Fikih - 3. Sayfa - Islamda Isci Isveren Munasebetleri
3- MUKAYESELİ HUKUKTA ÜCRET POLİTİKASI -ŞÜMULÜ VE AÇIKLAMASI-
GİRİŞ
Ücret
Neler Ücret Olabilir?
Nelerin Ücret Olabileceği Konusunda Hukukî Görüşler
Ücreti Tesbıtte Kriterler
Verilerin Değerlendirilmesi Ve Tekliflerimiz
Özet:
MÜZAKERECİLERİN GÖRÜŞLERİ
a- Hayrettin Karaman'in Görüşü:
b- İbrahim Kâfi Dönmez'in Görüşü:
e- İbrahim Ural'ın Görüşü:
d- İlhan Oksay'm Görüşü:
e- Osman Eskicioğlu'nun Görüşü:
f- Yunus Vehbi Yavuz'un Görüşü:
Tebliğ Sahibinin Görüşlere Cevabı
I. İbrahim Ural'ın tenkilleri;
II. Yrd. Doç. Dr. Osman Eskîcioğlu tenkidlerine gelince;
III. Sayen Y. Vehbi Yavuz'un Tenkid Ve Temennisine Ek Açıklama;
IV. Sayın Doç. Dr. İ. Oskay'ın Tenkidlerine Gelince;
V. Sayın Dr. Hayreddin Karaman'm Tenkidlerine Gelince;
VI. Sayın Yrd. Doç. Dr. î. Kâfî Dönmez'in Görüşleri Halikında;
3- MUKAYESELİ HUKUKTA ÜCRET POLİTİKASI -ŞÜMULÜ VE
AÇIKLAMASI-
GİRİŞ
Yeraltı ve yerüstü pek çok zenginliklere sahip ve sahne olan ülkemiz emek arzı, insangücü bakımından da yine büyük bir potansiyele sahiptir. Yaş ortalaması itibariyle durum genç kuşak lehinedir. Fakat tabiî zenginliklerimiz maalesef tam değerlendirilemediği gibi emeğimiz, insangücümüz de tam değerlendirilememektedir. Az bir çalışma ortamı bulabilen işçimiz, her türlü meşekkate, çileye katlanarak ekmeğini taştan çıkarmaktadır. Böyle bulunmaz bir güç kaynağından ülkemiz kadar başka ülkeler de faydalanmaktadır.
Çalışma ruhunu maneviyâtından, dininden alan müslüman işçi,
“Hakikatte insan için kendi çalıştığından başkası yoktur. Hakikaten çalıştığı ileride kıyamet gününde mizanında görülecek., Sonra buna en kâmil mükafaat verilecektir.”[1] âyetine,
“İki günü birbirine müsavi olan aldanmıştır” [2]
“Sizden birinizin oturup dilenmektense sırtına ip alıp odunculuk yapması ve bu yolla para kazanması daha hayırlıdır.” [3] ve benzeri hadisler hükmüne inanır, evlâd ü ıyâlinin nafakası uğruna her şarta gurbetlere kıtalaraşırı diyarlara razı olur ama yine de dilenmeye asla razı olmaz. Müslüman her kişi kazançlarında hep helâl ve haramı gözetmek zorundadır. Alınterinin kudsiyyeti, emeğin helâl yöne şevki işi, ilâhî sistemlerde olduğu kadar günümüz iş mevzuatında da kanunen koruma altına alınmıştır.
Kuran-ı Kerim'de ve hadislerde Hz. Âdem'den son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (s.a) ya kadar hemen her peygamberin bir sanatının olduğu, kazançlarını o yollardan temin eyledikleri, emeklerinin mahsûlünü yedikleri anlatılır. Nitekim bir hadiste;
Nebi (s.a) bir kerre:
“Allah hiçbir peygamber göndermemiştir, muhakkak o peygamber koyun gütmüştür, “ buyurdu. Bunun üzerine Ashabı Kiram;
Ya Rasulallah, Sen de mi? diye sordu da Rasulullah;
“Evet ben de Ehl-i Mekke'nin, Kararît mevkiinde koyununu güderdim:” buyurmuştur. [4]
Hz. Musa (s.a) kıssasıyla ilgili ve ücret kelimesinin birkaç kez kullanıldığı âyette Cenâb-ı Hak; “Vaktaki Medyen suyuna vardı. Üst tarafında ve kenarında bir sürü insan buldu ki, hayvanlarını suluyorlardı. Onların gerisinde ve alt yanında da sürülerini alıkoyan iki kadın gördü. Dedi. “Bu haliniz ne?” Dediler “Çobanlar sıvarıp dönünceye kadar biz sıvarmayız. Babamız ise büyük bir ihtiyardır.”
“Bunun üzerine Musa onlarınkini sivarıverdi. Sonra gölgeye dönüp dedi ki, “Rabbim hakikat ben, bana indirdiğin hayırdan dolayı, muhtacım.” Derken o iki kadmdan biri utana utana yürüyerek ona geldi.
“Babam, dedi, bizim sürümüzü sıvardığmın ücretini sana ödemek için seni çağırıyor.” Bunun üzerine Musa ona gidip kendisine kıssayı anlatınca o:
“Korkma, dedi, o zâlimler güruhundan kurtuldun.” O ikiden biri “Babacığım, dedi, onu ücretle çoban tut.
Çünkü ücretle kullandıklarının en hayırlısı şüphesiz ki o kuvvetli, emin adamdır.” O zat Musa'ya dedi ki,
“Bu iki kızımdan birini sen, bana sekiz yıl ecîrlik etmek üzere sana nikahlamak istiyorum. Eğer hizmetini on yıla tamamlarsan o da kendinden. Bununla beraber arzu etmem ki sana zorluk çektireyim. Înşâ-Allah beni salihlerden bulacaksın.” Mûsâ dedi,
“O, seninle benim aramdadır. Bu iki müddetten hangisini ödersem demek ki, bana karşı bir husûmet yok. Allah da şu dediğimiz üzerinde bir vekil.”[5] buyurmuştur.
İşte bu duruma göre icar akdi, bir ücret (bedel) karşılığında bir işin yapılması için akdedilen sözleşmedir. Mecellenin ifadesiyle “Menfaati malûmeyi ecr-i malûme mukabilinde bey etmektir.” Şu iki tarif ve benzerlerinde görüleceği üzere kira konusu bir gayrimenkul, bir menkûl veya bir emek de olsa bunların karşılığında bir bedel (ücret) kararlaştırılmaktadır. Bu araştırmada ücret mefhumu üzerinde durulacak tarifi, ne ifade ettiği, neler ücret olabileceği İslâm Hukukuna ve günümüz iş mevzuatına göre açıklanacaktır.[6]
Ücret
İş sözleşmelerinde ücret, işçi açısından en önemli bir unsur olduğundan İslâm hukukçuları bunun üzerinde çok durmuş, etraflı bilgiler vermişlerdir. Akdin taraflarının karşılaşabilecekleri zarar ve aldanmaları önlemek için ücreti ilgilendiren noktalar üzerinde fazlaca durmuşlardır. İş akdi “icâre akdi” (kira sözleşmeleri bölümünde ele alındığından menfaatin karşılığı olan ücret ile emeğin karşılığı olan ücret arasında büyük bir benzerlik bulunmuş ve her ikisine takdir edilen ücret ortaklaşa hükümler altında incelenmiştir. Ecr kökünden gelen ücret, ecr ile eş mânâdadır. Lügatte “bir işin karşılığı olan bedel (ivaz)” demektir. Hukuk dilinde ve bu araştırmada ücret; işverenin, gördüğü bir menfaat karşılığı işçisine ödediği ivazdır. Bu durumda bir iş sözleşmesinde ücret, işçinin yaptığı işine karşılık işvereninden veya mümessilinden aldığı bir karşılıktır.[7]
1475 Sayılı İş Kanununda ise, ücret şöyle tarif edilir :
“Genel anlamda ücret, bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve nakden ödenen meblağı kapsar.”
“İşçi ücreti, en geç haftada bir, yurtta geçmesi zorunlu para ile ödenir.” (İş K. md. 26/1 ve 3). şeklinde tarif edilmiştir.
Yeni Anayasa md. 55 de ise;
“Ücret emeğin karşılığıdır.”
“Devlet çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır.”
“Asgarî ücretin tesbitinde ülkenin ekonomik ve sosyal durumu gözönünde bulundurulur.” hükümleri getirilmiştir.
Şu haliyle bile ücret ve ücret politikası çalışma aleminde en önemli bir yere sahip olmaktadır. Siyasî iktidarları, işçi ve işveren kesimlerini en çok meşgul eyleyen bir anayasa hükmü olmaktadır.
Görüldüğü gibi hem dini hukukta hem de laik hukuk sistemlerinde, yapılan bir işe karşılık ödenen şeye ücret denilmektedir. Kuran-ı Kerim'de “ecr” kelimesinin değişik şekilleri sıkça kullanılmaktadır. Dünyada yapılan, elde edilen bir hayırlı iş ve yararın karşılığı olan, dünyada ve özellikle âhiretteki karşılığı işbu ecr kelimesi veya değişik sikalarıyla ifade edilmektedir. Dünyada verilmesi gereken ücretle ilgili olarak şu birkaç âyet kaydedilebilir.
“....Namuslu kadınlar olmak üzere “onları sahiplerinin izniyle kendinize nikahlayın. Ücretlerini, mehirlerini de güzellikle onlara verin...”[8]
“Boşanan o kadınları.... eğer onlar yüklü iseler yüklerini koyuncaya kadar nafakalarını verin. Eğer kendilerinden olan evlatlarınızı sizin faidenize emzirirlerse onlara ücretlerini verin. Aranızda bu hususta güzelce müşavere edin...”.[9]
“Yoksa, sen onlardan bir harç, ücret mi istiyorsun? İşte Rabbının harcı! O daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” [10] buyurulmaktadır. Belirtildiği gibi Kuran-ı Kerim'de yüz on kadar yerde geçen ecr kelimesine hadislerde de yine değişik sikalar halinde rastlanılır. Burada birkaç hadis meali kaydedilmekle yetini ecektir.
“Hz. Aişe (r.a) nin hicret hadisinde şöyle dediği rivayet olunur: Nebi (s.a) ve Ebu Bekr (r.a) Benî Deyi kabilesinden çevreyi bilmekte oldukça mahir, yol gösterici bir kişiyi kiralamışlardı ki, o şahıs Kureyş kâfirlerinin dini üzereydi.”[11]
“Ebu Hureyre (r.a) nin Nebi (s.a) den yaptığı rivayete göre, O şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ şöyle buyurdu. Ben kıyamet gününde üç kişinin hasmıyım: 1. Bir adam ki, bana söz verir, sonra da bu sözünden döner, 2. Bir adam ki, hür bir kimseyi, satar, parasını yer, 3. Bir adam ki, bir işçiyi ücretle tutar, ona işini yaptırır fakat ücretini vermez.”[12] ve nihayet;
“Yine Nebî (s.a) nin şöyle buyurduğu rivayet olunur:
“İşçiye (ecîre) ücretini alnının teri kurumadan veriniz.”[13] buyurmuşlardır.
İşte bu ve benzeri birçok âyetler ve hadisler hem icar, hizmet, akdinin geçerliliğini isbatlamakta hem de verilecek ücret konusunda insanları dikkatli olmaya, haklarının karşılıklı korunmasına, saygılı olmaya çağırmaktadır, ivazlı akidlerden ahş-veriş (bey) akdinden sonra en önemli bir yeri işgal eden kira (icâre) akdi Mecellenin ikinci kitabında (Kitâbü'l-İcârât) md. 404-611 de yer alır, bir giriş ve sekiz babdan ibarettir. İş akdiyle ilgili daha özel hükümler md. 562-581 arasındadır. Akdin taraflarından işverene müstecir, işçiye ecîr, işin konusuna müstecerunfîh, alınacak ıvaza ücret, bu sözleşmeye de icâre-i ademî (iş akdi) denilir.[14]
Neler Ücret Olabilir?
İş akdinin geçerliğiyle ilgili dînî metinler, âyet ve hadislerden anlaşıldığı üzere ücret, zamana, şartlara, içerisinde bulunulan durumlara göre değişik şeyler olabiliyor, Hz. Musa (s.a) ile Şuayb (s.a) arasında geçen kıssada, Hz. Musa hem işçilik edecek ve hem de işveren durumundaki Hz. Şuayb (s.a) in kızı Safurayı nikâhlryacak.[15] Tatbikatta birçok mal ve eşyanın ücret olarak işçiye verildiği görülmektedir.
Ancak günümüz hukuk sisteminde durum hiç de böyle değildir. Zira bugün ücret terimi daha dar anlamda tutulmakta, ülke içinde.geçerli olan para şeklinde anlaşılmaktadır. Daha önce kaydedilen Anayasa ve İş Kanununun ücretle ilgili maddelerinde hakim espri ücretin Türk parası üzerinden tesbit edilebileceği şeklindedir. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu md. 43 de de dereceler ve kademelerde tesbit olunacak aylıkta tediye olunacak esas ücret Türk lirası üzerindendir. Borçlar Kanunu md. 83 de de;
Konusu para olan borç, memleket parasıyla Ödenir denilmekte ve böylece işçi-işveren arasındaki sözleşmede tediye olunacak ücretin ne tür bir paradan olacağı hükme bağlanılmaktadır. İş mevzuatındaki “nakd veya “para” terimlerini, Devlet Memurları Kanunundaki ücretin para” ve “Türk Lirası” üzerinden tesbiti hususunu hep ülkede hukuken geçerli para şeklinde değerlendirmek, anlamak gerekir. Her ne kadar BK. md. 323 de;
“İş sahibi, mukavele edilen yahut âdet olan yahut kendisinin bağlı bulunduğu umumî mukavelede tesbit olunan ücreti tediye ile mükelleftir.” denilmekte ve “ücret” terimi mutlak zikredilmekte ise de bunu BK.nun diğer hükümleriyle İş K. nu hükümlerine uygun bir biçimde yorumlamak, Türk lirası olarak anlamak zorundayız. Günümüz iş mevzuatında durum böyledir. Başka türlü yorum ve anlayışa imkân gözükmemektedir.
İslâm hukukunda nelerin ücret olabileceği hususuna, fıkhî hükümlerine gelince; Mecellenin anılan ikinci kitabında ücretle ilgili olarak şu hükümler mevcuttur: Ücret, kira yani bedel-i menfaat... demektir. (Md. 404), bir diğer ifadeyle eşyanın menfaati ve insan emeğinin karşılığında verilen bir ivaz (bedel) dir. [16] Fıkıh kitaplarında yer alan ortak metinde ücretin nelerden ibaret olduğu şöylece belirtilir; Alış-veriş akdinde bedel olabilen herşey icar akdinde de semen (bedel) olarak kararlaştırılabilir. Ayrıca alış-veriş akdinde semen olamıyan bir kısım şeyler de yine icar akdinde ücret olarak kararlaştırılabilir. Meselâ yapılacak bir işe karşılık hayvanın ücret olarak verileceğinin tesbiti işi böyledir. Mecelle md. 463 de ifadesini bulan yukarıdaki ücret tarifi ve hükmünden şunlarm ücret olabileceği belirtilebilir:
I. Paralar, II. Paradan başka her türlü mislî mallar, III. Muayyen ve taraflarca bilinebilen kıyemî mallar, IV. İş akdinde, akdin konusuna muhalif olmak şartıyla sair menfaat ve gelirler. Meselâ altı ay çalışmak şartıyla bir dükkânı bir seneliğine o çalışacak işçiye kiraya vermek gibi. Fakat aynı cins iki menfaatin birbirine karşılık gösterilerek kiralanması, aynı cinsten şeylerin karşılıklı bedel gösterilerek kiralanması fasittir.[17]
İş akdinde anılan cinslerden birisiyle kararlaştırılan ücrete ecr-i müsemmâ (önceden belirlenen ücret) denilir? Mecelle. [18] 415 de sözleşme zamanında zikr ve tayin olunan ücrettir şeklinde belirtilmiştir. İşbu ücret de;
Ya ecr-i misle eşittir, ya ecr-i mislden fazladır, yahut ecri mislden eksiktir. Mecelle md. 414 de ise Ecr-i misi şöyle tarif edilmiştir; “bîgaraz ehl-i vukufun takdir ettikleri ücrettir.” Madde hükmünün açıklaması yapılırken tarafsız bilirkişilerin paradan takdir ve tayin ettikleri ücrettir denilmektedir. Şu duruma göre, ecr-i müsemmâ akde ve dînî hükümlere aykırı olmayan her türlü maldan belirlenebileceği halde ecr-i misi için böyle bir serbesti ve takdir hakkı görülmemektedir. Meselâ önceden belirlenen ücret buğday ise ama iş akdi hukuken fesadı (nisbî butlanı) halinde ecr-i misi takdiri gerekir. Bu da buğdaydan değil, altın veya gümüş paradan takdir olunur [19] denilmektedir. Şu duruma göre işçi ve işverence ücret, nevi ve miktarı ile bilinir bir durumda olunca başka bir önemli yönü kalmamaktadır. Hadiste de ücret konusunda şöyle buyurulur;
“Her kim bir işçi istihdam eder (kiralar)sa ücretini ona bildirsin” [20] buyurulmuştur.
Önemli olan husus, ücretin nevisiyle, miktarıyla bilinmesidir. Mecelle md. 465/1 de iş akdi bedeli menkul mallardan veya ölçülebilen, sayılabilen, ölçeklenebilen misli mallardan olduğunda o zaman ücretin miktarıyla birlikte ücretin vasfının da belirtilmesinin gereği;
465/2 de ise, taşınması bir kısım masrafları gerektiren bir şey ücret olarak kararlaştırıldığında sözleşmede bunun teslim yerinin belirtilmesi gereği... aksi takdirde işçinin işi yaptığı yerde ücretinin ödenmesi icab ettiği belirtilmiştir.
465/3. fıkrada da taşınma ve naklinde güçlük olmadan şeyler ücret olarak belirtildiğinde işçi bunu dilediği yerde teslim alabilir, denilmiştir.
Ücretin para olması halinde ise md. 464 de iş akdi bedeli para ise, o zaman alış-verişteki bedel gibi burada da parayı tayin ile ücret belirli hale gelir. [21]
Nelerin Ücret Olabileceği Konusunda Hukukî Görüşler
Günümüz mevzuatında ücretin her ne kadar ülkede geçerli para cinsinden olacağı belirtiliyorsa da hukukçuların, tatbikatta bu hükmü mutlak ve kesin kabul etmedikleri görülür. Müellifler Önce ücreti; I. Asıl ücret-gerçek ücret, II. Asıl ücret-asıl ücrete bağlı sair -ödemeler şeklinde ayırımlara tabi tutmaktadırlar. Asıl ücret işçinin çalışması karşılığı olarak işverenden para olarak elde ettiği meblağdır. Gerçek ücret ise; işçinin kazandığı ücreti karşılığında sağlayabildiği mal ve hizmetlerin toplamıdır. Gerçek ücret azalırsa bundan işçi ve ailesi zarar görür. Gelişmekte olan bazı ülkelerde ücretin bir kısmı para, bir kısmı ise ayn (mal) olarak ödenmektedir.[22] Asıl ücrete bağlı sözleşme veya kanundan doğan ve parayla ölçülmesi mümkün her türlü menfaatin eklenmesiyle hesaplanan ücretler toplamı geniş anlamda ücreti oluşturmaktadır. Yan Ödemelerin tamamı buraya girer.
Kıdem tazminatı ile ilgili olarak İş K, md.14/12. fıkrada “...ücrete ilâveten işçiye sağlanmış olan para ve parayla ölçülmesi mümkün akdî ve kanundan doğan menfaatler de gözönünde tutulur.” denilir. Böylece burada İş K. parayla ölçülmesi kabil sair ödemeleri de ücret olarak benimsemektedir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 13.1.1954 gün ve E 5/K 5 sayılı bir İçtihadı Birleştirme Kararında işçi ücretinin tayininde işçiye nakden ödenen paradan başka temin olunan sair menfaatların da hesaba katılması lazım geldiğini açıklamıştır. [23] Bu duruma göre, ücretin ödeme şekli; I. parayla ödeme İş K. md. 26/3 bunu emretmektedir. II. Aynî ödeme, yine İş K. md. 14/12. fıkra bunu ifade eder ve para ile ölçülmesi mümkün olan akdî ve kanundan, doğan menfaatler şeklindedir. Para ile olmayan her türlü ödemeler aynî ödeme mefhumuna girmektedir.
Hukukçular İş K. md. 26/1 ve 3 ü emredici bir hüküm olarak almamakta daha ziyade asgarî ücretle ilgili md. 14/12 ile 12 Şubat 1972 tarihli Asgarî Ücret Yönetmeliği md. İde yer alan;
“Asgarî ücret, işçilere normal bir çalışma günü karşılığı olarak ödenen ve işçinin gıda, konut, giyim, sağlık, ulağım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarım günün fiyatları üzerinden asgarî düzeyde karşılamaya yetecek ücrettir.” hükmünden faydalanmaktadırlar.[24] Mevzuatta kullanılan ücret kelimesi nakden ödemeyi ifade etmektedir. Bu ifadeden bir eşya edimi karşılığında iş yapmayı kabullenmiş kimsenin işçi sayIlamıyacağı anlamı çıkarılamaz. Kanun koyucu ücret kelimesiyle para dışı ödemeleri kanun dışında bırakmak istediği söylenemez. Şu halde ücret denilince kanunen yapılan işe kargılık verilen para biçimindeki karşılık ve ücrettir. Şayet karşılık eşya edimi olarak kararlaştırılmışsa o zaman buna eşya biçiminde karşılık adı verilebilir. İşçiye sağlanmış kazanç fırsatı da bazan bir karşılık teşkil edebilir.[25]
Sanayiin gelişiminin başlangıcında birçok ülkede, özellikle İngiltere'de Trampa usûlü (Truck system) adı verilen bir ödeme sistemi ortaya atılıp uygulanmıştır. Bu sistemde işçi ücreti parayla değil malla ödeniyordu, işveren, işçiye mal alacak fişler verirdi, bu fişlerle işçiler, belirlenen malları mecburen alırlardı. Durum İşçinin sömürülmesine yol açmıştır. İşçi belirli ve pahalı malı almaya zorlandı. Bu istismarın önüne geçmek için de şu tedbirler getirilmiştir; I. Ücretin parayla ödenmesi mecburiyeti. Bu durumda ücretin parayla ödenmesi mecburiyetine aykırı olarak yapılan sözleşmeler batıl, geçersiz sayılmıştır. II. İşçinin kantinden alışverişe zorlanmaması tedbiri.[26] Fakat her iki halde de yine işçi istismarının önüne (paranın devalüe edildiği ve enflasyonun yüksek seyrettiği zamanlarda) geçilememektedir.
Görüldüğü üzere Türk iş mevzuatında ücretten maksad; paradır. Para dışındaki ödemelere hukukçularca karşılık denilmekte ve mevzuat hükmüne bir istisna olarak göstermektedirler. Alman iş mevûâtında ise hiçbir istisna kabul edilmeyip ücretten kesinlikle para anlaşılmaktadır.
İslâm hukukunda esasen temel hukuk metinlerinde ücret mefhumunun yorumu “alış-verişte semen olabilen her şey ile alış-verişte semen olmaya uygun düşmeyen şeyler kira ve iş akdinde ücret olabilir” hükmü ve atfı ile halledilmiştir. Diğer hukuk sistemlerinde olduğu gibi para dışında istisnaların bulunması yönünde zorlamalı hiçbir hukukî tefsire gitme gereği duyulmamıştır. Ancak fakihler nelerin ücret sayılabileceğine dair örnekleri çoğaltmışlardır. Ülkede geçerli para dışında bir edim, mal üzerinden iş sözleşmesi yapılması diğer hukuk sistemlerinde geçersizken İslâm hukukunda bu tür sözleşmeler tamamen geçerlidir. İslâm hukukunda prensip olarak ücretin, bir mübadele vasıtası olması sebebiyle para üzerinden tesbiti söz konusu ise de başka mallar ve menfaatler de ücret kabul edilebilmektedir. Mecelle md. 463 bunu ifade ettiği gibi md. 464 de “Bedel-i icare nakid ise semen-i mebi gibi miktarını tayin ile malûm olur.” denilmekle de para ve para dışındakiler ücret olabilmektedir. Nitekim kira ve iş akdinde bedel, menkûl bir mal veya misli bir mal ise o zaman miktarının ve vasfının da belirtilmesi gerekmektedir. Ücretin, bir yere taşınması gerekiyor, bir kısım zahmetleri gerektiriyorsa o zaman sözleşmede neresi kararlaştırılmışsa orada ifası gerekir, teslim yeri kararlaştırılmamışsa işçinin işi yaptığı yerde, ücret olarak kararlaştırılan şey ödenir. Fakat taşınma ve saire gibi zahmetleri gerektirmiyorsa o zaman borçlu bunu dilediği yerde öder, denilmekle konuya daha da açıklık getirilmiştir. [27]
Fakihler ücretin nakid olarak tesbitinde paranın ülkede geçerli nakd cinsinden olması şarttır. Geçersiz ise o zaman işçiye ecr-i misi verilecektir derler. Binaenaleyh belirli yerlerde geçerliliği olan kıymetli evrakla tediye işi para olarak düşünülemez. Yine fakihler herhangibir aynın (malın) ücret olabileceğine ittifak etmişlerdir. Nitekim Mecelle md. 465 de bu görüşü yansıtmaktadır.[28] Bu durumda ücret olarak belirlenen malın işçi ve işverence bilinmesi gerekir. Her iki taraf veya taraflardan birisi acısından ücret hakkındaki aşırı bilgisizlik (cehalet-i fahişe) söz konusu ise sözleşme fasittir ve işçiye ecr-i misi ödenmesi gerekir. Ücret olarak belirlenen ve mal hakkındaki aşırı bilgisizlik kaldırıldığı, durum açıklığa kavuşturulduğunda akid bütünüyle geçerlidir.[29]
Menfaatin ücrete konu olmasına gelince, bu hususta da yine fakihler hemfikirdirler. İşçinin ücreti menfaat da olabilir. Ancak menfaatin değişme şartında farklı görüştedirler. Ebu Hanife'ye göre menfaatler cinste farklı iseler o zaman ücrete konu olabilir. Menfaat cinste birlik arzediyorsa o zaman ücrete konu olamaz. Binaenaleyh hizmete karşılık oturma (süknâ) hakkını ücret olarak tesbiti geçerlidir. Fakat karşılıklı aynı türden çalışma şartı bir hizmetin bir hizmete ücret şeklinde tesbiti geçerli değildir. Ama fakihlerin çoğuna göre, ücret olarak farklı cinsteki menfaatler tesbit edilebileceği gibi aynı cinsten bir menfaat da ücret şeklinde tesbit edilebilir. Ebu Hanife'ye göre, aynı cinste (menfaatta) edimin aynı anda ifası lâzımdır, değilse araya zaman girince faiz (ribâ'n-nesie) girer, söz konusu olur. Arada ufak da olsa bir cins farkı varsa bu tehlike de ortadan kalkar. Diğer bütün fakihler bu konuda bir tereddüt duymazlar.[30]Sonuç itibariyle her iki fikir arasında Önemli bir fark yoktur.
îşçinin gördüğü işten bir pay, mal alması şeklinde ücretin kararlaştırılmasında işten sağlanan menfaat ücret olarak belirtilmiş oluyor. İşte bu durum da fakihler arasında tartışmalıdır. İslâm hukukunda prensip itibariyle ücretin ve görülecek işin Önceden bilinir olması akdin geçerliliği için yeterlidir. Üretilen maldan pay alma konusunda Ebu Saidini'l-Hudrî (r.a) den rivayet olunan; “Nebi (s.a) nin öğütülen undan bir kısmı karşılığı (karşılık gösterilerek) buğday öğütmekten, çiftleşmek üzere boğa (hayvan) kiralanmasından müslümanları nehyetmiştir.”[31] hadisi delil gösterilerek bu nevi ücret sözleşmelerine karşı çıkılmaktadır. Hadisin birinci şıkkında yapılacak iş belirli, ücreti ise belirsizdir. Zira öğütme sonucu ne kadar un çıkacağı önceden bilinememektedir. İkinci şıkkında ise, verilecek ücret belirli ama görülecek iş ve sonucu belirsizdir. Her iki durumdaki belirsizlik birer cehâlet-i fahişe kabul edilip o tür işlerin yasaklanmasına sebeb olmuştur. Ama görülecek iş ve verilecek ücret açıkça belirli veya az bir bilinmezlik ifade ediyorsa bu durum akdin sıhhatine müessir değildir. Getirilen ecr-i misl müessesesi ile akiddeki nisbi butlan (fesad) durumları kapatılmaktadır.
Bu duruma göre üretimden bir payı ücret olarak tesbit işine kargı çıkan Hanefî ve Şafiî hukukçuları ile bir kısım mâlikîler ücretin ve yapılacak işin bilinmemiş olmasına bağlamaktadırlar. Zira ne kadar miktar mal çıkacak, ne vasıfta olacak, işin durumu, işçinin hüneri, vasfı nasıldır? İşte bütün bunlar bilinmemektedir. İşbu bilinememezlikler akdin geçerliliğine tesir eder ve bu konuda bazı deliller ileri sürerler. [32] Karşı görüşte olanlar, yani belirtilen türde tesbit edilen ücret sözleşmelerini geçerli sayanlar da Hanbelîlerin büyük çoğunluğu, Belhli bazı Hanefî fakihleri ile bazı Malîkîlerdir. Onlara göre, çıkacak malın miktar ve vasfında değişiklik bulunmadığı müddetçe, üretimden bir payın ücret şeklinde kararlaştırılmasında bir sakınca yoktur. Eğer miktar ve vasıfta ihtilaf, değişiklik v.s. var ise aldanma (garer) söz konusudur ve o zaman akid geçerli değildir. Bunlar da yine bir kısım deliller ileri sürmektedirler.[33] Her iki grup hukukçular aslında akdi geçersiz kılan hususta, sebebte aynı yoldan hareket ediyorlar. Birinci grup (cehalet-i fahişe (aşırı bilgisizlik), ikinci grup ise, aldatma hali. Bu durumda günümüz iş hayatında günlük, haftalık veya aylık yapılacak iş, üretilen mal ve bunların vasıf ve miktarları belirli olduğunda tesbit edilebildiğinde o zaman üretilecek maldan belirli bir miktarı ücret şeklinde belirlemekte bir sakınca yoktur. Taraflar bu konuda anlaşıyorlar ki. o zaman ihtilaflı hiçbir taraf kalmaz. Böyle bir durum prodüktiviteye, kaliteye de etki eder. Muhtemel durumlara, sabit olmayan ücrete iş sözleşmesini bağlamak her iki taraf için de beklenilmedik sonuçlar doğurur ve böyle bir akdin geçerliliğini hiçbir hukukçu savunamaz.[34]
Ücreti Tesbıtte Kriterler
Ücret, bedenî veya zihnî emeğe, istihsal (üretim) ameliyesindeki faaliyete karşılık ödenen bedel, bir başka ifadeyle teşebbüsün kâr ve zararına bağlı olmayan ve müteşebbis tarafından emek sahibine istihsal olunan malın satışı beklenmeden ödenen müemmen, güvenilir (ve güvencesi olan) bir gelirdir, şeklinde tarif edilir. [35] Tarifi bu şekilde kolayca yapılan ücret, nakd üzerinden kararlaştırıldıktan bir müddet sonra, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde enflasyon tarafından kemirilmekte, eşya fiyatlarındaki artışlar, buna karşılık para değerindeki düşüşler günümüzde işçi aleyhine bir sonuç doğurmaktadır. İşte bu ve benzeri nedenlerledir ki, Toplu iş sözleşmelerinde ve asgarî ücretin tesbiti faaliyetlerinde bazı önemli ön şartlar, kriterler öne sürülmüştür. Bu tür tedbirleri almaya aslında iş mevzuatında ücretin yalnızca nakid üzerinden tesbit edileceği âmir hükmü sebeb olmaktadır. Esnek bir ücret politikasına müsaade edilmemekten kaynaklanmaktadır. Konu yalnız beşerî hukuk sistemlerinde değil, İslâm hukukunda da ele alınmış, para değerindeki düşüşler ücretler hakkında bazı yeni tedbirlerin alınmasını gerekli kılmıştır. Burada önce beşerî sistemlerde yeni kriterler üzerinde durulacak sonra da İslâm fıkhındaki duruma ve yorumlara yer verilecektir.
Yeni Teoriler ve Teklifler: Ücret politikası konusunda mevcut teoriler kısaca şöyle belirtilebilir:
I. En az geçim teorisi; Adam Smith ve Ricardo tarafından savunulmuştur. Onlara göre ücret seviyesini tayin eden faktör işçinin bedeni ihtiyacıdır. İşçinin kendisi ve ailesine yetecek kadar ücret tayin ve tesbit olunur.
II. Ücret fonu teorisi: Stuart Mili tarafından ileri sürülen bu nazariyenin esasını belirli bir zamanda ücretleri ödemek için ayrılmış olan ve bir önceki dönemde üretilen malların satışından meydana gelen bir fonun varlığı teşkil eder. Ücretin seviyesi arz ve talep yani belirli bir zamanda mevcut sermaye ile işgücü hacmi (işçi sayısı) arasındaki orana göre tayin.edilir
Şöyle bir formül uygulanır: Ücret =Ücret/ İşçi miktarı
Bu teori çeşitli yönlerden tenkid edilmiştir. Verimlilik teorisi:
Yirminci yüz yılda ortaya çıkan bu teori esas itibariyle arz ve talep arasındaki serbest rekabete dayanır. Bugün üzerinde durulan, işçinin prodüktivitesidir. Yani üretkenliğidir. Gerçekte işçinin verimliliği arttıkça paylaşılacak mal miktarı çoğalacak, ve işçilerin de bu artıştan dolayı alacakları pay oranı daha yüksek olacaktır. İş arayan işçilerin çokluğu ücretleri düşürür. Zira sistem arz ve talepte tam bir serbestiye dayanmaktadır. IV. Pazarlık teorisi: Sistemde ücretin en yüksek ve en düşük sınırları (pay limits) vardır. İşçi ve işveren kesimi aralarında müzakerelerde bulunarak iki sınır arasında yer alacak bir ücrette mutabakata varırlar. Fakat ücret seviyesinin tayini tarafların görüşme ve pazarlık gücüne bağlıdır.
V. Satın alma gücü teorisi: Bu teoriye göre işletmenin verimliliği üretim mallarının makul bir kâr sağlıyacak şekilde satılabilmesine bağlıdır. Ücretlerde istikrar sağlıyabilmek için satın alma gücünün artmasını sağlayacak tedbirler almak gerekir. [36]
Eski ve yeni bunlara benzer daha başka teoriler mevcuttur. Herbirisinin işveren ve özellikle işçi kesimi açısından birçok fayda ve mahzurları vardır ve bazı yönlerden tenkide müsaittir. Anayasa md. 55 de de;
“Ücret emeğin karşılığıdır” denilirken asgarî ücretin tesbitinde ülkenin ekonomik ve sosyal durumu göz-önünde bulundurulmak istenilmiştir. Bu genel ve temel hukuk kuralında da yine işçilerin insanca yaşayışını temin uğruna devletin tedbirler alması emredilmiştir. Asgarî ücret bir yandan işçiye insanı, hüviyeti sebebiyle sosyal bakımdan uygun asgarî bir yaşama seviyesi sağlamaya elverişli olan, öte yandan da işverenleri daha düşük ücret ödemekten meneden, mecburî karaktere sahip bir ücrettir. [37] Düşük ücretlerle çalıştırılan etkili ve verimli bir iş beklenemez. Düşük ücretlerle sefil bir sosyal sınıf haline getirilen işçilerin zayıf satın alma güçleri sebebiyle toplam talep hacmine iştirakleri de yetersiz kalır. Günümüzde çalışanlar sınıfının önemli bir kısmının pek düşük bir gelire sahip olması sosyal bakımdan sakıncalı, beşerî bakımdan adaletsiz ve siyâsî bakımdan tehlikelidir.[38] Binaenaleyh gerek iç politikada sosyal sınıflar arasında huzur ve sükûnun sağlanmasında, gerek milletlerarası planda devamlı bir barışın korunmasında ücret karşılığı çalışanlara uygun bir asgarî ücret temini devletin en önemli sosyal-siyaset meseleleri arasında yer almaktadır.[39] İşte bu amacı gerçekleştirebilmek için toplu sözleşme süresi içerisinde nakdî ücretlerin fiyatlara bağlanması (değişken ücret sistemi) uygulaması tavsiye edilmiştir. Bu sistemin çeşitli görünümleri ise şöyledir: I. Toplu sözleşme süresinde ücretlerin geçinme indeksine bağlanması. II. Ücretlerin prodüktivite indeksine bağlanması, III. Ücretlerin ziraî maddelerin fiyatı indeksine bağlanması,IV. Hayat pahalılığına göre düzenlenen sosyal güvenlik primlerinin uygulanması. Pek tabiî ücretlerdeki bu artış fleksibilitesi (esnekliği) enflasyona yol açma ihtimali taşır, bu ihtimalin enflasyona tesirini hafifletmek için de bazı tedbirler önerilmiştir.[40] Bu-hafifletici unsurlara rağmen ikinci dünya harbinden sonra geniş bir tatbikat alanı bulan değişken ücret sistemleri, son yıllarda ücret-fiyat yarışını artırdığından bırakılmaya başlanmıştır. Ülkemizde toplu iş sözleşmeleri döneminde belirtilen sistemlerden hiçbiri uygulanmamaktadır.[41] Ülkemizde ücretlerin hasıla ile ilgili hale getirilmesi, eşit işe eşit ücret prensibinin uygulanabilmesi, ücretin işin yüküne göre ayarlanması, ücret. bünyesinin iktisadî ve sosyal icablara göre objektif ölçülerle düzenlenmesi, teşvik edici ücret sistemleriyle iş değerlendirilmesi sisteminin geliştirilmesi lâzımdır. Bu amaçla sendikalarda prodüktivite şuurunun geliştirilmesi, işçilerin, üretim artışından mutlaka hakkı olan payı alacağı hususunda bir inanca erişmesi gerekmektedir. [42] Ücret politikasında daha tutarlı bir yol takip etmek için iş-kolu düzeyinde işçi-işveren ve devlet temsilcilerinden oluşacak danışma kurulu bunu daha sağlıklı gerçekleştirir. Nitekim asgarî ücret tesbit komisyonunda her üç kanattan temsilciler bulunmakta görüşlerini dile getirmektedirler.[43]
İktisadî dalgalanmalar ve enflasyonun yüksek seyri yalnız ücretleri kemirmemekte, kira ücretlerine de önemli sayılacak derecede tesir etmektedir. Menfaatin kirası sayılan gayrimenkul kiraları da tıpkı hizmet akdi gibi icar kitabının bir bölümünü oluşturur. İşte Yargıtayın ilgili dairesi ve Yhgk, kira ücretlerini yararlı seviyede tutabilmek için bu konuda bazı gerekçelere dayanarak kararlar almıştır. Yhgk.nun 18.11.1964 gün ve 2/4 sayılı kararının sonuç kısmı şöyledir: Bu arada kiralıyanın yapmaya mecbur olduğu vergi ve masraflar da gözönünde tutulmak ve netice itibariyle öyle bir kira parası takdir edilmelidir ki, kiralıyanın elinde kalacak para ne sermayelerin tamamen gayrımenkûle akmasına sebeb olacak kadar fazla olmalı ne de binanın inşaasım durduracak ve sermâyenin tamamen başka sektörlere kaçmasına sebeb olacak derecede olmalıdır. Takdir edilecek kira gayrimenkul sahibine makul ve ekonomi esaslarına uygun bir rant sağlayacak ölçüde olmalıdır.[44] Yargıtay 3. HD kira ücretlerinin artırılmasında bir yıl içerisinde rayiç değişikliği olup olmadığının daha ciddî ve daha objektif esaslarla açıklanmış olmasını aramaktadır. Artışlar da hayat indekslerindeki makul ölçüde bir artışa kadar kiraların artırılabileceğini belirtmiştir.[45] Yargıtay 3. HD işbu 21.3. 1977 gün ve 1790w2027 sayılı kararında râyic fiyatı, olağan şartlar altında yapılmış kira sözleşmeleriyle kabul edilen bir karşılıktır, şeklinde tarif etmektedir. Belli bir çevrede muntazam ve devamlı sürelerde yapılmış kira sözleşmelerinde kira paralarının ulaştığı değere olağan rayiç (ecr-i misi) denilmektedir. Olağan rayicin tesbitinde; I. Nüfus artışı, yeteri kadar konut ve iş yeri olup olmadığı, II. Toptan eşya ve geçim indekslerinde olağandışı yükselmelerin olup olmadığı, III. Paranın iştira kaabiliyetinin azalıp azalmadığı gerekçeli bir şekilde gösterilmelidir.[46] Böylece Yargıtaym değişik dairelerinin, gayrimenkul kiraları hakkında aldıkları kararlarında ülkedeki enflasyon artışları, toptan eşya fiyatlarındaki dalgalanmalar ve paranın satın alma gücündeki değişikliklerin kira tesbiti işinde rol oynayacağını dile getirmektedir.
İnsan emeğinin, alınterinin değerlendirilmesi herhalde gayrimenkul kiralarının tesbiti işleminden daha az önemli değildir. Nitekim iş akidleri ve toplu iş sözleşmelerinde en tartışmalı nokta ücretler bahsidir. Özellikle ücretin kanunen para olarak ödendiği (tesbit edildiği) günümüzde paranın iştira kaabiliyetinin her-gün ve ay düşmesi, değişmesi yüzünden yüksek zamlar alarak yapılan ücret anlaşmaları kısa sürede yıpranmakta bu da işçi-işveren arasındaki ilişkileri gerginleştirmekte, üretimin, kalitenin düşmesine sebeb olmaktadır.
İslâm Hukukunda Durum:
Mecelle md. 414 şerhinde büyük hukukçu A. Haydar Efendi şu misâli verir; ecr-i müsemmâsı buğday olarak belirlenen iş akdinin fesadı halinde ecr-i misi takdiri gerekir ki, bu da altın veya gümüş takdir olunur demektedir. Böylece ücretin şüphe arzettiği, hakkında ihtilaf söz konusu olduğu durumda ücretin daha sabit az ve yavaş değişen birimden tesbitinin gerekeceği belirtilmiştir. [47] İş. akdinin yapıldığı geçerli olduğu donem içerisinde ücrete yapılan ilâveler geçerlidir. Bunun ne zaman yapılacağı önemli değildir. Tıpkı satış akdinden sonra semen veya mebie yapılan ilâvelerin geçerli oluşu gibi.[48] Nebi (s.a) hadislerinde
“Her kim işçi kiralarsa ona ücretini bildirsin.” buyurmuştur.[49] Meselâ miktarca “Şu kadar altın veya şu kadar lira” demek, nevice verilecek altın veya liranın ne olacağını belirtmek gibi. Burada bilhassa altının veya liranın nevisi değişkenlik gösterdiğinde o zaman iş akdinin ikinci dereceden şartında bilinmezlik söz konusu olacaktır. Bu da akdin sıhhatine tesirlidir. Günümüzde İştira kaabiliyeti değişen-paranın sonradan yine Önceki gibi aynı miktarda verilmesi ne derece geçerlidir, hususu gerçekten üzerinde durulması gereken bir durumdur. İslâm hukukuna göre menfaat işçi-İşveren arasında ihtilafa yol açıcı bilinmez bir derecede ise İş akdi geçerli olmaz.[50] Ücret de işçiye menfaat temin edici olduğuna göre, nakd üzerinden ödenmesi halinde nakiddeki manevî yıpranma-onun menfaatini esaslı Ölçüde sarsacaktır. Durum, akdin fesadı sonucuna götürebilir. Bu şartlarda da ecr-i misi gerekir ki, o da o gün aynı iş kolunda verilen ücret olacaktır.[51]
Ücretin vasıf ve miktarı bilinir olma işine gelince;
altın diye cinsi, osmanlı diye vasfı ve.şu kadar diye' miktarı açıklamak gerekir. Şimdi ücret kâğıt veya madenî paradan tesbit edildiğinde bunun devalüe veya re-valüesi halinde önceki vasfı hâlâ muhafaza ediyor denilebilir mi? Yoksa o paranın vasfına bir ayıp mx arız olmuştur? Ayıp arız olmuştur denilirse meselenin çözümü, ücretin tesbiti nasıl olacaktır? Buna dair açıklamalar şöyle Özetlenebilir. Semenin vasfı bilinmeyerek yapılan iş akdinde işçi kıymetli olanı almak, işveren ise kıymetçe düşük olanı vermek ister bu türlü ihtilaf sebebleri de akdi fâsît kılar. İhtimâller karşımıza dört türlü çıkar ve bunlardan birinde alışveriş, kira ve iş akidleri fasittir, diğer üçünde ise geçerlidir, Şöyleki;
1. Ücret olarak belirlenen ile verilen paralar (şey) maliyette farklı revaçta eşit iseler......... fasittir.
2. Maliyette farklı revaçta da farklı ise,
3. Maliyette eşit, revaçta farklı ise,
4. Maliyette ve revaçta eşit İseler......bu durumlardaki akitler geçerlidir.
Bu ihtimallerden birincisine bir ülkede ingiliz, Fransız ve osmanlı altınlarının eşit şekilde revaçta kabul edilişi misal olarak verilebilir. Zira bunların herbirisi maliyette farklıdırlar. İkinci ve üçüncü ihtimallere revaçta farklı osmanlı altınlarının piyasada tedavülü, para olarak alınıp verilmesi gibi. Her iki ihtimâlde de sözleşme geçerlidir. Ücreti, revacı fazla olan paradan vermek gerekir. Muhtelif nevi altın (veya para) maliyet ve revaçta eşit ise satış akdi, iş akdi geçerlidir. İşveren dilediğinden ücreti ödeyebilir. Çünkü paranın vasfının bilinmemesi ücret ihtilafına yol açıcı nitelikte değildir. Gümüşten darbedilmiş paralarda da durum böyledir.[52]
Ücret ödemelerinde kuruş (mağşuş madenî) paralar söz konusu olan sözleşmelerde akdin yapılışından sonra sikkelerin nevilerinin tamamı veya bazısı değer kaybına uğrar, işbu değer kaybı da herbirinde farklı farklı nisbet ve miktarlarda ise, meselenin hukukî çözümü şöyledir; Sözleşmede ödemelerin “Kuruş üzerinden yapılacağı” belirtildikten sonra ücret henüz ödenmeden sözleşmenin devam ettiği sırada piyasada geçerli olan sikkelerin (madenî paralar - kuruşların) bazısı fazla, bazısı orta ve bazısı da az bir oranda değer kaybederse müşteri veya işverene vasatı oranda değer kaybeden kuruşlardan ödemede bulunması emredilir. Böylece doğan zararın bir kısmı işverene, bir kısmı da işçiye yüklenilmiş olur. [53] Taraflar arasında adalet ve müsavat bu şekilde korunabilir. Diğer iki durumda zarar işçi veya işverene yüklenmiş olur. Mecelle md. 31 de de; “Zarar bi kaderi'1-imkân def olunur.” hükmü de ancak bu şekilde uygulama imkânı bulur. Fakat “Mutlak kuruş üzerinden ücret ödeme” sözleşmesi yapılır da ücret henüz ödenmeden geçerli sikkelerin bir kısmı değer kaybeder, diğer bazısı da olduğu gibi kalırsa o zaman semen veya ücreti ödeyecek taraf (müşteri veya işveren) değer kaybetmiyen paradan borcunu ödeyecektir. Değer kaybedenden ücret ödeme cihetine gidemez. Meğer ki, karşı tarafın rızası olsun.[54]
Mecelle md. 242 de semenin vasfı belirtilerek sözleşme yapıldığında sözleşme hangi nevi para üzerinden yapılmışsa ondan verilmesi gerekir. Meselâ “Reşad, Mecidiyye, Yirmilik Mecidiyye, Lira, Mark, Suudi Riyali üzerinden sözleşme yapmak gibi.” Esas problem böyle durumlarda iş akdinde belirtilen para vasıf yönünden değişikliğe, (değer kaybı veya kazancına) uğrarsa ücreti neye göre isteyebilir? Meselenin çözümü nasıl olacaktır. Bir tek nevi semenle sözleşme yapıldıktan sonra henüz o semenle ücret ödenmeden o nevi semen (ücret) değer kaybetse veya değer kazansa bunda tarafların muhayyerlik hakkı yoktur. İşveren bunu karşı tarafa tediye zorundadır. İşçi de bunu kabule mecburdur. Ücret olarak verilen para ister madenî isterse altın veya gümüş nisbeti fazla olsun hüküm aynıdır. Meselâ bir gümüş mecidiyye yirmi kuruş rayicinde iken bir kimse 50 adet gümüş mecidiyye ile bir mal satın aldığında, iş sözleşmesi yaptığında ücret verilmeden önce gümüş mecidiyye 22 kuruşa yükselse veya ondokuz kuruşa düşse müşteri veya işveren 50 adet gümüş mecidiyyeyi satıcı veya işçiye teslime mecburdur. Satıcı veya işçi de bu ödemeyi kabule mecburdur. Sonradan meydana gelen değer kaybı veya kazanması gözönünde tutulmaz. Ödünç akdinde de durum böyledir. Her bir mecidiyye 22 kuruşa çıktı diye kuruş üzerinden tediye isteyemez, borçlusunu zorlayamaz. [55]
Fakat mağşuş veya züyûf olan bir nevi para geçerli iken bir kimse o nevi semen ile bir mal satın alıp veya iş sözleşmesi yapıpda henüz o semeni, ücreti ödemeden para geçersiz hale gelse veya piyasadan çekilmiş olsa sözleşmenin geçerliliğine zarar gelmez. Ebu Yusuf'a göre akit zamanındaki o nevi semenin kıymeti her ne ise, onu satıcıya veya işçiye vermeye mecburdur. İmam Muhammed'e göre, paranın geçersiz olduğu zamanda o paranın kıymeti ne ise müşteri veya işveren onu satıcı veya işçiye vermeye mecbur olur. Tatbikatta bazan İmam Muhammed'in, bazan da Ebu Yusuf'un görüşü benimsenmiştir. Karz akdinde de aynı İhtilaf söz konusudur. Ne var ki, Meşihât-ı İslâmiyye Ebu Yusuf'un fikrine göre fetva vermiştir. Bu husus iş akdinde böyledir.[56]
Semende ayıp muhayyerliği açısından durum şöyle değerlendirilmiştir : Bir para akdin yapıldığı yerde geçersiz hale gelir, başka yerlerde geçerliliğini korursa satıcı veya işçi semendeki ayıp sebebiyle muhayyerdir. Dilerse o semeni, dilerse semenin kıymetini alır. Ücret satıcı veya işçiye teslim edildikten sonra geçersiz hale gelse sözleşmeye bir etkisi yoktur.[57] Mağşuş (altın veya gümüşü az) bir para geçersiz olduğunda o parayla bir mal veya hizmet alındığında artık o gibi paralar mal hükmündedir. Sözleşmede tayin etmekle belirli hale gelir. Zira para olmasını gerektiren hâl (ki, halkın kullanmasıdır) ortadan kalkmıştır.[58] Burada ücretler konusunda ışık tutucu bir önemli misal şudur: bir mülk gayrı menkûl 10 bin kuruş halis altın sikkeyle satın alındıktan sonra satıcı buna bedel 10 bin kuruş mağşuş sikkeyi kabul ettiğinde o gayrı menkule 10 bin kuruş halis altın para karşılıktır. Binaenaleyh bir şefi çıkınca o akarı 10 bin kuruş halis altın parayla alır, yoksa mağşuş 10 bin kuruş ile alırım, diyemez. [59]
Netice itibariyle Mecelle ırid. 464 de icar ve iş akdinde ücretin para olması halinde miktarının tayini ile bilinir hale gelir, md. 465 ücret, paranın dışında bir mal olduğunda bedelin miktarını ve vasfını açıklamak lâzımdır. Belirtilmezse akid fasittir (nisbî butlanla batıldır). Md. 564 de ücrette cehaletin iş akdini ifsat edeceği ve bu durumda ücret neye ulaşıyorsa o miktar tutarında, İşçiye ecr-i mislin verileceği, md. 565 ise, ücret belirtilmeden işçi istihdamında o işte ücreti belirli ise ücretini, değilse ecr-i mislim alır denilmektedir.[60] Ücretler açısından karşılaşılabilecek hukuki durumlar hakkında hükümler konulmuştur.[61]
Verilerin Değerlendirilmesi Ve Tekliflerimiz
1. Çalışma gücüne sahip toplumlarda emeği değerlendirmek devletin kaçınılmaz bir politikası olduğu kadar fertleri de bu konuda iyi bir şekilde yetiştirmek, eğitmek gerekmektedir. Emek, özellikle vasıflı emek kalkınmada en önemli unsurlardan birisidir. Toplumların menfaatîarina olabilen gerek emek yoğun gerekse sermâye yoğun işkollarınin hepsinde de insangücü en Önemli bir faktördür. Çalışma ve başkasına ücretle çalışma başta bir peygamber mesleğidir. Kuran-ı Kerim'-de yer alan ve Hz. Musa (s.a) nın Hz. Şuayb (s.a) ile yaptığı ve Şuayb kızı Safura iîe evlenmesiyle sonuçlanan iş akdi ve benzeri kıssalar iş akdinin en Önemli hukukî mesnedleridir.
2. Bir insan ya da bir akardan v.s. den sağlanan menfaat karşılığında ödenen şeye ücret denilir. Bunun hukuken ne olduğu, nasıl tesbit edileceği kanunlarda gösterilmiştir. Genellikle iş kanunlarında ücret mefhumu ülkede geçerli nakid para olarak gösterilmekte bunun tesbitinde gözönünde bulundurulması gereken önşartlar üzerinde durulmaktadır. Kur'an'da ve hadislerde ecr kelimesinin değişik sikaları, yapılan ibâdet ve işlerin dünyâ ve âhiret ücretleri hakkında kullanılmaktadır'. Yirminci asrın ikinci yarısında müstakil bir hukuk dalı olarak gelişen iş hukuku prensipleri İslâmın tâ başlangıcındanberi vardı ve özellikle ücret yönü üzerinde daha fazla durulmuştu. Fıkıh kitaplarında ve Mecellede hukukî metinler ve prensipler haline getirilmiştir. Mevcut naslarda ücret veya hare olmaya müsait her maddenin (edimin) bu babda tediye edilebileceği anlaşılmakta, hükmü çıkarılmaktadır.
3. Nelerin ücret olabileceği konusu ilk görünüşte önemsiz gibi ise de hakikatte ürettiği mal kıymetçe artarken o emeğe başlangıçta takdir ve tesbit olunan âdil ücret, toptan eşya fiyatları indeksindeki artışlar yüzünden zayıflamakta, enflasyon tarafından kemirilmektedir. Hele ihracı hükümetlere bırakılan günümüz madenî ve kâğıt paraları bu ve benzeri durumlardan son derece etkilenmektedir. Bizde de mevzuat metinleri karıştırıldığında gerek ücretlere gerekse maaşlılara yapılacak ödemenin ülkede geçerli para üzerinden olacağı kanunun âmir hükmü olduğu görülür. Böylece ücret konusunda getirilmesi gereken esneklik yerine daha da daraltıcı terimler getirilmiş, kullanılmıştır. Pek tabiî bu da zorlamalı tefsirlere kapı açmaktadır.
İslâm hukukunda ise, ücret konusunda nasslarda bir esneklik görülür. Ücret açısından, hukuken geçerli şekilde kurulan iş sözleşmelerinde ödenecek ücrete ecr-i müsemmâ (tarafların üzerinde anlaştıkları ücret) denilmiştir ki, bu da dinin ve hukukun uygun bulduğu her türlü edimden olabilir. Para veya nakd diye bir sınırlama getirilmemiştir. Ücret noktasından sözleşmenin nisbî butlanla batıl olduğu (fesadı) durumunda ise, ecr-i mislin verileceği belirtilmiştir ki, bu da o işin yapıldığı sırada emsal işe ve işçiye ne kadar ücret ödeniyorsa nakid olarak o miktardır. Yani ecr-i misi genellikle para üzerinden hesaplanmaktadır, esasen öyle gerekmektedir.
4. Hukukî metinleri yoruma tabi tutan hukukçular, ücreti önce çeşitli sınıflandırmalara tabi tutmuşlar, sonra da bu çeşitli ücretler nelerden ödenebilir imkânı üzerinde durmuşlardır. Türk iş mevzuatında nakdî ödemenin kanunun âmir bir hükmü olmadığını, paradan başka edimlerin de ücreti, ücretin bir parçasını oluşturabileceğini belirtmişlerdir. Yüksek mahkemenin de bu konuda bazı kararlarına rastlanılır. Konu az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde daha da Önemlidir. Zira bu gibi ülkelerde toptan eşya fiyatları indekslerindeki hızlı artışlar kişileri paradan çok mala yönlendirmektedir. Gelişmiş ülkelerde ise nakdî ödemeler dışındaki ödemelere pek yer verilmemektedir.
İslâm hukukçuları fıkhı metinlerde yer alan ücret teriminden neler anlaşılabileceğinden ziyâde, esnek yorum içerisinde verdikleri çeşitli örneklerle nelerin ücret olamayacağını tesbite çalışmışlardır. Mecellenin ücretle ilgili maddeler hükümleri işte bu görüş ve örneklerin kanunlaştırılmış olanıdır. İş sözleşmesinde ücret konusunda aşırı bilgisizliğin (cehâlet-i fahişenin) bulunduğu durumlarda bile sözleşmeyi geçerli sayıp ücretin ecr-i misi üzerinden takdir olunacağım belirtmişlerdir. Menfaatin ücret olabilip olamıyacağı hususu İle işçinin gördüğü işten, ürettiği maldan ücret olarak pay alabilip alamıyacağı hususunda fakihler farklı fikirdedirler. Bu fikir ayrılıkları, aşırı bilgisizlik ile garer (aldanma) esaslarına dayanmaktadır. Şayet sözleşmeye etkili görülen, ki gerçekte etkilidir, işbu iki durum önlenince bunların da ücret olmasında herhangi bir hukukî sakınca kalmamaktadır.
5. İşte nakdî ödemelerin hakim olduğu iş yasalarının bu konudaki hükümleri az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde ücretliler aleyhine sonuçlar doğurmuştur. Gerek asgarî ücret tesbitinde gerekse Ödeme limitleri arasında âdil ücretin tesbitinde çeşitli teoriler ve teklifler öne sürülmüş, ortaya atılmıştır. Bunların herbirisinin tam ve eksik tarafları vardır. Düşük ücretle istihdam veya ücretin iştira kaabiliyetinin düşmesi sanayide ve diğer iş kollarında prodüktiviteye, kaliteye önemli ölçüde olumsuz etkide bulunmuştur. Hükornetlerin sosyal ve ekonomik huzur ortamını temin için ücret politikalarına eğilmeleri, ilgi duymaları, toplu iş sözleşmelerinde, asgarî ücret tesbiti faaliyetlerinde bî-taraf kalmaması kararlaştırılmıştır. Toplumda tüketim maddeleri fiyatlarının artışı, enflasyonun hızlı seyri yalnız ücretliler kesimini değil, kiralıyan-kiracı.... arasındaki ilişkileri de zedelemektedir. Bu nedenle de Yhgk veya ilgili daireleri akar kiralarında uygulanacak ücret politikasında kira tesbiti davasında uyulması gereken önşartları açıkça belirtmiştir. Bu Önşartlara göre, iktisadî dalgalanmalardan en az zararla kurtulabilmeleri amaçlanmıştır.
Ücrette meydana gelen hakîkî veya hükmî değişikliklerin ne gibi hukukî sonuçlar doğurabileceği İslâm hukukunda da ele alınmıştır. İşçiler de dahil alacaklılar kesiminin karşılaştığı ve karşılaşması muhtemel zararların nasıl önlenebileceği üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Herşeyden önce fıkıh kitaplarında bu görüşlerin açıklandığı dönemlerde İslâm toplumlarında altın veya gümüş para tedavülde idi. Bunlardaki değişiklikler ise, günümüz nakitlerinin maruz bırakıldığı muamelelere pek fazla benzememekteydi. Yine de o zamanki görüşlerden günümüz meselelerine bazı ışık tutucu olanları bulunabilir. Hem işçi hem de işveren sözleşmeyi, menfaat (yarar) temin etme amacı ile yaptıklarından taraflardan birisinin, menfaatında önemli sayılacak derecede meydana gelen değişiklik akdi nisbî butlanla muallel kılabilir. Nakitlerdeki manevî yıpranmalar (değer kayıpları) satınalma gücündeki düşüşler işçi açısından menfaatin zedelenmesine neden olur ki, bu durumda ona ecr-i mislin takdirinden başka çözüm tarzı yoktur. Ücretin vasıf ve miktarından her ikisi veya herhangi birisi önceden bilinmez veya sonradan bilinmez bir duruma gelince o zaman yine zararı söz konusu olan taraf malın ayıpla muallel olanını alma zorunda tutulamamaktadır. Meselâ iki ayrı ödeme biriminden birisi ayıplı hale gelir (değer yitirir) diğerinde böyle bir değişiklik olmazsa o takdirde borçlu, borcunu değer yitirmeyen birim üzerinden ödemekle sorumludur. Değer yitiren cinsinden ödeme cihetine gidemez ve karşı tarafı da bunu kabule zorlayamaz.
Ücretin ayıpsız, toplumda revacı fazla paradan ödenmesi zorunludur. Taraflararasında adalet, müsavat ve hakkaniyet kuralları bunu gerektirir. Altın ve gümüş parayla birlikte mağşuş paraların aynı anda geçerli olduğu dönemlerde mağşuş paralara arız olan ayıplar ve bundan doğan ihtilaflar daha sabit bir mahiyet arzeden altın ve gümüş paralara müracaatla, araya bunların sokulmasıyla çözülmüştür. Bir bakıma parça parça verilen teslim edilen bir malın bir safhasında teslim edilenler ayıplı teslim edilmişse bu nasıl ki, akdin nisbî butlanla mualleliyetine, değer eksikliğine sebeb olursa, ücret veya borç olarak Ödenen paralar da vâki değer kayıpları da o açıdan (semende) bir ayıp sayılmalı ve konuya bu açıdan yaklaşılmalıdır. Şuf'a davasında şefiin 10 bin halis altın kuruş ödemekle sorumlu tutuluşu konunun en aydınlatıcı misâlidir.
6. Yer yer de belirtildiği üzere gelişmiş ülkelerdeki ücret politikaları ile gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerdeki ücret politikaları, o ülkelerdeki uygulanan istikrarlı veya istikrarsız politikalar, enflasyon oranları ve toptan eşya fiyatları indeksleri önemli ölçüde etkili olmaktadır. İstikrarlı ülkelerde, ekonomilerde gerek üretim gerekse tüketim mallarındaki fiyat artışları, yavaş seyrettiği, enflasyon hızı çok düşük oranlarda kaldığından işçi ücretlerinde de kısa sürede hattâ bir yıl boyunca önemli hiçbir yıpranma görülmez. Fakat gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerde bu durum görülmez. Fiyatlar istikrarsızdır, enflasyon oranı yüksekcedir. İşbu yüksek fiyatlar ile enflasyon en çok ücretlileri ilgilendirmektedir. Mal üretenler, ya da tüketim malları satışıyla uğraşanlar bunlardan ya hiç etkilenmezler ya da çok az etkilenirler. Maruz kaldıkları kayıpları ürettikleri veya satışını yaptıkları malların fiyatlarına yansıtırlar. Ücretliler sınıfının böyle bir imkâna yoktur.
Olayı şöyle canlandırmak mümkündür; üç vardiye-de toplam 300 işçi çalıştıran bir margarin sanayiinde işçilere ilk yıl ortalama ayda net 40 bin Tl. ücret ödense: ikinci yıl için de buna % 25 zam yapılacağı kabul edilse, ham madde ve diğer giderler için de ayda ortalama 30 milyon Tl. sı sarfedilse ve bu iş kolunda her .ay ortalama 200 ton margarin imâl edilse bunun maliyeti ortalama;
1. kg. maliyeti ortalama;
İşçiler için ilk yıl ayda toplam......... 12000.000 Tl.
Ham madde v.s. giderler ayda......... 30000.000 TL
Toplam aylık giderler ........................42000.000 Tl.
Bu durumda 1 Kg. margarin maliyet fiyatı 210.- Tl.dir. Bunu ortalama % 30 kârla satsa ve her ay da toptan eşya fiyatlarında ortalama % 4 artış olsa işte o zaman anılan margarinde kanunî kârın yanında enflasyon oranı (tüketim maddeleri fiyat indeksindeki) artışları da fiyatlara yansıtacaktır. Dolayısıyla şöyle bir manzara ortaya çıkacaktır: Toplu sözleşme 1 Ocak 1984 itibariyle geçerli sayılırsa;
1 Ocak 1984 de 1 Kg. margarinin fiyatı 273 Tl. Satış Top. 54.600.000 Tl.
1 Şubat 84 1 Kg. margarinin fiyatı 283.92 Satış Top. 56.784.000 Tl.
1 Mart 84 1 Kg. margarinin fiyatı 294.84 Satış Top. 58.968.000 Tl.
1 Nisan, 84 1 Kg. margarinin fiyatı 305.76 Satış Top. 61.152.000 Tl.
Dört aylık ciro toplamı........................231.504.000 Tl.
Toplam gideri ise; (42.000.000 x 4) 168.000.000 Tl. dir. Tabloda da görüldüğü gibi toptan eşya fiyatlarındaki artışlardan mal hiçbir zaman etkilenmediği halde ücretler tersine etkilenmekte, ücret her ay sabit kaldığı halde mal fiyatları artmakta işveren lehine bir durum arzetmektedir. İşverenin üretiminde, hiçbir düşüş yok, satış cirosu yüksek, işçinin üretim gücünde hiçbir düşüş ve değişiklik yoktur. Ama işçinin aldığı ücrette her ay en az % 4 oranında bir güç kaybı vardır. Şayet başlangıçta belirlenen paraya eş güçte bir kıymet verilmesi gerekecekse ki, en doğru ve âdil olanı budur, o zaman değişmeyen ya da çok az değişen pariteler veya mallar aylık ücret tediyesinde ölçü olarak alınmak ve ücretin buna göre yapılmak zorunluluğu vardır. “Olmaz böyle şey” denilecek olursa o zaman her ay cirosu gayet rahat artan üreticinin o hali nasıl “olur” ile cevaplandırılacaktır? O ne ölçüde haklı ise işçiye de o kadar hak vermek gerekmez mi? Ciro artışında işçinin emeğinin bir dahli yok mudur? Ücreti kemirici hukukî tasarruflar ve politikaların vebali nasıl işçiye yüklenebilir?
7. Günümüz iş kolları ve imalât sanayiinde fabrikasyon imalâtta yapılacak iş, üretilecek mal ve kalitesi, her şeyi belirlidir. Ya bunlardan belirli miktarının her ay ortalama satış fiyatı tutarı ücrete esas alınabilir (bu aynen ödensin demiyoruz) ya da sağlıklı tesbît yapılabildiğinde toptan eşya fiyat indekslerinin gösterdiği değer kaybı oranı ücrete zam şeklinde yansıtılmalıdır. İyi niyyetin hakim olduğu her ortamda, merak edildiğinde, elbette âdil bir çözüm tarzı bulunacaktır. Altın gibi sağlam para birimleri bulunmadığı müddetçe belirtilen tarzda veya benzeri politikalara mutlaka zaruret vardır. Sözümüzü Nebi (s.a) in bir hadisinin meali ile bağlamak yerinde olacaktır.
“Onlardan bazısı diğer bazısının ücretinde herhangibir şeyi noksanlaştırmasın, kesmesin.” buyurmuşlardır. [62]
Özet:
İnsan için en temiz rızık emeğinin gelirini yemektir. Çalışmak, alınteri silerek kazanmak, bütün peygamberlerin mesleği, tebcil ve teşvik ettikleri bir yoldur. Kuran da ve Sünnette bu konu hakkında çok esaslı hükümler mevcuttur. O nasslardan faydalanılarak işlenilen İslâm îş Hukukunda işçi-işveren ilişkilerini her yönüyle ele alan kaideler konulmuştur. Bununla tarafların birbirini istismarının önüne geçilmek istenilmiştir.
Ücret de bunlardan biridir. Geçmişte toplu halde işçi istihdam eyleyen iş yerleri olmadığı gibi ücret mal, menfaat, altın veya gümüş cinsinden para şeklinde belirlenebiliyordu. İnsanın insanla en çok muhatap olduğu iş akdinde, akdin temel unsurlarında ya da şartlarındaki eksiklik ve sakatlıkla akit hemen bâtıl, keen-lemyekün sayılmamış, nisbî butlanla muallel sayılarak yine işçi ücretinin ecr-i misi yoluyla tediyesi her fırsatta düşünülmüştür. İş akdine müessir bu durumlar arasında yer alan ücret, günümüzde para üzerinden ödenmektedir. İş kanunlarının âmir hükmüdür. Ama her türlü maden veya kâğıttan darbedilmiş, basılmış paralar ihracı ve satınalma gücü tamamen devletlerin elindedir. Ayrıca günümüz iktisadî ve içtimaî hayatındaki canlılıklar, dalgalanmalar da mal veya paradan biri lehine, diğeri aleyhine sonuçlara yol açmaktadır. Özellikle gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerde bu durum para ve dolayısıyle ücretliler sınıfı aleyhine sonuçlar doğurmaktadır.
Bir taraftan enflasyon, fiyat dalgalanmaları, diğer taraftan devletin resmen parayı devalüe etmesi ücretleri ve ücretlileri önemli ölçüde etkilemektedir. İşçi-işveren ilişkisi dışında seyreden bu durumlarda kaybeden ücretliler, kazanan ise işverenler ve tüccar olmaktadır. Pek tabiî devletin bu duruma seyirci kalması asIâ doğru değildir. Toplu iş sözleşmelerinde, asgarî ücret tesbitinde devlet ağırlığını koymak zorundadır. Ayrıca malda meydana gelen ayıp nasıl ki kıymet eksikliğine ya da akdi feshe sebeb oluyorsa, altın ve gümüş olmayan günün paralarında vukua gelen kıymet eksiklikleri, satın alma gücündeki kayıplar da bir ayıp sayılamaz mı? Ayıp telakkisi halinde ki, öyle olması en uygundur-, işçiye işine karşılık her ân âdil ücret tesbiti gerekecek, eşel-mobil sistemi uygulanacak ya da ücretin yalnız paradan tesbiti şartı yerine daha esnek bir ücret sistemi geliştirilecektir. îslâmdaki ecr-i misi de bu endişeyi karşılamak için konulmuştur.
Sanayi çağında iş âleminde ücret politikasının temel gayesi de tarafların zararını en aza indirerek “Zararın imkân nisbetinde izalesi” sağlanılmalıdır. İşte bu küçük araştırmada buna yer verilmiştir.
Dipnotta gösterilenlerin dışında diğer bazı kaynak eserler:
Barkın S., International Labour, New-York, Harper+ Row 1967.
Robinson D., International Wage and Incomes Policies and Trade Unions, Issues and Experiences.
Bodkin Ronald G., The Wage-Price - Productivity Nexus, University of Pennsilvania, Phill. 1966.
Palekar Shereekant A., Problems of Wage Policy For Economic Development, Asia Publish House, London 1962.
Şafak A., “Enflasyon Olayı ve İslâm'da Getirilen Önleyici Tedbirler,” İslâm Açısından Enflasyon ve Çözüm Yolları (müşterek eser), Ensar Neşriyat İstanbul 1983.[63]
MÜZAKERECİLERİN GÖRÜŞLERİ
a- Hayrettin Karaman'in Görüşü:
Diğer müzakereci arkadaşlarım, sunulan tebliğleri ayrı ayrı ele aldılar ve sayfa zikrederek tenkitlerini yaptılar. Ben tenkitlerimi genel ve karma olarak yapacağım.
Müzakereci olduğum için bütün tebliğleri okumaya çalıştım ve çok da zamanımı aldı. Bu tebliğlerden tekrarları çıkarırsak geriye 60-70 sayfa kalıyor. Biz 60-70 sayfa okuyacağımız yerde üçyüz sayfa okumak zorunda kaldık. Bu sebeple, genel bir temennim var. O da şu:
Hepsi ayrı ayrı bir değer olduğu için belki bu tebliğler, kitap halinde neşredilecektir. Ancak, bu tebliğlerin bütününün bir özetinin yapılmasını gerekli görüyorum. Birleştikleri noktalar bu özette gösterilir. Birleşemedikleri ve bu müzakerelere rağmen birleşemedikleri noktalar da dip notlarla gösterilir. İhtiyaç hisseden de tebliğin tamamını okuyabilir. Aksi halde, bukrarlariyla neşredilirse istifade edilme şansı azalmış olur. Bunu önemle belirtmek istiyorum.
Bütün tebliğlerde yer alan ve üzerinde de ihtilâf konusu olmayan hususlar var. Bunlara temas etmiyorum. Sadece, tesbit ettiğim birkaç hususu tenkit konusu yapmak istiyorum. Bunlardan biri, Enflâsyonun ücretlere menfi tesirleri karşısında alınması îcab eden tedbirlerle ilgilidir.
Meselâ, Prof. Ali Şafak bey'in tebliğinde var, başkalarında da var. Çare olarak, deniyor ki, Enflâsyon tesbit edilir. % 40 olmuş olsun. Önceden, saat başına 100 Lira ile anlaşmışsak, ödeme sırasında % 40 lık Enflâsyonda hesaba katılarak 140 lira ödenir... Yani, enflâsyon farkı ücrete inikas ettirilir deniliyor. Benim anladığını özet olarak budur.
Bu bir görüştür ve İslâm'a göre söyleniyor. Bir kimse bence bu böyle olmalıdır, benim anladığım adalet kaideleri bunu gerektirir, dese, buna kimse bir şey söylemez. Ekonomi bunu gerektirir dese, o zaman Ekonomistlerin söyleyeceği sözler vardır. Ama, İslâm bunu gerektiriyor, Kitap, Sünnet, İcma ve kıyas bunu gerektiriyor diyorsa, o zaman bizim söyleyeceklerimiz de vardır.
İslâm'ın bir şeyi gerektirmesi, ya bağlayıcı, müeyyideli şekilde olur veya müeyyidesiz, yani ahlâkî safhada olur. Bağlayıcı tarzda olursa, bu “Haram-Helâl” sınırına girer. Bir şey isteniyorsa ve bu kesinlik ifade ediyorsa Farz adı verilir. Teşvik durumunda ise mendup denir. Tersi de haram ve mekruhdur. Bunlar müeyyidedir. Devlet, kanunlarında bunlar için müeyyideler koyar. Dinin haram kıldığı şeyi menetmek, teşvik ettiği şeyi de gerçekleştirmek hususunda devletin vazifesi vardır.
Bu çerçeveyi çizdikten sonra, şimdi parayı ele alalım. Türkiye'de tedavülde olan bir tek para vardır. Türk lirası. Bunun da hem revacı, hem de maliyeti itibariyle farkı bahis mevzuu değildir, Mecelle'de ve diğer Fıkıh kitaplarında revaç farkı ve maliyet farkına istinaden getirilen hükümler, birkaç çeşit para kullanılmasına göredir. Türk lirası için bunu söylemek mümkün değildir.
İşçi ile îşveren arasında Türk Lirası için, aylık haftalık, günlük veya saat olarak bir rakam konuşulmuştur. Peşin konuşulmuşsa, İşveren peşin Ödemek mecburiyetindedir. Peşin konuşulmamışsa, ücret, işin ifasından sonra alacak haline gelir. Demek ki, bir ücret üzerinde İşçi-İşveren anlaşmışlarsa, işçi işi bitirdiği zaman, ücret, işverenin borcu haline gelir. Burada Enflasyonun borca intikali, borç için söz konusudur. Henüz borç haline gelmemiş şeyler için değil.
Meselâ, biz bir kimseye ödünç vermişsek, yahut o bizden alacaklı ise, yahut da alışveriş yapıp mal vermişiz de para alacaklı isek, bir borç ve alacaktan bahsedilebilir. İşçi ücretinde ise, işi ita ettiği zaman alacaklıdır. Ücreti aldığı zaman zaten işi bitirmiştir. Alacakla olduğu sırada bir değer değişikliğinden bahsetmek mümkün değildir. Fakat, işçinin patronunda alacağı kalsa, patron bunu 1 sene vermese ve ondan sonra verse, tahakkuk eden gün ile ödediği gün arasında geçen zaman zarfındaki Enflasyonun buna inikası mümkündür.
Bunun dışında, “İşveren kontrat süresi içinde her ay Enflasyonu öğrenecek, buna göre fazla ödeme yapacak” diye İslâm'da ne bir Nas, ne bir ictihad vardır. Bu sebeple, bu Enflasyon farkı işverenin borcudur demek de mümkün değildir. Hatta tebliğ sahibi arkadaşlarımdan bazıları “semende kusur, noksanlık varsa yani alışverişte mala karşı ödenen bedelde kusur varsa, bundan fesih hakkı doğar. Enflâsyon parada kusur demektir. O halde kişi akd-i fesih imkânına sahip olur” diyorlar. Burada şunu hatırlamak lâzımdır. Bu kusur, önceden yani akid yapıldığı zaman bilinmeyen ve sonradan ortaya çıkan bir kusurdur. Mücbir sebepler, fevkalâde haller ve durumlar için de söylenecek söz budur. Onlarda Önceden bilinmeyen hadise ve olaylardır. Enflâsyonun olduğu ülkelerde ise, işçide işverende akdi yaparken Enflâsyonun olacağını bilirler. Herkes bilir. Dolayısıyla buna, ne önceden bilinmeyen bir kusur ve ne de sonradan meydana gelmiş bir âfet denilebilir. Herkes biliyor ki Enflâsyon yaklaşık olarak belirli bir oranda olacaktır. Akid de bu âfet içinde yapilmistir. ve herkesin yıl içinde alacağı para ceste ceste azalacaktır. Bunu herkes biliyor.
O halde, bunun çaresi, Enflâsyonu ücrete aksettirmek değil, başkadır. Ben tebliğci olmadığım için görüş getirmek durumunda değilim ama şu kadarına işaret etmek isterim. Bu durumda muhtemel Enflâsyon dikkate alınarak kademeli bir ücret anlaşması yapılabilir. Yani, ücret bugün böyle, altı ay sonra şöyle, bir sene sonra şöyledir denilebilir. Keza, kontrat müddeti kısa tutulabilir. Bunun başka çareleri de bulunabilir.
Yine, tebliğlerin hemen birçoğunda, Peygamberimiz (s.a.s.) in, aslında köleler için söylenmiş, fakat işçilere de teşmil edilmiş bir hadis-i şerifi zikredilmektedir.
“Yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin ve güçleri yetmeyeceği işleri teklif etmeyin...” Bu hadis, sabit, doğru, sahih.
Başka bir hadis-i şerif daha zikredilmektedir:
“Kim bizim işimizde (devlet işinde) çalışır da ailesi olmassa evlensin, hizmetçisi yoksa hizmetçi tutsun, evi yoksa ev edinsin, bineği yoksa binek edinsin.”
Bilindiği gibi Peygamber (s.a.v.) in sıfatları birden fazladır. Ve Peygamberimizin çeşitli sıfatlarla kendisinden sadır olan hadisleri vardır. Resulullah efendimiz bir Peygamberdir, bir devlet başkanıdır, bir hakimdir, bir mürşiddir, bir mübelliğdir, bir komutandır, bir insandır... İslâm bilginleri, Resulullah Efendimizin 12 farklı vasfını tesbit etmişler ve kendisinden bu 12 farklı vasfa göre, söz, fiil, sükût halinde davranışın sudur ettiğini ifade etmişlerdir. Peygamber Efendimizin bu davranışlarının hepsi aynı derecede bağlayıcı değildir. Bunların bir kısmı isabetli de olmayabilir. Ne demek isabetli olmamak?
Meselâ, Peygamberimiz, bir insan, bir beşer olarak, şahsî tecrübesine dayanarak teknolojik konularda bir tavsiyede bulunur ve bunda isabet de etmeyebilir.
Keza, Peygamber Efendimiz, bir hakim, bir kadı olarak iki kişiyi muhakeme eder ve ortaya konan delillere göre, birinin lehinde, diğerinin aleyhinde hükmeder. Hattı zatında hak, lehinde hükmettiğinin olmayabilir. Peygamber olması, O'nun, insanların kalbine girip, objektif delillere göre değil de, herkesin göremeyeceği kıstaslara göre hükmetmesini gerektirmez. Verdiği hüküm de bu manada isabetli olmamış olabilir.
Yine, Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“İçimden şöyle geçiyor. Odun yığılmasını emredeyim. Odunlar yığılsın. Sonra namazı emredeyim. Namaz için ezan okunsun. Daha sonra bir adamın mü'minlere imam olmasını emredeyim ve namaza gelmeyenlerin gidip evlerini yakayım.” Şimdi bu hadis-i şerifi bas-libasına tatbik edersek, müeyyidesi şudur: “Cemaate gelmeyenin evi yakılır.”
Var mı bu görüşte olan bir âlim, bir müctehid? Yok. Bu, fevkalâde güze! bir terbiye metodu olduğu için Peygamber Efendimiz kullanmıştır. Kur'an-ı Kerim de kullanmıştır. Ve çeşitli seviyedeki insanlara günlük hayatımızda bizde kullanırız. İşte, Peygamber Efendimiz, gerçekleşmesini istediği şeylere teşvikde bulunmuş, istemediği şeyler konusunda da, sert tabirler, korkutucu, caydırıcı ifadelerle Terhibde bulunmuştur. Fakat bunların hepsi bağlayıcı değildir. Ve bu mevzuda “Et Tergîb ve't Terhîb” diye eser yazılmıştır.
Demek istiyorum ki, “yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin....” Hadis-i Şerifi;
İşverenle İşçinin, yemede, giymede, yaşamada, binekde, hizmetçide v.s. eşit olmasını gerektirmez. Böyle bir anlayış İslâm'da mevcut değildir. Maksat da bu değildir. Çünkü, başka hadisler de vardır. Bu sebeple, bir konu değerlendirilirken, bütün âyetler, bütün hadisler ve tatbikat birlikte değerlendirilmelidir. Bir hadis ele alınır, diğer hadislerle ilgisi kopardır ve bilhassa uygulama da nazarı itibara alınmazsa, bu, yanlış yorumlara ve sonuçlara götürebilir. Ben bu tebliğlerde ve bilhassa bu konuda, biraz bu sonuçlara yönelindiğini gördüm.
Evet, böyle bir eşitlik söz konusu değildir, farklılık olacaktır. Ekonomik seviyede, sosyal seviyede farklılık olacaktır. Ama, herkese de insanca yaşama imkânı sağlanacaktır. Bu insanca yaşama tabirinin İslâm'da karşılığı Ma'ruf dur. Ma'ruf ölçü, nafaka, ailevî münasebetler gibi birçok yerde kullanılır. Bu Ma'ruf da iki yoldan gerçekleştirilir. Biri, hakkında nas varsa, nassın gerçekleştirdiği şey zaten Ma'ruf tur. Eğer nas yoksa, o zaman umumî naslar öyle bir İslâm Ümmeti yetiştirmiştir ki, bu İslâm Ümmetinin amme vicdanı Ma'rufun Ölçüsüdür. Amme vicdanının kabul ettiği şey Maruf, reddettiği şey Münker'dir. Demekki, iki Ölçümüz vardır. Birisi naslar, diğeri, İslâm'ın bütün müesseseleriyle geçerli olduğu ülkelerde, İslâm'ın yetiştirdiği bir toplumun, Ümmet-i Muhammed'in amme vicdanı. İşte, ücretin takdiri, miktarı vesairenin teferruatına amme vicdanı hükmeder ve bunun eşit olması da gerekmez.
Tebliğlerinde Emek-Sermaye dengesinden bahseden arkadaşlarımız, bunlardan Emeğe ağırlık verildiğini söylüyorlar. Ve zannediyorum, bugün işçiler mağdur gibi gözüktüğü için, biraz zamanın zeminin tesiriyle söylüyorlar bunu. Tabi, İslâm'da diye söylüyorlar. Yani İslâm'da emeğe ağırlık verilmiştir diyorlar. Bundan hareketle de, mademki emeğe ağırlık verilmiştir, o halde, payın aslana ait olanı emeğe verilmelidir gibi bir netice çıkarmak istiyorlar. Okuduğum tebliğler bende bu intibaı uyandırdı.
Halbuki, benim tetkik ettiğim bağlayıcı kaynaklarda, sermayeye nisbetle emeğin daha fazla pay alacağı konusunda bir mesned yoktur. Emeğe değer verildiği, emeğin adeta takdis edildiği, emek sahibinin nasırlı elinin öpüldüğü, bunlar tamam, doğru. Fakat bunlar, takdirdir, teşviktir. Yoksa, emek daha fazla pay alacaktır demek değildir.
Bu hususta bir örnek vermek istiyorum. Resulullah efendimiz zamanından beri bilinen bir ortaklık şekli vardır. Mudarabe akdi veya ortaklığı. Bunu özellikle Örnek veriyorum. Çünkü bu, işçi tutup çalıştırmaktan daha da fazla konumuzla ilgilidir.
Bu akidde, sermaye birinden, emek de birindendir. Yani bu, sıradan bir emek sahibi değildir. Ticaret bilen, iş bilen kalifiye bir elemandır. Sermaye sahibi, mudarıp dediğimiz bu zata sermayeyi teslim eder, o da kararlaştırılan gelir getirici işlerde bunu kullanır, çalıştırır. Buna da emek veya amel sahibi denir.
Baştan beri bütün kaynaklar şu noktada ittifak etmişlerdir. Kâr bölüşümünde serbest pazarlık esastır. Burada, emeğe fazla pay verilir veya sermayeye fazla pay verilir diyen bir kaynağı ben hiç görmedim. O halde, bu kâr dağılımında veya gelir bölüşümünde emeğin ağırlığını nereden çıkarıyoruz? Yani emeğin payının fazla olduğu neticesini nereden çıkarıyoruz?
Yukarıda, Enflâsyon için, “buna bir afet denilebilir” demiştim. Bana, bu âfet ne zaman gider? diye sorarsanız, derim ki, tam müslüman olduğumuzda gider. Evet bu âfet, tam müslüman olduğumuzda gider.
Tam müslüman olmak, ferdî hayatta, ailevî hayatta ve sosyal hayatta müslüman olmak demektir.
Tam müslüman olmak demek, bir vücudun birliğini sağlayan uzuvlar gibi, birbirini tamamlamak üzere konulmuş olan İslâmî ahkâm bütününü uygulamak demektir. Diyebilirim ki, sıkıntılarımızın, ızdıraplarımızın büyük bir kısmı, İslâm vücudundan yalnız kafayı, yalnız kalbi, yalnız kolu alıp, başka bir vücuda oturtarak orada işletmek ve ondan İslâmî fonksiyonları beklemekten neşet ediyor. Yani sıkıntılarımızın kaynağı budur. Ekonomisi, hukuku ve siyasî düzeni İslâm'a göre olmayan bir toplumdan İslâm ahlâkını beklemek; eğitimi, öğretimi, programları İslâm'a göre düzenlenmeyen bir toplumdan İslâm adab-ı muaşeretini beklemek, son derece yanlış, sakat ve tutarsız bir bekleyiştir.
Onun için “bu âfet ne zaman zail olur?” sorusuna, tam müslüman olduğumuzda diye cevap veriyoruz. Enflâsyon âfeti de böyle, anarşi âfeti de böyle ve daha nelere âfet diyorsanız hepsi böyledir. Bu kışın bu kadar soğuk oluşuna varıncaya kadar bütün âfetler tam müslüman olduğumuzda zail olur. Tam müslüman olduğumuzda, soğuğu gideremeyiz ama, soğuğun getirdiği sıkıntı ve ızdıraplara haber anlatır, onları paylaşırız. Eşit paylaşmayız yalnız. Fakat paylaşırız. Yani bir kısmımız kok kömürü, bir kısmımız isli kömür yakarız, bir kısmımız kaloriferli dairede otururuz ama, geri kalanımız da yakacak odun ve kömür bulabilir.
Eğer ben, kok kömürü yaktığım müddetçe, bir başkası odun yakamıyorsa, İslâm öyle bir düzen getirmiştir ki, önce ahlâkî ve sonra da müeyyideli olmak üzere, ben kok kömürü yakamam. Ben kaloriferli evde oturacağım ama, bir başkası da yakacak odun ve kömür bulacaktır. Bulamayacaksa ben de kaloriferli evde oturamam. Ama yine de eşitlik şart değil. Ben kaloriferden vazgeçerek soba kurduğumda, bir başkası da odun ve kömür bulabilecekse ben soba kurmaya mecbur olurum. Önce vicdanen ve ahlaken, bunu yapmıyorsam, yapamıyorsam, amme vicdanını temsil eden devlet bunu bana yaptırır. Çünkü mükelleftir. İşte İslâm'ın sistemi budur.
Burada, önce söylediklerime atıf yapmak bakımından grev konusuna da kısaca temas etmek istiyorum.
Grevi kaldırırsak, işveren de işçiye hakkını vermezse, vermemekte direnirse ne olacak? İslâm'da bu konu biraz açık görünüyor denildi ve ilâve edildi. Grevden maksat bir tehdittir, mutlaka işi durdurmak demek değildir. Grev bir tehdid olarak bulunmalıdır ki, işveren işçisinin hakkını tam ödesin. Bu görüşe katılmak mümkün değildir.
Grev bir manada tehdittir yani onun bir yaptırım gücü vardır. Yaptırım gücü olan şey bazen de yapılır. Eğer, kılıç, silâh duvarda asılıp durursa, onun inmeyeceğini bilirsek onun yaptırım gücü yok demektir. O bazen inecek. Yani grev de surda veya burda, uzun veya Tasa bazen uygulanacak ki, onun bir yaptırım gücü olsun. “Grev olmasın ama, tehdit unsuru olarak bulunsun. Aksi halde, İslâm'da bu konu açık kalıyor.” görüşüne iştirak etmemiz mümkün değildir.
Bu hususta da yukarıya atfederek söyleyeceğimiz söz şudur: Bütünüyle İslâm'ın uygulandığı bir toplumda, İşveren işçinin hakkını vermezlik edemez. Vermezse, o hak ondan zorla alınır ve hak sahibine verilir. Devlet bunun için vardır. Ümmet bunun için vardır.
Şimdi Emeklilik mes'elesine gelelim. Bildiğiniz gibi sosyal güvenlik müesseselerinin en önemlilerinden biri "Emeklilik müessesesidir. Ülkemizde bunların birkaç çeşidi vardır. Memura ait olanı, işçiye ait olanı ve esnafa ait olanı.
Bu müessesenin, bir şekli, bir sureti ve bir de gayesi, maksadı var. Gayeden başlıyorum:
Gaye nedir? Bir insan, gücü olduğu müddetçe çalıyor. Fakat, bir gün çalışamaz hale geliyor veya istirahat etmek artık hakkı oluyor. Çalıştırsanız belki daha çalışabilecek ama, vicdanımız bunu kabul etmiyor ve “yeter artık bundan alınan emek” diyoruz. Bu çağa geliyor.
Eğer bu insan, çalıştığı müddetçe gelir sağlayabilecek bir sistem içinde yaşıyorsa, çalışmadığı an geliri kesilecek demektir. Bu kişi, geliri kesilince ne yapacak, ne ile geçinecek? îşte Emeklilik müessesesi, bir müddet ve belli bir kuruluşta çalışanlara ve belli şartları yerine getirmek şartıyla, bu suale cevap vermek üzere kurulmuştur. Görüyorsunuz ki ne kadar sınırlı. Yani, kimlere ve ne şekil hayat hakkı tanımak için kurulmuş bunlar. Bir kere, belli bir iş kolunda çalışacak. Ya İşçi, ya memur ya da esnaf olacak. Sonra, çalıştığı müddetçe belli bir meblâğ Ödeyecek. Sonra belli bir müddet çalışacak. O kadar ki, bir kimse 20 yıl çalışsa ve durmadan kendisinden para kesilse, belli bir süreyi doldurmadan ayrılsa, kimse elinden tutmaz, aç kalır. Emekli kuruluşları da, devlet de elinden tutmaz. Niçin? Çünkü, belli bir yıl dolmamıştır. Sakat yerlerin altını çizmek için bunları söylüyorum.
O halde, şu kadar yıl çalışacaksınız, şu kadar yıl sizden kesilecek ve sonra emekli olunca size verilmeye başlanacak. Kesilirken, siz muhtaç olsanız da kesilecek" olmasanız da. Meselâ 5 çocuğunuz var, kiranız var ve aldığınız maaş 30 bin lira. Zaten size yetmiyor. Ama sizden yine emekli keseneği kesilecek. Bu arada zengin olandan da kesilecek.
Emekli olunca da, 60 - 70 bin liraya ihtiyacı olan 5 çocuklu bir kimseye, 30 bin lira üzerinden emekli olduğu için 20 bin lira maaş verilecek. Diğer taraftan, çoluk çocuğu olmayan ve belki başka gelirleri de olan bir kimseye ise, 70-80 bin lira verilecek. Sonra, bütün bunlar, karşılıklı serbest iradeyle tayin edilmeyecek, birçok noktalarda intisabı akit kaideleri carî olacak, yani bütün şartları tek taraflı olarak devlet yazacak, dikta edecek, siz imzalayıp kabul edeceksiniz. Nihayet, Emekli Sandığı veya diğer Sosyal Güvenlik kuruluşlarında biriken fon, ihtiyaca cevap vermezse, devlet hazinesinden katkıda bulunacak ve bu katkı kimi zengin, kimi fakir olan Emeklilere intikal edecektir. Ve sonra biriken paraların işletilmesi v.s.
İşte, bu saydıklarımın büyük bir kısmı, îslâmî bakımdan uygun olmayan tasarruflardır. Dolayısıyla, ben, bu şekliyle ve bu statüsüyle bir emeklilik sistemine itiraz ediyorum. Yoksa, onun gerçekleştirmek istediği gaye, gayet makul ve lüzumlu bir gayedir.
O halde İslâm, bu konuda neyi öngörüyor? Şüphesiz, belli iş kolundaki insanlar, belli bir miktar parayı, kendi serbest iradeleriyle, rızalarıyla bir yere ayırmak suretiyle bir fon oluşturabilirler. Bir nevî üyelik sigortasına veya sosyal yardımlaşma sandığına benzer bir sistem kurup çalışma şartlarını kararlaştırabilirler. îslâmî bakımdan bu mümkündür, caizdir. Fakat bunlar, cüzî, sınırlı şeylerdir.
İslâm, küllî olarak, birgün geçime muhtaç olan, fakat çalışamaz hale gelen insanın, sosyal seviyesine uygun olarak yaşama imkânı bulması problemine şu çareyi getirmiştir.
Bir kimse, çalışamaz hale gelirse, varsa birikmiş parasını yer. Zekâtını da verir. Tükendiği andan itibaren, önce nafaka sistemi devreye girer. Yani, o kimseye nafaka Ödemekle mükellef olan yakından uzağa akrabalar, onun geçimini teminle mükelleftir. Her fert için bu böyledir. Bu sadaka değil, kanunî haktır. Bunun için, bunda duyguların rencide olması da söz konusu değildir. Nafakadan sonra zekât devreye girer. Bizim memleketimizdeki, dilenciye para verir gibi verilen zekât uygulamasından bahsetmiyorum. Benim söylediğim, İslâm'ın zekât müessesesidir. Nasıl insan, duyguları rencide olmadan emekli sandığından maaş alıyorsa, oradan da öylece maaş alır. Bundan herhangi bir rahatsızlık duymaz. Çünkü, ödemeyi yapan da sizin gibi oradan geçinen bir memurdur. Veren el alan ele muhatab değildir. Sistem kurulduğu zaman bu böyledir.
Eğer zekât da yetmezse, devlet vardır. Devlet, halkının ihtiyacını karşılamaya mecburdur.
Dolayısıyla, hiçbir kimse aç, açık kalmaz. Muhtaç olan ihtiyaçları kadar alır. 5 çocuklu bir kimseye, 20 bin değil, 80 bin lazımsa, 80 bin verilir. Öte yandan, muhtaç olmayana da hiç verilmez. Gücü varsa alınır.
İşte, İslâm'ın kurduğu sistem budur. Bu sistemin kurulamadığı bir yerde, emekli olmuşum, herhangi bir gelirim ve geçim imkânımda yoksa, geçimimi sağlamak için Emeki Sandığından maaş alırım. Bu ayrı bir konudur ve zaruret içinde mütalâa olunmalıdır. [64]
b- İbrahim Kâfi Dönmez'in Görüşü:
Emek ve gayret mahsulü tebliğler dinledik. Ancak, öğrenmek istediği bazı hususları bulamayan bir kimse sıfatıyla söz almış bulunuyorum. Belki de, müzakereci olmadığımdan, tebliğleri daha önce okumadığım için, söyleyeceğim hususlar tebliğlerde var olabilir. Böyle ise, mazur görülmemi istirham ediyorum.
İslâm Fıkhı'nın Usul-ü Fıkıh dalındaki hangi eserini açsak, ictihad ve kıyas bahsinin başında, nasların sınırlı olduğu, olayların ise sınırsız olduğu belirtilir. Naslarda doğrudan doğruya çözümü bulunmayan meselelerin ictihad müessesesi tarafından halledileceği zikredilir ve bu ictihad görevinin de İslâm ümmeti üzerine bir vazife olduğu kaydedilir.
Bu vazifeyi, İslâm toplumu tarihinin bütünlüğü içinde yerine getirebilmiş midir? Bu soruya herhalde müsbet cevap veremeyeceğiz. Çünkü, 19. asırda Kadifikasyon hareketleri, hassaten kara Avrupası ülkelerinde başlayınca, aynı tesirler ve başka da sebeplerle, Osmanlı'da ve Mısır'da İslâm hükümlerinin kanunlaştırılması safhasına girildiğinde, bu konuda bir aczle karşılaşıldığını herhalde hepimiz itiraf ederiz. Gerçekten, bazı hukuk dallarında İslâm toplumu son çırpınışlarını yapmış, bir ölçüde başarılı olmuştur. Bunun bir örneği Mecelle'dir. Başka örnekleri de vardır. Fakat, bazı hukuk dallarında, bu çırpınışın bir sonuç vermediği de hepimizin malumudur. Benim demek istediğim husus şudur: Bugün, İslâm Hukuku'nun bazı veya birçok daimi pozitif hukuk olarak gündeme getiren, uygulayan ve tamamını uygulamak isteyen pek çok İslâm ülkesi var. Fakat, birçok hususlarda arzu etseler dahi yabancı çözümlerle mes'elelerini halletmek zorunda kalıyorlar. Şimdi, iş hukukunun son asırlarda ehemmiyet kazanmış bir hukuk sahası olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir Deniz ticaret hukuku alanında, ilk kaynaklarda, fıkıh kitaplarında detaylı hükümler bulamıyorsak, bu Fukaha için bir Ta'n noktası değildir. Aynı şekilde, iş hukuku sahasında da fıkıh kitaplarında detaylı hükümler bulamıyorsak, bu da ilk devirlere yüklenebilecek bir yük değildir. Ama, günümüzün şu acz tablosu içinde, acaba îslâm Hukuku araştırmaları muhiti, bu sancı karşısında neler düşündü ve neler ortaya koyabildi? Biz bu tebliğlerde, ilk kaynaklar ve Türkiye'deki görüşlerle mi yetindik? Yoksa, diğer îslâm ülkelerinde yeni ne gibi zihin mahsulleri ortaya kondu? Onlara uzanabildik mi?
Ben, mes'eleyi sadece iş akdinin, hizmet akdinin şekli olarak unsurlarının veya şartlarının incelenmesinden ibaret görmüyorum. İş hukuku, bugün artık iş kavgası tabiriyle anılacak kadar boyutları genişlemiş, kendisi için özel mahkemeler kurulmuş bir alandır. Bunu sadece bir hizmet akdinin şartları içinde mütalaa etmekle ileri çözümlere varılamayacağı kanaatindeyim. Birinci eksiklik bana göre budur.
İşaret etmek istediğim diğer husus da şudur: Bilindiği üzere muvazaa akitlerinde belirsizlikleri berteraf etmek gayesiyle bazı kurallar konmuştur. Bunun gibi, emeğin karşılığı ne olmalıdır? Ücret ne olabilir? Bununla ilgili Prof. Dr. Ali Şafak hocamızın tebliğinde detaylı hükümler görüyoruz. Ancak, sosyal eğilimlerin iş hukuku sahasına yansımasıyla, getirilmesi gerekecek hükümlerin uygulanması sırasında, pratikte bu nevi kurallar birtakım zorluklar çıkarabilecektir. Dr. Ali Bardakoğlu, bir ölçüde bu noktaya işaret etmiş oldular, paha açık bir ifade ile belirtmek gerekirse, ücretin içinde mütalaa edilebilecek birtakım sosyal haklar, yani sosyal eğilimlerin, iş hukukuna yansıması neticesinde gelecek hükümler, belirsizliği bertaraf etmek gayesiyle konmuş olan kurallar, bu ivazlı akitlerde katı bir şekilde uygulanmaya kalkılırsa, hiç uygulama sahası bulamayabilir. Buna da dikkat etmek gerektiği kanaatini taşıyorum.[65]
e- İbrahim Ural'ın Görüşü:
1- Ücret konusunda, İslâm fıkhının esnekliğinin ve ücrete mevzu ve dahil olan şeylerin para dışındaki şeyleri de ihtiva etmesinin belirtilmesi uygun olmuştur. Zira, enflâsyonun yüksek olduğu ülkelerde ücretin daha dayanıklı ve değerini koruyan maddelere dayanması tüketici açısından faydalıdır. Günümüzde sosyal siyaset bilimcileri bu konular üzerinde durmaktadırlar.
2- (Sh: 111) “İki günü birbirine müsavi olan kişi aldanmıştır.”
anlamındaki hadis sahih değildir. Bazı bilginler; zayıf, bazısı ise, uydurmadır, demişlerdir.[66]
d- İlhan Oksay'm Görüşü:
Konu, tebliğde İslâm hukuku açısından derin olarak tartışılmıştır.
Ben, sadece bir noktaya temas etmeye çalışacağım. Bu da, ücretin tesbit edilmesi ile ilgili teoriler bölümüdür. Burada Özellikle bir tanesi tatmin edici değildir. “Satınalma gücü teorisi” denilen bu teori hakkında şöyle söyleniyor: “Bu teoriye göre, işletmenin verimliliği üretim mallarının makul bir kâr sağlayacak şekilde satılabilmesine bağlıdır. Ücretlerde istikrar sağlayabilmek için satmalma gücünün artmasını sağlayacak tedbirler almak gerekir.” Bu cümlelerin açıklanması lâzımdır. Ne bağlıdır? Ne gibi bir tedbir alınmalıdır? Bunların izahında fayda görüyorum.
Bu teori, özellikle ikinci dünya savaşından sonra, uluslararası iktisadî ilişkilerin, özellikle finansal ilişkilerin büyük bir anarşik ortam içersinde olması nedeniyle, İsveçli bir iktisatçı tarafından ortaya atılmıştır. Ancak, buradaki amaç, ulusların karşılıklı iktisadî ilişkilerini yürütebilmeîeri için paralarını karşılıklı olarak li kriterlerde belli esaslarda belirleme ihtiyacından kaynaklanmıştır. Bu basit bir formüldür. Meselâ, Türk lirasının paritesi. Türkiye'de 1 yıl içindeki Enflasyon oranı ile Türkiye'nin en çok iktisadî ilişkide bulunduğu veya dış ödemelerini yaptığı paranın ülkesi hangisi ise, o ülkedeki enflâsyon oranı ile Türkiye'deki enflasyon oranının hesabı ile ortaya çıkan oranın Türk Lirasından indirilmesinden ibarettir. Bu, karşı ülkedeki enflasyonun da, kendi ülkemizdeki enflâsyonun da paramız üzerindeki yıpratıcı etkisini kesin olarak belirlemektir.
İsveçli iktisatçının bu tavsiyelerini bütün Avrupa ülkeleri, başta Türkiye olmak üzere benimsemiştir. Ve 1946 develüasyonu, bize bu teorinin acı bir hediyesidir.. Maalesef, teorideki formül abartılarak Türk Lirasına uygulanmış ve Türk lirası 1946 senesindeki ilk kez devalüe olduktan sonra birtürlü devalüe olmaktan başım kurtaramamıştır. 1946 devalüasyonu % 220 gibi büyük bir oranla yapıldığı için, Türk ekonomisi o yıllardan sonra birtürlü belini doğrultamamıştır. Yani, bu teorinin acı bir hediyesi olan 946 devalüasyonu, tarihe kara bir leke olarak geçmiştir.
Şimdi, bunu anlatmaktan maksadımız şudur. Bu teorinin ücret teorisi ile alâkası nedir? Yazarın yararlandığı kaynak da, konu işletme yönünden incelenmiştir. Ücret teorisi ile ilgili değil. Ancak, ben şunu zannediyorum kî, işletmenin ürettiği malların, enflâsyonun yıpratıcı etkisinden etkilenmeyecek şekilde bir fiatla satılabilme imkânı sağlandığı gibi, o işletmede yer alan işçilerin de ücretlerinde aynı oranın uygulanması. Böylece, ürün fiatları nasıl Enflâsyona göre ayarlanıyorsa, ücretlerin de buna göre ayarlanmasıdır. Fakat, bu teorinin satmalma gücü teorisi ile ilgisi yoktur. Bu, uluslararası iktisadın bir konusudur, bir para teorisi konusudur.[67]
e- Osman Eskicioğlu'nun Görüşü:
sh. 132, p. 1 : Piyasada az, çok ve orta derecede değer kaybeden üç çeşit para bulunduğu zaman, zararın taraflar arasında paylaştırılması amacı ile işçiye orta derecede değer kaybeden paradan ödeme yapılacağı hususu umumi midir? İşveren işinden çok kâr ediyor ve çok kazanıyorsa durum yine aynı mıdır?
Sn. 132, p. 2 : Değer kaybı veya kazanması halinde sözleşmeye mevzu olan paranın taraflarca alınıp verilmesi ve kabul edilmesi mecburdur ve bu hususta muhayyerlik yoktur dediğimiz zaman ortada bir zarar söz konusu ise haksızlık etmiş olmaz mıyız?
Sh. 137, p. 2 : Paranın değer kaybetmesiyle taraflar arasında meydana gelebilecek ihtilafların, sabit bir mahiyet arzeden altın ve gümüş paralara müracaatla çözümlendiği altının istikrarlı olmasına bağlıdır. Altın fiyatları istikrarlı olmayıp bir takım politik sebeplerle zikzaklar çizdiği zaman Ödemeler nasıl yapılmalıdır?[68]
f- Yunus Vehbi Yavuz'un Görüşü:
Diğer tebliğ sahiplerinden farklı olarak çalışmasını, ücret politikasına hasr etmiştir. Genel olarak hemen bütün tebliğcilerin dayandıkları âyet ve" hadisleri tebliğ sahibi de delil olarak zikr etmiştir. Baştarafta terim olarak ücret üzerinde durmakta, nelerin ücrete konu olabileceği anlatılmaktadır.
Tebliğin adından da anlaşılacağı üzere, ücret politikasını Türk Hukuku ile islâm Hukuku arasında mukayeseli bir şekilde tesbite çalışmaktadır. Konular işlenirken, İslâm Hukukuna Mecelle esas alınmış olup, büyük bir çoğunluğu itibarıyla bu kitap kaynak edinilmiştir.
S. 131'de, paraların değer kayb etmesi ile ilgili olarak, işçiye ödenecek miktarın, zararın ortadan bölüşülmesi şeklinde işveren ile işçi arasında telafi edilmesi gerektiğine işaret edilmiştir. Bunun için de bir kısmı az bir kısmı normal, diğer bir kısmı da fazla değer kaybına uğramış üç ayrı paradan hangisi üzerinden ödeme yapılması gerektiği meselesine, orta yolu seçerek orta derecede değer kaybına uğrayandan ödenmelidir, diyor. Bu meselede diğer tebliğci Hamdi Döndüren Beyden farklı düşünüyor; enflasyon farkının işçi için bütünü ile bir hak olduğu dügüncesi yerine, bundan doğacak zararın işçi ile işveren arasında paylaştırılmasını öngörüp bu konuda uzlaştırıcı bir yol izlemektedir.
Oysa değer kaybına uğrayan işçinin hak ettiği paradır. Paraların muhtelif olması işçiyi işverenin zararına ortak etmek için yeterli bir gerekçe olmasa gerektir. Söz gelimi, işçi para yerine belli bir malı ücret olarak alsaydı, hiçbir zararı sözkonusu olmayacaktı. Para konuşulunca, yahut para üzerinden alması gerekince, neden hakkından bir kısmını iş sahibine vermiş olsun. Ayrıca, işverenin bunda bir zararı yoktur. Çünkü o mal üretmektedir ve enflasyon farkını mala yükleyerek bundan kendini kurtarabilmektedir.
Aynı sayfa ve devamında, örnek olarak verilen zâyife ve mağşuş paralar bugünün toplumlarında değil, kaynakların yazıldığı dönemlerin toplumlarında kullanılmakta idi. Bu paralar, bir konuda fikir vermek için, bizleri aydınlatma görevi ifa ederler. Fakat, günümüzde yaşayanları pek ilgilendirmiyorlar. Konuların daha müşahhas hale gelmesi ve meselelere gerçekçi yaklaşımda bulunabilmek için, günümüzde kullanılan paralardan örneklerin verilmesinde daha büyük faydalar vardır. [69]
Tebliğ Sahibinin Görüşlere Cevabı
I. İbrahim Ural'ın tenkilleri;
a) Bir bakıma tebliğlerde olmasını arzuladıkları konuları içermektedir. Bu isteklerinde bir ölçüde haklıdırlar da. Ne var ki, genel istekleri arasında iş mevzûâtı alanında bir kısım hukuk kurallarının, iktisadî prensip ve sonuçların elde edilebilmesi için o kadar geniş bir alanda araştırma teklif etmektedir ki, fıkhın bu konularını ayrıntılı bir biçimde mütalaa ve sonuç çıkarma birkaç yılı alacak kadardır. Önerilen bahislerde iş mevzuatı açısından hem de pek öyle kolay kurallar bulmak mümkün görünmemektedir.
b) Tebliğim hakkındaki özel tenkidine gelince; takdirlerine teşekkür ederim. Ücret konusunda bilhassa günümüzde uygulanan kanunî ve örfî para sistemi, kıymetini her gün kemiren enflasyon karşısında esnek bir politika izlemekte yarar vardır. Bunun ortak bir çözümünü, kriterini tesbitte İslâm ve müslümanlar açısından yarar vardır.
Hadis konusunda, belirttiklerine bir ölçüde katılabilirim. Zira hadisi yalnızca Aclûnî'nin Keşfü'I-Hafâsında bulabildim. Ne var ki, bir hadiste ortaya konulan hüküm; İslâm'ın çalışma, terakki konusundaki genel prensiplerine uyumluluk gösterir, çatışmaz.
Tekrar, Sayın İ. Ural'a şükranlarımı bildiririm. [70]
II. Yrd. Doç. Dr. Osman Eskîcioğlu tenkidlerine gelince;
a) Piyasada, değer kaybeden ve bu değer kaybı farklı derecelerde olan paralar bulunduğunda işçi-işveren arasında ücret politikası bakımından orta derecede değer kaybeden paradan Ödemenin yapılmasının emredilmesi, hususu Mecelle md, 31 e göre olabilir. Bu da adalet ve nısfet esaslarına aykırı düşmez. Ödenen ücretle, parayla ilgili olmaksızın işverenin malında fazla kazanç sağlaması (harp ve kıtlık yılları gibi) durumunun ücrete yansıtılması ücret politikası bakımından herhalde düşünülemez. Zira işçi-işveren arasında tesbit olunan ücrete bir ayıp gelmemiş, değerde düşme olmamıştır,
b) Sayın Eskicioğlu'nun tebliğ s. 132, p. 2'den özet olarak aldığı ve soru haline getirdiği konu, esasta Ali Haydar Efendi'nin Mecelle Şerhinden (bak dip not 53) alınmıştır. O zamanki durum ile günümüzdeki para durumu arasında bile önemli farklar belirmiştir. Sorusunda haklıdır. Esasen tebliğ sonunda zannederim sorusuna, günümüz şartlan açısından cevap bulacaktır.
c) Bu soruya yani s. 137, paragraf 2 ile ilgili düşüncesine gelince; Günümüzde uygulanan para sistemi ile altın fiyatları, ticâreti arasında nakid olma yönünden artık hiçbir ilişki kalmamıştır. Altın da esasta bir ticâret malı haline gelmiştir. Nakid olmaktan çıkarılmıştır. O nedenle de fiyatlarında, sair mal fiyatları gibi zikzaklar söz konusudur. Böyle bir durumda ödemeler nasıl yapılabilir? Sorusuna cevap ya enflasyon oranı veya altında bir miktar ücrete eklenebilir. Ya da aracı sabit bir birim ücret tesbitînde, tabir caizse, hakem olabilir. Meselâ, dolar, mark, buğday, demir kıymetleri ve fiyatları gibi. Sayın Kskicioğlu'na teşekkürler. [71]
III. Sayen Y. Vehbi Yavuz'un Tenkid Ve Temennisine Ek Açıklama;
Ücret, paranın değer kaybı, işverenin ve işçinin bu durumdaki menfaat ve zararları hususuna kısa bir açıklama getiren Yavuz, sonuçta günümüzdeki paralardan örnekler verilerek açıklama ve aydınlatıcı sonuçların getirilmesi babında temennilerde bulunmaktadır.
Asıl konu zannederim şurada düğümlenmektedir:
Günümüzdeki paraya ya da paralara fıkıh açısından nasıl bakabiliriz? Şer'î para mıdır? Örfî para mıdır? Âyetlerde ve hadislerde geçen kıymet birimlerine, ödeme vasıtalarına bakılırsa genelde altın ve gümüş tediye vasıtası, kenzi mümkün birimler olarak zikredilmiştir. Son asırda kullanılan paralar ise, hemen her milletin kendisince ya da yasalarınca kabul edilen örfî paralar olmuştur. Altın ve gümüş devre dışı kalmıştır. Örfî paralar ise örfün, teamülün değişmesi değişiklik göstermektedir. Bu değişiklik de hem ıstılah hem de istimal ve nasın itibarı bakımından olmaktadır. Bilindiği gibi örfe dayanan hükümler de o örfün değişmesiyle yeniden değişmektedir. Buna da dinin genel hükümleri engel değildir. Bütün mesele bunu muhataplara anlatabilmedir. Örnekleri ise, hayatta her gün sıkça görülmektedir. Bu vesile ile Sayın Yavuz'a açıklaması ve sorusu nedeniyle teşekkür ederim.[72]
IV. Sayın Doç. Dr. İ. Oskay'ın Tenkidlerine Gelince;
Sayın Oskay'ın verdiği örneğe ve getirdiği açıklama ve yaklaşıma aynen katılıyorum. Konu, az önce de belirtildiği gibi günümüz parasının örfî mi yoksa şer'î mi? olduğu sorusunun cevabına bağlıdır. Şayet cevap ikincisi ise, bunda da bir kısım farklı kullanmalar görülüyorsa ona göre de ücrete etkisini, yansımasını düşünmekten başka çıkar yol yoktur. Belirtildiği gibi ürün fiyatları enflasyona göre ayarlanabildiğin e göre, ücretlerin de benzeri bir orana göre ayarlanmasında sakınca olmasa gerektir. Bizim, paranın satınalma gücü teorisi ile getirmek istediğim açıklama, bu konudaki sorunun bir çözüm tarzıdır. Ama mutlaka böyle olmalıdır diye bir ısrarımız yoktur. Amaç, işçi-işveren kesimlerinin karşılaştıkları para ve ücret meselesine bir çözüm getirmektir. Bu çözümde dinin de prensipleri gözetilmek istendiğinde sonuç nasıl olabilir? Buna cevaplar aramaktır. Öngörülen tekliflerin yeni iktisad ilmindeki adı ne olursa olsun mantıkî ve adaleti gerçekleştirici ise bu herkesin kabul edeceği bir hakikattir. Sayın Doç. Dr. Oskay'ın açıklamalarına teşekkür ederim.[73]
V. Sayın Dr. Hayreddin Karaman'm Tenkidlerine Gelince;
Sayın tenkidci dokuz sayfalık açıklama, tenkid ve temennilerinde, genel ve karma bir fikir beyanında bulunacağını sözünün başında belirtmektedir. Biz de kendi payımıza düşen hususlarda o fikirlere bazı açıklama getirmek istiyoruz :
a) Tebliğlerin uzunluğu ve kıymetli vakitlerini almış olması hususunda belki haklılardır. Ne var ki, birbirinden uzak yerlerde çalışan bu araştırıcıların aynı delilleri kullanmaları, bazan aynı konulara yer vermeleri normal karşılanmalıdır. Sonucun elbette tevhidi ve özetlenmesi kabildir.
b) Tebliğlerde görüşlerin beyanı sırasında “İslâm'a göre” söyleniyor bu böyle değil de “Bence böyle olmalıdır, benim anladığım adalet kaideleri bunu gerektirir.” dese daha iyi olur, “aksi halde bizim de diyeceklerimiz var.” demektedir. Sayın müzakereci tebliğlere yakından eğilmiştir. Tebliğ sahipleri İslâmî prensipleri dile getirmeye çalışmıştır. Kullandıkları kaynaklar böyledir. Seminerin adı da esasen “İslâm'da Emek Meselesi ve İşçi İşveren Münâsebetleredir. Binâenaleyh araştırıcıların kullandıkları ifadeleri aşırı bulmak bence yersizdir. Nitekim kendi açıklamaları sonunda da aynı espriyi görmek mümkündür. O da İslâm adına açıklamalarda bulunuyor. Sayın meslekdaşlarımın yaptıkları da aynı şeydir. İslâm hepsini camidir, getirilen açıklamalar onun dışında bir şey değildir.
c) İşçi ücreti konusunda Sayın müzakereci bir hususu gözden uzak tutuyor; o da günümüzde işçi-işveren ilişkileri, ücrete hak kazandırıcı işlemler kısa süreli değildir. Sözleşmeler genelde en az bir yıllıkta. Sözleşmenin başından sonuna kadar görülecek iş ve hizmet aynı iken buna verilecek ücret ayniyyetini korumamaktadır. Vasfında değişiklikler olmaktadır. Bu değişiklik ve aybın da herhalde telâfisi adalet ve hakkaniyetin bir gereğidir. Belki bunda işverenin bir özrü yoktur, haricî bir etken buna neden olmaktadır. Fakat aynı nedenlerle hizmet ve malda kıymet artışları olmakta, bundan sağlanan yarar işveren ya da mal sahibinindir. Bu durumun bir kısmının ücrete yansımasının sağlanmasının çözümleri aranmaktadır. Nitekim hukukta beklenmiyen haller ve vis majör (üstün güç'ün) etkisiyle sözleşmelerin sonuçları, taraflar açısından nasıldır? Konusu günümüz hukuk sistemlerinde ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Tebliğci arkadaşların getirdikleri yaklaşım da İslâm'ın, zararların telâfisi konusundaki genel kurallarından kaynaklanmaktadır. Kendilerinin önerdiği çözüm tarzı, getirdiği açıklama da bunlardan birisidir. Sözleşmelerde sürenin kısa tutulması önerisi günümüzde, işsizliğin hadd safhaya vardığı, sermâye karşısında emeğin zayıf bir durumda bulunduğu ortamda pek tutarlı olmaz. Belki tebliğlerde belirtildiği gibi sözleşmenin ücret kısmına getirilecek bir esneklik konuyu kolayca halledecektir.
d) Tebliğlerde delil olarak alınan hadislerin araştırıcılarca değerlendiriliş biçimi de yine eldeki kaynaklara göre, amacı açıklayıcı biçimdedir sanırım. O açıklamaların isabetli ya da isabetsiz oluşu söylenebilir ama tümüyle bunu hiçe indirmek mümkün değildir. Nitekim müzakerecinin getirdiği açıklama da bazı hadislerde kendisinin bir yorumu olmaktadır. İşte tebliğcilerin yaptığı da bundan başka bir şey değildir.
e) Sayın müzakerecinin “herkesin insanca yaşama imkânı” konusunda marufu açıklama sadedinde ileri sürdüğü görüşler yerindedir. Ama genelde örfler tüm İslâm âlemi hakkında yaygın bir şekilde bugün meydana gelememektedir. Sonra bir hususun örf olabilmesi de yalnızca vicdanlarda yer etmesi yeterli değildir. Malumları maddî, manevî ve hukukî unsurları vardır. Bunların tümünün bulunması halinde örfden söz edilir. Sırf altına dayanan bir para sisteminde para örfü başka, "bugünkü para birimlerinin geçerli olduğu yerlerde para örfü başkadır. Ona göre de uygulama farklı olmaktadır.
f) İslâm'da kazanç yollarının bir genel sıralaması yapılırken; sırasıyla cihad, ticaret, sanat ve ziraat denilmiştir. Bazan bunlardan hangisi diğerinden önce gelir? sorusunun cevabında farklı açıklamalar olmuştur. Temelde yatan espri ise insanlığa yararı, helâl yönünün daha çok olması itibariyle böyle bir sınıflamaya gidilmiştir. Şimdi günümüzde bu espri açısından soru tevcih edilecek olsa o zaman çoğunluğun yukarıdaki sınıflandırmayı aynen vermediği görülecektir. Zira genelde topluma yararlı olmakta, helâl yönünün ağırlıkta olması bakımından bu sıralama belki; cihad, ziraat, sanat ve ticaret şeklinde olacaktır. İşte tebliğlerde de bu espriyle hareket edilmiştir. Sanırım hiçbir tebliğci, sayın müzakerecinin ileri sürdüğü kadar “... Biraz zamanın ve zeminin tesiriyle İslâm'ın emeğe ağırlık verdiğini” söylememiştir. Ama ortalıkta bir gerçek var o da; emeğin istismarıdır. Bunun önüne geçebilmek için de îslâmî bükümler ne ise onları açıklamaktır. Yarın komünizm geldiğinde, mal sahiplerinin mağduriyetini savunmak, özel mülkiyetin kudsiyetini belirtmek için dinin hükümleri ne ise bunları dile getirmek duygusallık mı olacaktır?
g) Mudarebe şirketini, fikirleri açıklama bakımından örnek vermek yerindedir. Günümüz toplumlarında da tartışılan bir konu vardır. O da İşsizliğin bir an önce yenilmesi, kalkınmanın amacına ulaşabilmesi için acaba ne tür bir yatırım daha yararlıdır? “Emek yoğun mu?” yoksa “Sermâye yoğun mu?” Bilindiği gibi sermâye yoğun yatırımlarda kârın, gelirin büyük bir kısmı sermâye sahiplerine kalmaktadır. Buna karşın, emek yoğun yatırımlarda sermâye sahibinin kârı az, fakat çalışanların, yatırımdan sebeblenenlerin sayısı fazladır. Bu tartışma nedendir? Unutulmasın ki toplum içinde yatırımlarda, herhalde mutlak bir serbestiden, “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganından söz edilemez. Hiçbir kimse ya da hiçbir araştırıcı emek sahibi hak etmediği halde kârdan fazla pay alsın şeklinde bir iddia ile buraya gelmiş değildir.
h) Tebliğlerde önerilen hususlar; içinde bulunduğumuz toplumun, zamanın ve şartların ortaya çıkardığı problemlerin cevabı şeklindedir. Ama bu cevaplar, isabetli ya da isabetsiz olabilir. Fakat mevcut şartlar karşısında başka ne tür bir alternatif (seçenek) düşünülebilir. Kendimizi mevcut ortamdan soyutlamamız mümkün değildir.
ı) Sayın müzakerecinin; emeklilik-sigorta ve bağ-kur gibi sosyal yardım fonları konusunda getirdiği açıklamalara aynen katılıyorum. Günümüz müslümanı ücret denilince, hemen aklına dar, anlamda ücreti getiriyor. Daha sonra yapılan ilâve ödemeleri ücret saymıyor. Oysa, bir kimse işe girerken, sosyal fonlardan birisinin mükellefi olmayı kabullenirken iki ücreti hak etmektedir. Biri dar anlamda olan fiilî ücreti, diğeri ise geniş anlamda olan ve tarafların, daha işin başında kabul ettikleri geniş ücrettir. İşbu geniş ücrete ikramiyesi, emeklilik maaşı vb. sosyal yardımlar, aynî yardımlar da dahildir. Geçmişte müslüman toplumlarda bu tür sosyal yardım fonları daha açık, net ve doyurucu bir şekilde uygulanagelmiştir. Bunların hâlâ uzantılarını toplumumuzda görmek mümkündür. Bu yönüyle belki günümüz sosyal yardım kurumları o seviyeye henüz ulaşamamıştır bile.
Pek tabiî tebliğe tenkid uzun olunca cevabı da bir ölçüde uzun oluyor. Buna neden olan ve bir kısım hususları tartışmaya açan sayın Dr. H. Karaman'a teşekkürlerimi bildiririm.[74]
VI. Sayın Yrd. Doç. Dr. î. Kâfî Dönmez'in Görüşleri Halikında;
Dinleyici olarak toplantıya katılmış bulunan Sayın Dönmez'in belirttikleri hususlara aynen katılmamak elde değil. Baştan sona gerçekleri dile getirmiştir. Bugün siyasî iktidarların kaderine büyük ölçüde etki eden işçi kuruluşları meselâ İngiltere'de Tuc (Trade Union Corporation), Polonya'da Dayanışma Sendikası, uluslararası etkinliğe sahip ILO (International Labour Organization) mevcuttu. Her devlette hükümet içinde çalışma, sendikalar, işçi vs. adlarla anılan bakanlıklar mevcuttur. Sayın Dönmez'in dediği gibi müstakil iş mahkemeleri kurulmuş, İş ve sosyal güvenlik hukuku fakültelerde zorunlu ders haline gelmiştir. Bizim zamanımızda bu ders tamamen seçimlik, tek sömestrelik ve haftada iki saatlik bir ders iken bugün bu seviyeye ulaşmış, en önemli bir hale gelmiştir. İş mevzuatında ilk adımlar, ayrıntılı hükümler Tanzimat döneminde Osmanlılarda atılmış ise de arkası gelmemiştir. Sonra Kuzey Afrika ülkelerinde kısmen İslâmî espri içerisinde iş mevzuatı çalışmaları olmuştur. Orta Doğu İslâm ülkelerinden yalnızca Suudi Arabistan'da mukayeseli kanunlaştırma ve çalışmaların olduğunu yayınlardan anlamaktayız. Pratik nasıldır? bu konuda tam ve kesin bir-bilgimiz maalesef yoktur. Meselâ bu eserlerden biri; Şeref b. Ali eş-Şerîf'in “el-İcâretü'1-Vâride alâ Ameli'I-İnsan” adlı mukayeseli bir çalışmasıdır.
İ. Kâfî Dönmez'in fikirlerine aynen katılıyorum. Hatırlatmaları için teşekkürlerimi bildiririm.
Efendim, İslâm fıkhının özel bir konusunu burada müzakereye açan, bu ilmî çalışmaların ve tartışmaların yapılmasına vesile olan Ensar Vakfı'na şahsım ve diğer arkadaşlarım adına teşekkürlerimi bildiririm. Benzeri araştırmaların yine Vakıf himayesinde sürdürülmesini dilerim.[75]
Allah razı olsun.
[1] en-Necm: 53/39, 40.
[2] Aclûnî İsmail b. Muhammed, Keşfu'1-Hafâ cüz 2/s. 323, Beyrut 1352.
[3] Buharı, müsâkât 13. Müslim, zekât 107. Neseî, zekât 83. v.s.
[4] Buharı, icare 2, enbiyâ 29. Müslim, eşribe 165. Muvatta, İstizan 18. v.s.
[5] el-Kasas: 28/24-28.
[6] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 111.113.
[7] Bak Mecelle md, 404 ve şerhi için Ali Haydar, Dürerül-Hükkâm, c. l/s. 670, İstanbul 3. baskı 1330. Bilmen Ö. N., Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu c. 6/s. 156, 57, 2. baskı İstanbul 1970.
[8] en-Nisâ: 4/25.
[9] et-Talâk: 65/6.
[10] el-Mü'minûn: 23/72.
[11] Askalânî İbnu Hacer, Fethül-Bârî, c. 4/s. 442-43, el-Matbaatu's-Selefiyye (Mısır).
[12] Askalânî, a. e. c. 4/s. 417, 447.
[13] ez-Zeyleî, Ebu Muhammed Abdullah b. Yusuf, Nasbu'r-Râye, 4, s. 129, Mısır 1. baskı 1357. el-Beyhakî Ebu Bekir Ahmed b. el-Hüseyn, es-Sünenü'1-Kübrâ, c. 6, s. 121, Hindistan 1344.
[14] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 113-116.
[15] Miras, Kâmil Tecrid Tercemesi, c. 7/s. 23 v.d. 4. baskı Ankara1978.
[16] A. Haydar, a. e. c. l/s. 675.
[17] el-Meydânî, Ab.dülganî, el-Lübâb cüz l/s. 335, İstanbul 1323. Bak Mecelle md. 463. A. Haydar, a. e. c. 1/s. 777-78.
[18] A. Haydar, a. e. c. l/s. 684-85.
[19] A. Haydar, a. e. c. l/s. 683.
[20] ez-Zelâî, Nasburraye, c. 4/s. 129. Beyhakî, a. e. c. 6/s. 121. es-Saatî Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, el-Fethurrahmânî, c. 15/s. 122, 1. baskı Mısır. es-Sanânî Muhammed b. İsmail, Sübülüs-Selâm, c. 3, s. 52, Kahire 1379/1959.
[21] Anılan, maddelerin şerhi için bak. A. Haydar a. e. ve Bilmen, Ö. N., a. e. c. 6/s. 183 v.d.
Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 116-119.
[22] Esener T., îş Hukuku s. 163, Ankara 3. baskı 1978.
[23] Esener, a. e. s.165.
[24] Esener, a. e. s.177 ve 183-190. Tunçomağ K., Türk İş Hukuku s. 123, İstanbul 1971.
[25] Tunçomağ, a. e. s. 123-24.
[26] Tunçomağ, a. e, s. 291 92.
[27] Kâsânî Alaaüddin, el-Bedâî c. 4/s. 193, 1. baskı Mısır 1328 den ofset. îbnu Kudâme, el-Muğnî c. 5/s. 327, Beyrut 1392. el-Fetâvâl-Hindiyye c, 4/s. 412, Bolak 1310. Ayrıca Bak Mecelle md. 464 ve 465. A. Haydar a. e. c. l/s. 779-80.
[28] Kâsânî, a. e. c. 5/s. 138 v.d. İbnu Âbidîn, Hâşiyetü Reddi'l-Muhtâr... c. 6, s. 4s Mısır 1386. İbnu Kudâme, a. e. c. 6/s. 512.
[29] ez-Zeylaî Osman b. Ali, Tebyiynü'l-Hakâik, c. 5/s.. 127, Mısır 1315. Kâsânî, a. e. c. 4/s. 193. İbnu Kudâme, a. e. c. 6/s. 68 v.s.
[30] Kasânî, a. e. c. 4/s. 194. İbnu Âbidîn a. e. c. 6/s 62. es-Serahsî el-Mebsût, cüz. 15/139 149 Mısır 1324 Şeref b. Ali eş-Şerîf, el-îcâre, s. 177-184, 1. baskı Rıyaz 1400/1980.
[31] el-Beyhakî, a.e.c. 5/s. 539. ez-Zeylâî, Nasburrâye c. 4, s. 140.
[32] Kâsânî, a. e. c. 4/s. 192. El-Ensârî Ebu Yahya Zekeriyya, Esnâl-Metâlib c. 2/s. 405, Beyrut. Şeref b. Ali, a. e. s. 192-194.
[33] Kâsânî, a. e. c. 4/s. 192. ez-Zeylâî, Tebyiynü'l-Hakâik c. 5/s. 130. Her iki görüş sahiplerinin fikirleri ve delilleri ve bunların değerlendirilmeleri için bakınız Şeref b. Ali, a. e. s. 192-99. Ali Bardakoğlu, îcâ-re Akdi s. 221-28, Erzurum1982 (basılmamış doktora tezi").
[34] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 119-124.
[35] Zaim Sabahaddin, Türkiye'de Ücretler, ve Gelirler
[36] Tunçomağ K., a. e. s. 223, 26 Esener T., a. e. s. 162-63..
[37] Bak Zaim S., a. e. s. 209-216. Kutal Metin, Asgarî Ücret s. 6, İstanbul 1969.
[38] Kutal M., a. e. s. 12.
[39] Zaim S.,'a. e. s. 367-374. Kutal M., a. e. s. 31
[40] Zaim S., a. e. s. 204-205.
[41] Zaim S., a. e. s. 206.
[42] Zaim S., a. e. s. 414, 420.
[43] Çelik Nuri, İş Hukukumuzda Uzlaştırma ve Arabulucuk s. 76-77, İstanbul 1973. Özdamar Serpil, Ücret Sistemleri ve İş Gücü Verim Artışı, s. 16, 17, 19, Ankara 1977.
[44] Feyzioğlu Feyzi N. Borçlar Hukuku 2. Kısım c. l/s.
[45] Yargıtay 3. HD 13.4.1976 gün ve E 2572/K 3359, 29.12.1975 gün ve E 7042/K 7008, 21.3.1977 gün ve E 1790/K 2027 sayılı kararlarına bakılabilir.
[46] Feyzioğlu F.N., a. e.c. l/s. 462, özetlenerek.
[47] A. Haydar, a. e. c. l/s. 683.
[48] Bak Mecelle md. 439 ve 255. A. Haydar a-, e. cl/s. 726.
[49] Hadis daha önce geçti.
[50] A. Haydar, a. e. c. l/s. 758.
[51] Bak A. Haydar, a. e. c. l/s. 773-775;.
[52] A. Haydar, a.e.c. l/s. 385-87, 778.
[53] Şurası da gözden uzak tutulmamalıdır ki Osmanlı mâlî yapısı hakkında yapılan son araştırmalara göre İmparatorluğun son üç yüz yıllık döneminde yıllık değer kaybı oranı % 1,2 yi geçmemektedir. En kötü şartlar da bile durum böyledir.
[54] A. Haydar, a. e. c. l/s. 388.
[55] A. Haydar, a. e. c. l/s. 389.
[56] A. Haydar, a. e. c. l/s. 390.
[57] Aynı yer.
[58] A. Haydar, a. e. c, l/s. 392.
[59] A. Haydar, a. e. c. l/s. 419, 20.
[60] Bak A. Haydar, a. e. c. l/s. 778-80 ve 913-16. ve anılan maddeler şerhi.
[61] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 125-134.
[62] Buharî, büyü 12. Müsüm, zekât 80. Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 134-140.
[63] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 140-142.
[64] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 142-152.
[65] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 152-154.
[66] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 154.
[67] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 154-155.
[68] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 155-156.
[69] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 156-157.
[70] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 157-158.
[71] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 158-159.
[72] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 159.
[73] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 159-160.
[74] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 160-164.
[75] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 164.
İslami Okul Okulların En Önemlisi