Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 3. Sayfa - Index Web

10. NAMAZLA DİRİLME . Sunuş . Allah'a Kulluk . Namazın Yeri Namaz Ruhi Besinin Kaynağı Ve Bir Terbiyedir İslam Namaz Konusunda Kolaylık Sağlamıştır Namaz Kılmada İstek..."> Fikih - <span id="hadis-3"></span>3. Sayfa

10. NAMAZLA DİRİLME. 5

Sunuş. 5

Allah'a Kulluk. 6

Namazın Yeri7

Namaz Ruhi Besinin Kaynağı Ve Bir Terbiyedir8

İslam Namaz Konusunda Kolaylık Sağlamıştır9

Namaz Kılmada İstek Ve Gayret Farklılığı9

Konumuzun Hedefi11

Namazda Gönül Rahatlığı11

Taharet12

Vakti Bekleme Ezan Ve Çağrıya Uyma. 15

Ezan. 15

Mescidler17

Mescid Yapma Ve İbadete Hazırlama. 18

Mescidde Cemaatla Namaz Kılma. 19

Kamet Getirmek Kıbleye Yönelmek Ve Safları Düzeltmek. 20

Namaza Niyet Ve Başlama Tekbiri22

Namaza Başlama Duası Ve Şeytan'dan Allah'a Sığınma. 23

Fatiha'yı Okumak. 23

"Amin" Demek. 26

Fatiha'dan Sonra Kıraat26

İntikal Tekbirleri28

Rüku Ve Rüku'dan Kalkma. 28

Secde. 30

Teşehhüd Oturuşu. 32

Namazın Sonunda. 32

Sonuç. 33

11. İMAN ETMEK NEYİ GEREKTİRİR?. 35

Giriş. 35

Gençlere İmani Tavsiyeler36

İman Davası37

Konumuz Ve Sorumluluklarımız. 39

Davetin Süreci Ve Gerekleri40

Davet Yolunda Zaman Faktörü. 42

Cemaat Kaçınılmazdır42

Cihad'da İtaat Şarttır44

İnsanlığın Yönünü İslam'a Çevirmek. 45

Nefsini İslah Başkalarını Davet Et46

Deneme, Tecrübe Ve İmtihan. 46

Tecrübeleri Devralma Ve Kaynaşma. 47

12. DAVET YOLUNDA DUALAR.. 48

Sunuş. 48

Duada Zaman. 50

Gecenin Sessizliğinde Dua. 51

İslam Ümmetinin Kurtuluşu İçin. 52

Cihad Ve Şehadet52

Çile Ve İşkenceler Karşısında Dua. 54

Ya Rab, Zalimlere Karşı Bize Yardım Et57

Ya Rab, Bizi Azıksız Bırakma. 60

Ya Rab, Bizi Muvaffak Kıl61

Ya Rab, İslami Dirilişi Koru. 63

Cennetine Kavuşmayı Dileriz. 64

O, Onları Sever66

Onlar Da Onu Sever70

13. RABBANİLİK VE MADDECİLİK ARASINDA MÜSLÜMAN.. 74

Sunuş. 74

Maddeciliğin İyi Anlaşılması Şarttır75

Çözüm Dine Dönüştedir76

Maddecilik Ve Rabbanilik İlişkisi77

Maddecilik De Rabbanilik De İnsana Doğuştan Verilir78

Maddecilik İnsanı Yanıltır78

Maddecilik Ve Sonuçlarına Tarihi Bir Bakış. 81

İslam Güneşinin Işıkları Avrupa'ya Sızıyor82

Avrupa Uygarlığının Kötü Ürünleri83

Avrupa Uygarlığının Kötü Ürünlerinin Avrupa Toplumu Üzerindeki Etkisi83

Avrupa Kötü Ürünlerini Müslümanlara İhraç Ediyor83

Maddeciliğin İslam Dünyası İle Savaşı84

İslam'ın Tümüyle Terkedilmesini Ve Toprağa Gömülmesini İsteyenler Türedi86

Maddeci Uygarlığın Durdurulması İçin Başkaldırı86

Maddeci Uygarlığa Karşı Zaferin Müjdeleri87

Maddeciliğin Hayatımızdaki İzleri Ve Tedavisi89

1. Dünyaya Önem Verme Ve Ahireti Unutma. 89

2. İnsanın Servet Ve Makam'a Göre Değerlendirilmesi92

3. Aile Huzurunun Ev Eşyasının Çokluğundan Aranması93

4. Bedensel Hastalıklara Önem Verilip Kalp Hastalıklarının İhmal Edilmesi94

5. Bedenin İhtiyaçlarının Ruhun İhtiyaçlarından Üstün Tutulması94

6. Ramazanın Yemek Ve Günah İşleme Ayına Dönüştürülmesi94

7. Kendini Beğenmişlik Ve Kendi Nefsini Başkalarından Üstün Tutma. 95

8, Küçüğe Sevgi, Büyüğe Saygının Yitirilmesi95

9. Yüksek Ücretler İstenmesi95

10. Menfaat İçin Saygınlığın Kaybedilmesi96

11. Gösterişli Binalar Ve Evler Yapmak. 96

12. Alkollü İçkilerin Serbestçe Alınması97

13. Süslenme Ve Çıplaklık. 97

14. Stres Ve Hayattan Bıkma. 97

15.Yöneticilerin Baskıları Ve Halkların Zulme Uğratılması97

16. Ateizm Ve Komünizm İdeolojisi98

Yeniden Rabbani Anlayışa Yönelmek. 98

Rabbanilik Anlayışının Meyveleri101

Gerçek Rabbaniliğe Giden Yol101

İslam Devletinin Kurulması Bütün İnsanlığın Yararınadır102

Rabbanilik Enerjileri Harekete Geçirir102

Başkalarının Hikmet Ve Güzel Öğütle Davet Edilmesi102

Sabır Ve Zorluklara Karşı Tahammül Etme. 102

Sevgi Ve Başkalarını Kendi Nefsine Tercih Etme. 103

Çağımızda Müslümanları Selefin Dönemine Götüren Gelişmeler103

Rabbanilik, Yalnızlık Anlarında Kişiye Arkadaştır (Yalnızlığı Ünsiyete Dönüştürür104

Rabbaniliğin Zor Durumlarla İlgili Etkileri105

Rabbanilik Üzerine Çağımızdan Canlı Örnekler106

Davet Yolunda Rabbani Ölçüler108

Rabbani Bir Müslümanın Sahip Olması Gereken Temel Özellikler108

1. Doğru Bir İnanç Ve Güçlü Bir İman. 108

2. Doğru İbadet108

3. Güçlü Bir Ahlaki Karakter109

4. Fikri Yönden Kendini Yetiştirmek. 109

5. Bedensel Yönden Güçlü Olmak. 110

6. Kazanma Gücüne Sahip Olmak. 110

7. Başkalarına Yararlı Olmak. 110

8. Bütün İşlerinde Düzenli Olmak. 111

9. Vakti İyi Değerlendirmek. 111

10. Nefsiyle Cihad Etmek. 111

Rabbaniliğin Müslümanın Hayatındaki İzleri112

Duygusal Yönden Rabbanilik İle Maddeciliğin Karşılaştırılması115

Rabbanilik Hakettiği Yeri Almalıdır118

Maddeciliğin Bütün Etkilerinden Kurtulmaya Doğru. 120

İmanlarımızı Tazeleyelim.. 124

14. TEK YOL CİHAD.. 128

Sunuş. 128

Bu Dinin Karakteri Davet Ve Harekettir Cihad Da Zirvesidir129

Kur'an'da Cihad Ayetleri130

Hz. Peygamberin Sünnetinde Cihadla İlgili Hadisler130

Şehid İmam Hasan El-Benna'nın Sözleri130

İhvan-ı Müsliminin Cihad Konusundaki Tutumu. 131

Cihad Yolumuzdur Ve Davetin Şiarıdır131

Hilafeti Yeniden Kurmanın Yolu İman, Amel, Sevgi, Kardeşlik Cihada Hazırlık Ve Cihaddır132

Olaylar Tecrübeyi Doğruladı... Cihad Devam Etti132

İhvan İşkencelerden Usanıp Silahı Bırakarak Cihadı Terk Mi Etti? Hayır.133

Ne Ölünceye Kadar Beklemek Ve Ne De Cesaretin Ardından Sürüklenmek. 133

Cihad Yalnızca İşkenceyi Önlemek İçin Değil İslam Devletini Kurmak İçin Yapılır133

Cıhad Yolundaki Müslüman Gençliğe. 134

Mücahid Ve Müslüman Gençler,135

Cihad Yolundaki Müslüman Gençler,135

Müslüman Genç Kardeşim,135

Müslüman Genç Kardeşim,135

Müslüman Genç Kardeşim,136

Cihad Yolundaki Müslüman Kardeşim,136

Cihad Yolundaki Müslüman Gençler!136

Cihad Yolundaki Nıüslüman Gençler!137

Cihad Yolundaki Müslüman Genç Kardeşlerim,137

Müslüman Mücahid Kardeşim,138

Cihad Yolundaki Genç Müslüman,138

Genç Müslüman Mücahid Kardeşim,138

Ey Genç Müslüman Mücahid,139

Ey Müslüman Genç Mücahid,139

Mücahid Genç Müslüman Kardeşim,140

Mücahidlerin Saflarındaki Genç Kardeşlerim,141

Ey Mücahid Genç,141

Cihad Yolundaki Bacılar141

Davet Yolunda Şehid Olma İsteği141

           

 


10. NAMAZLA DİRİLME

 

Sunuş

 

Bismillahirrahmanirrahim.

'Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla' başlarım.

Hamd (Övme ve Övülme) Alemlerin Rabbi Allah'a mahsusdur.

O, Rahman ve Rahimdir.

Ceza gününün malikidir.

Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.

Bize doğru yolu göster.

Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna, gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil! Amin.

Namazla dirilme adlı incelememize Fatiha suresi ile başladık. Davet Fıkhı'nda namazın kendine mahsus bir yeri vardır.

Aynı şekilde namazın da, Allah'ın kendisine ibadet ve itaat olarak bize emrettiği farzlar arasında pnemli bir yeri vardır. Namaz, ibadet ve kulluk görevimizin aslıdır. Biz bu dünyada bu asli görevlerimizi yapmak için yaratıldık.

Bu konuda Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

"Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."[1]

'Namazla dirilme' başlığını seçtiğimiz vakit, bazı zihinlerde beliren yakın manayı, yani mihrabda namazı eda ettiğimizde geçirdiğimiz veya yaşadığımız vakti, süreyi kastetmedik. Ancak dirilme sözü ile namazı hakkıyla eda ederken ruh ve kalb diriliğini kasdettik.

Gerçekte insanın hayatı, yani diriliği, hayvanlarda olduğu gibi vücut diriliği değildir.

İnsanın diriliği; tevhid inancıyla, marifetullahla ve imanla kalbinin dirilmesidir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebilece­ği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamıyan kimse gibi olur mu? İşte kafirlere yaptıkları böyle süslü gösterilmiş­tir."[2]

Yani basireti kör, ölü mesabasinde olan kafir ve sapık kişinin kalbini Allah iman ile diriltiyor ve bu hidayetle birlikte ona engin bir ışık veriyor ki, onunla gereği gibi düşünsün ve hak ile batılı birbirinden ayırsın.

İnsanın iman ile diriliğinin manasım şu ayeti kerime de pekiştiriyor:

"Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah ve Resulüne (onların çağrılarına) uyun..."[3]

Yani, Allah ve Resulü sizi kendisiyle nefislerin ve kalblerin hayat bulduğu, ahiretteki ebedi hayatınızda sizi mutlu edecek imana çağırdıkla­rı vakit, onların çağrılarına uyun.

Yüce yaratıcımız şöyle buyuruyor:

"O gün cehennem getirilir, insan, yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var! (işte o zaman insan:) "Keşke ha­yatım için bir şeyler yapıp gönderseydim" der."[4]

Allah ne bize, ne ibadetlerimize ve ne de namazlarımıza muhtaçtır.

 

Biz 'namazda' ve 'namaz ile' kalbin diriliğini kasdettik. Namazdaki rüku, sûcud ve ayakta durma gibi bedensel hareketler, namazdakilerin kalbinde canlanan ta'zim, takdis, huzur, huşu, tezallal, tekarrüb ve Al­lah'ın cezalandırmasından korkma gibi duygu hallerinin açık şekilleridir.

'Namazla dirilme'yi yazarken, fıkhi yönlere, namazla ilgili hükümle­re, namazı sahih kılan veya onu bozan şeylere değinmeyi düşünmedik. Zira bu konuların kendi kaynakları ve uzmanları var.

Biz ruhi yanını ve namazdan elde ettiğimiz azıklara değinmeyi amaçladık.

Bedenlerin gıdaları, insanların tüm vakitlerini ve çabalarını meşgul ettiğini gördüğümüz bir sırada, ruhlarımızın beslenmesiyle ve kalblerimizin diriliğiyle ilgili bu gibi azığa ne kadar da ihtiyacımız var!

Resulullah (a.s.)'ın namaz kıldığı gibi bizim de namazı öyle kılmaya ne kadar ihtiyacımız var.

Biz namaz sayesinde ruhi mutluluğa ve ibadetin zevkine varırız. Na­mazın giriş vaktini bekleriz, susuzluktan kavrulan kişinin soğuk suya doğru yöneldiği gibi, biz de sevinç ve aşkla ona yöneliriz.

Resulullah (a.s.) bu şuur halini yorumlarken şöyle buyuruyor:

"İki gözümün aydınlığı da namaz kılındı."

Yine şöyle buyuruyor:

"Ey Bilal, bizi namazla rahatlat..."

Resulullah (a.s.) geceleyin kalkıyor, ayakları şişinceye kadar namaz kılıyordu. Bunu yaparken de herhangi bir acı duymuyordu. Çünkü O, ru­hi bir mutlulukla bütün elemlerini azaltan Allah'la dostluk içindeydi.

Kuşkusuz çoğumuz namazını, kalbleri dirilten, gönülleri genişleten bir yücelikte ve güzel şekilde kılmıyor.

Belki de bazımız namaza, sanki sırtımızdaki ağır bir yükü atar gibi ağır davranarak namaza yöneliyor.

Öyle sanıyoruz ki bu durum, namazın hakikatından ve namazla dirilmek olayından uzaklaşmaktan kaynaklanıyor.

Geliniz hep birlikte namazda dirilmek, namazla kalp ve ruhlarımıza hayat vermek için çalışalım.

Ve hep birlikte namazla dirilmeye yönelelim.[5]

 

Allah'a Kulluk

 

İnsanoğlunun en önemli görevi, Allah'a kulluktur.

Çünkü O, bizi bunun için yarattı. Hayattaki görevimizin aslı da bu­dur.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."[6]

Allah'a kulluğu ihmal etmemiz veya başka bir şeyi O'ndan önce tut­mamız mümkün değildir.

Allah kendisi kulluğa ihtiyacı olduğu için değil, bizim iyiliğimiz için bunu farz kıldı.

Bizi masiyet ve kaymalardan koruyacak olan 'takva'yı kazanalım ve Allah'ın rızasına erelinı, cennetine girelim, cehennem ve azabından kur­tulalım diye bize ibadeti gerekli kıldı.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet (kulluk) ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş olursunuz."[7]

Doğrusu biz hayatımızın tümünü Allah'a kullukla geçirmiş olsak, Allah'ın bize verdiği nimetlerin hepsini O'na kullukta harcasak, yine de Allah'ın sayılamayacak kadar nimetlerinden, görme nimeti gibi bir tek ni­metin şükrünü dahi ödeyemeyiz.

Yine Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

"O, size istediğiniz her şeyden verdi. Eğer Allah'ın nimetini sayacak olsanız, sayamazsınız! Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür."[8]

Gerçekten bizim Allah'a olan kulluğumuz ve ibadetlerimiz şerefli ve yüce bir görevdir.

Zira Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'in bir çok yerinde, varlıkların ken­di katında en değerli olanını bu sıfatla yani (kul) sıfatı ile vasıflandırmıştır.

O ayetlerden biri de şu ayettir:

"Bir gece kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir..."[9]

Sonra tevhid akidesi ve Allah'a kulluk görevi, tüm peygamberlerin getirdiği bir ödevdir.

Her peygamber kendi kavmine şöyle demiştir:

"..Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka tanrınız yok­tur..."[10]

Biz bu arada müslümanlardan çoğunun yanlış anladığı bir konuya dikkati çekmek istiyoruz:

Namaz, Zekat, Oruç ve Hacc. Belki de kitaplarda ibadetler hakkında bilgi verilirken çokça tekrar edilmesinden ve bunlarla da bu dört farz kas­tedildiğinden kaynaklanıyor.

Cenab-ı Hak: "Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." buyurmuştur. Bunun anlamı şu demektir:

Yukarıda sözü edilen dört ibadeti yerine getirmek, hayatımızın an­cak belirli bir zamanını almakla beraber, hayatımızın tümünün Allah'a kulluk olduğunu ifade etmektedir.

Doğrusu İslam'ın isteklerinin tümünü yerine getirmemiz ibadet ola­rak değerlendirilir:

Allah'a çağırmak bir ibadettir, iyiliği emredip kötülükten sakındır­mak ibadettir,

Allah'ın dinini yeryüzünde yerleştirmek ibadettir,

Allah'ın nizamını hakim kılmak ibadettir,

Allah yolunda cihad ibadettir,

İbadete yardım eden her şey ibadettir. Allah'a kulluk ve taat için güçlü olmak amacıyla yememiz ve içmemiz de ibadet sayılır, yalnız ye­me içmede helali araştırmak ve haramdan uzaklaşmak şartıyla...

Müslüman bir öğrencinin, öğrendiği ve uzmanlaştığı konu ile İs­lam'ın ve müslümanların yararını amaçladığı takdirde yaptığı öğrenim ibadettir. Her alandaki çalışmayı, İslam'ın ve müslümanların hizmetine kılmaya niyet ettiğimiz takdirde onu ibadete dönüştürmemiz mümkün­dür.

Salih bir nesil yetiştirmek, İslami bir ev kurmak, namus ve iffeti ko­rumak amacıyla evlenmek de bir ibadettir.

Hatta cihad ve davet görevini yerine getirmek için bedeni güçlendir­mek amacıyla yapılan spor da bir ibadete dönüşür.

Biz bu anlayışla ibadet için evi, fabrikayı, fakülteyi, tarlayı, ticaret­haneyi ve oyun alanını namazgaha çevirebiliriz ve oralarda bu niyetle ve şeriata uymakla yaptığımız tüm işlerde Allah'a kulluk ederiz.

Böylece dünya büyük bir namazgah olur ve orada her vakit çalışma­larımızla Allah'a kulluk ederiz ve Cenab-ı Hakk'ın şu sözünü gerçekleş­tirmiş oluruz:

"Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."

Bizden istenen şey ibadeti sapasağlam yapmak ve bu sayede dinin en yüksek mertebesine yükselmektir.

Bu en yüksek mertebe, Hz. Peygamber (a.s.)'in şöyle tanımladığı in­sandır.

O şöyle buyuruyor:

"İhsan, Allah'ı görür gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da. O, seni görüyor."

Bununla ibadete ve amele itina göstermek istenmiştir.

Biz bu incelememizde ihsan derecesine ulaşmak için namazı doğru dürüst, itinalı bir şekilde kılmak için neler yapmamız gerektiğini anlat­mayı amaçladık. Bizim için ancak bu şekilde 'namazdaki dirlik' gerçekle­şir.

Her müslüman 'namazdaki dirilik'e ne kadar muhtaç ise, Allah yo­lundaki davetçiler ve İslami davet alanında çalışanlar, başkalarına iyi bi­rer örnek olmaları için davet yolundaki azığa daha çok muhtaçtırlar.[11]

 

Namazın Yeri

 

'Namazdaki Dirilik' ve namazdaki ruhi besinden söz etmeden önce, namazın değerini ve yerini tesbit etmemiz gerekir. İslam'a göre namaz, vücutta başın yeri ne ise odur. O, İslam'ın direği, rüknü, sütunu, alemeti ve kafirlerle müslümanların arasını belirleyen bir çizgidir. Namaz kurtu­luşun şartı, imanın bekçisi, yaratıcı ile kul arasındaki bir bağ, göz aydınlı­ğı ve vicdan rahatlığıdır.

Namaz, değerinden ve faziletinden ötürü İsra ve Miraç gecesinde farz kılınmıştır. Belki de, bunda namazın hakikatına bir işaret vardır. San­ki namazda ruhlarımız iman ve takva besiniyle beslenmek için yaratıcısı­na yükselir.

Kur'an-ı Kerim'in bir çok ayetinde namaz anılmış ve dosdoğu kılın­ması emredilmiştir.

Bazılarını aşağıya alıyoruz:

"Namazlara (özellikle) orta namaza (ikindiye) devam edin. Saygı ve bağlılık içinde Allah'a kulluk edin."[12]

"Namazı tam kılın, zekatı hakkıyla verin, rüku edenlerle beraber rü­ku edin."[13]

".. Şüphesiz namaz mü'minler üzerine vakitli olarak farz olmuştur."[14]

"Onlar (o müminler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verir­sek namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler, işlerin sonu Allah'a varır."[15]

"... Muhakkak ki, namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar..."[16]

Namazın yerini ve önemini açıklayan hadis-i şerifler de çoktur.

Bazılarını buraya alıyoruz:

İbn-i Mes'ud (r.a)'un şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Resulullah (a.s.)'a;

"Amellerin en faziletlisi hangisidir?" diye sordum. O da; "Vaktinde kılınan namazdır," diye buyurdu. "Sonra hangisi?" dedim. "Anaya, ba­baya iyilik etmektir," buyurdu. Ben: "Ondan sonra hangisi?" dedim."Al­lah yolunda cihad etmektir," buyurdu."[17]

Cabir bin Abdullah (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Resulullah (a.s.) buyurdu ki:

"Kişi ile şirk veya küfür arasındaki ayırıcı çizgi namazı terk etmek­tir."[18]

Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet edilmiştir:

"Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu:

Ashab:

"Kir kalmaz," dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.):

"İşte beş vakit namaz da böyledir. Allah bununla günahları gide­rir," buyurdu."[19]

 

Namaz Ruhi Besinin Kaynağı Ve Bir Terbiyedir

 

Huşu ile kılanan bir namazda Allah'a gerçek kulluk, ihlas, huzu ve tezellül (Allah'ın emirlerine kibir duymadan boyun eğme) gerçekleştir. Namaz kılan kişi, namazda Allah'tan yardım diler, bağışlanmasını ister ve kendisini doğru yola iletmesini taleb eder. Çünkü gani ve kerim olan Al­lah, namaz kılanın dualarını kabul eder, sekinet, rahmet ve hidayet nurları yağdırır.

Hakikatte namaz, nefsi terbiye etmenin, ruhu yenilemenin ve huyları güzelleştirmenin en ideal yoludur.

Namaz, yaraların merhemi, korkağın güvencesi, zayıfın gücü, silah­sızın silahıdır. Zamanın belalarına, zalimlerin zulmüne ve zorbaların zor­balıklarına namaz vesilesiyle Allah'tan yardım istenir.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah, muhakkak sabredenlerle beraberdir."[20]

Hz. Peygamber (a.s.)'in başına zor bir iş gelince hemen namaza yö­nelirdi. Namazda rükû ve secde huşu verici olur. Çünkü namaz kılan kişi Allah'a yakın ve O'nunla beraber olduğunu hisseder, güvenli bir köşeye sığındığını farkeder ve bundan dolayı da güven ve gönül rahatlığına ula­şır. Böyle olunca da, kadere rıza, belalara sabır, işleri Allah'a havale etme ve O'na teslim olma gerçekleşir. Sıdk ve vefa üzere Allah'a verdiği söz ve ahid yenilenir, Allah'ın sâdık ve salih mü'min kullarına yaptığı yardım ve desteğine olan büyük umudu da güç kazanır.

Namaz nefisleri terbiye eder ve sahibini her türlü kötü sıfatlardan arındırır. Özellikle de, ruhlarını ihmal etmiş, dünya gözlerinde çok büyü­müş ve her şeyleri olmuş, maddeci bir hayatı yaşayan kişileri etkisi altına alan sıfatlardan arındırır.

Şu ayeti kerimeler buna işaret etmektedir:

"Gerçekten insan, pek hırslı (ve dar gönüllü) yaratılmıştır. Kendisi­ne fenalık dokunduğunda sızlanır, feryad eder. İyilik dokunduğunda ise pinti kesilir. Ancak şunlar öyle değildir: Namaz kılanlar, ki onlar na­mazlarında devamlıdır (ihmal etmezler). Mallarında, isteyene ve (isteyemediği için) mahrum kalmışa belli bir hak tanıyanlar..."[21]

Yine bir başka ayette: "... Gerçekten namaz hayasızlıktan ve kötü­lükten alıkoyar.."[22] buyuruluyor.

Namazı vaktinde kılmaya devam eden ve namazda Allah'a hulus-i kalb ile yönelen kişi, nefsini her türlü dünya meşgalelerinden ve cazibele­rinden sıyırmaya alıştırır. Artık bu maddi şeyler onu etkisi altına alamaz­lar ve onu kendi akıntılarına sürükleyemezler. Bu da nefsin dünya meta ve fitnelerine, haram-helal demeden mal biriktirmeye karşı bir zaferidir.

Şu ayet-i kerime buna işaret etmektedir:

"Bir takım insanlar (Allah'ı teşbih ederler) ki, ne ticaret, ne de alış veriş onları, Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alı­koymaz. Onlar, kalblerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar."[23]

Namazın eğitsel etkileri de vardır. Namaz, kılanın içinde, aynı me­kana 'Allah'ın Evine' yönelen, dünyanın dört bir yanındaki müslümanlar arasında genel vahdet bilincini geliştirir. Aynı şekilde bir şehirde veya bir semtte her namaz vaktinde mescitte toplanan müslümanlar arasındaki ta­nışmayı, birbirine güveni ve birlik şuurunu da geliştirir. Sürekli namaz vaktinin girişini bekleyen ve vaktinde eda etmeye arzulu olan kişiyi, bu isteği namazlarını vaktinde kılmaya, namazlarına dikkat etmeye, Rabbine karşı ödevini yerine getirmekten alıkoyacak işlere karşı uyanık olmaya alıştırır.

Namaz kılanın kıbleye doğru yönelişi, ona yönleri bilme ve coğrafi mekanları öğrenme alışkanlığı kazandırır.

İmamın arkasında saflarda boşluk bırakmadan namaz kılanların dü­zen ve intizamı, müslümanlara düzen ve intizam ruhunu aşılar. Müslü­manların imama uymaları ve ondan önce hareket etmemeleri, onlara li­derlerine karşı çıkmama ve itaat etme alışkanlığı kazandırır. Hata ettiğin­de veya yanıldığında imama yardım etmek, müslümanlara liderleri yanıldığı veya hata ettiği vakit ona öncelikle nasihat etme ve doğru yola ilet­me fikrini aşılar.

Yine namaz kılanların zengin-fakir, mevkili mevkisiz arasında ayrım yapmaksızın aynı safta durmaları, onlarda tevazu, dostluk ve eşitlik fikri­nin doğmasına sebep olur. Her gün beş vakit namazda yapılan hareketle­rin sağladığı sağlık etkisini de gözardı edemeyiz. Aynı zamanda onlar be­den eğitimi olarak ta değerlendirilebilir. Özellikle de eklemlerin çalışma­sıyla ilgili olarak.[24]

 

İslam Namaz Konusunda Kolaylık Sağlamıştır

 

Yüce yaratıcımızın, namazdaki hayırlardan mahrum olmamamız için hiç bir engel olmadan namaz kılmada bize kolaylık sağlaması, O'nun fa­zilet ve rahmetindendir. Zira hayatta istikamet üzerinde olmamız, Al­lah'ın rızasına ve cennetine erebilmemiz için en çok muhtaç olduğumuz şey hayırlı işleri yapmaktır.

Cenab-ı Hak vaktin geldiği her yerde bize namazımızı kılma kolaylı­ğı sağlamıştır. Zira o namazları mescitlerde kılmayı tavsiye ile birlikte yeryüzünü bizim için temiz bir yer ve mescid kılmıştır. Yalnız mekan te­mizliği ne zaman sağlanırsa, kıbleye yöneldikten sonra orada namaz kıl­mak sahih olur.

Şeriat-ı Muhammediye yolculuk esnasında veya hastalık halinde bizi namaz kılmaktan mahrum etmedi. Fakat bu hallerde bize bazı kolaylıklar sağladı. Yolculukta namazı kısaltmayı ve cem etmeyi mubah kıldı.[25]

Hastalık halinde gücü yetmeyenlerin oturarak veya yatarak namaz kılmalarını mubah kıldı. Hatta sefer veya hastalık halinde orucun tehir edilmesini de mubah saydı.

Cenab-ı Hak savaş durumunda bile bizi namazın hayrından mahrum bırakmadı. Kur'an-ı Kerim'de zikredildiği gibi 'korku namazı'nı meşru kıldı. Bu konuda ayet şöyledir:

Bunu izleyen ayette de şöyle buyrulmaktadır:

"Artık namazı bitirince ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatar­ken Allah'ı anın. Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru kılın, çünkü na­maz, mü'minler üzerine vakitli olarak farz olmuştur."[26]

Aynı şekilde namaz için şart olan abdest ve gusül gibi hususlarda da bazı kolaylıklar sağlanmıştır. Şeriatımız, su olmadığı veya elde edilmesi güç olduğu, ya da hastalık ve benzeri durumlardan dolayı kullanma güç­lüğü olduğu hallerde teyemmüm etmeyi mubah kıldı. Nitekim sargı ve mesh üzerine meshetme kolaylığını da sağladı. Namazların vaktinde kı­lınması için şeriatımız bunlardan başka kolaylıklar da getirmiştir.

Namazdan sadece hayız ve lohusa halinde olan kadınlarla, deli ve çocuklar muaf tutulmuşlardır. Bu kolaylıklar, müslümanlar namaz azığın­dan mahrum kalmasınlar diye yalnızca onların yararı için konulmuştur. Yoksa Allah'ın ne bize, ne de bizim ibadetlerimize ihtiyacı vardır. Fakat bizler O'na, O'nun rahmetine ve hidayetine muhtacız. Hem öylesine bir hidayet ki, biz namaz ve diğer salih ameller yoluyla bu hidayeti istiyoruz.[27]

 

Namaz Kılmada İstek Ve Gayret Farklılığı

 

Müslümanların namaz kılmada, namaza yönelmede ve namazı vak­tinde kılmaya özen göstermelerinde düşüncelerinin farklı olduğu kanaa­tindeyiz. Bazıları namaz sayılarını fazla bulur ve sırtında ağır bir yükmüş gibi yerine getirmek onlara ağır gelir. Özellikle de bu, haftanın yalnızca bir gününde bir vakte tahsis edilmiş olan yahudi ve hıristiyanların ayinle­ri ile kıyaslanınca ortaya çıkıyor. Bu hatalı bir görüştür.

Çünkü namaz, müslümanlara eziyet olsun diye konmuş değildir. Bi­lakis, onlara yüce yaratıcının rahmeti, kerem ve ihsanıdır. Bunu ancak anlayan kişiler takdir ederler. Bu yararların bazısına önceki konuda de­ğinmiştik.

İnsan daima şeytan ve yandaşları ile savaş halindedir.

Yine insanın içinde hayır ile şer duygusu arasında bir çekişme var­dır. Gece ve gündüze dağıtılmış beş vakit namaz, güç dolu istasyonlar gi­bidir veya her şeyden haberi olan ve her şeyi hikmetle yaratan yüce Allah tarafından nefislerin isteği için verilmiş yudumlardır. Fitnelerden, doğru yoldan sapmaktan bizi koruması için namazı vaktinde kılmamız gerekir. Şeytan ne zaman namaz vakitleri arasında bizi yoldan çıkarmaya uğraşsa, hemen bir sonraki namaz bizi tekrar yola getirir ve bu durum böylece de­vam edip gider. Namazı bilerek terkeden veya vaktinde kılmayan ya da huşu ve huzuru kalb ile eda etmeyen kişiye gelince, sonuç şöyle olacak­tır:

Şeytan yavaş yavaş onu doğru yoldan uzaklaştıracak ve artık Rabbimizin acıması hariç, onun doğru yola dönmesi zorlaşacaktır.

Bununla beraber biz beş vakit namazın kapsadığı süreyi hesap etsek, gece ve gündüzün onda birini almadığını göreceğiz. Fakat şeytan arzuları zayıflatıyor, namaz kılmaktan alıkoyuyor.

Gerçekten namazın hakikatini ve namazdaki diriliği yaşayan kişi, imanın tadını ve ibadetin lezzetini duyar. Namaz o kişiye çok ve ağır gel­mez. Namaza karşı şevki artar, onun sayesinde dinlenmek, Allah'ın önün­de durmakla ve ilahi huzurda olmakla mutlu olmak için namazın giriş vaktini bekler.

Namaz'a karşı tembellik gösterenlere, onu çok bulanlara veya ağır gelenlere bir şey söylemek bizi üzüyor. Zira bu anlayış münafıkların sıfatlarındandır. Bu tür bir anlayıştan sakınmalıyız, şayet varsa ondan kur­tulmalıyız.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Şüphesiz münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar, halbuki Al­lah onların oyunlarını baslarına çevirecektir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler."[28]

Ebu Hureyre (r.a)'den Resülullah'ın şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir:

"Münafıklara sabah ile yatsı namazından daha ağır gelen hiç bir namaz yoktur. Halbuki bu iki namazda olan ecir ve fazileti bilseler emekleye emekleye de olsa onlara gelirlerdi."[29]

Şeytan vesvese vermekten, namaza ağır davranmayı teşvik etmek­ten, önemsiz işlerle halkı namazdan alıkoymaktan veya namaz esnasında dünya işleriyle zihinlerini meşgul etmekle onların namazlarını ifsad etmekten bıkmaz ve usanmaz. Bu durum, şeytanın bazı yardımcılarının na­maza devam edenlerle alay etmelerine ve onları gericilikle ve donuklukla nitelendirmelerine kadar varmıştır.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Namaza çağırdığınız zaman, onu alay ve oyun konusu yaparlar. O davranış onların düşünmeyen bir toplum olmalarındandır."[30]

Aklı olan veya hazır bulunup kulak veren kimselerin öğüt almaları için, burada kıyamet gününü iki sahnesini düşünmelerini tavsiye etmek yerinde olur.

Kur'an'ı Kerim bu sahneleri şöyle tasvir ediyor:

"Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir. Ancak, (hesap defteri) sağı yanından verilenler başka: Onlar cennetler içindedir. Günahkarla­ra "Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?" diye uzaktan uzağa sorarlar. On­lar şöyle cevap verirler: "Biz namazımızı kılmıyorduk, yoksulu doyurmu­yorduk, (Batıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk, ceza gününü de yalan sa­yıyorduk. Nihayet (bu haldeyken) bize ölüm gelip çattı." Artık şefaatçile­rin şefaati onlara fayda vermez."[31]

İkinci sahneye gelince; o da, insanlar arasında hüküm verildikten sonra cehennem ateşinin ortasında cereyan eder. Şeytan, azdırıp saptırdı­ğı kişilere hitap etmek üzere ayağa kalkar.

Onun sözlerini şu ayetlerden dinleyelim:

"Hesapları (görülüp) iş bitince şeytan diyecek ki, şüphesiz Allah si­ze gerçek olanı vaadetti, ben de size vaadettim ama, yalancı çıktım. Za­ten benim size karşı bir gücüm yoktur. Ben sadece sizi (inkara) çağır­dım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsi­niz! Kuşkusuz daha önce ben, (beni Allah'a) ortak koşmanızı reddettim. Çünkü zalimlere elbette acıklı bir azap vardır."[32]

Üstad Ebu'l-Hasan Nedvi'nin 'Erkanü'l-Erbaa' adlı kitabında, farz namazların sayısını azaltmadaki teşrii hikmete yaptığı işareti buraya alıyo­ruz:

"İlahi hikmet ve teşri-i rabbani, bunun için en ideal olan ile kolay­laştırma ve aşamalı olanın arasını bulan hikmetli bir yolu seçti. Bundan ötürü "miraç"da namaz elli vakit olarak farz kılınmıştı. Sonra Allah müslümanın farz kılınan namazın aslının elli vakit olduğunu ve yüce Rabbinin onu buna layık ve ehil gördüğünü bilsin diye beş vakte indir­mişti. Bu ehil görme durumu, onda kendine güveni ve kendinin üstün ol­duğu fikrini geliştirdi.

Artık müslüman bu namazları ne az görür, ne de yadırgar ve daha fazlasının üstesinden geleceğine inanır.

Çünkü elli vakit namaz kesin kes farz olarak kalsaydı müslüman mutlaka onu yerine getirecekti. Fakat Rabbi ona lütfedip, elli vakte eşit olan beş vakit namazı farz kıldı. Bu ilk asıl, teşvikin kaynağı, yükselme­nin, kullukta yarışmanın ve himmet yüceliğinin sebebi olmaya devam et­mektedir. "

Bundan sonra Üstad Nedvi sözüne şöyle devam ediyor:

"Vakit ve rekatlanyla bu beş vakit namaz, ruhi ilaç ve sıhhi temiz­liktir. Yüce Yaratıcı ve her şeyi hikmetle ortaya koyan Rabbimiz onu farz kıldı.

Bu yüce Rab sadece gönüllerin tabibi değil bilakis onların yaratıcı­sı ve hikmetle yoktan var edicisidir.

Namazın bir kısım hikmetlerini kabullenip onlara iman etmek ve bo­yun eğmek gerekir.

Yine namaza sımsıkı sarılmak, güçlüklerine dayanmak ve vaktinde kılmak gerekir. Namaz vakitlerinin esrarını, onda zuhur eden tecellileri ve aydınlıkları, inen rahmet ve bereketleri kimse bilmez.

Yine o vakitlerde Allah için secde ve kulluk etmeyi gerektiren sebep, Allah'ı bırakıp güneş ve yıldızlara, taşlara ve ateşe tapanlara muhalefet etmektir.

İnsanlık nesiller boyu filozofların yönlendirmelerine, tavsiye ve teh­ditlerine boyun eğdi. Halbuki onlar da aynı soyun çocuklarıydı. İnsani seviyeleri aynı idi, tecrübeleri sınırlı ve bilgileri de zan ve tahminden öteye gitmiyordu, insanoğlu her şeyi hikmetle yapan Rabbini ne zannedi­yor?

"... O, her şeye hilkatini veren, sonra da hidayete yöneltendir."[33]

"Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır."[34]

 

Konumuzun Hedefi

 

Biz giriş kısmında, namazdaki ruh ve kalb diriliğini hedeflediğimizi açıklamıştık. Yani bizim odak noktamız, fıkhi hükümlere değinmeksizin, namazdan, namazla ilgili ve namaza tabi olan hususlardan beklediğimiz eğitsel etki ve ruhi besin hakkında olacaktır. Fıkhi hükümlere değinme­memizin sebebi, daha önce de zikrettiğimiz gibi, onların kendilerine ait kaynakları olduğundandır.

Namazdan önce yapılan taharetlerden, bedenin maddi ve manevi ne­casetlerden temizlenmesinden beklenilen eğitsel ve ruhsal yönüne deği­neceğiz.

Abdest ve gusüle, yer ve elbise temizliğine, bunların nefse, zevke ve duyguya yansımasına değineceğiz.

Mescidlere ve önemine, mescidlere gitmeye, huşulu namaza uygun rabbani havayı hazırlamak için gözetilmesi gereken mescid adabına deği­neceğiz.

Cemaatla namaz, cemaata düşkünlüğün önemine ve cemaatla kılınan namazın verdiği eğitsel etkiye işaret edeceğiz.

Yine ezana ve onun taşıdığı yüksek manaya ve bu çağrıya icabet et­meye, sonra kıbleye yönelmeye ve kalbin Allah'a yönelişi zaruretine de­ğineceğiz.

Safların düzgünlüğüne, imama uymaya ve bunun arkasındaki dersle­re değineceğiz.

Bunan sonra da iftitah (başlangıç) tekbirinden, selam verinceye ka­dar namazdaki her hareket ve rükne değineceğiz. Zira bunlar, namaz kıl­manın ve kalbinin, üzerinde bulunması gereken hali hatırlatırlar.

Namazın bitişini noktalayan selamdan sonraki hususlara ve mescidden çıkma adabına da değineceğiz.

İşin gerçeği şudur ki, namazın kalble ilgili bu yönü, cesetle ruhun yeri gibi değerlendirilir. Bu kalbi yön olmadan namaz, ruhsuz ve etkisiz ölü gibi olur. Çünkü İslam'da yüksek bir mevkisi olan namazın, Allah'ın nazargahı olan kalbin nasibi olmadan sadece vücud azalarının ve dilin hareketi oluvermesi düşünülemez. Namaz kılan kişinin, rükû ve secde ederken sanki rüku ve secde edenin yüzü ve azaları değil de kalbinin rü­ku ve secde ettiğini hissetmesi gerektiğini söylersek aşırı gitmemiş olu­ruz.

Sonra biz, namaz ve taharet hükümlerini öğrenme konusunu, namazı sahih kılan ve bozan halleri bilmeyi küçümsemiyoruz. Namazın sahih ol­ması için her müslümanın onları bilmesi ve öğrenmesi üzerine vacip olan temel bir prensiptir.

Ele aldığımız konuya gelince; biz, Allah katında kabul görmesinin umulacağım kasdediyoruz. Bir de namazın, ruhun arınması ve nefsin tez­kiyesi gibi etkilerini ve meyvelerini vermesi umudunu kasdediyoruz. Bu­na Allah katında verilecek sevap da eklenmelidir.

Bizler açık olmalıyız. Çoğumuz namazını, istenilen şekilde ve ge­rektiği kadar gönül rahatlığı ile kılmıyor. Bundan dolayı konu, buna alı-şıncaya kadar büyük bir çabaya muhtaçtır. Şeytanın işimize egemen ol­masına ve namazımızı ifsad etmesine izin vermemeliyiz.

Namazdaki gönül rahatlığını bize anlatacak bazı konulara değinme­miz oldukça yararlı olacaktır.[35]

 

Namazda Gönül Rahatlığı

 

Namazda gönül huzuru, konumuzun eksenini oluşturmaktadır. Na­mazda gerçek dirilik, gönül rahatlığıyla gerçekleşir. Ona layık olduğu şe­kilde önem vermemiz gerekir.

Namazda kalblerimizin diriliğine yardımcı olacak bazı mana ve se­bepleri açıklamaya çalışacağız:

1- Namazda kalblerimizle diri olmaya bizi sevkeden en güçlü ve en önemli faktör, Allah'ı büyüklememiz, O'nu yüceltmemiz ve huzurunda durma korkusunu hissetmemizdir. Bu bizim, yüce Allah karşısındaki noksanlığımızı, yoksulluğumuzu, aczimizi ve güçsüzlüğümüzü sezme­mizle, O'nun rahmet ve mağfiretine olan umudumuzla olur. Bu manalar namaz kılanda ne kadar çok bulunursa, gönül huzuru, tüm duyguları, zih­ni ve sezgileriyle Allah'a yönelmesi, Allah'ın kelamından duyduğunu ve okuduğunu, diliyle söylediği tekbiri, teşbihi, hamdi ve duayı, rüku ve secdelerdeki huzu ve huşuyu düşünmesi de, o nisbette olur.

2- Namaz kılanın başlangıç tekbirini söylemeden önce, Allah'ın, kal­bine muttali olduğunu, sırlarını ve içinden geçen fısıltıları bildiğini his­setmesi de önemlidir. Kalbi Allah'tan başkası ile meşgul iken, diliyle 'Allahü Ekber -Allah en büyüktür-' demek suretiyle yalancı bir iddia ile na­maza başlamak doğru olmaz. O kişi, namazda aklı ve kalbiyle Allah'a yö­nelmek için aklını ve zihnini her türlü meşgaleden arıtmaya çalışmalıdır.

3- Namaz kılan kişi bazılarının ibret ve öğüt için verdikleri şu misali düşünmelidir. Aslında en güzel örnek Allah'a aittir.

Şöyle denir:

Bir adam önemli bir iş hakkında konuşmak için bir başkan veya bir kralla görüşmeye çağrılsa, tahtın bulunduğu salonda kralın huzuruna gi­rerken biz onu, kralın ne istediğini anlamak için ondan çıkacak her söze ve işarete dikkat kesilmiş bir vaziyette bütün duygu ve idrakleriyle yönel­diğini, kraldan kısa bir süre içinde farkına varmadığı bir işaret veya bir kelime çıkmasın diye ve işkenceye veya kralın öfkesine uğramaması için gafletten veya dikkatsizlikten sakındığını görürüz. O kişi bu görüşmeden sonra belki de kralın huzurundaki kişilerin kimler olduğunun farkına var­madan veya tüm dikkatini krala verdiği için salonun süslerinin neler ol­duğunu görmeden dışarı çıkar.

Bunun gibi bir görüşmeye başka bir insanın davet edildiğini düşüne­lim. Bu insan kralın huzuruna girince, kralı ve sözünü hiçe sayıp, duvarı süsleyen desen ve nakışlara, yerdeki halılara bakmakla meşgul olursa, böyle bir insanın karşısında kralın tutumu ne olur ve onu ne tür bir ceza­ya çarptırır?

İşte; Aziz, Cebbar, Kuddüs ve Melik olan Allah'ın huzurunda nama­za duran kişiye, başka bir şeyle meşgul olmak yaraşır mı?

4- Namaz esnasında göz kayması, kulak kabartma ve benzeri şeyleri engellemeye çalışmak da önemlidir. Bizler namaz için nakış ve göz alıcı şeylerden, gürültü ve patırtıdan uzak, sakin ve sessiz yerleri seçmeliyiz. Namazı bir duvar veya bir örtü yakınında kılmakla ve başı öne eğip secde alanına bakmakla görüş alanını sınırlandırmalıyız. Yine yemek sofrası hazır iken, özellikle de keskin kokulu yemekler varsa namaza durmak uygun olmaz. Yine büyük ve küçük abdestin sıkışık olduğu bir zamanda da namaz kılmamak lazımdır.

5- Nefsin arzu ve istekleriyle ilgili alakaları kesmek ve onlardan vazgeçmek de önemlidir.

Nitekim Resulullah (a.s.), üzerinde bir takım damgalar bulunan ve adına 'hamisa' denilen yün bir elbise giymiş ve namaz kılmıştı. Bu elbise­yi O'na Ebu Cehm (r.a.) getirmişti. Namazdan sonra onu çıkarıp, şöyle buyurdu:

"Onu Ebu Cehm'e götürün. Çünkü az önce o, beni namazımdan ne­redeyse alıkoyacaktı. Bana, Ebu Cehm'in "enbicaniye" (nakışsız ve de­sensiz kumaştan yapılmış elbise)sini getirin."[36]

6- Namaz kılanın namaz esnasında okuduğu veya dinlediği Kur'an ayetlerinin, söylediği dua, zikir, tesbih ve tekbirlerin manalarını anlama­ya çalışmak ve düşünmekle kendini meşgul etmesi de, kalb huzuruna yar­dım eden faktörlerdendir. Rekat ve rükünlere geçiş tekbirleri, namaz kı­lan için dikkat çekme mesabesindedir. Kalbiyle 'Allahu Ekber' demekle, kalbin lisana muvafakati sağlanmış olur. Artık kalb başka bir şeyle meş­gul olmaz.

7- Cenab-ı Hakkın şu ayetinin manası da önemlidir:

"Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye ka­dar- namaza yaklaşmayın..."[37]

Namaz kılan kişinin aklı başında ve şuuru yerinde olması gerekir. Ulemadan bazıları: "içki içmemiş nice namaz kılanlar vardır ki, aklı dünya düşünce ve meşgalelerine daldığı için namazda ne okuduklarını bilmezler." demişlerdir.

8- Namaz kılan müslüman şunu bilmelidir ki, huzuru kalb ve huşu ile namazını kılması şeytanı öfkelendiriyor. Çünkü böyle bir namaz, şey­tana ve onun çirkinliklere ve hayasızlığa teşvik etmesine karşı kuşanılmış bir silahtır. Bundan dolayıdır ki, şeytan bu silahı kırmaya ve etkinliğini zayıflatmaya uğraşıyor. Bunun sonucu olarak ta namazını ifsad ve meş­gul eder.

Namaz kılan kişi namaza ve namazın ihtiva ettiği hayırlara önem vermeli, uyanık olmalı, namazına, şeytanın birşeyler katmasına izin vermemelidir.

Yine o şunu bilmelidir ki, gaflet hali hariç şeytan ona bir zarar vere­mez.

Ammar bin Yasir (r.a)'den şöyle rivayet edilmiştir:

"Resulullah (a.s.)'ın şöyle buyurduğunu işittim:

"Kişi namazdan dönünce ona sadece namazının onda biri, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri, altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri ve yarısı yazılır."[38]

9- Namaz kılan kişinin, ahiret hayatını dünya hayatından daha fazla önemsemesi gereklidir. Aslında kişi işini ne kadar benimsiyorsa, onunla o kadar ilgilenir. Namazı huzu ve huşu ile eda edince ahiretteki mutlulu­ğumuzun kaynağı o olacağına göre, O'nu en güzel şekilde eda etmeye karşı gösterdiğimiz istek, ahiretimize verdiğimiz önemin tabii bir meyve­si olur.[39]

 

Taharet

 

Namazın sahih olması için, beden, elbise ve mekan temizliğinin şart koşulduğu bilinmektedir. Yine elbisenin avret yerini örtecek şekilde ol­ması ve buna benzer diğer şartlar da vardır. Burada bu tür şartlara değine­cek değiliz. Çünkü bu gibi meselelerin kendilerine mahsus kaynakları var­dır. Biz burada yalnızca ruhlarımızı ve gönüllerimizi dirilten manevi ve ruhi yönü ele alacağız.

Öncelikle, biz Allah'ın huzurunda dururken, temiz olmayan ve neca­setler bulunan bir yerde, pislik bulaşmış bir elbise ile veya manevi ba­kımdan temizlenmemiş bir bedenle, ya da avret yerleri kapatılmamış bir vücudla namaz kılmamız uygun düşmez. İnsanlar, mevki sahibi bazı kişi­lerle buluşacakları zaman zahiri temizliklerine çok önem verdiklerine gö­re, müslümanların Allah'ın huzuruna durduklarında ve Allah'ın evleri olan mescidlere gittiklerinde de temizliğe çok önem vermeleri ve ziynet­lerini takınarak özen göstermeleri gerekir. Çünkü Allah temiz olanları se­ver.

Yüce yaratıcımız şöyle buyuruyor:

"Ey Ademoğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbiseleri gi­yin..."[40]

Doğrusu, mekan, elbise ve vücud temizliğine devam etmek, kişiye üstün zevk, yüksek duygular, necaset ve pisliklerden arınma duygusu ka­zandırır. Beden, mekan ve elbise temizliğine özen göstermeyen ve buna alışmayan kişi de aksine, zevkini, hassasiyet ve duygularını yitirir, belki de iyi huylarından uzaklaşmış olur.

Değerli kardeşim!

Seni, bu konuyu düşünmeye davet ediyoruz. Ve bizi müslüman ola­rak hidayete erdirdiği için Allah'a hamdetmeye çağırıyoruz. Resulünün sünnetinde veya kendi Kitabında gelen her hükümde, Allah'ın hikmeti bulunduğuna iman etmeye yöneltmek istiyoruz.

Bir müslümana, elbisesi pak ve temiz, bedeni de aynı şekilde olduğu halde ve temiz bir yerde, fakat kalbinde kin, riya veya Allah'ın razı olma­dığı başka huylar taşıyorken namaza yönelmesi yakışmaz. Dışı gibi içinin de pâk ve temiz olması, hatta daha fazla olması gerekir.

Ey Kardeş!

Allah'ın huzurunda namaza durmuşsun ve Lisan-ı halin de Rabbine: "Sen ve Resulün bana gıybeti, söz taşımayı, büyüklenmeyi ve diğer şey­leri yasaklamıştın. Fakat işte ben senin ve Resulünün emrine muhalif ola­rak onları işlemeye devam ediyorum." diyor. Bu durumu kendin bir dü­şün. Hangimiz böyle bir duruma rıza gösteririz? Ben, bu sözü dilinin söy­leyeceğini sanmıyorum. Fakat gerçek durum budur. Lisan-ı halin de bunu söyleyecektir.

Kardeşim, namaza yönelmeden önce, içinde böyle şeyler seziyorsan, hemen onları tevbe ve istiğfar ile kalbinden temizlemelisin ve onlara bir daha dönmemek üzere kesin karar vermelisin.

Namaz kılan kişi aynı şekilde, her namazdan önce kalbine başvur­makta ve öncelikle kalbini bu gibi hastalıklardan temizlemekte çok istekli olursa, gönül rahatlığını ve kalp temizliğini alışkanlık haline getirecektir.

Şayet böyle bir duruma düşecek olsa veya öyle farzetse, hemen o kişi bundan nefret edecek ve devamına veya yerleşip kalmasına izin vermeye­cektir. Derhal ondan kurtulacaktır.

Bundan sonra gündeme namazdaki setr-i avrat (örtülmesi gereken yerleri örtmek) konusu giriyor. Biz örtünmenin zahiri ile yetinmiyoruz. Fakat hiç bir perdenin Allah'tan gizleyemediği esrarlı rezaletler ve batini ayıplar, ondan daha önemlidir. Neyi Allah'tan saklayabiliriz ki!

"..Çünkü O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir."[41]

Şüphesiz ki, burada haya, pişmanlık, tevbe ve her türlü ayıplardan kurtulma söz konusudur.

Gusül ve abdest sırasında, azalarını yıkarken ve onlarda bulunan kir­leri giderirken, Allah'ın haram kıldıklarını dinlemek ve onlara bakmak, onun yasakladıklarını söylemek ve haram kıldıklarım yemek ve içmek suretiyle el, ayak, mide ve tüm azaların günah ve isyanlara batmış olduğu halde, yüzünü, gözlerini, kulaklarını, ağzını ve dilini yıkamanın Allah ka­tında makbul olduğunu mu zannediyorsun?

Bu azaları, büyük günahlardan koruduğun takdirde, yüce Allah, bize acıdığından dolayı, abdesti ve gusulü küçük günahları temizleyici olarak kıldı.

Ebu Hureyre (r.a)'den Resulullah (a.s.)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Müslim (yahut Mümin) bir kul abdest aldığı zaman, yüzünü yıkadı­ğında iki gözü ile bakmış olduğu her bir hatie (küçük günah) su ile (ya­hut suyun son damlasıyla) beraber yüzünden çıkar, iki elini yıkadığında iki elinin kazanmış olduğu her bir küçük günah su ile (yahut suyun son damlasıyla) beraber iki elinden çıkar. İki ayağını yıkadığında ayakları­nın kendisine doğru yürümüş olduğu her bir hatie de su ile (yahut suyun son damlasıyla) beraber çıkar. Nihayet o kul günahlarından temizlenmiş olarak ortaya çıkar."[42]

Osman bin Affan (r.a)'dan Resulullah (a.s.)'ın şöyle buyurduğu riva­yet edilmiştir:

"Her kim abdest alırken, abdest alışını güzel yaparsa, onun hataları bütün cesedinden dışarı çıkar. Hatta tırnakları altından bile tamamıyle çıkar, gider."[43]

Ebu Hureyre (r.a)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Ben Resulullah (a.s.)'dan işittim, buyuruyordu ki:

"Benim ümmetim kıyamet gününde abdest eserinden dolayı yüzleri nurlu, elleri ve ayakları sekili olarak çağrılacaklardır. Artık bu parlaklı­ğını daha ziyade artırmak hangisinin elinden gelirse yapsın."[44]

Yine Ebu Hureyre (r.a)'den Resulullah (a.s.)'in şöyle buyurduğu ri­vayet edilmiştir:

"Dikkat ediniz! Allah'ın kendisiyle hataları mahvedip, dereceleri yükselteceği şeye sizleri davet edeyim mi?" "Evet, ya Resulullah!" dedi­ler.

"Zorluklara rağmen abdesti tam almak, mescidlere adımı çoğalt­mak, namazdan sonra namaz beklemek. İşte bunlar, rağbet etmeye değer şeylerdir."[45]

Ebu Musa el-Eş'ari (r.a.)'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Resulullah (a.s.)'a abdest suyu getirdim. O da abdest aldı. Şöyle buyurduğunu duydum:

"Allah'ım, günahlarımı bağışla, yuvamı genişlet ve rızkımı mübarek kıl."

Bunun üzerine ben,

"Ey Allah'ın elçisi! Seni şöyle şöyle dua ederken duydum." dedim.

Oda:

"Onlardan geriye bırakılan bir şey mi var?" diye buyurdu."[46]

Ömer bin Hattab (r.a)'dan Resulullah (a.s.)'ın şöyle buyurduğu riva­yet edilmiştir:

"Sizden herhangi bir kimse abdest alır ve abdest alışını kemaline ulaştırır (yahut tamam yapar) sonra:

"Eşhedü en la ilahe illallah ve enne Muhammeden abdühu ve resüluhu," derse, muhakkak olarak ona cennetin sekiz kapısı açılır ve kendisi hangisinden isterse içeriye girer."[47]

Ebu Hureyre (r.a)'den, Resulullah (a.s.)'ın Hz. Bilal'e şöyle buyurdu­ğu rivayet edilmiştir:

Bilal:

"Ben islam içinde kendime göre şundan daha ümidli bir iş işleme­dim: Ben geceden ve gündüzden herhangi bir saatte tastamam bir temiz­likle temizlenir ve bu temizlikle muhakkak Allah'ın bana takdir buyurdu­ğu kadar namaz kılarım," dedi."[48]

Bu hadis-i şerifleri zikretmekle, bir müslümanın namaz için yaptığı hazırlık ve temizliğin ardından kavuşacağı hayır yönlerini açıklamayı ar­zuladık. Bu nedenle müslüman, bu hayra ve temizliğe daha çok istekli olur. Abdestten önce giderilen büyük ve küçük tuvalet ihtiyacı, onun ada­bını, tuvalete gittikten sonra su vs. ile yapılan temizliği, necasetin kalıntı­larını gidermede titiz davranmayı ve sidikten korunmaya yapılan teşviki zikretmeden geçemeyiz.

Resulullah (a.s.)'ın bize açıklamadığı hiç bir yön bırakmadığını, hat­ta kaza-i hacet konusunu dahi açıkladığını görüyoruz. Büyük ve küçük abdest yaparken kıbleye veya aksi yöne dönmemeyi, gölgelik ve benzeri yerlere yapmamayı, tuvalete girerken ve çıkarken dua okumayı öğütlemiştir.

Farketmemiz gereken bir konu da şudur:

Yemeğin lezzetini bize tattırıp, yararlı şeyleri içimizde bırakarak, za­rarlılarını dışarı attıran sindirim sistemi, Allah'ın bize bir lütfü ve nimeti­dir.

Nitekim abdest ve gusül ile temizlenmenin sağlık bakımından göz ardı edilemeyecek faydaları vardır. Hergün defalarca elleri, ayakları ve yüzü yıkamakta, lohusa, ay hali ve cünüp olanın gusletmesinde, cuma na­mazı için guslün, her namazda misvak kullanmanın teşvik edilmesinde, kuşkusuz hastalıkları celbeden pisliklerden korunma ve engelleme vardır. Bunlar, taharetin hikmetlerinden bir kısmıdır.

Sözün özü, biz, hissi taharetle manevi tahareti, iç temizlikle dış te­mizliği, kirleri gidermekle, bir daha dönmemek üzere tevbe ve istiğfar et­mekle günah ve hataları gidermeyi birleştirerek namaz için yapılan taha­rette dirilmeyi kasdediyoruz.

Böylece namaz kılan kişi zahiren ve batinen tertemiz olarak Allah'ın evine gider. Bu sebeple de Allah'ın sevgi ve rızasına erer.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"... İlk günden takva üzerine kurulan mescid (Küba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever."[49]

"... Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever."[50]

 

Vakti Bekleme Ezan Ve Çağrıya Uyma

 

Büyük bir iyilik elde edeceği, önemli bir buluşmaya randevusu olan bir insanı, heyecan içinde vaktin gelmesini beklediğini görürüz. O kişi, randevusunu unutturacak ve bu buluşmayı geciktirecek her türlü meşga­lelerden kendini uzak tutar. Yine o kişi bir dakika bile olsa, gecikmemeye özen gösterir.

Sadık bir mü'minin, sözünü ettiğimiz bu misaldeki kişiden daha çok namaz vakitlerine önem vermesi ve daha dikkatli davranması gerekir. Çünkü mümin bilir ki, dünya metaından hiç bir şey, namazı vaktinde kıl­maya ve ezana uymaya denk olamaz. Öyleyse müminin, namaz vaktinin girişini beklemesi, izah ettiğimiz gibi zahir ve batın taharetinden gerekti­ği kadarıyla namaza hazırlık yapması, ezana zamanında uyması ve na­mazdan alıkoyacak veya meşgul edecek hiç bir şeye izin vermemesi gere­kir.

Cenab-ı Hak bu hususta şöyle buyuruyor:

"... Zira namaz, müminler üzerine vakitli olarak farz olmuştur."[51]

Namazı, geciktirmeden belirlenmiş vaktinde kılmaya devam etmek gerekir.

Şu aşağıdaki ayette sözü edilen münafıklar dairesine düşmemek için tembellik göstermeden ve ağır almadan coşku ve gayret içinde namaza koşmak, müminin üzerine vaciptir.

Bu konudaki ayet şöyledir:

"Onlar (münafıklar) namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler."[52]

Mü'minlere, Cenab-ı Hakk'ın haklarında şöyle buyurduğu kişilerden olmak yaraşır:

"Bir takım insanlar vardır ki, ne ticaret, ne de alışveriş, onları Al­lah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar kalblerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar."[53]

"Ve, Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalbleri titreyerek yaparlar, işte onlar iyiliklere koşarlar ve iyilik için yarışırlar.' [54]

 

Ezan

 

'Namazda dirilme'yi arzulayan kardeşim!

Gel ezanla birlikte dirilelim. Her sadık müminin gönlüne hoş gelen bu ılık çağrı, Allah katında kabul edilmiş bu hak dinin sütunudur.

Namaz farizasını yerine getirmek için, tertemiz olmuş Allah'ın salih kullarından bir cemaatla birlikte O'nun huzurunda ve O'nun evinde buluş­manın en sevimlisi, amelin en hayırlısı namaz için bir araya gelelim.

Ezan, hayat ve dirlik dolu bir çağrıdır. O, sağır bir aletten çıkan ses gibi değildir. O, imanla yaşayan diri kalbin, diri bir insanın idrakinden çı­kan bir sesleniştir.

O, yalnızca namaz vaktinin girişini bildirme değil, aynı zamanda açık bir davet ve çağrıya icabet etmeye bir teşvikdir:

Haydin namaza, haydin felaha! Sonra ezanın, gayr-i müslimlerden bir çoğunun gönlüne etki etmesi ve bunun üzerine de Cenab-ı Hakk'ın onların göğüslerini İslama açması bakımından tevhid dinine doğru bir yönlendirme misyonudur.

Çünkü ezan basit ve güzel ile güçlü, kısa ve özlünün arasını birleşti­rir. Ezanın diğer dinlerdeki ibadetleri bildirme ve davet yöntemleri bakı­mından bir benzeri yoktur.

Ey kardeşim!

Hep birlikte yer kürenin her tarafında vakitlerin devrine göre müez­zinlerin sesleriyle yükselen bu çağrıyı düşün. Yeryüzünün çeşitli yerle­rinde namaz vakitlerinin girdiğini bildiren ezan sesi, gece ve gündüz bir dakika bile susmuyor.

Çünkü herhangi, bir yerde, çöl dahi olsa, namaz vaktini idrak eden her müslümanın namaz kılmak için ezan okuması gerekir.

Gerçekten ezan, namazdan önce okunması gereken bir ibadettir. O, İslamın şiarlarından en büyüğü ve dinin en meşhur sembollerinden biri­dir. Hz. Resulullah (a.s.), bir çok hadislerinde ezanın faziletine işaret et­miştir.

Bazılarını buraya alıyoruz:

Ebu Said el-Hudri (r.a)'nin rivayet ettiği şu hadisi Buhari 'Sahih'inde tahric etmiştir:

"Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu:

Hz. Muaviye (r.a)'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Resulullah (a.s.)'ın; "Müezzinler kıyamet gününde boyunları (boy­ları) en uzun olanlar olacaktır." buyurduğunu duydum."[55]

Şüphesiz ezan, Allah'ın azametini, büyüklüğünü, bütün büyüklerden daha büyük olduğunu bildirmeyi içeriyor. Tüm putları, insan olsun, taş olsun veya bunların dışındaki dünya varlıklarından olsun yere serer.

Yine ezan iki şehadeti bünyesinde toplar: Allah'tan başka ilah olma­dığına şehadet, Hz. Muhammed'in Allah'ın resulü olduğuna şehadet. Bu iki şehadet de dinin aslı ve esasıdır ve namaza davettir. Mescidde cemaa­tin içinde bulunmaya çağrıdır ve namazın dünyada da ahirette de kurtulu­şun vesilesi olduğunu ve onsuz kurtuluş olamayacağını bildirmektedir.

Yine ezan akla ve kalbe birlikte hitab eder, müslümanı ve gayr-i müslimi görüşünden çevirir, gafil ve meşgul insanı uyandırır.. Müezzin "Allahu ekber" diye haykınnca şunu söylemek istiyor:

Allah'ın kibriya ve azemeti karşısında, mü'minin nefsinde büyüklük duygusu uyandıran ve onu namazdan, kendisine hayatı bahşeden, rahmet ve fazlının büyüklüğüyle ve sayılamayacak kadar nimetleriyle ona ihsanda bulunan yüce Yaratıcıya münacaattan alıkoyan ne çoluk çocuğun, ne ticaretin ve ne de malın mülkün bir değeri vardır.

Ezanın,"Muhammed Allah'ın Resulüdür" şehadetini içeren kısmına gelince, onda bu ezanın, Ümmet-i Muhammede, yani müslümanlara ait olduğunu ilan etme manası vardır. Bu şehadet, İslam dinine mensup olmanın temel şartıdır. Allah katında kabul edilmiş dine mensup olmak için tevhid şehadeti (Lailahe illallah) demek tek başına yeterli değildir. Ezan­daki bu şehadetin (Muhammed Allah'ın Resulüdür) zikredilmesi, Allah'ın kendi Resulü için buyurduğu şu sözünü tasdik etmektir:

"Senin şanını ve ününü yüceltmedik mi?"[56]

Yeryüzünün her köşesinde okunan her ezanda, O'nun şanı yükselir ve her vakit Resulullah (a.s.)'ın adı Allah'ın adıyla birlikte göklerde yan­kılanır.

Ey kardeşim kendi kendine düşün! Hiç kimseyi tanımadığın bir ül­keye misafir oldun. Sonra ezanı duydun. Onu duyduğun vakit hissettiğin dostluk duygusunun sınırını düşün. Bu çağrıya uyarak namaza koştuğun vakit, mescidde namaz kılmak için toplanmış, seninle aynı inancı payla­şan insanları bulacaksın ve onlarla beraber İslam kardeşliğini duyacaksın. Sanki sen bu durumda kendi akrabalarının ve ailenin arasındasın.

Ezanın sözlerinin tekrar edilmesi ve ondan sonra okunan dualar hak­kındaki bazı hadislere bir göz gezdirelim:

Ömer bin Hattab (r.a)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir.

Hz. Peygamber (a.s.) buyurdu ki:

"Müezzin Allahu Ekber, Allahu Ekber', dediği zaman her hangi biri­niz de Allahu Ekber, Allahu Ekber' der.

Müezzin 'Eşhedü enla ilahe illallah' dediğinde o da, 'Eşhedü enla ilahe illallah' der.

Sonra müezzin 'Eşhedü enne Muhammeden Resulullah' der.

Sonra müezzin 'Hayye ale'l-felah' dediğinde o, 'Lâ havle vela kuv­vete illa billah' der.

Sonra müezzin, 'Allahu Ekber, Allahu Ekber' dediğinde, o da 'Alla­hu Ekber, Allahu Ekber' der.

Sonra 'Lâ ilahe illallah' dediğinde, kendisi de kalbinden inanarak

'La ilahe illallah' der, böyle diyen de cennete girer."[57]

Abdullah bin Amr bin As (r.a)'ın, Resulullah (a.s.)'dan şöyle buyur­duğunu işittiği rivayet edilmiştir:

"Müezzinin ezanını işittiğiniz vakit siz de onun dediği gibi söyleyi­niz. Sonra bana salât ve selam okuyunuz.

Çünkü her kim bana bir salât okursa bundan dolayı Allah ona on salat sevabı verecektir. Sonra Allah'tan benim için vesile'yi isteyiniz. Çünkü Vesile Cennet'de bir derecedir ki o, Allah'ın kullarından yalnız birinden başkasına layık olmaz. Umarım ki o kul, ben olayım. Her kim benim için Allah'tan vesile'yi isterse ona şefaatim vâsıl olacaktır."[58]

Cabir bin Abdullah (r.a)'dan:

"Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu:

"Her kim ezanı işittiği zaman: 'Allahümme Rabbe hâzihi'd-Da'veti't-Tameti ve's-Salâti'l-Kaimeti, Ati Muhammeden'l-Vesilete ve'le fadilete veba'shu Mekamen Mahmuden ellezi vaadtehü.' (Ey şu tam davetin ve kılınmak üzere bulunan namazın Rabbi olan Allah'ım! Muhammed'e vesile'yi [59] fazileti ihsan et! Bir de kendisine va'd ettiğin 'Makam-ı Mahmud'u verip oraya vardır.) derse kıyamet gününde benim şefaatim ona ulaşır."[60]

Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a)'dan:

"Resulullah (a.s.) şöyle buyurmuştur:

 

Bir rivayette de:

"Her kim müezzinden işittiği zaman ben de şehadet ederim derse,"[61] ifadesi vardır. [62]

 

Mescidler

 

Yüce Allah mescidler hakkında şöyle buyuruyor:

"Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve Allah'tan başkasından korkma­yan kimseler imar eder. İste doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır."[63]

"(Bu kandil) bir takım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin okunmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam O'nu teşbih eder. Bir takım insanlar (Allah'ı teşbih ederler) ki ne ticaret, ne de alış-veriş onları Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar, kalblerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar. Çünkü Allah, kendilerini yaptıklarının en güzeli ile mükafat­landıracak ve lütfundan onlara fazlasıyla verecektir. Allah dilediğini he­sapsız rızıklandınr."[64]

"Mescidler şüphesiz Allah'ındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın (ve kulluk etmeyin)."[65]

Mescidler Allah'ın evleridir. Allah evlerin ziyaretçilerine ikramda bulunuyor. Buna göre her müslüman namaz kılmak için mescide koşu­yor. Bunun neticesi olarak da Allah'ın ikramıyla ve üzerine akıttığı hida­yet, sekinet ve rahmetle kurtuluşa eriyor. Öyleyse Allah'ın huzurunda durmak için ezan okuyan müezzinin çağnsını duyup, çağrıya'emret'diyecevap veren bir müslümana, dünyanın en önemli bir işi veyaönemsizbirdurumsebebiyle çağrıya uymaktan vazgeçmesi yaraşır mı?

İşte sevgili Peygamberimiz (a.s.) bizi mescidleri yapmaya ve namaz kılmak için oraya koşmaya teşvik ediyor:

O, şöyle buyuruyor:

"Kim Allah için bir mescit inşa ederse bağırtlak kuşunun yuvası gibi de olsa, Allah da onun için cennette bir köşk yapar,"[66]

Namazı mescidlerde ve cemaatla kılmaya teşvik konusuna gelince, bu hususta hadisi şerifler çoktur.

Biz bazılarını aşağıya alıyoruz:

Ebu Hureyre (r.a)'den Hz. Peyamber (a.s.)'in:

"Her kim (namaz için) mescide gidip geldikçe Allah Teala ona cen­netteki konağım hazırlar."buyurdukları rivayet edilmiştir. [67]

Yine Hz. Peygamber (a.s.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Her kim evinde kendini tertemiz yapar ve sonra Allah'ın evlerinden birine, Allah'ın farzlarından bir farzı eda etmek için yürürse, onun attığı her adımdan biri onun bir günahını eksiltir, diğeri de onu bir derece yükseltir."[68]

Yine daha önce Ebu Hureyre (r.a)'nin rivayet ettiği bir hadisi şerifde Hz. Peygamber (a.s.)'in şöyle buyurduğunu zikretmiştik:

Ebu Musa (r.a) şöyle dedi:

"Resulullah (a.s.) buyurdu ki: "Namazdan dolayı insanların en bü­yük ecre hak kazananı, (Cemaat mescidine) derece derece uzak yürüyen­lerdir. İmam ile beraber kılayım diye namazı bekliyen kimse de (Hemen) kılıp yatıverenden daha büyük ecre nail olur."[69]

Yine Hz. Peygamber (a.s.) Allah'ın kendi (arşının) gölgesinden baş­ka gölgenin bulunmadığı günde, gölgelendireceği yedi kişinin arasında "gönlü mescidlere takılı kişi"yi de saydığını görüyoruz.

Söylemek istediğimiz hususlardan bazıları da şunlardır: 'Namazda Dirilme'yi arzu eden kişilerin mescide gidişleri esnasında neye yöneldik­lerinin hakikatinin; Allah'ın çağrısına uyup, O'nun huzurunda namaza du­rurken, kendilerini bürümesi gereken saadet, şeref ve hayrın sınırının far­kına varmaları ve namazlarım her türlü şaibeden arınmış olarak kılmaları gerekir.

Çünkü Allah tüm niyetleri bilendir. Yine işleri, her şeye kadir olan ve her şeyin dizginini elinde tutan Allah'a havale ederek kalbi ve zihni her türlü dünya işlerinden, meşguliyet ve problemlerinden arındırmakta nefis mücahedesi yapmaları zaruridir. Bir de onların kalblerinin, Allah'ın rahmeti ve sevabı konusunda büyük bir umut ve emel ile, Yüce Allah'ın kendilerine namazda ihsan edeceği sükunet, rahmet ve hidayet ile dolu olması gerekir. Sabah ve yatsı namazları için mescide gitme hususunda tenbel davranmaktan sakınmalıyız. Sabah ve yatsı namazlarına devam et­mek, sadık imana ve Allah'a itaatta istekli olmaya işaret etmektedir.

Hz. Osman bin Affan (r.a) şöyle demiştir:

"Resulullah (a.s.)'ın: "Her kim yatsı namazını bîr cemaat içinde kı­larsa, gecenin yarısında ibadete kalkmış gibidir. Her kim de sabah na­mazını bir cemaat içinde kılarsa bütün gece namaz kılmış gibi olur." de­diğini duydum."[70]

Tirmizi'de Osman bin Affan (r.a)'nın şöyle bir rivayeti vardır:

"Resulullah (a.s.) buyurdu ki:

"Yatsının cemaatinde hazır bulunan, gecenin yarısını ihya etme se­vabı kazanır. Yatsı ve sabah namazlarını cemaatla kılan kişi, geceyi ihya etmiş sevabı kazanır."[71]

Daha önce zikri geçen Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği hadiste Resu­lullah (a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Onlar yatsı ile sabah namazındaki faziletleri bilselerdi emekliye emekliye de olsa mescidlere giderlerdi."[72]

Yine Ebu Hureyre (r.a)'den şöyle rivayet edilmiştir:

"Resulullah (a.s.) buyurdu ki:

"Münafıklara, sabah ve yatsı namazından daha ağır gelen hiç bir namaz yoktur. Halbuki onlar bu iki namazın faziletini bilselerdi sürüne sürüne de olsa onlara gelirlerdi."[73]

Allah'ın evlerinden birine giderken namaz kılan kişinin güzel, pak ve temiz elbise giymesi, imkan olduğu kadar güzel koku sürünmesi gerekir.

Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

"Ey Adem oğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbiseleri giyin, yiyin, için, fakat israf etmeyin, çünkü Allah israf edenleri sevmez."[74]

Bir müslümanın mescide giderken okuduğu şu dua ne kadar güzel­dir! Bu dua onu, dünyada bir benzeri olmayan ilahi nur kümesinin orta­sında vuruyormuş gibi yapar.

Müslim'in 'Sahih'inde İbni Abbas (r.a)'dan rivayet edilmiş bir hadis vardır. Bu hadiste, İbni Abbas, bir gece teyzesi ve Peygamberimizin ha­nımı Meymune (r.a)'nin yanında geceyi geçirdiğini ve Peygamberimizin gece kalkıp ibadet ettiğini ve Bilal'in onu namaza çağırdığını ve Peygam­berimizin şu duayı okuduğunu anlatır. Dua şöyledir:

Müslümandan Allah'ın huzurunda durmak için hazırlanması, iman ve hidayet nurlarından daha fazla elde etmesi için nurani havayı yaşaması istenmiştir.[75]

 

Mescid Yapma Ve İbadete Hazırlama

 

Şüphesiz yeryüzünde mescidler inşa etmek, Allah'a yaklaştıran hu­susların en başında gelir. Bir konuda riya, gösteriş, insanlar tarafından beğenilme ve övülme arzusu ve diğer şeyler gibi sevabı boşa çıkaran her şeyden niyeti arındırmak gerekir. Mescidleri inşa ederken öncelikle sade­liği gözetmek, yapıda gerekli olan malzemelerde israftan, namazı kilanları meşgul edecek nakış ve süslemelerden kaçınmak gerekir. Resulullah (a.s.)'ın mescidi, hurma dallarıyla çubuklardan yapılmıştı. Fakat bu mes­cidin yetiştirdiği insanlar, ilk İslam Devletinin üzerine kurulduğu güçlü sütunlar mesabesindeydi.

Enes (r.a)'den rivayet edilmiştir:

"Hz. Peygamber (a.s.) buyurdu ki:

"Mescidde tükürmek günahtır, keffareti de onu gömmektir."[76]

Gömmekten maksat şudur: Eğer mescid toprak, kum veya benzeri şeyler ile kaplı ise tükrüğü toprak altına gizlemek lazımdır. Ama mescid karo, fayans gibi şeylerle döşeli ise bez veya benzeri şeylerle silmek ve yıkamak gerekir.

Hz. Aişe (r.a.) validemizden şöyle rivayet edilmiştir:

"Hz. Peygamber (a.s.) kıble duvarında bir tükrük yahut bir sümük yahut bir balgam gördü de onu kazıdı."[77]

"Hz. Peygamber (a.s.) buyurdu ki:

"Sidik ve pislik cinsinden hiç bir şey bu mescidlere yakışmaz. Bura­lar ancak Aziz ve Celil olan Allah'ı anmak, namaz kılmak ve Kur'an oku­mak içindir."[78]

Aynı şekilde Resulullah (a.s.) mescidlerde sesleri yükseltmeyi veya kaybolmuş bir şeyi araştırmayı ve buna benzer şeyleri, namaz kılanların zihnini karıştırdığı için yasakladı.

Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet edilmiştir:

O, "Resulullah (a.s.)'ın şöyle buyurduğunu duydum" demiştir:

"Her kim mescid içinde yitirdiği bir şeyi arayan kişiyi işitirse "Allah onu sana geri vermesin" desin. Çünkü mescidler bu gibi işler için yapıl­mamıştır."[79]

Saib bin Yezid, Sahabi (r.a.)'nin şöyle dediği rivayet etmiştir:

"Ben mesciddeydim. Bir adam bana çakıl taşı attı. Bir de baktım ki, Ömer bin Hattab (r.a). Bana: "Git şu ikisini bana getir" dedi. Ben de he­men ikisini ona getirdim. Onlara dedi ki: "Nerelisiniz?" Onlar da: "Taif halkındanız" dediler. Hz. Ömer (r.a): "Bu belde halkından olsaydınız, Resülullah (a.s.)'ın mescidinde sesinizi yükseltiğiniz için sizin canınızı yakardım." dedi."[80]

Cabir (r.a)'den Resülullah (a.s.)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiş­tir:

"Her kim sarmısak veya soğan yemiş bulunursa bizden veya mesci­dimizden uzak dursun."[81]

Müslim'deki rivayet edilen hadis ise şöyledir:

Yeri gelmişken bazı meslek sahiplerini uyarmak istiyorum. O'nlar mesleklerini icra ederken rahatsız edici bazı malzemelerle elbiselerini kirletiyorlar. Halbuki onların namaz için özel giysileri olmalı ki, namaz kılanları rahatsız etmesinler.

Aynı şeklide, cünüp bir kişinin, ay halinde olan veya yeni doğum yapmış bir kadının her ne kadar yalnızca geçip gitmelerine izin verilse de mescidde beklemelerinin haram kılınışındaki hikmek gayet açıktır.

Allah'a kulluk için tahsis edilmiş bir mekan olarak, mescid adabına riayet etmeliyiz. Çünkü Allah'ın rahmeti, kendi huzurunda durup, Onun için rüku ve secde ederlerken kullarına orada iniyor.

Sevgili Peygamberimiz (a.s.) sağ ayakla mescide girmeyi ve sol ayakla oradan çıkmayı ve bu arada da şu aşağıdaki hadiste gelecek olan duayı okumayı bize öğretti.

Ebu Humeyd (yahut Ebu Üseyd) şöyle dedi.

"Resülullah (a.s.) buyurdu ki:

"Sizden biri mescide girdiğinde önce peygambere selam verip "Al­lah'ım! Bana rahmet kapılarını aç" desin. Mescidden çıktığında da "Al­lah'ım! Ben senin fazlından istiyorum," desin,"[82]

Burada devamlı Allah'ı anmayı, hatta namazı bitirdikten sonra ve Allah'ın fazlını isteme esnasında O'nu zikretmeyi hatırlatan ayeti kerime'yi kaydedelim.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Namaz bitince yeryüzüne dağdın ve Allah'ın lutfundan isteyin. Al­lah'ı çok zikredin, umulur ki kurtuluşa erersiniz."[83]

Resulullah (a.s.) bize iki rek'at 'tahiyyetül-mescid' namazını sünnet olarak bıraktı. Mescid-i Haram'da, bunun karşılığı, Kabe'nin etrafında ye­di kere tavaf etmektir.

Mescidde bulunan kişiye, vaktini namaz veya Allah'ı zikir ile, ya da ilim tahsil etmek, yahut Kur'an okumakla geçirmesi vacibdir. Boş şeyle uğraşması doğru olmadığı gibi Allah'ın evinde bu şekilde durması da uy­gun düşmez.[84]

 

Mescidde Cemaatla Namaz Kılma

 

Resulullah (a.s.) bizi devamlı cemaatla namaz kılmaya teşvik etti ve onun sevabının kat kat olduğunu açıkladı. Biz 'namazda dirilmek' iste­yenlerden cemaatla namazın ruhi ve psikolojik yanını yaşamasını, sevap ve ecrinin kat kat olmasına ilaveten cemaatla namazdan amaçlanan bazı hikmetleri kabul etmesini istiyoruz.

Hakikaten İslam dini ferdiyetçi bir din olmadığı gibi her müslüma-mn tek başına bir tarafa çekilmiş olarak Allah'a kulluk etmesini isteyen bir ruhbanlık dini de değildir.

Buna karşılık İslam, tek cemaatın, tek ümmetin, tek vatanın, tek kıb­lenin, hatta tek vücudun dinidir. İslam dini müslümanları tanışmaya, an­laşmaya, yardımlaşmaya ve kendi aralarında dayanışmaya teşvik eder.

Yine o, müslümanları birbirlerinin elem ve umutlarını bilinçli bir şe­kilde paylaşmaya, bir müslümanın kendi nefsi için istediğini diğer karde­şi için de istemeye teşvik eder.

Dinimiz akrabalık bağlarını devam ettirmeye, ana babaya iyilikte bulunmaya, komşuya iyi davranmaya, selamlaşmaya, tokalaşmaya, bir­birlerini ziyaret etmeye, sevgiye ve cömertliğe teşvik eder.

Aynı şehirde veya aynı mahalledeki insanların günde beş defa na­maz için bir araya gelmeleri, müslümanlar arasındaki birlik ve beraberlik şuurunun gerçekleşmesine yardımcı olacağı şüphe götürmez bir gerçek­tir.

Böylece 'namazda dirilik'in bir müslümamn şahsiyetinde önemli bir yeri olan sosyallik yanını gerçekleştirdiğini görüyoruz. Bu sayede müslü­man, diğer müslümanların işlerine, problemlerine ve meselelerine ortak olur. Birbirimizi tanımamız ve aramızdaki İslam kardeşliği bağına sarıl­mamız için namazı cemaatla kılmakta çok arzulu olmalıyız ki, gerçekten tek bir vücut gibi olabilelim.

Düşünüyoruz da, yüce Allah bize namazı dosdoğru kılmayı ve ona devam etmeyi emrederken, tekil olarak değil, çoğul olarak emrediyor ve şöyle buyuruyor:

"Namazı dosdoğru kılınız."

Ve yine: "Namazlara (özellikle) orta namaza (ikindiye) devam edin. Saygı ve bağlılık içinde Allah'a kulluk edin."[85] buyuruyor.

Bilakis, hergün beş vakit namazda okuduğumuz Fatiha'da:

"Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden meded umarız. Bize doğru yolu göster," diyoruz.

Dikkat edilirse bütün bu ifadeler tekil halinde değil de çoğul halinde gelmiştir.

"Namazı tam kılın, zekatı hakkıyla verin, rüku edenlerle beraber rü­ku edin."[86]

Sonra günde beş defa müslümanların aynı safta namaza durmaları, onlarda birlik ve kaynaşma bilincini uyandırdığı gibi içlerinde kin ve nef­retin doğmasına da izin vermez.

Bizi, mescidde cemaatla namaz kılmaya teşvik eden hadis-i şerifler çoktur.

Bazılarını aşağıya alıyoruz:

İbni Ömer (r.a)'den Resulullah (a.s.)'ın şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir:

"Cemaatla kılınan namaz, yalnız başına kılınan namazdan yirmiyedi derece daha faziletlidir."[87]

Buhari ve Müslim'de Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet edilen bir hadisde Resulullah (a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Yemin olsun içimden öyle geçiyor ki, birine cemaata namazı kıldır­masını emredeyim. Sonra o cemaati bırakıp namaza gelmeyen kimselere gideyim. Onlar için bir çok odun demetleri yığdırayım da kendileri işle­rinde iken üzerlerine evlerini yakıversinler!"[88]

Yine Müslim'in 'Sahih'inde Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle dedi­ği rivayet edilmiştir.

"Her kimi, yarın Allah'a bir müslüman olarak kavuşması sevindirirse, namazlar için nida olunan her yerde su namazlara devam etsin. Çün­kü Allah, Peygamberimiz (a.s.) için hidayet yollarını şeriat ve kanun yaptı. Hiç şüphesiz namazlar doğruluk ve hidayet yollarıdır.

Şayet sizler şu arkaya kalıp evinde namaz kılan kimseler gibi evleri­nizde namaz kılsaydınız, Peygamberinizin sünnetini terketmiş olurdunuz. Peygamberinizin sünnetini terkettiğiniz takdirde de muhakkak sapıklığa düşerdiniz.

Herhangi bir kimse kendini tertemiz yapıp, güzelce abdest alır, son­ra şu mescidlerden birine giderse, Allah onun attığı her bir adıma muka­bil, muhakkak onun için bir hasane yazacak, onu bir derece yükseltecek ve ondan bir kötülüğü (günahı) de silecektir.

Andolsun biz bilirdik ki, cemaat namazında ancak nifakı malum olan münafık geri kalırdı. Ve öyle olurdu ki bir kimse hastalığından do­layı iki kişi arasında kollarına girilerek getirilirdi de nihayet safda dikeltilirdi."

Ebu Hureyre (r.a)'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Resulullah (a.s.) buyurdu ki:

"Kişinin bir cemaat, içinde kılacağı bir namazı, evinde ve pazarda (tek başına) kıldığı namazdan yirmibeş kat daha fazla (sevabı) olur. Bu da şundandır: Abdeste niyetlenip abdestini tamam aldığı, kendisini na­mazdan başka bir şey hareket ettirmeyerek ve namazdan başka bir kasdı olmaksızın mescide gittiği zaman da mescide girinceye kadar attığı her adıma makabil muhakkak ona bir derece yükseltilir ve bir günahı eksilti­lir. O kişi mescidde kaldığı ve abdestini bozmadığı sürede namaza de­vam ettiği takdirde melekler ona salavat getirir ve şu duayı okurlar; "Allah'ım, sen ona salavat getir, sen ona merhamet et..."[89]

 

Kamet Getirmek Kıbleye Yönelmek Ve Safları Düzeltmek

 

Kamet getirmek, namazın başladığına dikkat çekmek gibi bir şeydir. Namaz kılan kişi, zihninin dağınıklığını gidermesi, düşüncesini ve dikka­tini namaza toplaması bakımından Allah'ın huzurunda durmak için hazır­lanmaya davet edilir.

Kişi kıbleye yönelerek safda durur ve dümdüz saflarda birbirine kaynaşmış namaz kılan kardeşleriyle beraber müsavi olur.

Gönül huzuru içinde namaz kılmak için uygun bir havanın oluşması­na yardımcı olan faktörlerden biri de, yemeğin hazır olması, büyük ve küçük abdestin sıkışlığı ve benzeri şeyler gibi namaz kılanı meşgul ede­bilecek bedensel isteklerin giderilmesidir.

Hz. Aişe (r.a)'den şöyle rivayet edilmiştir:

"Ben Resulullah (a.s.)'tn: "Yemek hazırlanmışken, bir de kendisini büyük ve küçük abdest sıkıştırmışken namaz kılınmaz" diye buyurduğunu işittim."[90]

Gözü ve kulağı meşgul eden şeylerden kurtarmak da böyledir.

Bazıları, zihni dünya meşgalelerinden arındırma konusunu şu ayetin tefsiriyle izah etmişlerdir.

Ayet şöyledir:

"Ey iman edenler! Siz sarhoş iken ne söylediğinizi bitinceye kadar namaza yaklaşmayın..."[91]

Onlar şöyle demişlerdir:

İnsanların niceleri vardır ki içki içmedikleri halde, kendilerini meş­gul eden düşüncelerin ağırlığından dolayı sanki sarhoş gibidirler. Bu dü­şünceler onları namazda ne okuduklarını bilmez hale getirir.

Kıbleye yönelme konusuna gelince, Cenab-ı Hak bu hususta şöyle buyurur:

"..Yüzünü (namazda) artık Mescidi Haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin.."[92]

Namaz kılan kişinin kıbleye yöneldiği vakit kalbinde yaşatmasını is­tediğimiz manalardan biri de, işin esasının ve odak noktasının namaz sa­yesinde kalbin Allah'a yönelmesi olduğunu bilmesidir.

Çünkü kalb, namazda Allah'ın nazar ettiği yerdir.

Öyleyse niyet sırf Allah için olmalı, riya ve benzeri şeylerden her­hangi bir kir ona bulaşmamalıdır.

Burada bir başka mana daha var. O da şu: Namaz kılan kişi bilmeli­dir ki yeryüzünün her tarafında bulunan müslümanlar, kendisiyle beraber aynı kıbleye, yani Beytullah'a (Mescidi Haram'a) yöneliyorlar. Bu da 'vahdet - birlik'i ifade eder. Vahdet'in müslümanları bir araya getirmesi, düşmanların tuzaklarına karşı onların çalışmalarını ve hedeflerini birleş­tirmesi gerekir.

Namaz kılan müslüman, ilk safta bulunmanın sevabını almak ve imamla beraber ihram tekbiri (Başlangıç tekbiri)ni kaçırmamak için er­ken davranmalıdır.

Daha önce zikri geçen hadis-i şerifde Hz. Peygamber (a.s.) şöyle bu­yuruyor:

"İnsanlar ezan okumak ve ilk safta bulunmaktaki hayır ve bereketi bilselerdi, onu elde etmek için kur'a çekmekten başka çere bulamasalar, muhakak kur'a çekerlerdi."[93]

Ebu Hureyre (r.a.) şöyle dedi:

"Resulullah (a.'s.) buyurdu ki:

"Erkeklerin en hayırlı safları ilklerdir, sevabı en az olanları da geridekilerdir. Kadınların en hayırlı safları geridekilerdir, sevabı en az olanları da öndekilerdir."[94]

Namaz kılan kişi safta namaz kılan kardeşleriyle aynı düzgünlükte durmaya özen göstermelidir. Çünkü Allah eğri olan safa nazar etmez.

"Resulullah (a.s.): "Saflarınızı düzeltiniz. Çünkü saf düzeltmek na­mazı tamamlayan şeylerdendir." buyurdu."

Buhari'nin rivayetinde de "Çünkü safları düzeltmek, namazı dosdoğ­ru kılmakla ilgilidir" ifadesi yer almaktadır.[95]

Safları düzeltmede bir kısım manalar vardır ki, namaz kılanın onları canlı tutması gerekir. O, İslam'ın nizama doğruluğu, huzur ve sükunete ve dürüstlüğe davet ettiğini pekiştirir.

Biz bundan, müslümanların tümüyle bir cemaat içinde, bir halifenin veya bir emirin kumandası altında toplanmalarının zaruri oluşu fikrini çı­karıyoruz. Yine onların düşman karşısında birlikte çalışmaları anlamını da çıkarıyoruz.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak sa­vaşanları sever."[96]

Nitekim namaz kılanlar arasında boşluk bırakmamaktan, kaynaşma, kardeşlik, beraberlik, şeytanın aralarında anlaşmazlık çıkarmasına izin vermeme, düşmanların herhangi bir boşluktan müslümanlann saflarına sızmalarına müsaade etmeme anlamları çıkarılır.

Yine namaz kılanların, aralarında zengin-fakir, yöneten-yönetilen farkı olmadan tarağın dişleri gibi saflarda düzen kurmalarından, eşitlik, alçak gönüllülük, yükseklik veya büyüklük taslamama anlamları çıkarılır. Çünkü üstünlük ancak takva iledir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"..Muhakkak ki, Allah'ın yanında en değerli ve en üstün olanınız, O'ndan en'çok korkanınızdır..."[97]

Hatta bazan bir bakanın veya bir devlet başkanının hiç bir sıkıntı ve tiksinti duymadan önündeki safta namaz kılan halktan birinin ayaklarına yakın bir yere yüzünü koyarak secde ettiği de görülür. Bu da nefs terbiye­sini, özellikle de tevazu huyunu geliştirir.

Namaz kılan kişi, Allah'ın huzurunda durmanın heybetini, az sonra ihram (başlangıç) tekbiri ile basit bir hayattan, kendine özgü istekleri ve gerekleri olan özel bir hayata geçişin hakikatini sezmelidir.

Namaz kılan kişi, Allah'ın huzurunda, başı önünde ve Allah'a karşı tevazu içinde olmalıdır. Ona yaraşan da ancak böyle bir haldir. Bu durum, kalbi tevazu ve tezellül ile uyarır. Namaz kılarken bakışı secde edi­len yere mıhlamak müstehabdır. Bu da kişiyi huşuya kavuşturur.

Farz namazda ayakta durmak asıldır, ne var ki hastalık veya benzeri durumlar bundan hariçtir. Ayakta dururken sağa-sola bakmak, elleri bö­ğürlere koymak, gülmek ve elleri çok hareket ettirmek, ya da gözü göğe doğru dikmek gibi uygunsuz davranışlarda bulunmak ve namaza bir şey­ler karıştırmak caiz değildir.

Böyle durumların yasaklandığına dair hadisler vardır:

Enes bin Malik (r.a.)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Hz. Peygamber (a.s.) buyurdu ki:

"Bazı kimselere ne oluyur ki, namaz kılarlarken gözlerini semaya dikiyorlar?"

Ravi diyor ki:

"Resulullah, bu husustaki sözlerini o kadar şiddetlendirdi ki niha­yet: "Bunlar ya (yaptıklarından) vazgeçerler, ya gözlerinin nuru alınıp kör olurlar.''[98]

Ebu Hureyre (r.a.)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Resulullah (a.s.) namazda 'ihtisar'ı yasakladı.

"Namaz kılarken eli böğüre koymaktır."[99]

Cabir bin Semüre (r.a)'den rivayet edilen bir hadisin içinde Resu­lullah (a.s.)'ın şu sözü yer almaktadır:

"Namaz kılarken sakin durunuz."[100]

Namaza saygıdan dolayı Resulullah (a.s.) namaz kılan kişinin önüne siitre koymasını tavsiye ettiği gibi onun önünden geçmeyi de yasakladı.

Büsr bin Said'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Übey bin Ka'b'ın kız kardeşinin oğlu Ebu Cüheym, beni Zeyd bin Halid Cüheni'ye, namaz kılanın önünden geçen kişi hakkında ne duydu­ğunu sormam için gönderdi. O da ben Resülullah'ın şöyle buyurduğunu işittim dedi:

"Namaz kılanın önünden geçen kimse, üzerinde ne kadar (günah) aldığını bilse, o namaz kılanın önünden geçmektense kırk (gün mü veya ay mı ya da yıl mı olduğunu bilmiyorum) kadar yerinde durmayı daha hayırlı bulur"[101]

Ebu Hureyre (r.a)'den Efendimiz (a.s.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Sizden biri namaz kılacağı vakit önüne bir şey koysun. Eğer bir şey bulamazsa sopasını diksin. Eğer o da beraberinde yoksa, bir çizgi çizsin. Artık önünden geçen kişinin zararı dokunmaz."[102]

Namazın güzel kılınmasına özen göstermek ve hususuna yardımcı olmak için namaz kılan kişinin sanki bu dünyadaki son namazıymış gibi namaza yönelmesi gerekir.

Çünkü hiç kimse bu dünyada ömürünün bir sonraki namaza kadar devam edeceğini garanti edemez.

Ancak bu anlayış onu namazını güzel kılmaya sevkeder.[103]

 

Namaza Niyet Ve Başlama Tekbiri

 

Niyet ile; Allah'ın emrine uyma kasdedilir. Ve niyetin yeri de kalbdir. Hiç bir değişiklik yapmadan olduğu gibi farzlardan herhangi biri, kulluk yerine gelsin diye yapılır.

Bizler Resulullah'ın kıldığı gibi namaz kılarız. Niyetin de sırf Allah için olması ve ona hiçbir kötü duygu ve düşüncenin bulaşmamasına çalı­şırız.

Ameller niyetlere göredir. Namaz kılan kişinin zihninde niyet ettiği namazın farz veya nafile olduğuna karar vermesi gerekir. Niyetin söz ile söylenmesi ise şart değildir.

Elleri kaldırmakla birlikte, ihram (başlama) tekbirine gelince, bu, namaza girişi ve namaz kılan kişinin namaz esnasında kendisine helal ol­mayan davranışlardan kaçınmasını ifade eder. Tekbir burada, kalbin baş­ka bir şey ile değil, yalnızca Allah ile meşgul olmasının zorunluluğunu belirten uygun bir uyarıdır.

Çünkü her şeyden daha büyük olan Allah Teala'dır. Bundan dolayı kalbin, tekbir getirirken Allah'ın huzuruna saygı duyma bakımından elleri kaldırmanın da bir anlamı vardır.

Namaz kılan kişi bu Rabbani yolculuğu yaşamak için, tüm problem ve meşgaleleriyle birlikte dünyayı arkasına atıyormuş gibi ve ruhu vücu­dun isteklerinden, yeryüzünün cazibelerinden kurtulmuş olarak Allah'a yükseliyormuşcasına ellerini kaldırır ve 'Allahu Ekber' 'En büyük Al­lah'tır' der.[104]

 

Namaza Başlama Duası Ve Şeytan'dan Allah'a Sığınma

 

Resulullah (a.s.) ihram (başlama) tekbirinden sonra istiftah (başlan­gıç) dualarını bize sünnet bıraktı. Biz de Allah'ın huzurunda durmaya on­larla başlıyoruz. Bazılarını burada zikredelim.

Ebu Hureyre'den rivayet edilmiştir:

1- "Sübhanekellahümme ve bihamdike ve tebarakesmüke ve taala ceddüke ve la ilahe gayrük."

Anlamı: "Ey Allah'ım! Seni hamdın ile teşbih ve tenzih ederim, is­min mübarektir, azametin yücedir ve senden başka ilah yoktur."[105]

2- "Allahümme baid beyni ve beyne hatayaye kema beynelmaşrıkı ve mağrib. Allahüme nakkıni min hatayaye kema yünkeissevbel'ebyada mineddensi Allahümme eğsilmi min hatayaye bisselci vel-mai vel-berdi."

Anlamı: "Allahım! Beni günahlarımdan maşrık ile mağrib arasını açtığın kadar uzak tut. Allah'ım Beyaz kumaş kirden-pastan nasıl temiz­lenirse, beni günahlarımdan öyle temizle. Allah'ım! (Geçmiş) günahla­rımdan da beni kar ile, su ile ve dolu ile tertemiz yıka."[106]

Hz. Ali bin Ebi Talib (r.a)'den [107] rivayet edilmiştir: Resulullah (a.s.) namaza durduğu zaman şu ifttah duasını okurdu:

3- "Veccehtü vechiye lillezi fatarassemavati vel'arda hanifen vema ene minel'müşrikin. înne salati ve nüski ve mahyaye ve memati lillahi rabil'alemin. La şerike lehu ve bizalike ümirtü ve ene minel'müslimin."

Anlamı: "Şüphesiz ki ben bir muvahhid olarak yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a yönelttim. Ben müşriklerden değilim."[108]

"Şüphesiz benim namazım, ibedetlerim, hayatım ve mematim hiç bir ortağı olmayan alemlerin Rabbi Allah'ındır. Ben ancak bununla emrolundum ve ben müslümanlardanım."[109]

Bu duaların manaları Allah'ın huzurunda durma makamına uygun düşmektedir.

Ayrıca teşbih ve tenzihi, ululamayı, paklık ve temizlik arzusunu, hatalardan uzaklaşmayı, su türlerinin en temiziyle onları yıkamayı ve Al­lah'a yönelmeyi içermektedir.

Çünkü namaz kılan kişi tüm varlığıyla ve duygularıyla bu manaları yaşadığı vakit, ruhu yücelecek, namazın ilahi atmosferiyle namaz yolcu­luğunu yaşayan bir rabbani olmak için nefsini temizleyecek, ruhsal azıkla namazdan çıkacak ve o sayede her türlü münkerden, fuhşiyattan ve adi­liklerden sakınacaktır.

Sonra kavulmuş şeytandan Allah'a sığınmak (istiaze) (yani euzü bes­mele çekmek) Kur'an okumaya ki -onu Fatiha temsil etmektedir- başla­madan ve sonra Kur'an'dan kolayına gelen bir sureyi veya ayetleri zammı sure olarak okumadan önce pek uygun olmaktadır.

Çünkü Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Kur'an okuduğun zaman, (önce) o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın."[110]

Kur'an'ın tümü nurdur ve dosdoğru yolu gösteren bir hidayettir.

Oysaki şeytan insan için bu hidayeti asla istemez. Bununla da yetin­mez, daima insanı Kur'an'daki nurdan, öğütten ve hidayetlerden uzak tut­maya çalışır.

Bundan dolayı Kur'an okurken şeytandan Allah'a sığınmak (euzü.. besmele... çekmek) gerekir.

Namaz kılan kişi, bu istiazeyi dikkat çekme aracı veya kalb ve zihin namaz için hazır hale gelinceye kadar şeytanın üflediği vesveselerden ko­runmaya yarayacak bir faktör olarak kılmalıdır. [111]

 

Fatiha'yı Okumak

 

Ebu Hureyre (r.a)'den Resulullah (a.s.)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Kim ümû'l-Kur'anı (Fatiha'yı) -diğer bir rivayette de "Fatihat'il-Kitabi- okumadan namaz kılarsa, o namaz noksandır, tamam değildir."[112]

Ubade bin Samit (r.a)'den Hz. Peygamber (a.s.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Fatiha 'yi okumayan kişinin namazı yoktur. "[113]

Namazda tekrar tekrar okumaktan usanç duymadan, her rekatta Fati­ha'yı okuruz. Hatta namaz kılanlar olarak Allah'ın huzurundaki duruşu­muza, okuduklarımızdan en uygununun o olduğunu anlarız. Bizi doğru yoldan uzaklaştırmaya ve aldatmaya çalışan şeytanla, bizim aramızdaki savaşın devam ettiği bir zamanda, Allah'ın bizi doğru yola iletmesine ve onun yardımına fazlaca muhtaç oluşumuzun farkına varıyoruz.

Namaz kıldığımız ve Fatiha'yı okuduğumuzda kalblerimizde Fatiha ayetlerinin manalarının canlanması için bu surenin çekiciliği ve güzelliği hakkında bir kaç söz söylemek yerinde olur.

Bu surenin İslami düşünce ve akidelerin tümünü, yönlendiren ve alemetlerin hepsini içermesi, namazda her rekatta takrarlanması için seçili­şindeki hikmetin bir yönüne işaret ediyor.

"Bismillah: Allah'ın adıyla" tabii bir başlangıçtır. Çünkü Allah hem evvel, hem âhir, hem zahir hem de batındır. Bunun için her başlangıç O'nun adıyla olur.

"er-Rahman, er-Rahim" sıfatlarının zikredilmesi, bu iki sıfatın, bir arada bütün rahmet manalarını, alanlarını ve durumlarını kuşattığını ifade eder.

"el-Hamd" kelimesi, övgü ile şükrü birleştiren bir kelimedir. Hamd, yalnızca Allah'ı anmakla mü'minin kalbini dolduran bir şuurdur. Aslında, insanın varlığı hamdetmeyi gerekli kılan ilahi bir nimettir. Her an ve her zamanda Allah'ın nimetleri peşpeşe geliyor ve tüm yaratıkları özellikle de insanı çepeçevre kuşatıyor. Öyleyse hamdetme hem başlangıç, hem de sonuçtur.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"İşte O, Allah'tır. O'ndan başka tanrı yoktur. Önünde de, sonunda da hamd O'na mahsustur. Hüküm O'nundur. Ve ancak O'na döndürüle­ceksiniz."[114]

Hamd, bu şerefli durumda ve bu övülmüş makamda başlangıç yapı­lacak şeylerin en hayırlısıdır. Bununla beraber, Allah'a hamdetmekle, biz bir sadaka işliyoruz. Bu da Allah'ın bir fazlı keremidir.

"Alemlerin Rabbi" ifadesi, kendisine hamdedilen Rabbın bir ailenin veya bir kabilenin rabbi değil tüm alemlerin Rabbi olduğunu tesbit et­mektedir. Bu ifade iki birliği (vahdeti) ilan ediyor. Her yerde ve her za­man İslam nizamının, barış ve güvenin üzerine kurulduğu bu iki sütün: Rububiyet birliği ve beşeriyet birliğidir. Beşeriyet aynı baba ve ananın soyundandır. Öyleyse insanoğlu iki yönden kardeşdir: Baha'nın bir, Rabb'ın bir oluşundan. Özellikle de burada müşrikler Allah'ın varlığını kabul ediyorlar, fakat rablann birden fazla olduğuna inanıyorlar.

Şu ayet-i kerime bunu dile getiriyor:

"... Onlara (putlara), bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyo­ruz..."[115]

Burada, Allah'tan başka kendi bilginlerini ve rahiplerini rablar edi­nenleri de zikretmek yerinde olur.

"er-Rahman, er-Rahim": Rahmet manalarını, alanlarını ve durumla­rını tümüyle içine alan bu sıfatlar, Rabla kul, Yaratcıyla yaratılan arasın­da kurulan bağı, övgü ve hamdi kaynaştıran gözetim ve rahmet bağını pekiştirmek için müstakil bir ayette tekrar ediliyor. Buna göre hamd, bol rahmete karşı doğuştan gelen bir cevap verme işidir. Bu sıfatın zikredilişi, huşulu, dualı, tevbe eden, yalvaran yoksul olan bir kulun içinde bulun­duğu duruma uygun düşmektedir. Çünkü bu makam, umutsuzluk değil umut, uğursuzluk değil uğur makamıdır.

"Din (ceza) gününün Malikidir."

Bu ayet-i kerime, insan hayatındaki etkinin, derinliğin ve büyüklü­ğün tümünü ahirete inanmaya benzetmiştir. Ahirete inananlarla, onu in­kar edenler, şuurda, huyda gidişatta ve amelde aynı olmazlar. Çünkü ahi-rette inananlar, yeryüzündeki ihtiyaçlarını gidermeye sahiptirler. Yeryü­zünde sınırlı kısa ömürlerinde çalışmalarının karşılığını elde etmek için hiç bir keder ve sıkıntı onlara egemen olamaz. O vakit onlar, Allah rızası için çalışmaya, Allah'ın bahşettiği bir sükunet içinde, hayırda, güvende, hakka ısrarda genişlik, cömertlik ve imanda mükafat beklemeyehak kaza­nır.

Egemenlik, (hükümranlık) hakim ve egemen olma derecelerinin en sonudur. Allah'ın mülkü ve melekütu o günde, en güzel şekilde tecelli eder. O günde hükümranlık konusunda ne sahte bir kral na de sonradan olma bir hakem O'nunla boy ölçüşemez.

Ayet-i kerime'de şöyle buyrulury

"Bugün hükümranlık kimindir? Kahhar olan tek Allah'ındır."[116]

Ahiret gününün hatırlanmasında, imanın yenilenmesi, fesatlıklarla dolu dünya hayatının fitnelerinden korunmaya yardım etmesi sebebiyle de Allah'ın murakabesinin ve korkusunun tazelenmesi vardır.

Bir ayette de şöyle buyrulmaktadır:

"Bu gün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yok­tur. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir."[117]

"Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz," ayeti kerimesi, kolay ve arapçanın eşsiz belagatı içinde, yalnızca Allah'a kulluk edileceğini ve sadece O'ndan yardım isteneceği hususunu pekiştiriyor.

Hayat; yalnızca kulluk ve yardım dilemeden ibarettir. Kulluk ve yar­dım isteme işi sadece Allah'a yapıldığı vakit, vehimlere kulluktan kurtulur insanoğlu. Zincirler, prangalar kırılır, putlar ve sanemler yakılır, beşe­ri sistemlere kulluk ve şirk geçersiz hale gelir, beşerin vicdanı, düzen ve şahısların tasallutundan kurtulur.

Müslüman kendi nefsinin denetleyicisi olmalı. Zira namazın dışında hayatta karşılaştığı her şey ya ona boyun eğmeye çağırır, ya yardım iste­meye veya başka bir şey talep etmeye davet eder. O da her ikisini birden reddeder ve bunları savunanlara veya onlara arka çıkanlara karşı çıkar.

Belki de Allah'tan yardım istediğimiz şeylerin en önemlisi, O'na kul­luk ve sırat-ı müstakime hidayet etmesidir.

Hz. Peygamber (a.s.)'den nakledilen dualardan biri de şudur:

"Allahım! Seni hatırlamak, sana şükretmek ve iyi ibadet yapmak için bana yardım et.."[118]

"Bize, doğru yolu göster. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna, gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil."

Namaz kılan kişi, Allah'ın huzuruna durmuşken, Allah'ın istediğini vereceğini inanmış olarak O'ndan istediği şeylerin seçimini iyi yapması gerekir. Fatiha Suresinin içerdiği bu talepten daha büyük ve daha üstün bir talep olamaz. Çünkü bu istek, üzerinde yürüyenleri cennet ile kurtulu­şa ve Allah'ın hoşnutluğuna erdiren, cehennemden kurtaran, dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayan doğru yolu gösterme isteğidir.

Bu doğru yola iletme isteği, öyle bir görevdir ki peygamberler onun için gönderildi ve kitaplar onun için indirildi. Cennet pazarı onun üzerine kuruldu.

Doğru yola iletme isteği öyle bir şeydir ki, o kaybedilince hiç bir şe­yin değeri kalmaz ve o elde edilince yaşama ve mutlulukta hiç bir eksik­lik olmaz. Yine nefisler onu sevmek, istemek, aramak ve onun uğrunda cihad etmek üzere yaratılmışlardır.

Bu hidayet ancak ehli ile anlaşılır ve hidayete erenlerde görülür. On­lar Allah'ın lütuf ve ihsanda bulunduğu nebiler, sıddıklar, şehitler ve sa-lihlerdir. Yine onlar, bizim kendilerini sevmemiz ve kendilerine uyma­mız gereken kişilerdir.

"İşte o peygamberler Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de on­ların yoluna uy..."[119]

Bu hidayet isteğini, hidayetle yanyana olduğu halde nimeti inkar edenlerden uzak durma isteği takib ediyor. Bu kişiler önce hakkı tanıyıp sonra ondan uzaklaşmışlardır. Bundan dolayı onların üzerine Allah'ın ga­zabı inmiştir. Yahut şu kişilerden uzak durma isteğidir ki, onlar tahrifte zirveye ulaştılar ve çok aşırı gittiler, bunun sonucu olarak da sapıklığa (delalete) düştüler. Halbuki o yol Allah'a gidenlerin, mühtedilerin ve mutluların yoludur.

Bu surenin kısalığına rağmen, kapsamındaki güzelliği görüyoruz. Ayrıca, namazda yaratıcısının huzurunda duran kulun, durumu ile tam bir uygunluk arzettiğini, kulun ihtiyaçlarını ve duygularını kapsadığını görü­yoruz.

Her rekatta tekrarlanmasına rağmen bıkkınlık vermediğini, bilakis her harfin, her lafzın ve her mananın daha manidar olduğunu hissediyor ve görüyoruz.

Bu konuda Üstad Ebul-Hasan Ali Haseneyin Nedvi, 'Erkanu'l Erbaa' adlı kitabında şöyle diyor:

"Fatiha suresini düşün. O, semavi mucizeler içinde eşsiz ve parlak bir inci, mucizevi Kur'an parçaları içinde orjinal bir parçadır. Dünyanın ünlü dahileri, her milletin edipleri, psikologları sosyal reformcuları ve ruhani liderleri, her kesimin ihtiyaçlarının farklı farklı oluşuna ve dü­şüncelerinin dağınıklığına rağmen beşerin üzerinde ittifak edebileceği bir parça ve bir metni koymak üzere bir araya gelseler ve onu Rablerinin huzurunda takdim etme ve namazlarında da ibadet maksadıyla oku­ma imkanına sahip olsalardı, Fatiha'dan daha güzelini veya onun bir benzerini elbette getiremezlerdi.

Zira Cenabı Hak şöyle buyuruyor:

"De ki: Andolsun, bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak üzere ins û cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzeri­ni ortaya getiremezler."[120]

Yine Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

"Andolsun ki biz sana tekrarlanan yedi (ayeti) ve büyük Kur'an'ı verdik."[121]

Müslim'in Sahih'inde şu hadisi şerif yer almaktadır:

"Ben Resulullah (a.s.)'ın şöyle buyurduğunu işittim."

"Allah Teala buyurdu ki:

"Ben salat süresi olan Fatiha'yı benimle kulum arasında yarı yarıya taksim ettim. (Yarısı benim, yarısı kulumundur.) Ve kulumun istediği (onun) hakkıdır."

Peyamberimiz de bunu şöyle beyan buyuruyor:

"Kul el-Hamdü lillahi Rabbil Alemin dediği zaman, Allah da:

"Kulum bana hamdetti," der. Kul,

Kul: "İyyake Na'büdü ve iyyake nestaiynu," dediği zaman, Allah:

"Bu kulumla benim aramda ve kulumun istediği hakkıdır," der. Kul:

İhdinassıratal müstakim, sıratallezine en'amte aleyhim ğayril mağbubi aleyhim veleddâllin, dediği zaman, Allah:

"İşte bu kulumdur ve kulumun istediği hakkıdır," buyurur."[122]

 

"Amin" Demek

 

İmam olsun, imama uyan olsun veya tek başına namaz kılan olsun her namaz kılanın Fatiha'yı okuduktan sonra 'Amin' demesi sünnettir.

Namaz kılan kişi onu açıktan okunan namazlarda açıktan [123] giz­li okunan namazlarda gizlice söyler. İmama uyan kişinin "amin" demekte imama eşlik etmesi gerekir.

Bu konuda Ebu Hureyre (r.a)'den Resulullah'ın şöyle buyurduğu ri­vayet edilmiştir:

"İmam: "Gayrilmağdubi aleyhim veladdallin" deyince siz de: "Amin" deyiniz. Zira her kimin "amin" demesi meleklerin "amin" deme­sine uyarsa, geçmiş günahları bağışlanır."[124]

 

Fatiha'dan Sonra Kıraat

 

Namazda Fatiha suresini okuduktan sonra Kur'an-ı Kerim'den kolay gelen bir kısmı okuma konusuna ve Allah kelamının yüceliği ve üstünlü­ğü üzerinde de durmamız uygun olur. Zira biz genel olarak Kur'an oku­duğumuzda, özellikle de namazda dirilmiş oluyoruz.

Gerçekten yüce Kur'an, alemlerin Rabbi'nin sözüdür. O, onu yedi kat göklerin ötesinden hidayet ve nur olarak indirdi. O'nun ayetlerini muhkem kıldı, harflerini ve kelimelerini tafsil etti, her harfini hikmet öl­çüsüyle yerine koydu. Bundan dolayıdır ki hiç kimse ilim bakımından onu tümüyle kuşatamaz ve manalarını bitiremez. Ancak o manalardan her ferde Cenabı Hakk'ın feyzinden ve yüce fazlından ne kadar takdir edilmişse o kadarı verilir.

Yüce Allah en doğrusunu buyuruyor:

"De ki, Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ye bir o kadar da ilave getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenir."[125]

Bundan ötürü Allah'ın kitabını düşünmemiz, onun ışığında ve nurla­rında yaşamamız, Resülullah'a uymamız gerekir. Çünkü O, içinde cenne­tin anıldığı bir ayeti, dua etmeden ve imrendirmeden veya içinde teşbih bulunan bir ayeti, teşbih etmeden ya da Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih eden bir ayeti, tenzih etmeden geçmezdi.

Siyret kitapları, vahiy indiği sırada Hz. Peygamber (a.s.)'in durumu­nu bize anlatıyor. Cenabı Allah, Hz. Peygamber'i, bunu taşımak için özel olarak hazırlamış olmasına rağmen şiddetli soğuk bir günde kendisinden terler fışkırıyordu.

Kur'an-ı Kerim'i okurken veya onu dinlerken bize düşen şey, ona saygı duymak ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın kelamı olduğu için onun değerini kavramaktır. Hem de Allah'ın azemetini, yüceliğini, kudretini ve hakimiyetini duyan ve yine onun nimetlerinin ve rahmetinin içinde dile­diği gibi hareket eden, adaletiyle cezaya çaptırılan insanlara ve diğer var­lıklarla tüm evrenin yönetiminin O' nun elinde olduğunu bilerek...

Kur'an-ı Kerim, kendi kendini tavsif ettiği gibi, o bir nur, hidayet ve rahmet, zikir ve öğüt, her şeyi açıklayan bir beyan, gönüllere şifa veren, kalbleri dirilten bir ruhtur. Daha çok muhtaç olduğumuz diğer nitelikleride vardır. Çünkü biz dünyamızda onunla mutlu oluruz. Ondan ve onun etkisinden mahrum olduğumuz takdirde, dünyada ve ahirette de hüsrana uğrar, bedbaht oluruz. Bitmek, tükenmek bilmeyen bu kaynaktan kalbleri dirilten bu ruhi besinden faydalanmamak mümkün mü? Zikrettiğimiz bu manayı pekiştiren Kur'an ayetlerinin bazılarını aşağıya alıyoruz:

"Şüphesiz ki bu Kur'an, en doğru yola iletir..."[126]

"Bu (Kur'an), bütün insanlığa bir açıklamadır, takva sahipleri için de bir hidayet ve öğüttür. "[127]

"Bu (Kur'an), insanlar için kalb gözü, kesin olarak inanan bir top­lum için de hidayet ve rahmettir."[128]

"Biz Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü'minler için şifa ve rahmettir, zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır."[129]

"Ey inananlar size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde olan (dertlere) bir şifa, mü'minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir."[130]

"Ey ehli Kitabî Resulümüz size Kitaptan gizlemekte olduğunuz bir çok şeyi açıklamak üzere geldi, bir çok (kusurunuzu da) affediyor. Gerçekten size Allah'tan bir nur, apaçık bir kitap geldi. Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürüyor ve onları iradesiyle karanlık­lardan aydınlığa çıkarıyor, dosdoğru bir yola iletiyor."[131]

"... Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini, kendisiyle size öğüt vererek, size indirdiği Kitab'ı ve hikmeti hatırlayın..."[132]

"Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitab'ı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların, bu Kitab'tan tüyleri ürperir, sonra hem derileri ve hem de kalbleri Allah'ın zikrine yumuşar ve yatışır. İşte bu kitap Allah'ın dilediğini onunla doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren bulunmaz."[133]

Bunlardan başka diğer bir çok ayeti kerimeler daha vardır ki, onlar bize Kur'an-ı Kerim'in yüceliğini, onu hakkıyla okuyan ve ayetlerini dü-şünenlerdeki etkisini ve büyüklüğünü açıklıyorlar.

Fakat öyle gözüküyor ki esas mesele, bizdeki alıcı cihazda odaklaşı­yor. O cihaz da kalbdir. O ne kadar temiz ve hazırlanmış olursa, bu nuru, bu hidayeti, rahmeti, hikmeti ve öğüdü o nisbette alır ve ondan etkilenir.

Vakıa şudur ki, alıcı azalarımızdan çoğu bu hayrı almak için yaratıl­mış değillerdir. Çünkü onlar meşguldürler, hatta geçici ve değersiz dünya işleriyle dopdoludurlar. Biz bu kalblerin üzerinde sanki Kur'an nurunu perdeleyen bir örtü veya Kur'an nurunun, hikmetinin ve öğüdünün bu kalblere girmesine izin vermeyen kilitler olduğunu görüyoruz.

Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Cenabı Hak şöyle buyuruyor:

[134]

"Hayır! Öyle değil, bilakis onların kazanmakta oldukları kötülükler kalblerini paslandırmıştır. "[135]

Bize gelince durumumuz şöyle:

Çoğumuz Kur'an-ı Kerim'i okuyoruz, ama gırtlaktan aşağı inmiyor ve kalblerimiz ondan etkilenmiyor.

Bazılarını Kur'an'ı dinlerken görüyoruz, halbuki onlar, Kur'an'ın dı­şında başka şeylerle meşguller veya Kur'an'daki öğüt ve uyanlar değil de hafızın sesi ve nağmesi onları meşgul ediyor.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

Bizler ilk müslümanlara dönüp baksak, onların Kur'an'a ne kadar saygı gösterdiklerini ve onun alemlerin Rabbi olan Allah'ın kelamı oldu­ğunu nasıl hakkıyla takdir ettiklerini görürüz.

Hatta onlar Kur'an-ı Kerim'deki: "Ey iman edenler!.." nidasını duy­dukları zaman, pür dikkat kesilir, kulak verirlerdi. Lisan-ı halleri sanki şöyle derdi:

"Allah yedi kat göklerin ötesinden bize sesleniyor, Rabbimiz bizden ne istiyor?"

Kendilerine yönelik bu emir veya yasak nidası iner inmez hemen onu Allah'ın emri olduğu için uygulama alanına korlardı. Onlar işte böyle idiler.

Onlar Kur'an'ın talimlerine ve Resülullah'ın emir ve yasaklarına bo­yun eğmeleri sebebiyle sanki yeryüzünde yürüyen canlı bir Kur'an ol­muştular.

Kur'an-ı Kerim onların bu durumunu ayeti kerime'de şöyle tasvir ediyor:

"Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Resulüne da'vet edildik­lerinde, "işittik ve itaat ettik" demek, sadece mü'minlerin söyleyeceği sözdür. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir."[136]

"Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur."[137]

Yüce yaratıcımız şöyle buyuruyor:

"Mü'minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendile­rine Allah'ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız kalblerine dayanıp güvenen kimselerdir."[138]

Şu aşağıdaki cümlelerde İmamı Gazzali -Rahimehullah'nin Kur'an-ı Kerim'i okuyanlara tavsiyesidir:

"Kur'an okuyan kişinin, okumaya başladığında, kalbinde konuşanın (Allah'ın) azametini düşünmesi, okuduğunun beşer sözü olmadığını ve Kelamullah'ı okumanın çok önemli olduğunu bilmesi gerekir.

Çünkü Cenabı Hak şöyle buyuruyor:

"O'na ancak temizlenenler dokunabilir"[139]

Nitekim mushafın cildine ve yapraklarına abdestsiz olarak beşer elinin dokunmasına izin verilmemiştir. Ancak temizlenmiş olan kişi ha­riç. Yine onun yüceliğinden ve şerefinden dolayı iç manası, her türlü pis­likten arınmış, ta'zim ve tekrim nuruyla aydınlanmış olanlar hariç, diğer kalblerin batınına perdelenmiştir:

Aynı şekilde her elin mushafın cildine dokunması doğru olmadığı gibi her dilin onun harflerini telafuz etmesi doğru olmaz. Her kalbin onun manalarına ulaşması da mümkün değildir."

Allah'ın huzurunda namaza duran kişinin, Kur'an okuduğu veya ima­mın okuyuşunu dinlediği vakit, kalbini her türlü kötülükten veya dünyevi maksatlardan arındırması, okuduğunu veya dinlediğini anlamaya ve dü­şünmeye çalışması, Kur'an'daki her türlü emrin, yasağın veya hitabın kendisine yöneltilmiş olduğunu hissetmesi gerekir.

Ve yine huşu ve sükunet içinde kural ve tecvide riayet ederek güzel okuması gerekir.

Ebu Hureyre (r.a.),

"Allah güzel sesli bir peygambere Kur'anı teğanni etmesi (güzel ses ile okuması) onu cehr etmesi, yani yüksek sesle okuması karşılığı kadar hiç bir şey için mükafat vermemiştir. "[140]

Abdullah bin Mes'ud (r.a.)'dan Resulullah (a.s.)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"İki (haslet sahibi)nden başkasına hased olmaz.

Biri, Allah'ın kendisine Kur'an ihsan ettiği kişidir ki gece ve gündüz onunla meşgul olur.

Diğeri de Allah'ın mal verdiği kimsedir ki gece ve gündüz onu Al­lah'ın rızası için harcar, durur."[141]

Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:

"Onların yanları yataklarından, kalkarak korkuyla, umutla Rableri-ne yalvrarırlar kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar."[142]

Yine şöyle buyuruyor:

"Şüphesiz ki sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar. Çünkü onlar, bundan ön­ce dünyada güzel davrananlardı. Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakit­lerinde de istiğfar ederlerdi."[143]

 

İntikal Tekbirleri

 

Kıyamdan rükuya, secdeye ve iki secde arasında, sonra tekrar kıya­ma geçişlerde 'Allahu Ekber' diyerek tekbir almak, Allah'ın huzurundaki bu yüce duruma tamamen uygun bir davranıştır. Namaz kılanın, bu du­rumda Rabbinin azametini ve O'nun her şeyden büyük olduğunu hisset­mesi gerekir. Buna göre namaz kılan kişinin namaz sırasında Allah'tan başka bir şeyle meşgul olması caiz olmaz. Çünkü Allah'ın azameti ve bü­yüklüğü karşısında itaat etme ve boyun eğme şuuru gelişir.

Namazın rükünleri arasında tekbirin tekrarlanmasını; namaz için bir uyarı, kalbini yoklaması ve kalbinin dili ile söylediğine mutabık ve Al­lah'ın en büyük olduğuna kanaat getirmesi de bir hatırlatmadır. Bunun neticesi olarak da artık namaz kılan kişi Allah'tan başkası ile meşgul ol­maz.

Sadık bir dil ile 'Allahu Ekber' diyerek Allah'ın büyüklüğü ve yüceli­ğine şahitlik ettiği vakit, bir müslüman karşısında insanların krallar ve büyükler diye isimlendirdikleri her büyüklük ve yüceliğin küçüldüğünü görür. Bunu en güzel örneğini Rıb'î bin Amir, Fars komutanı Rüstem'in karşısında göstermiştir.[144]

 

Rüku Ve Rüku'dan Kalkma

 

Namaz kılan kişi Fatiha'nın içindeki derin manaları ve ruhunda bı­raktığı Allah'a kulluk etkisini, doğm yolu gösterme ve yardım isteğini hissederek Fatiha'yı okumayı bitirdikten sonra, düşünerek ve etkilenerek zammı sureyi okuduktan veya dinletikten sonra, Onu huzu ve huşu şuuru kaplar. Bunun üzerine belini kırar ve bu huzu ve huşunun bir sembolü olarak Allah için eğilir. Bu hareketini kalbiyle ve lisaniyle pekiştirir ve şöyle der:

"Sübhane Rabbiyelâzîm: Yüce Rabbimi teşbih ve tenzih ederim."

Bunu üç veya yediye kadar tekrarlar. Bunu söylerken de Allah'ın bü­yük olarak tanınan her şeyden daha büyük olduğunun şuuruna varır.

Allah'a itaat olarak bel kırıp rükua varan kişinin bu durumunda güç ve kuvvet hissetmesi gerekir. Çünkü O, Allah'a boyun eğiyor ve O'na sı­ğınıyor. Her şeye kadir olan ve her şey elinde olan Allah'tan başkasına eğilmiyor, sadece O'na kulluk ediyor.

İnsan'a Allah'tan başka hiç bir kimse ne zarar verebilir, ne de fayda sağlayabilir. O, Allah'tan başka hiç kimseden korkmaz ve çekinmez. Al­lah ona yeter ve O ne güzel vekildir.

Alın yazısı Allah'ın elindedir. Yalnızca O'nun hükmü geçerlidir, tak­dir ve kazası da adildir.

Mü'minin gerçek onuru ancak Allah'a yaptığı kulluk ile gerçekleşir.

Rukü'nun Kur'an'ın birçok yerinde zikri geçmiştir. Bazısı doğrudan rüku'u ifade ederken, bazıları da namazda rüku anında onun manaları kalelerimizde canlandığı için, namazdan kinayedir.

Cenabı Hak şöyle buyuruyor:

"Ey inananlar! Rükû edin, secdeye varın. Rabbinize kulluk edin, iyilik yapın ki saadete erimesiniz."[145]

"Namazı kılın, zekatı verin, rüku edenlerle birlikte rüku edin."[146]

"Ey Meryem! Rabbine gönülden boyun eğ, secde et, rüku edenlerle birlikte rüku et."[147]

"... Evimi ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde edenler için temiz tutum diye İbrahim ve İsmail'e ahid verdik."[148]

"Muhammed Allah'ın elçisidir. O'nun beraberinde bulunanlar, in­karcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler. Onları rüku'a varır­ken, secde ederken, Allah'tan lütuf ve hoşnutluk dilerken görürsün. On­lar yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar..."[149]

Dünyada Allah için rüku etmeye tenezzül etmeyenlere gelince, onlar için ahirette acıklı bir azap vardır. Vay haline onların..

Cenabı Allah şöyle buyuruyor:

"O gün, yalanlamış olanların vay haline. Onlara 'Rükû edin" denil­diğinde rükûa varmazlar."[150]

Namaz kılanın rükû esnasında neler okuyacağı hakkında bazı hadisi şeriflere gelince:

Sünen kitaplarında şöyle bir hadis yer almaktadır:

Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurdu:

"Sizden biri üç kere: "Süphane Rabbiyel azim" dediğinde rükû'u ta­mamlamış olur."

Sahihayn'de Hz. Aişe (r.a.)'den nakledilen şöyle bir rivayet yer al­maktadır:

"Hz. Peygamber (a.s.) rükû ve secdelerinde şu duayı okurdu:

Müslim'in Sahihin'de de Hz. Ali (r.a)'den şöyle rivayet edilmiştir:

O demiştir ki;

"Hz. Peygamber (a.s.) rükua varınca şu duayı okurdu:

Yine sünen kitaplarında Resulullah'ın şu duası kaydedilmektedir:

"... Haşaa sem'î ve basarı ve muhhi ve azmî ve ma istekallet bihi ka­demi lillahi Rabbil alemin."

Anlamı: Kulağım, gözüm, beynim, kemiğim ve ayağımın taşıdığı (vücudum) alemlerin Rabbi olan Allah'a itaatkardır."

Müslim'in Sahih'inde, Hz. Aişe (r.a)'den Resulullah (a.s.)'ın rükuda ve secdede şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

Yine Müslim'in Sahihin'de İbni Abbas (r.a)'dan Resulullah (a.s.)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

Sonra Rükua varan mü'min "Semiallahu limen hamiden," Anlamı: "Allah kendisine hamdeden kulunu işitti" sözünü söyleyip Allah'ın rah­metini umarak rükudan başını kaldırır. Bu şükrünü daha da fazla artırmak için hemen ardından: "Rabbena leke'1-Hamd": "Ey Rabbimiz! Hamd sana mahsustur" sözünü ekler. Ayrıca ''Mil'ü's-Semavati ve'l-arzı ve mil'ü mâ şi'te min şey'in ba'dü": Anlamı "Hem göklerin dolusu yerler dolusu ve bunlardan öte ne yaratmağı diledinse hepsinin dolusu hamd..." sözü ile hamdi çoğaltır.

Yine Sahih-i Müslim'de Ebu Said Hudri (r.a)'den Resulullah (a.s.)'ın rüku'dan başını kaldırırken şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Anlamı: "Ey Rabbimiz olan Allah! Hamd sana mahsustur. Hem gökler dolusu, yerler dolusu ve bunlardan öte ne yaratmayı diledinse hepsinin dolusu hamd. Senaya (övgüye) ve mecde layık olan Allah'ım.

Herhangi bir kulun -ki hepimiz senin kulunuz- en haklı olarak söylediği söz: Allahım! Verdiğine engel olacak yok, vermediğini verecek yok. Taât ve rızana bedel hiç bir bahtiyara kendi bahtının yâr olacağı yok."

Sahih-i Buhari'de Rüfâa bin Râfi ez-Zerki (r.a)'nin şöyle dediği riva­yet edilmiştir:

"Birgün biz Hz. Peyamber (a.s.)'in arkasında namaz kılıyorduk. Resulullah (a.s.) başını rükudan kaldırınca: "Semi Allahu limen hamideh" dedi. Bunun üzerine arkasındaki bir adam: "Rabbena lek'el-hamdü hamden kesiren tayyiben mübareken fıh" dedi.

Resulullah (a.s.) dönünce "O konuşan kimdi?" dedi. Adam da: "Ben" dedi. Resulullah (a.s.): "Otuz küsur melek gördüm ki onu (söyledi­ğin sözü) önce yazmak için acele ediyorlar," buyurdu."[151]

 

Secde

 

Secde, sakin, sessiz ve boyun eğici bir duruş ile gerçekleşir. Secde, namazın erkanından Allah'a en yakın olan ve O'na en sevimli gelenidir.

Ebu Hureyre (r.a.)'den Resülullah (a.s.)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Kulun Rabbına en yakın olduğu hal, secde durumundaki halidir. Bunun için duayı çoğaltınız."[152]

Ey mü'min kardeşim!

Sen secdeye varıyorsun. Zira secde Allah'a itaat derecelerinin en üs­tünüdür. Onu organlarının en şereflisi ile gerçekleştiriyorsun. Yüzünü eş­yanın en zelil olanına koyuyorsun. Yani ayakların çiğnediği toprağa. En yüce kelimeyi sessizce söyleyip, Allah'ın büyüklüğünü ve yüceliğini ilan ederek: "Süphane Rabbiyel a'lâ: Ey yüce Rabbim, seni tesbih ederim." dersin. Burada mekan ve azanın güzelliği ile beyan ve ilanın güzelliği birleşiyor.

İşte böylece namaz kılanın huşu ve huzu mertebelerinde derece dere­ce yükseldiğini görüyoruz. Mü'min namaza ayakta durmakla başlar, son­ra bel kırıp eğilmekle övgüde bulunur ve bunu da secdesi izler. Rükudan secdeye doğrudan geçmez, rükudan kalkar kısa bir süre duruş yapar, on­dan sonra da Allah'a itaat ve boyun eğmenin en anlamlısı olsun diye sec­deye kapanır.

Namazda yüzünü toprağa koyup Allah'a secdeye kapanan kişi, dün­yada en yüksek ve en şerefli konumda olur. Çünkü insan o vakit Rabbine en yakın olduğu haldedir.

Secdenin, özellikle de geceleyin teheccüd namazındaki secdenin, kendine özgü hususu, ünsiyeti, tad ve lezzeti vardır. Hele bir de onlara dua ve gözyaşları arkadaşlık ederse.. Resulullah (a.s.) teheccüd namazın­da secdeyi o kadar uzatıyordu ki Hz. Aişe (r.a) validemiz O'nun ruhunun kabzedildiğini zannediyordu.

Allah için huşulu ve ağlamaklı yapılan secde öteden beri yapılmakta ve bilinmektedir.

Kur'anı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır:

"işte onlar Adem'in ve Nuh'la beraber taşıdıklarınızın soyundan, İb­rahim ve ismail'in soyundan ve seçip doğru yola eriştirdiğimiz, Allah'ın kendilerine nimet verdiği Peygamberlerdendir. Rahman'ın ayetleri onla­ra okunduğu zaman, ağlayarak secdeye kapanırlar."[153]

Kur'an-ı Kerim'de secde, rükudan daha fazla zikredilmiştir. Bazı yer­lerde de secde, mahlukatın Yaratıcısına karşı itaati olarak ifade edilmek­tedir.

Nitekim şu ayeti kerime'de olduğu gibi:

"Göklerde ve yerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanların ve insanların bir çoğunun Allah'a secde ettiklerini görmü­yor musun? İnsanların bir çoğu da azabı hak etmiştir. Allah'ın alçalttığı kimseyi yükseltebilecek yoktur. Doğrusu Allah ne dilerse yapar. "[154]

Allah'a secde etmeyen kişi artık azabı hak etmiştir.

Bir çok yerde de öneminden ve namazdaki yerinden dolayı secde ile namaz kasdedilmiştir.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır:

"Geceleyin O'na secde et, O'nu geceleri uzun uzun teşbih et. "[155]

"Ey doğru yolda olan! Sakın ona uyma, sen secde et, Rabbine yak­laş."[156]

Bütün bunlar, Allah'a daha çok yakın olma halinin secde hali oldu­ğunu pekiştiriyor. Yine secde izinin secde edenlerin yüzünde bulunduğu­na işaret edildiğini görüyoruz.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"... Onlar yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar..."[157]

Kurtubi bu ayetin tefsirinde: "Onların yüzlerinde gece teheccüdünün alametleri ve uykusuzluğun belirtileri parlar," demiştir.

İbni Cüreyc de: "O vekar ve güzelliktir," demiştir.

Mücahid ise: "Huşu ve tevazudur," demiştir.

Mansur demiştir ki: "Ben, Mücahid'e: "Onlar yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar." ayetini sordum ve dedim ki: "O kişinin gözleri arasında olan bir iz midir?" O da cevaben: "Hayır, belki o kişinin gözleri arasın­da keçinin dizi gibi bir iz olabilir ama, halbuki o kalbi bakımından taş­tan daha katıdır. Fakat o iz, huşudan dolayı onların yüzlerindeki bir nurdur."

Dünyada Allah'a secde etmeye direnen bir çok kavim olduğunu bu­rada belirtelim. Onlar için ahirette azap ve ceza vardır.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Onlara: "Rahman'a secdeye varın," dendiği zaman, "Rahman da nedir? Ey Muhammed! Emrettiğine mi secdeye varacağız," derler. Bu onların nefretini artırır."[158]

"O gün işin dehşetinden baldırlar açılır, gözleri dönmüş olarak yüz­lerini zillet bürür. Secdeye çağrılırlar ama buna güçleri yetmez. Oysa kendileri sapasağlam oldukları zaman secdeye çağrılmışlardı."[159]

Secde esnasında Resülullah'ın bazı dualarını nakleden bazı hadisi şe­riflere bir göz gezdirelim:

Müslim'in Sahih'inde Hz. Aişe (r.a)'den, Resulullah (a.s.)'ın rüku ve sücudunda şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir.:

Yine Sahih-i Müslim'de, Hz. Ali (r.a)'den, secde ettiği vakit Resulul­lah (a.s.)'ın şöyle dediği rivayet edilmektedir:

"Yaratanların en güzeli Allah çok büyük, çok yücedir."[160]

Sahih-i Müslim'de İbni Abbas (r.a)'tan Resulullah (a.s.)'ın şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir:

Namaz kılan kişi Rabb'ine secdeye kapanırken bakış dairesi açık olur. Sanki o halvetteymiş gibi secdede düşünce ve şikayetlerini Rabbine açar. O esnada nefsi emmareyi şikayet eder ve Allah'tan kendisine şeyta­nın ve nefsin şerlerinden korunmasını ister. Nitekim günah işlemekle ve Allah'ın emirlerine karşı gelmekle kendine zulmettiğini de şikayet eder.

Yine Allah Teala'dan kendisini bağışlamasını ister: "Rabbim doğru­su kendime yazık (zulüm) ettim, beni bağışla. Zira günahlan yalnızca sen bağışlarsın,'' der. Böylece mü'min, günahkarın yalvarma edasıyla Allah'a yalvarır, fakir ve yoksulun isteyişi gibi ister, Allah'ın azabından korkanın ve rahmetini umanın duası gibi, yardım, tevfık, koruma, gözetme, hayırlı sonuç, cehennemden kurtulma ve cennete girme isteğinde bulunan kişi­nin davranışı gibi dua eder.

Gönlü kırık ve düşünceli bir mü'minin, gecenin ortasında gözü yaşlı ve huşuyla yaptığı secde de yücedir. Mü'min o secdede hüzününü ve sırrını Allah'a açar. Sonra da inancın ferahlığını, düşünce ve kederlerin yok oluşunu, gönlünün genişlediğini ve işinin kolaylaştığını hisseder.

Zindandaki tutuklu mü'minlerin gecenin ortasında yaptığı huşulu secde ne kadar da güzeldir! Böyle durumda işkence ve mahpushane, Al­lah'ın yardımıyla sabreden mü'min kullar için sabır ve selamete, izzet ve kuvvete, iman ve tevekküle dönüşür.

Mazlumun seher vakti yaptığı huşulu secde ne güçlü ve önemli bir eylemdir! Mazlum kişi o secdesinde zalimlere, Allah'ın daveti ve davetçi-leriyle savaşanlara, onlara zulmedenlere bedduada bulunur.

Düşmanların azgınlıklarından korkan müslümanın yaptığı sakin ve huşulu secde ne büyük mutluluktur! O secde sayesinde mü'min, sekinet, gönül huzuru ve Allah'ın yakınında olmanın verdiği güveni hisseder.

Şair ne güzel der:

"Düşmanların gemi azıya aldıkları bir sırada,

Hayat zorlukları karsısında kalb hopladığında,

Gözyaşı akıt ey nefis, namazda dök onları.

Zira evrenin Yaratıcısı ağlayan nefislere kulak verir."

Secdeyle beraber bu gezintiden sonra tekrar namazın diğer erkanına dönüyoruz. Çünkü tekbir alarak birinci secdeden kalkan kişi, Allah'tan kendisini bağışlaması için dua ederek kısa bir süre oturur, sonra tekbir alır, birinci secdede Allah'a yakın olmanın lezzetini taddıktan sonra tek­rar secdeye yönelmek üzere Allah'a olan itaatini yenileyerek ikinci secde­ye kapanır. Sonra ikinci rek'ata kalkarken tekrar tekbir alır. Böylece, rü­ku, sücud ve duruşlar arasındaki bu ilahi atmosfer içinde namaz kılan ki­şi, her hareketten, her okuyuştan, tekbir veya teşbihten kalbini temizleyi­ci ruhi bir gıda almaya devam eder.

Bu ruhi gıda aynı zamanda onun nefsi emmarenin ve şeytanın vesve­se ve dürtmelerinden korur, ameli salih ve diğer hayırlı işlere sevkeder.[161]

 

Teşehhüd Oturuşu

 

Teşehhüd oturuşu, namaz kılanın Rabbine münacaatta bulunup, Al­lah'ın Resulüne ve salih kullarına selam ederek, onlarla ilgisini ve alaka­sını pekiştirerek dinin kapısı ve aslı olan iki şehadeti ikrar etmektir. Resulullah (a.s.)'a salavat getirerek yaşadığı rabbani bir oturuşu gerçekleşti­rir. Namaz kılan mü'min, mübarek tahiyatları ve salavatları alemlerin Rabbi olan Allah'a takdim etmekle oturuşa başlar. Bu durumda o, Al­lah'ın kendisine olan ihsanına, bol nimetlerine ve özellikle de sırat-ı müs­takime iletme nimetine karşılık, onun yerini tutacak bir şeyi takdim etme­ye gücü yetmeyeceğine kesin olarak inanmıştır. Sonra o, Hz. Peygambere yönelir ve: "Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berakatühü," der. Anlamı:"Ey mertebesi yüce olan Nebi! Allah'ın rahmeti ve be­reketleri senin üzerine olsun," der.

Mü'min, bu duayı okurken, Hz. Peygamber (a.s.) karşısındaymış gibi O'na hitab eder. Mü'minin, Allah'ın Peygamberi'nin kendi gönlünde bir önder, bir ahlak modeli ve bir rehber olarak yaşamasına inanması şaşıla­cak bir durum değildir. Sanki o, Resülullah'ın bu selamı cevaplamasını bekliyor gibi bir hali vardır. Sonra mü'min bu oturuşunda selamı, önce kendi nefsine, sonra da Allah'ın tüm salih kullarına şâmil kılarak şöyle der: "Esselamü aleyna ve ala ibadillahissalihin" Anlamı: "Selam bize ve Allah'ın salih kullarına olsun."

Böylece o mekanını ve kimden yana olduğunu belirler. Çünkü o her zaman ve her yerde Allah'ın salih kullarıyla beraberdir. Onlarla İslam di­ni üzerinde buluşur, takva ve iyilikte yardımlaşmada, kardeşlik ve ümme­tin seçkinlerinin arasını birleştirdiği için onun içinde umut ve güven do­ğurur.

Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"... işte onlar Allah'tan yana olanlardır, iyi bilin ki Allah'tan yana olanlar, kuşkusuz kurtuluşa erenlerdir."[162]

Namaz kılan kişi oturuşu sırasında, pekiştirerek ve şereflenerek iki şehadeti okur. Çünkü o iki şehadeti ikrar etmekle, Allah katında makbul olan dine, İslam dinine mensup olmuştur. İnsanlar için çıkarılmış en ha­yırlı ümmete mensup olma şerefini kazanmıştır, o sayede.

Sonra Resulullah (a.s.)'a salavatı şerife okur. Allah'ın, yerine getir­meye muvaffak kıldığı bu namaz, Allah Resulünün davetinin, cihadının, sabrının ve eziyetlere katlanmasının meyvasından başka bir şey değildir. Buna göre, her müslümanın Resulullah (a.s.)'a salatü selam getirmesi pek uygun bir davranıştır. Bundan sonra da namaz kılan kişi, kendisi için dua eder ve cehennem ateşinden, kabir azabından ölü ve dirilerin fitnesinden, Deccal'ın şerrinden Allah'a sığınır.

Müslim, İbni Abbas (r.a)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Buharı 'Sahih'inde Hz. Ebu Bekir (r.a)'den şu rivayeti yapmıştır:

"Ey Allah'ın Resülu! Bana bir dua öğret ki onu namazımda okuya­yım," dedim. O da şöyle buyurdu:

Bu ruhi yolculuğun ve rabbani münacâtın sonunda, mü'min, önce sa­ğına sonra da soluna selam vererek başını çevirir. Bu durumda o, sefer­den dönen veya kaybolduktan sonra geri gelen kişinin durumu gibi yeni­den kendini çevreleyen dünyaya dönüyormuş gibi olur. [163]

 

Namazın Sonunda

 

Selam verdikten sonra dua ve zikirler hakkında varid olan bazı hadis-i şerifleri aşağıya alalım:

Sevban (r.a)'dan rivayet edilmiştir.

"O dedi ki: "Resulullah (a.s.) namazdan dönünce üç kere istiğfar getitir sonra da; "Allahümme entes'selam ve minke's-Selam. Tebarekte ya zel'Celali vel'ikram" derdi.

Anlamı: Ey Allah'ım! Sen selamsın. Selam sendendir. Ey celal ve ik­ram sahibi! Sen mübarek ve münezzehsin."[164]

Müslim şu ilaveyi yapmıştır:

"Velid dedi ki: Evzai'ye sordum: "istiğfar nasıl?" Cevaben: "Estağfirulllah, Estağfirullah, Estağfirullah, diyor, dedi."

Mu'az bin Cebel (r.a)'den rivayet edilmiştir:

"Ya Mu'az! Ben seni gerçekten seviyorum"

O da Resulullah (a.s.)'a: "Anam babam sana feda olsun, ey Allah'ın Resulü! Ben de seni seviyorum." dedi.

Bunun üzerine Hz.Peygamber de söyle buyurdu:

"Ey Mu'az! Her namazın arkasında şu duayı okumayı sakın terketme: "Allahümme e'ınnî ala zikrike ve şükrike ve hüsn-i ibadetik."

Anlamı: "Allah'ım! Seni hatırlamak, Sana şükretmek ve iyi ibadet yapmak için bana yardım et."[165]

Muğire bin Şu'be (r.a)'den şöyle rivayet edilmiştir:

"Nebiyyi Ekrem (a.s.) her farz namazdan sonra: Lâ ilahe illallahu vahdehûlâ şerika leh-Lühül'mülkü ve lehu'l-hamdü ve hüve ala külli şe­yin kadir. Allahümme lam mania lima a'teyte velâ mu'tiye lima mena'te ve lâ yenfeu zelceddi minkel'ceddü" duasını okurlardı. Anlamı: "Yegane Allah'tan başka hiç bir ilah yoktur. O'nun hiçbir şeriki yoktur. Mülk O'nundur. Hamd O'na mahsustur. Her şeye kudreti yeten de O'dur. Al­lah'ım! Senin verdiğine mani olacak yok, vermediğini verebilecek de yoktur. Ta'ât ve rızana bedel hiç bir bahtiyara kendi bahtının yar olaca­ğı da yoktur."

Ebu Hureyre (r.a)'den Hz. Peygamber (a.s.)'in şöyle buyurduğu riva­yet edilmiştir:

"Kim, her namazın ardından otuz üç kere "Sübhanellah" otuz üç ke­re: "Elhamdülillah", otuzüç kere de "Allahu Ekber" der, ki bu doksan dokuz eder, sonra da "Lâ ilahe illallahu vahdehü lâ şerikelah, lehülmülkü velehul'hamdü ve hüve ala külli şey'in kadir" diyerek yüze tamamlar­sa, onun hataları, denizin köpüğü kadar olsa da, bağışlanır."[166]

Hatalardan maksad, küçük günahlardır.[167]

 

Sonuç

 

'Namazla dirilme' etrafında bu gezintiden sonra konuyu toparlaya­lım. Kendimi ve okuyucuları 'Namazla dirilme'yi ciddiye almaya davet ediyorum. Zira o tazelenen günlük bir azıktır ki genel olarak hayatımız­da, özel olarak ta davet yolunda bizim için müstağni kalınacak bir şey de­ğildir. Konunun çalışmaya muhtaç olduğunu bilmeliyiz. Bundan dolayı­dır ki, namazımızı bozmak için çaba sarfetmekte olan şeytanla savaş, sü­rekli bir savaştır. Bu savaş Allah'a kavuşuncaya kadar durmayacaktır.

Devamlı olarak şeytandan Allah'a sığmmalıyız. İyi ibadet etmek, şükretmek ve zikretmek için, bize yardım etmesi hususunda Allah'a yal-varmalıyız.

Sonra 'Namazla dirilme' etrafındaki bu gezintiyi Şehid İmam Hasan el-Benna'nın 'Namaz ve Konumu'na dair sözleriyle güzelleştirmek istiyo­rum.

Şehid İmam -Allah rahmet eylesin- şöyle diyor:

"Bildiğiniz gibi -Allah sizi şereflendirsin- Müslüman Kardeşler, ne­fislerini arındırmak, ruhlarını yenilemek ve ahlaklarını güzelleştirmek için en değerli yol olarak islam'ı buldular, akidelerini onun nurundan aldılar ve susuzluklarını onun feyiz pınarından giderdiler. Hiç şüphesiz sen de biliyorsun ki, namazın islam'daki yeri başın cesetteki yeri gibidir. Namaz bu dinin direği, esası, rüknü, şiarı, ebedi varlığının görünümü ve en sürekli sembolüdür.

Diğer taraftan namaz, gözünün ışığı, vicdanın huzuru, nefsin neşesi, kalbin mutluluğu ve kul ile Rabbi arasında aracıdır. Namaz, sevgi dolu ruhların yüce mertebelere yükselmelerini sağlayan bir basamaktır, insa­nı manevi nimetlere eriştirir, onları cennet bahçelerine ulaştırır, onlara dünyada ve ahirette saadetin kapılarını açar.

Namaz, tetiği çekenin ruhunu aydınlık kılan bir kurşun yalımıdır. Onun zevkini tadan bilir. Gözler kapanıp hareketler son bulduğunda, in­sanların vücutları yatakta ısınıp her seven sevdiğiyle başbaşa kalınca, gece yarısı ahiret korkusuyla Rabbinin rahmetini umarak kalkan, huşu içinde rüku ve secdelere kapanan şu kulun halinden daha tatlı, daha parlak ve daha güzel ne olabilir.

Şair ne diyor:

"Senin yüzün hürmetine değilse,

Uykusuz kalmak boşuna...

Seni kaybetmekten kaynaklanmıyorsa,

Ağlamalar hep anlamsız..."

Ey kardeşim, gecenin bir sakin vaktinde huzurda bir an durmak, kalp için bin vaaz dinlemekten daha te'sirli, nefiste bin hadis rivayeti dinle­mekten daha etkin, ruh için bin konferansa katılmaktan daha anlamlıdır.

İnsanın ölçütünü anlatan Kur'an ayeti de bu gerçeği gözler önüne sermektedir:

"Onlar bundan önce güzel davranırlardı. Geceleri pek az uyarlardı. Seherlerde istiğfar ederlerdi."[168]

Bu ameli işleyenlerin mükafatı kimse tarafından tam anlamıyla tah­min edilemez:

"Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne gözler aydınlatıcı (nimet­ler)in saklandığını hiç kimse bilemez."[169]

Onların amelleri de aynı şekilde gizli değil mi? Zaten başkaları gö­zetlerken yapılan işten bir zevk alır mı? Aşık sevgilisiyle tüm gözlerden uzak bir şekilde başbaşa kalmadıkça zevkin doruğuna ulaşabilir mi? Ya­pılan bir iyiliğin karşılığı benzeri bir iyilikten başka ne olabilir?

Anlatıldığına göre Ebul Kasım Cüneydi vefatından sonra rüyada gö­rülür. Ona sorarlar:

"Rabbin sana nasıl muamale etti?"

Cüneyd:

"İşaretler kayboldu, okuduğumuz ibareler anlamını yitirdi, bildiğimiz ilmin hiçbir faydası olmadı, eserlerimiz hep boşa çıktı. Bize yalnızca gece yarısı kıldığımız iki rek'at namaz fayda verdi" diye cevap verdi.

Bu durum garibimize gitmesin değerli okuyucular, hiç bir şey kalbe, uzlete çekilip tefekkür dünyasına dalmak kadar fayda vermez. Hiç bir şey nefsi, gece vakti huşu ile kılınan namazdan daha çok temizlemez. Bu na­maz kalbi parlatır, günahlann pasını giderir, ayıpların kirini temizler, kal­be iman nurunu saçar, göğüsleri yakîn inanışın ferahlığıyla ferahlandırır.

Asrımızda müslümanlar namaz karşısında tavırları ve ona bakış açı­larına göre bir kaç sınıftır:

1- Bazıları namaza önem vermez kılmaz vaktini geçirir ve ehemmi­yetini bilmezler. Onlara namazı hatırlattığında veya cemaatın namaz kıl­maya başlayacağı bir yere tesadüf ettiklerinde derhal başlarını çevirirler. Onlar küçümseyerek yüz çevirdikleri bu ameli basit zannederler. Halbuki Allah katında çok değerlidir.

2- Onların bazıları da namazı engeller, namaz kılanları küçümser, onlara gerici, yobaz, aptal vs. gibi isimler takarlar. Bu insanların namaz kılanlara eza ettiklerini, namaz hakkında garip iddialarda bulunduklarını, hayret ve dehşetle düşündürücü saçma sözlerde bulunduklarını işitirsin.

Sanki onlar Allah Tela'nın şu ayetini hiç duymamışlardır:

"Yazıklar olsun, o namazından gafil olanlara..."[170]

3- Öte yandan eğer siz, İslam daveti için çalışan, kürsülürde İslami meselelerin savunuculuğunu yapan bazı kişilerin namazı ihmal edip öne­mini küçümsediklerini duysanız şaşkınlıktan dona kalırsınız. Sanki Resulullah (a.s.) namazın mü'minlere farz kılındığını ve dinin direği olduğu­nu bildirmemiş. Sanki onlar Resulullah (a.s.)'ın şu hadisini hiç işitmemiş­ler:

Biz, bu insanlara sabahın aydınlığından daha açık, ışıktan daha ay­dınlık ve güneşten daha belli olan bu gerçeği açıklamağa çalışacağız. An­cak Allah'tan hem bizlere hem de onlar için hidayet ve doğru yola ulaş­mak için yardım dileyeceğiz.

Bu üç sınıftan sonra şimdi biz namaz kılan iki sınıf üzerinde dura­lım:

a- Halkın büyük çoğunluğu. Bunlar namazlarını mekanik bir nöbet gibi kılarlar. Namaz adetini babalarından miras almış, uzun zaman kıldık­ları için adet edinmişlerdir. Ne namazın sırlarını bilirler, ne de tesirlerini hissederler. Onların gerekli sözleri söyleyip, gerekli hareketleri yaparak namazı sona erdirince, farz olan görevlerini yaptıklarını, namazlarını eda ettiklerini, cezadan kurtulup, sevaba nail olduklarını zannederler. Aslında bunların zanlarının doğru bir yanı yoktur. Bu söz ve hareketler, namazın yalnızca dış görünümüdür. Namazın ruhu, onun anlamını kavramaktır, namazın dengesi, huşudur, direği etkisidir.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

"Namaz; huşu, tevazu, dua ve münacaattan oluşur."[171]

Bu nedenle insanların bir çoğunun bir yarar elde etmediklerini, na­mazın onları kötülük ve fenalıklardan uzaklaştırmadığım görürsün. An­cak namaz mükemmel bir şekilde tamamlanırsa meyvesini verir, nefsi arındırır, kalbi temizler, sahibini günahlardan azad edip, haramlardan uzak tutar.

b- Bu sınıf ise namazın manasını anlayanlardır.

Ne var ki bunların sayıları çok azdır. Bunlar namaza ciddiyetle yö­nelirler ve onu mükemmmel şekilde tamamlarlar. Namazlarını huşu ile kılar, düşünür ve huzura varırlar. Namazdan, ibadet zevkini tatmış olarak ayrılırlar. Allah'a itaat etmenin huzuru ile etkilenmiş olurlar. Onlar, Al­lah'ın ilmine ulaşanlara nasip ettiği nuruyla aydınlanmışlardır.

"Bir kişi vaktinde namaz için kalkar, abdestini mükemmel bir şekil­de alır, rükuunu, sücudunu kuşuyla yaparsa namazı bembeyaz bir görü­münde yükselir ve ona şöyle seslenir:

"Senin beni koruduğun gibi Allah da seni korusun."

Bir kişi de namazı vaktini geciktirerek kılar, abdestini güzelce al­maz, rükusunu, secdesini ve huşuunu yarım yamalak yaparsa, namazı simsiyah bir görünümde yükselir ve ona şöyle seslenir:

"Beni zayettiğin gibi Allah da seni zayetsin."

Bu namaz Allah'ın dilediği yere varınca eski bir elbise gibi buruşur ve sahibinin yüzüne çalınır."

Bundan dolayı namazlar, şekil, fiil, görünüm ve söz bakımından ay­nı bile olsalar, insanların dereceleri ve sevapları farklıdır. Bunun için selefi salihin -Allah onlardan razı olsun- kalblerini namaza tam olarak ver­meye ve ibadetlerde huşulu olmaya çok önem vermişlerdir. Bundan ötü­rü, mü'minlerin ilk vasfı şu olmuştur:

"O mü'minler ki, namazlarında huşu içindedirler."[172]

Bu durumu bilen Müslüman Kardeşler, derhal harekete geçerek bu önemli meseleyi çözmeye yöneldiler. Bu mesele namazın güzelleştiril­mesi meselesiydi. Müslüman Kardeşler, bu hassasiyetleriyle nefislerini yenilemek ve ruhlarını arındırmak için en kestirme yolu seçtiklerini bili­yorlardı.

"Ey inananlar, sabır ve namazla (Allah'tan) yardım isteyin. Muhak­kak ki Allah sabredenlerle beraberdir."[173]

Ey Müslüman kardeşim!

Bu noktayı iyi anla, namazda ihsan derecesine eriş.

[174]

 

11. İMAN ETMEK NEYİ GEREKTİRİR?

 

Giriş

 

Allah'a hamd, selatü selam, yaratıkların en şereflisi olan Hz. Muhammed (a.s.)'e ve O'nun güzide evlatlarına, arkadaşlarına, bu daveti omuzlayıp taşıyan bütün insanların sonsuza dek üzerine olsun.

Bu açıklama "iman ve imanın gerekleri" hakkında bir çalışmadır. İman meselesi, önemsenmeyecek veya hafife alınacak basit, sıradan bir mesele değildir.

İman meselesi, insanoğlunun yeryüzüne inmesinden sonra en önemli bir konudur.

Her kim Allah'ı ve O'nun yolunu bilip o yolda yürürse, o insan her şeyi bilmiş ve tanımış demektir. Her kim de Allah yolunu bırakıp sapıklı­ğa düşerse, hem dünyası ve hem de ahireti alt-üst ve perişan olur.

Cenab-ı Allah bu hususta şöyle buyuruyor:

"Şu dünyada kör olan kimse, ahirette de kördür. (Dünyada doğru yolu görmeyen, ahirette de kurtuluş yolunu göremeyecektir, hatta onun) yolu daha da sapıktır."[175]

"Kim Allah'a ortak koşarsa, o sanki gökten düşmüş de kendisini kuş yapıyor veya rüzgar onu, uzak bir yere sürüklüyor gibidir. "[176]

Allah'a iman; mucizeleri gerçekleştiren, olağanüstü olayları meydana getiren bir iştir.

Kur'an-ı Kerim'de anlatılan Firavun ve sihirbazların durumu bu ko­nuda pek manidardır.

"Büyücüler gelince Firavun'a: "Eğer üstün gelenler biz olursak, bi­ze mutlaka bir ücret var, değil mi?" dediler. "Evet", dedi. "Hem o takdir­de siz (bana) yakınlardan olacaksınız.

Musa onlara: "Atacağınızı atın!" dedi.

Musa da asasını attı. Birden o, onların uydurduklarını yutmağa başladı. Derhal büyücüler secdeye kapandılar.

Dediler ki; "Alemlerin Rabbine inandık. Musa'nın ve Harun'un Rabbine."

(Firavun) dedi: "Ben size izin vermeden mi ona inandınız? O, size büyü öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse (size ne yapacağını) yakından bi­leceksiniz: Ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve hepinizi asacağım!"

"Zararı yok," dediler; (nasıl olsa) biz Rabbimize döneceğiz. Biz ilk inananlar olduğumuz için Rabbimizin, hatalarımızı bağışlayacağını umarız."[177]

Bir gün içerisinde bütün hal ve durumlar, şahsiyetler değişti, denge­ler alt üst oldu. Sihirleri en önemli mallan idi. Her şeyleri Firavun'un iz­zeti ve şerefi içindi. Mü'min olarak ayrılıp şahadete koştular...

Bütün bunları yaptıran "iman" idi.

Hz. Ömer (r.a.)'in cahiliye döneminde anlattıklarına bir bakalım. Akıl ve düşüncelerinin sapıklık içerisinde oluşunu... Tapmak için undan yaptıkları helva ilahlarını acıkınca yediklerini biliyoruz.

Kalblerin kaskatı olduğunu, izzet ve şeref adına kızlarını diri diri toprağa gömdüklerini elbette işitmişsinizdir!

Ne zaman ki bu üstün insan Hz. Ömer (r.a.) İslam ve iman ile şeref­lendi, tarihin altın sayfalarına adil Ömer diye geçti. Tarih her şeyiyle on­dan örneklerle doludur.

Gençler!...

Said bin Müseyyeb'i gazveler ve savaşlara koşturan tek şey, işte bu imandı. İki gözünden birini kaybetmişti. Ona; "Sen özürlüsün" dediler. O: "Ağırlık ve hafiflikten Allah'a sığınırım. Benim için cihad yoksa ka­ranlıklar ve dünya eğlencesi var demektir," dedi.

Evet... İman... İman... Öyle bir iman ki, baba ile oğulu kıyasıyal mü­cadele ettiren bir iman...

Cenk meydanında baba oğluna: "Beni esir mi alacaksın ey oğlum? Ben senin babanım" diyor.

Oğul ise: "Evet, benim cennetimsin. Vallahi eğer başka bir yolla cennetim olsaydı asla senden vazgeçmez, imanımın gereğini yerine geti­rirdim." dedirten iman...

Elinizdeki şu risalenin hacmi küçük ama hedefi çok büyüktür.

Bataklar içerisinde yüzen gençliğe Allah'ın sarsılmaz nurlu yolunu gösterecek işaretlerle doludur.

Gençliğin el kitabıdır...

Bu küçük çalışmada onlara bu nurlu yolun işaretlerini ve hedefini açıkladık. İslami devletin gerekliliğine ve onsuz Allah düşmanlarına asla karşı konulamayacağına işaret ettik.

Sonra bizlerin çok büyük mesuliyet taşıdığımıza işaret ettik. Yükü­müzün ağır, yolumuzun çetin olduğuna değindik.

Bütün bunların ancak cemaat ile çözülebileceğine değindik.

Yine biatin gerekliliğine, İslam'ın doğru anlaşılmasına değindik.

Allah bizden de sizden de razı olsun ve hayırlı mükafatlar versin.

Ey islam gençliği,

Tek yol imandır. Biz bu tek yolu Hz. Muhammed (a.s.)'den miras olarak aldık. Kur'an-ı Kerim'in, Sünnet-i Seniyyenin hepsini, mucizeleri­ni, evrenselliğini, ahlakını ve diğer bütün hükümlerini miras olarak aldık.

İman; bilmeyi, ameli, inancı, niyeti ve yaşamayı kapsar.

Gerçek iman taklit, şekil ve hurafelerden çok uzaktadır.

Cenab-ı Allah yüce Kur'an-ı Kerim'ınde ne kadar güzel ve doğru söylüyor:

"Müminler onlardır ki Allah'a ve elçisine inandılar, sonra şüphe et­mediler; Allah yolunda doğru olanlar onlardır."[178]

 

Gençlere İmani Tavsiyeler

 

Allah'a hamd olsun. Eğer bize doğru yolu gösterip hidayeti nasip et­meseydi, bizler perişan olur, sapıklıklar içerisinde kaybolurduk. Bizlere doğru yolu ve hidayeti nasip eden yüce Rabbimize. hamdü senalar olsun. Salat ve selam O'nun sevgili habibine, güzide evladı, arkadaşları ve kıya­mete kadar O'nun yolundan gidenlerin üzerine olsun.

Değerli kardeşlerim,

İyilikler ve güzellikler Rabbimizden hepimize olsun, Allah'ın selamı rahmeti ve bereketi hepimizin üzerine olsun.

Siz değerli kardeşlerimle söyleşmek, yazışmak ve karşılaşmak ne kadar güzel!

Şu hayatın zor anlarında, zulmün zirvede olduğu ve cemaatımızın iç­te ve dıştaki düşmanlarının saldırdığı zamanlarda sizlerle kucaklaşmak ne de güzeldir. En büyük isteğimiz ve arzumuz da budur.

Bu gerçekleştiğinde büyük bir zafer elde eder, büyük bir sevinç du­yarız. Bu bize Allah'ın bir lutfu keremi olur.

"De ki: "Allah'ın lütfuyle, rahmetiyle (evet) ancak onunla ferahlan­sınlar. O, onların toplayıp yığdıklarından hayırlıdır."[179]

Bizden sonra gelecek olan gençliğin, bu İslam davasının emanetini omuzlayıp götürmesi için çok ızdıraplı ve çok hırslıyız. Bu davanın tec­rübelerinden istifade edip sapmadan yürümesi için son derece azimli, hırslı ve gayretliyiz. Tek hedefimiz de budur. Bizler bu yükü, bu davayı yüklenecek, sapmadan Selefi Salihin'in yolundan yürüyecek gençleri gö­rünce çok seviniyor, Rabbil Alemine teşekkür ediyor, sevinçten hamd ediyoruz.

Bu davet ve bu dava; Rabbil Aleminin davası ve davetidir. O, diledi­ğine bu davayı nasip eder. Bizlere de işitip itaat etmek düşer.

Kardeşler,

Bu davetin içinde bulunmak, rahatlık mutluluk getirmez Bu yol; meşakketullahtır. Yol uzun ve çetindir. Çok dikkatli olarak yürümek gerekir. Bu yolda yürürken takılıp kalanlar çok olmuştur. Esas olan her şeye rağ­men dayanıp sebat etmek ve hedefe en az hasarla, hatta hasarsız varmak­tır. Yoldaki işkence ve çileler bizi asla yıldırmamalı. Bizler bu yolu, ön­cekilerden miras olarak devraldık. Tekrar Allah'tan sebat ve afiyet diler, bizlere bu çileli yolda yardımcı olmasını dileriz.

Gençler!

Bizler sizlerin hangi ortamlarda yaşayıp, imanınızı koruyabilmek için nasıl gayretler içerisinde olduklarınızı elbette biliyoruz. Bu kokuş­muş bir ortamda imanı korumak elbette zordur. İşte siz bu zora talipsiniz. Ne mutlu size. Sonra sizler hiç tereddüt etmeden sizden öncekilerin bütün çile ve sıkıntılarını bile bile bu İslam devasını kabul ettiniz. Kardeşleri­nizden zindanlara atılanlar, işkence çekenler, öldürülenler oldu. Bütün bunlar sizi ürkütmedi, tam aksine sizi dininize daha da bağladı. Bütün bunlar sizin ihlasımza ve doğruluğunuza işaret eder. Biz sizleri böyle bi­liyoruz.

İslam düşmanları defalarca bu kutsal davanın önüne geçebilmek için ellerinden geleni yaptılar. Fakat Allah'ın bir lutfuyla her defasında kafala­rını İslâm'ın aziz sağlamlığına çarpıp geri döndüler. Sarsılmaz davanın kaynağı olan siz gençleri caydırmak, geri çevirmek için her yola buşvurdular. Bu davanın hayal olduğunu, gençliklerini yaşamaları gerektiğini, öncekilerin fazla dayanamadığını söylediler. Bütün bunlar ile gençlerin zayıf yerlerinden vurmaya çalıştılar... Allah'a çok şükür hedeflerine ula­şamadılar, ulaşamayacaklar. Bu onların aldatmaları, hileleri ve oyunları idi. Ama Allah'ın da onlara karşı bir hilesi, bir tuzağı ve bir oyunu vardır. Onlar bunu bilemediler.

Çünkü bu dava, Allah'ın davasıdır. Allah'ın nurudur. Asla bu nuru söndüremeyecekler.

"Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler hoşlanmasa da Allah, nurunu tamamlayacaktır."[180]

Bu güzel ağacın dikicisi Şehid İmam Hasan el-Benna'dır. O, bu ağa­cı kanıyla suladı. Önce ve sonra da bu hareket şehadet kanları ile sulandı. Bu ağacın kökleri, Hz. Peygamber (a.s.)'e kadar dayanır. Düşmanların bütün saldırılarına rağmen Allah'ın lutfu ile hep dimdik kaldı. Meyveleri dünyanın dört bir tarafından yendi. İhlaslı, doğru ve gerçekçi mü'minler bu ağacın altında toplandılar.

Kafirler istemese de sonsuza dek devam edecektir.[181]

 

İman Davası

 

Davet yolunda müslüman gençliğin en önemli meselesi, seksiz şüp­hesiz iman davasıdır. Öyle bir iman ki, tahrif olmamış tertemiz, berrak bir iman. Hurafelerden, bid'atlarden tamamen uzak bir iman.

Kalbi; hayatı ve Allah'ı tanımak ve bilmek olan bir insanın meselesi­dir iman...

İnsanın gerçek hayatta tek meselesi imandır. Kapitalist düşünceler üzerine kurulmuş bir hayatta elbette insanın tek meselesi iman olamaz.

İman ve imanın gereklerini yerine getirmektir esas olan...

"Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yü­rüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkmayan kimse gibi olur mu?"[182]

"Ey inananlar (elçi), sizi yaşatacak şeylere çağırdığı zaman, Allah'ın ve elçisinin çağrısına koşun."[183]

Allah (c.c.) iki kişiyi misal veriyor, biri diğerinden daha faziletli ve daha değerli. İkisi de insan, ikisi de yoktan yaratılmış... Ama biri ışıkta yürümüş, diğeri karanlıkta...

Buradaki tercih, kişinin boyuna, giyimine, yaşına vs... bakmıyor, her ikisinin de kalbinin yoluna bakıyor... Tercih, kalbdeki imana göre oluyor. Biri kalbini imanla dolduruyor, diğeri ise küfür ve fısk ile... Hayat kalblerin hayatıdır... Gerçek hayat kalb ile orantılıdır. Nice dirileri görürüz ki, ölüdür... Ve nice ölüler de görürüz ki, gerçekte diridir. Cesetleri ile diri gördüğümüz güruh, aslında kalben ölmüş birer yığındır. Kalbleri iman­dan nasibini almamıştır. Fakat nice ölüleri görürüz ki, aslında onlar Rablerinin yanında diri ve rızıklandırılmışlardır. Onların cesetlerinin ölü ol­ması, hiç bir şeyi değiştirmez.

"Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (onlar) diridirler, Rableri katında mıhlanmaktadırlar."[184]

İnsan imanın sayesinde yaşadığı hayattan lezzet ve tad alır. Hem nefsi hem de zahiri cesedi huzur içerisinde olur. Ahirette de Rabbinin cennetine girer ve azabından emin olur. İmansız insanın ise; hem dünyası sıkıntılı, meşakkatli ve huzursuz olur, hem de ahireti azabla dolar.Yine nefsi ve cesedi de sıkıntılı olur. Çünkü o cesed Allah'ın yolunun dışında sahibine uymaktadır. Huzuru bulamaz. Ahirette Allah'ın cennetine uzak, azabına ise yakındır.

Böylece, imanın kişi üzerindeki önemini kavramış oluyoruz. İman­sızlığın da nelere sürüklediğini görüyoruz.

Az sonra açıklayacağımız gibi iman meselesi, Allah'ın adil ve kolaylığıyla kullarından dilediğine verdiği ve o yolda yürümeyi kolaylaştırdığı bir konudur.

Hz. Peygamber (a.s.)'in de buyurduğu gibi,

Sapık mezhepler ve müşrik topluluklar insandaki bu fıtri imanı silip atmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bu fıtri olan iman, müşrik ve inkarcılarda zorda kaldıklarında ortaya çıkıyor. Bulundukları sıkıntı­dan kurtulmak için fıtri olan iman kendi iradelerinin dışında devreye giri­yor. Helaklannı anladıklarında Allah diyorlar. Onlara Allah dedirten içle­rindeki fitri imandır. Kurtulunca da sapıklıklarına devam ediyorlar.

Bu hususta Rabbil alemin Kur'an-ı Kerim'de müşriklerden misal ve­riyor. Denizde olduklarında onlara şiddetli dagalar vuruyor. Orada Al­lah'a yalvarıyorlar ve;

"Eğer bu dalgalardan sağ salim kurtulursak Al­lah'a inanıp o'na şükr edenler den olacağız," diyorlar.

"Sizi karada ve denizde yürüten O'dur. Gemide olduğunuz zaman (ı düşünün): gemiler, içinde bulunanları hoş bir rüzgarla alıp götürüldüğü, ve (yolcular) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendile­rinin tamamen kuşatıldıklarını (bir daha kurtulamayacaklarını) sandık­ları zaman, dini yanlız Allah'a halis kılarak O'na şöyle yalvarmaya baş­larlar:

"Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, şükr edenler den olacağız."

Ama (Allah) onları kurtarınca hemen yeryüzünde haksız yere taş­kınlık yaparlar.

Ey insanlar, taşkınlığınız kendi aleyhinizedir. Sadece şu yakın (ge­çici) hayatın zevkinden ibarettir. Sonra dönüşünüz bizedir; size bütün yaptıklarınızı haber veririz."[185]

Eğer Allah'ın insanlara büyük bir nimet olarak verdiği akıl, kişinin heva ve hevesinden uzak olsa, tek başına o yüce yaratıcısını rahatlıkla bulur. Çünkü o aklı insana Allah (cc) hibe etmiştir.

Sonra her türlü baskılardan uzak bir akıl kabul eder ki; bu radyo, Tv, vs...ler tesadüfen kendiliğinden olmamıştır. Onların mutlaka bir ya­pıcısı vardır. Gerekli olan aletleri, cihazları birileri toparladı ve ortaya Radyo Tv vs...gibi elektronik eşyalar çıktı. Hiç bir salim akıl bunların frekanslarının kendiliğinden meydana geldiğini kabul edemez.

Yine hiç bir temiz akıl kafasını kaldırıp etrafına bakınca olanların te­sadüfi olmadığını, kainatın mutlaka bir yaratıcısı olduğunu, bu muazzam dengeyi kuran, gecesiyle, gündüzüyle vs... bir kadiri mutlak sahibi Al­lah'ın varlığını mutlaka kabul eder.

Kainattaki yaratılanlar arasındaki bu uygunluk, denge, intizam birbi­rine olan ihtiyaç, bu tertip tek ilahın varlığının isbatıdır.

"Eğer yerde, gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de (yerde, gökde) bozulup gitmişti."[186]

Allah'ın onlara bir lutfu olan akıllarını kullanarak uzaya çıkan bilim adamları aynı akıllarını bir araya getirseler, asla bir buğday tanesini yara­tamazlar. O taneyi toprağa atıp sulayınca kendisinden başaklar çıktığım görürüz. Bütün sır o tanedeki Allah'ın verdiği gizliliktedir. Allah o sırrı o buğday tanesinde gizliyor ve vaktinde de çıkıyor. İnsanoğlu asla bu sırrı çözemez, bir buğday tanesini yaratamaz. Yarattıklarını iddia etseler de onu toprağa atınca o tane yeşermez.

"Ektiğinizi gördünüz mü? Siz mi onu bitiriyorsunuz, yoksa bitirenler biz miyiz?"[187]

Yine bütün insanlık bir araya gelseler asla bir sineği yaratamazlar.

"Ey insanlar, size bir temsil verildi, onu dinleyin: O Allah'tan başka yalvardıklarınız (varya), hepsi bir araya toplamalar, bir sinek dahi ya­ratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan kurtaramazlar, isteyen de aciz, istenen de."[188]

Evet bütün baskı ve yönlendirmelerden uzak sade bir akıl, yaratanını bulmaya, O'nun tekliğine inanmaya mecburdur.

Bütün bunlara rağmen Allah (cc) bizleri bu sade aklımıza ve fitri olan imanımıza bırakmayıp bir de elçi göndermiştir. İnsanlar gönderilen elçilerden ve peygamberden sonra itiraz etmeye kalkmasınlar diye. Al­lah'a karşı isyanlarına haklılık aramasınlar diye. Gönderilen bu elçi, ima­nı ve imanın isteklerinin gerekliliklerini insanlara bir bir anlattı.

Bununla beraber Allah (cc) bir de elçisini tasdikleyen, söylediklerini açıklayan kitap gönderdi. Önemli olan iman davasının esaslarım, bu elçi, kitabın doğrultusunda insanlara sundu.

Elçiyi red eden, fıtri imanı red eden, aklını red eden, bütün hepsini inkar edenler için yüce Allah (cc)'ın şu ayeti aleyhlerine bir delil oldu:

"Andolsun, cehennem içinde bir çok cin ve insan yarattık ki kalpleri var, fakat onlarla anlamazlar; gözleri var, fakat onlarla görmezler; ku­lakları var, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapık.. Ve işte gafiller onlardır!"[189]

"İnkar edenler ise dünyada biraz yaşarlar, hayvanların yediği gibi yerler, (sonunda) yerleri ateştir,"[190]

Allah'a binlerce şükürler olsun. Bizlere iman nimetini nasip etti. Sa­pıklardan kılmadı. Bizi doğru yola iletmeseydi şüpesiz sapanlardan olur­duk.

İman inananların kalbinde derece derecedir. Çoğalır, azalır, zayıflar, güçlenir. Herkesin iman derecesi farklıdır.

Müslüman genç kardeşim;

Cenab-ı Allah'tan bizlere güçlü imanlar vermesini, bizi sıratı müstekimden ayırmamasını, daima dimdik

Ayakta durabilen bir iman nasip et­mesini dileriz. O güçlü iman sayesinde ancak hayatımızı canlı, dipdiri tutabiliriz. Dinamik ve aksiyoner bir imanla ancak bütün zorluklara karşı koyabiliriz. Malımız, nefsimiz, evlatlarımız... kısaca hayattaki her şeyi­miz o imana bağlıdır.

Gençler!..

Davet yolundaki azığımız, imanımızla bizim aramızdaki irtibatı sağ­layacaktır. Azığımız ne kadar çok ise imanımız o derece artacaktır. Bu husustaki uzun açıklamayı "Davetçinin yol azığı" konulu dokuzuncu kısmımızda yaptık. Oraya bakılabilir.

Davet yolundaki yolcuların azıkları kendileri için çok önemlidir. O azık, sahibini yolda karşılaşacağı tüm zorluklara karşı koruyacak, az hata yapmasına ve yolunda emin adımlarla ilerlemesine yardımcı olacaktır. Allah'ın izniyle sabır ve bebat üzere devam ettiği sürece hedefine rahatça varacaktır.

Allah'ın bize bahşettiği bu iman nurunun kıymetini mutlaka bilme­miz gerekmektedir. Bütün insanlığın kurtuluşu buna bağlıdır. İslam ni­meti en büyük nimettir. İki cihanda da bizleri kurtaracak ancak bu nimet­tir. Kalbimizi bütün boş heves ve vesveselerden uzak tutup onun nurlu ve şerefli yoluna girmeliyiz.

"Üstünlük, ancak Allah'a, elçisine ve mü'minlere mahsustur. Fakat münafıklar bilmezler."[191]

"Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız. Elçi de size şahit olsun. "[192]

Bizdeki var olan şuur, imanımızın kıymetini bilmeyi ve dinimizi gü­zel bir biçimde öğrenmemizi gerektirecek derecededir.

Yine dinimizin bizden isteklerini en iyi şekilde yerine getirecek de­recededir. Buna inancımız tamdır.

İşi-gücü; dünyası ve hevesi olan insanların bu heva ve heveslerine ulaşmak için nasıl gayret ettiklerini biliyoruz.

Peki en önemli bir davanın erleri olarak bizlerin de en az onlar kadar çalışmamız gerekmez mi? Elbetteki bizlerin hak olan davamız için daha çok çalışmamız gerekmektedir.[193]

 

Konumuz Ve Sorumluluklarımız

 

Yerimizi ve mesuliyetimizi kavrayabilmemiz için, Yüce Allah (c.c.)'ın Kur'an-ı Kerim'indeki şu ayetini en güzel bir şekilde inceleme­miz gerekmektedir. Konumuzu anlatan en güzel ayettir.

İşte Talut'un hikayesi:

"Talut, askerleri (ni) yürütüp (ordugahtan) çıkarınca dedi ki: "Allah sizi bir ırmakta deneyecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Ondan (kana kana) tadmayıp sadece eliyle bir avuç alan bendendir."

İçlerinden pek azı hariç hepsi ondan içtiler. Nihayet Talut ve kendi­siyle beraber inananlar, ırmağı geçince:

"Bugün Calut'a askerlerine karşı bizim gücümüz yok." dediler. Al­lah'a kavuşacaklarına kanaat getirenler ise:

"Nice az bir topluluk var ki, Allah'ın izniyle çok topluluğa galip gel­miştir. Allah, sabredenlerle beraberdir." dediler.

(Talut'un askerleri) Calut ve askerlerinin karşısına çıktıklarında şöyle dediler:

"Rabbimiz, üzerimize sabır dök! Ayaklarımızı sağlam tut ve o kafir millete karşı bize yardım et!"

Derken, Allah'ın izniyle onları bozdular, Davud Calut'u öldürdü; Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğ­retti. Eğer Allah, insanların bir kısmını diğerleriyle savmasıydı, dünya bozulurdu. Fakat Allah, bütün alemlere karşı lütuf sahibidir."[194]

Sonra bugün insanlık alemine bir bakın. Bütün insanlık alemi sapık­lık içerisindedir. Ancak salih iman sahipleri, tevhid inancında olanlar bu sapıklığın dışında kalmayı başarabilmişlerdir. Bu insanlar arasında da selef-i salihin'in ve Hz. Peygamber (a.s)'in anladığı gerçek İslam anlayışın­da olanların da azınlığı teşkil ettiğini görürüz. Yine bu azınlık içerisinde kaçımız îslami hakkıyla yaşıyor, yaşatıyoruz. Davet yolunda dökülmeden hedefe doğru ilerleyebililiyor... Ama bu devre içerisinde olanlar da iman derecesinin zirvesinde dolaşıyorlar.

İşte bu zirvedeki iman bizim ayaklarımızı sabit kılıyor ve o imanın lezzetini doyasıya tadıyoruz. Bu zirvedeki iman bizi bütün zorluklardan koruyor. Sonra da gerçek görevimiz ortaya çıkıyor.... O kutsal görev, bü­tün insanlık alemini gerçek din olan İslam dinine çağırmaktır. Onların hi­dayetine vesile olup bulundukları sapıklıktan kurtarmak...

Kardeşlerim,

Bunu sizden başka kim yapacak? İslam'ı hakkıyla anlamayan müslüman yığınlar mı? Yoksa İslam'ı anlayıp amel etmeyenler mi? Veya anla­yıp amel edip bu davet yolunda zorluklara sebat etmeyenler mi? Her hal­de kendi davalarını anlayıp, amel edip devalarında sebat eden dinsizler değil.

Sapıklığın üzerimize dalga dalga geldiği günümüzde sayımızın azlı­ğı bizleri asla ümitsizliğe düşürmesin. Meselemizi de küçümsemesin... Mesele; azlık çokluk davası değil, hak batıl mücadelesi davasıdır.

Hz. Peygamber (a.s) ve arkadaşları Mekke'de; Arap yarımadasında puta tapan müşriklerle, ateşe tapan Farisilere, tahrif edilmiş İncil'e tapan Rumlara, inatları ve kinlerine tapan Yahudilere karşı çok azınlıkta idi. Bütün bunlara rağmen hak batıl mücadelesinden yılmadılar, o bir avuç güzide azınlık, davet yolunda sebat ederek bütün Arap yarımadasını put­lardan temizlediler. Farisileri, Rumları, Hristiyanları ve Yahudileri sapı fikirlerinden temizlediler. Burada öne çıkan faktör azınlık olmaları veya aralarında peygamber olmaları değil, davalarında sebat etmeleridir.

Aynı gerçekler bu gün de geçerlidir.[195]

 

Davetin Süreci Ve Gerekleri

 

İslam hilafetinin düşmesinden sonra Allah'ın dilemesiyle bizim ve sizin nesliniz din düşmanlarının her türlü saldırılarına uğradı. Bu düşman­lar, Müslüman beldelerde diledikleri entrikaları rahatlıkla çevirebiliyor­lar. Ekonomik, kültürel ve siyasal üstünlüklerini inananların üzerinde kullanıyorlar. Ve inananlar adeta onlann ellerine bakar oldu. Bugün İs­lam alemi ne acıdır ki, bir avuç azınlığın güdümündedir.

İslam, adeta ilk yıllan gibi garip merhalelere girdi. İslam cahiliye dönemindeki garibliğine geri döndü. O zamanlarda İslam devleti yoktu. İnananlar azınlıkta her yerden saldırıya uğruyorlar, çeşitli işkencelere çarptırılıyorlardı. Bugün komünizm, sosyalizm ve kapitalizim de aynı Mekkeli müşrikler gibi müslümanların kanını emmek istiyor ve elinden geleni yapıyor. Müslüman yöneticilerden ekonomik ambargo tehdidiyle halkına zulmetmesini istiyorlar.

Bulunduğumuz bu halin tek çıkış yolu, ilk öncekilerin yaptığını yap­mak ve onların yolunu takip etmektir. İslam akaidini yeniden gözden ge­çirmek, Erkam'ın evleri gibi evlerde tahrif edilmiş inançlarımızı tazele­mek, Kur'an sofrasından yemek, Resulullah (a.s.)'ın terbiyesinden geç­mek ve diğer bütün bid'atlardan kurtulmak gerekmektedir. Böylelikle inanç abidelerini yetiştirecek ve insanlığın faydasına sunmuş olacağız.

Örnek akide insanlarını yetiştirmemiz gerekmektedir. İnançları sağ­lam bir topluluk oluşturmadan içinde bulunduğumuz sıkıntılardan, ezi­yetlerden, zulümlerden kurtulmamız, asla mümkün değildir.

"Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onlann durumlarını değiştirmez."[196]

Resulullah (a.s.) İslâm'ın ilk esaslarını bu prensipler üzerine kurmuş­tu. Akidede, ahlakta, amelde temizlik ve saflık için çalışmıştı. Bu ana prensipler üzerine kurulan hiç bir dava zaafa uğramaz, mutlaka hedefine ulaşır.

Sağlam bir akideden sonra, sağlam bir bağ gerekmektedir. Resulul­lah (a.s.) Muhacir ve Ensar'ı İslam kardeşliği bağı ile birbirlerine kenetle­di. Sonra güçlü bir cihad ordusu ve sonunda da özlenen sağlam esaslara bina edilmiş ilk İslam devletini kurdu.

İslâmi devletsiz, bütün bu sıkıntıların, çekilen zulümlerin, işkencele­rin biteceğini zannediyorsak yanılıyoruz. Devletsiz, hilafetsiz ve ordusuz İslam olmaz. İslam düşmanları hiçbir zaman İslamı dilediğimiz gibi yaşa­mamıza müsade etmeyeceklerdir. Ancak kendi diledikleri gibi yaşayabi­leceğimizi söyleyeceklerdir. Söylüyorlar da.

Ekonomimizi, kültürümüzü, İslâmi değerlerimizi hiçe sayıyorlar ve bizleri yok kabul ederek inananlara her türlü işkenceyi yapıyorlar. İna­nanlar arasında inanç fitnesini, akide de birbirine düşürme planlarını ya­pıyorlar. Fitne ve fesat çıkararak inananları birbirlerine düşürüyorlar. İna­nanların haklarını savunacak hiç bir mekanizma yok. Devlet, ordu, cihad yok... Hilafetin yıkılmasından sonra perişan ve başsız bir millet var. Biz­ler kendi öz değerlerimize dönmeden, inançlarımızı sağlam bir akideye oturtmadan bu sıkıntılardan asla kurtulamayacağız.

Yahudiler inananlar üzerindeki emellerine rahatça ulaşıyor. Neden? Müslümanlar başsız olduğu için...

Bizim dinimiz ferdi, zati ve ruhbanlık dini değildir. Bizim dinimiz; ümmet, devlet, toplu cihad, halife ve kanunlar dinidir. Her kim inananla­rın işlerine değer vermiyorsa, o onlardan değildir. Hiç birimizin dini, fer­di amellerimizle tamam olamaz. Hilafetsiz yapılan ameller eksiktir.

Filistin'de, Afganistan'da Eritre'de Moro'da ve dünyanın her yerinde olan olaylardan Allah önünde kıyamet günü mutlaka hesaba çekileceğiz.

Afganistan'da bazı kadınlar ırzlarını korumak için Rus askerlerinden kaçarak kendilerini nehirlere atmışlardır. Bazı köylerde bu olaylar ger­çekleşmiştir. Bütün bu haksızlıklara ferd olarak ne yapabiliriz? İslam devleti olmadan hiç bir şey yapamayız.

İslam devletini kurmak her müslümanın görevidir. Devletin kurul­ması sadece hakim ve alimlerin işi değildir. Sorumluluk bütün müslümanlara aittir. İslam için çalışan her ferd ve cemaatın ana görevi, İslam devletini kurmaktır. Bunun için kendilerine bir strateji tayin etmeleri şart­tır.

Allah (c.c.) bizi İslam devletinin bulunmadığı bir asırda dünyaya ge­tirdi. Şayet bizler İslam devletinin bulunduğu bir zamanda dünyaya gelseydik, elbette bizim yükümüz daha hafif olurdu. Fakat biz İslam devleti­nin kurulmasının en çok ihtiyaç duyulduğu, en meşakkatli bir ortamda dünyaya geldik. Devletin ana temellerinin oluşturulması sürecinde doğ­duk ve tebliğimiz ve gayretlerimiz devam etmektedir. Bizim davamız ev­renseldir. Düşmanlarımız da evrenseldir. Dolayısıyla mutlaka İslam dev­letini kurmalı ve evrensel olan davamızı evrensel düşmanlara karşı galip getirmeliyiz.

Kardeşlerim,

Nasıl bir yük altında olduğumuzun şuuruna mutlaka ermeliyiz. Siz­lerin bu mesuliyeti taşıdığınıza inanıyorum. Bu devletin kurulmasıyla sa­dece sizler değil, bütün insanlık alemi, hem şimdiki hem de gelecek ne­siller kurtuluşa erecektir.

Bütün gayretlerini İslam devletini kurma yönünde değil de sadece kuru ilim, amel ve tebliğ yönüne harcayanlar yanılıyorlar. Bunlar hem kendilerinin hem de gelecek nesillerin günahlarını işlemektedirler. Bun­ların gittikleri yol, yaptıkları ilim, tebliğ vs... ne kendilerine ne de başka­larına fayda sağlamaz. Karşılarındaki İslam düşmanlarının hücumlarına böyle bir metodla değil, Resulullah (a.s.)'ın gittiği metodla karşılık verile­bilir. Karşıdaki düşmanın silahıyla silahlanılmadıkça hedefe ulaşılmaz. Ancak inanç birliği, görüş birliği ve silah birliği sayesinde düşman yeni­lir.

Ayrıca şöyle bir sözü birilerinden duymayı düşünemiyorum:

"İslam devletini kurma yolundaki çalışmalarımız bizi diğer ibadetle­rimizden geri koymaktadır."

Nasıl olur? En önemli amel, İslam devletini kurmaktaki çalışmalar­dır. Çünkü müslümanlar İslam devletinin yokluğundan dolayı bir çok fit­neyle karşı karşıyadırlar. Akide fitnesi ki, en tehlikelisidir. Fitne, zarar açısından öldürmekten daha tehlikeli ve şiddetlidir. İslam düşmanları, İs­lam devletinin kurulmasını isteyen müslümanlara. "Bunlar dünya nimetlerinden yararlanmak istiyorlar. Makam, mevki, şöhret vs. peşindeler" gi­bi acaib görüşlerle saldırıyorlar. Bu saldırı biçimi en çirkin, en öldürücü sal­dırış biçimidir. İnşaallah bu çirkin saldırıya hiçbir şuurlu müslüman kan­mayacaktır.

Gençler,

Allah (c.c.) bu mukaddes görev olan İslam devletinin kurulma işini sizlere bıraktı. Size düşen buna layık olup ehil olmanızdır. İslam devleti­ni ilk kuran insanlar akidede sağlam, ahlak ve bilgide sağlam insanlardı. Onları Hz. Muhammed (a.s.) terbiye etmişti. Kardeşlik bağları sımsıkı, birbirlerine olan güven, saygı, sevgi son derece güçlü idi. Bu esaslarla kurulu olan bir İslam devleti yüzyıllarca devam etti, yıkılmadı. Bu esaslar ortadan kalkınca acı son kaçınılmaz oldu.

Ey gençler,

Sizlerden; derin, sarsılmayan sımsıkı çelik halatlarla bağlanmış, asla gevşemeyen ve yıkılmayan bir akide istiyoruz.

İnanç adamları olmanızı, laf adamları olmanızı değil.

Münakaşacı değil mücadeleci, malıyla, canıyla cihad eden, kitap ve yazılarla cihad eden değil..

Fasıklıktan, şirkten, küfür ve diğerlerinden uzak bir akide adamı ol­manızı istiyoruz. Daima hakim olmanızı ihlaslı sebat üzere olmanızı isti­yoruz, gevşek olmanızı değil.

Mukaddes davanın erleri olduğumuzu mutlaka bilmelisiniz. Böyle bir davaya kucak açmakla ne kadar şereflendiğinizi asla unutmayınız. Ve yine unutmayınız ki, Cenab-ı Allah (c.c.) bizden ve bizim çalışmalarımızdan çok zengindir ve asla bizim çalışmamıza ihtiyacı yoktur.

"Kim cihad ederse, ancak kendi yararına cihad eder. Allah, âlemlerden zengindir. (Kimsenin cihadına muhtaç değildir, insanların cihad ve ibadetleri kendi menfaatleri içindir.)"[197]

Hepimiz Rabbimizin yanında çok fakir ve her şeyimizle O'na muhta­cız. O ise her şeyiyle bizden zengin ve bizlerin hiç bir şeyine asla ihtiyacı yoktur.

Şunu iyice biliniz ki, bizler davetin varlığı ile ve bu davetin içinde olmakla şerefliyiz, kıymetliyiz. O dava olmadan, o inanç olmadan hiç bir kıymetimiz yoktur.

Şehid İmam Hasan el-Benna bize şöyle derdi:

"Eğer İslam ile olmaz iseniz, varlığınızın asla kıymeti olmaz. Dava ise sizinle kaim değildir. Siz olmaz iseniz, bir başkası ile bu dava yolu­muz devam eder."

"Eğer yüz çevirecek olursanız Allah yerinize başka bir toplum geti­rir de onlar sizin gibi olmazlar."[198]

Şehid İmam Hasan el-Benna hilafetin yıkılmasnıdan sonra müslümanların içinde bulunduğu perişan durumu gördü, bir şeyler yapmak ge­rektiğine inandı. Bunun için etrafındaki kötü ulema ve alimlerle görüştü, mutlaka birleşilmesi gerektiğini ve hilafetin kurulması için çalışılmasını telkin etti. Maalesef gerekli desteği bulamadı. O da bu mukaddes yolcu­luğa yanlız koyuldu. Allah (c.c.) ona yardım etti.

Resulullah'ın yolunu kendine tek yol olarak aldı. Bu sıkıntılardan kurtulmanın yegane çaresi Peygamber metodu idi ve o yolda yürüdü. İs­lam devletine giden adımlarına "Müslüman Kardeşler Teşkilatı"nı kura­rak başladı. Bu teşkilatın yolunu da Resulullah'ın yolu olarak belirledi. İslami hükümlerin belirttiği bir biçimde; müslüman kişi, müslüman aile ve müslüman toplumun oluşumuna yöneldi. Sonra İslami hükümlerin uy­gulandığı İslami bir devletin kurulabilmesi için ön hazırlık yaptı.

Şehid İmam Hasan el-Benna müslüman ferdin resmini şöyle çiziyor:

"Bedenen güçlü, ahlaken güvenilir, fikren olgun, kazançta kabiliyet­li, akidede temiz, ibadette doğru, nefis mücadelesinde galip, zamanına çok dikkatli, işlerinde hep tertipli, başkalarına daima faydalı."

İşte Şehid İmam Hasan el-Benna, müslüman bir kişiyi her yerde, konferanslarında, yazılarında, sohbetlerinde, kitaplarında ve daha bir çok yerlerde böyle anlatırdı.

Yine Şehid İmam,müslüman evin nasıl olması gerektiğinin altını da dikkatlice çizmiştir. Takva üzere kurulmuş bir temel, İslami esasların öğ­retildiği bir mekan, adetleri, yemeği, işlemesi, giymesi, sevinci ve hüzünüyle kısaca her şeyiyle İslami prensiplerin hakim olduğu bir mekan...

İnsanları hak olan bu dine güzellikle, kabul ve ikna yoluyla, kurtuluş ve faydalarının burada olduğunu belirterek davet etmeliyiz. Bizlerin top­lumun hepsine İslam dinini kabul ettirmeye gücümüz yetmez. Herkesi inanç yönünden aynı seviyede yetiştirmek elbette mümkün değildir. Ama binayı dikecek kadar bilgilere sahip olmaları yeterlidir. Toplumun geri kalan kısmı ise; İslam hükümlerinin uygulanması, halkın da İslam'ı yaşa­ması sebebiyle inanıp müslüman olacaktır.[199]

 

Davet Yolunda Zaman Faktörü

 

Bazıları yolun uzun ve meşakkatli olduğunu söyleyebilir. Ama bun­dan başka gidilecek yol yoktur. Gidilecek yolu kısaltıp hedefe çabuk ulaşmak gibi bir düşünce, hedefe varmadan binanın yıkılması demektir. Zaman ayarlaması asla kişilerin elinde değildir. Ancak ümrnet ve davanın örfü ile orantılıdır. İslam devletimiz yaklaşık olarak ondört asır devam et­ti. Sonra onu yıktılar. Bize bir hibe olarak verilen bu devleti koruyama­dık, elimizden gitti.

Evrensel olan bu dinin devletini kurmak için yaklaşık olarak yüz yıl­dır hangi ciddi gayretimiz var? Eğer prensiplerimizi kavrar, binayı yük­seltirsek Allah'ın yardımıyla tekrar o parlak günlere geri dönebiliriz.

Bütün bunlara ek olarak söylemek gerekirse; Allah (c.c.) bizleri asla neticelerden dolayı sorumlu tutmayacak, çalışmalarımızdan hesaba çeke­cektir. Hedefe ulaşmakta aceleci olmaya asla gerek yoktur. Bu, sünnetullah ve sünneti Resulullah'a da aykırıdır. Meyvaları olgunlaşmadan topla­mak zararlıdır. Her mevsimin meyva üzerinde etkisi vardır. Mevsiminde koparılmayan meyva olgunlaşmamış, ham bir meyvadır.[200]

 

Cemaat Kaçınılmazdır

 

Ey kardeşlerim, fıtraten ve imanımızın bir gereği olarak artık İslam devletinin kurulmasının farz olduğuna inanıyoruz. Şunu da bilmeliyiz ki, bu devlet asla tek başımıza çalışmakla kurulmaz. Ferdleri bir araya toplayacak, onların güçlerini ve çalışmalarını yönlendirecek, plan ve program içerisine sokacak bir cemaat farzdır. Ancak böyle bir cemaatla İslam dev­leti kurulabilir. Bu cemaat da; Rasulullah (a.s.)'ın yolunda giden, birbirlerini Allah rızası için seven, plan ve prensiplere bağlı İslam kardeşliğini seven ve benimseyen kişilerden oluşur.

Her müslünan genç böyle bir cemaatın ferdi olabilmek ve İslami devletin prensiplerini hayata geçirmek için çalışmalıdır. Hz.Peygamber (a.s.) de değiştirmeksizin ve bozulmaksızın aynı yolu takip etmiştir. Biz­ler de O'nun ümmeti olduğumuza göre aynı yolu takip etmeliyiz.

İşte "Müslüman Kardeşler Teşkilatının gittiği yol da bu yoldur. Kendisine Hz. Peygamber'i önder kabul etmiş ve O'nun prensiplerine sımsıkı sarılmıştır. Bütün aksi görüş, yıkma gayretleri ve tahrip çalışma­larına rağmen Allah (c.c.)'ın izniyle teşkilat bildiği yoldan asla taviz ver­meden hızlı adımlarla yoluna devam etmektedir. Bu Allah (c.c.)'ın bir lutfu ve keremidir. O'na ne kadar şükretsek azdır.

Hangi cemaat olursa olsun mutlaka kendine özgü bir çizgisi ve me­todu vardır. Bu metodunu uygulayabilmek için de içlerinden seçtikleri li­derlerinin emirlerini dinler ve itaat ederek uygularlar. Yoksa o cemaatın hedefine ulaşması mümkün olamaz.

Sünnet-i Seniyye bize; "üç kişi bir arada olursanız biriniz emir ol­sun" diyor. Onun emirlerini dinleyiniz ve uygulayınız buyuruyor.

Bazı şer odakları bu prensipleri sıkı şekilde uyguluyor. Hatta hırsız çeteleri, mafya çeteleri vs..'ler aralarında bunu uyguluyorlar da müslümanlar neden uygulamasın? Batıl olan davalarında emirlerine itaat ederek hedeflerine ulaşırlarken, hak olan davamızda neden bizim bir liderimiz olup hedefimize ulaşmayalım? Böye bir cemaat içerisinde yer alan her ki­şinin prensiplere uyması, liderin dediklerini dinlemesi ve uygulaması gerekmektedir.

Onun için İmam el-Benna bize biatin rukunlarını anlatırken on ana temele oturttu, sekiz veya dokuz değil on... Neden on? Büyük deneyim ve tecrübeler neticesinde gördük ki, cemaattaki kişi ancak bu on prensibe bağlı kalırsa hakkıyla biat etmiş sayılacaktır ve saftaki yerini alacaktır. Bu rukunlardan birinin yerine getirilmemesi, cemaattaki sağlamlığı sarsa­cak, o kişiyi cemaat şuurundan uzakta bırakacak, yeni baştan yola başla­yacaktır. Bunun için bizler bu on prensibi sıkıca kavradık ve onun tadını hep aldık.

İmam el-Benna, "Anlayış"ı biatin ilk rüknü sayıyordu. Bu perensibi açıklamak için ise yirmi tane kaide koyuyordu.

Anlayış çok önemli bir prensiptir. Eğer bir ferd ve cemaatta anlayış, şuur ve kavrayış, doğru ve güzel ise, o anlayış üzerine her şeyi bina ede­biliriz. Çünkü orada bakışlar düzgün, kavrayışlar geniş, akıllar selimdir. Eğer bir ferd ve cemaatta bu prensip bozuk ve hatalı ise, o ferd ve cemaa­tın bakışları miyop, kavrayışları bozuk, geleceği sönüktür. İslami cemaat­ların arasını açan da anlayış prensibinin olmayışı veya iyi kavranılmamasındandır.

İmam el-Benna İslam'ın iyi öğrenilip uygulanabilmesi için "anlayış" prensibini her şeyden öne aldı. Ancak bu şekilde Resulullah'ın bizlere mi­ras olarak bıraktığı o temiz dini tahrif ve bid'atlardan kurtulmuş olarak anlayabileceğimize inandı. Bu yirmi kaide son derece öz, kısa ve anlaşıl­ması kolay bir biçimde ele alındı. Çok okuyup anlamamaktan bu yirmi kaideyi okuyup anlamak daha önemli oldu. Bu sayede asli olmayan tali meseleler ortadan kalktı. Bütün bunlardan maksat ise; kitab ve sünnetteki İslami düzgün bir şekilde anlamak içindi. Kalkıp kitap ve sünnetten son­ra, yirmi kaynak kaide koydu diyenlere şaşmamak elde değil.

Bu kaideler kitap ve sünnete ek olarak konulmuş kaideler değildir. Bilakis o iki kaynağı en güzel bir biçimde nasıl kavrarız diye konulmuş kaidelerdir.

Mesela bu kaidelerin ilki olan: İslam din ve devlet, mushaf ve kılıç, ibadet ve liderlikdir. Yani İslami bu evrensellik içerisinde kavramak, ba­zısını anlayıp bazısını yok kabul etmek olmadığını anlatmak için bu kai­deler konmuştur. Maalesef kimileri, İslam'ın bazılarını anlayıp bazılarını da işlerinin geldiği bir biçimde anladığını görüyoruz...

İmam el-Benna bütün müslümanların bir çatı altında toplanmasını öngörüyordu. Yegane isteği bu idi. Bunun çok zor bir istek olduğunu da biliyordu. Aslî kaynaklarda bir olan bir milletin, tali ve fer'i kaynaklarda ayrılığa düşmeleri, birleşmeleri için bir sebeb değildi. İmam el-Benna bu sözünü şöyle açıklıyor:

"İttifak ettiğimiz konularda birleşelim, yardımlaşalım, ihtilaflı konu­larda da birbirimizi mazur görelim."

İslam'ın asıl kabul etmediği pek çok konularda binlerce görüş vardır. Her bir görüşün de kendine has delili vardır. Bu görüşlerin bazıları diğe­rinden daha kuvvetlidir. İmam el-Benna hiçbir zaman kardeşlerden bir görüş üzerinde takılıp kalmalarını istemiştir. Kardeşleri bir mezhebe veya bir görüşe davet etmemiştir. Güçlü delili olan görüşleri kabul etmiş ve ona göre amel etmiştir. Kardeşleri de asla sıkmamış, serbest bırakmıştır.

Bir görüşü alıp diğer görüşü almamak veya aksinin olması kişiyi dinden çıkarmamaktadır.

Evet, hareketler güçlü deliller üzerine kurulmalıdır. Aldığı delillerin kaynakları sağlam olmalıdır. Bunun bilincindeyiz. Ama gençlerimiz ara­sında öyleleri var ki, birinin sağlam dediği kaynağa diğeri zayıf diyor ve­ya tersi de oluyor. Hal böyle olunca tekfire kadar gidilebiliyor. Bu da teş­kilatı zedeliyor. Onun için bir mezhep veya bir görüş üzerinde takılıp kalınılmasını Üstad el-Benna sakıncalı bulmuştur.

Şüphesiz bir teşkilatın içindeki fertler birden fazla anafıkir üzerinde, değişik değişik görüşlerde, değişik fikir akımları içerisinde olmazlar. Çünkü teşkilatın içerisinde bulunan her insan, o cemaatın fikrini, yardı­mını ve görüşünü benimser.

Bir misal vermekte yarar var:

Biz hapisde zindanlarda olduğumuz zaman, içerideki azab ve işken­cenin tabii sonucu olarak ortaya tekfir cemaatı çıktı. Böyle bir fikir bizim aldığımız, okuduğumuz ve bi'at ettiğimiz teşkilatın görüşlerine ters idi.

Biz o cemaatla güzel bir şekilde orada oturduk, konuştuk, yaptıkları­nın yanlış olduğunu, işkenceyi hepimizin çektiğini, ama bizlerin bu in­sanları tekfir edemiyeceğimizi anlattık. Bir çoğu ikna oldular ve Allah'ın izniyle fikirlerinden geri döndüler. Çok az bir grup fikirlerinde ısrar etti­ler.

O zaman bizim liderimiz olan Hasan el-Hudeybi -ki hapisde o za­man beraberdik. Onlara, yaptıklarının yanlış olduğunu, bizim bunun üze­rine biat etmediğimizi anlattı. Böyle bir fikrin hem teşkilat açısından ve hem de dini açıdan çok sakıncalı olduğunu onlara söyledi. "Eğer ısrar ederseniz, kendi yolunuzu kendiniz çiziniz bundan sonra "kardeşler" teş­kilatının birer üyesi değilsiniz ve asla bu fikri de "kardeşler" teşkilatına atfedemezsiniz" dedi. İşte emanete vefalık ve biatin on esası...

Diğer taraftan bizim teşkilatımıza; "Bunlar sadece insanları lafla İs­lam'a çağırıyorlar, amel ve ihlası, cihadı, hareketi yaşamıyorlar" gibi çir­kin iftiralar atmaktadırlar. Böyle bir iftira, bizleri can evinden vurmakta­dır. Bu kadar çektiğimiz işkence ve sıkıntıları hiçe saymaktadırlar. Vefa ve biat adabına tamamen ters düşmektedirler. Elbette bu ithamlara söyle­yecek bir çift sözümüz vardır.

Eğer "ihlas" kaidesine bakarsak bunu ibadet bahçesinin en önemli esaslarından kabul ettiği anlaşılır. Amellerin ancak Allah'a karşı ihlaslı bir biçimde yapıldığı zaman kabul olacağı kesindir.

"Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve Rabbine (yaptığı) ibadete hiç kimseyi ortak etmesin."[201]

Amel ve ibadet kaidesi; en önemli bir kaidedir. Çünkü bu kaide sa­yesinde yollar aydınlanır, mihenk taşları oluşturulur. Sonra da müslüman ferd, müslüman aile ve müslüman toplum oluşur. Yine bu kaidenin ışı­ğında müslüman hükümet, devlet, hilafet ve evrensel liderlik oluşur.

Hiç bir kimse yolda yürürken bunların aksini iddia edemez ve bu ka­idelerden vaz geçemez. Ne kadar çile ve işkence uzarsa uzasın amelsiz asla hedefe ulaşılmaz!...

Yine cihad kaidesi de böyledir. Bilinmesi açısından söylüyoruz ki biz; "Cihad bizim yolumuzdur" diye daha ilk etapda söylemişizdir. Hede­fe, ancak bu cihad yoluyla ulaşabiliriz. İşin ana noktası cihaddır.

Keskin hak gücünü Allah düşmanlarına indirmeden olur mu? Allah yolunda maldan, candan evlattan fedakarlık yapmadan olur mu? Kendi yolunda O'nun istediğini, mal ve can vermekte nasıl cimrilik edebiliririz?

"Cimrilik eden, kendi nefsine karşı cimrilik etmiş olur. Allah zen­gindir, sizler fakirsiniz. Eğer yüz çevirecek olursanız, Allah, yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar."[202]

Her genç Allah için, Allah'la beraber düşmanlara karşı çarpışacağı, canıyla, malıyla katılacağı, her şeyini O'na vereceği günü beklemeli ve o aşk ile yaşamalı.

"Allah, mü'minlerden canlarını ve mallarını cennet kendilerinin ol­mak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşanlar, öldürürler ve öldü­rülürler. Bu, Allah'ın Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da üslendiği gerçek bir sözdür! Kim Allah'tan daha çok sözünde durabilir? O halde O'nunla yaptığınızla alış verişinizden ötürü sevinin. Gerçekten bu, büyük başarı­dır."[203]

Gökle yer kadar olan cennet çok pahalıdır. Oraya girebilmek için ne­fislerinizi, canlarınızı ve mallarınızı Allah'a yani onun yolunda satmak zorundayız. İsteyerek veya koşarak O'na gitmeliyiz. [204]

 

Cihad'da İtaat Şarttır

 

Cihadda itaat esastır. Bir hareketin bölünüp parçalanmaması için o teşkilatın liderine itaat etmek şarttır. İslami daireyi aşmadığı müddetçe itaat esastır. Bu itaat işini her kişi kendi nefsine kabul ettirmelidir. Sonu­nun hayırlı, azab ve dünyevi bazı çilelerden kurtulabilmesi için sabretmeli, itaat etmeli ve sebat üzere olmalıdır.

Batıl fikirlerini insanlık alemine hakmış gibi sunanlar arasındaki ita­at varken, hak olan bizim davamızda bu prensip daha önemli bir şekilde varlığını göstermelidir.

İtaati daha içine sindirememiş bir ferdin cemaattaki fonksiyonu ne olabilir ki? O kişi hala nasıl bir davadan bahsedebilir?

Bizler o zor çile ve işkenceli günlerimizde her konuda imtihan ol­duk. Biat konusundakileri sizlere yukarıda açıklamaya çalışmıştık. İki ta­rafın anlayışını düzeltmek ifretten kurtarmak için biat kaidesine sımsıkı sarılmış bulunuyoruz. Yine ihlas, cihad ve bu uğurda şehid olma kaidele­rinden imtihan olduk. Hele sebat etmek... evet... bu davada sebat ve istik­rarlı olmak... en büyük imtihanımız bu idi.

1954'de bize verilen hapis cazası...

1956'da her kim Abdunnasır'dan eman diler, af diler, sen haklısın derse dışarı bırakıldığı yıllarda, istikrarımız ve sebatımızla çok şiddetli imtihan edildik. Müebbet hapis dahi olsa bu şekilde kim boyun eğerse serbest bırakılıyordu. Bazı kardeşler bu şekilde çıktılar. Allah içeridekilere sabır ve sebat verdi. Bazıları içeride yirmi yıl kaldı. Zindanlarda yirmi yıl dile kolay... Sadece bu dava için ve siz temiz nesillere İslami aktara­bilmek, davanın evrenselliğini anlatabilmek için...

Ey gençler,

Şehidlerimiz ve gazilerimiz insanlık alemine ışık tuttu... Şehid abi­deleri ve sabır sebat abideleri olarak Rablerine kavuştular.

Gençler,

Biraz düşünürseniz, hapisteki herkes imanının lezzetini ve sebatın karşılığını aldılar.

Peki gençler, sizin önünüze bütün bunlardan sonra nasıl bir sonuç çı­kıyor? Elbetteki Allah yolunda cihad ve amelin müsbet bir sonucu ortaya çıkmaktadır. Bunca tecrübeler, sebatın ve istikrarın neticesinde olmuştur.

İnsanlar kalktılar ve şöyle haykırdılar:

"Gayemiz Allah, liderimiz Rasulullah, Anayasamız Kur'an, yolumuz Cihad, en büyük emelimiz Allah yolunda şehid olmaktır..."

Sonra bu haykırışlarını işkenceler, azablar v.s... ile ispatladılar. Hep­si yalnız kaldılar ve tahammül ettiler.

Belki içinizden şöyle bir ses gelebilir.

"Acaba onlar gibi bizler bütün bunlara dayanabilir miyiz? Hepsi in­sanın gücünün üstünde olaylar, cihad etsek olmaz mı?"

Allah (c.c.)'ın rahmeti ve bereketiyle gelecek nesillere örnek olması için bizleri sebat ve istikrarla imtihan edip zafere ulaştırdı.

Diğer bütün arzulardan soyutlanıp bu davaya adanmak gerekmekte­dir. Bu da bir kaidedir. Hiç bir kişinin Allah'ın emir ve davetinden başka şahıs ve sultaların emrine girmesi düşünülemez. Her zaman Allah'ın ve O'nun cemaatının daveti ve emrinde olmak gerekir.

Kardeşlik ilkesine gelince, bu kaide en önemli prensiplerden biridir. Kişileri birbirlerine bağlayan sarsılmaz bir güçtür. Kişiye güvenirliliği, kişiliği ve şuuru veren kardeşliktir. Kardeşlik bir binanın tuğlaları gibidir ve bir birinden ayrılmazlar, bilirler ki, ayrılırlarsa o bina mutlaka yıkılır.

Kardeşliğin en alt mertebesi. Allah için kalbinde onun rahatlığının tadını hissetmedir. En üst mertebesi de kendi ihtiyaç içinde olduğu halde kardeşine yardım etmesidir. Buna "İşar" denir.

Davetin hedefe varmasında kişilerin şahsi çekişmelerine ve ihtilafla­rına asla müsade edilmemelidir. Aralarında kardeşlik bağı olmayan, sevgi-saygı bağı olmayan hiç bir topluluk, savaş meydanından veya diğer çe­tin olaylardan zaferle çıkamazlar. Onları zafere ulaştıracak tek güç kar­deşliktir. Gerçek dost, her zaman kardeşini kendi nefsine tercih edendir. Onun nefsini kendi nefsinden üstün tutandır. O olmazsa kendisinin de olamayacağını bilir. O kendisiyle olmazsa bir başkasıyla olabilir. Onu ka­çırmamak için onu tercih eder. Şiddetli günlerde koyunları kurtların yedi­ğini bilir. Kardeşi hakkında en ufak bir kin ve haset taşırsa, o biatında as­la samimi olamaz. Yerinde sayar ve bir adım dahi ileriye gidemez.

Doğruluk ve güvenilirlik kaidesi de yukarıdaki kaide ve prensipler gibi çok önemidir. Askerle komutan arasında kardeşlik, sevgi ve saygı bağının oluşması için elbette güvenilir olmak esastır.

Cemaatın hedefe ulaşması, kişilerin birbirine güvenmesine ve liderin askerlerine güvenmesindeki dereceyle orantılıdır. Birbirlerine olan güven sarsıldığı zaman, saflarda gevşeme oluşur ve dağılım başlar. Böylece düşman hedefine ulaşır.

O şiddetli hapis günlerimizde bu hususta nice imtihanlardan geçtik. Kardeşlerimizi yok etmek istediler, Allah (c.c), zalimlerin emellerini bo­şa çıkardı ve zafer inananların oldu.

Biz o zor günlerde dahi birbirimize olan güvenimizi asla yitirmedik.[205]

 

İnsanlığın Yönünü İslam'a Çevirmek

 

İslami devletin geleceğini iyi temeller üzerine oturtabilmek için bu İslâmi akışın geçmişini, şimdiki halini ve geleceğini çok güzel bir şekilde gözden geçirmek gerekmektedir.

İslam devletinin çöküş dönemlerine bakınca, çok küçüldüğünü, hila­fetin söküşünün ise 14. asırda olduğunu görürüz. Çok yakın bir zaman öncesidir bu. Fakat Allah (c.c.) "Müslüman Kardeşler Teşkilatı"nı hilafe­tin ortadan kalkmasından sadece dört yıl sonra kurulmasını diledi. Bu, İs­lam devletinin tükenişinden hemen sonra yeniden dirilişinin bir emaresidir.

Ne kadar Allah'a şükretsek azdır.

Bunları iyi bir şekilde anlayabilmek için, elli senedir müslümanların durumuyla şimdiki durumunu karşılaştırmak gerekir.

Sonucun ne kadar sevindirici olduğunu görürüz.

Elli senedir İslâm'ın evrensel fikrinin hiçbir yerde olmadığını görü­yoruz.

Hayatın hiçbir devresinde İslam yok.

Hatta tahkir bile ediliyor. "Hiç, din siyasete alet edilir mi?" gibi şey­tani sözler söyleniyor.

Yine Allah'ın kanunlarının ve şeriatının tatbikini istemek dahi gerici­lik sayılıyor. Cihad ruhu neredeyse tamamen unutulmuş, ortadan kalk­mış. Din, ihtiyarların dini olmuş.

Gençlerde ise din olumsuzluklar yaratmış.

Ama şimdi öyle mi? İslam'ın evrenselliği, hayatın her safhasında yer alması ile teoriden çıkıp pratiğe girmiştir.

Allah'ın bir kitabının olduğu, bununla devletlerin yönetilebileceği fikri dünyada kabul görmeye başlamıştır. Bu artık dost düşman herkes ta­rafından kabullenilmiş ve hep bir ağızdan tatbik edilmesi istenir hale gel­miştir.

Cihad ruhu müslüman gençlerde adeta volkanlar gibi patlamış. Bu­nun en güzel örneğini de Filistin cihadında görmekteyiz.

Din, ihtiyarların dini olmaktan çıkmış, artık gençler arasında da olumlu bir şekilde yer almıştır.

Bu fikirler sadece İslamf beldelerde değil, bütün müslümanların ya­şadığı halkı müslüman olan devletlerde de kabul görmüştür.           ,

İşte bunlar birer tohumdur. Bu tohumlar İslâm devletinin oluşuma yardımcı olacaktır. Zaten olmaya başlamıştır da, çok şükür.

Müslümanlar artık kendi işlerini görmeye başlamışlar, dünya fesatçı­ları istemese de artık doğuş başlamıştır. Bunların hepsi son senelerde İs­lam'ın yayılmasının birer delilidir.

Allah'a şükürler olsun.

Buna karşılık kardeşlerim, batı alemini madde sarhoşluğu yıkmakta­dır. Batı insanı, doğu insanına karşı medeniyetini, kültürünü, parasını kullanmıştır. Doğu insanı da Kur'an'ı terkedince kurtuluşun maddede ol­duğu zannederek batı hayranı olmuştu. Bu hastalık, küçüğümüzden büyü­ğümüze kadar, hepimizi kaplamıştır.

Ama artık batıda ahlaki çöküntü çoktan başlamıştır. Bu çöküntü, di­ğer olumsuzlukları da beraberinde getirmiştir.

Ekonomik ve kültürel yıkılışlar birer birer başlamıştır. Bizlerde çok şükür bu batıcılık sarhoşluğundan kurtulma başlamıştır.

Madde çöküntüsünden kurtulup İslami yükselişe hızlı bir geçiş var­dır.

Yüce Allah insanlığın rotasını madde bataklığında İslami değerlerin hakim olduğu yöne çevirecektir. Çok yakın bir gelecekte bu gerçekleşe­cektir. Bunun güzel emareleri de zaten şimdiden görülmektedir.

Din tamemen Allah için olana kadar böyle devam edecektir.

Batılı ilim adamlarından birisi bu konuya bir eserinde değinmiştir:

Değindiği kitabının adı: "Yarınların Hakemi İslam Olacaktır."

Bu eserinde hristiyanlık alemini gelişmelere karşı uyarıyor. İslam devletinin yakında tekrar kurulacağını ve karşısında da Avrupa'daki hiç bir gücün duramayacağını belirtiyor.

İmam el-Benna bu konulara bir risalesinde şöyle değinmiştir.

"Bir zamanlar insanlık aleminin yönü tamamen doğu idi. Ne zaman­ki Roma ve Yunan medeniyeti ortaya çıktı, batıya yönelindi. Sonra ikinci kez tekrar doğuya.

Önce Musa, sonra İsa ve sonra da Muhammed'i anlayış hakim oldu.

Sonra doğu büyük gafletine, batı da büyük diriliğine doğru her alanda yol aldı.

Sünnetullah olarak tekrar ikinci kez insanlık alemi batıya yöneldi. İste bu batı dünyanın gözü önünde yakıyor, yıkıyor zulmediyor.

Ancak güçlü ellerin, İslam sancağını alıp onlara karşı koyması ile bu akın duracaktır. Elinde Allah'ın kitabı ile iman orduları bu gidişe dur diyebilecektir. İnsanlık alemi, içinde bulunduğu bu bataklıktan ancak böyle kurtulacaktır.

İşte bu fırsatı bizlere verdiği için bizleri kendi yoluna çevirip sapık­ların yoluna meylettirmeyen Allah'a hamd olsun.

Bu söylediklerim asla hayal sanılmasın, tarih bunları doğruluyor. Allah bize nasip etmez ise öyle bir topluluk getirir ki, O onları, onlar da O'nu severler. Müminlere karşı saygılı, kafirlere karşı ise çok güçlüdür­ler.

Bu, Allah'ın bir lutfudur. Kullarında dilediğine bu lutfu verir.

Allah'ın rahmeti geniş ve ilmi büyüktür. Bizler bu dine mensup olma şerefinden asla mahrum olmak istemiyoruz."

İşte Üstad el-Benna'nın yıllar önce söylediği sözler. Bizler buradayız ve bu büyük değişikliğin ışıklarını görmekteyiz. Bu, ince bakış ve olayla­rı kavrayış neticesinde ortaya konulmuş görüşlerdir.

"O, elçisini, hidayet ve hak din ile gönderdi ki müşrikler hoşlanmasa da onu, bütün dinlerden üstün getirsin."[206]

İnsanlık aleminin yönünü İslâmi devlet yönüne çevirmek ciddi kai­deler ister. O kaidelere sımsıkı sarılmakla olur.

Zayıf, kimsesiz, yetersiz prensiplerle bu hedeflere ulaşılamaz.

Müslüman yöneticiler İslam'ın prensiplerini benimseyecek ve başka prensiplerle hareket etmeyecektir. Kendi koltuğuna da başkasının otur­masına müsade etmeyecektir.[207]

 

Nefsini İslah Başkalarını Davet Et

 

Ameldeki sloganımız şudur:

"Nefsini temizle ve başkalarının nefsini düzeltilmesi için de davet et."

Nefsimizi; terbiye ederek, onu bütün kötülüklerden temizleyerek yükseltebiliriz. Bu yüceliklere başkalarını da katmak için geceli-gündüzlü durmadan çalışırız. Başkalarını davet ederken sabreder, gelen bütün eza ve cefalara katlanırız.

Bizim için Resulullah (a.s.)'ın hayatında güzel örnekler vardır. O, in­sanları Allah'ın yoluna davet ederdi. Davet sırasında karşılaştığı bütün zorluklara sabreder ve yoluna devam ederdi.

Bu hususta şöyle buyuruyor:

İmam el-Benna bu anlamları içeren sözlerinin birinde şöyle diyor:

"insanların yanında bir ağaç gibi olun. Onlar size taş attıkça, siz onlara meyvalarınızdan atınız."

Biz biliyoruz ki, Allah yolunda davetçi olmak ve sabır sebat göster­mek büyük bir şereftir, sevabı da çok büyüktür.

"(insanları) Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "ben müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?"[208]

Hz. Peygamber efendimiz (a.s.) bir hadiselerinde şöyle buyuruyor:

Biz insanları bir partiye, topluluğa, sucuya veya bucuya veya her­hangi bir lidere çağırmıyoruz. Biz insanları Allah yanında kabul olan Al­lah'ın dinine çağırıyoruz.

Bizim üzerimize düşen; bu insanları gururlanıp, büyüklenmeden gü­zel tavsiyeler ve vaazlarla İslam dinine çağırmaktır. Allah'ın dinine çağır­mak için önce, o dini güzelce öğrenmeliyiz ki, başkalarına öğretebilelim.

İlim, insanı; amel, hareket ve cihada yönlendirir. İman bizi değiştirir ve bizi mü'min bir insan yapar.

İmam Hudeybi şöyle derdi:

"Sizler İslam devletini önce kalbinizde kurun. Topraklarınızda is­lam devleti sonra kurulur."

Aziz kardeşlerim.

Kendi nefsini temizlemeden ve bu dini güzelce öğrenmeden asla başkalarına faydalı olamazsın. Ancak bunları yaparsan insanlara faydalı olabilir, zafere ulaşabilirsin. Kendin kaybettiğin değerleri bir başkalarına nasıl verebilirsin ki?[209]

 

Deneme, Tecrübe Ve İmtihan

 

Sünnetullah olarak bir gerçek vardır ki; Allah (c.c.) kullarını deneye­cek ve imtihan edecektir. Onun için bu kainatı yaratmış ve insanları gön­dermiştir.

"Elif, Lam, Mim. insanlar yalnız "inandık" demekle, hiç sınanma­dan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun biz, onlardan öncelerini sı­nadık. Elbette Allah (sınayıp) doğrulan bilecek, yalancıları bilecektir."[210]

"Yoksa sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve O'nunla birlikte inananlar: "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek olmuşlardı, iyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır."[211]

İmam el-Benna bu sünnetullah'ı yakınen yaşadı. Davetleri esnasında çok sıkıntılar çekti.

Bizlere de şöyle dedi:

"Sizler, davet ehlinden birer erlersiniz. Yolumuz uzun ve çetindir. Sabredebilecek misiniz?"

Evet davet yolu imtihan yoludur ve dikenli yollarla doludur. Bizlerin mutlaka sabredip hedefe ulaşmamız gerekmektedir.

Bundan sonra kimilerinin boş itirazlarına asla kulak vermeyiniz.

"Davet işi zor iştir, gidilen yol yanlıştır, yanlış sonuçlar doğurur," gibi za­yıf inançlıların sözlerine iltifat etmeyiniz. Ya da zalimlerin: "Onlar aslın­da makan, mevki peşindeler, ülkemizi karanlığa gömecekler, niyetleri kan dökmektir." gibi sapık sözlerine kulak vermeyiniz.

Allah'ın bir hikmeti olarak hedef ve zafere ulaşmak için, çile ve iş­kencelerden geçilmektedir. Çünkü Allah'ın davası ağırdır, her terazi onu kaldıramaz, er kişiler ister. Evlerinde oturan korkakların işi değildir. Elbetteki deneneceğiz ve imtihan olacağız.

"Senden önce de elçiler yalanlanmıştı. Yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine sabrettiler, nihayet onlara yardımımız yetişti. Allah'ın keli­melerini değiştirebilecek kimse yoktur. Sana da elçilerin haberinden bir parça gelmiştir..."[212]

Yeri gelmişken burada bir konuya işaret etmek istiyoruz. Hepimiz insanız. Hepishanenin o işkencelerini, o dehşetini duyunca korkanlar ol­muş olabilir. Bu gayet doğaldır. Ama onu tadıp da sabır ve sebat göste­renler Allah'ın büyük nimetlerine ermişlerdir. Dünya ve ahiret nimetlerin­den istifade etmişlerdir.

"Allah inananları, dünya hayatında da, ahirette de sağlam sözle tesbit eder."[213]

O Allah kalbine bir huzur bir rahatlık verir. Ruhu semalara yükselin­ce de cesedin yorgunluğu hafifler ve küçülür. Bunu hem dünyada hem de ahirette hisseder.

Bu anlamda size bazı olayları anlatmak istiyorum:

Biz ilk hapse 1948-51 arası girmiştik. Tek odalı hücrelerde 11 ay kaldık. Geceleri bir birimizle sohbet etmek için zindandaki kovaların üzerlerine çıkardık. Hakkımızdaki hükümleri ancak kovanın üzerine ba­sıp kapının üst boşluğundan geceleri sessizce konuşurduk. Bizler mahke­me ve hükümleri beklerken içimizdeki kardeşlerimizden birisi;

"Hz. Musa (a.s.) evlenebileceği bir kızı alabilmek için sekiz-on yıl mihir olarak çalıştı. Sizler Allah'ın cennetteki hurilerini almak için kaç yıl çalıştınız? Onu hakettiniz mi? Size kaç yıl verirlerse versinler onu az ola­rak kabul edin." dedi.

Yine diğer kardeşlerden birisi;

"İçeride tek başına hiç kimseyle görüştürülmeksizin yıllarca kaldı. Sanki Allah'la beraber olduğunu, ne kapı ne duvar, ne tavan, ne zindan olduğunu, adeta her tarafın açık olduğunu belirtiyordu. İhtiyacı olduğu zaman kapıya yöneliyor ve kapı kolayca açılıyor. Kapıdaki nöbetçi her şeyden habersiz bir şekilde belki de korkudan bakıyordu..." diye anlatıyordu.

Diğer bir kardeşimiz de; zindana atılıp üzerine demir kapılar kapa­nınca, içinin daraldığını hissedince hemen tefekküre daldığını ve: "Bura­nın zindan değil de kabir olduğunu, Allah'la karşılaştığını ve kendisinin cennete girebilmek için yeterli derecede amelinin olmadığını, Allah (c.c.) onu dünyaya tekrar gönderdiğini, bu fırsatı iyi değerlendirmesi gerektiği­ni" düşündüğünü söylüyor.

Kardeşlerim,

Daha bunlar gibi binlercesini anlatmak mümkündür. Allah'ın lutfu ile zindanlardaki işkence ve çileler inananlar için birer Medrese-i Yusufiyye olmuştur.

Cellatların ve zalimlerin işkenceleri bize ancak hız vermiştir.

Bize düşen; bu yolda sabır üzere, istikamet üzere davamızın sarsıl­maz savunucusu olmamızdır...[214]

 

Tecrübeleri Devralma Ve Kaynaşma

 

Madem ki her nesil bir önceki neslin tecrübe ve yaşantısını deviralır... O halde işte önümüzde hazır bir hayat biçimi, yaşamış, tecrübe edil­miş, bütün eksikliklerden uzak bir miras var, niçin buna sahip çıkmaya­lım?

Gençler, bizlerin ulaştığı bu noktadan ileriye Allah'ın yüce devasını devralın ve ilerletin.

Her gencin hayatını düzeltmesi, ondan emin olması, güzel bir hayat tarzı benimsemesi kaçınılmazdır. Bir teşkilata girip o cemaatın bir ferdi olması esastır. Çünkü hayat bir bütündür, tek başına asla yaşam olmaz.

İşte size uzanan bir el ve cemaat... Tutun onun elinden, bunu bir fır­sat bilin.

Size uzanan bu davet elinin asla sağ veya sol elinizle itmeyiniz.

Sağdan veya soldan medet ummak için tahrif olmuş fikirler etrafında dolaşmayınız.

Eğer bizim neslimizle sizin nesliniz bir kaynaşırsa, artık korkulacak, üzüntü duyacak hiç bir mesele kalmaz.

Şu andan itibaren hiç birinizin bu konular hakkında bir şüphesi kal­masın. Eğer içinde bir sıkıntı, bir şüphe var ise onu gidermek için ehline müracaat etsin, Şeytanın hilelerine asla alet olmasın.

Müslüman kardeşleriniz hakkında iyi şeyler söyleyin ve iyi şeyler düşünün. Sorun, araştırın ve gerçek olan tek doğruyu bulun..

"Müslüman Kardeşler" hakkında ileri geri konuşulanlara araştırma­dan kanmayın. Taşkınlık yapmayın.

Kardeşlerim,

Bu tür şeyler yeni değildir. Bundan önce de nice şiddetli ithamlarla karşı karşıya geldik. Ama Allah'ın lutfuyla hepisinden yüz akımızla çık­tık.

Olaylardan çekinmeyin, gizli, örtülü işleriniz olmasın. Üzeri bulutlu işler yapmayın. Şeffaf olun. Herkese açık olun.

Bizler büyük imtihanlar içerisindeyiz. Elbette böyle saldırılar ola­caktır.

Sabır ve istikamet üzere olmaya devam ediniz.

Kardeşlerim,

Bizler şu dünyada misafirleriz. Size karşı da misafiriz. Ömrümüz az kaldı. Bizim neslimizden ve tecrübelerimizden istifade edin. Ne güzel her şey önünüzde hazır.

İbadetlerinize dikkat ediniz.

Allah sizinle beraberdir...

Hepinizi Allah'a emanet ediyorum.

Allah'ın rahmeti üzerinize olsun.[215]

 

12. DAVET YOLUNDA DUALAR

 

Sunuş

 

Müslümanın dava eri ve inanç askeri olabilmesi için ve el-Hayy (da­ima diri), el-Kaviyy (daima her türlü güçle güçlü) olan Allah'a iman et­mesi gerekir. Bu, davet yolundaki engelleri aşabilmesi, ayak sürçmelerin­den uzak kalabilmesi ve sırat-ı müstakimden ve doğru yoldan saptıran vi­rajlardan uçmaması için davet yolundaki müslüman kardeş için en gerekli şeylerdendir.

Allah'a iman ve bağlantının güçlülüğü, zaferi gerektiren şeylerden ve zaferin sebeplerindendir.

'Davet Yolunda Dualar' bölümümüzün bir başka maksadı da hidayet, başarı, yardım, istikamet, rıza ve kabul dileyerek, yakarışın başbaşalığında Allah'la irtibatı ve O'nunla yaşamayı takviye etmektir. Müslüman kar­deşin gönlündeki bütün hisler ve duygular ile, davet yolunda kendisine musallat olan tüm umutlar ve acılar bu maksadı teşvik eder. Öyle ya; gönlünü o yakarış için arındırdığı ve çabası o yakarışa yöneldiği zaman kulun Rabbine olan yakarışı ne güzeldir ve o yakarışın nefsindeki etkisi ne büyüktür. Tadını alan bilir ve devam eder.

Allah'ın kulları her an ve her zaman Rablerine dua ederler. Ve O, kullarına yakın olup kendisine dua edildiğinde dua eden şahsın isteğine karşılık verir.

Nitekim şöyle buyurmuştur:

"Kullarım sana beni sorunca (haber ver ki) işte ben muhakkak yakı­nımdır. Bana dua edince ben o dua edenin davetine icabet ederim. O halde onlar da benim davetime (itaatle) icabet ve bana iman (da) devam etsinler. Ta ki, (o sayede) doğru yola ulaşmış olurlar."[216]

Fakat yakarışın kendine has bir havası, üslupları ve seçkin tabirleri vardır. Özellikle teheccüd namazı kapsamında, gecenin son kısmında olursa..

Öyle bir zamanda ki gözlerin görmesinden, kulakların işitmesinden ırak olarak gecenin sessizliğinde, insanlar uyurken Allah'la başbaşa kalı­nır ve O'na yalvarıp yakanlır.

Allah Teala bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Rabbinize yalvara yakara gizlice dua edin."[217]

Yakarırken gönül O'ndan gayrı her şeyden arınmış ve Allah'a ibadet etmekten hoşlanmış olarak, zayıflığın ve kurnazlığın fayda vermediğinin bilincinde olur. O'na sığınan ve el-Kaviyy el-Aziz'den yardım talep eden bir havada ve günahlarını, Allah'ın hakkını edadaki kusurlarını itiraf etmekle, el-Afüvv (çokça afeden), el-Gafur (çokça bağışlayan)'dan afvü mağfiret isteme hususunda ısrar eder.

Bununla beraber, O'nun azabından korkup ürken bir atmosferde Al­lah'a karşı samimi olmalıdır.

Ayrıca Rahman ve Rahim olan Allah'tan rahmet talep etmekle bir­likte korku ve rağbet, arzu ve ümit duymalıdır.

Yakarışta hamd; sena, şükür, dua olur..

Allah'a tazim ve takdir, O'nu takdis ve iclal olur..

Teşbih, tehlil (La ilahe illallah - Tevhid), tekbir olur..

Tevekkül, inabe, tevbe ve istiğfar olur...

Bütün bunlar; "O, onları sever, onlar da O'nu severler"[218] aye­tinin anlamına girer.

Gece namazı (teheccüd) ve yakarış, her müslümana gereken şeylerden olunca, bu, davet yoluna koyulan şahıs için daha bir gerekli olur. Çünkü o, buna daha çok gereksinim duymaktadır. Gece namazında, davetçi için yolun çilelerine, davetin güçlüklerine ve ihtiyaç duyduğu sabır, güç, kararlılık ve irade gibi şeylere katlanabilmesi için güçlü bir hazırlık vardır..

Gece namazında veya kalkışında nefsi yönelmiş olduğu uyku, sıcak­lık ve rahatlık gibi zaaflardan başka şeylere terbiye edip, alıştırma vardır.. Gece kalkışında davetin ve emanetinin yüklerine katlanmak için, Al­lah'tan yardım ve azık isteme vardır.

Zaten Allah Teala, Rasulu (a.s)'nü ilk günlerde üzerine yüklenecek emanetin ağırlığına işaret ederek, gece kalkışına çağrıya yöneltmiştir.

Gece kalkışında emaneti yüklenme hususunda Allah'tan yardım dile­me vardır.

Allah Teala, gece kalkışı ile Kur'an okuyuş arasında bir bağlantı ol­duğunu da açıklamış ve şöyle buyurmuştur:

"Gece(nin) birazından gayri (saatlerinde) kalk. (Gecenin) yarısı miktarıma, yahut ondan birazını eksilt. Yahut (o yarı'nın) üzerine ilave edip arttır. Kur'an'ı da açık açık, tane tane oku. Hakikat biz sana ağır bir söz vahyediyoruz. Gerçek, gece (yatağından ibadete) kalkan nefis (yok mu) o, hem uygunluk itibariyle daha kuvvetlidir, hem kıraatçe daha sağlamdır."[219]

Yakarış; genellikle yakaranın yaşamakta olduğu nefsi hevanın, duyu ve hislerin aksine olur. Nitekim bu durum, yakarışın üslûbunda ve tabir­lerinde ortaya çıkar. Bilindiği gibi davet yolu olaylarla yoğun, değişken hallerle dolu, elemlerle ve emellerle kaplıdır. Bu yolda davet, irşad ve ne­fislerle, alışkanlıkları tedavi vardır..

Güçlükler ve eziyetler.. Sabır ve ecrini Allah'tan dileme.. Cihad ve canını feda.. Zafer ve hezimet vardır. Fitneler ve imtihanlar.. Şeref ve iz­zet.. Sevgi ve işar[220].. Şehadet ve kendini feda etme.. Hakkla bâtıl arasında bir mücadele ve Allah'ın izni ile Allah'ın dini için bir şeref ve saygınlık vardır.

Bütün bunlardan ve diğer şeylerden dolayı, davet yoluna koyulan kimsenin yakarışa olan ihtiyacının zaruri olduğunu görürüz. Ayrıca bu hususta onun özel üslûbuna da şahid oluruz.

Allah'tan başka kim vardır ki, acılarını, elemlerini ve kendi kendine işlediği şeyleri şikayet için ona iltica etsin?

Allah'tan başka kim vardır ki, yolun güç ve ıssız merhalelerinde ona sığınsın?

Allah'tan başka kim vardır ki, korkusundan emin olması ve korkusu­nun gitmesi için ona rücû etsin?

Allah'tan başka kim vardır ki, üzüntüsünü ve kederini gidermesi ve hüznünün yok olması için ona dua etsin?

Allah'tan başka kim vardır ki, üzerine kapatılmış zindanın karanlı-ğındaki yalnızlığında cana yakınlığını hissetsin?

Allah'tan başka kim vardır ki, bedeninde vaki kırbaçların ve işkence çeşitlerinin acılarını hafifletmesini ona istesin?

Allah'tan başka kim vardır ki, zalimlerin hilesi ve üzerine çullanması şiddetlendiğinde ona sığınsın?

Allah'tan başka kim vardır ki, böyle bir zulüm ve karanlık ortamında kendisine sekinet verip gönlünü yatıştırsın?

Allah'tan başka kim vardır ki, onu fitnelerden ve şeytanın dürtmele­rinden ve nefsin vesveselerinden muhafaza etsin?

Allah'tan başka kim vardır ki, onu davet yolundan ve sırat-ı müsta­kimden sapmaktan koruyup kollasın?

Allah, kendisini göz açıp kapayıncaya kadar nefsine bıraksa, sapıta­cak veya tökezleyecekken nasıl daimi bir şekilde Allah'a sığınmaz?

O, Allah'a muhtaç ve Allah (ondan ve herşeyden) müstağni iken Al­lah'a nasıl iltica etmez?

Kendisi zayıf, Allah ise güçlü iken, Allaha nasıl rücû etmez?

O, Allah'ın hakkını yerine getirmede kusurlu, Allah ise (onun bu ve benzeri bütün kusurlarını) çok çok mağfiret eden, tevbeleri kabul buyu­ran ve ziyadesiyle merhamet eden iken Allah'a nasıl sığınmaz?

Davet yoluna koyulan kimsenin, Allah'ın, gönlündeki kir ve pasları silip kalbinin ihlaslı, selamete ermiş ve sadık olması için onu kalp hasta­lıklarından temizlemesine ne kadar da ihtiyacı vardır.

Allah'ın kendisine gecenin kalbinde (ortasında) rıza ve kabul naza­rıyla bakmasına da ne kadar muhtaçtır.

Allah'ın ona rahmet kapılarını açmasına ne kadar da çok ihtiyacı vardır. Eğer Allah ondan rahmetini esirgese, onun için felah da yoktur, kurtuluş da...

Gönlünde Kur'an nurunun açması için, Allah'ın, gönlündeki kir ve pası silmesine ve oradaki kalın perdeleri veya kilitleri kaldırmasına ne kadar da muhtaçtır.

Yolun zahmetli ve kaygan noktalarında kendisine yardımcı olacak iman azığına nail olması için Rabbine yakarmaya ne kadar da ihtiyacı vardır.

Ruhların, susadığı bir zamanda, bir ölümlü toprak kaba üfürüldüğü aslıyla güzel bağlantıya kanmaya ne kadar da ihtiyacı vardır.

Sonra, davet yolunda çalışma, ehliyetli yönetimden, taktik ve hare­ket inceliğinden müstağni olamaz, özellikle ruhi azık ve -Allah'ın başarılı kılmasını, hatadan ve yoldan çıkmaktan korumasını hak ettiren şeylerle temin edilen- Allah'a bağlılığın gücü buna eşlik etmez ve bu temeller üzerinde yükselmezse..

İşte yakarma, bu azığı celb eden bir vasıtadır.

Davet yolunda çalışma, gönüllerin kazancına ve nefis tezkiyesine dayanır. Buna da ancak başkasına feyz vermek üzere azık edinmiş kişi muktedir olabilir. Değilse, o özelliği kaybeder ve başkasına da vermez.

Davet yolundaki çalışma, zaman zaman çalışanın bütün çabasını ve üretimini ilgili makam, kendisini çalışmasına göre mükafatlandıracak ve­ya cezalandıracak olana Allah'a arz etmesini gerekli kılar. Bunu yaparken kendisini muvaffak kıldığı salih ameli kabulüne dair O'ndan ilham dile­yerek ve kendinden sadır olan kusurları bağışlamasını isteyerek yapar. Ve O'ndan hidayet, istikamet ve yardım talep eder. Bunun aracısız bir ya­karış anında gerçekleşmesi ne güzeldir.

Davet yolundaki çalışma esnasında, bazen şeytan devreye girip çalı­şanlar arasında ihtilaf çıkartabilir. Belki de onların arasını bulmak geci­kip güç olabilir, sadık gönüller de bu durumdan elem duyarak sıkılabilir.

Allah'tan başka kim vardır ki, şeytanın vesveselerinden onları koru­ması, gönülleri birleştirmesi ve ara bulması için sığınıp ondan bunları ta­lep etsin?

Tüm bunlardan ve daha başka sebeplerden ötürü 'Davet Yolunda Yakarışlar'ın büyük önemi, kendine has yapısı ve üslûbu vardır. Onu ise ancak seçkinler tadar. Öyle ki, davet yolu yolcularına, Rablerine yakarış­ları anında yardımcı olması için onu kalıba dökmeye bizi muvaffak kılmasını dileriz. Onlardan da o mübarek ve hoş vakitlerde bize de gıya­bımızda dua etmelerini isteriz.[221]

 

Duada Zaman

 

Yakarış için en iyi vakit; gecenin sükûnetinde, teheccüd ve gece na­mazının iki rek'atlık bölümleri arasındaki vakit olduğundan Resulullah (a.s)'m bu alanda yapmış olduğu yönelişleri ve duaları hatırlatmak yararlı olur.

İbni Abbas anlatıyor:

"Rasulullah (a.s) gece kalktığında teheccüd kılar ve şöyle dua eder­di:

"Ey Allah! Rabbimiz!

Hamd sana! Sen göklerin, yerin ve bunların içindekilerin idarecisisin.

Hamd sana! Sen göklerin, yerin ve bunların içindekilerin sahibisin.

Hamd sana! Sen haksin, va'din haktır, cehennem haktır, peygam­berler haktır, Muhammed (a.s) haktır, kıyamet haktır...

Ey Allah. Sana teslim oldum, sana iman ettim, sana tevekkül ettim, sana sığındım, davamı sana açtım, senin hakemliğine başvurdum. Yap­mış olduğum ve yapacağım gizli-âşikâr günahlarımı ve benden vâki olup (sadece ve yalnızca) senin bildiğin kusurlarımı bağışla.

Sen ezelîsin. Sen ebedîsin. Senden başka tanrı yoktur."[222]

Efdal olan, yakarışa Allah'a hamd ve sena ile başlamamızdır. Sonra Resulullah (a.s)'a salât ve selâm okuruz ve yine O'na salât ve selâmla biti­ririz.

Enes (r.a) anlatıyor:

"Bir adam şöyle dua etti:

"Bu adam ne ile dua etti, biliyor musunuz?" buyurdu.

" Allah ve Rasulü en iyisini bilir," dediler.

"Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Allah'a onunla dua edildiği zaman icabet ettiği, onunla istendiğinde verildiği ismi a'zamı ile dua etti," buyurdu."[223]

İbni Mesud anlatıyor:

"Biz Sa'd bin Ubade'nin meclisinde oturuyorken Rasulullah (a.s) yanımıza geldi. Beşir bin Sa'd O'na:

"Allah bize sana salât okumamızı emrediyor ya Rasulullah! O hal­de sana nasıl salât okuyalım?" diye sordu.

"Allahümme salli ala Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ sallayte alâ İbrahime ve alâ âli Ibrahime ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ bârakte alâ ibrahime ve alâ âli ibrahim. İnneke Hamîdün Mecîd..." deyin! Selâmı da öğrendiğiniz gibidir," buyur­du."[224]

Ya Rab!

Rızanın ve hükümranlığının gerektirdiği tarzda hamd sana'dir. Senin kendi kendini sena ettiğin (övdüğün) gibi biz sana sena edemeyiz. Sen­den eman isteyen şereflidir ve senin övgün yücedir. Senden başka ilah da yoktur.

Ya Rab! Biz üzerimizdeki nimetlerini saymaktan aciziz, bu durumda onlara karşı sana şükretmeye nasıl güç yetirebiliriz?

Bize verdiğin nimetlerin en faziletlisine, bol bir hamdla hamdederiz. O, kullarından razı olduğun ve "Kim, islam'dan başka bir dine tabi olur­sa kabul olunmayacaktır ve o, ahirette hüsrüna uğrayanlardan olacak­tır."[225] dediğin şu dosdoğru din olan İslam nimetidir.

Sana hamdederiz ya Rab! Bize seni tanıma ve sana iman etme nime­tini verip, bize kendini gaye, bizden razı olmanı hedef ve koşuşturmamı­zın maksadı kıldığın ve bizi sadıklardan eylediğin için.. Ve sana hamde­deriz; Muhammed (a.s)'i bize peygamber, sırat-ı müstakimine kılavuz kıl­dığın için.. Biz de O'nu davet yolunda komutan ve rehber edindik. O'na uymanın güzelliğinden dolayı bizi başarılı eyle!.

Sana hamdederiz ya Rab!

Aziz kelâmını, önünde ve sonunda bâtıl gelmeyen şu Kur'an-ı mecidini bize ihsan ettiğin için.. Onu Cibril-i Emin'le Muhammed-i Emin'in gönlüne indirdiğin ve bizim için bir nûr, bir hidayet, bir rehber, bir öğüt ve gönüllerde bulunan (hastalıklara) şifa olduğu için....

Sana hamd ederiz ya Rab!

Ayetlerini anlayalım diye, kolaylaştırdığın ve korumasını üstlendi­ğin için... Bize indirdiğin gibi herhangi bir tahrife ve değişikliğe uğrama­dan bize ulaştığı için.. Biz de onu kendimize bir yasa ve program edin­dik.. Onu gönüllerimizin bahan ve kalplerimizin nuru eyle ya Rab!

Sana hamd ederim ya Rab!

Sadık davetçilerle birlikte yürüyeyim diye kulların arasından beni elimden tutup davet yoluna, sırat-ı müstakime götürecek kişiyle karşılaş­tırdığın için... Öyleyse ey Allah, ayaklarımı yolunda sabit tut!

Sana hamd ederim ey Rabbim!

İslam'a ve müslümanlara karşı ödevlerimi ve İslam'a mensup olma­nın anlamını onlar sayesinde öğrendiğim için...

Sana hamd ederim ey Rabbim!

Çoğu kimse çalışma yolunu sapıtmalarına veya asıl itibariyle çalış­mada başarılı olmadıkları halde, beni doğru yolda İslam için çalışmaya muvaffak kıldığın için...

Sana hamd ederim ya Rabbi!

Çalışmanın güçlüklerini üstlenmemde ve yolun meşakkatlerine kat­lanmamda bana yardım buyurduğun için..

Sana hamd ve şükrederim ya Rabbi!

Beni hamdine ve şükrüne muvaffak kıl! Zira kullarından pek azı şükredicidir.

Ey Allah!

Muhammed'e ve Muhammed'in ailesine İbrahim'e salat ettiğin gibi salat eyle! Ve Muhammed'i ve ailesini İbrahim'i ve ailesini mübarek (be­reketli) kıldığın gibi mübarek kıl! Şüphesiz sen, ziyadesiyle övgüye de­ğer ve ziyadesiyle şan şeref sahibisin.

Ey Allah!

Efendimiz Muhammed'e vesileyi, fazileti ve cennette yüksek derece­yi ver! O'nu ey Allah, makam-ı mahmuda -ki sen orayı ona vadettin ve şüphesiz sen vadinden dönmezsin- ulaştır!

Ey Allah!

Sana şehadet ederim ki, O (a.s) bana iki böğrüm arasındaki canım­dan daha sevgilidir.

Ey Allah!

O'nu görmeden O'na iman ettiğim gibi, cennetlerde de beni O'nu görmekten ve O'nun sohbetinden mahrum etme! Bana O'nun havuzundan [226] ondan sonra ebediyyen susamayacağım (bir şekilde) kanacak ka­dar içir!

Ey Allah!

O'na, ailesine, ashabına, yardımcılarına, mü'minlerin anneleri olan hanımlarına ve zürriyetine toptan salât ve selâm eyle![227]

 

Gecenin Sessizliğinde Dua

 

İlahi!. İnsanlar uyurken, gecenin sessizliğinde istemek için kapına yöneldim, ihsan eyle! Bir fakir ve muhtaç geldi, kerimce cömert zatın (Allah) kapısını çalıyor. İhsan etmesi ve benimle kendisi arasında vasıta ve perde koymaması, cömertliğinin delillerindendir. Zaten:

"Bana dua edin, size icabet edeyim!"[228] buyurmuştun.

İlahi!.. İbadetime ihtiyacın yokken, sana ibadet ediyorum. Yardımın­dan müstağni olmadığım için senden yardım istiyorum. Beni sana doğru sırat-ı müstakime hidayet eyle ya Rabbi! Beni kendine güzel bir dönüşle döndür. Ey Allah! Beni hayatta bıraktığın sürece taatinle rızıklandır ve seni benden razı eyleyecek herşeye muvaffak kıl! Seni bana kızdıracak herşeyden de beni uzak tut ve koru! Ey Allah! Nefsime takvasını ve tez­kiyesini ver, sen en hayırlı tezkiye edicisin, sen onun velisi ve mevlasısın.[229]

 

İslam Ümmetinin Kurtuluşu İçin

 

İlahi! Benim ve davet yolundaki kardeşlerimin, İslam davetinin ya­şamındaki şu önemli aşama sırasındaki bu hayatta bulunmamızı sen dile­din; devletin ve başın gitmesinden sonra.. İslam gerçeğini tanımamaktan,yanlış anlayıştan, cahili adetlerden, inanç sapıklıklarından oluşmuş şu ke­sif yığının dibe çöküşünden ve buna karşılık müslümanlarm zayıf, gev­şek, bölünmüş ve ihtilaflı halinden sonra.. Allah düşmanlarının İslam'a ve müslümanlara tasallutu, tuzağı ve çetin savaşı da aynıdır.

Bizim için razı olduğun ve ona mensup olmakla şeref duyduğumuz yüce İslamımız bize bu durumu gidermekten el çekmememizi vacip kılı­yor. Ve bütün müslümanlara bu yığını yok etmek, zayıflığın, gevşekliğin, bölünmüşlüğün ve ihtilafın bütün türlerinden kurtulmaları için Rablerinin kitabına, peygamberlerinin sünnetine sarılmalarını gerekli kılıyor. İslam'ı ikame ve başın iadesinde yardımlaşmalarını, düşmanların düşmanlıklarını defetmelerini, Allah'ın dinini yeryüzünde yerleştirmek için -ki bu da fit­ne olmasın ve din bütünüyle Allah'ın olsun diyedir- toptan Allah'ın ipine yapışmalarını da vacip kılıyor.

İlahi!.. Bu yığının izale olması, sağlam bir temelin atılması ve o te­mel üzerine bu dava binanın kurulması ne ağır bir emanet ve ne kadar bü­yük bir görevdir! Fakat, emanetin ağırlığının bilincinde olmakla beraber biz aynı zamanda bu vacibin edasında, insanlık ve gelecek kuşaklar için, bu hayrın gerçekleştirilmesinde rolümüz bulunmasından da büyük şeref duyuyoruz. Çok büyük bir ecir ve sevap vereceğinin de aynen bilincinde­yiz.

Bu seçime ehil olmayı ve bu tercihi başarmayı istiyoruz senden ya Rab! Bizi geniş yürekli eyle ve işlerimizi kolaylaştır ya Rab! Ey (her tür­lü emir ve) iş elinde olup, her şeye gücü yeten zat! Ey Allah! Senin kolaylaştırdığından başka kolaylık yoktur. Öyleyse, kolaylaştır ve yardım eyle cömertler cömerdi...

İlahi!. Bu büyük görevi gerçekleştirmenin, İslam'ın müslümanlara farz kıldığı bir görev olduğunu bilmekle birlikte, bu görevin fert fert ger­çekleşmesinin mümkün olmadığını da biliyoruz. Düzenli bir cemaat ça­lışmasının gerektiğini de biliyoruz. Bu sebeple inanıyoruz ki, cemaat ça­lışması vaciptir. Bu vacibin tamamlanması ve güzelce edası cemaat çer­çevesinin güzel seçimini gerektirir ki, bu görev onun vasıtasıyla hareket edecektir. Bu seçimde bize senin tevfıkin eşlik etmiş olup bizi samimi­yetle çalışanlarla birlikte davet yoluna da sen irşad ettin. Hamd sana, şü­kür sana.. Bize olan hidayetinden ve tevfikinden dolayı sana hamd olsun. Ve bizi şu hayra yönelten şahsı en hayırlı ödülle ödüllendir![230]

 

Cihad Ve Şehadet

 

İlahi!...

Bana alametleri ayan olduktan ve -Allah onlardan razı olsun- saha-bilerinin ona göre hareket ettiği sevgili Peygamberimiz (a.s) iman, amel, muhabbet ve kardeşlik yolunun aynısı olduğunu bildikten sonra davet yo­luna bir güven ve gönül rahatlığı içinde koyuldum. Ve biz sevgilin Mus­tafa'nın hayatından öğrendik ki, davet yolu güllerle döşenmemiştir, se­vimsiz şeylerle kuşatılmıştır. Orada dikenler, engeller, çileler, imtihanlar vardır..

Buna rağmen sana bir taat, bir yakınlaşma ve çağrına icabet, rızana ve cennetlerine benden bir arzu olarak bana ait bir tercihle ondan (davet yolundan) razı oldum.

"Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir ticareti size gösteriyim mi?

Allah'a ve Rasulü'ne inanırsanız; Allah yolunda canlarınızla, malla­rınızla cihad ederseniz; bilseniz bu, sizin için en iyi yoldur. Böyle yapar­sanız Allah günahlarınızı bağışlar, sizi içlerinden ırmaklar akan cennet­lere, Adn cennetlerinde hoş yerlere koyar. Büyük kurtuluş budur.

Bundan başka sevdiğiniz birşey daha: Allah katından bir yardım ve yakın bir zafer vardır, inananlara müjdele!"[231]

İşte bu sebeple ya Rab!.

Bu yolun gereklerini ve şu kazançlı ticaretin ödevlerini yerine getirme hususunda bize yardım eyle ve onun dünyevi ve uhrevi kazançların­dan -ki dünyada zafer ve üstünlük, ahirette de kazanç, nimet ve azaptan kurtuluştur- hiç bir şeyden bizi mahrum eyleme ey Allah! Amin.

İlahi!.

Yolun isteklerini, hedeflerini, vasıtalarını, nizamını, şartlarını ve yolcularına gerekli taahhüdleri öğrendim ve yaşadığım sürece bu şartlara ve gerekleri yerine getireceğime dair sana ahid verdim.

Ya Rab!

Ahid, senin ahdin; yol senin yolundur; bizse senin kullarınız. Çalış­manın tamamı, nzan uğruna, samimicedir ve bizden hiçbiri için onun ar­dında dünyevi bir pay yoktur.

Ahdine vefa göstermemiz ve sadıklardan olmamız için bize yardımcı ol ya Rab!

Ya Rab şöyle buyurdun ve senin buyruğun haktır:

"Sana biat edenler, gerçekte Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine boz­muş olur. Ve kim Allah'a verdiği sözü tutarsa, Allah ona büyük mükafat verecektir."[232]

Ya Kerim!

Senden büyük mükafatı kazanmam için ahdine ve biatine bağlı kala­yım, onu çözmeyeyim diye elimden tut ya Rab!

İlahi!.

Şu güzel kelamını her okuyuşumda, bana çoğunlukla özlem ve ümit, korku ve ürperme arız oluyor:

"Mü'minlerden öyle erkekler var ki, Allah'a verdikleri sözde durdu­lar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi[233], kimi de şehidlik bekle­mektedir, sözlerini asla değiştirmemişlerdir. Ki Allah doğrulukları ile mükafatlandırsın, iki yüzlü(münafık)lere de azab etsin; yahut tevbelerini kabul buyursun. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir."[234]

Şehit olmaya ve bu yolda benden öncekilere ulaşmak, için, hep bera­ber sadıkların mükafatını kazanmak için, herhangi bir değiştirmeye ve bozmaya uğratılmadan ahdime sadık kalarak sana kavuşmaya özlem du­yuyor, ümit ediyorum.

Dünyada geri kalan günlerim sırasında ahde vefa göstermemeye ve­ya tebdile ya da değişikliğe maruz kalıp sadıkların mükafatından mahrum olmaktan çekinerek, korku ve ürperti duyuyorum.

Ya Rab, ya Kerim! Ya Rauf, ya Rahim!

Ey bütün ihsanlardan daha üstününü ihsan eden!

Ey celal ve ikram sahibi!

Geçmiş hayatımı bağışlamanı, geri kalanını da düzeltmeni, sadık sa-lihler kervanına katılmam için bana güzel bir son (imanla ölmek) nimeti­ni ihsan etmeni diliyorum. Şüphesiz sen dilediğin şeye muktedir, icabet etmeye layıksın.

Sen ne iyi Mevlasın ve ne iyi yardım edicisin, zafer vericisin!

"Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma! Rabbimiz Sen çok şefkatli, çok merhametlisin."[235]

Ey Allah!

Bizi müslüman olarak öldür ve bizi salihler arasına kat!

"Rabbimiz! Biz 'Rabbinize inanın!' diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen inandık. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülükle­rimizi ört, canımızı iyilerle beraber al! Rabbimiz bize Rasullerine vadettiğini ver! Kıyamet günü bizi yüzüstü bırakıp rezil etme! Zira sen, verdi­ğin sözden caymazsın."[236]

İlahi!.

Davet yolundaki ilk adımlarımızı atarken cemaat çalışmasının ge­reklerini yerine getireceğimize ve sana söz verdiğimiz hususlarda sadık kalmak için gayretle çalışacağımaza ahid ve söz vermiştik.. O halde, sen de bu hususta bize yardımcı ol!

Kitabına ve peygamberinin sünnetine dayalı sahih ve selim bir İslami anlayışı koruyacağımıza dair sana söz verdik. Mükafat beklemeksizin tam bir anlayış ile.. Hatasız veya tahrifsiz, sahih ve selim, bid'at ve hura­felerden yazık, boş şüphelerden arınmış bir anlayışı..

İslam, gücüyle ve soyluluğu ile Muhammed'in (a.s) getirdiği gibi duruyor.. Her türlü şaibeden arınmış tevhid akidesi, her türlü bid'atten ari sahih ibadet, hayatın tüm yönlerini düzenleyen adaletli şer', faziletli İslam ahlakı, kıyamet gününe kadar sürecek cihad farizası ve bu hak dine gir­mekte insanlığa üstadlık yapma temeline dayanan -inşaallah- aranan İs­lam'ın üzerine bina olunması için İslam'ı bozulma ve değişikliğe uğrat­maksızın korumaya ve gelecek nesillere miras bırakmaya gayret edece­ğiz...

Sen de ya Rab, kalplerimizi ifsad eden ve umutları boşa çıkaran gö­nül hastalıklarından temizle! Çünkü bazıları o hastalıklara tutulmuşlar ve bu marazlar onları davet yolundan uzaklaştırıp geri bırakmıştır.

"O gün ne mal, ne de çoluk çocuk fayda verir; ancak Allah'a kalb-i selimle gelen bundan müstesnadır."[237] buyuran sensin.

İlahi!.

"Allah, mü'minlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında sa­tın aldı"[238] kelamında ifade buyurduğun kârlı bir satışın gereği yo­lunda cihada ve can, mal, vakit, gayret gibi sahip olduğumuz herşeyle nasihatta ve birazımızı değil, bütünümüzü davete vermeye dair sana söz verdik. Çünkü her canlı kendisine ait vakit, gayret, sıhhat ilim ve diğer şeylere sahiptir (ve bunlardan hesaba çekilecektir).

Ey Allah!

Bu söze sadık kalmayı bize kolaylaştır, ki cihaddan korkmayalım ve cihad için ağır davranmayalım, yolunda can ve mal cimriliği yapmaya­lım. Çünkü fitneler çoktur ve yeryüzünün cazibeleri insan hayatını dol­durmaktadır.

Ve biz ağır davranan yahut cimrilik edenler için vaki azap ve yer de­ğiştirme ile ilgili şiddetli tehdidini her okuyuşumuzda canlarımızdan kor­kuyoruz:

"Ey iman edenler, size ne oldu ki 'Allah yolunda topluca savaşa çı­kın!' dendiği zaman yere çakılıp kaldınız?. Ahirettense dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama dünya hayatının geçimi, ahiretin yanında pek az­dır.. Eğer topluca (savaşa) çıkmazsınız, (Allah) size acı (bir şekilde) azab eder ve yerinize sizden başka bir topluluk getirir, O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah herşeyi yapabilendir."[239]

Ve şu kelamını:

"işte, sizler Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz ama içiniz­den kimisi cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, o ancak kendisine cimri­lik eder. (Çünkü infakın faydası da cimriliğin zararı da kendisine aittir) Allah zengindir, sizler fakirsiniz. Eğer yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar."[240]

Kardeşlerimize karşılık kardeşlik ve sevgi göstereceğimize dair sana söz verdiğimiz gibi ya Rab, sen de bağlılıkların en güçlüsü olan inanç ba­ğıyla gönüllerimizi ve ruhlarımızı birbirine bağla! Bu kardeşlik mertebelerinin en azı gönül selameti, en yücesi ise işardır.[241]

Kardeşliğimizi mübarek eyle! Bize bu ahde vefa göstermede yardım et! Şeytana aramızda (fitne, fesat ve tefrika için) bir yol bırakma! Ondan sana sığınırız. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin ve en iyi bilensin.

Ey Allah!

Bağlılığımızı pekiştir, sevgimizi sürdür, bize yollarımızı göster ve senin gölgenden başka gölge olmayan günde bizi bu kardeşlik hürmetine gölgelendir!

Sonra hoşumuza giden hususta da, gitmeyen hususta da işitip itaat etmek ve güvenmek üzere ahid verdik. Bizi sana karşı günah işlenmeyen en hayırlı işte, sana işitip itaat etmek suretiyle ibadet etme lezzetiyle rızıklandır! Bıktıranlar ve şüpheye düşenler, ona erişmeksizin canlarımızdaki bu güveni koru ya Rab!

İlahi!..

"Mü'minlerden öyle erkekler var ki, Allah'a verdikleri sözde durdu­lar. .."[242] teşvik ettiğin şahıslardan olalım ve şu sözünde buyurduğun gibi "ki Allah sadıkları sıdklarıyla mükaftalandır sın.."[243] sadıkların ödülünü kazanalım diye hepimiz bunlardan en ufak birşeye ihanet etme­meyi ve hepsini tam anlamıyla yerine getirmeyi ümit ediyoruz.[244]

 

Çile Ve İşkenceler Karşısında Dua

 

İlahi!...

Davetlerdeki iraden ve metodun (sünnetullah) imtihan, seçim, dene­me olarak ve bize bir kısmı malum, çoğu da gizli olan başka hikmetler­den dolayı davet yolunda yürüyenlerin böylece deneme ve sınamalara ta­bi tutulmalarıdır.

Şunu beyan etmiştin ve senin sözün haktır:

"Elif, Lam, Mim. İnsanlar yalnız 'iman ettik' demekle hiç sınanma­dan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki biz, onlardan öncekileri sınadık. Elbette Allah (sınayacak) sadıkları bilecek yalancıları bilecek­tir.[245]

Ve yine buyurdun:

"Allah mü'minleri (şu) üzerinde bulunduğunuz halde bırakacak de­ğildir, pisi temizden ayıklayacaktır."[246]

Ve buyurdun:

"Andolsun biz sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihad edenleri, (güçlük­lere) sabredenleri bilelim ve (yaptığınız işler hakkındaki) haberlerinizi sınayalım. (Gerçekten imanınızda, mü'min kardeşlerinize karşı dostluğu­nuzda sadık mısınız, değil misiniz, bunu ortaya çıkaralım)."[247]

"Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri (sınayıp) bilmeden, sabredenleri (sınayıp) bilmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?"[248]

Ve şöyle buyurdun:

"Yoksa siz sizden önce (geçip gidenlerin) durumu başınıza gelme­den cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte iman edenler 'Allah'ın yardımı ne zaman?"[249] diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır."[250]

Bu konuda bunlardan başka daha pek çok ayet vardır.

Şüphesiz sevgilin ve sana göre halkın en hayırlısı olan Hz. Muhammed (a.s), müşriklerden şiddetli eziyetlere maruz kaldı ve bunlara sabret­ti. Dilemiş olsaydın, O'nu da sahabesini de bundan korurdun. Fakat, yol­da bize örnek olmasını diledin ki, işkenceye maruz kaldığımızda dinimi­ze ait hususların hiçbirinde tefrite düşmeksizin Hz. Peygamber (a.s)'in sabrettiği gibi sabredelim. O'nun ashabı da bu şekilde işkenceye uğramış ve sabretmişlerdi. Öyle ki Yasir ve hanımı Sümeyye -Allah her ikisinden de razı olsun- kendilerine hiçbir mızrak merhamet etmeksizin şirkin mütekebbirleri önünde şehid olmuşlardı. Aynı şekilde Bilal ve arkadaşları da işkenceye uğradılar ama işkence onların ancak parlaklığını, arınmışlığım, salâbet-i diniyyesini ve dinlerine sıkı sıkı sarılmalarını arttırdı.

Biliyoruz ki ya Rab, çileler ve imtihanlar davet yolunun temel bir rüknüdür ve bunlar senin sünnetin (metodun) ve iradendir. Sense hayır­dan başka birşeyi irade etmezsin. Binanın üzerine kurulması ve düşman­ların tuzağı karşısında istikrar ve sebat içinde yükselmesi için temeldeki sert sütunlar mesabesinde olan mü'min erkekler çilelerin gölgesinde orta­ya çıkar ve gönüller hevalarından [251] temizlenir.

İlahi!.

Rasulün ve ashabı sıkıntı ve işkenceye uğradılar ve senin sabır ver­menle sabrettiler, Senin sabit kılmanla sebat ettiler. Nihayat onlarla Yesrib'e[252] hicretle bir çıkış yolu sağladın. Sonra, bunun ardından onlara Bedir'i ve orada gerçekten yardımı, zaferi ihsan ettin. Bedir, incinme ve zayıflık dönemi ile üstünlük ve iktidar dönemi arasında bir ayırdedici (fa­sıla) idi.

Ya Rab, onları sabrettirdiğin gibi bizi de sabrettir, onları sabit kıldı­ğın gibi bizi de sebat ettir, bize de bir çıkış yolu yarat, bize de yeni bir Bedir ihsan eyle! Hatta İslam diyarlarından her bir diyarda bir Bedir'e ne kadar da ihtiyacımız var! Bu, sana güç de gelmez. Eziyet ve ezilmişlik dönemi onun sayesinde kapanır, izzet ve iktidar dönemi başlar.

İlahi!.

Zalimler azıttılar ve zulümde ileri gittiler, bütün yeni işkence vasıta ve aletlerini ithal ettiler, davet yolundaki mü'min kullarına zikrinden be­denlerin titrediği incitme ve işkence türlerini tattırdılar. Bütün çeşitleriyle tutuklamalar, hapsetmeler, tehditler, sürgünler ve işkenceler.. İşkence kır-baçlarıyla veya darağaçları üstünde veya kurşun sıkmak veya temelinden yıktıkları evlerin ya da mescidlerin enkazı altında veyahut diri diri gömdükleri çukurlarda öldürmeler..

Müslüman kızkardeşlerin uğradığı benzer incitme, işkence ve öldür­me çeşitleri ile ruha azap veren ve kalemin yazmasına izin vermeyen baş­ka şeyler de cabası...

İlahi!.

Ya Rab!

Kulun ve peygamberin Yunus (a.s.)'un denizin karanlıklarında ve gecenin siyahlığında balığın karnından sana sığındığı gibi, bu zulüm ve karanlık ortasında biz de dua etmek suretiyle sana sığınıyoruz. Sana dua ediyoruz ve 'senden başka ilah yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. "Şüphesiz biz zalimlerden olduk."[253] diyoruz. Hepimiz ya Rab! Gamdan ve bu zulümle karanlıktan Yunus (a.s)'u kurtardığın gibi, Ya Rabbe'l-alemin bizi de kurtaracağını umuyoruz.

Ya Rab,

Gaddar zalimlerin boğazlamalarını senin (rızanı kazandığımızı um­mak sureti} ile savuşturuyoruz ve şerlerinden sana sığınıyoruz.

Ey Allah! Onların şerrini defet ve ezalarını bizden uzaklaştır.

"... Rabbimiz bizi zalimlere tecrübe (konusu) yapma! (onları bize musallat etmek suretiyle deneme) rahmetinle bizi o inkarcı toplumdan kurtar!"[254]

Ey Allah! Bizi onlardan dilediğin şey vasıtasıyla ve nasıl istersen öyle koru! Kuşkusuz sen dilediğin şeye kadirsin.

Onlar kırbaçlarına, kurşunlarına, darağaçlarına hedef kıldıkları şu zayıf şahıslarımızla ve vücutlarımızla savaştıklarını zannediyorlar ama yanlış düşünüyorlar. Gerçekte şahıslarımızda seninle ve dininle savaşı­yorlar. Çünkü canlarımızı sana sattık. Şahıslarımızda dünyevi bir pay(ımız) yok ki onun uğruna kendileriyle çekişelim. Bizi savunan da, müda­faa eden de sensin. Sana karşı çabalamıyoruz; dilersen zalimlere azab et, dilersen tevbelerini kabul buyur. Kaldı ki daha önceden Rasulu (a.s)'ne:

"İnanmış erkek ve kadınlara işkence edip sonra (yaptıklarına) tevbe etmeyenler (yok mu), onlar için cehennem azabı vardır. Ve onlar için yangın azabı vardır."[255]

Ve buyurdun:

"Sana o işten hiçbir şey düşmez. (Sen, sadece uyarıcısın) Allah, ya tevbelerini kabul edip onları affeder, ya da zalim olduklarından dolayı onlara azab eder. (Ne isterse onu yapar. Sana birşey lazım gelmez.)" [256]

İlahi!. Bu zulme karşı sabra ne kadar da ihtiyacımız var! Bize öyle bir sabır ver ki, bu zulme dayanabilelim.

Kur'an ayetlerinin çoğunda bizi sabra davet ediyorsun:

"Ey iman edenler, sabırla ve namazla (Allah'tan) yardım isteyin. Muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir."[257] buyurdun.

Ve yine buyurdun:

"Biz sizi birbiriniz için bir sınama (vasıtası) yaptık. (Sizin bir kısmı­nızı diğer bir kısmınızla denemekteyiz. Zenginleri fakirlere karşı davra­nışlarıyla; halkı, kendilerine gönderilen peygamberlere karşı tutumlarıy­la; mevki sahiplerini halkla, güçsüzlere karşı muameleleriyle deniyoruz ki bakalım) sabrediyor musunuz? Rabbın (herşeyi) görendir."[258]

"Ey iman edenler, sabredin, direnip (düşmanlarınıza) üstün gelin. Cihada hazırlıklı bulunun ve Allah'tan korkun ki başarıya eresiniz."[259]

İlahi!.. Sen sabrettirdin de sabrettik. Sen sebat ettirdin de sebat ettik. Bunlardan hiç bir hususu nefsimize ve gücümüze mal etmiyoruz. Biz bu konudaki fazlın tamamını sana atfediyoruz. Fazl sendendir ve sana aittir. Peygamberine (a.s): "Sabret! Sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir..."[260] dedin.

Ya Allah! Katından bir sabır...

Şöyle buyurmuştun:

"Ancak (ve sadece) sabredenlere mükafatları hesapsız ödenecektir."[261]

Bizi bu sabır sayesinde seninle birlikte olmaktan mahrum eyleme!

"Ey iman edenler sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin! Mu­hakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir."[262]

Biz ya Rab! Bu zulme rağmen müjde bekliyoruz. Biliyoruz ki bunun mutlaka sonu gelecek ve bu gecenin mutlaka bir tan ağarması ve şafak sökmesi olacaktır. Zaten sevgili peygamberimizin, kendisine Kureyş'in ezasının şiddetinden şikayet ettiklerinde Mekke'de mü'minlere nasıl müj­de verdiğini hatırlıyoruz. Onlara şöyle demişti:

"Vallahi, Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir süvari San'a'dan Hadramevt'e kadar Allah'tan başka bir de kurdun koyunlarına saldırmasından başka hiçbir şeyden korkmadan yol alacak. Fakat siz acele ediyorsunuz."

Efendimiz Hz. Musa (a.s)'nın, Firavun'un kendilerine azab edeceği­ne dair tehdidine karşılık kavmin söylediği sözü her okuyuşumuzda hatır­lıyoruz. Hz. Musa kavmine:

"Allah'tan yardım isteyin, sabredin! Yeryüzü Allah'ındır, onu kulla­rından dilediğine verir. Sonuç (Allah'tan korkup günahtan) sakınanla­rındır."[263] demişti. Müjde aldık ve gönlümüz mutmain oldu. Bizi ya Rab, muttakilerden kıl, sabrettir ve zafer ihsan eyle!. [264]

 

Ya Rab, Zalimlere Karşı Bize Yardım Et

 

İlahi!..

Biz davet yolunda türlü türlü hallere uğruyoruz. Bizden, gayreti aza­lıp, değişip oturanlar var.. Bizden yoldan ayrılıp saftan çıkanlar var.. Biz­den senin kendisine yardım ettiğin, sabit kıldığın, zindan duvarları arasın­da uzun seneler sabreden, sonra zayıflarnaksızm, zaafa uğramaksızın ve boyun eğmeksizin yürüyüşünü sürdürmek için değişime ve bozuma uğra­madan çıkanlar var.. Bazılarını da katına aldın.. Bizden, kendilerini gerek cihad alanlarında gerek işkence altında, gerekse darağaçlarında şehid ola­rak aldıkların var...

İlahi!.

"Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Hayır, (onlar) diridir­ler, Rahleri katında nzıklanmaktadırlar. Allah'ın, keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinçli olarak, arkalarından henüz (şehid olup) kendile­rine yetişemeyenlere de korku olmadığı onların da üzüntüye uğramaya­cakları müjdesiyle sevinmektedirler,"[265]

Bu ayeti her okuyuşumuzda genellikle bizi bir şevk ve korku duygu­su kaplar. Şöyle ki, yolda bir olduğumuz şehid kardeşlerimizi hatırlarız... Davet yolunda birlikte attığımız ortak adımlarımızı hatırlarız.. Aramızda olan sevgi ve kardeşliği hatırlarım.. Duygularımız depreşir, onlara olan şevkimiz artar. Onlara kavuşma, onlar gibi kurtuluşa erme ve nail olduk­ları fazlu merhametine ulaşma arzumuz artar..

Bu da bizi şu sözünle teselli ettiğin kimselerden olmamız için duada ısrar etmeye iter:

"... Arkalarından henüz (şehid olup) kendilerine yetinemeyenlere de korku olmadığı, onların da üzüntüye uğramayacakları müjdesiyle sevin­mektedirler!"[266]

Bu, şevk duygusudur. Korku duygusuna gelince, bunun nedeni de fitneye uğramamız sebebiyle onlardan olamamamız korkusudur ki, biz sağ oldukça fitneden emin olamayız.

Fitneye düşmeksizin ve düşürülmeksizin sen bizden razı olarak sana kavuşuncaya kadar beni ve kardeşlerimi, gizli ve açık fitnelerden koru­mam diliyorum Senden, ya Rab!

Ya Allah!

Peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, salihlerle birlikte haşr olmak için -ki işte onlar dost olarak ne güzeldir[267] bizi yolunda şehit olmakla rızıklandır.

Ya Rab, senden Firdevs-i a'lâyı, Firdevs-i a'lâyı, Fidevs-i a'lâyı isti­yoruz.

Ya Rab, biz cömertlik istiyoruz.

İlahi!.

Biz bu zulüm ve karanlık ortasında üzerimize inecek sekinetine, bizi kuşatacak rahmetine ne kadar da muhtacız, ki böylece korkmayalım ve sabırsızlık göstermeyelim.

Ya Rab, gönüllerimizi parıltısı sönmeyen nurunla doldur ve göğüsle­rimizi ya Rab, sana iman feyziyle, sana tevekkül güzelliğiyle genişlet!

Suçlarımızı ört ya Rab! Korktuklarımızdan emin eyle! Kusurlarımı­za engel ol! Bize hidayet nasib eyle ve yöneticilerimizi bağışla!

"Rabbimiz, unutur ya da yanılmak bizi sorumlu tutma! Rabbimiz, bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim mevlamız (sahibmiz, efendimiz)sin. Kafirler toplumuna karşı bize yardım eyle!"[268]

"(Ey) Rabbimiz, bizimle kavmimizin arasındaki işi gerçeği açığa çı­kar. Muhakkak ki sen gerçekleri açığa çıkaranların en iyisisin."[269]

İlahi!.

Davet yolunda ilerliyoruz ve davet alanının önümüzde, yalnızca İs­lam topraklarını değil, tüm dünya alanını kapsayıncaya kadar genişlediği­ni ve yayıldığını görüyoruz. Hak ve batıl mensupları arasındaki mücade­lenin de artığını ve tırmadığım gözlemliyoruz. İslam ülkelerinin ve müslüman azınlıkların sorunlarının çoğaldığını, zorlaştığını haddi aşıp bıça­ğın kemiğe dayandığını görüyoruz.

Aynca her bir sorun; gayret ve cihada, sürekli çalışmaya, çabaya ve kurban vermeye muhtaç.. Herhangi birini boşlamamız ve o soruna karşı bir gerekte -yerine getirmek mümkünken- eksik davranmamız da kabil değil.

İlahi!.

Dünyanın çeşitli bölgelerindeki müslümanların uğradığı cana kıy­mak, ırza geçmek, toprağına el koyup sahibini sürmek gibi düşman saldı­rıları uykularımızı kaçırıyor ve bizi hayli endişelendiriyor. Müslümanla­rın ve evlatlarının hristiyanlaştırma hamlelerine veya sapık inançlara uy­ma zorunluluğuna uğramaları da öyle.. Müslümanlardan bir çoğunun fa­kirliğinin, hasta oluşunun ve cahilliğinin elem verişi gibi, Allah düşman­larının müslüman kullarına saldırısı da bize güç geliyor.

Bu dünyada iktidar ve üstünlük sahibi olmaları asılken, bugün müs­lüman kanı kanların en ucuzu oldu.

İlahi!.. Biliyoruz bütün bunların sebebi, iman zayıflığı ve müslü­manlann dünyaya dalmalandır. Bu durumun imana, amele ve cihada dö­nüştürülmesi gereklidir.

İlahi!.

Bunun, müslümanlara ve sorunlarına yönelik büyük bir sorumluluk ve ağır bir emanet olduğunun farkındayız. Halen devlet değil, davet duru­mundayız; sürgüne gönderiliyor, başkalanna tabi kılınıyor ve sıkıştırılı­yoruz. Buna rağmen müslümanlar, gözlerini bize dikmişler ve hepsi Al­lah'ın kendileri için hayrı, emniyeti ve güveni bizim elimizle gerçekleşti­receğini ümit ediyorlar. Özellikle de düzenlerin ve doğu veya batılılann farz kıldığı işgal ülkelerinin elemlerini tadanlar...

Öyleyse ya Rab, bize yardımcı ve destekçi ol. Müslümanların hakkı­mızdaki ümitlerini boşa çıkarma. Bizi bu hayra ve bu güvene layık eyle.

Senden ya Rab, dininin yeryüzünde bizim vasıtamızla hakim olması­nı istiyoruz ki, müslümanların toprağını, canlarını, ırzlarını düşman saldı­rılarından koruyan İslam düzenini tesis edelim, Mescid-i Aksa'yı pis Si­yonistlerin elinden kurtaralım. İnsanların hayatında İslam'la hükmedelim, İslam'ı tüm insanlara tebliğ edelim, ulaştıralım. Hem de:

"... Fitne kalmayıncaya, din de tamamen Allah'ın oluncaya kadar..."[270]

İlahi..

Müslümanların İslam'dan uzak oluşlarını, bir kısmının ona soktuğu bid'at, hurafe, şaibe, yoldan çıkma veya ifrat ve gizli kinleri sana şikayet ederiz. Bir takım müslümanlar arasındaki bazı küçük ve detay hususlara dair ayrılığı, anlaşmazlığı, karşılıklı suçlamaları ve buğz tutmayı da sana iletiriz. Hem de öyle bir zamandaki İslam düşmanları birlik olup İslam'a üstün gelmek maksadıyla ve müslümanlara darbe vurmak için güçlerini birleştirdikleri bir sırada...

Biz, ya Rab,

Peygamberimizin getirdiği gibi, bozulmamış bir İslam etrafında ay­rılığın giderilmesi, birliğin sağlanması ve safların birleştirilmesi için güç sarfediyoruz; Müslümanların bazılarının ezasından salim olmasak da biz buna sabrediyor ve ecrine senden bekliyor, onları seviyor ve savaşmadık­ları halde ganimet almalarını diliyoruz...

Ya Rab,

Müslümanların birleştirilmesi ve Kitabına ve Peygamberinin sünne­tine döndürülmeleri hususunda bize yardımcı ol!

Zaten bizi birliğe, tefrikaya düşmemeye ve çekişmemeye davet edip buyurdun:

"Ve topluca Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın...."[271]

Yine buyurdun:

"... Birbirinizle çekişmeyin, yoksa korkuya kapılırsınız, devletiniz gi­der..."[272]

İlahi..

Kalpler senin elindedir, bir anda aralarını bulabilir ve kalplerindeki gizli kini ve buğzu söküp alabilirsin.

Zaten peygamberine (a.s) de şöyle demiştin:

"... O ki, yardımıyla seni ve mü'minleri destekledi. Ve onların kalp­lerinin arasım uzlaşîırdı. Sen yeryüzünde bulunan herseyi verseydin, yi­ne onların kalplerinin arasını uzlaştıramazdın; fakat Allah onların ara­sını uzlastırdı. Çünkü O, daima üstündür, hikmet sahibidir."[273]

Öyleyse ya Rab, bizi rahmetinle bir araya getir, dağınıklığımızı Hak­ta topla, aramızı bul ve gönüllerimizi birbirine ısındır.

Yolunda cihad eden mücahidere, şehidlerin çocuklarına ve ailelerine karşı cimrilik ettikleri bir vakitte kendilerine rızkından bolca verdiğin fa­kat onunla dünyaya meyleden ve o verdiğin rızkın kendilerini rahata, konfora ve hazımsızlık hastalığına (şiş göbekliğine) götürdüğü bazı müslümanları sana şikayet ediyoruz ya Rab...

Ya Rab, onları yoluna çek, gönüllerinden mal sevgisini söküp al ve kendilerine yolunda harcamayı ilham eyle. Bizi de ya Rab, bu tür fitne­lerden imtihanlardan koru.

Ülkelerimizde hüküm süren düzenlerin çoğunun kalkıştığı faiz, içki, kumar, zina ve fuhuş gibi haram kıldığın şeyleri mubah görmeleri; ileti­şim araçlarının üstlendiği müslüman gençlerin ve kızların nefislerini ifsad ve tahripleri, bu müslüman gençlere reva gördükleri zulüm, boyun büktürme, hapsetme ve işkenceyi sana şikayet ediyor ve bunlardan uzak duruyoruz. Onları hidayete erdirmen veya bizi kendilerinden ve şerlerin­den rahat ettirmen için sana şikayet ediyoruz.

"(Ey) Rabbimiz, bizimle kavmimizin arasındaki işi açığa çıkar. Mu­hakkak ki sen (gerçekleri) açığa çıkaranların en iyisisin."[274]

Nefislerimizi, kusurlarımızı, nefislerimizin durgunluğunu, acizliğini ve tembelliğini sana şikayet ettiğimiz gibi ya Rab, nefislerimizin şerrin­den, amellerimizin kötülüklerinden de sana sığınırız.

Üzüntüden ve hüzünden de sana sığınırız.

Acizlikten ve tembellikten de sana sığınırız.

Korkaklıktan ve cimrilikten de sana sığınırız.

Borca batmaktan ve adamların baskın gelmesinden de sana sığınırız.

Ya Allah, nefislerimize takvasını ver ve tezkiye et. Sen en hayırlı tezkiyecisin, sen onların dostu ve Mevlasısın.

"... Rabbimiz, biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ziyana uğrayanlardan oluruz."[275]

Ey Allah, sağ kaldığımız sürece gönüllerimizi ıslah eyle, ayıplarımı­zı yok et, bizi güzellikle karşıla, takva ile süsle ve taatinle rızıklandır.

Ey Allah bizi sana karşı samimi, sana şükreden, sana tevekkül eden, sana sığınan, sana boyun eğenlerden eyle.

Ey Allah senden, takvada sebat, hidayette kararlılık diliyoruz. Zik­rinde, şükründe ve güzel ibadette bize yardım et ey Allah. Amin.

Ya Allah, bize, korkundan dolayı bizimle sana isyanın arasını perde­leyeceğin, taatinden dolayı bizi cennete ulaştıracağın, imandan dolayı dünya güçlüklerini kolaylaştıracağın şeyleri taksim et.

Ya Allah, yaşattığın sürece bizi duyuşlarımızla, görüşlerimizle ve gücümüzle yaşat ve onu bize varis kıl. Öcümüzü bize zulmedene yönelt, bizimle düşmanlık edene karşı yardım et, bizi dinimizde musibete uğrat­ma, dünyayı en önem verdiğimiz şey ve ilmimizin neticesi kılma. Bize merhamet etmeyecekleri, bize musallat eyleme, ey merhametlilerin mer­hametlisi.

İlahi..

Zulüm ve karanlık gece uzadı. Üzerimize iman nuruyla doğacak bir sabah ihsan et ki, küfür ve cahrliyye karanlığını açsın. Bize, küfrü ve ka­firleri mahvedeceğin, zulmün ve zalimlerin kökünü keseceğin bir zafer bağışla.

İlahi..

"De ki: Hak geldi, bâtıl gitti; zaten bâtıl yok olmağa mahkumdur."[276]

"Öylece zulmeden milletin ardı kesildi. Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun."[277]

Bazıları bunu bir rüya veya hayal zannedebilir ama biz onu hakikat görüyoruz ve bu, sana güç de gelmez. Hakka ve ehline yardım etmek, bâtılı ve ehlini yok etmek suretiyle umutlarımızı gerçekleştir ya Rab.

İlahi..

İşte şu, dininin galip gelmesi için çalışanlar az, ezilmiş ve insanlar tarafından kapıp götürülerek sürülmüşlerdir. Onları barındır (bir yere sı­ğındır), yardımınla destekle, temiz yiyeceklerle rızıklandır ve şükrüne muvaffak kıl. Peygamberinle birlikte dinine yardım eden ilk mü'minlere ihsan etmiş ve:

"Düşünün ki, bir zaman siz azdınız, yeryüzünde hırpalanıyordunuz, insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Allah, sizi barındır­dı, sizi yardımıyla destekledi, sizi güzel şeylerle besledi ki, şükredesiniz."[278] buyurmuştun.

Ya Rab, bütün bu zulme ve karanlığa rağmen gönüllerimizi ümit do­lu ve istikbalin bu dine ait olacağına inanıyoruz. Şu aziz kavline dayana­rak:

"O, Rasulü'nü hidayetle ve hak dinle gönderdi ki (Allah'a) ortak ko­şanlar hoşlanmasa da o (hak di)ni, bütün din(ler)in üstüne çıkarsın."[279]

Ve biliyoruz ki sünnetin (sünnetullah) gerçekleşecektir:

"... Allah, hak ile bâtılı böyle bir benzetme ile anlatır. Köpük yok olup gider, insanlara yararlı olan ise, yeryüzünde kalır..."[280]

Ve şu sözün:

"Hayır, biz hakkı bâtılın üzerine atarız da onun beynini parçalar, derhal (bâtılın) canı çıkar..."[281]

Bizi ya Rab, bâtıla ve ehline atıp da beynini parçalayıp, derhal (batı­lın) canını çıkaran hakk'ın sembolü olmaya ehil kıl.

İlahi..

Biz, demir prangalara, kelepçelere, hapislerin ve tutukevlerinin karanlığma rağmen özgürlük ve aydınlık hissediyoruz. Yardımınla şehvet prangalarından, dünyevi arzulardan kurtulduk ve Kur’an nuruyla, imanın yol göstermesiyle aydınlandık. Düşmanların üzerimize çullanmasına, ezi­yet ve işkence etmesine rağmen güçlülük duyuyoruz ya Rab. Çünkü biz sana güvendik, sana sığındık ve sen el-Kaviyy (güçlü), el-Aziz (üstün), el-Muntakî (intikam alıcı) ve el-Cebar (istediğini zorla yaptıran)'sın.

Düşmanların tasallut, tahakküm ve boyun eğdirmelerine rağmen üs­tünlük duyuyoruz ya Rab. Çünkü biz, üstünlüğün Allah'a, Rasulü'ne ve mü'minlere ait olduğunu biliyoruz. Düşmanların tuzağına, korkutmasına ve tehdidine karşın gönül huzuru duyuyoruz. Çünkü biz sağlam bir itimadgaha sığınıyoruz ve biliyoruz ki, bize ancak O'nun takdir ettiği şey isabet edecektir.

Kendimizi sana teslim ettik, işlerimizi Sana ısmarladık ey takdir ve hüküm elinde ve her şeye muktedir olan!

Sen, ya Rab bize yetersin ve ne güzel vekilsin.

Düşmanların ve zorbaların mücadelesinde müdafaayı senin vasıtanla yapıyoruz.[282]

 

Ya Rab, Bizi Azıksız Bırakma

 

Ya Rab, senden yardım istiyoruz; yardım eyle. Sana sığmıyoruz; ba­rındır. Senden merhamet diliyoruz; merhamet et. Senden zafer bekliyo­ruz; zafer ver. Göz açıp kapayıncaya kadar bizi nefsimizle bırakma ya ni'me'l-mevla ve ya ni'me'n-nasîr.[283]

İlahi..

Mü'minlere zaferi, desteklemeyi, sebat ettirmeyi, savunmayı ve ha­kimiyeti va'dettin -ki senin va'din haktır- Nasslarda [284] bu konuda müslümanlar için hiç bir şey vârid olmadı.[285]

"... Mü'minlere yardım etmek üzerimize borç idi."[286] dedin.

"Elbette Biz, Rasulierimize ve inananlara yardım ederiz.."[287] dedin.

"Allah, iman edenlere dünya hayatında da, ahiret hayatında da o sağlam (söz)lerinde sebat ihsan eden..." [288] dedin.

"Allah, iman edenleri savunur.."[289] dedin.

"Allah, sizden iman edip salih amel işleyenlere va'detti; onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kıla­cak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıra­cak ve korkularının ardından kendilerini (tam) bir güvene erdirecektir. Onlar hep bana kulluk ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar.."[290] dedin.

Ticaret anlaşmasından sonraki kârlı el sıkışmayı mü'minlere tahsis edip;

"Allah, mü'minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında sa­tın almıştır.."[291] dedin.

Biliyoruz ya Rab, mü'minlerin, kitabında ve peygamberinin (a.s) ha­dislerinde zikredilen sıfatlan vardır ve mü'minlere olan va'dinin gerçek­leşmesine lâyık olalım diye, o sıfatlarla muttasıf olmamız gerekiyor.

Sen ya Rab, fazlu ihsan sahibisin. Bize sadık iman bağışlamanı ve ondan sonra da zafere ve üstünlüğe ulaştırasın diye mü'minlerin sıfat­larıyla muttasıf olmak için bize yardım etmeni istiyoruz.

Ya Rab, biz mü'minler arasından seçtiklerinden ve şu sözünde öv­düklerinden kılman hususunda cömertliğin olan arzumuz, rahmetine olan umudumuz artıyor.

"Mü'minlerden öyle erkekler var ki, Allah'a verdikleri sözde durdu­lar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, (şehid oluncaya kadar çarpı­şacaklarını adamışlardı. Çarpıştılar ve şehid düştüler) kimi de (şehidlik) beklemektedir; sözlerini asla değiştirmemişlerdir,"[292]

Ya Rabbi, açık alandaki davetin yükleri çok ve çalışma emanetleri ağırdır ve sadık sebatkâr mü'min erkeklerden oluşan bu sınıfa muhtaçtır. Öyleyse, aramızda bu tür insanları çoğalt.

Ya Rab, aramızdaki bütün hayır, çalışma, cihad, kurban verme, sabır ve tahammül güçlerini harekete geçirecek güçlü, sadık bir iman istiyoruz. Öyle bir iman ki, yoldaki engelleri aşmada bize yardımcı olsun ve viraj­larından uçmaktan korusun.

İlahi..

Senden Yasir'in, Bilal'in ve diğerlerinin -Allah hepsinden razı ol­sun- imanı gibi bir iman istiyoruz. Öyle bir iman ki, Firavun'un sihirbaz­larının imanı gibi.. Firavun'un, işkence türlerinin en korkuncu ile kendile­rini tehdit etmesinden korkmaz kılan bir iman.. O tehdide cevaplan şöyle olmuştu;

"Dediler ki: "Biz, seni bize gelen açık delillere ve bizi Yaratana ter­cih edemeyiz. Yapacağını yap. Sen ancak bu dünya hayatında istediğini yapabilirsin. Biz Rabbimize inandık ki, (O) bizim günahlarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlasın. (Elbette) Allah daha hayırlı ve (O'nun mükafatı ve cezası) daha süreklidir."[293]

İlahi..

"Allah iman edenlerin dostudur (velisidir). Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır..."[294] buyurdun.

Ve:

"Çünkü Allah, (azabından) korunanlarla (takva sahipleriyle) ve iyi­lik edenlerle (muhsinler) beraberdir."[295] buyurdun;

"Allah takva sahiplerini sever.." buyurduğun gibi..

Allah'ın sevdiği ve beraber olduğu kimseye hiç bir şey zarar vere­mez ve o, hiç kimseden korkmaz.

Ya Rab, bize imanı sevdir, onu gönüllerimizin süsü kıl; kafirliği, fasıklığı, isyanı bize sevimsiz göster, kendinden bir fazlu nimet olarak bizi hidayete ermişlerden eyle.

İmanımızın kat kat artması için gönüllerimize sekinetindir.[296]

 

Ya Rab, Bizi Muvaffak Kıl

 

Ya İlahi..

Düşmanların; dinlerinin ve inançlarının farklılığından dolayı bizimle hasımlaşan, dininin düşmanlarıdır. Çağımızda öldürücü silahların çeşitli türlerini icad ettiler, daha öldürücü ve daha etkili olması için bilimi de silahların geliştirilmesinde kullanmaya devam ediyorlar. Aralarında koor­dinasyon sağladılar, İslam'la ve müslümanlarla savaşmak için hedef birli­ği oluşturdular ve bütün iletişim ve ulaşım, casusluk araçlarından ve daha başka şeylerden yararlandılar; -maalesef- insanlar arasından, kendi aşire­timizden müslüman isimleri taşıyan -halktan veya yöneticilerden- işbir­likçilerden de yardıma çağırdılar.

Fakat biz ya Rab, bütün bunlara rağmen onlardan korkmuyoruz ve ürkmüyoruz. Onlar ve işbirlikçileri bizi umutsuzluğa düşüremez. Çünkü, kaderinde mü'min kullarına katından bir zaferle desteklemek varsa, bâtıl ehlinin güçleri ne kadar çok ve yardımlaşmış da olsalar, senin ordun ve gücün önünde direnemeyeceklerdir. Göklerin ve yerin orduları senindir. Yerde veya gökte Seni hiçbir şey aciz bırakamaz. Seni eksikliklerden ten­zih ederiz. Sen güçlü, kahredici, intikam sahibi ve istediğini zorla yaptı­ransın.

İlahi..

Bize kitabında kafirlere karşı savaşımızın gerçeğini, onların nasıl şeytanın dostları olduğunu ve şeytanın hilesinin zayıflığını izah ettin. On­larla olan savaş eylemimizin senin iradenle ve gücünle olduğunu, bizimse sadece gücüne tabi bir araç olduğumuzu da açıkladın ve buyurdun -ki se­nin sözün haktır-:

"İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkar edenler de tağut (şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır."[297]

Ve "(Ey Rasul) attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı..."[298] buyurdun.

Ve şöyle dedin, senin sözünse haktır:

"Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azab etsin, onları rezil etsin, sizi onlara galip getirsin ve mü'minlerin göğüslerini ferahlan­dırsın; Yüreklerinin öfkesini gidersin.."[299]

Fakat sen ya Rab, bununla birlikte bizden gücümüz yettiği kadar güç hazırlamamızı istedin. Bu, yerine getirilmesi gerekli bir farzdır.

Bize emir kipiyle:

"Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar (savaş araçları, jipler, cemseler, tanklar, uçaklar, toplar, füzeler, denizaltılar, torpidolar, mayınlar, helikopterler, mermi ve mü­himmat.. Her türlü savaş malzemesi) hazırlayın. Bununla Allah'ın düş­manını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz.."[300] dedin.

Bu hazırlık hususunda harcadığımız bütün çabaya karşın bizim adı­mıza bir zafer gerçekleşirse; o zaferi hazırlığımıza, (askeri) eğitimimize ve sayımıza bağlamayacağız, ancak sana atfedeceğiz. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz.

Sen şöyle buyurdun:

"... Yoksa zafer (yardım) sadece daima galip ve hikmet sahibi Allah katından (gelmekte)dir."[301]

İlahi..

Biliyoruz, biz çalışmadan, rızan uğruna samimi, dinine ve dinin prensiplerine uygun çalışmadan sorumluyuz, sonuçlarından sorumlu de­ğiliz.... Canla ve malla cihad etmekten sorumluyuz; zaferin gerçekleşme­sinden sorumlu değiliz.. Ve biliyoruz ki, zafer bizim elimizle gerçekleş­sin veya gerçekleşmesin Sen bizi çalışmaya ve cihad etmeye teşvik edi­yorsun.

Fakat biz ya Rab, zaferi veriyor ve onunla seviniyoruz. Zafer gönül­lerimize şifa veriyorsun ve kalplerimizin kini zaferle gidiyor.

Sense bunu biliyorsun ve kitabında da beyan ettin:

"Seveceğiniz bir şey daha var: Allah'tan yardım (ve zafer) ve yakın bir fetih... Mü'minleri müjdele!"[302]

Ve şöyle dedin:

"... O gün müminler sevinirler. Allah'ın yardımıyla (zafer vermesiy­le). (Allah) dilediğine yardım eder (veya zafere ulaştırır). O, galiptir, merhamet edendir."[303]

Ve dedin:

"Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle (vasıtanızla) onlara azab etsin, onları rezil etsin, size onlara karşı zafer (yardım) versin ve mü'minlerin göğüslerini ferahlatsın/yüreklerinin öfkesini gidersin..."[304]

Ya Rab, bize, katından sevineceğimiz ve kalplerimizin kinine şifa bir zafer bağışla. Öyle bir zafer ki onunla İslam ve müslümanlan üstün kıl, din düşmanı kafirleri zelil eyle. Öyle bir zafer ki, onunla Mescid-i Aksa'yı pis Siyonistlerin elinden kurtaralım, İslam topraklarından gasp (ve işgal) edilmiş her karışını geri alalım. Öyle bir zafer ki, dinini hakim kılsın, dini bütün insanlara tebliğ edecek İslam hakimiyeti kurulsun.

"(Yeryüzünde) bir fitne kalmayıncaya ve din tamamiyle Allah'ın oluncaya kadar.."[305]

Ey kitabı (Kur'an'ı) indiren, bulutları yürüten, düşmanları bozguna uğratan Allah, onları hezimete uğrat! Onlara karşı bize zafer nasib eyle. Her yöredeki mücahid kardeşlerimize zafer ver ey Allah, saflarını birleş­tir, güçlerini artır, cihadlarım halisane rızan uğruna (yapılan bir cihad) eyle; dinin yüce olsun ve kafirlerin dini alçak olsun diye.. Ya Allah, bizi İslam'la, İslam'ı da bizimle üstün kıl. Ey Allah bizi güçlü bir zaferle zafe­re eriştir ve en aziz temennimiz olan şehadeti bize yolunda ihsan eyle..

Ya Rab, günülerimizden zayıflığı, düşmanlardan korkmayı söküp al­mak; imanla ve sana güzelce tevekkül etmekle rızıklandırmak suretiyle bize zaferi kolaylaştıran şeyleri ihsan et ki, şu ayetinde zikrettiklerin gibi olalım:

"Onlar ki, halk kendilerine: (Düşmanınız olan) insanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun, deyince (bu söz) onların imanını ar­tırdı ve: Allah bize yeter. O ne güzel vekildir, dediler. Bundan dolayı Al­lah'tan bir nimet ve bolllukla geri döndüler, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadı. Ve Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük kerem sahibidir. O şeytan sizi kendi dostlarından korkutuyor. Eğer mü'min iseniz onlar­dan korkmayın, Benden korkun."[306]

Cihada çıkma çağrısı bizi çağırdığında -ki bazı yörelerde çağırmış­tır- yere çakılıp kalmaktan sana sığınırız ya Rab.

Savaş sırasında gerisingeri dönmekten de (savaşta kaçmaktan da) sa­na sığınırız. Dünya imtihanından sana sığınırız ya Rab. Çünkü sen bizi, şerle de, hayırla da imtihan edersin.

Zaten şöyle buyurdu:

"... Biz sizi sınamak için şerre de, hayra da müptela kılıyoruz. Ve sonunda bize döndürüleceksiniz."[307]

Çoluk çocuk fitnesinden de sana sığınırız. Korkutan veya alıkoyma­ya çalışan olmasınlar diye...

"Ey iman edenler, eslerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır; onlardan sakınınız."[308]

Fakat onları ya Rab, bize yardımcı ve gözler sevinci kıl.

"Rabbimiz bize gözler sevinci (gönüller açan) eşler ve çocuklar lut-feyle ve bizi senin azabından korunan muttakilere önder yap!"[309]

Ya Rab, bizi muvaffak kıl. Davetine birazımızı değil, her şeyimizi tereddütsüz ve cimrilik yapmaksızın verelim, bize yardım et. Amin.[310]

 

Ya Rab, İslami Dirilişi Koru

 

İlahi...

İslami çevrede elde ettiğimiz bizi sevindiren ve geleceğe ümit ve müjde bekleyerek baktıran sonuç ve neticeler türünden değişiklikleri, bi­ze davet yolundaki nimetlerini ve ihsanını dile getirmek için zikrediyo­ruz.

Davet yolundaki yürüyüşümüzün başlangıcında, İslam gerçeğini asli haliyle ve bütünüyle anlamada büyük eksiklikler vardı ve küçük bir azın­lık İslam'ı hakkıyla dünya ve ahiret işlerini düzenleyen tam bir hayat programı olarak anlıyordu. Fakat biz bugün -Elhamdülillah- bu kapsamlı anlayışın İslami çevrede, hatta milletlerarası mahfillerde yaygınlaştığını görüyoruz.

İslam'ın hayata hakim kılınması isteklerinin garip birşey olarak gö­rülmesinden sonra biz bunun, İslam halklarının ısrarla ve sürekli bir bi­çimde istedikleri bir toplum talebi haline geldiğini gözlüyoruz.

Cihad ve İslam'ı, İslam toprağını savunma ruhunun sönüp yok olma­ya yüz tutmasından sonra bugün cihad ruhunun genç olsun yaşlı olsun nefislerde harekete geçtiğini ve bunların çeşitli bölgelerde parlak cihad örnekleri verdiklerini ve vermekte olduklarını görüyoruz.

Dindarlığın küçük bir genç azınlıkla (ve daha çok) ileri yaştakilere has dolaylı bir dindarlık haline gelmesinden sonra bugün biz dindarlığın mü'minleri sevindirir ve mü'min olmayanları korkutur bir tarzda delikan­lılar ve genç kızlar arasında yayıldığını müşahede ediyoruz. Bunların din­darlıkları ise, doğrudan doğruya etkili, canlı, güçlü bir dindarlık olup; bo­zuk gidişi sahih İslami bir gidişe döndürmeyi arzulamaktadır.

Bid'at, hurafe ve cahili adetlerin müslümanlar arasında hakim olma­sından sonra bugün bu bid'at ve adetlerden kurtuluş, kitaba ve sünnete dönüş ruhunun hakim olduğunu ve günden güne de güçlendiğini görüyo­ruz. Bir çok sünnetin gizlenir ve kaybolur gibi olduktan sonra yeniden or­taya çıktığını görmeye başladık.

Sonra; değiştirmeksizin, bozmaksızın, zayıflatmaksızın, cılızlatmak-sızın, gevşetmeksizin davet yolundaki yürüyüşlerini sürdürsünler diye bayrağı kendilerinden sonrakilere düşürmeden, dalgalanarak teslim et­mek için çalışanları gördük. Mal ve makam fitnesine düşmemiş, yüzlerini ihlasla Allah'a yöneltmiş O'nun nzısını bekleyen, Allah yolunda defalar­ca sıkıntı ve işkenceye katılmış, çeşitli baskılar altında hapis ve tutukev­lerinde uzun seneler kalmış davet erlerinin ve inanç ordusunun ortaya çı­kışını da gördük.

Bütün çözülme, serbesti ve fesat dalgalarına boş veren, faziletin eteklerine ve İslam öğretilerine, ruhsatları kullanmaksızın yapışan müslü­man kızkardeş örneklerini de.. Anne, davetçi, doktor ve öğretmen müslü­man kızkardeş örneklerini gördük; hepsi seni razı edecek bir biçimde da­vet alanındaki rolünü yerine getiriyor.

Müslüman delikanlının, İslami evini takva üzerine tesis edilmiş ve İslam binasında (temeldeki) kolon olacak davet evini beraberce kurmak için uygun hayat ortağını bulduğunu da gördük. Öyle bir ev ki, nesilleri yoldaki yürüyüşü sürdürecek, emaneti babalarından sonraki kuşaklara ay­nı soyluluk ve güçle miras bırakmak için miras alacak güçlü, uygun, İsla­mi bir yetişmeyle yetişecek...

İlahi..

Sen korumanla, gözetmenle, bu daveti ve davetçileri başarılı kılman­la, sadık gönülleri davette bir araya getirmenle bütün bu hayırların ger­çekleşmesini ihsan edensin.

Öyleyse ya Rab, senden korumanı, gözetmeni, başarılı kılmanı ve yardımını sürdürmeni isteriz. İslam için şehid olanlarımızı en hayırlı ödülle ödüllendirmeni ve sayesinde bizi peygamberlerle, sıddiklerle, şe-hidlerle, salihlerle -ki onlar ne güzel dostturlar- bir araya getirmeni dile­riz.

İlahi..

Kendisini çevreye hakim kılan İslami diriliş dolayısı ile meydana gelen sevincimize ve ona olan takdirimize ve Özlemimize seni şahid tuta­rız ya Rab. Onda o güzel ağacın, 'Lâ ilahe illallah Muhammedun Rasulullah' ağacının, şehidlerin kanlarıyla suladıkları ağacın "...kökü yerde sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç... Ki (o ağaç) Rabbinin izni ile her za­man meyve verir..."[311] tatlı meyvelerini görüyoruz.

O İslami dirilişte, gidişin uzantısını ve geleceğin ümidini görüyoruz. Onda İslam ümmetinin cesedinde kımıldayan, onu illetlerden ve hastalık­lardan kurtaran hayat ve canlılık belirtisini gözlemliyoruz. İşte İslam alemi, hareket etmeye ve kurtulmak için zincirlerin ve bağların altında kıv­ranmaya başladı. Zalimlerin altındaki koltuklar sallanmaya başladı. İsla­mi hareketin, Allah nizamının tatbikine dair baskısına cevap gelmeye başladı, hayır müjdeleyen belirtileri ortaya çıktı. Allah'a hamd olsun. Bu şahlanışın olgunlaşmasını ve aslileşmesini diliyoruz.

Bu dirilişin temenni etmediğimiz bazı olumsuzluklara uğramaması için üzerine titriyoruz. Meselelerde derinleşmeyen yüzeysellikten çekini­yoruz. Onu hazırlanılmamış ve planlanmamış tehlikeli durumlara düşüre­cek temkinsiz ve maceraperestlikten dolayı üzerine titriyoruz. İmkanlara uygun düşmeyen aşırı aceleci adımlardan çekiniyoruz. En çok da onları bekleyen asli, külli ve önemli görevlerden alıkoyan cüz'î ve fer'î mesele­ler etrafında ayrılığa ve anlaşmazlığa düşmelerinden çekiniyoruz. Özel­likle Allah'ın izni ile cihad ve hakimiyet merhalesinin kapılarında iken...

İlahi..

Sana kavuşmaya yaklaşmışken ya Rab, senden bizi bu dirilişteki bü­tün hayırlardan geri bırakmamam, onları salih kullarını koruduğun gibi korumanı; nurundan, hikmetinden, öğütünden ve şifasından ilk defa onla­rın tatması için kitabına güzelce bağlanmada onları başarılı kılmanı; bü­tün hal, söz ve davranışlarında Peygamberine (a.s) güzelce ittiba etmele­rini istiyoruz. Allah biliyor ki biz, beklenti içinde oldukları hususlarda onların bizlerden daha faziletli olmasını temenni ediyoruz.

Ya Allah, onlara istikamet ver, arzulanan dünya İslam nizamının bi­nasındaki sağlam temelde güçlü kolonlar olmaları için güçlerini, asaletle­rini ve haktaki salabetlerini artır.

Onlara ya Rab, basan, destek, zafer ve hakimiyet ihsan et.

Şüphesiz sen dilediğin şeye muktedir, istenileni vermeye layıksın.[312]

 

Cennetine Kavuşmayı Dileriz

 

İlahi..

İşte davet yolundaki yakarışımızda Sana -ki sen herşeyi bilen, her-şeyden haberdar olansın- bazı duygularımızı, hislerimizi, endişelerimizi ve umutlarımızı arz ettik. İslam'ın ve müslümanlann durumuyla ne kadar meşgul olduğumuzu, omuzlarımızdaki emanet ve sorumlulukların bize ne kadar ağır geldiğini, müslümanlann çektiği saldırı ve acıların uykularımı­zı kaçırdığını bildirdik. Bu ise, sadece sana bir taat; rızana bir niyet; İs­lam'ın, bu dine ve her bölgedeki müslüman mensuplarına karşı üzerimize farz kıldığı şeyleri hissetmedir.

İlahi..

Üzüntü ve özlemimizin her artışında sana döner ve 'ya Rab, şüphesiz bu, senin dinin ve sen ona karşı bizden daha titizsin, onlar senin kulların ve sen onlara karşı bizden daha merhametlisin' deriz.

Fakat bu, Hz. Muhammed'in kendisine şöyle söylediğinde hissettiği bir duygudur:

"Demek onlar bu söze inanmazlarsa, onların peşinde (üzüle üzüle) kendin helak edeceksin (ha!)"[313]

Bizden ona bir iktida olarak onun sıfatlarından bir sıfattır ki, ondan şöyle söz etmiştin:

"And olsun, içinizden size öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya uğ­ramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere şefkatli ve merhametlidir. "[314]

Ya Rab, davete, bugününe, geleceğine ve davet için dileğimiz şeyle­re yönelik bu duyguların sıkıntısında; bu yakarışta kendimizi, muhtaçlağımızı ve sana olan ihtiyacımızı da unutmuyoruz.

İşte biz boynu bükük, zelil, dilenerek, başeğerek, isteyerek, umutlu, günahlarımızı itiraf ederek, bağış dileyerek kapındayız. Kapında durmak­tan vazgeçmeyeceğiz ve kapı önünde dualarla, gözyaşlarıyla, rüku ve secdelerle bulunmaktan caymayacağız ve hepimiz, bizi eli boş çevirme­yeceğinden umutluyuz.

Ya Rab,

Senden güzellikleri, hayırları işlemeyi, hoşlanmadığın şeyleri terk etmeyi ve miskinleri[315] sevmeyi diliyoruz.

Ya Rab,

Senden irtidat etmez bir iman, tükenmez bir nimet, ebedi bir göz ay­dınlığı ve ebedi cennettte Peygamberin Muhammed'e (a.s) yoldaşlık dili­yoruz.

Ya Allah, sen benim Rabbimsin, senden başka tanrı yoktur. Ben, se­nin kulunum ve ben gücüm yettiğince sana verdiğim ahid ve söz üzereyim. Yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım.

Üzerimdeki nimetini kabul ederim. Günahlarımı itiraf ederim.

Beni bağışla. Çünkü günahları sadece sen bağışlayabilirsin.[316]

Ya Rab, sevginle ve bağlanmanla kurtuluşa ermemiz için bizi Pey­gamberin Muhammad'e (s.a.s) uymaya muvaffak kıl.

Ki şöyle buyurdun:

"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir."[317]

Ya Allah,

Bize sevgini, sevdiklerinin sevgisini ve bizi sevgine yaklaştıran her amelin sevgisini ihsan et.

Öfkenden ve bizi öfkene yakınlaştıran her amelden sana sığınırız.

Bizi ya Rab, kendilerinden razı olduklarından ve senden razı olanlar­dan eyle.

Fitneye düşmeksizin ve düşürülmeksizin hayatımızı hayırla noktala. (Yani iman üzere ölmeyi nasib eyle.)

İlahi..

Bu ihsanına nail olmuş kulun, sana bu dualarla yakardı. Biz de sen­den icabet ve kabul[318] umarak onlarla dua ediyoruz.

Bu bölümü; Şehid îmam Hasan el-Benna'nın 'Yakarış Risalesi'nin sonunda yer alan Rasulullah (a.s)'tan ulaşmış dualardan bazılarıyla nokta­lıyoruz:

Hz. Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor:

"Resulullah (a.s) duasında şöyle derdi:

"Ey Allah, ilahi lütfün olan dinimi bana yararlı kıl, geçimim kendin­de olan dünyamı da.. Varacağım yer olan ahiretimi bana faydalı eyle, hertürlü hayır hususunda hayatımı zat, ölümü de benim için her şeyden rahata erme eyle."[319]

Hz Enes anlatıyor:

"Hz. Peygamber (a.s)'in çoğunlukla yaptığı dua:

"Ey Allah, dünyada iyilik, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru", duasıydı."[320]

Hz. Ali (k.v.) aktarıyor:

"Resulullah (a.s) bazı sahabilerine şöyle demelerini öğretti:

"Ya Allah beni haramından helalinle koru ve fazlınla ihsanınla beni senden başkasına muhtaç etme."[321]

Hz. Ebu Hureyre rivayet ediyor:

"Resulullah (a.s) şöyle dedi:

"Belanın sıkıntısından, sapıklığın dibine düşmekten, kötü kaza (ve kader)den, düşmanları güldürmekten Allah'a sığının."[322]

Abdullah b. Amr bin As anlatıyor:

"Resulullah (a.s) şöyle derdi:

"Ya Allah, korkmayan kalpten, kulak asılmayan duadan, doymayan nefisten, faydasız ilimden Sana sığınırım. İşte bu dört şeyden Sana sığı­nırım."[323]

Şeddad b. Evs hadisinden:

"Hz. Peygamber (a.s) şöyle diyordu:

Ve bildiğin (bütün) hayırları Senden diliyor, malumun olan şeyler­den Sana sığınıyorum. Bilmiş"olduğun günahlarımı bağışlamanı talep ediyorum. Zira Sen bilirsin, ben bilmem ve Sen gaipleri de bilirsin."[324]

Sonra Şehid İmam Hasan el-Benna diyor ki:

"Ey kardeş, Rabbinden yardım iste, kalbini hazır tut, ihtiyacını Al­lah'a ilet ve Peygambere, ailesine salat ve selamla bitir. Hakikat ölçe­ğiyle ölçmek için sana söz olarak "Kudret ve şeref sahibi Rabbin onların taktıkları sıfatlardan (münezzehtir) yücedir. Selam, gönderilen elçilere (Rasullere) Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a.."[325] de."

Ya Rab..

Ya Rab, rızanı ve cennetini dileriz. Öfkenden ve cehennemden Sana sığınırız.

Ya Allah, salih kullarını koruduğun gibi bizi de koru.

Ya Allah, beni her kötülükten ve gizli açık fitnelerden uzak tut.

En hayırlı amellerimi en son amellerim, en hayırlı günümü de sana kavuştuğum gün eyle.

Ya Allah, beni yolunda şehidlikle nzıklandır.

Senden ya Rab Firdevs-i a'lâyı isterim, fîrdevs-i a'lâyı, peygamber­lerle, sıddiklarla, şehidlerle, salihlerle beraber firdevs-i al'âyı, ki onlar ne güzel dostturlar ey Allah. Amin.

Ya Allah, salavatını, rahmetini ve bereketini Rasullerin efendisi, muttakilerin imamı ve peygamberlerin sonuncusu kulun ve elçin, hayrın önderi, hayrın komutanı ve rahmet elçisi Muhammed'in üzerine kıl.

Ya Allah, onu öncekilerin ve sonrakilerin imrendiği makam-ı mahmuda eriştir.

Ya Allah, Muhammed'e ve Muhammed'in ailesine, İbrahim'e ve İb­rahim ailesine salat eylediğin gibi salat eyle.

Şüphesiz sen ziyadesiyle övgüye değer ve ziyadesiyle şan şeref sahi­bisin.

Ey Allah, Muhammed'i ve Muhammed ailesini, İbrahimi ve İbrahim ailesini mübarek (bereketli) kıldığın gibi mübarek (bereketli) kıl.

Şüphesiz sen ziyadesiyle övgüye değer ve ziyadesiyle şan şeref sahi­bisin.

"Kudret ve şeref sahibi Rabbin, onların taktıkları sıfatlardan (mü­nezzehtir) yücedir. Selam, gönderilen elçilere (Rasullere) Hamd, alem­lerin Rabbi Allah'a.."[326]

 

O, Onları Sever

 

Sevgi ilişkisinin en yüce noktası, bir insanın sayesinde "Allah onları, onlar da Allah'ı severler" sırrına erilmesidir.

Ne kadar cömertsin ki ya Rab, yarattığın kullarınla Kendi aranda sevgi ilişkisi lütfediyorsun. Fazlından, füyûzatından, korumandan, gözet­menden, rahmetinden ve ihsanından onlara tahsis ettiklerinin sadece tasavvuruna bile güç yetiremeyeceğimiz senin kendilerini sevmene nail olan şu şahıslar ne kadar da mutludurlar.

Sevgi ilişkisinin ise kendine ait özellik, meziyet ve hususiyetleri var­dır. İnsanlar arasında bu ilişkiden yüz çevirecek ve ona erişmeyi dileme­yecek kimse bulunması mümkün müdür? Küfür ve şirk ehli arasında bu­lunsa da, böyle bir kimsenin ehli iman arasında bulunacağı düşünülemez bile.. Hepimiz, bu yüce makamı kazanmayı ve o makam sahiplerinin eriş­tiği büyük başarıyı derinden temenni ederiz.

Bu ilişkinin neresinde olduğumuzun ve gerçekten ona nail olup ol­madığımızı ortaya çıkaracağımız bir 'vakfe'ye ne kadar da muhtacız. Yoksa biz halen ona erişmek için çalışma durumunda mıyız? Ve bu çalış­mada ciddi miyiz, yoksa eksik miyiz? Allah'ı gerçek bir sevgiyle mi sevi­yoruz, yoksa bu sadece bir iddia mı?. Durumumuz, bu sevginin doğrulu­ğuna dair delillerle uyuşuyor mu?.

Ebu Hureyre (r.a) aktarıyor

"Resulullah (a.s) dedi ki:

"Allah Teala şöyle buyurur:

"Benim bir velime düşmanlık gösteren (onunla hasımlaşan) kimseye Ben muhakkak savaş açarım. Hiçbir kul, üzerinde farz kıldığım şeyden daha sevimli birşeyle Bana yaklaşamamıştır. Kulum (farzların edasıyla birlikte) nafileleri eda etmek suretiyle bana yaklaşmaya devam eder, ni­hayet Ben onu severim. Artık onu sevdiğimde de, işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum ve Benden isteyince hemen ve­ririm; Bana sığınırsa, onu hemen korurum."[327]

Bundan öte hangi hayır, bu ihsandan öte hangi ihsan vardır? Bu ma­kama eren kimse, artık herhangi birşey kaybedebilir mi? (Herşeye nail ol­muş demektir.) Allah "Benden isterse hemen veririm, Bana sığınırsa he­men korurum" diye söz vermiştir, işte böyle te'kit lamı ile... Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederiz ya Rab, Senin ahdini -ki ahdin haktır- te'kid etmene ihtiyacımız mı var ki? Fakat bu te'kid, bize mutmain olma kabilinden bir lütfundur

Bir başka hadis, gök ve yer ahalisinin kutlamasını açıklıyor: Ebu Hureyre (r.a) Hz Peygamber (a.s.)'den aktarıyor: "Allah Teala kulunu sevdi mi. Cebrail'e 'Allah Teala falanı seviyor, sen de onu sev' diye sesleniyor. O da onu sever ve gök halkına seslenir: 'Allah falanı seviyor, onu siz de sevin' Onu onlar da severler, Sonra onun için yeryüzünde bir kabul vaz' edilir (yani yeryüzündekilerin sevdi­ği biri olur)."

İmam Müslim'in bir rivayetinde şu ilave edilmiştir: "Ve bir kula buğz ederse Cebrail'i çağırıp der ki: 'Ben falana buğz ediyorum, sen de ona buğz et' Cebrail (a.s) de ona buğz eder. Sonra gök halkı arasında 'Allah falana buğz ediyor, öyleyse siz de ona buğz edin' diye seslenir. Gök ahalisi de o kimseye buğz ederler. Sonra onun için yeryüzünde buğz vaz' edilir (yani artık onu yeryüzündekiler de sevmeyip buğz etmeye başlarlar)."[328]

Bundan sonra, bahsettiğimiz bu ilişkinin geçtiği ayet-i kerimeler üzerinde biraz duralım.

Allah Teala şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler, sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah ya­kında öyle bir toplum getirecek ki (O) onları sever, onlar da O'nu sever­ler. Mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve zorludur­lar. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayanın kınamışından kork­mazlar. Bu, Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah('ın lütfü) geniştir, (O) bilendir."[329]

Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor:

"Resulullah (a.s); "Salih amelleri işlemekte acele ediniz. Zira ada­mın mü'min olarak sabahlayıp akşama kafir olacağı, dini az bir dünyalık karşılığında satacağı karanlık geceler gibi fitneler olacak., buyurdu"[330]

Oradaki bir başka mana, mü'minlerden dinlerinden dönenlerin yerine Allah'ın başka bir topluluğu getireceğidir. Allah, dinden dönüşün toptan, açık bir irtidat olması gerektiğini kasdetmiyor. Nitekim Allah'ın kitabında başka yerlerde 'değiştirme' işleminin bazı mü'minlerin durumları sonunucunda olduğu geçmektedir; Allah'ın şu sözünde olduğu gibi:

"Ey iman edenler, size ne oldu ki 'Allah yolunda topluca savaşa çı­kın' dendiği zaman yere çakılıp kaldınız? Ahirettense dünya hayatına mı raıı oldunuz? Ama dünya hayatının geçimi, ahiretin yanında pek azdır."[331]

Bir başka yerde de Allah Teala şöyle buyuruyor:

"İşte sizler Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz ama içinizden kimisi cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, o ancak kendisine cimrilik eder. (Çünkü infakın faydası da cimriliğin zararı da kendisine aittir). Allah zengindir, sizler fakirsiniz. Eğer yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar."[332]

Sonra Allah'la bu nevi kullan arasındaki sevgi ilişkisinin geçtiği ayette önemli özel sıfatların da zikredildiğini görürüz:

"... Mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve zorlu­durlar. Hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar."[333]

Bunda, mü'minlerle sevgi, merhamet ve başeğme ilişkisinin; kafir­lerle ise, üstünlük ve güç gösterme ve de zaaf veya zillet gösterme şeklinde bir ilişkinin desteklendiğini görürüz. Tereddüt etmeksizin veya Al­lah'tan gayrı hiçbir kimseden korkmaksızın istemiş olduğu canı feda, sa­bır, kararlılık türünden herşeyle Allah yolunda cihada yönelmek.. Bu ayet-i kerimenin siyak ve sibasındaki ayetlere göz attığımızda bu, daha çok açığa çıkar. Sibakındaki (önündeki) ayetlerde mü'minlere, yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyi yasaklama ve kalplerinde tereddüt ve korku sahiplerinin marazı bulunanları azarlama vardır:

"Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun elçisi ve namazlarını kılan, ze­katlarını veren, rükû'a eren mü'minlerdir."[334]

Zihinlere yerleşmesi gereken gerçek, Allah'ın dininin zafere ulaşma­sı ve Allah'ın dininin yeryüzünde hakim olması yolundaki cihad çalışma­sının yapılmasıdır. Mü'min erkeklerden bu seçkin insan örneklerine ve mü'minlerle ve kafirlerin ilişkilerinde bu açıklık ve sınırlamanın olması gerekir.

Mü'minlerde bu özellikler ve sıfatlar çoğalmadıkça Allah onlardan başka bir kavim getirir. Sonra onlar gibi de olmazlar.

Zaferin kendi aralarında birbirini sevmeden ve birbirine saygı duy­madan, birbirinden nefret eden ve birbirleriyle çekişen mü'minlerin elin­de gerçekleşmesi mümkün müdür?

Zaferin, kafirler önünde zayıflık ve gevşeklik duygusuna kapılan ve­ya onları dost edinip, muhabbet gösteren mü'minlerin elinde gerçekleş­mesi mümkün müdür?

Zaferin, yere çakılıp kalan veya cihaddan geri duran veyahut Allah'ın dininin zafere ulaşması için mal harcamakta cimrilik yapan mü'minlerin elinde gerçekleşmesi mümkün müdür?

Aziz kardeşlerim,

Allah'ın bizden başka bir kavmi yerimize geçirmesinden korkarak durumumuzu gözden geçirmeye, kayıplarımızı telafi etmek için çalışma­ya ne kadar da muhtacız. Öyleyse "Allah'ın kendilerini sevdiği, onların da O'nu sevdikleri" kimselere ne kadar yakınız, Allah'ın yerlelerini baş­kalarıyla değiştireceklerine de ne derece uzağız birlikte bakalım. Durum, gerçekten tehlikeli, sonuç olanca açıklığıyla açık; ya efendilik, dünyada hakimiyet, cehennemde kurtuluş, başarı ve ahirette cennette nimete erme ya da dünyada Allah'ın öfkesi ve kızgınlığı, ahirette azab ve Allah'ın nimetlerinden mahrumiyet...

Şu "O. onları sever, onlar da O'nu" şeklindeki sevgi ilişkisinin geldi­ği ayet-i kerime hakkındaki bu manalardan sonra, hep birlikte "O, onları sever"deki, yani Hubbullah ilişkisindeki ilk şıkkı ve ona nasıl uluşacağımızı ve onu nasıl başaracağımızı ele alalım. Bu konuya başlamadan önce Allah'ın bizi sevmesine (Hubbullah) ihtiyacımızı artıran şeylerden söz et­mek istiyorum.

Biz, çoğu zaman problemlerle ve sorunlarla karşılaşırız ve şeytanın bunlara müdahalesini açıkça görürüz, nefislerimiz daralır ve bu problem­lerin çözümünde tedbirlerimiz yetersiz kalır. En garantili ve kolay çözüm yolunun bizimle Yüce Allah arasındaki sevgi ilişkisi olduğunu anlarız. O, rahmetiyle ve kudreti ile işe dahil olunca, sorunlar hemen biter, problem­ler çözülür, daralmış gönüller ferahlar, düğümlenen işler kolaylaşır...

Şunda şüphe yoktur ki, iman, Allah'la sevgi ilişkisinin üzerine bina olunması için gerekli temeldir. Sonra da Allah'ın muttasıf olanlara sevgi­sini tahsis ettiği sıfatlarla donanmaya çalışmak gelir. Mü'minler imanları­nın derecesi, güçlülüğü ve derinliği hususunda yarışırlar. "Allah onları sever, onlar da O'nu" makamına yükselmek ve tırmanmak isteyen kişinin, salih amel ve hayır işlemede yarışmaya sevk eden sadık iman sahiplerin­den olması gerekir.

Öyle bir iman ki, onu Allah'ın kendisini sevmesine yaklaştırır ve Al­lah'ın razı olmayacağı her şeyden uzaklaştırır. Mü'minin Allah'ın kendisi­ni sevmesini kazanmak için çalışma yolunda önem vereceği ilk şey, Allah'ın kendisine farz kıldığı oruç, zekat, hac, cihad.. vb. ibadet ve görev­lere, sonra da hadis-i şerifte geçtiği gibi nafilelere yaklaşmasıdır. Belki de bizi sevmesini kazanmak için Allah'ın bize gösterdiği en açık vesile şu sözüdür:

"De ki eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir."[335]

"Allah onları sever, onlar da O'nu." Eğer biz bu makama yükselmek için gayretimizde ciddi isek, getirdiği her hususta Sevgili Rasulümüze (a.s) uymamız ve bütün söz, davranış ve tutumlarını izlememiz gerekir.

Bundan sonra, bu sıfatları tanıma niyetiyle, onlarla ne kadar muttasıfız ve hayatımızda ne derece gerçekleşmiş, hatta bu sıfatları ne kadar seviyor ve onlara ne derece meylediyoruz bilmek için, nefislerimizi ölç­mekle Aziz Kitabında geçtiği gibi, Allah'ın kendisine sevgisini tahsis eden kimsenin sıfatlarına muhatap oluruz.

Bunu da, bu sıfatların bizde Allah'ın sevdiği gibi en güzel şekliyle gerçekleşmesi için nefis mücahedesi takip der:

"Şüphesiz Allah ihsan sahiplerini sever."[336]

Bir başka ayette:

"Ve Allah ihsan sahiplerini sever."[337]

"Şüphesiz Allah çok tevbe edenleri sever ve temizlenenleri de se­ver."[338]

Bir başka ayette:

"Ve Allah çokça temizlenenleri sever."[339]

Aynı şekilde:

"Ve Allah sabredenleri sever."[340]

"Kuskusuz Allah tevekkül sahiplerini sever."[341]

Ve:

"Şüphesiz Allah adaletli davrananları sever."[342]

Aynen:

"Allah takva sahiplerini şüphesiz sever."[343]

Savaş ve cihad konusunda:

"Allah, kendi yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gibi saf bağla­yarak çarpışanları sever."[344]

Hakkında konuştuğumuz asli ayette geçen sıfatlar da böyledir:

"Allah yakında öyle bir topluluk getirecek ki (O) onları sever, onlar da O'nu severler. Mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve zorludurlar. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınama­sından korkmazlar." [345]

Bunlar, açık belirgin sıfatlardır ve burada bunlar hakkında tafsilata gerek yoktur. Fakat istenen, bu sıfatlarla muttasıf olmak için bütün ciddi­yetimizle nefislerimize hakim olmamızdır. Şöyle ki, sıfatların ve durum­ların değişmesiyle değişmeyen ve bozulmayan, hatta zamanın geçmesiyle düzeyini yükseltiğimiz bize bitişik, ayrılmaz sıfatlar olmalıdır.

Allah'ın güzel bağışlarmdandır ki, bu sıfatların çoğu Allah'ın kita­bında onlarla muttasıf olmanın beraberliğine (Allah'la bir ve beraber ol­maya) tahsis etmesidir. Şu kelamında gördüğümüz gibi:

"Kuşkusuz Allah sabredenlerle beraberdir." [346]

"Ve Allah sabredenlerle beraberdir."[347]

"Allah(ın azabından sakınınız (takva sahibi olunuz) ve biliniz ki şüphesiz Allah takva sahipleriyle beraberdir."[348]

"Ama Biz(im uğrumuzda cihad edenleri Biz, elbette yollarımıza iletiriz. Muhakak ki Allah, ihsan sahipleriyle (iyilik yapanlarla) beraber­dir."[349]

"Çünkü Allah (azabından) korunanlarla (takva sahipleriyle) ve iyi­lik edenlerle (ihsan sahipleriyle) beraberdir."[350]

Allah'la beraberliğin bu sıfatlarla muttasıf olana karşı sevgisiyle bir araya gelmesi ne büyük kazançtır. Çalışma ve gayret, Allah'la beraberliğe ve O'nun sevgisine nail olmamız için yapılan çalışma ve gayrettir.

Ne denli uzağız veya yakınız, hatta ne denli sevmiyor ve hoşlanmı­yoruz öğrenelim diye tanımak ve kendimizi ölçmek niyetiyle Allah'ın sevmediği ya da buğz ettiği kişilerin sıfatlanın zikreden ayet-i kerimeleri gözden geçirmek de faydalıdır:

"Ve Allah zalimleri zevmez."[351]

"Şüphesiz O, zalimleri zevmez."[352]

"Çünkü Allah haddi aşanları sevmez."[353]

"Allah bozguncuları (müfsidleri) sevmez."[354]

"Eğer (Allah'a ve Rasulü'ne itaaîtan) dönerlerse, muhakkak ki Allah kafirleri sevmez." [355]

"Allah (haramda ısrar eden) hiçbir günahkar kafiri sevmez."[356]

"Allah kurumlu, böbürlenen insanları sevmez."[357]

"Çünkü Allah, kendini beğenip övünen kimseleri sevmez. "[358]

"Zira Allah, daima hainlik yapıp günah işleyen insanı sevmez."[359]

"... Çünkü Allah hainleri sevmez.."[360]

"... Çünkü O, israf edenleri sevmez."[361]

"... Gerçekten O, büyüklük îaslayanları sevmez." [362]

"... Kuskusuz Allah (gururlanıp) şımaranları sevmez."[363]

"Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. (Kötü söz söyleyen­leri cezalandırır.) Ancak zulmedilen hariç. (Zulme uğrayan kimse feryad edip zalimin kötülüğünü söyleyebilir, ona beddua edebilir.)"[364]

"Yapmayacağınız şeyi söylemek, Allah yanında en sevilmeyen birşeydir."[365]

"Kim, o gün -savaşmak için bir tarafa çekilmek ya da başka bir bir­liğe katılmak dışında- arkasını döner (kaçar)sa o, Allah tarafından bir gazaba uğrar. Onun yeri cehennemdir. O ne kötü bir varılacak yerdir."[366]

Bunlar da aynı şekilde burada tafsilatına gerek olmayan açık ve be­lirgin sıfatlardır. Fakat istenen, nefislerimizde hangi etkisinin olduğunun farkına varmamızdır ki, onlardan kurtulmaya, istikbalde o sıfatlardan hangisine sadece yaklaşmaktan korunalım... Allah'ın gazabına ve intika­mına maruz kalanların durumu ne kötüdür. Allah bizi bundan muhafaza etsin.[367]

 

Onlar Da Onu Sever

 

Bu yüce sevgi ilişkisinin ilk şıkkını ki, o 'Onları sever' şıkkıdır. (Ya­ni Allah'ın onları sevmesi şıkkını) ele aldıktan sonra, ikinci şıkkı ki 'On­lar da O'nu severler' şıkkını -yani kulların Allah'ı sevmesini- ela alabili­riz:

Bu sevginin gönlün ve amelin doğrulamadığı, sadece dille ifade edi­len bir iddia olması baştan kabul edilemez. Kaldı ki Allah gönüllere va­kıftır. Dış görünüş ve sözler değil, bizde Allah'ın bıraktığı yerler, gönül­ler ve amellerdir. Biz bu gezintimizde durumumuz ne denli uyuşuyor ve­ya ne kadar muhalefet ediyor ve bu muhalefeti telafi etmek ne derece ge­reklidir görelim diye, gerçek Allah sevgisinin delillerinden gücümüz yet­tiği kadarını ele almaya çalışacağız.

Kitabında ve Rasulü (a.s)'nün lisanında gelen her buyruk ve yasakta Allah'a itaata sıkı bir yöneliş vardır. Bu yönelişi içimizde duyarak, Al­lah'ın bizden istediklerini uygulamaya koymamız ve eda ederken (buyruk ve yasaklan yerine getirirken) Allah'ın lütfü, tevfiki ve yardımı ile itaatin tadını, sevincini ve neşesini duymamız, gerçek Allah sevgisinin delille-rindendir.

Allah'ın bizden razı olduğu herşeyi hissedip tereddütsüz ve gecikme­siz amel etmeye koşturmamız da gerçek sevginin belirtilerindendir:

"İşte onlar, hayır işlerinde yarış ederler ve onlar hayır için önde gi­derler."[368]

Ve Allah'ın bize karşı öfkeleneceği, kızacağı, dolayısıyla O'ndan uzaklaşacağımız, yakınlaşmayacağımız, hatta gönüllerimizin ona meyletmeyeceği her şeyi hissetmemiz...

O'na asi olduğumuzda veya bir günah işlediğimizde boyun bükerek ve tevbemizi kabul etmesini ve bağışlamasını dileyerek tevbe ve istiğfar­da acele etmemiz de gerçek Allah sevgisinin delillerindendir:

"... Yaptıklarımın şerrinden Sana sığınırım. Senin üzerimdeki nime­tini ikrar ederim. Günahımı itiraf ederim. Beni bağışla. Zira günahları Senden başkası bağışlayamaz."[369]

Sevdiğimiz kişinin huzurunda durduğumuzda -ki bununla, kendi­mizi O'na vererek arzu ve umutla vaktin girmesini bekleyerek namaz kı­larken, Allah'a karşı cana yakınlık ve huzur duymamızı kastediyoruz- mutluluk duymamız da gerçek sevginin delillerindendir.

Bu konuda 'Bizi rahatlat' buyuran örneğimiz ve sevgilimiz Rasulullah (a.s)'ı ve ondaki Allah'a yakınlık ve ruhi neşeden dolayı ızdırap ve bıkkınlık duymadan ayakları şişinceye kadar nasıl gece namazı kıldığını hatırlıyoruz. Ki aynı Peygamber (a.s.) 'namaz gözümün nuru kılındı' bu­yurmuştu, bir hadis-i şeriflerinde..

Sevgili Rasulümüz (a.s):

"Kişinin Rabbine en yakın olduğu an, secdede olduğu andır. O hal­de secdede iken çok dua ediniz." buyurmuşlardır.

Hz. Aişe (r.a)'den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (a.s.) öy­lesine uzun secde ediliyordu ki, Hz. Aişe (r.a) O'nun Allah katına alındığını zannediyordu. Biz de secde esnasında Allah'a yakınlığa dair bir duygu doğuyor da secdeye şevk ve özlemle gidiyor, secdeyi uzatıyor ve duada ısrar ediyorsak -özellikle gece kalkışında- ne iyi.

Ehl-i dünya başının üstünde mücevherle süslenmiş bir kral tacı, etra­fında emrine amade ordular ve özel muhafızlar bulunan kral tahtında otu­ran bir kral olmanın dünyada insan için en büyük ve en yüce durum olduğunu düşünüyorlarsa, mü'minler de dünyada mü'minler için en şerefli du­rumun yüzlerinin Allah'a secde eder bir vaziyette yerde olduğu andaki durum olduğunu kabul ediyorlar. Kârın ve kazancın durumunu nasıl ifade etti o yüce insan: "Fakat, mü'minin Allah için kıldığı bir secde, dünyadan ve onun içindekilerden daha hayırlıdır."

Sevdiğini çok zikretmeye ve zikir anında huzur ve mutluluk duyma­ya rağbet, sevenin sıdkınm delillerindendir. Bununla bizde Allah'ı zikret­meye dair güçlü bir arzuyu ve O'nu her zikredişimizde mutluluk ve mutmainlik duymayı kastediyoruz. Nasıl olmaz ki? Allah bizi kendisini zikru teşbih etmeye çağırıp buyuruyor:

"Ey iman edenler, Allah'ı çok zikredin. Ve O'nu sabah akşam teşbih eyleyin."[370]

Akıl sahiplerini nitelerken ise şöyle buyuruyor:

"Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah'ı zikre­derler.."[371]

Ve buyuruyor:

"Sabah akşam Rabbinin ismini zikret. Gecenin bir bölümünde O'na secde et. (Akşam ve yatsı namazlarını kıl).."[372]

Şu sözünde ise zikrin gönüllerimizdeki etkisini izah ediyor:

"Onlar ki, inanmışlardır ve kalpleri Allah'ı zikretmekle yatışır, iyi bilin ki, kalpler ancak Allah'ı zikretmekle yatışır."[373]

Ve dahi şu sözünde de bizim için büyük şeref ve Allah'tan açıkça bir ihsan var:

"Öyleyse Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin."[374]

Sonunda Allah bizi zikrediyor. Bütün bunlardan sonra dillerimizin zikrullahla daima ıslak ve O'nun zikrinden asla gafil olmaması gereken Allah'ın zikrinden vaz mı geçelim?

Sevdiğinin kelâmını dinlemeye, onun için susmaya ve sözünü tek­rarlamaya rağbet etmek de gerçek sevginin alametlerindendir. Bununla, bizde Allah kelamını okumaya kalp huzuruyla, düşünerek ve etkilenerek dinlemeye; Allah'ın bizden istediği ve bize gösterdiği dünya ve ahiret menfaatlerimize ait herşeyi tanımaya yönelmeyi kastediyoruz. Bilindiği gibi Kur'an nurdur, hidayettir, rahmettir, öğüttür, şifadır...

İlahi, bu sıfatlarla donanmaya ne de muhtacız:

"Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size rahmet edil­sin."[375]

Allah'ın sevdiği kimseleri sevmek, öfkelendiklerine öfkelenmek de gerçek Allah sevgisinin belirtilerindendir. Yaratılmışlar arasında sevece­ğimiz ilk kişi, yaratıkları içinde Allah'a en sevgili olan sevgili peygamberimizdir. -Allah'ın salât ve selamı üzerine olsun- Allah'ın Ona salat ve selam okumaya dair emrine uyuyuyoruz:

"Allah ve melekleri, peygambere salat etmekte (onun şerefini gözet­meye, sanım yüceltmeye özen göstermekte)dir. Ey iman edenler, siz de O'na salat edin, (O'nun şanını yükseltmeye özen gösterin) içtenlikle se­lam edin (O'na esenlik dileyin)."[376]

Nitekim yakın akraba bile olsalar Allah düşmanlarına buğz edip on­larla dostluk kurmayıp sevgi göstermediğimiz gibi; Allah Rasullerini, Al­lah'ın mü'min kullarını seviyor, onlarla iyilik, takva ve Allah'ın dinini za­fere ulaştırma hususunda yardımlaşıp işbirliği yapıyoruz.

Zira Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Rasulün'e düşman olan­larla dostluk ettiğini görmezsin. Onlar o kimselerdir ki, Allah kalplerine iman yazmış ve onları kendinden bir nur ile (kalp nuru veya Kur'an ile) desteklemiştir. Onları altından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı ol­muşlardır. İşte onlar Allah'ın hizbidir, iyi bil ki kurtuluşa ulaşacak olan­lar, Allah'ın hizbidir."[377]

Allah'ın bizi sevmesine yaklaştıracak her ameli severek onu işleme­de acele etmek ve gerçek sevgiye delalet eden hususlardandır.

Ya Allah, bize sevgini, Seni sevenleri sevmeyi ve bizi Kendi sevgine yaklaştıracak her amelin sevgisini ikram et.

Ya Allah, bizi sağ kaldıkça taatinle rızıklandır.

Dünyevi maksat ve beklentileri gerçekleştirmekle bağlantısı olma­yan, aynı zamanda bazı hallere ve durumlara uğramakla değişmeyen her­hangi bir riyakarlığa ve diğer şeylere karışmamış Allah'a yönelik samimi bir sevgi alması da gerçek sevginin alametlerindendir.

Allah Teala'nın üzerimize gönderdiği imtihan ve belalara uğramamı­zın sonucunda Allah'a ve rahmetine olan güvenimizin sarsılmaması ve Allah Teala'nın kendilerinde söz ettiği kimseler gibi olmamız da gerçek sevginin delillerindendir:

"İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenarından (dinin bütününe inan­madan) ibadet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse onunla huzura ka­vuşur (sevinir) ve eğer başına bir kötülük gelirse, yüzüstü döner (dini kö­tüleyerek ondan vazgeçer). O, dünyayı da, ahireti de kaybetmiştir, işte apaçık ziyan budur."[378]

Bizim her belaya ve düşmanların elinden uğradığımız her sıkıntı ve mihnete sabretmemiz gerekir. İşte bu imtihanlar ve çileler davetteki sünnetullahtır.

Allah bizi sabra ve direnip üstün gelmeye çağırmıştır:

"Ey iman edenler, sabredin, direnip (düşmanlarınıza) üstün gelin. Cihada hazırlıklı, uyanık bulunun ve Allah'tan korkun ki başarıya eresiniz."[379]

Ve yine şöyle demiştir:

"... Biz sizi birbiriniz için bir sınama (vasıtası) yaptık. (Sizin bir kıs­mınızı, diğer bir kısmınızla denemekteyiz. Zenginleri, fakirlere karsı dav­ranışlarıyla; halkı, kendilerine gönderilen peygamberlere karsı tutumla­rıyla; mevki sahiplerini halka, güçsüzlere karşı muameleleriyle deniyo­ruz ki bakalım) sabrediyor musnuz?."[380]

Senin yardımınla sabrediyoruz ya Rab.

"... Rabbimiz üzerimize (yağmur gibi sabır yağdır. Ayaklarımızı sağlam tut (da harp meydanından kaydırma) ve o kafir millete karşı bize yardım et."[381]

Bir şeye her ihtiyaç duyuşumuzda Allah'a sığnıp başkasından iste­meyip O'ndan istememiz, başkasına güvenmeyip O'na güvenmemiz de gerçek sevginin delillerindendir. Çünkü -O'nu her türlü eksiklikten tenzih ederim- kontrol O'nun elindedir ve O her şeye kadirdir.

Bizi ise kendisinden isteyip dua etmeye davet etmiştir:

"Rabbiniz buyurdu ki; "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim.."[382]

"Kullarım sana Benden sorar(lar)sa (söyle): Ben (onlara) yakınım. Bana dua edince dua edenin duasına karşılık veririm.."[383]

Zira -O'nu her türlü noksanlıktan tenzih ederiz- Kendinden isteme­miz O'nu razı etmekte, başkasından istediğimizde öfkelenmektedir. Kar­şılık vereceğine kani olarak O'ndan istememiz, karşılık vermeyi geciktirdiğinde veya tamamlamadığında sıkılmamamız boynumuza borçtur. Zira Allah -O'nu her eksiklikten tenzih ederiz- bizim için en hayırlı olanı bi­zim istediğimiz bir zamanda değil, kendi istediği bir vakitte tercih buyu­rur. Çünkü O, bizim bilmediklerimizi bilir.

Geri kalmayıp hazırlandığımız kıyama dair hazırlayıp söz verdiği­miz şeyleri hakkıyla yerine getirip öylece O'na kavuşuncaya kadar boz­madan ve değiştirmeden söz verdiğimiz şeyde kusur etmememiz ve Al­lah'ın şu kelamında kendilerini anlattığı kimselerden olmamız da Allah'ı gerçekten sevmenin delillerindendir:

"Mü'mirilerden öyle erkekler var ki, Allah'a verdikleri sözde durdu­lar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi (şehid oluncaya kadar çarpışa­caklarını adamışlardı, çarpıştılar ve şehid düştüler) kimi de (şehidlik) beklemektedir; sözlerini asla değiştirmemişlerdir."[384]

"Onlar ki Allah'ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmaz­lar."[385]

Allah'a Allah'ın dinini zafere ulaştırma ve onu yeryüzünde hakim kılma yolunda çalışmaya, cihad etmeye ve canı feda etmeye dair şüphesiz söz verdik. Öyleyse söz verdiğimiz hususlara sadık kalmalıyız.

Allah'ın va'dettiklerine, gaybtan haber verdiği her şeye güvenmemiz ve en ufak bir şüpheye düşmeksizin tasdik etmemiz de gerçek sevginin delillerindendir. Evet, mü'minlere va'dettiği nimetlere de, kafirlerin ve za­limlerin va'dolunduğu azaba da inanıyoruz. Mü'minlere söz verdiği dünyada destek, zafer ve hakimiyete de, şu kelamında geçen batıl ehline batıllarının yok olacağına dair verilen söze de itimat ediyoruz:

"Hayır, Biz hakkı bâtılın üzerine atarız da, o onun beynini parçalar, derhal (bâtılın) canı çıkar.."[386]

İşlerimizden her bir işimizde, güç gelmeksizin Allah'ın ve Rasulü (a.s.)'nün hükmüne başvurmamız ve tam bir gönül rahatlığıyla teslim ol­mamız da gerçek sevgimizin belirtilerindendir ki en hayırlısı budur. Çün­kü O, bizim hayrımızın ve kârımızın bulunduğu şeyi bizden daha iyi bi­lir:

"Allah ve Rasulü bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş er­kek ve kadına (mü'min ve mü'mineye) o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.."[387]

"Hayır, Rabbin hakkı için onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir bu­rukluk duymadan (verdiğin hükme gönül hoşluğuyla razı olup) tam anla­mıyla teslim olmadıkça İman etmiş olmazlar."[388]

"Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasulü (a.s)'ne çağrıldıkla­rı zaman iman edenlerin sözü ancak İşittik ve itaat ettik' demeleridir.

(Başka bir şey demeleri, itiraz etmeleri imanla bağdaşmaz)."[389]

Yolunda takdim edeceğimiz hiçbir şeyde cimrilik etmemek, bilakis hem bizim hem de sahip olduğumuz şeylerin Allah'ın mülkü olduğunu, nefislerimize ait hiçbir şeyin olmadığını, nasü ve neyle cimrilik edebili­riz? Bunu içimizde hissetmemiz de gerçek Allah sevgisinin belirtilerindendir. Hepsi, Allah'ın bize ikram ettiği nimetlerdir. O, her şeyden müs­tağnidir, bizse muhtacız Allah zengindir, bizlerse fakir...

Bizi bu kârlı ticarete ve kazançlı akde nasıl davet ediyor ve biz ona nasü karşılık vermiyor ve koşturmuyoruz? Halbuki bizim dışımızdaki dünya ehli zarar ettikleri geçici dünyevi alışverişlerine nasü koşturuyor­lar:

"Ey iman edenler, sizi acı azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi? Allah'a ve Rasulü'ne inanırsınız, mallarınızla canlarınızla Allah yo­lunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz sizin için en hayırlısı budur. Böyle yaparsanız Allah) sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerinde hoş konutlara koyar, işte büyük kur­tuluş budur. Seveceğiniz bir şey daha var: Allah'tan yardım ve yakın bir fetih.. Mü'minleri müjdele."[390]

"Allah mü'minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında sa­tın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler (şehid olurlar). Bu, Allah'ın üzerine bir borçtur. Gerek Tevrat'ta, gerek incil'de gerekse Kur'an'da (Allah, yolunda çarpışanlara cenneti vereceğini va'detmiştir.) Allah'tan daha çok ahdini yerine getiren kim olabilir? O halde O'nunla yaptığınız bu alışverişinizden ötürü sevinin. Gerçekten bu, büyük başarıdır."[391]

Sevdiğimizin huzurunda olduğumuzda onu bırakıp başka birine dön­mememiz ve meşgul olmamamız da gerçek sevginin delillerindendir. Bu­nunla, namazda Allah'ın önünde durduğumuzda O'ndan başka bir şeyle meşgul olmamayı ve gönüllerimizin O'na -ki O'nu her noksanlıktan ten­zih ederiz- yönelmesini kastediyoruz.

Sevenin sevdiğine yürümesi ve O'nu Beyt'inde[392] ve mescidlerinde -ki oralar yeryüzünde Allah'ın evleridir- ziyaret etmesi de gerçek sevginin delillerindendir.

"Allah'ın mescidlerini, ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namaz kılan, zekatı veren ve Allah'tan başka kimseden korkamayan (insan)lar onarırlar, işte onlar, doğru yolu bulanlardan olabilirler."[393]

Namaza davet eden çağrıya, vaktinde ve Allah'ın evlerinde icabet et­memiz gerekir.

Bize göre Allah'ın, kendinden gayrı her şeyden daha sevgili olması da gerçek sevginin belirtilerindendir.

Şayet Hz. Peygamber (a.s):

"Ben kendisine babasından, çoluk çocuğundan ve bütün insanlar­dan daha sevgili olmadıkça sizden biriniz (gerçek anlamda, layıkıyla) iman etmiş olmaz."[394] derse, bu konuda Allah Teala'nın bize, bunla­rın hepsinden daha sevgili olması gerekir.

Hz. Enes (r.a) anlatıyor:

"Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurdu:

"Üç şey kimde bulunursa, imanın tadını tadar:

1. Allah ve Rasulü kendisine ikisi dışındaki herşeyden daha sevimli olması,

2. Adamın sevdiğini Allah için sevmesi,

3. Ateşe atılmaktan hoşlanmadığı gibi küfre (kafirliğe) düşmekten hoşlanmaması."[395]

Allah Teala şöyle buyurmuştur:

"De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabınız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korluğunuz tica­retiniz), hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan, Rasulü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise o halde Allah emrini getirince­ye kadar gözetleyin (başınıza gelecekleri göreceksiniz). Allah yoldan çıkmış topluluğu (doğru) yola iletmez."[396]

Bu konudaki hassas ölçü, herhangi bir şeyin bizi bundan alıkoyup meşgul etmesi, Allah'a ibadetten, zikrinden veya yolunda cihaddan oyala-masıdır.

Allah Teala'nın şu kelamını da aynen hatırlatalım:

"Ey iman edenler, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı zikretmek­ten alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanlardır."[397]

Gerçekten de mal, evlat ve diğer dünyalıkları hepimiz seviyoruz. Fa­kat, tehlike, bunun gücü yettiğince gönlümüzde gizlenmesi ve bize Al­lah'tan Rasulü'nden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli olup, bizi Allah'a ibadetten ve zikrullah'tan uzaklaştırmasıdır.

Son, fakat aynı derecede önemli olarak, Allah'a kavuşmayı sevme­miz ve ölümden hoşlanmazlık etmememiz de gerçek Allah sevgisinin de­lillerindendir. Kim Allah'a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever. Allah'tan güzel son (imanla ölmek) niyaz ederiz.

Allah'la kullarından bir sınıf arasındaki bu yüce ilişki etrafında şu gezintimizin sonunda, kendimizi o yüce doruğa ve o yüksek makama tır­manma ve yükselme yolculuğunun önünde buluruz. Tırmanma ve yüksel­me, cehd ve mücahadeye muhtaçtır. Şu saydıklarımızdan sonra bizde tez­kiye olsun, ilerlesin ve vuslata ersin diye nefis mücahedesine gerçek bir azmin artmış olmasını umuyoruz.

"Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri Biz, elbette yollarımıza ile­tiriz. Muhakkak ki Allah iyilik edenlerle (ihsan sahipleriyle) beraberdir."[398]

 

13. RABBANİLİK VE MADDECİLİK ARASINDA MÜSLÜMAN

 

Sunuş

 

Alemlerin Rabb'i olan Yüce Allah'a hamdolsun. Efendimiz Hz. Muhammed'e ve onun aline ve ashabına salat ve selam olsun.

Dünyayı ve O'nun süslerini severek, bunları ahirete ve onun kalıcı nimetlerine tercih etmek, toplumların bünyelerinde en büyük yaralar açan hastalıklardandır. Bu, geçmişte de böyle idi, bugün de böyledir. Herhangi millet yetişen nesli açısından dünyayı üstün tutmuş ise bu milletin sonu mutlaka yıkım ve perişanlık olmuştur.

Günümüzde de, Müslümanların başlarına gelen gevşeklik ve dağı­nıklık gibir hastalıklar ve düşmanlarının onların mukaddes değerlerine ve servetlerine göz dikmekleri de, dünya hayatmı üstün tutup ahiretten çok dünyaya değer vermelerinin bir sonucudur.

Günümüzde Müslümanlar, geçmişlerinin Endülüs'te, Moğol-Tatar ve haçlı saldırılan karşısında karşılaşmış oldukları gibi tam bir hezimetin, kesin bir yenilginin içine düşmüşlerdir. Lider konumunda olanlar aynide içine düşmüşlerdir. Kitleler arzularına hoş gelen şeylere yönelmişlerdir. Hemen hemen herkesin birinci arzusu ve endişesi dünyadır. İnsanlar akıl ve takva prensiplerini gözetmeden gözü kapalı bir şekilde isteklerinin pe­şine takılmaktadırlar.

"Dinarın kulu perişan olmuştur. Dirhemin kulu perişan olmuştur."

Hz. Peygamber (a.s.) bizi dünyanın güzelliklerine aldanmaktan sa­kındırmış ve ahireti dünyaya tercih etmemizi öğütlemiştir. Yine Hz. Pey­gamber (a.s.) bize, dünyanın geçici bir gölge niteliği taşıdığını, bu gölge­de sürekli kalınmayacağını; dünyanın zevklerine, rahatlığına ve nimetle­rine kendini kaptıranın hayatın zorluklarına ve sıkıntılarına katlanamaya­cağını, başka bir ifade ile Allah yolunda cihada kendini veremeyeceğini açıklamıştır. Allah yolunda cihad edenler sürekli zorluklarla, sıkıntılarla karşı karşıyadırlar. Milletlerinin yücelmesinde öncülük edenler bu ko­nuda güzel fikirler ortaya atmışlardır.

Bunlar arasında, Şehid Hasan el-Benna'mn şu sözleri ne kadar an­lamlı ve etkilidir:

"Bir toplum dünya nimetlerine dalar, rahatlığa kendini kaptırır, maddi varlıkların içine karışıp dünya hayatının süsleriyle oyalanmaya başlarsa artık, hayatın zorluklarını, sıkıntılarını üstlenme görevini unu­tur. Sapık akımlara karşı durmaya ve hak yolda mücadeleye yanaşmak istemez. Artık böyle bir toplumun bütün şerefinin ve arzusunun dünya re­fahı olduğunu söyleyebilirsin."[399]

Üstad Hasan el-Benna bir başka yerde de şöyle söylüyor:

"Ey kardeşler! Bilin ki, ölüm san'atını iyi becerebilen ve şerefli bir ölüme nasıl kavuşulacağını bilen bir millete Yüce Allah dünyada şerefli, üstün bir hayat, ahirette de bolca nimet verir. Bizi aşağılığa iten gevşekli ğin sebebi dünya sevgisi ile ölüm nefretinden başka bir şey değildir. Kendinizi büyük bir hareket için hazırlayın ve sizi gerçek hayata kavuş­turacak olan ölümü arzulayın."[400]

Şehid İmam Hasan el-Benna, bu sözleri ile bir bakıma, Resulullah (a.s.)'ın şu hadisi şerifine işaret etmektedir:

"Resulullah (a.s.) "Olur ki, değişik toplumlar bazı insanların yemek için bir çanağın başına üşüşmeleri gibi sizin başınıza üşüşürler" diye buyurdu.

Orada bulunanlardan birisi:

"Bizim o zamanda sayıca az olacağımızdan dolayı mı böyle yapa­caklar?" diye sordu. Resulullah (a.s.) da şöyle cevap verdi:

"Hayır, bilakis siz o zamanda çok olacaksanız. Ancak siz o zamanda selin getirdiği yığınlar gibi olacaksınız. Allahu Teala da, düşmanlarını­zın kalbinden sizin korku ve heybetinizi çıkaracak. Buna karşılık sizin kalplerinize bir gevşeklik duygusu yerleştirecek."

Resulullah (a.s.)'ın böyle buyurması üzerine bir kişi:

"Ey Allah'ın Resulü! Gevşeklik nedir (yani burada gevşeklik ile kas­tedilen ne dir)?" diye sordu. Resulullah (a.s.) da:

"Dünya sevgisi ve ölümden nefrettir" diye buyurdu."[401]

Müslüman bilmelidir ki, çağımızda yaşanan sıkıntı ve belalar, dün­yaya birinci derecede önem verilmesinden, ona kulluk edilmesinden, aşın israfa ve lüks düşkünlüğüne varacak derecede dünya zevklerine dalınma­sından kaynaklanmaktadır. Bu, ahiret inancına sahip ve Allah katında olanlara gönül bağlamış bir kimseye yakışmayan bir afettir.

Müslüman, kendisinin başta dünyayı ve zevklerini değil, ahireti iste mek durumunda olduğunu bilmelidir. Ahireti isteyen bir kimsenin ise asıl arzuladığı şeyin dışındakilere gönül bağlaması, onlara değer vermesi yakışmaz. Gönlünü asıl arzuladığı şeye bağlamalı, onu elde etme gayreti içinde olmalı ve onu elde etmeyi sağlayacak yolu da, ondan uzaklaştıran, onu elde etmeyi imkansızlaştıran yolları da bilmelidir. Zihnini en çok arzuladığına kavuşma düşüncesi meşgul etmeli, bu konuda kararlılık gös­termeli ve hiçbir kınayanın kınaması, tenkitçinin tenkidi kendisini arzula­dığından uzaklaştırmamalı. Prensibi sabır olmalı, rahatı yorgunlukta ara­malı.[402]

Ahireti isteyen kimse bu isteğinde samimi ise;

Her ne zaman kendinden bir şey kaybetse bunu, kalbini ve ruhunu imar etme yolunda değerlendirir.

Dünyasından her ne eksilse onu ahiret sermayesini artırma amacıyla değerlendirir.

Dünya zevklerinden herhangisinden mahrum kalsa onu, ahiret zevk­lerine ulaşma yolunda bir sebep olarak görür.

Ne zaman bir sıkıntı, üzüntü veya keder içine düşse onu ahirette ra­hatlamak için bir sebep olarak kabul eder .[403]

Biz doğudalci ve batıdaki tüm Müslümanlara, içindekilere güven veren Rabbanilik Hakkını üstün tutma, Rabb'ın rızasını kazanmayı birinci amaç edinme) gemisine gelmeye çağırıyoruz. Taşkınlıktan ve maddeci uygarlığın cenderesinden kurtuluş buradadır... Bu çağrıya cevap veren var mıdır?

Elinizdeki, "Maddecilik ve Rabbanilik Arasında" adını taşıyan şu ki­tapçık bütün Müslümanları bu konuyu iyi kavramaya ve maddecilik taş­kınlığı, onun akıllara ve kalplere hükmetmesi konusu üzerinde düşünme­ye çağırmaktadır. Bu kitapçık ile bize uyanda bulunan kişi ise, davası için yaşayan ve sürekli davasının içinde olan tecrübeli davetçi Hacı Mus­tafa Meşhur'dur.

Bu gibi eserlerin A'dan Z'ye satır satır okunması, içerisindeki çok değerli fikirlerin üzerinde iyi düşünülmesi gerekir. Kardeşlerimiz aynı za manda burada verilen prensipleri hayatlarına geçirmeli ve bütün tavır ve uygulamalarında göz önünde bulundurmalıdırlar.

İslami Hareketin ileri gelenleri tarafından kaleme alınan eserler gençler için en kıymetli ilaçlardır. Çünkü bu eserler, İslam davetçilerinin çeşitli engeller, zorluklar ve davanın etrafını saran ağır şartlar karşısında edinmiş oldukları doğru ve samimi bir anlayışı ortaya koymaları ile fark­lılık arzetmektedirler. Bu eserlerin içindeki her bir cümle, ızdırabı çekilen yaralar için bir merhem ve davet yolunda bir azıktır.

Yüce Allah'tan, bizim bunlardan azık olarak yararlanmamızı nasib etmesini ve bizi doğru yol üzerinde ilerleyerek başkalarını da doğru yola yöneltenlerden eylemesini diliyoruz. Şüphesiz, o duyucu ve dualara ica­bet edicidir.

Dualarımızın sonu ise, "Alemlerin Rabb'i olan Yüce Allah'a hamdolsun" demektir.

Muhammed Abdullah el-Hati[404]

 

Maddeciliğin İyi Anlaşılması Şarttır

 

Rabbani anlayışın büyük ölçüde meydandan çekildiği dönemlerde toplumlarımıza, maddeci anlayış hükmeder olmuştur. Bu ise, düşmanla­rın askeri yönden topraklarımızı ele geçirmesinden sonra ortaya çıkan maddeci uygarlığın, şehvetlere ve çıkarlara düşkünlük anlayışının oluş­turduğu dalganın bir sonucudur.

Hayatımızda madde karanlığı, hakkın aydınlığına ve ruhun yüceliği­ne baskın çıkmıştır. Maddeci ölçüler ve değerler, Rabbani ölçülerin önü ne geçirilmiştir. Dünyanın geçici ve değersiz varlıkları, insanların pek ço­ğunun zihinlerini meşgul eder olmuştur. Böylece bu insanların en başta gelen dertleri ve bilgilenme alanları dünyalık konusu olmuştur. Dolayı­sıyla dünyalık için olan meşguliyetleri, sonsuz ahiret hayatı ve nimetleri ile ilgilenmekten onları alıkoymuştur. Bundan dolayı bir çoklarının ahla­ki seviyeleri, insanlar dan çok hayvanlara yakışır bir dereceye düşmüştür. Bencillik düşüncesi, baş kalannı kendine tercih etme düşüncesinin yerine geçmiştir. Sevgi ve dostluğun yerini de kavgalar ve çarpışmalar almıştır.

Öldürme, hırsızlık, gasb ve benzeri suçlar, bir hayli çoğalmıştır. Üs­telik bu suçlar, insanı hayrete düşürecek tarzda gayet garip şekillerde iş­lenmektedir. Bu suçların işleniş tarzları insana, bunları işleyenlerin vic­dani değerlerden ve Allah korkusundan zerre kadar nasiplerinin olmadı­ğım düşünmeye yöneltiyor. Kişisel sapıklık ve dini değerlerden uzaklaşıl-ması, içki ve uyuş turucu tüketiminin artmasına yolaçıyor. Hatta bu şey­lerin tüketiminin artması milletimizin ve gençliğimizin geleceğini tehdid eden en büyük tehlikelerden birisi haline geldi.

Gaflet, toplumlarımızı oluşturan fertlerin büyük çoğunluğunu etkisi altına almıştır. İnsanlarımız kendilerini yaratmış olan ve yaptıkları her şe yi gören ve gözetleyen Yüce ilahlarının olduğundan gaflettedirler. O ilahı anmayı ve O'na itaat etmeyi akıllarına getirmiyorlar. O'nun kendilerine olan ihsanını ve nimetlerini de unutmuşlardır. Bunun yamsıra o ilahın kendilerinin üzerinde mutlak bir güç ve hakimiyete sahip olduğunu da düşünmüyorlar. Bundan da öte, bu dünyaya getirilişlerinin hikmetinden ve bu hayatta nasıl bir sorumluluk taşıdıklarından habersizdirler. Aynı şekilde, izledikleri yolun kesin olarak varacağı sondan, kendilerinin kesin sonlarının ne olacağından ve karşılaşacakları hesap ve cezadan gaflette­dirler.

Bir çoklarının akıllarının durduğunu, gözlerinin köreldiğini, kulakla rınm sağırlaştığını ve böylece hayvanların derecesine, hatta daha aşağı dereceye düştüklerini görüyoruz. İşte bunlar tamamen gaflet içindedirler.

İşte toplumlarımızda gözlemlediğimiz ve gördüğümüz gerçek budur. Bu durum, İslam düşmanlarının kalplerimizden ve hayatımızdan İslam'ı uzaklaştırmak amacıyla belirlemiş oldukları planların uygulanmasının bir sonucudur. İslam düşmanları bizi dinimizden uzaklaştırmak için ortaya koydukları bir çok gayretlerinin sonuçsuz kaldığını gördükten sonra bu tür sinsi planlarla pek çok kimseyi gerçek imandan, doğru ibadetten ve yüce İslam ahlakından uzaklaştırdılar. Öte yandan insanların şehevi arzu­larına kapılmalarını sağlamak, bozulmayı, ahlaki çözülmeyi yaymak, içki ve kumarı yaygınlaştırmak için gereken bütün şartları oluşturdular. Ka­dınları ahlaki bozulmada araç olarak kullandılar. Bunların dışında da bo­zulmayı sağlayacak (ifsada sebep olacak); ferdin, ailenin ve toplumun yı­kılmasına yol açacak bütün şartları oluşturdular.

Artık bundan sonra ne olacak?

Bu ümmetin mensupları, içindeki akıl sahiplerinin ve ihlaslı düşü­nürlerin, konunun iyi kavranması, boyutlarının doğru bir şekilde ortaya konması ve ümmetin uçuruma yuvarlanmasının önlenmesi için bizimle birlikte hareket edecekleri vakit gelmedi mi?

Şüphesiz bu bir sorumluluk ve emanettir. Bu görevden kaçılması bü­yük bir suç ve ihanettir. Toplumun düzeltilmesi (ıslahı) konusu üzerinde düşünenlerin bulunduğunu inkar etmiyoruz. Ancak bunların bir çoğu yanlış yollar seçmişlerdir. Bunlar hastalığın asıl mahiyetini belirleyeme-diklerinden dolayı tedavi konusunda da doğru tesbit yapamamaktadırlar.

Bunlar adeta Yüce Allah'ın insanlarla ilgili ilahi sünnetinden habersizdir­ler. Gerçek şu ki, değişim ilk önce nefislerde başlar.

Nitekim Yüce Allah ayeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

"Bir topluluk kendini değiştirmedikçe (toplumun fertleri nefisleri ni değiştirmedikçe) Allah o topluluğu değiştirmez."[405]

Nefisler Rabbani anlayıştan ve ruhi yücelikten, maddeciliğe yönel­me ve hayvani dereceye düşme yönünde bir değişim göstermiştir. Sonuç ise yukarı da anlattığımız durumun ortaya çıkması olmuştur. Öyleyse tedavi önce nefislerden başlatılmalıdır.

Rabbani düşünce yeniden nefislerimizde yerini almalıdır. Bunun yerine maddeci anlayışın etkisi azaltılmalı ve nefislerimiz üzerinde haki­miyeti zayıflatılmalıdır. Şanı yüce olan, bizi yaratan ve bizimle ilgili her şeyi bilen Allah, bizim için din olarak İslam'ı seçmiştir. Bu hak din, bi­zim hayatımızda Rabbani anlayış ile maddeci anlayış arasında en uygun dengeyi sağlayacaktır. Bu din, bedenin ihtiyaçları İle ruhun ihtiyaçları arasında da dengeyi kuracaktır.

Yine dünya hayatımız için yapmamız gerekenler ile ahiret hayatımız için yapmamız gerekenler arasında da dengeyi sağlayacaktır.[406]

 

Çözüm Dine Dönüştedir

 

Öyleyse ey insanlar, kesin sonuç verecek olan çözüme, bütün hasta­lıklar için şifa olacak ilaca yöneliniz. Yeniden şu dine, Allah'ın kitabına ve Resulullah (a.s.)'ın sünnetine dönünüz. Bu ümmetin son nesillerinin sağlıklı bir hayata ve düzene kavuşması da ancak ilk nesillerinin sağlıklı bir hayata ve düzene kavuşmasını sağlayan şeylerle mümkündür.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Kur'an'dan iman edenler için rahmet ve şifa olan şeyler indiriyo­ruz."[407]

Şu sözü söyleyen Allah Resulü (a.s.) de doğru söylemiştir:

"Sizin için iki şey bıraktım ki, bunlara yapıştığınız sürece sapıklığa düşmezsiniz. Bunlar Allah'ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir."[408]

Biz Rabbani düşüncenin zihinlerimizde kendine layık ve haketmiş olduğu yeri almasını, maddeci düşüncenin ise kafalarımızda çok fazla yer kaplama masını istiyoruz.

Maddeci düşüncenin zincirlerinden, bu düşüncenin artıkla rından ve çöplerinden kendimizi kurtaralım diye arzuluyoruz. İşte değişim için sağ­lıklı bir başlangıç bu şekilde yapılabilir. Böyle bir başlangıç yapmakla ancak toplumlarımızı ve yurtlarımızı sağlam ve güçlü bir temel üzerine oturan bir yapıya kavuşturmamız mümkün olabilir.[409]

 

Maddecilik Ve Rabbanilik İlişkisi

 

Önce kendi nefislerimizde sonra toplumumuzda ve yurdumuzda ger­çekleştirmek istediğimiz şu değişimden söz ederken, meseleleri iyi kavrayabilmemiz ve doğru sonuca varabilmemiz için maddecilik ile Rabbaniliğin arasındaki ilişkinin üzerinde de durmamız ve bu konuyu biraz derin­lemesine ve etraflıca incelememiz yerinde olur.

"Maddi yön, insanı çamurun aslı olan toprağın dere cesine indirmek için kendine çeker. Rabbani yön ise insanı, ruhundan kendisine üfleme yapılmış olan yaratıcısına yaklaşması için yüceltmeyi arzular."

İşte insan bu şekilde bedenin istekleri ve şehevi arzulan ile, ruhun gıdalandırılması ve yüceltilmesi ihtiyacı arasında bir medcezir (gelgit) hayatı yaşar.

"Kişiye (nefse) ve onu şekillenderene, sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene andolsun ki; kendini arındıran saadete ermiştir. Kendi­ni fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır."[410]

"Biz insanı katışık bir nutfeden yaratmışızdır. Onu imtihan ederiz. Bu yüzden onun görmesini ve işitmesini sağlamışızdır. Şüphesiz ona yol gösterdik. Buna kimisi şükreder, kimi de nankörlük eder."[411]

İşte imtihan, deneme, irade ve seçmenin mahiyeti budur. Kişinin gayret sarfetmesinin ve karşılığında sevap kazanmasının ya da cezayı haketmesinin mahiyeti de bu ayeti kerimelerde ortaya konmaktadır.

"Hanginizin daha iyi iş işleyeceğini ortaya çıkarmak için sizi imti­han etmek üzere ölümü ve hayan yaratan O'dur."[412]

"İnsanların hangilerinin daha iyi iş işlediklerini ortaya koyalım di­ye yeryüzünde olan şeyleri yeryüzünün süsü yaptık."[413]

Yüce Allah insanları doğru yola iletmek ve onları ruhen yüceltmek için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiştir. Bunun karşılığında şeytan amaçlarını gerçekleştirebilmek, insanı en alt tabakalara düşüre­bilmek için sürekli çalışır.

İnsan anasının karnından hiç bir şey bilmeyerek çıkar. Yüce Allah, insana bilgi edinmesi için aklı, duyma ve görme kabiliyetini bir araç ola­rak vermiştir. İnsan içinde bulunduğu şu dünyayı tanımak ve kendisinin varoluşunun, bu dünyaya gönderilişinin hikmetini, dünyadaki rolünün ne olduğunu anlayabilmek için bakar, dinler ve düşünür. Sonra şu dünya ha­yatı hakkında ve kendisini bu hayatta nelerin beklediği üzerinde düşünür.

"Allah sizi annele rinizin karınlarından bir şey bilmez halde çıkar­mıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalp vermiştir."[414]

Yüce Allah bu varlıklar aleminin sırrını, bizim yaratılışımızın ve varlıklar alemi ile ilişkisi bulunan her şeyin hikmetini anlayabilmemiz, dünya hayatımızda nasıl bir yol izleyeceğimizi tesbit edebilmemiz için bizi sadece akıllarımıza da bırakmamış, bunun yanısıra peygamberler göndermiş ve kitaplar indirmiştir. Bu peygamberler ve kitaplar vasıtasıy­la bizim doğruyu görmemizi, doğru yolu bulabilmemizi, iyiyi kötüden, zararlıyı yararlıdan, hak olanı sapıklıktan ayırabilmemizi sağlamak iste­miştir.

Akıl yalnız kalırsa, yanılgıya düşerek sahibini yanlış bir yola iletebilir. Çünkü her bakımdan mükemmel değil eksik ve kusurludur. Dolayı­sıyla aklın, onun yolunu aydınlatacak vahiyle desteklenmesi gerekmekte­dir. Bu tıpkı gözün önünü görebilmesi için bir ışığa ihtiyaç duymasına benzer. Bunun gibi aklın da kendini doğruya yöneltecek vahye ihtiyacı vardır.

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Onun peygamberine iman edin ki, size rahmetinden iki pay versin. Sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir."[415]

"Ölü iken kalbini diriltip, insanlar arasında yürürken önünü aydın­latacak bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp çıka­mayan kimsenin durumu gibi olur mu?"[416]

 

Maddecilik De Rabbanilik De İnsana Doğuştan Verilir

 

Her çocuk Allah'a imana ve O'na kulluğa yatkın bir fıtrat üzere yara­tıldığı gibi bir takım bedensel ihtiyaç ve arzular da kendisine doğuştan veri lir. Dolayısıyla maddi şeylere meyil de, Rabbanilik yani ruhunu yü­celtme arzusu da çocuğun tabiatında doğuştan vardır. Ancak insan haya­tında maddecilikle maddeye meyil ile Rabbanilik arasında oturaklı, sağ­lam bir dengenin kurulması şarttır. Çünkü birinin diğerine baskın çıkma­sı, bozulmaya ve şaşkınlığa yol açabilir. Bu konuda en güzel ve oturaklı dengeyi ise ancak insanı gereği gibi tanıyan, ona neyin yarar sağlayıp ne­yin zararlı olacağını, neyin iyili ğine neyin kötülüğüne olacağını çok iyi bilen yaratıcısı kurabilir.

"Yaratan bilmez olur mu? O, latiftir, her şeyden haberdardır."[417]

Şanı yüce olan Allah, insanla ilgili her şeyi bütün incelikleri ile ve derinlemesine bilmektedir. O insana acıyan, merhamet edendir. İnsan için iyilik ister. İşte bundan dolayı insanlara peygamberler göndermiş, onlara doğru yolu gösteren, önlerini aydınlatan kitaplar indirmiştir.

"Ey insanlar! Rabb'inizden size açık bir delil geldi. Size apaçık bir nur indirdik."[418]

İnsanlar eğer, kendilerini doğru yola ileten vahiy nurunu kabul et­mez de yalnız kendi akıllarına güvenirlerse yolu şaşırırlar. Bu gibi düşünenlerin hayatlarında maddecilik tarafı baskın çıkar, Rabbanilik düşünce­si zayıf kalır veya tamamen zihinlerinden silinip gider. Şeytan böylelerini saptırmaya ve yoldan çıkarmaya kolayca muvaffak olur. Bu sapıklık ise, Allah'ın varlığını inkar, Allah'ı bırakıp taşlara, ağaçlara, güneşe, yıldıza, ineğe veya bunların dışında insana bir zararının da yararının dokunama­yacağı herhangibir yaratığa tapmak gibi değişik şekillerde kendini göste­rir. Bu arada aynı yoldan gidip sapıklığa düşerek kendilerinin tanrı olduk­larını ileri sürenler de ortaya çıkabilir. Böyle iddiada bulunanlar da etraf­larında, kendilerini doğrulayan ve Allah'ı bırakıp kendilerine tapan kim­seler bulabilirler. Bunun di şında da değişik sapıklıkların içerisine düşen­ler olur. Yüce Allah da, böyle sapıklıkların içerisine düşenleri küfür ka­ranlıklarından iman aydınlığına çıkarmak için kendilerine peygamberler gönderir ve kitaplar indirir.

Mutlu kimse iman nurundan yararlanan, doğru yol üzere ilerleyen, nefsinin isteklerine karşı mücadele ederek onu dosdoğru dinin ortaya koyduğu ilke ve kurallara uymaya zorlayan, ahlakını bu dinin ilkelerine göre şekillendirip, bu dinin emirlerini yerine getirmeye çalışan kimsedir.

Bedbaht kimse ise bu dosdoğru dinin gösterdiği hidayetten mahrum olan şeytanın ve dostlarının tuzaklarına düşerek sapıklık yolunu seçen, böylelikle de hak yoldan uzaklaşan kimsedir.

"Kim doğru yolu seçerse onun bu seçimi ancak kendi lehinedir. Kim de sapıklık yolunu seçerse onun bu sapıklığı ancak kendi aleyhinedir."[419]

"Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştire­ceğiz. Allah şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir."[420]

 

Maddecilik İnsanı Yanıltır

 

Bir insanda maddecilik tarafı Rabbani düşünceye baskın çıkarsa, bu durum onu çeşitli sapıklıkların ve yanılgıların içine düşürür. Kendisinin tanrı olduğunu ileri süren kimseler görmekteyiz. Böyle bir iddianın sahi­bi, kendisini doğrulayan kimseler bulabilmektedir. Bunun yanısıra Al­lah'ın varlığını inkar edenleri, yahut Allah'ı bırakıp taşa, ağaca, ineğe, ateşe, güneşe ve Allah'ın yarattıklarından daha başka varlıklara tapanları da görmekteyiz.

İlim, teknoloji ve özgürlükler çağı olduğunu ileri sürdükleri çağı mızda, tanrılık iddiasında bulunnıasalarda eski büyük Firavunu kendileri­ne örnek alan, onun uygulamalarını kendilerine örnek alan küçük fira­vunlar ortaya çıkmıştır. Bunların yeryüzünde haksız yere büyüklendikle-rini görüyoruz. Bunlar, kendi halklarını köleleştirmekte, onları küçük dü­şürmekte ve ağır bir baskı ve zulüm altında tutmaktadırlar. Bu zalimler, bazı insanları sırf "Rabb'imiz Allah'tır" dediklerinden, yahut bazı sıkıntı­larından dolayı kendilerine başvurduklarından veya bazı uygulamalarını yanlış bulduklarından ötürü tutuklatmakta, zindanlara doldurmakta ve orada kendilerini ağır işkencelere tabi tutmaktadırlar. Onlar bu tutumları ile adeta Firavun'un şu sözünü söylemiş olmaktadırlar:

"Firavun dedi ki: "Ben size yalnız doğru olarak gördüğümü gösteri­yorum ve ben sizi ancak doğru yola iletiyorum."[421]

Firavun'un etrafında toplanıp, onu Hz. Musa (a.s.)'ya ve onun toplu­muna karşı durmaya teşvik eden yaltakçılar gibi küçük firavunların çev­relerinde de böyle yaltakçıların toplandıklarını görüyoruz.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor:

"Firavun milletinin ileri gelenleri: "Musa'yı ve milletini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni ve tanrılarını bıraksınlar diye mi koyveriyorsun?" dediler. Firavun da: "Onların oğullarını öldüreceğiz, kadınla­rım sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz" dedi."[422]

Ancak bunların tümü, Yüce Allah'ın kendilerini gözetlediğini unut­maktadırlar. Aynı şekilde daha önce Allahu Teala'nın Firavun ile askerle­rini nasıl bir cezaya çarptırdığını da unutmaktadırlar.

Kur'an-ı Kerim, maddeci bir anlayışının etkisiyle putlara tapan in­sanların içerisine düşmüş oldukları çeşitli durumları bize bildirmektedir. Özellikle Hz. İbrahim (a.s.) ile toplumu arasında geçen tartışma ve yine onunla putlara tapmakta olan babası arasında geçen tartışma ibret verici­dir. Hz. İbrahim (a.s.) ile babası arasında geçen tartışmadan dolayı babası iyice sıkılmış ve en sonunda tehdid eder bir tavırla şu sözü söylemişti:

"Ey İbrahim! Sen benim tanrılarımdan yüz çevirmek mi istiyorsun?

Bundan vazgeçmezsen mutlaka seni taşlarım. Uzun bir süre benden uzaklaş, git."[423]

"Milletinin cevabı sadece "Lut'un ailesini kasabanızdan çıkarın. Güya onlar temiz kalmaya çalışan insanlarmış" demek oldu."[424]

İşte ölçüler bu şekilde değişmekte ve kişinin temiz olmaya ve pislik­lerden arınmaya çalışması hoş karşılanan bir fiil olarak değil de garipse­nen bir hereket olarak görülebilmektedir. Bunun yerine çirkin bir hareket de hoş karşılanan, güzel bir fiil olarak değerlendirilebümektedir. Yaşadı­ğımız şu çağda aynı çirkin fiillerin bazı bölgelerde işlenir olduğunu ve gittikçe yaygınlık kazandığını görüyoruz. Hatta İngiltere parlamentosu bu fiilin serbestçe işlenebilmesine imkan tanıyan bir kanun çıkarmıştır. Bu­gün onlar, söz konusu çirkin fiilin aralarında yaygınlık kazanmasından dolayı oldukça tehlikeli bir hastalığa maruz kalmışlardır. Bu hastalık, AİDS hastalığıdır. İşte maddeci uygarlığın, dünyalığı öne çıkarma anla­yışının, şehevi arzulara kendini kaptırmanın ortaya çıkardığı durum ve zararlı sonuçlar bunlardır.

Geçmişte maddeci anlayış bir takım kimseleri; mü'minleri ateşin içinde yakmaya, onlara ağır şekilde işkence etmeye ve bu şekilde öldür­meye yöneltmişti.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde, iman etmiş olanlara bu uygulama­yı yapanları şu sözleri ile tenkid etmektedir:

"Hazırladıkları hendekleri tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup iman etmiş kimselere dinlerinden dönmeleri için yap­tıkları işkenceleri seyredenlerin canları çıksın. Bu inkarcıların iman edenlere kızmaları, onların, sadece göklerin ve yerin hükümranlığı ken­disinin elinde bulunan ve övülmeye layık ve güçlü olan Allah'a inanmış olmalarındandır. Allah her şeye şahittir."[425]

Efendimiz Hz. İbrahim (a.s.)'in ateşe atılması da aynı anlayışa daya nılarak gerçekleştirildi. Ancak Yüce Allah onu korudu ve ateşin içerisin­den sağ ve salim bir şekilde çıkardı. Çağımızda, bir kimseyi ateşin içine atıp yakmaktan daha şiddetli işkence uygulamalarına başvurulmaktadır. Bir kimsenin ateşe atılarak yakılmasının vereceği acı birkaç dakikalıktır. Bundan sonra ruhu alınır ve böylelikle bedenin çekeceği acı burada biter. Ama günümüzdeki işkence uygulamaları çağdaş teknolojinin verilerinin ışığında geliştirilmektedir. Bu tür işkencelerde, ne işkence gören kimse­nin ölmesine fırsat verilmekte ne de bedeninin çektiği acı bir zerre dahi olsun azaltılmamaktadır. Bütün bunlar da 'insan hakları' naralarının ayyu­ka çıktığı bir çağda yaşanmaktadır.

Maddecilik, bazılarını da aşırı derecede mal-mülk sevgisine, bol miktarda mal biriktirme hırsına yöneltmektedir. Böyle bir hırsa kapılan insanlar her yola başvurarak mal ve servet elde etmeye çalışıyor; fakirlere ve düşkünlere iyilikte bulunma konusunda ise oldukça cimri davranıyor­lar. Kur'an-ı Kerim, böylelerinin durumlarına örnek olarak, bize Karun'un hikayesini bildirmekte, onun hazinelerinden söz etmekte ve iyilik konu­sundaki sözlerini aktarmaktadır:

"Karun: "Bu servet ancak bende mevcut bir ilimden ötürü bana ve­rilmiştir," demişti." [426]

Kur'an-ı Kerim, daha sonra onun Yüce Allah tarafından nasıl bir ce­zaya çarptırıldığını şöyle bildiriyor:

"Sonunda onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. Allah'a karşı ona yardım edebilecek kimsesi de yoktu. Kendini kurtarabilecek kimse­lerden de değildi."[427]

Şu yaşamakta olduğumuz çağda da, bazı insanları sadece mal ve mülk sevgisinin ve servet biriktirme hırsının meşgul ettiğini görmekteyiz. Bu sevgi ve hırs, onları her yönden kuşatmıştır. Bu gibiler haramdan mı yoksa helalden mi geldiğine bakma gereği duymaksızın sürekli mal birik­tirmeye çalışırlar. Yüce Allah'ın malları üzerindeki haklarını da yerine getirmezler. Bunun yanı sıra bazı ülkelerin oldukça fazla üretim yaptıkla­rını ve üretimlerinin ihtiyaçlarını aştığını ancak dünyanın çeşitli bölgele­rinde milyonlarca insan açlıktan öldüğü halde, mallarının fiyatlarının düşmemesi için ihtiyaç fazlası mallarını denize dökme yolunu tercih et­tiklerini görüyoruz.

Bir takım bölgelerde Rabbani düşüncenin zayıflamasıyla birlikte maddeci düşüncenin üstünlük kazandığını gözlüyoruz. Bu bölgelerdeki hükümetler korkunç tahrib araçları icad edebilmek için bütün gayretlerini ortaya koymaktadırlar. İşte, hiçbir suçları bulunmayan kadınlar ve çocuk­lar arasında herhangibir ayırım yapmaksızın bir anda binlerce hatta mil­yonlarca insanı öldürebilecek güçteki nükleer bombalar buna örnektir. Yine bu bölgelerde uçak kaçırma ve sivil insanları öldürme olaylarının sıkça görülmesi de dikkat çekicidir. Aynı şekilde arabalara bomba konul­ması olaylarına ve bunlardan başka çeşitli insanlık dışı eylemlere de söz konusu bölgelerde sıkça rastlanmaktadır. Yine buralarda değişik amaçlar­la kimyasal silahların ve zehirli gaz bombalarının kullanıldığı görülmek­tedir.

Maddeciliğin saldırgan ruha sahip yöneticilerin halklarını yıkıcı sa vaşlara teşvike yönelttiğini görmekteyiz. Bu yöneticiler, halklarını böyle savaşlara, vatan ve yurtlarının yararına değil, kendi varlıklarını ve ma kamlarını korumak amacıyla teşvik etmektedirler.

Gönüllerden Rabbani anlayışın çekilmesi, düşünce ve inanç planında da büyük bir kayba ve yıkıma yol açmıştır. Günümüzde çeşitli gurupların son derece basit ve oldukça garip inanç ilkelerine sarıldıklarını görüyor ve duyuyoruz. Bu durum, insanların inanç yönünden bir şaşkınlığın, kay­bın ve perişanlığın içine düştüklerini göstermektedir.

Yüce Allah'ın şu sözü ne kadar da yerinde ve doğru bir sözdür:

"Allah kimi doğru yola yöneltmek isterse onun kalbini Islamiyete açar. Kimi de saptırmak isterse göğe yükseliyormus gibi kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece iman etmeyeleri küfür bataklığında bırakır."[428]

"Allah'a ortak koşmaksızın O'na yönelerek çirkin putlardan kaçının. Yalan sözden de çekinin. Allah'a ortak koşan kimse gökten düşüp de kuş­ların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma attığı şeye benzer."[429]

Bir şeyi kuşların kapması, onun darmadağın olduğunun ve kendine sahip olmadığının bir göstergesidir. Bir uçuruma yuvarlanmak ise kişinin kendini kaybettiğini ve yollarını şaşırdığını gösterir.

İnsanların Rabbani düşünceden uzaklaşmalarının ve maddeci anlayı­şa iyice kendilerini kaptırmalarının bir sonucu da psikolojik rahatsızlıkla­rın yaygınlık kazanmasıdır. Bu tür psikolojik rahatsızlıklar sebebiyle çok sayıda insan intihar etmekte veya akıl almaz suçlar işlemektedir. Mesela bir adam kalkıp bazı çocuklarını veya eşini öldürüyor. Aynı şekilde bir anne kendi çocuklarını öldürebiliyor. Yine çok sayıda gasb, hırsızlık ve benzeri suçların sebebi de sözü edilen psikolojik rahatsızlıklardır.

Buraya kadar anlatılanlardan, geçmişte maddeciliğin Rabbani dü­şünceye baskın çıkmasının insanları ne gibi fenalıkların içine sürükledi­ğini ve günümüzde de o fenalıkların benzerlerinin, hatta daha çirkin şe­killerinin ortaya çıkmış olduğunu öğrendik. Günümüzde ortaya çıkmış olan fenalıkların daha çir kin bir şekilde olmasının sebebi ise ilim ve tek­nolojinin bu alanda yeni keşifler yapması ve yeni metodlar geliştirmesidir. Yine bu gibi bozulmaların insanlığın hayatında ne gibi zorluklara ve sıkıntılara yol açtığını da gördük. Bu durumlardan kurtuluşun ise ancak Yüce Allah'ın peygamberler göndermek ve kitaplar indirmek suretiyle bildirmiş olduğu ilkelere sarılmakla mümkün olabileceğine de işaret edil­di. Yine yukarıda ifade edildiği üzere söz konusu ilkeler maddi taraf ile Rabbani taraf arasında en oturaklı, en uygun dengeyi gerçekleştirebilecek ilkelerdir. Bu ilkelere uyularaktan bedenin istekleri ile ruhun istekleri arasında ve yine dünya ile ahiret arasında tam bir dengenin sağlanması mümkün olur. Bu ilkelerden uzaklaşılması veya onların unutulması yahut onlara tamamen karşı çıkılması ise insanlığı, anlatılan azgınlığa ve dar bir hayatın içine sürükler.

Şanı yüce olan Allah şöyle buyuruyor:

"Elbet size benden bir yol gösteren gelir. Benim yoluma uyan ne sapar ve ne de bedbaht olur. Benim kitabımdan yüz çeviren bilsin ki, onun dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de kendisini kör olarak hasrederiz. O zaman: "Ey Rabb'im! Beni niçin kör olarak hasrettin. Oysa ben gören bir kimseydim" der. Allah: "Böyledir. Ayetlerimiz sana gelmişti de, sen onları unutmuştun. Bugün de öylece unutulursun" der."[430]

Yüce Allah, Rabbani düşünceyi terkedip tamamen maddeciliğe yö­nelen, kendisini dünyada ölümsüz sanan ve bedenin şehevi isteklerini ye­rine getirmekten başka bir şeyi düşünmeyen kimse hakkında da şöyle bir örnek vermektedir:

"Ey Muhammed! Onlara şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdi­ğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik onu ayetlerimizle üstün kılardık. Fakat o dünyaya meyletti ve he­vesine uydu. Durumu üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat belki üzerinde dü­şünürler. Ayetlerimizi yalan sayan, kendine zulmeden millet ne kötü bir misaldir."[431]

Bugün insanlığın sapıklık karanlıklarından kurtarılıp hidayet ışığına çıkarılmaya ne kadar çok ihtiyacı vardır! İnsanlığın, kendilerini dünyanın çekiciliğine kaptırmaktan ve orada kendini sonsuz sanmaktan kurtarıp ru­hi yüceliğe ve üstün seviyelere ulaştırmak için ellerinden tutacak birileri­ne ihtiyacı vardır.

Biz insanlığı doğru yola, hak çizgiye ve aydınlığa yöneltme görevle­rini yerine getirecek hidayet ve nur lambalarının yakılması üzere bir kam­panya başlatılması için çağrıda bulunuyoruz. Ellerinde Yüce Allah'ın kitabından ve Resulullah (a.s.)'ın sünnetinden çıkarılmış ilaçların şişeleri bulunanları, kalpleri hasta olanları tedavi için acele etmeye çağırıyoruz. Ta ki, insanlık kendisini aşağılıklara, basitliklere düşüren maddecilik hastalığından kurtulsun da, Yüce Allah'ın kulları için seçmiş olduğu dine bağlanmakla gerçek mutluluğa ersin.[432]

 

Maddecilik Ve Sonuçlarına Tarihi Bir Bakış

 

Şanı yüce olan Allah, kullarına karşı merhamet ve lütuf sahibidir. Onlara acır. Onların dünyada da, ahirette de mutluluğa ermelerini ister. Her ne zaman bir topluluk yolunu şaşırmış ve aralarında maddeci anlayış Rabbani anlayışa baskın çıkmışsa, Yüce Allah, onları doğruya ve orta yo­la çıkarmak için kendilerine Rabbani ilkeleri öğretecek bir peygamber göndermiştir.

Böylece onların yeniden doğru yolu bulabilmeleri, hak çizgiye ula­şabilmeleri için kendilerine yardımcı olmak istemiştir.

Her bir peygamber de etrafındaki insanlara, onların kendisine inan­malarını, onlara bildirdiği yollarını düzeltmelerine vesile olacak Rabbani ilkeler konusunda kendisini doğrulamalarım sağlamak amacıyla gözle görülür bir mucize göstermiştir. Bundan dolayı her bir peygamberin çağ­rısı (risaleti) çağdaşı olan ve gösterdiği gözle görülür ve hissedilir muci­zeyi bizzat gören insanlara özel olmuştur.

Şanı yüce olan Allah, insanlığın zaman içinde ne gibi keşifler ger çekiştireceklerini, ulaşım ve iletişimde önemli ilerlemeler sağlayarak bütün insanların tek bir bögede yaşıyormuşcasına birbirleri ile yakın bağ­lantılar kurabileceklerini, böylelikle herhangi bir çağrının tüm insanlığa aynı anda ulaştırılmasının mümkün olabileceğini ezeli olan ilmi ile bildi­ğinden, Hz. Muhammed (a.s.)'i bütün peygamberlerin ve nebilerin sonuncusu kılmıştır.

Bunun gibi İslamiyet de bütün dinlerin sonuncusu olarak gönderildi. Bu nedenle İslamiyet, kıyamet gününe kadar geçerli din kılınmıştır.

İslamiyetten önceki bütün dinler ise İslamiyet ile birlikte geçersiz kı­lınmıştır.

Yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor:

"Allah katında (tek geçerli) din İslam'dır."[433]

Bir başka ayeti kerimede de şöyle buyurulmaktadır:

"Kim İslamiyetten başka bir dine yönelirse onunki kabul edilmeye­cektir. O, ahirette de kaybedenlerdendir."[434]

Bundan dolayıdır ki, Resulullah (s.a.s.)'ın mucizesi, gözle görülen mucizeler türünden değildir. Çünkü O'nun mucizesi, sadece kendi çağda­şı olan insanlar tarafından görülüp anlaşılacak bir mucize değildi. Bunun yerine O'na ahir zamana (kıyamet öncesi döneme) kadar müşahade edile­bilecek kalıcı bir mucize verilmiştir.

İşte bu mucize de Kur'an-ı Kerim'dir. Yüce Allah bu kitabın kıyamet gününe kadar tam ve mükemmel haliyle kalabilmesi için onu her türlü değişiklikten ve tahrifattan korumayı üzerine almıştır.

Nitekim Kur'an-ı Kerim'de bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz zikri (Kur'an-ı Kerim'i) biz indirdik ve onu biz koruyaca­ğız."[435]

Yüce Allah'ın bu mucizeyi insanların akıllarına ve vicdanlarına hitab eden bir mucize kılması O'nun ilahi hikmetindendir. Çünkü bu özelliği ile her zamanda ve her yerde akıl sahibi bütün insanlara karşı hüccet, delil olabilecektir.

Resulullah (a.s.), Kur'an-ı Kerim'i, Yüce Allah'ın kendisine Hz. Cib­ril (a.s.) vasıtasıyla vahyetmiş olduğu şekliyle insanlara tebliğ etmiştir. Daha sonra da onu insanların anlayabilmeleri için açıklamıştır.

Resulullah (a.s.)'ın Kur'an-ı Kerim'in hükümlerini insanlar üzerinde uygulayışı, söylemiş olduğu hadisi şerifleri ve sünneti bu konuda en kıy­metli kaynaklardır.

Allahu Teala'nın Kur'an-ı Kerim'i koruyacağı konusundaki vaadi söz konusu kaynaklan da içine alır. Bundan dolayıdır ki, Allahu Teala, Resu­lullah (a.s.)'ın hadislerini toplayan ve derleyen, onları konularına göre ayıran yazıcıları ve ilim adamlarını sünnet yolunda hizmete muvaffak kıl­mıştır.

Hz. Muhammed (a.s.)'in peygamber olarak gönderildiği dönemde Arap Yarımadasında değişik cahiliye uygulamaları ortaya çıkmıştı. Bu yarımadada yaşayan insanların içinde çeşitli sapıklıklar, bozgunculuklar (fesadlar) yaygınlık kazanmıştı. O zaman da, maddeci anlayış, Rabbani anlayışa baskın durumdaydı. İnsanlar kendi elleriyle yapmış oldukları putlara tapıyorlardı. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. İçki içiyor, kumar oynuyorlardı. Çok basit sebeplerden dolayı kan akıtıyorlar­dı. Zina ve hırsızlık gibi insanı uçuruma ve felakete götüren değişik çir­kin işleri işliyorlardı. Zulüm ve haksızlık oldukça yaygınlık kazanmıştı. Köle ticareti, köle satışı için pazarlar kurulması normal karşılanan işler arasına girmişti.

Ancak Resulullah (a.s.)'ın peygamber olarak görevlendirilmesinin üzerinden birkaç yıldan fazla bir zaman geçmeden durum tamamiyle de­ğişti. Arap Yarımadası şirkten yani Allah'a ortak koşma inancından ve putlardan tamamiyle arındırıldı. Bunun yerine tevhid inancı (Allah'ın tek olduğu, eşinin ve ortağının bulunmadığı inancı) her yerde hakim oldu.

Artık yalnızca bir olan Allah'a ibadet edilmeye başlanıldı. Küfür ve sapıklık dönemi son buldu. İman ve hidayet her tarafa yayıldı. Karanlık­lar dağıldı, nur aydınlık her tarafı sardı. Zulüm uygulamaları ortadan kalktı, yerini adalet aldı. İnsanlar canlan, malları ve ırzları konusunda gü­vene kavuştular. Köle ticareti iyice zayıfladı ve artık tamamen kalkma noktasına geldi. Kadın gerçek hürriyetine kavuşarak toplumda layık oldu­ğu yeri aldı. İnsanlar arasındaki kavgalar, çatışmalar son buldu. Bunun yerini sevgi ve dostluk anlayışı aldı.

İşte İslam devleti böyle kuruldu ve İslam ümmeti böyle oluştu.

Yüce Allah da bu ümmeti Kur'an-ı Kerim'inde şöyle nitelendirmek­tedir:

"Siz insanların arasından çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz, insan­lara iyiliği emreder onları kötülükten alıkoyarsımz ve Allah'a iman eder­siniz."[436]

Daha sonra bu aydınlık ve hidayet, Arap Yarımadası'nın dışma da çıkarak bütün doğuya ve batıya yayıldı. İslam devletinin toprakları geniş­ledi. Yüce ve parlak bir medeniyet ortaya çıktı. İnsanlık bu medeniyet sa­yesinde mutluluğa kavuştu. Bu medeniyet adalet, güven ve barışı sağlam temeller üzerine oturttu.

Müslüman olmayanlardan bile pek çok kimse İslam devletinin göl­gesinde yaşamak, Müslüman olmasalar bile insanlara sağlamış olduğu adalet ve güvenden yararlanabilmek için kendi yurtlarını terkederek İs­lam topraklarına yerleşiyorlardı.[437]

 

İslam Güneşinin Işıkları Avrupa'ya Sızıyor

 

Avrupa toplumları bu medeniyetten, Endülüs'te Araplara ve Müslü­manlara komşu olmaları nedeniyle yararlanmışlardır. Onlar bu medeni­yetten ciddi bir fikri uyanış gerçekleştirmek suretiyle istifade etmişlerdir. Söz konusu toplumlar Müslümanlardan önemli ilimler ve geniş çaplı bil­giler aldılar. Böylelikle onların arasında edebiyat ve ilim alanında geniş çaplı bir diriliş hareketi ortaya çıktı.

Kilise ise bu garip gelişmeye bütün gücüyle karşı çıktı. Söz konusu diriliş hareketinin içine giren edebiyatçıları ve ilim adamlarını en ağır iş­kencelere tabi tuttular. Onlara karşı engizisyon mahkemeleri kuruyor, bu mahkemelerde onları yargılıyordu. Ancak bütün bu uygulamalar, bir ya­rar sağlamadı ve kilisenin benimsemiş olduğu ilkeler, gelişen ilim ve bu­luşlar karşısında fazla direnç gösteremedi. Bu savaşta zaferi, ilmi uyanış kazandı. Devlet de sözü edilen hareketten etkilenerek kiliseye karşı savaş açtı ve kiliseyi yendi.

Böylelikle Avrupa toplumu kilisenin sultasından kendisini kurtarmış oldu. Toplum kilisenin adamlarını ma'bedlerine ve manastırlarına kapattı. Böylelikle din adamları hayatın çok az bir bölümü hakkında ancak sözedebilir oldular. Artık onlar bu dar alanın dışına çıkamaz hale geldiler.

Avrupa'da hayatın ve medeniyetin dinin toplumsal yaşayışın dışında tutulması esası üzerine oturtulması doğaldı. Özellikle de devlet düzenine, yargıya ve eğitime din müdahalesinin önlenmesi doğal bir durumdu. An­cak böyle bir gelişmeyi, maddeci anlayışın öne çıkarılması ve her konuda temel ölçü olarak kabul edilmesi durumu izledi. Bunun ardından bazıları dini ve Allah'ın varlığını tümüyle inkar edecek kadar bir aşırılığın içine düştüler. Onlardaki bu inkar, kilise ve din adamları sultasına bir tepki olarak kendini gösterdi.

Öte yandan özel mülkiyeti tümüyle geçersiz sayma gibi bir aşırılığın içine düşenler oldu. Onlardaki bu aşırılığın sebebi ise aristokrat sınıfın büyük mülkiyetler elde etmiş olmalarıydı.

Anlatılan gelişmeler dolayısıyla Avrupa uygarlığı tümüyle maddeci anlayış temeli üzerine oturan bir uygarlık görünümü kazandı. Bu uygar­lık, semavi dinlerin getirmiş olduğu her şeyi yıkmaya başladı.

Dolayısıyla dosdoğru (hanif) din olan İslamiyetin, kurduğu medeni­yetini üzerine oturtmuş olduğu ve maddi yön ile ruhani yönü birleştiren temel ilkelerine ters düştü. [438]

 

Avrupa Uygarlığının Kötü Ürünleri

 

Anlatılan şekilde bir ilerleme çizgisi gösteren Avrupa uygarlığının kazanmış olduğu temel özelliklerden bazıları şunlardır:

Dinsizlik, Allah'ın varlığı konusunda şüphe[439], ruhun inkârı, ahirette görülecek hesabı düşünmeme, sadece görülebilen ve hissedilen alemin varlığını kabul etmekle yetinmek.

"Onlar dünya hayatının görülen kısmını bilirler. Onlar ahireîten habersizdirler."[440]

Bunların yanısıra kendine her şeyi mubah görme (ibahiye, makyave lizm), zevk ve eğlence düşkünlüğü, dünyevi çıkarlardan sonuna kadar ya­rarlanma hırsı, bir takım basit arzulara serbestlik tanıma, mideyi ve cinsel şehveti sonuna kadar doyurma gayreti, kadını; erkekleri cinsel yönden tahrik edebilmesi ve fenalığa teşvik etmesi için iyice süsleyip güzel gös­terme gayreti, insanları akıllarını ve bedenlerini tahrib edecek, aile dü­zenlerini ve evlerindeki huzuru bozacak derecede fenalıklara yöneltme gibi hareketler yaygınlık kazandı. Bundan dolayı onların sürekli şekilde nüfus azalmasından şikayet ettiklerini görmekteyiz.

Maddeciliğin toplumlardaki bir etkisi de insanların kendi soydaşları­nı üstün tutup başkalarını küçümsemeleri ve kendilerinden daha zayıf gördükleri kitleleri hakimiyet altına almaya çalışmaları şeklinde ortaya çıktı.

[441]

 

Avrupa Uygarlığının Kötü Ürünlerinin Avrupa Toplumu Üzerindeki Etkisi

 

Avrupa uygarlığının sözü edilen, tamamen maddeci görünüme sahip ürünleri Avrupa toplumunda kişisel bozulmalara (fesada), ahlaki dü­şüklüğe (ahlaki zaafa) ve fenalıklara karşı mücadelenin zayıflamasına yol açtı. Bunun sonucunda da toplumsal problemler hayli çoğaldı ve bir ta­kım yıkıcı anlayışlar ortaya çıktı. Bazı yerlerde çeşitli yıkıcı devrimler gerçekleştirildi. Bu gelişmeler ekonomik, toplumsal ve siyasi düzenlerde çalkantılara yol açtı. Bu düzenler hala bir istikrara kavuşmuş değildir. Sözü edilen çalkantılar ülkelerin etnik guruplara ve siyasi akımlara göre parçalanmalarına sebep oldu.

Sonuçta bu, Avrupa'nın ortaya koyduğu çağdaş uygarlık, insan top­lumunun ihtiyaç duyduğu güven ortamını sağlayacak güçte olmadığını bütün açıklığı ile ortaya koydu. Bu uygarlık, insanlığın aradığı huzur ve barışı da gerçekleştiremediği gibi ilim ve teknoloji alanında büyük ilerle­meler kaydetmesine, büyük maddi zenginliklere, geniş imkanlara kavuş­masına ve ülkelerine dünya üzerinde önemli bir güç ve hakimiyet kazan­dırmasına rağmen yükselişe geçmesinin üzerinden daha bir asır geçme­den insanlığa mutluluk kazandırma konusundaki başarısızlığını dün yaya gösterdi. [442]

İşte Avrupa toplumlarındaki maddeci yaşayışın ve ruhaniyetin haya­tın dışına atılmasının böyle zararlı ve bozucu sonuçlar doğurduğunu gö­rüyoruz. Bu zararlı sonuçların hem kişiler üzerinde, hem aileler üzerinde hem de toplumlar ve halklar üzerinde etkisi olmuştur.[443]

 

Avrupa Kötü Ürünlerini Müslümanlara İhraç Ediyor

 

Avrupalılar, maddeci hayatın bütün bozguncu özellikleri ve öldürü­cü mikropları ile birlikte tüm İslam beldelerine de yayılmasını sağlamak için büyük bir gayretin içerisine girdiler. Bu gayretle burunlarını soktuk­ları ve kendi amaçlarına hizmet edecek uşaklar bulabildikleri İslam ülke­lerine anlatılan maddeci hayatı ihraç etmeye başladılar. Ama öte yandan bu ülkelerin insanlarının hayatlarını düzene koyacak, kendilerine güç ka­zandıracak ilmi ve teknolojik gelişmelerden, yararlı sistemlerden istifade etmelerini önlemek için çeşitli engeller koydular. İslam topraklarına yö­nelik olarak başlattıkları bu toplumsal bozgunculuk savaşı ile ilgili plan­larını eksiksiz uygulamak için ellerinden geleni yaptılar. Mısır da bu sa­vaşta hedef seçilen bölgelerin önemlileri arasında bulunuyordu.

Siyasi tecrübelerinden ve askeri güçlerinden de yararlanarak sözü edilen planlarını uygulama konusunda arzu ettiklerini gerçekleştirebildiler. Ülkelerimizi borca boğarak ekonomik müdahale hakkını elde etti­ler. Şirketleri, bankaları ve sermayeleriyle bizim üzerimizde saltanat kur­dular. Büyük kazançlar ve servetler sağlamak suretiyle kitlelerin başına arzu ettikleri kimseleri geçirebildiler. Bundan sonra da yönetim, yargı ve eğitim düzenlerini istedikleri gibi değiştirdiler.

En güçlü İslam beldelerinden olan Mısır'da ve daha başka İslam ül­kelerinde siyasi düzeni, yargı düzenini ve kültürel yapıyı kendi özel bo­yaları ile boyamayı başardılar. İslam'ın Rabbani boyasını ise insanların hayatlarından uzaklaştırdılar.

Ancak Yüce Allah'ın ilahi iradesi bu durumun öylece devam etmesi­ni istemedi. Maddeci uygarlığın, dünyalık hırsının ve şehvet düşkünlüğü­nün ortaya çıkarmış olduğu bu sapık akımın zayıflaması ve Rabbani anla­yışın yeniden meydanı alarak Allah'ın izniyle insanlığın hayatına hük­metmesi için gerekli sebepleri hazırladı.[444]

 

Maddeciliğin İslam Dünyası İle Savaşı

 

Avrupa toplumlarında maddeci uygarlığın nasıl ortaya çıktığından söz ederek tarihi bir değerlendirmesini yaptık. Bu arada söz konusu Av­rupa toplumlarının dünyalık ve şehevi arzular uygarlığı demek olan maddeci uygarlık çerçevesinde İslam beldelerine karşı nasıl bir savaş açtıkla­rına işaret ettik. Onlar adeta, bu uygarlığın Müslümanlarca geri püskürtü­len haçlı saldırılarından daha büyük etki göstereceğini ve Müslümanları zayıflatma konusunda o savaşlardan daha kalıcı bir etkisinin olacağını farketmişlerdi.

Avrupalılar, bu beldelere giyinik-çıplak kadınlarını, içkilerini, tiyat­rolarını, danslarını, eğlencelerini, hikayelerini, romanlarını, gazetelerini, kurgularını, insanları oyalayan oyunlarını ve güldürülerini yaydılar. Ken­di ülkelerinde serbest bırakmadıkları bir takım suçları İslam ülkelerinde serbest hale getirdiler. Aşağı mertebelere düşmüş ve kendini beğenmiş bir takım Müslüman zenginlere, Müslümanların arasındaki söz sahibi ki­şilere, makam ve mevki sahiplerine; şu saçmalıklar ve oyalayıcı eğlence­lerle dolu, fenalıkların borazanlığını yapan, taşkınlıkları alkışlayan dün­yayı iyice süslü gösterdiler.

İslam beldelerinde, oralarda yaşayan insanların kafalarına çeşitli şüpheler sokan ve onları inkarcılığa yönelten, kendilerini nasıl basitleşti­receklerini, dinlerini ve yurtlarını nasıl basite alacaklarını, geleneklerin­den ve inançlarından nasıl uzaklaşabileceklerini öğreten, onlara batıya ait olan her şeyi üstün görmeye, bu hayatta en önemli örnek olarak sadece Avrupalıların ürettiği şeyleri kabule teşvik eden okullar, ilmi ve kültürel kurumlar açmadan da bu yöndeki çalışmalarını durdurmadılar. Bu okullar yalnızca üst tabakanın çocukları ile ilgileniyor ve adeta sadece onların hizmetine sunulmuş gönüllü kuruluşlar gibi çalışıyorlardı. Söz konusu ta­bakanın çocukları ise önemli mevkileri ve yönetim kadrolarını ele geçir­meye aday kimselerdi. Dolayısıyla belli bir süreden sonra Müslüman halkların yönetimlerini bu kişiler ele alacak ve bütün işler onların ellerine geçecekti. Bu hedefledikleri çocuklardan sözü edilen bölgesel okullarda tam istedikleri düzeye getiremediklerini, hemen ardından tam arzuladık­ları yöndeki eğitimlerini tamamlayacak kimselerin ellerine teslim etmek üzere kendi ülkelerine gönderdiler.

Bu teşkilatlı ve ısrarlı toplumsal saldırı oldukça büyük bir başarı el­de etti. Çünkü bu saldırı nefsin hoşlandığı şeyleri sunan ve gönülleri etki­si altına almaya çalışan bir saldırıydı. Bu itibarla kuvvetli bir etki bırakı­yor ve daha uzun ömürlü oluyordu. Bu saldırı, belirttiğimiz sebeplerden dolayı, siyasi ve askeri saldırılardan kat kat daha tehlikeliydi.

İslam toplumlarının bazıları sözü edilen Avrupa uygarlığına çok aşırı derecede kendilerini kaptırarak, üzerlerindeki İslam boyasını tamamen silip çıkardılar.

Hatta Türkiye, laik bir devlet olduğunu dünyaya duyurdu ve Avru­palıları bütün uygalamalannda oldukça katı bir şekilde taklid etmeye baş­ladı.

Afganistan kralı Emanullah Han da aynı şeyi gerçekleştirmeye kal­kıştı, ama onun bu tutumu, tahtının elinden gitmesine sebep oldu. Aynı şekilde, o ülkeye hakim olan komünist rejimin benzer gayretleri de Al­lah'ın izniyle sonunun gelmesine vesile oldu.

Daha sonraki dönemlerde de, aynı dalga hızlı ve kuvvetli bir şekilde Mısır üzerinden, ona komşu olan ülkelere yayılmaya başladı. Hatta Ku­zeybatı Afrika'nın en uzak beldelerine kadar ulaştı.

Bu akım, Hicaz topraklarında yaşayan insanların mukaddes yerlere bakışlarını bile değiştirdi.

Oldukça üzücü bir şeydir ki, İslam düşmanları Müslümanların arala­rındaki akıllı görünen kimseleri yanıltmayı ve bunların bazılarının gözle­rinin önlerine kalın bir perde çekmeyi başarabildiler. İslam düşmanları bu kimselere bizzat İslam'ı bile eksik ve yanlış tanıttılar. İslam'ı onlara bir­kaç inanç ilkesinden, bazı ahlaki prensiplerden, bazı dinsel törenlerden, hurafelerden, boş ve anlamsız bir takım uygulamalardan meydana gelen bir din olarak gösterdiler.

Bu aldatmacada, İslam düşmanlarına Müslümanların içinden çıkan dinlerini gerçek şekliyle öğrenememiş cahil tabaka da yardımcı oldu. Hatta bu gibilerin bir çoklan İslamiyet'in bu şekilde tanıtılmasından hoş­nut bile oldular. Dolayısıyla gönülleri bu iddialara çok çabuk ısındı ve bu iddiaları çok rahat kabul ettiler. Onların bu iddialar ile haşır neşirlikleri o kadar sürdü ki, içlerinden birine İslam'ın hayatın bütün yönleri ile ilgile­nen mükemmel bir toplum düzeni niteliği taşıdığını anlatmak iyiden iyiye zorlaştı.

Burada böyle özet bir tarihi bilgi vermekle, olayların gelişme çizgi sini ortaya koymak istedik. Genelde bütün insanların ve özelde anlatılan gelişmelerin gerçekleştiği dönemi yaşamamış olan gençlerin, içinde bu­lunduğumuz durumun asıl mahiyeti ve kaynaklarını, bugünkü duruma na­sıl gelinildiğini öğrenmelerine yardımcı olmak istedik. Bunları öğrenme­miz hep birlikte, olayların gerçek yönlerini bilerek durumun düzeltilmesi için çalışmamıza imkan verecektir.

Bu konuyu ele alırken, Şehid İmam Hasan el-Benna (r.a.)'nın mese­leyle ilgili olarak söylemiş olduğu bazı sözlerini burada okuyucuya hatır­latmamız yararlı olacaktır. Onun bu konuyla ilgili sözleri yolumuzu aydınlatacak ve meselenin üzerine basiret ve anlayışla gitmemizi sağlaya­cak olan ışıklardır.

İmam Hasan el-Benna (rh.a.) şöyle diyor:

"Batının maddeci temeller üzerine oturan uygarlığının yaşanılan şu toplumsal mücadelede, bizzat islam toprağında madde ile ruhu birleşti­ren kuvvetli ilkelere sahip islam uygarlığına karşı zaferi elde ettiğini söyleyebiliriz. Batı uygarlığı bu zaferi, Müslümanların bedenlerinin, ruhlarının ve akıllarının oluşturduğu savaş meydanında yürüttüğü şid­detli bir savaş sonucunda kazandı.

Aynı şekilde askeri ve siyasi alanda da zaferi kazanmış durumdadır.

Ancak bunda garipsenecek bir şey yoktur. Hayatın değişik yönleri birbirinden ayrılmaz bir bütün halindedir.

Bu hayatın değişik yönlerinin sahip olduğu güç bütün halinde bir güç niteliği taşır. Aynı şekilde güçsüzlük de hayatın bütün yönlerini etki­leyen geniş çaplı bir güçsüzlüktür.

"İnsanlar arasında bugünleri bazen lehe, bazen aleyhe döndürür dururuz."[445]

İslam'ın ilkelerinin ve temel değerlerinin kendi başlarına güçlü ol dukları, bütün hayırları bünyesine taşıyıp hayatı tüm yönleri ile kuşattı­ğı, derin manalar taşıması itibariyle ve güzellikleriyle çekici nitelikte ol­duğu, hak olduğundan dolayı bu özelliklerini sürekli koruyacağı ve insan hayatının bu ilke ve değerlerin dışında herhangi bir şeyle mükemmel bir yapıya kavuşmasının mümkün olamıyacağı bilinmelidir. Çünkü bu ilkele­rin ve değerlerin Yüce Allah tarafından bildirilmiş olduğu ve O'nun ko­ruması altında olduğu bir gerçektir.

"Doğrusu kitabı (Kur'an-ı Kerim'i) biz indirdik ve onun koruyucusu elbette biziz."[446]

"Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kafirler is­temeseler de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır."[447]

İmam Hasan el-Benna (rh.a)daha sonra, siyasi düşmanlığın milli duyguların harekete geçmesini sağlayan bir etki yapması gibi toplumsal taşkınlığın da İslam düşmanlığının yeniden canlanması sonucunu doğu­ran bir etki yaptığını hatırlatmaktadır. İşte bundan dolayı her tarafta yeni­den İslam'a dönülmesi, onun hükümlerinin gerçek şekliyle anlaşılması ve getirmiş olduğu düzenin uygulanması için sesler yükseltilmiştir.

Şu maddeci uygarlığın hıçkırıklarının bizzat sahiplerinin kafalarını patlatacağı gün mutlaka çok vakit geçmeden gelecektir. İşte o zaman on­lar ruhi yönden açlığın acılarını hissedecekler. O acılar, kalplerini ve ruhlarını tutuşturacaktır.

Aradıkları gıdayı ve şifayı ise şu yüce kitabın insanlara sunduğu öğ­retilerin dışında hiç bir yerde bulamayacaklar.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor

"Ey insanlar, Rabb'inizden size bir öğüt ve kalplerde olana bir şifa, iman edenlere doğruyu gösteren bir rehber ve rahmet gelmiştir. De ki: Bunlar Allah'ın bol nimeti ve rahmetiyledir. Buna sevinsinler. O onların topladıklarından daha hayırlıdır."[448]

Kıymetli okuyucu!

Şunu iyi bil ki, İslam kendi özündeki gücünü korumaktadır. Müslü­manların zayıflıkları ise belli bir zaman sürecine özeldir. Bu şekilde za­yıflığa düşmelerinin sebebi de, İslam'ı uygulama ve kendi yaşayışlarında İslam'ın getirmiş olduğu ilkelere bağlanma konusunda kusur etmeleridir.

Müslümanların bu gibi sebeplerden dolayı zayıflığa düşmeleri İs­lam'ın gücünü, gönüllere canlılık verme konusundaki etkisini, mensupla­rına şeref ve kuvvet kazandırma özelliğini, bütün maddi, siyasi, toplum­sal ve askeri saldırılara karşı durma ve bu saldırıları geri püskürtmedeki ve yeryüzünde Yüce Allah'ın sözünü en üstün kılma mücadelesindeki di­rencini kaybetmiş olduğu anlamı taşımaz.[449]

"Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar on­larla savaşın. Eğer vazgeçerlerse muhakkak ki, Allah ne yaptıklarını görmektedir."[450]

 

İslam'ın Tümüyle Terkedilmesini Ve Toprağa Gömülmesini İsteyenler Türedi

 

Yüce Allah şeyle buyuruyor:

"Gerçeği batılın başına çarparız ve onun beynini parçalar. Böylece batıl ortadan kalkar."[451]

"Allah gökten su indirir. Dereler onunla dolar taşar. Sel üste çıkan köpüğü alır götürür. Süslenmek veya faydalanmak için ateşte erittikleri­nizin üzerinde de buna benzer bir köpük vardır. Allah hak ve batıl için böyle misal verir. Köpük uçup gider, insanlara fayda veren ise yerde ka­lır. Allah bunun gibi daha nice misaller verir."[452]

Zaman içerisinde, halklarımızın işlerinin yürütülmesi ile ilgili makamları, İslam ümmetinin fikri, ruhi, siyasi liderliklerini, yönetim kadrola rını biraz İslam'ın dışında kalmış bir nesil aldı. Bunlar tam bir gaflet ile hareket ederek halkları da kendi arzuladıkları yöne ve kalplerinin ısınmış olduğu değerlere yönelttiler. Halklar ise bu yönlendirmede kendilerine ne gibi bir rolün yüklendiğinin ve nasıl bir istikamete doğru götürüldükleri­nin farkında olmadılar. Sapık anlayışa çağıran kişiler de, "bizi, İslam'ın henüz hayatta kalmış olan kısmından ve İslam'ın tüm etkilerinden kurta­rın ve bizimle birlikte istemeyerek değil, gönül rızasıyla, şu maddeci ha­yatın gereklerini, yükümlülüklerini ve fikri yapısını, insanlara kazandır­mış olduğu tüm özellikleri kabul ediniz. Eskimiş inançların geriye kalmış kısımlarını da kafalarınızdan ve zihinlenirizden siliniz. Batılıların fiilleri­ni yapıp da Müslümanların sözlerini söyleyen aldatıcı, iki yüzlü ve inatçı kimseler olmayın" diye seslerini yükselttiler.

Emperyalizm ve despot yöneticiler, İslam ülkelerinde inkarcı mark-sist ideolojinin ve çeşitli maddeci felsefelerin seslerini yükseltebilmeleri için tüm şartları hazırladılar. Onların oluşturdukları bu hava içerisinde maddeci ilkeleri benimsemiş olan ve laik kafalı bir takım kalemler, insan­ları Allah yoluna ve Allah'ın adil ve yüce şeriatına çağıran davetçilere saldırma cesareti bulabildiler. Bu kalemler, İslam şeriatının her zaman ve mekanda uygulanmaya müsait olduğu konusunda insanların zihinlerine şüphe sokma çabası içine gir diler. Şeriatın uygulanmasının her şeyin ila­hi iradeye teslim edilmesi demek olan dini bir hükümet kurulması anlamı taşıyacağı yolunda fikirler yaymaya ve insanların kafalarına buna benzer çeşitli tereddütler sokmaya çalıştılar.

Ancak bütün bu iddiaların dindar bir halkın mensuplarının gönülle­rinde herhangi bir etkisi olmayacaktır. Onların bütün işleri ve sözleri fır­tınalı bir günde rüzgarın etrafa dağıttığı kül gibi boşa gidecektir.

Onlar kalemleri ile yazdıklarının ve ağızlan ile söylediklerinin hak çağrısını susturacağını ve hakikat nurunu söndüreceğini sanıyorlar.

Ancak Yüce Allah'ın şu sözü ne kadar da doğrudur:

"Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kafirler is­temeseler de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır."[453]

Bizim önümüzde, yararlı olanı elde etmemizi ve her nerede bulursak bulalım hikmeti almamızı engelleyici bir şey yoktur. Ancak İslamiyet, Allah'ın dininden bir dayanağı bulunmayan şeyleri kendimiz için bir ölçü ve değer olarak kabul etmemize karşı çıkar. Kendisini dünyanın fitnesine kaptırmış ve şeytanların arkasına takılmış olan bir toplumun arkasından gidebilmek için İslam'ın inanç ilkelerini, farzlarını, yasaklarını ve hü­kümlerini bir kenara itemeyiz.

Biz dinimize her bakımdan güveniyoruz. Onun gerçek düzeni sağla­yacak, bozulmaları düzeltebilecek ve hem dünyanın hem de ahiretin hay­rını kazandırabilecek tek yol olduğuna inancımız tamdır.[454]

 

Maddeci Uygarlığın Durdurulması İçin Başkaldırı

 

Düşmanların maddeci uygarlığın ve şehevi arzularla dünyalığı üstün tutma anlayışının oluşturduğu sapıklık dalgası ile birlikte gerçekleştirmiş olduğu saldırısı ve İslam devletinin yıkılıp hilafetin ortadan kalkması so­nucu ülkelerimizin içine düştüğü yukarıda sözünü ettiğimiz durumun ardından, Yüce Allah bu ümmet için yine iyilik diledi. Bütün bu acı ge­lişmeler İmam Hasan el-Benna (rh.a.)'nın duygalarını harekete geçirdi. Bunun etkisiyle Müslümanları içine düşmüş oldukları aşağılık durumdan kurtarmanın yolu üzerinde düşünmeye ve bu konuda Müslüman ilim adamlarına ve liderlere fikir danışmaya başladı.

O, Yüce Allah'a sonsuz güveni, O'nun mü'min kullarına yardımcı olacağına inancı, İslam'ın özünde sakladığı güce olan itimadı, bu gücün gönülleri yeniden canlandıracak, mensuplarına yeniden yücelik ve kuvvet kazandıracak bir etkiye sahip olduğuna olan inancı ile "Müslüman Kar­deşler" cemaatini kurdu ve bu cemaat için iki önemli hedef belirledi:

Birincisi:

İslam yurdunun yabancıların egemenliklerinden ve sultalarından tü­müyle kurtarılması. Bu, her insanın doğal hakkıdır. Böyle bir hakka an­cak baskıcı, zalim, despot ve insanları ezme yanlısı bir kimse karşı çıka­bilir.

İkincisi:

Şu özgür vatanın üzerinde İslam'ın hükümlerine göre şekillenecek, onun toplumsal düzenini uygulayacak; İslam'ın dosdoğru ilkelerini dün­yaya duyuracak, onun hikmetli çağrısını insanlara yöneltecek özgür bir İslam devletinin kurulması. Böyle bir devlet kurulmadığı sürece bütün Müslümanlar günahtadırlar. Şanı yüce olan Allah'ın katında böyle bir devletin kurulması konusunda kusur etmelerinden ve bu amaç için müca­deleden geri kalmalarından dolayı hesaba çekileceklerdir.

Allah kendisinden razı olsun, İmam Hasan el-Benna'nın şöyle söyle­di ğini görüyoruz:

"Şu garip şartlar içerisinde, zalimane ilkeleri benimseyen ve sapık anlayışları benimseyen bir devletin kurulması, hakkı ve adaleti ve barışı üstün tutacak bir devletin kurulması için çalışan birinin bulunmaması, insanlığa büyük bir ihanettir."

Bu yöndeki çağrıların başlaması ile birlikte iman sahibi bir adamın tam bir onurlulukla ve ciddi bir samimiyetle; toplumlarımızda büyük ya­ralar açan, gayet çirkin izler bırakan maddeci uygarlığın oluşturduğu sa­pıklık dalgasına karşı durduğunu görüyoruz.

Hasan el-Benna aynı zamanda şunları söylüyor:

"Öyleyse Müslüman kardeşler olarak bizim görevimiz ne olmalı? Bu görev, maddeci uygarlığın ve şehevi arzuların, dünyalık elde etme hırsını öne geçiren anlayışın oluşturduğu sapıklık dalgasına karşı dur­maktır. Bu sapıklık dalgası, Müslüman toplumları kendine çekmiş ve Resulullah (a.s.)'ı lider tanıma anlayışından, Kur'an-ı Kerim'in hidayet çiz­gisinden uzaklaştırmıştır.

Böylelikle insanlığı Kur'an-ı Kerim'in hidayet nurlarından mahrum bırakmıştır. İnsanlı ğın ilerleyişini yüzlerce yıl geriye götürmüştür. İşte bu akımı bizim topraklarımızdan tamamen çıkarmalı ve toplumlarımızı onun sebep olduğu beladan kurtarmalıyız. Ancak biz bu kadarla da yeti­necek değiliz. Onu takib ederek kendi topraklarında ele geçireceğiz. Bu sapık akıma karşı kendi yurdunda da savaş vereceğiz. Böylelikle bütün dünya, Resulullah (a.s.)'ın adım duyacak. Tüm dünya Kur'an-ı Kerim'in insanlığa sunduğu öğretileri gerçek şekliyle öğrenebilecek, İslam'ın ge­niş gölgesi, tüm yeryüzünü kapsayacak. İşte o zaman ancak Müslüman asıl emeline kavuşmuş olacaktır. Fitne ortadan kalkmış ve din tamamiyle Allah'ın olmuş (Allah'ın dini her tarafı kuşatmış) olacak."[455]

"İşte o gün iman edenler, istediğine yardım eden Allah'ın yardımına sevineceklerdir. O. güçlüdür, merhametlidir."[456]

 

Maddeci Uygarlığa Karşı Zaferin Müjdeleri

 

Yukarıda Hasan el-Benna'nın verdiğimiz sözleri, onun imanının ve geniş görüşlülüğünün; hakkı hakim kılan, ne kadar çok etrafa yayılsa da batılı ortadan kaldıran Yüce Allah'ı tanımasının etkisiyle söylemiş olduğu sözlerdir.

Biz de bugün İmam Hasan el-Benna (rh.a.)'nın sözünü etmiş olduğu şeylerin gerçekleşmekte olduğunu müjdeleyen bir takım gelişmeler gör­mekteyiz. Maddeci uygarlığın çöküşe geçtiğini gösteren ve sonunun yaklaştığının belirtilerini bir takım gelişmeler ortaya çıkarmıştır.

Kız olsun erkek olsun, gençlik arasında büyük kabul gören İslami uyanış ve dine bağlanma hareketi, gençlerin ibadete ve İslam'ın insana kazandırdığı faziletlere yönelmeleri, maddeci uygarlığın sonunun yaklaş­tığını göstermektedir.

Hanımların açık saçık gezmelerine, süslenip sokağa çıkmalarına ve çıplaklığa karşı İslami örtünme ve tesettürün gittikçe yaygınlaşması, bir başka müjde olarak karşımıza çıkmaktadır.

Faizci yapıyı yıkmak ve onun yol açtığı bozulmaları düzeltmek, problemleri ortadan kaldırmak için hızla ilerleyen şu İslami bankalar ve ekonomik kuruluşlar da bir başka müjde.

Allah'ın şeriatının uygulanması çağrısı ile yükselen şu sesler, müjde­lerlerin başka sesleridir.

Bütün bu sayılan gelişmeler ve bunların dışında daha pek çok şey, maddeci uygarlığın meydana getirdiği taşkınlık dalgasının topraklarımız­dan çe kilmekte olduğunu gösteren ilerlemelerdir. Bununla birlikte hakim düzenlerin bütün bu ilerlemeleri engellemeye çalıştıklarını, bozgunculuğa arka çıktıklarını ve onu koruduklarını, kendilerini fenalıklardan arındır­maya çalışanlara karşı ise savaş verdiklerini ve onları yollarından dön­dürmeye çabaladıklarını büyük bir üzüntü ile görmekteyiz. Hakim düzen­lerin bu tutumlarının en büyük göstergesi ise iletişim araçlarının politikası ile içişleri bakanlığının uygulamalarıdır. Ancak biz, yeniden düzeni sağlama ve ortalığa yayılmış tüm pisliklerden arınma hareketinin sonuçta başarılı çıkacağına içtenlikle inanıyoruz.

Çünkü Yüce Allah bunu istemektedir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Allah hükmünü yerine getirendir. Ama insanların çoğu bilmezler."[457]

Sözü edilen maddeci akıma karşı kendi yurdunda savaş verilmesi konusuna gelince: Bu konuda da basite alınamıyacak bazı gelişmeler ol­muştur. Avrupa ve Amerika ülkelerinde yürütülen İslami faaliyetler bu konudaki gelişmelere örnektir. Bu ülkelerde küçümsenemiyecek sayıda İslam merkezi, İslami teşkilat, cami ve hatta İslam bankası açıldı. Çok sa­yıda İslami eser yabancı dillere tercüme edildi. Bu ülkelerin vatandaşla­rından bazıları İslamiyete girmeye başladılar.

Bütün bu gelişmeler, İslam nurunun madde karanlıklarını adı geçen ülkelerde de söndürmek için başlatmış olduğu mücadelenin başarıya doğ­ru ilerlediğinin müjdeleridir.

"Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar on­larla savaşın. Eğer vazgeçerlerse muhakkak ki, Allah ne yaptıklarını görmektedir."[458]

İslam ümmetinin bünyesini yavaş yavaş sarmakta olan bu İslami di­riliş ve uyanış hareketinin etkilerini işte bu şekilde görüyor ve hissediyo­ruz. Bu hareket, İslam ümmetini içinde bulunduğu gafletten uyanmaya, düşüşünden kalkmaya, üzerindeki emaneti yerine ulaştırmaya ve insanla­rın içerisinden çıka rılmış olan en hayırlı ümmet sıfatına layık olan yerini almaya çağırmaktadır.

Ümitsizliğe düşmemiz hiç uygun değildir.

Geleceğin, bu dinin olacağı konusunda kalplerimizin büyük bir ümitle dolu ve gönül rahatlığı içinde olması gerekir. Ancak bu yöndeki gayenin gerçekleştirilmesi azımsanamıyacak bir vakit alabilir ve büyük bir gayreti, cihadı, sabrı, dayanışmayı, harcamayı ve fedakârlığı gerekti­rebilir.

Düşmanların bütün oyunlarına, tuzaklarına, hilelerine ve sapık yönlere yönelmiş, insanı sapıklığa götüren ilkeleri benimsemiş olan şu ka­lemlerin İslam'ın nurunu söndürmek, bu dinin aydınlık görüntüsünü de­ğiştirmek amacıyla yürüttükleri bütün çabalara rağmen geleceğin bu di­nin olacağını bilmeyiliz. İslam ümmetinin yeniden güçleneceği, lâyık ol­duğu yerini alacağı ve üstün mevki kazanacağı konusunda gönüllerimiz rahat olmalıdır.

Ama bunun yanısıra Yüce Allah'ın kulları ile ilgili değişmeyen bir takım sünnetlerinin (uygulamalarının) bulunduğunu da bilmeliyiz.

Nitekim Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyurmaktadır:

"insanlar arasında bugünleri bazen lehe bazen aleyhe döndürür du­ruruz."[459]

Burada anlatılan gerçeğin kalplere ve gönüllere iyiden iyiye yerleş­mesini sağlamak amacıyla İmam Hasan el-Benna'nın konuyla ilgili ola­rak vermiş olduğu şu güzel örneği burada zikretmeyi uygun görüyoruz:

"Ey kardeşim!

Şunu bil ki, ümmetler güçlülükleri ve zayıflıkları, gençlikleri ve ihti­yarlıkları, sağlıklı olmaları ve hastalıkları bakımından tamamen fertle­rin durumlarına benzerler. Bir insanı bazen güçlü, rahat, sağlıklı ve sağ­lam olarak görürsün. Bir de bakarsın ki, aynı kişide bir takım rahatsız­lıklar ortaya çıkmış; çeşitli hastalıklarla uğraşıp duruyor; eski kuvvetli bedeni hastalıklar ve acılar yüzünden iyice zayıflamış, sürekli şekilde başına gelenlerden şikayette bulunuyor ve inleyip duruyor.

Ama çok geçmeden işinde başarılı, tecrübeli ve mahir bir doktor va­sıtasıyla Yüce Allah'ın rahmeti bu kişiye ulaşır. Bu doktor, bütün hasta­lıkların ve rahatsızlıkların asıl kaynağının nerede olduğunu tesbit eder. Güzel bir teşhiste bulunur. Hastalığın yerini bulur. Sonra tam bir dikkat ve özenle tedavi eder. Sonra da bakarsın ki, bu hasta adam aynı eski gü­cünü elde etmiş, yeniden eski sağlığına kavuşmuş! Hatta bu tedaviden sonra hiç hastalanmadan önceki halinden daha iyi hale kavuşmuş bile olabilir.

İşte ümmetler açısından da tamamen aynı şeyleri söyleyebiliriz. Ümmetler de zaman içerisinde varlıklarını tehdid eden, bünyelerinde rahat­sızlıklara yol açan olaylarla karşı karşıya gelebilirler. Bu olaylar yüzün­den maruz kaldıkları hastalıklar, güçlerinin zayıflamasına sebep olur.

Ama hastalık ilerlemeye ve etkisini artırmaya devam eder. Öyle ki onu her yandan kuşatma noktasına gelir. Bundan dolayı bu ümmet, aşırı bir zayıflığın ve ezikliğin içine düşer. Onun varlığına göz dikmiş olanların iştahları kararır. Gasbediciler başına üşüşürler. Ama o, herhangi bir gasbediciyi başından savacak, varlığına göz diken tamahkarlardan biri­ne engel olacak gücü kendinde bulamaz.

Bu durumun tedavisi de şu üç şeyin gerçekleştirilmesi ile ancak mümkün olabilir: Hastalığın asıl doğuş noktası tesbit edilmeli, tedavinin vereceği acılara dayanılmak ve Yüce Allah'ın kendisi vasıtasıyla gayeyi gerçekleştireceği, Cenabı Allah'ın vereceği şifanın, zaferin ulaşmasında vasıta olacak başarılı bir tabib, tedavi işini üstlenmelidir."[460]

İşte İmam Hasan el-Benna (rh.a.) içinde bulunduğumuz durumun gerçek yönünü bu şekilde misallendirmekte ve tedavi konusunda gönülle­rimizde bir ümit ışığı yakmaktadır.

Bütün meseleleri maddi ölçülere göre değerlendiren bazı kimseler "Bu açıklama teorik bir açıklamadır. Realite ise öyle teorik hesaplara uy­maz. Çünkü İslam ümmetinin başına gelen sıkıntılar ve hastalıklar gayet çoktur. Üstelik bu hastalıklar iyice müzmin bir hal almıştır. Bundan ötürü bunların tedavi edilebileceğinden ve kendilerinden kurtulunabileceğinden ümit kesilmiştir. İslam düşmanlarının da bu hastalıkların ve sıkıntıların devam etmesi için bunların kaynaklarını bütün yolları kullanarak sürekli beslemeye devam ettiklerini ve bu konuda ülkelerimizde hakimiyeti elde tutan bir takım rejimlerle de yardımlaştıklarını, Rabbani bir tedavi yoluna gidilmesi çağrısında bulunanların ise güçsüz ve meydanın dışına atılmış halde olduklarını düşünürsek ümitsizliğin haklı olduğunu anlarız" diyebi­lirler.

Ancak biz bu tür iddialan doğru bulmuyoruz. Çünkü bu tür iddialar­da mesele maddi ölçülere göre ele alınmakta ve bu ölçülere göre bir so­nuca varılmaktadır.

Oysaki bu ölçüler pek sağlıklı ölçüler değildir. Ancak öte ta rafta esas kabul edebileceğimiz Rabbani ölçüler bulunmaktadır.

Bunun yanısıra anlatılan durumlarla karşı karşıya gelen toplumların doğal yapılarının ve kendilerindeki direniş güçlerinin etkin bir rol oyna­yacağı unutulmamalıdır.

Yine aynı konu etrafında İmam Hasan el-Benna şunları söylemekte­dir:

"Emperyalizm, particilik, faiz, yabancı şirketler, dinsizlik, yasak ta­nımazlık (ibahiyye), eğitim ve yargı düzeninde anarşi, karamsarlık, aşırı cimrilik, basitlik, korku, kendine karşı durana her tavır ve hareketinde özellikle de kötü işlerinde onu taklid etmeye kadar varacak bir özenti gi­bi durumlar bütün şekilleri ve görünümleri ile bir milletin başına çöreklenmişse bu milletin ne yapması beklenir?

Sayılan hastalıklardan sadece bir tanesi bile şu kendilerini öne çı karmış durumdaki milletleri öldürmeye yeter. Peki bu hastalıkların tü­münün her bir milletin içinde belli oranda yayılmalarının doğuracağı sonuç ne olur? işte eğer ki, düşmanlarının uzaktan atmış oldukları olta­ların cazibesine kendilerini kaptıran ve sonra da düşmanları tarafından uzun süren operasyonlarla, vücutlarına sayılan hastalıkların mikropları aşılanmış olan şu doğu milletlerinde bir direnç gücü, kuvvet ve sağlam bir yapı olmasaydı şimdiye kadar çoktan çürüyüp dökülürlerdi. Onların bu özellikleri kendilerini korumasaydı, sayılan hastalıkların etkileri ken­dilerini iyice perişan duruma sokar ve yok olup giderlerdi.

Ancak Yüce Allah mü'minlerin böyle bir duruma düşmelerini iste­memektedir.

'Ey kardeşim!

İşte İslam ümmetinin başına gelen hastalıklarla ilgili olarak Müslü­man Kardeşlerin ortaya koyduğu teşhis budur.

Yüce Allah'ın bu ümmeti yeniden eski sağlığına ve dinçliğine kavuş­turması amacıyla yapacakları çalışma da burada anlatılan çalışmadır."[461]

Bu noktadan hareketle bütün Müslümanları tedavinin gereklerini ye­rine getirmeye çağırıyoruz. Bunu yeniden sağlığa kavuşma ve dirilişe geçme konusunda parlak bir ümide sahip olarak yapmalıyız. Zihinlerimi­zi ümitsizliğin ve karamsarlığın her şeklinden temizlemeliyiz. Karamsar düşünenlerin böyle düşünmelerine sebep olarak gördükleri her şeye rağ­men etrafımızdaki gelişmeler bize gayenin gerçekleşeceği müjdesini ver­mektedir.

Ve;"Bundan önce de sonra da iş (hüküm) tamamen Allah'a aittir."[462]

 

Maddeciliğin Hayatımızdaki İzleri Ve Tedavisi

 

Maddeci uygarlık ve dünyalık hırsını, şehevi arzuları öne çıkarma anlayışı; gerek kişilerin, gerek ailelerin ve gerekse toplumların hayatla­rında çeşitli yaralar açtı, önemli izler bıraktı. Bunun sonucunda ölçüler, dayanaklar, değerler, örnekler ve ahlak anlayışı değişti. Bu değişimler de çok sayıda Müslümanı İslam'ın yüce değerlere sahip yaşayış tarzından, aşağılık maddeci yaşayış tarzına yöneltti.

Burada, kendilerinden kurtulma yolunda çalışma yapabilmemiz ve durumumuzu düzeltebilmemiz amacıyla maddeci anlayışın açmış olduğu bazı yaralardan ve bırakmış olduğu bir takım izlerden söz edeceğiz. Ye­niden Rabbaniliğe dönebilmemiz ve Rabbaniliğin bütün değerlerini, öl­çülerini, örneklerini kabul edebilmemiz, söz konusu yaralardan ve izler­den kendimizi kurtarmamızla mümkündür.[463]

 

1. Dünyaya Önem Verme Ve Ahireti Unutma

 

Maddeciliğin bıraktığı izlerin en belirgin ve en etkili olanı, bir çok lannda gördüğümüz, dünya işlerine büyük önem verirken, ahireti çok az düşünme ona çok az zaman ayırma tutumudur. Hatta ahiret tamamiyle unutulmaktadır. Çoğusunun en büyük endişesi ve bilgilenme alanları dünya ile ilgilidir. Bütün zaman, çaba ve düşüncelerini sadece dünyaya özel kılanları görü yoruz. Bunlar ahirette kendilerine yarayacak bir iş yapma düşüncesi taşımazlar. Sonra kendilerine ölüm gelir ve Yüce Allah'm aşağıdaki ayet-i kerimelerinde anlatmış olduğu bir ahiret hayatının içine girerler.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Ama yer çarpılıp paralandığı zaman, melekler sıra sıra dizilip Rabb'inin buyruğu gelince, o gün cehennem ortaya konur. O gün insan öğüt almaya çalışır ama artık öğüdün kendisine ne yararı var! 'Keşke bu hayatım için önceden bir şey yapsaymışım"der. O gün hiç kimse Allah'ın azab ettiği gibi azab edemez. Hiç kimse O'nun vurduğu bağ gibisini vu­ramaz "[464]

İşte hatırlama ve pişmanlık, böyle pişmanlığın bir yarar sağlamaya­cağı günde kendini gösterir.

Şanı yüce olan ve bizi yaratan Allahu Teala bize, dünya hayatının gerçek mahiyetini öğretmek, bizim bu dünyada nasıl bir yükümlülük üst­lendiğimizi bildirmek, gerçek, kalıcı ve sonsuz hayat olan ahiret hayatı hakkında bize bilgi vermek için peygamberler göndermiş, kitaplar indir­miştir. Bunlar vasıtasıyla bizim açımızdan dünya hayatının, ahiret haya­tına hazırlık yapmak için bir fırsat olduğunu bildirmiştir. Bu dünyada kim Allah'a kulluk ve O'nun dosdoğru çizgisini izleme görevini yerine getirir­se onun bu görevini yerine getirmesinin karşılığı cennet olur. Kim de üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmekten kaçınır veya bu konuda ku­sur ederse Allah'ın azabı onu beklemektedir.

Allah'ın dini bizim hayatımızın her ciheti ile ilgili olarak ne yapma­mız, nasıl bir harekette bulunmamız gerektiğini açıklamak için gelmiştir. Bu din, bizim iyiliğimize ve yararımıza olanları emretmekte bizim zararımıza olanlardan ise bizi sakındırmaktadır. Çünkü Yüce Allah bütün bun­ları bizden daha iyi bilmektedir.

Dinimizin aynı zamanda dünyanın gerekleri ile ahiretin gerekleri arasında en uygun dengeyi kurduğunu görüyoruz. Arzulara tümüyle dal­maya izin vermediği gibi tamamiyle ruhban hayatına çekilmeyi de uygun görmemektedir. Ama temiz nimetleri bize helal kılmakta, pis olanları ise haram etmektedir. Dünyalık elde etmemizi yasaklamamakta ancak bu ko­nuda bir takım sınırlar koymakta ve bizden bu sınırları aşmamamızı istemektedir.

Yüce Allah bize aynı zamanda dünyanın asıl nimet yurdu olmadığını ve ya başka bir deyişle buradaki nimetlerin geçici ve yokolucu nitelikte olduğunu, asıl kalıcı yurdun ve sonsuz nimetler aleminin ise ahiret oldu­ğunu bildirmektedir. Bu yüzden bizi ahiret için çalışmayı bırakıp da sade­ce dünyalık elde etmekle meşgul olmaktan sakındırmaktadır.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Dünya hayatını ve güzelliklerini isteyenlere orada islediklerinin karşılığını eksiksiz olarak veririz. Onlar orada bir haksızlığa da uğratıl­mazlar, iste ahiretten onlara ateşten başka bir şey yoktur, işledikleri şeyler orada boşa gitmiştir. Zaten yapmakta oldukları da batıldır."[465]

Gerçekten dünya nimeti azdır.

Ama lanetlik şeytan, bu nimeti bize süslü göstermekte ve gözleri­mizde büyütmektedir. Bu yolla bizi ahiret için çalışmaktan alıkoymak istemektedir. Yüce Allah ise bizi şeytanın bu süslemelerine karşı uyar­maktadır.

Cenabı Allah, Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor:

"Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlara ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek, insanlara güzel gösteril­miştir. Bunlar dünya hayatının nimetleridir. Oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır."[466]

Allahu Teala daha sonra takva sahibi (kendisine karşı gelmekten sa­kı nan) kulları için ahirette ne gibi kalıcı nimetler hazırladığını bildirmek­te ve şöyle buyurmaktadır:

"De ki 'Bundan daha iyisini size haber vereyim mi? Allah'a karşı gelmekten sakınanlara Rabb'lerinin katında altlarından ırmaklar akan ve orada sonsuz olarak kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah kullarını hakkıyla görücüdür."[467]

Ahiret işlerini ihmal ederek sadece dünya ile meşgul olan kimsele rin niçin böyle yaptıklarını bir soruşturalım.

Onların böyle yapmalarının sebebi acaba ahiretin görünmeyen bir alem (gayb alemi), dünyanın ise görülen, gözler önündeki bir alem olma­sı mıdır? Ancak en başta mü'minlerin en önemli özelliklerinin gaybe (gö­rünmeyen ama gerçek olduğu vahiy ile bildirenlere) ve ahiret gününe inanmak olduğ'unu bilmeliyiz.

Kur'an-ı Kerim'in pek çok ayeti kerimesinde ahirete imanın, Allah'a imanın hemen ardından anıldığını görmekteyiz.

Ey Müslüman kardeşler!

Konu gayet ciddi ve önemli bir konudur. Bizim bu konuda büyük bir dikkat göstermemiz gerekir. Dünya hayatından sonra cennet ve cehen­nemden başka gidilecek bir yer yoktur. İnsanlar ise uykudadırlar ve öldüklerinde uyanacaklardır. Ama o zaman vakit geçmiş olacaktır.

Öyleyse bizim daha hayatta iken uyanmamız, konuyu kavramamız, işlerimizi, yaşayış tarzımızı ve durumlarımızı ona göre bir düzene koy­mak suretiyle Allah'ın razı olduğu bir hayata kavuşmamız ve takdir ettiği herhangibir vakitte Allah'a kavuşmak için şimdiden hazırlıklı olmamız daha uygun düşer.

Ölüm hepimiz için mukadder kılınmıştır ve önceden herhangibir uyarıda bulunulmadan bize gelecektir. Bugün bir kimse bir başkasının cenazesini ahirete uğurlar yarın da başkaları onun cenazesini ahirete uğurlarlar. Bir kimse sabahını ailesi ile birlikte geçirirken, akşama kabir­de yalnız başına kalabilir. Gerçekten de "öğüt verici olarak ölüm yeter."

Bundan dolayı maddecilik dalgasının etkilerinden kurtulup Rabbanilik anlayışına yaklaşabilmemiz için ölüm konusu ve ölümden sonrası üzerinde düşünmemiz oldukça önemlidir.

Kur'an-ı Kerim pek çok ayeti kerimesinde herkese belli bir çalışma ve imtihan sürecinden sonra ölümün kesin olarak geleceğini, kıyamet gü­nünde de herkesin buradaki imtihanda yaptığı işlerin sonuçlarına göre karşılık göreceği, her bir insanın ecelinin geleceği vaktin Yüce Allah ta­rafından önceden belirlendiği ve hiç kimsenin kendi ecelinin ne zaman geleceğinden haberinin olmadığı hatırlatılmaktadır. Burada konuyla ilgili bazı ayeti kerimeler üzerinde etraflıca ve derinlemesine düşünerek oku­yalım:

"Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döneceksiniz."[468]

"Her can ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz. Sonunda bize dönersiniz."[469]

"Hiç bir kimse Allah'ın izni olmadan ölmez. O belli bir vakte kadar bağlanmıştır. Kim dünya nimetini isterse ona ondan veririz. Kim de ahiret nimetini isterse ona ondan veririz. Şükredenlerin mükafatlarını vere­ceğiz."[470]

"Kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır."[471]

"Her insan ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size mutlaka ödenecektir. Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse artık kurtul­muştur. Dünya hayatı zaten sadece aldatıcı bir geçinmeden ibarettir."[472]

İnsanların pek çoğunun habersiz olduğu gerçek işte böyle gayet açık bir şekilde bildirilmektedir. İnsanları bu gerçekle ilgilenmekten dünya varlığı ve onun süsleri alıkoymaktadır. Ölümün geleceği konusunda hiç bir şüphe yoktur. Kimsenin eceli ne bir saat öne alınır, ne de bir saat geri­ye bırakılır. Biz de bu dünyada ancak önceden belirlenmiş olan vaktinde ölüm gelinceye kadar çalışabiliriz.

Yaptıklarımızın karşılığını ve hesabını ise kıyamet gününde görece­ğiz. Yaşadığımız dünya hayatında hem iyilikle, hem de fenalıkla (hayırla ve şerle) eşit bir şekilde imtihan edilmekteyiz. Bu imtihandan başarıyla çıkmak o kadar kolay olmayacaktır. Başarı ancak büyük bir gayret, çalış­ma, dikkat ve uyanıklık ile mümkün olabilecektir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Sizden öncekilerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve O'nunla beraber müminler "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek kadar darlığa ve zorlu­ğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı şüphesiz yakındır."[473]

Yüce Allah, yukarıda verilen ayeti kerimesinde geçen "Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur" sözünde geçen "ateşten uzaklaştırılma" tabiri, bu işin büyük bir gayret ve sabır gerektir­diğini ortaya koymaktadır. Nefsin isteklerine ve fenalıklarına, şeytana ve onun saptırmalarına karşı direniş gösterilmelidir.

Yüce Allah, dünya malına da aldanmamamız için bize şöyle bir uya­rıda bulunmaktadır:

"Dünya hayatı zaten sadece aldatıcı bir geçinmeden ibarettir."[474]

"Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir."[475]

Daha başka ayeti kerimelerde de mal, çocuk ve kadın fitnesine karşı uyarmaktadır:

"Ey iman edenler! Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşmanlık edenler olur. Onlardan sakının. Ama siz affeder, suçlarını örter ve ba­ğışlarsanız bilin ki Allah da bağışlar ve acır. Doğrusu mallarınız ve ço­cuklarınız bir imtihandır. Büyük ecir ise Allah katındadır."[476]

Ey Müslüman kardeşim!

Hak ile batıl arasında sürekli bir mücadele vardır. Bu mücadele halklar ve bölgeler arasında olacağı gibi bir halkın kendi içinde de olabi­lir. Bunun gibi aile içinde de, kişinin kendi şahsında da hak ile batılın mücadelesini görmek mümkündür. Bu mücadelede kişiyi bedenin arzula­rının ve şehevi isteklerin yöneldiği dünya güzellikleri bir tarafa çekerken, yüce bir inanca sahip ruhun isteklerine cevap veren Rabbani anlayış baş­ka bir tarafa çeker.

Son derece düşkün bir halde olan ve doktorların yahut başkalarının tesbiti ile ölümünün yaklaştığı, altı aydan fazla yaşamasının mümkün ol­mayacağı tesbit edilmiş olan bir kimse düşünelim. Böyle biri, hiç günah işlemeye yanaşır mı? Hatta günah işlemeyi aklından geçirebilir mi? Böy­le bir kimse için artık geriye doğru sayma başlamıştır. Sanıyorum artık bütün gücüyle ahirette kendisine yarayacak işler yapmaya çalışacaktır. Hatta bütün vaktini kıyamet gününde kendine yarar sağlayacak işlere ayı­rabilmek için uyumadan durmaya güç yetirebilse bunu da yapacaktır.

Artık bizden her kişi kendi kendine sorsun: Altı ay değil altı gün ya­şayacağı konusunda elinde bir garantisi var mıdır? Hatta onu bırakalım, hasta olmasa bile altı saat veya altı dakika daha yaşayacağı konusunda elinde bir garantisi var mıdır?

Öyleyse Allah'ın gazabını gerektirecek işlerden uzak durarak ve O'nun rızasına uygun işlerle meşgul olarak sürekli şekilde Yüce Allah'a kavuşmak için hazırlıklı olalım ve o kavuşma vaktini dikkatle gözleyelim. Yüce Allah'ın bize vermiş olduğu nimetlerden mümkün olduğu kadarını davet çalışmaları için, Allah'ın dininin hakim kılınması amacıyla ve O'nun yolunda cihad amacıyla harcamaya çalışalım.

Nefislerimizin yanıltmasına ve şeytana karşı bize yardımcı olacak bir hususu daha hatırlayalım.

Bir insan günah işlemeye daha başlamadan önce, tam bu günahı işle­mekte olduğu anda kendisine ölümün gelebileceğini ve kendisinin o anda ölümü geri çevirmeye yahut ertelemeye güç yetiremeyeceğini aklına ge­tirse dünya hayatının bu şekilde son bulmasını ve Yüce Allah'ın huzuruna bu hal üzere çıkmayı arzular mı? İşte böyle bir düşüncenin, kişiyi kovul­muş olan şeytanın şerrinden Allah'a sığınarak günahı işlemekten geri dur­maya yöneltebileceğini aklımızdan çıkarmayalım.

Bundan sonra, maddi ölçülerin hakimiyetine girmiş ve dünya ile meşgul olmaları sebebiyle ahireti akıllarına getirmeyenlere diyoruz ki: Gelin sizin maddi ölçülerinizle dünya ile ahiret arasında bir kıyaslama yapalım. Zaman açısından insanın dünyadaki ömrü ne kadar uzun sürse de dünyanın bütün ömrü kıyamete kadar devam edecektir. Bu ömrün son­suz olan ahiret hayatının yanındaki değeri sıfırdan ibarettir. Dünyanın bü­tün nimetleri bir tek kişinin elinde toplansa da sonsuz olan cennet nimet­lerinin yanındaki değeri sıfırdır. Dünyanın bütün sıkıntıları ve yorgunluk­ları da cehennem azabının yanında sıfırdır. Durum böyle olunca hangi akıl sahibi sonsuz olanı bırakıp da sıfırı tercih eder!

Hepimizin geleceğimiz ve sonsuz olan ahiret hayatımızın nasıl ola­cağı konusunda dikkatli olmamız ve gayet etraflı düşünmemiz gerekmek­tedir. Bizi beklemekte olan görünmeyen alem (gayb alemi) etrafında dü­şünmek zorundayız. Bu düşünce şu anımızdan başlayıp ecelin gelmesine kadar devam etmelidir. Bu süre içerisinde her birimiz, Allah'a karşı gel­mekten sakınarak Allah'a itaat konusunda başarılı olmaya gayret etmeli­dir. Bu konuda iyi bir gayret göstermeli, samimiyet ve ihlasla çalışma­lıyız. Kabir hayatı üzerinde, kabrin cennet bahçelerinden bir bahçe olma­sı gayreti ile düşünmek gerekir. Aynı şekilde yemden diriliş, hesab, sırat, amellerin tartılması (mizan), cennet ve cehennem üzerinde de tıpkı bu safhaları yaşıyormuşcasına düşünülmelidir.

Kendimizi bütün bu olayların içinde ve onları yaşıyormuş gibi dü­şünmeliyiz. İşte böyle bir düşünce kişiyi o hayata önem vermeye ve o ha­yat için hararetle çalışmaya yöneltir. Kişi bu düşüncenin etkisiyle, o bü­yük korkunun yaşanacağı günde rahat ve güven içinde ve sevinçli olabilmek, Allah'ın azabından kurtularak cennetlerine kavuşabilmek için büyük çaba harcar.[477]

 

2. İnsanın Servet Ve Makam'a Göre Değerlendirilmesi

 

Maddeci anlayışın toplumlarımızda bırakmış olduğu izlerden birisi de kişileri değerlendirmede esas alman ölçü ve değerlerin bozulmasıdır. İnsanlar sahip oldukları servete, elde ettikleri makam ve mevkiye göre değerlendirilmektedirler. Bunlar ve bunlarla bağlantısı olan unsurlar ki­min üstün olduğunu belirlemede esas alınan ölçüler halini aldı. Dolayı­sıyla kişiler biriktirdikleri servete, ulaştıkları makam ve mevkiye göre takdir edilmekte, kendilerine hürmet ve itibar bu hususlardaki dereceleri­ne göre olmaktadır. Toplumun fetleri de bu hususlarda ilerlemiş kimsele­re yanaşmakta, onların yaltakçılıklarını yapmaktadırlar.

Oysa, insanların üstünlük derecelerini belirlemede Rabbani ölçünün ne olduğunu Yüce Allah şöyle bildirmektedir:

"Sizin en üstün olanınız takvada (Allah'a karsı gelmekten sakınıp O'nun emirlerini yerine getirmede) en ileri seviyede olanınızdır."[478]

[479]

Hatalı ölçüler evlenme olaylarını da etkilemektedir. Gençlerin çoğu­nun evlenmek için mal ve mevki sahibi ve saygın bir aileye mensup kız­ları aradıklarını görüyoruz. Bir çokları bu gibi özelliklere sahip olanları dindar olanlara tercih etmektedirler.

Oysa Resulullah (a.s.) evlenme konusunda asıl neye itibar etmemiz, neyi ölçü olarak almamız gerektiğini şu hadisi şerifi ile açıklamıştır:

"Kadın dört şey için nikahlanır: Malı, mevkisi (saygınlığı), güzelliği ve dini için. Sen dindar olanını tercih et, ellerin bereket bulur."[480]

Genç kızlar da kendilerine evlenme teklifinde bulunan gençlerin bu tekliflerini kabul edip etmeme konusunda karar verirken onların servetle­rine, toplum içindeki mevkilerine, makamlarına ve bunların dışındaki maddi üstün lüklerine bakmaktadırlar. Oysa Resulullah (a.s.) bu konu ile ilgili olarak da şöyle buyurmuştur:

"Kızlarınıza dini yaşantılarını ve ahlaki özelliklerini beğeneceğiniz birisi evlenme teklifinde bulunursa bu tekliflerini kabul edin. Böyle yap­mazsanız yeryüzünde fitne ve geniş çaplı bir fesat (bozgunculuk) çıkar."[481]

Kişilerin neye göre değerlendirilmeleri gerektiği konusunda, Yüce Allah'ın, Resulullah (a.s.)'ı, Kureyş'in ileri gelenlerini İslam'a davet ede­bilmek için gözleri görmeyen (a'ma olan) Abdullah bin Ummi Mektum (r.a.) ile ilgilenmemesinden dolayı tenkid ettiğini görüyoruz. Resulullah (a.s.), Abdullah bin Ummi Mektum (r.a.)'u bırakıp kendileri ile ilgilendi­ği Kureyş'in ileri gelenlerinin Müslüman olmalarının İslam için hayırlı olacağını umuyordu.

Ama Yüce Allah bu olayla ilgili olarak şöyle bir uyarıda bulundu:

"Yanına gözleri görmeyen biri geldi diye Peygamber yüzünü asıp çevirdi. Ey Muhammed! Ne bilirsin, belki de o kendini fenalıklardan arındıracaktı. Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti. Ama sen kendisini öğütten müstağni gören kimseyi karsına alıp ilgileni­yorsun. Onun kendim arındırmak istememesinden sana ne! Sen Allah'tan korkup sana koşarak gelen kimseye aldırmıyorsun. Dikkat et, bu Kur'an bir öğüttür. Dileyen ondan öğüt alır."[482]

Yüce Allah'ın Kur'an-ı Kerim'in bir başka yerinde, Peygamberine bu Rabbani ölçüleri yeniden hatırlattığını (te'yid ettiğini) ve şöyle buyurdu­ğunu görüyoruz:

[483]

 

3. Aile Huzurunun Ev Eşyasının Çokluğundan Aranması

 

Maddeci anlayıştan kaynaklanan yanlış değerlendirmelerden birisi de genç erkek ve genç kızların çoğunun benimsemiş olduğu, ailedeki mutluluğunun lüks bir ev, kıymetli ev eşyaları, gösterişli giysiler, araba ve benzeri modern araç ve lüks eşyalarla sağlanacağı anlayışıdır.

Bu tamamen yanlış bir düşüncedir. Gerçek mutluluk, kişinin kendi dışındaki varlıklarla sağlanamaz. Sayılan varlıklar, mutluluğun kaynağı değildir. Mutluluk, ancak eşlerin her ikisinin de takva sahibi olmaları ile sağlanabilir.

"Ben mutluluğu mal biriktirmekte görmüyorum, Ancak takva sahibi kimse işte mutlu olan odur." Karı koca arasında gerçek mutluluk ancak her ikisinin de takva sahi­bi olmaları ile sağlanabilir. İşte o zaman ancak karşılıklı güven oluşur. Çünkü eşlerin her ikisi de Yüce Allah'ın kendini görüp gözetlediğini dü­şünmektedir. Böyle düşünen eşler, İslam'ın belirlemiş olduğu prensipler ve edep ölçüleri çerçevesinde, tam bir güven duygusuyla birbirlerine kar­şı görevlerini yerine getirirler. Bu zaman şeytanın önündeki kapılar kapa­tılır. Artık eşlerin birbirleri hakkında şüpheye düşmelerine, zanna kapıl­malarına ve tereddüt içine girmelerine mahal kalmaz. Allah korkusunun gölgesinde, Yüce Allah'ın aşağıda verilen ayeti kerimelerinde sözü edilen karşılıklı huzur, merhamet ve sevgi ortamının sağlanması mümkündür. Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"İçinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda muhabbet ve rahmet varetmesi, O'nun varlığının belgelerindendir. Bun­larda düşünen milletler için dersler vardır."[484]

Allah korkusu, hem kadının hem kocanın evlilik hayatını bir ibadet olarak görmesini sağlar. Allah korkusuna sahip karıkocanın her biri aile hayatı ile ilgili görevlerini tam bir samimiyet ve özenle yerine getirmek suretiyle Allah'ın rızasını kazanmaya çalışır. Bu yolla aile hayatı ile ilgili olarak yaptıklarının Allah'ın sevap vermesini sağlayacak ve O'nun rızası­na ulaştıracak makbul bir ibadet olmasını umarlar.

Evlilik hayatının bu şekilde ele alınması durumunda Rabbani temeller üzerine oturan ve her yönünü İslam'ın ilkelerine göre şekillendiren bir Müslüman evi kurulur. Bu ev namazla, Kur'an'la ve gece ve gündüz bü­tün işler de Resulullah (a.s.)'ın sünnetine uyulmakla ma'mur hale getirilir. İşte böyle Rabbani bir havanın içerisinde salih bir nesil yetişir. O nesil de ana ile babanın göz nuru olur. Onlar için hem dünya hayatı açısından hem de ahiret hayatı açısından bir hayır kaynağı olur.

Ama öte yanda maddi ölçülere göre şekillendirilen ve Rabbani ölçü­leri dikkate almayan bir aile içerisinde, şeytanın bir şeyler kazandıracağı umuduyla ona secde eder. Böyle bir ailede eşler arasında gerçek anlamda bir mutluluk sağlanamaz. Bu aileden türeyen nesil İslam'ın edeb kuralla­rından ve ahlaki değerlerinden uzak olarak yetişir. Böyle bir nesil de ço­ğunlukla anne-babaları için sıkıntı ve problem olur.[485]

 

4. Bedensel Hastalıklara Önem Verilip Kalp Hastalıklarının İhmal Edilmesi

 

Maddeci anlayışının toplumlarımızda bırakmış olduğu izlerden birisi de şudur: Anne ve baba, çocuklarından birisi hasta olduğunda hemen doktora koşmakta veya doktoru evlerine çağırmaktadırlar. Çocuklarını te­davi ettirebilmek için yurt içinden veya yurt dışından gerekli ilaçları te­min etmektedirler. Bu ilaçlan çocuklarına belirlenen vakitlerde vermeye gayet dikkat etmektedirler. Oysa bu çocuğun veya kardeşlerinden birisi­nin ibadetlerini ve diğer dini görevlerini yerine getirmeyi ihmal etmesi durumu ile anne ve babanın, çocuğunun bedensel hastalığıyla ilgilendiği kadar ilgilendiğini göremiyoruz.

İşte bu şekilde, insanların gözünde, fani olan beden, inançtan, iba detten ve Allah'a itaatten daha önemli duruma geldi. Oysaki insanın ger­çek geleceği ve ahiretteki sonsuz hayat inanç; ibadet ve Allah'a itaat ile ilgilidir. Bizim bu açıklama ile bedenin hasta olması durumunda onun te­davisine önem verilmesini basite aldığımız, küçümsediğimiz sanılmasın. Ancak dengelerin iyi kurulması gerekir. Özellikle de, Yüce Allah'ın aşa­ğıda verilen ayeti kerimesinde belirlemiş olduğu ölçüleri göz önünde bu­lundurursak, bu doğru dengelerin nasıl kurulabileceğini anlarız.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Ey iman edenler! Kendinizi ve aile efradınızı cehennemin ateşin­den koruyun. O ateşin yakıtı insanlar ve taşlardır. Görevlileri Allah'ın kendilerine verdiği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyurulanları yerine getiren pek haşin meleklerdir."[486]

Resulullah (a.s.) da bir hadisi şerifinde bu sorumluluğun önemini vurgulayaraktan şöyle buyurmuştur:

"Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz. Dev­let başkanı çobandır ve yönettiği kimselerden sorumludur. Adam ailesi­nin çobanıdır ve güttüğünden sorumludur. Kadın, kocasının evinin çoba­nıdır ve güttüğünden sorumludur..."[487]

Bundan dolayı Müslümanları, din temeli üzere ve dinin prensipleri, edeb ölçüleri çerçevesinde çocuklarının terbiyelerine büyük önem verme­ye çağırıyoruz. Böyle yaparlarsa, çocukları onlar için bir nimet ve göz nuru olur. Aksi takdirde bir eziyet, sıkıntı ve taşkınlık vesilesi olur.[488]

 

5. Bedenin İhtiyaçlarının Ruhun İhtiyaçlarından Üstün Tutulması

 

Toplumlarımızda etkin hale gelen maddi ölçülerden birisi de bede­nin ihtiyaçlarının, ruhun ihtiyaçlarından üstün tutulmasıdır. Pek çokları dinin gerek insan sağlığı açısından, gerekse toplumsal düzen açısından insanlığın yararına ve iyiliğine olan kurallarına uymadan, koymuş oldu­ğu sınırları tanımadan sürekli bedenin arzu ve isteklerini karşılamak için çalışmaktadırlar. Oysaki toplum, dinin söz konusu kurallarını ve sınırları­nı gözeterek hayvanlar derecesine düşmekten ve aralarında orman kanun­larının hakim olmasından kendini koruyabilir.

Bir çoklarının sadece bedenin ihtiyaç ve gıdasına önem verdiklerini görüyoruz. Bedenlerini sıcaktan, soğuktan ve hastalıklardan korumaya son derece dikkat ediyorlar. Ancak aynı dikkati, ruhun ihtiyaçları ve gı­dası için göstermiyorlar. Ruhun ihtiyaçları da dindarlık, ibadet, Allah'ı anmak, Allah'a karşı görevlerini güzelce yapmak ve fenalıklardan sakın­mak gibi yükümlülüklerin yerine getirilmesidir. İnsanlar gecelerini gece partilerinde, eğlencelerde, günah işlerde geçiriyor ama gecenin bir vak­tinde teheccüd namazı kılmaya vakit ayırmıyorlar. Şafak vakitlerinde na­maz kılmayı, dua etmeyi, Yüce Allah'tan mağfiret dilemeyi akıllarına bile getirmiyorlar.[489]

 

6. Ramazanın Yemek Ve Günah İşleme Ayına Dönüştürülmesi

 

Maddeci anlayışın bizde bıraktığı izlerden birisi de hayatımızın çok önemli bir parçası ile, oruç, Kur'an, ibadet, itikaf, sadaka ve Allah'a yak­laşma ayı olan Ramazan aylarımızla ilgilidir. Bu ay, bir çokları açısından türlü türlü yiyeceklerle bedeni şişirme ayı haline gelmiştir. Ramazan ayında yiyecek için yapılan harcamalar, diğer aylardakine oranla daha da artırılıyor. Türlü türlü tatlılar oruç ayında mutlaka temin edilmesi gere­ken tatlılar olarak görülüyor. Bunların fiyatları ne kadar yüksek de olsa, Ramazan ayında kurulan sofralarda bulundurulmadan edilmiyor. Bazı ai­lelerin gelirlerinin düşük olması söz konusu tatlıları elde etmelerine engel oluşturuyor.

Ramazan ayı gece sohbetleri, sabahlara kadar devam eden eğlenceler ve partiler düzenleme ayı halini almış bulunuyor. Bu alandaki gösterişçi­lik danslı, eğlenceli sahurlar düzenlendiğinin duyurulması derecesine ka­dar vardı. O ayda televizyonlarda da oldukça çirkin ve basit diziler ekra­na getiriliyor. Bu diziler, sabah namazı vaktinin girmesinden kısa bir süre önce başlamakta ve bir çokları bunu seyrederken sabah namazını terketmekte sonra da bu namazı kılmadan uyumaktadır.

Hıristiyan kipti[490] vatandaşlarımızın bile çoğusu Müslümanlara karşı iyi davranmak, onlara saygı göstermek amacıyla Ramazan ayının gündüzlerinde yemeklerini gizli olarak yerlerken bazı Müslümanlar, dine karşı bir saygı göstermeden Ramazan ayında gündüzleri açıktan yemek­tedirler.

Pek çok kimse de orucu sadece Ramazan ayında kendini yeme içme ve cinsel ilişkiden uzak durma olarak görmekte göz, kulak, dil, el, ayak gibi diğer organlarını ise Allah'ın haram kıldığı işleri işleme konusunda serbest bırakmaktadırlar. Bu şekilde neyin orucu tutulur?

Biz Ramazan'ı yeniden eski Rabbani ve ruhani havasına kavuş­turmak istiyoruz.

Kişiler o ayda Kur'an okumak, teheccüd namazı kılmak, Allah'ı zik­retmek, fakirlere ve düşkünlere sadaka vermek, Allah'ın gadabını gerekti­recek ve orucun güzelliğini bozacak her işten kendini sakındırmak sure­tiyle hayatlarına yeni bir canlılık kazandırmalıdırlar. Basın yayın kuruluş­ları da bu ayın manevi havasını bozmaktan kendilerini sakındırmalıdırlar. Ahlak bozucu bir sürü film ve programı ekrana getirirken kısa süreli bazı dini programları yayına koymakla görev ve sorumluluklarını yerine getir­dikleri zehabına giremezler.[491]

 

7. Kendini Beğenmişlik Ve Kendi Nefsini Başkalarından Üstün Tutma

 

Bir babanın kendisinin kaldığı dairenin içinde bulunan oğlunun ya­tak odasından kira almasına varacak kadar oğluna maddeci bir anlayışla muamele ettiğini görebilmekteyiz. Hatta bazen bu gibi odaların kirala­rının miktarı konusunda baba ile oğul arasında veya baba ile kız arasında tartışmalar çıktığı ve bu yüzden babanın oğlunu veya kızını evinden attığı da görülmektedir.

Bu uygulamanın, çocuklarının babalarına iyilikte bulunmalarıyla il­gili tutumlarını etkilemesi doğaldır. Özellikle de babalar yaşlarının ilerle­meleri durumunda çocuklarından kendileriyle ilgilenecek, kendilerine yardımcı olacak kimse bulamıyorlar.

Avrupa ülkelerinden birinde yol ücretlerinin veya bir lokantada ye­nilen yemeklerin ücretlerinin ödenmesi sırasında Müslümanlardan birisi kardeşlerinin ücretlerini de ödemeye kalkıştığı ve bu yüzden aralarında "sen ödeme, ben ödeyeceğim" diye tartışma çıktığı zaman Avrupalı şaşkın şaşkın bakmaktadır. Orada birlikte bulunan Müslümanların herbiri bütün ücretleri kendisi ödemek istiyor, bu durum ise, Avrupalıların çok dikkatini çe kiyor. Avrupalılar adeta kendi kendilerine "niye bu adamla­rın her biri kendi ücretini ödemiyor da diğerlerinin ücretlerini de ödemek istiyor?" diye sorular soruyorlar.[492]

 

8, Küçüğe Sevgi, Büyüğe Saygının Yitirilmesi

 

İslamiyet bizden, küçüğün büyüğe saygı göstermesini, büyüğün de küçüğe merhamet etmesini ve onu korumasını istemektedir. Bu tutum geçmişte vardı.

Mesela toplu taşım araçlarında bir genç, bir ihtiyarın veya kendinden büyük birinin yahut bir kadının ayakta durduğunu gördüğünde onun yeri­ne oturması için kalkardı. Ancak bu güzel uygulamanın yavaş yavaş orta­dan kalktığını ve yerini umursamazlığa bıraktığını görüyoruz. Kişiler al­dırmazlık, kalp katılığı, küçüğün büyüğe saygısızlığı gibi özellikleri be­nimsemektedirler. Bununla birlikte büyüğün küçüğe merhametinin henüz tümüyle yok olmadığını görüyoruz.[493]

 

9. Yüksek Ücretler İstenmesi

 

Maddeciliğin hayatımızdaki etkilerinden birisi de değişik meslek sa­hiplerinin yaptıkları hizmetlere karşılık, kardeşlerinden oldukça yüksek ücret almaya çalışmalarıdır. Bu ise servet ve dünya sevgisinin bir ürünü­dür. İnsanlar ücretlerini yükseltmeye çalışırken, içerisinde bulundukları maddi olmayan şartları, özellikle de bir hastanın tedavisi, konut ihtiyacı­nın karşılanması vb. gibi zorunlu durumları göz önünde bulundurmuyor­lar.

Asıl olan ise karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma anlayışıyla hare­ket edilmesidir.

Karşılıklı olarak hizmet mübadalesi yapılmalıdır. Merhamet gösteri­lerek başkaları zor durumda bırakılmamalı, ona kaldıramayacağı bir yük yüklenmemeli yahut borçlanmak zorunda bırakılmamalıdır.[494]

 

10. Menfaat İçin Saygınlığın Kaybedilmesi

 

Maddeci akımın geriye bırakmış olduğu kötü izlerden birisi de kişi­lerin mal, makam ve görev elde etme hırsı ile kişiliklerinden, şereflerin­den ve saygınlıklarından ödün vermeleridir. Bu da mal sevgisinin ve dün­yalık elde etme hırsının bir sonucudur. İnsanlar adı geçen değersiz karşı­lıkları elde etme yolunda kişiliklerini, onurlarını ve saygınlıklarını feda etmektedirler. Gerçekten "hırsın en fenası, başkalarına boyun bükmedir." Bu anlayış dolayısıyla insanlar arasında ikiyüzlülük başlamıştır. Yetki sa­hiplerine, sözü edilen önemsiz dünyalıklar üzerinde söz sahibi olanlara karşı da yaltakçılık yaygınlık kazanmıştır.

Esas olan ise şudur: İhtiyaçlarımızı kişilik ve onurumuzu koruyarak karşılamaya çalışmalıyız. İşlerin akışı belli değerlere göredir.

Bir toplumun gücünün, o toplumu oluşturan fertlerin kişiliklerine, taşıdıkları şeref ve onura dayalı olduğunda şüphe yoktur. Artık toplumla­rımızın, servet ve madde peşine düşmekten dolayı şeref ve haysiyetlerini kaybetmekten ileri gelen zararlarının ne derece büyük olduğu ortadadır. Yüce Allah rızkı üzerine almış ve bizden de bunu helal kaynaklardan te­min etmek için çaba harcamamızı istemiştir. Rızk temin etmeye çalışır­ken, bir mü'min onuru ile hareket etmeliyiz. İnsanların tümü yiyicidirler. Gerçek rızık verici ise tekdir ve O da, rızık verenlerin en hayırlısı olan Yüce Allah'tır.[495]

 

11. Gösterişli Binalar Ve Evler Yapmak

 

Maddeci anlayışın toplumumuzda bırakmış olduğu izlerden ve gös­terdiği etkilerden birisi de gösterişli, lüks binalar yapma, bu binaları pa­halı eşyalarla donatma, göz alıcı süslerle süsleme konusundaki yarış ve rekabettir. İnsanlar böyle bina ve eşyalarıyla övünüyor, bütün maddi var­lıklarını ve en mükemmel, en gösterişli şekle sokmaya çalışıyorlar. Bu tür binalar ve eşyalar, insanlan lüks bir hayata alıştırıyor. Artık bu tür varlıklara sahip olanlar kendilerinin bu dünyada sonsuz olarak kalacakla­rını sanmaya başlıyorlar. Sözü edilen gösterişli varlıklar, sahiplerini iyice dünyaya çekiyor. Böyle olunca o insanlar da cihada katılmaktan çekini­yor ve ölümden korkmaya başlıyorlar. Onlar için hayat, dünyadan ibaret oluyor. Bu dünyanın esas nimet yurdu olduğunu, burada karar kılınacağı­nı sanmaya başlıyorlar. Bu tür düşüncelerin etkisiyle ahiretlerinin hesabı­na dünyalarını imar etmeye yani ahireti ihmal ederek dünya refahını elde etmeye çalışıyorlar.

Bu durum, ülkelerin şereflerinin korunması, vatanların muhafazası ve düşman saldırılarının püskürtülmesi ihmali konularında da etkisini gösteriyor.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyurmaktadır:

"Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad hoşlarına gitmedi. 'Sıcakta savaşa çıkmayın' dediler. De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır'. Keşke bilselerdi"[496]

Esas olan ise şudur: İster konutlar konusunda olsun, ister başka ihti­yaçlar konusunda olsun dünya hayatının ihtiyaçlarının karşılanmasında orta bir yolun izlenmesi, itidalli davranılması gerekir. En üstünü elde et­me çabasının önüne bir sınır konulmalıdır. Aşırı lüks düşkünlüğünden ve israftan kaçınılmalı. Biraz cihad şartlarına yakın olan sıkıntılı ve zor bir hayata alışılmahdır. Bu arada Müslümanların içinde açlıktan ölenlerin, içinde oturacakları bir konut, giyecekleri bir giysi ve hastalıklarına şifa olacak bir ilaç bulamayanların olduğu da akıllardan çıkmamalıdır.

Bu konuda bir başka temel ölçü de şudur: Kendimizi tümüyle dün­yaya kaptırmaktan ve ölümden hoşlanmaz bir ruh haleti içine düşmekten sakınmalıyız. Bilakis Allah yolunda cihadı ve O'nun yolunda şehid olma­yı arzulamaliyiz. Ahiret hayatını dünya hayatına tercih etmeliyiz. Lüks ve müreffeh bir hayat sağlayan unsurların, kişiyi daha çok dünyaya çeken ağır yükler olduğu unutulmamalıdır. Özellikle de cihada çıkılması duru­munda sözü edilen şeyler etkilerini gösterirler. Bu durum ise tehlikeye götürür.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde mü'minlere hitaben şöyle buyur­maktadır:

"Ey iman edenler! Size ne oldu ki Allah yolunda savaşa çıkın dendi­ği zaman yere çöküp kaldınız. Ahireti bırakıp dünya hayatına mı razı ol­dunuz? Oysa dünya hayatının geçimi ahirete göre pek az bir şeydir. Sa­vaşa çıkmazsanız Allah size can yakıcı bir azapla azab eder ve yerinize başka bir millet getirir. O'na bir şey de yapamazsınız. Allah her şeye ka­dirdir."[497]

 

12. Alkollü İçkilerin Serbestçe Alınması

 

Maddeci akımın ve dünyalıkları, zevkleri öne çıkarma anlayışının toplumlarımızda bırakmış olduğu kötü etkilerden birisi de alkollü içkile­rin içilmesinde bir mahzur görülmemesidir. Bu içkiler bütün kötülüklerin anasıdır. Ama ülkelerimizde durum öyle bir noktaya gelmiştir ki, hükü­metler bile kamu iktisadi kuruluşlarına bağlı fabrikalarda bu tür içkileri üretip satmaktadırlar.

Bilindiği üzere alkollü içkiler bütün kötülüklerin anasıdır. Pek çok cinayetin ve olayın arkasında bu içkiler vardır. Bunların yanısıra toplum­larımızda uyuşturucu kullanımı da korkunç bir hızla yayılarak pek çokla­rının uyuşturucu bağımlısı haline gelmelerine sebep olmuştur. Toplumda değişik yaşlardaki insanlar, uyuşturucu bağımlısı haline gelmiştir ve bun­lar uyuşturucu satın almada kullanacakları parayı temin edebilmek için en korkunç cinayetleri işleyebilmektedirler. İçki ve uyuşturucu yüzünden bu derece korkunç kötülükler işlendiği halde, yönetimi ellerinde tutanlar, hala içki üreten fabrikaları ve içki satışı yapan kuruluşların kapılarını desteklemektedirler.

Bu zehirlerin ticareti ile uğraşanlar ve onlarla işbirliği yapanlar için yaptırım gücüne sahip ceza uygulamaları getiren kanunları çıkarma akıl­larından bile geçirmemektedirler. Uyuşturucuya karşı savaş verenlerin ise uyuşturucu ticareti yapanlarla ortak çalıştıkları söylenmektedir.

En doğrusunu ise Yüce Allah bilir.[498]

 

13. Süslenme Ve Çıplaklık

 

Bize batıdan sokulmuş olan maddeciliğin ve zevk düşkünlüğünün ve mal hırsının kötü etkilerinden birisi de kadınlar ve genç kızlar arasında yaygınlaşan süslenme, gösterişli giysiler giyinme ve çıplaklık akımıdır. Bu akımın etkisiyle fuhuş, zina suçları ve gasb olayları da artmıştır. Bu akımın yaygınlaşmasına basın yayın organlarımız da, muzır yayınlarıyla, çirkin filmleriyle yardımcı olmaktadır.

Devlet yetkilileri ise toplumun kötü akımlardan korunmasıyla ilgili kanunları gözetmeden söz konusu zararlı filmlerin yayınlanmasına izin vermektedirler. Devlet yetkililerinin en çirkin sinema filmlerinin gösteril­diği film festivallerine izin vermeleri, onların bu alanda hiç bir kanuni engeli dikkate almadıklarını göstermektedir.

Mahalli filmler üreten kuruluşlar da kendi ürettikleri filmlerde sözü edilen çirkin akımı taklid etmektedirler. Biz inanıyoruz ki, bu iş Mısır in­sanını bozmak, Mısır'daki aile yapısını ve toplum düzenini yıkmak için maksatlı ve planlı olarak yürütülmektedir. Bu plan ile genelde devletin de zayıf düşürülmesi amaçlanmaktadır. Bu yolla özellikle Siyonist düşmanın işine yarayacak politikanın rahatlıkla uygulanmasına imkan verecek şart­ların oluşturulması istenmektedir.[499]

 

14. Stres Ve Hayattan Bıkma

 

Rabbanilik, insana psikolojik yönden bir huzur, gönül rahatlığı, sabır gücü, Allah'ın takdir ettiğine rıza anlayışı, her şeyde sağlıklı ve dengeli çizgiyi izleme hassasiyeti ve başkalarıyla ilişkilerde ahlak ölçülerini gö zetme şuuru kazandırır. Rabbanilikten uzaklaşıhp maddeciliğe yönelinmesi ise kişiyi stres ve sıkıntı içine sokar. Böyleleri sürekli sıkılır ve ha­yattan bıkarlar. Maddeci anlayışa sahip birinin kendi nefsine veya malına bir bela gelirse hiç tahammül edemez ve bu durum onu bazen intihara bi­le yöneltebilir.[500]

 

15.Yöneticilerin Baskıları Ve Halkların Zulme Uğratılması

 

Rabbanilik, yöneticileri adil ve merhametli olmaya yöneltir. Onlar­dan yönetimleri altındaki halklara güzel muamele etmelerini, onları iç ve dış tehlikelerden korumalarını ister. Ancak Rabbanilikten uzaklaşıp maddecilikten etkilenilmesinin, yöneticilerin pek çoğunu halklarına karşı çeşitli haksız uygulamalarda bulunmaya yönelttiği görülmektedir. Bu yö­neticiler, halklarını kendilerinin sahip oldukları en kıymetli şeylerden, hürriyetten, onurdan ve maldan mahrum etmektedirler. İnsanların hürriyetlerini kısıtlamakta, onları çeşitli işkence uygulamalarına tabi tutmakta, bazılarını öldürmekte ve mallarına el koymaktadırlar.

Bütün bunları kimseye hesap vermeden ve kimsenin gözetimini tanı­madan gerçekleştirmektedirler. Ancak bunlar Yüce Allah'ın kendilerini gözetlediğini, yaptıkları her şeyi gördüğünü ve O'nun mazlum kullarının intikamını alacağını unutuyorlar. Onlar bu dünyada yaptıklarının cezasını çekmeseler de ahirette çok acı bir azapla karşılaşacaklardır.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır."[501]

"Rabb'inin askerlerini O'ndan başkası bilemez."[502]

Zalimler Yüce Allah'ın haksızlığa uğratılanların sahibi olduğunu, O'nun büyüklenenleri küçük düşüreceğini ve baskıcıları kahredeceğini unutuyorlar.

Firavun, Haman ve askerleri şimdi nerededirler?

Sözü hak ve doğru olan Yüce Allah ayeti kerimesinde şöyle buyuru­yor:

"Biz memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak, onları önder­ler kılmak, onları varis yapmak, memlekete yerleştirmek, Firavun, Ha­man ve her ikisinin askerlerine çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk."[503]

 

16. Ateizm Ve Komünizm İdeolojisi

 

Maddeci akımın İslam beldelerinde bırakmış olduğu en fena etki­lerden birisi de topraklarımızda Müslüman adı taşıyıp da, ateizm ve ko­münizm ideolojisini benimseyen, kendilerini yaratan ve rızıklarını veren Rabb'lerinin varlığını inkar eden, başkalarını da bu sapık inanca çağıran bir takım kişilerin or taya çıkmış olmasıdır.

Bu ideoloji, insanlık hayatında ciddi bir sapma olarak görülmektedir. Çünkü kendi nefsi üzerinde hiç bir güce sahip olmayan ve kendisini Yüce Allah'ın yaratmış, kendisine düzenli bir beden yapısı ve birbirlerini bütünleyen organlar vererek düzgün bir insan şekline sokmuş olduğu, daha anasının karnında iken rızkını temin etmesi için gerekli şartları oluştur­muş bir Yaratan'a nankörlük nasıl edilir? Dünya hayatına başlamasından sonra da hiç bir şeye güç yetiremediği halde rızık verdiği, büyüyüp genç­lik çağına erdiğinde de rızık temin edebilmesi için gerekli şartları oluştur­duğu zayıf bir insan yaratıcısını nasıl inkar edebilir? Anılan o büyük gü­cü, sayılan onca ihsan ve nimeti nasıl inkar edebilir?

İşin gerçeğinde "Bu insanlar hayvan gibidirler, hatta hayvandan da daha aşağı derecededirler."[504]

Biz kesin olarak inanıyoruz ki, Allah'ın varlığını inkar eden din kar­şıtı (ateist) biri, bir zorluğun içine düşse ve dünyevi imkanlar içinde o zorluktan kurtulmaya yol bulamazsa gayri iradi bir şekilde (kendi irade­siyle olmaksızın) kalbinin derinliklerinden gelen bir çağrıyla "Ya Rabb'i beni kurtar!" diyecektir. İşte bu çağrı, insanın fıtratına yerleştirilen iman­dan gelmektedir. Ancak bu sapık ateizm inancı, o fıtrata yerleştirilen imanın üstünü örtmüştür. Bu sapık inancın sahipleri, inançlarını temelde ekonomik meselelere dayandırmaktadırlar.

Bir zamanlar bu meseleleri gündeme getirerek insanları aldatabildi­ler. Sonra da baskı ve zulümle o insanları bir cenderenin içine soktular. Bugün bu ideolojinin iflas etmesi ve kötü sonuçlar doğurması sebebiyle geçmişte onu benimsemiş olanlar birer birer düşüncelerinden dönmekte­dirler.

Bizim yukarıda saydığımız tüm olumsuz durumlardan kendimizi kurtarmaya büyük ihtiyacımız vardır. Bütün bu olumsuzlukların asıl kay­nağı, maddeci akımdır. Hem dünyamızda hem de ahiretimizde mutlu ola­bilmemiz için ise Yüce Allah'a karşı tam bir ihlas gösterek Rabbani anla­yışa dönmek zorundayız.[505]

 

Yeniden Rabbani Anlayışa Yönelmek

 

Maddeci akımın zevkleri ve dünyalık elde etme hırsını üstün tutan anlayışın gerek fertler, gerek aileler, gerekse toplumlar üzerinde bırakmış olduğu yıkıcı etkileri öğrendikten sonra maddeciliğin bağlarından kendi­mizi kurtarıp Rabbaniliğe dönmeye, bu anlayışın yücelik, duruluk ve şe­refine ulaşmak için gerekeni yapmaya çalışmalıyız.

Ey Müslümanlar!

Gelin sadece dünya hayatını esas alan şu tutarsız maddeci anlayıştan kendimizi kurtarıp ahirette kavuşacağımız sonsuz hayatı esas alan anlayı­şı benimseyelim. Gelin dünyanın darlığında kendimizi kurtarıp ahiretin genişliğine kavuşmaya çalışalım.

Gelin kendimizi dünyanın cazibelerinden kurtaralım. Bu cazibelere kendilerini kaptıranlar cihad konusunda iyice tembelleşiyorlar ve cihada karşı üzerlerine bir ağırlık çöküyor. Bunlar kendilerini dünyada sonsuz kalacakmış gibi sanıyorlar. Arzularına uyuyorlar. Rabbanilik anlayışı ile kendimizi melekler gibi arındırabilmemiz ve peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve sarihlerle birlikte olabilmemiz ve onların derecelerine yükselebilmemiz için sözü edilen maddeci anlayışlardan kendimizi kurtarma­mız gerekmektedir.

Gelin ey Müslümanlar!

Kendimizi içerisine düşmüş olduğumuz şu aşağılıktan, basitlikten ve başkalarına kuyruk olmaktan kurtaralım. Bütün bunlar başımıza iman zayıflığından ve dünya ile onun nimetlerine kendimizi iyice kaptırma­mızdan dolayı geldi. Eski yüceliğimize, gücümüze ve onurumuza kavu­şup insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmet sıfatına layık olabilmemiz için içinde bulunduğumuz şu durumdan kurtulmamız şarttır.

Gelin, şeref ve izzetin kaynağı olan imanı gönüllerimizde yeniden canlı hale getirelim.

"Oysa izzet (yücelik) Allah'ın, Peygamberin ve müminlerindir."[506]

Gelin hep birlikte Rabbaniliğe, hayatımızın küçük büyük her mesele sinde, her işinde dinimizin hükümlerine göre hareket edebilmemiz için fertlerimizi, ailelerimizi ve toplumlarımızı şu içine düşmüş oldukları yı­kımdan, maddeci akımın etkisinden kurtaralım.

"Ey iman edenler! Kendinizi ve aile efradınızı cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Görevlileri Allah'ın kendile­rine verdiği emirlere başkaldırmayan kendilerine buyrulanları yerine getiren pek haşin meleklerdir."[507]

Gelin hep birlikte maddenin ateşinden ve sıcaklığından kurtulup imanın serinliğine, ruhi yüceliğe ve vicdani rahatlığa kavuşalım.

Gelin şaşkınlıktan, stresten, sıkıntılı halden kurtulup imanın, Allah'a teslimiyetin, Allah'a güvenmenin, O'nun takdir ettiğine rızanın ve Allahu Teala'nın bize sevap vereceği, rahmetine ve cennetine kavuşturacağı ümi­dinin gölgesinde rahat ve huzurlu bir hayata kavuşalım.

Gelin ölümden hoşlanmama duygusunu gönüllerimizden çıkarıp Al­lah'a kavuşma arzusunu yerleştirelim. Allah yolunda şehid olmayı arzulayalım.

Gelin, Allah'ın izniyle ümmetimizi izzetine, devletine, hakkı hakim kılacak halifesine kavuşturabilmek için yeniden cihad ve fedakarlık ruhu­na canlılık kazandıralım.

Gelin ey Müslümanlar!

Yeniden iman kardeşliğine ve birliğe kavuşabilmemiz, düşmanın saldırılarına birlik ve dayanışma içinde karşı durabilmemiz için şu parça­lanmışlığa, dünyalıklar etrafındaki şu anlaşmazlıklara, kişisel hırslara son verelim.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor:

"Mü'minler şüphesiz kardeştirler."[508]

"Doğrusu Allah kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi sıra ha­linde savaşanları sever."[509]

İslam dinine mensubiyetinin şuurunda olan her Müslümanı, imanın­da samimi olan her mü'mini hatta vatanına karşı samimi bir sevgi besle­yen her vatandaşı bizim bu çağrılarımızı dikkate almaya, ellerimizden tutmaya ve şu çirkin dumanların dağıtılması için bizimle yardımlaşmaya davet ediyoruz. Bu çirkin dumanlar, maddeci anlayışın hayatımızda bı­rakmış olduğu kalıntılardır.

Erkek olsun kadın olsun sağlam bir inanç, samimi bir iman üzere gerçek bir Müslüman şahsiyeti oluşturabilmek için hep birlikte çalışalım. Bundan sonra takva üzerine oturan bir Müslüman ailenin veya evin ku­rulması gelir. Bu Müslüman evleri, güçlü bir mahallenin hücreleri görevi görürler. Bu güçlü mahalleler de Rabbani anlayış üzere şekillenen Müs­lüman toplumu oluştururlar. Bu toplum da Allah'ın şeriatını benimser, ha­yatının her safhasında Allah'ın koymuş olduğu hükümleri esas alır. Bu hükümlerin uygulanması konusunda ısrarlı davranır ve insanların ortaya çıkarmış oldukları rejimlerin, sistemlerin ve ilkelerin uygulamaya kon­masına kesinlikle karşı çıkar.

Biz bu söylenenlerin sadece teoride kalmasını ve bir ümitten öteye geçememesini istemiyoruz. Bilakis sağlıklı bir şekilde pratiğe geçirilmesi için gerekenin yapılmasını istiyoruz.

Şu düşüşten kalkabilmemiz, içinde bulunduğumuz şu gafletten uyanabilmemiz için bu şarttır. İslam ümmetini yeniden haysiyet ve onuruna kavuşturabilmemiz, insanlar için çıkarılmış olan hayırlı ümmet sıfatına layık olarak oturtabilmemiz için bu şarttır. Bu ümmetin insanlığa karşı üzerindeki yükümlülüğü yerine getirebilmesi ve onları, Yüce Allah'ın kı­yamet gününe kadar geçerli olmak üzere kulları için seçmiş olduğu hak dine çağırabilmesi ancak bu şekilde mümkün olabilir.

"Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din tamamiyle Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse bilsinler ki, Allah onların istediklerini şüphesiz görür. "[510]

Biz meselenin gayet ciddi bir mesele olduğunun ve belirlenen bu ga­yenin öyle kolay bir şekilde gerçekleştirilemeyeceğinin farkındayız. Bu­nun gerçekleştirilmesi için Yüce Allah'ın yardım ve inayetinden sonra, kişilerin azimet ve gayretine ihtiyaç vardır. Bu dava uğrunda yapılacak çalışmaların doğuracağı sonuçlar da gayet önemli ve büyüktür. Bu sonuç­lara ulaşılmasının iyiliği ise sadece Müslümanlara özel değil, bütün insanlığı kuşatacak bir iyiliktir. Kişilerin bina edilmesinin, kurum ve kuru­luşların bina edilmesinden daha zor ve daha önemli olduğunu biliyoruz. Bir toplum içinde değişimin nasıl gerçekleşeceğine dair ilahi sünnetin (ilahi çizgi ve metodun) ise değişmeyeceğini de biliyoruz.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Bir millet kendini değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiş­tirmez."[511]

Değişim, insanlara baskı yapmak yoluyla gerçekleştirilemez. Değişi­min gerçekleştirilmesi için anlayışa, sabıra, yumuşaklığa ve gelişmelerin düzenli bir şekilde izlenilmesine ihtiyaç vardır. İnsan nefsinin kendine göre afetleri, dışa açılan yönleri, et kileşim alanları, iyiliğe ve kötülüğe çağıran yönleri vardır.

İnsan kendi nefsinin içinde de iyilik ile kötülüğün mücadelesi vardır. Bu mücadele, ölüme kadar devam eder. Nefislerin ve kalplerin hastalıkla­rı, bedenlerin maruz kaldığı hastalıklardan daha tehlikeli ve daha etkilidir.

Dolayısıyla kalp ve nefis hastalıklarının tedavisi, bilgi ve dikkati ge­rektirir. Nefsin itirazlarına karşı uzun süreli bir sabır gösterilmeli, onun hayır yönündeki isteklerinin arı bir hale getirilmesi, şer yönündeki istek­lerinin önüne de sınır konulması için çalışılmalıdır.

İnsanların ve cinlerin arasından çıkan şeytanların amaçlarına karşı nefsi korumak gerekir. Nefis ve kalp hastalıklarının tedavisi için uygun görülen ilaçlar, belli miktarlarda ve uygun vakitlerde verilmelidir ki, şifa­ya kavuşulsun ve tüm hastalıklardan kurtulmak mümkün olsun.

Önümüzde duran ilaç; Allah'ın kitabı ve Resulullah (a.s.)'ın sünneti­dir. Bunlar insanı her türlü hastalıktan kurtaracak ve tam bir şifaya kavuşturacak ilaçları ihtiva etmektedirler.

Biz hepimiz çeşitli hastalıklara ve sıkıntılara maruz kalmış durumda­yız. İyilik ve takva üzere yardımlaşma anlayışıyla, karşılıklı olarak birbi­rimize hakkı, sabrı ve dosdoğru dinimizin ilkelerine uymayı tavsiye et­mek suretiyle bütün bu hastalıklardan ve sıkıntılardan kurtulmak için bir­birimize yardımcı oluyoruz. Ancak her birimizin bu gerçek dini hakkıyla hayatına hakim kılabilmesi için nefsine karşı büyük bir mücadele vermesi ve gayret sarfetmesi gerekmektedir. Bu dini dosdoğru inanç ilkeleriyle, tevhid akidesiyle, Allah için ihlasla yapılacak ibadetiyle, güçlü ahlak prensipleriyle, Resulullah (a.s.)'ın temiz sünnetiyle, karşılıklı ilişkileri belirleyen şeriat hükümleriyle bu dini bir bütün olarak hayatımıza hakim kılmamız ve insanlar arasında Allah'ın şeriatını uygulamaya koymamız ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Yüce Allah'ın bizim hidayet yolunu bulmamı za yardımcı olması ve ciddi bir kararlılık, gerçek bir gayret göstermemiz durumunda bizim bu yolu izlememizi kolaylaştırması O'nun üzerimizdeki ihsanla ondandır.

Sözü doğru olan Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştire­ceğiz. Allah şüphesiz iyilik sahipleri ile beraberdir."[512]

İmam Hasan el-Benna (rh.a.)'nın üzerinde durduğumuz maddeci akım ve onun sebep olduğu kötü etkileri karşısındaki konumumuzun ne olduğu konusuyla ilgili sözlerini burada aktarmanın yararlı olacağını sa­nıyorum.

Onun bu konuyla ilgili sözlerinde, söz konusu akımın topraklarımız­dan çıkarılması ve bizzat kendi yurdunda da bu akıma karşı mücadele edilmesi konusunda tam kararlılık ve ciddi bir direniş anlayışının hakim olduğunu görmekteyiz.

İmam el-Benna (rh.a.), "Kur'an Sancağı Altında Müslüman Kardeş­ler" isimli risalesinde, ülkelerimize girmiş olan şu maddeci akımın bazı etkilerine dikkat çektikten sonra şunları söylemektedir:

"Öyleyse biz Müslüman Kardeşlerin görevi şudur:

En başta, Müslüman halklarımızı etkileyerek onları Resulullah (a.s.)'ı önder tanımaktan ve Kur'an-ı Kerim'in hidayet çizgisinden uzak­laştıran, bütün insanlığı da bu Kur'an-ı Kerim'in hidayet nurlarından mahrum ederek onu yüzlerce yıl geriye götüren maddeci uygarlığın, zevk düşkünlüğünün ve dünyalık hırsının ortaya çıkarmış olduğu bu sapık akıma karsı durmalıyız. Bu akımı topraklarımızdan tamamen çıkarıp ümmetimizi bu beladan tümüyle kurtarıncaya kadar mücadelemiz aksa­madan sürecektir.

Tabii ki, mücadelemiz bu noktada duracak değildir. Bu sapık akımı kendi yurdunda da takib ederek, ona karşı bizzat kendi topraklarında da savaş vereceğiz.

Bütün dünya Resulullah (a.s.)'ın adını duyuncaya, tüm insanlık Kur'an-ı Kerim'in öğretilerini gerçek şekliyle öğreninceye ve islam'ın geniş gölgesi yeryüzünü sarıncaya kadar mücadelemiz devam edecektir. İşte o zaman Müslümanın asıl gayesi gerçekleşmiş olacaktır. O zaman yeryüzünde fitne kalmamış ve din tamamiyle Allah'ın olmuş olacaktır.

"Hüküm eninde sonunda Allah'a aittir, işte o gün (Yüce Allah'ın vaadettiği zafer geldiğinde) müminler, istediğine yardım eden Allah'ın yardımına sevineceklerdir. O güçlüdür, merhametlidir.."[513]

İşte İmam Hasan el-Benna (rh.a.), sözünü ettiğimiz taşkınlık akımı­na karşı görevimizi bu şekilde dile getirmektedir.

Onun bu sözleri, bu konuda bazılarının hayal olarak gördükleri bü­yük hedeflere yönelinmesi gerektiğinin ifadesidir. Ancak biz bu hedefleri Allah'ın izniyle hayal değil gerçek olarak kabul ediyoruz ve onlar çok uzak görseler de biz yakın görüyoruz.

Hiç şüphe yok ki, bizim hastalığın asıl kaynağını ve içerisinde bu­lunduğumuz duruma gelişimizin sebeplerini keşfetmiş olmamız tedavi konusunda en sağlıklı yolu belirlememizde bize çok yardım edecektir.

Daha önce, Allah düşmanlarının bizim beldelerimize saldırma ve bütün bu kötü etkileri bırakma fırsatı bulabilmelerinin sebebinin gönül-lerdeki imanın zayıflaması ve insanların dünyaya, onun nimetlerine yönelmeleri olduğunu açıklamıştık.

Bu gelişmenin sonucunda Müslümanların birlik ve güçleri de zayıf­ladı. Aralarında ayrılıklar ortaya çıktı. Bunun üzerine düşmanların iştah­ları iyice kabardı. Müslümanları Endülüs vs. gibi daha önce fethetmiş ol­dukları bazı bölgelerden tamamen çıkardılar. Daha sonra bizim kendi topraklarımızı, ordularıyla işgal ederek İslam şeriatını uygulamadan kaldırdılar. Bunun yerine beceri kanunları uygulamaya koydular. Şeriat ka­nunları uygulamasını sadece kişisel hallere özel kıldılar. Bu konudaki planlar daha sonra da devam etti ve Mısır'da Abdunnasır, yönetimi ele geçirdikten sonra Şeriat Mahkemeleri'ni tamamen kapattı. Enver Sadat zamanında söz konusu mahkemeler kişisel hallerle ilgili kanunu uygula­maya yeniden hak kazandılar. Şeriat mahkemeleri bu yöndeki yanlışlığı düzeltebilmek için son gayretlerini ortaya koydular.

İslam düşmanları daha sonra ülkelerimize bütün bozgunculuklarıyla ve içki, kadın, kumar, faiz, fuhşun yaygınlaştırılması gibi tüm fesat araç­larıyla saldırıya geçtiler. Fuhuşa resmi bir kimlik de kazandırıldı. Ayrıca halklarımızı parçalamak için beşeri ideolojileri benimsemiş siyasi partile­rin va sıtasıyla bu ideolojileri de ülkelerimize soktular. Bunu Müslüman­ların birliğini temsil etmekte olan hilafeti ortadan kaldırma planları izle­di.

Bunun arkasından Müslümanları değişik guruplara, fırkalara ayırıp aralarında çeşitli ihtilaflar çıkardılar. Hatta çeşitli İslam beldeleri arasında savaşlara bile sebep oldular. Irkçı, milliyetçi ve kavmiyetçi anlayışlardan kaynaklanan ayrılıklara ve çarpışmalara yol açtılar.

Anlatılan bu düşüşün, gerilemenin en başta gelen sebebinin iman za­yıflığı olduğu anlaşılmıştır. Dolayısıyla bu durumun köklü tedavisi de gönüllerde yeniden imanın canlı hale getirilmesiyle başlamalıdır.

Erkek olsun, kadın olsun örnek Müslüman şahsiyetler ortaya çıkarıl­malı. Örnek Müslüman aileler oluşturulmalıdır. İşte bu yolla insanları ye­niden dine ve gerçek Rabbani anlayışa döndürecek İslam hükümetini ku­racak olan Müslüman toplum ortaya çıkarılabilir.

Biraz uzun ve zor olsa da izlenilmesi gereken yol budur. Çünkü bun­dan başka bir yol yoktur.

Sonra Müslüman Kardeşler'in bu yolu izlemeleri ve insanları da bu yolu izlemeye çağırmaları Şehid İmam Hasan el-Benna'nın söylediklerini gerçekleştirmeye başlamıştır. Nitekim maddeci akım topraklarımızdan çekilmeye başladı ve bu akıma karşı kendi topraklarında da mücadele edilmektedir. Allah'a hamdolsun, gelişmeler bu tespitler; doğrulamakta­dır.

Artık temel mesele olduğu ortaya çıkan iman meselesi etrafında bi­raz tafsilatlı bilgi vereceğiz. Hak ile batıl ve maddecilik ile Rabbanilik arasında devam eden şu ateşli savaşta en güçlü silahın iman olduğu ortaya çıkmıştır.

"Allah, işinde hakimiyet ve güç sahibidir."[514]

 

Rabbanilik Anlayışının Meyveleri

 

Maddeciliğin kişiler, aileler ve toplumlar üzerinde zararlı ve fena et­kileri olduğu gibi imanın ve Rabbaniliğin de fertler, aileler ve toplumlar üzerinde güzel, yararlı ve büyük öneme sahip etkileri vardır.

Maddecilik insanı kendine çekip onu hayvanların derecesine hatta daha aşağı derecelere düşürürken iman ve Rabbanilik de kişiyi sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin derecesine yükseltir.

Bundan önceki bölümlerde İslam beldelerini etkileyen maddeci uy­garlığın ve zevkleri tatmini ve dünyalık elde etme hırsını öne çıkaran an­layışın zararlı sonuçlarından, gerçekleştirmiş olduğu yıkımlardan söz et­miştik. Bu bölümde de Rabbani bir yaşayışın ve samimi bir imanın insa­na kazandırdığı güzelliklerin, gerçekleştirdiği iyi sonuçların bazılarından söz edeceğiz.[515]

 

Gerçek Rabbaniliğe Giden Yol

 

Gerçek Rabbaniliğe ulaşmanın en güzel yolu, Resulullah (a.s.)'ı bü­tün hareketlerinde, sahip olduğu özelliklerinde, ahlaki karakterlerinde, yeryüzünde Allah'ın dinini hakim kılma yolunda vermiş olduğu cihadın­da örnek almaktır. Günümüzde gerçek bir Müslüman, bu yola girmenin üzerine görev olduğunun şuurunda olmalıdır. İslam davetinin şu anda içerisinde bulunduğu merhale bunu zorunlu kılmaktadır. Belirtildiği şe­kilde her konuda Resulullah (a.s.)'ın örnek alınması yolu İslam devletinin kurulması ve halifeliğin yeniden tesis edilmesi için de zorunlu olarak izlenilmesi gereken bir yoldur.[516]

 

İslam Devletinin Kurulması Bütün İnsanlığın Yararınadır

 

İslam devletinin kurulması, bugün inançlarında samimi olan tüm Müslümanların gerçekleştirmeye çalıştığı büyük bir gayedir. Allah'ın iz­niyle gerçekleşecek olan bu gaye gerçekleştiği zaman yararı sadece Müs­lümanlara özel olmayacaktır. Bilakis, Allah'ın izniyle, kurulacak İslam devleti bütün her yöne yardım ellerini uzatmak suretiyle tüm insanlığın kendisinden yararlanmasını sağlayacaktır. Hatta zaman içerisinde insanlı­ğın gelecek nesilleri de bu devletin sağlayacağı yararlardan nasiplenebileceklerdir.

Bütün insanlığı kapsayacak olan, insanların hem dünya hayatlarını hem de kalıcı sonsuz ahiret hayatlarını ilgilendiren bu iyiliğin yüksek de­ğerine paralel olarak bu gayenin gerçekleştirilmesine katkıda bulunan ki­şilerin kıymetleri de artacaktır. Yüce Allah'ın katında büyük sevap ve karşılık göreceklerdir. Bunun gibi gelecek nesiller de onları sürekli iyilik­le, hayırla anacaklardır.[517]

 

Rabbanilik Enerjileri Harekete Geçirir

 

Resulullah (a.s.) ve O'nunla birlikte bulunan mü'minler bu dini ha­kim kılabilme davaları uğrunda büyük mücadele verdiler. Bu yolda bü­yük sıkıntılara katlandılar. Karşılaştıkları bütün zorluklan sabır ve daya­nışma ile aşmaya çalıştılar. Büyük gayretler sarfedip mallarından ve can­larından her türlü fedakarlığı yaptılar. Kafirlerin ve müşriklerin tuzakları­na karşı kararlılık gösterip sebat ettiler.

Bütün bu mücadeleleri incelediğimiz zaman o insanlardaki enerjiyi harekete geçiren unsurun iman ve Rabbanilik anlayışı olduğunu görürüz. Onlardaki, bu büyük başarıların gerçekleştirilmesini sağlayan üstün gay­retlerin ve yüce hedeflere ulaşma çabalarının arkasındaki güç iman ve Rabbanilik anlayışıydı. İşte bu güç bütün taşkınlıklarına ve oldukça geniş alana yayılmış olmasına rağmen batılın altedilmesini ve ortalıktan silin­mesini sağlamıştır.[518]

 

Başkalarının Hikmet Ve Güzel Öğütle Davet Edilmesi

 

Resulullah (a.s.) insanları Allah'ın yoluna hikmet ve güzel öğütle da­vet ederdi. Müşriklerin çağrılarına karşı sabır gösterirdi. Bunun gibi on ların eziyetlerine de katlanırdı. Onların tüm bu aykırı tutumlarına rağmen kendilerine hep merhamet ve şefkat ile yaklaşırdı. Onların kendisinin çağrılarından yüz çevirmelerinden ve davetini kabul etmemelerinden do­layı üzülürdü.

Yüce Allah ayeti kerimesinde bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"(Sana vahyedilen) su söze inanmayanların ardından üzülerek ne­redeyse kendini mahvedeceksin."[519]

İşte Rabbani anlayışa sahip bir Müslümanın da bu şuur ile hareket etmesi gerekir. Kendilerini Allah'a davet ettiği ve Allah'ın dini için çalış­malarını istediği kimselere karşı böyle davranmalıdır. Onlan Allah'ın yo­luna çağıracak ve sabredecek. Karşılaştığı her eziyetten ve sıkıntıdan do­layı Yüce Allah'ın kendisine sevap vereceği umudunu besleyecek.

Bununla birlikte bütün davet yolundaki çalışmalarına bıkmadan, usanmadan, zaafa düşmeden, tembellik ve gevşeklik göstermeden devam edecek. Bunu yaparken Yüce Allah'ın kendisine sevap vereceğini ve ken­disinin Allahu Teala'nın rızasını kazanacağını umacak.

Yüce Allah'ın sevgilisi olan Resulullah (a.s.) da bizi insanları hakka davet ve doğru yola iletmek için sabırla çalışmaya teşvik ederekten şöyle buyuru yor:

"Allah'a yemin olsun ki, Yüce Allah'ın senin vasıtanla bir kimseyi doğru yola iletmesi senin için kırmızı develerden daha hayırlıdır."[520]

 

Sabır Ve Zorluklara Karşı Tahammül Etme

 

İmanın ve Rabbanilik anlayışının mü'minleri nasıl yüksek derecelere çıkardığına bakalım!

Onlar iman ve rabannilik anlayışının verdiği güçle ölüme kadar va­racak işkencelere katlanabilmişler ve küfür sözünü ağızlarından çıkarma­mışlardır. Hz. Yasir (r.a.) ile hanımı Hz. Sümeyye (r.a.) bu konuda en güzel örnektir. Onlar müşrikler tarafından işkence görürlerken Resulullah (a.s.) yanlarından geçmiş ve kendilerine:

"Ey Yasir ailesi! Sabredin! Varacağınız yer cennettir"[521] diye buyurmuştu.

Onlar da Yüce Allah'ın vereceği sevabı ve O'nun cennetini dünyaya ve dünyadaki bütün nimetlere tercih ettiler. Allah kendilerinden razı ol­sun.

Yine muhacirlerin durumlarına bir bakalım!

Rabbanilik anlayışı onları nasıl yeryüzünün cazibelerinden kurtarıp yüceltmiştir. Bu anlayışla Allah katında olanları tercih ederek yurtlarını, evlerini ve mallarını terkedebilmişlerdir. Resulullah (a.s.)'ın ve ashabının hayatları incelediğinde bu üstün özelliğe örnek teşkil edecek pek çok müstesna harekete rastlanılabilir.[522]

 

Sevgi Ve Başkalarını Kendi Nefsine Tercih Etme

 

Sonra imanın ve Rabbanilik anlayışının ensarı, nasıl kendilerine hic­ret eden kardeşlerini sevgi ile kucaklamaya ve ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendi nefislerine tercih etmeye yönelttiğine bir bak!

İşte cahiliye adetlerinin bütün kötü görüntüleri onların hayatlarından bu şekilde çekilmişti. Katılık, sertlik, kızları diri diri toprağa gömme, mallara tecavüz ve haksız yere gasb gibi cahiliye adetleri ve anlayışları bu şekilde onların hayatlarından çekilerek yerlerini ahlaki faziletler, be­lirtilen sevgi ve başkasını kendi nefsine tercih anlayışı aldı.

Şu yaşadığımız çağda da İslam davetçileri, çoğu zaman Resulullah (a.s.)'ın ve ashabının insanları Allah yoluna davet etmeleri esnasında kar­şılaştıkları şartlara benzer şartlarla karşı karşıya gelmektedirler. Kendile­rini hak çizgiye çağırdığımız insanların bizden yüz çevirdiklerini görüyo­ruz.

Ancak onları hakka davette sabırlı olmalı ve davetimizi sürdürmeliyiz. İnsanları Allah'ın yolundan alıkoyan ve bizim çağrımız ve metodu­muz konusunda insanların zihinlerine şüpheler sokmaya çalışan kimseler­le karşılaşıyoruz. Bunların yaptıklarına karşı da sabretmek zorundayız. Onların bu tutumlarından etkilenmemeli ve karşılaştığımız bu engeller karşısında gevşekliğe düşüp çalışmalarımızı yavaşlatmamahyiz. Onların şüphe uyandırmaya çalışmaları bizde gerilemeye sebep olmamalı. Hakkı açıkça ve korkmadan haykırabilmeliyiz. Allah'ın yolunda hiç bîr kınaya­nın kınamasından korkmamalıyız.

Karşılaştığımız eziyetler ve işkenceler karşısında sabır göstermeli ve bu sıkıntılar dolayısıyla Yüce Allah'ın bizi ecirlendireceğini ummalıyız. Bu zorluklardan dolayı bir köşeye çekilmek veya zayıflık göstermek gibi bir duruma düşmekten kaçınmalıyız.

Nitekim Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor:

"Nice peygamberlerin yanında Rabb'e kul olmuş pek çok kimse sa­vaşmıştır. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşememişler, yıl­mamışlar ve boyun eğmemişlerdi. Allah sabredenleri sever. Onların de­dikleri ancak şu idi: 'Ey Rabb'imiz, günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırı­lıklarımızı bize bağışla. Kararlılığımızı artır ve inkarcı topluluğa karşı bize yardım et'. Bu yüzden Allah onlara dünya nimetlerini de ahiret ni­metlerini de fazlasıyla verdi. Allah işlerini iyi yapanları (ihsan sahipleri­ni) sever."[523]

 

Çağımızda Müslümanları Selefin Dönemine Götüren Gelişmeler

 

Başta Yüce Allah'ın lütfuyla, sonra Rabbani eğitimin etkisiyle çok ağır işkencelere, baskı uygulamalarına, öldürmelere ve hapis cezalarına maruz kalan kardeşlerimize Allahu Teala yardım etti ve böylece onlar başlarına gelenlere katlanıp, sabır gösterdiler. Hiç bir gevşeklik göster­meden sebat ettiler ve davalarından dönmediler. Üstelik Tağut'un zulmü ve gaddarlığı karşısında maruz kaldıkları onca zulümden dolayı hiçbir in­sani kuruluş veya organ merhamete gelmediği halde. Sanıyorum okuyu­cularımıza, hapishane duvarlarının arkasında yaşanan olaylardan bazı manzaralar sunarsak Rabbaniliğin kişilere baskı ve şiddete karşı ne gibi güzel özellikler kazandırdığını açıklamada yararı olur.

Kardeşlerimizden birisini gecenin yarısında güvenlik örgütünün adamları, ailesinin arasından son derece insafsız bir şekilde alıp götürür­ler. Kapkaranlık, ıssız bir zindanın içine atarlar. Zindan o kadar karanlık­tır ki, kardeşimiz kendi ellerini bile göremez. Adamlar üzerine kapılan kapatıp çekilirler.

Bilindiği üzere bu gibi tutuklama olaylarını çeşitli insanlık dışı uy­gulamalar ve işkenceler takib etmektedir. Kardeşimiz de kendisi üzerinde uygulanacak zulüm ve işkenceleri beklemeye başlar. Ancak onun inancı ve Rabbani anlayışı içinde, bulunduğu yeri kendisi için serin ve rahat ey­ler. O sırada, içinde bulunduğu sıkıntı ve darlığı; gönül rahatlığına ve se­vince dönüştüren bir manzarayı aklına getirir ki, biz de bu gibi bir du­rumda aynı şeyleri düşünebiliriz. Aklına getirdiği manzara şudur: Bu kişi kendisini karanlık bir zindanın içerisinde değil de ölmüş olarak ve kabrin içerisinde düşünür. Bir süre sonra yeniden diriltilip hesaba çekileceğini ve dünyada işlediklerinin karşılığını göreceğini aklına getirir. Dolayısıyla Allah'ın azabı ve cehennem ateşi ile karşı karşıya gelmekten korkmaya ve bu yüzden nefsine acımaya başlar.

Kardeşimiz burada kendini adeta, durumunu iyileştirip hatalarını dü zeltmesi ve kendisinin cehennem azabından kurtulup cennete girmesini sağlayacak güzel ameller işleme fırsatı bulabilmesi için yeniden dünyaya döndürmesi üzere Allah'a yalvarıyor ve O'na dua ediyormuş gibi tasavvur eder. Sonra da adeta, Allahu Teala'nın kendisinin bu duasını kabul ettiği­ni ve yeniden dünyaya döndürdüğünü ve o an kendisinin henüz hayatta olduğunu düşünür. Durumunu yeniden bir gözden geçirip düzeltebilmesi ve Yüce Allah'ın rızasını kazanma uğrunda çaba harcaması için önünde bir fırsat bulunduğunu aklına getirir.

İşte Rabbaniliğin ürünü böyle güzel olmuştur. Bunun sayesinde kişi üzüntülü, sıkıntılı ve karamsar bir hale düşmek yerine rahat, sevinçli ve iyimser bir ruh haleti kazanabilmiştir. Eğer bu kardeşimiz, Rabbani bir anlayışa sahip olmasaydı, bir saat önce ailesinin yanındayken o an karan­lık bir zindanın içine düşmüş olmasına çok üzülür, kendisini oldukça bü­yük bir sıkıntı içinde görürdü.

Eğer, kendisinde maddeci anlayış Rabbani anlayışa baskın olan biri­nin aynı şartlarla karşı karşıya geldiğini düşünecek olsak, onun o anları büyük bir üzüntü, sıkıntı ve darlık içinde geçireceği aklımıza gelecektir.

Bunu bizzat da müşahade ettik. Askeri hapishanede kardeşlerimize işken­ce edenlerin bazıları, işkence davalarından ötürü haklarında tahkikatta bulunulması için hapse atıldıklarında bir çokları yattıkları hapishanelerde çocuklar veya zayıf kadınlar gibi ağlamaya başlamışlardı.[524]

 

Rabbanilik, Yalnızlık Anlarında Kişiye Arkadaştır (Yalnızlığı Ünsiyete Dönüştürür

 

Burada Rabbaniliğin güzel etkilerini ortaya koyan ve yine hapishane duvarlarının arkasında cereyan etmiş olan bir başka olaydan söz edelim.

Kardeşlerimizden birisi tutuklanıp tek kişilik bir hücreye atılır. Yani bu kardeşimiz kapalı bulunduğu hücresinde gece ve gündüz sürekli yal­nız başına kalır. Herhangibiriyle ilişkisi olmaz ve kimse de kendisiyle ko­nuşmaz. İhtiyaçlarını karşılamak için bir sabah bir de akşam olmak üzere günde iki kere hapishane gardiyanlarının gözetiminde hücresinden dışarı çıkar. Ancak bu sırada da gidiş geliş esnasında kimseyle konuşmasına izin verilmez.

Bu manzarayı maddi ölçülere göre değerlendirecek olsak, bu karde­şimizin çok büyük bir sıkıntı, darlık ve üzüntü içinde olacağını, en azın­dan kendisiyle kimse konuşmasa da yattığı hücresinin kapısının açık tu­tulmasını arzulayacağını düşünürüz.

Ama kardeşimiz imanının ve Rabbani anlayışının kendisine kazan­dırmış olduğu duygu ile kendisini sürekli Allah ile birlikte düşünür. Al­lah'ın kitabı onun için en kıymetli arkadaş görevi görür. Sürekli Allah'ın kitabını okuyarak anlamı üzerinde düşünür. Onun nurunu, hidayet ışığını, öğütlerini ve gönüllere şifa olan anlamlarını içine sindirir. Bizzat Kur'an-ı Kerim'de dile getirildiği üzere, hidayet, nur, öğüt, zikir ve Kur'an-ı Kerim'in ihtiva ettiği şifa onun için kesilmeyen bir yardım vazifesi görür. Kardeşimiz tam bir huşu içerisinde namaza durur. Uzun uzun rüku ve secde yapar. Bu sırada kendisini Yüce Allah'a oldukça yakın hisseder. İç­tenlikle ve uzun uzun dualar eder. Şafak vakitlerinde uykusundan uyana­rak gecenin sessizliğinde Rabb'ine yalvarır. Birkaç rek'at namazla, secde­lerle, dualarla ve şanı yüce olan Allah'a karşı gönlünün huşu duymasının verdiği duygularla Kerim olan Rabb'inin kapısını çalar.

İşte bu şekilde ruhi bir mutluluk havası ve Yüce Allah ile birlikte olmanın verdiği ünsiyet duygusu içerisinde yaşayışını sürdürür. Böylelikle kendini adeta, kapısı kapalı dört duvarın arasında değil de geniş bir alan­da yaşıyormuş gibi hisseder.

Bu kıymetli kardeşimizin bize anlattığına göre kendisiyle ilişki ku­rulmasını önlemek amacıyla kapının önünde duran gardiyan, onun sürekli şekilde böyle yalnızlık içinde kalmasından dolayı biraz acıma duygusu hisseder. Bundan dolayı subayların öğle tatiline çıkmalarını fırsat olarak değerlendirip bu vakitte kendisine verilen emirlere muhalefet ederek kar­deşimizin yattığı hücrenin kapısını birazcık açar. O bunu yapmakla, kar­deşimizi biraz rahatlatmak ister. Ancak söz konusu Rabbani havanın için­de yaşamakta olan o kıymetli kardeşimiz, bununla ilgili olarak bize söy­lediğine göre, gardiyan o şekilde biraz kapıyı açtığı zaman onun ünsiyeti azalır. Kapının kapalı olduğu zamana göre kendisini daha çok yalnızlığın içine düşmüş olarak görür.

İşte böyle Rabbaniliğin taşıdığı anlamların ve değerlerin nasıl kişi­nin sıkıntısını rahatlığa, üzüntüsünü neşeye, yalnızlığını ünsiyete dönüş­türdüğünü görüyoruz.

Mü'mindeki ruhi yan yücelir ve güçlenirse, bedenin yorgunlukların­dan ve maddi yandan kaynaklanan sıkıntıları giderir. Bundan dolayı kişi­de normal bir insanda bulunmayan bir tahammül gücü ve enerji oluşur.

Resulullah (a.s.) geceleri ayakları şişinceye kadar ibadet eder de bundan dolayı kendinde bir yorgunluk veya sıkıntı hissetmezdi. Çünkü o ibadet esnasında kendini her yönden kuşatan ve bedenin sıkıntılarını unutturan büyük bir ruhi mutluluğun içine girerdi.

Şehid önderimiz Hasan el-Benna (rh. a.)'da da bu anlatılanlara örnek oluşturacak bir durum görüyoruz. Onu, imanı ve Rabbani anlayışı kuşat­mış durumdaydı. Bu iki unsur onu sürekli çalışmaya ve büyük gayretler ortaya koymaya yöneltiyordu. Allah kendisinden razı olsun o, Resulullah (a.s.)'ın Mekke'den Medine'ye hicreti, Bedir savaşı, İsra ve Mi'rac olayı gibi İslami mana taşıyan değişik olayların yıldönümleri münasebetiyle bazen bir ay devam eden programlar düzenlerdi. Bu programlarda her gün, herhangi bir şehir veya köyde bir konferans verirdi. Hatta bazı gün­lerde iki konferans birden verdiği olurdu. Bu programlar dolayısıyla İs­kenderiye'den Usvan'a kadar bütün bölgeleri dolaşırdı. Konferanslardan sonra da gecelerini ya yolculukla veya arkadaşla rıyla sohbet ederek geçi­rirdi. Öyleki geceleri çok kısa bir süre ancak uyuyabilirdi. Buna rağmen şafak vaktinden önce teheccüd namazına kalkmadan etmezdi. Yine de her gün çalışmalarına gayet dinç, canlı ve adeta ilk günüymüş gibi başlardı.

"Bu, Yüce Allah'ın bir ihsanıdır ki, onu dilediğine verir. Allah bü­yük bir ihsan sahibidir."[525]

 

Rabbaniliğin Zor Durumlarla İlgili Etkileri

 

İnsanın bu dünyadaki hayatı sürekli değişir, sabit bir hal üzere kal­maz. Kişi bazen rahatlık içinde olur, bazen zorluk içine düşer. Bir zaman zenginken, başka biı zaman fakir olabilir. Bazen bolluk, bazen darlık içinde bulunur. Bazen sağlıklı, bazen hasta olur. Bazen başı rahat olur, bazen de herhangi bir beladan dolayı başı dertte olur. Bunun gibi insan dünya hayatında çok farklı durumlarla karşı karşıya gelebilir.

Tecrübelerden anlaşıldığına göre kişilerin bu gibi değişik durumlar karşısındaki tutumları Rabbani, anlayış ile maddeci anlayıştan hangi biri­nin baskın olmasına göre birbirinden farklı olmaktadır. Kendilerinde Rabbani anlayış maddeci anlayışa baskın olan kimselerin birbirinden çok farklı olan söz konusu durumlar karşısındaki tutumları birbirine yakın ol­maktadır. Yani sıkıntılı haller ile rahatlatıcı haller karşısındaki tutumları arasında çok fazla farklılık olmamaktadır.

Kendilerinde maddeci anlayış, Rabbani anlayışa baskın çıkan kimse­lerin ise söz konusu değişik durumlar ve gelişmeler karşısındaki tutumla­rı birbirinden çok farklı olmaktadır. Mesela Rabbani anlayışa sahip birisi zenginliğe kavuşmasından dolayı Allah'a şükreder. Bunun Yüce Allah katından kendisine gelen bir ihsan olduğunu düşünür ve insanlara nimet verenin, ihsanda bulunanın Allahu Teala olduğunu aklına getirir. Böyle biri, zenginliğinden dolayı Yüce Allah'ın üzerindeki haklarını yerine ge­tirmesi gerektiğini, kazancında helal olanı araştırıp haramdan kaçınması­nın şart olduğunu aklında tutar.

Bunun yanısıra sahip olduğu malın kendisi açısından bir fitne, sapık­lık ve azaba düşme vesilesi olmaması için sürekli dikkatli olması gerekti­ğinin de farkında olur. Rabbani anlayışa sahip bir insan fakirliğe düştüğü zaman da sabredip Allah katından gelene razı olur. Kendini sıkıntıya sok­maz. Çünkü o, dünyanın asıl nimet yurdu olmadığını bilmektedir. Resulullah (a.s.)'ın nasıl ve ne gibi şartlarda yaşamış olduğunu aklına getirir.

Resulullah (a.s.)'m yaratılanların en üstünü olmasına rağmen ne gibi yi­yeceklerle, giyeceklerle, ev eşyasıyla idare ettiğini, hanımlarını hangi şartlar içinde geçindirdiğini düşünür. O'nun kaç kez açlık dolayısıyla evinden dışarı çıktığını hatırlar. Ancak kendisinde maddeci anlayış, Rab­bani anlayışa baskın olan birinin zenginlik elde ettiğinde büyüklenmeye ve aşırı gitmeye başladığı görülür. Kendini gayet yükseklerde görerek şa­nı yüce olan asıl nimet vericiyi unutur. Elindeki malın kendisine çalışma­larının karşılığı olarak geldiğini sanır.

Nitekim Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde Karun'dan söz ederek onun sahip olduğu mallar hakkında şöyle konuştuğunu hatırlatmaktadır:

"Karun; 'bu servet ancak bende mevcut bir ilimden ötürü bana verilmiştir'demişti.."[526]

Böyle maddeci anlayışa sahip biri, zengin olduğunda fakirleri ve ih­tiyaç sahiplerini unutur. Yüce Allah'ın malı üzerindeki haklarını yerine getirmez. Oysaki o mal, onun elinde Allah katından verilmiş bir emanet­tir.

Öte yandan maddeci anlayışa sahip kimse fakirliğe düştüğünde de isyan etmeye, hayattan sıkılmaya başlar. Artık onun için dünya oldukça sıkıcı gelir. Hatta yaşadığı şartlar onu bazen intihara ve içinde bulunduğu hayattan kurtulma teşebbüslerine bile yöneltir.

İşte mü'min kişinin bu şekilde iyi durumu da, fena durumu da birbiri ne yakın bir ruh haleti ile karşıladığını görmekteyiz. Mü'min, Yüce Al­lah'ın kendisini iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettiğini bilir. Bir insan bazen zorluk ve musibet imtihanını kazanır. Ama genişlik ve bolluk ile imtihan edildiğinde kendini dünyanın cazibesine kaptırır, bu cazibe onu fitneye düşürür ve bu yüzden imtihanı kaybeder.

Sözü doğru olan Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz. Sonunda bize dö­nersiniz."[527]

"Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele! Onlara bir musibet geldiğinde 'Biz Allah'ınız ve elbette O'na döneceğiz 'derler. Rabb'lerinin mağfiret ve rahmeti onlaradır. O'nun yolunda olanlar da onlardır."[528]

Sözü doğru olan Resulullah (a.s.) da bir hadisi şerifinde şöyle buyu­ruyor:

"Mü'minin işine hayret ederim. Onun her işi hayrınadır. Bu, sadece mümine özel bir durumdur. Mü'min hoşnut olacağı, sevineceği bir şeyle karşılaştığı zaman şükreder, bu kendisi nin hayrına olur. Yine onun başı­na bir sıkıntı, zorluk geldiği zaman da sabreder bu da onun hayrına olur."[529]

Zorluk hallerinde mü'min kişi çeşitli musibetlerle karşı karşıya gele­bilir. Eziyet görür, hapse atılır, işkencelere maruz kalır ve hatta öldürülebilir. Ama imanın ve Rabbani anlayışın bütün bu musibetlerin insana ver­diği sıkıntıyı azaltmada ve bütün bu zor durumlara karşı sabır ve taham­mül gücü vermede büyük etkisi vardır.[530]

 

Rabbanilik Üzerine Çağımızdan Canlı Örnekler

 

Rabbaniliğin yukarıda sözünü etmiş olduğumuz güzel etkisinin ma­hiyetini ortaya koyan ve yaşadığımız şartlar içerisinde meydana gelmiş bir takım örneklerden ve manzaralardan söz etmenin yararlı olacağını sa­nıyorum.

Bu örneklerden birisini tutuklu olduğumuz sırada kardeşlerimizden birisi anlatmıştı. Yüce Allah'ın izniyle bu anlatılan olayın güzel ve kalıcı bir etkisi oldu.

Kardeşimiz şöyle söylemişti:

"Baskıcı zalim bir yargıç vardı. Salih bir adamdan rahatsız oluyor­du. Onu zor durumda bırakmak, kızdırmak, sıkıntıya ve üzüntüye sokmak istedi. Bu amaçla tutuklanmasını emretti. Tutuklattıktan birkaç gün son­ra söz konusu salih kişinin nasıl bir sıkıntı ve zorluk içinde olduğu hak­kında bilgi edinmesi için cezaevine bir adam gönderdi. Yargıç bu salih kişinin büyük bir üzüntü ve sıkıntı içinde olduğu yolunda haber alarak gönlünü rahatlatmak istiyordu. Yargıcın gönderdiği adam cezaevine git­tiğinde o salih kişinin tutuklu bulunduğu yerde güven ve gönül rahatlığı içinde, rahat ve neşeli olduğunu görür. Adam bu duruma hayret eder. O salih kişiye:

"Biz senin büyük bir üzüntü ve sıkıntı içinde olacağını tahmin ediyorduk. Ama sen gayet rahat ve neşelisin. Bunun sebebi nedir?" diye so­rar. Salih adam yargıcın gönderdiği kişiye şu cevabı verir:

"Ben, hergün yedi ayrı unsurdan meydana gelen bir ilaç alıyorum. İşte bu ilaç beni şu gördüğün hal üzere tutuyor." Yargıcın adamı: "Peki o ilacı oluşturan yedi unsur nedir?" diye sorar.

Salih adam da onları şu şekilde sıralar:

"Birinci unsur: Allah'a güvendir. Ben Yüce Allah'a mutlak bir gü­venle güveniyorum. Bu güveti dıştan fena gibi görünse de, Yüce Allah'ın benim için takdir etmiş olduğu her şeyin benim yararıma olacağı konu­sunda gönlüme rahatlık vermektedir.

Nitekim Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyurmaktadır:

"Hoşlanmadığınız bir şey, sizin iyiliğinize olabilir ve sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüze olabilir. Siz bilemezsiniz, Allah bilir."[531]

İkinci unsur: Yüce Allah'ın takdir etmiş olduğu her şeyin mutlaka ye rine geleceğini, ondan asla kurtuluş olmadığım bilmemdir. Hiç kimse Allah'ın hükmettiğinin uygulanmasına engel olamaz, Allah'ın takdir etti­ğini geri çeviremez. Benim görevim de Yüce Allah'ın takdir etmiş oldu­ğuna rıza göstermek ve ondan dolayı sıkılmamaktır.

Üçüncü unsur: İçerisinde bulunduğum durumun Allah katından bir imtihan olduğunu ve bu imtihanı kazanmanın da ancak sabırla ve başı­ma gelenlerden dolayı Allah katında ecir kazanacağımı ummakla olaca­ğını bilmemdir. Yüce Allah'ın bu çektiğim sıkıntılara karşılık gerek dün­yada gerekse ahirette bana daha büyük hayırlar vereceği konusunda bü­yük bir ümit besliyorum. Böylelikle benden üzüntü ve sıkıntı gidiyor. Tu­tuklu bulunduğum yerde tam bir gönül rahatlığı ve huzur içinde ibadet­lerimi yerine getiriyor, uykumu uyuyor ve yemeğimi yiyorum.

Dördüncü unsur: Sabretmemem durumunda bağırıp isyan etmemin bana ne yarar sağlayacağı sorusunu kendime sormamdır. Bu soruya ve­rilecek cevap gayet açıktır. Bağırıp isyan etmek üzüntü ve kederi daha da artıracaktır. Böyle sabretmeyip isyan eden insanlar, kendilerini daha büyük bir sıkıntı ve darlık içinde hissedeceklerdir. Tatlı bir uyku uyuyamayacak, huzurlu bir şekilde ye ineklerini yiyemeyecek ve gönül rahatlı­ğı içinde ibadetlerini yerine getiremiyeceklerdir.

Beşinci unsur: içinde bulunduğum beladan daha büyük bir bela da başıma gelebilirdi diye düşünerek içerisinde bulunduğum hale şükretmemdir. Nitekim bir atasözünde: "Başkalarının başlarına gelen belalar üzerinde düşünen için kendi başına gelen hafif görünür" denilmiştir.

Altıncı unsur: Başıma gelen musibetin müslümanlığımdan dolayı başıma geldiğini bilmemdir. Çünkü asıl musibet kişinin dininden bir şey­ler kaybetmesi şeklindeki musibettir. Bir insanın sapıklığa düşmesi, fasık olması ve küfür yoluna girmesi musibetlerin en büyüklerindendir. Bunla­rın dışında kalan ve kişinin malına, çocuklarına veya bedenine gelen musibetler hafif musibetlerdir. Bu gibi musibetlerin etkilen de dini yön­den olan musibetlerin etkilerine göre hafiftir. Bu yüzdendir ki, Resulullah (a.s.) bize bu konuda bir hatırlatmada bulunarak dualarımızda "Ey Allah'ım! Bizim başımıza gelecek musibetleri dinimizle ilgili eyleme!"[532] diye söylememizi öğütlemiştir.

Yedinci unsur: Bu sonuncu unsur da Yüce Allah katından gelecek rahatlığın bugün yarın ulaşacağının beklentisi içinde olmamdır. Bütün işler Allah'ın elindedir. İçerisinde bulunduğumuz durumun sürekli de­vam etmesi imkansızdır.

Nitekim Yüce Allah ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor:

"Biz bu günleri insanlar arasında dönüştürür dururuz (bazen bir ta­rafı bazen diğer tarafı üstün kılarız)."

Bu yedi unsur incelendiği zaman, tümünün Rabbaniliğe ve Rabbani anlayışa uygun olduğu görülür.

Güzel psikolojik etkileri olan önemli Rabbani ölçülerden birinde şöy le denilmektedir:

"Cehennemin dışındaki bütün belalar rahatlıktır. Cennetin dışında­ki bütün nimetler basittir."

Hz. Bilal (r.a.) zorluk döneminde Yüce Allah katından kendisine verilecek ecrin ümidi içerisinde bütün sıkıntılara karşı sabır ve tahammül göstermişti. İşte bu sabır ve tahammül içerisinde dili, kalbine iyice yer­leşmiş olan inancı ifade ediyor ve "bir, bir" diyordu.

Allah her ikisinden de razı olsun, Hz. Sümeyye ile Hz. Yasir'in de aynı sabır ve tahammül gücü ile küfür sözünü ağızlarından çıkarmamak için direndiklerini görüyoruz. Onlar Yüce Allah katındaki nimetleri tercih ederek Allah yolunda şehid edilinceye kadar kendilerine karşı uygulanan işkencelere tahammül ettiler. Firavun'un sihirbazlarının direnişlerini de bu açıdan ele alabiliriz, iman onların gönüllerine yerleştikten sonra, Fira­vun'un kendilerini en ağır işkencelerle ve azapla tehdit edip korkutmasına rağmen dönüş yapmadılar.

Kur'an-ı Kerim'de Firavun'un tehditlerinden şu şekilde söz edilmek­tedir:

"Firavun: 'Ben size izin vermeden ona (yani Hz. Musa a.s.'ya) iman mı ettiniz? Doğrusu size sihri öğreten büyüğünüz odur. Andolsun ki, el­lerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Sizi hurma kütüklerine asacağım. Hangimizin azabının daha çetin ve daha uzun süreli olduğunu bileceksiniz'dedi."[533]

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde onların vermiş oldukları cevaptan şu şekilde sözediyor:

"İman eden sihirbazlar: 'Seni, gelen apaçık mucizelere ve bizi yara­tana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah'ın verece­ği mükafat daha iyi ve daha devamlıdır' dediler."[534]

Aradan uzun asırlar geçtikten sonra da insanları Allah'ın yoluna ça ğıran davetçiler çeşitli eziyetlere ve işkencelere maruz bırakılmaktadırlar.

Yaşadığımız çağda zalimler ve onların suç ortakları yeni işkence araçları geliştirdiler. Ama mü'minlerden onların işkencelerine maruz ka­lanlar sabretmekte ve bu çektiklerinden dolayı Allahu Teala'nın kendilerine ecir ve receğini ummaktadırlar. Hepsi Allahu Teala'nın kendilerine yardım edeceği ümidi içindedirler. Karşılaştıkları bu işkenceler dolayı­sıyla Yüce Allah'ın kendilerini cehennem azabından korumasını dile­mektedirler. Her ne zaman zalimler onları, ellerine zincir ve ayaklarına pranga vurarak daracık zindan hücrelerine kapatsalar, bu zalimlerin ve gaddarların cehennemin ortasında karşı karşıya gelecekleri benzer mua­meleleri akıllarına getirmektedirler. Kur'an-ı Kerim'in bazı ayeti kerime­lerinde o zalimlerin cehennemde nasıl bir muamele ile karşılaşacakların­dan söz edilmektedir.

Bu ayeti kerimelerin bazılarında Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Bu ateş onlara uzak bir yerden görününce onun kaynamasını ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlanarak dar bir yerden atıl­dıkları zaman orada yok olup gitmeyi isterler. 'Bir kere yok olmayı değil bir çok defa yok olmayı isteyin' denir."[535]

"O gün suçluları zincirlere vurulmuş olarak görürsün. Gömlekleri katrandan olacak, yüzlerini ateş bürüyecektir."[536]

"İlgililere şöyle buyurulur. "Onu alın bağlayın. Sonra cehenneme yaslayın. Sonra onu, boyu yetmiş arşın olan zincire vurun."[537]

"Suçlular bir sapıklık ve çılgınlık içindedirler. O gün yüzükoyun ateşe sürüklenecekler. Cehennemin dokunuşunu tadın, diye."[538]

Rabbani anlayışa dayalı bir başka örnek davranıştan, bir kardeşimiz bizim mahkeme önüne çıkarılmayı ve zalimce hükümlerin verilmesini beklemekte olduğumuz bir sırada söz etmişti. Biz hakkımızda ömür boyu zor işlerde çalıştırılma ve benzeri ceza işlemleriyle açılmış davalardan dolayı mahkeme önüne çıkarılmayı beklerken söz konusu kardeşimiz şöyle söyledi:

"Efendimiz Hz. Musa (a.s.), hanımının mehri karşılığında sekiz ya da on sene hizmette bulundu. Siz de eğer cennette hurilere kavuşmak is­tiyorsanız hakkınızda verilecek hükümleri pek fazla görmeyin."

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'in de şöyle buyuruyor:

"Yeryüzünde az sayıda olduğunuz ve zayıf sayıldığınız için insanla­rın sizi esir olarak alıp götürmelerinden korktuğunuz zamanları hatırla­yın. Allah kükredesiniz diye sizi barındırmış, yardımıyla desteklemiş, te­miz şeylerle nzıklandırmıştır."[539]

"Biz memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak, onları önder­ler kılmak, onları varis yapmak, memlekete yerleştirmek, Firavun, Haman ve her ikisinin askerlerine çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk."[540]

 

Davet Yolunda Rabbani Ölçüler

 

Davet yolunda ve İslami davetin şu an içinde bulunduğu merhalenin gerektirdiği, yeryüzüne Allah'ın dinini hakim kılma, İslam devletini ve hilafetini yeniden tesis etme gayesinin gerçekleştirilmesi uğrunda Rabba­ni anlayışa sahip Müslüman fertlere, yine Rabbani anlayışa göre şekille­nen Müslüman ailelere ve böyle ailelerin oluşturacağı Müslüman toplu­ma ihtiyaç vardır. Rabbani İslam düzeninin sağlam bir Rabbani temel üzerine oturtularak hakim kılınabilmesi için bu sayılanların bulunması şarttır.

Açıkça ortada olduğu üzere Rabbani anlayışa sahip Müslüman bir fert yukarıda anılan İslami oluşumların her aşamasında temel bir unsur niteliği taşımaktadır. Gerek ailenin, gerek toplumun, gerek hükümetin ve gerekse devletin oluşturulmasında; Müslüman fert temel unsurdur. Fert ne derece güçlü ve dayanıklı olursa, sonraki aşamaları yani aile, toplum, hükümet ve devlet aşamaları da o derece güçlü ve dayanıklı olur. Bunun aksi durumu için de aynı şey söz konusudur.[541]

 

Rabbani Bir Müslümanın Sahip Olması Gereken Temel Özellikler

 

Kurmayı arzuladığımız devletin güçlü ve istikrarlı bir yapısının ol­masını, sağlam bir temel üzerine oturmasını ve dayanıklı olmasını istedi­ğimize göre, o binanın yapıtaşlarına da büyük önem vermemiz gerek­mektedir. Bu binanın yapıtaşları Müslüman fertler olacaktır. Dolayısıyla Müslüman fertlerin kendine çekidüzen vermesini sağlayacak bir takım te­mel özelliklere sahip olmaları gerekmektedir. Bu özelliklere sahip olma­ları onların, Yüce Allah'ın gönüllerini İslam'a açmış olduğu kimselere ör­nek ve önder olmalarını ve söz konusu büyük gayenin gerçekleştirilme­sinde etkin bir rol üstlenebilmelerini sağlayacaktır. Bu rolün üstlenebil­mesi için aşağıda şıklar halinde ele alacağımız özellikler ile donanmaları gerekmektedir.[542]

 

1. Doğru Bir İnanç Ve Güçlü Bir İman

 

Rabbani anlayışı benimsemiş Müslüman ferdin en başta sahip olma­sı gereken ve en büyük öneme sahip özellik doğru bir inanç ve güçlü bir iman üzere olmaktır. İşte bu özellik Müslüman ferdin kişilik yapısının oluşmasında kuvvetli bir temel niteliği taşır. Tevhid inancının arı ve duru bir şekilde olması gerekir. Bu inanç herhangi bir maddeci anlayışla veya ilke ile bulandırılmamalıdır. Yalnız bir olan Allah'a iman edilmeli, bir olan Allah'a bağlanılmak ve bir olan Allah'a karşı ihlas üzere olunmalı­dır.

Bunun yanısıra meleklere, peygamberlere, Yüce Allah'ın indirmiş olduğu kitaplara, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah katından geldiğine iman edilmelidir.

İşte Müslüman fert sürekli yenilenen ve kendisini amel etmeye yö­nelten böyle bir inanca sahip olmalıdır. Bu inanç, onu sabırlı olmaya, ci­hada, fedakarlık göstermeye ve ne kadar uzun olsa da ve ne kadar engel­lerle dolu olsa da gayeye giden yolda kararlılık göstermeye yöneltecektir.[543]

 

2. Doğru İbadet

 

Davanın adamı ve inancının askeri olan Müslüman ferdin sahip ol­ması gereken temel özelliklerden birisi de doğru bir şekilde ibadet etmek­tir. Gerçekte insanın şu dünyadaki temel görevi ibadet ve kulluktur.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor:

"Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk (ibadet) etsinler diye yarattım."[544]

İbadetin doğru olması ile kastedilen; sadece bir ibadetin geçerli ol­masını ve hiç yapılmamış gibi batıl olmamasını sağlayacak hükümlerin gözetilmesi değildir. Burada asıl kastedilen; ibadetlerin tam bir gönül hu­zuru, Yüce Allah'a kuvvetle bağlanma şuuru ile yerine getirilmesidir. İba­detlerin bu şekilde yerine getirilmesi, gayenin gerçekleşmesini sağlaya­caktır. Yüce Allah'a karşı takva üzere olunması da işte budur.

"Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb'inize kulluk edi­niz ki O'na karsı gelmekten korunmuş olabilesiniz."[545]

"Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi Allah'a karşı gelmekten sakınasınız diye size de sayılı günlerde farz kılındı."[546]

Yüce Allah'ın bize ve bizim yapacağımız ibadetlere ihtiyacı yoktur. Ancak bizim bu ibadetleri yerine getirmeye ihtiyacımız vardır. Çünkü an­cak bu yolla Yüce Allah'ın sevabını ve rızasını kazanabiliriz. Ancak bu ibadetleri yerine getirmek suretiyle Allah'ın cennetini hak edip cehenne­minden kurtulabiliriz.

Gerçekte dört farz ibadetin eğitim ve terbiye ile ilgili bir takım özel yönleri bulunmaktadır. Bunları ancak o ibadetleri hakkıyla yerine geti­renler kazanabilirler. Her bir ibadetin taşıdığı eğitimle ilgili Özellikler diğerlerininkinden farklıdır. Bu özelliklerin tümü bir araya geldiklerinde, Rabbani anlayışa sahip örnek bir Müslüman şahsiyet ortaya çıkarırlar. Yaşantısında maddeci anlayış, Rabbani anlayışa üstün olan bir Müslüman fert de, söz konusu farz ibadetleri yerine getirebilir. Fakat onun bu görev­leri yerine getirmesi ruhsuz ve ölü bir şekilde olur. İbadetlerin bu şekilde yerine getirilmesinden ise, ibadetin meyvesi olan takva ortaya çıkamaz.[547]

 

3. Güçlü Bir Ahlaki Karakter

 

Rabbani davaya gönül vermiş bir insanın sahip olması gereken önemli özelliklerden birisi de güçlü bir ahlaki karakterdir. Ahlaki konular oldukça önemli konulardır. Ahlak aynı zamanda maddeci anlayış ile Rab­bani anlayış arasında bir değer ölçüsüdür. Rabbanilik, insanları İslam'ın üstün ve faziletli ahlakına çağırır. Bütün şartlarda ve durumlarda İslam'ın bu güzel ahlak ilke lerine uyulmasını ister. Dava adamı da üstün bir ahla­ki karaktere sahip olur. Bu ahlakı ile İslam davasının pratikteki canlı ör­neği olur. İnsanlara yaşantısı ile İslam'ın çağrısını ulaştırır.

Rabbanilik Allah'a ita atten ve her konuda Resulullah (a.s.)'ın örnek alınmasından ibaret olan ahlaki faziletlerin gerektirdiği kurallara uyulma­sını ister.

Resulullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuşlardır:

"Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim."[548]

Bir başka hadisi şerifinde de şöyle buyurmuştur:

"Mizana (ahirette amellerin tartılacağı teraziye) konulacak şeyler içinde, güzel ahlaktan daha ağır gelecek olanı yoktur. Güzel ahlak sahi­bi bir kimse, o özelliği ile (nafile) oruç tutanların, namaz kılanların de­recesine ulaşır."[549] Bir başka rivayette bildirildiğine göre de Resulullah (a.s.) insanları cennete sokan şeylerin başta gelenlerinin yani çok sayıda insanı cennete sokan şeylerin neler olduğu sorulmuş o da:

"Allah korkusu (takva) ve güzel ahlak" cevabını vermiştir.

"Ağız ve fere (iki bacak arası)" cevabını vermiştir.[550]

Maddeci uygarlığın ve zevkleri tatmin ve dünyalık elde etme hırsı­nın sebep olduğu şu sapık akım pek çoklarının ahlaklarını bozmuştur. Hatta iş öyle bir noktaya kadar gelmiştir ki, iyilik, kötülük olarak, kötü­lük de iyilik olarak görülmeye başlamıştır. Yalan söylemek, hile yap­mak, rüşvet almak, hıyanet ve sözünde durmamak gibi fiiller artık nor­mal, alışılagelmiş işlerden sayılmaya başlamıştır.

Bundan dolayı çok çalışmak ve doğru çizgi üzerinde yürüyen ve İs­lam'ın sağlam ahlakına sahip olan örnek Müslüman şahsiyetler ortaya çı­karmak zorundayız. Bu örnek şahsiyetler kuvvetli iradeye sahip olmalı, batıl ve onun oyunları karşısında gevşememeli ve zaafa düşmemelidirler. İnsanlara ve kendilerine muhalefet edenlere karşı geniş düşünebilmelidirler. Bunlar ahidlerinde duran kararlı kimseler olmalı, sözden dönen ve zayıf karakterli kimseler olmamalıdırlar. Cimrilik ve dünya tamahının et­kisinden uzak üstün bir fedakarlık anlayışına sahip olmalıdırlar.[551]

 

4. Fikri Yönden Kendini Yetiştirmek

 

İslamiyeti bir bütün olarak ele almalı, onu parça parça değerlendir­mekten, kaypak yorumlama, tahrifat ve hataya düşmekten kaçınmalıdır­lar.

Bunun yanısıra genelde bütün ilimlerde kendilerini yetiştirmeli, bu ilimleri İslam'ın bakış açısından ele almalı ve bu ilimlerden yakıp, yıkma­da ve bozgunculukta değil, yeryüzünün düzene sokulmasında, imarında ve insanlığa hizmette yararlanmaya çalışmalıdırlar. İnsanlığı doğruya yö­neltme çabası içinde olanların üzerine düşen görev sürekli öğrenme çaba­sı içinde olmaktır. Gerek İslami gerekse uluslararası platformdaki geliş­meleri izlemelidirler. Ülkeler arasında ve ideolojik alanda meydana gelen olayları ve çarpışmaları takib etmelidirler.[552]

 

5. Bedensel Yönden Güçlü Olmak

 

Dava adamının ve inanç askerinin sahip olması gereken önemli özel­liklerden birisi de bedensel yönden güçlü olmaktır. Böyle bir kişinin, faa­liyet te bulunabilmesi, insanları Allah'ın yoluna davet edebilmesi ve Al­lah yolunda cihad edebilmesi için bedeninin sağlıklı kalmasına büyük özen göstermesi gerekmektedir.

İslamiyet de sağlığa, bedenlerimizi afiyet üzere tutmaya önem ver­memizi istemektedir.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle bu­yurmaktadır:

"Güçlü olan mü'min Allah, katında zayıf olan mü'minden daha üs­tün ve daha sevimlidir. Her bir iyilik açısından bu böyledir."[553]

Rabbani anlayışa sahip bir mü'min kendisini sağlığına zarar verecek şeylerden sakındırır. Özellikle de, maddeci anlayışın etkisine kapılmış in­sanların arasında yaygın olan sağlığa zararlı şeylerden uzak durur.[554]

 

6. Kazanma Gücüne Sahip Olmak

 

Rabbani anlayışa sahip dava adamının kazanma gücüne sahip olması da gerekir. Çalışıp bir ürün ortaya çıkarabilmelidir. Kendini tembelliğe kaptırmamak, başkasının üzerine yük olmamalıdır. Çalışmak insan için bir şeref ve ibadettir.

Resulullah (a.s.)'ın bir hadisi şerifinde de şöyle buyurulmaktadır:

"Hiç kimse kendi eliyle kazandığından daha hayırlı bir yiyecek yemiş değildir. Allah'ın peygamberi Davud (a.s.), kendi eliyle kazandığını yerdi."[555]

Çalışmak mü'min kişiyi, sahip olduğu iman işini özene özene yap­maya yöneltir.

Nitekim Resulullah (a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Biriniz bir iş yaptığı zaman, Allah onun o işini özenle yapmasını ister."[556]

Müslümanların kendi kendilerine yeterli bir güce ulaşmaları gerek­mektedir. Müslümanlar her alanda gelişme sağlamalı, her dalda adam ye­tiştirmelidirler. Hiç bir alanda başkalarının bağımlısı olmamalı, herhangi bir dalda zayıf kalmaları dolayısıyla kendilerini başkalarının ve özellikle de düşmanlarının önünde aşağılık duruma düşürmemelidirler.

İhtiyaç duydukları gıda veya silahı bizzat kendi imkanları ile karşıla­yamamaktan dolayı başkalarının bağımlısı haline gelmemelidirler.[557]

 

7. Başkalarına Yararlı Olmak

 

Rabbani anlayışa sahip Müslüman bir ferdin sahip olması gereken özelliklerden birisi de başkalarına yararlı olmaktır. Böyle bir Müslüman meyvelerini insanların hizmetine sunan meyveli bir ağaç gibi olmak du­rumdadır. Meyveli bir ağaç öyledir ki, insanlar bu ağaca taş attıkları za­man, o, onlara meyvelerini döker.

Dava adamının şu hak dinin insanlık işin taşıdığı iyilikleri onlara ulaştırabilmesi için kendisine açılan kalpleri kazanması gerekir. Şüphesiz herhangi bir karşılık veya teşekkür beklemeden başkalarının yararına iş yapılmasının insanların gönüllerinde derin bir etkisi olacaktır. Bu etkinin de İslam çağrısının insanlara ulaştırılmasında, onlara yapılan öğüdün et­kili olmasında ve onların Allah'ın yoluna yöneltilmelerinde yararlı sonuç­ları olacaktır.

Esas olan dava adamının, Yüce Allah'ın kulları için seçmiş olduğu şu yüce din vasıtasıyla insanlığa en büyük yararı ulaştırmak için çalışma­sı, gayret etmesi, fedakarlık göstermesi ve gerektiğinde şehid olmasıdır.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor:

"İslam'ın dışında bir yolu kendilerine din edinenin işledikleri kabul edilmeyecektir. Böyle biri ahirette de kaybedenlerden (hüsrana uğrayan­lardan) olacaktır."[558]

 

8. Bütün İşlerinde Düzenli Olmak

 

Dava adamının sahip olması gereken özelliklerden birisi de her işini belli bir düzen üzere yürütmektir. Yüklendiğimiz görev büyük gayreti ve ciddi fedakarlıkları gerektiren önemli bir görevdir. Disiplinsizlik ve düzensizlik içinde bu görevin yerine getirilmesi mümkün değildir. Rabbani anlayışı benimsemiş olan dava adamının bütün işlerini ve çalışmalarını belli bir düzene sokması şarttır. Evinde bir düzen olmalı, bürosunda bir düzen olmalı, işinde bir düzen olmalı, zamanı değerlendirmesi belli bir düzene göre olmalı, maddi işlemlerinde bir düzen olmalı.

Böyle bir düzen ve disiplin içerisinde hareket edildiği zaman kişi za­manını ve mal varlığını daha iyi değerlendirme imkanı bulur. Üretimde ve dava yolundaki kazanç miktarında artış olur. Ancak düzensizlik ve disiplinsizlikte bu olmaz. Düzensiz ve disiplinsiz hareket edenler, zamanla­rının, gayretlerinin ve mallarının çoğunu boşa harcarlar.[559]

 

9. Vakti İyi Değerlendirmek

 

Dava adamının sahip olması gereken önemli özelliklerden birisi de vakti iyi değerlendirme konusunda oldukça titiz davranmaktır. Vakit ha­yat demektir. İnsanın üzerindeki görevler ise önündeki vakitten oktur.

Gerçekleştirmeye çalıştığımız dünya çapında bir İslam devleti kur­ma gayesine ulaşılmasının yoğun çalışmaları, gerek candan, gerek za­mandan ve gerekse maldan büyük fedakarlıklar gösterilmesini gerektirdi­ği bir gerçektir. Yüce Allah ile yapılan ve kazanç getirecek olan alışveriş de bunu gerektirmektedir.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor:

"Allah, mü'minlerden karşılığında cennet olmak üzere canlarını ve mallarını satın almıştır."[560]

Mü'min kişinin mal olsun, çalışma gücü olsun, ilim olsun, can olsun, Allahu Teala tarafından kendisine verilmiş olan bütün nimetleri bir ema­net olarak görmesi gerekmektedir. Bütün bunları hiç tereddüde düşmeden hak uğrunda harcayabilmeli, bu nimetlerden bazılarını boşa sarfetme ha­tasına düşmemelidir.

İşte bazı vakitlerin dava yolunda bir iş yapmaksızın boş geçirilmesi de nimeti boşa sarfetme türündendir.

Dava yolunda değişik alanlarda faaliyette bulunmak Yüce Allah'ın bize vermiş olduğu söz konusu nimetlerin en güzel şekilde değerlendiril­mesidir.

Dava yolunda yapılan çalışmaların sadece bir parçasından sözetme-miz, bu konuda ne büyük kazanç sağlamamızın mümkün olduğunu ve dolayısıyla vaktin değerini ortaya koyacaktır.

Resulullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor:

"Allah'a yemin olsun ki, Yüce Allah'ın senin vasıtanla bir kişiyi hi­dayete erdirmesi (doğru yola yöneltmesi), senin için kırmızı develerden daha kıymetlidir."[561]

Mutlu kimse, Yüce Allah'ın kendisini başarıya erdirdiği ve kendisi de vaktini mümkün olduğu kadar çok insana faydası dokunabilecek güzel işlerde değerlendiren kimsedir.

Şüphe yok ki, yeryüzünde Allah'ın dininin hakim kılınmasının yararı bütün insanlığı kuşatacaktır. Bu dinin hakim kılınmasından doğacak ya­rar her tarafa bayılacaktır. Yararı gelecek zamanlan da etkileceğinden, Allah'ın izniyle gelecek nesiller de bu dinin hakim kılınmasından doğa­cak yarardan nasiplerini alacaklardır.

Malını ve Yüce Allah'ın kendisine vermiş olduğu nimetleri İslami faaliyetlerde değerlendiren kimseye de kat kat karşılık ve ecir verilecek­tir.

Nitekim Resulullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmaktadır:

"Kim Allah yolunda bir harcamada bulunursa, onun için yedi yüz kat sevap yazılır."[562]

Durum böyleyken, maddeci anlayışa yenilmiş olanların zamanlarını, mallarını ve sağlıklarını Allah'a isyan niteliği taşıyan işlerde harcadıkları­nı görmekteyiz.

Allah onlara hidayet versin...[563]

 

10. Nefsiyle Cihad Etmek

 

Rabbani anlayışı benimsemiş dava adamının sahip olması gereken özelliklerden birisi de nefsine karşı cihad içerisinde olmaktır. İnsan nef­sinde hem hayra hem de şerre karşı meyil vardır.

Kendini İslam'ın ilkelerine bağlı tutmak ve İslam'ın hidayet çizgisi üzerinde ilerlemek isteyen kişinin nefsini doğru yol üzerinde yürümeye ve her konuda İslam'ın belirlemiş olduğu ölçülere uymaya alıştınncaya kadar nefsiyle mücadele etmesi şarttır. Bu mücadele ile nefsini Allah'ın gadabmı gerektirecek yollardan uzak tutmaya ve bu gibi yollardan nefret etmeye de alıştırmalıdır.

Şair şu beytinde ne kadar da doğru söylemiştir:

"Nefis çocuk gibidir, bırakırsan kendi haline süt emmeyi arzular. Ama sen onu sütten kesersen, o da süt emmeyi bırakır."

Rabbani anlayışa sahip bir mü'min için nefsini İslam'ın ölçülerine ve edep kurallarına uymaya alıştırmanın pek zor olmadığını görmekteyiz. Çünkü o, bunun tamamiyle kendisinin iyiliğine olacağını bilmektedir. O, nefsini İslam'ın prensiplerine ve edep kurallarına uymaya alıştırmakla Yüce Allah'ın vereceği sevabı ve O'nun rızasını kazanacağını umar.

Dolayısıyla böyle Rabbani anlayışı benimsemiş olan mü'minlerin sü­rekli nefisleriyle cihad halinde olduklarını görürüz. Ama kendini nefsinin arzularına kaptıran kimseyi, nefsi helake ve tehlikeli hallerin içine sürük­ler. Böyle biri hem dünyada hem de ankette kayba uğrar. Böyle bir kimse özellikle kendisim Allah'a karşı gelmekten alıkoyacak olan ve sürekli önünde durması gereken Rabbani engeli ortadan kaldırmış olur.[564]

 

Rabbaniliğin Müslümanın Hayatındaki İzleri

 

Davet yolu, yolların en önemlisi ve en büyüğüdür. Bu yol, bu dinin devletini ve hilafetini yeniden tesis etmek suretiyle yeryüzünde Allah'ın dinini hakim kılmak olarak ifade edilen en büyük ve en önemli gayeye doğru giden yoldur. İşte bu yol üzerinde ilerlerken gerek fertler ve gerek­se cemaatler birbirinden farklı şartlarla ve durumlarla karşı karşıya gele­ceklerdir. Bütün bu durumlar ve şartlar karşısında belli bir takım Rabbani ölçülere uyulması ve ilerleyişin ona göre bir düzene konulması gerekir. Aksi takdirde çeşitli aksamalar, yanılgılar, görüş ayrılıkları, bölünmeler, tartışmalar ve başarısızlıklar olacaktır.

Dava elemanı ve inancının askeri olan Müslüman fert, İslami oluşu­mun her aşamasında yapıtaşı niteliği taşıdığına göre kadın olsun erkek ol­sun bütün Müslüman fertlerin samimi bir Rabbani anlayış üzere hareket etmeleri gerekir. Rabbani bir Müslüman ailenin oluşturulması buna bağlı­dır. Rabbani bir Müslüman toplum da Allah'ın izniyle, İslam devletinin ve hilafetinin kurulması işini gerçekleştirecek İslami yönetimin zemini olacaktır.

Müslüman fert, hayatının her alanına Rabbaniliği hakim kılabilmelidir. Kendisine örnek olarak, Rabbaniliğin zirve noktasında bulunan Resulullah (a.s.)'ı almalıdır. Kendisini Resulullah (a.s.)'ın hidayet çizgisini iz­lemeye, hayatının bütün işlerinde onun sünnetine ve tavsiyelerine göre hareket etmeye zorlamalıdır. Anne babasıyla, aile fertleriyle, komşularıy­la, eşiyle ve çocuklarıyla ilişkilerinde Allahu Teala'nın ve Resulullah  (a.s.)'ın koymuş olduğu prensipleri gözetmelidir. Başkalarına karşı güzel bir örnek olmalıdır. İyiliği emir ve kötülükten alıkoyma (emri bilma'ruf ve nehyi ani'lmünker) görevini yerine getirmelidir. İnsanları hikmet ve güzel öğütle hakka davet etmelidir. Bu görevini yerine getirirken de hiç bir kınayanın kınamasından korkmamalıdır.

Yüce Allah İslam ümmetini hayırlı bir ümmet olarak övmüş ve bu ümmetin en dikkat çekici özelliğinin iyiliği emir ve kötülükten alıkoyma olduğunu bildirmiştir.

Ayeti kerimede şöyle buyuruluyor:

"Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsanız ve Allah'a iman edersiniz."[565]

Ama öte yandan Yüce Allah, İsrailoğullarından küfre düşenleri işle­mekte oldukları herhangibir kötülük konusunda birbirlerini uyarmadıklarından dolayı Hz. Davud (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.)'nın diliyle lanetlemiştir.

Dava yolunda ilerlerken kardeşlik, başkalarını kendi nefsine tercih ve Allah için sevgi anlayışı ile hareket edilmelidir. Bu anlayış, dava için çalışanları birbirlerine bağlayan çok kuvvetli bir bağdır.

İmanın ve Rabbaniliğin, anılan üstün özelliklerin ve güzel sıfatların kazanılmasında ve kazanıldıktan sonra da korunmasında büyük etkisi vardır. Şeytanın yanıltmaları sonucu maddi sebeplere veya daha değişik sebeplere da yanılarak söz konusu güzel özelliklerin kaybedilmesini iman ve Rabbani anlayış önler.

Sözü doğru olan Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Mü'min erkeklerle mü'min kadınlar da birbirlerinin dostudurlar."[566]

Allah Resulü (a.s.) de şöyle buyuruyor:

"Mü'minler birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada ve birbirleri­ne merhamet etmede bir beden gibidirler. Bedenin bir organı rahatsız olduğunda uykusuzluk ve ateş yönünden diğer organları da onunla bir­likte hareket ederler."[567]

Dava uğrunda Rabbani anlayışla faaliyette bulunanları sahip olduk­ları Rabbani anlayış, aralarında çıkan herhangi bir fikir ayrılığını veya anlaşmazlığı Allah'a ve Resulullah (a.s.)'a götürmeye yöneltir. Böyleleri kendilerini tamamen hakka teslim ederler ve kendi nefislerine ve kişisel arzularına herhangi bir pay, özel bir hak tanımazlar. Mü'minlerin birbirle­ri ile ilişkilerini belirleyen ayeti kerimelerde, üzerinde durulan özellikleri kendilerinde gösterirler.

Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da kafir­lere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler."[568]

"Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah'ın kendilerini sevdiği ve onların da Allah'ı sevdiği iman edenlere karşı al­çak gönüllü, inkarcılara karşı güçlü, Allah yolunda cihad eden, kınaya­nın kınamasından korkmayan bir millet getirir."[569]

"Ancak iman edip salih amel işleyenler birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabırlı olmayı tavsiye edenler bunun dışındadır."[570]

"Onlar bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcamada bulunur­lar. Öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik ya­panları sever."[571]

"İçinizde lütuf ve servet sahibi olanlar yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek için yemin etmesinler. Affetsin­ler, geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz! Allah bağışla­yandır, merhametli olandır."[572]

"Düşmandınız, Allah kalplerinizin arasını uzlaştırdı da O'nun nime­ti sayesinde kardeş oldunuz."[573]

Resulullah (a.s.)'ın hadisi şeritlerinde de mü'minlerin birbirlerine karşı tutumlarının nasıl olması gerektiğinden söz edilmektedir. Bunlardan birisinde şöyle deniliyor:

"Mü'min, mü'minin aynasıdır"[574]

Resulullah (a.s.) bir başka hadisi şerifinde de şöyle buyurmuştur:

"Sizden birisi kendisi için arzuladığını kardeşi için de arzulamadık­ça (gerçek anlamda) iman etmiş sayılamaz."[575]

Konuyla ilgili bunların dışında da pek çok hadisi şerif bulunmakta­dır.

Rabbani kimlik kazanmış dava adamı sabırlı, tahammüllü ve kararlı olur. Engelleri aşarak ilerlemesine devam eder. Tembellikten ve çarpık yollara girmekten kaçınır. Onu böyle davranmaya imanı, Allah'a olan gü­veni, Yüce Allah'ın vereceği sevap ve nimetler konusundaki ümidi teşvik eder.

Daha önceki bölümlerde Rabbaniliğin, zorluklar ve musibetler karşı sında nasıl bir fonksiyonunun olduğundan söz etmiştik.

Yol ne kadar uzun sürse de ve önüne ne kadar çok engel çıksa da Rabbani anlayışa sahip birisi ümitsizliğe kapılmaz. Batıl düşünce, maddi gücünü ne kadar artırsa da Rabbani anlayışa sahip olan dava adamını ümitsizliğe düşüremez.

Batıl yok olacaktır. Rabbani anlayışa sahip mü'minler ise Yüce Al­lah'ın yardımından destek ve güç alırlar.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor:

"iman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkar edenler ise şeytan yolunda savaşırlar. Şeytanın dostlarına karşı savaşın. Esasta şeytanın hilesi zayıftır."[576]

"Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır, inkar edenlerin ise dostları azgın putlardır. Onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler, işte onlar cehennemliklerdir, onlar orada te­melli kalacaklardır."[577]

Rabbani kişiliğe sahip bir mü'min batıla karşı mücadelede zaafa düş­mez, gevşemez ve boyun eğmez.

Yüce Allah şöyle buyuruyor;

"Nice peygamberler vardır ki kendileriyle beraber bir çok erenler çarpıştılar. Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zayıflık gös­termediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever."[578]

"Başına gelene sabret. Doğrusu bunlar azmedilmeye değer işler­dir."[579]

Rabbani kimlik kazanmış olan dava adamı cihadın, Allah düşmanlannın önlerine geçilebilmesi ve Yüce Allah'ın davetinin insanlara ulaştırıl­masını Önleyen engellerin ortadan kaldırılabilmesi için kıyamete kadar geçerli bir farz olduğunu bilir.

"Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din tamamiyle Allah'ın oluncaya kadar Allah yolunda savaşın."[580]

Bundan dolayı Yüce Allah ile yapmış olduğu kazanç getirecek alış­veriş anlaşmasını (akdini) uygulamaya koyar.

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Allah mü'minlerin mallarını ve canlarını karşılığı cennet olmak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülür­ler.[581]

Rabbani kişiliğe sahip rnü'min kişinin, bu çok kârlı alışveriş anlaş­masını tamama erdirebilmesi için mü'minlerin özellikleri olarak anılan bütün özellikleri kazanması gerekir.

Burada maddeciliğin, insan hayatında kişiyi dünyaya bağlayan cazi­beleri ve ağırlıkları temsil ettiğini hatırlatmamız gerekir. Maddeci anlayı­şın üstün tuttuğu dünyalıklar ve zevkler, kişinin dünyaya daha çok ağırlık vermesine, adeta elde ettiği varlıkların sonsuz olarak elinde kalacağı inancına kapılmasına vesile olur. İşte bu durumdaki bir kimse Allah yo­lunda cihad etmeye çağrıldığı zaman bu çağrıya cevap vermez. Bundan dolayı da Yüce Allah katında acıklı bir azabı hakeder.

Aşağıdaki ayeti kerimeler burada anlatmaya çalıştığımız durumun mahiyetini gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

"Ey iman edenler! Size ne oldu ki 'Allah yolunda savaşa çıkın' den­diği zaman yere çöküp kaldınız. Ahireti bırakıp dünya hayatına mı razı oldunuz. Oysa dünya hayatının geçimi ahirete göre pek az bir şeydir. Eğer savaşa çıkmazsanız. Allah size can yakıcı azapla azab eder ve yeri­nize başka bir millet ge tirir. O'na bir şey de yapamazsınız. Allah her şe­ye kadirdir."[582]

Yüce Allah, münafıkların cihad hakkındaki konuşmalarından da şu şekilde söz etmektedir:

"Allah'ın peygamberine uymayıp da savaştan geri kalanlar oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi. 'Sıcakta savaşa çıkmayın' dediler. De ki: 'Ce­hennem ateşi daha sıcaktır'. Keşke bilselerdi."[583]

Buna karşılık Rabbani anlayış sahiplerinin, Resulullah (a.s.) kendile­rine cihad yolculuğunda binecekleri binek bulamadığından dolayı cihaddan geri kaldıklarında gözleri yaşla dolmuştu.

"Güçsüzlere, hastalara ve sarfedecek bir şeyi bulunmayanlara Al­lah ve peygamberine bağlı kaldıkları müddetçe sorumluluk yoktur, iyi davrananlara sorumluluk olmaz. Allah bağışlayandır, merhamet eden­dir. Binek vermen için sana geldiklerinde 'Size binek bulamıyorum' dedi­ğin zaman sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dö­kerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur."[584]

Rabbani kimlik taşıyan mücahidin Allah yolunda şehid olmayı iste­mesi ve arzulaması gerekir.

Resulullah (a.s.) hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur:

"Şehid olmayı samimi bir şekilde isteyen kimse fiilen şehid olmasa da kendi sine şehid sevabı verilir."[585]

Resulullah (a.s.)'ın bir başka hadisi şerifinde de şöyle buyurulmaktadır:

"Kim gönlünden, samimi olarak şehid olmayı isterse yatağında ölse bile Yüce Allah onu şehidlerin derecesine çıkarır."[586]

Kendilerinde maddeci anlayış, Rabbani anlayışa baskın olanların Rabbani anlayışa sahip Müslümanların aksine dünyayı çok sevdiklerini görmekteyiz. Rabbani anlayışa sahip Müslümanın ise en büyük gayesi Allah yolunda şehid olmaktır.

Burada çok önemli bir noktaya temas etmek istiyoruz. Bu da Allah için halis bir niyet beslenilmesi yani Allah'ın rızasını kazanmak dışında bir gaye beslenilmemesidir.

Mü'minin cihaddaki gayesi yalnızca Allah'ın sözünü (dinini) en yüce kılmak olmalıdır. Bunun yanısıra İslam'a göre savaşın kurallarını, ölçüle­rini ve hükümlerini öğrenmesi gerekir. Müslümanlar cihadlarında merhametlidirler, aşırıya gitmez, taşkınlık etmezler. Karşı taraftan ele geçirdik­lerinin organlarını kesmek gibi hareketler yapmazlar, hırsızlık etmezler, uğradıkları yerlerin mallarını yağmalamazlar, kadınların namuslarına tecavüz etmez, mahremiyetlerine dokunmazlar. Müslümanlar barış esnasın­da barışın kurallarına en güzel şekilde uyan kimseler oldukları gibi savaş esnasında en olgun davranan kimselerdirler.

Rabbani kimliğe sahip dava adamı, malını Allah yolunda sarfeder.

Resulullah (a.s.) bizi buna teşvik ederek şöyle buyurmuştur:

"Kim Allah yolunda bir harcamada bulunursa onun için yedi yüz kat sevap yazılır."[587]

Rabbani anlayış sahipleri, cihadlarında sabır ve sebat örneğidirler. Birliklerini korumaya oldukça özen gösterdikleri gibi ayrılığa, kendi içle­rinden kavgalara düşmekten de son derece sakınırlar.

Bu konuda Yüce Allah'ın şu ayeti kerimesine göre hareket ederler:

"Ey iman edenler! Bir (savaşta) bir (düşman) topluluğu ile karşı karşıya geldiğiniz zaman kararlılık gösterin ve Allah'ı çokça anın ki ba­şarıya erişesiniz. Allah'a ve peygamberine itaat edin. Aranızda çekişme­yin. Yoksa korkar, başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin. Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.."[588]

Allahu Teala bir başka ayeti kerimesinde de şöyle buyurmaktadır:

"Doğrusu Allah kendi uğrunda kenetlenmiş bir duvar gibi sıra ha­linde savaşanları sever."[589]

Rabbani mücahidler hıyanet etmez, yaptıkları anlaşmalara uyarlar. Zafer heyecanı ve üstünlük elde etmiş olmanın verdiği neşe, onları ada­letten ayrılmaya veya insanların" haklarını çiğnemeye yahut başkalarını köleleştirmeye yöneltmez. Zaferi kendi başarıları olarak değil de Yüce Allah'ın yardımı ile gerçekleştirilmiş bir başarı olarak görürler. Resulullah (a.s.)'ın Mekke'ye zafer kazanmış olarak girerken göstermiş olduğu alçak gönüllüğü hepimiz bilmekteyiz. İleride de zikredeceğimiz üzere Resulullah (a.s.), kendisini Mekke'den çıkarmış olan müşrikleri, orayı fethettiği zaman affetmiştir.

Müslümanlar bir savaşta herhangibir sebepten dolayı yenilgiye uğratılsalar da hemen düşmana tümüyle teslim olmaz, gevşekliğe düşmeden ve üzüntüye kapılmadan cihadlarını sürdürürler. Bu arada geleceklerinde yenilgiye düşmelerine sebep olan durumları telafi amacıyla gelişmelerden ders çıkarırlar.

Bu konu ile ilgili olarak, Uhud Savaşı yenilgisinden sonra şu ayeti kerimeler inmiştir:

"Gevşemeyin, üzülmeyin. İman etmişseniz mutlaka en üstünsünüzdür. Eğer siz bir yara aldıysanız, şüphesiz karşı taraf da benzeri bir yara almıştır. Bu günleri biz insanlar arasında çevirip duruyoruz. (Bazen bir tarafın ve bazen de diğer tarafın lehine çeviriyoruz). Allah böylece iman edenleri ortaya çıkarmakta ve aranızdan şahitler edinmektedir. Allah za­limleri sevmez. Yine Allah böylece iman edenleri arındırmakta ve kafir­leri mahvetmektedir. Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri ve sabre­denleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?"[590]

Bunlar dava erinin ve inanç askerinin dava yolunda ilerlerken geçe­ceği aşamalarda ve karşılaşacağı gelişmeler karşısında gözetmesi gereken ölçülerden bazılarıdır.

Yüce Allah'tan bizi davası yolunda zafere ve dini yeryüzüne hakim kılmaya layık eylemesini dileyerekten bu sayılan ölçülere uymaya çalışa­lım.[591]

 

Duygusal Yönden Rabbanilik İle Maddeciliğin Karşılaştırılması

 

Rabbani kimlik kazanmış olanlar mutluluğu, kendilerinin sahip ol­dukları doğru inancı ve güzel düşünceleri diğer insanların da benimseme­lerinde görürler. Kendilerini sadece bu inancı temiz kaynağından alıp in­sanlara ulaştıran ve onların anlayabileceği tarzda kendilerine anlatan birer vasıta olarak düşünürler. Bundan dolayı kendilerinde bir üstünlük görme­dikleri gibi başkalarından herhangi bir karşılık veya teşekkür de bekle­mezler.

Çünkü onlar bu doğru inancı etrafa yayarken Yüce Allah'a kulluk et­tiklerini düşünmekte ve O'nun sevabını ummaktadırlar. Bu hidayetin ter­temiz kaynağı ile ilişki içerisinde olma şuurunun vermiş olduğu mutluluk da kendilerine yeter.

Rabbani anlayışa sahip bir Müslüman, Müslüman olmayan birine düşmanlık hissi ile değil acıma duygusu ile bakar ve Yüce Allah'ın onun kalbini İslam'a açmasını, böylelikle onun da kendisiyle birlikte büyük iyi­liğe (hayıra) ulaşmasını, sapıklıktan ve Allah'ın azabından kurtulmasını arzular. İşte Resulullah (a.s.) da bu duyguya sahipti.

Yüce Allah ayeti kerimesinde O'nun hakkında şöyle buyuruyor:

"Ey Muhammed! Bu söze iman etmeyenlerin ardından üzülerek ne­redeyse kendini mahvedeceksin."[592]

Resulullah (a.s.) da bizi, insanları doğru yola yöneltmek için çalısmaya teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Allah'a yemin olsun ki, Yüce Allah'ın senin vasıtanla bir kimseyi hidayete erdirmesi (doğru yola eriştirmesi) senin için kırmızı develerden daha hayırlıdır."[593]

Maddeciler ise mutluluğun bu türünden mahrumdurlar. Onları hare­kete geçiren unsurlar maddi değerlerdir. Sahip oldukları inanç ilkelerini de sırf maddi amaçlar dolayısıyla ve kişisel çıkarlar elde etmek için ya­yarlar. Bu gayelerine ulaşamadıklarında da gayretleri söner, ümitsizliğe düşerler. Onlar en azından yaptıkları çalışmalar dolayısıyla başkalarından karşılık ve teşekkür beklerler.

Maddeciler, insanların geçmişte imkanlarının yetersizliği ve zayıf lıkları sebebiyle kendisinin yardımını isteyecekleri bir ilaha sığınma ge­reği duydukları ancak modern maddi imkanların geliştirilmesinden sonra artık bir ilaha sığınma gereği duymalarına mahal bırakmayacak bir güce ulaştıkları düşüncesindedirler.

Bazı maddeciler Allahu Teala'nın gücünün büyük olduğunun kabul edilmesinin insanın değerini düşürdüğü inancını taşımaktadırlar. Bunlar adeta Allah ile insanı bu alemde yücelik ve güç konusunda birbirleri ile yarışan iki rakib olarak görüyorlar.

Onlar ilahlarının varlığını inkar etmekle yahut kafalarında o ilahın derecesini düşürmekle kendilerinin değerlerini artırdıklarını sanmakla büyük bir yanlışın içine düşüyorlar.

Rabbani anlayışa göre ise, biz Allahu Teala'nın yüceliğini ne kadar iyi anlarsak bizim de yüceliğimiz o ölçüde artar. Çünkü ancak o zaman çok yüce bir ilah tarafından yaratılmış olduğumuzu anlarız.

Rabbani anlayışa sahip birinin gücü ne kadar artarsa Allahu Teala'nın yüceliğini, büyüklüğünü de o derece iyi anlar. Çünkü o sahip oldu­ğu bu kuvveti kendisine verenin Yüce Allah olduğunu bilmektedir.

Allah'ın yüceliğine iman edenler, bu inançlarından dolayı kendilerin­de bir zayıflık ve aşağılık duygusu hissetmezler. Bilakis kendilerinin bü­tün bu alemi kuşatan yüce güçlere dayandıklarını hissetmekle kendilerin­de bir üstünlük ve değer görürler. Onların imanlarında kendilerine yüce­lik ve güç kazandıran bir unsur vardır.

Ancak bu, kendilerini balon gibi şişirenlerde bulunmaz. Bu gibilerin bedenlerinde oluşturdukları şişkinlik, gözlerinin önünü kapattığından do­layı varlıklar aleminin değişik ufuklarını görmekten uzak kalırlar.

Maddeciler ve laik anlayış sahipleri, özgürlüklerden söz ettiklerinde önlerindeki gelenek, örf, insani değer ve yükümlülükler gibi bütün engel­lerin kaldırılmasını kastederler. Böyle bir özgürlük sadece göz doldurucu bir özgürlüktür.

Çünkü bu özgürlük, insanın kendi hayvani duygularına ve zevkleri­ne boyun eğmesi, bunlara kul olması demektir. Kişi böyle bir özgürlüğe sahip olmakla, haya, onur, kişilik gibi hiç bir engel tanımadan sadece içindeki hayvani arzuları tatmin etmeye çalışır. Bu tamamen arzulara ve şehevi hislere teslim olmak, onlara boyun eğmektir. Bu durumdaki biri, insandan çok hayvana yakın olur. Belki bazı hayvanlar bu durumdaki bir insandan daha çok haya ve utanç duygusuna sahip olurlar.

Rabbanilik de insanı özgürlüğe çağırır. Ama özgürlüğü, aşağılıktan, zaaftan, baskıdan, ağır hayvani zincirlerden kurtulmak olarak görür. Özgürlüğe insanı insan yapmak için çağırır.

Rabbanilik insan için, insani zorunluluklar karşısında izleyeceği bir yol ve bir metod belirler. Rabbani anlayış, bu yol ve metodu belli bir dü­zene sokar ve yüce tutar. Basit bir takım sebeplerden dolayı hemen bu zorunluluklarla ilgili uygulamalara başvurulmasına izin vermez. Rabba­nilik aşağılık, zaaf ve korku duygularının öne çıkarılmasına da izin ver­mez. Bunun yerine insana yücelik, güç ve cesaret kazandırır.

İnsandaki Rabbani yön ona rahatlık ve sevinç hissi verir. Bunun yanı sıra başkalarının gönüllerine de rahatlık, ümit, memnuniyet ve yücelik duygularını uyandırma gücü kazandırır.

Bu, kaynağı Rabbanilik olan müstesna bir semavi lezzettir. Bu lez­zetin insandaki ürünü de sevgi, herhangibir karşılık veya teşekkür beklemeden başkaları için iyilik isteme duygusudur.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor:

"Yoksula, yetime ve esire O'nun sevgisi için yemek yedirirler. 'Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve teşekkür bek­lemiyoruz' derler."[594]

Onlar, Yüce Allah'ın kendilerini başkalarına böyle iyilikte bulunma­ya muvaffak kıldığını düşünerek Allah'ın kendilerinin üzerinde büyük bir lütfunun olduğuna inanırlar.

Maddeciler ise karşılığında kendilerinin de maddi bir çıkarlarının olacağı ümitlen olmadığı zaman başkalarına iyilikte bulunmazlar. Bunun yanısıra insanların kendilerini övmelerini isterler ve böyle bir övgüden dolayı da çok sevinirler. Hatta bazen yapmamış oldukları işlerden dolayı bile övülmelerini arzularlar.

Arzularına göre yaşayan bir maddeci için hayat oldukça kısa ve de­ğersizdir.

Onun için dünya hayatı, hayatın yorgunluğunu duymaya başladığı an başlar ve sınırlı ömrünün bitmesiyle biter. Maddeci için hayatın değeri de yaşadığı sürece elde etmiş olduğu basit dünyalıklar kadardır.

Belli bir anlayış ve inanç üzere yaşayan Rabbani kimlik sahibi biri için ise hayat gayet uzundur ve derin bir anlam taşımaktadır.

Onun için hayat insanlık tarihinin başlamasıyla birlikte başlar ve yeryüzünden ayrılmasından sonra bile devam eder. Böyle biri, benimse­miş olduğu anlayış için yaptığı çalışmanın etkisinin, Allah'ın izniyle ken­disinden sonra da devam edeceğini ve kendisinin yaptıklarının daha ön­cekilerin aynı anlayış doğrultusunda yürüttükleri faaliyetler zincirine bir halka ekleyeceğini düşünür. İşte o zaman ömrünün birkaç kat katlandığı­nı hesab eder.

Yüce Allah'ın kulları için seçmiş olduğu bu dinin getirdiği anlayış­tan daha yüce bir anlayış olabilir mi?

İslamın devletini ve hilafetini te'sis etmek suretiyle Allah'ın dini ni yeryüzüne hakim kılmanın etkileri, yeryüzünün her tarafına yayılmak su­retiyle bütün insanlığa ulaşacağı gibi, belli zaman süreci içinde devam edeceğinden gelecek nesillere de ulaşacaktır.

Dolayısıyla Allah'ın dinini yeryüzü ne hakim kılma amacı doğrultu­sunda faaliyette bulunanların herbirinin ömrü birkaç kat artacaktır.

Bundan dolayı şehid önder Hasan el-Benna (rh.a.) şöyle söylemiştir:

"Davet (dava) yolu tek bir yoldur. Bu yol, daha önce Resulullah (a.s.)'ın, O'nun ashabının ve onlardan sonra diğer davetçilerin izlemiş olduğu yoldur. Biz de Allah'ın yardımıyla bu yolu izlemekteyiz. Bu yol, iman, amel, sevgi ve kardeşlik yoludur..."[595]

Rabbani anlayış müslümamn kalbine yerleştiğinde, onun kalbindeki sevgi, merhamet ve iyilik tohumları yeşermeye Daşlar. İnsanlarla herhan­gi bir zorluğa düşmeden, nefsani bir rahatsızlık duymadan ilişki kurabilir. Başkalarına yaltakçılık etme ihtiyacı duymaz. Bunun yanısıra kalbinde başkalarına karşı bir kin ve kıskançlık da bulunmaz. Onların hatalarına sabretmek de onun için zor olmaz.

Çünkü o insanları sahip oldukları iyiliklere ve güzel karak terlere göre değerlendirir ve bütün bunların, Yüce Allah'ın onlara ihsanı olduğu­nu bilir. Kendilerindeki zayıf durumlardan dolayı da onlara acır, onların bu gibi zaaflarını kullanarak üzerlerinde bir üstünlük elde etmeye çalış­maz. Yanlışlıklarını yumuşak bir tavırla (hilimle), kötülüklerini de iyilik­le karşılar. Kendi nefsi için bir şeye kızmaz.

Ancak onları bu hatalarından ve kusurlarından kurtarmak için kendi­lerine yardım etme arzusu ile bir şeyler yapmaya çalışır.

Sözü doğru olan Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"İyilik ile fenalık bir değildir. Ey iman etmiş olan kişi, sen fenalığı en güzel şekilde sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kişi­nin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün. Bu ancak sabredenlere veri­len bir ihsandır. Bu ancak o büyük hazzı tadanlara bir lütuftur."[596]

Evet. Bu şekilde davranmaya ancak sabırlılar ve Rabbani anlayıştan ve ruhi yücelikten büyük nasipleri olanlar güç yetire bilir.

Ancak maddecilerdeki dünyalık elde etme hırsı ve mal sevgisi aşağı­lığa ve yaltakçılığa yöneltir. Bir takım kişisel maddi çıkarlar elde etmek ama cıyla kendilerini ayak altına düşürür ve başkalarına karşı yaltakçılık eder ler.

Bunun yanısıra onlarda mal ve mevki sahiplerine karşı bir kin ve ha­set vardır.

Maddeciler aynı zamanda maddi yönden kendilerinden daha aşağı seviye de olanlara karşı üstünlük taslarlar. Sahip oldukları maddi varlık­ların Yüce Allah'ın kendilerine bir ihsanı olduğunu düşünmezler. Bunları kendi güçleriyle ve sahip oldukları bilgilerin sayesinde yahut başkaları­nın hatalarına sabretme güçleriyle elde ettiklerini ileri sürerler.

Köklü Rabbani kaynakla bağlantıları olan Rabbani kimlik sahipleri, dış görünüş itibariyle birbirlerinden farklı olan şu varlıklar alemini mey­dana getiren parçaların özde bir olduklarını ve insan hayatının değişik yönlerinin de özde birlik (vahdet) üzere olduğunu bildiklerinden dolayı bunlardan hiçbirisini küçümsemezler.

Rabbani kimlik sahipleri, yüksek bir ruhi enerjiye sahiptirler ve kut­sal kandilin taşıyıcısıdırlar. Bu kandilin oluşturduğu sıcaklıkta bütün bilgi parçaları erir ve ancak yüce hedefe doğru giden yol aydınlanır.

Her biri belli bir meslekte kendini kabul ettirmiş olan bu kişiler, bü­rolarında, işyerlerinde ve fabrikalarında ibadetlerini yerine getirirler ve hayatlarını Allah yoluna adarlar. Ruhunu Allah'a teslim etmiş bir kul şuu­ru ile ve gayet sevinçli ve rahat bir şekilde kulluk görevlerini yerine geti­rirler.

Köklü (asil) Rabbani kaynaktan uzak olan maddecilerin ise basiret­leri (anlayış kabiliyetleri) körelmiştir. Onlar dış görünüşleri birbirinden farklı olan unsurlar arasında bir çatışma olduğuna inanırlar. Din adına il­me karşı, ilim adına da dine karşı savaş açarlar. Tasavvufi inanca ve zühd anlayışına sahiplenerek bu yolla mücadeleci ve hareket yanlısı ruhu kü­çümsemeye çalışırlar. Kendileri ise tam bir istikrar, oturaklı bir anlayış üzere değildirler. Mevcut güçlerin tümünün varlıklar alemine hükmeden ve tek kaynaktan doğan diğer güçlerden farklı olduğunu düşünürler.

Rabbani kimlik sahibi olan kişi, varlıklar alemi ile ve Allah'ın yara tıkları ile içice bir hayat sürer.

Çünkü Yüce Allah'ın bu dünya hayatı için belirlemiş olduğu hayat nizamına uymaktadır.

Üstün gaye, ancak Rabbani anlayışın kuşatmış olduğu üstün meziyet sa hibi kalpte yer tutabilir. Böyle bir kalbin üstün gayesini gerçekleştir­mek için basit, aşağılık bir vasıtaya başvurması mümkün değildir. O, ga­yeye ulaşmak için çeşitli vasıtalara başvurmasının da bizzat Allah'a iba­det anlamı taşıdığını dolayısıyla bu ibadetinin de kabule değer, üstün me­ziyetli bir ibadet olması gerektiğini bilir.

Maddecilerin bütün gayeleri madde ile ilgili ve kişisel çıkarlar çev­resinde olduğundan dolayı kendilerini amaçlarına ulaştıracak olduktan sonra hangi vasıta olursa olsun kullanmaktan çekinmezler. Basit, aşağılık ve başka larına zarar verici vasıtalar da olsa kullanırlar. Bu anlayış açısın­dan genelde yahudiler ve özelde Siyonistler gayet açık bir örnektir. Mad­decilerin tümü makyavelist anlayışa sahiptir. Yani onlara göre amaç aracı meşru kılar. Makyavelist anlayışa göre asıl olan amaca ulaşılmasıdır. Amaca ulaştıracağı ümit edildikten sonra hangi araç olursa olsun kullanılabilir.

Rabbani kimliğe sahip kişi bütün işlerin, şanı Yüce olan Allah'ın elinde olduğunu bilir. Dolayısıyla sadece meşru olan yani yasak olmayan yollara başvurur. Bunun ötesine geçmez. Daha sonra Allah'a tevekkül eder ve her şeyiyle Allah'a teslim olur. Uygun olan sebeplere başvurduk­tan sonra Yüce Allah katından gelen takdire de razı olur ve arzuladığı gi­bi olmasa da, Allahu teala'nın kendisi için seçmiş olduğu her şeyin kendi iyiliğine olduğuna inanır.

Çünkü Yüce Allah, ona neyin yarar, neyin zarar getireceğini daha iyi bilmektedir.

Nitekim Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyurmaktadır:

"İhtimal ki hoşlanmadığınız bir şey sizin iyiliğine olabilir. Ve yine sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüze olabilir. Siz bilmezsiniz Alah bilir."[597]

"Allah'a güvenen kimseye O yeter. Allah buyruğunu yerine getiren­dir. Allah her şey için bir ölçü var etmiştir."[598]

Maddeci kişi ise arzuladığı işleri gerçekleştirme konusunda elindeki maddi imkanlara bakar. Hiçbir engel tanımadan bütün yollara ve bütün sebeplere başvurur. Bir başarıya ulaştığı zaman da bunu tümüyle kendi başarısı olarak görür.

Bunun Yüce Allah'ın kendisine bir ihsanı olduğunu aklına getirmez.

Nitekim Karun da şöyle söylemişti:

"Karun: "Bu servet ancak bende mevcut bir ilimden ötürü bana ve­rilmiştir' demişti."[599]

Maddeci kişi başarısız olduğu ve elindeki maddi imkanların kendisi­ne yeterli olmadığı zaman da karamsarlığa ve ümitsizliğe kapılır. Bu ka­ramsarlık ve ümitsizlik yüzünden o kadar sıkıntıya düşer ki, dünya ona dar gelmeye başlar ve intihara bile teşebbüs edebilir.[600]

 

Rabbanilik Hakettiği Yeri Almalıdır

 

Maddeciliğin insanlık hayatında ne gibi aşırılıklara ve taşkınlıklara yol açtığı, kişilerin şahsiyetlerinde, ailelerde, toplumlarda ve vatanlarda ne gibi yıkımlara sebep olduğu gayet açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. İn­sanlığın bütün bu tür taşkınlıklar ve yıkımlar karşısındaki sabır ve taham mülü fazla uzun sürmeyecektir.

Dolayısıyla mutlaka bir kurtuluş yolu ve ilaç araması gerekmektedir. Kurtuluş yolunu ve ilacı ise hak din olan İslamiyetin ve onun insanı yü­celten Rabbani metodunun dışında hiç bir yerde bulamayacaklardır. Bu din ve onun Rabbani çizgisi rahmete ve adalete çağırmakta ve bedenin is­tekleri ile ruhun istekleri arasında bir denge kurmaktadır. Böylelikle hem dünya ve hem de ahiret mutluluğunu gerçekleştirmektedir.

Allah'ın izniyle, Müslüman toplumlarımızda insanlarımızın İslam'ı anlamaya, prensiplerine uymaya çalışmalarıyla bir değişimin gerçekleş­meye başladığını hissediyoruz. Kız olsun erkek olsun gençlerimiz arasın­da gördüğümüz şu İslami uyanış ve Müslüman halklarımızın, gölgesinde güvene ve huzura kavuşacakları, toplumsal güveni, özgürlüğü ve adaleti sağlayacak olan İslam şeriatının hükümlerini uygulamaya koyacak rejimler istemeleri bunun delilidir.

Bunun gibi İslam ümmetinin bünyesinde bu ümmeti içinde bulundu­ğu gafletten uyandıracak, düşüşünden kaldıracak genç ve canlı bir ruhun harekete geçtiğini görüyoruz. Öte yandan din aleyhtarı komünist ideoloji­nin baskısı altında yaşamakta olan halklarda da bir canlanma dikkatimizi çekiyor. Hatta bu halklar komünist yönetime karşı ayaklanmalar başlatmış ve bu yönetime karşı olduklarını ortaya koymuşlardır. Bu hareketle­rin ve ayaklanmalarının sebeplerinden bazıları maddi bazıları manevidir. Üretim düzeyinin düşmesi, bunun gerek kişilerin gerekse ailelerin ekono­mik durumlarını etkilemesi, insanların sıkı bir cendereye alınmaları ve sürekli baskı altında tutulmaları, özgürlüklerin kaybedilmesi bu sebepler­den bazılarıdır.

Ancak gerek komünist ideolojiden kaçanlar ve gerekse maddeci Batı dünyası, ruh ile bedenin birbirinden ayrı olarak ele alınması sebebiyle maddeciliğin ateşi içine düşecekler ve bu da kendilerinde ruhi bir susuz­luğa, şaşkınlığa, üzüntüye, psikolojik sıkıntıya ve manevi çöküşe yol aça­caktır. Bunun arkasından ahlaki çöküntü, fikri sapmalar ve cinayetler, çe­şitli toplumsal krizler, işsizlik ve faizci düzenin yıkıcı etkilerinin yol aça­cağı ekonomik sıkıntılar ortaya çıkacaktır.

Ancak başta Yüce Allah'ın lütfü sonra ortaya çıkan şu İslami hareket lerin etkisiyle ve insanları Allah yoluna çağıran davetçilerin çalışmalarıy­la İslam ümmeti bu oyuna ve bu sinsi saldırıya karşı durdu.

Böylece İslam ümmetinin bedenindeki ruh yeniden canlanmaya baş­ladı. Bunun sonucunda şu maddeci akım, yerini Rabbaniliğe ve dindarlık ruhuna bırakmak üzere yavaş yavaş geri çekilmeye başladı. Yüce Al­lah'ın bütün bu gayretlere destek vereceği konusunda taşıdığımız büyük ümit, bizim ve davalarına bağlı bütün Müslümanların gönüllerini doldur­maktadır. Bu itibarla dünyanın yeniden Müslümanların yönetimine geçe­ceğinden ve bütün toplulukların "Bizi bu yola eriştiren Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz bu yolu bulamazdık."[601] diye haykıracağından ümitliyiz.

Bu bir hayal değildir. Ancak doğru olan tarihin hükmüdür.

Şanı yüce olan Allah şöyle buyuruyor:

"Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. İnkarcılar ne kadar istemeseler de Allah nurunu (dinini) tamamlayacaktır. Putperestler istemese de dinini bütün dinlerden üstün kılmak için peygamberini doğ­ruluk rehberi Kur'an ve gerçek dinle gönderen O'dur."[602]

Şehid önder Hasan el-Benna (rh.a.) da bu büyük ümidi şöyle dile ge­tirmektedir:

"Biz kendimizden ümitsiz değiliz. Büyük bir iyilik ummaktayız ve ba­şarıya ulaşmamızı ümitsizlik duygusundan başka bir şeyin önleyeceğini sanmıyoruz. Gönüllerimizde ki ümit güçlendikçe, Allah'ın izniyle büyük bir iyiliğe kavuşabileceğiz. Bundan dolayı biz karamsar değiliz ve Alah'a hamdolsun, karamsarlık bizim gönüllerimize yanaşamaz. Bazı kimseler karamsar olsalar da etrafımızdaki tüm gelişmeler bizi ümitli olmaya yö­neltmektedir.

Şimdi sen bir hastayı ziyaret eder de onun konuşur halden konuşa­maz hale geldiğini, hareket ve canlılığını da yavaş yavaş kaybedip gittik­çe düşkünleştiğini görürsen, onun sonunun yaklaştığı, tedavisinin artık zor olacağı ve hastalığının gittikçe ağırlaşmakta olduğu kanaatine varır­sın. Ama konuşamaz halden konuşur hale geldiğini ve yavaş yavaş canlı­lık kazandığını görürsen sağlığına kavuşmakta olduğunu ve yavaş yavaş iyileşmeye başladığı kanaatine varırsın.

İşte doğu milletleri de öyle bir dönemin içine girdiler iyice hareket­siz, cansız bir hale geldiler. Hatta bu hareketsizlik onlarda müzmin bir hale geldi. Hareketsizlikleri kendilerini yoracak kadar oldu. Ancak bu günlerde hayatın her alanını etkileyen bir uyanış hareketi başlamış bulu­nuyor. Bu uyanış, onlardaki bütün canlı ve güçlü duyguları harekete ge­çirmiştir.

Eğer ki bir yandan kendilerini tutan bağların ağırlığı, bir yandan da insanların yönlendirilmesi konusundaki başıboşluk olmasaydı, bu uyanışın çok büyük bir etkisi olabilirdi. Söz konusu bağlar sonsuza ka­dar varlığını sürdürecek değildir. Zaman sürekli değişiyor. Bir göz açıp yumuncaya kadarlık vakit içinde Yüce Allah insanı bir halden başka bir hale sokuyor. Şaşkınlık içine düşen kişi sürekli o hal üzere kalacak değil­dir. Bir zaman sonra izlemesi gereken yolu bulabilir. Başıboşluktan son­ra bir istikrar, bir düzen gelebilir. Başta da sonda da hüküm hep Al­lah'ındır.

İşte bu yüzden biz asla ümitsiz değiliz. Şanı yüce olan Allah'ın ayeti kerimeleri, Resulullah (a.s.)'ın hadisi şerifleri, Yüce Allah'ın milletleri eğitmedeki sünneti (ilahi metodu), halkların tam yok olma noktasına gelmişken yeniden dirilebilmeleri ve Yüce Allah'ın kitabında buna örnek olarak anlatılan olaylar (kıssalar) işte bütün bunlar, bizi büyük bir ümit taşımaya ve doğru olan diriliş yolunu izlemeye yöneltmektedir."[603]

Bunlar şehid önder Hasan el-Benna (rh.a.)'nın elli yıl önce söyle miş olduğu sözler. Bugünlerdeki gelişmeler, bu sözlerin doğruluğunu daha açık olarak ortaya koymaktadır.

Hasan el-Benna (rh.a.) bu açıklamalarının ardından Efendimiz Hz. Musa (a.s.) ile milletinin Firavun'a karşı mücadelelerinin hikayesini ver­mekte ve nasıl Yüce Allah'ın iradesinin haksızlığa uğratılanlara yardım etmek, ezilenlerin, baskı altında tutulanların ellerinden tutmak dışında hiç bir şeye razı olmadığına dikkat çekmektedir.

Yüce Allah'ın bu güçlü iradesi karşısında maddeci batıl kökünden yıkılmış, hak sağlam direkler üzerine oturan bir bina kurabilmiş, haktan yana olanlar üstün gelmişlerdir.

İslam ümmeti bugün geçmişe göre daha çok uyanmış ve daha büyük bir hareket içerisine girmiştir. Kız olsun erkek olsun Müslüman gençlik içinde görülen şu güçlü ve canlı İslami uyanış hareketi bunun en güzel delilidir. Camilerde şimdi daha çok genç görülebilmekte ve hac görevini yerine getirmeye çalışan gençlerin sayısının arttığına şahit olmaktayız.

Müslüman halklarımızın çoğunda kendini kabul ettiren tesettür git­tikçe yaygınlaşmakta süslenme ve çıplaklık ise geriye gitmektedir. Müs­lüman halkların çoğusu beşeri kanunlara insanların uydurmuş oldukları kanunlara karşı çıkmakta ve "Çözüm İslam'dadır" sloganını haykırmakta­dır. İslam dünyasının herhangi bölgesinde seçim olsa, halk İslam şeriatı­nın uygulanmasından yana olan adaylara oy vermekte ve bu gelişmeden dolayı laik partiler bile oy kazanmak amacıyla ve halkın şeriatın uygulan­masını istediğini bildiklerinden dolayı İslam'dan yana gibi görünmekte­dirler.

İnsanı hayrete düşüren olaylardan birisi Afganistan'daki komünist hükümetin eski lideri Necibullah'ın, Müslüman Afgan halkını yanıltmak amacıyla Resulullah (a.s.)'ın doğum yıldönümü münasebetiyle törenler düzenlemesidir. Oysa ki o ve ondan önce Afganistan'ı yöneten komünist liderler Rusları ülkeye saldırtmak suretiyle Afgan halkından birbuçuk milyon insanın şehid olmasına, beş milyon insanın da yurtlarını terketmek zorunda kalmalarına sebep olmuşlardı. Sakat ve dul kalanlar ise bu rakamın dışındadır. Rusya'daki yetkililerin Afganistan'ı işgal etmelerinin büyük bir hata olduğunu itiraf etmelerinden sonra da Afganistan'daki ko­münist liderler bu katliamlarına bir süre daha devam etmişlerdir.

Hayret verici durumlardan birisi de, komünist rejimin asıl sahipleri­nin bu rejimin başarısızlığını görerek ondan kurtulmaya çalışmalarına rağmen İslam topraklarında yaşayan bazı insanların hala bu yıkıcı ideolo­jinin ilkelerine sıkı sıkıya sarılmalarıdır.

İnsanlığın maddeciliğin ateşi ve koru içinde kavrulmakta olduğunu gören akıl ve düşünce sahiplerinin İslam daveti alanında çalışanlara yar­dımcı olacakları zaman yaklaşmış bulunuyor. Bu davet görevini üstlenen­ler, insanları Allah'a ve ahiret gününe iman etmeye, yalnız Allah'a kulluk etmeye ve O'nun kulları için seçmiş olduğu dininin kurallarına uymaya çağırmakla Resulullah (a.s.)'ın davasını sürdürmektedirler. Allah'ın dini insanları yücelten ve bedenin istekler: ile ruhun istekleri arasında dengeyi kurabilen dindir. Bu din, insana hem dünyada temiz bir hayat kazandırır, hem de ahirette mutluluğa ve güzel nimetlere kavuşturur.

Ey akıl ve düşünce sahipleri, gelin hep birlikte insanları yaratıcıları­nı, bütün varlıklar aleminin yaratıcısını tanımaya çağıralım. Bu yaratıcı bizlere sayılamayacak kadar çok nimet vermektedir.

Gelin insanları şu dünya hayatındaki yükümlülüklerini, kendilerini hayvanların derecelerine hatta daha aşağı derecelere düşmelerine sebep olan maddeci anlayışın içine atan şu çöküşten nasıl kurtulacaklarını öğ­renmeye çağıralım.

Ey ihlas sahipleri, gelin insanları yeryüzünün cazibelerinden, gönüllerini kendine çeken ve ahiretin kalıcı nimetleri ile ilgilenmelerini engel­leyen dünya hayatının şu geçici nimetlerinden kurtulmaya çağıralım.

Gelin insanları Allah'ı yüce ve ulu görmeye, O'na hamdetmeye, O'nu teşbih etmeye, O'nun vereceği sevabı ve nimetleri kazanma gayreti içinde olmaya çalışalım.

Gelin insanları Allah'tan başkasına kulluk etmekten kurtarahm. İn­san olsun, diğer yaratıklardan olsun, Allah'tan başka hiçbir şeye kulluk etmesinler. Yalnız Allah'a kulluk etsin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmasınlar.

Gelin insanları şu psikolojik sıkıntılardan, sahipsizlikten kurtarıp bu­nun yerine kendilerine güven, inanç, huzur ve gönül rahatlığı kazandıra­lım. Onları savaşları, yıkımı, nesilleri ve ürünleri harab etme işlerini bıra­kıp yardımlaşmaya, karşılıklı merhamet duygularıyla hareket etmeye ça­ğıralım. İnsanları bütün rezilliklerden ve fena huylardan kurtulup fazilet­lerle ve güzel huylarla süslenmeye çağıralım.

Ey akıl ve düşünce sahipleri!

Gelin, Rabbaniliğin layık olduğu yeri alabilmesi ve Allah'ın izniyle, maddeciliğin geri giderek tamamen yok olabilmesi, meydandan çekilmek zorunda kalması için yürütülen davet çalışmalarına hep birlikte katılalım.

"Allah işinde hakimdir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler."[604]

 

Maddeciliğin Bütün Etkilerinden Kurtulmaya Doğru

 

Maddeci uygarlığın zevkleri ve dünyalığı üstün tutma anlayışının toplumlarımızda ne gibi kötü izler bıraktığı, nasıl hastalıklara ve rahatsız­lıklara yol açtığı artık gayet açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Söz konusu uygarlık ve anlayışın, gerek fertlerin kişiliklerinde, gerek ailelerde büyük yıkıma sebep olduğu, bazı değerlerin yıkılmasına, İslam ahlakının ve Rabbani anlayışın bir takım ölçülerinin arkaya atılmasına yol açtığı ve çeşitli bozgunculukları (fesatları) yaygınlaştırdığı da açık bir gerçektir. Dolayısıyla hastalığın teşhisinden sonra, akıl sahiplerinin ve halklarını düşünenlerin bir tedavi yolu araştırmaları zorunlu olmuştur.

Rahatsız olduğumuz bu duruma düşmemizin sebebi iman zayıflığı olduğuna göre, tedavinin de ancak gönüllere yeniden imanın kazandırıl­ması ile mümkün olacağı kesinlik kazanmıştır. Bu iman kalpleri, anılan bütün hastalıklardan ve rahatsızlıklardan temizleyecektir. Böylece örnek bir Müslüman şahsiyet, ardından örnek bir Müslüman aile, sonra da ör­nek bir Müslüman toplum ortaya çıkarabiliriz.

Bu bölümde iman gerçeği, onun gönülleri nasıl tedavi ettiği ve sayı­lan bütün hastalıklardan ve dertlerden nasıl kurtardığı konusu üzerinde duracağız.

İman, gerçekte insan için bizzat hayatın kendisidir. İmanı kaybetme­si durumunda ise insan ölü gibi olur.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Ölü iken kalbini diriltip insanlar arasında yürürken önünü aydınlatacak bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp çıka­mayan kimsenin durumu gibi midir? Kafirlere de isledikleri güzel göste­rilmiştir."[605]

"Ey iman edenler! Allah ve peygamber sizi hayat verecek şeye ça­ğırdığı zaman icabet edin. Allah'ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve so­nunda O'nun katında toplanacağınızı bilin."[606]

İman, sahibine şeref ve güç kazandırır. Ona Allah'a güven, Allah'la birlikte olmaktan dolayı bir gönül huzuru, Allah'ın yardımı ve O'nun mü'min kullarını koruyacağı ve zalimlerin oyunlarını kendi başlarına çe­vireceği konusunda ümit kazandırır.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Şeref (izzet) gerçekte Allah'ın, peygamberinin ve iman edenlerin­dir. Ama münafıklar bu gerçeği bilmezler."[607]

"Allah şüphesiz iman edenleri savunur. Çünkü hainleri ve nankörle­ri hiç sevmez."[608]

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor:

"Ey iman edenler! Sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun. Cihada hazır bulunun. Allah'a karşı gelmekten sakının ki başarıya erişebilesiniz."[609]

İman insanın gönlüne bir rahatlık ve huzur kazandırır. Bu huzur ve rahatlık mü'min kişiyi, üzüntüden, şaşkınlıktan, kederden, gamdan ve psi­kolojik yönden bir dağınıklığın içine düşmekten uzak tutar.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:

"Onlar iman etmişler, kalpleri Allah'ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin. Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzura kavuşur."[610]

"Allah'a ortak koşan kimse gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma attığı şeye benzer,"[611]

Bu ayeti kerimede anlatılmak istenen durum, kişinin psikolojik yön­den bir dağınıklığın ve başıboşluğun içine düşmesi ve kendini kaybetme­si durumudur.

İman; sahibinin yolunu aydınlatır. Böylece iman sahibi kişi doğru olan yolu bulur ve yanlış yola girmekten sakınır.

Kur'an-ı Kerimde şöyle buyu ruluyor:

"Bu dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşüre­cek yollara uymayın. Allah size bunları sokmasınız diye buyurmaktadır.'[612]

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun, O'nun Resulüne inanın ki, size rahmetinden iki pay versin. Sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur ya­ratsın ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir."[613]

İman; mü'min kişiyi harama ve şüpheli şeylere düşmekten korur. Çünkü iman, sahibinin kalbine Allah korkusunu yerleştirir. Mü'min kişi kendisini Yüce Allah'ın sürekli gözetlediğini düşünür ve Allahu Teala'nın cezasına çarptırılmaktan korkar. Bunun yanısıra iman, insanın kalbine bir ihlas duygusu kazandırır ve insanın niyetini her türlü şüpheden ve bozuk düşünceden arındırır. Sahibinin kalbini gösteriş, kendini beğenmişlik, büyüklerime, başkanlık sevgisi ve öne geçme arzusu gibi ihlasa zarar vere­cek bütün hastalıklardan temizler.

İman; sahibini bencillik, kendini üstün tutma, kin, kıskançlık, cahiliye adetlerine bağlılık, kavmiyetçilik, bölgecilik ve benzeri kuru tarafçılık gibi toplumsal hastalıklardan ve bu hastalıkların yol açtığı ve sıkça görülebilen çarpışma ve düşmanlıklardan da korur.

İman; sahibini Allah'a karşı gelmekten, Allah'ın yasak ettiği iş ve fe­nalıkları işlemekten, sövmek, arkadan konuşmak, söz taşımak ve benzeri baş kalarım rahatsız edici hareketlerde bulunmaktan ahkoyar. İman sahi­bini vatandaşlarına, inançları ve dinleri farklı da olsa iyilik ve ihsanda bulunmaya çağırır.

Nitekim Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyurmaktadır:

"Allah din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarma­yan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı yasak kılmaz. Doğrusu Allah adil olanları sever."[614]

İman aynı zamanda İslam topraklarında yaşa yan ama Müslüman olmayan vatandaşlara karşı insaflı olmaya, onlarla güzel ilişkiler içine girmeye, onlara karşı "bizim lehimize olan, onların da lehinedir, bizim aleyhimize olan, onların da aleyhinedir" anlayışıyla hareket etmeye çağı­rır. Kavmiyetçi bölünmelere ve belli gurupları tutup ayrılığa düşmeye izin vermez.

İman; insana, yumuşak huyluluk, hiddetini tutma, kardeşlerinden kendisine bir fenalık edeni bağışlama gibi bütün güzel özellikleri, ahlaki faziletleri kazandırır.

İman; kişiyi sürekli en güzel olanı kazanmaya yöneltir. Sahibine al­çakgönüllülük faziletini de kazandırır.

İman; sahibini anne babasına ve akrabalarına iyilik etmeye, akrabaları ile ilişkilerini sürdürmeye, misafire ikramda bulunmaya, komşularıyla iyi geçinmeye, yetimlere acımaya ve düşkünlere iyilikte bulunmaya çağı­rır.

İman; kalbe sevgi, merhamet ve başka mü'minleri kendine üstün tut­ma duygulan kazandırır. Bölünmeye, çatışmalar içine girmeye engel olur.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:

"Mü'min erkeklerle mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler, iyi­liği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. Al­lah'a ve peygamberine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakimdir."[615]

"Muhakkak mü'minler kardeştirler. Kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki size rahmet edilsin,"[616]

Resulullah (a.s.) da bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur:

"İman etmediğiniz sürece cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevme­dikçe iman etmiş olamazsınız. İşlediğiniz zaman birbirinizi sevmenize vesile olacak bir şey öğreteyim mi? Aranızda selamı yayınız."[617]

Yine Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:

"Daha önce Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler kendilerine hicret edip gelenleri severler. Onlara veri­lenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler. Kendileri za­ruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefisle­rinin tamahkarlığından korunabilmis kimseler, iste onlar saadete erenlerdir. "[618]

"Allah'a ve peygamberine itaat edin, çekişmeyin. Yoksa korkar, ba­şarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir."[619]

İman; Müslümanların işleri ve meseleleriyle ilgilenmeye, onları baş­kalarına karşı savunmaya yöneltir.

Resulullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur:

"Mü'minler birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada, birbirlerine merhamet etmede bir beden gibidirler. Bedenin bir organı rahatsız oldu­ğunda diğer organları da uykusuzluk ve ateş ile ona katılırlar."[620]

İman; mü'min kişinin azmini artırır; boşvermişliğin, gevşekliğin ve zayıflığın bütün etkilerini üzerinden atar. Allah'tan başkasından korkma­ya yol vermez. Allahu Teala'ya hakkıyla tevekkül etmeye çağırır.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:

"İnsanlar onlara 'düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu top­ladılar, onlardan korkun!' dediler. Bu onların imanlarını artırdı da 'Al­lah bize yeter, O ne güzel vekildir!' dediler. Bu yüzden kendilerine bir fe­nalık dokunmadan Allah'tan nimet ve bollukla geri döndüler. Allah'ın rı­zasına uydular. Allah büyük bol nimet sahibidir. İşte o şeytan ancak ken­di dostlarını korkutur. İman etmişseniz onlardan korkmayın. Benden korkun."[621]

İman; maddi ölçüleri düzeltir. Dünyayı en büyük gaye ve ilmin en çok ilgilendiği alan olmaktan çıkarır. Mü'min kişi dünyanın, Allah yolun­da savaşa ve cihada çağrıldığı zaman yere çöküp kalmasına sebep olan cazibelerinden kendini kurtarır. Allah yolunda şehid olmak en büyük ga­yesi haline gelir. Zaman olsun, mal olsun, enerji olsun, ilim olsun, can ol­sun Yüce Allah'ın kendisine ihsan etmiş olduğu bütün nimetleri Allah yo­luna adar. Malını kalbinde değil elinde tutar ve Allah yolunda harcar.

İman; sahibini, özellikle bir savaşta düşman karşısında yenilgiye düşülmesi durumunda gevşeklikten, başkalarına boyun eğmekten ve zayıf­lık göstermekten korur.

"Nice peygamberlerin yanında kendilerini Allah'a vermiş pek çok kimse savaşmıştır. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşeme­mişler, yılmamışlar ve boyun eğmemişlerdi. Allah sabredenleri sever."[622]

"Gevşemeyin, üzülmeyin, iman etmişseniz mutlaka en üstünsünüzdür."[623]

İman silahıyla silahlanılması, Yüce Allah'ın vaadettiği zaferin ve O'nun mü'min kullarını yeryüzünde güç ve hakimiyet sahibi kılacağı yo­lundaki vaadinin gerçekleşmesinde temel unsurdur.

Bunun yanısıra kuvvet hazırlığı gibi bir takım sebeplere de başvurul­ması gerekmektedir.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:

"Andolsun ki, ey Muhammed, senden önce bir çok peygamberleri ümmetlerine gönderdik. Onlara belgeler getirdiler. Dinlemeyip suç işle­yenlerden öç aldık. Zira iman edenlere yardım etmek bize hak olmuştu."[624]

"İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkar edenler ise şeytanın yolunda savaşırlar. Şeytanın dostlarına karşı savaşın. Gerçekte şeytanın hilesi pek zayıftır."[625]

İman; insana vatan sevgisi kazandırır ve ülkesinin ilerlemesi, kendi­ne yeterli hale gelebilmesi için verimli ve itinalı çalışmalar yapmaya ça­ğırır.

İman; insanı vaktini yararlı işlerde özenle değerlendirmeye, malını da insanlara yarar ve iyilik sağlayacak işlerde kullanmaya yöneltir.

İman ve takva temiz ve helal rızkı çekerler yani iman ve takva kişi­nin Allah katından temiz ve helal azıklarla rızıklandırılmasının sebebidir.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor:

"Eğer kasabaların halkı iman etmiş ve bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı onlara göğün ve yerin bolluklarını verirdik. Ama yalanla­dılar, bu yüzden onları yaptıklarına karşı yakalayıverdik."[626]

"Allah kendisine karsı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş yolunu gösterir. Ona beklemediği yerden rızık verir. Allah'a güvenen kimseye, o yeter. Allah buyruğunu yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü var etmiştir."[627]

İman; kalbe sabır, rıza ve Allah'ın adil davrandığı ve O'nun zalimle rin işlediklerinden habersiz olmadığı, bilakis onları gözetlediği konusun­da gönül rahatlığı verir.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:

"Sakın Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne kadar onların cezalarını geciktirmektedir."[628]

Mü'min kişi, dıştan kötü gibi görünse de Allah'ın takdir ettiğine ve Allah tarafından gelene razı olur.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Hoşlanmadığınız bir şey sizin iyiliğinize olabilir. Sevdiğiniz bir şey de sizin kötülüğüne olabilir. Siz bilmezsiniz Allah bilir."[629]

Karı ve koca sağlam bir imana sahip olurlarsa, bu iman onları gerçek ailevi mutluluğa, sevgiye ve karşılıklı merhamete kavuşturur. Böylelikle örnek bir Müslüman aile kurabilirler. Böyle Rabbani bir hava içerisinde de salih bir nesil yetişir.

İman; sahibini bilgisizce fetvalar vermekten alıkoyar ve onu oldukça dikkatli (vera sahibi) olmaya, bilgiçlik taslamaktan ve Allah'ın şeriatı ko nusunda kesin bilgiye sahip olmadan uluorta konuşmaktan sakınmaya yöneltir.

İman, sahibine İslami davanın içinde bulunduğu merhalenin gerek­tirdiği şartlara göre düşünüp ona göre hareket etme anlayışı kazandırır. Bu, İslam devletinin ve hilafetinin kurulabilmesi, "yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din tamamiyîe Allah'ın oluncaya kadar o kafirlerle sa­vaşın"[630] mealini taşıyan ayeti kerime'nin belirlemiş olduğu büyük gayenin gerçekleştirilmesi uğrunda samimi olarak çalışan diğer fertlerle de yardımlaşılabilmesi için zorunludur.

İman; sahibini bey'atına bağlı kalmaya, bu bey'atm kendisine yükle diği görevi yerine getirme konusunda gevşeklik etmemeye, yol ne kadar uzun ve önünde ne kadar çok engel olsa da bey'atından asla dönmemeye yöneltir.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:

"İman edenlerden Allah'a vermiş oldukları sözü yerine getiren adamlar vardır. Kimi bu uğurda canlarını vermiş kimi de beklemektedir. Ahidlerini hiç değiştirmemişlerdir. Bu sebeple Allah doğruları doğruluk­ları ile mükafatlandırır. Münafıkları da dilerse azaplandırır veya tevbelerini kabul eder. Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir."[631]

İman; Allahu Teala ile yapılan ve büyük kazanç sağlayacak olan alış-veriş anlaşmasının (akdinin) tamama erdirilebilmesi için şarttır. Bu alış-veriş anlaşmasından Kur'an-ı Kerim şu şekilde sözetmektedir:

"Allah, şüphesiz Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen mü'minlerin canlarını ve mallarını cennete karşılık satın almıştır. Verdi­ği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır. Öyleyse yaptığınız alışverişe sevinin. Bu büyük bir başarıdır."[632]

İman ve takva; mü'mini şeytanın vesvese ve saptırmalarından korur.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Allah'a karşı gelmekten sakınanlar şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca Allah'ı anarlar ve hemen gerçeği görürler."[633]

İman; dünyada mutluluk ve güzel bir hayat kazandırır, ahirette de cehennemden kurtuluşu sağlayarak nimetlere erdirir.

"Kadın, erkek iman etmiş olarak kim iyi iş işlerse ona hoş bir hayat yaşatacağız. Ecirlerini, yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz."[634]

"Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenlere, onlara içlerinden ır­maklar akan cennetler vardır. İşte bu, büyük kurtuluştur."[635]

İman; sahibinin Allah ile birlikte olmasını sağlar. Allah kiminle bir­likte olursa, o asla bir şey kaybetmez. Kimi de Allah kendinden uzak ey­ler se o sürekli bir kayıp ve sapıklık içindedir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Allah şüphesiz takva sahipleri ile ve salih amel işleyenlerle bera­berdir."[636]

Bir başka ayeti kerimede de şöyle buyuruluyor:

"Allah iman etmiş olanlarla beraberdir."[637]

İşte imanın böyle etkilerinin ve maddeciliğin geriye bırakmış olduğu hastalıklardan ve rahatsızlıklardan kurtulma konusunda böyle yararları­nın olduğunu görüyoruz.

Bizim burada saydıklarımız, imanın etkilerinin ve yararlarının tümü değildir.

Öyleyse samimi bir imana sarılalım, güzel amel işleyelim ve Rabbaniliğe koşalım.[638]

 

İmanlarımızı Tazeleyelim

 

İmanın kişilerin, ailelerin ve toplumların hayatları üzerindeki büyük etkisini ve rolünü inceledikten ve maddeciliğin geriye bırakmış olduğu tüm hastalıklardan ve rahatsızlıklardan kurtuluşun ancak imanla mümkün olabileceğini öğrendikten sonra imanımızı güçlendirmede ve yemlemede başvurabileceğimiz bazı sebeplere dikkat çekmemiz zorunludur. Bu se­beplere başvurmak yoluyla kendimizi fitnelerden ve sapmalardan koruya­bilir ve gayeye doğru giden yolumuzda ilerlerken karşımıza çıkan engel­leri aşabiliriz.

Gerçekte bizim imanımızı güçlendirecek olan azığın kaynakları çe­şitlidir.

Biz bunların bazılarından özetle söz edeceğiz.

Bu kesilmeyen kaynaklardan yararlanma yollarını öğrenmeye büyük önem vermeliyiz.

1. Bu kaynakların ilki, en önemlisi ve hatta bu konuda yararlanabile­ceğimiz bütün kaynakların kaynağı Kur'an-ı Kerim'dir.

Kur'an-ı Kerim'i üzerinde düşünerek okumak ve dinlemek, kişinin imanını artırır.

Bu husus Yüce Allah'ın şu ayeti kerimesinde dile getirilmektedir:

"İman etmiş olanlar ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, ayetleri okunduğu zaman, bu onların imanlarını artırır."[639]

Yine bir başka ayeti kerimede de şöyle buyuruluyor:

"Allah ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden kitabı, söz­lerin en güzeli olarak indirmiştir. Rabb'lerinden korkanların bu kitaptan tüyleri ürperir. Sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar ve yatışır. İşte bu kitap Allah'ın doğruluk rehberidir. Onunla is­tediğini doğru yola eriştirir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol göste­ren bulunmaz."[640]

Bir ayeti kerimede de şöyle buyuruluyor:

"Ey insanlar! Rabb'inizden size bir öğüt ve kalplerde olana bir şifa, inananlara doğruyu gösteren bir rehber ve rahmet gelmiştir."[641]

Kur'an-ı Kerim'de Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve kadere iman konularının ele alındığını ve bunlar için insa­nın kolayca anlayabileceği şekilde, düşünen için rahat anlaşılır özlü an­lamlar taşıyan deliller ortaya konduğunu görmekteyiz.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Andolsun ki biz, Kur'an'ı öğüt alınması için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?"[642]

Bizden istenen, alıcı cihazları hazırlamaktır ki bu cihazlar da kalp­lerdir. Kalplerimizi, üzerini sarmış olması muhtemel örtülerden ve pas­lardan arındırmamız ve Kur'an-ı Kerim'in nurunun kolayca işleyebilmesi için yol açmamız gerekir.

Bu durumda Kur'an-ı Kerim'in taşıdığı hikmetli anlamlar kalplerimi­ze girebilecek, oralarda etkisini gösterecek ve imanlarımızı artıracaktır.

Kur'an-ı Kerimde şöyle buyuruluyor:

"Bunlar Kur'an'ı düşünmezler mi? Yoksa kalpleri kilitli midir?"[643]

"Hayır, hayır! Onların kazandıkları kalplerini paslandırıp köreltmiştir."[644]

İşte Kur'an-ı Kerim'in bize böyle güvence verdiğini, bütün işlerimiz­de bizi doğruya yönelttiğini, her halimizi iyiye çevirdiğini ve Allahu Teala'nın mü'min kulları için seçmiş olduğu dosdoğru yol üzere yürüyebil­memiz için bize yol gösterdiğini görmekteyiz.

2. Kur'an-ı Kerim, imanı yenileme konusunda bizi önemli bir kayna­ğa yöneltmektedir. Bu da Yüce Allah'ın yarattıkları üzerinde düşünmek­tir. Bunlar üzerinde düşünerek Allahu Teala'nın yüceliğini ve gücünü anlayabileceğiz ve böylece şanı yüce olan Allah'ı yüce tutacak, O'nu bütün yaratıklardan ulu görecek ve takdis edeceğiz yani Allahu Teala'yı ta'zim, tenzih ve takdis edeceğiz.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:

"Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır. Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üze­rinde düşünürler. 'Rabb'imiz, sen bunu boşuna yaratmadın, sen ulusun. Bizi ateşin azabından koru' derler."[645]

"Bu insanlar devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiği­ne, dağların nasıl yükseltildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?"[646]

Bunun yanısıra kendi nefislerimiz, Allahu Teala'nın bize vermiş ol­duğu akıl, bedenlerimize oldukça dikkatli bir şekilde yerleştirilmiş olan ve görevlerini düzenlice yerine getiren organlarımız üzerinde de düşün­meliyiz.

"Kesin iman edecek insanlar için yeryüzünde nice işaretler var. Kendi nefislerinizde de öyle. Görmüyor musunuz?" [647]

"işte bu, Allah'ın yaratışıdır. O'ndan başkasının ne yarattığını bana gösterin. Hayır gösteremezler. Zalimler apaçık sapıklık içindedir."[648]

3. Allahu Teala'nın bize lütfetmiş olduğu ve sayılamıyacak kadar çok miktarda olan nimetleri üzerinde düşünmeliyiz.

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size vermiştir. Allah'ın ni­metim sayacak olsanız bitiremezsiniz."[649]

Yüce Allah'ın üzerimizdeki ihsanını, bizim O'na karşı ihtiyaç içinde olduğumuzu anlayabilmemiz, Yüce Allah'ın gücünü hakkıyla görebilme­miz, O'na olan şükür görevimizi yerine getirebilmemiz için bu nimetler üzerinde düşünmeliyiz. Allah'a olan şükür borcunu yerine getirmenin en alt derecesi Allah'ın verdiği nimetleri O'nun yoluna adamak ve günah iş­lerde kullanmamaktır.

Burada Yüce Allah'ın nimetleri üzerinde düşünme konusunda, gö­nüllerde önemli etki bırakacak bir metod tavsiye ediyoruz:

Bir rahatsızlık veya kaza sebebiyle her iki gözünü de kaybedip tama­men kör olmuş birini düşünelim. Sonra bu kişinin hayatında ne gibi ola­ğanüstü durumların ortaya çıkacağını aklımıza getirelim. Sonra da bir kimsenin hem duyma hem görme yeteneğini kaybetmiş olduğunu düşü­nelim. Bu kimse adeta kapkaranlık bir hapishanenin içinde gibidir; kim­seyi görememekte ve kimsenin sesini duyamamaktadır. Bu kimse için ha­yat oldukça sıkıntılı ve zor olacaktır. Arkasından bir de adamın duyma ve görme yeteneğinin yanısıra konuşma yeteneğini de kaybetmiş olduğunu düşünelim. Bu insan kimseyi göremeyecek, kimsenin söylediğini duya­mayacak ve kimse ile konuşamayacaktır.

Başkalarıyla ilişki kurma imkanından mahrum olan, meramını bir başkasına anlatamayan, kimseye bir mesaj iletemeyen bu insanın halini bir düşünelim. Akıl nimeti de içinde olmak üzere, Yüce Allah'ın insana lütfetmiş olduğu sayılamıyacak kadar çok sayıdaki bunca nimetin arasın­dan sadece kişiye anılan imkanları sağlayan nimetlerin yokluğu halinde hayat ne kadar da zor olacaktır.

4. Bizim bilmediğimiz ve ancak bizi beklemekte olan gelecek üze­rinde de düşünmemiz gerekmektedir. Bu gelecek, hemen biraz sonraki andan itibaren başlayıp ani bir şekilde önümüze çıkacak olan ölüm olayı­nı, kabir hayatını, yeniden dirilişi, hesaba çekilmeyi, sırat'tan geçişi, cen­net veya cehennem hayatını içine alan uzun bir gelecektir.

İnsanların çoğu dünyalıklarla ve maddi çıkarlarla meşgul olduklarından, gelecekleri ve önlerinde duran gerçek hayatları üzerinde düşünememektedirler.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyurmaktadır:

"O gün cehennem ortaya konur. O gün insan öğüt almaya çalışır ama artık öğüdün ona bir yararı olmaz. 'Keşke bu hayatım için önceden bir şey yapsaymışım' der."[650]

Bu konu üzerinde düşünülmesi, ahiret gününe ve sonsuz geleceğe olan inancını kuvvetlendirir ve salih amel işleyerek, Allah'a isyan anlamı taşıyan fiillerden uzak durarak o geleceğe hazırlanmaya yöneltir. Bu dü­şünce ani bir şekilde gelecek Yüce Allah'ın huzuruna çıkış olayı için her an hazırlıklı olmaya yöneltir.

Kabrimizin cennet bahçelerinden bir bahçe olması, bizim de cennet­liklerden olmamız için çalışalım. Bu da ancak bütün vakitlerimizi ve Allahu Teala'nın bize ihsan etmiş olduğu bütün nimetleri hayır yolunda ve Allah'ın rızasına uygun işlerde değerlendirmemizle mümkündür.

5. İmanımızı güçlendirecek bir başka unsur da Resulullah (a.s.)'ın ya sayışı üzere yaşamamız, kendimiz için örnek almak amacıyla Resulullah (a.s.)'ın karşılaştığı olaylar, O'nun ve sahabesinin iman temeline dayanan tavırları üzerinde düşünmemizdir. Onların iman temelli nice güzel ve ör­nek hareketleri olmuştur. Mesela efendimiz Hz. Ali (r.a.)'nin Resulullah (a.s.)'ın hicret ettiği gece O'nun yerinde yatarken göstermiş olduğu fedakarlık, bu açıdan ne kadar müstesna bir harekettir.

Resulullah (a.s.)'ın ve Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in hicret esnasında mağa­raya gizlendiklerinde Yüce Allah'a ve O'nun kendilerini koruyacağına olan güvenleri, iman temelli tavırların bir başka örneğidir. Müşrikler ma­ğaranın kapısında dolaşırken Resulullah (a.s.), Yüce Allah'a olan güveni ile "Üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne endişe edersin!" diye bu­yurmuştur.

"Üzülme, endişe etme! Allah bizimle beraberdir."[651]

Müşriklerin eziyet ve işkenceleri karşısında gösterilen sabırlar da mestesna tavırlardandı. Hz. Yasir ve Sümeyye (Allah ikisinden de razı olsun) gibi şehid oluncaya kadar bu işkencelere sabredenler olmuştur.

Yine Hz. Bilal (r.a.)'in ve diğer sahabilerin karşılaşmış oldukları iş­kencelere sabırları da hatıra getirilmelidir.

Resulullah (a.s.)'ın ve sahabenin yaşayışlarında (siretlerinde) sevgi ve kardeşlik anlayışını öne çıkaran imanın çok güzel meyveleri ile karşı­laşmaktayız. Ensar ile muhacirlerin birbirlerini kendi nefislerine tercih et­meleri de, söz konusu imanın ürünü olan davranışlardandır. Yine sahabi­lerin düşman karşısındaki sebatları, cihada koşmaları, fedakarlıkları ve Allah yolunda şehıd olmayı istemeleri bu konuda anılması gereken örnek tutumlardır.

Sıretin incelenmesi durumunda Müslüman kadınların da imana da­yanan kuvvetli tavırlar ortaya koydukları görülür.

Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in kızı Hz. Esma (r.a.)'nın, Resulullah (a.s.)'ın hanımı Hz. Hadice (r.a.)'nin, Nesibe bintu Ka'b (r.a.)'ın, Hz. Yasir (r.a.)'in hanımı Sümeyye (r.a.)'nin davranışları bu konuda sayılacak örnek davra­nışlardan bazılarıdır. Allah onlardan ve onlar gibi müstesna hareketlerde bulunan ve sayıları hayli çok olan diğer sahabi hanımların tümünden razı olsun.

6. İmanın yenilenmesini ve kuvvetlendirilmesini sağlayan unsurlar­dan birisi de dört farzın yerine getirilmesidir. Bu dört farz namaz, oruç, zekat ve haccdır. Eğer bu farzları vaktinde ve tam bir kalp huzuruyla ye­rine getirirsek iman gücümüz artacak, imanımız tazelenecek ve takvamız çoğalacaktır.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:

"Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb'inize kulluk ediniz ki, O'na karsı gelmekten korunmuş olabilesiniz."[652]

"Namaz insanı hayasızlıktan ve fenalıktan alıkoy'ar."[653]

"Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi Allah'a karşı gelmekten sakıtlasınız diye size'de sayılı günlerde farz kılındı."[654]

Hacc ile ilgili ayeti kerimelerin sonlarında da şöyle buyurulmaktadır:

"Kendinize azık edinin. Şüphe yok ki, azığın en iyisi Allah korkusu­dur (takvadır)."[655]

İbadetleri yalnız dış görünüşleri ile yerine getirmekle kalmamalı, bü­tün sırlan ile birlikte yaşamalıyız.

Eğer namazı tam bir gönül huzuru ile yerine getirirsek, bize en azından günde beş kere yenilenen bir ruh azığı kazandırır.

Yüksek şerefli olan Ramazan ayı için de aynı şey söz konusudur. Bu ayda da ruh için oldukça büyük azık bulunmaktadır.

Zekat ise nefsi temizler ve arındırır.

Yüce Allah, bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor:

"Onların mallarının bir kısmını kendilerini temizleyip arındıracak sadaka olarak al. Onlara dua et, senin duan onlar için bir güvendir. Al­lah işitir ve bilir. "[656]

Hacc ibadetinin de çok yüce bir Rabbani etkisi olmaktadır. Hacc in­sanı bütün günahlardan arındırır ve anasından doğmuş gibi evine dönme­sini sağlar.

Bu dört farz ibadetin her birinin insanın eğitimi üzerinde oldukça önemli etkileri olmaktadır. Örnek bir Müslüman şahsiyetinin oluşturula­bilmesi için bu etkilere büyük ihtiyaç vardır.

7. Önemli azık kaynaklarından birisi de teheccüd namazı, gece iba­dete kalkılması, özellikle de gecenin sakin olduğu, insanların uyumakta oldukları seher vakitlerinde ibadet ve zikirde bulunmaktır. Bu vakitte ya­pılan ibadetler ışıklardan, gürültüden, gösterişten uzak bir şekilde yerine getirilir. Bu tarz bir ibadet insanın kalbini temizler, ruhunu arındırır. O saatlerde Allah'a münacaatta bulunulur, zikir yapılır, dua edilir, tesbih çe­kilir, Allah'tan mağfiret dilenir, rüku ve secde edilir.

Böyle Rabbani bir hava içerisinde mü'min kişi şanı yüce olan kerim Rabb'inin kapısını çalar; O'ndan ister ve O da verir. Rabb'inin kapısını gönül rahatlığı ile kılınan birkaç rek'at namazla, huşu içinde yerine getirilen secdelerle, halisane dualarla, Allah korkusundan dolayı akan gözyaşları ile ve şanı Yüce olan Allah'ın kitabını okumakla çalar.

Şanı yüce olan Allah, peygamberini ağır olan emanetleri yüklenme­ye kendini hazırlaması için gece ibadetine kalkmaya yöneltmiştir.

Kur'an-ı Ke rim'de şöyle buyuruluyor:

"Ey örtülere bürünen (Muhammed)! Gecenin bir kısmı dışında ka­lan vaktinde kalkıp ibadet et. Gecenin yansı miktarınca yahut ondan bi­raz az bir vakit süresince ibadette bulun. Yahut yarının üzerine ilave edip artır (yani yarıdan bir miktar fazla bir süre ibadet et). Kur'an'ı da açık açık, tane tane oku! Gerçekte biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz." [657]

Kur'an-ı Kerim'de mü'minlerin özelliklerinden de şu şekilde söz edil mektedir:

"Allah'ın azabından korunanlar cennetlerde çeşme başlarındadırlar. Rabb'lerinin kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar daha önce güzel davranırlardı. Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde Al­lah'tan mağfiret dilerlerdi."[658]

"Onlar gecelerini Rabbleri için kıyama durarak ve secdeye vararak geçirirler."[659]

"Ayetlerimize ancak kendilerine hatırlatıldığı zaman secdeye kapa­nanlar büyüklük taslamayarak, Rabb'lerini överek yüceltenler, vücutları­nı yataklardan uzak tutup korku ve ümit ile Rabb'lerine yalvaranlar ve verdiğimiz rızıklardan (Allah yolunda) harcayanlar inanır."[660]

Resulullah (a.s.)'ın hadisi şerifinde de şöyle buyuruluyor:

"Gecede öyle bir vakit vardır ki Müslüman bir kişi o vakitte, Allah'dan ister dünyayla ilgili, ister ahiretle ilgili olarak bir şey dileyecek olursa Allah o dilediğini kendisine mutlaka verir. Bu vakit, her gecenin içinde vardır."[661]

Bu zamanlarda davamız için, dünyanın değişik bölgelerine mücadele veren mücahid kardeşlerimizin zafere ulaşmaları ve hakimiyeti ele geçi­rebilmeleri için duada bulunmaya ne kadar çok ihtiyacımız var.

8. Sürekli yenilenen azık kaynaklarından birisi de hayatımızın her alanında Resulullah (a.s.)'ın sünnetine uymaktır. Resulullah (a.s.)'uı sün­netine uymak suretiyle kendimizi ruhi yönden ve yaşayış tarzı yönünden yüksek derecelere ulaştırabiliriz. İmkan ölçüsünde Resulullah (a.s.)'ın ha­yatına yaklaşmak, kişiyi müstesna bir ruhi yüceliğe ve iman gücüne ulaş­tırır. Resulullah (a.s.)'m sünnetine uymaya özen göstermemiz, bizim ha­yatımızı şuurlu bir şekilde, her halimizde Allah'ı ve O'nun üzerimizdeki ihsanını anarak yaşamamızı sağlar.

Mesela, yemek yiyince, su içince, uykuya yatarken, uyanınca, elbise giyerken, çıkarırken, tuvalet ihtiyacını giderince ve daha başka durumlar­da Resulullah (a.s.)'tan rivayet edilmiş olan duaları okursak, sürekli şekil­de Yüce Allah'ın üzerimizdeki ihsanını ve bize olan rahmetini aklımızda tutmamız mümkün olur.

Böyle hareket edersek, bütün bu konularda Allah'ın üzerimizdeki ih­sanını unutmaz ve şeytanın bu işlerde bize ortak olmasını önlemiş oluruz.

9. İmanımızı tazelememizi sağlayan unsurlardan birisi de Allah'ı zikretmek ve bu işe devam etmektir.

Allah'ı zikreden kişi Allah'la birlikte olur. Allah da böyle kişi ile be­raber olur. Allah kiminle beraber olursa, o kendisini tam bir gönül huzu­ru, rahatlık ve ruhi mutluluk içinde hisseder.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:

"Onlar iman etmişler, kalpleri Allah'ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzura kavuşur."[662]

"Ey iman edenler! Allah'ı çok anın. O'nu sabah akşam tesbih edin. Karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size rahmet eden ve sizin için mağfiret isteyen Allah ve melekleridir. İman edenlere merhamet eden O'dur!"[663]

"Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar. Gökle­rin ve yerin yaratılışını düşünürler. 'Rabb'imiz! Sen bunu boşuna yarat­madın. Sen ulusun. Bizi ateşin azabından koru'derler."[664]

Kim Allah'ın zikrine devam ederse, gaflet içinde olmaz ve şeytan ondan uzaklaşır.

Eğer Allah'ı zikir ile birlikte duada bulunursak Yüce Allah ile daha kuvvetli bir bağ kurmuş ve O'na daha çok yakınlık sağlamış oluruz.

Bu şekilde zikir ve dua, bizim güçsüzlüğümüzü; zengin, güçlü, her şeyin üzerinde mutlak hakimiyet sahibi, her şeye rızık veren, bütün işler elinde olan ve her şeye güç yetiren Allah'a olan ihtiyacımızı daha iyi an­lamamıza yardımcı olur.

Dualarımızı tam bir tazarru, Allah'a karşı boyun eğmişlik duygusu ve Allah'ın dualarımızı kabul edeceğine güvenle bitirmemiz gerekir.

Yüce Allah ayeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

"Rabb'iniz 'Bana kulluk edin ki size karşılığını vereyim. Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gire­ceklerdir' diye buyurmuştur."[665]

Bir başka ayeti kerimede de şöyle buyuruyor:

"Rabb'inize gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu O, aşırı gidenleri sevmez."[666]

Dua ibadetin beynidir.

Duadan yüz çevirmek ise büyüklük taslamak ve Allah'ın nimetine karşı gelmek demektir.

10. İmanı güçlendiren ve yenileyen unsurlardan birisi de salih kişi­lerle sohbet etmektir.

Bunun gibi iman da insanı salih amel işlemeye yöneltmektedir. Salih amel imanı güçlendirir ve kalbe iyice yerleşmesini sağlar.

11. İmanı güçlendiren ve tazeleyen sebeplerden ve unsurlardan birisi de sürekli şekilde niyetimizi halis tutmaya çalışmaktır.

Sözü doğru olan Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyurmaktadır:

"Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştire­ceğiz. Allah şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir."[667]

"Ey Rabb'imiz! Doğrusu biz 'Rabb'inize iman edin' diye imana çağıran bir çağıncıyi işittik de iman ettik.

Ey Rabb'imiz!

Günahları mızı bize bağışla, kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al.

Ey Rabb'imiz!

Peygamberlerin vasıtasıyla vaadettiklerini bize ver. Kıyamet günü bizi rezil etme. Şüphesiz ki sen sözünden dönmezsin. Rabb'leri de onla­rın dualarını kabul etti. Birbirinizden meydana gelen sizlerden erkek ol­sun, kadın olsun bir (iyi) iş yapanın işini boşa çıkarmam."[668]

İmanımızda ne derece samimi olduğumuzu soruşturmaya ne kadar da çok ihtiyacımız var!

İçimizden her bir kişinin sahip olduğu özellikleri Allah'ın kitabında ve Resulullah (a.s.)'ın sünnetinde mü'minlerin özellikleri olarak anılan özellikler açısından bir değerlendirmeye tabi tutması gerekmektedir. Böyle bir değerlendirme ile bizim özelliklerimizin mü'minlerde bulunma­sı gereken özelliklere ne kadar uyduğunu ortaya çıkarmalıyız. Sonra eğer özelliklerimiz mü'minlerde bulunması gereken özelliklere uyuyorsa Al­lah'a hamdetmeli ve bu güzel özelliklerimizi artırması için dilekte bulun­malıyız.

Değilse Allah'tan mağfiret dilemeli ve vakit geçmeden eksiklerimizi telafi etmek için çaba harcamalıyız.

Dualarımızın sonu, alemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdetmektir.[669]

 

14. TEK YOL CİHAD

 

Sunuş

 

Cihad sadece bir yoldur. Onu tam olarak kavramamız, onun parale­linde çalışmamız ve ona göre yürümemiz gerekir. İman zayıflığı; müslümanları aşağılanmaya, çözülmeye, dünya işlerinde onlara Allah düşman­larının egemen olmasına ve hatta bazılarını da dinlerinden döndürmeye kadar götürdü. Kalblerde imanın yeniden canlanması, silkinmenin temel çıkış noktasıdır. İslam ümmetindeki yeniden diriliş, onlara eski güçlerini kazandıracak, bağımsızlaştıracak ve layık oldukları yeri tekrar kendileri­ne verecektir. Çünkü o yeri Allah kendilerine, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olmaları hasebiyle layık görmüştür.

Şehid İmam Hasan el-Benna "İman gücü, birlik gücü, silah ve insan gücü" olarak yaptığı bu sıralamayı mecburen Hz. Peygamber'in siyretinden ve onun ilk İslam devletini kurduğu dönemdeki davet hareketinden aldı.

a- İslam hakkında çok cahil olanlardan gelen sorular.

b- Allah için mallarını ve canlarını pazara çıkaranlardan gelen sorular.

c- İçlerindeki zayıflığı ve ümitsizliği yıkan insanlarla, Allah yolunda şehid olmayı arzulayan insanlardan gelen sorular...

Şöyle diyenleri de duyuyoruz:

"Sizler cihad kavramıyla, gayr-i müslimleri silah gücüyle İslam'a sok­mayı mı kasdediyorsunuz?"

Şöyle diyenler de var:

"Sizler doğuda ve batıda Allah düşmanlarıyla cihad etmek mi isti­yorsunuz? Halbuki sizler hiç bir şeyi olmayan zayıf kişilersiniz. Oysa ki onlar güçlü ve kuvvetliler."

Şunu söyleyen de var:

"Cihad ile İslam gençliğini tehlikeye atmak ve onları Allah düşman­ları için yutulacak bir lokma olarak sunmak mı istiyorsunuz?"

Buna karşılık bazı ateşli gençlerden şunu diyeni de duyuyoruz:

"İhvan işkencelerden sonra yorgun düştü ve silahı bırakıp cihadı terketti."

Bazıları da:

"Siz, bu durgun halinizle gençlerin arzularını kırıp, içlerindeki cihad ruhunu öldürmek mi istiyorsunuz?"

Şöyle soran da çıkıyor:

Bütün bu sorular, İhvan ve onun cihad konusundaki tutumu hakkın­da etrafta yayılıyor.

Bu soru sahiplerinin bir kısmını, cahilleri ve ateşli gençleri mazur gördüğümüz gibi onlan da mazur görüyoruz...

Ama biz bu konuları anlayış birliği sağlamak ve Allah'ın izniyle ça­lışmaları birleştirmek için hepimiz aynı delil üzerinde olalım diye onlara açıklamayı bir görev sayıyoruz.[670]

 

Bu Dinin Karakteri Davet Ve Harekettir Cihad Da Zirvesidir

 

Sunuşda serdedilen sorulara değinmeden ve onlara cevap vermeden önce, sağlıklı ve sınırları belli bir görüş oluşsun diye temel mesele ve işa­retleri hatırlatmak gerekir.

İslam dininin karakteri, müslümanlardan yapılmasını istediği şeyleri açıkça belirtmiş olmasıdır. Bu açıdan cihadın rolü ve bu dine görevi mevkisi, kapalı değil açık olması gerekir.

Çünkü dinimiz İslam, kahinlik ve ruhbanlık dini değildir. Yani her insan tek başına Rabbine ibadet eder. İbadet hususunda hiç bir insana muhtaç olmadığı gibi başkaları da bu konuda kendisine muhtaç değildir. İslam dini, insanlaarın dünya hayatıyla ilgili işleri düzenleyen eksiksiz bir dindir.

Ahiret işlerini düzenlediği gibi, müslümanların ekonomik, sosyal, politik, yasal ve diğer işlerini de düzenler. O, inanç, şeriat ve ibadet dini­dir.

İslam, insanın gerek dünya hayatında, gerekse ruhsal hayatında, müslümanlarla veya gayri müslimlerle ilgili büyük ve küçük her konuyu ele alır. Bununla da kalmaz, ahiretie alakalı sonsuz hayatı ilgilendiren her konuyu ele alır.

Yine aynı şekilde o, tek bir ümetin, tek bir cemaatın tek kıblenin ve tek kitabın dinidir.

Bu din müslümanları ilişkilerinde tek bir vucud olarak görmektedir. O vücudun bir uzvu hastalansa, diğer azaları da hastalanır.

Hz. Peygamber (a.s.) bu konuda şöyle buyuruyor:

"Müslümanların dertleriyle ilgilenmeyen onlardan değildir."[671]

Yine bu din, kendisine tabi olanları, kendi şeriatını tatbik etmeye, Allah'ın indirdiği Kur'an'ı ve Hz. Muhammed (a.s.)'in sünnetini yürürlüğe koymaya mecbur eder.

Ayrıcı bu din, saliklerini hak din İslam'ı tüm insanlara tebliğ etmeyi de mecbur kılar. Çünkü İslam; cahiliyeti ve Allah'tan başkasına kulluk et­meyi, bir de Allah'ın hoşlanmadığı örf ve adetleri yıkmıştır.

Böyle bir dinin, yabancı inanç sahiplerinin hücumlarına maruz kal­madan ayakta durabilmesi ve bu dine tabi olanların yine yabancıların sal­dırılarına ve engellemelerine maruz kalmadan dini görevlerini yerine getirebilmeleri düşünülebilir mi? Ve bu dine mensup insanların, dinin ge­reklerini yerine getirmeyi ve kendilerine saldırıda bulunan Allah düşman­larının saldırılarını önlemek için çalışmayı bırakabilirler mi?

Müslümanlar, kendi yollarında yürümeyi devam ettirip, her zorluğa katlanarak sabretseler de bu sabrın ve tahammülün bir sonu olmayacak mı, ya da yollarına dikilen engelleri kaldırma ve düşmana karşı koyma hakları doğmayacak mı?

Bundan ötürü, cihad şarttır ve gereklidir. Yine bunun için İslam dini onu, kıyamete kadar sürecek bir farz kıldı, onu teşvik edip, İslam'ın zir­vesi yaptı. Biz onsuz ayakta kalamaz ve o terk edilirse ehl-i batıl egemen­lik kurar, bunun sonucu olarak da Allah'ın dini yürürlükten kalkar, haya­tın düzeni bozulur ve hayat, Allah'ın arzu etmediği bir yolda seyreder. Bu, yüce Allah'ın arzusuna hiç uygun düşer mi?

Burada İslam'daki cihadla ilgili bazı durumları açıklayıp sonradan da Allah'ın izniyle İhvan'ın cihad konusundaki tutumuna ve daha önce işa­ret edilen sorulara değineceğiz.

İslam, cihadı emretmekle, askerlikle, halkı askere çağırmakla ve or­du kurmakla, tüm güçleriyle hakkı savunmak için tek bir saf oluşturmayı amaçlamıştır. O, cihadı her müslüman erkeğe farz kılmıştır. Cihadı terketmek diye bir şey olamaz.

Yine İslam, cihadı özendirip teşvik etmiş, şehid ve mücahitlerin sınırsız bir sevaba nail olacaklarını müjdeleyip, savaşa katılmayanları aza­bın en ağırıyla korkutmuş, onlara en kötü vasıflar vermiş, savaşa çıkma­yıp evde oturmayı ve savaştan kaçmayı günahların en büyüklerinden, hatta helak edici yedi günahtan biri saymıştır.

Şehid İmam Hasan el-Benna'nın 'Cihad Risalesi'ne başvurmak fay­dalı olur. Çünkü O, söz konusu risalesinde, cihad, savaş ve şehidlikle il­gili ayet-i kerimeleri yine cihad hakkındaki hadisi şerifleri toplamıştı. Örnek olsun diye onlardan bazılarına bir sonraki ünitede yer vermek isti­yoruz:[672]

 

Kur'an'da Cihad Ayetleri

 

"Savaş -hoşunuza gitmediği halde- size farz kılındı. İhtimal ki hoş­lanmadığınız şey, sizin iyiliğinizedir ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey, si­zin kötülüğünüzedir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir."[673]

"O halde, dünya hayatı yerine ahireti alanlar, Allah yolunda savaş­sınlar. Kim Allah yolunda savaşır, öldürülür veya galip gelirse, Biz ona büyük bir ecir verceğiz."[674]

"Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilakis onlar Rableri katında diridirler. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde nzıklanırlar, arkalarından kedilerine ulaşamayan kimselere, ken­dilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. Onlar Allah'tan olan bir nimeti bolluğu ve Allah'ın mü'minlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler."[675]

 

Hz. Peygamberin Sünnetinde Cihadla İlgili Hadisler

 

Ebu Hureyre (r.a.)'den şöyle rivayet edilmiştir:

O şöyle dedi:

"Hz. Peygamber (a.s.)'e: "Ya Resulullah, Allah yolunda yapılan ci­hada denk ne vardır?" diye soruldu. O, Da: "Onu yapmağa güç yetiremezsiniz" diye buyurdu. Sonra: "Allah yolunda cihad eden kişiye, ancak mücahid dönünceye kadar hiç iftar etmeksizin oruç tutan ve hiç ara ver­meksizin namaz kılan ve Allah'ın ayetlerini inanarak okuyan kişi ulaşa­bilir. "[676]

Sehl Bin Hanif (r.a.) Hz. Peygamber (a.s.)'in şöyle buyurduğunu söylemiştir:

"Kim sıdk ile Allah Teala'dan şehitlik isterse, Allah onu yatağında ölse de şehitlerin menziline eriştirir."[677]

Mıkdam bin Ma'dikerib (r.a.) Hz. Peygamber (a.s.)'in şöyle buyurdu­ğunu söyledi:

1- Allah onun günahlarının ilk önce bağışlar.

2- Cennetteki yerini görür.

3- Kabir asabından korunur.

4- Büyük korku (mahşer gününün korkusunj'dan emin olur.

5- Başına yakut işlemeli bir şeref tacı konulur ki, dünya ve içindeki-lerden daha hayırlıdır.

6- Cennet hurilerinden yetmiş iki hanımla evlenir ve akrabaların­dan yetmiş kişiye şefaat eder."[678]

 

Şehid İmam Hasan El-Benna'nın Sözleri

 

Şehid İmam, "Cihad Risalesi"nde İslam'da cihadın hükmü konusun­da şöyle diyor:

"Selef ve haleften mukallid ve müctehid imamlar cihadın, davetin neşri için İslam ümmetine farz-ı kifaye, kafirlerin hücumunu önlemek için de farz-ı ayn olduğu üzerinde ittifak ettiler.."

Sonra İmam şöyle diyor:

"Bilindiği gibi müslümanlar şimdi başkalarına boyun eğimiş, kafirle rin hükmü altına girmişlerdir. Ülkeleri zaptedilmiş, namuslarına tecavüz edilmiştir, işlerini düşmanları idare etmektedir. Daveti yaymaktan aciz kaldıkları gibi dinlerinin şeriatı bile bizzat kendi topraklarında yürürlük­ten kaldırılmıştır.

Artık cihad hiç şüphesiz her kişinin üzerine farzdır. Her müslümanın hazırlık yapması, cihada niyetlenmesi, lüzumlu çalışmaları yapması, cihad için fırsat gözlemesi gerekir.

Şüphesiz Allah hükmünü yerine getirecektir."

Şehid İmam "Cihad Risalesi"nin başka bir yerinde şöyle diyor:

"Resulullah (a.s.) savaştan dönünce: "Biz şimdi, küçük cihaddan büyük cihada döndük." buyurdu.

Sahabe-i Kiram da:

"Büyük cihad nedir" diye sordular.

Resulullah (a.s.):

"Kalbi cihad, yani nefisle yapılan cihaddır," buyurdu.

Bunun İbrahim bin Able'nin sözü olduğu da söylenmiştir.

Şehid İmam Hasan el-Benna, aynı risalede, 'Müslüman Niçin Sava­şır' başlığı altında ise şunları söylüyor:

"Allah Teala, cihadın düşmanlığa alet edilmesi veya kişisel hırsları tatmin etmesi için değil, davetin devamını sağlaması, müslümanları hi­maye etmesi ve mü'minlerin üstlendikleri büyük elçilik görevini yerine getirebilmeleri, insanlığı hakka ve adalete ulaştırabilmeleri için fark kıl­mıştır. İslam cihadı farz kıldığı gibi, barışı da teşvik etmiştir."

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Eğer onlar barışa yönelirlerse sen de barışa yönel ve Allah'a tevek­kül et."[679]

Yine Şehid İmam cihaddaki rahmet konusunda şunları söylüyor:

"İslami cihadın gayesi, gayelerin en değerlisi olunca, aynı şekilde kullanılan araçlar da, araçların en değerlisi olur. Allah, müslümanlara düşmanlık ve kin gitmeyi haram kıldığı gibi müslümanları merhametin en ilerisi ile donatmıştır.

Müslümanlar savaştıkları zaman asla düşmanlıkta aşırı gitmezler, iğrenç işler yapmazlar, cesetlere saldırmazlar, hırsızlık yapmazlar, mal­ları yağmalamazlar, haklara tecavüz etmezler, insanlara işkence etmez­ler. Onlar, barış zamanında en üstün insanlar oldukları gibi, savaşta da, savaşçıların en hayırlılarıdırlar.

Aynı şekilde onlara, kadınları, çocukları, yaşlıları, yaralıları öldür­mek, din adamlarını, uzlete çekilmiş kişiler ile savaşa fiilen katılmayan­lara kılıç çekmek yasaklanmıştır."

Bir şu rahmete bakın, bir de kendini medeni sananların çizdikleri ka­ra tablolara ve adi iftiralara bakın.

Bir onların devletlerinin kanunlarına bakın, bir de şu Rabbani, adil ve kapsamlı kurallara bakın...

Allah'ım! Müslümanları dinlerinden haberdar kıl, alemi saran karan­lıkları İslam'ın nuru ile aydınlat.[680]

 

İhvan-ı Müsliminin Cihad Konusundaki Tutumu

 

Son senelerde cihad, İslami alanda ağırlığını hissettirmeye başladı. İslam dünyasının bir kısmında cihad somut bir olay haline geldi. Geri ka­lan kısmında ise, cihada hazırlanma, ruhu, onun kaçınılmaz olgusu, Allah düşmanlarının düşmanlığını engellemek ve İslam topraklarını onların iş­gal ve tasallutundan kurtarmak için cihadın yegane yol olduğu şuuru ge­lişti.

Burada bir kanaat daha oluştu: Cihad etmeden Allah düşmanlarıyla barış sözleşmeleri yapmak ve uzlaşma yolunu seçmek, barış adı altında teslim olmak demektir.

Sonra burada her müslümana farz kılınmış bir ödev daha vardır. Ci­had etmeden ve cihad hazırlığı yapmadan o ödev yerine getirilemez. O ödev de: İslam devletini ve İslam hilafetini kurmak, İslam dinini yeryü­zünde hakim kılmak ödevidir.

Cenab- ı Hak şöyle buyuruyor:

"Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini kalana kadar onlarla sava­şın.."[681]

 

Cihad Yolumuzdur Ve Davetin Şiarıdır

 

Biz bu dinin karakterini ve Allah yolunda yapılan cihadın yerini açıklamıştık. Burada ise şüphelerle soruları ortadan kaldırmak ve konu etrafında oluşan perdeyi gidermek maksadıyla İhvan-ı Müslimin'in geç­mişte, şimdi ve gelecekte cihadla ilgili tutumunu Allah dilerse açıklaya­cağız.

Mücahid gençlerimiz artık yolu görsünler de ondan ayrılmasınlar ve şüphe üreticileriyle, engelleyicilerin sözlerinden etkilenmesinler.[682]

 

Hilafeti Yeniden Kurmanın Yolu İman, Amel, Sevgi, Kardeşlik Cihada Hazırlık Ve Cihaddır

 

İslam hilafetinin düşürülmesinden sonra ve İhvan-ı Müslimin cema­atı kurulmadan önce, Şehid İmam Hasan el-Benna henüz darü'l-ulum'da öğrenciydi. Etrafına baktı ve İslam aleminin durumunu, müslümanlardaki değişikliği dikkatlice inceledi. Müslümanların, dinlerinin özünden uzak­laşmalarının ve imanlarının zayıfalamasının, onları Allah düşmanlarının egemenlikleri altına girmelerine, İslam düşmanlarının İslam devletini ve hilafetini yıkmağa, müslümanları fikren, iktisaden, siyasi ve ahlaki bakın­dan egemenlikleri altına almağa götürdüğünü anladı. Zira İslam düşman­ları hilafetin şeklen varlığını ortadan kaldırdıkları gibi, müslümanların gönüllerindeki inançları da yok ettiler.

Şehid İmam, müslümanların başına gelen büyük tehlikeyi ve yapılması gereken ödevi anladı. Bu öylesine bir ödevdi ki, Allah'ın kendi kul­ları için seçtiği şu yüce dini yeryüzünde hakim kılmak, İslam mesajını dünyaya yaymak için müslümanları kurtarmak ve her türlü saldırıdan ko­rumaktı. Müminler arasında Allah'ın kanunlarını uygulamak ve İslam akidesini korumak için yeniden İslam devletini güçlü bir yapı ve sağlam temeller üzerine oturtmak ve İslam hilafetini tesis etmek maksadıyla her müslümanın çalışması farzdır.

Şehid İmam Allah'a sığınıp, derin derin düşündükten sonra, Allah, O'na, bu yüce görevi yerine getirmek için yegane yolun, daha önce Resulullah ve ashabının ilk İslam devletini kurdukları vakit izledikleri yol ol­duğunu kavramasına yardım etti. O, bunları şu birkaç kelime ile özetli­yor:

İman ve amel, sevgi ve kardeşlik, hazırlık ve cihad.

Resulullah (a.s.) müslümanları kendi medresesinde ve Kur'an sofra­sında böyle eğitmişti. Hz. Peygamber (a.s.) onlar arasında kardeşlik oluş­turdu, onları tertip ve düzene soktu, sonra da cihada ve fedakarlığa teşvik etti. Bunun sonucu olarak da onlar Allah'ın yardım ve desteğine mazhar oldu. Arap Yarımadası, onların sayesinde şirk ve putlardan temizlendi. Ondan sonra da İran topraklan fethedildi. Bizans mağlup oldu, yahudiler sürüldü, karanlık dağıldı ve etrafı aydınlık kapladı.

Şehid İmam bunu iyi kavramış olacak ki, İhvan-ı Müslimin cemaatı­nı kurdu ve aynı yolda yürüdü.

O'nun görüşü şuydu:

Eğitimin sağlam bir temel üzerine kurulması ve devlet yapısının doğru bir esasa da yanaması için müslümanları Hz. Peygamber'in yaptığı gibi her türlü ihtilaf sebeplerinden arınmış tüm hurafe, bid'at ve kötü dav­ranışlardan, hatta sapmalardan uzak, arı-duru kapsamlı bir İslami anlayışa döndürmek gerekir. Bundan ötürü O, "talimler Risalesi"nde, on bey'at rü­künlerinden biri olan "Anlayış"ı, aynı ad altına mevcut "yirmi usul"ü, "dosdoğru İslami anlayışı" koruyan bir çerçeve olarak koydu.

Aynı şekilde O, davetin seyrinde cihadın rolünü, önemini ve gereken hazırlığı yapmayı anladı. Çünkü hakkı koruyan bir kuvvete her zaman ih­tiyaç vardır.

Şu zamanda, müslümanların arasında cihad ruhunun kaybolmaya yüz tutması, teslimiyet ve zillet ruhunun şerefli bir hal şekline dönüşmesi elle tutulur bir duruma geldi.

Şehid İmam Hasan el-Benna, İhvan'ın davetindeki cihad yönüne ge­reken önemi verdi. Bu önemi çeşitli şekillerde görüyoruz ve onu, cihadın asıl yol olduğunu pekiştirirken görüyoruz.

İhvan bu yolu şöyle sloganlaştırdı:

"Allah gayemiz, Peygamber liderimiz, Kur'an anayasamız, Cihad yolumuz, Allah yolunada ölmek de en yüksek idealimizdir."

İhvan'ı Müslim'in ambleminde: İki kılıcın ortasında Kur'an-ı Kerim'in olduğunu görüyoruz. İki kılıç cihadın ve Allah'ın kitabında temsil olunan hak'ı koruyacak kuvvetin işaretidir.

Sonra Şehid İmam'ın, İhvan'ın davetine: 'Hakkın, kuvvetin ve ba­ğımsızlığın daveti' unvanını verdiğini görüyoruz. Ayrıca 'CİHAD'ı on bey'at erkanından biri, 'Fedakarlık'ı da bir diğer rüknü yaptığını görüyo­ruz.

Yazdığı "Risaleler"den birini yalnızca 'Cihad'a ayırdı.

O, konuşmalarında devamlı cihadı teşvik eder, şehid olma isteğini uyandırmaya çalışır, İhvan'ı, Resulullah (a.s)'la beraber olan ilk topluluk­la ve onların cihad alanında mal ve can ile verdikleri en güzel örneklerle cesaretlendirirdi.[683]

 

Olaylar Tecrübeyi Doğruladı... Cihad Devam Etti

 

İmam Hasan el-Benna, bu konuda sadece yazmak ve konuşmakla kalmadı. Kendisine Filistin'de cihad fırsatı düşünce, hemen oraya koştu ve fırsatı değerlendirdi. Orada İhvan'a, en güzel örnek oldu. O dönemde, müslüman ülkelerin yöneticilerinin kendi davalarına ihaneti, tertip ve tu­zakları olmasaydı iş tamamen değişik olacaktı.

İhvan'ın, bedensel sporların dışında da faaliyetleri vardır: Yürüyüş ve keşif eğitimleri.

Şehid İmam'ı biz aramızda yürüyüş elbiselerini kuşanıp, eğitimlere katıldığını çok görmüşüzdür.

Allah'ın O'na şehadeti nasib etmesinden sonra -onun öldürülüşü bu komplonun bir parçasıydı- İhvan-ı Müslümin, ellili yılların başında İngi­lizlere karşı Süveyş Kanalı kıyısında cihadı devam ettirdi.

Nitekim Abdunnasır döneminde davet, hapishanelerde yer altına çe­kilince, İhvan; cihadını Mısır dışında diğer İslam'ı bölgelerde sürdürdü.

Bugün İhvan'ın, Suriye'deki kafir, zalim ve dikta rejimine karşı sa­vaş verdiği gibi Afganistan'daki mücahid kardeşlerine katıldıklarını görü­yoruz.[684]

 

İhvan İşkencelerden Usanıp Silahı Bırakarak Cihadı Terk Mi Etti? Hayır.

 

Aynı şekilde İhvan'ın değişmediğini, mazi ile istikbal arasındaki il­giyi kesmediğini, gelecek zamanın da şimdiki ve geçmiş zamanla ilgisini kesmeyeceğini görüyoruz.

Böylece onlar, gelecek nesillere daveti tüm kapsam ve arılığıyla mi­ras bırakıyorlar.

Yine onlar, Allah'ın kelimesi en yüce oluncaya ve O'nun zaferi ger­çekleşinceye kadar cihad ruhunu, şehid olma arzusunu ve fedakarlığı ge­lecek kuşaklara miras bırakıyorlar.[685]

 

Ne Ölünceye Kadar Beklemek Ve Ne De Cesaretin Ardından Sürüklenmek

 

Bununla beraber İhvan, bazı ateşli gençlerin arkasına takılıp gelece­ği belli olmayan sürpriz işlere kalkışmayacaktır. Bazen bu tür işlerin İslami çalışmaya zararı dokunur ve bundan da batılın ardından koşanlar istifaade eder.

Nitekim İhvan, fırsatları kaçıracak ve gençlerin gönlündeki cihad ru­hunu azaltacak mahvedici acelecilik yolunu seçmez. Onlar işi, Allah'ın kitabı'na ve Resulü'nün sünnetine başvurarak, tüm yönleriyle değerlendi­rirler. Attıkları her adımda Allah'ın yardımını, doğru yolu göstermesini ve hayırlı sonuçlara vardırmasını isterler. Mevkisi ne olursa olsun herke­sin yol göstermesini, hatırlatmasını ve her türlü öğüdünü dinlerler.

İhvan, hazırlık öncesinde acelecilik etmenin erken doğum olacağını bilir. Nitekim ağır davranmanın veya uygun bir vakit geldikten sonra ve Allah'a tevekkül ettikten sonra tereddüte düşmenin manevi bir ölüm oldu­ğunu da bilir.

Zafer, Allah'ın izniyle şuranın ve karşılıklı güvenin sayesinde ger­çekleşir.

Cihadı ve şehid olmayı çok isteyen bazı gençler, ideallerine kısa vadede ulaşacaklarını ve ülkelerinde yaygın bazı gayr-i İslami işleri güç kullanarak kısa sürede ortadan kaldırabileceklerini zannediyorlar. Halbu­ki işin gerçeği, bu gayri İslami işler, 'kötü ağaç'ın meyveleridir. Ağacın bazı meyveleri ortadan kaldırılınca ağaç ayakta kaldığı sürece diğer mey­velerini verecektir. Bu bakımdan 'kötü ağaç'ı tümüyle kökünden devir­mek ve onun yerine "güzel ağaç" dikmek gerekir: O da "La ilahe İllallah Muhammedün Resulullah" tevhid ağacıdır,

"... Kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güze bir ağaç.. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir..."[686]

Bu öyle bir iştir ki, kendine mahsus değerlendirmesi, hazırlığı ve uy­gun zamanlaması vardır.

İhvan, gençlere uygun bir vakitte cihadı sunduğu vakit onları tehli­keye atmış olmaz, aksine asıl tehlike şartlar gerekli kılındığında ve zama­nı geldiğinde, cihattan geri durmaktır. Çünkü, düşman istilasıda müslümanlar, dinlerinden döndürülme fitnesine maruz kalırlar, namusları ayak­lar altına alınır ve çocukları İsalam akidesinin dışında yetişer.

Aynı şekilde bilinmelidir ki, müslümanlann Allah düşmanlarının iş­kence ve saldırısına maruz kaldıkları vakit imkan ve şartlar uygun olma­dığı takdirde taarruza geçmeleri şart değildir. İslam davetinin ilk önemle­rinde müslümanlar sayıca azdı ve müşriklerin işkence ve saldırılarına uğruyorlardı. Buna rağmen Resulullah (a.s.) güç kullanarak saldırıyı defet­meyi emretmemişti. Buna karşılık o vakit, onlara, cenneti ve zaferi müj­deleyerek sabır ve sebatı tavsiye ediyordu. İşkenceye rağmen, sabır ve se­batla birlikte davetin tebliği devam ediyordu. Şartlar hazır hale gelince, savaşa izin veren şu ayet-i kerime indi:

"Kendileriyle savaşanlara (amü'minlere), zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi, şüphe yok ki Allah, onlara yar­dımda mutlak surette kadirdir."[687]

Buna göre, İhvan'am kendilerine yönelik tekrarlanan saldırılara karşı tutumu olumsuz olmayacaktır. Fakat Allah'tan mağfiret dileyerek, düş­mana karşı koyup, kendilerini savunacakları bir gün mutlaka gelecektir.[688]

 

Cihad Yalnızca İşkenceyi Önlemek İçin Değil İslam Devletini Kurmak İçin Yapılır

 

Yine bilinmelidir ki, cihad ve cihad için hazırlık yapmak, Allah düş­manları tarafından müslümanlara yönelen işkence ve saldırıları önlemek için değildir. Ama cihad ve cihada hazırlık, büyük görevi yerine getirmek içindir. O büyük görev de, İslam devletini kurmak, Allah'ın dinin hakim kılmak ve onu yeryüzünün dört bir yanına yaymaktır. Görev ne kadar bü­yük olursa, hazırlığı ve hazırlık süre ve çabası da o kadar büyük olur. Bu­rada süre, fertlerin ömrüyle değil, milletlerin ve mesajın ömrüyle ölçülür.

"İslam'da cihaddan maksat, insanları kılıç gücüyle islam'a girmeye zorlamaktır," şeklindeki hatalı söze gelince, biz onun geçersizliğini isbat etmek için gayret sarfetmeye ihtiyaç duymuyoruz. Halbuki bu hususta çok şeyler yazılıp çizdi.

Bu sözün şu ayet-i kerime ile çelişki arzettiğini söylemek yeter:

"Dinde zorlama yoktur, çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayırt edilmiştir.."[689]

Olaylar ve tarih bu yanlış iddiayı çürütmektedir.

Bu açıklamadan, genel olarak cihad hakkında, özel olarak da İhvan hakkında varid olan sorulara cevap verdikten sonra geriye müslüman gençliğimizin şu yüce şerefe layık olması için cihad ve cihada hazırlık konusunda sahip olmaları gereken bazı temel kavramları onlara verme­miz kalıyor.[690]

 

Cıhad Yolundaki Müslüman Gençliğe

 

Dinimiz İslam'ın karakterini, cihadın yerini ve İslam'daki hükmünü, davetin neşri için farz-ı kifaye, kafirlerin hücumunu önlemek, İslam ülke­sine olan saldırılarını püskürtmek ve müslümanların dokunulmazlığını sağlamak için de farz-ı ayn olduğunu izah ettik.

Aynı şekilde, İhvan-ı Müslimin'in cihad karşısındaki tutumunu, ci­hadın tarihsel yönünü ve cihadla olan bağlantılarını, ayrıca cihadı kendi­lerine bir yol kabul ettiklerini açıkladık.

İhvan Cemaati ve cihadı etrafında oluşan sorular cevap vermek, müslüman ve mücahid gençliği tatmin etmek ve ona yolunu göstermek suretiyle açıklamalarda bulunduk. Müslüman gençlik o yolda artık sap­maz ve duraksamadan tereddütsüz cihadına devam eder.

Bundan sonra İslami sahadaki müslüman gençliğe, sahip olması ge­reken ve cihad yolundaki işaretler gibi gözünün önüne koyması gereken bir kısım kavramları vermeye çalışacağız.

Müslüman gençliğe sözümüzü söylerken, Şehid İmam Hasan el-Benna'nın gençliğe yönelik 'Risale'sinden bazı cümlelerini sunmamız faydalı olur.

O şöyle diyor:

"Ey gençler!

Bir fikir ancak kendisine tereddütsüz inanıldığı, ihlasla bağlanıldığı , ceasaretle savunulduğu ve gerçekleşmesi için çalışma ve fedakarlıktan kaçınılmadığı vakit başarılı olur.

Bu başarının dört temel ilkesi vardır:

Bunlar: İman, ihlas. cesaret ve çalışma.

Bunların tümü de gençlerin özelliğidir. Çünkü imanın temeli canlı bir kalb, İhlasın esası arınmış bir gönül, cesaretin temeli kuvvetli bir şu­ur, çalışmanın temeli de ciddi bir karardır. Bunların hepsi ancak genç­lerde bulunur. Bundan ötürü, eski ve yeni tüm ümmetlerin kalkınmasının temel direği gençlerdir. Her kalkınmanın sırrı onlardadır. Her görüşün bayraktarlığını yapan onlardır."

Sonra sözüne devamla şöyle ediyor:

"Sizden istediğim ilk şey, kendinize güvenmeyi, yerinizi bilmenizdir. Düşmanlarınız sizin hor ve zelil olmanızı isterse de, dünyanın efendileri sizlersiniz. Dünya hayatında bazıları size engel olmak istese de siz tüm insanlığın öğretmenlerisiniz. Akibet muttakiler içindir."

"Ey gençler!

İmanınızı yenileyip, hedefinizi belirleyiniz. Kuvvetin başı iman, ima­nın neticesi vahdet, vahdetin sonucu da güçlü ve adınlık zaferdir, inanı­nız ve kardeş olunuz, çalışınız ve ondan sonra da zaferi bekleyeniz. Müj­deler olsun mü'minlere..."

Bu takdimden sonra, dünyanın her tarafındaki müslüman gençliğe öğütle yöneliyor ve cihad yolu üzerine odaklaşıyoruz.

Bu gençlere şunu diyoruz:

Biliniz ki, Allah yolunda cihad; (Allah daha iyi bilir) İslami davetin ve gelecek dönemde İslami çalışmanın üzerindeki galibiyet nişanı ola­caktır. Öyle ki bugünün gençleri davet ve terbiyeye devam etmekle bir­likte onun çağdaşı olacaklar. Bu dönem veya dönemler Allah'ın düşman­ları ve onların yardımcıları eliyle yapılacak eziyet ve işkencelerden arın­mış olmayacaktır. Çünkü zafer gelinceye kadar işkencenin devam etmesi, Allah'ın bir kanunudur.

Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Senden önce nice Peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardı­mımız gelene kadar yalanlamalarına ve sıkıştırılmaya katlandılar. Al­lah'ın sözlerini değiştirebilecek biri yoktur."[691]

Cihad yolunda yürüyen müslüman gençler bilmelidir ki, Allah yo­lunda yapacakları cihadın alanı yalnızca İslam ülkelerinden birine ait değildir. Çünkü İslam'ın vatanı tektir, bölünemez. Artık cihad bayrağı İslam vatanının bazı yerlerinde dalgalanmaktadır. Allah'ın izniyle de, İslam va­tanının her karış toprağı bağımsızlığını elde edinceye, İslam devleti kuru­luncaya ve Allah'ın mesajı tüm insanlığa ulaşıncaya kadar dalgalanmaya devam edecektir.

Biliniz ki, ey gençler!

Filipinler, Eritre, Suriye, Afganistan ve Filistin gibi İslam aleminin meseleleri yurt ve millet meseleleri değildir. Onlar bir din ve inanç mese­leleridir. Açıkçası İslam'ın ve tüm müslümanların problemleridir. Onların uzlaşmalarla, pazarlıklarla düşmanın gasbettiği İslam topraklarını kabul­lenmekle çözüme kavuşması mümkün değildir. Allah yolunda cihad et­mek gerekir.[692]

 

Mücahid Ve Müslüman Gençler,

 

İslam davetinin bu döneminde, İslam'ın size yüklediği büyük görevi, İslam ümmetinin sizden beklediği büyük umutları ve beklentileri iyi de­ğerlendiriniz. İstikbalin, Allah'ın kulları için seçip gönderdiği şu dinin olacağına kesinlikle inanınız. Allah'ın mü'min kullarına olan zafer ve ha­kimiyet vaadinin gerçekleşeceğine gönülden inanınız.

Biliniz ki bu büyük umutlar; gayret ve cihad olmadan, kan ve ter dö­külmeden, can ve şehid olmadan ve fedakarlık yapılmadan gerçekleşe­mez.

Kendinizi bunlar için hazırlayınız. Cihad yolu güllerle döşeli değil­dir, aksine uzun, yorucu, dikenlerle ve engellerle doludur.[693]

 

Cihad Yolundaki Müslüman Gençler,

 

Bu günkü cihad alanının geniş, Allah düşmanlarının çok ve savaş türlerinin çeşitli olduğunu biliniz. Hakla batılın savaşı, gayret ve zaman istiyor.

Kendinizi buna hazırlayın. Uzun nefesli kişilerden olunuz. İşi basit tarafıyla ve kavramadan ele alan, zaferde acelecilik eden kişilerden olma­yınız. Zira vakit biraz gecikince, azimleri gevşer, gayretler zayıflar ve kalblere ümitsizlik dolar.

Ey kardeşim! Rabbine mutlak bir güvenin olsun. Çünkü sen O'nunla beraber olduğun sürece, O. seninle beraberdir. Sen O'nun dinine yardım ettiğin sürece, O, senin yardımcın olacaktır.

"Ey inananlar! Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz, O da size yar­dım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar."[694]

Ve dinine mutlak bağlan. Çünkü Allah katında makbul olan hak din İslam'dır.

Yoluna ve cemaatına büyük bir bağlılıkla bağlan. Çünkü sen hak yoldasın. Hakkı kendi elinizle elde etmeye ve uzak da olsa batılı yere sermeye güç yetirebileceğiniz konusunda kendine ve kardeşlerine güven.

Allah'ın yurdunda, ölüme, işkenceye, fakirliğe, hastalığa, cehalete, ezilmeye ve Allah düşmanları tarafından tahakküme maruz kalan her müslümandan sorumlu tutulacağının bilincinde ol. Onların acılarını duy ki, bu acı, onların hepsini kurtarmak için seni çalışmaya ve cihad etmeye şevketsin.

Yine insanlığın hidayete ermesinden, onu küfrün ve sapıklığın ka­ranlıklarından çıkarıp, İslam'ın nuruna götürmekten sorumlu olduğunun şuurunda ol. Bu koca sorumlulukları vicdanında duy ve ciddi İslami faaliyetlerin bayrağı altında kardeşlerinle beraber toplan. İslam ümmetini yüceltmek ve Allah'ın dinine yardım etmek için cihad yoluna gir ki beşe­riyet İslam'a yönelsin. Çünkü kurtuluş sadece ondadır.[695]

 

Müslüman Genç Kardeşim,

 

Yolunu iyi araştır, yavaşlamadan ve tereddüde düşmeden yönünü belirle. Sözü doğru, işinde samimi olanlarla, hak ve cihad ehliyle el birli­ği et. Müslümanların yurtlarının işgal edildiği, canlarının alındığı, namus­larının çiğnendiği, Allah düşmanları tarafından mahremiyetlerinin hiçe sayıldığı bir zamanda cihadlarını sadece dergi, gazete ve kitap sayfalarına hasredip, İslam'daki fer'i meseleler etrafında tartışmakla vakit geçirenleri terket.[696]

 

Müslüman Genç Kardeşim,

 

Hayra koş, Allah'la yapılan kârlı ticareti sakın ihmal etme ki ebedi kurtuluşa ve apaçık zafere eresin, acıklı azaptan kurtulup, ebedi nimete ulaşasın.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size gös­tereyim mi? Allah'a ve Resulüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz ki bu sizin için daha hayırlıdır. İşte hu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetler indeki güzel meskenlere koyar, işte en bü­yük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah'tan yar­dım ve yakın bir fetih. Müminleri bunlarla müjdele."[697]

"Allah mü'minlerden mallarını ve canlarını onlara (verilecek) cen­net karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öl­dürür ve öldürülürler.."[698]

Kardeşim!

Allah yolunda, canda, malda, zamanda ve gayrette sakın cimrilik et­me.

Çünkü yüce Allah şöyle buyuruyor:

"... Allah yolunda ne harcarsınız, size eksiksiz ödenir, siz asla hak­sızlığa uğratılmazsınız."[699]

"İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz, içinizden ki­miniz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir. Siz ise fakirsiniz. Eğer O'ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, sonra da onlar sizin benzer­leriniz olur."[700]

 

Müslüman Genç Kardeşim,

 

Allah yolunda cihad etmenin şerefine kavuşmak için kendini ve aile­ni hazırla. Tereddütsüz ve ağır davranmadın şehid oluncaya ya da zafere kavuşuncaya kadar yürüyüşü sürdürmek için yolda yardımı dokunacak her türlü yol hazırlığını yap.

Kendini, selim akide, güçlü iman, Allah için halis ve sadık, her türlü riya ve dünyevi maksatlardan arınmış bir niyet ile hazırla. Allah'ın keli­mesi ancak böyle yücelir.

Nefsini, sahih ve sırf Allah için yapılan ibadetle ve sapasağlam bir İslami ahlak ile hazırla. Gücümüz yettiği kadar her türlü cihad levazımatında kendi imkanlarımızı kullanabilmek için uzmanlaşmış faydalı ilim ve kültürlü düşünce ile kendini hazırla.

Cihadın meşakkatlarma katlanan kuvvetli bir bedenin olması için kendini eğit. Allah'ın emrine uyarak her türlü araç-gereci ve yeterli parayı hazırla.

"Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırla­yın..."[701]

 

Cihad Yolundaki Müslüman Kardeşim,

 

Sen nefsini hazırlayıp, savaş tekniklerine alışıp, araç-gereci alırsın. Fakat cihadın fıkhi yönünü, kurallarını, adabını ve ahkamını öğrenmen de vacibtir. Cihadının Allah nezdinde makbul olması için onları öğrenmen ve uyman gerekir. O, hac, zekat, oruç, namaz ve diğer farzlar gibi bir farzdır. Onların adab ve ahkamına uyulmadığı takdirde batıl olurlar ve Allah katında makbul olmazlar. Daha Önceki sayfalarda da söylediğimiz gibi müslümanlar savaştıkları zaman, verdikleri sözü tutar, haddi aşmaz, ölülerin ağız, burun, kulak gibi azalarını kesmez, aşın gitmez, malları yağmalamaz, namusa tecavüz etmez, yaşlıları, çocukları ve kadınları öl­dürmezler.

Yine onlara, yaralıları öldürmek, köşelerine çekilmiş din adamlarına saldırmak ve güven verilenlerle savaşmak yasaklanmıştır.

İşte tüm bunları ve bunlara benzer adab ve talimatı öğrenmen gere­kir. Bu tür yasaklar, seni Allah düşmanlarına zulmetmekten korur.[702]

 

Cihad Yolundaki Müslüman Gençler!

 

Cihadınızda, Allah düşmanları için kuşanacağınız en güçlü, en önemli ve en başta gelen silah, iman silahıdır. O, yol boyunca tazeliğini koruyan bir azıktır.

İman öyle bir şeydir ki, içteki gizli güçleri ortaya çıkarır, sahibini, hiç bir korku duymadan zorlukları hafife alarak ve Allah katındaki savabı tercih ederek ölüme yönelmeye sevkeder.

Mücahid ve mü'min bir genç, Allah düşmanları için atom reaktörün­den daha güçlü ve daha ağırdır. Çünkü müslümanlar iman silahı ile si­lahlanınca Allah'ın müminlere olan zafer vaadini gerçekleştirmeye ehil olurlar ve Allah da onları kendi ordularıyla destekler.

"... Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır.."[703]

"... Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez.." [704]

"Allah iman edenleri esirger. Şu da muhakkak ki Allah, hain ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder. Kendileriyle savaşılanla­ra (mü'minlere), zulme uğramış olmaları sebebiyle (savaş konusunda) izin verilde. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette kadir­dir."[705]

"Mü'minlere yardım etmek de bize hak olmuştur."[706]

"Allah, sizlerdn iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendile­rinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi kendilerine de yeryüzüne sahip ve hakim kılacağım onlar için beğenip seçtiği dini (İslam'ı) onla­rın iyiliğine yarleştirip, güven sağlayacağını vadetti. Çünkü onlar bana kulluk ederler, hiç bir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim in­kar ederse, işte bunlar asıl büyük günahkarlardır."[707]

 

Cihad Yolundaki Nıüslüman Gençler!

 

Cihad için çağrıda bulunulunca, bu çağrıya üşenmeden uymanız için refah yollarını ve yeryüzünün çekiciliğini fazla önemsemeyiniz.

Aksi takdirde Cenab-ı Hakk'ın şu ayetinde belirtilen acı azaba uğrar­sınız:

 

Eğer siz O'na (Muhammed'e) yardım etmezseniz, (iyi bilin ki) iki ki­şiden biri olduğu halde (Resulullah ve Ebu Bekir) kafirler Onu (Mek­ke'den) çıkardıkları zaman Allah O'na yardım etmişti.

Hani onlar mağarada (Sevr mağarasında) idiler, (Ebu Bekir kor­kunca Resulullah) o zaman arkadaşına, "üzülme Allah bizimle beraber­dir" diyordu. Bunun üzerine Allah O'na (sükunet sağlayan) emniyetiniindirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu (melekler) ile destekledi ve kafir olanların sözünü alçalttı.

Allah'ın sözü ise (zaten) yücedir. Çünkü Allah daima üstündür, hik­met sahibidir.

Gerek hafif, gerek ağır olarak hep birlikte savaşa çıkın, mallarınız­la ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer anlıyorsanız, bu sizin için daha hayırlıdır."[708]

Ey müslüman, mücahid, genç kardeşim!

Bil ki, Allah'ın bize ve bizim cihadımıza ihtiyacı yoktur. Halbuki biz, Allah'ın sevabına, O'nun nimetine ve bu şerefe ermeye muhtacız.

"Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah alemlerden müstağnidir."[709]

Allah Teala, biz cihad etmeden de kendi düşmanlarım yenilgiye uğ­ratmaya kadirdir. Ama cihad bir deneme ve imtihan etmektir.

".. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat si­zi biribirinizle denemek ister..."[710]

"Andolsun ki, içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye kadar sizi imtihan edeceğiz."[711]

"Yoksa, Allah, içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?"[712]

 

Cihad Yolundaki Müslüman Genç Kardeşlerim,

 

Allah düşmanlarının gücünden -araç, gereç ve sayıca çok olsalar da-sakın korkmayın.

Zira Allah mü'minlerin dostudur.

Kendi ordusuyla onlara yardım eder ve yardımıyla da onları destek­ler:

".. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır..."[713]

"İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağut (batıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde seytan'ın dosîlanna karşı savaşın, şüphe yoktur ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır."[714]

"Hani Rabbin meleklere. "Muhakkak ben sizinle beraberim, haydi iman edenlere destek olun." diye vahyediyor: "Ben kafirlerin yüreğine korku salacağım. Siz hemen boyunlarının üstüne vurun, onların bütün parmaklarına vurun." (Parmakalarını doğrayın) diye emrediyordu."[715]

"Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yok­tur..."[716]

Mücahid kardeşim, aslında biz Allah'ın kaderine ve yardımına ber perdeyiz. Bize ait ne güç var, ne de takat. Onlar ancak Allah'ın vergisiyle olur.

"(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü, attığın za­man da sen atmadın, fakat Allah attı.."[717]

"Onlarla savaşın ki Allah, sizin dirinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, sizi onlara galip kılsın ve mü'min toplumun kalblerini ferah­latsın. Ve onların (müminlerin) kalblerinden öfkeyi gidersin. Allah di­lediğinin tevbesini kabul eder. Çünkü Allah pek iyi bilendir, hikmet sahi­bidir."[718]

Aynı şekilde fiillerin faili olarak ta O'nu görürsün: Onlara Allah, azab eder, Allah rezil eder, size de, O yardım eder, şifa verir, öfkeyi gide­rir ve tevbeyi kabul eder.

Bütün bunları yapan Allah Teala'dır. Müslümanlara da artık savaş­mak düşer.

Savaşla ilgili konuya gelince, onun mercii Allah'tır. Çünkü işlerin tümü Allah'a aittir ve O'na döner.[719]

 

Müslüman Mücahid Kardeşim,

 

Cihad saflarında kardeşlerinle elbirliği et. Onlarla Allah için sadık kardeşlik bağıyla sımsıkı bağlan ki birbirine kenetlenmiş duvar gibi olasınız.

Cenab-ı Hakk'ın şu ayetine göre, Allah'ın sevgisi ve yardımı saye­sinde hepiniz kurtuluşa erersiniz.

"Doğrusu Allah, kendi uğrunda, kenetlenmiş bir duvar gibi sıra ha­linde savaşanları sever."[720]

Kur'an-ı Kerim'de, Ensar ve Muhacirlerden ilk mücahitlerin durumu temsilen anlatılmaktadır.

Onların arasındaki sevgiyi, kardeşliği ve cömertliği Cenab-ı Hak mi­sal vererek şöyle anlatıyor:

"Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleş­tirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler, onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler, kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsi­nin tamahkarlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenler­dir."[721]

Ey kardeşim!

Sakın şeytana ve Allah düşmanlarına, bu sevgi ve kardeşlikten yana bir delik bulup müslümanlann saflarına girmelereni izin verme.[722]

 

Cihad Yolundaki Genç Müslüman,

 

Şu aşağıdaki ayet-i kerime'de Allah'ın mücahid mü'minlere yöneltti­ği hususu ve emrini yerine getirenlerin en iyisi ol:

"Ey inananlar! Bir toplulukla karşılaşırsanız dayanın, başarıya eri-şebilminiz için Allah'ı çok anın, Allah'a ve peygamberine itaat edin, çe­kişmeyin, yoksa korkar, başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sab­redin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir."[723]

İşte böylece yüce Allah bize, sebat etmeyi, Allah'ı zikretmeyi, kendi­sine ve Resulü'ne itaat etmeyi, çekişmemeyi veya anlaşmazlığa düşme­meyi, sonra da sabretmeyi emrediyor. Bütün bunlar zaferi elde etmek ve dağılmamak için gerekli şeylerdir.

Ey kardeşim!

Bütün gayretin, söz birliği ve saf birliği etmek için olsun. Mücahitle­rin saflarını bölecek veya birliklerini parçalayacak ya da çabalarını dağıtacak her şeyden kaçın.

Doğru olmayanın üzerinde birlik sağlamak, doğrunun üzerinde ayrı­lığa düşmekten daha hayırlı olduğunu bil. Ondan sonra, birlik sayesinde doğruyu bulabiliriz.[724]

 

Genç Müslüman Mücahid Kardeşim,

 

Münafıkların ve aynı şekilde evlerinde oturup cihada katılmayanla­rın, cihad hakkındaki sözlerini ve tutumlarını Allah'ın Kitabı'ndan ve özellikle de Tevbe Suresi'nden öğren ve o duruma düşmekten veya etki­lenmekten sakın. Kulaklarını münafıkların, şüphe üreticilerinin ve engelcilerin sözlerine kapat, duyma. Çünkü onların cihad gayretleri zayıflamış, mücahidlerin azimlerini kırmaya başvurmuşlardır. Savaş korkusunu ve düşmanın gücünü hafife almakla ve komutanlığa ve komutanlıktan çıkan emir ve talimatlara olan güveni yitirmekle içlerindeki korku ve zayıflık duygusu ortaya çıktı. Bunlar ve benzeri sebeplerin savaş sırasında netice­leri çok tehikeli, etkileri de çok kötü olur.

Cenab-ı Hak en doğrusunu buyurdu:

"Aranızda savaşa çıkmış olsalardı, ancak sizi bozmaya çılışırlar ve fitneye düşürmek için aranıza sokulurlardı, içinizde onlara kulak veren­ler var. Allah kendilerine yazık edenleri bilir."[725]

 

Ey Genç Müslüman Mücahid,

 

Allah'tan yardım iste, sakın acze düşme. Allah'tan sabır ve sebat di­le...

Sevgili Peygamberimiz (a.s.) de böyle tavsiyede bulunuyor ve şöyle diyor:

"Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz, şayet onunla karşıla­şırsanız, sebat ediniz ve biliniz ki cennet kalıçların gölgesi altındadır."[726]

Yine biz sınırları aşmayız ve düşmanla karşılaşmayı temenni etme­yiz, fakat karşılaşınca da, Allah'tan yardım dileyerek, sabır, sebat ve zafer isteyerek düşmana karşı koyarız.

Bunun delilini aşağıdaki ayet-i kerimede anlatılan Talut'la birlikte sebat eden mü'minler topluluğunda görüyoruz.

Onlardan pek azı hariç, sudan içitiler. Kendisi ve kendisiyle olan inananlar ırmağı geçince: "Bugün Calut ve ordusuna karşı koyacak gü­cümüz yok" dediler. Kendilerinin Allah'a kavasacağını bilenler ise: "Ni­ce az topluluk çok topluluğa -Allah'ın izniyle üstün gelmiştir. Allah sab­redenlerle beraberdir" dediler. Calut ve ordusuna karşı çıktıklarında "Rabbimiz! Bize sabır ver, sebatımızı artır, inkar eden millete karsı bize yardım et." dediler. Onları -Allah'ın izniyle- bozguna uğrattılar."[727]

Mücahidin sabır ve sebat etmesi gerekir.

Genç kardeşim şu ibareye bak: "Rabbimiz! Bize sabır ver" yani "çok sabır" ver demektir. Çünkü zafer sabırla beraberdir. Nitekim: "Zaferle ye­nilginin arasında, bir saat sabır vardır" denilmiştir.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Ey iman edenler! Sabredin. (Düşman karşısında) sebat gösterin, (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesinız."[728]

Genç mücahid, müslüman kardeşim!

Allah yolunda savaşanların saflarında önde bulun. Yine iki iyilikten bin ile vaad olunduğuna kesinlikle inan. İki iyilikten biri zafer, diğeri şe­hitliktir. Dünyanın dört bir yanındaki mü'minler zaferle sevinirler. Şehid olursan eğer, şehidlerin mertebesine ve onların sevabına kavuşursun.

"...Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükafat vereceğiz."[729]

"De ki: Siz bize iki güzelliğin (şehidlik ve gaziliğin) birinden başka­sını mı bekliyorsunuz? Halbuki biz size Allah'ın ya kendi katından veya bizim elimizle bir azap eriştirmesini bekliyoruz. Haydi bekleyin durun, biz de sizinle beraber bekleyenleriz."[730]

Allah Tealâ, -aşağıdaki ayet-i kerime'de de açıklandığı gibi- müslümanların aleyhine olacak tehlikeli sonuçlar açısından, bir ordu ile karşıla­şıldığında, geri dönüp koşan kişileri, korkunç bir tehdid ile uyarmaktadır.

"Ey müminler! Toplu halde karşılaştığınız zaman onlara arkanızı dönmeyin (korkup kaçmayın), tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya diğer bölüğe ulaşıp mevzi tutma durumu dışında, kim öyle bir gün­de onlara arka çevirirse muhakkak ki O Allah'ın gazabı ile döner, onun yeri de cehennemdir. O ne kötü varılacak yerdir."[731]

 

Ey Müslüman Genç Mücahid,

 

Cenab-ı Hak, savaşta mü'minler için yenilgiyi takdir buyurduğu va­kit, zayıflık, güçsüzlük veya zillet haline düşmekten sakın. Gerçek yenil­gi, savaş alanındaki yenilgi değil, kalbin dirinliklerinden gelen yenilgidir. Allah yolunda başımıza bir şey geldiği vakit, zayıflık göstermeden savaşı sürdürmemiz ve Allah'a tevekkül etmemiz gerekir.

Şu ayet-i kerimeler, bu gibi durumlarda mü'minlerin halini anlatıyor:

"Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer kalbden inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz."

Bir de (böylece) Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak, kafirleri de helak etmek ister."[732]

"Yara aldıktan sonra, yine Allah'ın ve Peygamber'in çağrısına uyanlar (özellikle) bunların içlerinden iyilik yapanlar ve takva sahibi olanlar için pek büyük bir mükafat vardır."[733]

"Nice Peygamberler vardır ki, beraberinde Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri se­ver. "

"Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibaretti: "Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve içimizdeki taşkınlığınızı bağışla, ayaklarımızı yolundan kaydırma, kafirler topluluğuna kar§ı bizi muzaffer kıl."

"Allah, onlara dünya nimetim ve daha da güzeli, ahiret sevabını verdi. Allah, güzel davrananları sever."[734]

 

Mücahid Genç Müslüman Kardeşim,

 

Bu son ayet-i kerimelere yeniden baş vur. Önceki mücahid kardeşle­rinin, Allah'tan, sebat ve zafer istemekle beraber işlerindeki taşkınlıkları­nı ve günahlarının bağışlamasını nasıl istediklerine bak. Onlar, sanki, bu günahların ve içteki taşkınlığın, yenilginin sebebi olduğunu, aynı şekilde sebat ve Allah'a itaatin da sebebi olduğunu sezmiştiler. Allah yolundaki mücahitlerin O'nun yolunda oldukları halde, O'na karşı gelmekten sakınmaları gerekir.

Yine mücahitlerin, Allah'a karşı gelmelerinin kendileri için düşman­dan daha korkunç ve daha tehlikeli olduğunu bilmelidirler.

Zafer durumuna gelince, zaferin kendi güç ve kuvvetimizden, araç-gereç ve kendi yeteneğimizden kaynaklanmağını fakat Allah'aın vergisi olduğunu bilmeliyiz.

"Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalbleriniz bu sayede ra­hatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahib Allah'tan­dır."[735]

Biz alçak gönülle olup, böbürlenmemeliyiz. Resulullah'ın Mekke'nin fethi sırasında gösterdiği alçak gönüllülük, bize güzel bir örnektir. Mü'min mücahidlerin saflarındaki araç-gereç ve sayı çokluğunu gördüğü­müz vakit, kendimizi beğenmişlik veya gurura kapılmamız doğru değil­dir. Allah, bizden yardımı kesince, bu çokluğun bize hiçbir faydası olma­yacaktır.

Yüce Allah doğru buyurdu:

"Andolsun ki, Allah, bir çok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn (savaşı) gününde size yardım etmişti, hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmişti, fakat sizden (size gelen hezimet ve savaş sıkıntılarından) hiçbir şeyi gidermemişti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gel­mişti, sonunda (bozularak) gerisin geri kaçmıştınız,"[736]

Genç mücahid kardeşim, bil ki, bizden çalışma istenmektedir. Neti­celerden sorumlu değiliz. Yüce Allah bize, din düşmanlarıyla savaşmayı, onların saldırılarını önlemeyi emretti, bizden zaferi gerçekleştirmeyi iste­medi. Çünkü zafer O'nun katındandır. Bundan dolayı Allah, netice mü'minlerin zararına da olsa, bizi, kendi yolunda savaşanların sevabından mahrum etmeyecek.

Genç müslüman kardeşim bil ki, seni ele geçirseler de, Allah düş­manları için pek kıymetli bir av, büyük bir hedefsin.

Bu sadece öldürmekle olmaz. Fakat onlar sana tuzak kurmayı veya pazarlık yapmayı ya da tehdit veya teşvikle yanlarına çekmeyi başarsalar da sakın onlara kendiğilinden imkan verme. Bil ki Allah'ın yanında bulu­nan daha hayırlı ve ebedidir.

Yine müslümanlara ait sınırlardaki bir gediği tuttuğunu da bil. Allah düşmanları senin bulunduğun yerden sokulmasınlar. Bulunduğu yerde en hayırlı bekçi veya en iyi savaşçı ya da en çevik gözcü ol. Allah'ın sana kendi yolunda cihad etme şerefini nasib ettiği için O'nun lutfunu unutma, büyük sevabı, yani, Allah yolunda savaşın, bekçiliğin veya gözcülüğün sevabını hatırından çıkarma.

"De ki: Bunlar Allah'ın bol nimeti ve rahmetiyledir.. Buna sevinsin­ler. O, onların topladıklarından daha hayırlıdır."[737]

Aynı şekilde mevkiini ve görevini düşünüp, Allah düşmanlarının, mü'minlerin saflarına nüfuz etmelerine izin vermiş olursan, meydana ge­lecek tehlikeyi ve büyük günahı, hatta şiddetli azabı unutma.[738]

 

Mücahidlerin Saflarındaki Genç Kardeşlerim,

 

İşiniz ve vaktiniz konusunda, sizden isteneni yapma hususunda dik­katli olunuz. Emrin yerine getirilmesindeki basit bir kusur veya bir daki­kalık gecikme, mücahitlerin saflarından büyük bir sayının halakine ya da önemli bir mevkinin düşman eline geçmesine sebep olur.[739]

 

Ey Mücahid Genç,

 

Her yerde Allah'ın Kitabı'na sarıl, O'nun üzerinde düşün, O'nu hak­kıyla oku. Cihad yolunda gerekli bol azık onun içindedir.

Allah yolunda savaşı ve cihadı anlatan ayet ve hadisler üzerinde çokça dur ve gücün yetiyorsa onları ezberle. Allah düşmanlarıyla olan sa­vaşında ve cihadında muhtaç olduğun her türlü azığı onda bulacaksın.

Hz. Peygamber'in siyretini, kutlu ve yüzleri ak Sahabe-i Kiram'ın hayat hikayeleri ile savaşlarda gösterdikleri güzel kahramanlıkları, yap­tıkları plan ve hazırlıkları, gösterdikleri eşsiz sevgi ve fedakrlık örnekleri­ni oku...[740]

 

Cihad Yolundaki Bacılar

 

Cihad yolundaki müslüman kız kardeşim!

Sana gelince, cihad sahnesinde nesilleri eğitmek, yetiştirmek ve ci­hada hazırlamakla başlayan önemli bir rolün var.

Kadın, erkeği üretendir. Müslüman hanımlar, oğullarına Kur'an sure­sini ezberletir gibi gazaları ezberletirlerdi.

Nitekim, cihad ruhunu yaşayan müslüman bacı, cihad yolunda koca­sının yardımcısı ve onun yüreklendiricisi olur. Kocasına bir fitne veya ayak bağı ya da engel olmaz.

Aynı şekilde kadın, kocasının evde olmayıp cihadda bulunduğu bir sırada malının ve çocuklarının iyi bir bekçisi ve gözetimcisidir.

Geçmiş dönemdeki savaşlarda, müslüman kadınların rolü önemlidir. Onlar askere su taşıma ve yaralıları sarma gibi görevler yapmıştır. Hatta, Uhud savaşında Resulullah'ı savunmak için Nasibe bint-i Ka'b'ın yaptığı gibi bazen silahla savaşa katılmışlardır.[741]

 

Davet Yolunda Şehid Olma İsteği

 

Davet yolunda bolca terarladığmız slogan şudur:

"Cihad yolumuz, Allah yolunda ölmek de en yüksek idealimizdir."

Davet yolunda bizimle beraber olan davetçiler, yürüyüşleri esnasın­da, İlay-ı kelimetullah ve Allah'ın dinini yeryüzüne hakim kılmak için ci­had ve çalışmalaarı sırasında aynı cümleyi tekrarladılar.

Dostlarımızdan bir çoğu bu ideallerine erdiler.

Cemaat'ın kurucusu Şehid İmam Hasan el-Benna da onların arasında yer almaktadır.

Cenab-ı Hakk'ın hepsinden razı olmasını ve cennetteki yerlerini ge­nişletmesini diliyoruz. Bizi de değişmeden, fitneye düşmeden ve fitneci olmadan onlara katmasını, onlar gibi şehitlikle nasiblendirmesini niyaz ediyoruz. Amin...

Davet yolunda uzun zamandan beri şehidler korteji birbirini izlemiş­ti.

Çok değerli kardeşler, sevgili Filistin topraklarında 1947-48 yılların­da işgalci ve cani siyonist gerillalara karşı verdikleri cihadda şehadet mertebesine erdiler. İslam daveti böylece cihadın, fedakarlığın ve Allah yolunda şehid olmanın en güzel örneklerini vermiş oldu... Onların saygı­değer hatıraları hala günümüze kadar yahudilerin yüreklerine korku, sal­maktadır.

İhvan-ı Müslimin'in adı onların ödlerini koparmaya devam etmekte­dir. Bazı kitaplar bu cihadı ele almış, savaşı ve şehidlerini ayrıntılarıyla anlatmıştır.

Sonra din düşmanlarının planlaması ve Arap yöneticilerinden bazı piyonların uygulamasıyla, o dönemde bir komplo oldu. Bunun üzerine, 1948 yılının Aralık ayında Mısır'da İhvan-ı Müslimin'i kapatma ve Hasan el-Benna'nın dışında cemaatın diğer üyelerini tutuklama kararı çıkarıldı. Hasan el-Benna'yı da 1949'un Şubat ayında öldürmeyi planladılar. Filis­tin'i yahudilerden kurtarma adıyla oraya Arap ordusunu soktular. Fakat işin gerçeği, asıl amaç orayı yahudilere teslim etmekti. Bu da barış ilan etmek ile gerilla savaşını durdurmakla sağlandı. Böylece İhvan-ı Müslimin'in mücahitleri savaş alanından alınarak, tutukevleriyle zindanlara atıldılar. Bunun arkasından taksim ve İsrail'in kurulmasının ilanı geldi. Bundan dolayı Şehid İmam Hasan el-Benna, Filistin toprağında öldürülmese de Filistin şehidi sayılır.

İhvan-ı Müslim'in, Süveyş Kanalı kıyısında, işgalci İngilizlere karşı cihad etti. O sırada bir çok genç daha henüz ömürlerinin ilk baharında iken şehadet şerbetini içtiler.

Şehidler arasında Ömer Şahin, Ahmet Müneysi ve diğerleri -Allah sine harmet etsin- vardı.

Yine onlar, İngilizlerin Mısır'dan kovulması sırasında en güzel feda­karlık ve kahramanlık örneklerini gösterdiler.

Daha sonra, Allah düşmanları, bize başka bir şehadet alanı tasarladı­lar. Bu da, Abdunnasır'ın zindanlarında şiddetli işkence altında ve idam sehpalarında, mü'minleri dinlerinden döndürme alanı ile zalimlerin ve zu­lüm meydanıydı. Müminler tüm bağlılıklarıyla, sebatla ve savabını Al­lah'tan bekleyerek şehadete koştular. Şehitler, Abdulkadir Udeh, Şeyh Muhammed, Yusuf Tal'at, İbrahim Tayyib Handavi ve Mahmud Abdullatif idi.

Onları, Seyyid Kutub, Abdulfettah İsmail, Yusuf Hevaş ve işkence altında can veren yüzlercesi izledi. Son olarak da Muhammed Kemal ve Halid İslamboli"yi şehitler arasında sayabiliriz. Allah cümlesine rahmet eylesin.

Aynı şekilde davetçilerden bir çoğu, işgal altındaki Filistin'de ve Lübnan'da şehadet makamına erdiler. Hala yahudilere karşı verdikleri cihadda şehadete erenler vardır.

Suriye'de kurşunla öldürülmek suretiyle veya enkaz altında kalmak şeklinde ya da işkence altında ve zindanlarda darağacına çekilmek sure­tiyle şehadete eren davetçiler var.

Yine Irak'ta, Libya'da, Somali'de, Endonezya'da ve diğer cihad alan­larında, Afganistan'da, Filipinler'de ve Eritre'de kardeşlerimiz şehadeti yudumluyorlar. İstilacı Allah düşmanları ile içlerindeki cihad ruhu uya­nıp, canlarını ilay-ı kelimetullah uğrunda hiç bir karşılık beklemeden or­taya koyan Allah davetçileri arasında çıkan çalışmalardaki şehidler korte­ji, İslam dünyasının her bölgesinde birbirini izlemeye devam edecektir.

Hak ile batıl arasındaki çatışma devam edecektir. Bu çatışmanın alanları genişleyecek, cihad bayrakları göklere yükselecek, Allah'ın yar­dımı mü'min kulları üzerine inecek ve Allah kendine şahitler edinecek, sonunda Allah'ın yardımı inecek ve yeryüzünde Allah'ın dini kendi izniy­le egemen olacaktır.

Bazı kimseler, bu şehidlerin şehadetini, cihad ve çalışma alanında etkisi ve nasibi olan şahsiyetlerin yitirilmesi bakımından cemaatın uğra­dığı bir kayıp olarak değerlendiriyorlar. Bu tamamen hatalı bir değerlen­dirmedir. Çünkü dava uğrunda şehidin şehadeti gelecek kuşaklar için bir azık, bir enerji kaynağı, davat yolunda bir fedakarlık belirtisi ve davet yo­lunda yürüyen davetçiler için bir rehberdir.

Allah düşmanları ve onların işbirlikçileri zannediyorlar ki, Allah davetçilerinin bazılarını özelikle de komutanları öldürmekle, davanın ve ce­maatin işini bitireceklerini zannettiler. Onlar bu zanlarında vehme kapılıp hataya düşüyorlar. Çünkü dava, şahısların veya cemaatın davası değil ki onları öldürmekle sona ersin. Halbuki O, Allah'ın davası, O'nun nurudur. Allah'ın nurunu ise hiçbir beşer söndüremeyecektir.

Allah, ihlaslı sadık mü'minleri cihad ve çalışmayı sürdürsünler diye bir araya getirerek ölenlerin yerine safı onlarla tamamlar. Nihayet hedef­ler gerçekleşir. Çünkü cemaat o hedefleri gerçekleştirmek için kurulmuş­tur. Bu da ancak İslami devleti kurmakla olur. Bu hedeflerin başında Al­lah'ın arzında kendi dinini hakim kılmak ve İslam hilafetini kurmak gel­mektedir.

"(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın olunca­ya kadar onlarla savaşın!..."[742]

Müslüman gençlerimiz bilmeli ki hak ile batıl arasındaki savaş, İsla­mi sahayı kapsamak için zaman ve mekan bakımından sürecek olan bir savaştır.

Gençler bilmelidirler ki cihad sadece bir yoldur, can ve mal ile feda­karlıkta bulunmak, nihai bir iştir.

"Göklerdeki ve yerdeki ordular Allah'ındır, fakat münafıklar bil­mezler. "

"Rabhinin ordularını kendisinden başkası bilmez..."[743]

Ey gençler!

Gerçekten Allah yolunda ölmek en yüksek idealimizdir. Niçin olma­sın?

Kur'an-ı Kerim'in ayetleri ve Hz. Peygamber Efendimizin hadis-i şe­rifleri, şehidlerin derecesini ve Cenab-ı Hakk'ın onları ihsan buyurduğu kerem ve fazileti zikretmek suretiyle bizi Allah yolunda şehid olmaya teşvik ediyor.

Geliniz, Allah yolunda şehid olma arzu ve şevkimizi artırmak için ayet ve hadslerin bir kısmını beraberce okuyalım. Şehidlerin dereceleri­nin ilki, Rableri katında diri olmaları, Allah'ın bol nimetinden onlara ver­diği şeylerle sevinç içinde rızıklanmalarıdır.

"Allah yolunda öldürenlere (şehidlere) ölüler demeyiniz. Bilakis on­lar diridirler, fakat siz onu anlayamazsınız."[744]

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bilakis onlar diri­dirler, Allah'ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde rableri yanında nzıklamrlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerene katılmamış olan şehid kardeşlerine de hiç bir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. Onlar Allah'tan gelen nimet ve keremin, Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesi­nin sevinci içindedirler."[745]

"Allah'a ve peygamberlerine iman edenler, (evet) işte onlar. Rableri yanında sözü-özü doğru olanlar ve şehidlik mertebesine erenlerdir. On­ların mükafatları ve nurları vardır..."[746]

"Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını bo­şa çıkarmaz. Allah onları hidayete iletecek ve durumlarım düzeltecek..."[747]

"O halde, dünya hayatım ahiret karşılığında satanlar, Allah yolun­da savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galib gelir­se, biz ona yakında büyük bir mükafat vereceğiz."[748]

"Onlar ki hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğaradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler. Andolsun ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları, içinden ırmaklar akan cennetlere ko­yacağım. Bu mükafat, Allah tarafındandır. Allah'ın mükafatının en güze­li kendi nezdinde olandır."[749]

"Fakat Peygamber ve O'nunla beraber inananlar, mallarıyla, can­larıyla cihad ettiler, işte bütün hayırlar (dünyada zafer, ahirette cennet) onlarındır ve onlar kurutuluşa erenlerin kendileridir. Allah onlar için, içinde ebedi kalacakları ve içinden ırmaklar akan cennetler hazırlamış­tır. İşte bu büyük kurtuluştur."[750]

"Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size gös­tereyim mi? Allah'a ve Resulüne inanır, mallarınızla ve canlarınıza Al­lah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz ki bu sizin için daha hayırlıdır, işte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en bü­yük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah'tan yar­dım ve yakın bir fetih. Müminleri bunlarla müjdele."[751]

Bu ayet-i kerimelerden sonra, Hz. Peygamber (a.s.)'in cihad ve şe­hidlik hakkındaki hadis bahçesine geçiyoruz:

Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet edilmiştir:

 

"Ey Allah'ın Resulü, Allah yolunda cihada denk bir şey var mıdır?" diye soruldu. Resulullah:

"Siz ona güç yetiremezsiniz" dedi. Bu soruyu iki veya üç kere tek­rarladılar. Her defasında Resulullah:

"Siz ona güç yetiremezsiniz" dedi.

"Allah yolunda cihad eden kişiye, ancak mücahid dönünceye kadar hiç iftar etmeden oruç tutan ve hiç ara vermeden namaz kılan ve Allah'ın ayetlerini inanarak okuyan kişi ulaşabilir."[752]

Enes bin Malik (r.a.)'den:

"Hz. Peygamber (a.s.) söyle buyurdu:

"Cennete giren hiç bir kimse, yeryüzündeki her şeye malik olmak üzere dahi olsa, tekrar dünyaya dönmeyi istemez. Bundan şehid müstes­nadır. Çünkü şehid görmekte olduğu kerametten dolayı tekrar tekrar dünyaya dönmeyi ve on kere öldürülmeyi temenni eder."

Bir diğer rivayet ise şöyledir:

[753]

Mikdam bin Medikerib'in rivayetine göre Resülullah (a.s.) şöyle bu­yurmuştur;

"Allah katında şehidin (yedi) hasleti vardır:

1. En önce günahları bağışlanır.

2. Cennetteki yerini görür.

3. Kabir azabından korunur.

4. Mahşer gününün dehşetinden emin olur.

5. Başına yakut işlemeli bir şeref tacı konulur ki, o tacın tek bîr ya­kutu hem dünyadaki hem de ahiretteki mallardan daha değerlidir.

6. Yetmiş iki huri ile evlendirilir.

7. Akrabalarından yetmiş tanesine şefaat etme hakkı verilir."[754] Enes bin Malik (r.a.)'den:

"Berra'nın kızı Ümmürrebbi -O Ümmü Harise bin Süraka'dır- Hz. Peygamber (a.s.)'e gelerek:

"Ey Allah'ın Resulü, bana Harise'nin durumundan haber ver," dedi. (Harise Bedir gününde şehid düşmüştü)

Bu sözler üzerine Resülullah (a.s.) şöyle buyurdu:

"Ey Harise'nin annesi, cennette bir çok bahçe vardır. Senin oğluna bunların en güzeli olan Firdevs cenneti verildi."[755]

Ebu Hureyre (r.a.)'den:

"Hz. Peygamber (a.s.) buyurdu ki:

"Ölümün değmesinden dolayı şehidin duyduğu acı, ancak çimdiğin değmesinadon dolayı birinin duyduğu acı kadardır."[756]

Bizi cihad ve şehidliğe teşvik eden bu ayet ve hadisler, şehidlerin Rableri katındaki yerlerini bize gösterip açıklayan nur pırıltılarıdır.

Biz çerçeveyi dar tutmak istedik, çünkü yerimiz müsait değil. İsten­diğinde konu ile ilgili çok sayıda ayet ve hadis verebilirdik.

İlay-ı kelimetullah ve Allah'ın dinini yeryüzüne hakim kılmak için, cihad etmek ve çalışmak üzere Allah'a söz veren sadık mü'minlerin yo­lunu seçen davetçi kardeşim,

Allah yolunda cihad etmenin yerini ve şehidlerin mevkisini tanıyıp, bu mevkiye ulaşmayı çok arzulayan ve kalbinin derinliklerinde: "Cihad yolumuz, Allah yolunda ölmek en yüksek idealimizdir." cümlesi yankıla­nan kardeşim,

Sevgili kardeşim, bu ifade gerçekten yüksek bir idealdir. Ne var ki ona ulaşmak için hazırlıklı olmak, dikkat ve kurallara uymak gerekir. Bir kişi, kendi özel değerlendirmesi ile herhangi bir işi, herhangi bir vakitte süratle bitirmeyi planlayıp, sonra da öldürülmeye maruz kalmayı ve böy­lece şehadete nail olmayı düşünemez.

Bir kısım hususlar vardır ki, onlara uymak ve bir kısım şeylere riayet etmek gerekir.

Bazılarını aşağıya alıyoruz:

1. Allah'la kârlı bir pazarlığın olması gerekir.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Allah, şüphesiz Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen mü'minlerin canlarını ve mallarını -Tevrat, incil ve Kur'an'da söz verilmiş bir hak olarak- cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Al­lah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse yaptığınız alış-verişe sevinin, bu büyük bir başarıdır."[757]

2.  Pazarlığın tamamlanması ve alış-verişin makbul olması için mü'minlerin sıfatını taşıman gerekir.

Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

Bu ayeti takib eden aşağıdaki ayet-i kerime ve ayette geçen mü'minlerin sıfatları, bu anlayışı desteklemektedir.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Ey Muhammed! Allah'a tevbe eden, kullukta bulunan, O'nu öven, O'nun uğrunda gezen, rüku ve secde eden, uygun olanı buyurup, fenalığı yasak eden ve Allah'ın kanunlarını koruyan müminleri de müjdele."[758]

Mü'minun suresi ile diğer surelerde mü'minlerle ilgili başka sıfatlar da sayılmaktadır. Aynı şekilde Hz. Peygamber'in hadislerinde bu sıfatlar zikredilmektedir ki, onları bilmek ve o sıfatlara sahip olmak için nefisle mücadele etmek gerekir.

Sonra davet yolunda, güçlü iman istenmektedir. Çünkü güçlü iman, meşakkatlara, kezıyete veya işkenceye uğradığı zaman, sahibine hak üze­rinde sebat etmekte, tahammül ve sabırda kendisine yardımcı olmaktadır. Nitekim Sümeyye ve kocası Yasir'in (Allah kendilerinden razı olsun) du­rumuna değinmiştik. Bilal (r.a.) ve diğerleri de öyleydi.

3. Cihad ve şehidlik konusunda niyetinin halis olması gerekir. Niye­tin Allah'ın arzında ilayı kelimetullah olmalı, bu niyetine dünyevi herhan­gi bir şey karışmamalıdır.

Resulullah (a.s.)'ın şu hadisi, bunu tam olarak açıklığa kavuşturuyor:

Ebu Musa (r.a.)'dan:

"Bir A'rabi Resulullah (a.s.)'a gelerek:

"Ya Resulullah! Bir kısım insanlar ganimet için savaşır, bir kısım da halk arasında anılmak için savaşır, diğer bir kısım insan da yiğitlikte­ki mevkisi görülsün diye savaşır. Şu halde Allah yolunda cihad eden kimdir?" diye sordu. Resulullah (a.s.) da:

"Kim Allah'ın kelimesi en yüksek olsun diye cihad ederse, o mücahi­din cihadı Allah yolundadır, buyurdu."[759]

4.. Şehid olmayı, Allah'tan sıdk ile istemelisin.

Konu sadece dil ile takrar edilmekle olmaz. Kalbin, sadık bir azmin ve fırsatları kollamanın dil ile söyleneni tasdik etmesi gerekir. Bununla, Resulullah'ın hadisinde belirttiği gibi yatağında ölsen bile şehidler menzi­line ve Allah'ın izniyle onların ecrini almaya nail olursun. Sehl bin Hanif (r.a.)'den:

"Bir kişi Allah'tan şehadeti tüm kalbiyle temenni ederse, yatağında ölse dahi Allah onu şehidler menziline ulaştırır."[760]

Buna karşılık, savaşa katılmayan veya savaşmayı düşünmeyenler için azarlama vardır.

Ebu Hureyre (r.a.)'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Hz. Peygamber (a.s.) buyurdu ki: "Gaza etmeden ve kendi kendine de gaza etmeyi (arzulayıp) konuşmadan ölen kimse, nifaktan bir su'he üzerine ölmüş olur."[761]

5. Her zaman mal ile cihada çağırıldığında cimrilik etmeden vermeli­sin. Hatta şartlar can ile cihada müsait olsa da... Çünkü kârlı pazarlık mal ve canı da kapsamaktadır.

"Allah şüphesiz mü'minlerden mallarını ve canlarını cennete karşı­lık satın almıştır.."[762]

"isteyen, istemeyen hepiniz savaşa çıkın. Allah yolunda mallarınız­la, canlarınızla cihad edin. Bilirseniz bu sîzin için hayırlıdır."[763]

Hz. Peygamber (a.s.)'in şu hadisi şerifleri de buna teşvik etmektedir:

Zeyd bin Halid (r.a.)'den:

"Hz. Peygamber (a.s.) buyurdu ki: "Kim Allah yolunda bir gaziyi donatırsa gaza etmiş olur. Kim de geride kalıp bir gazinin ailesine ve çocuklarına bakarsa o da gaza etmiş olur."[764]

Ebu Yahya bin Fatik (r.a.)'den:

"Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu:

"Allah yolunda cihad edenlerin harcaması için malından sadaka ve­rene, normal sadaka ecrinin yedi yüz katı yazılır."[765]

6. İslam dünyasının herhangi bir bölgesinde cihad etmeye çağrıldı­ğın vakit, bu çağrıya uymak için hazır olman gerekir. Çünkü bizim müslümanlağımız evrenseldir, bölgesel değildir ve müslümanların ülkeleri tek vatandır. Yeryüzünün gönül çeken şeylerini önemsememelisin. Çün­kü onlar kişinin faaliyetlerine engel olur.

Bundan ötürü de kişi, aşağıdaki ayet-i kerimede belirtildiği gibi Al­lah'ın azabına uğrar:

"Ey inananlar! Size ne oldu ki, "Allah yolunda savaşa çıkın" dendiğ zaman yere çakılıp kaldınız? Ahireti bırakıp dünya hayatına mı razı ol­dunuz? Oysa dünya hayatının geçimi ahirete göre pek az bir şeydir. Se­fere çıkmazsanız, Allah size can yakıcı azabla azab eder. Ve yerinize başka bir millet getirir. Ona bir şey de yapamazsınız. Allah her şeye ka­dirdir."[766]

Yukarıda geçen Tevbe suresinin 41. ayetindeki "İsteyen ve isteme­yen hepiniz savaşa çıkın" ibaresinin manası şudur:

Ey mü'minler topluluğu! Sevinç ve keder, zorluk ve kolaylık halle­rinde ve her türlü şartlarda, binekli ve bineksiz, genç ve yaşlı olarak hepi­niz savaşa çıkınız.

Şu aşağıdaki ayet-i kerimede zikri geçen kişilerin durumuna düş­mekten sakınalım:

"Allah'ın peygamberinin hilafına geri kalanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad hoşlarına git­medi. "Sıcakta savaşa çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennem ateşi daha sıcaktır. Keşke bilselerdi. Yaptıklarının cezası olarak, bundan böyle az gülsünler, çok ağlasınlar,"[767]

7.  Safta bir asker olduğun sürece, cihad alanında senden istenene ve belirlenen vakit ve mekana uymalısın. Şahsi fikirlere veya ferdi tasarruf­lara baş vurmamaksın. Bu, verdiğin söze bir vefa olması, çabalan birleş­tirmesi bakımından ve de çalışmayı her türlü düzensiz kişisel tutum ve davranışların olumsuzluklarından kurtarması bakımından gereklidir.

Çok kere cesaret, bazı gençleri ferdi tutum ve davranışlara sevkeder. Bu da genel çalışmaya zarar getirir ve inatçı tutumlara düşürür.

Bazı gençler, basit ve sınırlı görüşleri sebebiyle, "hak" ile "batıl" arasındaki bu savaşın, bazı kişileri öldürmek ve bombalar atmak veya so­nucu düşünmeden bir kısım eylemler yapmak suretiyle sona ereceğini dü­şünüyorlar. Bu öyle bir meseledir ki, İslam aleminin her alanına yayılmış, geçmişi olan ve gelecekte de Allah'ın dilediği bir zamana kadar devam edecek olan bir inanç meselesi olduğu için gönüllerde kök salmıştır.

8.  Mücahid kardeşim, cihadının doğru ve makbul olması, ona her hangi bir gayr-i meşruluğun karışmaması için İslam'daki savaş adabını öğrenmen gerekir. Ve onlara da uyman gerekir. Müslümanlar savaştıkları zaman asla düşmanlıkta kaşın gitmezler, iğrenç işler yapmazlar, haklara tecavüz etmez, insanlara işkence etmezler.

Büreyde (r.a.) anlatıyor:

"Resulullah (a.s.) bir kişiyi askerin başına komutan tayin ettiğinde, ona, özellikle Allah'tan korkmasını tavsiye eder, yanındaki müslümanlara da hayırlı işler işlemelerini emrederdi. Sonra şöyle buyururdu:

"Allah'ın adıyla Allah yolunda savaşın. Allah'ı inkar edenleri öldü­rün. Savaşın, fakat aşırı gitmeyin. Vahşileşmeyin, ölüleri parçalamayın, çocukları öldürmeyin."[768]

Ebu Hureyre (r.a.)'nin rivayet ettiğine göre Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu:

"Sizden biri savaşırken yüze vurmaktan sakınsın."[769]

Aynı şekilde kadınları, çocukları, yaşlıları, yaralıları öldürmek, din adamlarını, uzlete çekilmiş kişileri ve eline silah almayanları korkutmak yasaklanmıştır.

"Bir şu rahmete bakın, bir de kendini medeni sananların çizdikleri kara tabulolara ve adi iftiralara bakın. Bir onların devletlerarası kanun­larına bakın, bir de su Rabbani, adil ve kapsamlı kurallara...."[770]

9. Ey kardeşim! Meşakkete ve sıkıntıya düşmeden, zorlamaya maruz kalmadan şartlara ve duruma göre kendine kolay gelecek olan hazırlık se­beplerine sarılmalısın. Resulullah (a.s.), ashabını böyle yönlendirmişti.

Ebu Hammad Ukbe bin Amir el-Cüheni (r.a.), anlatıyor:

"Resulullah (a.s.)'ın minberde iken Enfal Suresi'nin 60. ayetini: "Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın..." okuyarak: "Dikkat ediniz "kuvvet" atmaktır, dikkat ediniz "kuvvet" atmaktır, dikkat ediniz "kuvvet" atmaktır, dediğini duydum."[771]

"Resulullah (a.s.)'ın şöye buyurduğunu işittim:

Yine aynı raviden şöyle bir rivayet vardır:

"Hz. Peygamber (a.s.) buyurdu ki:

"Kim atışı öğrenir sonra da onu bırakırsa bizden değildir, ya da asi olmuştur."[772]

Bu arada gözden kaçırmamamız gereken bir husus var. O da şu: ba­şarının Allah katından olduğuna, hazırlık ve onunla ilgili diğer hususların ise yalnızca sebeplere sarılmakla olacağına inanmak... Başarının elde edelmesini eğitim yetersizliğine veya hazırsızlığa bağlamak doğru olmaz. Başarının elde edilmesini, Allah'ın mü'min kullarına sağladığı desteğe ve yardıma bağlamalıyız.

"Zafer (başarı) ancak güçlü ve Hakim olan Allah katından olur."[773]

"Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah atmıştı.."[774]

10. kardeşim, evini ve aileni İslami anlayışla yönetmen ve onları cihad ve şehitlik atmosferine hazırlaman gerekir ki sana ayak bağı olmasın­lar, bilakis yardım edip, seni cesaretlendirsinler, Allah kendi rızası, mü­kafatı ve müjdesi ile izin verdiği vakit senin şehidlik haberini, korku ve gözyaşı ile değil de sevinçle karşılasınlar.

Sen, aile ve çocuklarına ilk müslümanların hayat hikayelerinden eş­siz tabloları ve şehidlik haberlerinin gururla karşılandığını anlatmalısın.

11. Borçlanmamaya özen göstermelisin. Veya sağlığında ödemeye gücün yetmese de borcunun ödenmesi hususunda vasiyette bulunmalısın.

Abdullah b. Amr b. el-As (r.a.)'dan:

"Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu:

"Allah şehidin her şeyini bağışlar, fakat borcu hariç."[775]

Müslim'in bir başka rivayetinde ise:

Davet yolunda şehid olma arzusu ile ilgili sözümüzü, Şehid İmam Hasan el-Benna'nın "Cihad Risalesi"nin sonundaki şu cümleleri ile bitiri­yoruz:

"Ey kardeşlerim!

Ölümü güzelleştirmeyi ve en güzel şekilde ölebilmeyi bilen bir üm­mete Allah dünyada şerefli bir hayat, ahirette de ebedi nimetler bahşe­der"

Bizi bugün zelil kılan şey, dünyaya olan sevgimiz ve ölümden kork­mamızdan başka bir şey değildir.

Kendinizi bu en önemli iş için hazırlayın, sizi gerçek hayata götüre­cek olan ölüme karşı arzulu olun.

Biliniz ki, ölümden kurtuluş yoktur. Ve ölüm ancak bir keredir. Eğer Allah yolunda ölmeyi başarırsanız, hem dünyanın kârını, hem de ahiretin sevabını elde edersiniz. Başınıza Allah'ın yazdığının dışında başka birşey gelmez. Allah tebareke ve teala'anın şu sözlerini iyi düşünün:

"Kederden sonra, bir takımızı kendinden geçirecek şekilde size hu­zur ve emniyet indirdi, oysa bir takımınız da kendi dertlerine düşmüşlerdi. Haksız yere Allah hakkında, cahiliye devrinde olduğu gibi inanı­yorlar. Bu işte bizim bir fikrimiz var mı? diyorlardı. Ey Muhammedi De ki: "Evlerinizde olsaydınız, haklarında ölüm yazılı kimseler, yine de dev­rilecekleri yere varırlardı." Bu, Allah'ın içinizden olanı denemesi, kalblerinizde olanı arıtması içindir. Allah gönüllerde olanı bilir."[776]

Ölümlerin en şereflisi olan şehadet için çalışın ve en üstün mutlulu­ğu kazanın. Allah beni de sizi de kendi yolunda şehid olma üstünlüğüne eriştirsin."

Cenab-ı Hak O'nun bu duasını kabul edip, şehadet rütbesini, nasib et­ti.

Cenab-ı Allah'tan niyazımız odur ki, bize de şehadeti nasib etsin.

Çünkü O, bize çok yakındır ve duaları kabul edendir.[777]

 



[1] Zariyat: 51/56.

[2] En'am: 6/122.

[3] Enfal: 8/24.

[4] Fecr: 89/23-24.

[5] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/9-12.

[6] Zariyat: 51/56.

[7] Bakara: 2/21.

[8] İbrahim: 14/3.

[9] İsra: 17/3.

[10] Araf: 7/59.

[11] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/13-15.

[12] Bakara: 2/238.

[13] Bakara: 2/43.

[14] Nisa: 4/103.

[15] Hac: 22/41.

[16] Ankebut: 29/45.

[17] Bu hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.

[18] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[19] Bu hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/18-19.

[20] Bakara: 2/153.

[21] Mearic: 70/14-25.

[22] Ankebut: 29/45.

[23] Nur: 24/37.

[24] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/18-21.

[25] Yolculukta namazların cem'i Hac esnası hariç Hanefilere göre caiz değil­dir (Çev.)

[26] Nisa: 4/102-103.

[27] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/21-22.

[28] Nisa: 4/142.

[29] Hadis müttefakun aleyhtir.

[30] Maide: 5/58.

[31] Müddessir: 74/38-48.

[32] İbrahim: 14/22.

[33] Taha: 20/50.

[34] Mülk: 67/14. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/22-26.

[35] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/27-28.

[36] Bu hadis müttefakün aleyhtir ve Hz. Aişe (r.a)'den rivayet edilmiştir.

[37] Nisa: 4/43.

[38] Bu hadisi Ebu Davud ve Nesai rivayet etmişlerdir. İbni Hibban da sahih olduğunu söylemiştir.

[39] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/28-31.

[40] A'raf: 7/31.

[41] Taha: 20/7.

[42] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[43] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[44] Bu hadis müttefakun aleyhtir.

[45] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[46] Bu hadisi Nesai ve İbnü's Sinni sahih bir senedle rivayet etmiştir. Fakat Nesai bu hadisi 'Abdesti bitirdikten sonra söylenecek şeyler babı'ında ri­vayet etmiştir.

[47] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[48] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[49] Tevbe: 9/108.

[50] Bakara: 222. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/33-38.

[51] Nisa: 4/103.

[52] Nisa: 4/142.

[53] Nur: 24/37.

[54] Mü'minun: 23/60-61. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/39-40.

[55] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[56] İnşirah: 94/4.

[57] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[58] Bu hadisi Müslim, 'Sahih'inde rivayet etmiştir.

[59] Yukarıdaki hadiste sözü edilen "vesile duası" bu duadır.

[60] Bu hadisi Buhari rivayet etmiştir.

[61] Bunu da Müslim rivayet etmiştir. Anlamı: Ben yalnızca Allah'tan başka ilah olmadığına, ortağının bulunmadığına, Muhammedin O'nun kulu ve Resulü olduğuna şehadet ederim. Rab olarak Allah'a, Resul olarak Mu­hammed'e ve din olarak da İslam'a razı oldum.

[62] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/40-43.

[63] Tevbe: 9/18.

[64] Nur: 24/36-38.

[65] Cin: 72/18.

[66] Bu hadisi İbni Mace, Cabir bin Abdullah (r.a)'dan sahih bir senetle riva­yet etmiştir. İbni Hibban da Ebu Zer'den rivayet etmiştir. Yine bu hadis, müttefakun aleyh olarak "bağırtlak kuşunun yuvası gibi de olsa" ifadesi kullanılmaksızın rivayet edilmiştir.

[67] Bu hadis müttefakun aleyh'dir.

[68] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[69] Bu hadis müttefakun aleyh'dir.

[70] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[71] Tirmizi bu hadisin sahih, hasen bir hadis olduğunu söylemiştir.

[72] Bu hadis müttefakun aleyh'dir.

[73] Bu hadis de müttefakun aleyh'dir.

[74] Araf: 7/31.

[75] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/45-48.

[76] Bu hadis müttefakun aieyh'dir.

[77] Bu hadis müttefakun aleyhtir.

[78] Bu hadisi Müsfim rivayet etmiştir.

[79] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[80] Bu hadisi Buhari rivayet etmiştir.

[81] Bu hadis müttefakun aleyh'dir.

[82] Bu hadisi Müslim 'Sahih'inde, Ebu Davud, Nesei, İbn-i Mace ve diğerleri sahih senetlerle rivayet etmişlerdir. Müslim'in rivayetinde: "Peygamber'e selam versin" ifadesi yoktur. Fakat diğerlerinde vardır.

[83] Cuma: 62/10.

[84] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/48-51.

[85] Bakara: 2/238.

[86] Bakara: 2/43.

[87] Bu hadis müttefakun aleyh'dir.

[88] Bunu Müslim rivayet etmiştir.

[89] Bu hadis müttefakun aleyh'dir, lafız Buhari'ye aittir. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/51-54.

[90] Bunu Müslim ve Ebu Davud rivayet etmiştir.

[91] Nisa: 4/43.

[92] Bakara: 2/144.

[93] Bu hadisi Buhari rivayet etmiştir.

[94] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[95] Bu hadis müttefakun aleyh'dir.

[96] Saf: 61/4.

[97] Hucurat: 49/13.

[98] Bu hadisi Buhari rivayet etmiştir.

[99] Bu hadis müttefekun aleyh'dir.

[100] Bu hadis Müslim'in Salih'inde yer almaktadır.

[101] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[102] Bu hadisi Ebu Davut, İbni Mace ve İbni Hibban sahih kabul ederek riva­yet etmişlerdir.

[103] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/55-59.

[104] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/61-62.

[105] Bu duayı Tirmizi ve Beyhaki, Ebu Said Hudri (r.a) den rivayet etmiştir.

[106] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[107] Bu hadisi daha fazlasıyla Müslim rivayet etmiştir.

[108] En'am: 6/79.

[109] En'am: 6/162-163.

[110] Nahl: 16/98.

[111] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/62-63.

[112] Bu hadisi Seyhan ve İmam Ahmed rivayet etmiştir.

[113] Bu hadisi Kütübü Sitte sahipleri rivayet etmiştir.

[114] Kasas: 28/70.

[115] Zümer: 39/3.

[116] Mü'min: 40/16.

[117] Mü'min: 40/17.

[118] Bu hadisi sahih bir isnadla Ebu Davud ve Nesei, Muaz (r.a)'dan rivayet etmişlerdir.

[119] En'am: 6/90.

[120] İsra: 17/88.

[121] Hicr: 15/87.

[122] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/65-70.

[123] Hanefîler, imam okurken cemaatın onu dinlemesinin gerekli olduğu görü­şünü benimsedikleri için "amin" sözünün gizlice söylenmesini tercih ederler. (Çev.)

[124] Bu hadisi Buhari rivayet etmiştir. 'Amin'in manası: Allah'ım, sen kabul et, demektir. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/70.

[125] Kehf: 18/109.

[126] İsra: 17/9.

[127] Al-i İmran: 3/138.

[128] Casiye: 45/20.

[129] İsra: 17/82.

[130] Yunus: 10/57.

[131] Maide: 5/16-17.

[132] Bakara: 2/231.

[133] Zümer: 39/23.

[134] Muhammed: 47/24.

[135] İnfitar: 82/14.

[136] Nur: 24/51.

[137] Nur: 24/36.

[138] Enfal: 8/2.

[139] Vakıa: 56/79.

[140] Bu hadis müttefakun aleyh'dir. Müslim'in rivayetidir.

[141] Hadis müttefakun aleyhdir.

[142] Secde: 32/16.

[143] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/71-76.

[144] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/76.

[145] Hacc: 22/77.

[146] Bakara: 2/43.

[147] Al-i İmran: 3/43.

[148] Bakara: 2/125.

[149] Fetih: 48/29.

[150] Mürselat: 77/48-49.

[151] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/77-80.

[152] Bu hadisi, Müslim, Ebu Davud ve Nesei rivayet etmiştir.

[153] Meryem: 19/58.

[154] Hacc: 22/18.

[155] Kaf: 50/40.

[156] Alak: 87/19.

[157] Fetih: 48/29.

[158] Furkan: 25/60.

[159] Kalem: 68/43-44.

[160] Mü'minun: 23/14.

[161] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/81-85.

[162] Mücadele: 58/22.

[163] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/87-88.

[164] Bunu Buhari'nin dışında diğerleri rivayet etmiştir.

[165] Bu hadisi İmam Ahmed, Ebu Davud, Nesei ve Hakim rivayet etmişlerdir. Hakim onun Buhari ve Müslim'in şartına göre sahih olduğunu söylemiştir.

[166] Bu hadisi İmam Ahmed, Buhari, Müslim ve Ebu Davud rivayet etmişler­dir.

[167] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/89-90.

[168] Zariyat: 51/16-18.

[169] Secde: 32/88.

[170] Maun: 107/4-5.

[171] Hadisi Tirmizi ve Nesei rivayet etmiştir.

[172] Mü'minun: 23/2.

[173] Bakara: 2/153.

[174] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/91-95.

[175] İsra: 17/72.

[176] Hac: 22/31.

[177] Şuara: 26/41-51.

[178] Hucurat: 49/15. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/99-101.

[179] Yunus: 10/58.

[180] Saf: 61/8.

[181] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/103-105.

[182] En'am: 6/122.

[183] Enfal: 8/24.

[184] Ali İmran: 3/169.

[185] Yunus: 10/22-23.

[186] Enbiya: 21/22.

[187] Vakıa: 56/63-64.

[188] Hac: 22/73.

[189] A'raf: 7/179.

[190] Muhammed: 47/12.

[191] Münafikun: 63/8.

[192] Bakara: 2/143.

[193] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/107-112.

[194] Bakara: 2/249-251.

[195] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/113-114.

[196] Rad: 13/11.

[197] Ankebut: 29/6.

[198] Muhammed: 47/38.

[199] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/115-120.

[200] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/121.

[201] Kehf: 18/110.

[202] Muhammed: 47/38.

[203] Tevbe: 9/111.

[204] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/121-125.

[205] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/126-128.

[206] Saf: 61/9.

[207] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/129-131.

[208] Fussilet: 41/33.

[209] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/133-134.

[210] Ankebut: 29/1-3.

[211] Bakara: 2/214.

[212] En'am: 6/34.

[213] İbrahim: 14/27.

[214] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/135-137.

[215] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/139-140.

[216] Bakara: 2/186.

[217] A'raf: 7/55.

[218] Maide: 5/54.

[219] Müzemmil: 73/2-6.

[220] İsar: Kendisinin ihtiyacı varken, müslüman kardeşini nefsine tercih etmek ve ihtiyacı olan şeyi ona vermektir.

[221] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/143-148.

[222] Buhari (19/1), Müslim (769), Ahmed bin Hanbel (1/358)

[223] Sünenlerde geçmektedir.

[224]Anlamı: Ey Allah, Muhammed'e ve Muhammed'in ailesine İbrahim'e salat ettiğin gibi salat eyle! Ve Muhammedi ve ailesini mübarek (bereketli) kıldığın gibi kıl! Şüphesiz sen, ziyadesiyle övgüye değer ve ziyadesiyle şan şeref sahibisin.

"Selamı da öğrendiğiniz gibidir" ifadesinden maksat, Allahümme ve sellim alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ sallayte ve sellemte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahim şeklinde okunması olabileceği gibi bu hu­susta Resulullah (a.s) daha önce sahabe-i kirama öğrettiği bir başka selam da olabilir.

[225] Al-i İmran: 3/85.

[226] Kevser Havuzu

[227] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/149-152.

[228] Gafir: 40/60.

[229] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/153.

[230] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/153-154.

[231] Saff: 61/10-13.

[232] Fetih: 48/10.

[233] Şehid oluncaya kadar çarpışacaklarını adamışlardı. Çarpıştılar ve şehid düştüler.

[234] Ahzab: 33/23-24.

[235] Haşir: 59/10.

[236] Al-i İmran: 3/194.

[237] Şuara: 26/88.

[238] Tevbe: 9/111.

[239] Tevbe: 9/38-39.

[240] Muhammed: 47/38.

[241] İsâr: Kendisi muhtaçken ihtiyacı olan şeyi kardeşlerine vermek. Yani kar­deşlerini nefsine tercih etmek. Bu, sosyal adaletin de ötesinde bir kavram ve duygudur. Çünkü sosyal adalet, herkesin eşit pay alması demektir, bana ne ise sana da o. Ama isâr, bana olmasa da olur, senin olsun demektir.

[242] Ahzab: 33/23.

[243] Ahzab: 33/1-3.

[244] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/155-160.

[245] Ankebut: 29/24.

[246] Al-i İmran: 3/179.

[247] Muhammed: 47/31.

[248] Al-i İmran: 3/142.

[249] Yani Allah'a ve Resulu'ne (a.s) inananlar! Siz sizden önceki peygamber­lere ve resullere uyanların çektikleri sıkıntı, güçlük ve belalara uğrayıp onlar gibi çeşitli imtihanlardan geçmeden, onlar gibi düşmanlardan korku çekerek sarsılmadan ve 'Allah'ın yardımı nerede?' diyecek duruma gelme­den cennete gireceğinizi mi sandınız?

Taberi'ye göre bu ayet, Hendek Savaşı'nda mü'minlerin çektikleri sıkıntı­lar üzerine inmiştir. Başka bir rivayete göre, Uhud Savaşı'nda müslüman-ların uğradıkları felaket üzerine inmiştir. İbn Abbas'a göre Allah'ın Resu­lü (a.s) ve ashabı Medine'ye hicret ettiklerinde, bu göçten çok zarar gör­düler. Çünkü müslümanlar, evlerini, barklarını, mallarını, mülklerini ka­firlerin elinde bırakarak göç etmişlerdi. İşte bu ayet, hicret yüzünden uğradıkları sıkıntı ve zararlardan dolayı müslümanlan teselli için inmiştir. Bu üçüncü rivayet, ayetin ruhuna daha uygundur. Çünkü Uhud olayı, Al-i İmran Suresinde; Hendek Vak'ası da Ahzab Suresinde anlatılmaktadır. Bu ayetin buraya konması, kendinden önceki ayetlerle ilişkili olduğunu göstermek içindir. Allah tarih boyunca kendisine inananları böyle sıkıntılarla denemiş, imanlarını olgunlaştırmıştır.

[250] Bakara: 2/214.

[251] Hevâlar: Batıl arzular.

[252]Yesrib: Medine-i Münevvere'nin eski adı. Hicretten sonra Medinetü'n-Nebi (Peygamber'in Şehri) adıyla anılmaya başlandı. Daha sonra terkibten nebi kelimesi düşmesiyle Medine denmeye başlandı.

[253] Aynı ayete atıf yapılıyor. Enbiya: 21/87.

[254] Yunus: 10/85-86.

[255] Buruc: 85/10.

[256] Al-i İmran: 3/128.

[257] Bakara: 2/153.

[258] Furkan: 25/20.

[259] Al-i İmran: 3/200.

[260] Nahl: 16/127.

[261] Zümer: 39/10.

[262] Bakara: 2/153.

[263] A'raf: 7/128.

[264] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/161-166.

[265] Al-i İmran: 3/170.

[266] Al-i İmran: 3/170.

[267] Ayete atıf yapılıyor. Nisa Suresi: 69. "Kim, Allah'a ve Resulüne itaat ederse, işte onlar Allah'ın nimet verdiği peygamberler, sıddıkler, şehidler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır."

[268] Bakara: 2/286.

[269] A'raf: 7/89.

[270] Enfal: 8/89.

[271] Al-i İmran: 3/103.

[272] Enfal: 8/46.

[273] Enfal: 8/63.

[274] A'raf: 7/89.

[275] A'raf: 7/23.

[276] İsra: 17/81.

[277] En'am: 6/45.

[278] Enfal: 8/26.

[279] Saff: 61/9.

[280] Rad: 13/17.

[281] Enbiya: 21/18.

[282] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/167-174.

[283] Anlamı: Ey ne iyi Mevla ve ne iyi yardımcı.

[284] Nass: Şer'i delil. İki çeşittir: a) Kur'an ayetleri, b) Hz. Peygamber (a.s)'in sarih ve sabit mübarek hadisleri ve sünnetleri.

[285] Mü'min, sözlük anlamı olarak, bir şeye inanan, bir şeyi tasdik eden 'bu şey böyledir, şöyledir' diye hüküm veren kişi demektir. Dini terim olarak ise, Allah'ın dinini kalp ile kabul eden, yani Resulullah (a.s)'ın bildirdiği şeyleri kesin bir biçimde kalben tasdik eden kimse demektir. Müslüman ise: Sözlük anlamı olarak itaat eden, inkıyad eden, bir şeye teslim olan manalarına gelir. İslami bir terim olarak da Allah'a itaat eden ve Peygamber (a.s)'in din adına bildirmiş olduğu şeyleri kalb ve dil ile kabul eden kimse demektir.

Her ne kadar sözlük ve lafız bakımından mü'min ve müslim kelimeleri birbirinden farklı iseler de, bu kelimelerden kasdedilen mahiyet, incelen­diğinde aynı olduğu görülür. İmam Maturidi, bunu aynen bu şekilde açıklamaktadır. İslam'ın şartlarından bir kısmını inkar eden kimse iman­dan da çıkmıştır. Aynı şekilde iman esaslarından bazılarını kabul etme­mek suretiyle imandan çıkan kimse de, İslam'dan uzaklaşmış ve kafir ol­muş demektir. Nureddin es-Sabuni bu konuda şöyle demektedir: "İman ve İslam terimleri biz ehl-i sünnet görüşünün isbatı şudur ki: İman, aziz ve celil olan Allah Teala'yı haber verdiği emir ve yasaklarında tasdik etmekten ibarettir. İslam ise O’nun ilahlığına boyun eğip itaat eylemektir. Bu da ancak O’nun emir ve nehyini benimsemekle gerçekleşebilir. O halde taşıdıkları hüküm bakımından iman, İslam’dan ayrılamaz ve aralarında muğayeret (birbirinden zıtlık) bulunmaz.İman ile İslam’ın birbirinden ayrı şeyler olduklarını savunan kimseye sorulur. Mü’min olupta müslüman olmayan yada müslüman olupta mü’min olmayan kimsenin hükmü nedir? Eğer biri için mevcud olup da öteki için bulunmayan bir hüküm isbat edilirse ne a’la. Aksi taktirde sözünün yanlışlığı ortaya çıkmış olur.” (Daha geniş bilgi için bkz;Nureddin es-Sabuni Maturudiyye Akaidi, Ankara 1978, s 397, Çev: Bekir Topaloğlu. Ayrıca bkz. İmam Maturudi, Kitabu’t-Tevhid, Beyrut 1970, s. 397) İmam Maturudi adı geçen eserinde iman ve İslam’ın dolayısıyla mü’minle müslimin mahiyet itibariyle bir olduğunu izah ederken şu kat’i nasslara (ayetlere) dayanmaktadır. Bakara:146, Yunus: 136, Hucurat: 17, Zariyat: 35-36. Sonuçta da “Binanaleyh Allahu Teala, müslüman olanları mü’minler olarak vasıflandırmıştı. Yani aynı mahiyette beyan etmiştir. Hakikatte iman ile İslam’ın aynı olduğunu sabit olmuştur.” Demektir.

[286] Rum: 30/47.

[287] Ğafır: 40/51.

[288] İbrahim: 14/27.

[289] Hacc: 22/38.

[290] Nur: 24/55.

[291] Tevbe: 9/111.

[292] Ahzab: 33/23.

[293] Taha: 20/72.

[294] Bakara: 2/257.

[295] Nahl: 16/128.

[296] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/175-178.

[297] Nisa: 4/76.

[298] Enfal: 8/17.

[299] Tevbe: 9/14.

[300] Enfal: 8/60.

[301] Al-i İmran: 3/126.

[302] Saff: 61/13.

[303] Rum: 30/4-5.

[304] Tevbe: 9/14-15.

[305] Enfal: 8/39.

[306] Al-i İmran: 3/173-175.

[307] Enbiya: 21/35.

[308] Teğabun: 64/14.

[309] Furkan: 25/74.

[310] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/179-182.

[311] İbrahim: 14/24-25.

[312] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/183-186.

[313] Kehf: 18/6.

[314] Tevbe: 9/128.

[315] Miskin deyince kelimenin Türkçe kullanımında genellikle düşülen bir yanlışlığa işaret etmek gerekiyor. Bu kelime ile fakir kelimesi çoğunluk­la birbirine karıştırılmaktadır. Halbuki miskin ve fakir kelimeleri Arap­ça'da farklı anlamlara gelmektedirler. Ve daha çok da zekat hukukuyla il­gili kullanım sözkonusudur. Tevbe Suresi: 60. ayette Allah: "Zekatlar, Allah'tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, zekat işinde ça-lışanlara, kalpleri müslümanhğa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Al­lah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarf edilir..." buyur­muştur. Bu ayette zikredilen bu iki zümre, fakihler tarafından farklı şe­kilde açıklanmışlardır. Müctehid imamlarımızdan Ebu Yusuf a göre fakir ve miskin tek bir sınıftır. (Yusuf el-Kardavi, Kitabu'z-Zekat, II/544).

Ebu Yusuf ve Züfdr hariç, başta Ebu Hanife olmak üzere Hanefilerin bü­yük çoğunluğu ile, Maliki mezhebi fakihlerine göre fakir, gelirleri ihti­yaçlarını karşılayamayan, yahut nisap miktarından daha az malı bulunan­lardır. Miskin ise, hiçbir geliri ve malı olmayanlardır. (Bkz. Ceziri, el-Mezahabu'l-erba'a, 1/622 vd; Maverdi, el-Ahkam 117, Kardavi, a.g.e. II/547.

Şafi’i ve Hanbelilere göre ise fakir, hiçbir kazancı malı olmayan; miskin ise gelir ve malları ihtiyacını karşılamayan kimselerdir. (Bkz. Maverdi, a.g.e. 117, Kardavi, a.g.e., II/547.)

[316] Buhari, 80/2, Şeddad b. Evs'ten.

[317] Al-i İmran: 3/31.

[318] 'Bu İhsanına nail olmuş kulun' şeklinde çevirdiğimiz metin 'İbn Ataillah' şeklinde geçmektedir ve tırnak içine alınmıştır. Buradan hareketle, keli­menin özel bir isme delalet etmesi de mümkündür. Yani İbni Ataillah adında yahud bu mahlasla anılan birisi böyle dua etmiştir, biz de öyle dua ediyoruz diye çevrilmesi de imkan dahilindedir.

[319] Müslim rivayet etmiştir.

[320] Buhari, Müslim ve Ebu Davud rivayet etmişlerdir.

[321] Tirmizi ve Nesei rivayet etmişlerdir.

[322] Buhari, Müslim ve Nesei rivayet etmişlerdir.

[323] Tirmizi ve Nesei rivayet etmişlerdir.

[324] Tirmizi rivayet etmiştir.

[325] Saffat: 37/180-182.

[326] Saffat: 37/180-182. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/187-191.

[327] Buhari rivayet etmiştir.

[328] Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir.

[329] Maide: 5/54.

[330] Müslim rivayet etmiştir.

[331] Tevbe: 9/38.

[332] Muhammed: 47/38.

[333] Maide: 5/54.

[334] Maide: 5/55.

[335] Al-i İmran: 3/31.

[336] Bakara: 2/195.

[337] Al-i İmran: 3/148.

[338] Bakara: 2/222.

[339] Tevbe: 9/108.

[340] Al-i İmran: 3/146.

[341] Al-i İmran: 3/159.

[342] Maide: 5/42.

[343] Tevbe: 9/4.

[344] Saff: 61/4.

[345] Maide: 5/54.

[346] Bakara: 2/153.

[347] Bakara: 2/249.

[348] Bakara: 2/194.

[349] Ankebut: 29/69.

[350] Nahl: 16/128.

[351] Al-i İmran: 3/57,140.

[352] Şura: 42/40.

[353] Maide: 5/87.

[354] Maide: 5/64.

[355] Al-i İmran: 3/32.

[356] Bakara: 2/276.

[357] Nisa: 4/36.

[358] Hadid: 57/23.

[359] Nisa: 4/107.

[360] Enfal: 8/58.

[361] A'raf: 7/31.

[362] Nahl: 16/23.

[363] Kasas: 28/76.

[364] Nisa: 4/148.

[365] Saff: 61/3.

[366] Enfal: 8/16.

[367] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/193-200.

[368] Mü'minun: 23/61.

[369] Buhari, 80/2 Şedid bin Evs'ten.

[370] Ahzab: 33/41-42.

[371] Al-i İmran: 3/191.

[372] İnsan: 76/25.

[373] Ra'd: 13/28.

[374] Bakara: 2/152.

[375] A'raf: 7/204.

[376] Ahzab: 33/56.

Bu ayetin kısaca anlamı şudur: Allah tarafından salat; rahmet ve kulunun şanını yüceltmek anlamına gelir. Meleklerin salatı da burada yine pey­gamberin şanını yüceltmek demektir. Ayrıca, meleklerin mü'minlere sa­lat etmesi, onlar için bağış dilemeleridir. Mü'minlerin salatı ise dua anlamınadır.

Yüce Allah bütün mü'minlere peygamberlerine salat ve selam getirmele­rini emretmektedir. Yani onun için rahmet ve esenlik dilemelerini, böyle­ce ona saygı göstermelerini emretmektedir. Ömürde bir kere olsun Hz. Peygamber (a.s)'e salat ve selam getirmek farzdır. Bir rivayete göre O'nun adı her anıldığında salat ve selam getirmek vaciptir. Allahümme ala Muhammedin demek salat, 'essalüm alayke eyyuhennebiyyu' demek de selamdır. Ancak peygamber efendimizden rivayet edilen bir çok salavat-ı şerife vardır. Hanefilere göre en faziletli olanı ise tahiyatta okunan 'Allahümme salli ve Allahümme barik'tir. Hem salatı, hem de selamı kı­saca 'Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve âla ali Muhamme­din ve sellim aleyhi ve aleyhim' şeklinde bir arada okumak da mümkün­dür. Bu ve benzeri salât ve selamları okumak, mümkün olduğu kadar çok salat ve selam getirmek bize karşı peygamberin sevgisini çeker ve O'nun bize şefaat etmesine sebep, kendimiz içinse rahmet vesilesi olur.

[377] Mücadele: 58/22.

[378] Hacc: 22/11.

[379] Al-i İmran: 3/200.

[380] Furkan: 25/20.

[381] Bakara: 2/250.

[382] Ğafir: 40/60.

[383] Bakara: 2/186.

[384] Ahzab: 33/23.

[385] Ra'd: 13/20.

[386] Enbiya: 21/18.

[387] Ahzab: 33/36.

[388] Nisa: 4/65.

[389] Nur: 24/51.

[390] Saff: 61/10,13.

[391] Tevbe: 9/111.

[392] Kabe-i Muazzama

[393] Tevbe: 9/18.

[394] Buharı rivayet etmiştir.

[395] Buharı rivayet etmiştir.

[396] Tevbe: 9/24.

[397] Münafikun: 63/9.

[398] Ankebut: 29/69. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/201-210.

[399] Mecmu'atu'r-Resail, Da'vetuna, sh.46

[400] Mecmu'atu'r-Resail, Cihad, sh. 437.

[401] Ebu Davud.

[402] İbnu'l-Kayyim, Fevaid, Rekaik adlı eserden nakil, sh. 53.

[403] İbnu'l-Kayyim, Fevaid, Rekaik adlı eserden nakil, sh. 62.

[404] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/213-216.

[405] Ra'd: 13/11.

[406] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/217-219.

[407] İsra: 17/82.

[408] Bu hadisi, Hakim, Mustedrek'te rivayet etmiştir. Ayrıca: Muvatta (2/899), Kitabu'l-Kader, Hadis no:3.

[409] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/219-220.

[410] Şems: 91/7-10.

[411] İnsan: 76/2-3.

[412] Mülk: 67/2.

[413] Kehf: 18/7.

[414] Nahl: 16/78.

[415] Hadid: 57/28.

[416] En'am: 6/122. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/221-223.

[417] Mülk: 67/14.

[418] Nisa: 4/174.

[419] İsra: 17/15.

[420] Ankebut: 29/69. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/223-224.

[421] Mü'min: 40/29.

[422] A'raf: 7/127.

[423] Meryem: 19/46.

[424] Neml: 27/56.

[425] Buruc: 85/4-8.

[426] Kasas: 28/78.

[427] Kasas: 28/81.

[428] En'am: 6/125.

[429] Hacc: 22/31.

[430] Taha: 20/123-126.

[431] A'raf: 7/175-177.

[432] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/224-230.

[433] Al-i İmran: 3/19.

[434] Al-i İmran: 3/85.

[435] Hicr: 15/9.

[436] Al-i İmran: 3/110.

[437] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/231-234.

[438] Mecmu'atu'r-Resail, Beyne'l-Emsi ve'l-Yevm, sh. 102. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/235-236.

[439] Bkz.Mecmu'atu'r-Resail, sh.103.

[440] Rum: 30/7.

[441] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/237-238.

[442] Bkz. Mecmu'atu'r-Resail, sh.104

[443] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/238.

[444] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/239.

[445] Al-i İmran: 3/14.

[446] Hicr: 15/9.

[447] Tevbe: 9/32.

[448] Yunus: 10/57,58.

[449] Mecmu'atu'r-Resail, Beyne'1-Emsi ve'l Yevm, sh. 146

[450] Enfal: 8/39. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/239-243.

[451] Enbiya: 21/18.

[452] Ra'd: 13/17.

[453] Saff: 61/8.

[454] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/245-247.

[455] Mecmu'atu'r-Resail, el-İhvanu'l-Muslimun Tahte Rayeti'l-Kur'an (Kur’an'ın Gölgesinde Müslüman Kardeşler) sh. 191.

[456] Rum: 30/4,5. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/247-248.

[457] Yusuf: 12/21.

[458] Enfal: 8/39.

[459] Al-i İmran: 3/140.

[460] Mecmu'atu'r-Resail, Da'vetuna, sh.27.

[461] Mecmu'atu'r-Resail, Da'vetuna, sh.28.

[462] Rum: 30/4. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/249-254.

[463] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/255.

[464] Fecr: 89/21-26.

[465] Hud: 11/15,16.

[466] Al-i İmran: 3/14.

[467] Al-i İmran: 3/15.

[468] Ankebut: 29/57.

[469] Enbiya: 21/35.

[470] Al-i İmran: 3/145.

[471] Lokman: 31/34.

[472] Al-i İmran: 3/185.

[473] Bakara: 2/214.

[474] Al-i İmran: 3/185.

[475] Hadid: 57/20.

[476] Teğabun: 64/14,15.

[477] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/255-262.

[478] Hucurat: 49/13.

[479] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 5/411

[480] Fethu'l Bari, 9/35, Hadis no: 509

[481] Tirmizi (3/394) Hadis no:1084

[482] Abese: 80/1-12.

[483] Kehf: 18/28. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/262-263.

[484] Rum: 30/21.

[485] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/264-265.

[486] Tahrim: 66/6.

[487] Fethu'l Bari, (21/441)

[488] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/265-266.

[489] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/266-267.

[490] Bilindiği gibi Mısır toplumunda % 10 oranında Hristiyan kıptî bulun­maktadır.

[491] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/267-268.

[492] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/268-269.

[493] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/269.

[494] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/269.

[495] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/270.

[496] Tevbe: 9/81.

[497] Tevbe: 9/38,39. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/270-272.

[498] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/272.

[499] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/272-273.

[500] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/273.

[501] Fetih: 48/4.

[502] Müddessir: 74/31.

[503] Kasas: 28/5-6. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/273-274.

[504] A'raf: 7/179.

[505] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/274-275.

[506] Münafikun: 63/8.

[507] Tahrim: 66/6.

[508] Hucurat: 49/10.

[509] Saff: 61/4.

[510] Enfal: 8/39.

[511] Ra'd: 13/11.

[512] Ankebut: 29/69.

[513] Rum: 30/4,5.

[514] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/277-284.

[515] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/285.

[516] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/285-286.

[517] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/286.

[518] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/286.

[519] Kehf: 18/6.

[520] Müslim, (4/1832) Kitabu Fedaili's-Sahabe. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/287.

[521] Taberani, Mecma'u'z-Zevaid (9/294); Hayatu's-Sahabe, (1/290)

[522] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/287-288.

[523] Ali İmran: 3/146-148. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/288-289.

[524] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/289-291.

[525] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/291-293.

[526] Kasas: 28/78.

[527] Enbiya: 21/35.

[528] Bakara: 2/155-157.

[529] Müslim, (4/2295) Kitabu'z-Zuhd, Mü'minin her işinin hayır olacağı babı.

[530] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/293-295.

[531] Bakara: 2/216.

[532] Tirmizi: (5/493), Hadis no:3502

[533] Taha: 20/71.

[534] Taha: 20/73.

[535] Furkan: 25/12-14.

[536] İbrahim: 14/49-50.

[537] Hakka: 69/30-32.

[538] Kamer: 54/47-48.

[539] Enfal: 8/26.

[540] Kasas: 28/5,6. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/295-300.

[541] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/301.

[542] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/301-302.

[543] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/302.

[544] Zariyat: 51/56.

[545] Bakara: 2/21.

[546] Bakara: 2/183.

[547] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/302-303.

[548] Muvatta (2/904), Ahmed bin Hanbel'in Müsned'i (2/381), Ahmed bin Hanbel'in rivayetinde "hasene'lahlak" yerine "salihe'lahlak" ifadesi geç­mektedir. (Bu iki ifadenin her ikisi de aynı anlama gelir).

[549] Tirmizi (4/319), Hadis no:2003

[550] Tirmizi (4/319), Hadis no:2004

[551] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/303-305.

[552] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/305.

[553] Müslim (4/20052), Hadis no:2664

[554] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/305-306.

[555] Fethu'l-Bari (4/355), Hadis no:2072

[556] Mecma'u'z Zevaid, (4/101), Müellif bu hadisi Ebu Ya'la'ya nisbet etmiştir.

[557] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/306.

[558] Ali İmran: 3/85. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/307.

[559] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/307-308.

[560] Tevbe: 9/111.

[561] Müslim (4/1872), Kitabu Fedaili's-Sahabe.

[562] Tirmizi (4/143), Hadis no: 1625.

[563] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/308-309.

[564] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/309-310.

[565] Al-i İmran: 3/110.

[566] Tevbe: 9/71.

[567] Müslim (4/1999), Hadis no: 2586

[568] Fetih: 48/29.

[569] Maide: 5/54.

[570] Asır: 103/3.

[571] Al-i İmran: 3/134.

[572] Nur: 24/22.

[573] Al-i İmran: 3/103.

[574] Ebu Davud (4/281), Hadis no:3918.

[575] Müslim (1/66), Hadis no: 45.

[576] Nisa: 4/76.

[577] Bakara: 2/257.

[578] Al-i İmran: 3/146.

[579] Lokman: 31/17

[580] Enfal: 8/39.

[581] Tevbe: 9/111.

[582] Tevbe: 9/38,39.

[583] Tevbe: 9/81.

[584] Tevbe: 9/91,92.

[585] Müslim (3/1517), Hadis no: 1908

[586] Müslim (3/1517), Hadis no: 1909

[587] Tirmizi (4/143), Hadis no:1625

[588] Enfal: 8/45,46.

[589] Saff: 61/4.

[590] Al-i İmran: 3/139-142.

[591] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/311-318.

[592] Kehf: 18/6.

[593] Müslim, 4/1872.

[594] İnsan: 76/8,9.

[595] Mecmu'atu'r-Resail, Da'vetuna, sn.240

[596] Fussilet: 41/34,35.

[597] Bakara: 2/216.

[598] Talak: 65/3.

[599] Kasas: 28/78.

[600] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/319-325.

[601] A'raf: 7/43.

[602] Saff: 61/8,9.

[603] Mecmu'atu'r-Resail, Da'vetuna, sh.29

[604] Yusuf: 12/21. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/327-332.

[605] En'am: 6/122.

[606] Enfal: 8/24.

[607] Münafikun: 63/8.

[608] Hacc: 22/38.

[609] Al-i İmran: 3/200.

[610] Ra'd: 13/28.

[611] Hacc: 22/31.

[612] En'am: 6/153.

[613] Hadid: 57/28

[614] Mümtehine: 60/8.

[615] Tevbe: 9/71.

[616] Hucurat: 49/10.

[617] Müslim (1/74), Hadis no:54.

[618] Haşir: 59/9.

[619] Enfal: 8/46.

[620] Müslim (4/1999), Hadis no: 2586.

[621] Al-i İmran: 3/173-175.

[622] Al-i İmran: 3/146.

[623] Al-i İmran: 3/139.

[624] Rum: 30/47.

[625] Nisa: 4/76.

[626] A'raf: 7/96.

[627] Talak: 65/2,3.

[628] İbrahim: 14/42.

[629] Bakara: 2/216.

[630] Enfal: 8/39.

[631] Ahzab: 33/23,24.

[632] Tevbe: 9/111.

[633] A'raf: 7/201.

[634] Nahl: 16/97.

[635] Buruc: 85/11.

[636] Nahl: 16/128.

[637] Enfal: 8/19.

[638] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/333-340.

[639] Enfal: 8/2.

[640] Zümer: 39/23.

[641] Yunus: 10/57.

[642] Kamer: 54/17.

[643] Muhammed: 47/24.

[644] Mutaffifın: 83/14.

[645] Al-i İmran: 3/190,191.

[646] Ğaşiye: 88/17-20.

[647] Zariyat: 51/20-21.

[648] Lokman: 31/11.

[649] İbrahim: 14/34.

[650] Fecr: 89/23,24.

[651] Tevbe: 9/40.

[652] Bakara: 2/21.

[653] Ankebut: 29/45.

[654] Bakara: 2/183.

[655] Bakara: 2/197.

[656] Tevbe: 9/103.

[657] Müzzemmil: 73/1,5.

[658] Zariyat: 51/15,18.

[659] Furkan: 25/64.

[660] Secde: 32/15,16.

[661] Müslim (1/521) Hadis no: 757.

[662] Ra'd: 13/28.

[663] Ahzab: 33/41,43.

[664] Al-i İmran: 3/191.

[665] Mü'min: 40/60.

[666] A'raf: 7/55.

[667] Ankebut: 29/69.

[668] Al-i İmran: 3/193-195.

[669] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/343-353.

[670] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/357-358.

[671] Bu hadisi Tabarani; "Sağir" ve "Evsat"ında rivayet etmiştir.

Ebu Nuaym Hz. Huzayfe'den, Hakim de İbn-i Mes'ud'dan benzerini riva­yet etmişlerdir. Abu Nuaym ve başkası Enes'den benzer şekilde rivayet etmiştir. Ama hepsi zayıftır.

[672] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/359-361.

[673] Nisa: 4/74.

[674] Al-i İmran: 3/169-171.

[675] Saff: 61/4. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/363.

[676] Bkz. Teysiru'l-Vusul: 1/215, Bu hadisi Ebu Davud hariç Kütüb-ü Sitte sa­hipleri rivayet etmiştir.

[677] Bkz. Teysiru'l-Vusul: 1/220, Buharı hariç, bu hadisi diğer beş hadis kitabı rivayet etmiştir.

[678] Bkz. Tuhfetü'l-Ahvazi: (5/303) Tirmizi bu hadisin sahih hasen ve garib olduğunu söylemiştir. Hadis, Sünen-i İbn-i Mace'de: 2799 numara ile ka­yıtlıdır. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/363-364.

[679] Enfal: 8/61.

[680] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/364-366.

[681] Enfal: 8/39. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/366.

[682] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/367.

[683] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/367-369.

[684] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/369-370.

[685] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/370.

[686] İbrahim: 14/24,25.

[687] Hacc: 22/39.

[688] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/370-371.

[689] Bakara: 2/256.

[690] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/372.

[691] En'am: 6/34.

[692] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/373-375.

[693] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/375.

[694] Muhammed: 47/7.

[695] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/375-376.

[696] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/376.

[697] Saff: 61/10-13.

[698] Tevbe: 9/111.

[699] Enfal: 8/60.

[700] Muhammed: 47/38. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/376-377.

[701] Enfal: 8/60. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/377-378.

[702] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/378.

[703] Fetih: 48/4.

[704] Müddesir: 74/31.

[705] Hacc: 22/38-39.

[706] Rum: 30/47.

[707] Nur: 24/55. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/378-379.

[708] Tevbe: 9/38-41.

[709] Ankebut: 29/6.

[710] Muhammed: 47/4.

[711] Muhammed: 47/31.

[712] Al-i İmran: 3/142. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/379-380.

[713] Fetih: 48/4.

[714] Nisa: 4/76.

[715] Enfal: 8/12.

[716] Al-i İmran: 3/160.

[717] Enfal: 8/17.

[718] Tevbe: 9/14,15.

[719] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/380-381.

[720] Saff: 61/4.

[721] Haşir: 59/9.

[722] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/381-382.

[723] Enfal: 8/43-46.

[724] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/382-383.

[725] Tevbe: 9/47. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/383.

[726] Bu hadisi Buhari ve Müslim ile Ebu Davud, Abdullah bin Ebi Evfa'dan rivayet etmişlerdir. Bkz. Teysirü'l-Vusul, 1/221

[727] Bakara: 2/249-251.

[728] Al-i İmran: 3/200.

[729] Nisa: 4/74.

[730] Tevbe: 9/52.

[731] Enfal: 8/15,16. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/383-385.

[732] Al-i İmran: 3/139-141.

[733] Al-i İmran: 3/172.

[734] Al-i İmran: 3/146-148. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/385-386.

[735] Al-i İmran: 3/126.

[736] Tevbe: 9/25.

[737] Yunus: 10/58.

[738] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/386-387.

[739] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/387.

[740] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/387-388.

[741] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/388.

[742] Enfal: 8/39.

[743] Müddesir: 74/31.

[744] Bakara: 2/154.

[745] Al-i İmran: 3/169-171.

[746] Hadid: 57/19.

[747] Muhammed: 47/4,5.

[748] Nisa: 4/74.

[749] Al-i İmran: 3/195.

[750] Tevbe: 9/89,90.

[751] Saff: 61/10-13.

[752] Bu hadis, Ebu Davud'un dışında Kütüb-ü Sitte'de rivayet edilmiştir.

[753] Bu hadis; Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.

[754] Bu hadisi, Tirmizi ve İbni Mace rivayet etmiştir.

[755] Bu hadisi, Buharı rivayet etmiştir.

[756] Bu hadisi, Tirmizi rivayet etmiş ve "hasen hadistir" demiştir.

[757] Tevbe: 9/111.

[758] Tevbe: 9/112.

[759] Hadis müttefakun aleyhdir.

[760] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[761] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[762] Tevbe: 9/111.

[763] Tevbe: 9/41.

[764] Bu hadis müttefakun aleyhdir.

[765] Bu hadisi Tirmizi rivayet etmiş ve onun "hasen hadis" olduğunu söyle­miştir.

[766] Tevbe: 9/38,39.

[767] Tevbe: 9/81, 82.

[768] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[769] Bu hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.

[770] İmam el-Benna'nın "Cihad" risalesinden.

[771] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

[772] Al-i İmran: 3/126.

[773] Al-i İmran: 3/126.

[774] Enfal: 8/17.

[775] Müslim rivayet etmiştir.

[776] Al-i İmran: 3/134.

[777] Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı, Hikmet Neşriyat: 3/389-402.