Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

2- İSLÂM EKONOMİSİNDE EMEK VE SERMAYE KAVRAMLARI - Islamda Isci Isveren Munasebetleri - 2. Sayfa

2- İSLÂM EKONOMİSİNDE EMEK VE SERMAYE KAVRAMLARI 2

I. GİRİŞ. 2

II. ÜRETİM FAKTÖRLERİ 2

III. İŞ VE EMEK.. 2

a- İşbölümü. 2

b- Emek ve Özel Mülkiyet 3

c- Emek ve Üretim.. 3

d- Emek ve Değer 3

e- İşçi Kavramı 4

f- İşçi-İşveren İlişkileri 4

g- Grev ve Lokavt Meseleleri 5

h- Ücret 5

i- Hür Emek - Köle Emeği 6

IV. Sermaye. 6

a- “Mal” Kavramı ve Sermaye. 6

b- Sermaye ve Üretim.. 7

c- Sermaye ve Özel Mülkiyet 7

d - Sermaye Birikimi 8

v. Sonuç. 8

MÜZAKERECİLERİN GÖRÜŞLERİ 8

a - İbrahim Ural'ın Görüşü: 8

b- İlhan Uludağ'ın Görüşü: 9

c- Osman Eskicioğlu'nun görüşü: 10

d- Tahsin Smav'ın Görüşü: 10

e- Yunus Vehbi Yavuz'un Görüşü: 11

TEBLİĞ SAHİBİNİN GÖRÜŞLERE CEVABI: 12

B) Muhterem İbrahim Ural'ın Tenkitlerine Tevaplar: 12

C) Muhterem Yunus Vehbi Yavuz'un Tenkitlerine Tevaplar: 12

D) Muhterem Tahsin Sınav'ın Tenkitlerine Tevaplar: 12


2- İSLÂM EKONOMİSİNDE EMEK VE SERMAYE KAVRAMLARI

 

I. GİRİŞ

 

Bu çalışma İslamın maddî-manevi ve ferdî-içtimaî yönlerden bir bütünlüğe sahip olan emek ve sermaye kavramlarına umumî bir yaklaşımını aksettirmektedir. Bu tür çalışmalarda bazı meseleler ortaya çıkmakta­dır. Bunlardan birisi Batı kaynaklı kavramların zihin­lerimizde kurduğu hakimiyettir. Söz konusu kavramlar düşüncelerimizi modelleştirirken başlangıçta faydalı aletler teşkil edebilirler. İslam iktisadının kendi kav­ramları oluşturuluncaya kadar bu fayda devam ede­cektir. Maamafih biz yine de kullandığımız Batılı kav­ramların yaratacağı engellere karşı hazırlıklı olmalı­yız. Zihinlerimizi İslam'a ve İslamm mantık çerçeve­sine yabancı olan kavramlardan tedricen temizlemeli­yiz. Yine araştırmayı sağlam bir zemine oturtabilmek için bazı nazarî farklılaştırmalar yapmak zarurî ola­bilir. Meselâ İslam iktisadını iki safha halinde ele al­mak mümkün ve uygundur. Birincisi “Geçiş dönemi İs­lam iktisadı” ikincisi ise ideal İslam iktisadıdır. Bugün İslam ülkelerinin birçok yabancı kavram ve kurumla­rın hakimiyeti altında oluşları böyle bir ayırım yapma­yı gerekli kılmaktadır.

Özellikle günümüzdeki tatbikatı esas alarak yapılan yaklaşımlar geçiş dönemi İslam iktisadını yansıtmak­tadır. Bunun yanında fıkhı yaklaşımlar da genellikle ideal İslam iktisadını ilgilendirmektedir. Tarihî araş­tırmalar her iki yaklaşım için de malzeme sağlamaktadır. Elinizdeki çalışma ideal İslam iktisadına yönelik kıyaslamak bir denemedir. [1]

 

II. ÜRETİM FAKTÖRLERİ

 

İslam fıkhına göre üretim faktörlerini emek ve “mâl” olarak ikiye ayırmak kabildir. Üretim ve gelir bu iki faktörün katkısıyla oluşur. Bir yandan teşebbüs ve organizasyon emek kavramı içinde ele alınabilirken diğer yandan sermaye ve tabiî kaynaklar da mal kav­ramı içersinde ele alınabilirler. [2]

Maamafih tabiî kaynakları da içine alarak mal kavramı içinde mütalaa edilen toprak bağımsız bir bö­lümde ele alınmalıdır. Böylece burada fizikî ve zihnî çabayı emek, toprak dışındaki üretilmiş üretim faktö­rünü de sermaye olarak konu ediniyoruz.[3]

 

III. İŞ VE EMEK

 

İslam'a göre ibadet yaratılış sebebidir.[4] Salih amel­ler ibadet kavramının içinde çok geniş bir yer tutar. İnanmak şartıyla salih amel işleyen kullara ebedî ha­yat vadedilmiştir.[5]

Üretici olan ve insanlara faydası dokunan kişi inan­dığı sürece Allahın yeryüzündeki halifesi olma sıfatına hak kazanmıştır.[6]

Allah Tealâ kainatı insanın faydalanması için ya­ratmış ve ona musahhar kılmıştır. Bitkiler, hayvanlar, cansız maddeler, su kaynakları, yeryüzü ve gökyüzü hep insanın maddî ihtiyaçlarını tatmin için yaratıl­mıştır.[7]

İslam insanları kainata hükmetmeye memur gördü­ğü gibi ondaki üretici kuvvete yani emeğe büyük bir önem atfeder. Böylece İslam emeği maddî ve manevî -yönleriyle ele alır. Erkek ve kadınlar hayatlarını öğ­renmek ve öğrendikleri şeyleri tatbik etmekle geçirme­lidirler.[8] Bu yüzden bildiğini tatbik etmeyen kimse bil­gili sayılmaz.[9] Üretime yönelen emek de bu şekilde maddî ve manevî yönleriyle ele alınabilir.

Emeğin geniş ve dar anlamları vardır. Ahlakî dav­ranış olarak yorumlanabilecek olan amel-i salih ile da­ha çok fizikî bir çabayı ifade eden sa'y kavramları eme­ğin geniş manasım oluştururlar. Dar manasıyla emek ise sadece bir üretim faktörüdür. Bu anlamda emek­çi için fıkıh kitaplarında kullanılan tabir ecirdir.

Geniş manasıyla insan emeği onun kainat içersin­deki yerini tayin eder. İnsanın sorumluluğunu biçimlen­diren ve onun kıymetini tayin eden de onun emeğidir. [10]Erkek ve kadın arasında bu açıdan bir fark yoktur.[11]

 

a- İşbölümü

 

İslam toplumunda içtimaî sınıflar, Batı anlamında,, ortaya çıkmamakla birlikte iktisadî farklılaşma bir ger­çek olarak kabul edilmiştir. Kur'an-ı Kerim'e göre ik­tisadî farklılaşmalar ve ferdler arasındaki derecelen­me inkarı mümkün olmayan gerçeklerdir.[12] Bu tabakalanma iktisadî faaliyetin canlılığı için gereklidir.[13] An­cak servet, kaabüiliyet ve güç farklılaşması bir üstün­lük vesilesi değil sadece bir imtihan vasıtasıdır.[14]

 

b- Emek ve Özel Mülkiyet

 

İslam özel mülkiyet açısından emeğe öncelikli bir önem verir. Temelinde emek olmayan mülkiyet miras gibi durumlar dışında meşru değildir. Bunun yanında emek meşru tarzda sarfedilmelidir. Bu yüzden başka­larının mülkiyetine tecavüz ve hırsızlık şeriat tarafından yasaklanmıştır.[15]

Riba emeksiz kazançların en önemli kısmını oluş­turur. Bu emeğin hiç bir katkısı olmadan kazançtaki artışı ifade eder ve sermayenin belirli ellerde toplan­masına yol açar.[16]

 

c- Emek ve Üretim

 

Bir üretim faktörü olarak emek iktisadî faaliyetin en önemli unsurudur. İslam emeği üretim ve hayatın en hayırlı aracı olarak kabul eder. En iyi kazanç el emeğinin mahsulü olandır:

“Hiç kimse kendi elinin emeğinin mahsulünden daha hayırlı bir şey yememiş­tir”.[17]

Teşebbüs faktörü geniş anlamıyla emek kavramı içinde ele alınabilir. Böylece kendi dükkanında, topra­ğında ve atelyesinde çalışan herkes işçi olarak kabul edilebilir. Bunun yanında herhangi bir ücret karşılığın­da yapılan herhangi bir iktisadî faaliyet bir iş ilişkisi oluşturur. Maamafih teşebbüs esnaf gibi serbest mes­lek erbabında görüldüğü gibi bazan sermaye ile birleş­miş olabilir ve bazan da mudarib'de olduğu gibi emek­le birleşebilir. İş ister fizikî ve maddî veya kamu hiz­meti özelliği taşısın emek kavramı içersinde yer alır. Hz. Peygamber (s.a) kişinin çalışmasını, üretimde bulunmasını ve ailesini geçindirmesini Allah yolunda cilıad ve gündüzleri oruç geceleri namazla geçirme ile bir tutmuştur.[18] Buradan üretime yönelik emeğin ibadet önemini haiz olduğu neticesini çıkartabiliriz.

İçtimaî sorumluluktan kaynaklanan üretimin bir görev olduğunu söyleyebiliriz. Emek ferdî olduğu ka­dar içtimaî bir karekter de taşır. Cemiyete fayda sağla­yan bir işte çalışan kimse her halde yapılması gereken bir farzı ifa etmektedir. Bu görevler ihmal edildiğin­de sosyal zarar ortaya çıktığından bütün cemiyet so­rumlu olur.[19]

En kötü şartlar altında dahi çalışmak başkalarına yük olmaktan daha iyi görülmüştür:

“Kişinin sırtında odun taşıyarak geçimini sağlaması versin veya verme­sin birisinden birşey istemesinden daha hayırlıdır.” [20]

Hem ferdî hem de içtimaî açılardan emeğin üreti­me katkıda bulunması bir mecburiyettir. Klasik fıkıh kitaplarında belirtildiği gibi farz ibadetleri yapabilecek kadar tüketmek farzdır.[21] Keza kişinin kendisi ve ailesi için ve borçlarını ödeyebilmek için kazanç sağlayacak üretimde bulunması da farzdır.

Bu tür yaklaşımlar emeğin ferdî açıdan bir îslamî zaruret olduğunu gösterir. Yine bazı içtimaî görev­ler açısından emek sarfetmek içtimaî bir zaruret ol­maktadır.[22]

 

d- Emek ve Değer

 

Klasik kapitalist iktisat nazariyesinin kurucuların­dan Smith ve Ricardo emeği değerin kaynağı olarak kabul etmişlerdi. Smith'e göre bir milletin emeği sade­ce onların bir yılda tükettikleri malları sağlayan baş­langıç sermayeleridir. Bu mallar hem emeğin ürettik­lerinden hem de bu ürünlerin bir kısmı karşılığı dışar­dan alınanlardan oluşur. Yine Smith mübadele değe­rinin gerçek ölçüsü olarak emeği görür. Bunun yanın­da sermaye ve toprağın da değerin belirlenmesindeki rolleri inkar edilemez.[23]

Ricardo değer taşıyan tek faktörün emek olduğunu savunur. Pre-marksist sosyalistler de emeği değerin ve mülkiyetin kaynağı olarak kabul ederler. Neo klasik iktisatçılar ise değerin tayini vetiresinde emek yerine talebe hayatî bir önem verirler.

Nazariyesi hemen hemen kapitalizmin tenkidinden ibaret olan Marks, Ricardo'ya dayanarak değerin tek kaynağı olarak emeği kabul etmişti. Marksist düşüncede işçinin sarfettiği emeğin ancak bir kısmı onun ih­tiyaçlarına ayrılır. Çoğu ise kapitalistler içindir. İşte artık değer kapitalistlere giden ve işçiye ödenmeyen bu kısımdır. [24] Bu kapitalist sömürü işçiyi günden güne daha da fakirleştirir. Sonunda işçi sınıfı iktidara karşı ayaklanarak sınıfsız bir toplum oluşturacak bir devrim gerçekleştirir. Fakat bu nazariyenin ideolojik bir yak­laşım olmaktan başka bir değeri yoktur. Çünkü kapita­list sistem özellikle XIX. yüzyıldaki büyük işçi sefale­tini kısmen Marksist tenkidin de ışığı altında genellik­le milletlerarası seviyede alman tedbirlerle Önlemiştir.. Böylece iddia edilen devrim görülmemiştir. Tersine işçi sınıfının mevcut rejimle bütünleştiği gözlenmiştir. Üs­telik devrimler şemanın dışında yani Rusya'da ve Çin'­de gerçekleşmiştir. Fakat komünist ülkelerde hiç kim­se sınıfsız toplumu görememektedir. Buralardaki bur­juvalaşmış bürokrasi eski burjuvazinin yerini almıştır. Ne emek sömürüsü ne de işçi sınıfı ortadan kalkmış değildir.

Aslında emek-değer nazariyesini İbn Haldun'da da bulmak mümkündür.[25] Bir çok yazarın kabul ettiği gibi o, iktisadî düşünce tarihinde emeği değerin kaynağı ve mülkiyetin temeli olarak gören ilk âlimdir. [26] Fakat bu­rada önemli olan şey, emeğin değerin kaynağı olarak görülmesinde ideolojik bir sâikin olmamasıdır. Emek faktörüne büyük önem verilmesi değerin belirlenmesin­de diğer faktörlerin rolünün inkar edilmesi anlamına gelmemelidir.

Emek değer teorisi klasik kapitalist ve marksist geleneklerdeki sınıf mücadelesi görüşü açısından bü­yük bir öneme sahiptir. Oysa İslam geleneği toplumu bir bütün olarak ele alır, bir çelişkiler yumağı olarak değil. [27]

 

e- İşçi Kavramı

 

İslamdaki işçi kavramı çağdaş işçi kavramına gö­re farklıdır. İşçi İslam fıkhında ecir diye isimlendiril­miştir. Buna göre işçi ücret karşılığında emeğini ki­ralayan kişidir ve bir işçi, hizmetçi, çoban, şoför istih­dam etmek yahut bir terziye sipariş vermek bir işçi-işveren ilişkisi oluşturur. Hatta devlet başkanı, vali, me­murlar, hakimler, doktorlar vs., işçi kabul edilebilirler, çünkü belli bir ücret kargılığı çalışmaktadırlar. Bir baş­ka açıdan bazı müteşebbisler, sanatkarlar, Öğretmen­ler, mühendisler vs. emek sarfeden kişiler olarak işçi kavramına dahildirler. Onlar başkalarıyla işçi-işveren ilişkisi içindedirler ve işlerinin karşılığı olarak bir üc­ret alırlar. Bu, İslam doktrininde toplumun niçin çeşit­li ihtisas derecelerindeki işçilerden oluştuğunu ve İslamın sınıfsız toplumunun dayandığı sebepleri açıklar. [28]

İslam hukukuna göre işçi kavramı, işe ve zamana göre, ecir-i müşterek (ortak işçi) ve ecir-i has (özel iş­çi) olarak ikiye ayrılır. Birincisi terzi, berber vs. gibi yaptığı iş veya ürettiği şey karşılığında ücrete hak ka­zanan kişidir. Emek-sermaye (mudaraba) veya emek-toprak (muzaraa) ortaklıklarına emeğiyle katılan kişi de ecir-i müşterektir. Bu vakıaya göre herkes için iş yapan sanatkarlar, esnaf ve doktor, avukat gibi ser­best meslek sahipleri işçi sayılır. Bunlar iş hayatların­da başka işçi kullanırlarsa aynı zamanda işveren sayı­lırlar. Herhangi bir kişi veya bir kurum için çalışan iş­çi ise ecir-i hastır. Onun ücreti çalışma süresine göre, günlük, haftalık veya aylık olarak tesbit edilebilir. Gö­rüldüğü gibi çağdaş işçi kavramı sadece ecir-i has'ı içine alırken İslamî işçi kavramı oldukça geniştir.[29]

 

f- İşçi-İşveren İlişkileri

 

İcare (emeği kiralama, işçi tutma) akdi işçi ile iş­veren arasında olan ve bir borç ilişkisi yaratan bir akittir. Buna göre iş, ücret ve çalışma süresi önceden belirlenmeli ve işin mahiyeti meşru olmalıdır. [30]

Görüldüğü gibi İslam'da ilke olarak ferdî iş söz­leşmesi geçerlidir. Fakat toplu pazarlığın yasaklandı­ğına dair hiç bir delil de yoktur. Bununla beraber top­lu sözleşme düzeni Batıdaki sanayi devriminin bir so­nucudur. Buna göre sınıflı bir içtimaî-iktisadî yapıdan kaynaklanmıştır. İslam ise toplumu bir çelişkiler bü­tünü olarak ele almaz. Ferdin yararı ile toplumun ya­rarları arasındaki denge toplum yararlarının ön plana alınması ve sınıf mücadelesine meydan verilmemesiy­le sağlanmıştır.

Toplu sözleşmenin meşru olabilmesi için işçi ve iş­verenlerin temsilcilerine kendi hür irade ve rızalarıyla temsil yetkisini vermeleri gerekir. Böyle bir temsil yetkisinin verilmediği maddelerde işçi ve işverenler nihaî kararlarında serbesttirler. Zorlama ve tehdid al­tında yapılan hiç bir sözleşme meşru ve sahih değil­dir. [31] Kendisiyle bir işi yapması için antlaşma yapılan işçinin o işi kendisinin yapması ve işverenin rızası ol­madıkça başkasına devretmemesi gerekir.[32]

Özel işçi emin sayılır. Yani üretim veya hizmet ve­tiresinde ortaya çıkan zararlardan sorumlu değildir. Ona teslim edilen mal veya üretim araçları emanettir. İşçi kendi kastı olmaksızın bunlarda meydana gelen ha­sarı tazmin etmez.[33] Esnaf ve zenaatkar gibi müşterek işçi sayılanlar ise kendilerinin yol açtığı zararı tazmin ederler, özel ve müşterek işçiler için aynı ücret ilke­leri geçerlidir.

Batı toplumlarında geleneksel olarak işçi sınıf kav­ramıyla birlikte sosyal sınıflar bulunmaktadır. Ortaçağ Avrupa esnaf teşekkülleri (guilds) ustalar ile kalfa ve çıraklar arasında bir sınıf çelişkisini oluşturmuştu.[34]

Bu vakıa burjuva-proleter çelişkisine yol açmıştır. İs­lam toplumu ise işçi sınıfı kavramına yabancıdır. İşçi sınıfı yani “Zincirlerinden başka kaybedecek birşeyleri olmayan” proleterya İslam toplumlarında ortaya çık­mamıştır. Zira fütüvvet ve ahilik geleneğine bağlı olan esnaf teşekküllerinde küçük ölçekli fakat yaygın bir sanayi sistemi oluşturmuşlar ve sınıf geleneğinin oluş­masına imkân vermemişlerdir. [35]

İslam sistemi içinde işçi-işveren ilişkileri mutlak değil nisbî ilişkilerdir yani bir kişi aynı anda hem işçi hem de işveren olabilir. Bu temel vakıa sadece eme­ğiyle geçinen bir işçi sınıfının doğmasını önlemiştir. Çalışmaya sadece emeğiyle başlayan kişinin önünde za­manla sermaye sahibi olmasını engelleyen bir sistem yoktur. Bu vakıa özel mülkiyetin yaygınlaşmasını ve sermayenin belli ellerde toplanmamasını sağlar. Böyle­ce mülk sahibi olanlarla olmayanlar ayrımı ve dolayı­sıyla bu ayrımın tabii bir sonucu olan içtimaî sınıflaş­ma ortaya çıkmaz.

Kapitalist sistemde büyük sanayi ve kütlevî üretim işçilerin yabancılaşmasına, sınıf çelişkilerinin güçlen­mesine ve kütlevî işsizliğe yol açmıştır. Bu meselelerin, temelden halledilmesi yaygın bir küçük sanayi siste­miyle gerçekleşebilir. İslam iktisadı bu tür meselelere karşı hazırlıklı olmalıdır. [36]

 

g- Grev ve Lokavt Meseleleri

 

İslâm'da iş görenlerin bu işlerini hakkıyla yerine getirmeleri gerekmektedir. “İş” esasına göre istihdam edilen veya hizmet veren işçilerin makul bir süre içer­sinde bu işlerini bitirmeleri gerekir. İşçinin ihmalinden veya hatasından kaynaklanan zararın onun tarafından tazmin edilmesi gerekir. Zaman esasına göre çalışan özel işçilerde ise böyle bir şeyin söz konusu olmadığı­nı görmüştük. Onlar istihdam edildikleri süre içersin­de sadece kendilerine verilen işle meşgul olmalıdırlar.

Zira işi yavaşlatırlar veya kaytarırlarsa aldıkları üc­ret helal olmaz. Eğer çalışma şartlarının yetersizliğinden dolayı gerekli hizmeti veremezlerse yine ücreti hak ederler. [37]

İşveren andlaşma ile tesbit edilen işin bitiminden veya sürenin sona ermesinden önce işçinin işine son veremez. Eğer verirse onun zararını tazmin etmek zo­rundadır. Çünkü İslam'da andlaşmalara riayet [38] ve za­rarların izalesi [39] esastır.

İslam'da işçi sınıfı kavramı olmadığı gibi grev hakkı ve buna bağlı olarak ta lokavt hakkı kavramı yok­tur. Yani grev, işi bırakma İslam iktisadında bir kural değildir. Böyle bir duruma mevcut bir adaletsizliği gi­dermek için en son çare olarak başvurulmalıdır.

Çalışma hayatında ortaya çıkacak anlaşmazlıklar ve haksızlıklar kamu yararına (maslahat) göre hareket “den devletin gözetimi altında fıkıh kurallarına göre çözülür. İslam devleti çalışma hayatındaki adalet ve güvenliğin sağlanmasının teminatıdır. Sözleşmelerde hürriyet ve karşılıklı rıza esas olduğundan taraflar kendi şartlarını kabul ettirebilmek için birbirlerini zor­layamazlar.

Grev vakıası temelde XIX. yüzyıl Avrupasındaki işçi sefaletinden kaynaklanmıştır. Grev ve dolayısıyla lokavta yol açan faktörler kapitalizmin yapısında mev­cut olduğu için grev ve lokavt haklan bu sistem içer­sinde kurumlaşmıştır. Dolayısıyla bunlara birer kurum olarak İslam iktisadında rastlanmaz. [40]

 

h- Ücret

 

İslam iktisadının ücretlere olan yaklaşımı hem eci-ru'l-has hem ecirul-müşterek için emeğin kirası olma­sıdır. Emeğin kiralanması bir akit (akdu'l-icare) ge­rektirir.

İslam'ın geniş işçi kavramı yine geniş bir ücret an­layışına yol açar. Ücret, emeğin kira bedelidir. Esnaf ve zenaatkarlar, mühendisler, işçiler, doktorlar, hakim­ler, memurlar vs.nin kazançları hep ücret kavramına dahildir. Bununla birlikte müşterek işçinin ücretine onun kârı da karışmış olabilir.

Ücretin önceden tesbit edilmesi şarttır.[41] Hz. Pey­gamber ücretin işçiye “teri kurumadan” verilmesini emretmiş [42] hele ücretle bir kimse çalıştırıp ta onun ücre­tini vermeyen kimsenin kıyamet gününde hasmı oldu­ğunu bildirmiştir.[43]

İslam farklı emeğe farklı ücret Ödenmesinden ya­nadır,[44] ve “sosyal ücret” görüşünü benimsemiştir. Çün­kü Hz. Peygamber emeği kiralayanla emeği kiralanan arasında, hukukî statüleri ne olursa olsun, tüketim tar­zı ve hayat standardı bakımından farklılık olmaması­nı istemiştir.[45]

Bütün bu nasların ışığı altında müctehidler işçi ile işveren arasındaki sözleşme sahih olmasa da işçinin üc­retten mahrum bırakılamayacağı ve emsal ücrete hak kazanacağı görüşüne varmışlardır.[46] İktisadî istikrarın sağlanmasının ücretin korunmasında büyük yeri vardır. İslam işçinin ürettiği değeri kendisine üretim araçlarını ve çalışma şartlarını hazırlayanla bölüşmesini is­ter. Çünkü üretim araçları ve sermaye de bir noktada birikmiş emekten başka bir şey olmayıp emeğin verimi­ni yükselten unsurlardır. Buna göre emek-sermaye ça­tışması ve sınıf mücadelesi İslam'a yabancıdır ve İs­lam burjuvazi ile proleteryanın ortaya çıkışım sağla­yan şartları bünyesinde barındırmaz. [47]

 

i- Hür Emek - Köle Emeği

 

Bu konu özellikle tarihi olarak önem taşımaktadır.

Geçmiş İslam devletlerinde özellikle Osmanlı devletin­de tarım kesiminde tasarruf hakkına sahip olduğu top­rakta küçük çiftçi tipinin hakim olduğunu görüyoruz. İkta ve tımar sisteminde toprağın demirbaşı durumun­daki serfler görünmediği gibi bir toprak aristokrasisi sınıfı da ortaya çıkmamıştır. Sanayi kesiminde hür emekçiler ile köleler görülmektedir. Bunlar esnaf bir­liklerinde teşkilatlanmışlardır.

Yapılan araştırmalar kölelerin ezilen ve sömürü­len bir sınıf olmadığını gösteriyor. Zira kölelik nesiller boyu devam eden bir vakıa değildi. Kalifiye işgücünü oluşturan köleler genellikle mükatebe ve tedbir gibi yollarla sonunda hürriyetlerine kavuşuyorlardı. Meselâ mükatebe belli bir meblağ ödeme, belli bir süre hizmet. Verme veya belli miktarda mal üretme karşılığında kö­lelere hürriyetlerini vermeyi gerektiren bir sözleşmey­di. Bu usul bazı sanayiciler için istihdam meselesine bir çözüm yolu oluşturuyordu. Ücret karşılığı işçi çalıştı­rılacak yerde köle satın alınıyor, mükatebe yapılıyor ve kölenin değeri tutarında işin yerine getirilmesi sağ­lanıp (maliyetini amorti edip) azat ediliyor ve yerine bir başkası alınıyordu. [48] Bunun önemli bir köle borsa­sına sahip Bursa'nın iktisadî ve içtimaî hayatında bü­yük yer tuttuğunu biliyoruz. Meselâ bu şehirde azatlı kölelerin şehir nüfusuna  oranları XV.  yüzyılın ikinci yarısında yaklaşık üçte biri buluyordu. Bunların gayri­menkul mal yatırımları ise hürlerin beşte ikisi civarın­daydı.[49]

 

IV. Sermaye

 

Kapitalist iktisat teorisi sermayeyi emekten bağım­sız bir üretim'faktörü olarak görmektedir. Marksistle­re göre de sermaye hem kapitalistlerin kârlarının kaynağı hem de üretim araçlarına sahip olmanın vasıtala­rından biridir. Üretim araçlarının sermayeden bağım­sızlaşmaları vetiresi üretim araçlarına emek karşısın­da bir statü verilmekle ortaya çıkar. Emek-sermaye çelişkisinin ve sermayenin bir sömürü aracı olarak ka­bul edilmesinin marksist açıklaması burjuvazi-proleterya çelişkisinden kaynaklanmaktadır.

Teknik bir ıstılah olarak sermaye üretime tahsis edilen bir mal olarak kabul edilebilir. Bu mal sabit ve değişir sermaye kısımlarına ayrılabilir. Bina, makine­ler gibi sabit sermaye az-çok dayanıklıdır ve birden çok üretim vetiresinde kullanılabilir. Hammaddeler ve enerji değişir sermaye örnekleridir.

Sermaye nihâî malların tüketiminden arta kalan­larla ve daha sonraki üretim döneminde elde edilen kârlarla birikir. Bu anlamda sermayenin kaynağı ta­sarruflardır. Bu şekilde ek sermaye ile desteklenen emeğin verimliliği de artar. Böylece üretim ve gelir akımı sürecinde ortaya çıkan sermaye birikmiş tasar­ruflar ve birikmiş değerdir.

Maddî bir vakıa ve bir üretim aracı olarak serma­ye kavramı İslam iktisadında Kapitalist ve Marksist iktisatlarda görüldüğü gibi belirsiz bir mahiyete değil aksine müşahhas bir mahiyete sahiptir. İslam İktisadı çerçevesinde sermaye iktisadî faaliyete emekle birlik­te katılan ve bu iktisadî faaliyet sonucunda kâr veya zarar elde eden bir üretim faktörüdür. [50]

 

a- “Mal” Kavramı ve Sermaye

 

İslam sermayeyi üretim faktörleri yanında başka şeyleri de ihtiva eden mal kavramı içersinde ele alır. Mal mülkiyet altına alınabilen, kullanım ve mübadele değeri taşıyan yani faydalı olan ve bir piyasa fiyatı taşıyan şeydir. Bu tarif meta tarifiyle birleşiyor. Hava ve güneş ısısı gibi faydalanılabien fakat mülk edinilebilen şeylerle bozulmuş gıda maddeleri gibi mülk edinilebilen fakat faydalanılamayan şeyler mal kavramı­nın dışındadır.

Fakihler mal kavramını değerine göre iki kısımda ele alırlar:  Kullanım ve mübadele değeri taşıyanlar mütekavvim taşımayanlar gayr-ı mütekavvim diye ad­landırılırlar. Para, metalar, toprak, gıda maddeleri öncekine örnektirler. Alkollü içkiler, domuz eti, çalın­mış eşya da gayr-ı mütekavvim mallardır. Sadece mü­tekavvim mal satış, hibe, vasiyyet ve rehin gibi tasar­ruflara konu teşkil edebilir. Mütekavvim malın üretim faktörü olan kısmına sermaye (re'su'1-mâl) denir. Bu ıstılah bu manasıyla Kur'an da geçer. [51]

 

b- Sermaye ve Üretim

 

Sermaye sürekli olarak üretim süreci içinde kal­malıdır. İslam'ın mülkiyete getirdiği tahditler [52] ve İs­lam vergileme politikası sermayenin hem üretim süre­cinin dışına çıkmasını önler hem de bütün toplumda yaygınlaşmasını sağlar. Çünkü zekat atıl sermaye diye­bileceğimiz tasarrufların ve ticarî sermaye kazançla­rının yıldan yıla aşınmasına yol açar. Bundan dolayı Hz. Peygamber, (s.a) zekatın aşındırmaması için yetim­lerin mallarıyla ticaret yapılmasını emretmişlerdir.[53] Yine zekat ve nafaka bazı kişileri sermaye sahibi kıla­rak onları üretim sürecine sokar.

Bir yönden sermayeyi birikmiş ve müşahhaslaşmış emek olarak görebiliriz. Öyleyse kişi ya zekatla yahut çalışarak elde ettiği sermayeyi nasıl kullanacaktır? Bunun başlıca yolu yatırım yapmaktır. Üretim aracı olan sermayenin zekattan muaf oluşu yatırım saiklerinin başında gelir.

İslam sermayeyi eğer üretime emelde birlikte ka­tılmazsa veya zarar riski yüklenmezse bir üretim fak­törü olarak benimsemez. Emek-sermaye ortaklığının her çeşidi karşılıklı olarak risk içeren kar ortaklığı te­meline oturmalıdır. Sermayeye emekten bağımsız bir statü tanımak bunların birbirlerine karşı oluşlarını ka­bul etmektir.[54] îslam sermayenin emek üzerine baskı kurmasını ön­lemek ve aralarındaki işbirliğini ve seyyâliyeti sağla­mak amacındadır. Risksiz ve emeksiz sermaye kazanç­ları (riba) hem emek sömürüsünü arttırır hem de emeği üretim sürecinden koparır. Özel mülkiyetin kamu yararına küçültülüp yaygınlaştırılması ilkeleri ve zekat tatbikatı sermaye fonlarını aşağı gelir guruplarına yö­nelterek ve sosyal sabit sermaye yatırımlarını çoğalta­rak refahı arttırır.

Kapitalist iktisat teorisine göre sermayenin üretim­den aldığı pay faizdir. Emeğin payı ücret, toprağın pa­yı rant ve teşebbüsün payı ise kârdır. İslama göre emek temel üretim faktörü olarak kabul edilebilir, dolayısıy­la ücret te gelir ve mülkiyetin temeli ve başlıca kayna­ğıdır. Bütün faiz türleri riba adı altında yasaklanmış­tır. Bunlar kredi ilişkilerinden doğan riba'n-nesie, eşit olmayan mübadelelerden kaynaklanan riba'I-fadl ve be­lirsiz mübadeleleri ifade eden veya özellikleri bilinme­yen veya değeri belirmeyen malların mübadelesi demek olan bey’u’l-garardır.

Toprağın payını ifade eden rant konusu tartışmalı­dır. Hz. Peygamber (s.a) ilke olarak toprağa sahip olanın onu işlemesini istemiştir. [55] O, miktarı veya oranı önceden belirlenmiş rant türünü yasaklamıştır.[56] Müsa­maha edilen rant nakden olandır.[57] Maamafih bunun da yasaklandığını gösteren bir başka hadis vardır.[58] Bazı müctehidler nakit karşılığında toprakların kiraya ve­rilmesini kabul etmişlerdir.[59]  Buna göre emek-toprak ortaklıklarında tarafların payları bu şekilde önceden belirlenmiş ise bu işlem meşrudur.

islam kârı sermaye ve teşebbüsün bir karşılığı ola­rak görür. İslam sisteminde sermaye üretim vetiresine emek veya sermaye ile birlikte katılmalıdır. Eğer emek ile sermaye birbirlerinden ayrı iseler sermaye kâr veya zarara tabidir. Maamafih emek kazanç elde edilme­si halinde kendi payını alır. [60] Bu gerçekte ücrettir.

Sabit bir faiz emeği üretim vetiresinden ayırır ve teşebbüs hevesini tahrip eder. İslam faizi yasaklarken kâr saikine önem verir, çünkü bu teşebbüsü teşvik eder. Eğer kâr hadleri sabit faizden küçük olursa ya­tırımlar azalır ve birçok üretim faktörü de âtıl kalır.[61]

 

c- Sermaye ve Özel Mülkiyet

 

Sermaye ve mülkiyet kavramları arasında yakın bir ilişki vardır. Sermaye tahakkümünün Batı toplum­larındaki en önemli sebebi Roma hukukundan kaynakla­nan mutlak özel mülkiyet anlayışıdır. Kamu menfaati gerektirdiğinde Özel mülkiyeti sınırlandırmak Batı kül­türünün kaynağında olmayan bir şeydir ve buna zaman İçersinde tecrübelerle ulaşılmıştır. İslam Batı kültürü­ne hakim olan sınırsız “mukaddes özel mülkiyet” anla­yışını kabul etmediğinden kamu menfaatleri tehlikeye düştüğünde devlete müdafa hakkı verir. Bundan baş­ka riba (faiz ve spekülatif kazançlar) ihtikar (tekel ve karaborsa), israfa dönük tüketimin beslediği kazanç­lar, her türlü şans ve talih oyunları, gasb yoluyla elde edilen kazançlar ve mülkiyet meşru sayılmamıştır. Üs­telik bunların ortaya çıkmasına yol açan şartların oluş­masına dahi imkân tanımaz. Alman bu tür tedbirler büyük sermayenin oluşmasına engel olur. Bunlara ila­veten zekat sınırsız sermaye birikiminin ve sermayenin belli ellerde toplanmasının engellerinden birini teşkil eder. Böylece servet toplumun her kesimine yayılmış; olur. [62]

 

d - Sermaye Birikimi

 

İslamda sermaye birikiminin esası sermayenin sü­rekli olarak harcama (infak) ve yatırım (ticaret) ve­tiresinde tutulmasıdır. Sermayeyi atıl tutmak yasaklan [63]Sermayenin belîi ellerde toplanması benimsen­memiştir.[64] Böylece yaygın bir sermaye birikimi hedef alınmıştır. İçtimaî adalet kalkınmanın adeta bir finans­man aracı olarak görülmüştür.

Harcamalar başkalarının gelirini oluşturur. Sürekli harcama akımı paranın tedavül hızını yükselttiğinden toplumun gelir ve refahını çoğaltır. Mesela işçinin üc­retinin hemen ödenmesinin emredilmesi harcamayı teş­vik edip bu gelirin gecikmeden yeni gelirler oluşturma­sına yol açar.

Alt gelir guruplarına yapılan harcamalar “Allah yolunda infak” olarak ifade edilmiştir. İçtimaî refahı yükselten yatırım harcamaları da aynı şekilde infak kavramına dahil edilebilir.

Kütlevî üretim kapitalist sistemin bir ürünüdür. İs­lam talebe cevap verecek bir- üretim siyaseti öngörür. Çünkü israf yasağı İslamın temel ilkelerinden biridir.[65]

Kapitalist iktisadı kalkınma modelleri tüketim eği­limini yükseltmeye yöneliktir. Bu yaklaşım kaynak is­rafına yol açar. İslam toplumu bir tüketim toplumu he­defini taşımaz. Yatırım harcamaları ve sermaye biriki­mi bu açıdan sınırlıdır. Yatırım hedefleri bağımsızlığı sağlayacak, özellikle savunma ihtiyaçlarına ve içtimaî refaha yönelik olmalıdır.[66]

İslam sermaye birikiminin önüne temerküz yasa­ğı; faiz, karaborsa, kumar yasakları; sömürü ile üretim ve tüketimdeki israf yasakları gibi engeller koyar. Bu çerçeve içersinde oluşan sermaye sosyal refahı yüksel­ten bir araçtır. Bu şekilde biriken sermaye özel ellerde devletten daha etkili ve rasyonel bir şekilde kullanıla­bilir. Önemli olan devletin özel teşebbüs üzerinde bir kontrol mekanizması kurmasıdır. [67]

 

v. Sonuç

 

İslam toplum ve iktisat anlayışı nizam kavramına dayalı bir denge fikrini esas alır. İçtimaî ve iktisadî çelişkiler Batıda olduğu gibi denge unsurlarını oluştur­mamıştır. İslam modelinde sınıflaşma değil işbölümü, emek-sermaye çelişkisi değil emek-sermaye işbirliği vardır. Sömürü anlayışı değil hizmet anlayışı hakim­dir.

Tarihî olarak bir burjuva sınıfı oluşmadığı gibi işçi sınıfı da oluşmamıştır. Bu yüzden İslam ülkelerin­deki sendikacılık hareketlerinde tarihî bir gelişimin sonucunu değil batılılaşma hareketlerinin bir boyutunu görmekteyiz. Yine bu yüzden işçi aristokrasisi yahut sendika ağalığı emeğin üzerinde yükselen sömürü unsurlarından birisidir.

Bizde emekçilerin teşkilatlanması hem teorik hem de tarihî bir vakıa olarak sınıfsal karektere bürünmemiş, devlet düzeninin mekanizmalarından birini teşkil etmiş ve bu teşkilat işçi ile işvereni aynı çatı altında birleştirmiştir.

İslam'da mülkiyet ve servetin yaygınlaştırılması ve toplum aleyhine büyümemesi, sosyal refah ilkesi, riba ve sömürü yasakları hem emeğin hem de sermayenin güvenliğini sağlamaktadır. Yine bu yüzden özel sektör-kamu sektörü ayrımı önemini kaybetmekte, özel ser­maye sosyal refahı arttırmaya yönelik bir faktör halini almaktadır.[68]

 

MÜZAKERECİLERİN GÖRÜŞLERİ

 

a - İbrahim Ural'ın Görüşü:

 

Dr. Ahmed Tabakoğlu'nun Tebliği hakkında:

1- (Sh: 82) İş olayında teşebbüs unsurunun ge­nel anlamda bile olsa- emek kavramı içinde ele alın­masını uygun görmüyorum. Zira teşebbüs hukukî sta­tüsü, önemi, şartları, kazancı emekten tamamen fark­lıdır.

2- Fıkih'da mal-i mütekavvim ta'biri iki anlamda kullanılır;

a- Kullanma ve mübadele değeri taşıyan mallar manasına,

b- Fiilen ve hukuken sahip olunan ve elde bulun­durulan mallar mânasına,

(Sh. 89-91) Tebliğde, ta'birin birinci anlamı zikre­dilmiş; fakat ikinci tarifine ve anlamına değinilmemiştir.

3- (Sh. 87) İslâm'da işçiler ile işverenlerin ayrı sınıfsal yapı oluşturmamaları gerçeğinin belirtilmesi isabetli ve önemlidir. Bu, İslâm Dininin temel içtimaî özelliklerindendir. Bununla ilgili çeşitli tarihi olay ve örnekler gösterilebilir. Fakat bu, daha çok “İslâm Sos­yolojisi” ilim dalı ile ilgili bir konudur. [69]

 

b- İlhan Uludağ'ın Görüşü:

 

Dr. Tabakoğlu'nun tebliği iktisadî bir içerik taşı­maktadır. Bu bakımdan, İşçi-îşveren ve emek mes'elesine yeni bir boyut getirmiş oluyor. Böylece, konunun hem iktisadî yönden incelenmesi, hem de diğer dinler ve onların getirdiği modeller açısından incelenmesi -bir bütünlük içinde olmasa da bize daha geniş dü­şünme imkânı, hatta mukayeseli bir düşünme imkânı sağlamıştır. Bu güzel çalışmalarından dolayı Dr. Tabakoğîu'nu tebrik ediyorum.

Ancak, tebliğde beni rahatlatmayan, kafamın takıl­dığı bazı hususlar da kalmış bulunuyor. Ben bunları tartışmaya çalışacağım.

Tebliğde de belirtildiği gibi, kapitalist bir toplum­da emek değer yaratan, hatta katma değer kavramıy­la sermaye birikiminde en büyük rol oynayan bir fak­tördür.  Burada,  Hristiyan kökenli kapitalist doktrine göre, sermaye birikiminde sınırsız bir genişleme var. Mülkiyet, sınırsız bir mülkiyet ki kaynağını Roma hu­kukundan alıyor,'Devletin de bu şekildeki bir birikime kesinlikle müdahale etmesi istenmiyor. Ancak, bu ser­maye birikiminin sınırsız olarak temerküz etmesi, belli yerlerde yoğunlaşması, endüstrinin belli bölgelerde kutuplaşması ve dolayısıyla büyük çapta üretim, kitle şek­lindeki üretime yol açıyor.

Kitle halindeki üretim için muhakkak ki çok yüksek düzeyde bir tüketim harcaması gerekmektedir. Tü­ketim meylinin yükseltilmesi en büyük amaçlardan­dır ve bu konuda her türlü teşvik yapılmaktadır. Yani, böyle bir modelde ekonomiden amaç, toplumdan amaç, tüketim toplumu olması, büyük çapta üretim yapılma­sıdır. Elbette, büyük çapta üretim, büyük çapta serma­ye birikimi ve merkezî, temerküz etmiş bir sermayeyi öncelikle gerektirir. Buradan, kapitalist sistemin ken­di içersinde çelişkiye uğradığı, gelişmek, endüstrileş­mek amacında iken kendi içersinde sistemin yozlaştığını görüyoruz. Çünkü, kitle halindeki üretim, kitle ha­linde ve büyük çapta işçi    istihdamını getirmektedir. Bir taraftan da yüksek düzeyde tüketim meydana ge­tirmektedir. Büyük çapta üretimin, pazar bulamaması halinde ekonomik bunalımlar ortaya çıkmakta, pazar sıkıntısı, taleb yetersizliği    sorunlarından fabrikaların iflâs gibi durumlarla karşılaştığı görülmektedir. Bu kez, büyük çapta istihdam     edilmiş işçilerin, büyük çapta işten çıkarılması söz konusu oluyor. Bu, sanayi devrimi sonunda, 19. yüzyılın sonlarında yaşanan bir olaydır. Hatta büyük dünya buhranı sırasında 1929-1930'larda yaşanmıştır. Bunun sonunda, bütün toplum, özel­likle işçi, ücretli kesim sefiller rolünü oynamakta, bu da beraberinde ahlâksızlık gibi,    anarşi gibi birtakım toplumsal bunalımlara, sorunlara yol açmaktadır. Bu, kitle halinde emek, katma değer zinciri, sınırsız serma­ye birikimi, kitle halindeki üretim, yüksek çapta tüke­tim, büyük çapta istihdam, talep yetersizliği sonunda işçi kıyımı, bütün bunlar, büyük bir patron-işçi çekiş­mesini yaratmakta ve toplumu    sınıflaşmaya sürükle­mektedir. Esasen, daha kitle halindeki üretime gider­ken sınıflaşma başlamıştır.

Şimdi, görüyoruz ki, İslâm toplumunda bu tip olayların olmaması için, dînî kurallarla, ahlâkî kurallarla, hatta İslâmî kurumsal yapılarla, çözükler, önceden ön­leyici tedbirler alınmıştır. Doğrusu, bu inceliğe hayret ediyorum. Çünkü, olabilecek şeyleri, önceden birtakım kurumlarla, dînî hükümlerle önlemek ve toplumsal sağlamak gerçekten hayret vericidir. Hele, Batı toplumu modelleriyle yetişmiş bir kimse olarak İslâm'ın bu derece inceliklerle dolu olduğunu görmem, gerçek­ten beni hayrete düşürüyor.

Benim gördüğüm kadarıyla, bu önleyici tedbirler, bu sübaplar, bu engelleyici mekanizmalar şöyle ortaya konmuştur.

Bir kere, gerek kapitalist, gerek Marksist rejim olsun emek sadece işçiyi içeriyor. İşveren bunun tama­men dışındadır. Halbuki İslâm böyle düşünmüyor. Dr. Tabakoğlu'nun tebliğinde vurgulandığı gibi, Emek, hem işçiyi, hem esnafı ve hem patronu içermektedir. Çünkü hepsi de çalışan insanlardır. Toplumun her ke­simi arasında el değiştiren bir sermaye olması va'z edilmiştir. Demek ki İslâm, sermayenin, nüfusun belli bir oranına meselâ % 30 una birtakım mekanizmalarla akışını, temerküz etmesini engellemiştir.

Diğer taraftan, sermayeden zekât alınmıyor, üreti­me yönelik sermayeden zekât alınmıyor. İslâmın mükemmelliğine bakın ki, yıllar; asırlar sonra, ancak bu­gün Batı sistemleri yatırım indirimi, yatırım teşviki adı aldında İslâm'ın bu uygulamasına yaklaşabiliyor­lar.

Evet, herşeyden zekât alınıyor ama sermayeden zekât alınmıyor. Demek ki üretime teşvik var, serma­ye birikimine teşvik vardır. Bunun dışında, sadaka, ze­kât gibi kurumlarla bu sermayenin, kapitalin, servetin el değiştirme yolları sağlanmıştır. Bugün, sosyal trans­ferler, mali transferler, devletin emeklilere, malullere, yaşlılara yaptığı birtakım sübvansiyonlar vardır. Bun­lar o zaman bu kurumlarla yapılmıştır. Ve servetin çe­şitli kesimler arasında dolaşmasını, el değiştirmesini, adaletli bir gelir dağılımım sağlayan mekanizmalardan hindir. Demek ki, İslâm'da olumlu yönde sermaye teş­viki var. Olumsuz sonuç doğurabilecek, hertürlü enge­li bertaraf edecek yaklaşımları da İslâm daha baştan getirmiş bulunuyor.

Bunun dışında, sermaye üretim amacını taşımak­ladır. Belli bir prosüdürde üretim yapılacaktır. O hal­de, acaba İslâm üretim sistemi, biçimi ile kapitalist üretim modeli arasında ne gibi farklılıklar ve ne gibi birleşmeler vardır?

Ben şöyle bir tablo görüyorum:

Üretim teşviki her iki sistemin de başlıca amacı. Ancak, üretim modelin­de farklılıklar var. İslâm'da, kitle halinde üretim de­diğimiz bir kavram yoktur. İslâm'ın üretimi, parça ba­şına üretim, sipariş üzerine üretimdir. Fakat bunların hepsi talebe yönelik üretimdir. Yani önce taleb, sonra üretim vardır. Hayali üretim yoktur. Ben Afrika'ya da satarım, Amerika'ya da, Rusya'ya da satarım gibi uzun dönemli bir Önceden pazarlama durumu yoktur. Bu na­sıl sağlanmıştır?

Bunun, israf adı verilen dînî yaklaşımlarla önüne geçildiğini görüyoruz. Üretimde de israf haram, tüke­timde de israf haramdır. O halde, satılamayacak veya alıcısı belli olmayan bir malın üretimi neye yapılsın?

İşte, israf mekanizması, savurganlığı önleme meka­nizması talebe yönelik bir üretim sağlamış ve bunu da kendine has, Âhîlik teşkilâtı gibi kuruluşlarla, bu üre­timi başından sonuna kadar, sosyal adalet prensipleri içinde takip ederek, denetleyerek gerçekleştirmiştir ve kitle halinde bir üretime geçmemiştir. Böyle bir üretim modelini benimsemediği için de, ne aşırı bir istihdam, ne de pazar sorunu nedeniyle daha sonra bir işçi kıyı­mı, bir sefillik ve işçi-patron çatışması gibi olayları Önlemiş bulunuyor.

O halde, Batının kapitalist ve Hristiyan kaynaklı modelleriyle, Islâmî yaklaşıma dayanan bir üretim mo­deli arasındaki benzerlik ve uyumsuzluklarla, İslâm toplumlarının neden büyük bir proleterya ihtilâli gibi durumlarla karşılaşmadığını, İslâm'ın çok sağlam kay­naklarından ve getirdiği kurumlarından kaynaklandığı­nı anlamış oluyoruz.

Bunlardan sonra, tebliğ sahibine bir soru sormak istiyorum.

Diyor ki: “İktisadi farklılaşma toplum içersinde vardır. İslâmiyet,bunu kabul etmektedir ama,.sosyal farklılaşma yoktur, olmaması gerekmektedir.”

Ben diyorum ki, acaba iktisadî farklılaşma toplum arasında sosyal bir farklılaşma yaratmıyor mu? Yaratmaz mı? Yaratılmamış sa, İslâm toplumunda dînî bağların dışında, bunun için birtakım dînî kurumlar mı geliştirilmiştir? Meselâ, tarımda, sanayide, askerî ke­simde, Brokraside, bütün bu farklılaşmaları engelleye­cek başka ne gibi kurumlar geliştirilmiştir? Osmanlı­larda uygulanan özellikle Mîrî rejiminin bu kurumla, bu kurumsal yapı ile ilişkisi ne derecede kurulabilir? Veya, acaba Osmanlı düzeni -İslâm toplumu olarak kabul ettiğimize göre- model olarak, brokrasi kesimin­de bir yozlaşma olmuşmudur? Ve hakîkaten, ekonomik şartların gerilemesiyle Brokratik sınıflaşmanın bir iliş­kisi var mıdır? Açıklarlarsa memnun olurum.[70]

 

c- Osman Eskicioğlu'nun görüşü:

 

s. 80, p. 2 : “Toprak bağımsız bir bölümde ele alın­malıdır”, denirken sebebi kısa bir şekil­de, bir cümle ile açıklansa daha iyi olur.

s. 81, p. 4 : İslâm toplumunda içtimaî sınıfların Batı anlamında ortaya çıkışı.... cümlesi biraz daha açılmalı. Bu durum kültür ve toplum değişmesinin bir neticesi mi, yoksa İslâm toplumu olmakla bir ilgisi varmıdır, açıklanmalıdır.

s. 81, p. 5: Özel mülkiyet açısından emeğe İslâm'ın öncelik verdiğini düşünürsek, emekle ka­zandığımız bir mal ile, miras, hibe, vasiyet, sadaka ve zekat... gibi yollardan ka­zanılan bir malın mülkiyet açısından fark­lı oldukları anlaşılmazmı?

s. 89, p. 3: “Sosyal ücret” ifadesi yeni bir tabir ol­ması dolayisiyle İslam hukuku ve ekono­misi açısından pek malum değildir. Açık­lanmasında fayda vardır.

s. 91, p. 5: Bozulmuş bir gıda maddesinin mal sayı­lıp sayılamıyacağı hususu ihtilaflıdır. Böyle bir malın yenilmesi caiz olmaması­na rağmen hayvan yiyeceği veya gübre olarak kullanılması mümkünse bu maddeye “mal” diyemezmiyiz? Fıkıhtaki “mal” tabirinin geniş manasıyla ele alın­masında fayda vardır.

s. 92, p. 2: İslâm'ın mülkiyete getirdiği tahdidler ifa­desi kapalıdır. Bu tahdidin hukuki veya ekonomik olup olmadığı açıklanmalıdır.

s. 92, p. 4: Emek ve sermaye ayrı statülere sahip ol­dukları zaman birbirinin karşısında mı olurlar. Bunları yek diğerinin fonksiyonu olarak düşünemez miyiz? Meselâ mudarabe şirketinde malî zararı sadece ser­maye yüklendiğine göre, sermayeye emek­ten bağımsız bir statü tanımış olmuyor muyuz?

s. 94, p. 3: “Sermayeyi atıl tutmak yasaklanmıştır” ifadesi, cezaî bir müeyyideyi gerektirece­ğinden biraz yumuşatılmasında fayda var­dır.

s. 95, p. 1: “Parasının” ifadesi herhalde “paranın” olacak. [71]

 

d- Tahsin Smav'ın Görüşü:

 

Dr. Ahmet Tabakoğlu,

1- Toplu iş ilişkilerinde İslâmî anlamda Sendika­laşma, Grev ve Lokavt yoluna başvurmaya engel bir hükmün bulunmadığını, hatta bazı dönemlerde greve benzer hareketlerin görüldüğünü tebliğinde belirtti. Di­ğer tebliğcilerin takdimlerinde ve verdikleri cevaplar sırasında ise fıkıhtaki “Zarar vermek de, zararla muka­bele de yoktur.” kuralından gidilerek, grev ve lokav­tın mümkün olamayacağı öne sürüldü. Ancak bu hük­mün grev ve lokavta tatbikinde yeterli analizin yapıl­madığı, yalnızca genel değerlendirmeden bu kanaata ulaşıldığı izlenimini edindim. Çünkü dengeli yaşama düzeyini sağlama açısından gerekli bir ücret düzeyi talebinin işverenlerce karşılanmaması, hatta mahkeme / idare kararlarına rağmen bu uygulamanın sürmesi İmkânı vardır. Yürütme ve yargının etkinliğinin yetersiz kalması (teşebbüs hürriyeti şartları altında) söz-konusu olabilecektir. Geçim şartlarına ve hatta emsal ücretlere bile itiraz edebilecek işverenler fiilî hayat­ta görülebilecektir. Bütün yolların tükendiği bir nokta­da işçilerin, bir Ölçüde de denge açısından işverenlerin belirli yasal âletleri kullanmaları fıkıh yöntemleri île bulunabilecektir. Haklı bir ücret artışı talebini kar­şılamayan işverenin tutumu da işçilere ve hatta ailele­rine, giderek topluma zarar vermek değil midir? Üc­rette anlaşmayan işçilerin işi bırakmalarına engel olunabilir mi? Bunun, tam istihdam veya benzeri şartlar­da, grev benzeri bir hal oluşturmayacağı söylenebilir mi? İşsizlik sigortası ile yükümlü olan devletin, işve­renlerin işsizlerin artmasına neden olabilecek davra­nışlarına ses çıkarmayacağı soylenemezse de, firmala­rın ekonomik kararlarına, belirli bazı haller dışmda müdahale edemeyeceğini de düşünürsek, tarafların kar­şılıklı dengeye gelmede bazı âletleri kullanmalarına im­kân tanıması ve gözetiminde buna fırsat vermesi kaçı­nılmaz olmayacak mıdır (grev ve lokavt gibi)? Zaten sendikalaşmaya evet denilirse, bu âletleri vermek ge­rekmeyecek mi?

2- Günlük ve haftalık çalışma süreleri nasıl tes­pit edilebilir? Sözleşmelerle bu sürelerin tespitine aşı­rı serbestlik tanınmış mıdır? İşçinin sağlık, ailevî vs. mazeretleri konusunda genel hükümler fıkıh yoluyla is­tihsal edilemez mi? Kur'an'da gecenin dinlenme vakti olduğunu belirten genel bir kural mevcut iken sanayi­leşmenin getirmiş olduğu postalar   halinde çalışmanın yapılması mümkün müdür.? Savaş ve tarımsal üretim alanında İslâm Tarihinde bu yaklaşıma yön verecek bir vak'a var mıdır? Yoksa hüküm istihsali yolu açık mıdır?

3- Kadınların çalışmaları konusunda özel hüküm­ler mevcut mudur?

4- Buluğ öncesi ve buluğ sonrası gençlerin çalış­ması hakkında keza özel hükümler mevcut mudur?

5- Uzman işçilerce sürekli takibi gereken işler vardır.  (Yani ara vermek imkânsız) Bu işlerde çalı­şanların çalışma süreleri ve dinlenme/namaz hakları hakkında özel düzenleme yapılabilir mi? Bunların işve­renlere icbarla uygulanması mümkün mü? Eğer namaz geçme durumu olursa cemmi salat mümkün mü? [72]

 

e- Yunus Vehbi Yavuz'un Görüşü:

 

Giriş kısmında, Batı kaynaklı kavramların zihni­mizde kurduğu hakimiyete işaret ederek bundan kendi­mizi uzaklaştırmamız gerektiğine çok yerinde bir ifa-İslâm İktisadı gibi ayırımı ilk defa dile getiriyor. Sade­de ile değiniyor ve; geçiş dönemi İslâm İktisadı, İdeal bu konuda, yani iktisadî konuda değil, ilmî çalışma­ların tümünde hep bu geçiş dönemi anlayışından hare­ketle ideal olanı istikbale bırakmalıyız. Esasen teşkil edilen bu gibi toplantılar, bir geçiş döneminin başlan­gıç müjdesidir.

Saym Abdülvahhap Öztürk ve Hamdi Döndüren kardeşimizin de temas ettikleri gibi, çalışmanın ibadet değerini s. 82'de hadislere dayalı olarak ortaya koy­maktadır. Bu arada müşterek ve özel işçilerin durum­larına da değinmektedir.

S. 87'de grev ve lokavtın, İslâm'ın ruhuna aykırı ol­duğu, esasen bu gibi eylemlere kapitalizmin yapısında ancak rastlanabileceği, İslâm'ın iktisat sisteminde rastlanamayacağı ifade ediliyor. Allah razı olsun, kelime­ler bile bize yabancı. Grev, batının kullandığı terimdir. îslamda olmayan bir şeyi İslâm'da var kabul etmek, yahut İslâm'a mal etmek, yahut İslâm'da buna göre bir emsal hüküm bulmak isabetli değildir. İslâm biza­tihi bir sistemdir, iş hayatındaki tüm çözümleri, o gibi eylemlere ihtiyaç hissettirmeyecek ölçüde getirmiştir. Ancak, burada İslâm'ı yaşamayan işçi ve işverenleri İslâm iktisadî düzeninden ayrı mütalâa ederek hükme varmak gerekir. Batıyı ve doğuyu esas alan hiçbir ilmî çalışma İslâm'a mal edilmemelidir. Netice olarak şunu ifade etmek gerekir: İslâm'da işçi ücreti yapılan akit­lere göre, âdil ölçüler içinde tâyin edilmelidir. Akit ya­pıldıktan sonra ise iki tarafa da yükletilen sorumluluk­lar ortaya çıkacağından, bunlar öncelikle yerine geti­rilmelidir. Fakat, işçi-işveren karşılıklı anlaşmak sure­tiyle akitlerini fesh etmelerine engel bîr husus bulunmamalıdır. Çünkü yapılan akitler rıza ile olmaktadır.

Rızaya dayanmayan akitler zaten geçerli değildir. İşve­ren akdin gereği dışında dilediği takdirde işyerini katabilmeli, işçi de akdin sona ermesi ile dilediği za­manda işinden vaz geçebilmelidir. Ancak, bu işten vaz­geçme hakkı, ücretlerin yükseltilmesinde ve kendisine bazı haklar verilmesinde bir vasıta olarak kullanılma­malıdır, işçi, üretimin en önemli unsurlarından biri ol­duğuna göre, kendisini ağır satmalı, fakat, asla istis­mara meydan vermemelidir.

Yine ayni sayfada, ücret konusu incelenirken, ücret emeğin kirası olarak gösterilmiştir. Emeğin mi, yoksa kendini bu işte haps etmenin kirası mı? Ücreti, emeğin kirası olarak düşünmek, kapitalist düşüncenin temelin­de yatan bir espri değil midir? İslâm'da çalışmak Al­lah rızası ve toplum yararı içindir. Kişinin kendisini belli bir işe haps etmesine karşılık, ona geçinecek ka­dar bir ücret verilir. Hz. Peygamber ve ashabında bu­nun bariz örneklerini görmekteyiz. Aksi takdirde insana maddeci bir göz ile bakmamız gerekecektir. Bir işte in­sanı kiralamakla, bir makinayı, yahut bir hayvanı ki­ralamak arasındaki farkı nasıl ortaya çıkaracağız? Üc­ret akdine[73]. âyet-i kerimesinde Hz. Musa'nın Şuayb aleyhisselâm'a sekiz yıl çalışmak şar­tıyla damat olması, delil gösterilmesi yerine; [74] âyetinin hükmüne itibar edilmelidir. Çalışmada, emeğin karşılığı yerine hasbîlik hakim olursa bu du­rum İslâm'ın ruhuna daha uygun olacaktır.

Tebliğ, sermaye birikimi bahsi ile son bulmakta; İslâm'ın gelir dağılımını alt guruplara yaygınlaştırma­yı hedef aldığını ve sermayenin belli ellerde toplanma­sına karşı olduğunu ifade ederek son bulmaktadır.

îslâmî ilimlerin araştırılmasında gayret gösteren tüm ilim ehline, özellikle Ahmet Tabakoğlu kardeşimi­ze Allah'tan kuvvet ve başarı ihsan etmesini niyaz ede­rim. [75]

 

TEBLİĞ SAHİBİNİN GÖRÜŞLERE CEVABI:

 

Öncelikle tenkitlerini esirgemeyerek tebliğlere de­ğerli katkılarda bulunan ilim adamlarına teşekkür ede­rim.

A) Muhterem Dr. Osman Eskicioğlu'nun tenkitleri­ne cevaplar.

1 -Toprağın ayrı bir bölümde ele alınması gereği üretilmemiş bir üretim faktörü olması vakıasından kaynaklanmaktadır, Üretilmiş üretim faktörü anlamında Sermaye ile olan benzerliklerine Sermaye ve Üretim bölümünde kısmen değinilmiştir.

2- İslâm toplumunda içtimaî sınıfların batı anla­mında ortaya çıkmaması konusuna sebep ve sonuçlar açısından ilerdeki sahifelerde yeteri kadar değindiğimi zannediyorum.

3- İslâmın özel mülkiyet açısından emeğe öncelik tanıması “Hiç kimse kendi elinin emeğinin mahsulundan daha hayırlı bir şey yememiştir” hadisinden çıka­rılmıştır. Bunun mülkiyet hukuku açısından farklılık oluşturacağını söylemek istemedim.

4- Sosyal ücret tabirinden beslenme ile birlikte giyinme, barınma eğitim, eğlence, dinlenme ihtiyaçla­rını da gidermeyi amaçlayan ücreti kastediyorum.

5- Muhterem münekkidin yorumuna katılıyorum.

6- Bu tahditler hem iktisadî hem de hukukîdir. Servet temerküzünün ve iddiharın    hoş görülmemesi, ihtikar, kumar ve ribanın yasaklanması iktisadî, hile ve rüşvetin yasaklanması hukukî olanlara örnek teşkil edebilir. Maamafih araya kesin bir çizgi de çekilece­ğini sanmıyorum.

7- Ben “Sermayeye emekten bağımsız bir statü tanımak” ifadesini kullanmıştım. Bu günümüz Batı eko­nomik ve sosyal sisteminde bir realitedir. Îşçi ile işve­ren, emek ile sermaye arasında kesin bir çizgi vardır. Bunların hukukî statüleri, İslâm'da, farklı olabilir fa­kat bu statü birbirlerinden bağımsızlığı gerektirmez. Bu vakıayı teferruatta değil sistemin ana hatlarından çıka­rıyoruz.[76]

 

B) Muhterem İbrahim Ural'ın Tenkitlerine Tevap­lar:

 

1- Emekle teşebbüsün Schumpeter sonrası kapi­talist iktisat teorisinde ayrı ayrı değerlendirildikleri bir gerçektir. Fakat ben fıkhı ve içtimaî açıdan benzer­liklerin farklılıklardan daha fazla olduğu kanaatinde­yim. Nitekim Muhterem münekkid de 3. yorumunda bu düşünceye yaklaşıyor.

2- Mal-ı mütekavvim tabirinin ikinci anlamına da “mülkiyet altına alınabilen” ifadesiyle değindiğimi hatırlıyorum.

3- Muhterem münekkidle aynı fikri paylaşmak­tan memnuniyet duymaktayım.[77]

 

C) Muhterem Yunus Vehbi Yavuz'un Tenkitlerine Tevaplar:

 

Muhterem münekkide teşekkür ederim. Yalnız “îcare” lafzının kelime anlamından ilham alarak ücreti emeğin kirası olarak yorumladım. İnsanın kirası olarak düşünmedim. Zaten emek münekkidin ifade etmek iste­diği manayı muhtevi olup burada sadece üretim faali­yetiyle ilgilidir.[78]

 

D) Muhterem Tahsin Sınav'ın Tenkitlerine Tevap­lar:

 

Kapitalizmin belirlediği çalışma hayatına îslâmî çözümler getirme gibi bir niyet taşımadığımız için 1. ve 5. sorulara cevap veremiyorum. Muhterem münek­kidin 2. 3. ve 4. soruları ise İş hukukunu ilgilendirdi­ğinden tebliğimizin konusu dışındadır. Bu yüzden bun­ları konunun uzmanlarına yöneltmek gerekir kanaatin­deyim.[79]



[1] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 79-80.

[2] Ali Âbdurrasul, el -Mebadiu'l -iktisadiyye fi'1-İslam, Kahire 1968, s. 7.

[3] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 80.

[4]“ Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler di­ye yarattım» : Zariyat: 51/56.   .

[5] Meselâ bk. Bakara: 2/25.

[6] Nur: 24/55.

[7] Bakara: 2/22.

[8] İbn Mâce, Mukaddime, 34.

[9] Darimî, Mukaddime, 29.

[10] Zümer: 53/39-40.

[11] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 80-81.

[12] Nahl: 16/71.

[13] Zuhruf:  43/32.

[14] En'am:  6/166.

Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 81.

[15] Nisa: 4/2, 6, 10.

[16] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 81-82.

[17] Buhari, Büyü,  15.

[18] Buhari, Nafakat,  1.

[19] M. Ebu Zehra, İslâm'da Sosyal Dayanışma, (Çev, E. R. Fığlalı O. Eskicioğlu), İst. 1969, s. 98.

Emek ve Sermaye Kavramları 83

[20] Buharı, Büyü, 15.

[21] Meselâ İbrahim el-Halebî, Mültekâ'l-Ebhur, İst. 1309, s. 168.

[22] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 82-83.

[23] Adam Smith, The Wealth of Nations, I, 41-48 (New York, 1970).

[24] Mark Blaugh, Economic theory in retrospect, Cambridge, 1978, 238.                                       

[25] İbn Haldun,  Mukaddime,  II,   323   (Türkçe terceme İst, 1968).

[26] Age, s.  320.

[27] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 83-84.

[28] Muhammed el-Mübarek,  en-Nizamu'1-iktisadî fı'l-îslam, s. 48-49 (Türkçe terceme, İst. 1978).

[29] Abdurrasul, s. 8-9.

Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 85.

[30] Mecelle/450.

[31] Hayreddin Karaman,  İslâm'da işçi-işveren sebetleri, İst. 1981, s. 40.

[32] Mecelle: 58/571.

[33] Mecelle: 58/610.

[34] H. Laski, Communist manifesto: socialist landmark,. London, 1971, s.  120.

[35] L. Massignon, «Guild-Islamic», Encyclopaedia of the-social sciences, VII-VIII, 214-216; “Sınıf”, İslam an­siklopedisi, X, 555.

[36] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 85-87.

[37] Mecelle: 58/425.

[38] Maide: 5/1

[39] İbn Mace, Ahkâm, 17; Malik, Akdiye, 31; îbn Hanbel, V, 327; Mecelle: 58/7, 20, 26. 27.

[40] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 87-88.

[41] Mecelle: 58/450.

[42] İbn Mâce, Ruhun, 4.

[43] Buharı, Büyü', 106; İcare, 10.

[44] Ahkaf: 46/19.

[45] Buharı, İman, 22.

[46] Karaman,  s. 51.

[47] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 88-89.

[48] H. Sahillioğlıı, «Onbeşinci yüzyılın sonu ile onaltıncı yüzyılın başlarında  Bursa'da  kölelerin  sosyal  ve ekonomik   hayattaki  yeri»   ODTÜ  Gelişme   Dergisi,. Özel Sayı, 1979-1980, s. 76-80.

[49] Aynı makale, s. 122-123.

Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 89-90.

[50] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 90-91.

[51] Bakara, 2/279.

Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 91-92.

[52] Haşr: 59/7.; Tevbe: 9/34.

[53] Malik, Zekat, 12.

[54] Sezaî Karakoç, İslam toplumunun ekonomik strük-türü, ist. 1967, 45.

[55] Ebu Davud, Büyü1 3397, 3389.

[56] Ebu Davud, Büyü1, 3395.

[57] Buharî, İcare, 22; Hars, 18: Müslim, Büyü, 86, 87;

Ebu Davud, Büyü, 3400.

[58] Ebu Davud, Büyü, 3401.

[59] Ebu Davud, Büyü, 3402.

[60] Karaman, s. 47: Mecelle: 58/1426-1438.

[61] M. Abdul Mennân, İslamic Economics, Theory and practice, Lahore, 1980 (3th. ed" s. 175-170

Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 92-94.

[62] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 94.

[63] 9/34. "Rtnot 40.

[64] 59/7. Bk. not. 40.

[65] Araf: 7/31.

[66] Enfal: 8/60.

[67] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 94-95.

[68] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 96.

[69] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 96-97.

[70] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 97-101.

[71] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 101-102.

[72] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 102-104.

[73] el-Kasas: 28/27

[74] el-Hûd: 11/51

[75] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 104-105.

[76] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 106.

[77] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 107.

[78] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 107.

[79] Dr. Ahmed Tabakoğlu, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 107.