Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İslam'a Davet Fıkhı - Fıkıh - Index Web - 1. Sayfa

İslam'a Davet Fıkhı - Fıkıh

İSLAM'A DAVET FIKHI6

Mustafa Meşhur:6

Sunuş. 6

Mustafa Meşhur Ve "İslam'a Davet Fıkhı" Serisi6

1- DAVET YOLU.. 8

Davetin Merhaleleri8

Yoldaki Işıklar8

Davet Yolunun Özelliği9

Hayırlı Sonuç Muttakilerindir9

Dava Yolunda Merhaleler10

Vasıtalar Ve Adımlar10

Davetin Merhaleleri Ve Muhtaç Olduğu Şeyler11

Bu Merhalenin Gerekleri11

Davetin Merhaleleri12

Daveti Tanıtmak Ve Yaymak Merhalesi12

Tanıtma Merhalesinde Bakışlar Ve Işıklar13

Daveti Tanıtmak Ve Yaymak. 13

Eksiksiz Davet13

Davetin Kapsamı Ve Tekamülü. 13

Davetçi Metodu. 14

KADROLAŞMA MERHALESİ15

Bakışlar Ve Işıklar İki Merhale Arasında. 15

Hazırlama Ve Kadrolaşma. 15

Arzuladığımız Müslüman Şahsiyeti15

Mücahid Kardeşin Özellikleri16

İcraat, İş Ve Amel Merhalesi16

Davetlerde Allah'ın Sünneti17

Davet Yolunda Sapmalar Ve Uyarımız. 17

Sapmayı Kolaylaştıran Faktörler17

İlim Ve İlimden Kaynaklanan Sapmalar17

Temel Ve Tali Meseleler Karşısında. 18

İfrat Ve Tefrit Arasında. 18

Hızlı Ve Yavaş Hareket Arasında. 19

Siyaset Ve Eğitim.. 19

Davet Ve Şahıslar19

Sapmalarla Karşı Karşıya. 19

Çelişki Ve Buhran. 20

Sorumlu Kim?. 20

Derin Ve Kapsamlı Düşünce. 20

Doğru Metod. 21

Bozuk Ortamı Değiştirmek Ve İslam'ın Yasakladığı Kötülükleri Ortadan Kaldırmak. 21

Sabır, Sebat Ve Davayı Tebliğ. 22

Cihad Ve Allah Yolunda Canını Verebilmek. 22

Tekfir Meselesi22

Başkaları Hakkında Hüküm Vermek Her Müslümana Vacib midir?. 23

Müslümanı Tekfir Etmen Son Derece Tehlikelidir24

Meşakkatler Ve İşkenceler, Yapılan Hatalar Sonucu Mudur? Yoksa Davet Yolundaki Sünnetlerden Bir Sünnet midir?  24

İşkenceler, Davet Yolunda Allah'ın Bir İmtihanıdır25

Hangisi Kendisinden Şiddetle Sakınılmaya Daha Layıktır?. 25

İslam İle Küfür Arasındaki Ayrılık. 25

Davet Sahasında İşlenen Kötülük. 26

Doğru Metod. 26

Adımladığımız Yoldaki Engeller27

Viraj İle Engel Arasında. 27

Engeller, Tuzaklar Ve Tökezlemeler27

İnsanların Yüz Çevirmesi27

Alay Etme Ve Hafife Alma. 28

Eziyet Ve İşkenceler29

Şiddetten Sonra Rahatlık Ve Esenliği İsteme Eğilimi29

Adımladığımız Yolda Karşımıza Çıkan Engeller30

Görev Ve Kazanç Vesilesi30

Evlilik Ve Çocuklar30

Dünyaya Yönelmek, Rızıktaki Bolluk Ve Genişlik. 31

Çalışma Azmini Zayıflatan Ve Davetten Geri Bırakan Sesler32

Zamanın Uzaması Sonucu Kalbin Katılaşması33

İtimat Telkin Etmek. 33

Yoldaki İşkenceler Ve Çevresindeki Sorular -I34

Yoldaki İşkenceler Ve Çevresindeki Sorular –II35

Allah Düşmanlarının, Mü'minlere Tatbik Ettiği İşkence Ve Eziyetler Ne Zaman Duracak?. 36

Davalar Azimetler Üzerine Bina Edilir; Ruhsatlar Üzerine Değil36

Meşakkatleri Ve Eziyetleri Yok Etmeye Çalışmak Yoldan Sapmaktır37

Yoldaki İşkenceler Ve Çevresindeki Sorular -III38

Hatalı Bir Teşbih. 40

Binayı Kurmak İçin Sağlam Tuğlalar Hazırlamak. 40

Üçüncü Bir Sınıf: Aşırılar41

Fertler, Meşakkat Ve Eziyet Esnasında Ne İle İmtihan Edilir?. 41

Binanın Temeli Ve Esası42

Batılın Darbeleri Temeli Yıkabilir Mi?. 42

Sözün Özü. 42

Yolun Doğruluğundan Emin Olmak. 43

Davet Yolunda 60 Yıl45

Yoldaki İşaretler45

Zamanın Etkinliği45

Bu Merhalenin Tabiatı46

Zaman, İslam Davetinin Lehinedir46

Dünyanın İnanç Haritası47

Şiddetli Çarpışma. 47

Gençlik Soruyor47

Merhalenin Tabiatı47

Azlık Ve Çokluk. 48

Nefsi Islah Etmek. 48

Aradığımız Müslüman. 49

İslam Davetçisinin Özellikleri49

1. Sağlam Akide. 49

2. Sağlam Akidenin Kaynakları50

3. Nefsini Düzelt Başkalarını Davet Et!50

4. Sahih İbadet50

5. Sağlam Ahlak. 51

6. Fikri Kültür51

7. Bedeni Kuvvet52

8. Davetçi İçin Gerekli Diğer Hususlar52

Nefsi Nasıl Islah Edelim?. 52

Nefsini Islah Et Başkalarını Davet Et53

Şeref Ve Güven. 54

Davetçiyi İlgilendiren Bazı Hususlar54

Davet Metodu. 55

İslami Bir Aile Kurmak. 55

Beğenip Seçmek. 56

İslam'ın Sınırlarına Bağlı Kalmak. 56

Evlilikte Aranan Mutluluk. 56

Evlilik İbadettir56

Evlilik, Karşılıklı Bir Güvendir57

Evlilik Bir Ortaklıktır Yöneticisi Erkektir57

Evlilik, Bir Sorumluluk Ve Emanettir57

Müslüman Aile, İslam'la Vazifelidir58

Müslüman Aile Çevreye Işık Saçan Bir Kandildir58

Davet Yolundan Çeviren Sabotajlar58

Bazı Sabotajlardan Örnekler59

A- Ana Meselemiz ve Tali Meseleler:59

Yüce Allah'ın Huzuruna Çıkıncaya Kadar Kardeşlik Duygusu Ve Azimle İyilikleri Birbirimize Hatırlatır, Hakkı  Tavsiye Ederiz  62

Allah İçin Kardeş Olmalıyız. 62

Birbirimize Öğüt Vermeliyiz. 63

Hakkı Tavsiye Etmeliyiz. 64

Dua. 65

İKİNCİ KISIM... 65

SAPMALARA KARŞI İSLAM'A DAVET YOLU.. 65

Gayeye Giden Yol66

Davet Yolu. 67

Sapma. 69

1- Gayeden Sapma. 69

2- Hedeflerden Sapma. 71

Cemaat Ve Cemaata Uyma. 72

Anlama Olayı Üzerine. 74

Çalışma Ve Yöntem.. 76

1- Siyasi Partilerin Üslubunu İzlememiz Sapma Şekillerinden Biridir76

2- Terbiye (Eğitim) Unsuruna Önem Vermemek. 77

3- Fertleri Birbirine Kaynaştıran Gücü Ve Birlik Unsurunu İhmal Etmek. 77

4- Cemaatın Yapı Gücünü Korumayı Ve Şartlarına Uymayı İhmal Etmek. 78

5- Cihad Ve Cihada Hazırlıkla İlgili Sapmalar78

6- Bölgecilik Eğilimleri80

7- Beşeri Sistemlerin Bayraklarını Başımızda Dalgalandırmak. 81

8- Cemaatı Başkalarının Yönetimine Veya Korumasına Maruz Bırakma. 81

9- Allah'ın İndirdikleriyle Hükmetmeyen Bir Hükümete Ortak Olmak. 81

10- Hedeflerin Ve Sistemin Hesabına Başkalarıyla Antlaşma Yapmak. 82

11- Şura Ve Öğüt Prensibini Terketmek. 82

12- Öze Değil Şekle Önem Vermek Çalışma Yerine Münakaşa Ve Tartışmayı Önde Tutmak. 83

13- Düşünüp Taşınmadan Hareket Etmek Ve Plan Program Yapmamak. 83

14- Tali Olaylara Ve Yan Problemlere Kaymak. 84

15- Halktan Uzaklaşmak Veya Halkı İhmal Etmek. 85

Şüphelendirme İle Güven Arasında Davet Yolu. 85

Davet Yolunda İmtihan Ve Çileler88

Düşmanların Karşısındaki Durum.. 92

Sonuç. 94

ÜÇÜNCÜ KISIM... 95

DAVET YOLU ÜZERİNE SORULAR.. 95

Giriş. 95

Bu Sorular Niçin?. 95

Davet Yolu... Yolların En Faziletlisi95

Şüphe Ve Saptırma Şeytanin Silahlarındandır96

Sözün Muhatabı Kimdir?. 97

Birinci Mesele. 97

Davet Metodumuzu Takip Etmek Bütün Müslümanlara Farz mı?. 97

İslam; Hem Bir Cemaat... Hem De Dünya Ve Ahiret Dinidir97

İslam'da Devlet Ve Hükümet Fer'i Değil, Asli Bir Meseledir98

Şehid İmam Hasan El-Benna'nın Metodu. 98

İkinci Mesele. 98

İslam Cemaatının Vasıfları99

İhvan-ı Müslimin Cemaatının Taşıdığı Vasıflar100

İhvan Cemaatı, Bütün Olarak Doğru Yoldadır100

Üçüncü Mesele. 101

İhvan Ve Şehid İmam Hasan El-Bennanın Çizgisi101

İslamı Anlamak Bey'at'ın Rükünlerinden Biridir101

İmam El-Benna Ve Feri İhtilaflar101

Hedef Ve Gaye. 101

Hareket... Merhaleler... Ve Vasıtalar102

İhvan Ve Liderleri Hala Emanete Riayet Ve Ahde Vefa Gösteriyorlar mı?. 102

Dördüncü Mesele. 103

İslam Devleti Neden Hala Kurulamadı?. 103

Küçük Bir Devletçik Değil Evrensel Bir Devlet103

Biz Tamir Değil Yeniden İnşa Ediyoruz. 103

İslam Beldelerindeki Köklü Değişim İhvanın Eseridir103

Beşinci Mesele. 104

İhvan, İslam Devletini Kurabilir mi?. 104

İşkence; Kurulmuş Bir Binayı Yıkamaz. 105

Sabredin Ey Yasir Ailesi106

Bu İşkenceler Liderlerin Hatasından mı?. 107

Liderler, İmkanları Ölçüsünde Hayra Çalışmaktadır108

Altıncı Mesele. 108

Davetçilerin Cepleri Bu Hareketin Hazineleridir108

Şûra; Mevcud Bir Asıl, Geçerli Bir Vakıadır109

Davet; Sevdirip Amel Ettireceği Gibi, Bağlayıcı Ve Birleştiricidir de. 109

Onlar; Allah'a Karşı İhlaslıdırlar110

İhvan Sadece Hak'kın Temsilcisidir111

Bazı Meselelerin İzahı111

Evvela, Biz Müslümanların Cemaati miyiz?. 112

İhvanın Diğer İslami Cemaatlerle İlişkisi112

İhvan Ve Siyaset113

İhvan Ve Hasan El-Benna. 114

İhvan Ve Tasavvuf115

İhvan Ve Selef Anlayışı117

Cemaatın, Bazı Üyelerinin Yazdıkları Şeylere Karşı Tutumu. 117

Bu Kısmın Sonucu. 118

DÖRDÜNCÜ KISIM... 118

FERDİ DAVET VE CEMAAT OLMAK.. 118

Allah'a Çağrı Ferdi Davet118

Birinci Merhale. 119

İkinci Merhale. 120

Üçüncü Merhale. 120

Dördüncü Merhale. 120

Beşinci Merhale. 121

Altıncı Merhale. 121

Yedinci Merhale. 122

Ferdi Davette Özel Tavsiyeler123

Ferdi Davette Önemli Prensipler123

Allah a Davet Edenlerde Bulunması Gereken Sıfatlar124

Cemaat Olmak. 124

Kelime Olarak Cemaat124

Cemaat Organlarının Vasıfları124

Oluşumun Genel Seyri126

Çare. 126

BEŞİNCİ KISIM... 126

DAVET YOLUNDA TEMEL MESELELER.. 127

SUNUŞ. 127

Davet Yolunun Netliği127

Hilafetin Kurulması128

Ahde Vefa. 128

Davet Yolu Zor Ve Çetin Bir Yoldur129

Harekette Devamlılık. 129

Gelişme, Birlik Ve Kuvvet133

Gelişme Ve Büyüme. 133

Kuvvet-Birlik. 134

Asaletin Korunması136

Özden Sapma. 136

Planlama Ve Geliştirme. 140

Planlama Konusunda Genel Tavırlar141

Geliştirme Ve Yenileme. 141

Müslümanların Söz Birliği142

Bir Ülke İçinde Birlik. 143

Bir Ülke İçindeki İslami Cemaatler144

Dinin, Feri Konularındaki İhtilaflar Üzerine. 145

Davet Alanında Çalışma. 146

Farklılık Ve Düzeltme. 147

Mirasın Sonraki Nesillere Aktarılması Ve Nesillerin Kaynaşması148

İslâmi Alanda Değişiklikler Meselesi149

Mirasın Aktarılması Ve Nesillerin Kaynaşmasının Değişimdeki Rolü. 149

Bazı Tavsiyeler Ve Gözlemler150


 İSLAM'A DAVET FIKHI

 

Mustafa Meşhur:

 

15 Eylül 1921'de Mısır'ın doğusundaki küçük bir kent olan Sadiye kentine bağlı bir köyde doğdu. Babası, çokça Kur'an okuyan, Allah'a karşı sorumluluklarını yerine getirmede hassas davranan muttaki bir müslümandı. Helal kazançtır diye ziraatle meşgul olurdu. Dinine bağlı, İslami bir hayat yaşamaya çalışan bir ailesi vardı. Köy halkı Meşhur ailesinin teklif ve talimatlarına göre hareket eder, onların teklifleri köydeki hayatı büyük ölçüde etkilerdi. Bir bakıma Mustafa Meşhur'un babası, köylülerin her konuda kendisi­ne danıştığı bir müslümandı.

İlk, orta ve lise tahsilinden sonra Darul Ulum'un Matematik bölümünden 1942 yılında mezun oldu. Yüksek lisans diplomasını alan.Meşhur, daha sonra Meteo­roloji alanında da tahsil gördü.

Aileden gelen İslami duyarlılık, kendisinin ta küçük yaşlarda İslami hayata gir­mesine, İslam'la tanışık olmasına ve hayatının tüm bölümlerinin İslami bir şekle bürünmesine neden oldu. Daha yedi yaşındayken, kendi bölgesindeki İhvan-ı Müslimin cemaatiyle ilişkilere başlamıştı. Henüz çocuk denecek yaşta olmasına rağmen 1928 yılındaki bu ilişkisi, O'nu, hayatının tamamında bu cemaatin için­de olmasının, derece derece, kademe kademe bu cemaatin lider kadrosu içine girmesinin başlangıcını oluşturacaktı. İlerleyen zaman içinde cemaatin önemli derecedeki bir elemanı haline gelen Mustafa Meşhur, 1946 yılında tutuklanmış ve hapse atılmıştı. O'nun bu hapishane dönemi üç yıl sürmüştü. İmam Hasan el Benna'nın hayatta olduğu dönemlerde kendisiyle birlikte uzun süreler boyunca davet çalışmalarına katılmış, Hasan el-Benna'nın yakın talabelerinden biri ol­muş, O'nun nefesi ve terbiyesiyle yetişmişti.

İmam Hasan el-Benna'nın şehid edildiği 1948 yılında Mustafa Meşhur hapisha­nedeydi ve Üstadının şehadetini görememiş, O'nun cenazesine katılamamıştı. İmam Hasan el Benna'nın şehadeti sırasında Mustafa Meşhur'la birlikte müslü-manlardan Şeyh Muhammed Fergali, Şeyh Seyyid Sabık ve pek çok İhvan men­subu da hapishanede zindan hayatı yaşıyordu.

Mustafa Meşhur'un ilk hapishane hayatı, 25 yaşında iken başlamıştı. Bu yıl ile başlayan hapis ve zindan hayatı Meşhur'un hayatı boyunca O'nu hiç terketmeyecek, hapis ve zindan, hayatının adeta bir parçası oluverecekti. 1949 yılında hapisten çıkan Meşhur, daha sonra Abdunnasır zamanında 1954 yılında ikinci defa tutuklanıyordu. Meşhur'un bu ikinci kez tutuklanışında yaşı 33 idi ve bu kez tam on yıl süresince zindanda kalıyordu. Yani 1964 yılına ka­dar... 33 yaşında zindana giriyor, 44 yaşında zindandan çıkıyordu... Böylece Mustafa Meşhur'un gençlik yıllarının tamamı zindanda geçiyordu. Meşhur bu dönem içinde hapishanede hem İslami bilgisini ve ilmini geliştiriyor, hem de Kur'an'ı hıfzediyor ve hafız oluyordu. Diğer müslümanlar gibi hapishane O'nun için de bir "Yusufiyye" oluyordu.. İlim, terbiye, ahlak ve cehd açısından bir "Yusufiyye..."

1964 yılında hapisten çıktıktan sonra kısa bir zaman geçiyor ve Mustafa Meşhur 1965  yılında yeniden tutuklanarak zindana atılıyordu. 1965 yılı Ağustos'unda zindana yeniden atılan Meşhur, pek çok çile, sıkıntı, meşakkat ve işkencelere maruz kalıyor, bu son tutuklanışı da beş yıl sürüyor ve 1970 yılında Cemal Abdunnasır'ın ölümü ve yerine Enver Sedat'ın geçmesiyle çıkarılan af gereğince hapisten çıkarılıyordu. Bu dönemlerde hapishaneyi kendilerine mekan edinen­lerden sadece bir tekiydi Mustafa Meşhur.. O'nun gibi daha pek çok İhvan üyesi ve lideri, aynı dönemler içinde zindanları kendilerine mekan edinmiş, çile ve iş­kenceleri yoldaş kabullenmişlerdi..

Üç evladı olan Meşhur'un toplam 13 torunu bulunuyor.

Mustafa Meşhur, halen Dünya İhvan-ı Müslimin cemaatinin genel başkanlığını yürütüyor ve dünya genelindeki İhvan'ı Müslimin cemaatinin çalışmalarını kontrol ve koordine görevini yerine getiriyor.

Eserlerinin hemen hemen tamamı, davet üzerinde olan ve pek çok dile çevrilen Meşhur'un yayınlanmış eserleri başlıca şunlardır:

Davet Yolu, Davet Yolunda Müslümanın Azığı, Davet Yolu Üzerine Sorular, Namazla Dirilme, Tek Yol Cihad, Kur'an ve Sünnette Zulüm Kavramı, Lider­lik ve Üyelik Açısından Davet Yolu, İslami Hareketin Toplumsal İşlevi, Davet Yolunda Örneklik, Davet Yolunda Temel Meseleler, İslami Hareketten Hal­kımıza, İslami Harekette Vahdet, Sapmalara Karşı Davet Yolu, Davet Yolun­da Dualar, Rabbanilik ve Maddecilik Arasında, Davetçinin Ölçüleri, Ferdi Davet, İman Neyi Gerektirir?

Elinizdeki bu eser; Meşhur'un bütün eserlerinin bir araya getirilmiş ve ‘İslam'a Davet Fıkhı’ adı ile yayınlanmış şeklidir.[1]

 

Sunuş

 

Mustafa Meşhur Ve "İslam'a Davet Fıkhı" Serisi

 

Mustafa Meşhur'u ve eserlerini takdim etmek kolay iş değil. O'nun gibi bir insanı, O'nun gibi bir davet ve hikmet önderini anlatmak, eserlerini takdim et­mek elbette çok zor. Bizim bu takdimden amacımız, O'nun kişiliğini ve eserleri­ni biraz olsun okurlarımıza tanıtabilmek, eserlerinin içerdiği konulara bir göz gezdirmektir. O'nun kişiliğine aşina olursak, okuyacağımız bu seriden daha çok istifade edeceğimizi sanıyoruz.

Davet yoluna hayatını vakfeden bu dava adamı, tecrübeleri ve ilmi kariyeri ışığında kaleme aldığı "Davet Fıkhı" serisi ile, dünya İslami hareketlerine ör­neklik etmeye çalışmıştır.

Şüphesiz "Davet Fıkhı" serisi adı verilen bu seriyi, İslam davetçisi olma yolundaki tüm müslümanların büyük bir dikkat ve titizlikle okumaları, tecrübe ve hayat kokan tespitlerine kulak vermeleri gerekiyor.

Mustafa Meşhur henüz çocuk denecek yaşında İslam cemaatine katılmış, yedi yaşından itibaren cemaatin içindeki yerini almış, çocukluğunu, gençlik ve yaşlılığını aynı çizgi üzre devam ettirerek bugünlere gelmiştir. Halen yetmiş ya­şın üzerinde olmasına rağmen, hala aynı aksiyonu, aynı duyarlılık ve aynı heye­canı taşımaktadır. O'nun davet yolundaki hayati tecrübesi ve pratik birikimi, meselelere yaklaşımındaki sıhhatli tespitlerine kaynaklık etmektedir. Üzerinde tespitte bulunduğu her olayı bizzat yaşamış, bizatihi nefsinde tatmış, ondan son­ra meselelere çıkış yolları göstermiştir. O, kimileri gibi sadece kitabi bilgiler ışı­ğında çözüm yolları önermemiş, yaşamış, tatmış, okumuş, öğrenmiş, yürümüş, haraketle hareket, ilimle ilim olmuş...

Kaleme aldığı yirmiye yakın eserinin hemen hemen tamamında İslam davetçilerinin vasıflarını, karşılaşacakları sorunları ve sorunlar karşısında takın­maları gereken tavırları açıklamıştır.

Kuşkusuz ki, 60 yıllık hareket tecrübesi ışığında ortaya konan çözüm yol­ları, bütün müslümanların ortak bir mirası özelliğini taşımaktadır. "Hakikat mü'minin yitik malıdır, nerede görürse alır" emri doğrultusunda, İslam davetçilerinin Meşhur'un bu serisini titizlikle okumaları gerekmektedir. Gerçek şu ki, İslam davetçileri, davet konusunda "deneme-yanılma" usulünü yaşamış ve bu doğrultuda elde edilen verileri "sırat-ı müstakim" çizgisinde dile getirmiş böyle bir hareket adamının akl-ı selimle bütünleşmiş tekliflerine kulak vermek zorun­dadırlar. Yoksa her bölgede, her coğrafya ve zamanda müslümanlar daimi bir hüsranı yaşarlar ve kendi tecrübelerinin yetmediği pek çok alanda, bir ileri, iki geri talihsizliğinden kendilerini kurtaramazlar.

Biz bu eserin yayınını, müslüman davetçilere ışık tutar diye yapıyoruz. İlimlerini ve cehdlerini, hareket ve hizmetlerini, kaabiliyetler doğrultusunda sürdürmek istemek, her ne kadar iyi bir niyetle olsa da, sonuçta elde edilecek başarısızlık, bu iyi niyet sahiplerini, tecrübelerle yoğrulmuş hareket adamlarına kulaklarını tıkamış olmalarından ötürü vebale götürür. Şöyle veya böyle, her za­man ve mekanda ölçüler de aynıdır, usuller de... Yapılan çalışmalarda baş gös­terecek sorunlar da.. Hangi sorunlar, hangi aksaklıklardan dolayı ortaya çıkıyor, hangi çıkmazlar hangi ihmalkarlıklardan doğuyor.. Bütün bunların öncesi ve sonrası, ancak bu meseleler bilinirse ortadan kaldırılabilir. Denenmemiş usûller, tecrübesi alınmamış yöntemler, müslüman davetçileri pek çok zaman bir boşlu­ğa, pek çok zaman hüsrana sürüklemektedir çünkü.

Yalnız başına kitabi bilgilerle davet yolunda yürümeye çalışan kişiler, pek çok zaman altından kalkamayacakları çıkmazların içine giriyor, sonuçta da, yol­larının çıkmaz sokakla bittiğini anladıklarında geriye dönüp, yeniden başka bir yola girmek zorunda kalıyorlar. Bu, tecrübelerle donanmamış, hayatla bütünleşmemiş olmaktan kaynaklanmaktadır.

İslam davetçileri, kendilerinden önce gelen ve kendilerinden önce bu yola baş koyan hareket adamlarının tecrübelerinden sonuna kadar yararlanmak duru­mundadırlar. Hal böyle olduğu halde, İslami davet yolunda azimle ve gayretle çalışma içine girmek isteyen müslümanların, Mustafa Meşhur gibi, hayatlarını bu yola adayan hareket liderlerinin tecrübelerine çoğu kez ya kulak tıkamakta­dırlar, ya da bu tecrübelerden habersiz bulunmaktadırlar.

İslami hareket ve davet yolunda belli aşamalardan geçmiş, hareketin mer­halelerinde bilfiil bulunmuş ender liderlerden birisi olan Mustafa Meşhur'un iyi tanınması, eserlerinin çok iyi kavranması gerektiğine inanmaktayız.

Bugün için islam coğrafyasının değişik bölgelerindeki İslamı Hareketlere dikkatlice bakılacak olursa, hepsinin de kendilerinden önce davet yoluna baş koyan liderlerin tecrübelerinden istifade ettiklerini görürüz.

Tunus İslami Yöneliş Hareketi Lideri Raşit el Gannuşi'nin, Lübnan İslam Cemaati lideri Fethi Yeken'in, Suriye İslami Hareketinin önderlerinden Said Havva (ra)'nın, Cezayir İslam Hareketi lideri Mahruz Nahnah ve Abbas Medeni'nin, Sudan İslamİ Hareketi lideri Dr. Hasan Turabi'nin, Filistin İslam Hareke­ti lideri Şeyh Ahmed Yasin'in, Pakistan İslami Hareket lideri Gazi Hüseyin Ahmed'in, Moro Kurtuluş Cephesi lideri Selamet Haşimi'nin, Afganistan İslami Hareketi liderlerinin, Ürdün İslami Hareketi lideri Abdurrahman Halife'nin, Irak İslam Hareketi lideri M. Ahmed er Raşid'in ve halen bulundukları ülkelerin re­jimlerinin azgınlıkları nedeniyle isimleri gizli tutulan (Fas, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Yemen) İslami hareket lider­lerinin tamamı, bu yolda tecrübesi olan ve yüzyılımızın muslumanlarına ışık veren İmam Hasan el Benna'nın metodolojisiyle çalışmalarını yürüttüklerini görü­rüz.

Bugün için imam Hasan el Benna hayatta yoktur, ama O'nun çizdiği yol, O'nun davet metodu tüm canlılığıyla devam ediyor. Mustafa Meşhur da Hasan el Benna mektebinin, O'nun davet yolunun yetiştirdiği ender hareket adamların­dan birisi olarak bu yoldaki gayretlerine devam ediyor

Yukarıda sıraladığımız İslami Hareketlerin pek çoğunu incelediğimizde çoğunun mazilerinin onbeş veya yirmi yıla dayandığını görmekteyiz Ama al­dıkları mesafelerin küçümsenmeyecek boyutlarda olduğu görülmektedir. Bunun en önemli sebebi de, kendilerinden önce gelen ve bu yola baş koyan İslami Ha­reket liderlerinin tecrübeleri ışığında çalışmalarını sürdürmelerindendir.

Ancak, kendinden önce gelen İslami Hareket liderlerinin tecrübelerinden haberdar olmayan, bu konuda kendisini, kendinden önce gelenlerin tecrübeleri­ne başvurmak ihtiyacını duymayan müslümanlar, kendi kısır eksenlerinde dönenip durmaktadırlar. Karşılaştıkları sorunlar üzerine şaşkına dönmekte, hangi usulü nasıl uygulayacaklannın tereddütlerini yaşamaktadırlar.

Mustafa Meşhur'un eserleri dikkatlice okunursa, ortaya tecrübelerin ışığın­da, yolun işaret taşlarını içerdiği görülür.

Pek çok dile çevrilen bu seriyi Türkçe'ye kazandırmakla önemli bir görevi yerine getirdiğimize inanıyoruz İslami davet yolunda hizmete aday olan samimi müslümanların, O'nun tecrübesi ışığında, çıkmaz sokaklara girmeden, deneme-yanılma olayını yaşamadan ve her şeyden önce müslümanlararası ilişkiler­de, müslümanca bir tavrın dışına çıkmadan, sorumluluklarını yerine getirmeleri­ni diliyoruz

"Davet Fıkhı" adıyla yayınlanan bu eseri anlayarak okumak, yaşayarak okumak, günümüz dünyasında küfür odaklarının müslümanlar için kurmaya ça­lıştıkları tuzaklara karşı duyarlı olmak için yayınlıyoruz. Bu kitabı okuyarak da­vet yolunun işaret taşlarını kendisine örnek alacak müslümanlara, cemaat, lider, üye, sorumluluk, olaylar karşısındaki tutum gibi pek çok konuda aydınlanmış olacaklardır.

Eserin dikkatlice okunması halinde, karşılaşılan pek çok meselenin, İslami ölçüler içinde halledilmiş olduğu görülecektir.

Bu eserle davet yolunda karşılaşacağımız pek çok konuda İslam'ın evren­sel anlayışını Kur'an ve Sünnet çerçevesindeki ölçülerini yakalama fırsatını bu­lacağız. İslami hizmet alanında, ciddi, kalıcı, hedefleyici, bütünleştirici, terbiye edici, ahlaklandırıcı, sapmalara karşı uyarıcı, müslümanlararası ilişkileri İslami ölçüler içinde düzenleyici, ifrat ve tefritten arındırıcı, sahih ve salim İslami an­layışı hakim kılacağını umuyoruz.

Mustafa Meşhur'un bu eserinde yoğun bir İslami ilmi bulamayacaksınız. Derin bir tefekkürü, felsefe ve düşünce ağırlığını da...

Bulacağınız tek şey vardır: O da, bu serinin bir hayat olduğu...

İslam'a Davet Fıkhı, pratiğini bulamamış, hayatı tanıyamamış, hayatı tanı­yamadığı için de, hep havada kalmaya mahkum olmuş tekliflere kulak kabart­mış müslümanlar için sarılması gereken bir can simidi özelliği taşımaktadır.

Bu kitap dikkatlice okunduğunda, sahih İslam cemaatinin genel vasıfları kavranmış olacaktır. Bu kavrama, kısır döngünün sona ermesine, yaldızlı lafla­rın ardına değil, müstakim yola girilmesine kapı aralamış olacaktır.

Rabbimiz, bize, bu kitabın okunmasında önyargılardan ve indi bakış açıla­rından arınarak, halisane bir biçimde istifadeyi nasip etsin.

Rabbimiz, beynelminel küfür odaklarının şerlerinden bizleri beri kılsın.

Bizleri bölgecilik anlayışlarından kurtarsın, evrensel anlayışla donatsın...

Sizleri hayatın içine çekiyor ve ecrimizi Rabbimizden bekliyoruz...

Her şeyin doğrusunu bilen O'dur...

Yayın Yönetmeni[2]

 

1-DAVET YOLU

 

Davetin Merhaleleri

 

İslam'a davet, bir tek yoldur. Bundan önce Allah'ın Resulü, ashabı ve İslam'ın davetçileri bu yolda yürüdüler. Bundan sonra da bizler Al­lah'ın izniyle bu yolda yürümeye devam edeceğiz. İman ve amel, sevgi ve kardeşlik yolu.. Allah'ın Resulü, ilk müslümanları önce iman edip amel etmeye, sonra da kalblerini sevgi ve kardeşlikte birleştirmeye çağırdı. Böylece inanç kuvveti ile birlik kuvveti bir arada toplanarak kaynaştı. Onların oluşturdukları cemaat, örnek bir cemaatti. Yeryüzünün bütün in­sanları karşı çıksalar bile, bu cemaatin davası ortaya çıkmalı ve zafere ulaşmalıdır.[3]

 

Yoldaki Işıklar

 

Müslüman Kardeşlerin daveti, mü'minlerin kalbinde gürleyen, dille­rinde tekrarlanan ilk davetin yankısından başka bir şey değildir. Müslü­man Kardeşler, etkisini pratik hayatta göstermek, gönülleri birleştirmek için İslâm ümmetinin kalbine gerçek imanı sokmaya çalışıyor. Bunu ba­şardıkları gün Allah onları destekler ve yardım eder. Dosdoğru yola, iman ve imanın gereği amellere, sevgi ve kardeşliğe sevkeder.

Gaye.. Uğuranda çaba gösterilen gayelerin en üstünü olan bir ga­ye.. İşte o gaye Allah'tır... Allah'tan başkası değildir. O'na iman ederiz. Hayatımızın her safhasında O'nu görüyor gibi olmalı, O'na hakkıyla iba­det etmeli, O'na tam bir yönelişle yönelmeli ve ihlasla büyük küçük bü­tün iş ve davaranışlarımızda O'nun rızasını aramalıyız. Ancak bundadır bütün saadetler, hidayetler ve ebedi kurtuluşlar...

"Öyleyse, Allah'a doğru (yönetip) kaçın. Gerçekten ben sizi, O'ndan yana açıkça uyarıp-korkutmakta olanım."[4]

Görev... Görev ise büyük ve önemlidir... Dünyanın hakimiyeti, onsuz insanlığın mutluluğu imkansız olan İslam'ın saadet bahşeden pren­siplerine insanlığı davet etmektir. Bu görev, siyasi, içtimai ve iktisadi sa­haların bölümlerinden belirli konuları işleyerek gerçekleştirmek gibi cüz'i bir iş değildir. Aynı zamanda bu görev, belli bir ırk veya belli bir yerle­şim bölgesi için yapılan ırkçı ve bölgesel de değildir. Aksine o, tüm in­sanlığı en mükemmel şekilde mutlu ve huzurlu kılacak anlamda, hayatın her sahasını kuşatan bir görevdir. Yalnız insanların refahı için değil, hattâ insanların dışındaki bütün canlılar için de huzur ve saadet getiren bir gö­rev, bir hizmet... Allah'ın Resulü, yalnız insanlar için değil bütün alemle­re rahmet olarak gönderilmiştir.

Mükafat.. Mükafata gelince, bu daha da büyüktür. Dünya hayatı­nın her çeşit nimetleri, saltanatı, zevkleri ve her türlü lüks ve konforu, o büyük mükafat karşısında önemsiz ve küçük kalır. Genişliği gökler ve yer kadar olan cennetler.. Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç bir insanın zihninde canlanmayan nimetlerin bulunduğu cennetler.. Nebiler, sıddıkler, şehidler ve salihlerle sohbetler.. Onlar ne iyi arkadaş­lar. Yakıtı taşlar ve insan gövdeleri olan ateşin azabından kurtulmak nimeti.. Bütün geçici dünya zevklerinin kat kat üstünde..

"Allah'tan olan hoşnutluk ise en büyüktür, işte büyük kurtuluş ve mutluluk da budur."[5]

 

Davet Yolunun Özelliği

 

"Elif Lam Mim. (Müşrikler tarafından eziyet edilen) insanlar, iman ettik demekle bırakılıp imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar? Andolsun ki, onlardan öncekileri de (çeşitli musibetlerle) denedik. Muhakkak Al­lah, (imanlarında) sadık olanları da bilecek, yalancı olanları da elbette bilecek."[6]

Davet yolu, hiç bir zaman güllerle, çiçeklerle döşenmemiştir. Bu yol  basit, kısa ve kolay değildir. Aksine uzun ve zordur. Zira o, Hakk ile batıl savaşıdır. Bunun için sabır ve zorlukları göğüslemek ister. Fedakarlık ve infak ister. Nihayet bu yolda canın feda edilmesini ister. Hemen olumlu sonuçları elde etmek için acelecilik yoktur, umutsuzluk yoktur, gevşemek yoktur. Bizden istenen Allah yolunda çalışmaktır. Sonuç ise, Allah'ın di­lediği zamanda ve takdir ettiği şekilde gerçekleşir.

Belki de biz, dünyada çalışmalarımızın karşılığını göremeyeceğiz. Biz sonuçtan değil, bu uğurda çalışıp çalışmadığımızdan dolayı hesaba çekileceğiz. Allah davetçilerinin tağuti güçlerden ve din düşmanlarından çektikleri sindirici, caydırıcı ve davetten vazgeçirme, daveti geriletmek için yapılan hareketler, geçmişte vuku bulduğu gibi, bugün de tekrar edip duracaktır. Onları buna sevkeden, Hakk hakim olduğunda batılın yok olup gitme korkusudur.

"Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darma­dağın eder. Bir de bakarsın ki, batıl yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvanlar size."[7]

Hakka çağıran sesi susturmak ve Hak davetçilerini sindirmek için yaptıkları işkenceleri, eziyetleri, zulümleri ve düzenledikleri komploları haklı göstermek için, çirkin yalan ve iftiralar uydurmaktan geri durmu­yorlar. Davetçilerin aleyhine halkı kışkırtmak amacıyla, onları halkın ve toplumun düşmanları gibi göstermek, kendileri için kaçınılmaz oluyor. Nitekim eskiden Firavun teb'asının mantığı da böyleydi.

"Firavun dedi ki: "Bırakın beni. Musa'yı öldüreyim de O (gitsin) Rabbine yalvarıp yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum."[8]

Subhanallah! İddialarınca Hz. Musa (a.s.) bozguncu, Firavun da halk yararına çalışan ve onların menfaatlerini koruyan ıslahatçı oluyor. Firavun'un hıncı ve kini, halkı, Hz. Musa'ya ve kavmine karşı ayaklandırıyor, onları sonradan doğacak tehlikelerle korkutuyordu. Kendisini ise, onların huzur ve selametini sağlayan bir gözetleyici ve koruyucu olduğuna inandırıyor ve ikna ediyordu.

"Firavun kavminin ileri gelenleri, dediler ki: "Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır'da) bozgunculuk çıkarmamaları, seni ve ilahlarını terketmeleri için mi (serbest) bırakacaksın?" (Firavun da) Dedi ki: "Erkek çocuklarını öldüreceğiz ve kadınlarını sağ bırakacağız. Biz, hiç tartış­masız onların üstünde kahredicileriz."[9]

 

Hayırlı Sonuç Muttakilerindir

 

Bütün bu çabalara rağmen Hz. Musa (a.s.) ve kavminin imam asla sarsılmadı. Onların eziyet ve işkenceleri karşısında, Allah'tan yardım is­temeyi, sabretmeyi ve sebatı birbirlerine tavsiye ettiler. Hz. Musa (a.s.) yeryüzünün Allah'a ait olduğunu ve sonuçta onu muttaki kullarına miras bırakacağını kavmine tebliğ ediyordu.

"Musa kavmine: "Allah'tan yardım dileyin ve sabredin. Şühhesiz ki yer, Allah'ındır. Onu kularından dilediğine mirasçı yapar. Sonuç ise muttakilerindir" dedi."[10]

Davet yolu zor olmakla beraber, sonunda güven ve huzur getirir.

"Köpüğe gelince, o atılır gider, insanlara yarar sağlayacak şey ise, yeryüzünde kalır. İşte Allah, örnekleri böyle vermektedir."[11]

"Andolsun, biz senden önce kendi kavimlerine peygamberler gön­derdik de onlara apaçık belgeler getirdiler; böylece biz de suçlu-günahkarlardan intikam aldık. İman edenlere yardım etmek ise, bizim üzeri­mizde bir haktır."[12]

 

Dava Yolunda Merhaleler

 

Müslüman olan Doğu, İslam'ın bayraktarlığını yaparken, bununla yücelerek eşsiz bir uygarlık kurdu. Zamanla büyük bir gaflete düşerek tö­kezledi ve geriledi. İnsanlık için yüklendiği İslam davasının özünden uzaklaşarak yeryüzündeki heybetini ve otoritesini kaybetti. Dünya, şer kuvvetlerinin istilasına uğradı. Cihad ve içtihad kaldırıldığı ve unutuldu­ğu gibi, İslam ahlakı da yok oldu. Faziletlerin yerini rezaletler aldı, ahlaki çöküntü ile birlikte anarşizm hakim oldu ve inkarcılık yolunda yürümeye başlandı. Ama Allah (c.c.) bu derin gafletten müslüman doğunun uyanması ve yeniden güçlü olarak dirilmesi için birçok imkanlar ihsan etti. Bu arada Müslüman Kardeşler ve daha başka bazı İslam cemaatleri teşekkül etti. Şehid Hasan el-Benna, Resulullah (a.s.)'ın yolunda Müslüman Kar­deşler Cemaati'ni kurdu ve yürüttü. İslam davasının yürütüldüğü şu anki merhale ile İslam'ın doğusundaki merhale birbirine ne kadar benzemekte­dir. Çağımızda da İslam gariptir, cahiliyyet ve tağut egemendir, İslam davetçileri ise baskı altındadır. Çünkü İslam düşmanları; Arap müşrikleri, İran mecusileri, Bizansın despotları, Siyonistler, haçlılar ve adı müslüman olup da İslam ile ilgisi olmayan çıkarcılardır.

Bu bize, geçmişte müslümanların, Allah kendilerine yardım edip desteğini sağlayıncaya kadar işkence ve zorluklara karşı direnip sebat gösterdiklerini, müşrik ve kafirleri kendilerine boyun eğdirip onları yer­yüzüne sürdüklerini hatırlatıyor. Nihayet Allah'ın kelimesi (İslam davası) yücelmiş, kafirlerin davası ise hezimete uğramıştır. Bu, bizim de düşün­düğümüz gayedir ve inşaallah bu uğurda çalışacağız. Aşağıdan yukarıya doğru çıkarken maddi uygarlığın, yukarıya doğru çıkan virajın da aşağıya doğru indiğini görmekteyiz.

Birinci görünümdeki durum; genel olarak İslam ümmetinde, özellik­le gençlik arasında gerçek İslam anlayışı yolunda devam ederek belirgin­leşmektedir. Kadın ve erkek olarak yeni nesildeki bu İslami silkiniş, da­vanın yücelmesi için çalışmadaki ve İslam'ı yaşamadaki arzunun canlı ve samimi ifadesidir.

İkinci görünümdeki durum ise; madde medeniyetinin gençliği ara­sındaki ahlaki çöküntünün boğucu dalgalarından ortaya çıkmaktadır.

Bu görünümler, beşer kumandasının değişip sona ereceğini ve ku­mandanın bir kez daha İslam'ın eline geçeceğini müjdelemektedir. Al­lah'ın izniyle cihanşümul İslam devleti kurulacak, dünya yeniden mutlu­luğa kavuşacaktır.[13]

 

Vasıtalar Ve Adımlar

 

Dava için genel vasıtalar hiçbir zaman değişmezler. Bu vasıtalar şunlardır.

1- Köklü bir iman.

2- Davetçi kadrosunu oluşturmak.

3- Sürekli bir aksiyon (hareket)

Bu vasıtalar eşliğinde hareket, tedrici adımlarla yoluna devam eder. Böylece müslüman fertler, müslüman evler ve müslüman toplumlar te­şekkül eder ve bu binanın üzerine İslami hükümetin kurulması için sağ­lam bir İslam temeli atılmış olur. İslami hükümet evrensel İslam devletini oluşturmak için benzeri İslami hükümetlerle birleşecek, başında İslami hilafet olduğu halde İslam devleti Allah'ın izniyle tüm dünyaya hocalık edecektir.

"(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına karşı düşmanlık yoktur."[14]

Davanın genel vasıtaları olan kuvvetli iman, aksiyon ve pratiğin yanyana yürütülmesi gerektiği gibi, keza devletin ilk hamlesi olan fertleri İslami şuurla yetiştirmeye çalışmak, İslami meselelerin görüşüldüğü ev­leri hazırlamak ve İslam'a davet yolunda kitlelerle mücedele etmek gibi hususların da yanyana yürütülmesi gerekir.

Yolumuzda ilerlerken, gayeyi gerçekleştirebileceği ya da vazifeyi yapabileceği zannıyla vasıtalarda veya atılması gereken adımlarda kısıtla­ma yapmak doğru olmaz. İslami bir hükümetin kurulması maksadıyla, İs­lami faaliyetlerin yürütüleceği evler ve davaya inanmış fertler oluşturma­dıkça İslami cemiyet oluşamaz. Aynı zamanda, yapıcı ve olumlu bir aksi­yon ve pratik olmaksızın da, kuru bir iman iddiasının faydası olmaz. Şu da bir gerçektir ki, İslam davetinde sağlam bir temel ve kuvvetli bir esa­sın konulmasında yapılacak herhangi bir ihmalkarlık ve acelecilik, daveti aksi yönde etkileyecek tehlikeler doğurur. Bir binanın temeli atılırken dikkatli ve düzenli olarak harcanan zaman ve enerji, hiç bir an boşa git­mez. Hatta temeli zeminin üstüne çıkarmak için daha fazla zaman ve enerji harcamak gerekecektir. Bina büyük oldukça temeli için harcanan zaman ve enerji de, o nisbette büyük olacaktır. O halde, dünyaya egemen ve bütün insanlığı İslam'ın nuruna kavuşturmak için kurulacak İslam dev­letinin binası kadar, daha büyük bir bina düşünülebilir mi?

"Ey müslüman kardeşler! Bilhassa gayretli olup da acele edenlere söylüyorum. Camideki bu toplantımızda ve şu minber üzerinde, yüce kıymete haiz şifa verici sözleri iyi dinleyin. Şu bir gerçektir ki, dava yolun­da atılacak adımlar plana göre ayarlanmış, bu yolun işaretleri ve sınır­ları çizilmiştir. Hedefe varmak için seçilen ve en doğru olduğuna inandı­ğım, kanaat getirdiğim bu yolumuzun plan ve işaretlerine riayet etmek zorundayım. Buna muhalefet edecek değilim. Gerçi bu yol uzun sürebilir ama bundan başka yol bulamıyoruz.

Kişinin şahsiyeti; ancak sabır göstermek, gayretli olmak ve sürekli hareket içinde olmakla ortaya çıkar. Sizden kim, henüz olgunlaşmamış meyvaları devşirmek, zamanı gelmemiş çiçekleri toplamak için acele ederse, hiç bir şekilde onunla beraber değilim ve onun, yolumuzun nere­sinde olursa olsun dönmesi bizim için hayırlıdır. Kim de, ekilen tohumla­rı yeşerinceye, dikilen fidanlar dal-budak oluncaya, meyvalar olgunlaşıp devşirme zamanı gelinceye kadar bu yolda benimle sabrederse mükafatı Allah'a aittir. Böylece iki güzelden biri bize nasip olacaktır.

Ya zafer ve üstünlük, ya da şehitlik ve mutluluk."[15]

 

Davetin Merhaleleri Ve Muhtaç Olduğu Şeyler

 

Anlayış birliği içinde olmak, değişik yollara sapmamak, cemaatin geçirdiği tecrübelerden faydalanmak için; bu sayfalarda davet yoıunu ve belirgin Özelliklerini tanıtmaya çalışacağız. Allah'ın yardımının gerçekle­şebilmesi, Kur'an bayrağının bütün cihanda dalgalanabilmesi için; yapıla­cak görevlerin bilincinde olmak, davet yolunu tanımak ve emaneti omuzlayarak Allah'ın dinine davet eden kervana katılmak maksadıyla, cemaa­tin tecrübelerini genç nesile olduğu gibi aktarmalıyız. Ta ki yönler ve he­defler gaye, kuvvet ve enerjiler bir nokta etrafında birleşebilsin.

"Ve o gün mü'minler Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. O, diledi­ğine yardım eder. O, güçlü ve üstün olandır, rahmet sahibidir. "[16]

 

Bu Merhalenin Gerekleri

 

Önce de belirttiğimiz gibi, cihanşümul İslam davası tarihi süreci içe­risinde en hassas, en önemli bir aşamada bulunmaktadır. Tökezlemeklen doğrulup kalkma ve uyuklamaktan kurtulup uyanma merhalesi.. Daha doğrusu, bütün beşeri sistemlerin iflasından sonra, bugüne kadar tarihin kaydettiği medeniyetlerin en büyüğünü kuracak ve sapıtmış insanlığı hi­dayete kavuşturacak evrensel İslam devletinin sağlam ve sarsılmaz temel­lerini yeniden kurma merhalesi.

Burada şunu belirtmek istiyoruz: Şüphesiz içinde bulunduğumuz or­tamın müslümanlardan istediği hizmet ve fedakarlıklar ile, bilfiil kurulu olan İslam devletinin, gölgesinde yaşayan müslümanlardan istediği hiz­met ve fedakarlıklar farklıdır. Şu bir gerçektir ki, İslam devletini yeniden kurmak ve temellerini sağlam atmak zor ve çetindir. Bunun güçlü bir imana, tahammüle, sabırda yarışmaya, hassasiyet isteyen pratiğe, zorluk­ları göğüsleyen sebata, sinme bilmeyen sürekli bir çalışmaya ihtiyacı vardır.

İhtiyacı nasıl olmasın? İslam'a davet uğrunda çalışan müslümanların sayısı az, güçleri zayıftır. Bununla birlikte iman gücü ve silahıyla, yerle­şik ve egemen batıl ve tağuti güçlere karşı kıyam etmişlerdir.

Bu hususta Üstad Hasan el-Benna'nın -Allah rahmet eylesin- çok önemli bir beyanatı vardır.

Şöyle diyor:

"Bir ideal etrafında insan topluluklarını oluşturmak, bu hususta halkı eğitmek, güdülen gayeleri gerçekleştirmek ve prensipleri uygula­mak için dava uğrunda çalışacak ve büyük bir psikolojik dirence sahip bir kitleye veya en az küçük çapta da olsa, bunun mücadelesini verecek bir grup insana ihtiyaç vardır. Öyle bir grup ki, zaafa düşmeyen güçlü bir iradeye, caymak bilmeyen kararlı bir vefakarlığa, hiçbir ihtirasın ve cimriliğin engelleyemediği fedailiğe sahip bir grup... Hataya düşmekten, hedefinden sapmaktan, düşmanla pazarlığa oturup aldatılmaktan korun­mak için, bilmesi, inanması ve ölçü kabul etmesi gereken prensipleri bu­lunan bir topluluk..."

İslam'a davetin her türlü riskine katlanarak, tarihi sürecinin en önem­li ve hassas dönemi olan bu merhalede bulunmamız yüce Allah'ın bir tak­diridir. Hemen hemen herkesin yerinde oturup ilgilenmediği bu emaneti omuzlamamız ve bu yolda çalışmanın doğru metodlarını gösteren sebep­leri bize hazırlaması da Allah'ın takdiriyledir. Allah'ın bizleri bu davet işine (ne kadar ağır ve meşakkatli olursa olsun) azim ve kararlılık içinde ehil olarak seçtiği kimselerden olmayı umarız.

Davet hizmetini verme şerefine nail olmak ve bu yolda ilerlemek is­teyenleri; iradelerine hakim olmaya, bu merhalenin kendilerine yüklediği zorlukları; Allah'a olan tam bir güven, sebat ve azim içinde, yüce davanın şerefli amacına ve tüm dünyanın bu davaya olan ihtiyacına inanarak gö­ğüslemeye ve bunlara hazırlanmaya çağırıyoruz. İşte bunlar, hiçbir enge­lin karşısında duramayacağı başarıya götüren amillerdir.[17]

 

Davetin Merhaleleri

 

Şüphesiz, her davanın üç merhalesi vardır;

a- Propaganda tanıtma ve halkın her tabakasında yer alan insan kitle­lerine, davetin taşıdığı ideali yaygın olarak ulaştırmak merhalesi.

b- Davetin kendilerine ulaştığı insanlar arasında ordu hazırlamak, İs­lam'a davet edilenler arasında davetin gerçekleşmesini sağlayacak eğitil­miş taraftar ve yardımcı kitle oluşturmak merhalesi.

c- Sonra da, icraat, iş ve hareket merhalesi gelir.

Davanın birliğini ve arkasındaki bütün irtibat gücünü sağlamak açı­sından bu üç merhale çoğunlukla yanyana yürür.

Bazen davetçi, davetini yaparken bir yandan eğitim, bir yandan da eylem ve harekete geçerek bu üç merhaleyi bir arada yürütmek ister.

Şurası bilinmelidir ki, yukarıda belirtilen tertip ve düzene uymadan davet merhalelerinden hiçbiri sağlıklı bir şekilde gerçekleşemez. Yani doğru bir anlayış ve sağlam bilgiye sahip olmadan ne sağlıklı bir teşkilat, ne de eğitilmiş bir cemaat meydana gelir. Talim ve terbiye görmüş bir kadro olmadıkça da sıhhatli bir icraat ve hareket gerçekleşemez.

İslam'a yapılan ilk davet de bu merhalelerden geçmiştir. Müslüman­lar önce dinlerini öğrenmiş, sonra Resulullah (a.s.)'ın medresesinde eğitil­miş, daha sonra da davet yükünü omuzlayarak kıyam etmişlerdi.

Bundan dolayı, sırasıyla bu üç merhaleye gereken önemi vermeden, İslam için yapılacak davet yollarından şiddetle sakındırıyor ve uyarıyo­ruz. Halbuki eyleme geçip davetin gayelerini gerçekleştirmek isteyenler, daveti iyi bilip kavramaları ve bütün yaşayışlarında da dürüst rehberler olmaları gereklidir.

Böylece durumu daha yakından izleyebilmemiz için, bu merhaleler hakkında biraz daha açıklık getirmek lazımdır.

Şimdi bu merhaleleri ileriki bölümlerde teker teker ele alalım.[18]

 

Daveti Tanıtmak Ve Yaymak Merhalesi

 

Bu merhale, önemli ve esastır. Çünkü bu, davet yolunda ilk atılım­dır. Davetle ilgili herhangi bir sakat anlayış, yanlış bilgi ve sapmak, kötü sonuçlar doğurarak daveti istikametinden uzaklaştırabilir.

"Bu benim dosdoğru olan yolumdur, şu halde ona uyun. Sizi O'nun yolundan ayıracak (başka) yollara uymayın. Bununla size vasiyyet etti, umulur ki korkup sakınırsınız."[19]

İslam'ın neşri ve tebliği, Zat-ı Risaletleri devrinde her türlü sapıklık, noksanlık ve şüpheden uzak olarak, doğru bir şekilde tamamlanmıştır. Çünkü Cibril-i Emin, Allah'tan aldığı vahyi yine Muhammed'ul-Emin'e indiriyordu. O da yüklendiği emaneti insanlara doğrulukla, olduğu gibi tebliğ ediyordu. Böylece din, her türlü müdahaleden uzak, doğruluk ve güvenilirlik içinde tamamlandı. Her ne kadar İslam, tarih boyunca İslam düşmanları veya bazı müslüman geçinenler tarafından çirkin gösterilme, bozulma ve bölünme gibi saldırılara maruz kalmışsa da, buna rağmen Al­lah, Kur'an'ı Kerim'ini korumuş ve onu koruyacağını da va'dettiği gibi, fazilet sahibi imamlar da, Resul-i Ekrem'in hadislerinin toplanması, garip ve zayıf hadisleri ayıklayarak sahih hadislerin tesbiti hususunda tüm gay­retlerini sarfetmiş ve bunun üzerinde dikkatle durmuşlardır.

Resulullah (a.s.)'ın yolunda yürüyebilmemiz için, İslami bir anlayış­la hareket ederek her türlü sapmalardan ve hatalardan uzaklaşıp, Selefi Salihin'in gidişatına, sahih sünnete ve Kur'an'a yönelmemiz gerekir.

İşte bu, bütün gayretleriyle İmamımız Şehid Hasan el-Benna'nın teş­vik ettiği husustur. Bu anlayış ve idraki, biatin rükünlerinden ilk esas yapmış ve bu anlayış etrafında, tefrika ve ihtilaf yurdundan uzaklaştır­mak, şüphe ve pisliklerden arındırmak maksadıyla "yirmi esas" isimli ri­saleyi yazmıştır. Böylece bu İslami anlayış davette müslümanların birleş­melerini, pratikte birbirine yardımcı ve destek olmalarını sağlamıştır.

Allah müslüman cemaatı, meşakkat ve işkence döneminde, ifrat ve tefrit arasında sapanlarla, yani mesuliyetten sakınmak için siyasi ve idari işlerden uzaklaşanlarla, kendilerine uyanların dışında tüm müslümanlara kafir hükmünü verenler arasında imtihana tabi tutmayı murad etmiştir. Bununla birlikte Allah, İslam davetini halis ve açık olarak insanlara takdim etmek için Üstad Hasan el-Benna'yı hazırlamış, daha sonra da ifrat ve tefriti reddederek, Hakk'ın yanında bütün gücüyle sabru sebat göster­mekle temayüz eden Hasan el-Hudeybi'yi seçmiştir. O, bu yolda şiddetli meşakkatler çekmesine rağmen Rabb'ıyla karşılaşıncaya ve davayı değiş­tirip bozmadan başkasına teslim edinceye kadar anlayış ve hareketiyle davet emanetini korumak için son derece titizlik göstermiştir. Nitekim birçok davetçi de O'nun yanında yer almıştır.

"Müminlerden öyle erkek adamlar vardır ki, üzerinde Allah ile yap­tıkları ahdine sadakat gösterdiler. Böylece onlardan kimi adağını ger­çekleştirdi (şehid olup sözünü yerine getirdi), kimi de beklemektedir. On­lar hiç bir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler." [20]

 

Tanıtma Merhalesinde Bakışlar Ve Işıklar

 

Davetin tanıtma, kadrolaşma ve uygulama ve harekete geçme olarak üç merhalesi bulunduğunu zikretmiştik. Bu merhalelerin her birinin ayrı ayrı metodları vardır. Tecrübe ve deneyimlerimiz ışığında ibret almamız ve istifade etmemiz için, bunlar üzerinde durmamız gerekecektir. Böyle­ce davetçiler, her türlü sapma ve hatalardan uzaklaşarak apaçık bir bilgi ve anlayışla dava yolunda yürüyebilirler.[21]

 

Daveti Tanıtmak Ve Yaymak

 

Daveti tanıtma merhalesi, bu yolda yapılması gereken ilk atılımdır. Bundan sonraki merhalelerin sağlıklı ve güvenli olabilmesi, büyük ölçü­de "daveti tanıtma" merhalesine bağlıdır. Davetçi, davet ve davet metodu ile ilgili bazı hususları sunmaya çalışacağız.[22]

 

Eksiksiz Davet

 

Tebliğ esnasında davetin, düşmanları tarafından tarih boyunca İs­lam'a zarar vermek, özünden ve canlılığından saptırmak maksadıyla orta­ya attıkları şüphe ve ithamlardan arınmış olarak yapılmasının önemine işaret etmiştik. İslami anlayışımızla, Allah'ın koruması altında bulunan Kur'an-ı Kerim'e, büyük imamların ve muhaddislerin katışıksız olarak tedvininine ve kendilerini hizmetine verdikleri sahih sünnete ve Selefi Salihin'in isabetli anlayışlarına dönmek mecburiyetindeyiz. Şehid İmam Hasan el-Benna, İslami anlayışı biatin esaslarından ilk esas yaparken, bu yöne büyük bir önem verdiğini zikretmiştik. Risalelerinde bu İslami anla­yışı genel çizgileriyle izah eden yirmi esas koymuştur.

Nitekim biz, ifrat ve tefrit baskılarına rağmen, her türlü tahrif ve de­ğiştirmelerden İslam'ı sağlam bir anlayışla Müslüman Kardeşler'in ve Ge­nel Mürşidleri Üstad Hasan el-Hudeybi'nin nasıl muhafaza ettiğini izah etmiştik. Özellikle tekfir (kafir sayma) konusundaki hassasiyete dikkatle eğilmiş, bunu savunanlara karşı da kesin bir tavır olarak, bu husustaki şer'i hataları açıklamış ve şöyle demiştir: "Biz davetçiyiz, hakim (hüküm veren) değiliz."

Şüphesiz, müslümanların bugünkü durumları ve yaşayışları, İslam'ın prensip ve hukukundan çok çok uzaktadır. Buna rağmen İslam davetçilerinin, onları tekfir etmek yerine, düştükleri feci durumdan kurtarmak ve aramızdaki engelleri yoketmek için güçleri bir noktaya teksif ederek, on­ların elinden tutmaları gerekir. Ancak bu şekilde çalıştığımız İslami saha­nın her köşesine davetin sesini duyurur ve doğru yolda yürümüş oluruz. Nitekim İmam el-Benna, önüne geleni tekfir etme düşüncesinin Müslü­man Kardeşler'in biat ettiği cemaatin fikri olmadığını beyan etmiştir. Kim olursa olsun, böylesi bir fikrin, cemaatın fikri olduğunu iddia etmesi doğru değildir. Zira bir cemaatte, biribirine zıt iki temel düşüncenin bulun­ması imkansızdır.[23]

 

Davetin Kapsamı Ve Tekamülü

 

Davetin tebliğ ve neşrini yaptığımızda, onu bozmaksızın, değiştirmeksizin, eksiksiz ve kapsamlı bir şekilde sunmamız gerekir. İslam, teka­mülü ve cihanşumüllüğü ile diğerlerinden ayrılan en son dindir. Bu yüz­den, kendine mahsus bir uyumu ve hayrette bırakacak bir ahenk içinde, insanın dünya ve ahiret hayatını kapsar. Bu, yaratıcı ve rahmet sahibi Al­lah'ın kullarına ihsanıdır. İşte İslam, Allah'a iman ve O'nu birlemekle em­niyeti ve huzuru gerçekleştirmiştir. İlkeleri ve hukuku ile, pratik hayatta esenlik ve güvenliği sağlamış, ahirette de Rableri katında saadet ve sela­meti bahsetmiştir. İnsan hayatı, hem birlik açısından hem de mükemmel­lik açısından İslam ile uyum içerisindedir.

Böylece İslam'ı, yapısında olduğu gibi bölünmez bir bütün olarak sunmak ve uygulamak gerekir. Eksik sunmalar gerçek İslam olamaz.

Şehid İmam, İslam'ın bütünüğü üzerinde durarak şöyle demiştir:

"İslam, hayatın tüm yönlerini kapsayan evrensel bir sistemdir. O, devlet ve vatandır, o hükümet ve siyasettir, o ahlak ve kuvvettir, o rah­met ve adalettir, o kültür ve kanundur, o ilim ve yargıdır, o madde ve in­kılaptır, o kazançtır ve zenginliktir, o cihad ve davettir, o ordu ve fikir­dir, o inanç ve ibadettir."

O, tüm bunların en mükemmelidir.

Bilerek veya bilmeyerek İslam'ın bu bütünlüğünü bozanlara, eksik anlatanlara ve uygulayanlara, bütün gayretlerini tek yöne sarfedenlere Al­lah'ın dini hakkında cinayet işlediklerini bildirmek ve onları uyarmak ge­rekir. İster İslam'ın hususiyetlerini bilmeyenlerce olsun, ister rahatını düşünenlerce olsun, ister İslam'ın düşmanları tarafından desteklenen kötü niyetli gruplarca olsun; yaptıklarını hatalı ve tehlikeli olduğunu bildirme­miz gerekir. Bu bildirim ve uyarı, müslüman gencin enerjisini, bütünlük­ten uzaklaşarak sadece bunlardan birine yönelmesine engel olacaktır. Yoksa, faydalı olmak istediği yerde zararlı olabilir.[24]

 

Davetçi Metodu

 

Davanın yayılması, tanıtılması ve amacına ulaşması için, davetçinin İslami niteliklere ve kişiliğe; davetinde de, sağlam ve doğru bir üsluba sahip olması gerekir.

Davetçilerde aranan özellikler şunlar olmalıdır; güzel bir örnek ve İslam'ın içeriğini taşıyan mükemmel bir programa sahip olması, İslam'ı yaşaması, sahih sünnete sarılması, şüphelerden uzak durması, haramlar­dan kaçınması, her işinde Allah için murakabede bulunması ve ailesinde İslam'ı yaşatması...

Davetçi, ihlaslı olmalıdır; davet adilen kimselerin gönlüne inebilme­si, davetinin insanları etkilemesi ve onu kabul ettirebilmesi için yoğun bir çalışma içine girmelidir. Bu gayretleri çıkarıyla karıştırmamalı; sözleri dava ile, tutum ve davranışları dava ile ve bu uğurdaki gezileri dava ile bütünleşmelidir. Yani özü sözüne uygun olmalıdır. Böylece o, dava içindir, dava iledir ve davayla beraberdir.

Günümüzün davetçileri, bilgili olmalı, dünyadaki siyasi olayları ve doktrinleri takip etmeli. Çarpık dünya görüşleri içinde İslam'ı çekici ve benimsetici bir özellikte sunabilmeli. Nefret ettirmemeli, sevdirmeli. Me­seleleri karmaşık değil, açık göstermeli. İyiyi en güzel sunabilmeli. Bazı işgüzar davetçiler, İslam'ı anlatacağız diye çirkinleştirdiler ve davaya za­rar verdiler. Bununla birlikte onlar, iyi bir iş yaptıklarını sanmaktalar.

"Rabbi'nin yoluna hikmetle ve güzel Öğütle davet et. Onlarla da en güzel bir şekilde mücadeleni yap."[25]

Allah'ın konuyla ilgili buyruğu böyle. Allah'a davet eden, insanların bilgi ve kültür seviyelerini, kapasitelerini bilmeli ve ona göre hareket et­melidir. Böylesi tutum, davet edilenlerin daveti usanmaksızın dinlemele­rini ve davete meyl ve icabet etmelerini sağlayan en uygun yoldur.

Davetçinin çekişmesinde ve anlaşmasında, konuşmasında ve tartış­masında, yazmasında ve hitabetinde ve attığı her adımda ne yaptığının bi­lincinde, gaye ve hedefinin şuurunda olması gerekir. Davetçinin önemle üzerinde durması gereken şey, fer'i meseleler ve ameli hükümlerle uğraş­madan önce, akide (inanç) ile ilgili konuları ele almasıdır. Akide mevzu­unda da, ilk önce Allah'ın varlığının isbatı ve tevhidi ile başlayacak, İslam'ın hayat nizamı olduğunu, İslami hayatın yeniden dirilmesi ve İslami hükümetin kurulması ve bunun gerçekleşmesi için çalışmanın her müslümana vacib olduğunu isbat ederek, akide meselelerini tamamlaması gere­kir.

Akide (inanç), İslami şahsiyetin oluşmasında esastır. Ancak bu şah­siyet, kuvvetle, azimetle ve içtenlikle davetin gerektirdiği genel ve özel hizmetleri yerine getirmeye sevkeder.

Davetçinin, hareketinde elde ettiği olumlu neticelerin tesirinde kal­madan, davet görevini aksatmadan yürütmesi gerekir. Böylece, Allah kendisine bir fetih verdiğinde, davetinde etkili olup insanlar kendisine yöneldiğinde gurura kapılmadığı gibi, daveti esnasında eza ve cefalara maruz kaldığında ya da bir avuç insan müstesna, kimse onun davetine kulak vermediği takdirde de ümitsizliğe düşmez ve hayal kırıklığına uğ­ramaz. Resulullah (a.s.) ve ondan sonraki davetçiler bu hal üzereydiler. Zat-ı Risaletleri (a.s.), ayırım yapmadan herkesi İslam'a davet ediyor, hi­dayete kavuşmaları için kalben Allah'a yakarıyor, Allah'ın azabına uğra­malarından korktuğundan, davet yolunda onların her türlü eziyetlerine sabrediyor ve Rabb'ına şöyle dua ediyordu:

"Rabb'ım! Kavmime hidayet et. Zira onlar bilmiyorlar."

Bugünkü İslam davetçilerine, giriştikleri davanın büyüklüğünü ve İslami sıfatlarıyla beşeriyetin önderliğini üstlendiklerini hatırlatıyoruz. İs­lam'ı kapsamıyla halis bir şekilde anlayan ve bu anlayışla çalışan ve her türlü riske göğüs geren davetçilerin bir avuç olmasına rağmen, bu ağır yükün omuzlarında olduğunu bilmelidirler. Bunun için, kendi durum ve pozisyonlarının idrakinde olmalı, karşılaştıkları eziyet ve tepkiler ne olur­sa olsun kendilerini küçümsemeden, Allah'tan yardım dilemeli ve sabretmelidirler. Bu konuda şehid İmam'ın Müslüman Kardeşler'e yönelttiği tavsiyeleri vardır.

Şöyle diyor:

"İnsanlara karşı meyva ağacı gibi olunuz, insanlar ona taş atarken, o insanlara meyva veriyor."

Ve devamla şunu ekliyor:

"Ey kardeşim! Sen iki gaye için çalışıyorsun. Görevini yerine getir­mek ve olumlu netice elde ederek başarıya ulaşmak. İkinci şıkkı elde etmezsen de, diğerini ihmal etmemelisin."

İşte bunlar, davayı tanıtma merhalesi çerçevesinde tecrübelerle kaza­nılmış görüşlerdir. Bunlarla davetçinin yolu üzerine bazı ışıklar saçmak istedik. Davet ve davetçilerle ilgili kapsamlı bilgi elde etmek isteyen, Şehid İmam'ın risaleleri ve bir kısım müslüman yazarların bu konudaki eserlerine başvurmalıdırlar. [26]

KADROLAŞMA MERHALESİ

 

Bakışlar Ve Işıklar İki Merhale Arasında

 

Davet merhalelerinin tanıtma, kadrolaşma ve eyleme geçme şeklinde üç merhalesi bulunduğunu izah etmiştik. Tanıtma merhalesini gözden ge­çirdikten sonra ve kadrolaşma merhalesine de dokunmadan önce; hazırlık ve kadrolaşma merhalesinden istenen gayeleri gerçekleştirmek için, ge­rekli şuuru yerleştirmek ve psikolojik yönlerini eleştirmek üzere kısa bir mola vermeyi gerekli görüyoruz.

Şüphesiz görevin ağırlığı, sorumluluğun büyüklüğü, kurmak istedi­ğimiz İslâm binasının azameti, mükemmel bir tarzda emaneti yüklenecek ve gereklerini yerine getirecek liyakatte, samimi davetçilerin ve müslüman fertlerin yetiştirilerek hazırlanmasının önemi üzerinde düşünmemize bizi sevk eder. Özellikle bu davaya er olabilecek kişileri yetiştirmenin, fabrikalar kurmaktan daha zor olduğu bilincine vardığımızda, bunun öne­mini daha iyi anlarız. Bu davet işini, bütün ayrıntılarıyla bilenlerden; sağ­lığını, vaktini, canını ve malını davetin maliyetine bağışlayanlardan baş­kası yüklenemez. Davet işi, davetçinin aklını tamamıyla meşgul etmeli, ruhu ve kalbiyle kaynaşmalı ve onu pratikte gerçekleştirme pahasına her zorluğa göğüs germelidir. Bunlar olmadıkça, davetçi ciddi, çalışkan ve gayretli bir şekilde kendini davaya veremez. Bu bakımdan davete olan samimi iman, onu başarıya ulaştıran esasların başında gelir.

Biz, genç, güçlü ve dinamik erler istiyoruz. Gönlü davayla çarpan yepyeni kalpler istiyoruz. Yücelere tırmanan ruhlar istiyoruz. Şüphesiz İslâm, kişilerde iyi ile kötüyü ayırt edecek şuurlu bir vicdan, yanlış ve doğruyu düşünecek sağlam bir anlayış. Hakkı savunurken zaafa düşme­yecek ve taviz vermeyecek keskin bir irade, gereği üzere İslâmi vecibele­rin yükünü kaldıracak sıhhatli bir vücudun olmasını hakka ve hayra yar­dım eden salih bir iradeyi gerçekleştirecek yararlı bir vasıtanın bulunma­sını ister.[27]

 

Hazırlama Ve Kadrolaşma

 

Daveti yayma, tanıtma, sevdirme ve bunu bütün halkın sınıf ve taba­kaların çoğunluğuna ulaştırma merhalesinden hemen sonra, yardımcıların seçilmesi, erlerin hazırlanması ve davetçiler arasında safların düzenlen­mesini ihtiva eden kadrolaşma merhalesi takip etmezse, neticede davetin yayılması ve tebliği hususunda gösterilen tüm gayretler boşa gider ve yok olur.

Tanıtma merhalesinde bahsedilen ruhi uyanıklığın, yok olup gitme­mesi ve sönmemesi için daima üzerinde durmak gerekir. Ancak, kendisi­ni ıslah etmesi ve pratik hayatında İslâmi doğrultuda kendini değiştirip düzeltmesi için, ruhuna yönelmesi ve iç alemini her türlü pislikten temiz­lemesi lazımdır. Azamet sahibi yüce Allah şöyle buyurarak ne kadar da doğru söylemiştir:

"Bir millet kendi nefislerinde kini değiştirinceye kadar Allah onların durumunu değiştirmez. Allah bir milletin fenalığını dileyince artık onun önüne geçilmez."[28]

Bugün, kendilerini davet ettiğimiz müslümanların çoğunluğu, İslâm'ın hakikati ve özünden fersah fersah uzaktadırlar. Bunlar, ruhlarına sinen fasit adetler ve kör taklitlerle hayatlarının tüm yanlarını boyamış topluluklar halinde yetişmişlerdir. Davetçilerin, halkın ruhlarına sinen bu fasit adetler ve taklidlerden uzaklaştırmak, İslâm ahlakına ve adabına yö­neltmek için tüm gayretlerini sarfetmeleri gerekir. Ancak böylece insan­ların hayatı İslâm'ın boyasıyla boyanır.

"Allah'ın verdiği boyaya uyun: Boyası Allah'ınkinden daha güzel olan kim vardır? Ve biz 'O'na kulluk edenleriz' (deyin.)"[29]

Bu değişim, tevhid inancını hazmedecek ve imanın tadını tadabile­cek şekilde insanın iç aleminde başlamalı. Sonra da, bütün organlara ve hayatın her yönüne aksetmelidir. Üstad Hasan el-Hudeybi, bu manayı ih­tiva eden şu ibareyi ne güzel söylemiştir:

"İslâm devletini nefsinizde kurduğunuz zaman, yeryüzünde de islâm devleti kurulur."[30]

 

Arzuladığımız Müslüman Şahsiyeti

 

Müslümanların sayısı çoktur, fakat aradığımız, şu tefessuh etmiş or­tamı değiştiren, Hakk ve iman devletini kuran ve şahsiyetiyle temayüz et­miş müslüman tipidir. Hakkı hakim kılmaya, batılı yok etmeye çalışan müslüman tipi...

"Allah, hak ve batıl için söyle misal verir: Köpük uçup gider, insan­lara fayda veren ise yerde kalır. Allah bunun gibi daha nice misaller ve­rir."[31]

Samimi müslüman kardeşten istediğimiz, akidesi sağlam, ibadeti dü­rüst, ahlakı yüce, kültürlü, güçlü, kazancını sağlamakta maharetli, başka­sına faydalı, mücahid, zamanını değerlendiren ve işlerinde planlı hareket eden bir kişi olmasıdır. Ayrıca dava adamının şahsiyetini oluşturan temel unsunlara da sahip olmalıdır.

Bu tip örnek müslümanı yetiştirebilmek için, sürekli gayrete, sabır ve sebata ihtiyaç vardır. Müslüman fert, kendisi müslüman olduğu gibi kuracağı evi de İslâmi fazilete uygun olmalıdır. O, Allah'ın izniyle kuru­lacak İslâm devletine nüve olacak İslâmi hareketin üzerine bina edileceği sağlam temelleri oluşturmak ve müslüman kamuoyunun kabul edeceği İslâm cemaatini kurmak için var gücüyle çalışan ve atılımda bulunan ha­reket adamıdır.

Bu bakımdan Şehid İmam Hasan el-Benna, kendi üniversitesinde davetçiler yetiştirmiş, sonra da güçlü ve şanlı İslâm devletini kuran ve ilk nesili hazırlayan Rasûlüllah (a.s.)'a tabi olarak müslüman şahsiyeti yetiş­tirmiş ve ona layık olan itibarı sağlamıştır.

Hareketler, yazılar, konferanslar, meclisler, dernekler, medreseler, dersler, rıhleler (ilim ve tebliğ yolculukları), kamplar, mektuplar, bildiriler, dergiler, gazeteler ve benzeri araçlar müslüman şahsiyetini hazırlayan vasıtalardır. Bu yüzden bir binanın kuruluşundaki tedrici çalışma, müslü­man şahsiyetin oluşmasında da söz konusudur. Bu oluşum, şu kademeler­den geçer; davaya bağlanmak, planlı hareket etmek, plana göre çalışmak ve sonra da cihad...[32]

 

Mücahid Kardeşin Özellikleri

 

Mücahid kardeşin ve inanç adamının dini anlayışı zirvede olmalıdır. Bu anlayışla ancak, Allah'ın kitabını ve Rasûlü'nün sünnetini saf ve kap­samlı bir şekilde anlayabilir. Mücahid, her yönüyle samimi, fikir ve inanç eri olmalı, menfaat ve çıkar adamı değil. Niyeti samimi olduktan ve da­vayı bildikten sonra da pratik ve ameli, söz ve teoriye tercih etmelidir. Nefsini Allah dininin yüceltilmesi yolunda cihada hazırlamalı ve her an buna hazır olmalıdır. Cihad yolunda pahalı ve değerli olan herşeyini; gayretlerini, zamanını, canını ve malını feda etmelidir.

"Allah şüphesiz, mu mirilerin canlarını ve mallarını cennet mukabili satın almıştır."[33]

Mücahid kardeş, zaman ve seneler uzasa da gayesi uğrunda Allah ile karşılaşıncaya kadar cihada devam etmelidir. Neticede iki iyilikten birisi­ne kavuşur: Ya gayeyi gerçekleştirmek, ya da şehitlik...

"İman edenlerden, Allah ile ahitleştikleri şeyde sadakat gösteren er­ler vardır. Kimi bu uğurda canını vermiş, kimi de beklemektedir. Ahidlerini hiç değiştirmemişlerdir."[34]

Dava eri ve inanç adamından istenen, bu emre itaat ederek sebat et­mesi, darlıkta ve bollukta, kolaylıkta ve güçlükte uygulaması ve nefsini terbiye etmesidir. Öyle ki davet yolu, kendinde yumuşama ve müsamaha kabul etmeyen bir cihad, gayeye ulaşmak uğrunda sürekli çalışma ve sa­dıklardan başkasının sabredemediği bela ve imtihan yoludur. Başarı, mükemmel bir itaat ve aralarında sevgiye dayalı samimi tjir kardeşliğin ger­çekleşmesiyle garantilenebilir. Öyle bir sevgi ki, azı kalb selametini, en yücesi de işar (başkalarını kendine tercih etme) mertebesini kazandırır dava adamına.[35]

 

İcraat, İş Ve Amel Merhalesi

 

Nazariyelerle uğraşanlar, hareket adamı değildir. Her hareket adamı da, cihad adamı olamaz. Her cihad adamı ise, az kayıp vererek büyük iş­ler başaran verimli cihad adamı gibi olamaz.

Şehid İmam el-Benna, bu gerçeği şöyle ifade etmektedir: "Bir çok insanlar, yapmadıkları nice şeyleri söylerler. Ancak uygu­lama anında çok azı sebat ederler. Bu az insanların çoğunluğu da, ciha­dın ağır yükünü taşımaya, sürekli çalışmaya ve bu uğurdaki meşakkatle­re katlanamazlar. Nihayet süzüle süzüle bir avuç kalan mücahidler de, şayet Allah'ın yardımı kendilerine ulaşmazsa, yollarını kaybedip hedefe varamazlar.

Kur'an'da geçen Talut'un kıssası söylediğimi doğrulamaktadır: "O halde kendinizi hazırlayın. Nefislerinizi sağlıklı bir şekilde terbi­ye edin. Hassas bir denetime tabi tutun. Nefsinize zor gelen, hoşlanmadı­ğı işlerle onu imtihan edin. Ve onu, şehvetlerden, alışageldiklerinden ve adetlerinden uzaklaştırın."[36]

 

Davetlerde Allah'ın Sünneti

 

Fert ve cemaat olarak sahip olduğumuz imkanlar ve vasıtalarla, yap­tığımız hazırlık ve terbiye aşamalarını geçtikten sonra, -ki bunlar işlen­meye tabi tutulacak pişmemiş tuğla mesabesindedir. Yüce Allah, iman edenlerin imanlarının artması, iyilerle kötülerin belirlenmesi, sadıklarla yalancıların birbirinden ayırdedilmesi için çeşitli imtihan ve belalarla da­vetteki sünnetini uygulayacaktır.

"Elif, lam, mim. And olsun, biz kendilerinden öncekileri de denemiş­ken insanlar, "inandık" deyince cehennemden bırakılacaklarını mı sanır­lar? Allah elbette sadıkları ortaya koyacak ve elbette yalancıları da or­taya çıkaracaktır."[37]

"Allah, iman edenleri sizin durumunuzda bırakacak değildir, temizi pisten ayıracaktır. Allah, size gaybı bildirecek değildir."[38]

"Sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cen­nete girivereceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve O'nunla beraber müminler 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı; iyi bilin ki, Allah'ın yardımı şüphesiz ya­kındır."[39]

 

Davet Yolunda Sapmalar Ve Uyarımız

 

Davet yolunun işaretleri açık ve istikameti bellidir. Ancak bu yolda yürüyen kimse, doğru istikametten uzaklaşarak bir takım sapmalara kay­makla karşı karşıyadır. Bu da, bilerek yolundan ayrıldığı yahut niyetini değiştirdiği için değildir. Aksine, çoğu kez bu tür sapmalardaki tökezle­meler, hareketlerdeki aşırı bir rağbet ve gayretin sonucudur. Özellikle bu­nu, bugün İslâm'a davet sahasında harekete yönelik olan kimselerde gö­rüyoruz. Bunlar, kendilerinden önce İslâm davasının sancağını taşıyanların öldürüldüklerine, eziyet ve işkencelere maruz kaldıklarına şahid ol­malarına ve işitmelerine rağmen, bu gibi sindirici hareketlere aldırış et­meksizin samimiyet ve doğruluklarıyla ortaya çıktılar.

Bundan dolayı, farkına varmadan yoldaki sapmalardan herhangi bi­rine düşmelerinden korkarak, tecrübe ve uygulamalar sonucu ortaya çı­kan müslüman gençliğe bu gerçeği göstermede gecikmek istemiyoruz. Ta ki, sebat eden, ayakları kaymayan ve telafisi sonra güç olan stratejisini önceden tayin etsin. Zira hastalıktan korunmak, onu tedavi etmekten daha kolaydır. Yüce Allah ne doğru söylemiş:

"Bu, dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşüre­cek yollara uymayın. Allah bunları size sakınasınız diye buyurmaktadır."[40]

"De ki bu benim yolumdur. Ben ve bana tabi olanları basiretle Allah'a davet ediyoruz. Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben asla Allah'a şirk koşanlardan değilim."[41]

 

Sapmayı Kolaylaştıran Faktörler

 

Sapmalara düşmek hususuna değinmeden ve sakındırmadan önce, günümüzün şartlarını ve bu sapmalara düşmeyi kolaylaştıran faktörleri gözden geçirmemiz iyi olacaktır. Gençlik, seneler boyunca dinden haber­siz yetiştirilmiş, İslâmi terbiye almamış, yapılan dini eğitimler yüzeysel kalmış, ahlâki çözülme ve fesat dalgaları yaygınlaşmış, inançta şüpheye düşülmüş, davetçileri yetiştiren cemaat gerekli kanun ve nizama sahip olamamış, İslâm davetçileri her türlü baskı, işkence ve hapse maruz kal­mış... İşte bütün bu menfi durumlar, İslâmi gayretleri olan kişilerin gay­retlerini, karşı koymalarını, kıyamlarını ve tepkilerini körüklemiştir. Özellikle de gençlerin. Bu, kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçektir. Ancak bununla birlikte, onları tökezlemekten koruyacak ve sonucu kötü durumlara düşmekten alıkoyacak metodlara ihtiyaç vardır.

Sağlıklı davet yolundan uzaklaştıran bu zikzakları açıklarken, Al­lah'ın rızasını gözeterek irşad ve nasihattan başka bir gayemiz olmamış­tır. Hiçbir müslümanı itham etmek ve hakkında suizan etmek niyetinde de değiliz.[42]

 

İlim Ve İlimden Kaynaklanan Sapmalar

 

Bu sapmaların en tehlikelisi ilimden gelir. Davet yolcusunun yaşadı­ğı ilmi boşluktan sonra, edindiği birazcık ilim ve marifetle hemen uzun bir mesafe katettiğini zannederek ve ilim nurundan aldığı ilk ışıkla da şımararak kendini kaybetmesidir. Az bir okuma ve birazcık ilmi vukufiyetle, büyük bir ilim payesine sahip olduğuna inanır. Bu azıcık ilmiyle de, nasslar (Kitap ve Sünnet)'dan hüküm çıkarabileceğini zanneder. Çoğu kez, nüzul ve vürud ve sebeplerini, nasihini, mensuhunu, mücmelini müteşabihini bilmeden, zaman ve şartlarını hesaba katmadan nassların zahi­rine bakarak ahkâm keser. Bu konuda hiç kimseyle tartışmayı dahi kabul etmez. Bazan da gururuna kapılarak karşılaştığı bir takım meselelerde şer'i bir hükümmüş gibi hemen fetva vermeye yeltenir. Halbuki "Fetva vermeye en cesaretli olanlar ilmi en az olanlardır" sözü ne kadar da doğ­rudur. Bazıları daha ileri giderek, kendi görüşleriyle geçmiş müctehid imamlarımızın görüşleri çatıştığında onları küçümserler ya da cesurca "Onlar da insandır, biz de insanız (yani onlar nasıl içtihat etmişlerse biz de ictihad ederiz)" derler.

İlimden gelen sapmalardan biri de, davet yolcusunun kursağını ilim­le doldurma hırsı ve çok kitap okuma merakının kendisine hakim olması, davanın gerekli gördüğü cihad ve cihad yolundaki aksiyonu terk edip, ci­hadını sadece kültür edinme sahasına aktarmasıdır. Artık ona göre cihad işi, akli zevkler, ilmi sükseler ve başkalarıyla sadece nazari konularda dergi sayfalarında maç oynamaktan başka bir şey değildir. Onun nazarın­da insanların değeri, okuduğu kitap sayısına göredir. İman, cihad ve tecrübedeki üstünlüğünü ve değerini görmezlikten gelir. İşte bu, ölçüleri al­tüst etmektir. Müslümanlar arasındaki faydalı yardımlaşmaya engel olan yanlış bir değerlendirmedir.

Bu menfiliklerden korunabilmek için, kibir ve gurura kapılmadan faydalı olan ilmi talep etmek ve bilmediklerimizin her zaman bildikleri­mizden daha çok olduğu bilincinde olmaktır. Kim alim olduğunu zanne­derse o cahildir. İlim amel etmeyi gerektirir. O halde ilmi amelle birleş­tirmemiz gerekir. Ayrıca her mesele hakkında da fetva vermekten kaçın­mamız lazımdır. Ufkumuzu daraltmaksızın doğru görüşün ortaya çıkması için müsamahalı davranmalı ve her hak sahibinin hakkını vermeliyiz.

Haddini bilen kimseye Allah rahmet etsin.[43]

 

Temel Ve Tali Meseleler Karşısında

 

Yoldaki sapmalardan biri de, davetçinin özden çok şekle önem ver­mesi, yani öz ve esas ile uğraşma yerine şekil ve zahiri görünüm ile uğraşmasıdır. Halbuki bu tutum, tehlikeli ve hatalı bir yoldur. Fer'i mesele­lerle uğraşmaya davet etmeden önce, Allah'ın emirlerini uygulamak ve O'na gönülden ibadet etmek maksadıyla, İslâm'ın kendisinden istediği ge­nel ve özel görevlerini yerine getirecek aksiyonun doğması için, öncelik­le inanç esaslarından başlamak gerekir. Davet yoluna koyulurken tali me­seleleri temel bir şartmış gibi, bağlanılması kaçınılmaz olan esas mesele­ler yerine koyarsak, davet ettiğimiz kişilerin nefretini kazanır ve onlarla davet ettiğimiz şeyler arasına engeller sokarız. Bu hatalı davranışın sonu­cunda, insanlarla ilişkileri kesmiş ve tek başına kalmış oluruz. Nefsimizin sorumlu tuttuğu şeylerle, başkalarının sorumlu olduğu şeyleri birbirine karıştırmamamız gerekir.

Şu bilinen bir hakikattir ki, İslâm'a davet, ruhlara tevhid akidesini yerleştirmekle başlamıştır. Bu akide gücü, onları tereddütsüz olarak Al­lah'ın buyruklarını yerine getirmeleri için harekete geçirmiştir. Bizim şu hikmetli metodtan vazgeçmemiz söz konusu değildir.

"Rabb'ının yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Onlarla en gü­zel şekilde mücadeleni yap."[44]

Hiç kimse, bu söylediklerimizle tali meseleleri önemsemediğimiz veya ihmal etmek istediğimiz düşüncesine kapılmasın. Burada önemli olan, merhaleleri ve üslubu takip etmektir. Biz sadece, öz ve esastan ön­ce, şekil ve görünüme önem veren kimselerin İslâm'a kötülüğü dokunaca­ğına dair endişelerimizi belirtiyoruz.[45]

 

İfrat Ve Tefrit Arasında

 

Davet yolcusu, bazan bir önceki sapmalara düşmekten kurtulsa bile, onlar kadar tehlikeli olan bir başka sapmalara düşmekle karşı karşıyadır. O da, nefsini terbiye etmek ve Allah yolunda itaata sevketmek inancıyla ifrat derecesinde bir takım ibadet, taat ve sorumlulukları, takatinin üstün­de olarak kendisine yüklemesidir. Çoğunlukla bu tutumun neticesinde, varmak istediği hedefe ulaşmaya güç yetiremez ve yolun yarısında kalır. Nihayet onun bu tutumu, farzları ve esas meseleleri ihmale kadar götürür. Kaldı ki nafileleri ve sünnetleri yapsın. Allah'ın Rasûlü (a.s.), böyle bir davranıştan sakınmamızı emrederek şöyle buyurur:

Burada şu farkı gözden uzaklaştırmamamız gerekir; insanın ciddiyet ve kararlılığı ayrı bir şey, gücünün üstündekileri kendine yüklemesi ve if­rata düşmesi ayrı bir şeydir. Nefis çocuk gibidir. Eğer onu serbest bırakır­san, süt emme iştahı daha da artar. Sütten kesiverdiğinde de, çabucak süt­ten kesilir. O halde nefsi, takatinin sınırını aşmaksızın iyi ve salih amel­lerle meşgul etmek gerekir.

Nitekim yüce Allah bizi şu duaya yöneltiyor:

"Rabb'ımız! Gücümüzün üstündeki şeyleri bize yükleme."[46]

Davet yolu, bir hayli uzun ve meşakkatli olduğundan, davetçi yılma­dan ve gevşemeden davet yolunda ilerleyebilmesi için gücünün üstündeki şeyleri nefsine yüklememelidir. Az ve fakat devamlı olan bir amel, sürek­li olmayan çok amelden daha hayırlıdır. Nefsin takati üstündekileri ken­dine yüklemek caiz olmadığı gibi, sorumlu olduğu görevlerini ihmal et­mek de caiz değildir. Çünkü sorumluluklar çoktur. Davet görevi ise, gay­retli ve kararlı erlere muhtaçtır.[47]

 

Hızlı Ve Yavaş Hareket Arasında

 

Bazen davetçiler, bütün güçlerini harcamalarına, davet yolunda uzun boylu işkence ve eziyetlere maruz kalmalarına rağmen; hiçbir taraftan da yardım emarelerini görmeyince, gayretleri ve enerjileri hemen silah gü­cüne başvurmaya sevkeder. Bu hareketleriyle de davanın kısa zamanda gerçekleşmesini umarlar. Sanki onlar lisanı halleriyle şöyle diyorlar: "Her ne kadar zamanımın sonuna gelmişsem de, ilk zamanlarımın yapamayacağını, son anlarım yapabilir." Böylece davetçi ve ona tabi olanlar, his ve heyecanına kapılarak he­deflenen gayeleri gerçekleştiremeyecek, aksine İslâmi harekete zarar ve­recek ve zararlı neticeler doğurabilecek ani hareketlere girişirler. Halbuki güç ve kuvvet derecelerinin ilki, iman ve akide kuvvetidir. Sonra birlik ve dayanışma kuvveti gelir. Bunlardan sonra, tebliğ ve irşad fayda vermi­yorsa, başvurulacak başka faydalı bir yöntem de yoksa, işte o zaman en son çareye başvurulur.

Şehid İmam el-Benna'nın "İhvan, kuvvet ve ihtilal" isimli beşinci kongre risalesinde, bu konuları içeren ayrıntılı ve açık bir konuşmasını görüyoruz. Bu yazı okunduğunda söylediklerimiz daha iyi anlaşılır.[48]

 

Siyaset Ve Eğitim

 

Şuracıkta bizi doğru istikametimizden uzaklaştıran bir engel daha vardır: O da, eğitim ve kadrolaşma çalışmalarını gevşetmek, sağlam te­meller kurmaya yönelik İslâmi öğretimden uzaklaşmaktır. Bunun yerine, günümüz siyasi partileri doğrultusundaki siyasi metodlarla yola çıkmaktır. Bu takdirde, bir takım çıkarlar peşinde bir araya gelmiş insan yığınlarıyla aldatılmış oluruz. Halbuki bu yığınlar, İslâmi terbiye ve eğitimden geçmemiştir. Bu hareket en tehlikeli bir yoldur. Bu yolun akibetine güvenilmez. Bu yolun, İslâmi yerleştirmeyi ve zafer elde etmeyi vaadeden sağlam temeller vereceği düşünülemez.

Aslında sayı çokluğu bizim için önemli değildir. Bizim aradığımız keyfiyettir. Evet, Rabbına kavuşuncaya kadar İslâm davasına kendilerini adamış, bu yolda sabır ve sebatla kurban vermiş, kuvvetli bir imana sahip ve İslâmi şahsiyetle yetişmiş örnek nesil sahabe'nin aynısını istiyoruz. Öyleyse eğitim ve öğretim yolunu seçmeli ve bundan başkasına razı ol­mamalıyız.[49]

 

Davet Ve Şahıslar

 

Biz beşeriz, hem hata edebilir, hem de isabet edebiliriz. Görüşleri­miz ayrılabilir. Bu, aynı davada çalışanlar için tabii bir durumdur. Ancak, Allah için kardeşlik ve sevgi gölgesi altında; Allah yolunda ihlas ve sa­mimiyet havası içinde bu hatalar düzeltilir, görüşler bir noktada birleşir, kısa bir zamanda dayanışma sağlanır ve böylece görüşlerin ayrılığı dava­ya zarar vermez. Ama, şahıslar sivrilmek isterse, dava ve davanın masla­hatlarına karşı çıkarsa, nefsi arzularının atmosferinde hareket ederek onu­runu günahta ararsa ve dava aleyhine şahıslara iyilik yapmak isterse; işte o zaman şeytan işe karışır, gruplaşmalar ortaya çıkar, gayretler darmada­ğın olur, ihtilaflar ve ihtilafların giderilmesi için yapılacak karşılıklı an­laşmalar yüzünden vakitler heder olur. Bu durum, tekrar tekrar vuku bu­lur. Burada heder edilen dava ve davanın maslahatlarıdır. Halbuki bu çekişmeler yerine, gayretler bir noktada yoğunlaştırılmak ve yeni yetişen neslin terbiye ve eğitimi için harcanmalıdır.

İşte bunlar, dava yolundaki bazı sapmalardır. Dikkatleri bunlara çe­kip sakındırmak istiyoruz. Her şeyin başında ve sonunda bizi dosdoğru yola iletmesi için yüce Allah'tan yardım isteriz. Zira O, dilediğini yapma­ya kadirdir.[50]

 

Sapmalarla Karşı Karşıya

 

Yoldaki sapmaları bilmenin öneminden, tehlikelerinden ve bazı kar­deşlerimizin, bu konunun etraflıca açıklanmasını istediklerinden dolayı, bunları ayrıntılı olarak izah etmek için yeniden ele almamız gerekti. Bu­nu yaparken de, kimseyi düşüncelerinden dolayı itham etmek veya her­hangi bir müslüman için suizan beslemek istemiyoruz. İlk etapta bizi ilgilendiren, İslâm'ın hakimiyetini gerçekleştirmek isteyen müslüman gençli­ğin durumudur. Fakat belirli şartlar altında, düşüncedeki hatalar ve kısır anlayışlar, kişiyi fikir ve hareket sahasındaki sapmalardan birine düşüre­bilir. Zamanla sapıklığı daha da artar, işlerinde haksız ve hatalı davranış­larda bulunur. Allah'ın rahmet ettiği ve doğru yola ilettiği kimseler bun­dan müstesnadır.

"Bu, dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşüre­cek yollara uymayın. Allah, size bunları sakınasınız diye buyurmakta­dır."[51]

 

Çelişki Ve Buhran

 

Şahsiyetli müslüman, içinde bulunduğu toplumda etrafına bir baktı­ğında; bu toplumu oluşturan mevcut bozuk ortamla, İslâmi cemiyet oluş­turmak için İslâm'ın çizdiği şekil arasında büyük bir çelişki görür. Kötü­lüklerin ve günahların salgın hastalığına yakalanmış bu hayatla, tertemiz İslâmi hayat arasında.. Bu çelişkiler karşısında kişi şiddetli bir buhran du­yar; bir çoklarının yaptığı gibi, alçak ve bozuk olan bu ortamı değiştirmek, gerçek İslâmi hayata kavuşmak için gerekli çalışmayı zorunlu sayan İslâm'ın emirlerini unutarak ve ona karşı olumsuz tavır takınır. Bu bozuk hayata ayak uydurur. İnancın (akidenin) ısrarlı çağrısına cevap vererek ve bu bozuk toplumun değiştirilmesi için çalışarak, olumlu bir tavır takın­ması gerekirken.. Çoğunlukla ikinci görüş tercih edilir. Çünkü akide, in­sanlar üzerinde büyük bir etki ve güce sahiptir.

Bu kavşakta bir çok şeyler düşünür durur. Özellikle de genç yaşta ve tecrübesiz ise.. Hareket ve fikir sahasında elinden tutup doğru yola ilete­cek kimseyi bulamayınca, sapıklığa yuvarlanır. Bununla birlikte, sadece kendisinin doğru, başkalarının da hatalı görüşe sahip olduğunu sanar. Halbuki o, İslâm'a ve müslümanlara iyilik yapayım derken zarar vermek­tedir.[52]

 

Sorumlu Kim?

 

Sapıklığa düşen bu kimselerin niyetinde samimi olduklarını bildiği­miz halde sapıklığa düşmelerinin sorumluluğunu kendilerine yükleyip, şahıslarını mı kınayalım? Yoksa sapıklığa düşmelerine neden olan faktör­leri mi arayıp tesbit edelim?

Evet, bu faktörler şunlardır:

Söz konusu ettiğimiz şahıs ile bugünkü gençliğin daha önce belirtti­ğimiz arzu edilen İslâmi toplum ile bugünkü bozuk toplum arasındaki şiddetli çelişkiler ve dini bir boşluk ortamında yaşamalarıdır. Bozguncu­lar ve küfrün borazanları, tam bir güven ve alabildiğine bir serbesti içinde yaşamalarına rağmen, İslâm davetçileri baskı, işkence ve eziyetlere ma­ruz kalıyorlar. Son olarak da, İslâm yolunda çalışmak için can atan genç­liği toplayacak, bir araya getirecek, Rasûlüllah (a.s.)'ın üzerinde yürüdüğü İslâmi davet yoluna yöneltecek cemaati oluşturacak kanuni müeyyide­ler yoktur.

Bu kısım gençliğin hareket ve fikir alanında bazı sapmalara düşme­lerinin sorumlusu, birinci derecede bu faktörlerdir. Şöyle ki, İslâmi genç­liğin inancına ters düşen tehlikeli görüşler, kolayca ortaya çıkıp yayılmış, toplumdaki muameleler ve sosyal ilişkiler, vahim neticeler doğuracak bu çeşit görüşlere dayandırılmıştır. Nitekim sonuçlarını hesaba katmaksızın, sorumsuzca birçok işlerin yapıldığı ortadadır. Yapılmakta olan daha neler neler.. O halde, bu problemlere köklü bir çözüm yolu bulmak istiyorsak, buna sebep olan faktörleri ortadan kaldırmak için gayretli bir çalışma yapmamız gerekir.

Yüce Allah'tan başarı dileyerek, geçirdiğimiz tecrübeler ışığında, İslâmi hareket ve düşünce planında müslüman gençliğimize doğru bir fi­kir vermeyi, İslâm'ın bize yüklediği bir vecibe olarak görüyoruz.[53]

 

Derin Ve Kapsamlı Düşünce

 

İslâm için çalışırken derin ve kapsamlı bir düşünceye sahip olmak gerekir. Burada mesele, doğacak sonuçları hesaba katmadan olaylara kar­şı, sadece ani hareketler ve tepkiler göstermek değildir. Gerçek şu ki, bu­güne kadar geçirdiğimiz tecrübeler ve yiğitlikler, kişinin imanının kuv­vetli olduğuna delil değildir. Çoğunlukla bu, onun ruhi zaafiyetine, dave­tin meşakkat ve eziyetlerine karşı gerekli sabrı göstermeye yetenekli ol­madığına işaret eder. Kendisinden öncekilerin İslâm için gerçekleştireme­diklerini, kendisinin ani hareket ve gayretlerle gerçekleştirebileceğini zanneder. Bu konuda kendisiyle aynı düşünceyi paylaşmayanları, zaaf ve korkaklıkla itham edecek kadar da ileri gider.

Kuşkusuz, İslâm'ın egemenliğini gerçekleştirmek isteyen davetçilerin görevi oldukça büyüktür. Cüz'i ve yerel bir takım değişmelerden iba­ret değildir. O, evrensel bir İslâm devletini kurmaktır. Çünkü davetimiz, tüm dünya insanlarına yöneliktir. Davetin düşmanları da, bunun gibi ye­rel değil tüm dünya zalimleridir. Bugünün dünyası dünkü gibi değildir. Çünkü, yeni ulaşım vasıtaları ve teknik ilerlemeler, dünyanın bütün böl­gelerini birbirine bağlamıştır. Dünyanın herhangi bir bölgesinde meydana gelecek herhangi bir olaya karşı, diğer bölgelerdeki tepkiler de ani ol­maktadır. Davet yolunda, bunları da hesaba katmak gerekir.[54]

 

Doğru Metod

 

Şüphesiz, görevin ağırlığı, engellerin çokluğu ve düşmanların pusu­da bekleyişleri; bizi İslâm için çalışmaktan ve batıl ortamı değiştirme za­ruretini hissedip İslâm devletini kurmaktan alıkoyamaz. Ancak bu da, doğru metodlarla gerçekleşir.

Denebilir ki; özellikle yıkıcı faaliyetler ve batıl güçler, herşeyden önce hak davetçilerinin yapmak istediklerini yıkmaya çalışıyorlar. O hal­de, bu metodlarla hedefe geç varılır. Arzulanan gayeyi gerçekleştirmek ise imkansızdır. Biz de buna karşı deriz ki, bu söz doğru değildir. Tarih bunu her yönüyle yalanlamaktadır. Zat'ı Risaletlerinin hayatı, Allah dava­sının bu metodlarla ve büyük ölçüde benzeri şartlar altında gerçekleştiği­ni ortaya koymaktadır. Öyle ki, küfür ehlinin ve tağuti güçlerin hile ve komplolarıyla karşı koymalarına rağmen ilahi davet kök salmış ve Allah onu yeryüzüne hakim kılmıştır. İslâm'ı yıkmaya yönelik faaliyetler ve ba­tıl güçler, köklü bir akideye ve kuvvetli bir imana sahip olan bu güçlü kadroya zarar verememiştir. Tarih tekrardan ibarettir. Kafirler istemese de, Allah Hakkı gerçekleştirecek ve batılı yok edecektir.

"Allah, hak ve batıl için şöyle misal verir: Köpük uçup gider, insan­lara fayda veren ise yerde kalır. Allah bunun gibi daha nice misaller ve­rir."[55]

 

Bozuk Ortamı Değiştirmek Ve İslam'ın Yasakladığı Kötülükleri Ortadan Kaldırmak

 

Toplumumuzu ahlaken çökerten şu bozuk ortamdaki çarpık sistem ve töreleri ortadan kaldırma gereğinin bilincinde olmak; bu sistem ve ge­leneklerle mücadele edip, taraftarlarıyla hemen savaşa girerek derhal or­tamı değiştirmek anlamına gelmez. Çünkü yersiz teşebbüsler, İslâm'ın hakimiyeti için gösterilen gayretleri yanlış aksettirebilir ve sebepsiz yere davetçilerle halk arasına nefret ve soğukluk ortamı oluşturur.

Mesela, bazı putlaştırılmış türbeleri yıkmak, insanları, artık o türbe­lerin etrafında İslâm hukukuna uymayan davranışlardan vazgeçirebileceği veya ilerde kubbe ve türbe yapmaktan menedebileceği düşünülemez. Yahut; içki satan dükkünları, kumarhaneleri, pavyonları tahrip etmekle toplum bunlardan temizlenemez.

Son zamanlarda Herem Caddesinde bazı oyun ve eğlence yerleri tahrip edildi. Sonra ne oldu? Kısa zamanda yok edilen şeylerin fazlasını yerine koydular, eskisinden daha süslü ve cazip bir hale soktular, boz­gunculuk hareketlerine yeniden başladılar. Hem de endişesiz ve güven içinde... Sonra bütün hayasızlıklarıyla Allah'a iftira cüretinde bulunarak: "Onlar yok etmek, tahrip etmek istedi. Allah da geliştirmek, güzelleştir­mek istedi." hezeyanlarıyla da gazetelerde boy boy manşet attılar.

Davet merhalelerinin bu safhasında, bu ve benzeri metodlarla kötü­lükleri ortadan kaldırmak doğru bir metod olmadığı gibi, bu metoda baş­vurmamanın da mevcut ortama razı olmak, boyun eğmek yahut münkeri kabullenmek anlamına geldiği söylenemez. Çünkü temeli bozuk olan bir sistemde, basit ve cüzi kötülüklerin ıslahıyla uğraşmanın bir faydası yok­tur. Yani sineklerle uğraşılmadan önce, bataklığın kurutulması gerekir.

Resûlüllah (a.s.) Mekke'de iken, kötülüklerin ortadan kaldırılması kabilinden, Kabe'nin etrafındaki putların tahrip edilmesini, yıkılmasını ve küfrün ve tağutun önderlerinden birinin öldürülmesini emredemez miydi? Yoksa gücü buna yetmiyor muydu? Hayır, bunu emretmeye pekala gücü yeterdi. Ancak O, davetin bu merhalesinde böylesi bir emir vermedi. Çünkü bu tür cüzi faaliyetler, putlara ibadet eden müşrikleri tahrik et­mekten ve onlarda tepki doğurmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Bu­nunla birlikte de, her yerde müslümanlan öldürmek için aramalarda bulu­nacaklar, yakalayacaklar ve gereğini infaz edeceklerdi. Neticede, henüz filiz halindeki hareketin yok edilmesine ve faaliyetlerinin uzun bir süre durdurulmasına sebep olacaktı. Müşrikler, sonra da yıkılan putların yeri­ne daha iyisini, daha güzelini koyacaklardı. Hem de bir öncekinden daha fazla olarak... Ama Mekke'nin fethi günü, uygun bir zaman gelmişti. O gün putlar yerle bir edildi, yıkıldı ve yakıldı. Putlar, öyle yıkılmıştı ki, yerine bir daha yenisi dikilemedi. Mekke fethinden önce de Allah'ın Resulü müslümanlarla birlikte Ka'be'yi tavaf ederken etrafında birçok putlar vardı. Anlaşma uyarınca müşrikler Mekke'nin dışında bulundukları halde Rasûlüllah (a.s.) fırsattan istifade ederek putların yıkılmasını emretmedi. Ama zamanı geldiğinde putların yıkılıp, ortadan kalkma işi halledilmişti.

"De ki, hak geldi batıl zail oldu, şüphesiz batıl zail (yok) olmaya mahkumdur."[56]

Kuvvetli, kalın ve sert gövdeli muazzam bir ağacı düşünelim. İlk za­manlarında Allah'ın hikmetinin icabı yüksek olmakla birlikte yaş ve yu­muşaktır. Rüzgarlar ve kasırgalar estikçe eğilir bükülük ama kırılmadan tekrar doğrulur, gün geçtikçe kökü derinleşir, gövdesi yavaş yavaş sert­leşmeye yüz tutar ve o nisbette de esen rüzgarlardan etkilenmesi azalır. Gövdesinin iyice sertleşip kuvvetlenmesi, kırılmayacak, yerinden sökül­meyecek şekilde köklerinin toprakta derinleşmesi ve esen fırtınalara karşı mukavemet gösterebilmesi için hergün gelişme gösterir.

Yeni filizlenen boylu bir ağacın kökü yaş ve esnek değil de sert olur­sa, esen fırtınaların önünde dayanmadan hemen kırılıp devrilecektir.

İslâm daveti de böyledir. İlk gelişme döneminde, zayıf ve güçsüz ol­duğu bir zamanda düşmana karşı kaba kuvvete ve şiddete başvurması doğru değildir. Davetin bünyesi kuvvetlenip çelikleşinceye kadar eziyet ve işkencelerin sabır ve sebatla göğüslenmesi gerekir.

Gövdesi iyice kalınlaşmış, sertleşen bir ağacı zorla eğmeye çalışmak ona zarar verdiği gibi, İslâmi hareket de kuvvetlendiği zaman, İslâm düş­manlarına karşı eğilip zayıflık göstermesi ona zarar verir. Bunun içindir ki, İslâmi hareket kuvvetlendiği bir zamanda şu ayeti kerime inmiştir:

"Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeğe kadir­dir."[57]

 

Sabır, Sebat Ve Davayı Tebliğ

 

Bu merhalede, cihad için sağlıklı ve eşsiz model, davayı tebliğde ıs­rar etmek, Hakk ile birlikte bulunmak, eziyet ve işkencelere karşı sabret­mek ve sebat etmekle ortaya çıkar. Bu sabır ve sebat, Yasir ve Sümeyye (r.a.)'nin nasiplerini aldıkları şehadet mertebesine kadar götürebilir. Bu nedenle; sabır, sebat ve davayı tebliğde oluşan üç unsur, dava hayatının  sırrı olup, bekasının ve sürekliliğinin de sebebidir.

Şüphesiz Yasir, Sümeyye, Bilal (r.a.) ve benzerlerinin örnek tavırla­rı; o zamanlar davanın önderliğini yüklenecek ve baş olacak önemli bir rol ortaya çıkartmıştır. Şunu unutmamak gerekir ki, her ne zaman bu eş­siz şahsiyetlerin siretini okursak, bizim için itici güç ve azık olma özelli­ğini yitirmeden karşımızda durduklarını görürüz. İş, bazı kimselerin san­dığı gibi, bu tür işkence ve eziyetlerin hatalı ve olumsuz tavırlar olduğu görüşüne itebilir. Fakat gerçekte ise o, müsbet bir durumun doruk nokta­sını teşkil eder. İşkence ve eziyetlere karşı sabretmek, Hakk ile birlikte sebat, davayı tebliğde süreklilik, infak, mali ve tüm kaynakları Allah yo­lunda sarfetmek, yardımlaşmak ve batıla karşı savaşmak neticesinde; kendisine dört elle sarılmış iman gücü karşısında batıl ehlinin hezimete uğraması ve yenilgiyi tadması kaçınılmaz olacaktır. İşte bu, Ebu Cehil'in, direnen ve gevşemeyen Bilal-i Habeşi (r.a.)'nin sebat ve azmi karşısında duyduğu histir. Yenilgi ve hezimet hissi...

Bu dernek değildir ki, Allah Resulü (a.s.) bu merhalede cihadın ma­nasından, nefislerin terbiyesinden ve hazırlanmasından, bu uğurda kurban edilmesinden habersizdir. Bilakis O, Akabe Matlarında olduğu gibi, bu esaslar ve manalar üzerinde sözleşmiştir. Bu biatlar, buna en güzel bir de­lil teşkil etmektedir.[58]

 

Cihad Ve Allah Yolunda Canını Verebilmek

 

Bir kısım gençler: "Cihad farziyeti hala sürmektedir ve kıyamete ka­dar da sürecektir; bizler ise, Allah yolunda canlarımızı ve mallarımızı sat­mış bulunmaktayız; o halde niçin Allah yolunda cihad etmiyoruz? Neden canlarımızı ve mallarımızı Allah yoluna takdim etmiyoruz?" diye bir ta­kım sorular yöneltiyorlar.

Şüphesiz, Allah uğrunda malını ve canını satan kimsenin, uygun gördüğü çalışmada veya herhangi bir vakitte canını ve malını takdim et­me hak ve selahiyeti kendinde değildir. Ancak bu hak, istenilen zamanda ve İslâm'ın yön verdiği bir çalışmada Allah'ın iradesi ile kullanılabilir. Kuşkusuz Allah, onlardan mallarını ve canlarını satın almıştır. O halde bunların tasarruf sahibi, dilediği vakitte malı ve canı adama keyfiyeti sa­dece ve sadece O'nun elindedir. Yerini ve zamanını tayin edecek de O'dur, biz değil... Bu durumun gerçekleşmesi ister eziyet ve işkence anın­da, ister sabır zamanında ve isterse de sebat vaktinde olsun değişmez. Ya da savaşta, cihad yaparken veya düşmanla mücadele ederken başa gelebi­lir. Bu duygu; cesaret, hızlılık neticeye ulaşmak için acelecilik ve malı­mızı, canımızı uğrunda feda edeceğimiz önemsiz işlerin ve cüz'i çatışma­ların içine bizi itmesin. Çünkü bu, davanın asıl maslahatını gerçekleştir­me yerine, çoğu kez batıl ehline daha çok imkan sağlamaya sebep olur. Bu konuda şu söz ne kadar manidardır:

"Allah uğrunda nefsini satan kimsenin, O'na eziyet edenden fazla olarak nefsinde bir hakkı yoktur."

Çünkü hak sahibi Allah'tır, dilerse affeder, dilerse azab eder.[59]

 

Tekfir Meselesi

 

Dava yolunda, davetçilerin uğrayacağı virajlardan bahsetmiştik. Kavşaklardaki sapmaların en tehlikelisi ve ceza yönünden en şiddetlisi fikri sapmadır. Bu sapma, hareket ve ameli sapmadan daha şiddetli ve da­ha zararlıdır. Çünkü sağlam bir fikir gölgesinde hareketi doğrultmak, iyi­ye yöneltmek ve hatalardan uzaklaştırmak mümkündür. Ama sapma fi­kirde meydana gelirse, hareketi sağlam zemine oturtmak ve doğruya yö­neltmek imkansızdır. Çünkü hareketin bütün amelleri, bu sapmış fikirler gölgesinde ortaya çıkacaktır. Böylece, hareket hedefinden sapacak ve ne­ticede o hareketten İslâm için ne bir hayır, ne de bir fayda beklenecektir. Mecrasından sapan hareketin, ancak zararı dokunacaktır, İslâm'a ve müslümanlara...

Asr-ı Saadet'te, sağlam akidenin, İslâm ve risalet hakkındaki açık ve doğru düşüncenin mükemmel olarak kalblere nasıl yerleştirildiğini, dava­nın seyrinde görmek mümkündür. Vahiy, o zaman tedricen, yavaş yavaş iniyor; kanunları, emir ve yasakları tebliğ ediyor, açıklıyor, kalplere yer­leştiriyor ve sağlam bir zemine oturtuyordu. Zat-ı Risaletleri (a.s.) de, vahyedilenleri beyan, şerh ve tefsir ediyor, akabinde de doğru ve eksiksiz bir uygulamaya sokuyordu. Ashabını, anlayışta ve amelde meydana gele­bilecek her türlü sapmalardan da koruyordu.

Şehid İmam Hasan el-Benna'yı dava yolunda ilerlerken, bütün müslümanların selim inanç, doğru ve ince İslâmi anlayış etrafında toplanma­ları için var gücünü sarfettiğini ve insanları bu esasları yaşamaya teşvik ettiğini görüyoruz. O, müslümanları, Allah'ın kitabına ve Resulünün sün­netine sıkıca sarılmalarını istiyor ve fırkalardan herhangi birinin içine ite­cek fikri sapıklıklardan uzaklaşmaları için de uğraşıp didiniyor, Selefi Salihin'in sireti üzere olmaya davet ediyordu. O eşsiz ve mümtaz nesil, vahyin gölgesinde yürümüş, Allah Resulünan sohbetinde bulunmuş, eği­timlerini tamamlamış, İslam'ı selim bir anlayışla anlamış ve sahih bir tat­bikatla hayatlarına maletmişlerdir. Bu nedenle Hasan el-Benna, "selim anlayış"ı biatin esaslarından birinci rüknü saymıştır. Çünkü diğer rükün­ler onun üzerine kurulmuştur ve onunla önemli irtibat halindedirler. Ge­nel çerçeve olarak selim anlayış rükün etrafında da, yol gösterici yirmi usul koymuştur. Böylece o, müslümanlan ifrat ve tefritten korumaya, sapmalardan ve aşırılıklardan ve taşkınlıklardan muhafaza etmeye çalış­mış ve açıklıkla davetinin, selefi bir davet olduğunu ilan etmiştir.

Bu bölümde, bizim için zaruri olan fikri sapmaların en önemlilerin­den "tekfir sapması" eğilimini arzedeceğiz. Ancak burada, tekfir mesele­sinin fıkhi yönlerinden, delillerinden incelenmesinden ve bu tür bir araş­tırmadan bahsetmeyeceğiz.

Fıkhi yönünün ve delillerinin incelenmesi, Hasan el-Hudeybi'nin "Kadı Değiliz Davetçiyiz"[60] isimli kitabında yeterince işlenmiştir. Arzu eden oraya müracaat edebilir.

Biz ise, tekfirin tehlikeli ve hatalı taraflarını açıklayan aydınlatıcı noktalarından bahsedeceğiz. Anlatırken de, önceden zikrettiklerimizi tek­rar hatırlatarak, sapmaların ortaya çıkmasına neden olan gerçek sorumlu­ları ile bu sapmalara düşenleri aynı kategoride birlikte ele alacağız. Ni­yetleri itham altında bırakmaksızın ve bu fikir sahiplerine iyi niyet gö­züyle bakarak meseleyi inceleyeceğiz.[61]

 

Başkaları Hakkında Hüküm Vermek Her Müslümana Vacib midir?

 

Bilinen şu ki; Allah'ın Şeriatı bize bazı teklifler yüklüyor: İnsanları Allah'a davet etmemizi, iyiliği emredip kötülüğü yasaklamamızı emredi­yor. Bu yüzden Allah katında karşılaşacağımız sorular şunlar olacaktır: "Aileni, komşularını, tanıdıklarını, arkadaşlarını ve akrabalarını Allah'a davet ettin mi? Allah'ın kitabı ve Resulünün sünneti ile yaşamalarını sağ­ladın mı, yoksa bunu yapmadın mı?" Rabbimizin huzurunda şu sorularla karşılaşmayacağız: "Birisi hakkında hüküm verdin mi, yoksa vermedin mi? Niçin onun aleyhinde hüküm vermedin?" Bu gibi hususlar, şeriatın tekliflerinden değildir. [62]

Müslüman, Allah'a davet görevini yerine getirdiğinde mükafatlanır, bu görevindeki kusur ve ihmallerden dolayı da azaba maruz kalır.

Ama başkaları hakkında hüküm vermek durumuna gelince, bunu yapmadığından dolayı cezaya çarptırılmaz. Ancak hüküm vermeye kalkı­şıp da hükümde yanılırsa, şiddetli bir ceza ile cezalandırılır.

Kişileri inançlarına göre değerlendirmek, sınırlarını belirlemek ve haklarında hüküm vermek yetkisine sahip olan tek merci, ancak İslâm hukukunu uygulayan İslâm devleti veya müslüman bir hükümettir. Çün­kü müslüman ile zımmi, zımmi ile mürted, müste'men ile harbî ve ben­zerlerinin hükmünün bilinmesi gerekir ki, haklarındaki hukuki muameleleler yürürlüğe konulabilsin. Bu hukuku uygulamak ise, fertlerin işi de­ğildir. Fakat fert, bu konuda şahsını aydınlatması gerekir. Evlenme akdini yapmada, ticari muamelelerde ve benzeri konularda bilgi sahibi olması gerekir. Bu gibi şahsi hukuki meselelerde, karşıdaki şahsın durumu ve konumu hakkında bilgili olmalıdır. Mesela, karşıdaki şahsın inkarcı ko­münist, ateist veya mürted olduğu hususunda şüphelenilirse ve kesin bil­giye sahip olunursa, bunlarla ilgi kesilir ve bu tür hukuki muamelelere gi­rişilmez. Bu müslüman için yeterlidir. Ancak onun aleyhinde hüküm ver­mek ise gerekli değildir. [63]

 

Müslümanı Tekfir Etmen Son Derece Tehlikelidir

 

Herkes müslümanın müslüman üzerinde haram olan haklan ve karşı­lıklı hukuku olduğunu bilir. Şu hadis-i şerifleri de herkes hatırlar:

"Müslümanın müslümana kanı, malı ve ırzı haramdır,"

"Şüphesiz kanlarınız, mallarınız ve namuslarınız; bugünün, bu ayın ve bu beldenin hürmetliği gibi, üzerlerinize haramdır,"[64]

 

Meşakkatler Ve İşkenceler, Yapılan Hatalar Sonucu Mudur? Yoksa Davet Yolundaki Sünnetlerden Bir Sünnet midir?

 

Allah'a davet eden Resuller ve davetçiler, sırf Allah'a davet görevini yerine getirmelerinden dolayı, Allah düşmanları tarafından çeşitli işken­celerle, eziyetlerle, öldürmelerle ve zamanın türlü acılarıyla başbaşa bıra­kılmışlardır. Eğer Allah (c.c.) dileseydi, davetçilerle işkenceler arasına engeller kor ve bu işkencelerden onları korurdu. Fakat yüce Allah (c.c.) bunu yapmadı. Davetçilere karşı şefkat ve rahmet sahibi olmasına rağ­men, onları işkence ve eziyetlerin her çeşidiyle başbaşa bıraktı. İmtihan gereğiydi bu. Öyle ki, sevgili Resulümüz (a.s.)'ü, Taifte müşriklerin iş­kencesi sonucu dua ederken, Rabb'ına şöyle yalvardığını görüyoruz:

Acaba yüce Allah (c.c), davetçileri hata etmelerinden dolayı, kafir­lerin eziyetlerinden korumayıp onları terk etti ve işkencelerle başbaşa mı bıraktı, yoksa onlar hatalarının neticesini mi yüklendiler? Bir kimse, pey­gamberlerin ve onlara iman eden kimselerin envai çeşit belalara maruz kalmalarını, Allah'a davet yolunda yaptıkları hatalar sonucu olduğunu ka­bul edebilir mi? Halbuki gerçek vakıa ise, bunun aksini ifade etmektedir. Resuller ve davetçiler, Allah'ın davetine sıkı sıkıya sarılmalarından ve dosdoğru istikamette yürümelerinden dolayı çeşitli işkence ve eziyetlere maruz kalmışlardır. Eğer onlar sapıtsalardı veya aşırı gitselerdi, ya da iki yüzlülük ve yağcılık yapsalardı, herhangi bir işkence ve eziyetle karşılaşmayacaklardı.

"(Onlar sana indirilen ayetlerden beğenmediklerini bırakman sure­tiyle senin) kendilerine yumuşak davranmanı isterler; böyle yapsan on­lar da seni över, yumuşak davranırlar."[65]

"(Ey Muhammedi) Seni, sana vahyettiğimizden ayırıp başka bir şeyi bize karşı uydurman için uğraşırlar. O zaman seni dost edinirler"[66]

Allah düşmanları ve batıl ehli, her zaman Allah davasının insanlar arasında yayılmasına ve gelişmesine engel olmuşlardır. Sebebi de, Allah davasının batıl düşüncelerini yıkmasını, kendilerine hükmetmesini ve güçlenmesini istememelerindendir. Onlar, Allah davasına karşı ilk etapta alay etme, hafife alma, şüphe tohumlarını saçma, ithamlarda bulunma, yalanlama ve insanları ondan yüz çevirtme metotlarıyla savaş açarak baş­lamışlardır. Mantıklarının ve delillerinin zayıflığı nedeniyle aciz kaldık­larında da davetçileri yakalamaya, tutuklamaya, idam etmeye ve çeşitli vesilelerle işkence yapmaya koyulmuşlardır. İnanç sahiplerini, sağlam akidelerinden vazgeçirmeye, diğer insanların da bu inanca girmelerine mani olmaya ve onları korkutmaya çalışmışlardır. Bunlarla birlikte, zu­lümlerini ve düşmanlıklarını daha da artırmak ve daveti kökünden kurut­mak için, adi ve batıl ithamlara başvurma metodunu uygulamışlardır. Özellikle de bu komployu, Hakk ehlinin batıl ithamları çürütecek ve de­lillerini iptal edecek fırsata ve özgürlüğe sahip olmadıkları zaman; mese­leleri saptırarak, değişik araçlarla propagandasını yaparak uygulamaya sokmuşlardır. Bundan dolayı bir kısım insanlar, yapılan adi ithamlar ve batıl propagandalar sonucu, "işkence ve eziyetlerin hatalar neticesinde or­taya çıktığı" iddiasını kabul eder olmuşlardır.

Şüphesiz Allah davası, tarih boyunca barış ve hayır davası olmuştur. İslâm, insanları zorlayarak, zor ve kuvvet kullanarak Allah'ın dinine gir­meleri için zorlamaz. Çünkü o, fıtrata ve akla hitap eden bir dindir. İnsan­ları zorlamaksızın Allah'a iman etmeye, O'nu birlemeye ve yalnız O'na ibadet etmeye, güzel öğütle ve hikmetle davet eder. Fakat insanların bir kısmı, özellikle de batıl ehlinden idareyi ellerinde bulunduranlar; fıtratla­rını değiştiriyor, akıllarını gerçeklere kapıyor, hayat veren değerlere çağı­ran davetçilere kulaklarını tıkıyor ve davetlerine icabet etmiyorlar...

"Allah katında, yeryüzündeki canlıların en şerlisi, gerçeği akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir."[67]

Bunlar, Allah davetçilerine karşı düşmanlık besliyor, komplolar ku­ruyor, onlar için bozgunculuk düşünüyor ve kötü muamelelerde bulun­maktan vazgeçmiyorlar...[68]

 

İşkenceler, Davet Yolunda Allah'ın Bir İmtihanıdır

 

Mü'minler ve davetçiler, davetlerde Allah'ın bir sünneti olarak, hik­metli yasamada (teşride) haram kılınan hususların korunması gerektiğini, İslâm hukukunda her zaman görebilirler. İslâm, müslümanın kanını; kısas (suçlunun yaptığı cinayetin benzeri cezayı görmesi) cezası ile, ırz ve na­musunu; kazf (iffetli bir kadını zina ile itham edip isbatlamayan kişiye tatbik edilen ceza: seksen değnek) ve zina haddi ile, malını ve mülkünü; hırsızlık cezası ile korur ve gözetir. Bunun benzeri misalleri çoğaltabili­riz.

Müslüman bir kimsenin kafirliğine hükmetmek ise bütün bu korun­ması gereken hürmetleri heder etmek ve zayi etmek anlamındadır. Bu takdirde müslümanı tekfir etmek, onu öldürmekten daha beter ve daha şiddetlidir. Bu nedenle tekfirin cezası, amel yönünden gerçekleşir. Çünkü bir kimse haksızlıkla müslüman birini tekfir etse küfür günahı tekrar ken­disine döner.

Buhari, Ebu Zerr (r.a.)'in Resulullah (a.s.)'tan şöyle işittiğini rivayet eder:

Yine Buhari, Ebu Zerr (r.a.)'den Resulullah (a.s.)'ın şöyle buyurdu­ğunu rivayet eder:

"Kim bir adamı küfürle çağırırsa, ya da "Ey Allah'ın düşmanı" der­se, o kimsede de böyle bir durum yoksa bu hüküm kendisine yönelir."[69]

İbn-i Ömer (r.a.)'den de Resululluh (a.s.)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Kişi" kardeşine 'Ey kafir' dediği zaman, küfür lafzı ikisinden birine döner. Eğer o kimse kafir ise ona gider. Kâfir değilse, tekrar söyleyen kimseye bu söz döner."

Görülüyor ki, bir müslümanın küfrüne hükmetmeye cesaret göster­mek, kendi nefsini helak etmeyi göze almaktır ki, bunun arkasında umu­lacak ne bir sevap, ne de kendisini buna sürükleyen şer'i bir teklif vardır.[70]

 

Hangisi Kendisinden Şiddetle Sakınılmaya Daha Layıktır?

 

Bizden biri, komaya girmiş bir hastayı veya baygın haldeki birini görüp de sadece hareketsiz ve vücudunu oynatamaz oluşuna bakarak onun hakkında, fiilen hayattan ayrıldığına dair kesin bir bilgiye sahip ol­madan ve sağlam bir tesbit yapmadan "Öldü" diye hüküm vermeye ve derhal defnedilmesi için emir vermeye cesaret edebilir mi? İki kişi, ölüm hadisesinde aralarında tam ve kesin bilgi hasıl olursa ihtilaf etmezler. Ama bu hastanın sağlık durumunun kötü olmasına bakarak, gerçek ölüm­le karşılaşmadan ölüm muamelesi yapılırsa, o kimse için katil suçu işle­miş olur. Geçici bir ceset için, bu tarz bir davranıştan sakınılması gerekti­ği halde, bu şiddetli sakınmayı inanç için yapmak elbette vacip olacaktır. Müslüman bir ferdi, İslâmi hükümden çıkarmak, yaşayan bir insana ölü hükmünü vermekten daha tehlikeli, tesiri daha çok ve haram yönünden de daha büyük bir cürümdür. O halde nasıl olur da, milyonlarca müslüman hakkında kolaylıkla küfür hükmünü vermeye cesaret edebiliriz?

Biz, kendileriyle birlikte yaşadığımız müslümanlar arasında, duru­munu dikkatle araştırdığımızda, fiilen dininden sıyrılıp mürted olanlar görürsek de ancak bu durumun, kendi zatına münhasır bir durum olduğu­nu bilmemiz gerekir. Bize göre durum, küfrüne ve irtidat ettiğine dair ke­sin bir bilgi bulunmadığı ve delil ile tesbit edilmediği müddetçe bunların hepsinin müslüman olduğudur. Yoksa hepsi için "kâfirdir" hükmünü ve­rip de müslüman olmadıklarını tesbit için uğraşmak değildir. Yani müslü­man bir insanın kafirlik durumu iyice tesbit edilmeden önce onun hakkın­da verilecek küfür hükmüne itibar edilemez.

Bir insanın durumu bizde belirleninceye kadar onun hakkında müs­lüman veya kafir hükmüne itibar etmemek olan tevakkuf da yanlıştır. Bu, mantıklı bir durum değildir. Bu, hastayı kendi haline terketmeye benzer. Diri kabul etmiyoruz ki, tedavi yoluna gidelim; ölü kabul etmiyoruz ki defnedelim. Bu akıl işi değildir. Öldüğü belli oluncaya kadar onun için asıl olan, yaşadığı hükmünü vermektir. Müslüman kardeşlerimiz için de durum böyledir. Onlar için asıl olan İslâm'dır. Ne zaman İslâm'dan başka bir şey tesbit edilirse, o taktirde hüküm de değişir.[71]

 

İslam İle Küfür Arasındaki Ayrılık

 

Allah (c.c), herhangi bir insan hakkında İslâm ile küfür arasına ke­sin sınır çizmeyi gerektiren bir geçiş merhalesi koymamıştır. Eğer geçiş merhalesi için kesin sınır konulmuş olsaydı, bu geçiş merhalesinin bir kısmı veya tamamının zamanını takdir etmede ihtilaflar doğardı. Aynı za­manda, o insanın müslüman veya kafir olarak değerlendirilmesinde de ih­tilaflar doğacak ve neticede, bununla ilgili tehlikeli durumlar ortaya çıka­caktır. Bunun için yüce Allah (c.c.) bize olan rahmetinden, bağışlamasından ve hikmetinden dolayı İslâm ile küfür arasına, merhalesi bulunmayan kesin, ayırıcı ve üzerinde ihtilaf edilmeyen ince bir sınır koymuştur. Bu sınır bizi şiddetli sıkıntı ve zorluğa sürüklemeyen bir sınırdır. İşte bu sı­nır, iki şehadet kelimesinin ifade edilmesidir.. (Eşhedu enla ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve resuluhu) Sadece bu şehadet yeterlidir, kişinin İslâm'a girmesini veya İslâm'dan çıkmasını, mürted ol­masını belirleyen bir sınır olarak..

Kişiye dinden dönme (irtidat) cezası uygulanmadan önce, ona tevbe etme fırsatı verilir. Bununla birlikte, küfürden başka ihtimali bulunmayan açık, kesin bir delil ile, kişinin küfrü ve irtidadı sabit olur.

İslâm hukuku bizden, İslâm'a girmek isteyen bir kimseyi imtihan et­memizi, başarı ve başarısızlığını isbat veya derecelerini belirlememiz hu­susunda ihtilaf etmemizi istememiştir.

Ancak, Allah Rasûlü (a.s.) şöyle buyurmuştur:

Hepimiz, müşriklerin saflarında savaşıp da öldürüleceği zaman kelime-i şehadeti getiren bir müşrikin hadisesini biliriz. Usame b. Zeyd (r.a.), bu müşriğin ölümden korkarak kelime-i şehadet getirdiğini zannederek onu öldürmüştür. Ama hadise, Resûlüllah (a.s.)'a ulaşınca, Resûlüllah  (a.s.), Usame (r.a.)'yı şiddetle kınamış ve ona şöyle demiştir:

"Yoksa sen onun kalbini mi yardın?"

[72]

 

Davet Sahasında İşlenen Kötülük

 

Kendilerini Allah'a, İslam'ı anlamaya, onu uygulamaya ve uygulat­maya davet ettiğimiz ve aralarında yaşadığımız müslümanlar, çalışmak istediğimiz davet sahası içerisindedirler ve davetin muhataplarıdırlar. Al­lah yoluna kendilerini adayacak, davet yükünü omuzlayacak etkin mü'min insanları, bunlar arasından çıkarmak istiyoruz. Bunlara rağmen bu topluluk, bizim kendilerine kafir olarak hükmettiğimizi hisseder ve bi­lirlerse, bizden nefret ederler ve artık bizi dinlemezler. Onların düşmanlı­ğını kazanmış oluruz. Böylece de davet sahasında kendi ellerimizle bir kötülük işlemiş, zor bir yolda yürümüş, kendimizi halktan koparmış, İslâm ve müslümanlar için de bir hayrı gerçekleştirmemiş oluruz.

Uzun zamandır müslüman memleketleri sömürge haline getiren Al­lah düşmanları, müslümanların hayatından İslâm'ın özünü, kültürünü ve gerçekliğini uzaklaştırmak için bütün gayretleriyle uğraşmışlar fakat din­lerinden vazgeçirmede başarısız olmuşlardır. Bu sömürgeci kültürün tesi­ri altında yetişen müslümanlar İslâm'dan habersiz ve çoğunluğu İslâm'ı bilmeyen nesiller ortaya çıkmıştır. Hayatlarının her sahası çoğunlukla İslâm'ı temsil edemez hale gelmiş ve İslami özelliklerden uzaklaşmışlar­dır. Bu ise, aldatılan ve kültürleri yok edilen insanların ellerinden tutma­mız için büyük gayretler göstermemizi, onları irşad etmemizi, doğruları açıklamamızı ve gerçekleri gün ışığı gibi aydınlatmamızı gerekli kılıyor. Yoksa onlara hemen tekfir hükmünü vermekle ve onlarla aramıza engeller dikmekle yetinmemiz doğru değildir.

Zaten Allah düşmanları, müslüman saflarında daha çok fırkalar ve gruplar görmek, müslüman fertlerden bir kısmının diğerlerini tekfir etme­lerini canla başla istemektedirler. Bunlar, fakültede, üniversitede, fabrika­da, dairelerde ve çeşitli müesseselerde gerçekleşmesini ve sürekli biri di­ğerini tekfir etsin istiyorlar. O halde bu ve benzeri kuruntularla kolaylığı nasıl gerçekleştirebiliriz? Müslümanlar ve İslam için faydalı olanı nasıl temin edebiliriz?[73]

 

Doğru Metod

 

İslâm'ın hayrına olanı gerçekleştirmek ve Allah'ın dinini yeryüzüne hakim kılmak istiyorsak, bundan önce Allah Resulünün (a.s.) imanla, sevgiyle, kardeşlikle, çalışmakla, bozmadan, değiştirmeden, ifrat ve tefri­te düşmeden üzerinde yürüdüğü yolda, bizatihi bizim de yürümemiz ge­rekir.

"Müminlerden öyle adamlar vardır ki, üzerinde Allah ile yaptığı ahide sadakat gösterdiler, böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi (şehid olup sözünü yerine getirdi), kimi de beklemektedir. Onlar, hiç bir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler. Çünkü Allah, (sözüne bağlı ka­lıp doğru olan) sadıkları sadakatlerinden dolayı mükafatlandıracak, mü­nafıkları da dilerse azablandıracak, ya da tevbe (nasip edip tevbe)lerini kabul edecektir. Hiç şüphe yok Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."[74]

"De ki: Bu, benim yolumdur. Bu basiret üzere Allah'a davet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah'ı tenzih ederim, ben müşriklerden de­ğilim."[75]

Yüce Allah, bizleri Resulü (a.s.)'nün yoluna, bu yolu bozmadan ve değiştirmeden tabi olan kullarından eylesin.[76]

 

Adımladığımız Yoldaki Engeller

 

Davet yolu, aziz ve pahalı yoldur.. Cenneti ve Allah'ın rızasını ka­zanmak yolu... Bu yol, Allah yoludur.

Ey Rabb'ımız, ayaklarımızı yolun üzerinde sabit kıl!

Bu yol, zorluklarla kuşatılmıştır. Güllerle donatılmış ve döşenmiş değil.. Üzerinde engeller bulunan, her tarafı virajlarla dopdolu bir yol...

İmanın manalarına nüfuz ederek uyanıklık üzere bulunan, İslami so­rumluluğun bilincinde, dava yolunu ve o yolda yürümeyi araştıran, çalış­ma ametodunu ve metodun gereklerini bilen bir müslümanın; bunlardan sonra bir basiret, bir uyanıklık ve pür dikkat olması gereklidir. Böylece yoldaki virajlardan bir virajda ayağı kaymasın ve engeller arasındaki bir engele takılmasın...[77]

 

Viraj İle Engel Arasında

 

Engel ile viraj arasındaki fark, gün ışığı gibi apaçıktır. Viraj, sürücü­sünü doğru yoldan saptırma özelliğine her zaman sahiptir.

Davetçi, nefsini yetiştirmediği ve en kısa sürede iyi bir şekilde hazır­lamadığı müddetçe, günlerin uzamasıyla birlikte davadan yan çizmesi ve sapıtması her geçen gün daha da artar. Özellikle bu, coşkulu ve heyecanlı kimselerde daha çok görülür. Yolda yürümesi artık kendisine zor gelir. Yeniden istikametini çizmesi ve yoluna devam etmesi güç gelir kendisi­ne.. Ancak Allah'ın rahmetinin ulaşması müstesnadır.

Derin düşündüğümüzde, İslâm davet tarihinde ortaya çıkan İslami fırka ve grupların, öncelikle fikri ve hareket sahasında çeşitli sapmalara düştüklerini görürüz.

Engele gelince, o, davet yolunda süregelen bir adettir. Tarih boyunca her davetçi için; kendisine mani olacak, geri bıraktıracak, durduracak, azametinde gevşeklik gösterecek, fikrinde parçalanmalar ve bölünmeler meydana getirecek, gayretinde zaafiyet belirtecek ve davetin ürününü ek­sik aldıracak engeller ve yokuşlar sunulmuştur. Çoğu kez bu engeller, davetçiyi cihad ve davet yolunda yürümekten alıkoymuş ve iş yapamaz hale getirmiştir. Böylece o, kendisinde bir eser kalmamış, etkinlik ve ölçüsü bulunmayan diğer insanlar gibi olmuştur.

Kaymalar, sapmalar ve engeller, ancak imtihan ve tecrübe etmek için mü'minlere ve davetçilere sunulmuştur.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Elif. Lam. Mim. İnsanlar, (yalnızca) "iman ettik" diyerek, deneme­den geçirilmeden başıboş bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, onlardan öncekilerini de denedik. Elbette Allah, kimin sadık olduğunu (deneyip) bilecek, kimlerin de yalancı olduklarını (deneyerek) bilecek­tir."[78]

Önceki bölümde sapmalardan bahsettiğimizden, bu bölümde engel­lerden bahsedeceğiz. Çünkü bir kısım kardeşler (Allah onlara ikram et­sin) bana, özellikle davet tarihinde fetret devrini yaşadığımız şu ortamda sapmaların tehlikesini ve önemini belirterek, bu öz anlatımdan sonra ay­rıntılı bir anlatıma ihtiyaç duyduklarını hatırlattılar. Bu nedenle, engeller kısmını bitirdikten sonra tekrar sapmalar konusuna döneceğiz.

Başarı ancak Allah'tandır.[79]

 

Engeller, Tuzaklar Ve Tökezlemeler

 

İnsanların Yüz Çevirmesi

 

Davet yolunda engellerin ilki, insanların davetçiden ve davet ettiği şeylerden yüz çevirmeleri ve davetine kulaklarını sağırmışcasına tıkama­larıdır. Davetçiye, insanların yüz çevirmesi ağır gelip, azminde ve seba­tında gevşeklik göstermesine neden oluyorsa; bu takdirde kendiliğinden İslâm davetini kabul edenler dışında kimseye bir şey veremez ve faydalı da olamaz. Böylece o, daha yolun başlangıcında başarısızlığa uğramış de­mektir. Artık ondan, Allah'a davet edenlerin kervanıyla birlikte yürüye­rek hedefe ulaşması beklenemez.

Ancak davet yolunda yürüyen herkesin, nefsini yoldaki engellere alıştırması ve davet ettiği hususlara insanların hemen yakınlık gösterip kolaylıkla karşılayamayacaklarını bilmesi gereklidir. Çünkü o, insanların iç içe oldukları ve üzerinde bulunduktan inanç ve adetleri terketmeye da­vet ediyor. Yine o, geleneklerine, törelerine, arzu ve isteklerine ters düşen ölçü ve değerlere davet ediyor..

O halde, davanın tebliğinde sabretmek ve sabır yardımlaşmasında bulunmak gerekmektedir. Her ne kadar insanlar yüz çevirseler de, terketseler de.. Çünkü Resulüllah (a.s.) bu sahada bizim için en güzel ve en ha­yırlı örnektir. Ve o, Allah yolunun davetçileri için en yüce misaldir. İlahi tebliğ ve davetini, onların yüz çevirmelerine ve alay etmelerine rağmen, çarşılarda, panayırlarda topluma ve fertlere ulaştırıyordu. Davayı tebliğ etmek uğruna uzun mesafeler katediyor, bir çok meşakkatlere katlanıyor, fakat yine de, tebliğ ve davet işinde yılmak nedir bilmiyordu. Davet için durmadan didiniyor, çalışıyor ve uğraşıyordu.

Kur'an, bu mana etrafında bizim için bir çok ibretleri kıssa halinde anlatıyor. Efendimiz Hz. Nuh (a.s.)'un, yaklaşık on asır insanların yüz çe­virmelerine rağmen, kavmini Allah'a davet yolundaki sabrı en güzel ör­neklerdendir:

"Dedi ki: Rabb'im gerçekten ben kavmimi gece ve gündüz demeyip davet edip durdum. Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını artırmadı. Doğrusu ben, senin onları bağışlaman için her davet edişimde onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve bü­yüklük tasladıkça büyüklük gösterip direttiler. Sonra ben onları açıktan açığa davet ettim. Daha sonra (davamı) açıkça onlara ilan ettim ve ken­dilerine gizli gizli yollarla (onlardan bazılarıyla gizli ilişkiler kurmak ve davamı onlara bir sır olarak aktarmak suretiyle de) yanaşmak istedim."[80]

Hz. Yunus (a.s.)'un kavmiyle olan ilişkilerini de hatırlamamız gere­kir. O, kavminin kendisinden ve davetinden yüz çevirmesine kızarak, bu­lunduğu bölgeden çekip gitmiştir. Allah'ın emri olmaksızın davet yerini terkedişi neticesi başına gelenlerde, faydalanılacak birçok ibretler vardır. Yüce Rabb'ımız (c.c.), Allah'a davet eden herkesin bu olaydan ders ve ib­ret alması için bu kıssayı Kur'an'da zikretmiştir.

"Peygambere duyurup bildirmeden (tebliğden) başka (yükümlülük) yoktur." [81]

Böylece Allah'a davet edenler, hiç bir zaman neticeden sorumlu de­ğildirler. Çünkü hidayet veren ancak ve ancak Allah (c.c.)'tır.

"Gerçek şu ki, sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin, ancak Allah (c.c.) dilediğini hidayete eriştirir."[82]

İşte ey kardeşim, bir insanı Allah'a davet ettiğin zaman; ya yakınlık duyar davetine icabet eder, -ki bu da, ancak Allah'ın bir fazlı rahmetidir-, ya da senden ve davetinden yüz çevirip uzaklaşır. Yüz çevirmesinde de, uzun zaman ve mekan ayrılışından sonra davet edildiği değerleri hatırlar ve çoğu kez davet edilen şeye yeniden dönebilir. Önceden davet edilen hususları, sanki yeni duyuyormuşcasına etkilenebilir. Böylece bu hatırla­yış ve etkileniş, zulüm, haksızlık ve bilgisizlik çukurunda olsa bile onun hidayetine sebep olabilir. Neticede, ona gerekli delilleri önceden sunmuş, üzerine düşen davet görevini yerine getirmiş sayılırsın.

Allah'a davet ettiğimiz kimselerin, sanki anlayış ve idraklerini yitirmişcesine kendilerinde meydana gelen gaflet durumlarını bilmemiz gere­kir. Onların uyanmaları, derin uykudan kalkmaları, dikkatli ve uyanık ol­maları için davet görevini yapmak ve hatırlatmalarda bulunmak üzere, onlarla dostluk ilişkilerini kurmak zarureti bize düşmektedir. Bizlerden hiç kimse sanmasın ki, davet ettiğimiz kimselerin davete ilk icabetleri, onların sürekli uyanık bulunmalarını ve davet yolunda kesintisiz hareket etmelerini sağlamaya yeterli olacaktır. Çünkü sen, onlara tebliğ, davet ve hatırlatmalarını bazen terk ettiğinde veya aksattığında, onlar gafletlerine tekrar dönebilirler. Ve sen de onların yüz çevirdiğini sanırsın, halbuki gerçekte bu, senden kaynaklanan bir ihmaldir.[83]

 

Alay Etme Ve Hafife Alma

 

İnsanlar tabiatları gereği, birisi kendilerine kötülük yaptığında he­men kızıverirler. Bizlerin; genel olarak İslam gölgesinde, özellikle de Al­lah'a davet alanında, alay ve hafife alınma gibi benzeri kötülükleri hesaba katarak göğüslemeye ve nefislerimizi terbiye etmeye ihtiyacımız vardır.

Bu husus değerimizden hiç bir şey eksiltmez. Resulullah (a.s.), bu konuda bizim için en güzel örnektir. Zat'ı Risaletleri, müşriklerin nice it­hamlarıyla, alay ve hakaretleriyle karşı karşıya geldi. Yalancılıkla, sihir­bazlıkla, delilikle ve tefrikacılıkla itham edildi. Fakat O, bu nedenlerle onlardan yüz çevirmedi ve bununla birlikte, yılmadan, usanmadan daveti­ne devam etti. Üstelik onlar için Allah'a şöyle yalvarıyordu:

Bu hikmetli ve uygun üslupla bir çok kilitli kalpleri açıp fethetmeye muvaffak oldu. Yüce Allah ne doğru söylemiş:

"Allah'a davet eden, salih amelde bulunan ve 'gerçekten ben müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kimdir?"[84]

İyilikle kötülük eşit değildir. Sen, en güzel olan tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulu­nan kimse sanki sıcak bir dostun oluvermiştir. Buna da, sabredenlerden başkası kavuşamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da erişemez.

Allah'a davet eden kimse, bu hususlarda kesinlikle kendine kızma-malıdır. Davetçi insanların alayları, küçümsemeleri, eğlenmeleri ve hakir görmeleri karşısında hemen onlardan yüz çevirmeleri ve bütün bunlar, davet sahasında çalışmaktan vazgeçirerek oturmasına sebep olmamalıdır.

Bu konuda Şehid İmam'ın aydınlatıcı şu sözünü her zaman hatırı­mızda tutmalıyız:

"İnsanlarla ilişkilerinizde bir ağaç gibi olunuz. Onlar ağaca taş atarken, ağaç onlara meyva sunmaktadır."[85]

 

Eziyet Ve İşkenceler

 

Tağutlar tarafından tatbik edilen eziyet ve işkenceler çeşit çeşit, sınıf sınıf değişik bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Allah davetçisi, İslam yo­lunda canından, malından, ailesinden ve ırzından dolayı çeşitli işkencele­re ve eziyetlere maruz kalmaktadırlar. Bu eziyet ve işkenceler, Allah'a davet edenler üzerinde ya ferdi olarak Allah düşmanları tarafından, ya da güçsüz ve zayıf batıl ehli merkezleri kanalıyla gerçekleştirilmektedir. Bu­rada güçlü değil, güçsüz ve zayıf merkezler tabirini kullanıyorum. Çünkü onlar, önlerine çıkan Hakk davetine karşı bir delil getirebilecek güce sa­hip değillerdir. Zaten bu yüzden zayıf metodlara sığınıyorlar.. Yakala­mak, Hakk davetçilerini yok etmek, öldürmek, eziyet ve işkencelerle sin­dirmeye çalışmak gibi.. Davetçileri öldürmekle, işkence ve eziyetlere ma­ruz bırakmakla zannediyorlar ki, Hakk'ın gür sesi susacak veya Allah'ın nuru sönecek. Hayır, hayır... Onların bu zanları boşunadır.

"Onlar, ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki, kafirler hoşlanmasa da Allah nurunu tamamlayacaktır (bundan başka bir şeye razı olmaz.)"[86]

Davetlerde Allah'ın sünneti şudur:

"Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gel­meden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, Peygambere, beraberindeki mü'minler: "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyorlardı. Dik­kat edin, şüphesiz Allah'ın yardımı pek yakındır."[87]

Davetçi bu eziyetlere tahammül etmediği, mükafatını Allah katından alacağını düşenerek onlara sabretmediği, dininden ve hakla beraber ol­maktan taviz verme pahasına esenlik ve rahatlığı tercih ederek davet yo­lunda sürekli bir cihattan vazgeçip bir kenara çekilmeye razı olduğu za­man; artık bu engelleri aşmada başarısız olmuş ve mücahidler kafilesine katılma şerefinden yoksun olmuştur. Allah da, böylelerini bir başkasıyla değiştirir:

"Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip de­ğiştirir. Sonra onlar, sizin gibi olmazlar,"[88]

Gerçekten Allah (c.c.)'ın, ne bizim cihadımıza ne de bize ihtiyacı vardır. O, ğaniy (Hiç bir şeye ihtiyacı olmayan)'dır.

"Kim cihad ederse yalnızca kendi nefsi için cihad etmiş olur. Hiç şüphe yok ki, Allah alemlerden müstağnidir."[89]

Allah davetçisinin, cehennem ateşi ve Allah'ın azabı dışında, bütün belaların bir afiyet ve esenlik olduğunu bilmesi Allah katındakini tercih ederek Allah'dan sürekli yardım istemesi, daha yolun başlangıcında başı­na gelen her türlü işkence ve eziyetlere tahammül etmesi ve bu uğurda azm-u sebat göstermesi, üzerine vaciptir. Eziyet ve işkencelere karşı ta­hammül etmek ve dayanmak, sabretmek ve Hak ile beraber sebat etmek hususunda Allah Resulü (a.s.) ve ashabı bizim için çok hayırlı bir Örnek­tir. Şunu bilmemiz ve unutmamamız gerekir ki, şüphesiz zafer ancak sa­bırla beraberdir. Zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık vardır. Tatbik edi­len bu işkence ve eziyetler ise, Allah'dan bir yardımın ve zaferin müjde­cileridir:

"Doğrusu, senden önce de Peygamberler yalanlandı; onlara yardı­mımız gelinceye kadar yalanladıkları ve eziyete uğratıldıkları şeye sab­rettiler. Allah'ın sözlerini (vaadlerini) değiştirebilecek kimse yoktur."[90]

 

 

Şiddetten Sonra Rahatlık Ve Esenliği İsteme Eğilimi

 

Müslüman davetçi, önceden bahsettiğimiz alaya alma, yüz çevirme, eziyet ve işkence engellerini aşarak dava yolunda yürümeye; büyük bir uyanıklık ve basiret göstererek bütün gücünü kullanıp Allah düşmanları­nın baskı ve eziyetlerini göğüslemeye gücü yetebilir. Batıl'ın bütün saldı­rı ve tecavüzlerine karşı yılmadan durabilir. Bu konuda başarıya da ulaşa­bilir. Baskıların çokluğuna, durumunun iyi olmamasına, geçim sıkıntısı çekmesine rağmen bu darlıklar ve zorluklar onu yumuşatmayabilir. Ama öyle bir zaman gelir ki, Allah kendi izniyle şiddetlerin bir kısmını yok eder, baskıları hafifletir, zorlukları ve darlıkları kaldırır.

Bu kötü durumun Allah'ın güç ve kudretiyle hafiflemesi tabii bir olaydır. Neticede, çalışmanın yeniden hızlanması ve canlandırılması ge­rekirken, sinirlerin yatışması için rahatlığı isteme eğilimi ortaya çıkar. İş­te burada beklenmedik, hesapta olmayan bir engel çıkmıştır karşımıza. Rahatlık ve rahatlığı arzulama engeli.. Artık nefis, dinlenmeye ve rahat yaşamaya yönelerek, bununla güven ve sükunet bulur, esenliğe kavuşur ve buna teslim olur ve sonuçta, derin bir uykuya dalar. Bu rahatlığa, ha­yatın lüks ve debdebesine kapılan kimse, neticede üzerine gelen bir gev­şeklik ve rahatlama hissi ile oturmanın ve atıl kalmanın başlangıcını yap­mıştır artık. Dava yolunda yürümek, çalışmak ve zayıflayan kuvveti güç­lendirmek ve yenilemek girişimine karşılık... Oturma başgöstermiştir ha­yatında.

Bununla da yetinmez, kendinde başgösteren bu engel için bazı ma­zeretler arar, durur. Aynı zamanda nefsi levvamenin baskısını hafifletmek için yapar bunu. Artık dinlenme ve rahatlık öyle safhaya gelir ki, hiç bir baskı ve şiddet altında olmaksızın mükemmel bir hale dönüşür. Bunun için, Allah ile beraber olan, nefsini ve malını bu uğurda satan sadık davet adamı, bu engellere düşmeden, tuzaklarına kapılmadan bu tuzakları atlat­mak ve bu engelleri aşmak hususunda tam bir uyanıklık içinde olmalıdır.

Ve onun üzerine düşen görev, kardeşlerinin elini tutarak onlara yar­dımcı olmak ve yüklerini hafifletmektir. Davet, bütün güç ve yüklerini en üst düzeyde çalıştırılmasına muhtaçtır. Ancak böylesi bir çalışmayla tarla verimli hale gelir.

Hamd, Allah'a mahsustur:

"Güzel şehrin bitkisi. Rabb'inin izniyle çıkar."[91]

 

Adımladığımız Yolda Karşımıza Çıkan Engeller

 

Allah (c.c), insanı çamurdan yaratmış ve ona ruhundan üflemiştir. Yeryüzüne yerleştirmiş ve yeryüzünü de, üzerinde kalmayı cazip kılan özelliklerle ve güzelliklerle donatmıştır. Bununla birlikte insana, kendisi­ni yüceltecek rabbani sıfatları bahsetmiştir. İşte bu sıfatın gerçekleşeceği saha, cihad ve mücahede sahasıdır. Bu saha, Allah'ın rızasını ve ahireti kazanma ile dünyaya meyletme arasında bir imtihan ve denemenin de mihenk taşıdır.

"Kim ahiret ekinini isterse, biz ona kendi ekininde arttırmalar yapa­rız. Kim de dünya ekinini isterse, ona da ondan veririz; ancak onun ahirette bir nasibi yoktur."[92]

Kim, yeryüzünün cazibelerini ve dünyalıkları hafife alarak nefsini yüceltirse, o zaman Allah'ın yardımı, başarısı ve kolaylığı üzere yürür. Fakat, yeryüzünün cazibelerine kapılmamak için dikkatli davranmamış ve de nefsiyle cihad etmemişse, bu takdirde, yere çakılıp kalıverir. Dün­yalıklar, menfaat ve arzular, artık kendisini meşgul edip durur. Bütün ha­yatı, dünyalıklarla meşgul olmakla geçer. Neticede de, Allah'ın cezası ve azabıyla karşı karşıya kalır:

"De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, hanımlarınız, hısım ve akrabanız, kazandığınız mallar, zarara uğramasından korktu­ğunuz ticaret, hoşunuza giden meskenler, size Allah'tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, o halde Allah'ın emri ge­linceye kadar bekleyedurun (başınıza gelecekleri göreceksiniz)! Allah, fasıklar (yoldan çıkan bir) topluluğunu hidayete iletmez."[93]

 

Görev Ve Kazanç Vesilesi

 

Şüphesiz bir genç veya müslüman bir öğrenci, davet yolunda yürü­düğü zaman, maişet gereklerini ve geçim ihtiyaçlarını gidermek için uğ­raşır, çalışıp-didinir. Ağır yük altında ve yardım almaksızın yoluna ve yoldaki yürüyüşüne devam eder. Okuldan mezun olup bir işe girdiği veya bir göreve atandığı zaman, artık kendini onunla kayıtlamaya ve sırf onun gereklerini yerine getirmeye başlar. Öyle ki, bulunduğu makam ve mevkiyi terketmeme ve onu korumanın zaruri ve gerekli olduğu düşüncesi zihninde yer etmeye başlar. Bütün duygu ve düşünceleri, bu mihver etra­fında dönüp dolaşmaya başlar. Çoğu kez bu şuur, davet yolundaki yürü­yüşünü sınırlamaya, davet uğrundaki adımlarını kısmaya ve azaltmaya iter. Bazen de, iman gücü zayıfladığı ve azimet ışığı söndüğü zaman, yol­daki yürüyüşü tamamen durur. Artık güvenle ve kesin bir bilgiyle, önüne çıkan bu engeli aşamaz ve iyi gidişatına devam edemez. Halbuki Allah (c.c.), rızık durumunu garantiye almış ve bunu tekeffül etmiştir. İş, ma­kam ve görevler ise, Allah'ın yarattığı rızkı ele geçirme ve bunu gerçek­leştirmeye yarayan bir vesileden başka bir şey değildir.

Bu yüzden, önceden belirlenen bir vesile için, bu engele takılıp kal­mak ve sürekli bununla uğraşmak caiz değildir.[94]

 

Evlilik Ve Çocuklar

 

Genellikle işe başladıktan ve göreve geçtikten sonra, evlilik devri gelir. Ayrıca evliliğin meşguliyetleri, cazibeleri ve yorucu yanları da bu­na eklenir. Bütün bunlar kişiyi, dünyaya ve dünyalıklar arasında kalmaya ve onlara sarılmaya iter. Keza çocuklar ve onlarla ilgili hususlar, onların işleriyle uğraşmak ve onlar için didinip durmak da bunun gibidir. Evlen­meden ve çoluk çocuk sahibi olmadan önce oldukça çalışkan ve gayretli olan kişide, bunlardan sonra bir gevşeme ve gerileme başgösterir. Allah korusun davet yolundaki yürüyüşünün tamamen durduğu dahi görülür.

Allah (c.c.) ne de doğru buyurmuş:

"Ey iman edenler! Gerçek şu ki, sizin eşlerinizden ve çocuklarınız­dan bir kısmı sizler için (birer) düşmandırlar. Şu halde onlardan sakı­nın."[95]

Dava yolunda çalışmak üzere Allah'a söz vermiş sadık mü'min, sa­dece ve sadece sünnet-i seniyyeye sarılır. Kendisine engel olmayacak, bi­lakis yardımcı olacak, kendisini teşvik edecek ve teselli edecek saliha bir hanım seçmeye yönelir. Ancak böylesi bir çift, kendileri için göz bebeği olacak salih bir zürriyetin gelişmesi ve devamı için birbirleriyle yardımlaşırlar. Böylece Allah da, bunlarla dinlerini izzetlendirir.

Rahman'ın kullarının duası ne güzeldir:

"Rabb'imiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı ola­cak (insanlar) armağan et ve bizi muttakilere (takva sahiplerine) önder kıl."[96]

Ancak bu şekilde, kendisi, eşi ve çocukları ailece Allah yolunda olurlar. Birbiriyle anlaşarak ve yardımlaşarak yolda yürümelerine devam eder ve müslüman bir aile için de güzel bir örnek olurlar. Neticede de, İslâm cemiyetinin binasının güçlü bir direğini teşkil ederler.

Önceki ve yeni davet tarihinde, nice şerefli saliha kadınların örnek çıkışları ve yüce davranışlarını görmek mümkündür. Onlar ki, kocaları­nın sürekli yardımcılarıydılar ve emsallerinin en güzel örnekleriydiler. Onların ilki, mü'minlerin annesi Hz. Hatice (r.a.) annemizdir. O, İslam davet kadrosundaki yerini almış, kocasına sürekli yardım etmiş, O'nu dai­ma teşvik ve teselli etmiştir. İslam ümmeti, hala bu hayırdan mahrum kalmış değildir.

Asrımızda da, müslüman kadınlardan parlak örnekler görmek her zaman mümkündür. Evet, bu eşsiz ve mümtaz kadınlar, uzun yıllar -yirmi yıl ve daha fazla- kendilerine sunulan zorluklara, sıkıntı ve darlıklara sab­rediyor ve bunlara karşı metanetle dayanıyorlardı. Allah'a davet yolunda hapishanelerin ve zindanların karanlıklarında günlerini geçiren kocaların­dan razıydılar. Başlarına gelenlerden ötürü, mükafatını Allah'tan bekliyor ve neticesine seviniyorlardı. Çocuklarını koruyup gözetiyor, İslami eği­tim ve öğretimlerini mükemmel bir şekilde yapmaya çalışıyorlardı. Bun­larla da kalmıyor, zindandaki kocalarını teselli ediyor, onlara güç ve kuv­vet veriyor, onları teşvik ve teskin ediyorlardı. Hapishaneye düştüklerin­den dolayı, kocalarına hiçbir zaman sırt çevirmiyorlardı.

Bu şerefli kadınlardan bir kısmı hapishaneye ve zindana atılmaların­da, çeşitli işkence ve eziyetlere maruz kalmalarına rağmen, yine de sabre­diyor ve başlarına gelenlere tahammül ediyorlardı.

Bütün bu olup bitenler, onları dava yolundan bir karış dahi uzaklaştırmıyordu. Bu ne yüca davranış, bu ne güzel örnek ve ne güzel bir sabır ve sebat..[97]

 

Dünyaya Yönelmek, Rızıktaki Bolluk Ve Genişlik

 

Burada bir kısım insanlara sunulan bir engelden bahsedeceğiz. Her­kes, bundan şiddetle sakınmaya ve kaçınmaya muhtaçtır. Çünkü, cazibesi ve gösterişi oldukça çekici ve çok şiddetlidir. O da, dünyaya yönelmek, azar azar gelişen mal kazanma hırsı, bolluk ve refahtır. Öyle ki, davetçinin nefsinde, bütün gayret ve çalışmalarıyla, tüm vakti ve düşüncesiyle mal kazanma tutkusu galip gelir. Bir de bakarız malın ve maddenin emri­ne girmiş ve malın zebunu olmuştur. Artık tek düşüncesi, bütün zaman ve gayretini vererek mal kazanmak ve mal kazanma hırsı olmuştur. Ancak, helal mal kazanmak hususuna gelince, haddi zatında buna itiraz edilmez. Fakat bu mal, temel gaye edinilmemeli, Allah'ın hakkını gözetip yerine getirmek ile davanın görevlerini yerine getirmek arasında mal, sahibine engel olmamalı; aksine ilim öğrenmede, dava yolunda gayretleri sarfetmede, tebliğ ve davet görevini yapmada daha çok yardımcı olmalıdır.

Maldan bir kısmiyle yardımlaşmak, Allah yolunda yapılan gayretler­den sadece bir cüzdür. Bu övülen ve kabul edilen bir iştir. Fakat davetin gerekleri, sadece bununla kısıtlanamaz. Şüphesiz ashabı kiramdan Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf (r.a.) ve benzerlerinin örnek davranışları or­tadadır. Onlar ticaretten kazandıkları büyük miktarda mal varlığına sahip­tiler. Bu zenginlik ve bu kadar mal varlığına sahip olmak, onları, davet görevini yerine getirmede ve Allah Resulü (a.s.) ile cihad etmekten alıkoymamış ve hiç bir zaman meşgul etmemiştir. Onlar, üstün başarılarıyla cihad ve davet görevini yerine getirmekle birlikte, büyük bir cömertlik göstererek mallarını Allah yolunda harcamışlardır. Davanın maslahatı ge­rekli gördüğü anlarda, mallarını Allah yolunda ortaya koymaktan da hiç bir zaman geri kalmamışlardır.

Mal toplayıp biriktirme sevgisi, bir kere kalbe girmeye yol bulursa artık o, Allah'a kulluk için bir vasıta olmaktan çıkar, temel gaye haline gelir. Böylesi bir adam, değil nafile ibadetleri, farz olan ibadetleri dahi terkediverir. Bütün gayret ve didinmesini mal biriktirme yönüne kanalize eder. Öyle ki, bu etkiden kurtulmak için uğraşsa bile yine kurtulamaya­caktır. Ölüm onun canını alsa veya elinde olmayan bir baskı ile malı bı­rakıp ondan uzaklaşsa da Allah yolunda onu değerlendirmediğinden ve ona olan zaaf ve tutkusundan dolayı tevbe eder.

Sadık mü'minin, bu engele takılmaması için kendisini şiddetle sakın­dırması gerekir. İster bu mal-mülk kendisine sunulsun, isterse de sunul­masın farketmez. Çünkü yeterli az mal, unutturan ve meşgul eden çok maldan daha hayırlıdır.

Müslim'in rivayet ettiğine göre bir hadisi şerifte Resulullah (a.s.) şöy­le buyurmuştur:

"Allah'ın verdiğine kanaat eden ve rızkıyla yetinen kimse, felah bul­muştur (kurtuluşa ermiştir)."[98]

 

Çalışma Azmini Zayıflatan Ve Davetten Geri Bırakan Sesler

 

Tehlikesini önemsememiz gereken engellerden biri de, kişiyi zayıf ruhlu kılan, gevşeten ve dava yolunda yürümekten alıkoyan bir takım sözler ve fısıldamalardır. Davetçi, çevresindekilerden bir takım sözler işi­tir. Bu sözleri, kalplerinde hastalık bulunanlardan nasihat ve sakındırma şeklinde duyar. Ayrıca cihad meydanına atılmaya karşılık rahatlığı tercih eden, meşakkatlere ve güçlüklere göğüs germe ve dava yolunda yürüme gayretinde gerileyen ve zaaflık gösteren kimseler ile, Allah davasına komplolar kurmak isteyen düşmanlar tarafından korkutma, öğüt, teşvik ve tehdit suretiyle işitir.

Kur'an-ı Kerim, bu çeşit gruplardan kaçınmamız için şiddetle bizi sakındırıyor. Onların metodlarını, izlerini açıklayan ve niyetlerini ortaya çıkaran değişik görünümlerini bize hikaye ediyor:

"Allah'ın Resulüne muhalif olarak (savaştan) geri kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad et­meyi çirkin göstererek: 'Bu sıcakta (savaşa) çıkmayın' dediler. De ki: 'Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir.' bir kavrayıp-anlasalardı."[99]

"Savaştan geri (kalıp) oturarak, kardeşleri için 'Eğer bize itaat etse­lerdi, öldürülmezlerdi.' diyenlere söyle: 'Eğer doğru sözlüler iseniz, o halde ölüm düşüncesini kendinizden savın!"[100]

"Sizinle beraber çıksalardı, size 'kötülük ve zarardan' başka bir şey ilave etmez ve aranıza mutlaka fitne (kışkırtıcılık ve ayrılıkçılık) sokmak üzere içinizde çaba yürütürlerdi. İçinizde onlara 'haber taşıyanlar' var­dır. Allah zulme sapanları bilir."[101]

Bazen bu geri bıraktıran, zaafa düşüren sözler, düşmandan ve onun güç ve kuvvetinden korkutmak suretiyle de olur. [102]

Fakat Kur'an, sadık mü'minlerin kafirlerin korkutmaları karşısında imanlarını artırarak bunlara nasıl yöneldiklerini ve Rabb'lerine olan te­vekküllerini bize kıssa ediyor. Sonra mü'minler safında gerçekleşen neti­celeri bildiriyor. Ayrıca bu korkutmanın gerçek yüzünü tasvir ediyor bi­ze... Şüphesiz bu yöntemler, la'netlenmiş şeytanın yöntemleridir.

Allah (c.c.) Tebareke şöyle buyuruyor:

"Kendilerine yara isabet ettikten sonra, Allah ve Resulünün çağrısı­na icabet edenler, içlerinden iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir ecir vardır. Onlar ki, halk kendilerine: '(Düşmanınız olan) insanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!' deyince, (bu söz) onların imanlarını artırdı. Ve:

"Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir' dediler. Bundan dolayı Al­lah'tan bir nimet ve bollukla geri döndüler, kendilerine hiç bir kötülük dokunmadı. Ve Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük kerem sahibidir. O şeytan sizi kendi dostlarından korkutuyor. Eğer mü'minlerseniz, onlardan korkmayıp Ben'den korkun!"[103]

Kur'an, gevşeklik göstermememizi ve zaaflık içinde olmamamızı is­tiyor, kafirlere boyun eğmekten de bizi nehyediyor.

Allah (c.c.) Teala şöyle buyuruyor:

"Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanmışlarsanız en üstün olan sizler­siniz."[104]

"(Düşmanınız olan) topluluğu aramakta gevşeklik göstermeyin. Siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da, sizin acı çektiğiniz gibi acı çekiyor­lar. Oysa siz, onların umut etmediklerini Allah'tan umuyorsunuz. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır."[105]

"Nice peygamberlerle birlikte bir çok Rabbani (bilgin)ler savaştılar da, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve minnet)den dolayı ne gevşeklik ne zayıflık gösterdiler ve ne de boyun eğdiler. Allah sabre­denleri sever."[106]

Nefsini ve malını Allah uğrunda satan davetçinin, bu tür gevşeklik ve zaaflık doğuran, gerileten sözlere itibar etmemesi ve bunlardan etki­lenmemesi gerekir. Ancak Allah'a ve O'nun yardımına güvenmeli. Sade­ce Rabb'ine tevekkül etmeli ve batıl'ın karşısında zayıflık göstermemeli­dir. Hiç bir zaman da, kafirlere boyun eğmemelidir.

Bu mana etrafında İmam Hasan el-Benna'nın söylediği şu ifade ne güzeldir:

"Kuvvet, Hakk ile beraber olduğu müddetçe ne güzeldir! Zaaf da, batıl karşısında olunca ne kötü ve çirkindir!"[107]

 

Zamanın Uzaması Sonucu Kalbin Katılaşması

 

Bu, kendisinden şiddetle sakınılmaya muhtaç olan diğer bir engeldir. Çünkü o, bir defada ortaya çıkmaz. Öyle ki, kademe kademe, yavaş ya­vaş, tedricen nefiste yerleşir. Hatta davetçi, bunun yerleşmesini kolay ko­lay idrak edemez olur. İşte o, uzun müddet geçmesi ve zamanın uzaması sonucu ortaya çıkan kalp katılığıdır... Yavaş yavaş davanın görevlerini ve gereklerini yerine getirme hususundaki gayretlerde gevşeme ve zaaf baş gösterir. Nefiste azar azar ve yavaş yavaş davanın hükümleriyle birlikte oluştaki infial ve tepkide, bir sessizlik ve hareketsizlik görülür. Artık günlerin geçmesiyle, zamanın uzamasıyla kalbte karartılar belirmeye baş­lar. Kalp, karanlıklar içinde kalır. Öyle bir dereceye gelir ki, Kur'an okur, nefsi ondan etkilenmez. Namaz kılar, huşu duymaz. Bazen de, tevbe et­mekten bile gaflet eder, bunlara önem vermez. Neticede de, kendini Al­lah'ın nitelendirdiği mü'min kullarından çok çok uzaklarda bulur.

"Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, O'nun ayetleri onlara okunduğunda da imanlarını artırır ve yal­nızca Rabb'lerine tevekkül ederler."[108]

Yüce Allah (c.c), bizleri bu hale, bu kalp hastalığına düşmekten sa­kındırıyor ve şöyle buyuruyor:

"İman etmekte olanların, Allah'ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin "saygı dolu bir korku ile yumuşaması" zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri katılaşmış çoğu da yoldan çıkmış kim­seler gibi olmasınlar."[109]

Bu engelden korunmanın yolu, davetçinin, kardeşlerinden uzaklaş­maması ve uzlete çekilmemesi ile olur. Devamlı onlarla iç içe olmalı, hiç bir zaman kardeşlerinden ayrı durmamalıdır. Böylece Hakkı ve sabrı tav­siye, yardımlaşma ve çalışma sahasında nefsini bu engelden gölgeleyebil­sin. Davet eden ve çalışan kardeşinin görevlerini yerine getirmesi gerekir. Ona yardımcı olmalı ve onunla işbirliği içinde bulunmalıdır. Allah'ın ki­tabıyla olan ilişkisini tam ve güzel bir şekilde kurmalıdır.Öncelikle nefsi­ni hesaba çekmesi, günlük muhasebesini yapması gerekir.Unuttuğu za­man, kendini hatırlayan kardeşlerinden önce onları hatırlamalı. Hatırladı­ğında da, onların yardım etmesinden önce kendinin yardım etmesi üzeri­ne düşen bir haktır.[110]

 

İtimat Telkin Etmek

 

Davet yolunda yürüyen kimse, kendini her an emniyette hissetmemelidir. Çoğu zaman kendinin bütün engelleri aştığını ve yolun onlardan tamamen temizlendiğini zanneder. İmanın kuvvetine ve sebat gücüne ulaş­tığına inanır. Halbuki kendisine sunulan hangi engeli aşarsa aşsın, kendi­ni garantide hissetmemelidir hiç bir zaman. Bizatihi engelleri adımlayıp geçtiğini düşünmesi de doğru değildir. Engellerin defalarca tekrar etmesi ve yeniden gündeme gelmesi her zaman mümkündür.

Şunu bilmek gerekir ki, şeytan ve onun yardımcısı Allah düşmanları, Hakk davetçilerini Allah yolundaki bir cihattan ve davetten vazgeçirmek için pusuda beklemektedirler.

Onların hile ve tuzaklarından, ancak Rabb'inden bir basiret üzere olanlar kurtulur. Kim, onların şerrinden Allah'a sığınırsa, Allah da onlara sabır ve sebat ile ikramda bulunur:

"Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese ve iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir." [111]

"(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (Önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip anarlar) sonra hemen bakarsın ki, gö­rüp bilmişlerdir; (Seylan'ın) Kardeşleri ise onları sapıklığa sürüklerler, sonra da (bu gidişi) kısamazlar (durdurup geri dönemezler)."[112]

"Allah, iman edenleri, dünya hayatında da ahirette de sapasağlam sözle sebat eçinde kılar."[113]

Yüce Allah'tan, davet yolunda bizi sabit kılmasını ve sebat vermesi­ni, kaymaktan ve sapmaktan, şeytanın ve nefislerimizin şerrinden bizi ko­rumasını ve hayırlı bir netice vermesini dileriz. Amin.[114]

 

Yoldaki İşkenceler Ve Çevresindeki Sorular -I

 

Meşakkat ve işkenceler, yapılan hatalar neticesi midir? Yoksa davetlerdeki sünnetlerden bir sünnet midir? Eziyet ve işkencenin hiddeti ve şiddetini hafifletmek veya yok etmek mümkün müdür? Yoksa bunları ha­fifletmeye ve yoketmeye çalışmak, yoldan sapmak mı demektir? Bunlar davet yolunda ölü devreler midir? Yoksa iz bırakan canlı devreler midir? Davayı yok eden öldürücü darbeler midir? Yoksa dava içi terbiye edici, eğitici, arındıran, sabit ve kuvvetli kılan devreler midir? İşkence ve ezi­yetlerin, cemaat ve fertler üzerindeki gerçek izleri ve etkileri nelerdir? Zarar mı verir, yoksa kazanç mı sağlar? Yoksa gerçekte o, işkenceler ve meşakkatler suretinde sunulan bir bağış mıdır?

Bu soruların tamamı veya bir kısmı, kimilerinin dilinde dolaşıp dur­maktadır. Onların uyguladığı bu metoda, doğru bir kabulle yanaşmak mümkün değildir. Bunlardan bir kısmı, şüphe ve fitne tohumlarını saç­mak için kötü niyetle bu soruları yaygınlaştırıyorlar. Bir kısmı da doğru ve gerçek bir bilgiye sahip olmaksızın sırf iyi niyetle yaygınlaştırıyorlar bu soruları.. Bilmiyorlar ki, topluluğu fikir ayrılığına düşürür, ortalığa şüphe ve fitne tohumları saçar...

Bu yüzden, şifa veren, doğru ve kabul edilir yanlarını bilmemiz için bu soruları ayrıntılarıyla sunmak gerekir. Böylece hakk gerçekleşsin, batıl'ın delili iptal edilsin. Yolun doğrusunu göstermek ise Allah'a aittir.

İmtihan ve denemeler Allah içindir. Sarsıntı ve depremin derecesine göre, onlara sunulan bela da o derecede şiddetlenir. İman, sadece dil ile söylemek değildir. Bir şeye alamet ifade eden semboller de değildir. Ve­ya dış görünüşler, bir takım sesler ve dualar da değildir, asla.. Fakat iman için, belalar, deneyimler ve imtihanlar gerek. Allah'ın yardımı ve zaferi, ancak bu imtihanı başarıyla geçtikten sonra gerçekleşir.

Kur'an-ı Kerim'deki şu ayetler bu sünneti ikrar ediyor ve pekiştiri­yorlar:

"Elif. Lam. Mim. İnsanlar (yalnızca) "iman ettik" diyerek deneme­den geçirilmeden başıboş birakılıv ereceklerini mi sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri denemeden geçirdik; Allah, gerçekten sadıkları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir."[115]

"Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gel­meden Cennet'e girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve O'nunla birlikte mü'minler "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek olmuşlardı, iyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır."[116]

"Andolsun biz, sizden mücahid olanlarla sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkıncaya) kadar, sizi deneyeceğiz ve haberlerinizi de sınayacağız (açıklayacağız)."[117]

"Doğrusu, senden önce de peygamberler yalanlandı; onlara yardı­mımız gelinceye kadar yalanladıkları ve eziyete uğratıldıkları şeye sab­rettiler. Allah'ın sözlerini (va'dlerini) değiştirebilecek yoktur. Andolsun, gönderilenlerin haberlerinden bir bölümü sana geldi."[118]

"Eğer Allah dilemiş olsaydı, elbette onlardan intikam alırdı. Ancak (savaş), sizleri birbirinizle denemesi içindir."[119]

"Allah mü'minleri, (şu) üzerinde bulunduğunuz halde bırakacak de­ğildir, pisi temizden ayırdedecektir. Ve Allah sizi gaybe vakıf kılacak değildir."[120]

"(Yine bu) Allah'ın iman edenleri arındırması içindir."[121]

"Allah, hak ile batılı böyle bir benzetme ile anlatır. Köpük yok olup gider. İnsanlara faydalı olan ise yeryüzünde kalır, işte Allah, (kapalı şeyleri anlatmak için) böyle misaller verir."[122]

"İnsanlardan öylesi vardır ki, "Allah'a iman ettik" der; fakat Allah uğrunda eziyet gördüğü zaman, insanların (kendilerine yönelttikleri iş­kence ve) fitnesini Allah'ın azabıymış gibi sayar; ama Rabb'inden 'bir yardım ve zafer' gelirse, andolsun: "Biz gerçekten sizlerle birlikteydik" demektedirler. Oysa Allah, alemlerin sinelerinde olanı daha iyi bilen de­ğil midir? Allah, muhakkak, iman edenleri de bilmekte ve muhakkak mü­nafıkları da bilmektedir."[123]

Bütün açıklığıyla durum böyledir. Davet sahiplerine sunulan belalar ve işkenceler, davetlerde değişmeyen Allah'ın sünnetlerinden bir sünnet­tir. Yoksa hatalar nedeniyle ortaya çıkan bir durum değildir. Ayetler, apa­çık olarak bunun hikmetini belirtiyorlar: yalancılarla sadıkları belirlemek ve ayırd etmek, mü'minlerle münafıkları ayıklamak, sabredenlerle cihad edenleri bilmek ve tanımak ve nitekim inatçılarla böbürlenip taşkınlık yapanları ortaya çıkarmak içindir. Böylece her sınıf ve ehli için, geçerli olan ilahi adalet tecelli etsin ve ortaya çıksın.

Aynı zamanda şunlar da hikmetlerindedir: Mü'minleri tezkiye et­mek, temize çıkarmak ve arındırmak, böylece imanlarını daha da artır­mak ve davaya sımsıkı sarılmalarım sağlamak. Neticede Allah'ın yardımı ve zaferinin üzerine inmelerini gerçekleştirmiş ve bunu muhafaza etmiş olurlar. Ayrıca Allah'ın yüklediği emaneti hayırla yerine getirmek müm­kün olur.

"Onlar (o kimselerdir) ki, yeryüzünde kendilerini yerleşik kılıp ikti­dar verdiğimiz taktirde, namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emreder­ler, münkerden (İslâm hukukunun hoş görmediği ve yasakladığı şeyler­den) vazgeçirmeğe çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir."[124]

"Gerçek şu ki, yeryüzü Allah'ındır; onu kullarından dilediğine mi­rasçı kılar. En güzel sonuç da muttaki (Allah'tan korkup, sakınmakta) olanlar içindir."[125]

Böylece bu söz, bize güven ve sükunet veriyor, kalbimize mutmain bir şekilde yerleşiyor. Güçlükler, belalar ve işkenceler, davetlerde Al­lah'ın bir sünnetidir, yoksa hatalar neticesi ortaya çıkan bir sonuç değil­dir.. Ve diyoruz ki, kendilerine işkence ve bela sunulmayan, eziyetlere uğratılmayan davet ashabı, kendi durumlarını tekrar gözden geçirsinler, kendilerine bir çeki düzen versinler, belki bunlar, yolda yürürken hata ediyorlar ve gerçek davetçilerin (nebiler, sadıklar, şehidler..) yolunda yürümüyorlardır.

Şehid İmam Hasan el-Benna, Müslüman Kardeşler'in içine düşeceği belalar, eziyetler ve işkenceleri anlattığı zaman, -bu on yıldan daha fazla fiilen meydana gelen durumdan önceydi-, gelecek imtihanlardan söz et­mesi gaybden haber vermek değildi. Fakat o, tarihi incelediğinden ve da­vetlerin özünü fıkhettiğinden gerçek dava ve davetlerde bu belalar ve iş­kencelerin Allah'ın bir sünneti olduğunu görüyordu. Başa gelecek hadi­seleri, belaları ve işkenceleri hatırlatırken şöyle söylediğini görüyoruz:

"O takdirde, siz gerçek davet ehlinin yolu üzere yürümeye başladı­nız demektir. Bu imtihan, sizin için uzayabilir. Buna dayanabilecek misi­niz?"

Sorulara cevap vermeye çalışmakla birlikte, şu hususu da gözden ka­çırmamalıyız: Meşakkatler ve işkenceler hatalar sonucu mudur, yoksa davetlerdeki sünnetlerden bir sünnet midir? sorusuna karşılık deriz ki; bu­nun manası, dava yolunda ilerlerken mutlaka hatalar meydana gelmez de­mek değildir. Şüphesiz biz insanız, hatalardan ma'sum (günahtan uzak) değiliz. Çalışmaya giren ve devam eden herkes, hata da yapabilir. Ancak çalışmayanlar, oturup kalanlar hata yapmaz. Çünkü ortada hataya sebep olacak bir fiil ve eylem yoktur... fakat cüz'i ve ferdi hatalar, iyi niyet çer­çevesinde, sınırlı beşer aklımızın bir içtihadı sonucu meydana gelmiş ola­bilir. Biz, bununla ibretlerden faydalanmak ve istifade etmek gereğiyle birlikte, Rabb'imizden bir ecir ve sevap umuyoruz.[126]

 

Yoldaki İşkenceler Ve Çevresindeki Sorular –II

 

Meşakkat ve işkencelerin hiddetini ve şiddetini hafifletmek veya yok etmek mümkün müdür; yoksa bunları yoketmeye çalışmak, yoldan sap­mak mıdır?

Bazılarının şöyle düşündüğünü biliyoruz: Allah düşmanları tarafın­dan, Allah davetçilerine ve onların liderlerine defalarca sunulan ve tatbik edilen işkence ve zulümlerden, şiddetli eziyetlerden onları uzaklaştırmak veya işkence ve belaları yok etmek, güzel tasarrufla, ileri görüşlülükle ve bir takım siyasi girişimlerde bulunmak suretiyle bunları gerçekleştirmek, ya da bunların şiddetini hafifletmek, zamanını azaltmak mümkündür, derler. Bu doğru mudur? Davete sıkı sıkıya sarılmaya devam etmekle bir­likte, bunu gerçekleştirmek imkan dahilinde midir?

Geliniz bu sorulara, izini takip ettiğimiz ve yolunda yürüdüğümüz Resululluh (a.s.)'ın siretine bakarak doğru cevaplar vermeye çalışalım.

Hepimiz biliriz ki, Resulullah (a.s.), Allah'ın nitelediği gibi mü'minlere oldukça düşkün, onlara karşı şefkatli ve esirgeyici, onların sıkıntıya düşmesine gönlü razı olmayan bir peygamberdi.

"Andolsun, size içinizden sıkıntıya düşmeniz O'nun gücüne giden, size pek düşkün, mü'minîere de şefkatli ve esirgeyici olan bir peygamber gelmiştir."[127]

Resulullah (a.s.), kendisi işkencenin çeşitleriyle karşı karşıya kaldığı, gibi, Kureyş kafirlerince mü'minlere uygulanan türlü türlü işkence ve eziyetleri de görüyordu. Mekke'de kafirlerce uygulanan işkence ve eziyetler sürüp gidiyor, bitmek nedir bilmiyordu. Bütün bunlara rağmen Allah Re­sulü, bu işkencelere karşı mü'minler arasına engel koyabilmeye muktedir olsaydı, elbette bunu yapardı. Fakat O, bu olup bitenleri görmesine rağ­men, onlara sadece ve sadece sabrı ve sebatı tavsiye ediyor, cennetle ve zaferle, Allah'ın dininin yerleşeceğine dair va'dlerle müjdeliyordu. "Ey Yasir ailesi! Sabredin, Çünkü varacağınız yer cennettir" diyordu sadece.

Buhari (r.a.) Kays'ın şöyle dediğini rivayet eder:

"Habbab'ın şöyle dediğim işittim:

"Nebi (a.s.), Kabe'nin gölgesinde hırkasına yaslanmış bir vaziyette dururken yanına gittim. Müşriklerden çektiğimiz işkence ve eziyetlerin şiddetinden bahsederek, "bizim için dua etmez misin ya Resulullah (a.s.)?" dedim. Bunun üzerine Resulullah (a.s.)'ın yüzü kızararak oturdu­ğu yerde şöyle buyurdu:

Resulullah (a.s.), müşriklerin müslümanlara uyguladığı işkence ve eziyetlere karşı, şiddetli elem, teessür ve üzüntü duymasına rağmen, bun­ların yok edilmesi ve hafifletilmesi için istenen bir dua nedeniyle de kız­gınlığını apaçık ortaya döküyordu. Sanki O, bu haliyle tatbik edilen iş­kence ve eziyetlerin garip ve acayip bir durum olmadığını, davetlerde Al­lah'ın bir sünneti olduğunu pekiştirmek istiyordu. Nitekim kendinden ön­cekilere de, bu tür işkence ve eziyetler tatbik edildi, fakat onları dininden vazgeçiremedi. İşte Resulullah, onların sabrettiği gibi, sabredip sebat et­melerini, neticeye yani Allah'ın bu işi tamamlayacağına, Allah düşmanla­rının tüm komplo ve tuzaklarına rağmen dinini yeryüzünde iktidar sahibi kılacağına güvenle, kalp huzuruyla bakmanın ve mutmain olmanın gerek­liliğini vurgulamak istiyordu.[128]

 

Allah Düşmanlarının, Mü'minlere Tatbik Ettiği İşkence Ve Eziyetler Ne Zaman Duracak?

 

Allah düşmanları, Allah davasına dört elle sarılan şahıslara savaş aç­mışlar ve onları davalarından vazgeçirmek için ellerinden gelen tüm çaba ve gayretleri sarfetmişlerdir. Bu uğraşılarına tekrar tekrar devam etmek­ten de geri durmamışlardır. Bunu, bazen tahrik ve kışkırtmayla, bazen teşvik ve vaadlerle, bazen korkutma ve tehditlerle, bazen de işkence ve eziyetleri tatbik etmekle gerçekleştirmişlerdir. Kafirlerin uyguladığı iş­kence ve eziyetler, davetçilerin davalarını terketmeleri, onların batıl inançlarına uymalarını ve batıl fikirlerini desteklemeleriyle ancak son bu­lur ve durur.

Yüce Allah ne doğru söylemiş:

"Eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden geri çevirınceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler."[129]

"Eğer onlar sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler ve ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar sizin için küfre sapma­nızı içten arzu ederler."[130]

"Sen onların dinine tabi olmadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir."[131]

Şüphesiz, Allah düşmanlarının başlatmış oldukları işkence ve eziyet­ler, akide ve inançlarını terketmeyinceye veya ona davet etmekten ve onunla hareket etmekten vazgeçmeyinceye kadar, onların işkence ve ezi­yetleri de durmaz, devam eder. Bu düşmanlık, şahsi ve dünya menfaatle­rine olan bir düşmanlık değildir. Resulullah (a.s.)'a krallık verdiler, mal ve mülk sundular, sırf bu davet işinden vazgeçmesi için. Fakat O, akide­ye sımsıkı sarılarak, onunla amel ederek kuvvetle, azimetle ve mü'minlerin izzetiyle bu iki teklifi reddetmiş ve onlardan uzaklaşmıştır. Eğer bun­ları yapmasaydı, helakine neden olabilirdi.             

Amcası Ebu Talib'e söylediği şu ebedi sözünü hiç bir zaman unut­mamak gerekir:

İslâm akidesine sahip dava erleri, kafirlerin onlara tatbik ettikleri eziyet ve işkencelerinden dolayı hiç bir zaman inançlarından veya inanç­ları uğruna cihad etmekten vazgeçmezler. Şayet böyle bir durum olacak­sa, daha işin başındayken bu mukaddes emaneti yüklenme ve onun ge­reklerini yerine getirme riskine katlanmamaları gerekirdi.[132]

 

Davalar Azimetler Üzerine Bina Edilir; Ruhsatlar Üzerine Değil

 

Gerçekte Allah (c.c), eziyet ve işkencenin baskısı altında, kalbi iman ile mutmain olduğu ve küfür göğsünü açmadığı halde, lisanıyla küfür sö­zünü söyleyen kimsenin mazeretini kabul etmiştir. Şüphesiz bu Allah'ın kullarına olan bir rahmetidir. Ve Allah, sınırlı beşer gücünün takatini en iyi bilendir:

"Kim imanından sonra Allah'a (karşı) küfre sapıpta, -Kalbi iman ile mutmain olduğu halde baskı altında zorlanan hariç küfre göğüs açarsa, işte onların üstüne Allah'tan bir gazap vardır ve büyük azap da onların­dır."[133]

Fakat bu ruhsat, eziyet ve baskı altında bulunan bütün mü'minler için geçerli bir esas ve asıl kabul etmek anlamında değildir. Sadece bu bir istisnadır, asıl olan sabır ve sebat etmek, inanca sarılmak ve kafirlerin is­teklerine boyun eğmemektir.

Şüphesiz hak davaların, ruhsatlar ve ruhsatlara sarılan kimseler üze­rinde bina edilmesi mümkün değildir. Ancak bu dava, azimete sarılan kimseler üzerine bina edilir. Gerekli olan da budur.

Bundan dolayı, davetlerdeki Allah'ın sünneti temyiz, arındırma, te­mizleme ve terbiye üzerine gerçekleşmiştir. Bu yüzden Resulullah (a.s.)'ı, Kureyş'in tatbik ettiği işkence ve eziyetlerden mü'minleri korumak için, bu ruhsata sarılmaya yönelmelerini istediğini ve onları buna teşvik ettiği­ni görmüyoruz. Fakat O, mü'minlere karşı şefkatli ve merhametli olması­na rağmen, sürekli eziyet ve işkencelere dayanmaları, sabır ve sebat göstermeleri için tavsiyelerde bulunuyor, onları, Allah'ın Cennetiyle ve za­feriyle müjdeliyordu.

Resulullah (a.s.) mü'minleri bundan başka bir suretle karşılamadı. Ancak sabır, sebat ve tahammülü tavsiye etmek suretiyle...

Yüce Allah şöyle vahyediyordu:

"Şu halde sen, sana vahyedilene sımsıkı tutun; çükü sen dosdoğru bir yol üzerindesin."[134]

"Bundan dolayı sen davet et, emrolunduğun gibi dosdoğru bir isti­kamet tuttur. Onların neva (istek ve tutkularına uyma. Ve de ki: "Ben Allah'ın indirdiği her kitaba inandım."[135]

"Muhakkak biziz, biz ki, sana Kur'an'ı parça parça indirdik. O hal­de Rabb'inin hükmüne sabret ve onlardan hiç bir günahkara yahut nan­köre itaat etme." [136]

"O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırış etme."[137]

Eziyet ve baskılara tahammül edemeyen mü'minlerin, kalblerinde rı­za göstermeksizin, mü'minlerle olan kardeşlik rabıtalarını koparmaksızın ve kalbini küfre açıp değiştirmeksizin söyleyecekleri küfür sözlerinden dolayı mazeretleri kabul görebilir.[138]

 

Meşakkatleri Ve Eziyetleri Yok Etmeye Çalışmak Yoldan Sapmaktır

 

Allah davası; ifrat ve tefrite, tahrife sapmadan, bütün kapsamıyla, saflığıyla ve berraklığıyla, tekamülüyle doğru bir metot üzere davetçiler tarafından yolda yürütüldüğü zaman, neticesi görülmektedir. Allah düş­manları da bunu tamamen bileceklerdir ki, bu dava, onların batıl davasını yok edecek, neticede onun yerine Hakk ikame edilecektir. Hakk ise, ken­disine uyulmaya daha layık olandır.

Bunun için, doğru metodla hareket edenleri Allah davasından vazge­çirmek için, Allah düşmanlarının uğraşıları ve didinmeleri durmayacaktır. Bu yüzden mü'minler çeşitli bela ve eziyetlere maruz kalacaklardır. Mü'minlerin, cemaat olma vasıflarıyla, mihnet ve meşakkatleri yok etme­leri mümkün değildir. Ancak davalarından vazgeçtikleri veya Allah düş­manlarını rahatsız edip uykusuz bıraktığı bazı hususlardan vazgeçildiği, dava ile amel ve hareket etmekten geri kalındığı zaman, işkence ve eziyetler de duracak ve bitecektir. Gerçekte ise, bütün bu tutum ve davranış­lar, Allah'ın razı olduğu, Resulullah (a.s.) ve ashabının üzerinde yürüdü­ğü yoldan ve davadan sapmak demektir. Halbuki Resulullah (a.s.)'a tabi olmak, O'nun izinde ve yolunda yürümek üzerimize vaciptir. Çünkü O, en güzel ve en hayırlı örnektir. O, işkence ve eziyetleri durdurmak için bu tür vesilelere hiç bir zaman baş vurmamıştır.

Allah davetçileri ve inanç adamları şunu bilmelidirler ki: Dava, hiç bir zaman güllerle süslenmiş ve donatılmış değildir. Yolu, kolaylıklarla döşeli değildir. Davetçilere düşen, iman ve inançları üzere sabır ve sebat etmek, azmetmek ve azimlerini sağlamlaştırmaktır. Allah'ın yardımı ve desteğiyle sükun bulmalı ve güvene kavuşmalıdır. Gerçekte Allah düş­manları, hiç ama hiç bir zaman davetçilerin şahıslarına yönelik olarak on­ları idam sehpalarına, mahkemelere ve kamçılamalara hedef kılan zayıf cisimlerine savaş açmamışlardır. Onlar, sadece ve sadece Allah'a ve Al­lah davasına savaş açmışlardır.

"Allah, emrinde galip olandır, ancak insanların çoğu bilmezler."[139]

Hiç kimse bu söylediklerimizle, bizim, zindanların ve hapishanelerin karanlıklarında mahvolmayı ve oralarda zalimler tarafından tatbik edilen işkence, eziyet ve öldürmeleri arzuladığımızı sanmasın. Hayır, hayır.. Bi­lakis biz, Allah'tan daima afiyet, zalim kitlelerin baskısı altında olmama­yı, kafirlerin ve tağuti güçlerin baskı ve zulmünden kurtarmasını istiyo­ruz. Afiyet üzere elimize geçen fırsatlara; inancımıza, davet yolunda yü­rümemize ve gayeye ulaşmadaki çalışmamıza bir halel getirmediği müd­detçe, değerlendirir ve bunları terketmeyiz.

Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiz.. Onlardan da korkmayız ve düşmana da boyun eğmeyiz. Bütün bunlardan sonra, davaya olan düş­manlıktan ötürü ortaya çıkacak her türlü eziyet ve sıkıntıyla başbaşa kal­dığımızda da; üzerimize düşen ancak sabretmek, dayanmak ve mükafatımızı Allah'tan beklemektir. Davet yolundaki çalışmamızdan geri kalma­malı ve vazifemizi aksatmamalıyız:

"Onlar Allah yolunda başlarına gelen musibetlere ve belalara karşı gevşeklik ve zayıflık göstermediler ve (kafirlere de) boyun eğmediler. Al­lah sabredenleri sever. Onların söyledikleri: "Rabb'imiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıkları bağışla! Ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et" demelerinden başka bir şey değildir. Böylece Allah, dünya sevabını da, ahiret sevabının gü­zelliğini de onlara verdi. Allah muhsinleri (iyilikte bulunanları) sever."[140]

"Bize ne oluyor ki, Allah'a tevekkül etmeyelim? Bize doğru olan yol­ları O göstermiştir. Ve elbette bize yapmakta olduğunuz işkencelere ve eziyetlere sabredeceğiz. Tevekkül edenler, Allah'a tevekkül etmelidirler."[141]

 

Yoldaki İşkenceler Ve Çevresindeki Sorular -III

 

Bir çokları, ilk bakışta haksızlıklar, sıkıştırmalar ve belalarla kap­samlı bulunan çeşitli meşakkatler ve işkencelerin, davalara zarar verdiği­ni zannederler. Çoğu kez de davaları yok edebilir düşüncesine kapılırlar. Bu düşünce, sahiplerini; meşakkat ve zorlukların süresi uzayacağı, bir da­ha bunlann ortadan kalkıp giderilemeyeceği ve davet sahasında artık elle tutulur şekilde bir çalışma yapamayacakları yolunda bir fikri sabitliğe iter. Bununla birlikte şu soruları sormaktan da geri durmazlar: Her yerde asılan pankartlar, afişler nerede? Cemiyette ayrı bir yere sahip müessese­ler, okullar, hastaneler, spor kulüpleri, izci grupları ve daha diğer değişik çalışma sahaları nerede?

Görünüşte, bu eşyaların ve kuruluşların yok olması, büyük bir zarara işaret etmektedir. Davetçilerin ve davanın başına gelen bu zararların on­ların omuzunda ağır bir yük olduğu apaçık ortadadır. Bunlar maddi alem­de ve maddi ölçüler çerçevesinde doğrudur. Ama gerçekte ise dava ale­minde rabbani ölçülerde ve akaid nazarında durum tamamen bunun tersi­dir.

Bunu izah etmek için meşakkat ve çile zamanlarında davetçilere ve davaya isabet eden zarar şekillerini yaklaşık olarak tesbitini ve davetçile­re yüklenen bu tür zarar ve ziyanların beraberinde getirdiği hayır ve men­faatleri ortaya koymak gerekir. Bunları şu başlıklar altında ele alalım:

a- Az bir topluluk olmayan bu kitle, ister darağaçlarında, ister işken­ce ve eziyet esnasında olsun düşmanlarının eliyle Allah'ın huzuruna ka­vuşan mücahidlerin sayısı az değildir. Bunlar davet sahasında, ağırlıkları ve prestijleri olan önderler ve yüksek şahsiyetli kimselerdi. Bu topluluk yok edilip kaybedilince, dava büyük bir zarara uğramıştır. Neticede, gay­retler ve cihad çalışmaları ile davet sahasında büyük bir eksiklik ve mah­rumiyet görülmüştür.

Şehidlerin şehadeti, cemaatin davet sahasında kazandığı en büyük kazançlardır. Çünkü boyun eğmeyi reddeden bu şehadet ruhu, müslüman gençlik ve yetişen nesiller arasında parlak ve eşsiz numunelerdir. Onların bıraktıkları ilim ve tecrübe hazinesi, bu nesillerin faydalanacağı en güzel değerlerdir.

b- Zarar olarak ortaya çıkan görünümlerden biri de: sayıları azımsanmayacak kadar bir takım insanların dava için çalışıp o yolda devam etmekten geri dönmeleri, bir kısmının da tamamen vazgeçmeleridir.

Üstelik bu, Allah'ın sünnetidir:

"Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırdedinceye kadar, sizin ken­disi üzerinde bulunduğunuz durumda bırakacak değildir."[142]

Diğer bir ayette ise şöyle buyurulmaktadır:

"Eğer siz yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir toplum getirip değiştirir. Sonra onlar, sizin gibi de olmazlar."[143]

Bugün, bütün bunlara rağmen dava yolunda sebatla ve azimle yürü­yen, samimiyet ve doğruluk üzere bulunan gençliğin, öncekilerin başları­na gelenleri görüp bilerek ve onlardan ibret alarak çalışmaya yöneldiğini görmekteyiz.

c- Yine görünüşte zarar olarak itibar edilen hususlardan biri de, da­veti sıkıştırma ve tazyik etmek, gazete, dergi ve kitapların çıkarılmasına engel olmak ve davetçilerin davetine mani olmaktır. Gerçekte, bu meşak­katler ve eziyetler esnasında davet sahasında bazı noksanlıklar getiren yüzeysel neticeler ortaya çıkmıştır. Ama bunlara karşın önemli ve temel neticeler de elde edilmiştir. Bu durumu izaha çatışalım: Tatbik edilen iş­kence ve eziyetlere maruz kalan fertler, bu hadiseler sonunda imanları artmış, tecrübe ve deneyim kazanmış ve davalarına bilenmiş bir vaziyette sımsıkı sarılmışlardır. Nitekim; sebat, tecerrüd (cahiliyyeden ve cahiliyyenin tüm kalıntılarından uzaklaşma), kendini Allah yoluna kurban etme, kardeşlerine güven, aralarındaki irtibatı ve kardeşliği güçlendirmek gibi önemli değerlere yaşayarak ulaşmışlardır. Artık fert, eziyetlerden önceki halinden daha güçlü ve davasına daha çok bağlı bir şahsiyet kazanmıştır.

Yüce Allah ne doğru söylemiş:

"Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, ka­firler istemese de, kendi nurunu tamamlayacaktır."[144]

ç- Meşakkat ve eziyetlearin davaya ve davetçilere isabet eden zarar­ların çeşitlerinden biri de, fertlerin bir çoğunun uzun yıllar hapishaneler­de ve zindanlarda kalması, envai türlü işkence ve eziyetlere maruz bıra­kılmasıdır. Bu durum dış görünüşü itibariyle zarar olsa bile, gerçekte o, bir hayırdır. Şehidlerin şehadeti, canı feda etmenin ve kurban adamanın bir sembolü oluyorsa; bu fertlerin kendilerine uygulanan işkence ve ezi­yetlere, uzun yıllar hapishane ve zindanlarda kalmaya -bazen yirmi ve daha fazla olabiliyor- sabrediyorlarsa, bu, onların dava yolunda çalışmak­tan vazgeçmediğini ve Hakk ile birlikte gösterdikleri sebatı ve azmi ifade eden en güzel bir sembol olmaktadır. Bu sabır ve sebat, gelecek ve yeni nesiller için bir azık ve ışık saçan bir kandil olacaktır inşaallah. Şüphe yok ki, yirmi sene gibi uzun bir zaman kendisinin maruz kaldığı maddi, bedeni ve psikolojik baskı ve şiddetler müslüman kardeşi gevşetememiş ve davasından uzaklaştıramamıştır. Pekala bu kardeşler, işkence ve ezi­yetleri durdurmak ve hapisten çıkmak amacıyla bu zalimleri destekleye­bilir ve dava uğrundaki çalışmalarından vazgeçebilirlerdi. Ama onlar, bu­nu yapmayıp hak ile birlikte hak ehliyle beraber şerefli bir şekilde sebat etmiş ve sabır göstermişlerdir. Böylece de, önce de ve sonra da Allah'ın fazlı keremine kavuşmuşlardır.

Eğer herkesin tevhid sancağını taşımayı terkettiğini, meşakkat ve eziyetlerin ızdırabına ve güçlüklerine karşılık afiyeti, esenliği ve rahatlığı tercih ettiğini düşünseydik, elbette bu kabul edilmeyecek kötü fiillerden sayılırdı. Gençlerin ve yeni yetişen nesillerin önünde, İslami davet saha­sında çalışmaya engel ve köstek olan kötü bir örnek ve tecrübe olurdu.

d- Yine dava ve davetçiler için zarar olarak ortaya çıkan şekillerden biri de; davaya ve davetçilere mal edilen batıl ithamlar, çirkin ve haksız iftiralar, insanları Allah davasından vazgeçirebilmek için başvurdukları nefret ettirici propagandalar olmaktadır. Bu ise, hak davalarda yeni mey­dana gelen veya garip olan bir durum değildir. Kureyş müşrikleri, Allah Resulü Hz. Muhammed (a.s.)'e nice sıfatlar ve batıl ithamlar yakıştırıverdiler. O'na sihirbaz dediler, yalancı dediler, deli ve mecnun dediler, kişi ile ailesinin arasına tefrika sokuyor dediler, toplumda karışıklık çıkarıyor dediler, ilahlarımıza hakaret ediyor, onları hafife alıyor dediler ve daha neler neler... Tahkir edici ve hakaret yüklü nice propagandalar... Bunların hepsini, insanları İslam'dan ve İslam'ın Peygamberinden vazgeçirmek ve yüz çevirtmek için yapıyorlardı. Fakat bütün kışkırtıcı ve tahrik edici faa­liyetlerden sonra, ortaya çıkan gerçek şu oldu: Yapılan propagandalar, hakaretler, itham ve iftiralar Hakk'ın karşısında tutunamadı. Hakk dava, her tarafa yayıldı ve müşrikleri batıl ithamlarını çürüterek üste çıktı. Resulullah (a.s.)'in doğruluğu, çağırdığı değerler ve dinin asaleti yerleşti ve sabitleşti.

Tarih tekrar ediyor; teröristler, şeytanın dostları ve sömürgecilerin uşakları, İslami müesseseleri kökünden kurutmak, müslümanların başına hükümet olup otoriteyi elde etmek için suçsuz insanları öldürmek, yoğun aldatıcı propaganda girişimleriyle gençliği ve İslam yolunda çalışanları davadan nefret ettirmek ve uzaklaştırmak istiyorlar.

e- Zarar olarak sayılan hususlardan biri de, cemaatin kurduğu okul­ların, hastanelerin, ekonomik şirketlerin, spor kulüplerinin, değişik çalış­ma alanlarındaki kuruluş ve müesseselerin yıkılması, ya da cemiyetteki fonksiyonunu icra etmekten alıkonulmasıdır. Bu durum, maddi açıdan bakıldığında zarar olarak telakki edilmektedir. Gerçekte Allah katında, maddenin hiç bir önemi ve değeri yoktur. Önceki müslümanlar, bütün mallarını, mülklerini ve memleketlerini terkederek, bütün bu dünyalıklara karşılık Allah davasını tercih edip Mekke'den Medine'ye hicret etmişler­dir. Allah (c.c.) da, hicretten sonra onlara fetih ve zafer vererek lütuf ve ihsanını sunmuştur.

Kureyşli müşriklerin, Suheyb (r.a.)'in Mekke'den Medine'ye hicret ettiği zaman malına el koymaları ve haksızlıkla bunda diretmeleri netice­si, o, bütün malını orada terketmek zorunda kalır. Bunu duyan Allah Re­sulü (a.s.)'nün:

"Suheyb kârlı çıktı, Suheyb kârlı çıktı" hadisini hiç bir za­man unutmamak gerekir.

Muhacir kardeşlerine oldukça hayırhah davranışlarıyla, ön sıralarda yerlerini alan Ensar'ın durumunu da hatırdan çıkarmamak gerekir. Allah  (c.c), onların bu durumunu îsâr (başkalarını kendine tercih etme, cömert­likte ileri seviyeye ulaşma) mertebesinde Kur'an'da zikretmektedir. Onlar cömertlikte o kadar ileriydiler ki, bu örneklerin tarihte bir eşine çok az rastlanmıştır. İşte maddi zararlar olarak ortaya çıkan bu durumları, ger­çekte Allah davetçileri için gerekli ve önde gelen terbiye edici ve eğitici tercihlerdir. Davet yolunda çalışanlar arasında gerçekleştirilen cömertlik ve işar, yardımlaşma ve birbirini gözetip koruma gibi değerlerin eğitici özelliği bulunmakla birlikte, madde ve madde sevgisinin yerleşmemesi, onunla sürekli meşgul olunmaması için de eğitici ve terbiye edici bir özelliği bulunmaktadır.

Gerçekte zarar olan yön ise, İslâm'ın ahlak ve öğretilerini, prensiple­rini ve esaslarını öğreten bu kuruluşların, görevlerini ve işlevlerini yap­masının yasaklanması ve cemiyetin bu hayırdan mahrum kalmasıdır. Her ne zaman bu kuruluşları yeniden bina etmek ve bu hizmetleri sunmak için fırsat doğarsa, bunları yeniden yapmak davetçiler için zor olmaya­cak, aksine kolay olacaktır. Çünkü onlar, bu uğurda hiç bir gayret ve ça­badan geri durmazlar.

Neticede meşakkat, işkence ve eziyetlerin davetlerde Allah'ın bir sünneti, dış görünüşte zarar gözükmesine rağmen tamamıyla hayır yüklü olduğunu görüyoruz. İşkenceler ve eziyetler bir bağıştır davetçilere.. Çünkü Allah, bununla dava ve davetçiler için ancak hayrı murad etmiştir. Aleyhlerine olan bir durumu değil.. O takdirde işkence ve eziyetler, dava hayatında ölü devreler ve yok edici darbeler değildir. Bilakis o, canlı ve yaşayan devrelerdir, sebat ve kuvvetle dava yolunda yürümeye sürükle­yen itici güçlerdir.

Bir kısım insanlar, işkence ve eziyetlere bakarak: Bunların İslami hareketteki tüm görünümleri yok eden, yıkan ve kırıp geçiren fırtınalar olduklarını düşünmektedirler. Bununla beraber de, Allah düşmanlarının davalarında gayeye ulaştıklarını ve yok etmek üzere arzuladıkları hedefi gerçekleştirdiklerini düşünürler.

Niçin düşünmesinler ki: İslami afişler kaldırılmış, faaliyet müessese­leri ve evler kapatılmış ve çeşitli çalışma alanları iptal edilmiş ve daha neler neler..

Bu görüş ve düşüncenin doğruluk sının nedir ve gerçeğe uygunluk durumu nasıldır? Bunu araştırmaya çalışalım.[145]

 

Hatalı Bir Teşbih

 

1954 yılı halk mahkemelerinden çıkan kararlarla hüküm giydiğimiz devreyi hatırladığımızda, o zaman, meşakkat ve eziyetlere uğrayanlardan biri görüşünü ileri sürerek bir benzetme yapmıştı.

Teşbih şöyle idi:

"Cemaat, büyük bir bina gibidir. Meşakkatler, zor­luklar ve eziyetlerle karşı karşıya kaldığında bu binayı yıkar ve bir enkaz yığını haline dönüştürür."

Ben de, bu benzetmeyi hatalı ve donuk gördüğümü orada ifade et­miştim. Çünkü bu görüşe göre, davet sahasında gösterilen tüm çaba ve gayretler yok olmuş, bitmiş ve tükenmiş sayılır. Bundan sonra yapılacak herhangi bir binayı inşa etmek için uğraşırken, bu sırada bu binanın da yıkılması mümkündür. Böylesi bir düşünce, geçmişte de, halihazırda ve gelecekte de bir engel olarak duracaktır.

Bu görüş beni, fertler ve cemaat üzerinde meşakkat, işkence ve ezi­yetlerin etkisinin gerçek tarafını düşünmeye şevketti. Ve kendi kendime sordum: Gerçekten burada kurulmuş bir bina var da, sonradan mı yıkıl­mış, yoksa biz hala bir bina hazırlama merhalesine devam mı ediyoruz?

Adet olarak binadan önce, binanın kendisiyle tamamlanacağı güçlü ve sağlam tuğlaların hazırlanması, aynı zamanda binanın üzerine yerleşti­rileceği sağlam bir temelin kurulması gelmektedir.[146]

 

Binayı Kurmak İçin Sağlam Tuğlalar Hazırlamak

 

Alışılageldiği üzere, tuğla yapımı için öncelikle tuğla harcı hazırla­nır. Sonra özel kalıplara dökülür. Ölçüleri belirlenmiş bir vaziyette, sık bir şekilde üst üste istif edilir. Sonra da, sertliğini artırmak ve arındırmak için fırına girer. Fırından pişmiş ve fırınlanmış olarak çıkan sağlam tuğla­lar, artık bir bina kurmak için uygun hale gelmiş olur.

Bir karşılaştırma yaparsak, meşakkat, eziyet ve işkenceden önceki devre, tuğla harcını hazırlama hükmündedir. Meşakkat, işkence ve eziyet devresi, fırında tuğlayı pişirmek üzere ateşe sürmek mesabesindedir.

Şehid Hasan el-Benna, binayı kurmaya karar verdikten ve merhale­lerin sınırını çizdikten sonra, fertleri akide, ibadet, ahlak, anlayış ve amel olmak üzere İslam kalıbında şekillendirmeye çalışmış, ayrıca muhtelif yetiştirme ve çalışma alanlarında da, seriyyeler, bölükler, kışlalar, kültür heyetleri, izci grupları ve diğerlerini sadece doğru İslam kalıbını meyda­na çıkarmak için birer aracı olarak teşkil ettirmiştir.

"Allah'ın boyası (ile boyanan). Allah'ın boyasından daha güzel bo­yası olan kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz."[147]

Sonra arındırma ve temizleme için meşakkat, işkece ve eziyet döne­mi gelir:

"Ve iman edenleri arındırsın ve temizlesin."[148]

"Elif. Lam. Mim. insanlar (yalnızca) "iman ettik" diyerek, deneme­den geçirilmeden başıboş bırakılacaklarım mı sandılar? Andolsun ki, biz, onlardan öncekileri de denedik. Elbette Allah (deneyerek) doğruları bilecek, yalancıları da bilecektir."[149]

"Allah mü'minleri, (şu) üzerinizde bulunduğunuz halde bırakacak değildir, pisi temizden ayıklayacaktır. Ve Allah sizi gaybe vakıf kılacak değildir."[150]

Kendisinde zaaf ve kırıntı olmayan, sağlam ve metin tuğlalar ve benzerleriyle düzenli, birbirine sıkıca kenetlemiş sağlam binalar yapılabi­lir. Aralarına da güçlü ve sağlam olması için harç maddesi konur. Meşak­kat ve işkencelerle güçlülük ve dayanıklılık kazanmış fertler de böyledir. Sağlam İslami metod üzere istikametini çizer, yolda sapmaksızın ve ce­maate sıkı sıkıya sarılarak, aralarındaki kardeşlik bağlarını da güven ve Allah için sevmek düsturlarıyla pekiştirirler. Böylece bu fertlerden oluşan bina, güçlü ve sağlam olur.[151]

 

Üçüncü Bir Sınıf: Aşırılar

 

Meşakkat ve eziyet devrinden sonra, fertlerden bir üçüncü sınıf orta­ya çıktı. Anlayışında aşırıya giden, başkalarına verdiği hükümde ileri gi­den ve safın birliğini korumayı gözetmeyen bir sınıf... Bunları şu şekilde tarif edebiliriz: onlar, aşırı sıcaklıktan rengi siyahlaşan, şeklini değiştiren ve düzenliliğini koruyamayan tuğlalara benzerler. Çoğu kez, bunlar birbirleriyle yapışır, bir kütle oluşturur ve birini diğerinden ayırmak artık kolay olmaz. Görünüşte güçlü olsalar bile, bina yapımında onlardan fay­dalanmak da uygun olmaz. Zayıf tuğlalardan da gücü oranında faydalan­ma cihetine gidilir, ama bu tuğlalardan hiç bir zaman faydalanılmaz. Çünkü kırılması ve ufalanması nedeniyle dizide döküntüye sebep olurlar. Bu hal fertlerde de böyledir. Zayıf olanlardan da gücü nisbetinde fayda­lanmak mümkündür. Ancak ölçüde aşırı gidenlerin, aşırılıkları, ölçüsüz­lükleri ve anlayışta istikamet üzere olmamaları kendilerinden faydalanılmayı imkansızlaştırıyor. Çalışmada metodlarını ve anlayışlarını doğrul­turlarsa, o zaman bizim de onların da büyük bir gayrete ve sabra, doğru­lukla ve ihlasla birlikte yürümeye ihtiyacımız vardır.

Bu, meşakkat ve eziyetlerden çekilen zahmetlerden dolayı yapılan bir teşbihtir. Öyle ise bu eziyetler ve meşakkatler binayı yıkmak için de­ğil, aksine ayırma, arındırma, ayıklama ve binayı kurmak için hazırlama devresidir. Bu teşbih, aynı zmanda şu soruyu sorana da cevap vermekte­dir: Niçin ön saflarda yer alan bazı fertlerin, meşakkat ve eziyet devrin­den önce bazı sorumluluklar yüklenen kişilerin gerilerde bulunduğunu ve sebat etmediklerini görüyoruz. Bunların bu seçenekleri hatalı mı idi?[152]

 

Fertler, Meşakkat Ve Eziyet Esnasında Ne İle İmtihan Edilir?

 

Meşakkat ve eziyet esnasında ferdin maruz kaldığı imtihanları açık­layacak olursak: bu sadece bedenin çektiği eziyet ve işkenceler, ya da ezi­yet ve işkencelere dayanma gücü ve miktarından ibaret değildir. İlk aşa­malarda fert, imanıyla, davaya olan bağlılık ve samimiyetiyle, bu uğurda kendini feda edip etmeme konularında imtihan edilmektedir. Aynı za­manda İslami anlayışı, sağlıklı gidişatı, sapmalardan ve tuzaklardan korunabilişi hususunda da denenmektedir. Keza davaya sımsıkı bağlanışı, kalbini onun dışındaki herşeyden uzak tutuşu, cihadı ve ona doğru yönelişi, Allah'ın dinini yüceltmek hususundaki gayretleri, sabrı ve sebatı, zorluk­larla karşılaştığı zaman bayrağı taşıyıp taşımayacağı gibi konularda da sı­nanır. Yine kardeşleriyle olan kardeşlik bağları, onlara olan sevgisi, bu bağın sağlıklı yürütülmesinin gereği üzerindeki şiddetli arzusu da tecrübe edilir. Çünkü Allah düşmanları, elde edilen bu bağın koparılması, tefrika­ya düşülmesi ve parça bölük olunması için tüm gayretleri ile uğraşmakta­dırlar. Davaya olan güveni ve itaati, yoldaki adımlan sükunetle ve güven­le atıp atmaması, şüphelenenlerle beraber şüphe ve tereddüt içinde bulu­nup bulunmayışı da denenir.

Bütün bunlarda fert, çeşitli baskılar altında bulunarak denenmek için karşı karşıya getirilir. Bunların hepsi, eziyet ve işkenceler değildir tabii. Fakat değişik metodları da kapsamına alır, saptırma, bozma, karıştırma değiştirme ve azdırma metotları gibi. Bunlar da nasihat, tehdit ve şantaj, teşvik ve korkutma ve daha başka Allah düşmanlarının çeşitli hile yöntemleriyle yapılan imtihandır. Bu tür fitnelerden korunmak ve kurtulmak, ancak Allah'ın fazlı keremine yönelmekle sağlanır. Çünkü O, bütün bun­lara set çeker, sabır ve sebat verir, onun imanını arttırdığı gibi beraberin­de mü'minlerin imanlarını da artırır.[153]

 

Binanın Temeli Ve Esası

 

Binanın sağlam ve istikrarlı temelinin atılması, ancak İslam akidesi­ne derinden ve gönülden iman etmiş mü'min bir neslin hazırlanması şek­linde ortaya çıkar. O mü'min nesil, hayatının tüm safhasını İslam'la boya­mış, ucuz pahalı her şeyini onun için feda etmiş, düşmanlarının komplo ve tuzaklarından onu korumak ve savunmak için hayatını o yola vermiş­tir. Allah'ın onu yeryüzünde yerleştirip iktidar sahibi yapıncaya kadar sü­kunete kavuşmayıp, durmadan o yolda didinip uğraşmaya kendini ada­mıştır.

İşte böyle olan inanç adamı, örnek müslüman bir aile kurar. Çünkü bu, müslüman cemiyet binasının temel direkleri gibidir. Davetini, İslami bir toplum oluşturmak çerçevesinde sürdürür.[154]

 

Batılın Darbeleri Temeli Yıkabilir Mi?

 

Bazı kimseler, "binanın temeli kurulsa bile, kurulur kurulmaz batıl onu darbesiyle yıkacaktır. Bu metodla binanın kuruluşu tamamlanamaz. Öyle ise binayı en kısa zamanda, en hızlı bir metodla kurabileceğimiz bir yol düşünmeliyiz" diyorlar.

Gerçek olan şu ki, hiç bir zaman batılın darbesi binanın temelini yıkamamıştır ve bundan sonra da yıkamayacaktır. Binayı ancak onun teme­linin çürüklüğü ve gevşekliği yıkabilir.

Binanın sağlam temelini, batılın darbesinin yıkamayacağına tarih şa­hittir.

Resulullahl (a.s.)'ın medresesinde Kur'an sıraları üzerinde öğrenim ve öğretim görmüş, ruhlarını terbiye etmiş, ilk İslam devletinin omuzları üzerinde taşındığı, İslam binasının üzerine kurulduğu ilk müslümanlar-dan oluşan temelini batılın darbesi yıkamamıştır.

Gerçek akide adamı, düşman komploları karşısında kaya gibi durur.

Merhum Şehid İmam şöyle diyordu:

"Kuvvet Hak ile beraber oldukça en güzel şeydir, gevşeklik de batı­lın karşısında oldukça en çirkin şeydir."

Şu çok mühim hususa dikkat etmeliyiz: Davet hayatında temel sayıl­mayacak bazı cüz'i meselelerde bir takım olaylar bir dereceye kadar bizi engellerse de, en büyük meselemiz olan İslam binasının güçlü ve kuvvetli temelini atmakla görevli olduğumuz şu anki merhalemizde devam etmek­ten hiç bir şey bizi engelleyip alıkoymasın. Çünkü temelsiz hiç bir bina kurulamaz.

Aynı zamanda çabuk netice alma eğilimimiz, davaya zarar verici or­tamlara bizi itmesin. Çünkü bu tür hareketler oturaklı ve sağlam bir ze­min oluşturmaya mani olur. Biz, çalışmak hususunda sorumluyuz, netice­ye ulaşmaktan mesul değiliz. Zaman, fertlerin ömürleriyle değil, ideoloji­lerin ve cemaatların ömürleriyle orantılıdır. Hedefe varmadan gecikmek de hareketin veya hareket metodunun yanlış olduğu anlamına gelmez.[155]

 

Sözün Özü

 

Meşakkat ve işkenceler, davet yolunda Allah'ın bir sünnetidir, hata­lar neticesi ortaya çıkan bir durum değildir. Aksine davetçilerin, yolda yürürken meşakkat ve işkencelere uğramaması, gidişatından şüphe etme­sini gerektirir. Davetçiler için, meşakkat ve işkenceleri yok etmek, şidde­tini hafifletmek veya zamanını azaltmak, davaya sımsıkı sarıldığı ve bu uğurda çalışmayı sürdürdüğü ve bunda ısrar ettiği müddetçe bu mümkün değildir. Keza meşakkat ve işkenceler, dava hayatında ölü devreler değil­dir. Gerekli, esas ve canlı devrelerdir.

Meşakkatler, zorluklar, işkenceler ve eziyetler suretiyle ortaya çıkan zararlar; gerçekte dava için, cemaat için ve fertler için bir hayır ve bir faydadır. Dış görünüşü zarar olsa bile. Dava yolundaki meşakkat ve iş­kenceler, itici güçlerdir, öldürücü darbeler değil... Bütünüyle hayırdır, za­rar değil.. Allah kendi davası için hayırdan başka bir şey murad etmez. Bunun için diyoruz ki, meşakkat ve işkenceler davetçilere sunulan bir ba­ğıştır.

Allah davetçilerinin, davalarıyla güven ve sükuna kavuşmaları, tabii seyrinde yürümeleri, Allah Resulü (a.s.)'nün ve Ashab-ı Kiram'ın değiş­tirmeden ve bozmadan üzerinde yürüdükleri yolda aynıyla gitmeleri ge­rekir. Allah onları korumuş, bütün komplo ve tuzakları geri çevirmiş ve önüne bir set çekmiştir.

"Hiç şüphe yok ki Allah, (müşriklerin saldırı ve sinsi tuzaklarını) iman edenlerden uzaklaştırmıştır. Gerçekten Allah, hain ve nankör olan kimseyi sevmez."[156]

"Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır."[157]

[158]

 

Yolun Doğruluğundan Emin Olmak

 

Herhangi bir yolcunun takip ettiği yolun, varmak istediği hedefe doğru gittiğine emin olması ve bu hususta tam bir güven içerisinde bu­lunması gerekir ki, yolundan alıkoyacak şüphe ve güvensizliğe, hayret ve ümitsizliğe kapılmasın. Yoksa olduğu yerde dikilir kalır, ya da önünde yollar çoğaldığı için gerisin geri döner.

Bunun için her müslüman davetçi, davet yolunda henüz adımını at­madan takip ettiği yolun, uyguladığı metodun doğru olup olmadığını araştırma mecburiyetindedir. Ta ki, zamanını ve çabasını boşa harcama­sın.

Davet yolumuz yeni ve uydurulmuş bir yol değildir. O, daha önce Resulullah (a.s.) ve ashabının üzerinde yürüdüğü yoldur. Bu yolun meto­dunu Şehit Hasan el-Benna, Resulullah (a.s.)'ın fiili sünnetinden alarak bize öğretti, işaretlerini belirterek o yola şevketti. Şehit Hasan el-Benna ile yaşadığı günlerde bütün ihlas ve samimiyetimizle sürekli bir gayretle o yolda devam ettik. Davet binasının temellerinin sağlam atılması, tuğla­larının kuvvetli ve muntazam örtülmesi için gerekli itina gösterildi. Niha­yet o, Allah'a doğru yolculuğunda kulluk görevini hakkıyle yerine getirmek için, giriştiği İslam'a davet mücadelesinde, şehadet şerbetini içerek Rabbine kavuştu.

Evet, hedefi ve gayesi Allah rızası olan bizlere, bu yolda tereddütlü hareket edip, onun akibetine güvenle bakmamak yakışır mı? Allah'ın rı­zasından daha büyük bir hedef olur mu? Liderlerin en hayırlısı olan Resulullah (a.s.)'ın başını çektiği bir davaya, kumanda ettiği bir kervanın yoluna nasıl güvenmeyelim? Çünkü, O'nun çağırdığı yol dosdoğru bir yoldur.

"De ki: İşte benim yolum budur: Allah'a basiretle davet ederim. Ben ve bana uyanlar.. Allah'ı (ortaklardan) tenzih ederim. Ben ortak koşan­lardan değilim."[159]

Allah'ın kitabı ve Resulünün gösterdiği bir yolun doğruluğuna ve emniyetli olduğuna niçin güvenmeyelim? O yol ki, Allah için cihadı ve bu uğurda şehid olmayı en yüce bir gaye bilir.

Davet yolunda gençliğin güvenini, tereddüte kapılmamalarını sağla­mak için onlara şöyle hitap etmişti:

"Ey gençlik! Sizleri bu yüce prensiplere, üstün ve sabit ilkelere da­vet ediyoruz. Eğer düşüncemize inanır, adımlarımızı izler, hanif islam'ın yolunda bizlere refakat ederseniz; aynı zamanda bütün çabalarınızı aki­deniz uğruna sarfeder ve başka düşünceler peşine takılmazsanız biliniz ki bu, dünyanız ve ahiretiniz için daha hayırlı olacak ve iki cihanda me­sut olacaksıız. İnşaallah sizden önceki müslümanların eliyle Allah'ın gerçekleştirdiği bu davayı sizin elinizle de gerçekleştirecektir.

Eğer samimi iseniz, İslam'ın mücadele meydanındaki gayretlerini­zin semeresini mutlaka göreceksiniz. Yoksa akıbeti meçhul davetler, fi­yasko ile neticelenen sistemler arasında bocalayıp kalırsınız. Allah'ın yardımı, insan azlığı veya çokluğuna Önem vermeden yolunda devam edecektir."

"...yardım yalnız her şeye galip ve hikmet sahibi Allah katındadır."[160]

İşte, bu böyledir.. Şüphesiz İslami hareketimiz; yolundan geri çevril­mesi, hedefinden geciktirilmesi veya tamamen yok edilmesi için düşma­nın bir çok başarısız darbeleri ile karşı karşıya gelmiştir. Belki de bazı kimselerde, bu çeşit darbeler yüzünden, davet yolunun üslubu, istikameti­nin sağlamlığı ve sıhhati hakkında bir takım kuşkular ve istifhamlar mey­dana gelebilir. Bütün bunları daha önceki makalelerimizde etraflıca izah etmiştik. Bu tür meşakkatlerin, ancak davaya kuvvet kazandırabileceğini, davet yolunda güven, sebat ve daha da bilenmeyi sağlayacağını, İslami aksiyonun cahili reaksiyonlarla karşılaşmasının bütün ilahi davetlerde bir sünnetullah olduğunu belirtmiştik. Allah düşmanlarının, tüm işkence ve zulüm metodlarını îslami harekete karşı yoğunlaştırmalarının sebebi, İs­lami hareketin sağlıklı metodu, sağlam düşüncesiyle batılın üstesinden geleceğini ve ortadan kaldırma görevini üstlendiğini bildikleri içindir.

İslami hareket; sebat ve sadelik karakteriyle, şümul ve derinlik bo­yutları ile İslam için çalışmak isteyen her samimi insanın gönlünü fethet­miş, güvenini kazanmıştır. Derken İslami hareket, emaneti miras alan, kendisine kuvvet ve canlılık sağlayan desteğini kazanan ve kendisiyle uyum sağlayan yeni filizlenmiş genç bir nesille karşılaştı.

İslam'ı din ve devlet, mushaf ve kılıç, ibadet ve kumandanlık olarak en doğru ve en sıhhatli ifadesiyle takdim eden, Filistin ve benzeri ülkeler­de Allah yolunda malları ve canlarıyla örnekler sergileyen mücahitleri yetiştiren ve böylece İslam'ın canlılığını ve hayattaki fonksiyonunu tem­sil eden İslami hareket, elbette güven ve takdire şayandır.

Ardı arkası kesilmeyen şehitler alayının davet yolunda Allah'ın dini­ne feda olmak için ruhlarını takdim etmeleri, hiç bir gevşeklik ve zillet göstermeyen zulüm ve şiddetli işkencelere tabi tutulmalarına rağmen Al­lah'a davet vazifelerinden taviz vermeyen şu mücahid simaların uzun se­neler boyunca sabır ve sebatla Allah'ın düşmanlarına karşı cihad etmeleri, bu hareketimizin doğruluk ve samimiyetine en kuvvetli delil olduğu gibi, bütün dünyalıklarını bırakıp bu harekete katılmaları da yolumuzun sıhha­ti ve selametine dair huzur ve güven telkin etmektedir.

İslami hareketin, dünyanın tüm cazibelerinden uzak şahısları putlaştırarak onlar adına haykınp harekete geçme yerine, yalnız Allah rızası için tescil ettiği o tarihi günler, o olaylar, samimi ve ihlaslı mücahitlere hareket yollarında gerekli güveni telkin etmeye yeterlidir.

Şehit Hasan el-Benna bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:

"Şu ne kadar büyük bir hatadır ki; bazı insanlar, Müslüman Kardeşler'in, davet tarihinin herhangi bir döneminde hükümetlerden bir hü­kümete basamak olduklarını ya da kendi gayesinin dışında başka gayelere hizmet ettiklerini veya başka metodları uyguladıklarını sanıyorlar. İs­ter İhvan, ister başkaları olsun bunun böyle olmadığını bilmelidirler.

İslami hareket, tüm şiddetli baskılara rağmen Allah'ın desteği ve hi­mayesinde olan bu daveti, hiçbir değişikliğe uğratmadan tüm şumuliyeti ve sadeliği ile yeni filizlenen nesle miras bırakmak için sağa ve sola sap­madan önündeki engelleri aşarken İslami davetin dejenere olmamasına son derece özen göstermektedir."

"İşte doğru yolum budur. Ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın. (Azabımdan) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye etti."[161]

"Mü'minlerden öyle erkekler var ki, Allah'a verdikleri sözde durdu­lar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi. (Şehid oluncaya kadar çarpı­şacaklarını adamışlardı, çarpıştılar ve şehid düştüler.) Kimi de (Şehidlik) beklemektedir. Sözlerini asla değiştirmemişlerdir."[162]

Ümitsizliğe kapılmayı reddeden üyelerinin ve tüm müslümanlarının kalbinde ümit meş'alesini yakan, dünya sevgisini ve ölüm korkusunu kalplerden söküp atan dolayısıyla bunun fiili örneklerini ortaya koyan İs­lami hareket, gayretli her müslümana kendini kabul ettirmiş ve güvenini kazanmıştır.

Bu konuda Şehid İmam şöyle diyor:

"Ey Müslüman Kardeşler! Ümitsizliğe kapılmayın. Çünkü ümitsizli­ğe düşmek müslümanın ahlakı değildir. Bu günün gerçekleri dünün ha­yali idi, bu günün hayali de yarının gerçeği olabilir. Bozguncu saldırıla­ra rağmen inanmış milletimizin ruhunda, selamete çıkacaklarına dair büyük ümitler bulunmaktadır. Zayıf olan hayat boyunca kalacak değil­dir."

"Biz de isteriz ki, yeryüzünde müstezaflara lütfedelim. Onları önder­ler yapalım, Onları (Ötekilerin mülküne) mirasçı kılalım."[163]

"Ey gençlik! Sizler, islam nizamını hakim kılan daha önceki kimse­lerden güç bakımdan daha zayıf değilsiniz. Öyle ise gevşemeyin, sarsıl­mayın! Gözünüzü Allah'ın şu haberine dikin!

"Onlar ki, halk kendilerine: "(düşmanınız olan) insanlar sîze karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!" deyince bu söz oların imanını artırdi. Ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" dediler. Bunlardan dolayı Allah'tan bir nimet ve bollukla geri döndüler, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadı ve Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük kerem sahibidir. O şeytan sizi kendi dostlarından korkutuyor, eğer inanmış iseniz onlardan korkmayın, Benden korkun!" [164]

Davet yolundaki güvenimizi artıran bir husus da, emniyet ve huzuru sağlamak, beşeriyeti mutlu kılmak amacıyla vazedilen tüm beşeri düzen ve sistemler fiyasko ile neticelendikten sonra insanlığın, dünyanın içine düştüğü şaşkınlık ve buhrandan kurtulması için İslam davetine muhtaç olduğunu hissetmesidir.

Nitekim ülkemizde tatbik edilen beşeri sistemlerden dolayı milleti­mizin karşılaştığı acı ve sancılı sonuçlar, Allah'ın dinini uygulayıp davet yolumuza dönmekten başka çare ve kurtuluş olmadığının bir göstergesi­dir. Böylece tüm engellere rağmen görüyoruz ki; davetimizin güçlülüğü, amacımızın soyluluğu, dünyanın ona ihtiyacı ve Rabbimizin bize olan desteği, önümüzdeki tüm engelleri aşabilecek hareketimizin başarı amil­leridir.

"Allah emrini (va'dini) yerine getirmeye kadirdir, ama insanların çoğu bilmezler."[165]

Şerefli mirasa susayan gençliğe sesleniyoruz! Yolların kavşağında şaşırıp kalan ümmete... Zamanın beynine iftihar belgeleri nakşeden kanın mirasçılarına.. İslam'ın dünya hakimiyetine, ahiret saadetine inanan bütün müslümanlara... Mevlasına şehadet ruhunu sunacaklara... İşte hidayet ve saadet burada! Davet yolunda Enbiya Seyyidi Hz. Muhammed (a.s.)'in sancağı altında cihad zevki, fedayı can neş'esi burada![166]

 

Davet Yolunda 60 Yıl

 

Şehid İmam Hasan el Benna, azim ve sebatla, davet yolunda yarım asır kadar cihad hareketinde devam etti. O zamanlar gençlik dönemini yaşıyordu. Yirmi yıl boyunca rahat yüzü görmeden, gözüne uyku girme­den Rabbine dua ediyor, mücahid insan yetiştiriyor, kardeşlik bağlarını kuruyor ve cemaat düzeninin faaliyetini sağlıyordu. Davet yolunda şehid olarak Rabbinin huzuruna çıkıncaya kadar mücadele ve mücahede edi­yordu. Çünkü Allah'a verdiği sözü üzerinde sadakatle durmaya azmet­mişti.

İmam, şehid olduktan sonra, aynı yolda Allah'ın yardımıyla hiçbir değişiklik yapılmadan hareketimiz devam etti. Davetin yönünü değiştir­mek ya da tamamen ortadan kaldırmak için düşman tarafından gelen şid­detli darbelere rağmen davet yolunda hiçbir gevşeklik ve yumuşama gös­terilmedi. Allah, düşmanın hilelerini bozdu, mü'minlere sebat verdi, ki­mini de şehid olarak yanına aldı. İslami davet gün geçtikçe kök salıp yer­yüzüne yayılmaya başladı.

"Mü'minler (düşman) orduları(nı) gördükleri zaman (korkmadılar): "Bu, Allah ve Rasulünün bize va'dettiği şeydir, Allah ve Rasulü doğru söylemiştir," dediler. Ve bu onların sadece imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. Mü'minlerden öyle erler vardır ki, Allah'a verdikleri sözde dur­dular. Onlardan kimi adağını yerine getirdi (şehid oluncaya kadar çar­pışacaklarını adamışlardı, çarpıştılar ve şehid düştüler). Kimi de (şehidlik) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir. Ki Allah doğruları, doğrulukları ile mükafatlandırsın, ikiyüzlüleri de dilerse azab etsin yahut tevbelerini kabul buyursun. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir."[167]

 

Yoldaki İşaretler

 

Merhum lider Hasan el-Bennâ, kitab, broşür ve konferanslarında da­vet yolunda uyulması gereken işaretleri belirtmiş ve bu işaretlerden şaşmamayı ısrarla tavsiye etmiştir. Bunların; Resulullah (a.s.)'ın, ashabının ve selef-i salihinin yolunun işaretleri olduğunu beyan etmiştir. Müslü­manları parça parça edip birliğinin dağılmasına sebep olacak bozuk fikir­lerden, mezhepçilik yaygarasından uzak durmaya da son derece itina gös­termiştir. Bütün işlerimizde baş vuracağımız yegane kaynak Allah'ın kitabı ve Resulünün sünneti olduğunu açıkça ifade etmiştir.

Tekfir etme düşüncesi ortaya çıkmadan seneler öncesi böyle bir sap­lantıya düşmekten sakındırırdı. Hareket yolunda çabuk sonuç elde etmek, henüz olgunlaşmadan meyvesini toplamak gibi yanlış bir zehaba kapılmamaya da dikkati çeker ve bunun doğuracağı tehlikeleri dile getirirdi. Yolun uzun ve zor olduğunu fakat bundan başka yol olmadığını, derin bir anlayış, kesintisiz bir çalışma ile sabır gösterip cihad yolunda devam et­meye muhtaç olduklarım söylerdi.

Merhum şehid, siyasi partilerin metodundan uzak bir şekilde müslüman fertleri İslam akidesiyle yetiştirip bunun için gerekli eğitimin yapıl­masının zorunlu olduğunu vurguladı. İslami çalışmaların; daima vakit kaybettiren, davetçilerin enerjisini heder eden, kin ve hased körükleyen her türlü münakaşa ve çekişmelerden uzak bir şekilde Allah sevgisine da­yalı kardeşlik bağlarını kuvvetlendirmek amacına yönelik olmasına itina gösterirdi.

İslam'a davet sahasında çalışanlara şu tavsiyede bulunurdu: "Güçbirliği edip birbirinize yardımcı olunuz. Temel konularda ve tali meselelerin de bir çoğunda (Allah'a hamdolsun) müttefik bulunuyor­sunuz. Esasa taalluk etmeyen bir takım meseleler yüzünden aranıza ihti­laf girmesin. İttifak ettiğimiz hususlarda birbirimize yardımcı olalım, ih­tilaf ettiğimiz konularda da birbirimizi mazur görelim. Yakın bir gele­cekte İslama davet yolunda Allah'ın sünnetinin gereği olarak cemaati­miz çeşitli imtihan ve meşakkatlere maruz kalacaktır. Materyalist batı blokunda gerçekleşen beşer kumandası, batı aleminin tökezleyip bocala­masından sonra güçlü iman ordusunun eliyle doğunun islam alemine teslim edilecektir. Ta ki, yeryüzünde fitne kalmayıp din (idare) tamamen Allah'ın olsun."[168]

 

Zamanın Etkinliği

 

Bazı kimseler, bir takım yüzeysel değerlendirmelerle: "Uzun zaman geçmesine rağmen, bozuk ortamı değiştirip yerine İslami ortamı oluştur­makla ilgili umduğumuz sonuçları niçin elde edemiyoruz? Eğitim ve öğ­retim merhalesi ne zamana kadar devam edecek? Yoksa, yoldan sapmalar oldu da onun için mi amaçlanan hedefe ulaşılamıyor?" gibi sorular yönel­tiyorlar.

Bu tür sorulara cevap vermek ve durumu iyice vuzuha kavuşturmak için her şeyden önce şunu ifade etmek isterim: Zaman kavramı, fertlerin ömürleriyle değil, davetlerin ve toplumların ömürleriyle kıyaslanabilir.

İslam davetinin ömrü henüz ondört asırdır.[169] Düşünecek olursak İslam devleti, Endülüs'ün düşmesiyle birkaç asırdır başaşağı yuvarlanıp gitmektedir. Nihayet, hilafetin kaldırılmasıyla en zayıf duruma düşünce, İslam daveti yeniden önündeki yokuşu tırmanarak aşmaya başladı. İslam davetinin, cihanşümul bir İslam devletini tesis edip bir daha eski hakimi­yet ve otoritesine kavuşabilmesi için bir asır kadar zamana daha ihtiyacı vardır.

İslami davetin önündeki engelleri tırmanışının müjdelerini apaçık bir şekilde, şu İslami ortamda, özellikle gençlik kesiminde geride bıraktığı­mız çok kısa diyebileceğimiz birkaç sene zarfında şahit olmuş durumda­yız. İslam devleti pusuya düşürüldükten sonra yeniden başlayan İslami uyanış ve hareket hamlesi iddiamızın açık bir delilidir.

Hilafetin düşmesinden sonra 1928'lerde kurulan Müslüman Kardeş­ler Cemaati, sanki yüce Allah tarafından cihanşümul bir İslam devletinin temelini atacak yeni bir diriliş hareketiyle vazifelendirilmişti. Bunun için Şehid İmam İhvanı, bir cemiyet veya cemaat görmekten ziyade, bu üm­metin benliğine nüfuz eden yeni bir ruh, yeni bir hayat iksiri olarak gör­mekteydi.[170]

 

Bu Merhalenin Tabiatı

 

Özlenen İslam devletinin temelini atmayı üstlenen şu davetimizin merhalesi, İslam daveti tarihi boyunca en mühim ve en meşakkatli bir merhaledir. Her ne kadar davetimizin, bir devlet otoritesi ve gücü düze­yinde bir görünümü yok ise de onun durumu bir binanın temeli mesabe­sindedir. Muazzam bir binanın temelinin sağlamlığı için sarfedilmesi ge­reken emekler, ileride kurulacak olan cihanşümul bir devletin temeli me­sabesinde olan bu davetimiz için de gereklidir. Bir binanın temeli ne de­rece sağlam ve kuvvetli olursa, o temel üzerinde kurulacak bina da o nisbette sağlam ve kuvvetli olur ve o nisbette yükselebilir.

Şu sağlam temelin oluşması Allah davasının yücelmesi, küfrün al­çalması için; İslam akidesine boyun eğmiş, hayatını onun üzerine kur­muş, tüm güç ve imkanlarını onun yolunda seferber etmiş, onun için çalışan, onun yolunda kurbanlar veren, onu koruyan ve onu hayata hakim kılmak için didinen bir iman kuşağını yetiştirmekle mümkündür.

Henüz bina zemin üzerine dikilmeden, temeli için sarfedilen emek­ler, çekilen zahmetler, davetimizin bu merhalesinin tabiatını andırır. Ama buna zaman tayin etmek hareketimizin doruk noktasını belirlemek, bina­nın ne zaman tamamlanacağını kestirmek bize ait değildir. O ancak Al­lah'a aittir. Çünkü bunun vaktini tayin etmek, ona bir sınır çizmek Al­lah'ın ilmine ve takdirine bağlıdır. Bize düşen bu yolda yürümek, tüm gü­cümüzü kullanmak ve işlerimizde yalnız Allah'ın rızasını gütmektir. Zira Allah, bizden çalışmayı istiyor, sonuç elde etmek hususunda muhasebe etmemizi istemiyor.

"De ki, çalışın! Yaptığınız işleri Allah görecek, Rasulü de, müminler de. Sonra görülen ve görülmeyeni bilen (Allah'a) döndürüleceksiniz. O size yaptıklarınızı bir bir haber verecektir, "[171]

Bununla beraber İslami Hareket, İslam daveti sahasında bir çok önemli hususları gerçekleştirmeyi başarmıştır.Bunu ancak teşkilattan ön­ceki durum ile, teşkilatın İslami çalışmalar sahasında kaydettiği köklü de­ğişiklikleri karşılaştıranlar bilir. İnşaallah tamamlanacak olan bu önemli işlerde bizim de hareket payımız olacaktır.[172]

 

Zaman, İslam Davetinin Lehinedir

 

Ufukta beliren kara sislere, koyu cehalete ve batılın, hak ehlini sıkış­tırıp tazyik altına almasına rağmen Allah'ın yardımıyla yine de zaman İs­lam daveti lehine işlemektedir. İslam aleminin vücut eklemlerinde canla­nan uyanış, müslüman olmayan milletlerde psikolojik tedirginlikler do­ğurmuştur. Özellikle genç kuşaklarda bu hal daha da belirgindir. Bu da kendilerine emniyet, huzur ve mutluluk sağlayacak doktrin ve inançlarını yitirdiklerinden kaynaklanmaktadır. Her türlü huzur ve saadet ancak Al­lah'a imanda ve O'nun hidayetiyle hidayetlenmede gerçekleşir.

"Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yü­rüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu? İşte kafirlere yaptıkları (işler), öyle süslü (cazip) gösterilmiştir." [173]

Arzulanan bu huzur ve saadet de ancak, Allah katında dosdoğru din İslamın akidesini yaşamakla mümkündür.

"Allah katında gerçek din ancak Ulamdır. "[174]

İnsanlık, içine düştüğü şu ızdıraba, ruhi çöküntüye asla sabredemeyecektir. Birgün kendisini, içerisine düştüğü bu ızdıraptan kurtarabilecek birilerini aramaya koyulacaktır. O'nu da ancak İslam'da bulabilecektir. Şu halde İslami Harekete düşen görev; İslam düşmanlarının şu din ile insan­lar arasına soktukları din düşmanlığı ve dine karşı ürkeklik gibi engelleri ortadan kaldırmak için kendisine düşeni yapmaktır. Keza, insanları İsla­ma girmekten soğutan bugünkü müslümanların da İslam'dan uzak yaşa­yışlarına son vermeleri gerekmektedir. Öyle ise davet yolunda örnek ola­bilecek davranışlar sergilemeli, müslüman olmayanlara en güzel bir şe­kilde İslam'ı sunmalı, böylece, İslam düşmanlarından gelen iftiraları yüz­lerine çarpmalıyız. İşte o zaman insanların İslam'a yönelişleri büyük çap­ta artacaktır. Hem de kızgın bir çölde susuz insanların ani olarak yerden fışkıran tatlı bir kaynağın üstüne düşüp kana kana içtikten sonra birbirle­rini o tatlı suya çağırdıkları gibi... O gün ne düzenleri, ne de din adamları bu rağbetin karşısında durabilecek, herkes İslam'a koşup susuzluklarını giderecektir.[175]

 

Dünyanın İnanç Haritası

 

İddiamızı, üzerinde yaşadığımız dünyanın bir inanç haritasını çize­rek ispatlayabiliriz. Evet elli yıl öncesinin bir dünya inanç haritasını çizi­yoruz: Çizdiğimiz bu inanç haritası üzerindeki yeşil renk İslami, sarı renk Hıristiyanlığı, mavi renk Budizmi, kırmızı renk de Komünizmi göstermiş olsun. Bu haritanın bir benzerini de bugün için çizelim. İki harita arasın­da yapılacak bir kıyaslamada büyük çapta bir değişikliğin meydana gel­diğini görürüz. Müslümanların zayıf olmalarına rağmen, bugünkü harita­nın yeşil sathının muazzam bir şekilde genişlediğini, bilhassa bu genişle­menin Afrika'da geliştiğini görürüz. Bu, İslam'ın fıtrat dini oluşu ve ken­dine has bir etkinliğe sahip olduğu içindir. Sarı rengin bazı bölünlerinin solup kırmızı veya yeşile, mavinin de büyük bir kısmının kırmızı renge dönüştüğünü görürüz.

Şunu bilmek gerekir ki: komünizm, her ne kadar ortaya ilk çıkışında yeni ve geniş bir toprak parçasına sahip olmuşsa da bu geçici olmuştur. Çünkü, fıtratın din sevgisi, mülkiyet arzusu gibi kanunlarına ters düştü­ğünden uzun zaman devam edememiş, fıtratın bu iç güdüsü karşısında duramayacağını anladığından kendini insanlara kabul ettirmek için demir ve ateşle zor kullanmaya yeltenmiştir. Bununla beraber Komünizm bir çok prensiplerinden geri dönmüş, inşallah gelecekte tüm varlığından ayrı­lıp Allah (c.c.)'ın insanlara beğenip seçtiği şu dine dönecektir.

"... Bugün size, dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak islam'ı beğendim."[176]

 

Şiddetli Çarpışma

 

Şunu bilmek gerekir ki, iki harita arasındaki farklılık kolay olmamış­tır. Hak ile batıl arasındaki şiddetli çarpışmalar sonucu olmuştur.

"..Allah hak ile batılı böyle bir benzetme ile anlatır: Köpük yok olup gider, insanlara yararlı olan ise yeryüzünde kalır, işte Allah (kapalı şey­leri anlatmak için) böyle misaller verir."[177]

Allah'ımızın yardımına, dinimize ve onun hakkaniyetine güveniyor, davet yolumuzun Resulullah (a.s.)'ın yolu olduğuna inandığımızdan, ken­dimize ve geleceğimize güvenle bakıyoruz. Dolayısıyla Allah'ın vaadi gerçekleşinceye kadar bu yolda çalışmaya azimliyiz.

"... Müminlere yardım etmek üzerimize hak oldu."[178]

 

Gençlik Soruyor

 

Gençlerden bir çokları şu soruyu yöneltiyorlar: "Şimdi bizden ne yapmamız isteniyor? Davet yolumuzda tam bir güven sahibi olduktan sonra ne yapmamız gerekiyorsa yapalım ki, gayretlerimizi faydasız yere, vakitlerimizi boşa harcamış olmayalım. Bu ruh ile şereflenmiş olarak ha­reket etmeye hazırız."

Evet bu durum, kız ve erkek gençliğimizin büyük bir kesimi davet yolunda dinamik bir ruhi yapıya sahip olduğunu göstermektedir.

Bu sorularına cevap vermeden, daha önce söz konusu ettiğimiz ve gerçekleştirmeye çalıştığımız hedeflerimizi belirlemeye, davet yolumu­zun merhalelerine, yol üzerindeki engel ve sapmalara ve şu anda işlediği­miz merhalenin karekterinin ne olduğuna dikkatleri çekmek gerekir.

Daha önce de gençliğimizden övgü ile bahsetmiş, haklarındaki tak­dirlerimizi dile getirmiştik. Çünkü onlar, davet yolunda kendilerinden ön­ceki kardeşlerinin başına gelen eziyet ve işkenceleri okuyup duydukları halde her zaman batıla karşı koymuş, İslam için gerekli çalışmayı yap­maktan geri durmamışlardır.

"... Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zayıflık göster­mediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever."[179]

 

Merhalenin Tabiatı

 

1- Fert,

2- Aile,

3- Cemiyet, oluşturur.

Bu üç unsurun ıslahı, İslam devletinin sağlam temelini ve onun kuruluşu için verimli ça­lışma sahasını teşkil etmektedir. Bu merhalede "Nefsini düzelt, başkasını davet et," cümlesinde ifadesini bulan prensibimiz, davet yolunda çok önemli ve ana hedefimizdir. Dört kelime ile ifadelendirilen bu prensibi­miz davet yolundaki hareketin esası ve ilkesidir. Başkasını davet etmek de hemen onu takip eder. İnsanlar kendi nefislerindekini değiştirmedikçe, Allah'ın onları değiştirmeyeceği Allah'ın geçerli bir sünnetidir.

"Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durum­larını değiştirmez."[180]

Nefsimizdeki hataları düzeltmedikçe, insanların içinde yaşadığı şu bozuk ortamı değiştirmek ve insanların çektiği ızdırap ve huzursuzlukları dindirmek mümkün olmayacaktır.[181]

 

Azlık Ve Çokluk

 

Müslüman patentli insanların sayısı çoktur. Fakat biz, çirkin ve bo­zuk ortamı değiştirip, yerine tertemiz İslami atmosferi kurabilecek etkin, kuvvetli, imanlı şahsiyete sahip, İslam akidesini benimsemiş insan tipine talibiz.

Üstad Hudeybi (Allah rahmet etsin) der ki:

Bu aradığımız akide insanı, Rasulullah (a.s.)'ın Kur'an medresesinde yetişmişti. Sayıları; Allah'ın dinine çağırmak, Allah için kardeş olmak, bağların en kuvvetlisi inanç bağıyla birbirlerine bağlanmak suretiyle ço­ğalmıştı. Bu suretle onlar, İslami şahsiyeti Allah'ın izni ve yardımıyle oluşturmuşlar ve bu sayede İslam devletini kurabilmişlerdi. Biz de ayni minval üzere ayni yolda yürümeli, Kur'an ve Resul'ün sünnet medresesin­de yetişmeli, başkalarını Allah'ın yoluna davet ederek İslam'ın kardeşlik bağlarıyla birbirimize bağlanmalıyız.[182]

 

Nefsi Islah Etmek

 

Nefsi İslah etmek İslam davetinde temel esastır. Hakkı hakim kılıp batılı ortadan kaldırmak için gerekli olan güç sırasıyle şu üç kuvvetten oluşur:

1- İman kuvveti,

2- Vahdet (birlik) kuvveti,

3- Güç ve silah kuv­veti.

Rasulullah (a.s.)'ın davet yolunda bu üç kuvvet sırasıyle uygulan­dığından biz de sırasıyle uygulamak zorundayız. İman kuvveti ile birlik kuvveti oluşturulmadan, bozuk ortamı değiştirmek için güç ve zor kuvve­tine baş vurmak doğru değildir.

Bunun için, hazırlık ve çalışma döneminde bu sıraya her yönüyle ters düşecek bütün davranışlardan sakındırıyoruz. Tâki vakti gelmeden yersiz olarak gayretler heder edilmesin, davetçiler yok edilip, İslâmî ça­lışmalara zarar verilmesin.

Davetin ilk günlerinde Rasulullah (a.s.)'ın cihaddan ve cihad için fa­aliyet göstermekten uzak durmasını, sadece o gün için cihad ortamının oluşmamasına bağlamak hatalı bir görüştür. Aksine Rasulullah (a.s.) o gün seve seve Allah yolunda ruhunu feda edecek, tereddüt ve gevşeklik göstermeden cihad yolunda silah taşıyacak imanlı eller ve imanlı yürekler hazırlamakla uğraşıyordu. Akabe'de aktedilen iki biat, Rasulullah (a.s.)'ın, gelecekte cihad yapmak için hazırlık yaptığının bir delilidir. Çünkü, biat esnasında Medine'lilerin çocuklarını ve hanımlarını koruduk­ları gibi, kendisini de korumalarını şart koşuyordu.

İhvan'ın da bu merhalede cihadla ilgili işlerle uğraşmaması, cihaddan vazgeçtikleri veya ondan gafil oldukları anlamına gelmez. Nasıl cihaddan gafil olabilirler ki; cihad, onların biatlarının bir rüknüdür. Şehid İmam bu konuda "Cihad Risalesi" adlı bir eser yazmıştır.

İhvan'ın parolası şudur: "Cihad yolumuzdur, Allah yolunda ölmek en yüce gayemizdir." İhvan'a göre cihad, söz ve yazı yazmaktan ibaret bir şey değildir. Bilakis şartlar elverdikçe aksiyon planında kaydedilen faali­yetlerdir. Nitekim Filistin ve Kanal'da düşmanın kalbine korku salmış, Allah adına eşsiz kahramanlık örneklerini göstermiş ve bu yolda bir alay şehid vermişlerdir.

Bazı kişilerin, bilhassa ileriyi gözetleyen gençlerin, çoğu kez hayat­larında fiilen galip olmadıkları takdirde gösterdikleri gayretlerinden dola­yı ecir kazanamayacaklarını düşündükleri için cihada hazırlık çalışmala­rının aleyhine de olsa acilen galibiyet elde etmek için harekete geçmek isterler. Oysa bu, hatalı bir davranıştır. Daha önce belirttiğimiz gibi biz, Allah için çalışmak, çalışmalarımızı yerinde, temkinlice yapmak, sadık ile ihlas ile davaya sarılmakla mükellefiz, Neticeye varmaktan sorumlu değiliz. Zamanın leh ve aleyhe dönüşmesi fertlerin ömürleriyle değil, toplumların ve davetlerin ömürleriyle orantılı olduğunu hatırlatmıştık.

Herhangi bir insanın, İslam'ın ahlak ve adabını onun prensiplerini yaşamak için nefsini itaate getirme yolunda çekeceği güçlük, Allah için hayatını feda edecek bir hareketi göze alma hususunda çekmeyeceğini söylesek mübalağa etmiş olmayız. Hedeflediğimiz amaçlan gerçekleştir­mek için büyük ruhlara sahip kuvvetli irade taşıyan fedakar insanlara, ca­nını feda etmek isteyen samimi iman yüklü şahsiyetlere ihtiyacımız var­dır.

Bu manada Şehid İmam, "Nerden başlayalım" başlığı altında şunları söylemektedir:

"Şu bir gerçektir ki, kitleleri oluşturmak, toplumları terbiye etmek, amaçlanan hedeflen gerçekleştirmek için bu yolda mücadele verecek bir cemaate ve davet işini üstlenen bir kadroya ihtiyaç vardır. Zaafa düşme­yen kudretli bir iradeye davet.. Kalleşlik ve esneklik göstermeyen sabit bir vefakarlığa davet.. Cimrilik ve aç gözlülükten uzak seve seve yapılan bir fedakarlığa davet... Hataya düşmekten koruyacak ve tatbikinden vaz­geçilmez prensiplere davet."

Uzun zaman insanların uzaklaştırıldığı hayatın, yeniden canlandırıl­ması cihad ruhuyla yoğrulan bir toplumun teşekkülü, hamleci bir kitlenin yetişmesi için az önce zikredilen hususlara davet etmekle mümkündür.

Bir millet ki, bu dört özelliği yitirir ya da en azından bunları o mille­tin öncüleri ihmal ederse, artık milletin hedefine kavuşması, yararına olan şeylere sahip olması mümkün olmadığı gibi, zavallı bir millet durumuna düşer ve egemen güçlerin oyuncağı haline gelir. Bir milletin, evham, zanlar ve hayaller aleminde yüzmesi, bedbahtlık adına bu ona yeter.

"Zan haktan hiçbir şey ifade etmez."[183]

Bundan dolayıdır ki, toplamları İslah etmek gayesiyle gerekli sebep­leri hazırlamak, zaman ve gücümüzü sabırla davet yoluna verebilmek için, nefsi ıslah etmenin, hedefe varılmada önemli rol oynadığı ortaya çıkmaktadır.

Nefis, süt emen çocuk gibidir. Emzirmeye devam ettikçe daima em­mek ister, fakat sütten kesiverildiğinde de kesilir.

Şu bir gerçektir ki, dava adamlarını yetiştirmek, fabrika ve dev mü­esseseler kurmaktan daha zordur. İyiliklerin ve hayırların yaygınlaşması salih kişilerin yetiştirilmesiyle mümkündür. Çünkü Allah, fesatçıların hiç bir işini düzeltmez.

Kendi nefislerinin kötülükleriyle mücadele edip onu terbiye etmeye sabır gösteremeyenler, bazen insanların terbiye ve eğitimi hususunda da­ha zamanı gelmeden kaba kuvvete baş vurmak gibi kendileri ve başkaları için kısa bir yol seçmek isterler ki, bu yol çok hatalı ve tehlikeli bir yol­dur.[184]

 

Aradığımız Müslüman

 

Nefis ıslahından söz etmek, kişiye İslami şahsiyetini olgunlaştıran faktörleri sunmaya, sonra da onu süfli alemden inanç ortamına götürmeyi sağlayan çeşitli vesileleri takdim etmeye bizi sevketmektedir. Ancak bu iş bir iki makale ile yapılacak basit bir iş değildir. Bu konuyu tahlil edip inceleyen, kaynak olabilecek nitelikte detaylı bir şekilde izah getiren kitap ve broşürlere ihtiyaç vardır.

Bütün şaibelerden uzak tertemiz bir akidenin, erkan ve huşu'u yerin­de olan bir ibadetin, Kur'an ve sünnetten kaynaklanan bir ahlakın, İslami kumandaya yaraşan fikir ve kültürün, cihad hareketinin yükünü taşıyabi­lecek kuvvetli bir bünyenin sahibi olan müslüman şahıs arıyoruz. Rızkını kendi eliyle kazanan, vaktinin kıymetini bilerek işlerini düzene koyan, başkasına faydalı, nefsinin süfli arzularıyle cihad eden müslüman istiyo­ruz.

Bunlar müslüman şahısta aradığımız bazı özelliklerdir. Nefsi ıslah konusunda her müslüman fertte bulunmasını istediğimiz bu özellikleri bir sonraki ünitede özetle ele alalım.[185]

 

İslam Davetçisinin Özellikleri

 

1. Sağlam Akide

 

Sağlam akideden kasdımız: Hurafe ve bid'atlerden uzak Selef-i Salihinin üzerinde bulunduğu sahih İslam akidesidir. İlk müslümanlan yetiş­tiren, onların vicdan ve şuurlarına hükmeden, hayatlarının her safhasında kendisini gösteren ve yararlı işlerin üzerine sevk eden akide. Doğru yol üzerinde yürüyebileceği iman nuru ile sahibinin kalbini dolduran halis tevhid akidesi.

"Ölü iken kendisini dirittiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürü­yebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu?"[186]

Sağlam bir akide sahibi insanlar istiyoruz.. Akideyi, makinenin bir parçası gibi hayatın bir bölümü olarak değil, hayatın kendisi olduğunu, onsuz hayatın yaşanamayacağı şuurunda olan müslüman şahıs istiyoruz. İnsana hareket ve dinamizm veren bir akide... Cedelleşme ve söz yarışı ortamına iten bir akide değil.

Şair İkbal ne güzel demiş:

"Tevhid, selefi salihinde hareket ve faaliyete sevkeden bir kuvvet iken, sonraları kelam ilmi oldu."

Hiç bir baskı ve şüphenin karşısında sarsılmayan köklü bir imana sahip, Allah'a, meleklerine, rasullerine, ahiret gününe, kaderin hayrına ve şerrine inanan sağlam bir akide sahibi istiyoruz.

Gizli ve açık, kızgınlık ve normal ve her halükarda Rabbinin rahmet ve rızasını uman, azabından ve gazabından korkan, her an için Allah'ın murakebesinde olduğunu düşündüren bir kalp sahibini istiyoruz. Bütün dünya işlerini Rabbani ölçü ile değerlendiren, olayları İslami bir yakla­şımla izleyen akide adamını... Onun her hareket ve davranışı, İslami aki­deden ve onun getirdiği prensip ve terbiye metodlarından kaynaklanan inanç adamını.

Allah katında alacağı ecri dünyalığa tercih eden, davet uğruna malını ve vaktini, fikri çalışma ve gayretini, ruhunu ve her şeyini feda eden, bu yolda karşılaştığı zorlukları sabır ve tahammül ile göğüsleyen akide sahi­bini arıyoruz.

Müslüman kardeşiyle kıvanç duyan, onu candan seven, nefsi için harcamak istediğini kardeşi için de harcayan, hatta onu nefsine tercih eden, onun şeref ve haysiyetini koruyan, onu yalnız başına bırakmayan akide sahibi kişiler istiyoruz.

Öyle sağlam bir akide istiyoruz ki, şahıslara; İslam ve müslüman kardeşlerine karşı mes'uliyet duygusunu aşılayan, güçleri yeterince davet hareketi için görevlerini yerine getirmeyenlerin kalplerini rahatsız eden bir akide...[187]

 

2. Sağlam Akidenin Kaynakları

 

Acaba, sağlam bir akide sahibi olmak için Allah'ın kitabı ve Nebisi­nin sünnetinden başka müracaat edilecek daha hayırlı bir kaynak mı var? Arap yarımadasında harekete geçip cahiliyeyi yok eden, insanlık için en hayırlı bir ümmeti yeryüzüne getiren, Hz. Muhammed (a.s.)'in üzerine vahyolunan Kur'an kaynağı...

Hz. Muhammed (a.s.), Kur'an'ı insanlara öğretti, gerçek akide insan­larını yetiştirdi. İslam devletini kuran insanları.. Kur'an-ı Kerim'in akide­yi açıklama üslubu, üslupların en güzeli ve en mükemmelidir. Kur'an, akideyi kalplere bağlar ve o kalplerden iman menbalarını fışkırtır.

".. gerçekten size Allah'tan bir nur ve açık bir kitap geldi. O'nunla Allah, rızasının peşinde gidenleri esenlik yollarına iletiyor ve onları ken­di izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola sevkediyor."[188]

Aynı zamanda Kur'an'ın, insanların öldükten sonra dirilip ceza veya mükafat görecekleri hususundaki ikna üslubu gayet parlak ve çarpıcıdır:

"Andolsun ki, biz Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık, öğüt al­mak isteyen var mı?"[189]

Nitekim Allah'ın kitabını açıklayan Resulullah (a.s.)'ın sünneti de İs­lam akidesini kalbinde kurmak isteyen herkese gerekli bilgiyi vermekte­dir. Allah'ın Resulü ne doğru söylemiştir:

"Size öyle bir şey bıraktım ki, O'na yapıştığınız müddetçe benden sonra ebediyyen sapıtmazsınız. (O da) Allah'ın kitabı ve benim sünnetimdir."[190]

 

3. Nefsini Düzelt Başkalarını Davet Et!

 

Şehit İmam; şiddet ve imtihan anlarında sahibine sabır sağlamayan, ona fayda vermeyen, kalp ve vicdan derinliklerinden uzak sadece akli ve fikri planda kalıp cedelleşen ve münakaşa sahalarında kendini gösteren bir akide anlayışından uzak durmamız için şiddetle itina gösterirdi.[191]

 

4. Sahih İbadet

 

Nefsini ıslah etmenin temel esası olan sıhhatli bir akideden sonra, sünnete uygun ibadet dönemi başlar. "İbadet kavramı", yalnız namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetleri ifade eden kısır bir manayı değil, haya­tın tümünü kapsamına alan şümullü bir kavramı ifade eder. Yani insanlar Allah'a itaat etmek suretiyle hayatının her anını ibadete dönüştürmelidir.

Bir ayette Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Ben cinleri ve insanları başka değil, ancak bana ibadet etmeleri için yarattım."[192]

İlahi haberin yüklediği görevi hayatımızın her safhasında gerçekleş­tirmek zorundayız.

Günlük hayatımızda, yeme, içme, ilim ve amel, spor ve evlenme gibi faaliyetlerimizi; Allah'a itaat ve ibadet etmeye yardımcı birer vesile ol­mak niyetiyle ibadete çevirebiliriz. Böylece evimiz, okul ve fakültemiz, fabrikamız, ticarethanemiz, tarlamız, spor sahamız ve hatta bütün dünya Allah'a ibadetin yapıldığı bir mihraba dönüşür. Bu çeşit faaliyetlerimizin Allah katında kabul görmüş birer ibadet halini alması için haramdan ve Allah'ın gazabını gerektirecek durumlardan uzak olmakla birlikte keyfi­yet ve nitelik bakımından da şeriata uygun olması gerekir.

Her müslümanm üzerine, ibadetlerin hükümlerini, sıhhatinin şartları­nı, zikredilen fiilleri sünnetine göre tatbikatın ve bunlarda okunduğu riva­yet edilen duaları öğrenip uygulamak gerekir.

Müslüman hayatının her safhası böylece Rabbani olur, bunları haya­tına uygulamakla da Rabbani bir kul olur.

İbadetlerin Allah katında kabul olması için; kişinin nefsinde etkisini gösterebilmesi için, her türlü riyadan uzak, kalp huzuru ve ihlaslı bir ni­yet ile beraber olması lazımdır. Mesela: Allah katında makbul olan, münker ve hayasızlıktan men eden namaz, sadece fıkhi hükümler, yani şart ve rükunları açısından sıhhatli olan namaz değildir. Aynı zamanda mü'minin ruhuna miraç olacak şekilde huşu ve huzurla eda edilen, kulun Rabbine vuslatını (yakınlaşmasını) sağlayan namazdır.[193]

 

5. Sağlam Ahlak

 

Nefsi ıslah etmenin esaslarından biri de Kur'an-ı Kerim'in ve Rasulullah (a.s.)'ın sünnetinin insanları davet ettiği İslam'ın yüce ahlakını ya­şamaktır. Ahlakın fert hayatında, komşu ve akrabasıyla, sosyal hayatta münasebet kurduğu insanlarla olan ilişkilerinde önemli bir yeri vardır.

Allah yoluna davet eden akide adamına, her şeyden önce müslümana yaraşan bir ahlakı taşıması lazımdır ki, davet ettiği şeye bilfiil örnek ol­sun. Dolayısıyle İslamı nazari olarak değil, tatbiki olarak insanlara sun­muş olsun.

Bir işte fiilen örnek olmak, insanlarda dil ile söylemekten daha fazla tesir meydana getirir. Bizim örneğimiz Allah'ın Rasulü (a.s.)'dır. O'nun ahlakı Kur'an'dan ibaretti. Güzel ahlaka teşvik eden bir çok hadisi şerifle­ri vardır. Onlardan bazıları şunlardır:

"Ben ancak üstün ahlakı tamamlamak için gönderildim."[194]

"Kıyamet gününde amellerin terazisine konulan en ağır şey, Al­lah'ın takvası ve güzel ahlaktır." [195]

Güzel ahlakla bezenmek aynı zamanda insanı kötü ahlaktan da uzak­laştırır. İslam âdabı ve ahlâkını yaşamak için bu yolda gerekli gayret ve ciddiyeti göstermeye ne kadar da muhtacız. 'Hilim ahlakı'nı taşımak yani yumuşak sözlü, nazik davranışlı olmak, kızgınlıktan kaçınmak ne iyi şey­dir.

Allah'ın Rasulü bu konuda şöyle buyuruyor:

"Güçlü pehlivan, rakibini yenen değildir. Asıl pehlivan kızdığı za­man öfkesini yenendir," [196]

Akide adamına, Allah'ın kitabında ve Rasulünün sünnetinde geçen mü'minlerin sıfat ve ahlakıyla ahlaklanmak ne kadar da yaraşır. Davetçi kendi durumunu, ne derece İslami ahlaka riayet edip etmediğini anlamak için zaman zaman bu konuda Kur'an ve sünnete başvurup noksanlarını gidermesi, iyiliklerini çoğaltması ne kadar da gereklidir.[197]

 

6. Fikri Kültür

 

İslam için çalışan, Allah yoluna davet eden her akide adamı için ka­çınılmaz olan nefsi ıslah etme yollarından biri de fikri sahada kültürlü ol­masıdır.

Fikri kültür; üç ana hususta incelenir:

a) İslamı tam ve sağlıklı bir şekilde öğrenmek. Böylece, İslamı kap­sam ve sadeliğiyle sıhhatli olarak hem nefsine tatbik etmek hem de baş­kasına en güzel bir şekilde sunabilme imkanına sahip olmak.

b) İslam aleminin geçmişte ve halihazırdaki durumunu, İslam düş­manlarını tanıyıp kullandıkları taktikleri bilmek, İslamı ve müslümanları uzaktan ve yakından ilgilendiren dünyadaki olup biten olayları izlemek. İslam'a davet sahasında çalışanları, onların metod ve prensiplerini, yar­dımlaşma şekillerini ve daha başka İslami çalışmalar sahasında harekete geçenlere gerekli olan şeyleri öğrenmek.

c) Hayatla yakın ilgisi olan tıp, mühendislik, ziraat, ticaret, sanat ve daha başka çeşitli ihtisas bölümlerinde uzman olmak. Akide adamı, top­lumda yerini almak ve kurulan İslam binasında meydana gelebilecek her­hangi bir gediği kapatabilmek için işi ve mesleğinin ihtisasını yapmak zorundadır. Çağdaş ilmi keşiflerin bir çoğunun temeli, müslüman ilim adamları tarafından atıldığı unutulmamalıdır. Dinimiz ilme ve öğrenime teşvik etmekte fakat onu, Allah'ın adına yapmayı istemektedir.

"Oku! Yaratan Rabbinin adiyle." [198]

İslam'a davet sahasında çalışan öğrencilerin derslerinde başarılı ol­maları gerekir. Şayet başarısız olurlarsa, başkaları İslami çalışmayı, ilim­de ilerlemeye mani olduğunu düşünerek İslam için çalışmaktan nefret ederler.[199]

 

7. Bedeni Kuvvet

 

Akide adamından nefsini ıslah etmek için istenen bir husus da bün­yesinin kuvvetli olması için sağlık yönüne itina göstermesidir. Böylece cihad ve davet yükünü taşıyabilsin, hareket yolunda karşılaşacağı zorluk­ların üstesinden gelebilsin, gerçekleştirmek istediğimiz büyük hareketin yolunda davetçinin zayıf bünyesi onu hedefinden geciktirmesin.

Allah'ın Rasulü (a.s.) bünyeyi kuvvetlendirmek için itina göstermeye dikkat çekerek şöyle buyuruyor:

"Her hayırlı işte kuvvetli mü'min, zayıf mü'minden Allah'ın katında daha sevimli ve daha hayırlıdır." [200]

[201]

 

8. Davetçi İçin Gerekli Diğer Hususlar

 

İstediğimiz davetçi; iyi bir müslüman, nefsi için cihad eden, başkası­na faydalı, vaktinin kıymetini bilen, işlerinde düzenli ve eliyle kazancını sağlayan kimsedir. Bu hususlar, davet adamı olan müslüman kişinin şah­siyetinde bulunması gerekli olan temel özelliklerdir. Davetçinin, çalışma­sında istenen etkinliği gösterebilmesi için zikredilen vasıflara sahip olma­sı lazımdır. Bu unsurlara, hatta bir kısmına sahip olmayan bir davetçinin İslami harekette fonksiyonunun olabileceği düşünülemez. Zira nefsin her isteğini yerine getiren, onunla mücadele edip dizginleyemeyen, başkasını Allah'a davet edemez. Çünkü nefsine uygulamadığı bir şeyi başkasından isteyemez.

Davet adamı bazen öyle karmaşık durumlarla karşı karşıya gelir ki, ancak nefse karşı iyi bir mücadele ve mücahede etmekle onları goğüsleyip yenebilir. Allah'a davet eden akide adamı, ruhi bir cömertlikle nefsin­de hiç bir sıkıntı duymadan başkasına hayırlı ve faydalı olmaya çalışma­lıdır. Hatta bu yolda eziyet ve zahmetlerle karşılaşma pahasına olsa bile. Allah'ın Rasulü insanlara faydalı olmak için onlardan gelen türlü eziyetlere katlanırdı. Davet adamının da insanlara hayırlı ve faydalı ol­mak için daima fırsat kollaması ve bütün hayırlı işlerde yarışması zaruri bir görevdir.

"İşte onlar hayırlarda yarışırlar ve onlar önde gidenlerdir." [202]

Davet adamı, vaktinin boşa geçmemesine özen göstermelidir. Vakti­ni, oyun ve eğlence gibi maleyani işlere değil, davetle ilgili sahalarda harcamalıdır. Vakit hayattır. Vazifeler vakitlere sığmayacak kadar çoktur. Giden vakit bir daha geri dönmez ve biz ondan kıyamet gününde de he­sap vereceğiz. Allah'ın Rasulü bir hadisinde:

"Şafağı sökülen Allah'ın her günü; "Ey Adem oğlu! ben yeni bir günüm, senin yaptığın işlere şe­hidim, bende kazanacağını kazan, bir daha kıyamet gününe kadar döne­mem" diye ünler" buyurmaktadır.

Bir de müslüman kardeşten; işlerinde, evinde, bürosunda, iş yerinde, bütçesi hususunda ve hayatını ilgilendiren her alanda dengeli ve düzenli olmasını istiyoruz.

Düzenli bir hayat; daha güzel neticeler, daha verimli ve bereketli va­kitler, gayret ve mali güçler sağladığı gibi, insanların da bütün bunlardan sağlıklı bir şekilde yararlanmalarını temin eder.

Davetçinin kazancını sağlayacak, başkasına yük olmayacak derecede bir işe sahip olması da gerekir ki, müslüman topluma faydalı bir nesil ka­zandırmaya, İslami bir aile kurmaya ve davet sahasında hayırlı ürünler vermeye imkan sağlayacak istikrarlı bir geçim düzeyine kavuşmuş olsun.[203]

 

Nefsi Nasıl Islah Edelim?

 

Nefsin, ıslah edilmesi için gerekli olan yönleri bilmek yeterli değil­dir. Aynı zamanda ıslah işinin nasıl olacağını da bilmek lazımdır. Nefsi ıslah etmenin iki yönü vardır: Biri kültürel yönü, diğeri yapısal terbiye yönüdür. Her iki terbiye motifinde ferdî gayret gerekli olduğu kadar; müşterek metodlara, çeşitli eğitim vasıtaları ve yöntemlerine sahip olan cemiyetin de toplumsal gayretine ihtiyaç vardır. Şehid İmam Hasan el-Benna'nın "Öğretim Risalesi" adlı kitabının son kısmında "Çalışan Karde­şin Görevleri" bölümü ile, "Kardeş Ailelerin Hedefleri" konulu yazının nefsin nasıl ıslah edileceği hususunda önemli açıklamalar vardır.

Nefsin ıslahı için, ferdin günlük tasarruflarında nefis muhasebesi yapması, görevlerini ne derece yerine getirdiği ve İslami prensiplere mu­halefet edip etmediği hususunda kendisini hesaba çekmesi lazımdır. Da­vet sahasında insanın fiili çalışmaları, nefsi ıslah etmenin en etkili vasıta­larından biridir. Fiili çalışma olmadan sadece kitaplarla dava erleri yetişe­mez.

İnsanları hakka davet edip, batılı ve batıl ehlini etkisiz bırakmak için verilen mücadeleler davetçileri eğitir, sebatla hakkı muhafaza yolunda onlara tecrübe kazandırır.[204]

 

Nefsini Islah Et Başkalarını Davet Et

 

"Nefsini düzelt-başkalarını davet et!" prensibi, müslümanları kal­kındırmak, birliklerini sağlamak, beşeriyeti doğru yola sevketmek gaye­siyle onlara öğretmenlik görevini yapmak için layık oldukları yerlerini al­maları yolunda atılacak ilk adımdır.

"Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz, iyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a inanıyorsunuz." [205]

Nefsi ıslah etmek, akide adamını ve örnek şahsiyetleri yetiştirdiği gi­bi başkalarını davet etmek de böylesi samimi ve imanlı kişilerin sayısının çoğalmasını sağlar. Sonra da hakkı hakim kılıp, batılı yok etmek, müslümanlara dünya liderliğini, ahiret saadetini kazandırmak amacıyla büyük İslam binasının üzerine kurulacağı sağlam temelin atılması için insanlar arasındaki sevgi ve kardeşlik bağlarının kurulmasını temin eder.

Ve nihayet Allah'ın vadi gerçekleşir:

"O, Rasulünü, hidayet ve hak dinle gönderdi ki, O (hak di)ni, bütün dinlere üstün kılsın. Şahit olarak Allah yeter." [206]

Bu konunun birinci şıkkı olan "nefsi ıslah etmek" hususunda bazı açıklamalarda bulunmuştuk. İkinci şıkkı olan, "başkalarını davet" konu­sunu ele almadan, davet yoluna çağırdığımız kimselere, nefsin ıslahı ve başkalarını davet etme konusu insanlık için hayati meselelerin en önemlisi ve hatta akibetlerinin kurtuluş veya hüsranla bitmesine sebebiyet vere­cek kadar önemli olduğunu belirtmek isteriz.

Bunun için davetçi, davet yolunda ele alacağı önemli hususları öğ­renmesi gerekir. Çünkü biz onu, o da başkalarını zararı söz konusu olma­yan bir ticarete davet ediyoruz. Allah'ın azabından kurtuluş, sonsuza dek meskenlerin, her çeşit nimetlerin bulunduğu cennetlere kavuşma ticare­ti...

"Ey insanlar, size, sizi acı azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi? Allah'a ve Resulüne inanırsınız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsanız, biliniz ki, sizin için en iyisi budur. (Böyle yaparsa­nız Allah) sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi, altlarından ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerinde hoş konutlara koyar. İşte büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz bir şey daha var: Allah'tan yardım ve yakın bir fetih: Müminleri müjdele."[207]

Gerçekten durum çok ciddidir. Çünkü biz seni can ve mal pazarında Allah yolunda feda olmaya çağırıyor, sen de başkasını aynı şeye davet ediyorsun. Bilindiği gibi bu davetimiz, insanları ticari bir şirkete, zirai ya da endüstriyel alanda mal varlıklarını çoğaltmak için yapılan bir davet değildir. Aksine Allah ile olan bir ticarete; malımız ve canımız karşılığın­da genişliği yer ve gökler kadar olan cennet gibi pahası biçilmez bir be­delin ödeneceği bir ticarete davet ediyoruz. Sonunda varacağımız ahiret hayatımızı ilgilendiren bu büyük mesele ile önem bakımından kıyaslana­bilecek başka bir mesele söz konusu olabilir mi?

Dünyayı tercih edenler, mallarını harcamak, ticaretlerinin reklamını yapmak için bütün gayret ve mesailerini bu yola verip insanları geçici dünya menfaatlanna davet ediyorlar. Biz ise Allah ile yaptığımız bu tica­rete insanları davet etmek, onun propagandasını yapıp kâr haddini onlara duyurmak suretiyle bu ticarete katılmaları için teşvikte bulunuyoruz. Evet, bu ticarete katılan davetçinin de davet edilenin de kazançları ne bü­yüktür!..

Allah'a davet hususunu bir iki makale ile izah etmek mümkün değil­dir. Bunun için davet ve davetçilerle ilgili yazılmış kitap, broşür ve makalelere başvurmak gerekir. Aynı zamanda kişiyi teşvik; davetçilik vasfı­nı kazandıran, onu bileyip parlatan ve bu sahada tecrübelere sahip kılan ameli uygulamalar, faal haraketler yapmak lazımdır. Burada davetçinin yolunu belirleyebilmesi için bazı işaret ve ışık demetlerini sunmakla ikti­fa edeceğiz.

Bu günün davetçilerinin dünkü davetçiler gibi olmadığını bilmeliyiz. Onlar kültürlü, eğitilmiş, ihtisas görmüş, bilgi ve tecrübe ile donatılmış kimselerdi. Öyle ki, İslami fikriyatın en kolay yoldan insanlara telkin metodlarını sunan, tezelden İslam düşüncesinin neşir ve yayma vasıtalarını sağlayan, güzel düşünceleri açıklayıp kapalı olanları izah eden, fikri ko­nuyu enine boyuna inceleyen bir ekipti.[208]

 

Şeref Ve Güven

 

Allah'a davet etmek kadar iftihar edilebilecek bir şeref düşünülebilir mi? Çünkü sen en yüce bir gayeye en şerefli bir maksada insanları davet ediyorsun. Allah'a davet etmek, bütün peygamberlerin (s.a.), canları ve malları pahasına Allah için yaptıkları mukaddes bir vazifedir. Allah'a da­vet yolunda söylenen sözler, insanın hayatında söylediği sözlerin en gü­zelidir.

Yüce Allah bu hususu şöyle açıklar:

"Allah'a davet eden, salih amel işleyen ve ben müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?"[209]

Allah'a, yüce yaratıcının ve Resulünün sözleriyle davet ediyoruz. Bu sözlerden daha güzel, daha doğru söz olabilir mi?

Biz, Hakk'a çağırıyoruz. Uyulmaya layık olan ancak Hakk'tır. Hakk'tan sonra sapıklıktan başka ne var ki? Karanlıklar içinde yolunu kaybetmiş beşeriyeti, doğru yola sevketmek için önlerinde nur meş'alelerini tutuyoruz biz. Çünkü biz, Allah katında makbul olan bir din üzerinde bulunuyoruz. Ondan başka bütün ideolojiler ve düşünce sistemleri batıl­dır.

Kur'an, ne önünden ne de arkasından hiç bir batılın gelmediği Al­lah'ın kitabıdır. O, "Hakim" ve "Hamid" olan yüce Allah'ın indirdiğidir. Bugün dünya, içinde bulunduğu buhrandan kurtulabilmek için Allah'ın dinine ne kadar muhtaçtır! Onun içindir ki, insanları davet ettiğimiz da­vanın yüceliğine, mukaddesliğine inanıyor ve onda devam ediyoruz.[210]

 

Davetçiyi İlgilendiren Bazı Hususlar

 

Davetçi, Allah'a davet etme işinin gönüllü bir iş olmadığını, asıl farz olan görevleri arasında bulunduğunu bilmesi gerekir. Davetçi, Allah'a da­vet vazifesini şiddet ve baskı altında, hapiste, şartlar ne olursa olsun her zaman ve her yerde imkanları nisbetinde yapmakla mükelleftir. Allah'a davet görevini, maruz kaldığı eziyetler karşısında sinip de, insanlara ha­yır ve mutluluk yolunu göstermekten geri durmaması gerekir. Görevine inançla ve sabırla devam etmelidir.

"(İnsanları) Allah'a çağıran, iyi is yapan ve ben müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasın­da düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir. Bu (kötü­lüğü iyilikle savma olgunluğu)na ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur."[211]

Şehid İmam bu manada bize şu tavsiyeyi yapardı:

"İnsanlarla beraber meyva ağacı gibi olun, onlar size taş atarken siz de onlara meyva atın."

Ve devamla: "Ey kardeş! Sen iki gayeyi gerçekleştirmek için uğraşı­yorsun. Biri insanları irşad edip davaya kazandırmak, diğeri üstüne dü­şen vazifeni yapmaktır. Şayet birinci gayeyi gerçekleştiremezsen (yani kimse davetine icabet etmezse), ikinciyi (yani görevini yerine getirmeyi) gerçekleştirmede asla ihmal etme!" derdi.

Davetçi, ezile-büzüle değil, onurlu ve güçlü bir pozisyonla; tereddüt­lü bir şekilde değil, kendisine ve davasına güvenerek davetini yapmalıdır.

Davetçi, insanları davet ettiği şeyde güzel örnek olmalı, sözü ile davranışları arasında çelişki olmamalı.. Halkı davet ettiği İslami yaşayış hususunda eleştirilere maruz kalmasın.

"Ey inananlar, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapama­yacağınız şeyi söylemek, Allah yanında büyük gazaba (sebep olur.)" [212]

Davetçi, davetinde ihlaslı, Allah'ın nzasından başka bir şey arama­yan, insanlığın övgü ve takdirlerini beklemeyen, daima güven ve saadet telkin eden kimsedir. Davetçi, davet yolunda karşılaştığı eziyeti, gördüğü kınayıcı ve alaylı muameleleri tahammül ve sabırla karşıladığı gibi, in­sanlarla olan ilişkilerinde şefkat ve merhameti elden bırakmaz. Bundan dolayı insanların İslam'a yönelişlerini ve ona karşı sempatilerini sağla­mak için onlarla sevgi ve yardımlaşma bağlarını tesis etme yolunda gay­ret gösterir.

"Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın çevrenden dağılır, giderlerdi.."[213]

Davetçi; üslubu ne olursa olsun kendisine soru sorana, eleştiri edene ve öğüt verene bağrını açmalı ve onu şefkatle dinlemelidir. Kendisi baş­kasına en olgun ve en münasip şekilde nasihat etmeli, kendisine yapılan nasihatları da nasıl yapılırsa yapılsın kabul etmelidir.

Davetçi, imkanı nisbetinde Kur'an'ı ve Resulullah (a.s.)'m hadislerini ezberlemeye çalışmalıdır. Çünkü bu sayede işleyeceği konuları, rahatlıkla ayet ve hadislerden delil getirerek teyid edebilir. Aynca siyer bilgisine de aşina olması gerekir. Çünkü siyer ilmi, ruhlarda büyük etki bırakan ibret verici olayları, nasihat örneklerini, davetin niteliğini ve davet için hareket metodlarını içerdiğinden davetçi için kaçınılmaz bir ilim dalıdır.

Davetçi, okuduğu kitaplardan ruhları etkileyen, vicdanları duygulan­dıran pasajları tespit edip yazmak için yanında bir not defterini bulundur­ması gerekir. Bilgilerini tazelemek için zaman zaman ona baş vurur. Yal­nız hafızaya güvenmek çoğu kez insanı yolda bırakabilir.

Davetçi, akli muhakemesi ne kadar kuvvetli olursa olsun daima de­rin iman nurlarına muhtaç olduğunu, Rabbiyle kulluk bağları ile irtibat halinde olması zaruretini hissetmelidir. Çünkü bu duygu, davet yolunda kendisine en gerekli olan bir azıktır.[214]

 

Davet Metodu

 

Davetin metodu, davetin bir bölümüdür. Davet metodu yanlış veya nefret ettirici olursa, kendisine davet edilen değerler ne kadar yüce olursa olsun başarıya ulaştırmada yeterli olamaz. Bunun içindir ki, Cenab-ı Hak, metod konusunda bize şu direktifi veriyor:

"(Ya Muhammed), hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et."[215]

İyiliği emretme görevi iyilikle yapılmalıdır. Kaba, kırıcı, sert dille ve azarlayarak davet yapılamaz. Davetçi, acı da olsa hakkı söylemekten ka­çınmamalı, ancak muhataba kabul ettirecek şekilde sunmalıdır. Aynı za­manda davetçi, insanları hakka teşvik etmek ve hakka yanaşmalarını sağ­lamak için, sevgilerini kazanmak amacıyla riyakarlık veya münafıklıkta bulunması caiz değildir. Çünkü bu tür davranış, davet ettiği şeyin şerefiy­le bağdaşamaz.

Nietekim Allah, Resulünü böyle bir davranıştan men ederek şöyle buyuruyor:

"Onlar istediler ki, sen onlara yaranasın da onlar da sana yaran­sınlar."[216]

Davetçi, muhataplarının psikolojisini, kalplerinin anahtarlarını iyi tesbit etmeli ki, kilitlerini açabilsin, aktarmak istediği gerçekleri rahatlık­la sunabilsin. Davetçi, iyi düşünüp teşhisini yaptıktan sonra nerden ve na­sıl davete başlayacağını bilmelidir ki, nefret uyandırıcı ani çıkışlar yap­masın.

Davetçi, dinleyicilerine faydalı olabilmesi için, önceden konuşacağı hususları belirlemeli, onları ikna edip, davetini olumlu karşılamalarını sağlamak amacıyla onlara arz edeceği konuyu yerli yerince hazırlamalı­dır.

Davetçi, hem akla hem kalbe birlikte hitap etmelidir. Onun için kalbi duygudan bomboş sadece akla veya akli verilere ters düşen yalnız vicda­ni hisleri hedef alan konuşmalar yapmamalıdır.

Davetçinin, muhataplarına seçeceği en güzel konuşma: Akideye (İnanca) ait konuları ikna edici şekilde sunmasıdır. Bu da Allah'ın varlığı­nın isbatını, insanlığın yaratılış hikmetini, İslam'ın bir hayat düzeni oldu­ğunu, yeryüzündeki bütün uğraşıların İslami hayatın yenilenmesi için ve­rildiğini ve İslami otoritenin hakim kılınmasının her müslümanın üzerine farz olan bir görev olduğunu vurgulayıcı olarak anlatmasıdır.

Davetçi konuşmalarında, dinleyicilerine daima ümit empoze etmeli, herhangi bir ümitsizliğe yer vermeyecek şekilde istikbalin İslam'ın olaca­ğını anlatmalıdır.

Davetçi, dinleyicilerin yüz çevirdiklerini hissederse, bunun sebebi konuşma üslubunun yanlışlığından olabileceğini düşünerek hemen ko­nuşma üslubunu değiştirmelidir.

Davetçi konuşmalarında, dinleyicilerinin yalnız bilgi edinmeye de­ğil, aynı zamanda öğrendiklerini pratik hayatlarına uygulayarak ilimle ameli birleştirmelerine itina göstermelidir. Bu arada onlara usançlık getir­meyecek derecede zaman tanımalıdır.

Bunlar, "Başkalarını davet etmek'le ilgili davetçinin riayet edeceği bazı hususlardır. Yoksa davetçiyi ilgilendiren bütün özelliklerden ibaret değildir.

Başarı Allah'tandır.[217]

 

İslami Bir Aile Kurmak

 

"Nefsi ıslah, başkalarını davet" hususu, her müslüman erkek ve kadı­na davet yolunda farz olan iki temel görevdir. Bu iki görevi yerine getir­mekle birlikte önemi en az bunlar kadar olan üçüncü bir görev başlıyor ki o da müslüman bir aile kurmaktır. Aile reisinin İslami bir akideye sahip olduğu gibi temsil ettiği ailesini de gerçek İslami bir hayat seviyesinde yaşamaya hazırlaması gerekir.

İslam toplumu binasının üzerine kurulacağı sağlam bir temel mesa­besinde olan örnek müslüman ailelere ne kadar muhtacız. Zira toplumla­rın kuvvetli ve güçlü olmasında, çözülüp dağılmasında ailelerin büyük rolü vardır.

Çünkü aileler, toplumların oluşum dönemindeki terbiyelenip gelişen hücreleri kıvamında olduğu gibi, çocukların şahsiyetlerinin teşekkülünde de hayatları boyunca üzerlerinde köklü izlenimler bırakan bir terbiye ve eğitim yuvasıdır.

Allah'ın Resulü ne doğru söylemiştir:

"Her çocuk islam fıtratı üzerine doğar. Onları sonradan mecusi, yahudi ve hıristiyanlaştıran ana-babasıdır"[218]

Müslüman bir aileyi kurmakla ilgili gerekli bilgi, bir iki makale yaz­makla verilemez. Bunun için yazılmış ve yazılmakta olan bazı eserleri okuyup incelemek gerekir.

Burada okuyucunun faydalanması ümidiyle bazı hususlara işaret et­mekle yetineceğiz.[219]

 

Beğenip Seçmek

 

"Nefsi ıslah edip başkalarını davet etme" görevine çağırdığımız her müslüman erkek ve kadının, evlilik için hayat ortağını seçerken gerekli dikkati göstermeleri gerekir. Böylece ilk günden itibaren müslüman aile, takva temeli üzerine kurulmuş olur. Bunun için müslüman erkek, çocuk­larını İslami çizgide yetiştirecek, gıyabında haysiyet ve namusunu koru­yacaktır. Ayrıca müslüman erkeği görevini yerine getirmesi için teşvikte bulunacak, unuttuğunda kendisine hatırlatacak, davet hareketinde yardımcı olacak, yaratılış hikmetini ve dünyaya gönderiliş gayesinin idrakin­de olacak dindar bir eş seçmelidir.

Müslüman hanım da, haklarını koruma hususunda Allah'tan korka­cak, Allah'a itaat edip rızasını kazanma yolunda kendisine yardımcı ola­cak İslami akideye sahip bir eş seçmelidir.

Nitekim Allah'ın Rasulü bu konuda şöyle buyuruyor.

"Kadın dört hasletten dolayı nikah edilir, malından, soyundan, gü­zelliğinden ve dindarlığından. Sen dindar olanı tercih et ki, zarar etmeyesin."[220]

Bunun içindir ki, Allah'ın Rasulü genç bir kızın hoşlanmadığı birine velisinin zorla evlendirmesine izin vermemiştir. Bu, müslüman hanımın, salih bir eş seçme hürriyetine sahip olduğunu gösterir.[221]

 

İslam'ın Sınırlarına Bağlı Kalmak

 

İslam'ın adap ve sınırları, İslami esaslara göre kurulacak olan bir ai­lenin hayatının her dalında hakim olmasını istiyoruz. Dünürcülükte, ni­kah akdini yapmada ve zifaf evini hazırlamada, evlilik hayatını ilgilendi­ren her hususta İslami kaidelere riayet edip yerli ve yabancı bütün bozuk törelerden, Allah'ın şeriatına ters düşen taklitlerden uzak kalmak lazım­dır. Çünkü cahili töreler, evlilik hayatı boyunca eşlerin mutlu olmalarına birer engel olacak, belki de evlilik hayatının sona ermesine sebep olacak­tır. Öyle ise nikah akdini, her türlü cahili anlayış, israf ve gösterişlerin yapıldığı, İslam'a uymayan geleneksel adetlerin uygulandığı yerlerden uzak olarak sade bir şekilde temiz havanın teneffüs edildiği mescitlerde niçin yapmayalım.

Belki bazıları, daha önce üzerinde durduğumuz İslam'a uygun giyi­mi yadırgadıkları gibi, bugün yaptığımız bu öneriyi de yadırgayabilirler. Ama verdiğimiz mücadele sonucu İslami giyim yerleştiği gibi umarım ki bu önerimiz de gayretlerimiz neticesinde benimsenecektir. Bu şekilde bir mücadele, rezil gelenekleri ortadan kaldırıp yerine İslami faziletleri ika­me etme mücadelesidir. Bu da topluma örnek olabilecek bir şahsiyet me­selesidir. Ancak biz, İslam'ın ahlak ve adabına bağlı kalmak suretiyle topluma, İslami şahsiyetimizin ağırlığını koyabiliriz.[222]

 

Evlilikte Aranan Mutluluk

 

Evlilik hayatında İslami esaslara riayet edecek bir eş tercih edilir de, evlilik işi İslami prensiplere uygun şekilde bitirilirse, işte o zaman, bugün birçok ailelerin kayıp ettiği saadet ve istikrara kavuşan müslüman bir ai­lenin temelini atmış oluruz. Çünkü saadet, insan ruhunun dışında arana­maz, yani mal, mesken, mobilya takımı, ziynet eşyası v.s. gibi şeyler in­sana saadet getiremez. Asıl saadet (mutluluk) eşler arasında sevgi ve merhamet yaratan yüce Allah'ın takvasından kaynaklanan ruhi bir duygu­dur.

Yüce Allah (c.c.) ne doğru söylemiştir:

"O'nun ayetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşmanız için size ken­di nefislerinizden esler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koyma­sıdır."[223]

Şair de şöyle terennüm etmiştir:

"Mutluluk mal toplamada değildir.

Mutlu olan ancak muttaki olandır."[224]

 

Evlilik İbadettir

 

Dünya hayatına gönderilişimizin sebebi, Allah'a ibadet etmek için­dir. Bu durumda, Allah'a yaklaşarak, O'na itaat edip ibadet etmemize yar­dımcı olan hayatımızın her anı ve her işi ibadete dönüşmüş olur. Mesela: Yemek, içmek, spor yapmak, ilim edinmek, evlenmek ve çocuk terbiye etmek gibi dünyevi faaliyetlerimizde Allah'ın rızasını arayıp, gazabından konmuyorsak, bütün bunları ibadete dönüştürmüş oluruz.

Öyle ise, evlenecek olan müslüman eşlerin, evlenme işlemlerine, kendilerine Allah'ın rızasını ve sevabını kazandıran bir ibadet gözü ile bakmalıdırlar. Bunun için eşler, evlilik hayatiyle ilgili İslâm'ın emrettiği hakları, ödevleri, ahlaki terbiye ve prensipleri öğrenip karşılıklı olarak bunları yerine getirmek mecburiyetindedirler. Evlilik hayatlarında Allah'a itaat ve O'na karşı takva üzere bulunmak hususunda birbirlerine yardımcı olmaları gerekir.

Allah'ın Resulü bu konuda ne doğru söylemiştir:

"Allah rahmet eylesin o erkeğe ki, gece namaza kalkar ve ailesini de uyandırır, şayet kalkmazsa uyandırmak için yüzüne su serper. Yine Allah rahmet eylesin o kadına ki, gece namaza kalktığında namaz için kocasını da kaldırır, şayet kalkmazsa kaldırmak için yüzüne su serper."[225]

 

Evlilik, Karşılıklı Bir Güvendir

 

İki eş arasında güven arttıkça o nisbette birbirlerine karşı hiç bir şüp­he ve kötü düşünceye yer vermeden, huzur ve emniyet içerisinde yaşar­lar, haklarında yapılan iftira ve gevezeliklere aldırış etmezler. Böyle bir huzur ve mutluluk, ancak Allah'ın takvasının gölgesinde yaşayan, gizli ve açıkta Allah'ın murakabesinde olduğunu düşünebilen eşlerin hayatında gerçekleşebilir. Bu ruhi seviyede yaşayan eşler, gıyaplarında, aralarında uzun zaman geçse bile eşinin Allah korkusunu taşıdığı için, kendisinden başkasına asla meyil etmeyeceğine, haysiyet ve namusunu koruyacağına emin olurlar. Bu güven gölgesinde, ins ve cin şeytanlarının aralarına gir­mesine yol vermeyecek şekilde yaşamaya devam ederler.[226]

 

Evlilik Bir Ortaklıktır Yöneticisi Erkektir

 

Evlilik hayatında mutluluk ve istikrarın sağlanması; karşılıklı yar­dımlaşmalarına, işlerini müşavere ile yürütmelerine ve ortaklık hayatının esaslarına dayanır.

Ancak, aile şirketinin sorumlusu erkektir. İdarecililk yetkisi ve nihai karar erkeğe aittir. Bu vazife taksiminde herhangi bir dengesizlik meyda­na gelirse ailede saadet ve istikrar diye birşey kalmaz.

"Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Erkeklerin, kadınlar üzerinde (ki hakla­rı), bir derece fazladır.."[227]

"Erkekler, kadınlar üzerine yöneticidirler. Çünkü Allah kimini ki­minden üstün kılmıştır. Ve çünkü erkekler (kadınlara) mallarından har­camaktadırlar."[228]

İşte böylece İslami sınırlar ve prensipler dahilinde aile ortaklığı ve bu ortaklığın beraberinde aile bütçesi ve işlerinin düzenli şekilde yoluna girmesi sağlanacaktır. Bu aile israf ve cimriliğe yer vermez. Kanaat ve hoşgörüyü elden bırakmadığı gibi, dünya hayatının lezzetler ve zevkler dünyası olmadığına da inanır. Nitekim aylar geçerdi de yemek pişirmek için Resulullah (a.s.)'ın hanelerinde ateş yanmazdı.[229]

 

Evlilik, Bir Sorumluluk Ve Emanettir

 

Eşlerden herbirinin, evlilik hayatındaki yüklendikleri emanet ve so­rumluluğun derecesini anlayabilmeleri için: "Hepiniz çobansınız, her ço­ban sürüsünden sorumludur. Öyle ise herkes, Allah'ın kendisini üzerine çoban olarak tayin ettiği maiyetinin haklarına riayet etme hususunda Al­lah'tan korksun."[230] haberine kulak vermeleri yeterlidir.

"Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki, onun yakıtı, insanlar ve taslardır..."[231]

Allah Rasulü de şöyle buyurmaktadır:

"Sizin en hayırlınız ailesine en iyi davranandır. Ve sizden ailesine en hayırlı olanınız da benim."[232]

Ancak aile haklarını koruma ve onlara karşı görevlerimizi yerine ge­tirme hususunun, İslami ölçülere uygun olması lazımdır. Çoğu kez aile fertlerinden biri hastalandığı zaman, tedavi edilip iyileşmesi için gösterilen gayret ve titizlik; Allah'a kulluk görevlerinden birini ihmal etitiğinde veya İslam'ın prensiplerine ters düşen bir harekette bulunduğunda bu ma­nevi hastalıktan kurtarılması için gösterilmiyor. Oysa, bu ikinci hastalık birinci hastalıktan daha önemli olduğundan tedavisine de daha fazla önem ve öncelik göstermek gerekir.[233]

 

Müslüman Aile, İslam'la Vazifelidir

 

Müslüman fertten; akide, ibadet, ahlak ve davranış yönünden İs­lam'ın canlı, samimi ve örnek bir insanı olmasını istediğimiz gibi, müslüman aileden de aile yaşayışında İslami prensipleri A'dan Z'ye kadar sağ­lıklı ve titizlikle tatbik etmesini istiyoruz. Aynı zamanda İslam'ın sınırla­dığı şekilde ailesine karşı görevini yerine getiren müslüman bir aile reisi görmek istiyoruz.

İslam'ın terbiye metodu ile çocuklarını yetiştiren, onlara dini vecibe­lerini öğreten, hayatlarının her döneminde kafalarında bu bilgilerin taze ve canlı olarak muhafazasının devamını sağlayan bir baba görmek istiyo­ruz.

Evini, kocasının yorgunluğunu giderip, istirahat edeceği şekilde bir gül bahçesine dönüştürecek, kocasına Allah'a itaat yolunda yardımda bu­lunacak müslüman bir ev hanımım görmek istiyoruz.

Kocası evinden çıkarken ona şu tavsiyede bulunan müslüman hanı­mın sözü ne çarpıcıdır:

"Bizden dolayı Allah'tan kork! Bize, temiz ve helaldan başka bir şey yedirmemeye dikkatli ol!"

Aile yuvasında, çocuklarını İslam'a göre yetiştiren müslüman bir an­ne görmek istiyoruz. Zira, anne çocuklarıyla en çok kalkıp oturduğu için onlar üzerinde önemli etki bırakır. Bir annenin en önemli görevi, çocuk­ları ile ilgilenip onları terbiye etmesidir. Fakat maalesef insanlığın düş­manları, toplumları dejenere etmek için kadını, çeşitli vesilelerle bu mu­kaddes görevinden alıkoymak istiyorlar.

Müslüman bir ailede, Rabbine ve anne babasına itaat eden, arkadaş­ları ile olan ilişkilerini İslami adaba göre sürdüren, İslam'a ters düşen söz ve davranışlardan sakınan terbiyeli çocuklar istiyoruz.

Sıla-i rahim görevini yerine getiren, akrabalık bağlarını muhafaza ederek onların haklarına riayet eden, hizmetçi ve işçilerine, İslam'ın onlar için emrettiği en üstün muameleyi göstererek yediğinden yediren, giydi­ğinden giydiren, güçlerinin kaldıramayacağı şeyleri onlara teklif etmek­ten sakınan ve himayesi altında bulunanlara yardım elini uzatan müslüman bir aile istiyoruz.

Komşusuna, Resulullah (a.s.)'ın tavsiye ettiği şekilde güzel muame­lede bulunan İslam'ın onlara tanıdığı haklara riayet eden müslüman bir aile...

İslam'a uygun giyimi ile, yediği içtiği helal rızıkları ile, güzel ahlak ve İslami davranışları ile, hasılı hayatının her yönüyle topluma örnek bir yaşayış sergileyen müslüman bir aile..

Yas ve sevinç günlerinde, cahiliyeden kopya edilip yerleştirilen ge­leneklerden uzak olarak yapılması gereken şeyi İslam'a uygun şekilde ye­rine getirmesini bilen müslüman bir aile istiyoruz.

Aile hayatına ilişkin hangi durumu ile ilgili olursa olsun İslam'ın prensiplerinden birini aile fertlerine tatbik etmeyi ihmal eden bir davetçi, davet görevini yürütemez. Çünkü İslam'ın vecibelerini evine uygulamak­tan aciz olan bir davetçi, başkasına tesir edip nasıl uygulatabilir?[234]

 

Müslüman Aile Çevreye Işık Saçan Bir Kandildir

 

İnsanları Ailah'ın yoluna davet etmek, özellikle çevrelerindeki kom­şu aileleri, sabır ve metanet içerisinde güzel öğütle, ilmi izahlarla, İslam'a ve İslam'ı yaşamaya davet etmek, müslüman fertlerin görevi olduğu gibi ailelerin de görevidir. Ev hanımı olan müslüman bacımız, gıybetin, boş şeylerin hükmettiği kadınlar cemaatında dini meseleleri gündeme getirip onlar üzerinde incelemeler yapmak suretiyle orada bulunan hanımlara İs­lam'ı sevdirmeye, dinlerini öğretmeye çalışarak onların kalplerini fethet­melidir.

İslam'a davet müessesesi, müslüman davetçi hanımın hemcinsleri arasında aktif İslami rolünü göstermesine şiddetle muhtaçtır. İslam düş­manları kadını, toplumları, dejenere edip ahlaken çökertmek için alet ola­rak kullanırken; biz ise, kadını İslam'ın kendisine ayırdığı yerini alarak toplumu rezaletten kurtaran bir ıslahatçı olarak görmek istiyoruz.

İşte böylece müslüman ailenin, etrafındaki karanlıkları yırtarak hay­retler içerisinde yolunu kaybetmiş olanları hidayet yoluna sevkeden bir ışık meşalesi olmasını istiyoruz. Bu vasıfta çoğalan müslüman ailelerden oluşan birbirine eklenmiş nurdan halkalar, işte o zaman toplumu aydınla­tabilecek ve ona hakim olabilecektir. Bu durumda İslami şahsiyet kendini topluma kabul ettirebilecek, rezaletler yerine faziletleri, İslami bir idare­nin kurulmasına temel olacak tertemiz imanlı ve oturaklı bir toplum oluş­turabilecektir.

Son olarak deriz ki, her müslüman kardeş, topluma örnek olabilecek bir aileyi kurmaya son derece gayret göstersinler. Çünkü örnek olacak ai­lelerin kurulması, davet hayatında atılacak çok önemli ve esaslı bir adım­dır.

Allah (c.c.)'dan yardım dileyin, kolaylaştırın zorlaştırmayın.

Başarı, Allah'tandır.[235]

 

Davet Yolundan Çeviren Sabotajlar

 

İslama davet hareketini yakından ilgilendiren zaman sürecinin tabia­tını ve bu sürecin yapılmasının gerektirdiği faydalı işlerin neler olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Bu, İslami şahsiyetini topluma kabul ettirecek ve bu sayede bozuk ortamı değiştirip yerine Allah'ın nizamını yerleştirecek imanlı bir genç neslin hazırlanmasıdır. Öyleyse bugün ana hedefimiz, da­vetimizin binasının üzerine kurulacağı ve onu, meydana gelebilecek zel­zeleler ve sarsıntılar karşısında mukavemetli ve güçlü tutabilecek kuvvet­li bir temel atmaktır. Bu da, herşeyden önce nefsimizi İslah etmek, İslami yaşayan aileler kurmak, böylesi müslüman fert ve ailelerin sayılarını ar­tırmak için başkalarını İslami yaşamaya davet etmekle mümkündür. Müs­lüman fertlerin ve müslüman ailelerin bir vücut halinde kaynaşması için de Allah yolunda kardeş olup birbirini sevmekle gerçekleşir. İşte böylece davet binası için zaruri olan güçlü, imanlı ve kuvvetli bir temel atılmış olacaktır.

Fakat davetçileri bu önemli vazifeden geri çevirmek için, onların güç ve enerjilerini bir takım tali ihtilaflar, cüz'i ve önemsiz meseleler yü­zünden tüketmek isteyen bazı sabotajlar bulunmaktadır. Bunun için iyi niyetle veya şuursuzca, birlikte hareket etmesi gereken enerjiyi gereksiz yerlerde harcarlar. Aynı istikamete doğru kanalize edilmesi gereken po­tansiyeli çeşitli yönlere doğru parçalayarak dağıtırlar. Böylece İslami ça­lışmaların tökezlemesine veya tamamen hareketsiz kalmasına sebebiyet vermiş olurlar.

Bugün müslüman gençliğimiz, gayret ve hamaretlerine rağmen tecrübesizliklerinden dolayı uyanlmayınca çoğu kez bu sabotajların etkisin­de kalmaktadırlar.[236]

 

Bazı Sabotajlardan Örnekler

 

A- Ana Meselemiz ve Tali Meseleler:

 

Ana meselemiz, İslam meselesidir. Kendilerine müslüman diyenle­rin gerçek İslam'a dönmeleri, Allah'ın nizamını yürürlüğe koyup, O'nun dinini yeryüzünde hakim kılma meselesidir. Bir de İslam aleminde halle­dilmesi gereken bir takım meseleler yani yerli ve yabancı düşmanların ortaya attığı meseleler bulunmaktadır.

Şimdi imkanlarımızın elverdiği bütün gücümüzü bazı tali meseleler için harcar ve mevcut olan enerjimizi bu yolda tüketirsek, tamamen onla­rı ortadan kaldırabilecek köklü bir çözüm yolunu elde edemiyeceğimiz gibi, şu anki aşamamızda bizden istenen temel vazifemizden de sapmış oluruz. O da: birbirlerine iman bağlarıyla kenetlenmiş inançlı bir nesilden kuvvetli bir taban oluşturmak görevidir.

Öyleyse, ana hedefimizden sapmayacak şekilde zaman ve çalışmala­rımızın bir kısmını söz konusu tali meselelerin çözümlenmesine ayırır­ken, büyük bir kısmını da ana meselemiz uğrunda değerlendirmemiz, maslahatımız gereği olacaktır. Çünkü ana meselemiz halledildiği gün, di­ğer cüz'i meselelerin çözümü de beraberinde gelecektir inşaallah.

Allah'a davet eden kardeşlerimizin şu hususu da nazarlarından uzak tutmamaları gerekir. Onlar henüz İslam devletine hazırlık olarak, insanla­rı Allah'a davet etme merhalesinde iken, ancak İslam devletinin yapabile­ceği bir takım işlerin sorumluluğunu yüklenmemeli ve bunu yapmanın caiz olmadığını bilmelidirler.

[237]

 

B-Tali Meseleler Çevresinde İhtilaflar:

 

Ana hedeften saptıran hususlardan biri de bazı küçük ihtilaflı meşeleleri, temel meselelermiş gibi, bazı kimselerin bütün güç ve gayretlerini, zaman ve enerjilerini onları kurcalamaya hasretmeleridir. Bu esnada şey­tan aralarına girerek kalplerini birbirlerinden uzaklaştırma imkanını bu­lur, davet yolunda birbirlerine destek olacakları yerde köstek olurlar. Ar­tık kitap sayfalarında, yol kavşaklarında çekişme ve sürtüşmeler başlar. Böylece davetçiler, kendi nefislerine ve başkalarına karşı yapmak mükel­lefiyetinde oldukları önemli görevlerinden yüz çevirmiş olurlar. Halktan biri dinini öğrenmek için onlara başvurduğunda, aralarındaki sürtüşme, çekişme ve münakaşalarına şahit olunca nefret ederek onlardan uzaklaşır.

Birlik ve beraberlik ruhu ile çalışmak, birbirimize yardımcı olmak, ittifak ettiğimiz hususlarda birbirimize destek olup ihtilaf ettiğimiz konu­larda da birbirimizi mazur görmek prensibi etrafında toplanmak ne iyi bir şeydir! Zaten ihtilaf genelde tali meselelerde olur. Şu hususu da gözönüne almak gerekir ki, pratikte bir işe esas olmayan meselelere dalıp, müza­keresini yapmak, dinin yasakladığı bir takım zorlamalardır.

Mübtedinin, kendini müctehid makamına koyması ne tehlikeli bir şeydir. Herhangi bir mesele hakkında bir nass öğrenince, artık onun üze­rine bir takım hükümler bina etmeye çalışır, insanları onlara uymaya da­vet eder ve onlardan başkasını da reddeder durur. Davet ettiği şeylerin doğrusunu yanlışından ayırt etmekten aciz olan ilimsiz bir takım insanla­rı, kestiği bu ahkamın etrafında toplamaya başlar.

[238]

 

C-Davet Ettiklerimizin Düzeltilmesi Gereken Durumları:

 

Daveti sabote eden faktörlerden biri de toplumumuzun üzerinde bu­lunduğu kötü halleri, İslam'dan ve İslam'ın prensiplerinden uzaklaşarak rezil seviyesine düşmeleridir.

Bu durum, bazı insanları, toplumun ıslah olması konusunda ümitsiz­liğe sevkeder. Bundan dolayı bu hususta Allah'a karşı vazifelerini yerine getirmekten alıkoyar. Çoğu kez bazıları, fitneye düşme korkusu ile insan­lardan ayrılıp uzlet hayatı yaşamak isterler. Bu son derece hatalı bir dav­ranıştır.

Bu durum şu misale benziyor: Uyumakta olan bazı insanların yakı­nında bir yangın oluveriyor, ateş onlara yaklaşmış, fakat onlar yanıbaşlarındaki tehlikeden habersizdirler. Onları, uyanmaları için çağırmamız ge­rekiyor. Fakat bir sersemliği ile eli veya ayağı bize değdiğinden veya de­rin bir uykuya daldıklarından uyanamazlar düşüncesiyle onları ateşe terk etmemiz caiz olur mu? Hayır, onları uyandırıncaya kadar sabırla uğraş­mamız gerekiyor.

Bir doktor, hastasının durumu ne olursa olsun şifa veren Allah oldu­ğuna, dolayısıyla hastasına da şifa vermeye kadir bulunduğuna inandığı için, hastasından ötürü ümitsizliğe kapılmadan, elinden geldiği kadar tüm tıbbi müdahalelerde bulunmak suretiyle mevcut imkanlarını kesintisiz bir şekilde seferber eder. Allah yoluna çağıran davetçi de böyledir. Küfür ve cahiliye hastalıklarıyla hastalanmış insanların manevi doktorları da davetçilerdir. Manen hasta olan böylesi insanların durumu ne kadar kötü olursa olsun davetçi ondan ümitsiz olmayacaktır. Cahiliye hastası, belki de acı şuruplar misali kendisine acı gelen Kur'an'ın şifa ayetleri sunulur­ken bir hasta tavrı ile can acısından manevi doktoruna tokat atıp hakarette bulunabilir. Fakat davetçi onu olgunlukla karşılamalıdır. Hidayetin Al­lah'ın elinde bulunduğuna inandığı için kendisi ancak bir sebep olduğunu, dolayısıyla ümitsizliğe kapılmanın gereği olmadığını bilmelidir.

Fitneye düşmekten korkarak davetten geri durmak da caiz değildir. Hastalığın kendisine bulaşmasından korkarak doktorun hastadan uzak du­rup onu tedavi etmemesi olur mu? Her doktor böyle yaparsa hastalık her tarafa yayılır, kendileri de halkla beraber mahvolup giderler. Bunun gibi, davetçiler de fitneye düşme korkusu ile halkı İslam'a davet etmekten vaz­geçerlerse fitne her tarafa yayılır, evlerine kadar sokulur, kuru-yaş deme­den hepsini yer bitirir.

[239]

 

Ç-Zafere Ulaşmaktan Ümitsiz Olmak:

 

Bazı kimseler, müslümanları zayıf, maddeten geri ve bölük-pörçük bir halde görüyorlar. İslam düşmanlarını kuvvetli, maddi yönden ileri ol­duklarını, ayrı devletler oldukları halde İslam'la savaşmada aynı safta yer aldıklarını söylüyorlar. İslam aleminden birer parça kopararak güçlü ve tahripkar silahlarıyla İslam dünyasıyla savaştıkları halde müslümanların bunlara karşı kınama ve protesto bildirileri yayınlamaktan başka bir tepki gösteremediklerini söyleyerek şöyle bir ön yargıda bulunuyorlar:

"İslam'a davet edenler kuruntularla yaşıyorlar. Şu mevcut durum karşısında davetçiler iddialarını nasıl gerçekleştirebilirler? Bizim onların hayallerine kapılıp serap peşinde koşmamız akıl işi değildir."

İşte böyle bir düşüncenin onlar tarafından ilgi görmesiyle ümitsizli­ğe düşüp İslam'a davet hareketine katılmak istemiyorlar. Bu düşünce aşa­ğılık kompleksine düşmekten kaynaklanan hatalı bir görüştür. Oysa on­lar, İslam'ın, müslümanların ruhlarına enjekte ettiği canlılığı, izzet ve di­namizmi ruhlarında yaşatmaları gerekirdi.

Durum değerlendirmesini yalnız materyalist bir yaklaşımla izleyen­ler, ancak yukarıda açıklanan bir sonuca varabilirler. Fakat işin hakikati öyle değildir. Mesele hak ve batıl savaşı meselesidir. "Hak" daima galip olmaya namzet, batıl ise yok olmaya mahkumdur.

"Hayır, biz hakkı batılın üstüne atarız da onun beynini parçalar, derhal (Batılın) canı çıkar."[240]

".. Allah, hak ile batılı böyle bir benzetme ile anlatır. Köpük yok olup gider, insanlara yararlı olan ise yeryüzünde kalır, işte Allah, (ka­palı şeyleri anlatmak için) böyle misaller verir."[241]

Resulullah (a.s.) bir avuç mü'minle "Dar'ul Erkam"da, İslam'a davet görevini yürütürken çevrelerinde Kureyş, İran, Bizans ve Yahudi zorba saltanatları vardı. Maddi ölçülerle değerlendirme yapanlar, Resulullah (a.s.)'ın ve bir avuç cemaatının giriştikleri İslami tebliğ faaliyetlerinden dolayı şöyle bir zehaba kapılmaları gerekir:

"Bu zayıf ve güçsüz bir avuç insan, şu kökleşmiş yaygın batıla karşı ne yapabilir?"

Oysa Resulullah (a.s.) o çetin şartlar karşısında bir avuç olan arka­daşlarına şu müjdeyi veriyordu.

"Elbette Allah su işi (dini) tamamlayacaktır. Öyle ki, bir süvari San'a'dan Hadramevt'e kadar yürüyecek de Allah'dan başka kimseye karşı korkusu olmayacak, kurdun koyuna zararı dokunmayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz."[242]

Nitekim Resulullah (a.s.)'ın verdiği müjde, hakkın zafere kavuşup batılın yok olmasıyla gerçekleşti. Çünkü zafer Allah'ın yanındadır. Al­lah'ın yerde ve gökte orduları vardır. Hak ile batılın savaşı, Allah'ın nuru ile batıl karanlığının savaşı gibidir. Batıl ehli Allah'ın nurunu nasıl söndürebilir?

"Allah'ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek istiyorlar, Allah ise nurunun tamamlayıcısıdır. Kafirler istemese de."[243]

"O, Resulünü hidayet ve hak din ile gönderdi ki, müşrikler istemese dahi onu, bütün dinlerin üstüne çıkarsın."[244]

İstikbal İslam'ındır. Zaman da İslam'ın lehine dönüşüyor inşaallah. Dinimiz fıtrat (yaratılışa uygun) dinidir. İnsanlık gelecekte ona kucağını açacaktır. Çünkü insanlığın saadeti ve emniyeti yalnız ondadır. Özellikle yeryüzü sistem ve doktrinlerinin gün geçtikçe beşeriyeti mutlu kılma yo­lundaki başarısızlıklarıyla iflas ediyorlar. Beşeri sistemler üzerine kurulu uygarlıkların yıkılmaya yüz tutması, yeni filizlenen genç nesil arasında İslam'ın yeni diriliş hareketi, büyük ümitler ve hayırlı müjdeler vermekte­dir.[245]

 

D-Davet ve Davetçiler Hakkında Şüpheler Uyandırmak:

"Onlar dünyaya yönelik bir idareye sahip olmak istiyorlar."

Kimileri de:

"Onlar idareyi ele almayı düşünmezler, sadece halka va'z edip irşad hareketinde bulunuyorlar. Bu da hiç bir zaman taraftar bulamaz."

Bazıları:

"Onlar teröristtirler, kan dökmeye susamış kimselerdir," derken; ba­zıları da: "Artık onlar yoruldular, korkularından cihadı bırakıp köşelerine çekildiler."

Diğer bir kısmı da:

"Davetçilerin yollarından sapıp hedeflerini değiştirdiler."

Başkaları da:

"Onlar donuk görüşlüdürler, hayatın çağdaş problemleriyle ilgilen­miyorlar." diye iddia ederler.

Daha başkaları da:

"Davetçilerin kapılarını İslam için çalışmak isteyenlerin yüzlerine kapattıklarını savunurken," bir kesim de:

"Davetçilerin çeşitli insan tiplerinden oluştuklarını, akideyle ilgili meseleleri önemsemediklerini, dolayısıyla itikadı bozuk insanlar oldukla­rını, yalnızca hareket ve fikri palanda uğraştıklarını" ileri sürerler.

Bazı kimseler de:

"Davet kadrosunun ehli sünnetin ve selefin yolundan uzaklaştıkları­nı, halefin metodu ile hareket ettiklerini" söyleyerek, iyi niyet veya kasıtlı olarak çeşitli şüphe uyandırma yöntemlerine başvurmaktadırlar.

Davetçilere yönelttikleri bu töhmetlerle, davet yoluna girmek iste­yenlerin İslam'ın hakimiyeti için çalışmaktan vazgeçmelerine, enerji po­tansiyellerinin heder olmasına sebep olmaktadırlar.

İslam, kendi müntesiplerinden İslam hakkında apaçık ve şüpheden uzak bir bilgiye sahip olmalarını ister. İslam için çalışma azminde olan her müslüman, yolundan geri dönmesi için ortaya sürülen bu töhmetler­den hiç birine kulak asmaz. Koparılan yaygaraları iyice araştırmadan kale almaz.

"Ey insanlar, size fasık bir adam bir haber getirirse, onun doğrulu­ğunu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa karşı kötülük edersiniz de, sonra yaptığınıza pişman olursunuz."[246]

Duyduklarının doğru olup olmadığını araştıranlar; söylenenlerin boş ve sahte yaygaralar olduğunu anlayacaktır. Davet yolumuzun doğru olup hiç bir sapma ve değişikliğe uğramadığını, davetçilerimizin güçlü, sebatlı ve azimli olduklarını, gevşeklik, korkaklık ve zayıflık bilmediklerini Al­lah'ın izniyle göreceklerdir. Aynı zamanda davetçilerin mantıklı hareket edip mevcut şartlar karşısında güzel tedbir aldıklarını, his ve heyecanla hareket etmediklerini, sağlıklı bir plana göre davet işini yürütüp başıboş­luktan veya donukluktan uzak olduklarını da göreceklerdir. Kapının ne ardına kadar açık, ne de kapalı olduğunu yani ifrat ve tefritten kaçındığı­mıza şahit olacaklardır.

Evet duyduklarıyla değil de delil ile hükme varmak isteyenler, göre­ceklerdir ki, davetçiler İslam akidesinin temel esaslarına, selefin yoluna, daha açık bir ifadeyle kitap ve sünnete bağlı olan Ehli Sünnet ve'l-Cemaat'dandırlar. Onların hatada ısrar etmediklerini kendilerine öğüt vermek veya yerinde tenkit etmek isteyenleri hoş karşıladıklarını göreceklerdir. Aynı zamanda davet sahasında hiç bir şahsın sivrilmesine müsaade edil­mediğini, işlerin şura ve yardımlaşmayla yürütüldüğünü, Allah için sevi­şen kardeşler olduklarını göreceklerdir.

Ey dostlarım! Şunu bilin ki, bu davet ne bir şahsın, ne de belirli şa­hıslardan oluşan bir cemaatın davetidir. Aksine o, bütün müslümanlann daveti, hicri 14 asır önceki İslâm'ın davetidir.

Şehit İmam'ın dediği gibi:

"Kim bu davet için yarışarak ona katılırsa en güzel sonuç (Cennet) onadır. Kim de bu konuda terüddüt ederse tereddüdünün giderilmesini Allah'tan temenni ederiz. Davete katılmaya gecikenler, ancak kendi ne­fislerine kötülük etmiş olurlar."

"Kim cihad ederse, ancak kendisi için cihad etmiştir. Şüphesiz ki Al­lah bütün alemlerden müstağnidir."[247]

"Eğer yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir kavim getirir de onlar sizin gibi olmazlar."[248]

Davet kervanıyle kaynaşınız, vakit kaybetmeyiniz. Çünkü, vakit ha­yattır. Vazifeler, vakitlere sığmayacak kadar çoktur.[249]

 

Yüce Allah'ın Huzuruna Çıkıncaya Kadar Kardeşlik Duygusu Ve Azimle İyilikleri Birbirimize Hatırlatır, Hakkı  Tavsiye Ederiz

 

Ey kardeşim! Nimetlerin en hayırlısı olan İslam'a, sonra da İslam'a davet yoluna seni muvaffak kılan yüce Allah'a hamdetmelisin. Çünkü O (c.c), bugün bir çok müslümanları bürüyen gafletten seni kurtarmak için doğru yola irşad edecek, cahiliyeye karşı uyanık bulunduracak kimseleri sana rehber etmiştir. Dolayısıyle dünya hayatına niçin gönderildiğini ve yaratılışının gayesini öğrenmiş olursun. İnanç, ibadet ve ahlak yönünden İslami şahsiyetini olgunlaştırmaya seni muvaffak eden Allah'ın dinine karşı mesuliyetini idrak etmelisin. Yalnız müslüman olmanız yeterli de­ğildir. Allah'ın dininin hakim olması, İslam'ın akide ve hukukunu hayat­larına tatbik eden bir cemiyetin oluşması hususunda olumlu bir etkinin olması gerekir.

Daha evvel izah edildiği gibi, bu vazife tek başına ifade edilecek bir vazife değildir. Böylesi büyük bir görevi yerine getirebilmek için sağlıklı bir metodun etrafında toplanıp yoğun bir enerji potansiyeline ihtiyaç var­dır. Çünkü, farz olan bir vazifeyi ifa etmeye vesile olan bir şey de farzdır.

Daha sonra sen gerçeği bulmak için bir inceleme ve arayış içerisine girdin. Ta ki, Allah seni davet yoluna hidayet edip muvaffak kıldı. Bun­dan dolayı davet yolunu ve bu yolun işaret taşlarını ve onun yolcularını tanımış oldun. Ona razı oldun, ona güvendin ve ona bağlanıp bir daha da ondan ayrılmadın. Bu yaptıklarına karşı Allah'ı da şahit tuttun. Öyle ise, bütün bunlara seni muvaffak kılan Allah (c.c.)'a hamdetmelisin.[250]

 

Allah İçin Kardeş Olmalıyız

 

Ey kardeş! Davet yolunda beraberce hareket ederken, aramızdaki ir­tibatı kuvvetlendirmek gayesiyle Allah için kardeş olmaya ne kadar muh­tacız.

Rasulullah (a.s.) da muhacirlerle ensarı birbirine kardeş yapmıştı ve onlar bu kardeşlikte, benzeri görülmedik sevgi ve fedakarlık örneklerini göstermişlerdi.

İşte sevgili Resulümüz (a.s.) bu hususa bizleri şöyle teşvik etmekte­dir:

"Mümin, mümin için, birbirini sımsıkı tutan binalar gibidir." [251]

"Müminler birbirini sevmekte, acımakta ve esirgemekte bir ceset gibidir. Onun bir azası şikayet ederse, cesedin diğer azaları da uykusuz­lukta ve hararette ona eşlik ederler."[252]

"Müslüman, müslümanın (din) kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmana) teslim etmez. Kim kardeşinin bir ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümandan bir tasayı giderirse, Allah da buna karşılık olarak ondan kıyamet gününün sıkıntılarından birini gi­derir. Kim bir müslümanın (kusurunu) örterse, Allah da kıyamet günü onun (bir günahını) örter."[253]

Ey kardeş! Kardeşlerinizle tanışınız, birbirlerinize ülfet ederek yar­dımlasınız. Birbirinizin durumundan haberdar olunuz, nasihat ediniz. Bir­birinizi severek destek olunuz. Ve kardeş olarak Allah'a kul olunuz.[254]

 

Birbirimize Öğüt Vermeliyiz

 

Davet yolunda beraberce yol alırken, birbirimize öğüt vermeye ne kadar muhtacız. Çünkü öğüt, mü'minlere fayda verir.

Davet yolunda bizi bir araya getiren vazife, onu yapıp yapmamada bizi serbest bırakmamıştır. Çünkü müslüman oluşumuz bize, o vazifeyi yerine getirmeyi farz kılmıştır. İslam devletini kurmak yolunda çalışmak bütün müslümanlara farz olan bir vazifedir. Aksi halde bütün müslümanlar günahkar olurlar.

Birbirimize, davetimizin Selefi davet olduğunu hatırlatalım. Meto­dumuz, Selefi Salihin (r.a.)'in metodudur. Nitekim davet yoluna bizi irşad eden Şehid İmam Hasan el-Benna'nın da belirttiği gibi davet yolu, daha evvel Rasulullah (a.s.)'ın ve ashabının üzerinde yürüdüğü, daha sonra da, İslam davetçilerinin ve bizlerin üzerinde yürüdüğümüz tek yoldur. İnanç ve Aksiyon, sevgi ve kardeşlik yolu... Allah'ın Rasulü, onları imana ve imanın doğrultusunda amele davet etmişti. Sevgi ve kardeşlik üzerine kalplerini birleştirmişti. İnanç kuvveti ile birlik kuvveti bütünleşmişti. Yeryüzünün tüm insanları düşmanlık edip karşı çıksa da, sözlerini yürü­tebilecek ve davalarını hakim kılabilecek örnek bir cemaat oluşturmuştu.

Ey kardeş! Bilelim ki, şu anda gerçekleştirmek istediğimiz husus bir hayli zor ve ağırdır. Bununla beraber bu husus çok mühim ve hedefimi­zin temel esasıdır. Zira bu, inşaallah İslam devletinin üzerine bina edile­ceği kuvvetli, kuvvetli olduğu kadar da imanlı bir temelin atılmasıdır. Bu da ancak, İslam akidesini taşıyan, onun pratiğini yaşayan ve onu savunan güçlü ve imanlı bir neslin hazırlanmasıyla mümkündür. Bilindiği gibi bir binanın kuruluş merhalelerinin en meşakkatlisi ve en mühimi, temelinin atılmasıdır. Unutmayalım ki, düşman durmadan bizi izliyor ve bize tuzak kurmaya çalışıyor. Hedefimizin gerçekleşebilmesi ancak, hak ehli ile ba­tıl ehli arasında şiddetli bir mücadeleden sonra mümkün olabilir. Sonun­da zafer muttakilerindir.

"Allah hak ile batılı böyle bir benzetme ile anlatır. Köpük yok olup gider. İnsanlara yararlı olan ise yer yüzünde kalır. İşte Allah, (kapalı şeyleri anlatmak için) böyle misaller verir."[255]

"Onlar yapabilseler sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle sa­vaşmaya devam eder."[256]

Yüce Allah ne doğru söylemiştir;

"Senden önce de elçiler yalanlanmıştı. Yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine sabrettiler. Nihayet onlara yardımımız yetişti. Allah'tan ke­limelerini (yardım vaadini) değiştirebilecek kimse yoktur. Sana da resul­lerin haberinden bir parça geldi."[257]

İslami hareketimize olan Allah'ın desteğini unutmamamız lazım. Zi­ra hareketimiz, birçok öldürücü veya saptırıcı darbelere, karşılaştığı me­şakkatlere ve zorluklara rağmen hiçbir müdahale göstermeden ve hiçbir gevşeklik ve zafiyet belirtmeden, hedefinden sapmadan, davasından taviz vermeyip değiştirmeden azim ve sebatla yoluna Allah'ın yardımıyla de­vam edip gitmiştir.

"Mü'minlerden öyle erler vardır ki, Allah'a verdikleri sözde durdu­lar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, (şehid oluncaya kadar çarpı­şacaklarını adamışlardı, çarpıştılar ve şehid düştüler), kimi de (şehidlik) beklemektedir. Sözlerini asla değiştirmediler." [258]

Allah'ın mü'min kullarına zafer verip hükümranlık ihsan edeceğine dair vaadine olan güvenimizi yitirmeyelim. Ve bilelim ki, istikbal bu di­nin olacaktır.

"Allah sizden, inanıp iyi işler yapanlara vaadetti; onlardan önceki­leri nasıl iktidar yaptıysa, onları da yer yüzünde iktidara getirecek ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından (tam) bir güvene erdirecektir.Onlar hep bana kul­luk ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar."[259]

Davet yolumuzda, insanların çağırdıkları düşüncelerin en üstünü ve en yücesi olan İslami düşünceye davet ettiğimizi unutmayalım. Çünkü biz insanları Allah'a çağırıyoruz:

"(İnsanları) Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve -Ben müslümanlardanım- diyenlerden daha güzel sözlü kim olabilir?"[260]

"Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız; Peygamber de size şahit olsun."[261]

"Üstünlük, ancak Allah'a, O'nun elçisine ve mü'minlere mahsustur. Fakat münafıklar bilmezler."[262]

Ey kardeş! Bütün bunlarla birlikte yüce Allah'ın hiçbir zaman bize ve cihadımıza ihtiyacı olmadığını, ancak bizlerin O'na ve O'nun vereceği mükafata muhtaç olduğumuzu unutmayalım

"Kim, cihad ederse ancak kendisi için cihad etmiştir. Şüphesiz ki Al­lah, bütün alemlerden zengindir (müstağnidir)." [263]

Şunu bilelim ki, eğer davet hareketiyle amacımıza kavuşamazsak, başka hiç bir şey ile kavuşamayız. Davet de bizim vasıtamızla hedefine ulaşamazsa, başkaları ile hedefine ulaşacaktır.[264]

 

Hakkı Tavsiye Etmeliyiz

 

Davet yolunda etrafında buluştuğumuz 'Hakk'ı, insanlara tavsiye et­meliyiz. Yani Hakka sarılmalı, yaşantımızla onu temsil edip ondan uzak darmamalıyız. Bilakis 'Hakk'ı bölüp parçalamadan, tahrif edip değiştir­meden, olduğu gibi muhafaza ederek bizden sonra gelen nesle miras bı­rakmalıyız.

Davet yolunda sabretmeyi, yoldaki zorlukları göğüslemeyi, zikzak­lara sapmadan engelleri aşmaya çalışmayı tavsiye etmeliyiz. Böylece; karşılaşabileceğimiz olay ve şartları göze alarak, emanetin ağırlığını he­saba katarak bu davetin parlak geleceği için kesintisiz, sürekli bir hare­ketle, kuvvetli bir irade ve azimle, hareket metodunu tam bir kavrayış ve açık bir basiretle yolumuzda hareketimize devam etmiş oluruz.

Ey kardeş! Bu davet yolunda malımızı ve canımızı feda etmeyi bir­birimize tavsiyede bulunalım. Çünkü bu davet, senin malından ve canın­dan bir kısmını değil, hepsini istiyor. Davete olan irtibatımız tüm hayatı­mız ve tüm varlığımız pahasınadır, bir anlık cüz'i bir şey değildir. Bu davetde, yüce Allah'ın dünyada bize ihsan ettiği malı ve canı verip karşılı­ğında, ahirette ihsan edeceği cenneti almak üzere Allah ile bir biat (alış­veriş) akdini yaptık.

"Allah, mü'minlerden mallarını ve canlarını cennet kendilerinin ol­mak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürü­lürler. Bu, Allah'ın üzerine bir borçtur. Gerek Tevrat'ta, gerek incil'de, gerek Kur'an'da bunun böyle olduğunu bildirmiştir. Allah'tan daha çok ahdini yerine getiren kim olabilir? O halde O'nunla yaptığınız bu alış­verişinizden ötürü sevinin. Gerçekten bu, büyük başarıdır."[265]

Ey kardeş! Eğer zamanını, gayretini, malını ve düşüncem bu davet yoluna hasredebiliyorsan tereddüt etmeden yap! Zira sen karlı çıkarsın.

"Kendiniz için verdiğinizi, Allah katında, daha hayırlı ve mükafatça daha büyük bulacaksınız. "[266]

Bir şey vermeye cimrilik edene gelince, o aldanmış ve zarar etmiştir.

"işte sizler, Allah yolunda harcamaya çağırılıyorsunuz; içinizden kimisi cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, o ancak kendisine cimrilik eder, Allah zengindir, sizler fakirsiniz, eğer yüz çevirecek olursanız, ye­rinize başka bir kavim getirir de onlar sizin gibi olmazlar."[267]

Ey kardeş! Eğer zamanını davet işiyle değerlendiriyor, gücünü o sa­hada harcıyorsan sana ne mutlu! Çünkü bu, Allah'ın sana lütfettiği bir iyi­liktir.

"De ki, Allah'ın lütfuyla, rahmetiyle (evet) ancak onunla ferahlan­sınlar. Bu, onların toplayıp yığdıklarından hayırlıdır."[268]

Şehid İmam'ın dediği gibi vakit hayat demektir, vazifeler ise vakitle­re sığmayacak kadar çoktur.

Ey kardeş! Allah için ihlaslı olmayı birbirimize tavsiye edelim. Şunu bilelim ki, Allah için ihlaslı olmadıkça, hiçbir amelimizin semeresini (mükafatını) göremeyiz ve bizim için kurtuluş söz konusu olamaz. Çünkü Allah, yalnız kendisi için olmayan hiçbir ameli kabul etmez.

"De ki, bana, dini yalnız Allah'a halis kılarak O'na kulluk etmem emredildi."[269]

"Oysa kendilerine, dini yalnız Allah'a halis kılarak, Allah'ı birleyenler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları, zekatı vermeleri emre­dilmişti, işte doğru din budur." [270]

Ey kardeş! Daima kalbini yokla! Ve onu riyadan temizle!

Ey Kardeş! Dava arkadaşlarına karşı tevazu kanadını ger, onlara yu­muşak davran, mütevazi ol, bencillik ederek arkadaşların üzerinde sivril­me arzusu hastalığına kapılma. Zira bencillik, davanın belini kırar. Kendi nefsinin ve arkadaşlarının nefsinin kadrini bil. Onların değerini sakın dü­şürme!..

Ey kardeş! Kibir ve gururdan sakın, bu ahlak seni davetçilerin safın­dan, davet yolundan uzaklaştırmaya yeterli sebeptir. Senin elinle gerçek­leşen her hayırlı teşebbüs, ilmin, yeteneklerin ya da şahsi kudretin saye­sinde değil de Allah'ın bir fazlı ve bir ihsanı olduğunu düşünmelisin. Çünkü, azemet sahibi yüce Allah'ın izni ve yardımı olmazsa, bizim hiçbir gücümüz ve yeteneğimiz olamaz.

Ey kardeş! Davetimiz açısından görevlerimizin ve sorumluluklarımı­zın idrakinde olmayı birbirimize tavsiye edelim. Öyle ki, bu sorumluluk duygusu, bizi rahat bir yaşantıdan, vurdumduymazlıktan ve uyuşuk bir hayattan uzaklaştırıp sürekli olarak davet işleriyle bizi meşgul etsin. Çün­kü, davet meselesi hayatımızın kendisidir. Onun yararına olacak her şeyi düşünüp yapmalıyız. Ona zarar verecek şeyleri de bertaraf etmek için gayret göstermeliyiz.

Ey kardeş! Yolumuza, bol miktarda azık alarak çıkmayı birbirimize tavsiye edelim. Azığın en hayırlısı "Takva azığı"dır. Onunla yolun zor­luklarına karşı koyar, ayağımızın şarampole kaymasından korur ve engel­leri onunla aşarız.

"Allah'tan korkanlar, kendilerine şeytandan gelen bir vesvese do­kunduğu zaman (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlarlar, hemen (gerçe­ği) görürler."[271]

"Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır. (Allah'ın azabından) korunanlar onlardır."[272]

Ey kardeş! Davet yolunda ayağımızı sağlam tutalım. Ayağımız yer­leşmişken kaymamaya gayret edelim. Şartlar ne olursa olsun, her zaman ve her yerde usanmadan yolumuza devam edelim. Şayet bizden biri, dün­yanın en ücra yerinde ve hapishanelerin en derin zeminlerinde de olsa, yolundan ve davasından geri dönmesin. Çünkü, arkadaşlarından uzak kalsa da, Allah ile beraber olduğunu unutmasın. Allah, ne güzel sahip ve ne iyi yardımcıdır!

Ey kardeş! Zafer işaretleri gözünden kaybolup gitse de, çalışma ve cihadının karşılığı görememiş olsan da yolunu katetmekten usanma. Zira, Allah'ın rahmeti bizimledir. O bizi, sonuç elde etmekten değil, amel ve niyetlerimizden dolayı sorumlu tutar.

Ey kardeş! Eziyetlere maruz kalsak da, batıl bizi çeşitli vesilelerle tehdit edip korkutsa da davamızdan geri caymak yoktur. Bu hususta Al­lah'ın Rasulünü ve Ashab-ı Kiramı örnek almalıyız.

"O müminler ki, kendileri savaşta yara aldıktan sonra Allah ve peygamberin çağrısına koşanlara, hele onlardan iyilik edip sakınanlara büyük ecir vardır, insanlar onlara: "Düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun," dediler. Bu onların imanını artır­dı da: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!" dediler. Bu yüzden kendi­lerine bir fenalık dokunmadan Allah'dan nimet ve bollukla geri döndü­ler. Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük, bol nimet sahibidir. İşte o şeytan ancak kendi dostlarını korkutur, inanmış iseniz, onlardan kork­mayın, benden korkun." [273]

"Nice peygamberler var ki, kendileriyle beraber bir çok alimle çar­pıştılar; Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zayıflık göster­mediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever. Sadece şöyle diyor­lardı: "Rabbimiz! bizim günahlarımızı ve işimizde bizim taşkınlığımızı bağışla, ayaklarımızı (yolunda) sağlam tut, kafir topluma karşı bize yar­dım eyle!" Allah da onlara hem dünya karşılığının, hem ahiret karşılığı­nın en güzelini verdi. Çünkü Allah güzel davrananları sever." [274]

Ey kardeş! Davet yolundan parmak ucu kadar ayrılmadan, Allah'a verdiğimiz sözü bozmadan, hedefimizi yozlaştınp değiştirmeden Rabbimize kavuşuncaya kadar yolumuza devam edeceğiz. Allah ile yaptığımız alış-verişle müjdelenip sevinerek.. İki güzelden birini (gazilik-şehidlik) gözeterek.. Ya zafer ve hükümranlık, ya şehidlik ve mutluluk!..[275]

 

Dua

 

'Davet Fıkhı' kitabımızın birinci kısmının sonuna gelirken, yüceler yücesi, her şeye gücü yeten yüce Allah'a yönelerek dua ediyoruz:

Allah'ım! Yaptığımız hatalardan dolayı bizi bağışla.

Bununla bizi muvaffak kıldığın hayırlı şeyleri bizden kabul buyur.

Yeryüzünde davetini başarılı kıl.

İnsanların kalplerini ona açık tut.

Bizleri davetine samimi asker olarak kabul buyur.

Onun yolunda şehadeti nasib eyle.

Ve sonunda bizi cennetlerinde nebiler, sıddikler, şehidler ve salihlerle beraber ebedi nimetlerine nail eyle.

Onlara arkadaş olmak ne güzel şeydir.

Amin, Allah'ım amin..[276]

 

İKİNCİ KISIM

 

SAPMALARA KARŞI İSLAM'A DAVET YOLU

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...

Davet fıkhının davet yolu ile ilgili kısımlarını sunmak, nesillerin bi­zim üzerimizdeki haklarındandır ve miras bırakmanın da sorumluluklarındandır. Allah'ın tevfik ve inayetiyle elli yıldan fazla bir süredir dava yolunda, Allah'ın lütuf ve insanıyla yürüdük... Bu süre zarfında çeşitli olaylarla, imtihanlarla ve durumlarla karşılaştık. Yolun virajları ve yo­kuşları ile ilgili bilgilerimiz ve tecrübelerimiz arttı. Asıl yoldan sapmala­rın, çeşitli şekillerine şahit olduk ve bazılarının sapma ile asıl yolu nasıl birbirine karıştırdığını gördük. Onlar sapmakla birlikte kendilerinin doğ­ru yolda, diğerlerinin ise sapık yolda olduklarını zannediyorlar. Çünkü kural olarak sapma; önce basit olarak başlayıp sonra zamanla çoğaldığı için böyle zannediyorlar. Koruma, ilaçtan daha iyi olunca, çeşitli sapma şekillerini tanıtmak ve davet yoluna girenleri yanlış yola sapmadan ve tereddüte düşmeden hidayet ve aydınlık üzere yürüyebilmeleri için onları uyarmak gerekiyor.

Amerika'da, Müslüman Arab Gençler Birliği'nin düzenlediği konfe­ransa davet edilmiştim. Bana "Asıl ile sapma arasında davet yolu" konu­sunu vermişlerdi. Ben de bu daveti, memnuniyetle kabul ettim. Konuyu iki oturumda sundum. Üçüncü oturumda sorulara cevap verdim. Çok ho­şuma gitmişti. Bu konunun dikkatle dinlenmesi ve ilgiyle izlenmesi beni çok sevindirmişti. Aynı şekilde sorulan soruların mükemmelliği ve içe­rikleri beni hayran bırakmıştı. Zira sorular, müslüman gençliğin davet yo­lunun aydınlanması konusundaki aşırı arzusuna ve yürüyüşün sağlıklı olduğu konusundaki inancına delalet ediyordu. O vakit anladım ki bu mev­zu tüm açıklığıyla ve detaylarıyla yazılmaya muhtaç. Zaten bazı dostla­rım da konunun şimdiki şartlarda ehemmiyetine ve faydasının genel ol­masına binaen, bunu benden yapmamı istemişlerdi. Bunun üzerine ben de Allah'tan yardım dileyip, bütün gücümü işte ortaya koyuyorum. Bir de yüce Allah'tan bu çalışmamı hayra vesile ve kendi rızasına muvafık kıl­masını niyaz ediyorum.

Söz birinci derecede, yanlışa sapmadan ve basiret üzere, yürüyüşle­rini sürdürmek için davet yolunu seçenleri her ne kadar ilgilendirse de, biz dikkatimizi her mekanda bulunan müslüman gençlere çeviriyoruz. Çünkü çeşitli ideolojiler ve akımlar onları değişik yönlere çekmek isti­yorlar. Bundan ötürü biz onları, bizimle birlikte davet yolunda yürümeye çağırıyoruz. Çünkü onların dünya ve ahiret mutlulukları bu yoldadır.

Bu konuyla ilgili olarak, bu gençlere, Şehid İmam Hasan el-Benna'nın aşağıdaki sözlerini sunuyorum. Bu sözlerle onları kasdetmişti, bel­ki içinde ibret ve öğüt bulunur diye:

"Gençler! Bizim düşüncemize inanır ve bizim izimizden yürür, her türlü islam dışı düşünceden yüz çevirip, bizimle birlikte hanif İslam yo­lunu tutar ve akideniz için tüm gayretinizi sarfederseniz, bu sizin için dünya ve ahiretteki her şeyden daha hayırlıdır. Allah dilerse, size de, da­ha önceki müslümanlara bağışladığı zaferleri bağışlayacaktır. Sizlerden islam yolunda sadaketle çalışan her kişi, bu çalışmasının, gayretinin ve çabasının ardından razı olacağı bir sonuca mutlaka ulaşacaktır. Eğer bundan kaçınırsanız, dağınıklık ve ızdıraptan, çeşitli ideoloji ve sistem­ler arasında bocalayıp durmaktan başka bir şey elde edemeyeceksiniz. Sayısının azalması veya çoğalması Allah'ın ordusunu asla sarsıntıya uğ­ratmayacaktır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Yardım ancak, aziz ve hakim olan Allah katındandır."[277]

 

Gayeye Giden Yol

 

Her gaye veya hedef sahibinin, kendisini hedefine veya gayesine ulaştıracak doğru yolu tuttuğu bilinen bir gerçektir. Yine hedefine varma­dan vaktini ve gayretini boşa çıkarmamak için ve farklı yollara gitmemek için yürüyüşe çıkmadan önce olanca gücünü, yolu ve işaretlerini tanıma­ya sarfeder. Bu kişinin bu konuda, bilgi ve tecrübe sahiplerinin yol gös­termelerinden faydalanmak için onlara başvurması da bir kuraldır. Bu ki­şilerin tecrübeleriyle birlikte yol göstermeye ve güvene layık olmaları da dikkate alınır. Aksi halde yol hakkında sundukları malumatlara güvenil­mez. Gaye yüksek, hedef büyük olduğu kadar, ulaşma isteği de o kadar şiddetli olmalıdır. Bundan dolayı, doğru yolu tanımaya, yolcuyu hedefin­den uzaklaştıran virajlardan şiddetle sakınmaya büyük önem vermek ge­rekir. Özellikle yürüyenleri saptırmak, hedeflerine ve gayelerine varma isteklerini değiştirmek için doğru yoldan uzaklaştırmak maksadıyla yol ayrımlarında oturan kişilerin varlığı önceden bilinirse, bu daha da iyi olur. Çünkü bu kişiler daha fazla yanıltmak için kuzu postuna bürünmüş kurtlardır.

Sapık yolları önceden bilmek, yoldaki kaymalardan korur, yolun uzunluğunu, sarplığını ve güçlüklerini bilmek de yolcunun yeterli azık hazırlamasına, yolun kısa olduğunu zanneden kişinin aksine, sabır ve se­batın artmasına yardımcı olur. Hedefe ulaşmadan önce vaktin uzadığını sanan kişiyi korku ve şüphe kaplar. Aynı şekilde yolun iki durak arasın­daki mesafelerini ve ıssızlığını önceden bilen kişi, bu mesafelerle karşıla­şınca rahatsız olmaz. Bilakis gönlü rahat eder; çünkü bu mesafeler doğru yolda yürüdüğünün delilidir... Zira bu merhaleler yolun işaretlerinden sa­yılır. Doğru yolda yürümek için büyük gayret sarfedileceğini ve bir çok fedakarlıklar yapılacağını bildiğimiz takdirde, bu bizi her hangi bir sap­madan korunmaya sevkettiği zaman tehlikeli sonuçlar ve büyük kayıplar doğmaz. Yukarıda serdedilenlerden dolayı konumuzun önemi ortaya çı­kıyor. Hele özellikle de bu davet yolu olursa...[278]

 

Davet Yolu

 

"Davet Yolu" dediğimizde, onunla Allah'a giden yolu, O'nun rızası­na ve Cennet'ine götüren yolu kastediyoruz. Resulullah (a.s.)'ın, tüm pey­gamberlerin ve mü'minlerin yürüdüğü yol, Allah'ın dosdoğru yoludur.

Cenab-ı Hak bu konuda şöyle buyuruyor.

"Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur, ona uyun. Başka yollara uymayın. Zira o yol sizi, Allah'ın yolundan ayırır, işte (kötülükten) sakın­manız için Allah size bunları emretti."[279]

Davet yolu üzerinde, en yüksek gayeye ve en büyük hedefe doğru koşuyoruz. Allah, gayemizdir. Yeryüzünde Allah'ın dininin hakim olma­sını ve İslam devletinin kurulmasını hedef edinmişiz:

"Ta ki, yeryüzünden fitne kalksın ve dinin tümü Allah'ın olsun..."

Yoldaki önderimiz, önderlerin en hayırlısı, emin ve sadık Peygamberimiz'dir. Şereflenmemiz, bu yol sayesinde, ona uymakla ve o yoldaki zorluklara katlanmakla oldu. Ne kadar uzun olursa olsun yürümeye sab­redeceğiz. Allah'ın izniyle, o yoldan başkasına ne razı oluruz, ne de başka bir yolu ona denk tutarız.

Sapmaları ve niteliklerini ele almadan önce davet yoluna biraz ışık tutmamız faydalı olur. Uzun süreden beri, bayındırlık faaliyetleri diye ad­landırılan fakat aslında "harab etmek"ten başka bir şey olmayan faaliyet­ler var. Bu faaliyetler, Allah düşmanlarının, İslâm topraklarını ordularıyla işgal etmeleriyle belli bir düzeye ulaştı. Bu esnada işgalci yönetimler, or­dularını çektikten sonra kendi planlarını uygulayacak yöneticileri de ha­zırlamaktan geri durmadılar. Bu dönemlerde İslam dini, şüphelendirme, tahrif, çirkin gösterme, gerçek muhtevasını boşaltıp onun yerine bir kısım şekilci sembolleri bırakma, hurafe ve bid'atları, bid'atçıları cesaretlendir­me kabilinden yoğun ve düzenli saldırılara maruz kaldı. Yine bu sırada İslam hilafeti Allah düşmanlarının komploları ve içteki piyonlarının yar­dımlarıyla çökertildi. Ne yazık ki, hâlâ bazı yöneticilerimiz, o piyonları önder diye değerlendiriyorlar.

İslam ülkelerinin üzerine karanlık dalgalar çöktü. Batıdan yahudi ta­rafından planlanmış ve sevkedilmiş haçlı karanlığı; aynı şekilde inanmış kişilere en çok düşman olan yahudinin eliyle düzenlenen ateizm karanlı­ğıydı bu... İşte bu şekilde yoldaki işaretler silindi veya yeni yetişen nesil­lerin gözünde nerdeyse belirsiz hale geldi. Gayeler dağıldı, bayrakların sayısı çoğaldı. Sakat beşeri sistemlerin propagandaları şiddetlendi. Müs­lümanların çoğu sahte maddeci medeniyetin parıltısıyla etkilendiler.

Fakat bu kopkoyu karanlığın ve birbiriyle çarpışan dalgaların orta­sında ve hilafetin çökmesinden sonra, ufukta bir nur doğdu. Başlangıçta zayıf olarak doğdu, ama ondan sonra yüce Allah onu bereketlendirdi. Bu­nun üzerine, çemberi genişlemeğe, ışığı güçlenmeye başladı. Aynı za­manda da, cehalet ve küfrün karanlığını Allah'ın izniyle dağıtmak için mücadeleye koyuldu.

1247/H 1928 yılında Mısır'da Şehid İmam Hasan el-Benna'nın ön­derliğinde "İhvan-ı Müslimin" cemaatı kuruldu. Daha sonra cemaatin da­iresi genişleyip Mısır'ın dışına taştı. Nihayet bugün dünyanın birçok yeri­ne ulaştı.

1941 yılında Hint Yarımadasında Mevlana Ebul Ala el-Mevdudi'nin önderliğinde "Cemaat-ı İslamiye" kuruldu. Cemaat-ı İslamiye, anlayışta, hedefte ve metodda" İhvan-ı Müslimin"e çok benziyordu.

Daha sonra, Endonezya, Türkiye, Malezya gibi birçok İslam belde­sinde diğer İslami hareketler doğdu.

Bir yandan içinde yetiştiğimiz, diğer yandan başka cemaatlerin "ön­cü hareket" veya "ana cemaat" diye nitelendirdikleri "İhvan-ı Müslimin" cemaatındaki tecrübelerimize dayanarak sözümüzü odaklaştırıyoruz. Bu arada diğer İslami hareketlerin etkilerini ve kıymetlerini göz ardı etme­den hepimizin müslüman ve hepimizin davet yolunda kardeşler olduğu­muzu belirtmek istiyoruz.

Şehid İmam'ın ilk günden itibaren gayenin sınırlarını çizip belirledi­ğini ve onu her türlü şaibeden arındırdığım, gayet açık şekilde "Allah ga­yemizdir" diye ilan ettiğini, yolu ve kılavuzu, "Hz. Muhammed (a.s.) li­derimiz ve önderimizdir" diyerek seçtiğini, Resul-ü Ekrem'in getirdiği ve uyguladığı programı, "Kur'an anayasamızdır" diyerek aynı programı be­nimsediğini, "Cihad yolumuzdur" diyerek müslümanlarda küllenmeye yüz tutan cihad ruhunu yeniden dirilttiğini, "Allah yolunda ölmek en yük­sek idealimizdir" diyerek de, şehid olma arzusunu ve cihad düşüncesini canlandırdığını görüyoruz.

Ve yine Şehid İmam (r.a.)'ın, davet yolunun bir tane olduğunu, ona sarılmak ve ondan sapmamak gerektiğini, çünkü onun Resulullah'ın yolu olduğunu ve Resulullah (a.s.)'ın, insanlar arasında yolu en iyi bilenin ve tanıyanın O olduğunu açıkladığını görüyoruz.

Bu konuda İmam el-Benna şöyle der:

"Davetin yolu, tek yoldur. Önce Resulullah ve ashabı, daha sonra da davetçiler o yolda yürüdü. Şimdi de Allah'ın tevfikiyle biz yürüyoruz. Bu yol, iman, amel, muhabbet ve kardeşlik yoludur. Resulullah (a.s.) on­ları önce iman ve amele davet etti, sonra kalblerini sevgi ve kardeşlik üzerinde birleştirdi. Bunun üzerine akide gücü birlik gücüne dönüştü. Cemaatleri, örnek bir cemaat oldu. Tüm yeryüzü halkı ona düşmanca ta­vır takınsalar da, onun davetinin zafere ulaşması, sözünün her şeyin üs­tüne çıkması muhakkaktı."

Şehid İmam Hasan el-Benna'ya Allah'ın en büyük lütfü, müslümanları, hatalı anlayışlardan uzak, akidedeki veya ibadetteki, ya da teşri'deki her türlü şaibeden arınmış, kapsamlı ve sağlıklı bir İslami anlayışa dön­dürmedeki başarısıdır. Ayrıca müslümanların birliğini parçalayan ihtilaf­lardan uzak, ifrat ve tefrite sapmadan, kardeşlik, yardımlaşma ve sevgi atmosferi içinde itidal üzere İslam'ı saf kaynağından algılaması, 'Allah'ın en büyük lütfudur.

Şehit İmam ilk gün 'İhvan-ı Müslimin' davetinin, tüm talepleriyle İs­lam olduğunu ve İslam dışı bir şey olmadığını veya hicri ondördüncü asırdaki İslam olduğunu ilan etmişti. Yine o, davetin Rabbani ve evrensel olduğunu, kıyamete kadar zaman ve mekanla sınırlı olmadığını da ilan et­ti. O, bize çağımızda İslami Davet'in vardığı merhalelerin neler istediğini açıkladı. O da, Rasul-i Ekrem ve Sahabe-i Kiram'ın, ilk İslam devletini üzerine kurdukları aynı temel üzerine, İslam devletini kurmanın ve yeni­den inşa etmenin zaruretini anlattı.

Ve yine Şehid İmam'ın davet yolunu Resulullah (a.s.)'ın yolundan aldığını görüyoruz. Resulullah'ın yolu, üç kuvvet üzerine kurulmuştu: İnanç ve iman gücü, irtibat ve birlik gücü, sonra da silah ve insan gücü...

O, irşad ve öğütle yetinmedi, cemaat olmanın gereğini, zaman ve mekanı kuşatan düzenli ve sürekli cemaat çalışmasının lüzumunu pekiş­tirdi. Bina tamamlanıncaya kadar meşru yolları belirlemenin plan çizme­nin ve hedefi tesbit etmenin gerekliliğini de açıkladı.

Daveti yürütme ve hareketi uygulama esnasında, tenfiz (uygulama) tekvin (oluşum) ve tarif (tanımlama) bakımından merhalelerin sınırlarını koydu. Örnek müslüman ferdi; takva üzerine kurulu müslüman evini, Al­lah'ın davetiyle birlikte birbirlerine yardımcı olan müslüman toplumu; İslami hükümeti oluşturmakla davetin ve hareketin aşamalarını belirledi. Böylece bu, İslami ülkeler ve halklar seviyesinde tamamlanmış olur, son­ra İslam devleti teşekkül eder, bunun başına da İslami hilafet ve Allah'ın izniyle dünyaya liderlik etme gelir.

Sonra İmam el-Benna'yı ve arkadaşlarını; derslerde, konferanslarda, ilmi toplantı ve seminerlerde, yayın, broşür, gazete ve dergilerde, cemaat­lerde, askeri birlik ve garnizonlarda, koşu ve sporlarda revir, spor kulüp­leri, hastane ve okul gibi kurumlarda, iktisadi kuruluşlarda ve sosyal hiz­met ve hayır müesseselerinde, çalışma yöntemlerini belirleyip uyguladı­ğını görüyoruz. O, arkadaşlarıyla birlikte her alanda İslami anlayarak ve amel ederek yaşadı. İslami çalışmayı mescid ve zaviyelere hapsetmedi, ya da sadece ilim ve ibadet olarak anlamadı...

Hazırlık ve hareket alanında bey'atın on rüknünü belirlediğini, cema­at çalışmasında bey'atın önemini açıkladığını görüyoruz. İmam el-Benna, İslami anlamayı, ilk rükün olarak ele aldı; bu anlayışın kapsamını ve şai­belerden uzak olmasını açıklayan bir çerçeve gibi yirmi prensip koydu. Daveti izah etmek için çeşitli risaleler yazdığı gibi, çalışan kardeşin ödevlerini, yıllar geçmesine rağmen hâlâ yararını ve önemi gördüğümüz yönlendirici tavsiyelerini açıkladı.

İmam el-Benna, cihada ve cihad için hazırlığa çok önem verdi. İh-van'ı, Filistin'de Siyonist yahudiye karşı verilen savaşa katılmaya teşvik etti. Bundan sonra da İhvan'ın Süveyş kanalındaki İngilizlere karşı verdi­ği savaş meşhurdur. Bu savaş İngilizleri çekilmeye mecbur etmişti.

Böylece o, bize yolu ve yolun işaretlerini açıkladıktan sonra, davet yolunda şehit olarak Allah'a kavuşuncaya kadar, bizimle birlikte bu yolda yürüdü. Mısır dışındaki Allah düşmanları, içerdeki Allah düşmanlarından yardım görüp, onun ve İhvan cemaatının aleyhine komplo düzenleyince, 1948'in aralık ayında cemaati dağıtınca, 1949'un şubat'ında onu şehit etti­ler. Onlar İmam-ı şehid edip cemaati dağıtınca zannettiler ki iş bitti ve kendi batıl yollarını tehdit eden hak cemaatten kurtuldular. Ama hakikatta bu dava, ne Hasan el-Benna'nın, ne de onun cemaatının davasıydı. O, Allah'ın ve O'nun ordusunun davasıydı. O, Allah'ın bir nurudur, Allah'ın nurunu hiç bir beşer söndüremez. Zira yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Kafirler hoşlanmasa da, Allah, nurunu tamamlayacaktır."

İhvan cemaati, defalarca Mısır'da ve Mısır dışında şiddetli işkence ve çilelere maruz kaldılar. Çünkü dava uğrundaki çileler, Allah'ın bir ka­nunudur. Bir yanda dava'nın sağlamlığı ve ağırlığı, diğer yanda da nitelik ve nicelik bakımından Allah'ın lütfü ve gözetimiyle müntesipleri artmış­tır... Şimdi karşımızda Hasan el-Benna'nın Mısır'da diktiği kendisinin ve kendisinden önce ve sonraki şehitlerin kanı ile suladığı tevhid ağacını gö­rüyoruz. Bu ağacın kökleri derinlere iniyor, dallan göklere yükseliyor, gövdesi ise günden güne gelişiyor. Müşrikler hoşlanmasa da, Allah'ın iz­niyle o ağaç meyvasını verecek.

Bugün, İslami sahada gördüğümüz uyanış ve dinin gençler arasında kabul görmesi, bu ağacın yapraklan ve dallanndan başka bir şey değildir. Yine bu uyanış, 'İhvan-ı Müslimin' ve 'Cemaat-ı İslamiye' gibi İslami ha­reketlerin güzel meyvaları ve eserleridir. Bu diriliş hareketi, İslami kap­samlı ve sağlıklı anlama esasına; sebatçı ve savaşçılık ruhuna dayanıyor. Bu öylesine bir ruhtur ki, zillet içindeki bir hayatı reddeder, bütün dünye­vi gayelerin üstünde, Allah yolunda şehadeti tercih eder. Zulme, bozgun­culuğa ve dinsizliğe karşı koyar.

"Allah yolunda kınayıcıların kınamasından korkmaz... (Bunlar) Al­lah yolunda cihad ederler ve hiç bir kınayanın kınamasından korkmaz­lar. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği lütuftur. Allah'ın lütfü ve ilmi geniş­tir.."[280]

İşte böyle, sabahın ışıkları, karanlık perdelerin arasında üzerimize doğmaya başladı. Bize tüm karanlığıyla gecenin sonunun yaklaştığını, Allah'ın izniyle her türlü batılı yok etmek için hak güneşinin doğacağını müjdeliyor. Allah'a ümidimiz tamdır. Bunun müslüman genç kuşağın eliyle gerçekleşmesini umuyoruz. Bunun için müslüman gençliğin yetiş­tirilmesine büyük önem vermek gerekir. Aynca yolun işaretlerini, basiret ve güvenle yürüyebilmesi için sapma şekillerini öğrenmesi maksadıyla kendisine yol hakkında bilgi vermeye de önem vermek gerekir.

Allah'tan ihlas ve doğruluk isteyerek, sonunda hayra vesile kılmasını dileyerek, gelecek bölümlerde Allah'ın yardımıyla bunları ele alacağız.

Tevfik Allah'tandır.[281]

 

Sapma

 

Davet yolunun aslından sapmasının çeşitli şekilleri vardır. Bazısı açık ve gözükür şekilde, bazısı da kapalı ve görünmez şekildedir. Sapma, gayeden, hedeften, anlayıştan, yöntemlerden, yürüyüşten ve benzeri şey­lerden olur. Biz, Allah'ın yardımıyla, bizi yanlışa kaymaktan korumasını, bize doğruyu göstermesini dileyerek gösterdiği yolu ele alıp sapmaları ortaya koymaya çalışacağız.[282]

 

1- Gayeden Sapma

 

Gayeden sapma, sapmaların en tehlikesi ve en çok dikkat edilmesi gerekenidir. Davet yolunda bizim "gayemiz" Allah Teala'dır. Buradaki sapma, Allah'tan başkasını kastetme anlamına gelir. Veya en azından şah­si arzuları, dünyevi maksatları ve başka gayeleri Allah'a ortak yapma­maktır. Malumdur ki, basit dahi olsa, gayeden herhangi bir sapma ameli boşa çıkarmak ve kabul edilmemek için tümüne arız olur. Çünkü, Allah şirkten müstağnidir. O ancak, kendi rızası için yapılan ameli kabul eder. Bundan ötürü, niyetin Allah için halis, her türlü şüpheden temizlenmiş olması davet yolunun temel prensibidir. Çünkü nefsin birçok arzuları var­dır. Şeytan, insanoğlunun içinde kanın dolaştığı gibi dolaşır, bıkmadan usanmadan devamlı onun ibadetlerini ve cihadını ifsad etmeye, amelleri­ni ve sevaplarını boşa çıkarmaya uğraşır...

Riya, gurur, kibir, kendini yükseklerde görme, liderlik sevdası, ken­disini gösterme arzusu, mal, mülk, makam ve mevkii gibi dünyalıklar el­de etmek ve diğer geçici dünyevi şeyler... Bunların tümü, kişiyi gayesin­den saptıran manevi hastalıklardır. Zira bedensel hastalıkların etkileri, dünya hayatı döneminde, fani olan beden üzerindedir. Ama kalb hastalık­larının etkisi dünya ve ahiret boyunca ebedi olan ruhla birlikte devam edip gider. Çünkü kalp hastalıkları niyeti bozar ve amelleri boşa çıkarır.

Kalp hastalıklarının her insanda bulunduğunu bilmeliyiz. Fakat mü'min, onlara devamlı karşı koyar, iman ve takva gücüyle, Rabbinden korkması sebebiyle, niyetini yenilemesi, Allah katındaki mükafatın daha hayırlı ve ebedi olduğuna kesinkes inanarak, tüm dünya menfaatlarına karşı Allah'ın yanındakileri tercih etmesi sebebiyle o kalp hastalıklarını kendi içinde yener... İnsanın içinde devamlı olarak hayra iten faktörlerle, şerre çeken faktörler çekişme ve boğuşma halindedir. Nefsini temizlemek ve Allah'a yaklaşmak için devamlı nefsiyle mücadele içindedir. Dünyevi arzular ve vücudun istekleriyle o, sürekli bir çekimin etkisi altındadır.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Andolsun ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran da ziyan etmiştir."[283]

Gayeden sapmanın, dünyevi maksatlara tam bir yönelme ve tümüyle Allah'tan uzaklaşma anlamına gelmesi şart değildir. Fakat yalnızca bu maksatlardan bir miktarının niyette bulunması ve kalpte o miktarın karar kılması, ameli ifsat etmek ve Allah rızası dairesinden çıkarmak için ye­terli bir sapmadır.

Gayeden sapmadaki gizli tehlikelerden biri de şudur: Niyetin yeri kalp olunca, bazan sapma vuku bulur ve insanlar tarafından görülmez. Ancak belirtileri ortaya çıkınca anlaşılır. O zaman bu kişi sorumluluk mevkisinde ise, özellikle kötü etkiler bırakır veya başkasını bozmuş olur. Sonunda bu gibi hastalıklara yakalanan kişileri saflardan uzaklaştırmak yerine, onların kendilerini düzeltmelerine kalplerini temizlemelerine, ni­yetlerini Allah için halis kılmalarına yardımcı olmak gerekir. Allah bize bu davanın her türlü kirden arınmasını vaad etmiştir. Allah kime hayır murat etmişse onu hayra kavuşturur, kime de bunun dışında bir şey murat etmişse hayırdan uzaklaştırır. Nitekim davetlerin uğradığı imtihanlar ve çileler -ki bunlar davetlerde Allah'ın kanunudur- safı temizler ve sadıkı, sadık olmayandan ayırır.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Elif, Lam, Mim. insanlar imtihandan geçirilmeden, sadece "iman ettik" demeleriyle bırakılıverileceklerini mi sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette, Allah doğrula­rı ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır."[284]

İhlasın önemi ve gerekliliği için birçok ayeti kerime ve hadis-i şerif gelmiştir. Örnek olması için bir kaçını naklediyoruz:

"De ki, ben dini, Allah'a halis kılarak O'na kulluk etmekle emrolundum. Müslümanların ilki olmakla emrolundum. De ki: Rabbime karşı ge­lirsem, doğrusu büyük günün azabından korkarım. De ki; ben dinimde ihlas ile ancak Allah'a ibadet ederim."[285]

"De ki, şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümün hepsi alemlerin Rabbi Allah içindir."[286]

"Dikkat et, halis din Allah'ındır..."[287]

"Dini yalnız kendisine has kılarak ve hanifler olarak Allah'a kulluk etmeleri, namaz kılmaları, zekat vermeleri için ancak onlara müslüman olmaları emrolundu. İşte sağlam din odur." [288]

Hadis-i Nebevilerinden de: "Ameller niyetlere göredir" hadisini ön­celikle zikredebiliriz. Bu hadis, niyetin amelle ve cezaya etki edebileceği­ni izah ediyor.

Ebu Hureyre (r.a.)'den bir hadis... Resulullah (a.s.)'ın şöyle buyurdu­ğunu nakleder:

"Şüphesiz Allah sizin vücutlarınıza ve suretlerinize bakmaz, fakat kalplerinize bakar..."[289]

Bir hadis rivayeti de Ebu Musa el Eş'ari (ra.)'den. Rivayetinde diyor ki:

"Resulullah (a.s.)'a kahramanlık göstermek, taassub ve riyakarlık için savaşan kişi hakkında, "bunlardan hangisi Allah yolundadır?" diye soruldu.

Resulullah (a.s.):

"Allah'ın kelimesinin yücelmesi için savaşan Allah yolundadır."[290] buyurdu."

 Davet yolunda öneminden dolayı, Şehid İmam el-Benna, ihlası bey'atın rükunlarından biri yaptı. Çünkü her kardeş için, ihlas, vefa, her türlü şüpheden korunmak gerekli oluyor, ta ki, kardeş bey'atını bozma­sın...

O, İhlasın anlamını şöyle açıklıyor:

"Ben ihlas kelimesi ile kardeşin sözüyle, ameliyle ve cihadıyla gös­terişe, zenginliğe, makama, şöhrete, ileri-geri olmaya bakmadan, Al­lah'ın rızasına kasdetmesini söylemek istiyorum. Bu sayede o, dava ve inancın eri olur, menfaat ve çıkarın eri değil."

Ayet şöyle der:

"De ki; şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hepsi alemlerin Rabbi Allah içindir... O'nun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu."[291]

Müslüman kardeş "Allah gayemizdir, Allah en büyüktür ve hamd Allah'a mahsustur" sözlerinin manasını bu sayede anlar.

Davet yolundaki davetçinin, Allah'a verdiği sözü değiştirmeksizin ve döneklik yapmadan ölünceye kadar tutması asaletindendir. Böylece o, Allah Teala'nm haklarında şöyle buyurduğu kişilerden olur:

"Mü'minler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir, kimi de (şehidliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemiş­lerdir. Çünkü Allah, sadakat gösterenleri sadakaları sebebiyle mükafat­landıracak, münafıklara -dilerse- azabedecek yahut da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirge­yendir."[292]

Biz bundan sonra, inşaallah belki faydası olur diye, davet alanında yaşadığımız süre içinde karşılaştığımız bu tür sapmalar etrafındaki görüş ve düşünceleri sunacağız.

Müslüman kardeş musibet ve belalarla imtihan olunca, bazan başarı­lı olur ve zanneder ki artık fitneden kurtuldu. Halbuki o, dünya fitnesi ve varlıklarına maruz kaldığı vakit bazan imtihanı kaydeder, işte buna dik­kat etmeliyiz. Sonra Allah düşmanları, dava sahiplerine işkence ve eziyet ile davalarından vazgeçirmeye, onları dünya makam ve benzeri savaş yöntemleriyle davalarından döndürmeye başvururlar. Yine onların bu konuda İslami çalışma için temkin ve destek gerektiğini ileri sürerek onları kandırmaya başvurduklarını görürüz. Halbuki onlar yalancıdırlar.

Sevgili Peygamberimiz (a.s.) darlık içinde yaşadı. Halbuki o istesey­di, insanların en çok refah içinde yaşayanı olurdu. Fakat o, bize züht ve dünya nimetlerine karşı isteksizlikte örnek olması için böyle davrandı. Çünkü dünya devamlı kalınacak bir yurt olmadığı gibi nimetler yurdu da değildir. Gevşeklik daha çok gevşekliğe ve yere çakılıp kalmaya sürük­ler. Biz davet yolunda Resulullah (a.s.)'ı kendimize rehber edindik. Bun­dan ötürü O'na uymalıyız ve dünya fitnesine karşı dikkatli olmalıyız.

Kur'an-ı Kerim'in, Firavun'un büyücüleri hakkında bize anlattığı kıs­sadan ibret almalıyız. İman onları nasıl değiştirdi ve değer yargılarını doğrulttu? Bunları düşünüp ders almalıyız. Büyücüler Firavun'dan mal ve mevki istemeye geldiklerinde, Firavun onları, inanmış insanlar olarak gö­rünce şaşırıp kaldı. Etrafa tehditler savurmaya başladı. Ama onlar Fira­vun'un tehdidinden korkmadılar. Ve Kur'an'daki ifadeye göre şöyle dedi­ler:

"(Firavun'a) Dediler ki: "Seni, bize gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin. Bize, hatalarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik." Allah (Mü­kafatı) en hayırlı ve (cezası) en sürekli olandır."[293]

Firavun'un büyücülerinin durumu bu olunca, davet yolunda yürüyen kişinin, yönünü Allah'a çevirdikten sonra, vazgeçip dünyaya yönelmesi caiz olur mu?

Biraz önce değindiğimiz aldatma hastalığının belirtilerinden biride kardeşin zekasıyla, bilgisiyle, işleri iyi değerlendirmesiyle, politika sana­tını, yöntemlerini ve düşmanla manevra keyfiyetini bilmekle ve benzeri şeylerle, başkalarına karşı ayrıcalıklı olduğunu zannetmesidir. Bir de kar­deşin, diğer kardeşlere karşı büyüklenmesi, onlar davette ileri olsalar da onlara gerekli değeri vermemesi de hastalık belirtilerindendir. Bu gibi ki­şiler tarafından davete iyilik yapılsa da onlar; Allah'ın kendilerine olan lütfunu, yardımını ve desteğini unutup, bu yardımın kendi güç ve yete­nekleri sayesinde gerçekleştiğini sanırlar ve bu olmasaydı herhangi bir hayır gerçekleşmezdi derler. Bu mantık bize Karun'un "(servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi" mantığını çağrıştırmaktadır.

Liderlik sevdasına kapılan kişinin, fertleri cemaate bağlamaktan zi­yade, kendi şahsına bağlamaya çok düşkün olduğuna temas etmiştik. Bu duyguyu teşvik edenler onun yanına üşüşürler. Bundan dolayı da mevki­leri, üstünlükleri ne olursa olsun, şahıslara bağlanmaktan sakındırmak ge­rekir. Çünkü canlının akıbetine güven olmaz.

Üzerlerinde, bu hastalıkların bazı belirtileri görülen insanlar, kendi­lerinde bu hastalığın varlığını kabul etmezler. Belki de Seylan'ın kendile­rini aldattığının farkında değildirler. Bazan da, şahsi çıkarı için değil de davanın çıkan için böyle yaptığını iddia ederek durumuna gerekçe bul­maya çalışır.

Bazıları, iyi niyetle, bu tür hastalık sahiplerine, saflarında çatışma çıkmasına gönlü razı olmadığından veya cemaatin yaptığı çalışmaların boşa çıkacağından ya da buna benzer sebeplerden dolayı kendilerini onla­ra iyi davranmak zorunda hissederler. Fakat şurası iyi bilinmelidir ki, bu türlerin safta kalmaları, saftan atılmalarından daha tehlikeli ve daha za­rarlıdır. Onların safta kalmaları demek, sapmayı kabullenmek, başıboşlu­ğa kapı açmak ve itaat etmemek demektir. Sonunda filan kişi saptı denmeyecek, fakat içinde sapığın bulunmasından dolayı hareket doğru yol­dan saptı, denilecektir.

"Gaye'den sapma" ile ilgili konumuzu Şehid Seyyid Kutub'un şu sözleriyle bitiriyoruz:

"Cemaatın bazı fertleri defalarca bir kısım arzulara kapılırlar. Her defasında, bu arzu, kocaman bir ağaçtan kuru yaprakların düştüğü gibi düşer. Düşman ağacın dallarından birine tutunmuş, dalı çekiyor ve zan­nediyor ki dalla birlikte kocaman ağacı kökünden sökecek. Nihayet vakit gelip çatınca ve dalı çekince, düşmanın elinde cansız kuru bir odun gibi dal kalıyor, ama ağaç ise dimdik yerinde..."[294]

 

2- Hedeflerden Sapma

 

Asıl hedefi terkedip, cüz'i veya fer'i ya da asıl hedefe muhalif hedef­lere yönelmek, tehlikeli "sapmalar"dandır. Bu, boş yere güç ve gayret sarfetmekle, sağlıklı İslami çalışmayı ve beklenen neticeleri kaybetmekle sonuçlanır.

Şehid İmam, bize, İslam devletini kurmak, müslümanların bir lider etrafında kenetlenmelerini sağlamak ve İslam'ı tüm insanlığa tebliğ et­mekle, yeryüzünde Allah'ın dinini egemen kılmayı hedef edinmemizi tav­siye etti.

O, "Dün ile Bugün arasında" adlı risalesinde bize şöyle seslendiğini görüyoruz:

"iki temel hedefiniz olduğunu asla aklınızdan çıkarmayınız:

1- İslam vatanını her türlü yabancı egemenlikten kurtarıp özgürlüğe kavuşturmak. Bu, her insanın en doğal hakkıdır. Bu hakkı, ancak zalim, zorba ve baskıcı kişiler inkar ederler.

2- Bu bağımsız vatanda, islam ahkamıyla iş yapan, islam'ın sosyal nizamını tatbik eden, islam'ın güçlü prensiplerini ilan edip, insanlara hikmetli davetini tebliğ eden bağımsız bir İslam devlet kurmak. Bu devlet kurulmadıkça, tüm müslümanlar yüce Allah'ın huzurunda günahkar ve bu devleti kurmakta kusurlu davrandıklarından ve yerlerinde çakılıp kal­dıklarından ötürü sorumlu olurlar."

Yine o, "Kur'an'ın bayrağı altında İhvan-ı Müslimin" adlı risalesinde görevimizi ve hedefimizi şöyle açıklıyor:

"Özet olarak görevimiz; maddeci medeniyetin, islam milletlerini he­lak eden şehvet ve zevk uygarlığının şu azgın dalgaları karşısında göğ­sümüzü siper edip durmaktır. Bu azgın dalgalar islam topluluklarını Resulullah (a.s.)'ın liderliğinden ve nurundan mahrum etti. Yüzlerce yıl müslümanların ilerlemesine engel oldu. Sonunda topraklarımızı işgal et­tiler ve halkımız da onların belasından zorla kurtuldu. Biz bu sınırda durmayacağız, onlarla kendi topraklarında karşılaşacak, onlarla kendi öz yurtlarında savaşacağız, sonunda tüm dünya Hz. Peygamber (a.s.)'in ismini ancak ve Kur'an'ın talimlerini öğrenecek, islam'ın geniş gölgesi yer kürenin üstüne yayılacak. İşte o vakit müslümanın umutla beklediği gerçekleşmiş olur ve artık yeryüzünde fitne kalmaz, din tümüyle Allah'ın olur."

Şehid İmam el-Benna "Risaleler"inin değişik yerlerinde, bu hedefle­ri dinin desteklediğini ve gerekli gördüğünü, ayrıca bu hedeflere varma­nın her müslümana vacip olduğunu açıkladı. Hani ilk müslümanlar imam tayinine veya halife seçimine nasıl önem vermişti, hatta bu işi Resulullah'ın defninden önceye almıştı. Aynı şekilde el-Benna da yönetim işinin İslam'ın rükünlerinden biri olduğunu açıkladı. Resulullah (a.s.) da yöne­tim işini, İslam'ın tutunacak kulplarından biri olarak belirlemişti. Ve yine yönetim işinin, fıkıh kitaplarımızda, akaid ve usul meselelerinden sayıldı­ğını, fıkhı ve fer'i meselelerden sayılmadığını zikreder.

İmam el-Benna, bunu açıkladıktan sonra net bir şekilde şöyle dediği­ni görüyoruz:

"Gördüğümüz gibi hali hazırdaki durum, İslami teşri bir vadide, fii­li teşrii başka bir vadide... islamcı kurtarıcıların yönetime talip olmak­tan vazgeçmeleri İslami bir cürümdür. Bu cürümü, ancak yeniden kalkıp silkinme ve islam ahkamına inanmayanların ellerinden tenfiz gücünü al­mak eylemi bağışlayabilir."

Tüm açıklığıyla, gerekleriyle ve asaletiyle hedefler bunlardır. O he­deflerden sapma, aşağıdaki şekillerde olabilir:

1- İbadetle, zikirle, ilimle, Allah'a davetle, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmekle, hayır işlerine koşmakla yetinip, teşri, yönetim, cihad, İs­lam devletini kurma, tüm müslümanları islamcı bir lider etrafında topla­ma (Hilafet) ve Allah'ın dinini hakim kılma gibi işleri terketmek.

Hakikatta bunun anlamı, İslam'ın şeklini değiştirmek, temelden sars­mak ve İslam'ın getirdiklerini yanlış bir yolla uygulamaktır. Bazı cemaat­ler bu cüz'i hedefleri veya bu hedeflerin bir kısmını kendilerine seçmiş iseler; bu hedefler kendilerine, hesabı ise Allah'a aittir. Fakat bizim bura­da kasdettiğimiz kişiler, izaha çalıştığımız hedeflere doğru davet yolunda yürüyenler ve sonra da bunlarla yetinerek davet yolundan sapanlardır. Burada asıl faktör, rahatlığı seçmek ve zalim yöneticilerin işkencelerine uğramamak ise, bu iman zayıflığının belirtisidir ve sahibini Allah'ın hu­zurunda sorumluluktan kurtaramaz.

2- Hedeflerden sapmanın bir şekli de, evrensel İslam devletini kur­mak için yardımlaşma ve çalışma yapmadan veya düşünmeden yalnızca İslam ülkelerinin birinde îslami yönetimi kurma çabasıyla yetinmek şek­linde olabilir. Bu çok açık bir hata ve Allah'la yaptığımız sözleşmeye mu­halefettir. Ayrıca müslümanların birliği ve davetin evrenselliği ile tezat teşkil eder. Bir de, İslam düşmanlarına, İslam ümmetinden ayrıldığı için bu ülkenin çabucak işini bitirme fırsatı hazırlanmış olur.

3- Hedeflerden sapmanın biri de, sadece yönetimi ele geçirmeyi he­def kılmakla olabilir. Bu da, yönetmek sevdasıyla veya bilinen siyasi par­tiler yöntemini kullanma arzusuyla, metod ve yöntemlerde gerçek İslami çizgiye muhalefet etmeye ve kuralları çiğnemeye sebep olur. Böyle bir sapma İslami çalışmayı büyük bir tehlikeye veya temeli zayıf olduğu için yıkılmaya maruz bırakır. Burada dini yüceltmek ve onu iktidar yapmak için çalışma ile yalnızca yönetimi ele geçirmek için çalışma arasında fark vardır. Her iki hal için gerekli olan temel istikrar ve devamlılık için ge­rekli asalet ve kuvvet bakımından farklıdır.

4- Bazen de sapma, mükemmel bir İslami yönetimi kurma eylemine girişmeden, devletin bazı kurumlarını ele geçirmeye razı olmakla meyda­na gelir. Bu da bir hatadır. Zira İslam, kül ve mükemmeldir, tatbikatta parçalanma kabul etmez. Tıpkı bu, insan eliyle eşeğin ayağını değiştirme­ye kalkışan kişinin durumuna benzer. Bu durumda eşek, eşek olarak kal­maya devam edecek, insan uzvu onda herhangi bir değişiklik yapmaya­caktır.

Bu tür sapmalardan şiddetle sakınmalıyız, çünkü din düşmanları, İs­lami yönetimin şeklini değiştirip ruhsuz bir şekilde sunmakla, İslami uya­nışı yavaş yavaş eritmeyi düşünüyorlar. Böylece İslami akımı asıl yönün­den saptırmayı amaçlıyorlar.[295]

 

Cemaat Ve Cemaata Uyma

 

Kabul etmek gerekir ki, istenen bu büyük hedeflerin gerçekleştiril­mesi -ki bunları gerçekleştirmeyi, İslam her müslüman kadın ve erkeğe farz kıldı- cemaat olmadan kişisel çabalarla mümkün olmaz. Çünkü ce­maat ferdi çalışmaları düzene kor, onlara bir plan çizer ve onlar için im­kanları ve yolları hazırlar. Malumdur ki, "Bir farzı tamamlayan şey de farzdır." Bu kaideye göre, cemaat da farzdır. Bir müslümanın İslam'a karşı ödevini ferdi şekilde tam olarak yerine getirmesi düşünülemez. Bundan dolayı Şehid İmam, İslami hedefleri gerçekleştirmek için "İhvanı Müslimin" cemaatını kurdu.

Yönetim olmadan cemaatı düşünmemiz de mümkün değildir. Kendi­sine fertler üzerinde itaat hakkı olmayan ne bir yönetim; ne de yerine ge­tirecekleri taahhüdleri olmayan cemaat içinde düzgün fertler olur. Şehid İmam, bütün bunları göz önünde bulundurdu ve cemaata; anlayış, hedef, program, düzen, üyelik şartları, kabiliyet gücü, yöntemler ve cemaatın devamını, çoğalmasını, kitap ve sünnete bağlılık esasına riayet etmek şar­tıyla dairenin genişlemesini sağlayacak her şeyi açık açık belirledi.

Davet yolunda, himayesinde yürüdüğümüz cemaat konusunun aslı kısaca böyle.

Bu asıldan sapmanın ise çeşitli şekilleri var. Bazıları şöyle:

1- Kişisel çalışmayla yetinmeyi düşünmek, cemaat çalışmasını ve cemaat işini küçümsemek veya ciddiye almamak. Ne yazık ki bunu söy­leyenleri çok duyuyoruz. Bunun arkasındaki etkenin ne olduğunu bilmi­yorum. Acaba o, İslam için çalışanların bir topluluk ve birlik oluşturma­larından ödleri kopan iç ve dış düşmanların iyiliği için mi, yoksa İslam topluluklarına savaş açan ve işkence eden zalim yönetimlerin zulümlerinden kurtulmak için mi?

Rivayet edilir ki, haramiler, bir bölgede anlaşıyorlar ve kendi nüfuz alanlarına göre oraları aralarında paylaşıyorlar, sonra da aralarında bir re­is seçiyorlar. O'nunla müşavere ediyorlar, herhangi bir anlaşmazlık anında o'na başvuruyorlar.

2- Sapma şekillerinden biri de, liderliklerin, bayrakların ve cemaat­ların sayılarının çokluğudur. Bu sayı çokluğu, gayretleri dağıtır ve boşa çıkarır. Cemaatla birlikte İslam'a hizmet etmek için yol seçimindeki gençleri fikri kargaşaya sevkeder. Hele özellikle İslam için çalışma olayı, gencin hayatında temel bir olay olduğu ve geçici bir olay olmadığı için önem arzeder. Cemaat seçiminde yapılan hata tehlikeli sonuçlar doğurur. Burada gençlere şunu söylemek isteriz; seçtikleri cemaatta şu aşağıdaki temel niteliklerin mevcudiyetine bakmaları gerekir:

a- Programında evrensel İslami devleti kurma maddesinin bulunma­sı. Çünkü İslam'ın bazı yönleriyle yetinmek olmaz.

b- İslam'ı "doğru", "kapsayıcı" ve "arı-duru" anlamaya çalışmak. "Doğru" sözüyle, her türlü hata veya sapmadan uzak olmasını; "kapsayı­cı" sözü ile de herhangi bir yönü ile yetinmeyip tümünü ele almayı, "arı-duru" sözüyle de bid'atlardan, hurafelerden ve benzeri şeylerden arınmış olmasını kasdediyoruz.

c- Ve yine gerekli vasıflardan biri de, cemaatın İslami devleti kur­mak için yaptığı çalışmalarda Resulullah (a.s.)'ın yolunu izlemesi. Bu, iman ve inanç, irtibat ve birlik, sonra da silah ve insan gücünün kökleş­mesi ile olur.

d- Cemaat çalışmasında, evrensel İslam devletinin temellerini hazır­lamak için İslami alanın tümünü hedef edinmiş olması. Cemaat kendini mahalli bir hedefe hasredemez. Gençlerin, şahsi ilişkileri ve parlak slo­ganları hedef edinmemiş bilgili ve uyanık bir cemaatı seçmeleri gerekir.

3- Asıl yoldan sapmanın başka şekilleri de var: Cemaat içinde, şa­hıslar, görüş ve düşünceler etrafında gruplaşmalar oluşturmak, cemaatın genel düzenlemesi içinde müstakil düzenlemeye benzer şeyler icad et­mek, "çatışma çıkar ve ayrılma olur" tehdidiyle belli bir görüşü benimse­mesi için yönetime baskı yapmak veya kendilerini yönetimin üstündeymiş gibi bazılarını yönetimin öğretilerine uymaya ya da cemaatın düzeni­ne boyun eğmeye mecbur etmek.

4- Asıl yoldan sapma şekillerinden biri de, bazı fertlerin cemaat ve yönetimine bağlanmaktan ziyade, şahısların bizzat kendilerine bağlanma­ları. Bu öyle bir sapmadır ki, yukarıdaki bentte sayılan sapmaların mey­dana gelmesine yardımcı olur. Nitekim bu kişilerin şahsiyetleri, bağlan­dıkları kişilerin şahsiyetlerinin içinde erimeye başlar, artık onların cemaat safında faal ve bağımsız şahsiyetleri kalmaz.

5- Asıl yoldan sapma şekillerinden biri de, şeytanın yardımıyla saf içinde, ihtilaf ve tefrikayı yaymak, kardeşler arasında birbirine karşı öfke ve kin tutmayı körüklemek, ihtilaflar ve sebepleri etrafında gayret sarfetmek, vakit öldürmek. Bunlar verimin düşmesine ve -Allah korusun- bel­ki de cemaatin dağılmasına sebep olur.

 

"Kardeşlik mertebelerinin en aşağısı gönül selameti, en üstünü de başkalarını kendine tercihtir."

Nitekim, yine şöyle demişti:

"Kardeşlik, imanın kız kardeşi, ayrılık küfrün erkek kardeşidir. Bu­nun için her kardeş safın birliğinin hem güvencesi hem de koruyucusu olsun, ayrılık veya anlaşmazlık çıkaracak her türlü söz ve tutumdan sa­kınsın. Gıybetten, koğuculuk yapmaktan, kötü zandan, dedikodudan ve bu konuda bize yasaklanan her şeyden sakınsın."

Safı her türlü anlaşmazlık sebeplerinden koruma ve çıktığı anda da çaresini arama hususunda sorumlular uyanık olmalıdır. Kesinlikle bunda hayır vardır.

6- Asıl yoldan sapma şekillerinden biri de başkanlık sevdası, kendi görüşüne önem verme, üstünlük duygusu gibi şahsi arzular için cemaate verilen sözlerden cayma ve cemaate karşı çıkma ve cemaatten ayrılmadır. Hatta bakış açılarında farlılık dahi olsa farklılığı gideren talimatlara ve düzene uymak vaciptir. Zira doğru olmayanın üzerinde ittifak etmemiz, doğru olanın üzerinde ihtilafa düşmemizden daha hayırlıdır. Ondan sonra birlik sayesinde "doğru olandan", "en doğru olan"a ulaşabiliriz.

Cemaati terkeden ve ayrılan her zaman zarar etmekte, cemaat ise, birliği istemeyen bu türlerden temizlenmekle kârlı çıkmaktadır. Bilelim ki, cemaat Allah'ın yardımıyla bizimle veya bizim dışımızdakilerle yürü­yor. Halbuki biz safa acımıyoruz ama kendimize ve bizi cemaatin bereke­tinden mahrum etmek istiyenlere acıyoruz.

İmam el-Benna bize şöyle diyor:

"Eğer siz davet ile meşgul olmazsanız onun dışındaki bir şeyle de meşgul olmayacaksınız. Halbuki o sizinle yürümezse, dışınızdakilerle yü­rüyecek. Eğer sırt çevirirseniz, Allah sizin yerinize başka bir kavim geti­rir, sonra onlar sizin benzeriniz olmaz..."

7- Asıl yoldan sapmanın bir şekli de, davet yolunda yürürken bey'atın rükünlerine veya bir kısmına karşı vefasız davranmaktır. İmam el-Benna bey'atın rükünlerini belirleyip onları on rükün olarak tesbit etti. Sekiz veya dokuzla yetinmedi. Yine Şehid İmam on rüknün tümünün ayrı ayrı olduğuna, bir boşluğu doldurmak ve sorumluluk yüklenmek isteyen her kardeşte bu on rüknün bulunmasının lüzumuna inanıyordu. Çünkü o rükünlerden birinin fertte bulunmaması, o kişi için noksanlık sayılır.

Bunun için bey'atın rükünlerinden birine veya bazılarına asıldan sa­parak uymamak ve cemaatı ve ferdi bir kısım tehlike ve sıkıntılara maruz bırakır. Bundan ötürü, bey'atın tüm rükünlerine uymaya çok özen göster­meliyiz. Sonra cemaat, kişinin saflarda düzen ve intizama uymasını ister. Ama buna razı olan kişinin, cemaatın şartlarına ve kurallarına uyması ge­rekir.

Hakikatta bey'at Allah ile yapılır. Bundan dolayı terkedilemez ve rü­künlerinin her hangi birinden vazgeçilemez.

Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

"Muhakkak ki sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa ancak ken­di aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse, Al­lah ona büyük bir mükafat verecektir."[296]

8- Bu asıl yoldan sapma şekillerinden bir diğeri de, bir kişinin "İh­van cemaati"nin veya kendi cemaatinin diğer İslami cemaatlerden üstün olduğunu iddia etmesidir. Hiç kimse İhvan cemaati müslümanların tek cemaatidir," diyemez. Ama o, müslümanlardan oluşan bir cemaattir ve tüm müslümanları İslam devletini kurmaya ve İslam için çalışmaya çağı­rır, şeklinde söyleyebilir.

Bizimle diğer cemaatlar ve fertler arasında sürtüşme ve didişme ol­masına müsaade etmeyiz. İlk günden beri "İhvan"ın uyduğu yol, şahıslara ve gruplara hücum etmemek ve İslam edebine sarılmaktır. Herkesi, hatta müslümanlardan bize haksızlık edenleri dahi seviyoruz.

"Özlemleri farklı olmasına rağmen tüm islami gruplara karşı tavrı­mız; sevgi, kardeşlik, yardımlaşma ve dostluktur. Biz onları severiz, yar­dım ederiz ve fikirlerimizde asgari müşterek bulmaya çalışırız. Çeşitli fi­kirleri birleştirmeye uğraşır, sevgi ve yardımlaşma sayesinde hakkı zafe­re ulaştıracak olanını bulmaya çalışırız. Nefıkhi görüş ve ne de mezhep ayrılığı, bizimle diğer cemaatlerin arasını açamaz. Allah'ın dini kolay­dır. Hiç kimse onu zorlaştıramaz, buna kalkışan helak olur. Allah bize ideal bir yol nasib etmiş, akıllara yatkın, kalblerin seveceği kolay bir metodla hakkı arayacağız, inanıyoruz ki o günler gelecektir. O günde isimler, lakablar, şekli farklar ve nazari engeller ortadan kalkacaktır. Ümmet-i Muhammed (a.s.)'in saflarını birleştiren hakiki birlik yerini alacak. Çünkü orada din için çalışan ve Allah yolunda cihad eden kar­deş müslümanlar var."

Burada İmam "kardeş müslümanlar" sözünü kullanıyor. "Müslüman kardeşler" demiyor, aradaki fark çok açıktır.[297]

 

Anlama Olayı Üzerine

 

İslam için cemaat çalışması alanında temel meselelerden biri de ce­maat fertlerinin İslamı anlamakta birlik oluşturmaları meselesidir. Çünkü çalışma, anlama ile ilgilidir. Bir cemaatte çeşitli fikir ekollerinin olması caiz değildir. Bundan ötürü Şehid İmam, anlama meselesine gerekenden daha fazla önem veriyordu. Böylece o, bütün gayretini, Hz. Muhammed (a.s.)'in getirdiği İslam'ı, ister akaidde, ister ibadet ve adetlerde olsun, bu­laşmış bazı hurafelerden arınmış, müslümanlan hiziplere ve fırkalara ayı­ran ihtilaflardan uzak olarak sunmaya sarfetti. Geçmişte ve günümüzde İslam düşmanları İslam'ın aydınlık yüzünü bunlarla kötü göstermeye ça­lışmışlardır. İhvan'ın hedefi evrensel İslam devletini ve İslam hilafetini yeniden kurmak olunca, bu yüce yapının İslamı, doğru, kapsamlı ve tüm hurafelerden arınmış bir anlayış üzerine kurması gerekir. İhvan evrensel İslam devletini müslümanların birleşmeyeceği özel bir mezhep anlayışı üzerine ve sağlıksız ve kusurlu anlayış esası üzerine kurmak için çalışma­yı ve ruhları feda etmeyi düşünmüyor. Bunun için İmam el-Benna'nın de­falarca okuduktan ve köklü araştırmalar yaptıktan sonra Risalelerinde, İs­lam'ı asli şekliyle sunduğunu, sonra bey'at rükünlerinden birincisini "anlama" olarak belirlediğini görüyoruz.

İmam el-Benna, bu sahih anlayışı şüphelerden, sapmalardan ve bir kısmını kabul edip diğer kısmını reddetme fikrinden koruyan bir çerçeve olarak yirmi usul koydu. Allah'ın lütfuyla günler, bu yirmi usulün sağ­lamlığını, inceliğini, mutedilliğini, ifrat ve tefritten uzaklığını isbat etti. Her ne kadar katı tutumlu ve müfrit kimseleri bazı sözler yumuşatmasa da, biz müfritlerin ölçüleriyle hareket etmiyoruz. Şehid İmam'ın bir yan­dan İhvan'ın yönünü birleştirmeye, diğer yandan bu anlayışı korumaya çok önem verdiği için bu anlayışı bey'atın rükünlerinden yaptı. Bilakis, cemaate bağlı her kardeş, bunu bey'atına bağlılığından dolayı her türlü tedbil ve tağyirden korumakta sorumlu olsun diye birinci rükün yaptı.

Anlayış meselelerinde asıl çizgiden sapma şekillerini aşağıya alıyo­ruz:

1- İslamı Kitap, Sünnet ve İcmanın gösterdiği anlayış biçimine açık­ça muhalefet eden fikirleri ve anlayışları benimsemek; saflar arasında kargaşa ve ihtilaf çıkaran bu ihtilaflı fikirlerle hareket etmek. Anlayıştaki bu tür sapmaların bariz misallerinden biri, gözetim ve tutuk evlerindeki bazı cemaat fertlerinde görülen "tekfir" (bir müslümam kafirlikle itham etme) fikridir. Aslında bu düşünce, yirmi prensipte işaret edilenlere ve İs­lam'ın prensiplerine aykırı olduğu halde, şiddetli işkence ve eziyetlerin meyvasıdır. Bu fikri çürütmek ve hatalı olduğunu açıklamak için yoğun gayretler sarfedilmiştir. Bundan ötürü de çoğunluk bu düşünceden vaz­geçmiş, belirli sayıda ısrarcı bir grup eski hallerine devam etmiştir.

Üstad Hasan el-Hudeybi -Allah Rahmet eylesin- tutuk evinde iken, tekfir fikrinde ısrar edenlere şöyle demiştir:

"Sizin bizi tekfir ettiğiniz gibi, biz sizi tekfir etmeyeceğiz. Bu tekfir fikri İmam ei-Benna'ya bey'at eden bizlerin, yani İhvan'ın fikri değildir. İslam'ın da görüşü böyle değildir. Siz eğer bu fikre tutmuyorsanız, ken­dinize İhvan'ın tabelasının dışında başka bir tabela butun."

2- Anlayış meselesinde sapma şekillerinden biri de, Kur'an'la yetine­rek ve Hz. Peygamber'in sünnetinin değerini düşürmeye çalışmak veya sahih hadislere rağmen akli görünüşünü tercih etmek, ya da "ilerleme" ve "yenilik" adı altında, maksatlı yöntem ve sapık düşünceler gibi benzeri şekillerle, çağın bazı adetlerine veya yöneticilerin arzularına uygun düş­mesi için İslam'ı değiştirmeye çalışmaktır. Halbuki Kur'an ayetleri, Hz. Peygamber'e itaati ve sünnete sarılmayı bize emrediyor.

İşte ayetlerden bazıları:

"... Peygamber, size ne verdiyse, onu alın, size ne yasakladıysa on­dan da sakının..."[298]

"Kim Resule itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur."[299]

"Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Zira sen doğru yoldasın. Doğ­rusu Kur'an, sana ve kavmine bir ikaz ve öğüttür; yakında ondan sorgu­ya çekileceksiniz."[300]

İşte Peygamberimiz (a.s.)'den bir örnek:

İhvan'dan olan birinden bu gibi sapık fikirlerin çıkması ve safları­mızda bu düşüncelerin yayılması doğru değil. Bu tür insanlardan sakın­malıyız. Kendi nefsinin gücünü bilen kişiye Allah merhamet etsin...

3- Anlayış meselesiyle ilgili sapma şekillerinden biri de, cemaat fert­lerinin tümünün, hakkında birden çok görüşü olan ve her görüşün de deli­li bulunan fer'i bir meselede bir tek görüş ile amel etmeye zorlamak. Böy­lece bir tutum cemaati fırkaya veya bir taife'ye ya da özel bir ekole dö­nüştürür. Öyle olunca da, bu görüşü bizimle paylaşan kişi bizimle bağ­lantılı olur, bize muhalefet eden de bizden uzaklaşır. Halbuki, İhvan ce­maatı bu görüş üzerine kurulmamıştır. Şehid İmam, cemaatin tüm müslümanlara kapılarını açması ve İslam dairesinde kaldıkları sürece, birleşme­leri için bu fedakarlığı çok istiyordu. Ama aynı zamanda İslam'dan çık­masına sebep olan bir görüşü taşıyan kişiye, bu cemaatın kapısı kapalıdır. Eğer biz hakkında birden çok görüş bulunan fer'i bir mesele ile karşı kar­şıya gelir isek, delili daha kuvvetli olan görüşü almayı tavsiye ederiz. Fa­kat, İslam dairesinde kaldığı sürece başka görüşün benimsenmesine de engel olmalıyız.

4- Anlayış meselesinde sapma şekillerinden bir diğeri de, külli me­selelere rağmen fer'i ve cüz'i meseleleri büyütmek. Çünkü fer'i meselele­rin üzerinde ittifak sağlanamamıştır. Bundan ötürü de İhvan'ı ve diğerle­rini meşgul etmesi sebebiyle münakaşa ve ihtilafa zemin açılmış olur. Bazan da asli meselelerde ciddi çalışma yapmak için ürün veren bir yar­dımlaşma karşısında engeller olur gönüllerde. Nasıl oluyor da İslam, düş­manlarının saldırılarına maruz kalmışken, müslümanlar cüz'i ve fer'i meseleler etrafında ihtilafa düşüyorlar?

Şehid İmam bizi bu alanda şu yol gösterici kurala çağınyor. O kural da şu:

"İttifak ettiğiniz konularda yardımlaşmamız, ihtilaf ettiğimiz konularda da birbirimizi mazur görmemiz gerekir."

Bu kurala uymalıyız.

5- Anlayış meselesinde sapma şekillerinden bir başkası da, İslam'ın bir kısmını alıp amel etmek ve diğerini terketmek. Yani İslam'ın ibadet, ilim, zikir ve hayır işleri gibi yöneticileri kızdırmayan yönleriyle yetinip, teşri, hüküm, cihad ve kötülükle savaş gibi yönlerini terketmek. Ama bi­zim, İslam'ı tümüyle sunmamız, tümüne çağırmamız ve tümüyle amel et­memiz gerekir. Allah uğrunda, ne kadar işkencelere maruz kalsak da, kınayıcının kınamasından korkmamalıyız. Çünkü önderimiz Hz. Peygam­ber (a.s.) davet ederken eziyete uğruyordu ve buna rağmen hiç bir kısıntı yapmadan davetine devam ediyordu.

Şehid İmam da dikkatlerimizi, yirmi prensibin ilk prensibindeki İslamı şümulüyle ve tekamülüyle anlama hususuna çekiyor. Bey'atın rükün­lerini açıklarken, işkenceler sırasında imtihana tabi tutulacağımızı anlatı­yor.

Tekfir fikrine sahip olanlar gibi aşırılarla, yöneticileri kızdıracak ci­had, teşri ve yönetim işlerini bırakmamızı isteyen ruhsatçıların arasındaki farkı anlamak da bey'atın rükünlerindendir. İşkencelere maruz kalsak da, beyata bağlılık, İslam'ı tebdilsiz ve tağyirsiz olarak anlamaya devam et­memizi gerektirir, ta ki, bizden sonrakilere, kapsamlı, doğru ve sağlıklı olarak miras bırakalım...

Anlayışta ve diğer konulardaki sapmaların önce basit olarak sonra zamanla, taassup ruhu ve genişlerin reaksiyonuyla birlikte arttığını açık­lamamız belki yararlı olur. Sapmış kişiyi, şeytanın yanılttığını ve bundan dolayı da kendisinin doğru yolda, diğerlerinin ise sapık yolda olduklarına inandığına değinmiştik. Bu kişi kendi sapık fikrine hizmet edecek şekilde te'vil ettiği ayetleri ele alır ve etrafına insanları toplar, bir bayrak açar ve bir cemaat kurar. Böylece doğru anlayıştan sapmanın neticesi olarak, par­çalanma ve dağılma meydana gelir.

Sapmaya başlayan kişiye, doğru yolda olduğuna kanati kesinleşme­den ve ciddiyetle işin içine girmeden önce anlayışını düzeltmesi için, ona doğru yolu göstermemiz kardeşlik ödevinin gereğidir. Aksi halde onu bu yanlış anlayıştan geri çevirmek zor olur.[301]

 

Çalışma Ve Yöntem

 

Çalıştığımız ve gerçekleşmesine koştuğumuz bu gibi büyük hedefle­rin çizilmiş bir planı, aşamaları olmadan böyle dümdüz gitmekle gerçek­leşmesi mümkün değildir. Bundan dolayı Şehid İmamı, hayatı boyunca çalışmalarında, yazılarında ve sözlerinde bunları belirlemekte çok istekli olduğunu görüyoruz. Bugün, biz O'nun şehadetinden sonra Allah'ın tevfık ve inayetiyle üzerinde yürümeye çalıştığımız yol, O'nun çizdiği yoldur.

İmam el-Benna, bu konularda önderimiz Resulullah (a.s.)'ın siyreti ile yol göstermek istedi. O'nun ilk İslam devletini kuruncaya kadar daveti nasıl yürüttüğünü de anlattı. İmam el-Benna, bu alanda Resulullah (a.s.)'ın gidişini izlemekte çok dikkatli idi. Bu sebepten ötürü, zaman ve olayların bu yolun asıl, yürüyüşün selameti ve atılan adımların ölçülü ol­duğunu pekiştirdiği gibi, Allah'ın izniyle hedefimize ulaştıracağı konu­sundaki güveni de artırdığını görüyoruz.

Cenab-ı Hakkın:

"Onlara (düşmanlara) karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazır­layın..."[302] emrine uyarak silah ve insan gücü hazırlığına teşvik etmek bir zaruretti. İnanç gücü, birlik gücü, silah ve insan gücü, binanın ayakta kalmasını sağlayan ve üzerinde çalışılan en lüzumlu temellerdir.

Bundan sonra İmam el-Benna'mn genel yönetimlerin; köklü iman, dikkatli oluşum ve aralıksız çalışma olduğunu zikrettiğini görüyoruz. Yi­ne temel merhalelerin; daveti yaymak suretiyle "tanıtmak", fertleri terbi­ye ve hazırlamak suretiyle "oluşum"u sağlamak, çalışmanın gereklerini yerine getirmek ve "uygulamak" olarak açıkladığını görüyoruz.

Bu yolla, çalışmadaki bu merhalelere ve bu araçlara sarılmak, hedef­leri gerçekleştirmeyi temin etmek için en lüzumlu işlerdendir. Bundan sapmak ise tehlikeli sonuçlar doğurur ve hedefe varmaktan uzaklaştırır. Nitekim herhangi bir yapıda hata olsa veya yapım süresi içinde bir eksik­lik olsa, bina çökmeye maruz kalır. Çalışma sürelerinde ve aşamalarında sapma da böyledir.

Çalışma sürelerinde ve araçlarındaki bazı sapmaları aşağıda sunuyo­ruz ki, yolda yürüyüşümüz sırasında bunlardan sakınalım.[303]

 

1- Siyasi Partilerin Üslubunu İzlememiz Sapma Şekillerinden Biridir

 

Bununla, çalışma yönteminde siyaset unsurunun ağır basmasını kas­tediyoruz. Çünkü bu durumda siyaset; terbiye, davetin neşri ve cihad gibi diğer hususlara baskın çıkmakta. Veya siyasi parti çalışmalarında, seçim­lerde oy oranını artırma veya destekleyenlerin sayısını çoğaltma hedef alınmaktadır. Halbuki biz, kemiyete değil keyfiyete önem veriyoruz.

Kuşkusuz böyle bir yapının dayandığı temelde sapma vardır. Bizim mak­sadımız seçimlerde bize oyunu vereni kazanmak değildir. Ama işin hakikatında biz, Allah yolunda malını ve canını veren kişiyi istiyoruz. Biz sabredenleri, fedakarlıkta bulunanları, sebat edenleri, davetin yükünü ve işini taşıyanları, sorumluluğu ve sorumluluğun büyüklüğünü, emaneti ve ağırlığını takdir edenleri istiyoruz.

Ve yine şimdiki siyasi partilerde olduğu gibi dünyevi makamların ve yönetimin taliplerini değil, ahiretin taliplerini istiyoruz.

Yine biz, hükümet koltuklarının öz yapılarını değiştirdiği ve slogan olarak bağırıp çağırdıklarını unutan kişileri değil, züht ve takvasıyla, İsla­ma bağlılığıyla, İslami yönetimin emanetlerini yerine getiren kişileri ar­zuluyoruz.

Biz davet alanında gayret sarfedenlerin, "herşeye rağmen yönetimi ele geçirme" fikrine kapılmamalarını, ganimet ve dünyalık elde etmek için çalışmamalarım istiyoruz. Bu yolda gayri meşru tecavüzlerin meyda­na gelmesini de istemiyoruz. Ancak biz onlara şu düşüncenin egemen ol­masını istiyoruz: "Biz yeryüzünde Allah'ın dinini uygulama alanına koy­mak, bu çalışma esnasında şeriata uymak ve gayri meşru yollardan uzak­laşmak için çalışıyoruz" fikrinin davetçilere hakim olmasını istiyoruz.

Bu demek değildir ki, biz siyaseti reddediyoruz veya onu hiç hesaba katmıyoruz. Hayır biz, onun rolünü ve önemini çok iyi biliyoruz. Fakat biz diğer çalışmaları terketmeden ona gereken değerini veriyoruz. Onun­la, biz yönetimin gereklerini ve araştırmalarla ona hazırlanmayı takdir et­mekle birlikte, dinin öğretilerine sarılan mü'minlerin yoluna giriyoruz.[304]

 

2- Terbiye (Eğitim) Unsuruna Önem Vermemek

 

Müslüman fert, binanın temel taşıdır. Bu ister müslüman evinin ya­pısında, ister müslüman toplumun yapısında, isterse devlet ve hükümetin yapısında olsun farketmez. Fert eğitimden ne kadar yeterli payı alırsa, bi­na da o oranda sağlam olur. Akide ve sağlam iman müslüman ferdin şah­siyet yapısının temelidir. Eğitim alanındaki herhangi bir kusur, temeldeki zaaf olarak değerlendirilir ve bina ergeç çökmeye maruz kalır. Eğitime gereken önemin verilmeyişi fertlerin seviyesinin düşmesini gerektirdiği gibi fertlerin çalışma sorumluluğunu ve mes'uliyet düzeyini yükseltmez.

Böyle olunca da sorumluların yüklerini hafifletmeleri yerine, onlann kar­şısına anlaşmazlık ve problemlerle çıkarlar, onlara yeniden yük olurlar, çalışmaya ve davanın netice vermesine engel olurlar.

Davet yolunda çalışmanın gerekleri ve olayların karşısında, terbiye­nin zamanla sürecek bir etkisi vardır. Bunun, çileler esnasında ve düşma­nın tuzakları karşısında veya durum savaşmayı, fedakarlıkta bulunmayı ve diğer önemli görevleri gerekli kıldığında olması aynıdır. Belki burada, eğitimin eskilere değil de henüz işin başında olan yenilere has kılınması­nın doğru olmadığını açıklamak faydalı olur. Eğitimin, devamlı bir nite­lik olarak her düzeyde ve her seviyedeki insanda sürekli var olması gere­kir. Zira insan azığa ve öğüde muhtaçtır. Buradaki bazı durumlar vardır ki, terbiyenin ihmaline sebep olurlar. Korunalım diye onlara dikkat çeki­yoruz:

a- Hakikatte siyaset boyutunun eğitim boyutuna baskın çıkması, ay­rıca yine siyasetin, münakaşalarda ve teferruatta çokça zaman kaybına se­bep olması...

b- Eskileri tam anlayan eğitimcileri yetiştirmemek. Bundan dolayı da eğitimin seviyesi düşer. Aynı şekilde, eğitimi tümüyle kavramaları için imkan hazırlanmadan davetçilerin sayısı fazla olacağından, davetin neşrine aşın önem vermek.

Eğitimcilerin yetişmesine önem vermek gerekir. Ayrıca davetin neş­ri ile eğitimin arasını yani "tanıtma dönemi" ile "oluşturma dönemi"nin arasını bulmak gerekir.

c- Ailenin, ahlakı güzelleştirme, yoğurma ve eğitim için bir pota ol­ması yerine bilgi ve tahsil için tam bir kültürel sınıfa dönüşmesi. Genel olarak buradaki sapma, eğitim araçlarını özlerinden koparıp sadece şekle dönüştürmekle meydana gelir. Bunun aile, alay, kıta veya karargah olma­sı aynıdır.

d- Terbiyeyi (eğitimi) ihmal edip, aniden ortaya çıkan durumlarla meşgul olmak. Eğitimden vaz geçip başka bir şeyle uğraşmak, ne olursa olsun, hatta cihad ve düşmanla vuruşma bile olsa doğru olmaz... Bilakis bu gibi zor ve önemli durumlarda eğitim, en lüzumlu işlerdendir. Allah'ın yardımı, nusreti ve desteği için, iman unsuru en lüzumlu sebep olduğuna göre, mücahitler için "destek grup" tabir edilen kuşakları yetiştirmek için eğitime devam etmek te aynı şeydir. Cihadı sürdürmek ve cihadın mey­vesini miras bırakacak türleri hazırlamak için eğitim temel esastır.[305]

 

3- Fertleri Birbirine Kaynaştıran Gücü Ve Birlik Unsurunu İhmal Etmek

 

Fertlerin eğitim ve akide gücüne önem vermek yetmez. Onları birbi­rine bağlayan bir bağ ve birlik gücü gerekir. Nitekim Resulullah (a.s.) Ensar ile Muhacirleri birbiriyle kardeş yapmıştı. İlk İslam devletinin üze­rine kurulduğu temellerin en önemlisi, bu kardeşlik olmuştu.

Kur'an-ı Kerim bu durumu şu ayetle tescil etmiştir:

"Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine iman yerleş­miş olan kimseler, kendilerine göç edip, gelenleri severler ve onlara ve­rilenler karsısında içlerinde bir kaygı duymazlar. Kendileri zaruret için­de bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimrili­ğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir."[306]

Bu kardeşliğin, davet yolunda, hareket ve cihad sahalarında safta düşmanlara nüfuz edecekleri boşluklar bırakmaması sebebiyle önemi bü­yüktür.

Cenab-ı Hak bu konuda şöyle buyuruyor:

"Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak sa­vaşanları sever."[307]

Nitekim fertler arasındaki sevgi ve kardeşlik ruhunu ihmal etmek, ayrılık tohumlarının filizlenmesine, yenilgi ve dağınıklığa sebep olan çe­kişmelerin, ayrılık ve anlaşmazlıkların doğmasına fırsat tanır.

Yine Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"... Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da devletiniz (gücünüz) gider..."[308]

[309]

 

4- Cemaatın Yapı Gücünü Korumayı Ve Şartlarına Uymayı İhmal Etmek

 

Cemaatın safları arasına, aldırmazlık ve başıboşluk ruhunun sirayet etmesi, üyeliğin gereklerine ve şartlarına kayıtsız kalınması, sapmaların en tehlikelisidir. Bu, cemaatın başına inen afetlenin en korkuncudur. Zira bu, çalışma atmosferini ve çalışma verimini bozar. Bir de cemaatın bün­yesini zayıflatacağından ötürü, zararlı neticelere sebep olur ve diğer has­talıklara zemin hazırlar.

Üyelik şartlarına karşı kayıtsızlık da bir sapmadır ki, kararsız üyele­rin kaçmasına sebep olur. Sonra bu tutum, safa karşı sorumluluk taşımak­la ve çalışmakla uyuşmaz. Ayrıca etkileri zarar verici olur.

Ehil olmayan kişilerin sorumluluk mevkilerine getirilmesinde müsa­maha göstermek de böyledir. Cemaatın bünyesinde zayıf noktaların oluş­masına neden olur.

Davetin aleyhine olan bazı kişilere iyi davranmak, müsamaha edil­memesi ve sakınılması gereken bir sapmadır.

Safta fesat çıkarana, şüphe sokucuları veya engelcileri durdurmaya ve temizlemeye uğraşmadan yerlerinde bırakmakta aynı şekilde, kötü et­kileri olan bir sapma olarak değerlendirilir.

Şartlara riayet eden sayısı az olan saf, arasında kargaşacı ve başıbo­zuk bulunan kalabalık saftan daha hayırlıdır, Yapılan hataların muhase­besini yapmamak başıboşluğa yardımcı olur. Başıboşluk olan bir yerde ne çalışma düzgün olur, ne verim alınır, ne de kurallara riayet edilir. Gö­rünüşleri basit dahi olsa, bütün bu sapmalar tehlikelidirler. İhmal etme­den, tüm dikkatle onlardan sakınmak gerekir.[310]

 

5- Cihad Ve Cihada Hazırlıkla İlgili Sapmalar

 

"Savaş size farz kılındı" ayet-i kerimesince, cihad kıyamet gününe kadar devam edecek bir farzdır.

Hak için bir kuvvet gerekir. Düşmanlarının, Allah'ın daveti ile insan­ların arasını engellemek için koydukları engelleri ortadan kaldırmak için kuvvet gerekir. Cihad, Allah'ın mü'min kullarını çağırdığı ve teşvik ettiği kârlı bir ticarettir.

"Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti sîze gös­tereyim mi? Allah'a ve Resulüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Al­lah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır."[311]

Cihad için Cenab-ı Hak, mü'min kullarıyla kendisi arasında kârlı bir alış-veriş teklif etti.

Yine Cenab-ı Hak bu konuda şöyle buyuruyor:

"Allah müminlerden mallarını ve canlarını onlara (verilecek) cen­net karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öl­dürür ve öldürülürler..."[312]

Cihad yapılmadığı için müslümanlar, helake, kahır ve zillete maruz kalırlar. Cihad sayesinde de müslümanlar, İslam'ın gölgesinde ve Allah'ın dininin iktidarı altında yüce ve şerefli bir hayata hak kazanırlar. Şehitler için şerefli bir hayat vardır. Onlar Rablerinin katında rızıklanırlar.

Şehid İmam, cihad işini bütün gücüyle önemseyerek her şeyden üs­tün tuttu. "Cihad yolumuzdur" sözüyle, cihadı beş paroladan biri yaptı.

Şehadet de böyledir: "Allah yolunda ölmek en yüksek idealimizdir." parolası O'nun sözüdür.

Nitekim mal ve can ile fedakarlığı ve cihadı, her kardeş bu ikisine vefakar davranmaya özen göstersin ve ahidlerini bozmasın diye beyatın rükünlarından yaptı. Hatta cihad konusunda bir de "risale" kaleme aldı. Cihad'ın amblemi gibi İhvan'ın amblemi de mushaf etrafında iki kılıçtır. İhvan'ın daveti; hakkın, hürriyetin ve kuvvetin daveti olduğu için bu amblem seçilmiştir.

Cihadla ilgili davet yolunun aslı budur. Bu asıl yoldan sapmalar aşa­ğıdaki şekillerde olur:

a- Cihada gereken önemi vermemek veya daha büyük gayret göster­me gücüne sahip olduğu halde, az bir gayret sarfetmekle cihada hazırlıkta geri kalmak.

"Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın."

b- Yere çakılıp kalmaya ve boşvermişliğe neden olan bolluk ve ra­hatlığa da doğru yoldan sapma olarak bakılır.

Cenab-ı Hak cihaddan vaz geçip yere çakılıp kalanları uyarmış ve acıklı bir azapla onları korkutmuştur:

"Ey iman edenler! Size ne oldu ki, (Allah yolunda savaşa çıkın!) de­nildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Ahiret (hayatına) dünya hayatı­nı tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanın­da pek azdır. Eğer (size emrolunan bu savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek acıklı bir azap ile cezalandıracak ve yerinize sizden başka (emirleri­ne itaat edecek) bir kavim getirecek. Siz (savaşa çıkmamakla) O'na hiç bir zarar veremeyeceksiniz. Çünkü Allah her şeye kadirdir."[313]

c- Fedakarlıktan, Allah yolunda mal ve can vermeden vazgeçmek, asıl yoldan sapmadır.

d- İla-ı kelimetullah için yapılan cihad niyetinde, dünyevi niyetlere dönüşme de sapma olarak görülür.

e- Çocukları, kadınları ve ihtiyarlan öldürme, ganimet mallarından çalma vs. gibi cihad fıkhına ve İslam'ın savaş adabına uymamak aynı ölçüdesapma sayılır.

f- Silah gücü kullanmada, gerekli hazırlık yapılmadan ve uygun va­kit gelmeden düşmanın karşısına çıkma da, acele etmek de asıl yoldan sapmadır ve tehlikelere maruz kalmadır.

g- Düşmanla karşılaşınca şartları oluşturduktan ve gerekli hazırlığı yaptıktan sonra düşman saldırılarına cevap vermekte yavaş davranmak aynı şekilde sapma sayılır.

Şehid İmam bu durumları, açık bir şekilde mantiki olarak şöyle açık­lıyor:

"İhvan bilir ki, kuvvet derecelerinin birincisi iman ve akide gücü­dür. Onlardan sonra birlik ve bağlılık gücü gelir. Daha sonra da silah ve insan gücü gelir. Bunlar olmadıkça, bir cemaati güçlü saymak doğru değildir. Böyle bir cemaat, düzeni bozuk, inancı zayıf, imanı sönük ve ir­tibatı kopuk olduğu halde insan ve silah gücünü kullanmaya kalkıştığı takdirde, sonu helak ve yenilgi olacaktır.

Şu şekilde bir görüş de vardır:

İslam her türlü hal ve şartlarda güç kullanmayı tavsiye eder mi? Yoksa bunlar için bir sınır koyup, şartlar koşup, gücü belli bir yöne sevketmiş midir?

Başka bir görüş ise şöyledir:

Kuvvet kullanarak yapılan tedavi ilaçla yapılan tedavi midir? Yoksa dağlayarak yapılan son tedavi midir? İnsanın, kuvvet kullanmanın fayda­lı neticeleriyle zararlı sonuçları arasında ve bu kullanışı çevreleyen şartlar arasında bir karşılaştırma yapması mı gerekir, yoksa bundan sonra ne olursa olsun deyip kuvvet kullanması mı gerekir?"

Sonra Şehid İmam sözüne devamla şöyle diyor:

"İhvan-ı Müslimin, başka şeyin fayda vermediği yerde, birlik ve iman hazırlığım tamamladıklarına inandıkları vakit, fiziki gücü kullana­caktır. Zira onlar, bu gücü kullandıklarında açık yürekli ve onurlu kişi­ler olacaklardır. Önce uyaracaklar, sonra da bekleyecekler, daha sonra da izzet ve onur içinde ileri atılacaklar ve tüm rıza ve hoşnutluk içinde sonuca katlanacaklardır."

İmam el-Benna bu sözlerden sonra, konuşmasını, acelecilere çevire­rek şöyle der:

"Ey İhvan-ı Müslimin!

Özellikle vuruşmak için heyecanlanıp, acelecilik edenler! Bu top­lantınızda, bu kürsüden, şifalı yüce sözleri benden duyunuz. Gerçekten şu yolunuzun, merhaleleri çizilmiş, sınırları konulmuştur. Bu yolun, he­defe varmak için en sağlıklı yol olduğuna tam gönlümle inandım ve bu sınırlara asla muhalif değilim. Evet, bu yol belki uzuncadır, ama burada ondan başkası da yoktur. Ancak erkeklik, basiretle devamlılıkla, ciddi­yetle ve gayretli çalışmakla görülür.

Sizden kim, olgunlaşmadan ürünü devşirmek isterse veya vakti gel­meden çiçeği koparmak arzusuna kapılırsa, bu konuda ben onunla ola­mam. Onun için en iyisi, bu davadan vazgeçip başka davalara bakması­dır. Kim benimle birlikte, tohum yeşerip, fidan bitinceye ve meyva olup devşirme vakti gelinceye kadar sabrederse, bu konudaki mükafat Allah'a aittir. Bizi ve onu iki iyilikten biri bekleyecektir. Ya zafer ve efendilik, ya da şehadet ve mutluluk."

Şehid İmam, sözüne devamle şöyle diyor:

"Ey İhvan-ı Müslimin!

Sizler, Allah'ın rızasını, mükafatını ve cennetini istiyorsunuz. İhlaslı olduğunuz sürece, bu size taahhüd edilmiştir. Allah sizi, çalışmaların ne­ticelerinden sorumlu tutmamıştır, ama sizi iyi hazırlanmakla ve doğruya yönelmekle mükellef kılmıştır. Bundan sonra biz, ya hata eder, çalışan müctehidlerin ecrini alırız veya isabet edenlerden olup, kazananların mükafatını alırız. Geçmişte ve şu andaki tecrübeler göstermiştir ki, ha­yır, yalnızca sizin yolunuzdadır. Netice ancak sizin gidişatınızla elde edi­lebilir, isabet ise sizin çalışmalarımzdadır. Çalışmalarınızı tehlikeye at­mayınız. Başarı şansınızla kumar oynamayınız. Biliniz ki, Allah sizinle­dir ve amellerinizi boşa çıkarmayacaktır. Kazanmak çalışanlara aittir."

Bu konuda yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Allah sizin imanınızı (amellerinizi) asla zayi edecek değildir. Şüp­hesiz Allah insanlara şefkatli ve merhametlidir."[314]

Herhangi birinin, İmam el-Benna'nm sözünün tembelliğe, gevşekliğe ciddiyetsizliğe ve çalışmayı bırakmaya davet ettiğ işeklinde anlaması, ka­bule dilecek bir şey değildir. Aksine İmam, canlılığa ve coşkulu olmaya teşvik ediyor.

Başka bir yerde şöyle diyor:

"Biz, diri, güçlü ve gençlik dolu kişiler istiyoruz. Biz, yepyeni, çar­pan kalpler, tutuşmuş, öfkeli ve kıskanç duygular, atak ve coşkulu ruhlar istiyoruz ki, yüksek hedefleri ve yüce idealleri tahayyül etsin. Bu hedefle­ri ve bu idealleri belirlemek gerekir. Bu duyguları denetim akına almak lazım. Şüpheye yer vermeyen, münakaşaya zemin hazırlamıyan bir inanç oluşuncaya kadar bu duyguları iyice tesbit etmek lazım. Bu tehdit ve tesbit işi olmadan, bu gibi uyanış soğuk ve ışıksız bir çöldeki şaşkın ışık gi­bidir."[315]

 

6- Bölgecilik Eğilimleri

 

Bizim davetimiz evrenseldir, onu ne zaman ne de mekan sınırlayabi­lir. Çünkü o, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in tüm insanlık için getirdiği İs­lam'dır. Müslüman ümmeti tek bir ümmet, tek bir cemaat, tek bir vatan, tek bir vücuttur. Ne coğrafi sınırların, ne de dil ve cinsiyet farklarının on­da bir etkisi vardır. Arab'ın arab olmayana, ten dışında bir üstünlüğü yoktur. Müslümanların yurtlarının her karşısında ve her yerinde, her müslümanın diğer müslümana karşı sorumluluğunun bilincinde olması gerekir. Yine bir müslümanın, müslümanların haklarını ve içinde yaşadığı vatanı olmasa da yurtlarını savunması gerekir. İhsan şairinin sözü ne kadar gü­zel.

Şair diyor ki:

"Görmüyorum kendime islam'dan başka vatan,

Şam da, Nil vadisi de hep aynı vatan...

Allah'ın adının anıldığı her yer,

Sayılır her tarafı ona öz vatan."

İslami vatan ufku böyle genişliyor, coğrafi ve fiziki vatan sınırlarını aşıp, sağlam ve saf akide, yüce prensip ve Allah'ın evrene nur ve hidayet olarak gönderdiği hakikatler vatanına yükseliyor.

İslam tektir ve her ülke için ayrı bir İslam yoktur. Herhangi bir böl­genin İslami davası, sadece o bölgenin çocuklarının davası değil, aynı za­manda tüm müslümanların davasıdır. Biz, Filistin veya Afganistan, ya da Suriye ve diğer yerlerin davasına böyle bakıyoruz. İşin aslı budur. Bun­dan sapma ise, bir bölgede İslam için çalışanları, İslamî alanda çalışan di­ğerlerinden ve müslümanları bir araya getirmek ve çabalarını birleştirmek için gayret gösteren evrensel İslami hareketin olması sebebiyle bölgecilik ruhunun canlanması olarak görüyoruz.

Cihadlarını ve çabalarını kendi bölgelerine ve bölgelerinin çocukla­rına hasredenlerin bu davranışları, kuşkusuz asıl yoldan sapmadır. Halbu­ki işin aslı, müslümanların tamamının davaları için birlikte çalışmalarıdır. Bir bölgedeki müslümanın, kendi bölgesinin içinde olmasa da İslam'ın emrinde savaşması ve çalışması gerekir. Sonra bir ülkenin kurtuluşu için ne durumda olurlarsa olsunlar, müslümanlar tecrübeleriyle, maddi ve ma­nevi yardımlarıyla o ülkeye katkıda bulunmaları gerekir. Çünkü o ülke mazlumları; tuzak, kurmak ve savaşmak için kendi aralarında yardımlaşan ve birlik oluşturan evrensel düşmanların planlarına ancak bu sayede karşı koyabilir.

Bu sapmanın yanlışlığı ve tehlikesinin büyüklüğü ortaya çıksın diye kafamızda şöyle bir şey tasarlıyalım:

İslam ülkelerinin tümü veya çoğunluğu bu bölgeci ve ayrılıkçı yolu izlediler. Şüphesiz, düşmanlarının temenni ettiği şey de budur. Çünkü bu, birbirinden kopuk İslami hareketin işini bitirmeyi kolaylaştırmış olur.

Bundan ötürü, İhvan ilk günden beri ciddi olarak davetin evrenselli­ğini pekiştirmek ve Allah'ın izniyle İslam devletinin sımsıkı, güçlü ve ge­niş bir taban üzerine kurulsun diye İslâmi çalışma birliğini sağlamak için gayret gösteriyor. Hedef birliği çerçevesi dahilinde çalışma alanında İsla­mi cemaatlarla irtibat kurmak ve yardımlaşmak ve mahalli şartları değer­lendirmek, İhvan'ın en önemli siyaseti ve metodudur.

Bir bölgede çalışma alanındaki bölgeci eğilimlerle ilgili sapma şekil­lerinden biri de, İslam kardeşliğine ve ruhuna aykırı olan şekliyle şehir milliyetçiliğidir. Saf içinde, bu şehirlere ait gruplar ve safı parçalanmaya maruz bırakan çalışma ve cihad alanında verimli yardımlaşmanın karşısı­na engel olan gruplaşmalar olmuştur. Bu konuda Allah'tan korkmalıyız ve bunun her türlü etkisini kalblerimizden silip atmalıyız.

Bu tür sapmanın bir şekli de bazen, bir devlette çalışan muhtelif böl­gelerin fertleri arasında görülür. Bölgecilik eğilimi sebebiyle, kardeşler arasındaki güven ve yardımlaşma dereceleri de farklı olur. Bu, sorumlu­ları seçme sırasında veya çalışma alanında, itaat ve uymada ortaya çıkar. Bunun cahiliyet asabiyeti olduğu meydandadır. Bu, aynı zamanda, İs­lam'ın kabul etmediği ve cemaat düzeninin izin vermediği birdurumdur ki, safa ve İslami çalışmaya zararı dokunur.[316]

 

7- Beşeri Sistemlerin Bayraklarını Başımızda Dalgalandırmak

 

Davetimizin Rabbaniliği ve Yüce Allah'ın kulları için seçtiği Hak di­nin İslam olduğu esastır. Biz bu bayrağı taşımakla şeref duyuyor ve yüceliyoruz.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"(İnsanları) Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim vardır?"[317]

Yönetimin tüm olumsuzluklarının sorumluluğunu taşıyan her ülke­deki iktidar partisi (ülkelerimizde pek fazladır ve tek başlarına hakim de değillerdir) mensup olan herkes, isteseler de istemeseler de bu olumsuz­lukların sorumluluklarını taşımak durumunda kalacaklardır. Bunun sonu­cu da halkın güvenini kaybetmektir. Bu beşeri sistemlere mensup olma­nın gölgesindeki genel durum, müslüman ferdin yetişmesine ve İslam ter­biyesini almasına asla uygun olmayacaktır. Halbuki biz, her kardeşin İslami terbiye ile yetişmesini arzuluyoruz. Zira terbiye en önemli ve gerekli işlerden sayılır. Genelde siyasi partilerin atmosferine hakim olan fikir; yönetimi en kolay ve en çabuk yolla ele geçirme fikridir. Bunun da geti­receği tehlikeler, binanın sağlamlığına ve selametine etki edecektir.[318]

 

8- Cemaatı Başkalarının Yönetimine Veya Korumasına Maruz Bırakma

 

Aslolan, cemaatın; anlayışında, hedeflerinde, stratejisinde ve karar­larında harici bakımdan bir kontrole, bir sultaya veya kendi yolundan uzaklaştıracak bir hükümete boyun eğmeden seçkin bir İslami şahsiyete sahip olmasıdır.

Şehid İmam'ın bu anlamdaki sözlerini burada zikredelim:

"Hatanın en büyüğü, bazı kişilerin, İhvan'ın daveti yürütürken her­hangi bir hükümetle aralarında gizli bir anlaşma olduğunu veya başka gayeler için çalıştığını ya da başkalarının metodunu izlediğini zannetme­leridir. Bu konuyu ihvan'dan veya ihvan dışında bilmeyen herkesin öğrenmesi lazımdır."[319]

 

9- Allah'ın İndirdikleriyle Hükmetmeyen Bir Hükümete Ortak Olmak

 

İşin gerçeği biz Allah'ın indirdiğiyle yönetmeye çalışıyoruz. Bir çok maddelerinde Allah'ın şeriatına aykırı olan beşeri kanunlarla yönetmeyi onaylamıyoruz. Müslümanların böyle bir hükümeti, Allah'ın kanunlarıyla yönetecek bir İslami hükümete dönüştürmede hiç bir etkileri olmayacak. Sonuçta, Allah'ın haram kıldıklarından bir çoğunu helal kılıp, Allah'ın şeriatıyla yönetmeyen bu yöneticilerin günahlarına iştirak etmiş olacaklar. Böyle yapmakla biz, söz ile davet edip, amel olarak muhalefet etmemiz sebebiyle sanki hem kendimizi hem de başkalarını kandırmış oluruz. Bu gibi tutumlar asıl yoldan sapma sayılır. Belki de, bu tutumu destekleyen­lerle karşı çıkanlar arasında, safta, çatışmalar ve ihtilaflar çıkmasına ne­den olur.

Bazen şartlar hazırlanır ve ince bir siyasetten ve şer'i bir araştırma­dan sonra, tümüyle hükümete katılmanın, İslami bir hükümete geçiş için istenilen bir adım olacağı fikri cemaat tarafından da tercih edilirse, bunun zararı yoktur. Ama bir şartla ki, o da bunu gerçekleştirmek için üzerinde açık bir ittifakın ve garantinin sağlanmış olması lazım. Bu durum fertle­rin içtihadına bırakılmaz. Cemaat işidir. Diğer paraftan ittifakları bozma durumu ortaya çıkarsa ve niyetler değişirse, hükümete katılmaktan vaz­geçilir. Çünkü biz temel bir çözüme kavuşmadan ve yarı çözümlere razı olarak ve hedefleri de yitirerek tuzağa düşmüş oluruz.[320]

 

10- Hedeflerin Ve Sistemin Hesabına Başkalarıyla Antlaşma Yapmak

 

Herhangi bir sebepten veya şarttan dolayı, davetin yapıldığı sırada, başkalarıyla antlaşma yapmak caiz olmaz. Ama bu antlaşmalar, yerleştir­meye çalıştığımız İslami sisteme zarar verecek bir neticeyi doğurduğu takdirde caiz olmaz, aksi halde caiz olur.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar..."[321]

Bu konuda Kur'an'da şöyle buyurulur:

"Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun babaları, oğluları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Resulüne düşman olanla­ra dostluk ettiğini görmezsin, işte onların kalbine Allah iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnud olmuşlardır, işte onlar, Allah'tan yana olanlardır, iyi bilin ki Allah'tan yana olanlar kuşkusuz kurtuluşa eren­lerdir."[322]

 

11- Şura Ve Öğüt Prensibini Terketmek

 

Kur'an-ı Kerim'deki surelerden birini adı, İslam'da "Şura" prensibini pekiştirmek ve yüceltmek için "Şura" süresidir.

Cenab-ı Allah Peygamberine "Şura-danışma"yı emretmiştir. Resulullah'ın buna ihtiyacı olmamasına ve vahiyle ilişkisi olmasına rağmen Sahabe-i Kiram'la bu prensibi uygulamıştır. Bunu sadece, Allah'ın emrine uyduğu için ve mü'minlere örnek olması için yapmıştır. Bunun en bariz örneği, Bedir savaşında Habbab'ın, Hendek savaşında da Selman (r.a.)'ın görüşünü benimsemesidir.

Cemaatta ve cemaat çalışmasında "Şura"yı en yararlı ve en lüzumlu iş olarak görüyoruz. Bu sayede en olgun ve en doğru görüşe ulaşılır. Kai­deler sorumluluktaki ortaklıkta anlaşılır ve halk arasındaki verimli yar­dımlaşma ve  güven atmosferi yükselir. Şura prensibi işletilmez veya terkedilirse bunların hiç biri gerçekleşmez, aksine tersi olur.

Safta bulunan her fertten, müsbet olarak davetiyle meşgul olması, bu konuda düşünmesi, reyini belirtmesi, görüşüyle ve İslam edebiyle öğüt vermesi ile yönetime yardımcı olması istenir.

Aynı şekilde bir mevkide bulunan sorumlu kişinin, arkadaşlarıyla is­tişare etmesi, kendisine arzedüen işler hakkında, onların düşünce ve akıl­larından yararlanmalıdır. Ayrıca arkadaşlarından gelen öğüt sebebiyle içi­nin daralmaması gerekir. Hatta üslubu iyi olmasa da içi daralmamalıdır.

Allah, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir (r.a)'den razı olsun. Onlar, müslümanlann yönetimini omuzlarına aldıklarında, herhangi bir yanlışlık yaptıklarında kendilerini düzeltmelerini istemişlerdi.

Hz. Ömer, kendisine: "Sende bir sapma görürsek şu kılıçlarımızla dü­zeltiriz" diyen kişinin sözüne darılmamıştı. Bilakis Allah'a hamdetmişti.

Şura prensibini ihlal etmek -ki asıldan sapma olarak görülür- Şurayı terketmek, gücü, ilmi ve ehliyeti ne olursa olsun herhangi bir sorumlu ve­ya yönetim tarafından uygulanmaması son derece yanlıştır. Aynı şekilde fertlerden olumsuz bir tavır, görüş belirtmeme ve sorumluya öğüt verme­me, sorumlulukta ortak olduğunun bilincinde olmama, yine sapma ve şu­ra prensibini terketme sayılır.

Şura prensibinden sapma şekillerinin en tehlikelerinden biri de, ma­nasından soyutlandığı halde, sadece şekli ve görüntüsünün kalmasıdır. Bunun anlamı şudur: Ortada Şura meclisi var, fakat yapısına çeşitli fak­törler girmiş. Bu faktörler onun özünü boşaltmış, geriye sadece bir gö­rüntü kalmış. Bu meclis artık yönetimin her görüşünü onaylar. Ülkeleri­mizin çoğunda böyle olan, danışma veya halk meclisleri var. Hürriyetleri kısıtlayan kanunlar çıkarması sebebiyle yöneticiye diktatörlük hakkı tanı­yan meclis, seçimlerdeki hilelerle, güvenlik güçlerinin seçimlere müda­halesi ve seçimlerde yaptıkları sahtekarlıklarla, bir de yöneticiye azımsanmıyacak sayıda tayin etme hakkı vermekle ve bunlardan başka yollar­la oluşur, bu meclisler.

İslam bütün bu sahtekarlıkları ve aldatmacaları reddeder, şura ve gö­rüş ehlinin seçiminde katı davranır. Her ferde söz hakkı, şura ehlini seçme hakkı verir ve bu konuda, halkı değil hakkı razı etmeyi, adaleti ve hakkı gözeterek kendisini temsil eden kişiyi seçme hakkı tanır. Buna mu­halefet eden; Allah'a, Resulüne ve bütün mü'minlere hiyanet etmiş olur.

Burada şunu da açıklamak yararlı olur: Müşavere etmeden, bir so­rumlunun kendi görüşüyle tek başına karar vermesi caiz olmadığı gibi karar alırken onun elini kolunu bağlayan veya yetkisini kısıtlayan kayıtlar koymak da doğru olmaz. Zira sorumlu bu durumda yalnızca bir kukla olur, işleri doğru dürüst görmeye gücü yetmez. Bu da yine şura prensibini ihlal etmektir. Nitekim büyük ve küçük her konuda istişare edilmesinin gerekli olduğunu zannetmek kaideler açısından doğru olmaz. Veya istişa­re edilmesi istenmeyen konularda yönetime itaatin gereksiz olduğunu dü­şünmekte doğru olmaz. Bu da yine hatadır ve şura prensibini ihlaldir. İş­leri hikmetle gören bir yönetimin, bunlar arasında bir uyum kurması ve faydalı olan orta yola girmesi gerekir.

Son olarak, herhangi bir mevkide bulunan sorumlunun, öğüt ve gö­rüşüne güvendiği kişileri yakında tutması, kötü niyetli ve nefsinin esiri olanları da kendinden uzak tutması gerekir.[323]

 

12- Öze Değil Şekle Önem Vermek Çalışma Yerine Münakaşa Ve Tartışmayı Önde Tutmak

 

Çalışmayı, propaganda ve reklamlara tercih etmek İhvan cemaatının özelliklerindendir. İslam'ın getirdiği görüş de budur. Bu tür çalışmaların arasına riya karışmasından korkulur ve bunun sonucunda çalışmalar boşa çıkar. İhvan cemaati, halkın soytarılara; bozgunculuk, saptırma ve kötü iz bırakma gibi sonuçlar doğuran şeylere güvenmesinden tabii olarak nefret eder. Her ne kadar iyiliği yaymak ve yapılmasını sağlamak, onun ilanına koşuşmak ve kamuoyunu kazanmak gerekli ise de, bunun dikkatli ve uy­gun ölçüde olması gereklidir.

Sonra evrensel İslâmi devletin sağlam temelinin atıldığı aşama, bizi sükûnet içinde ve sıkıntı duymadan aralıksız ve ciddi olarak çalışmaya daha çok mecbur ediyor. Her hangi bir ülke veya bölgede çalışmanın ba­şarısının doğru ölçüsü, cihad ve fedakarlık için iyi hazırlanmış, eğitim düzeyleri yüksek, İslamı iyi anlamış, inançlı kişilerin miktarıdır. Yoksa bir kısım tören ve merasimlerin yapılışı değildir. Şehid İmam'ı, insanlar arasındaki ayırıcı nitelikleri açıklarken şöyle dediğini görüyoruz:

"Söz adamı, iş adamından başkadır, iş adamı da cihad adamından başkadır. Yalnızca cihad adamı da, en az zayiatla en büyük kazancı sağ­layan, hikmet sahibi ve üretken cihad adımından başkadır."

Asıldan sapmanın bir başka şekli de, herhangi bir yerde saatlerce münakaşa, tartışma ve gösteriştir. Bu sırada araya şeytan girer, kardeşler arasına ihtilaf ve düşmanlık duygusu sokar, vaktin kaybolmasına sebep olur. Bütün bunlar davetin aleyhine sonuç veren şeylerdir. Resulullah (a.s.) bize tartışma ve gösterişi yasaklamıştır.

Çünkü bunlar hayır getirmiyor. Hiç bir kavim yoktur ki hidayet üze­re bulunduktan sonra, doğru yoldan sapsın. Ama cedele (tartışma) tutu­lanlar hariç.

Yüce Peygamberimiz (a.s.), sonunda haklı çıksak bile, bizi tartış­maktan nehyediyor. Sonra Şehid İmam yine şöyle demiştir:

"Vakit hayatın kendisidir. Ödevler vakitlerden çoktur. Öz olmadan şekil, iş olmadan da münakaşa ve söz bizi meşgul etmesin."[324]

 

13- Düşünüp Taşınmadan Hareket Etmek Ve Plan Program Yapmamak

 

Hedefleri gerçekleştirmek için plan ve program yapmanın faydası büyüktür ve önemli bir iştir. Planlama ile hedefler ve istenilen vazifeler belirlenir. Büyükler cüz'i hedeflere taksim edilir ve öncelik sırasıyla bir­likte merhalelere göre dağıtılır. Hepsi için planlama yapılır. Gerekli süre ve istenilen imkanlar, mevcut imkanların bilinmesi ve gerekli artırımların yapılması, uygulama yapmak için lüzumlu şahısların seçimi, sonra belirli bir yönden uygulamayı takib etmek için sıraya koyma işi gözden geçiri­lir. Olması beklenen ihtimaller dikkate alınır. İşte böylece planlama saye­sinde iş düzene konulur, hiç bir yanını gözden kaçırmadan çerçevelendi­rilir. Zaman kazanılır ve tüm güçler kullanılır. Sorumluluklar dağıtılır, gayretler zorlanır.

Şüphesiz belirli bir zamanda ve belli bir işle kişi görevlendirilirse ve onun için de gerekli imkanlar hazırlanırsa, bunlar, o kişiyi o işi istenilen zamanda ve en mükemmel şekilde yapmaya zorlar. Aksi halde, gerekli imkanların sağlanmasına önem vermeden, işi vaktinde bitirmek için belli bir sınır koymadan, işin türünü ve miktarını belirlemeden görevlendirme yapılırsa, şüphesiz bu, gayretleri boşa çıkarır, vakit kaybettirir ve güçleri yararsız hale getirir. İşler tam olarak da doğru şekilde bitmemiş olur.

Uğruna baş koyduğumuz davamız, İslam bayrağını yücelerde tuta­cak, Allah'ın şeriatıyla hükmedecek, İslam'ın ve müslümanlann toprakla­rını koruyacak ve Allah'ın davetini tüm insanlığa ulaştıracak ve Allah düşmanlarının batıl davalarını yok edecek olan evrensel İslam devletini kurmak ve yeryüzünde Allah'ın dinini hakim kılmak olduğunu göre, bu davanın plansız programsız gerçekleşmesini zannetmek, aklın kabul ede­ceği iş değildir. Aksine İslami sahalarda ve bölgesel olarak her ülkede ça­lışma alanları için kapsamlı planlamalar yapmak gerekir. Tüm potansi­yeller için tahliller, araştırmalar ve malumat gerekir.

Yolun doğrusu budur, sapma ise, kafadan iş yapmak ve plan yapma­mak veya planda kusur işlemektir ki, sonunda çalışma ve hareket yalnız­ca, olaylara bir tepki oluverir.

Bugün biz görüyoruz ki Allah düşmanları araştırma ve incelemeleri­ni cihazlarla yapıyorlar ve hertürlü malumatı topluyorlar. İslam'ı ve müslümanları kurtaracak her ciddi çalışmaya, İslami cemaatlara ve hareketle­re darbe indirmek ve işini bitirmek için plan kuruyorlar.

Cevap olarak deriz ki, bu sorularla planlama arasında bir çelişki yoktur. İşler, Allah'ın kaderiyle yaratılmakla birlikte, bizler iş yapmayı sebeplere sarılmayı ve bu sebepler dahilinde planlama yapmayı istiyoruz.[325]

 

14- Tali Olaylara Ve Yan Problemlere Kaymak

 

Aslolan bizim, ana ve külli davalarla meşgul olmamız ve onlara bü­yük bir önem vermemizdir. Bizim, iç çekişmelere ve cüz'i olaylara yavaş yavaş koymamız da bir sapmadır ki, bunlar, istenilen ilerleme kazanılma­dan veya arzulanan değişim gerçekleşmeden, zamanı ve çabalan yer bitirir. Belki de yukarıdaki bentde zikrettiğimiz planlamanın sapmadan ko­runma hususunda bir yardımı dokunabilir. Bu da, hedefleri belirlemekle, öncelikleri sıraya koymakla ve vakti tanzim etmekle ilgilidir.

Tecrübeler göstermiştir ki, iş böyle bırakıldığında küçük veya fer'i olaylar güç ve zaman kaybına sebep oluyor.

Bazı örnekler verelim;

Toplumlarımız, kötülüklerle, hurafe ve bid'atlarla dopdolu. Biz vak­timizi ve çabalarımızı onlarla savaşmaya ve onları yok etmeye harcarsak, hiç bir şey elde edemeden tüm vaktimiz ve çabamız tükenecektir. Bazı meyveler yok edilse de, ağaç başka meyveler verir. En ideal çözüm, kötü ağacı kökünden kesmek, Rabbinin izniyle her mevsim meyve veren iyi ağacı dikmektir. Bu ağaç da: "La ilahe İllahlah, Muhammedün Resulullah" ağacıdır. Bu da, Allah'ın hükmünü ayakta tutmakla ve yine O'nun di­nini iktidar yapmakla olur. Hikmet ve maslahat, cüz'i işlere belirli miktar­da vakit ve gayret ayırmamızı gerekli kılar. Bu işlerin Allah'ın izniyle, onlarla birlikte bütün bu problemleri çözecek olan "büyük dava"dan alı­koymasına izin vermemeliyiz.

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka olay daha var. O da, toplu­mumuzda, bir veya birden fazla İslami davanın etrafında İslami cemaatler oluşması. Onlar bu davaları "büyük dava"nın yerine koyuyorlar. Bu da­vaları onları meşgul ediyor ve bu süre içinde asıl "büyük davayı" yani Al­lah düşmanlarının İslami yıkmak için yürüttükleri savaşa karşı koyma ve İslam devletini kurma davasını unutuyorlar veya en azından gereken öne­mi vermiyorlar.

Öyleleri var ki onları teşbih çekme ve türbe meseleleri meşgul edi­yor. Yine bazılarını da, Allah'ın sıfat ve isimleri, tevil ve ta'tıl meselesi, akide işlerinde Selefin metodu meşgul ediyor. Bazıları da, ibadetlerini, sünnetleri ve bir kısım alamet ve adetleri kendine meşgale edinmiş. Yine bir kısımları da, zikir halkaları oluşturmaya başvurdular ve adına da sofiyye tarikatı dediler, içinde bid'atlar ve şeriata muhalif şeyler cirit atıyor.

İhvan cemaatının bu cemaatlar karşısında takındığı tavır, onlarla iyi ilişki kurmak, herhangi birinin düşmanlığını kazanmamaktır. Bilakis biz onları sever, anlaştığımız konularda yardımlaşırız. Kendilerini İslam'dan çıkarmayacak olan fer'i görüşlerinden dolayı ihtilafa düştüğümüz konu­larda da birbirimizi mazur görürüz. Herhangi bir fertten veya cemaattan bir kötülük gördüğümüz vakit, onlara aynı yolla cevap vermez, sabreder, sevabını da Allah'tan bekleriz. Onlarla sözlü veya yazılı polemiğe girme­yiz. Fakat bu problemler karşısındaki durumumuzu ve anlayışımızı açık­lar, "büyük dava" için çalışmaya davet ederiz. Allah'a hamdolsun, İhvan özellikle, ilk günden beri, bu problemleri ihmal etmemiş, onlar hakkında­ki en doğru görüşü, Resulullah (a.s.)'ın sünnetinden ve Allah'ın kitabı'ndan alınma en doğru tutumu ve ifrat-tefrite gitmeden orta yolu benim­semiştir. İnanıyoruz ki, hadiseler, gruplar arasında ayırım yapmayan düş­manların tuzağını bozmak için bizi bir safta toplamaya yeterli sebebtir.[326]

 

15- Halktan Uzaklaşmak Veya Halkı İhmal Etmek

 

Toplumumuzda müslüman halk yürüttüğümüz davetin asıl alanıdır. Çalışkan ve inançlı unsurlarla safı ayakta tutan halk, aynı zamanda dave­tin gözlemcisidir de. Bir de üzerine binanın kurulacağı zemindir. Asıl yol, halkla kaynaşmamız, halktan her grup ve kesimle ilişki kurmamızdır. Halktan uzaklaşmak veya halkı hesaba katmamak, ya da bir kesimiyle il­gilenip diğer kesimini ihmal etmek asıl yoldan sapmadır.

Gerçekten İslam düşmanları, halkla, Allah davetçilerinin arasını aç­maya büyük gayret gösteriyorlar. Bu konuda, ülkelerimizde, güvenlik güçleri ve yayın organları gibi bazı devlet kurum ve kuruluşları, halk önünde Allah davetçilerini kötü göstermekle, onlara uydurma suçlamalar yapmakla, problemleri süsleyip püslemekle, yine onları gericilikle, tutu­culukla, terörle, dinin arkasına gizlenmekle ve benzeri şeylerle suçlamakla İslam düşmanlarına yardım ediyorlar. Biz bunlara halkın her kesimiyle kaynaşmak suretiyle, halkın problemlerine, umutlarına, acılarına, sevinç ve kederlerine katılmakla, Allah düşmanlarının gerçek suratlarını ortaya koyup, saptırmalarını açığa çıkarıp, iftiralarındaki sahtekarlığı ifşa et­mekle, bunlara karşı çıkmalıyız.

Ayrıca İslam'ın, halkı maddi ve manevi kayba uğratmaktan kurtar­mak için yegane sığmak olduğunu sunduğumuz gibi kendilerine ve ço­cuklarına iyiliği ve faydası dokunacak çalışmalar, yardımlar, sevgiler ve iyi duygular sunmakla, Allah düşmanlarının ve yardımcılarının yaptıkla­rının aksini pratik olarak halka hissettirmek suretiyle onlara karşı koyma­lıyız.

Faaliyetlerimizin halkın her kesimini kapsaması esastır. Öğrencilerle ilgilenip, işçileri ve çiftçileri ihmal etmek; onları sahte sloganlarla kandı­rıp sonra da inançlarını çalan materyalistlere ve komünistlere ganimet bı­rakmamız doğru olmaz. Davet yönetimini, her grupla uyuşacak şekilde tesbit etmeliyiz. Kuşkusuz, talebeye yönelik davetin şekliyle işçi ve çift­çilere yönelik davet arasında fark oluyor. Aynı şekilde, faal işlerde çalı­şanlarla ve memurlarla ilgilendiğiniz gibi meslek sahipleriyle ve tüccar­larla da ilgilenmeliyiz. Devletin organlarında ve hayatın her alanında, bü­tün şubeleriyle İslam'a göre kurmak istediğimiz toplumun bünyesi, bu ki­şilerden oluşur.

Müslüman genç erkekle ilgilenip, müslüman genç kızları ihmal et­memiz caiz olmadığı gibi, erkekle ilgilenip, kadını terk etmemiz de caiz değildir. Kadın toplumun yarısıdır ve erkeği doğurandır. Müslüman kar­deş, birlikte İslami evi kuracağı müslüman kızkardeşi bulamadığı takdir­de, herhangi bir müslüman genç kızla evlenmeye mecbur kalacaktır. Bu da onun hayatını altüst eder. Böylece müslüman gençlerle ilgili çalışma­larımızı kayba uğratmış oluruz.

Sonra takva üzerine kurulmuş olan müslüman aile, istenilen İslam devletinin yapısında temel direktir. Gelecek nesilleri emaneti taşımaya ve daveti sürdürmeye ehil kılacak şekilde yetiştirecek olan ailedir.

Çocuklarla ve delikanlılarla ömürlerinin her döneminde ilgilenmek gerekir, ta ki sahih bir dini inanç üzere yetişsinler. Ayrıca gelecek nesille­re davayı iletecek de onlardır. Bu konuda görevimiz büyüktür, bu görev nesiller boyu sürüp gider. Herhangi bir nesilde yapılacak olan ihmal, ko­pukluk meydana getirir ve büyük tehlikelere sebep olur.[327]

 

Şüphelendirme İle Güven Arasında Davet Yolu

 

Müslüman kardeşin davet yolunda yürümesi ve cemaat içinde İslam için çalışması, kendine oranla sürekli bir dava olarak görülür. Çünkü ahiretteki geleceğini kurtarmak için, dünyada sahip olduğu her şeyi; malını, canını, çalışmasını ve vaktini veriyor. Müslüman kardeş, çalışmasına te­reddütsüz devam etmesi, meşru konularda gevşek davranmadan yönetimi dinleyip, emirlerine itaat etmesi gerekir. Yine kardeşleriyle yardımlaşa­rak, birbirine kenetlenmiş bir bina gibi safta onlarla kaynaşması için, İslami ödevini yerine getirmek maksadıyla aralarında faaliyet gösterdiği cemaat, cemaatın yönetimine ve kardeşlerine; yolun sağlıklı olduğuna tam bir güvenin ve gönül rahatlığının oluşması gerekir. Hatta Allah'ın yardımıyla yürüyüşünü sürdürebileceğine, durmadan ve geç kalmadan yokuşlara tırmanabileceğine güvenmesi gerekir.

Bundan dolayı biz, çeşitli yerlerde müslüman gencin cemaat seçimi sırasında araştırma yapmasının zaruri olduğunu söylemiştik. Zira müslü­man genç, ferdi olarak yapılamayan, ancak cemaatla yapılması gereken İslam devletini kurma ödevini ve İslam'ın istediklerini yerine getirmek için cemaat içinde çalışır.

Yine biz bu cemaattta bulunması gereken nitelikleri zikretmiştik. Her müslüman genç bu sürekli davaya gereken önemi vermek için cema­ata, yoluna ve yönetimine mümkün olduğu kadar güvenmeli, tetkik etme­li ve tatmin olmalıdır.

Güvenin öneminden, var olmasının zaruri oluşandan ve devamlılı­ğından ötürü, Şehid İmam, onu bey'atın rükünlerinden biri kıldı ki, her kardeş bey'atına ve Allah'la olan sözleşmesine sadık kalarak ona devam etsin, sarsıntıya veya yok olmaya maruz bırakmasın. Çünkü bunun, cihad, itaat, soyutlanma ve benzeri şeyleri terketmekten tehlikesi daha faz­ladır.

Güvenin önemine binaen, Allah düşmanlarının eskiden ve şimdi ifti­ra atmak ve şüphe sokma yöntemiyle güveni kırma çabasında çok hırslı olduklarını görüyoruz. Bazen onlar baskı yöntemini veya güven sarsmaya yardımcı bir faktör gibi isteklendirme yöntemini kullanıyorlar.

Bazıları "eleştiri" ile "şüphelendirme"yi birbirine karıştırıyorlar. Bundan dolayı da, bir kısmı "şüphelendirme"yi zararsız bir "eleştiri" zan­nediyor, diğerleri de, "eleştiri"yi "şüphelendirme" zannediyor ve reddedi­yor. Doğrusu burada yapıcı "eleştiri" veya yıkıcı "eleştiri" söz konusudur. Yapıcı eleştirinin kendine mahsuz yöntemi , adabı ve yolları vardır. Biz onu sahibinin iyilik sevgisi ve doğru sözlülüğünden anlarız. Yıkıcı eleşti­riye gelince; o, şüphelendirme üslubunu kullanır. Biz onun doğru yolu tutmadığını, yarar ve hayır sevgisi ilham etmediğini görürüz. Bu tür eleş­tiride iftira ve itham çok bulunur. Genel olarak da kötü niyetli ve kötü huylu kişiler tarafından yapılır.

Öğüdü kabul etmemiz, yapıcı eleştiriden de yararlanmamız gerekir. Yıkıcı eleştiriyi ve şüphelendirmeyi kabullenmemeliyiz. Onu ne dinle­mek istemeliyiz, ne de onunla meşgul olmayız. Bu tür eleştiride bulunan­larla sözlü veya yazılı polemiğe girmemeliyiz. Bu konudaki sapma ise, bizim onlardan etkilenmemiz, onlarla meşgul olmamız ve onlara tepki göstermememizdir.

Bundan dolayı davet alanındaki yapıcı ve ciddi çalışmayı terketmek yine bir sapmadır.

İthamlar ne kadar çirkin olursa olsun, kızıp köpürmemeliyiz ve onla­rın oyununa gelmemeliyiz. Çünkü biz, kendisine, büyücü, deli, şair, ya­lancı ve kahin denildiğine kızmayan, ne kendini, ne de müslümanları bunlara tepki göstermekle meşgul etmeyen, Allah'ın yönlendirmesine bo­yun eğer Resulullah (a.s.)'dan daha üstün değiliz.

Bu konudaki bazı ayet-i kerimeleri, kendimize rehber edinelim, Resulullah'ın izinden gidelim diye aşağıya alıyoruz:

"İnkarcıların sözü seni üzmesin."[328]

"Onların söylediklerinin seni üzeceğini elbette biliyoruz; doğrusu onlar seni yalancı saymıyorlar, fakat zalimler Allah'ın ayetlerini bile bi­le inkar ediyorlar. Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendile­rine yardımımız gelene kadar yalanlanmalarına ve sıkıştırılmaya katlan­dılar..."[329]

"Andolsun ki mallarınız ve canlarınızla sınanacaksınız: hiç şüphesiz sizden önce kitap verilenlerden ve Allah'a eş koşanlardan çok üzücü söz­ler işiteceksiniz. Sabreder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, bilin ki, bu üzerinizde sebat edilecek işlerdendir."[330]

Aslolan, bize yapılan asılsız suçlamalara sabretmemiz ve sevabını Allah katından beklememizdir. Biz davet yolunda böyle yaşarken Şehid İmam el-Benna bize devamlı Yüce Allah (c.c.)'ın şu sözünü hatırlatıyor­du:

"İyilik ve fenalık bir değildir. Ey inanan kişi: Sen fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dostu gibi olduğunu görürsün. Bu ancak sabredenlere vergidir; bu ancak o büyük hazzı tadanlara vergidir."[331]

Yine -Allah rahmet eylesin- İmam el-Benna şöyle derdi:

"İnsanlarla ağaç gibi olunuz, onlar ağaca taş atarlar, ağaç ise on­lara meyve atar."

İmam el-Benna'nın "Davamızın Risalesi"nde, bize zulmedenleri ve bizim onlara karşı durumumuzu zikrederken şöyle dediğini görüyoruz;

"Eğer bir şahıs bize kötü zan besliyor ve şüpheyle bakıyorsa, o biz­den kapkara ve yaralayıcı bir dil kullanarak söz eder. O sadece yanılma­sında ısrar eder ve evhamıyla birlikte şüpheleri içinde şaşkına döner. Yi­ne de biz, hem onun için hem de bizim için Allah'a, "Bize hakkı hak ola­rak göstermesini ve ona uymayı, batılı da batıl olarak göstermesini ve ondan sakınmayı bize nasib etmesini ve bize de, ona da doğru yolu işaret etmesini" niyaz ediyoruz.

Biz o kişiyi davet ederiz, eğer davetimizi kabul eder çağrımıza ce­vap verirse, O'nun hakkında Allah'a dua ederiz. Çünkü umut bağlamaya ehil olan sadece Allah'tır. Yüce Yaratıcımız, bir kısım insanlar hakkında, Resulüne şu ayeti indirmiştir:

"Ey Muhammedi Sen, sevdiğini doğru yola er iştiremezsin, ama Al­lah dilediğini doğru yola eriştirir..."[332]

Yine de biz o kişiyi sevmeye devam edeceğiz, onun bize meyletme­sini ve davetimizi kabul etmesini umacağız. Bizim şirarımız, Hz. Muhammed (a.s.)'in daha önce bize öğrettiğidir.

O, şöyle dua ediyordu:

"Allah'ım! Kavmimi bağışla, çünkü onlar bilmiyorlar."

Bu alanda Allah'ın bize gösterdiği yola uymak ne güzel!

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Ey inananlar! Eğer yoldan çıkmış biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir kavme fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz."[333]

Sonra biz, şüphe üreticilerinin yaydıklarından ötürü, bir suçlamada bulunsak ve onun asılsız olduğunu sonradan açıklasak, işin bu noktada sona ereceğini düşünemeyiz. Zira şüphe üreticilerinin asılsız başka suçla­malar üretmeleri çok kolaydır. Onlar ürettikleri bu suçlamalarla bizi meş­gul ederler ve halk da aslını bırakıp onlarla meşgul olur. Böylece biz, on­ların gayelerini gerçekleştirmiş oluruz. Onlara en iyi cevap, cevap vermememizdir.

Saftaki fertlerden biri, liderlik sevdası gibi manevi hastalıklardan bi­rine tutulmuş olabilir. Bundan dolayı da, yönetim hakkında veya bir kıs­mında ya da bazı durumlar hakkında etrafa şüpheler yayabilir. Amacı da etrafına taraftar kazanmaktır. Böyle şeylerden sakınmalıyız. Gördüğü ha­tayı düzeltmek için sağlam kanallara ve doğru yola girme isteğinde sami­mi de olsa, bundan sakınmak gerekir.

Cemaat ve cemaata güvenle ilgili sapmalardan biri de bazılarının şöyle düşünmesi:

Zalim yönetimin kurumlarından İhvan-ı Müslimin'i dağıtmakla ilgili çıkan Mısır Cumhuriyeti'nin kararlarının veya kanunlarının kendilerine has bir kıymeti ve meşruiyeti var. Onlara uymamız ve onların gölgesinde herhangi bir faaliyete girişmememiz gerekir.

Bu, hatalı bir anlayış ve sapık bir görüştür. Çünkü, biz Allah'ın dave­ti ile hareket eden bir cemaat olarak, varlığımızı bu gibi kanunlardan al­mıyoruz. Fakat biz varlık sebebimizi ve meşruiyetimizi İslam davasına sarılmakla; İslam'ın bizden, devletini kurma ve onu iktidar yapma gibi isteklerini gerçekleştirmek için İslam daveti ile hareket etmekle, Allah'ın ve Resulünün emirlerinden alıyoruz.

Yine, sapmadan ve duraksamadan, şartlara göre hareket üslûbunu ayarlamakla birlikte, bu yolda, gücümüz yettiği kadar gayret sarfetmemiz bize Allah'ın ve Resulünün emridir. Bu konuda biz, sadece Allah'tan yar­dım diler, yalnızca O'na tevekkül ederiz. Çünkü O, ne güzel Mevla, ne güzel yardımcıdır.

Cemaati dağıtmak gayesiyle çıkarılan kanunlar cemaatı dağıtamaz. Bu kanunlar yürürlükten kaldırılıncaya kadar çalışmaktan ve hareketten beri durmayız. Tek bir kardeş kaldığı sürece ve o da davanın adını andığı ve halk da o davanın etrafında toplandığı sürece, cemaatin ayakta olduğu kabul edilir. Allah'a hamdolsun, biz yüzbinlercesini, hatta milyonlarcasını görüyoruz ki, cemaate katılıyor ve muhtelif ülkelerde defalarca alınan yasaklama kararlarına rağmen, işkencelerin ve savaşın devam etmesine karşılık, yeryüzünde, O dava ile hareket ediyorlar. Çünkü O, Allah'ın da­vası ve Allah'ın nurudur. Allah'ın nurunu ise, hiç bir insan sondüremeyecektir.

Yine bu konuda sapma şekillerinden biri de, bazı kişilerin şöyle bir öneride bulunmalarıdır:

Biz "İhvan-ı Müslimin" adını bırakıp onun yerine başka bir ad bula­lım. Devletin kurumları bu yeni ismin altında çalışmamıza izin verirler. İhvan-ı Müslimin adı, çilelerin, musibetlerin ve Allah düşmanları tarafın­dan açılan savaşların adeta sembolü oldu. Bu düşünce hem sapık, hem de hatalıdır. Çünkü burada mesele, isim meselesi değil, isimlendirilenin meselesidir. İhvanla savaşıyorlar, ismi­nin "İhvan-ı Müslimin" olduğu için değil, Allah'ın izniyle, düşmanların batıl davasını yok edecek bir davet hareketinin ruhunu, hedeflerini ve an­layışını taşıdığı için hakim yönetimin bazı kesimlerince resmi olarak ka­bul görmüyor. Biz bu ismi bıraksak ta, onları rahatsız eden bu özü ve cevheri terketmediğimiz sürece, ne savaş duracak ve ne de onların mel'un planları. Halbuki biz, bunu tamamiyle reddediyoruz ve Allah'a karşı iş­lenmiş bir suç, davadan dönme ve yolun aslını değiştirme olarak değer­lendiriyoruz.

Biz ismi değiştirip, özü ve yolun aslını olduğu gibi bıraktığımız tak­dirde, İhvan-ı Müslimin adı ve mensupları için yaşanan olayların aynısı, bu yeni isim için de geçerli olacaktır.

İhvan-ı Müslimin adının ve ashabının yolunun bir sembol olduğunu da ilave edebiliriz. Bu yol, günler geçtikçe büyük bir tecrübe ve güven birikimi kazandı. Böyle olunca da o isimden vazgeçmek ve onu değiştir­mek, faydasız ve gereksiz bir şekilde maziyi inkar, bu kadar birikimi de heder etme olarak değerlendirilir.

Yola ve cemaate güvenin ehemmiyetini açıkladıktan ve şüphe üreti­cileriyle, şüphe karşısındaki durumumuzu izah ettikten sonra, yola ve ce­maate güveni destekleyecek bazı konuları hatırlamamız veya hatırlatma­mız faydalı olur:

"Davetin yolu, tek yoldur. Resulullah ve Ashabı daha önce bu yolda yürüdü. Davetçiler de bu yoldan geçti. Biz de, Allah'ın tevfikiyle, iman, amel ve kardeşlik yolu olan bu yolda yürüyoruz. Hz. Peygamber (a.s.) Sahabe-i Kiramı önce iman ve amele çağırdı. Sonra da onların kalblerini sevgi ve kardeşlik üzerinde bir araya getirdi... Böylece akide gücü, vahdet gücüne dönüştü ve onların cemaati örnek bir cemaat oluverdi. Hem de bütün yeryüzü halkı ona karşı çıksa da davası zafere ulaşacak örnek bir cemaat."

İhvan-ı Müslimin cemaatının yürümek için seçtiği davet yolunu, böyle vasfediyordu, Şehid İmam. Sahipleri, Allah'ı gaye, Resulünü ko­mutan ve önder, Kur'an'ı metod ve anayasa, cihadı yol, Allah yolunda şehadeti de ideal edinen bu yola nasıl güvenilmez?

Bu yolu sezen cemaate güvenmeyelim mi? İhvan bu yolu seçtiğin­den dolayı birbirini izleyen yoğun saldırılara uğradı. Bu darbeler yolun sahiplerinin dinlerine bağlılığını, yoldaki sebatlarını, Allah'a ve O'nun desteğine olan güvenlerini artırdı. Günler göstermiştir ki, cemaat hala doğru ve orta yolda olduğunu, ifrat ve tefrite düşmeden selamet içinde yürüdüğünü isbat etmiştir.

Bu cemaat, Allah'ın lütfuyla, İslami sahadaki İslami hareketlerin gü­venini kazanmış ve öncü hareket olarak da kabul edilmiştir. İşte, her gün dünyanın dört bir yanından taraftar kazanıyor.

Bu cemaat, çocuklarını Resululah'ın sünnetinin ve Allah'ın kitabının hidayeti üzere yetiştirmiştir. O cemaat çocuklarından bir kısmını cihad ve fedakarlıkta eşsiz örnek olarak sunmuştur.

Yine, süre uzun olmasına rağmen hiç bir tarafa eğilmeden eziyet, iş­kence, çile ve imtihanlara sabretmekte eşsiz örnek olmuşlardır. Onlar, Al­lah yolunda uğradıkları şeyler sebebiyle hiç kimseye boyun eğmeden, za­yıflık ve gevşeklik göstermeden cihad, çalışma ve davet yolunda yürüme­ye devam ettiier.

Günler göstermiştir ki, bu cemaat Allah için her şeyi bırakmış, dün­yevi arzu ve çıkarlardan uzaklaşmıştır. Yokuşları aşarak, virajları geçe­rek, İslami davanın istikametini muhafaza etmiştir. Bütün bunlar Allah'ın lütfü ve yardımı iledir. Yine O'nun koruyup gözetmesinin işaretidir. Biz O'nun lütfunun, korumasının ve gözetmesinin devamını istiyoruz.

Biz bu konudaki sözü, Hasan el-Benna'nın İhvan-ı Müslimin'e yaptı­ğı konuşmadaki sözleriyle sona erdiriyoruz:

"Ey müslüman kardeşler, ey bütün insanlar!

Gebe gecelerin doğurduğu, geçip giden olayların öldürücü darbele­rinin yankılandığı bu zamanda., insanların yıkıcı bir takım fikir adamla­rının borazanlığını yaptığı bu ortamda., insanların ilgisini çeken aldatıcı bütün mamur bölgelerini alt-üst ettikleri bu günlerde... Biz Müslüman Kardeşler olarak kendi davamızı takdim ediyoruz.

Bu dava yeni bir davadır. Fakat esen kasırgalardan çok daha etkin­dir.

Bu dava mütevazidir. fakat yüce dağlardan daha yüksektir.

Bu dava sınırlıdır. Fakat sınırları bu ülkelerin sınırlarından daha geniştir. O aldatıcı görünüşlerden, sahte tavırlardan uzaktır. Fakat, o Hakkın azameti, vahyin güzelliği ve Allah'ın korumasıyla çepeçevre ku­şatılmıştır. Şahsi hırslardan, arzu ve amaçlardan, kişisel menfaatlardan sıyrılmıştır. Fakat, o kendisine inanan ve doğruca iş yapanlara mükafatlar, dünyada efendilik, ahiret'te de cennet sağlar.

Ey müslüman kardeşler!

Sizin konumunuz budur. Kendinizi küçümsemeyin, kendinizi diğer insanlarla kıyaslamayın, mü'minlerin yolundan başka bir yol tutmayın. Nurunu Allah'ın nurundan alan, sistemini Peygamberin sünnetinden alan davanızı ihtiyaçların doğurduğu, zamanla ve olaylarla değişen sis­temlerle bir tutmayın."

Sonra sözüne devamla şöyle der:

"Şimdi kim bize tabi olursa, o kurtuluş yarışında öne geçmiş olur. Bugün bizden ayrı olan samimi kişiler, yarın bize katılacaktır. Öne geçe­nin şerefi artacak, davamıza sevgi duyan yanılmadığını anlayacaktır. Bi­zimle alay eden, davamızı küçük gören ve başarısı hakkında kötümser düşünenler ise, günler ilerleyince, hatalarının kötülüğünü anlayacaklar­dır. Allah bizim yanımızdaki hakkı, batıl üzerine galebe çalacaktır. Batıl ezilecek, bir de görülecek ki, o çekip gitmekte...

Ey çalışan ve cihad eden samimi kardeşlerim, artık bize katılın. Doğru yol ve hak metod hurdadır. Gücünüzü ve gayretinizi dağıtmayın.

Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"İşte bu benim dosdoğru yolumdur. Ona tabi olun ve sizi bu yoldan ayıran başka yollara tabi olmayın. İşte Allah size böylece tavsiye etti. Umulur ki böylece O'ndan korunursunuz."[334]

 

Davet Yolunda İmtihan Ve Çileler

 

Bilindiği gibi çileler, davetlerde Allah'ın kanunudur ve davet yolu­nun temel bir parçasıdır. Allah çilelerin ardından, hem davet hem de davetçi için hayır gerçekleşsin diye, onları verdi. Fakat, davet yolunun bu önemli merhalelerini geçerken, bazı sapmalar veya hatalar ortaya çıkar. Korunmak için iyi tanımak gerekir onları. Bu sapmalara geçmeden önce çilelerin karakteri ve durumu hakkında biraz söz etmek yararlı olur.

"Elif, Lam, Mim. insanlar imtihandan geçirilmeden sadece "îman ettik" demeleriyle bırakılıverileceklerini mi sandılar. Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğrula­rı ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır."[335]

"Ey müminler! Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin bas­larına gelenler size de gelmeden Cennet'e gireceğinizi mi sandınız. Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öyle sarsıldılar ki, Peygam­ber ve O'nunla beraber iman edenler nihayet "Allah'ın yardım ne zaman gelecek?" dediler. İşte o zaman (onlara), "Şüphesiz Allah'ın yardımı ya­kın (denildi)."[336]

"Andolsun ki; sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürün­lerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber!) Sen sabırlı davrananları müjdele. "[337]

"Allah, kirlenmişi temizden ayırdetmeksizin mü'minleri bulunduğu halde bırakacak değildir. Bununla beraber Allah size gaybı da bildire­cek değildir."[338]

"Andolsun ki; senden önceki peygamberler de yalanlamıştı. Onlar yalanlamalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler, sonunda yardımımız onlara yetişti, Allah'ın kelimelerini (kanunlarını) değiştirebile­cek kimse yoktur. Muhakkak ki, gönderilen peygamberlerin haberlerin­den bazısı sana da geldi."[339]

"Andolsun ki; içinizden cihad edenlerle, sabredenleri belirleyinceye kadar ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz."[340]

Siyret-i Nebeviyye, Resulullah (a.s.)'ın ve müslümanların Mekke'de müşriklerden gördükleri, cezalandırma, işkence ve dinden döndürme faa­liyetlerinin bir çoğunu bize anlatır. Hatta Yasır ve ailesi (r.a.) bu işkence­lerden dolayı şehid olmuştur. İşte Habbab bin Eret (r.a.) onlardan biri. Müşriklerin, müslümanlara yaptıkları eziyetin dozajı artınca, Habbab yar­dım dilemek için doğruca Resulullah (a.s.)'a gitti. Habbab olayı şöyle an­latıyor:

Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu:

"Sizden önceki ümmetler arasında öyle kimseler vardı ki, adam ya­kalanır, bir çukur eşilir ve içine konulurdu. Bir testere getirilir, başının üstüne konulur, vücudu iki parçaya ayrılırdı. Demirden bir tarakla etleri kemiklerinden ayrılırdı da, işkence yine O'nu dininden döndürmezdi. Vallahi, Allah bu işi (îslamiyeti) tamamlayacaktır. Hatta bineğine binip, San'a'dan ta Hadra-Mevt'e kadar tek başına giden bir kimse Allah hariç, hiç kimseden ve koyunları konusunda kurttan da korkmayacak. Fakat siz acele ediyorsunuz."

Ve yine hepimiz, Resulullah (a.s.)'ın işkence görürken Yasir ailesi­nin yanından nasıl geçtiğini, ancak onlara şöyle buyurmaktan başka bir şey yapamadığını biliyoruz. O, şöyle buyurdu:

"Yasîr ailesi! Sabredin. Kuşkusuz size vaadedilen yer cennettir."

Eğer Allah dileseydi, kafirlerin mü'minlere işkence yapmalarına en­gel olurdu. Fakat mü'minlerin üzerine Allah'ın kanunu böyle uygulanı­yor...

Şehid İmam Hasan el-Benna, bu konuyu ve bizim üzerimizde imti­han ve çilelerle Allah'ın kanununun uygulanmasının gerekli olduğunu iyi biliyordu. Bundan dolayı da bu konuyu bize hatırlattı ve dikkatlerimizi o yöne çekti. Bize, hükümetlerin ve düşmanlardan bir çoğunun düşmanlı­ğıyla karşılaşacağımızı, tutuklanacağımızı, işkence göreceğimizi ve di­ğerlerine de maruz kalacağımızı hatırlatıyordu.

Ve şöyle diyordu:

"İşte o vakit, dava sahiplerinin yoluna girmeye başlamış olacaksı­nız. Halbuki imtihan bazan uzayabilir, siz çalışmaya devam etmeyecek misiniz?"

İşte bize, davet yolunun dikenlerle ve yokuşlarla dolu olduğunu, gül­lerle döşenmiş olmadığını öğretti. İşin aslı, sabırlı olmamız, tahammül et­memiz ve sapmadan, zayıflık göstermeden, yılmadan ve duraksamadan yokuşlara tırmanmamızdır.

Korunmamız için çilelerle ilgili sapmaları ve hataları aşağıya mad­deler halinde sunuyoruz:

1- Bazılarının, çilelerin davet yolunda tabii bîr durum olmadığı­nı veya cemaatin içine düştüğü hataların bir neticesi olduğunu san­maları hatadır.

Sonra bu gibi hatalı anlayışlar, saflar arasında yayılır ve davet yo­lundaki yürüyüşe zarar verdiğinden ötürü kargaşaya sebep olur. Biz, bu anlayışın aksine bir görüşe sahibiz. Bizim çilelere maruz kalışımız, dava sahiplerinin yoluna girişimizin delilidir. Şayet biz çilelere maruz kalmamışsak, bir hatanın veya sapmanın var olduğunu araştırmak gerekir. Hz. Peygamber (a.s.) ve O'nunla beraber olan mü'minler, işkenceye uğramış diğer peygamberler, kendilerinden zuhur eden hataların neticesi olarak çilelere maruz kaldılar demek hiç doğru olur mu? Fakat işin hakikati, Al­lah düşmanları, hakkın davetçilerine, bu hakikatin kendi batıl nevalarını silip süpüreceğinden korktukları için savaş açıyorlar.

 

O demişti ki:

"Hükümet ve Başkan Abdunnasır hak üzerinde, sizler ise batıl üze­rindesiniz. Çünkü siz hak üzerinde olsaydınız, Allah mutlaka size yardım ederdi ve bu işler de sizin başınıza gelmezdi."

Bu, Firavun'un Musa'ya karşı kullandığı mantığın aynısıdır.

3- Yine sapmalardan biri de bazılarının şöyle zannetmeleri: Düşmanlarla diplomasi sanatını kullanmakla veya siyaset saye­sinde ya da hikmetle çile ve işkencelerden korunmak mümkündür. Fakat sorumlularda bu saydıklarınız yok. Bunun için de olan oluyor. Bu tür bir anlayış da hatalı ve sapık bir anlayıştır.

Düşmanlar, dava sahiplerinin işini bitirmek maksadıyla onlara karşı açtıkları savaştan asla vazgeçmeyecekler. Ancak dava sahiplerini davala­rından vazgeçtikleri veya en azından davanın bazı yönlerini terkettikleri, özellikle de düşmanları rahatsız eden kendilerine, yerlerine ve inançlarına zararı dokunan yönlerini terkettikleri takdirde belki vazgeçerler.

"Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumu­şak davransınlar."[341]

"Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size elle­rini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkar edivermenizi iste­mektedirler."[342]

"... Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar, size karşı savaşa devam ederler..."[343]

"Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere, bize isnad etmen için seni neredeyse, sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi."[344]

Bakınız Hz. Peygamber (a.s.) onlara nasıl cevap veriyor ve Cenab-ı Hak bu konuda O'na ne buyuruyor:

"Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Zira sen, dosdoğru yoldasın. Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir ikaz ve öğüttür; yakında ondan sorguya çekileceksiniz."[345]

"... Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırma­malarına dikkat et ve onların arzularına uyma..."[346]

4- Eziyetten, hapsolunmaktan ve cezalandırılmaktan kurtulmak için zalimi destekleme, cemaatten ayrılıp uzaklaştığını açıklama ve cemaate saldırıya geçmek bir sapmadır.

İşin aslı, işkencelere katlanıp sabretmemiz, sebat edip terketmememiz veya davet yolunu ve cemaate karşı tavır değiştirmememizdir. Yiğit­lerin taşıdığı ve kendilerinden sonrakilere teslim edinceye kadar terketmedikleri hakkın bayrağının yükseklerde dalgalanması için zalimlerin bizden istediklerine cevap vermeliyiz. Bazen katlanılmayacak kadar şid­detli işkenceye uğrayan kişiler için, cemaata bağlı kalmak ve imanla kal­bi dopdolu olmak kaydıyla bu gibi tutumlara başvurmaları mubah olur. Ama bu topluluk için bir kural değil, sadece istisnadır. Asıl olan azimet­tir, ruhsat ise bir istisnadır. Çünkü davalar, azimetler ve azim sahiplerinin omuzlarında ayakta kalır, ruhsatların ve ruhsat düşkünlerinin üzerinde değil. Şairin bu konudaki sözleri ne kadar hoş:

"Zaman değişse de, sıkıntılarıyla mutluluklarıyla,

Hadiseler devam etsin ettiği kadar, sonsuza

Yumuşatamaz bizi hiç bir çelik mızrak,

5-  Çile ve işkencelerin, yolda yürümeyi bırakıp oturmaya sevketmesi de bir sapmadır.

İşin aslı sebat etmektir. Kendimizi sabır ve tahammüle, Allah'tan yardım ve sebat dilemeye zorlamalıyız. Aksi takdirde, büyük çoğunluğun bu tutumu benimseyip, sebat etmediklerini düşünürsek, hareket tehlikelere maruz kalır, bu da gelecek nesillerin çalışmalarına engel olur. Sıkıntı ve çileleri aşmak, sebat etmek asıl olduğuna göre, bunlar gelecek nesillerin ruhlarında azimeti diriltir. Allah'ın azabıyla insanların eza ve cefalarını mukayese etmeye yardım eder. Buna göre biz, ikisinin arasında büyük bir fark görüyoruz ve Allah'ın azabından kurtulmak için insanların eza ve ce­falarına katlanırız. İnsanların işkencelerini, Allah'ın azabı gibi değerlen­diremeyiz.

Şehid İmam'ın sebat konusunda şöyle dediğini görüyoruz:

"Mü'minlerden bir grup, Allah'a verdikleri sözde durdular. Onlar­dan kimisi sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir. Kimisi de (ge­tireceği zamanı) bekler. Ve onlar asla sözlerinden dönmezler."[347]

Bize göre vakit ilaçtan bir cüzdür. Yol, her ne kadar uzun, aşamaları çok yorucu ve tehlikeleri fazla olsa da amaca götüren yegane çaredir. Bü­tün bunların sonunda büyük bir ecir ve güzel bir sevap vardır.

 

Çünkü beşer olarak bizim gücümüz, falanca kişinin çilelere maruz kalınca sebat edeceğini veya etmeyeceğini bilmemize imkan vermiyor. Ama seçimdeki içtihad, görünüşe göre olur.

Kalbleri ve gaybı ancak Allah bilir.

7- Bela ve musibetler konusunda Allah'ın hikmetini hesaba kat­mamak da bir sapma veya hatadır.

 

Onun yüzüne kapıyı kapamak veya davet için çalışmasına engel ol­mak doğru olmaz. Ama ona münasip bir yer verilir, gücünün üstünde gö­revler yüklenemez ve ona önemli mevkiler emanet edilemez.

9-  Meşakkatler karşısında asıldan sapmalardan biri de; fertleri alıkoyma düşünce ve gayretidir.

Bu, davetin ve İslami çalışmanın hesabına da olsa aynıdır. Bu dü­şünce ve gayret, zalimlerin birine itaat etmemiz veya içinde davetin yön­teminden ve hedeflerinden vazgeçme ya da, İslami çalışmanın dayandığı temellere ve şeriata aykırı maddelerin bulunduğu ittifaklara ve sözleşme­lere katılma gibi... Asıl olan davettir ve başarısıdır, şahıslar değil.

10- Burada önemli noktalar var ve bazılarının içine düştüğü hatalı anlamalar var. Bazı kimseler, çile ve musibetlerin parçalayıcı ve kahredici darbeler olduğunu veya onların binayı tamamlayan her unsuru yıkma mesabesinde olduğunu zannederler. Netice böyle de­vam ettiği sürece, her yeni gayret engellenmiş olur. Bu tür anlayışın da hatalı olduğu ortadadır.

Çilelerin ve musibetlerin, davet ve davetçilere zarar veren hatalı dü­şüncelere ve böyle sonuçlara sebep olduğunu akıl kabul etmez. Halbuki çileler davetlerde Allah'ın kanunudur. Allah onları zarar vermesi için de­ğil; yararlı olması için, yıkması değil; yapması ve güzelleştirmesi için ve davetçilerin onlar sayesinde kuvvetlenmesi ve durup dinlenmeden güç ve azim içinde yürüyüşü sürdürmeleri için takdir buyurmaktadır.

Yine çile ve musibetler gönülleri ve niyetleri her türlü şüpheden ve dünyevi maksatlardan arındırır, safın zayıf noktalarını temizler. Mü'minlerle münafıkların, yalancılarla doğruların arasını, yapı sağlam temellere dayansın diye ayırır. Bazı insanlar, şehidlerin şehadete ermelerini, bu gü­zel elamanları kaybetmek suretiyle cemaate gelen bir zarar olarak değer­lendirirler. Halbuki hakikatte, cemaat onların şehadetiyle kazançlı çık­mıştır. Zira onların şehadeti, yeni gençlerden yüzlercesinin, binlercesenin kalbinde iman ateşini parlatan yakıt olmuştur. Allah onların yerine safta daha fazlasını verir. Nitekim cezaevi, sıkıntı ve gücü bitiren bir yer olsa da, dava sahipleri için yararlı bir okul, sabreden soyutlanan ve arınmış üyeleri yetiştirmek için bir fırsattır. Buralarda, zamanın uzun, çilelerin zorlu olmasına rağmen, halk üzerinde sebat etmekte önder ve örnek kişi­ler yetişir.

Bela ve musibetler sırasında davetin neşri birazcık geri kalır, ama onun yerini nefislerin temizlenmesi, güzelleştirilmesi ve terbiyesi alır. Bununla beraber hücuma uğrayan ve rahatsız edilen fertlerin bela ve musibetler sebebiyle dünyanın değişik yerlerine dağıldıklarını ve bu yöreler­de daveti neşrettikleri görüyoruz. Allah onların çalışmalarına ve üretim­lerine bereket vermektedir. Çünkü, bu iş Allah'ın davetidir, O'nun nuru­dur. Allah'ın nurunu hiç bir beşer söndüremiyecektir. Nitekim cemaatın gücü; sloganların, toplantıların, levhaların ve evlerin çokluğu ile değil, çalışkan, sadık ve inanmış kalbler ile ölçülür.

Peygamberimiz ve önderimiz, müşrikleri İslam'a davet ediyordu, bundan dolayı da eziyetlere maruz kalıyordu. Davetin neşrinden ve faali­yetlerinden geri durmuyordu.

Eziyet ve musibetler sırasında bize düşen ödev, davet ve hareketin bizden istediğini, duraksamadan imkan ve şartların elverdiği ölçüde yeri­ne getirmektir. Aksi takdirde, düşmanların işkence ve eziyetlerden bekle­diklerini biz gerçekleştirmiş oluruz.

Yine çile ve sıkıntılar, düşmanları korkutan; yaşama, yönetim, cihad ve benzeri konuları terk etmemize sebep teşkil etmemelidir. Ama bunlar­dan hiç birini terketmeksizin çalışmadaki öncelik sırasına göre sıraya koymak mümkündür.

Aslında bu güven, uğradığımız eziyetlerden ve düşmanların engelle­mesinden etkilenmemelidir. Biz olayın şahsımıza ve fiziki yapımıza yö­nelik olduğuna inanmıyoruz. Aslında bizim şahsımızda, Allah'a ve O'nun davasına yönelik olduğuna inanıyoruz.

Bu konuda Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"... Allah emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.[348]

Siyret-i Nebi bize, Allah'ın işkence ve sıkıntılara uğramalarına rağ­men az sayıdaki mü'minlere çok sayıdaki kafirlere karşı nasıl yardım edip zafere erdirdiğini açıklıyor. İlk müslümanlar, Mekke'de, işkence, cezalan­dırma ve öldürülmelere maruz kalmalarına rağmen Allah onları zafere er­dirdi. Bu sayede Arap Yarımadası, şirkten ve putlardan temizlendi. Ya­hudiler sürgün edildi, İran fethedildi, karanlıklar dağıldı ve İslam'ın nuru her tarafı kapladı.

"(Ey müminleri) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler, size de gelmeden Cennet'e gireceğinizi mi sandınız?

Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, peygamber ve O'nunla beraber iman edenler nihayet "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?" dediler, işte o zaman (onlara) "Şüphesiz Allah'ın yardımı yakın" denildi."[349]

"(O kafirler kendilerine verilen mühlete aldanmasınlar. Çünkü ön­ceki toplumlara da böyle mühlet verdik) ama, tüm peygamberler ümitle­rini yitirip de kendilerinin yalana çıkarıldıklarını sandıkları sırada onla­ra yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. (Fakat) suç­lular topluluğundan azabımız asla geri çevrilmez."[350]

Şehid İmam, bize yol üzerindeki yokuşları gördüğümüz zaman, kar­şısında hiçbir yokuşun dayanamadığı başarının amillerini düşünmemizi işaret etmişti.

Şöyle diyordu;

a- Biz Allah'ın davetine çağırıyoruz. O'nun daveti, davetlerin en yü­cesidir. Biz İslam düşüncesine çağırıyoruz, halbuki o fikirlerin en güçlüsüdür. Biz, insanlara Allah'ın şeriatını sunuyoruz, kanunların en adili odur.

"Allah'ın boyası (ile parlayın). Boya yönünden Allah'tan daha güzel kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz."[351]

b- Tüm dünya bu davete çok muhtaçtır. Dünyanın içindekiler de bu­na hazır vaziyettedir ve yolunu da hazırlıyorlar.

c- Elhamdülillah, biz şahsi arzulardan ve kişisel çıkarlardan uzağız. Sadece Allah'ın rızasını ve insanların hayrını amaçlıyoruz. Yalnızca Al­lah'ın hoşnutluğunu kazanmak için çalışıyoruz.

d- Biz Allah'ın desteğini ve yardımını bekliyoruz. Allah kime yardım ederse, onu yenecek hiç bir şey yoktur. Davetimizin gücü, dünyanın ona olan ihtiyacı, maksadımızın yüceliği, Allah'ın bize olan desteği, başarı­mızın amilleridir ki, onlar karşısında hiç bir yokuş yerinde duramaz ve o yolda hiç bir engel karşı koyamaz.

"Allah emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu (bu­nu) bilmezler."[352]

 

Düşmanların Karşısındaki Durum

 

İslam düşmanlarının çok olduğunu, her türlü güç ve silaha sahip ol­duklarını biliyoruz. Yine psikolojik, ekonomik ve toplumsal savaş yön­temleri ile müslüman halk ve devletler arasındaki anlaşmazlıkları yay­mak ve bölmek yöntemini kullandığı gibi yıkma ve öldürme gücü şiddetli olan gelişmiş silahların her türünü icad etmekte ilmi kullandıklarını da biliyoruz. İslam için çalışanların, bu düşmanların karşısına dikilmekten başka çareleri yoktur. Aksi takdirde Allah'ın dinini hakim kılma ve İslam devletini kurma işi nasıl gerçekleşebilir? İslam için çalışanların, düşman­ların karşısına dikilmesi ne haksızlık ve ne de ilkelliktir. Yalnızca o, Al­lah'ın davetinin tüm insanlığa tebliği yolunda duran engelleri yok etme ve kendini savunma eylemidir. Allah düşmanları ve güçleriyle ilgili durum karşısında bazan sapmalar veya hatalı düşünceler ortaya çıkıyor. Bu sap­malardan korunmak için bazılarına işaret ediyoruz:

Biz, gücümüzü ve desteğimizi Allah'tan aldığımızı zihinlerimize yerleştirmeliyiz.

[353]

Çünkü tüm düşmanların güçlerinin Allah'ın gücü karşısında hiçbir ağırlığı olamaz. Allah, bizim bir katkımız olmadan düşmanlardan intikam almaya kadirdir.

"... Allah dileseydi onlardan (düşmanlardan) intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister..." [354]

Allah, bizi kendi desteği ile şereflendirmeye ve düşmanlar karşısın­da gevşeklik göstermemeye davet ediyor.

"Sakın gevşemeyin, üstün olduğunuz halde barışa davet etmeyin. Al­lah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmez."[355]

"Hani Rabbin meleklere "Muhakkak ben sizinle beraberim, haydi iman edenlere destek olun." diye vahyediyor. "Ben kafirlerin yüreğine korku salacağım, siz hemen boyunlarının üstüne vurun, onların bütün parmaklarına vurun. (Parmaklarını doğrayın diye emrediyordu.)"[356]

"(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü; attığın za­man da sen atmadın, fakat Allah attı..."[357]

2-  Düşmanların gücünü, mü'minleri yenemiyecek ve onları yok edemeyecek kadar küçümseyip, hazırlığı terketmek veya ihmal et­mek de bir başka hatadır.

3-  Askeri komutanlıklara, özellik arzetmeyenleri ve yetersizleri getirmekle kötü seçim yapmak.

Bu kötü seçimin sonucu, cihadla ilgili çalışmalara yansır ve bunun sonucu da hezimetle biter. Yapılması gereken şey; şahsi yeterlilik ve tek­nik bilgi gücü ile iman gücünü birleştiren askeri komutanları seçmektir. Aslında mesele hassastır ve aynı şekilde neticesi de tehlikelidir.

 

[358]

"Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak sa­vaşanları sever."[359]

Bu da ancak kaynaşma, yardımlaşma ve anlaşma ile olur.

5- Düşmanlarla karşılaşmadaki sapmalardan biri de kendi başı­na karar verme ve iyi bir durum değerlendirmesine, bilgi ve araştır­maya dayalı plan yapmamakdır.

Özellikle çağımızın savaşları çeşitlilik arzeder ve eskiye göre çok şe­kil değiştirmiştir ve devamlı plan yapmayı, ihtimalleri ve düşmanların metodlarını araştırmayı, hatalardan ders almayı gerektirir.

6- Münafıklara ve bozgunculara uymak, onların engelleme faali­yetlerinden etkilenmek.

Bu konuda Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Eğer içinizden (onlar da savaşa) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve mutlaka fitne çıkarmak isteyerek aranızda koşarlardı. Halbuki içinizde de onlara iyice kulak verecekler vardır. (Bunları kuşkulandırıp büyük bir fitne çıkarabilirlerdi.) Allah zalimleri gayet iyi bilir."[360]

"Onlar (savaşa çıkmak isteyenlere) "bu sıcakta sefere çıkmayın," dediler. De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır, (ona nasıl dayanacaksı­nız?) Keşke anlasalardı."[361]

Saftaki mücahitlerin münafıklardan ve bozgunculardan hiç bir kuş­kuları ve onlara karşı herhangi bir eğilimleri olmaması gerekir. Yine safı, onların etkisinden korumak ve onlardan temizlemek gerekir.

Kendi yapmamız gereken şeyleri yapmayıp Allah'a havale ettiğimiz takdirde, yine hezimete uğramamız mümkündür.

Şu ayet-i kerime buna işaret ediyor.

"Andolsun ki; Allah birçok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn (savaş) gününde size yardım etmişti, hani çokluğunuz size kendinizi be-ğendirmişti, fakat sizden (size gelen hezimet ve savaş sıkıntılarından) hiç bir şeyi gidermemişti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmiş­ti, sonunda (bozularak) gerisin geri kaçmıştınız. Sonra Allah, mü'minler ile Resulünün üzerine sekinetini (sükunet sağlayan emniyetini) indirdi, sizin görmediğiniz ordular (melekler) indirdi de kafirlere azap etti. İşte bu, o kafirlerin cezasıdır."[362]

"... Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah'ındır."[363]

Bundan dolayı Allah mü'minleri böyle yapmaktan ikaz ediyor ve böyle yaptıkları takdirde acıklı bir azapla, korkutuyor.

Şöyle buyuruyor:

"Ey iman edenler! Size ne oldu ki, "Allah yolunda savaşa çıkın," de­nildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Ahiret (hayatına) dünya hayatı­nı tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası, ahiretin yanın­da pek azdır. Eğer (size emrolunan bu savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek acıklı bir azap ile cezalandıracak ve yerinize sizden başka bir kavim getirecek; siz (savaşa çıkmamakla) O'na hiç bir zarar veremeyeceksiniz. Çünkü Allah her şeye kadirdir."[364]

9- Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya diğer bölüğe ulaşıp mevzi tutma durumu hariç, düşmanla karşılaşınca geri dönüp kaçmak.

Yine bu da, müslümanların hezimetine ve düşmanların zaferi elde etmelerine sebep olur. Hatta müslümanları dinlerinden döndürmeye ka­dar götürür.

"Ey müminler! Toplu halde kafirlerle karşılaştığınız zaman onlara arkanızı dönmeyin, (korkup kaçmayın.) Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya diğer bölüğe gidip mevzii tutma durumu dışında, kim öyle bir günde onlara arka çevirirse, muhakkak ki o, Allah'ın gazabı ile dö­ner, onun yeri de Cehennem 'dir. O ne kötü varılacak yerdir." [365]

10-  Düşmanlara karşı zafer gerçekleşince, büyüklenmek ve gurur duymak da sapma olarak görülür.

Halbuki Allah'a şükretmeli, tevazuyla beraber izzet hissetmeli. İşte Resulullah bunun en güzel örneği. O, Mekke'ye fatih ve muzaffer olarak girdiği zaman, çok mütevazi idi. Başını önüne eğmiş, Allah'a bir teslimi­yet içindeydi. Bu zaferi gerçekleştirme lütfunda bulunduğunu Allah'a iti­raf eder bir vaziyetteydi.

11- Savaşların birinde veya bir kaçında müslümanlar yenilgiye uğradıkları vakit, iç yenilgi ve psikolojik yıkıntı sapmaların en tehlikelisidir.

Bu, mü'minlerin huyu değildir. Böyle yapmak moral gücünü zayıf­latmaya, yaygara çıkarmaya, anlaşmazlıkları körüklemeye ve birbirini suçlamaya sebep olur. Bunun sonucu da, bazen umutsuzluk ve dağılmak­tır. Uhud yenilgisinden sonra Resulullah'ın durumuna bakalım. O, savaş­çılardan "Hamrau'1-Esed" mevkisinde bulunan müşrikleri izlemesini iste­mişti. Sonra Hakk'ın şu sözüyle yenilginin etkisini nasıl tedavi ettiğini görüyoruz:

"Gevşeklik göstermeyin; üzüntüye kapılmayın. Eğer kalbden inanmışsamz, üstün gelecek olan sizsiniz. Eğer siz (Uhud'da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir de düşmanınız olan) o kavim aynı acıya uğramıştır, iste böyle, biz, zafer günlerini insanların kah bir kesimine, kah diğer kesimi­ne nasip ederiz. Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. Bir de (böylece) Allah iman edenleri, günahlarından temize çıkarmak, kafirleri de helak etmek ister."[366]

Aynı şekilde, zorluklara sabredenleri, inananları, zayıflık gösterenle­ri veya savaştan geri kaçanları Allah bilsin diye böyle takdir buyurdu.

"... Şüphesiz, Allah mü'minlerin ecrini zayi etmez. Yara aldıktan sonra, yine Allah'ın ve Peygamberin çağrısına uyanlar (özellikle) bunla­rın içinden iyilik yapanlar ve takva sahibi olanlar için pek büyük bir mü­kafat vardır. Bir kısım insanlar, mü'minlere: "Düşmanlarınız size karşı toplumlar; aman sakının onlardan," dediklerinde, bu onların imanlarını bir kat daha arttırmış ve "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir," demişlerdir. Bunun üzerine, kendilerine hiç bir fenalık dokunmadan, Allah'ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah'ın rızasına uymuş oldu­lar. Allah, büyük kerem sahibidir, işte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın; benden korkun."[367]

 

Sonuç

 

Bu bölüm; davet yolunun ve ondan sapmaları izah etmek için sarfedilen bir çabanın ürünüdür. Allah'tan bizi bununla faydalandırmasını ve kaymalardan korumasını diliyoruz.

Bu araştırmayı Şehid İmam'ın şu aşağıdaki sözleriyle bitiriyoruz:

"Ey kardeşlerim! Allah'a inanın. O'nu tanımanızdan, O'na dayan­manızdan ve O'ndan güç almanızdan dolayı şeref duyun. O'ndan başka­sından korkmayın ve O'nun dışında kimseden sakınmayın. O'nunfarz kıl­dığı görevleri yerine getirin, yasaklarından da kaçının. Faziletli huylarla ahlaklanın, olgun davranışlar edinin. Ahlak bakımından kuvvetli, Al­lah'ın size bağışladığı iman şerefiyle, salih ve muttaki kişiler olmanın huzuruyla dolup taşın. Kur'an'a yönelip etüd edin, Resulullah'ın temiz hayatını sürekli okuyun.

Allah bir kavmi hidayete erdirmek istediğinde, onlara amel etmeyi nasip eder. Hidayete erdikten sonra sapıklığa düşen kavim ise, başka hiç bir şeyden dolayı değil, münakaşaya daldıkları için sapıklığa düşmüşler­dir.

Birbirinize karşı sevgi ile dolu olun, ilişkilerinizi koparmamaya çok dikkat edin. Bu sizin kuvvetinizin sırrı ve başarınızın ana ilkesidir. Allah sizinle kavminiz arasını en güzel bir biçimde düzeltene kadar sabır ve sebat gösterin. O, başarı yolunu açanların en hayırlısıdır.

Zorda ve kolayda, neşede ve sıkıntıda liderlerinizi dinleyin ve itaat edin. Sizin davanızın sembolü ve aranızdaki sıkı bağların nedeni budur. Bundan sonra Allah'ın yardım ve desteğini bekleyin. Hiç şüphesiz bekle­diğiniz fırsat gelecektir. "O gün mü'minler Allah'ın yardımıyla sevinirler. Allah dilediğine yardım eder. O, Aziz ve Rahimdir."[368]

Allah beni ve sizi sevdiği ve razı olduğu bu davada muvaffak kılsın. Bizi hayırlı ve hidayete ermişlerin yoluna ulaştırsın. Hayatımızı şerefli ve mutlu bir hayat kılsın. Ölümümüzü Allah yolunda cihad eden şehidlerin ölümü gibi yapsın. O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır.

Allah'ım dualarımızı kabul et.

Duamızın sonu: Elhamdülillahi Rabbilalemin sözüdür."[369]

 

ÜÇÜNCÜ KISIM

 

 DAVET YOLU ÜZERİNE SORULAR

 

Giriş

 

İslam'a hizmet meselesi, mühim; hatta her türlü duyarlılığa layık nihâi bir meseledir. Bu dava uğrunda mücadele ve hizmet yolunu tercih etmek esas vazifemizdir ve bu hususta şüpheye düşmek veya bundan ka­çınmak vahim sonuçlar doğurur. Binaenaleyh tereddüd ve inhirafa düş­meden seyrin devamlılığını temin için yolun alametlerini, engel ve viraj­larını tanımak, açıkça görmek esas kaide olduğu gibi, izlenilen yolun doğruluğuna güvenmenin, ihtiyat ve dikkat ile hareket etmenin zarureti de kendiliğinden ortaya çıkan önemli bir husustur.

Tecrübe, müşahede ve yöneltilen muhtelif sorulara hedef olmanın neticesi ve bazı Allah düşmanlarının yahut ard niyetli sapıkların ihtilafa düşürmek ve saptırmak maksadıyla bir takım şüpheler üretmeleri, tüm bunlara, ilaveten cemaat fertlerinin izledikleri metodun ilkelerini bilmeleri ve şüpheci sapıkların dilsiz ve lâl olmaları için metod konusunda orta­ya atılan bazı soruları Allah (c.c.)'ın lütfettiği kadarıyla bunların cevapla­rını bu küçük risalemizde arzetmeğe çalışacağım. Allah Teala'dan bu ça­lışmanın peşinden fayda ve hayır lütfetmesini diliyoruz.

Gayemiz Allah'tır. Tevfik Allah'a aittir.[370]

 

Bu Sorular Niçin?

 

Bu da'vet; Allah'a güvenmek...

Açık bir hedef...

Doğru bir yoldur.

Şeytan; düşmanların ilkidir;

Şeytanın silahları: Şüpheye düşürmek...

Ve caydırmaktır.

Nasihat kılıfına bürünerek..

Gayretleri önlemek., ve azimetleri zayıflatmaktır.

Onun kurbanlarının ilki ise iyice düşünmeden tasdik edenlerdir...[371]

 

Davet Yolu... Yolların En Faziletlisi

 

Davet yolu Allah'a güvenmek... Açık bir hedef ve doğru bir yoldur.

Yöneldiği bir hedefe veya amaca ulaşmak için herhangi bir yolu gö­ren kimsenin, önce doğru bir yolun üzerinde olduğuna ve bu yolun kendi­sini hedefine götüreceğine inanması ve itimat etmesi gerekir. Kendinden ve üzerinde yürüdüğü yolun doğruluğundan şüphe içerisinde olması asla doğru bir şey değildir. Aksi halde şaşırıp kaybolma tehlikesiyle karşı kar­şıya kalır. Ancak bilgi ve tecrübesi olan kimselerden yol ve yola ait işa­retleri sorduğu nisbette sapmaktan kurtulur ve yolun bir kısmı tenha, işaretsiz ve korkutucu olsa bile, kendisine söylenen işaretleri gördükçe gü­veni artar, dolayısıyla da korkuya kapılmadan bu işaretlerin yolun kendi­sine ait olduğunu düşünerek kendinden emin olur.

Yolların en faziletlisi olan, insanlığı yüce gayeye davet yoluna gir­mek ve bu yolun seyrine sımsıkı sarılmak müslüman bir kimsenin nihai gayesidir. Davet erinin tereddüd ve atalete düşmeden, şüphe ve sapmalar­dan etkilenmeden ameli, cihadı, hareketi ve davet yolun da başarıya ulaş­ması için bütün gücüyle çalışması gerekir. İslam'ın kendisinden istediği sorumlulukları yerine getirebilmesi için de, istikametinin doğruluğuna dair tam ve daimi bir güven elde edip, sonra da azim sahibi olması lazım­dır.

Şeytanın, ümitsizliğe düşmeden davasından vazgeçirmek için yolu­nun üzerinde oturduğunu ve kendini bizzat bu işe adadığını idrak ettiği ölçüde, davet erinin tedbire olan ihtiyacı daha da artacaktır. Nitekim Şey­tan bu hususta Allah Teala'ya karşı:

"Madem ki sen beni azgınlığa mahkum ettin, and olsun ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolu­nun üzerinde pusu kurup oturacağım, sonra önlerinden, arkalarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu sana şükreder bulama­yacaksın." dedi."[372]

Allah Teala ise, bizi bundan sakındırarak sırat-ı müstakim'ine sarıl­maya davet ederek şöyle buyurdu:

"Şu emrettiğim dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ay­rı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları sakınasınız diye emret­mektedir,"[373]

Davetçinin sırat-ı müstakimden sapmış olması için mutlaka fasıklığa düşmüş veya eğlenceye dalmış olması şart değildir. Bilakis Şeytan'ın sa­pık bir düşünceyi veya ameli süslü göstermek suretiyle bizzat İslam cihe­tinden sokulup onu, bu boyla doğru yoldan uzaklaştırması da mümkün­dür. Bu sebeble -da'vet yolunda yürüdüğümüz müddetçe- birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye etmemiz, birbirimizin yanlışlarına engel olmamız gerekmektedir. Davet yolunda önden gelmişlerin peşlerinden gelen kar­deşlerin irşad etmeleri; viraj ve engelleri aşmaları için bu engel ve viraj­lara karşı onları uyarmaları da farzdır. Bilhassa davet eri sırat-ı müsta­kimden saptığı halde, sapıklığını farketmeyip Şeytan'ın, kendisinin sırat-ı müstakim üzere olduğunu, diğerlerinin ise ondan uzaklaştığını telkin etti­ğini anladığımız zaman irşad ve uyarıda bulunmak en mühim kardeşlik vazifelerinden birisi olur.

Bu irşad ve uyarılarla beraber iman ve takva azığıyla azıklanmamız da şarttır. Zira iman nuru yolumuzu aydınlatacak ve sıratı müstakimden sapmamıza engel olacaktır.

"(Evvelce) küfür ile ölü iken kendisini hidayetle dirilttiğimiz ve ona insanlar arasında yürüyeceği bir iman nuru verdiğimiz kimse; karanlık­lar (küfür) içinde kalan ve ondan bir türlü çıkamayan kimse gibi olur mu hiç?. (Olmaz). Fakat kafirlere yaptıkları şeyler öyle yaldızlı gösterilmek­tedir."[374]

"Allah'tan korkanlar kendilerine Şeytan'dan gelen bir vesvese do­kunduğu zaman (Allah'ın sevap ve cezasını) hatırlarlar. Bir de bakarsın ki, onlar "Kafirlerin kardeşleri olan Şeytanlar, kafirleri sapıklığa çeker­ler. Sonra da yakalarını bırakmazlar."[375]

 

Şüphe Ve Saptırma Şeytanin Silahlarındandır

 

Şeytan bu noktada, nasihat, irşad, korku, şefkat ve hayır sevgisi gibi kılıflara girerek azim ve gayretleri zayıflatmak ve gevşetmek için şüphe ve caydırma silahını kuşanan avanesini yardımına çağırır. Bu silah, kendisinden şiddetle sakınılması gereken ipekten bir kılıf içerisine sarılmış korkunç bir silahtır. Bundan, İslam'ı anlama hususundaki kusur, yahud zaaf veya korku hissinin bir neticesi olarak dinleri hakkında şüpheye düşmeyenler korunabilirler. Dolayısıyla Şeytan'ın bu desisesinden korun­mak, cemaatın ferdlerini onun şerrinden himaye etmek; davet yoluna gi­renlerin yollarına olan güven ve itimadını artırmak ve bir de hakkın orta­ya çıkmasını isteyerek izah'a ihtiyaç duyanlara cevap vermelerini kolay­laştırmak için bu soru ve şüphelerin bir kısmını arzedip hak cihetini orta­ya koymak suretiyle onlara cevap vermeye çalışacağız (İnşaallah).

Cidal ve münakaşa çıkarmak isteyenlere gelince, bizim onlarla hiç­bir işimiz yoktur.

Bu Soruların Bir Kısmı Şunlardır:

Takip ettiğimiz davet metoduna uymak bütün müslümanlar üzerine farz mıdır?.

İslam devletini kurmak için çalışmak her müslüman üzerine va­cip midir?

Bu gayeyi gerçekleştirmek için cemaat halinde çalışmak şart mı­dır?

Neden ferdi çalışma değil? Sahih ve doğru olan cemaatı nasıl se­çeceğiz?

İhvan-ı Müslimin Cemaatı sizce doğru yolda mıdır?

Yoksa Ha­san el-Banna'nın çizdiği yoldan saptı mı?

Ve yarım asırdan daha fazla zaman geçmesine rağmen İhvan neden İslam devletini hala kuramadı?

Daha işin başında iken yaptıklarını yıkmak ve kendilerine darbe indirmek için Allah düşmanları peşlerini bırakmadığı halde cemaa­tın bu binayı kurması mümkün müdür?

Karşılık ve mukavamet göstermeden, darbelerle karşılaşmaya, işkenceleri göğüslemeye ve bütün bu çileleri sineye çekmeye İhvan daha ne kadar devam edecek?

Bu işkence ve darbeler lider ve komutanların hatalarının bir so­nucu mudur?

Ve bunların telafi edilmesi mümkün müdür?

İhvan'in elinde bulunan ve hareket ile davet sahasında harcanan malların kaynakları nelerdir?

İhvan nazırında "Şura"nın mevkii nedir?

Diğer İslami cemaatlere karşı İhvan'ın tavrı nedir?

Acaba İhvan-ı Müslim’in Cemaatı bîr takım dünyevi maksatlar için dînin arkasına mı gizleniyor?

İhvan herhangi bir hükümetin veya herhangi bir düşüncenin temsilcisi değil mi? (Şayet değilse) Deliliniz nedir?

Ve bunun gibi daha başka sorular...[376]

 

Sözün Muhatabı Kimdir?

 

Bu sözümüzün muhatabının İslam'a, bu yüce dine mensup oluşunun manasını idrak eden; düşünen ve tefekkür eden, hatta Rabbini razı etmek için bu din'e karşı vazifelerini ifa etmek isteyen şuurlu müslümanlar ol­duğunu izah etmemizin faydalı olacağını sanıyorum. Dünyasıyla meşgul, gafil müslümanlara gelince onlar için söylenecek söz de, bu sözün yeri de başkadır..

Takip ettiğimiz ve tabi olduğumuz davet yoluna olan itimadımız -El­hamdülillah- tam olup zaman ve olaylar onun doğruluğuna ve sağlamlığı­na olan güvenimizi artırmaktadır. İşte bu yol Hz. Muhammed (a.s.)'in ge­tirdiği İslam'ın kendisidir ki, bizim için ondan başka hiçbir yol yoktur. Ona sımsıkı sarılma ve ondan hiç sapmama konusunda son derece azim­liyiz. Bu yola dikkatle sarılırız ve seyrimizin salametine yardım edecek her türlü nasihati memnuniyetle kabul ederiz. Bunun, İslami vazifesini doğru ve samimi olarak eda etmek isteyen her müslüman fert ve cemaatin izlemesi gereken bir metod olduğunu yakinen biliyoruz. Bu sebeble hiç bir zaman cemaatımızı veya saflarımızı şüpheye düşürmek isteyenlerin şüpheye düşüreceklerinden, yahud caydırmak isteyenlerin caydıracağın­dan korkumuz yoktur. Bilakis bunlardan tıpkı vücudun koruyucu seru­mundan istifade ettiği gibi istifade etmeye çalışırız.

Tecrübe ve ilmimize varis olmak, hizmet ve sorumluluk emanetini teslim almak genç nesillerin tabii hakkıdır. Sanıyoruz soru ve cevap me­todu bu veraseti gerçekleştirmenin en güzel yollarından biridir.[377]

 

Birinci Mesele

 

Davet metodumuzu takip etmek her müslüman üzerine vacip midir?

Bu vacip, farz-ı ayn mıdır? Yoksa ihtiyari midir?

Ve islam devletini kurmak her müslüman üzerine farz mıdır?[378]

 

Davet Metodumuzu Takip Etmek Bütün Müslümanlara Farz mı?

 

Hakikaten bu soruya cevap olacak mahiyette pek çok eser kaleme alınmıştır.

Her şeyi ihata ettiğim iddiasından uzak olarak mümkün olduğu ka­dar ve veciz bir üslubla bu soruya cevap vermeye çalışacağız (İnşaallah).

Başarıya ulaştırmak Allah'a aittir.[379]

 

İslam; Hem Bir Cemaat... Hem De Dünya Ve Ahiret Dinidir

 

Yüce dinimiz İslam, ferdiliğe ve manastır hayatına dayanan bir ruh­banlık dini değildir. Bilakis o, dünya ile ahireti birleştiren, tüm inananla­rın tek bir cemaat, tek bir ümmet, tek bir vatan ve "herhangi bir uzvu ra­hatsız olunca, vücudun diğer bütün a'zaları birbirlerinin acısın duyan -uy­kusuzlukla, hararetle- iştirake çağıracak"[380] şekilde tek bir vucud ha­linde yaşamalarını emreden bir dindir. O, her müslümandan yeryüzünün neresinde olurlarsa olsunlar, diğer müslümanlarm dertleriyle dertlenmele­rini, uğradıkları zulüm ve haksızlıklara, çektikleri çile ve acılara ortak ol­malarını ister.

Bunun en açık delili şu hadisi şerifdir:

"Müslümanların dertleriyle hemdert olmayan onlardan değildir."[381]

Bu hadisi şerif, İslam'ın her müslüman erkek ve kadın üzerine yükle­diği ve kıyamet gününde kendisinden hesaba çekileceğimiz genel sorum­lulukları ifade etmektedir.

Gerçekten yeryüzünün çeşitli bölgelerinde binlerce müslüman kanı akıtılırken, kadınlarının ırz ve namusları çiğnenirken, müslüman nesiller gayri İslami bir ahlak üzere yetiştirilirken, İslam şeriatı kaldırılıp sun'i beşer kanunlarıyla tebdil edilirken, müslümanlar akidelerinden saptırılıp mukaddesatlarına tecavüz edilirken, çözülmeleri için saldırılar düzenle­nip aralarında, kin, nefret ve tefrika tohumları atılarak harp ateşleri tutuşturulurken, bunlar ve bunlar gibi bir çok cinayetler işlenirken... Bu facia ve trajediler karşısında müteessir olmayan ve harekete geçmeyen bir müslümanın İslamını Allah kabul eder mi, hiç?

Bütün bu fesadlıkları İslah edip düzeltmenin, bu acı olaylara engel olmanın Allah'ın dini'ni yeryüzünde iktidar yapıp hakim kılacak, Allah'ın şeriatıyla hükmederek müslümanlarm haklarını, vatan ve mallarını koru­yacak olan İslam devletini ikame etmekten başka bir yol yoktur. O halde bu amacı gerçekleştirmek için çalışmak bütün müslümanlar üzerine seri bir vecibe olmaz mı?[382]

 

İslam'da Devlet Ve Hükümet Fer'i Değil, Asli Bir Meseledir

 

İslam, devlet ve hükümet meselesini dinin asli rükünlerinden bir rü­kün olarak kabul eder. Fıkıh ile ilgili kaynaklarda devlet ve idare mesele­lerini furuî ve fıkhı mevzular olarak ele alır. Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) idare ve devlet konularını İslam'ın asıl rükünlerinden bir rükün, dinin halkalarından bir halka kabul etmiştir.[383] Dolayısıyla her kim bu hükmü bilerek inkar ederse İslam milletinden çıkarak kesin olarak kafir olur.

İslam devletini kurma sorumluluğu, sadece ulema ve hükema'ya ait bir sorumluluk olmayıp bilakis kadın olsun, erkek olsun bütün müslümanlar bu vazifeyi eda etmek için çalışmakla yükümlüdürler. Dolayısıyla İslam devlet ve hilafetinin çöküşünden bu zamana kadar, İslami davet sü­reci içerisinde yaşadığımız bu merhalenin tabii gereği olan bu dini vazi­fenin edasında, kendilerine düşen görevi yerine getirmek her müslüman kadın ve erkek üzerine farzdır.

Şu halde bu esaslı ve mühim -İslam devletini tesis etme- vazifesi fert fert çalışma yoluyla ikmal edilmeyeceğine ve ancak düzenli, disiplinli ve planlı bir cemaat çalışmasıyla ifa edilebileceğine göre cemaat ve cemaat çalışmasını gerçekleştirmenin her müslüman erkek ve kadın üzerine farz olduğu neticesine varıyoruz... Fert fert, darmadağınık ve düzensiz bir ça­lışma bu farzı ifa etmeye yetmeyecektir.. Bunun için cemaat çalışması da "Bir farzın edası ancak kendisiyle ikmal olunan şeyin edası da farz oldu­ğundan" farz hükmünü almaktadır.[384]

 

Şehid İmam Hasan El-Benna'nın Metodu

 

Dünya müslümanlarının içinde bulundukları realiteyi ve Resulullah (a.s.)'ın siretini derin bir tetkik'e tabi tuttuktan sonra Şehid İmam el-Benna'nın ulaştığı ve da'vet metodu olarak ortaya koyduğu usul, yukarıda belirttiğimiz gibi düzenli ve disiplinli cemaat çalışması metodudur. O'nun tesbit ettiği bu metod ilk İslam devletini kurarken Resulullah (a.s.)'ın ve Ashab-ı kirammın -Allah onlardan razı olsun- takip ettiği ve üzerinde yü­rüdükleri metoddur. Biz bu doğru yol üzerinde yürüyor ve müslümanları bu metod üzerinde yürümeye davet ediyoruz. Çünkü gelişen zaman ve olaylar bu metodun doğruluğuna olan güven ve inancımızı teyid ediyor.

Bu şekilde çok kısa bir açıklama yaptıktan sonra görüyoruz ki, davet süreci içerisinde idrak ettiğimiz bu merhalede İslam devletini ikame et­mek için yapılan çalışmalar ve bu vazifeyi eda etmek için takip ettiğimiz davet metodunu takip etmeleri kadın erkek bütün müslümanlar üzerine zorunlu bir vecibedir.[385]

 

İkinci Mesele

 

Tabi olunması vacip olan cemaatte bulunması gereken vasıflar nelerdir?

Bu vasıflar İhvan-ı Müslimin Cemaatı'nda yeterince var mı?

İhvan-ı Müslimin'in izlediği yol ve metod doğru mudur?[386]

 

İslam Cemaatının Vasıfları

 

İslami vazifeyi eda etmek isteyen bir müslümanın, içerisinde yer al­ması gereken cemaatte bulunması elzem olan vasıfların neler olduğu;

İhvan-ı Müslimin Cemaatı'nda bu vasıflardan ne kadarının mevcud olduğu;

Ve İhvan'ın bugün İman el-Benna'nın çizdiği yoldan sapıp sapmadı­ğı?.. Şeklindeki sorulara cevaben şöyle deriz:

Birincisi: Genel olarak tüm müslümanların, özel olarak İslami mü­cadele yapanların İslam'ı, tahrif, tecezzi, hata, mugalata, ifrat ve tefritten uzak olarak Hz. Muhammed (a.s.)'in getirdiği şekilde dosdoğru, eksiksiz ve bütün boyutlarıyla yeniden anlamalarını; müslümanların üzerinde itti­fak edilen asli konularda birbirleriyle yardımlaşmalarını, ihtilaf edilen fer'i meselelerde birbirlerini mazur görmelerini temin edecek şekilde mezhebî ve fikrî taassuba saplanmadan bu temiz akîde üzerinde birleşme­lerini temin'e çalışmak..

Şüphesiz, bugün müslümanların tefrikaya düşmeleri, gurup, fırka ve hiziplere ayrılmaları tamamen İslami anlamalarındaki ihtilaflarından ve Resulullah (a.s.) ile beraber olan ilk müslümanların sahip olduğu anlayış­tan uzaklaşmalarından kaynaklanmaktadır. Madem ki gerçekleştirilmek istenen ana hedef başta İslam hilafeti olmak üzere cihanşümul bir islam devletim ikame etmektir. O halde arzulanan bu devleti; misyonunu nok­sansız ve doğru bir şekilde elde edebilmesi için sağlam, eksiksiz ve kap­samlı bir İslami anlayış üzerine tesis etmeliyiz. Zira anlayıştaki eksiklik ve bozukluk, uygulamanın da bozuk ve noksan olmasına sebep olacaktır. Bunun için düzenli ve disiplinli bir cemaat çalışmasında yahut İslam'ın kendisinden istediği vazifeleri ifa etmek isteyen bir müslümanın içerisin­de yer alması vacip olan cemaatta en önemli şart olarak bunu kabul edi­yoruz.

İkincisi: İslam'ın emrettiği vazife ve mükellefiyetleri yerine getir­mek için ortaya çıkan bir cemaatın programında İslam devlet ve halifeli­ğini tesis etme ve Allah'ın dinini yeryüzünde hakim kılma düşüncesi bi­rinci planda yer almalıdır.

İslam'ın bir kısım emirlerini, hatta İslam devlet ve hilafetini ikame etme gayesinin dışında dinin bütün emir ve mükellefiyetlerini yerine ge­tirmekle yetinen herhangi bir cemaat, içerisinde yer almaya layık bir ce­maat olamaz. Zira vacibi edadaki kusur ve eksiklik ve bu kusurun günahı aynı oranda devam edecektir.

Üçüncüsü: Cemaatın İslam'ı doğru olarak anlamış olması ve progra­mına sadece İslam devletini ikame etme ilkesini benimsemiş olması da yeterli değildir. Bununla birlikte, bu vazifeyi ifa etmek için takib ettiği metod'unda doğru olması lazımdır. Bu hususta izlenecek en doğru metod ve yol Resulullah (a.s.) ile ashabı kiramın -Allah onlardan razı olsun- ilk İslam devletini kurmak için takip ettiği yoldur. Bu ise, önce fertler arasında akide ve vahdet kuvvetini sağlayıp sonra başka yöntemler fayda ver­mediği zaman fizik ve silah gücüne başvurmaktır.

 

Asrı Saadette Hz. Peygamber (a.s.)'in yetiştirdiği sağlam akideli ve birbirini seven fertlerden oluşan sahabe toplumu bu vasıfları sebebiyledir ki, üzerine ilk İslam devlet binasının kurulduğu kaide ve sütunları mey­dana getirmiştir... Öyleyse yapılacak bir bina normal olarak tepesinden değil temelinden başlanarak kurulacaktır.

Dördüncüsü: Böyle bir cemaat'i sadece bir tek bölgede değil, gücü ve imkanları ölçüsünde bütün İslami beldelerde çalışma yapması gerekir. Bu yapılan İslami çalışmanın bütün İslam alemini kuşatması anlamına gelir. Sonra da arzulanan evrensel İslam devletinin bütün İslam alemine yayılan geniş bir tabanının bulunması gerekir. Aynı şekilde böyle bir ce­maatin, İslami davet sahasında faaliyet yürüten kuvvetleri birleştirmek, tefrika ve kutuplaşmalara engel olmak için benzeri İslami cemaatlerle karşılıklı ilişki ve yardımlaşmayı tesise çalışması gerekir.

Beşincisi: Misal olarak, bu dört vasfa aynı derecede malik olan iki ayrı cemaat varsa; ve bunlardan birisi İslami davet ve mücadele sahasın­da bilgili, tecrübe ve maharet sahibi, diğeri henüz daha yolun başında, olup tecrübesiz yeni bir cemaat ise, evlaolan, yeni bir takım tecrübelere girmek yerine zaman, çaba ve güçlerin boşa harcanmasını önlemek için ilk cemaat tercih edilmelidir. Sonra "Hepiniz birden cemaat halinde Al­lah'ın ipine sımsıkı sarılıp tutununuz, tefrikaya düşmeyiniz.."[387]  kavli­ne uyarak etrafında mücahidlerin parça parça dağıldığı birden fazla bay­raklar taşımak yerine, cihad erlerinin saflarını takviye ve müslümanların seslerini birleştirmek için ilk cemaata katılmak gereklidir. Sırat-ı müsta­kim çizgisinden tamamen uzaklaşıp apaçık bir fasıklığa yahut sapıklığa düştüğünü görmemiz hali müstesna; yukarıda bahsettiğimiz dört sıfatı tam olarak bünyesinde taşıyan ve tecrübe sahibi olan bir cemaatı terk et­mek asla caiz değildir. Ama, insan olmamız hasebiyle hiçbir cemaatin müstağni kalamayacağı bazı ferdi hata ve kusurlara gelince, bunların hiçbirisi, böyle bir cemaattan ayrılmamızı ve onunla birlikte hareket etme­memizi mubah ve meşru hale getiremez. Bilakis bu cemaatle çalışıp bir­birimizin ferdi hata ve kusurlarını ıslah etmeliyiz.

İşte bunlar kendisiyle beraber çalışmaya ve davet yolunda gölgesin­de yürümeye layık olan cemaatte bulunması lazım olan temel vasıflardan bazılarıdır.. Şayet ince bir nazarla araştırıp tetkik edecek olursak bu vasıf­ların -Elhamdülillah- İhvan-ı Müslimin Cemaatı'nda hakkıyla var oldu­ğunu görürüz.[388]

 

İhvan-ı Müslimin Cemaatının Taşıdığı Vasıflar

 

Gerçekten Şehid İmam el-Benna, İslam'ı, Resulullah (a.s.) ve Selef-i Salihinin anladığı ve üzerinde bulunduğu şekilde anlamaya çaba sarfetmiş ve bunu bey'atın birinci rüknü kabul etmiştir. Ve bu anlayışı hatadan, sapmalardan tefrika, bid'at ve hurafelerden muhafaza edecek bir çerçeve mahiyetinde 20 madde halinde bir usul tesbit etmiştir. Zira müslümanların, kendilerini parçalayan fırka, gurup ve hiziplere ayıran yıkandaki ihti­laf noktalarından uzak kalıp birleşmeleri ancak böyle bir İslami anlay;ş sayesinde mümkün olacaktır.

Nitekim el-Benna İslam devletini ikame ve İslam halifeliğini ihya etmeyi, cemaatın en mühim hederlerinden biri kabul etmiştir. Onun bu prensibini, müslüman fert, müslüman aile, müslüman toplum ve nihayet müslüman devlet şeklinde; bu yüce gayeyi tahakkuk ettirmek için "İslami çalışma" merhalelerini ortaya koyduğu "Eğitim risalesinde Bey'at'ın rü­künlerinden birisi olan hareket (amel) prensibi içerisinde görüyoruz.

Böyle bir toplumu, eşit şekilde diğer müslüman milletler de oluştu­racak sonra başta hilafet olmak üzere İslam devletinin teşekkülü için -înşaallah- müslüman hükümetler birleşecektir.

Nihayet daha ilk günden itibaren O'nun davanın ve davetin cihanşumullüğünü ilan ettiğini ve zaman ve mekanla sınırlamaksızın bu amaç doğrultusunda hareket ettiğini görüyoruz. Gerçekten de O'nun başlattığı bu hareket Mısır sınırlarını aşarak pek çok Arap ülkelerine sıçramayı ba­şarmıştır. İşte bugün Allah'ın lütuf ve inayetiyle tüm İslam alemini meş­gul edecek boyuta ulaşmış bulunmaktadır. Allah düşmanları bu hareketin gücünü ve batıl davaları için ne kadar tehlikeli olduğunu bildiklerinden savaş ve darbelerin ekserisini ona yöneltmişlerdir. Elhamdülillah, bu harb ve hilelerin hareketin yayılmasında ve gençliğin ona doğru meyletmesinde büyük paylan olmuştur. Ve bu yolda düşen şehidlerin kanı dünyanın dört bir yanındaki müslüman neslin kıvılcım ve azıkları olmuştur.

-Allah'ın lütuf ve inayetiyle- Cemaat, davetin, eğitimin, teşkilatın, hazırlığın, cihadın, fedakarlığın, sebatın ve kütülüklerden uzaklaşmanın yayılması gibi muhtelif konularda İslami faaliyet hususunda tecrübe sahi­bi olmuş, İslam beldelerindeki bir çok müslüman cemaatın güvenini ka­zanmıştır...

Şehid İmam başlangıcından itibaren İhvan'ı Müslimin Cemaatı ile İslami davet sahasında ihlasla çalışan cemaat ve fertler arasında köprü ve bağ kurmaya, hatta cemaata karşı zulmedenlerle daha iyi ilişkileri muha­faza edip kötülüğe iyilikle mukabele etmeye; şahıs ve cemaatlerin kusu­runu açığa çıkarmamaya özen göstermiştir.[389]

 

İhvan Cemaatı, Bütün Olarak Doğru Yoldadır

 

Bütünü itibariyle İhvan'ı Müslimin Cemaatı'nın sırat-ı müstakimden saptığını; kendisiyle birlikte çalışmayı, bu yüce şerefe ortak olmayı; zaaf ve gevşeklik göstermeksizin zaman ve fedakarlık bakımından kendini zorlayan bütün menfi şartlara boyun eğmeden gerçekleştirmeye varlığını adadığı -İslam devletini ve hilafetini tesis etmediği gibi- yüce gayeleri gerçekleştirmede pay sahibi olmayı engelleyecek herhangi bir fasıldık ya da sapıklığa düşmemiştir.[390]

 

Üçüncü Mesele

 

Bugün İhvan-ı Müslimin ve liderleri, Şehid imam Hasan el-Benna'nın takip ettiği çizgiden uzaklaştılar mı?[391]

 

İhvan Ve Şehid İmam Hasan El-Bennanın Çizgisi

 

İhvan-ı Müslimin'in liderleri, -Hasımlarının iddia ettiği gibi- bugün Şehid İmam el-Benna'nın yürüdüğü çizgiden saptılar mı, yoksa aynı çizgi üzerinde yürümeye devam mı ediyorlar? Bazen öğrenmek için değil de, itham veya tahkir amacıyla böyle bir soru yöneltilmektedir. Bu soruya cevap vermeden önce bir hususu belirtmekte yarar görüyorum.

Şüphesiz İmam, -Allah ona rahmet eylesin- İhvan'ı doğru bir İslam anlayışı üzerinde birleştirmiş, Resulullah (a.s.)'ın siretinden iktibas ede­rek hareket metodunu ortaya koymuş, cemaatın hedef ve gayelerinin sı­nırlarını çizmiş, temel çizgilerini, zamanla aşılması gereken merhaleleri; bu merhale ve gayeleri gerçekleştirmek için meşru olan vasıtaları da tesbit etmiştir.[392]

 

İslamı Anlamak Bey'at'ın Rükünlerinden Biridir

 

El-Benna, İslamı, Allah (c.c.)'ın kitabından, Resulünün sünnetinden anlamak ve bu anlayışı muhafaza etmek için bir çerçeve mahiyetinde 20 madde halinde bir usul vaz'etmiş, İslamı, bu çerçevede anlamayı, bey'at için ortaya koyduğu 10 prensipten birincisini kabul etmiş, bey'atı ise ha­kikatte Allah ile yapılan bir akid telakki etmiştir. O'nun ileri sürdüğü il­kelerin hepsi bu İslami anlayışı muhafaza etmeyi garanti altına almaya yöneliktir.

Aşırı ve ılımlı gruplarla, düşmanların ve yöneticilerin gazabını celbeden ve bizi işkencelere maruz bırakan İslam'ın bazı prensiplerinden vazgeçmemizi isteyenler var. Bir de İslam'ın sahih olarak anlaşılması için İmam el-Benna'nın koyduğu 20 madde halindeki usule karşı çıkan ve kendi guruplarından olmayan diğer müslümanların tamamını kolayca tek­fir edenler bulunuyor. Bunlar arasında, "İslamı sahih olarak anlama" prensibi hususunda şiddet ve sıkıntılara hedef olduk ve halen oluyoruz.

Tebdil ve tağyire maruz bırakmadan sahih bir İslami anlayış ortaya koymak için taraflardan hiç birisine cevap vermemeyi yaptığımız bey'ata bir bağlılık telakki ediyoruz.[393]

 

İmam El-Benna Ve Feri İhtilaflar

 

Bu noktada İmam el-Benna -Allah ona rahmet eylesin- fıkhi yönden üzerinde ihtilaf edilen fer'i meselelere dikkat çekerek bu mevzular etra­fında ihtilafa düşmeden bilakis ittifak ettdiğimiz konularda birbirimizle karşılıklı olarak yardımlaşmamızı, ihtilafa düştüğümüz mevzularda birbi­rimizi mazur görmemizi vasiyet etmiştir.

Bu sebeble -hepsi bir delile dayanmak üzere- hakkında birden fazla görüş bulunan fer'î meselelere gelince; el-Benna, İhvan'ı bir mezhebe ya­hut bir fırkaya dönüştürmemek için cemaatın tamamını tek bir görüşü ka­bul etmeye mecbur tutmamıştır. Bazen cemaat üyelerinden herhangi biri­si söz konusu 20 maddeden oluşan usul'dan herhangi birisine kısmen de olsa muhalif olacak bir şey söylemiş veya yazmış olabilir. Dolayısıyla bu, îhvan'ın bir bütün halinde el-Benna'nın çizdiği çizgiden ve ortaya koyduğu İslami anlayıştan uzaklaştığı anlamına gelmez..[394]

 

Hedef Ve Gaye

 

Üstad el-Benna'nın sınırlarını tayin ettiği hedef ve gayeye gelince, bunu bizzat kendisi şöyle ifade eder:

"Bizim yegane hedefimiz dünya liderliğini elde etmek, bütün insan­lığa islam'ın essiz nizamını ve insanlığın kendisinden başkasıyla mesud olması mümkün olmayan ilkelerini göstermektir."[395]

Başka bir ifadesinde ise şöyle der:

1- İslam vatanı ve topraklarını tağuti güçlerin esaretinden kurtarıp gerçek hürriyetlerine kavuşturmak. Bu, her müslümanın, zalim ve zorba­lardan başkasının inkar etmesi mümkün olmayan tabii bir hakkıdır.

2- Hürriyetine kavuşan bu topraklarda İslam ahkamıyla hükmeden ve İslam'ın toplumsal nizamını tatbik eden, kuvvetli umdelerini ilan ve hikmetli davetini insanlara tebliğ eden hür bir islam devleti kurmaktır.

Bu devleti kurmadıkları müddetçe bütün müslümanlar günahkar olacak; yüce Allah'ın huzurunda onu ikame etmediklerinden ve ikame et­mek için çalışmadıklarından dolayı hesaba çekileceklerdir."[396]

O halde İhvan bu gaye ve hedefleri değiştirdi mi?

Şu halde, bugün İhvan liderleri gaye ve hedeflerini değiştirdiler ya­hut başka hedeflere mi saptılar?. Bu hedeflerin bir kısımını yahut tama­mım terk mi ettiler? Veya siyasi partilerde olduğu gibi sadece dünyevi maksatlar için bizzat hükümeti ele geçirmeyi mi amaçlamaktadırlar?. Yoksa başta İslam hilafeti olmak üzere evrensel İslam devletini ikame et­me gayesi üzerinde ısrar mı ediyorlar?.

Şüphesiz onlar, İslam devletini ikame ettirme gayesini hedeflemekte ve bunu hedef alırken de hakikaten yalnız Allah'ın rızasını arzulamakta­dırlar. -Zira yegâne gaye ve amacımız Allah'dır- ve bu hususta başlarına gelen her türlü musibete Allah (c.c.)'ın rızasını düşünerek ve ecrini Al­lah'tan umarak katlanmaktadırlar.[397]

 

Hareket... Merhaleler... Ve Vasıtalar

 

İslami davanın hareket noktası, zamana bağlı hedefleri ve vasıtaları hususunda Şehid İmam şu genel ilkeleri kaydeder:

Derin ve köklü bir iman,

Gizli ve mükemmel bir teşkilat,

Sürekli ve inkıtasız bir çalışma.

Benna, hareketin merhaleleri hususunda talim, teşkilat ve tatbikat ol­mak üzere üç mertebenin bulunduğunu zikreder. Bey'at için ileri sürdüğü şartlardan ilkini teşkil eden 'İslami çalışma' prensibi içerisinde müslüman ferdi yetiştirmek için çalışmanın mertebe ve basamaklarından, müslüman ferdin muayyen vasıflarından söz eder. Ondan sonra müslüman aile ve müslüman toplumun yetiştirilmesinden, İslami beldelerin tağuti iktidarla­rın ellerinden alınarak hürriyetlerine kavuşturulmasından ve İslami hükü­metin kurulmasından bahseder.

Bu merhalelerin tamamlanmasından sonra İslami halifeliğe gidişi sağlamak için müslüman miletlere devlet olma şuurunun kazandırılma­sından ve bütün canlılığı ve berraklığı içerisinde İslami yaymak suretiyle dünya üstadlığının elde edilmesinden bahseder.

İslam'ın tebdil ve tağyirden korunması için bütün merhalelerin aşıl­ması amacıyla çalışmayı 'Bey'atın rükünlerinden biri kabul eden el-Benna zamana bağlı olan bu hedeflerin gerçekleştirilebilmesi için muhtelif vasıtaları ele alır ve bunun için cihadı mutlak ve tek yol olarak görür. Bu sebeble cihad devam eden bir fariza ve İslam'ın en son zirvesidir. Zira cihad hem söz, hem de amel olarak tekid edilmiş bir farzdır.[398]

 

İhvan Ve Liderleri Hala Emanete Riayet Ve Ahde Vefa Gösteriyorlar mı?

 

İhvan ve liderleri İmam el-Benna'nın gösterdiği yoldan başka bir yo­la mı saptılar? Yahut aynı yolun mesafelerini kısaltmayı veya bile bile bazı hedeflerden vazgeçmeyi mi tercih ettiler? Yoksa cihad etmekten mi vazgeçtiler..? v.b..

Bütün bunların aksine, İhvan ve liderlerinin takip ettiği plan ve program, tüm hedef, merhale ve vasıtalarıyla imamın başladığı yol üze­rinde olduklarını teyid etmektedir. İhvan, müslümanların kalplerindeki akidelerini ve fertler arasındaki vahdeti kuvvetlerdirmek ve bundan sonra tebliğ ve davet fayda vermediği zaman fizik ve silah kuvvetine başvur­maktan ibaret olan daha önce zikrettiğimiz Resulü Ekrem (a.s.)'in meto­duna sımsıkı sarılmaktadır.

Aynı anlayışa, aynı hareket metoduna, aynı hedef, merhale ve vası­talara sıkı sakıya bağlılık devam ettiğini göre; o halde İmam el-Benna'nın çizdiği ve yürüdüğü çizgiden hangi noktalarda sapılmıştır?..

Allah daha iyi bilir burada şu husus ortaya çıkıyor:

Bir takım maksatlı kimseler nefıslerindeki fesad ateşini tatmin etmek için cemaatın tamamına leke sürmek ve çamur atmak istiyor, ancak niyet­lerinin açığa çıkacağı endişesiyle Hasan el-Benna'nın metoduna dil uzatamıyorlar. Onun için de bugün İhvan Hasan el-Benna'nın çizdiği ve yürü­düğü çizgiden sapmıştır diye yaygara çıkarıyorlar.

Bütün bunlara mukabil, daha tuhaf olan şey, bazı çevrelerin İhvan'ı hareketsizlikle, gelişmemekle ve kendini yenilememekle itham etmeleri ve de kendilerine katılanları Hasan el-Benna'nm üzerinden kırk yılı geç­miş eski fikir ve düşüncelerini kabule zorlamakla suçalamadır.

İslam'ı anlama konusunda olduğu gibi, İslami hareket konusunda da İhvan'a mensub bazı kimselerden siyaset cihetini teşkilatlı eğitim yönüne tercih etmek gibi, zaman zaman cemaatın başlangıç çizgisine kısmen mu­halif bazı görüş ve tasarruflar sudur edebilir. Dolayısıyla bu durum, ce­maatın bütününün ilk çizgiden saptığı ya da uzaklaştığı anlamına gelmez.[399]

 

Dördüncü Mesele

 

İhvan niçin hala islam devletini kuramamıştır?

Bu durum, izledikleri metodun bu hedefi gerçekleştirmeye yetmediği anlamına gelir mi?[400]

 

İslam Devleti Neden Hala Kurulamadı?

 

Evet, İhvan yarım asırdan fazla bir zaman geçmesine rağmen arzu ettiği İslam devletini niçin kuramadı? Bu, izledikleri metodun kendilerini hedefe ulaştıranı ayacağı anlamına mı geliyor?[401]

 

Küçük Bir Devletçik Değil Evrensel Bir Devlet

 

Bu soruya cevap vermek için geniş ve engin bir nazarla zaman ve mekanı mütâlâa etmemiz gerekir. Şüphesiz İhvan'ın arzuladığı devlet, muayyen bir İslam beldesinde kurulacak küçük bir İslam devleti değildir. Bilakis onlar, bütün İslam alemini kuşatacak, İslam'ın evrensel misyonu­nu ifa edecek, modern ilmin icadı olan en mükemmel ulaşım ve iletişim araçlarından, en güçlü yok edici silahlara kadar her türlü teknik donanım­lara sahip doğu ve batıdaki alemî düşman kuvvetlerinin karşısına çıkacak ve sebat edebilecek evrensel bir İslam devleti kurmayı arzuluyor.

Bütün bu hususlar, ehli hak ile ehli batıl arasında devam edegelen mücadelenin tabiatında olan meseleye, gözden uzak tutulmaması gereken ayrı bir boyut kazandırmaktadır..[402]

 

Biz Tamir Değil Yeniden İnşa Ediyoruz

 

Sonra biz mevcud bir binayı tamir etmiyoruz. Bilakis yıkılmış bir binanın enkazını temizledikten sonra yepyeni bir bina inşa ediyoruz. Sonra İslam devletinin kurulması; geniş, derin ve sağlam bir temeli olması gere­ken büyük bir binanın inşasına benzer. Bunun için de çok büyük çaba ve zamana ihtiyaç vardır. Çünkü bina yapımındaki en mühim ve en meşak­katli merhale temel atma safhasıdır. Temelin özelliği ise, onun toprak yü­zeyinin altında oluşudur. Binaenaleyh keskin zekalı olmayan sathi nazar sahibi birisi onu göremez ve takdir edemez. Bu sebeble binanın tamam­lanmadığını, eksik kaldığını ve harcanan zaman ve çabanın boşa gittiğini zanneder.[403]

 

İslam Beldelerindeki Köklü Değişim İhvanın Eseridir

 

Bu tesiri ve müslümanların geçirdiği değişikliği çok kısa bir şekilde zahiri olarak dört esas içerisinde özetleyebiliriz:

1- İslam memleketlerinin çoğunluğu Allah düşmanları tarafından as­keri darbelerle işgal edilmiş ve bu Allah düşmanları, Allah'ın şeriatını hü­küm mercii olmaktan çıkarmış, müslümanların her türlü mahremiyetleri­ni mubah saymış; akidelerine, dinlerine, ahlak ve benzeri değerlerine kar­şı savaş ilan etmiştir.

2- Müslümanların kahir çoğunluğu dinlerinin hakikatini bilemez; di­nin özünü bırakıp yüzeysel kabuk kısmını yaşar hale gelmişler ve İs­lam'ın ahiret hayatını içine aldığı gibi dünya hayatının da bütün yönlerine ait hükümler getirdiğini idrak edemez olmuşlardı.

3- Allah yolunda cihad ruhu neredeyse yok olmuş, müslümanlardan herhangi birisi diğer bölgelerdeki müslüman kardeşlerinin başına gelen hadiselerden müteessir olup harekete geçemeyecek bir duruma gelmişti.

4- İslam, gençler arasında ilgi görmez hale gelmiş, neredeyse yaşlılara mahsus bir din halini almıştı.

İşte İhvan-ı Müslimin cemaatı kurulmadan önce müslümanların ve İslam aleminin içinde bulunduğu durum bundan ibaretti.

Başta Allah'ın lütuf ve ihsanı, sonra İhvan'ın yaptığı davetin tesiriy­le bugünkü duruma gelince; İhvan'ın yaptığı davetin, müslüman millet­lerden bir çoğunu askeri işgallerden kurtuluşa, hüküm mercii olmaktan çıkarılmış olan Allah'ın şeriatının tatbikini istemeye sevkettiğini ve bu is­teğin İslam beldelerini işgal eden hakim güçlere karşı ısrarlı biçimde sür­dürüldüğünü görüyoruz.

Hem bir din hem de devlet nizamı olmak üzere eksiksiz bir İslami anlayışın hüküm sürdüğünü, beşeriyetin hayatını ıslah edip düzenlediğini, İslam'ın en layık bir din olduğuna kanaat getirildiğini ve bunun da ço­ğunluk tarafından kabul edilmiş bir gerçek olduğunu görüyoruz.

Bugün gençliği saran cihad ruhunun ve Allah yolunda şehid olma ar­zusunun çoğaldığını ve aynı şekilde müslümanların İslam aleminin so­runlarıyla ilgilendiklerini, herhangi bir yerdeki müslümanların başına ge­len sıkıntıdan müteessir olduklarını görüyoruz.

Kız olsun erkek olsun tüm gençlik arasındaki İslamlaşmayı, dindarlaşmayı açıkça müşahede etmekteyiz. Müslüman milletler arasındaki bu apaçık İslami uyanışı temsil edenlerin ve herhangi bir İslam beldesinde ortaya çıkmaya başlayan bir İslami uyanışın arkasındakilerin kimler ol­duğunu iyice araştırırsak; mutlaka İhvan'ın davetini, İhvan'ın risalelerini, karşılaştıkları işkenceleri ve verdikleri şehidleri görüyoruz. İşte" bütün bunlar yetişen neslin azığı ve kıvılcımı olmuştur... Ve günümüz müslü­man gençliğinin müslümanlığı, geçmişteki gibi menfi değil bilakis siste­mi değiştirmeye talib, müsbet, canlı, kuvvetli ve etkileyici bir müslümanlıktır. Bunun isbatı İslam aleminin kurumuş cesedinde görülen hareket ve canlılıktır.

İşte atılan temelin özelliği budur. İslam alemindeki bu değişime, aki­deleri sağlam fertlerden ve de genel bir İslami anlayış ve takva üzere ku­rulmuş ailelerinden oluşan bu toplumlar -inşaallah- üzerinde İslam devle­tinin bina edileceği kuvvetli sütün ve sırsılmaz temeli temsil edecekler­dir. Bu üç unsuru ikmal etmek için ortaya koyduğumuz fedakarlık nisbetinde -Yegane yardımcımız olan Allah'ın izniyle- İslam devletinin ikame­si için gereken bütün şartlar hazırlanmış, kusurumuz ölçüsünde de gecik­miş olacaktır. Meseleye bir başka açıdan bakacak olursak; bu hususta zaman fertle­rin ömürleriyle değil, davet ve milletlerin ömürleriyle mukayese edilme­lidir. Maziye bir bakacak olursak, İslam devletlerinin çöküşünün yavaş yavaş başladığını ve birkaç asır devam ettikten sonra nihayet devlet ve hilafetin yıkıldığını görüyoruz. Bugün, önce Allah'ın lütfü sonra İhvan-ı Müslimin'in yaptığı davetin tesiriyle yıkılma süreci tamamlanmış, sona ermiş, yavaş da olsa İslam beldeleri yeni bir yükselme dönemine girmiş­tir.

Yukarıda zikrettiğimiz dört husus bu değişme ve yükselmenin açık bir delilidir. Bu yükseliş nihayet zirveye kadar tamamlanacak ve inşaallah evrensel bir İslam devleti kurulacaktır. Her ne kadar bu devre, değiş­menin başladığı noktadan itibaren birkaç asır devam etse de, bu, davet ve milletlerin hayatında fazla bir süre değildir. Bilhassa biz, binamızın bir an kurulup sonra yıkılmasını değil, Allah'ın izniyle devamlı sabit kalma­sını istiyoruz. Malumdur ki, temel atma işleminde acele edilmesi veya te­melin iyice tahkim edilmemesi herhangi bir şiddet veya sarsıntı karşısın­da binanın yıkılmasına neden olur. Bu ise, bizim ne arzu ettiğimiz ne de razı olacağımız bir şeydir.

Burada başka bir husus daha var ki, o da şudur: Biz çalışmaktan ve imkan bulduğumuz ölçüde sebeb ve vasıtalara sarılmaktan sorumluyuz. Neticeden sorumlu değiliz. Biz Allah'ın yardımını ve hamaset sahibi gençliği yetiştirmesini arzu ediyoruz. Fakat bütün işler değişmesi müm­kün olmayan takdir-i ilahi ve sünnetullaha göre tecelli ve tahakkuk ede­cektir..

Bu konuda önemli olan, bizim sahih ve doğru bir yol üzerinde yürü­memiz ve tağyir ve tebdil etmeden bu yolda bütün gücümüzü sarfetmemizdir. O halde bilelim ki, hakkı arayan, doğruyu söyleyen ve salih amel işleyen kardeşler nimete erecek ve mutmain olacaklar, şüpheciler ise kahrolacaktır. Öyleyse bunlar Allah'tan korksunlar, amellerinin salih, günah­larının mağfur olması için doğru söz söylesinler.

"Her kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse bilsin ki, büyük bir kurtu­luşa erecektir."[404]

 

Beşinci Mesele

 

Allah düşmanları kendilerini kontrol edip dururken ihvan'ın islam devletini kurması mümkün müdür?

Neden siyasi partilerin metodlarına baş vurmuyorlar? Belki böylece hedefe daha çabuk ulaşabilirler...

Bu cemaat hiçbir mukabele ve mukavemet göstermeden darbe ve işkencelere hedef olmaya daha ne kadar devam edecek?

Bu işkenceler liderlerin hatalarının bir neticesi midir?[405]

 

İhvan, İslam Devletini Kurabilir mi?

 

Allah düşmanları darbe yapmak ve yaptıklarını yıkmak için kendile­rini gözetleyip dururken İhvan'ın İslam devlet binasını kurması mümkün müdür? O halde bazı eğitim yöntemlerinden vazgeçip siyasi partilerin üs­lubuna sığınsalar ya? Bu, onları İslami hükümete ve İslam devletine daha çabuk ulaştırır...

Asıl olana dönünüz.. Zira çözüm oradadır.

Asıl olana dönünüz,. Zira bu, çözümün anahtarıdır.

Bu soruya cevap vermek için Allah düşmanlarının işkencelerine, darbe ve eziyetlerine hedef olan Resulullah (a.s.) ve Ashab-ı Kiram’ının -Al­lah onlardan razı olsun- tertemiz siretlerine dönmenin faydalı olacağını sanıyoruz. Meselenin zahirine bakılacak olursa, küfür ve şirkin hacimleri büyük, Allah düşmanlarının kuvvetleri fazla, müminlerin hacimleri kü­çük, kuvvetleri ise az idi. Fakat işkence ve ezaların devam etmesine rağ­men İslam devleti kuruldu. Arap Yarımadası şirk ve putlardan temizlen­di, Yahudiler sürgüne gönderildi. Allah'ın nuru yeryüzüne yayıldı ve yer­yüzüne çöken karanlıklar tuzla buz oldu. Resulullah (a.s.) ilk günden iti­baren müminleri cihada hazırlamaya ve terbiye etmeye önem veriyor ve çilelere, işkencelere rağmen buna devam ediyordu. Hatta zafer ve iktidar elde edildikten sora bile bundan vazgeçmiyordu.

Hakikatte maddi beşer ölçüleri ve kıstaslarının karşısında meselenin başka ölçü ve mikyasları olduğunu unutmamak lazımdır. Şüphesiz bu öl­çü hak ve batıl ölçüşüydü, Allah'ın te'yidi ve Şeytan'ın hilesi ile Allah düşmanlarından ibaret olan âvânesi karşısında mü'min kullarına yardım etmesiydi. Çünkü bu mesele, Allah düşmanlarıyla Allah taraftarları ve Allah'a çağıran kişiler arasındaki bir mesele değil, Allah'ın düşmanlarıyla Allah ve Allah'ın daveti arasındaki bir meseleydi.

"Allah emrini galip getirecektir, fakat insanların çoğu bunu bilmez­ler."[406]

Davet yolunda mücadele veren Allah erleri, canlarını Allah'a satan, insanların dünyasında nasibi olmayan ve Allah'ın düşmanlarıyla rekabete girecekleri dünyevi bir tamahları bulunmayan kimselerdir. Görüyoruz ki, ehl-i hak ile ihl-i batıl arasında mücadelenin devam etmesi, Allah'ın de­ğişmeyen bir kanunudur. Ve her ne kadar batıl, ehl-i hakkın karşısında dimdik ayakta duruyor gözükse de neticede sonuç ve zafer ehl-i hakkın olacaktır.

"İşte Allah hak ile batılı böyle çarpıştırır. Ama köpük atılır gider (batıl da böyledir), İnsanlara menfaati olan ise arzda kalır, işte Allah böyle misaller verir."[407]

"Hayır, biz hakkı batılın tepesine fırlatırız da beynini parçalar, bir de bakarsın o anda mahvolmuştur."[408]

"Eğer Allah insanların bir kısmını (Müşrikleri) bir kısmı ile (Müminlerle) defetmeseydi, içlerinde Allah'ın ismi çokça anılan manas­tırlar, kiliseler, havralar ve mescidler elbette yıkılıp giderdi. Muhakkak ki, Allah dinine yardım edecek, zafer verecektir. Şüphe yok ki Allah çok kuvvetlidir. Herşeye gâaliptir."[409]

Şüphesiz bu mücadele Allah tarafından bir imtihan ve bir deneme­dir.

"Allah dileseydi o kafirlerden (savaş yapmaksızın) intikamını alırdı. Fakat sizi birbirinizle imtihan etmek için (size cihadı emrediyor)."[410]

Allah Teala harb ve kıtal mevzuundaki ölçüleri beyan etmek üzere şöyle buyuruyor:

"İman edenler Allah yolunda cihad ederler. Kafirler ise tağut'un yo­lunda savaşırlar. Öyleyse tağutun dostlarıyla savaşınız. Şüphesiz Şeytan'ın hilesi çok zayıftır."[411]

Sonra da şöyle buyuruyor:

"Allah'ın izniyle nice az bir topluluk çok bir topluluğa galip gelmiş­tir."[412]

Allah, mü'min kullarına zafer ve yardım vaad etmiştir. O halde bize düşen, Allah'ın, düşmanlarına karşı vaadettiği zafer ve yardımı gerçekleş­tirmesi için O'na layık mü'minler olmaktır. Bu noktada yolun uzunluğuna göre, eğitim ve teşkilat yönüyle, eğitim konusunda gevşeklik göstermeme ve eğitimi aksatmamanın önemi kendiliğinden ortaya çıkıyor. Şu halde kendisiyle yeryüzünün bütün güçlerine karşı koyacağımız en güçlü silahımız iman silahıdır. Sahibindeki sabır, sebat, tahammül, cihad ve feda­karlık gibi tüm kudret ve enerjileri harekete geçiren yegane unsur iman­dır. Siyaset ve siyasetin uslubları değildir. Allah düşmanları ile yaptığı­mız savaşta, bilhassa bu savaş terbiye, ahlak ve imanı takviye hesabına dayanıyorsa siyasi partilerin metodları bunun için yeterli olamaz. Bu, bi­zim siyaseti mutlak olarak reddettiğimiz anlamına gelmez. Bilakis biz di­nin bir parçasıymış gibi siyasetle ilişkimizi sürdürür, özellikle üzerine is­tikrarlı bir binanın kurulacağı temel atma ve kuvvetli sütunlar icad etme safhasında eğitim, terbiye ve teşkilat ile uyuşan yönlerine sıkıca tutunu­ruz.[413]

 

İşkence; Kurulmuş Bir Binayı Yıkamaz

 

Bazen meseleyi anlamayan bir kısım çevreler, Allah düşmanlarının İhvan'a karşı darbe ve işkencelerin kurulmuş bir binayı yıkma olduğunu ve her defasında bunun tekerrür ettiğini zannediyorlar. Halbuki bunun hakikatle hiçbir alakası yoktur. Çünkü davet yolunda sünnetullah icabı çekilen çileler yıkım değildir. Bilakis -Allah'ın izniyle- binanın inşasında kullanılacak tuğla ve kerpiçleri cilalamak ve tecrübe etmektir. Her ne ka­dar bu işkencelerin sonucunda İhvan mensuplarının bir kısmı cemaattan uzaklaşmış olsa bile, bu, binayı yıkmak ve safları zayıflatmak anlamına gelmez, bilakis safları zaaf noktalarında arındırmak olarak değerlendiri­lir. Allah, safını başkalarıyla destekler de sonra bunlar öncekiler gibi ol­mazlar.

Şayet hedef, Allah düşmanlarının parçaladığı şu İslam beldelerinden herhangi birinde müstakil bir İslami hükümet kurmak olsaydı durum çok daha farklı olurdu. Belki bunun için çok büyük bir çabaya, derin bir te­mele ihtiyaç yoktu. Fakat bu, İslam beldesi evrensel İslam devleti gibi büyük bir projenin parçası olunca durum değişiyor, buna bağlı olarak te­melin derinliği ve sağlamlığı da farklılaşıyor. Çünkü hepsi tek katlı ve birbirine yakın binalar topluluğu için temel atmakla, bizzat bu binaların yerine gökdelenler yapmak için temel atmak, arasında çok büyük fark vardır.

Seçimlerde seslerin çokluğuna ve kemiyete önem verip keyfiyete dikkat etmeyen siyasi partilerin metodları bizim için elverişli olmadığı gibi bunların sonucundan da emin olunamaz. Şüphesiz bize, bu dava için yalnız seslerini verenler değil, bilakis canını, malını ve sahip olduğu herşeyini verecek ve şiddetlere karşı göğüs gerip tahammül edecek dava adamları lazımdır. Ve sadece satıh üzerinden başlayarak yükselecek bir binayı görme arzusu bizi, temelin atılması hususunda aceleye sevk etme­melidir. Aksine temeli iyice tahkim etmeliyiz.

Bu nedenle dava uğrunda harcanan zaman, fertlerin ömürleriyle de­ğil, davet ve milletlerin ömürleriyle ölçülür. Bizler zaferin geciktiği dü­şüncesine kapılmadan önce kendi nefislerimize şu sorulan sormamız la­zımdır: Biz zaferin mukaddimelerini ve bizden istenilenleri yerine getir­dik ve en mükemmel şekilde vazifemizi eda ettik mi? Sonra Allah Teala'nın mü'min kullarına "Mü'minlere yardım etmek üzerimize hak oldu."[414] buyurarak vadetmiş olduğu bu yardıma layık olduk mu? Yoksa kendimizi mü'minlerden zannedip başkalarını imana mı davet ettik?

Biz hak ile batıl arasındaki savaşın önemini hafife almıyoruz. Bila­kis yolun sarp, zor ve çetin olduğunu, dikenlerle, kanlarla, parçalanmış kafatası ve vücudlarla dolu olduğunu ve batılın son nefeslerini verinceye kadar bizimle savaşa devam edeceğini de biliyoruz. Fakat kuvveti veren Allah'tan yardım istiyor ve Alla Teala'nın: "Siz de onlara karşı gücünü­zün yettiği her kuvvetten ve cihad için beslenen atlardan hazırlık yapın, onunla hem Allah düşmanlarını korkutursunuz, hem de sizin düşmanları­nızı korkutursunuz..."[415] emri uyarınca gücümüz yettiği kadar kuvvet hazırlamanın sebeblerine sarılıyoruz. Ve biz Allah Teala'nın "Onlarlasavaşın ki, Allah sizin elinizle onları azablandırsın, rezil etsin ve sizi üs­tün getirsin ve mü'minlerin gönüllerini ferahlandırsın. Kalblerindeki öf­keyi gidersin. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah alimdir, ha­kimdir."[416] kavline kesin olarak iman ediyoruz.

Allah ile yapılan ticaretin kârlı bir ticaret olduğuna yakinen inanıyo­ruz.

"Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını -Tevrat, incil ve Kur'anda va'dedilmiş bir hak olarak- Cennet'e karşılık satın almıştır...."[417]

Ve Allah'ın şu va'dinin gerçekleşeceğinden de son derece mutmai­niz:

"Sizden iman edip de salih ameller işleyenlere Allah şöyle vaad bu­yurdu: Yemin olsun ki, kendilerinden evvel gelenleri nasıl hükümran kıl­dı ise onları da, kafirlerin yurduna getirecek (hakim kılacak) ve onlara kendileri için seçtiği dinlerini (islam'ı) kuvvetlendirip icra imkanı vere­cek, onları korkularının arkasından emniyete kavuşturacaktır. Böylece hiçbir şeyi ortak koşmayarak hep bana ibadet edecekler. Kim de bundan sonra fasıklık ederse, işte onlar asıl fasıklardır."[418]

Bu sebeble biz, mükellef olduğumuz bu yüce vazifenin ve onun için gerekli hazırlığı yapmanın peşindeyiz. Kalblerimiz umut dolu, Allah'a ve O'nun desteğine olan güvenimiz tamdır. Düşman kuvvetlerini görünce korku ve zillete düşmeyecek, Allah yolunda başımıza gelen darbeler ve işkenceler sebebiyle gevşemeyeceğiz, eğilmeyeceğiz, asla zaaf ve zillete düşmeyeceğiz.

Allah Teala yegane yardımcımızdır.[419]

 

Sabredin Ey Yasir Ailesi

 

Bundan sonra yukarıda zikrettiğimiz soruyla yakından alakalı şöyle bir soruya muhatap oluyoruz: İhvan hiç bir mukabele ve mukavemet gös­termeden darbelere hedef olmaya, işkenceleri sineye çekmeye ve acıları tekrar tekrar tatmaya daha ne kadar devam edecek?.

Bu soruya cevap vermeden önce yine Resulullah (a.s.)'ın siretine dönüp, bunun cevabını orada görmemiz, sanırım daha faydalı olacaktır. Mekke döneminde bizzat Resulü Ekrem (a.s.) ve O'nunla birlikte diğer müslümanlar, müşrikler Yâsir ailesine işkence ediyorlarken Resualullah (a.s.) yanlarına uğruyor ve onlara sadece "Sabredin ey Yasir ailesi! Size Cennette randevu veriyorum. Sizinle buluşma yerimiz cennettir."[420] diyebiliyordu. Hakikaten onlar da sabrettiler. Nihayet Yâsir ve hanımı Sümeyye hazretleri (Allah onlardan razı olsun) şehid oldular.

Allah'ın Resulü (a.s.) bu devrede hiçbir müslümana müşriklerin zu­lüm ve işkencelerine kuvvetle karşılık vermesini emretmedi. Zira böyle bir harekete teşebbüs etmeleri, zulüm ve işkenceyi durdurmayacak, aksi­ne işkenceyi artıracak, azınlıkta oldukları bir sırada müslümanların aley­hine neticelenecek, şiddetli saldırılara sebeb olacaktı.

Tarihin bize ulaştırdığı rivayetlere göre bazı müslümanlara yapılan işkenceler şiddetlenince onlardan birisi (Habbab b. Eret) Allah'ın elçisi­ne:

"Ey Allah'ın Resulü, çektiğimiz su işkencelerden dolayı bizim için Allah'a dua etmeyecek misin?" demişti.

Bunun üzerine Resulullah (a.s.)'ın öfkeden benzi kızardı ve şöyle buyurdu:

Sonra Resulullah (a.s.) Allah'ın bu işi (İslamiyeti) tamamlayacağını ve üstün kılacağını müjdeleyerek şöyle buyuruyordu:

Resulullah (a.s.) bazı müslümanlara Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi küfrün elebaşılarını öldürmelerini, yahut putların tamamını veya bazıları­nı kırmalarını emredebilirdi. Fakat O, yukarıda zikrettiğimiz sebeblerle böyle yapmadı. O'nun bu hareketinde her hangi bir menfilik söz konusu değildir. Belki davanın maslahatı ve ilahi hikmet bunu gerektiriyordu. Zi­ra hedef ve gaye müslümanların başına gelen eziyetleri durdurmak değil, Allah'ın davetini tebliğ etmek, üzerinde davet kalesinin, İslam devlet binaşının yükseleceği kaide ve sütunları teşekkül ettirmekti. Nitekim Al­lah'ın Resulü biliyordu ki, davet yolunda çile ve imtihan, anında durdu­rulması ve kendisinden kurtulmak gereken beklenmedik iki garip hadise değildi. Bilakis davet yolunda çile ve imtihan, sünnetullahın ta kendisiy­di. Bunda yürekleri deneme, paslarını arındırıp cilalama ve imanı artırma gibi nice yüce hikmetler gizliydi.. Çünkü zaferin emanet ve mükellefiyet­leri o kadar ağır ki, hiç bir dünya menfaatinin azdıramayacağı, hiç bir şiddetin caydıramayacağı şekilde denenip arındırılmış böyle bir toplum­dan başkasının onu yüklenmeye ve hakkıyla eda etmeye gücü kafi gel­mez.

Biz gerçekten siret-i nebeviye tabi olmak istiyoruz. Çünkü Resulullah (a.s.) gerek hicretten sonra gerekse müslümanlar için kurtuluş imkan­ları meydana gelmeye başladığı dönemlerde hiç bir zaman müşriklerin işkencelerine kuvvetle mukabele etmeyi düşünmemiştir. O, Bedir savaşına çıktığı zaman savaş amacıyla değil ticaret kervanının yolunu kesmek için çıkmıştı. Fakat Allah Teala ezeli ilmi ve takdiri ile o silahsız birliğin de­ğil, silahlı birliklerin müslümanların eline geçmesini murad etmişti. O sı­rada Resulullah (a.s.) bu beklemediği olayla karşılaşınca kendisini gölge­lendirmek için yapılan çardağın altında duruyor omuzundan ridasi düşün­ceye kadar Rabbine ısrarlı bir şekilde dua ediyor ve şöyle diyordu:

Bu olay Resulullah (a.s.)'ın kendi beşeri takdirine göre mü'minler az olduğundan bu savaşın onların aleyhine sonuçlanacağı ve davetin sona ereceği endişesini taşıdığım gösteriyordu. Fakat Allah'ın takdirinde mü'­minler için yardım ve zafer, Allah'ın düşmanları için şiddetli bir hezimet vardı. Bedir savaşında işkence ve müstezaflık dönemiyle zafer ve iktidar dönemi arasında bir dönüm noktası olacağı yazılıydı..

Aynı şekilde biz de, Allah düşmanlarının zulmüne mukabele etmeye başlamak için, bunu münasip kılacak zaman ve şartların oluşması gerek­tiğine ve bundan önce yapılacak herhangi bir teşebbüsün sonucundan emin olunamayacağına ve asıl hedefimiz olan davanın aleyhine olacağına inanıyoruz. Şu anda hedefimiz zulme uğrayan şahıslar değildir..

Yine aynı şekilde İslam aleminin çeşitli bölgelerinden bazıları içeri­sindeki İhvan'ın konumunun bu soruya apaçık bir cevap teşkil edeceğini ve de İhvan'ın hiçbir mukabele ve mukavemet göstermeden eziyet ve işkencelere katlanmaya devam etmelerinin mümkün olamayacağını söyle­riz. O halde hamasetli ve cesaretli gençlerin gönülleri mutmain olsun, aceleciler de acele etmesin. Bütün işler bir ölçüye göre cereyan eder.

"Allah emrini (îslamiyeti) galip getirecektir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezlar."[421]

 

Bu İşkenceler Liderlerin Hatasından mı?

 

İşkence atmosferi ve bu atmosferin uzaması bir başka soruyu günde­me getiriyor. Ve çoğu zaman bu soruyu bir kısım maksatlı ve ard niyetli kimseler şüphe uyandırmak amacıyla ortaya atıyorlar:

Soru şudur: "Bu işkence ve darbeler İhvan liderlerinin içerisine düş­tüğü hataların bir neticesi midir? Ve bu işkence ve darbelerin izalesi mümkün müdür?.

Yine bu sorunun da cevabını bulmak için siret-i nebeviye'ye dönelim ve Resulullah (a.s.) ve ashab-ı kiramın muhatab olduğu işkence ve dar­belerin onların içine düştüğü hataların bir sonucu olmadığını, aksine bu­nun Allah düşmanlarının Allah'a davet ve Allah yolunda çağıranlar karşı­sındaki tabii tutumları olduğunu bizzat müşahade edelim. Zira müşrikler ve Allah'ın düşmanları Allah'a daveti kendi batıl davaları, zulüm ve ada­letsizlik temelleri üzerine kurulmuş saltanatları adına tehlikeli görüyorlar.

Hakk'a davetin başlaması ve zaferle sonuçlanması halinde batıl da­valarının sona ereceğini ve bunun kendileri için büyük bir hezimet olaca­ğını iyi biliyorlar. Bunun için Hakk'a davete ve davetçilere karşı savaş ilan ediyor, kendilerinin sonu gelmeden önce Hakk'a davetin ve Allah'a çağıranların işini bitirmeye çalışıyorlar. Fakat bunu asla başaramayacak­lar. Çünkü bu davet, Allah'ın daveti, bu nur Allah'ın nurudur. Allah'ın nu­runu söndürmeye hiç bir kuvvetin gücü yetmeyecektir.

"Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Fakat ka­firler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır."[422]

 

Liderler, İmkanları Ölçüsünde Hayra Çalışmaktadır

 

Fakat Allah'ın düşmanları Allah'ın dinine savaş açacakları zaman sa­vaş ve tecavüzlerine destek sağlamak için bu kararlarını onaylatmak üze­re halkın cumhuruna veya efkar-ı umum'a takdim etmek, dolayısıyla da uydurdukları batıl suçlamalarını Allah davetçilerine yapıştırmak isterler. Nasıl ki, müşrikler; "O bir yalancıdır, bir sihirbazdır, kahindir, şair veya mecnundur. Daveti ve diniyle karıyla kocanın arasını açıyor" gibi iftiralar uydurarak Resulullah (a.s.)'a iftira edip saldırdılar...

Nasıl ki, Firavun ve etrafındaki "Mele"i (İleri gelen müşavare heye­ti) Hz. Musa'yı ve O'na inanan kavmini yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkarmakla suçladılar..

Aynı şekilde Allah düşmanları da İhvan'ı ve Allah yolunda çağıran­ları aşırılıkla, haddi aşmakla, terörizm'le ve idareyi ele geçirmek için di­nin arkasına gizlenmekle itham etmekte ve İskenderiyye'de Abdunnasır'ı öldürmeye teşebbüs senaryosu hazırlamak suretiyle darbe ve işkenceleri­ni onaylatmak için sun'i gerekçeler ve buna benzer daha nice saptırma, fitne ve şüpheler ortaya atmaktadırlar. Fakat Hakk'ın nuru bu gibi batıl töhmetlerin örtemeyeceği kadar kuvvetli ve parlaktır.

Aynı şekilde bu darbe ve işkencelerden sonra hedefe doğru sürekli yürüme azmini kaybedenler, bu işkencelere liderlerin içine düştüğü hata­ların sebep olduğunu iddia ederek liderleri suçlamaya yöneliyorlar ve bu da hoşlarına gidiyor. Halbuki bunun gerçekle ile hiç bir ilgisi yoktur.

Nitekim Resulullah (a.s.)'ın davet ettiği dinin Allah düşmanlarını ra­hatsız ve huzursuz eden birçok hükümlerinden ve bilhassa bir tek ilaha ibadete ve putları terketmeye çağırmaktan vazgeçmediği müddetçe eziyetleri önleme imkanı yoktu.

Ve Allah Teala kendisini; "Sen, sana vahyolunana sarıl. Muhakkak ki, sen dosdoğru bir yol üzerindesin. Muhakkak ki o (Kur'an) hem senin için, hem kavmin için bir şereftir. İleride de (onun hakkım yerine getirip getirememekten) hesaba çekileceksiniz" düsturuna göre hareket etmeye davet ederken Resulullah (a.s.)'ın bu hükümlerden herhangi birisini terk etmesi mümkün değildi. Dolayısıyla ilmi ile amil olanların da dünya selametini ve rahatını arzu ederek davetlerinden herhangi bir şekilde vazgeç­meleri mümkün değildi. Kaldı ki, mü'minlerin zaferi gerçekleşmedikçe Allah düşmanlarının müslümanlara yaptığı zulüm ve işkenceleri hiç bir zaman durmayacaktır.

Bunları ifade etmekle İhvan'ın ve liderlerinin hatadan masum olduk­larını kastedmiyoruz. Fakat Resulullah (a.s.)'ın etrafındaki ilk cemaatı da dahil olmak üzere hiçbir cemaat ve hareketin uzak olamayacağı, ferdi, yahut cüz'i hatalarla bu işkencelerin bizatihi liderlerden kaynaklanan ha­talara yüklemeğe veya hataların telafi edilmesiyle işkencelerin de telafi edilmesinin mümkün olduğu düşüncesi arasını ayırmak gerekir. Çünkü böyle bir düşünce tamamen yanlış ve hatalıdır.[423]

 

Altıncı Mesele

 

İhvan davet yolunda sarf ettiği malı nereden temin etmektedir? İhvan, şura prensibini terk mi etti? Ve daha başka meseleler...[424]

 

Davetçilerin Cepleri Bu Hareketin Hazineleridir

 

İhvan normal olarak hem kendilerini, hem de muhatablarını maksatlı çevrelerin ortaya attığı kasti şüphe ve batıl ithamlarla meşgul etmemeyi tercih eder. Ve onlara cevap olacak, bu ithamların asılsız olduğunu isbat edecek delil ve meşguliyetleri bir kenara bırakır. Çünkü İhvan herhangi bir ithama cevap verip onun asılsız olduğunu ispat ettiği zaman bu defa o ard niyetliler aynı tarzda yalan ve iftiradan ibaret başka bir itham ürete­ceklerdir. Bu durum ise hem ciddi çalışmaları bırakıp vakti harcamış, hem de şüpheci ve maksatlılara değer verilmiş olacaktır. Ama biz gene de bu konudaki ithamlara şu şekilde cevap vermek istiyoruz:

Cemaatın sahip olduğu herşeyin kaynağı sadece davetcilerin cebleridir:

Bir takım maksatlı ve art niyetli kimseler, îhvan'ın davet ve İslami hareket alanında harcadığı malın kaynakları konusunda bazı şüphe ve so­rular ortaya atmaktadır. Gerçekten İslami davet yolunda pek çok para harcanmıştır. Bu sorunun sahiplerine cevap vererek Şehid İmam el-Benna -Allah O'na rahmet eylesin- şöyle diyor:

"Hem bu maksatlı kimseler, hem de başkaları bilsinler ki, îhvan-ı Müslimin hiçbir zaman davaları uğrunda ne çocuklarının nafakasını ne kanlarının damlasını ve ne de zaruri ihtiyaçlarının parasını esirgemiştir. Kaldı ki, ihtiyaçlarından fazla para ve ek gelirlerini esirgesinler, Onlar bu davanın ağır yükünü omuzlarına aldıkları gün, bu davanın maldan ve kandan başkasına razı olmayacağını çok iyi biliyorlardı. Dolayısıyla bunların hepsini ortaya koymuş ve Allah Teala'nın şu buyruğunun manasını iyice idrak etmişlerdir:

"Şüphesiz Allah, Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen mü'minlerin canlarını ve mallarını -Tevrat, incil ve Kur'an'da söz veril­miş bir hak olarak- Cennet'e karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Al­lah'tan çok tutan kim vardır? Öyleyse yaptığınız alış verişe sevinin. Bu en büyük saadettir."[425]

Dolayısıyla onlar, Allah ile yaptıkları bu alış verişi, bütün faziletle­rin Allah'a mahsus olduğuna inanarak, gönül hoşluğu ve memnuniyetle, karşılığında her şeylerini vererek kabul ettiler.

Ellerindekilerle yetinerek insanların ellerindekinden müsteğni oldu­lar. Allah da onlara sahip oldukları az şeyde bereket ihsan etti de çok mahsul verdi.

Sonra Şehid İmam, İhvan'ın sandığında hiç bir hükümetin tek bir ku­ruşunun dahi olmadığını te'kit ettikten sonra İhvan'a şöyle sesleniyor:

"Sakın plan ve poğramınızda böyle bir teklifi asla kabul etmeyiniz ve para için iş yapmayınız."

Sonra da şöyle diyor, el-Benna:

"Biz hiç bir zaman kendi üye ve sempatizanlarımızdan başkaların­dan herhangi bir ihsanı kabul etmeyeceğiz."

İşte bu sebeble îhvan-ı Müslimin'in, cemaatlerin en zengini olduğu­nu görüyoruz. Çünkü İhvan, üyelerinin, hatta sempatizanlarının ceplerindeki her şeylerine malik olmuştur. İhvan'ın bu iddia ve tavrını bazan ma­teryalist düşünceye sahip olan kimseler garip karşılayabilirler. Ancak Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Osman b. Affan ve daha nice ilk müslümanları -Allah onlardan razı olsun- Allah yolunda infak ve bütün servetlerini harca­manın eşsiz örnekleri oldukları gibi, onları da bu şekilde her şeylerini harcamaya ve Allah katında olan nimetleri tercih etmeye sevk eden güç, kendisiyle beslendikleri ve kalblerine yudum yudum akıttıkları İslam'ın nurlu akidesidir.

Sonra herhangi bir hükümet ve iktidar, İslami cemaatlerden herhangi birisine bir yardımda bulunduğu zaman, onu asla Allah rızası için yap­maz, aksine onun arkasında kendi menfaatlerini temin etmek için yapar. Bu hususta fırsat bekleyenler pek çoktur. Ama İhvan, cemaatım teşkilat­landırdığı ilk günden bu yana -elhamdülillah- ellerini böyle iğrenç bir şeyle kirletmemiştir. Kendilerine bu tür şeyler teklif edilmiştir. Ancak Allah'ın lütfuyla tam bir tokluk ve iğrenti ile reddedilmiştir. Öyleyse öğ­renmek maksadıyla sual edenlerin kalbleri mutmain olsun, şüphe uyan­dırmak isteyenlerin de belleri bükülsün.[426]

 

Şûra; Mevcud Bir Asıl, Geçerli Bir Vakıadır

 

Soru sormaktan daha ziyade şüphe uyandırmak maksadıyla bazı fe­satçılar, İhvan-ı Müslİmin'in düzenleme ve kararlarında "Şura"ya layık olduğu yeri vermediklerini ve kendilerine tabi olanları körü körüne bir itaata zorladıklarını iddia ediyorlar.

Bu, gerçekten batıl bir iddiadır. Onların böyle bir iddiayı ortaya at­madaki maksatları, şahsiyetlerini kaybetme korkusuyla müslüman genç­lerin cemaatın saflarına katılmalarına engel olmaktır. İhvan'ın gerçek ko­numu, bu iddiayı tamamen red ve tekzib eder. Zira İhvan her yönüyle kuvvetli bir şahsiyette; yapıcı, etkileyici, değiştirici ve güçlü bir iradeye sahip müslüman gençler yetiştirmeyi arzu etmektedir. Yoksa cemaat İs­lam devletini kurmak gibi çok ağır bir yükü nasıl yüklenebilir? Böylesine ciddi bir konuda şahsiyeti ve iradesi zayıf; kendine has bir dünya görüşü ve etkinliği bulunmayan bir nesle nasıl itimat edilebilir?

Sonra İhvan, kendi mensuplarını, anlayış ve tatbikat bakımından Hz. Muhammed (a.s.)'in getirdiği şekilde salih bir İslam anlayışı ile mükellef tutarken, siret-i nebevi'de Resulüllah (a.s.)'ın kendisine vahy nazil olma­sına rağmen ashabıyla nasıl istişare yaptığını okuyup dururlarken plan, program ve aldıkları kararların da şura gibi mühim bir aslı ihmal etmeleri nasıl düşünülebilir?

Resulüllah (a.s.) bile ashabıyla meşverette bulunurken -fikir alışveri­şine ve karşılıklı istişareye daha ziyade muhtaç olduğumuz halde- bizler şura'ya nasıl önem vermeyiz?

İhvan-ı Müslimin cemaatının gerçek yapısı, şura meselesine verdiği önemi teyid etmektedir. Zira tesis edilen heyetlerin, şura meclislerinin ve cemaatın müesseselerinin tamamı şura'ya; düşünce ve tefrikadan uzak münakaşa'ya hürmet prensibi üzerine bina edilmiştir.

Ancak burada şu hususa işaret etmemiz gerekir: Şura heyetine istişa­re ve müzakere hakkını tanıdıktan sonra, aynı konuda muhalif görüş sahipleri bulunsa da çoğunluğun vardığı karar ve görüşe kesinlikle uyulma­sı gerekir. Artık bu aşamadan sonra fitne ve tefrikanın önlenmesi için ce­maatın safları arasında muhalif görüşlerin tartışma konusu edilmesi caiz değildir. Bu merhalede muhalif fikirlerin reddedilmesi, hürriyeti engelle­me veya şura'yı reddetme değil, aksine fitneye engel olma ve cemaatın saflarını tefrikaya düşmekten muhafaza etmektir.[427]

 

Davet; Sevdirip Amel Ettireceği Gibi, Bağlayıcı Ve Birleştiricidir de

 

Bazı maksatlı çevreler, İhvan'ın, sanki yalnız kendileri müslüman, diğerlerinin müslümanlığı şüpheliymiş gibi, kendilerinden başka cemaat­lara karşı üstünlük tasladığını ve kendilerinden olanlarla dost olup, kendi­lerinden olmayanlara karşı kaba ve düşmanca tavır takındıkları şeklinde ve bu minvalda daha bir çok şüphe ve problem ortaya atmaktadırlar.

 

Allah'ın Resulünü (a.s.) kendilerine rehber ve lider kabul eden kim­selerin, liderleri, kendilerine eza eden müşrikler hakkında bile "Al­lah'ım! Kavmimi hidayete ulaştır, çünkü onlar hakikati bilmiyorlar"[428] derken, kendilerinin bu ruhu taşımaları mümkün müdür?..

O halde müslüman kardeşlerimize, bu ruhu taşımamız nasıl düşünü­lebilir?

Hakikat şu ki, -elhamdülillah- İhvan kurulduğu günden beri sevgi, muhabbet, uhuvvet, mülayemet, şahıs ve cemaatlerin kusurunu araştırma­ma, başkalarının ezalarına sabretme ve kötülüğü iyilikle defetme ruhu ile hareket etmektedir.

Bu hususta, Şehid İmam Hasan el-Benna'nın bize tevcih ettiği bir ifadesini hatırlatmak yerinde olur sanırız:

O şöyle diyor:

"İnsanlar'a karşı insanlar kendisine taş atarken onlara meyve ile mukabele eden ağaçlar gibi olunuz."

"İttifak ettiğimiz mevzularda birbirimize karşılıklı yardım eder, hak­kında ihtilafa düştüğümüz fer'i meselelerde birbirimizi mazur görürüz" düsturu, müslümanların seslerini birleştirmeye, her türlü ihtilaf ve tefri­kadan uzaklaşmaya duyduğumuz arzuya apaçık bir delildir.

Sonra İhvan çeşitli mevkileri ele geçirmeden önce insanların kalblerini kazanmayı arzu etmektedir. Ve başka cemaat ve insanlara kafir veya fasık hükmünü vermekten de şiddetle kaçınır. Sanıyoruz tekfir fikrinin Üstad Hasan el-Hudeybi'nin "Kadı değil, davetçiyiz"[429] adlı eseriyle karşılaştırılması bu iddianın asılsız olduğunu isbat etmeye yeterli bir de­lildir.

Sonra İhvan-ı Müslimin'in İslami sahadaki diğer İslami cemaatlar nezdinde kazandığı bu güzel güven ve itimad, Allah düşmanlarından baş­kasına hizmeti olmayan bu şüphe ve iddiaların asılsız olduğuna en hayırlı bir delildir. İhvan'a mensup bazı şahıslardan cemaatın ruhuna ve bu anla­yışına muhalif bir davranışın vakî olduğunu farzetsek bile, bunun cemaa­tın bir hatası olarak değil, düzeltilmesi gereken ferdi hata ve muhalefetler olarak kabul edilmesi lazımdır.[430]

 

Onlar; Allah'a Karşı İhlaslıdırlar

 

Onlar; din'in arkasına sığınmıyorlar. Kendilerini zindanlara atan ve işkence edenlerin ajanı da değiller:

Soru olmaktan daha ziyade, İhvan'ın bir takım dünyevi maksat ve ar­zular sebebiyle, din'in arkasına sağındığı, ganimet ve makam elde etmek için hükümeti ele geçirmeye çalıştıkları şeklinde bazı şüphe ve ithamlar ortaya atılmaktadır. Bir takım Allah düşmanları da, buna ilave olarak, İh­van'ın liderlerini bazı hükümetlerin veya İslam düşmanı güçlerin hesabı­na çalışmakla itham etmektedirler.

Şimdi, İhvan'ın dünyevi bir takım maksatlar için din'in arkasına sı­ğındığı iddiasına gelince; -60 yılı aşkın bir süreden beri bu cemaatın göl­gesi altında yaşayan biri olarak- ben derim ki, bu, hiç bir aslı esası olma­yan bâtıl bir iddiadır. Bu itham, beldelerimizde hakim olan sistemlerin; İslam davasına hizmet edenlerle İhvan'ın karşısında olanların iman ettiği rejimlerin ortaya attığı bâtıl ithamlar cümlesindendir. Bütün bunlar, sanki bu sistem kolay bir şekilde değiştirilmesi mümkün olan küçük bir kürsü, yahut boş bir kovaymış gibi, (Mevcud idareyi kuvvet yoluyla ele geçir­meye çalışıyorlar) şeklindeki temcid pilavları gibi tekrarladıkları töhmet­leri sayesinde İhvan'a karşı giriştikleri acımasız darbe ve sindirme giri­şimlerini halkın gözünde haklı çıkarmak içindir.

Şurası iyice bilinmelidir ki, bu rejimler İhvan'a mensup şahıslara ve İslam davası için çalışanlara karşı savaş ilan etmiyorlar, bilakis bunlar, bizzat kendilerinin ve kendilerinden başka diğer İslam düşmanlarının heva ve heveslerine aykırı düşen bir çağrı ve yöneliş olması hesabiyle İs­lam'a karşı tuzak kuruyorlar.

Sonra basit bir mantık bizi, kendi kendimize şöyle bir soruyu sorma­ya sevkediyor: Madem ki, İhvan dünyevi arzuların peşindeyse ve bunun için dinin arkasına sığınıyorsa, zindan, işkence, ölüm, sürgün, mallarının gasbedilmesi gibi pek çok zarar ve ziyana çarptırılmalarına rağmen hala bu yolda yürümede neden ısrar ediyorlar?

Bu tür ithamları ortaya atanların -Şayet bilmiyorlar yahut bilip de bilmemezlikten geliyorlarsa- bilmeleri gereken hakikat şudur: İhvan, bu dini, yeryüzünde iktidar yapmak amacıyla çalışır ve cihad ederken ve bu hususta ısrar edip dururken, fiili olarak, onların işaret ettiği hiç bir dünya malının, hiç bir dünyalık menfaatin muadil olamayacağı pek çok ganimet ummaktadırlar; gerçekten onlar, Allah'ın rızasını , Allah'ın nimetlerini, Allah'ın cennetlerini, Allah'ın rahmetini, mağfiretini ve azabından kurtu­luşa ermeyi umuyor ve arzuluyorlar.

Çünkü onlar Allah Teala'nın: "Ey iman edenler, sizi elim bir azabdan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi, size? Allah'a ve Peygamberi­ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad ederse­niz. Eğer bilirseniz bu sizin için çok daha hayırlıdır. O, sizin günahları­nızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve adn cennetlerindeki güzel yerlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var. Allah katından yardım ve yakın bir zafer... Habi-bim, sen mü'minlere müjde ver,"[431] nidasına; "(lebbeyk) buyur ey Rabbimiz, buyur" dediler.

Beslenme, giyinme ve tedavi olma gibi hayati önem taşıyan ihtiyaç­lar yönünden çok kötü ve çok çetin bir yaşam içerisinde, yanlarına iz yapan hurma liflerinden yapılmış sert hasırlar üzerinde uyuyarak hapishane ve zindanlarda onlarca yılını feda eden insanların, bütün bu acılara dün­yevi maksatlar için katlandığı düşünülebilir mi? Şayet bunlar cemaatları­nı terkedip zalim hakimlere destek olsalardı, bütün bu zorluklardan can­larını kurtarıp zindanlardan çıkabilirlerdi. Fakat onlar bunu yapmadılar, aksine Allah katında olan nimetleri tercih ederek, kendilerinden sonraki­lere yücelmiş ve yüceltilmiş olarak teslim etmek için zulüm ve azgınlığın karşısında Allah'ın bayrağını yükseltmeye devam ettiler. Böyle kimsele­rin, dünyanın, dünyevi arzuların yahut makam, mevki ve buna benzer ge­çici şeylerin talibi olmaları tasavvur edilebilir mi? Gözlerinin önünde ölümü onlarca defa müşahade ederken, kardeşlerinin gözleri önünde ya­pılan işkenceler sonunda şehid edildiklerini görürken, onlar için böyle bir şey nasıl söylenebilir? Şayet onlar dünyanın taliplileri olsalardı, bu du­rumları gördükten sonra bizzat aynı yol üzerinde yürümeye devam etme konusunda hala ısrar edebilirler miydi?

Ey şüphheciler! İddia ettiğiniz hususlarda aklınızla mı hüküm veri­yorsunuz?.. Yoksa kendiniz hakkı bildiğiniz halde başkalarını yanıltmak ve saptırmak için mugalata mı yapıyorsunuz?. Veya muhataplarınızın akılsız olduklarını mı sanıyorsunuz?[432]

 

İhvan Sadece Hak'kın Temsilcisidir

 

İhvan'ın herhangi bir hükümet, yahut herhangi bir düşüncenin tem­silcisi olduğu şeklindeki itham ve iddialara gelince, bilemiyorum, bunu isbat etmek için bize gösterebileceğiniz herhangi bir deliliniz var mı aca­ba ey fesatçılar? Yoksa bu sadece şüphe uyandırmak ve tefrika çıkarmak için uydurduğunuz yalan bir iddia mıdır?

Veya insanların tasdik edivereceğini zannettiğiniz basit bir mantık mı?. Gerçekten ben, çağdaş hakimlerden birini tam bir budalalıkla Üstadı Abdunnasır'ın mantığına uyarak şöyle dediğini işitmiştim:

"Şüphesiz ihvan komünizme karşıdır. Sömürgecilik de komünizm'e karsıdır. Öyleyse ihvan sömürgeciliğin temsilcileridir..."

Başkaları hesabına çalışma ithamıyla ilgili olarak Şehid İmam el-Benna "Beşinci konferans risalesinde şöyle diyor:

"Gerçekten bazı insanları İhvan'ı Müslimin'in, davet yıllarının her­hangi bir döneminde herhangi bir hükümetin aleti olduğunu, yahut kendilerinden başka birilerinin gayesini gerçekleştirdiklerini veya kendi metod ve programlarının haricinde bir programa göre hareket ettiklerini zannetmesinden daha büyük bir hata olamaz."

İhvan'ın İmam el-Benna'nın şehid edilmesinden sonraki ve bugünkü gerçek durumu -elhamdülillah- İmam'ın bu açıklamasını teyid etmekte­dir.

İhvan'ın, hesaplarına çalışmakla itham edildiği güçlere baktığımız zaman, bunların gerçekten ya İslam düşmanı ya da İslam düşmanlarıyla işbirliği yapan münafıklar olduğunu görüyoruz. O halde İslam'ın bayrağı­nı taşıyan ve bu sebebe, -sabrederek ve ecrini Allah'dan umarak- bela, şiddet ve musibetlere maruz kalan kimselerin İslam düşmanlarının ve on­larla işbirliği içerisinde olan münafıkların hesabına çalışmaları nasıl mümkün olur?

"Bize Allah kafidir. Ve O, ne güzel vekildir."

Sanırız bu noktada Şehid İmam'ın bir sözünü hatırlatmamız yerinde olur:

"Eğer bir gün size; şahı ve kurumların yardımına sığınıyorsunuz denecek olursa, siz de öyle diyenlere: "Biz yalnız Allah'a iman ettik, sizin O'na ortak koşup durduğunuz şeyleri inkar ettik" deyiniz. Şayet düşman­lıklarında inad ederlerse o zaman da "Bizden emin olabilirsiniz. Size sövmeyiz. Biz cahilleri arayıp onlarla arkadaş olmayız deyiniz."[433]

 

Bazı Meselelerin İzahı

 

Davet yolunda yürüdüğümüz zaman sürecinde bazı meselelerle ilgili olarak çeşitli sorularla karşılaşıyoruz. Hem cemaatın safındakilerin bu meseleler hakkında yeterince bilgi sahibi olması, hem de cemaat haricindeki insaflı kimselerin bu hususlarda aydınlatılması için bu soruların iza­hına ihtiyaç duyuyoruz. Maksatlı ve art niyetli kimselere gelince; biz on­larla uğraşacak değiliz. Hem kendimiz, hem de onlar için Allah'dan hida­yet dileriz.

Burada öncekilere ilaveten başka bir takım sorular daha arzedeceğiz:

Biz müslümanların tek cemaati miyiz?

İhvan'ın diğer İslami cemaatlerle olan ilişkisi nasıldır?

İhvan'ın siyasetle olan ilişkisi nedir?

İhvan'ın Hasan el-Benna'ya karşı besledikleri takdir hisleri, tasav­vuf ve tekfir konusundaki tutumu,

İhvan ve selef anlayışı,

Aynı şekilde cemaatın, bazı cemaat üyelerinin yazdıkları eserlere ve bu eserlerdeki fikirlere karşı tavır ve tutumları nedir?[434]

 

Evvela, Biz Müslümanların Cemaati miyiz?

 

Bu, İhvan'ın, kendilerini müslümanların cemaatı kabul edip, kendile­riyle beraber olmayanların, yahut kendilerine karşı çıkanların müslüman olmadığını söylediklerini iddia ederek bazı çevrelerin ortaya atmaktan zevk aldığı bir meseledir. Bu, aslı ve esası olmayan cemaat aleyhinde uy­durulmuş batıl iddia ve bir iftiradan ibarettir. Cemaat kurulduğu günden beri asla böyle bir iddiada bulunmamıştır.

İhvan gerçekte şunu söylemiştir:

"Biz İslami davet sürecinin bu nazik merhalesinde İslamın beklediği vazifeleri ifa etmek için ciddi çalışmalar yapmak üzere kendi arasında ahidleşme yapan müslümanlardan bir cemaatiz."

Dolayısıyla biz İslam devletini ikame ve İslam hilafetini iade etmek suretiyle Allah'ın dinini yeryüzünde hakim kılmak için çalışmaktayız.

İhvan bunun, yalnız kendilerinin vazifesi olduğunu değil, bilakis kendileriyle birlikte diğer müslümanlann da vazifesi olduğunu söyler ve bu yüce gayeyi gerçekleştirmek için bütün müslümanlan kendileriyle be­raber çalışmaya davet eder. Bu sebeble, İhvan'ın kendisini bütün müslümanların cemaatı kabul ettiği zannına sürüklenmiş olabilir. Halbuki bu, onların, kendilerini bütün müslümanların cemaatı olarak gördükleri anla­mına gelmez. Düşmanlarımızın karşısında bir tek kalp halinde, bütün müslümanların seslerinin birleşmesine, güçlerinin tevhidine olan arzu ve emelimiz sonsuzdur.

Bu meseleyi -yahut dedikoduyu- ortaya çıkaran esas neden Üstad Said Havva kardeşimizin zaman zaman bazı eserlerinde bu mevzu ile ala­kalı olarak ifade ettiği fikirlerdir. O, yazdığı şeyler arasında müslüman cemaatlerin vasıflarının İhvan-ı Müslimin Cemaatı'nın vasıflarına uygun olması gerektiği tezini savunmaktadır. Bu, O'nun şahsi re'y ve içtihadıdır. Zaten Said Havva'nın bizzat kendisi de aynı zamanda bunun cemaatın görüşü olmadığını, kendi fikri olduğunu ifade etmektedir.

Nitekim O, şöyle diyor:

"Davet Cemaatimizin muteberfakihleri ihvanı Müslimin'in, bü­tün müslümanların cemaatı olma vasıflarını tahakkuk ettirmek için gay­ret sarfeden müslümanların cemaatlerinden bir cemaat olduğunu kabul etmektedir."

Bu böyle olduğu gibi; cemaatın tarihinde, hiç bir zaman, İhvan'ın kendileriyle beraber olmayan, yahut kendilerine karşı çıkanları gayri müslim kabul ettiği asla vaki olmamıştır. Kaldı ki, cemaatin herhangi bir müslümanı tekfir etme düşüncesinden şiddetle kaçındığı herkesçe bilinen bir şeydir. Bu nedenle bir kere daha te'kid ediyoruz ki, cemaatın bu mevzudaki görüşü; kendisinin bütün müslümanların cemaatı olduğu değil, müslüman cemaatlardan bir cemaat olduğu şeklindedir.

Öyleyse bilerek yalan söyleyenler, bu yalanlarından ötürü utansınlar.[435]

 

İhvanın Diğer İslami Cemaatlerle İlişkisi

 

Müslümanlar arasında tefrika çıkarmaya çalışmayan şahıs ve cema­atleri kendilerine düşman olarak gördüklerini, yahut İhvan'ın sadece ken­dilerinin sahih bir İslam ve hakk üzere, diğer cemaatlerin ise batıl bir yol'da olduklarını kabul ettiği şeklinde bir iddia'ya teşebbüs etmektedir. Bu, cemaatın aleyhinde düzenlenmiş yalan ve iftiradan ibaret batıl bir it­hamdır. Müslümanların seslerini ve güçlerini birleştirmeye çalışan bir ce­maattan, başkalarına karşı böyle bir ruhu taşıyabileceklerini düşünmek mümkün mü?

Bu iftiranın asılsız olduğunu isbat etmek için, Şehid İmam el-Benna'nın diğer İslami cemaatlere karşı tavrını ifade eden, kendisinin yıllarca tekrarladığı ve -elhamdülillah- İhvan'ın da sımsıkı sarılmaya devam ettiği bir sözünü hatırlatmamız yerinde olur sanırız:

"İhvan-ı Müslimin, sahaları farklı olsa bile, bütün cemaatleri is­lam'ın zaferi için çalışan cemaatler olarak görüyor ve hepsi için başarı temennisinde bulunuyor. Ve İhvan, bu cemaatlere programlarını birleş­tirmeleri, birleştirmek için çalışmaları ve umumi bir fikir etrafında bir­leşmeleri hususunda zorlamaya gitmiyor."

Bu karar, el-Benna'nın, Mansure ve Asyot'ta yaptığı İhvan'ın dör­düncü dönem toplantısında alınmıştır. Ve söze müjde veriyorum ki, irşad mektebimiz bu kararı icra etmeye başladığı zaman, kendilerine bu karar ulaşan ve -inşaallah- zamanla İslam için çalışanların başarısıyla sevinen­ler tarafından kendilerine haber verilen bütün cemaatlerden güzel bir des­tek bulacaktır.

Yine el-Benna altıncı dönem konferansında yukarıda alınan kararları te'kid ederek şöyle diyor:

"İslami cemaatlara karşı tavrımıza gelince; metodlarımız farklı ol­sa bile, sevgi, muhabbet, uhuvvet, karşılıklı yardımlaşma ve sadakat esa­sına dayanır. Hepsine karşı muhabbet eder, yardımlarımızı esirgemeyiz. Sevgi ve karşılıklı yardımlaşmanın gölgesi altında hakkın muzaffer ol­ması için görüş birliği yapmaya ve ihtilaflı fikirlerin arasını bulmaya ça­lışırız. Fıkhı bir görüş, yahut mezhebi bir ihtilaf, onlarla bizim aramızda uzaklaşma nedeni olamaz. Zira Allah'ın dini bizatihi kolaydır.

"Hiçbir kimse yoktur ki, din hususunda (amellerim eksiksiz olsun di­ye) kendini zorlasın da din ona galebe etmesin."[436]

Muhakkak ki, bizi bu yolda Allah Teala muvaffak kılacaktır. Hak ve hakikati mülayim bir uslubla ortaya koyduğumuz zaman, kalpler ısınarak meyledecek, akıllar ve kalpler mutmain olacaktır. İsimlerin, lakapların, şekli ayrılıkların ve nazari engellerin ortadan kalkıp yerine Muhammedi orduların saflarını birleştirerek ameli vahdetin kaim olacağı, din için çalı­şan, Allah yolunda cihad eden müslüman kardeşlerden başka kimsenin kalmayacağı günün yakında geleceğine inanıyoruz.

"Kim Allah'ı, Peygamberini ve mü'minleri yâr edinip yardımda bu­lunursa, şüphesiz ki, üstün gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır."[437]

Kurulduğu günden bu ana gelinceye ve Allah'ın dilediği zamana ka­dar diğer İslami cemaatlere karşı İhvan'ın taşıdığı hakiki ruh işte budur: Sevgi, muhabbet, uhuvvet, karşılıklı muavenet, dostluk, müslümanlann güçlerini tevhid ve saflarını birleştirme, şekli ayrılık ve nazari engelleri ortadan kaldırma...

Aynca İhvan, Şehid İmam'ın şu ifadesini devamlı mülahaza eder:

"Bütün engellerin kalkıp, yerine Muhammedi orduların saflarını birleştiren ameli "vahdet"in kaim olacağı ve ortada "kardeş müslümanlar"dan başka kimsenin kalmayacağı günün geleceğine inanıyoruz."

Dikkat edilirse İmam, özellikle "Müslüman Kardeşler" tabirini kul­lanmamıştır. İki ifade arasındaki fark ise gayet açıktır.[438] Tıpkı bizim, İmam'ın; "Karşılıklı yardımlaşma ve muhabbetin gölgesinde hakkın mu­zaffer olması için çeşitli düşünceleri birleştirir, muhtelif fikir ve görüşle­rin arasını tevhide çalışırız" ifadesindeki inceliği mülahaza edişimiz gi­bi. Bu ifade, tevhidin, herhangi bir bâtılı ikrar edip etrafında birleşmekle değil, hakkı muzaffer edecek bir tevfik ile mümkün olabileceğini, yalan ile suçlama ve kusurunu açığa çıkarmakla değil, muhabbet ve karşılıklı yardımlaşmanın gölgesinde hasıl olur.

İhvan'ın, diğer fırkalar tarafından nice kötülüklere maruz kaldığını Allah Teala biliyor. Fakat onlar cemaatın bu anlayışına bağlı kaldıkları, müslümanlann seslerini birleştirmeye çalıştıkları ve tefrikaya götüren her şeyden uzak durdukları için ecrini Allah'dan umarak bütün bu kötülüklere tahammül etmektedirler. Tefrika çıkarmaya çalışan ve surete aldananlara Allah mağfiret eylesin.[439]

 

İhvan Ve Siyaset

 

Bu meseleyi gündeme getirenler, diğerlerine nisbetle daha çok İsla­mi davetin camilere hapsedilmesini ve devlet yönetimi, kanun koyma, hüküm çıkarma, yasama ve yürütme organlarının sahasına karışmamasını isteyen Allah düşmanları ve bunların temsilcileridir. İhvan'ın millet mec­lisine girmek için Mısır'da seçimlere girmesi münasebetiyle bunlardan bir çoğunun maskeleri ve buna ilaveten Allah düşmanı ve kötü niyetli çevrelerin ağır saldırısı açığa çıkmış oldu. Öyle ki, bunlar saldırı ve İhvan'a karşı giriştikleri hücumların sınırını İslam'dan vazgeçme noktasına kadar ileri götürdüler.

"Din siyasete, siyaset de dine karışmaz" ifadesini ve müslümanları, komünist ve benzerlerinin elde ettiği gibi siyasi haklarını elde etmekten men eden partiler kanununun nasıl çıkarıldığını, bağımsız müslümanlann aleyhine seçimlerin tanziminin nasıl yapıldığını ve bilhassa müslüman milletvekillerinin bağımsız olarak millet meclisine girmelerini engelle­mek için ansızın çıkarılan yeni seçim kanunlarını hepimiz hatırlıyoruz. Bütün bu engellemelere rağmen İhvan "Hizbü'l-Vefd"[440] ile beraber seçimlere girmek suretiyle bu engeli aşınca Allah düşmanlarının ve uşak­larının kinleri kaynaştı ve cemaata karşı amansız bir hücuma geçtiler. İhvan'ı; dini çizgilerinden sapıp siyasete ve particiliğe yöneldiğini, dünyevi maksatlar için çalışmaya başladığını söylediler ve benzeri ithamlarla suç­lamaya ve tasvire başladılar.

Biz İslam'ın şümulünden ve onun hem bir din hem de bir devlet ni­zamı olduğundan bahsetme ihtiyacını duymuyoruz. Zira bunu inatçı mün­kirden veya maksatlı sapık'dan başkası inkar etmez.

Biz, sözü, cemaatın siyasete karşı tavrının ne olduğuna ve başlangıç­taki tavrında herhangi bir değişime uğrayıp uğramadığına, siyasi çalışma­ların arkasında yatan maksat ve gayelerinin ne olduğuna getirmek istiyo­ruz.

Burada, Hasan el-Benna'nm yıllarca İhvan'ın talebelerine verdiği konferanslarda söylediği bir sözünü hatırlatmak istiyoruz: Siyasetle parti­cilik arasındaki farkı izah ettikten, İslam'ın sınırlandırılmasını, müslü­manlann siyasi, içtimai, iktisadi, kültürel ve daha başka meselelerinden tecrid edilmesini ve uzaklaştırılmasını reddettikten sonra Benna şöyle de­mektedir:

"İslam'ın geniş anlamını ve particilikten ayrı olan siyasetin manası­nı bu umumi izahımızdan sonra bir müslüman, bakışlarını ümmetin me­selelerine çeviren, ümmetin meselelerine önem veren ve üzerine titreyen siyasi bir şahsiyet olmadıkça müslümanlığını asla tamamlayamayacağını serahatle söyleyebilirim. Yine aynı tarzda İslam'ın bu şekilde daraltıl­masının ve müslümanların hayatından tecrid edilmesinin bizzat İslam'ın kabul etmeyeceği bir şey olduğunu da ifade edebilirim. Aksi halde o top­luluk, henüz İslamı anlamamış demektir."

El-Benna sonra şöyle diyor:

"Ey efendiler! Allah biliyor ki, İhvan hiç bir zaman siyasi düşünce­den uzak olmamış ve de hiç bir zaman müslümanların meselelerinden uzak kalmayacaktır, Onlar davetlerinde siyasetle dini ebeddiyen birbi­rinden ayırmayacak, ama insanlar onları günün hiç bir saatinde partici olarak göremeyecektir."

"Çirkin söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve şöyle derler: "Bizim amellerimiz (Allah'a ibadetlerimiz) bize ve sizin amelleriniz (Put­lara ibadetleriniz) size aittir. Bizden emin olabilirsiniz, size sövmeyiz. Biz cahilleri arayıp onlarla arkadaş olmayız."[441]

İhvan'ın kendi gayelerinin dışında bir gaye için çalışması, yahut ken­di düşüncelerinden başka bir düşünceye hizmet etmeleri veya dosdoğru olan İslam'ın renginden başka bir renkle boyanmaları ise imkansız bir şeydir.

"Biz Allah'ın boyasıyla boyandık. Boyası Allah'tan daha güzel olan kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz."[442]

İhvan'ın siyaset ve particiliğe karşı tavrı işte böyledir. O'nun hiç bir zaman bu tavrında herhangi bir değişiklik olmamıştır. Belki kamuoyu kendilerinden doğruluk, sadakat, ihlas, cemaate bağlılık ve İslam'ın ışı­ğında milletin selamet ve menfaatlerine düşkünlük gördüğü bir kısım üyelerinin, millet meclisine girmeleri mümkün olan bazı bölgelerde seçi­me girerek İhvan'ın bir temsilci heyetinin bulunmasını talep etmiştir, ih­van'ın daima göz önünde bulundurduğu tek şey, cemaat içerisinde siyase­tin, eğitim ve terbiyeye ağır basmamasıdır.[443]

 

İhvan Ve Hasan El-Benna

 

Bazı çevrelerin: Şüphesiz ki, İhvan, Hasan el-Benna'yı aşırı bir şe­kilde ta'zim ve takdis ediyor, yahut ma'sum veya söylediği ve yazdığı herşeyi içinde hata payı olmayan bir hakmış gibi kabul ediyor" şeklinde mugalata yapmak hoşlarına giderken; bir takım kimseler de İhvan'a men­sup bazı şehidlerin Hasan el-Benna'nın söylediği ya da yazdığı şeylerin tesirinde kalarak şehid olduğunu söylemekte ve buna benzer dedikoduları dillerine dolamaktadırlar.

On yılı Benna hayatta iken olmak üzere, cemaatın gölgesinde idrak ettiğim 60 yılı aşan zaman boyunca bizatihi gördüğüm ve müşahede etti­ğim hakikat şudur: Gerçekten ben, İhvan'dan hiçbir kimsenin el-Benna'ya karşı ta'zim veya takdis nazarıyla baktığını, yahut O'na karşı masum mu­amelesi yaptığını görmedim. Bizzat İmamın kendisi bey'at için vaz ettiği 20 madde halindeki usul'den altısında

"Masum olan Resulullah (a.s.)'dan başka her insanın sözlerinden bir kısmı alınabilir de atılabilir de. Selef den -Allah onlardan razı olsun- kitap ve sünnete muvafık olarak gelen haberlerin tamamını kabul ederiz. Aksi halde kitap ve sünnet tabi olmaya daha layıktır" dediği halde bu id­dia nasıl doğru olabilir ki?

İhvan içerisinde müşahede ettiğim hakikate gelince, o da İhvan'ın haddi aşmadan ve şeriat'e muhalif bir noktaya getirmeden Hasan el-Ben­na'ya karşı çok şiddetli bir sevgi ve takdir hissi beslemeleridir. Bu sevgi ve takdir hissi ise tabii bir şeydir.

Mesela herhangi bir insanın tehlike ve ölümle karşı karşıya kaldığı­nı, sonra kendisini harhangi bir kimsenin sırtında taşıyarak bu tehlikeli yoldan kurtardığını düşünecek olursak, bu şahsın kurtardığı kimsenin sevgi ve takdirini kazanmasında garipsenecek bir durum söz konusu ola­maz. Dolayısıyla, İhvan biliyor ki, kendileri İslam'ı ve İslam'da salih amel işlemenin yolunu bilmeleri sebebiyle helak olma ve ahiret yolundan başka bir yolda yürüme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardı. Sonra Al­lah, kurduğu cemaata hizmet etmek suretiyle Hasan el-Benna vasıtasıyla, onlara bu yoldan uzaklaşmalarını nasip etti ve bu tehlikeden kurtardı. O halde insaflı bir kimsenin, onlann, Hasan el-Benna'yı sevmelerine ve tak­dir etmelerine karşı çıkması mümkün müdür?

Bazen İhvan'dan birisi, herhangi bir şekilde ta'zim veya takdisden, yahut ismet vasfı isnat etmekten kaçınarak eserini ve faziletini zikretmek suretiyle yazılı ve sözlü olarak Hasan el-Benna'dan bir şey naklederken bazı ifadelerinde mübalağaya kaçıyor. Dolayısıyla da yukarıda zikredilen iddia ve ithamlarla İhvan'ı suçlamaya bir vesile yapmak için bu tür ifade­lere takılmak bazılarının hoşuna gidiyor. Ancak İhvan biliyor ki, Hasan el-Benna da bir insandır. Dolayısıyla hata etmesi de, isabet etmesi de her zaman mümkündür. İhvan'dan hiç bir kimse, bunun aksini asla söyleme­miştir.

İhvan'dan bazı kimselerin, Şehid İmam'ın yazdığı ya da söylediği sözlerin etkisinde kalarak şehid olduğu şeklindeki iddiaya gelince; İslam ve İslam'ın hedeflerini ortaya çıkarmak için çalışma; davet sürecinin bu merhalesinde İslam'ın müslümanlardan istediği vazifeleri yerine getirme; zulüm ve karanlıkların insanlığı dalga dalga kapladığı, fikir ve kaynakla­rın izdiham ettiği, İslam'ın hakikatini ve ona karşı vazifelerin neler oldu­ğunu bilmeme konusunda müslümanlar arasında cehaletin yayıldığı bir dönemde, İslam devletini ikame, İslam hilafetini aide etmek için çalışma­nın zaruri olduğu noktalarında genel olarak etkilenme olduğu doğrudur.

Şüphesiz ki, çok geniş bir inceleme ve araştırmadan, derin bir tefek­kürden sonra ilk İslam devletini kurarken Resulullah (a.s.)'ın izlemiş ol­duğu yol ve gidişatını örnek alarak, İslam'ın aslını tatbik ve İslam devleti­ni kurmak için İhvan'ın faaliyet programını, çalışma planını Hasan el-Benna belirlemiştir. Dolayısıyla İslam'ı yeni idrak etmiş müslüman genç­liğe geniş ve açık bir uslubla İslam'a hizmet etmenin sahih olan metodu­nu izah etmek istediğimizde, birimiz buna Şehid İmam'ın sözlerini şahid tuttuğu zaman, bu hareketimiz yadırganacak bir şey olabilir mi? Yoksa asla doğruyu bulamayacaktan halde kendi başlarına İslam'ı öğrenmeleri için bu gençleri, kitapların sayfaları arasında şaşkın şaşkın dolaşmaya terk etmemiz daha mı hayırlıdır?..

Şüphesiz Hasan el-Benna'ya karşı Allah düşmanlarının ve temsilci­lerinin çok şiddetli bir düşmanlık taşıdıklarını, bunu, Benna'nın ortaya koyduğu davet ve kurduğu cemaatte kendileri ve batıl davaları aleyhine büyük bir tehlike görmelerinden kaynaklandığını hepimiz çok iyi biliyo­ruz. Buna rağmen, az da olsa, bazı müslümanların Hasan el-Benna'ya ve O'nun cemaatına, düşmanlarının baktığı nazarla baktıklarını görmek bizi cidden üzmektedir. Bunları insaflı olmaya, insanlara haksızlık yapmama­ya, Hasan el-Benna'nın eserine ve İslami sahade tesis ettiği cemaatte, İslami mefhum ve tasavvurlarda ve bütün boyutlarıyla sahih bir İslam'a dö­nüş hususunda meydana getirdiği köklü inkılaplara bakmaya çağırıyoruz. Ayrıca İslam düşmanlarını ve uşaklarını çileden çıkaran, onların kökleri­ni kazımak için özellikle cemaatın fertlerine karşı her çeşit harp, zulüm ve işkence yapmaya sevkeden himmet ve gayretleri amel ve cihada yöneltmesine nazar etmeye davet ediyoruz. Fakat Allah düşmanları ve uşakları başarılı olamadılar ve hiç bir zaman da olamayacaklardır. Çünkü bu davet, Allah'a davettir. Bu nur, Allah'ın nurudur. Allah'ın nurunu ise hiç bir beşer söndürmeye muvaffak olamayacaktır.[444]

 

İhvan Ve Tasavvuf

 

Yine bazı çevreler, sanki İhvan bugün dünya üzerinde mevcud olan ve aralarında pek çok bid'at ve şeriate muhalif amellerin zuhur ettiği tarikatlerden biriymiş gibi ona hücum etmektedir. Bunlar eleştiri ve tenkitle­rini Şehid İmam'ın "Bizim davetimiz selefi bir davet, sufî bir hakikattir" ifadesi üzerine bina ediyorlar. Yahut çoğu zaman Üstad Said Havva'nın tasavvuf hakkındaki düşüncelerine ve bilhassa "Ruh Terbiyemiz" adlı eserinde Rufaî tarikatıyla ilgili olarak ileri sürdüğü görüşlerine istinad et­mektedirler.

Gerçekten İmam el-Benna tasavvuf ve sûfi tarikatler meselesini; özellikle Fatimiler ve ondan sonraki dönemlerde müslümanların başına gelen ve ortamı sûfî tarikatların zuhuruna hazır hale getiren şartlan, sonra İslam'ı teşvik etmek ve müslümanlan sömürge ve hükümdarların tasallu­tuna karşı mukavemete sevkeden gerçek İslam'dan halkın cumhurunu vazgeçirmek amacıyla tarikat ve bunlar içerisinde -başta ulemanın da ha­tasıyla- fesat, bid'at ve hurafelerin yayılmasını zalim ve zorba hükümdar­larla sömürgeciliğin nasıl desteklediğini bilen bir davetçiye yaraşan bir hikmet ve mütehassıs bir tabib üslubuyla ele alır ve ıslah eder.

İşte sûfî tarikatların zaruri olduğuna inanan ve buralarda yaşanan İs­lam'ın gerçek İslam olduğunu zanneden müteselsil genç nesiller bu şekil­de yetiştirildi. Ve İmam el-Benna müslüman halkın cumhurunu teşkil eden bu tasavvuf erbabının içerisinde çalışacağımız davet sahasını teşkil eden toplum olduğunu kabul eder. Dolayısıyla bizimle onlar arasında, kendi ellerimizle engeller koymak suretiyle bizim, bu davet sahasını terk etmemiz asla doğru olamaz. Fakat insanların yanlışlarına engel olabilme­miz, zihinlerdeki hatalı tasavvurları izale edebilmemiz ve bilhassa akaid, ibadet ve adetler konusunda şeriate muhalif olan inanç ve yaklaşımları izah edebilmemiz için mesele biraz sabır ve hikmeti gerektirmektedir. Bu maksadın tahakkuku için de İhvan'ın sûfî tarikatlerle ilişkisinin olum­lu olması gerekir.

Ancak bu anlayışı, İhvan'ın hiçbir şekilde bid'atleri, şeriate muhalif olan amel ve fikirleri kabul edeceği anlamına gelemez.

İhvan'ın karşısında olan muhalif çevreler bazen onlara karşı şiddetli hücum metoduna sığınmaktadır. Bu hücumlar bazen tekfir veya sapıklık­la itham noktasına kadar varabilmektedir. Halbuki İhvan; meselelere yak­laşırken asla böyle bir uslub kullanmayı kabul etmez. Aslında müslümanlara düşen, çekişmeyi bırakıp asırlar boyu kök salan hatalı ve şeriate muhtelif olan fikir ve alışkanlıkları yok etmeye çalışmaktır. Bu ise ancak iyi ilişkiler içerisinde mümkün olabilir.

İmam el-Benna'nın söylemiş olduğu "Bizim davetimiz selefi bir da­vet, sufi bir hakikattir" sözüne gelince, O'nun bu ifadesi, İhvan'ın sufi bir tarikat olduğu anlamına gelmez. Bilakis O, bu ifadesiyle iman ordusunun hazırlanmasında bu cihetin ehemmiyetine bianaen, İhvan'ın cemaat fert­lerinin ruh terbiyesi ve tezkiyesi ilk sufilerin maksadının hakikatini teşkil ediyordu. Şimdi ise tarikat müesseselerinde durum çok değişmiş ve bu, hakikatten bizim asla muvafakat edemeyeceğimiz şekilde uzaklaşmıştır.

İhvan, çeşitli münasebetlerle bu konu etrafında muhtelif yazılar ka­leme almıştır. Ve Şehid İmam cemaatın safları arasında henüz bu mesele ortaya çıkmazdan yıllar önce bu hususa işaret etmiştir. Dolayısıyla İs­lam'ı anlama prensibi olarak vaz ettiği 20 usûl içerisinde şöyle demekte­dir.

"Biz şehadet kelimesini ikrar eden ve muktezasıyla amel eden bir müslümanı herhangi bir düşüncesi, yahud işlediği günah sebebiyle asla tekfir etmeyiz. Ancak küfür kelimesini ikrar eder, yahud dinin aslından olduğu zaruri olarak bilinen bir şeyi inkar ederse veya Kur'an'ın sarih bir nassını, yahut hükmünü tekzib ederse, yahut Arap dilbilgisi kaideleri­nin hiç bir şekilde taşımayacağı şekilde tefsir ederse ve küfürden başka hiçbir şekilde te'vili mümkün olmayan bir amel işlerse bu müstesnadır."

Yapılan şiddetli eziyetlerin bir neticesi olmak üzere işkence döne­minde bir kısım cemaat fertleri arasında tekfir fikri ortaya çıktığı zaman, İhvan onların bu fikrine asla katılmamıştır. Mürşid'ül-amm, Üstad Hasan el-Hudaybî -Allah ona rahmet eylesin- o anda bu mesele karşısında kesin ve hakimane bir şekilde tavrını ortaya koymuş, dolayısıyla hak olan cihe­ti ortaya çıkarmak ve onların dayandığı delilleri çürütmek arzusuyla he­men bu meseleyi kıymetli bir eser ile ele almıştır. Bu eser o hadiseyi müteakip "Kadı değil davetçiyiz"[445] unvanıyla basılmıştır. Bu makale sebebiyle İhvan'dan bir çokları bu fikrinden vaz­geçmişlerdir. Buna rağmen bazıları tekfir fikrinde ısrar edince, İhvan on­lara "Eğer bu fikrinizde ısrar edecekseniz, o zaman kendinize İhvan' ta­belası dışında, çalışabileceğiniz başka bir tabela arayınız, zira böyle bir fikir İhvan'ın fikri olmadığı gibi, İslam'dan da değildir" demek suretiyle tavrını belirtmiştir.

İhvan'a göre İslam'a intisap eden herkes müslüman kabul edilir. An­cak İslam dininden irtidat ettiği kat'î bir delille sabit olanlar bundan müs­tesnadır. Tekfir fikrine sahip olanlar, bu görüşe muhalefet ederler. Zira onlar, fikirlerine katılmak ve cemaatlerine dahil olmak suretiyle kendile­rine göre müslümanlığı sabit olanlar hariç, bütün müslümanları gayri müslim kabul ederler.

Bu fikre sahip olanlar da "et-Tevakkuf" ve "et-Tebeyyün"[446] gibi yeni bir takım tabela ve isimler daha ortaya çıkmıştır. Yani bu isimle anı­lanlar herhangi bir müslümanın, İslam ya da küfrüne hüküm vermeyip, halini iyice tetkik ve tesbit edinceye kadar beklemektedirler.

İhvan aynı şekilde bu görüşü benimseyenlerin fikirlerini de kabul et­memiştir. Çünkü bu da az veya çok yukarıda izah edilen fikirle aynıdır. Zira müslüman olan kimseleri müslüman kabul etmeyip tereddüd ile bek­lemek (tavakkuf) tetkik ve araştırma (tebeyyün) tamamlanıncaya kadar onlardan İslamı nefyetme anlamına gelir. Kendilerinden İslamı nefyetti­ğimiz zaman, alaylı bir üslupla kafir kabul etmiş olmanızdan başka, bu insanları hangi sıfatla isimlendireceksiniz?

Burada tekfir meselesiyle ilgili olarak dikkat çekmek istediğimiz mühim bir mesele vardır: O da; İhvan'ın kelime-i şehadeti[447] ikrar et­tiği zaman muktezasıyla amel edip etmediğinden mutmain olancaya ka­dar, herhangi bir şahsı müslüman kabul etmemeye davetiye çıkaran bu insanların davetine asla muvafakat etmeyeceğidir. Zira malum olan seri usul, bir insanın şehadet kelimesini ikrar etmesiyle müslüman kabul edilmeşini ve bu ikrarı sebebiyle kanı, canı, mah,ırz ve namusunun masum olmasını gerektirir. Bu halinden sonra bazen salih bir müslüman, bazen de âsi veya kusurlu (günahkar) bir müslüman olur. Yahut da küfürden başka hiç bir te'vilin kabul edemeyeceği bir söz ya da ameli sebebiyle İs­lam'dan çıkarak mürted sayılır. Bu durumda ise, mürted olduğuna kati hüküm vermeden evvel tevbeye davet olunur. Ancak tevbe etmediği tak­dirde, mürted'e uygulanacak had cezasını uygulamak üzere İslami hükü­met ona karşı gerekli tavn almakta serbesttir. Ama kelime-i şehadeti ikrar ettikten sonra müslüman kabul etmeyip, müslüman olup olmadığına hü­küm verebilmemiz için bu ikrarından sonra kelime-i şehadetin mukteza-sıyla ne derece amel edip etmediğine bakma meselesine gelince bu du­rum İslam'ın kabul edeceği bir şey değildir. Zira biz, onun kelime-i şeha­detin muktezasına göre amel edip etmediğine nasıl kesin bir şekilde hü­küm verebileceğiz?

İkrar ettiği zamandan, müslüman olduğuna hüküm vereceğiniz ana kadar geçen süre zarfında ona nasıl muamele edeceğiz? Henüz müslüman olmamış bir kafir gibi mi? Bu durumun hem şeriatte hem de hayat reali­telerine muhalif olduğu gayet açık ve şüphe götürmez bir şeydir.

Bazen bir takım insanlar bu meseleyi, İmam el-Benna'nın yukarıda zikrettiğimiz görüşüyle karıştırılıyorlar: İmam el-Benna kelime-i şehadeti ikrar edip müktezasıyla amel ettikten sonra herhangi bir günahı sebebiyle İslam'dan çıkarmamızı asla kabul etmez. Ancak kati olarak dinden çıktı­ğına hükmedilmesini gerektiren yukarıda zikredilen sebeblerden birini iş­lemiş olması hali müstesna...

Zikrettiğimiz, bu en son görüşü savunanlar, herhangi bir şahsı şeha­deti ikrar ettikten sonra müktezasıyla amel etmedikçe İslama girmiş ka­bul etmezler. Bu iki görüş arasındaki fark ise gayet açıktır.[448]

 

İhvan Ve Selef Anlayışı

 

İhvan'ı Müslimin; kurulduğu ilk günden itibaren İslam devletini ika­me etmeyi ve Allah'ın dinini yeryüzünde iktidar yapmayı hedeflediğini, bunun için çalıştığını, akide ve ibadet yönünden her türlü şaibeden arın­mış şümullü ve gerçek bir İslami anlayışa dayalı olarak bu devleti kurun­caya kadar bu yolda canlarını, mallarını ve her şeylerim feda etmeye ha­zır olduğunu isbat etmeye çalışan bir cemaattir. İslam, Resulullah (a.s.)'ın getirdiği, selef-i salihin'in -Allah onlardan razı olsun- tebdil ve tağyir etmeden, ameli olarak naklettiği dinin kendi­sidir. İhvan'ın daveti de İmam el-Benna'nın dediği gibi: "Selefi bir da'vet, yollan ise ehl'i sünnet yoludur." îhvan'dan hiç bir kimse bunun aksini ka­bul etmediği gibi, başkaları da onlar hakkında aksini iddia edemez.

Bu noktada müslümanlar arasında, Kur'an ayetleri ve hadisi şerifler­de varid olan Allah'ın isim ve sıfatları etrafında eskiden beri devam eden ve bazı insanların gündemde tuttukları (Selef ve Halef akidesi olmak üze­re) bir ihtilaf mevcud olduğundan, İhvan, fazla cidal ve münakaşaya ge­rek kalmayacak şekilde re'yini ortaya koymuştur. Dolayısıyla İmam el-Benna'nın akaid risalesinde, mugalatadan, ifrat ve tefritten kaçınarak ba­sit ve açık bir üslupla "Allah'ın Sıfatlan" meselesi ele alınmıştır. İmam el-Benna'mn burada "Müşebbihe"[449], 'Mücessime'[450] ve 'Muaattıla[451]'nın görüşlerinin reddedilmesi gevrekliğini beyan edip selef ve halef akidesini ortaya koyduktan sonra İhvan'ı şu ifadelerle selef akidesine uy­maya teşvik ettiğini görüyoruz:

"Kalbini itminan, göğsünü yakin rüzganyla ferahlatmak suretiyle Allah'ın mesud eylediği kimselerden olmak istiyorsan Selef akidesinden ayrılma."

Selef akidesi demek 'İsim ve Sıfatların' manalarına Kur'an ve sünnet­te varid oldukları şekilde inanıp keyfiyetine dalmamak, keyfiyeti Allah'a havale etmek demektir.[452]

İhvan, halef akidesini benimseyen bazı kimselerin bu görüşüne katıl­madığı gibi, bilhassa halefin kendilerini tem'vil yaparken şeriat'ta caiz ol­ması ve Usulu'd-Dinden olan herhangi bir asılla çatışmaması şartıyla kayıtladıkları takdirde, düşmanların mekri karşısında vahdete daha çok muhtaç olduğumuz bir zamanda müslümanların 'vahdet'ini bozacak her­hangi bir ihtilafa da yanaşmaz.[453]

 

Cemaatın, Bazı Üyelerinin Yazdıkları Şeylere Karşı Tutumu

 

İmam el-Benna -Allah kendisine rahmet eylesin- Allah'ın bir lutfu olarak cemaatı bir takım ferdi ictihadların tesiriyle etkilenecek ve sarsıla­cak şekilde düzensiz bir halde bırakmamış, İhvan'a Allah'ın kitabından, Resulullah (a.s.)'ın sünnetinden alarak sağlam bir İslami bakış açısı ka­zındırmış; önlerine siret-i nebevi ve selefi salihinden aldığı mükemmel bir metod ve program bırakmıştır.

Yine Allah'ın kendisini muvaffak kılması ile el-Benna, 'Bey'atın rü­künleri’ olarak cemaatın mutlaka riayet etmesi ve sımsıkı sarılması gere­ken sahih bir İslam anlayışı, İslam için çalışma, cihad, uhuvvet, itaat ve benzeri gibi temel kıstaslar koymuştur. Bu kıstaslar cemaatın görüş birli­ğini sağlamak ve bütün güçlerini aynı çizgide toplamak içindir. Aynı şe­kilde bütün kardeşlerin -Hakikatte Allah ile yapılan bir akid olan- bey'at akdine vefa olmak üzere tebdil ve tağyir etmeden bu esaslara uyması amacıyla konulmuştur.

Bu sebeple herkes aynı İslam anlayışına bağlı olmasına rağmen ce­maat içeresinde fikri ekollerin meydana gelmesi ve cemaatın benimsediği çizgiye muhalif bazı ameli yönelişlerin ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Aslolan her kardeşin -cemaat içerisinde çalışmaya tamamen kendi ihtiyarıyla razı olduğu için- kitabının tefrika veya ihtilafların kaynağı ol­maması için yazdığı ve söylediği şeylerde cemaatın anlayış ve programı­na bey'at akdine riayetin bir gereği olarak riayet etmesidir.

Fert veya fertler müteaddid defalarca uyarıldıkları halde cemaatın an­layışına ters düşen ve izhar etmeleri gereken herhangi bir anlayış ya da fi­kir üzerinde ısrar edecek olurlarsa, tekfir fikrini savunanlarda olduğu gibi cemaatten ayrılmalarına sebep olsa bile reddedilebilirler. Çünkü cemaatın maslahatı, fertlerin menfaatlerinin üstündedir.

O halde cemaate mensup herhangi bir müellifin eserinde şahsi içti­hadı ya da hatası sonucu şeriat'ın aslından cüz'i meselelerde muhalif her­hangi bir görüş beyan edildiği ortaya çıktığı zaman, bundan cemaatın tav­rını ya da İslami anlayışını değiştirdiği ve cemaata mensup müelliflerin eserlerinde görülen muhalefetlere rıza gösterdiği anlamı çıkarılmaz. Ce­maat, üyelerine okudukları eserlerle ilgili herhangi bir sınırlama getirme­diği için bilhassa İslami anlayış, hareket ve davet sahalarında eser te'lif eden kardeşlere cemaatın çizgisine, plan ve programına bağlı kalmalarını kuvvetle tavsiye eder.

İhvan mensupları, İhvan'a mensup olmayan yazarların eserlerini de okuyabilir. Hatta bazen bu eserlerin bir kısmında cemaatın çizgi ve İslam anlayışıyla uyuşmayan görüş ve meseleler de bulunabilir. Ancak bu du­rumda İhvan mensupları, bu eserleri okuduğu zaman, cemaatın çizgisine muvafık olan görüşlerle muhalif olanları birbirinden ayırt edebileceğin­den emin olunması esastır.

Zaman zaman cemaat haricinden bazı kimseler İhvan'a mensup her­hangi bir müellifin eserinde gördükleri herhangi bir cümle ya da görüş sebebiyle cemaata yüklenmek istiyorlar. Bunu hiçbir insaf kabul etmez. İnsaflı kimselere yakışan İhvan'a mensup yazarların bırakmış olduğu zen­gin ve geniş kültür mirasını takdir etmektir.

Tekrar işaret etmek gerekirse, cemaat -herbirisi bir delile isnad et­mek üzere- hakkında birden fazla fıkhi görüş bulunan furûî meselelerde, her ne kadar tercih edilen görüşe sarılmayı tavsiye etse bile, bütün fertleri bu gibi meselelerden herhangi birisi hakkındaki bir görüşü kabule mec­bur etmemeyi tercih etmektedir.

Bundan dolayı "Muhalif bir görüşü tercih etmek, sahibini İslam'dan çıkarmaz" kaidesine uyarak "ittifak ettiğimiz mevzularda birbirimizle yardımlaşır, ihtilafa düştüğümüz meselelerde birbirimizi mazur görürüz" kaidesi getirilmiştir.[454]

 

Bu Kısmın Sonucu

 

Müslüman Kardeş;

Böylece davetin hedefinin açık olduğunu, programının sağlam, çiz­gisinin dosdoğru olduğunu görüyorsun.

O halde bu davetin; fiilen ve kavlen, tarihen ve vakıa olarak;

Gayesi Allah,

Önderi Resulullah,

Düsturu Kur'an,

Yolu Cihad,

En Yüce Arzusu Allah Yolunda Şehid Olmaktır...

Bu davet hakka, kuvvete ve hürriyete çağrıdır.

Bütün bunlar, bu neslin ve ihlas bayrağını taşıyanların emelidir. O halde bu bayrağın etrafında toplanmaz mısınız?.. O halde bu davanın sa­hibi ve bir akide eri olarak o bayrakla beraber o bayrağın etrafında bulun­maz mısınız?

Ey Rabbim, bu eseri senin rızan için taktim ettim.

Ey Allah'ım, senin gazabın olmazsa, başka hiçbir şey umurumda de­ğildir.

Değerli okuyucu kardeşim, Allah bizimle ve sizinle beraber olsun. O, en hayırlı yola hidayet buyurandır.

"Davamızın sonu, "alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" demek­tir.[455]

 

DÖRDÜNCÜ KISIM

 

FERDİ DAVET VE CEMAAT OLMAK

 

Alemlerin Rabbi Allah'a hamd, Resullerin en belirgini Efendimiz Muhammed'e, al ve ashabına salat ve selam.

Bu broşürde Ferdi Davet için; İlkeler, Programlar ve bunlardan bek­lenen sonuçları bir bütün halinde bulacaksınız inşaallah... Vakıa biz, Hakk bildiğimiz şeyi uygulamak borcundayız... Bu yüzden de önce kendi nefsimizi İslah, hemen ardından da çevremizdekileri ikaz noktasında, bü­tün gücümüzü toplamak zorundayız... O halde "Davetimiz" önce kendi kalbimizde ve aklımızda canlı tutulmalı, kanımız ve damarlarımızda yürümeli, nefsimizi doldurup taşırmalı...

"Ferdi Davet", davet ve tebliğin sadece bir yönüdür. Ama ne var ki, vasıtaları çeşitlidir. Yazı, hitabe, sohbet, normal diyalog ve araştırmalar bir kısmıdır.

Davetçi, bunlardan hangisini başarır, becerirse kabul görür... Hemen çevresinde istekliler halkalanır. Evi, mescidi ve derneği uğrak yeri olur. O da cemaatına iyiyi gösterir ve güzel örnek sunar.[456]

 

Allah'a Çağrı Ferdi Davet

 

Allah'a çağrı; her devirde her an bütün müslümanların borcudur.

Günümüzde ise çok daha büyük bir borç. Çünkü, Allah düşmanları bu asırda, müslümanlarm gönüllerinden İslâm'a davet ve "İ'la-i kelimetullah" şevkini koparmak için en alçak planlarla taarruz halindedir...

Allah'a çağrı, bu yoldaki kişi için en yüce şereftir.

"Allah'a çağıran, uygun amel işliyen ve "Ben Müslümanım!" diyenden daha hayırlı söz sahibi kimdir?.."[457]

"Çünkü senin elinle Allah'ın bir kişiyi yola getirmesi, üstüne güneşin doğduğu her şeyden hayırlıdır." buyrulmuştur.

Şu kargaşa dünyasında, ideolojik ve sapık akımlar, yozlaşma ve te­reddüt ortamında, tahrip ve bozgunculuk toplumunda, Allah'a davet el­bette en doğru ve en gerekli bir tutum olacaktır.

Allah'a davet, İslam'i tebliğin ameli tavrı açısından en önemli merhalesidir. Çünkü bu, tanıtma merhalesidir. Yani eğitim ve oluşmadan ön­cedir. Bunun için de yaygın bir çağrı alanı vardır ve münazara, ders, ki­tap, gazete, dergi ve kaset gibi tanıtma vasıtalarıyla gerçekleşir. Ferdi da­vet için bu, asla azımsanmıyacak önemdedir. Aşağıda özel açıklamalarda bunu belirteceğiz.

Ve yazımızı, iki mesele üzerine teksif edeceğiz:

Birincisi, mana, üslup, devreler ve derecelenmeler.

İkincisi, ferdi davetin özellikleri ile davetin merkezi olan davetçinin vasıfları üstüne olacak...

 

Ve müslümanların çoğunun konumu ise, şuurlu veya şuursuz düş­manların, din aleyhine ayaklandırmalarına elverir renktedir... Böylelerinden ise İslam adına bir akıllı davranış ve basan beklenemez. Ancak, ön­ce gönüllerindeki imanın uyandırılması, bu imanın onları idrak, eylem ve ilerlemeğe zorlaması ve ameli salih ehline katılmasının yolunu aramak gerekiyor.

Buraya kadar anlaşılmış olmalı ki; davette sıra ve tertibe riayet en mühim iştir. Böylece düzensizlik yüzünden başarısızlığa düşülmemiş ola­caktır.

Biz şimdi, gafil bir insanı davate başlarken, derece derece ilerleye­bilmek için, nereden başlayıp neleri takip edeceğimizi belirteceğiz. Ve ta­bii, saf ve bozulmamış, kabule müsaid kimselerden başlamak, aynı za­manda vakit ve emek tasarrufunun gereğidir.

Müslümanların çoğunu, dünya işi ve aile problemleri Allah'a itaat ve ibadetten alıkoyuyor. Ve bu halleri, tıpkı derin uykuya dalıp gitmiş bir kitleyi andırıyor: Yanlarındaki ateş kendilerini de saracak şekilde ilerli­yor. Bu hal sürerken, aralarından uyanan ve durumu görenlerin de onları kurtarması mümkün olmaz. Ancak, bu uyaranlara düşen görev, feryadı basıp uyuyanları uyarmak, böylece her ferdin kendi başının çaresine bak­masını temin etmektir...

Zira, onlara o halde ateşten sakınmalarını söylemek anlamsızdır, duymazlar, Öyleyse önce uykudan uyarmak, sonra ateşten sakınmalarını tavsiye etmek gerekir.

Ama uyuyanı uyarırken, çok dedikodu eden olacaktır: Yok efendim, adamı bırakın uykusunu alsın da, zaten kimsenin kendisini rahatsız etme­mesini istemişti de...

Evet mamafih, o da bunu istiyor da uyuyor, eğer uyansa, ateşi görüp kaçacaktır. Hem de, onu uyardıklarını söyleseler kulak asmıyacak, kaçıp uzaklaşınca kavrıyacak...

İşte Allah'a da'vet edenin, da'vet etmekte olduğu kimselerle ilişkisi böyledir. O halde da'veti sabırla yapacak ve çağrılanlardan kendisine ge­lebilecek eza ve cefaya dayanacaktır. Bunları Sevgili Resulümüz (a.s.)'e uyararak ve ecrini Allah'tan bekliyerek yapacaktır. Örneklerin en güzeli O'ndadır zira... Ve davet edecek, eziyetleri gögüsliyecek, sabırla davetini sürdürecek.

Ve diyecek ki;

Nitekim aynı anlamda, İhvan-ı Müslimin'in İmamı; Şehid Hasan el-Benna şöyle demişti:

"İnsanlarla ilişkiniz meyveli ağaç gibi olmalı. Onlar taş attıkça siz meyvenizi vermelisiniz!..."

Ferdi davet aşama aşama tedricen yapılmalıdır.

Şimdi bu aşamaları ve merhaleleri teker teker ele alalım.[458]

 

Birinci Merhale

 

Ferdi davette ilk merhale, davet edeceğimiz kimse ile tanışmak için bahane ve vesile bulmaktır. Bu da kendisine değer verdiğini, davranışla­rınla göstermen ve ortalarda gözükmeyince, nerede olduğunu sorman gi­bi; herhangi bir davet söz konusu olmadan yapılacak hazırlıktır. Böylece gönlü fethedilmiş, kendisine faydalı bir şey söylenince, alacak kıvama gelmiş olur...

İşte bu merhalede kolay ve köklü bir çağrı başlamış, çağrılan da evet demeğe hazır hale gelmiş demektir. Ve bu merhale başarılmadan önce, her söz tepkiye ve engellemeğe sebep olabilir. Bu merhaleyi icabında haftalarca sürdürmek gerekecektir...[459]

 

İkinci Merhale

 

Da'vet edilenin gönlünde saklı imanı uyandırma devresidir: Bunun için ise iman problemini işliyerek başlamak gerekmez. Onu tabii seyrine bırakıp, tabiiymiş gibi anlatmak gerek. Sözü, bir maksat belirtmeksizin o yana kaydırma fırsatı aramak gerek. Diyelim bir kuş, bir bitki veya haşereden başlanabilir...

Yani bir yaratıktan bahisle, Allah'ın bunları yaratmadaki kudreti, sa­natındaki büyüklüğe işaret edilir. Mesela toprak ve sudan meydana gelen bitkiler. Bunca çeşitli kök, dal, yaprak... Bunca türlü tad, renk, koku, çi­çek ve meyve... Hepsi aynı topraktan, aynı sudan olduğu halde, bu çeşit­liliği kim planlıyor ve yönetiyor da bunlar oluşuyor?

"... Her şeyi en güzel kıvamda yapan, Allah'ın sanatı..." "Bu Allah'ın yarattığıdır. O'ndan başkasının yarattıklarını bana gösterebilir misiniz?..."

Peki ilimde bunca ileri gittiği söylenen kaşifler acaba bir buğday ta­nesini laboratuarlarında yapıp toprağa atsınlar da yeşerip boy versin de­sek?... Hayır, yapamazlar. Çünkü o tanedeki hayat sırrı Allah'a aittir. İn­sanların, sun'i olarak tane yapması imkansızdır. Tıpkı böyle de, bütün insanlık bir araya gelse, bir sineği bile yarata­mazlar. Çünkü yaratma ve hayat verme Allah'a mahsustur... O'nun ihtisas sahasıdır. İnsanın yaptığı ise sanattır, sadece var olanın biçimini değiştir­mektir.

İşte bu tarz bir diyalog ya da sohbet Allah'ın yaratıklarını sayıp dök­me; onu düşünmeğe, tenzih ve ta'zime götürür. Onun yüce şanını tasdik ve takdise vardırır.

Ve bu gidişin sonunda kişi, Cenab-ı Hakk'ın şu kavlinin tecellisini bulur:

Yani ayeti kerime, doğru düşüncenin meyvesinin, mutlaka Allah'ı tenzih, ta'zim ve tasdik edeceğini te'kid eder. O da insanı ahiret fikrine yöneltiyor oradaki ceza fikrine vardırıp, Allah'a, o azabdan koruması için duaya ulaştırır. İşte bu şekilde, Allah'a ve birliğine; O'nun kudret ve ke­maline dair uyanış, Allah bilgisinde kalbi diriltir, onu gafletinden kurta­rıp, imanı ahirete inanacak kadar olgunlaştırıp bütünleştirmeğe; oradan da, anketteki diriliş, hesap ve ceza fikrine ulaştırır. Ardından da, bizi şu dünyada, Allah'ın boşuna değil bir maksat için yarattığına, bu maksadın da kendisine sadık kulluk olduğu şuuruna ulaştırır.

Her halde, bu noktada; Allah'ın insanoğluna ikram olarak, üstünlük yanı olarak ruh üflemiş olduğunu, ama bir çok kimsenin sadece toprak yanını tatmin ederken, sadece cesedi beslerken, ruhu ihmal ettiğini hatır­latmak yerinde olur. Bu ruha da gıda olarak doğru bir imanın gerektiği; dünya ve ahiret saadetinin ise burada ruhun tatmininde olduğunu anlat­mak...

Karşılıklı dialog ile, iman problemi çevresinde derinleşerek devam edilir. Ve artık bu kök salınca; kişi nefs muhasebesine başlıyacaktır: Yani şu bulunduğu noktada kaldığı, ihmal, gaflet ve günahta, Allah'a yan çiz­mekte devam ettiği takdirde, nelerle karşılaşabileceğini bu derece kudret pençesine mahkum olduğu Rabbin kıyametteki azabından kaçamayacağı­nı, kaçacak yer de bulamıyacağını düşünmeğe koyulur... İşte bu fert artık yola gelmeğe, İslam'ın düsturlarını anlamaya hazır demektir.

O zaman üçüncü merhaleye başlanabilir.[460]

 

Üçüncü Merhale

 

Allah'a nasıl kulluk edileceği, farz ibadetlerin neler olduğunu öğren­me hazırlığı, ibadet alıştırmaları, günahlardan uzaklaşarak İslam ahlakıy­la ahlaklanma telkininin yapılacağı merhaledir.

Bu dönemde; iman, amel ve ahlak konusunda kolay kitaplar okuma ve bazı ders ve sohbetlere katılma teklif edilir. Hayır ve salah ehli ile ta­nışması sağlanabilir. Kötü insanlardan da böylece kopmuş olur...

İşte böylece, İslami kişiliğini bütünleştirmeğe yöneltici şartlar sağla­nır. Bu yolda sabit kadem sabırlı ve uyumlu olmaya alışıncaya kadar ala­ka sürdürülür. Sapma ve ihmaller olmasın diye uzun zaman ciddi olarak takip gerekir. Bu devre, gerektiğinde aylarca sürebilir. Sarsılmaz bir kişi­liğin kurulabilmesi için bu lazımdır.

Burada kaydedelim ki, bu merhalede değişik usuller kullanmak mümkündür. Ondan sonra da dördüncü merhaleye geçilebilir... Ama hep­si birinci merhaleye; yani diyalog kurma şartlarını hazırlamaya bağlı bulunduğunu vurgulamak zorundayız.[461]

 

Dördüncü Merhale

 

İbadetin sadece namaz, oruç, hac ve zekat'a mahsus olmadığını, daha kapsamlı bir şey olduğunu izah devresidir.

İbadetin, hayatı bütünüyle içine alan bir mefhum olduğu; yeme giy­me, ilim ve iş, evlenme, spor ve gençliği yetiştirmeğe kadar her davranı­şın ibadet olabileceğini anlatmak. Bunun da iki şarta bağlı olduğunu belirtmek: Niyet ve şeriata uygunluk. Yani niyetten, O'nun bize verdiği yer­yüzü vekaletini eda ederek O'nun dileğini tahakkuk ettirmeyi ve rızasını kazanmayı kasdediyoruz. Çünkü O'nun verdiği rızıklarla, O'na kulluk ve ibadet edebilecek güc ve güven elde ediyoruz. Sonunda yememiz içme­miz de, O'na karşı ibadete dönüşmüş, bizim için sevap olmuş oluyor...

İlim tahsil ederek, müslümanların ve İslam devletinin çıkarını sağla­mış oluyoruz. İlim de böylece ibadete dönüşüyor. Dolayısıyla, onun için sarfettiğimiz bütün güç, zaman ve gayret karşılığı sevabı hak ediyoruz...

Hasılı müslümanların ve İslam devletinin yararına ne yaparsak, hatta hayatımızın dayanak ve gereği olan helal rızık kazanmaya kadar ne ya­parsak ibadete dönüşüyor...

Mesela, evleniriz; nefsimizi koruma altına alırız, sağlam ve İslam devletine dayanak olacak aile kurarız, temiz ve şerefli bir nesil yetiştiri­riz. Onu İslam esaslarına göre eğitiriz ki, Allah onunla dinini aziz kılar. İşte bu evlilik de, ibadete dönüşür. Bu yüzden de Allah katında sevaba ulaşırız.

Dahasını söyliyelim: Bedenimizi güçlendirmek için spor yapsak; böylece Allah yolunda cihad ve da'vet imkanını korumuş oluruz, Yani spor da ibadet olur çıkar!..

Bu haliyle dünya büyük bir mihrab olur da, bu doğru niyet sayesinde yaptığımız her davranışla Allah'a ibadet etmiş oluruz...

Şeriata uygunluk ise; Allah'ın nizamına ve İslam öğretisine tıpa tıp uygun düşmektir. Onun ölçülülerini taşarak -niyet O'nun rızası bile olsa- bir yere varılamaz. O halde İslam ölçüşünce helal kazanıp helal yiyecek ve helalleri içeceğiz. Hatta elbiseyi bile şer'i ölçüye göre giyeceğiz ki he­lal olsun...

Yani hangi davranışınız olursa olsun, İslam ölçülerini gözeterek ya­pacağız ki, tüm davranışlarımız Allah'ın şeriatına (kanununa) uygun dü­şecek ki; ibadet ve sevap olsun. Sırf ibadet bile olsa makbul olsun...

Mesela, haramla beslenip de Allah'a ibadet edebilmemiz düşünüle­mez. İbadeti sadece belli olan beş farzdan ibaret sanmak yerine; hayatını, hareketini ve uykusunu bile (bu anlayışla şer'i ölçülere uydurmakla ibadet haline getirilmiş olur!..[462]

 

Beşinci Merhale

 

Dinimiz bizim sadece ferdi müslüman olmamızı isteyip bununla ye­tinmez. Yani ferdi ibadetimizi yapalım, güzel ahlaklı olalım, kimseye de zararımız dokunmasın o kadar!..

Hayır, dinimiz toplum dinidir. Hayat nizamıdır. Kanun ve şeriat ni­zamı, devlet, cihad ve tek ümmet nizamıdır.

İslam'ı bu şekilde dosdoğru anlamak bize bir sürü sorumluluk ve ödevler yükler. O da Allah'ın emrini icraya yönlendirmektir. Bu da, toplumun her ünitesinin İslam kurallarına göre yürümesi olup, siyaset iktisat, yaşama, yürütme vs. dir.

Yine bileceğiz ki, bu din önünde ödevimiz, onu yeryüzüne değişmez şekilde yerleştirmektir.

"Fitne tamamen ortadan kalkıp, dinin (sultanın) da tamamen Al­lah'a ait oluşuna kadar..."

Yani bu dini, bütün insanlığa tebliğ bize düşüyor...

Hasılı müslüman, müslüman kardeşlerinden kopmuş olarak, param­parça, bir köşesinde, dinini tam ve sahih olarak yaşayamaz. Onların başı­na gelenlerden etkilenmeden onların karşılaştığı belalardan, fitne ve çile­lerden bir nebze olsun Allah düşmanlarının eliyle tadmadan yaşaması dü­şünülemez.

"Müslümanların derdiyle dertlenmeyen onlardan değildir."

Bu anlamda, da'vet edilenle söyleşi sürer. Nihayet onda, İslam ve müslümanlara karşı bir sorumluluk şuuru teşekkül eder ve uzletten çı­kar...

Bundan sonra da ona: Allah düşmanlarının bin hile ile yıktırdığı İs­lam hilafetinin yeniden ihyası yolunda İslam davetinin sürdürülmesi ge­reği anlatılır. Yine, İslam dünyasının Allah düşmanlarınca parça parça edilişi, ihtilaf ve sürtüşmelerle müslümanların; akidelerinde bile fitneye düşmüş olduğu, bu fitne sonucu olarak; mescitlerin yıkılıp yağma edildi­ği, müslümanlann gelir kaynaklarının sömürülüp, topraklarının işgal edil­diği, evlatlarının İslam dışı ideolojilere kaptırıldığı anlatılır.

Ve bütün bunların sebebinin de İlahi kanunu uygulayarak müslümanların söz birliği ve iş birliğini temin ederek Allah düşmanlarının tüm hile ve hiyanetlerini bertaraf edecek olan İslam devletinin bulunmayışı... olduğunu kavratmak!..

En çok anlatılacak şey de; İslam devletini yeniden kurma sorumlulu­ğunun sadece yönetici ve ulema sınıfına ait olmadığı, aksine şu dönemde İslam'a çağrı gücünde olan erkek kadın hef ferdin üzerinde olduğunu; Müslümanlar İslam'ın idaresini kurmadıkları takdirde topyekün günahkar olacaklarını anlatmak...

İşte böyle sürmeli diyalog ki, o kişi de kendisini, derinlemesine dü­şünüp araştırmaya itecek şuur ve sorumluluk duygusu gelişsin gereklerini arayıp hazırlasın... Böylece de altıncı merhaleye hazır olsun.[463]

 

Altıncı Merhale

 

Bu işin tek kişinin başaracağı şey olmadığı, çünkü bir kişinin gayre­tiyle îslami idarenin kurulmayacağı, hilafetin iade edemiyeceği, bu büyük davanın gerçekleşmesinin bir teşkilat işi olduğu, fertlerin böyle bir organize içinde yer aldığı taktirde hedefine doğru ilerleyebileceğinin an­latılmasıdır.

Malum bir Şer'i kaide;

"Bir vacip ancak başka bir vaciple tamamlanır." (Bir vacibi tamamlıyan şey de vacib olur.)

Yani eğer İslam idaresinin bulunması zorunluluğu devam ediyorsa, cemaatın (organize toplumun) da bulunması zorunlu olur. O bakımdan, bir kişinin bir cemaat içinde rol almadan, kendi ferdi gayretiyle İslami idareyi gerçekleştirmesi ve gereklerini yapabilmesi düşünülemez. Ki, bu vazifelerin başı da, bugün için İslam devletini kurmaya götürücü çabalar­dır.

Esas olan bu adımları atmak iken, ne yazık ki; müslümanların çoğu, bir cemaatla irtibat kurmayı veya yenisini teşkil etmeyi zorunlu görmü­yorlar. Belli ki, cemaatın yükleyeceği külfetten kaçıp ferdi rahatı tercih ediyor, cemaatla irtibatından dolayı kendisine bulaşabilecek çileden kaçı­yorlar.

Evet, omuzlardaki bu büyük sorumluluğu yeterince anlatmak ve ar­dından da; bu ödevin ancak bir cemaat içinde başarılabileceğine inandır­mak, cemaatın bu bakımdan kaçınılmaz bir şey olduğunu kavratmak... Bu en büyük hayırdır...[464]

 

Yedinci Merhale

 

Burada artık; "Hangi Cemaat?" diye sorulabileceği farzedilip, söyle­şi ona göre sürdürülür. Bu merhale önemli ve hassastır. Üstün fikir ve güçlü bir ifade ister!...

Çünkü ortalıkta bir sürü cemaat var. Sürekli çalışıyor ve gençleri kendilerine katılmaya çağırıyorlar. Hepsi de İslam'ın davasını güdüyor. Herbirinin de kendine göre metodları ve gençliği cezbedici taktik ve slo­ganları var.

Ancak her İslam gencinin başta bilmesi şart olan şudur: En baş me­sele, İslam'a drekt hizmet problemidir. Ve gencin İslam'a hizmete götürü­cü yolu en güzel şekilde seçmesi, sağlamlığına güvenmesidir. Yoksa tö­kezler, ya da İslam prensiplerinin birlikte yaşatmak istediği cemaatı seç­mede yanılır. Ve daha işin başında kaybeder... Çünkü, onun ikinci bir hayatı, ikinci bir kişiliği yoktur. Bunları boşa harcamamalıdır. O halde vak­tinin ve enerjisinin büyük kısmını; hizmet için en emin, en güvenli, en verimli ve üstün yolu bulmak için harcamak. Bu ihmalden ötürü burnu üstüne yıkılmamak.

Bu noktada üzerinde önemle durulacak, dikkat çekilecek şey ise; İs­lam ilkelerinin gerçekleşmesinde ve İslam devletinin kurulmasında, Resulullah (a.s.)'ın ilk İslam devletini kururken izlediği plan ve usulün ne olduğudur. O, önce halkın gönlüne İslam akidesini nakşediyor, onları Erkam'ın evinde Kur'an sofrasında kendi öz mektebinde eğitiyordu. Bu mektepten öyle inançlı insanlar yetişti ki, akide onları kuşattı, şuur ve şahsiyetleri haline geldi. Onların hayatı ondan ibaret oldu çıktı. Artık ne­ye sahipseler hepsini ona veriyorlardı; malı canı, vakti, sağlığı, fikri... Onda direniyor, onun yolunda her türlü çile ve sıkıntıyı yükleniyorlardı. Ondan bir an sıyrılmıyor, hep onu neşrediyor, onu savunup mallarıyla canlarıyla onun için çarpışıyorlardı.

İşte bu zevat, ilk İslam devletinin kuruluşunda temel taş oldular. Sonra Resulullah (a.s.) onları kardeş yaptı, teşkilatlandırdı, onlardan ahid ve misak aldı: Bu dini her şeyleriyle savunacaklardı. Ve Allah (cc)'ın lütfuyla zafer ve kurtuluş onların elinde gerçekleşti...

İşte Resulü Ekrem bu tarzda; önce akide gücü, sonra birlik gücü, sonra da pazu ve silah gücünü gerçekleştirdi. Çünkü bir kere, sağlam, köklü ve değişmez bir akide kuruldu mu, Allah düşmanlarına karşı dur­maya yarıyacak kuvvete sahib olunmuştur:

"... Artık zulme uğradıkları için savaşanlara Allah izin vermiştir. Zafere ermeleri de O'nun taahhüdüdür!..."

Ama temel henüz oluşmamışken ve müslümanlar az olduğu sırada ise, Resulullah (a.s.) mü'minlere sabır tavsiye ediyordu. Eziyetlere sabır, Hakk üzere sebat, inandıklarını başkasına tebliğ için İsrar... Fakat onlar­dan, batıla karşı kuvvet kullanmalarını asla istemiyordu...

O halde, bu yolda yürüyen her cemaat, ona göre amel etmek zorun­dadır. Yani hangi cemaat olursa olsun; eğitimi, çoğalmayı birliği ve kuv­vet kullanabilmek için kenetlenmeyi ihmal ederse, düpüdüz kumar oynu­yor demektir. Ve İslami eyleme zararlı olur.

O halde, eğitim tamamlanmadan, kaba kuvvetle yönetimi elde etme­ye kalkan, ya da, ayni ihmalle birlikte; siyasi partilerle yola çıkmak tehli­kelidir. Hatta İslami gelişmeyi, henüz tabii gelişmesini tamamlayıp, sağlam temele oturmadan kararlılık ve süreklilik kazanmadan harcamak olur. Zira böyle sağlam bir temeli (baştan beri anlatılan) ancak, İslami ha­kimiyet taşıyabilir, koruyabilir ve onu savunarak, başkasının ona el koy­masını önler... Bina temelinden başlanarak yapılır, çatısından değil. Ve nerede bir büyük bina varsa, onun geniş ve derin temeli vardır. Bu kuru­lacak bina, "Dünya İslam Devletidir", düşman ise topyekün inkarcılar batılcılar... Öyleyse da'vetin bu safhasında harcanacak zaman, fertlerin de­ğil, milletlerin ömrüyle ölçülebilir.

Allah'ın lütfü olarak görüyoruz ki, Şehid Hasen el-Benna, bu ilkeyi Rasulullah (a.s.)'ın siyretinden almıştır. Ve o sağlam akideye sahip müslüman fertlerden, müslüman aileler, ondan da müslüman cemaat oluşması tarzını benimsemiştir. Bu sağlam temel üstünde İslam devleti ve hilafeti­ni taşıyacak, Allah'ın izniyle.

Tıpkı böyle de; da'vet edilen kişiye, İslam'a hizmet edilecek cemaa­tın İslami akide, ibadet, ahlak, hukuk idare ve mücadele olarak şümulüyle ve tüm olarak ele alması gerektiği anlatılmalıdır. Yani hayatı bütün yön­leriyle almak zorunludur. Bir yönünü ele alıp öteki cephesini ihmal et­mek olmaz... İster rahatlık ve kolaylık için, ister başka sebepten olsun...

Nitekim örnek verdiğimiz cemaatleşmede olduğu gibi, geniş ve sağ­lam bir tabana oturup ufukları tutacak, sadece bir yerde değil, tüm dünya­da İslam ahkamını geçer ve yürür kılmayı hedef alacak bir cemaat... Ger­çi her cemaat, edindiği tecrübe ve egzersizlerle hedeflere varmada, en emin ve en çabuk sonuç veren, zaman ve enerjiyi en uygun kullanan me­todun kendilerinde olduğunu iddia eder...

Hem de, anlaşılması ve uygulanmasında ifrat ve tefrit olmadığı, sap­ma ve parçalanmalardan azade bulunduğu, hatta tam Rasulullah (a.s.) ve selef-i salihinin tutumuna mutabık olduğunu savunur... Gerçekten böyle olmalıdır, içinde çalışılacak cemaat.

Cemaat tek plan üzerinde organize olmuş belli bir hiyeraşiye göre yürüyen teşkilat olmalı. Parça parça, ani kararla yürüyen başı bozuk ve plansız olmamalı. Bu parça, bölük girişimlerin, tefrika ve kuvvet dağılı­mına sebep olacağından, tehlike ve yanlışlığı da anlatılacaktır. O halde, temel tavır şu olmalı: Kim İslam'a hizmet etmek istiyorsa; bütün gücünü ve gayretini, yukarda özellikleri belirlenen cemaata bağlamalı... Yani ona, yeni ve tek başına bir bayrak çekmesi ya da yeniden deneme safha­sındaki bir cemaatin ardına takılması yakışmaz. Ve zaten mücadelenin bölünmesi de böylece önlenmiş olabilir... Yine o kişiye böyle büyük bir cemaatı terketmesi ancak ve ancak, hepsinin ve her sahada, fısk ve dala­lette olduğuna kanaat getirdikten sonra caiz olur...

Bu merhalede sayıp döktüğümüz özellikleri, Allah'ın lütfü ile İhvan cemaati yapabilmektedir.[465]

 

Ferdi Davette Özel Tavsiyeler

 

Davayı ciddiyetle ele almak ve direnmek...

Sürekli yoklama ile, kazandırılan tavırda sabit olunduğunda mutma­in olmak...

Ferdi davete katılan kimselere yol gösterme ve yönlendirmesinde, üslup, anlam ve sırada en güzel biçimini gözetecek bir alışkanlık kazan­dırılmak...

Davetçileri eğitmede, davet anında birlikte bulunarak, onlara yar­dımcı olarak, örnekler vererek ferdi davete devam etmek...[466]

 

Ferdi Davette Önemli Prensipler

 

1. Yukarıda geçen yedi merhalenin, davetçinin nefsinde yerleşip ka­rar kılmasını sağlamak; sıra üzre istif edilmiş gibi!.. Çünkü bu tertip bo­zulursa, davet edilenin itiraz ve reddetmesine sebep olabilir.

2. Bu devreler öyle bir itina ile sıralanmıştır ki; her merhale bir ön­cekine bağlı ve o devredeki işlemin başarılmış olmasına dayanmaktadır. Mesela, aday kişiye, cemaate üye olmasını teklif edeceksiniz; halbuki o henüz genel sorumluluk noktasında ikna olmamıştır. Bu tür teklifi tabii olarak hiç kimse kabul etmez.

3. Bir davet esnasında, davet edilen kimseleri acele kazanmak heve­siyle, bir devrede tam bir olgunlaşma olmadan diğerine geçmek asla doğ­ru olmaz. Hatta şüpheler başlar...

4. Bu yedi merhale üstünde tartışma açmak, davetçilerin bunları kavrayıp, gereklerini tam yapabilmesi için açıklamalara yer vermesi bakı­mından lüzumludur.

5. En verimli davet metodunu  ve müessir üslubunu tam tanıtmak, İslami çalışmalar üzerindeki ve kişiler hakkındaki şüpheleri silmek, bu­nun için her şeyi inceden inceye açıklamak gerek.

6. Yine büyük gayeleri tanıtmak, davetçinin ve davet edilenin kaçı­nacağı derecenin de iyice tanıtılması şarttır. Aynı zamanda, davetten geri duranların da ne müthiş tehlikeyle karşılaşacağı izah edilmeli.

7. Bu uslub ise; terhib ve tergib (Müjdeleme, Korkutma) usulünün etkenlerindendir.

8. Allah da'vetçilerinin aralarında yardımlaşması, güçlükleri beraber yenmesi, birbirlerine yol gösterip engelleri aşmanın çaresini araması, tec­rübelerinden de yararlanmaları gerekir.

9. Bu davetin her merhalesinde kitap ve dergilerden faydalanmak mümkündür. Bunlar hediye edilebilir, bu vesileyle soruları varsa cevap­landırılır.

10. Davet edilen kimselerden, davete hazırlananlar olursa, hemen bir başkasının da'veti istenir, onlardan bu yolda yardım sağlanır.

11. İhlas, direnç ve gönül genişliği derecesinde davet bereketli olur. Ciddi ve kesin sonuç alınabilir inşaallah...

12. Ferdi davet, her şart ve durumda yapılabilir. Genel davet ise böy­le değil. O, bazen darboğaza girebilir.

13. Ferdi davet, davet edilen ile sıkı bir bağ kurmayı gerektirirken, genel davette bu tür tanışma ve alışma söz konusu değildir...

14. Ferdin daveti, sahibine bir tecrübe ve bir hüner kazandırır. Allah yolundaki ibadetler en hayırlı ibadettir.

15. Ferdi davet, kişiyi hep derin bilgiye zorlar. Bu da daha ciddi okumayı ve kültürce gelişmeyi sağlar.

16. Bu davet tarzı, davetçiden her şeyin açıklanması isteneceğinden, kendisinde şüpheli yön kalmayacağı gibi, davet edilenin de her şeyi sora­cağından karşılıklı güven tam olarak sağlanır.

[467]

 

Allah a Davet Edenlerde Bulunması Gereken Sıfatlar

 

2- Bu vazifelerin önemini, yüklendiği ödevin ağırlığını hissetmek ve işin bedelini Allah'tan başkasının veremeyeceğini bilmek.

3- Hikmetle yürümek: En güzel uslub ve en uygun tavır ve anlatı­mı seçmek. Zaman ve ortamı da iyi ayarlamak.

4- Yumuşak huylu olmak: İnatçılık yapmamak, sabırlı ve geniş ol­mak. Örnek olarak Rasulullah'ı alıp, her zorluk için büyük ecir olduğunu unutmamak. Ondan sonra da, diğer İslam büyüklerini örnek ve ibret ko­nusu edinmek...

5- Yaşadığı ve çağırdığı çevreyi, toplum içindeki akımları iyi ta­nımak, davet ettiği kimseyi de bütün bu düşünce, duygu ve problemle­riyle tanımak...

6- Derin bir din bilgisi, ilmi ölçülerle anlatılmalı ki, emin sonuçlara ulaşılabilsin.

7- Siyreti de bütünüyle ve yorumuyla kavrayıp, İslam tarihini ders alacak biçimde bilmek. Ondan her soruda, her problemin çözümün­de, ibret ve örnek bulacaktır.

Bu meyanda, ilk müslümanlann hayatları çok önemlidir.

8- Her konuda, yeterince Kur'an ayeti ezberinde olmalı ki, şahit getirebilsin. Çünkü, Kur'an üslubunun ve ibretli kıssalarının insan ruhuna ve gönlüne etkisi çok büyüktür.

9- Da'vetçi konuşmasında, akılla vicdanı bağdaştırmalı. Yani her ikisine birlikte hitap etmeli. Çünkü vicdanı tahrik, akla hitab eden şeyle­rin kabulü için ruhu hazırlar!...[468]

 

Cemaat Olmak

 

"Temcid pilavı" örneği bir "cemaat", "cemaat olma", "cemaatleşme" ezberciliği var ağızlarda. Bazısı modern karşılığını "toplum" diye ifade ederken, bazı taassub bozgunları da "camiamız" diye bir başka bayat ta­vır sergiliyor...

"Taassub" dedik. O da bir öyle ucuz meta ve kimsenin üzerine alma­dığı samur kürk!.. Ve bütün bunlann çevresinde dönüp duran bir ufaklık rolündeki mefhum: "Meşreb..."

Bu yazımızı da; bir yönüyle ilgili, bir yönüyle zıt, üç mefhuma yo­rum getirmek gayretinde olacağız. Merkezde ise hep "cemaatın" niceliği ve lüzumu bulunacak. Açıklamalar ilerledikçe de bu mefhum ve maz­munlara yenileri, eskileri armanilik, eşlik edecek...[469]

 

Kelime Olarak Cemaat

 

"Cemaat", "Cem" kökünden; toplama, toplanma, birikme, birleşme-bütünleşme... demek olur. Terim olarak ise; "Belli bir ideal çevresin­de, belli hiyerarşiye göre organize olmuş topluluk". Cami ve camia da aynı kökten gelir. İbadet ve istişare için -eğitimin en yaygın ve etkili ola­nı- bir İmam peşinde toplanılan "cami" dir. "Camia" da son asırlarda, Üniversite anlamına kullanılır ki; sistematik ilmi öğretim yapılan fakülte­lerden oluşmuş bir riyaset altındaki yüksek öğretim kurumunun adıdır.

"Cemaat", "organize topluluk" tanımıyla özetlenince, organların de­rece ve yetkisi ile aradaki bağlantıları da tanımak gerekir:[470]

 

Cemaat Organlarının Vasıfları

 

Cemaatın başı İmamdır. Ona günümüz tabiriyle, başkan, lider vs. denilir. Ya da Emir veya Şeyh tabiriyle ifade edilir... Kaid ve Reis de ya­kın anlamdadır. "Melik"le birlikte "diktatör" yöneticiler için kullanılır.

Alt yetki organları ise, Şura'dır. Yani danışma Kurulu... Ondan sonra kitle gelir.

Kitle sürü değildir elbet. Belki idrak ve aksiyon bakımından herbiri bir imam. Ama kendisinden büyüğü var oldukça ve karar mercii bulun­dukça her fert bir nefer, itaati iman edinmiş bir fedaidir. Her biri kendi nefs muhasebesiyle hazır, ama aynı zamanda onun uyarıcısı kontrolörü...

Üst organlar ve tepeye itaat için bu nefs muhasebesi ve dirsek teması olanların uyarıcılığı esas olduğu halde, ayrıca küçük grub ve çevrelerin sesini, başın emirlerini karşılıklı iletecek üçüncü derece riyasetlerde zururidir. Her an sancağı omuzlamaya ehil ve hazır, eğitilmiş binlerce insan..

İşte böyle bir bağlantı! Gönülden iç tutkuya parelel şefkatle kenetli topluluğa cemaat demek yakışır. Bu cemaatın fertleri, bulanık ve renksiz insan yığınları içinde, "yürü" dendiği an, o sürüyü de birlikte kaydıracak potansiyel, aksiyona dönüşecek enerjidir artık.

Bu tanıtmaya uygun cemaatin oluşması ya da bozulmaması için ge­reken şartlara gelince; tabandan tavana giden bir tanzim yapalım:

Şura için ilim ve fazilet ehli gerekir. Bu heyetin herbiri din kuralları­nı usul ve furuu ile (metodik ve sistematik) bildiği gibi; günün insanını ona yöneltici hal çarelerini keşfedebilecek üstün idrak ve yorum gücüne de ermiş olacaktır. Bunun için de ciddi bir din öğrenimi görmüş, kaynak­lara, rehber üstadlara ermiş olması yanında, son derece köklü bir dünya kültürüne sahip olacak: Siyaset, idare, sosyal olaylara vukuf, edebi ince­lik, müsbet ilimler ve güçlü mantık sahibi olacaktır. Çünkü hadiste: "ilim ikidir. Din ilmi beden ilmi" diye tanımlanmıştır.

Danışmanın bu iki ilmi de hazmetmiş olması şarttır. Aksi halde dün­ya çapında (hiç değilse ülke çapında) karar verecek, icraatta bulunacak emirin (imamın) etkinliği kalmaz. Ya da diktaya yönelir. Şuranın vazifesi budur: İmamın karar ve uygulamasına "Salih amel" ya da "Cihad" planı­na erdirmek... Yerinde, şartına uygun ve faydası genel, sonucu en elveriş­li karar ve uygulama...

Şura, usta bir at binicisi rolünde olacaktır: Nerede koşup nerede du­racağını, nerede şahlanıp nerede otlayacağını o tayin edecek.

Başa gelince, ilk işi, danışmanlarını isabetle seçmek. Cesur, bilgili, cömert, mert kararlı, merhametli, zeki insanlar olacak şurasında.

İkinci iş ise, onlara itimad etmekle birlikte iradesini de tamamen tes­lim etmemesidir. Bunun için de, şura ehli kadar meseleleri bilen ve yo­rum yapan kafa gücüne sahip bulunmalıdır. Zaten İmam esasta, o şuraya girecekler içinde bir hamle getirebilecek ve icra gücü, yönetme yeteneği bulunan kişi olarak seçilecektir... Ne var ki; icraat anında, yöneticinin ani karar verme zorluğunu önlemek için şuraya başvuracak. Sonunda ise kendi vicdan ve idrakıyla icraata geçeceğinden güdülmesi söz konusu olamayacaktır.

Bu organizasyonda hakim olacak tavırlara gelince: "Meşreb" ve "Taassub" şimşekleri çakar gözümüzde. Bu öyle hassas konudur ki zira; "meşrebler" karar ve ana düsturlarda eriyip yeni bir renk yansıtmadıkça, tali prensipler de, asılmış gibi inadla tutuldukça, "taassub" denilen körlük her teşebbüsü güdük bırakır...Meşreb, huy ve karekter anlamına gelir. Temayül, sempati ahlaki (il­gi) kelimeleri de bunu anlatmada yardımcı mefhumlardır. Yani hangi eğitimi alırsa alsın, hangi toplum içnde büyürse büyüsün, büyük oluşlar karşısında kişinin gösterdiği tavır, onun meşrebini anlatır.

Mesela bazı insanlar içine kapalıdır. Büyük kitlelerin açık eylemi onu çekemez. Ancak küçük grublar içinde sessiz, gösterişsiz, risksiz ama yerine göre, nefsi yoran işlere yatkındır.

Bazı kimseler ise, toplulukları ayağa kaldırmakdan hoşlanır, bazısı çok ciddi ve derinden gitmek ister, bazısının da satıhta ve dilindedir me­selesi. Öylece de kolay vazgeçer.

Bazısı ısrarlı olur fikir ve bilgisinde, başka doğrulara ihtimal ver­mez, bazısı ise çok değişkendir. Parlak söz ve artistik fikirlere çabuk ka­pılır.

İşte burada rol oynayan şey, o kişinin meşrebi yani iş ve olaylara yatkınlığıdır...

"Taassub" ise, "asabe" ve "asabiyet" kökünden, olay ve fikirde asıl almayan meselelerle tutunmak manasına gelir. Mesela, idealine dayanak olarak "ırk" esasını almak "asabiyet", ya da "Asabiyeti Kavmiyye" diye adlandırılır. Çünkü hiçbir üstün ideal yoktur ki, ırka ve soya bağlı olsun. Üstün fikirler kimden ve hangi ırktan gelirse gelsin, muteberdir. Ve esa­sen, falan ırk iyi fikir (yani insanlığı mutlu kılacak düstur) ortaya koyabi­lir de, filan koyamaz... diye bir iddia batıldır. Zira insanlık tarihinde, en medeni bilinenden en iptidai sayılana kadar her ırk ve milletten büyük fi­kirli, evrensel planlı insanlar çıktığı görülegelmiştir...

Sonuç olarak idealde ve alemde nizam sunmada, ırkı ve ırkın görü­şünü savunmak onda ısrar ve inad taassubdur... İşte bundan yürünerek günümüz anlayışına varılmış: bir fikri, bir teklifi veya planı eksik ve yanlışlarına rağmen savunup, ısrarla korumaya "taassub" deniverilmiş. Tabii tamamen haksız değil bu vasıflandırma. Dini gerçeğiyle bilmediği için yanlışta, dinde olmayan kanaat ve davranışta ısrar da taassubdur... Mese­leyi asıldan kaydırmaktır. Ama dinin aslında ve şuurlu ısrar taassub de­ğildir. "Takva" ve "Sabır"dır. Bilerek kavrıyarak dinden taviz vermeden, uzlaşmaya tenezzül etmeden "Şiarı" korumak azimettir, esas dindarlıktır. Müsamaha ise, ancak ruhsatlarda olabilir ki, kişinin hoş görürlüğünü de­ğil, dininin "diyalektiği"ne göre davranmasıdır. Ve yine din ölçüsünde sebat ve İsrardır bu!... Son asırda "Mutaassıb" olmayı, nerdeyse bazı dindarlar benisemiş de, bazı durumlarda "Biz mutaassıb bir aileyiz..." gibi garib laflar eder ol­muşlardır. Bu aslında "Muhafazakarlık" yerine kullanılıyor. Muhafaza ise, durumu koruyup sürdürmek olur ki, o da bir taassub kokusu taşır. Müslüman durumu korumak gibi bir zavallılığa asla razı olmaz! O, "Hak budur en üstün bu olacaktır" duştur ve öz diyalektiği ile yürür. Dinin, dünyaya teklif ettiği ana planı savunmada kaya gibi durur. Bu "salabet"tir. Ama teferruatta zaman ve mekanın gereklerini gözetir ki, bu da "tesamuh" tur. Ve ikisi de dinin öz diyalektiği doğrultusundadır. Kişinin tasarrufu sadece, nerede hangisini uygulayacağını seçmesi ve bunu üstün kavrayışı ile yerinde yapmış olmasıdır!..

Anlattığımız budur ki; dindarda taassub olmaz. Dini kavramamışta olur. O da yobazlıktır. Körükörüne, yanlışta ısrar demek olur.

Cemaat-Meşreb- Taassub arası bağlatıya gelince onu, cemaat ola­mamış topluluklara bakarak ortaya koyalım:

Bütün İslam ülkelerinde bir cemaatsizlik felaketi hakimdir. Ancak bazı kişilerin etrafında, çok kere ömrü de o kimselerin ömrüne bağlı zümreleşmeler görülüyor desek mübalağa etmiş olmayız inşaallah!... Çünkü ülkelerin rejimleri dinini ciddiye alan kimselere azınlık muamele­sini bile çok görmede, kendi din hayatını bir cemaat şuuru içinde uygula­masına müsaade etmemektedir. Diyelim hristiyan azınlığa, yahudi azınlı­ğa tanınan muhtariyet gibi...

Ve bir çok İslam diyarında da rejimler İslam adına icraat gösterdiği­ni halka yutturmaktayken, bazısında da, İslam toplumlarına muhtariyeti ya da normal hürriyeti son derece tehlikeli ve kendi hayatının inkarı gibi görmekteler. Mesela laiklik, uygulandığını iddia ettiği halde, din işlerini güdümünde tutmaktan vazgeçmemekte ve örneksiz bir laizim sergilemek­tedirler.

Bütün bunların sonunda, cemaat niteliği gösteren her birlik ve çalış­ma rejimlerce dağıtılmakta, takibe uğramaktadır. Bazı yerlerde ancak il­legal oluşmalar biraz yol alabilmektedir.

Bu meydan, (başka tanımladığımız cemaata ulaşılamayınca) birta­kım hizipleşme ve klikleşmeler göze çarpıyorsa bu da, o ülkedeki rejimin ve o rejimi güden süper güçlerin el altından izniyledir. Çünkü klik ve hi­zipler, müslümanın birliğini önleyicidir. Onlann ruhu duymadan, rejimle­rin gizli servisleri o hiziplerin belli ölçüde gelişip güçlenmesini, murakabeli olarak teşvik ederler...

Kliklerin oluşmasında ise, cemaatin oluşmasına yanyan bazı unsur ve psikolojilerin rolü aynı olduğundan, hizip ehli kendisini hep cemaat zannedip gider... Aslında ise iki etken hakimdir. îyi düşünülünce bu zümreleşmelerde: Meşreb ve taassub etkenlerini her an "Hizip taassubu" ve "Zümreleşme Meşrebi" olarak tesbit etmek mümkündür.[471]

 

Oluşumun Genel Seyri

 

İslam'ın hakimiyet felsefesi, doğrultma idealidir. Cemaat onun ger­çekleşmesinin ilk adımıdır. Cemaat olmayınca, bunalım gelir. İnanan fertler, gerçeğini bulamayınca, sahte lider ve aciz danışmanlara sarılır.... Bazen öne biri atılır samimidir, yürür ve yürütür. Ama plan yok, hiyerarşi yok. Çevreleyenler, meşrebine uyduğu için, o akımı hemen taassubla ku­caklar, eksiğini de görmez. Rejim de bir yerde takoz koydu mu, hemen usul tartışması başlar. Herbiri diğerini suçlar:

"Şöyle olsa böyle olurdu, falan şunu yapmasa, şöyle olmazdır..."

Sonunda birkaç görüş, birkaç baş zuhur eder... Böylece samimiyetle de başlasa teşebbüs akim kalır.

Bazen de, şöhret veya menfaat için öne atılanlar olduğu gibi gizli servislerin ajanları da öne geçebilir. Bu meyanda bazı geri zekalılar piyon olarak kullanılır. Sonunda din kurtarıcısı rolünde din batmaları ortalığı tutar.

Bu işe "meşreb" itmiştir. Macera ilerleyince de, taassub üstüne çök­müştür. Bir inatlaşma başlamıştır. Samimiyetle yapılan her uyarıya bir bahane ve yorumla karşılık verilir ve gerçekte birleşme güçleşir.[472]

 

Çare

 

1- Nefs Muhasebesi "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin." (Hadis-i Şerif)

2- "Alimler peygamberlerin varisleridir." (Hadis-i Şerif)

"Mü'minler batılda ittifak etmez." (Hadis-i Şerif)

4- "Bir kere de azmettin mi artık Allah'a dayan." (Ayet-i Kerime meali)

5- "Hakikate insanlarla varılır, alimler Hakkı taşıyan kovalardır." (İ. Şatibi).

6- "... Güzel öğütle Rabbin'in yoluna çağır." (Ayet-i Kerime meali)

7- Ve şöyle dua etmeli; "Ya Rabbi! Bana hakkı olduğu gibi göster ve uymayı nasib et. Batılı da olduğu gibi göster ve kaçınmayı nasib et..." (Hadis-i Şerif)..

B) Fiili dua ise şudur: 'Paraşüt Formül" Yani; Para-Şura Tuğ­ra" Para, bir fondur. Bir döner sermayedir. Bir vakıftır... Güçlü sermaye... Çoğalan ve emniyetteki gelir kaynağı...

Şura, anlatıldı.

Tuğra ise, lideri anlatsın. O da anlatılmıştı ama biz ilk vasfını tekrar edelim:

Bilgi ve beceri, cesaret, direnç, metanet, ümit, fedakarlık, tedbir, da­nışma ve kadere rıza...[473]

 

BEŞİNCİ KISIM

 

DAVET YOLUNDA TEMEL MESELELER

 

SUNUŞ

 

Bismillahirrahmanirrahim...

Davet yolu, Şehit îmam'ın da belirttiği gibi 'hak'tır. Önce Resulullah (a.s.) ve ashabı, daha sonra da dâvetçiler, bu yolu takip etmiştir; şimdi de biz takip etmeye çalışıyoruz. Bu yol, iman, çalışma, sevgi ve kardeşlik yoludur. Resulullah (a.s.) da insanlan, imana ve çalışmaya davet etmiş, onları sevgi ve kardeşlik üzerinde toplamaya çalışmıştır. Dolayısıyla itikad kuvveti, birlik kuvvetiyle birleşmiştir. Sonuçta cemaatleri, bütün dünya ona düşman olsa da galip gelmesi gereken örnek bir cemaat ol­muştur.

Davet yolu, gönüllerimizin derinliklerinde öyle bir yer etmiştir ki, kalbimizin atışında bile o vardır. Biz mi onun bir parçası olduk, yoksa o mu bizim bir parçamız oldu, bilemiyoruz, ama çok iyi bildiğimiz ve emin olduğumuz bir hakikat var ki, o da, onsuz, ne bizim kıymetimizin kalaca­ğı, ne de hayatımızın bir tadı olacağı gerçeğidir. Biz, bu yolda yürüyüşü­müzü devam ettirmezsek bile, onda yürüyenler mutlaka olacaktır.

Hiç şüphe yok ki, geçen günler, yaşadığımız olaylar, ortamlar ve şartlar, bizde derin etkiler bırakmış, bu yola olan sevgi ve bağlılığımızı artırmıştır. Bu yol, onu gerçek yol bilen, ondan taviz vermeyen herkesin de sevgisini yükseltecektir ve onu şerefli kılacaktır şüphesiz.

Davet yolunda mü'min erkekler, kadınlar ve gençler her zaman yürümüşlerdir, yürümektedirler ve yürüyeceklerdir. Kendi istekleri ve seçim­leriyle, hiçbir baskı ya da zorlama olmaksızın, bilerek, isteyerek ve inanarak!

İşte biz, bu noktadan yola çıkarak, bu yolda yürüyenlerin, üzerimiz­deki hakkını göz önüne alarak, buna, "onlara beslediğimiz sevgiyi ve kar­deşlik duygusunu da katarak, yaşadığımız tecrübelerden hareketle bu ça­lışmayı gerçekleştirdik.

Bu bölümde, davet yolunda yürüyen kardeşlerimizin, sapma, kopma veya dağılma tehlikelerine karşı faydalanmaları gerektiğine inandığımız bazı temel meseleleri sunuyoruz.

Hayırlı olduğuna inandığımız bu iş için Allah (c.c.)'dan başarı, bize ve kardeşlerimize bu meselelerin üstesinden gelebilmek için yardım dili­yoruz.[474]

 

Davet Yolunun Netliği

 

Davet yolunda yürüyenin, yürümeye karar verenin üzerinde yoğun­laşması gereken meselelerin ilki ve en önemlisi, yolun açık ve net olma­sıdır. Kişi, bu yolda yürümekte olan herkesle irtibat kurmalı, onlara danışmalıdır. Onlar da, bu amaçla gelen kişiyi yeterince aydınlatabilmek ve ikna olmasını sağlayabilmek için ellerinden geleni yapmalıdırlar. Bunun, her iki taraf için de büyük faydaları olacağı şüphesizdir.

Herhangi bir yere gitmek isteyen birinin, gideceği yer hakkında ay­rıntılı ve tatmin edici şekilde bilgi almaya çalıştığı, tecrübeyle sabit genel bir hakikattir. Tabii ki, kişi, bir yere gitmesi gerekiyorsa ve gideceği yer konusunda şüpheleri varsa, onun hakkında ayrıntılı ve tatmin edici bilgi­ler istemeye ve öğrenmeye hakkı vardır. Kimse girişimlerinin, idealleri­nin ve amaçlarının sarsılmasını, yıkılmasını istemez.

İşte, yola çıkmadan önce kişi, çıkacağı yol hakkında, o yolu bilen, o yolda yürüyen, o yolu takip edenlerden tatmin edici ve ayrıntılı bilgi alır­sa yola çıktıktan sonra, ileriki aşamalarda beklemediği bir şeyle karşıla­şıp hayal kırıklığına uğramaz. Bu yüzden yolun yapısını, dönemeçlerini, bu yolda karşılaşacağı zorlukları, karşı karşıya kalabileceği tehlikeleri önceden öğrenip bunları kabul etmesi gerekir ki, bu yola bilerek, isteye­rek ve inanarak baş koysun.

Davet yolunda yürümenin amacı da net olarak bilinmeli ve anlaşıl­malıdır. Hiç şüphesiz doğru yolu gösterecek Allah (c.c)'dır. O'nun yolun­da, O'nun şu buyruğunu ilke alarak yürüyoruz:

"Ey iman edenler! Sizi acı bir hesaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi? Allah'a ve Resulü'ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla, Allah yolunda savaşırsınız. Bilir misiniz ki, bu, sizin için daha hayırlıdır? işte bu takdirde o, sizin günahlarınızı bağışlar, zemininden ırmak­lar akan cennetlere, cennetlerindeki güzel meskenlere koyar, işte, en bü­yük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih. Mü'minleri bunlarla müjdele..."[475]

Bu ayet-i kerimeden de anlaşıldığı gibi liderlik, makam, mevkii ve benzeri dünya nimetlerinde gözü olanlar, davet yoluna hiç niyetlenmesin­ler. Çünkü Allah (c.c), bu yolda yürümek isteyenlerin, dünya nimetlerin­den ve nefisten kesinlikle fedakarlık etmesi gerektiğini emrediyor. Davet yolunda yürümek isteyen kişi, nefsi ve dünyevî zaaflarından kurtulmanın yanında, gayret, sıhhat ve ilim konularında da, kısaca her şeyde fedakâr­lıkta bulunmalıdır.[476]

 

Hilafetin Kurulması

 

Davet yolunda yürümenin büyük amaçlarından biri de, evrensel bir Jslam devleti kurmaktır. Biz, inananlar ve bu yolda yürüyenler olarak, te­meli İslam ülkeleri olan evrensel İslam devletini kurmaya çalışıyor ve;

"Fitne kalmayıp yalnız Allah'ın dini kalana kadar."[477]  uğraşıyor, ça­ba gösteriyoruz.

Bu konuda Şehit İmam, Beşinci Kongre Kitapçığı'nda şöyle sesleni­yor:

"Şüphesiz, sizin bu yolunuzun kademeleri çizilmiş ve sınırları konul­muştur. Hedefe ulaşmak için en doğru yol olduğuna inandığım, bütün kanaatimle ikna olduğum bu çizilmiş sınırlara muhalif değilim ve olma­dım da. Evet, belki bu yol uzun olabilir, ama ortada başka bir yol da yok!

Asıl cesaret ise, sabır, devamlılık, ciddiyet ve ağır ağır ilerleyen bir çalışmayla ortaya çıkar. Dolayısıyla, sizden kim, meyvayı olgunlaşmadan ya da çiçeği, vakti gelmeden koparmakta acele etmeye kalkışırsa, hiçbir şekilde onunla olamam; böyle bir kişi için, bu yoldan ayrılıp baş­ka herhangi bir yola girmesi daha hayırlı olur.

Ancak çekirdek gelişinceye, meyve olgunlaşıp koparma vakti gelin­ceye, ağaç meyve verinceye kadar benimle beraber sabrederlerse, bunun mükafatını da Allah (c.c.) verecektir. Bunun ecri ve sevabı Allah (c.c)'a aittir.

Muhakkak ki, iki güzellikten birine ulaşacağız, sonuçta: Ya zafer ve öncülük, ya da şehadet ve saadet!.."

Önemli bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz: Her binanın, sağlam bir temele ihtiyacı vardır. Bilindiği gibi, binadan önce temel atılır, bina, daha sonra sağlam olması gereken bu temel üzerinde kurulur. Binanın büyük­lüğü veya küçüklüğüne göre bu temel oranlan da değişir şüphesiz. Böyle bir binanın temelinin kurulması da, muhakkak ki büyük bir zaman, sabır ve gayret ister. Bu sözlerimizle, şüphesiz ki, zayıf İslami hükümetler kurulmasını istemiyoruz. Aksine, biz, temeli İslam topraklarına yayılmış olan sağlam, kuvvetli ve evrensel devletin kurulmasını hedefliyoruz. Bu devlet, müslümanların söz birliğini sağlayacak, batıl kuvvetler önünde durup sebat edecek, başta Mescid-i Aksa olmak üzere, gaspedilmiş olan İslam topraklarını geri alacak ve Allah (c.c.)'ın dinini yeryüzüne yaymaya çalışan inananların devleti olacaktır.

Dolayısıyla, takdir edileceği gibi, sahip olduğumuz küçük bir arazi üzerinde birer kattan oluşan bir çok ev kurmakla, kocaman bir gökdele­nin kurulması için harcanması gereken çaba, zaman, özenilmesi gereken sağlamlık, derinlik gibi konular, çok daha kritik özelliklere sahiptir.

Bu doğrultuda, amacının "yalnızca bölgesel bir İslam Devleti" kur­mak olduğunu söyleyen, başkalarıyla ilgisi olmadığını öne süren kişiler, bir kısır döngüye kapılır, hiçbir zaman sonuca ulaşmazlar. Hatta böylesi bir görüş, onları aceleciliğe ya da siyasi partiler metoduna sağınmaya gö­türecek, onlar da siyasi sahayı, eğitim sahasına tercih ederek, 'nasıl'dan çok, 'ne kadar'la ilgilenecekler, aşırılıklara kaçacaklardır.

Bir müslüman, sadece kendi bölgesinin çocuklarıyla değil, tüm müslümanlan ilgilendiren her şeyden sorumludur. Bu hedefin gerçekleşmesi­ne çalışmak, her müslüman kadının ve erkeğin ortak görevidir.

"Kim, müslümaların dertleriyle ilgilenmezse onlardan değildir," düs­turunda da belirtildiği gibi, bu amacın, ferdi olarak gerçekleşmesi mümkün değildir, mutlaka cemaat çalışması şarttır; cemaat ise ferdi gayretleri düzenler ve çalışma planını gerçekleştirir. Cemaat, bir müslüman için va­ciptir. Davet yolunda yürüyen kişinin, bu noktayı da iyi bilmesi gerekli­dir.[478]

 

Ahde Vefa

 

Davet yolunda yüremeye niyetli ve kararlı bir müslümanın, bu yol­dan ne şekilde olursa olsun asla dönmemesi, sözüne de sonuna kadar sa­dık kalması gerekir.

1. Anlayış,

2. İhlas,

3. Çalışma,

4. Cihat,

5. Fedakârlık,

6. İtaat,

7. Sebat,

8. Tecerrüd,

9. Kardeşlik,

10. Güven.

Bu on perensibin faydaları, gerek geçmişte, gerek de günümüzde, her zaman ve her şekilde kendini göstermiş, göstermeye de devam et­mektedir. Bu ilkeler, kişilere cemaat ruhunu aşılar, onların birlik, bera­berlik ve kardeşlik etrafında odaklanmalarını sağlar. Bunlardan birine bi­le ihanet eden biri, bir de bakar ki, kendiliğinden cemaatten uzaklaşmış, çıkmıştır! Ne yazık ki, birinin ihaneti, bir çoğunun, hatta hepsinin ihane­tine neden olabilmektedir. Çünkü hepsi, bir zincirin halkaları gibidirler; biri çözüldü mü, diğerleri arkasından gelirler...[479]

 

Davet Yolu Zor Ve Çetin Bir Yoldur

 

Şehit İmam, bizlere, bu yolda çok sıkıntı, çok ezâ çekeceğimizi, çok acıya, ıstıraba maruz kalacağımızı belirtirken haklıydı ve samimiydi, tec­rübelerine, bilgilerine dayanarak söylüyordu bunları. Zaten onun sözünü ettiği acılara, hapis, tutuklama, aranma, eziyet gibi sıkıntılara maruz kal­maya başladığımızda, davet yolunda yürümeye de başlamışız demektir.

Şöyle diyordu Şehid İmam:

"Belki imtihanınız uzamış olabilir, acaba siz, Allah (c.c)'ın dininin yardımcıları olmaya kararlı, ısrarlı mısınız?.."

Beklediği olaylar gerçekleşti de nitekim; zorluklar ve ilâhi deneme­ler uzadıkça uzadı, ama Allah (c.c), İhvan'a yardım etti, sebat verdi ve onlardan şehitler aldı. İmam el-Benna da, bu şehitlerden biriydi.

Bütün o acılara, işkencelere, korkunç sıkıntılara rağmen davet ayak­ta kaldı ve Allah (c.c)'ın izniyle kalacaktır da!

Konuyu toparlamaya çalışırsak: Davet yolunda yürümeye başlama­dan önce, bu yolda yürümeye kesin kararlı bir kişinin, bu yolu iyice tanı­ması, bilmesi, onun kafasında iyice aydınlanması, netleşmesi gerekmek­tedir. Bu yolda, dönemeçler, çukurlar, virajlar vardır ve bunlar, onu yürü­mekte olduğu yoldan saptırabilir, ayırabilir, ama eğer bunları önceden iyice biliyorsa -bu tür engeller, fikirsel ya da kişisel olsa da- hemen gere­keni yapar, tavrını koyar, başkalarını da uyandırır. Sözünü ettiğimiz sap­malar, geçmişte de değişik ortam ve şartlarda bazı kişilerin yaptıkları ha­talardan kaynaklanmış ve kaynaklanmaktadır. Buna bir örnek vermek ge­rekirse, 1960'lı yıllarda, Mısır'da, hapishaneler ve bazı şahıslar arasında ortaya çıkan "tekfir" olayı örnek verilebilir. Ancak cemaat ve mürşidi, bu fikrin hemen tekzip edilmesi, asılsızlığının ortaya konması, hareket ve şer'i yönlerden uyuşmazlığı konusunda tavrını koymuş, birçok kişinin bu fikirden caymasına vesile olmuştur. Bu görüşte ısrar edenlere ise, bu gö­rüşün cemaatin fikri olmadığı, eğer ısrar etmekte kararlıysalar, gidip ken­dilerine başka bir cemaat aramaları gerektiği söylenmiştir.

Davet yolunda değinilmesi gereken sapmalardan biri de, hedefe ulaşmada yolu kısaltacağı düşüncesiyle kaba kuvvet kullanılması yoluna gidilmesidir; ancak bugüne kadar şahit olunan neticeler, bunun hiç de böyle olmadığını, bilakis tam aksi olduğunu göstermiştir. Bu ve benzeri sapmalar, genellikle siyaset metodunu, eğitim metoduna tercih edenlerde görülmektedir. Oysa, eğer eğitim metodu belirlenir, çalışma planlamasın­da kademeler oluşturulur, müslüman fert, aile ve toplumdan oluşan bir te­mel gerçekleştirilirse, davet yolunun, sapma ya da hatalardan korunması mümkün olabilir.

Bölgeselliği, evrenselliğe tercih edenler, sonuçta kendilerini terke­dilmiş buldular ve bazı örgütler tarafından içlerine çekilme girişimlerine maruz kaldılar.

Bu arada, cemaatle olan ilişkileri yüzünden onlarla bağlantıya giren­ler, girmeye çalışanlar olduğunu da belirtelim; ancak bu kişiler, istika­metten sapmış oldukları için, onlar da, onlarla birlikte sapıp hataya düş­müşler ve cemaatin hayrından kendilerini mahrum ettirmişlerdir.

Davet yolunda yürüyen kişiler, bu yolda yürümeyi seçenler, bu se­çimlerini iyi bir kavrayış ve itimat, eksiksiz bir kanaat üzerinde kurmalı­dırlar. Bilmelidirler ki, bu yol, ferdi bir yol değil, nihai ve hayatın tümü­nü ilgilendiren bir yoldur. Dolayısıyla kişinin üzerine düşen görev, gerçe­ği araştırması, emin olması, çalışmalarında herhangi bir slogan ya da çe­kici bir dolap peşinde gitmemek için gayret göstermelidir.

Özetle;

Kişi, programında ve hedefinde, İslam hilafetini ve evrensel İslam devleti'nin kurulmasını eksen almalıdır.

Cemaatin anlayış ve kavrayışı, Allah (c.c)'ın kitabı'na ve Resulullah (a.s)'ın sünneti'ne karşı herhangi bir sapmaya girmeden hatadan uzak, ka­tışıksız ve eksiksiz bir anlayış olmalıdır.

Hedefini gerçekleştirme yolunun, Resulullah (a.s)'ın, ilk İslam dev­letini gerçekleştirirken izlediği yolla aynı olduğunu bilmelidir. O, üçlü te­mel esas üzerinde, şu yolu izlemiştir: itikad ve iman kuvveti, birlik ve kardeşlik kuvveti, daha sonra da fiziksel ve silahla ilgili kuvvet... Her­hangi bir cemaat, bu ilkelerden birinden saparsa o cemaatle birlikte yürü­meye devam etmek doğru olmaz.

Son olarak da kişi, hareketin, bölgesel değil, evrensel olması bilinci­ni taşımalıdır.

Şüphesiz bu ilkelerin gerçekleşmesi, davet yolunda yürüyen kişinin, cemaatına itimadını sağlar. Böylece, onu başkalarının hile ve şüphelerin­den korur.[480]

 

Harekette Devamlılık

 

Bir çok hareketin, cemaatin, ya da partinin, ortaya çıktıktan ve ku­rulduktan sonra, belli bir süre içinde dağılıp parçalandığını, daha sonra da yok olduğunu görüyor, biliyoruz. Bunun, önceki bölümde belirttiğimiz nedenlerle birlikte birçok nedeni vardır.

Bir cemaatın, kendisini dışardan veya içerden gelebilecek tehlikelere karşı koruması gerekmekte, bunun için mukavemet etmesi icab etmekte­dir. Dolayısıyla bir çok önlem almalıdır. Dağılmanın, hatta yok olmanın bir nedeni de, planlamanın kötü, eksik ve bozuk olmasına bağlanabildi­ğinden, bu konuda da büyük bir hassasiyet gösterilmelidir. Davetin ve ce­maatin devamlılığı ve sürekliliği, bu ilkelere dayanır.

İslami cemaatin, Allah düşmanları tarafından maruz bırakıldığı zor­lukların nedeni, onu yok etmeye dayanır; ama tüm zorluklara ve çektiri­len sıkıntılara rağmen cemaat, hâlâ devam edebiliyor, ayakta durabiliyor­sa bu Allah (c.c) katında zafer sayılır. Cemaatın dağılması ve yok olması ise, Allah muhafaza hezimettir. Eğer cemaatten bir kişi bile hâlâ cemaat için çalışıyor, bu yolda gecesini gündüzüne katıyorsa bu, cemaatın hâla devam ettiğini gösterir.

Düşmanlar, hareketi yok etmek, hakkından gelmek, ona tahakküm etmek, onu içlerine çekip eritmek için her zaman çalışırlar. Resulullah (a.s) döneminde de müşrikler, aynı yolları izlemişler, Resulullah (a.s)'a mal, mülk ve birçok göz kamaştırıcı dünya nimetleri teklif etmişler, kar­şılığında da hareketi terketmesi, kendi saflarına gelmesini istemişlerdir, ama O, buna şiddetle karşı çıktı, Allah (c.c)'ın davetini, onların teklifleri­ne tercih etti.

Şehid îmam, cemaatın ve hareketin, İslam ümmetlerinin yükselmesine çabalayan kişilerden oluşması gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu kişile­rin, zayıflığına (dirayetsizliğe) meyletmeyen, iradesi güçlü kişiler olması gerekmektedir.

O, bu konuda şunları söylüyor:

"Prensibin bilinmesi, ona inanılması, takdir edilmesi; onda hata ya­pılmasını, sapmayı, ya da üzerinde pazarlık edilmesini engeller."

Dolayısıyla bilgimiz, inancımızı, itikadımızı, kanaatimizi sağlam kı­lar ve aldatılmaksızın dimdik ayakta durmamızı sağlar.

İslam düşmanlarının hareketin dağılması ve parçalanması için kul­landıkları yöntemlerden biri de, harekettekilerin içine şüphe tohumları ekmeleridir. Hareketteki fertlere düşen görev ise, bu gibi şüphelerden etkilenmemeleri, kafalarında beliren en küçük bir sorunun cevabını bulabil­mek için hemen araştırmaya girmeleridir.

Davete şüphe atılması, ya da sahte töhmetler konulması yeni değil, çok eski bir yöntemdir.

Firavun da şöyle derdi:

"Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim. Varsın, Rabbine yalvarsın. Ben, onun dininizi değiştireceğinden, yeryüzünde fesat çıkaracağından korku­yorum!"[481]

Düşmanların, müslümanları imanlarından ve İslami davetteki gidişa­tı tamamlamalarından uzaklaştırmak amacıyla, terör, tehdit ve eziyet yöntemlerini kullanmaktadırlar. Firavun da, sihirbazları elleriyle ayakla­rını tereddüt etmeden çaprazlama keseceğini ve onları hurma dallarına asacağını, böylece kimin azabının daha şiddetli olacağını göreceklerini söylemişti.[482] Ancak kalplerine imanın nuru sinmiş kişilere bu tehdit­ler etki etmedi. Onlar, bu tehditlere şöyle karşlık verdiler:

"... Seni bize gelen açık mucizelere ve bizi yaradana tercih edeme­yiz. O halde yapacağını yap. Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin. Bize hatalarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü.bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah mükâfatı en hayırlı, cezası en sürekli olandır."[483]

Daha sonra da Firavun'un kavminden kışkırtma geldi:

"... Musa'yı ve kavmini, halkı seni ve kavmini bırakıp sana karşı gel­meleri için kışkırtmalarına izin verecek misin?"

Firavun buna karşılık olarak şöyle dedi:

"Biz, onların oğullarını öldürüp kadınlarını sağ bırakacağız. Elbet­te biz, onları ezecek güce sahibiz."[484]

Bunun üzerine onlara Hz. Musa (a.s)' dan rabbani yönlendirme geldi:

"(Kavmine) Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryü­zü, Allah'ındır. Kullarından dilediğini, ona vesile kılar. Sonuç ise, Al­lah'tan korkup günahtan sakınanlarındır."[485]

Daha sonra Hz. Musa (a.s)'nın kavmi, beşer mantığıyla hareket edip kendilerine yapılan onca eziyet, sıkıntı ve işkencenin daha ne zamana ka­dar devam edeceğini sordular:

"Sen, bize peygamber olarak gelmeden önce de, geldikten sonra da bize işkence edildi."[486]

Hemen arkasından onlara müjde taşıyan, güven verici cevap geldi:

"Umulur ki Rabbiniz, düşmanınızı helak edecek ve onun yerine sizi yeryüzüne hakim kılacaktır. Sizin nasıl hareket edeceğinize bakacaktır."[487]

Sonuçta Allah (c.c) Firavun ve askerlerinin yerine, yeryüzünün do­ğusunu ve batısını kendine bağlayan bir kavmi mirasçı kıldı.

Allah (c.c)'ın sünneti ve yolu değişmez; bu asırda da, eğer ondan yardım ister ve sabredersek gene gerçekleşecektir.

Resulullah (a.s.) ve müslümanlar, Mekke'de eziyet ve işkenceye ma­ruz kalmışlar, eziyet ve işkence sonucu Yasir ve Sümeyye (r.a) şehid ol­muşlardır. Ancak Allah (c.c), mü'min kullarına sabır ve sebat ettirmiş, onlar da davetlerinden vaz geçmemişler, Hakk'ın tadını almışlar, dolayı­sıyla ondan caymamışlardır. Sonuçta terör ve anarşi, davetin hakkından gelip onu yok edememiş, hareketi durduramamıştır.

Çağımızda da İhvan, bir çok kereler eziyet ve işkencenin çeşitli tür­lerine maruz kalmışlar, hatta bir çoğu, kamçılar altında, kurşunla, idam sehpalarında, cami ya da ev enkazları altında bırakılarak şehid olmuşlar­dır. Tüm bunlara rağmen davet ve hareket baki kalmış, Allah (c.c), İhvan'a sabır ve sebat vermiştir. Onlar da, kendilerinden sonra gelecek ne­sillere teslim etmek için bayrağı her geçen gün daha da yükselterek, yü­rümelerine ve çalışmalarına devam etmişlerdir. Bu yürüyüş, Allah (c.c)'ın dini yeryüzüne hâkim olup zafer gerçekleşinceye kadar devam edecektir.

Allah düşmanlarının, Allah dostlarını engellemek amacıyla uygula­dıkları bir yöntem de hapsetme ve öldürme yöntemidir. Bu yolla, cemaati yok edeceklerini, hareketi durduracaklarını zannetmektedirler çünkü. Oy­sa bu konuda kesinlikle yanılıyorlar; İhvan-ı Müslimin'in Lideri Hasan el-Benna'yı öldürdüklerinde, cemaat hiç dağılmadı, aksine çalışmalarına ge­ne ısrarlı bir şekilde devam etti. Çünkü ortada şahıs değil, Allah (c.c) var­dı ve cemaatin mensupları, lidere değil, onun şahsında Allah (c.c)'a bağ­lıydılar, Allah için çalışıyorladı. Liderin davetini değil, Allah (c.c)'ın da­vetini uyguluyorlardı. Kullar ölür, ama Allah (c.c) ölümsüzdür.

Resulullah (a.s)'ın vefatından sonra Hz. Ebubekir (r.a) şu sözü söyle­miştir:

"Kim Muhammed (a.s)'e tapıyordu ise, bilsin ki, O vefat etmiştir. Kim Allah (c.c)'a tapıyorsa, şüphesiz O, Hay'dır -devamlı yasayandır- ölümsüzdür!.."

Allah düşmaları, yetişen nesilleri, davetten uzaklaştırarak, davetin ve hareketin devamlılığını engellemeye çalışmaktadırlar. Bu çalışmalarını, hareketin yeni unsurlarla gıdalanabileceği kaynakları kurutmak için baskı ve operasyonlar gerçekleştirme üzerinde yoğunlaştırmaktadırlar. Eğer bu­nu gerçekleştirirlerse, hareketin kökünü kurulabileceklerini sanmakta, an­cak bunda da her zaman olduğu gibi yanılmaktadırlar. Hiç şüphe yok ki, Allah (c.c)'ın daveti nurdur; her vesileyle kalplere akar ve bu akış, hiçbir zaman engellenemeyecektir.

"Onlar, ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyor; halbuki ka­firler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır."[488]

Çekilen zorluklar, sıkıntılar, ancak îhvan'ın hareketini, davetini daha iyi anlamaya ve kavramaya yaramış yarayacaktır.

Bazen de düşmanlar bazı İslam topluluklarını, İhvan'a karşı kışkırt­ma, azdırma ve böylelikle, fertler arasında sürtüşme, ihtilaflı meseleleri alevlendirme yoluna gitmişlerdir. Eğer bu yöntemler durdurulmaz, hik­metle tedavi edilmezse, hareketin gidişatını engelleyeceği, zayıflatacağı şüphesizdir. Oysa İslam bizlere, dışımızdaki İslami topluluklara sevgi, kardeşlik ve muhabbetle yaklaşmamızı emreder, onlarla olan ilgimizin bu ilkeler üzerinde odaklaşması gerektiğini söyler, onlarla yardımlaşma için­de bulunmamızı, düşmanlık beslemememizi emreder. Dolayısıyla, her­hangi bir cemaatten, cemaatimize, ya da liderimize karşı bir kötülük ge­lirse, buna aynı şekilde karşılık veremeyiz, aksine, sabreder ve Allah Teala'nın şu buyruğuna sığınırız:

"Sen, kötülüğü en güzel bir tavırla önle. O zaman görürsün ki, ara­nızda düşmanlık bulunan kimse, adeta yakın bir dost olur."[489]

Geçmişteki tecrübeler de göstermiştir ki, sürtüşmelerin, kendi cema­atlerinin en iyi olduğu iddialarının doğurduğu olumsuzlukların giderilme­si için, hatalarını anlayan kişilere kapının her zaman açık kalması, en iyi yöntemdir.

Bazı hevâ ehli ve ileriye yönelik amaçlar güden kişiler de, cemaatin içine sızarak, etki merkezlerine, yönetici makamlara ulaşma yoluyla, ken­dilerini güya cemaate bağlıymış gibi gösterip sonradan araya hareketin gidişini bozabilecek fitneler sokabiliyorlar. Böyle bir problemle karşılaş­mamak için, cemaate seçilecek kişilerin üzerinde dikkatle durmak gerek­mektedir.

Bu arada, safların içinde, eğer ihmal edilirse gidişatı durdurmaya yol açabilecek bazı noktalar da söz konusudur. Bunlara da değinmenin yerin­de olacağı inancındayız.

Sözünü ettiğimiz bu noktaların en önemlisi, eğitim sahasını ve psi­kolojik yönün ihmal edilmesidir. Bu da, siyasi sahanın tercih edilmesin­den kaynaklanmaktadır. Oysa, davet ya da hareket, bir ağaç olarak düşünülmeli, eğitim ve psikoloji de, bu ağacın gıdası ve özü olarak ele alın­malıdır. Ağaç, susuz, gübresiz kalırsa kurumaya mahkumdur. İmanın da büyüyüp gelişmesi, fert için tamamıyla hayatla eş anlamlı olmakla müm­kündür. Zaten insanın gerçek hayatı, fani cesedinin yaşaması değil, kalbi­nin imanla canlı durmasıdır. İman, kişinin kalbinde gerçek yaşamı doğu­rur. Eğitim ise iman için bir destektir. Bundan dolayı da cemaatın, eğiti­me büyük önem vermesi gerekir. Böylece davet ağacı, gün geçtikçe bü­yür, gelişir, olgunlaşır.

Eğitimde, ferdin önce kendine karşı, daha sonra da kardeşlerine -ya­ni topluma karşı- görevleri vardır.

Hareketin gidişatını başarısızlığa uğratan etkenlerden biri de, saflar içindeki laflar ve çekişmelerdir.

Allah (c.c), bu konuda bizleri uyarmış, şöyle buyurmuştur:

"Çekişmeyin; yoksa korkar, başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider."[490]

Şehid İmam, bundan sakınmak için büyük hassasiyet göstermişti. Sürekli kardeşlik ve sevgi duygularını aşılıyor, bunların desteklenmesini, engelleyici her türlü etkiden korunulmasını telkin ediyordu. Kardeşliği de biatin rükunlarından biri yapmış, bu erkanların en yüksek mertebesinde yumuşaklık, hoşgörü, daha yükseğinde de iyi niyetin yer aldığını belirt­mişti. Her kardeşe, başka bir kardeşi için kalbinde herhangi bir huzursuz­luk taşımamasını, aksi halde bunun, biatin rükunlarını bozabileceğini söylüyordu. Önemine binaen konuyu biraz daha açmayı yararlı buluyo­ruz.

İhtilaf, bazen İslam'ın yanlış anlaşılmasından ortaya çıkan terslikler­den doğmaktadır. Geçmişte de ihtilaflar, hizip, fırka gibi çeşitli fikir gruplarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu grupların çalışmaları, İslam'ı nasıl anladıklarıyla paralel yürüdüğünden, anlayıştan doğan ihtilaf ve çelişkiler, çalışma sahasında da çarpışmalar doğurmaktadır. Bundan dolayı Şehid İmam, anlayış birliğine itina göstermiş, anlayışı, biatin rükunlannın ilki olarak kabul etmiştir. Sapma ve hatalardan korunmak için de yirmi maddelik bir metod getirmiştir. Her kardeşe düşen görev, biatına vefa olarak bu anlayışa ihtilaf etmemesidir. Aksine, dışardan ya da içer­den, iyi ya da kötü niyetlerle anlayışta saptırma, oynama ve benzeri etkilere karşı koruyucu, güvenilir bir bekçi olmalıdır.

İhvan'ın safları arasında tekfir fikri ise, bazı hapishanelerde anlayış hatasından, ya da işkence ve baskı altında ortaya çıkmıştır. Bunun tekzibi de, o zamanlar genel mürşid olan Üstad Hasan-el Hüdeybi (Allah rahmet etsin) başkanlığında gerçekleşen güzel gayretlerle olmuştur. Bu fikrin yanlış ve hatalı olduğu anlatılmış, onda ısrar edenlere de "Bu fikir, İh­van'ın fikri değildir; bunda ısrar edenler, gidip başka bir cemaata katılsın­lar," denmiştir.

İhtilaf, bazen de çalışma ve hareket metodunun nasıl olması konu­sunda olabilmektedir. Bu konulardaki fikir ayrılıkları ayıp değil, aksine hareketle ilgilenildiğinin delilidir, ancak kanunlar, tabiatnameler, şuranın gerçekleşmesini sağlayacak kanalların düzenlenmesini sağlar. Ayrıca, gö­rüş ve delillerin, tam bir kesinlik ve açıklıkla sunulmasını, münazara edi­lip daha sonra herkesin bir görüş etrafından toplanarak ihtilafın kesilme­sini de sağlar. Görüş sahiplerinin, buna uymayıp kendi görüşleri doğrul­tusunda hareket etmeye kalkışmaları ise, yönetimde sarsıntıya ve kişilerin birbirlerine düşmesine yol açacağından caiz değildir.

İhtilaflar, bazan de fertlerin Şeytan'a uyarak şahsi meselelere fazla kapılmasından da olabilmektedir. Ortaya bir mesele çıktığı zaman idrak edilemeyebiliyor ve dolayısıyla ihtilaf derinleşebiliyor, meselenin etrafın­da yeni meseleler çıkabiliyor. Hatta önce fertler arasında başlayan ihtilaf, zamanla toplumları bile kapsayacak şekilde genişleyebiliyor. Bu da da­vette durgunluk ve başarısızlık doğurabiliyor şüphesiz.

Hepimizin üzerine vacip olan; birbirimize karşı sevgi ve kardeşlik göstermeye itina etmemizdir. İçimizden birine kötülük yapan biri için de iyi duygular beslemeli ve bir an önce iki tarafı barıştırma yoluna gitmeli­yiz. Yani her konuda olduğu gibi, bu konuda da İslam'ın ışığı altında te­davi yolu gütmeliyiz.

Bazen de ihtilaf, Cahiliye Dönemi'nin adetlerini sürdüren ülkeler, şa­hıslar, kıtalar, ya da çirkin taassuplar nedeniyle doğmuş olabilir. Hiç şüp­he yok ki, bu da, İslam'ın savaştığı ve savaşmayı emrettiğ noktalardan bi­ridir. İhvan-ı Müslimin de bunları yok etmek için savaşmış ve savaşmak­tadır. Özellikle saflarımız arasında böyle şeylerin yaşanmasına kesinlikle müsade etmememiz gerekir.

Sonuçta demek istediğimiz şudur: Eğitim ve nefis terbiyesi ihmal edildiğinde, ortaya sözünü ettiğimiz bu ve benzer problemler ve daha niceleri çıkabilir.

Harekette gevşeklik ve devamsızlık oluşturan etkenlerden biri de, düşmanla yapılan bir savaşta yenik düşüldüğü zaman, fertlerin gönülleri­ne çöken üzüntü ve hayal kırıklığıdır. Oysa böyle bir şeye kesinlikle kapılmamamız gerekir. Çünkü davamız büyük, yolumuz uzun, düşmanla olan savaşımız da süreklidir. Müslümanlar, Uhut Savaşı sırasında öncele­ri galip durumda olmalarına rağmen sonradan hezimete uğradıklarında, onların çöken maneviyatlarını düzeltmek için şu buyruk inmişti:

"Gevşemeyin, üzülmeyin; inanmışsanız, mutlaka en üstünsünüzdür. Eğer siz, bir yara aldıysanız, şüphesiz onlar da benzeri bir yara almış­lardır. Allah'ın gerçekten belirlemesi, içinizden şahitler edinmesi, ina­nanları arıtması ve inkâr edenleri yok etmesi için insanlar arasında bu­günleri bazen lehe, bazen de aleyhe döndürür. Allah, zulmedenleri sev­mez."[491]

Resulullah (a.s) da onlara, düşmanlara yetişip savaşmaları için çağrı­da bulunmuştur. Onlar da üç gün sonra Hamra-el Eset Harbi'ndeydiler, yaralarına rağmen sebat ettiler ve geri kalmadılar.

Savaş hezimeti fazla önemli değildir. Asıl hezimet, kalplerin, gönül­lerin hezimetidir. Böylesi bir hezimet ise, yerde ve gökte askerleri olan Allah Teala'dan zafer, destek ve yardım dileyerek çalışan sadık mü'minlerin sıfatlarından değildir. Eğer Allah (c.c) dileseydi düşmanlardan inti­kam alırdı, ama O, imtihana tâbi tuttu:

"... Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü de öç alabilirdi. Bu­nun öyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir..."[492]

Davette hareket ve canlılık, sürekli olmalı, saflardaki herkes, buna itina göstermeli, yaptığı biatta sebat etmeli, zorluklara, sıkıntılara rağmen çalışmayı tamamlamalı, her türlü güçlüğe karşı yardımlaşma ve dayanış­ma içinde olmalıdır.

Başarı ve yardım Allah (c.c)'tandır.[493]

 

Gelişme, Birlik Ve Kuvvet

 

İtina gösterilmesi gereken temel meselelerden biri de, hareketin geli­şip büyümesi ve devamlı olmasıyla birlikte kuvvetlenmesidir. Sabit olan bir devamlılık yeterli değildir. Harekette aşama aşama gelen zayıflık ve eksiklik de kabul edilmez. Hareketin kapladığı saha, düzenli şekilde genişlemeli, hareketi sevenler artmalı, hareketin bünyesinin ve fertlerinin kuvvetlenmesi gerekmektedir.[494]

 

Gelişme Ve Büyüme

 

Bu konuyu, genişlemesine ve derinlemesine olmak üzere ikiye ayır­mak mümkündür.

"Genişlemesine"den kasıt, davetin evrensel alanda duyurulması ve ulaştırılması için ciddi biçimde çalışılması, yanısıra davete inananların ta­raftar kazanması ve ülkelerde, davetin temelinin atılmasıdır. Bu aşamala­rın, zayıf, gevşek ve desteksiz olmasını değil, vücud birliğinin hissedile­rek bu gölgede asil ve kuvvetli şekilde gerçekleşmesini istiyoruz.

"Derinlemesine" gelişmeden kasıt ise eğitimdir. Kitap, broşür, gaze­te, dergi, kongre, konferans gibi sözlü ya da yazılı ürünlere çok önem ve­rilmelidir.

Ferdi davet; davetin yayılması, büyümesi, taraftar kazanması açısın­dan çok önemlidir. Buna bir örnek vermek gerekirse, Mus'ab bin Umeyr (r.a)'in Resulullah (a.s.)'ın hicret etmeden önceki dönemlerde Medine'de gerçekleştirdiği etkinliği vermek mümkündür. Eğer cemaattaki herkes, kendi üzerine düşeni yapar, kendi çalışma metodunu uygular, görevlerini yerine getirirse hareketin her geçen gün büyüyüp katlanması görülebile­cektir.

Kardeşlerimize ve özellikle davetçilere, ortama ve şartlara bakmak­sızın davetlerini sürdürmelerini tavsiye ettiğimiz gibi, mühendis, doktor, öğretmen, vaiz gibi meslek sahibi kardeşlerimizin de Asya, Afrika ya da diğer ülkelere gitmelerinin, buralarda çalışmalarının yerinde bir davranış olacağını, zorluklardan çekinmemelerini, Misyonerler'in, daha hırslı ve zorluklara daha tahammüllü olduklarını hatırlatmak isteriz.

Derinlemesine gelişme, fertlerin seviyelerinin yükseltilmesini öngö­rür. Bunun için de eğitim, dersler, aile, dini kurslar, dersaneler, kamplar ve benzeri faktörler, belirleyici rol oynarlar. Amaç müslüman ferdin, itikad, ibadet, ahlak, kültür ve beden konularında eksiksiz ve tam bir itikad askeri, bir davet adamı olmasıdır. Bunların yanısıra ferde, davet sahasın­daki çalışma alanlarında tecrübe ve yetenek kazandırılmalı, verim seviye­si yükseltilmeli, az gayretle çok şey kazanılmalıdır. Bunun için de hik­metli ve verimli bir mücahit olmalıdır.

Derinlemesine gelişme, sadece fertlerin gelişmesine yönelik değil­dir; aynı zamanda hareketin tüm organlarını, etkinlik sahalarını kapsa­makta, bunların tecrübeleri artarak, verimin eksiksiz ve katışıksız şekilde yürümesini de kapsar.

Şu nokta önemlidir: Ufki gelişme ve derinlemesine gelişme arasın­daki benzerliğin ve uyumluluğun kollanması gerekir. Harekete katılan in­sanlar çoğaldıkça eğitim seviyesinin de buna paralel olarak düşmesine izin verilmemeli hareket, eğitiminden hiçbir şey kaybetmemelidir.

İstenilen gelişme, Şehid İmam'ın da belirttiği çalışma aşamalarındaki temel unsurları kapsamalıdır: Müslüman fert, müslüman aile, müslüman toplum... Dolayısıyla gelişme, eksiksiz olmalı ve İslam hükmünün kuru­lacağı sağlam temel gerçekleştirilmelidir. Bu da şüphesiz, aşama aşama meydana gelecektir. Önce müslüman fertler toplanacak, sonra bunlar müslüman evler kuracaklardır. Hareket şu an, bunlara fazlasıyla muhtaç­tır. İslami bir toplumun oluşturulması için ise çalışmalar, daha ilk günden başlamış ve şu anda devam etmektedir.

İslami bir toplumun kurulması konusu üzerinde biraz durmamız ge­rekiyor:

İslami toplum derken, sanki bir toplumdaki bütün fertlerin müslü­man olmaları gerektiğini zanneden bazı kardeşlerimize rastlanabiliyor; oysa bu çok derin bir konudur. Kaldı ki, böyle olması zorunlu değildir. Müslüman fertler ve müslüman evler aşamalarından sonra kurulacak olan müslüman toplumdaki fertlerin, Allah'ın kanunlarının uygulanmasını iste­meleri ve kabul etmeleri yeterlidir. Hareketin içinde asker olmaları da za­ruri değildir. Çünkü ilk İslami devletin bütün fertleri de, Resulullah (a.s)'ın, Mekke'de eğittiği kişilerden değildiler.

Müslüman ülkelerdeki toplumlara bakış açılarında da hata edenler bulunabiliyor. Bu toplumları müslüman olarak değil, cahiliye toplumu ya da benzeri sıfatlarla anıyorlar. Dolayısıyla da onlardan ayrılma, uzaklaş­ma yolunu tutuyorlar. Sonuçta, kendileriyle aralarında uçurumlar, engel­ler oluşturuyorlar. Gerçekte ise bu hüküm, yerinde değildir ve isabetsiz bir hükümdür. En önemlisi de o insanlar, düşman ve uşaklarının musallat oldukları ve içlerinde oluşturdukları fesat tohumlarının temizlenmesi ve ayıklanması gereken bir davet tarlası konumundadırlar. İşte bu toplumla­rın içindeki fertlere biz saf saf asker yetiştiriyoruz. Davet tarlasında çalışmakta olan şu anki askerler de, geçmişteki öncülerin yetiştirdiği kimseler değil midir? Böylelikle davet yolu, gidişatını ve kaynaşmasını tamamla­mıyor mu?

Bu arada hareketteki kişilerin, bu toplumlardaki çalışmalarında da hiçbir eksiklik olmamalıdır. Toplumdaki fertlerle olan ilişkilerinde azami dikkat gösterilmeli, onların antipatisi değil, sempatileri kazanılmalıdır. Onların da hareketi sevmesi, harekete yardım etmesi sağlanmalıdır. Sos­yal hizmet ve yardımlaşma konusuna da önem verilmelidir.

Eğer Allah düşmanlarının, hakkın davetine karşı gelinmesi için hiç­bir girişimden geri kalmadığını, bunun için var güçleriyle çalıştıklarını, hareketi engellemek ve yok etmek için bütün gayretlerim sarfettiklerini bilirseniz, bizim de ne kadar çalışmamız, ne kadar gayret etmemiz gerek­tiğini herhalde anlarsınız.

Düşmanlar ve uşakları, bazen de hareketin gidişatını engellemek, durdurmak, harekete yeni unsurların katılmasını engellemek için davetin yayılmasında kullanılan genel metodları bozma yoluna gidebiliyorlar. Böylece, hareketin ana kaynağını kurulabileceklerini, hareketi aşama aşa­ma yok edebileceklerini, onu taşıyan nesli ortadan kaldırmakla hareketi de ortadan kaldırabileceklerini zannediyorlar. Oysa bunlar, büyük bir ya­nılgı içindedirler; Allah (c.c)'ın daveti'nin, insanların kalplerine ulaşması­nı asla engelleyemeyeceklerdir. Onun nurunu hiçbir güç söndüremez!

Böylesi şartlarda, hareketteki ferde düşen görev de, mümkün olabildiği kadar, davetin gerekleri ile mevcut şartlar arasındaki dengeyi sağlamaya çalışmasıdır.

Bilindiği gibi davet yolu, uzun ve zordur. Onda zorluklar ve döne­meçler vardır. Bazıları bu zorlukların ve dönemeçlerin etkisiyle durmak ve gerilemek zorunda kalabiliyor, bazıları, dönemeçlerde sapmalar göste­rip saflardan uzaklaşabiliyor. Bu gibi durumlarda safların yeni unsurlarla desteklenmesi, açığın giderilmesi ve bazı fertlerin kaybedilmesini engel­lemek için vaaz, nasihat, bildirme, yol gösterme gibi metodlar kullanıl­malıdır.

Düşmanların, insanları davetten uzaklaştirmek için korkutma ve ezi­yet etme yoluna gittikleri de görülen olaylardandır. Ancak hak ehlinin, yolunda sebat ve sabır etmesi, düşmanı hezimete uğratmaktadır. Bu ko­nuda Resulullah (a.s) ve ashabında, bizler için güzel örnekler vardır; çün­kü onlar da eziyetler, işkenceler, görüyorlardı, ama davetin insanlara ya­yılması için çalışmalarına devam ediyorlardı.

Öte yandan, davet önündeki hareket sahası ve alanları, devamlı ola­rak gelişmektedir. Açıkların kapatılması ve artan yüke tahammül edile­bilmesi için kuvvetli unsurların geliştirilmesi gerekmektedir. Aksi halde istenmeyen durumlarla karşı karşıya gelinebilir. Dolayısıyla hareketin ge­lişmesine çalışılması ve safların güzel unsurlarla desteklenmesi bir ihti­yaçtır.

Hareketteki gelişmenin, toplumun her grup ve kesimini kapsaması gerekmektedir. Erkek, kadın, çocuk, genç, yaşlı, öğrenci, işçi, teknisyen, din alimleri, öğretmen, doktor, gazeteci ve benzeri...

Yanısıra, her alanda ve her kesimde gerekli yeterliliğin sağlanması da şarttır.

Sorumlulara düşen bir görev de, çalışma esnasında bir çok zorluklar çıkacağından, genel hareket içinde grupların veya birliklerin oluşmaması­na dikkat etmeleridir.[495]

 

Kuvvet-Birlik

 

Gelişmenin, zayıf ve kof olmaması için şart olduğunu belirtmek iste­diğimiz kuvvetin, hareket ve canlılık kaynağı olması yerine, yük haline gelen engel ya da aşırı bağlılık konumunu alabildiği görülebilmektedir.

Gelişmeyle birlikte yürüyen kuvvetin gerçekleşmesi için en önemli etken, eğitimin ve tecrübenin yeterlilik kazanmasıdır.

Kuvvetin gerçekleştirilmesi, Allah Teala'nın şu emrine bir karşılık ve uyumdur:

"Ey, inananlar, onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve sa­vaş atları hazırlayın."[496]

İbret ve ders alınması gereken bu ayet üzerinde biraz durmayı gerek­li buluyoruz. Allah (c.c)'ın, "gücünüzün yettiği kadar" sözüyle, herhangi bir gayreti, vakti ve mâli imkanları küçük görmememizi ve onu gecik­meksizin ortaya koymamız gerektiğini, anlamalıyız. O, bizden gücümüzü aşan bir şey de istemez.

Bunu da, Allah Teala'nın şu sözü teyid etmektedir.

"Allah, kişiye ancak gücünün yettiği kadar yükler."[497]

O, bizlere çalışmalarımızda faydalanabileceğimiz alanlardaki kuvve­tin kapılarını sonuna kadar açık bırakmıştır, ancak kuvvet demek, sadece silah demek değildir. Aksine, faydalı modern tüm araçları, İslam'ın emir­lerine muhalif olmayacak şekilde kullanabiliriz. Bu, gereklidir de.

Elde edilmesi istenilen kuvveti şu aşamalara ayırabiliriz:

İman kuvveti, birlik kuvveti, ilim kuvveti, beden kuvveti, mal kuv­veti, şahsiyet kuvveti, silah kuvveti, tanıtım kuvveti ve diğerleri.

Bu kuvvetlerin üçlü temeli ise, itikat kuvveti, birlik kuvveti ve bilek (silah) kuvvetidir. Şüphesiz, diğer bütün kuvvetler de gereklidir.

İtikat kuvveti ya da iman kuvveti, müslüman ferdin, üzerine şahsiyet yapısını, cemaat yapısını, dahası devlet yapısını kuracağı temeldir. Dola­yısıyla, itikattaki herhangi bir zayıflık, açıklık, toplum yapısını tümüyle çöküntüye sürükler. Resululah (a.s), davetin ilk aşamasında, iman mese­lesine büyük önem vermiş, itikadın, her türlü hatadan arındırılması için büyük gayret göstermiştir. İman, kalbi müjdelediği zaman, kalp sahibindeki bütün hayır ve salih amel arzularını harekete geçirir. Şer tohumları­na karşı koyar ve onları yener. Zaten, bu mü'minlerin sıfatlarındandır.

Biz devamlı yenilenen, canlı ve kuvvetli bir iman istiyoruz. Bunun gerçekleşeceği alan ise eğitim, nefis terbiyesi, ruhun takviyesi ve Allah (c.c)'la bağlantı kurmakla meydana gelir.

Birlik kuvveti de, davet yolunda yürüyenlerin arasında Allah (c.c) için kardeşliğin ve sevginin oluşmasıyla gerçekleşir. Bu kardeşlik ve sevgi, tıpkı bir yapıda, yapıdaki taşların birbirlerine kenetlenmesini sağlayan madde konumundadır. Düşman, böyle bir binadan içeri sızamaz, onu yok etme hareketlerine karşı da dimdik ayakta durur, karşı koyar. Bu konuda da örneğimiz yine Resulullah (a.s)'dır. O da, muhacirler ve ensarı birbir­leriyle kardeş kılmış ve bu kuvvetin bozulmaması için dua etmiştir. Böy­lelikle de sadık ve saf kalpler oluşmuş, takva ve fedakârlık adına mükem­mel örnekler verilmiştir.

Kur'an'da, onlara şöyle yer verilmiştir:

"Allah'ın verdiği bu ganimet malları bilhassa yurtlarından ve mal­larından edilmiş olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dinine ve peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir. İşte, doğru olanlar bunlardır. Daha önce de Medine'yi yurt edinmiş ve gönülerine iman yer­leştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler. Onla­ra verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler. Kendi­leri, zaruret içinde bulunsalar bile, onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin temahkârlığından korunabilmiş kimseler, saadete erenlerdir."[498]

Şehid İmam da, kardeşliğin önemini, Resulullah (a.s)'ın siretinden iktibas etmiştir. Aynı zamanda bunu, bey'atin erkanlarından biri kılmıştır. Bunun en yüksek mertebesinin yumuşaklık (hoşgörü) ve en alt mertebesi­nin de gönül selameti (iyi niyet) olduğunu bilertmiştir. O, her konuşma­sında, her münasebetinde, daima kardeşlik ve sevgiyi hatırlatıyor ve bu­nu, pratik yaşamında da belli ediyordu.

Cemaat fertleri arasında, ülkeleri, dilleri, renkleri, ayrı olsa da, kar­deşliğin ve sevginin gün be gün kuvvetli şekilde artmakta olduğuna ta­nıklık etmekteyiz. Cemaatteki fertlere düşen görev de, bunun özenle ko­runması ve sürdürülmeye çalışılmasıdır.

İlim kuvvetinin de önemini vurgulamak ve hakkını teslim etmek lazımdır. Çünkü ilim, gerçekten de hayatın tüm alanlarını kapsamakta, giz­li kuvvetleri keşfetmekte ve her gün, gerek zararlı, gerek de yararlı şekil­de sürekli sunulmakta, yeniliklerin kapısını aralamaktadır. İslam, bizleri ilme ve gerçekleştirmek istediğimiz amaçlarımızda ondan faydalanmaya davet etmektedir. Çeşitli ilim alanlarında çalışmalar yapan kişilere düşen görev de, kendi alanlarında İslami çalışmaya yönelik inceleme-araştırma yapmak, hareketin faydalı ilimlerden istifadesinden mahrum kalmamala­rını sağlamak ve İslam'a faydalı olacak mümtaz yetenekler kazandırmaya çalışmaktır.

Beden kuvveti de, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.

İslam, bedenlerin sıhhatine önem verilmesi gerektiğini belirtir. Resulullah (a.s) da, bedensel kuvvetin üzerinde durmuş ve:

"Kuvvetli müslüman, zayıf müslümandan daha hayırlı ve Allah (c.c) tarafından daha çok sevilir," diye buyurmuştur.

Bizlere de acizlik ve tembellikten nasıl korunmamız gerektiğini şu güzel duasında açıklamıştır:

Bilindiği gibi davet yolu zordur, güllerle döşeli değildir. Bu yolda yürüyenlerden gayret, yorgunluk ve tahammül istenmesi çok doğaldır. Dolayısıyla da, gidişatın tamamlanabilmesi, hareketin sonuçlandırılabil­mesi için, bir çok zorluğa katlanmak gerekmektedir, bu amaçla da kuv­vetli bir bedene sahip olmak şarttır.

Maddi kuvvet konusuna gelince:

İslami çalışmalar için yapılacak harcamalar açısından maddiyatın büyük önemi vardır. Ancak maddiyatın, şeriata uygun olarak harcanabilmesi için, şeriata uygun olarak da kazanılması gerekmektedir. Maddiyat sevgisinin kalpleri kaplamasına ise asla müsade edemeyiz! Onun birikti­rilmesi, eğer Allah (c.c.)'a karşı olan vazifelerimizden bizi alıkoyacaksa, buna da kesinlikle müsade etmiyoruz! Çünkü, Allah (c.c.) katındaki ka­zanç, nefisle beraber malı da kapsamakta ve garanti etmektedir.

"Şüphesiz Allah, mü'minlerin canlarını ve mallarını, Cennet'e karşı satın almıştır."[499]

Sözü geçen bu kazancı hak edebilmek için mal ve canlarımızı feda etmekten çekinmemeliyiz. Sapık ve yakıcı düşünce sahiplerinin, bu dü­şüncelerini toplumlara empoze edebilmek için, bu düşünce mensuplanndan büyük maddi yardımlar sağladıkları da herkesçe bilinen bir gerçek olduğuna göre, müslümanların da, davetlerinde bu konuya özen göster­meleri lazımdır.

Şahsiyet kuvveti konusunda ise, zaten Şehid İmam, bize söyleyecek söz bırakmamıştır. Bu yüzden, bu konuya onun sözleriyle açıklık getir­meyi yerinde buluyoruz:

"Milletlerin oluşturulması, toplumların eğitimi, prensiplerin destek­lenmesi için çalışan bir millete veya en azından bir topluluğa ihtiyaç vardır. Kuvvetli büyük bir yürek ise birkaç konuda temsil edilebilir: Kuvvetli iradeye zayıflık sirayet edemez, sahih bir vefaya ihanet veya iki­yüzlülük zarar veremez, izzetli bir fedakârlığı cimrilik ve tamahkârlık en­gelleyemez. "

Perensibin bilinmesi ve ona iman edilip takdir edilmesi ise, ondan sapılmasından, onda hataya düşülmesinden, üzerinde pazarlık edilmesin­den şiddetle kaçınmakla gerçekleşir. Prensibin bilinip, ona iman edilmesi, ferdi bütün bunlardan korur, bu büyük ruhi kuvvet üzerine ileri milletler kurulur, ileri milletler yetişir, genç toplumlar oluşur, yaşamı kendisine haram etmiş ferd için yaşam, yeniden canlanır ve gelişir.

Her millet, bu dört sıfattan birini bile kaybetmişse boş ve miskindir. Ne hayra ulaşır, ne de herhangi bir arzusu gerçekleşebilir. Zan ve evham­dan oluşan bir hayat ortamında yaşamaktır. Zan ise, şüphesiz gerçeği ifa­de etmez.

Silah kuvveti de, kaçınılmaz bir faktördür. Çünkü ferdi koruyucak ve düşmanlarının kuvvetini geri püskürtecek bir kuvvet şarttır. Cihad, za­ten çok eski bir farz ve Allah (c.c.)'ın kuvvet hazırlığı için emirdir. Dola­yısıyla, modern silahların gözetilmesi ve şeriata uygun olanlarının alın­ması yerinde olur. Savaşın, İslâm'da özel bir fıkhi durumu ve her karde­şin bilmesi gereken bir âdabı vardır. Bir kuvvet hiç şüphe yok ki, ancak başka hiçbir çözüm kalmadığı şartlar için kullanılabilir. Yoksa gelişi gü­zel, istenildiği zaman asla kullanılmaz!

Şehid İmam, bu konuda şöyle diyor:

"Eğer bir cemaat, bilek ve silahla gücünü kullanırsa, o, eklemleri çözücü, nizamı sarsıcı ya da itikadı zayıflatıcı, imanı söndürücüdür; doyasıyla akıbeti, yok olma ve helakdır..."[500]

Tanıtım kuvveti de, değinilmesi gereken konulardan biridir.

Bugün davet ve prensipler alanında tanıtım, modern organlarıyla en tehlikeli silahlardan oluşmuş bulunmaktadır. İslâmi hareketin de bu silah­lardan uzak durup faydalanmaması şüphesiz yanlış olur. Davet için tanıtı­mın her sahasında gazete, kitap, dergi, radyo, televizyon, video, konfe­rans, kongre... vb. faydalanılması yerinde olur. Kur'an, sünnet, siret ve İs­lam tarihi, müslüman olsun, gayr-i müslim olsun bütün insanlara sunulan ilmi ve eğitici yönü olan birçok madde ile doludur.

Şüphesiz kuvvet konusu çok geniş, çok kapsamlı, çok maddeli bir konudur, çok açık ve geniştir. Burada hepsine değinmemiz mümkün ol­masa da, ferde düşen görev, her zaman hareketi geliştirmeye ve kuvvet­lendirmeye yönelik düşünce ve çalışmalar içinde bulunmasıdır.

Yardım, Allah (c.c.)'tandır.[501]

 

Asaletin Korunması

 

Özden Sapma

 

Hareketin özünden sapma ve uzaklaşması, asaletten ayrılması ne ka­dar az olursa, kök salıp gelişmesi de şüphesiz o kadar hızlı olur. Asaletin korunmasından kasıt ise, İslâm'a sarılma, yapışma, ne şekilde olursa ol­sun ihtilaf etmemektir.

Şehid İmam cemaatin, Allah (c.c.)'ın kitabı'na ve Resulullah (a.s.)'ın sünneti'ne bağlı olmasına önem göstermiş ve Resulullah (a.s.)'ın ilk İslâm devleti'ni kurarken takip ettiği yolu takip etmeye çalışmıştır. Bundan da, onun İslâm'ın anlaşılması konusuna gösterdiği önemi anlamamız müm­kündür.

İslam'dan sapmaların, hataların, bid'atlerin ve hurafelerin en büyük nedeni; onun doğru, açık , net ve yeterli şekilde anlaşılamamış, bilinememiş olmasından kaynaklanmaktadır. Çekinmeden diyebiliriz ki, müslümanların fırka veya gruplara ayrılıp parçalanmalarının nedeni, bazıları­nın, İslam'ın sahalarından itikadı yönden, ibadet yönünden ya da benzeri başka bir yönünden doğru anlayıştan sapmalarına dayanmaktadır,

İmam'ın bu doğru anlayışı, biatin rükunlanndan biri olarak kabul et­mesi, her kardeşin, gerçekte Allah (c.c.)'la yapmış olduğu biatine vefa olarak, bu anlayışta herhangi bir bozulma veya değişikliğe karşı emin bir bekçi olabilmesi içindir.

"Ey, Muhammed! Şüphesiz sana biat ederek ellerini verenler, Al­lah'a biat edip el vermiş sayılırlar. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün­dedir. Verdiği bu sözden dönen, ancak kendi aleyhine dönmüş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirenlere ise, Allah büyük ecir verecektir."[502]

Bilindiği gibi, cemaatimizin amacı, Allah (c.c.)'ın dinini yeryüzüne hakim kılmak ve onun evrensel devletinin başına da İslam hilafetini ge­tirmektir. Bundan dolayı da, bu büyük amacın gerçekleşmesi için, çok fe­dakarlık edilmeli, canlar verilebilmeli, sapmalardan ve hatalardan şiddet­le kaçınılmalıdır. Sapmalarla ve değişiklerle oluşturulmuş bir temel üze­rinde İslam devleti'nin kurulması asla düşünülemez!

Dolayısıyla, değişen zamana ve değişen şartlara bakılmaksızın, anla­yış asaletinden asla taviz vermemeye çalışılmalıdır! Anlayış, olduğu gibi muhafaza edilmeli, geliştirilmeye çalışılmalı, ama "yenilik" adı altında da "modernleştirme" ya da benzeri bir sapma yoluna asla gidilmemelidir.

Bu konuda da bir örnek vermek gerekirse yine İhvan'a başvurmak mümkündür. O zaman da birbirine zıt iki akım ortaya çıkmıştı. Birisi yö­neticileri kızdırmamaya çalışıyor, yönetim, kanun, cihad gibi zor alanla­ra eğilmemeye özen gösteriyor, ibadet, zikir, ilim gibi konular üzerinde yoğunlaşma yoluna gidiyordu. Diğeri ise, daha bir aşırı, daha bir hareket­liydi. Biad'deki anlayışla ilgili yirmi maddelik usule muhalif oldukları gerekçesiyle, bu birinci grubu fakirlikle bile itham ediyordu. O zaman genel mürşid Üstad el-Hudeybi (Allah rahmet etsin), ikinci akımın düzel­tilmesi ve tedavi edilmesinde hikmetli ve akıllı davrandı, basiretini gös­terdi: Oldukça güzel, faydalı ve ikna edici bir araştırma yazısı yazdı ve onların İslam'la olan zıtlıklarını, düştükleri hataları gösterdi. Üstad, bu kitabını, "Kadı değil, Davetçi" adıyla yayınlamıştır.

Bu araştırmanın etkisiyle, birçok kimse, hatasını anlayarak, hatasın­dan dönüp onu telafi etme yoluna gitti. Hatalarında ısrar edenlere ise Üs­tad el Hudeybi, savundukları fikirlerinin, İhvan'a ait olmadığını ve ona mal edilemeyeceğini belirterek, eğer ısrarlarında devam edeceklerse gidip kendilerine başka bir cemaat bulmalarını söyledi.

Asaletin korunması, doğru anlayışın korunmasını içerdiği gibi, aynı zamanda amaçlarında herhangi bir değişiklik veya bozulma tehlikesine karşı korunmasını da öngörür. Sürekli belirttiğimiz gibi, cemaati gerçek­leştirmeye çalışırken uzayan zamana, gittikçe zorlaşan koşullara bakmak­sızın, aldırmaksızın, yılmaksızın çalışmalı, gayret göstermelidir. Bu yoldan şaşmak, sapmak, kesinlikle caiz değildir!

Caiz olmayan başka bir nokta da, söz konusu amacın, her ülkede, şöyle ya da böyle yönetime ulaşma yoluyla gerçekleştirilmeye çalışılma­sıdır. Çünkü, uygulanmaya çalışılan genel plandan uzak, ittifaka aykırı bölgesel İslami hükümetler, zamanla çözülmeye, yıkılmaya mahkumdur ve düşmanlar tarafından kolaylıkla yok edilmeye her zaman hazırdırlar. Şüphesiz, bir arazi üzerinde tek katlı bir çok evler kurmakla, aynı arazi üzerinde gökdelen inşa etmek arasındaki fark açıktır.

İmam el-Benna'nın önem gösterdiği konulardan biri de muhafaza et­memiz gereken asalette eğitimin ve eğitimin ruhi alana uygulanması, gözardı edilmemesi gereken rolüdür. Eğitim, fert ya da cemaat için bedene gerekli olan ruh konumundadır. İmam el-Benna, mü'minlerin sıfatlarına sahip bir müslüman ferdin, hareketin amacına ulaşmasında temel öğe ol­duğuna inanır. Böyle bir fert, müslüman evi, müslüman toplumu, İslami hükümeti ve İslami devleti kuracaktır. Ona göre bu öğe, doğru ve kuvvet­li olduğu müddetçe, buna paralel olarak da toplumun binası o oranda doğru ve kuvvetli olacaktır.

Bu konuda şunları söylemiştir:

"Şüphesiz, sadık bir müslüman kardeş, kuvvetli bir huya, karaktere, iyi bir kültüre sahip olmalı, kazancını elde edebilme özelliği taşımalı, doğru bir âkide üzerinde, sıhhatli bir ibadet yürütmeli, kendi nefsiyle mücadele etmeli, vaktini iyi değerlendirebilmeli, işlerinde düzenli olmalı ve her zaman başkalarına faydalı olmaya çalışmalıdır."

İmam el-Benna söz konusu bu sıfatların, eğitimin dışında başka bir yolla gerçekleşemeyeceğine de inanmaktadır. İhvan'a da bu yolu göster­miş ve uygulamıştır. Dersler, aile, ocaklar, Kur'an kursları, kamplar ve benzeri etkinlikler, cemaat içinde bilinenlerdendir. Böylece nesil, onun elinden terbiye ve eğitim görmüş, Allah (c.c.) da kendilerine sabır, sada­kat ve sebatla ikramda bulunmuştur. Biz de, neslimizin şu âyet-i kerime­de sözü geçen kişilerden olmalarını diliyoruz:

"İnananlardan, Allah'a verdiği ahdi yerine getirenler vardır; kimi bu uğurda canını vermiş, kimi de beklemektedir. Ahidlerini hiç değiştir­memişlerdir. Bu sebeple Allah doğruları, doğruluklarıyla mükafatlandırır."[503]

Ailenin de, cemaatın en önemli kurumlarından olduğunu bilertmekte yarar vardır. Aile, fertlerin terbiye edildiği, yetiştirildiği bir yuvadır. Bu noktadan hareketle eğitimin, Allah (c.c.)'la buluşuncaya değin, bütün ha­yatı kapsayacak şekilde, kademe kademe ilerleyerek devam etmesi gerek­tiğini vurgulamak istiyoruz. Bu arada eğitimin, sadece yönetilenlere yö­nelik olmadığı da şüphesizdir.

Bilindiği gibi eğitim, İslami çalışma alanında sürekli artan sorumlu­lukların devamlı hissedilmesini, büyük ölçüde kardeşler arası anlayış ve yardımlaşmanın gerekliliğinin hatırlanmasını da sağlar. Öte yandan, eği­time gerekli önem verilmediği taktirde de, sorumluluklar gerektiği gibi yüklenilemeyeceği gibi, çalışma ve başarıyı olumsuz yönde etkileyebile­cek ihtilaf ve benzeri problemler de çıkabilir.

Her halükârda, eğitime gereken önemi vermemiz şart olmaktadır.

İmam el-Benna, cemaat ve hareket çalışmasının aşamalarını "Öğreti­ler" adlı kitapçığında bir araya getirmiştir. Bunun ışığında yola çıktığı­mızda, şunları söylemek mümkündür:

Müslüman fert, ailesini takva üzerine kurmalı, kendisinin ve ailesi­nin bütün hayatı İslam âdabına bağlı olmalı, çocuklarının eğitimi İslam prensiplerine uygun olmalı, ev hizmetleri de bu doğrultuda yürütülmeli ve müslümanın evi bu ilkeler ışığında kurulmalıdır. Müslüman fert, davetin toplumda yaygınlık kazanmasına çalışmalı, rezalet ve münkiratla daima savaşmalı, güzel ahlakı ve iyiliği teşvik etmeli, toplumu hayra ça­ğırıp irşada davet etmeli, ona yol göstermeli, toplumun genel kanısının İslam yönünde olmasını sağlamalıdır. Toplumu, iktisadi, siyasi ya da ruhi alanlardaki yabancılaşmadan kurtarmaya önem vermeli, hükümetin, tam anlamıyla İslami olmasını sağlamalıdır. Yanısıra, toplumlararası kültür kaynaşması ve birleşme yoluna gitmelidir.

"Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini yeryüzüne hakim olana kadar onlarla savaşın."[504]

"Kafirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır."[505]

Bazı kişilerin, zaferin geciktiğini ve izlenen yolun kendilerine çok ağır geldiğini belirterek, kuvvetli bir ittifak oluşturmaksızın, silah kuvve­tine başvurup, aceleci davranıp, siyasi partilere sığınıp, meyvayı henüz olgunlaşmadan dalından koparma yoluna gittikleri, daha önce de görül­müş olaylardandır. Ancak bu tür kişilerin uğradıkları akıbet ne olmuştur? Yaşanan tecrübeler, bu tür kişilerin uğradıkları akıbetin, kesin bir başarı­sızlık olduğunu bizlere göstermiştir.

Dolayısıyla bizlerin, davetimiz ve hareketimizde, asaletimizi muha­faza etmemiz, direnmemiz, zorluklara, sıkıntılara dayanmamız, verdiği­miz sözde durmamız, sapmamamız, sabretmemiz ve uzaklaşmamamız gerekmektedir; asaletin korunmasından kasıt da budur.

İhvan'ın daveti, itikad ve iman kuvvetinden sonra, kardeşlik, sevgi ve birlik üzerinde kurulmuştur. İhvan arasındaki sevgi, cemaatin en bariz özelliklerinden biri olmuştur. Bunun için de Muhacirler ile Ensar'ı bir araya getirip aralarında kardeşlik kuran Resulullah (a.s.) örnek alınmıştır. İmam el-Benna, bu konuya çok önem göstermiş ve her kardeşin, kendi hesabına, biatine vefa olarak onu koruması gerektiğini belirtmiştir. Genel merkezde, salı günleri yapılan konuşmalarda, Allah (c.c.) için sevgi ve Allah (c.c.) için kardeşlik ilkesini hatırlatarak sözlerine başlıyordu. Bu­nun etkisinin, İhvan'ın ruhlarında hissedilmesi mümkündü; öyle ki, konuşmadan sonra kardeşler, kendi aralarında iki saate yakın bir süre sevgi alışverişinde bulunuyorlardı.

Bu sevgi hissinin, Allah (c.c.)'ın lütfuyla, vatanları, dilleri ve renkle­ri ne kadar farklı olsa da, daha ilk tanıştıklarında kardeşlerin arasında ger­çekleştiğini görmek mümkündü. Bu da göstermektedir ki, Allah'ın dinini yeryüzüne hakim kılmak için çalışan, buna kendisini ve hayatını adamış ve cemaatin saflarına dayanmış bir fert, bu özellikleri taşıyan başka biri­siyle karşılaştığında, aralarında hemen sıcak bir kardeşlik ve sevgi görü­lür. Bu sevgi ve kardeşliğin, zor zamanlarda çok büyük önemi olduğu şüphesizdir. Zorluk ve musibet anlarında, aralarında gerçekleşmiş olan dostluk ve muhabbet, iki tarafa da kuvvet ve güven telkin eder.

Vaktiyle kardeşlerden birisi, 1965 felaketi'nde, bir grupla birlikte Askeri Hapishane'de tutukluymuş. Kendilerine sebepli sebepsiz sürekli buğz ediliyor ve işkence çektiriliyormuş. Bir defasında, kardeşlerden bi­risi hapşırmış. Hemen akabinde bir asker, elinde bir kamçı, bu hapşıran kardeşin yanıbaşına dikilip ona işkence etmeye hazırlanmış. Bunun üzeri­ne öbür kardeşlerden dört kişi, hemen öne çıkmış, kardeşlerini eziyetten kurtarma yoluna gitmişler. Bu manzara karşısında asker, dehşete düşmüş: "Hapşıran bir kişiydi, beş kişi değil. Siz yerlerinize dönün!" diyerek, hap­şıran kimsenin öne çıkmasını istemiş. Onlar da geri dönmüşler. Ancak askerin yeniden seslenmesi karşısında, bu kez altısı birden öne çıkmışlar. Bunun üzerine asker, kalbindeki ateşe rağmen, onları böyle bir harekete yönelten kuvvetin sevgi ve kardeşlik duygusu olduğunu anlayarak, hiç birine işkence etmemiş.

Biz de, böylesi bir sevgi ve kardeşliğin, hiç eksilmeksizin sürekli ar­tarak gelişme göstermesini ve nesilden nesile geçmesini diliyoruz. Bunun için de gereken her türlü şartın yerine getirilmesi taraftarıyız. Bunun gerçekleşmesinde gerekli olan etkinliklerin bazıları, Resulûllah (a.s.)'ın da bizlere öğütlediği kardeşler arası hediyeleşme, selamlaşma, birbirlerini ziyaret etme, hasta ziyareti, yoksul ve muhtaca yardım edilmesi ve ben­zeri etkinliklerdir. Yanısıra, sevgi ve kardeşliği olumsuz yönde etkileye­cek her türlü kötü söz ve hareketten de şiddetle kaçınmak gerekmektedir.

Bu arada, dargınlık ve kırgınlıktan da uzaklaşılması gerktiğini belirt­mekte yarar vardır. Çünkü dargınlık ve kırgınlık, dini yok eden, çekişme­ye ve başarısızlığa yol açan ölümcül bir hastalıktır.

Davet ve hareket asaletinin muhafaza edilmesine çalışılırken, yerine getirilmesi gereken noktalardan biri de görüldüğü gibi, kardeşlik ve sev­ginin yüksek düzeyde tutulmasına özen göstermektir. Kim kardeşine kar­şı kalbi bozuk olarak kalırsa, bilsin ki o, biatin erkânlarından birine iha­net içindedir.

İhvan'ın daveti, tatbiki yönünün yumuşaklığıyla belirginlik kazan­mıştır. Müslüman kardeşin sükunet içinde, ağır ağır ilerlemesi, riyakârlık ve gösterişten kaçınması gerekmektedir. Çekişmeden ve düşmanlıktan da kendini uzak tutması, kardeşleriyle karşılıklı yardımlaşma, anlayış ve bir­likte üretim yoluna gitmesidir. Böylece herkes, Allah (c.c.)'ın ve Resulûl­lah (a.s.)'ın sünneti'ne tabi olanları vasıflandırdığı yüce rabbani manalar gölgesinde yaşar:

"Birbirlerine merhametlidirler, insanlara karşı alçak gönüllüdürler. Öfkelerini yenerler. İnsanların kusurlarını affederler. Allah, iyilik yapanları sever."[506]

"İyilik ve kötülük, bir değildir. Ey inanan kişi! Sen, kötülüğü en gü­zel şekilde sav."[507]

Asaletin koruması için her zaman şahsi kaprislerimizi unutmak, ağır ve emin adımlarla ilerleyerek verimimizi ve çalışmamızı yükseltmeliyiz. Bu arada, sorumlulara düşen görev de, cemaat ehlini ne hayra, ne de veri­me yaramayacak çok laftan ve çekişmeden uzak tutmaya çalışmalarıdır. Biz de bilmeliyiz ki, güzel sonuçlara götürecek fırsatlar karşısındayız ve bu fırsatları, salih çalışmalara yönelik olarak kullanmamak, ahmaklıktan başka bir şey değildir.

Hiç kimse, davet için çalışmaya yönelik bir alan bulamadığını iddia edemez; çünkü bu alanlar, o kadar bol ve çeşitlidir ki!.. İmam el-Ben-na'nın da belirttiği gibi, "görevler, vakitlerden daha çoktur."

Aynı zamanda İhvan, davet ve hareketin, ganimet ya da maddi ka­zanç meydanı değil, bilakis gayret ve fedakârlık meydanı olduğunun bi­lincindeydi ve bu ilke, kendisini başarıya ulaştırdı, onu üstün kıldı. Her kardeşin de bilmesi lazımdır ki, Allah (c.c.)'ın kendisine verdiği mal, ga­nimet, vakit ve candan daima fedakârlık etmeli, bunlarda asla cimrilik yapmamalıdır.

"Cimrilik yapan bilsin ki, ancak kendisine karşı cimrilik yapar. Al­lah zengindir; siz de fakirsiniz. Eğer ondan yüz çevirirseniz, sizi ortadan kaldırır, sizin gibi olmayacak bir milleti yerinize getirir."[508]

Kardeşlerden herhangi birinin, görevini maddi kazanç için kullan­ması da caiz değildir. Kardeşler, cemaatin çıkarının, kendi şahsi ya da maddi çıkarlarının çok üstünde olduğunun bilincinde olmalıdırlar. Eğer bu konuda bir gaflette bulunan çıkarsa, hemen kendisine uyarı yapılmalı­dır. Davetin maslahat ve çıkarı, şahısların üstündedir ve daima şahıslar­dan da önde gelir. Bu konudaki herhangi bir ihmal, asalette zedelenmeye yol açar.

İhvan'ın daveti, bilindiği gibi rabbani olmasıyla ayrıcalık kazanmış­tır. Dolayısıyla bizim gayemiz Allah'tır. Amaçlarımızın etrafında dondüğü, toparlandığı temel de budur. Rabbimiz'in emrini gözetliyor ve bu ra­bıtanın feyzinden nefislerimizin, katı madde donukluğundan kurtulup yükselmesini, faziletli insanlık temizliği ve güzelliğine ulaşabilmesini di­liyoruz. Başkalarını da buna davet ediyor ve bu rabbaniliğin korunması gerektiğini belirtiyoruz. Allah (c.c.) tarafından şereflendirilmiş batıl kuv­vetlerin önünde -onlar ne kadar güçlü olsalar da- asla eğilmeyen cemaa­timizi korumalıyız.

İhvan'ın daveti, İslam'ın emrettiği şura prensibi'nin gerçekleştirilme­siyle de üstünlük sağlamıştır. İslâm bunu, hayrı gerçekleştirdiği için em­retmiştir. Öyle ya, belki safların en sonundaki bir kardeşten bir görüş, bir nasihat gelir ve onda da büyük bir hayır vardır. Şuranın meydana getiril­mesiyle görüşler kaynaşır ve birleşir, herkes, karar kılınan sonuca bağlı kalır; mesele, herhangi bir kimsenin kendi başına çözümüne bırakılmaya­cağı gibi, birkaç kişinin onu kendi arasında bölüşümüne de bırakılmaz; böyle bir olay, hizipleşmeye, kütleleşmeye yol açar.

Dolayısıyla, şuranın da kurulması ve bunun, bazı hükümetlerin yap­tığı gibi sadece şekilde ve görünüşte kalmamasına azami dikkat gösteril­melidir.

İhvan'ın daveti, tekamül ve itidal ile de belirginleşmiştir. Tekamül ile, İslâm'ın hiçbir sahasının ihmal edilmeksizin, gaflete düşmeden gerek­leriyle yerine getirilmesini kastediyoruz.

İmam-el Benna bu konuda şunları söylemiştir:

"İslâm, kapsamlı bir nizamdır; hayatın bütün görüntülerini ele alır. Dolayısıyla o, devlet ve vatandır, hükümet ve ümmettir, karakter ve kuv­vettir, rahmet ve adalettir, kazanç ve zenginliktir, cihattır, askerdir, fikir­dir, doğru itikad ve sıhhatli ibadettir."

Şüphesiz bazı cemaatlerin, İslâm'ın bazı sahalarını ihmal ettiğini görmek mümkündür. Biz, hiç kimseye kötü zanda bulunmayız, ancak di­yoruz ki, İslâm'ın sadece bazı sahalarıyla iktifa edip, öbür sahalarını gözardı etmek doğrudan uzaklaşmaktır. Çünkü İslâm bir bütündür, parça­lanmaz ve her bir parçası, öbürünü tamamlar.

İtidalden kasıt ise, İhvan'ın aşırılıktan uzak, ihmal ve gecikmeden uzak olarak İslâm'ın her alanında çalışmasıdır. Bilinmelidir ki, davetler; ruhsatlar üzerinde ve ruhsatlarla amel eden kişilerin omuzlarında kurula­maz. Aksine, azimetler üzerinde ve azimetlerle amel eden kişilerin omuz­ları üzerinde kurulur. Bunu bazı topluluklarda görebiliyoruz. Yani, sadece bazı meselelerin etrafında dönüp dolaşıyor ve çalışma ve etkinliklerini hep bu meseleler üzerinde yoğunlaştırıyorlar. Önemli olan öbür bazı me­seleleri ise olduğu gibi bırakıyorlar. Oysa bu, büyük bir yanlıştır.

İki insan düşünün ki, bunlardan biri, sağlıklı bir şekilde bütün organ­larını geliştiriyor, ama öbürü, sağlıksız ve eksik bir gelişme gösteriyor. Bu iki insandan hangisi, gelebilecek tehlike ve musibetlere karşı daha di­rençli olabilir?

Bu nedenle, tekamül ve itidale sahip çıkmalı, onları korumalıyız.

İhvan'ın daveti evrenselliğiyle de üstünlük sağlamış, bu yönde de be­lirginleşmiştir. İslâm, evrensel bir dindir ve bütün insanlığa gelmiş, bütün dünyaya indirilmiştir. İhvan da, bir tek vatanın kurulmasını hedeflememektedir. İslâm'ın nazarında bütün ülkeler, bütün toplumlar ve kavimler, sadece İslâm'ın hakim oduğu bir tek coğrafyadan başka bir şey değildir. Şüphesiz ki düşmanlar, bu coğrafyayı, bu vatanı bölmeye, parçalamaya, bu coğrafya üzerinde yaşayanlar arasında engeller ve sorunlar çıkarmaya, aralarında savaşların çıkması için alevlendirmelere gideceklerdir.

İhvan cemaati ise herhangi bir İslâm ülkesinin, dünyanın neresinde olursa olsun meselelerini destekler, sahip çıkar, ondan taraf olur ve bütün dünyada Allah (c.c.)'ın davetinin yayılması için çalışır, müslümanların birliğini sağlamaya gayret eder, İslâm adına çalışan ister fert, isterse de cemaat olsun herkesle iyi ilişkiler kurmaya özen gösterir. Dahası, bazıla­rının yanlışlarına tahammül gösterir ve Allah Teâlâ'nın şu emrine uyarak, iyilikle karşılık verir:

"İyilik ve kötülük, bir değildir. Ey inanan kişi! Sen fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman seninle aranda düşmanlık olan kişinin, sana en gü­zel bir dost olduğunu görürsün."[509]

Allah (c.c.) için olan emelimiz ise büyüktür; ihtilafları yok etmek, birlik içinde düşmanlara karşı koymak, müslümanları da bu iş için hep bir araya toplamak.

Davetin evrensel olmasına da özen göstermeliyiz. Bölgesel bütün davetlerden ve her ülkedeki bölgesel çekişmelerden uzak durmalıyız.

Cenab-ı Allah'ın, asaletin korunması için buraya kadar sözünü ettiği­miz ilkeleri uygulamamızı, bunlara sahip çıkmamızı ve gerçekleştirmesi­ni diliyoruz.[510]

 

Planlama Ve Geliştirme

 

Bugün İslâmi hareket, dünyamızda en büyük ve en şerefli verimi el­de edebilmek için gayret göstermektedir. Amaç, Allah (c.c.)'ın dini'ni, yeryüzünde hakim kılmak ve evrensel îslâm devletini kurup, başına da İslâm hilafetini getirmektir. Bu devlet, müslümanları biraraya toplayacak, yeryüzünde Allah (c.c.)'ın kanunlarıyla hükmedecek, İslâm vatanında gaspedilmiş her karış toprağı geri alacak, İslâm için yeni topraklar kazan­maya çalışacaktır. Bu da, ancak hak olan dinin -İslâm'ın-, yeryüzünde fitne kalmayıp sadece Allah (c.c.)'ın dini hakim oluncaya kadar bütün in­sanlara tebliğ edilmesiyle olabilir.

Yapılması gereken, bu yolda yapılacak çalışmaların özenle hazırlan­ması, düşüncesizce bir hareket ya da sözden şiddetle kaçınılmasıdır. Bü­yük amaç, aşamalandırılmalı ve bu aşamalar da yapılması gereken mad­delerle pekiştirilmelidir. Bunu da uygulama izlemeli ve böylece hedefe doğru ilerlemeliyiz.

Planlama yeni bir metod değildir, bilakis çok eskilere dayanır. An­cak yüzyılımızda, bu metoda çok büyük önem verilmiş ve araştırmacıla­rın branşlaştığı temel ilimlerden biri durumuna gelmiştir. Hatta devlet ba­kanlıkları arasında bu konu için özel bakanlıklar da kurulagelmiştir.

Planlamada, her şeyden önce ilk etapta gerçekleştirilmesi gereken çok önemli meseleler, öncelik sırasına göre bölünür. Bunlar da kendi ara­larında planlanır, bunlarla ilgilenecek kişiler görevlendirilir, belirli süre­ler tayin edilir, bunlar üzerinde ilerde çıkabilecek tehlikeler ve bu tehlike­lerin altedilmesi konusunda varsayımlar yapılır, münazaraya gidilir. En önemlisi bu konularda görevlendirilecek kişilerden oluşacak ihtisas sahi­bi insanların oluşturacağı bir kontrol mekanizmasının belirlenmesidir. İstenilen amaçların belirlenip, bunların da kendi aralarında maddelendirilmesi, gerçekleştirilmesi düşünülen amaçlardan bir kısmında dahi gaflete düşülmemesini garanti altına alır.

Meselelerin öncelik sırasına göre aşamalandırılması da, ortaya çok daha önemli bir mesele varken, önemsiz olan başka bir konuyla uğraşıl­masını engeller. Meseleler bir sıraya konulup düzenlendiğinde, gerçek­leştirilen bir madde, kendinden sonra gelen maddenin uygulanmasına ko­laylık sağlar. Aynı zamanda böyle bir yöntem, vakitten ve işgücünden de fertlerin tasarruf etmeye vesile olur.

Çevrenin, şartların ve ortamın da iyi gözlemlenip tespit edilmesi ge­rekmektedir. Değişiklikler, ilerleyen teknoloji, değişen şartlar iyi bilin­meli ve gözönüne alınmalıdır. Çünkü bu da, gerçekleştirilmek istenen amaç için gerekli olan bir noktadır. Uygulamada, mümkün olduğu kadar durgunluk ve şaşkınlıktan kaçınılmaya çalışılmalıdır.

Planın uygulanmasını sağlayacak kişilerin ve kurulacak organın da çok önemli ve hassas bir konu olduğunu belirtmekte yarar vardır. Bu, te­mel bir meseledir. Bu konudaki belirlemelerde karışıklık ya da unutma­nın meydana gelmemesine özen gösterilmelidir. Aksi halde bozukluk, ek­siklik ortaya çıkar, genelde gidişat güçleşir, hatanın sorumlusu da bilin­mediği için iş daha da sarpa sarar. Oysa ferd, plandaki rolünü, misyonunu bilse, bunun üzerinde yoğunlaşır ve rolünü başarıyla yerine getirir, kont­rol ve muhasebe kolaylaşır, herhangi bir kasıt da ortadan kalkmış olur, uyum sağlanır.

Genel planın aşamalara bölünmesi ve her aşama için de bir sürenin belirlenmesi, zaruri bir konudur. Bir aşamanın gerçekleştirilmesi için bel­li bir sürenin tayin edilmesi ve bu süre içinde söz konusu aşamanın gerçekleştirilmesi gerekliliği, o aşamayla sorumlu kişileri teşvik eder, daha hazlı, daha yoğun, daha verimli çalışmalarını sağlar. Oysa, süre için her­hangi bir sınır getirilmezse, kişiler tembelliğe, gevşekliğe gidebilir, gereksiz konularla uğraşabilirler.

Daha önce de belirtildiği gibi, ilerde olabilecek herhangi bir değişik­lik üzerinde de durulmalı, bu konuda varsayımlar ileri sürülmeli ve inti­baka varılmalıdır. Böylelikle Allah (c.c.)'ın yardımıyla, gidişatta ve çalış­mada yanılma ve hatalar ortadan kalkar.

Uygulamanın sürekli kontrol edilmesi de çok gerekli olan bir nokta­dır. Kontrol, olumlu ya da olumsuz yönlerin bilinmesini, olumsuz yönlerin telafisini, olumlu yönlerden de istifade edilmesini sağlar, kişiyi yap­makta olduğu çalışmadan emin kılar.[511]

 

Planlama Konusunda Genel Tavırlar

 

Davet tarlasının çalışma alanları çok ve çeşitlidir ve sürekli gelişme göstermektedir. Bu gelişme şüphe yok ki, değişmekte olan zamanla para­lellik göstermekdir; işte bu noktanın dikkate alınması gerekmektedir ki, düzenlenen plan, bütün gelişme ve genişlemelere cevap verebilecek bir güce sahip olsun.

Amaçlarımız büyük olduğunda, bu amaçlarımızın gerçekleşmesi için gereken zaman da o oranda büyük olur; dolayısıyla bu durumda planın, belirli bir zaman birimiyle sınırlandırılmaması, her aşama için bir ön ha­zırlık yapmak gerekir.

Fertlerin, her konuda kendilerinden istenen işler ve görevler çerçeve­sinde planlama çalışmaları ve alıştırmaları (pratik) yapmaları da şüphesiz faydalı olacaktır. Eğer her aile, davet tarlasında üstüne düşen görevleri yerine getirse ve bu konuda planlar yapsa güzel olurdu!

Alıştırma (pratik) yapmak, fertlerin çalışmalarında yetenek ve dene­yim kazanmalarım sağlar. Onları daha hırslı ve arzulu kılar.

Planlama için harcanan zamanı, kaybedilmiş, boşa harcanmış bir za­man olarak değerlendirenler de vardır; ama bu, büyük bir yanlışlıktır; di­rek uygulamaya geçmek, daima olumsuz bir sonuç doğurur, plan yapılmasıysa zamandan ve gayretten büyük tasarruf sağlanır.

Bu arada bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Davet alanındaki planlamayla, herhangi bir kurum ya da hükümetin maddi hayat alanında yaptığı planlama aynı değildir, aralarındaki fark çok büyüktür. Maddi alanlar, belirleme açısından çok daha rahattır, gerçekleştirilmeleri de öy­le; ancak davet alanındaki planlamalar, kalp ve nefis üzerinde gerçekle­şir. Şüphesiz insanları inşa etmek, müesseseleri inşa etmekten çok daha zordur. Ayrıca davet tarlasının etkilenebileceği bazı tabiat şartları da söz konusudur.

Allah Teala, şöyle buyuruyor:

"Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların durumunu bozmaz, değiştirmez."[512]

Kalpler, Allah (c.c)'ın kudretindedir; bazılarının kilitlerini açmak çok zorken, bazılarını açmak kolaydır. Ancak başarı Allah'tandır. Bir ki­şiye çok hayır nasip olurken, bazılarına ise hiç nasib olmayabilir. Davet sahasında planlar yapılırken, bütün bunların göz önüne alınmasında fayda vardır.

Muhakkak ki herşey, Allah (c.c)'ın kudreti altındadır. O, bizlere ön­ce çalışmayı, sonra da sebeblere sarılmayı emrediyor, neticeler ise O'nun kefaleti altındadır ve planlama da, sebeblere sarılma özelliğindedir.

Bu gerçekten hareketle, Allah planın başarısını nasip ettiğinde, hiç kimsenin, bunun sırrının, planın yapılanmasında rol alan yeterlilik sahibi kişilerde olduğunu sanmamalıdır; Allah (c.c)'ın verdiği başarı ve yardım­dan gafil olmamalı, aksine bunun ondan olduğunu asla unutmamalıdır. Eğer uygulanan plan, başarıya ulaşmasa, gene de ondan ümit kesilmemeli, ümitsizliğe düşmemeli ve her şeyin O'nun kudreti altında olduğu ger­çeğini asla unutmamalıdır. Önemli olan, kusursuz ve ihmalsiz bir şekilde sebeblere sarılmamızdır. Biz, üstümüze düşen herşeyi gerektiği gibi yeri­ne getirmeli, sonra tevekkül edip gerisini Allah (c.c)'a bırakmalıyız.[513]

 

Geliştirme Ve Yenileme

 

Geliştirme ve yenileme de önemli bir konudur. Çalışma metodlarında ve hayatın her kademesinde, Allah (c.c)'ın bizlere amade kıldığı her şeyden istifade etmeliyiz. İslam da buna bizleri teşvik etmektedir.

"Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir."[514]

Ancak bu geliştirme ve yenilemeler, bunlardan istifade etme, Allah (c.c)'ın sınırlarını çizdiği bir konumda olmalı, bunların, hayrın gerçekleş­mesi yolunda kullanılması, İslam'a uygun olmaları gerekir. Aksi halde, zor ve perişan bir hatayla karşılaşmak mümkündür.

"Elbet size benden bir yol gösteren gelir. Benim yoluma uyan, ne sapar, ne de bedbaht olur. Benim kitabımdan yüz çeviren bilsin ki, onun dar bir geçimi olur ve kıyamet gününde onu kör olarak hasrederiz."[515]

İslam'ın ruhbanlık dini olmadığı da unutulmamalıdır, tam aksine o, kendisine kucak açanlara, dünya ve ahirette saadet veren eksiksiz bir ha­yat programıdır.

Eğer müslümanlar bugün, geri kalmışlıktan, yoksulluktan ve benzeri durumlardan şikayetçilerse, bu durumları İslam'a bağlamak kesinlikle yanlıştır; aksine eğer bugün, böyle kötü bir durumdalarsa bunun en bü­yük nedeni, İslam'dan uzaklaşmış olmalarıdır; onlar, İslam'a tam anla­mıyla sarıldıkları zaman, Avrupa'yı geri kalmışlık, cahillik ve yoksulluk sarmış, onlarsa en büyük medeniyeti kurmuşlardı. Bilindiği gibi müslüman alimler, tıp, mühendislik, cebir, kimya, astronomi ve benzeri bir çok ilmin temelini atmışlardır. İslam devleti zayıfladığı zaman ise Avrupalı­lar, onların ilimlerini aldılar ve aldıkları ilimlerle kendi şu anki medeni­yetlerini kurdular. Ancak Avrupalılar en büyük hatayı, medeniyetlerini maddiyat üzerine kurmakla yaptılar. Dolayısıyla bu medeniyetin şer yö­nü, hayır yönünden ağır bastı; şu silahlanma yarışı, şu dünya savaşları, şu heder edilen ruhlar, şu yıkılan ahlak, şu ifsat ve fesata alet edilen ilim, hepsi sözünü ettiğimiz hatanın acı ürünleridir.

Oysa İslam her yeniliği, her teknolojik gelişmeyi, insanlara hayır ve şer olgularını gözönünde bulundurarak, serden arındırarak verir, hizmet­lerine bu şekilde amade eder. Çünkü o, alim, habir, rauf ve rahim olan Allah (c.c) kalındandır. Allah (c.c) onu, ilahi dinlerin sonu kılmış, onun peygamberini de bütün insanlığın peygamberi kıldığı gibi, bütün pey­gamberlerin de sonuncusu kılmıştır.

Allah (c.c)'ın ilmi kıyamet kopuncaya kadar, asırlar boyunca insan­ların hayatında her alanı kapsamaktadır. Bunun anlamı da, bu dinin, bü­tün insanlar ve bütün zamanlar için Allah yeryüzünü ve üstündekileri tes­lim alıncaya kadar, en münasip nizam olarak kalacağı demektir.

Şüphesiz İslam'ın itikadı değerleri, prensipleri... kısaca içerdiği herşey, zamanlara göre değiştirilemeyen, değişiklik kabul etmeyen özelliğe sahiptir. Ancak vesileler ve ikinci planda gelen konular ya da mubah olan konular çerçevesinde geliştirmeler ve güzelleştirmeler ya da ilerlemeler yapmakta bir sakınca yoktur.

Zaman zaman, çağın gereklerine cevap vermesi için İslâm'da geliş­tirme, yenileme, modernleştirme yoluna gidilmesi gerektiği konusunda bazı sesler duyabiliyoruz. Yanısıra çağdaşlık, İslamcı, sağ, paralelinde gericilik, geri kalmışlık, donukluk, taassup, aşırılık, terör ve benzeri sıfat ve yakıştırmalar da duymak mümkündür. Burada bu terimlerin içerikleri­ni ele alıp yanlışlıklarını ya da doğruluklarını belirleyecek değiliz. Ancak şurası bir gerçektir ki, bu sözlerin çoğu İslâm düşmanları tarafından orta­ya çıkarılmaktadır. Böylelikle İslam'ı çağdışı, çirkin göstermeye çalış­makta ve insanları ondan uzaklaştırma amacını gütmektedirler. Bu kişi­ler, İslâm'ın prensiplerini asrın ticaret ve yeniliklerini alet edip kullanma telaşındadırlar.

İslam şüphesiz, aşırılığı ve terörü reddettiği gibi, donukluğu da dış­lamaktadır. O, aklı değerlendirdiği gibi, hürriyeti de takdir etmektedir. İs­lam'ın ebedi ve kalıcı mucizesi Kur'an'ın birçok ayetinin akla hitap ettiği­ni görmek mümkündür. Akıl ve ilim sahipleri, daima takdir edilmektedir ama aklın takdir edilmesi demek, onun sahih sünnetin önüne geçmesine göz yummak, ona karşı gelmesine ses çıkarmamak değildir. Beşer aklı zayıflık ve acizlik ve eksiklikle vasıflanmaktadır. Bu yüzden ona yolunu aydınlatması, faydalıyı zararlıdan ayırabilmesi için vahiy nuru gerekmek­tedir; akla da tıpkı göz gibi görebileceği, etrafı ve dünyayı seçebileceği bir nur lazımdır. Vahiyle yönlendirilmeyip yol gösterilmemiş akılların delaletine örnek olarak Avrupa toplumlarının cinsel sapkınlıklarını gös­termek mümkündür.

Bazı İslam düşmanları, İslam prensiplerine bağlılığın, donukluk ve engellere teslim olmanın bir çeşidi olduğunu iddia etmektedirler. Bu, ke­sinlikle batıl bir iddiadır; her insanın uğrunda savaştığı, savaşması gerek­tiği hürriyet, kendisi ve diğer insanlar için hayrı ve saadeti gerçekleştirir, ümitsizlikten uzaklaştırır. Ne var ki, sadece bir grup için gerçekleştirilen hürriyet, toplumsal zulüm çeşitlerinden biri olmaktan başka bir şey değil­dir. Herkes için hayırlı olan hüriyet ise, yarattığını bilen, alemlerin rabbi Allah (c.c.)'ın hükümleri doğrultusundaki hürriyettir ve o, yarattıklarına karşı rauf ve rahimdir.

Gerçek hürriyet, Allah (c.c.) için yapılan gerçek kullukla, O'nun emir ve yasaklarına gerçek bağlılıkla gerçekleşebilir. İslami davet alanın­da ne şekilde olursa olsun çalışanların, günün her yeniliğine açık olmala­rı, bunları öğrenmeleri ve Allah yolunda kullanmaları, onlardan yararlan­maları gerekmektedir.

"Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın."[516]

Bir gerçek de, basın/yayın alanının, hızla ve şaşırtıcı bir biçimde ge­lişmesi ve modernleşmesidir. Bu alandan da, davetin yayılması ve amaca ulaşılması için faydalanılmalıdir. Bugün, basın/yayında bilgisayar devri başlamıştır ve biz, neden bu yenilikten istifade etmeyelim? Örneğin, Kur'an ayetleri konularına göre tertip ve tasnif edilip kompütüre kaydedi­lebilir. Aynı şey, hadis-i şerifler, fıkıh ilimleri, İslam tarihi gibi konular için de geçerlidir. Bu metod, bu konuları öğrenmek, ya da bu konularla ilgili araştırma yapmak isteyenler için büyük kolaylıklar getirecektir, va­kitten ve gayretten tasarruf edilmiş olacaktır.

Sanayi alanında, zirai alanda, ticari alanda... kısaca bütün alanlarda yapılan yeniliklerden istifade etmeli, ancak bu istifadenin, İslam adabı ve çerçevesinde olmasına dikkat edilmelidir. İhtilaf ya da günahtan kaçmaya özen gösterilmelidir.

Sonuçta diyoruz ki, İslam'ın prensipleri sabittir, ancak bu prensipleri gerçekleştiren nedenler ve aracılar, devamlı yenilenmektedir.[517]

 

Müslümanların Söz Birliği

 

Müslümanlar arasında birliğin gerçekleşmesi ve söz birlikliği vacip olan en önemli olaylardan biridir. Bu, evrensel İslam devleti'nin kurulma­sında vazgeçilmez bir özelliktir. Şüphe yok ki, kurulacak olan dev bir bi­nanın temeli çok sağlam ve duvarlarını oluşturan taşların da birbirleriyle sıkıca kenetlenmiş olması gerekmektedir.

İslam düşmanları, müslümanlar arasında tefrika ve ihtilaf tohumları­nı ekmeye daima çalışmışlardır. Özellikle yöneticiler ve yönetilenler ara­sında birliğin oluşmaması için çok çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Şu an içinde yaşamakta olduğumuz ortam, bunu apaçık bir şekilde göstermektedir. İhtilaflar, gazete, dergi, radyo, televizyon gibi benzeri basın/yayın or­ganlarıyla yapılan anlamsız tartışmalar, meydana gelen çarpışmalar, da­hası savaşlar... Olan ise halklara olmaktadır; malları, canları ve ruhlarıyla birlikte heder olmaktadırlar. Doğu ve Batı İslam ülkelerimiz bölüşül­müş, üzerlerinde hesaplar yapılmış, çıkarlara alet edilmişlerdir. Bunun için de hızlı bir silahlanma yarışına gidilmiş, milletimiz, tecrübesizliğin­den ve yorgunluğundan şaşırmış, bir şey yapamamıştır. Yahudi hükümet­leri, müslümanlar için bir kanser konumundadır. İşte, Mısır'ın Camp David anlaşmasıyla Arap dünyasından uzaklaştırılıp azledilmesi, Siyonizm'e karşı askeri seçkinliğini kaybetmiş olması, yıllar süren İran-Irak savaşı, Fas-Cezayir savaşı, Lübnan'da olanlar ortadadır. Yarının ise ne getirece­ğini bilemiyor ve Allah (c.c)'dan selamet vermesini diliyoruz.

İslam milletlerinin hepsinin, bu ihtilaf ve savaşlardan razı olmadığı­nı biliyoruz. Bütün olanlara rağmen aralarında karşılıklı güzel duygular mevcuttur. Mısır halkı, Siyonistler'le anlaşmaya hiçbir zaman razı olma­mış ve buna daima tepkisini göstermiştir. Buna karşılık da müslüman Arap milletleri, Mısır halkına destek vermiş, Amerika ve Batı'ya karşı ba­ğımlı olmamak için azim ve sebat göstermiştir. Sonunda, birliğin gerçek­leşmesi için zirveler ve başkanlar aracılığıyla yapılan girişimler başarısız olmuştur.

Birliğin gerçekleşmesi için çalışmaların ve girişimlerin temelden yo­ğunlaştırılması gerekir. Önce müslüman ülke halkları arasında oluşturul­ması gereken birlik, daha sonra bütün milletle de oluşturulmaya çalışıl­malıdır. Milletlerin de, birliğin gerekliliğine ve ihtilafların ortadan kalk­masına inanmaları gerekir.[518]

 

Bir Ülke İçinde Birlik

 

İslam düşmanlarının, milletimizi parçalamak için uyguladığı metodlardan biri de, bir ülkede, prensiplerin insanlar tarafından konulması ve insanların, bu prensiplerle yönetilerek dağılmalarını, sonra da hükümet koltuğuna ulaşabilmek için siyasi partiler kurulmasını ve böylelikle in­sanların bir yarışa katılmalarını, dolayısıyla aralarında düşmanlıklar doğ­masını sağlamaktır. Amaç, İslami prensipleri bozmak, ortadan kaldırmaktır. Bilindiği gibi, Komünizm, Sosyalizm, Kavmiyetçilik, Miliyetçilik, Demokrasi gibi akımlar çıkarılıyor ve bu akımlar adına partiler kurulu­yor, kurduruluyor, dergi ve gazeteler çıkarılıyor, ama öte yandan müslümanların çıkardıkları dergi ve gazetelerse kapatılıyor, yapmak istedikleri etkinlikler engelleniyor, resmi olarak yasaklanıyor.

Bu arada kendilerine amaçlar belirlemiş ve bu amaçlar için çaba gösteren bazı cemaatlere rastlamak da mümkündür, ama bunların bir kıs­mı, yardımlaşarak çalışmalarını sürdürürken, bir kısımında da değişik boyutlarda ihtilaflara düşülmektedir.

Demek istediğimiz, müslüman ülkelerin çoğunda siyasi partilerden, cemaatlerden, dini cemiyetlerden kaynaklanan bir dağınıklık, bir ayrılık görülmektedir. Milletlerin bir bölümü de, böyle şeylerle uğraşmamakta, kendisinin ve ailesinin geçimini sağlayabilme derdine düşmektedir.

Bize düşen İslam bayrağı altında genel birliği oluşturmak, Allah'ın dinini hakim kılmak, onun devletini kurup başına hilafeti getirmek, bu yolda canımızla, malımızla, bütün varlığımızla çalışmaktır.

Müslüman milletlerin bir araya getirilmesi girişiminin ilk adımı, gö­nüllerde İslam itikadının canlandırılması, kalplere imanın yerleştirilmesi, onlara inandıkları bu yüce dinin gerçek yüzünün, büyüklüğünün, güzelli­ğinin, eksiksizliğinin gösterilmesidir. Bu bize, beşerin koymuş olduğu dünya prensiplerine muhtaç olmamamızı sağlar. İslam, insanların hayrına olan herşeyi bilen habir, alim ve beşerin yaratıcısı olan alemlerin Rabbi Allah (c.c)'ın koyduğu bir nizamdır; ona karşı adap gereği, İslam'ın, beşe­ri prensiplerden herhangi biriyle karşılaştırılması bile doğru değildir.

İman, insanların kalplerine ulaştığında, onları, aralarında sevgi ve muhabbetle, ihtilaf ve tefrikanın terkediimesine yöneltir; böylece arala­rında birliğe davet edenin davetine, Allah (c.c)'a yakınlaşmak, O'na bo­yun eğmek için icabet ederler.

Çünkü Allah (c.c) Teala onlara şöyle buyuruyor:

"Toptan Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah'ın size verdiği ni­metleri anın. Düşmandınız; O, kalplerinizi uzlaştırdı ve O'nun nimeti sa­yesinde kardeş oldunuz, bir ateş çukurunun kenarında idiniz; O, sizi ora­dan kurtardı."[519]

Sonra da şöyle buyuruyor:

"Kendilerine belgeler geldikten sonra ayrılanlar, ayrılığa düşenler gibi olmayın; onlara büyük azap vardır."[520]

İşte bu, Resulullah (a.s)'ın üzerinde yürüdüğü yoldur. O, nefislerde tevhid akidesinin yerleşmesine, insanları putların sahteliğine ve onlara yapılan ibadetlerin geçersiz olduğuna inandırmaya çalışmıştır. Böylece gönüller birlik, kardeşlik, sevgi ve hoşgörü için hazır hale gelmiştir. Bu, Resulullah (a.s)'ın, Ensar ve Muhacir'i kardeş kıldığı zaman apaçık bi­çimde ortaya çıkmıştır. Unutulmamalıdır ki bu, sağlam bir binanın kuru­lacağı sağlam bir temelin ilk adımıdır. Dolayısıyla davet tarlasında çalı­şanların, İslam bayrağı altında birliği sağlamaya, kalplerde imanın yerleş­mesini gerçekleştirmeye, bunun için de meşru bütün yolları kullanmaya çalışmaları gerekmektedir. Bunun için kullanılacak yollar, Allah (c.c)'ın değişmeyen sünneti'nin dışındaysa istenilen amaca ulaşılamayacağı bilin­melidir.

"Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştir­mez."[521]

Basın/yayın organları ya da resmi/gayri resmi/olarak karşılaştıkları ifsatlar onların azmini kırmamak, onları yıldırmamahdır. Yıkıcı prensip sahiplerinin uyguladıkları İslam'ı çirkin gösterebilme metodlan onları engellememelidir. Batıl ne kadar büyük gözükse de sonunda gidici olmaya mahkumdur, halkın önünde dayanması mümkün değildir.

Allah (c.c) Teala, ne doğru söylemiştir.:

"Gerçeği, batılın kafasına çarparız ve onun beyni parçalanır, böy­lece batıl ortadar kalkar."[522]

Allah (c.c)'ın sünneti galiptir:

"Köpük uçup gider, insanlara fayda veren ise yerde kalır."[523]

Bizim görevimiz, kararsızlık ve kızgınlık ortamını bir an önce geçiş­tirmektir; aksı halde, sahte pırıltılarıyla insanları kandıran dünyevi pren­sip bayrakları, insanların, İslam bayrağı altından uzaklaşıp kutuplaşmala­rına yol açacak, vahim bir durumla karşı karşıya kalmamıza neden ola­caktır.[524]

 

Bir Ülke İçindeki İslami Cemaatler

 

İslami grup ve cemaatlerin, İslam'ın bir ya da birkaç alanında çalış­malar yaptıklarını görebiliyoruz. Bunlardan bazısı tevhid akidesi ve onun arındırılması konusunda çalışmalarını yoğunlaştırmış, bunun yanında İs­lami ilimler ve hadis-i şeriflerin incelenmesi çalışmalarını sürdürmekte­dir. Bazısı da, cami yapımı, sünetin uygulanması, dini bilgilerin artması için çalışmaktadırlar. Bazısı ise Allah'a davet, iyiliğin emri kötülüğün nehyi, zekat, yardım gibi konularda çalışmalarını yürütmektedirler. Bazı­sı, Allah yolunda cihad, Allah düşmanlarına karşılık verme konularında çalışmalarını yürütmektedirler.Tasavvuf konusuna ağırlık veren gruplar da vardır. Bazı gruplar, kendilerinin dışındaki grupları, itikatlerindeki şüpheden dolayı küfür ya da fısk ile sıfatlandırabiliyorlar. Bu gruplardan bazıları, içtihat ederek yolunu şaşırıp hataya düşebiliyorlar, ancak yolla­rından sapmadan, doğru bir çizgide ilerleyenler de yok değildir şüphesiz. Hatta bazı topluluklar arasındaki ihtilaflar, çarpışma noktasına kadar bile varabilmiştir. İslam düşmanlarının ortaya çıkardığı ve zıt roller üstelenen İslam'ı kötü göstermekle yükümlü, tefrika çıkmasına çalışan, birliği en­gelleyici ve kendini İslami gösteren hizipler de söz konusudur.

Sözünü ettiğimiz ortam, İslam ülkelerimizin çoğunda rastlanabilen bir ortamdır. Peki, böylesi bir ortam içinde bizim görevimiz ne olabilir, her ülke içinde birliği sağlayabilmek için izlememiz gereken yöntem ne­dir, nasıl olmalıdır?

Bize düşen ilk görev, hastalığı teşhis edip, hastasına ilacını veren, onu tedaviye çalışan, tedavi sonuçlanıncaya kadar da sabır ve sebat gös­teren bir doktor gibi davranmamızdır. Şu bir gerçektir ki toplumlarımız, itikadlerinde, ibadetlerinde, anlayışlarında, ahlaklarında, daha bir çok ko­nularda illet ve hastalıklara maruz kalmış durumdadırlar. Bunun nedenle­ri çok ve çeşitlidir.

Bazı müslümanlann dünya nimetlerine dalmış olmaları,

Alimlerin, davet ve hatırlatma vecibelerini yerine getirmedeki eksik­likleri,

Allah düşmanlarının, ülkelerimizi işgal edip musallat olmaları,

Yönetimlerin şeriatten, şeriatın yönetimlerden uzaklaştırılması,

Fesadın her çeşidiyle ülkelerde savaşılmaması,

İşgalcilerin ve uşaklarının, ülkelerimizde dini sapıklıklar oluşturma­sı, bunları teşvik etmeleri, İslami hareketlere savaş açmaları ve benzeri birçok neden daha sayılabilir.

Bütün bu ve benzeri nedenleri göz önüne aldığımızda, şu an müslüman ülkelerdeki halkların karşı karşıya bulundukları cehaleti mazur gör­memiz ve bunu göz önünde bulundurarak hareket etmemiz gerekmekte­dir. Bizim yapmamız gereken, onların ellerinden tutmak, onları cemaat­ten kovacağımıza, dışlayacağımıza, onlara doğru yolu göstermek, içine düştükleri hata ve sapıklıktan kurtarmaya çalışmak, düzeltmektir. Bunun için de sevgi ve ilgiden örülü bir ortam şarttır. Bazıları bu sevgi ve ilgi­nin, onların ihtilaf ve sapıklıklarına göz yumduğumuzdan kaynaklandığı­nı iddia ediyorlar, oysa bu, onların düzeltilmelerine ve ihtilaflarını kabul etmeksizin kurtulmalarına vesiledir. Bizim ilkemiz, hikmet ve güzel nasi­hat, hakkı tavsiye, sabrı tavsiye, eziyet ve kötülüğe tahammül olmalıdır.

Allah Teala'nın buyruğu üzre gördüğümez davranışlara iyilikle kar­şılık vermeliyiz:

"İyilik ve kötülük bir değildir; inanan kişiysen, kötülüğü en güzel şekilde sav. O zaman seninle aranda düşmanlık bulunan kişinin, sana yakın bir dost olduğunu görürsün."[525]

Bu ayet-i Kerime'den hareket ederek Şehid İmam, İhvan'a şöyle di­yordu:

"İnsanlara karşı ağaçlar gibi olunuz; ona taş atarlar, ama o ise in­sanlara meyve ile karşılık verir."

Onun şu sözlerini de almakta yarar vardır:

"İttifak ettiğimiz konularda karşılıklı yardımlaşalım, ihtilafa düştü­ğümüz konularda ise birbirimizi mazur görelim."

Altın değerinde olan bu kaideye uymalı, müslümanların ve safların söz birliğine çalışmalı, öbür cemaatlerle aramızdaki ihtilaf ve tefrikaları izale etmeli, bu ihtilaf ve tefrikaları çıkaran İslam düşmanlarına karşı da gücümüz yettiğince savaşmalı, karşı çıkmalıyız.

Beşinci kongre'nin kitapçığında İmam'ın şunları söylediğini görüyo­ruz:

"Sizlere İhvan-ı Müslimin'in Mısır'daki diğer İslami gruplara karşı içinde bulunduğu tutumu da açıklamayı arzuluyorum; çünkü hayırsever­lerin çoğu, bu grupların bir araya toplanmalarını ve bir yaydan atılan ok gibi İslâmi bir cemiyette birleşmelerini temenni etmektedir. Bu, ülke­de İslâm'ı arzulayan herkesin temenni ettiği büyük bir emel, şerefli bir idealdir. İhvan-ı Müslimin, bu grupların hepsine; ayrı ayrı alanlarda İslâm için çalıştıklarını kabul etmekte ve başarı dilemektedir."

İhvan, programlarıyla, bu gruplara yaklaşmaya, onları bir araya top­lamaya, genel bir fikir etrafında birliği sağlamaya çalışmıştır.

İmam'ın, altıncı kongrede bu konu üzerinde durduğunu ve şöyle de­diğini görüyoruz:

"Kavgaları değişik olmasına rağmen, bütün İslami gruplara karşı olan tutumumuz, sevgi, kardeşlik, yardımlaşma ve yakınlıktan oluşmak­tadır. Onları seviyor ve onlarla yardımlaşıyoruz. Görüş farklılıklarını yakınlaştırmaya gayret ediyor, sevgi ve yardımlaşma gölgesinde hakkın galip geleceği şekilde bu fikir ayrılıklarını birleştirmeye çalışıyoruz. Biz­leri, bu gruplardan fıkhı bir görüş ya da mezhep farklılığından kaynak­lanan herhangi bir ihtilaf uzaklaştırmaz, çünkü Allah'ın dini kolaylıktır. Kimse, bu dini karalayamaz ve bu dini karalamak isteyenler de mağlup olacaktır. Allah (c.c.) örnek bir adım atmamıza bizleri muvaffak kıldı; çünkü, kalpleri kazanabilecek, akılların güven duyabileceği yumuşak bir üslup içinde Hakk'a yöneliyoruz, isimlerin, lakaplarım, şekli farklılıkla­rın, nazar-ı engellerin kalkacağı, bütün bunların yerlerini Muhammed (a.s.) alayının saflarını bir araya toplayan çalışma birliğinin geleceği günün yakın olduğuna inanıyoruz; orada, sadece müslüman kardeşler, din için çalışanlar ve Allah yolunda cihad edenler olacaktır.

"Kim Allah'ı, peygamberini ve inananları dost edinirse bilsin ki, şüphesiz, Allah'tan yana olanlar üstün gelirler."[526]

Görüldüğü gibi İmam, "orada, sadece müslümanlar olacaktır," diyor, "sadece İhvan-i Müslimin olacaktır," demiyor; bununla da, farklılıklar veya engeller olmaksızın, bütün müslüman kardeşleri bir araya toplaya­cağını kastetmek istiyor.

Şehid İmam'ın Beşinci Kongre'deki sözleri, Mısır'daki İslâmi grupla­rı kapsıyor olabilir, ama bakın, Altıncı Kongre'deki sözleri geneldir.

"Bizim davetimiz de, daha başladığı ilk günden beri evrenseldir; ça­lışmalarımız, bütün İslâmi alanları ve yanısıra uluslararası alanı kapsa­maktadır. "

Şehid İmam -Allah rahmet eylesin-, ihtilafların izalesi için büyük gayretler gösteriyor, cemaatler ve İslâmi bütün gruplar ve yöneticileriyle olan karşılıklı münasebetlerinde örnek davranıyordu, mezheplerin arasını bulmaya, onları birbirleriyle yakınlaştırmaya çalışıyordu. Ancak, cemaa­tin çalışmaları başlamadan ecel, onu buldu ve Allah yolunda şehid oldu.[527]

 

Dinin, Feri Konularındaki İhtilaflar Üzerine

 

Dinin fer'i konularındaki ihtilaflar üzerine Şehid İmam'ın bu konu­daki sözlerini hatırlatmakta fayda vardır; çünkü bu ihtilafların, kalplerin birbirine bağlanmasını, sevgi alış-verişini, hayır için yardımlaşmasını en­gellemesi caiz değildir.

Şahid İmam, bu konuda demiştir ki:

"Dinin fer'i meselelerinde ihtilaf olması zaten kaçınılmazdır, ihtilaf olacaktır, bir çok nedenlerden dolayı bu fer'i meselelerde görüş ve mez­heplerde birleşmemiz mümkün değildir. Bu nedenleri, "Davetimiz" adlı kitapçığımızda anlatmıştık. Bütün bu nedenler, dinin fer'i konularında bir görüş üzerinde birleşmemizi imkansız kılmaktadır. Şüphesiz Allah (c.c), bu dinin baki olmasını, ebedi kalmasını, asırlarca sürmesini ve uzun zamanlar geçirmesini istemektedir. Bunun için o kolaydır, yumu­şaktır, müsamahalıdır, hoşgörülüdür, onda donukluk ve baskı yoktur. Biz, böyle düşünüyoruz; dolayısıyla, bazı fer'i konularda bize ters düşen, ihtilaf edenlere tam bir hoşgörüyle yaklaşıyor ve onları mazur görüyo­ruz. Bu ihtilafın, kalplerin birbirine bağlanmasını, karşılıklı sevgi ve kardeşlik alış verişini, hayır için yardımlaşmayı engelleyici olmamasını diliyoruz. Bizleri ve onları, en iyi hudutları ve en geniş içeriğiyle İs­lam'ın gerçek manası kapsamalıdır. Müslüman değil miyiz? Aynı şekilde onlar da müslüman değiller mi? O halde ihtilaf nedendir? Niçin görüşü­müz, onlar tarafından bakılmaya değer bulunmuyor? Niçin berraklık ve sevgi ortamında karşılıklı anlaşamıyoruz, anlayış gerektiren bir mesele varsa?

Resulullah (a.s.) ve ashabı da fetva konusunda birbirlerine ihtilaf ediyorlardı, ama bu, hiçbir zaman kalplerinde birbirlerine ters düşüp ih­tilaf etmelerine yol açmadı, birliklerini parçalayıp birbirlerine bağlılık­larını bozmadı. Kureyza'da meydana gelen ikindi namazı hadisesi pek uzakta değildir!..."

Müslümanların birliğinin zorunluluğu hakkında değindiklerimizin gölgesinde, bu amacı gerçekleştirebilmek için İhvan'ın uyguladığı metodları ve bu konuda yaptığı çalışmaları örnek almamız gerektiğini belirtmek istiyoruz.

Müslümanlar arasındaki rabıtaları kuvvetlendirecek yönlendirmelere bağlı kalmalı, davet sahasında çalışanların aralarını bozanlara karşı da te­tikte durmalı, davamızı ve kendimizi korumalıyız. Bütün cemaatlerin li­derleri, bağlılığa, karşılıklı anlayış, mümkün olduğunca topluluklar arası birliğe teşvik etmişlerdir. Bütün çalışmaların, Allah (c.c.)'ın dinini yeryü­züne hakim kılmak için kenetleneceğine inanıyoruz.[528]

 

Davet Alanında Çalışma

 

"De ki: istediğinizi işleyin. Allah, peygamberi ve mü'minler, işledik­lerinizi görecektir. Hepiniz (görülmeyen ve görülebilenler), Allah'a dön­dürüleceksiniz. O, size işlediklerinizi bildirecektir,"[529]

Salih amel, imanla eş anlamlı ve onun tasdiklisidir. İkisi de zaferin, hakim olmanın ve Cennet'in nimetlerine sahip olmanın sebeplerindendir. Davet alanında Allah (c.c.)'ın dinini hakim kılmak ve İslâm devletini kur­mak için çalışmak salın amellerin en faziletlisi ve en şereflisidir.

Şehid İmam, çalışma konusunda büyük önem göstermiş ve bunun için çalışmayı, on erkandan oluşan bir rükün yapmıştır. Bu rükün, biatin rükunlerindandir. Beşinci Kongre'de İhvan'ın davetinin özelliğinin, rek­lam ve afiş yerine, uygulamaya ağırlık verilmesi olduğunu belirtmiştir. Hayal kurmak, sürekli düşlere dalmak İmam'a göre, helak ve fesadın ce­maate daha kolay erişmesine yardımcı olur.

Bir çok kişiye hayal kurmak kolay gelir, ancak kurulan her hayal, akla, mantığa sığacak gibi olmalıdır. Şüphesiz çoğu kişi konuşabilir, tar­tışabilir, ortaya çeşitli görüşler atabilir, ama bunların pek azı, bu konuş­tuklarını, söylediklerim, iddia ettiklerini uygulama alanına döker, ciha­dın, yorucu çalışmanın yükünü kaldırabilir.

Mücahitler yani hayırlı kişiler, eğer Allah (c.c.)'ın inayeti olmazsa yolu şaşırabiliyor, hedefi bulmakta zorluk çekebiliyorlar. Kendi nefisleri­mizi hazırlamalı ve terbiye etmeliyiz. İmtihan hassastır, bizim onu çalış­mayla denememiz gerekmektedir. Kuvvetli çalışma nefse zor gelebilir, ondan kaçar; bizim onu şehvetlerden, alışkanlıklardan, kötü huylarından uzaklaştırmamız gerekir.

İşte onlar, hayır işlerine koştururlar ve bu konuda öncüdürler, kendi­lerine verilmiş olanı infak ederler ve sonunda Allah'larına döneceklerini bildiklerinden kalpleri sevinç doludur. İşlerini; sevap olarak kabul edil­mesini ümit ederek büyük bir titizlikle başarırlar, dolayısıyla ne kusur ederler, ne de tembellikte bulunurlar, Allah (c.c.)'ın rızasını diller ve gös­teriş yapmazlar.

Büyük zorluklara göğüs germeye ve bu önemli işleri yerine getirme­ye ancak böyle özelliklere sahip olan kardeşler ulaşırlar. Bu işlere, bu kardeşlerin taşıdıkları özellikleri taşımayan kişiler, ne kadar mal sahibi zengin kimseler olsalar da uygun değildirler. Ancak Allah (c.c.)'ın Cennet'ini ümit ederek, O'nunla karlı bir anlaşmaya giren kardeş, sahip oldu­ğu mal, can, gayret, ilim ve herşeyini, davet ve onun yolunda cihad için vermeye, feda etmeye amade olur. Yapmış olduğu biate karşılık, ona vefa olarak bunların hiç birinden cimrilik etmez.

Şehid İmam, bu konuda şöyle diyor:

"Fedakarlık ile; can, mal, vakit ve hayattan fedakarlığı kastediyo­rum. Dünyada fedakarlık gösterilmeyen bir cihad yoktur. O, fikrimizin uğrunda boşa harcanmış olmaz; çünkü o, büyük ecir ve güzel sevaptır. Kim, bizimle birlikte fedakarlık etmekten geri durursa, şüphesiz o, gü­nahkardır. "

"Allah şüphesiz, mü'minlerin canlarını ve mallarını Cennet'e karşı­lık satın almıştır."[530]

"De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabala­rınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, ho­şunuza giden evler, sizin için Allah'tan, peygamberinden ve Allah yolun­da savaşmaktan daha sevgiliyse, Allah'tan, buyruğu gelene kadar bekle­yin; Allah, fasık kişileri doğru yola eriştirmez."[531]

"Çünkü, Allah yolunda susuzluğa, yorgunluğa, açlığa uğramak, ka­firleri kızdıracak bir yeri işgal etmek ve düşmana karşı başarı kazanmak karşılığında, onların yararlı bir iş yaptıkları mutlaka yazılır."[532]

İnsanların, davet için ortaya koyduğu çalışma hacminde, rızık kazan­mak, ev sorunları, ev halkıyla ilgili konular gibi nedenlerden dolayı meydana gelen değişikliklere ve çalışmayla bu konular arasındaki dengesiz­liklere geçmeden önce bazı genel konulara değinmek istiyoruz.

Müslüman fertten, davet alanında çalışması istenmektedir. Yanısıra, kazancını elde edebileceği bir işi, ailesi ve evine karşı olan görevleri de bulunmaktadır. Dikkatli bir gözle incelediğimizde bütün bunların, sadece davet yolundaki çalışmalar değil, aynı zamanda Allah (c.c.) için yapılan bir ibadet olduğunu da görürüz. Çünkü kazanç için çalışmak ibadettir. Yiyip içmek ibadettir. Tabii ki niyet, Allah (c.c.)'a ibadet, takva olsun. Evlilik de, müslüman bir yuva kurmak ve salih bir nesil yetiştirmek niye­tiyle yapıldığında, eğitim de müslümanların kazanması niyetiyle gerçek­leştirildiğinde ibadettir. Spor da cihadın yükünü kaldırabilmek amacıyla yapıldığında ibadettir. Kısaca, doğru bir niyetle yapılan ve helal olan tüm işler ibadet olur ve yapan kişi, Allah (c.c.)'tan ecir ve sevap alır. Zaten gerçek bir müslümanın bütün hayatı ibadettir.

"Ben, cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarat­tım."[533]

Değinilmesi gereken başka bir konu da şudur: Her kardeş, yukarıda sözünü ettiğimiz birbiriyle bağlantılı işleri mümkün olduğu kadar davetin maslahatına uygun ve hizmet etmeye müsait konuma getirmelidir; bunlar, davet çalışmasıyla ilgili olduğu için, sözü geçen işlerin en güzel şekilde eda edilmesi lazımdır.

İslam, helal rızık kazanmaya teşvik eder ve başka birine yük olmayı kesinlikle kabul etmez. İmam el-Benna da bu doğrultuda, müslüman fer­din özellikleri arasına bu özelliği de eklemiştir. O, hükümet görevini önemsemiyor, daha çok serbest sektöre rağbet ediyor, üretkenliği ve ha­reketliliği daha çok benimsiyordu. Yanısıra iktisadi işlemlerde faiz ve benzeri haramlardan kaçınıyor, cemaatin etkinlikleri arasında iktisadi müesseseler kurmaya da özen gösteriyordu.

Aslolan, kardeşlerin zaruri ihtiyacını ayırıp malının geri kalanını İslami çalışmanın desteklenmesi için sarf etmesidir, sadece bağışta bulun­makla yetinmemelidir.

İmam el-Benna, bu konuya da değinmiştir:

"Nereden, hangi mal, diye soruyorsunuz: Dini davetin ana direği, maldan önce iman ve örnek şahsiyet, örnek ruhtan önce itikattir. Eğer doğru bir müslüman bulunursa, onunla birlikte bütün başarı vesileleri de bulunmuş demektir. Şüphesiz, İhvan-ı Müslimin mensuplarının nafakala­rından kestikleri, zaruri ihtiyaçlarından, ailelerinin giderlerinden iktisat ettikleri ve gönüllerinin güzelliğini böyle buldukları, kalplerinin cömert­likle dolu olduğu bir gerçektir. Eğer onlardan birileri, yardım edebilecek bir şey bulamazlarsa onların gözleri, huzursuzluktan yaşlarla dolar. Bu az malda ve fakat büyük imanda, Allah'a hamdolsun, kulluklarını yerine ge­tiren kavim için mesaj ve sadık çalışanlar için başarı vardır. Şüphesiz her şey kudreti altında olan Allah (c.c), İhvan'ın kuruluşlarından her birine bereket verir.

"Allah faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir,"[534]

Allah (c.c.)'ın bizlere vermiş olduğu ve nimet addedilen sıhhat, mal, vakit, gayret, ilim, marifet ve nefis gibi şeyler, bizim için sermayedir. Kazanç için en karlı ticaret, Allah (c.c.)'ın şu teşvik edici üslupla bizlere açıkladığı ticarettir:

"Ey inananlar! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir ticareti size göstereyim mi?"[535]

Hep birlikte şunu sormalıyız kendimize: Kendisinde bir sermaye bu­lunan ve bu sermayeyi kârı çok büyük ve garanti altına alınmış bir ticare­te yatırması önerilen kişinin, bu öneriyi hemen, hiç durmadan kabul et­mesi mi iyidir, yoksa malını hiç durmadan, her gün parça parça denize atarcasına tüketmesi mi?

Bu soruya olumsuz cevap veren kişinin herhalde henüz olgunlaşma­mış, ya da başka özellikler taşıdığını söylemek mümkündür. Aynı özel­likler, Allah (c.c.)'ın kendisine vermiş olduğu nimetleri, davet için çalış­ma alanında kullanmayan, ortaya çıkarmayan herkes için geçerli olduğu­nu da belirtelim. Bu hayırlı işler için kullanılmayan mallar, denize bile bile atılmış mallardan farksızdır.[536]

 

Farklılık Ve Düzeltme

 

Fertlerin, davet alanında ortaya koyduğu çalışmalarda bazı farklılık­lar olduğu görülebilmektedir.

Daha önce de değindiğimiz gibi, hayatının tamamını davet için çalışmayla geçiren kardeşlerimiz olduğu gibi, hayatını geçim çalışmasına, ai­lesinin dertlerini çözmeye adamış kişiler de vardır.

Elbetteki birinci grup, tasvip edilen gruptur, ancak bu konuda da ba­zı düzeltmeler yapmak gerekmektedir. Bu kardeşlerimizin, geçim çalış­malarını da hakkıyla yerine getirmesi lazımdır, çünkü bu da ibadettir. Ge­lirinin, kazancının helal ve hoş olmasına özen göstermelidir. Bunun için de işini hakkıyla yapmaya çalışmalıdır. Evini, ailesini, çocuklarını daima gözetmeli, onlara karşı gereken görevlerini yerine getirmelidir. Çünkü o, ailesinden de sorumludur.

Bedeninin de hakkını vermelidir; çünkü, bedeninin de üzerinde hak­kı vardır. Bedenini çok yıpratırsa hastalıklara, illetlere maruz kalır ve bu durum, davetin yükünü kaldırmasında, görevlerini yerine getirmesinde menfi yönde etkili olur, onun aciz kalmasına neden olur. Aşırı yorgunluk ve sinir bozukluğu, çalışma, verim, kardeşleriyle olan ilişkileri gibi konu­larda olumsuz etki yapar.

Bu arada ister şiddetli şahsi istekler, ister planlamanın kötülüğü, is­ter sorumluluk ve işlerin birikmesi, ister yardımcıların hazırlanmaması, ister benzeri başka nedenler yüzünden meydana gelen bir olumsuzluğun, hemen müdahale edilerek düzeltilmesi lazımdır. Bu ve aileye gösterilen önem de ibadettir, Allah'a yakınlıktır. Resulullah (a.s.)'ın getirdiği hida­yete bağlılıktır. Dolayısıyla toplum binasının yapı taşı konumunda olan ve salih nesillerin yetiştirileceği müslüman evin kurulması gerekmekte­dir. Ev halkı da böylelikle, ferde, davetteki vecibesini yerine getirebilme­sine yardımcı olur; ancak, davet çalışmaları yüzünden fert, ailesiyle yete­rince ilgilenmezse, bunun sonucunda zorluklar, olumsuzluklar çıkar, hat­ta bu değerli müessese, kendisi için bir fitne öğesi bile olabilir!

Geçim çalışması ve aile uğraşları, vaktinin ve gayretinin büyük kıs­mını işgal eden kardeşin durumu ise, onun daveti için yapacağı çalışmay­la orantılı olacaktır. Gerisi, zaten ruhi katığı ve Allah (c.c.)'ın buyruğu istikametindedir.

Bu gruptaki kardeşlerin söz konusu durumu, ya kazancını elde et­mekte olduğu işin türünden, mesela sabahtan akşama kadar onu meşgul eden serbest meslek türünden bir işten, ya da ikinci bir işle uğraşmasın­dan kaynaklanmaktadır. İkinci bir neden de ailesine ve çocuklarına aşırı derecede bağlı olması olabilir.

Bu ve benzeri durumlar şüphesiz yanlıştır. Davet çalışmaları ve girisimleri, bu yüzden hatalı, ya da yanlış olabilmektedir. Dolayısıyla, bu gi­bi durumların, daha vahim boyutlara erişmeden tedavi edilmesi lazımdır. Aksi halde, ferdin, mal sevgisinin çoğalmasından ya da mal fitnesine düşmesinden veya eş ve evlat fitnesine düşmesinden korkulur.

Çok vakit ayrılması gereken işlerde çalışan kardeşler için davet ala­nında da vakit harcayabileceği başka bir iş sağlanması yoluna gidilebilir. Bu işin de doğrudan doğruya, ya da dolaylı olarak davaya hizmet edici nitelikte olmasına özen gösterilmelidir; bu da aynı zamanda ibadet olmuş olur.

Gelirini artırmak için ikinci bir işte çalışmak zorunda kalan kardeş­lerin durumunun da gözden geçirilmesi gerekir. Bu durumda olanların, genelde aile yükleri ağırdır ve bu onu ikinci bir işte çalışmak zorunda bırakmaktadır. Bu durumda onları mazur görebiliriz. Belki de bu durumla­rın, davetin, onların enerji ve gayretlerinden etkilenmeyecek şekilde tan­zim dilmesi, yeniden düzenlenmesi mümkündür. Ancak asıl işlerinin kendilerine getirdiği gelir yeterli olduğu halde, ikinci bir işte çalışan kişi­ler de, bu ikinci işte harcadıkları gayretlerini davet için harcar ve davete vakfederlerse daha iyi olacaktır. Unutulmamalıdır ki, dünyanın hiçbir malı, Allah (c.c.)'ın sevabına eşit değildir, ikinci bir işin yapılmasındaki amacın, iyi bir hayat seviyesini tutturup insanlarla yarışma kaygısı güt­mek olması da caiz değildir. Bizim örneğimiz daima Resulullah (a.s.) ol­malı, O'nun ve ashabının yemek yerken, giyinirken, evlerini döşerken, otururken, konuşurken... kısaca her alandaki metodlannı uygulamaya ça­lışmalıyız.

Asıl işiyle yetinerek, geri kalan vaktini ve gayretini de, davet için harcayan kişinin malına ve sıhhatine Allah (c.c.) bereket verir, eş ve ço­cuklarını mübarek kılar; ancak sadece maddi amaçlar güden ve ikinci bir işte çalışmayı, davet yolunda çalışmaya tercih eden kişinin bu basit imti­handa yenilip ikinci işinden kazandığının kat kat fazlasını kaybetmesi söz konusudur.

Davet için çalışmanın bir şartı da bu görevleri yerine getirmek için kendilerinden başkaları uygun olmayan bazı kardeşlerin fedakarlıkta bu­lunmalarıdır. Bunun için mazeret göstermeleri, ya da bunu bir yük olarak hissetmeleri de caiz değildir. Salih olan selefimizin siretinde, bu işlerle uğraşanlar vardı ve onlara Beyt-ül Mal'dan ihtiyaçları veriliyordu.

Allah (c.c)'ın, geçim çalışmalarında rızkını kolaylaştırdığı kişilerin helali gözetip haramdan sakınarak bu maldaki Allah (c.c.)'ın hakkım ver­meleri, davet yükünün altından kalkmak için ne gerekiyorsa ortaya koy­maları lazımdır. İşte bu, en kârlı ticarettir:

"Mallarını Allah yolunda sarfedenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah, diledi­ğine kat kat verir. Allah'ın lütfü geniştir."[537]

Hepimizin de bildiği gibi, Osman bin Affan ile Abdürrahman bin Avf efendilerimizin müslüman askerlerin hazırlanmasına, mallarıyla gö­nülleri dolu olarak nasıl da iştirak etmişlerdi.

"Ey inananlar! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir yolu size göstereyim mi? Allah'a ve peygambere inanınız, Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla cihad ediniz. O zaman bilesiniz ki, bu sizin için en iyi yoldur."[538]

 

Mirasın Sonraki Nesillere Aktarılması Ve Nesillerin Kaynaşması

 

Şüphesiz cemaatin, uğrunda kurulduğu ve gerçekleştirmeye çalıştığı amaç, büyük bir amaçtır. Bu büyük amaç da bir nesil süresince değil ak­sine bir çok nesillerin süresince gerçekleşir. Dolayısıyla Allah'ın dininin yeryüzüne hakim kılınması, evrensel İslâm devletinin kurulması ve bu devletin başına da İslâm hilafetinin getirilmesi, büyük bir çalışma ve uzun bir vakit gerektirir. Birden bire değil, aşama aşama gerçekleşebilir. Bu açıdan bakıldığında, çok önem verilmesi gereken konulardan biri de davanın hiçbir sapma, kopma, bozulma olmaksızın bir nesilden diğerine aktarılmasıdır. Bu mirasın, doğru, eksiksiz ve güzel bir şekilde nesiller­den nesillere aktarılabilmesi için de, nesiller arası kaynaşmanın olması gerekir.

Beşeri toplumlara bakacak olursak, bir nesilden öbür nesile geçişler­de bir hayli farklılıklar, değişiklikler görebiliriz. Bu değişiklikler, ilmî, ruhî, itikadî ya da davranış gibi birçok alanlarda olabilmektedir. Bu değişikliklerin nedenleri de şüphesiz çeşitlidir. Mesela modern ilim ve tekno­loji, bu nedenlerin başında yer almakta ve bunlar, insanlara dünya pren­siplerini hakim kılmak için kullanılmaktadırlar.

Değişiklikler bazı toplumlarda olumlu, bazılanndaysa olumsuz şe­killerde gerçekleşebilmektedir.[539]

 

İslâmi Alanda Değişiklikler Meselesi

 

"Şüphesiz, "bir millet, kendini bozmadıkça, Allah, onların durumu­nu değiştirmez."[540]

İslâmi fütuhatın Doğu'dan, Batı'dan, Kuzey'den, Güney'den tamam­lanmasından sonra İslâm medeniyeti yüce bir şekilde özellikle Endülüs'te oluştu. Aynı zaman diliminde Avrupa, Ortaçağ -geri kalmışlık- dönemini yaşamaktaydı. Ancak İslâm ümmetinde de, daha sonra bazı zayıflık belir­tileri ortaya çıktı ve İslâm düşmanları bundan umutlandılar. Akabinde de, İslâm'ın fethettiği ülkelerin bir bölümünü, özellikle de Endülüs'ü ve Gü­ney Avrupa'yı geri almayı başardılar. Oysa bir zamanlar Akdeniz bir İslâm gölü idi. Ancak Haçlı Savaşları, Osmanlı devleti için kurulan hile­ler, düşman askerlerinin topraklarımızın büyük bölümünü işgal etmeleri ardı ardına geldi ve sonunda hilafet düşürüldü, ülkelerdeki şeriat yöneti­mi uzaklaştırıldı, yerine uydurma kanunlar getirildi. Ülkelerimizde iktisa­di ve siyasi alanlarda savaşıldı, fesat, sapıklık ve Allah'ı inkar teşvik edil­di, bunun için de misyonerlere her türlü imkan verildi, planlarım uygulat­mak için zayıf hükümetler ve her milleti parçalamak için içlerinde parti­ler kurdular, aynı zamanda ihtilafları alevlendirdiler.

Bu açıdan bakıldığında değişim grafiğinin kötüye doğru hızla düştü­ğünü görüyoruz. Fakat Allah, peygamberi ve mü'minler buna razı olmaz­lar. Allah (c.c), bu ümmet için dininin buyruğunu yenileyen Hasan el-Benna ve benzerleri gibi davetçilere, fesat ve fitne akımlarına karşı koy­maları için yardım etmiş, onları bu konuda başarılı kılmış ve benzeri İslâmi hareketlerin oluşmasını sağlamıştır. Bu hareketlerin en başarılı olanı, Allah rahmet etsin, Hasan el-Benna'nın kurmuş olduğu İhvan-ı Müs-limin Hareketi'dir. Gerçekten de kısa bir süre sonra, sözünü ettiğimiz gra­fikteki düşüşün durduğunu görmekteyiz. Aksine, içinde bulunulan ortam yüzünden biraz yavaş da olsa grafik yükselmeye başlamıştır.

İslâm ümmetinin vücudunda hayat hareketleri sükunet bulduktan sonra, yaraları iyileşmeye yüz tutunca, yavaş yavaş canlanıyor.

Sadık iman, kalplere hayat vermek için gitmesi gereken yolu bulur, doğru İslâm'a geri dönüş bütün kapsamıyla milletlerin yaşamında yerini alır, pisliklerden ve çirkin görüntülerden arınmış olarak sahih itikada dönüş, hurafe ve bid'atlerden arınmış şekilde ibadete dönüş, İslâm ahlakına bağımlılık yeniden başlar.

İslâmi uyanış, müslümanların gönüllerinde her geçen gün kuvvetlen­mekte, düşmanın ve uşaklarının hile ve üsluplarındaki perde kalkmaya başlamıştır. Artık sömüren batı tesirlerinden kurtulmaya çalışılmakta, İslâm devletinin kurulması ve İslâm düşmanlarının gaspettikleri her karış İslâm toprağını başta Filistin ve Mescid-i Aksa olmak üzere geri almak için gayret sarfedilmektedir. İslâm hilafetini geri getirmek, müslümanlan bir bayrak altında toplama çalışmaları boşlamıştır.

İslâm ülkelerindeki yeniden İslâm'a döndürme çalışmaları, geçen yıllara göre İslâmi hareketlerin gölgesinde, özellikle İhvan-ı Müslimin Cemaatı'nın gölgesinde daha iyiye gitmektedir. Bu, İslâm'ın daha iyi anlaşılmasındandır. Dolayısıyla İslâm’a kapsamlı bir bakış, onun hem dün­ya, hem de ahiret için eksiksiz bir hayat biçimi olduğunu gösterir. Bu gerçek ise, müslümanların çoğunluğu tarafından bilinmiyordu, ama şimdi, artık etraflıca ve net bir şekilde biliniyor. Aynı şekilde şura'nın da anayasa olarak konumlandırılması yadırganırken, şimdi toplumun genel bir isteği durumuna gelmiştir.

Cihad da gönüllerde bir ölüden farksızdı; ama şimdi, onun da müslü­manların gönüllerinde ve özellikle de gençler için coşkuyla dolup taşan bir ruh olduğunu görebiliyoruz. Cihad konusunda İslâm alemlerinde ger­çekten muhteşem örnekler verilmiştir. Bütün bunlar, toplumdaki olumsuz değişikliğin gittikçe yok olduğunu göstermektedir. Bu yükseliş, belki ya­vaş olabilir. Çünkü o, üzerinde toplum binasının kurulacağı temelin tabiatına uygun olan köklü ve zor bir yükseliş, bir değişikliktir. Fakat bu te­mel tamamlandıktan sonra üzerinde kurulacak bina, Allah (c.c.)'ın izniyle hızlı biçimde kurulur.[541]

 

Mirasın Aktarılması Ve Nesillerin Kaynaşmasının Değişimdeki Rolü

 

Hiç şüphe yok ki, İslâmi hareketin ve davetin nesilden nesile aktarıl­ması ve bunun bütün asaleti, bütün kuvvetiyle yapılması, İslâmi alanda daha iyiye yönelme amacıyladır. Bu mirasın aktarılmasında, doğru ve devamlı bir şekilde tamamlanmasında Allah (c.c.)'ın lütfü açıktır.

Allah düşmanlarının hilelerine, davet ve davetçilerle savaşmalarına, cemaati yok etmek ya da çizgisinden uzaklaştırmak için ardarda girişim­lerde bulunmalarına, mirasın aktarılmasında zedelenmeler oluşturmak için gayret göstermelerine, bu yoldaki kaynakları kurutma denemelerine rağmen Allah (c.c). lütfunu tamamlamış ve onlar başarısızlığa uğramış­lardır. Çünkü bu davet, Allah (c.c.)'ın davetidir, insanların değil!

O, Allah (c.c.)'ın nurudur ve O'nun nurunu hiç bir güç asla söndüremeyecektir.

Kur'an-ı Kerim'de ne güzel buyurulmuştur:

"Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kafirler istemese­ler de Allah nurunu tamamlayacaktır..."[542]

 

Bazı Tavsiyeler Ve Gözlemler

 

Karşılıklı sevgi ve ruhların, gönüllerin kaynaşmasından oluşan bu ortamda bir nesil, kendinden önceki nesilden davet yolunun yapısı ve ala­metlerini öğrenir, daha sonra da genel ve cüz'i amaçlarla tanışır, güveni­lir, güzel vesileleri ve gerçekleştirilmesi istenen vecibeleri öğrenir. Nesil­ler arasında, davet tarlasında çalışma alanlarında ve verimde yardımlaş­ma tamamlanır. Geçen neslin, gelen nesli kontrol etmesi, düzeltmesi ve varsa açıklarını kapatması gerekir.

Bu beraber yaşama ve kaynaşmanın gölgesinde yaşlıların hikmet ve tecrübeleri, gençlerin canlılık ve kuvvetiyle birleşir. Böylece, davet yo­lunda yürüyenlerde hikmet, kuvvet ve itidal bir araya toplanır.

Bilindiği gibi yaşlıların hikmeti, gençlerin de canlılığı, tek başına yeterli olmaz, ikisinin birleşmesi lazımdır. Aksi halde, hareketin gelişimi yavaşlayacak ve verim düşecektir. Bu arada gençlerin canlılığının, yaşlı­ların hikmeti olmazsa tehlikelere yol açabileceğini de belirtmekte yarar vardır. Her neslin, yaşadığı dönem içinde tecrübeler kazandığı ve geçmiş neslin kazanmış olduğu tecrübelere yenilerini eklediği bir gerçektir. Bu noktadan hareketle neslimizin, gelecekteki nesillerin, kendisinden daha etkin, daha canlı, daha iyi ve bağlılıkta daha katı olmasını temenni ettiği­ni söyleyebiliriz. Çünkü çalışma sahaları, her geçen gün artmakta, geniş­lemekte, buna paralel olarak yükümüz de büyümektedir. Bu cihadın mey­vesini koparma, ona hakim olmakla yakınlaşır.

Her nesilden istenen, gelecek neslin sorumluluğunu taşıması ve ken­di çapında vecibeleri yerine getirmesi için hazırlanmasıdır. Böylece so­rumluluk taşımaya alışır, hataları olduğunda vaktinde düzeltir. Ayrıca, yönetim ve sorumluluklarla karşı karşıya olanların seviyesinde düşüşe neden olan kopukluklar da meydana gelmez.

Fertlerin, davetleri konusunda düşünmeye alışmaları ve onlardan, yüklenecekleri çalışma sahaları hakkında fikir istenmesi, denemelerde bulunmalarına teşvik edilmeleri faydalı olur. Planlar yapmalı, bunları kontrol etmeli, olumlu, ya da olumsuz yönlerini öğrenmeye çalışmalı, kendilerini eğitmelidirler. Böylece, zamanla sorumluluk taşımayı öğre­nir, deneyim kazanır ve yönetim yetenekleri gelişir.

Fikirlerin birleşmesi ve olgunlaşması için nesiller arasında nasihatleşme ve şura prensibine önem gösterme şarttır; böylelikle her ferde, İslâmi çalışmaya hayır getirecek görüşlerini belirtme fırsatı tanınmış olur. Sorumlular, kardeşlerinden kendileriyle istişare etmelerini, görüşlerini ve yapıcı tenkitlerini sunmalarını isterler. Herhangi bir sorumlunun, nasihat ya da tenkitler karşısında sıkılması caiz değildir. Çünkü herkes Allah (c.c.)'ın rızasını istemekte, iyilik ve takva için yardımlaşmaktadır. Sorum­luluk, herkesin omuzlarındadır.

Kaynaşmanın ve mirasın, nesiller arasında en güzel şekilde gerçek­leştirilebilmesi için nesiller arasında gönül rahatlığı ve güvenin oluşması­na itina göstermek gerekir. Bir nesilden diğer nesile herhangi bir gönül kırıklığına yol açabilecek bir meselenin, ya da sözün bulunması doğru değildir. Aksine, gönüllerin berraklığının bozulmaması ve güvenin yok olmaması için bu tür şeylerin ortadan kalkması gerekmektedir.

Mirasın aktarılmasında davet yolunun gidişatının selametini koruya­cak temel meselelere bağlı olunmalıdır. Bu temel meseleler, on madde­den oluşan biatin rükünlerdir.

Bu rükünlerin iyice açıklanması ve fertlerin kalplerine ulaştırılmaya çalışılması gerekir ki, biatin rükünlerine bağlılık, doğru ve sağlıklı olsun.

Mirasın aktarılmasının doğru ve sağlıklı olması için de eğitime bü­yük önem verilmelidir. Şüphesiz, eğitim alanındaki herhangi bir kusur, mirasın aktarılmasına doğrudan etki edecektir.

Cemaat çalışma fıkhına ve bunun karşılıklı çalışma ve yardımlaşma­da gerektirdiği şartlara, vecibelere, üsluba özen göstermeli, bu arada daha önce söz ettiğimiz devamlılık, kuvvet, gelişme gibi konularda da kendi­mizden emin olmalıyız.

Nesilleri, İslâm düşmanlarından, onların cemaate karşı oluşturmaya çalıştırdıkları güvensizlik, fesat, fitne gibi olumsuzluklar karşısında tetik­te durmaya ve bunlara kanmamaya hazır hale getirmeliyiz.

Her neslin, kendinden önceki dönemlerdeki cemaatin tarihini iyice öğrenmesi gerekir; böylece çalışma birliğini, aşamalarını, düzenini, gidi­şatını, bugün ve gelecek ile olan bağlantısını görerek, güven içinde isteni­len hedeflerin gerçekleşmesine doğru adım adım ilerler.

Mirasın aktarılmasında temel meselelerden biri de, manevi yön ve davet yolunda takva meselesidir. Bu iki yönün, sürekli artırılması lazım­dır. Çünkü bu, gidişatın selameti, zorlukların geçiştirilmesi, dönemeçler­den korunulması, fitnelerden kurtulunması için bir garantidir.

"Allah, gerçeği söylemektedir, doğru yola O eriştirir..."[543]

 



[1] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/7-8.

[2] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/9-12.

[3] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/15.

[4] Zariyat: 51/50

[5] Tevbe: 9/72. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/15-16.

[6] Ankebut: 29/1-3.

[7] Enbiya: 21/18.

[8] Mü'min: 40/26.

[9] A'râf: 7/127. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/16-18.

[10] A'râf: 7/128.

[11] Ra'd: 13/17.

[12] Rum: 30/47. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/18.

[13] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/18-19.

[14] Bakara: 2/193.

[15] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/19-21.

[16] Rum: 30/4. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/21.

[17] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/21-23.

[18] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/23.

[19] En'am: 6/153.

[20] Ahzâb: 33/23. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/25-26.

[21] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/26.

[22] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/27.

[23] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/27-28.

[24] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/28.

[25] Nahl: 16/125.

[26] Burada şunu hatırlatmamız gerekir ki, İslâm; hükmü, hedefi ve metodu ile bütündür. Bunlar birbirinden ayrılmayan bölümlerdir. Hükmü rabbani ve metodu rabbani olmakla ancak İslâm davası gerçekleşebilir. Metodu rabbânilik ve ilâhi olmaktan çıkarıp başkalarının metodlarını esas almak, davayı hedefinden saptırmak ve uzaklaştırmaktır. Bu yüzden davette metot, dave­tin bir parçasıdır; davetten bir bölümdür. Şayet metot, hatalı ve uzaklaştırıcı ise sadece davanın yüceliği kifayet etmez. Davetçi, gayesine ulaşabilmek için sıhhatli ve doğru olan usûl ve metodlara başvurmak zorundadır. Kay­naklara ve İslami esaslara (Kur'an ve Sünnete) bağlı olmayan, fakat netice­ye çabucak ulaşmak isteyen, nefsini sadece iyi his ve hamasî duygularla tehlikelere atıveren kimseler, davet ve tebliğde müsbet netice almaktan uzaktır. Bunlar dış görünüşle kısa bir müddet arzuladıklarına nail oldukları­nı zannetseler de, sağlam temeller üzerinde oturtulmadan yükseltilmiş bir binanın ergeç çöküverdiği gibi, sonunda hüsranla karşı karşıya kalacaklar­dır; onların sadece iyi niyetleri ve ideallerinin üstünlüğü yeterli değildir. (Mütercim) Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/29-31.

[27] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/33-34.

[28] Ra'd: 13/11.

[29] Bakara: 2/138.

[30] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/34-35.

[31] Ra'd: 13/17.

[32] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/35-36.

[33] Tevbe: 9/111.

[34] Ahzâb: 33/23.

[35] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/36.

[36] Talût, Allah'ın İsrâiloğullarına istekleri üzerine gönderdiği bir hükümdardır. O, bilgice ve kuvvetçe bir üstünlüğe sahipti. Kendilerine savaş yazılınca, komutanlığı Talut deruhte etti. Fakat o, ordusunu bir ırmakta su içmekle de­nedi. Bu denemede, ancak bir avuç insan kendisine itaat etti. Savaşa da, im­tihanı kazanan bu insanlarla başvurdu. Allah'ın yardımıyla savaşı kazandı­lar. Bu durumu yüce Allah şöyle ifade ediyor: "O zaman Talut ordusuyla ayrılıp çıktı. Dedi ki: "Şüphesiz Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. İş­te kim ondan (kana kana) içerse benden değil, kim onu tutmazsa o artık benden. Eliyle bir avuç alanlar başka (onlara müsade var)." Derken (ırmağa varır varmaz), içlerinden birazı müstesna olmak üzere ondan (bol bol) içti­ler. Nihayet o ve mahiyetindeki mü'minler ırmağı geçtiler (beri yanda kalanlar) dediler ki: "Bugün bizim Calut'a ve ordusuna karşı takatimiz yoktur." Mu­hakkak Allah'a kavuşacaklarını bilenler (ve itaatle ırmağı geçenler) ise; "Nice az bir topluluk, daha çok bir topluluğa Allah'ın izniyle galebe etmiş­tir. Allah sabır edenlerle beraberdir" dediler." (Bakara 249) (Mütercim).[36] Nihayet o ve mahiyetindeki mü'minler ırmağı geçtiler (beri yanda kalanlar) dediler ki: "Bugün bizim Calut'a ve ordusuna karşı takatimiz yoktur." Mu­hakkak Allah'a kavuşacaklarını bilenler (ve itaatle ırmağı geçenler) ise; "Nice az bir topluluk, daha çok bir topluluğa Allah'ın izniyle galebe etmiş­tir. Allah sabır edenlerle beraberdir" dediler." (Bakara 249) (Mütercim).[36] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/37.

[37] Ankebut: 29/1-3.

[38] Al-i İmran: 3/179.

[39] Bakara: 2/21.

[40] En'am: 6/153.

[41] Yusuf: 12/108. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/39.

[42] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/40.

[43] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/40-41.

[44] Nahl: 16/125.

[45] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/41-42.

[46] Bakara: 2/286.

[47] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/42-43.

[48] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/43.

[49] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/43-44.

[50] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/44.

[51] En'am: 6/153. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/45.

[52] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/45-46.

[53] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/46-47.

[54] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/47.

[55] Ra'd: 13/17. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/47-48.

[56] İsra: 17/81.

[57] Hac: 22/39. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/48-50.

[58] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/50-51.

[59] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/51-52.

[60] Bu eser Türkçe'de "İslâm Dünyasında Düşünce Sorunları" adı ile İnkılab Yayınları tarafından yayınlanmıştır.

[61] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/53-54.

[62] Bu tutum, müslümanları kapsamıma alan bir tutumdur. Yoksa küfrü ve inkârı sabit ve açık olan birisi için değildir. Resûlallah (a.s.)'ın, "Kim mü'min kardeşine kâfir derse ve onda da küfür yoksa bu söz geri kendisine döner" hadisinde buyurulduğu üzere, müslümanları sakındırmayı gaye edi­niyor. (Mütercim)

[63] Burada şunu hatırlatmamız uygun olacaktır: Fertler, kişilerin inançlarına gö­re sahih ve sağlam bilgiye sahip olmadan hüküm verme yetkisini kendile­rinde bulurlarsa, kimin kimi ne konuda tekfir ettiği bilinmeyen bir mecraya sürüklenmiş olurlar. Bugün müslümanlaraı içine düştüğü tekfir hastalığın­dan kurtulmalarının yolu, yetkisi olmadıkları kadılık görevini terketmeleriyle mümkündür. Çünkü kadı, hüküm verdiği gibi hükmün neticesini yaptırım gücüne de sahiptir. Ferd için böyle bir durum söz konusu değildir. Gerçek bir araştırmaya ve derin bir incelemeye sahip olmaksızın tekfir hususunda ifrata düşmek ne tehlikeli bir yoldur! Bir-iki kitap okumakla fetva vermeye kalkışmak ne abestir!... Ancak tebliğ ve davet görevini yürütmenin yolu. toplumların ve fertlerin konumlarını, durumlarını ve hukuklarını iyi bilmek-den geçer. İnsanların konumlarını tesbit etmek, yerlerini belirlemek ise, iyi bir araştırma ve derin bir inceleme ile ortaya çıkar. Bununla birlikte, kafirle­rin kafirliğini söylemek normal ve gerekli bir durumdur. (Mütercim) Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/54-55.

[64] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/56.

[65] Kalem: 68/9.

[66] İsra: 17/73.

[67] Enfal: 8/22.

[68] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/56-58.

[69] Muttefekunaleyh.

[70] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/58-59.

[71] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/59-60.

[72] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/60-61.

[73] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/61-62.

[74] Ahzab: 33/23-24.

[75] Yusuf: 12/108.

[76] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/62.

[77] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/63.

[78] Ankebut: 29/1-3.

[79] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/63-64.

[80] Nuh: 71/5-9.

[81] Maide: 5/99.

[82] Kasas: 28/56.

[83] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/6567.

[84] Fussilet: 41/33-35.

[85] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/67-68.

[86] Tevbe: 9/32.

[87] Bakara: 2/214.

[88] Muhammed: 47/38.

[89] Ankebut: 29/6.

[90] En'âm: 6/34. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/68-69.

[91] A'raf: 7/58. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/69-70.

[92] Şûra: 42/20.

[93] Tevbe: 9/24. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/70-71.

[94] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/71-72.

[95] Teğabun: 64/14.

[96] Furkan: 25/74.

[97] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/72-73.

[98] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/74-75.

[99] Tevbe: 9/81.

[100] Al-i İmran: 3/168.

[101] Tevbe: 9/47.

[102]Günümüzde çok duyarız. Amerika şöyle süper güç, Rusya böyle süper güç, gibi sözleri. Uzaya, yıldızlara dahi el atmışlar. Artık oradan dünyayı idare ediyorlar. Bunların güç ve kuvveti karşısında hiç kimse duramaz, nasıl du­rulsun ki. Bunlara meydan okumak ahmaklıktır, aptallıktır!., gibi benzeri cümleler söylenip durulur. Fakat Allah'ın güç ve kuvveti, bütün bunların üs­tündedir. Lâ havle velâ kuvvete illa billah... Allah'tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur. Hiç bir güç ve kuvvet O'nu acze düşüremez. İşte müslüman, bu espriyi hiç bir zaman akıldan çıkarmamalı. Burada şunu da hatırlamak gerekir:

Yüce Allah, Hz. Musa ve Hz. Harun (a.s.)'u Fir'avna tebliğle görevlendirdi­ğinde korktuklarını beyan ettiler. Bunun üzerine yüce Allah'ın: "Dediler ki: "Rabb'imiz, onun bize taşkınlık etmesinden veya iyice azmasından korku­yoruz." "Korkmayın," dedi. "Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm." (Ta­na, 45-46) buyurduğunu görmekteyiz. Yeryüzünün Fir'avunlarına karşı korkmadan tebliğ ve davet görevini yürütmek gerekir. Bu Fir'avn kim olur­sa olsun değişmez. "Korkmayın, ben sizinle beraberim" buyuran Rabb'imiz sözünü unutmamak ve hatırdan çıkarmamak lazım. Çünkü Allah yolunda tek destek ve yardımcımız Rabb'imizdir. (Mütercim)

[103] Al-i İmran: 3/172-175.

[104] Al-i İmran: 3/139.

[105] Nisa: 4/104.

[106] Al-i İmran: 3/146.

[107] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/75-76.

[108] Enfal: 8/2.

[109] Hadid: 57/16.

[110] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/77-78.

[111] A'raf: 7/200.

[112] A'raf: 7/201-202.

[113] İbrahim: 14/27.

[114] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/78-79.

[115] Ankebut: 29/1-3.

[116] Bakara: 2/214.

[117] Muhammed: 47/31.

[118] En'am: 6/34.

[119] Muhammed: 47/4.

[120] Al-i İmran: 3/179.

[121] Al-i İmran: 3/141.

[122] Ra'd: 13/17.

[123] Ankebut: 29/11.

[124] Hacc: 22/41.

[125] A'raf: 7/128.

[126] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/81-84.

[127] Tevbe: 9/128.

[128] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/85-86.

[129] Bakara: 2/217.

[130] Mümtehine: 60/2.

[131] Bakara: 2/120.

[132] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/87-88.

[133] Nahl: 16/106.

[134] Zuhruf: 43/43.

[135] Şura: 42/15.

[136] İnsan: 76/23-24.

[137] Hicr: 15/94.

[138] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/88-89.

[139] Yusuf: 12/21.

[140] Al-i İmran: 3/146-148.

[141] İbrahim: 14/12. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/89-91.

[142] Muhammed: 47/38.

[143] Muhammed: 47/38.

[144] Tevbe: 9/32.

[145] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/93-98.

[146] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/99.

[147] Bakara: 2/138.

[148] Al-i İmran: 3/141.

[149] Ankebut: 29/1-3.

[150] Al-i îmran: 3/179.

[151] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/99-100.

[152] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/101.

[153] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/101-102.

[154] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/102.

[155] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/103.

[156] Hacc: 22/38.

[157] Hacc: 22/40.

[158] Nur: 24/55. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/103-104.

[159] Yusuf: 12/108.

[160] Al-i İmran: 3/126.

[161] En'am: 6/153.

[162] Ahzab: 33/23.

[163] Kasas: 28/5.

[164] Al-i İmran: 3/173-175.

[165] Yusuf: 12/21.

[166] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/105-109.

[167] Ahzab: 33/22-24. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/109-110.

[168] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/110-111.

[169] Yazar bununla son vahy ile yapılan İslâm davetini kastediyor, yoksa bütün peygamberlerin daveti İslâm davetidir. (Mütercim)

[170] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/111-112.

[171] Tevbe: 9/115.

[172] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/112-113.

[173] En'am: 6/112.

[174] Al-i İmran: 3/19.

[175] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/113-114.

[176] Maide: 5/3. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/114-115.

[177] Ra'd: 13/17.

[178] Rum: 30/47. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/115.

[179] Al-i İmran: 3/146. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/115-116.

[180] Ra'd: 13/11.

[181] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/116.

[182] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/117.

[183] Yunus: 10/36.

[184] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/117-119.

[185] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/119-120.

[186] En'am: 6/122.

[187] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/121-122.

[188] Maide: 5/15-16.

[189] Kamer: 54/17.

[190] Tirmizi, buna yakın bir ibarede et-Tac'da geçmektedir. (Mütercim) Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/122-123.

[191] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/123-124.

[192] Zariyat: 51/56.

[193] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/124.

[194] Asr-ı Saadet Tebligat ve Talimat C. IV. s. 1479. (Ahmet, Beyhekî, İbni Sa'd) rivayet etmiştir.

[195] Riyazu's-Salihin (Arapça) s. 280.

[196] Riyazu's-Salihin (Arapça) s. 41.

[197] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/125.

[198] Alâk: 87/1.

[199] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/126.

[200] Önkal Ahmet, Resulullah (a.s.)'ın İslâm'a Davet metodu, s. 65. (Mütercim)

[201] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/126-127.

[202] Mü'minun: 23/61.

[203] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/127-128.

[204] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/128-129.

[205] Bakara: 2/143.

[206] Fetih: 48/28.

[207] Saff: 61/10-13.

[208] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/129-131.

[209] Fussilet: 41/33.

[210] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/131-132.

[211] Fussilet: 41/33-35.

[212] Saff: 61/2-3.

[213] Al-i İmran: 3/159.

[214] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/132-133.

[215] Nahl: 16/125.

[216] Kalem: 68/9.

[217] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/133-135.

[218] Riyazu's-Salihin

[219] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/137.

[220] Riyazu's-Salihin

[221] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/138.

[222] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/138-139.

[223] Rum: 30/21.

[224] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/139.

[225] Ebu Davut sahih bir senetle rivayet etmiştir. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/139-140.

[226] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/140.

[227] Bakara: 2/228.

[228] Nisa: 4/34.

[229] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/140-141.

[230] Buna yakın bir ibare ile Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.

[231] Tahrim: 66/6.

[232] Buna yakın bir ibareyi Riyazu's-Salihin'de İmam Nevevi rivayet etmiştir.

[233] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/141-142.

[234] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/142-143.

[235] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/143-144.

[236] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/145-146.

[237] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/146.

[238] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/146-147.

[239] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/147-149.

[240] Enbiya: 21/18.

[241] Rad: 13/17.

[242] Buhari.

[243] Tevbe: 9/32.

[244] Saff: 61/9.

[245] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/149-150.

[246] Hucurat: 49/6.

[247] Ankebut: 29/6.

[248] Muhammed: 47/38.

[249] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/150-153.

[250] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/155-156.

[251] Buhari-Müslim

[252] Buhari-Müslim

[253] Buhari-Müslim

[254] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/156.

[255] Rad: 13/17.

[256] Bakara: 2/217.

[257] En'am: 6/34.

[258] Ahzab: 33/23.

[259] Nur: 24/55.

[260] Fussilet: 41/33.

[261] Bakara: 2/143.

[262] Münafikun: 63/8.

[263] Ankebut: 29/6.

[264] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/156-159.

[265] Tevbe: 9/111.

[266] Müzemmil: 73/20.

[267] Muhammed: 47/38.

[268] Yunus: 10/58.

[269] Zümer: 39/11.

[270] Beyyine: 98/5.

[271] Araf: 7/201.

[272] Bakara: 2/177.

[273] Al-i İmran: 3/172-175.

[274] Al-i İmran: 3/146-148.

[275] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/159-162.

[276] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/163.

[277] Al-i İmran: 3/126. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/167-168.

[278] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/169-170.

[279] En'am: 6/153.

[280] Maide: 5/54.

[281] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/170-174.

[282] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/175.

[283] Şems: 91/9-10.

[284] Ankebut: 29/1-3.

[285] Zümer: 39/11-14.

[286] En'am: 6/162.

[287] Zümer: 39/3.

[288] Beyyine: 98/5.

[289] Bu hadisi, Müslim rivayet etmiştir

[290] Hadisi, Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.

[291] En'am: 6/162-163.

[292] Ahzab: 33/23-24.

[293] Taha: 20/72-73.

[294] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/175-180.

[295] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/180-183.

[296] Fetih: 48/10.

[297] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/185-189.

[298] Haşr: 59/7.

[299] Nisa: 4/80.

[300] Zuhruf: 43/43-44.

[301] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/191-194.

[302] Enfal: 8/60.

[303] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/195-196.

[304] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/196-197.

[305] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/197-198.

[306] Saff: 61/ 9.

[307] Saff: 61/47.

[308] Enfal: 8/46.

[309] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/199-200.

[310] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/200.

[311] Saff: 61/10-11.

[312] Tevbe: 9/111.

[313] Tevbe: 9/38-39.

[314] Bakara: 2/143.

[315] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/200-204.

[316] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/204-206.

[317] Fussilet: 41/33.

[318] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/206-207.

[319] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/207-208.

[320] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/208.

[321] Kalem: 68/9.

[322] Mücedele: 58/22. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/208-209.

[323] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/209-211.

[324] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/211-212.

[325] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/212-213.

[326] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/213-215.

[327] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/215-216.

[328] Yunus: 10/65.

[329] En'am: 6/33-34.

[330] Al-i İmran: 3/186.

[331] Fussilet: 41/34-35.

[332] Kasas: 28/56.

[333] Hucurat: 49/6.

[334] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/217-224.

[335] Ankebut: 29/1-3.

[336] Bakara: 2/214.

[337] Bakara: 2/155.

[338] Ali İmran: 3/179.

[339] En'am: 6/34.

[340] Muhammed: 47/31.

[341] Kalem: 68/9.

[342] Mümtehine: 60/2.

[343] Bakara: 2/217.

[344] İsra: 17/73.

[345] Zuhruf: 43/43-44.

[346] Maide: 5/49.

[347] Ahzab: 33/23.

[348] Yusuf: 12/21.

[349] Bakara: 2/214.

[350] Yusuf: 12/110.

[351] Bakara: 2/138.

[352] Yusuf: 12/217. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/225-234.

[353] Fetih: 48/4.

[354] Muhammed: 47/4.

[355] Muhammed: 47/35.

[356] Enfal: 8/12.

[357] Enfal: 8/17.

[358] Enfal: 8/45-46.

[359] Saff: 61/4.

[360] Tevbe: 9/47.

[361] Tevbe: 9/81.

[362] Tevbe: 9/25-26.

[363] Al-i İmran: 3/126.

[364] Tevbe: 9/38-39.

[365] Enfal: 8/15-16.

[366] Al-i İmran: 3/139-141.

[367] Al-i İmran: 3/171-175. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/235-240.

[368] Rum: 30/4.

[369] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/241-242.

[370] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/245.

[371] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/247.

[372] A'raf: 7/16-17.

[373] En'am: 6/153.

[374] En'am: 6/201-202.

[375] A'raf: 7/201-202. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/249-251.

[376] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/251-252.

[377] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/253.

[378] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/255.

[379] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/257.

[380] Tecrid-i sarih, c, 12, s. 128

[381] Bu hadisi Teberani ve Ebu Nuaym rivayet etmiştir. Ayrıca Beyhaki Enes'den rivayet etmiştir. Bkz. Keşful Hafa (2/368)

[382] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/258.

[383] Bu ifade Hasan el-Benna’nın, Beşinci Konferans Risalesi’nden  alınmıştır.

[384] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/259-260.

[385] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/260.

[386] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/261.

[387] Al-i İmran: 3/103.

[388] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/263-266.

[389] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/266-267.

[390] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/267.

[391] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/269.

[392] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/271.

[393] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/271-272.

[394] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/272.

[395] "İnsanları neye davet ediyoruz?" adlı risaleden alınmıştır.

[396] Hasan el-Benna'nın "Dün ve Bugün arasında" adlı risalesinden.

[397] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/272-273.

[398] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/273-274.

[399] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/274-275.

[400] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/277.

[401] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/279.

[402] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/279.

[403] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/279-280.

[404] Ahzab: 33/71. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/280-282.

[405] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/283.

[406] Yusuf: 12/21.

[407] Ra'd: 13/17.

[408] Enbiyâ: 21/18.

[409] Hacc: 22/40.

[410] Mümtehine: 60/4.

[411] Nisa: 4/76.

[412] Bakara: 2/249.

[413] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/285-287.

[414] Rum: 30/47.

[415] Enfal: 8/60.

[416] Tevbe: 9/14-15.

[417] Tevbe: 9/111.

[418] Nur: 24/55.

[419] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/287-289.

[420] Bu hadisi Hakim Müstedrek adlı eserinde rivayet etmiştir. (3/383)

[421] Yusuf: 12/21. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/289-292.

[422] Saff: 61/8. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/292.

[423] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/293-294.

[424] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/295.

[425] Tevbe: 9/111.

[426] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/297-299.

[427] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/299-300.

[428]Bu hadis-i şerifi Sehl b. es-Saidi tarikiyle Taberani rivayet etmiştir. Ricali sahih şartlarına uygundur.

Taberani'nin rivayet ettiği hadisin lafzı şöyledir "Allah'ım, kavmime mağfiret eyle, çünkü onlar bilmiyorlar" el-Mecma', (6/117)

[429] Bu eser Türkçe'ye "İslam Dünyasında İnanç Sorunları" adı ile İnkılab Yayınları arasında çevrilmiş ve yayınlanmıştır.

[430] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/300-301.

[431] Saff: 61/10-13.

[432] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/303-305.

[433] Kasas: 55 Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/305-306.

[434] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/306-307.

[435] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/307-308.

[436] Hadisi Buhari rivayet etmiştir. Bkz. Tecrid-i Sarih (1/47)

[437] Maide: 5/56.

[438] "Kardeş müslümanlar" tabiri bütün müslümanları içine aldığı halde "Müslüman Kardeşler" tabiri İhvanı Müslimin teşkilatına mensup olan müslümanları ifade eder. Arapça ifadelerinde bu fark daha açık görülür.

[439] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/308-310.

[440]Hizb'ül-Vefd: Mısır Parlamentosunda siyasi bir partinin adı olup Türk­çe'deki karşılığı "Vefd Partisi"dir. "Vefd" kelimesi ise lügatta Elçi ve De­lege manalarına gelir. Kelimenin bu manasına göre "Delege partisi" diye

de ifade etmek mümkündür. (Çev.)

[441] Kasas: 28/55.

[442] Bakara: 2/139.

[443] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/310-312.

[444] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/312-315.

[445] Makalenin orjinal ismi "Düatün La Gudatün" şeklindedir.

[446] et-Tevakkuf: Tereddüd ile bekleyip müsbet veya menfi hüküm vermekten kaçınma, et-Tebeyyün: İyice araştırmak, tetkik veya tesbit etmek gibi ma­nalara gelir.

[447] Şehadet kelimesi demektir. Kelime-i şehadetin muhtevasında biri Allah'ın varlığını ve birliğini, diğeri Hz. Muhammed (a.s.)'in Peygamberliğini tas­dik olmak üzere iki şehadet bulunduğundan böyle denilmşitir. (Çev.)

[448] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/315-318.

[449] Müşebbihe: Halik (Allah)'ı mahluka veya mahluku halika benzeten, Muattılanın zıddı olarak Allah Teala'ya sıfat izafe ederken aşırı gidip teşbihe düşen ve Zatı İlahiyeyi diğer zatlara teşbih eden sapık bir fırkadır. Bir kıs­mı şia'dan olmak üzere bazı kolları halen mevcuddur. Bugün Maveraünnehir'de yaşamakta olan Mukannaıyye bunlardandır.

[450] Mücessime: Allah'a cisim izafe eden sapık bir fırkadır. Allah'ın sıfatlarını inkar eden fırkalara mukabil ona sıfat nisbet ederken ifrata düşüp Zat-ı İla-hiyyeye cisim ve mekan isnat eder. Kerramiyye mezhebi bunlardandır.

[451] Muattıla: Kıdem mefhumunu sadece Zat-ı Bariye tahsis etmek ve Allah'ın birliğini (tevhidi) tam manasıyla isbat etmek gerekçesiyle Cenab-ı Hakkı sıfatlardan tenzih (ta'til) eden ehl-i bidatten bir fırkadır. Mabed el-Cühenî (ö. 80/699) ile Cehm b. Safvan (ö. 128/745) başta olmak üzere Mu'tezile hatta İslam filozofları Muattıladan sayılır. (Çev.)

[452] Selef: İlk İslam alimlerine verilen isimdir? Akaid meselelerinde nas'larda varid olanı -müteşabihatı ile birlikte- aynen kabul edip teşbih ve tecsime düşmemekle beraber te'vili de kabul etmeyen Ehl-i sünneti hassaya selefiyye denilmiştir. Resulullah (a.s.) ile ashabı kiramın akaidde takib ettikle­ri yolu doğrudan doğruya izlemeyi esas alan mezhebe mensup olanlardır. (Çev.)

[453] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/318-320.

[454] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/320-321.

[455] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/321-322.

[456] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/325.

[457] Fussilet: 41/33.

[458] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/325-328.

[459] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/328.

[460] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/328-329.

[461] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/330.

[462] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/330-331.

[463] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/331-332.

[464] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/332-333.

[465] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/333-336.

[466] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/337.

[467] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/337-338.

[468] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/339.

[469] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/339-340.

[470] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/340.

[471] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/340-344.

[472] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/344.

[473] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/344-345.

[474] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/349-350.

[475] Saff: 61/10-11.

[476] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/351-352.

[477] Enfal: 8/39.

[478] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/352-354.

[479] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/354.

[480] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/355-356.

[481] Mü'min: 40/26.

[482] Taha: 20/71.

[483] Taha: 20/72-73.

[484] A'raf: 7/127.

[485] A'raf: 7/128.

[486] A'raf: 7/129.

[487] A'raf: 7/129.

[488] Saff: 61/8.

[489] Fussilet: 41/34.

[490] Enfal: 8/46.

[491] Al-i İmran: 3/139-141.

[492] Muhammed: 47/4.

[493] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/357-364.

[494] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/365.

[495] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/365-368.

[496] Enfal: 8/60.

[497] Bakara: 2/286.

[498] Haşr: 59/8-9.

[499] Tevbe: 9/111.

[500] Hasan el-Benna'nın "İnsanları Neye Davet Ediyoruz?" adlı kitapçığının "Nereden?" başlıklı bölümünden alınmıştır.

[501] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/368-373.

[502] Fetih: 48/10.

[503] Ahzab: 33/23-24.

[504] Enfal: 8/39.

[505] Tevbe: 9/32.

[506] Ali İmran: 3/134.

[507] Fussilet: 41/34.

[508] Muhammed: 47/38.

[509] Fussilet: 41/34.

[510] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/375-383.

[511] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/385-387.

[512] Rad: 13/11.

[513] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/387-388.

[514] Casiye: 45/13.

[515] Taha: 20/123-124.

[516] Enfal: 8/60.

[517] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/388-391.

[518] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/393-394.

[519] Al-i İmran: 3/13.

[520] Al-i İmran: 3/105.

[521] Rad: 13/11.

[522] Enbiya: 21/18.

[523] Rad: 13/17.

[524] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/394.396.

[525] Fussilet: 41/34.

[526] Maide: 5/56.

[527] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/396-399.

[528] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/399-400.

[529] Tevbe: 9/105.

[530] Tevbe: 9/111.

[531] Tevbe: 9/24.

[532] Tevbe: 9/121.

[533] Zariyat: 51/56.

[534] Bakara: 2/276.

[535] Saff: 61/10.

[536] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/401-404.

[537] Bakara: 2/261.

[538] Saff: 61/10-11. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/404-407.

[539] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/409.

[540] Rad: 13/11.

[541] Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/410-411.

[542]Tevbe: 9/32. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/411-412.

[543] Ahzab: 33/4. Mustafa Meşhur, İslam'a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 1/413-415.