1- İSLAM’DA İŞÇİ VE İŞVEREN MÜNASEBETLERİ - Islamda Isci Isveren Munasebetleri - 1. Sayfa
1- İSLAM’DA İŞÇİ VE İŞVEREN MÜNASEBETLERİ
ÖNSÖZ
GİRİŞ
A- Çalışmanın Önemi:
B- Çalışma Hürriyeti:
C- Zorla Çalıştırma:
Ç- Gayri Meşru İşler:
D- Gayri Müslimlerin Yanında Çalışmak:
E- Gayri Müslimleri Çalıştırmak:
1- İŞÇİNİN VAZİFELERİ
1- İşçi İşini Kendisi Yapacaktır:
2- Mesai Süresinde Devamlı Çalışacaktır:
3- İşini Sağlam ve Güzel Yapacaktır:
4- Kendine Emanet Edilen Mal ve Âletleri Muhafaza Edecektir:
5- Telef Olanı Tazmin Edecektir:
2- İŞÇİNİN HAKLARI
1- Ücret:
a) Ücretin Miktarı:
b) Ücretin İşe Nisbeti (İyi İse İyi Ücret):
c- Ücrete Hak Kazanma:
ç- Ücret Konusunda İhtilâf:
2- Aile ve Çocuk Yardımı:
3- Dinlenme ve Namaz:
4- İzin:
3- ÇEŞİTLİ KONULAR
1- İş Ahlâkı:
2- Grev:
3- Emeklilik:
SONUÇ
1- Müzakerecilerin Görüşleri
a- İbrahim Ural'ın Görüşü:
a- Genel Tenkitler:
b- Özel Tenkitler:
b- Dr. Osman Eskicioğlu'nun Görüşü:
c- Dr. Yunus Vehbi Yavuz'nn Görüşü :
2- Tebliğ Sahibinin Görüşlere Cevabı:
1- İSLAM’DA İŞÇİ VE İŞVEREN MÜNASEBETLERİ
Ensar Vakfı, İslâm'da Emek işçi ve İşverenler konusunda bir seminer düzenliyeceğini ve bizim de katılmamızı teklif ettiği zaman, bu seminere katılmayı uygun buldum. Konular belli idi. Ben bunlardan ikinci şıkkı seçtim ve İslâm'da İşçi ve İşveren Münasebetleri üzerinde çalışmaya başladım. İlk önce konu üzerinde düşündüm; konunun İslâm açısından ele alınması isteniyordu ve bu da tabiî idi. Konu İslâm dininin verileri ile işleneceğinden, neyin İslâm olduğunu tesbit gerekiyordu. Bu münasebetle malzemenin İslâmî olması icap ediyordu. Şimdi akla şöyle bir soru geliyor: Acaba İşçi ve İşveren Münasebetleri de İslâm'da var mıdır? Olmazsa İslâm'a zulmü gelir?
Önce şunu kabul etmelidir ki, konu yemdir. Günümüzde, veyahut günümüzden az önce ortaya çıkmıştır. Zira işçi hakları deyince, aklımıza fabrika v.b. yerlerde kalabalık işçi çalıştıran müesseseler gelmektedir. Muhakkak ki İslâm'ın ortaya çıktığı zamanlarda da işçiler çalışıyorlardı. Bunların içinde, kendi işlerinde çalışanlar olduğu gibi, başkalarının işinde ücretle çalışanlar da vardı:
Hz. Aişe (r. anha) diyor ki: Ashab-ı Kiram, kendi işlerinde çalışırlardı. Cuma namazına iş elbiseleri İle gelirlerdi. Onlara “keşke gusül etseydiniz!”derlerdi”.[1]
Resulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:
“Mirasçılarım-ne altın, ne de gümüş bölüşürler. Ailemin nafakasından? ve işçilerimin masraflarından başka ne bırakmış isem sadakadır. [2]
Ancak az önce dediğimiz gibi geniş kitleler halinde işçi çalıştırılması sanayi ve tekniğin gelişmesinden sonra ortaya çıkmıştır. Buna paralel olarak da işçi hakları gündeme gelmiştir.
Bu böyle olmakla beraber, ileride de görüleceği gibi, İslâm'da kısmen de olsa konuya temas edilmiştir. Ancak o kısa temaslar, günümüzün sorunlarını çözmeye yetecek midir?
Yine şunu da kabul etmeliyiz ki, her şeyin cevabı nass'da yoktur. Bunun böyle olduğunu Peygamberimiz de kabul buyurmuşlardır; şöyle ki:
Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali ve kadı olarak göndermek istediği zaman ona: “Karşına bir mesele çıkarsa ne ile hükmedeceksin?”dedi.
Muaz: Allah'ın kitabı ile, cevabını verdi.
Peygamberimiz: Ya aradığın cevabı Allah'ın kitapta bulamazsan ne yapacaksın?
Muaz: O zaman Resulullah'ın sünneti ile cevap veririm.
Peygamberimiz: Ya orada da bulamazsan?
Muaz: Rey ve içtihadımla çözerim. Muaz'ın bu son cevabı Peygamberimizi çok memnun etmişti.[3]
Hadisten de anlaşılacağı üzere nasslar mahdut, hâdiseler sonsuzdur. Şimdi mahdut ile sonsuzu nasıl halledeceğiz? Muhakkak kî biz de en son çare olarak aklımızı kullanacağız. Fakat bu, üçüncü sıradadır. İlk önce cevabı İslâm'da arayacağız. Zira belki de sorunumuzun cevabı islâm'da vardır; olması da çok muhtemeldir. Zira İslâm dini sonsuza dek geçerlidir. O, buna hazırlıklı gelmiştir. Ancak hangi fikir İslâmî sayılacaktır? İşte konumuzla ilgili bir risale yazan Prof. Dr. Hüseyin Atay da bu soruyu soruyor ve şöyle cevaplandırmağa çalışıyor:
İslâmiyet namına konuşanlar bu soruya ne kadar isabetli cevap verirlerse, İslâm dini hakkında o kadar doğru fikir ve görüş beyan etmiş olurlar. Elbetteki bu sorunun ilk bakışta cevabını, İslâm'ın ana disiplini halini alan Usul-ı Fıkh, İslâm Hukuk Felsefesi ile kelâm ilmi ve bunların dayandığı İslâm dininin iki kaynağı, Kur'an ve Hadis verir. Ancak en önemli olan, dinin bu iki kaynağının anlaşılması metodudur. Bu hususta ileri sürülecek anlama metod ve kıstaslarını en az sayıya ve ihtilafsız kaidelere şöylece irca edebiliriz:
a) Kur'an'ın ve hadisin lafzî mânalarına,
b) Kur'an ve hadisin cümle ve ifadelerinin söyleniş gaye ve maksatlarına,
c) Kur'an ve hadiste lafız ve söz olarak açıkça bildirilmediği halde, onların getirdikleri ilke ve gayenin ruhuna uygun olan bir fikir ve görüş, İslâm'ın görüşü ve İslâm'ın kendisi olarak ileri sürülebilir. [4]
Gerçekten, İslâm'ın emirleri bu anlayışa uygundur. Zira onun emirleri katı değil, seyyaldir. Bunu bir misalle izah edebiliriz:
Hz. Peygamberin Medine'deki hayatı sırasında müslümanların cihad için muhtaç oldukları atlardan çok azına sahip oldukları bilinmektedir. Kur'an, Hz. Peygamberin az olduğundan cihad için kendilerine at verilemiyeceğini bazı kimselere söylediği zaman cihada iştirak edemiyeceklerinden dolayı onların ağladıklarını söylüyor [5]Yetiştirilmesini teşvik için Hz. Peygamber atları sadece zekâttan muaf tutmamış; cihaddan sonra askere ganimetten bir verirken ata iki vermiştir. Böylece kendi atına sahip olan mücahid üç hisse, devlet tarafından at verilen kimseye bir tek hisse ve iki hisse de at sahiplerine veriliyordu. Maamafih Hz. Ömer devrinde atlar bollaşınca Halife bunlara zekât vazetti. Daha sonra Ebu Hanife Hz. Peygamber'in ganimet hakkındaki kararına aykırı hareket etti ve savaşana iki, ata da bir hisse verilmesini tavsiye etti (şu makaleme bkz. İslâmic Methodology in History, Islâmic Research înstute, İslâmabad, 1965, s. 39) .[6]
Böyle olmakla beraber, fıkıh kitapları tafsilâtlı şer'î kaidelerden fakir olsa da iş problemini ele almakta, İslâm'daki umumî kaidelere uygun olarak halletmekte herhangi bir mani yoktur. Çünkü umumî îslâm kaideleri bütün hayatı tanzim eder; içtimaî, iktisadî ve siyasî cihetleri; kendi imkânları ile halletmeğe çalışır.[7]
Biz de aynı yolu takip ederek, başta Kur'an-ı Kerim olmak üzere, Sıhah-ı Sitte'yi, diğer hadis kitaplarını ve fıkhın buyu, muzaraa, musakat v.s. gibi bölümlerini gözden geçirdik. Buralardan istifade ettiğimiz yerleri gösterdik, lüzumlu görüldüğü takdirde Arapça metinlerini verdik. Bu çalışmamızda şunu gördük: Günümüzün bazı aktüel meseleleri fıkıh kitaplarında yoksa da yüzlerce sene sonra ortaya çıkacak bazı meselelerin izahı vardı. Şimdilik onların üzerinde durmayacağız.
Çalışmalarımızda daha çok Hanefî fıkıh kitaplarını kullandık. Mezahib-i Erbaa kitabı gibi eserlerin yardımı ile de diğer mezheplerin görüşlerini belirtmeğe çalıştık.
Burada şunu söyleyeyim ki, İslâm'da İşçi - İşveren Münasebetleri konusunda bazı çalışmalar yapılmışsa da, Hüseyin Atay'ın da dediği gibi, bu iş henüz başlangıç safhasındadır. O yüzden bizim de çok ileri bir adım attığımız söylenemez ve hiç bir zaman da bunu iddia etmiyoruz. Muhakkak ki bundan daha iyisini ortaya koymak mümkündür. Ancak bunun için daha uzun çalışmak gereklidir. Daire işlerinin yanı sıra, vaktin dar oluşu da çalışmalarımızı menfi yönde etkilemiştir. Müzakerecilerin yapıcı tenkitleri ile noksanlarımızın asgariye ineceğine inanıyoruz. Bu münasebetle semineri tertip edenleri tebrik ederken, seminere katılan meslektaşlarımı peşinen kutlar ve seminerin sonuçlarım halkımıza ve bütün müslüman kardeşlerimize hayırlara vesile kılmasını Yüce Mevlâdan niyaz ederim.
Not: Okuyucularımız, tebliğin fihristine baktıkları zaman, işverenin vazife ve hakları ile ilgili başlıklar göremiyecekler ve bunu büyük bir eksiklik sayacaklardır. Aslında böyle bir şey yoktur. Zira işçinin vazifeleri, aynı zamanda işverenin haklarıdır. İşçinin hakları da işverenin vazifeleridir. Konuların bu gözle mütalaa edilmesini sayın okuyucularımızdan rica ederim.[8]
Dr. Abdülvehhab Öztürk
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
GİRİŞ
A- Çalışmanın Önemi:
Cenab'ı Allah, insanı dünyaya salmadan önce dünyayı insana uygun gelecek tarzda hazırlamıştır. Yemesi için çeşitli gıda maddeleri, içmesi için su, teneffüs etmesi için hava nimetlerini ortaya koymuştur. İlerideki ihtiyaçlarını temin için de yerin altına birçok madeni depo etmiştir. Ancak bunları yerlerinden alıp işe yarar hale getirmeyi insanın kendisine bırakmıştır. Bunun da biricik yolu çalışmadır. Çalışma da iki türlüdür: İnsanın kendi çalışması, veya bir başkasının çalışması. Başkasının çalışması insana dilencilik aracılığı ile ulaşmaktadır ki, insanlarca kötü kabul edilen bu huy, Peygamberimiz (s.a.s.) tarafından da şiddetle takbih edilmiştir; ezcümle şöyle buyurmuştur:
“Bir insan dilencilik ede ede Allah'ın huzuruna çıktığı zaman yüzünde bir dirhem et kalmaz.»[9]
“Allah'a yemin ederim ki, bir insanın, ip alıp sırtında odun taşıması, herhangi bir kimseye gelip de sadaka istemesinden daha hayırlıdır; istediği kimse ister versin, ister vermesin.”[10]
Çalışanların sırtından geçinmek demek olan dilencilik kapısı kapanınca, geriye insanın kendi çalışması kalmaktadır. İşte bu çalışma, başta Cenab-ı Allah olmak üzere, Peygamberimiz ve bütün mü'minler tarafından methedilmiştir:
“De k : Çalışın; yaptığınız işleri Allah, Resulü ve mü'minler görecektir.” [11]
Az önce de temas ettiğimiz gibi, Allah'ın, kendisine ihsan ettiği bütün nimetleri insan çalışarak kazanacaktır. Bu, sonucu yüzde yüz müsbet olan bir şeydir. Bu, Cenab-ı Allah tarafından tekeffül edilmiştir:
“İnsan için çalışmasından başka bir şey yoktur. Çalışması da yakında görülecektir.”[12]
Çalışma da çeşit çeşittir; meselâ bedenen çalışma ve fikren çalışma gibi. İkincisi birincisinden daha az önemli değildir. Bir şeye fikir yorarak çalışmak bir iştir ve manevî bir emektir. Esasen çalışmayı bedenen ve fikren çalışma diye ikiye ayırmak tamamen teknik bir meseledir. Aslında bütün çalışmalar istihsale, istihsalin kolaylaştırılmasına, seviye ve kalitesinin yükseltilmesine matuftur. Bunun İçin Kur'an iki kelime olan “amel”(çalışmak, iş, emek) ile “kesb”(kazanmay)ı ister el emeği, ister fikir veya manevî emek olsun, bütün çalışmalar için birbirinin yerine kullanır. Kur'an'a göre her iş manevî bir muhtevaya sahip olduğu için manevî cephe Kur'an'da daha yaygın olarak zikredilmektedir. Kur'an'a göre gerek amel ve gerekse kesbin her ikisi de mukaddes kelimelerdir, yani bunlar ayrı ayrı hareketlerden çok, bir insanın ve cemiyetin icraatının tamamına atıfta bulunur.[13] Gerçekten Kur'an'da defalarca (en az 100 yerde) geçen “amel”ve “amel-i salih”kelimeleri, yukarıdaki mânaya olduğu halde akla hemen manevî amel gelir. Bunun sebebi de yukarıda izah edildiği gibi, işlerin manevî cephelerinin maddî cephelerine nisbetle ağır basmasıdır.
Bütün çalışmalar böyle olduğu halde, zaman olmuş, insanlar bazı işlere hor bakmışlardır. Halbuki insanlar yiyecek yemeğe, giyecek elbiseye ve oturacak meskene muhtaçtırlar. Yiyecek ve giyecek maddeleri ya insanların yaşadığı memlekette üretilir, yahutta dışarıdan getirilir. Netekim Resulullah (s.a.s.) zamanında giyecek malzemeleri Yemen, Mısır ve Suriye'den getirilirdi. Binaenaleyh İmam Şafiî, Ahmed b. Hanbel, İmam Gazalî, Ebu'l-Ferec Isbahanî v.b. gibi büyük İslâm âlimleri, bu tip sanayi kollarının farz-ı kifaye olduğunu söylemişlerdir. Bu sanatları, belli kişilerin yapması gerekirse, o zaman bu sanatlar onların üzerine farz-ı ayn olur.[14]Aliyyülkarî gibi hadis otoriteleri, ziraî iş de dahil olmak üzere, bütün çalışmaların medenî bir cemiyette ana bir organizasyon olan ticaretin bir şekli olduğunu düşünürler. İnsanlar emeklerini hizmete sunmaz, veya mahsullerini satmazlarsa, ya bir kısım insanların zorla başkalarının mallarını aldığı bir anarşi doğacak, veya dilencilik çoğalacak ki, bunların her ikisi de cemiyeti mahvedecektir. İslâmiyetin ticareti dinî bir vecibe kabul etmesi bundan dolayıdır (bkz. Aliyyülkarî, Mişkât, s. 285, 86) .[15]
Mikdad b. Madikerb, süt satıyordu. Biri kendisine “adiliğe tenezzül mü ediyorsun?”deyince o “bu, adilik değildir; zira Hz. Peygamberin, ileride herkesin para kazanma zorunda olacağını; çünkü paradan başka hiç bir şeyin değeri olmayacağını”söyledi, dedi (Mişkât, Ticarette İnsanî Usûller Babı, Fasıl, 2'den). Yine bir sahabî olan Kays b. Ebi Gareze, gerek kendisine ve gerekse adamlarına, aracı veya simsar o devirde bir hakaret kelimesi dendiğini, fakat Hz. Peygamberin, kendilerine “tüccar”dediğini söylüyor.[16] Kays b. Ebi Gareze, Peygamberin bu iltifatının, çok hoşlarına gittiğini ve kendilerini onore ettiğini ifadeden geri kalmıyor.[17]
Ortaçağ devrinin sonlarına doğru işe ve ziraata bazı rnüslümanlar tarafından aşağı bir şey diye bakılmıştır. Bundan da garpta İslâmiyetin, hususiyle ziraate ve umumen çalışmaya karşı olduğu tarzında yanlış telakkiler doğmuştur. Bu görüş hakikatten uzaktır. Medine'deki ashabın çoğunun çifçi olduklarını çok iyi biliyoruz. Hz. Peygamber onların hayat şartlarını nasıl kötüleyebilir? Mekke'den çok az sonra müslümanların eline geçen ve sakinleri İslâmiyeti kabul eden Taif, üzüm dahil, meyve yetiştiriyordu.[18]
Peygamberimizin, eli nasırlaşan bir çiftçi ashabının elini okşayarak “Allah'ın ve Resulünün sevdiği el budur”dediğini kaynağını bilmiyorsak da kitaplarda okuyoruz. Yine Peygamberimiz, şu hadisleri ile ziraati teşvik etmiştir:
“Ziraatle uğraşın. Zira ziraat mübarek (bereketli) bir meslektir. Tarlalarınıza çokça korkuluk dikiniz.”[19]
“Herhangi bir müslüman ağaç diker, veya ekin eker de ondan bir kuş, bir insan veya bir hayvan yerse, muhakkak ki, onun için sadaka olur.” [20]
Uzun söze ne hacet, Peygamberimiz, kendisinin ve bütün Peygamberlerin çobanlık ettiğini medh sadedinde zikrederek şöyle buyurmuştur:
“Allah Tealâ, çobanlık etmemiş hiç bir peygamber göndermemiştir.
Ashab “sen de mi ya Resulallah?”dediklerinde,
“evet, Ben de, Mekke'nin Kararit mevkiinde koyun güderdim”demiştir”.[21]
Hz. Ali'nin, Hz. Fatıme ile evlenme arefesinde dağdan odun getirerek sattığı ve düğün masarifinin bir kısmına harcadığı Buharî'de mevcuttur.[22]
B- Çalışma Hürriyeti:
İnsanın şahsiyetinin gelişmesi, huzur ve mutluluğa ermesi, büyük ölçüde istediği işte, kabiliyetlerini geliştirebileceği sahada çalışma imkân ve hürriyetine bağlıdır. İslâm kişinin herhangi bir sosyal kesim veya sınıfa mensub olduğuna bakmaksızın ona, güç ve kabiliyetine uygun her işte çalışma hürriyetini tanımıştır. Hiç bir kimsenin, Örf - âdete veya iktidara dayanarak belli bir işe öncelikle veya münhasıran girme imtiyazı yoktur; iş ve çalışmada tam fırsat eşitliği vardır; Öncelik hakkı ehliyet ve kabiliyete bağlıdır. Resulullah Efendimiz:
“İş ehline değil de, ehil olmayana yerilince kıyametin kopmasını bekle”demiştir. [23]
İş, meşru olmakta devam ettiği müddetçe hukuken muteber ve saygıya değerdir. İslâm devletinde ferd, iş hürriyetine sahip olduğu gibi, aynı zamanda devlet tarafından faizli muameleler gibi dinin haram kıldığı İşleri yapmamak şartıyle ziraat, sanaat ve ticaret gibi sahalarda çalışmaya teşvik edilir.[24]
İslâm'da devletin en mühim vazifelerinden biri de toplumu ıslâh etmek ve Allah'ın, insanların hizmetine verdiği bütün tabiî ve diğer gelirlerden faydalanmak şartı ile toplumu takviye etmektir. Bu da çalışana iş-bulmak ve fakirlik ve mahrumiyetle daima irtibatı olan işsizliği tamamen önlemekle olur.
Çalışmak, içtimaî vazife olarak devletin tanzimine muhtaçtır. Devlet işsizliği önlemeğe çalışır, çalışmaya gücü yetenlerin topluma yük olmalarına müsaade etmez. Güçlü insanların halkın artığı ile yaşamasına göz yummaz.[25]
İş ve çalışma herkesin hakkıdır ve devletin herkese iş temin etmesi gerektiğine sünnetten delil mevcuttur. Bu şu hadisten çıkarılmıştır:
“İşi olmadığı şikâyetinde bulunan birine Hz. Peygamber âletler temin etmiş ve kendisine odun kesip satmasını söylemiştir. [26]
Anayasamız da çalışma hürriyetini kabul etmiş ve buna paralel olarak devlete bazı görevler vermiştir:
Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir. [27] Çalışma herkesin hakkı ve ödevidir. Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemek ve işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır.
Devlet, işçi-işveren ilişkilerinde çalışma barışının sağlanmasını kolaylaştırıcı ve koruyucu tedbirler alır.[28]
Kimse, yaşma, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalış tınlamaz. Küçükler ve kadınlar ile bedenî ve ruhî yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar.[29]
Ancak özel bir durum vardır ki, burada çalışma devlet tarafından önlenir. O da devlet memurlarının kendi işlerinde çalışmalarıdır. Aslında devlet memurları ecir-i hâs (özel işçi) oldukları için bu caiz değildir. Bir de bunda memurun ticaret yaparak kudretini aşmaması düşünülmüştür. Netekim Hz. Ömer, kendi memurlarının mallarını hesaplar ve onlardan biri kendisine “ben ticaret yaptım ve kazandım,”derse, ona “biz seni ticaret yapman için göndermedik,”diye cevap verirdi.[30]
C- Zorla Çalıştırma:
Herkes istediği işi yapma hakkına sahip olduğuna göre, zorla çalıştırma sözkonusu olamaz. Rıza icare akdinin sıhhati için şarttır. Taraflardan biri akdi kabul etmeye zorlansa, bu akid sahih olmaz. Zira Cenab-ı Allah:
“Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yeyin.” [31] buyuruyor.[32]
Anayasamız da:
“Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır,”der.[33]
Ancak bazı özel durumlar vardır ki, bu durumlarda zorla çalıştırma mevzubahs olabilir, meselâ; çiftçiler, dokumacılar ve yapıcılar gibi kimselerin işlerine ihtiyaç duyulur, bunlar da çalışmak istemiyecek olurlarsa, yetki sahipleri bunları ecr-i misil (değer ücret)le çalışmaya zorlar. Bunların daha çok ücret istemelerine imkân vermez. Bu arada haklarının yenmemesi için gerekli tedbirleri de alır. Keza kendilerini yurt savunmasına hasretmekle tarlalarını işleme fırsatı bulamayan askerlerin toprakları, çiftçilere ecr-i misille sürdürülür. Bu arada, çiftçilere zulüm edilmesi de önlenir. Savaş araç ve gereçleri yapan, köprü kuran ustaları da bu kategoriye dahil etmek mümkündür. Bunlar, değer ücretleri verilerek, sanatlarını halk yararına yapmağa zorlanırlar.[34]
Ç- Gayri Meşru İşler:
Çalışmak, insan için kutsal bir hak ve görev olduğundan, bu kutsallığı zedeliyecek şeylerden sakınmalıdır. Bunun için, yapılan iş meşru, fıkhı tabiri ile şer'an yararlanılmasına müsaade edilmiş olmalıdır. Binaenaleyh günah şeyleri şahsen yapmağa müsaade edilmediği gibi, bunları ücret karşılığında bir başkası adına yapmak da caiz değildir. Meselâ, ücret mukabilinde birine şarkı söylemek, ölüsü için ağlamak ve oyun oynamak caiz değildir.[35]
Başkası için birini haksız yere öldürmek, içkisini taşımak v.b. şeyler de böyledir. Çünkü bunlar aslında günahtır; günahtan ise kaçınmak vaciptir.[36] İnsan, bir iş yaparken ahlâkî değerleri de göz önünde bulundurmak ve bu işler sebebiyle başkasına İslâm'ın men ettiği bir zarar vermemekle de yükümlüdür.[37]
Bir de insanlar tarafından horlanan, aşağılık kabul edilen işler vardır. Bunları gayri meşru işlerle birbirine kar ıştır manalıdır. Gayri meşru, yani zararlı ve haram işleri zaruret hali dışında- yapmak kesinlikle yasak olduğu halde, hor işlere bu şekilde bakılmamıştır. Peygamberimizin çobanlık[38] ve odunculuk [39] hakkındaki sitayişkâr sözleri az önce geçmiş idi. Şimdi hor işlerden bazılarını görelim; meselâ, bir yerden bîr yere ölü, necaset ve leş gibi şeyleri ücretle taşımak caizdir. Çünkü bunlar insanlar için zararlı şeylerdir. Bunları insanlardan uzaklaştırmak lâzımdır. Eğer buna cevaz verilmiyecek olursa, insanlar zarara uğrar. İbn Rüstem'in rivayetine göre, İmam Muhammed süpürgecilik yapmakta bir beis görmemiştir. Bunu insanlara zararı olan şeyleri izaleye kıyas etmiştir.[40] İslâm'da zararlı iş yapanları muhtesipler işlerinden men ederler. Bunu yapmakta ısrar edenleri cezalandırırlar. Meselâ, üfürükçülük, hokkabazlık ve falcılık bu kabil şeylerdendir. Bunları yapan ve yaptıranlar cezalandırılırlar.[41]
Geriye, geçimini temin etmek için bu gibi iş ve işyerlerinde çalışma konusu kalıyor ki, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu buna şu fetvayı vermiştir:
Dinimizin yasakladığı şeyleri yapmak haram ve günah olduğu gibi, zaruret bulunmadıkça, dinen yasaklanmış şeylerin yapıldığı işyerlerinde çalışmak da günahtır. Geçimini temin için, başka bir iş bulamaması sebebiyle böyle işyerlerinde çalışmak zorunda kalan kimseler, daima meşru bir iş ve helâl kazanç arayışı içinde olmalıdırlar.[42]
Ücret mukabilinde kan almak (hacamet), Kur'an öğretmek, namaz kıldırmak, müezzinlik etmek v.b. gibi konular üzerinde münakaşa edilmiş; cevazına ve adem-i cevazına kail olanlar olmuştur. Bunları burada uzun uzadıya münakaşa etmeye vaktimiz müsait değildir. Ancak bunlardan kanalıcılıkla ilgili enteresan bir hadisi zikrettikten sonra, diğerlerinin yerlerine işaretle mevzuu kapatmak istiyorum:
“Muhayyısa b. Mes'ud el-Ensarî'nin kanahcı (hacametçi) bir kölesi vardı. Adına Nafi Ebu Taybe, derlerdi. Muhayyısa, Resulullah'a (s.a.s.); bunun kazancının caiz olup olmadığını sordu. Resulullah:
“Onun kazancını kendine yaklaştırma.”dedi. Muhayyısa'nm ısrarı üzerine, Resulullah:
“Onun kazancını develerine yedir.”buyurdu. Diğer iki rivayette de:
Kölenin kanaIıcılıktan temin ettiği kazancı sadaka etmeyi ve yetimlere yedirmeyi de yasaklamış, develere yedirmeye müsaade etmiştir.[43]
İmam Ahmed'in, Enes'den yaptığı bir rivayette ise:
“Peygamberimizin kanahcıya ücretim verdiği, zaten hiç kimseye ücret hususunda haksızlık etmediği,”bildiriliyor.[44]
Bu hadisi özellikle zikretmekten maksadımız şu idi: Buradan şöyle önemli bir sonuç çıkıyor: Helâl olmayan kazanç yenmiyor, sadaka edilemiyor; ancak hayvana yediriliyor.
Kur'an öğretmek için: Buharı, İcare, 16; Tecrid-i Sarih, V111/45-53 (bilhassa burada geniş bilgi vardır); İbn Mace, Ticarat, 8; namaz kıldırmak için: Ebu Davud, 1/363 (Kitabu's-Salât); Neseî, 1/362 (Kitabu's-Salât); Tirmizî, 1/411 (Ebvabu's-Salât, dipnot önemli) buralara bakılabilir.
Bir de, haddi zatında meşru olduğu halde, belli işçiye ve işverenlere nisbetle caiz olmayan işler vardır; meselâ, hanımın, evine hizmet karşılığında kocasından ücret istemesi gibi. Bu, caiz değildir. Çünkü hanımın, evine hizmeti zaten görevidir. Örfen nikâhın içinde vardır.
Bununla beraber, kadın, kocasının diğer karısından olan çocuklarını emzirmeğe, veya davarını yaymağa, veyahut ev işinden başka bir işe karşılık olarak ücret isteyecek olsa bu, caizdir. Çünkü kocanın ondan böyle bir iş istemeğe hakkı yoktur.
Ama kadın, kocasını ücretle çalıştıracak, olsa bu, caizdir; zira nikâhta kocanın, karısına hizmetini gerektiren bir mâna yoktur.
Evlâdın, babaya hizmet karşılığı ücret istemesi de caiz değildir. Çünkü evlâdın babaya hizmeti, dinen ve örfen üzerine lâzım gelen bir görevdir. Bu durumda babasından ücret istemesi babaya isyandır. Ana için de durum aynıdır. Belki ananın hakkı daha da büyüktür.
Ana, baba. çocuklarım, davar yaymak, veya başka bir iş için ücretle tutacak olsalar bu, caizdir. [45]
Evlâdın, babayı ücretle çalıştırması da böyledir. Bu durumda baba ücret almağa hak kazanır. Bunda evlâd veya babadan birinin müslüman veya gayri müslim olması arasında bir fark yoktur.[46]
D- Gayri Müslimlerin Yanında Çalışmak:
Bir müslümanm gayri müslimlerin yanında çalışması, fakihler arasında ihtilâf konusu olmakla beraber, caizdir. Bunu şu hadisten kolayca anlıyabiliriz:
“İbn Abbas (r.a.) diyor ki: Bir ara Peygamber (s.a.s.) aç kalmıştı. Durum Hz. Ali'ye ulaşınca iş aramağa çıktı. Bir Yahudiye geldi. Yahudi hurma bahçesini suluyordu. Hz. Ali ona, bahçesini sulamayı teklif etti. Yahudi kabul edince, kova basma iyi cins bir adet hurma üzerine anlaştılar. Hz. Ali, 17 kovaya karşılık 17 adet hurma alarak Peygamberimize getirdi.[47]
Habbab b. Erett de, bir müşrik olan As b. Vail için, sanatının gereği olarak bazı süs eşyaları yapmıştı.[48]
Gayri müslime hizmet, caiz olmakla beraber, kerahetten hali değildir. Zira hizmette bir nevi zillet mânası vardır. Bir müslümanm ise gayri müslim karşısında hor duruma düşmesi hoş bir şey değildir.[49]
E- Gayri Müslimleri Çalıştırmak:
Gayri müslimleri çalıştırma hususunda da çelişik rivayetler vardır. Bu rivayetlerden bazısı bunu reddeder; ancak zaruret halinde ve müslüman işçinin bulunmaması ile kayıtlarken, bazıları da her halu kârda bunun caiz olduğunu belirtir.
Buna cevaz vermeyenler, Peygamberimizin:
“Biz, müşriklerden yardım istemeyiz.” [50] hadisini delil getiriyorlar. İmam Buharî de, bunun, ancak zaruret halinde mümkün olacağım kaydeder ve Peygamberimiz (s.a.s.) ile Hz. Ebu Bekr'in, hicret esnasında, bir müşrik olan Abdullah b. Uraykıt'ı bu şartlar altında rehber edindiklerini söyler.[51]
İmam Serahsî ise, gayri müslimleri istihdam etmenin cevazına kail olmakla beraber, onları abdest, namaz gibi dînî konularda istihdam etmenin uygun olmayacağı; çünkü onlara güvenilemiyeceği mütalaasına varır ve delil olarak şu ayeti getirir:
“Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin; onlar, sizi şaşırtmaktan geri durmazlar.”[52]
İmam Şafiî, gayri müslim'in ileri görüşlü ve müslümanların da buna ihtiyacı olması halinde gayri müslimi çalıştırmayı caiz görür; çünkü Peygamberimiz, bir müşrik olan Safvan b. Ümeyye'den yararlanmıştı. [53]
İbn Battal ise, zaruret olsa da olmasa da gayri müslimi çalıştırmanın caiz olduğunu söyler.[54]
1- İŞÇİNİN VAZİFELERİ
İşçinin, ücret v.b. gibi haklarına karşılık bazı vazifeleri vardır. Vazife haktan önce geldiği, daha doğrusu hakkı gerektirdiği için, önce işçinin vazifelerinden bahs edeceğiz. Bu vazifeler birkaç madde halinde sıralanmıştır. Biz de bunlarıkonu üzerinde daha önce çalışanlara bakarak- aynı sıra ile açıklıyacağız. Bu vazifeler şöyle sıralanmaktadır:
1- İşçi İşini Kendisi Yapacaktır.
2- Mesaî Süresinde Devamlı Çalışacaktır.
3- İşini Güzel ve Sağlam Yapacaktır.
4- Kendisine Emanet Edilen Mal ve Âletleri muhafaza Edecektir.
5- Telef Olanı Tazmin Edecektir.
Şimdi bunları sırasıyla izah edelim: [55]
1- İşçi İşini Kendisi Yapacaktır:
Zira her işçi, hususî sıfatlar, muayyen kalite, tecrübe ve maharetlere sahiptir. Bazen çalışma akdinin sebebi bu olabilir. Meselâ, bir şahıs, meşhur bir ressamla, bir yağlı boya tablo yapmak üzere anlaşsa, ressam bunu talebesine, yardımcısına veyahut başka bir ressama yaptıramaz. Yaptırırsa ücrete hak kazanamaz. Zira ressamın üstünlüğü ve mahareti bu işte bizzat maksuddur. Ancak iş sahibi bu vekâlete muvafakat ederse, işçi ücrete hak kazanır.
Eğer iş sahibi ferd ise durum böyledir. Eğer iş sahibi kollektif şirket ise, bütün ortakların, anonim şirket ise bütün hissedarların muvafakati lâzımdır. Ancak zaruret halinde idare meclisinin muvafakati ile iktifa edilir. Eğer iş sahibi devlet ise vekâlete müsaade verilmesi' doğru olmaz. Ancak zaruri hallerde ve muvakkat olarak vekâlete izin verme hakkı olabilir.[56]
Müşterek işçi denilen zanaatkarlar ve benzerleri ile iş anlaşması yapılırken, “işi bizzat kendisi yapması”söylenmiş ise, veya örf bunu böyle kabul etmiş ise işçi, aldığı işi bizzat kendisi yapacaktır; işverenin rızasını almadan başkasına yaptıramaz. Mecelle bu esası şöyle ifade etmektedir:
“Binnefs amel etmek yani kendi işlemek üzere isticar olunan ecir (işçi) kendi yerinde başkasını kullanamaz”(mad. 571).
Eğer böyle bir şart yoksa müşterek işçi kendi kalfa veya işçisini kullanabilir.
Hususi işçi, yani yalnızca bir şahsa veya müesseseye çalışmak üzere akit yapılarak alman işçi, işverenin izin ve rızası olmadan, kendi yerine başkasını kullanamaz, işi bizzat yapmakla görevlidir.[57]
Borçlar kanunu da, bu görüşleri şöyle maddeleştirmektedir:
Hilafı, mukaveleden veya hal icabından anlaşılmadıkça işçi teahhüt ettiği şeyi kendisi yapmağa mecbur olup başkasına devredemez.[58]
2- Mesai Süresinde Devamlı Çalışacaktır:
İşçiler ya iş veya zaman üzerinde anlaşma yapılarak alınırlar. Eğer iş üzerinde anlaşma yapılmış ise işin belli zaman içinde bitirilmesi gerekir. Eğer işçinin ihmali yüzünden iş gecikir ve işveren bundan zarar görürse, zararı işçi ödeyecektir.
Saat, gün, hafta ve ay gibi zaman üzerinde anlaşma yapılmış ise işçinin vazifesi, mesai süresi içinde işyerinde ve işinin başında olmak ve iş verildiği müddetçe devamlı çalışmaktır, işinin başında olduğu halde kendisine iş verilmezse, veya yapacak iş bulunmazsa işçi bundan sorumlu değildir ve ücrete hak kazanır (Mecelle, mad. 425). Ancak işi olduğu müddetçe devamlı çalışacaktır. Kaytarma, işi yavaşlatma, kendi işi veya başkasının işi ile meşgul olma gibi davranışlar caiz değildir. Bu sebeple işveren aleyhine kaybolan saatlerin ücretine hak kazanamaz. Mesai içinde çalışmadığı, kaytardığı zamanların ücreti işçiye helâl olmaz; çünkü anlaşma şartlarına riayet Allah emridir. Allah emrine riayetsizlik ise hıyanettir.[59]
îmam Serahsî, bir günlüğüne çalışan işçinin sabah namazından itibaren güneşin batmasına kadar çalışması gerektiğini beyan ediyor. Çünkü gün, fecr-i sadığın doğmasından güneşin batmasına kadar geçen zamana denir; orucun bu süre içerisinde tutulması da buna delildir, diyor ve Kufe'de işçilerin ikindiye kadar çalışmalarım doğru bulmuyor. Ancak bunun anlaşmada gösterilmesi kaydı ile caiz olacağını; çünkü günün süresi nass ile sabit olduğunu ve örfün nassa muhalif olamıyacağım mütalaa ediyor.[60]
İşçinin günde kaç saat çalışacağı akitle sınırlandırılmamış ise, işçi örfde maruf olan zaman kadar çalışır. Kanun şimdi örf yerine geçer. Kanun günlük iş zamanını sekiz saat olarak sınırlandırmış ise, bu müddet zarfında işçinin tam olarak çalışması lâzımdır. Bu müddetin içine işçinin, elbise değiştirmesi, yemek yemesi ve istirahatini temin etmesi için geçirdiği vakitler girmez.[61]
İşçinin dinlenmesi gerektiğini ve namaz kılmasını “İşçinin Hakları”bölümünde anlatacağız. [62]
3- İşini Sağlam ve Güzel Yapacaktır:
İşçi, elinden geldiği, gücü yettiği kadar iyi çalışacak, elindeki işi en iyi şekilde yapmaya gayret edecektir. Bütün işlerimizin Allah, Resulü ve mü'minlerin kontrolü altında yürüdüğü, iyi kötü yaptığımızın neticesini göreceğimiz ve her yaptığımızdan sorumlu tutulacağımız birçok ayette[63] ifade edilmiştir.[64]
Peygamberimiz (s.a.s.) de çeşitli hadislerinde bu konuya temas etmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Allah Tealâ, bir işçinin işini sağlam yapmasını sever.” [65]
“Allah Tealâ, bir işçinin, işini güzel yapmasını sever.” [66]
Hadisin Sarihi Azizî, işini sağlam yapanlara Allah'ın yardım edeceğini, iş ne kadar sağlam ve mükemmel yapılırsa, sevabı da o kadar bol olacağım ifade eder.
Şeyh Hafnî de bunu şöyle talil ediyor: Çünkü işçi işini sağlam yapmazsa insanları aldatmış olur. Bu yüzden Allah onun elinden sanatını çeker alır. Bir sanatkâr, birine iş yapmıştı. Fakat dikkatsiz yaptığı için gönlü razı olmamış; gece uyuyamamıştı. Sabahleyin işi adamdan geri aldı ve daha iyisini yaparak iade etti. Adam, sebebim sorunca, işimi sağlam yapmamıştım. Cenabı Allah'ın, mesleğimi elimden almasından korktum, diye cevap verdi.[67]Peygamberimiz (s.a.s.), başka bir hadislerinde de, iş üzerinde gösterilen ihmalin insanı sıkıntıya sokacağına işaret ederek şöyle buyuruyor:
“insan işinde kusur ederse, Allah onu sıkıntıya duçar eder.” [68]
îşin bu manevî cephesinin yam sıra, bir de maddî cephesi vardır ki, insanı çeşitli cezalarla karşı karşıya getirir; ücret alamamak, verdiği zararı tazmin etmek, işten el çektirilmek bunlar arasındadır.
İslâm cemiyetinde sanatkârların işleri muhtesib tarafından kontrol edilir. Herhangi bir şikâyet olmasa da muhtesib, âmmeyi ilgilendiren bozuk, çürük işleri tesbit eder; bunları yapanları yasaklar. Özel işlerde, sanatkâr hile ve fesadı âdet haline getirmiş, zarara maruz kalan durumunu, muhtesibe bildirmiş ve şikâyet etmiş ise, muhtesib, sanatkârın hareketinin kötülüğüne, işten men edilmesine karar verir. Eğer yapılan hainlik; fesad ve zarara yol açıyorsa duruma bakılır. Zararın ve borcun tesbiti gerekiyorsa, o zaman bu işe muhtesib bakamaz; hâkim bakar. İhtilâf küçük ise muhtesib işe el kor; sanatkâra yapmış olduğu zararı ödettirir. Yapmış olduğu haksızlıktan ötürü meslek cezası verir. Sırasına göre icray-ı sanattan men eder. [69]
Borçlar kanunu da hemen hemen meseleyi aynı neticeye bağlar ve işçi teahhüt ettiği şeyi ihtimam ile ifaya mecburdur.
Kasıt veya ihmal ve dikkatsizlik ile iş sahibine iras ettiği zarardan mes'uldür. İşçiye terettüp eden İhtimamın derecesi, akde göre tayin olunur ve işçinin o iş için muktezi olup iş sahibinin malumu olan veya olması İcap eden malumatı derecesi ve meslekî vukufu, kezalik istidat ve evsafı gözetilir, der.[70]
İşçinin ehil olması onu birçok kötü sonuçlardan kurtarır. Bunu ve işçinin tazmini meselesini bu bölümün “Telef Olanı Tazmin”maddesinde açıklıyacağız. [71]
4- Kendine Emanet Edilen Mal ve Âletleri Muhafaza Edecektir:
İslâm umumî olarak emanet mefhumuna ve duygusuna, hususi olarak da işçi ve memurların rızık vasıtalarını ve is yuvalarını emanet bilmelerine itina göstermiş, bu duygu ve düşünceyi telkin etmiştir.
“İki kadından biri: “Babacığım, onu ücretli tut; ücretli tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir' (emin) adamdır.”dedi” [72] mealindeki ayet, işçinin iki vasfına dikkat çekmektedir:
a) Güçlü, kuvvetli, işe yatkın ve becerikli olması,
b) Emanet duygusuna sahip olması; elindeki isi, malı ve malzemeyi emanet bilmesidir.
Emanet duygusu içinde, gönlünden gelerek, en iyi bir şekilde işini yapan işçi ve memuru, Resulullah (s.a.s.), sanki işverenmiş gibi hayırlarda manevî ecre, sevap ve şerefe iştirak ettirerek şöyle buyurmuştur:
“Gönül hoşluğu ile vazifesini yerine getiren veznedar, Allah rızası için sadaka verenlerin ecrini alır.”(Buharı, 37 İcare)
Herkesin kendi işinden ve eli altında bulunanlardan sorumlu olduğunu ifade eden bir hadiste,
“işçi, işverenin malının çobanıdır ve bundan sorumludur”buyurulmuştur”. [73]
Şu hadis de konumuza açıklık getirmesi bakımından enteresandır:
“Sebeiân lakabı ile anılan Ebu Abdillah Salim diyor ki: Hz. Aişe bana güvenir ve iş verirdi. Bir gün bana, Resulullah (s.a.s.)'in nasıl abdest aldığını gösterdi. Ben henüz kölelikten kurtulmamışken yanına gelirdim; benden kaçmazdı. Yanımda oturur, benimle konuşurdu. Bir gün ona geldim ve “ey mü'minlerin anası, bana dua et,”dedim.
O da “hayırdır inşaallah, ne var?” dedi.
Ben de kölelikten kurtulduğumu söyledim. O da beni tebrik etti; bir daha da bana görünmedi.” [74]
İşçi, işverenin malinin muhafazasından, teçhizatın korunmasından, âlet ve edevatın kullanılmasından mes'uldür. Bunları kirlendiği vakit temizler, ihtiyaç hasıl olduğu vakit yağlar. Bozulduğu vakit tamir eder. Ona gücünün üstünde yük yüklemez. Onu ancak tahsis edilen işte kullanır. Bunları aşarsa Allah huzurunda ve iş sahibi karşısında mes'ul olur. Buna binaen biletçi, iş sahibinin malından ikram edemez. Çünkü bu kendisine emanet edilen mala kötülüktür. Ona riayetsizliktir. Dostuna, yahut akrabasına ikram etmek isterse, ona bir bilet keser; kıymetini kendi kesesinden öder.
Maliye memurunun, vergi ile mükellef dostundan vergi borcunu talebi ihmal etmesi helâl olmaz.
Devlet memurunun, veya bir müessese memurunun, iş telefonunu hususi ihtiyaçları veya arkadaşları ile konuşmak için kullanması da helâl değildir.
Yine, iş arabasını, ailesinin, çocuklarının nakli, evine ait ihtiyaçları temin için kullanması da helâl olmaz. Ancak iş sahibi ferd ise müsaade etmesiyle helâl olur. İş sahibi devlet ise kanunî mümessillerin müsaade etmesi de yetmez. Çünkü, millet temsilcilerinin tasarrufları, âmme menfaati ile mukayyeddir. İş sahibi, iştirakçileri bilinmeyen hayır cemiyeti ise, cemiyet reisi veya idare heyeti bu müsaadeyi vermeye mâlik değildir. Çünkü onların tasarrufları, cemiyetin kuruluş gayesi ile sınırlıdır.
İşçi kendine bırakılan malı, iş sahibinin beyan ettiği hududun dışında kullanamaz, israf edemez, döküp saçamaz. Müslüman işçi, iş sahibinin malına bakmada, kendini yetimin malına bakan vasi yerine koymalıdır. Netekim Hz. Ömer: “Kendi nefsimi müslümanlarm bey-tülmali hususunda yetimin vasisi mevkiine koydum.”buyurmuştur.[75]
5- Telef Olanı Tazmin Edecektir:
Daha önce de dediğimiz gibi, işçi kendisine teslim edilen malzeme ve işi emanet bilecektir. İslâm nazarında, kişinin kendi malı nasıl kıymetli ise, başkalarının malları da o şekilde kıymetlidir. İş böyle olmakla beraber, mesele biraz izaha muhtaçtır; şöyle ki:
Malum olduğu üzere İslâm'da işçiler; ecir-i hâs/ ecir-i müşterek diye ikiye ayrılır. Emanet hususunda birinciye daha çok hak tanınmıştır. Mecelle bunu şöyle ifade etmektedir:
Ecir-i hâs emindir. Hattâ yedinde (elinde) bigayri sunihi (tesiri olmaksızın) telef olan malı zâmin olmaz (ödemez). Keza bilâ teaddin (tecavüz kaseli olmaksızın) kendi ameliyle telef olan malı dahi zâmin olmaz (mad. 610).
Maddeden de anlaşıldığı gibi, ecir-i hâssın zâmin olması için, teaddi (tecavüz kasdı) yahut taksiri bulunmalıdır. Yine Mecelle'nin tabiri ile, ecirin teaddisü müste'cirin sarahaten (açık olarak) ya delâleten (dolayısıyle) emrine muhalif amel ve hareket etmesidir (mad. 608).
Mecelle'nin, teaddi için gösterdiği misal şöyledir: Meselâ bir kimse ecir-i hâs olan çobana: Şu hayvanları falan mahalde otlat; başka yere götürme, demişken çoban ol mahalde otlatmıyarak başka mahalle götürüp otlatsa, teaddi etmiş olur. Ve orada otlatırken hayvanlar telef olsa çobana zaman (ödemek) lâzım gelir.
Ecirin taksiri ise müste'cerün fih'in (yani işin) muhafazasında bilâözür kusur etmesidir. Meselâ sürüden bir hayvan kaçtığı zaman, çoban sırf tembellik ve ihmalinden ötürü hayvanı yakalamaz da hayvan yiterse çoban kusur işlemiş olduğundan zâmin olur. Ama hayvanın arkası sıra gittiği takdirde diğer hayvanların zayi olma ihtimali galip olduğu için tutmamış ise -mazur olmakla- zaman (ödemek) lâzım gelmez, (mad. 609).
Tazmin hususunda ecir-i müştereke daha az hak tanınmıştır. İmam-ı Âzam ile Zahirîlerin dışında hemen hemen bütün fakihler tazmini cihetine gitmişlerdir. Ezcümle şunları sayabiliriz: Hz. Ömer, Hz. Ali, Kadı Şurayh, İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve bütün Malikîler...
Bunlar,, ecir-i müştereki tazmin etmeyi halkın malları için daha yararlı kabul etmişlerdir. Meselâ bir kassar, evi yandığı için yanan malları tazmin etmek istemeyince, Kadı Şurayh ona: “Müşterinin evi yansa idi, ücretini almıyacak mıydın?”diye cevap vermiştir.[76]
Böyle olmakla beraber, ecir-i müşterekin tazmini üç kayda bağlanmıştır:
1- Tehlike, ecir-i müşterekin Önleyebileceği cinsten olmak.
2- İş yeri tahliye edilerek kendisine teslim edilmiş olmak.
3- Telef olan, insan olmamak; binaenaleyh insan telefi akitle değil, cinayetle tazmin edilir.[77]
Ecir-i müşterek, ister kendi evinde, ister işverenin evinde çalışsın, verdiği zararı yine öder. Çünkü onunla yapılan akid, iş üzerine yapılmıştır. İşin de ayıptan salim olması lâzımdır. Ama bir terziyi bir günlüğüne evine çağırarak iş yaptırdığı takdirde terzinin verdiği zarar tazmin edilmez. Çünkü onunla yapılan akid, menfaat üzerine yapılmıştır.[78]
Doktor, sünnetçi ve kuyumcu gibi nazik işlerle uğraşanlar da, işlerinin ehli ve ellerinden gelen ihtiyatı gösterdikleri takdirde, işlerinde verdikleri zararı ödemezler.[79]
Yardımcısının ve çırağının fiili ustaya nisbet edilir. Bu yüzden zararları kendileri değil, ustaları çeker. Ancak kasıtlı hareketlerinden kendileri mes'uldurlar.[80]
İşçi ile işveren anlaşmazlığa düşecek olurlarsa, işverenin sözü dinlenir. Hanefîlerin görüşü budur. İmam Malik ile İbn Ebi Leylâ işçinin sözü dinlenir, demişlerdir.[81]
İslâm hukukunda iş anlaşmazlıklarına muhtesib değil, hâkim bakar.[82]
2- İŞÇİNİN HAKLARI
1- Ücret:
İşçi kendini işverene teslim edip de onun adına -yukarıda beş madde halinde sıralanan şartlar dahilinde- çalışınca bazı haklar elde eder. Bunların başında ücret gelir. Ücret, çalışmanın gayesi ve tabiî neticesidir. Cenab-ı Allah:
Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir. Kendilerine haksızlık yapılmaz.” [83] buyuruyor.
Başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır:
“Dünya hayatını ve güzelliklerini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tastamam veririz; onlar orada bir eksikliğe de uğratılmazlar.” [84]
Peygamberimiz (s.a.s.) de:
“İşçiye ücretini teri kurumadan veriniz.” [85] buyuruyor.
Ücretin kapsamı geniş olduğundan bunu birkaç madde halinde inceliyeceğiz; meselâ:
a) Ücretin Miktarı.
b) Ücretin İşe Nisbeti.
c) Ücrete Hak Kazanma.
ç) Ücret Konusunda İhtilâf v.s. gibi. [86]
a) Ücretin Miktarı:
Çalışmanın temel taşını oluşturan ücret, malum olmalıdır. Aksi takdirde sonunda münakaşa ve mücadele kaçınılmazdır. İşte bunun için Peygamberimiz (s.a.s.):
Ücretini belirtmedikçe işçi tutmayı men etmiştir. [87]
Acaba ücretin miktarı ne kadar ve neye göre tayin edilecektir? Şurası takdir edilmelidir ki, paraya dayalı olan şeyler sık sık değişmektedir. Bu, Peygamberimizin zamanında da oluyordu.[88] İşte bunun içindir ki İslâmiyet ücreti tayin etmemiş; zamana, yani Örfe bırakmıştır. Bu esası hem Kur'an-ı Kerim'de hem de sünnette rahatlıkla görebiliriz:
“Boşanmış anneleri çocuğu sizin için emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin; aranızda uygun bir şekilde (maruf “Örfe göre) anlaşın.” [89] Suveyd b. Kays de şöyle anlatıyor:
“Ortağım Mahreme b. el-Abdî ile Hecer'den kumaş-getirmiştik. Resulullah (s.a.s.) yanımıza geldi. Şalvarlık bir kumaş almak için bizimle pazarlık etti. Pazarlık sonunda kumaşı kendilerine sattık.” İşte Peygamberimiz burada örfe, yani pazarlık usûlüne göre ücret vermişti.[90]
Tabiîdir ki ücreti önceden tayin etmek de mümkündür. Ücret tayin edilmediği takdirde örf ve âdete göre hareket edilir.[91]
Ücret önceden veya örfe göre tesbit edilse de bunda işçinin durumu gözönüne alınır. Kendisine ve ailesine yetecek kadar bir ücret tesbit edilir. Netekim Hz. Ebu Bekir de Halifeliğe getirildiği zaman, geçim için ücrete ihtiyacı olacağını belirtmişti. Bunun üzerine ashab, istişare ederek ona ve ailesine yetecek kadar bir ücret tesbit etmişlerdi.
Her işçinin masrafı ve ücretini harcama tarzı değişik olacağından, bazıları, işçiye yetecek miktarın -ortalama- ne kadar olacağı hususunda tereddüd gösterebilirler. Şurası kafidir ki, verilecek ücret, asgarî geçim seviyesinden yüksek olacaktır. Zira kıt kanaat geçinmek cazip bir şey değildir. Memur ve işçileri görevlerinde tutabilmek ve rüşvet ve irtikâp gibi kötülüklerden kurtarabilmek için buna şiddetle ihtiyaç vardır. Bu hususta daha geniş bilgi için, bundan sonraki “Aile ve Çocuk Yardımı”maddesine bakınız.
Anayasamız da bunu kabul etmekte ve şöyle demektedir:
Ücret emeğin karşılığıdır.
Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır.
Asgarî ücretin tesbitinde ülkenin ekonomik ve sosyal durumu gözönünde bulundurulur.[92]
b) Ücretin İşe Nisbeti (İyi İse İyi Ücret):
Eşit işe eşit ücret vermek ne kadar âdil ise, eşit olmayan işe ve emeğe eşit ücret vermek de o kadar haksızlıktır. Adalet herkese hak ettiğini ve lâyık olduğunu vermektir. Gerek emek ve gerekse değer bakımından her iş ve her hizmet aynı değildir; verimin arttırılması ve teşvik faktörünün varlığı “farklı işe ve emeğe farklı ücret ve karşılık”esasına bağlıdır. Kur'an-ı Kerim:
“İşlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardır.” [93] buyuruyor.[94]
İslâmiyet insanların kabiliyet ve maharetlerindeki farklılıklara gerekli ehemmiyeti vermiştir. Kur'an:
“Herkes için emeğinin karşılığı vardır.” [95]der.
insanlar kabiliyetlerinde eşit yaratılmamıştır. Bazıları diğerlerinden daha kabiliyetlidir; bazıları başkalarından daha iyi çalışır. Normal şartlar içinde bunu kabul etmemek ve iyi bir işçinin hakkını vermemek insanların tabiatlarını tanımamak ve iç kuvvetlerini incitmek olur. Klasik komünist prensip “herkesten kabiliyetine göre ve herkese de kabiliyetine göre”şeklindedir. Bu çeşit idealizm, anormal millî ve içtimaî buhranlarda ve krizlerde geçerli olursa da normal durumlarda kabil-i tatbik bir prensip değildir...
İslâmiyet insanların kabiliyet ve maharetlerindeki farkları kabul edip âdil karşılıklarının verilmesini açıkça kabul ederken, o aynı zamanda muayyen işlerin veya cemiyetin muayyen kesiminin desteklenmesi gerektiğini de kabul eder. Buharı, Hz. Peygamberin para dağıtırken bekâra bir, evliye iki hisse verdiğini rivayet eder. Ayrıca Buharî, Hz. Peygamberin “eğer biri bizim adımıza (devletimizin adına) iş yapacak olursa, eğer kendisinin evi yoksa ona ev temin edilecektir”dediğini de kayd eder. [96]
c- Ücrete Hak Kazanma:
İş akdi yapılır yapılmaz ücreti ödemek lâzım gelmez.[97] Burada işçiye de, işverene de bazı genişlikler tanınmıştır. Anlaşma neticesinde ücretin tümünü veya bir kısmını peşinen vermek caiz olduğu gibi, tümünü veya bir kısmını veresiye bırakmak da caizdir. Çünkü Peygamberimiz:
“Müslümanlar şartlarını yerine getirirler.[98] buyurmuştur. Eğer böyle bir şart ileri sürülmemişse bakılır; işin belli bir zamanda bitirilmesi belirtilmişse, o zaman gelince ücretin ödenmesi gerekir. Eğer akid, iş üzerine yapılmışsa, iş biter bitmez ücret ödenmelidir.[99] Peygamberimiz:
“İşçiye ücretini teri kurumadan veriniz.”der[100] ve kendileri de:
“Kimseye ücret hususunda haksızlık etmezlerdi.”[101]
Husûsî ücretli, çahşmasa bile kendisini iş sahibine teslim etmekle ücrete hak kazanır.
Müşterek ücretli ise, bunun aksine, işi yapmadıkça ücrete hak kazanamaz.[102] Ancak işveren ücreti peşinen teslim edecek olursa, işçi ücrete hak kazanır; işveren sonradan ücreti geri isteyemez.[103]
Borçlar kanununda ise durum biraz daha farklıdır:
Mukavele yahut âdet ile daha kısa mehiller tayin edilmemiş ise ücret, aşağıdaki dairede verilir:
1- Amele ve iş sahibi ile birlikte yaşamayan hizmetçilere haftada bir.
2- İdarehane memurlarına ve müstahdemlerine ve iş sahibi ile birlikte yaşıyan hizmetçilere her ay.
Hizmet akdinin hitamiyle ücret her halde muacce îiyet kesbeder.[104]
ç- Ücret Konusunda İhtilâf:
Ücretle adam çalıştıran bir şahıs, çalıştırdığı adamların ücretini noksan verir, kararlaştırılan ücrete karşılık daha fazla çalıştırırsa, muhtesib bu nevi hakka tecavüzlere mani olur. Duruma göre yasaklar konulur, işi tenkid edilir.
Çalışan kimse de çalıştığı şahsın hakkını kısar, gerekli şekilde iş yapmaz ve haksız yere ücretinin arttırılmasını isterse, onun da bu hareketine engel olunur. İyi bir hareket tarzı olmadığı kendisine bildirilir. Muhtesibe bu gibi durumlar aksedince, gerekli tedbirleri alır. Olay hakkında hükmünü verir.
İşçi ile işveren, çalışanla çalıştıran, iş ve ücret konusunda anlaşamazlarsa, iş çıkmaza girerse, bu durumda ihtilâfa muhtesib değil, hâkim bakar. [105]
2- Aile ve Çocuk Yardımı:
İslâm devleti, genel olarak bütün fakir yurttaşlarına yardım ederken, bazı özel durumlarından dolayı işçilere daha fazla yardım etmektedir; meselâ evli ve ailelerinin kalabalık olması gibi...
Ebu Befcr el-Hassaf ve Ebu Davud'un rivayet ettikleri bir hadiste Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:
“Kim bizim işimizde (devlet işinde) çalışır da ailesi olmazsa evlensin, hizmetçisi yoksa hizmetçi tutsun, evi yoksa ev edinsin.” [106]
Bu hadisin, Ahmed b. Hanbel rivayetinde ise,
“Bineği yoksa binek edinsin.” [107] ilâvesi vardır.
Ebu Davud Sarihi Hattabî: “Bu hadisi iki türlü anlamak mümkündür, der:
1- İşçinin, bu sayılan şeyleri ücretinden alması mubahtır. Bunların dışında bir şeyden istifade etmesi caiz değildir.
2- İşçinin ev ve hizmetçi edinme hakkı vardır. Eğer evi ve hizmetçisi yoksa, devlet bunları kira ile tutar; işçi işine devam ettiği sürece bunlardan yararlanır.
Birbirinden farklı gibi görünen bu iki izah tarzı, aslında birbirine çok yakındır. Zira birinci izaha göre işçiye bu sayılanları temin edecek kadar maaş verilecektir. İkinci izaha göre ise, devlet bunları temin edecektir. Buradan aynı zamanda, İslâm'da memur ve işçi maaşlarının miktarı hakkında bir fikir edinmek de mümkündür. Ayrıca bugün memur ve işçilere yapılan aile yardımı ve lojman tahsisi gibi meselelerin İslâm'da ne zamandan beri mevcut olduğu da görülüyor.
Burada devlet hizmetinden bahs ediliyorsa da, hükmü özel sektöre teşmil etmek de mümkündür. Maksat, işçinin verimli çalışmasına engel olan maniaları ortadan kaldırmaktır.[108]
Yine Ebu Davud'un rivayet ettiği şu hadis, genel mânada evlilere öncelik tanındığını andırmaktadır:
“Avf b. Mâlik diyor ki: Resulullah (s.a.s.)'e ganimet malı geldiği zaman aynı gün taksim ederdi. Evliye iki, bekâra bir hisse verirdi. İbn Musaffa rivayetinde şu ilâve vardır: Bir seferinde ganimet gelmişti. Beni Ammâr b. Yasir'den önce çağırdılar. Evli olduğum için bana iki hisse verdiler. Ammâr'a ise bir hisse verdiler. Çünkü o, evli değildi.”[109]
3- Dinlenme ve Namaz:
İşçi de bir insan olduğuna göre, onun da gücü ve kuvveti sınırlıdır. Bir müddet çalıştıktan sonra usanır; randımanlı çalışamaz hale gelir. Gücünü yeniden kazanması ve kendini toparlaması için dinlenmesi, ibadet etmesi gerekir.
Hz. Ali: “Beden yorulduğu gibi kalb de yorulur; zaman zaman dinleniniz. Zira kalb zorlanacak olursa körlenir.”demiştir.
Ebu'd-Derdâ da şöyle diyor: “Bazen boş şeylerle kendimi oyalarım; o zaman görevimi daha dinç olarak yaparım.”[110]
Anayasamız da: Dinlenmek çalışanın hakkıdır, der.[111]
Müslüman bir işçinin çalışırken namaz kılması çoğu zaman sorun olmaktadır. İşverenler buna bir türlü yanaşmamakta; bunu vakit öldürmek mânasına almaktadırlar. Gerçek şudur ki, eğer insanlar, dine hurafe karıştırarak dini zorlaştırmazlarsa umumiyetle dinlerdeki ibadetler insanların çok. vaktini almaz. Sonra ibadete sarf edilen bu vakit, hayat ve üretim için zayi olmuş sayılmaz. Hayır bu, güce enerji sağlar, azmi biler ve ruhu canlandırır; ta ki hayatla mücadele sahasına daha kuvvetli ve daha etkili olarak dönsün. Dr. Alexis Carrel namaz için şöyle diyor:
“Namaz radyum madeni gibi ışık ve hareket kaynağıdır. İnsanlar namaz sayesinde Yüce Kuvvete hitap etmekle sınırlı neşe ve hareketlerini artırmış olurlar.»
Bütün namazlar böyle etkili ise de, özellikle îslâm namazı daha da etkilidir. Çünkü o, sırf ibadet veya hayat mânası taşımayan bir yakarış değildir. O yakarış ve ibadet olmakla beraber temizliktir, kültürdür, spordur ve ahlâk terbiyesidir.[112]
İslâm'a göre işçi namaz kılmak için işverenden izin almaya mecbur değilse de iş esnasında namaz kılarken yalnız farzla yetinmeli; sünnet ve nafile kılmamalıdır. Bu şartlar altında namazda geçen süre, ücretten düşürülmez.
Cuma namazı da böyledir. Ancak Cuma kılman yer, günün dörtte birini alacak kadar uzak olursa, geçen süre ücretten düşürülür.[113]
Bugün işçilerin her gün birkaç kez karşılaştığı ve Diyanet İşleri Başkanlığına sık sık sorulan bu soruya, Din İşleri Yüksek Kurulu şu fetvayı vermiştir:
Bir işçinin farz namazları kılmak için, işverenden izin alması gerekmez. Ancak, vakti çıkmadığı takdirde, namazların iş saatleri dışında, istirahat ve tatil zamanlarında kılınması uygun olur.
Namaz kılmak bahanesiyle işi gereğinden fazla aksatmak ise caiz değildir.[114]
İşveren, dinen tanınan bu müsaadeyi kabul etmiyecek olursa, Hanbelî mezhebinde buna şöyle bir kolaylık gösterilmiştir:
Vaktinde namaz kılmakla işlerini kaybetmekten korkan işçiler, namazı kazaya bırakmaktansa, öğle ile ikindiyi, akşamla yatsıyı cem ederek birlikte kılarlar. Bunun takdim ve tehiri mümkün ise de tehir daha iyidir.[115]
İş, bir görev ve emanet olduğu için bunun üzerinde titiz durmalı, işe herhangi bir zarar vermemelidir. Kur'an okuyarak da olsa, işçi, bu sebeple verdiği zararı tazmin eder.[116]
4- İzin:
Bundan önceki maddede geçtiği üzere, devamlı çalışmak işçiyi sıkacağı gibi randımanı da düşürür. Bu yüzden işçiye izin verilmesi gerekmektedir. Ancak mesele şudur: Bu izin ücretlimi olacaktır, yoksa ücretsiz mi olacaktır? Sonra izin verilecekse süresi ne kadardır?
Bu soruya, bir üst devlet görevlisi olan kadı'nm durumunu ele alarak cevap verelim:
İbn Maze (Mace değil), şöyle diyor: Kadı haftada, bir gün istirahat etmelidir; aksi takdirde usanır; kendi işlerine bakacak vakit bulamaz. Ebu Hanife zamanında (hicrî 2. asır) Cumartesi günleri tatil idî. Hassaf zamamnda ise (h. 3. asır) kadılar bazen Pazartesi, bazen de Salı günü tatil yapıyorlardı. Bizim zamanımızda ise (h. 6. asır) Salı günleri tatil yapıyorlar. Çünkü Salı günü devlet daireleri de kapalı oluyor.[117]
Kadı, devlet hazinesinden maaş aldığına göre, çalışmadığı gün için de maaş alacak mıdır? Belhli fakihler buna menfi cevap veriyorlar. Buharalı fakihler ise tatil günü de maaş alacağı kanaatlidedirler. Bu görüş daha doğrudur. Çünkü kadı, bir gün tatil yaparak dinlenecek olursa, mesai günlerinde görevini daha iyi yapar. Demek ki tatil günü, diğer günlerde daha iyi görev yapmaya yardımcı oluyor. Meselâ kadı, geceleri görev yapmadığı halde, gece ihtiyaç duyacağı şeylere de hak kazanır. Buna şöyle bir misal de verebiliriz:
Biri hurmalığının çıplak mülkiyetini birine, meyvesini de birine vasiyet etse ve hurma da iki yılda bir meyve verse, hurmanın her iki yıllık bakımı ve sulaması, meyveyi alacak olana düşer. Çünkü boş senede hurmaya yapılan hizmet, gelecek sene meyvenin daha bol olmasını sağlar. Bundan da meyveyi alacak kimse yararlanır. Kadı için de durum aynıdır. [118]
Muhammed Fehr Şakfe de daha ayrıntılı olarak şu bilgiyi veriyor:
Eğer çalışma günlük ise işçiye ücretli izin verilmez. Eğer iş haftalık ise haftanın bir günü ücretli tatil olarak hesap edilir. Eğer iş akdi senelik yapılmış ise, senelik izin verilir.[119]
3- ÇEŞİTLİ KONULAR
1- İş Ahlâkı:
Bundan sonra, toplu sözleşme ve grev gibi şeylerden bahs edeceğiz. Bunlar, ne kadar ılımlı geçerse geçsin, ihtilâf konusu olacağından, hem işçi hem de işveren iki tarafın da dikkat etmesi gereken bir konu üzerinde duracağız. Bu konu da îş Ahlâkıdır. Böylece belki çıkması muhtemel ihtilâfın dozajını asgariye indirebiliriz.
İslâmiyetin esas itibarı ile arzu ettiği şey, hem işverene hem de işçiye uygun düşecek bir iş ahlâkının tesbitidir. Böyle bir ahlâkîliği tesis etmek müslüman cemiyetin bir vazifesidir. Bu ahlâkî sistemin ya mevcut olmadığı veya çalışmadığı cemiyetlerde devlet, işçilerin ve işverenlerin hak ve vazifelerini kanunlaştırmak ve sarahatla tesbit etmek hususlarında serbesttir. İşlediği müddetçe bu tam sağlıklı bir ameliyedir. Güçlük ahlâkî bir temel olmadığı zaman kanunların ve kaidelerin sadece sınıf kavgasına yol açmasındadır. Bu halde işverenler haksız kazanç için çareler bulurlar, işçiler grevlere ve işi toplu halde terklere ve böylece de uzun vadede milleti zayıflatmağa baş vururlar. [120]
Maamafih bütün kanunlara rağmen münasip bir iş ahlâkının yerini tutacak hiç bir şeyin mevcut olmadığını söylersek aşırı gitmiş olmayız. Sabit bir ahlâkî esas olmayınca sınıf ve hizip mücadeleleri kaçınılmazdır ve bu mücadeleler millet, işçi ve işverenden her üçüne bazan çok ağır bir şekilde zarar verecektir. îslâmın en önce tesisini arzu ettiği şey, işçilerle sanayiciler ve tüccarlar arasındaki sabit ahlâkî esas ve güvendir. Bir cemiyet için sınıf mücadelesinden daha kötü bir şey yoktur. Komünistler bu mücadeleyi tesise çalışmakta ve garplı kapitalist cemiyetler de bertaraf edememektedir. Bununla beraber mucizevî sanayi kalkınmasına rağmen kendisini bu felâketten hemen hemen uzakta tutan Japonya tamamen değişik bir misal teşkil etmektedir. İslâmın ruhuna kulak verip cemiyeti içinden çökertmeden gelişmelerini istemek, lüzumundan fazla bir şey mi olur? [121]
Bütün bunları gerçekleştirecek fonksiyonlar İslâm'da mevcuttur. O, işçi olsun, işveren olsun bütün müslümanları kardeş kabul eder. Hattâ müslüman kölelere bile aynı gözle bakar. [122]
2- Grev:
Grev, bir teşebbüsün bir kısım işçilerinin, bütün işçilerinin yahut bir bölge veya memleket işçilerinin; işverenler, âmme makamları ve âmme efkârı üzerinde baskı yapmak, arzularını kabul ettirmek üzere anlaşarak işi bırakmaları demektir. Grevde işi bırakmak, işten ayrılmak mânasına değildir. Grevin sonunda işe devam fikri mevcuttur.
Grev sebepleri çeşitlidir. Çoğu işçi hakları ve menfatleri ile ilgili olmakla beraber bazen bu sınırın asıldığı da görülür. Greve vücut veren âmiller, liberalist ve kapitalist sistemlerin bünyesinde mevcuttur. Komünizmde devlet, işverenin ve patronun yerini aldığı için, işçilerin hak aramak maksadıyla sendikalaşması ve greve gitmesi mümkün değildir. İşyerini ve ücreti takdir hakkı yalnızca devlete aittir.
İslâm'ın getirdiği hukukî, sosyal ve iktisadî düzende greve ihtiyaç duyulmaz. İşçi, ücretinden memnun değilse ilgili mercilere başvurarak arttırılmasını ister. Bu merciler tarafsızdır. Ücret uygun görüldüğü halde işçi razı olmazsa işi bırakır. İşçi işsizliğe karşı devletin sigortası altındadır. Ama, hem işi bırakmamak, hem çalışmamak, hem de ücret almak İslâm hukukuna uygun düşmez. Baskıyla akit yapmak ise “karşılıklı rıza prensibine aykırıdır. [123]
Fert, istediği işi yapma hakkına sahip olunca, dilediği zaman işi bırakma hakkına da sahip olacaktır. Ancak bu, umumî menfaate zararlı olmamakla kayıtlıdır. Bunun için hukukçular: “Halkın, zanaat ve işlerine ihtiyacı olduğu halde iş erbabı işten çekinecek olurlarsa, yetki sahiplerinin onlara, ecr-i misil ile iş yüklemesi caizdir.”derler.
Bu bakımdan İslâm devletinde işçiler yönünden tam ve genel bir grev, netice olarak tembellik ve umumî menfaate zarardan başka bir şey getirmez. Burada iş sahiplerinin böyle durumdan faydalanarak İşçilere yüklenmelerine ve ücretlerini kısmalarına bir yol açılacağı soylenebilirse de buna İslâm devletinde yer yoktur. Çünkü devlet adaleti sağlamakla görevlidir.[124]
İslâm'da iş adaleti hisbe teşkilâtı ile sağlanır. Eğer çalışan kimse çahştığı şahsın hakkını kısar, gerekli şekilde iş yapmaz ve haksız olarak ücretinin arttırılmasını isterse, bu hareketine engel olunur. Bunun iyi bir hareket tarzı olmadığı kendisine bildirilir. Muhtesib bu durumda gerekli tedbirleri alır ve olay hakkında kararını verir.[125]
Pakistanlı Profesör Fazlurrahman da İslâm ülkelerinde görülebilecek grevlere şöyle ılımlı bir çözüm teklif etmektedir:
İşçilerin grev yapmamaları ve müzakere esnasında işe devam etmeleri İslâm nazarında daha iyidir ve memleket yararınadır. Ancak işçilerin şikâyetleri haklı bulunduğunda şikâyet anından beri geçmiş bulunan geriye doğru müddet için tediyede bulunulması bir zarurettir. Müzakere esnasında işçiler işe devam ederlerken, işveren firmanın gelirinin bu müddet için tevkifata tabi tutulması ve bu meselede ancak başarılı bir neticeye varıldıktan sonra şirkete verilmesi de icap eder. [126]
Ne olursa olsun, grev ülkeye ve işverene zarar vermek maksadıyla yapılamaz. Bu, her yerde böyle olduğu gibi, ülkemizde de böyledir. Anayasamız grev ve lokavtın sınırlarım şöyle çizmiştir:
Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler.
Grev hakkı ve lokavt iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve millî serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.
Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan sendika sorumludur.
Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz.[127]
3- Emeklilik:
İşçi ve memurları yakından ilgilendiren konulardan biri de emekliliktir. Emeklilik işten ayrıldıktan sonra söz konusu olduğu için bazı kimselerde tereddüt uyandırmış; emekli maaşının helâl olup olmadığı sık sık sorulur olmuştur.
Belki İslâm'da bugünkü mânada bir emeklilik yoktur. Onun kendine has bir sistemi vardır; bunun da adı emeklilik tabirinden çok sosyal güvencedir. İslâmınki bir nevi işsizlik ve yaşlılık maaşına benzemektedir.
Bugün batıda olduğu gibi, ülkemizde de gelişmiş bir emeklilik sistemi vardır. Kapsamı da gittikçe genişlemektedir. Emeklilik meselesi Osmanlılarda da vardı. Onlarda biraz daha farklı idi. Onlarda emeklilik maaşı devlet hizmetinde çalışan herkese değil, vezirlerle büyük memurlara ve herhangi bir suretle hizmeti görülenlere ihtiyarlık ve maluliyetleri sebebiyle verilirdi. Bu, Yeniçerilikte nizam gereği idi. Ocağa hizmet eden bir Yeniçeri, ihtiyarlar ve iş göremez hale gelmedikçe ve sefere gitmeğe kuvvet ve kudreti kalmadıkça tekaüt edilmezdi. Tekaüt olabilmek için silâh altında saç ağartmış, aldığı yaralardan hizmete iktidarı kalmamış olmak lâzımdı. [128]
Bu sistemde emekli olabilmek için ya devlete iyi bir hizmette bulunmak, ya da çalışamiyacak hale gelmek şart koşulmuştu. Bunun zamanımızdaki emeklilikten farkı, işçi ve memurdan herhangi bir prim kesilmemesi ve bütün işçi ve memurlara şamil olmamasıdır.
Şimdi memleketimizde ve günümüzdeki sistem ile emekli maaşı almak helâl mıdır? Buna Hayreddîn Karaman Bey -bu Haliyle- hayır, diyor. Ve İslâm'ın kabul etmesi için bazı şartlar ileri sürüyor; meselâ şöyle:
İşçi; karşılıklı rıza ve anlaşmaya göre belirlenen ücretinden kesilerek ve işverenin de ilâvesiyle biriken parasını -kısmen ayrılırken ve kısmen de üç aylıklar halinde- alır. Bu hakkının tamamını aldıktan sonra iktisadî durumuna bakar; eğer başka bir kaynaktan gelirini temin edemiyorsa emekli maaşını almaya devam eder. Başka bir kaynaktan geçimini sağlıyabiliyorsa, meselâ birikmiş parası, serveti, akar v.b. varsa, bu takdirde emekli maaşını almaya devam edemez. Çünkü bundan sonra alacağı, kendi parası değildir; ya vergilerden biriken veya başkalarından (zengin, fakir işçilerden) cebren kesilen paradır. Yapması gereken şey, bu maaşı alıp fakirlere ve dar gelirlilere vermektir.
İslâm'ın kendi sistemi içinde emeklilik, ya sandığa, dahil olanların karşılıklı rızalarıyla kuracakları bir yardımlaşma ve dayanışma müessesesi ile olur, yahut da -bu olmadığı takdirde- zaten bütün vatandaşların, geçimden âciz oldukları zaman ihtiyaçlarını karşılamak devletin vazifesidir; bu mânada bütün vatandaşlar îslâm devletinin sigortası altındadır. [129]
Hayreddin Karaman'ın, bu sistemde sakıncalı gördüğü taraflar; işçilerden primin zorla kesilmesi, zengin ve fakir bütün işçilerden kesilmesi, bazı işçilerin zengin olmaları ihtimali ve biriken paraların, gayri meşru yerlerde kullanılabilmesidir. Bunlardan işçiyi ilgilendiren sadece üçüncü şıktır, yani bazı işçilerin zengin olmaları ihtimalidir. Diğer hususlar devleti ilgilendirmektedir. İşçinin zengin olma ihtimalini Muhammed Fehr Şakfe şöyle cevaplandırmaktadır:
İşinden salıverildiği vakit, işçiye verilen ücret, kaça baliğ olursa olsun, işçinin uzun seneler kaplayan hayatını korumasına imkân yoktur. Muhtemeldir ki bu, aldığı paranın büyük bir kısmını hemen sarf eder. Ömrünün geri kalan senelerini hesaba katmaz. Mümkündür ki bu seneler sıkıntılı ve meşakkatli olur.
İslâm'da şer'î siyasetten birisi de devlet reisinin umumî hazine yüklerini hafifletmek için hususî müesseseler kurmaktır. Emekli olanlara daimî maaş vermek boynunun borcudur. Bunu da işçilerin çalıştıkları zamanlar esnasında ücretlerinden basit bir miktar kesmek suretiyle yapar; tıpkı bugün devlet memurlarına yapıldığı gibi.
Şu da unutulmamalıdır ki, emekli maaşı işçinin daha önce aldığı maaştan eksik olmamalıdır. Bu, işçi için bir haktır. Çünkü hizmetinin sonunda aldığı maaş bir örf olmuştur. Ücretinin mütemmimi durumundadır.[130]
Şimdi de bu mevzu ile ilgili olarak diğer ilim adam iarı ve ilim müesseselerinin görüşlerini beyan edelim: Halil Günenç, Günün Meselelerine Fetvalar adlı kitabında şöyle diyor:
Maaş ile emeklilik maaşı arasında fark yoktur. Devlet, memuriyet veya başka bir işte çalıştırdığı kimselere maaş verebildiği gibi, maslahata binaen çalıştırmadığı kimselere de maaş verebilir.[131]
Bu hususta Din İşleri Yüksek Kurulunun Fetvaları da şöyledir:
Fertlerin can ve mal güvenliğinin sağlanması, yaşayışlarının garanti altına alınması devletin görevlerindendir. Bu itibarla kanunla belirlenen şartlara uygun olarak, devletin yurttaşlara bağladığı emeklilik maaşının alınmasında dinen bir sakınca yoktur.[132]
Bağkur, Emekli Sandığı ve Sosyal Sigortalar Kurumu gibi devletçe kurulmuş olan kurumların mensuplarına ödedikleri maaş, ikramiye ve tazminatlar, ister karşılıklı anlaşmaya dayansın, ister kanunla takdir edilsin, genellikle îslâm bilginlerince caiz görülmüştür.[133]
SONUÇ
Bu tebliğde İslâm'ın, İşçi ve İşveren Münasebetlerine kısa bir atıfta bulunulmuştur. Önce İslâm'da Çalışmanın Önemi v.s. konular üzerinde durulmuş; böylece konuya giriş imkânı sağlanmıştır.
İslâm, bütün hükümlerinde olduğu gibi, İşçi ve İşveren Münasebetlerinde de sağlam temeller üzerine oturmuştur. Bunun için işin ve ücretin malum olmasını şart koşmuş; ücret hususunda tarafların anlaşmalarını, bu olmazsa ecr-i misli kabul etmiştir.
Son olarak grev ve emeklilik gibi, yeni meseleler üzerinde ilim adamlarının çeşitli görüşlerine temas edilmiştir. Bütün bu çalışmalar, konunun neler içerdiğine kısa bir temastan ibarettir. [134]
1- Müzakerecilerin Görüşleri
a- İbrahim Ural'ın Görüşü:
Enflâsyonla ilgili çalışmadan sonra, yine onun gibi önemli ve hattâ toplum hayatımızla daha yakından ilgili bir konuyu gündeme getirdiği ve bu ilmî toplantıyı tertiplediği için, Ensar Vakfının yöneticilerini tebrik eder, kendilerine başarılar dilerim.
Emek, İşçi-İşveren meseleleri ve içtimaî adalet konusu iki asırdan beri sanayileşmiş toplumların en mühim meselelerinden biridir. Bu meselenin ihmali, toplumlarda büyük patlamalara ve reaksiyonlara sebep olmuştur. Özellikle 19. asır Avrupa Tarihi bunun acı Örnekleriyle doludur. Devletler bu konuyla yakinen ilgilenmektedir. “Sosyal Siyaset”ismiyle yeni bir sosyal bilim dalı gelişmiştir. Bin yıldan beri Türk toplum hayatını etkileyen İslâm Fıkhının ve İslâm-Türk tarihinin bu konudaki müesseselerinin Öğrenilmesi, ilim meraklıları için de çok faydalı olacaktır... Tesbit ettiğim noktaları: (genel tenkitler) ve (Özel tenkitler) olmak üzere iki kısım halinde arzedeceğim.[135]
a- Genel Tenkitler:
Seminerimize sekiz adet tebliğ sunulmuş olup, her tebliğ sahibi, konunun çeşitli yönlerine temas etmiştir. Neticede, ortaya, geniş bir bilgi mecmuası çıkmıştır.
Benim tesbit ettiğim genel tenkit noktaları şunlardır:
1- Tebliğlerde İşçi-İşveren akdinin sona ermesi ve, feshi ile ilgili yeterli, ayrıntılı ve gerekli bilgi mevcut değildir.
2- İslâm fıkhındaki (âmil) kelimesi dar anlamda zekât toplama memurunu, geniş anlamda bütün devlet personelini şâmildir. Hal böyle olunca, İslâm fıkhında personel ve istihdam politikasına dair temel konulara da temas edilmeliydi, özellikle Hz. Ömer'in hilafeti devrinde başlayan idâri teşkilâtlanma konusu işlenmeli ve bu husustaki tarihî bilgilerden faydalamlmalıydı.
3- Çalışma konusu işlenirken, kazanç için çalışma. (kesb) konusu ele alınmalı, (kesb) (veya iktisab) ile ilgili müstakil eserlere veya fıkıh kitaplarındaki (kesb) bahislerine temas edilmeliydi.
4- Şafü mezhebi hâriç, diğer üç mezhep tarafından caiz olduğu kabul edilen bir şirket çeşidi de (Şirket-i amel) dir. Fıkıh literatüründe (şirket-i sanayi, şirket-i ebdân) şeklinde de geçen bu şirket, sırf emeğe dayanması ve emeğin İslâmda sermayesel bir teşkilatlanma içinde yer alan bir unsur olduğunun isbatı olması bakımından üzerinde durulmasında fayda olan bir konuydu.
5- Sırf emeğe dayanan mülkiyet şekilleri ve emeğin oluşturacağı haklar konusu ele alınmalı, ve (ihya-i mevât), (ihticâr yani sahipsiz araziyi taşla çevirme) ve avcılık v.b. gibi konular, bu açıdan yorumlanmalıydı.
6- Meslekî iş bölümü konusu “İçtimai Mukavele”tabiri ile birlikte ele alınarak işlenmeli ve konunun toplum içindeki önemi belirtilmeliydi.
7- (İşbilir olmak) ve (güvenilir olmak) personelde aranılan iki temel şarttır. Çağımız istihdam ve kamu idaresi anlayışı da bunu benimser. Kur'an'da bu, Hz. Musa ve Hz. Yusuf hakkında “kuvvet”ve “emniyet”lafzıyla geçmektedir. Bu iki önemli kavramın, Kur'an'da, 15 asır önce ifade edilmiş olması konusu işlenmeliydi.[136]
b- Özel Tenkitler:
1 - Tebliğ sahibinin -bildiri metnindeki- bazı İfadelerine takıldım:
“Nasslar mahdut, hâdiseler sonsuzdur. Şimdi mahdut ile sonsuzu nasıl halledeceğiz? Muhakkak ki, bizde en son çâre olarak aklımızı kullanacağız..” [137]
Yazar, burada “aklımızı kullanacağız”ifadesi ile İslâm'daki hüküm çıkarma yollarından “kıyas”ve ictihadı”kastetmiş olmalıdır. Yoksa felsefi anlamda (akıl) ve (akıl yürütme) bu konuda söz konusu olamaz. Yine son bölümdeki: “İlk önce cevabı İslâm'da arayacağız”cümlesinde de bazı ifade noksanlığı olduğu kanaatindeyim:
Bu cümlede (İslâm'da) kelimesi ile kastedilen, İslâm'ın ana kaynakları yani (Kur'an ve Sünnet) olması lâzım, zira diğer deliller de İslâm'ın içinde dâhildir. Ona aykırı, ona zıt kaynaklar değildir. (İslâm) tabirinin sadece (Kur'an) ve (Sünnet) için kullanılıp, diğer delillerin terki hatalıdır.
2- Fazlurrahman'ın eserinden alınarak nakledilen bilgide, Ebu Hanife ile ilgili ifadeler hatalıdır. (Sh. 3). Zira O, süvariye iki, ata bir hisse vermiş değildir. (İlgili hadisde ata iki ve sahibine bir hisse verildiği rivayet ediliyor.) Ebu Hanife hem ata ve hem de sahibine birer hisse, verilmesini kabul etmiştir. Kaldı ki, O, bu konudaki hadise de muhalefet etmiş değildir. Kendisinin de dayandığı bazı rivayetler vardır.
3- İş hayatı ile ilgili ihtilaflara, kimin bakacağı konusunda, iki yerde değişik ifâde kullanılmıştır, (sh. 47'de) bu konuya muhtesibin değil, hâkimin bakacağı belirtilmiş iken, (Sh. 61'de) Muhtesibin Bu. konularla ilgili karar, verme durumundan bahsedilmektedir. Halbuki muhtesibin bu konuda yetkisi sınırlıdır. Yanlış anlamayı ve kapalılığı gidermek için kimin, ne ölçüde yetkili olduğu açıklanmalıydı, (sh. 61.) [138]
b- Dr. Osman Eskicioğlu'nun Görüşü: [139]
s. 41”P- 3: “Kanun şimdi örf yerine geçer”cümlesindeki örften maksat nedir? Bu konuda böyle genel mana ifade eden bir hüküm getirmek mümkün müdür? İslam hukukundaki örfün bir takım şart ve kayıtları yok mudur?
“İslâm hukukunda iş anlaşmazlıklarına muhtesip değil, hakim bakar.”(s. 47, p. 10), “muhtesip bu durumda.... kararını verir.”(s. 61, p. 4). Bu iki cümlede çelişki var gibi gözüküyor.
s. 51, p. 2: “Şurası katidir ki, verilecek Ücret asgari geçim seviyesinden yüksek olacaktır.”denirken delil zikredilmesinde fayda vardır. Ayrıca asgari geçim seviyesi nasıl tesbit edilecek açıklanmalıdır.
s. 54, p. 3: “İslâm devleti... işçilere daha fazla yardım etmektedir». İşçi sınıfı diye bir sınıf varmıdır, devletin fakirlik yardımından başka bir de işçi yardımı diye bir yardım hangi delile dayanır.
s. 55, p. 3: Evlilere öncelik mi tanınıyor, yoksa daha fazla hak mı tanınıyor?
s. 56, p. 1: Dilenmek herhalde dinlenmek olacak.
s, 64, p. 4: Emeklilik için maaştan bir miktar kesinti yapmada mükellefin rızası şart değil midir? Onun rızasını almadan bu hareketi yapmak caiz olur mu? [140]
c- Dr. Yunus Vehbi Yavuz'nn Görüşü : [141]
Bir önsöz ve giriş ile başlayıp konu üç bölüm halinde incelenmiştir. Birinci bolüm; işçinin vazifeleri, ikinci bölüm; işçinin hakları, üçüncü bölüm; çeşitli konuları kapsar.
Giriş kısmında çalışmanın önemi üzerinde bir nebze durulduktan sonra, konuya çalışma açısından bakılıyor. Diğer tebliğcilerin temas etmedikleri gayr-i müslim işçi ve işveren münasebeti, zorla çalıştırma, gayri meşru işlerde çalışma, gibi önemli noktalara temas edilmiştir. Plân itibarıyla H. Döndüren beye benzer bir yol izlemiştir. Bu özetlemeden sonra esas tesbitlerimizi belirtmek isterim,
S. 33, par. 3'de “...Çiftçiler, dokumacılar ve yapıcılar”deniliyor. Bu yapıcılardan neyin kasd edildiği açık olarak anlaşılmıyor. Bu noktanın daha fasîh bir lafızla ifade edilmesinde fayda vardır.
S. 33'de 4-5: paragraflarda yasak çalışma sahaları gösterilmiş; üfürükçülük, hokkabazlık ve şarkıcılık gibi sahaların kazanca ve çalışmaya konu olamıyacağı ifade edilmiş; ayrıca helal olmayan kazancın yenmesinin helâl olmadığı, böyle kazançların tasadduk edilemiyeceği, sadece hayvanlara yedirilebileceği ifade ediliyor. Kadının ev dışı çalışmalarından ötürü kocasından ücret isteyebileceği, kadının kocasını her işte ücretle çalıştırabileceği zikr ediliyor. Bu tesbitleri önemli buluyor, tebliğciyi tebrik ediyorum.
S. 31'de par. 5'de devletin herkese iş bulma yükümlülüğü ile ilgili olarak tesbit edilen hadis-i şerif önemli. Ayrıca devlet memurlarının ticaretle meşgul olmalarımn, iş görmelerine engel olduğu hususundaki tesbit de dikkatimizi çekmektedir.
S. 42'de Birinci bölüm; işçinin vazifelerini konu almış olup işçinin işi bizzat yapması, işinde devamlı çalışması ve mesaîye riayet etmesine yer veriliyor. İşçinin işini sağlam ve güzel yapması ile ilgili olarak şeyh Hafnî'den nakl edilen rivayet konuya açıklık getiricidir. Ayrıca, devlet işlerinde çalışanlarla hayır işlerinde çalışanlara gerek devlet yetkililerinin, gerekse hayır cemiyetleri yetkinlerinin izin verme yetkisine sahip olmadığı konusundaki tesbit üzerinde durulması gereken hususlardan biridir. Bu konuda önerilen husus, kanunî yetkililerin değil bu izin verme yetkisinin bütün üyelere ait olduğu hususudur. Bu, da bir referandumu gerektirir.
Umuma ait bir aracın özel işlerde kullanılması, israf, bir aracı ait olduğu sahanın dışında kullanmak gibi, günümüzde ve yalan tarihimizde ihmal edilmiş önemli meseleleri de burada zikr etmeliyiz.
S. 47, 1. paragrafta “kassar”kelimesinin Türkçe ifade ettiği anlam belirtilmeli. Kuru temizleyici gibi.
S. 51 Par. 7'de ortaya konan eşit işe eşit ücret prensibi, Hz. Peygamber (s.a.v), Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali'nin aldıkları ücretle nasıl telif edilecek? Hz. Peygamber görevinden dolayı hiç maaş almıyor, Hz.
Ebû Bekir ihtiyaca binaen bir rivayete göre,2. 2/3 dirhem, başka bir rivayete göre,3.2/3 dirhem yevmiye alıyor; Hz. Alîde bütçeden hergüne karşılık iki çanak Tirid yemeği alıyordu. Hz. Ömer ise kifayet miktarı maaş alıyordu. Bunun ölçüsü de her gün bir deve kesiliyor, bu devenin boynu Hz. Ömer'in ailesine tahsis ediliyordu, (bkz. Serahsî, el-Mebsût, 3/19) Oysa bunlardan herbirinin diğerine nisbetle yaptığı ile, halka nisbetle yaptıkları iş arasında bir eşitlik yoktur. Burada özellikle Hz. Peygamber'in bizlere güzel bir örnekliği sözkonusu olduğu için, devletten yaptığı işler karşılığında herhangi bir Ücret almamıştır. Ancak, geçinebilmek için savaşlarda elde edilen ganimetlerden kendisine diğer müslümanların hisselerine eşit olacak şekilde sadece bir hisse almıştır. Ayrıca devlet bütçesinden bir maaş almamıştır [142].
Teblîğci ayni sayfada Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ganimetleri taksim ederken, bekâra bir hisse, evliye iki hisse vermiş olması gördüğü iş ve kabiliyetine göre değil, savaşa iştirak edenlere ihtiyaç ve kifayet esasına göre ücret verilmesi gerektiğinin örneği olabilir.
S. 54'de Ebû Dâvud ile Ebû Bekr el-Hassaf'tan rivayet edilen hadis-i şerif aile ve çocuk yardımı münasebetiyle delil olarak getirilmiştir. Ancak, hadisin zahirinden anlaşıldığına göre, aile ve çocuk yardımından bahs edilmemektedir. Hadis-i şerif devlete ait bir görevi ifa eden memurun, edinebileceği ve yadırganmayacak mal varlığı ortaya konuyor. Bir devlet memurunun aslî ihtiyaçlarından bahs edilerek, bundan fazlasının ya hile yoluyla, yahut rüşvetle edinildiği ifade buyuruluyor. Olsa olsa bu hadis aslî ihtiyaçlara işareten delalet edebilir. Çocuk ve aile yardımı mânasının nasıl çıkarıldığını açık olarak anlamak mümkün olmadı.
S. 55'de işçinin ibadet hakkına değinilmiş; ancak dinen tanınan bu ibadet hakkının işveren tarafından gasb edilmesi halinde, Hanbelî Mezhebinde tanınan kolaylıktan yararlanılması yolunu benimsemiştir. İşçinin hakkı olan ibadetten bahs edilirken, bu hakkın alınması hususunda ağırlık gösterilmesi, buna" itina gösterilmesi gerektiğini daha detaylı bir şekilde vurgulamak yerine, istisnaî halleri esas alarak hemen bu kolaylık kapısını açmak, kanaatimce isabetli olmasa gerektir. Müslümamn en önemli ibadetlerinden biri olan namaz konusunda, ilk bakışta ülkemizdeki çoğunluğa bakarak, veya çoğunluğun böyle olduğunu var sayarak bu hakkın işverenler tarafından gasb edildiği gerekçesiyle meydanı gasrplara bırakmamız doğru değildir. İşverenlerin böyle bir ibadeti engellemeleri halinde, işçilerin ne gibi hakları buhinduğu, nasıl hareket etmeleri gerektiği üzerinde uzun uzun durulmalı idi. Çünkü, okuyacak olan işçi ve müslüman kardeşlerimizde ilk bakışta uyanacak intiba, işçiler için böyle bir cevazın fetva ve hüküm haline gelmiş olmasıdır. Oysa bu cevazdan, zaruret zamanlarında faydalanmak daha isabetli olur. Hangi şartlar altında olursa olsun, zaruret varsa cem-i salât yapmanın cevazı konusunda acizane ayni düşüncede olduğumu da buna ilâve etmek isterim,
S. 57'de haftalık izin konusundaki görüş ve uygulamaları Önemli bir tesbit olarak kayd etmek gerekir.
S. 60'da gerek Öztürk bey, gerek Döndüren bey ve gerekse Ahmet Tabakoğlu bey ile Ali Şafak beyler grev konusuna yer verdiler. İslâmî mânada bir iş hayatında grevin yeri olabilir mi? Kelime ve terim olarak îslâmî olmayan bir mefhumun İslâm'da var olduğunu nasıl düşünebiliriz? İslâm'a göre, işçilerin kendilerine gosterdiği işi, akd edilen ücret karşılığında yapmaları esastır. İşi yaptıkları vakit işçiler ücrete hak kazanırlar. Ancak, varılan anlaşmada konuşulan ücret, çeşitli sebeplerle yıpramrsa, o takdirde konu ile ilgili müzakere mahkemeye intikal ettirilebilir, yahut hakemler nezaretinde duruma bir çözüm getirilebilir. Devlet, asgarî geçim ölçüsünde ücret adaletini sağlamak zorundadır. İşveren bunu vermiyorsa, yahut işçiler bunu yeterli bulmuyorsa, işverenle yaptığı akdi bozmak hakkına sahiptir. Fakat, grev yapma hakkına sahip değildir. İşini değiştirme, Allah'm rızkını başka işkollarında, yahut sanatta veya geçim sahalarında aramalıdır. İşçiler bu konuda müstağni davranmalı, ille de tatminkâr bulunmayan işte zillet içinde çalışmaktan sakınmalı ve bunun için grev gibi İslâmî olmayan yollardan rızık artırma yollarına başvurmamalıdır. Çalışan insanlardaki tenbellik alışkanlığı böylece yok edilmeli, yeni rızık imkânları araştırılarak aranan bir kıymet olduğu ortaya konulmalıdır. Kendini zorla kabul ettirmek, aksi netice verir.
S. 62'de emeklilik konusu işlenerek; şartlı olarak caiz olduğuna hükm edenlere temas edildikten sonra, bunun caiz olduğu yönünde fikir ve mütalâa yürütülmüştür.
Zengin - fakir ayırımı yapılmaksızın pirim kesilmesi, kesilen pirimlerin çahşanlarm rızası hilâfına kesilmesi ve biriken paraların meşru olmayan yerlere sarf edilmesi gibi sebeplere dayalı olarak, Hayreddin Karaman tarafından emekliliğin ancak şartlı olarak caiz görülmesi günümüz Türkiyesi şartlarına göre Kıyasen doğrudur. Ancak, örfe göre istihsanen caiz görülmesi gerekir. Devlet, memuruna ve işe giren işçilere böyle bir sözleşmeyi kabul etme esasını getirmiştir. Buna göre, fertler böyle bir hakka örfen sahip olmalıdırlar. Ancak, bu hakkı kabul etmeyenler ondan feragat edebilirler. Gayr-i meşru' yollarda sarf edilme meselesine gelince, ülkemiz dışında bazı memleketleri hesaba katarsak, bu noktayı mutlak manada ele almamız mümkün görünmemektedir. Ayrıca, meşru'un hilâfına sarf edilmesini ele aldığımız ve meseleye bu açıdan baktığımız takdirde, ayni konuda alınan maaş ve ücretlere de bu gözle bakmamız gerekir. O zaman bugün ülkemizde çalışanların ve memurların aldıkları maaş caiz midir? konusu gündeme gelmektedir.
Sonuç: Tebliğ sahibi meseleleri güzel bir şekilde işlemiş, görüşlerden faydalanmasını bilmiş, körü körüne bazı düşünceleri kabul etmekten uzak kalmıştır. İlmî çalışmanın gereğini yerine getirip meseleye yeni boyutlar kazandırmıştır. Kendisini tebrik eder Cenabı Hak'tan diğer çalışmalarında da başarılar ihsan etmesini niyaz ederim. [143]
2- Tebliğ Sahibinin Görüşlere Cevabı:
“İslâm'da İşçi ve İşveren Münasebetleri”mevzulu tebliğim hakkında görüş beyan edip, mevzuun olgunlaşmasına yardımcı olan arkadaşlarıma teşekkür eder, görüşlerine katıldığımı beyan ederim.[144]
[1] Buharî, II/2 (11 Kitabu'I-Cumua, 15),
[2] Tecrid-i Sarih, VIII/235.
[3] el-Hassaf, Edebu'1-Kadî, doktora tezimiz, 1/12, mad. 37, 38.
[4] Hüseyin Atay, İslâm'da İşçi-İşveren İlişkileri, s. 6.
[5] Tevbe: 9/92.
[6] Fazlurrahman, İslâmiyet ve îktisadî Adalet Meselesi, Çev. Yusuf Ziya Kavakçı, s. 34.
[7] Muhammed Fehr Şakfe, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Çev. İhsan Toksan, s. 15.
[8] Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da İşçi ve İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 21-25.
[9] Müslim, 11/720, hadis no: 1040.
[10] Tecrid-i Sarih, V/260, hadis no: 731.
[11] 9 Tevbe: 9/105.
[12] 53 Necm: 53/39, 40.
[13] Fazlurrahman, İslâmiyet ve İktisadî Adalet Meselesi, s. 21.
[14] İbn Teymiye, el-Hisbe, s. 17, 19.
[15] Fazlurrahman, a.g.e.s. 23.
[16] a.g.e. s. 13.
[17] İbn Mace, 11/725, hadis no: 2145.
[18] Fazlurrahman, a.g.e. s. 22.
[19] Azizi, Siracu'I-Münîr, 1/63.
[20] Müslim, 111/1189, hadis no: 1553.
[21] Tecrid-i Sarih, VII/28, hadis no: 1028,
[22] Buharî, 111/12 (31Buyu, 28); Tecrid, VI/396.
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 27-30.
[23] Karaman, İslâm'da İşçi-îgveren Münasebetleri, s. 42.
[24] Abdülkerim Zeydan, İslâm Hukukunda Ferd ve Devlet, s. 66. Ayrıca bkz. Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 111/19.
[25] Muhammed Fehr Şakfe, a.g.e. s. 67, 68
[26] Fazlurrahman, İslâmiyet ve İktisadî Adalet Meselesi, s. 23.
Hadisin yeri için bkz. Ibn Mace, 11/740 (25 Babu Bey'il- Müzayede, hadis no: 2198); Ebu Davud, 11/ 292, hadis no: 1641 (Kitabu'z-Zekât, 26); Tirmizî, III/522, hadis no: 1218 (Buyu, 10); Neseî, VII/259 (Buyu, 22).
[27] Anayasa, mad. 48.
[28] Anayasa, mad. 49.
[29] Anayasa, mad. 50.
[30] Abdülkerim Zeydan, a.g.e. s. 80. Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 30-32.
[31] 4 Nisa: 29.
[32] Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, III/200.
[33] mad. 18.
[34] İbn Teymiye, el-Hisbe, s. 19, 22, 23. Ayrıca bkz-Hayreddin Karaman, Anahatlarıyla İslâm Hukuku, 1/211.
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 32-33.
[35] Kasanı, Bedayi, IV/189; Ömer JVasuhi Bilmen, Hu-kuk-ı İslâmiye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, VI/ 169, mad. 77.
[36] Seyyid Sabık, a.g.e. III/209.
[37] Abdülkerim Zeydan., a.g.e. s. 66.
[38] Tecrid-i Sarih, VII/28, hadis no: 1028.
[39] a.g.e. VII/260, hadis no: 731.
[40] Kâsanî, Bedayi, IV/190
[41] Maverdî, Ahkâmu's-Sultaniyye, s. 292.
[42] Standart Fetvalar, no: 39.
[43] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/435. 436
[44] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/120. Ayrıca bkz. Buharî, îcare, 17, 18, 19; Ebu Davud, Buyu, 38.
[45] Serahsî, Mebsut, XVI/56.
[46] İbn Abidin, Tenkîhu Fetava'l-Hâmidiyye, 11/142.
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 33-36.
[47] İbn Mace, 11/818, hadis no: 2446, 47, 48.
[48] Tecrid-i Sarih, VI/391.
[49] Serahsî, Mebsut, XVI/56; Kasanı, Bedayi, IV/189..
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 36-37.
[50] İbn Mace, 11/945, hadis no: 2832.
[51] Buharı, 111/48 (37 îcare, 3, 4); Bedayi, IV/174.
[52] Serahsî, Mebsut, XVI/57.
[53] Münavî, Feyzu'l-Kadîr, 11/550, hadis no: 2524 (dipnot).
[54] İbn Hacer Askalanî, Fethu'1-Barî, IV/350 (îcare Kitabı).
[55] Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 37-38.
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 39.
[56] Muhammed Fehr Şakfe, İslâm'da İş Ahkâmı, s. 49, 52.
[57] Hayreddin Karamans İslâm'da İşçi-İşveren Münasebetleri, s. 64.
[58] Madde: 320.
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 39-40.
[59] Karaman, a.g.e. s. 65.
[60] Mebsut, XV1/51.
[61] Muhammed Fehr Şakfe, İslâm'da İş Ahkâmı, s. 54. 55; Mecelle, mad. 495.
[62] Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 40-41.
[63] Ezcümle, 9 Tevbe: 105 (A.Ö.)
[64] Hayreddin Karaman, a.g.e. s. 66.
[65] Azizî, Camiu's-Sağîr Şerhi Siracu'l-Münîr, 1/413.
[66] a. g. e. a. y.
[67] geyh Hafnî, Camiu's-Sağîr Haşiyesi, 1/413.
[68] Azizî, Siracu'l-Münîr, 1/167. Metin Yazarı Suyutî, Bu hadisi, îmam Ahmed'în Kitabu'z-Zühd'ünden. naklediyor.
[69] Maverdî, Ahkâmu's-Sultaniyye, çev. Ali Şafak, s. 289. Ayrıca bkz. tbn Teymiye, el-Hisbe, s. 45; Şak-fe, a. g. e. s. 58.
[70] Borçlar kanunu, mad. 321.
[71] Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 42-43.
[72] Kasas: 28/26.
[73] Hayreddin Karaman, İslâm'da Îşçi-İşveren Münasebetleri, s. 67, 68.
Son hadis için Buharî'nin şu bölümlerine bakmalıdır: Kitabu'l-Cumua, 11; Kitabu'n-Nikâh, 81; Kita-bu'l-îtk, 19; Kitabu'l-Vasaya, 9. A.Ö.
[74] Neseî, 1/72 (Babu Meshi'l-Mer'eti Re'seha, 83).
[75] Muhammed Fehr Şakfe, İslâm'da İş Ahkâmı, s. 60, 61.
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 43-45.
[76] Seyyid Sabık, Fikhu's-Sünne, III/209.
[77] îbn Abidin, Reddu'l-Muhtar, V/57.
[78] Serahsî, Mebsut, XVI/24.
[79] Ceziri, Mezahib-i Erbaa, III/147 v. d.
[80] İbn Abidin, Reddu'I-Muhtar, V/63.
[81] İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, 11/233.
[82] Maverdî, Ahkâmu's-Sultani yy e, s, 289.
[83] Ahkaf: 46/19.
[84] Hud: 11/15.
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 45-47.
[85] İbn Mace, 11/817 (er-Ruhûn, 4).
[86] Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 49.
[87] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 111/59, 68, 71; Neseî, VII/32 (Eyman ve Nüzur, 44).
[88] Peygamberimiz, hataen katlin diyetini 100 deve olarak tesbit etmiş ve bunu da 400 dinar ve dengi gümüş (dirhem) ile kıymetlendir misti. Deve fiatları arttıkça bu miktarı artırıyor, deve fiatları düştükçe bu miktarı indiriyordu. O'nun zamanında 100 deve, 400 ilâ 800 dinar arasında oynuyordu (İbn Mace, 11/878, Kitabu'd-Diyat, 6).
Yine Peygamberimizin zamanında fiatlar artınca, ashab «ya Resulallah, fiatlara narh koysanız!» dediler. O da:
“Fiatlan yükselten ve alçaltan Allah'tır.” demişti (İbn Mace, 11/ 741, Kitabu't-Ticaret, 27).
[89] Talâk: 65/6.
[90] Seyyid Sabık, a. g. e. 111/204.
[91] Tecrid-i Sarih, VII/57.
[92] Mad. 55.
[93] 46 Ahkaf: 1946.
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 50-51.
[94] Karaman, a. g. e. s. 49.
[95] Necm: 53/39.
[96] Fazlurrahman, İslâmiyet ve İktisadî Adalet Meselesi, s. 34, 35.
Fazlurrahman'ın, Mustafa Sibaî (İştir akiyyetü'l-îslâm)'ye atfen Buharî'den naklettiği bu iki hadisi Buharî'de bulamadık. Ebu Davud ve diğer kaynaklardaki yerleri için bkz. bu tebliğ 2 - Aile ve Çocuk Yardımı.
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 51-52.
[97] Mecelle, mad. 466.
[98] Buharî, 111/52 (37 îcare, 14).
[99] Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, III/205; Mecelle, mad. 475, 476.
[100] İbn Mace, 11/817 (er-Ruhûn, 4).
[101] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV/121, 282.
[102] Muhammed Fehr Şakfe, a. g. e. s. 71.
[103] Mecelle, mad. 468.
[104] Borçlar Kanunu, mad. 326.
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 52-53.
[105] Maverdî, Ahkâmu's-Sultaniyye, s. 289.
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 53-54.
[106] el-Hassaf, Edebu'1-Kadî, Doktora Tezimiz, 11/45, mad.-168. Ebu Davud, Sünen, 111/134, hadis no: 2945, el-Harac, Babu Erzakı '1-Ummal.
[107] Müsned, IV/229.
[108] Fazlurrahman, a. g. e. s. 34.
[109] Ebu Davud, III/359 (Babu Kasmi'I-Fey’).
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 54-55.
[110] Yusuf el-Kardavî, el-HeIâlu ve'1-Haramu fi'1-İslâm, s. 240.
[111] Mad. 50.
[112] Dr. Yusuf el-Kardavî, îman ve Hayat, Çev. Abdül-vehhab Öztürk, Hilâl Yayınları, s. 343.
[113] İbn Abidin, Reddul'I-Muhtar, V/59.
[114] Standart Fetvalar, no: 99.
[115] Abdurrahman el-Cezirî, Mezahib-i Erbaa, 1/487.
[116] Şakfe, a. g. e. s. 55 (Metalibu Üli'n-Nuhâ'dan).
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 55-57.
[117] İbn Maze; Şerhu Edebi'1-Kadî li'1-Hassaf, 1/250.
[118] a. g. e. 1/251.
[119] gakfe, a. g. e. s. 104.
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 57-58.
[120] Fazlurrahman, İslâmiyet ve İktisadî Adalet Meselesi, s. 33, 34.
[121] a. g. e. s. 35.
[122] Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 59-60.
[123] Hayreddin Karaman, a. g. e. s. 74, 75.
[124] Abdülkerim Zeydan; İslâm'da Ferd ve Devlet, s. 80.
[125] Maverdî, Ahkâmu's-Sultaniyye, s. 289.
[126] Fazlurrahman, a. g. e. s. 35.
[127] Anayasa, mad. 54 (biraz kısaltılarak).
Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 60-62.
[128] Mehmet Zeki Pakalm, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 11/742.
[129] Karaman, a. g. e. s. 59-61.
[130] İslâm'da îg Ahkâmı, s. 107, 108.
[131] 1/131, 132; 11/108.
[132] Standart Fetvalar, no: 35.
[133] Standart Fetvalar, no: 36, 117. Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 62-65.
(*)İbrahim Ural, Diyanet îşleri Başkanlığı Din İğleri Yüksek Kurulu Uzmanı'dır.
[134] Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 65.
[135] Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 68.
[136] Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 68-70.
[137] sh. 22.
[138] Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 70.
[139] Dr. Osman Eskicioğlu, 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesidir.
[140] Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 71.
[141] Yunus Vehbi Yavuz, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesidir.
[142] bkz. A. g. e. a. y
[143] Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 71-76.
[144] Dr. Abdülvehhab Öztürk, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 76.
İslami Okul Okulların En Önemlisi