kıskançlıkta birleştikleri ve Resûlullâh (SAV) in onlara darılmış olduğu bana ulaştığı zaman onların yanına gi
Ali B. Ebü Talib
Hz. Aişe'nin İlim Ve Makam Bakımından Bütün Kadınlardan Üstün Olması:
Sahabenin Küçükleri İle Tabiinin Büyüklerinin Asrıdır
Asrının Başına Kadar Devam Eder. Bu Devirde Siyasi Durum-
İslam Fıkhında Siyasi İhtilafların Tesiri:
1) Haricilerin Hilafet Hakkındaki Görüşleri:
2) Haricilerin İman Ve Amel Hakkındaki Görüşleri
3) Haricilerin En Meşhur Fırkaları:
Bu Prensipler Şiileri Şu Sonuçlara Ulaştırdı:
Şiiler Bir Çok Fırkalara Ayrılmışlardır. Onların En Önemlileri Zeydiyye İle İmamiyye Fırkasıdır:
Âlimlerin Şehirlere Dağılması:
Hadis Uydurmanın En Önemli Sebepleri Şunlardır:
3) Miliyetcilik, İmamlar Ve Beldeler Hakkında Uydurulmuş Hadisler:
4) Faziletler, Tergib, Terhîb Hakkında Uydurulmuş Hadisler:
Âlimlerin Hadisleri Korumak Ve Hadis Uydurma Hareketine Karşı Durmak Tçin Çalışmaları:
1 )Hadislerin Senetlerinin Araştırılması:
2) Ravilerin Tenkit Edilmeleri:
3) Birhadisin Uydurulmuş Olduğunu Bildiren Belirtiler Şunlardır:
Hadislerin Toplanıp Yazılması Ve Yazılmasının Etkileri
Ehl-İ Rey'in Ve Ehl-İ Hadisin Doğuşu
Ehl'i Re'y Medrese'sinin Özellikleri
Hicaz'da (Medine'de) Ehl-İ Hadis Medresesinin Mezhebi:
Hicaz İmamlarının Delillerin Dairesinden Ayrılmamaları Şu Sebeblere Bağlıdır:
O Asırda İhtilaflı Meselelerden Bâzıları:
Bu Asırda Fetva Verenlerin Meşhurları:
Ubeydullah B. Abdullah B. Utbe B. Mesud
Salim B. Abdullah B. Ömer B. Hattab
Kasını B. Muhammed B. Ebu Bekir
Fıkıhta İlimde Mevalinin (Arap Olmayanların) Üstün Olması
Ebu Hanife'nin Doğumu - Yetişmesi Vefatı (Hicri 80-150)
Ebu Hanifenin Çektiği Sıkıntı Ve Ahlakı
Ebu Hanife'nin Mezhebinin Dayandığı Esaslar Şunlardır:
2) Ebu Hanife Hadisleri Kabul Etmekte Çok Titiz Davranıyordu:
3) Ebu Hanife'nin Kıyası Çok Kullanması:
Ebu Hanife Hadisleri Terk Ediyordu Diye İddia Etmeleri
Ebu Hanife'nin Fıkhın Gelişmesine Tesiri Ve Mezhebinin Yayılması:
İmam Malik'in Hayatı (Hicri 93-179)
İmam Malik'in Yaşayışı Ve Geçim Kaynağı
İmam Malik'e İşkence Yapılması
İmam Malik'in Medine'den Mısırdaki Leys B. Sa'd'a Yazdığı Mektubu:
Maliki Mezhebinin Dayandığı Esaslar:
Mâliki Mezhebinin Gelişmesi Ve Yayılması:
Maliki Mezhebini Yayanlardan Bazıları Şunlardır:
A) Abdullah B. Vehb (H.125-197)
B) Abdurrahman B. Kasım (H.128-191)
C) Eşheb B. Abdülaziz. Kays Amiri (H.140-204)
D) Esed B. Furat B. Sinan (H. 145-212)
E) Abdülmelik B. Macişûn Macişûn, Teymoğulları Azadlılarındandır.
A) Abdüsselâm B.Said Sahnun (H.7-240)
B) Abdülmelik B.Habib (H.?-238)
C) Abdullah B. Abdülhakem ( H.-150-216)
İmam Şafii'nin İlim Tahsil Etmesi Ve İdareci Olması:
İmam Şafii'nin İlmi Ve İlminin Kaynakları
Ebu Zehra'ya Göre İmam Şafii'nin Bu Yüksek Mevkie Ulaşmasının Sebebleri Şunlardır.
A) Şahsi Kabiliyyeti Ve Yetenekleri:
C) Özel İncelemeleri Ve Tecrübeleri:
İmam Şafii'nin Görüşleri Ve Fıkhı:
Şafii Mezhebinin Dayandığı Esaslar:
İmam Ahmed B. Hanbel'in Hayatı: (H.164-241)
Ahmed B. Hanbepin Hadis Rivayetine Ve Fetva Vermeye Başlayışı:
Ahmed B. Hanbel'e İşkence Yapılması:
Hanbeli Mezhebinin Dayandığı Deliller:
3) Sahabelerin İhtilaf Etmiş Oldukları Fetvalarından Tercih Edileni:
4) Mürsel Hadis Ve Zayıf Hadisle Amel Edilmesi:
Ahmed B. Hanbel'in İlminin Nakledilmesi Ve Mezhebinin Yayılması:
Hanbeli Mezhebinde Rivayetlerin Çok Olması:
Zamanımızda İslam Fıkhının Durumu, İslam Fıkhını Yenilemek Konusunda Çalışmalar.
İslâm Şuurunun Uyanışı Ve Fıkıhda Yenilik Teşebbüsleri:
Fıkhın Düzenlenmesi Konusunda Genel Ve Özel Çalışmalar
Mürşidü'l-Hayran Li-Ma'rifet-İ Ahvâlfı-İnsan
Dünya Çapında Bir Ansiklopedi Çıkarmaya İhtiyaç Vardır:
İslâm Fıkıh Ansiklopedisini Hazırlama Projeleri
1) Dımaşk Üniversitesindeki Şeriat Fakülte-Si'nin Projesi:
İslâm Fıkıh Ansiklopedisi Komisyonu:
2) Kahire'de Din İşleri Yüksek Konseyinin Projesi:
3)-Kahire'de "İslâmi Araştırma Cemiyeti"Projesi:
4) Kuveyt'de Din İşleri Ve Evkaf Bakanlığı Projesi:
Bir Gurup Tarafından İctihad Kapılarının Açılması:
Ali B. Ebü Talib
Hz. Ali, Haşim oğullarından Abdülmuttalib'in oğlu olan Ebû Talib'in oğludur. Babası Ebû Talib'in adı Abdülmenafdır. Hz. Ali'nin künyesi Ebü'l-Hasan'dır. Sahih rivayete göre, Hz. Ali Resûlullah (SAV) peygamber olarak gönderilmeden on sene önce Mekke'de doğmuştur. Resûlullah (SAV)ın himayesinde ve terbiyesinde yetişmiştir.
Anası Haşim oğullarından Esed'in kızı Fatıma'dır. Mekke'de müslüman olmuş, Medine'ye hicret etmiş,
Resûlullah (SAV) in sağlığında vefat ederek cenaze namazı Resûlullah (SAV) tarafından kılınmıştır.
Hz. Ali ilim ehlinden birçoklarının görüşüne göre, insanlardan islâmiyeti ilk kabul edendir. Hz. Ali, Resûlullah (SAV) dan hiç ayrılmamıştır. Tebük gazası dışında Resûlullah (SAV) İle bütün savaşlara katılmıştır. Tebük gazasında Medine'de muhafız olarak geri kaldığı vakit Resûlullah (SAV) ona: "Senin bana yakınlığın Hz. Harun'un Hz. Musa'ya yakınlığı gibi olmasına razı olmazmısın? Ancak Harun peygamberdi, fakat benden sonra peygamberlik kesilmiş olduğundan o yüce peygamberlik rütbesinden mahrum bulunuyorsun" buyurmuştur.
Resûlullah (SAV) Hz. Ali'yi kızı Fatıma ile evlendirdi, savaşların çoğunda sancak Hz. Ali'nin elinde bulunuyordu. Resûlullah (SAV), ashab arasında kardeşlik akdi yapınca Hz. Ali'yi kendileri için seçerek: "Ya Ali! Sen benim dünyada da ahirette de kardeşimsin" buyurdu.
Hz Ali'nin menkibeleri pek çoktur, hatta İmam Ahmet b. Hanbel demiştir ki: Hz. Ali hakkında nakledilen menkibeler sahabeden hiçbirinin hakkında nakledilme-miştir.
Alimler, Hz. Ali'den nakledilen menkibelerin çok olmasına gerekçe olarak şunu göstermişlerdir. Emevi oğullan Hz. Ali'ye buğzettikleri için, herkes Hz. Ali'ye ait sahabeden duyduğu bir menkibeyi onun şanını yüceltmek ve makamını yükseltmek için yazmaya ve anlatmaya özen göstermişlerdir.
Rafıziler (bir şii fırkası) Hz. Ali hakkında menkibeler uydurmuşlardır. Halbuki Hz. Ali'ninböyle uydurma menkibelere ihtiyacı yoktu. Neseî diğer sahabelerin değil sadece Hz. Ali'nin meziyetlerini araştırarak senetleriyle
birçok menkibeler toplamıştır. Bu menkibelerin çoğu doğrudur ve nakledilmesinde bir beis yoktur.
Hz. Ali ata binicilikle, yiğitlikle, kahramanlıkla şöhret kazanmıştı. Hayber günü Resülullâh (SAV) şöyle buyurdu: "Şu sancağı yarın Allah'ı ve Resulünü seven, Allah ve Resulünün de kendisini sevdiği bir adama vereceğim. Allah onun elleriyle fethi ve zaferi ihsan edecektir" sabah olunca hepsi Resülullâh (SAV) in huzurunda toplandılar, herbiri sancağın kendisine verilmesini ümit ediyordu. Resülullâh (SAV): "Ebû Talib'in oğlu Ali nerede? diye sordu. Sahabe: "Onun gözleri ağrıyor" dediler. Resülullâh (SAV): "Onu bana çağırın" buyurdu. Hz. Ali'yi Resülullâh (SAV) in yanına getirdiler. Resülullâh (SAV) Hz. Ali'nin gözlerine tükrük sürdü ve onun için duâ etti ve derhal iyileşti. Resülullâh (SAV) sancağı ona verdi. Hz. Ömer .hiçbir zaman emir olmayı arzu etmemiştim, ancak ogün arzu ettim demiştir. Resülullâh (SAV) sancağı Hz. Ali'ye verince Hz. Ali süratle gitti, sahabe ona "yavaş ol" dediler. Nihayet Hz. Ali Hayber kalesine varınca kapısını söküp yere attı. Sonra yetmiş kişi toplanıp o kapıyı yerine takdılar.
Müşriklerin Resülullâh (SAV) i öldürmek istedikleri ve öldürmek için evini kuşattıkları vakit Resülullâh (SAV) Hz. Ali'yi çağırdı ve: "Ben Medine'ye gidiyorum, bu gece yatağıma yat, üzerine de hırkamı öıt. Müşrikler beni yatıyor sansınlar, yarın bu emanetleri sahiblerine ver. Benden sonra sen de Medine'ye gel" buyurdu. Ve o gece evinden çıktı, evini kuşatmış olan müşriklerin arasından "yasin" sûresini okuyarak geçti. Kimse onu görmedi. Kureyşliler Resülullâh (SAV) ı yatıyor sandılar. Sabahleyin yatakta yatanın Hz. Ali olduğunu görünce hayrete düştüler. Hz. Ali'nin Resülullâh (SAV) in yatağında böyle tehlikeli bir zamanda yatması cesaretin ve korkusuzluğun son noktası olup, Allah ve Resulü yolunda kendisini feda etmesidir.
Hz. Ali, Hz. Ömer'in aralarından birini istişare ederek halife seçmelerini vasiyet ettiği altı kişiden biriydi. Abdurrahman b. Avf bir takım şartlarla birlikte halifeliği Hz. Ali'ye teklif etti. Hz. Ali şartlardan bazısını kabul etmeyince, Abdurrahman b. Avf ayni şartlarla halifeliği Hz. Osman'a teklif etti. Hz Osman aynı şartlarla halifeliği kabul edince onu halife seçti. Hz. Ali'de onun halifeliğini kabul ederek ona biat etti. Hz. Osman şehid edilince insanlar Hz. Ali'ye biat ettiler. Sonra sahabeden Talha, Zübeyr, Hz. Aişe'nin dahil olduğu bir gurup Hz. Osman'ın katillerinin kısas edilmesini istediler. Hz. Ali ise asiler itaat altına alınıp, huzur ve sükûn sağlandıktan ve Hz. Osman'ın velileri katillerin kısas edilmeleri için kendisine dava ettikten sonra katiller hakkında şeriat-ı mutahhare hükmünün uygulanması görüşündeydi. Bu gurup ise, Hz. Ali'ye: "Katilleri araştırıp bul ve onları öldür" dediler. Hz. Ali dava edilmeden, katillerin kimler olduğu şahitlerle isbat edilmeden kısas edilmelerinin doğru olmadığı kanaatindeydi. Gerek Hz. Ali gerekse bu gurup ictihadla hüküm veriyorlardı. Anlaşamadılar, bu gurup Basra'ya gidip, Hz. Ali'ye karşı bir ordu hazırladılar. Hz. Ali bunların üzerine yürüdü, savaş Hz. Aişe'nin bindiği bir deve etrafında olduğundan bu savaşa "CemeHdeve" olayı adı verilir. Savaşı Hz. Ali kazandı. Talha ve Zübeyr öldürüldü, Hz. Aişe Medine'ye gönderildi. Hz. Ali buradan Kûfe'ye geldi. Orayı kendisine merkez yaptı. Medine'ye dönmedi. Müslümanları Kûfe'den idare etmeye başladı.
Şam valisi bulunan muaviye de Hz. Osman'ı şehid eden asilerin cazalandınlmasını istiyordu. Hz. Ali ona elçi gönderip biat etmesini istedi, buna karşı muaviye: "Katilleri bana teslim etsin hemen biat edeyim" diye cevap verdi. Anlaşamadılar, bunun üzerine iki ordu fırat nehri kıyısında Sıffın denilen yerde karşılaştılar, çok şiddetli savaşlar oldu, sonunda Şam ordusu bozuldu, Amr b. As'in tavsiyesiyle şam ordusu Kur'ân sahifelerini mızraklarının ucuna takarak: "niçin birbirimizi öldürüyoruz, Kur'an aramızda hakem olsun" diye bağırmaya başladılar. Hz. Ali'nin bunun bir hile olduğunu bildirmesine rağmen adamlarının baskısı ile savaşı durdurmaya mecbur kaldı. Sonunda konu hakemlere havale edildi. Muaviye'nin hakemi, Mısır fatihi Amr b. As, Hz. Ali'nin hakemi ise Ebû Musa el- Eş'âri idi. Hakemler ikisini de azledip yeni bir halife seçmeye karar verdiler. Amr. b. As hile yaptı, sonuç alınamadı. Şam ordusu Şam'a, Hz. Ali'de Kûfe'ye çekildi.
Ebû Talibin oğlu Hz. Ali ilimde, fıkıhta parladı. Resûlullâh (SAV) dan sonra fetva vermeye girişti. Mühim bir meselede Hz. Ali'nin bulunmadığı istişare meclisinde Hz. Ömer Cenab-ı Hakka sığınırdı.
İbn-i Abbas: "Bize gelen bir rivayetin Hz. Ali'den olduğu sabit olunca onu kabul ederdik" demiştir.
Hz. Ali birgün hutbe okurken cemaate hitab ederek: "Sorunuz! Bana ne sorarsanız size cevabını veririm. Allah'ın kitabından bana sorunuz! Vallahi hiçbir âyet yoktur ki, ben onun gecede mi, gündüzde mi, kırda mı, dağda mı indirilmiş olduğunu bilmiyeyim" demiştir.
Hz. Ali'nin vermiş olduğu hükümleri ve fetvaları yayılmıştır. Fakat Şiâ onlara türlü türlü yalan karıştırmıştır.
Ve onun ilminden çoğunu bozmuşlardır. Bu sahih hadisleri toplayan Buhâri ve müslim gibi muhaddisler Hz. Ali'den rivayet edilen hadislere ve fetvalara itimat etmemişlerdir. Ancak ehli beyt yahut Ubeyde Es-selmâni, Şürayh ve Ebû Vail gibi Abdullah b. Mes'ûd'un ashabı yoluyla rivayet edilen hükümlerine ve fetvalarına itimat etmişlerdir.
Hz. Ali kendilerine ilim emanet edecek kimseleri bulamadığından şikâyet ederek: "şu kalbim ilimle dolu sahih olarak ezberleyip, nakledecek raviye tesadüf etseydim" dermiş.
Hz. Ali Hz. Osman'ın hicretin otuzbeşinci yılının zilhicce ayında şehid edildikten sonra hilafet makamına geçmiş, kendisine biat edilmiş, hilafet makamında kalma müddeti beş seneden üçbüçuk ay noksandır.
Hicretin kırkıncı yılı ramazanın onyedinci günü sabah namazında Abdurrahman b. Mülcem adında bir harici tarafından zehirli bir kılıçla vurulmuş, iki gün sonra şehit olarak Kûfe'de vefat etmiştir, vefatında altmış üç yaşındaydı. Bugün Necefde bulunan türbesi Ali Büveyh Adudü'd Devle tarafından yaptırılmıştır.[1]
Abdullah B. Mes'ûd:
Abdullah b. Mes'ûd b. Gafil el- Hezliki, beni Züh-re'nin müttefikidir. Abdullah b. Mes'ûd'un künyesi Ebû Abdurrahman'dır. Abdullah b. Mes'ûd'a anasına nisbet edilerek "İbn-i Ümmü abd" de denilir.
İbn-i Mesûd babası Öldükten sonra çalışmak için Hüzeyl'den, Mekke'ye geldi. Ukbe b. Ebû Muayt'ın koyunlarını otlatıyordu. Ona iki zat rasladı, onlardan biri ona çok tatlı bir söz söyledi. İbn-i Mes'ûd o zattan kendisini sevindiren ve hoşuna giden haller gördü. Sonra iki zatın Resûlullâh ile arkadaşı Ebû Bekir olduğunu öğrendi. Bunun üzerine İbn-i mes'ûd Ukbeye koyunlarını teslim edip, Resûlullâh (SAV) ı aramaya başladı, nihayet Resûlullâh (SAV) ı buldu. Ondan daha önce işitmiş olduğu sözleri kendisine öğretmesini istedi. Resûlullâh (SAV) da onu islam'a davet etti, o da müslüman oldu. Resûlullâh (SAV) ona: "Sen kendisine doğru olan ilham edilmiş bir gençsin" buyurdu.
İbn-i Mes'ûd müslümanların altıncısı oldı. İbn-i Mes'ûd: "Ben kendimi müslümanlardan ilk altı kişinin altıncısı olarak gördüm. Yer yüzünde bizden başka müslüman yoktu" derdi. İlk defa yüksek sesle Kur'an-ı okuyarak kureyşlilere işittiren İbn-i Mes'ûd'dur. Birgün Resûlullâh (SAV) in ashabı toplandılar ve: "Kureyşliler bu Kur'an-ı aleni olarak işitmediler onlara Kur'an-ı işittirecek bir kimse yokmu?" dediler. Abdullah b. Mes'ûd: "Ben varım" dedi. Ashab: "Onların sana kötülük yapmalarından korkuyoruz, biz kendisine kureyşliler kötülük yapmak isterlerse onlardan onu himaye edecek kabilesi olan bir kimsenin okumasını istiyoruz" dediler. İbn-i Mes'ûd: "Beni bırakın şüphe yok ki, Allah Tealâ beni onlardan korur" dedi. Bunun üzerine İbn-i Mes'ûd kuşluk vakti Kabe'deki Makam-ı İbrahime gitti. Kureyşliler toplantı yerlerinde bulunuyorlardı. İbn-i Mes'ûd makam-ı İbrahim'de durdu ve yüksek sesle Besmele çekerek: "Rahman sûresini" okumaya başladı. Sonra Kureyşlilere dönüp aynı sûreyi okumaya devam etti. Kureyşliler "İbn-i Ümmü Abd" ne diyor diye düşündüler ve onun Hz. Muhammed'in getirdiğini okuduğunu anladılar. Hemen onun üzerine hücum ettiler ve yüzüne vurmaya başladılar o da okumaya devam etti. Hatta Allah Tealâ'nın o sûreden okumasını dilediği yere kadar okudu. Sonra yüzü ve vücûdu yaralanmış olarak arkadaşlarının yanına dönünce: "Biz sana böyle kötülük yapılmasından korkuyorduk" dediler. O da: "Allah düşmanları benim yanımda şimdiki kadar küçük görülmemişti. İsterseniz yarın yine böyle yapayım." Dedi. Onlar da ona: "Hayır, hayır bu kadar yeter onlara hoşlanmadıkları şeyi duyurdun" dediler.
İbn-i Mes'ûd iki defa hicret etti. Bedir savaşma ve Bedir'den sonraki savaşlara katıldı. Ebû Cehil, İbn-i Mes 'ûd' u Kabe' de Kur' an okurken dövmüştü. Ebû Cehilin ölümü Bedir savaşında İbn-i Mes'ûd'un eliyle olmuş. İbn-i Mes'ûd Ebû Cehilin göğsü üzerine çıkmış ve aralarında şöyle bir konuşma geçmiştir: Abdullah b. Mes'ûd ona: "Ey din düşmanı işte Allah seni rezil etti. " Demiş. Ebû Cehil ona: "Ey koyun çobanı sen misin? Yemin olsun ki, sen çıkılması zor olan yüksek bir yere çıktın" demiş. İbn-i Mes'ûd hemen başını kesmiş, onu yüklenerek Resûlullâh (SAV) in yanına getirmiştir.
İbn-i Mes'ûd, Resûlullâh (SAV) dan ayrılmazdı. Resûlullâh (SAV) in ayakkabılarını, misvağını ve abdest suyunu hazırlardı.
Ebû Musa şöyle demiştir: "Kardeşim ve ben Ye-men'den Medine'ye geldik. İbn-i Mes'ûd ile annesini devamlı Resûlullâh (SAV) m evine girip çıktıklarını gördüğümüz için uzun zaman onları ehl-i beytten sanıyorduk"
Huzeyfe'ye: "Resûlullâh (SAV) a yol ve gidişat bakımından ashabının en yakınını bize söyle ki, onunla buluşalım, ondan ilim alalım ve kendisinden hadis dinleyelim" denildi. Huzeyfe şöyle dedi: "Resûlullâh (SAV) a yol ve gidişat bakımından ashabının en yakını İbn-i Mes'ûd idi. Ashabının ileri gelenleri gayet iyi bilirler ki, yakınlık bakımından Allah'a en yakınları Ümmü Abd'in oğlu (Abdullah b. Mes'ûd) dur.
Abdullah b. Mes'ûd seferde ve hazarda devamlı Resûlullâh (SAV) in sohbetinde bulunmak berekâtıyla ilimde ve fıkıhta en yüksek payeyi elde etmişti. Nitekim İbn-i Mes'ûd: "Allah'a yemin ederim ki, Allah Tealâ'nin kitabından inen bir âyet yoktur ki, ben onun kimin hakkında ve nerede inmiş olduğunu bilmiyeyim. Allah Tealâ'nın kitabını benden daha iyi bilen yoktur. Eğer Allah'ın kitabını benden daha iyi bilen bir kimseyi bilsem o kimseye deve ile ulaşılacak olsa elbette deveye biner o kimseye giderdim. Ben sizin hayırlınız da değilim" derdi.
İbn-i Mes'ûd: "doğrudan doğruya Resûlullâh (SAV) in mübarek ağzından yetmiş sûre ezberledim" derdi.
Zeyd. b. Vehb demiştir ki: "Ben Hz. Ömer'in yanında oturuyordum, derken Abdullah b. Mes'ûd geldi ve Hz. Ömer'e yaklaşarak eğildi ve ona birşeyler söyledi, sonra gitti." Bunun üzerine Hz. Ömer: "İşte içi ilim dolu bir dağarcık" dedi.
İbn-i Mes'ûd'un ufak tefek yapılı hafif bir vücuda malik olmakla beraber yüksek ilim dehası düşünülünce Hz. Ömer' in bu teşbihdeki belagat ve isabeti iyice anlaşılır.
"Onlardan öyle kimseler vardır ki, seni dinlerler, sonra yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilmiş olanlara "O, demin ne söylediydi ha?" derler" [Muham-med sûresi: 16] Abdullah b. Büreyde: "Abdullah b.
Mes'ûd bu âyeti kerimedeki "Kendilerine ilim verilmiş olanlar" dandı" demiştir.
Resûlullâh (SAV): "Her kim Kur'an-ı indiği andaki tazeliği ile okumayı arzu ederse onu İbni Ümmü Abd'in kıraati üzere okusun" buyurdu.
Yine Resûlullâh (SAV): "Herhangi bir kimseyi müslümanlarla istişare etmeden emir tayın etmiş olsaydım mutlaka İbni Ümmü Abd'i emir tayin ederdim" buyurdu.
İbn Mes'ûd Şam fetihlerine katıldı. Hz. Ömer Abdullah b. Mes'ûd'u Kûfe'ye din işlerini öğretmek için, Ammar b. Yâsir'i de emir olarak gönderdi. Ve: "Bu ikisi Resûlullâh (SAV) in seçkin ashabından ve ehli Be-dir'dendir, bunlara uyunuz, itaatta bulununuz, sözlerini dinleyiniz. Ben Abdullah'ı göndermekle sizi kendime tercih etmiş bulunuyorum" diye bir de mektup yazdı. Sonra Hz. Osman, Abdullah b. Mes'ûd'u Kûfe'ye emir tayın etti, daha sonra onu azledip Medine'ye dönmesini emretti. O da: "Benim ona itaat etmem lâzım ve ben fitne kapısını ilk açan olmayı arzu etmiyorum" dedi ve medine'ye döndü.
Sahih olan bir rivayete göre, hicretin otuzikinci senesinde Medine'de vefat etti. Baki kabristanına defnedildi.[2]
Zeyd B. Sabit
Zeyd b. Sabit b. Dahhak en- Neccari, ensar-ı kiram-dandır. Künyesi Ebû Said'dir. Bedir savaşında Resûlullâh (SAV) onu küçük bulduğundan bu savaşa katılmasına izin vermedi. İlk katıldığı savaş Hendek savaşıdır. Denildi ki, Uhud savaşına da katıldı. Tebük savaşında Neccar oğullarının sancağını taşıdı. Sancak önce Ammare b. Hazm da idi, Resûlullâh (SAV) sancağı Ammare'den alıp Zeyde verdi. Ammare: "Ya Resûlalîâh! Benden bir şey mi duydun?" Dedi. Resûlullâh (SAV): "Hayır, fakat Zeyd Kur'ân-1 çok iyi bilir, Kur'ân ise Öne geçirilir" buyurdu.
Zeyd b. Sabit Yermuk ganimetlerinin taksimini yapmıştı. Zeyd b. Sabit Resûlullâh (SAV) in vahiy katibiydi, Resûlullâh (SAV) m hükümdarlara, emirlere ve kabile reislerine gönderdiği mektupları Zeyd. b. Sabit yazıyordu.
Zeyd b. Sabit'den rivayet edilmiştir demiştir ki: "Resûlullâh (SAV) Medine'ye gelince beni onun huzuruna getirdiler ve "Bu Neccar oğullarındandır" dediler. Resûlullâh (SAV) onyedi sûre okudu. Ben de hemen onyedi sûreyi kendilerine okudum. Bu onun çok hoşuna gitti. Bunun üzerine Resûlullâh (SAV) bana "Sen yahudilerin lisânını öğren, çünkü ben mektuplarım hakkında yahudilere güvenmiyorum" buyurdu. Ben onbeş gün kadar az bir zaman içinde onların lisanını öğrendim. Resûlullâh (SAV) m mektuplarını onlara ben yazıyordum, onlardan gelen mektupları da Resûlullâh (SAV) a ben okuyordum."
Hz. Ebû Bekir'in devrinde Kur'an'ı cem edip ve tertibe koyan Zeyd b. Sabittir. Hz. Ebû Bekir, Zeyd'e: "Sen akıllı olgun bir gençsin, biz seni hiçbir kusurla suçlamayız" diyerek onun müstesna zekâsı ve ilmi şahsiyeti hakkındaki umumun itimadını bu vecizesinde ifade etmiştir.
Zeyd b. Sabit sahabenin en büyük âlimlerindendir. insanlar, kıraatta ona uyarlar, gerek feraizde, gerekse diğer konularda onun vermiş olduğu hüküm ve fetvaları kabul ederlerdi.
Şâbi'den rivayet edilmiştir demiştir ki: Zeyd b. Sabit atına binmek isteyince, İbn-i Abbas üzengiyi tuttu. Zeyd: "Ey Resûlullâh (SAV) m amcasının oğlu sen geri çekil" dedi. İbn-i Abbas'da: "Hayır, biz âlimlere ve büyüklere böyle yapmakla memuruz" dedi. Zeyd de, İbn-i Abbas'ın elini öptü: "Bizde peygamberimizin ehl-İ beytine böyle hürmet etmekle emrolunduk" dedi.
Bir hadisi şerifde: "Sizin feraizi en iyi bileniniz Zeyd'dir" buyurulmuştur.
Zeyd b. Sabit'in ölüm tarihi hakkında değişik rivayetler vardır, çoğunun kabul ettiği rivayete göre hicretin kırkbeşinci yılında Medine'de vefat etmiştir.
Zeyd b. Sabit vefat edince Ebû Hüreyre: "Bu ümmetin âlimi vefat etti, umulur ki, Allah Tealâ İbn-i Abbas'ı ona halef buyurur" demiştir.
Zeyd b. Sabit Ölünce Hassan b. Sabit onun hakkında şu mersiyeyi söylemiştir:
Hassan ve oğlundan sonra kafiyeli şiirleri kim yazacak. Zeyd b. Sabit'den sonra ince manaları kim anlayacak.[3]
Abdullah B. Ömer
Abdullah b. Ömer b. Hattab b. Nüfeyl, Kureyşin beni Adevi kabilesindendir. Hz. Muhammed peygamber olarak gönderildikten sonra Mekke'de doğmuştur. Babası ile beraber küçük yaşta müslüman oldu ve onunla beraber hicret etti. Bedir savaşında Resûlullâh (SAV) a arz olundu, onu küçük bulduğundan savaşa katılmasına izin vermedi. Sonra Uhud savaşında arz olundu yine ResûluUâh onu küçük bulduğundan savaşa katılmasına izin vermedi. Daha sonra Hendek savaşında ResûluUâh (SAV) savaşa katılmasına izin verdi, o gün sahih olan rivayete göre onbeş yaşındaydı.
Abdullah b. Ömer, ResûluUâh (SAV) dan işittiğini ezberledi. ResûluUâh (SAV) in meclisinde bulunmadığı zaman o meclisde bulunanlardan Resûlullâh'ın ne söylediğini ve ne yaptığını sorup öğrenirdi.
ResûluUâh (SAV) in sünnetlerine pek ziyade uyardı. ResûluUâh (SAV) hangi yerlerde namaz kılmış ise kendiside oralarda namaz kılmaya çalışırdı.
ResûluUâh (SAV) devesiyle hangi yoldan giderse o da oradan giderdi. Haccı terketmezdi. Arafat'ta ResûluUâh (SAV)ın durduğu yerde vakfeye dururctu.
Abdullah b. Ömer en çok hadis rivayet edenlerden bindir. Abdullah b. Ömer zühd, takva, salâh ve ibadetle marufdur.
Resûlullâh (SAV) onun hakkında "Abdullah ne iyi bir adamdır, geceleyin namaz kılsa" buyurdular. Bundan sonra Abdullah b. Ömer geceleri çok az uyurdu.
Nâffden rivayet edilmiştir demiştir ki: İbn-i Ömer geceyi namazla ihya ederdi. Sonra İbn-i Ömer: "Ey nâfı! Seher vakti oldu mu?" diye sorardı. Nâfı "Hayır" derse tekrar uyurdu. Nâfı: "Evet" deyince, sabaha kadar oturup Allah'a istiğfar ederdi.
İbn-i Mes'ûd: "Kureyş gençleri içinde dünyada nefsine en çok sahib ve malik olan Abdullah b. Ömerdir." demiştir. Abdullah b. Ömer çok zeki, ince bir anlayışa sahib olmasına rağmen içtihada yönelmeyip, hadisleri ezberlemeye ve onları tetkik edip nakletmeye önem vermiştir. Takvâlığı ve zühdü kendisini çok fetva vermekten alıkoymuştur.
Şâbî: "İbn-i Ömer'in hadis ilmindeki iktidarı fıkıh ilmindeki iktidarından daha ziyade bulunuyordu" demiştir.
İbn-İ Esir demiştir ki: Abdullah b. Ömer dinini korumak için fetva verme hususunda ve nefsinin arzu ettiği her şeyde pek ihtiyatlı davranırdı. Hatta Şam'lılar kendisini çok seviyorlar ve halife olmasını İstiyorlardı, fakat kendisiasla böyle bir arzuda bulunmamış, müslümanlann arasında çıkmış olan fitnelere karışmamış^ Hz. Ali'nin yaptığı savaşlara da katılmamıştır.
Abdullah b. Ömer seksen dört yaşında olduğu halde hicretin yetmiş üçüncü senesinde hacdan sonra Mekke'i Mükerreme'de vefat edip "Muhasseb" denilen kabristana defnedilmiştir.[4]
Hazreti Aişe
Hz. Aişe, Kureyş'in Teymi kabilesinden olan Ebû Bekir Sıddık'ın kızıdır. Hz. Ebû Bekir Resûlullâh (SAV)ın ilk halifesidir. Hz. Aişe Hz. Muhammed peygamber olarak gönderildikten dört sene veya beş sene sonra Mekke'de doğmuştur.
Hz Aişe altı veya yedi yaşında olduğu halde Resûlullâh (SAV) a nikahlanmıştır. Hicretin birinci yılının şevval ayında dokuz yaşında olduğu halde Resûlullâh (SAV) ile zifafa girmiştir.
Sahih Buhâride rivayet edildiğine göre Hz. Aişe şöyle demiştir: Resûlullâh (SAV) beni nikahladığında altı yaşında, benimle zifafa girdiğinde dokuz yaşında, Resûlullâh (SAV) vefat ettiğinde onsekiz yaşında bulunuyordum. Resûlullâh (SAV) benden başka bakire bir kadınla evlenmedi. Hz. Aişe bunları kendisinin faziletleri ve meziyetleri olarak anlatırdı. Hz. Aişe devamla şöyle demiştir: Allah Tealâ benim beraatimi (suçsuzluğumu) gökden indirdi. Resûlullâh (SAV) benimle beraber iken kendisine vahiy gelirdi, ben. ve Resûlullâh (SAV) bir kaptan yıkanıyorduk. Resûlullâh (SAV) namaz kılarken ben onun önünde enine yatıyordum Resûlullâh (SAV) benim evimde ve göğsümde ruhunu teslim ettî. Ben Resûlullâh (SAV)a bütün zevcelerinden daha sevgili idim.[5]
Hz. Aişe'nin İlim Ve Makam Bakımından Bütün Kadınlardan Üstün Olması:
Mesruk: "Ben Resûlullâh (SAV) in ashabının büyüklerini Hz. Aişe'ye feraizden sorduklarını gördüm" demiştir.
Ata b. Ebû Rebah: "Hz. Aişe insanların en âlimi en Fakihi ve halkın durumu hakkında en güzel görüşe sahib olanı idi" demiştir.
Hişâm babası Ürve'den rivayet etmiştir, Ürve demiştir ki: "Ben fıkıhta, Tıpta ve şiirde Hz. Aişe'den daha âlim bir kimse görmedim. "
Ebû Musa'dan rivayet edilmiştir demiştir ki: "Biz Resûlullâh (SAV)ın ashabı müşkil bir mesele ile karşılaşınca Hz. Aişe'ye sorardık, muhakkak onun yanında o meseleye dair malumat bulurduk. "
Hz. Aişe fazileti, cömertliği, yüksek makamı istiyen müslüman bir kadın için canlı bir örnektir.
İmam Zühri: "Peygamberimizin diğer zevcelerinin ve bütün kadınların ilmi bir araya toplansa Hz. Aişe'nin ilmi daha çok olurdu" demiştir.
Sahih Müslim'de Ebû Musa el-Eş'ari'den merfû olarak rivayet edilen bir hadisde: "Aişe'nin diğer kadınlardan üstünlüğü tiridin diğer yemeklerden üstünlüğü gibidir" buyurulmuştur.
Hz. Aişe hicretin elli sekizinci senesi Ramazan ayının onyedisinde Medine'de vefat edip Bakî Kabristanına defnedilmiştir.[6]
Üçüncü Fasıl
Fıkhın Üçüncü Devresi
Sahabenin Küçükleri İle Tabiinin Büyüklerinin Asrıdır
Bu Asır Muaviye'nin Hükümdar Olduğu Birinci Hicret Asrının Kırkbirinci Yılından Başlayıp İkinci Hicret [7]
Asrının Başına Kadar Devam Eder. Bu Devirde Siyasi Durum-
Hicretin kırkbirinci senesinde Hz Ali'nin oğlu Hz. Hasan, Muaviye ile anlaşıp hilâfetten çekildikten sonra bütün islam beldeleri Muaviyenin etrafında toplandı. Muaviye'ye "Emirü'l-Mü'minin" lakabı verildi. Bu seneye "sene-i cemaat=birlik ve beraberlik senesi" denildi. Fakat bu birlik ve beraberlik her bakımdan istikrara ve sükûna kavuşmuş değildi. Çünkü Haricilerin Muaviye'nin hükümdarlığına muhalefetleri devam ediyordu. Bunlar Hz. Osman'ı, Hz. Ali'yi, Muaviye'yi sevmiyorlardı. Dünya saltanat siyasetini kabul etmiyorlardı. Şiiler ise hilâfet hassaten Hz. Ali'nin ve ehl-i beytin hakkı olduğu görüşündeydiler. Bunlara Emevilerin siyasi idaresinin zaman zaman hoşnudsuzlukla karşılaştığını ve bazı yerlerde idareye karşı ayaklanmalar olduğunu ilâve edersek o devirdeki idarecilerin önüne çıkan engelleri anlamış oluruz.
Muaviye siyasette tecrübe sahibi ve dirayetli bir devlet adamıydı, bu yüzden kendisi ile düşmanları arasındaki husumeti azalttı. Fakat Muaviye'nin oğlu Yezid'e biat edilmesini istemesi vera' ve takva sahihlerini gücendirdi. Nitekim Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'da şehid edilmesi İslâm âleminde Yezid'e karşı derin bir nefret duygusu uyandırdı yer yer ayaklanmalar oldu. Abdullah b. Zübeyr'in istiklâlini ilân etmesi Yezid'in işini güçleştirdi. Abdullah b. Zübeyr'in Mekke'ye sığınmasıyla iş tam bir kriz haline dönüştü.
Abdülmelik b Mervan hükümdar olunca halkın kendisine itaat etmesi için ayaklanmaları zor kullanarak bastırmaya çalıştı. Halkın birlik ve beraberliğini sağlamak konusunda halkı işkence ve zülüm ile yola getirmeyi seven diktatör. Haccac b. Yusuf es-Sakafı'ye dayandı. Bu diktatör Haccac, birçok ayaklanmaları bastırdı. Mekke'yi kuşattı. Mekke'nin hürmetini çiğnedi, Abduliâh b. Zübeyr'i yakalayıp hicretin yetmiş üçüncü senesinde şehit etti.
Abdülmelİk'in oğlu Velid'in hükümdarlığı zamanı doğuda ve batıda büyük islâm fetihlerinin yapılmış olması bakımından Emeviler devrinin gelişmiş ve parlak zamanı ise de Velid'den sonra hükümdar olan kardeşi Süleyman zaferler kazanan komutanlara iyi davranmadı. Süleyman'dan sonra zahid ve takva sahibi Ömer b. Abdülaziz hükümdar olunca zulme uğrayanların haklarını geri vermeye ve adaleti tesis etmeye çalıştı. Siyasi idarede hulefa-i Raşidinin gidişatına dönmeye yöneldi. Fakat Ömer b. Abdülaziz'den sonra hükümdar olan Yezid b. Abdülmelik zamanında ve ondan sonra hükümdar olan kardeşi Hişam zamanında işler iyi gitmedi. Emevi devleti zayıflamaya yüz tuttuğundan Peygamber efendimizin amcası Abbas'ın oğullarının hükümdar olmaları için bir gurup gizli olarak propagandaya başladı.
Emeviler devrinin hâdiselerine kısaca değindikten sonra, emevi devletinin tarihini inceliyen tarihçilerin bu devletin yıkılışı hakkında zikrettikleri sebebleri, aşağıdaki şu üç maddede toplayabiliriz.
1) Emevi devleti, nefislerde asabiyet (akrabalık) sebeblerini tahrik eden ırkçılık ve babadan oğula geçen saltanat idaresi üzerine kurulmuş olmasıdır. Muaviye oğlu Yezid'i kendi yerine hükümdar bırakmak isteyince Medine valisi Mervan b. Hakem'e bunu yazmıştı. Mervan'da halkı mescidde toplayıp Yezid'e biat etmeleri için Muaviye'nin mektubunu okuyunca ortalık karıştı. Hz. Ebû Bekir'in oğlu Abdurrahman: "Siz Muhammed'in ümmetinin hayrını istemiyorsunuz, fakat siz bir kral ölünce yerine diğer bir kral geçen saltanat idaresini istiyorsunuz" dedi. Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hüseyn, Abdullah b. Zübeyr de birer birer ayağa kalkarak Muaviye'nin bu teklifini kabul etmediler.
2) Emeviler nüfuzlarını güçlendirmek ve işlerini sağlama bağlamak için saltanat siyasetine önem verdiler,dine sarılmak, dinin çizdiği sınırlarda durmak gibi Hulefa-i Raşidinin yolundan gitmediler.
3) Emevilerin sahabeden bazılarına, tabiinin büyüklerine fena davranmaları, Haccac-ı Zâlim'in Said b. Cübeyr'i ve Abdullah b. Zübeyr'i şehid etmesi, Medine valisi Hişam b. İsmail'in Said b. Müseyyeb'e işkence yapmasıdır.
4) Emeviler islâmda şübheli olan işleri mubah saydılar, muamele işlerinde, yeni ve ihtilaflı meselelerde rey ve içtihadı tercih ettiler:
a) Muaviye, meşhur Ziyad'ı babası Ubeyd er- Rûmi'den ayırıp kendi nesebine katmak istedi, Ziyad da bunu kabul etti. Bunun üzerine Muaviye Ziyad'ı baba bir kardeşi olmak üzere nesebine kattı. Bu ise şeriata aykırı idi. Nitekim Allah Tealâ Hazretleri; "Allah bir insanın içinde iki kalb yaratmadı, kendilerinden zıhar yaptığınız karılarınızı o, sizin analarınız yerinde tutmadığı gibi evlâdlıklarmızı da öz oğullarınız gibi tanımadı. Bunlar sizin dillerinize doladığınız boş sözlerdir. Allah hakkı söyler ve o, doğru yolu gösterir. Evlâdlıkları babalarına nisbetle çağırın, bu, Allah katında en doğru olandır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız bu takdirde onları din kardeşi ve dostlarınız olarak kabul edin. Bunlarla beraber hata ettiklerinizde üzerinize bir günah yoktur. Fakat kalblerinizin kasdı olanda günah vardır. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir." [Ahzab sûresi: 4-5] buyurmuştur.
Resûlullâh (SAV) da: "Herkim babasından başkasının oğlu olduğunu iddia ederse cehennemde yerine hazırlansın" buyurmuştur.
İbn-i Harmele'den rivayet edilmiştir demiştir ki: Said b. Müseyyeb'in hükümdarlardan hiçbirine dil uzattığını duymadım ancak onu şöyle derken işittim: "Allah Tealâ fülan kimseyi kahretsin, Resûlullâh (SAV)ın hükmünü ilk değiştiren o oldu. Çünkü Resûlullâh:"Çocuk döşeğe (meşru bir birleşmeye) aittir. Zinakâra da taş vardır" buyurmuştur" İbn-i Harmele fülan kimse ile Ziyad'ı babasından ayırıp kendi nesebine katan Muaviye'yi kasdediyodu.
Kadı ~Ebû Bekir İbnü'l-Arabî "el-Avasım Mine'l-Kavasım" isimli eserinde Muaviye'yi bu suçlamadan dolayı yeteri kadar savunmuştur.
b) Emeviler, Allah Tealâ'nın haram kıldığı Mekke'de ve Resûlullâh (SAV) in haram kıldığı Medine'de savaşı mubah saymışlardır. Şöyle ki: Muaviye'nin oğlu Yezid Medine'de savaşı mubah saymış ordusu birçok sahabeyi şehit etmişler ve Medine'yi üç gün yağmalamışlardır.
Yezid'den sonra ikinci olarak Abdülmelik b. Mervan, Haccac'ı Zâlim'e Mekke'de savaşmayı mubah saymasına izin verdi, Haccac'da Mekke'de savaşmayı mubah sayarak yapacağını yaptı. Bu savaşlardan herbiri, Ebû Süfyan oğullarına ve onlardan sonra mervan oğullarına bu mukaddes beldeler itaat etsinler diye yapılmıştır. Emevilerin bu mukaddes beldelerde haram olan savaşın mubah sayılmasındaki delilleri sahih olan şu hadis-i şerifdir: "Harem (Mekke) hiçbir asiyi barındırmaz."
c) Emevilerin muamelelerde rey ve ictihad tarafını tercih etmeleridir. Ata b. Yesâr'dan rivayet edildiğine göre, Muaviye altından veya gümüşden bir su kabını kendi tartısından daha fazla olarak satmak İsteyince Ebü'dDerda ona: "Ben Resûlullâh (SAV)ı bu gibi satışları yasaklarken dinledim" dedi. Muaviye: "Ben böyle bir satışda, bir beis görmüyorum" dedi. Bunun üzerine Ebü'd Derda: "Muaviyeye karşı kim bana yardımda bulunur, ben ona Resûlullâh (SAV) dan haber veriyorum o ise bana kendi rey ve içtihadını haber veriyor, ben onunla bir yerde oturmam" dedi. Bu hadis sahih değildir ki, bununla Muaviye suçlansın.
Burada ehli sünnetin Resûlullâh (SAV) dan rivayet ettikleri şu hadisi şerifin zikredilmesi uygun olur: "Benden sonra hilâfet otuz sene olacak, sonra hükümdarlık olacaktır."
Âlimler bu hadisi şerifle Hz. Ebû Bekir'in, Hz. Ö-mer'in, Hz. Osman'ın ve Hz. Ali'nin halife olduklarını açıklamışlardır. Resûlullâh (SAV) hicretin onbirinci senesinin rebîülevvel ayında vefat etti. Bundan otuz sene sonra hicretin kırkbirinci senesinin Cemâziyelevvel ayında Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hasan müminlerden iki gurubun arasını ıslah etmek için Muaviye ile anlaşıp hilâfetten çekildi. İnsanlar Muaviyenin etrafında birleştikleri için bu seneye "Senei cemaat = birlik ve beraberlik senesi" denildi.
Muaviye hükümdarların ilkidir. Hz Hasan'ın Muaviye ile anlaşması, Buhâri ve diğer hadis kitablannda rivayet edilen şu hadisi şerifi doğrulamaktadır: "şüphe yok ki, bu benim oğlumdur, şeref sahibi bir efendidir. Allah oğlum sebebiyle yakında müslümanlardan iki büyük gurubun arasını ıslâh eder. "
Bir hadisi şerifde de: "Yakında peygamberlik ve rahmet hilâfeti olacak, sonra hükümdarlık ve rahmet olacak, sonra cebri hükümdarlık olacak, sonra zulüm hükümdarlığı olacaktır." buyurmuştur.
Emeviler zamanına hükümdarlık denilmesi doğru olur. Emevilerin ilk hükümdarı Muaviye'dir. Şüphe yok ki, Muaviye sahabidir, onun fazileti hakkında birçok sahih hadis vardır. Muaviye Resûlullâh (SAV) in vahiy katiple-rindendir. Sahabe faziletde aynı derecede eşit olmasalar bile hiçbir kimsenin Muaviye'nin aleyhinde konuşması caiz değildir. Hz Ömer, Hz. Osman'dan önce Ebû Süfyan'ın oğlu Yezid Şam valisi iken ölünce onun yerine kardeşi Muaviye'yi Şam'a vali olarak tayın etmiştir.
Âlimler Muaviye'nin bu ümmetin hükümdarlarının en üstünü olduğunda ittifak etmişlerdir. Muaviye'den önce olan Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali peygamber efendimizin halifeleri idiler. Muaviye ilk hükümdardır. Nitekim hadisi şerifde denildiği gibi onur saltanatı hükümdarlık ve rahmettir. Muaviye insanları oğlu Yezid'e zorla biat ettirerek fena bir âdet bırakmıştır. Ömer b. Abdülaziz istisna edilirse, emevi hükümdarları bu fena âdeti kahir ve galebe ile devam ettirmişlerdir.
Muaviyenin oğlu Yezid'e gelince bazıları onun hakkında ileri giderek onun doğru yolu bulmuş, doğru yolu gösteren adaletli bir hükümdar olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise onun hakkında aşirı giderek onu küfür ve zındıklıkla suçlamışlardır. Gerçek şudur ki Muaviye'nin oğlu Yezid, Hz. Osman b. Affan'ın zamanında doğmuş, Resûlullâh (SAV) a yetişmemiştir. Âlimlerin İttifakı ile sahabeden ve dindar ve salâh ile meşhur olanlardan olmadığı gibi, kafir ve zındık da değildir.
Babasından sonra bazı müslümanların istememesine rağ-men, bazı müslümanların istemesiyle hükümdar olmuştur.
Yezid'in Hükümdarlığı Zamanında Büyük Hadiseler olmuştur:
1) Hz. Hüseyin'in şehid edilmesidir. Şöyle ki: Kûfeli'ler Hz Hüseyn'i Mekke'ye elçiler gönderip davet edince Hz Hüseyn beraberinde yetmişiki kişilik bir kafile ile yola çıktı. Küfe valisi, Ubeydullah b. Ziyad, Ömer b. Sa'd idaresinde bir süvari kuvveti Hz. Hüseyn'i tutup Kûfe'ye getirmeye gönderdi. Hz. Hüseyn kerbelâ'da Ömer b. Sa'd ordusuyla karşılaştı. Hz. Hüseyn, Mekke'ye dönmeyi ve Şam'a gitmeyi istediyse de teklifi kabul edilmeyip Ubeydullah b. Ziyad öldürülmesinde İsrar etti. Hz. Hüseyn'in şehid edilmesi daha önce Hz Osman'ın şehid edilmesi gibi bu ümmet içinde meydana gelmiş olan fitne sebeblerinin en büyüklerindendir.
2) Medine'de savaşın mubah sayılnıasıdır. Şöyle ki: Medine valisi Osman b. Muharrrmed, Medinelileri Yezid'e ısındırmak için Şam'a bir heyet gönderdi. Bu heyet Yezid'in durumunu yakından görüp Medine'ye döndüklerinde Yezid'e olan biatlarını bozdular. Valileri olan Osman b. Muhammed'i, Medine'den çıkardılar. Bunun üzerine Yezid, Medine'ye Müslim b. Ukbe idaresinde bir ordu gönderdi. Yezid, Müslim b. Ukbe'ye Medine'liler kendisine itaat etmezlerse üçgün sonra onlarla savaşmasını ve Medine'yi mubah kılmasını emretti. Harra'da (Medine'nin siyah taşlarla kaplı olan yerinde) Yezid'in ordusuyla Medine halkı arasında şiddetli bir çarpışma oldu. Sonunda Yezid'in ordusu galip geldi. Yezid'in kumandanı Müslim, üçgün peygamber şehri Medine'yi mubah kıldı. Ordu da Medine'ye girip üçgün dilediklerini öldürdüler, buldukları mallan yağmaladılarve ırz namus bırakmadılar. Medine'den sonra Müslim b. Ukbe ordusuyla Mekke-i mükerreme üzerine hareket etti. Fakat yaşlı olduğu için yolda öldü. Yezid ordu kumandanlığına Hüseyn b. Nümeyr'i tayın etti. Hüseyin, ordu ile Mekke'i mükerreme'nin önüne gelerek şehri kuşattı. Burada da şiddetli ve uzun savaşlar oldu. Gerek Medine'de gerekse Mekke'de binlerce müslüman şehid edildi. Harem-i şerif de savaş yasakken Yezid'in ordusu Harem-i şerifin dokunulmazlığım hiçe sayarak Kabe üzerine mancınıklar attılar. İşte bu düşmanlık ve zulümler Yezid'in emriyle yapılmıştır.
3)Yezid'in gidişatının her bakımdam fena olmasıdır: Bazı rivayetlerde "Yezid eğlenceye, içkiye, köçek oynatmaya düşkün olmakla şöhret kazanmıştı" diye zikredilmiştir.
İbn-i Kesir demiştir ki: "Bu zikredilenlerle beraber Yezid'in şehvetine düşkünlüğü, bazı vakitlerde namazı terkettiği, vakitlerin çoğunda da namazı doğru kılmadığı rivayet edilmiştir."[8]
İslam Fıkhında Siyasi İhtilafların Tesiri:
Daha önce açıklandığı gibi, Hz Ali ile Muaviye arasında ortaya çıkan şiddetli ihtilafdan müslümanlar: Şiiler, Hariciler, Ehl-i Sünnet olmak üzere üç guruba ayrılmışlardır.
Müslümanlar arasında ilk şiddetli ihtilaf, hilafet meselesi hakkında oldu. Bu konuda farklı görüşler ortaya çıktı. İlk ihtilaf Hz. Osman'a karşı ayaklanma ile başlamış olmadı, ilk ihtilaf Rasûlüllâh (SAV) vefat edince onun yerine kimin geçeceği hakkında başladı. Ensar (Medineli müslümanlar), hilafet işini kesin bir karara bağlamak için Rasûlüllâh (SAV) defnedilmeden önce Beni Said sofasında toplandılar. Bunu haber alan Hz. Ebu da toplandılar. Bunu haber alan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Ebu Ubeyde b. Cerrah toplantı yerine gittiler. Toplantı yerinde ensar kendilerini halifeliğe layık görüyorlardı. Muhacirler (Mekke'li müslümanlar) halifenin kendilerinden olmasını ileri sürüyorlardı. Uzun konuşmalardan ve münakaşalardan sonra Hz. Ebu Bekir'e biat edildi.
Haşimiler ise: "Hilafet Rasûlüllâh (SAV) in hane-i saadetindedir. Özellikle buna layık olan Hz. Ali'dir. Çünkü Hz. Ali Rasûlüllâh (SAV) in akrabası, çocukken müslüman olmuş, çok savaşa katılmış, fazilette ve ilimde üstündür" diyorlardı.
Ensarın halifenin Kureyş'den olacağına kanaat getirip, Hz Ebu Bekir'e biat edildikten sonra kendi görüşleri söndü.
Hz Ebu Bekir İle Hz Ömer'in zamanlarında Hz Ali'nin halifeliğe layık olduğunu söyleyenlerin görüşleride durdu. Çünkü bu iki halife adaletten, insafdan ayrılmıyor akrabalarını kayırmıyorlardı.
Hz Osman halife olup Emevilerden yardım alınca Hz Ali taraftarlarını ayaklandırdı. Hz Osman şehit edilip, Hz Ali'ye biat edilince hilafet Hz Ali'nin hakkıdır, diyenlerin görüşleri gerçekleşmiş oldu. Fakat Hz Ali ile Muaviye arasında mücadele başladı. Bu mücadele hakem olayı ile sona erdi. Bundan sonra Muaviye'nin kuvveti artmaya ve gelişmeye devam etti, sonunda Muaviye duruma hakim oldu. Hakem olayından sonra yukarıda geçtiği üzere müslümanlar üç guruba ayrıldılar.
Müslümanların Şiiler, Hariciler ve Ehl-i sünnet diye üç guruba ayrılmalarının kötülüğü sadece yaşantılarında kalmayıp, daha tehlikeli olan maneviyatta da kendini gösterdi.
Bu güruhların siyaset konusunda görüşleri değişik olduğu gibi, din hususunda da değişik görüşleri vardı. Bu guruplar birbirlerini küfre nisbet ediyorlar ve birbirleri hakkında kötü zanda bulunuyorlardı. Bu guruplar arasında sık sık çatışmalar oluyordu, Emeviler bu ayaklanmaları şiddetle bastırıyorlar ve kaba kuvvete baş vurmayı asayişi temin kaidelerinden sayıyorlardı. Bu üç gurupdan her birinin kendine has Usul-i Fıkıh ve Fıkıh kitapları vardı.
Hariciler ile Şiiler üzerinde durmamız uygun olur, çünkü bunların, müslümanların kafalarını karıştıran görüşleri olduğu gibi, islam fıkhı hakkında büyük tesir bırakan görüşleride vardır.
1) Hariciler, islam fırkaları arasında mezheblerini ve görüşlerini ateşli bir şekilde savunan, aşırı derecede ibadete düşkün olan, inançları yolunda kendilerini feda eden, batıl davaları için benzeri görülmemiş bir şekilde samimiyet gösteren bir fırka idi. Bunların çoğu tabiatları sert ve yaşantıları sade olan halis Araplardı. Hariciler sapık görüşlerinde ileri gidiyorlar, hasımlarıyla açık ve sade bir dille mücadele ediyorlar ve hasımlarını şiddetle yakalıyorlardı.
Hariciler, Hz. Ali'nin hakem tayin etmeyi kabul etmesiyle büyük hata etmiş olduğu görüşündeydiler. Çünkü hakem tayin etmek harbeden iki gurubdan hangisinin haklı olduğunda şüpheyi gerektiriyordu. Halbuki iş böyle değildi. Zira Hariciler hakkın kendi taraflarında olduğuna inanarak savaşıyorlardı. Bu yüzden hakeme başvurmayı büyük bir suç saydılar ve "Hüküm ancak Allah'ındır" dediler. Bu söz, bu görüşü benimseyenler arasında yayıldı ve bu söz onlar İçin bir şiar (slogan) oldu.
Hariciler, Hz. Ali'den hakem tayinini kabul etmekle hata ettiğini, hatta bu yüzden küfre girmiş olduğunu itiraf ederek tevbe etmesini ve muaviye ile kararlaştırdığı şartlardan dönmesini istediler. Hz. Ali bunları kabul etmedi. Çünkü Hz. Ali küçükken iman etmiş olduğundan hiç bir zaman Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmamıştı. Hz. Ali anlaştığı bir karardan nasıl geri dönebilirdi. Hariciler inadlarında ve Hz. Ali, yi sıkıştırmaya devam ettiler. Hz. Ali mescidde hutbe okurken "Hüküm ancak Allah'ındır" sözüyle onun sözünü kesiyorlardı. Onlar Hz. Ali'nin kendi görüşlerine dönmesinden umutlarını kesince içlerinden birinin evinde toplandılar. Hatipleri onlara şöyle bir konuşma yaparak: "Bundan sonra bilmiş olunki, Rahman olan Allah'a iman eden, Kur'ân'm hükmünü kabul eden bir kavmin yanında bu dünyanın, iyilikleri emretmek, kötülükleri yasaklamak, hakkı söylemekten her ne kadar başına kakılsa ve zarara uğratıisa bîle daha üstün olması yaraşmaz. Böyle bir kavmin kıyamet gününde sevabı, Allah Azze ve Celle'nin rızası ve Onun cennetlerinde ebedi kalmasıdır. Ohalde gelin kardeşlerim birlikte halkı zâlim olan bu beldeden dağ başına çıkalım veya bu saptırıcı bidatları kabul etmeyerek şehirlerden birine gidelim" demiştir. Bundan sonra bunlar Küfe'ye yakın "Harura" denilen bir kasabaya nisbet edilerek kendilerine"Haruriyye" denilmiştir. Nitekim bun-lar"Hüküm ancak Allah'ındır" dedikleri İçin kendilerine "Muhakkime" de denilmiştir. Bunlar Abdullah b. Vehb er-Rasibi ismindeki bir kimseyi kendilerine başkan seçtiler
Hz. Ali'ye ve onun arkadaşlarına karşı çıktıkları için bunlara "Havaric=Hariciler" denilmiştir. Bazıları "Havaric" kelimesi Allah yolunda huruç (çıkmaktan) alınmıştır demişler ve buna şu âyeti Kerimeyi delil göstermişlerdir"Her kim Allah'a ve peygamberine hicret maksadıyla evinden çıkarsa sonra kendisine ölüm yetişirse onun ecri muhakkak Allah'a aittir. Allah çok bağışlayıcı çok esirgeyicidir" [Nisa sûresi: 100]
Hariciler kendilerine "Şurat=yani canlarını "Allah'a satanlar" ismini vermişler ve bu ismi şu âyeti Kerimeden almışlardır: "İnsanlar arasında, Allah'ın rızasını kazanmak için canını verenler vardır Allah kullarına çok merhametlidir" [Bakara sûresi: 207]
Hariciler Hz. Ali ile savaştılar, Hz. Ali onları bozguna uğrattı, onlardan pek çok kimseyi "Nehrevan" savaşında öldürdü. Bundan sonra Hz. Ali'ye daha düşman oldular. Ona tuzak hazırladılar ve onu öldürmeye karar aldılar. Hz. Ali'yi Abdurrahman b. Mülcem el^Harici ismindeki fedai şehit etti.
Hariciler, Emevi devletine karşı da cesaretle ve kahramanca savaşmaya devam ettiler. Emevi devletine arka arkaya yaptıkları savaşlarda büyük zararlar verdiler. Hariciler iki kısma ayrılmışlardı: Bir kısmı Irak ve havalisinde bulunuyordu, bunların en mühim merkezleri Basra yakınında olan "el-Betaih"idi. Bunlar Kerman veiran beldelerinizapt ettiler. Basra'yı tehdit ettiler, bunlara karşı Emevi kumandanı Muhalleb b. Ebu Sufra savaştı. Haricilerin en meşhur adamları Nafı b. Erzak ile Katari b. Fücae idi. Haricilerin ikinci kısmı, Arap yarım adasında bulunuyordu. Bunlar Yemame'yi Hadramevt-i veTaifı zapt ettiler. Bunların en meşhur kumandanları Ebu Talut ile Necde b. Amir'dir. Haricilerin Emevi devleti ile savaşları uzun zaman devam etti. Sonra Abbasi devleti zamanında durumları zayıfladı.[9]
Haricilerin Görüşleri
Haricilerin meşhur olan görüşleri şunlardır:[10]
1) Haricilerin Hilafet Hakkındaki Görüşleri:
a) Hz. Ebu Bekir'in Hz. Ömer'in ilk zamanlarında Hz. Osman'ın, ve hakem tayinini kabul etmeden önce Hz. Ali'nin halife olmalarının ve seçilmelerinin doğru olduğunu kabul ediyorlardı. Hz. Osman, Hz. EbuBekir ile Hz. Ömer'in gidişatından ayrılınca vazifeden alınmasının vacip olduğuna inanıyorlardı.
b) Hakem tayinini kabul etmekle Hz. Ali'nin, Muaviye'nin, Ebu Musa el Eş-ari'nin, Amr b. As'ın küfre girmiş olduklarını iddia ediyorlardı.Cemel savaşına katılmış olan Talha, Zübeyr ve Aişe'ye dil uzatıyorlardı.
c) Hariciler halifenin müslümanlar tarafından seçilmesinin vacip olduğu ve halifenin Kureyş'den olmasının şart olmadığı görüşünü savunuyorlardı. Haricilerin bu görüşü, halifenin ancak peygamberin Ehl-İ Beyt'inden olacağım söyleyen şiilerin ve halifenin Kureyş'den olacağını söyleyen Ehl-i sünnetten bir çoklarının görüşlerine muhalif oluyordu. Halife olarak seçilen kimse müslümanlarm başkanı olur, halifeliği bırakamaz veya kendi yerine başkasını hakem olarak tayin edemez. Halifenin Allah'ın emrine tam olarak uyması vacip olur, şayet Allah'ın emrine uymassa onun vazifeden alınması, vazifeden alınmayı kabul etmezse öldürülmesi vacip olur diyorlardı.[11]
2) Haricilerin İman Ve Amel Hakkındaki Görüşleri
a) Hariciler iman, inanılacak şeylere yalnız kalp ile inanmaktan veya kalp ile inanılan şeyleri dil ile ikrar etmekten ibaret olmayıp, namaz, oruç, zekat, hac, doğruluk ve adalet gibi, dinin bütün emirleriyle amel etmek de imandan bir cüz (parça) olduğu görüşündedirler.
b) Haricilere göre, dinin bütün emirleriyle amel etmek, imandan bir parça olunca, dinin bütün emirleriyle amel etmeyen veya günah işleyen kimse kafir olur. Hariciler günahlar arasında büyük, küçük ayrımı yapmazlar, hatta bir kimse görüşünde hata yaparsa onuda günah sayarlar. Bundan dolayı Hariciler hakem tayinini kabul ettiği için Hz. Ali'yi dinden çıkmakla suçladılar.
Hariciler bu konuda bir çok âyeti ve hadisi zahir manaları ile delil olarak aldılar. Bu delillerden bazıları şunlardır:
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:. "Yoluna gücü yeten her kimse için Kabe'yi ziyaret etmek, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır. Ve her kim (bu hakkı) inkar ederse (bilsin ki), Allah alemlere muhtaç değildir" [Al-i İmran sûresi: 97]
Hariciler: "Görüldüğü gibi bu âyeti Kerime haccı terkedeni kafir saymıştır. Halbuki haccı terk etmek günahtır, o halde her günah işleyen kafirdir" derler.
Diğer bir âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor: "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridir. [Maide sûresi: 44]
Hariciler "Her günah işleyen kendisine, Allah Tealânın indirdiğinden başka bir şeyle hükmetmiş olur. Dolayısıylada kafir sayılır", derler.
Sahih-i Buhâri ile Sahih-i Müslim'de rivayet edilen hadislerde şöyle buyruluyor: " Müslümana sövmek, Allah'a itaatsizliktir ve müslümana karşı savaşmak küfürdür" ve: "Zina eden kişi, zina ederken mümin olarak zina edemez, (Hırsız) çalarken mümin olarak çaiamaz, şarap içen kişi de şarap içerken mümin olarak içemez"
Hariciler: "Görüldüğü gibi bu hadislerde mümine söven, ona karşı savaşan, zina eden, hırsızlık yapan, şarap içen kimseler kafir sayılmıştır. Halbuki bunları yapmak günahdır. O halde her günah işleyen kafirdir" derler.
Hariciler: "Bu âyetlere ve hadislere benzer bir çok âyetler ve hadisler vardır" derler.
Hariciler, delillerin zahirine bağlı oldukları için bunlarla münakaşa ederken Hz Ali âyetler ve hadislerle cevap vermiyor, Rasulullâh (SAV) in yaptıklarını misal veriyordu.
Ehl-i sünnet vel cemaate göre, bu âyetlerde ve hadislerde geçen günahları işleyen kimselerin gerçekten kafir oldukları murad edilmemiş, ancak bu günahları işleyen kimselerin kamil bir imana sahib olmadıkları murad edilmişdir.
Hariciler kendi aralarında ihtilaf edip bir çok fırkalara ayrılmışlardır. Her fırkanın kendine has görüşü vardır. Yukarıda anlatıldığı gibi, her fırkanın halifenin seçilmesiyle iman ve amel hakkındaki görüşleri ortakdır.
Hariciler arasında: "İnsanların halifeye ihtiyacı yoktur. Herkes Allah'ın kitabıyla amel eder" görüşünde olanlarda vardı.
Hz Ali den rivayet edildiğine göre, Hz Ali: "Hüküm ancak Allah'ın dır" diyerek kendisinden ayrılan Haricilere şöyle cevap vermişdir:"Bu söz doğru bir sözdür. Fakat bu sözle batıl kast olunmaktadır. Evet hüküm ancak Allah'ın dır, ama bunlar bu sözleriyle" Emirlik ancak Allah'ın dır" demekistiyorlar. Halbuki insanlar için takva sahibi olsun, günahkar olsun muhakkak bir "Emir" gerekir ki, müminler onun emrinde çalışsın, kafirler onu dinlesin, Allah onunla va'deleri tamamlasın, onun emriyle vergiler toplansın, düşmanlarla savaşılsın, yollar emniyete kavuşturulsun, zayıfın hakkı güçlüden alınsın, böylece iyi insanlar huzura kavuşsun, kötü insanlardan da kurtulunmuş olsun. "
İbn-i Ebi'l- hadit:"Hariciler ilk önce hükümdara ihtiyaç yoktur diyorlardı, sonra Abdullah b. Vehb er-Rasibi" yi kendilerine başkan seçince bu düşüncelerinden döndüler" demiştir.[12]
3) Haricilerin En Meşhur Fırkaları:
Bazı araştırmacıların zikrettiğine göre, Hariciler yirmiye yakın fırkaya ayrılmışlardır. Her fırkanın bazı öğretileri ve prensipleri diğer fırkaların öğretilerinden ve prensiplerinden farklıdır. Bu fırkalarında en meşhurları şunlardı[13]
1) Ezarika:
Bunlar Hanife oğullarından olan Nafı b. el-Ezrak'a bağlı olanlardır. Nafı b. Ezrak bu fırkanın en büyük fakihlerindendi, kendilerinden başka bütün müslümanları kafir sayıyordu. Kadınların, çocukların, zimmilerin (müslüman memleketlerinde yaşıyan gayrı müslimlerin) öldürülmesini mubah sayıyordu. Takiyyeyi kesin olarak kabul ediyordu. Çünkü : "Allah Tealârîçlerinden bir fırka Allâh'dan korkar gibi hatta daha şiddetli bir korkuyla insanlardan korkuyorlar" [Nisa sûresi: 77] buyurmuştur" diyordu. Kendisine karşı çıkanlarla yapmış olduğu anlaşmayı bozmayı helal sayıyordu. Emevilerin komutanları, Nafı'nin liderliğindeki Hariciler ile savaştılar. Nafı savaş meydanında öldürüldü. Ondan sonra liderliği oğlu UbeyduUah aldı, sonra liderlik meşhur Katari b. el-Fücae'ye geçti. Katari döneminde Emeviler adına Haricilerle savaşan kişi, Emevilerin el- Muhalleb b. Ebu Sufra adlı dahi kumandanları idi. Katari ile Muhalleb arasında şiddetli savaşlar oldu. Sonunda Katari İran topraklarında yenildi. Böylece bu fırkanın etkinliği tamamen kayboldu.[14]
2) Necedat
Bunlar Hanife oğullarından Necde b. Amir'e bağlıdır Necde:"Dinin iki emri vardır. Birinci emri:Allâh'ü Tealânın varlığına , birliğine ve Onun peygamberlerine inanmaktır. Müslümanların kanlarının dökülmesinin ve mallarının zorla alınmasının haram olduğunu bilmektir. Allah Tealâ tarafından gelenlerin hepsini ikrar etmektir. Hiçbir kimse bunları bilmemekle mazur sayılmaz. İkinci emri: Bunların dışında kalanların helal veya haram oldukları hakkındadelil bulununcaya kadar insanlar bunları bilmemekle mazur sayılırlar" diyordu. Yemame Haricileri hicretin altmış altıncı senesinde Necde'ye biat ettiler. Necde onlarla birlikte Bahreyn, Umman, Yemen ve Taif de savaştı, ancak Bahreyn'de tutunabildi.
Necedat fırkası, bütün hariciye fırkalarına muhalefet ederek: "Takiyye yani Harici olan bir kişi kanının akmasını Önlemek için kendisini ehl-i sünnetten gösterib, asıl inancını açığa vurma zamanını buluncaya kadar, asıl inancını gizleyebilir" demişlerdir.
Bu fırka çocukların ve zimmilerin öldürülmesini helal görmüyordu.[15]
3) İbadiyye
Bunlar Abdullah b. İbad et-Temimi'ye bağlı olanlardır. Bunlar, muhaliflerine karşı hüküm vermede daha ılımlı ve uzlaşmaya daha yakındılar. Bunlar Haricilerin aşırılıktan en uzak olanlarıydı. Bu fırka kendilerine karşı çıkanlara: "Onlar nimetleri inkar edenlerdir, yoksa itikat hususunda kafir olanlar değildir, onların şehadetleri caizdir. Onlarla evlenilir ve miras alınır, verilir" derler. Bundan dolayı bu fırkanın teüf ettikleri güzel fıkıhları vardır. Bu fırkanın bir kısmı umman sahilinde, diğer bir kısmıda Zengibar'da yaşamaktadır.[16]
4) Sufriyye
Bunlar Ziyad b. El-Asfer'e bağlı olanlardır. Bunların öğretileri prensipleri Ezarika'danfazla değişik değildi. Bu fırka Ezarika'dan daha yumuşak diğer fırkalardan ise daha aşırı idiler. Her günah işleyeni kafir saymıyorlar, ancak hakkında had cezası bulunan günahları işleyenleri kafir sayıyorlardı. Kendilerine muhalif olanların çocuklarının öldürülmesine hüküm vermiyorlar ve çocukların kafir oldukları ve ebedi cehennemde kalacakları görüşünde değillerdi. Ezarika fırkası ise muhaliflerin çocuklarının Öldürülmesini helal sayıyorlardı.
Sufriyye fırkası Musul'da ve arap yarım adasında bulunuyorlardı.
Haricilerin prensiplerini benimsiyenlerin çoğu Bedevi Arapdı. Arap olmayıp bunlara katılanların sayısı çok azdı.
Haricilerin En Belirgin Özellikleri:
İnançlarında samimi olmaları, ibadetlerinde titiz davranmaları, cesur ve atılgan olmaları, halis Arap olmaları, şiir ve nesir (düz yazı) bakımından Arap edebiyatında yüksek bir mevkie sahip olmalarıdır.[17]
Haricilerin Fıklii:
1) Hariciler "Bir müslüman gidişatında ameli cihetine önem vermelidir" diyorlardı. Çünkü onlar fıkhın ölçülerini, ibadet işleriyle ölçüyorlardı. Bu yüzden hariciler: "Bedenle amel etmenin yanında manevi olan ahlak ve ruh temizliğine de önem veriyorlardı. Mesela: Namaz için bedenin temiz olması, ancak dilin yalandan ve insanları inciten batıl sözlerden temiz olmasıyla olur" diyorlardı. Buna göre, insanların arasını bozmak, düşmanlık, buğzetmek, fena söz söylemek gibi çirkin şeyleri abdesti bozanlardan ' saymışlardır. Çünkü Hariciler bedeni temizlikle birlikte manevi temizliğe de riâyet ediyorlardı.
2) Harici fırkalarından bir fırka, hükümleri şer'i kaynaklardan almakta aşırı gittiler. Tek ve gerçek kaynak olarak Kur'an'ı kabul ettiler. Kur'an'dan başkasını kabul etmediler. Bundan dolayı müslümanların bazı meseleler hakkındaki icmalarına karşı çıktılar. Bu icma edilen meseleleri Kur'an iptal etmektedir diye delil getirmeye yeltendiler:
a) Hariciler Ehl-i sünnete: "Siz Rasülüllâh (SAV) in zina edeni recmettiğini, ondan sonra hükümdarların zina edeni recmettiğini rivayet ediyorsunuz. Halbuki Allah Taala cariyeler hakkında: "Eğer evlendikten sonra zina edecek olurlarsa o vakit onlara hür kadınlara lazım gelen cezanın yarısı verilir." [Nisa sûresi: 25] buyurmuştur. Recm, zina edeni taşlıyarak öldürmektir. Bir insanı öldürmek ise bölünmeyi kabul etmez. Cariyelere öldür-menin yarısı nasıl uygulanır? Ayet-i kerimede "el-Muhsanat" kelimesiyle hür ve evli olan kadınlar murat edilmiştir. Bunda hür ve evli olup da zina eden kadının cezasının yüz değnek olduğuna delil vardır. Kur'an'da da böyle gelmiştir. Nitekim Taala Hazretleri: "Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun" [Nur sûresi: 2] buyurmuştur." demişlerdir.
b) Hariciler, Ehl-i sünnete: "Siz, Rasülüllâh (SAV) "Varise (miras alana) vasiyet yoktur." buyurdu diye rivayet ediyorsunuz. Halbuki Allah Taala: "Sizden birinize ölüm geldiği vakit şayet bir hayır (mal) bıraka-caksa anasına, babasına ve akrabasına meşru bir şekilde vasiyet etmek, takva sahipleri üzerine icrası lazım bir hak olarak farz kılındı" [Bakara sûresi: 180] buyurmuştur.
Ana ve baba her durumda varis olur, hiçbir kimse onları mirasdan mahrum edemez. Vasiyet hakkındaki bu rivayet ettiğimiz hadis, Allah Azze ve Celle'nin kitabına aykırıdır" demişlerdir.
c) Hariciler, Ehl-i Sünnete:"Siz, Rasûlüllâh (SAV) "Bir kadın halasının ve teyzesinin üzerine nikah olunmaz" buyurdu, diye rivayet ediyorsunuz. Yine Rasûlüllâh (SAV): "Nesebden haram olanların hepsi süt emmedende haram olur" buyurdu, diye rivayet ediyorsunuz. Halbuki Allah Azze ve Celle: "Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, birader kızları, kız kardeşlerin kızları, sizi emziren süt analarınız, süt kız kardeşleriniz, kanlarınızın anaları, kendileriyle zifafa girdiğiniz karılarınızdan olup himayelerinizde bulunan üvey kızlarınız (la evlenmeleriniz) size haram kılındı. Eğer onlarla (üvey kızlarınızın analarıyla) zifafa girmemiş iseniz(onlarla evlenmenizde) size bir beis yok. Kendi sulbünüzden(gelmiş) oğullarınızın karılan (ile) evlenmeniz ve iki kız kardeşi birlikte almanızda (haram kılındı). Ancak (cahiliyyet devrinde) geçen geçmiştir. Çünkü Allah hakikaten yarhgayıcıdır, çok esirgeyicidir. [Nisa sûresi: 23] buyurmuş-tur. Allâh'üTealâ âyet-i kerimesinde bir kadınla halasının veya teyzesinin birlikte alınmayacağını zikretmemiştir. Yine Allâh'ü Tealâ Âyet-i kerimesinde süt emziren anaların vesüt kız kardeşlerin haram kılındığını beyan etmiştir. Allâh'ü Tealâ bu âyet-i kerimesinde haram kılınan kadınları açıkladıktan sonra Onların dışında kalan kadınlar ise size helal kılındı. [Nisa sûresi: 24] buyurmuştur. "Buna göre hariciler bir kadının halasının veya teyze sinin üzereine nikahlanması helaldir süt anası ve sütkız kardeşi dışında kalan sütle ilgili kadınlar helaldir" demişlerdir.
d) Hariciler, ehl-i sünnete: "Siz namuslu erkeklere iftira edenlerede iftira cezasının uygulanacağı görüşünde-siniz. Biz ise sadece namuslu kadınlara iftira edenlere uygulanır görüşündeyiz, çünkü Allâh'ü Tealâ=İffetli
kadınlara zina isnad edipde sonra bu iddialarını doğrulayacak dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun. Onların şahitliklerini de ebediyyen kabul etmeyin. îşte onlar fasıkların ta kendileridir [Nur sûresi:4] buyurmuştur. Bu âyet-İ kerime'de namuslu kadınlara zina iftirası atanların cezası zikredilmiş, fakat namuslu erkeklere zina iftirası yapanların cezası zikredilmemiştir" demişlerdir.
İbn-i Kuteybe Haricilerden nakledilen bu meseleleri ve diğer meseleleri Te'vil-i Muhtelef-il Hadis"isimli eserinde zikretmiş ve bu meselelere cevap vermiştir.
Haricilerin bu görüşlerinin, asrımızda delil olarak yalnız Kur'an ile yetinelim görüşünde olan bazı kimselere büyük etkisi olmuştur.[18]
2) Şia=Şiiler:
Şiiliğin tohumu, hilafeti manevi bir miras olarak görenler tarafından atıldı. Bunlar: Resûlullâh (SAV) in maddi olan mirasına insanların en layıkı akrabası olduğu gibi, manevi miras olan hilafete de onlar layıktır. Resûlullâh (SAV) in en yakın akrabası ise amcası Hz. Abbas ile amcasının oğlu Hz. Ali'dir.
Hz. Ali'nin daha önce müslüman olması , çok savaşlara katılması, ilimde ileri bir seviyede olması, Hz. Fatıma ile evlenmesi itibariyle Hz. Abbas'dan halife seçilmeye daha layıktır dediler.
Resûlullâh (SAV) in Hz. Ali'yi hilafete tayin etmesi ve hilafeti ona vasiyyet etmesine dair sahih bir delil yoktur.
Buhârinin İbn-iAbbas'dan rivayet ettiğine göre, İbni Abbas şöyle demişdir: "Hz. Ali, Resûlullâh (SAV) in vefat ettiği hastalığında yanından çıkmıştı. İnsanlar:Ey Ebü'l Hasan (Hz. Ali'nin künyesi) ÎResûlullâh (SAV) (bu gece ) nasıl sabahladı?diye sordular. Hz. Ali "Allah'a hamdolsun hastalıktan iyi olarak sabahladı"diye cevap verdi. Hz. Ali'nin bu cevabı üzerine onun elini (ba-bam)Abbas tutarak Hz. Ali'ye "Vallahi üç gün sonra başkasına kul , köle olacaksın(Hz. Abbas bu sözüyle şöyle demek istiyor"Yarın Rasululah (SAV) in vefatı üzerine birisi halife olacak, sonra sen onun bir memuru olacaksın)Çünkü ben kesin olarak sanırımki Resûlullâh (SAV) bu hastalığından yakında ölecektir. ' Ben Abdülmuttalip oğullarının ölüm sırasında yüzlerinin (ne şekil aldıklarını tecrübemle) bilirim. Şimdi Resûlullâh (SAV)a gidelim bu hilafet işi kimde bulunacağını Resûlullâh (SAV)a soralım. Hilafet bize ait ise bunu Resûlullâh (SAV) in sağlığında bilelim. Bizden başkasına ait ise bunuda öğrenelim. Ve bizi onaVasiyyet etsin"dedi (Hz. Ali "Bu işi bizden başka uman bulunurmu? der-sin"diye sordu. Hz. Abbas: "Vallahi bulunur sanırım" dedi) Bunun üzerine Hz. Ali: "Vallahi bu işi biz Resûlullâh (SAV)a sorar oda bizi bundan men ederse (İyi bilki) Resûlullâh (SAV) in (vefatından) sonra (halk bunu delil göstererek) hilafeti bize vermezler. Bundan dolayı ben Resûlullâh (SAV)'a sormam (ve hilafet istemem)" diye yemin etti."
Resûlullâh (SAV) in vefatından sonra halife seçilen Hz. Ebu Bekir'e Hz. Ali biat etti. Sonra Hz. Ömer'e, daha sonra Hz. Osman'a biat etti. Hz. Ali'nin makamı düşünülürse onun hilafete daha layık olduğu anlaşılır. Hz. Fatıma halife seçilen Hz. Ebu Bekir'e haber gönderdi. Babasının Medine'de Fedek'de, Hayber'de bıraktığı topraklardan miras istedi. O zaman halife, Hz Fatıma'ya şu hadis-işerifle: "Resûlullâh (SAV) "Biz peygamberler, miras bırakmayız her ne bırakırsak sadakadır" buyurmuştu. Ben Resûlullâh (SAV) in yaptığını değiştirmem" diye cevap verdi. Hz. Fatıma ya bir şey vermeye razı olmadı Hz. Fatıma babasının mirasını kendisine Hz. Ebu Bekir'in vermediği görüşündeydi. Hz Ali zevcesi Hz Fatıma vefat edinceye kadar altı ay Hz Ebu Bekir'e biat etmeyi geciktirdi.
Abbas b. Abdülmuttalip, Ebu Süfyan, Mikdad b. Esved, Zübeyir, Ammar b. Yasir, Huzeyfe b. el Yeman, Ebu Zer gibi sahabeden bir gurub, Hz Ali'nin hilafete layık olduğu görüşünde olduklarından Hz Ebu Bekir'e biati geciktirdiler. Fakat sonra hepsi Hz Ebu Bekir'e biat ettiler.
Hz. Ali'nin hilafete layık olduğu fikri gelişti. Denildi ki, bu fikir sahiplen, Şiiliği oluşturdular. Şiiler, imamet (hilafet) hakkında bir çok gurublara ayrıldılar. Fakat bu gurublardan hiç biri Hulefa-i Raşidin devrinde mevcud değildi. Bu gurublar Hz. Ali'den sonra kimin imam olacağı hakkında ortaya çıktılar.
Şiilerin temel prensipleri İbn-i Haldun'un "Mukaddime" isimli eserinde zikrettiği şu esaslardan ibarettir. "Hilafet meselesi, ümmetin görüşüne başvurulan umumi meselelerden değildir. Halife olacak kişi de ümmetin tayini ile başa gelecek birisi değildir. Hilafet, dinin temel prensibi ve islamın bir esasıdır. Her hangi bir peygamberin bundan gafil olması, onu ihmal etmesi ve bunu ümmete bırakması asla caiz değildir, daha doğrusu ümmeti için imam tayin etmek her peygamber üzerine vaciptir.
İmamın büyük ve küçük bütün günahlardanberi olması gerekir. Resûlullâh (SAV) hilafet makamına Hz. Ali'yi tayin etmiştir. Şiiler Hz. Ali'nin Resûlullâh (SAV) tarafından imam tayin edildiğine dair bir takım deliller naklederler ve bu delilleri mezheplerinin gereğine göre yorumlarlar. Hadis ilmi sahasının büyük üstatları ve şeriatı nakledenler bu gibi delilleri tanımazlar, daha açıkçası bu delillerin çoğu ya uydurulmuştur veya senetlerinde kabul edilmeyen raviler vardır veya onların batıl yorumlarından uzaktır. "[19]
Bu Prensipler Şiileri Şu Sonuçlara Ulaştırdı:
1) Şiiler, Hz. Ali'nin Resûlullâh (SAV) dan sonra herkesten daha üstün, cennetteki makamı daha yüksek, özellikleri, meziyetleri, menkıbeleri daha çok, masum ve günahsız olduğunda ve Hz. Ali'ye düşman olanın veya ona karşı savaşanın veya ona buğzedenin Allah'ın düşmanı olduğunda, kafirler ve münafıklarla beraber cehennemde ebedi kalacaklarında ve Hz. Ali ile Resûlullâh (SAV) in arasında sadece bir peygamberlik rütbesi bulunduğunda ve Hz. Ali'den sonra gelen bütün imamların da aynı özelliklere sahip olduklarında ittifak etmişlerdir
2) Şehristani'de zikredildiği gibi şiilerden bir gurup Hz. Ali'yi aşırı derecede sevdikleri için onu ilahlaştırmış-lardır. Bu guruba göre Hz. Ali'ye ilahi bir cüz hulul etmiş (girmiş) bu ilahi cüz Hz. Ali'nin bedenliyle birleşmiştir. Hz. Ali bu ilahi cüz sayesinde gaybı biliyor, gelecek harplerden haber veriyor, vermiş olduğu bu haber ler doğru olarak çıkıyordu. Bu ilahi cüz sayesinde kafirlerle savaşıyor üstünlük ve zafer kendisinin oluyordu. Bu ilahi .cüz sayesinde Hayber kalesinin kapısını yerinden söktü ve: "Vallahi ben Hayber kalesinin kapısını cismani kuvvetimle ve gıdai hareketimle sökmedim , fakat ben onu ilahi bir kuvvetle söktüm"demiştir.
Bu gurup: "Bu ilahi cüz Hz. Ali'de bazı zamanlarda zuhur ediyordu" diyorlardı. Bu Şii gurubuna ilahi cüzün Hz. Ali'ye hulul fikri, hıristiyanlıktan geçmiştir.
Şiiler arasında Hz. Ali'nin geri Höneceği fikrinin gelişip yayılması, şiileri imamların gizlenmiş olduğu inancına götürdü. Bu inançlarından "beklenen mehdi" fileri doğmuştur. Bu mehdi ortaya çıkacak, yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Bu mehdi fikrinin doğmasının bir çok sebepleri vardır. Çünkü Şiilerin çoğu Irak'da yaşıyordu, Irak'da değişik milletler vardı. Irak'da eskiden beri çeşitli ve acaip mezhepler bulunuyordu. Irak'daki acaip mezhepler arasında hulule inanan bir mezhepde bulunuyordu. Şiiler bu mezhebin tesiri altında kalmışlardır. .Hicaz'daki müslüman Araplar ise, böyle batıl iddialardan ve mezheplerden uzaktılar. Bunlar İslamdaki Allah'ın birliği üzerine kurulmuş olan fıtrat akidesini tanıyorlardı. Nitekim Allâh'ü Tealâ Kur'an'da Resulünün diliyle: "De ki, " Ben ancak sizin gibi bir insanım. Yalnız ilahınız bir ilandır." diye bana vahy olunuyor, onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse yararlı bir iş yapsın ve Rabbine yaptığı ibadete kimseyi ortak etmesin buyurmuştur. [Kehf sûresi: 110] Resûlullâh (SAV)'a ilandan bir cüz hulul etmezse, başkasına nasıl huîül eder.[20]
Şiiler Bir Çok Fırkalara Ayrılmışlardır. Onların En Önemlileri Zeydiyye İle İmamiyye Fırkasıdır:
L)Zeydiyye
Bunlar Hz. Ali'nin evladından, Hz. Hüseyin'in torunu Zeyd'e bağlı olanlardır. Bunların mezhebi Şii mezhebinin en mutedili ve ehl-i sünnete en yakın olanıdır. Bunlar imamet (hilafetin) delille belirlenmiş olduğu görüşünde değillerdir. Hulule inanan aşırı fırkanın görüşünüde kabul etmezler. Bunlar daha üstün bir şahıs bulunduğu halde ondan daha aşağı derecede olan birinm imam (halife) olabileceğinikabul ederler. Bundan dolayı Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer'in halifeliklerinin sahih olduğunu kabul ederler
Bu gün, Zeydiyye mezhebine bağlı olanlar en çok Yemen'de bulunmaktadır.
İmam Zeyd, büyük bir imam ve fıkıh âlimi idi. Zeyd'in fıkıh ilminde "Kitab'ül Mecmü'"isimli bir eseri vardır.[21]
2) İmamiyye
Bunlar, Hz. Muhammed (SAV) Hz. Ali'yi halife olarak tayin etmiştir, fakat Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer halifeliği zorla almışlardır."derler.
Bunlar, imama inanmayı imanın rükünlarından sayarlar. İmamiyye bir çok fırkalara ayrılmış oldukları için imamlarda ve imamların sıralarında ihtilaf etmişlerdir.
İmamiyye: "Dönüşü beklenen "İmamı Muntazar" denilen "Mehdi" dönecektir" derler.
İmamiyye'nin en meşhur fırkaları: "İsmailiyye" ile "İsna aşeriyye"dir.
Her fırkanın diğer fırkalardan ayıran kendine has mezhebi vardır.
Şiiliğin islam fıkhında büyük tesiri olmuştur. Şiiler ilmi ancak kendi âlimlerinden alırlar, delilleride kendi mezheblerine uygun olarak yorumlarlar. Kendilerinden olmayan âlimlerin sözlerine itibar etmedikleri için icmai kabul etmezler. Ve "Kıyasda rey (görüş) den ibarettir, din ise rey (görüş) den alınmaz" diyerek kıyasıda kabul etmezler. Din ancak Resûlullâh (SAV) dan ve günahsız olduklarına inandıkları imamlarından alınacağını iddia ederler. Bunların bu görüşleri , Ehl-i sünnet vel cemaate usûl (inançlar) ve fîirü (şer-i hükümler) den bir çok konularda muhalefet etmelerinden kaynaklanmaktadır
a) İmamiyye: "Hz. Ali, Resûluîlâh (SAV)tarafından açık bir delille imam ve vasi tayin edilmişdir. İmam ve Halife Hz. Ali'nin evladından olmayan bir kimse halife olursa ya o kimse halifeliği haksız olarak almış veya Hz. Ali'nin evladındanolan zat takiyye yaptığı için halifeliği o kimseye vermiş olur.
İmamet (hilafet) ammenin seçmesine bırakılacak sosyal bir hüküm değildir. Bilakis hilafet dinin rükünlerındendır. Resûlullâh (SAV) in onu ihmal etmesi, ondan gafil olması, onu ammeye bırakması caiz değildir.
İmamın, günahdan, zulümden, hatadan, unutmaktan beri olması vacipdir" derler.
İsmailiyye: Bunlar imamiyyenin bir kolu olup Cafer es-Sadik'ınoğlu İsmaile bağlı olanlardır. Bunlar Allâh'ü Tealâyı bir ve tek kabul etmek manasına gelen "tevhidi" isbat için Allâh'ü Tealâ'nın (ilim, semi', basar. . . ) gibi sıfatlarını inkar edip bu sıfatlar isbat edildiği taktirde "tevhİd" inancına aykırı düşeceği, Kur'an'ın zahir ve batın manaları bulunduğu, halkın onu ancak zahir manasını bildiği kendilerinden olan veliler Kur'an'ın batın manasını "ilmi batın" diye tevil ettikleri şeriatın hükümlerinden ancak halk tabakası sorumlu olup yüksek tabakanın sorumlu olmadığı" görüşündedirler.
b) Şiiler, müt'a nikahının caiz olduğunu söylerler ve bu nikahın nesh edilmediğine dair şu âyeti Kerimenin zahir manasını delil gösterirler: "O halde hangi kadınlardan faydalandınız ise, kararlaştırılmış olan ücretlerini kendilerine veriniz" [Nisa sûresi: 24] Cumhura göre, bu âyet bilinen meşru nikah hakkındadır.....
Bu âyetteki "faydalanmak" ile kocanın karısına meşru nikah ile cinsi yakınlıkta bulunmak suretiyle tam faydalanması murat edilmiştir. Bu âyetteki "ücretler" ilede kocanın karısından faydalandığında kararlaştırılmış mehrin tamamını karısına vermesinin vacip olduğu murat edilmiştir. Bu âyette mehre ücret adı verilmesi, müt'a nikah ücreti olduğuna delalet etmez. Çünkü Kur'an'ın bir çok yerinde mehre ücret adı verilmiştir.
Nitekim Tealâ Hazretleri, "kadınları velilerinin izni ile nikah edin, ücretlerini (mehirlerini) güzellikle kendilerine verin" [Nisa sûresi: 25] ve "Ey peygamber biz sana ücretlerini (mehirlerini) verdiğin zevcelerini helal kıldık" [Ahzab süresi] buyurmuştur.
İslamm başlangıcında seferde ailelerinden uzak kaidık-ları için Müt'a nikahına ruhsat verilmişti, sonra Fetih yılında nesh edilmiştir, (hükmü kaldırılmıştır). Sahabe Müt'a nikahının haram kılınmış olduğunda ittifak etmişlerdir.
İbn-i Abbas'dan müt'a nikahının mubah olunduğuna dair rivayet oİunmuşsa da sonra görüşünden dönmüş -olduğu rivayet edilmiştir.
Müt'a nikahı: "Bir kimse bir kadına şu kadar mal karşılığında şu kadar zaman senden faydalanayım" deyip kadında bunu kabul etmekle iki tarafın rızasıyla faydalanmaktır. Bu nikah yukarıda açıklandığı gibi nesh edilmiş ve batıldır. Hz. Ömer : "Vallahi başından sahih bir nikah geçen -ailesi hayatta olsun veya ölmüş olsun-kimsenin müt'a nikahı yaptığını duyarsam onu taşlarla öldürürüm" demiştir.
c) Şiiler: "Aşağıdaki âyetin zahir manasını delil göstererek bir müslümamn kitap ehlinden olan bir kadınla evlenmesi caiz değildir" derler.
"Kafir kadınları (nızı nikahınız altında) tutmayın" [Mümtehine sûresi: 10]
Cumhur-i fukaha ise: "Bu âyet ile kitap ehlinden olmayan kadınlar murad edilmiştir. Çünkü Allâh'ü Tealâ:"Sizden evvel kitap verilenlerden hür ve iffetli kadınlar da kendilerine mehirlerini verip nikahladığınız taktirde size helaldir" [Maide sûresi: 5] buyurmuştur" derler.
d) Şiiler, miras konusundada Ehl-i sünnete bir çok meselelerde muhalefet ederler. Kadınlara ancak menkul maldan miras verirler. Araziden ve akardan miras vermezler. Miras kalan malın hepsini farz sahibi ölünün yakınına verirler. Asabeye farzdan artandan birşey vermezler. Mesela:Ölen kimsenin geride bir kızı ile bir erkek kardeşi kalsa malın hepsini kızına verirler, erkek kardeşine mirasdan bir şey vermezler. Ölen kimsenin ana baba bir amcası'nın oğlunu, baba bir amcasına taktim ederler. Bu mesele hilafet konusundaki akidelerine göredir. Hz, Ali'yi ve onun çocuklarım Hz. Abbas ve onun çocukları üzerine takdim ederler, çünkü Hz. Ali, Resûlulîâh (SAV) in ana baba bir amcasının oğludur. Hz. Abbas ise Resûlullâh (SAV) in baba bir amcasıdır. Hz. Fatıma'yı ve onun çocuklarını diğer asabeleri üzerine takdim ederler.
Şiiler, peygamberlerin mallarına miras olunur görüşün dedirler
e) Şiiler "Boşama ancak iki şahidin huzurunda yapılır" derler. Bu iddialarına şu âyeti delil gösterirler: "Bir veya iki ric'i talakla boşanmış" kadınlar iddetlerinin sonuna yaklaştıkları vakit ya güzellikle tutun (ric'at edin) yahut güzellikle onlardan ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki erkeğide şahit tutun, (sizde ey şahitler!) şahitliği Allah için (doğru) yapın. Bu söylenenler varya, bununla Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere nasihat verilir. Kimde Allâh'dan korkarsa (Allah) ona bir çıkış yolu ihsan eder." [Talak sûresi: 2] Cumhur-u fukaha ise: "Boşamak için şahit tutmaya ihtiyaç yoktur. Şahitlerin bulunması nikahın sahih olmasının şartıdır. Boşamanın şartı değildir. Boşamak için şahit tutulması ne Resûlullâh (SAV) den nede sahabeden nakledilmişdir. Bir koca, karısını boşarken şahit tutmasada karısı boş olur. Koca, karısını boşadıktan sonra şahit tutar. Allâh'ü teale bir kocaya karısını ric'i talak ile boşadıktan sonra karısı iddetinin sonuna yaklaştığı vakit onu tuttuğuna veya ondan ayrıldığına dair inkar etmemeleri için ihtiyaten iki şahit tutmasını emretmiştir. Böyle şahit tutulması müstehapdır" demişlerdir.
Hariciler bedevi tabiatlı oldukları için mert kimselerdi bu yüzden Emeviler ile açıktan savaşıyorlardı. Şiiler ise işlerini gizli olarak yürütmeye çalışıyorlardı. Bu gizli çalışmaları "takiyye" (durumu idare etme) olarak bilinir.
Takiyye: Bir kimsenin canım veya ırzını veya hut malını korumak için gerçekten benimsemediği görüş ve kanaatin aksini açıklamasıdır. Muhalifi ve düşmanı ile aynı fıkirdeymiş gibi görünmesidir.
Şiilerden bazıları: "Korkulduğunda veya bir şeyin elde edilmesi ümit edildiğinde küfrü benimsemiş gibi görünmek gerekir. Çünkü takiyyesi olmayan kimsenin imanı yoktur" demişlerdir.[22]
Âlimlerin Şehirlere Dağılması:
Hz. Ömer, devrinde islam fütuhatı genişlemeye başladı. Hz. Ömer'den sonra islami fetih dalgaları kendi yolunu açarak doğuda ve batıda yayılmaya devam etti. Beldeleri feth eden müslüman Araplar, feth ettikleri beldeleri idare etmek için kendilerini ilim ve irfan ile yetiştirdiler. Arap olmayıp islami kabul edenler ise hem dinleri ve hemde dünyaları için Arapçayı öğrenmeleri gerekiyordu. İslami fetihler, feth edilen beldelerde ilmi hareketi başlattı. Daha önce anlatıldığı gibi sahabenin ilmi dereceleri farklıydı. İlmi mevki-i sahip olan sahabiler az değildi. Bunlar ilmi derecelerine göre üç tabakaya ayrılıyordu. Birinci tabakada on kadar, ikinci tabakada yirmi kadar üçüncü tabakada yüzyirmi kadar seçkin ilim sahibi sahabiler bulunuyordu. Bu sahabiler fetihlerden sonra islam devletinin her tarafına dağıldılar, gittikleri şehirlerin halkına isîamı öğrettiler. Resûlullâh (SAV) da Yemen'e ve Bahreyn'e islamı öğretmek için ashabından muallimler göndermişti.
Hz. Ömer hilafeti zamanında müşkil meselelerde görüşlerine başvurmak, dünyaya dalmalarını ve idare ile meşgul olmalarını önlemek için sahabenin fakihlerinin Medine dışına dağılmalarına musade etmezdi. Fakat bununla beraber Hz. Ömer sahabeden bazılarını, fetihler genişledikten sonra şehirlere muallim olarak gönderdi.
Salim b. Abdullâh'dan rivayet edilmiştir, demiştir ki:" Biz Zeyd b. Sabit'in vefat ettiği gün İbn-i Ömer'le beraberdik. Ben ona "Bugün insanların en âlimi Öldü" dedim. İbni Ömer de "Bugün ona Allah rahmet eylesin. O insanların en âlimi ve en bilgini idi" dedi. "
Hz. Ömer, sahabeden bazılarım islam beldelerine dağıttı.
Ömer b. Hattab'dan rivayet edilmiştir demiştir ki: "Muaz b. Cebel Şam'a gidince, onun gitmesi Medine'ye, ilimden ve fetvalarından mahrum kalan Medine halkına zarar verdi. Ben insanların Muaz b. Cebel'e ihtiyaçları olduğu için Hz. Ebu Bekir'e onu Medine'de alıkoymasını söyledim. Fakat Hz. Ebu Bekir teklifimi kabul etmedi ve: "Şehit olmak için cihada gitmek isteyen bir kimseyi Medine'de alıkoyamam dedi. Ben de ona: "Vallahi bir kimse yatağında yatarkende şehidlik mertebesine ulaşabilir" dedim.
Hz. Ömer Küfe halkına bir mektub yazarak:"Size Abdullah b. Mesud'u muallim ve vali olarak gönderdim, onu göndermekle sizi kendime tercih ettim. Ondan ilim öğreniniz ve ona itiat ediniz"dedi. Abdullah b. Mes'ud küfe'ye varınca mescidin yanma bir ev yaptı ve oraya yerleşti.
Hz. Ömer'den sonra feth edilen beldelere sahabenin dağılması arttı. Sahabenin âlimleri , gittikleri şehirlerde ilmi hareketi başlattılar. Sahabeden her birinin yanında bulunan ilim diğer sahabinin yanında bulunmuyordu. Bunlardan her biri eğitimde ekol olacak âlimler yetiştirdiler. Bu ekollerden her biri üstadlarının ilmini naklettiler. Tabiinin âlimlerini bu sahabiler yetiştirdiler. Her şehir halkı o şehirde bulunan sahabinin şahsiyetinin tesiri altında kaldılar. İlmi konularda sahabilerin metotlarım izlediler. Bu ilmi hareketlerin hasseten şehirlerde gelişmesi tabiidir. Çünkü şehirlerin halkı daha çok ve daha uygardırlar.[23]
Mekke:
Resûlullâh (SAV), Mekke fethedildikten sonra oranın halkına, helal ve haram gibi fıkhi bilgileri öğretmek ve onlara Kur'an okutmak için Muaz b. Cebel'i bıraktı. Muaz b. Cebel ilim ve ahlak bakımından ensarın en üstün fakihlerindendi. Resûlullâh (SAV) zamanında Muaz b. Cebel Mekke'nin muallimi sayılıyordu. Emevi hükümdarlarından Abdülmelik b. Mervan ile Abdullah b. Zübeyr arasında ihtilaf çıkınca Abdullah b. Abbas
Mekkeye gitti. Orada ilim öğretmeye devam etti. Abdullah b. Abbas Beytül haramda oturuyor, tefsir, hadis, fıkıh ve edebiyat öğretiyordu. Abdullah b. Abbas'm tabiinden yetiştirdiği talebelerin en meşhurları: Mücahit b. Cebr, Ata b. Ebi Rebah, ve Tavus b. Keysan idi. Bu üç âlim aslen arap değillerdi, ez- Zehebi ile İbni Saad, Tavus'u Yemen âlimlerinden sayıyorlardı. İbn'i Kayyım ise, Tavus'u Mekke fakihlerinden ve müftülerinden sayıyordu. Çünkü Tavus hayatının sonunu Mekke'de geçirmişdi.[24]
Medine:
Medine hicret yurdu, hilafet merkezi, kibâr-ı sahabenin yerleştiği ilim ve irfanca meşhur bir şehirdi.
Medine'de kendilerini ilmi hayata veren, arkadaşları ve talebeleri çok olanların en meşhurları': Zeyd b. Sabit ile Abdullah b. Ömer b. Hattab'dır.
Medine'de sahabeden âlim olanların elinde tabiinden yetişen talebelerin en meşhurları:Said b. Müseyyeb ile Urve b. ez-Zübeyr b. el-Avvam'dir. Sonra Kureyşli İbn-i Şihab ez-Zühri tabiinin büyüklerinden ilim aldı. Medine âlimlerinin fıkhını ve hadislerini ezberledi.[25]
Küfe:
Küfe'de bir çok sahabi bulunuyordu. Bunların ilim bakımından en meşhurları Hz. Ali ile Abdullah b. Mesûd'du. Ancak Abdullah b. Mesudun ilmi tesiri daha çok oldu. Çünkü Ömer b. Hattab, Abdullah, b. Mesûd'u muallim olarak göndermişdi. Küfe'lilerden bir çok kimseler ondan ilim aldılar. Küfe'de büyük bir ilmi
hareket oluştu. Abdullah b. Mesûd'dan ilim almış olan talebelerinin en meşhurları: Alkame, Esved, Mesruk, Şüreyh, Şa'bi, Nehai, Said b. Cübeyr'dir[26]
Basra:
Basra'da bir çok sahabi bulunuyordu. Bunların ilim bakımından en meşhurları: Ebu Musa el-Eşari ile Enes b. Malik'di.
Basra medresesinden mezun olanların en meşhurları :Hasan-ı Basri ile Muhammed b. Sirin'di. Bu iki âlim aslen Arap değillerdir.[27]
Şam:
Rivayet edildiğine göre, Şam'da vali bulunanYezid b. Ebi Süfyan Hz. Ömere "Şam halkının kendilerine kur'ân Öğretecek kimselere ihtiyacı vardır "diye bir mektup yazdı. Bunun üzerine Hz. Ömer Muaz b. Cebeli Ubade b. Samit'i, Ebu'd-Derda'yı Şam'a gönderdi. Muaz hayatının sonuna kadar orada muallimlik yaptı. İkameti Filistin'de sona erdi. (yani orada vefat etti.)
Ubade b. Samit, Hıms emirliğini üstlendi. Ebu'd-Derda Dımaşk'a yerleşti. Bunlar tabiinden Ebu İdris el Havlani, Mekhul-i Dımaşki, Ömer b. Abdulaziz, Reca b. Hayve gibi bir çok âlim yetiştirdiler. Sonra Şam halkının imamı Abdurrahman el-Evza i oldu.[28]
Mısır:
Abdullah b. Amr b. el-As Mısır'da bulunan sahabilerin en «meşhuru sayılır. Mısır'da bulunan sahabiler oranın halkına ilim öğrettiler.
Abdullah b. Amr b. el-As, Resûlullâh (SAV) in hadislerini en çok bilen sahabilerdenbiriydi. Abdullah Mısır'da ilmi hareketi başlattı. Mısır halkından bir çok kimse ondan ilim öğrendi. Ondan sonra Leys b. Sad'ın üstadı olan Yezid b. Habib şöhret kazandı.[29]
Yemen:
Tabiinden San'a kadısı Mutarrif b. Hazime, Abdürrezzak b. Hemmam Hîşam b. Yusuf Yemen fakihlerinden olarak bilinir.[30]
Hadis Rivayeti:
Resûlullâh (SAV) vefat edince Kuranı Kerim, kalplerde hıfz edilmiş (ezberlenmiş) ve geniş hurma dalları, deriler, kürek kemikleri, ince ve beyaz taş levhalar gibi yazı yazılmaya elverişli şeyler üzerine yazılmış bir halde bulunuyordu.
Sünnet (hadis)e gelince, onun durumu böyle değildi, çünkü sünnet (hadis) daha önce anlatıldığı üzere bazı sebeblerden dolayı Kur'an-ı Kerimin yazıldığı gibi yazılmış değildi.
Hadislerin yazılmamasının sebeplerinden en Önemlisi Resûlullâh (SAV) in Kur'an ile hadisin birbirine, karıştırılmasından endişe ettiği için Kur'andan başka bir şeyin yazılmasını yasaklamasıdır. Yasaklama, sadece bir karıştırmayı önlemek maksadıyla alınmış bir -muvakkattedbirdir. Karıştırmayacağından emin olduğu kimselere Resûlullâh (SAV) başlangıcdan beri izin verdiği gibi bu tehlike ortadan kalktıktan sonra umumi olarakda yazma iznini vermiştir. Nitekim Resûlullâh zamanında sahabilerden bazıları "sahifeler= hadis risaleleri" yazmışlardı
Resûlullâh (SAV), ashabına, hadisleri kendilerinden sonrakilere tebliğ etmelerini, rivayet ve tebliğ ederken dikkatli davranmalarını tavsiye buyurmuştur.
Ebu Davut ile Tirmizi'nin Zeyd b. Sabit'den rivayet ettiklerine göre Resûlullâh (SAV) "Benim sözümü işitip, belleyip anladıktan sonra işittiği gibi başkasına rivayet eden kimsenin Allah yüzünü ağartsın. Çünkü kendisine tebliğ edilen kişi, (benden) işiterek (tebliğ eden)den daha anlayışlı olabilir" buyurmuştur. Sahabe bu emri tuttu. Resûlullâh (SAV) in emanetini ümmetine tebliğ etti.
Sahabiler şehirlere dağıldılar, oralarda muallim oldular. Tabiinden olanlar uzun yolculuk meşakkatine katlanarak sahabilerin yanlarına gidip onlardan ilim öğrendiler. Lakin sahabiler Resûlullâh (SAV) dan rivayet ettikleri hadislerin az veya çok olması bakımından farklıydılar. Bundan dolayı sahabiler, az hadis rivayet edenler "el-Mukillün" ve çok hadis rivayet edenler "el-Muksirün" diye ikiye ayrılır.
Az hadis rivayet edenlerden bazıları :Zübey*ş Zeyd b. Erkam, İmran b. Husayn'dır. Bunlar kasıtsız olarak hataya düşmekten korktukları için az hadis rivayet etmişlerdir. Bundan dolayı Enes b. Malik, Resûlullâh (SAV) dan rivayet ettiği hadisin sonunda "ev kema kale" sözünü söylerdi.
Çok hadis rivayet edenlerden bazıları:
Ebu Hüreyre, bazı araştırmacıların zikrettiğine göre, bu sahabinin rivayet ettiğihadis sayısı (5374) ü bulmaktadır.
Abdullah b. Ömer'in rivayet ettiği hadis sayısı (2630) u bulmaktadır.
Enes b. Malik'in rivayet ettiği hadis sayısı (2286) yi bulmaktadır. Hz. Aişe'nin rivayet ettiği hadis sayısı (2210) u bulmaktadır.
Abdullah b. Abbas'ın rivâyetettiği hadis sayısı (1660) ı bulmaktadır.
Cabir b. Abdullah'ın rivayet ettiği hadis sayısı (1540) ı bulmaktadır.
Sahabeden bazılarının çok az hadis rivayet ettiklerini görüyoruz. Bazılarının çok hadis rivayet etmelerinin sebebi: Resûlullâh (SAV) ile uzun süre birlikte olmaları Resûlullâh (SAV) dan sonra çok yaşamış olmaları ve kendilerinden hadis alanların çok olmasıdır.
Sahabinin küçükleri, sahabinin büyüklerinden hadisleri toplamak ve öğrenmek için belde belde dolaşarak büyük gayret gösterdiler. "Edebi müfred" isimli eserinde Buhârinin, İmam Ahmed'in, Tabarani'nin, Beyhaki'nin -lafız Bey haki'nindir- Cabir b. Abdullâh'dan rivayet ettiklerine göre, Cabir b. Abdullah demiştirki: "Benim işitmediğim bir hadis Resûlullâh (SAV) in ashabından bir kimsenin işitmiş olduğu bana ulaştı. Bunun üzerine bir deve satın aldım. Onun üzerine yükümü bağladım, sonra bir aylık mesafeye gittim, nihayet Şam'a vardım. Birde ne göreyim o kimse ensardan Abdullah b. Üneys'dir. Yanına gidip ona: "Mezâlim (kısas) konusunda benim işitmediğim bir hadisi senin Resûlullâh (SAV) 'dan işitmiş olduğun bana ulaşdı. O hadisi işitmeden önce benim ölmemden veya senin ölmenden korktum" dedim. Bunun üzerine Abdullah b. Üneys, Resûlullâh (SAV) şöyle buyururken dinledim: "İnsanlar sünnetsiz ve bühm olarak haşr olunurlar, biz "bühm nedir?" diye sorduk. Resûlullâh (SAV) insanların yanında hiçbir şeyin bulunmamasıdır." buyurdu. Sonra Allâh'ü Tealâ insanlara "Ben deyyanım"=Mükafatlandiran veya cezalandıranım" diye Öyle bir nida edecekki, yakında olanların işittikleri gibi, uzakta olanlarda işitirler. Cehennemliklerden birinin, cennetliklerden birinde hakkı varken Ben o cehennemliğin hakkını cennetlikten almadıkça cehenneme giremez. Cennetliklerden birinin cehennemlik-lerden birinde bir hakkı varken Ben o cennetliğin hakkını cehennemhkden almadıkça cennete giremez. Hatta o hak bir tokatta olsa, kısas alınmadan ne cehennemlik cehenneme nede cennetlik cennete giremez. Biz Resûlullâh (SAV)'a "çırılçıplak, sünnetsiz ve yanımızda bir şey bulunmadığı halde Allâh'ü Tealânın huzuruna varırsak üzerimizde bulunan haklan nasıl ödeyeceğiz." diye sorduk. Resûlullâh (SAV): "Sevaplarınızla ve günahlarınızla ödeyeceksiniz" buyurdu. Şöyleki: "Üzerinde başkasının hakkı bulunan kimsenin sevabı varsa sevabı alınıp hak sahibine verilecek, sevabı yoksa hak sahibinin günahı alınıp o kimseye verilecektir."
İşte hadis ilmi rivayeti, ilim erbabının böyle uzun yolculuk zahmetine katlanarak başlayıp genişleyerek yayıldı. Gözler sahabeye çevrildi, tabiin, sahabeler ölmeden önce onlarla buluşup ezberlerinde bulunan ilmi alıp zapt etmek için büyük gayret gösterdiler. Sahabeden ilim almada hiçbir kimse şüphe etmiyordu. Çünkü fitne çıkıp müslümanlar siyasi guruplara ayrıhncayakadar hadisler arasına hiçbir şey sokulmamıştı. Müslümanların siyasi hayatları değişmeye başlayınca ona bağlı olarak dini hayatlarıda değişti.[31]
Hadis Uydurmanın Başlaması:
Fitne çıktıktan sonra müslümanlar guruplara ayrıldılar, her gurup kendi görüşünü Kur'an ve hadisle tey'id etmeye çalışıyordu. Guruplardan bazıları: "Âyet ve hadisleri gerçek manalarının dışında yorumluyorlardı. Âyet ve hadisleri gerçek manalarının dışında yorumlamaları mümkün olmayınca kendi davalarını haklı göstermek için Resûlullâh (SAV) m söylemediği sözü Resûlullâh (SAV)'a nisbet ediyorlardı. Bilhassa imamlarının üstünlüğü hakkında hadis uyduruyorlardı. Bu musibet ilk defa şiiler den meydana gelmiştir. Hadis uydurma Resûlullâh (SAV) devrinde olmamıştır. Sahabeden hiç biri hadis uydurmamıştır. Çünkü sahabenin hepsi adaletli kimseler idi, aralarında meydana gelmiş olan ihtilaf din hakkındaki içtihatlarından kaynaklanmıştır. Sahabeden her biri hakkı arıyor ve hakkı istiyordu. Hadis uydurma tabiin devrinde siyasi ihtilaflardan doğmuştur.[32]
Hadis Uydurmanın En Önemli Sebepleri Şunlardır:
1) Siyasi İhtilaflar:
Hadis uydurmanın asıl sebebi siyasi sebepdir. İmam Malik'e Rafıza (Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer'in hilafetini kabul etmeyen Hz. Ali'nin çocuklarına şeriat dışı muhabbet gösteren bir şii fırkasın) dan soruldu. İmam Malik:
"Onlarla konuşma, onlardan hadis rivayet etme, çünkü onlar yalan söylerler" dedi.
Şii olarak bilinen Kadı Şüreyh b. Abdullah: "Ben herkesden hadis alırım, ancak Rafızi'lerden almam, çünkü onlar hadis uydururlarve hadis uydurmayıda ibadet kabul ederler. Bu yüzden Rafıza en çok hadis uyduran gurupdur" demiştir.
Hammad b. Seleme: "Bana Rafizilerden bir âlim şöyle dedi: Biz bir yerde toplandığımız zaman birşeyi güzel görürsek o şey hakkında hadis uydururduk" demiştir.
İbn-i Teymiyye: "Minhacü's-Sünne"isimli eserinde bu konuda şu bilgileri vermiştir: Rafızilerin uydurdukları hadislerden bazı örnekler:
"Hz. Adem'in ilmini, Hz. Nuh'un takvasını, Hz. İbrahimin hilmini (yumşaklığını), Hz. Musa'nın heybetini, Hz. İsa'nın ibadetini görmek isteyen Hz. Ali'ye baksın"
Ve: "Ben ilmin terazisiyim, Ali onun iki kefesi, Hasan ile Hüseyin onun bağlan, Fatıma bağlandığı yer, bizden olan imamlar terazinin direkleridir. Bu terazide bizi sevenlerin ve sevmeyenlerin amelleri tartılır."
Ve: "Hz. Ali'yi sevmek sevaptır, bu sevgi ile birlikte günah zarar vermez. Ali'yi sevmemek günahdır bu sevmemekle birlikde sevap fayda vermez."
Bu haberlerden ve buna benzer haberlerden yalan kokusu açık bir şekilde yayılıyor. Ehl-i sünnet taraftarları olan cahillerden azda olsa haberler arasına şu uydurma hadisler sokularak nakledilmiştir: "Cennetteki her ağacın yapraklarına Lailehe illAIlâh Muhammedünresûlullâh, Ebu Bekir es Sıddık, Ömer el-Faruk, Osman Zinnureyn, yazılmıştır."
Ve: "Kendilerine güvenilirler üçdür: Ben, Cibril, Muaviye"
Âlimlerin zikrettiğine göre, hariciler takva sahibi oldukları ve büyük günah işleyeni kafir saydıkları için islam fırkaları arasında en az hadis uyduran fırkadır: "Benden size bir hadis geldiği zaman onu Allah'ın kitabı ile karşılaştırın, eğer o hadis Allah'ın kitabına uygun olursa onu Ben söylemişimdir. "Bu hadis uydurmadır, Haricilere nisbet edilmiştir. Fakat bazı hadis araştırmacıları bu hadisi Haricilerin uydurmuş olduğunu kabul etmemişler ve: "Bu hadisi onların uydurduğuna dair kendisine itimat edilecek bir delil yoktur" demişlerdir.
Ebu Davut: "Sapık fırkalar arasında Haricilerden daha fazla sahih hadis rivayet eden yoktur" demiştir.
İbn-i teymiyye: "Sapık fırkalar arasında Haricilerden daha doğru daha adaletli yoktur" demiştir.
İbn-i Teymiyye: "Hariciler bile bile hadis uydurmazlardı, çünkü onlar doğrulukla bilinmektedirler, hatta onların rivayet ettikleri hadisler, hadislerin en Sahihidir denilir" demiştir.[33]
2) Zındıklar:
(Müslüman olmadıkları halde müslüman görünen kimseler) islamın bir çok beldelerde davet ve devlet sancağının dalgalanması, idarede ve kültürde geçmişleri olan kırallıklar, emirlikler ve beyliklerin islam sahasına girmeleri islam inanç kaynağının temiz olup kolay kabul edilir olması içlerinde İslama ve müslümanlara kin ve düşmanlık besleyen zındıklara ağır geldi. Bu zındıklar, islam dininden ve müslümanlardan İntikam almak, istediler bu intikam duygularını gerçekleştirmek için islam inancını bozmak, islamın güzelliklerini çirkin göstermek, müslümanlarm saflarını ve ordularını parçalamak yolunu seçtiler.
Müslümanların dinini bozmak için hadis sahasını en uygun olarak buldular. Bir çok hadis uydurarak gerçek hadislerin arasına soktular. Uydurdukları hadislerin özellikleri, saçma olması, akla ve duygularla bilinene aykırı olmasıdır. Uydurdukları hadislerden bazı örnekler:
"Alah'ü Tealâ, melekleri kollarının ve göğsünün kıllarından yarattı"
Ve "Allâh'ü Tealâ, harfleri yaratınca (ba) harfi secde etti, elif ayakta kaldı"
Hadis uyduran en meşhur zındıklar şunlardır:
AbdülKerim b. Ebi'1-Avca, bunu Basra valisi Mu-hammed b. Süleyman b. Ali öldürmüştür, öldüreceği zaman yüzlerce hadis uydurdum diye itiraf etmiştir.
Beyan b. Sem'an , bunu Halid b. Abdullah el-Kasri öldürmüştür.
Muhammed b. Said el-Maslüb , bunu Ebu Cafar el-Mansur öldürmüştür.[34]
3) Miliyetcilik, İmamlar Ve Beldeler Hakkında Uydurulmuş Hadisler:
Miliyetçilerin uydurdukları hadisler: "Allah gadap halinde vahyi Arapça olarak İndirir. Rıza halinde vahyi Farsça olarak indirir. "
Arapların cahilleri onlara benzeriyle karşılık vererek: "Allah gazap halinde vahyi farsça olarak indirir rıza halinde vahyi Arapça olarak indirir" demişlerdir.
Ebu Hanife için taraftarları şu hadisi uydurmuşlardır: "Ümmetimden (künyesi) Ebu Hanife ismi Numan olan bir kimse çıkacaktır. O ümmetimin ışığıdır."
İmam Şafı'ye hücum edenlerin uydurdukları hadis "Ümmetimden Muhammed b. İdris denilecek bir kimse çıkacaktır, o ümmetim için iblis'den daha zararlı olacaktır "
Beldeler ve kabilelerin fazileti hakkında uydurulmuş hadisler:
"Dört belde cennet beldelerindendir bunlar: Mekke, Medine, Kudüs ve Dnnaşk'dır."
Kureyş, Cüheyne, Müzeyne, Eşlem, Gıfar gibi kabileler hakkında pek çok hadis uydurmuşlardır.[35]
4) Faziletler, Tergib, Terhîb Hakkında Uydurulmuş Hadisler:
Müslümanları iyi amellere teşvik etmek ve onları kötülüklerden sakındırmak maksadıylada hadis uyduranlar olmuştur.
Nitekim vaizlerden bazıları insanların duygularına tesir etmek ve onların beğenilerini kazanmak için hadis uyduruyorlar sonra bunları Resûlullâh'a nisbet ediyorlardı. İşte bu uydurma hadislerden biri şudur:
Her kim "lailehe illAllâh" derse Allâh'ü Tealâ her kelime-sinden bir kuş yaratır gagası altından, tüyleri mercandandır."
Ahlak ve tasavvuf kitaplarında pek çok uydurma hadisler vardır.
İbn-i Kuteybe: "Sahih hadislerin arasına uydurma hadisleri karıştıran guruplardan ikinci gurup el- Kussas (kıssacılar ve hikayeciler) dir" demiştir.
Çünkü kıssacılar halkı kendilerine çekmek için kendi bilgilerini münker ve yalan hadislerle süslüyorladı. Halk tabakası akıl dışı ve aklın kabul etmeyeceği acayip hikayeleri anlatan veya kalpleri yumuşatıp duygulandıran kıssacıları dinlemekten hoşlanır.
Bir kıssacı cenneti anlatırken şöyle demiştir: Cennette miskden veya zaferandan yaratılmış huriler vardır. Allah Tealâ cennette sevdiği bir kulu için beyaz inciden bir köşk hazırlamıştır. O köşkün yetmiş bin bölümü vardır' her bölümde yetmişbin oda vardır' her odada yetmişbin yatak vardır. Böyle bir köşke sahib olan mümin bu odaları dolaşmakla bitiremez ve oradan ayrılamaz.
Süyuti'nin "Tahzirü'l- Havas min ekazibi'l- Kussas" isimli bir kitabı vardır. Bu kitabı şeyh Muhammed es-Sabbağ tahkik etmiştir. İslam Yayınevi bu kitabı neşret-miştir. Kur'an sürelerinin faziletleri hakkında rivayet edilen hadislerden birçoğu uydurmadır.
Nuh b- Ebi Meryem: "İnsanların Kur'an okumaktan yüz çevirip Ebu Hanefi'nin fıkhi ve Muhammed b. İshak'ın Megazisi ile meşgul olduklarını gördüm. Bu yüzden Kuran surelerinin faziletleri hakkındaki hadisleri uydurdum. " diye itiraf etmiştir.
Hadis uyduranlardan biride büyük bir zahid olan Gulam Halil'dir. Şeytan ona zikirler ve virdlerin faziletleri hakkında hadis uydurmayı güzel göstermiş oda bu konularda hadis uydurmuştur." Kendisine "İnsanları duygulandıran bu hadisleri nereden aldın?" diye sorulduğunda "Halkın kalplerini yumşatmak için bunları biz uydurduk" cevabını vermiştir.[36]
Âlimlerin Hadisleri Korumak Ve Hadis Uydurma Hareketine Karşı Durmak Tçin Çalışmaları:
Âlimler sahabe devrinden itibaren, hadislerin toplanıp yazılmasının tamam olmasınakadar sahih hadisleri ayırmak için büyük çabalar harcamışlar bu çalışmayı yaparken ilmi yollardan en doğru yolu tutarak bütün hadisleri inceden inceye tetkik etmişler, sahih olmayan hadisleri, sahih olan hadislerden ayıklayıp temizlemişledir.
İslam ümmeti bu çalışmasıyla diğer bütün milletlere karşı, ne kadar iftihar etse hakkıdır.
İslam âlimlerinin bu çalışmada izledikleri yolu maddeler halinde özetleyebiliriz:[37]
1 )Hadislerin Senetlerinin Araştırılması:
Sahabe ve tabiin âlimleri fitne ve fırkalar meydana çıktıktan sonra hadislerin naklinde senetlerini araştırmaya başlamışlardır.
Bunlar hadislerden ancak senetlerini ve ravilerini tanıyıp onların güvenilir ve adaletli olduklarına kanaat getirdikten sonra o ravilerin hadislerini kabul etmişlerdir.
Sahih-i Müslüm'in mukaddimesinde İbn-i Şirin, den nakledildiğine göre, İbn-i Şirin şöyle demiştir: "Hadisçi-ler eskiden senedleri sormazlardı. Fakat fitne ortaya çıkınca "Bize ravilerinizin adlarını söyleyin" demeye başladılar. Şimdi Ehli sünnete dikkat ediliyor ve onların hadisleri kabul ediliyor. Ehli bidate bakılıyor onların hadisleri kabul edilmiyor"
Abdullah b. Mübarek: "Hadislerin senedleri dindendir, eğer hadislerin senedleri olmasaydı, muhakkak her isteyen istediğini söylerdi" ve "Bizimle diğer milletler arasındaki fark, hadislerin senedlerini araştırmaktır" demiştir. Bundan dolayı tabiinden olanlar ve bilhassa sahabenin küçükleri, güvenilir ravilerden sahih olan hadisleridinleyip zapt etmek için şehir şehir dolaşmışlardır.
Said b. Müseyyeb: "Tek bir hadisi öğrenmek için günlerce yol gidiyorum"demiştir.
Şa'bi bir defa Resûlullâh (SAV) in bir hadisini rivayet ettiği bir kimseye "Al sana zahmetsiz bir hadis çünkü bir
adam bu hadisden daha aşağı derecede bulunan bir hadisi öğrenmek için başka bir şehire gidiyordu." dedi[38]
2) Ravilerin Tenkit Edilmeleri:
Âlimler, ravilerin güvenilir sözlerine ve nakilerine inanılır olup olmadığını bilmek için durumlarını hayatlarını doğum ölüm tarihlerini ve gidişatlarını araştırıp incelediler. Hangi raviden hadis alınacağını ve hangi raviden hadis alınmayacağını açıklayan birtakım kaideler koydular. Ravileri tenkid ederken bir kınayıcımn kınamasına aldırmadılar.
Alimler, sahabe adaletli oldukları için onlardan hiç birini yalana nisbet etmediler.
İmamı Gazali "el Mustasfâ " isimlilerinde demiştir ki "bu ümmetin selefi (öncekileri) ve halefi (sonrakileri) nin çoğunluğu sahabenin adaletli olmaları, Allah taalanın kitabında onların adaletli oldukları zikredilip rnedh edilmeleriyle sabit ve malumdur, onlar hakkında bizim inancımız da budur. Onların adaletli olduklarını söylemeye ihtiyaç yoktur. Alimlerden bazıları ise "araştırma konusunda sahabenin durumuda diğer ravilerin durumu gibidir'1 diye iddia ettiler.
Alimlerden bazılarıda "sahabe aralarında harb ve husumet çıkıncaya kadar adaletli idiler, sonra durum değişti ve kan döküldü.
Bu yüzden on ların da durumlarının incelenmesi gerekir " diye idda ettiler.
Kendilerinden hadis alınmayanların en önemlileri şu kimselerdir:
a) Hadis rivayeti konusunda yalancılıkla bilinenler.
b) Bid'atları ve nevalarından dolayı küfre nispet olunanlar
c) Yalanı helâl sayanlar.
d) Zındıklar.
e) Fasıklar.[39]
3) Birhadisin Uydurulmuş Olduğunu Bildiren Belirtiler Şunlardır:
a) Rivayet edilen hadisin Kur'ın-ı Kerimin açık manasına aykırı olması.
b) Rivayet edilen hadisin mana bakımından bozuk olması, uydurma olduğunu gösterir.
Bunlar usül-i hadis ilminin, cerh ve tadil bölümünde açıklanmıştır.[40]
Cerh Ve Ta'dil
Alimlerin üstün çalışmaları neticesinde cerh ve ta'dil ilmi doğmuştur cerh ve ta'dil ilmi, ravilerin güvenilir, itimatlı, adil ve zabıt gibi hallerinden veyahut bunların aksine ravilerin hadis rivayetinde yalancıL&ı, yalancılıkla suçlanması dinin emrine uymaması, ravinin bilinmemesi, bid'atçı olması, dikkatsiz olması, çok yanılması, güvenilir ravilere muhalefet etmesi, vehim (ravinin isnatda, metinde veya cerh ve ta'dil konusunda doğru zannıyla bazı hatalarda bulunması), hafıza bozukluğu gibi hallerinden bahseder.
Bu ilim, İslam ilimlerinin en mühimlerinden olup Müslümanlar bu ilimle diğer milletlerden ayrılmışlardır.
İbn-i Abbas, Ubade b. Sâmit, Enes b. Malik gibi sahabenin küçüklerinin asrından itibaren ravilerin güvenilir olup olmaması hakkında konuşulmaya başlandı. Sonra said b. Müseyyeb, eş-Şâbi, İbn-i Şirin gibi tabiinden olanlar ravilerin hallerini araş tırdılar.
Tabiinden sonra gelen şu'be, İmam Malik, el-Evzâi, es-Sevri, el-Leys, İbn-i Mübarek, Yahya b. Said el-Kattân gibi âlimler ravilerin hallerini bilmek için araştırmaya devam ettiler.
Bunlardan sonra gelen âlimler de aynı şekilde ravilerin hallerini araştırmayı ve incelemeyi sürdürdüler.
Dikkatle bu ümi ve bu ilim hakkında yazılan kitapları inceleyen bir kimse, âlimlerimizin. Sahih, hasen ve zayıf hadisleri tespit ederek ayırmak için üstün çabalarının övülmeye layık olduğunu anlar.
Alimler, bir hadisin uydurulmuş olduğunu bilmek için senedinde ve metninde bir takım kaideler ve alâmetler (belirtiler) koydular.
Bir hadisin uydurulmuş olmasının senedindeki en önemli alametleri şunlardır.
a)Yalancılıkla bilinen bir ravinin rivayet ettiği bir hadisi, güvenilir bir ravinin aynı hadisi başka bir senedle rivayet etmemesi.
b) Ravinin kendisi hadisi uydurmuş olduğunu itiraf etmesi.
c) Ravinin hayatında bir araya gelmediği bir âlimden hadis rivayet etmesi.
d) Ravinin hadis rivayet ettiği âlimin ölümünden sonra doğmuş olmasıdır.
Bir hadisin uydurulmuş olmasının metnindeki en ö-nemli alametleri şunlardır.
a) Hadisin lafzının bozuk olması veya ifadesinin zayıf olmasıdır.
İbn-i dakik ei-iyd: "Âlimler, çok defa bir hadisin lafzının bozuk olması ve ifadesinin zayıf olması ile hadisin uydurulmuş olduğuna hükmetmişlerdir" demiştir, netice olarak, hadislerin lâfızlanyla devamlı uğraşan âlimler kendilerinde meydana gelmiş olan derin bir bilgi ve kuvvetli bir yetenek ile bir sözün Resûlullâh (SAV) m sözü olup olmadığını bilirler.
b) Hadisin, manasının bozuk olması şöyle ki: Hadisin akli gerçeklere aykırı olup aralarının uzlaştırılmasının mümkün olmaması veya ahlâk hakkındaki genel kaidelere aykırı olması veya aklın kabul etmeyeceği saçmalıkları taşıması veya kur'ânın manasına ters düşmesi veya Resûlulâh (SAV) in asrı saadetinden beri tarihi gerçeklere aykırı olması.
c) Hadisin, ravinin mezhebine uygun olması.
Mesela: bir rafızinin (şiâdan bir kol) rivayet ettiği hadisin ehl-i beytin faziletlerine ait olması.
d) Hadisin, küçük bir iyiliğe karşı büyük bir sevap verileceğini, veya küçük bir günaha karşı şiddetli bir ceza verileceğini bildirmesi
Dr. Mustafa es-Sibai bu konuda "es-Sünneti ve mekânetühâ fı't -teşri'il -islami" isimli kitabında doyurucu bilgi vermiştir, isteyen onun kitabına baksın.[41]
Hadislerin Toplanıp Yazılması Ve Yazılmasının Etkileri
Sahabe devrinde hadislerin nakli sözlü rivayete dayanıyordu, yazılmış olan kur'ân ile hadisler birbirine karışmasın diye hadisler yazılmıyordu, o devirde yazılan hadisler çok azdı bazı rivayetlerde bildirildiğine göre, liz. Ömer hadisleri yazmayı düşünmüş, fakat sonra bu düşüncesinden vazgeçmiştir nitekim Beyhaki'nin Urve b. Zübeyr'den rivayet ettiğine göre, Urve demiştir ki :Hz Ömer hadisleri yazmak istedi bu konuda Resûlul.âh (SAV) in ashabıyla istişare etti. ashab ona hadisleri yazmasını söylediler. Hz. Ömer, bu hususta bir ay istihare yaptı, sonra bir gün sabahleyin hadisleri yazmamaya karar vererek: "Hadisleri yazmak istiyordum, fakat sizcJen önceki milletleri düşündüm. Onlar bir çok kitaplar yazdılar. O kitaplarla meşgul olup Allah tealânm kitabını bıraktılar ben vallahi Allâhü Tealânın kitabına asla hiçbir şey karıştırmayacağım." dedi
Bu rivayetten anlaşıldığına göre, Hz. Ömer hadisler yazıldığı takdirde önceki milletlerin kitaplarından uzaklaştıklari gibi müslümanlarmda dinin esası olan Allâhu Tealânm kitabından uzaklaşmalarından v^ya Kur'an ile hadislerin birbirine karışmasından korkmuştur
Fitne meydana çıkıp yalan yayılıp hadis uydurmaya başlanınca hadisleri müdafaa edip onları korumak i^in âlimler seferber oldular hadislerin ziyade edilmesinden veya eksiltilmesinden korktukları için toplanıp yazılmasının gerekli olduğunu düşündüler rivayetlerde bildirildiğine göre hadislerin toplanıp yazılmasını ilk düşünen zat tabiinden olan halife Ömer b. Abdülaziz'dir bu zat Medine valisi ve kadısı bulunan Ebu Bekir b. Muhamrtıed
b. Amr b. Hazme Resûlullâh (SAV) m hadislerini araştır ve onları yaz çünkü ben ilmin yok olmasından ve âlimlerin gitmesinden korkuyurum diye mektup yazdı Ömer b. Abdülaziz yalnız İbn-i Hazme mektup yazmakla yetinmeyip diğer merkezlerin valilerine de Resûlullâh (SAV) m hadislerini araştırın ve onları yazın diye mektuplar gönderdi. Ömer b. Abdülaziz'in bu emrine uyarak hadislerin toplanıp yazılmasında en çok gayret gösteren imam Muhammed b. Müslüm b. Şihap ez- Zühridir Sahih-i Müslim'de zikr edildiğine göre bu zatın rivayet ettiği 90 hadis vardır ki bu hadisleri ondan başka hiçbir kimse rivayet etmemiştir. Onun asrındaki âlimlerden bir çokları imam zühri olmasaydı hadislerin büyük bir kısmı zayi olurdu demişlerdir.
Bu asırda toplanıp yazılan hadisler Buhâri muslini ve diğer hadis âlimlerinin yaptıkları gibi konularına göre ayrılmış değillerdir imamı zühri hadisleri konularına göre ayırmadan yazmıştır imamı zühri den sonra hadisler çeşitli metotlarla yazılmışlardır bu devirde hadisler sahabenin sözleri ve tabiin fetvaları ile karışık olarak yazılmışlardır nihayet hadis imamları hadisleri müsnedlerin yolu üzerine büyük eserler yazdılar daha sonra hadisleri konularına göre ayırarak yazdılar
ibn-i hacer hadisleri ilk toplayıp yazan kimseler Basrada Rabi b. Subayh (öl. H. 160) Said b. Arube (öl. h. 156) medinede; İmam Malik Muvatta isimli eserini yazdı, (öl. h. 179) Mekke'de Abdulmelik b. cüreyc (öl. h. 150) samda Abdurrahman Evza-i (öl. h. 157) Küfede Süfyan-ı Sevri(öl. h. 161)
Basra'da Hammad b. Seleme b. Dinar (öl. h. 167) dır bunlardan sonra gelen hadis âlimleride hadisleri toplayıp
yazmaya devam ettiler hadisleri toplayıp yazan âlimlerden her biri ilminin derecesine göre hadis kitapları yazdılar demiştir.
Biz bu yazılan kitapların özelliklerine değinmeyeceğiz çünkü bu kitaplar bizim bahsettiğimiz zamandan sonra yazılmışlardır.
Hadislerin toplanıp yazılması islam fıkıh ilminin hareket dairesinin gelişip genişlemesinde pek büyük tesiri oldu şöyle ki âlimlerin rivayet edilen hadisleri Öğrenmek için beldeleri dolaşmalarına birbirinden ilim almalarına karşılıklı ilmi görüş alış verişinde bulunmalarına bir şehirde bulunan âlimler diğer şehirde bulunan âlimlerin yanında bulunan ilimleri öğrenmelerine sebep oldu. Hadisler kur'ânı açıklıyorlar ayrıca Allah azzevecellenin kitabında olmayan bir çok şer-i hükümleride kapsıyordu hadisler âlimlerin yeni meydana gelen olayların ve insanların anlaşamadıkları davaların fıkıh hükümlerini çıkarmada en büyük yardımcı kaynak oluyorlardı. Çünkü hadislerin toplanıp yazılması fıkhın yazılmasından öncedir.
Her asırda hadis âlimleri hadisleri korumak sahih hadisleri sahih olmayan hadislerden ayırmak için üstün gayret gösterdiler çok zayıf olan hadisleri açıklayan ve bazı kitapların hadislerinin kaynaklarını tesbit edip hadislerin derecelerini açıklayan zayıf ve uydurulmuş hadisleri açıklayan müstakil kitaplar yazdılar ayrıca uydurulmuş hadisleri ve alametlerini açıklayan müstakil kitablar yazdılar bu yazılmış olan kitapların en meşhurları şunlardır.
Hafız saha'vinin "el-makasıdü'l hasene fi-Beyan-ı Kesir'in mine'l ehadisi'l müştehire alel elsine" isimli kitabı.
Hafız Zeylai'nin "Nasbu'r raye'li ehadisi'l Hidaye" isimli kitabı.
Hafız irakinin "el muğni an hamlil esfari fi M esfar fı-tahricimâ fı'1-ihyâ Minel-Ahbâr" isimli kitabı.
Hafız İbn-i hacer el askalâninin "Telhisü'l-habir fı-Tahric-i ehadisi'r Râfıi'l-kebir" isimli kitabı.
Yine hafız İbn-i hacer el Askalani'nin "Tahrici-i ehadisi'l keşşaf isimli kitabı.
İbn-i kayyım el cevziyye'nin "el Menari'l-Münif fi's-sahih ve'z-Zaif' isimli kitabı.
Bu kitabı şeyh Abdul fettah ebu gudde tashih etti halepdeki islam yayın evi bu kitabı yayınladı.
Suyuti'nin "Tahricü ehadisi's şifa" isimli kitabı.
İbn-i cevzinin "el-Mevzuat" isimli kitabı Suyutunin "el-Leâliü'1-Masnûatü fı'1-ehadisi'l-Mevzua" ile "Zeylü'l-lealİ'il-Masnuati fı'1-ehadisi'l-Mevzua" isimli kitabları.
Şeyh ali el kari el Herevinin "el-Mevzüatü'l kübra" ile "el-Mevzüatü'l suğra" isimli kitabları ikinci kitabı şeyh Abdülfettah Ebu Gudde tashih etti halepdeki islam yayınevi bu kitabı "el-Masnufı-marifeti'1-Hadisi'l-Mevzu" ismiyle yayınlandı.
Eş Şevkani'in "el~Feva'idü'l-Mecmüatü fi'1-ehâdisi'l-Mevzua" isimli kitabı. Şeyh Muhammed Nasiruddin el-elbani'nin "Silsiletü'l-ehadisi'z-Zaife ve'1-Mevzua" isimli kitabı.
Bu gün kalbleri hasta olan kimseler hadislere saldırıyorlar bunların gizledikleri esas hedefleri şer-i hükümlere ve hadislerin delil olmalarına güveni sarsmaktır hadislere saldırılar yalnız çeşitli üsluplarla zehir kusan müsteşrikler tarafından yapılmıyor bazen âlim taslakları bazen arap aleminde dünya mevkiine düşkün olanlar bazende cahil ve ahmak kimseler tarafından yapılıyor.
Dr Mustafa Sibâi "es-Sünnetü ve Mekânetüha fı't-Teşrii'l islami" isimli kitabında gerek Ebu Reyye'nin " Advâün ale' s-sünneti' 1-Muhammediyye" isimli kitabında Ebu Hüreyre'nin aleyhinde yazdıkları ile ilgili olsun ve gerekse müsteşriklerin ve diğerlerinin hadisler hakkındaki şübheleri ile ilgili olsun bunlardan her birine tam ilmi cevaplar vererek hadisleri müdafaa ettmiştir.
Âlim fazıl şeyh Muhammed Nasif Vecih "Difâün a-ni's-sünne" isimli bir risale yayınladı bu risale üç makaleyi içine almıştır. Bu makaleleri yazanlar: Şeyh Ebu'l-Hasen en-Nedevi, Şeyh Yahya el-muallimi, Dr. Mustafa sibâ'idir.[42]
Ehl-İ Rey'in Ve Ehl-İ Hadisin Doğuşu
Daha önce gecdiği üzere şehirlere dağılmış olan sahabiler her şehirde ilmi hareketi başlattılar bu sahabilerin ilmi dereceleri farklı olduğundan uyguladıkları ilmi metotlarıda farklı oluyordu talebeleride onların etkisi altında kalıyorlardı uygulanan bu ilmi metotların farklı olmasından iki ekol meydana geldi.
Biri Irak da "Ehli Re'y" ekolü veya "Küfe medresesi" dir.
Diğeri Hicazda "Ehli Hadis" ekolü veya "Medine Medrese" sidir.[43]
Irak'da Ehli Rey'in Mezhebi:
Hz. Ömer sahabe arasında delilleri en iyi anlayan en çok ictihad eden görüşünü açıklamada en cesur olanlardandı.
Sahabenin karşılaştıkları proplemler hakkında ictihadlan-yla hüküm vermeleri bir çok meselede Hz. Ömerin üstünlüğünü ortaya çıkarıyordu Hz. Ömer sahabe ile istişareye dikkat edip işlerde acele etmiyordu.
Sabiden rivayet edilmiştir demiştir ki Hz. Ömer kendisine gelen bir dava hakkında bir ay düşünür sahabe ile istişare ederdi. Bazan da bir günde yüz davaya bakardı Abdullah b. Mes'ud, Hz. Ömer'in yolundan gidiyor, onun görüşlerinin etkisi altında kalıyordu.
"Abdullah b. Mes'ud'dan rivayet edilmiştir demiştir ki: "Ben Hz. Ömer'in ilmin onda dokuzunu götürdüğünü sanıyorum.
"İlamü'l Muvakkıin" de şu bilgi vardır Abdullah b. Mes'ud Hz. Ömerin hiçbir görüşüne itiraz etmezdi.
Sabi: "Abdullah b. Mes'ud, sabah namazında kunut duası okumuyordu eğer Hz. Ömer sabah namazında kunut duası okumuş olsaydı muhakkak Abdullah b. Mes'ud da okurdu" demiştir.
Bu açıklamalar, Abdullah b. Mes'ud'un delilin bulunmadığı yerde düşüncede, kıyas ve ictihatda Hz. Ömer in yolundan gittiğini bildiriyor.
İbrahim Nehai'den rivayet edilmiştir demiştir ki: "Ben Hz Ömer ile İbn-i Mes'ud'un görüşleri birleştiğinde onların görüşlerinden ayrılmıyordum, görüşleri ayrıldığında daha yumuşak olduğu için Abdullah b. Mes'ud'un görüşünü beğeniyordum"
Daha önce geçtiği üzere Hz. Ömer Abdullah b. Mes'ud'u kitap ve sünneti öğretsin diye küfe halkına muallim olarak gönderdi onun ilmi hareketi geniş bir alana yayıldı ondan sonra talebeleri onun yolunda devam ettiler. Irakda Abdullah b. Mes'ud'un medresesi re'y medresesinin çekirdeğini oluşturdu hatta tabiinden biri bu medreseye nisbet edilerek kendisine "Rabia'tür-Re'y" denildi
Irakda Re'y medresesinin yayılmasının sebepleri şunlardır
1) Irak âlimlerinin bilindiği gibi, Hz. Ömer'in yolundan giden, Küfenin üstadı ve büyük sahabi olan Abdullah b. Mes'ud'un etkisi altında kalmış olmaları.
2) Resûlullâh (SAV) in ve sahabenin büyüklerinin vatanı olan Medine halkının sahip oldukları hadislere nisbetle Irak âlimlerinin sahip oldukları hadislerin az olmaları.
3) Irak'ın İran'la komşu olması, onun medeniyetiyle sıkı bağlantısı bulunması, bundan dolayı yeni meydana gelen mesele ve problemlerin çözümlenmesi için re'y ve içtihada ihtiyaç duyulması.
4) Irak'ın Şiilerin ve Haricilerin vatanı olması, fitnenin oradan çıkması, siyasi mezheplerini desteklemek için hadis uydurmaları, bu yüzden re'y medresesi âlimlerinin uydurulmuş hadislerden korunmak için dikkatli davranarak az hadis rivayet etmeleri, yanlarında güvendikleri hadislerin az bulunmasından delilin bulunmadığı yerde meseleleri çözmede re'y ve içtihada başvurmaları.[44]
Ehl'i Re'y Medrese'sinin Özellikleri
1) Ehli re'y imamlarının karşılarına pek çok hadise ve mesele çıkdığı için hazırlıklı olmayı düşünerek henüz meydana gelmemiş meseleleri meydana gelmiş gibi farz ederek onların cevaplarını yazmış olmaları bir mesele ortaya atıp onun hükmünü açıklamaları sonra bu mesele şöyle olsa ne dersin? diye sormaları zaman zaman bir meseleyi mümkün olacak şekillerle değiştirip" bu mesele şöyle olsa ne dersin? diye sorarak fer'i meseleleri çoğaltmış olmalarıdır. Bundan dolayı ehli hadis Ehli re'ye "el-Eraeyteyun" adını vermişlerdir.
Said b. Müseyyep, kendisine bir meselede itiraz eden Rabiatü'r-Re'y'e: "Sen Iraklımısın?" demiştir.
Esed b. el- Furat demiştir ki: "Ben İmam Malik b. Enesin yanına geldim imam Malike talebeleri soru sormaktan korkuyorlardı. Ben imamı Malike bir mesele soruyordum, oda cevap veriyordu. Bunun üzerine talebeleri bana "bu mesele şöyle olursa nasıl olur diye ona sor?" diyorlardı. Ben de ona soruyordum. Bir gün imamı Malik'in benim sorularımdan canı sıkıldı ve: "Bunlar zincirleme sorular bunların arkası gelmez, eğer böyle sorular sormak istiyorsan Iraka git" dedi.
2) Irak âlimlerinin rivayet ettikleri hadisler azdı. onlar hadislerde öyle şartlar ileri sürüyorlardı ki, o şartları taşıyan hadisler çok az bulunuyordu.[45]
Hicaz'da (Medine'de) Ehl-İ Hadis Medresesinin Mezhebi:
Medine hicret yurdu olması itibarıyla üstün bir meziyyete sahip oldu şer'i hükümleri bildiren âyetler orada indi.
Medine Resûlullâh (SAV) in mübarek sözlerine, işlerine şahid oldu.
Medine Hulafa-i Raşidinin yaşadıkları sünnetin beşiği, hadisin menbai ve sahabenin buluştukları yer oldu. Bundan dolayı Medine halkı fıkhı iyi .biliyorlar, sünnete sımsıkı sarılıyorlar ve hadislerin dairesinden ayrılmıyorlardı. Sunuda ilave edelimki, Medine medresesi ilmini, Zeyd b. Sabit ve Abdullah b. Ömer gibi sahabenin âlimlerinden aldı. Abdullah b. Ömer Resûlullâh (SAV)ın sünnetini araştırmaya düşkün olmakla biliniyor ve bununla iftihar ediyordu. Bu medresesenin ilim sancağını taşıyan talebeleri hocalarının yolunda devam ettiler. Bu talebelerin başında Said b. Müseyyep geliyordu. Bu zat hadisleri, sahabenin fetvalarını toplamaya, bunlardan bir çoğunu ezberlemeye yöneldi.
Said b. Müseyyep hakkında: "O önceki eserleri ve hadisleri insanların en iyi bileni ve en büyük müctehidi idi" denilmiştir.
Meymün b. Mihrandan rivayet edilmiştir, demiştirki "ben Medineye geldim, halkının en fakihini sordum. Beni said b. Müseyyebe götürdüler, ona soracağımı sordum".
Medine medresesinden olan şa'bi: "Tabiin size sahabeden bir şey getirirlerse onu alınız. Tabiin kendi görüşlerini söylerlerse onu çöplüğe atınız" demiştir.
Ehli hadis medresesinin izlediği yol : Bu mezheb i-mamlarına bir mesele sorulduğunda o mesele hakkında bildikleri âyet veya hadis varsa fetva veriyorlar yoksa kıyas yapmıyorlardı.
Rivayet edildiğine göre bir adam Salim b. Abdullah b. Ömere bir mesele sormuş sâlim'de: "Bu mesele hakkında bir şey duymadım" demiş. O adam, Sâlim'e: "Allah senin iyiliğini versin bana kendi görüşünü söyle" demiş. Salim de: "Kendi görüşümü söyleyemem" demiş. O adam, Sâlim'e: "Ben senin görüşüne razıyım, görüşünü söyle" diye ısrar edince, Salim: "Ben sana görüşümü söylerim sen gidersin, sen gittikten sonra görüşüm değişir, ben de seni bulamam" demiştir.[46]
Hicaz İmamlarının Delillerin Dairesinden Ayrılmamaları Şu Sebeblere Bağlıdır:
1) Daha önce anlatıldığı gibi, hicaz medresesi talebelerinin hadislere ve eserlere aşırı derecede bağlı bulunan ve mecbur kalmadıkları takdirde rey'i almaktan ve kıyasla amel etmekten uzak duran hocalarının yolunda gitmeleri.
2) Hicaz imamlarının yanında umumi olarak hicazda, hususi olarak Medinede yerleşmiş olan sahabeden kalmış
olan hadislerden ve eserlerden büyük bir servet bulunuyordu.
3) Hicaz halkının geçimi kolaydı, aslı fıtrat üzere bulundukları için sorunları azdı, İran ve Yunan kültürlerinin meydana getirdiği meselelerden uzak bulunuyordu.
4) Hİcaz halkının, Irak taki çatışmaya yol açan sebeplerden ve fitnelerden uzak bulunması.[47]
Hicaz Medresinin Özellikleri
1) Bu medresenin âlimleri çok soru sormaktan olmamış meseleleri olmuş gibi kabul etmekten ve hükümleri dallandırmaktan hoşlanmıyorlardı.
2) Hadislere itibar ediyorlar eserlerden ayrılmıyorlardı.
Ehli re'y ile ehli hadis arasında 'şiddetli münakaşa vardı. Her ne kadar İmam Malikin hocası Rabia b. Abdurrahman gibi hicaz âlimleri arasında re'ye meyledenler bulunsa da bu iki guruptan her biri diğerinin izlediği yolu tenkit ediyordu.
İmamı Malik "Muvatta" isimli eserinde RabiVdan rivayet ettiğine göre Rabi'a demiştirki: "Ben Sait b. Müseyyeb'e "Kadının bir parmağının diyeti ne kadardır?" diye sordum, oda on deve dir" dedi. Ben "iki parmağının diyeti ne kadardır?"diye sordum oda: "yirmi deve-dir"dedi. Ben: "üç parmağının diyeti ne kadardır ?" diye sordum oda: "otuz devedir" dedi. Ben: "dört parmağının diyeti ne kadardır?" diye sordu, oda: "yirmi devedir" dedi. Ben: "kadının yarası büyük olup musibeti artınca diyeti azalıyor, bu nasıl olur?" dedim. Said bana: "Sen Iraklı mısın?" dedi. Bende: "Tedbirli davranan bir âlimim
veya öğrenmek isteyen bir cahilim" dedim, bunun üzerine said Bu sünnettir" diyerek Nesei'de
Resûlullâh(SAV)dan rivayet edilen şu hadise işaret etmiştir" kadının diyeti, erkeğin diyetinin üçte birine ulaşıncaya kadar, erkeğin diyeti gibidir." delilin bulunduğu yerde kıyas caiz değildir. Bundan dolayı said rabia yi deliller hakkında aklı hakem tayin eden ıraklılardan mısın? diye ayıpladı[48]
Yedi Fakih
Ehli hicaz medresesinden 7 fakih şöhret kazanmıştır.
İbni kayyim "İ'lâmü'l Muvakkıin" isimli eserinde "Medine'de tabiinden Said b. Müseyyep Urve b. Zübeyr, kasım b. Muhammed , Harice b. Zeyd Ebu Bekir b. Abdurrahman b. Haris b. Hişam, Süleyman b. Yesar Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mesut fetva veriyorlardı. İşte yedi fakih bunlardır. " diye zikir etmiştir.
Bir şair bu yedi fakihi şiirle şöyle anlatmıştır"îlimde yedi denizden ve rivayetleri ilimden dışarı çıkmayan fakihler kimlerdir? diye sorulunca onlar: "Ubeyduliah, Urve, Kasım, Said, Ebubekir, Süleyman ve Haricedir." diye cevap ver" Medine halkının fıkhı, bu yedi fakihden yayıldı. Sonra gelen fakihleri bu yedi fakih yetiştirdi. O asırdaki bu, yedi fakih medresesi ilk fıkıh medresesi sayıldı, hatta onların isimleriyle adlan dırılarak "yedi fakih asrı" denildi. Bunların fıkıh ilmi, araştırmada ve kiyasda islami fıkıh metodunun esası oldu.[49]
O Asırda İhtilaflı Meselelerden Bâzıları:
O asırda "Medine medresesi" ile "Küfe medresesi" veya "ehli hicaz" ile "ehli küfe"arasında birçok meselelerin ihtilaflı olmasının sebebi bunlardan her birinin fıkha bakış açısının diğerlerinden farklı olmasıdır.
Bu ihtilaflı meselelerden bazıları şunlardır.
1) İmamın arkasında kıraat:ehli hicaz medresesinin tercih ettiği görüş, imam kıraati gizli okuduğu namazlarda arkasındaki cemaatin de okuması, İmam kıraati açıktan okuduğu namazlarda arkasındaki cemaatin okumamasdır.
Hişam'dan rivayet edilmiştir demiştir ki: "Babam Urve imamın kıraati açıktan okumadığı namazlarda imamın arkasında okuyordu"
Ehl-i reyin çoğunun tercih ettiği görüş ise, imamın kıraati açıktan okuduğu namazlarda olsun imamın kıraati gizli okuduğu namazlarda olsun, arkasındaki cemaatin okumamasıdır
Ebu Hanife, Hammad'dan rivayet ettiğine göre Hammad demiştir ki :İbrahim Nehai ile Said b. Cübeyr akşam, yatsı, ve sabah namazlarında imamın arkasındaki cemaatin okumamasında birleşiyorlardı İbrahim Nehai "öğle ile ikindi namazlarındada imamın arkasındaki cemaat okumaz" diyordu.
Ehl-i re'y âlimlerinden bir gurup "imama uyularak kılınan namazlardan hiç birinde cemaatin okumaması uygundur" demişlerdir
Ehli hicaz imamın arkasında fatihanın okunacağını bildiren şu hadisler ve eserlerle amel ediyorlardı. Resûlullâh (SAV) ashabına "galiba siz imamınızın arkasında okuyorsunuz?" diye sormuş ashabıda "evet okuyoruz" diye cevap vermişler. Resûlullâh (SAV) "yapmayın, yalnız Fatiha suresini okuyun" buyurmuş. Diğer bir hadisi şerifde "Fatiha sûresini okumayanın namazı olmaz" buyrulmuştur.
Küfelilerin "kimbir imamın arkasında kılıyorsa imamın okuması, onun içinde kıraat dır" diye delil gösterdikleri bu hadis bütün hadis hafızlarına göre zayıfdır bu hadis delil olmaya uygun değildir
Ehli re'y ile ehli hicaz kendi çizgilerinde gittikleri halde şu konuda birleşi yorlardı imama rükû halinde yetişen bir kimse her ne kadar o rekadda hiçbir şey okumamış olsada o rekata yetişmiş sayılır o rekata yetişmiş sayılmanın iki ihtimali vardır ya zaruret bulunduğu için okumadan o rekat caiz olmuştur veya zaruret bulunmadığı halde okumadan o rekat caiz olmuştur çünkü imamın arkasında okumak farz değildir ehli re'y imamın arkasında okumadan caiz olacağı ihtimalini almıştır.
2) Namazda Oturuş Şekli: Ehli hicaz namazda sol kabası üzerine oturuş şeklini tercih etmiştir Yahya b. Said'den rivayet edilmiştir demiştir ki: "Kasım b. Muhammet, namazda oturuş şeklini yanındakilere göstermak için sağ ayağını dikti sol kabası üzerine oturdu ayakları üzerine oturmadı bunu yaptıktan sonra Kasım "bunu bana Hz. Ömer'in torunu Abdullah gösterdi Abdullâh'da babası Abdullah'ın aynı şekilde yaptığını bana haber verdi"dedi ehli Küfe ise sol ayağını yere yayıp üstüne oturmayı ve sağ ayağının parmakları kıbleye doğru gelmek üzere dikmeyi tercih etmiştir el muğireden rivayet edilmiştir denmiştir ki "İbrahim Nehai erkeğin namazda soiayağını yere yayıp üzerine oturmasını ve sağ ayağının parmaklan kıbleye gelmek üzere dikmesini müstahap görüyordu (kadınlar kaynağı üzerine otururlar ve ayaklarını sağ tarafına yatık olarak çıkarırlar)" bu iki medresenin görüşlerinin arasını bulan başka bir görüş daha vardır. Şöyle ki: birinci oturuşda ehli Küfe'nin görüşüne göre oturmak ikinci oturuşta ehli hicazın görüşüne göre oturmaktır.
3) Bir şahit ve bir yeminle hüküm verme: ehli hicaz âlimlerinin çoğunluğu mal davalarında bir şahit ve bir yeminle hüküm verilmesini tercih etmişlerdir çünkü bunların yanında böyle hüküm verileceğine dair hadis sabit olmuştur imamı Malik demiştir ki: bana ulaştığına göre ebu Seleme b. Abdurrahman -ile Süleyman b. Yesar'a bir şahit ve bir yeminle hüküm verilirini?" diye sorulmuş onlarda "evet" diye cevap vermişlerdir imamı Şafii demiştir ki bize İmam Malik, Cafer'den Cafer de babası Muhammet'den rivayet ettiği şu hadisi haber verdi:" Resûlullâh(SAV) bir şahit ve bir yeminle hüküm verdP'birşahitle bir yeminle hüküm verilmesi mal davalarına mahsustur. Bu konuda bir davacı bir şahit getirir ve yemin'de ederse lehine hüküm verilir ehli re'y
âlimlerinin çoğunluğu ise: "......erkeklerinizden iki
kişiyi şahit tutun, iki erkek bulun mazsa o zaman doğruluğuna emin olduğunuz şahitler'den bir erkekle iki kadının şahadeti gerekir" [Bakara sûresi: 282] mealindeki âyetle amel ederek hüküm ancak iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının şahadeti ile verileceğini ve hiçbir davada bir şahit ve bir yeminle hüküm verilemeyeceğini benimsemişlerdir
Hicaz medresesi ile küfe medresesi arasında vücüddan çıkan akıcı kanın, tensüi uzvuna dokunmanın abdesti bozup bozmaması, yağmurlu günlerde öğle vaktinde, Öğle namazı ile ikindi namazının beraber ve akşam vaktinde, akşam namazı ile yatsı namazının beraber kılınıp kılın-maması, kerahet vakitlerinde namaz kılınıp kılınmamasi gibi daha bir çok meselede ihtilaf vardır. Bu ihtilaflı meseleler fıkıh kitaplarında zikredilmiştir.[50]
Dördüncü Fasıl
Bu Asırda Fetva Verenlerin Meşhurları:
Bu asırda hermedrese'de ve her şehirde fetva verenlerden bir çokları şöhret kazanmışlardır.
Bu zatlardan bazıları şunlardır:[51]
Abdullah B. Abbas
Abdullah b. Abbas Kureyş kabilesinin haşim oğullarından olup Resûlullâh(SAV)ın amcasının oğludur.
Annesi Ümmü' İ-Fadl Lübabe bint-i Haris Hilaliye'yedir. İbn-i Abbas hicretten üç sene önce Haşim oğulları "şi'b" denilen mahallede bulundukları vakit dünyaya gelmiştir.
el-Vakidi demiştir ki: İmamlarımız İbn-i Abbas'in Kureyşlilerin Haşim oğullarını "şi'b" denilen mahallede kuşattıkları vakit doğmuş olduğunda ve Resûlullâh (SAV)ın vefatı sırasında onüç yaşında bulunduğunda ittifak etmişlerdir. îbn-i Abbas beyaz tenli uzun boylu yakışıklı gösterişli idi. Rivayet edildiğine göre İbn-i Abbas, Hz. Ali ile beraber sıffın savaşında bulunarak bir fırkanın kumandanlığını yapmış, Hz. ali onu Basra valisi olarak tayin etmiştir. İbn-i Abbas vali bulunduğu sırada Ebü'l-Esved'i namaz kıldırmaya, Ziyadi'da haraç toplamaya tayin etmiştir.
Hz. Ali şehit edilinceye kadar İbn-i Abbas Basra'da vali olarak kalmış, vazifesinden ayrılarak Hicaz'a dönerken yerine Abdullah b. eî-Haris'i bırakmıştır.
Resülullâh (SAV) İbn-i Abbas hakkında: "Ya Rabbi Onu dinde fakih kıl ve ona tefsir ilmini nasip buyur," diye duâ buyurmuş. Allah Tealâ da onun duasını kabul buyurmuştur. Resululîâh (SAV) İbn-i Abbas hakkında: "Allâhım ona hikmeti ve Kur'an ilimlerini bahş eyle..." diye dua buyurdukları'da rivayet edilmiştir.
İbn-i Abbas kendini ilme, hadise, araştırmaya ve öğretmeye verdi Nihayet kendini gösterdi, meyvesini verdi, ümmet onun bol ilmini miras olarak aldı.
Darimi İbn-i Abbas'dan rivayet etmiştir İbn-i Abbas demiştirki: Resülullâh (SAV) vefat edince ben ensardan bir adama: gel beraber Resülullâh (SAV)ın ashabından ilim öğrenelim, çünkü onlar bugün çok bulunmaktadır" dedim o adam: "şaşarım sana, insanların ilimde sana muhtaç olacaklarını mı sanıyorsun." dedi. Ben o adamı bıraktım ilim öğrenmeye devam ettim. Bir sahabinin yanında bir hadis bulunduğu bana ulaşınca onun kapısına giderdim. Onu kaylüle yaparken (Öğle uykusunda) bulurdum, hırkamı yastık yapar, kapısının önünde yatardım. Rüzgar üzerime toprak savururdu O sahabi çıkıp beni görünce: "Ey Resülullâh (SAV)ın amcasının oğlu! Bana niçin geldin, haber gönderseydin ya! Ben sana gelirdim" derdi. Ben ona "Hayır benim sana gelmem daha uygundur" derdini ve o hadisi sorar öğrenirdim. Ensardan olan o adam yaşayıp insanların etrafımda toplanıp bana soru sorduklarını görünce: "Bu genç benden daha akıllı çıktı" derdi.
Abdullah b. Mes'ud: "Bilmiş olun ki, İbn-i Abbas bizim yaşımıza erişirse hiç birimiz onunla ilim konusunda tartışamayacaktır. " demiştir.
Yine Abdullah b. Mes'üd İbn-i Abbas hakkında: "İbn-i Abbas Hz. Kur'an'in en güzel tercümanıdır" demiştir.
Zeyt b. Sabit vefat edince Ebu Hüreyre "Bu ümmetin en âlimi vefat etti, umulur ki, Allâhü Teâla İbn-Abbas'ı ona halef buyurur. " demiştir.
Hz. Ömer kendisine bîr âyetin manasını soran kimseye "İbn-i Abbas'a git ona sor çünkü O: "Allah tealâ'nın Hz. Muhammed (SAV)'e indirdiğini bilenlerden geride kalanların en âlimidir" demiştir.
İbn-i Abbas çok kültürlü, tefsirde, hadisde, fıkıhda, şiirde insanların imamı idi.
Ata b. Ebi Rebah: "İbn-i Abbas'in ilim meclisinden fıkıh bakımından daha verimli, Allah korkusunun hakim olması bakımından daha üstün bir meclis görmedim. Çünkü fıkıh okuyanlar onun yanındaydı, şiir okuyanlar onun yanındaydı İbn-i Abbasa hepsine her konuda geniş malumat veriyordu. " demiştir.
Mücahit: "İbn-i Abbas'a ilminin çokluğundan dolayı "el-bahı~Deniz" unvanı verilmiştir" demişdİr.
Meymun b. Mihran: "Sen İbn-i Abbas'a içinde altmış hadis bulunan risale ile gelseydin sen bu hadisleri onasormadan insanlar senin namına sorarlar sen onları işitmiş olurdun" demiştir
İbn-i Abbas hicretin altmış sekizinci yılında taif de vefat etmiştir. Cenaze namazını Muhammed b. Hanefıyye kıldırmış ve: "Bu gün islam ümmetinin en büyük Rabbani âlimi vefat etmiştir. " demiştir.
Ubeydullâh b. Abdullah b. Utbe: "Ben İbn-i Abbas gibi sünneti en iyi bilen, en sağlam görüşe sahip olan, düşündüğü zaman en ince düşünen bir kimse görmedim"
"eöffıer b. Hattab, İbn-i Abbas'a: "Çözümü zor' olan davalar çıkdığı zaman o davaları ve onlara benzer davaları ancak sen çözersin" derdi.
Abdullah b. Abbas: "Hz. Ömer bana Resülullâh (SAV)in ashabının büyükleri ile beraber soru soruyordu" demiştir.
Tavus: "Ben Resülullâh (SAV)ın ashabından elli kadar zata yetiştim. İbn-i Abbas bir mesele hakkında görüşünü söyleyip de ashab ona karşı çıkarsa onları ikna edene kadar uğraşırdı çünkü İbn-i Abbas'ın ilmi geniş ve delili kuvvetli idi "demiştir
A'meş ise İbn-i Abbasın maddi ve manevi varlığını daha etraflı açıklayarak demiştir ki Ben İbn-i Abbasi görünce onun güzelliğine hayran olup bu müstesna bir insan güzelidir dedim sonra sohbeti esnasında insanların en fasih ve beliği olduğuna kanaat ettim bir mesele hakkında görüşünü açıklayınca da insanların en âlimi olduğuna hükmeddim". yukarıda geçtiği üzere Abdullah b. Abbas doğru olan görüşe göre hicretin (68) yılında taifde vefat etmiştir.[52]
Said B. Müseyyeb:
Said kureyş kabilesinin Mahzun oğullarındandır, künyesi Ebu Muhammed'dir Medinenin yedi fakihin den biridir.
"Müseyyeb" kelimesi "Müseyyib" de okunur. Rivayet edildiğine göre Said: "Babamın ismi Müseyyib" dir "Müseyyeb" değildir, çünkü babam azat edilmiş köle olmayıp, köle azad eden bir kimsedir" dermiş.
Said, tabiinin büyüklerinden dir, hadisi, fıkhı, zühdü ibadeti ve takvayı cemetmiştir.
Sahabeden bir çoklarına yetişti, onlardan hadis rivayet etti.
Resülullâh (SAV)ın zevcelerinin yanına girip onlardan hadis aldı. Rivayet ettiği hadislerin çoğu Ebu Hüreyre'den dir, çünkü Ebu Hüreyre'nin kızı ile evli bulunuyordu.
Hadis imamlarından Zühri ile Mekhüle: "Yetiştiğiniz en fakih kimdir?" diye sorulduğunda: "Said b. Müseyyeb'dir" diye cevap vermişlerdir.
Abdullah b. Ömer, Said hakkında: "Resülullâh (SAV) onu görmüş olsaydı ondan hoşlanırdı" demiştir.
Said, ibadete çok düşkündü, kırk defa hac etmiştir. Cemaatle namaz kılmak için mescide insanların ilk gireni o, olurdu Said kendi hakkında: "Elli seneden beri iftitah tekbirini kaçırmadım" demiştir.
Said: "Allah Tealâ'ya ibadet etmek gibi kulları şereflendiren ve Allah Tealâ'ya karşı isyan etmek gibi kulları alçaltan hiçbir şey yoktur" demiştir.
Said, iffetli, hakkı haykırmada cesaretli olarak biliniyordu.
Abdulmelik b. Mervan, Said'i kendisine çekmek istedi fakat başaramadı. Otuz bin küsur dirhem alması için davet olunan Said: "Benim o dirhemlere ve Mervan oğullarına ihtiyacım yoktur, Allâhu Tealâ benimle onların arasında hükmünü verinceye kadar" demiştir.
Said'in kızını evlendirme konusunda ibret alınacak bir kıssası vardır.
Bu kıssayı er-Râfii "Kıssat-ı zevac ve felsefet-i mehr" isimli eserinde yazmıştır özet olarak şöyledir.
Abdulmelik b. Mervan veliahd olarak tayin ettiği oğlu Velid için Said'in kızını istedi. Said kızını velid'e vermeyi kabul etmedi.
Abdulmelik çeşitli çarelere başvurdu, hatta bunun için soğuk bir günde Said'e yüz değnek vurdurdu ve üzerine su dökdürdü. Fakat alamadı, işte Said veliaht olarak tayin edilmiş olan hükümdarın oğluna kızını vermedi, kızını maddi durumu zayıf olan bir ilim talebesine verdi. Abdullah b. Ebi Veda demiştir ki: "Ben Said b. Müseyyeb'in sohbetine devam ediyordum. Birkaç gün yanına gidemedim. Sonra gittiğimde: "Nerede idin ?" diye sordu. Ben de: "Ailem Öldü, onun defniyle uğraştığım için gelemedim" dedim. Said: "Bize haber verseydin bizde cenazene gelirdik"dedi biraz oturduktan sonra kalkmak istedim Said: "Kendine yeni bir eş buldunmu?" diye sordu. Bende: "Cebimde iki veya üç dirhem var, bana kim kadın verir" dedim Said: "Ben seni evlendirir-sem kabul edermisin?" dedi. Bende: "Evet" dedim Bunun üzerine Said, Allâhu Tealâya hamdu sena etti. Resülullâh (SAV)'e salatü selam getirdi. İki veya üç dirhem rnehir
ile kızını bana nikahladı. Ben oradan Sevincim-den ne yapacağımı bilemiyordum. Evmie geldim <r H"
evlenmek için kimden borç alırım başladım. Akşam namazını kıldım. Oruçju yapmak için yemeğimi hazırladım, yeineğim ekmek ile zeytinyağı idi. Tam bu sırada kap! çalınd R "Kim O?" diye seslendim "Ben Said" dedi Bende Saidt Müseyyepden başka ne kadar Saidler varsa he ' ' düşündüm. O hiç hatırıma gelmedi çünkü o kırk senede! beri mescid ile evi arasından başka yer(ie görülmüş değildi. Kalkdım kapıya çıkdım birde ne göreyim Said b Müseyyeb fıkrininin değiştiğini sandım. Ve ey ebu Muhammed! (Saidin künyesi) Adam gönderseydiniz ben size gelirdim, dedim. Said de hayır sen gelinmeye dair. layıksın dedi. Bende efendim ne emir buyurursunuz, dedim. Said de bekar bir adamsın evlendin bu gece yalnıi; kalmanı iyi bulmadım işte sana aileni getirdim dedi. Birde baktımki kendi boyunda olan kızı ardında bulunmaktadır sonra kızının elinden tutarak onu içeri koydu ve kapıyı kapatıp gitti, kız utancından yıkılıyordu yardım ettim içeri getirdim sonra damın üzerine çıkıp komşulaı çağırdım komşular gelerek ne var diye sordular be bugün Said b. Müseyyeb kızını bana nikahladı ve ansızu onu bana getirdi işte o evdedir dedim- Hemen yanına geldiler, bu haber anneme ulaşımca hem ve: "Ben bu kızı hazırlayacağım üç günden °"ce üç dokunursan hakkımı sana halal etmem " gün bekledim sonra gerdeğe girdim baktı"Resülul en güzeli Allâhın kitabını en iyi hıfz^enjv en iyi (SAV)ın sünetini en iyi bileni ve koc na gideitanıyanıdır tam bir ay bekledim. Saidin yan -e gitti1' dim oda gelmedi, bir ay sonra onun kalabalık dinleyicilerinin arasında bulunuyordu. Selam verdim selamımı aldı. ve oturdum mescidde kimse kalmayıncaya kadar benimle konuşmadı, mescidde benden başka kimse kalmayınca kızının halini sordu bende "o dostu sever düşmanı sevmez" dedim. Said:Sana bir itaatsizliği varsa sopaya sarıl dedi nihayet müsaade aldım, evime döndüm.
Said b. Müseyyeb kalbiyle hükümdar olmaya laik ve ehil olmadığına inandığı kimse hakkında sözüyle muhalefet etmek istemiyordu. Bu yüzden Abdülmelik'in veliahd olarak tayin ettiği velit ile Süleyman ismindeki oğullarına biat etmedi. Tereddüt etmeden boynunu kılıca teslim etti.
Yahya b. Said demiştirki: "Medine valisi Hişam b. İsmail, hükümdar olan Abdülmelik b. Mervana "Said b. Müseyyeb den başka Medine halkı velit ile süleymana biat ettiler. " diye mektup yazdı. Abdülmelik Hişam b. İsmail'e "Said'i öldürmekle korkut, biat etmemekte ısrar ederse elli değnek vur, onu Medine'nin çarşı ve pazannda dolaştır" diye mektup yazdı. Mektup valiye gelince Süleyman b. Yesar, Urve b. Zübeyr, Salim b. Abdullah, Said b. Müseyyeb'in yanına geldiler ve "biz mühim bir konuyu konuşmak için geldik. Abdülmelik'in valiye mektubu geldi eğer biat etmezsen boynun vurulacak, biz sana üç şey teklif ediyoruz. Bunlardan birini yapacağına dair bize söz ver" dediler.
a) Vali sana mektubu okuyacak, sen hayır ve evet deme! Vali bunu senden kabul edecek" Said: "Böyle yaparsan insanlar Said biat etti derler" bunu yapamam dedi "Said bir şey hakkında hayır" derse insanlar "evet" demezlerdi.
b) Sen evinde oturacaksın birkaç gün namaza çıkmayacaksın, Vali seni yerinde aratıp bulamayınca bunu senden kabul edecek". Said: "Haydin namaza! haydin namaza! diye müezzinin gök gübbeyi çınlatan ezanını işittiğim halde namaza çıkmayacağım. Bunu da yapamam dedi.
c) Mescidde her zaman oturduğun yerde oturmayıp başka bir yerde otur, Vali adam gönderecek seni yerinde bulamazlarsa seni yakalamazlar. Said "İnsandan mı korkacağım, her zaman oturduğum yerden bir karış olsun ayrılmam" dedi.
Bu üç zat Said'in yanından çıkınca Said de öğle namazına çıktı. Mescid de her zaman oturduğu yerde oturdu. Vali namazı kılınca Saide adam yolladı, Said'i yanına getirdiler. Vali: "Hükümdar bana mektup yazdı. Eğer biat etmezsen boynunu vurmamı emrediyor" dedi SAid: Resülullâh (SAV) iki kimseye biat etmeyi yasakladı" dedi Vali Said'in biat etmediğini görünce onu insanların öldürüldükleri ve asıldıkları yere götürdü. Said'in boynu vurulmak için uzatıldı, kılıçlar çekildi, Vali Said'in biat etmemekte ısrar ettiğini görünce elbiselerinin soyulmasını emretti. Said'in elbiseleri soyuldu, üzerinde kıldan yapılmış bir don kaldı Said: "Beni asacaklar sandım da avret yerim açılmasın dîye bu donu giymiştim. Asmayacaklarını bileydim, adi ve geniş elbisemi giyerdim" dedi. Vali Said'e elli değnek vurdu, sonra onu Medine'nin. Çarşı ve pazarlarında dolaştırdı. Said'i aldıkları yere getirdiklerinde insanlar ikindi namazından dağılıyorlardı. Said: "Ben kırk seneden beri bu yüzlere bakmamıştım. r dedi Vali insanları Said'le görüşmekten menetti Said yanına bir kimse geldiğinde kendi yüzünden onun dövülmesini istemediği için ona: "Benim yanımdan kalk" derdi Said "Amellerinizin boşa gitmemesi için zâlimlerinyardımcılarının yüzlerine ancak kalbİerinizle inkar ederek
bakın'1 derdi.
Said b. Müseyyeb Hz. Ömer'in hilafetinin ikinci yılında doğmuştur, doğru olan görüşe göre, hicretin (93) yılında Medinede vefat etmiştir.[53]
Urve B. Zübeyr:
Urve, cennetlik oldukları müjdelenmiş on sahabeden biri olan Zübeyr b. Avvam'ın oğludur. Künyesi ebu Abdullâh'dir Kureyş kabilesinin Esed oğularındandır.
Urve Medinenin yedi fakihinden biridir.
Zübeyr, Resülulâh (SAV)ın halası Safıyye'nin oğludur. Urve'nin annesi Hz. Ebu Bekir'in kızı Zatünnitakayn Esma'dır. Esma cennetliklerin yaşlılarından biridir. Urve, Abdullah ile ana baba bir öz kardeştir.
Musâb ise Urve ile Abdullah'ın ana bir kardeşleridir.
Urve: "Kur'ân yedi harf üzerine indirilmiştir" hadisini rivayet eden raviler arasında bulunmaktadır. Urve teyzesi müminlerin anası Hz. Aişe'den ve diğer bir çok sahabe-i güzinden hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de İbn-i Şiab ez-Zühri gibi tabiinden bir çok zevat hadis rivayet etmişlerdir.
İbn-i Kuteybe "el-Maarif" isimli kitabında şu bilgiyi vermiştir: "Urve âlim ve takva sahibiydi. " Samda hükümdar Velit b. Abdülmelik yanında bulunurken ayağı kanser oldu, Velidin meclisinde ayağı kesildi. O sırada velit başkasıyla konuşuyordu, Urve ayağı kesilirken hareket etmediği ve bir defa olsun inlemeden tahammül ettiği için Velit onun ayağının kesildiğini anlamadı.
Ancak kesilen yer dağlanırken, dağlama kokusunu duyunca ayağın kesilmiş olduğunu anladı. Urve ayağı kesildiği gece dahi virdini (zikrini) bırakmadı.
Denildi ki: "Urve'nin Şama yaptığı bu yolculuğunda oğlu Muhammed vefat etti, Muhammed Velit b. Abdulmelik'in hayvanlarının yanına girdi. Hayvanlardan biri onu vurup öldürdü. Urve Medine'ye dönünce "Yemin olsun ki, bu yolculuğumuzdan yorgun düşdük" dedi. Urve ayağı kesildikten sonra sekiz sene yaşadı.
Urve'yi en güzel taziye eden İbrahim b. Muhammed b. Talha oldu İbrahim Urve'yi taziye ederken şöyle demiştir: "Vallahi senin yürümeye ve koşmaya ihtiyacın yoktur. Senin azalarından bir uzvun ve oğullarından bir oğlun senden önce cennete gittiler. Vücut parçalarına bağlıdır, inşallah! Allah Teâlâ muhtaç olduğumuz senin ilmini, görüşünü bize bağışladı, bizide senide onlarla faydalandırsın. Allah teâlâ senin sevabını verecektir. Senin Sevabın Allah Tealâ'ya aittir. "
Urve her gün müshafa bakarak Kur'an okurdu, geceleride Kur'an okuyarak geçirirdi. Urve'nin ayağını kesmesi için çağrılan hekim ona: "Ayağının acımasını duymaman için sana şarab içirelim" dedi. Urve: "Allah Tealâ'dan afiyet vermesini umut ettiğim şeye haram ile yardım İstemem" dedi Hekim: "Sana uyuşturucu ilaç içirelim" dedi. Urve: "Uzuvlarımdan biri kesilecek ben onun acısını duymayacağım da sonra onun sevabına nail olacağım, bunu istemem" dedi.
Urvenin yanına tanımadığı kimseler girdi.
Urve: "Bunlar kimdir?" diye sordu. Onlarda: "Biz seni tutacağız, çünkü ayağın kesilirken acısına sabredemezsin" dediler.
Urve:"sabredeceğimi ve size ihtiyaç bırakmaya cağımı umarım"dedi.
Bıçak kemiğe ulaşınca, kemik testere ile kesildi. Urve tehlil ve tekbir getiriyordu.
Kesilen yer zeytin yağı ile dağlandı, sonra Urve kesilen ayağını eline alıp sağa sola çevirdi ve: "Bilmiş olun ki, beni senin üzerinde taşıyan Allah Teâlâya yemin ederim ki, Allah Teâlâ biliyor, ben bu ayakla harama gitmedim veya günah işlemedim" dedi.
Urve Medine'ye gelince "Allah'ım benim dört uzvum vardı, birini aldın geride üç uzvum kaldı. Sana hamdü senalar oİsun bir uzvumu aldınsa, diğerlerini bağışladın, ibtila (imtihan) ettinse uzun zaman sıhhat ve afiyet verdin" dedi.
Kardeşi Abdullah, Haccac-ı zalim, tarafından öldürülünce Urve, Abdülmelik'in yanına gitti ve ona "Kardeşim Abdullah'ın kılıcını bana vermeni istiyorum" dedi. Abdülmelik ona: "Onun kılıcı kılıçlar arasındadır. Ben onu bilmiyorum" dedi. Urve: "Kılıçları getirirseniz ben onu tanırım" dedi.
Abdülmelik kılıçların getirilmesini emretti. Kılıçlar getirilince Urve onlardan ağzı çentikli olan bir kılıcı aldı. "Bu, kardeşimin kılıcıdır" dedi.
Abdülmelik: "Bu kılıcı daha önce tamyormuydun ?" dedi.
Urve de: "Hayır" dedi. Abdülmelik: "O halde nasıl tanıdın" dedi. Urve: "Nabiga-i Zübyani'nin "onlarda hiçbir ayıp ve kusur yoktur, şu kadar ki, kılıçlarında ordularla çarpışa çarpışa çentikler meydana gelmiştir" beytinden esinlenerek bu kılıcı tamdım" dedi.
Urve Medine'de bir kuyu kazdırdı, bu kuyu "Urve kuyusu" diye anılmaktadır. Medine'de onun suyundan tatlı olan bir kuyu yoktur.
Urve hicretin (22. veya 26.) yıllan arasın'da doğdu. Medine yakınında kendisine ait "fur" denilen köyde hicretin (93) veya (94) yılında vefat etti. Orada defnedildi.
"Fur" "er-Rebede" bölgesindedir. Medineye dört günlük mesafededir. Hurmalık ve sulak bir yerdir.
Abdülmelik: "Kim ki cennet ehlinden bir kimseye bakmak isterse, Urve b. Zübeyr'e baksın" derdi.[54]
Ubeydullah B. Abdullah B. Utbe B. Mesud
Ubeydullah Huzeyl kabilesindendir. Künyesi Ebu Abdullah'dır. Tabiinin büyüklerinden âlim fakih bir zattır. Sahabi olan Abdullah b. Mes'ud'un kardeşinin oğlunun oğludur. Medinenin yedi fakihinden biridir.
Ubeydullah Kureyşin eşrafındandır. Cahiliyyet devrinde dedelerinden biri olan "Subh b. Kâhil" kavminin
başkanıydı.
Hüzeyl büyük bir kabiledir. Mekkeye -Allah Teâlâ onu korusun- yakın vadi Nahle halkının çoğu Hüzeyl'ilerdir.
Ubeydullah Ashabı kiramdan pek çok zevata yetişti. Ibni Abbas, Ebu Hüreyre ve mü'minlerin anası Hz. Aişe'den hadis rivayet etti, kendisinden de Ebuz-Zinad ve Zühri gibi tabiinden birçok zevat hadis rivayet ettiler.
Zühri: "Ben dört denize yetiştim onlardan biri Ubeydullah'dır" dedi.
Yine Zühri: "Ben çok ilim tahsil ettim, ilmin yeterli olduğunu zannetmiştim. Ubeydullah ile karşılaşınca hiçbir şey bilmediğimi anladım" demiştir.
Ömer b. Abdulaziz: "Ubeydullah ile bir mecliste bulunmam bana dünyadan ve dünyada olanlardan daha sevimlidir. Vallahi Ubeydullah'ın gecelerinden bir gecesini beytülmaldan bin altına satın alırım" dedi. Yanındakiler: "Ey Mü'minler'in emiri! Sen beytülmah korumaya son derece düşkün olduğun halde bunu nasıl söylüyorsun'1 dediler. Ömer b. Abdulaziz: "Ubeydullah sizleri nerelere götürür bir bilseniz Vallahi ben onun görüşü, nasihati ve yol göstermesiyle Müslümanların beytülmalına milyarları kazandırırım. Çünkü onun konuşmasında akılları aşılamak, kalpleri dinlendirmek, üzüntüleri gidermek, edebi güzelleştirmek vardır"dedi.
Ubeydullah âlim, ibadete düşkün, şair bir zattı, ondan çok az şiir nakledilmiştir.
Nitekim Ubeydullah bir beytinde şöyle demiştir: "Baş köşeye oturan kimsenin insanlara muhakkak bir şeyler Öğretmesi gerekir"
Doğru olan görüşe göre, Ubeydullah hicretin (102.) yılında Medine de vefat etmiştir.[55]
Salim B. Abdullah B. Ömer B. Hattab
Salim b. Abdullah, Adiyy kabilesindendir, künyesi Ebuu Amr'dır.
Aralarında Yezdecerd'in kızları da bulunan İran esirleri, Hz. Ömer'in huzuruna getirilince bu kızlara kıymet biçildi ve bu kızları Hz. Ali aldı. Hz. Ali bu kızlardan birini Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'a verdi, bu kızdan Salim b. Abdullah dünyaya geldi. Bu kızlardan birini de oğlu Hüseyin'e verdi, bu kızdan da Ali b. Hüseyin dünyaya geldi. Bu kızlardan birini de Ebu Bekir'in oğlu Muhammed'e verdi, bu kızdan da Kasım b. Muhammed dünyaya geldi.
Salim Medine'nin yedi fakihinden biridir. Tabiin'in büyüklerinden, alimlerinden, kendilerine güvenil iri erindendir.
Babasından ve diğer Sahabilerden hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Zühri ve Nafı gibi tabiinden bir çok zevat hadis rivayet etmişlerdir.
Salim zahid ve yaşayışı sade idi. Salim Velid b. Abdül-melik'in yanına girince Velid: "Endamın ne kadar güzeldir, ne yiyorsun?" diye sordu. Salim: "çörekle zeytin yağı yiyorum" dedi. Velid: Onu iştahla yiyebiliyormusun?" dedi. Salim: "Onu iştahım çekmedikçe yemiyorum, iştahım çekince yiyorum" dedi.
Salim: "Devamlı et yemekten sakının, çünkü et de içki gibi alışkanlık yapar" derdi.
Salim kendi eliyle dokuduğu yün elbise giyerdi, bütün işlerini ve ihtiyaçlarını kendisi yapardı.
Süleyman b. Abdülmelik Kabe'ye girince orada Salimi gördü, ona: "benden ne ihtiyacın varsa iste" dedi. Salim de: "Vallahi Beytullah da Allâh'dan başka kimseden bir şey istemem" dedi.
Salim çok güzel va'z ve nasihat ederdi.
Ömer b. Abdulaziz ona: "Bana Ömer b. Hattab'm mektuplarından bir şeyler yaz" diye mektup gönderdi. Salim de ona: "Ey Ömer! Lezzetlere doymayan gözleri çıkmış olan, doymak bilmeyen karınlan deşilmiş olan, toprak yığınları altında cife olmuş olan hükümdarları hatırla! Şayet bizim meskenlerimiz onların kabirleri yanında bulunsaydı, kokuları bizi rahatsız ederdi" diye mektup yazdı.
Salim Hicretin (106.) yılının zilhicce ayının sonunda Medine de vefat etti. Hişam b. Abdülmelik o sene h.acc ettikten sonra Medine'ye gelince Salim'in vefatına tesadüf etti. Hişam kalabalık bir cemaata Bakii kabristanında Salim'in cenaze namazını kıldırdı.[56]
Süleyman B. Yesac
Künyesi Ebu Eyyub'dur. Süleyman b. Yesar Resûlûllâh (SAV) in zevcesi Hz. Meymunenin azatlısıdır.
Tabiinin büyüklerindendir. Medine'nin yedi fakihinden biridir
Süleyman, sika (kendisine güvenilir) abid, hüccet (seçkin alimlere verilen bir unvan) ve takva sahibi bir zattı.
Hasan b. Muhammed: "Süleyman b. Yesar bizim yanımızda Said b. Müseyyeb'den daha anlayışlı idi" dedi. Said b. Müseyyeb'den daha âlim daha fakih idi demedi.
Süleyman, İbn-i Abbas, Ebu Hüreyre ve Ümmü Sele-me'den hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Zühri ve tabiinin büyüklerinden bir cemaat hadis rivayet etmişlerdir.
Said b. Müseyyeb kendisine fetva sormaya gelene Süleyman b.Yesar'a gitmesini tavsiye ederdi.
Katade, Medine'ye geldim ve 'Talak konusunu en iyi bilen âlim kimdir" diye sordum. "Süleyman b. Yesar dır" dediler. Süleyman b. Yesar hicretin (107.) yılında (73) yaşında olduğu halde vefat etti.[57]
Kasını B. Muhammed B. Ebu Bekir
Kasım'ın künyesi Ebu Muhammed'dir. Kasım Hz. Ebu Bekir Sıddık'ın torunudur. Tabiinin büyüklerindendir. Medine'nin yedi fakihinden biridir. Zamanındaki insanların en üstünüydü.
Kasım, halası Hz. Aişe, İbn-i Ömer, İbn-i Abbas, Ebu Hüreyre ve daha bir çok sahabiden hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Nafı, Zühri, İbn-i Ebi Müleyke gibi tabiinden birçok zevat hadis rivayet etmişlerdir.
Yahya b. Said: "Kasım b. Muhammed'den daha faziletli kimseye yetişmedik" demiştir.
İmam Malik: "Kasım b. Muhammed bu ümmetin fakihlerindendi" demiştir.
Kasım'in annesi İran hükümdarlarının sonuncusu olan Yezdecerd'in kızıdır. Hz. Hüseyin'in oğlu, Zeynel Abidin Ali ve Abdullah b. Ömer'in oğlu Salim teyze oğullarıdır.
Kasım, hicretin (101.) veya (102.) yılında Mekke ile Medine arasında "Kudeyd" denilen yerde (73) yaşın da olduğu halde vefat etti.[58]
Nafi' Mevlâ İbn-İ Ömer
Nafı'nin künyesi Ebu Abdullah'dır. Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'ın azadlısıdır. Aslen Deylemlidir. Nafı'yi efendisi Abdullah b. Ömer katıldığı savaşların birinde ganimet olarak almış, sonra onu azat etmiştir. Nafı' Tabiinin büyüklerindendir.
Efendisi Abdullah'dan ve Ebu Saidi Hudri'den hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Eyyub-i Sahtiyani, Malik b. Enes Zühri hadis rivayet etmişlerdir.
Nafı' hadis toplamak ve kendinden hadis alınmakla şöhret kazanmış olan faziletli ve güvenilir zevattandır. Abdullah b. Ömer'in hadislerinin çoğunu Nafı' rivayet etmiştir.
İmam Malik: "Nafı'nin Abdullah b. Ömer'den rivayet ettiği bir hadisi duyduğunda o hadisi 6aşka kimseden de dinlemeye ihtiyaç duymazdım" demiştir.
Hadisçiler: "İmam Şafii'nin, İmam Malik'ten, İmam Malik'in, Nafı'den, Nafı'nin de Abdullah b. Ömer den rivayetine "Silsiletüz-Zeheb" derler.
Çünkü bu ravilerden her birinin hadis ve fıkıh konuların da üstün bir mevkii geniş ve derin bir bilgisi vardı.
Naff Medine de hicretin (117.) yılın da vefat etmiştir.[59]
İbn-İ Şihab Ez-Zühri
İbn-i Şihab'in ismi, Muhammed'dir. Babasının ismi, Müslim'dir. Künyesi Ebu Bekir'dir. Kureyş'in Zühre kabilesindendir. Resûlullah (SAV) in annesi Amine bu kabileden'dir. Muhammed, bazan "Zühri" bazan da büyük
dedesine nisbetle "İbn-i Şihab" diye anılır. Tabiindendir, Medine'deki fakihlerden, hadiscilerden ve âlimlerden biridir.
Sahabeden on zatı görmüştür. Enes b. Malik ve Rebia b. İbad gibi ashabı kiramdan ve tabiinin büyüklerinden hadis almıştır. Kendisinden de Malik b. Enes, Süfyan b. Üyeyne ve Süfyan-ı Sevri gibi birçok meşhur imamlar hadis rivayet etmişlerdir. İbn-i Şihab kendini ilme vermiş ve ilmi öğrenmek için çok gayret göstermiştir. Evinde oturduğu vakit kitapları etrafına yığar, onlarla meşgul olur, dünya işlerinden hiçbir işle uğraşmazdı. Bu yüzden bir gün hanımı ona: "Vallahi bu kitaplar bana üç kumadan daha ağır gelmektedir" demiştir.
İbn-i Şihab Medine'nin yedi fakihinin ilmini ezberlemişti. Ömer b. Abdülaziz "İbn-i Şihab'ı bırakmayın, çünkü siz önceki sünneti (hadisi) ondan daha iyi bilen bir kimse bulamazsınız" diye etrafa mektup göndermiştir.
Mekhüle üç defa: "gördüğün kimselerin en âlimi kimdir?" diye sorulmuş, üçünde de "İbn-i Şihab'dır."diye cevap vermiştir.
İmam Buhari'nin Ali b. Medini'den rivayet ettiğine göre, İbn-i Şihab iki bin kadar hadis rivayet etmiştir. Bunların bir çokları "Kütüb-i Sitte" de ve "Muvatta"da vardır.
İbn-i Şihab bir zeka ve fazilet harikası idi. Üstün bir hafızaya sahipti. Kur'an-ı Kerimi seksen gecede ezberlemişti. Eyyub-i Sahtiyani: "İbni Şihab'dan daha âlim bir kimse görmedim" demiştir.
İmam Şafii'de: "İbn-i Şihab olmasaydı Medine'den sünnetler (Hadisler) gitmiş olurdu." demiştir.
Bütün âlimler onun hadiste imam olduğunda ve ezberinin çokluğu ile güvenilir bir kişi olduğunda ittifak etmişlerdir.
İbn-i Şihab hicretin (124.) yılında (72) yaşında olduğu halde Şam da vefat etmiştir.
«el-Bakır»[60]
Muhammedi B. Ali B. Hüseyin
Muhammed, Hz. Ali'nin oğlu Hüseyin'in torunudur. Künyesi Ebu Cafer lakabı el-Bakır'dır.
Muhammed, hicretin (57.) yılında Medine'de doğmuştur. Dedesi Hüseyin şehid edildiği gün (3) yaşındaydı.
îmamiyyenin inancına göre Muhammed on iki imamdan biridir. Cafer es-Sadık'ın babasıdır. Büyük âlim ve seyyiddir.
Derin bilgisinden dolayı kendisine "el-Bakır (derinliklere nüfuz eden araştırıcı)" denilmiştir.
Muhammedin de Şii fırkası tarafından İmam olarak tanınmaktan kurtulamamış olduğunu İçlilerden bir şairin onun hakkındaki şu^şiiri bildirmektedir.
"Ey takva sahibleri için ilim deryası Ey içlilere cevap verenlerin en hayırlısı"
Tanınmış hadis âlimlerinden olan Muhammed'den bir çok "Kelâm-ı Kibar" nakledilmiştir.
Muhammed hicretin (113.) yılında Şam'ın '*el-Hamime" beldesinde vefat etmiş Medine'ye nakledilip Baki kabristanına defnedilmiştir.[61]
Mücahid B. Cebr
Mücahid b. Cebr, Mekkeli'dir. Künyesi Ebül-haccac'dır. Mahzumi kabilesindendir. Abdullah b. Es-Saib b. Ebi Saib'in azadhsıdır.
Tabiinin büyüklerindendir. Kurralann Şeyhidir.
Mücahid Hz. Ali'den Sa'd b. Ebu Vakkas'dan, dört Abdullah'dan, Rafı b. Hadic'den Hz. Aişe, Hz. Ümmü Seleme, Ebu Hüreyre, Suraka b. Malik'ten, Abdullah b. Es-Saib, el-Mahzumi'den ve daha bir çoklarından hadis rivayet etmiştir.
Kendisinden de Atâ, İkrime, Amr b. Dinar, Katâde, Süleyman el-Ahvel, Süleyman el-Â'meş, Abdullah b. Kesir el-Kari daha bir çokları hadis rivayet etmişlerdir.
Mücahid, hicretin (21.) yılında Hz. Ömer'in hilafeti zamanında doğmuştur.
Mücahid, tabiin tabakasından olan Müfessirlerin başıdır. Hatta onların tefsiri en iyi bileni olduğu söylenir.
Tefsirini, Abbas'dan Kur'an-ı otuz defa okumakla almıştır. Mücahid: "Ben Kur'an-ı otuz defa İbn-i Abbas'tan okudum, her âyeti okudukça durur, ona bu âyetin kimin hakkında inmiş olduğunu ve nasıl olduğunu sorardım" demiştir.
İmam Sevri: "Sana tefsir Mücahid'den gelirse bu sana yeter/'demiştir. Bundan dolayı îbn-i Teymiyye: "Onun
tefsirine Şafii, Buharı ve diğer ilim sahihleri itimad etmişlerdir" demiştir.
Ebu Hatim: "Mücahid, Hz. Aişe'den hadis dinlememiştir. Ondan rivayet ettiği hadisler Mürseldir. Yine Mücahid'in Sa'd, Muaviye, Ka'b b. Ucre'den rivayet ettiği hadisler de Mürseldir" demiştir.
Ebu Nuaym, Yahya el-Kattan'dan rivayet ettiğine göre, Yahya el-Kattan: "Mücahid'in Mürsellerini ben Atâ'nın Mürsellerinden daha çok beğenirim."demiştir. Katade: "Geriye kalanlardan tefsiri en iyi bilen Mücahid'dir" demiştir.
İbn-i Sa'd: "Mücahid çok hadis bilen âlim fakih güvenilir bir zat idi." demiştir. İbni Hayyan: "Mücahid, fakih, takva sahibi, sağlam bir zat idi" demiştir.
Zehebî Mücahidin hal tercümesinin sonunda "Ümmet Mücahid'in imamlığı ve onun sözünün hüccet sayılmasında ittifak etmişlerdir. Abdullah b. Kesir ondan okumuştur." demiştir.
Mücahid hicret in (102.) veya (103.) yılında vefat etmiştir.
Yahya el-Kattan: "Hicretin (104.) yılın da vefat etti." demiştir.[62]
İkrime Mevlâ İbn-İ Abbas
İkrime, Abdullah b. Abbasın kölesi idi, sonra azad edilmiştir. Künyesi Ebu Abdullah'dır. Babasının ismi Abdullah'dır. Aslen Mağrip halkından olan Berberiler-dendir. İkrime Hasın b. el-Hayr el-Amberinin kölesi idi.
Hz. Ali İbn-i Abbas'ı Basra valisi olarak tayin ettiği zaman Haşin, İbn-i Abbas'a bu köleyi hibe etmiştir. İbn-i Abbas ona Kur'an-ı ve Sünneti, (Hadisi) öğretmek için çok gayret göstermiştir.
İkrime, İbn-i Abbas'dan, Abdullah b. Ömer'den Abdullah b. Amr b. el.-As'dan, Ebu Hüreyre'den , Ebu Said-i Hudri den, Hüseyin b. Ali'den, Hz. Ali'den, Hz. Aişe'den hadis rivayet etmiştir, kendisinden de Zühri, Amr b. Dinar, Sabi gibi bir çok zevat hadis rivayet etmişlerdir.
İbn-i Abbas vefat ettiğinde İkrimeyi azad etmediği için köle olarak kalmıştır, İbn-i Abbas'in oğlu Ali bu büyük âlimi dört bin altın karşılığında Halid b. Yezid b. Muaviye ye satmıştı. Bunun üzerine İkrime Ali'ye gelerek "Yazık ettin babanın bütün ilmini dört bin altına sattın demiş, bu sözden mütessir olan Ali b. Abdullah satış muamelesini bozmuş, İkrime'yi geri alıp âzad etmişti.
İkrime Horasan, İsfahan, Mısır gibi bir çok beldeleri dolaşmıştır.
Mekke'nin ve Mekke havalisinin fakihlerinden birisidir. İbn-i Abbas ona: "Hadi git insanlara fetva ver sana bir kimse gelirde kendisiyle ilgili mühim bir şey sorarsa fetva ver. Bir kimse de gelir kendisiyle ilgili olmayan bir şey sorarsa ona fetva verme. Bu şekilde hareket edersen kendini insanların üçte iki nisbetin de sıkıntısından kurtarmış olursun." diye talimat vermiştir.
Said b. Cübeyr'e: "Senden daha âlim bir kimse biliyor musun?" diye sorulmuş, o da: "İkrime vardır" demiştir.
Bazı kimseler îkrime'yi haricilerin görüşündedir diye tenkit etmişlerdir.
İkrime hicretin (107.)yıhnda seksen yaşında olduğu halde Medine'de vefat etmiştir.[63]
Ata B. Ebû Rebah
Ata'nin künyesi Ebu Muhammed'dir. Babası Ebu Rebah'ın ismi Eşlem veya Salim b. Safvan'dır
Ata Fihr oğullarının azathsıdır. Mekke'lidir.
Mekke'nin ve Mekke'ye bağlı olan yerlerin en büyük fakihlerinden ve zahidlerinden biriydi.
Ata, Cabir b. Abdullah el-Ensari, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyr ve diğer bir çok sahabeden hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de, Amr b. Dinar, Zühri, Katade, Malik b. Dinar, el-A'meş, Evzâî ve daha bir çok kimseler hadis rivayet etmişlerdir.
Denildi ki: Ata, siyah tenli, şaşı, yassı burunlu, çolak, topal, saçları kıvırcık idi ve hayatının sonlarına doğru âmâ oldu.
Süleyman b. Reff: "Mescidi harama girdim, insanlar bir kişinin etrafına toplanmışlardı. Baktım ki birde ne göreyim, siyah karga gibi Ata b. Ebû Rebah oturmaktadır" demiştir.
Mekke'de fetva verme vazifesi Ata ile Mücahide intikal etmiştir.
Katâde: "İnsanların hac menasikini en iyi bileni A-tâ'dır" demiştir.
ibrahim b. Amr b. Keysan: "Emevilerin zamanın da hacc meseleleri hakkında Atâ b. Ebu Rebah'dan başka hiçbir kimse fetva vermesin diye bir kişiye emredilip onun da nida ederek halka duyurduğunu hatırlıyorum" demiştir.
Atâ, hicretin (115.) yılın da seksen sekiz yaşında olduğu halde Mekke'de vefat etmiştir.[64]
Alkame B. Kays En-Nehaî
Alkame, büyük bir fakihtir. Esved b. Yezidin amcası ve İbrahim en-Nehaî'nin dayısıdır.
Resüluİlâh (s.a.v.) m hayatında doğmuş fakat görüşme şerefine nail olamamıştır.
Kur'ân-ı İbn-i Mesud'dan öğrenmiştir. Hz. Ali'den Hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de İbrahim b. Yezid en-Nehaî, Ebu İshak es-Sebii gibi birçok kimse hadis rivayet etmişlerdir.
Alkame Kur'ân-ı güzel bir sesle okurdu. Alkame'den rivayet edilmiştir, demiştir ki: "Ben, Allah Teâlâ'mn Kur'an okumam için güzel bir ses verdiği kimse idim"
İbn-i Mes'ûd, Alkame'den Kur'an okumasını ister ve ona: "Oku, anam, babam sana feda olsun, çünkü ben Resüluİlâh (s.a.v.) dan "güzel sesler Kur'an-ı süsler" buyurduğunu işittim." derdi.
Alkame ahlâk ve davranışlarıyla insanların İbn-i Mes'ûd'a en fazla benzeyeni idi.
Alkame hicretin (62.) yılında vefat etmiştir.[65]
İbrahim B. Yezid En-Nehaî
İbrahim'in künyesi Ebu Imran veya Ebu Ammâr'dır. Babası Yezid b. Kays'dır.
İbrahim Kûfeli büyük bir fakihdir. "en-Neha" Yemen-deki Mezcah'dan büyük bir kabiledir. İbrahim aslı itbarıyla bu kabileden olduğundan dolayı "İbrahim en-Nehaî" diye meşhur olmuştur.
Annesi Zeyd b. Kays'ın kızı Müleyke, Esved b. Yezidin kız kardeşidir. Esved, İbrahim'in dayısıdır. İbrahim Tabiindendir. Hz. Aişe yi görmüş ve onun yanına girmiş, fakat ondan hadis rivayet ettiği sabit olmamıştır.
İbrahim meşhur imamlardan biridir. Dayıları Esved ile Abdurrahman, Mesruk, Alkame, Şurayh ve daha bir çok kimseden hadis rivayet etmiştir.
Kendisinden de A'meş, Mansur, Hammad b. Süleyman gibi bir çok kimseler hadis rivayet etmişlerdir.
İbrahim fakih, salih âlim, külfetsiz sade yaşayan bir kimse olup küfe halkının müftüsüydü.
İbrahim hicretin (96.) yılında (49.) yaşında olduğu halde Küfe'de vefat etmiştir.[66]
Hasan-ı Basri
Hasan'in babasının ismi Yesâr, Annesinin ismi Hayre'dir. Künyesi Ebu Said'dir. Babası Yesâr islam fütuhatı zamanın da Irak'ın Basra yakınındaki Misan'dan esir edilerek Medine ye getirilmişti. Orada meşhur Zeyd b. Sabitin azatlıları arasına girerek, Resülullâh (s.a.v.) in zevcesi Ümmü Seleme'nin azatlılarından Hayre adında
bir kadınla evlenmiş, bu izdivacdan hicretin (21.) yılında Ömer b. Hattab'ın hilafeti zamanın da Hasan Medine'de dünya ya gelmiştir.
Annesi bir iş için gittiğinde Hasan ağlardı. Hz. Ümmü Seleme annesi gelinceye kadar onu avuturdu.
Hasan-ı Basri Vadi el-Kurâ da yetişti ve oradan Bas-ra'sya gidip yerleşti ve orada yaşadı.
Tabiinin büyüklerinden olup, ilmin, zühdün, veranın, ibadetin arasını birleştirmişti. Ağzından daima hikmetli sözler dökülürdü.
Ebu Amr b. El-Alâ: "Hasan-ı Basri'den daha fasihini görmedim" demiştir.
Hasan-ı Basri kuvvetli seciyesi (karekteri), haramdan sakındırması, doğru ve hak olanı çekinmeden söylemesi ile büyük bir şöhret kazanmıştı.
Yezid b. Abdülmelik zamanında Ömer b. Hübeyre el-Fezari, Irak'a Vali olarak tayin edilmişti. Horasan'da Irak'a katılmıştı. Vali tayin edilen Ömer, Hasan-ı Basri'yi, Muhammed b. Sirin'i, Şabiy'i çağırdı. -Bu hadise hicretin (103.) yılında geçmiştir- Ömer b. Hübeyre onlara: "Yezid Allah Teâlâ'nm yer yüzünde halifesidir. Allah Teâlâ onu kullan üzerine halife seçti ve ona itaat etmeleri için söz aldı. Bizden de onun sözünü dinlemek ve ona itaat etmek için söz aldı. Gördüğünüz gibi, bana emirlerini yazıyor, ben de onun yazdığı emirleri uygulayacağım. Bu konuda görüşünüz nedir diye sordu.
İbn-i Şirin ile Sabi dolaylı sözler söylediler. Vali Ömer Hasan-ı Basri'ye: "Sen ne dersin" dedi. Hasanı Basri: tcEy Ömer b. Hübeyre, Yezid'in Şeriata ters düşen emirlerini uygulamada Allâh'dan kork Allah Teâlâ'nm emirlerini uygulamada Yezid'den korkma çünkü Allah Teâlâ seni Yezid'den korur Yezid ise Allah Teâlâ'dan koruyamaz Allah Teâlâ sana ölüm meleğini göndermesi seni tahtından indirmesi, geniş sarayından çıkarması, dar kabire koyması yaklaştı seni kabirde ancak amelin kurtarır. Ey Ömer b. Hübeyre Allah'a isyan etmekten sakın çünkü Allah Teâlâ bu saltanatı sana dinine ve kullarına yardım etmek için verdi. Allah'ın verdiği bu saltanatı sakın dinin aleyhinde ve insanlara eza cefa yolunda kullanma zîrâ Allah'a isyan konusunda yaratığa itaat edilmez." Dedi. Ömer b. Hübeyre onlara mükafat verdi.
Hasan-ı Basri, Ebu Musa el-Eşâri'den Kur'an öğrenmiş, İbn-i Ömer, Enes, Semure, Kays b. Asım gibi Ashabı kiram dan ve Ebul-Âliye FadI b. İyaz gibi Tabiinden de hadis rivayet etmiştir. Hayatını ilim ile cihada hasretmişti. Meşhur yiğitler den sayılırdı. Ashab-j kirama yetişmiştir, hatta kendisi: "Biz cihad için Horasana gittiğimiz zaman ordumuzda Ashab-ı güzin den üçyüz zat bulunuyordu" demiştir.
Ömer b. Abdülaziz halife olunca Hasan-ı Basri'ye: "Ben bu işle ibtiia edildim, bu işte bana yardım edecek kimseleri tavsiye etmeni rica ederim" diye mektup yazmış. Hasan-ı Basri de: 'Dünya insanlarını sen istemezsin Ahiret erleri de seni istemezler o halde bu işin üzerine Allah Teâlâ'dan yardım dile" diye cevap vermiştir. Hasan-ı Basri zamanının ilim ve amel cihetinden imamı idi. Hasan-ı Basri hicretin (110.) yılında Basra'da vefat etmişti[67]
Muhammed B. Şirin
Muhammedin babasının ismi Şirin annesinin ismi Safıye'dir. Künyesi Ebu Bekir'dir. Babası şirin Enes b. Malik'in kölesi idi. Enes b. Malik onu kırk bin dirhem karşılığın da azad etmiştir.
Sİrin Misan esirlerindendi. Annesi Safıye'de Hz. Ebu Bekir'in azadlısı idi Muhammed b. Şirin Ashab-ı kiramdan otuz kadar zata yetişmiş Ebu Hüreyre, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Zübeyr, İmran b. Husayn, Enes b. Malik'ten hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Katade b. Diâme, Halid el-Hazzâ, Eyüb Sahtiyani gibi daha bir çok imamlar hadis rivayet etmişlerdi.
Basra halkının fakihlerinden biri olan İbn-i Şirin âlim, vera, takva sahibi ve Hasan-ı Basri'nin arkadaşı idi.
İbn-i Şirin ile Hasan-ı Basri, Basra'ya hicret etmişlerdir.
Şâbî: "Racül-i Esamm'ı, yani İbn-i Sirin'i bırakmayın" derdi.
İbn-i Şirindin kulakları ağır duyduğu için kendisine "Racül-i Esamm" denirdi. .
İbn-i Şirin Tefsir, Hadis, Fıkıh ilimlerinde büyük bir iktidar sahibiydi, rüya tabirinde de pek meşhurdu.
İbn-i Şirin, Hz. Osman'ın hilafetinin son zamanında dünyaya gelmiştir. Hicretin (110.) yılında Basra'da Hasan-ı Basri'den yüz gün sonra vefat etmiştir.
Allah onlardan razı olsun.[68]
Ömer B. Abdülaziz
Ömer'in babası Emevi soyundan Mervan'ın oğlu Abdülaziz dir. Annesi Ömer b. Hattab'ın oğlu Asım'ın kızı Ümmü Asım Hafsa'dir.
Hicretin (63.) yılında Medine'de dünyaya gelmiş küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiştir.
Babası Abdülaziz'le beraber Mısıra gitmiş sonra babası onu dini öğrenmesi, sünneti bellemesi ve iyi bir terbiye alması için Medine'ye göndermiştir.
Ömer b. Abdülaziz, Enes b. Malik, Said b. Yezid, Urve b. Zübeyr, Ebu Bekir, Haris b. Hişam ve daha bir çok kimselerden hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Ebu Seleme b. Abdurrahman, Ebu Bekir Amr b. Hazm, Zühri ve kendi oğullan Abdullah ile Abdülaziz gibi bir çok kimseler hadis rivayet etmişlerdir. Ömer b. Abdülaziz'in, babası Mısır'da vefat edince, amcası halife Abdülmelik b. Mervan kendisini Şam'a istemiş ve kızı Fatıma ile evlendirmiştir.
Velid'in halifeliğinde uzun müddet Medine valiliğinde bulunmuştur.
Ömer b. Abdülaziz güvenilir, fakih, âlim, vera takva sahibi olmakla meşhurdur.
Enes b. Malik, Ömer b. Abdülaziz'i kast ederek: "Namaz cihetinden Resûlûllâh'a bu gençden daha çok benzeyen görmedim" demiştir.
Muhammed b. Ali b. Hüseyin: "Her kavmin bir faziletlisi vardır. Ümeyye oğullarının faziletlisi de Ömer b. Abdülaziz'dir. Çünkü o, kıyamet gününde tek başına bir ümmet olarak ba's olunacaktır." demiştir.
Ömer b. Abdülaziz halife olunca insanları dedesi Ömer b. Hattab'ın gidişatına çeviren adaletli bir imam olmuştur.
Malik b. Enes: "Said b. Müseyyeb Ömer b. Abdülaziz'den başka hiçbir hükümdarın yanına gitmezdi" demiştir.
Ömer b. Abdülaziz halife olunca minbere çıktı ve: "Ey insanlar! Eğer beni istemiyorsanız başınızda durmam" dedi. Bunun üzerine insanlar: "Biz senden razıyız" dediler.
Ömer b. Abdülaziz, kendisinden önceki hükümdarlar döneminde zorla ve haksız olarak alınan malları sahiplerine geri verdi. İslamın hükümlerini gerçek usulleriyle uyguladığı için fakirleri zengin yapmıştır. Hatta denildik! zekat vermek için muhtaç bir kimse bulunamıyordu.
İmam Buharı, İmam Malik ve İbn-i Üyeyne: "Ömer b. Abdülaziz hadislerin toplanıp yazılmasında ilk taşı koyan imamdır" demişlerdir.
Nitekim yukarı da geçmiştir.
Ömer b. Abdülaziz'in menkıbeleri ve faziletleri pek çoktur. Hicretin (101. veya 102.) yılında vefat etmiştir.[69]
Tavus B. Keysan
Tavus b. Keysan el-Havlânî el-Hemedânî el-Yemani'dir.
Tavus'un babası Keysan'dır. Künyesi Ebu Abdurrahman' dır. Aslen İranlıdır.
Tavus hicretin (33.) yılında Yemen'de dünya ya gelmiş, orada yetişmiştir. Tabiinin büyüklerinden biridir.
İbn-i Abbas, Ebu Hüreyre, Hz. Aişe, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Amr, ve daha birçok sahabe-i kiramdan hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Mücahid, Amr b. Dinar, Zühri, İbrahim b. Meysere gibi birçok kimseler hadis rivayet etmişlerdir.
Tavus, Yemen'in en büyük fakihi ve müttehidiydi.
Ebu Uyeyne dedi ki: "Ben Abdullah b. Yezid'e, İbn-i Abbas'ın yanına kiminle beraber giriyorsun?" diye sordum. Abdullah da: "Atâ ve arkadaşlarıyla giriyo-rum"dedi. Ben: "Tavus'la beraber girmiyormusun?" dedim. Oda: "O nerede biz neredeyiz . O havass ile beraber giriyor" dedi.
Amr b. Dinar: "Ben ilim de, zühd de Tavus gibi hiçbir kimse görmedim" demiştir.
Ömer b. Abdülaziz halife olunca Tavus ona: "Bütün işlerinin iyi olmasını istersen, iyi kimseleri kullan" diye bir mektup yazmış. Ömer b. Abdülaziz de bu mektubu alınca: "Bu Öğüt olarak bana yeter" demiştir.
Rivayet edildiğine göre halife Mansur İbn-i Tavus ile İmam Mâlik'i çağırmış bunlar halife Mansurun yanına girince Halife Mansur bir müddet başını eğip düşündükten sonra İbn-i Tavus'a dönerek babandan işittiklerini anlat" demiş. O da: "Babam bana Allah Teâlâ bir adama saltanat bahşeder de o adam hükmün de zulmederse kıyamet günün de İnsanların en şiddetli azap göreni olacaktır" demiştir. Halife Mansur bir müddet durdu İmam Malik: "Ben Mansurun onu öldürtmesinden kanının üzerime sıçramasından korktuğum için elbisemi topladım" demiş. Halife Mansur İbn-İ Tavus'a: "Hokkayı bana ver" demiş. Bu sözünü üç defa tekrarladığı halde İbn-i Tavus hokkayı ona vermemiş. Halife Mansur ona: "Niçin bana hokkayı vermiyorsun?" diye sormuş. İbn-i Tavus da: "Onunla günah olan bir şey yazmandan ve benimde o günaha ortak olmamdan korkuyorum" demiş. Halife Mansur, İbn-i Tavus'un bu sözünü işitince: "Benden uzak olun" demiş. İbn-i Tavus: "Zaten bizde bunu istiyorduk" demiş. İmam Malik: "Ben o günden itibaren İbn-i Tavus'un üstünlüğünü tanıdım" demiştir.
Tavus ezberlemede, zekada, fesahatta bir harika idi. İlmi kemalatı derecesinde zühd ve takvası vardı. Bir Yemen emiri 500 altın hediye göndermişti fakat Tavus almamıştı (50) kadar sahabeye yetişmiştir. Birçok kimseler ondan ilim akmışlardır. Duası kabul edilenlerdendi. Kırk defa hacca gitmiştir.
İbn-i Abbas onun hakkında: "Ben Tavus'un cennet ehlinden olduğunu zannediyorum" demiştir. Tavus hükümdarlardan ve emirlerden uzak dururdu. İbn-i Uyeyne: "Sultanlardan uzak duran şu üç zevattır. Ebu Zerr, Tavus ve Sevri" demiştir.
Tavus hicretin (106.) yılında Hac ederken zilhiccenin yedinci gününde Mekke'de vefat etmiştir. O sene Hac da bulunan Hişam b. Abdülmelik onun cenaze namazını kıldırmıştır.[70]
İmam Azam Ebu Hanife
Ebu Hanife'nin Yaşadığı Asır:
Ebu Hanife'nin tercüme! halini yazmadan, mezhebinin esaslarını anlatmadan önce onun asrını ve asrındaki geçen hadiseleri ve bu hadiselerin Ebu Hanife'nin hayatındaki tesirlerini bilmemiz gerekir.
Ebu Hanife Emevi devletinin altın çağı olan Abdülmelik b. Mervan zamanında hicretin (80.) yılında Kûfe'de dünyaya gelmiştir. Çocukluğunda Irak valisi olan Haccacı Zalim es-Sakafıye yetişmiş, onun Emevilerin siyasi düşmanlarına karşı, yaptığı zulüm ve şiddetini görmüştür. Gençliğinde adil olan Ömer b. Abdülaziz'in hilâfetine yetiştiği gibi, Emevi devletinin zayıflayıp çöktüğünü de görmüştür. Abbasi devletinin kuruluşuna kadar yaşamıştır. Hicretin (150.) yılında halife Mansur zamanında Bağdat'ta vefat etmiştir.
Ebu Hanife'nin asrında, islam devleti büyümenin doruğuna ulaşmıştı. Hakimiyeti batıda Atlas okyanusuna, doğuda ise Çin'e kadar uzamıştı. Endülüsün fethiyle Avrupa'dan da az sayılamıyacak kadar yerleri hakimiyeti altına almıştı. Ülkeleri fethedildikten sonra ırkları farklı olan milletler islam sancağının altına girmişlerdir. Bunlardan bazıları şunlardır: İranlılar, Romalılar, Türkler, Hindliler ve Mısırlılardır.
İslam devletinin genişlemesi, iklimlerinin çeşitli olması, üzerinde farklı ırkların yaşaması ve kültürlerinin değişik olmasıyla devletin ihtiyaçları arttı. Saltanat prensiplerini sağlam temeller üzerine atmaya, idare sistemini koymaya, barış ve savaş ile ilgili konulan tayin etmeye ihtiyaç duyuldu. Bunların hepsi fakihler tarafından şer'i hükümlerin delillerinden çıkarılması, halkın dini sorularına cevap verilmesi ve davaların çözümlenmesi için büyük çabalar harcanmaya ihtiyaç duyuldu.
Ebu Hanife'nin asrındaki dini fırkalar faaliyet gösteriyorlar, aralarında çok mücadale çıkıyordu. İlimlerin toplanıp yazılması ve tercüme hareketi başladı. Yunanlıların düşüncesi, İranlıların düşüncesiyle karışarak islam beldelerine yayıldı. Bu yüzden Müslümanların yanında aklî düşünce yolu ile nakli düşünce yolu kaynaşarak tslamî düşüncede etkisini gösterdi. Fakihler fıkhı meseleleri araştırmaya şer'i hükümlerin illetlerini açıklamaya, olmamış meseleleri olmuş gibi farz ederek onların cevaplarını vermeye, kitap ve sünnette delillerini bulamadıkları hükümler hakkında kıyası kullanmaya yöneldiler.
Bilindiği üzere Irak, ilim faaliyetlerinin merkezi olarak eski medeniyetlere varis oldu. Eski Medeniyetlerin felsefeleri ve ilimleri orada toplandı. Abbasiler orayı kendilerine başkent yaptılar. İlmî hareket orada gelişti. Bunların sonunda Irak, Ehli Re'y Medresesinin ve Alkame b. Kays en-Nehai, İbrahim b. Zeyd en-Nehai, Hammad b. Ebu Süleyman el-Eşari gibi büyük alimlerin beşiği oldu. Bunların hepsi Ebu Hanife'nin hayatının Irak'ta geçtiği bilinince, Ebu Hanife düşünme metodunu oluştururken bu amillerin hepsinden istifade etmiştir.[71]
Fakihlerin Konumu
Ebu Hanife'nin asrında, âlimlerin konumuna, fakihlerin mevkiine işaret etmeden geçemeyiz. O asırda devlet, dini esaslar üzerine kurulmuş, idare sistemi şeriate göre düzenlenmişti. Devlet bu sıfatı ancak âlimlere hürmet etmekle kazanmıştı. Bu yüzden âlimler şahsiyetlerini korudular, çünkü âlimler idarecilere karşı cesaretle hakkı savunuyorlar ve kötülüklere karşı şiddetle direniyorlardı.
İşte Said b. Müseyyeb, öldürülmekle tehdit edildiği, elli deynek vurulduğu, Medine'nin çarşı ve pazarlarında teşhir edildiği, insanlarla görüşmekten men edildiği halde Halife Abdülmelik'in veliahd olarak tayin ettiği oğulları Velid ile Süleyman'a biat etmeyi kabul etmemişti.
Halife Abdülmelik, Said b. Müseyyeb'in dostluğunu kazanmak için veliaht olarak tayin ettiği oğlu Velid'e, Said'in kızını istemiş. Said kızını Velid'e vermeyi kabul etmemiş, kızını fakir olan talebelerinden Abdullah b. Ebu Veda'ya vermeyi tercih etmiştir.
Abdurrahman b. Muhammed el-Eş'as Abdülmelik b. Mervan'a karşı ayaklanınca Said b. Cübeyr'de onunla beraberdi. Abdurrahman öldürülünce Said b. Cübeyr Mekke'ye gitti Mekke Valisi Halid el-Kasri onu yakalayıp Abdülmelik'in Irak valisi olan Hacca'ca gönderdi. Oda onu şehit etti. Ebu Hanife de işkenceden nasibini aldı. Ebu Hanife Abbasiler devrinde Abbasilere karşı ayaklanan Hz. Ali'nin torunlarından İbrahim b. Abdullah'ın taraftan olmakla suçlandı.[72]
Fıkıhta İlimde Mevalinin (Arap Olmayanların) Üstün Olması
Genel olarak ilimde özel olarak fıkıhda arap olmayanların üstün olmaları Ebu Hanife'nin asrının özelliklerin-dendir. Çünkü ilim öğrenmek bir sanattır ve bir fendir. Araplar eski halleri üzerine devam ederken Arap olmayanlar çevrelerinin şartlarına göre ilim öğrenmeye daha yakındılar. Birde Arap olmayanlar yüksek mevkilere ulaşmak için ilim elde etmeye çalışıyorlardı.
"el-Ikdü'l Ferid" isimli eserde şu bilgi vardır: İbn-i Ebu Leyla demiştir ki: "Bana Abbasi emirlerinden dindar ve ırkçı olan İsâ b. Musa "Basra'nın fakihi kimdir?" diye sordu. Bende: "Hasan-ı Basri dir" dedim: "sonra kimdir?" diye sordu. Bende: "Muhammed b. Şirindir." Dedim: "Bunlar Arap'mı dır?" diye sordu bende: "Değillerdir" dedim. "Mekke'nin fakihleri kimlerdir?" diye sordu. Bende: "Ata b. Ebu Rebah, Mücahid, Said b. Cübeyr, Süleyman b. Yesar'dır" dedim. "Bunlar Arapmıdirlar?" diye sordu bende: "Değillerdir" dedim. "Medine'nin fakihleri kimlerdir" diye sordu. Bende: "Zeyd b. Eşlem. Muhammed b. el-Münkedir, Nafı b. Ebu Nücayh'dir" dedim. "Bunlar Arapmıdırlar?" diye sordu. Bende: "Değillerdir" dedim. İsa b. Musa'nın rengi değişti. Sonra Küba'nın en fakihi kimdir" diye sordu. Bende: "Rabiatü r-Re'y, İbn-i Ebu Zinad'dır" dedim. "Onlar Arapmıdır" diye sordu. Bende: "Değillerdir" dedim. İsa b. Musa'nın öfkesinden yüzü kızardı sonra: "Yemen'in fakihi kimdir?" diye sordu. Bende: 'Tavus ile oğlu ve İbn-i Müneb-bih'dir" dedim "Bunlar Arapmıdır?" diye sordu. Bende: "Değillerdir" dedim. Bunun üzerine İsa b. Musa'nın boynunun damarları şişti oturduğu yerde toparlandı ve:
"Horasan'ın fakihi kimdir?" diye sordu. Bende: "Atâ b. Abdullah el-Horasanidir" dedim. "Atâ Arapmı'dır" diye sordu. Bende: 'Değildir" dedim. Yüzü öfkeden mosmor oldu hatta ben ondan korktum. Sonra "Şam'ın fakihi kimdir" diye sordu. Bende: "Mekhul'dür" dedim. "Mekhül Arapmıdır" diye sordu bende: 'Değildir" dedim. Bunun üzerine derin derin soludu sonra: tcKûfe'nin fakihi kimdir" diye sordu. Vallahi korkmamış olsaydım el-Hakem b. Utbe ve Hammad b. Ebu Süleyman diyecektim. Fakat ondaki fenalığı görünce "İbrahim en-Nehai ve eş-Şabi dir" dedim "bunlar Arapmıdır?" diye sordu. Bende: "Araptırlar" dedim bunun üzerine İsâ b. Musa: "Allâhü Ekber" dedi ve Öfkesi geçti.
Ebu Hanife'nin asrında özellikle Abbasiler Bağdatı başkent yaptıklarında fıkıh büyüyüp gelişti. Bağdat islam medeniyyetinin merkezi oldu. İlmi, hareket faliyeti başladı. İranlılar ve Rumlar gibi çeşitli milletler birbiriyle kaynaştı Abbasi halifeleri idare sistemleri din ve şeriat esasları üzerine kurulmuş olduğu için fakihleri kendilerine yaklaştırdılar.[73]
Ebu Hanife'nin Doğumu - Yetişmesi Vefatı (Hicri 80-150)
Ebu Hanife hicretin (80.) yılında Kûfe'de dünyaya gelmiş. Hicretin (150.) yılında Bağdat'da vefat etmiştir
Ebu Hanife'nin ismi Numan b. Sabit b. Zuta'dır. Ebu Hanife'nin dedesi Zuta İran asıllı olup Kûfe'ye yerleşmiştir. Babası Sabit müslüman olarak doğmuş, çocukken Hz. Ali'ye yetişmiş ve zürriyyeti hakkında Hz. Ali'nin hayır ve bereket duasına nail olmuştur.
Ebu Hanife sahabeden, Basra'da Enes b. Malik'e, Kûfe'de Abdullah b. Ebu Evfa'ya, Medine'de Sehl b. Sa'd es-Saidi'ye, Mekke'de Ebu't-Tufeyl Âmir b. Vail'e yetişmiştir. Fakat Ebu Hanife'nin bunlardan biriyle görüşüp görüşmediğinde ihtilaf vardır. Zehebi, Hatip'in "Tarih-i Bağdat" isimli eserinde Ebu Hanife'nin Enes b. Malik ile görüşmüş olduğunu naklederek zikretmiştir.
Ebu Hanife'nin taraftarlarından bazıları ise, Ebu Hanife'nin bir çok sahabe ile görüşmüş olduğunu ve tabiinden olduğunu iddia etmişlerdir. Fakat Ebu Hanife'nin sahabe ile görüştüğü sabit değildir. Üstün olan görüşe göre, Ebu Hanife sahabeden hiçbir zatla görüşmemiştir.
Ebu Hanife Kûfe'de ipek tüccarı olarak yetişmiştir. O zaman Küfe âlimler ve fakihlerle dolu idi. Çok geçmeden Ebu Hanife âlimlerin ve fakihlerin meclislerine ilgi duymuş onlardan ilim öğrenmiştir. Ebu Hanife önce islami ilimlerden "ilm-i Kelam91" tam öğrendikten sonra fıkha yönelmiş ve fıkhı kaynağından öğrenerek, sonunda ehl-i re'yin imamı olmuştur.
Ebu Hanife, içtihadı ve kıyası çok kullanmakla bilinir. Çünkü Ebu Hanife bu konuda hocalarının etkisi altında kalmıştır. Ebu Hanife Irak'da ilim başkanlığı kendisine ulaşan Hammad b. Ebu Süleyman'ın talebesidir. Hammad'da re'y medresesinin hocalarından biri olan İbrahim en-Nehai'nin talebesidir. Ebu Hanife'nin hocası "Hammad'dır" demekle Ebu Hanife ondan başka hiçbir"1 kimseden ilim almamıştır, manası kasdedilmemiştir. Ebu Hanife, Ata b. Ebu Rebah, Abdullah b. Abbas'ın azatlısı İkrime, Abdullah b. Ömer'in azatlısı Nafı ve Zeyd b. Ali, Cafer es-Sadık gibi Şiilerin ileri gelen imamlarından ilim almıştır. Rivayet edildiğine göre bir gün Ebu Hanife, halife Mansur'un yanına girmiş, onun yanında emir İsa b. Musa varmış. İsâ, halife Mansur'a, Ebu Hanife'yi göstererek: "Bu zat bugün dünya'nın en âlimidir" demiş. Halife Mansur, Ebu Hanife'ye: "Ey Numan! İlmi kimden aldın" diye sormuş. Numan'da: "Hz. Ömer'den ilim alanlardan, Hz. Ali'den ilim alanlardan, Abdulluh b. Abbas'dan ilim alanlardan ilim aldım" diye cevap vermiş. Bunun üzerine Halife Mansur Numan'a: "Sen ilmi sağlam kaynaklardan almışsın" demiş. Ebu Hanife demiştir ki: "Hocam Hammad hayatta iken onun bir müddet Küfe'den ayrılmasını fırsat bilerek onun yerine mescitde ders kürsüsüne oturdum. Bana altmışa yakın mesele soruldu, hepsine cevap verdim. Verdiğim cevapları yazdım. Hocam Kûfe'ye dönünce verdiğim cevaplan ona sordum. Kırk meselede hocambana muvafakat etti yirmi meselede bana muhalefet etti. Bunun üzerine yaşadığım müddetçe ondan ayrılamacağıma yemin ettim."
Hocası Hammad hicretin (119.) yılında vefatının yaklaştığını anlayınca talebeleri arasında kendi yerine geçmeye en lâyık olanın Ebu Hanife oluğunu gördü.[74]
Ebu Hanifenin Çektiği Sıkıntı Ve Ahlakı
Ebu Hanife asrındaki âlimler gibi hakkı söylemekte cesur olduğundan birçok eziyetlere maruz kaldı. Halife Mervan'ın İrak valisi olan Yezid b. Ömer b. Hübeyre Ebu Hanife' den Küfe 'ye kadı olmasını istedi oda kabul etmedi, bunun üzerine vali Ebu Hanife'ye hergün onar deynek olmak üzere yüz deynek vurdu. Ebu Hanife'nin kadılığı kabul etmemede samimi olduğunu görünce onu serbest bıraktı.
Halife Mansur Kûfe'den Ebu Hanife'yi Bağdat'a getirtti ondan kadılığı kabul etmesini istedi yine Ebu Hanife kadılığı kabul etmedi. Bunun üzerine Halife Mansur ona kadılığı kabul ettireceğine dair yemin etti. Ebu Hanife'de kadılığı kabul etmeyeceğine dair yemin etti. Halifenin veziri Ebu Hanife'ye görmüyormusun halife yemin etti dedi. Ebu Hanife'de: "Halifenin yemin keffareti vermesi benim yemin keffareti vermemden daha kolaydır" dedi. Kadılığı kabul etmemede direndi. Halife onun hapsedilmesini emretti.
İşte Emevi devrinde Ebu Hanife'ye işkence yapıldığı gibi Abbasi devrinde de işkence yapılmıştır.
Menakib kitaplarında Ebu Hanife'nin güzel ahlakı, zühdü, takvası, harikulade ilim ve zekası, cömertliği hak yolunda sebatı gibi birçok meziyetleri zikredilmiştir.
Ebu Hanife Allah korkusundan öyle bir mertebeye ulaştı ki bir gece "daha doğrusu onların va'dedildikleri azap vakti kıyamettir. Kıyamet daha şiddetli daha acıdır [Kamer sûresi 46] manasındaki âyeti tekrar ederek ağlayarak dua ve niyazda bulunarak sabahlamıştır.
Bir gün Küfe mescidinde Ebu Hanife talebeleri ile beraber otururlarken Hariciler mescide girmişler Ebu Hanife talebelerine: "Yerinizden ayrılmayın" demiş. Hariciler bunların yanlarına gelerek: "Siz kimlersiniz?" diye sormuşlar Ebu Hanife: "Biz Mültecileriz" demiş. Haricilerin emiri: '^Bunlara dokunmayın ve bunları emin oldukları yere ulaştırın" demiştir.[75]
Ebu Hanife'nin Mezhebinin Dayandığı Esaslar Şunlardır:
1) Kur'ân-İ Kerim:
Tarih-i Bağdat'ta zikredildiğine göre Ebu Hanife: "Ben Allah'ın kitabı ile hüküm veriyorum. Kitapta bulamazsam Resülullâh'ın sünneti ile hüküm veriyorum Allah'ın kitabında ve Resülullâh (s.a.v.) m sünnetinde de bir hüküm bulamadığım zaman sahabilerin sözleri ile hüküm veriyorum yalnız sahabelerden istediğim kimselerin sözünü alıyor, istemediğim kimselerin sözünü almıyorum. Ancak sahabelerin sözlerinin dışına çıkmıyorum" demiştir. Ebu Hanife'nin bu sözü önce Kitap ile sonra Sünnet ile hüküm verdiğini bildiriyor.
Ebu Hanife Kur'ân'ın meşhur kıraatini delil olarak kabul ettiğinden İbn-i Mes'û'dun "femen lem yecid fe sıyamu selaseti eyyamin" ayetine "mütetabiâtin" ilavesini taşıyan kıraatından dolayı yemin kefareti için üçgün tutulacak orucun arka arkaya tutulmasını şart kıldı. Çünkü bu kıraat meşhur haberdir. Ebu Hanife'ye göre meşhur haber ile ayetin hükmü üzerine ziyade hüküm sabit olur.
Ebu Hanife'den sahih olarak nakledilen rivayete göre Kur'ân nazım ile mananın birlikte ismidir. Ancak Ebu Hanife namazın caiz olması için Kur'ân'ın nazmını lâzım olan rükün kılmayarak yalnız manasına itibar etmiştir. Ebu Hanife'nin bu kaidesine göre namazda farz olan kıraat arapça kıraat ile eda edileceği gibi farsça kıraat ile de eda edilir. Fakat bütün âlimler Ebu Hanife'nin bu görüşünü kabul etmemişlerdir. Çünkü Teâlâ Hazretleri: "Şüphe yokki biz onu Arapça olarak indirdik." [Yusuf sûresi: 2] buyurmuştur. Ebu Hanife sonra bu görüşünden dönmüştür.[76]
2) Ebu Hanife Hadisleri Kabul Etmekte Çok Titiz Davranıyordu:
Ebu Hanife Hadisleri rivayet edenlerin hallerini araştırıyor, rivayetlerinin doğru olduğundan emin olmak istiyordu.
Ebu Hanife Resülullâh (SAV) dan rivayet edilen bir hadisin kabul edilmesi için o hadisi bir topluluğun kendileri gibi bir topluluktan alıp rivayet etmelerini veya şehirlerdeki fakihlerin o hadisle amel ederek, o hadisin meşhur olmasını şart koşuyordu. Ebu Hanife'nin hadiste bu koştuğu şartlarla hadisle amel etmenin dairesi daralı-yordu.
İmam Şafii "el-ümm" isimli eserinde İmam Ebu Yusuf ile hocası Ebu Hanife'nin hadis hakkındaki metodlarını açıklamıştır.
İmam Ebu Yusuf: "Alimlerin bildikleri hadisler kabul edilir, şaz olan hadisler kabul edilmez. Çünkü bize İbn-i Ebu Kerim, Ebu Cafer'den rivayet ettiğine göre, Resülullâh (s.a.v.) Yahudileri davet etmiş, Yahudiler Resülullâh (s.a.v.) ile konuşmuşlar sonunda İsa (a.s.) hakkında yalan uydurmuşlar. Bunun üzerine Resülullâh (s.a.v.) minbere çıkıp insanlara hutbe okudu: "Yakında benim adıma hadis uydurularak yayılacaktır. Size benden Kur'ân'a uygun olan bir hadis rivayet edilirse o hadis bendendir. Ku'ran'a uygun olmayan bir hadis rivayet edilirse o hadis benden değildir" buyurmuştur" demiştir.[77]
3) Ebu Hanife'nin Kıyası Çok Kullanması:
Ebu Hanife Hadisleri kabul etmede çok titiz davranarak hadislerle amel etmenin dairesini daralttığı için kıyası çok kullanmıştır. Ebu Hanife bir meselenin hükmü hakkında Resülullâh (s.a.v.) dan sahih bir nakil bulamadığı zaman sahabe ve tabiinin sözlerine bağlı kalmıyor, o meselenin hükmünü çıkarmada kıyası kullanıyordu.
Yukarıda geçtiği üzere Ebu Hanife: tcBir meselenin hükmünü Allah'ın Kitabında bulursam onunla hükmediyorum. Kitapta bulamazsam Resülullâh (s.a.v.) m sünnetiyle veya kendilerine güvenilen kimselerin arasında yayılmış olan sahih eserlerle hükmediyorum. Allah'ın Kitabında ve Resülullâh (s.a.v.) in sünnetinde bir hüküm bulamadığım zamanlarda da sahabilerin sözleri ile hükmediyorum. Yalnız sahabilerden istediğim kimselerin sözünü alıyor, istediğim kimselerin sözünü almıyorum. Ancak sahabelerin sözlerinin dışına da çıkmıyorum. İş, İbrahim Neha-i, Şa'bi, Hasan-ı Basri, İbn-i Şirin, Said b. Müseyyeb'e gelince onlar nasıl ictihad yapmışlarsa ben de öyle ictihad yaparım" demiştir.[78]
4) İstihsan:
İstihsan: Buna "Hafi (gizli) kıyas" da denir. İstihsan Ebu Hanife'nin mezhebinde asıl delillerden sayılır.
Hanefi âlimlerinin bazıları istihsan ile amel etmekte aşırı giderek: "Müctehid aklı ile istihsan yapar" demişlerdir.
Ancak hanelilerin müteahhirin âlimlerine göre, istihsan: Zihinlere ilk defa gelen "Celi (açık) kıyas"a muhalif olan delilden ibarettir.
Bunun misalleri hanefı fakihleri: "Bir kimse zirai arazisini vakfedipte onun su yolu, suyu ve yolu gibi irtifak haklarını vakfettiğini söylemezse bunlarda istihsana göre araziye tabi olarak vakfa dahil olmuş olurlar.
Celi (açık) kıyasa göre, zirai bir arazi satılırken böyle irtifak haklan söylenmediğinde satışa dahil olmadıkları gibi, vakfın irtifak haklarıda söylenmeden vakfa dahil olmazlar" diye açıklamışlardır.
İstihsana göre, irtifak haklarının söylenmeden vakfa dahil olmasının sebebi: Vakıftan maksat, kendilerine vakfedilen kimselerin ondan istifade etmeleridir. Zirai bir araziden istifade etmek ancak su yolu, suyu ve yolu ile mümkün olur. O halde irtifak haklan söylenmeden vakfa dahil olurlar. Çünkü vakıftan istifade etmek ancak bunlarla gerçekleşir. Nitekim zirai bir arazi kiraya verildiğinde bu irtifak hakları söylenmese bile kira
akdinde dahil olurlar.
Celi (açık) kıyasa göre vakfedilen zirai arazi, satılan zirai araziye kıyas edilir. Çünkü vakıf ile satıştan her biri malın sahibinin mülkiyetinden çıkarılması vasfında ortaktır.
Hafi (gizli) kıyasa göre, vakfedilen zirai arazi kiraya verilen zirai araziye kıyas edilir. Çünkü bunların her birinden maksat, gelirlerinden faydalanmak olup malın aslına malik olunmaması bakımından ortaklık esasına dayanmaktadır. Bu gizli bir kıyastır hemen zihne gelmemektedir. Biraz düşünme ve teemmüle muhtaçtır, bu yüzden zirai bir arazi kiraya verilirken onun su yolu, suyu ve yolu söylenmeksizin kira akdine girmiş olduğu gibi zirai bir arazi vakfedilirken onun bu irtifak hakları da söylenmeksizin vakfa girmiş olurlar.[79]
5) Şer'i Hileler
Araştırmacılardan bir çokları şer'i hileleri Ebu Hanife'nin fıkhına nisbet etmişlerdir. Çünkü Şer'i hileler Hanefi mezhebinde fıkıh bablarından geniş bir babı teşkil etmektedir.
İbn-i Kayyım "i'Iamü'l- Muvakkıîn" isimli eserinde hileleri ele almış, buna cevaz verenleri kınayarak: "son zamanlarda yetişen âlimler, imamlardan hiçbirinin söylemesi doğru olmayan hileler ihdas edip o hileleri imamlara nisbet etmişlerdir. Bu hileleri imamlara nisbet etmelerinde büyük hata etmişlerdir" demiştir.
Bu araştırmacılar hileler babım Ebu hanife'nin asıllarından saymışlar ve bu hilelere "sıkıntılardan kurtulma" adını vermişlerdir.
Kamus'da ve şerhinde: el-İhtiyal, et-tahavvül, et-tahayyül kelimelerinin: düşünmede üstad ve mahir olmak, tasarruf inceliğine muktedir olmak manasına geldikleri" açıklanmıştır.
el-Mısbâh sahibi: "Hile: işleri tedbir ve idare etmekte üstad olmaktır, bu da fikri çalıştırmakla istenilene erişmeyi temin eder.
"Hile" kelimesinin aslı "Hivle" dir. "vav" harfinden önceki harf esre olduğu için "vav" harfi "ye" harfine dönüşmüştür" demiştir.
İbn-i Kayyım "İlamül-Muvakkıin" isimli eserinde: "Sebeplere yapışmak müsebbebleri elde etmenin hilesidir (yolu)dur. Mesela: Yemek yemek, doymanın hilesi (sebebi) dir. Elbise, giymek sıcaktan ve soğuktan korunmanın hilesi (sebebi) dir." Sefere gitmek istenilen şeye ulaşmanın yolu hilesi (sebebi) dir. Vacip, müstehab, mubah olan şer-i akidlerin her birinden maksad, satıcının paraya, alıcının mala ulaşmasının hilesi (sebebi) dir.
Haram olan sebeplerin hepsi haram olan şeylerin elde edilmesinin hileleri (yolları) dır.
Hile, maksada ulaştıran gizli yollar manasında kullanılır. Şöyle ki: Bu gizli yollar ancak zeka ve ileri görüşlülükle anlaşılır. Bu manada kullanılan hile ne övülür, ne de yerilir. Ancak maksada götüren yollar incelenir ve o yollarla elde edilmek istenilen maksada bakılır:
Haramları helal saymak veya vacipleri düşürmek veya Allah için olan bir hakkı veyahut kul için olan bir hakkı düşürmek için baş vurulan gizli yollar ve vesileler şer'an çirkin olan hilelerdir.
İşte fakihlerin ve hadiscilerin çoğunluğunun yerdiği hileler bunlardır.
Hanefi fakihlerine göre, hileler şeri'ata uygun bir şekilde sıkıntılardan kurtulmak manasında kullanılmıştır.
el-Eşbah ve'n-Nezair'in Şerhi Hamevi'de: "el-hiyelü" kelimesi "hiletün" kelimesinin cem'idir. Hile Iügatta: Hizmet etmek fikri iyi kullanmak manasına gelir, istilanda ise: başına dini bir hadise gelen kimsenin şer'an ondan kurtulması için başvurduğu bir hile (çare) dir.
Bu kurtuluş çaresinin anlaşılması, zekaya ve fikri iyi kullanmaya bağlı olduğu için buna hile denilmiştir." Diye zikredilmiştir.
Meşru olan maksatlara ulaştıran yollar, meşru olduğu sürece o yolların kullanılması caiz olur. Fakihlerin çoğunluğu ve bilhassa Malikiler ile Hanbeliler hilelere hiçbir suretle başvurulmasına cevaz vermezler. Çünkü onlar hilelere tamamiyle zıd olan "Seddü'z-Zera'i " yi (kötülüklere giden yolların önlenmesini) kabul ederler.
Hilelere başvurulmasını kabul edenler, hilelerin caiz olduğuna dair bir çok delil getirdiler.
Hilelerin haram olduğunu söyleyenler ise o delilleri reddettiler.
Hilelerin caiz olmasının delilleri şunlardır:
1) Eyüp Aleyhhisselâm bir sebebden dolayı zevcesine yüz değnek vurmaya yemin etmişti. Allah Teâlâ Eyüp Aleyhisselâmın yeminini yerine getirmesi için yüz tane değneği bir araya getirip bir demet yapmasını ve onunla zevcesine bir defa vurmasına izin (ruhsat) vermiştir. Nitekim Teâlâ Hazretleri: "Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini bozma (dedik)" [Sad sûresi: 44] buyurmuştur. İşte bu ayet-i kerime hilenin meşru olmasının delilidir. Başka hileler buna kıyas edilir. Bu delile şöyle cevap verilmiştir:
Lügatta, bu yeminin gereği yüz değneği ya demet halinde veya ayrı ayrı vurmaktır. Buna göre, yüz değneği demet halinde vurmak hile olmaz. Hile, ancak bir lafzın kendi manasından başka bir manada kullanılmasıyla olur. Diğer taraftan Eyüp Aleyhisselâm bu yemini ettiği zaman, zevcesi yapmış olduğu hatada mazurdu. Kendisine had (ceza) uygulanacak kimsenin ma'zur olduğu sabit olunca cezası hafifletilir. Şöyle ki:yüz tane değnek bir araya getirilerek demet yapılır ve onunla suçluya bir defa vurulur.
Yüz değneğin bir demet halinde vurulması hakkında İmam Ahmet ile diğer hadisciler Ebü Ümame b. Sehil'den o da Said'den, o da babası Sa'd dan rivayet etmiştir.Sa'd demiştir ki: Evlerimizin arasında zayıf bir adamcağız vardı Bu adam evlerin cariyelerinden biri ile zina etmişti, ben bunu Resülüllâh' (SAV) e söyledim. Resülüllâh (SAV) "ona yüz değnek vurun" buyurdular. Ashab ey Allah'ın Resulü, bu adamcağız buna tahammül edemez, pek zayıftır. Yüz değnek vurursak ölür" dediler. Resülüllâh (SAV): "içinde yüz tane filiz bulunan bir hurma salkımı alın sonra o adama bununla vurun. Çünkü bizden öncekilerin şeriatı bizim şeriatımıza muhalif olmazsa bizim için de şeriattır" buyurdular. Ashab da öyle yaptılar.
2) Hile-i şer'iyyeyi kabul edenlerin ikinci delili: Buhari ile Müslim'in Ebu Said el-hudri ile Ebu Hüreyreden rivayet ettiklerine göre, Resülüllâh (SAV):Bir zatı Hayber'e vali göndermiş, o da Resülüllâh' (SAV) a a'la cinsinden Hurma getirmiş. Bunun üzerine Resülüllâh (s.a.v.) "Hayberin bütün hurmaları böyle midir?" diye sormuşlar. O zat da: "Hayır Vallahi ya Resülallâh (s.a.v.)! Biz bunun bir ölçeğini iki ölçeğe, iki ölçeğini üç ölçeğe alıyoruz" cevabını vermiş. Resülüllâh (s.a.v.): "Öyle yapma! Bayağı hurmayı para ile sat, sonra bu para ile âlâ hurma satın al" buyurmuşlardır.
Fakihler bu hadis-i şerifi, zahiri itibarıyla satış, batını itibarıyla faiz, olan îne satışının ve diğer akitlerin caiz olduğuna delil göstermişlerdir.
Bu delile de şöyle cevap verilmiştir: şayet faizin mubah sayılmasına dair hile caiz olsaydı, faizin haram kılınması hakkındaki hikmet, ancak faydasız yere zaman zayi etmekten ibaret olurdu. Çünkü her İnsan Allah Teâla'nın haram kıldığı faiz nevilerinden her birini en küçük bir hile yoluyla helal sayabilirdi. Mesela: Faiz ile satışı yasaklanmış mallarda ribe'l-fazPa (karşılığında hiçbir şey 1 bulunmayan ziyadeye) hile yolu ile ulaşabilir. Şöyle ki bir kimse yirmi kilo bayağı hurma ile bir şahıstan on kilo iyi hurma almak istediğinde bu kimse o şahsa "sana şu yirmi kilo bayağı hurmayı yüz dirheme sattım" der, o şahısta "onu yüz dirheme satın aldım" der. Sonra bu kimse o şahsa "senin şu on kilo iyi hurmanı yüz dirheme satın alıyorum" der. O şahısta: "Onu sana yüz dirheme sattım" der.
ine satışı: Faiz ile elde edilmesi istenilen ziyadeye hile ile ulaşmaktır. Mesela: bir kimse bir malı bir şahsa bir senelik vade ile bin dirheme satıyor, sonra o malı o mecliste o şahıstan peşin olarak beş yüz dirheme satın alıyor. Bu suretle kazanmak istediği beş yüz dirhemi elde etmiş oluyor. Böyle hile yapan kimse Allah Azze ve Celle'nin kitabında ve Resülullâh' (s.a.v.) in sünnetinde haram kılınmış olan faiz müessesini en kolay yollardan yıkıyor, sonra bunların hepsini Allah Teâla'nın şeriatına nisbet ediyor. (Hâşâ bu büyük bir iftiradır.)
Resülullâh (s.a.v.) in o zata kesin olarak satmayı ve kesin olarak almayı emrederek: "Bayağı hurmayı dirhem karşılığında sat, sonra iyi hurmayı dirhem karşılığında satın al" buyurması helal olan şekilde yapılan alışverişe şamildir. Haram olan şekilde yapılan alış verişe şamil değildir.
ine satışını ve bunun manasında olanları şen'at haram kılmıştır. Şeri'at tarafından açıklanan mutlak alış verişlerin haram olan satışlara şamil olması mümkün değildir.
Kitabü'l Hiyel'de, içinde haramı helal kılmaya ve helali haram kılmaya götüren ve meşru olmayan hileler bulunmaktadır.
Hatib-i Bağdadi "Tarih-i Bağdat" isimli eserinin on üçüncü cüzünde Ebu Hanife'nin tercüme-i halini yazarken bu Kitabu'l Hiyeli Ebu Hanife'ye nisbet etmiştir. Fakat muhakkik âlimler Kitabü'l Hiyel'den ve içindeki-Ierden Ebu Hanife'yi beri kılmışlardır. Bu şer'i hileler Ebu Yusuf ile İmam Muhammed b. Hasan'a nisbet edilmiştir.
Ebu Hanife'ye hile-i şer'iyye konusunda fetva vermiş diye nisbet edilenlerin çoğu, yemin ve talak ile ilgili meseleler olup, bunlarda hakkı iptal hilesi yoktur, ancak sıkıntıdan kurtulmak için başvurulan fıkhı bir çare vardır.
Mesela: bir kimse ramazanda gündüzleyin zevcesi ile cinsi yakınlıkta bulunacağına dair yemin etmiş, bu meselenin çaresi Ebu Hanife'ye sorulmuş o da: "O kimse zevcesiyle birlikte sefere gitsin" diye fetva vermiştir.
Yine zevcesini merdiven üzerinde gören bir kimse ona: "merdivenden yukarı çıkarsan üç talakla boşsun, merdivenden aşağı inersen üç talakla boşsun" diye yemin etmiş. Bu meselenin çaresi Ebu Hanife'ye sorulmuş o da: "Kadın merdiven üzerinde öylece dursun, yukarıda çıkmasın aşağıda inmesin. Bir gurup merdiveni kadınla birlikte yere indirsinler" diye fetva vermiştir.
Sebep babından olan hileler caiz değildir. Şöyle ki: bir kimsenin ramazan gelince oruç tutmamak için sefere gitmek veya zekat vermemek için sene tamam olmadan önce malını başkasına hibe etmek gibi şer'i hükmü bozmaya götüren bir sebep ihdas etmesi caiz değildir.
Hiç şüphe yok ki, haramı helal saymaya veya helali haram saymaya götüren herhangi bir hile tuzaktır ve batıldır.
Nitekim Resülullâh (s.a.v.): "Allah Yahudilere lanet etsin. Onlara iç yağlar haram kılındı onlar iç yağları eritip sattılar ve parasını yediler" buyurmuştur.
Ama haram veya mubah olan bir yol ile bir hakkın gizli olarak alınmasında veya bir batılın gizli olarak giderilmesinde bir beis yoktur.
İbn-i Kayyım "i'lâmü'l - Muvakkıîn" isimli eserinde bu konuyla ilgili bir çok misaller zikretmiştir: Bir kimsenin bir şahısta hakkı bulunsa, o şahısta bu hakkı inkar etse, hak sahibinin şahidi de bulunmasa, o kimsenin o şahıstan hakkını almak için iki yalancı şahit tutması caiz olur.
Bir kimsenin bir şahısta alacağı olsa, o şahsın da o kimsenin yanında emaneti bulunsa, o kimse emaneti inkar etse, o şahsın da, o kimsenin ben de alacağı yoktur diye yemin etmesi caiz olur.
Bir kimse bir şahıstan bir tarlayı veya bir bahçeyi veya bir haneyi birkaç seneliğine kiralasa, kiracı kiraladığı tarla veya hane veya bahçe iyi bir hale gelince mal sahibinin bir hile ile akid mukavelesini bozmasından korksa bundan emin olmak için hile (çare): Birinci senenin kira bedeli en az, diğer senelerden her birinin kira bedeli kademeli olarak artırılmak üzere takdir ve tayin edilir.
Bir kimse, haccin vakti daraldığı için hacca niyet ederek ihrama girdiği takdirde sadece haccı kaçırmış olmaktan değil aynı zamanda haccin kazasının da lazım geleceğinden korksa hilesi: Hac veya umreden hiç birini tayin etmeksizin mutlak ihrama girmeyi niyet eder. Vakit yeterse hac yapar, vakit yetmezse umre yapar.[80]
Ebu Hanife Hadisleri Terk Ediyordu Diye İddia Etmeleri
Ebu Hanife'nin hadisleri, kabul etme metodu yukarıda geçmiştir. Ebu Hanife Hadisleri çok inceliyordu. Mütevatir ve meşhur hadisleri kabul ediyor, haber-i vahid olan hadisler meşhur olmadıkça kabul etmiyordu. Ebu Hanife'nin hadislerin kabul edilmesi için ileri sürdüğü şartlan, hadis bilgisi az olmakla, âyet-i kerime mütevatir ve meşhur hadisler gibi şeriat asıllarından birine manası muhalif olan haber-i vahid hadisleri sahih oldukları halde kabul etmemekle suçlanmasına sebep olmuştur. Kadı Iyaz, Ebu Hanife hakkında: "Onun meseleleri güzel değerlendirenlerden, ince düşünenlerden, iyi kıyas yapanlardan, fıkhı çok iyi bilenlerden ve fıkıh da imam olanlardan biri olduğu kabul ve teslim edilmiştir. Fakat o hadiste imam değildi. Çünkü o kendini hadis ilmine verip, onu ezberleyenlerden değildi. Bu yüzden Hadis kitaplarının çoğunda onun ismi zikredilmemiştir. Buhari ile Müslim ondan bir hadis olsun rivayet etmemişlerdir" demiştir.
Hadis hakkında araştırma yapanlardan bazıları Ebu Hanife hakkındaki bu suçlamayı kabul etmeyerek Ebu Hanife'nin Nesei'de diğer sünen kitaplarında ve Tirmizi'nin "eş-Şemaü"i isimli eserinde rivayeti bulunduğunu tesbit etmişlerdir.
İbn-i Haldun "Mukaddime" isimli eserinde: "Ebu Hanife'nin hadisi bilmemesi mümkün değildir. Fıkıhta imam olduğu kabul ve teslim edilen bir zatın hadisi bilmemesi nasıl düşünülebilir? Ümmetin çoğu onun fıkhını nasıl alabilir? Kadı İyaz'ın "Ebu Hanife Hadiste imam değildi demesi ile İmam Malik ve Ahmet b. Hanbel gibi hadiste meşhur olan imam değildi demeyi kastetmiştir" diye zikretmiştir.
Araştırmacılardan bazıları Ebu Hanife'ye hadisteki metodundan dolayı sahih olan hadîsleri red ediyordu diye hücum etmiştir. Nitekim Hatibi Bağdadî "Tarih-i Bağdat" isimli eserinde bunu zikretmiştir.
Ebu İshak el-Ferazi'den rivayet edilmiştir demiştir ki: Ben Ebu Hanife'nin yanına gelip ona savaşta alınan ganimet hakkında sorular soruyordum. Yine ona bir mesele sordum. Onun cevabını verdi ben ona: "Bu mesele hakkında Resülullâh'dan şöyle bir hadis rivayet ediliyor" dedim. Bunun üzerine bana "O hadisden bizi muaf tut" dedi. Ebu Salih el-Ferra diyor ki: Yusuf b. Esbad bana: "Ebu Hanife Resülullâh(s.a.v.) in dört yüz ve daha fazla hadisini kabul etmedi" dedi. Bende ona: "Ey Ebu Mu-hammed! Sen bu hadisleri biliyormusun?" diye sordum o da: "Evet" dedi. Bende ona: "Ebu Hanife'nin kabul etmediklerinden bir veya iki hadis söyler misin?" dedim.
O da dediki: "Resülullâh (s.a.v.): "(Ganimetten) At için iki hisse verilir bir hissede sahibine verilir" buyurmuş olduğu halde Ebu Hanife: "Ben bir hayvanın hissesini bir mü'minin hissesinden daha Fazla kılamam" demiştir. Ebu Hanife'ye göre süvarilere ikişer piyadelere birer hisse verilir. Ebu Yusuf ile imam Muhammed'e göre süvarilere üç hisse verilir- Bir hissesi kendisi için iki hisseside atı içindir.
"Resülullâh(s.a.v.) sefere çıkmak istediğinde "zevceleri arasında kurra çekerdi" diye Hadis rivayet edildiği halde Ebu Hanife: "Kurra çekmek haramdır" demiştir.
Ebu Hanife Buhari ile Müslimin rivayet ettikleri şu hadisi şerifi de kabul etmemiştir "Develerle koyunların sütlerini memelerinde biriktirmeyin böyle yapıldıktan sonra o hayvanları satın alan kimse onları sağdıktan sonra iki görüşten birinde muhayyerdir. Razı olursa kabul eder olmazsa hayvanı bir ölçek hurma ile birlikte geri verir" Müslimin rivayetinde: "Satın alan kimse üç gün muhayyerdir" ifadesi vardır. Ebu Hanife bu hadisle amel etmemek için bir çok gerekçe göstermiştir:
a) Bu Hadisin manası kendinden daha kuvvetli olan şu âyetin manasına muhaliftir: "Eğer bir ceza vermek isterseniz size yapılanın misliyle verin" [Nahl sûresi: 126] bu âyeti kerime ödemenin kesin olarak misliyle alacağını bildiriyor.
b) Bu hadisin manası şu hadisin manasına da muhaliftir: "Haraç (menfaat) zamana (ödemeye) bir karşılıktır." Buna göre o hayvan satın alanın Ödemesi altında bulunduğu için o hayvanın sütünün ödenmesi lazım gelmez.
c) Bu hadis asıl delillerden olan kıyasa da muhaliftir. Çünkü bu hadis hayvanın bir kusuru olmadan ve şartıhıyar bulunmadan geri verilme müddetini üç günle takdir ediyor. Halbuki geri verilme müddetinin üç günle takdir edilmesi ancak şartı hıyara bağlıdır.
d) Bu hadis süt bulunurken onun yerine bir ölçek hurma veya bir ölçek gıda maddesi verilmesini bildiriyor. Halbuki telef edilen mal misliyattan ise misli ile kıyamiyattan ise kıymeti ile ödenir. Süt misliyattan olduğu halde kıymeti ile ödenmesini emrediyor. Buna "göre o hayvan hurma ile satın alınmış olursa fazla olarak bir ölçek hurma verildiği takdirde faiz olmuş olur.
Alimlerden bir çokları Ebu Hanife'yi müdafa etmişler ve kendi sözünü delil göstermişlerdir: "Resülullâh(s.a.v.) den sahih bir hadis gelince muhakkak onunla amel ediyorum. Sahabilerden gelen sözlerden istediğimi alıyor, istediğimi almıyorum. Ancak sahabilerin sözlerinin dışınada çıkmıyorum. Tabiinden gelen sözlere gelince onlar ictihad yapmışlarsa bende öyle içtihat yapıyorum."
Ebu Hanife'nin talebesi imam Züfer bu konuda: "Muhaliflerin sözlerine bakmayın gerek hocamız Ebu Hanife olsun gerekse biz talebeleri olsun herhangi bir meselenin hükmü hakkında önce Allah'ın kitabına bakıyoruz bulursak onunla hüküm veriyoruz. Onda bulamazsak Resülullâh (s.a.v.) in sünnetine bakıyoruz onda bulursak onunla hüküm veriyoruz. Ondada bulamazsak, sahabenin sahih sözlerine bakıyoruz. O konuda sözleri varsa onunla hüküm veriyoruz. Bunlardan hiç birinde o meselenin hükmünü bulamazsak kitap ve sünnet de benzeri bulunan hükme kıyas ederek hüküm veriyoruz" demiştir.
Ebu Hanife'nin talebelerinin en büyüğü olan imam Ebu Yusuf: "Ben hadisi şeriflerin manalarım daha iyi açıklayan ve hadisi şeriflerdeki fıkıh ile ilgili en ince işaretleri Ebu Hanife' den daha iyi bilen kimse görmedim. Sahih olan hadisi şerifleri benden daha iyi görüyordu" demiştir.
İbn-i Haldun Ebu Hanife hakkında şöyle demiştir: imam Ebu Hanife'nin az miktarda hadis rivayet etmesi, hadis tahammül (Öğrenme) ve rivayet etme hususunda, koştuğu şartların ağırlığından ileri geliyordu. Ayrıca ona göre, aklın kesin hükmüne aykırı düşen bir hadis zayıf sayıldığından, bu nitelikteki hadisleri rivayet etmek ona güç geliyordu. İşte bundan dolayı rivayeti ve ona bağlı olarak ta (nakil ve amel ettiği) hadis sayısı azalmıştı. Yoksa kasden hadis rivayetini terk etmiş değildir, onun hakkında kesinlikle öyle bir şey düşünülemez. Hadis ilminde büyük müctehid olan kimseler arasında mezhebine itimad edilmiş, güvenilir sayılmış, hadisleri red ve kabul konusunda âlimler ve hadisçilerce kanaatlarma itibar edilmiş olması, onunda hadis iîmindeki büyük müctehidlerden olduğuna delalet eder. Sakın bu hususta şüpheye kapılmayın. Az hadis rivayet eden âlimler hakkında kötü zanda bulunmayınız. Çünkü müctehid imamlar herkesten çok haklarında güzel zan beslenmeye ve sıhhatli izah şekilleri bulunmaya hak sahibidirler. Az Hadis rivayet edenlerin bu hali onların lehinde olacak şekilde yorumlanmalı ve açıklanmalıdır. İşlerin hakikatini en iyi bilen Ailâh'u Teâlâ dır.
İbn-i Abdü'l Berr'in zikrettiğine göre Ebu Hanife'ye: "ihrama girecek kimse izar (belden aşağıya mahsus örtü, peştamal) bulamadığı takdirde don giyebilir mi?" diye sorulmuş. O da: "Hayır izar giyer" demiştir. Ona: "izar yoksa ne giyer" diye sorulmuş. Oda: "Donu satar onun parası ile izar alır" demiş. Bunun üzerine Resülullâh (s.a.v.) hutbe okumuş, hutbesinde: ihrama girecek kimse izar bulamadığı takdirde don giyer" buyurmuştur,
denilince Ebu Hanife: "Benim yanımda Resülullâh (s.a.v.) den rivayet edilen böyle sahih bir hadis bulunmadığı için bununla fetva veremem. Her âlim işittiği hadis ile amel eder. Bizim yanımızda sahih olan Resülullâh (s.a.v.) in: "ihrama girecek kimse don giyemez" diye buyurmuş olduğu hadisi şeriftir. Biz işittiğimiz bu hadisle amel ederiz" demiştir. Ebu Hanife'ye: "Sen Resülullâh (s.a.v.) a muhalefet mi ediyorsun?" denilmiş. Oda: "Resülullâh (s.a.v.) a muhalefet edene Allah lanet etsin. Allah Teâla onu bize rahmet olarak gönderdi ve onun sayesinde bizi ateşten kurtardı" demiştir.
Ebu Hanife hakkında gerçeği araştıran alimlerin görüşünü Muhammed b. Yusuf b. Musa şöyle açıklamıştır: insaflı bir araştırmacı: "Ebu Hanife, içtihat ve kıyasla amel etmek için sahih olarak bildiği bazı hadisleri ve eserleri kasten terk ediyordu" diye itham edemez. Çünkü Resülullâh (s.a.v.) m sahih olan hadislerini kasten terk eden bir kimsenin ebedi olan islam şeriatının imamlarından bir imam olmasını bırak Resülullâh (s.a.v.) a ve onun getirdiklerine iman etmiş olamaz.[81]
Ebu Hanife'nin Fıkhın Gelişmesine Tesiri Ve Mezhebinin Yayılması:
Ebu Hanife'ye içinde altmış bin veya daha fazla mesele bulunan "Fıkh-ı Ekber" isimli eser nisbet ediliyor. Fakat bu nisbet doğru değildir.
Denildi ki: Bu eser talebeleri tarafından yazılmıştır. Yine Ebu Hanife'ye Akideye ait "Fıkh-ı Ekber" isimli eserde nisbet ediliyor. Bu eser hicret'in (1321) yılında Hindistan'ın Haydarabad ed-Değen şehrinde basılmıştır.
Selefıye Akidesi ile ilgili olan bu eser küçük bir risaledir. Bu eserinde Ebu Hanife'ye nisbet edilmesi doğru değildir. Yine Ebu Hanife'ye hadis hakkında "Müsned" İsimli bir eser de nisbet ediliyor. İbn-i Hacer el-Askalani "Ta'cilü'l- Menfaati bi Zevâid-i Ricali '1-Eimmeti'l-Erba'ati" isimli kitabında: "Müsned'i Ebi Hanife" isimli esere gelince bu eser Ebu Hanife'nin topladığı hadis risalesi değildir. Ebu Hanife'nin hadislerinden mevcut olanlar Muhammed b. Hasan'ın "Kitâbu'1-Âsar" ındadir. Ki, İmam Muhammed bu hadisleri, Ebu Hanife'den rivayet etmiştir. İmam Muhammed'in diğer eserlerinde ve İmam Yusufun eserlerinde Ebû Hanife'nin başka hadisleri de vardır" diye zikretmiştir. Keşfü'z-Zünün sahibi İmam A'zam'ın Müsnedini ve ravilerini zikretmiştir.
Hicretin (165) yılında vefat eden Harzem'li Ebü'l Müeyyed b. Muhammed b. Mahmud itina ile Ebu Hanife'nin bütün müsnedlerini toplamıştır. Bu Müsned Mısır da (h. 1326) yılında basılmıştır.
Bu Müsned ile "Ebu Hanife'nin yanında sahih hadis bulunmuyordu veya Ebu Hanife Mezhebini (17) Hadis üzerine kurmuştur" diyenlerin iddiaları çürütülmüştür.
Hiç şüphe yok ki, Ebu Hanife kendisinden sonra fıkıhla ilgili büyük miras bırakmıştır. Hatta imam Şafii: "Fıkıh da bütün insanların üstadı ve mutemedi Ebu Hanife'dir" demiştir.
Ebu Hanife'nin Fıkhını taşıyanlardan iki talebesi şöhret kazanmıştır. Bunlar Kadi'l Kudat olan Ebu Yusuf ile Muhammed b. Hasan eş-Şeybani'dir. Bu iki zat Ebu Hanife'nin mezhebinin yayılmasında büyük hizmetleri
olmuştur. Ebu Yusuf, Ebu Hanife'nin görüş ve rivayetlerini kitaplarında naklederek unutulmaktan korumuştur.
İmam Ebu Yusuf un yazmış olduğu ve Ebu Hanife'nin görüş ve rivayetlerini de içine alan önemli eserleri şunlardır:
1) Kitabü'1-Asa: Bu kitapta yer yer Ebu Yusuf un kendi rivayetleri ile birlikte Ebu Hanife'nin müsned'i bulunmaktadır.
2) Kitabü'l-Haraç: Ebu Yusuf, bu ölmez esrinde islam devletinin maliyesi için değişmez ve sağlam bir nizam ortaya koymaktadır.
3) İhtilâfü Ebi Hanife ve İbni-i Ebi Leylâ: Bu eserde Ebu Yusuf, Ebu Hanife ile İbn-i Ebi Leylâ arasında geçen ihtilâfları toplanmıştır. Burada Ebu Hanife'nin görüşlerinin bir müdafaası yapılmaktadır.
Hatib'i Bağdadî Ebu Yusuf hakkında: "O, Ebu Hanife'nin arkadaşı (talebesi) ve asrının en Fakihi idi. İlk defa Hanefi mezhebine göre, Usûlü Fıkıh hakkında kitap yazan Ebu Yusuf tur. Fıkıh meselelerini yazdırıp neşretmiş ve Hanefi mezhebini dünyanın her tarafına yaymıştır" demiştir.
İmam Muhammed'in eserleri Hanefi mezhebinin asıl kaynakları sayılır. Fakihler bu eserlere şerh ve haşiye yazarak önem vermişlerdir.
İmam Muhammed'in en önemli kitapları şunlardır: l)el-Camiu'l-Kebir
2) el-Camiu'1-Sağir
3) es-Siyerü'1-Kebir
4) es-Siyerü'1-Sağir
5) ez-Ziyâdat
6) el-Asi (el-Mebsut)
Ebu Hanife'nin meşhur talebelerinden biride Züfer b. Hüzeyl'dir ki, bu zat önce hadisçilerdendi. Sonra içtihada ağırlık verdi ve kıyasda mahir oldu.
İbn-i Haldun Ebu Hanife'nin mezhebinin yayıldığı yerleri şöyle açıklamıştır: Bugün Ebu Hanife'yi Irak halkı, Hind, Çin, Maveraunnehir, ve tüm Arap olmayan memleketlerdeki müslümanlar taklid etmektedir. Onun mezhebi daha çok Irakta ve Daru's-Selam olan Bağdat'ta hakim durumda idi. Talebeleri Abbasi halifelerinin dostları idi. Bunun için te'lif ettikleri eserleri ve Şafıilerle yaptıkları münazaraların sayısı fazla ve ihtilaf konusu hususlardaki mübahasaları güzel olmuştu. Bunun neticesinde hoş bir ilim ve garip fikirler ortaya çıkmıştır.
Osmanlılar Hanefi Mezhebinde oldukları için hükümler yalnız Hanefi Mezhebine göre uygulanıyordu. İşte bu, Osmanlıların hakim olduğu islam ülkelerinde Hanefi Mezhebinin yayılmasına ve öğrenilmesine yardım etti. İslam ülkelerinin çoğunda iş böyle devam etti. Ancak ahval-i şahsiye de, vakıf, miras, vasiyet gibi konularda diğer mezheplere göre de hüküm veriliyordu. Bu gün yalnız bu konularda İslam Şeriatının ahkamına göre hüküm verme baki kalmıştır.[82]
İmam Malik Ve Asrı
İmam Maîik'in asrı, İmam Ebu Hanife'nin asrına benziyor. Ancak İmam Malik Abbasi Devletinin uzun bir
dönemine yetişmiştir. İmam Malik, Emevi Hükümdarı, Velid b. Abdülmelik zamanında Medine'de dünya'ya gelmiş, Abbasi Hükümdarı Harun Reşid zamanında vefat etmiştir.
İmam Malik, Emevilerden Mervan oğullarının devleti ele geçirdiği zamanı ve Emevi devletinin yıkılıp onun enkazı üzerine Abbasi devletinin kurulduğunu, Halife mehdi'nİn Iraktaki zındıklara karşı tutumunu, onların batıl inançlarını yok etmek için âlimlerden yardım istediğini görmüş, İran, Hİnd ve Roma Medeniyetlerini İslam potasında eriterek, en yüksek noktaya ulaşan Abbasi Medeniyetine yetişmiştir.
İmam Malik'in Emevi döneminde yaşadığı (40) sene içinde aklı, düşünceleri ve görüşleri olgunlaşmıştır.
Abbasi devri, tam kemale ermiş olan İmam Malik'in eser vermeye, ilminden istifade edilmeye, arkadaşlarıyla fikir alış verişinde bulunmaya ve talebelerin etrafında kümelenmeye başladığı dönemidir.
İmam Malik, Emevi devletine, fitne ateşi sönüp istikrara kavuştuğu dönemde yetişmiştir. Ancak kendisine daha önceki fitne haberleri nakledilmiştir.
İmam Malik, Haricilerin Ebu Hamza kumandasında Medine'yi kuşattıklarında, onların kötülüklerini, insanlara yaptıkları eziyetleri, birçok masum İnsanların kanlarını döktüklerini görmüş. Haricilerin bu davranışları İmam Malik'in onlara karşı olan nefretini daha da artırmıştır.
İmam Malik idarecilere karşı her türlü baş kaldırmayı kınıyor, idarecilerin düzelmesini idare olunanların düzelmesine bağlı görüyordu.
Sakin tabiatlı bir fakih olan İmam Malik, hayatın düzenli olmasını istiyor. Bazı âlimlerin Emeviler'in yaptıkları işleri inkar ederek onlara karşı tavır aldıkları gibi, tavır almıyordu.
İmam Malik, Abbasi idaresinin ihtidasında kanlı olaylara kızıyordu. İşler istikrara kavuştuktan sonra yine sessizliğe döndü, âlimler ile bağlantı kurmayı seven Abbasi oğullan. İmam Malik ile de bağlantı kurdular ve onun nasihatinden istifade ettiler.
İmam Malik'in asrında batıda Endülüs'e (ispanya'ya), Doğuda Hindistan'a kadar genişlemiş olan İslam devletine değinmeden geçemeyiz. Şehirleri mamur, ilmi hareketi 'genişlemiş, ticareti canlı, ziraat ve sanayii yönünden kalkınmış bulunuyordu. İşte bunların fıkhın gelişmesinde büyük tesiri olmuş, çeşitli milletlerin kültürlerinden etkilenmiş, fakat İslam bunları kendi potasında eritmiştir. Hadiseler çoğalmış yeni yeni meseleler ortaya çıkmış, âlimler her meselenin hükmünü açıklamışlardır.
Hicret yurdu Medine'de oturan İmam Malik zaman zaman çeşitli ülkelerden Mescid-i Nebevi'yi ziyarete gelen Müslümanlarla görüşüyordu. İmam Malik'in asrının en belirgin örneği, birbirine zıt inançların ve birbiriyle çarpışan görüşlerin, Ebu Hanife asrında açıklandığı üzere- tercüme hareketinin peşinden İslami fikirden kaynaklanan fikir hareketi ile Yunan, İran, Hİnd felsefesinin karşı karşıya gelmesidir. Şu kadar var ki, Ebu Hanife, zıd olan fikirlerin çarpıştığı yer olan Irak'ta bulunuyordu. Bu fikirlerden doğrudan doğruya etkilendi. İmam Malik ise, bu fikri tartışmalardan uzak olan Medine'de yaşıyordu. Bu fikri tartışmalar onun bulunduğu yerde revaç bulmamıştı, onun bulunduğu yerde Kitap ve Sünnet ilmi revaçta idi. Bu yüzden İmam Malik bu fıikirlerden etkilenmedi.
Medine'de "Yedi Fakih" diye bilinen ilk fıkıh medresesi bulunuyordu. İmam Malik ilmini bu medresenin talebelerinden öğrendi. Bu Medresenin talebeleri, fitneden korunmak için rivayeti tercih ediyorlar, mecbur kalmadıkça rey'e baş vurmuyorlardı. Bunun tersine olarak Ebu Hanife'nin hocaları Irakta ki "Ehl-i Rey" medresesinin hocalarından idi ki, bunlar olmamış meseleleri olmuş gibi farz ederek bunların hükümlerini kendi reylerine göre veriyorlardı. Bununla beraber o asırdaki müctehidler birbirleriyle ilim alış verişlerinde bulundukları için İmam Malik'in fıkhında da rey yerini almıştır.
Ebu Hanife'nin talebelerinden İmam Muhammed önce İmam Sevri'den sonrada üç yıl hiç ayrılmadan İmam Malik'den hadis tahsil etmiş, bu arada İmam Malik'de ondan Ebu Hanife'nin fıkhının çeşitli meseleleri hakkındaki görüşlerini öğrenmiştir.
Medine'nin sakin atmosferinde yaşayan İmam Malik, kendisini Şia, Havaric, Kaderiyye, Cehmiyye, Mürcie gibi Ehl-i Ehvân'ın neredeyse Müslümanların zihinlerini dinin hakikatinden alıkoyan ve yıkıcı rüzgarından kendini koruyabilmiştir.[83]
İmam Malik'in Hayatı (Hicri 93-179)
İmam Malik'in doğmuş olduğu sene hakkında âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bu görüşlerden meşhur olan görüşe göre, hicretin (93) yılında Medine'de dünya'ya gelmiştir.
Medine Resülullâh (s.a.v.) m, Sahabe'nin ve Tabiin'in eserleri bol olan bir ilim beşiği idi. Müslümanların inancında Medine nin müstesna bir yeri vardı. İmam Malik Medine'nin bu mevkiini korudu. Medine'nin bu durumu İmam Malik'in fıkhında tesirini gösterdi.
İmam Malik Medine halkının amelini, hüküm çıkardığı delillerden bir delil sayıyordu.
Yemenli Ziasbah kabilesinden olan İmam Malik silsilesi şöyledir; Malik b. Enes b. Malik b. Ebu Âmir el-Asbahi'dir. Aslen Arap'dır. Siyer sahibi Muhammed b. İshak onun Teym Kabilesinin azadlılarından olduğunu iddia etmiştir. Fakat bu iddia doğru değildir. Ancak İmam Malik'in dedesi ile Beni Teym kabilesinden Abdurrahman b. Osman b. Abdullah arasında Hilf antlaşması yapılmış, vela değil. Hilf antlaşması, hür Araplar arasında yapılır. Vela (dostluk) antlaşması ise Araplar ile azadlılar arasında yapılır. İmam Malik'in büyük dedesi Ebu Âmir, Resülullâh (s.a.v.) m hayatında Bedir gazasından sonra Medine'ye gelip yerleşmiş ve Resülullâh(s.a.v.) in ashabından olmuş, Bedir gazasından başka bütün gazalara katılmış, Teym kabilesinden evlenmiş, daha sonra Teym kabilesi ile kavga ve barış zamanlarında birbirlerine yardım yapma dostluğu korunmuş, birbirlerinin yardım müttefiki olmuşlardır. Ebu Âmir'in oğlu Ebu Enes Tabiin'in büyüklerindendir. İmam Malik'in nesebi hakkındaki bu rivayet rivayetlerin en sağlamıdır.
İmam Malik ilim ocağında, ilim şehrinde, hicret yurdunda, sünnetin kaynağında, âlimlerin merkezinde, Resülullâh (s.a.v.) dan, Sahabeden, Tabiin'den nakledilen fetvaların vatanında yetişmiştir.
İmam Malik küçük yaşta iken Kur'an-ı Kerim'i hıfzetmiş, sonra hadis ezberlemeye yönelmiş, genç bir talebe iken âlimlerin meclislerine gidip gelmiş, fakat bunun yanında asrında ki bu âlimlerden biri olan Abdurrahman b. Hürmüz'e devam etmiş. Onun yanından hiç ayrılmamıştır.
İmam Malik'den rivayet edilmiştir, demiştirki: "Benim İbn-i Şihab'ın yaşında bir kardeşim vardı. Bir gün babamız bize bir mesele sordu. Kardeşim doğru cevap verdi, ben cevapta yanıldım. Bunun üzerine babam bana şöyle dedi: "Güvercinlerle oynamak seni ilim öğrenmekten alıkoydu" buna canım sıkıldı. Abdurrahman b. Hürmüz'e devama başladım. Yedi yıl yalnız ondan okudum. Başka âlime okumaya gitmedim. Yanıma hurma alırdım, hocamın çocuklarına verir ve onlara "Eğer birisi hocayı soracak olursa meşgul deyin" diye tenbih ederdim. Bir gün Abdurrahman b. Hürmüz cariyesine "Kapıda kim var" diye sormuş. Cariye de kapıda Malik'i görmüş dönüp "Kapıda o kumral genç var" demiş. Bunun üzerine Abdurrahman b. Hürmüz: "Onu çağır, o İnsanların en âlimidir" demiş.
Öyle anlaşılıyor ki, Abdurrahman b. Hürmüz yalnız kendisine devam ettiği müddet içinde İmam Malik'de derin bir tesir bırakmıştır.
1) İmam Malik Abdullah b. Ömer'in azatlısı Nafı'de aradığını bulmuş. Onun meclisine devam etmiş ve ondan da çok ilim öğrenmiştir.
2) İmam Malik İlmi kudreti arttıktan, zabt ve ezberlemekte meşhur olduktan sonra İbn-i Şihab'dan Hadis öğrenmiştir. "Rabiatür-Rey" diye bilinen Rabia b. Abdurrahman'dan fıkıh okumuştur. Bu zat İmam Malik'i çok takdir eder, İmam Malik'le birlikte Zühri nin dersine gider ve derste bir arkadaş gibi onun yanına otururdu.
İmam Malik'den rivayet edilmiştir demiştirki: "Zühri bize yakın bir yere geldi. Rabia yanımızda olduğu halde ona gittik. Bize kırktan fazla hadis-i şerif anlattı. Ertesi gün yanına vardığımızda "Yazdıklarınıza bakınki size hadis rivayet edeyim dün anlattıklarıma baktınız mı, bellediniz mi?" diye sordu. Rabia da "Dün rivayet ettiklerini sana tekrarlayacak biri vardır" dedi. Zühri: "Kim o" diye sordu. Rabia'da: "İbn-i Ebu Âmir (yani Malik)" dedi. O da: "Anlat bakalım" dedi. Bende dünkü hadislerden kırk hadisi tekrarladım. Bunun üzerine Zühri: "Benden başka bunları ezberleyecek bir kimse kalmadı sanırdım" dedi.
İmam Malik Neccar oğullarından Yahya Said-i Ensari'den de ilim okumuştur. Bu zat Yedi fakihden okumuş. Medine kadısı ve fıkıh da hüccet (sözü delil olarak kabul edilen) idi.
İmam Malik hadis, eser ve fıkıh Öğrenmeyi tamamlayınca Mescid-i Nebev-i de bir ders halkası kurarak ders okutmaya ve fetva vermeye başladı. Kendisine fıkıh öğrenmek ve fetva sormak için talebeler geldiler. İmam Malik ders okutmaya başladığı zaman güvenilir bir mevkiye sahip bulunuyordu.
Menakıb yazarları aşırı giderek İmam Malik'in onyedi yaşında ders okutmaya başladığını zikretmişlerdir. Rivayet-lerde bildirildiğine göre, İmam Malik hocalarından bir çoklanyla istişare ettikten sonra ders okutmaya ve fetva vermeye başlamıştır. Fakat bu sırada onun kaç yaşında olduğu tam olarak bilinmese de yedi sene hocası
Abdurrah-man'a devam etmesinden o sırada on yedi yaşında değil olgunluk çağında olduğu anlaşılmaktadır[84]
İmam Malik'in Yaşayışı Ve Geçim Kaynağı
İmam Malik'in yaşayışı sade idi. Geçimini ticaretle sağlıyordu
Kardeşi Nadr buğday ticareti yapıyordu. İmam Ma-lik'de ticarette ona ortaktı. Kendilerini yalnız üme verentalebelerin hayatı hep böyledir. İmam Malik dersinde vakar ve ciddiyet sahibi olup lüzumsuz laflardan tamamen uzak kalırdı.
İmam Malik "İlim tahsil etmek isteyenlere vakarlı, ciddiyetli, haşyetli, olmak gerekir" derdi. Yine İmam Malik "Gülmemek sadece tebessüm etntek, âlimin uyması gereken âdabdandır" derdi.
Vakidi İmam Malik'in ders meclisini şöyle anlatır: "Onun meclisi vekar ve ilim meclisi idi. O heybetli ve şerefli bir zattı, onun meclisinde münakaşa gürültü falan olmaz, kimse yüksek sesle konuşmazdı. Bir şey sorulupda sorana cevap verdimi ona: "Bu nereden" diye sormazdı."
Medine'ye Mescid-i Nebevi yi ziyaret için gelenler fetva sormak için İmam Malik'in kapısının önünde kalabalıklaşınca gurup gurup içeri girmelerine izin verirdi.
Alimler, İmam Malik'in hadiste İmam olması, rivayetinin güvenilir olması hususunda ittifak etmişlerdir, âlimlerin bazısı: "Senedlerİn en sahihi, Malik'in Nafı'den, Nafı'nin de İbn-i Ömer den rivayeti, sonra Malik'in Zühri'den, Zühri'nin Salim'den, Salim'in de İbn-i Ömer den rivayeti, sonra Malik'in Ebuz-Zinad'dan, Ebuz-Zinad'ın A'rec'den, A'rec'inde Ebu Hüreyre'den rivayetleridir" demişlerdir.[85]
İmam Malik'e İşkence Yapılması
Tarihçiler hicretin (146) yılında İmam Malik'e kırbaç vurmakla işkence yapıldığını hatta kolu çekilmek sureti ile omuzundan çıkarıldığını zikretmişler. Fakat bu yapılan işkencenin sebebi hakkında ihtilaf etmişlerdir.
Tercih edilen sebebe göre, İmam Malik Hz. Hasan'ın torunu Muhammed (Nefs-i Zekiyye) Medine'de Abbasi-lere karşı ayaklandığı sırada "Bir kimseye zorla karısı boşattırılsa, boş olmaz" hadisi şerifini rivayet etmiş olmasıdır. Halife Mansur, İmam Malik'in bu hadisi şerifi rivayet etmesini yasaklamış, fakat İmam Malik dinlememiştir. Hariciler bu hadisi şerifi istismar etmişlerdir. İmam Malik'in aleyhinde çalışan fitneciler çalışmışlar sonunda Medine valisi bulunan Cafer b. Süleyman, İmam Malik'e dayak attırmıştır.
Medine halkı İmamlarına ve fakihlerine böyle kötü muamele yapıldığını görünce Abbasilere ve valilerine gücenmişler kızmışlardır. Çünkü işkence haksız yere yapılmıştı. Halife Mansur hatasını anlamış, Hacc için Hicaza geldiğinde bir elçi göndererek İmam Malik'den Özür dilemiş görüşmek istemiş, halife Mansur'un ona saygısını ve İmam Malik'in de hoş görüşünü İmam Malik'in dilinden dinleyelim: "Halife Mansur'un yanına girdiğimde bana şöyle dedi: "Vallahi, olan o işi ne emrettim ne de haberim var. İşkence yapanın Medine'den Irak'a getirilmesini, dar bir yere hapsedilmesini emrettim.
Sana yaptıklarının kat kat fazla cezasını ona vereceğim" Bunun üzerine ben: "Resülullâh (s.a.v.) a ve size yakınlığı dolayısı ile onu bağışladım" dedim. Halife Mansur da: " Allah sizi de af ve mağfiret buyursun" dedi."
İmam Malik'in ilimdeki üstünlüğü inkar edilemez. Abdurrahman b. Mehdi: 'Kendilerine uyulacak hadis İmamları dörttür: Küfe'de Süfyan'ı Sevri, Hicazda İmam Malik, Samda Evzai, Basra da Hammad b. Zeyd dir, dedikten sonra Sevri, Evzai ve İmam Malik'in arasında bir karşılaştırma yaparak: "Sevri hadiste İmamdır, fakat sünnette imam değildir. Evzai sünnette İmamdır ama hadiste İmam değildir. İmam Malik ise her ikisinde de İmamdır" demiştir.
İmam Malik'in çağındaki âlimler ile yazışma ve mektuplaşma yoluyla ilmi tartışmaları vardır. Fıkıh tarihinde İmam Malik ile Leys b. Sa'd arasındaki yazışma meşhurdur.
Kendilerine güvenilir âlimlerden bazıları, Resülullâh (s.a.v.) dan şu hadisi şerifi naklederler: "Öyle zaman gelecek ki insanlar ilim tahsil yolunda develeri yoracaklar, fakat Medine âliminden daha iyi âlim bulamayacaklar" (Tirmizi bu hadisi şerifi ilim bahsinde rivayet etmiş ve bu hadisi şerif hasendir demiştir.)
Abdurrezzak: "Tirmizi'de rivayet edilen bu hadisi şerifteki âlim Enes b. Malik'tir" demiştir.
İbn-i Cüreyc de: "Bu hadisi şerifte zikredilen âlim Enes b. Malik'tir" demiştir.
Bu hadisi şerif genel olarak hem İmam Malik'i hem de diğer âlimleri kapsamaktadır. Ancak İmam Malik, diğer âlimlerin yaptığı gibi ilim öğrenmek için Medine'den başka hiçbir yere gitmemiştir. Çünkü İmam Maük, diğer âlimlerin inandığı gibi ilmin ancak Medine halkının ilmi olduğuna inanıyordu.[86]
İmam Malik'in Medine'den Mısırdaki Leys B. Sa'd'a Yazdığı Mektubu:
"Malik b. Enes den, Leys b. Sa'd'a Allah'ın selamı üzerinize olsun. Ben kendisinden başka ilah olmayan Allah'a hamd ederim.
Bundan sonra Allah bizi de sizi de gizli ve aşikare taatıyla korusun. Bizi de sizi de her türlü kötülüklerden esirgesin. Allah seni rahmetinde daim kılsın.
Bilesin ki bana gelen haberlere göre bizim bu memleketteki halkın amel ettiği şeylere aykırı olarak insanlara çeşitli fetvalar veriyormuşsun. Sen emanet ve fazilet sahibi oluşuna, memleketindekilerin yanında olan mevkiine, senin yanındakilerin sana olan ihtiyacına ve senin söylediklerine itaat etmelerine göre kendini tehlikeye atmaktan sakınmalısın ve uyduğun takdirde seni kurtuluşa götürecek şeylere bağlı kalmalısın. Çünkü Allah Teâlâ kitabında şöyle buyurmuştur: "Muhacirlerle Ensardan birinci dereceyi kazananlar" (Tevbe sûresi: 100). Yine Allah Teâlâ: "o halde sözü dinleyip en güzeline uyan kullarımı müjdele.." (Zümer sûresi:17-18) diye buyurmuştur. İnsanlar Medine halkına tabidirler, çünkü hicret oraya yapılmış, Kur'an orada nazil olmuş, helal ve haram orada bildirilmiştir. Ayrıca Resülullâh (s.a.v.) orada idi. Onlar vahye Kur'an'ın inişine şahid oluyorlardı. Resülullâh (s.a.v.) onlara emir veriyor onlarda buna uyuyorlardı. Allah Onun vefatını dileyerek ona kendi katmdakini tercih edinceye kadar o, onlara sünnetlerini anlatıyor, onlarda buna tabi oluyorlardı. Allah'ın salât ve selâmı, rahmeti ve bereketleri onun üzerine olsun.
Resülullâh(s.a.v.) den sonra ümmeti içinde insanların ona en çok bağlı olanlarından iş başına geçenler yeni olaylarla karşılaşmışlar, bunlardan bildiklerini hemen uygulamışlar, bilmediklerini sormuşlar, ictihadlarında ve ilk zamanlarında kuvvetli bulduklarını almışlar eğer birisi onlara muhalefet ederek daha kuvvetli ve daha üstün-bir şey söylemişse kendi görüşlerini bırakıp onunla amel etmişlerdir. Bunlardan sonra Tabiiler aynı yola gitmişler ve aynı adet ve usullere uymuşlardır. Bir iş Medine de mevcut ve ona göre amel ediliyorsa hiç kimsenin bunun tersine hareket etmesini uygun bulmam. Çünkü alıp götürülmesi ve sahip çıkılması imkarfsız olan o miras bunların elindedir. Diğer şehirlerin insanları: Bu amel bizim memleketimizde vardır geçmişlerimiz buna uymuşlardır deseler bunda onlar güvenilecek bir kaynak olmazlar. Medine halkı için caiz olan şey onlar için caiz olmaz.
Sen - Allah seni rahmetinde daim etsin - kendin için benim yazdıklarıma bak, bil ki ben sana yazdığımda bunda ancak bir olan Allah için nasihati seni gözetip esirgemeyi istedim. Mektubuma buna göre değerini ver. Sen bilirsin ki, ben sana nasihatta hiç kusur etmedim Allah bizi de seni de her işte her zaman kendi ve Resulünün taatında muvaffak kılsın. Selâm Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerine olsun"
Leys b. Sa'd İmam Malik'e uzun bir mektupla cevap vermiş mektubunda onu övdükten sonra sahabenin çeşitliülkelere dağılmış olduklarını birçok şey hakkındaki, fetvalarında ihtilafa düşmüş oldukları gibi tabiinin de ve onlardan sonrakilerin de birçok şey hakkında ki fetvalarında ihtilafa düşmüş olduklarını birçok misallerle açıklamış ve bu fetvalarında Medine halkına muhalefette bulunmuş olduklarını zikretmiştir.[87]
Muvatta
İmam Malik İslamda Hicaz ehli hadislerini sahabe ve tabiin fetvalarını ilk toplayıp yazar olarak bilinmektedir.
İmam Malik'e her ne kadar bir çok eser nisbet edilmiş ise de en meşhur eseri ilk te'lif edilmiş olarak bilinen "Muvatta" isimli kitabıdır.
Kadı îyaz demiştir kİ: İmam Malik'in Muvatta'dan başka diğer ilimlere aid eserleride vardır. Çoğu sahih senedle ondan rivayet edilmiştir. Fakat Muvattadan başkası şöhret bulmamıştır. Diğer eserlerini ondan onun adına yazan talebeleri veya talebelerinden biri rivayet etmiş olup hepsi rivayet etmemiştir. Bunlardan en meşhuru İbn-i Vehbe "Kader" hakkında yazdığı risalesi-dir ki bunda Kaderiyyeyi reddeder. Bu konuda en faydalı bir kitap olup onun geniş ilmini göstermektedir. İbn-i Vehb yoluyla sahih senedle nakledilmiştir.
Nücûm'a, deveranı zaman hesabına, menazili kamere dair eserleri de vardır. Menazili Kamer cidden faydalı iyi bir eserdir. Bu konuda insanlar ona itimad etmişler onu temel eser saymışlardır. Bunu rivayet eden Sahnün der ki, bunu Abdullah b. Nafı'den dinledim ve naklettim.
Garibül Kur'an tefsiri adlı bîr kitabı da vardır. Onuda Halid b. Abdurrahman Mahzumi rivayet eder. Kitabı sürür da ona nisbet edilir, ravisi İbn-i Kasım'dır.
Halife Harun Reşide yazdığı Âdabı Muaşeret ve öğütler hakkında bir risaleside vardır.
Bunlardan başka eserleri de vardır. Bu eserlerin İmam Malik'e nisbeti tartışma konusu edilmiştir. Fakat ona nİsbeti kabul eden görüş tercihe lâyıktır. İmam Malik'e nisbetinde şüphe edilmeyen kitap "Muvatta" isimli eseridir. Bu eser her tarafa yayılmış nesilden nesile ulaşmış elden ele dolaşmış ve günümüze kadar gelmiştir.
İmam Malik'den önce her ne kadar hadisler sahabe ve tabiinin sözleri toplanıp yazılmaya başlamışsada Muvatta hadis ve fıkıha dair yazılan ilk kitap sayılır.
İmam Malik "Muvatta" isimli eserinde Muhammed b. Hasan rivayetiyle derki: "Yahya b. Said bize şunu haber verdi. Ömer b. Abdülaziz Medine valisi Ebu Bekir b. Muhammed b. Hazm'a yazılı emir vererek Resülullâh (s.a.v.) in sünnet ve hadislerinden ne varsa onları yaz çünkü ben ilmin yok olmasından âlimlerin gitmesinden korkmaya başladım." Dedi. Fakat hadis ve fıkhı toplayan nesiller tarafından hıfzedilmiş olan ilk eser Muvatta dır. Tarihçilerin zikrettiğine göre İmam Malik Muvatta'ı Halife Ebu Cafer Mansur'un isteği üzerine yazmıştır. Mansur İmam Malik'e: "Ey Ebu Abdullah bir kitap yaz, onda ilmi tek bir ilim haline getir dedi.
İmam Malik ona: "Resülullâh (s.a.v.) in ashabı çeşitli ülkelere dağıldılar herbiri zamanında uygun gördüğü üzere fetva verdi Mekke halkının bir türlü görüşü var, Medine halkının başka türlü görüşü var Irak halkının daha başka türlü görüşü var diye cevap verdi.
Halife Ebu Cafer Mansur Irak halkına gelince ben onların hiçbir görüşünü kabul etmem ilim ancak Medine halkının ilmidir, insanlara ilmi bildiren bir kitap yaz" dedi.
İmam Malik ona: "Irak halkı bizim ilmimize razı olmazlar" dedi.
Halife Ebu Cafer Mansur: "onların üzerinde kılıç sallanır, sırtları kırbaçla okşanır" dedi.
İmam Malik'in talebeleri kendisinden Medine ilmini mükemmel bir şekilde toplayıp yazmasını istedikleri ve bunu gerçekleştirmek için gerekli şartların bulunduğu sırada Halife Ebu Cafer Mansur da bütün şehirlerde verilen hükümlerin tekbir esasa bağlanmasını ve bu konuda hiçbir şehrin diğerinden farklı olmamasını isteyerek İmam Malik'den bir kitap yazmasını istedi. Halifenin bu isteği İmam Malik'in ilmî toplayıp yazma isteğine uygun düştüğü için buna olumlu cevap olarak yazmaya başladı. Fakat Muvatta'in yazılması uzun zaman aldı meşhur rivayete göre, hicretin (159) yılında Halife Mansur öldükten sonra tamamlandı. Mansur'un yerine geçen halife Mehdi de babasının görüşünde idi. Sonra Halife olan Harun Reşit'de aynı görüşte idi. Bunlar hükümlerde kolaylık sağlanması için her şehre Muvatta'dan birer nüsha göndermek ve hükümlerinin ona göre verilmesini istiyorlardı. Fakat İmam Malik bütün şehirlere dağılmış olan âlimlerden her birinin yanında ilim bulunduğu için buna şiddetle karşı çıktı nitekim bu yukarıda zikredilmiştir.
Muvatta bir hadis, sünnet ve fıkıh kitabıdır. Bunu yazarken İmam Malik'in takip ettiği yol: İmam Malik hadisleri ictihad ettiği fıkıh konularının içerisinde
zikreder. Sonra Medinelilerin icma' üzere olan amellerini zikreder sonra tabiinin ve fıkıh ehlinden takva sahiplerinin görüşlerini zikreder. Sonra Medine'de meşhur olan görüşü zikreder bir mesele hakkında kitaptan sünnetten icmadan ve Medine halkının amelinden bir şey bulamazsa hadislerden fetvalardan ve hükümlerden bildiğinin ışığı altında ictihad eder. Muvattaı mütala eden bir kimse bu metodu onda açık olarak bulur. Muvatta birçok kimseler tarafından rivayet edilmiştir. Bu gün elde dolaşan Muvatta'in iki meşhur rivayeti vardır.
1) Ebu Hanifenin talebesi Muhammed b. Hasan Şeybani'nin rivayetidir.
2) Hicretin (234) senesinde vefat etmiş, Endülüs Ber-beriler den olan Yahya b. Yahya Leysi'nin rivayetidir.
Yahya İmam Malik'in talebelerindendir. Endülüs'ten İmam Malik'in yanına gelmiş, sonra Endülüs'e dönmüş orada İmam Malik'in mezhebini yaymıştır.
Muhammed b. Hasan'ın rivayeti Hindistan'da basılmıştır. Bu rivayetin babları ve hadislerinin miktarı Yahya'nın rivayetinden daha azdır. Yahya'nın rivayeti Mısır'da ve Mağrib beldelerinde daha çok tutulmuştur.[88]
Müdevvene
Bu eser, İmam Malik'in kendisine sorulan meseleleri ve o meselelere vermiş olduğu cevaplan içine almıştır.
Bu eseri talebeleri yazmışlardır. Bu eser "Müdevvene" diye bilinmektedir. Bu eseri ilk yazan hicretin (213.) yılında vefat etmiş Sicilya fatihi Kayravan kadısı Esed b. Furat'dır. Esed, Muvatta'ı İmam Malik'den dinlemiş, İmam Malik'e çok soru sorunca İmam Malik ona Irak'a gitmesini tavsiye etmiş, o da Irak'a gitmiş, Irak'ın fakihi Ebu hanife'nin talebesi Muhammed b. Hasan dan Öğrendiği meseleleri yazmış, dönerken Mısır'a uğramış, İmam Malik'in talebesi Abdurrahman b. Kasım'a Irak'ta yazmış olduğu meseleleri sormuş o da meselelere İmam Malik'in görüşüne göre cevap vermiştir. Bu yazdığı eserle Kayravan'a gelmiş, orada Sahnun ondan bu eseri yazmış, bu esere "Esediyye" adı verilmiştir. Sonra Sahnun hicretin (188) senesinde İbn-i Kasım'a gelip bu "Esediyye" ismindeki eseri ona göstermiş, o da o eserdeki meseleleri düzeltmiş ve Sahnun bu eserle Kayravana dönmüş. Sahnun Müdevvene'nin (Esedîyye'nin) meselelerinin çoğunu tertibe koymuş, bazı yerlerine İbn-i Vehb'in ve diğerlerinin Muvatta' kitaplarından rivayet ettiği eserleri ilave etmiş, fakat Sahnun bu eserden çok az bir kısmının tertibini tamamlayamamıştır. Bu Müdevvene ismindeki eser İmam Malik'e uyanların yanında Maliki fıkhının esası sayılır. Bu eserin meseleleri otuz altı bin meseleye ulaşır. Hicretin (1323) yılında Mısır'da Matbaa-i Saadet'de sekiz cilt içinde (16) cüz olarak Sahnun'un rivayetiyle "Müdevvene-i Kübra" ismi altında basılmıştır.
Sahnun'un ismi Abdüsselâm'dır. Künyesi Ebu Said'dir. Babasının ismi Said'dir. Sahnun lâkabı'dır. Kayravanda Kadılık yapmıştır. Mağrip'te baş âlim olmuş "Müdevvene" ismindeki kitabı yazmış. Hicretin (160) senesinde dünyaya gelmiş, hicretin (240) senesinde vefat etmiştir.[89]
Maliki Mezhebinin Dayandığı Esaslar:
İmam Malik'in talebeleri "Muvatta"' kitabını incelemişler, ondan İmam Malik'in fer'i fıkıh meselelerini çıkardığı esasları şöyle özetlemişlerdir.[90]
1) Kur'an-I Kerim
İmam Malik Kur'an-ı Kerim'i Şeriat'ı tamamıyla içine alan, dinin direği ve Peygamberliğin delili görüyordu. Kur'an'a cedelcilerin ve münazaracıların gözü ile bakmıyordu.
Kelâmcıların Kur'an, lafız ile mananın toplamından mı veya sadece manadan mı, ibarettir diye daldıkları gibi dalmıyordu. İmam Malik'e göre, Kur'an lafız ile mananın toplamından ibarettir. Nitekim Müslümanlardan kendilerine itimadedilenler Kur'an'in lafız ile manadan ibaret olduğuna icmâ etmişlerdir. İmam Malik: "Kur'an mahluktur diyen kimse zındıktır, öldürülmesi vaciptir. Bundan dolayı Kur'an'm tercümesini Kur'an saymıyor, Kur'an'ın mealiyle namaz caiz olmaz. Kur'an'ın tercümesi bir tefsirdir veya akılla bilinen vecihlerden bir vecihtir" diyordu.
İmam Malik Kur'an'ın nassına, zahirine ve manasına sarılıyor, hükümlerin illetine yapılan "tenbih" ile de amel ediyordu.[91]
2) Sünnet (Hadis)
İmam Malik, fıkıhda İmam olduğu gibi, Hadisde de İmam dır. Hadisçiler, İmam Malik'in hadiste İmam olduğuna şahitlik ederler. Hadislerin bazısındaki senedini, senedlerin en sahihi sayarlar. Senedlerine "Silsileyi Zehebiyye = Altın halkaları" adını verirler. İmam Malik, rivayeti (hadisi) kabul ederken çok titiz davranıyordu. Ancak güvenilir ravileri olan mürsel hadisleri kabul ediyordu. "Muvatta"' isimli eserinde, sahabi zikredilmeyen mürsel, sahabeden sonraki tabakada ravi zikredilmeyen munkatı' ve belagat (Malik'in Resülullâh (s.a.v.) den bana şöyle ulaştı dediği) hadislerden çok vardır.
İmam Malik bütün hadislerin senedlerinin muttasıl olmasını şart kılmamış, sahih olduğuna kanaat getirdiği hadisleri almıştır.
İmam Malik ahad hadisleride kabul eder. Ahad hadisler, Tabiin ve Tebei Tabiin devirlerinde mütevatir ve meşhur olmayan hadislerdir.
Fakihler, İmam Malik'in kıyası, ahad hadislere tercih etmesinde ihtilaf etmişlerdir. Meşhur olan rivayete göre ahad hadisleri kıyasa tercih ediyordu.[92]
3) Medinelilerin Ameli:
İmam Malik'egöre, Medine hicret yurdu dur.Kur'ân orda inmiştir, Resülullâh (s.a.v.) ve Sahabesi orada yaşamışlardır. Medineli'ler Kur'an-ı ve ResülullârTın vahyi açıklamasını insanların en iyi bilenleridir. Bu özellikler Medine'lilere mahsustur. Başkalarına değil. Buna göre hak Medineli'lerin yaptıklarından dışarı
çıkmaz. Onların ameli hüccet olup kıyasa ve haberi vahide tercih olunur. İmam Malik, Leys b. Sa'd'a yazdığı mektupta şöyle demiştir: "İnsanlar Medine'lilere tabidirler, çünkü oraya hicret edilmiş ve orada Kur'an-ı Kerim inmiştir."[93]
4) Sahabenin Kavli (Sözü)
İmam Malik, Mezhebinde bir mesele hakkında Resülullâh (s.a.v.) dan sahih bir hadis bulamayıp o konuda sahabinin kavli bulunup ona muhalif başka bir sahabinin kavli bulunmazsa, sahabinin kavlini hüccet kabul.-ediyordu. "Muvatta" isimli eserinde sahabe ve tabiin kavilleri pek çok vardır.
Sahabe, Kur'an-ı ve şeriat'ın maksatlarını en iyi bilenlerdir. Çünkü onlar vahiy inerken hazır bulunmuşlardır. Resülullâh (s.a.v.) m mübarek sözlerini dinlemişlerdir. O halde onların sözleri alınmaya daha layıktır. Onların sözleriyle âmm olan deliller tahsis edilir, onların sözleriyle kıyas terkedilir. Fakat İmam Malik Medinelilerin amelini sahabenin kavline tercih ediyordu.
"Müvatta" isimli eserinde rivayet edildiğine göre, Ömer b. Hattab: "Cuma günü minberde secde âyetini okumuş, minberden inip secde yapmış, insanlarda onunla beraber secde yapmışlardır. Başka bir cuma günü yine secde âyetini okumuş, insanlar secde yapmak için hazırlanınca Hz. Ömer: "Yavaş olun! Çünkü Allah secde yapmayı bize farz kılmadı. Biz istersek yaparız" demiş. Secde yapmamış insanlarıda secde yapmaktan menetmiştır.'
Hz. Ömer minberde secde âyetini okuyan hatib'in isterse minberden inip secde yapmasına cevaz veriyordu.
İmam Malik, Hz. Ömer'in bu sözünü: "Hatip minberde secde âyetini okursa minberden İnip secde etmesi lazım değildir" diye yorumlamıştır.
Bir mesele hakkında sahabenin çeşitli kavilleri bulunursa, İmam Malik o kavillerden Medinelilerin ameline uygun olanını seçiyordu.
Zeyd b. Sabitten rivayet edildiğine göre Zeyd b. Sabit: "Orta namazı öğle namazıdır" demiştir.
Ali b. Ebi Talip ile Abdullah b. Abbas "Orta namaz, sabah namazıdır" demişlerdir.
İmam Malik: "Hz. Ali ile İbn-i Abbas'ın kavilleri bu konuda bana işittiklerimin en sevimlisidir" demiştir.
Nitekim bir çok sahabiden de: "Orta namaz ikindi namazıdır" diye rivayet edilmiştir.[94]
5) Mesâlih-İ Mürsele:
Maliki mezhebinin dayandığı esaslardan biride Mesâlih-i Mürseldir.
Maslahat: Menfaat'in elde edilmesi veya zararın giderilmesidir.
Mesâlih-i Mürsele: Şeriatta, geçersiz veya muteber sayıldığına dair belirli bir delil bulunmayan maslahatlardır. Çünkü şeriatın teklifleri insanlar hakkındaki zaruriyyat olsun veya haciyyat olsun veyahut tahsiniyyat olsun maksatlarını ve maslahatlarını korumaya yöneliktir.
Zaruriyyat: Din ve Dünya Maslahatlarının istikrarlı olarak ayakta kalması, bütün milletlerde var olan beş zaruri maslahatın korunmasına bağlıdır: Din, Can, Nesil, Mal ve Akıl zaruri maslahatlardır. Bütün şeriatlar kollama ve muhafaza tarzları değişik olsada bu zaruri maslahatları gözetmişlerdir ve dikkate almışlardır.
Bu maslahatlar bulunmazsa hayat düzeni bozulur, insanlar arasında karışıklık , işlerinde düzensizlik, dengesizlik hakim olur. Dünyada sıkıntı ve ahirette azap görürler.
Haciyyat: Darlık sıkıntı ve meşakkatin kalkması için insanların muhtaç olduğu şeyler , haci maslahatlardır. Bu maslahatlar bulunmazsa yaşamanın ve hayatın düzeni bozulmaz ise de insanlar zorluk, meşakkat, darlık ve sıkıntıya düşerler. Hacî maslahatların hepsi, insanlardan güçlük ve sıkıntıları kaldırma esasına dayanır.
Tahsiniyyat: Tahsini maslahatlar, insanların hal ve durumlarının sağlam ahlak ve üstün edep üzere olmasını gerektirir. Tahsini maslahatlar olmazsa yaşayış ve hayat düzeni bozulmaz, insanlar meşakkat ve darlık içine düşmezler. Fakat hayatları güzel ahlak, vakar ve haysiyetli bir yaşayışın gerektirdiği bir yaşayış olmaz. Şeriatın maksatlarının Zaruriyyat, haciyyat, tahsiniyyat olduğunu bildiren kitapda ve sünnette sayısız deliller vardır.
Bundan dolayı İmam Malik, mesalih'i mürseleyi hüccet olarak benimse- mistir.
Araştırmacılardan bazıları Mesalih-i Mürselenin delil olmasını Maliki mezhebinin özelliklerinden saymışlardır.
Şatıbi "el-1'tlsam" da şu bilgiyi vermektedir. İmam Malik, Mesalih-i mürseleyi bir asıl delil olarak almada
başkalarına tabi olan bir fakîhdir. Yeni bir şey çıkarmış değildir, bid'atcı değildir:
a) Baktı ki, Resülullâh (SAV) in ashab-ı kiramı onun zamanı saadetlerinde olmayan bir takım şeyler yapmışlar, mesela: Kur'an-ı Kerimi bir Mushaf halinde topladılar, çünkü maslahat bunu gerektirdi.
Hafızların ölmeleriyle Kur'an'ın bir kısmının unutulmasından korktular. İrtidat (dinden çıkma) hareketlerinden çok sayıda hafızların öldüğünü görünce Hz.Omer endişelendi, halife Hz.Ebu Bekir'e mushaf halinde toplanmasını söyledi. Sahabe bunu kabul ve tasvip ettiler ve mushaf yazıldı.
b) Resülullâh (SAV) den sonra yine ashab-ı kiram içki içene seksen değnek had cezası olarak vurulmasında ittifak ettiler. Bunda Mesalih-i mürsele deliline dayandılar. Baktılar ki, içki hezeyan yaptırarak namuslu kadınlara iftiraya, laf atmaya sebeb oluyor. İftira cezası verildi.
c) Hulefa-i Raşidin, terziler gibi sanat erbabının yanına bırakılan mallara yaptıkları zararı ödemelerine ittifak etmişlerdir. Aslında o mallar onların yanında emanetsayılır. Emanet ödettirilmez. Fakat baktılar ki, eğer ödettirilmezse insanların mallarını korumada gevşek davranacaklar. Ellerindeki emanet malı korumada dikkatli olsunlar diye Ödettirilir. Hz. Ali şöyle demiştir. "Sanat erbabı buna layık oldu..."
d) Rivayete göre Hz.Ömer su karıştırılmış olan sütleri dökmüştür. Bu konuda hiçbir delil olmadığı halde Hz. Ömer, bu işi hileyi önlemek ve hile yapanı cezalandırmak için yapmıştır. Halkı aldatmayı Önlemekte umumun maslahatı olduğu için fertleri cezalandırmıştır.
Sahabenin fakihlerinin bıraktığı bu zengin fıkıh serveti, İmam Mâlik'e ışık tuttu. O da onların yoluna koyuldu. Gerek umumi, gerekse hususi meselelerde vermiş olduğu fetvalarda ve hükümlerde maslahatı gözetmiştir.
Maslahatı gözettiğinin delilIeri:İmam Malik: "Safrana hile karıştıran kimsenin elinden safranı alınır. Az olsun, çok olsun fakirlere tasadduk edilir" diye fetva vermiştir. Bu fetvayı -Hz.Ömer gibi- halkı korumak için vermiştir.
Yine İmam Malik, umumi maslahatı gözeterek insanların, işlerinin bozulmasından ve asayişin sağlanamamasından korkulduğu zaman bir kimsenin kendisinden daha üstün bir zat varken devlet başkanı seçilmesine fetva vermiştir.[95]
6) Kıyas
İmam Malik, bir meselenin hükmü hakkında kitapda, sünnette, sahabi sözünde, Medine halkının icmainda bir delil bulamadığı zaman ictihad ediyor ve içtihadında kıyası kullanıyordu:
"Muvatta" da şu bilgi verilmektedir: İmam Malik'e: "Hayızı kesilen bir kadın yıkanmak için su bulamayınca teyemmüm edebilir mi?" diye sorulmuş o da: "Evet teyemmüm eder, çünkü o kadının hali, cünübün haline benzer. Cünüb su bulamayınca teyemmüm eder" diye cevap vermiştir.
İmam Malik burada hayızı kesilen kadını, cünübe kıyas etmiştir. Su bulamayan cünübün teyemmüm etmesi âyet-i kerime ile sabittir. Nitekim Teâlâ Hazretleri: "Veya kadınlara dokunmuş (cinsi yakınlıkta bulunmuş) iseniz bu
hallerde su bulamadığınız takdirde temiz toprakla teyemmüm edin." [Maide süresi: 6] buyurmuştur. İmam Malik'e göre, bu meselenin kıyas da bir çok benzerleri vardır.[96]
7) Sedd-İ Zerâi
Zerai; zerianm cem'idir.
Karâfı "el-furük" isimli eserinde "Zeri'a": bir şeye götüren vesile ve yoldur" diye tarif etmiştir. O şey zarar, fayda, söz veya iş olabilir.
Şatıbi "el-Muvafakat" isimli eserinde: "Zeria caiz olan bir işle, caiz olmayan bir işe ulaşmaktır" diye tarif etmiştir.
Zeria'nın manası hakkında yapılan tariflerin hepsi: "Dış görünüşü mubah olan bir işle, yasak olan bir işe ulaşmaktır" şeklindedir.
Sedd-i Zeria' ile kötülüğe götüren yolun kapanması ve önlenmesi murad edilmiştir. Kötülüğe götüren şey -mubah olsa bile -kötülüktür. O halde o şeyden kaçınmak vaciptir. Kötülükleri gidermek faydalan elde etmekten önce gelir.
İmam Malik sedd-i zeria'yı çok kullandığı için bazı alimler sedd-İ zeria'yı onun mezhebinin özelliklerinden saymışlardır.
Şâtib-i "el-i'tisam" da: "İmama Malik sedd-i zeria'yı çok kullanmıştır" demiştir.
İmam Malik'in sedd-i zeria İle amel ettiğinin misallerinden bazıları: İmam Malik: "Şevval ayının hilalini tek başına gören bir kimsenin orucuna devam etmesi lazımdır. Ta ki, fasıklann bunu delil göstererek oruç tutmamalarına yol açmasın" diye fetva vermiştir.
Halife Mansür, İbn-i Zübeyr'in rivayet ettiğine uygun olarak Beytullah'ı İbrahim Aleyhisselam'ın temelleri üzerine inşa etmek isteyince bu konuda İmama Malik ile istişare etti. İmama Malik ona şöyle dedi: "Ey mü'minlerin emiri! Allah için senden Beytullah'ı sonraki hükümdarların oyuncağı haline getirmemeni istiyorum, çünkü hükümdarlardan biri onu değiştirmek istediğinde muhakkak değiştirir, bu değiştirme işi adet haline gelir ve Beytullah'ın heybeti mü'minlerin kalbinden gider diyerek halifeyi bu görüşünden çevirdi"
İmam Malik'in ve talebelerinin Sedd-i Zeria'yı uyguladıkları pek çok mesele vardır. Muvatta'i ve Müdevve-ne-i Kübra'yı inceleyen bu meseleleri idrak eder.[97]
Mâliki Mezhebinin Gelişmesi Ve Yayılması:
Maliki mezhebi iki yolla yayılmıştır:
Biri İmama Malik'in kitabları ile, diğeri talebeleri ile yayılmıştır.
İmamlardan hiçbirinin İmama Malik kadar çok talebesi olduğu bilinmemektedir. Talebeleri cidden çoktu. İmama Malik Medine'de oturuyordu Kabeye gelip hac yaptıktan sonra hacılar ziyaret için Medİneye geliyorlardı böylece ilim ehli onunla görüşüyordu. İslam ülkesinin her tarafından ilim talebeleri oraya geliyorlardı. Bundan dolayı talebelerin sayısı çoğaldı. Uzak yerlerde onun mezhebini götürüp yaydılar. Onlardan sonra da bunların talebeleri bu görevi yaptılar.[98]
Maliki Mezhebini Yayanlardan Bazıları Şunlardır:
îbn-i Abdü'l-Berr'in zikrettiklerinden başlayalım:[99]
A) Abdullah B. Vehb (H.125-197)
Abdullah aslen Berberi'dir. Kureyş'in azadlı kölelerin-dendir. (20) yıl kadar İmam Malik'in yanında bulundu, ona devam etti, onun fıkhını Mısır'da yaydı. O yalnız İmam Malikden ders almadı. Zühri'nin talebelerinin çoğundan okudu. Mısır, Hicaz ve Irak'ta (400) den fazla hadis üstadından hadis aldı. İmam Malik onu sever ve sayardı. Onun azarlanmasından İbn-i Vehb'den başka kurtulan yoktur. Ona fakih unvanı verirdi. Maliki mezhebini Mısır'da, Afrika'da yayanlardan biri odur. İbn-i Vehb'in değerli ve faydalı bir çok kitapları vardır. Otuz kitap kadar İmam Malikten dinledikleri tutar.[100]
B) Abdurrahman B. Kasım (H.128-191)
Abdurrahman İmam Malik'in seçkin talebelerinden olup Maliki mezhe- binin kurulup, yazılmasında büyük tesiri olmuştur. Sahnun'un müracaatı üzerine yazdığı meseleler Maliki mezhebinde esas sayılır.
Muhammed b. Hasan'ın yazdıkları hanefı mezhebinde esas olduğu gibi, her ikiside birbirine çok benzerler, her ikiside mezhebinin İmamının ravisi ve nakilidirler. İbn-i Kasım ictihad sahibidir, üstadı İmam Malik'e muhalif olduğu görüşleri vardır. O rey' yanlısıdır derler. O salih hayırlı bir zattır.[101]
C) Eşheb B. Abdülaziz. Kays Amiri (H.140-204)
Eşheb, baştan Leys b. Sa'd'dan, Yahya b. Eyyüb'den ve İbn-i Ley-hiya'dan ders aldı. İmam Malik'e yıllarca devam etti, fıkıhta onda yetişti, onun fıkhını nakledenlerden biridir. Eşheb, Abdurrahman b. Kasım'ın ilimde dengi idi. Eşheb'inde Müdevvenesi vardır. Bu eserinde İmam Malik'in fıkhını rivayet etmiştir. Buna 4CMüdevve-ne-i Eşheb" denir.
Bu Müdevvene Sahnun'un Müdevvenesinden başkadır.[102]
D) Esed B. Furat B. Sinan (H. 145-212)
Esed aslen Horasanlıdır. Babası ile Tunus'a göçtü. Tunus'da büyüyüp yetişmiştir. Kur'an-ı Kerim-i ezberledi . sonra fıkıh okudu, daha sonra doğuya gelerek İmam Malik'den Muvatta'i ve başka derslerini dinledi. Oradan Irak'a geçti. Ebû Yusuf ve Muhammed b. Hasan'la bulıştu. Böylece Esed, Irak fıkhı ile Medine fıkhını birlikte yürüttü. İmam Malik'in Muvatta'ını okuduğu gibi, Muhammed b. Hasan'in yazdığı kitapları da okudu. Esed okuduklarını bir kitapta topladı ona "Esediyye" adım verdi. Sahnun'un "Müdevvenesinin" aslı bu "Esediyye"di[103]
E) Abdülmelik B. Macişûn Macişûn, Teymoğulları Azadlılarındandır.
Abdülmelik'in babası Abdülaziz'dir. İmam Malik'in dostuydu.
Denildi ki Abdülaziz, İmam Malik'den önce "Muvatta" isimli bir eser yazmıştı. Oğlu Abdülmelik, İmam Malik'in seçkin talebelerindendi. İmam Malik'den ve babasından rivayet ederdi. O, fasih ve fakih bir âlimdi. Ölünceye kadar fetva işlerine baktı. Ondan önce babası Abdülaziz bakıyordu.
Bu adı geçen âlimlerden okuyan talebeler, maliki mezhebini yaymaya devam ettiler. Bunlardan bazıları şunlad[104]
A) Abdüsselâm B.Said Sahnun (H.7-240)
Sahnun Arab'dır. İmam Malik'in ölümünden önce (9) yaşma basmıştı. Bu yaşta ondan ders alabilirdi. Fakat o zaman Malik ile görüşmek üzere gelecek yol parası yoktu. Onun için İbn-i Kasım'dan, İbn-i Vehb'den, Eşheb'den, İbn-i Macişun'dan ders okudu.Mısırda ve diğer yerlerde ilim öğrenip yetiştikten sonra Mağrib'e döndü. Orada baş âlim oldu. Onun sözüne itimat olunurdu. Maliki fıkhında meşhur olan "Müdevvene" isimli
eserini yazdı. Muvatta' dan sonra Maliki mezhebinde itimat edilen en önde tutulan kitaplardandır. Müdevvene fıkıhcıların yanında, gramercilerin yanında Sibeveyh'İn kitabı gibi muteberdir. Endülüslü olan İbn-i Rüşd'ün "Müdevvene" hakkındaki görüşü böyledir.[105]
B) Abdülmelik B.Habib (H.?-238)
Abdülmelik Endülüslü olup, orada tahsil gördükten sonra oradan ayrıldı. İmam Malik'in talebelerinin çoğundan ders aldı. Sonra fakıh ve muhaddis olarak Endülüs'e döndü. Her çeşit ilmi tahsil etmişti. Şöhreti yayıldı bazı âlimlere göre, Müdevvene'den sonra Maliki fıkhının ikinci aslı sayılan "Vadıha"yı yazdı.[106]
C) Abdullah B. Abdülhakem ( H.-150-216)
Abdullah Mısır'da doğdu. İmam Malik'den Muvatta'yı dinledi. Sonra İbn-i Vehb, İbn-i Kasım ve Eşheb gibi İmam Malik'in birçok talebelerinden rivayet etti. Bu dinlediklerini toplayarak bir kitap yazdı, sonra onu kısaltarak küçük bir kitap haline getirdi. Ebu Bekir Ebheri onları şerh etti.
Kadı İyaz "Medarik" isimli kitabında bu zamana kadar maliki mezhebi şu ülkelere yayılmıştır diye zikretmiştir:
Maliki mezhebi , Hicaz, Basra, Mısır, ondan sonra Afrika ülkelerinde, Endülüs'de, Sicilya'da, Fas'da, Sudan'ın müslüman olan bölgelerinde yayılmış-tır.Bağdat'ta çok meydana çıkmıştı. (H.400) yılında zayıfladı. Nişabur'da yayıldı. Orada ve diğer yerlerde diğer büyük âlimleri ve müderrisleri bulunuyordu.[107]
İmam Şafii
Ehli rey' (Bağdat) fıkhı ile Ehl-i Hadis (Hicaz) fıkhı arasını birleştiren Safı fıkhı, islam fıkhının gelişmesini temsil eder.
Kitap ve sünneti anlama yollarını zabtetmek, hüküm çıkarmak için sabit esaslar, belli kaideler koymak ve kıyas ölçülerini tayin etmek, suretiyle Usul-ı fıkıh ilmini ilk yazma şerefi İmam Şafii'ye nasıp olmuştur. Çünkü imam Şafii hicret yurdunun imamı, çağında Hicaz ehli medresesinin en büyük âlimi olan İmam Malik'den ders almış, yine Hanefi fıkhını derleyen Muhammed b. Hasan'la buluşmuş, Irak ehlinin fıkhını okumuştur. Bundan dolayı ehl-i rey' ile ehl-i hadis metodlarını islam fıkhında birleştirmiştir.
İmam Şafii'nin Hayatı: (H. 150-204)
İmam Şafii rivayetlerin çoğuna göre, İmam Ebu Hanife'nin vefat ettiği (H.150) senesinde Gazze'de dünyaya gelmiştir. Babası Kureyş kabilesinin Muttalib °guliarındandır.
İmam Şafii'nin şeceresi şöyledir: Muhammed b. İdris b. Abbas b. Osman b. Safı b. Saib b. Ubeyd.b. Abdiyezid b.Haşim b. Muttalib b. Abdimenaf dır.
İmam Şafii'nin soyu, Resülullâh (SAV) in soyu ile Abdimenaf da birleşmektedir.
İmam Ş afi i' nin nesebinin vardığı Muttal ib, Abdimenaf m dört oğlundan biridir. Onlar da şunlardır: 1) Muttalib, 2) Haşim, 3) Abdi Şems, 4) Nevfel.
Muttalib oğullan ile Haşim oğulları cahiliyette de, islamiyette de birbirinden hiç ayrılmamışlardır.
İmam şafıi yetim ve fakir olarak büyümüş, erken üstün kabiliyeti ortaya çıkmış, Kur'an-ı kerimi ezberlemiş, küçük yaştan itibaren Resülullâh (SAV) in hadislerini dinlemeye, yazmaya, toplamaya, ve ezberlemeye yönelmiştir.
Arapçayı düzgün ve mükemmel öğrenmek için çölde Hüzeyl kabilesi arasında kalmıştır. ,
"Menakıb-ı Şafıi"de Fahreddin Razı ve diğerleri Şafii'nin şu sözünü nakletmişlerdir: "Ben Mekke'den çıktım. Çölde Hüzeyl kabilesinin yanma gittim. Bu kabilenin dilini şivesini öğrendim, adetlerini ve tabiatlarını aldım. Bu kabile Arapların dil bakımından en fasihi idi. Onlarla birlikte gezdim, dolaştım. Mekke'ye dönünce şiir söylemeye başladım. Edebiyat, hikaye ve haber bilgilerine sahip olmuştum." Hatta Asmai İmam Şafii hakkında: "Hüzeyl kabilesinin şiirlerini Kureyş'den Muhammed b. İdris adındaki bir genç sayesinde düzelttim." Demiştir.
İmam Şafii çölde yaşarken ok atmayı öğrenmiş, iyi bir ok atıcısı olduğu kendisinden nakledilmiştir. Böylece dinde, dilde, binicilikte mükemmel bir eğitim görmüştür.[108]
İmam Şafii'nin İlim Tahsil Etmesi Ve İdareci Olması:
Şafii, Mekkede'ki fakihlerden ve hadiscilerden okumaya başlamış, ilimde yüksek bir mertebeye ulaşmıştı. Sonra fıkıhda, hadisde yüksek bir mertebeye ulaşmış olan İmam Malik'in yanına gitmek istemiş, fakat o Medine'ye Malik'in ilminden habersiz olarak gitmek istememiş, onun Muvatta'ını okuduktan sonra Medine'ye gitmiş. İmam Malik'den fıkıh okumuş. (H.1.79) yılında o büyük İmamın ölümüne kadar ondan ders almaya devam etmiştir.İmam Malik'den ders okumaya devam etmesi, ilim elde etmek için diğer islam beldelerine ve Annesini ziyaret etmek için Mekke'ye gitmesine mani olmamıştır.
İmam Malik-Allâh ondan razı olsun- vefat edince İmam Şafii Mekke'ye dönmüştür. Bu sırada Yemen valisi Hicaza gelmişti. Kureyşlilerden bazıları ona Şafii'yi beraberinde Yemen'e götürmesini tavsiye etmişlerdir. Vali uygun bularak Şafii'yi beraberinde götürmüş, onu Necrana Kadı tayin etmiştir. Bu işte İmam Şafii'nin kabiliyeti ve zekası ortaya çıkmıştır. Orada adalet bayrağını açarak hakkaniyet üzere iş görmüştür. Her zaman ve her yerde olduğu gibi Necran'da da insanlar valilere ve kadılara yaranmağa çalışırlar onlara yakın olmak için yol ararlar. Fakat bu gibiler böyle yaranmak ve yaltaklık suretiyle İmam Şafii'ye yaklaşmaya yol bulamamışlar ve onun adaletine gölge düşürememişlerdir.
İmam Şafii Necrandaki bu vazifesini adaletle sürdürürken Yemen'e zalim bir vali gelmişti. Necran'da Yemen vilayetine bağlı olduğundan İmam Şafii onun zulüm ellerini idaresi altındakilere uzanmasına mani olmuştu. Bu valiyi uyarmaya çalışmışdı. Fakat İmam Şafii'nin, zulmüne karşı koyduğu bu valiyi tenkid ederek, böyle hırpalaması valiyi kendi aleyhine harekete geçirmişti.
Abbasiler karşılarında en kuvvetli düşman olarak Hz. Ali ve evlâdlarını görüyorlardı ve onlardan çekiniyorlar-dı. İşte bu zalim vali de Abbasileri bu zayıf noktalarından avlamasını becermiş ve Şafii'yi Ali evlâdlarına taraftar olmakla suçlamıştı. Halife Harun Reşid'e: "Alevilerden dokuz kişi harekete geçti, onlardan biri Muttalip oğullarından Şafii denilen adamdır. Bu adam burada oldukça benim ne buyruğum tutuluyor ne de yasam" diye mektup yazmıştı. Bunu üzerine Halife Harun Reşid, Hz.Ali taraftarları olan bu dokuz kişinin Bağdat'a getirilmesine emir vermişti. Rivayetlerden diğerine göre, halife, İmam Şafii'den başkalarını öldürtmüş İmam Şafii hüccetinin kuvvetli ve hanefı fakihi Muhammed b. Hasan'in onu müdafaa etmesi sayesinde kurtulmuştur.
İmam Şafii'nin bu mihneti (sıkıntı çekmesi) (H.184) senesinde olup o tarİhde İmam Şafii (34) yaşma bulunuyordu. Başına gelen bu bela onun hükümet işleriyle uğraşmaktan el çekip ilme dönmesine sebep olmuştur. Bundan sonra yine kendini ilme vermiş okumuş, okutmuş, ders almış, ders vermiş. İnsanlar için fıkıh'da ebedi eserini meydana getirmiştir.
İmam Şafii Bağdat'ta İmam Muhammed'in yanında misafir olarak kalmış, ondan Irak fıkhını öğrenmiş, onun kitaplarını okumuş, böylece Hicaz fıkhı, Irak fıkhı onda birleşmiş oldu. Yani çoğu nakle dayanan fıkıh ile akla önem veren fıkıh bir arada toplanmıştır. Bu konuda İbn-i Hacer: "Medine'de fıkhı Malik b. Enes temsil ediyordu. Şafii onun yanına gidip derslerine devam etmiştir. Irak'ta da fıkhı İmam Ebu Hanife temsil ediyordu. İmam Şafii
Ebu Hanifenin talebesi Muhammed b. Hasan'dan ders aldı. Böylece o hem rey' taraftarlarının hem de hadis taraftarlarının ilmini kendisinde birleştirmiştir. Bu ilmin kaide ve kurallarını tesbit edecek kadar yüksek bir mevki elde etmiştir. Bu konuda muhalif ve muvafık herkes onun bu mevkiini tanımış, böylece onun ünü her tarafa yayılmış, itibarı yükselmiş ve nihayet o hakkıyla imamlık mertebesine ulaşmıştır" demiştir.
İmam Şafii , Bağdat'da kalmasına Muhammed b. Ha-san'ın ders halkasına devam etmesine , ondan nakiller yapmasına, hatta: "Ben Muhammed b.Hasan'dan bir deve yükü ilim aldım hepside ondan duyduklarımdır" demesine rağmen kendisini İmam Malik'in talebelerinden, onun mezhebinin fakihlerinden Muvatta'nm ravilerinden sayardı. Hicaz fıkhını ve onların yolunu müdafaa eder, bu konuda İmam Muhammed'in talebeleriyle münazara yapardı. Hatta İmam Muhammed ile bir şahid ve bir yeminle hüküm vermek meselesinde münazara yapmıştır.
İmam Şafii Irak'tan Mekke'ye dönmüş ve Mekke'de Harem-i şerif de derslerini vermeye başlamıştır. Hac mevsimi gelince büyük âlimlerle buluşuyordu. Nitekim bu sırada Ahmed b. Hanbel'de onunla buluşmuştur. İmam Şafii Mekke'de uzun zaman derslerini vermeye devam etmiştir. Ravilerin zikrettiklerine göre, bu ders verme müddeti dokuz sene sürmüştür. Bu dersleri verme sırasında İmam Şafii'nin ilmi şahsiyeti olgunlaşmış olarak yepyeni bir fıkıh metodu ile ortaya çıkmıştır. Bu yalnız Medine ehlinin ve yalnız Irak ehlinin fıkhı olmayıp, her ikisinden de alınmış yeni bir fıkıh metodu idi.
İmam Şafii, görüşlerin, düşüncelerin değişik olduğunu görünce hakkı batıldan ayırmak için belli ölçüler, usul
kaideleri koymak zaruri olduğunu anlamıştır. Bu yüzden çalışmalarını Kur'an üzerine yoğunlaştırdı. Onun delalet yollarını araştırdı. Hükümlerini inceledi, nasih ve mensuh her ikisinin özelliklerini tanıdı. Sonra sünneti ele almış, onun sahih olanını çürük olanından ayırmayı, sünnetle istidlal etmeyi, Kur'an-ı Kerime nazaran derecesini tanımıştır. Sonra kitap ve sünnette bulunmayınca hükümler nasıl çıkarılacak ve bu durumda içtihadın usulü ve kaideleri nasıl olacak? Müçtehid için çizilmiş sınırlar nelerdir ki, ictihadda bir yanlışlığa düşmemek için o sınırları aşmasın işte bütün bunları tesbit etmesi gerekiyordu işte İmam Şafii hüküm çıkarmanın usûl ve kaidelerini yazınca bunları fakihlere göstermek için (H. 195) yılında ikinci defa Bağdat'a gitmiştir. Bu gidişde heybesinde kaidelerini, usûlünü, genel esaslar altında zabt ve tesbit etmiş olduğu fer'i meselelerini götürmüştür, âlimler, fakihler ve ehli rey' hepsi onun başına toplanmışlardır.
İmam Şafii'nin Bağdat'a bu gelişinde usul-u fıkıh ilminin esaslarını ve kaidelerini koymuş olduğu "Kitabü'r-Risale" sini yazmış olduğunu söylerler.
Fahreddin Razi: "Bilmiş ol ki, şafıi -Allah ondan raziolsun- Kitabü'r Risalesini Bağdat'ta iken yazmış Mısıra dönünce onu tekrar yazmıştır Bunların her ikisinde de çok ilim vardır demiştir.
Bazı rivayetlerde zikredildiğine göre Abdurrahman b. Mehdi İmam Şafiî'den kendisi için kitab, sünnet, icma ve kıyas ile istidlalin şartlarını bildiren bir kitap yazmasını istemişti. Bunun üzerine İmam Şafii kitabü'r-risalesini Mekkede iken yazmış olup, Bağdat'a, geldiğinde onu Abdurrahman b. Mehdi'ye göndermiş olmasıda ihtimal dahilindedir.
İmam Şafii, halife Me'mun zamanında Bağdat'da kalmak hoşuna gitmemiştir. Çünkü orada iran kültürü üstün gelmişti. Halife Me'mun, Mutezile'yi, kendisine yaklaştırmış ve onların araştırma metodlarını benimsemişti. O sırada İmam Şafii Mısır'a orada vali bulunan Kureyş kabilesinin Haşim oğullarından Abbas b.Abdullah b.Abbas b. Musab. Abdullah b.Abbas davet etmiş o da onun davetini kabul ederek Mısır'a gitmiştir.
İmam Şafii orada ilmini, görüşlerini, fıkhını yaymaya muvaffak olmuştur.
İmam Şafii (H.204) yılının recep ayının son gecesi (54> yaşında iken hayata gözlerini kapamıştır.
Şu konuya değinmek yerinde olur: İmam Şafii , İmam Malik'e çok hürmet eder, ondan ancak üstad diye bahsederdi. Fakat İmam Şafii, İmam Malik'in talebelerinin gerek onun şahsı ve gerekse bazı görüşleri hakkında Teassub göstererek aşırı gittiklerini görünce bu konuda bir kitap yazarak ona " Hilaf-ı Maljk" adım verdi. Fakat İmam Şafii üstadına vefasını göstermek için kitabını meydana çıkarmak'da tereddüt etti. Sonra Allah'tan hayırlısını dileyerek hakkı yerine getirmek için kitabı neşretti.[109]
İmam Şafii'nin İlmi Ve İlminin Kaynakları
İmam Şafii'nin hocaları, yakınları talebeleri ittifak etmişlerdirki o, alimler arasında bir bayrak gibi idi.
Onunla ilim konusunda hiçbir kimse boy ölçüşemez ve yarışa giremezdi.
Ahmed b.Hanbel onun hakkında şöyle demiştir: "Resülullâh (SAV) den rivayet edildiğine göre Allah Teâlâ her yüzyıl başında bu ümmete dinini doğrultacak bir adam gönderir" birinci yüzyılın başında bu adam Ömer b. Abdülaziz olmuştur. İkinci yüzyılın başında da bu adamın Şafii olacağını umuyorum".
Davut b.Ali Zahiri diyor ki: "Şafii'nin öyle faziletleri vardır ki, bunlar başkasında bir arada toplanmış değHdir. Şerefli, soy, din ve akide sağlamlığı, cömertliği, hadisin sahih olanını olmayanını bilmek, nasihini mensuhunu tanımak, Kur'an-ı ve hadisi ezberlemek, ilk halifelerin gidişatı üzere olmak, güzel güzel eserler yazmak bunların hepsi onda vardır."
İmam Şafii'nin Mısır'da ki talebelerinden biri olan, Muhammed b. El hakemde şöyle demektedir.
"İmam Şafii olmasaydı ben bir kimseye nasıl cevap vereceğimi bilemezdim. Bildiklerimi hep onun sayesinde öğrendim. Bana kıyası öğreten o rahmetlidir. O , sünnete ve esere bağlı her türlü fazilete, hayra ve açık bir dile, sağlam bir kafa ile üstün bir akla sahipdi."
İmam Şafii'nin bıraktığı eserler onun ilmi kudretini, yüksek kabiliyetini bilgi ufkunun genişliğini ifadesinin düzgünlüğünü gösterir.
İmam Şafii'ye arap edebiyatı bilgisi, Kur'an ilmi, hadis ilmi, sünnetin kaidelerini zabtetme ilmi verilmiştir.Rey' ve kıyas fıkhında kendini göstermiştir.
İmam Şafii her çeşit ilmin Öğrenilmesini ister ve şöyle derdi: "Bir kimse Kur'an-ı öğrenirse değeri artar, bir kimse hadisi yazarsa delil getirme gücü kuvvetlenir, bir kimse fıkıhla meşgul olursa şerefi yükselir, bir kimse dil üzerinde çalışırsa duyguları incelir, bir kimse hesap bilirse görüşü genişler, bir kimse kendi şerefini korumazsa ilmi ona fayda vermez."
Onun ilim meclisinde her türlü ilim öğrenilirdi. Rabi b. Süleyman diyorki: "İmam Şafii sabah namazını kılınca ilim halkasına oturur Kur'an ehline ders vermeye başlardı. Güneş doğunca onlar kalkarlar, hadis ehli gelirlerdi, hadis yorumlarını, manalarını sorarlardı. Güneş yükselince onlarda kalkarlar, ondan sonra ders halkasında müzakereler ve münazaralar başlardı. Kuşluk vakti olunca dağılırlar, arkasından arapça, aruz, nahiv, şiir yani edebiyat ehli gelirdi. Öğleye kadar böyle devam ederdi."[110]
Ebu Zehra'ya Göre İmam Şafii'nin Bu Yüksek Mevkie Ulaşmasının Sebebleri Şunlardır.
A) Şahsi Kabiliyyeti Ve Yetenekleri:
Allah Teâlâ İmam Şafii'ye öyle bir istidat ve kabiliyet vermişdir ki, bunlar onu mütefekkirlerin başına geçirmiş ve görüş sahiplerinin birincisi yapmıştır.
Şafii kavrayışı kuvvetli, hazır cevapcı, düşüncesi derin, anlayışı üstün bir zattı. Cüz'i ve fer'i meselelerin bilinmesinde genel zabtlara ve külli kaidelere dayanıyordu.ifadesi güçlü, anlatımı açık, basireti keskin, fıraseti ve sevgisi kuvvetli, ruhu temiz, kalbi pak, hakikatları araştırmada ihlas üzere idi.[111]
B) Hocaları:
İmam Şafii , fıkıh ve hadisi öyle hocalardan aldı ki, bunların memleketleri birbirinden uzak , usul ve metodları birbirinden ayrıdır. Mekke'de, Medine'de, Yemen'de, Irak'ta, bir takım hocalardan ilim aldı. Fıkhı İmam Malik'den aldı. Evzai'nin fıkhını onun talebesi Ömer b. Ebu Seleme'den aldı. Mısır fakihi Leys b. Sa'd'ınfıkhını onun talebesi Yahya b. "Hasan'dan aldı. Ebu hanife ve talebelerinin fıkhını Muhammed b. Hasan'dan öğrendi. Böylece Mekke, Medine, Şam ve Mısır, Irak fıkhı onda bir arada toplanmış oldu. Ortaya her türlü karışımdan meydana gelen bir fıkıh doğdu ki, bunlar her türlü eğilimlere uygun ve denk bir şekilde birleşdi. Ahenkli bir halde kaynaştı bundan sonra Şafii'nin potasında işlediği parlak bir uslüp ve sağlam sözler halinde insanlara sunduğu üstün manalar doğdu.[112]
C) Özel İncelemeleri Ve Tecrübeleri:
imam Şafii hadis ve fıkıh öğrenmek için seyahatler yapmıştır. Medine'de ki İmam Malik'in yanına giderek onun dersine devam etmiştir. Sonra Yemen'e gitmiş Necran'da kadı olarak vazife yapmıştır. Sonra Irak'a ve
Mısır'a gitmiş ve bu seyahatları kendisine insanların muamelelerini, adetlerini, örflerini öğrenme hususunda büyük tecrübeler kazandırmış, zihnini açmış, tenkid edenin ve araştırmacının okuması gibi okuyarak çeşitli fıkıh metodlarını öğrenmiş, herhangi bir mezhebe veya guruba bağlı kalmamıştır.[113]
D) İmam Şafii'nin Asrı:
İmam Şafii Abbasiler devrinde doğmuş, Abbasi devletinin istikrar bulduğu, idareye hakim olduğu islam hayatının parlak bir devrinde yaşamıştır. Bu devirde âlimler, islam şehirlerinde ilmi faaliyetlerine devam ediyorlar, Abbasi halifelerinin destekleyerek teşvik ettikleri tercüme hareketinde, yunan felsefesinden, İran edebiyatından, Hint İlminden tercümeler yapıyorlardı. Bu tercümelerin islam düşüncesinin gelişmesinde büyük tesiri olmuştur. Bu devirde islam'a tuzak kuran ve islam cemaatını parçalamak için planlar yapan zındıklar yetişmişti, âlimlerden bir gurup bu zındıkların batıl görüşlerine cevap vererek islamı müdafaa etmişler ve zındıkları yenmişlerdir. İslamı müdafaa ederken felsefeden almış oldukları yeni bir yol tutmuşlardır. Bu yol, daha önce sahabe, tabiin ve selef-i salihin devirlerinde alışıla gelmiş değildi. Bu gurup mutezile idi. Bu gurup felsefe meselelerine dalmışlar, bu yüzden akideye, istidlal hususundaki selef-i salihinin yoluna, akideyi kitap ve sünnetten alan ve akli kıyasları kullanmayan hadiscilerin ve fakihi erin yoluna muhalefet etmişlerdir.
İmam Şafii Mutezilenin öğretilerini ve uslüblarını hoş karşılamıyor ve onların yollarıyla uğraşmayı
yadırgıyordu. Fakat o, hücceti isbat etmek ve hasmı susturmak için fıkhı mücadele ve münazara yolunda onların cedel ve münazara usulünü kullanmıştır.
İmam Şafii'nin asrında fıkhın büyük bir kısmı yazrl-mış, ihtilaflı meselelerde alimler arasında fıkhı münazaralar çoğalmıştı bunlar İmam Şafii üzerinde büyük tesirler bırakmıştır. Usul-i fıkhı yazarken bunlardan faydalanmış, kendinden sonraki nesillere miras olarak kalan usul kaidelerini bunlardan çıkarmıştır. Nitekim İmam Şafii fıkıh konusunda insanlara büyük bir ilmi servet bırakmıştır.[114]
İmam Şafii'nin Görüşleri Ve Fıkhı:
Ebu Zehra, İmam Şafii'nin fıkıh, usul-İ fıkıh ve bunlarla ilgili diğer ilimler hakkında ki görüşlerini açıklamıştır:
İmam Şafii'nin ilmi kelam ve İmamet (hilafet) hakkındaki görüşü:
Bir fakih ve muhaddis olan İmam Şafii tabii olarak ilmi kelamdan hoşlanmıyordu. Çünkü temelleri mutezile tarafından atılmış olan ilmi kelam'in yolu akaidi, islam dininden anlama hususunda selef-i salihinin yoluna muhalif olarak atılmıştı. İmam Şafii yeni bir şey ortaya çıkarmaktansa kendinden öncekilere uymayı tercih ediyordu. Bilhassa Mutezile karışık ve dolaşık olan felsefe meselelerine dalmışlardı. Bu yüzden İmam Şafii ilmi kelamla uğraşmayı yasaklamıştır. İmam Şafii: "ilmi kelam okuyanlar hakkında benim görüşüm şudur: onlara sopa atılmalı, develerin üzerine baş aşağı ters bindirilip aşiretler ve kabileler arasında dolaştırılarak: kitap ve
sünneti bir yana bırakıp da ilmi kelamı alanın cezası işte budur diye nida edilmelidir" derdi.
îmam Şafii'nin ilmi kelam'la uğraşmayı yasaklaması, ilmi kelam hakkında görüş sahibi olmadığı anlamına gelmez. Çünkü İmam Şafii selefin mezhebine göre tevhid hakkında konuşuyor ve: " Allah'ın kelamı olan Kur'an mahluk değildir" diyordu. Zira Allah sübhanehü ve Teâlâ: "Allah Musa ile söyleşti" [nisa süresi 164] buyurmuştur. Kıyamet günü Allah'ın görüleceğine inanıyordu. Buna şu ayeti kerimeyi delil gösteriyordu: "hayır (kafirler) şüphesiz ki, onlar o gün (kıyamet günü) Rableri(ni görmek) den katiyyen mahrumdurlar" [mutaffıfın sûresi: 15] İmam Şafii bu ayeti kerime: "Allah Teâlâ kafirlere kızdığı için cemalini onlara göstermeyeceğine, müminlerden razı olduğu için onlara cemâlini göstereceğine delâlet etmektedir" diyordu.
İmam Şafii: "İman, tasdik ile amelden ibarettir. Amelin artmasıyla iman da artar, amelin eksilmesiyle iman da eksilir" diyordu.
İmam Şafii imamet (hilafet)in yerine getirilmesi gereken dini bir emir olduğuna inanıyordu. İmam Şafii'ye göre hilafet işi Hz. Ali'nin dediği gibidir.: "Halifenin himayesi altında , mü'min işine devam eder, kafir de ondan faydalanır, onun sayesinde düşmanla harp yapılır, yollarda asayiş sağlanır, kuvvetliden zayıfın hakkı alınır. Böylece .iyi kimseler rahat eder, kötü kimselerin şerrinden emin olunur."
İmam Şafii Halifenin kureyşden olması görüşündeydi. Hilafetin şartı, halkın bir halife etrafında toplanmalarıdır. Halkın bu toplanmaları ister bir kimseyi baştan halife seçmek ve biat etmekle olsun, isterse zorla hilafeti eline
geçiren bir kimseyi sonradan halife tanımakla olsun müsavidir.
İmam Şafii Hülefai Raşidinin üstünlüğünü halife oluş-larındaki sıraya göre tertip ederek: "onları en efdalı Hz. Ebu bekir, sonra Hz. Ömer, sonra Hz.Osman, sonra Hz. Ali'dir derdi." Bütün bu görüşleriyle beraber, İmam Şafii ehli beyti, Resülullâh (SAV)'m pak ve mübarek alini severdi. Şafii, Ali Resule o kadar bağlı idi ki, onları sevmek Rafızilik sayılsa bile, Rafızilikle itham olunmayı göze alırdı. Onun bu gibi şeyler umurunda değildi. Hatta o Harun Reşid'e karşı ayaklanan alevilere katılmakla suçlanmıştı.[115]
İmam Şafii'nin Fıkhı
İmam Şafii, İmam Malİk'in talebelerinden sayılıyor, onun görüşlerini müdafaa ediyor Medine ehlinin fıkhını, Ehli Rey'e karşı savunuyordu. İmam Şafii'nin bu hali imam Ebu Yusuf un vefatından iki sene sonra (H.184) senesinde Bağdat'a gidişine kadar devam etti. Bağdat'ta Muhammed b. Hasan'ın kitaplarını okudu. Ehli rey' alimleri ile mücadele ve münazaralarda buİundu.sonunda Irak ehlinin fıkhı ile Medine ehlinin fıkhını birleştirerek kendine has yeni bir fıkıh çığırı açtı. İmam Şafii görüşlerini üç devrede hazırlamıştır:[116]
1) Mekke Devri:
İmam Şafii Bağdat'a ilk gidişinden dönünce Mekke'de kaldı. Bu dönem ilmi hayatının en verimli dönemidir. Mescidi haramda ilim halkasını kurdu. Temel kaideleri araştırmaya yöneldi. Talebelerine istinbat ( delillerden hüküm çıkarma) yollarım öğretti.
Fıkıh kaynaklan arasında karşılaştırma yaparak feri meselelere görüşlerini açıklayacak derecede yer verirdi. Üstün olan görüşe göre Abdurrahman b. Mehdi'ye yazmış olduğu "er-Risale" isimli eseri bu dönemin ürünüdür.
Şöyle ki: Abdurrahman b.Mehdi, İmam Şafii'ye bir mektup yazarak kendisine kolaylık olmak üzere: "Kur'an-ı Kerimin manalarını tefsir eden, türlü hadisleri toplayan icma'm hüccet olduğunu gösteren, Kur'an ve sünnetin nasih ve mensuh olanlarını açıklayan bir risale yazmasını istemişti. Bunun üzerine İmam Şafii "er- Risale" sini yazıp ona göndermişti.[117]
2) Bağdat Devri:
İmam Şafii, (H.195) senesinde ikinci defa tekrar Bağdat'a gelmiştir. Bu gelişinde ders halkalarında Mekke'de hazırlamış olduğu usul kaidelerini yazmağa başlamıştır. Bazı rivayetlerde zikredildiğine göre, İmam Şafii (H.198) yılında üçüncü defa tekrar bağdat'a gelmiştir.
Ebû Sevr el- kelbi şöyle demiştir: 'İmam Şafii Bağdat'a gelince yanma vardık. O şöyle diyordu: "AllâhTeâlâ bazan âmmı (genel bir hükmü) zikreder ve bununla hassı (özel bir şeyi) murad eder." Bazan da hassı zikreder bununla da âmmı murad eder." Halbuki biz bunları bilmiyorduk. İmam- Şafii'ye sorduk şöyle cevap verdi: "Bakınız Kur'an'da: şüphesiz ki, insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun." [Al-i imran sûresi:173] buyurulmaktadır. Bu âyette âmm olan "insanlar" zikredilmiş, bununla hass olan Ebû Süfyan murad edilmiştir. Yine Kur'an'da "Ey peygamber kadınları boşayacağınız vakit ..." [Talak sûresi: 1] buyurulmaktadır. Bu âyette hass olan "Peygamber" zikredilmiş. Bununla âmm olan insanlar murad edilmiştir. İşte bunlar usul-i fıkıhla ilgili kaideler olup fakıhler İmam Şafii'den önce bu kaideleri bilmiyorlardı.
İmam Şafii Bağdat'a bu gelişinde fakihlerin görüşlerini inceleyip gözden geçirmeye başladı. O görüşleri kendisinin bulduğu kaidelerin gereğine göre tercih ediyor sonra bunların içinden kendi usulüne daha yakın gördüklerini seçiyordu. Eğer bu görüşlerin içinde hiçbirini kendi usulüne uygun bulamazsa o görüşleri bir yana bırakarak yeni bir görüş ortaya atıyordu.[118]
3) Mısır Devri:
İmam Şafii (H.199) senesinde mısır'a geldi, orada son derece gelişip ilerledi, görüşleri olgunlaştı. Mısır'da daha önce görmediği şeyleri gördü. İçinde yaşadığı ülkenin kazandırdığı tecrübelerin ışığı altında eski görüşlerini incelemeye başladı. Bu atmosfer içinde usûl hakkında "er-Risale" sini yeniden yazdı. Ondan bazı kısımları çıkardı, yeni ilaveler yaptı. Fakat eskisinin özüne dokunmadı. Fer'i meseleler hakkındaki görüşlerini yeniden inceledi, bazılarından vazgeçti, yeni görüşler ortaya sürdü. Böylece onun döndüğü eski görüşleri ve yeni bulduğu yeni görüşleri oldu.
İşte açıklanan bu üç devirden her birinde Şafii'nin fıkhını nakleden talebeleri vardır.
İmam Şafii'nin Mekke'deki talebelerinden bazıları şunlardır: Ebu Bekir Humeydi, Ebu Bekir Muhammed b. İdris, Ebu Velid Musa b. Carud.
İmam Şafii'nin Bağdat'taki talebelerinden bazıları şunlardınEbu Ali Hasan Sabbah zaferani, Ebu Ali Hüseyin b.Ali Kerabisi, Ebu Sevr el-Kelbi,
Nitekim İmam Şafii'nin mezhebine tabi oldukları bilinmemekle beraber İmam Ahmed b. Hanbel ve îshak b. Rahûye de İmam Şafii'den ders almışlardır.
İmam Şafii'nin Mısır'daki talebelerinden bazıları şunlardır: Harmele b. Yahya b. Harmele, Ebu Yakup b. Yusuf b. Yahya Müzeni, Muhammed b. Abdullah b. Abdülhakem, Rabi b. Süleyman b. Davud Çizi. İmam Şafii'nin kitapları bunların eliyle rivayet edilmiştir.[119]
Kitabü'l- Ümm
İmam Şafii'nin yazdığı veya yazdırdığı kitapların en önemlisi: " Kitabü'l Ümm" dur. Ebu Zehra "Kitabü'l Ümm" hakkında şöyle demiştir.
"el-Ümm" kitabında İmam Şafii'ye nisbet olunan görüşlerin doğruluğunda âlimler ittifak etmişlerdir.bu eser Şafii mezhebinin birinci derecede bir hüccetidir, onun yeni görüşlerinin biricik en sahih nakillerini içine almaktadır
Sekiz cilt halinde olan "Kitabü'l Ümm" Ezher alimlerinden Muhammed Zühri Neccar'ın tetkikinden geçtikten sonra Ezher üniversitesinin basımevi tarafından dört cilt halinde neşredilmiştir.
Şafii, Mısır'ın Kahire şehrine yerleştikten sonra "Kitabü'I Ümm" isimli eserini fıkıh bablarına göre tertip ederek Besmele'den sonra "etteharetü: ab- dest "babından başlayıp yazmıştır. Kitab'a şöyle başlanmıştır: Rabi'b. Sü- leyman bize haber verdi dedi ki: Şafii -Allah ona rahmet eylesin- bize haber verdi, dedi ki: Allah Azze ve Celle: "ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı meshedin. Ayaklarınızı da topuklarınıza kadar yıkayın". [Maide sûresi:6] buyurmuştur. Şafii dedi ki bu ayetle hitab edilen kimseler yıkama işinin ancak su ile olacağını biliyorlardı. Sonra Allah Teala bu ayette ( bu ayetin devamında "su bulamadığınız takdirde temiz toprakla teyemmüm edin" buyurarak) yıkama işinin su ile olacağını açıklamıştır. Bu âyetle hitab edilen kimselerin, suyu Allah Tebareke ve Teala'nın yaratmış olduğuna ve onda insanların herhangi bir etkisi bulunmadığına akılları eriyordu.
Cenab-ı Hak suyu mutlak olarak zikrettiği için, yağmur suyu, ırmak suyu, kuyu suyu, göl suyu, deniz suyu gibi tatlı ve acı suların hepsi abdest alan ve yıkanan kimseleri temizlemekte eşittir.(fakat suların temiz olması şarttır.) Kur'an'ın zahiri, gerek deniz suyu, gerekse diğer suların hepsinin temiz olduğunu bildiriyor.
Resûlüllâh (SAV)'den deniz suyu hakkında rivayet edilen bir hadisi şerif, Kur'an'ın zahirine uygundur. Ancak hadisin senedinde bilinmeyen ravi vardır. İmam Şafii dedi ki, bize Malik haber verdi. Malik, Saffan b. Selim'den o da, ibni Ezrak hanedanından olan Said b. Seleme'den o da, Abdüddar oğullarından Mugire b.Ebu Bürde'den o da, Ebu Hüreyre'den rivayet etmiştir. Ebu hüreyre diyor ki: "bir adam Resûlülâh (SAV)'e "Ya Resûlallâh ! biz deniz yolculuğu, yapıyoruz ve beraberimizde az su taşıyoruz. Onunla abdest alırsak susuz kalacağız, bu durumda deniz suyundan abdest alabilirmiyiz" diye sordu. Bunun üzerine Resülullah (SAV): "deniz suyu temiz ve Ölüsü helaldir" buyurdu."
Bu delillerden ortaya çıkıyor.ki, bir fakih bir usulcü ve bir muhaddis olan Şafii fıkhını açıklarken sözünü ya Allah Teala'nm kitabından veya Resûlüllâh (SAV) in sünnetinden bir delile dayandırıyordu. İşte bu metod üzerine İmam Şafii "Kitabü'l Ümm" isimli eserini yazmıştır. Nasların başında "Rabi b. Süleyman bize haber verdi dedi ki....." diye zikredilmesi Rabi' b. Süleyman'ın "Kitabü' 1-Ümm"ü Şafii' den rivayet ettiğine delalet eder.Şafıi'den rivayet edilen nasların hepsinin başındaki rivayet aynı şekilde tekrar edilmektedir. Şöyle ki:Rabî' b. Süleyman, Şafii'nin fer'i meselelere dair yazdıklarını ve yazdırdıklarını veya sorulan-lara cevap vermiş olduklarını, şafıi'den işittiklerini yazdığı gibi kendisi işitmese de başkalarındın kaydettik-lerini bunları bizzat dinlemeyip onun yazısıyla bulduklarını da yazıp açıklamıştır. Böylece toplamış olduğu bu esere "el-Ümm" ismini vermiştir. Çünkü Rabi' künye oîan "el-Ümm" kelimesini Şafii'den işitmişti. "el-Ümm" kitabını ismail b. Yahya Müzeni ihtisar edip ona "el- Muhtasar" adını vermiştir. Bu "el-Muhtasar"isimli eser Mısır'da basılmış olan "el-Ümm" kitabının sonuna eklenmiş olarak basılmıştır.[120]
Kitabü'r-Risale
Şafii "Kitabü'r- Risale" isimli eserini yazmakla usuli fıkıh ilmini ilk yazma şerefine nail olmuştur. Bu kitap İmam Şafii'nin ikinci kitabı olup, mezhebinin kaidelerini içine almıştır. Hatta Fahrüddin Razi bu kitap hakkında: "Bilmiş ol ki, usul ilminin Şafii'ye nisbeti, mantık ilminin Aristo'ya ve Aruz ilminin Halil b. Ahmed'e nisbeti gibidir." Demiştir.
Keşfu'z-Zünün sahibi: "Usuli fıkıh ilmini ilk yazan Şafii'dir" demiştir.
el-Esnevi "et-Temhid" isimli eserinde usuli fıkıh ilmini ilk yazanın Şafii olduğunu zikretmiş ve bu konuda icma bulunduğunu nakletmiştir.
Abdurrahman b. Mehdi er-Risâle hakkında: "Şafii'nin "er-Risâle" sini okuyunca aklım başımdan gitti. Çünkü ben, akıllı, fasih, öğüt veren bir zatın sözünü gördüm. Ve ben ona çok dua ediyorum" demiştir.
Üstad Ahmed Muhammed Şakir "er-Risâle" yi Rabi' b. Süleyman'ın eliyle yazdığı asıl nüshadan tahkik etmiştir. Rabi' bu risaleyi Şafii'nin hayatında yazmış fakat "Kitabü'l Ümm"ün içine koymamıştır. Ahmet Şakirden rivayet edildiğine göre, Şafii teKitabü'r-Risâle" sini iki defa yazmıştır. Bundan dolayı alimler, onun eserlerinin fıhris-tinde "er-Risâletü'1-Kadime" ve "er-Risâletü'l-Cedİde" diye iki kitap saymışlardır.
"er-Risâletü'1-Kadime" ye gelince, Ahmed Şakir üstün olan görüşe göre, Şafii'nin bunu Mekke'de iken yazmış olmasıdır. Şöyle ki: Şafii gençken, ona Abdurrahman b. Mehdi bir mektup yazarak kendisi için Kur'an-ı Kerim'in manalarını tefsir eden, haberlerin (hadislerin) makbul olanlarını toplayan, icma'in hüccet olduğunu gösteren, Kur'an ve sünnetin Nasih ve Mensüh olanlarını açıklayan bir kitap yazmasını istemişti. Bunu üzerine Şafii "er-Risâle" yi yazıp ona göndermişti. Nitekim bunu Hatip "Tarihi Bağdat'ta senediyle rivayet etmiştir. Abdurrahman Mehdi o zaman Bağdat'ta bulunuyordu. Fakat Fahrüddin Razi "Menakıbi Şafii" isimli kitabında: "bilmiş ol ki, Şafii -Allah ondan razı olsun -Kitabü'r-Risâlesini Bağdat'ta yazmış. Mısıra dönünce, onu tekrar yazmıştır. Bunların her ikisinde de çok ilim vardır" demiştir.
Ahmed Şakir "her ne olursa olsun Risâlei Kadime mevcud değildir. Bugün insanların elinde bulunan ancak Risâlei cedide'dir.ki, işte er-Risâle budur. Bana Öyle geliyor ki, Şafii el-Ümm'de bulunan kitaplarının çoğunu yazdıktan sonra er-Risâle kitabını tekrar yazmıştır. Çünkü Şafii er-Risâle'sinde "el-Ümm'de yazmış olduğu yerlerin bir çoğuna işaret etmek-tedir. Üstün olan görüşe göre Şafii Kitabü'r-Risâle'yi Rabi' b. Süleyman'a yazdırmıştır" demiştir.
Şafii "er-Risale'ye bu ismi vermemiş ona "el-Kitap" veya."kitabi" veyahut "kitabüna" ismini vermiştir. Öyle anlaşılı-yor ki, Şafii'nin asrında ona "er-Risale" isminin verilmesi, onun Abdurrahman b.Mehdi'ye gönderilmesinden dolayıdır. Böylece "er-Risale" kitabı "usuli fıkıh" hakkında ilk yazılan kitapdır. Hatta o "usüli hadis" hakkında ilk yazılan kitapdır. Bedrüd-din Zerkeşi -bugüne kadar basılma-mış olan- usul hakkında ki "el-bahrü'l Muhit" isimli kitabında: "Şafii usuli fıkıh hakkında ilk kitap yazandır. Bu konuda Şafii Kitabü'r-Risâle'yi, Kitabü Ahkami'l-Kur'anı, ihtilafü'l hadis'i, ibtalül istihsan'ı, Kitabü'-Cimâ'il-ilmi ve Kitabü'l-kıyas'ı yazmıştır" diye zikretmiştir.
Yukarıda geçen alimlerden bir çokları "er-Risâle"ye şerh yazmışlardır. Nitekim bunu bazı alimlerin tercüme-i hallerinde ve keşfıi'z-Zünun'da görmekteyiz:
1) Ebu Bekir Sayrafı Muhammed b. Abdullah ki, "Safı-i' den sonra usuli fıkhı en iyi bilenlerdendir" deniliyordu. (H.330) yılında vefat etmiştir. Bu zatın "er-Risale"ye şerh yazmış olduğu keşfü'z-Zunun ve 'Tabakatü'ş-Şafıiyye'de Zerkeşinin el-Bahr'ın hutbesinde zikredilmiştir.
2) Ebu Velid Nisaburi İmam Kebir Hasan b. Muhammed Ahmed b.Harun kureşi Emevi Şeyhü'l Hakim (H.349) yılında vefat etmiştir. Bu zatın da er- Risale'ye şerh yazmış olduğunu keşfu'z-Zunun ve Zerkeşi zikretmiştir.
3) Kaffal kebir Şasi Muhammed b. Ali b. İsmail (H.365) yılında vefat etmiştir, bu zatın da er-Risale'ye şerh yazmış olduğunu zerkeşi keşfu'z-Zunun ve Tabakat'ta zikretmiştir.
4) Ebu Bekir Nisaburi İmam Hafız Muhammed b. Abdullah Şeybani (H.388) yılında vefat etmiştir, bu zatın da er-Risaleye şerh yazmış olduğunu keşfü'z-Zunun zikretmiştir.
5) Ebu Muhammed Cüveyni, İmam Abdullah b. Yusuf İmamü'i-Hare- meyn'in babasıdır. (H.438) yılında ölmüştür. Bu zatta er-Risale'ye şerh yazmıştır. Bunu da Zerkeşi ve keşfü'z-Zunun zikretmektedir.[121]
Şafii Mezhebinin Dayandığı Esaslar:
Şafii "el-Ümm" isimli kitabında kendine göre hükümlerin delillerini kısa olarak açıklamış ve "ilim çeşitli tabakalara ayrılır" demiştir:
1) Kitap ve sahih olarak sabit olan sünnettir.
2) Kitapda ve sünnette bulunmayan hususlarda icma'dır.
3) Resülullah (SAV)'in ashabından bir kısmının kavlidir ki, içlerinden ona muhalefet edenin bulunduğunu bilmiyoruz.
4) Ashabın bir mesele hakkında ihtilef ettikleri görüşlerdir.
5) Bu tabakalardan bazısına yapılan kıyasdır.
Kitap ve sünnette varken bu ikisinden başkasına asla gidilmez, işte Şafii'ye göre ilmin derecelen böyledir.[122]
1)Kitap Ve Sünnet:
Şafii, Kitap ve sünneti, şeriatın birinci kaynağı sayar. Sünneti kitabla beraber bir mertebeye koyar. Çünkü Resülullah (SAV) kendi arzusuna uyarak bir şey söylemez. Onun söyledikleri kendine vahyolunan vahiydir. Yani kitap ile sünnet her ikisi Allah'tandır, yolları ve sebebleri ayrılsa da ikiside vahiydir. Sünnet Allah'ın kitabından alınma bir ilimdir. Öyle ise sünnet, kitab'a katılmıştır. Sünnet kitap ile birlikte şeriatı tamamlar. Şöyle ki: Allah Teala, Resulüne itaati insanlara farz kılmıştır.onun hükmünü kabul etmelerini bildirmiştir. Resülullah (SAV)'in hükmünü kabul eden, Allâh'dan kabul ediyor demektir. Çünkü Resulüne itaati Allah farz kılmıştır. Allah'ın kitabım ve Resulün sünnetini kabul etmek, bunların ikisinin de Allâh'dan olduğunu kabul etmektir. Bunların yolu ayrılsa da ikisi de birdir. Nitekim sünnet, kitabın içine aldığı hükümleri açıklamakta kitaba yardım etmektedir.
Şafii "er-Risale" sinde açıkladığı gibi Kur'an-ı Kerim bu dinin genel kaynağıdır. Şafıi:Allâh'ın dinine inananlardan birinin başına müşkül bir mesele gelmez ki, onun hakkında Allah'ın kitabında yol gösteren bir delil bulunmuş olmasın" demiştir.
Kur'an'daki âmm lafızlar üç kısma ayrılır:
a) Âmm olan lafızdır ki, onunla umumi mana murad edilir. Kendisinde hususi mana bulunmaz. Yani siyak (sözün gelişi) karinesiyle onun manasına giren her şey murad olunur. Buna misal şu ayeti kerime'dir: "yerde debele- nen hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın" [Hud sûresi:6]
b) Kendisiyle âmm murad olunan ve zahiren âmm olan lafızdır ki, buna hususi manada girebilir. Buna misal şu ayeti kerime'dir: "Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve çaresizlik içinde bırakılıp "ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan şu şehirden çıkar, bize senin tarafından bir sahip gönder, bize tarafından bir yardımcı yolla" diyen zaVallı kalmış erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda ve Allah yolunda sizler neden (düşmanla) savaşmıyorsu- nuz?" [Nisa sûresi:75] halkı zalim olan şehirde hususluk vardır. Çünkü şehir halkının hepsi zalim değildir. Onlar arasında Müslümanlar da vardır. Fakat o şehirde zalimler daha çok, Müslümanlar daha azdır.
c) Zahiren âmm olan lafızdır ki, ancak onunla has murad olunur. Buna misal şu ayeti kerime'dir; "onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara düş-manlanmz "size karşı ordu topladılar onlardan korkun!" dediler de bu, onların imanlarını arttırdı. Ve "AUâh bize yeter, hem o ne güzel vekildir" dediler." [Ali imran sûresi: 173] ayetin gelişinden anlaşılıyor ki, insanlardan murad insanların bazısıdır. Burada insan kelimesinden murad bütün insanların olması İmkansızdır. Çünkü haber veren haber verilenlerden başkadır. Onlardan olamaz .Resülullah (SAV)'la birlikte olanlar da insanlardandır.
Şüphesiz ki, bu sözü söyleyenler bir kısım insanlardır. Toplandıkları haber verilenler de bir takım insanlardır. Bütün insanlar değildir. İlim ve akıl gösteriyor ki, insanların hepsi toplanmadı, haber verenler de insanların hepsi değildir. Demek ki, onlar insanların umumu değildir. Yani umumi olan bir kelime de umum manası asla kasdolunmuş değildir. Bilakis umumun bazı fertleri kasdolunmuş, hususi kimseler murad edilmiştir. Kelimenin umum manası murad edilmiş değildir. Umumi olan bu lafız has yerine kullanilmış-tır. Anım olan lafzı böyle hususi manaya almak yani kur'an'daki, 'amm ke- limeleri tahsis etmek ya Kur'an'ın ayetlerinden ve iniş sebeblerinden anlaşılır veya diğer ayetlerden alınır, yahutta sünnetle tahsis edilir. Sahih hadisler o lafzın umumi manası üzere olmadığını gösterir. Çünkü Allah teala kitabında peygamberine uymayı ve itaat etmeyi farz kılmıştır. Bu yüzden Resülullah (SAV)a her konuda uymak Allah'a ve kitabına itaat etmektir.
Şafii'nin görüşüne göre, Allah Tealanın Kur'an'da Resulüne itaat etmeyi ve onun hükmünü kabul etmeyi farz kıldığı için sünneti ve onun hükmünü kabul etmemiz farzdır.
Resülullah (SAV)in hükmünü kabul eden Allah Teala'nın farz kılmasıyla kabul etmiş olur.
Şafii, sünnetin delil olmasını inkar eden üç guruba karşı sünneti savunması:
Birinci gurup: sünnetin hüccet olmasını toptan inkar edenler.
İkinci gurup: Kur'an'da olan hükümler üzerine ziyade yaparak yeni bir hüküm getiren sünneti inkar edenler.
Üçüncü gurup: sünneti kabul eder, ancak haberi vahid'in delil olmasını inkar edenler.
Mantıklı, ikna edici, ifadesi sade, münazaracı, cedelci, asaletli, burhanı kuvvetli, beyanı açık olan Şafii, dini hükümleri isbat hususunda sünnetin' hüccet olduğunu bildiren sahih delilleri şahit olarakgetiriyor:
Birinci delil: Allah Teala kendisine imanla Resulüne imanı birlikte zikremiştir. Resulüne iman etmek ona sözlerinde , işlerinde takririnde (bir Müslümamn sözünü duyduğu, işini gördüğü veya kendisine nakledildiği halde tasvip etmesi) itaati gerektirir. Öyle ise Resûlüllâh (SAV)in sünnetini bu dinin kaynağı saymak gerekir. Nitekim Allah teala "Allah'a ve Resulüne iman edin, Resülû öyle ümmi (okuma yazma bilmeyen) bir peygamberdir ki, Allah'a ve onun sözlerine inanır. Ona uyun umulur ki, hidayete erersiniz" [A'raf sûresi:158] ve: "mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Resü- lune iman ederler, peygamberle beraber bir işe karar vermek için toplan-dıklarında ondan izin almaksızın gitmezler" [nursûresi: 62] buyurmuştur. Bu iki ayeti kerime Resülullah (SAV)a iman, islamdan bir cüz olduğunda açıktır. Bu iki ayette de Resülullah (SAV) a uymanın vacip olması imanla birlikte zikredilmektedir.
İkinci delil: Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de beyan buyu-ruyor ki, Resülullah (SAV) kitabı ve hikmeti öğretmektedir. Bu ayeti kerimeler şunlar- dır: "Yarab! İçlerinden onlara, senin ayetlerini okuyan, onlara kitabı ve hikmeti öğreten onları kötülüklerden arıtan bir peygamber gönder. Aziz ve Hakim olan ancak sensin." [Bakara sûresi: 129] ve: "Nitekim biz size aranızdan ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden temizleyen, size kitabı, hikmeti öğreten ve bilmediklerinizi size bildiren bir peygamber gönderdik." [Bakara sûresi: 151] bu ayetlerde zikrolunan kitap Kur'an-ı Kerim'dir. Hikmet ise Resûlüllâh (SAV)ın sünnetidir.
Üçüncü delil: Hak teala Resulüne itaati ve ona uymayı mü'minlere farz kıldı. İtaat edilmesi farz olan bir zatın sözlerinin de itaat edenler tarafından tutulması gerekir. Onun sözlerine karşı gelen asi olur.bu itibarla Resûlüllâh (SAV)in sünneti, bu parlak şeriatta hüccet ve delil olur. Nitekim Teala Hazretleri: "Allah ve Resulü bir İşe hüküm verdikleri zaman İnanmış bir kadın ve erkeğe o işi, kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Peygamberine karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." [ahzab sûresi: 36] ve: " Ey iman edenler Allah'a itaatedin, peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. Bir şey hakkında çekişip anlaşmazlığa düştünüz mü, eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu hemen Allah'a ve Peygamberine arz edin. Bu hayırlı ve netice itibarıyla daha güzeldir." [Nisa süresi:59] ve: "Hayır Rabbina andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında senin verdiğin hükümlerden dolayı İçlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kendilerini verip teslim olmadıkça hakkıyla inanmış olmaz!ar."[Nisâ sûresi: 65] buyurmuştur.
Şafii işte böylece âyetler getirerek, sünnetin islâm fıkhının kaynaklarından olduğunu isbat etmekte hüküm önce kitapta aranırsa da sünnet ilmi de kitap ilmi mertebesinde olduğunu söylemektedir. Gerçek odur ki, bu her üç guruba dahil olan kimseler, hadisi yıkmak, onu kabul etmemek cihetine gitmişlerdir. Aslında bunlar, islâmi yıkmak, Kur'an'ı bozmak veya Kur'an'ın manaları ile oynamakisteyen fakat buna imkân bulamayınca hiç olmazsa Kur'an'ın bir açıklaması olan sünneti ondan ayırmak umuduna kapılan kimselerdir. Onlar, Kur'an-ı açıklayan sünneti Kur'an'dan ayırmakla, Kur'an'ın manalarını tahrif ve hükümleriyle oynamak imkanına kavuşmak ve bu suretle de kolayca islamı temelinden yıkmak istemişlerdir.
İçinde yaşadığımız ve islamı yıkmak için bir sürü unsurların bulunduğu bu çağda da geçmişteki sapık ve islamı çürütmek isteyen kimselerin yolundan gidenler vardır.[123]
2) İcmâ:
Şafii, icma'ın hüccet olmasını, kitapdan ve sünnetten sonra fakat kıyastan önce kabul eder.
Şafii'ye göre icma':bir asırda yaşayan âlimler, seri bir hüküm hakkında birleşirlerse, onların icma'ı (birleşmeleri) hüccet sayılır.
Şafii, sahabenin icma'ını birinci derecede icma' kabul eder. Çünkü onla-rın icma'ı -her nekadar ictihad yoluyla olsa da- birleşmiş oldukları seri hüküm hakkında Resûlüllâh (SAV) den bir sünnet (hadis ) duymuş olmaları itibarıyla delil olur.
Şafii'ye göre icma' ancak islam ülkelerinin her şehrinde bulunan müslüman âlimlerin seri bir hüküm hakkında birleşmeleriyle olur. Bu yüzden Şafii, Medine halkının icma'ını kabul eden hocası Malik'in görüşünü reddetmiştir.
Şafii er-Risâlesinde: "Ben ve ilim sahiplerinden .bir kimse bunun üzerine icma' vardır demiş isek mutlaka karşılaştığın her âlimin sana aynını söylediği ve kendin-den öncekilerden naklettiği şeydir. Öğle namazının farzının dört rekat olması, şarabın haram olması ve benzeri şeyler bunlardandır." diye zikretmiştir.
Şafii icma'ın hüccet olması hakkında şu ayeti delil gösteriyor: "Her kim kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, peygambere karşı gelir ve mü'minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme atarız. O, ne kötü bir dönüş yeridir!" [Nisa süresi 115] Bu delilin yorumu şöyledir: Allah Teâlâ Müminlerin yolundan başka bir yola uymayı, Allah'a ve Resulüne karşı gelmek gibi tutmuştur. Bunların her ikisinin cezasını aynı kılmıştır. Allah'a ve Resulüne karşı gelmek haramdır. Müminlerin yolundan başka bir yola gitmek, müminlerin cemaatından ayrılmak da haramdır. Mü' minlerin yolundan ayrılmak haram olduğundan onların yoluna gitmek vacip olur.
Şafii, Resulüllâh (SAV) in "cemaate sanlın ve cemaattan ayrılmayın" diye emretmiş olduğu hadisi şerifini icma'ın hüccet olduğuna delil olarak gösteriyor.
Şafii bunu şöyle yorumluyor: Resulüllâh (SAV) in "cemaate sarılın ve cemaatan ayrılmayın" emrinin tek bir manası vardır. Çünkü cemaatlar çeşitli ülkelere dağılmış bulunduğundan, bu dağınık cemaatları beden itibarıyla bir yere toplamağa kimsenin gücü yetmez.
Müslümanların ve kafirlerin, takva sahiplerinin ve sapıkların bedence bir yere gelip, bir arada bulundukları var. Bedenlerin bir arada toplanmasının manası yoktur. Bedenlerin toplanması bir şey yapamaz. Asıl birlik kalblerin birliğidir. Cemaate sarılmanın manası, cemaatın tuttuklarını tutmak, yasaklarından kaçınmaktır. Helal ve
haram hususun-da itaattir.
Müslüman cemaatın söylediklerini söyleyen tuttuklarına uyan kimse, cemaatten ayrılmamış olur. Müslüman cemaatın söylediklerine muhalefet eden kimse, uyulması emrolunan cemaatten ayrılmış sayılır. Ayrılıktan gaflet doğar, cemaatın hepsinin kitabın sünnetin ve kıyasın manasından gaflet üzere olması mümkün değildir. Toplum doğrudan şaşmaz inşAllâh!"
Şafii, hocası İmam Malik'e çok hürmet etmesine rağmen onun Medine halkının icma'ı hakkındaki görüşünü reddetmiştir. Şafii, İmam Malik'in Me- dine halkının bir şey üzerine birleşip onunla amel etmeleri uyulması vacip olan şer'i bir delildir, demesini kabul etmiyor. Yine Şafii, İmam Malik'in bazı şeyler hakkında Medine halkının hepsi birleşmişlerdir, demesini de kabul etmiyor.
Şafii "er-Risâle"sinde Malik hakkında şöyle diyor: "ben İmam Malik'in bir şey hakkında bunda icma' vardır diyor. Halbuki Medine âlimlerinden bir çoğunun onun hilafına söylediklerini buluyorum.
Yine İmam Malik bir şey hakkında icma' vardır diyor, halbuki bütün islam ülkelerindeki âlimlerin hepsi onun söylediğine muhalefet ettiklerini buluyorum" diyor.
Şafii: "Bir hüküm hakkında bütün âlimler arasında ittifak bulunmadıkça veya en az o hüküm hakkında ihtilafın olmadığı bilinmedikçe icma' vardır demeniz doğru değildir." Derdi.
Yine Şafii şöyle diyor: "bir şey hakkında icma var demek için Medine'de onda ihtilaf edilmiş bulunmaması gerekir. Biz ancak Medinede ihtilaf edilmeyen bir şey hakkında icma' olduğunu iddia ederiz. Medine'de icma' yapılmış oldu mu bütün islam ülkelerindeki ilim sahipleri o hüküm hakkında ittifak etmiş demektir. Diğer islam ülkelerinin âlimleri Medine halkına ancak Medine'liler arasında ihtilafa düştükleri şeylerde muhalefet ederler."[124]
3) Sahabilerin Sözleri:
Şafii sahabe sözlerini delil olarak almaktadır. Şafii, bir sahabinin bir meselenin hükmü hakkında söylediği sözüne başka sahabiler tarafından muhalefet edildiği bilinmezse onu doğrudan alır. Şafii'nin Ashab-ı kiram hakkında şöyle dediği rivayet edilir: "onların görüşleri bizim için kendi görüş-lerimizden daha hayırlıdır."
Resulüllâh (SAV) in ashabı bir meselenin hükmü hakkında ihtilaf etmişlerse Şafii onların sözlerinden kitap ve sünnete en yakın gördüğünü alır. Sahabe'nin sözlerinden dışarı çıkmaz.
Şafii'ye göre, bütün sahabelerin birleşmeleri ancak kesin delillerle dînden olduğunu bildikleri ve hiçbir müslüman'ın muhalefet etmesinin caiz olmadığı konularda olur.
Şafii sahabenin bir meselenin hükmü hakkında sözleri başka başka olduğunda: "o sözlerden kitab'a ve sünnete veya icma' veya doğru olan kıyas'a uygun olanı alınır" der.[125]
4) Kıyas:
Şafii'ye göre kıyas'm delil olarak mertebesi sahabe sözlerinden sonra gelir. Ebu Hanife'ye göre, kıyasın delil olarak mertebesi, sahabe sözlerinden hatta haber-i vahidden önce gelir.
Şafii, kitap veya sünnetten kendilerine kıyas edilecek bir delil bulunmazsa rey' yoluyla içtihadı men eder. Çünkü bir haber bulunmaksızın veya bir habere kıyas etmeksizin hüküm vermek caiz değildir.
Şafii, bu sözüyle şunu kasdetmektedir.: "Resülullah (SAV) içtihadı emretmiştir. İçtihad ancak bir şeyi aramak için yapılır.bir şeyi araştırmak ise ancak delillerle olur. Buda kıyasdır"
Şafii, "istihsanm ibtali" adlı eserinde şöyle diyor: "Allah'ın hükmü, sonra Resülullah (SAV) in hükmü, sonra müslüman cemaatın hükmü olarak bütün zikrettiklerim gösteriyor ki, hakim veya müftü olmak isteyen kimsenin ancak kesin bir delille hükmetmesi veya fetva vermesi caiz olur. Bu da kitap la, sonra sünnetle veya ilim sahiplerinin ihtilafsız olarak söyledikleri bir sözle veyahut bunlardan birine kıyas yapma yoluyla olur. İstihsan ile fetva verilmez. İstihsan vacip olmaz. İstihsan bu manalardan birini taşımaz.
Şafii, istihsanın belli bir kaidesi olmadığını ve hakkı batıldan ayıran bir ölçüsü bulunmadığını açıklayarak: "Müftünün veya Hakimin veya müçtehidin delilin bulunmadığı yerde istihsanla amel etmesi (kendisince iyi gördüğü şeyi almış olması) caiz olsa iş çığrından çıkmış olur. Bir mesele hakkında her müftü istihsana göre hüküm verirse değişik hükümler meydana çıkmış olur" der.[126]
Şafii Mezhebinin Yayılışı
İbn-i Haldun Mukaddime'sinde şafıi mezhebinin ortaya çıkması ve yayılması hakkında şu bilgiyi vermektedir: Mısır'da şafıi mezhebinde olanlar başka yerlerden daha çoktur. Bu mezhep Irak'ta, Horasan'da, Maveraünnehir'de yayılmıştır. Bütün islam ülkelerinde fetva ve tedris işlerinde hanefıİerle başbaşa gitmişlerdir. Aralarında münazara meclisleri çoğalmış, hilafıyet kitapları her iki tarafın çeşitli delilleriyle dolup taşmıştır. Lakin daha sonra bütün bunlar doğunun ve oradaki memleketlerin çöküşü ile birlikte yıkılıp gitmiştir.
İmam Muhammed b. İdris Şafıİ, Mısır'a gelip Beni Hakem yurduna yerleşince, Abdülhakem oğulları, Eşheb b. Abdülaziz, İbn-i Kasım, İbn-i Mevvaz ve başkaları, daha sonra Haris b. Miskin ve oğulları ondan ilim aldılar.
Şafii fıkhı Mısır'da gelişti. Sonra Rafızilerden Fatimi devletinin ortaya çıkmasıyla Mısır'da ehli sünnet fıkhı hemen hemen yok olma ve ortadan kalkma noktasına geldi. Onun yerini ehl-i beyt fıkhı aldı. Eyyüboğlu Yusuf Selahaddin Eyyübi'nin eliyle Mısır da kölemen devleti yıkılıncaya kadar durum böyle devam etti. Selahaddin Eyyüb'i Mısır'ı alınca Şafii fıkhı yine canlandı. Suriye'den ve Irak'tan Şafii'nin taraftarları Mısır'a döndüler. Mısır'da bu mezhebe rağbet azalmışken bu defa tekrar kuvvetlenip en güzel bir duruma geldi. Ünlü bilginler
Suriye'de Nevevi ve İzzeddin b. Abdüsselam gibi meşhur alimler yetiş- mislerdi Mısır'da İbn-i Rifa, Takiyyuddin b. Dakik iyd bu ikisinden sonra da Takiyyüddin sübki yetişti. Böylece Şafii fıkhı bu çağda Mısır'da Şeyhul- islam olan Siracüddin Bulkıni'ye kadar gelmiştir.
Bugün Mısır'da Şafii'lerin en büyüğü hatta Mısır'lı alimlerin en ulusu bu zattır. İbn-i Haldun'un bu açıklamasından anlaşılıyor ki, Şafii mezhebi ırak'da, İran beldelerinde, Maveraünnehir'de, Şam'da yayılmıştır. Şafii mezhebi Endülüs ve Mağrib ülkelerinde bir yer işgal etmemiştir. Oralarda Maliki mezhebi galibdir.[127]
İmam Ahmed B. Hanbel
Ahmed B. Hanbel'in Asrı:
İmam Ahmed b. Hanbel, Abbasi devletinin idareye hakim olup, istikrar bulduğu çağda yaşamıştır. Çünkü Abbasiler hem Haricileri, hemde Alevileri etkisiz duruma getirmişlerdi. Ancak Abbasilerin kendi aralarındaki anlaşmazlık Harun Reşd'in oğulları Emin ile Me'mün arasındaki taht mücadelesi İle başlayıp devam etmiş, Me'mün İran'lıların desteği ile üstün gelerek bu mücadele sona ermiştir.
Abbasi Halifeleri saltanatlarında Arab olmayanlara itimad etmeye başladıkları zamandan itibaren devlet zayıflamaya başlamıştır. Me'mün İranlıların desteğine dayanıyordu. Ondan sonra gelen Mutasını ise Türklerin desteğine dayanıyordu. Türklerin nüfuzu arttı, devlet işlerini ellerine geçirdiler. Halifelere baş kaldırdılar, saltanatlarını yıktılar, bundan sonra Abbasi devleti parçalandı.
İmam Ahmed, bunların bir kısmına yetişti, fakat hiçbir fitneye karışmadı, hiçbir Halifeyi tenkid etmedi, ilmi çalışmalarına devam etti. Me'mün'ün idaresi Mutezi-le'nİn ilmi nüfuzunun tesiri altına girince İmam Ahmed onların bid'atlan karşısında sessiz kalamadı. Onların akaidde selefi salihinin yo- lundan sapmış olduklarını gördü. Bu yüzden insanları onlardan sakındırdı, onların meclislerine devam etmelerini yasakladı. İşte o çağda islamın idaresini yıkıp yerine İran'ın idaresini getirmek isteyen zındıklar ortaya çıkmıştı, zındıklarla savaşanların başında Mutezi'le geliyordu Mutezile olan âlimler zındıklarla mücadele ederken felsefecilerin metodlarını kullanıyorlardı. O çağda hadisciler ile fakihler ise akaide dair delil getirme hususunda, sahabe ve tabiinin yolundan gidiyorlar, kitap ve sünnetin naslarından anlaşılan manaların dışına çıkmıyor-İardı. Fakat Me'mün ve ona bağlı olan idareciler alimleri mutezilenin bazı görüşlerini kabul etmeye zorladılar. Bu durum Me'mün'un, fakihler ve hadisciler ile arasının açılmasına sebep oldu.
İmam Ahmed'in çağında fıkıh olgunlaşmış, yolları düzelmişti. Irak'lı, Şam'lı ve Hicaz'lı bütün fakihlerin fıkıh konusundaki gayretleri ve çabaları mahsûllerini vermişti. İmam Ahmed önceki müctehidlerden Ebu Hanife'nin mezhebi, İmam Malik'in mezhebi ve İmam Şafii'nin mezhebi hakkında yazılmış olan kitaplar'da büyük bir fıkıh serveti bulmuştu. İmam Şafii ile buluştu. Bu fıkhı hadis ilimlerinden bildikleri ile geliştirdi. Bu yüzden İmam Ahmed'in fıkıh metodu hadis damgasını taşıyordu. Onun zamanında hadis çalışmaları gelişmişti. Alimler, hadise dirayet ve rivayet cihetinden çok önem veriyorlardı. İmam Ahmed hadis tahsiline çok önem gösterdi. Hadisleri incelemeye koyuldu. Hem hadis de hem de fıkıh da imam oldu. Onun "Müsned" isimli eseri hadİsde imam olmasının en büyük şahididir.
İmam Ahmed'in çağında fikri sürtüşmeler, şiddetlenmiş bir taraftan fakihlerin kendi aralarında diğer tarafda fakihler ile Mutezile, Cehmiyye ve Mür-cie gibi sapık fırkalardan olan ilmi kelâm âlimleri arasında, öbür taraftan ilmi kelâm fırkalarının kendi aralarında mücadele artmıştı. İmam Ahmed bu mücadelelerden habersiz
değildi. Fakat o hadis tahsiline, sahabe ve büyük tabiinin fetvalarını öğrenmeye yönelmişti, çünkü o, mücadeleden ve mücadelecilerden nefret ediyordu.
Halkı Kur'an (Kur'an'in yaratılmış olup olmaması) meselesinde İmam Ahmed'in tutumu, faziletinin büyüklüğüne şahidlik eder.[128]
İmam Ahmed B. Hanbel'in Hayatı: (H.164-241)
İmam Ahmed B. Hanbel (Allah ondan razı olsun) (H.164) yılının Rebi- ülevvel ayında Bağdat'ta dünyaya gelmiş, (H.241) yılının aynı ayında Bağdat'ta vefat etmiştir. Aslen Arabdır.
Annesi ve Babası Şeyban kabilesindendir. Bu kabile de Adnan kabilesinin bir kolu olan Rabia kabilesinden ayrılma olup Nizar kabilesinde Resülullâh (SAV) in soyuna karışır. Şeyban kabilesi, onurlu, himmet sahibi ve sabırlı olmakla şöhret kazanmıştı. Bu kabile Basra ve onun civarında oturuyordu.
İmam Ahmed'in Babası. Muhammed b. Hanbel'dir. Dedesi Hanbel b. HilaPdır. Ailesi Basra'da yetişmiş, dedesi Horasan'a gitmiş. Emeviler zamanında Horasan'a bağlı Serahs vilayetine vali olarak tayin edilmiş, sonra bu vazifesinden ayrılmış, Abbasi davetcilerinin safına katıldığı için kendisine işkence yapılmış, bundan sonra ailesi Bağdat'a gitmiş, Ahmed burada dünyaya gelmiştir.
Üstün olan görüşe göre, Ahmed küçükken babası Ölmüş, babasının Bağdat'ta miras olarak bırakmış olduğu gelirle onun terbiyesini ve yetişmesini annesi üzerine almıştır.
Ahmed'in onurlu olarak yetişmesinde, zeki olmasında, gayretinin büyük olmasında, istidad ve kabiliyetinin gelişmesinde, toplumun durumlarını tanımasında yüksek soyu ile yetimliği yardım etmiştir.
Ahmed'in içinde yetiştiği Bağdat, islam âleminin medeniyet merkezi, çeşitli şer'i, lügavi, akli ilimlerin beşiği idi. Orada ilim ve fen nevileri dalgalanıyor, değişik mezheb, meşreb ve birbirine ters düşen fikirler bulunuyordu.
Ahmed'in ailesi onun çocukluğundan itibaren -din hizmeti için yönlendirmişti. Ahmed önce Kur'an-ı kerimi hıfzetmiş, sonra arapça ilimlerini Öğrenmeye koyulmuş, zekası ve kabiliyyeti ortaya çıkmıştı. Akran ve arkadaşları arasında takva, doğruluk ve güzel ahlâk sahibi olarak tanınıyordu.
Ahmed b. Hanbel gençlik çağına gelince, Bağdat'ta şeriatı öğrenmek için önüne iki farklı metod çıkmıştır: Biri fıkıh metodu, diğeri hadis metodu: O önce ehli rey' mezhebinin fıkıh yoluna girmiş, Ebu Hanife'nin talebesi Kadı Ebu Yusuf dan ilim öğrenmiştir. Sonra hadiscilerin yoluna meylederek hadis okumaya yönelmiş, fakat fıkıh'dan tamamıyle kopmamıştır.
Hafız Zehebi'nin Tarihinde, Hallal'dan şöyle rivayet edilir: "Ahmed b. Hanbel, ehli rey'in kitaplarını yazmış, ezberlemiş sonra onlara iltifat etmemiştir."
Ahmed B. Hanbel, Irak, Şam ve Hicaz'daki bütün şehir
Ahmed b. Hanbel önce Bağdat'taki hadis âlimlerinden, hadis öğrenmeye başlamış, yedi yıl Bağdat'ta hadis tahsiline devam ettikten sonra (H.186) yılından itibaren Basra'ya, Küfe'ye, Hicaz'a ve Yemen'e hadis tahsili için seyahatlerde bulunmuştur.ilim öğrenmeye başlayan her talebe önce kendi beldesindeki âlimlerden öğrenmeye başlar. İşte Ahmed b. Hanbel de önce Bağdat'ta hadis alimlerinden olan Hüşeym b. Beşir ( Ebu Hazini Vasiti) den hadis okumaya başlamış ve bu zat (H.183) yılında vefat edinceye kadar devam etmiştir.
İbni Cevzi'nin "el-Menakıb" isimli eserinde Ahmed b. HanbePin oğlu Salih'den şöyle rivayet edilir: Ahmed B. Hanbel: "Ben Hüşeym b. Beşir'den (H.179) yılında hadis yazmaya başladım, (H. 180-181-182) yılına kadar ona devam ettim. O zat (H.183) yılında vefat etti ben ondan hac bahsine dair bin kadar hadis, tefsir'e dair bazı hadisler ve küçük risaleler, kaza (hüküm verme) bahsine dair hadisler yazdım" demiş. Bu sözlerinden sonra oğlu Salih ona: "Hüşeym b.Beşir'den yazdığın hadislerin sayısı üç bini bulur mu?" diye sormuş. O da: "Daha fazladır" diye cevap vermiştir.
Hüşeym b.Beşir öldükten sonra Ahmed B. Hanbel Bağdat'taki diğer âlimlerden yirmi sene kadar hadis okumuş. Sonra hayatta bulunan ravilerden şifahi olarak hadis öğrenmek için arka arkaya seyahatlere başlamıştır. Basra ve Hicaz'a beşer defa seyahat etmiş, Hicaz'a ilk defa (H.187) yılında gitmiş ve orada Şafii ile buluşmuş, ondan ilim almıştır. Bundan sonra Bağdat'ta olgunluk çağında onunla buluşmuş onun fıkhını ve usûlünü Öğrenmiştir.
Ahmed B. Hanbel arkadaşı Yahya b. Main ile (H. 198) yılında hacca gitmek ve oradan da Yemen'in San'a şehrinde bulunan meşhur hadis alimi Abdürrezzak b.Hemmamın yanına gidip hadis öğrenmek istediler. Abdür-rezzak'ı Mekke'de buldular. Fakat Ahmed b. Hanbel bu buluşmakla yetinmeyip meşakkat çekmesine ve parasız olmasına rağmen SanVya gitti ve orada Abdürrezzak'dan hadis öğrendi.
Ahmed B. Hanbel işitmiş olduğu hadisleri ve eserleri yazmaya çok önem veriyor, yalnız ezberlemekle yetinmiyor, seyahatlarında kitap çantalarını sırtında taşıyordu. Unutmaktan korktuğu, vera ve takva sahibi olduğu için, ezberinin çok iyi, hafızasının kuvvetli olmasına rağmen hadisleri kitapdan rivayet eder, ezberden rivayet etmezdi.
Hafız Zehebi Ahmed b. HanbeHin yukarıda geçen hocalarından başka, Süfyan b. Uyeyne'yi, Yahya el Kattan'ı, Velid b.Müslimi, Kadı Ebu Yusufu, Abdurrahman b. Mehdiyi hocaları arasında saymıştır.[129]
Ahmed B. Hanbepin Hadis Rivayetine Ve Fetva Vermeye Başlayışı:
Ahmed b. Hanbel uzun ve yorucu ilmi seyahatlarından sonra ilmini sağlamlaştırıp, tam olgunlaşmca hadis rivaye-tine ve fetva vermeye başlamıştır.
İbni Cevzi demiştir ki: "Ahmed b. Hanbel hadis rivayetine ve fetva vermeye ancak kırk yaşına ulaştıktan sonra başlamıştır."
Bu konuda nakledildiğine göre, Ahmed b. Hanbel'in çağdaşlarından biri, (H.203) yılında kendisine hadis öğrenmek için gelmiş, fakat Ahmed b. Hanbel ona hadis okutmayı kabul etmemiş, Ahmed b. Hanbel Yemen'de bu- lunan meşhur muhaddis Abdürrezzak b. Hemmam'ın yanına gitmiş, sonra (H.204) yılında Bağdat'a dönmüş, önce Ahmed b. Hanbel'den hadis okumak isteyen zat Ahmed b. Hanbeli etrafına toplanmış olan insanlara hadis rivayet ettiğini görmüş. Galiba Ahmed b. Hanbel kırk yaşı olgunluk ve tebliğ etme yaşı olarak gözetiyordu. Çünkü ResüluUâh (SAV) kırk yaşında peygamber olarak vazifelendirilmiş ve insanlara tebliğe başlamıştı.
Ahmed b. Hanbel, etrafında insanların toplanıp ders okutmaya ve fetva vermeye başladığı zaman kırk yaşında bulunuyordu. Buna göre Ahmed b. Hanbel kırk yaşına varmadan öncede mecbur olduğu zaman fetva veriyordu. Fakat kendisinden ilim öğrenmek isteyen talebeler için bir meclis oluşturmamıştı.
Ahmed b. Hanbel'in islam ülkelerinde şöhreti yayılıp, herkes ona hadis ve fıkıhdan sormaya başlayınca, o da Bağdat camii mescidinde ders okutmaya ve fetva vermeye başladı. Onun dersine rağbet arttı, dersi çok kalabalık oldu. Ravilerden bazılarının zikrettiğine göre, onun dersini dinleyenlerin sayısı beşbine yakındı. Bu onun ulaşmış olduğu mevkiyi gösterir.
Zehebi tarihinde ve İbni Cevzi 'nin Menâkıbında şu bilgi verilmektedir: "Ahmed b. Hanbel'in meclisine vakar, ciddiyet, tevazu ve ruhi huzur hakim idi. Kendisine herhangi bir konuda rivayet edilen hadislerden sorulunca, ki- taplarından nakli araştırırdı, yalnız ezberine güvenmezdi. Ahmed b. Hanbel din ilminin ancak kitap ve
sünnet (hadis) ilmi olduğuna inanıyordu. Bu yüzden fıkhı fetvaların yazılmasına izin vermiyor, din hakkında insanların görüşlerinin yazılmasını bid'attan sayıyordu"
Ahmed B. Hanbel'e İşkence Yapılması:
Mutezile mezhebini kabul etmiş olan Abbasi halifesi Me'mün, Mutezile olan taraftarlarının Kur'an-ın yaratılmış olduğunu söyledikleri gibi fakihleri ve hadiscileri de Kur'an'ın yaratılmış olduğunu söylemeye davet etmiştir.
Me'mün kendisinin söylediği gibi Ahmed b. Hanbel'e de zorla Kur'an'ın yaratılmış olduğunu söyletmek istemiş, fakat Ahmed b. Hanbel bunu kabul etmemiştir. İşte bu onun Me'mün zamanında işkence edilmesine sebep olmuştur. Bu işkence Me'münün vasiyeti üzerine Abbasi halifelerinden Mu'tasım ve Vasık dönemleri boyunca devam etmiştir.
Rivayet edildiğine göre, Emeviler devrinde Kur'an'ın yaratılmış olduğunu ilk defa söyleyen Cad b. Dirhemdir. Onu bu sözünden dolayı Küfe valisi Halid b. Abdullah Kasrİ, kurban bayramı günü öldürmüştür. Cad b. Dirhem kurban bayramı namazı kılınacağı zaman elleri bağlı getirilmiştir. Halid namazı kıldırıp hutbe okumuş, hutbesinin sonunda cemaate: "siz gidin kurbanlarınızı kesin, Allah kabul eylesin. Ben Cad b. Dirhemi kurban etmek istiyorum, çünkü o>: "Allah Musa ile söyleşmedi, Allah Hz. İbrahimi dost edinmedi" diyor. Halbuki Allah Teâlâ onun söyledik-lerinden münezzehdir" demiş. Sonra minberden inip onu Öldürmüştür.
Yine bu sözü Cehm b. Saffan da söylemişti. Daha sonra Mutezüeliler ortaya çıkınca Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlânın "sıfat-ı subutiyesini" yanı Hayat, ilim, Semi, basar, İrade, kudret, Kelam, ve Tekvin sıfatlarını inkar etmişlerdir. Bu sıfatlar Allah'ın zatının isimleri olduğunu ve Allanın sıfatları olmadığını iddia etmişlerdir. Mutezililer Allah Sübhanehu ve Teâlânın konuştuğunu inkar etmişler ve "Allah Teâlâ herşeyi yarattığı gibi kelamı da yaratmıştır" diyerek: "Kur'an'ın Allah Tarafından yaratılmış" olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Mutezililer bu konuda çok aşırı gitmişlerdir. Me'mün İktidara gelince yardımcılarını onlardan seçmiş, onları kendine yaklaştırarak en büyük ikramlarda bulunmuştur. Çünkü Me'mün, Mutezililerin başkanlarından olan Ebu Hüzeyl'in talebesi idi.
Halife Me'mün Rakka şehrinde bulunduğu bir sırada Bağdat'taki vekili bulunan İshak b. İbrahim'e mektup yazarak fakihleri ve hadiscileri çağırıp onlara Kur'an'ın yaratılmış olduğunu zorla söyletmesini istemiştir.
Bunu üzerine Bağdat'ta halifenin vekili kendisine verilen emri yerine getirmek için derhal harekete geçti. Fakihleri ve hadiscileri topladı, aralarında Ahmed b. Hanbel'de vardı. Onlara istenileni yerine getirmezlerse işkence ve ceza göreceklerini ve hiçbir tereddüt gösteril-meksizin Me'mun'un arzusuna göre mahkeme edileceklerini söyleyerek tehditler savurdu. Fakihler ve hadisciler istenileni yerine getirdiler. Ancak dört kişinin.kalbini Allah bundan korudu. Bunlar ahireti dünyaya tercih ettiler ve İsrarla maçlarından fedakarlık etmediler. Bunlar Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. Nuh, Übeydullah b. Ömer, Hasan b. Hammad'dır. Bunlar yakalanıp elleri kelepçelendi, ayaklarına zincir bağlandı. Ertesi gün olunca Hasan b. Hammad, İshak'ın emrini kabul etti ve bağları çözülerek serbest bırakıldı. Diğer üçü inançlarında direndiler, öbürgün olunca aynı soru tekrar edildi ve cevap istendi. Ubeydullah b. Ömer'in tahammülü bitmişti, İstenilen cevabı verdi. O da serbest bırakıldı. Geriye iki kişi kalmıştı, Allah onlarla beraber-di. Bunlar zincirlere bağlı olarak Tarsus'taki me'mün'ün huzuruna gönde-rildi. Yolda Muhammed b. Nuh şehid oldu. Ahmed b. Hanbel tek başına inancı uğruna bu fitneye sonuna kadar sabretti. Me'mün ölünceye kadar zincire vuruldu, hapsedildi, İşkence yapıldı, fakat Me'münün Ölmesiyle bu işkence sona ermedi, daha çetin ve daha şiddetli devreler başladı. Çünkü Me'mun ölürken kardeşi Mu'tasıma kendisinden sonra insanların Kur'anın yaratılmış olduğunu kabule zorlanmalarını vasiyet etmişti.
Mu'tasım halife olduktan sonra Ahmed b. Hanbel kelepçeli olarak onun huzuruna çıkarıldı. Korkutulmak için her türlü yola başvuruldu, fakat hiçbirisi fayda vermedi. Ahmed b. Hanbel'in hiçbir^şeye aldırmadan inancında sebat etmesi üzerine, tehditler gerçekleştirildi. Onu nöbet nöbet kırbaçlamaya başladılar, her defasında bayılmadıkça bırakmıyorlardı. Yirmi sekiz ay kadar hapisde bu işkence devam etti. Ümitleri kesilince onu serbest bıraktılar. Evine döndü. Fakat Ahmed b. Hanbel hapiste uzun bir zaman kalışı, çok şiddetli bir şekilde durmadan dövülüşü ve vücudundaki yaralar sebebiyle yürüyecek bir halde değildi. Lakin o yine de muzafferdi. Yaralan iyileşince, Mutasım Ölünceye kadar mescidde ders okutmaya devam etti. Mu'tasımdan sonra Vasik halife oldu. İşkence vasiyetnamesi yürürlükte idi, bu yüzden Ahmed b. Hanbel'e tekrar işkenceye başladılar. Fakat bu sefer Ahmed b. Hanbel'in Mu'tasımın zamanında olduğu gibi kırbaçla dövülmesi emredilmedi. Çünkü kırbaçla dövülmesi halkın yanında onun mevkii'ni çok yükseltiyor ve halifenin fikrinin yayılmasına engel oluyordu. Fikirler baskı ve zorla yayılmaz. Üstelik ona yapılan işkence halkın nefretine sebep oluyor ve Kur'anın yaratılmış olduğunu iddia eden halife Me'mun'un bu konuda akıl hocası olan Mutezile âlimle-rinden Ahmed b.Ebu Düad gibi milletin baş belasından intikam alma duygusunu şiddetlendiriyordu. Ahmed b. Hanbel'in karşılaştığı yeni işkence onu insanlarla konuşmaktan sohbetten ve ders okut-maktan alıkoymaktı.
Halife Vasık Ahmed b. Hanbel'e: "senin yanına hiçbir kimse gelmeye- cek ve sen benim bulunduğum hiçbir yerde oturmayacaksın" demiştir. Bunun üzerine Ahmed b. Hanbel (H.232) senesinde Vasik ölünceye kadar beş sene ders okutmadı. Vasık'dan sonra halife olan Mütevekkil, Ahmed b. Hanbel'in işkencesini kaldırmış, Ahmed b. Hanbel izzet ve ikramla ders okutmaya dönmüştür. Mütevekkil fıkıh ve hadis âlimlerine yakınlık göstermiş, Mutezilileri de saraydan uzaklaştırmış, ellerindeki imkanları almıştır.
Ahmed b. Hanbel halifelerin atiyyelerini (hediyelerini) kabul etmiyordu. Halife Mütevekkil ona işkencesi sona erdikten sonra pek çok mal göndermiş ve alması için İsrar etmiş, fakat Ahmed b. Hanbel de almamakta İsrar etmiştir, eğer kendisine bir şey zorla verilirse onu fakirlere ve muhtaçlara dağıtıyordu. Zühd ve takva sahibi olan Ahmed b. Hanbel hayatı boyunca çok aza kanaat ederek sade bir hayat yaşıyordu.[130]
El Müsned
Ahmed b. Hanbel'in hadisleri senedleriyle rivayet ederek toplayıp yazdığı "el Müsned" isimli eseri islam ümmetine bırakmış olduğu meşhur bir hadis kitabıdır.
Ahmed b. Hanbel (H.180) yılında onaltı yaşında iken hadis öğrenmeye başlamıştır. Ahmed b. Hanbel Resülullâh (SAV) in hadislerinden başka bir şeyin yazılmasını iyi görmüyordu.
Ahmed b. Hanbel'in oğlu Abdullah'dan rivayet edildiğine göre Abdullah demiştir ki: "Ben babama: sen el-Müsned isimli eserini yazdığın halde kitapların yazılmasını neden iyi görmüyorsun?" diye sordum. Babam bana: "Ben bu el-Müsned isimli kitabımı bir imam olsun, insanlar Resülullâh (SAV) in hadislerinde ihtilafa düştüklerinde ona başvursunlar diye yazdım" diye cevap verdi."
Ahmed b. Hanbel el-Müsned isimli eserindeki hadisleri, hayatı boyunca yolculuk yaparak yanlarına gittiği güvenilir ravilerden ayrı ayrı kağıtlara yazarak toplamaya devam etmiştir.
Ahmed b. Hanbel ecelinin yaklaştığını hissedince toplayıp yazmış olduğu dağınık halde bulunan bu hadislerin zayi olmasından korktuğu için bunları çocukları ile yakınlarına yazdırmıştır. Bu hadisleri onlara tertiplenmiş bir şekilde olmasa bile tam olarak yazdırmıştır.
Bugün ellerde dolaşan "el-Müsned" Ahmed b. Hanbel'in oğlu Abdullah'ın rivayetidir. Abdullah'a hadis sevgisi ve hadis tutkusu babasından miras kalmıştır.
Âlimler, Ahmed b. Hanbel'den insanların en çok hadis rivayet edeni oğlu Abdullah olduğunu kabul ve itiraf etmişlerdir.
Abdullah'dan babasının "el-Müsned" isimli eserini kendilerine güvenilir ve sağlam alimlerin rivayet etmeleri sonunda nesiller onu muhafaza etmişlerdir. Müsnedi bugün gördüğümüz şekilde tertip eden abdullah'dır. Abdullah "el- müsned'i" bugün gördüğümüz şekilde tertibe koyarken herbir sahabinin ayrı ayrı konulardaki rivayet ettiği bütün hadisleri karışık olarak bir arada yazmıştır.
Ahmed b. Hanbel'in araştırarak güvenilir ravilerden hadisleri almış olduğunda hiç şüphe yoktur. Fakat alimler " el- Müsned"deki hadislerin kuvvet derecesinde ihtilaf etmişler "el-Müsned"de sahih, hasen, garip hadislerin bulunduğunda ittifak etmişlerdir.
İbni teymiyye demiştir ki: "Ahmed b. Hanbel'in gerek Uel-Müsned"inde gerekse diğer eserlerinde rivayet ettiği bütün hadisleri, kendi yanında da hüccet değildir.
Ahmed b. Hanbel ilim sahiplerinin rivayet ettikleri hadisleri rivayet etmiştir. Ahmed b. Hanbel'in "el-Müsned"e almış olduğu hadislerdeki şartı kendine göre, yalancılıkla bilinen kimseden hadis rivayet etmemesidir, "el- müsned"de zayıf hadis vardır. Sonra ibni Teymiyye "el-müsned"deki zayıf hadis veya mevzu (uydurma hadis) hadis Abdullah'ın oğlu tarafından ilave edilmiş olduğunu açıklamıştır."
El-Iraki, ibni Teymiyye'ye muhalefet ederek: "el-müsned"de bir çok zayıf hadis, ve azda olsa mevzu hadis vardır" demiştir. Fakat ibni Hacer "el- kavlü'l- Müsedded fı'z-zebbian Müsnedi Ahmed" isimli kitabında hocası el-Iraki'nin sözünü reddetmiştir.
Alimlerden muhakkik olanlara göre, Ahmed b. Hanbel'in el müsnedin'de zayıf hadis vardır. Fakat mevzu (uydurma) hadis yoktur. Zayıf hadis ile mevzu hadis arasında büyük fark vardır. Zayıf hadis, kendisinde sahih hadisin şartlan bulunmayan hadisdir. Mevzu hadis ise, yalan olduğuna dair delİI bulunan hadisdir.
Üstad Ahmed Şakir el- müsned'in hadislerini tahric etmiş, fihristini yapmış. Ayrıca Müsned'de adı geçen sahabilerin ve büyük hadis alimlerinin alfabetik sıraya göre fihristini de yapmıştır.
Davetci Şehid Hasan el- Benna'mn babası üstad Ahmed el-Benna, araştırma işini ve istenilene ulaşmayı kolaylaştır-mak için el-müsned'i fıkıh bablarına uygun olarak tertip etmiştir, bu eser "el- Fethü'r-Rabbani âlâ Müsnedi'l- İmam Ahmed İbni Hanbel eş-Şeybani" ismiyle neşredilmiştir.[131]
Hanbeli Mezhebinin Dayandığı Deliller:
Hanbeli mezhebinin en belirgin özelliği sünnet fıkhı üzerine kurulmuş olmasıdır. Bundan dolayı Ahmed b. Hanbel büyük hadis âlimlerinden sayılmıştır.
İbni Kayyım "İlamül-Muvakkıin" isimli eserinde Ahmed b. Hanbel'in fetvalarının dayandığı deliller beşdir diye zikretmiştir.bunları şöyle özetleyebiliriz.[132]
1) Deliller:
Ahmed b. Hanbel bir delil bulursa onunla fetva verir ona muhalefet eden kim olursa olsun itibar etmezdi.
Sahih hadis üzerine Medine ehlinin amelini, rey'i ve kıyası tercih etmezdi. Bunlar bize Ahmed b. Hanbel'in delilleri toplamada gösterdiği özeni açıklamaktadır.
Onun yanında toplanmış olan deliller başkasının yanında toplanmamıştır. Gerek Kur'anın yaratılmış olup, olmaması meselesi hakkında yapmış olduğu münazarası, gerekse zındıkları ve Cehmiyye'yi reddetme konusunda yapmış olduğu münazaraları buna açık olarak delâlet etmektedir. Ahmed b. Hanbel münazara yaptığı kimselerden delil isteyerek: "Kitap ve sünneti getirin ta ki, size kitap ve sünnette delil bulunmadığına dair cevap vereyim" derdi.
Ahmed b. Hanbel'in yanında kulların fiillerinin hü-kümle-rine dair yeterli delil bulunuyordu. Kulların fiillerinin hükümleri hakkındaki Kur'anın delilleri ile sünnetin delilleri eşittir. Kur'anın delilleri bir takım genel kaideler getirmiştir ki, bu kaideler pek çok fer'i meseleleri içine almaktadır. Resülullâh (SAV) a da "Cevamiu'l-Kelim" ismi verilmiştir. Yani Resülullâh (SAV) in söylediği az bir söz, pek çok manaları ve sayılamayacak kadar meseleleri içine alıyordu. Kitap ve sünnetteki delillerin manaları anlaşılırsa bu deliller kulların bütün fiillerini kapsamış olduğu açığa çıkmış olur. Ahmed b. Hanbel'e göre kitabın delilleri ile sünnetin delilleri bir mertebededir. Çünkü sünnetin hüccet olması kitap ile sabittir. Nitekim sünnette kitabı açıklamaktadır. Buna göre delil getirmede sahih olan sünnetin delilleri Kur'anın delilleri gibi kılınmıştır.
Ahmed b. Hanbel âyet ve hadis bulununca artık bu âyet ve hadise muhalefet eden hiçbir şahsa itibar etmezdi. İsterse muhalefet eden sahabeden bir zat olsun. Hz. Ömer kesin olarak boşanmış bir kadına nafaka ve mesken verilmesine dair fetva vermiş, Kays'm kızı fatıma Hz. Ömer yanında: "kocasının kendisini kesin olarak boşamış olduğunu, bunun üzerine Resülullâh (SAV), kendisine nafaka ve mesken verilmesine hükmetmediği" tarzında bir şahadette bulunmuştu. Hz. Ömer: "Doğru mu, yalan mı söylediğini bilmediğimiz bir kadının sözüyle Allah'ın kitabındaki hükmü terkedemem" diyerek bu şahitliği kabul etmemiştir. Ahmed b. Hanbel kesin olarak boşanmış bir kadına nafaka ve mesken verilmeyeceğine Kays'ın kızı Fatıma'nın hadisini delil göstererek, Hz. Ömer'e muhalefet etmekten çekin- memiştir.
Yine Ahmed b. Hanbel, Hz. Ömer'in haccı ifrada veya haccı kırana niyet eden kimsenin haccını bozarak haccı temettu'ya niyet etmesini men eden görüşüne itibar etmemiştir. Çünkü haccı ifrada veya haccı kırana niyet eden kimsenin haccını bozup haccı temettuya niyet edebileceğine dair sahih hadisler mevcüddur. Sahih olan hadislerde sabit olmuşdur ki, Resülulâh (SAV): "Hedy kurbanı getirmemiş olan kimseye Beytullah'ı tavaf edip safa ile merve arasında sa'yini yaptıktan sonra ihramdan çıkmasını ve bu yaptığını umre kılmasını" emretmiştir.
Yine Ahmed b. Hanbel, İbni Abbas'm ve iki rivayetin birinde ve Hz.Ali'nin: "kocası Ölmüş olan hamile kadının (ölüm iddeti olan dört ay on gün ve doğum iddeti olan çocuk doğuncaya kadar) iki iddetten en uzun olanı beklemesi yolundaki" fetvalarına itibar etmemiştir. Çünkü Eşlem kabilesinden Sübey'a kocasının ölümünden birkaç gün sonra doğum yapmış, bunun üzerine Resülullâh, ona "doğumunu yaptığı zaman evlenmesi helal olur" diye fetva vermiştir.
Yine Ahmed b. Hanbel, Muaz b. Cebel ile Muaviye b. Ebu Süfyan'ın "Müslümanın, müslüman olmayana varis olur" diye vermiş oldukları fetvalarına itibar etmemiştir. Çünkü müslüman ile müslüman olmayanın arasında miras cereyan etmeyeceğini bildiren hadis sahihdir. Nitekim hadisi şerif de: "Müslüman kafire, kafir de Müslümana varis olamaz" diye buyurmuştur.
Ahmed b, Hanbel'e göre, sahabe ve tabiinin üstün olmaları, görüşlerinin Resülullâh (SAV) in hadislerine tercih edilmesini gerektirmez. Çünkü Resülullâh (SAV) ma'sumdur. Sahabeden, tabiinden ve daha sonra gelen alimlerden herhangi birinin görüşü almır.ve Resülullâh (SAV) in hadisleriyle karşılaştırılır, eğer Resülullâh (SAV) in hadislerine uygun ise kabul edilir, uygun değilse kabul edilmez.çünkü Resülullâh (SAV): "her kim bizim şu dinimizde ondan olmayan bir şey icad ederse o icad reddedilir" ve: "her kim bizim dinimizde olmayan bir amel işlerse o amel reddedilir (kabul edilmez)" buyurmuştur. Fetva konusunda ayet ve hadisin alınması, âyet ve hadise muhalif olan görüşlerin terkedilmesi, Hanbeli mezhebinin en açık esaslarından ve en belirgin kaidele-rindendir.[133]
2) Sahabilerin Fetvaları:
İbni Kayyım el-Cevziyye: "Hanbeli mezhebinin delillerinden ikinci delil, sahabilerin vermiş olduğu fetvalardır" demiştir.
Ahmed b. Hanbel Sahabilerden birinin vermiş olduğu fetvaya, diğerinin muhalefet etmiş olduklarını tesbit edemezse bu fetvayı delil olarak alıyordu. Çünkü böyle bir fetva sükuti îcma' babındandır. Fakat Ahmed b. Hanbel takvasından dolayı buna icma' demiyor ve "bunu reddedecek bir şey bilmiyorum veya bunda bir ihtilaf bilmiyorum" derdi.
Usul âlimleri sahabilerin fetvalarının ve sözlerinin delil olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir.
İçtihad ve re'y ile kavranamayacak bir konudaki sahabi sözü, Resülullâh (SAV)'a ait olan hadis gibi olur. Yani böyle durumda sahabi sözü Resülullâh (SAV) dan duyulan bir bilgiye dayanmış olur. Böyle olan bir sahabi sözü âlimlerce deül olarak kabul edilir.
İçtihad ve re'y ile kavranabilecek bir konuda olan bir sahabi sözü iki kısma ayrılır.
a) Sahabinin bu sözü, diğer sahabiler arasında yayılmış, bu söze muhale-fet eden bulunmamıştır. Ahmed b. Hanbel: " Sahabinin bu sözü kesin delildir, uyulması vaciptir, buna muhalefet etmek haramdır" der. Fakat buna icma' da demez. Ahmed b. Hanbel'in: "icma'in mevcudiyetini iddia eden kimse yalancıdır, nereden bilecek, belki de insanlar ihtilaf etmişlerdir" dediği nakledilmiştir.
Alimler: "Ahmed b. Hanbel bu sözüyle İcma'ı inkar etmiştir" demişler. Fakat hangi icma'ı inkar ettiği -
hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları: "Ahmed b. Hanbel bu sözüyle, bir asırda bulunan müctehidlerden bir veya birkaç müctehid bir seri meselenin hükmüne dair görüş belirttikten sonra o görüşü haber alan diğer müctehidlerin sükût etmeleriyle meydana gelen "sükuti icma'ı" inkar etmeyip, bir asırda bulunan bütün müctehidlerin bir şer'i meselenin hükmüne dair sözle ittifak etmeleriyle meydana gelen "sarih icma'ı" inkar etmiştir" demişler.
Bazıları ise: "Ahmed b. Hanbel bu sözüyle sahabeden sonrakilerin icma'ıni inkar etmiştir" demişler.
Bazıları da: "Ahmed b. Hanbel bu sözüyle sahabeden ve tabiinden sonra-kilerin icma'ını inkar etmiştir" demişler.
Diğer bazıları da:"Resülullâh (SAV), sahabe, tabiin ve tebei tabiin asırlarının hayırlı olduğuna dair şehadette bulunduğu için Ahmed b. Hanbel, bu sözüyle bu üç asırdan sonrakilerin icma'ını inkar etmiştir" demişler.
b) içtihad ve re'y ile kavranabilecek bir konuda olan bir sahabi sözü, diğer sahabiler arasında yayılmamış, fakat buna muhalefet eden de bulunmamıştır. Bu söze kıyas da delalet ederse bu sözle amel edilmesi vacip olur. Ebü'l-Berekat "el-Müsveddetü" isimli eserinde: "bir sahabi bir söz söyler, diğer sahabilerden bu söze muhalefet eden nakledilmezse bu söz kıyas ve ictihada'da uygun olursa bu söz hüccet olarak kabul edilir. Ahmed b. Hanbel bir çok yerlerde böyle bir sözün kıyasa tercih edileceğini açıklamıştır" diye zikret-miştir.
Ahmed b. Hanbel'den nakledilmiştir ki: "bir meselenin hükmü hakkında Resülullâh (SAV) den rivayet edilen bir hadisi şerif bulursam onunla cevap veririm. Hadis bulamaz-sam o konuda sahabeden nakledilen bir fetva bulursam onunla cevap veririm. Sahabeden nakledilen fetva bulamaz-sam, o konuda tabiinden nakledilen fetva bulursam onunla cevap veririm.
Resülullâh (SAV) den rivayet edilen bir hadisi şerif bulursam onunla amel ederim Resülullâh (SAV) den rivayet edilen bir hadisi şerif bulamazsam Hülefai Raşidin'den nakledilen bir fetva bulursam onunla amel ederim. Hülefai Raşidin'den nakledilen bir fetva bulamazsam, mertebelerine göre büyük sahabilerden nakledilen bir fetva bulursam onunla amel ederim sahabeden nakledilen bir fetva bulamazsam tabiinden nakledilen bir fetva bulursam onunla amel ederim, tabiinden nakledilen bir fetva bulamazsam tebei tabiinden nakledilen bir fetva bulursam onunla amel ederim. Bana Resülullâh (SAV) den kendisiyle amel edildiği takdirde sevap verileceğine dair bir hadisi şerif ulaşırsa o hadisi şerifle muhakkak bir defa olsun amel ederim."
Yine Ahmed b. Hanbel demiştir ki: "Bize göre sünnetin asılları ve temelleri, Resülullâh (SAV) in ashabının sarıldık-larına sarılmak, onların sözlerinden fetvalarından dışarı çıkmamak, onlara uymak ve bid'atları terketmektir."
Üstad Ebu Zehra demiştir ki: "Bundan dolayı Ahmed b. Han bel'e göre, Resülullâh (SAV) in sahih hadislerinden sonra hüccet olarak sahabenin sözleri ve fetvaları gelir. Hatta sahabenin sözleri ve fetvaları mürsel ve zayıf hadislere tercih edilir. Âlimler, Hanbeli mezhebinin zikredilen bu tertip üzerine kurulmuş olduğunu ittifakla naklettiler. Bunda ihtilaf etmediler.
Bütün alimler Ahmed b. Hanbel'in sahabelerin fetvalarıyla amel ettiğinde ve bir sahabiden fetva konusunda bir eser nakledildiğinde ona herhangi bir Re'yi ve içtihadı tercih etmediğinde ittifak etmişlerdir.[134]
3) Sahabelerin İhtilaf Etmiş Oldukları Fetvalarından Tercih Edileni:
İbn-i Kayyım demiştir ki: "Hanbeli mezhebinin delille-rin-den üçüncü delil, sahabilerin ihtilaf etmiş oldukları görüşleri ve fetvalarıdır. Ahmed b.Hanbel sahabilerin ihtilaf etmiş oldukları görüşlerinden kitap ve sünnete en uygun olanı tercih ediyor ve onların görüşlerinin dışına çıkmıyordu. Ahmed b. Hanbel eğer sahabilerin görüşlerinden herhangi birinin kitap ve sünnete uygun olduğunu anlayarnazsa sahabilerin ihtilaflarını anlatıyor.ve kesin olarak bir şey söylemiyordu."
İbn-i Kayyım'm, bu açıklamasından anlaşılıyor ki: Ahmed b. Hanbel Sahabilerin ihtilaflı görüşleri hakkında düşünüyor, delillere baş vuruyor, o görüşlerden kitap ve sünnete en uygun olanını tercih ediyordu.
Ebu Yala demiştir ki: "sahabiler bir mesele hakkında iki görüş sahipleri birbirlerinin görüşlerini inkar etmezlerse, müçtehid olan bir kimse bu ihtilaflı olan iki görüşten birinin sahih olduğuna dair bir delil bulamazsa bu iki görüşten biri ile amel etmesi caiz olmaz."
Dr. Abdullah et-Türki Hanbeli mezhebinin delilleri hakkında bu manada başka bir rivayet zikretmiştir: "sahabeler bir meselenin hükmü hakkında değişik görüşlerde bulunmuşlarsa bir müçtehidin bu görüşlerden
hangisinin kitap ve sünnete uygun olduğunu araştırarak tercih etmeden bu görüşlerden biri ile amel etmesi caiz değildir."
İbn-i Kayyım demiştir ki: "Ahmed B.Hanbel sahabilerin görüşlerinden kitap ve sünnete uygun olanı tercih ettiği gibi hülefa-i Raşidin ve İbn-i Mes'ud, zeyd b. Sabit İbn-i abbas gibi fetva vermekle meşhur olanların görüşlerini de diğer sahabilerin görüşlerine tercih ediyordu"
Ahmed b. Hanbel eğer sahabilerin görüşlerinden herhangi birinin kitap ve sünnete uygun olduğunu anhyamazsa, sahabilerin ihtilaflarını anlatır ve kesin olarak bir şey söylemez.[135]
4) Mürsel Hadis Ve Zayıf Hadisle Amel Edilmesi:
Hanbeli mezhebinin delillerinden dördüncü delil, mürsel hadis ve zayıf hadisle amel edilmesidir.
Mürsel hadis: Tabii nin, hadisi rivayet eden sahabiyi sened'de atlıyarak doğrudan doğruya Resülullâh (SAV) "şöyle buyurdu" diye rivayet ettiği hadisdir.
Bir sahabi rivayet etiği hadisi doğrudan Resülullâh (SAV) dan duymadığı (birbaşka sahabiden duymuş olduğu) halde Resülullâh (SAV) dan nakleden sahabinin bu rivayetine de "sahabi mürseli"denir.
Mürsel hadis, munkat'ı hadis ile mu'dal hadisden başkadır. Munkati hadis: Tebe-i tabiinden olan bir ravinin tabii atlıyarak sahabiden rivayet ettiği hadistir. Mudal hadis: senedinin herhangi bir yerinden peşpeşe iki veya daha çok ravinin düştüğü hadisdir.
Usul alimlerinin ıstılahında mürsel hadis: adaletli ve güvenilir bir ravinin sahabi olsun veya sahabi olmasın, (aradaki raviyi atlayarak doğrudan doğruya) "Resülullâh (SAV) şöyle buyurdu diye" diye rivayet ettiği hadisdir. Mürsel hadisin bu tarifinin içine munkati hadis ile mu'dal hadisde girer.
Alimlerin çoğunluğuna göre, sahabilerin mürsel hadisleri kabul edilir.
Sahabi olmayanların mürsel hadisleri delil olarak kabul edilip edilmemekte alimler arasında görüş ayrılıkları vardır: Mürsel hadis kesin olarak delil olarak kabul edilir. Mürsel hadis kesin olarak delil kabul edilmez. Nakil imamlarının mürsel hadisleri delil olarak kabul edilir. Sahabenin, tabiinin, teba-i tabiinin mürsel hadisi delil olarak kabul edilir.Bunların dışındakilerin mürsel hadisleri delil olarak kabul edilmez.
Meşhur olan rivayete göre, Ahmet b. Hambel sahabenin mürseli olsun, sahabe olmayanın mürseli olsun bütün mürsel hadisleri delil olarak kabul ediyordu.
Ahmet b. Hanbel, mürsel hadisi kıyasa tercih ediyordu. Fakat Ahmet b. Hanbel bir sahabenin görüşüne diğer sahabilerin muhalefet ettiği bilinmezse böyle bir görüşü mürsel hadise tercih ediyordu.
Ebu Zehra, Ahmet b. Hanbel in mürsel hadis hakkındaki görüşünü açıklayarak şöyle diyor: Biz bunu kabul ediyoruz, fakat şu gerçeği söylemeyi uygun buluyoruz: Ahmet b. Hanbel mürsel hadisi asılda reddedilen ve kabul edilmeyen zayıf hadislerden saymamaktadır. Bundan dolayı Ahmed b.Hanbel sahabenin fetvasını mürsel hadise tercih ediyor. Sahabenin fetvasını sahih hadise tercih etmiyordu. Sahabe-nin fetvasını mürsel hadise tercih etmesi, mürsel hadisi, zayıf hadis sayıp, sahih hadis saymamasının delilidir.
Ahmed b.Hanbel, böylece mürsel hadisi, zayıf hadis sınıfından sayıp, sahih hadis sınıfından saymayan hadiscile-rin yolundan gitmiştir.
Ahmed b. Hanbel, zaruret zamanında mürsel hadisle fetva veriyordu, çünkü o şer-i hükümlerde kendi tarafından bir şeyle fetva vermek istemiyordu. Sahabenin vermiş olduğu fetvalarından kendisine uyulacak bir fetva bulamadığı zaman kalbinin yatışacağı bir eser bulursa onunla amel ediyordu."
Yine Ahmed b. Hanbel, meşhur olan bir görüşe göre, zayıf hadisi kabul edip onunla amel ediyor, fakat onu sahih hadis mertebesinde tutmuyordu. Zayıf hadisle amel etmek için ondan daha kuvvetli bir hadisin bulunmamasını şart koşuyordu.
Ahmed b. Hanbel'e göre zayıf hadisin mertebesi sahabe-nin fetvasından sonra geliyordu. Bu konuda Ahmed b. Hanbel'in "zayıf hadis benim yanımda Re'y ve ictihaddan daha sevimlidir" dediği nakledilmiştir.
İbnü'l Cevzi "Ahmed b. Hanbel zayıf hadisi kıyasa tercih ederdi" diye zikretmiştir.
Ahmed b. Hanbel'in oğlu Abdullah'dan rivayet edilmiştir demiştir ki: "Ben babama: "bir beldede sahih hadisi, sahih olmayan hadisden ayıramayan bir hadis alimi var, bir de re'y âlimi var. O belde halkı şer'i meseleleri bu iki, âlimden hangisine sorsunlar "dedim.Babam da: "Hadis âlimine sorsunlar. Re'y âlimine sormasınlar. Zayıf hadis re'y ve ictihaddan daha kuvetlidir" diye cevap verdi
Ahmed b. Hanbel'e göre .Zayıf hadisin kabul edilip, amel edilmesi için batıl, münker, senedinde müttehem bulunma-masi ve hasen hadise yakın olması şarttır
İbn'i kayım demiştir ki; 'Ahmed b. Hanbel'e göre, zayıf hadis, batıl, münker ve kabulü mümkün olmayacak şekilde rivayet bakımından müttehem olan hadis değil-dir.BiIakis zayıf hadis Ahmed b. Hanbel'e göre, sahih hadis'in mukabili olup hasen hadisin kısımlarmdandır.
Ahmed b. Hanbel hadisi; sahih, hasen ve zayıf diye üç kısma ayırmamış, sahih ve zayıf diye iki kısma ayırmıştır.
Ahmed b. Hanbel'e göre, zayıf hadisin bir çok mertebeleri vardır.Ahmed b. Hanbel bir konuda zayıf hadisi reddedecek bir eser ve bir sahabi sözü ve onun hilafına icma bulamadığı takdir de zayıf hadisle amel etmeyi tercih ediyordu"[136]
5) Kıyas:
Ahmed b. Hanbel bir mesele hakında kitap ve sünetten bir delil sahabe sözü veya sahabilerden birinin sözü, mürsel veya zayıf hadis bulamadığında asıl (delili) olan kıyasa başvuruyor ve zaruretten dolayı onu kullanıyordu .el-hallal kitabında Ahmed b. Hanbel'den şunu nakletmiş-tir; "Şafii'ye kıyası sordum, o da; "kıyasa ancak zaruret zamanında baş vurulur" diye cevap verdi.
Kadı Ebu Ya'la demiştir ki; aklı kıyası kabul etmek ve onunla amel etmek vacibdir. Ahmed b. Hanbel akli delilleri birçok yerlerde hüccet olarak göstermiş ve bir mesele hakkında şunları söylemiştir; Şer'i kıyasla amel etmek, şer'i hükümleri, akıl ve şeriat cihetinden ispat etmek caizdir. Hiçbir kimse kıyasdan müstağni olamaz. Hakime ve devlet başkanına kitap ve sünnette olmayan bir mesele geldiği zaman o meseleyi salih kişilerle istişare etmeli, onu anlamalı, benzerlerini tanımalı, sonra kıyas yapmalıdır.
Nitekim Hz Ömer. Kadı Şürayh'a "Hükümlerini Kur'an-ı Kerim'e göre ver, şayet orada istediğini bula-mazsan, hadis-i şeriflere başvur orada da istediğini bulamazsan içdihat (kıyas) et" diye mektub yazmıştır. Ahmed b.Hanbeİ kıyası kullanarak: 'Demiri ve kurşunu altına ve gümüşe kıyas ederek, demiri demirle, fazla olarak satmak, kurşunu kurşunla fazla olarak satmak caiz değildir" demiştir.
Üstat Ebu Zehra demiştirki: "Bütün Hanbeliler, Ahmed b. Hanbel'in kıyasla amel ettiğini kabul ederler, bunu kendisinden nakledilen fer'i meseleleri ve ifadeleri ile te'yit ederler ve " Fer'i meselelerinde kıyas yoluyla çıkarılmış olduğuna dair işaret vardır. Ahmed b.Hanbeİ kıyası İnkar edenlerden olmayıp bilakis kıyası isbat edenlerdendir. derler"[137]
Ahmed B. Hanbel'in İlminin Nakledilmesi Ve Mezhebinin Yayılması:
Ahmed b. Hanbel'in ilmini ve mezhebini talebeleri yaymıştır:
1) Bunların başında Ahmed b. Hanbel'in büyük oğlu Salih gelir. Bu zat, hem babasından hemde diğer âlimlerden ilim tahsil etmiştir.Ebu Bekir el-Hallal onun hakkında: "Hanbeli fıkhının ravisidir" demiştir.
2) Ahmed b. Hanbel'in diğer oğlu Abdullah da yukarıda geçtiği üzere, hadis rivayetine önem vermiş, özellikle babasının Müsnedini ve fıkhını gelecek nesillere rivayet ederek nakletmiştir.
3) Ahmed b. Hanbeî'in fıkhını nakleden talebelerinden biride Ahmed b. Muhammed b. Hani ebu Bekir el-Eslem'dir.Bu zat Ahmed b.Hanbel'den pek çok fikhi mesele ve hadis rivayet etmiştir.
4) Talebelerinden Abdülmelik b. Abdülhamit b. Mihran el-Meymuni de Ahmed b. Hanbel'in yanında uzun bir zaman kalmış onun fıkhını nakletmiştir.
5) Ahmed b. Muhammet b. el-Haccac (Ebu Bekir el-Mervezi)Ahmed b. Hanbel'in en seçkin talebelerindendir. Bu zat Ahmed b. Hanbel'den Kitabü'İ vera yi rivayet etmiştir. Ahmed b. Hanbel bu talebesinin aklına, vera' ve zühdüne güvenirdi. Ahmed b. Muhammed b. Harun (Ebu Bekir el-hallal) Ebu Bekir Merve' zinin yanma gelmiş, ölünceye kadar onun yanında kalmış.Ebu Bekir el-hallal, Ahmed b. Hanbel'in fıkhını "el-Cami'ül-Kebir" isimli eserinde toplamıştır.
İbn-i Kayyım Tlamü'l-Muvakkıin" isimli eserinde: "Ahmed b. Hanbel kitapların yazılmasını hoş görmüyordu. Hadis-i şeriflerin yazılmasını seviyordu sözlerinin yazılması-nı hoş görmüyor, bunu şiddetle men ediyordu.Allah Teâlâ onun hadis niyetini ve maksadını bildiği için sözlerinden ve fetvalarından otuz ciltden daha çok kitap yazılmıştır. Allah Sübhanehü ve Teâlâ'nın lütfü keremiyle hemen hemen bu eserlerin hepsi bizlere ulaşmıştır.
el-Hallâl, Ahmed b. Hanbel'in delillerini, fetvalarını "el-Camiü'1-Kebir" isimli eserinde toplamıştır.
Bu eser yirmi ciltten fazladir.Ahmed b.Hanbel'in fetvalarını ve meselelerini bu kitapda rivayet etmiştir. Bu fetvaları ve meseleleri asırdan aşıra nakledilmişdir. Ehl'i sünnetin tabakaları değişik olmasına rağmen bu eser, ehl'isünnet için büyük bir kaynak olmuştur. Hatta Hanbeli mezhebine ictihad da karşı çıkanlar ve Hanbeli mezhebinden başka mezhebleri taklid edenler bile Ahmed b. Hanbel'in mezhebinin delillerine ve fetvalarına tazim ederler, bu fetvaların hakkını itiraf ederek sahabilerin fetvalarına yakın olunduğunu kabul ederler" diye zikretmiştir.[138]
Hanbeli Mezhebinde Rivayetlerin Çok Olması:
Bir mesele hakkında Ahmed b. Hanbel'den, diğer imam-lara nispetle daha çok rivayet vardır. İctihadla ilgili bir mesele hakkında değişik rivayetler ve görüşler olabilir, çünkü bir müctehit bazan önceki görüşünden döner. Onun görüşünü nakleden ravi bir konu hakkındaki iki görüşünü rivayet eder. İbn-i kayyım, Ahmed b. Hanbel'in başka bir metoduna işaret ederek demiştir ki: "Ahmed b. Hanbel zaman zaman sahabilerin görüşlerini rivayet eder. O görüşlerden birini tercih ederdi Ahmed b. Hanbel'den ilim alanlar onun yolundan giderek başka görüşler ve hükümler çıkardılar. Bütün görüşleri zikrettiler ve böylece Ahmed b. Hanbel'e nisbet edilen görüşler değişik olmuştur" yine İbn-i Kayyım "İlamü'l- Müvakkıin" isimli eserinde; "sahabilerin görüşleri değişik olduğu zaman Ahmed b. Hanbel bu görüşlerden kitap ve sünnete en uygun olanını tercih eder ve sahabilerin görüşlerinin dışına çıkmazdı. Ahmed b. Hanbel eğer sahabilejin görüşlerinden her hangi birinin kitap ve sünnete uygun olduğunu anlayamazsa sahabilerin ihtİlafla-rını anlatır ve kesin olarak bir şey söylemezdi." Diye zikretmiştir.
Hanbeli mezhebinin büyük alimleri bu mezhebe hizmet hususunda övülmeye layık büyük gayretler göstererek, mezhebin sahih olan rivayetlerini, tercih edilen fer'i meselelerini tesbit etmişler, sonra bunları bir araya toplamışlar, hüküm ve illeti aynı olan meseleleri genel kaidelere bağlamışlardır. Bu kaideler mezhebin umumi hükümlerinin kavranılmasını kolaylaştırmış, fer'i meseleleri öğrenmek için bir kapı olmuştur. Bu kaidelerle ilgili çeşitli kitaplar yazılmıştır.
Araştırmacılar Hanbeli mezhebinin Alimlerinin çok olmasına rağmen bu mezhebin islam ülkelerinde diğer mezheblerin yayıldığı gibi yayılmamış olduğunu açıklamışlardır.
İbn-i Haldun Hanbeli mezhebinin az yayılışının sebebini şöyle açıklamıştır: Ahmed b. Hanbel'e gelince onun mezhebine tabi olanlar azdır. Çünkü onun mezhebi, kıyas ve ictihaddan uzak olup çeşitli rivayet ve haberlerin birbirini takviye etmesi esasına dayanmaktadır. Hanbelilerin çoğu Suriye de, Irak'ın Bağdat şehri ve çevresinsde bulunurlar. Sünnete riayet etmeye, hadis rivayetine herkesten daha fazla dikkat ederler. Kıyas yapma imkanı mevcüd olduğu zamanlarda da mümkün olduğu nisbette hadis ve haberlerden hüküm çıkarma cihetine giderler."
Ebu Zehra, Hanbeli mezhebinde ictihad kapısının açık olduğu sabit olduğu için İbn-i Haldun'un Hanbeli mezhebinin az yayılışı hakkında açıkladığı sebepleri kabul etmemiş ve bu mezhebin az yayılmış olmasını şu sebeplere bağlamıştır:
1) Hanbeli Mezhebi ortaya çıktığı zaman kendisinden önce teşekkül eden üç mezheb islam ülkelerindeki büyük şehirlerde yayılmış bulunuyordu. Mesela: Irak'da-Hanefî Mezhebi, Mısır'da Şafii ve Maliki Mezhebi, Endülüs ve Mağrib'de yine Maliki Mezhebi yayılmıştır.
2) Hanbeli Mezhebinden olanlar idareci ve kadı olmayı sevmiyorlardı. Halbuki kadılar bağlı oldukları mezhebi yayıyorlardı. Mesela Ebu Yusuf ve ondan sonraMuhammed b. Hasan, Hanefi mezhebini ve bilhassa Ebu Hanife'nin görüşlerini yaymışlardır. Mağrib'de Esed b. Furat Maliki mezhebini yaymıştır.
Bilindiği gibi, bugün Hanbeli mezhebi Özellikle Necid'de ve genel olarak Suudi Arap ülkesinde hakim durumdadır. Suûd devleti, gerek ahval-i şahsiyyede, gerek mali muamelelerde, gerekse kısas ve hadlerde olsun hayatın bütün sahalarında islam şeriatını tatbik etmektedir. Bu durum Hanbeli mezhebinin yayılıp kuvvetlenmesine sebeb olmuştur.[139]
Beşinci Fasıl
Zamanımızda İslam Fıkhının Durumu, İslam Fıkhını Yenilemek Konusunda Çalışmalar.
Fıkhın Yazılması:
Hicretin ikinci ve üçüncü asırlarında islam ülkesinin şehirlerinde medre-seler kurulmuş bu medreselerde yetişen âlimlerin hayatında gelişmiş olan İslam fıkhı altın çağına şahit olmuştur. O alimlerden dört İmam, onların talebeleri ve talebelerinin talebeleri meşhur olmuşlardır.
O asırda yazılan eserlar kitap, sünnet, icma, kıyas ve diğer ihtilaflı delillerden fer'i hükümler çıkarılarak yazılıyordu. Yazma üslubu kolay, ibaresi açık, hükümleri belli idi. İctihad kapıları gerek mutlak ictihadda ve gerekse mezheb içtihadında açıktı. İctihad yolları belli idi. Olması uzak olan fer'i meseleleri yazmıyorlardı. Bu imamlardan sonra gelen alimler yeni eserler vücûda getiremediler, yazdıkları eserleri de anlaşılması güç olan bir uslubla yazdılar.
Mütekaddimin âlimlerin bilinen ve kolay olan yolundan uzaklaştılar. Bazen çok kısa bazen de çok uzun yazma sevdasına düştüler. Sonra anlaşılmayacak şekilde kısaltarak eserler yazdılar. Bu eserler okuyucuyu çıkmaz yollara sürüklüyordu.
Bir müellif "Metin" denilen bir kitap yazıyor, sonra onu talebesi "şerh" ediyordu, sonra o şerhi bir daha şerh ediyordu. Sonra "haşiye" ve "havamiş" yazıyorlardı. Bu büyük şerhleri kısaltarak orta ve küçük şerhler yazıyorlardı. Metinleride anlaşılması zor olan bir uslubla kısaltıyorlardı veya o metinleri anlaşılması güç ve bozuk bir nazımla şiir olarak yazıyorlardı. Sonra o nazma şerh ve haşiye yazıyorlar ve sonra yine kısaltıyorlardı.
Zengin ilmi ve kıymetli fıkıh hazinesini ihtiva eden bu eserler asrımıza miras olarak intikal etmiştir, fakat bu eserleri okumaya ve onlara baş vurmaya ancak zamanı müsait olan ihtisas sahibi alimler sabredebilirler. İş, bu kitapların zor olmasıyla bitmiyor, birde buna mezheb taraftarlığı ve ictihad şartlarını ağırlaştırarak ictihad kapısını kapatmakla mezhebinin görüşünün dışına çıkmamak katılıyordu. Bu durumdan ıslahatçılardan çok azı kurtuldu. Bunlar şeriatın maksadlarına genel kaidelerine ve temel delillerine itimad ederek yazdıkları kitaplarda mütekaddimin alimlerin yolunu izlediler. Bunların başında Şeyhülislam İbn-i Teymiyye gelmektedir. İbn-i Teymiyye islam fıkhı tarihinde büyük değişim hareket noktasını temsil eder. Şöyle ki; İbn-i Teymiyye, fıkhı meseleleri seçerken delillere bakıyor ve önceki fakihîenn görüşlerinden en kuvvetli olanını alıyor, asrındaki yeni meselelerin hükümlerini çıkarıyordu.
Asrımızda eski fıkıh kültürüne olumlu ve olumsuz yönleriyle mirasci olduk. Günümüzde gerek kitap yazma konusunda olsun ve gerekse diğer konularda olsun yeni üslüblar gelişmiş olduğu için alimler, fıkıh yazmada da yeni üslübları ve yeni metodları kullanmaya ihtiyaç duydular. Bazen hadislerin tahricine ve kitapların doğru olup olmadığını araştırmaya başladılar, bazan da bir konuyu ele alarak dört mezhebe göre incelediler veya dini mezhebleri, beşeri kanunlarla karşılaştırarak birlikte incelediler. Bu konuda fakültelerde azda olsa kıymetli mastır ve doktora tezleri yaptırılmaktadır.[140]
Tedrisat Durumu:
İlk asırlarda eğitim ve Öğretim esasını islamı ilimler teşkil ediyordu. Bütün ilimler islami'ilimlerin etrafında toplanı-yordu. Okumaya başlayan bir öğrenci şu ilimleri okuyordu: Kur'an-ı Kerim, Hadis-i Şerif, Kur'an ilimleri, Hadis İlimleri, Fıkıh ve usul-i fıkıh. Bu adı geçen ilimlerin okunması, arapça gramerinin ve edebiyatının öğrenilmesini gerektiriyordu. Bu ilimlerden sonra diğer çağdaş ilimler okunuyordu.
İslamı ilimlerin okunmasının amacı, insanların başlarına gelen yeni hadiseleri ve karşılarına çıkan problemleri çözmede tafsili (Özel ve muayyen) delillerden şer'i hükümleri çıkarmak ve bütün kaynaklarıyla islam fıkhını fertlerin gidişatına, tasarruflarına, toplumun hayatına, idare sistemine iktisad ve siyası işlere hakim kılmaktır. Son asırlarda islam düşmanları müslümanlara üstün geldikten, birlik ve beraberliklerini parçaladıktan sonra, Müslümanlar gerek siyasi yönden, gerekse kültürel yönden geri kaldılar.
Müslümanların bu durumlarını fırsat bilen islâm düşmanları, şer'i kanunları çağın ihtiyaçlarına cevap vermekten aciz olmakla suçladılar. Özellikle okunan İslâm fıkhı da donmuş ve geri kalmıştı. Müslüman çocuklarından yetişen bir nesil batı kültürü ile yetiştiler. Müslüman ülkelerinde batılaşma sevdasına yakalandılar. İslâm hukuku yerine batı hukukunun okunmasını istediler, istediklerine nail oldular. İslâm hukukunun yürürlükten kaldırılmasına yardım ettiler. Nitekim bu konu ileride gelecektir.
Yabancı Batı hukuku, Mısır'a hukuk fakültesi ve hukuk enstitüsünde okunan dersler yoluyla girdi.
Bu fakültelerde tamamıyla Batı hukuku okunuyor ve beşeri kanunlar bu fakültelerden çıkıyordu.
Bu fakültelerde İslâm fıkhının yalnız "Ahval-i şahsiye" diye bilinen aile hükümleri ile ilgili bir maddesi okunuyordu.
İslâm ülkelerinin çoğunda iki hukuk okunuyordu. Şeriat fakültesinde hayatın bütün sahasını kapsayan İslâm fıkhı ve kaynakları okunuyordu.
Hukuk fakültesinde ise batı hukuku ve beşeri kanunlar okunuyordu. Batı hukuku İslâm fıkhını sıkıştırıyor ve İslâm fıkhının öğretilerini silmek için ona baskı yapıyordu. Bilindiği gibi bazı ülkelerde maalesef bunu başarmıtır.[141]
Fıkhın Uygulanması:
İslâm, Allah Tealâ'nın ebedi bir şeriatıdır.
İslâm şeriatı: Akide (inanç) ibadet, içtimai, iktisadi, siyasi, idari gibi hayatın bütün işlerini her yönüyle içine alır, Kİtap ve sünnetin şer'i delillerini, asıl hükümlerini ve her asırda yenilenen cüz'i hükümlerini tayin ve tespit eder. İslâm şeriatının hükümleri tarihin çeşitli asırlarında müslümanlar üzerinde etkisini göstermiştir. Bazı kaynaklar Hülâgü'nün Bağdat'a girdiği zaman şer'i hükümlerle amel etmenin durduğunu zikretmiş ise de, müslüman idarecilerden hiçbiri, şer'i hükümlerden hiçbir hükümde gevşeklik olduğunu kabul etmemiştir. Çünkü İslâm şeriatı ile hüküm etmek bu dine inanmanın esaslarındandır
Nitekim Cenabı Hak "Yok yok Rab bin hakkı İçin yemin ederim ki, onlar aralarında çekiştikleri şeyde seni hakem yapıp sonrada verdiğin hüküm de kendileri için hiçbir darlık duymadan (tam bir teslimiyetle) boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar" [Nisa sûresi: 65] ve: "Kim Allah'ın indirdiği ile hüküm etmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir Her kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir... Her kim Allah'ın indirdiği ile hüküm etmezse işte onlar (dinden çıkmış) fasıkların ta kendileridir" [Maide sûresi: 44-45-47] buyurmuştur.
Müslümanların Avrupa ile ilişkileri gelişip bazı müslümanlar batı kültürün den etkilenip Osmanlı devleti zayıflayınca batı kültürü İslâm ülkelerine girdi. Şeriat hükümlerine uymak zayıflamaya başladı, sonra aşama, aşama şer'i hükümler beşeri kanunlarla değiştirildi, ilk defa saldırı şeri'atın hükümlerinden "Ukûbât" denilen cinayetlerin hükümleri ile hadlere karşı başlamıştır. Bunlar amden adam öldüren katilin kısas edilmesi, kasten bir adamın bir uzvunu kesen caninin aynı uzvunun kesilmesi, zina, kazf, (iffete iftira), hırsızlık, İçki içmek, irtidat (dinden dönmek), hükümete karşı baş kaldırmak ve yol kesmek gibi suçların hadlerin (seri cezaları) dır.
Osmanlı devleti zamanında milâdi 1840 yılında "Ka-nun-i Cezâ-yi Osmân-i" çıkarılmış, bu kanun Fransız ceza kanununda değişiklik yapılarak alınmıştır. Bu kanun İslâm ülkelerinin çoğunda uygulanmıştır. Böylece İslâm fıkhının kısımlarından bir kısmı uygulanma sahasından kaldırılmıştır.
Allah Tealâ, Arap yarım adasına İslâm şeriatı ile amel etmeyi ihsan etmemiş olsaydı bütün islâm aleminden, islâm şeriatı ile amel etmek kalkmış olacaktı.
Alım—satım, icâre, ödemeler, kefalet, havale, rehin, emanetler, vedia, hibe, gasp, itlaf, kısıtlama şüfa, şirketler gibi medeni hukuk ile ilgili olan hükümler her ne kadar "mecelle-i Ahkâm-ı Şer'iyye" diye düzenlenmiş ise de Osmanlı devleti, bu hükümleri islâm fıkhın da Hanefi mezhebine göre uyguluyordu. Osmanlı devletine bağlı ülkeler de de "Mecelle-i Ahkam-i Şer'iyye" uygulanıyordu.
Mısır, Osmanlı devletinden ayrılınca Mısır Hıdivi (valisi), İsmail Paşa "Mecelle-i Ahkâm-ı Şeriyye "yi uygulamadı İsmail Paşa Napolyon birin Fransız medeni kanununu tercüme ettirdi. Bu kanunu Mısırda uyguladı. İşte bu kanun, muamele hükümlerinde kanunlaştırmanın başlangıcı oldu. İsmail Paşa Fransız Medeni kanununun
hazırlanmasında bazı âlimleri kullanmasaydı ve bu kanunun Maliki mezhebinden alınmış olduğunu açıklamasaydı, Mısırlı Müslümanlar bu kanunu kolay kolay kabul etmezlerdi.
Gerçek şudur ki: Beşeri kanunun Maliki mezhebinden alınmış olması batıl bir iddiadır. Bu beşeri kanuna şer-i bir sıfat verilmeye çalışılmıştır.
Çünkü Avrupa medeniyeti -her ne kadar islâm medeniyetinden etkilenmiş olsa da- islâm felsefesinden genel zihniyetinden ayrı olduğu için Avrupalılar islâm medeniyetini kendilerinin hayat felsefelerinin ve genel zihniyetlerinin potasında eritmişlerdir. O halde beşeri kanun, İslâm fıkhın dan alınmıştır denemez. Çünkü beşeri kanunun fikri ve ruhu batılıdır. Aslında İslâm fıkhının kendisine yabancı bir şeyin nispet edilmesine ihtiyacı yoktur "Beşeri kanunun bazı hükümlerinin İslâm fıkhına uygun olması bu kanunun islâm fıkhından alınmıştır" diye iddia etmek yersizdir.
Batılılar, İslâm âlemini parçaladıktan sonra sömürge altına aldılar, beşeri kanunları soktular, batı medeni kanunların hükümleri hakim oldu. Hatta İslâm ülkelerinin yöneticileri, İslâm medeniyetinden sıyrılıp batı medeniyetinin gömleğini giydiler. Zamanımıza kadar muamelelerde islâm fıkhının hükümleri ile amel etmek ancak Arap yarım adasında ve Afganistan da devam etmektedir.
"Ahval-i şahsiye" denilen aile hakkındaki hükümlere gelince, bunlar islâm fıkhından alınmış olarak islâm ülkelerinde devam etmektedir
Bunlar için Özel şer-i mahkemeler vardır. Hatta beşeri kanunların hakim olduğu İslâm Ülkelerinde bunlara dokunulmamış, Mısırda "Ahvali şahsiye için özel daireler olsa da diğer mahkemelerle birlikte yürütülmektedir. Şuna da işaret etmek yerinde olur: Bazı kimseler teaddüd-i zevcat, talak hükümleri, mirasda kadın ile erkeğin farklı olması, yürürlülükte olan islâm fıkhının bu kısmını da ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Bazı İslâm ülkelerinde az da olsa başarılı olmuşlardır.[142]
İslâm Şuurunun Uyanışı Ve Fıkıhda Yenilik Teşebbüsleri:
İslâm ülkelerinde beşeri kanunun uygulanması her tarafı kuşatan bir bela olmuştur. Müslümanlar bunu kendi istekleriyle kabul etmemişler fakat zorla kabul ettirilmişlerdir. Halbuki Müslümanlar bunun Allah'ın dininden sapmak ve şeriatından çıkmak olduğunun şuurunda idiler. Bu duruma karşı öfkelerini ifade ediyorlar, zaman zaman İslâm şeri'atını hakim kılmak konusunda İslâm fıkhının düzenlenmesine gayret gösteriyorlar ve İslâm fıkıh ansiklopedisi çıkarılması için bir cemiyetin kurulmasına davet eden çeşitli guruplar ve fertler ortaya çıkıyorlar[143]
Islahat Hareketleri
Bir çok İslâm ülkelerinde, islâmi hareketler meydana çıktı, bu hareketlerin yönetimini ıslahatçılar üslendiler. Bunlar davetlerini, akidesi safı ve şeri'atı kolay olan islâma dönmeye yoğunlaştırdılar. İslama şerefini yeniden iade etmek, şirk görüntülerini atmak, kula kul olmayı kaldırmak için gayret gösterdiler. Bu hareketlerin genel özelikleri değişik olsa da ruhları, az önce geçen islâmi şuurdan kaynaklanıyordu. Bu guruplardan her birinin çalışmaları, akide, gidişat, siyasi hürriyet gibi bütün işlerde İslâmı hakim kılmak konusunda yoğunlaşıyordu. Islahatçılardan bir gurup ise daha fazla İslâm şeriatını hakim kılmaya, akide, İbadet, ahlak, kaza, (hüküm verme) gibi hayatın her konusunu içine alan dinin sahih kavramlarım yenilemeye Önem veriyor, Allah'ın indirdiğinden başkası ile hükmetmenin ve batılaşma cereyanının karşısında sebat gösteriyordu. Çalışmalarının temelini bunlar teşkil ediyordu. Bu hareket tarzına göre Hindistan'da, Pakistan'da İslâm cemaatı Ebü' 1 Alâ el-Mevdüdi'nin başkanlığında çalışıyordu.[144]
Fıkhın Düzenlenmesi Konusunda Genel Ve Özel Çalışmalar
Beşeri kanun, islâm alemine girince islâm ülkelerindeki ihlâslı müslümanlar fıkhın yeni ifadelerle düzenlenmesine ihtiyaç duydular Çünkü beşeri kanunların kısa fıkralarının başına rakam koymak, tafsilatlı fihrist yapmak suretiyle fenni bir şekilde tertip edilmiş olduğu için hükümleri kolaylaştırılmıştır. Niçin islâm fıkhı da bu şekilde düzenlenmesin? Nitekim islâm fıkhı da uzun zamandan beri bu şekilde düzenlenmektedir[145]
Mecelle-İ Ahkam-I Adliye
Beşeri kanunların çekici ve sağlam olarak düzenlenip sunulması, Osmanlı devletini telaşlandırdı. Bunun üzerine Osmanlı devleti, büyük âlimlerden ilmi bir cemiyet kurdu. Bu cemiyeti, islâm fıkhında medeni kanunla ilgili hükümleri Hanefi mezhebine göre düzenlemekle görevlendirdi. Bu cemiyetin çalışması yedi sene devam etti.
(H.1293) senesinde "mecelle" ismiyle medeni kanunla ilgili hükümlerin düzenlenmesi sona erdi. Bu düzenlenen hükümlerin bölüm, bölüm arka, arkaya çıkışı mecmuanın çıkışına benzediği için bu şer'i medeni kanuna "mecelle" ismi verildi.
Mecellenin içinde bulunanların en önemlileri şunlardır:
1) Mukaddime, fıkıh İlminin tarifi, kısımları, fıkhı kaidelerin açıklanması hakkındadır.
2) Mecelle'de çeşitli muamele bölümlerinden her bölüm bir kitap ismi altında toplanmıştır. Her kitabın mukaddimesinde o kitapla ilgili fıkhı ıstılahlar vardır
3) Mecelle'nin içinde on altı kitap vardır.
4) Mecelle'nin hükümleri kısa maddeler şeklinde tertip edilmiş, maddelerdeki hükümler yalnız bir mezhebin görüşünden alınmıştır.
5) Mecelledeki maddelerin toplamı (1851) maddedir.
6) Mecelle'nin uygulanması hakkında hicri (26Şabanl293) senesinde İrade-i Seniyye (Padişah buyruğu) çıkmıştır.
7) Mecelle'nin hazırlanması için sekiz âlim görevlendirilmiştir. Hükümleri sadece islâm fıkhından alınarak düzenlenen "Mecelle" ilk medeni kanun sayılmıştır.[146]
Mürşidü'l-Hayran Li-Ma'rifet-İ Ahvâlfı-İnsan
Mısır'da Mecelle uygulanmamış, aynı tarihlerde Adliye vekili Fakih Muhammed Kadri Paşa'nın Hanefi mezhebine göre Mecelle şeklinde tertib ettiği üç kitapdan istifade edilmiştir. Bu kitaplardan birinci kitap, Ahval-i
şahsiyye (aile hukuku), İkinci kitap, vakıf hukuku, üçüncü kitap, muamelelerin hükümleri hakkındadır.
Muhammed Kadri Paşanın "Mürşidü'l Hayran li ma'rifet-i Ahvali-l insan" ismini verdiği üçüncü kitabı (1045) madde halinde genel ve özel hükümleri kapsamaktadır.[147]
Et-Teşriu'1-Cinapl-İsıânıi
Üstâd Abdullkadir Udeh şehit edilen ihvan-i Müslüminin liderlerinden biridir. Hakimlik yapmıştır. Bu zat da "et-Teşriu'1-Cinâi'l-İslâmi" ismin deki kitabım Mecelle şeklinde maddeler halinde yazmıştır. Bu kitap iki cilt halin de olup, birinci cilt genel hükümler, ikinci cilt Özel hükümler hakkındadır. Bu kitap cinayetlerin hükümleri, hadler gibi konuları içine almıştır. Bu kitapta islâm fıkhı mezhepleri ile beşeri kanunlar karşılaştırılmış. Bu kitabın içinde (689) madde bulunmaktadır. Bu şekilde başka bir çok ferdi çalışmalar vardır.[148]
Fıkıh Cemiyetinin Kurulması:
Alimlerden bir çokları, diğer ilimlerde düzenli araştırma cemiyetleri kurulduğu gibi, fıkhı araştıracak bir cemiyetin kurulmasını istediler. Bu cemiyet, müslümanların muhtaç oldukları genel hedefleri gerçekleştirmek için İslâm fıkhını yenilemek ve geliştirmek konusunda çalışacak. Bu cemiyet bir görüş etrafında birleşerek çıkaracakları hükümlerle müslümanlar aydınlanacakları için fertlerin çalışmalarına ihtiyaç kalmayacaktır. Hicri (1384) senesinde Mekke-i Mükerreme'de yapılan islâm dünyası birliği konferansında Mustafa ez-Zerka bir öneri sundu. Bu öneride şunlar vardır: Bu cemiyet şer'an devam etmesi vacip olan ictihadla islâm fıkhına yeniden canlılık kazandıracaktır, çünkü zamanı-mızdaki bir çok problemleri çözmenin tek çaresi içtihada baş vurmaktır. Bu cemiyet bahisleri derinliğine, araştıracak, sağlam delilleri inceleyecek, şüpheli delilerden uzak duracak, zamanımızdaki problemlere şer'i ve hikmetli çözümler bulacaktır. Bu cemiyet zamanımızdaki problemleri ictihadla çözmekle, gerek donmuş olsun ve gerekse inkarcı olsun iki görüşü de eşit olarak yıkacaktır, o halde tek yol, ferdi çalışma yerine cemaatın çalışmasına baş vurmaktır. Bunun yolu da islâm âleminde hem şer'i ilimlere, hem de zamanın bilgilerine sahip olan meşhur fakihleri ve iktisat, sosyoloji, hukuk, tıp gibi zamanımızda lazım olan bilgilerde ihtisas sahibi görüşlerine güvenilecek dindar bilginleri -Ta ki, bilginler bilir kişiler mesabesinde olsun fakihler fenni konularda onların sözlerine itimat etsinler- içine alan bir cemiyetin kurulmasıdır. Bu ifadelerden anlaşılıyor ki Bu cemiyetin en Önemli vazifesi banka muameleleri, milli piyango, yeni şirketlerin tüzükleri ve sigorta gibi daha önce benzeri olmayan zamanımızda meydana çıkmış olan yeni meseleleri inceleyecektir.
İslâm dünyası birliği son zamanlarda bu öneriyi kabul edip Mekke'de islâm fıkhını araştıracak bir cemiyet kurdu. Bu cemiyet dönem, dönem toplantılar yapıyorlar. Bu toplantılarda günümüzde Müslümanların hayatında en önemli olan konuları ele alıp araştırıyorlar fakat bu cemiyet, önermenin içerdiği ölçüde bir cemiyet değildir.[149]
İslâmi Araştırma Cemiyeti
el-Ezher'de (1961) senesinde kanunun (103) ncü maddesi gereğince el-Ezher şeyhi başkanlığında genel sekreterin sorumluluğunda el-Ezher'i geliştirmek için İslâm i Araştırma cemiyeti kuruldu. Bu cemiyet bir çok komisyonları içine alıyordu:
Kur'an ve sünnet komisyonu Fıkıh araştırma komisyonu İslâm kültürünü yaşatma komisyonu Sosyoloji araştırma komisyonu
Fıkıh araştırma komisyonu çeşitli mezheblere göre islâm şeriatını kanun şeklin de hazırlıyor. İslâm araştırma cemiyeti ise, islâm dünyasını ilgilendiren meseleleri araştırıyor ve bu meseleleri islâm görüşü çerçevesinde yayınlıyor. Her sene İslâm konferansı düzenleniyor. Bu konferansa islâm dünyasının âlimleri davet olunuyor, orada islâm dünyasını ilgilendiren en temel meseleler tartışılıyor, bu konferans ilk defa (1964) senesinde yapılmıştır.[150]
İslâm Fıkıh Ansiklopedisi:
Eski kitaplarda dağınık bulunan islâmi mezhepler hakkındaki İslâm fıkhın dan büyük bir kültür mirası önümüzde bulunmaktadır
İslâm ve şeriata karşı çeşitli saldırıların karşısında, islâm fıkıh ansiklopedisinin çıkarılmasına şiddetle ihtiyaç vardır. Bu konuda şunlara dikkat edilecektir: Çıkarılmasına ihtiyaç duyulan fıkıh ansiklopedisi islâmi sahada olacak ve eski ana kaynak kitaplarda bulunan fıkıh hükümlerinin öğrenilmesi kolaylaştırılacaktır.
Ben her eskiye kara gözlükle bakanlardan, eski fıkıh kitaplarını çözülmesi zor olan tılsımlar olarak görenlerden ve her yeniliği ilericilik ve başarı sayanlardan değilim. Çünkü temel ve ana kaynak olan fıkıh kitaplarının yazarları Allah rızasını kazanmak için bu yolda ömürlerini harcadılar. O âlimlerden her birinin üstün gayret göstererek yazmış oldukları kitapları, zamanımızdaki, cemiyetler ve konferanslar yazmaktan aciz kalmaktadır. Araştırılarak yazılan yeni eserlerin içinde bazı yeni meseleler bulunmasına rağmen bu yeni eserlerde eski kaynaklara dayanmaktadır. O kitapları yazanlar, islâmiyet namına çalışarak büyük bir fıkıh mirası bıraktıkları için, onlara hürmet etmek, faziletlerini itiraf etmek ve hayır duada bulunmak gerekir. Fakat ben fıkhın kaynaklan olan eski kitaplarla devamlı uğraşanların o kitapların üsluplarını anlayıp hükümlerin nerede bulunduklarını bilenlerin çok az olduğunu görüyorum. İslâm fıkhı ile uğraşanların çoğu kitaplardan istifade etmekte ve fıkıh meselelerini ele almakta zorluk çekiyorlar.
Ana kaynaklar olan fıkıh kitaplarım araştıran bir kimsenin karşılaştığı zorluklar altı maddede özetlenebilir:
a) Bir meselenin hükmünü araştıran bir kimse bir çok zorluklarla karşılaşır. Şöyle ki: Eski kitapların fihristlerinde babları ve konuları kısa olarak zikredilmekle yetinilmiştir. Bir konu, fihriste zikredilmeyen yüzlerce hükmü içine almaktadır. Önceki âlimler okuyucunun kısa zamanda istediği hükmü bulmaya yardımcı olacak ayrıntılı bir fihrist yapmayı bilmiyorlardı. Eskİ kitapların çok azı müstesna, zamanımızda fihristleri ile hizmet edememektedirler. Müstesna olanların fihristleri de istenilen şekilde yeterli değildir. Eski fıkıh kitaplarına fihrist yapmakla iş bitmiyor. Yeni fihrist yapmak birinci aşamadır, ikinci aşama ise, hükümleri özetlemek lazımdır. Buna bir nevi kitabın sözlüğü diyebiliriz.
Bir çok ciltleri bulunan büyük fıkıh kitapları için yeni fihrist yapmak zaruridir. Kitapların konulan okuyucunun hatırına gelecek yerlerde bulunacaktır. Araştırılan hükmün eski kitapların neresinde bulunduğu açıklanacak ve o hüküm fihristte özet olarak yazılacaktır. Bu yeni fihristler, hükümleri özet olarak öğrenmekle yetinmek isteyen kimselere yardımcı olacajc ve asıl kitaplara başvurmaya ihtiyaç bırakmayacaktır.
b) Okuyucu büyük fıkıh kitaplarını almakta güçlük çekiyor, çünkü bu kitapların çoğu ya metinler üzerine yazılmış şerhlerdir veya kısa şerhler üzerine yazılmış haşiyelerdir. Haşiye yazanlar şerhden bir cümlenin başından bir kelime alıyorlar, o kelimeyi çok ağır ve ağdalı üslûblarla açıklıyorlar ve uzun ilaveler yapıyorlar. Bu yüzden haşiyelerin metinlerle bağlantısı kalmıyor, buna göre okuyucu bir taraftan konu birliği bulunmayan dağınık ifadelerle karşılaşıyor, diğer taraftan bu kitapları okumayı âdet edinmeyen ağır üslûplarla karşılaşıyor. Bundan dolayı okuyucu zaman zaman kitapta bahsedilen hükmü anlamakta güçlük çekiyor.
c) Kitapların ve müelliflerin isimleri kısaltılmış olarak harflerle işaret edilmiştir. Fıkıh kitaplarını okuyan kimsebu işaretleri ve fıkıh ıstılahlarını anlamakta güçlük çekmektedir. Hanefi fıkıh kitaplarındaki harflerle işaretler:
T=Tahavi, SM= İmam Ebu Yusuf ile İmam Muham-med, H= Hillül Medari gibi.
Bu işaretleri anlamak için fıkıh kitaplarının birinci cildine başvurmak
gerekir fıkıh kitaplarındaki ıstılahlar:
el-imâmân= İmam Ebu Hanife ile İmam Ebu Yusuf, es-sâhibân= İmam Ebxu Yusuf ile İmam Muhammed, el-eimmetuIs-selâse= İmam Ebu Hanife, İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammet gibi.
d) Fıkıhlardaki ıstılah manalar, mezheplere göre, farklı olduğu için okuyucu manalarını anlamakta güçlük çekiyor, okuyucu bu ıstılah manalarını bilmezse fıkıh hükümlerini anlamakta hata eder. Hanefılere göre muamelelerde fasit ile batıl farklıdır. Bunu bilmeyen kimse fasidi, batıl gibi kılar. Hanefılere göre, ibadetlerde fasit ile batılın manası birdir. Hanefılere göre, vacip Farz ile sünnetin arasında bulunan bir ibadettir. Diğer mezheplere göre, vacip ile farzın manası birdir.
e) Eski kitapları yayınlayanların çoğu birkaç kitabı bir kitabın içinde yayınlıyorlar. Bu kitaplardan birini veya daha fazlasını çerçeve halindeki çizginin içine koyuyorlar, diğer kitapları da çizginin dışına koyuyorlar, ve aralarını çizgilerle ayırıyorlar. Bir sahife de üç veya dört kitabın bulunması okuyucuyu hayrete düşürüyor.
f) Bazı kitapların müellifleri, bir çok fıkhı görüşleri nakil ediyor, fakat görüşlerin kime ait olduklarını ve nereden aldıklarını zikretmiyorlar, bu yüzden okuyan kimse o görüşler için asıl kaynaklara yeniden bakmak mecburiyetinde kalıyor. Bu zorluklara şunu da ilave edelim ki, mezheb sahiplerinden bir çokları fıkıh hakkında yazmış oldukları eserlerinde kîtap ve sünnetten delillerin zikrine özen göstermemişlerdir. Delil olarak zikir ettikleri hadisin de sıhhat şartları var mı, yok mu? Derecesini tayin etmemişlerdir. Hatta aslı olmayan mevzu hadisleri zikir etmişlerdir.
Bugün araştırma metodu asıl kaynakların ve kuvvetli delillerin zikir edilmesine dayanmaktadır.
Eski fıkıh kitapları hakkında ihtisası olmayan okuyucunun karşılaştığı en önemli zorluklar işte bunlardır.[151]
Dünya Çapında Bir Ansiklopedi Çıkarmaya İhtiyaç Vardır:
1) İlimler çok genişledi, ilimler hakkındaki görüşler ve yönelişler farklı oldu bu yüzden ilimler çeşitli dallara ayrıldı. Bir araştırmacı kendisini, tatmin edecek ve susuzluğunu söndürecek şekilde ilim dallarından bir dalda bir konuyu etraflıca ele alarak inceleyen bir kitap bulamaz.
Bir araştırmacının her hangi bir konuda yazılmış olan bütün eserleri bulması kolay değildir. Çünkü ilmi konular risale, dergi, gazete, kitap, vesika gibi çeşitli yayın organlarında ele alınmaktadır. Araştırmacı bunlardan bazılarını bulsa bile, bazılarını bulamaz. Özellikle bir konunun bir bölümünü öğrenmek istediğinde bu konu hakkmdaki yazılmış olan bütün eserleri bulmuş olsa bile bu eserlerin hepsini okuması zordur. Yazılmış olan kitaplardan bazıları bir ilim dalı hakkında olsa bile konuları çok çeşitlidir. Kitaplardan bazılarının konusu bir olsa bile o konunun bir çok bölümleri vardır. O kitaplarda bablara, fasıllara, meselelere işarat eden çok kısa fihristler vardır. Bundan dolayı zamanımızda araştırmayı kolaylaştırmak için her sahada çeşitli üslûblarla detaylı olarak fihrist diye bilinen eserlerin yazılmasına başlanmıştır: Sened ricalinin fihristi, Özel isimlerin fihristi, mekan (yer) isimlerinin fihristi, kitap isimlerinin fihristi, Kur'ân âyetlerinin fihristi, ehadis-i Nebeviyyenin fihristi, babların fihristi, fasılların fihristi, konuların fihristi, kaynak kitapların fihristi. Kitapların değişik olmasıyla değişen fihristlerden bazıları, konularının fihristi gibi, kitapların konuların terbine göre yapılmış, bazıları ise kitaplardaki tertibe bakmaksızın alfabetik tertibe göre yapılmıştır.
Bu sahada kitaplar, dergiler, vesikalar gibi yayın organları çok fazla çıktıktan sonra bilimsel araçlar ilerledi. Araştırmacının bunlara başvurması gerekir. Geleneksel araçlar araştırmacı için yeterli olmadığı gibi ona yardımcı da olamıyor.
İlim, bugün insanın hizmet edeceği yerde alet kullanıyor, çok kısa zamanda işi bitiriyor. Hem emekten büyük tasarruf sağlıyor, hem de zaman kazandırıyor. İnsanın hizmetinde kullanılan aletlerden biri de, kendisine bilgiler yüklenilen ve "Bilgisayar" diye bilinen alettir Bu bilgisayar aleti hukuk ve kanun ilâm merkezinin projesinde kullanılıyor. Kanun adamının hizmetinde olsun diye bu alete bu bilgisayara bütün dünya ülkelerindeki yasamalar, hükümler ve kanuni tüzükler yükleniyor.
İslâm şeriatının muhakkak bu gelişmiş ilim merkezinde kullanılan bilgisayar teknolojisinden istifade etmesi gerekir.
Eski kitaplardaki islâm fıkhının hükümleri, konularına göre tertip edilmemiş, ayrıntılı ve detaylı fihristleri yapılmamış, bir konunun ayrı ayrı yerlerde bulunan meseleleri bir yerde toplanmamış olarak bulunduğu sürece kanun ilâm merkezinin projesiyle uğraşanlar bu projeye programlarının içinde islâm fıkhından hiçbir şekilde istifade edemediklerini ileri sürmeye devam edeceklerdir. Bundan dolayı İslâm fıkıh ansiklopedisinin çıkarılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ansiklopedi çeşitli mezheplerdeki İslâm fıkhının ana kaynak kitaplarındaki hükümleri çıkarılarak, konulan tertibe konularak, fıkralara bölünerek, anlaşılması kolay bir üslûpla Arapça yazıldıktan sonra yabancı dillere , tercüme edilerek hazırlanacaktır. İşte bu şekilde hazırlanan fıkıh ansiklopedisi bilgisayara yüklenerek, programlar hazırlandıktan sonra doğuda ve batıda İslâm fıkhının hükümlerini öğrenmeyi arzu edenlerin istifadesine sunulacaktır. İslâm hukukundan istifade edemiyoruz diyenlere bu fıkıh ansiklopedisine baş vurmaları tavsiye edilecektir.
2) Birbiriyle karşılaştırılan kanunların incelenmesine çok önem veriliyor, bunlardan en uygun olanın seçilmesi için hazırlık yapılıyor, dünyadaki bütün devletlerin veya bir çok devletin arasında kanun birliğinin sağlanması için çalışılıyor. (1949) yılında Birleşmiş milletlerin himayesinde Unesko'nun kontrolünde kanunları karşılaştırmak için uluslar arası bir komisyon dünyadaki bütün yabancı kanunları incelemeye ve yayınlamaya devam ediyor, bu komisyon (1964) yılından beri karşılaştırılan kanunları uluslar arası bir ansiklopedide toplamaya çalışıyor.
Avrupa devletlerinin bir çoğunda da karşılaştırılan kanunlarla ilgili malumat veren dergiler çıkarılmaktadır. Bu komisyonlar, İslâm fıkıh hükümlerinin önemli olduğunu itiraf ediyorlar, fakat o hükümlerden istifade edemediklerine gerekçe olarak eski fıkıh kitaplarının üslûplarının ağır ve hükümlerinin dağınık olmasını gösteriyorlar "İslâm Fıkıh Ansiklopedisi" nin projesi gerçekleşip konuşulan yabancı dillere tercüme edilirse bu problem ortadan kalkmış olur.
Uluslararası konularla ilgili araştırma yapan bu komisyonlar, zaman zaman genel konferanslara, kanunlarla ilgili bazı problemleri çözmek için islâm devletlerini de davet ediyorlar. Bu konferansta ve uluslar arası kanunların görüşme ortamlarında islâm şeriatının sesinin yükselmesine, seri'atin üstünlüklerinin ve meziyetlerinin tanıtılmasına şeriat hakkındaki şüphelerin giderilmesine fırsat verilecek, bu konferansların aracılığı ile islâm fıkhının çok güçlü olduğu, çok faydalı ve çok kıymetli olan kanunları ve görüşleri anlatılacaktır.
İslâm fıkıh ansiklopedisi, fıkhı hükümlerin bilinmesi ve fıkhı hükümlerin bu konferanslara sunulmasını kolaylaştıracaktır.[152]
İslâm Fıkıh Ansiklopedisini Hazırlama Projeleri
Fıkhı araştırma yolunu kolaylaştıran Fıkıh Ansiklopedisinin çıkarılmasına ihtiyaç duyulunca bir çok projeler ortaya çıktı. Bazıları şunlardır:[153]
1) Dımaşk Üniversitesindeki Şeriat Fakülte-Si'nin Projesi:
Dımaşk'da şeriat fakültesi kurulunca dekanlığı üstlenen islâm davetçisi Dr.Mustafa sibâi gerek Dımaşk Üniversitesinde çalışanlardan olsun, gerekse dışarıdan olsun seçilmiş olan âlimlerin yardımı ile bir çok faaliyetlerde bulundu. Bu çalışmanın ürünü şeriat fakültesinin benimsemiş olduğu İslâm Fıkıh ansiklopedisi projesidir. Bu proje (3.5.1956) tarihinde (1711) sayılı resmi bir kararname ile çıktı. Bu resmi kararnamenin maddeleri, projenin ana hatlarını içine alıyordu.
Birinci madde: Suriye üniversitesindeki şeriat fakültesi islâm Fıkıh Ansiklopedisini "Daire-i Maarif adı altında çıkaracak. Bu ansiklopedide İslâm fıkhının bahisleri, çeşitli mezheplere göre düzenlenecek, fıkhın bahisleri yeni kanunların ansiklopedileri gibi bir tek eserde tertipli olarak toplanacaktır.
Şöyle ki: a) İslâm fıkhının maddeleri yeni ilmi metotlara göre hazırlanacak.
b) Her konudaki delillere baş vurmayı ve o delillerden azami derecede istifade etmeyi kolaylaştıracak.
c) Araştırmacılara fıkhın kaynakları ve her bahsin fıkıhtaki yerleri hakkında yol gösterecek.
İkinci madde: Bu İslâm Fıkıh Ansiklopedisi Arapça yazılacak, Şeriat fakültesinin teklifi üzere Suriye üniversitesi senatosu, Arapça yazılacak olan İslâm Ansiklopedisini ya kendisi başka dillere tercüme edecek ve yahut tayin edeceği şartlara uygun olarak başka dillere tercüme edilmesine müsaade edecektir.
Üçüncü madde: Şeriat fakültesi senatosu, islâm fıkıh ansiklopedisinin komisyonunu seçecek, bu komisyonun sayısı yedi kişiyi geçmiyecek, bu komisyon, çıkan ansiklopediyi ve ansiklopedi ile ilgili alanı kontrol edecekti
İslâm Fıkıh Ansiklopedisi Komisyonu:
Dr. Mustafa sibâi Dr. Ahmet Semman, Üsdad Mustafa Zerka, Dr. Maruf Devâlibi, Dr. Yusuf üşş'dan oluştu.
Bu komisyon, araştırıp inceledikten sonra gördü ki, ilk aşama çalışmak için iki hususun gerçekleştirilmesini gerektiriyor.
a) Araştırılacak olan fıkıh konulan ansiklopedide bir başlık altında bilinen fıkıh bâblarının tertibi gözetilmeksizin belirlenecek.
b) İtimat edilen temel fıkıh kitaplarının alfabetik tertibe göre fihristleri yapılacaktır. Ta ki İslâm fıkıh ansiklopedisini yazmaya katılanlar zahmet çekmeden istediklerini bulabilsinler. İlk yapılan proje hizmeti, İbn-iHazm'ın "el-Muhallâ" isimli eserinin fihristidir. Bu fihristte bir kelime asıl ve ziyade harfleriyle ıstılahı sigası zikrediliyor kelimenin kitapta bulunduğu yerler bildiriliyor. İbn-i Hazm'ın tercih ettiği fıkhı hükmü özetleniyor. Mesela "elif harfinde şu kelimeler bulunuyor: Âli'1-beyt, aniye, eb, İbâha, icâre, içtihat, ücret, icma, ichâd, ahbâs, ihtikâr, ihdâd, ihram, ihsâr.[154]
Ansiklopedinin Metodu:
Ansiklopedinin metodu birkaç maddede özetlene bilir:
1) Ansiklopedinin çıkarılmasının amacı: Çeşitli mezheplere göre, islâm fıkıh kitaplarında dağınık olarak bulunan fıkıh kültürünü kolay ve yönlendirici bir tertip üzere toplamak. Şöyle ki: Araştırmacı İstediği konuyu kolay bulsun kaynaklara ulaşmak isteyene yol göstersin.
2) Mezhebler: Bu amaca göre, tertib edilecek olan ansiklopedi Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli gibi mezhepleri içine alacağı gibi Zahiriyye, Zehdiyye, İmamiyye, İbadiyye, gibi, islâm fıkhı hakkındaki bütün mezhepleri ve görüşleri içine alacaktır. Ansiklopedi komisyonu, tekrar edilmekten korktuğu için Hanefi mezhebi' islâm ülkelerinde daha fazla yayılmış olması itibariyle onun konularım esas olarak alacak, sonra bu mezheb ile diğer mezhebler arasındaki İhtilaf vecihlerini zikredecektir. Ancak akitlerdeki şartlar gibi konularda diğer mezhebin konusu Hanefi mezhebinden daha geniş ise o mezheb esas olarak alınacaktır. Hanefi mezhebinin sahih şartlar dairesi, Hanbeli mezhebi gibi diğer mezheplerin dairesinden dardır. Bundan dolayı bu konu Hanbelilerin içtihat esaslarına göre yazılacaktır.
3) Ansiklopedinin metodu ve tertibi:
a) Komisyon ansiklopedinin tertibini alfabetik tertibe göre yapılmasını tercih etti.
b) Her kelimenin ilk harfi zikredilecektir. Mesela "icâre" kelimesi "elif harfi altında "bey" kelimesi "ba" harfi altında, "salaf kelimesi "sad" harfi altında... zikredilecektir.
c) Kelimenin ilk harfi dikkate alınarak fıkhi kelime olduğu gibi zikredilecek, kelimenin mücerret olan aslı veya masdan zikredilmeyecektir çünkü ansiklopedi lügat kamusu olmayıp fıkıh ansiklopedisidir. Buna göre araştırmacının daha iyi anlaması göz önüne alınarak fıkhi bir kelime olduğu gibi zikredilecek, kelimenin mücerret olan aslı veya masdan zikredilmeyecek, mesela: "müzârea" kelimesi "mim" harfi altında zikredilecek "ze" harfi altında zikredilmeyecektir.
d) Bahsin sonunda konuları arasında benzerlik veya ortaklık veya bağlantı bulunan maddelere bakılması tavsiye edilecektir. Mesela: "Bey" hakkında araştırma yapacak olan bir kimseye "mukayeda" "selem" ve "sarf gibi maddelere de bak diye tavsiye edilecektir.
4) Konuların taksim edilmesi: Konular üç kısma taksim edilecektir:
a) İçinde bir çok konulan bulunanlar: Ahş-veriş gibi
b) Konulan başlı başına olanlar: Muhayyerlik gibi. Muhayyerlik konulan ahş-veriş konularının içinde bulundukları halde başlı başına birer konudurlar.
c) Bakılacak maddeler: Bir çok konu içinde veya bir konu içinde bulunan kelimeler ilk harfi altında zikredilecek, sonra araştırmacıya kolaylık olsun diye kelimelerin bulunduğu yerler bildirilecektir.
Mesela: "müsemmen" kelimesi "mim" harfinde zikredilecek, fakat araştırmacıya "mebi" maddesine bak denilecektir. Ansiklopedi yazanlar, yazdıkları konuları hangi kaynak kitaplardan aldılarsa kitapların basıldıkları yerleri, tarihlerini ve matbaalarım muhakkak zikredecek-1 erdir.
5) Yazma üslubu: Ansiklopediyi yazanlar, konuları akıcı bir üslûpla yazacaklar, mümkün olduğu kadar fıkıh kitaplarındaki ibareyi olduğu gibi kullanmaya gayret gösterecekler, bir fıkıh kitabında manası açık ve kolay
olan bir ibare bulduklarında o ibareyi parantez içinde olduğu gibi nakledecekler ve nakledildiği kaynağı bildirecekler.
6) Ansiklopedinin çalışma aşamaları: Bu büyük ve önemli iş şu aşamalardan geçecektir.
a) Birinci aşamada: Meşhur olan dört mezheb ile zahiriyye mezhebinin kitaplarından islâm fıkhının lâfızları toplanacaktır.
b) İkinci aşamada: Birinci aşamada çıkarılmış olan lâfızların ışığı altında araştırma yapmak için 'plânlar hazırlanacaktır.
c) Üçüncü aşamada: ansiklopedinin konulan hazırlanan planlara uygun olarak âlimler tarafından yazılacaktır.
d) Dördüncü aşamada: Yazılmış olan konular komisyona gönderilecek, komisyon konuları inceleyecek, tertibe koyacak ve basıma hazırlayacaktır.
Dr.Muhammed Zeki Abdülberr birinci aşamada yapılacak işte çalıştı fakat tamamlıyamadi.[155]
2) Kahire'de Din İşleri Yüksek Konseyinin Projesi:
(1958) senesinde Mısır ile Suriye'nin bileşmesi iki ülkedeki âlimler arasında iletişim sağlanmasına sebep oldu. Bu durumda Dımaşk üniversitesindeki şeriat fakültesinin çıkarmaya başlamış olduğu, fıkıh ansiklopedisinin çalışma projesinde iş birliği yapmalarını gerektirdi.
Birleşik Arap cumhuriyeti (1959) senesinde (1536) sayılı cumhur başkanlığı kararı ile ansiklopedinin çıkarılması karan yenilendi. Bu yeni resmi kararla ansiklopediyi çıkaranlar arasına yeni âlimler katıldı.
(1960) senesinde Dımaşk'da ansiklopediyi çıkaran âlimler ile Mısır evkaf bakanı arasında bir çok görüşmeler oldu. Bunun neticesi olarak Evkaf bakanı, Din işleri yüksek konseyini oluşturdu. Bu konseyin komisyonları arasında islâm fıkıh komisyonu da bulunuyordu. (1961) senesinin Ocak ayında Evkaf bakanlığının çıkardığı bir kararla Suriye'li ve Misır'lı âlimlerden bu komisyon kuruldu.
Liderlerin kutsallaştırdığı ve işlerin ehil olmayanlara verildiği sırada bakanlığın kararı çıktı. Bu yüzden komisyon hazırladıkları ansiklopediye "İslâm fıkhında Cemal Abdünnasır ansiklopedisi" ismini verdiler. Bu komisyon ansiklopediyi hazırlarken şu hususlara dikkat edeceklerdi:
a) Ansiklopedinin maddeleri, kelimenin aslına bakılmaksızın, kelimenin söylenildiği gibi ilk harfi dikkate alınarak alfabetik harf sırasına göre tertip edilecektir.
b) Fıkıh bablarının isimleri, alfabetik tertibe göre terimleri başlı başına maddeler halinde yazılacaktır. Bunlardan başkalarına gelince, kendi durumlarına göre, kontrol edecek komisyonun, almış olduğu karara, sonra genel komisyonun kararına uyulacaktır.
c) Ansiklopedi sekiz fıkıh mezhebinin hükümlerini içine alacaktır: Hanefi, Maliki, Şafii, Hanbeli, Zahiriyye, Şii İmamiyye, Zeydiyye İbadiyye.Bumezheblerin itibardan düşmüş olan sözleri değil, muteber olan sözleri toplanacaktır.
d) Şia'dan Zeydiyye gibi mutedil olanların fıkha bakış açıları ortaya çıkacak şekilde hükümlerinin delilleri maddeler halinde zikredilecektir.
e) Ansiklopedi, usul-i fıkıh meselelerini ve fıkıh kaidelerini içine alacaktır. Çünkü usul-i fıkıh meseleleri, fıkhı hükümlere bağlıdır.
f) Ansiklopedinin vazifesi, şeriatların ve fıkıh mezheblerinin arasını karşılaştıracak, sözlerden bazılarını diğer bazılarına tercih edecek, araştırmaları ve görüşleri yayacak değildir.
Ansiklopedinin vazifesi hicretin (13).üncü asrının sonuna kadar İnsanlar tarafından kabul edilmiş olan fıkıh kaynaklarından bizim halimize uygun kolay bîr ibare ile dikkat ve özen göstererek fıkıh hükümlerini -şimdi amel edilenlerle amel edilmeyenlerin arasım ayırmaksızm-toplayacak tertibe koyacak sonra onları nakledecektir.
Ansiklopedinin asıl vazifesinden olmayanlara gelince, onlarda ayrıca bir ek bölüm olarak yazılacaktır.
(1961) senesinde Suriye, Mısır'dan ayrıldı. Bu ayrılış ansiklopedi komisyonuna tesir etti. Çünkü ansiklopedinin Suriye'li azalan ile Mısır'lı azalarının bir araya gelmeleri güçleşti. Bundan dolayı (1962) senesinde komisyon yeniden kuruldu. (1964) senesinin sonunda bu komisyonun yapısı tekrar yenilendi. Fıkıh ansiklopedisi (1973) senesine kadar (8) cilt çıktı.[156]
3)-Kahire'de "İslâmi Araştırma Cemiyeti"Projesi:
Kahire'de İslâmi Araştırma Cemiyeti, islâm fıkhını yazma işini üstlendi. Fakat ansiklopedi yazılırken "Dairetü'l-MaâriP in yazıldığı şekilde fıkıh terimlerine ve tertibine riayet edilmeyecek, bilakis her fıkıh babında ehli sünnetin dört mezhebi ile zeydiyye, caferiyye, ibadiyye ve zahiriyye mezheplerinin hükümleri toplanacaktır.
islâm fıkhını yazacak olan komisyon, kadılardan, el-Ezher hocalarından oluştu. Bu komisyon kaynak fıkıh kitaplarından delilleri toplamaya ve yazmaya nikâh bahsinden başladılar. (1500) sahife kadar yazdılar, fakat nikahın rükûnlarını ve şartlarını geçemediler.
İslâm araştırma cemiyetinin idare meclisi, yapılan masrafın çıkan eserden daha çok olduğunu görünce fıkıh ansiklopedisinin terimi erindeki tertipte alfabetik tertibe uyularak yazılmasına karar verdi. Buna göre, kelimenin aslı ve ziyade harflerini dikkate almaksızın başında "elif harfi bulunan kelimeler yazılacak, sonra başında "be" harfi bulunan kelimeler yazılacak, sonra "te" harfi bulunan kelimeler yazılacak, böylece kelimeler başında bulunan harflerin alfabetik sırasına göre yazılacaktır.
Ansiklopedide, fıkıh hakkındaki İslâm kültürü toplanırken sekiz fıkıh mezhebine uygun olarak toplanmasına dikkat edilecek, muteber olan kitaplarda yazılı olarak bize kadar ulaşan bazı sahabe ve tabiinin görüşleri zikredilecek, her konunun sonunda alındığı kaynaklar yazılacaktır.
Sekiz mezhep incelenirken önce mezhep sahiplerinin birleşmiş oldukları meseleler yazılacak, mezheplerin kitaplarındaki ibareler tekrar edilmeyecek, ihtilaflı olan yerlerde çoğunluğun üzerinde birleşmiş oldukları görüşler yazılacak. Bundan sonra çoğunluğun görüşlerine muhalefet edenlerin görüşleri ve muhalefet etmelerinin sebebleri yazılacaktır. Komisyon, fıkıh servetinden bir bölüm sayılan usûl-i fıkhı da ansiklopedinin içine alacak ve usûl-i fıkhın her konusu özel başlıkları altında yazılacaktır.
Üstat Muhammed Ebu Zehra'nın başkanlığındaki komisyon, ansiklopedinin hem halkın anlayacağı, hem de aydınların hoşuna gideceği kolay, akıcı, açık bir üslupla ve her kesin zahmet çekmeden istediğini bulabileceği bir şekilde hazırlanmasını tavsiye etti. (1965) yılının sonunda ansiklopedinin tamamlanan birinci cildi şu konuları içine alıyordu:
Elif ve Lam-ı tarifle başlayan kelimeler:
1) el-mukaddime
2) el
3) eb
4) ibâha
5) ibâk
6) ebed
7) ibil
8) ibn
9) itlaf
birinci cilt (544) sahife tutmuştur.[157]
4) Kuveyt'de Din İşleri Ve Evkaf Bakanlığı Projesi:
Kuveyt'de Din işleri evkaf bakanlığı, İslâm kültürünü yaşatmak faaliyetinde bulunmaktadır.
Evkaf bakanlığı projeleri başında İslâm fıkıh ansiklopedisi projesi gelmektedir.
Evkaf bakanlığı (1966-1967) senesinde fıkıh ansiklopedisinin ilk aşaması için bütçeden (20) bin Kuveyt dinarı ayırmıştır.
Evkaf bakanlığı bu ansiklopediyi yazacak âlimleri bulmayı bu sahada uzman olan ve Dımaşk Üniversitesindeki Şeriat fakültesinin projesini hazırlayanlar arasında bulunana üstâd Mustafa Zerka'dan istedi. Mustafa Zerka da birkaç islâm fıkıh âliminden Hanefi, Maliki, Şafii, Hanbeli, Zahiriyye, Zeydiyye, Şii İmamiyye, ibadiyye gibi sekiz mezhebi içine alacak şekilde fıkıh konularından bir kısmını yazmalarını istedi. Alimler de ansiklopediyi yazmaya devam ettiler. Ansiklopedinin konularından:
1) İçilen şeyler
2) Yenilen şeyler
3) Havale
olmak üzere üç konusu nümûne olarak basıp, yayınladılar. Bu basılan fasiküllerden her birisinin kapaklarına "Numunedir" diye yazılmıştır.
Bu basılmış olan konuların başlıkları arasında alfabetik tertip gözetilmeksizin seri halinde bölüm bölüm yayınlandı. Bu numunelerin yayınlanmasının amacı, ansiklopedi hakkında ihtisas sahibi âlimlerin düşüncelerini
almak, ansiklopedinin yazılması tamamlandıktan sonra, alfabetik tertibe göre, son basıma hazırlanırken o âlimlerin düşüncelerinden faydalanmaktır.
Mali imkana sahib olan Kuveyt hükümetinin "İslâm Fıkıh ansiklopedisi" nin çıkmasını üstlenmesi insanları sevindirdi. Kuveyt"in bu girişimini projenin düşünce planından gerçek hayata çıkacağının bir bildirisi saydılar. Fakat yukarıda geçen üç konu numune olarak çıktıktan sonra proje (1972) senesinde bir müddet durakladı, sonra numune olarak: Neseb, Miras, Kısas ve Tazir konuları çıktı.
Kuveyt'de ansiklopedinin basılmasına bir süre ara verildikten sonra Din işleri Evkaf bakanlığı alfabetik tertibe göre, yeniden çıkarmaya başladı. Ansiklopedinin birinci cildi hicri (1400) milâdi (1980) yılında basıldı. Evkaf bakanlığı ansiklopedinin birinci cildinin önsözünde şu bilgiyi vermiştir. Bu ansiklopedi de hicri (13) üncü asrın sonuna kadar olan islâm fıkıh kültürü çağdaş bir metotla yazılacaktır.
Allah Tealâ'dan muvaffakiyet ve başarılar dileriz.
Dr. Cemâlûddin Atiyye, ansiklopedi projesi için şu öneriyi sundu: İslâm şeriatını araştırmak için, yazma kitapları, fıkhın büyük ana kaynak kitaplarını, ahkam âyetleri ansiklopedisini, ahkam hadisleri ansiklopedisini, İslâm teşri ansiklopedisini, İslâmi kaza ahkâm ansiklopedisini, İslâm fıkıh ansiklopedisi İslâm fıkıh müdevvenesini içine alacak şekilde bir akademi kurulmalı ve bunlar yapılmalıdır.
Dr.Cemaledin Atiyye: "ictihad konusuna girmeden önce bunların yapılması zaruridir. Çünkü bunlar içtihadın malzemeleri ve ön bilgileridir. Bunlar yapıldıktan sonra modern bilimsel cemiyetleri gibi fikirlerinden istifade etmek için islâm ülkelerindeki mütehassıs âlimleri içine alacak şekilde İslâm fıkıh cemiyetinin kurulması mümkün olur" demiştir.[158]
Bir Gurup Tarafından İctihad Kapılarının Açılması:
Zaman zaman çıkan ve zaman zaman duraklayan İslâm fıkıh ansiklopedileri yolunda harcanan gayretlerin çok önemli bir işin yardımcı delilleri olduğunu bilmemiz gerekir.O çok önemli iş ise ictihad işidir.
İslâm şeriat, esasları ve kaideleriyle büyümeye ve gelişmeye elverişli özelliklere sahib olan bir şeri'attir. Önceki âlimlerimiz, bu şeri'atm verimli olduğunu, her asrın ihtiyacına cevap verdiğini, verdiği cevapla dini koruduğunu ve müslümanların kalkınmasına yardımcı olduğunu isbat etmişlerdir. Hayat geçtikçe zaman zaman çeşitli meseleler meydana çıkıyor, Buna göre islâm fıkıh âlimleri İnsanların dinden sapmamaları için yeni meselelerin hükümlerini çıkarmaya devam etmeleri gerekir. Dinlerin yaşaması, gelişmesi, faaliyetini sürdürmesi, genç olarak kalabilmesi ancak zaman zaman yetişen mütehassıs din âlimlerinin aracılığı ile mümkün olur.
İslâm âlemi bu gün, gecen asırlarda bilinmeyen yeni problemlerle karşılaşmaktadır. İslâm âlimlerinin karşılaştıkları bu yeni problemleri çözebilmeleri için araştırmaları ictihadda bulunmaları ve çok çalışarak kendilerini yenilemeleri gerekir. Bu yeni meseleler hakkında zaman zaman ferdi çalışmalar yapılmaktadır. Fakat bu yenilik özeliği taşıyan bu meseleler ferdi çalışmalarla çözülemez. Okuyucu bu yeni meseleler hakkında yazılan eserleri yüzeysel buluyor yeni meselelerin önünde İslâmı yeni meselelere göre uyarlıyor. Doğru olsun, yanlış olsun, yeni medeniyetin konularına islâm uygun olsun diye islâmın delillerini ve kaidelerini ihtimali olmayan manalara göre yorumluyor. Bu şekilde bu meseleler çözülemez. Bu yeni meselelerin çözülmesi ancak bu meselelerin derinlemesine araştırılıp, incelenmesi, hükümlerin derinliğine ölçülmesi ayrıntılarının asıllarına uygun olarak izah edilmesi islâmi fıkıh terazisiyle tartılarak ele alınması, fıkhın ve hayatın gelişmesi ile gelişmiş olan yeni bir üslûbla yazılmasıyla mümkün olur.
Mutlak içtihat veya mezheplerde içtihat neredeyse imkansızdır. Bu gün ictihad ancak bir gurup tarafından yapılabilir. Bu da İslâm ülkelerinin en meşhur fıkıh âlimlerini, iktisat, sosyoloji, hukuk ve tıb gibi sahalarda ihtisas sahibi olan uzmanları içine alacak şekilde bir cemiyet kurulduğu takdirde fıkhi araştırmalar ilmi bir deneyime dayanarak yapılır.
TevfıkAIlâh'dandır.
Ivlennâ Halil el-Kattan
Tercümenin bitiş tarihi:25/6/2001
İstanbul
Tercüme eden: Zeynelabidin Tathlıoğlu [159]
[1] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 280-285.
[2] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 285-289.
[3] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 289-291.
[4] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 291-293.
[5] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 293-295.
[6] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 294-295.
[7] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 297.
[8] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 297-305.
[9] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 305-309.
[10] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 310.
[11] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 310.
[12] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 311-313.
[13] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 313.
[14] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 313-314.
[15] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 314-315.
[16] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 315.
[17] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 315-316.
[18] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 316-319.
[19] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 319-322.
[20] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 322-323.
[21] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 324.
[22] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 324-329.
[23] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 329-331.
[24] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 331-332.
[25] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 332.
[26] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 332-333.
[27] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 333.
[28] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 333.
[29] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 334.
[30] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 334.
[31] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 334-338.
[32] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 338.
[33] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 338-340.
[34] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 340-341.
[35] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 342.
[36] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 342-344.
[37] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 344.
[38] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 345-346.
[39] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 346-347.
[40] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 347.
[41] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 347-349.
[42] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 350-354.
[43] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 354-355.
[44] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 355-357.
[45] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 357-358.
[46] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 358-359.
[47] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 359-360.
[48] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 360-361.
[49] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 361.
[50] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 362-365.
[51] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 367.
[52] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 367-370.
[53] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 371-376.
[54] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 376-379.
[55] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 379-380.
[56] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 380-382.
[57] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 382-383.
[58] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 383.
[59] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 384.
[60] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 384-386.
[61] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 386-387.
[62] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 387-388.
[63] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 388-390.
[64] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 390-391.
[65] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 391.
[66] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 392.
[67] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 392-394.
[68] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 395.
[69] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 396-397.
[70] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 397-399.
[71] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 400-401.
[72] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 402.
[73] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 403-404.
[74] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 404-406.
[75] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 406-407.
[76] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 408-409.
[77] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 409.
[78] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 410.
[79] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 410-412.
[80] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 412-419.
[81] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 419-424.
[82] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 424-427.
[83] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 427-430.
[84] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 430-434.
[85] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 434-435.
[86] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 435-437.
[87] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 437-439.
[88] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 439-442.
[89] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 442-443.
[90] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 444.
[91] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 444.
[92] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 445.
[93] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 445.
[94] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 446-447.
[95] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 447-450.
[96] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 450-451.
[97] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 451-452.
[98] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 452-453.
[99] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 453.
[100] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 453.
[101] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 453-454.
[102] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 454.
[103] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 454-455.
[104] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 455.
[105] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 455-456.
[106] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 456.
[107] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 456-457.
[108] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 457-458.
[109] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 459-463.
[110] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 463-465.
[111] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 465-466.
[112] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 466.
[113] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 466-467.
[114] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 467-468.
[115] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 468-470.
[116] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 470.
[117] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 470-471.
[118] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 471-472.
[119] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 472-473.
[120] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 473-475.
[121] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 475-478.
[122] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 479.
[123] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 479-484.
[124] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 484-487.
[125] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 487-488.
[126] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 488-489.
[127] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 489-490.
[128] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 491-493.
[129] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 493-496.
[130] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 496-501.
[131] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 502-504.
[132] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 504.
[133] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 505-507.
[134] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 508-511.
[135] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 511-512.
[136] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 512-515.
[137] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 515-516.
[138] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 516-518.
[139] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 518-520.
[140] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 522-524.
[141] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 524-525.
[142] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 526-529.
[143] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 529.
[144] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 529-530.
[145] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 530.
[146] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 530-531.
[147] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 531-532.
[148] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 532.
[149] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 532-533.
[150] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 534.
[151] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 534-538.
[152] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 538-541.
[153] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 541.
[154] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 542-543.
[155] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 543-546.
[156] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 546-548.
[157] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 549-550.
[158] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 551-553.
[159] Mennâ' Halil el-Kattan, İslam’da Teşrii ve Fıkıh Tarihi ve Metodu, Hanifiyye Kitapçılık: 553-554.
İslami Okul Okulların En Önemlisi