2- İSLÂM EKONOMİSİNDE EMEK VE SERMAYE KAVRAMLARI - Islamda Isci Isveren Munasebetleri - 2. Sayfa
2- İSLÂM EKONOMİSİNDE EMEK VE SERMAYE KAVRAMLARI
I. GİRİŞ
II. ÜRETİM FAKTÖRLERİ
III. İŞ VE EMEK
a- İşbölümü
b- Emek ve Özel Mülkiyet
c- Emek ve Üretim
d- Emek ve Değer
e- İşçi Kavramı
f- İşçi-İşveren İlişkileri
g- Grev ve Lokavt Meseleleri
h- Ücret
i- Hür Emek - Köle Emeği
IV. Sermaye
a- “Mal” Kavramı ve Sermaye
b- Sermaye ve Üretim
c- Sermaye ve Özel Mülkiyet
d - Sermaye Birikimi
v. Sonuç
MÜZAKERECİLERİN GÖRÜŞLERİ
a - İbrahim Ural'ın Görüşü:
b- İlhan Uludağ'ın Görüşü:
c- Osman Eskicioğlu'nun görüşü:
d- Tahsin Smav'ın Görüşü:
e- Yunus Vehbi Yavuz'un Görüşü:
TEBLİĞ SAHİBİNİN GÖRÜŞLERE CEVABI:
B) Muhterem İbrahim Ural'ın Tenkitlerine Tevaplar:
C) Muhterem Yunus Vehbi Yavuz'un Tenkitlerine Tevaplar:
D) Muhterem Tahsin Sınav'ın Tenkitlerine Tevaplar:
2- İSLÂM EKONOMİSİNDE EMEK VE SERMAYE KAVRAMLARI
I. GİRİŞ
Bu çalışma İslamın maddî-manevi ve ferdî-içtimaî yönlerden bir bütünlüğe sahip olan emek ve sermaye kavramlarına umumî bir yaklaşımını aksettirmektedir. Bu tür çalışmalarda bazı meseleler ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birisi Batı kaynaklı kavramların zihinlerimizde kurduğu hakimiyettir. Söz konusu kavramlar düşüncelerimizi modelleştirirken başlangıçta faydalı aletler teşkil edebilirler. İslam iktisadının kendi kavramları oluşturuluncaya kadar bu fayda devam edecektir. Maamafih biz yine de kullandığımız Batılı kavramların yaratacağı engellere karşı hazırlıklı olmalıyız. Zihinlerimizi İslam'a ve İslamm mantık çerçevesine yabancı olan kavramlardan tedricen temizlemeliyiz. Yine araştırmayı sağlam bir zemine oturtabilmek için bazı nazarî farklılaştırmalar yapmak zarurî olabilir. Meselâ İslam iktisadını iki safha halinde ele almak mümkün ve uygundur. Birincisi “Geçiş dönemi İslam iktisadı” ikincisi ise ideal İslam iktisadıdır. Bugün İslam ülkelerinin birçok yabancı kavram ve kurumların hakimiyeti altında oluşları böyle bir ayırım yapmayı gerekli kılmaktadır.
Özellikle günümüzdeki tatbikatı esas alarak yapılan yaklaşımlar geçiş dönemi İslam iktisadını yansıtmaktadır. Bunun yanında fıkhı yaklaşımlar da genellikle ideal İslam iktisadını ilgilendirmektedir. Tarihî araştırmalar her iki yaklaşım için de malzeme sağlamaktadır. Elinizdeki çalışma ideal İslam iktisadına yönelik kıyaslamak bir denemedir. [1]
II. ÜRETİM FAKTÖRLERİ
İslam fıkhına göre üretim faktörlerini emek ve “mâl” olarak ikiye ayırmak kabildir. Üretim ve gelir bu iki faktörün katkısıyla oluşur. Bir yandan teşebbüs ve organizasyon emek kavramı içinde ele alınabilirken diğer yandan sermaye ve tabiî kaynaklar da mal kavramı içersinde ele alınabilirler. [2]
Maamafih tabiî kaynakları da içine alarak mal kavramı içinde mütalaa edilen toprak bağımsız bir bölümde ele alınmalıdır. Böylece burada fizikî ve zihnî çabayı emek, toprak dışındaki üretilmiş üretim faktörünü de sermaye olarak konu ediniyoruz.[3]
III. İŞ VE EMEK
İslam'a göre ibadet yaratılış sebebidir.[4] Salih ameller ibadet kavramının içinde çok geniş bir yer tutar. İnanmak şartıyla salih amel işleyen kullara ebedî hayat vadedilmiştir.[5]
Üretici olan ve insanlara faydası dokunan kişi inandığı sürece Allahın yeryüzündeki halifesi olma sıfatına hak kazanmıştır.[6]
Allah Tealâ kainatı insanın faydalanması için yaratmış ve ona musahhar kılmıştır. Bitkiler, hayvanlar, cansız maddeler, su kaynakları, yeryüzü ve gökyüzü hep insanın maddî ihtiyaçlarını tatmin için yaratılmıştır.[7]
İslam insanları kainata hükmetmeye memur gördüğü gibi ondaki üretici kuvvete yani emeğe büyük bir önem atfeder. Böylece İslam emeği maddî ve manevî -yönleriyle ele alır. Erkek ve kadınlar hayatlarını öğrenmek ve öğrendikleri şeyleri tatbik etmekle geçirmelidirler.[8] Bu yüzden bildiğini tatbik etmeyen kimse bilgili sayılmaz.[9] Üretime yönelen emek de bu şekilde maddî ve manevî yönleriyle ele alınabilir.
Emeğin geniş ve dar anlamları vardır. Ahlakî davranış olarak yorumlanabilecek olan amel-i salih ile daha çok fizikî bir çabayı ifade eden sa'y kavramları emeğin geniş manasım oluştururlar. Dar manasıyla emek ise sadece bir üretim faktörüdür. Bu anlamda emekçi için fıkıh kitaplarında kullanılan tabir ecirdir.
Geniş manasıyla insan emeği onun kainat içersindeki yerini tayin eder. İnsanın sorumluluğunu biçimlendiren ve onun kıymetini tayin eden de onun emeğidir. [10]Erkek ve kadın arasında bu açıdan bir fark yoktur.[11]
a- İşbölümü
İslam toplumunda içtimaî sınıflar, Batı anlamında,, ortaya çıkmamakla birlikte iktisadî farklılaşma bir gerçek olarak kabul edilmiştir. Kur'an-ı Kerim'e göre iktisadî farklılaşmalar ve ferdler arasındaki derecelenme inkarı mümkün olmayan gerçeklerdir.[12] Bu tabakalanma iktisadî faaliyetin canlılığı için gereklidir.[13] Ancak servet, kaabüiliyet ve güç farklılaşması bir üstünlük vesilesi değil sadece bir imtihan vasıtasıdır.[14]
b- Emek ve Özel Mülkiyet
İslam özel mülkiyet açısından emeğe öncelikli bir önem verir. Temelinde emek olmayan mülkiyet miras gibi durumlar dışında meşru değildir. Bunun yanında emek meşru tarzda sarfedilmelidir. Bu yüzden başkalarının mülkiyetine tecavüz ve hırsızlık şeriat tarafından yasaklanmıştır.[15]
Riba emeksiz kazançların en önemli kısmını oluşturur. Bu emeğin hiç bir katkısı olmadan kazançtaki artışı ifade eder ve sermayenin belirli ellerde toplanmasına yol açar.[16]
c- Emek ve Üretim
Bir üretim faktörü olarak emek iktisadî faaliyetin en önemli unsurudur. İslam emeği üretim ve hayatın en hayırlı aracı olarak kabul eder. En iyi kazanç el emeğinin mahsulü olandır:
“Hiç kimse kendi elinin emeğinin mahsulünden daha hayırlı bir şey yememiştir”.[17]
Teşebbüs faktörü geniş anlamıyla emek kavramı içinde ele alınabilir. Böylece kendi dükkanında, toprağında ve atelyesinde çalışan herkes işçi olarak kabul edilebilir. Bunun yanında herhangi bir ücret karşılığında yapılan herhangi bir iktisadî faaliyet bir iş ilişkisi oluşturur. Maamafih teşebbüs esnaf gibi serbest meslek erbabında görüldüğü gibi bazan sermaye ile birleşmiş olabilir ve bazan da mudarib'de olduğu gibi emekle birleşebilir. İş ister fizikî ve maddî veya kamu hizmeti özelliği taşısın emek kavramı içersinde yer alır. Hz. Peygamber (s.a) kişinin çalışmasını, üretimde bulunmasını ve ailesini geçindirmesini Allah yolunda cilıad ve gündüzleri oruç geceleri namazla geçirme ile bir tutmuştur.[18] Buradan üretime yönelik emeğin ibadet önemini haiz olduğu neticesini çıkartabiliriz.
İçtimaî sorumluluktan kaynaklanan üretimin bir görev olduğunu söyleyebiliriz. Emek ferdî olduğu kadar içtimaî bir karekter de taşır. Cemiyete fayda sağlayan bir işte çalışan kimse her halde yapılması gereken bir farzı ifa etmektedir. Bu görevler ihmal edildiğinde sosyal zarar ortaya çıktığından bütün cemiyet sorumlu olur.[19]
En kötü şartlar altında dahi çalışmak başkalarına yük olmaktan daha iyi görülmüştür:
“Kişinin sırtında odun taşıyarak geçimini sağlaması versin veya vermesin birisinden birşey istemesinden daha hayırlıdır.” [20]
Hem ferdî hem de içtimaî açılardan emeğin üretime katkıda bulunması bir mecburiyettir. Klasik fıkıh kitaplarında belirtildiği gibi farz ibadetleri yapabilecek kadar tüketmek farzdır.[21] Keza kişinin kendisi ve ailesi için ve borçlarını ödeyebilmek için kazanç sağlayacak üretimde bulunması da farzdır.
Bu tür yaklaşımlar emeğin ferdî açıdan bir îslamî zaruret olduğunu gösterir. Yine bazı içtimaî görevler açısından emek sarfetmek içtimaî bir zaruret olmaktadır.[22]
d- Emek ve Değer
Klasik kapitalist iktisat nazariyesinin kurucularından Smith ve Ricardo emeği değerin kaynağı olarak kabul etmişlerdi. Smith'e göre bir milletin emeği sadece onların bir yılda tükettikleri malları sağlayan başlangıç sermayeleridir. Bu mallar hem emeğin ürettiklerinden hem de bu ürünlerin bir kısmı karşılığı dışardan alınanlardan oluşur. Yine Smith mübadele değerinin gerçek ölçüsü olarak emeği görür. Bunun yanında sermaye ve toprağın da değerin belirlenmesindeki rolleri inkar edilemez.[23]
Ricardo değer taşıyan tek faktörün emek olduğunu savunur. Pre-marksist sosyalistler de emeği değerin ve mülkiyetin kaynağı olarak kabul ederler. Neo klasik iktisatçılar ise değerin tayini vetiresinde emek yerine talebe hayatî bir önem verirler.
Nazariyesi hemen hemen kapitalizmin tenkidinden ibaret olan Marks, Ricardo'ya dayanarak değerin tek kaynağı olarak emeği kabul etmişti. Marksist düşüncede işçinin sarfettiği emeğin ancak bir kısmı onun ihtiyaçlarına ayrılır. Çoğu ise kapitalistler içindir. İşte artık değer kapitalistlere giden ve işçiye ödenmeyen bu kısımdır. [24] Bu kapitalist sömürü işçiyi günden güne daha da fakirleştirir. Sonunda işçi sınıfı iktidara karşı ayaklanarak sınıfsız bir toplum oluşturacak bir devrim gerçekleştirir. Fakat bu nazariyenin ideolojik bir yaklaşım olmaktan başka bir değeri yoktur. Çünkü kapitalist sistem özellikle XIX. yüzyıldaki büyük işçi sefaletini kısmen Marksist tenkidin de ışığı altında genellikle milletlerarası seviyede alman tedbirlerle Önlemiştir.. Böylece iddia edilen devrim görülmemiştir. Tersine işçi sınıfının mevcut rejimle bütünleştiği gözlenmiştir. Üstelik devrimler şemanın dışında yani Rusya'da ve Çin'de gerçekleşmiştir. Fakat komünist ülkelerde hiç kimse sınıfsız toplumu görememektedir. Buralardaki burjuvalaşmış bürokrasi eski burjuvazinin yerini almıştır. Ne emek sömürüsü ne de işçi sınıfı ortadan kalkmış değildir.
Aslında emek-değer nazariyesini İbn Haldun'da da bulmak mümkündür.[25] Bir çok yazarın kabul ettiği gibi o, iktisadî düşünce tarihinde emeği değerin kaynağı ve mülkiyetin temeli olarak gören ilk âlimdir. [26] Fakat burada önemli olan şey, emeğin değerin kaynağı olarak görülmesinde ideolojik bir sâikin olmamasıdır. Emek faktörüne büyük önem verilmesi değerin belirlenmesinde diğer faktörlerin rolünün inkar edilmesi anlamına gelmemelidir.
Emek değer teorisi klasik kapitalist ve marksist geleneklerdeki sınıf mücadelesi görüşü açısından büyük bir öneme sahiptir. Oysa İslam geleneği toplumu bir bütün olarak ele alır, bir çelişkiler yumağı olarak değil. [27]
e- İşçi Kavramı
İslamdaki işçi kavramı çağdaş işçi kavramına göre farklıdır. İşçi İslam fıkhında ecir diye isimlendirilmiştir. Buna göre işçi ücret karşılığında emeğini kiralayan kişidir ve bir işçi, hizmetçi, çoban, şoför istihdam etmek yahut bir terziye sipariş vermek bir işçi-işveren ilişkisi oluşturur. Hatta devlet başkanı, vali, memurlar, hakimler, doktorlar vs., işçi kabul edilebilirler, çünkü belli bir ücret kargılığı çalışmaktadırlar. Bir başka açıdan bazı müteşebbisler, sanatkarlar, Öğretmenler, mühendisler vs. emek sarfeden kişiler olarak işçi kavramına dahildirler. Onlar başkalarıyla işçi-işveren ilişkisi içindedirler ve işlerinin karşılığı olarak bir ücret alırlar. Bu, İslam doktrininde toplumun niçin çeşitli ihtisas derecelerindeki işçilerden oluştuğunu ve İslamın sınıfsız toplumunun dayandığı sebepleri açıklar. [28]
İslam hukukuna göre işçi kavramı, işe ve zamana göre, ecir-i müşterek (ortak işçi) ve ecir-i has (özel işçi) olarak ikiye ayrılır. Birincisi terzi, berber vs. gibi yaptığı iş veya ürettiği şey karşılığında ücrete hak kazanan kişidir. Emek-sermaye (mudaraba) veya emek-toprak (muzaraa) ortaklıklarına emeğiyle katılan kişi de ecir-i müşterektir. Bu vakıaya göre herkes için iş yapan sanatkarlar, esnaf ve doktor, avukat gibi serbest meslek sahipleri işçi sayılır. Bunlar iş hayatlarında başka işçi kullanırlarsa aynı zamanda işveren sayılırlar. Herhangi bir kişi veya bir kurum için çalışan işçi ise ecir-i hastır. Onun ücreti çalışma süresine göre, günlük, haftalık veya aylık olarak tesbit edilebilir. Görüldüğü gibi çağdaş işçi kavramı sadece ecir-i has'ı içine alırken İslamî işçi kavramı oldukça geniştir.[29]
f- İşçi-İşveren İlişkileri
İcare (emeği kiralama, işçi tutma) akdi işçi ile işveren arasında olan ve bir borç ilişkisi yaratan bir akittir. Buna göre iş, ücret ve çalışma süresi önceden belirlenmeli ve işin mahiyeti meşru olmalıdır. [30]
Görüldüğü gibi İslam'da ilke olarak ferdî iş sözleşmesi geçerlidir. Fakat toplu pazarlığın yasaklandığına dair hiç bir delil de yoktur. Bununla beraber toplu sözleşme düzeni Batıdaki sanayi devriminin bir sonucudur. Buna göre sınıflı bir içtimaî-iktisadî yapıdan kaynaklanmıştır. İslam ise toplumu bir çelişkiler bütünü olarak ele almaz. Ferdin yararı ile toplumun yararları arasındaki denge toplum yararlarının ön plana alınması ve sınıf mücadelesine meydan verilmemesiyle sağlanmıştır.
Toplu sözleşmenin meşru olabilmesi için işçi ve işverenlerin temsilcilerine kendi hür irade ve rızalarıyla temsil yetkisini vermeleri gerekir. Böyle bir temsil yetkisinin verilmediği maddelerde işçi ve işverenler nihaî kararlarında serbesttirler. Zorlama ve tehdid altında yapılan hiç bir sözleşme meşru ve sahih değildir. [31] Kendisiyle bir işi yapması için antlaşma yapılan işçinin o işi kendisinin yapması ve işverenin rızası olmadıkça başkasına devretmemesi gerekir.[32]
Özel işçi emin sayılır. Yani üretim veya hizmet vetiresinde ortaya çıkan zararlardan sorumlu değildir. Ona teslim edilen mal veya üretim araçları emanettir. İşçi kendi kastı olmaksızın bunlarda meydana gelen hasarı tazmin etmez.[33] Esnaf ve zenaatkar gibi müşterek işçi sayılanlar ise kendilerinin yol açtığı zararı tazmin ederler, özel ve müşterek işçiler için aynı ücret ilkeleri geçerlidir.
Batı toplumlarında geleneksel olarak işçi sınıf kavramıyla birlikte sosyal sınıflar bulunmaktadır. Ortaçağ Avrupa esnaf teşekkülleri (guilds) ustalar ile kalfa ve çıraklar arasında bir sınıf çelişkisini oluşturmuştu.[34]
Bu vakıa burjuva-proleter çelişkisine yol açmıştır. İslam toplumu ise işçi sınıfı kavramına yabancıdır. İşçi sınıfı yani “Zincirlerinden başka kaybedecek birşeyleri olmayan” proleterya İslam toplumlarında ortaya çıkmamıştır. Zira fütüvvet ve ahilik geleneğine bağlı olan esnaf teşekküllerinde küçük ölçekli fakat yaygın bir sanayi sistemi oluşturmuşlar ve sınıf geleneğinin oluşmasına imkân vermemişlerdir. [35]
İslam sistemi içinde işçi-işveren ilişkileri mutlak değil nisbî ilişkilerdir yani bir kişi aynı anda hem işçi hem de işveren olabilir. Bu temel vakıa sadece emeğiyle geçinen bir işçi sınıfının doğmasını önlemiştir. Çalışmaya sadece emeğiyle başlayan kişinin önünde zamanla sermaye sahibi olmasını engelleyen bir sistem yoktur. Bu vakıa özel mülkiyetin yaygınlaşmasını ve sermayenin belli ellerde toplanmamasını sağlar. Böylece mülk sahibi olanlarla olmayanlar ayrımı ve dolayısıyla bu ayrımın tabii bir sonucu olan içtimaî sınıflaşma ortaya çıkmaz.
Kapitalist sistemde büyük sanayi ve kütlevî üretim işçilerin yabancılaşmasına, sınıf çelişkilerinin güçlenmesine ve kütlevî işsizliğe yol açmıştır. Bu meselelerin, temelden halledilmesi yaygın bir küçük sanayi sistemiyle gerçekleşebilir. İslam iktisadı bu tür meselelere karşı hazırlıklı olmalıdır. [36]
g- Grev ve Lokavt Meseleleri
İslâm'da iş görenlerin bu işlerini hakkıyla yerine getirmeleri gerekmektedir. “İş” esasına göre istihdam edilen veya hizmet veren işçilerin makul bir süre içersinde bu işlerini bitirmeleri gerekir. İşçinin ihmalinden veya hatasından kaynaklanan zararın onun tarafından tazmin edilmesi gerekir. Zaman esasına göre çalışan özel işçilerde ise böyle bir şeyin söz konusu olmadığını görmüştük. Onlar istihdam edildikleri süre içersinde sadece kendilerine verilen işle meşgul olmalıdırlar.
Zira işi yavaşlatırlar veya kaytarırlarsa aldıkları ücret helal olmaz. Eğer çalışma şartlarının yetersizliğinden dolayı gerekli hizmeti veremezlerse yine ücreti hak ederler. [37]
İşveren andlaşma ile tesbit edilen işin bitiminden veya sürenin sona ermesinden önce işçinin işine son veremez. Eğer verirse onun zararını tazmin etmek zorundadır. Çünkü İslam'da andlaşmalara riayet [38] ve zararların izalesi [39] esastır.
İslam'da işçi sınıfı kavramı olmadığı gibi grev hakkı ve buna bağlı olarak ta lokavt hakkı kavramı yoktur. Yani grev, işi bırakma İslam iktisadında bir kural değildir. Böyle bir duruma mevcut bir adaletsizliği gidermek için en son çare olarak başvurulmalıdır.
Çalışma hayatında ortaya çıkacak anlaşmazlıklar ve haksızlıklar kamu yararına (maslahat) göre hareket “den devletin gözetimi altında fıkıh kurallarına göre çözülür. İslam devleti çalışma hayatındaki adalet ve güvenliğin sağlanmasının teminatıdır. Sözleşmelerde hürriyet ve karşılıklı rıza esas olduğundan taraflar kendi şartlarını kabul ettirebilmek için birbirlerini zorlayamazlar.
Grev vakıası temelde XIX. yüzyıl Avrupasındaki işçi sefaletinden kaynaklanmıştır. Grev ve dolayısıyla lokavta yol açan faktörler kapitalizmin yapısında mevcut olduğu için grev ve lokavt haklan bu sistem içersinde kurumlaşmıştır. Dolayısıyla bunlara birer kurum olarak İslam iktisadında rastlanmaz. [40]
h- Ücret
İslam iktisadının ücretlere olan yaklaşımı hem eci-ru'l-has hem ecirul-müşterek için emeğin kirası olmasıdır. Emeğin kiralanması bir akit (akdu'l-icare) gerektirir.
İslam'ın geniş işçi kavramı yine geniş bir ücret anlayışına yol açar. Ücret, emeğin kira bedelidir. Esnaf ve zenaatkarlar, mühendisler, işçiler, doktorlar, hakimler, memurlar vs.nin kazançları hep ücret kavramına dahildir. Bununla birlikte müşterek işçinin ücretine onun kârı da karışmış olabilir.
Ücretin önceden tesbit edilmesi şarttır.[41] Hz. Peygamber ücretin işçiye “teri kurumadan” verilmesini emretmiş [42] hele ücretle bir kimse çalıştırıp ta onun ücretini vermeyen kimsenin kıyamet gününde hasmı olduğunu bildirmiştir.[43]
İslam farklı emeğe farklı ücret Ödenmesinden yanadır,[44] ve “sosyal ücret” görüşünü benimsemiştir. Çünkü Hz. Peygamber emeği kiralayanla emeği kiralanan arasında, hukukî statüleri ne olursa olsun, tüketim tarzı ve hayat standardı bakımından farklılık olmamasını istemiştir.[45]
Bütün bu nasların ışığı altında müctehidler işçi ile işveren arasındaki sözleşme sahih olmasa da işçinin ücretten mahrum bırakılamayacağı ve emsal ücrete hak kazanacağı görüşüne varmışlardır.[46] İktisadî istikrarın sağlanmasının ücretin korunmasında büyük yeri vardır. İslam işçinin ürettiği değeri kendisine üretim araçlarını ve çalışma şartlarını hazırlayanla bölüşmesini ister. Çünkü üretim araçları ve sermaye de bir noktada birikmiş emekten başka bir şey olmayıp emeğin verimini yükselten unsurlardır. Buna göre emek-sermaye çatışması ve sınıf mücadelesi İslam'a yabancıdır ve İslam burjuvazi ile proleteryanın ortaya çıkışım sağlayan şartları bünyesinde barındırmaz. [47]
i- Hür Emek - Köle Emeği
Bu konu özellikle tarihi olarak önem taşımaktadır.
Geçmiş İslam devletlerinde özellikle Osmanlı devletinde tarım kesiminde tasarruf hakkına sahip olduğu toprakta küçük çiftçi tipinin hakim olduğunu görüyoruz. İkta ve tımar sisteminde toprağın demirbaşı durumundaki serfler görünmediği gibi bir toprak aristokrasisi sınıfı da ortaya çıkmamıştır. Sanayi kesiminde hür emekçiler ile köleler görülmektedir. Bunlar esnaf birliklerinde teşkilatlanmışlardır.
Yapılan araştırmalar kölelerin ezilen ve sömürülen bir sınıf olmadığını gösteriyor. Zira kölelik nesiller boyu devam eden bir vakıa değildi. Kalifiye işgücünü oluşturan köleler genellikle mükatebe ve tedbir gibi yollarla sonunda hürriyetlerine kavuşuyorlardı. Meselâ mükatebe belli bir meblağ ödeme, belli bir süre hizmet. Verme veya belli miktarda mal üretme karşılığında kölelere hürriyetlerini vermeyi gerektiren bir sözleşmeydi. Bu usul bazı sanayiciler için istihdam meselesine bir çözüm yolu oluşturuyordu. Ücret karşılığı işçi çalıştırılacak yerde köle satın alınıyor, mükatebe yapılıyor ve kölenin değeri tutarında işin yerine getirilmesi sağlanıp (maliyetini amorti edip) azat ediliyor ve yerine bir başkası alınıyordu. [48] Bunun önemli bir köle borsasına sahip Bursa'nın iktisadî ve içtimaî hayatında büyük yer tuttuğunu biliyoruz. Meselâ bu şehirde azatlı kölelerin şehir nüfusuna oranları XV. yüzyılın ikinci yarısında yaklaşık üçte biri buluyordu. Bunların gayrimenkul mal yatırımları ise hürlerin beşte ikisi civarındaydı.[49]
IV. Sermaye
Kapitalist iktisat teorisi sermayeyi emekten bağımsız bir üretim'faktörü olarak görmektedir. Marksistlere göre de sermaye hem kapitalistlerin kârlarının kaynağı hem de üretim araçlarına sahip olmanın vasıtalarından biridir. Üretim araçlarının sermayeden bağımsızlaşmaları vetiresi üretim araçlarına emek karşısında bir statü verilmekle ortaya çıkar. Emek-sermaye çelişkisinin ve sermayenin bir sömürü aracı olarak kabul edilmesinin marksist açıklaması burjuvazi-proleterya çelişkisinden kaynaklanmaktadır.
Teknik bir ıstılah olarak sermaye üretime tahsis edilen bir mal olarak kabul edilebilir. Bu mal sabit ve değişir sermaye kısımlarına ayrılabilir. Bina, makineler gibi sabit sermaye az-çok dayanıklıdır ve birden çok üretim vetiresinde kullanılabilir. Hammaddeler ve enerji değişir sermaye örnekleridir.
Sermaye nihâî malların tüketiminden arta kalanlarla ve daha sonraki üretim döneminde elde edilen kârlarla birikir. Bu anlamda sermayenin kaynağı tasarruflardır. Bu şekilde ek sermaye ile desteklenen emeğin verimliliği de artar. Böylece üretim ve gelir akımı sürecinde ortaya çıkan sermaye birikmiş tasarruflar ve birikmiş değerdir.
Maddî bir vakıa ve bir üretim aracı olarak sermaye kavramı İslam iktisadında Kapitalist ve Marksist iktisatlarda görüldüğü gibi belirsiz bir mahiyete değil aksine müşahhas bir mahiyete sahiptir. İslam İktisadı çerçevesinde sermaye iktisadî faaliyete emekle birlikte katılan ve bu iktisadî faaliyet sonucunda kâr veya zarar elde eden bir üretim faktörüdür. [50]
a- “Mal” Kavramı ve Sermaye
İslam sermayeyi üretim faktörleri yanında başka şeyleri de ihtiva eden mal kavramı içersinde ele alır. Mal mülkiyet altına alınabilen, kullanım ve mübadele değeri taşıyan yani faydalı olan ve bir piyasa fiyatı taşıyan şeydir. Bu tarif meta tarifiyle birleşiyor. Hava ve güneş ısısı gibi faydalanılabien fakat mülk edinilebilen şeylerle bozulmuş gıda maddeleri gibi mülk edinilebilen fakat faydalanılamayan şeyler mal kavramının dışındadır.
Fakihler mal kavramını değerine göre iki kısımda ele alırlar: Kullanım ve mübadele değeri taşıyanlar mütekavvim taşımayanlar gayr-ı mütekavvim diye adlandırılırlar. Para, metalar, toprak, gıda maddeleri öncekine örnektirler. Alkollü içkiler, domuz eti, çalınmış eşya da gayr-ı mütekavvim mallardır. Sadece mütekavvim mal satış, hibe, vasiyyet ve rehin gibi tasarruflara konu teşkil edebilir. Mütekavvim malın üretim faktörü olan kısmına sermaye (re'su'1-mâl) denir. Bu ıstılah bu manasıyla Kur'an da geçer. [51]
b- Sermaye ve Üretim
Sermaye sürekli olarak üretim süreci içinde kalmalıdır. İslam'ın mülkiyete getirdiği tahditler [52] ve İslam vergileme politikası sermayenin hem üretim sürecinin dışına çıkmasını önler hem de bütün toplumda yaygınlaşmasını sağlar. Çünkü zekat atıl sermaye diyebileceğimiz tasarrufların ve ticarî sermaye kazançlarının yıldan yıla aşınmasına yol açar. Bundan dolayı Hz. Peygamber, (s.a) zekatın aşındırmaması için yetimlerin mallarıyla ticaret yapılmasını emretmişlerdir.[53] Yine zekat ve nafaka bazı kişileri sermaye sahibi kılarak onları üretim sürecine sokar.
Bir yönden sermayeyi birikmiş ve müşahhaslaşmış emek olarak görebiliriz. Öyleyse kişi ya zekatla yahut çalışarak elde ettiği sermayeyi nasıl kullanacaktır? Bunun başlıca yolu yatırım yapmaktır. Üretim aracı olan sermayenin zekattan muaf oluşu yatırım saiklerinin başında gelir.
İslam sermayeyi eğer üretime emelde birlikte katılmazsa veya zarar riski yüklenmezse bir üretim faktörü olarak benimsemez. Emek-sermaye ortaklığının her çeşidi karşılıklı olarak risk içeren kar ortaklığı temeline oturmalıdır. Sermayeye emekten bağımsız bir statü tanımak bunların birbirlerine karşı oluşlarını kabul etmektir.[54] îslam sermayenin emek üzerine baskı kurmasını önlemek ve aralarındaki işbirliğini ve seyyâliyeti sağlamak amacındadır. Risksiz ve emeksiz sermaye kazançları (riba) hem emek sömürüsünü arttırır hem de emeği üretim sürecinden koparır. Özel mülkiyetin kamu yararına küçültülüp yaygınlaştırılması ilkeleri ve zekat tatbikatı sermaye fonlarını aşağı gelir guruplarına yönelterek ve sosyal sabit sermaye yatırımlarını çoğaltarak refahı arttırır.
Kapitalist iktisat teorisine göre sermayenin üretimden aldığı pay faizdir. Emeğin payı ücret, toprağın payı rant ve teşebbüsün payı ise kârdır. İslama göre emek temel üretim faktörü olarak kabul edilebilir, dolayısıyla ücret te gelir ve mülkiyetin temeli ve başlıca kaynağıdır. Bütün faiz türleri riba adı altında yasaklanmıştır. Bunlar kredi ilişkilerinden doğan riba'n-nesie, eşit olmayan mübadelelerden kaynaklanan riba'I-fadl ve belirsiz mübadeleleri ifade eden veya özellikleri bilinmeyen veya değeri belirmeyen malların mübadelesi demek olan bey’u’l-garardır.
Toprağın payını ifade eden rant konusu tartışmalıdır. Hz. Peygamber (s.a) ilke olarak toprağa sahip olanın onu işlemesini istemiştir. [55] O, miktarı veya oranı önceden belirlenmiş rant türünü yasaklamıştır.[56] Müsamaha edilen rant nakden olandır.[57] Maamafih bunun da yasaklandığını gösteren bir başka hadis vardır.[58] Bazı müctehidler nakit karşılığında toprakların kiraya verilmesini kabul etmişlerdir.[59] Buna göre emek-toprak ortaklıklarında tarafların payları bu şekilde önceden belirlenmiş ise bu işlem meşrudur.
islam kârı sermaye ve teşebbüsün bir karşılığı olarak görür. İslam sisteminde sermaye üretim vetiresine emek veya sermaye ile birlikte katılmalıdır. Eğer emek ile sermaye birbirlerinden ayrı iseler sermaye kâr veya zarara tabidir. Maamafih emek kazanç elde edilmesi halinde kendi payını alır. [60] Bu gerçekte ücrettir.
Sabit bir faiz emeği üretim vetiresinden ayırır ve teşebbüs hevesini tahrip eder. İslam faizi yasaklarken kâr saikine önem verir, çünkü bu teşebbüsü teşvik eder. Eğer kâr hadleri sabit faizden küçük olursa yatırımlar azalır ve birçok üretim faktörü de âtıl kalır.[61]
c- Sermaye ve Özel Mülkiyet
Sermaye ve mülkiyet kavramları arasında yakın bir ilişki vardır. Sermaye tahakkümünün Batı toplumlarındaki en önemli sebebi Roma hukukundan kaynaklanan mutlak özel mülkiyet anlayışıdır. Kamu menfaati gerektirdiğinde Özel mülkiyeti sınırlandırmak Batı kültürünün kaynağında olmayan bir şeydir ve buna zaman İçersinde tecrübelerle ulaşılmıştır. İslam Batı kültürüne hakim olan sınırsız “mukaddes özel mülkiyet” anlayışını kabul etmediğinden kamu menfaatleri tehlikeye düştüğünde devlete müdafa hakkı verir. Bundan başka riba (faiz ve spekülatif kazançlar) ihtikar (tekel ve karaborsa), israfa dönük tüketimin beslediği kazançlar, her türlü şans ve talih oyunları, gasb yoluyla elde edilen kazançlar ve mülkiyet meşru sayılmamıştır. Üstelik bunların ortaya çıkmasına yol açan şartların oluşmasına dahi imkân tanımaz. Alman bu tür tedbirler büyük sermayenin oluşmasına engel olur. Bunlara ilaveten zekat sınırsız sermaye birikiminin ve sermayenin belli ellerde toplanmasının engellerinden birini teşkil eder. Böylece servet toplumun her kesimine yayılmış; olur. [62]
d - Sermaye Birikimi
İslamda sermaye birikiminin esası sermayenin sürekli olarak harcama (infak) ve yatırım (ticaret) vetiresinde tutulmasıdır. Sermayeyi atıl tutmak yasaklan [63]Sermayenin belîi ellerde toplanması benimsenmemiştir.[64] Böylece yaygın bir sermaye birikimi hedef alınmıştır. İçtimaî adalet kalkınmanın adeta bir finansman aracı olarak görülmüştür.
Harcamalar başkalarının gelirini oluşturur. Sürekli harcama akımı paranın tedavül hızını yükselttiğinden toplumun gelir ve refahını çoğaltır. Mesela işçinin ücretinin hemen ödenmesinin emredilmesi harcamayı teşvik edip bu gelirin gecikmeden yeni gelirler oluşturmasına yol açar.
Alt gelir guruplarına yapılan harcamalar “Allah yolunda infak” olarak ifade edilmiştir. İçtimaî refahı yükselten yatırım harcamaları da aynı şekilde infak kavramına dahil edilebilir.
Kütlevî üretim kapitalist sistemin bir ürünüdür. İslam talebe cevap verecek bir- üretim siyaseti öngörür. Çünkü israf yasağı İslamın temel ilkelerinden biridir.[65]
Kapitalist iktisadı kalkınma modelleri tüketim eğilimini yükseltmeye yöneliktir. Bu yaklaşım kaynak israfına yol açar. İslam toplumu bir tüketim toplumu hedefini taşımaz. Yatırım harcamaları ve sermaye birikimi bu açıdan sınırlıdır. Yatırım hedefleri bağımsızlığı sağlayacak, özellikle savunma ihtiyaçlarına ve içtimaî refaha yönelik olmalıdır.[66]
İslam sermaye birikiminin önüne temerküz yasağı; faiz, karaborsa, kumar yasakları; sömürü ile üretim ve tüketimdeki israf yasakları gibi engeller koyar. Bu çerçeve içersinde oluşan sermaye sosyal refahı yükselten bir araçtır. Bu şekilde biriken sermaye özel ellerde devletten daha etkili ve rasyonel bir şekilde kullanılabilir. Önemli olan devletin özel teşebbüs üzerinde bir kontrol mekanizması kurmasıdır. [67]
v. Sonuç
İslam toplum ve iktisat anlayışı nizam kavramına dayalı bir denge fikrini esas alır. İçtimaî ve iktisadî çelişkiler Batıda olduğu gibi denge unsurlarını oluşturmamıştır. İslam modelinde sınıflaşma değil işbölümü, emek-sermaye çelişkisi değil emek-sermaye işbirliği vardır. Sömürü anlayışı değil hizmet anlayışı hakimdir.
Tarihî olarak bir burjuva sınıfı oluşmadığı gibi işçi sınıfı da oluşmamıştır. Bu yüzden İslam ülkelerindeki sendikacılık hareketlerinde tarihî bir gelişimin sonucunu değil batılılaşma hareketlerinin bir boyutunu görmekteyiz. Yine bu yüzden işçi aristokrasisi yahut sendika ağalığı emeğin üzerinde yükselen sömürü unsurlarından birisidir.
Bizde emekçilerin teşkilatlanması hem teorik hem de tarihî bir vakıa olarak sınıfsal karektere bürünmemiş, devlet düzeninin mekanizmalarından birini teşkil etmiş ve bu teşkilat işçi ile işvereni aynı çatı altında birleştirmiştir.
İslam'da mülkiyet ve servetin yaygınlaştırılması ve toplum aleyhine büyümemesi, sosyal refah ilkesi, riba ve sömürü yasakları hem emeğin hem de sermayenin güvenliğini sağlamaktadır. Yine bu yüzden özel sektör-kamu sektörü ayrımı önemini kaybetmekte, özel sermaye sosyal refahı arttırmaya yönelik bir faktör halini almaktadır.[68]
MÜZAKERECİLERİN GÖRÜŞLERİ
a - İbrahim Ural'ın Görüşü:
Dr. Ahmed Tabakoğlu'nun Tebliği hakkında:
1- (Sh: 82) İş olayında teşebbüs unsurunun genel anlamda bile olsa- emek kavramı içinde ele alınmasını uygun görmüyorum. Zira teşebbüs hukukî statüsü, önemi, şartları, kazancı emekten tamamen farklıdır.
2- Fıkih'da mal-i mütekavvim ta'biri iki anlamda kullanılır;
a- Kullanma ve mübadele değeri taşıyan mallar manasına,
b- Fiilen ve hukuken sahip olunan ve elde bulundurulan mallar mânasına,
(Sh. 89-91) Tebliğde, ta'birin birinci anlamı zikredilmiş; fakat ikinci tarifine ve anlamına değinilmemiştir.
3- (Sh. 87) İslâm'da işçiler ile işverenlerin ayrı sınıfsal yapı oluşturmamaları gerçeğinin belirtilmesi isabetli ve önemlidir. Bu, İslâm Dininin temel içtimaî özelliklerindendir. Bununla ilgili çeşitli tarihi olay ve örnekler gösterilebilir. Fakat bu, daha çok “İslâm Sosyolojisi” ilim dalı ile ilgili bir konudur. [69]
b- İlhan Uludağ'ın Görüşü:
Dr. Tabakoğlu'nun tebliği iktisadî bir içerik taşımaktadır. Bu bakımdan, İşçi-îşveren ve emek mes'elesine yeni bir boyut getirmiş oluyor. Böylece, konunun hem iktisadî yönden incelenmesi, hem de diğer dinler ve onların getirdiği modeller açısından incelenmesi -bir bütünlük içinde olmasa da bize daha geniş düşünme imkânı, hatta mukayeseli bir düşünme imkânı sağlamıştır. Bu güzel çalışmalarından dolayı Dr. Tabakoğîu'nu tebrik ediyorum.
Ancak, tebliğde beni rahatlatmayan, kafamın takıldığı bazı hususlar da kalmış bulunuyor. Ben bunları tartışmaya çalışacağım.
Tebliğde de belirtildiği gibi, kapitalist bir toplumda emek değer yaratan, hatta katma değer kavramıyla sermaye birikiminde en büyük rol oynayan bir faktördür. Burada, Hristiyan kökenli kapitalist doktrine göre, sermaye birikiminde sınırsız bir genişleme var. Mülkiyet, sınırsız bir mülkiyet ki kaynağını Roma hukukundan alıyor,'Devletin de bu şekildeki bir birikime kesinlikle müdahale etmesi istenmiyor. Ancak, bu sermaye birikiminin sınırsız olarak temerküz etmesi, belli yerlerde yoğunlaşması, endüstrinin belli bölgelerde kutuplaşması ve dolayısıyla büyük çapta üretim, kitle şeklindeki üretime yol açıyor.
Kitle halindeki üretim için muhakkak ki çok yüksek düzeyde bir tüketim harcaması gerekmektedir. Tüketim meylinin yükseltilmesi en büyük amaçlardandır ve bu konuda her türlü teşvik yapılmaktadır. Yani, böyle bir modelde ekonomiden amaç, toplumdan amaç, tüketim toplumu olması, büyük çapta üretim yapılmasıdır. Elbette, büyük çapta üretim, büyük çapta sermaye birikimi ve merkezî, temerküz etmiş bir sermayeyi öncelikle gerektirir. Buradan, kapitalist sistemin kendi içersinde çelişkiye uğradığı, gelişmek, endüstrileşmek amacında iken kendi içersinde sistemin yozlaştığını görüyoruz. Çünkü, kitle halindeki üretim, kitle halinde ve büyük çapta işçi istihdamını getirmektedir. Bir taraftan da yüksek düzeyde tüketim meydana getirmektedir. Büyük çapta üretimin, pazar bulamaması halinde ekonomik bunalımlar ortaya çıkmakta, pazar sıkıntısı, taleb yetersizliği sorunlarından fabrikaların iflâs gibi durumlarla karşılaştığı görülmektedir. Bu kez, büyük çapta istihdam edilmiş işçilerin, büyük çapta işten çıkarılması söz konusu oluyor. Bu, sanayi devrimi sonunda, 19. yüzyılın sonlarında yaşanan bir olaydır. Hatta büyük dünya buhranı sırasında 1929-1930'larda yaşanmıştır. Bunun sonunda, bütün toplum, özellikle işçi, ücretli kesim sefiller rolünü oynamakta, bu da beraberinde ahlâksızlık gibi, anarşi gibi birtakım toplumsal bunalımlara, sorunlara yol açmaktadır. Bu, kitle halinde emek, katma değer zinciri, sınırsız sermaye birikimi, kitle halindeki üretim, yüksek çapta tüketim, büyük çapta istihdam, talep yetersizliği sonunda işçi kıyımı, bütün bunlar, büyük bir patron-işçi çekişmesini yaratmakta ve toplumu sınıflaşmaya sürüklemektedir. Esasen, daha kitle halindeki üretime giderken sınıflaşma başlamıştır.
Şimdi, görüyoruz ki, İslâm toplumunda bu tip olayların olmaması için, dînî kurallarla, ahlâkî kurallarla, hatta İslâmî kurumsal yapılarla, çözükler, önceden önleyici tedbirler alınmıştır. Doğrusu, bu inceliğe hayret ediyorum. Çünkü, olabilecek şeyleri, önceden birtakım kurumlarla, dînî hükümlerle önlemek ve toplumsal sağlamak gerçekten hayret vericidir. Hele, Batı toplumu modelleriyle yetişmiş bir kimse olarak İslâm'ın bu derece inceliklerle dolu olduğunu görmem, gerçekten beni hayrete düşürüyor.
Benim gördüğüm kadarıyla, bu önleyici tedbirler, bu sübaplar, bu engelleyici mekanizmalar şöyle ortaya konmuştur.
Bir kere, gerek kapitalist, gerek Marksist rejim olsun emek sadece işçiyi içeriyor. İşveren bunun tamamen dışındadır. Halbuki İslâm böyle düşünmüyor. Dr. Tabakoğlu'nun tebliğinde vurgulandığı gibi, Emek, hem işçiyi, hem esnafı ve hem patronu içermektedir. Çünkü hepsi de çalışan insanlardır. Toplumun her kesimi arasında el değiştiren bir sermaye olması va'z edilmiştir. Demek ki İslâm, sermayenin, nüfusun belli bir oranına meselâ % 30 una birtakım mekanizmalarla akışını, temerküz etmesini engellemiştir.
Diğer taraftan, sermayeden zekât alınmıyor, üretime yönelik sermayeden zekât alınmıyor. İslâmın mükemmelliğine bakın ki, yıllar; asırlar sonra, ancak bugün Batı sistemleri yatırım indirimi, yatırım teşviki adı aldında İslâm'ın bu uygulamasına yaklaşabiliyorlar.
Evet, herşeyden zekât alınıyor ama sermayeden zekât alınmıyor. Demek ki üretime teşvik var, sermaye birikimine teşvik vardır. Bunun dışında, sadaka, zekât gibi kurumlarla bu sermayenin, kapitalin, servetin el değiştirme yolları sağlanmıştır. Bugün, sosyal transferler, mali transferler, devletin emeklilere, malullere, yaşlılara yaptığı birtakım sübvansiyonlar vardır. Bunlar o zaman bu kurumlarla yapılmıştır. Ve servetin çeşitli kesimler arasında dolaşmasını, el değiştirmesini, adaletli bir gelir dağılımım sağlayan mekanizmalardan hindir. Demek ki, İslâm'da olumlu yönde sermaye teşviki var. Olumsuz sonuç doğurabilecek, hertürlü engeli bertaraf edecek yaklaşımları da İslâm daha baştan getirmiş bulunuyor.
Bunun dışında, sermaye üretim amacını taşımakladır. Belli bir prosüdürde üretim yapılacaktır. O halde, acaba İslâm üretim sistemi, biçimi ile kapitalist üretim modeli arasında ne gibi farklılıklar ve ne gibi birleşmeler vardır?
Ben şöyle bir tablo görüyorum:
Üretim teşviki her iki sistemin de başlıca amacı. Ancak, üretim modelinde farklılıklar var. İslâm'da, kitle halinde üretim dediğimiz bir kavram yoktur. İslâm'ın üretimi, parça başına üretim, sipariş üzerine üretimdir. Fakat bunların hepsi talebe yönelik üretimdir. Yani önce taleb, sonra üretim vardır. Hayali üretim yoktur. Ben Afrika'ya da satarım, Amerika'ya da, Rusya'ya da satarım gibi uzun dönemli bir Önceden pazarlama durumu yoktur. Bu nasıl sağlanmıştır?
Bunun, israf adı verilen dînî yaklaşımlarla önüne geçildiğini görüyoruz. Üretimde de israf haram, tüketimde de israf haramdır. O halde, satılamayacak veya alıcısı belli olmayan bir malın üretimi neye yapılsın?
İşte, israf mekanizması, savurganlığı önleme mekanizması talebe yönelik bir üretim sağlamış ve bunu da kendine has, Âhîlik teşkilâtı gibi kuruluşlarla, bu üretimi başından sonuna kadar, sosyal adalet prensipleri içinde takip ederek, denetleyerek gerçekleştirmiştir ve kitle halinde bir üretime geçmemiştir. Böyle bir üretim modelini benimsemediği için de, ne aşırı bir istihdam, ne de pazar sorunu nedeniyle daha sonra bir işçi kıyımı, bir sefillik ve işçi-patron çatışması gibi olayları Önlemiş bulunuyor.
O halde, Batının kapitalist ve Hristiyan kaynaklı modelleriyle, Islâmî yaklaşıma dayanan bir üretim modeli arasındaki benzerlik ve uyumsuzluklarla, İslâm toplumlarının neden büyük bir proleterya ihtilâli gibi durumlarla karşılaşmadığını, İslâm'ın çok sağlam kaynaklarından ve getirdiği kurumlarından kaynaklandığını anlamış oluyoruz.
Bunlardan sonra, tebliğ sahibine bir soru sormak istiyorum.
Diyor ki: “İktisadi farklılaşma toplum içersinde vardır. İslâmiyet,bunu kabul etmektedir ama,.sosyal farklılaşma yoktur, olmaması gerekmektedir.”
Ben diyorum ki, acaba iktisadî farklılaşma toplum arasında sosyal bir farklılaşma yaratmıyor mu? Yaratmaz mı? Yaratılmamış sa, İslâm toplumunda dînî bağların dışında, bunun için birtakım dînî kurumlar mı geliştirilmiştir? Meselâ, tarımda, sanayide, askerî kesimde, Brokraside, bütün bu farklılaşmaları engelleyecek başka ne gibi kurumlar geliştirilmiştir? Osmanlılarda uygulanan özellikle Mîrî rejiminin bu kurumla, bu kurumsal yapı ile ilişkisi ne derecede kurulabilir? Veya, acaba Osmanlı düzeni -İslâm toplumu olarak kabul ettiğimize göre- model olarak, brokrasi kesiminde bir yozlaşma olmuşmudur? Ve hakîkaten, ekonomik şartların gerilemesiyle Brokratik sınıflaşmanın bir ilişkisi var mıdır? Açıklarlarsa memnun olurum.[70]
c- Osman Eskicioğlu'nun görüşü:
s. 80, p. 2 : “Toprak bağımsız bir bölümde ele alınmalıdır”, denirken sebebi kısa bir şekilde, bir cümle ile açıklansa daha iyi olur.
s. 81, p. 4 : İslâm toplumunda içtimaî sınıfların Batı anlamında ortaya çıkışı.... cümlesi biraz daha açılmalı. Bu durum kültür ve toplum değişmesinin bir neticesi mi, yoksa İslâm toplumu olmakla bir ilgisi varmıdır, açıklanmalıdır.
s. 81, p. 5: Özel mülkiyet açısından emeğe İslâm'ın öncelik verdiğini düşünürsek, emekle kazandığımız bir mal ile, miras, hibe, vasiyet, sadaka ve zekat... gibi yollardan kazanılan bir malın mülkiyet açısından farklı oldukları anlaşılmazmı?
s. 89, p. 3: “Sosyal ücret” ifadesi yeni bir tabir olması dolayisiyle İslam hukuku ve ekonomisi açısından pek malum değildir. Açıklanmasında fayda vardır.
s. 91, p. 5: Bozulmuş bir gıda maddesinin mal sayılıp sayılamıyacağı hususu ihtilaflıdır. Böyle bir malın yenilmesi caiz olmamasına rağmen hayvan yiyeceği veya gübre olarak kullanılması mümkünse bu maddeye “mal” diyemezmiyiz? Fıkıhtaki “mal” tabirinin geniş manasıyla ele alınmasında fayda vardır.
s. 92, p. 2: İslâm'ın mülkiyete getirdiği tahdidler ifadesi kapalıdır. Bu tahdidin hukuki veya ekonomik olup olmadığı açıklanmalıdır.
s. 92, p. 4: Emek ve sermaye ayrı statülere sahip oldukları zaman birbirinin karşısında mı olurlar. Bunları yek diğerinin fonksiyonu olarak düşünemez miyiz? Meselâ mudarabe şirketinde malî zararı sadece sermaye yüklendiğine göre, sermayeye emekten bağımsız bir statü tanımış olmuyor muyuz?
s. 94, p. 3: “Sermayeyi atıl tutmak yasaklanmıştır” ifadesi, cezaî bir müeyyideyi gerektireceğinden biraz yumuşatılmasında fayda vardır.
s. 95, p. 1: “Parasının” ifadesi herhalde “paranın” olacak. [71]
d- Tahsin Smav'ın Görüşü:
Dr. Ahmet Tabakoğlu,
1- Toplu iş ilişkilerinde İslâmî anlamda Sendikalaşma, Grev ve Lokavt yoluna başvurmaya engel bir hükmün bulunmadığını, hatta bazı dönemlerde greve benzer hareketlerin görüldüğünü tebliğinde belirtti. Diğer tebliğcilerin takdimlerinde ve verdikleri cevaplar sırasında ise fıkıhtaki “Zarar vermek de, zararla mukabele de yoktur.” kuralından gidilerek, grev ve lokavtın mümkün olamayacağı öne sürüldü. Ancak bu hükmün grev ve lokavta tatbikinde yeterli analizin yapılmadığı, yalnızca genel değerlendirmeden bu kanaata ulaşıldığı izlenimini edindim. Çünkü dengeli yaşama düzeyini sağlama açısından gerekli bir ücret düzeyi talebinin işverenlerce karşılanmaması, hatta mahkeme / idare kararlarına rağmen bu uygulamanın sürmesi İmkânı vardır. Yürütme ve yargının etkinliğinin yetersiz kalması (teşebbüs hürriyeti şartları altında) söz-konusu olabilecektir. Geçim şartlarına ve hatta emsal ücretlere bile itiraz edebilecek işverenler fiilî hayatta görülebilecektir. Bütün yolların tükendiği bir noktada işçilerin, bir Ölçüde de denge açısından işverenlerin belirli yasal âletleri kullanmaları fıkıh yöntemleri île bulunabilecektir. Haklı bir ücret artışı talebini karşılamayan işverenin tutumu da işçilere ve hatta ailelerine, giderek topluma zarar vermek değil midir? Ücrette anlaşmayan işçilerin işi bırakmalarına engel olunabilir mi? Bunun, tam istihdam veya benzeri şartlarda, grev benzeri bir hal oluşturmayacağı söylenebilir mi? İşsizlik sigortası ile yükümlü olan devletin, işverenlerin işsizlerin artmasına neden olabilecek davranışlarına ses çıkarmayacağı soylenemezse de, firmaların ekonomik kararlarına, belirli bazı haller dışmda müdahale edemeyeceğini de düşünürsek, tarafların karşılıklı dengeye gelmede bazı âletleri kullanmalarına imkân tanıması ve gözetiminde buna fırsat vermesi kaçınılmaz olmayacak mıdır (grev ve lokavt gibi)? Zaten sendikalaşmaya evet denilirse, bu âletleri vermek gerekmeyecek mi?
2- Günlük ve haftalık çalışma süreleri nasıl tespit edilebilir? Sözleşmelerle bu sürelerin tespitine aşırı serbestlik tanınmış mıdır? İşçinin sağlık, ailevî vs. mazeretleri konusunda genel hükümler fıkıh yoluyla istihsal edilemez mi? Kur'an'da gecenin dinlenme vakti olduğunu belirten genel bir kural mevcut iken sanayileşmenin getirmiş olduğu postalar halinde çalışmanın yapılması mümkün müdür.? Savaş ve tarımsal üretim alanında İslâm Tarihinde bu yaklaşıma yön verecek bir vak'a var mıdır? Yoksa hüküm istihsali yolu açık mıdır?
3- Kadınların çalışmaları konusunda özel hükümler mevcut mudur?
4- Buluğ öncesi ve buluğ sonrası gençlerin çalışması hakkında keza özel hükümler mevcut mudur?
5- Uzman işçilerce sürekli takibi gereken işler vardır. (Yani ara vermek imkânsız) Bu işlerde çalışanların çalışma süreleri ve dinlenme/namaz hakları hakkında özel düzenleme yapılabilir mi? Bunların işverenlere icbarla uygulanması mümkün mü? Eğer namaz geçme durumu olursa cemmi salat mümkün mü? [72]
e- Yunus Vehbi Yavuz'un Görüşü:
Giriş kısmında, Batı kaynaklı kavramların zihnimizde kurduğu hakimiyete işaret ederek bundan kendimizi uzaklaştırmamız gerektiğine çok yerinde bir ifa-İslâm İktisadı gibi ayırımı ilk defa dile getiriyor. Sadede ile değiniyor ve; geçiş dönemi İslâm İktisadı, İdeal bu konuda, yani iktisadî konuda değil, ilmî çalışmaların tümünde hep bu geçiş dönemi anlayışından hareketle ideal olanı istikbale bırakmalıyız. Esasen teşkil edilen bu gibi toplantılar, bir geçiş döneminin başlangıç müjdesidir.
Saym Abdülvahhap Öztürk ve Hamdi Döndüren kardeşimizin de temas ettikleri gibi, çalışmanın ibadet değerini s. 82'de hadislere dayalı olarak ortaya koymaktadır. Bu arada müşterek ve özel işçilerin durumlarına da değinmektedir.
S. 87'de grev ve lokavtın, İslâm'ın ruhuna aykırı olduğu, esasen bu gibi eylemlere kapitalizmin yapısında ancak rastlanabileceği, İslâm'ın iktisat sisteminde rastlanamayacağı ifade ediliyor. Allah razı olsun, kelimeler bile bize yabancı. Grev, batının kullandığı terimdir. îslamda olmayan bir şeyi İslâm'da var kabul etmek, yahut İslâm'a mal etmek, yahut İslâm'da buna göre bir emsal hüküm bulmak isabetli değildir. İslâm bizatihi bir sistemdir, iş hayatındaki tüm çözümleri, o gibi eylemlere ihtiyaç hissettirmeyecek ölçüde getirmiştir. Ancak, burada İslâm'ı yaşamayan işçi ve işverenleri İslâm iktisadî düzeninden ayrı mütalâa ederek hükme varmak gerekir. Batıyı ve doğuyu esas alan hiçbir ilmî çalışma İslâm'a mal edilmemelidir. Netice olarak şunu ifade etmek gerekir: İslâm'da işçi ücreti yapılan akitlere göre, âdil ölçüler içinde tâyin edilmelidir. Akit yapıldıktan sonra ise iki tarafa da yükletilen sorumluluklar ortaya çıkacağından, bunlar öncelikle yerine getirilmelidir. Fakat, işçi-işveren karşılıklı anlaşmak suretiyle akitlerini fesh etmelerine engel bîr husus bulunmamalıdır. Çünkü yapılan akitler rıza ile olmaktadır.
Rızaya dayanmayan akitler zaten geçerli değildir. İşveren akdin gereği dışında dilediği takdirde işyerini katabilmeli, işçi de akdin sona ermesi ile dilediği zamanda işinden vaz geçebilmelidir. Ancak, bu işten vazgeçme hakkı, ücretlerin yükseltilmesinde ve kendisine bazı haklar verilmesinde bir vasıta olarak kullanılmamalıdır, işçi, üretimin en önemli unsurlarından biri olduğuna göre, kendisini ağır satmalı, fakat, asla istismara meydan vermemelidir.
Yine ayni sayfada, ücret konusu incelenirken, ücret emeğin kirası olarak gösterilmiştir. Emeğin mi, yoksa kendini bu işte haps etmenin kirası mı? Ücreti, emeğin kirası olarak düşünmek, kapitalist düşüncenin temelinde yatan bir espri değil midir? İslâm'da çalışmak Allah rızası ve toplum yararı içindir. Kişinin kendisini belli bir işe haps etmesine karşılık, ona geçinecek kadar bir ücret verilir. Hz. Peygamber ve ashabında bunun bariz örneklerini görmekteyiz. Aksi takdirde insana maddeci bir göz ile bakmamız gerekecektir. Bir işte insanı kiralamakla, bir makinayı, yahut bir hayvanı kiralamak arasındaki farkı nasıl ortaya çıkaracağız? Ücret akdine[73]. âyet-i kerimesinde Hz. Musa'nın Şuayb aleyhisselâm'a sekiz yıl çalışmak şartıyla damat olması, delil gösterilmesi yerine; [74] âyetinin hükmüne itibar edilmelidir. Çalışmada, emeğin karşılığı yerine hasbîlik hakim olursa bu durum İslâm'ın ruhuna daha uygun olacaktır.
Tebliğ, sermaye birikimi bahsi ile son bulmakta; İslâm'ın gelir dağılımını alt guruplara yaygınlaştırmayı hedef aldığını ve sermayenin belli ellerde toplanmasına karşı olduğunu ifade ederek son bulmaktadır.
îslâmî ilimlerin araştırılmasında gayret gösteren tüm ilim ehline, özellikle Ahmet Tabakoğlu kardeşimize Allah'tan kuvvet ve başarı ihsan etmesini niyaz ederim. [75]
TEBLİĞ SAHİBİNİN GÖRÜŞLERE CEVABI:
Öncelikle tenkitlerini esirgemeyerek tebliğlere değerli katkılarda bulunan ilim adamlarına teşekkür ederim.
A) Muhterem Dr. Osman Eskicioğlu'nun tenkitlerine cevaplar.
1 -Toprağın ayrı bir bölümde ele alınması gereği üretilmemiş bir üretim faktörü olması vakıasından kaynaklanmaktadır, Üretilmiş üretim faktörü anlamında Sermaye ile olan benzerliklerine Sermaye ve Üretim bölümünde kısmen değinilmiştir.
2- İslâm toplumunda içtimaî sınıfların batı anlamında ortaya çıkmaması konusuna sebep ve sonuçlar açısından ilerdeki sahifelerde yeteri kadar değindiğimi zannediyorum.
3- İslâmın özel mülkiyet açısından emeğe öncelik tanıması “Hiç kimse kendi elinin emeğinin mahsulundan daha hayırlı bir şey yememiştir” hadisinden çıkarılmıştır. Bunun mülkiyet hukuku açısından farklılık oluşturacağını söylemek istemedim.
4- Sosyal ücret tabirinden beslenme ile birlikte giyinme, barınma eğitim, eğlence, dinlenme ihtiyaçlarını da gidermeyi amaçlayan ücreti kastediyorum.
5- Muhterem münekkidin yorumuna katılıyorum.
6- Bu tahditler hem iktisadî hem de hukukîdir. Servet temerküzünün ve iddiharın hoş görülmemesi, ihtikar, kumar ve ribanın yasaklanması iktisadî, hile ve rüşvetin yasaklanması hukukî olanlara örnek teşkil edebilir. Maamafih araya kesin bir çizgi de çekileceğini sanmıyorum.
7- Ben “Sermayeye emekten bağımsız bir statü tanımak” ifadesini kullanmıştım. Bu günümüz Batı ekonomik ve sosyal sisteminde bir realitedir. Îşçi ile işveren, emek ile sermaye arasında kesin bir çizgi vardır. Bunların hukukî statüleri, İslâm'da, farklı olabilir fakat bu statü birbirlerinden bağımsızlığı gerektirmez. Bu vakıayı teferruatta değil sistemin ana hatlarından çıkarıyoruz.[76]
B) Muhterem İbrahim Ural'ın Tenkitlerine Tevaplar:
1- Emekle teşebbüsün Schumpeter sonrası kapitalist iktisat teorisinde ayrı ayrı değerlendirildikleri bir gerçektir. Fakat ben fıkhı ve içtimaî açıdan benzerliklerin farklılıklardan daha fazla olduğu kanaatindeyim. Nitekim Muhterem münekkid de 3. yorumunda bu düşünceye yaklaşıyor.
2- Mal-ı mütekavvim tabirinin ikinci anlamına da “mülkiyet altına alınabilen” ifadesiyle değindiğimi hatırlıyorum.
3- Muhterem münekkidle aynı fikri paylaşmaktan memnuniyet duymaktayım.[77]
C) Muhterem Yunus Vehbi Yavuz'un Tenkitlerine Tevaplar:
Muhterem münekkide teşekkür ederim. Yalnız “îcare” lafzının kelime anlamından ilham alarak ücreti emeğin kirası olarak yorumladım. İnsanın kirası olarak düşünmedim. Zaten emek münekkidin ifade etmek istediği manayı muhtevi olup burada sadece üretim faaliyetiyle ilgilidir.[78]
D) Muhterem Tahsin Sınav'ın Tenkitlerine Tevaplar:
Kapitalizmin belirlediği çalışma hayatına îslâmî çözümler getirme gibi bir niyet taşımadığımız için 1. ve 5. sorulara cevap veremiyorum. Muhterem münekkidin 2. 3. ve 4. soruları ise İş hukukunu ilgilendirdiğinden tebliğimizin konusu dışındadır. Bu yüzden bunları konunun uzmanlarına yöneltmek gerekir kanaatindeyim.[79]
[1] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 79-80.
[2] Ali Âbdurrasul, el -Mebadiu'l -iktisadiyye fi'1-İslam, Kahire 1968, s. 7.
[3] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 80.
[4]“ Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım» : Zariyat: 51/56. .
[5] Meselâ bk. Bakara: 2/25.
[6] Nur: 24/55.
[7] Bakara: 2/22.
[8] İbn Mâce, Mukaddime, 34.
[9] Darimî, Mukaddime, 29.
[10] Zümer: 53/39-40.
[11] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 80-81.
[12] Nahl: 16/71.
[13] Zuhruf: 43/32.
[14] En'am: 6/166.
Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 81.
[15] Nisa: 4/2, 6, 10.
[16] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 81-82.
[17] Buhari, Büyü, 15.
[18] Buhari, Nafakat, 1.
[19] M. Ebu Zehra, İslâm'da Sosyal Dayanışma, (Çev, E. R. Fığlalı O. Eskicioğlu), İst. 1969, s. 98.
Emek ve Sermaye Kavramları 83
[20] Buharı, Büyü, 15.
[21] Meselâ İbrahim el-Halebî, Mültekâ'l-Ebhur, İst. 1309, s. 168.
[22] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 82-83.
[23] Adam Smith, The Wealth of Nations, I, 41-48 (New York, 1970).
[24] Mark Blaugh, Economic theory in retrospect, Cambridge, 1978, 238.
[25] İbn Haldun, Mukaddime, II, 323 (Türkçe terceme İst, 1968).
[26] Age, s. 320.
[27] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 83-84.
[28] Muhammed el-Mübarek, en-Nizamu'1-iktisadî fı'l-îslam, s. 48-49 (Türkçe terceme, İst. 1978).
[29] Abdurrasul, s. 8-9.
Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 85.
[30] Mecelle/450.
[31] Hayreddin Karaman, İslâm'da işçi-işveren sebetleri, İst. 1981, s. 40.
[32] Mecelle: 58/571.
[33] Mecelle: 58/610.
[34] H. Laski, Communist manifesto: socialist landmark,. London, 1971, s. 120.
[35] L. Massignon, «Guild-Islamic», Encyclopaedia of the-social sciences, VII-VIII, 214-216; “Sınıf”, İslam ansiklopedisi, X, 555.
[36] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 85-87.
[37] Mecelle: 58/425.
[38] Maide: 5/1
[39] İbn Mace, Ahkâm, 17; Malik, Akdiye, 31; îbn Hanbel, V, 327; Mecelle: 58/7, 20, 26. 27.
[40] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 87-88.
[41] Mecelle: 58/450.
[42] İbn Mâce, Ruhun, 4.
[43] Buharı, Büyü', 106; İcare, 10.
[44] Ahkaf: 46/19.
[45] Buharı, İman, 22.
[46] Karaman, s. 51.
[47] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 88-89.
[48] H. Sahillioğlıı, «Onbeşinci yüzyılın sonu ile onaltıncı yüzyılın başlarında Bursa'da kölelerin sosyal ve ekonomik hayattaki yeri» ODTÜ Gelişme Dergisi,. Özel Sayı, 1979-1980, s. 76-80.
[49] Aynı makale, s. 122-123.
Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 89-90.
[50] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 90-91.
[51] Bakara, 2/279.
Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 91-92.
[52] Haşr: 59/7.; Tevbe: 9/34.
[53] Malik, Zekat, 12.
[54] Sezaî Karakoç, İslam toplumunun ekonomik strük-türü, ist. 1967, 45.
[55] Ebu Davud, Büyü1 3397, 3389.
[56] Ebu Davud, Büyü1, 3395.
[57] Buharî, İcare, 22; Hars, 18: Müslim, Büyü, 86, 87;
Ebu Davud, Büyü, 3400.
[58] Ebu Davud, Büyü, 3401.
[59] Ebu Davud, Büyü, 3402.
[60] Karaman, s. 47: Mecelle: 58/1426-1438.
[61] M. Abdul Mennân, İslamic Economics, Theory and practice, Lahore, 1980 (3th. ed" s. 175-170
Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 92-94.
[62] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 94.
[63] 9/34. "Rtnot 40.
[64] 59/7. Bk. not. 40.
[65] Araf: 7/31.
[66] Enfal: 8/60.
[67] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 94-95.
[68] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 96.
[69] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 96-97.
[70] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 97-101.
[71] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 101-102.
[72] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 102-104.
[73] el-Kasas: 28/27
[74] el-Hûd: 11/51
[75] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 104-105.
[76] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 106.
[77] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 107.
[78] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 107.
[79] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 107.
İslami Okul Okulların En Önemlisi