Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 3. Sayfa - Islamda Isci Isveren Munasebetleri

 

3- MUKAYESELİ HUKUKTA ÜCRET POLİTİKASI -ŞÜMULÜ VE AÇIKLAMASI-. 2

GİRİŞ. 2

Ücret 2

Neler Ücret Olabilir?. 3

Nelerin Ücret Olabileceği Konusunda Hukukî Görüşler 4

Ücreti Tesbıtte Kriterler 6

Verilerin Değerlendirilmesi Ve Tekliflerimiz. 10

Özet: 12

MÜZAKERECİLERİN GÖRÜŞLERİ 12

a- Hayrettin Karaman'in Görüşü: 12

b- İbrahim Kâfi Dönmez'in Görüşü: 16

e- İbrahim Ural'ın Görüşü: 16

d- İlhan Oksay'm Görüşü: 17

e- Osman Eskicioğlu'nun Görüşü: 17

f- Yunus Vehbi Yavuz'un Görüşü: 17

Tebliğ Sahibinin Görüşlere Cevabı 18

I. İbrahim Ural'ın tenkilleri; 18

II. Yrd. Doç. Dr. Osman Eskîcioğlu tenkidlerine gelince; 18

III.  Sayen Y. Vehbi Yavuz'un Tenkid Ve Temennisine Ek Açıklama; 18

IV. Sayın Doç. Dr. İ. Oskay'ın Tenkidlerine Gelince; 19

V. Sayın Dr. Hayreddin Karaman'm Tenkidlerine Gelince; 19

VI. Sayın Yrd. Doç. Dr. î. Kâfî Dönmez'in Görüşleri Halikında; 20


3- MUKAYESELİ HUKUKTA ÜCRET POLİTİKASI -ŞÜMULÜ VE AÇIKLAMASI-

 

GİRİŞ

 

Yeraltı ve yerüstü pek çok zenginliklere sahip ve sahne olan ülkemiz emek arzı, insangücü bakımından da yine büyük bir potansiyele sahiptir. Yaş ortalaması itibariyle durum genç kuşak lehinedir. Fakat tabiî zen­ginliklerimiz maalesef tam değerlendirilemediği gibi emeğimiz, insangücümüz de tam değerlendirilememektedir. Az bir çalışma ortamı bulabilen işçimiz, her türlü meşekkate, çileye katlanarak ekmeğini taştan çıkar­maktadır. Böyle bulunmaz bir güç kaynağından ülkemiz kadar başka ülkeler de faydalanmaktadır.

Çalışma ruhunu maneviyâtından, dininden alan müslüman işçi,

“Hakikatte insan için kendi çalıştığın­dan başkası yoktur. Hakikaten çalıştığı ileride kıyamet gününde mizanında görülecek., Sonra buna en kâmil mükafaat verilecektir.”[1] âyetine,

“İki günü birbirine müsavi olan aldanmıştır” [2]

“Sizden birinizin oturup dilenmektense sırtına ip alıp odunculuk yapması ve bu yolla para kazanması daha hayırlıdır.” [3] ve benzeri ha­disler hükmüne inanır, evlâd ü ıyâlinin nafakası uğruna her şarta gurbetlere kıtalaraşırı diyarlara razı olur ama yine de dilenmeye asla razı olmaz. Müslüman her kişi kazançlarında hep helâl ve haramı gözetmek zo­rundadır. Alınterinin kudsiyyeti, emeğin helâl yöne şev­ki işi, ilâhî sistemlerde olduğu kadar günümüz iş mev­zuatında da kanunen koruma altına alınmıştır.

Kuran-ı Kerim'de ve hadislerde Hz. Âdem'den son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (s.a) ya kadar he­men her peygamberin bir sanatının olduğu, kazançla­rını o yollardan temin eyledikleri, emeklerinin mahsû­lünü yedikleri anlatılır. Nitekim bir hadiste;

Nebi (s.a) bir kerre:

“Allah  hiçbir  peygamber  göndermemiştir,  mu­hakkak o peygamber koyun gütmüştür, “ buyurdu. Bu­nun üzerine Ashabı Kiram;

Ya Rasulallah, Sen de mi? diye sordu da Rasulullah;

“Evet ben de Ehl-i Mekke'nin, Kararît mevkiinde koyununu güderdim:” buyurmuştur. [4]

Hz. Musa (s.a) kıssasıyla ilgili ve ücret kelimesinin birkaç kez kullanıldığı âyette Cenâb-ı Hak; “Vaktaki Medyen suyuna vardı. Üst tarafında ve kenarında bir sürü insan buldu ki, hayvanlarını suluyorlardı. Onla­rın gerisinde ve alt yanında da sürülerini alıkoyan iki kadın gördü. Dedi. “Bu haliniz ne?” Dediler “Çobanlar sıvarıp dönünceye kadar biz sıvarmayız. Babamız ise büyük bir ihtiyardır.”

“Bunun üzerine Musa onlarınkini sivarıverdi. Sonra gölgeye dönüp dedi ki, “Rabbim hakikat ben, bana indirdiğin hayırdan dolayı, muhta­cım.” Derken o iki kadmdan biri utana utana yürüye­rek ona geldi.

 “Babam, dedi, bizim sürümüzü sıvardığmın ücretini sana ödemek için seni çağırıyor.” Bunun üzerine Musa ona gidip kendisine kıssayı anlatınca o:

 “Korkma, dedi, o zâlimler güruhundan kurtuldun.” O ikiden biri “Babacığım, dedi, onu ücretle    çoban tut.

Çünkü ücretle kullandıklarının en hayırlısı şüphesiz ki o kuvvetli, emin adamdır.” O zat Musa'ya dedi ki,

“Bu iki kızımdan birini sen, bana sekiz yıl ecîrlik etmek üze­re sana nikahlamak istiyorum. Eğer hizmetini on yıla tamamlarsan o da kendinden. Bununla beraber arzu et­mem ki sana zorluk çektireyim. Înşâ-Allah beni salihlerden bulacaksın.” Mûsâ dedi,

“O, seninle benim aramdadır. Bu iki müddetten hangisini ödersem demek ki, bana karşı bir husûmet yok. Allah da şu dediğimiz üze­rinde bir vekil.”[5] buyurmuştur.

İşte bu duruma göre icar akdi, bir ücret (bedel) karşılığında bir işin yapılması için akdedilen sözleşme­dir. Mecellenin ifadesiyle “Menfaati malûmeyi ecr-i malûme mukabilinde bey etmektir.” Şu iki tarif ve benzerlerinde görüleceği üzere kira konusu bir gayrimen­kul, bir menkûl veya bir emek de olsa bunların karşılığında bir bedel (ücret) kararlaştırılmaktadır. Bu araş­tırmada ücret mefhumu üzerinde durulacak tarifi, ne ifade ettiği, neler ücret olabileceği İslâm Hukukuna ve günümüz iş mevzuatına göre açıklanacaktır.[6]

 

Ücret

 

İş sözleşmelerinde ücret, işçi açısından en önemli bir unsur olduğundan İslâm hukukçuları bunun üzerin­de çok durmuş, etraflı bilgiler vermişlerdir. Akdin ta­raflarının karşılaşabilecekleri zarar ve aldanmaları ön­lemek için ücreti ilgilendiren noktalar üzerinde fazlaca durmuşlardır. İş akdi “icâre akdi” (kira sözleşmeleri bölümünde ele alındığından menfaatin karşılığı olan üc­ret ile emeğin karşılığı olan ücret arasında büyük bir benzerlik bulunmuş ve her ikisine takdir edilen ücret ortaklaşa hükümler altında incelenmiştir. Ecr kökün­den gelen ücret, ecr ile eş mânâdadır. Lügatte “bir işin karşılığı olan bedel (ivaz)” demektir. Hukuk dilinde ve bu araştırmada ücret; işverenin, gördüğü bir menfaat karşılığı işçisine ödediği ivazdır. Bu durumda bir iş sözleşmesinde ücret, işçinin yaptığı işine karşılık işverenin­den veya mümessilinden aldığı bir karşılıktır.[7]

1475 Sayılı İş Kanununda ise, ücret şöyle tarif edi­lir :

“Genel anlamda ücret, bir kimseye bir iş karşılı­ğında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve nakden ödenen meblağı kapsar.”

“İşçi ücreti, en geç haftada bir, yurtta geçmesi zo­runlu para ile ödenir.” (İş K. md. 26/1 ve 3). şeklinde tarif edilmiştir.

Yeni Anayasa md. 55 de ise;

“Ücret emeğin karşılığıdır.”

“Devlet çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır.”

“Asgarî ücretin tesbitinde ülkenin ekonomik ve sos­yal durumu gözönünde bulundurulur.” hükümleri getirilmiştir.

Şu haliyle bile ücret ve ücret politikası çalışma ale­minde en önemli bir yere sahip olmaktadır. Siyasî ik­tidarları, işçi ve işveren kesimlerini en çok meşgul ey­leyen bir anayasa hükmü olmaktadır.

Görüldüğü gibi hem dini hukukta hem de laik hu­kuk sistemlerinde, yapılan bir işe karşılık ödenen şe­ye ücret denilmektedir. Kuran-ı Kerim'de “ecr” keli­mesinin değişik şekilleri sıkça kullanılmaktadır. Dün­yada yapılan, elde edilen bir hayırlı iş ve yararın kar­şılığı olan, dünyada ve özellikle âhiretteki karşılığı işbu ecr kelimesi veya değişik sikalarıyla ifade edilmekte­dir. Dünyada verilmesi gereken ücretle ilgili olarak şu birkaç âyet kaydedilebilir.

“....Namuslu kadınlar olmak üzere “onları sahiple­rinin izniyle kendinize nikahlayın. Ücretlerini, mehirlerini de güzellikle onlara verin...”[8]

“Boşanan o kadınları.... eğer onlar yüklü iseler yüklerini koyuncaya ka­dar nafakalarını verin. Eğer kendilerinden olan evlat­larınızı sizin faidenize emzirirlerse onlara ücretlerini verin. Aranızda bu hususta güzelce müşavere edin...”.[9]

“Yoksa, sen onlardan bir harç, ücret mi istiyorsun? İşte Rabbının harcı! O daha hayırlıdır. O, rızık veren­lerin en hayırlısıdır.” [10] buyurulmaktadır. Belirtildiği gibi Kuran-ı Kerim'de yüz on kadar yerde geçen ecr kelime­sine hadislerde de yine değişik sikalar halinde rastla­nılır. Burada birkaç hadis meali kaydedilmekle yetini ecektir.

“Hz. Aişe (r.a) nin hicret hadisinde şöyle dediği ri­vayet olunur: Nebi (s.a) ve Ebu Bekr (r.a) Benî Deyi kabilesinden çevreyi bilmekte oldukça mahir, yol gös­terici bir kişiyi kiralamışlardı ki, o şahıs Kureyş kâfir­lerinin dini üzereydi.”[11]

“Ebu Hureyre (r.a) nin Nebi (s.a) den yaptığı riva­yete göre, O şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ şöyle bu­yurdu. Ben kıyamet gününde üç kişinin hasmıyım: 1. Bir adam ki, bana söz verir, sonra da bu sözünden dö­ner, 2. Bir adam ki, hür bir kimseyi, satar, parasını yer, 3. Bir adam ki, bir işçiyi ücretle tutar, ona işini yaptırır fakat ücretini vermez.”[12] ve nihayet;

“Yine Nebî (s.a) nin şöyle buyurduğu rivayet olu­nur:

“İşçiye (ecîre) ücretini alnının teri kurumadan ve­riniz.”[13] buyurmuşlardır.

İşte bu ve benzeri birçok âyetler ve hadisler hem icar, hizmet, akdinin geçerliliğini isbatlamakta hem de verilecek ücret konusunda insanları dikkatli olmaya, haklarının karşılıklı korunmasına, saygılı olmaya çağırmaktadır, ivazlı akidlerden ahş-veriş (bey) akdinden sonra en önemli bir yeri işgal eden kira (icâre) akdi Mecellenin ikinci kitabında (Kitâbü'l-İcârât) md. 404-611 de yer alır, bir giriş ve sekiz babdan ibarettir. İş akdiyle ilgili daha özel hükümler md. 562-581 arasında­dır. Akdin taraflarından işverene müstecir, işçiye ecîr, işin konusuna müstecerunfîh, alınacak ıvaza ücret, bu sözleşmeye de icâre-i ademî (iş akdi) denilir.[14]

 

Neler Ücret Olabilir?

 

İş akdinin geçerliğiyle ilgili dînî metinler, âyet ve hadislerden anlaşıldığı üzere ücret, zamana, şartlara, içerisinde bulunulan durumlara göre değişik şeyler ola­biliyor, Hz. Musa (s.a) ile Şuayb (s.a) arasında geçen kıssada, Hz. Musa hem işçilik edecek ve hem de işve­ren durumundaki Hz. Şuayb (s.a) in kızı Safurayı nikâhlryacak.[15] Tatbikatta birçok mal ve eşyanın ücret olarak işçiye verildiği görülmektedir.

Ancak günümüz hukuk sisteminde durum hiç de böyle değildir. Zira bugün ücret terimi daha dar an­lamda tutulmakta, ülke içinde.geçerli olan para şeklin­de anlaşılmaktadır. Daha önce kaydedilen Anayasa ve İş Kanununun ücretle ilgili maddelerinde hakim espri ücretin Türk parası üzerinden tesbit edilebileceği şek­lindedir. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu md. 43 de de dereceler ve kademelerde tesbit olunacak aylık­ta tediye olunacak esas ücret Türk lirası üzerindendir. Borçlar Kanunu md. 83 de de;

Konusu para olan borç, memleket parasıyla Ödenir denilmekte ve böylece işçi-işveren arasındaki sözleşme­de tediye olunacak ücretin ne tür bir paradan olacağı hükme bağlanılmaktadır. İş mevzuatındaki “nakd ve­ya “para” terimlerini, Devlet Memurları Kanunundaki ücretin para” ve “Türk Lirası” üzerinden tesbiti husu­sunu hep ülkede hukuken geçerli para şeklinde değerlendirmek, anlamak gerekir. Her  ne kadar BK. md. 323 de;

“İş sahibi, mukavele edilen yahut âdet olan yahut kendisinin bağlı bulunduğu umumî mukavelede tesbit olunan ücreti tediye ile mükelleftir.” denilmekte ve “üc­ret” terimi mutlak zikredilmekte ise de bunu BK.nun diğer hükümleriyle İş K. nu hükümlerine uygun bir bi­çimde yorumlamak, Türk lirası olarak anlamak zorun­dayız. Günümüz iş mevzuatında durum böyledir. Baş­ka türlü yorum ve anlayışa imkân gözükmemektedir.

İslâm hukukunda nelerin ücret olabileceği hususu­na, fıkhî hükümlerine gelince; Mecellenin anılan ikinci kitabında ücretle ilgili olarak şu hükümler mevcuttur: Ücret, kira yani bedel-i menfaat... demektir. (Md. 404), bir diğer ifadeyle eşyanın menfaati ve insan emeğinin karşılığında verilen bir ivaz (bedel) dir. [16] Fıkıh kitap­larında yer alan ortak metinde ücretin nelerden ibaret olduğu şöylece belirtilir; Alış-veriş akdinde bedel ola­bilen herşey icar akdinde de semen (bedel) olarak kararlaştırılabilir. Ayrıca alış-veriş akdinde semen olamıyan bir kısım şeyler de yine icar akdinde ücret ola­rak kararlaştırılabilir. Meselâ yapılacak bir işe kar­şılık hayvanın ücret olarak verileceğinin tesbiti işi böy­ledir. Mecelle md. 463 de ifadesini bulan yukarıdaki ücret tarifi ve hükmünden şunlarm ücret olabileceği belirtilebilir:

I. Paralar, II. Paradan başka her türlü mislî mallar, III. Muayyen ve taraflarca bilinebilen kıyemî mallar, IV. İş akdinde, akdin konusuna muhalif olmak şartıyla sair menfaat ve gelirler. Meselâ altı ay çalışmak şartıyla bir dükkânı bir seneliğine o çalışacak işçiye kiraya vermek gibi. Fakat aynı cins iki menfa­atin birbirine karşılık gösterilerek kiralanması, aynı cinsten şeylerin karşılıklı bedel gösterilerek kiralanma­sı fasittir.[17]

İş akdinde anılan cinslerden birisiyle kararlaştırılan ücrete ecr-i müsemmâ (önceden belirlenen ücret) denilir? Mecelle. [18] 415 de sözleşme zamanında zikr ve tayin olunan ücrettir şeklinde belirtilmiştir. İşbu ücret de;

Ya ecr-i misle eşittir, ya ecr-i mislden fazladır, ya­hut ecri mislden eksiktir. Mecelle md. 414 de ise Ecr-i misi şöyle tarif edilmiştir; “bîgaraz ehl-i vukufun tak­dir ettikleri ücrettir.” Madde hükmünün açıklaması ya­pılırken tarafsız bilirkişilerin paradan takdir ve tayin ettikleri ücrettir denilmektedir. Şu duruma göre, ecr-i müsemmâ akde ve dînî hükümlere aykırı olmayan her türlü maldan belirlenebileceği halde ecr-i misi için böy­le bir serbesti ve takdir hakkı görülmemektedir. Meselâ önceden belirlenen ücret buğday ise ama iş akdi huku­ken fesadı (nisbî butlanı) halinde ecr-i misi takdiri ge­rekir. Bu da buğdaydan değil, altın veya gümüş para­dan takdir olunur [19] denilmektedir. Şu duruma göre işçi ve işverence ücret, nevi ve miktarı ile bilinir bir durum­da olunca başka bir önemli yönü kalmamaktadır. Ha­diste de ücret konusunda şöyle buyurulur;

“Her kim bir işçi istihdam eder (kiralar)sa ücretini ona bildirsin” [20]  buyurulmuştur.

Önemli olan husus, üc­retin nevisiyle, miktarıyla bilinmesidir. Mecelle md. 465/1 de iş akdi bedeli menkul mallardan veya ölçüle­bilen, sayılabilen, ölçeklenebilen misli mallardan oldu­ğunda o zaman ücretin miktarıyla birlikte ücretin vasfı­nın da belirtilmesinin gereği;

465/2 de ise, taşınması bir kısım masrafları gerek­tiren bir şey ücret olarak kararlaştırıldığında sözleş­mede bunun teslim yerinin belirtilmesi gereği... aksi takdirde işçinin işi yaptığı yerde ücretinin ödenmesi icab ettiği belirtilmiştir.

465/3. fıkrada da taşınma ve naklinde güçlük olma­dan şeyler ücret olarak belirtildiğinde işçi bunu diledi­ği yerde teslim alabilir, denilmiştir.

Ücretin para olması halinde ise md. 464 de iş akdi bedeli para ise, o zaman alış-verişteki bedel gibi bura­da da parayı tayin ile ücret belirli hale gelir. [21]

 

Nelerin Ücret Olabileceği Konusunda Hukukî Görüşler

 

Günümüz mevzuatında ücretin her ne kadar ülkede geçerli para cinsinden olacağı belirtiliyorsa da hukuk­çuların, tatbikatta bu hükmü mutlak ve kesin kabul etmedikleri görülür. Müellifler Önce ücreti; I. Asıl ücret-gerçek ücret, II. Asıl ücret-asıl ücrete bağlı sair -ödemeler şeklinde ayırımlara tabi tutmaktadırlar. Asıl ücret işçinin çalışması karşılığı olarak işverenden pa­ra olarak elde ettiği meblağdır. Gerçek ücret ise; işçi­nin kazandığı ücreti karşılığında sağlayabildiği mal ve hizmetlerin toplamıdır. Gerçek ücret azalırsa bundan işçi ve ailesi zarar görür. Gelişmekte olan bazı ülkeler­de ücretin bir kısmı para, bir kısmı ise ayn (mal) ola­rak ödenmektedir.[22] Asıl ücrete bağlı sözleşme veya kanundan doğan ve parayla ölçülmesi mümkün her tür­lü menfaatin eklenmesiyle hesaplanan ücretler toplamı geniş anlamda ücreti oluşturmaktadır. Yan Ödemelerin tamamı buraya girer.

Kıdem tazminatı ile ilgili olarak İş K, md.14/12. fıkrada “...ücrete ilâveten işçiye sağlanmış olan para ve parayla ölçülmesi mümkün akdî ve kanundan doğan menfaatler de gözönünde tutulur.” denilir. Böylece bu­rada İş K. parayla ölçülmesi kabil sair ödemeleri de ücret olarak benimsemektedir. Nitekim Yargıtay Hu­kuk Genel Kurulu 13.1.1954 gün ve E 5/K 5 sayılı bir İçtihadı Birleştirme Kararında işçi ücretinin tayininde işçiye nakden ödenen paradan başka temin olunan sair menfaatların da hesaba katılması lazım geldiğini açıklamıştır. [23] Bu duruma göre, ücretin ödeme şekli; I. parayla ödeme İş K. md. 26/3 bunu emretmektedir. II. Aynî ödeme, yine İş K. md. 14/12. fıkra bunu ifade eder ve para ile ölçülmesi mümkün olan akdî ve kanundan, doğan menfaatler şeklindedir. Para ile olmayan her türlü ödemeler aynî ödeme mefhumuna girmektedir.

Hukukçular İş K. md. 26/1 ve 3 ü emredici bir hü­küm olarak almamakta daha ziyade asgarî ücretle il­gili md. 14/12 ile 12 Şubat 1972 tarihli Asgarî Ücret Yö­netmeliği md. İde yer alan;

“Asgarî ücret, işçilere normal bir çalışma günü karşılığı olarak ödenen ve işçinin gıda, konut, giyim, sağlık, ulağım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarım gü­nün fiyatları üzerinden asgarî düzeyde karşılamaya ye­tecek ücrettir.” hükmünden faydalanmaktadırlar.[24] Mevzuatta kullanılan ücret kelimesi nakden ödemeyi ifade etmektedir. Bu ifadeden bir eşya edimi karşılı­ğında iş yapmayı kabullenmiş kimsenin işçi sayIlamıyacağı anlamı çıkarılamaz. Kanun koyucu ücret keli­mesiyle para dışı ödemeleri kanun dışında bırakmak istediği söylenemez. Şu halde ücret denilince kanunen yapılan işe kargılık verilen para biçimindeki karşılık ve ücrettir. Şayet karşılık eşya edimi olarak kararlaştırılmışsa o zaman buna eşya biçiminde karşılık adı ve­rilebilir. İşçiye sağlanmış kazanç fırsatı da bazan bir karşılık teşkil edebilir.[25]

Sanayiin gelişiminin başlangıcında birçok ülkede, özellikle İngiltere'de Trampa usûlü (Truck system) adı verilen bir ödeme sistemi ortaya atılıp uygulanmıştır. Bu sistemde işçi ücreti parayla değil malla ödeniyordu, işveren, işçiye mal alacak fişler verirdi, bu fişlerle iş­çiler, belirlenen malları mecburen alırlardı. Durum İşçinin sömürülmesine yol açmıştır. İşçi belirli ve pa­halı malı almaya zorlandı. Bu istismarın önüne geçmek için de şu tedbirler getirilmiştir; I. Ücretin parayla ödenmesi mecburiyeti. Bu durumda ücretin parayla ödenmesi mecburiyetine aykırı olarak yapılan sözleş­meler batıl, geçersiz sayılmıştır. II. İşçinin kantinden alışverişe zorlanmaması tedbiri.[26] Fakat her iki halde de yine işçi istismarının önüne (paranın devalüe edildi­ği ve enflasyonun yüksek seyrettiği zamanlarda) geçile­memektedir.

Görüldüğü üzere Türk iş mevzuatında ücretten maksad; paradır. Para dışındaki ödemelere hukukçularca karşılık denilmekte ve mevzuat hükmüne bir is­tisna olarak göstermektedirler. Alman iş mevûâtında ise hiçbir istisna kabul edilmeyip ücretten kesinlikle para anlaşılmaktadır.

İslâm hukukunda esasen temel hukuk metinlerin­de ücret mefhumunun yorumu “alış-verişte semen ola­bilen her şey ile alış-verişte semen olmaya uygun düş­meyen şeyler kira ve iş akdinde ücret olabilir” hükmü ve atfı ile halledilmiştir. Diğer hukuk sistemlerinde ol­duğu gibi para dışında istisnaların bulunması yönünde zorlamalı hiçbir hukukî tefsire gitme gereği duyulma­mıştır. Ancak fakihler nelerin ücret sayılabileceğine dair örnekleri çoğaltmışlardır. Ülkede geçerli para dı­şında bir edim, mal üzerinden iş sözleşmesi yapılması diğer hukuk sistemlerinde geçersizken İslâm hukukun­da bu tür sözleşmeler tamamen geçerlidir. İslâm hu­kukunda prensip olarak ücretin, bir mübadele vasıtası olması sebebiyle para üzerinden tesbiti söz konusu ise de başka mallar ve menfaatler de ücret kabul edile­bilmektedir. Mecelle md. 463 bunu ifade ettiği gibi md. 464 de “Bedel-i icare nakid ise semen-i mebi gibi mik­tarını tayin ile malûm olur.” denilmekle de para ve pa­ra dışındakiler ücret olabilmektedir. Nitekim kira ve iş akdinde bedel, menkûl bir mal veya misli bir mal ise o zaman miktarının ve vasfının da belirtilmesi gerek­mektedir. Ücretin, bir yere taşınması gerekiyor, bir kısım zahmetleri gerektiriyorsa o zaman sözleşmede ne­resi kararlaştırılmışsa orada ifası gerekir, teslim yeri kararlaştırılmamışsa işçinin işi yaptığı yerde, ücret olarak kararlaştırılan şey ödenir. Fakat taşınma ve saire gibi zahmetleri gerektirmiyorsa o zaman borçlu bunu dilediği yerde öder, denilmekle konuya daha da açıklık getirilmiştir. [27]

Fakihler ücretin nakid olarak tesbitinde paranın ülkede geçerli nakd cinsinden olması şarttır. Geçersiz ise o zaman işçiye ecr-i misi verilecektir derler. Bina­enaleyh belirli yerlerde geçerliliği olan kıymetli evrak­la tediye işi para olarak düşünülemez. Yine fakihler herhangibir aynın (malın) ücret olabileceğine ittifak etmişlerdir. Nitekim Mecelle md. 465 de bu görüşü yan­sıtmaktadır.[28] Bu durumda ücret olarak belirlenen ma­lın işçi ve işverence bilinmesi gerekir. Her iki taraf ve­ya taraflardan birisi acısından ücret hakkındaki aşırı bilgisizlik (cehalet-i fahişe) söz konusu ise sözleşme fa­sittir ve işçiye ecr-i misi ödenmesi gerekir. Ücret ola­rak belirlenen ve mal hakkındaki aşırı bilgisizlik kaldı­rıldığı, durum açıklığa kavuşturulduğunda akid bütü­nüyle geçerlidir.[29]

Menfaatin ücrete konu olmasına gelince, bu husus­ta da yine fakihler hemfikirdirler. İşçinin ücreti men­faat da olabilir. Ancak menfaatin değişme şartında farklı görüştedirler. Ebu Hanife'ye göre menfaatler cinste farklı iseler o zaman ücrete konu olabilir. Men­faat cinste birlik arzediyorsa o zaman ücrete konu ola­maz. Binaenaleyh hizmete karşılık oturma (süknâ) hak­kını ücret olarak tesbiti geçerlidir. Fakat karşılıklı ay­nı türden çalışma şartı bir hizmetin bir hizmete ücret şeklinde tesbiti geçerli değildir. Ama fakihlerin çoğu­na göre, ücret olarak farklı cinsteki menfaatler tesbit edilebileceği gibi aynı cinsten bir menfaat da ücret şeklinde tesbit edilebilir. Ebu Hanife'ye göre, aynı cinste (menfaatta) edimin aynı anda ifası lâzımdır, de­ğilse araya zaman girince faiz (ribâ'n-nesie) girer, söz konusu olur. Arada ufak da olsa bir cins farkı varsa bu tehlike de ortadan kalkar. Diğer bütün fakihler bu konuda bir tereddüt duymazlar.[30]Sonuç itibariyle her iki fikir arasında Önemli bir fark yoktur.

îşçinin gördüğü işten bir pay, mal alması şeklinde ücretin kararlaştırılmasında işten sağlanan menfaat ücret olarak belirtilmiş oluyor. İşte bu durum da fakih­ler arasında tartışmalıdır. İslâm hukukunda prensip itibariyle ücretin ve görülecek işin Önceden bilinir ol­ması akdin geçerliliği için yeterlidir. Üretilen maldan pay alma konusunda Ebu Saidini'l-Hudrî (r.a) den riva­yet olunan; “Nebi (s.a) nin öğütülen undan bir kısmı karşılığı (karşılık gösterilerek) buğday öğütmekten, çiftleşmek üzere boğa (hayvan) kiralanmasından müslümanları nehyetmiştir.”[31] hadisi delil gösterilerek bu nevi ücret sözleşmelerine karşı çıkılmaktadır. Hadisin birinci şıkkında yapılacak iş belirli, ücreti ise belirsiz­dir. Zira öğütme sonucu ne kadar un çıkacağı önceden bilinememektedir. İkinci şıkkında ise, verilecek ücret belirli ama görülecek iş ve sonucu belirsizdir. Her iki durumdaki belirsizlik birer cehâlet-i fahişe kabul edilip o tür işlerin yasaklanmasına sebeb olmuştur. Ama görülecek iş ve verilecek ücret açıkça belirli veya az bir bilinmezlik ifade ediyorsa bu durum akdin sıhhatine müessir değildir. Getirilen ecr-i misl müessesesi ile akiddeki nisbi butlan (fesad) durumları kapatılmakta­dır.

Bu duruma göre üretimden bir payı ücret olarak tesbit işine kargı çıkan Hanefî ve Şafiî hukukçuları ile bir kısım mâlikîler ücretin ve yapılacak işin bilinme­miş olmasına bağlamaktadırlar. Zira ne kadar miktar mal çıkacak, ne vasıfta olacak, işin durumu, işçinin hüneri, vasfı nasıldır? İşte bütün bunlar bilinmemek­tedir. İşbu bilinememezlikler akdin geçerliliğine tesir eder ve bu konuda bazı deliller ileri sürerler. [32] Karşı görüşte olanlar, yani belirtilen türde tesbit edilen ücret sözleşmelerini geçerli sayanlar da Hanbelîlerin büyük çoğunluğu, Belhli bazı Hanefî fakihleri ile bazı Malîkîlerdir. Onlara göre, çıkacak malın miktar ve vas­fında değişiklik bulunmadığı müddetçe, üretimden bir payın ücret şeklinde kararlaştırılmasında bir sakınca yoktur. Eğer miktar ve vasıfta ihtilaf, değişiklik v.s. var ise aldanma (garer) söz konusudur ve o zaman akid geçerli değildir. Bunlar da yine bir kısım deliller ileri sürmektedirler.[33] Her iki grup hukukçular aslında akdi geçersiz kılan hususta, sebebte aynı yoldan hareket ediyorlar. Birinci grup (cehalet-i fahişe (aşırı bilgisiz­lik), ikinci grup ise, aldatma hali. Bu durumda günü­müz iş hayatında günlük, haftalık veya aylık yapılacak iş, üretilen mal ve bunların vasıf ve miktarları belirli olduğunda tesbit edilebildiğinde o zaman üretilecek maldan belirli bir miktarı ücret şeklinde belirlemekte bir sakınca yoktur. Taraflar bu konuda anlaşıyorlar ki. o zaman ihtilaflı hiçbir taraf kalmaz. Böyle bir durum prodüktiviteye, kaliteye de etki eder. Muhtemel durum­lara, sabit olmayan ücrete iş sözleşmesini bağlamak her iki taraf için de beklenilmedik sonuçlar doğurur ve böyle bir akdin geçerliliğini hiçbir hukukçu savunamaz.[34]

 

Ücreti Tesbıtte Kriterler

 

Ücret, bedenî veya zihnî emeğe, istihsal (üretim) ameliyesindeki faaliyete karşılık ödenen bedel, bir baş­ka ifadeyle teşebbüsün kâr ve zararına bağlı olmayan ve müteşebbis tarafından emek sahibine istihsal olunan malın satışı beklenmeden ödenen müemmen, güvenilir (ve güvencesi olan) bir gelirdir, şeklinde tarif edilir. [35] Tarifi bu şekilde kolayca yapılan ücret, nakd üzerin­den kararlaştırıldıktan bir müddet sonra, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde    enflasyon tarafından kemirilmekte, eşya fiyatlarındaki artışlar, buna karşı­lık para değerindeki düşüşler günümüzde işçi aleyhine bir sonuç doğurmaktadır. İşte bu ve benzeri nedenlerle­dir ki, Toplu iş sözleşmelerinde ve asgarî ücretin tesbiti faaliyetlerinde bazı önemli ön şartlar, kriterler öne sürülmüştür. Bu tür tedbirleri almaya aslında iş mev­zuatında ücretin yalnızca nakid üzerinden tesbit edile­ceği âmir hükmü sebeb olmaktadır. Esnek bir ücret politikasına müsaade edilmemekten    kaynaklanmakta­dır. Konu yalnız beşerî hukuk sistemlerinde değil, İs­lâm hukukunda da ele alınmış, para değerindeki düşüş­ler ücretler hakkında bazı yeni tedbirlerin alınmasını gerekli kılmıştır. Burada önce beşerî sistemlerde yeni kriterler üzerinde durulacak sonra da İslâm fıkhındaki duruma ve yorumlara yer verilecektir.

Yeni Teoriler ve Teklifler: Ücret politikası konusunda mevcut teoriler kısaca şöyle belir­tilebilir:

 I. En az geçim teorisi; Adam Smith ve Ricardo tarafından savunulmuştur. Onlara göre ücret sevi­yesini tayin eden faktör işçinin bedeni ihtiyacıdır. İş­çinin kendisi ve ailesine yetecek kadar ücret tayin ve tesbit olunur.

II. Ücret fonu teorisi: Stuart Mili tara­fından ileri sürülen bu nazariyenin esasını belirli bir za­manda ücretleri ödemek için ayrılmış olan ve bir ön­ceki dönemde üretilen malların satışından meydana ge­len bir fonun varlığı teşkil eder. Ücretin seviyesi arz ve talep yani belirli bir zamanda mevcut sermaye ile iş­gücü hacmi (işçi sayısı) arasındaki   orana göre tayin.edilir

Şöyle bir formül uygulanır: Ücret =Ücret/ İşçi miktarı

Bu teori çeşitli yönlerden tenkid edilmiştir. Ve­rimlilik teorisi:

Yirminci yüz yılda ortaya çıkan bu te­ori esas itibariyle arz ve talep arasındaki serbest re­kabete dayanır. Bugün üzerinde durulan, işçinin pro­düktivitesidir. Yani üretkenliğidir. Gerçekte işçinin ve­rimliliği arttıkça paylaşılacak mal miktarı çoğalacak, ve işçilerin de bu artıştan dolayı alacakları pay oranı daha yüksek olacaktır. İş arayan işçilerin çokluğu üc­retleri düşürür. Zira sistem arz ve talepte tam bir ser­bestiye dayanmaktadır. IV. Pazarlık teorisi: Sistemde ücretin en yüksek ve en düşük sınırları (pay limits) vardır. İşçi ve işveren kesimi aralarında müzakereler­de bulunarak iki sınır arasında yer alacak bir ücrette mutabakata varırlar. Fakat ücret seviyesinin tayini ta­rafların görüşme ve pazarlık gücüne bağlıdır.

 V. Satın alma gücü teorisi: Bu teoriye göre işletmenin verimli­liği üretim mallarının makul bir kâr sağlıyacak şekil­de satılabilmesine bağlıdır. Ücretlerde istikrar sağlıyabilmek için satın alma gücünün artmasını sağlayacak tedbirler almak gerekir. [36]

Eski ve yeni bunlara benzer daha başka teoriler mevcuttur. Herbirisinin işveren ve özellikle işçi kesimi açısından birçok fayda ve mahzurları vardır ve bazı yönlerden tenkide müsaittir. Anayasa md. 55 de de;

“Ücret emeğin karşılığıdır” denilirken asgarî ücre­tin tesbitinde ülkenin ekonomik ve sosyal durumu göz-önünde bulundurulmak istenilmiştir. Bu genel ve temel hukuk kuralında da yine işçilerin insanca yaşayışını temin uğruna devletin tedbirler alması emredilmiştir. Asgarî ücret bir yandan işçiye insanı, hüviyeti sebe­biyle sosyal bakımdan uygun asgarî bir yaşama sevi­yesi sağlamaya elverişli olan, öte yandan da işverenleri daha düşük ücret ödemekten meneden, mecburî ka­raktere sahip bir ücrettir. [37] Düşük ücretlerle çalıştırı­lan etkili ve verimli bir iş beklenemez. Düşük ücretler­le sefil bir sosyal sınıf haline getirilen işçilerin zayıf satın alma güçleri sebebiyle toplam talep hacmine işti­rakleri de yetersiz kalır. Günümüzde çalışanlar sınıfı­nın önemli bir kısmının pek düşük bir gelire sahip ol­ması sosyal bakımdan sakıncalı, beşerî bakımdan ada­letsiz ve siyâsî bakımdan tehlikelidir.[38]    Binaenaleyh gerek iç politikada sosyal sınıflar arasında huzur ve sükûnun sağlanmasında, gerek milletlerarası planda devamlı bir barışın korunmasında ücret karşılığı çalı­şanlara uygun bir asgarî ücret temini devletin en önem­li sosyal-siyaset meseleleri arasında yer almaktadır.[39] İşte bu amacı gerçekleştirebilmek için toplu sözleşme süresi içerisinde nakdî ücretlerin fiyatlara bağlanması (değişken ücret sistemi) uygulaması tavsiye edilmiş­tir. Bu sistemin çeşitli görünümleri ise şöyledir: I. Top­lu sözleşme süresinde ücretlerin geçinme indeksine bağ­lanması. II. Ücretlerin prodüktivite indeksine bağlan­ması, III. Ücretlerin ziraî maddelerin fiyatı indeksine bağlanması,IV. Hayat pahalılığına göre düzenlenen sosyal güvenlik primlerinin uygulanması. Pek tabiî ücretlerdeki bu artış fleksibilitesi (esnekliği) enflasyona yol açma ihtimali taşır, bu ihtimalin enflasyona tesiri­ni hafifletmek için de bazı tedbirler önerilmiştir.[40] Bu-hafifletici unsurlara rağmen ikinci dünya harbinden sonra geniş bir tatbikat alanı bulan değişken ücret sis­temleri, son yıllarda ücret-fiyat yarışını artırdığından bırakılmaya başlanmıştır. Ülkemizde toplu iş sözleşme­leri döneminde belirtilen sistemlerden hiçbiri uygulan­mamaktadır.[41] Ülkemizde ücretlerin hasıla ile ilgili ha­le getirilmesi, eşit işe eşit ücret prensibinin uygulana­bilmesi, ücretin işin yüküne göre    ayarlanması, ücret. bünyesinin iktisadî ve sosyal icablara göre objektif öl­çülerle düzenlenmesi, teşvik edici ücret sistemleriyle iş değerlendirilmesi sisteminin geliştirilmesi lâzımdır. Bu amaçla sendikalarda prodüktivite şuurunun gelişti­rilmesi, işçilerin, üretim artışından mutlaka hakkı olan payı alacağı hususunda bir inanca erişmesi gerekmek­tedir. [42] Ücret politikasında daha tutarlı bir yol takip etmek için iş-kolu düzeyinde işçi-işveren ve devlet tem­silcilerinden oluşacak danışma kurulu bunu daha sağ­lıklı gerçekleştirir. Nitekim asgarî ücret tesbit komis­yonunda her üç kanattan temsilciler bulunmakta görüş­lerini dile getirmektedirler.[43]

İktisadî dalgalanmalar ve enflasyonun yüksek sey­ri yalnız ücretleri kemirmemekte, kira ücretlerine de önemli sayılacak derecede tesir etmektedir. Menfaatin kirası sayılan gayrimenkul kiraları da tıpkı hizmet ak­di gibi icar kitabının bir bölümünü oluşturur. İşte Yargıtayın ilgili dairesi ve Yhgk, kira ücretlerini yararlı seviyede tutabilmek için bu konuda bazı gerekçelere dayanarak kararlar almıştır. Yhgk.nun 18.11.1964 gün ve 2/4 sayılı kararının sonuç kısmı şöyledir: Bu ara­da kiralıyanın yapmaya mecbur olduğu vergi ve mas­raflar da gözönünde tutulmak ve netice itibariyle öyle bir kira parası takdir edilmelidir ki, kiralıyanın elin­de kalacak para ne sermayelerin tamamen gayrımenkûle akmasına sebeb olacak kadar fazla olmalı ne de binanın inşaasım durduracak ve sermâyenin tamamen başka sektörlere kaçmasına sebeb olacak derecede ol­malıdır. Takdir edilecek kira gayrimenkul sahibine ma­kul ve ekonomi esaslarına uygun bir rant sağlayacak ölçüde olmalıdır.[44] Yargıtay 3. HD kira ücretlerinin ar­tırılmasında bir yıl içerisinde rayiç değişikliği olup ol­madığının daha ciddî ve daha objektif esaslarla açıklanmış olmasını aramaktadır. Artışlar da hayat indekslerindeki makul ölçüde bir artışa kadar kiraların artı­rılabileceğini belirtmiştir.[45] Yargıtay 3. HD işbu 21.3. 1977 gün ve 1790w2027 sayılı kararında râyic fiyatı, ola­ğan şartlar altında yapılmış kira sözleşmeleriyle kabul edilen bir karşılıktır, şeklinde tarif etmektedir. Belli bir çevrede muntazam ve devamlı sürelerde yapılmış kira sözleşmelerinde kira paralarının ulaştığı değere olağan rayiç (ecr-i misi) denilmektedir. Olağan rayicin tesbitinde; I. Nüfus artışı, yeteri kadar konut ve iş ye­ri olup olmadığı, II. Toptan eşya ve geçim indekslerin­de olağandışı yükselmelerin olup olmadığı, III. Paranın iştira kaabiliyetinin azalıp azalmadığı gerekçeli bir şe­kilde gösterilmelidir.[46] Böylece Yargıtaym değişik dai­relerinin, gayrimenkul kiraları hakkında aldıkları ka­rarlarında ülkedeki enflasyon artışları, toptan eşya fi­yatlarındaki dalgalanmalar ve paranın satın alma gü­cündeki değişikliklerin kira tesbiti işinde rol oynayaca­ğını dile getirmektedir.

İnsan emeğinin, alınterinin değerlendirilmesi her­halde gayrimenkul kiralarının tesbiti işleminden daha az önemli değildir. Nitekim iş akidleri ve toplu iş söz­leşmelerinde en tartışmalı nokta ücretler bahsidir. Özellikle ücretin kanunen para olarak ödendiği (tesbit edildiği) günümüzde paranın iştira kaabiliyetinin her-gün ve ay düşmesi, değişmesi yüzünden yüksek zam­lar alarak yapılan ücret anlaşmaları kısa sürede yıp­ranmakta bu da işçi-işveren arasındaki ilişkileri ger­ginleştirmekte, üretimin, kalitenin düşmesine sebeb ol­maktadır.

İslâm Hukukunda Durum:

Mecelle md. 414 şerhinde büyük hukukçu A. Haydar Efendi şu mi­sâli verir; ecr-i müsemmâsı buğday olarak belirlenen iş akdinin fesadı halinde ecr-i misi takdiri gerekir ki, bu da altın veya gümüş takdir olunur demektedir. Böy­lece ücretin şüphe arzettiği, hakkında ihtilaf söz konusu olduğu durumda ücretin daha sabit az ve yavaş değişen birimden tesbitinin gerekeceği belirtilmiştir. [47] İş. akdinin yapıldığı geçerli olduğu donem içerisinde üc­rete yapılan ilâveler geçerlidir. Bunun ne zaman yapı­lacağı önemli değildir. Tıpkı satış akdinden sonra se­men veya mebie yapılan ilâvelerin geçerli oluşu gibi.[48] Nebi (s.a) hadislerinde

“Her kim işçi kiralarsa ona ücretini bildirsin.” buyurmuştur.[49] Meselâ miktarca “Şu kadar altın veya şu kadar lira” demek, nevice verile­cek altın veya liranın ne olacağını belirtmek gibi. Bu­rada bilhassa altının veya liranın nevisi değişkenlik gösterdiğinde o zaman iş akdinin ikinci dereceden şar­tında bilinmezlik söz konusu olacaktır. Bu da akdin sıhhatine tesirlidir. Günümüzde İştira kaabiliyeti değişen-paranın sonradan yine Önceki gibi aynı miktarda veril­mesi ne derece geçerlidir, hususu gerçekten üzerinde durulması gereken bir durumdur. İslâm hukukuna gö­re menfaat işçi-İşveren arasında ihtilafa yol açıcı bi­linmez bir derecede ise İş akdi geçerli olmaz.[50] Ücret de işçiye menfaat temin edici olduğuna göre, nakd üze­rinden ödenmesi halinde  nakiddeki manevî yıpranma-onun menfaatini esaslı Ölçüde sarsacaktır. Durum, ak­din fesadı sonucuna götürebilir. Bu şartlarda da ecr-i misi gerekir ki, o da o gün aynı iş kolunda verilen üc­ret olacaktır.[51]

Ücretin vasıf ve miktarı bilinir olma işine gelince;

altın diye cinsi, osmanlı diye vasfı ve.şu kadar diye' miktarı açıklamak gerekir. Şimdi ücret kâğıt veya ma­denî paradan tesbit edildiğinde bunun devalüe veya re-valüesi halinde önceki vasfı hâlâ muhafaza ediyor de­nilebilir mi? Yoksa o paranın vasfına bir ayıp mx arız olmuştur? Ayıp arız olmuştur denilirse meselenin çözü­mü, ücretin tesbiti nasıl olacaktır? Buna dair açıkla­malar şöyle Özetlenebilir.   Semenin vasfı bilinmeyerek yapılan iş akdinde işçi kıymetli olanı almak, işveren ise kıymetçe düşük olanı vermek ister bu türlü ihtilaf sebebleri de akdi fâsît kılar. İhtimâller karşımıza dört türlü çıkar ve bunlardan birinde alışveriş, kira ve iş akidleri fasittir, diğer üçünde ise geçerlidir, Şöyleki;

1. Ücret olarak belirlenen ile verilen paralar (şey) maliyette farklı revaçta eşit iseler......... fasittir.

2. Maliyette farklı revaçta da farklı ise,

3. Maliyette eşit, revaçta farklı ise,

4. Maliyette ve revaçta eşit İseler......bu durumlar­daki akitler geçerlidir.

Bu ihtimallerden birincisine bir ülkede ingiliz, Fransız ve osmanlı altınlarının eşit şekilde revaçta ka­bul edilişi misal olarak verilebilir. Zira bunların herbirisi maliyette farklıdırlar. İkinci ve üçüncü ihtimalle­re revaçta farklı osmanlı altınlarının piyasada tedavü­lü, para olarak alınıp verilmesi gibi. Her iki ihtimâlde de sözleşme geçerlidir. Ücreti, revacı fazla olan para­dan vermek gerekir. Muhtelif nevi altın (veya para) maliyet ve revaçta eşit ise satış akdi, iş akdi geçerli­dir. İşveren dilediğinden ücreti ödeyebilir. Çünkü pa­ranın vasfının bilinmemesi ücret ihtilafına yol açıcı nitelikte değildir. Gümüşten darbedilmiş paralarda da durum böyledir.[52]

Ücret ödemelerinde kuruş (mağşuş madenî) para­lar söz konusu olan sözleşmelerde akdin yapılışından sonra sikkelerin nevilerinin tamamı veya bazısı değer kaybına uğrar, işbu değer kaybı da herbirinde farklı farklı nisbet ve miktarlarda ise, meselenin hukukî çö­zümü şöyledir; Sözleşmede ödemelerin “Kuruş üzerin­den yapılacağı” belirtildikten sonra ücret henüz öden­meden sözleşmenin devam ettiği sırada piyasada ge­çerli olan sikkelerin (madenî paralar - kuruşların) ba­zısı fazla, bazısı orta ve bazısı da az bir oranda değer kaybederse müşteri veya işverene vasatı oranda değer kaybeden kuruşlardan ödemede bulunması emredilir. Böylece doğan zararın bir kısmı işverene, bir kısmı da işçiye yüklenilmiş olur. [53] Taraflar arasında adalet ve müsavat bu şekilde korunabilir. Diğer iki durumda zarar işçi veya işverene yüklenmiş olur. Mecelle md. 31 de de; “Zarar bi kaderi'1-imkân def olunur.” hük­mü de ancak bu şekilde uygulama imkânı bulur. Fakat “Mutlak kuruş üzerinden ücret ödeme” sözleşmesi ya­pılır da ücret henüz ödenmeden geçerli sikkelerin bir kısmı değer kaybeder, diğer bazısı da olduğu gibi kalır­sa o zaman semen veya ücreti ödeyecek taraf (müşte­ri veya işveren) değer kaybetmiyen paradan borcunu ödeyecektir. Değer kaybedenden ücret ödeme cihetine gidemez. Meğer ki, karşı tarafın rızası olsun.[54]

Mecelle md. 242 de semenin vasfı belirtilerek söz­leşme yapıldığında  sözleşme hangi nevi para üzerin­den yapılmışsa ondan verilmesi gerekir. Meselâ “Reşad, Mecidiyye, Yirmilik Mecidiyye, Lira, Mark, Su­udi Riyali üzerinden sözleşme yapmak gibi.” Esas prob­lem böyle durumlarda iş akdinde belirtilen para vasıf yönünden  değişikliğe,   (değer  kaybı veya  kazancına) uğrarsa ücreti neye göre isteyebilir? Meselenin çözü­mü nasıl olacaktır. Bir tek nevi semenle sözleşme ya­pıldıktan sonra henüz o semenle ücret ödenmeden o ne­vi semen (ücret) değer kaybetse veya değer kazansa bunda tarafların muhayyerlik hakkı yoktur. İşveren bunu karşı tarafa tediye zorundadır. İşçi de bunu ka­bule mecburdur. Ücret olarak verilen para ister ma­denî isterse altın veya gümüş nisbeti fazla olsun hü­küm aynıdır. Meselâ bir gümüş mecidiyye yirmi ku­ruş rayicinde iken bir kimse 50 adet gümüş mecidiyye ile bir mal satın aldığında, iş sözleşmesi yaptığında üc­ret verilmeden önce gümüş mecidiyye 22 kuruşa yük­selse veya ondokuz kuruşa düşse müşteri veya işveren 50 adet gümüş mecidiyyeyi satıcı veya işçiye teslime mecburdur. Satıcı veya işçi de bu ödemeyi kabule mecburdur. Sonradan meydana gelen değer kaybı veya ka­zanması gözönünde tutulmaz. Ödünç akdinde de durum böyledir. Her bir mecidiyye 22 kuruşa çıktı diye kuruş üzerinden tediye isteyemez, borçlusunu zorlayamaz. [55]

Fakat mağşuş veya züyûf olan bir nevi para geçer­li iken bir kimse o nevi semen ile bir mal satın alıp ve­ya iş sözleşmesi yapıpda henüz o semeni, ücreti ödeme­den para geçersiz hale gelse veya piyasadan çekilmiş olsa sözleşmenin geçerliliğine zarar gelmez. Ebu Yu­suf'a göre akit zamanındaki o nevi semenin kıymeti her ne ise, onu satıcıya veya işçiye vermeye mecburdur. İmam Muhammed'e göre, paranın geçersiz olduğu za­manda o paranın kıymeti ne ise müşteri veya işveren onu satıcı veya işçiye vermeye mecbur olur. Tatbikat­ta bazan İmam Muhammed'in, bazan da Ebu Yusuf'un görüşü benimsenmiştir. Karz akdinde de aynı İhtilaf söz konusudur. Ne var ki, Meşihât-ı İslâmiyye Ebu Yu­suf'un fikrine göre fetva vermiştir. Bu husus iş akdin­de böyledir.[56]

Semende ayıp muhayyerliği açısından durum şöyle değerlendirilmiştir : Bir para akdin yapıldığı yerde ge­çersiz hale gelir, başka yerlerde geçerliliğini korursa satıcı veya işçi semendeki ayıp sebebiyle muhayyerdir. Dilerse o semeni, dilerse semenin kıymetini alır. Ücret satıcı veya işçiye teslim edildikten sonra geçersiz hale gelse sözleşmeye bir etkisi yoktur.[57] Mağşuş (altın ve­ya gümüşü az) bir para geçersiz olduğunda o parayla bir mal veya hizmet alındığında artık o gibi paralar mal hükmündedir. Sözleşmede tayin etmekle belirli ha­le gelir. Zira para olmasını gerektiren hâl (ki, halkın kullanmasıdır) ortadan kalkmıştır.[58] Burada ücretler konusunda ışık tutucu bir önemli misal şudur: bir mülk gayrı menkûl 10 bin kuruş halis altın sikkeyle satın alındıktan sonra satıcı buna bedel 10 bin kuruş mağşuş sikkeyi kabul ettiğinde o gayrı menkule   10 bin kuruş halis altın para karşılıktır. Binaenaleyh bir şefi çıkın­ca o akarı 10 bin kuruş halis altın parayla alır, yoksa mağşuş 10 bin kuruş ile alırım, diyemez. [59]

Netice itibariyle Mecelle ırid. 464 de icar ve iş ak­dinde ücretin para olması halinde miktarının tayini ile bilinir hale gelir, md. 465 ücret, paranın dışında bir mal olduğunda bedelin miktarını ve vasfını açıklamak lâzımdır. Belirtilmezse akid fasittir (nisbî butlanla ba­tıldır). Md. 564 de ücrette cehaletin iş akdini ifsat ede­ceği ve bu durumda ücret neye ulaşıyorsa o miktar tutarında, İşçiye ecr-i mislin verileceği, md. 565 ise, ücret belirtilmeden işçi istihdamında o işte ücreti be­lirli ise ücretini, değilse ecr-i mislim alır denilmekte­dir.[60] Ücretler açısından karşılaşılabilecek hukuki du­rumlar hakkında hükümler konulmuştur.[61]

 

Verilerin Değerlendirilmesi Ve Tekliflerimiz

 

1. Çalışma gücüne sahip toplumlarda emeği değer­lendirmek devletin kaçınılmaz bir politikası olduğu ka­dar fertleri de bu konuda iyi bir şekilde yetiştirmek, eğitmek gerekmektedir. Emek, özellikle vasıflı emek kalkınmada en önemli unsurlardan birisidir. Toplumla­rın menfaatîarina olabilen gerek emek yoğun gerekse sermâye yoğun işkollarınin hepsinde de insangücü en Önemli bir faktördür. Çalışma ve başkasına ücretle ça­lışma başta bir peygamber mesleğidir. Kuran-ı Kerim'-de yer alan ve Hz. Musa (s.a) nın Hz. Şuayb (s.a) ile yaptığı ve Şuayb kızı Safura iîe evlenmesiyle sonuçla­nan iş akdi ve benzeri kıssalar iş akdinin en Önemli hu­kukî mesnedleridir.

2. Bir insan ya da bir akardan v.s. den sağlanan menfaat karşılığında ödenen şeye ücret denilir. Bunun hukuken ne olduğu, nasıl tesbit edileceği kanunlarda gösterilmiştir. Genellikle iş kanunlarında ücret mefhu­mu ülkede geçerli nakid para olarak gösterilmekte bu­nun tesbitinde gözönünde bulundurulması gereken önşartlar üzerinde durulmaktadır. Kur'an'da ve hadisler­de ecr kelimesinin değişik sikaları, yapılan ibâdet ve işlerin dünyâ ve âhiret ücretleri hakkında kullanılmak­tadır'. Yirminci asrın ikinci yarısında müstakil bir hu­kuk dalı olarak gelişen iş hukuku prensipleri İslâmın tâ başlangıcındanberi vardı ve özellikle ücret yönü üze­rinde daha fazla durulmuştu. Fıkıh kitaplarında ve Me­cellede hukukî metinler ve prensipler haline getirilmiş­tir. Mevcut naslarda ücret veya hare olmaya müsait her maddenin (edimin) bu babda tediye edilebileceği anlaşılmakta, hükmü çıkarılmaktadır.

3. Nelerin ücret olabileceği konusu ilk görünüşte önemsiz gibi ise de hakikatte ürettiği mal kıymetçe ar­tarken o emeğe başlangıçta takdir ve tesbit olunan âdil ücret, toptan eşya fiyatları indeksindeki artışlar yüzün­den zayıflamakta, enflasyon tarafından kemirilmekte­dir. Hele ihracı hükümetlere bırakılan günümüz made­nî ve kâğıt paraları bu ve benzeri durumlardan son de­rece etkilenmektedir. Bizde de mevzuat metinleri ka­rıştırıldığında gerek ücretlere gerekse maaşlılara yapı­lacak ödemenin ülkede geçerli para üzerinden olacağı kanunun âmir hükmü olduğu görülür. Böylece ücret konusunda getirilmesi gereken esneklik yerine daha da daraltıcı terimler getirilmiş, kullanılmıştır. Pek tabiî bu da zorlamalı tefsirlere kapı açmaktadır.

İslâm hukukunda ise, ücret konusunda nasslarda bir esneklik görülür. Ücret açısından, hukuken geçerli şekilde kurulan iş sözleşmelerinde ödenecek ücrete ecr-i müsemmâ (tarafların üzerinde anlaştıkları ücret) de­nilmiştir ki, bu da dinin ve hukukun uygun bulduğu her türlü edimden olabilir. Para veya nakd diye bir sınırlama getirilmemiştir. Ücret noktasından sözleşme­nin nisbî butlanla batıl olduğu (fesadı) durumunda ise, ecr-i mislin verileceği belirtilmiştir ki, bu da o işin yapıldığı sırada emsal işe ve işçiye ne kadar ücret öde­niyorsa nakid olarak o miktardır. Yani ecr-i misi genel­likle para üzerinden hesaplanmaktadır, esasen öyle ge­rekmektedir.

4. Hukukî metinleri yoruma tabi tutan hukukçular, ücreti önce çeşitli sınıflandırmalara tabi tutmuşlar, sonra da bu çeşitli ücretler nelerden ödenebilir imkânı üzerinde durmuşlardır. Türk iş mevzuatında nakdî öde­menin kanunun âmir bir hükmü olmadığını, paradan başka edimlerin de ücreti, ücretin bir parçasını oluştu­rabileceğini belirtmişlerdir. Yüksek mahkemenin de bu konuda bazı kararlarına rastlanılır. Konu az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde daha da Önemlidir. Zira bu gibi ülkelerde toptan eşya fiyatları indekslerindeki hızlı artışlar kişileri paradan çok mala yönlendirmek­tedir. Gelişmiş ülkelerde ise nakdî ödemeler dışındaki ödemelere pek yer verilmemektedir.

İslâm hukukçuları fıkhı metinlerde yer alan ücret teriminden neler anlaşılabileceğinden ziyâde, esnek yorum içerisinde verdikleri çeşitli örneklerle nelerin ücret olamayacağını tesbite çalışmışlardır. Mecellenin ücretle ilgili maddeler hükümleri işte bu görüş ve ör­neklerin kanunlaştırılmış olanıdır. İş sözleşmesinde üc­ret konusunda aşırı bilgisizliğin (cehâlet-i fahişenin) bulunduğu durumlarda bile sözleşmeyi geçerli sayıp ücretin ecr-i misi üzerinden takdir olunacağım belirt­mişlerdir. Menfaatin ücret olabilip olamıyacağı hususu İle işçinin gördüğü işten, ürettiği maldan ücret olarak pay alabilip alamıyacağı hususunda fakihler farklı fi­kirdedirler. Bu fikir ayrılıkları, aşırı bilgisizlik ile garer (aldanma) esaslarına dayanmaktadır. Şayet sözleş­meye etkili görülen, ki gerçekte etkilidir, işbu iki du­rum önlenince bunların da ücret olmasında herhangi bir hukukî sakınca kalmamaktadır.

5. İşte nakdî ödemelerin hakim olduğu iş yasala­rının bu konudaki hükümleri az gelişmiş veya gelişmek­te olan ülkelerde ücretliler aleyhine sonuçlar doğur­muştur. Gerek asgarî ücret tesbitinde gerekse Ödeme limitleri arasında âdil ücretin tesbitinde çeşitli teori­ler ve teklifler öne sürülmüş, ortaya atılmıştır. Bunla­rın herbirisinin tam ve eksik tarafları vardır. Düşük ücretle istihdam veya ücretin iştira kaabiliyetinin düş­mesi sanayide ve diğer iş kollarında prodüktiviteye, ka­liteye önemli ölçüde olumsuz etkide bulunmuştur. Hükornetlerin sosyal ve ekonomik huzur ortamını temin için ücret politikalarına eğilmeleri, ilgi duymaları, top­lu iş sözleşmelerinde, asgarî ücret tesbiti faaliyetlerin­de bî-taraf kalmaması kararlaştırılmıştır. Toplumda tüketim maddeleri fiyatlarının artışı, enflasyonun hızlı seyri yalnız ücretliler kesimini değil, kiralıyan-kiracı.... arasındaki ilişkileri de zedelemektedir. Bu nedenle de Yhgk veya ilgili daireleri akar kiralarında uygulana­cak ücret politikasında kira tesbiti davasında uyulması gereken önşartları açıkça belirtmiştir. Bu Önşartlara göre, iktisadî dalgalanmalardan en az zararla kurtula­bilmeleri amaçlanmıştır.

Ücrette meydana gelen hakîkî veya hükmî deği­şikliklerin ne gibi hukukî sonuçlar doğurabileceği İslâm hukukunda da ele alınmıştır. İşçiler de dahil alacak­lılar kesiminin karşılaştığı ve karşılaşması muhtemel zararların nasıl önlenebileceği üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Herşeyden önce fıkıh kitaplarında bu görüşlerin açıklandığı dönemlerde İslâm toplumlarında altın veya gümüş para tedavülde idi. Bunlardaki değişiklikler ise, günümüz nakitlerinin maruz bırakıldığı muamelelere pek fazla benzememekteydi. Yine de o zamanki görüşlerden günümüz meselelerine bazı ışık tutucu olanları bulunabilir. Hem işçi hem de işveren sözleşmeyi, menfaat (yarar) temin etme amacı ile yap­tıklarından taraflardan birisinin, menfaatında önemli sayılacak derecede meydana gelen değişiklik akdi nisbî butlanla muallel kılabilir. Nakitlerdeki manevî yıpranmalar (değer kayıpları) satınalma gücündeki dü­şüşler işçi açısından menfaatin zedelenmesine neden olur ki, bu durumda ona ecr-i mislin takdirinden başka çözüm tarzı yoktur. Ücretin vasıf ve miktarından her ikisi veya herhangi birisi önceden bilinmez veya son­radan bilinmez bir duruma gelince o zaman yine za­rarı söz konusu olan taraf malın ayıpla muallel olanı­nı alma zorunda tutulamamaktadır. Meselâ iki ayrı ödeme biriminden birisi ayıplı hale gelir (değer yitirir) diğerinde böyle bir değişiklik olmazsa o takdirde borç­lu, borcunu değer yitirmeyen birim üzerinden ödemek­le sorumludur. Değer yitiren cinsinden ödeme cihetine gidemez ve karşı tarafı da bunu    kabule zorlayamaz.

Ücretin ayıpsız, toplumda revacı fazla paradan öden­mesi zorunludur. Taraflararasında adalet, müsavat ve hakkaniyet kuralları bunu gerektirir. Altın ve gümüş parayla birlikte mağşuş paraların aynı anda geçerli ol­duğu dönemlerde mağşuş paralara arız olan ayıplar ve bundan doğan ihtilaflar daha sabit bir mahiyet arzeden altın ve gümüş paralara müracaatla, araya bunla­rın sokulmasıyla çözülmüştür. Bir bakıma parça parça verilen teslim edilen bir malın bir safhasında teslim edilenler ayıplı teslim edilmişse bu nasıl ki, akdin nisbî butlanla mualleliyetine, değer eksikliğine sebeb olur­sa, ücret veya borç olarak Ödenen paralar da vâki de­ğer kayıpları da o açıdan (semende) bir ayıp sayılma­lı ve konuya bu açıdan yaklaşılmalıdır. Şuf'a davasın­da şefiin 10 bin halis altın kuruş ödemekle sorumlu tutuluşu konunun en aydınlatıcı misâlidir.

6. Yer yer de belirtildiği üzere gelişmiş ülkelerde­ki ücret politikaları ile gelişmekte olan veya az geliş­miş ülkelerdeki ücret politikaları, o ülkelerdeki uygu­lanan istikrarlı veya istikrarsız politikalar, enflasyon oranları ve toptan eşya fiyatları indeksleri önemli öl­çüde etkili olmaktadır. İstikrarlı ülkelerde, ekonomiler­de gerek üretim gerekse tüketim mallarındaki fiyat ar­tışları, yavaş seyrettiği, enflasyon hızı çok düşük oran­larda kaldığından işçi ücretlerinde de kısa sürede hat­tâ bir yıl boyunca önemli hiçbir yıpranma görülmez. Fakat gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerde bu durum görülmez. Fiyatlar istikrarsızdır, enflasyon ora­nı yüksekcedir. İşbu yüksek fiyatlar ile enflasyon en çok ücretlileri ilgilendirmektedir. Mal üretenler, ya da tüketim malları satışıyla uğraşanlar bunlardan ya hiç etkilenmezler ya da çok az etkilenirler. Maruz kaldık­ları kayıpları ürettikleri veya satışını yaptıkları malla­rın fiyatlarına yansıtırlar. Ücretliler sınıfının böyle bir imkâna yoktur.

Olayı şöyle canlandırmak mümkündür; üç vardiye-de toplam 300 işçi çalıştıran bir margarin sanayiinde işçilere ilk yıl ortalama ayda net 40 bin Tl. ücret ödense: ikinci yıl için de buna % 25 zam yapılacağı kabul edilse, ham madde ve diğer giderler için de ayda ortalama 30 milyon Tl. sı sarfedilse ve bu iş kolunda her .ay ortalama 200 ton margarin imâl edilse bunun mali­yeti ortalama;

1. kg. maliyeti ortalama;

İşçiler için ilk yıl ayda toplam......... 12000.000 Tl.

Ham madde v.s. giderler ayda......... 30000.000 TL

Toplam aylık giderler ........................42000.000 Tl.

Bu durumda 1 Kg. margarin maliyet fiyatı 210.- Tl.dir. Bunu ortalama % 30 kârla satsa ve her ay da toptan eşya fiyatlarında ortalama % 4 artış olsa işte o zaman anılan margarinde kanunî kârın yanında enflas­yon oranı (tüketim maddeleri fiyat indeksindeki) artış­ları da fiyatlara yansıtacaktır. Dolayısıyla şöyle bir manzara ortaya çıkacaktır: Toplu sözleşme 1 Ocak 1984 itibariyle geçerli sayılırsa;

1 Ocak 1984 de 1 Kg. margarinin fiyatı 273 Tl. Sa­tış Top. 54.600.000 Tl.

1 Şubat 84 1 Kg. margarinin fiyatı 283.92 Satış Top. 56.784.000 Tl.

1 Mart 84 1 Kg. margarinin fiyatı 294.84 Satış Top. 58.968.000 Tl.

1 Nisan, 84 1 Kg. margarinin fiyatı 305.76 Satış Top. 61.152.000 Tl.

Dört aylık ciro toplamı........................231.504.000 Tl.

Toplam gideri ise; (42.000.000 x 4) 168.000.000 Tl. dir. Tabloda da görüldüğü gibi toptan eşya fiyatların­daki artışlardan mal hiçbir zaman etkilenmediği halde ücretler tersine etkilenmekte, ücret her ay sabit kal­dığı halde mal fiyatları artmakta işveren lehine bir durum arzetmektedir. İşverenin üretiminde, hiçbir düşüş yok, satış cirosu yüksek, işçinin üretim gücünde hiçbir düşüş ve değişiklik yoktur. Ama işçinin aldığı ücrette her ay en az % 4 oranında bir güç kaybı vardır. Şayet başlangıçta belirlenen paraya eş güçte bir kıymet verilmesi gerekecekse ki, en doğru ve âdil ola­nı budur, o zaman değişmeyen ya da çok az değişen pariteler veya mallar aylık ücret tediyesinde ölçü ola­rak alınmak ve ücretin buna göre yapılmak zorunluluğu vardır. “Olmaz böyle şey” denilecek olursa o za­man her ay cirosu gayet rahat artan üreticinin o hali nasıl “olur” ile cevaplandırılacaktır? O ne ölçüde hak­lı ise işçiye de o kadar hak vermek gerekmez mi? Ciro artışında işçinin emeğinin bir dahli yok mudur? Ücreti kemirici hukukî tasarruflar ve politikaların vebali na­sıl işçiye yüklenebilir?

7. Günümüz iş kolları ve imalât sanayiinde fabri­kasyon imalâtta yapılacak iş, üretilecek mal ve kalite­si, her şeyi belirlidir. Ya bunlardan belirli miktarının her ay ortalama satış fiyatı tutarı ücrete esas alınabi­lir (bu aynen ödensin demiyoruz) ya da sağlıklı tesbît yapılabildiğinde toptan eşya fiyat indekslerinin göster­diği değer kaybı oranı ücrete zam şeklinde yansıtılma­lıdır. İyi niyyetin hakim olduğu her ortamda, merak edildiğinde, elbette âdil bir çözüm tarzı bulunacaktır. Altın gibi sağlam para birimleri bulunmadığı müddetçe belirtilen tarzda veya benzeri politikalara mutlaka za­ruret vardır. Sözümüzü Nebi (s.a) in bir hadisinin meali ile bağlamak yerinde olacaktır.

“Onlardan bazısı diğer bazısının ücretinde herhangibir şeyi noksanlaştırmasın, kesmesin.” buyurmuşlar­dır. [62]

 

Özet:

 

İnsan için en temiz rızık emeğinin gelirini yemek­tir. Çalışmak, alınteri silerek kazanmak, bütün peygam­berlerin mesleği, tebcil ve teşvik ettikleri bir yoldur. Kuran da ve Sünnette bu konu hakkında çok esaslı hü­kümler mevcuttur. O nasslardan faydalanılarak işleni­len İslâm îş Hukukunda işçi-işveren ilişkilerini her yö­nüyle ele alan kaideler konulmuştur. Bununla tarafla­rın birbirini istismarının önüne geçilmek istenilmiştir.

Ücret de bunlardan biridir. Geçmişte toplu halde işçi istihdam eyleyen iş yerleri olmadığı gibi ücret mal, menfaat, altın veya gümüş cinsinden para şeklin­de belirlenebiliyordu. İnsanın insanla en çok muhatap olduğu iş akdinde, akdin temel unsurlarında ya da şartlarındaki eksiklik ve sakatlıkla akit hemen bâtıl, keen-lemyekün sayılmamış, nisbî butlanla muallel sayılarak yine işçi ücretinin ecr-i misi yoluyla tediyesi her fırsat­ta düşünülmüştür. İş akdine müessir bu durumlar ara­sında yer alan ücret, günümüzde para üzerinden öden­mektedir. İş kanunlarının âmir hükmüdür. Ama her türlü maden veya kâğıttan darbedilmiş, basılmış para­lar ihracı ve satınalma gücü tamamen devletlerin elin­dedir. Ayrıca günümüz iktisadî ve içtimaî hayatındaki canlılıklar, dalgalanmalar da mal veya paradan biri lehine, diğeri aleyhine sonuçlara yol açmaktadır. Özel­likle gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerde bu du­rum para ve dolayısıyle ücretliler sınıfı aleyhine sonuç­lar doğurmaktadır.

Bir taraftan enflasyon, fiyat dalgalanmaları, diğer taraftan devletin resmen parayı devalüe etmesi ücret­leri ve ücretlileri önemli ölçüde etkilemektedir. İşçi-iş­veren ilişkisi dışında seyreden bu durumlarda kaybe­den ücretliler, kazanan ise işverenler ve tüccar olmak­tadır. Pek tabiî devletin bu duruma seyirci kalması asIâ doğru değildir. Toplu iş sözleşmelerinde, asgarî üc­ret tesbitinde devlet ağırlığını koymak zorundadır. Ay­rıca malda meydana gelen ayıp nasıl ki kıymet eksik­liğine ya da akdi feshe sebeb oluyorsa, altın ve gümüş olmayan günün paralarında vukua gelen kıymet eksik­likleri, satın alma gücündeki kayıplar da bir ayıp sa­yılamaz mı? Ayıp telakkisi halinde ki, öyle olması en uygundur-, işçiye işine karşılık her ân âdil ücret tesbiti gerekecek, eşel-mobil sistemi uygulanacak ya da ücretin yalnız paradan tesbiti şartı yerine daha esnek bir ücret sistemi geliştirilecektir. îslâmdaki ecr-i misi de bu endişeyi karşılamak için konulmuştur.

Sanayi çağında iş âleminde ücret politikasının temel gayesi de tarafların zararını en aza indirerek “Zara­rın imkân nisbetinde izalesi” sağlanılmalıdır. İşte bu küçük araştırmada buna yer verilmiştir.

Dipnotta gösterilenlerin dışında diğer bazı kaynak eserler:

Barkın S., International Labour, New-York, Harper+ Row 1967.

Robinson D., International Wage and Incomes Policies and Trade Unions, Issues and Experiences.

Bodkin Ronald G., The Wage-Price - Productivity Nexus, University of Pennsilvania, Phill. 1966.

Palekar Shereekant A., Problems of Wage Policy For Economic Development, Asia Publish House, London 1962.

Şafak A., “Enflasyon Olayı ve İslâm'da Getirilen Ön­leyici Tedbirler,” İslâm Açısından Enflasyon ve Çözüm Yolları (müşterek eser), Ensar Neşriyat İs­tanbul 1983.[63]

 

MÜZAKERECİLERİN GÖRÜŞLERİ

 

a- Hayrettin Karaman'in Görüşü:

 

Diğer müzakereci arkadaşlarım, sunulan tebliğleri ayrı ayrı ele aldılar ve sayfa zikrederek tenkitlerini yaptılar. Ben tenkitlerimi genel ve karma olarak yapa­cağım.

Müzakereci olduğum için bütün tebliğleri okumaya çalıştım ve çok da zamanımı aldı. Bu tebliğlerden tek­rarları çıkarırsak geriye 60-70 sayfa kalıyor. Biz 60-70 sayfa okuyacağımız yerde üçyüz sayfa okumak zorun­da kaldık. Bu sebeple, genel bir temennim var. O da şu:

Hepsi ayrı ayrı bir değer olduğu için belki bu teb­liğler, kitap halinde neşredilecektir. Ancak, bu tebliğ­lerin bütününün bir özetinin yapılmasını gerekli görü­yorum. Birleştikleri noktalar bu özette gösterilir. Birleşemedikleri ve bu müzakerelere rağmen birleşemedikleri noktalar da dip notlarla gösterilir. İhtiyaç his­seden de tebliğin tamamını okuyabilir. Aksi halde, bukrarlariyla neşredilirse istifade edilme şansı azalmış olur. Bunu önemle belirtmek istiyorum.

Bütün tebliğlerde yer alan ve üzerinde de ihtilâf konusu olmayan hususlar var. Bunlara temas etmiyo­rum. Sadece, tesbit ettiğim birkaç hususu tenkit konu­su yapmak istiyorum. Bunlardan biri, Enflâsyonun üc­retlere menfi tesirleri karşısında alınması îcab eden tedbirlerle ilgilidir.

Meselâ, Prof. Ali Şafak bey'in tebliğinde var, baş­kalarında da var. Çare olarak, deniyor ki, Enflâsyon tesbit edilir. % 40 olmuş olsun. Önceden, saat başına 100 Lira ile anlaşmışsak, ödeme sırasında % 40 lık Enflâsyonda hesaba katılarak 140 lira ödenir... Yani, enflâsyon farkı ücrete inikas ettirilir deniliyor. Benim anladığını özet olarak budur.

Bu bir görüştür ve İslâm'a göre söyleniyor. Bir kimse bence bu böyle olmalıdır, benim anladığım ada­let kaideleri bunu gerektirir, dese, buna kimse bir şey söylemez. Ekonomi bunu gerektirir dese, o zaman Eko­nomistlerin söyleyeceği sözler vardır. Ama, İslâm bunu gerektiriyor, Kitap, Sünnet, İcma ve kıyas bunu gerek­tiriyor diyorsa, o zaman bizim söyleyeceklerimiz de vardır.

İslâm'ın bir şeyi gerektirmesi, ya bağlayıcı, müeyyideli şekilde olur veya müeyyidesiz, yani ahlâkî saf­hada olur. Bağlayıcı tarzda olursa, bu “Haram-He­lâl” sınırına girer. Bir şey isteniyorsa ve bu kesinlik ifade ediyorsa Farz adı verilir. Teşvik durumunda ise mendup denir. Tersi de haram ve mekruhdur. Bunlar müeyyidedir. Devlet, kanunlarında bunlar için müeyyi­deler koyar. Dinin haram kıldığı şeyi menetmek, teş­vik ettiği şeyi de gerçekleştirmek hususunda devletin vazifesi vardır.

Bu çerçeveyi çizdikten sonra, şimdi parayı ele ala­lım. Türkiye'de tedavülde olan bir tek para vardır. Türk lirası. Bunun da hem revacı, hem de maliyeti iti­bariyle farkı bahis mevzuu değildir, Mecelle'de ve di­ğer Fıkıh kitaplarında revaç farkı ve maliyet farkına istinaden getirilen hükümler, birkaç çeşit para kulla­nılmasına göredir. Türk lirası için bunu söylemek müm­kün değildir.

İşçi ile îşveren arasında Türk Lirası için, aylık haftalık, günlük veya saat olarak bir rakam konuşul­muştur. Peşin konuşulmuşsa, İşveren peşin Ödemek mecburiyetindedir. Peşin konuşulmamışsa, ücret, işin ifasından sonra alacak haline gelir. Demek ki, bir üc­ret üzerinde İşçi-İşveren anlaşmışlarsa, işçi işi bitirdi­ği zaman, ücret, işverenin borcu haline gelir. Burada Enflasyonun borca intikali, borç için söz konusudur. Henüz borç haline gelmemiş şeyler için değil.

Meselâ, biz bir kimseye ödünç vermişsek, yahut o bizden alacaklı ise, yahut da alışveriş yapıp mal ver­mişiz de para alacaklı isek, bir borç ve alacaktan bah­sedilebilir. İşçi ücretinde ise, işi ita ettiği zaman ala­caklıdır. Ücreti aldığı zaman zaten işi bitirmiştir. Ala­cakla olduğu sırada bir değer değişikliğinden bahset­mek mümkün değildir. Fakat, işçinin patronunda ala­cağı kalsa, patron bunu 1 sene vermese ve ondan son­ra verse, tahakkuk eden gün ile ödediği gün arasında geçen zaman zarfındaki Enflasyonun buna inikası müm­kündür.

Bunun dışında, “İşveren kontrat süresi içinde her ay Enflasyonu öğrenecek, buna göre fazla ödeme ya­pacak” diye İslâm'da ne bir Nas, ne bir ictihad var­dır. Bu sebeple, bu Enflasyon farkı işverenin borcudur demek de mümkün değildir. Hatta tebliğ sahibi arka­daşlarımdan bazıları “semende kusur, noksanlık varsa yani alışverişte mala karşı ödenen bedelde kusur var­sa, bundan fesih hakkı doğar. Enflâsyon parada kusur demektir. O halde kişi akd-i fesih imkânına sahip olur” diyorlar. Burada şunu hatırlamak lâzımdır. Bu kusur, önceden yani akid yapıldığı zaman bilinmeyen ve son­radan ortaya çıkan bir kusurdur. Mücbir sebepler, fev­kalâde haller ve durumlar için de söylenecek söz bu­dur. Onlarda Önceden bilinmeyen hadise ve olaylardır. Enflâsyonun olduğu ülkelerde ise, işçide işverende akdi yaparken Enflâsyonun olacağını bilirler. Herkes bilir. Dolayısıyla buna, ne önceden bilinmeyen bir ku­sur ve ne de sonradan meydana gelmiş bir âfet denile­bilir. Herkes biliyor ki Enflâsyon yaklaşık olarak belir­li bir oranda olacaktır. Akid de bu âfet içinde yapilmistir. ve herkesin yıl içinde alacağı para ceste ceste azalacaktır. Bunu herkes biliyor.

O halde, bunun çaresi, Enflâsyonu ücrete aksettir­mek değil, başkadır. Ben tebliğci olmadığım için görüş getirmek durumunda değilim ama şu kadarına işaret etmek isterim. Bu durumda muhtemel Enflâsyon dik­kate alınarak kademeli bir ücret anlaşması yapılabi­lir. Yani, ücret bugün böyle, altı ay sonra şöyle, bir sene sonra şöyledir denilebilir. Keza, kontrat müddeti kısa tutulabilir. Bunun başka çareleri de bulunabilir.

Yine, tebliğlerin hemen birçoğunda, Peygamberi­miz (s.a.s.) in, aslında köleler için söylenmiş, fakat iş­çilere de teşmil edilmiş bir hadis-i şerifi zikredilmek­tedir.

“Yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin ve güçleri yetmeyeceği işleri teklif etmeyin...” Bu hadis, sabit, doğru, sahih.

Başka bir hadis-i şerif daha zikredilmektedir:

“Kim bizim işimizde (devlet işinde) çalışır da aile­si olmassa evlensin, hizmetçisi yoksa hizmetçi tutsun, evi yoksa ev edinsin, bineği yoksa binek edinsin.”

Bilindiği gibi Peygamber (s.a.v.) in sıfatları bir­den fazladır. Ve Peygamberimizin çeşitli sıfatlarla ken­disinden sadır olan hadisleri vardır. Resulullah efen­dimiz bir Peygamberdir, bir devlet başkanıdır, bir ha­kimdir, bir mürşiddir, bir mübelliğdir, bir komutandır, bir insandır... İslâm bilginleri, Resulullah Efendimizin 12 farklı vasfını tesbit etmişler ve kendisinden bu 12 farklı vasfa göre, söz, fiil, sükût halinde davranışın su­dur ettiğini ifade etmişlerdir. Peygamber Efendimizin bu davranışlarının hepsi aynı derecede bağlayıcı değil­dir. Bunların bir kısmı isabetli de olmayabilir. Ne de­mek isabetli olmamak?

Meselâ, Peygamberimiz, bir insan, bir beşer ola­rak, şahsî tecrübesine dayanarak teknolojik konularda bir tavsiyede bulunur ve bunda isabet de etmeyebilir.

Keza, Peygamber Efendimiz, bir hakim, bir kadı olarak iki kişiyi muhakeme eder ve ortaya konan de­lillere göre, birinin lehinde, diğerinin aleyhinde hük­meder. Hattı zatında hak, lehinde hükmettiğinin olmayabilir. Peygamber olması, O'nun, insanların kalbine girip, objektif delillere göre değil de, herkesin göreme­yeceği kıstaslara göre hükmetmesini gerektirmez. Ver­diği hüküm de bu manada isabetli olmamış olabilir.

Yine, Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerin­de şöyle buyurmuşlardır:

“İçimden şöyle geçiyor. Odun yığılmasını emrede­yim. Odunlar yığılsın. Sonra namazı emredeyim. Na­maz için ezan okunsun. Daha sonra bir adamın mü'minlere imam olmasını emredeyim ve namaza gelmeyenle­rin gidip evlerini yakayım.” Şimdi bu hadis-i şerifi bas-libasına tatbik edersek, müeyyidesi şudur: “Cemaate gelmeyenin evi yakılır.” 

  Var mı bu görüşte olan bir âlim, bir müctehid? Yok. Bu, fevkalâde güze! bir ter­biye metodu olduğu için Peygamber Efendimiz kullanmıştır. Kur'an-ı Kerim de kullanmıştır. Ve çeşitli sevi­yedeki insanlara günlük hayatımızda bizde kullanırız. İşte, Peygamber Efendimiz, gerçekleşmesini istediği şeylere teşvikde bulunmuş, istemediği şeyler konusun­da da, sert tabirler, korkutucu, caydırıcı ifadelerle Terhibde bulunmuştur. Fakat bunların hepsi bağlayıcı de­ğildir. Ve bu mevzuda “Et Tergîb ve't Terhîb” diye eser yazılmıştır.

Demek istiyorum ki, “yediğinizden yedirin, giydiği­nizden giydirin....” Hadis-i Şerifi;   

İşverenle İşçinin, yemede, giymede, yaşamada, binekde, hizmetçide v.s. eşit olmasını gerektirmez. Böyle bir anlayış İslâm'da mevcut değildir. Maksat da bu değildir. Çünkü, başka hadisler de vardır. Bu sebeple, bir konu değerlendiri­lirken, bütün âyetler, bütün hadisler ve tatbikat birlik­te değerlendirilmelidir. Bir hadis ele alınır, diğer ha­dislerle ilgisi kopardır ve bilhassa uygulama da naza­rı itibara alınmazsa, bu, yanlış yorumlara ve sonuçla­ra götürebilir. Ben bu tebliğlerde ve bilhassa bu konu­da, biraz bu sonuçlara yönelindiğini gördüm.

Evet, böyle bir eşitlik söz konusu değildir, farklı­lık olacaktır. Ekonomik seviyede, sosyal seviyede fark­lılık olacaktır. Ama, herkese de insanca yaşama imkâ­nı sağlanacaktır. Bu insanca yaşama tabirinin İslâm'da karşılığı Ma'ruf dur. Ma'ruf ölçü, nafaka, ailevî münasebetler gibi birçok yerde kullanılır. Bu Ma'ruf da iki yoldan gerçekleştirilir. Biri, hakkında nas varsa, nassın gerçekleştirdiği şey zaten Ma'ruf tur. Eğer nas yoksa, o zaman umumî naslar öyle bir İslâm Ümmeti yetiştirmiştir ki, bu İslâm Ümmetinin amme vicdanı Ma'rufun Ölçüsüdür. Amme vicdanının kabul ettiği şey Maruf, reddettiği şey Münker'dir. Demekki, iki Ölçü­müz vardır. Birisi naslar, diğeri, İslâm'ın bütün mü­esseseleriyle geçerli olduğu ülkelerde, İslâm'ın yetiş­tirdiği bir toplumun, Ümmet-i Muhammed'in amme vic­danı. İşte, ücretin takdiri, miktarı vesairenin teferru­atına amme vicdanı hükmeder ve bunun eşit olması da gerekmez.

Tebliğlerinde Emek-Sermaye dengesinden bahseden arkadaşlarımız, bunlardan Emeğe ağırlık verildiğini söylüyorlar. Ve zannediyorum, bugün işçiler mağdur gibi gözüktüğü için, biraz zamanın zeminin tesiriyle söylüyorlar bunu. Tabi, İslâm'da diye söylüyorlar. Ya­ni İslâm'da emeğe ağırlık verilmiştir diyorlar. Bun­dan hareketle de, mademki emeğe ağırlık verilmiştir, o halde, payın aslana ait olanı emeğe verilmelidir gibi bir netice çıkarmak istiyorlar. Okuduğum tebliğler ben­de bu intibaı uyandırdı.

Halbuki, benim tetkik ettiğim bağlayıcı kaynaklar­da, sermayeye nisbetle emeğin daha fazla pay alaca­ğı konusunda bir mesned yoktur. Emeğe değer veril­diği, emeğin adeta takdis edildiği, emek sahibinin na­sırlı elinin öpüldüğü, bunlar tamam, doğru. Fakat bun­lar, takdirdir, teşviktir. Yoksa, emek daha fazla pay alacaktır demek değildir.

Bu hususta bir örnek vermek istiyorum. Resulullah efendimiz zamanından beri bilinen bir ortaklık şek­li vardır. Mudarabe akdi veya ortaklığı. Bunu özel­likle Örnek veriyorum. Çünkü bu, işçi tutup çalıştır­maktan daha da fazla konumuzla ilgilidir.

Bu akidde, sermaye birinden, emek de birindendir. Yani bu, sıradan bir emek sahibi değildir. Tica­ret bilen, iş bilen kalifiye bir elemandır. Sermaye sa­hibi, mudarıp dediğimiz bu zata sermayeyi teslim eder, o da kararlaştırılan gelir getirici işlerde bunu kullanır, çalıştırır. Buna da emek veya amel sahibi denir.

Baştan beri bütün kaynaklar şu noktada ittifak et­mişlerdir. Kâr bölüşümünde serbest pazarlık esastır. Burada, emeğe fazla pay verilir veya sermayeye fazla pay verilir diyen bir kaynağı ben hiç görmedim. O halde, bu kâr dağılımında veya gelir bölüşümünde eme­ğin ağırlığını nereden çıkarıyoruz? Yani emeğin payının fazla olduğu neticesini nereden çıkarıyoruz?

Yukarıda, Enflâsyon için, “buna bir afet denilebi­lir” demiştim. Bana, bu âfet ne zaman gider? diye so­rarsanız, derim ki, tam müslüman olduğumuzda gider. Evet bu âfet, tam müslüman olduğumuzda gider.

Tam müslüman olmak, ferdî hayatta, ailevî hayat­ta ve sosyal hayatta müslüman olmak demektir.

Tam müslüman olmak demek, bir vücudun birliği­ni sağlayan uzuvlar gibi, birbirini tamamlamak üzere konulmuş olan İslâmî ahkâm bütününü uygulamak demektir. Diyebilirim ki, sıkıntılarımızın, ızdıraplarımızın büyük bir kısmı, İslâm vücudundan yalnız kafayı, yalnız kalbi, yalnız kolu alıp, başka bir vücuda oturta­rak orada işletmek ve ondan İslâmî fonksiyonları bek­lemekten neşet ediyor. Yani sıkıntılarımızın kaynağı budur. Ekonomisi, hukuku ve siyasî düzeni İslâm'a gö­re olmayan bir toplumdan İslâm ahlâkını beklemek; eğitimi, öğretimi, programları İslâm'a göre düzenlen­meyen bir toplumdan İslâm adab-ı muaşeretini bekle­mek, son derece yanlış, sakat ve tutarsız bir bekleyiş­tir.

Onun için “bu âfet ne zaman zail olur?” sorusuna, tam müslüman olduğumuzda diye cevap veriyoruz. Enf­lâsyon âfeti de böyle, anarşi âfeti de böyle ve daha ne­lere âfet diyorsanız hepsi böyledir. Bu kışın bu kadar soğuk oluşuna varıncaya kadar bütün âfetler tam müs­lüman olduğumuzda zail olur. Tam müslüman olduğu­muzda, soğuğu gideremeyiz ama, soğuğun getirdiği sı­kıntı ve ızdıraplara haber anlatır, onları paylaşırız. Eşit paylaşmayız yalnız. Fakat paylaşırız. Yani bir kısmımız kok kömürü, bir kısmımız isli kömür yakarız, bir kısmımız kaloriferli dairede otururuz ama, geri ka­lanımız da yakacak odun ve kömür bulabilir.

Eğer ben, kok kömürü yaktığım müddetçe, bir başkası odun yakamıyorsa, İslâm öyle bir düzen getirmiş­tir ki, önce ahlâkî ve sonra da müeyyideli olmak üze­re, ben kok kömürü yakamam. Ben kaloriferli evde oturacağım ama, bir başkası da yakacak odun ve kö­mür bulacaktır. Bulamayacaksa ben de kaloriferli ev­de oturamam. Ama yine de eşitlik şart değil. Ben ka­loriferden vazgeçerek soba kurduğumda, bir başkası da odun ve kömür bulabilecekse ben soba kurmaya mecbur olurum. Önce vicdanen ve ahlaken, bunu yap­mıyorsam, yapamıyorsam, amme vicdanını temsil eden devlet bunu bana yaptırır. Çünkü mükelleftir. İşte İs­lâm'ın sistemi budur.

Burada, önce söylediklerime atıf yapmak bakımın­dan grev konusuna da kısaca temas etmek istiyorum.

Grevi kaldırırsak, işveren de işçiye hakkını ver­mezse, vermemekte direnirse ne olacak? İslâm'da bu konu biraz açık görünüyor denildi ve ilâve edildi. Grev­den maksat bir tehdittir, mutlaka işi durdurmak de­mek değildir. Grev bir tehdid olarak bulunmalıdır ki, işveren işçisinin hakkını tam ödesin. Bu görüşe katıl­mak mümkün değildir.

Grev bir manada tehdittir yani onun bir yaptırım gücü vardır. Yaptırım gücü olan şey bazen de yapılır. Eğer, kılıç, silâh duvarda asılıp durursa, onun inmeye­ceğini bilirsek onun yaptırım gücü yok demektir. O ba­zen inecek. Yani grev de surda veya burda, uzun veya Tasa bazen uygulanacak ki, onun bir yaptırım gücü ol­sun. “Grev olmasın ama, tehdit unsuru olarak bulun­sun. Aksi halde, İslâm'da bu konu açık kalıyor.” görüşüne iştirak etmemiz mümkün değildir.

Bu hususta da yukarıya atfederek söyleyeceğimiz söz şudur: Bütünüyle İslâm'ın uygulandığı bir toplum­da, İşveren işçinin hakkını vermezlik edemez. Vermez­se, o hak ondan zorla alınır ve hak sahibine verilir. Devlet bunun için vardır. Ümmet bunun için vardır.

Şimdi Emeklilik mes'elesine gelelim. Bildiğiniz gibi sosyal güvenlik müesseselerinin en önemlilerinden biri "Emeklilik müessesesidir. Ülkemizde bunların birkaç çeşidi vardır. Memura ait olanı, işçiye ait olanı ve es­nafa ait olanı.

Bu müessesenin, bir şekli, bir sureti ve bir de ga­yesi, maksadı var. Gayeden başlıyorum:

Gaye nedir? Bir insan, gücü olduğu müddetçe çalıyor. Fakat, bir gün çalışamaz hale geliyor veya is­tirahat etmek artık hakkı oluyor. Çalıştırsanız belki daha çalışabilecek ama, vicdanımız bunu kabul etmiyor ve “yeter artık bundan alınan emek” diyoruz. Bu çağa geliyor.

Eğer bu insan, çalıştığı müddetçe gelir sağlayabi­lecek bir sistem içinde yaşıyorsa, çalışmadığı an geli­ri kesilecek demektir. Bu kişi, geliri kesilince ne ya­pacak, ne ile geçinecek? îşte Emeklilik müessesesi, bir müddet ve belli bir kuruluşta çalışanlara ve belli şart­ları yerine getirmek şartıyla, bu suale cevap vermek üzere kurulmuştur. Görüyorsunuz ki ne kadar sınırlı. Yani, kimlere ve ne şekil hayat hakkı tanımak için ku­rulmuş bunlar. Bir kere, belli bir iş kolunda çalışacak. Ya İşçi, ya memur ya da esnaf olacak. Sonra, çalıştığı müddetçe belli bir meblâğ Ödeyecek.    Sonra belli bir müddet çalışacak. O kadar ki, bir kimse 20 yıl çalışsa ve durmadan kendisinden para kesilse, belli bir süreyi doldurmadan ayrılsa, kimse elinden tutmaz, aç kalır. Emekli kuruluşları da, devlet de elinden tutmaz. Ni­çin? Çünkü, belli bir yıl dolmamıştır. Sakat yerlerin al­tını çizmek için bunları söylüyorum.

O halde, şu kadar yıl çalışacaksınız, şu kadar yıl sizden kesilecek ve sonra emekli olunca size verilmeye başlanacak. Kesilirken, siz muhtaç olsanız da kesilecek" olmasanız da. Meselâ 5 çocuğunuz var, kiranız var ve aldığınız maaş 30 bin lira. Zaten size yetmiyor. Ama sizden yine emekli keseneği kesilecek. Bu arada zen­gin olandan da kesilecek.

Emekli olunca da, 60 - 70 bin liraya ihtiyacı olan 5 çocuklu bir kimseye, 30 bin lira üzerinden emekli oldu­ğu için 20 bin lira maaş verilecek. Diğer taraftan, ço­luk çocuğu olmayan ve belki başka gelirleri de olan bir kimseye ise, 70-80 bin lira verilecek. Sonra, bütün bun­lar, karşılıklı serbest iradeyle tayin edilmeyecek, bir­çok noktalarda intisabı akit kaideleri carî olacak, yani bütün şartları tek taraflı olarak devlet yazacak, dikta edecek, siz imzalayıp kabul edeceksiniz. Nihayet, Emek­li Sandığı veya diğer Sosyal Güvenlik kuruluşlarında biriken fon, ihtiyaca cevap vermezse, devlet hazinesin­den katkıda bulunacak ve bu katkı kimi zengin, kimi fakir olan Emeklilere intikal edecektir. Ve sonra biri­ken paraların işletilmesi v.s.

İşte, bu saydıklarımın büyük bir kısmı, îslâmî ba­kımdan  uygun  olmayan  tasarruflardır. Dolayısıyla, ben,  bu  şekliyle ve bu statüsüyle bir emeklilik siste­mine itiraz ediyorum. Yoksa, onun gerçekleştirmek istediği gaye, gayet makul ve lüzumlu bir gayedir.

O halde İslâm, bu konuda neyi öngörüyor? Şüphe­siz, belli iş kolundaki insanlar, belli bir miktar parayı, kendi serbest iradeleriyle, rızalarıyla bir yere ayırmak suretiyle bir fon oluşturabilirler. Bir nevî üyelik sigor­tasına veya sosyal yardımlaşma sandığına benzer bir sistem kurup çalışma şartlarını kararlaştırabilirler. îs­lâmî bakımdan bu mümkündür, caizdir. Fakat bunlar, cüzî, sınırlı şeylerdir.

İslâm, küllî olarak, birgün geçime muhtaç olan, fa­kat çalışamaz hale gelen insanın, sosyal seviyesine uy­gun olarak yaşama imkânı bulması problemine şu çare­yi getirmiştir.

Bir kimse, çalışamaz hale gelirse, varsa birikmiş parasını yer. Zekâtını da verir. Tükendiği andan itiba­ren, önce nafaka sistemi devreye girer. Yani, o kim­seye nafaka Ödemekle mükellef olan yakından uzağa akrabalar, onun geçimini teminle mükelleftir. Her fert için bu böyledir. Bu sadaka değil, kanunî haktır. Bu­nun için, bunda duyguların rencide olması da söz ko­nusu değildir. Nafakadan sonra zekât devreye girer. Bizim memleketimizdeki, dilenciye para verir gibi ve­rilen zekât uygulamasından bahsetmiyorum. Benim söy­lediğim, İslâm'ın zekât müessesesidir. Nasıl insan, duy­guları rencide olmadan emekli sandığından maaş alı­yorsa, oradan da öylece maaş alır. Bundan herhangi bir rahatsızlık duymaz. Çünkü, ödemeyi yapan da sizin gibi oradan geçinen bir memurdur. Veren el alan ele muhatab değildir. Sistem kurulduğu zaman bu böyle­dir.

Eğer zekât da yetmezse, devlet vardır. Devlet, hal­kının ihtiyacını karşılamaya mecburdur.

Dolayısıyla, hiçbir kimse aç, açık kalmaz. Muhtaç olan ihtiyaçları kadar alır. 5 çocuklu bir kimseye, 20 bin değil, 80 bin lazımsa, 80 bin verilir. Öte yandan, muhtaç olmayana da hiç verilmez. Gücü varsa alınır.

İşte, İslâm'ın kurduğu sistem budur. Bu sistemin kurulamadığı bir yerde, emekli olmuşum, herhangi bir gelirim ve geçim imkânımda yoksa, geçimimi sağlamak için Emeki Sandığından maaş alırım. Bu ayrı bir ko­nudur ve zaruret içinde mütalâa olunmalıdır. [64]

 

b- İbrahim Kâfi Dönmez'in Görüşü:

 

Emek ve gayret mahsulü tebliğler dinledik. Ancak, öğrenmek istediği bazı hususları bulamayan bir kimse sıfatıyla söz almış bulunuyorum. Belki de, müzakereci olmadığımdan, tebliğleri daha önce okumadığım için, söyleyeceğim hususlar tebliğlerde var olabilir. Böyle ise, mazur görülmemi istirham ediyorum.

İslâm Fıkhı'nın Usul-ü Fıkıh dalındaki hangi ese­rini açsak, ictihad ve kıyas bahsinin başında, nasların sınırlı olduğu, olayların ise sınırsız olduğu belirtilir. Naslarda doğrudan doğruya çözümü bulunmayan meselelerin ictihad müessesesi tarafından halledileceği zik­redilir ve bu ictihad görevinin de İslâm ümmeti üzerine bir vazife olduğu kaydedilir.

Bu vazifeyi, İslâm toplumu tarihinin bütünlüğü için­de yerine getirebilmiş midir? Bu soruya herhalde müsbet cevap veremeyeceğiz. Çünkü, 19. asırda Kadifikasyon hareketleri, hassaten kara Avrupası ülkelerinde başlayınca, aynı tesirler ve başka da sebeplerle, Os­manlı'da ve Mısır'da İslâm hükümlerinin kanunlaştırıl­ması safhasına girildiğinde, bu konuda bir aczle kar­şılaşıldığını herhalde hepimiz itiraf ederiz. Gerçekten, bazı hukuk dallarında İslâm toplumu son çırpınışlarını yapmış, bir ölçüde başarılı olmuştur. Bunun bir örneği Mecelle'dir. Başka örnekleri de vardır. Fakat, bazı hukuk dallarında, bu çırpınışın bir sonuç vermediği de hepimizin malumudur. Benim demek istediğim husus şudur: Bugün, İslâm Hukuku'nun bazı veya birçok daimi pozitif hukuk olarak gündeme getiren, uygulayan ve tamamını uygulamak isteyen pek çok İslâm ülkesi var. Fakat, birçok hususlarda arzu etseler dahi yabancı çözümlerle mes'elelerini halletmek zorunda kalıyor­lar. Şimdi, iş hukukunun son asırlarda ehemmiyet ka­zanmış bir hukuk sahası olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir Deniz ticaret hukuku alanında, ilk kaynaklarda, fı­kıh kitaplarında detaylı hükümler bulamıyorsak, bu Fukaha için bir Ta'n noktası değildir. Aynı şekilde, iş hukuku sahasında da fıkıh kitaplarında detaylı hüküm­ler bulamıyorsak, bu da ilk devirlere yüklenebilecek bir yük değildir. Ama, günümüzün şu acz tablosu için­de, acaba îslâm Hukuku araştırmaları muhiti, bu san­cı karşısında neler düşündü ve neler ortaya koyabildi? Biz bu tebliğlerde, ilk kaynaklar ve Türkiye'deki gö­rüşlerle mi yetindik? Yoksa, diğer îslâm ülkelerinde ye­ni ne gibi zihin mahsulleri ortaya kondu? Onlara uza­nabildik mi?

Ben, mes'eleyi sadece iş akdinin, hizmet akdinin şekli olarak unsurlarının veya şartlarının incelenmesin­den ibaret görmüyorum. İş hukuku, bugün artık iş kavgası tabiriyle anılacak kadar boyutları genişlemiş, kendisi için özel mahkemeler kurulmuş bir alandır. Bu­nu sadece bir hizmet akdinin şartları içinde mütalaa etmekle ileri çözümlere varılamayacağı kanaatindeyim. Birinci eksiklik bana göre budur.

İşaret etmek istediğim diğer husus da şudur: Bi­lindiği üzere muvazaa akitlerinde belirsizlikleri berteraf etmek gayesiyle bazı kurallar konmuştur. Bunun gi­bi, emeğin karşılığı ne olmalıdır? Ücret ne olabilir? Bu­nunla ilgili Prof. Dr. Ali Şafak hocamızın tebliğinde detaylı hükümler görüyoruz. Ancak, sosyal eğilimlerin iş hukuku sahasına yansımasıyla, getirilmesi gerekecek hükümlerin uygulanması sırasında, pratikte bu nevi ku­rallar birtakım zorluklar çıkarabilecektir. Dr. Ali Bardakoğlu, bir ölçüde bu noktaya işaret etmiş oldular, paha açık bir ifade ile belirtmek gerekirse, ücretin içinde mütalaa edilebilecek birtakım sosyal haklar, ya­ni sosyal eğilimlerin, iş hukukuna yansıması neticesin­de gelecek hükümler, belirsizliği bertaraf etmek gayesiyle konmuş olan kurallar, bu ivazlı akitlerde katı bir şekilde uygulanmaya kalkılırsa, hiç uygulama sahası bulamayabilir. Buna da dikkat etmek gerektiği kana­atini taşıyorum.[65]

 

e- İbrahim Ural'ın Görüşü:

 

1- Ücret konusunda, İslâm fıkhının esnekliğinin ve ücrete mevzu ve dahil olan şeylerin para dışındaki şeyleri de ihtiva etmesinin belirtilmesi uygun olmuştur. Zira, enflâsyonun yüksek olduğu ülkelerde ücretin da­ha dayanıklı ve değerini koruyan maddelere dayanma­sı tüketici açısından faydalıdır. Günümüzde sosyal si­yaset bilimcileri bu konular üzerinde durmaktadırlar.

2- (Sh: 111) “İki günü birbirine müsavi olan kişi aldanmıştır.”

anlamındaki hadis sahih değildir.     Bazı bilginler;   zayıf, bazısı ise,  uydurmadır,  demişlerdir.[66]

 

d- İlhan Oksay'm Görüşü:

 

Konu, tebliğde İslâm hukuku açısından derin olarak tartışılmıştır.

Ben, sadece bir noktaya temas etmeye çalışaca­ğım. Bu da, ücretin tesbit edilmesi ile ilgili teoriler bö­lümüdür. Burada Özellikle bir tanesi tatmin edici değil­dir. “Satınalma gücü teorisi” denilen bu teori hakkında şöyle söyleniyor: “Bu teoriye göre, işletmenin verimli­liği üretim mallarının makul bir kâr sağlayacak şekilde satılabilmesine bağlıdır. Ücretlerde istikrar sağlayabil­mek için satmalma gücünün artmasını sağlayacak ted­birler almak gerekir.” Bu cümlelerin açıklanması lâ­zımdır. Ne bağlıdır? Ne gibi bir tedbir alınmalıdır? Bunların izahında fayda görüyorum.

Bu teori, özellikle ikinci dünya savaşından sonra, uluslararası iktisadî ilişkilerin, özellikle finansal ilişki­lerin büyük bir anarşik ortam içersinde olması nede­niyle, İsveçli bir iktisatçı tarafından ortaya atılmıştır. Ancak, buradaki amaç, ulusların karşılıklı iktisadî iliş­kilerini yürütebilmeîeri için paralarını karşılıklı olarak li kriterlerde belli esaslarda belirleme ihtiyacından kaynaklanmıştır. Bu basit bir formüldür. Meselâ, Türk lirasının paritesi. Türkiye'de 1 yıl içindeki Enflasyon oranı ile Türkiye'nin en çok iktisadî ilişkide bulunduğu veya dış ödemelerini yaptığı paranın ülkesi hangisi ise, o ülkedeki enflâsyon oranı ile Türkiye'deki enflasyon oranının hesabı ile ortaya çıkan oranın Türk Lirasından indirilmesinden ibarettir. Bu, karşı ülkedeki enflasyo­nun da, kendi ülkemizdeki enflâsyonun da paramız üze­rindeki yıpratıcı etkisini kesin olarak belirlemektir.

İsveçli iktisatçının bu tavsiyelerini bütün Avrupa ülkeleri, başta Türkiye olmak üzere benimsemiştir. Ve 1946 develüasyonu, bize bu teorinin acı bir hediyesidir.. Maalesef, teorideki formül abartılarak Türk Lirasına uygulanmış ve Türk lirası 1946 senesindeki ilk kez de­valüe olduktan sonra birtürlü devalüe olmaktan başım kurtaramamıştır. 1946 devalüasyonu % 220 gibi büyük bir oranla yapıldığı için, Türk ekonomisi o yıllardan sonra birtürlü belini doğrultamamıştır. Yani, bu teori­nin acı bir hediyesi olan 946 devalüasyonu, tarihe kara bir leke olarak geçmiştir.

Şimdi, bunu anlatmaktan maksadımız şudur. Bu teorinin ücret teorisi ile alâkası nedir? Yazarın yarar­landığı kaynak da, konu işletme yönünden incelenmiş­tir. Ücret teorisi ile ilgili değil. Ancak, ben şunu zanne­diyorum kî, işletmenin ürettiği malların, enflâsyonun yıpratıcı etkisinden etkilenmeyecek şekilde bir fiatla satılabilme imkânı sağlandığı gibi, o işletmede yer alan işçilerin de ücretlerinde aynı oranın uygulanması. Böy­lece, ürün fiatları nasıl Enflâsyona göre ayarlanıyor­sa, ücretlerin de buna göre ayarlanmasıdır. Fakat, bu teorinin satmalma gücü teorisi ile ilgisi yoktur. Bu, uluslararası iktisadın bir konusudur, bir para teorisi konusudur.[67]

 

e- Osman Eskicioğlu'nun Görüşü:

 

sh. 132, p. 1 : Piyasada az, çok ve orta derecede de­ğer kaybeden üç çeşit para bulunduğu zaman, zararın taraflar arasında paylaştırılması amacı ile işçiye orta derecede değer kaybeden paradan  ödeme yapılacağı hususu umumi midir? İşveren işinden çok kâr ediyor ve çok kazanıyorsa durum yine aynı mıdır?

Sn. 132, p. 2 : Değer kaybı veya kazanması halinde sözleşmeye mevzu olan paranın taraflarca alınıp veril­mesi ve kabul edilmesi mecburdur ve bu hususta mu­hayyerlik yoktur dediğimiz zaman ortada bir zarar söz konusu ise haksızlık etmiş olmaz mıyız?

Sh. 137, p. 2 : Paranın değer kaybetmesiyle taraflar arasında meydana gelebilecek ihtilafların, sabit bir ma­hiyet arzeden altın ve gümüş paralara müracaatla çö­zümlendiği altının istikrarlı olmasına bağlıdır. Altın fi­yatları istikrarlı olmayıp bir takım politik sebeplerle zikzaklar çizdiği zaman Ödemeler nasıl yapılmalıdır?[68]

 

f- Yunus Vehbi Yavuz'un Görüşü:

 

Diğer tebliğ sahiplerinden farklı olarak çalışması­nı, ücret politikasına hasr etmiştir. Genel olarak hemen bütün tebliğcilerin dayandıkları âyet ve" hadisleri teb­liğ sahibi de delil olarak zikr etmiştir. Baştarafta te­rim olarak ücret üzerinde durmakta, nelerin ücrete ko­nu olabileceği anlatılmaktadır.

Tebliğin adından da anlaşılacağı üzere, ücret poli­tikasını Türk Hukuku ile islâm Hukuku arasında muka­yeseli bir şekilde tesbite çalışmaktadır. Konular işlenir­ken, İslâm Hukukuna Mecelle esas alınmış olup, büyük bir çoğunluğu itibarıyla bu kitap kaynak edinilmiştir.

S. 131'de, paraların değer kayb etmesi ile ilgili ola­rak, işçiye ödenecek miktarın, zararın ortadan bölü­şülmesi şeklinde işveren ile işçi arasında telafi edilme­si gerektiğine işaret edilmiştir. Bunun için de bir kıs­mı az bir kısmı normal, diğer bir kısmı da fazla değer kaybına uğramış üç ayrı paradan hangisi üzerinden ödeme yapılması gerektiği meselesine, orta yolu seçe­rek orta derecede değer kaybına uğrayandan ödenmeli­dir, diyor. Bu meselede diğer tebliğci Hamdi Döndüren Beyden farklı düşünüyor; enflasyon farkının işçi için bütünü ile bir hak olduğu dügüncesi yerine, bundan do­ğacak zararın işçi ile işveren arasında paylaştırılması­nı öngörüp bu konuda uzlaştırıcı bir yol izlemektedir.

Oysa değer kaybına uğrayan işçinin hak ettiği para­dır. Paraların muhtelif olması işçiyi işverenin zararı­na ortak etmek için yeterli bir gerekçe olmasa gerek­tir. Söz gelimi, işçi para yerine belli bir malı ücret ola­rak alsaydı, hiçbir zararı sözkonusu olmayacaktı. Pa­ra konuşulunca, yahut para üzerinden alması gerekin­ce, neden hakkından bir kısmını iş sahibine vermiş ol­sun. Ayrıca, işverenin bunda bir zararı yoktur. Çünkü o mal üretmektedir ve enflasyon farkını mala yükleye­rek bundan kendini kurtarabilmektedir.

Aynı sayfa ve devamında, örnek olarak verilen zâyife ve mağşuş paralar bugünün toplumlarında değil, kaynakların yazıldığı dönemlerin toplumlarında kulla­nılmakta idi. Bu paralar, bir konuda fikir vermek için, bizleri aydınlatma görevi ifa ederler. Fakat, günümüz­de yaşayanları pek ilgilendirmiyorlar. Konuların daha müşahhas hale gelmesi ve meselelere gerçekçi yakla­şımda bulunabilmek için, günümüzde kullanılan para­lardan örneklerin verilmesinde daha büyük faydalar vardır. [69]

 

Tebliğ Sahibinin Görüşlere Cevabı

 

I. İbrahim Ural'ın tenkilleri;

a) Bir bakıma  tebliğlerde  olmasını arzuladıkları konuları içermektedir. Bu isteklerinde bir ölçüde hak­lıdırlar da. Ne var ki, genel istekleri arasında iş mevzûâtı alanında bir kısım hukuk kurallarının, iktisadî prensip ve sonuçların elde edilebilmesi için o kadar ge­niş bir alanda araştırma teklif etmektedir ki, fıkhın bu konularını ayrıntılı bir biçimde mütalaa ve sonuç çı­karma birkaç yılı alacak kadardır. Önerilen bahislerde iş mevzuatı açısından hem de pek öyle kolay kurallar bulmak mümkün görünmemektedir.

b) Tebliğim hakkındaki özel tenkidine gelince; tak­dirlerine teşekkür ederim. Ücret konusunda bilhassa günümüzde uygulanan kanunî ve örfî para sistemi, kıy­metini her gün kemiren enflasyon karşısında esnek bir politika izlemekte yarar vardır. Bunun ortak bir çözümünü, kriterini tesbitte İslâm ve müslümanlar açısın­dan yarar vardır.

Hadis konusunda, belirttiklerine bir ölçüde katıla­bilirim. Zira hadisi yalnızca Aclûnî'nin Keşfü'I-Hafâsında bulabildim. Ne var ki, bir hadiste ortaya konu­lan hüküm; İslâm'ın çalışma, terakki konusundaki ge­nel prensiplerine uyumluluk gösterir, çatışmaz.

Tekrar, Sayın İ. Ural'a şükranlarımı bildiririm. [70]

 

II. Yrd. Doç. Dr. Osman Eskîcioğlu tenkidlerine gelince;

 

a) Piyasada, değer kaybeden ve bu değer kaybı farklı derecelerde olan paralar bulunduğunda işçi-işveren arasında ücret politikası bakımından orta derecede değer kaybeden paradan Ödemenin yapılmasının emredilmesi, hususu Mecelle md, 31 e göre olabilir. Bu da adalet ve nısfet esaslarına aykırı düşmez. Ödenen üc­retle, parayla ilgili olmaksızın işverenin malında fazla kazanç sağlaması (harp ve kıtlık yılları gibi) durumu­nun ücrete yansıtılması     ücret politikası bakımından herhalde düşünülemez. Zira işçi-işveren arasında tesbit olunan ücrete bir ayıp gelmemiş, değerde düşme olmamıştır,

b) Sayın Eskicioğlu'nun tebliğ s. 132, p. 2'den özet olarak aldığı ve soru haline getirdiği konu, esasta Ali Haydar Efendi'nin Mecelle Şerhinden (bak dip not 53) alınmıştır. O zamanki durum ile günümüzdeki para du­rumu arasında bile önemli farklar belirmiştir. Sorusun­da haklıdır. Esasen tebliğ sonunda zannederim sorusu­na, günümüz şartlan açısından cevap bulacaktır.

c) Bu soruya yani s. 137, paragraf 2 ile ilgili düşün­cesine gelince; Günümüzde uygulanan para sistemi ile altın fiyatları, ticâreti arasında nakid olma yönünden artık hiçbir ilişki kalmamıştır. Altın da esasta bir ti­câret malı haline gelmiştir. Nakid olmaktan çıkarılmış­tır. O nedenle de fiyatlarında, sair mal fiyatları gibi zikzaklar söz konusudur. Böyle bir durumda ödemeler nasıl yapılabilir? Sorusuna cevap ya enflasyon oranı veya altında bir miktar ücrete eklenebilir. Ya da aracı sabit bir birim ücret tesbitînde, tabir caizse, hakem ola­bilir. Meselâ, dolar, mark, buğday, demir kıymetleri ve fiyatları gibi. Sayın Kskicioğlu'na teşekkürler. [71]

 

III.  Sayen Y. Vehbi Yavuz'un Tenkid Ve Temennisine Ek Açıklama;

 

Ücret, paranın değer kaybı, işverenin ve işçinin bu durumdaki menfaat ve zararları hususuna kısa bir açıklama getiren Yavuz, sonuçta günümüzdeki paralar­dan örnekler verilerek açıklama ve aydınlatıcı sonuçla­rın getirilmesi babında temennilerde bulunmaktadır.

Asıl konu zannederim şurada düğümlenmektedir:

Günümüzdeki paraya ya da paralara fıkıh açısından nasıl bakabiliriz? Şer'î para mıdır? Örfî para mıdır? Âyetlerde ve hadislerde geçen kıymet birimlerine, öde­me vasıtalarına bakılırsa genelde altın ve gümüş tedi­ye vasıtası, kenzi mümkün birimler olarak zikredilmiş­tir. Son asırda kullanılan paralar ise, hemen her mil­letin kendisince ya da yasalarınca kabul edilen örfî pa­ralar olmuştur. Altın ve gümüş devre dışı kalmıştır. Örfî paralar ise örfün, teamülün değişmesi değişiklik göstermektedir. Bu değişiklik de hem ıstılah hem de is­timal ve nasın itibarı bakımından olmaktadır. Bilindiği gibi örfe dayanan hükümler de o örfün değişmesiyle yeniden değişmektedir. Buna da dinin genel hükümleri engel değildir. Bütün mesele bunu muhataplara anlata­bilmedir. Örnekleri ise, hayatta her gün sıkça görül­mektedir. Bu vesile ile Sayın Yavuz'a açıklaması ve sorusu nedeniyle teşekkür ederim.[72]

 

IV. Sayın Doç. Dr. İ. Oskay'ın Tenkidlerine Gelince;

 

Sayın Oskay'ın verdiği örneğe ve getirdiği açıkla­ma ve yaklaşıma aynen katılıyorum. Konu, az önce de belirtildiği gibi günümüz parasının örfî mi yoksa şer'î mi? olduğu sorusunun cevabına bağlıdır. Şayet cevap ikincisi ise, bunda da bir kısım farklı kullanmalar gö­rülüyorsa ona göre de ücrete etkisini, yansımasını düşünmekten başka çıkar yol yoktur. Belirtildiği gibi ürün fiyatları enflasyona göre ayarlanabildiğin e göre, ücretlerin de benzeri bir orana göre ayarlanmasında sakınca olmasa gerektir. Bizim, paranın satınalma gücü teorisi ile getirmek istediğim açıklama, bu konudaki sorunun bir çözüm tarzıdır. Ama mutlaka böyle olmalı­dır diye bir ısrarımız yoktur. Amaç, işçi-işveren kesim­lerinin karşılaştıkları para ve ücret meselesine bir çö­züm getirmektir. Bu çözümde dinin de prensipleri gö­zetilmek istendiğinde sonuç nasıl olabilir? Buna cevap­lar aramaktır. Öngörülen tekliflerin yeni iktisad ilmindeki adı ne olursa olsun mantıkî ve adaleti gerçekleş­tirici ise bu herkesin kabul edeceği bir hakikattir. Sayın Doç. Dr. Oskay'ın açıklamalarına teşekkür ede­rim.[73]

 

V. Sayın Dr. Hayreddin Karaman'm Tenkidlerine Gelince;

 

Sayın tenkidci dokuz sayfalık açıklama, tenkid ve temennilerinde, genel ve karma bir fikir beyanında bulunacağını sözünün başında belirtmektedir. Biz de kendi payımıza düşen hususlarda o fikirlere bazı açık­lama getirmek istiyoruz :

a) Tebliğlerin uzunluğu ve kıymetli vakitlerini al­mış olması hususunda belki haklılardır. Ne var ki, bir­birinden uzak yerlerde çalışan bu araştırıcıların aynı delilleri kullanmaları, bazan aynı konulara yer verme­leri normal karşılanmalıdır. Sonucun elbette tevhidi ve özetlenmesi kabildir.

b) Tebliğlerde görüşlerin beyanı sırasında “İslâm'a göre” söyleniyor bu böyle değil de “Bence böyle olma­lıdır,  benim anladığım adalet kaideleri bunu gerekti­rir.” dese daha iyi olur, “aksi halde bizim de diyecek­lerimiz var.” demektedir. Sayın müzakereci tebliğlere yakından eğilmiştir. Tebliğ sahipleri İslâmî prensip­leri dile getirmeye çalışmıştır. Kullandıkları kaynaklar böyledir. Seminerin adı da esasen “İslâm'da Emek Me­selesi ve İşçi İşveren Münâsebetleredir. Binâenaleyh araştırıcıların kullandıkları ifadeleri aşırı bulmak ben­ce yersizdir.  Nitekim kendi açıklamaları sonunda da aynı espriyi görmek mümkündür. O da İslâm adına açıklamalarda bulunuyor. Sayın meslekdaşlarımın yaptıkları da aynı şeydir. İslâm hepsini camidir, getirilen açıklamalar onun dışında bir şey değildir.

c) İşçi ücreti konusunda Sayın müzakereci bir hu­susu gözden uzak tutuyor; o da günümüzde işçi-işveren ilişkileri, ücrete hak  kazandırıcı işlemler kısa süreli değildir.  Sözleşmeler genelde en az bir yıllıkta. Sözleşmenin başından sonuna kadar görülecek iş ve hiz­met aynı iken buna verilecek ücret ayniyyetini korumamaktadır. Vasfında değişiklikler olmaktadır. Bu deği­şiklik ve aybın da herhalde telâfisi adalet ve hakkani­yetin bir gereğidir. Belki bunda işverenin bir özrü yok­tur, haricî bir etken buna neden olmaktadır. Fakat ay­nı nedenlerle hizmet ve malda kıymet artışları olmak­ta, bundan sağlanan yarar işveren ya da mal sahibi­nindir. Bu durumun bir kısmının ücrete yansımasının sağlanmasının çözümleri aranmaktadır. Nitekim hukuk­ta beklenmiyen haller ve vis majör (üstün güç'ün) et­kisiyle sözleşmelerin sonuçları, taraflar açısından na­sıldır? Konusu günümüz hukuk sistemlerinde ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Tebliğci arkadaşların getir­dikleri yaklaşım da İslâm'ın, zararların telâfisi konu­sundaki genel kurallarından kaynaklanmaktadır. Ken­dilerinin önerdiği çözüm tarzı, getirdiği açıklama da bunlardan birisidir. Sözleşmelerde sürenin kısa tutul­ması önerisi günümüzde, işsizliğin hadd safhaya var­dığı, sermâye karşısında emeğin  zayıf bir durumda bulunduğu ortamda pek tutarlı olmaz. Belki tebliğler­de belirtildiği gibi sözleşmenin ücret kısmına getirile­cek bir esneklik konuyu kolayca halledecektir.

d) Tebliğlerde delil olarak alınan hadislerin araştırıcılarca değerlendiriliş biçimi de yine eldeki kaynak­lara göre, amacı açıklayıcı biçimdedir sanırım. O açık­lamaların isabetli ya da isabetsiz oluşu söylenebilir ama tümüyle bunu hiçe indirmek mümkün değildir. Ni­tekim müzakerecinin getirdiği açıklama da bazı hadis­lerde kendisinin bir yorumu olmaktadır. İşte tebliğcilerin yaptığı da bundan başka bir şey değildir.

e) Sayın müzakerecinin “herkesin insanca yaşama imkânı” konusunda marufu açıklama sadedinde ileri sürdüğü görüşler yerindedir. Ama genelde örfler tüm İslâm âlemi hakkında yaygın bir şekilde bugün mey­dana gelememektedir. Sonra bir hususun örf olabilmesi de yalnızca vicdanlarda yer etmesi yeterli değildir. Ma­lumları maddî, manevî ve hukukî unsurları vardır. Bun­ların tümünün bulunması halinde örfden söz edilir. Sırf altına dayanan bir para sisteminde para örfü başka, "bugünkü para birimlerinin geçerli olduğu yerlerde pa­ra örfü başkadır. Ona göre de uygulama farklı olmak­tadır.

f) İslâm'da kazanç yollarının bir genel sıralaması yapılırken; sırasıyla cihad, ticaret, sanat ve ziraat de­nilmiştir. Bazan bunlardan hangisi diğerinden önce ge­lir? sorusunun cevabında farklı açıklamalar olmuştur. Temelde yatan espri ise insanlığa yararı, helâl yönünün daha çok olması itibariyle böyle bir sınıflamaya gidil­miştir. Şimdi günümüzde bu espri açısından soru tevcih edilecek olsa o zaman çoğunluğun yukarıdaki sınıflan­dırmayı aynen vermediği görülecektir. Zira genelde top­luma yararlı olmakta, helâl yönünün ağırlıkta olması bakımından bu sıralama belki; cihad, ziraat, sanat ve ticaret şeklinde olacaktır. İşte tebliğlerde de bu espriy­le hareket edilmiştir. Sanırım hiçbir tebliğci, sayın mü­zakerecinin ileri sürdüğü kadar “... Biraz zamanın ve zeminin tesiriyle İslâm'ın emeğe ağırlık verdiğini” söy­lememiştir. Ama ortalıkta bir gerçek var o da; emeğin istismarıdır. Bunun önüne    geçebilmek için de îslâmî bükümler ne ise onları açıklamaktır. Yarın komünizm geldiğinde, mal sahiplerinin   mağduriyetini savunmak, özel mülkiyetin kudsiyetini belirtmek için dinin hüküm­leri ne ise bunları dile getirmek duygusallık mı olacak­tır?

g) Mudarebe şirketini, fikirleri açıklama bakımın­dan örnek vermek yerindedir. Günümüz toplumlarında da tartışılan bir konu vardır. O da İşsizliğin bir an ön­ce yenilmesi, kalkınmanın amacına ulaşabilmesi için acaba ne tür bir yatırım daha yararlıdır? “Emek yo­ğun mu?” yoksa “Sermâye yoğun mu?” Bilindiği gibi sermâye yoğun yatırımlarda kârın, gelirin büyük bir kısmı sermâye sahiplerine kalmaktadır. Buna karşın, emek yoğun yatırımlarda sermâye sahibinin kârı az, fakat çalışanların, yatırımdan sebeblenenlerin sayısı fazladır. Bu tartışma nedendir? Unutulmasın ki toplum içinde yatırımlarda, herhalde mutlak bir serbestiden, “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganından söz edilemez. Hiçbir kimse ya da hiçbir araştırıcı emek sahibi hak etmediği halde kârdan fazla pay alsın şek­linde bir iddia ile buraya gelmiş değildir.

h) Tebliğlerde önerilen hususlar; içinde bulundu­ğumuz toplumun, zamanın ve şartların ortaya çıkardı­ğı problemlerin cevabı şeklindedir. Ama bu cevaplar, isabetli ya da isabetsiz olabilir. Fakat mevcut şartlar karşısında başka ne tür bir alternatif (seçenek) düşü­nülebilir. Kendimizi mevcut ortamdan soyutlamamız mümkün değildir.

ı) Sayın müzakerecinin; emeklilik-sigorta ve bağ-kur gibi sosyal yardım fonları konusunda getirdiği açık­lamalara aynen katılıyorum. Günümüz müslümanı üc­ret denilince, hemen aklına dar, anlamda ücreti getiri­yor. Daha sonra yapılan ilâve ödemeleri ücret saymı­yor. Oysa, bir kimse işe girerken, sosyal fonlardan bi­risinin mükellefi olmayı kabullenirken iki ücreti hak etmektedir. Biri dar anlamda olan fiilî ücreti, diğeri ise geniş anlamda olan ve tarafların, daha işin başın­da kabul ettikleri geniş ücrettir. İşbu geniş ücrete ikra­miyesi, emeklilik maaşı vb. sosyal yardımlar, aynî yar­dımlar da dahildir. Geçmişte müslüman toplumlarda bu tür sosyal yardım fonları daha açık, net ve doyuru­cu bir şekilde uygulanagelmiştir. Bunların hâlâ uzan­tılarını toplumumuzda görmek mümkündür. Bu yönüyle belki günümüz sosyal yardım kurumları o seviyeye he­nüz ulaşamamıştır bile.

Pek tabiî tebliğe tenkid uzun olunca cevabı da bir ölçüde uzun oluyor. Buna neden olan ve bir kısım hu­susları tartışmaya açan sayın Dr. H. Karaman'a te­şekkürlerimi bildiririm.[74]

 

VI. Sayın Yrd. Doç. Dr. î. Kâfî Dönmez'in Görüşleri Halikında;

 

Dinleyici olarak toplantıya katılmış bulunan Sayın Dönmez'in belirttikleri hususlara aynen katılmamak el­de değil. Baştan sona gerçekleri dile getirmiştir. Bu­gün siyasî iktidarların kaderine büyük ölçüde etki eden işçi kuruluşları meselâ İngiltere'de Tuc (Trade Union Corporation), Polonya'da Dayanışma Sendikası, ulus­lararası etkinliğe sahip ILO (International Labour Organization) mevcuttu. Her devlette hükümet içinde ça­lışma, sendikalar, işçi vs. adlarla anılan bakanlıklar mevcuttur. Sayın Dönmez'in dediği gibi müstakil iş mahkemeleri kurulmuş, İş ve sosyal güvenlik hukuku fakültelerde zorunlu ders haline gelmiştir. Bizim zama­nımızda bu ders tamamen seçimlik, tek sömestrelik ve haftada iki saatlik bir ders iken bugün bu seviyeye ulaşmış, en önemli bir hale gelmiştir. İş mevzuatında ilk adımlar, ayrıntılı hükümler Tanzimat döneminde Osmanlılarda atılmış ise de arkası gelmemiştir. Sonra Kuzey Afrika ülkelerinde kısmen İslâmî espri içerisin­de iş mevzuatı çalışmaları olmuştur. Orta Doğu İslâm ülkelerinden yalnızca Suudi Arabistan'da mukayeseli kanunlaştırma ve çalışmaların olduğunu yayınlardan anlamaktayız. Pratik nasıldır? bu konuda tam ve ke­sin bir-bilgimiz maalesef yoktur. Meselâ bu eserlerden biri; Şeref b. Ali eş-Şerîf'in “el-İcâretü'1-Vâride alâ Ameli'I-İnsan” adlı mukayeseli bir çalışmasıdır.

İ. Kâfî Dönmez'in fikirlerine aynen katılıyorum. Hatırlatmaları için teşekkürlerimi bildiririm.

Efendim, İslâm fıkhının özel bir konusunu burada müzakereye açan, bu ilmî çalışmaların ve tartışmaların yapılmasına vesile olan Ensar Vakfı'na şahsım ve diğer arkadaşlarım adına teşekkürlerimi bildiririm. Benzeri araştırmaların yine Vakıf himayesinde sürdü­rülmesini dilerim.[75]

Allah razı olsun.          



[1] en-Necm: 53/39, 40.

[2] Aclûnî İsmail b.  Muhammed, Keşfu'1-Hafâ cüz 2/s. 323, Beyrut 1352.

[3] Buharı, müsâkât 13. Müslim, zekât 107. Neseî, zekât 83. v.s.

[4] Buharı, icare 2, enbiyâ 29. Müslim, eşribe 165. Muvatta, İstizan 18. v.s.

[5] el-Kasas: 28/24-28.

[6] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 111.113.

[7] Bak Mecelle md, 404 ve şerhi için Ali Haydar, Dürerül-Hükkâm, c. l/s. 670, İstanbul 3. baskı 1330. Bil­men  Ö.  N.,  Hukuk-ı  İslâmiyye  ve  Istılâhât-ı  Fıkhiyye Kamusu c. 6/s. 156, 57, 2. baskı İstanbul 1970.

[8] en-Nisâ: 4/25.

[9] et-Talâk: 65/6.

[10] el-Mü'minûn: 23/72.

[11] Askalânî İbnu Hacer, Fethül-Bârî, c. 4/s. 442-43, el-Matbaatu's-Selefiyye  (Mısır).

[12] Askalânî, a. e. c. 4/s. 417, 447.

[13] ez-Zeyleî, Ebu Muhammed Abdullah b. Yusuf, Nasbu'r-Râye, 4, s. 129, Mısır 1. baskı 1357. el-Beyhakî Ebu Bekir Ahmed b. el-Hüseyn, es-Sünenü'1-Kübrâ, c. 6, s. 121, Hindistan 1344.

[14] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 113-116.

[15] Miras,  Kâmil  Tecrid  Tercemesi, c. 7/s. 23 v.d. 4. baskı Ankara1978.

[16] A. Haydar, a. e. c. l/s. 675.

[17] el-Meydânî,  Ab.dülganî,  el-Lübâb   cüz   l/s.   335,  İstanbul 1323. Bak Mecelle md. 463. A. Haydar, a. e. c. 1/s. 777-78.

[18] A. Haydar, a. e. c.  l/s. 684-85.

[19] A. Haydar, a. e. c. l/s. 683.

[20] ez-Zelâî,  Nasburraye,  c. 4/s. 129. Beyhakî,  a. e. c. 6/s.  121. es-Saatî Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, el-Fethurrahmânî, c. 15/s. 122, 1. baskı Mısır. es-Sanânî Muhammed b. İsmail, Sübülüs-Selâm, c. 3, s. 52, Kahire 1379/1959.

[21] Anılan, maddelerin şerhi için  bak. A. Haydar a. e. ve Bilmen, Ö. N., a. e. c. 6/s. 183 v.d.

Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 116-119.

[22] Esener T., îş Hukuku s. 163, Ankara 3. baskı 1978.

[23] Esener, a. e. s.165.

[24] Esener, a. e. s.177 ve 183-190. Tunçomağ K., Türk İş Hukuku s. 123, İstanbul 1971.

[25] Tunçomağ, a. e. s. 123-24.

[26] Tunçomağ, a. e, s. 291 92.

[27] Kâsânî Alaaüddin, el-Bedâî c. 4/s. 193, 1. baskı Mı­sır 1328 den ofset. îbnu Kudâme, el-Muğnî c. 5/s. 327, Beyrut 1392. el-Fetâvâl-Hindiyye c, 4/s. 412, Bolak 1310. Ayrıca Bak Mecelle md. 464 ve 465. A. Haydar a. e. c. l/s. 779-80.

[28] Kâsânî, a. e. c. 5/s. 138 v.d. İbnu Âbidîn, Hâşiyetü Reddi'l-Muhtâr... c. 6, s. 4s Mısır 1386. İbnu Kudâ­me, a. e. c. 6/s. 512.

[29] ez-Zeylaî Osman b. Ali, Tebyiynü'l-Hakâik, c. 5/s.. 127, Mısır 1315. Kâsânî, a. e. c. 4/s. 193. İbnu Kudâ­me, a. e. c. 6/s. 68 v.s.

[30] Kasânî, a. e. c. 4/s. 194.  İbnu  Âbidîn  a. e. c. 6/s 62. es-Serahsî el-Mebsût, cüz. 15/139 149 Mısır 1324 Şeref b. Ali  eş-Şerîf,  el-îcâre,  s.   177-184, 1. baskı Rıyaz 1400/1980.

[31] el-Beyhakî, a.e.c. 5/s. 539. ez-Zeylâî, Nasburrâye c. 4, s. 140.

[32] Kâsânî, a. e. c. 4/s.  192. El-Ensârî Ebu Yahya Zekeriyya,   Esnâl-Metâlib c. 2/s.  405, Beyrut.  Şeref b. Ali, a. e. s. 192-194.

[33] Kâsânî,   a. e. c.   4/s.   192.   ez-Zeylâî,   Tebyiynü'l-Hakâik c. 5/s. 130. Her iki görüş sahiplerinin fikirleri ve delilleri ve bunların değerlendirilmeleri için ba­kınız Şeref b. Ali, a. e. s. 192-99. Ali Bardakoğlu, îcâ-re Akdi s. 221-28, Erzurum1982  (basılmamış dok­tora tezi").

[34] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 119-124.

[35] Zaim Sabahaddin, Türkiye'de Ücretler, ve  Gelirler

[36] Tunçomağ K., a. e. s. 223, 26 Esener T., a. e. s. 162-63..

[37] Bak Zaim S., a. e. s. 209-216. Kutal Metin, Asgarî Üc­ret s. 6, İstanbul 1969.  

[38] Kutal M., a. e. s. 12.

[39] Zaim S.,'a. e. s.  367-374. Kutal M., a. e. s. 31

[40] Zaim S., a. e. s. 204-205.

[41] Zaim S., a. e. s. 206.

[42] Zaim S., a. e. s. 414, 420.

[43] Çelik Nuri, İş Hukukumuzda Uzlaştırma ve Arabulucuk s.  76-77, İstanbul 1973.  Özdamar Serpil, Üc­ret Sistemleri ve İş Gücü Verim Artışı, s. 16, 17, 19, Ankara  1977.

[44] Feyzioğlu Feyzi N. Borçlar Hukuku 2. Kısım c. l/s.

[45] Yargıtay   3.  HD   13.4.1976   gün  ve   E  2572/K   3359, 29.12.1975  gün ve  E   7042/K  7008,  21.3.1977   gün ve E 1790/K 2027 sayılı kararlarına bakılabilir.

[46] Feyzioğlu F.N., a. e.c. l/s. 462, özetlenerek.

[47] A. Haydar, a. e. c. l/s. 683.

[48] Bak Mecelle md. 439 ve 255. A. Haydar a-, e. cl/s. 726.

[49] Hadis daha önce geçti.

[50] A. Haydar, a. e. c. l/s. 758.

[51] Bak A. Haydar, a. e. c. l/s. 773-775;.

[52] A. Haydar, a.e.c. l/s. 385-87, 778.

[53] Şurası da gözden uzak tutulmamalıdır ki Osmanlı mâlî yapısı hakkında yapılan son araştırmalara gö­re İmparatorluğun son üç yüz yıllık döneminde yıl­lık değer kaybı oranı % 1,2 yi geçmemektedir. En kötü şartlar da bile durum böyledir.

[54] A. Haydar, a. e. c. l/s. 388.

[55] A. Haydar, a. e. c. l/s. 389.

[56] A. Haydar, a. e. c. l/s. 390.

[57] Aynı yer.

[58] A. Haydar, a. e. c, l/s. 392.

[59] A. Haydar, a. e. c. l/s. 419, 20.

[60] Bak A. Haydar, a. e. c. l/s. 778-80 ve 913-16. ve anı­lan maddeler şerhi.

[61] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 125-134.

[62] Buharî, büyü 12. Müsüm, zekât 80. Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 134-140.

[63] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 140-142.

[64] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 142-152.

[65] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 152-154.

[66] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 154.

[67] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 154-155.

[68] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 155-156.

[69] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 156-157.

[70] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 157-158.

[71] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 158-159.

[72] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 159.

[73] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 159-160.

[74] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 160-164.

[75] Prof. Dr. Ali Şafak, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, Ensar Neşriyat Yayınları: 164.