Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İmtihan Ve Sebat - 3. Sayfa

İmtihan Ve Sebat 2

Hicret 2

Hicretten Alınacak Dersler 3

Bedir Gazvesi 3

Uhud Gazvesi 3

Hamra'ul-Esed. 4

Bundan Çıkarılacak Dersler 4

Hendek Gazvesi 5

Müşrikler Sözlerini Bozuyorlar 5

Mute Savaşı 5

Huneyn Gazvesi 6

Şehitlerin Günahları Bağışlanır Mı?. 6

İslâm'ın Sömürgeciliğe Direnmesi 7

Din İnsanları Birliğe Çağırır 10

Dîn Düşmanlarından İlgiyi Kesmek. 12

İslâm Kılıçla Mı Yayılmıştır?. 12

HAD CEZALARI 13

Katl (Öldürmek) 13

Yanlışlıkla Öldürmek. 14

İntikam Almak. 15

Allah'ın Binası 15

İslâm'da Nefis Müdafaası 15

Tekrarı Halinde Hırsızlığın Cezası 16

Yol Kesicilik. 16

İdam Cezası 17

Farzları Terkedenlerin Hükmü. 18

DİN DEVLET İLİŞKİSİ 18

Din Devlet İlişkisi 18

İslâm Ve Irk Ayrımı 20

İslâmiyet Ve Demokrasi 22

Halkın İdaresi 23

İslâm'da Kan Dökmek Haramdır 25

İslâmiyet Ve Hürriyet 28

Yabancılarla Yardımlaşma. 29

Şura. 31

İsâmiyet Ve Beşeri Hukuk. 33

İslâmiyet'in Arablıktan Üstün Olması 35

KUTSAL YERLER.. 38

İslam'da Kutsal Sayılan Yerler 38

Kabe-İ Muazzama. 39

Medine'deki Peygamber Mescidi 40

Mescid-İ Aksa. 41

Amr B. Âs Camii 42

Ezher Üniversitesi Ve Camii 43

Karaviyyin Camii Ve Üniversitesi 44

Emevi Camii 45

Zeytûne Camii Ve Üniversitesi 46


İmtihan Ve Sebat

 

Bu korkunç abluka hak ile batıl arasında çok katı bir imtihan tar­zı idi. Bu bir gün, bir hafta, bir ay veya bir sene değil, tam üç sene de­vam etti. Bu imtihan mü'minlere çok ağır geldi. Ancak onlar inanarak direndiler ve sabrettiler. Bu abluka o kadar şiddetli tatbik edildi ki müslümanlar bir şey bulamaz oldular, ağaç yapraklarını ve yaş bulduk­ları her şeyi yemeye başladılar. Hatta öyle bir duruma düştüler ki on­lardan biri bir gece yaş bir şeye basar, hemen alıp onu yer. Onun ne ol­duğunu araştırmazdı.

Yine onlardan biri ayağının altında taktuk eden bir şey bulur. Bak­tığında onun kurumuş bir deri parçası olduğunu görür, onu alıp yıkar, kavurur ve yerdi. Bunların hepsi açlığın şiddetinden ve yiyeceğin azlı­ğından kaynaklanıyordu.

Bununla beraber muhasara edilen mü'minler imanlarında sebat et­tiler. Onlar inanıyorlardı ki her karanlık gecenin mutlaka bir nurlu sa­bahı olacaktır. Bulutlar bazen güneşi perdeleseler de güneş yine çıka­caktır, zafer mutlaka mü'minlerindir. İş daha da şiddetlendi. Hatta Me­tam b. Ady gibi bir kısım müşrikler dahi bu muhasarayı zalimce ve hunharca buldular. Ancak onlar toplumlarını karşılanna alamadılar. O gece yansı devesine bir şeyler yükler, müslümanlann mahallesine gi­der müslümanlara gizlice yiyecek getirirdi. Bu durum da gösteriyor ki ablukanın hiç bir insani yönü yoktur. Metam b. Ady, Hişam b. Amr b. el-Hâris gibileri ablukayı kaldırmak istiyorlardı.

Boykottan üç sene sonra Allah Teâlâ bir güve'yi bu sahifeye mu­sallat kıldı. Sahifede yazılan bütün o zulüm maddelerini Arabların öte­den beri belgelerinin başında yazdıkları "Allahım senin adınla" keli­mesi hariç yeyip bitirdi. Sahifede yalnız bu iki kelime kalmıştı. 

Allah Teâlâ sahifenin başına getirdiği olayı Peygamberine vahiyle bildirdi. Rasûlullah bu acaip hadiseyi bildirmek için amcası Ebu Ta-lib'i gönderdi. Onların dönmelerini ve pişman olmalarını bekliyordu. Ebu Talip onlara gelince, onlar Ebu Talib'in Hz. Peygamber'i (s.a) tes­lim etmek için geldiğini sandılar. Ancak Ebu Talip yavaş yavaş konuş­maya başladı ve şöyle dedi:

'Aramızda bir çok şey cereyan etti. Biz onu size söylemedik. Söz­leşmeli sahifenizi getiriniz. Belki aramızda bir sulh olur' dedi. Ebu Ta-lib sahifenin başına geleni onlara söylemedi. Çünkü onlar sahifeye bakmadan bunu inkar edebilirlerdi. Sahifeyi getirirlerken Ebu Talip Muhammed'in sahifenin güve tarafından yenildiğini ancak "Allah'ın ismiyle" kelimelerinjn kaldığını Allah'ın kendisine bildirdiğini haber verdi. Onlar sahifeyi açtılar baktılar ki gerçekten Ebu Talib'in dediği doğru. Onlar bu küfür gayyasından kurtulmaları gerekirken inat ettiler ve 'Bu Muhammed'in sihrindendir! dediler ve iman etmediler.

Güve hadisesiyle beraber, akrabalık gibi bazı nedenlerden dolayı kâfirlerin otoritesi iyice sarsıldı. Aralarında anlaşmazlık başgösterdi. Onlardan bazıları yaptıklarına pişman oldular. Onlar şöyle dediler; "Bu bizim tarafımızdan kardeşlerimize bir zulümdür." Bu dönüşü yapanlar şunlardı: Hişam b. Rabia b. el-Haris, ki sahifenin katibi idi aynı za­manda As b. Hişam Zamab el-Esved, Metam b. Ady. Bunlar kalkıp de­diler ki: "Bu sahifenin bir hükmü kalmamıştır." O zaman toplumun ara­sında bir karışıklık meydana geldi. Onların bir kısmı sahifeyi yırttılar.

Böylece muhasara sona erdi. Müslümanlar ve onlarla beraber olanlar o mahalleden çıktılar. Bu çıkış, küfür ve tuğyanla mücadele et­mek içindi, yoksa teslim olmak ve yollarını değiştirmek için çıkmadı-lar. Bu üç sene devam eden abluka müslümanlar ve onların yeminlile­rini gittikçe kuvvetlendirdi, onlar buna sabrettiler. Onların iradesi gev­şemedi, azmi kırılmadı onlar hedeflerinden şaşmadılar. Onlar hiç bir zaman kendi kendilerine, "biz muhasara edildik, abluka uzadı, hürriye­timizden olduk" demediler. Onlar imanlarında sabit kaldılar. Onlar ol­duklarından daha istidatlı güründüler, daha fazla sabır ve direnç gös­terdiler.

 

Hicret

 

Müslümanlar, iman yolunda yürürlerken, müşrikler de düşmanlık ve tecavüzlerine hız verdiler. Ta ki Mekke artık müslümanlara dar gel­meye başladı. Onlar tam manasıyla anladılar ki, artık Mekke'de durma­ları, bu duruma tahammül etmeleri mümkün değildir. Onlar hicretin zaruri olduğuna kanaat getirdiler fakat bu hicret nereye olacaktı? Bu hicret ancak Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'ın yardımıyla taraftarlar ka­zandığı Medine'ye olabilirdi.

Böylelikle müşrikler zulüm ve tecavüzle müslümanlan Mek­ke'den Medine'ye hicret etmeye zorlamaya muvaffak oldular. Onlar müslümanlan doğup büyüdükleri memleketlerini, akarlarını, evlerini ve o evler içindeki bütün hatıralarını terketmeye mecbur bıraktılar.

Rasûlullah (s.a) büyük komutanların yaptığını yaptı. Tabiilerine hicret kapısını açtı. Tabilerinin selameti için kendisi Mekke'de kaldı. Ve Allah'ın emrini bekledi. O daha sonra Hz. Ebubekir es-Sıddık (r.a) ile hicret etti.

Hz. Peygamber'in Mekke'den çıkması, onu (Mekke'yi) basit bir vatan gördüğünden değildi. Onun yüceliğini ve değerliliğini hiç bir za­man aklından çıkarmıyordu. Allah korusun böyle bir şey onun aklının köşesinden bile geçmiyordu. Ancak buna zorlama ve cebir nedeniyle mecbur bırakılmıştı. Allah Rasûlü Mekke'den çıkarken onu ne kadar sevdiğini, ona ne kadar bağlı olduğunu şöyle dile getiriyordu: "Allah'a yemin ederim ki sen Allah'ın beldesisin. Eğer senin ehlin (halkın) beni çıkarmasalardı, ben çıkmazdım." Allah Rasûlü'ne bu üzüntü arız olun­ca Medine yolunda iken ona şu ayet nazil oldu:

Rasûlüm! Kur'an'ı sana farz kılan Allah, elbette seni (yine) dönü­lecek yere döndürecektir. (Kasas/85)

Allah Rasûlü anladı ki Allah Teâlâ ileride ona Mekke'yi fethetme­yi nasip edecektir.

 

Hicretten Alınacak Dersler

 

Müslümanların hicreti bize herşeyin bir vakti olduğunu, bazen ge­çici bir zaman için vatanı terketmenin de gerektiğini gösteriyor. Arka­sından da gasbedilen yerleri geri almak ve tutsak olanları hürriyetine kavuşturmak için tekrar azimle geri dönmenin gerektiğini bize ihtar ediyor.

Bir kısım kısa görüşlü insanlar hicreti bir kaçış veya bir yenilgi kabul ediyorlar. Oysa artık hicret mecburi idi. Çünkü Medine'nin çoğu inanmıştı. İslâm için artık orada bir kuvvet vardı. Hz. Peygamber (s.a) Allah'ın yönlendirilmesiyle oraya yönelmişti. Ta ki orayı merkez edin­sin ve oradan işe kumanda etsin, orada bir İslâmi toplum meydana gel­sin, kuvvetli bir devlet olarak direnişte bulunsun, Hz. Peygamber ora­da işini düzene sokup askerini tanzim etsin de kendisini ve yanında yer alanları memleketlerinden çıkaranlarla meşru bir çerçevede mücadele edebilsin.

Bunun ne kadar isabetli olduğu sekiz sene sonra apaçık görüldü. Çünkü Rasûlullah (s.a) sekiz sene sonra onbin kişiyle kansız bir şekil­de Mekke'ye fatih olarak döndü. Hicretin ona kazandırdığı zafer böy­lelikle tamam oldu. Allah'ın şu sözü nazil oldu:

Allah'ın yardımı ve zafer gelip de insanların bölük bölük Allah'ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit rabbine hamdederek O'nu teşbih et ve O'ndan mağfiret dile, çünkü O, tevbeleri çok ka­bul edendir. (Nasr/1-3)

Hicret hadisesinden şu dersi de çıkarabiliriz ki, mücahidler bazen cihad ve savunma için taktik icabı yer değiştirebilirler. Bu onlara zor da gelse bir şey olmaz. Onlara bazı kuvvetler galip gelirse tekrar geri gelmek kaydıyla böyle bir şeye başvurabilirler.

Hicret tamamlandı. Hz. Peygamber (s.a) ashabıyla beraber Medi­ne'de yerleşti. Müslüman askerleri yetiştirmeye çalıştı. Rasûlullah (s.a) müşriklerin Mekke ile Şam arasındaki ticaret kafilelerinin önünü kesmek istedi. Çünkü Medine bu iki şehir arasında idi. O müslümanlann uğradığı zararı böylelikle telafi etmek istiyordu. Çünkü onlar Mek­ke'den çıkarlarken hiç bir şeylerini alamamışlardı. Onların değerli ne­leri varsa, mal, akar, evler hepsi geride kalmıştı. Bu bir zulüm değil, ta­bii bir mukabelede bulunmak idi.

 

Bedir Gazvesi

 

Hz. Peygamber (s.a) bizzat bu ticaret kafilelerinden birini takibe aldı. Ancak kafile müslümanların elinden kurtulmayı başardı. Buna rağmen Kureyş müşrikleri büyük bir ordu hazırlamaya koluydular. O ordu ile müslümanları korkutmak ve zelil etmek istiyorlardı. Müslü­manlar başta Rasûluüah olmak üzere onların önünde kahramanca dur­dular.

Müşrikler müslümanların askerlerini taciz ettiler ve harp başladı. Müslümanlann sayısı, müşriklerin sayısının üçte biri kadar idi. Ancak müslümanlar iman ve sebatlarından, şehitliğe olan hırslarından ve ölü­mü hafif görmelerinden, Allah ve iman uğrunda acıyı ve yara almayı küçük gördüklerinden dolayı savaşı kazandılar. Halbuki şartlar müslü­manların kazanmasına hiç de uygun değildi. Çünkü müslümanlar az, müşrikler ise çok idiler. Müslümanların elinde silah yokken müşrikler­de silah çok idi. Müslümanlar harp niyetiyle çıkmamışlardı. Ancak bir kafileyi takib etmek için çıkmışlardı. Bu da basit bir iş idi. Buna rağ­men kuvvetli iman sayesinde müslümanlar zafer kazandılar.

 

Uhud Gazvesi

 

Aradan bir sene geçince müslümanlarla müşrikler Uhud'da karşı karşıya geldiler. Büyük zafer acı bir yenilgiye dönüştü. Bu da kuman­danın emrine isyan edilmesi nedeniyle oldu. Kumandan Rasûlullah (s.a) idi. O okçulara, dağın yukarısında bekleyip orduyu arkadan yapılacak bir saldırıya karşı korumalannı emretmişti. Netice ne olursa ol­sun burayı terketmemelerini söylemişti. Onlara böyle emredilmişken savaş başlayıp zafer müslümanların olunca müşrikler kaçmaya başla­dılar. Müslümanlar harp meydanında ganimet toplamaya başladılar.

Okçular kendi kendilerine "Allah'ın düşmanları yenildiler biz bu­rada boşuna beklemeyelim" dediler. Onlann kumandanı olan Abdullah b. Cübeyr onlan vazgeçirmeye çalışarak Allah Rasûlü'nün emrini on­lara hatırlattı. Ancak onlar zafer sarhoşluğuna kapıldılar. Harp meyda­nına indiler. İşte burada Mekkelüere fırsat doğdu. Müşriklerin süvari­leri dağın tepesine çıktılar. Ve arkadan müslümanları kuşattılar, müslü­manlar paniğe kapıldı, kaçan müşrikler de döndüler, böylece zafer ye­nilgiye, sevinç acı ve derin bir üzüntüye dönüştü.

Rasûlullah (s.a) yaralandı, bazı dişleri karıldı. Onun miğferi de ka-nldı ve iki halkası yüzüne battı, 'Yalan yok ben peygamberim, ben Ab-du'1-Muttalib'in oğluyum' diyordu.

Müslümanlar üzüntü içinde Medine'ye döndüler. Peki bu yenilgi onlann azmini kırdı mı, imanlarına bir şüphe geldi mi? Müslümanlar ümitsizliğe kapıldılar mı?

Hayır asla. Bilakis Rasûlullah (s.a) ertesi gün düşmanı takib et­mek için emir verdi. Cabir b. Abdullah, babası Abdullah b. Amr b. Ha­ram Uhud'ta şehit olduğu halde Hz. Peygamber'in (s.a) yanına gelerek düşman takibine katılmak için izin istedi. Ancak Rasûlullah (s.a) onun katılmasına rıza göstermedi.

 

Hamra'ul-Esed

 

Müslümanlar yara almalarına rağmen takibe çıktılar. Halbuki on­lar daha dün yenilmişler idi. Allah Rasûlü de yaralı olduğu halde düş­manı korkutmak için onların. başında çıktı. Onun askeri bayrağı Uhud'ta hiç açılmamış idi. Hz. Peygamber (s.a) onu Hz. Ali'ye verdi. Ashabıyla beraber takibe çıktılar sanki harp hala devam ediyordu.

Rasûlullah (s.a) ashabıyla beraber Hamra'ul-Esed denen mevkiye kadar geldiler. Bu yer Medine'den on mil uzaklıktadır. Onlar burada üç gün beklediler. Kuvvet gösterisinde bulundular. Ve sonra Mec}ine-i Münevvere'ye döndüler.

 

Bundan Çıkarılacak Dersler

 

Allah Rasûlü'nün siyerini inceleyen geçmiş tarihçiler diyorlar ki: Allah Rasûlü düşmanı korkutmak için takibe çıktı. Ta ki müşrikler anla­sınlar ki müslümanlar hala kuvvetlidirler ve onlara isabet eden şey on­ları fazla etkilememiş, bu onları düşmanı takib etmekten alıkoymamış.

Bakınız Hz. Peygamber (s.a) yenilgi içinde dahi yenmeyi, ve as­kerlerin kendilerine güven duymalannı nasıl başarmıştır. Dün savaşa çıkanları bugün düşmanı takip edecek duruma nasıl getirmiştir. Dün şehit olan Abdullah'ın oğlu Cabir'den başka savaşa katılanların hepsini tekrar düşman takibine çıkarmayı ve hiç bir fire vermeden bunu başar­mayı ve onlara tekrar moral ve şeref kazandırmayı nasıl başarmıştır?

Hz. Peygamber (s.a) ve askerleri burada üç gün gibi uzun bir müd­det kalmışlardır.

Bu yerinde hareketin, askerlerin maneviyatında ve moralinde bü­yük bir tesir meydana getirdiğine dair İslâm tarihlerinde anlatılan şu hadiseye bakalım: Mabed b. Ebi Mabed el-Huzai Hz. Peygamber ile askerlerinin düşmanı takib ettiklerini görünce, bu durumu müşriklere bildirir. Müşrikler bu haberi duyunca azimleri kırılır, korkmaya başlar­lar ve hemen Mekke'ye doğru ilerlerler.

Rasûlullah'ın müslümanlarm maruz kaldıkları yarayı nasıl sardı­ğına, kaybettikleri maneviyatlarını onlara tekrar nasıl kazandırdığına bakınız!

Harbe çıkmadan az önce de durum aynı idi. Uhud'da durum yer değiştirdi, zafer hezimete dönüştü, bunun da tek sebebi emre itaatsiz­lik idi. Müşrikler geçici zaferlerine sevindiler.

Müşriklerin ileri gelenleri şımanp müslümanlar a laf atarak şöyle diyordu: "Hubel yücelsin. Bizim Uzza'mız vardır, onların Uzza'sı yok­tur." Hubel ve Uzza müşriklerin iki putu idi. Hz. Peygamber (s.a) on­lara şu sözle mukabelede bulundu: Allah daha yüce ve daha büyüktür. O bizim mevlamızdır. Oysa sizin mevlanız yoktur.

Rasûlullah (s.a) yara bere içinde iken onlara böyle mukabelede bulunuyordu. Onlar şımararak çok müslüman öldürmekle öğünüyor-lardı. Şirk üzerinde ölen ölüleriyle iftihar ediyorlardı. Hz. Peygamber (s.a) onlara mukabelede bulunarak şöyle dedi: "Hayır ölülerimiz eşit olmazlar. Bizim Ölülerimiz cennetlik, sizinkiler ise, cehennemliktir."

Rasûlullah (s.'a) sanki müslümanlara şöyle diyordu:

Siz iman ve yakininizde sebat ettiğiniz sürece zafer sizin olacak ve varacağınız yer de cennet olacaktır. Böylelikle şehitlik gayeniz, hak yolunuz ve sizin sonunuz onların sonundan daha iyi olacaktır.

O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedir­ler. Üstelik siz Allah'tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyor­sunuz. (Nisa/104)

De ki: "Siz bizim için ancak iki iyilikten birini beklemektesiniz. Biz de Allah'ın ya kendi katından veya bizim elimizle size bir azap vermesini bekliyoruz Haydi bekleyin, şüphesiz biz de sizinle be­raber beklemekteyiz." (Tevbe/52)

Rasûlullah, -onlarda yenilmez bir güç olması için- mücahidin esas niteliğini göstermek istiyordu. Bu nitelik, harbin neticesi ne olursa ol­sun mücahidin harpte hayır olduğuna inanmasıdır. Çünkü o kazanırsa Allah yolunda gazi ve muzaffer, ölürse Allah yolunda şehit olmuş olur. O şehit olursa ölmez, yok olmaz, ancak daha iyi bir yere gitmiş olur. Allah şöyle buyuruyor:

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bilakis onlar di­ridirler. Allah'ın lütfü ve kereminden kendilerine verdikleri ile se­vinçli bir halde rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalanndan gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiç bir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin se­vincini duymaktadırlar. (Al-i İmran/169-170)

Onlar Allah'tan gelen nimet ve keremin, Allah'ın mü'minlerin ec­rini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler. (Al-i İm-ran/171)

Uhud savaşının hemen ertesi günü İslâm askerlerinin düşmanı ta­kibe çıkması aşağıdaki hedefleri içeriyordu:

1. Müslümanların maneviyatını kuvvetlendirmek.

Çünkü eğer hezimet (yenilgi) içe sindirilirse, askerin maneviya­tında büyük bir yıkım ve teslimiyet meydana getirir.

2. Düşmanın niyet ve hareketlerini takib etmek ve bu konuda is­tihbaratta bulunmak.

3. Düşmana teslim olmadıklarını, İslâm askerinin her zaman ciha­da hazır olduğunu göstermek.

4. İslâm'ın kumanda merkezi olan Medine'ye mücahidlerin hakim olduklarım göstermek, orada savunma yapacak, hatta hücuma dahi ge­çecek kişilerin bulunduğunu göstermek.

5. Mücahitlerin kendilerine güvenlerini tazelemek.

Çünkü onlar harbin ikinci gününde azimle takibe çıkıyorlar böy­lelikle hünerlerini gösteriyorlar.

 

Hendek Gazvesi

 

Günler seçti bir çok zafer kazandılar. Onlardan ga yeminlileri olan kabileler, yahudiler ve münafıklar İslâm'ın aleyhinde birleştiler. Onlar mü'minieri yok etmek için topluluklarını bir araya ge­tirdiler. Muhasara yoluyla müslümanları kuşattılar. Müslümanlar da Medine'nin açık taraflarını savunmak için Selman-ı Farisî'nin önerisi üzerine hendek kazdılar. Müslümanlar gece gündüz çalıştılar, Hz. Pey­gamber de bizzat kazı işlerine katıldı, yoruldu, acıktı, karnına taş bağ­ladı. Müşrik ve kâfir ordular gelmeye başladılar. Müslümanları çepe­çevre kuşattılar. Onlardan bazılan hendeği atlamayı bile başardı. An­cak mü'min mücahitler onları geri püskürtüyordu. Onları teker teker avlıyorlardı. Günler böylece geçip gidiyordu. Soğuk şiddetlendi ve dondurmaya başladı. Medine'nin imkanları yetersizdi, abluka çok şid­detli idi. Kur'an-ı Kerim o tehlikeli ve zor günleri Ahzab suresinde şöyle dile getiriyor:

Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgar ve sizin görme­diğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmek­teydi. Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan üzerine yü­rüdükleri zaman, gözler yıldığı, yürekler gırtlağa geldiği ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman, işte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğ­ratılmışlardı. Ve o zaman, münafıklar ile kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) bulunanlar: 'Meğer Allah ve Rasûlü bize sadece kuru vaatlerde bulunmuşlar!' diyorlardı. (Ahzab/9-12)

Yine aynı surede şöyle buyuruluyor:

Andolsun ki, Rasûlullah'ta, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe ka­vuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.

Mü'minler ise, düşman birliklerini gördüklerinde: İşte Allah ve Rasûlû'nün bize vâdettiği! Allah ve Rasûlû doğru söylemiştir' de­diler. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarını ve Allah'a bağlılıklarını arttırdı.

Mü'minler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İş­te onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir.

Kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.

Çünkü Allah sadakat gösterenleri sadakatları sebebiyle mükafat­landıracak, münafıklara dilerse azap edecek yahut da (tevbe eder­lerse) tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir. (Ahzab/21-24)

Allah, o inkar edenleri hiçbir fayda elde edemeden öfkeleri ile ge­ri çevirdi. Allah savaşta mü'minlere yetti. Allah güçlüdür mutlak galiptir.

Allah, ehl-i kitaptan, onlara (müşrik ordularına) yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku düşürdü; bir kısmını öl­dürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz.

Allah, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığı­nız topraklara sizi mirasçı yaptı. Allah'ın herşeye gücü yeter. (Ah-zab/25-27)

Evet, ablukaya, şiddete, soğuğa, açlığa ve aralarındaki kuvvetin dengesizliğine rağmen, müslümanlar imanları sayesinde mukavemet gösterdiler. Onlara boyun eğmediler ve teslim olmadılar. Allah'ın ina­yeti de yetişti. Allah onların üstüne kasırga gönderdi; çadırlarını uçur­du. Aralarında ihtilaf çıktı, korkuya kapılıp çekilmeye başladılar. Allah Rasûlü "Ben korku ile muzaffer oldum" buyurmuştur.

Bu gazveden alacağımız derse gelince o da olaylara tahammül göstermek, savunmada uzun nefesli olmak, elden gelen bütün çabayı göstermek, bunlarla beraber Allah'ın inayetini ve yardımını beklemek­tir. Çünkü zafer ancak hikmet sahibi Allah'ın yardımı ile gerçekleşir.

Rasûlullah küfür ordularının çekilmesini görünce şöyle buyur­muşlardı: "Onlar bundan sonra bizimle s av aşamayacaklar, artık biz on­larla savaşacağız." Bu sözde büyük bir ümit ve güven vardır. Allah Ra­sûlü çok doğru söylemiştir. Artık o günden sonra küfrün bütün tuğya­nına rağmen müslümanlar hep muzaffer olmuşlardır.

 

Müşrikler Sözlerini Bozuyorlar

 

Bu gazveden sonra Hudeybiye antlaşması imzalandı. O anlaşma­ya göre on sene savaş yapılmayacaktı. Zahirde bazı şartlar müslüman­ların aleyhine idi. Ancak batında şartlar müslümanların lehine idi. Bir müddet sonra müşrikler sözlerini bozdular. Antlaşma hükümlerine mu­halefet ettiler. Allah Rasûlü bu fırsatı değerlendirerek ani bir hamle yaptı. Gamsız ve savaşsız Mekke'yi fethetti. Bu konuda Allah şöyle buyuruyor.

Allah'ın yardırnı ve zafer gelip de insanların bölük bölük, Allah'ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit rabbine hamdederek O'nu teşbih et ve O'ndan mağfiret dile, çünkü O tevbeleri çok ka­bul edendir. (Nasr/1-3)

 

Mute Savaşı

 

Az geriye dönüp bakarsak müslümanların çok büyük zorlukları geride bıraktıklarım ve çok yorgun düştüklerini görürüz. Buna rağmen onlar buna tahammül ettiler, hak yolda yürümeye devam ettiler. Bu du­rum Mute gazvesinde de sürdü. Rasûlullah (s.a) Şam ve civarlarında oturan Rumların üzerine asker gönderdi. Ordunun başına Zeyd b. Ha­rise, Cafer b. Ebu Talib ve Abdullah b. Revaha'dan oluşan üç kişiyi, -peşpeşe olmak üzere- kumandan tayin etti.

Savaş başladı. Kâfirler sayıca ve hazırlıkça kat kat üstündüler. Müslümanlar çok iyi savaştılar. Üç komutan da arka arkaya şehit oldu­lar. Halid b. Velid müslümanların yok olmasından korktu. Bayrağı tes­lim aldı. Bir harp hilesine başvurdu. Müşrikler müslümanların takviye kuvveti aldıklarını zannettiler. Sonra Halid b. Velid öndeki askerleri geri çekti. Onları Medine'ye yolladı. Savaştan dönen bu mücahitlere, bazıları; "Siz harpten mi kaçtınız?" dediklerinde Allah Rasûlü bu hata­yı düzelterek "Onlar firar etmediler, inşaallah onlar tekrar hücuma geç­mek için geri döndüler" dedi.

Gerçekten de onlar tekrar geri döndüler, cihad ettiler ve büyük bir zafer kazandılar.

 

Huneyn Gazvesi

 

Mekke fethinden sonra da cihad durmadı. Hemen ardından Hu-neyn gazvesi geldi, bunda da müslümanlar için büyük bir ders vardı. Çünkü müslümanlar Huneyn savaşma büyük bir ordu ile çıkmıştı. Hat­ta onlardan bazıları "Artık biz bugün azlıktan mağlup olmayacağız" dediler. Çoklukla aldanış onları gevşekliğe sürükledi; gerekli tedbirle­ri almadılar. Bundan dolayı savaş müslümanların aleyhine döndü. Düş­manları galip geldi. İş şiddetlendi. Rasûlullah müslümanlara şöyle haykırıyordu: "Ey insanlar! Beri gelin siz nereye gidiyorsunuz? Ben Allah'ın Rasûlüyüm! Ben Muhammed b. Abdullah'ım."

Onun etrafında bir grup müslüman toplandı, harp şiddetlendi. Vu­ruşmalar çoğaldı. Harbin durumu da değişti. Müslümanlar kendine geldiler. Hepsi geri döndüler. Kendilerine gurur gelip de hezimete uğ­radıktan sonra işlerini düzelttiler. Huneyn gazvesi hakkında, Kur'an şöyle buyuruyor:

Andolsun ki Allah bir çok yerde (savaş anlarında) ve Huneyn sa­vaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi be­ğendirmiş, fakat sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryü­zü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. (Sonunda) bozula­rak gerisin geri dönmüştünüz.

Sonra Allah, Rasûlü ile mü'minler üzerine sekinetini (sükunet ve huzur duygusu) indirdi. Sizin görmediğiniz ordular (melekler) in­dirdi. Ve kâfirlere azap etti. İşte bu o kâfirlerin cezasıdır.

Sonra, Allah, bunun ardından yine dilediğinin tevbesini kabul eder. Zira Allah bağışlayan, esirgeyendir. (Tevbe/25-27)

Şüphesiz kısa ve öz olarak arzettiğim bu konularda ibret ve ders olacak çok şey vardır. Bu konular tahlil ve izaha muhtaçtırlar. Bu konulan detaylı olarak teker teker ele almamız lazımdır. Ta ki konulan iyice anlayalım. İnanmamız lazımdır ki hayat bir mücadeleden ibaret­tir. Mücahitler her zaman meşakkatlara ve yorgunluklara hedeftirler. Savunma yolu güllük, gülistanlık değildir. İman zaferin anahtarıdır. İn­sanları kurtuluşa götüren imandır. Yol uzarsa, harpler çoğalırsa, o za­man Allah'ın şu sözleri imdada yetişir:

Mü'minlere yardım etmek bize hak oldu.

Netice muttakilerindir.

 

Şehitlerin Günahları Bağışlanır Mı?

 

SORU: Farzları yerine getirmeyen kişi harp meydanında ölürse gü­nahları bağışlanır mı?

CEVAP: Şüphesiz ki Allah yolunda canı feda etmek Allah'a yaklaş­manın zirvesidir. Çünkü nefsini Allah yolunda kurban eden kişi, canı­nı yüce rabbine satmış bulunmaktadır.

Nefsini yüce Allah'a büyük bir fiyatla; Allah'ın rızası ve naim cen­netine satmıştır. Bu fedailik sebebiyle Allah niyetini halis kılan kişiyi bağışlar. Zira Allah (c.c) Âl-i İmran suresinde şöyle buyuruyor:

Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler. Andolsun, ben de on-lann kötülüklerini örteceğim ve onları altlanndan ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfat, Allah tarafındandır. Karşılı­ğında yaptıklannın daha güzeli O'nun katındadır." (Al-i im-ran/195)

Kötülüklerin örtülmesi günahların bağışlanması demektir. Allah (c.c) Saf suresinde şöyle buyuruyor:

Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size gös­tereyim mi?

Allah'a ve Rasülü'ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yo­lunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.

İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ır­maklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. (Saf/10-12)

Ayet-i kerimede görülüyor ki mücahidin günahları nefsi ve malı mukabilinde affedilmektedir. Allah onu cennet nimetlerine garkeder.

Rasûlullah'a (s.a) bir adam gelerek "Ey Allah'ın Rasûlü! Allah yo­lunda öldürülürsem günahlarım bağışlanır mı?" diye sordu. Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:

Evet! Sen çerini Allah'tan bekleyerek, sabrederek, düşmana yöne­lerek, kaçmayarak, iyi bir niyetle ve Allah'ın rızasını talep ederek çarpışırsan Allah senin günahlarını bağışlar.

Yine Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:

Şehidin kul hakkı hariç bütün günahları bağışlanır.

Burada Allah için cihada çıkanın kul hakkını vermeye dair bir yönlendirme vardır. Ta ki mücahit tamamen Allah'a yonelsin. Buna gü­cü yetmeyecekse bunu yerine getirebileceklere vasiyette bulunması la­zımdır.

Tirmizî ve İbn Mâce'nin rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a) şe­hitler için şöyle buyurdular:

Şehit için rabbi katında yedi şey vardır. İlk etapta Allah onu bağış­lar, cennetteki yerini görür, kabir azabından kurtulur. Büyük kıya­met korkusundan emin olur, başına vakar tacı konulur, ki o taç ya­kuttandır dünya ve dünyadaki herşeye değer. O yetmiş iki huri ile evlendirilir. O akrabalarından yetmiş kişiye şefaatta bulunur.

Peygamber'in sünnetinden anlıyoruz ki şehitliğin de dereceleri ve mertebeleri vardır. Ancak hepside Allah'ın yardımıyla ve inayetiyle olur. Yeter ki kişi onunla Allah'ın rızasını ve rahmetini dilesin. Allah Rasûlü şöyle buyuruyor:

Şehitler dört çeşittirler. Adam mü'mindir ve imanı çok güçlüdür, düşmanla karşılaşır ve sebat gösterir ve ölür. Bu adama kıyamet gününde insanlar başlarını kaldırıp baktıklarında şapkaları başla­rından düşer (yani onun kadri o kadar yüce olur.) Kimi mü'min de düşmanla karşılaşır. Sanki vücuduna diken batar gibi korkar. Ona da bir ok isabet eder, ölür. Bu da ikinci derecede şehit olur. Biri de vardır ki mü'mindir ancak bazen iyi işler yapmış, bazen de kötü­lüklerde bulunmuş, bu da düşmanla karşılaşır ve öldürülür bu da üçüncü derecede şehittir. Kimi de vardır ki nefsine zulmetmiş ya­ni günahkardır. O da düşmanla karşılaşır, sadakat gösterir ve öldü­rülür, bu da dördüncü derecede şehittir.

r Evet sadık mücahitlerin kendilerini çok iyi hazırlamaları gerekir.

Hayatlarında iyi ve sağlam yolu tutmalıdırlar. Kendilerini şehitlik ni­metine iman ve itaat ile hazırlamalıdırlar ki rablerine takva ve taatle kavuşsunlar.

Takva sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarında güçlü ve yüce Allah'ın huzurunda hak meclisindedirler. (Kamer/54-55)

 

İslâm'ın Sömürgeciliğe Direnmesi

 

SORU: Sömürüye direnmenin İslâm'daki metodu nedir?

CEVAP: Konu İslâm'ın sömürüye direnç göstermesinin yolu ise şöyle söylenebilir. Sömürü, yok etmek demektir ki bunun çok şekille­ri ve renkleri vardır. Siyasi, iktisadi, ruhi sömürüler bunlardandır. Ay­rıca fikirlerde, görüşlerde temel ruhi inançlarda da sömürü olur. Görü­lüyor ki en tehlikeli ve en gizli sömürü inanç (akaid) sömürüşüdür. Gö­rüş ve reylerde istibdat istibdatların en büyüğüdür. Nitekim fikirlerde-ki sömürü diğer sömürülere yol açar. Çünkü insan inanç itibarıyla bi­risine tabi oldumu artık her konuda ona tabi olur onun kulu durumuna geçer. Çünkü inancın sahibi üzerinde büyük etkisi vardır. O artık o inanca göre çalışır, onun verdiği ilhama itaat eder. Nitekim insan inan­cında hür olduğu zaman, müstakil hareket eder, hür ve şahsiyet sahibi olur. Kişide bu hürriyet ve şahsiyet olduğu zaman dünyada aziz olur. Tasarruflarında serbest, adımlarında başarılı olur. Sömürünün her çeşi­dine karşı kor, çünkü onun hür fikri onun diğer tasarruflarına da etki etmektedir. Ne zaman ki biz Hanif olan İslâm'ın fikir, akaid itibarıyla sömürünün her çeşidine temel itibarıyla karşı olduğunu bilirsek, sömü­rüyü yok etmeyi hedeflediğini de anlarız. Çünkü İslâm fikre hürriyet getirmiş, sömürüyü reddetmiştir. Sömürünün her çeşidi bununla çeli­şir. Çünkü o temelde sömürüyü, yok etmiştir. O temel de inanç sömü­rüşüdür.

Birinci kapı olan fikir sömürüsünü'kapatan İslâm diğer sömürü çeşitlerine geçit vermez.

İnanç (akaid) bir akli ve kalbi ameliyedir. İnananın içinde o saklı bir tohumdur. Bu sadece onunla rabbi arasında olan bir şeydir. Bu ne­denle kişinin Allah'tan başkasına eğilmemesi gerekmektedir. Çünkü Allah'tan başkası önünde eğilmeye layık değildir, yine insana mükâfat veya ceza verecek olan da Allah'tır. İslâm'dan önce insanlar bir dine girmeye zorlanıyordu. Bu durum o zaman çok yaygın idi. Dinler tari­hinde böyle hadiseler çoktur. Halbuki bu tamamen dinin ruhuna aykı­rıdır. Çünkü dinin aslı nefsin Allah'a inanması ve izan etmesidir. Yakın ve kanaatla kişinin rabbine teslim olmasıdır. Bu izan ve yakînin de akıl, kalb ve vicdandan gelmesi lazımdır. Bunu da zorlama ve cebirle telif etmemiz mümkün değildir. Bundandır ki İslâm âlimleri şöyle söy­lemişlerdir: Zorlananın müslümanlığı batıldır. Çünkü o zahirde müslü-man olup kalbinde iman olmadığından İslâm ve iman üzerine değildir.

Tarihten öğrendiğimize göre misyonerler "önce inanın sonra dü­şünün" diyorlar.'İslâm ise, kişiye şöyle diyor: "Önce düşün çaba sarfet sonra inan" ve "önce düşün ikna olursan inan!" Şüphesiz bu büyük bir hürriyet ve akla değer vermektir. Bazı dinlerde din adamları şöyle di­yorlar: "Cehalet takvanın anasıdır." İslâm ise önce kişinin durumunu düzeltir ve takvanın temelinin ilim olduğunu söyler; Kur'an bu konu­da şöyle buyurur:

Allah'tan ancak âlimler gereği gibi korkar. Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?

Allah'tan başka ilah yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de bunu ik­rar etmişlerdir. (Âl-i İmran/18)

İlimde yüksek payeye erişenler ise, "Ona inandık hepsi rabbimiz tarafmdandır" derler. (Bu inceliği) ancak aklı selim sahipleri dü-şünüp anlar. (Al-i Imran/7)

İslâm aklı, akaidin temeli, peygamberliğin direği ve davanın bek­çisi olarak kabul etmiştir. Ta ki insanın aklına hariçten bir zorba musal­lat olmasın. Akıl vehimden, korkudan ve başkasına tabi olmaktan kur­tulsun. Bundandır ki Kur'an şöyle buyuruyor:

O, akıllarını kullanmayanları pislik içinde bırakır. (Yunus/100)

Çünkü onlar akıllarını kullanmadıkça mü'min olamazlar, iman, itikat, yakîn ve azimden ibarettir..İtikat, delil ve burhan ile olur. İslâm,

fikirlerinde hür olmayan köleleri şöyle anlatıyor:

Onların kalpleri vardır onlarla kavramazlar, gözleri vardır onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır. (A'raf/179)

Aklın şerefli bir şey olduğuna dair Kur'an'da bir çok ayet vardır. Bu konuda birçok hadis-i şerif de bulunmaktadır. Onlardan bazılarını zikredelim:

Kişi kendisini iyiliğe sevkedecek, kötülükten de sakındıracak akıl gibi bir şey kazanamamıştır.

Kişi güzel ahlakı sayesinde gündüz oruçlu, gece ibadet eden insa­nın derecesine varır.

Adamın aklı tam olmadan huyu da güzel olmaz.

Her şeyin bir direği ve başı vardır. Mü'minin temeli de aklıdır. Onun ibadeti aklı kadar olur. Siz günahkarların cehenneme atılır­ken söyledikleri şu sözü duymadınız mı? "Ve şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkumları arasında olmazdık." (Mülk/10)

Her şeyin bir bineği vardır, insanın bineği ise aklıdır. Delilini iyi getiren kişi aranızda en akıllı kişidir.

İslâm'ın temel kaidelerindendir ki akıl ile nakil çatıştığında nakil tevil edilir; bu durum bizi şaşırtmamalıdır. Çünkü sahih bir nakil sahih akla uygundur. Aralarında çelişki muhaldir. İbn Teymiye de aynen böyle söylemiştir. İslâm, Allah'ın birliğine çağırmış, Onun herşeyi ya­rattığını ve her şeye kadir olduğunu söyleyerek aleme bakmayı ve ak­lı çalıştırmayı ve mazideki vehimlerden ve geçmiş sapıkların eserlerin­den kurtulmayı tavsiye etmiştir. Bu nedenle âlimler mükellefin ilk gö­revinin bakmak ve düşünmek olduğunu söylemişlerdir, çünkü Kur'an'ın üçte biri insanları yeri ve göğü düşünmeye davet ediyor. On­lardaki ayetleri düşünmeye ve yaradılışı tedebbür etmeye ve aklı kul­lanmaya çağırıyor.

İslâm'ın akla verdiği önemin belirtilerinden biri de şudur ki, ehl-i sünnet âlimleri şöyle söylemişlerdir: "Hakka vasıl olmak için sonuna dek incelemede bulunan kişi, ona vasıl olmasa dahi hakkı arayışın pe­şinde olursa ve bu haliyle ölürse, kurtulur." Hangi sistem bu kadar ak­lı sömürüden hür kılmıştır?

İslâm'ın aklı ve kalbi, inanç ve görüşte sömürüden ne kadar uzak tuttuğunu kolayca anlarız. Zira İslâm insanların,'söylenen şeyleri iyice dinlemelerini sonra bakmalarını, sonra iyiyi kötüden ayırtetmelerini tavsiye etmiştir. Kur'an şöyle buyuruyor:

(Ey Muhammedi) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele, işte Allah'ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır. (Zümer/18)

Rasûhıllah da bu konuda şöyle buyuruyor:

Sen hikmeti al, hangi kaptan çıktığı önemli değildir.

Hikmet mü'minin yitiğidir. Onu nerede bulursa alır.

Hikmet mü'minin yitiğidir, nifak ehlinden de olsa hikmeti alınız.

İlim Çin'de de olsa alın.

Allah Rasûlü bunu söylerken müslümanlarla Çin arasında herhangi bir siyasi, iktisadi ve kültürel ilişki yok idi. Allah Rasûlünün teşviki ilim ve hidayeti nerede olursa olsun talep etmeyi amaçlıyor.

Yine İslâm'ın aklı sömürüden ve kölelikten ne kadar uzak tuttuğu-na bir gösterge de müslümanlar arasında meşhur olan şu sözdür: "Bir kişiden hata ihtimali çok doğruluk ihtimali az bir söz sadır olursa yi­ne de bu söz doğruluğa hamledilir." Bu İslâm'ın fikre verdiği değeri ne güzel gösteriyor.

Birlik dini olan İslâm'ın temeli, tevhid kelimesidir. Bu insanı baş­kasına boyun eğmekten alıkor. Bu kelime ile insan Allah'tan başka kimseye karşı zillet göstermez, kimseye karşı eğilmez. Müslüman bir olan Allah inancıyla aziz olur. O'na sığınır, O'ndan yardım diler, sade­ce O'na ibadet eder. Bu konuda Allah (c.c) kul ile Allah arasındaki va­sıtayı kaldırmış ve şöyle buyurmuştur:

Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): "Ben çok yakı­nım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar." (Bakara/186)

Rabbiniz şöyle buyurdu: "Bana dua edin, kabul edeyim." (Ga-fir/60)

Ve biz ona şah damarından daha yakınız. (Kaf/16)

İbadetin sadece Allah'a yapılması için İslâm bir kısım insanın di­ğerine olan dini sultasını tamamen yıkmış, İslâm'da bu sultanın ne is­mi vardır ne de resmi mevcuttur. Rasûlullah dahi ancak bir tebliğci ve bir hatırlatıcıdır. O bir tegallübcü ve bir zorba değildir. Kur'an şöyle buyuruyor:

De ki: "Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gü­cüne sahibim." (Cin/21)

Kur'an, Hz. Peygamber'e şöyle hitabta bulunuyor:

O halde (Rasûlüm) öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt vericisin. On­ların üzerinde bir zorba değilsin. (Gaşiye/22)

O halde eğer öğüt fayda verirse Öğüt ver. (A'la/9)

Sana ancak (Allah'ın emirlerini) tebliğ etmek düşer. Hesap yalnız bize aittir. (Ra'd/40)

Doğrusu biz seni hak (Kur'an) ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik, sen cehennemliklerden sorumlu değilsin. (Bakara/119)

Rasûlüm!  Sen, rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır. (Nahl/15)

Ve de ki: "Hak, rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dile­yen inkar etsin." (Kehf/29)

Artık insan, kendi kendinin şahididir. (Kıyamet/14) Buna benzer daha nice ayetler vardır.

Her mü'min Kur'an ve sünneti anlayacak kapasitededir. Çünkü o bunları anlayamazsa dalalete düşer. İslâm'daki hükümler, cezalar ve yasakların koyucusu bizzat Allah'tır. Ümmetin küçüğü ve büyüğü bu hükümler karşısında eşittirler. Allah'ın emrine karşı gelen hiç bir kim­seye itaat edilmez. Bu nedenle Rasûlullah şöyle buyuruyor:

Allah'a isyan olduğu yerde kula itaat olmaz.

İş din sahasından dünya sahasına intikal edince insan daha da hür olur.

Hz. Peygamber'in şu sözü bize yeter: Siz dünya işini daha iyi bilirsiniz.

Bu da muhtelif hayat tarzlarının görüşlere göre değiştiğini ne gü­zel göstermektedir.

islâm tarihine baktığımız zaman görürüz ki, fikri sömürüye karşı büyük direnç gösterilmiştir. Böylelikle kibirlilerin, zayıflara olan zu­lümleri durdurulmuştur. Kur'an-ı Kerim zulüm yapan Firavun'a hü­cumda bulunmuş onu kötülemiştir. Çünkü o kavmine "Ben sizin en yü­ce rabbinizim" demişti. Müslümanlar yeryüzünde hür olarak gezdiler, insanları ateşe tapmaya zorlayan Kısralardan kurtardılar. Devlet büyüklerine insanları ibadet etmeye mecbur kılan Kayserlerin ellerinden de kurtardı. Burada garipsenecek bir şey yoktur. İslâm'ın temel amacı hak­kı hak, batılı batıl kılmaktır. Günahkarlar istemeseler dahi o hakkı hak kılmak ve batılı batıl kılmak için gelmiştir ve Allah şöyle buyuruyor:

Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir top­luluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. (Al-i İmran/104)

Çok gayretli ve dindar olan İmam Gazâlî felsefecilerle, din adam­larının arasındaki ihtilafı görünce ve felsefecilerin bir dini meseleyi in­kar ettiklerini duyunca şöyle diyor: Din adamlarının feylesofların söz­lerini -hatalarını bilmek için- iyice araştırmaları gerekiyor. Bundan sonra onunla mücadelede bulunsun. Onun fikrinin zayıf yönünü ele al­sın ve onu güzellikle ikna etsin ve onu hakkın güzelliğine davet etsin.

İslâm toplumu asırlardan beri gittikçe genişlemektedir. Bir çok muhtelif fikir ve görüşleri içinde eritmiştir. Kendisi de Sünnî, Şii, Ha­rici, Eşari ve Mu'tezile gibi mezheplere ayrılmış, hristiyanlık ve yahu-dilik gibi inançlardan da çok şey kapmıştır. İslâm hiç kimsenin inancı­na hakaret etmeden herkesin inancını inceden inceye araştırmıştır. Gruplar arasındaki sürtüşmeler İslâm'dan kaynaklanmıyor. Bu sürtüş­melerin sebebi yalnızca siyasi ve hevaîdir.

İslâm, insanın fikrinde ve inancında hür olmasını isterken tâbisi az da olsa hakka tâbi olunmasını ister. Kişi hakkı tanıdıktan sonra ona tâ­bi olması ve onda sebat kılması gerekiyor. Hakkın yardımcıları ve hak­ka tâbi olanları bulunmasa dahi insanın hakka bağlanması lazımdır. Çünkü hakkın tabileri çok olmasa dahi o batıla dönüşmez. Batılın tabi­leri çok olsa dahi hakka dönüşmez. Allah'ın Rasûlü şöyle buyuruyor:

Sizden biriniz şahsiyetsiz olmasın. "İnsanlar iyi olurlarsa ben de iyi olurum. İnsanlar kötü olurlarsa ben de kötü olurum" demesin. Nefsinizi bir raya oturtunuz. İnsanlar iyi olurlarsa siz de iyi olun, onlar kötü olurlarsa, onların kötülüğünden korunun.

İbn Hazm'a göre bazen bir toplumun arasında sadece bir kişi hak­la beraber olur. Bu da hakkın nerede olursa olsun azizliğini göstermek­tedir.

İslâm'ın inanç hürriyetine verdiği değeri şuradan da anlamak mümkündür. İslâm, gayr-i müslimleri İslâm'a girmeye mecbur etme­miştir. İnsanları inançlarından dolayı sıkıştırmamıştır. Hatta bunu bir fitne kabul etmiş ve bu fitneyi, öldürmeden daha şiddetli saymıştır. Kur'an şöyle buyuruyor:

Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür (Bakara/191)

Rasûlüm! Eğer rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın? (Yunus/99)

Dinde zorlama yoktur artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrıl­mıştır. (Bakara/256)

Rasûlullah döneminde Husayn b. Salim b. Avf diye bir adamın gayr-ı müslim iki oğlu vardı. Onları İslâm'a girmeleri için zorlamak is­tedi. Rasûlullah onu bundan alıkoydu. Bununla beraber Husayn onla­rın kurtuluşunu istiyordu. Çünkü o Rasûlullaha "Ey Allah'ın Rasûlü! Benden birer parça olan çocuklarımın cehenneme girmelerine nasıl ra­zı olabilirim?" diyordu. Hristiyan bir kadın Ömer b. Hattaba gelerek bazı şeyler istedi. Hz. Ömer de onun isteklerini yerine getirdi. Sonra onu İslâm'a çağırdı. O da kabul etmedi. Hz. Ömer sözünün bir zorlama olmasından korktu ve şöyle söyledi: Ey Allahım! Ben onu dine zorla­madım. Ardından da Allah'ın şu sözünü okudu: "Dinde zorlama yok­tur. Artık doğrulukla eğrilik bir birinden ayrılmıştır."

İslâm gayr-i müslimleri kendi hallerine terketmiştir. İslâm devle­tinin gölgesinde onlar hür olarak ibadetlerini yapmışlardır. Dinlerini bütün kurumlarıyla yaşatmışlardır. İslâm'a muhalif olduğu halde bütün hususi işlerini yapmışlardır. Topluma sirayet etmemek kaydıyla domuz yemek ve içki içmek gibi şeyler dahi bunlara serbest edilmiş. Hülefa-i Raşidinin beşincisi sayılan Ömer b. Abdülaziz Hasan Basri'ye (r.a) bir mektup göndererek şöyle diyordu: "Durumumuz ne olacak biz mecusilerin kızlarıyla evlenmiyoruz. Hristiyanlar ise, domuzu yiyor, içkile­rini içiyorlar buna ne dersin?" Hasan Basri ona şöyle cevap yazdı:

Biz buna göre onlardan cizye almış bulunuyoruz, salih olan selef de buna göre hareket etmiştir. Sen ancak bunlara tabi olmalı, bir bidatci olmamalısın.

Ömer b. Abdülaziz de buna ikna oldu.

Bazen deniliyor ki "İslâm'da neden savaş meşru kılındı?" Bu so­ruya şöyle cevap verilir: Savaş, ancak düşmanın hücumunu durdurmak için meşru kılınmıştır. Allah şöyle buyuruyor:

Kendileriyle savaşılanlara (mü'minlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, on­lara yardıma mutlak suretle kadirdir. (Hac/39)

Veya savaş mütecaviz düşmandan intikam almak için meşru kılın­mıştı:. Allah şöyle buyuruyor:

Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin; çünkü Allah aşırıları sevmez. (Bakara/190)

Kim size saldırsa, siz de ona size saldırdığı kadar saldırın. (Baka­ra/194)

Veya savaş dine olan bir baskıyı ortadan kaldırmak için yapılır. Allah şöyle buyuruyor:

Fitne tamamen yok edilinceye ve din yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşan. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur. (Bakara/193)

Yani kimsenin müslümanları dinden çıkarmaya ve müslümanların inancını bozmaya hakkı yoktur. Savaş bir zalimin ve zorbanın tahak­kümüne karşı koymak için yapılır.

Ve yine gayr-i müslimlerden neden cizye alındığı soruluyor. Ar­dından da "Bu bir zorlama değil midir?" deniyor. Bu soruya da şöyle cevap verilmektedir: Cizye maldan bir cüzdür. İslâm devleti onu gayr-i müslimlerden alır. Bu gayr-i müslimler de İslâm gölgesinde emniyet içinde yaşarlar. Bu devletin onlara verdiği güvence mukabilinde aldı­ğı bir vergidir. Yani İslâm devleti gayr-i müslim tebayı her türlü dahili ve harici tehlikelerden korur. Eğer İslâm devleti onları korumaktan aciz kalırsa, o zaman cizye almaya hak kazanamaz. Ebu Ubeyde Amir b. Cerrah Samı fethettiği zaman Humus ehliyle bir antlaşma aktetti; onları savunmak mukabilinde cizye aldı. Ancak müslüman askerler arasında taun (veba) hastalığı yayıldı. Humus askerleri, Rum askerle­rinin karşısında yenik düştüler. Ebu Ubeyde aldığı cizyeyi iade etti. .Onlar da tekrar o malı ona geri çevirdiler. Rumlar savaşmak için müs­lüman askerlere iltihak ettiler.

Hiç şüphe yoktur ki İslâm insanın inancını her çeşit vehim ve bas­kıdan uzak tutmuştur. İnsan hürriyetini en kuvvetli temele oturtmuştur ki o da inanç hürriyetidir. Çünkü insan inancında hür olduğu sürece di­ğer konularda da hür olur.

 

Din İnsanları Birliğe Çağırır

 

SORU: İslâm insanları nasıl birliğe çağırıyor?

CEVAP: İslâm'ın en büyük hedefi, inanç birliği ve ideal birliğini sağlamaktır. Onun için İslâm'ı veciz olarak şu sözle ifade edebiliriz: İs­lâm öyle bir dindir ki kelime-i tevhid ve tevhid-i kelimeyi temin etmek için gelmiştir.

Hanif olan İslâm gevşemeden iş yapmayı ve israf etmeden hede­fe varmayı amaçlamıştır. Allah şöyle buyuruyor:

Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır (kaybettik­lerinin) hasretini çeker durursun. (İsra/29)

Bundandır ki İslâm tedriciliği benimsemiştir; işler birbirini pey­derpey takib eder. Bir çalışma diğerini izler. Böylelikle iş tamam olur ve kemale erer.

Bu tedricilik, şerri kaldırmak ve hayn kökleştirmek için de geçer­lidir. Bu sulhu ve ıslahı yerleştirmek için büyük bir numuneliktir. İs­lâm'ın en büyük hedefi tevhidi ve birliği sağlamaktır. Yani Allah'tan başka ibadet edilecek bir şey kalmamalı, insanlar bu temel etrafında biraraya gelmelidir. Böylece insanlar insanlıkta kardeş ve Allah'a kulluk­ta eşit olurlar. Ancak İslâm bu işi bir gün ve bir gecede yapmaya yel­tenmemiştir; çünkü o gelediğinde insanlar ayrı ayrı fırkalardan oluşu­yorlardı. O zaman dünya insanları bölük pörçük idiler. Onlar, ırk, renk, lügat, din vatan gibi şeylerle bölünmüşlerdi. Eğer biri çıkıp bir güç çı­kacak bunları uzun veya kısa bir zamanda ortadan kaldıracak deseydi, insanlar hiç bir zaman buna inanmazlardı. Çünkü ayrılıklar çok derin­leşmiş, bölünmeler aşikar olmuştu. Bununla beraber İslâm bu birliği gaye edinmiş ve kelime-i tevhidi ve sözbirliğini, fikir birliğini getirmiş ve bunda da muvaffak olmuştur.

Kur'an-ı Kerim'e bir göz attığımız zaman görüyoruz ki, İslâm di­ni bu birliği vurgulamıştır. Çünkü Kur'an'da Rasûl'ün birliği bütün in­sanlığın birliğine lacidir, Allah Teâlâ Hz. Muhammed'i peygamber ola­rak sadece bir topluma veya bir ümmete göndermedi. Bilakis onu bü­tün insanlığa gönderdi. Buna siyahı beyazı, şehirlisi ve köylüsü, yakı­nı ve uzağı hepsi dahildi Allah şöyle buyuruyor:

Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gön­derdik. (Sebe/28)

Rasûlüm! Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik. (En­biya/107)

Bunun manası Hz. Muhammed'in peygamberliğinin bütün insan­lığa olduğudur ki herkes ona tabi olarak bütün alemlerin rabbi olan Al­lah'a iman etsin. Ancak İslâm burada tedrici yolu seçmiş, sonunda ba­şarı gelmiştir. Allah (c.c) Kur'an'da şöyle buyuruyor:

Önce en yakın akrabanı uyar. (Şuara/214)

Yani en önce çevreni ve ehlini dine çağır. Onların söz birliğini te­min et. Onları tek bir kitle haline getir. Rivayetlere göre bu ayet nazil olduğu zaman Hz. Peygamber (s.a) akrabalarını çağırdı ve onlara şöy­le söyledi:

Ey Muhammed'in kızı Fatıma! Ey Abdulmuttalib'in kızı Safiye! Ey Abdulmuttalib'in çocukları! Ben size Allah katında bir şey yapamam. Benim malımdan istediğiniz kadar isteyin, vereyim. An­cak sizi manen kurtaramam.

Sonra davetin ikinci kademesi geliyor, halka genişleniyor. Allah peygamberine şöyle buyuruyor:

Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan so­rumlu tutulacaksınız. (Zuhruf/44)

Yani bu İslâm sana ve senin kavmine bir şereftir. Allah ileride bu­nun hesabını sizden soracaktır. Bundandır ki sen kavmini dine çağır, onların birliğini sağla. Bu sebeple Resûlullah (s.a) kavmine hep şunu söylüyordu:

Ey Kureyş topluluğu nefsinizi ateşten koruyun. Ey Ka'b'm oğul­ları! Siz de kendinizi ateşten koruyunuz. Çünkü benim Allah ka­tında size bir faydam olmaz.

İslâm sadece Arablara gelmemiştir. Yalnız Hz. Muhammed'in kavmine de gelmemiştir. O bütün insanlara gelmiştir. Bu kapı bütün in­sanlığa açıktır. Bu dine girenler kardeş olur. Bu geniş binanın bir tuğ­lası olur. Allah şöyle buyuruyor:

Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanma­yın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düş­man idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti. Ve O'nun nimeti sa­yesinde kardeş olmuştunuz. (Al-i İmran/103)

Yine İslâm "Mü'minler ancak kardeştirler" diyor. Enbiya suresin­de de inanan ümmete Kur'an şöyle sesleniyor:

Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin rabbinizim öyle ise bana kulluk edin. (Enbiya/92)

Allah (c.c) bizi dinlerin birliğine çağırıyor. Bütün nebi ve rasûlle-ri, peygamberlik bayrağı altında toplamayı emrediyor. Bütün üm­metleri bir kitle teşkil ediyor. Vatanları ayrı da olsa, zaman itiba­riyle birbirlerinden uzak da olsalar bunların hepsi Allah'ın kullarıdırlar. Bunları hakkı davet edenin de bir Allah'ın peygamberleri olduğunu unutmamak lazımdır. Bundandır ki Kur'an şöyle buyu­ruyor:

Ey Peygamber! Temiz olan şeylerden yeyin; güzel işler yapın, ben sizin yaptıklarınızı hakkıyla bilmekteyim.

Şüphesiz bu insanlar bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin rabbinizim. Öyle ise benden sakının. (Mü'minun/51-52)

Peygamberler'in ümmetleri bir tek ümmet ise, sonradan gelenlerin Öncekilere inanmaları gerekiyor. Sonra gelen peygamberin de önceki peygamberi tasdik etmesi gerekmektedir. Kur'an bu konuda şöyle bu­yuruyor:

Peygamber, rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, mü'minler de (iman ettiler). Her biri Allah'a, meleklerine, kitapla­rına, peygamberleri'ne iman ettiler. "Allah'ın peygamberlerinden hiç biri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik, ey rabbimiz affına sığındık! Dönüş sanadır" dediler. (Bakara/285)

İçlerinden zulmedenleri bir yana, ehl-i kitapla ancak en güzel şe­kilde mücadele edin ve deyin ki: "Biz, bize indirilene de size in­dirilene de iman ettik. Bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir. Ve biz O'na teslim olmuşuzdur." (Ankebut/46)

De ki: "Allah bizim de rabbimiz, sizin de rabbiniz olduğu halde, O'nun hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Bizim yap­tıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size aittir. Biz O'na gönülden bağlananlarız." (Bakara/139)

Geçen peygamberlerin ümmetlerinden kalanların son gelen ve da­veti umumi olan Peygamber'e inanmaları gerekiyor. Bundandır ki Al­lah (c.c) Nebisine ehl-i kitap hakkında şöyle buyuruyor:

Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar, dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşmüş olurlar. On­lara karşı Allah sana yeter, O işitendir, bilendir. (Bakara/137)

Kur'an yalnız peygamberlere inananların arasındaki birlikle ye­tinmeyip, bütün beşer nevi arasındaki birlikten de bahsediyor. Çünkü bütün insanlık bir babadan ve bir anadan oluşmuştur. Bu birlik insan­ların birbirlerini anlamalarını ve birbirlerine yaklaşmalarını ve irtibat kurmalarını gerektiriyor. Çünkü burada insanlığın akrabalığı sözkon-sudur. Bunun hakkını korumak lazımdır. Bu akrabalığı korumakla in­sanlık birbirine yaklaşır ve aralarındaki ayrılıklar kalkar. Allah şöyle buyuruyor:

Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yara­tan ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğu­nuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. (Nisa/l)

Ayetteki nas kelimesi bütün insanlığı kapsamaktadır. Tek nefisten yani bütün insanlık bir insandan meydana gelmiştir. İnsanların kayna­ğı bir, Allah'ı bir olunca bütün insanlığın Allah'a ibadet bayrağı altında toplanmaları gerekmektedir. Allah Kur'an'da "Ey insanlar! Rabbiniz-den sakının!" diyor.

Görüyoruz ki İslâm'da birlik süreci devamlıdır. Merkezi bir nok­tadan başlar, sonra genişledikçe genişler. Nihayet bütün insanlığı içine alır. O tek bir Peygamberden başlar, onu da tek olan Allah görevlendi­rir. Sonra aşiret birliğine gidilir. Sonra kavim ve vatan birliğine, sonra ümmet ve mü'minler birliğine, sonra peygamberler ve rasûller birliği­ne, sonra beşer cinsinin birliğine doğru gider.

Bu kadar merhaleyi kat edebilmek için vakte ve çalışmaya ihtiyaç vardır. Bugün yapılamayan iş yarın yapılır. Kulun yapamayacağı işi herşeye gücü yeten Allah yapar.

Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu bil­mezler. (Yusuf 21)

Yine anlıyoruz ki İslâm muhtelif merhalelerde hep birlik dini ol­muştur. Bizim de bu birlik için çalışmamız onun çeşitli merhalelerinde seyretmemiz lazımdır. Böylece merhaleden merhaleye geçmemiz gerekir. İnsan oğlu büyük hedeflerin peşinde olmalıdır. Ancak bir defada hemen hedefe ulaşılmaz. Onun için acele etmemek lazımdır. Yoksa in­san sapıtır ve bozguna uğrar. Şöyle bir darb-ı mesel vardır: "Aceleci süvari yol kat etmez, bineğini de çatlatır." Tedrici hareket etmek akıllı mü'minlerin yoludur. Bu ümmetin Peygamberi ne kadar da doğru söy­lemiştir:

İşlerin en hayırlısı Allah katında az da olsa devamlı olanıdır.

 

Dîn Düşmanlarından İlgiyi Kesmek

 

SORU: İslâm dininin, düşmanlara yardımda bulunmak veya onlar­la muamele yapmak hakkında hükmü nedir?

CEVAP: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazan­mak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin! Oysa onlar, size gelen gerçeği inkar etmişlerdir. Rab-biniz Allah'a inandığınızdan dolayı Peygamberi de sizi de yurdu­nuzdan çıkarıyorlar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da, açığa vurdu­ğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur. (Mümtehine/1)

Bu ayet Mümtehine suresinin birinci ayetidir. Bunun nüzul sebe­bi ise şu hadisedir: Rasûlullah (s.a) Mekke fethi için hazırlanırken bu­nu gizli tutuyordu. Müslümanlardan Hatib b. Ebi Beltea Mekkelilere bir mektup yazdı. Onu bir kadınla gönderdi. O mektupta, Peygamberin savaş için hazırlık yaptığını bildiriyordu. Kadın o mektupla yola ko­nuldu. Ancak Allah Teâlâ bunu Hz. Peygamber'e bildirdi. Rasûlullah (s.a) içlerinde Hz. Ali'nin de bulunduğu üç kişilik bir kafileyi onun ar­dından gönderdi. Onlar kadına yetiştiler, mektubu istediler. İlk önce in­kar etti. Hz. Ali onu tehdit ederek, 'Ya mektubu çıkarırsın ya da senin elbiselerini çıkarıp kendimiz buluruz' deyince, kadın mektubu çıkardı, onlara verdi. Kısaca mektubun özeti şöyle idi:

Emma ba'd, şüphesiz ki Rasûlullah gece gibi kalabalık bir asker­le üstünüze geliyor, onlar sel gibi akıyorlar, o size galip geleceği­ne dair Allah'a yemin ediyor. O sözünü yerine getirecektir ve Al­lah onun velisi ve yardımcıdır.

Hz. Peygamber (s.a) bunu duyunca, 'Ey Hatib! Bu da ne oluyor?' dedi. Hatib pişmanlık göstererek şöyle söyledi:

Ya Rasûlullah! Lütfen acele etmeyiniz beni bağışlayınız. Ben Ku-reyşlilerin yeminlisi idim. Seninle hicret edenlerin çoğunun akra­baları Mekke'de bulunuyor. Onların akrabalarını koruyorlar. Ben oradaki akrabalarımı korusunlar diye böyle bir teşebüste bulun­dum. Ben bunu küfür ve irtidattan dolayı yapmadım. Ben İs­lâm'dan sonra küfre rıza göstermedim.

Rasûlullah (s.a) Hatib'in büyük üzüntüsünü görünce etrafındakile­re 'Arkadaşınız doğru söylüyor' dedi.

Hz. Ömer kızarak 'Ya Rasûlullah! "Bırak da şu münafığın boynu­nu vurayım" dedi. Nebi (s.a) şöyle söyledi: O Bedir'e katılanlardandır. Bilmiyor musun ki Allah (c.c) Bedir'e katılanlar hakkında şöyle buyu­ruyor: "Dilediğinizi yapın ben sizi bağışlarım." İşte bu esnada şu ayet nazil oldu. Onun başında şöyle deniliyordu:

Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan­lara sevgi göstermeyin.

Yani Allah'ın düşmanlarını, Peygamber ve din düşmanlarını dost edinmek müslümanlara yaraşmaz. Çünkü onlar sizin inancınızın düş­manıdırlar. Onlar sizin dininize karşı çıktılar, sizi hep gözetlediler, si­zinle harbettiler, sizi evlerinizden ve yurtlarınızdan çıkardılar. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. (Al-i İmran)

Ey iman edenler! Kendi dışmızdakileri sırdaş edinmeyin. (Al-i İmran/118)

Onlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar size gelen gerçeği inkar etmişlerdir. Rab-biniz Allah'a inandığınızdan dolayı Peygamber'i de sizi de yurdu­nuzdan çıkarıyorlar. (Mümtehine/1)

Yani nasıl olur da siz onları seversiniz. Onlar Allah'ın dinini inkar ediyorlar, Allah'ın emrine baş kaldırıyorlar. Allah'ın haramlarını hafife alıyorlar, açık olan hakka karşı çıkıyorlar. Allah Rasûlünü şehrinden (Mekke'den) çıkardılar. Hicrete mecbur ettiler. Nitekim sizi de sürdü­ler. Halbuki sizin hiç bir suçunuz yoktu. Tek suçunuz tek Allah'a iman etmenizdi.

"Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmış­sanız" yani eğer siz ihlaslı olarak hicret etmiş ve sadece Allah için bu­nu yapmışsanız katiyen böyle bir şey yapmamanız (yani kâfirleri sev­memeniz) gerekiyor.

"Onlara sevgi gösteriyorsunuz, halbuki ben sizin saklı tuttuğunu­zu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim" yani katiyen onları sev­memeniz gerekiyor. Çünkü onlar size karşı samimi olmazlar. Onlar si­zin haynnızı istemiyorlar. Onlar sizin için hep kötülük düşünüyorlar. Allah Teâlâ'nın ilmi her şeyi kuşatmıştır. O gizliyi ve açığı bilendir. Bütün yaptıklarınızı biliyor.

"Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sap­mış olur." Yani kim düşmanları dost edinirse ve bunu bilerek yaparsa, o doğru yoldan sapmıştır.

Bu ayetin tefsirinden de anlıyoruz ki İslâm'ın hükmü düşmanlara yardımcı olmamak ve onlarla dostluk kurmamaktır.

 

İslâm Kılıçla Mı Yayılmıştır?

 

SORU: Bazıları İslâm'ın kılıçla yayıldığını iddia ediyorlar bu doğ­ru mudur?

CEVAP: İslâm'ın gayr-i müslimlere gösterdiği müsamahayı burada zikretmeyeceğim. Çünkü bu çok meşhur bir şeydir. Bütün fetihlerden sonra müslümanlar bu müsamahayı göstermişlerdir. Bundan daha mü­himi bu konuda İslâm'ın ortaya koyduğu fikirdir.

Kur'an-ı Kerim'in harp ve barış konusunu teşkil eden ayetlerini okuduğumuz zaman, bunların üç şekilde olduğunu görürüz. Onlardan biri lütuf ve yumuşaklık, diğeri katı ve zorlu ve diğeri ise bu iki şekil arasındadır.

Birinci şekle misal:

Rasûlüm! Sen, rabbi'nin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır. (Nahl/125)

Ey iman edenler! Hep birden barışa girin! (Bakara/208)

İkinci şekle misal ise, Allah'ın şu sözüdür:

Ey Peygamber! Mü'minleri savaşa teşvik et. (Enfal/65)

Vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına! (Enfal/12)

Üçüncü şekle misal:

Size karşı savaş açanlara siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin çünkü Allah aşırıları sevmez. (Bakara/190)

Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse (şunu iyi bilin ki) Allah gafur

ve rahimdir. (Bakara/192)

Dışarıdan bakan herhangi bir kimse eğer bir şekli ele alır, diğer şe­killere bakmazsa, İslâm'ın harp ve barış hükmünü anlayamaz. Çünkü onun varacağı hüküm bütüncül olmaz. Bütün bu üç rengi veya şekli beraber düşünmesi lazımdır. O zaman görecektir ki birinci şekil gayet net ve açıktır. O da sulh ve istikrar zamanında olur. Eğer ortam güzel muameleye ve güzel söze müsait ise, böyle olur. İkinci şekil düşman­lık, azgınlık zamanında olur. Veya genel bir seferberlik zamanında olur ki müslümanlar nefislerini ve davalarını müdafa ederler. Üçüncü şekil ise umumi ve daimi bir kanundur ki o da lutufla katılık arasında bir du­rumdur.

Zannediyorum ki şüphe mahalli, müslümanların Bedir'de yaptık­ları savaştır. Çünkü bu mü'minlerle müşrikler arasında yapılan ilk si­lahlı cihaddır. Kaldı ki burada müslümanların yaptıkları Mekke'de kay­bettikleri prestijlerini geri almaktı. Kaybettikleri mallarını ve mülkle­rini kazanmaktı. Şunu da kaydetmek gerekir ki Mekke'de kalan ve hic­rete gücü yetmeyen zayıf müslümanlar müslümanların hicretinden sonra büyük işkencelere maruz kalmışlardı. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor:

Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize ka­tından bir yardımcı yolla!" diyen zavallı erkekler, kadınlar ve ço­cuklar uğurunda savaşmıyorsunuz. (Nisa/75)

Peygamberimiz'in ve halifelerin diğer savaşları ise, kuvvete karşı kuvvet, şerre karşı şerle mukabelede bulunmaktır. İslâm, milleti zalim­lerden ve düşmanlardan kurtarmayı hedeflemiştir.

Buna delil ise, İslâm'ın bir savaş şeklini benimsememiş olmasıdır. İslâm'da savaş ancak i'la-yı kelimetullah için yapılır. Hz. Peygamber'e "Ey Allah'ın Rasûlü! Ganimet için, nam kazanmak için veya desinler için savaşılır mı?" diye sorulduğunda, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: Ancak Allah'ın kelimesi yüce olsun diye savaşılırsa o Allah için olur.

İslâm dine zorlamak için savaşı uygun görmez. Bir kesimin efen­diliği ve üstünlüğü için de savaşmaz. Şeref ve ganimet kazanmak için de savaşmaz. İslâm'ın gayesi bütün insanları sulh ve emana kavuştur­maktır. Fakat bazı zamanlardaki kötü davranışlar dinin aslını karala­maktadır. Hristiyanlık kendi adına yapılan harpleri kabul etmemekte­dir. İslâm da kendi adına yakıştırılan harpleri kabul etmez.

Allah doğruyu söyler ve doğru yola iletir.

 

HAD CEZALARI

 

Katl (Öldürmek)

 

SORU: Bir müslümanın? müslüman kardeşini öldürmesi, onun ma­lını gasp etmesi ve ırzına göz dikmesi, ardından da ben müslümanım demesinin hükmü nedir?

CEVAP: Allah (c.c) "mü'minler ancak kardeştirler" (Hucurat/10) buyuruyor. Öyleyse müslümanın, kardeşinin haklarına saygı gösterme­si lazımdır. Bir zalim kardeşine zulüm yaptığı zaman onu müdafaa et­melidir. İslâm'ın, bir müslümanın başka müslüman kardeşinin malına, hayatına ve ırzına el uzatmasını mubah karşılaması mümkün değildir. Böyle yapan bir insanın İslâm ve iman davasında bulunması abes bir şeydir. O dinden, din de ondan beridir, uzaktır. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyuruyor:

Bir müslümanın diğer müslümana kanı, malı ve ırzı haramdır.

Yani hiç bir zaman bir müslüman diğer bir müslümanın hayatına, malına ve ırzına el uzatamaz. Allah'ın haram kıldığı bir şeyi hiç bir in­san helâl kılamaz.

Allah (c.c) Nisa Suresinde şöyle buyuruyor:

Yanlışlıkla olması dışında bir mü'minin bir mü'mini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mü'min öldüren kimsenin, mü'min bir köle azat etmesi ve Ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış ola. Eğer öldürülen mü'min olduğu halde, size düşman olan bir top­lumdan ise mü'min bir köle azat etmek lazımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir diyet ve bir mü'min köleyi azat etmek gerekir. Bun­ları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lazımdır. Allah herşeyi bilendir. Hik­met sahibidir.

Kim bir mü'mini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalaca­ğı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. (Nisa/92-93)

Yani bir mü'min, yanlışlık ve iradesinin dışında cereyan eden bir kazadan başka, bir mü'mini öldüremez. Bu ona yakışmaz. Eğer onu yanlışlıkla öldürürse, ona keffaret vermek gerekir.

O keffaret de mü'min bir köleyi azat etmektir. Köle azat etmekle beraber, Öldürülenin ailesine de bir diyet vermek gerekir. Bu diyet onun kan bedeli ve velilerinin hakkıdır. Diyet ise yüz deve veya ona te­kabül eden bir paradan ibarettir. Ancak maktulün (öldürülenin) ehli kendi istekleriyle diyetten vazgeçerlerse o ayrı bir şeydir. Eğer öldürü­len kişi mü'min olup size düşman olan bir toplumdansa, o zaman kati­le (öldürene) ehl-i iman olan bir köleyi azat etmek lazım gelir. Burada ayrıca diyet vermek gerekmez. Eğer maktul aranızda sözleşme bulu­nan bir toplumdan ise, o zaman katilin onun ehline bir diyet vermesi de lazım olur. Diyetle beraber bir köle azat edecektir.

Yanlışlıkla öldüren katil eğer bir köle bulamazsa, o zaman iki ay ardarda oruç tutmalıdır. Çünkü bu katili temizlemek için Allah tarafın­dan meşru kılınmıştır. Allah herşeyi bilir ve hikmet sahibidir. Bundan sonra da Allah (c.c) şöyle devam ediyor:

Her kim bir mü'mini kasten öldürürse, ebediyen cehennemde ka­lacaktır. Allah ona gazap eder, onu rahmetinden kovar, ona büyük bir azap hazırlamıştır.

İbn Abbas şöyle diyor: "Kasten adam öldürenin tevbesi kabul ol­maz." Bu konuda çok rivayetler vardır. Salim b. Ebi'l-Hakk'ın rivayeti de onlardan biridir. O şöyle rivayet ediyor: İbn Abbas'm gözlerini yitir­mesinden sonra biz onun yanında bulunuyorken bir adam geldi ve şöyle dedi: "Ey Abdullah b. Abbas! Kasten bir adam öldürenin hakkında ne dersin?" O da şu ayeti okuyarak cevap verdi: "Onun cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır." Adam "O iman edip, iyi iş­ler yapıp durumunu düzeltse de mi?" deyince, İbn Abbas şöyle dedi: "Anası ölesice, tevbe ona yaramaz. Allah'a yemin ederim ki Hz. Pey-gamber'den şöyle duymuştum: Öldürülen kişi kendisini kasden öldüren kişinin ya sağ kolundan ya da sol kolundan tutarak gelir. Allah'ın arşın­dan kan akar. Onun katili de onun diğer elini tutmuştur. Maktul şöyle der: 'Bundan sorun neden beni öldürdü?' Allah'a yemin ederim ki Pey­gamber vefat edinceye kadar bu ayeti (kasten adam öldürenin devamlı cehennemde kalacağım bildiren ayeti) nesh eden bir ayet inmedi."

Başka bir rivayette de -bu son cümle- şöyledir: Sizin nebinizden sonra nebi, kitabınızdan sonra bir kitap inmedi.

Süfyan Sevri'den bir rivayete göre o şöyle diyor: Ehl-i ilimden kasten adam öldürenin durumu sorulduğu zaman onlar, onun için tev­be yoktur derlerdi.

Tefsir-i Menar'âa Şeyh Muhammed Abduh'dan naklen deniliyor ki: Kasten adam Öldüren için bir mazeret söz konusu değildir.

Yine sözkonusu tefsirde, kasten adam öldürmenin neredeyse din­den çıkmaya (irtidat'a) denk bir şey olduğu da söylenmiştir.

Ve şöyle deniyor: Mü'minin imanı, ancak kendisine bazı hakların terettüb ettiğine inanmakla sahih olur. O haklar da Allah'ın hakları ve kul haklarıdır. Mü'minlerin haklarının cezası ise kısasta hayatın oldu­ğudur. Çünkü kısasta bir caydırıcılık vardır. Doğru inanan kişi, kısasın bir hak ve aynı zamanda bir hayat olduğuna inanır. Zira kan döken ki­şi bütün ümmetin hayatıyla alay etmiş, ümmetin büyük hukukuna hür­met göstermemiş, mü'minlerin düştüğü büyük tehlikeyi kale almamış demektir. O mü'min birisine saldırmakla imanının rüknünden birisim yıkmıştır. Bu da gösteriyor ki bu adamın imanı zayıftır. Halbuki mü'min imanda gayretlidir. Ondan böyle bir şey meydana gelmemesi lazımdır.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyuruyor:

Bir müslümanın öldürülme s indense dünyanın yok olması Allah'a daha ehven gelir.

İnsan Allah'ın binasıdır. Allah'ın binasını yıkan lanetlenmiştir.

Soruda sözkonusu edilen kişi sadece kasten öldürmekle yetinme­miş. Hem öldürmüş, hem mal gasbetmiş ve hem de ırza el uzatmıştır. Allah öylelerini devamlı bir azapta bırakacaktır. Günahından dolayı ona ağır ceza verecektir. Böyleleri bu günahları işledikleri sürece iman ve İslâm sıfatlarına layık değildirler. Bunlara müslüman demek de ko­lay değildir.

 

Yanlışlıkla Öldürmek

 

SORU: Tabancamı temizlerken ateş aldı ve kurşun birisine isabet ederek öldürdü. Ancak şahitler onu kasten Öldürdüğümü söylediler. Böylelikle bana yirmibeş sene ceza verildi. Halbuki ben suçsuzum. Bu hapis cezası diğer günahlarıma keffaret olur mu?

CEVAP: Eğer soru soranın durumu vuku bulan şeye mutabık ise, bu kazaen öldürmedir. Bunda geçerli hüküm keffaret vermektir. O da mü'min bir köleyi azat etmek, öldürülenin ehline de diyet vermektir. Çünkü Allah Telâlâ şöyle buyuruyor:

Yanlışlıkla olması dışında bir mü'minin bir mü'mini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin, mü'min bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış ola. (Nisa/92)

Şüphesiz ki yalan şahitlikte bulunan kişi büyük bir günaha girmiş­tir. Allah ileride ona büyük bir ceza verecektir. Hapis de bir nevi ilahi imtihan sayılır ki Allah insanı bu dünyada onunla imtihan eder. Hapis ve benzeri musibetler genellikle kişinin diğer gizli günahlarından ne­şet eder. Görünürde onunla cezalanmış ki o günah affedilsin. Allah Teâlâ bu günahları bu imtihanla temizlemek istiyor. Bunların hiçbirisi yoksa (yani kişi tamamen günahsız olarak hapse girmişse) Allah Teâlâ çektiği zahmete bedel ona mükafat verecektir. Allah sabredenlerle be­raberdir.

 

İntikam Almak

 

SORU: İntikam almak için hasmını öldüren kişi katil sayılır mı?

CEVAP: Bir insan aynı anda hem hakem ve hem de düşman ola­maz. Bu nedenle İSlâm insanlar için maslahatlarını gözetecek bir lider tayin etmiştir. O i^am (lider) onların arasında hüküm verir. Cezaları infaz eder ve bunda da Allah'ın hükümlerine uyar. Bundandır ki Kur'an şöyle buyuruyor:

Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan ulülemre (idarecilere) de itaat edin. (Nisa/59)

Eğer İslâm intikamını kendi eliyle almayı insanlara bıraksaydı o zaman büyük bir felaket olurdu. Çünkü husumette taraf olan kişi ha­kem olursa o kendinde bir rüşt bulamaz ve hareketlerine dikkat ede­mez. Bundandır ki İslâm husumetlerde (anlaşmazlıklarda) tarafsız in­sanların hüküm vermesini şart koşmuştur. Hakim (kadı) için de şüphe­lerden uzak bir ahlak ve sıfata sahip olma şartını getirmiştir.

İbn Ömer'den rivayete göre, cezalan uygulamak sultanın (yöneti­cinin) işidir. Sultanın, suçluyu araştırıp katili bulması gerekir. Sonra kan sahiplerinin haklarını almak için onlara bütün yollan kolaylaştır­ması ve bunu yaparken de israf ve zulme gitmemesi lazımdır. Çünkü Allah şöyle buyuruyor:

Bir kimse zulmen Öldürülürse, onun velisine (hakkını alması için) yetki verdik. Ancak bu veli de kısasta ileri gitmesin zaten o, ala­cağını almıştır. (İsra/33)

Her ne kadar İslâm hukuku intikam alana, yani katili öldürene ka­til gözüyle bakmasa da, intikam alan kişiyi tazir cezasıyla cezalandınyor. Tazir cezası ise hakimin yetkisi dahilindedir. Çünkü intikamcı, kı­sas konusunda sultanın haklarına tecavüz etmiştir.

 

Allah'ın Binası

 

SORU: Bir hadiste "Kim Allah'ın binasını yıkarsa o mel'undur" bu-yuruluyor. Allah'ın binası nedir, hadisin manası nedir?

CEVAP: Binadan maksat beşerin nefsidir. Yani bir insandır. Çünkü onu inşa eden, onu kıvama koyan, onu tezkiye eden, terkip edip ona şe­kil veren Allah'tır. Kur'an buna işarette bulunarak şöyle der:

Ey insan! Seni yaratıp düzgün ve dengeli kılan, istediği bir şekil­de birleştiren, ihsanı bol rabbine karşı seni aldatan nedir? (İnfi-tar/6-8)

Hadisin manası şudur: Kim zulmen bir insanı öldürürse şüphesiz o Allah'ın yapmış olduğu bir binayı yıkmış demektir. Çünkü bu nefs Allah'ın bir binası, bir terkibidir. Başka bir rivayette ise hadis şöyledir:

Şüphesiz bu insan Allah'ın binasıdır. Allah'ın binasını yıkana lanet olsun.

Bu konuda bir çok hadis-i şerif vardır. Bu hadislerde katile çok büyük ceza olduğu ifade ediliyor. İslâm'da Kısas isimli kitabımda bu hadislerin çoğu zikredilmiştir. Burada bir insanı öldürmenin ne kadar günah olduğunu ayrıntılı olarak zikrettik. Onun özeti şudur:

Şüphesiz ki en büyük günah, Allah'ın mükerrem kıldığı ve yeryü­zünde bir bina olarak yarattığı insanı Öldürmektir. Bu binayı yıkanlar lanetle ve nefretle kınanır. Allah katında bir nefsi öldürmek en büyük günah olduğu gibi insanların nazarında da böyledir. Çünkü hayatı sev­mek ve dünyada kalmak insanların en tabi arzularıdır. İnsan bir tehli­ke ile karşı karşıya gelince, etrafındaki herşeyi ve herkesi unutur, yal­nız kendini kurtarmaya bakar.

Allah'ın inayetle koruduğu, bir çok şeyle muhafaza ettiği hayatı yıkmak ve yoketmek isteyene şiddetli bir ceza vermesi garip değildir. Böylece kendisine terbiye, başkasına da ibret olur.

 

İslâm'da Nefis Müdafaası

 

SORU: Nefsini müdafaa etmek için birisini öldüren adam katil sa­yılır mı?

CEVAP: İnsan nefsini müdafaa etmek için birisini öldürürse islâm nazarında katil sayılmaz. Bir adam Hz. Peygamber'e gelerek, 'Ya Ra-sûlullah! Bir adam benim malımı almak istese ne yapayım?' diye sor­du. Rasûlullah; 'Malını ona verme!' dedi. 'Eğer benimle kavga yap­mak isterse ne yapayım?' deyince, Rasûlullah, 'Sen de onunla kavga yap!' dedi.' O beni öldürse ne olur?' diye sordu. 'Sen şehit olursun!' dedi. 'Ben onu öldürsem ne olur?' dedi, O zaman o cehennemlik olur!' dedi. (Müslim)

Şüphesiz nefsi müdafaa mal müdafaasından daha mühimdir. Baş­ka bir hadisi şerifte Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

Kim malı için öldürülmüşse, o şehittir, kim dini için öldürülürse, o da şehittir. Kim kanı için öldürülürse o da şehittir. Kim ehli için öldürülürse o da şehittir.

Tekrarı Halinde Hırsızlığın Cezası

 

SORU: Hırsızdan hırsızlığın tekerrür etmesi halinde Kur'an'ın hük­mü nedir?

CEVAP: Allah (c.c) Maide suresinde şöyle buyuruyor:

Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hik­met sahibidir. (Maide/38)

Allah (c.c) Kur'an-ı Kerim'de hırsızlık yapan erkek ve kadının hükmünü bildirmiştir. Onların her birisinin eli kesilir. Fıkıh kitapların­da bahsi geçen şartlar dahilinde çaldıkları zaman onların elleri bilekle­rinden kesilir. Bu onlara Allah'tan bir cezadır ki, kendileri edeplensin-ler, başkalarına da ibret olsunlar.

Hırsız on dirhem veya on dirhemden daha büyük bir değerde olan şeyi çalarsa, eli kesilir. Hanefîler yanında bundan daha değersiz bir şey için el kesilmez. Hırsızlık ya hırsızın ikrarıyla (itirafıyla) ya da iki şa­hidin şahitliğiyle isbat edilir. İlk defa hırsızın sağ eli kesilir. Eğer hır­sızlığı tekerrür ederse, sol ayağı kesilir. Eğer tekrar hırsızlık ederse, başka bir tarafı kesilmez. Ancak tevbe edinceye kadar hapsedilir. (İbn Mevdud el-Hanefî, el-İhtiyar Şerh'ül Muhtar)

Bu da şu demektir: Hırsızlık cezası öldürmek için değil, caydır­mak için verilmiştir. Çünkü cezalar büyük günahlardan sakınmak için tayin edilmiştir. Nefsi yok edici cezalar meşru kılınmamıştır. Menfaat cinsini yok eden cezalar da bir noktada hayatı telef edicidir. Öyle ise böylesi cezalar meşru değildirler.

Sol elin ve sağ ayağın, suçun tekerrürü halinde kesilmeleri, men­faat cinsinin yokluğuna sirayet eder. O menfaat ise, yürümek, çalış­mak, iş görmek ve sanat öğrenmektir. Bu meşru olmaz. İmam Ali (r.a) böyle bir durumda şöyle söylemiştir:

Kendisiyle yiyecek ve istinca edecek bir el ve üzerinde yürüyecek bir ayak bırakmamaya Allah'tan haya ederim.

Hz. Ali (r.a) bu sözü, kendisiyle münakaşa edip de kendisini mağ­lup edene cevap olarak söylemiştir.

Hz. Ömer'e eli ve ayağı kesilmiş ve ismi Sedum olan bir hırsız ge­tirdiler. Hz. Ömer öteki elini de kesmek isteyince Hz. AH ona dedi ki: "Onun bir eli ve bir ayağı kesilmiş. Hırsızlığı tekerrür de etse, artık başka organları kesilmez!" Bunun üzerine Hz. Ömer kararından döndü ve hırsızı hapsetti. Bu duruma kimse itiraz etmedi. Bunun bir icma oluşturduğunu görüyoruz. Hulasa olarak deriz ki, hırsızın sağ eli kesilmisse artık sol eli kesilmez. Veya sol ayağı kesilmişse artık sağ ayağı kesilmez. Çünkü bunda menfaatin zayi olması sözkonusudur.

 

Yol Kesicilik

 

SORU: Dağa çıkıp insanların yollarını kesen, kimisini öldürüp, ki­misini de soyanlar hakkında Allah'ın hükmü nedir?

CEVAP: Yol kesiciler, insanları yollarından ve mesleklerinden eden günahkar hırsızlardır. İnsanlara silah ile saldırıyorlar. Onların malları­nı ve eşyalarını gaslediyorlar. Şüphesiz ki yol kesicilik toplumu en çok tehdit eden bir suçtur. Ve fitne-fesat ateşini tutuşturan bir şeydir. Bun­dandır ki Allah Teâlâ kitabında yol kesicileri tehdit etmiş ve çok şid­detli bir şekilde uyarmıştır. Onları bu kötü gayelerinden alıkoymak için onlara en büyük cezayı meşru kılmıştır. Onların izinden gidilmemesi için ibretli bir ceza vermiştir. Allah Maide suresinde şöyle buyuruyor:

Allah ve Rasûlü'ne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düze­ni bozmaya çalışanların cezası ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvay-lığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır. (Maide/33)

Hak Teâlâ ayet-i kerimede bu suçlulara bir takım cezalar zikret­miştir. O cezalar da şunlardır: Öldürülmek, asılmak, çaprazlama el ve ayakların kesilmesi, yeryüzünde sürgün edilmeleri gibi. Allah bu ceza­ların dünyada fiilen verilmesi gerektiğini zikrettikten sonra ahirette de onlar için büyük bir azap ve elem verici bir ceza olacağını bildirmiştir.

İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir:

Eğer onlar hem öldürüp hem de malı almışlarsa, onlar öldürülür, sonra da asılırlar. Sadece öldürüp malı almamışlarsa, öldürülürler an­cak asılmazlar. Onlar sadece malı alıp Öldürmemişlerse, elleri ve ayak­ları çaprazlama kesilir. Sadece korkutmuşlarsa, malı almamışlarsa sü­rülürler. Ayetin tefsiri böyledir. Her suça kendisine uygun ceza verilir. İmam Şafii ve İmam Ahmed bu görüşü uygun görmüşlerdir. Ebu Ha-nife'nin görüşü de buna yakındır.

Bir kısım hukukçulara göre ise, yol kesicilerin durumunu devlet reisi tayin eder; ayette geçen cezalardan birisini tatbik eder. Devlet re­isi umumî maslahatı göz önünde bulundurur. Mesela yol kesicilerin kimseyi öldürmemiş elebaşısını devlet reisi ibret için astırabilir, çünkü bu şahsın kötülüğü adam öldüren diğer bir yol kesicinin şerrinden da­ha fazladır. Ölümü hak etmiş bir yol kesicinin cezası öldürülenin veli­sine havale edilmez. Zira bu, şahsi bir husumetten ve hususi bir düş­manlıktan dolayı öldürülen kişinin durumu gibi değildir. Çünkü böyle­si durumlarda katilin cezası maktulün velilerine havale edilir. Onlar di­lerlerse kısas uygularlar, dilerlerse af ederler. Dilerlerse, diyet (kan be­deli) alırlar. Ancak yol kesicilerin işi devlet idarecisine bırakılır. Çün­kü buradaki ceza Allah'ın cezasıdır. Bu da cemaat ve ferdin menfaatı-nadır. Ceza ve caydırmak burada vacibtir.

Eğer yol kesiciler bir güruh ise onlardan bazıları Öldürme ve soy­guna karışmış, bazıları da karışmamışsa, kimi hukukçulara göre kısas yalnız karışanlara yapılır. Ancak cumhur-u fukahaya göre bunların hepsi de öldürülür. Onlar yüz kişi de olsalar öldürülürler. Çünkü bun­lar birbirlerine destek vererek ve rıza göstererek bu işi yapmışlardır.

Yol kesici eğer yalnız malı almış, canlara ve ırzlara tecavüzde bu-lunmamışsa, Şafii, Ebu Hanife ve Ahmed'e göre bu kişinin sağ eli ile sol ayağı kesilir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor:

Yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi.

Bundaki hikmet ise şudur: Biz onun tuttuğu ve gaspta kullandığı elini ve üzerinde yürüdüğü ayağını kesiyoruz. Böylece, bu gibi işlere bir daha yeltenmesini önlüyoruz. Bu organlar kesildikten sonra kayna­mış zeytinyağı ile dağlanır ki kan kaybından ölmesin. Bunların öldü­rülmesine karar verilir ise kılıçla öldürülürler. Çünkü kılıçla öldürmek hem pratik ve çabuk olur ve hem de az acı verir. Zira Raslûilah şöyle buyuruyor:

Allah her şeyde iyiliği farz kılmıştır. Öldürdüğünüzde güzel öldü­rün, bir hayvanı keserseniz güzel kesin. Kişi, bıçağını iyi bilesin ve kestiği hayvanı rahat ettirsin.

Ehl-i iman en namusluca (ve en güzel şekilde) Öldürendir.

Eğer kılıçtan daha pratik ve uygun bir alet varsa, onunla da öldü-rülebilir.

Bu hüküm sadece çölde ve dağda yol kesenleri kapsamıyor. Bu ceza şehir eşkıyalarına da tatbik edilir. Eğer bunlar da yol keser ve soy­gunculuk yaparlarsa, bahsi geçen ceza bunlara da uygulanır. Belki zi­yadesiyle bu şehir eşkıyalarına ceza vermek gerekir. Çünkü bunlar yer­leşik bir topluma karşı saygı göstermemişler, toplumun hukukuna ri­ayet etmemişlerdir.

İşte Allah Teâlâ'nm yol kesiciler hakkındaki hükmü budur. Bu öy­le bir hükümdür ki onda caydırmak ve vazgeçirmek vardır. Bazı insan­lar bu cezayı çok katı görebilirler. Ancak bu batıl bir vehim ve yalan bir sözdür. Çünkü cezalar fesadın sonunu getirsin diye konulmuşlardır. Nefsi kendisini kötülüğe atana bir caydırma olsun ve böylelikle suçlu­lar azalsın. Allah doğru yola iletendir.

 

İdam Cezası

 

SORU: Bir kısım insanlar idam cezasını kaldırmak istiyorlar. İs­lâm'ın bu konudaki hükmü nedir?

CEVAP: İdam cezası yeni bir ceza değildir. Bizim, onu kaldırmaya çalışmamız doğru olmaz. Müslüman olsun, gayr-ı müslim olsun kanun koyucular bu konuyu çoktan kapatmışlardır. Hatta diyebiliriz ki tama­men idam cezasına karşı olanlar dahi onu tamamen kaldırmayı düşün­memişlerdir. Karşı olanların kimi siyasi zaruretlerden dolayı ve harp zamanlarında idam cezasına baş vuruyor. Kimisi de bundan kaçmıyor. Bununla beraber fert cemiyete zararlı ise, idam cezası uygulanır. On­lardan kimi de idamdan tiksinir. Bununla beraber tabiatı günahkâr olan kişi için uygulanmasını ister.

İdam cezasına karşı çıkanlar, bir çok delil öne sürerler. Onlardan biri idam cezasının çok kötü bir iz bıraktığı ve hiç unutulmadığı iddi­asıdır. Buna bazı nadir olan halleri örnek olarak gösteriyorlar. Fakat buna dair bir kaide getiremiyorlar. Biz bunu sununla reddediyoruz: İs-lâmî yargı idam cezasını uyguladığı zaman bütün hatalardan ve şüphe­lerden uzak durur. Burada yargının adil olması önemlidir. Yargının adaleti ise suçlunun itirafı, adaletli şahitlerin bulunması, kadı'nın isti-nad edeceği herhangi bir şüphenin bulunmaması ile sağlanır. Eğer hiç­bir şüphe bulunmazsa, adaletten emin olunursa idam cezası uygulanır. İdam bu çerçevede yapılırsa ona itiraz edenlerin bir itirazı kalmaz. Raslûllah (s.a) şöyle buyuruyor:

Cezaları şüphelerle bertaraf ediniz.

Yani çok küçük bir şüphe dahi olsa had cezalarım uygulamayın.

Kaldı ki bir çok cezanın suçlunun hayatında iz bıraktığını görü­yoruz. Kişi beraat da etse bu suçların eserleri kalır. Hapis ve kırbaç ce­zaları gibi. Mali tazminatlar dahi kişiye mal olan şeyin izlerini sile­mezler.

Yine idama karşı çıkanların bir itirazı da şudur, diyorlar ki: İnsan­ların hayatı yücedir, onun hayatı kendisine aittir. Hiç kimsenin buna saldırmasına cevaz yoktur. Biz onlara cevaben diyoruz ki: İnsanın ha­yatı kendisinin mülkü değildir. Onun hayatı yeri ve göğü yaratan Al­lah'a aittir. Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:

İnsan Allah'ın binasıdır. Onun binasını yıkan lanetlenmiştir.

Bundan anlıyoruz ki insan kendine malik değildir. Çünkü rabbinin bir binasıdır. Bir binayı yapan ona sahip olmaya daha layıktır. Hayatı veren, onu koruyan bizzat kendisi o hayata son verene kısası gerekli kılmıştır. İdama karşı çıkanlar katile şefkat göstermekle çelişkiye düş­mektedirler. Aslında onların, kanı katil tarafından akıtılan mazluma acımaları gerekirdi. Keşke Allah'ın şu sözünü her zaman hatırlasa idik:

Kötülüğün cezası onun benzeri bir kötülüktür.

Ne etseniz onu bulursunuz.

Ceza iş cinsindendir.

Bu konuda bir hukuk adamı bize şöyle bir misal getirmişti: Bütün kanun adamları nefsi müdafaanın meşru olduğunu söylüyorlar. Öyle ki meşru dairede nefsini müdafaa eden adam hasmını öldürebilir. Sonra o hukukçu kadıyı (hakimi) de nefsini müdafaa eden adama benzeterek şöyle diyor: İdama müstahak olan katil toplumun hakkına tecavüz et­miştir. Çünkü o toplumun bir ferdinin kanını akıtmıştır. Cemiyetin bir parçasını kesmiştir. Toplum ondan kısas istese, onun idamına hükmet-se, kendi hakkını müdafaa etmiş, toplumun hakkını istemiş olur.

Sonuç olarak, idam cezası çok caydırıcı bir cezadır. Çok ibret ve­ricidir ki; Birleşmiş Milletler'in bir temsilcisi şöyle diyor: Çin ile İn­giltere arasındaki harp bitince İngilizler Çinlilerle Afyon Muahedesi yaptılar, yani uyuşturucuyu serbest bırakma hususunda anlaştılar. Ar­tık afyon kullanmak Çin'in tabiatından bir cüz oldu. Afyon Çin'in bi­linen ve bilinmeyen bir çok krizlerine sebep oldu. 1949'da Çin'de dev­rim yapılınca Devrim Hükümeti 'Çinlilerden kim afyon alırsa idam edilecek' diye bir kanun çıkardı. Sonra aynı sözcü şöyle diyor: Şimdi Çin'de afyon alan yok gibidir. Erkek olsun kadın olsun artık kimse af­yon kullanmaya cesaret edemez. Bunun da tek sebebi cezasının idam olmasıdır.

İdam cezası, terbiye edici, caydırıcı bir cezadır ki bu caydırıcılık diğer cezalarda yoktur. Bu cezada aşırılık yok, aksine adalet ve insaf vardır.

 

Farzları Terkedenlerin Hükmü

 

SORU: Namaz kılmayan, oruç tutmayan ve zekat vermeyen şahıs hakkında İslâm'ın görüşü nedir?

CEVAP: Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır. (Âl-i İmran/85)

Rasûlullah (s.a) ise şöyle buyurmuştur:

İslâm beş şey üzerine bina edilmiştir. Allah'ın birliğine ve Mu-hammed'in O'nun Rasûlü olduğuna inanmak, namaz kılmak, zekat vermek, ramazan orucunu tutmak, gücü yetene hacc etmektir.

Bunlar, bütün alemlerin rabbi olan Allah'ın farz kıldığı İslâm'ın en temel farzlarıdır. Bunu kullarının eda etmesini vacib kılmıştır. Kim bu­nu yerine getirirse, o mutlu olur ve kurtulur. Kim ki onu tembellikten ve gevşeklikten dolayı yerine getirmezse veya tamamen yüz çevirirse, o Allah'ın gazabına uğrayan günahkar ve isyankarlardan olur. Allah on­lara günahları kadar'azap edecektir. Bize düşen vazife ise onlara nasi­hatle, yönlendirme ile ve irşatla yaklaşmaktır.

Bu farzları inkar ederek yapmayan kişi kâfir olur. Allah (c.c) şöy­le buyuruyor:

Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır. (Nisa/116)

Soruda sözü edilen kişi, İslâm'a mensup ve kelime-i şehadet getir­mişse, yani "la ilahe illallah, Muhammedün rasûlullah" demiş de İs­lâm'ın büyük farzlarını zayi etmişse, bundan dolayı Allah'ın azap ve gazabına uğrayacaktır. Namaz, oruç ve zekat terdekilirse İslâm'dan ge­riye ne kalır ki. Bu durumdaki kişinin tez elden tevbe etmesi, Allah'ın farzlarını çarçabuk yerine getirmesi lazımdır. Yoksa onu kötü bir akı­bet (sonuç) bekliyor.

Söz konusu kişi eğer nasihatlara kulak asmazsa veliyyü'l emrin (yetkililerin) ona tazir cezası vermeleri, onu bundan vazgeçirmeleri la­zımdır.

 

DİN DEVLET İLİŞKİSİ

 

Din Devlet İlişkisi

 

SORU: islâm'da bazı kimselerin iddia da bulundukları gibi dini devletten ayırmak mümkün mü?

CEVAP: Dinin devletten ayrılması konusunda konuşanlar, halkın ifade ettiği gibi (dini yaşama konusunda) o tarakta bezi olmayan kim­selerdir.

Bu tür anlayışların yaygınlaşması, özelde ve genelde herkesin gönlünde din anlayışının gevşemesi ile ilgilidir. Bunun delili şudur:

Dinin devletten ayrı olmasını savunanlara, bu konuda zamanımı­zın bilginlerinin görüşlerinden söz ettiğimiz zaman, onlara dil uzatıp aleyhlerinde ileri geri konuşmaya başlarlar. Geçmiş devirlerin büyük âlimlerden söz ettiğimiz zaman, şöyle derler: Onlar da bizim gibi in­sandır. İsabet ve hata etmek bizim için nasıl geçerli ise onlar içinde ge­çerlidir.

Dönüp daha üstün ve yüce bir kaynaktan; Hz. Peygamber'in ha­dislerinden söz ettiğimizde, hadisin zayıf olabileceğinden, hadisi riva­yet eden kişinin eleştirildiğinden veya hadisin uydurma olduğundan söz ederler.

Nihayet Kur'an ayetlerinden söz ederek konuştuğumuz zaman, her ne kadar Kur'an'm getirdiği sistemi güçleri yettiğince zayıf göster­meye çalışırlarsa da, Kur'an'm ayetine dil uzatamaz, onun hükmü hak­kında ileri geri konuşmaya cüret edemezler.

Tüm müslümanlar ve onlar şunu anlamıştır ki şüphesiz Kur'an, bireylerin ve toplumun hidayetine sebep olan bir Allah kanunudur. Hz. Allah Kur'an'ı bize şöyle tanıtıyor:

Şüphesiz ki bu Kur'an en doğru yola iletir. (İsra/9)

Hidayet sebebi bu kanuna Cenab-ı Hak şu ayetlerinde ebedilik Özelliği vermiştir:

Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız. (Hicr/9)

Bu ayetin ifadesiyle bu kanun bakidir, devamlıdır ve ebedidir. Biz hepimiz bu kanunda bulunanları uygulamaktan sorumluyuz.

Kur'an, bu kanunu uygulamaktan kaçınan kimsenin kafir, fasık ve zalim olduğuna açık bir şekilde hüküm vermiştir:

Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir. (Maide/44)

Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerdir. (Maide/45)

Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıklardır. (Ma-ide/47)

Tefsir alimlerinin çoğu şöyle diyor:

Kur'an'da küfür kelimesi ile bazen zulüm, bazen de fasıklık kas­tedilmiştir. Bu itibarla bu üç ayetteki küfür, zulüm ve fasıklık sıfatlan ile Allah'ın bildirdiği din hükümlerini inkar edip onları kabul etmemek murad edilmiştir.

Yol gösterici, baki, devamlı ve ebedi olan Allah'ın bize uygulama­sını emrettiği kanunu (Kur'an'ı) ele aldığımızda, kişisel ve toplumsal olarak dünya hayatı ile ilgili düzenlenmemiş hiçbir nokta bırakmadığını görürüz. Bunlar, ya ayrıntılı olarak, ya da prensip olarak belirtilmiştir. ile kul arasında bir şeydir. Din sadece nefis (ve ruh) terbiyesidir" diyenlerin durumu, Bektâşinin haline benzer.

Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye ka­dar- namaza yaklaşmayın. (Nisa/43)

Bektaşi, ayetin sarhoşlukla ilgili hükmünü göz önünde bulundur-maksızın "Namaza yaklaşmayın!" kısmını esas alır.

Kur'an'ın nefsi terbiye etmek, ahlakı güzelleştirmek hususunda emirleri bulunduğunda hiç şüphe yoktur. Fakat bu Kur'an'ın düzenle­diği diğer konulardan bir kısmıdır. Ayrıca sosyal hayatı, insanın insan­la ilişkileri ve devleti ilgilendiren hususlarda pek çok düzenlemeler vardır.

İnsanın nefsi ve ^kişisel durumu ile ilgili düzenlemeleri ifade eden ayetlerden bazıları aşağıdadır:

Nefse ve ona bir takım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülükleri­ni ilham edene yemin ederim ki nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir. (Şems/7-10)

Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. (Hucurat/13)

Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yur­dunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de (insanlara) iyilik et! (Kasas/77)

Aile yapısını ilgilendiren düzenlemelerde de şöyle buyurulur:

Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de O'nun delilerindendir. (Rûm/21)

Onlarla (kadınlarla) iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda bir çok ha­yır takdir etmiş olur. (Nisa/19)

Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların örfe uygun olarak beslenmesi ve gi­yimi babaya aittir. (Bakara/233)

Boşamak iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da gü­zellikle salıvermektir. (Bakara/230)

Kur'an duygu ile çevrili bir dar çerçevenin düzenlenmesinden sonra, geniş ve kapsamlı çerçevenin, ümmet halindeki toplumun dü­zenlenmesi ile ilgili kurallar koyar:

Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanma­yın! (Âl-i İmran/103)

Onların (müminlerin) işleri, aralarında danışma iledir. (Şura/38) işleri hakkında onlara (müminlere) danış. (Al-i Imran/159) Müminler, ancak kardeştirler. (Hucurat/10)

Şüphesiz bu (insanlar) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir.

(Mü'minun/52)

Kur'an-ı Kerim daha sonra ümmetin kendi içinde yapması gere­ken savaşa hazırlık görevi ile ilgili düzenlemeyi şöyle bildiriyor:

Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Onunla Allah'ın düşmanı­nı, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Al­lah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. (Enfal/60)

Kur'an savaş hukuku ile ilgili düzenlemeyi şu ayetlerle bildirmektedir:

Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. (Baka­ra/190)

Küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onlar yeminleri olma­yan adamlardır. (Tevbe/12)

(Ey iman edenler!) Gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak savaşa çıkın. Mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. (Tevbe/41)

Kur'an, barış ile ilgili esasları da şu ayetlerde bildirmiştir: Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. (Bakara/208)

Eğer onlar banşa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah'a tevek­kül et. (Enfal/61)

Kur'an adalet sistemi ile ilgili düzenlemeyi şöyle ifade eder:

Allah size,.....ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. (Nisa/58)

Hürriyet, güçlü kişilik ve şeref prensiplerini şu ayetlerde bildiri­yor:

Asıl üstünlük, ancak Allah'ın, Peygamberinin ve müminlerindir.

(Münafikm/8) i Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün olan sizsiniz. (Âl-i İmran/139) ve (Allah) kafirler için müminler aleyhine asla yol vermeye­cektir. (Nisa/14)

Kur'an insancıl ve beşeri ilişki ve bağların varlığını şu ayette bil­diriyor:

Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yara­tan ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan rabbi-nizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğu­nuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. (Nisa/l)

Kur'an çoğu kere millet ve devlet demek olan ve varlığı hükümet­te yoğunlaşan topluluğa hitap ederek düzenlemeler bildirir. Bu düzen­lemelerin ve kanunların yerine getirilmesi gerekir. Bunun içindir ki ayetlerde ifadeler çoğul olarak gelir. Aşağıdaki örneklerde olduğu gibi:

Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki sakınırsız. (Bakara/179)

Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun. (Nur/2)

Allah uğrunda, hakkıyle cihad edin. (Hac/78)

Bu tarzda pek çok ayet, çeşitli hukuki düzenlemeler getirmekte ve ayetlerde topluma hitap edilmektedir. Çünkü toplum, varlığı hükümet­te yoğunlaşan ümmet ve devlet demektir. Hükümetin Allah'ın bildirdi­ği bu hükümleri uygulaması, yerine getirmesi gerekir.

Gerçekte dinin devletten ayrılması gerektiğini iddia edenler, Mı­sır Arab Cumhuriyeti'nin kendisi için beğenip razı olduğu asil bilgile­re ve temel prensiplere karşı çıkmaktadırlar.

Eğitim Bakanlığı bu prensipleri yeni nesli bunlara göre yetiştir­mek üzere esas almaktadır. Yöneticilerimizden onların birer Arab mil­liyetçisi ve iyi bir mümin olarak yetiştirilmesini istiyoruz.

Tesadüfen 1961 yılında lise 2. sınıf için hazırlanan İslâm Tarihi isimli kitap elime geçti. Kitabın 30. sahifesinde şunları okuyoruz:

"Hz. Peygamber'in Medine'ye hicret etmesiyle İslâm Devletinin temeli atılmış oldu. Zira Hz. Peygamber Medine'de müslümanlann iş­lerini düzenlemeye başladı. Müslümanların namazlarını kılmaları için bir cami yapımı planladı. Burada kamuya ait işlerin görülmesi için top­lantılar yapılacaktı. Gene Medine'de yaşamakta olan Evs ve Hazrec ka­bileleri arasındaki anlaşmazlığın ortadan kaldırılması bu mescitte ol­muş, gönülleri burada birbirine kaynamıştır.

Nitekim Hz. Peygamber Medine'de Ensar ile Muhacir arasında bir kardeşlik anlaşmasını uygulamaya koymuştu. Bununla paylaşımcı bir sosyal hayatın temelleri atılmış oluyordu.

Hz. Peygamber (Medine) İslâm toplumunun savaş ve barışta uy­gulayacağı sistemi de belirlemişti".

Aynı kitabın 34. sahifesinde şöyle denilmektedir: "Arab Yarıma­dasının tarihinde ilk defa Arab kabilelerinden bir ümmet ve devlet meydana getirilmesinde başarılı sonuç alınmıştı. Bu devletin ve üm­metin bireylerini kabile ırkçılığı bölüp parçaladığı halde, din bağı bir araya getiriyordu. Bu toplumun bireyleri arasında kibirlenme, övünme ve nefret yerine kardeşlik, eşitlik, adalet, düşkünlere iyilik ve yoksul­lara şefkat gibi özellikler yayılıyordu.

Gerçek şu idi ki Hz. Peygamber Arab Yarımadasına temeli İslâm'ı benimsemek ve onu hayata geçirmek olan yeni bir hayat getirmişti. Bu hayatta demokrasi özelliği bulunan tek hükümete boyun eğmek vardı. Bu hayatta takva ölçüsü dışında hiç bir şey ile Arab olan, Arab olma­yana üstün olamıyordu.

Tarih, insanlık kültürü tarihine Arablar ve müslümanlar için şeref­li sahifeler kaydetmiştir."

Kitabın 42. sahifesinde şunları görmekteyiz: "Hz. Peygamber'in vefat etmesi ile dini görevi olan peygamberlik sona ermişti. Fakat pey­gamberin bir de siyasi mahiyeti haiz bazı görevleri vardı. Bu görev ye­ni Arab İslâm devlfetinin yönetimi, korunması ve ekonomisinin gelişti­rilmesi idi.

Bu devletin devamı ve gelişmesi söz konusu olduğuna göre, saha­beden birinin mutlaka bu boşluğu doldurması gerekiyordu. Hz. Pey­gamber, kendisinden sonra yerine geçecek kimseyi vasiyet edip belir­lememişti. Böylece Arab toplumu için, kendilerine uygun gelecek yö­netim sistemi hakkında düşünme özgürlüğü ve kendisinden sonra işle­rini görecek kimseyi seçme özgürlüğü tanımış oluyordu."

Kitaptan bu üç bciumü buraya almaktan maksadım, "Din devlet­ten ayrılmalıdır" sözünü söyleyenlerin bunu söylerken, yazarken veya insanlar arasında bu fikri yayarken içine düştükleri durumu anlatmak­tır. Bunlar bu davranışları ile Mısır Arab Cumhuriyetinin kendisi için benimsediği asil milli siyasete ve evlatları arasında yaymak istediği prensiplere karşı gelmektedirler.

Çünkü belge niteliğinde kendisinden alıntı yaptığımız kitap, Lise­lerimizin ikinci sınıf öğrencileri için hazırlanmış ve bu sınıfta okutulan ders kitabıdır.

Öyle görülüyor ki "Dinin devletten ayrılması" tezini ileri sürenler, Mısır milleti için anayasa yapılması fırsatını değerlendirip bu sapık ba­kış açılarını yaygınlaştırarak "Devletin resmi dininin İslâm olduğu" maddesinin anayasada yer almamasını temin etmek istemektedirler.

Bunlara şunu hatırlatmamız gerekiyor: Biz inançlı bir millet içinde yaşıyoruz. Bu milletin hiçbir surette rabbini inkar etmesi, dinini unutması veya geçmişinden miras olarak aldığı Allah'ına ve dinine olan inançlarına karşı gelmesi mümkün değildir.

Bu millet, devletin dininin İslâm olduğunu bildiren maddenin ana­yasadan çıkarılmaması için olanca titizliğini gösterecektir.

Allah en iyi bilendir.

 

İslâm Ve Irk Ayrımı

 

SORU: islâm dini insanlar arasında ırk ayırımı yapılmasını benim­ser mi?

CEVAP: İslâm dininin ırk ayrımı karşısındaki durumunu ifade et­mek isterken, ırk ayrımcılığı olgusunun Amerika, Avrupa ve Afrika'nın bazı yörelerinde taşkın bir şekilde yaşanmasından örnekler ortaya koy­mamız iyi olacaktır. Bu ülkelerde beyazlar siyahlara kültür ve hayat se­viyesi ne olursa olsun zulm etmektir. Bu yapılan zulümler sadece zulm edilenlerin rengi siyah olduğu içindir.

Siyahlara lokanta, otel, tren ve diğer toplu taşıma araçlarında zulm edilmekte, caddelerde onlar tartaklanmakta, tekmelenmekte ve bıçaklanma olayları yaşanmaktadır. Siyahların bazı üniversite ve lise düzeyinde okullara girmesi engellenmektedir.

Siyahlara yapılan zulüm, kanun önünde eşitsizliğe kadar varmak­tadır. 2.5 dolar çalan bir siyah adam beyazlar tarafından idama mah­kum edilmiştir. Fakat, kanun böyle değildir.

Siyahlara yapılan eziyetler ibadethanelere bile yansımaktadır. Be­yazların gittiği bazı kiliselere siyahların gitmesi yasaktır. Sanki beyaz­ların dini ve Allah'ı siyahlarınkinden ayrıdır.

Siyahi bir aile beyazların oturduğu mahallede bir ev tutmak iste­mişti. Beyazlar bu evi yaktılar. Çünkü onlar, çevrelerinde siyah olan kimselere tahammül edemiyorlardı.

Renk ve ırk ayrımının yol açtığı sefalet, sömürgeci beyaz adamın böbürlenmesinin boyutunu ortaya koymaktadır.

Sömürgeci beyaz adam işgalci olarak Afrika'ya girdiğinde, ülke­nin kanuni sahipleri olan halkını köleleştirmiş, ülkenin varlığını sö­mürmüş, ülkede köle ticareti yaygınlaşmıştır. Bunun da üzerinde si­yahların, Allah'ın verdiği doğal hakları bile kullanmasına imkan tanı­mamıştır.

Amerika'ya gelen beyazlar aynı dramı tekrarlamışlar, ülkenin sa­hibi olan yerli halkı köleleştirmişlerdir. Yerlilerin varlıklarını yağmala­mışlar sonra da bunu onların yaptıklarına hükmederek cezalandırmış­lardır.                    

Son olarak Avrupa'da -özellikle İngiltere'de- beyazların, bayağı ve ağır işleri görmek üzere sömürgeleri olan yerlerdeki siyahları getirmiş­lerdir. Yine basında yer alan haberlerden beyazların siyahlara zulüm ve işkence yaptıklarını öğrenmekteyiz.

Geçmişte olan pek çok sömürge savaşlarında Avrupalılar bu si­yahları cephede ön sıraya koymuşlardır. Ta ki düşmanları olan diğer

beyazların top atışlarında ilk ölenler siyahlar olsun.

İşte bu noktada ırkçılık karşısında İslâmiyet'in durumunu ele ala­cağız. İslâm dininin bu konudaki durumu şöyle özetlenmektedir:

1. İslâmiyet tüm insanların aynı asıldan olduğunu kabul eder: Ey insanlar! Sizi bir nefisten yaratan rabbinizden sakının. (Nisa/l)

2. İslâmiyet Allah'ın dininin ve Hz. Muhammed'in peygamberliği­nin evrensel olduğunu kabul eder:

(Rasûlüm!) Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya/107)

De ki: "Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve ye­rin sahibi olan Allah'ın elçisiyim." (A'raf/158)

3. İslâm'da mükafat ve cezanın esası yapılan iştir: İnsan için çalıştığından başkası yoktur. (Necm/39)

4. İnsanlar arasında üstünlüğün ölçüsü takva ve güzel iş işlemektir:

Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. (Hucurat/13)

Hz. Peygamber de şöyle buyurur:

Arab'ın Arab olmayana takva dışında bir üstünlüğü yoktur.

Bir zamanlar kendisinin eşraftan olduğunu ileri süren bir adam, gene eşraftan bir kadınla evlenecek olan kimseye şöyle dedi: "Şansın varmış! Şans seni mutlu edecek. Eşraftan bir kadınla evleniyorsun." Adam şu cevabı verdi: "Evet, eşraftan bir kadınla evleniyorum." Diğe­ri sordu: 'Kimlerden?' Adam şu cevabı verdi: "Evleneceğim hanım, Cenab-ı Allah'ın hakkında şöyle buyurduğu kimselerden biridir:"

İman edip güzel işler işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı onlar­dır. (Beyyine/7)

Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur:

Tüm insanlar iki tipten ibarettir. Biri, Allah katında değerli olan takva ehli ve iyilik erbabı olan kimsedir. Diğeri de günahkar ve Allah katında değersiz kötülük erbabı kişilerdir. İnsanların hepsi Adem'in oğullarıdır. Adem ise topraktan yaratılmıştır.

Bilal-i Habeşi ile Ebu Zer arasındaki bir tartışmada (bu tartışma­da Ebu Zer, Hz. Bilal'e "siyah kadının oğlu!" demişti) Hz. Peygamber öfkelenerek şöyle buyurdu: "Kile doldu (yeter)! Sen Bilal'i annesi se­bebiyle ayıplıyor musun. Sen kendisinde cahiliye adeti olan bir kimse­sin. Beyaz'm oğlunun, siyahın oğluna bir üstünlüğü yoktur. Ancak tak­va ehli olup, iyi amel işleyenler diğerlerinden üstündür.

Tabiin neslinin hem ilim, hem takvada ileri gelenlerinden Atâ b. Ebi Rabah siyah renkli bir insandı. Fakat o Mekke'nin fakihi ve müf­tüsü idi. Fetva konusunda Abdullah b. Abbas'm vekili idi.

Mekkelilere: "Atâ sizin aranızda nasıldır?" diye sorulduğunda Mekkeliler şu cevabı veriyorlardı: "Atâ sağlığa benzer. Kaybedilme­den değeri bilinmez!"

Atâ siyah olmakla beraber topal, basık burunlu, felçli, saçları ka­rabiber gibi olan bir adamdı. Sonralan gözleri görmez olmuştu. Bere-ke adında siyah bir annesi var idi.

Amr b. As Mısır'ın fethi sırasında anlaşma yapmak üzere gönder­diği heyetin başkanı olarak Ubade b. Samit'i tayin etmişti. Bu değerli sahabi Peygamber zamanındaki tüm savaşlara katılmış ve Rasûlullah döneminde Kur'an'ı ezberleyen beş kişiden birisi idi. Hz. Ömer döne­minde Humus halkının öğretmeni olmuştu. Hz. Peygamber'e, ayıpla-yanlara aldırmadan biat edenlerden birisi idi. Filistin'de ilk kadı olan bu zat idi. Fakat rengi siyahtı.

Ubade heyetin başkanı olarak konuşmak üzere öne çıkınca Mu-kavkıs "Bu adamı huzurumdan uzaklaştırın. Yerine konuşmak üzere başkasını getirin!" dedi. Kendisine şu cevap verildi: "Ubade bizim içi­mizde ilim sahibi olup görüş bakımından en iyimizdir. O bizim efendi­miz ve hayırlımızdır ve önümüze başkan olarak geçirilmiştir. Biz hepi­miz onun görüşünü ve sözünü benimser ve kabul ederiz."

Mukavkıs hayret içerisinde: "Bu adam siyahtır, nasıl sizden üstün olabilir?" dedi. Onlar buna şöyle cevap verdiler: "Biz aramızdan biri­nin renginin siyah olmasını hoşnutsuzlukla karşılamayız. Bizim ara­mızda üstünlük ancak takva iledir." Bunun üzerine Mukavkıs Uba-de'nin başkanlığını kabul edip kendisini dinledi ve gereken anlaşmayı yaptı. Burada müslümanlann bir görevi olduğuna dikkat çekmek isti­yorum. Bu görev ırk ayrımı problemi karşısında çok önemli, adeta farz derecesindedir.

Bu görev ırk ayrımı yapmayı, ele geçen altın bir fırsat bilerek üç boyutlu olmak üzere ciddi gayretler sarfedip İslâm dininin tanıtımını yapıp insanları Allah'ın dinine davet etmektedir.

Bu üç boyuttan biri siyahlara zulmedip taşkınlık yapanlar arasın­da, diğeri siyahlar arasında, bir diğeri de müslümanlar arasında İslâm'ı tanıtma faaliyetinde bulunmaktır.

Siyahlara zulüm yapanlara İslâmiyet'in toleransı ve prensipleri an-latılırsa, onların yalanlan ve insanları aldattıkları ortaya çıkacaktır.

Böylece onlar insancıl adaletin bekçileri ve hürriyetin öncüleri olduk­larını iddia ederken asılsız bir övünme ve yüzsüzlük içinde oldukları­nın belirtileri ile karşı karşıya kalacaklardır. İnsan Haklan Beyanname­si büyük yalanının sahibi olduklarını görecekler, bu beyannamenin ka­ğıt üzerinde kalan mürekkepten ibaret olduğunu anlayacaklardır.

İslâmiyet bizzat siyahlara da anlatılmalıdır ki onları İslâmiyet'e çekelim. Böylece onlar yeryüzünde işkence gören bir kimse iken İslâ­miyet'in hoşgörü, kardeşlik, eşitlik ve evrensel insancıllık prensipleri sayesinde yeryüzünde var olsunlar.

İslâmiyet'i müslümanlar arasında da tanıtmalı ki, mensup oldukla­rı dinin bilmedikleri prensiplerini tanıyıp öğrensinler.

 

İslâmiyet Ve Demokrasi

 

SORU: İslâm dini demokrasiyi benimseyip kabul eder mi?

CEVAP: Demokrasi kelimesi neredeyse diktatörlük kelimesinin karşıtı olarak algılanmaktadır. Buna göre sanki hangi çevrede dikta varsa onu demokrasi ortadan kaldırmaktadır.

Açık bir şekilde ortadadır ki bu anlam dikkate alındığında İslâmi­yet'te demokrasi vardır. Bunun anlamı şudur ki İslâmiyet'te bir insanı bir inanca veya bir davranışta bulunmaya zorlamak yoktur. İslâm'da yöneticinin yönetilene baskısı olmadığı gibi, yönetilenin de yönetene karşı gelip başkaldırması yoktur.

Kur'an'm İslâm dininin ana kitabı olduğu açıktır. İşte bu ana ka­nun açık seçik bir ifade ile dikta ile savaşılması gerektiğini bildirmiş, şurayı emredip eşitlik prensibini getirmiştir.

Onların (müslümanların) işleri, aralarında danışma iledir. (Şu­ra/38)

Bu husus ayetten açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Gene Kur'an'da Hz. Peygamber'e danışması hususunda özel bir emir verilmiştir:

İş hakkında onlara danış. (Âl-i İmran/159)

Peygamber yaratılmışların en hayırlısı olmasına rağmen danışma ile emrolunmuştu. Bu Peygamberin danışılan konularda danışmaya muhtaç olduğu anlamına gelmez. Bundan ancak şu sonuca varılır: Ce-nab-ı Hak peygamberine bu emri vermekle tüm ümmete şu mesajı vermektedir: Ümmetin içinde en hayırlı olan Peygamber danışma ile emrolunduğuna göre, kendileri haydi haydi danışma ile emrolunmuş-lardır.

İslâm dini her zaman ve mekan için geçerli bir dindir. İslâmiyet hükümde ve uygulamada bu özelliği göz önünde bulundurmuş; ümmet için belirli bir yönetim şekli belirlememiştir. Aksine bu hususlarda de­tayları ve uygulamayı, ihlaslı inanca sahip olan ümmete bırakmıştır. O ümmet ki Peygamberin hadisinde ifade edildiği üzere sapıklık üzerin­de birleşmez.

Bu itibarla demokrasinin uygulanması, zamanının, çevrenin, için­de bulunulan ortamın durumuna göre olacaktır.

İslâm tarihinin ilk dönemini ele aldığımızda şunu görürüz: Sanki Allah tarafından bir el şura konusunda enteresan bir şekilde müdahale etmiştir. Şöyle ki:

Hz. Peygamber, son günlerinde namaz kıldırmakta güçsüz kaldı­ğını hissedince yerine Hz. Ebu Bekir'i geçirmiştir. Bu itibarla, Peygam-ber'in bu uygulaması, halkı yönetmeye elverişli kimsenin Ebu Bekir olduğuna bir işaret olmuştur. Bunun içindir ki (Hz. Ebu Bekir'e halife olarak biat edileceği sırada) halktan bir şöyle demişti:" Dinimiz konu­sunda peygamberimiz onu seçmiş idi. Dünyamız konusunda onu niye seçmeyelim?"

Müsmümanlar, bu işaretten Hz. Peygamber'in Ebu Bekir'i yerine halife veya müslümanlara yönetici olarak seçtiği sonucunu çıkarmış­lardır.

Hz. Peygamber her ne kadar Hz. Ebu Bekir'i tayin etmemişse de

Rasûlullah'ın onu imamlığa geçirmesi, bir işaret olarak algılanmıştı.

Bununla beraber müslümanlar bu işareti, yerine getirilmesi zorun­lu bir emir gibi algılamamışlardır. Bunun delili Sakife toplantısı ve bu toplantıda yapılan konuşmalar, (halife adayı olarak) sunulan isimlerdir. Sonuçta Ebu Bekir'e biat edilmesi ümmetin görüş birliği ile ortaya çıkmıştır.

Ebu Bekir şura konusunda yeni bir yol tutmuştur. Ebu Bekir yeri­ne geçecek kimse hakkında işarette bulunmak yerine, açık bir ifade ile Halife olarak Ömer b. Hattab'ı teklif ettiğini yazılı olarak bildirmişti. Hz. Ebu Bekir bıraktığı yazıda "ümmet için en iyi olanını seçmekte gü­cü yettiğince gayret gösterdiğini" bildiriyor ve şunu ekliyordu. Eğer Ömer doğru hareket etmezse, ben onu seçmekle iyilik istedim. (Onun öyle davranacağını nereden bilebilirim).

Ebu Bekir'in vefatından sonra halk onun bıraktığı mektupla yetin­medi. Hz. Ömer mescide giderek halkın içinde ne yazılı olduğunu bil­mediği mektubu sunarak: "Bu Ebu Bekir'in mektubudur" dedi. Orada bulunanlardan biri kalkarak: "İçinde ne yazılı olduğunu biliyor musun Ey Ömer?" diye sordu. Hz. Ömer'in: "Hayır bilmiyorum" demesi üze­rine adam "Fakat ben biliyorum" dedi. Hz. Ömer: "Mektupta ne yazı­lıdır?" diye sorunca adam şöyle dedi: "Daha önce (ilk biati yapmak su­retiyle) sen onu halife yapmıştın, bu defa da o seni halife yaptığını bil­diriyor."

Görülüyor ki halktan bir adam mektubun içindekileri söylemekten geri kalmıyor. İddiası, bir kuruntu ve hata da olsa görüşünü açıkça söy­lüyor. Açıkça anlaşıldı ki Ebu Bekir Ömer'i yerine halife olarak belir­lemiştir. Fakat son sözü söyleyecek olan halktır. Nitekim halk Hz. Ebu Bekir'in teklifini kabul ettiğini bildirmiştir, kabul etmeyebilirdi de.

Hz. Ömer'in hilafet görevine getirilmesi, şuranın değişik bir uygu­laması idi.

Hz. Ömer hilafetinin son döneminde şura konusunda yeni bir uy­gulama getirdi. O, ne Hz. Peygamber gibi bir kimseyi işaret etmiş, ne de Hz. Ebu Bekir gibi belirleme yapmıştır. Fakat Ömer Hz. Peygamber'in kendilerinden hoşnut olarak dünyadan ayrıldığı sahabeden altı kişiyi şura heyeti olarak belirlemiş öyle ölmüştü.

Bu uygulamada son söz bir kere daha halkın idi. Halk bu altı kişi­den birini halife olarak seçmek üzere danışmada bulundu. Sonunda halkın Hz. Osman'a halife olarak biat etmesinde karar kılındı.

Allah'ın takdiri yerine kimin geçeceğine belirlemeden Hz. Os­man'ın öldürülüp şehit edilmesini diledi. Bu durumda mesele halkın, genel biat etmesi gerekecek bir şekle dönüşmüştü.

Hz. Osman'ın şehit edilmesinden sonra bir takım arzular ve istek­ler devreye girmeseydi, halkın birini seçip onun halife olarak kabul edildiğini görecekti.

İslâm demokrasisini diğerlerinden ayıran özelliklerden biri, onun sadece maddi yarar esası üzerine kurulmamış olmasıdır.

İslâm'da demokrasi yarar sağlayıcı özelliklerle insanları birbirine bağlamaktan önce kalbi bağlılıklar ve ruhi kurallar üzerine kurulmuş­tur. Çünkü müslümanlara dinini koyan, hükümlerini ve sistemini bildi­ren Allah, tüm insanların tek bir asıldan geldiğini bilidiriyor:

Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yara­tan ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan rabbi-nizden sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.

(Nisa/l)

Ayrıca müslüman topluluk genel insanlık bağlarından ziyade ruhi, kalbi ve manevi bağlarla birbirine bağlanan bireylerden oluşur.

Aşağıdaki ayetler bunu emreden buyrukları içermektedir: Müminler ancak kardeştirler. (Hucurat/10)

Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanma­yın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düş­man kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti de kardeş kim­seler olmuştunuz. (Âl-İ İmran/103)

Şüphesiz bu (insanlar) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir, ben de sizin rabbinizim. Öyle ise benden sakının. (Mü'minun/52)

İslâm toplumundaki kişi, eşitlik ve demokratik bir sistemin içinde olduğunun gönlünden ve vicdanından gelen bir duygu ile bilincinde olursa, bu durumda demokrasiye yönelir ve ona boyun eğerek onun kıymetini bilir. Bu bilinçte inançta ortak olduğu kardeşleri ile beraber olursa bu sisteme herşeyiyle sahip çıkar.

Dilediği takdirde hepimizi yolların en doğrusuna yöneltecek olan Allah'ı teşbih ederim.

 

Halkın İdaresi

 

SORU: "Halkın iradesi Allah'ın iradesinden gelir" deniliyor. Bu an­layış İslâmiyet'in öğretileriyle uyuşur mu?

CEVAP: İçinde bulunduğumuz gayretli insanların olduğu çağ, bize azgın ve taşkın zalimlerin karanlık ve kara çağlarından insanlığın kur­tulduğunu, zorbaların zorbalık, azgınların baskı döneminin bittiğini müj delemekte dir.

Ayrıca bu çağ onurlu bir yaşam dönemini, halkın kendi kendisini yöneteceğini, işlerinde söz sahibi olacağını, bunları kendi iradesi ve ar­zusu ile yapacağını müjdelemektedir. Bunlar kamuoyu düzeni ile ola­cak, yüzüstü sürünme sona erecek, koyun sürüsü gibi başkalarının is­tediği yere sürülmeyecek, yaşantısı köle gibi başkalarının emri altında olmayacaktır. Şair şu sözünde ne doğru söylemiştir:

Ey Firavun geçti tek adam zamanı

Mazi oldu zorbaların her anı

Hak din olan İslâm dininin esasları ve doğal hayatın kuralları, kü­çük olsun, büyük olsun, her toplumun bir yöneticisi olmasını gerekti­rir. Bu yönetici toplumun seçimi ve dileği doğrultusunda iş başına gel­meli, toplumun faydasını ve menfaatini gözetip sağlayacak sınırlarda hizmet görmelidir. Ailenin başkanı koca, bölgenin başkanı oranın vali­si, milletin başkanı da halife ve veliyyü emr (meşru şekilde iş başına gelen yöneticidir.

Hz. Peygamber şöyle buyurur:

Hepiniz çobansınız, güttüklerinizden sorumlusunuz.

Hz. Peygamber'in tavsiyesine göre bir yerde üç kişi bulunursa, ara­larından birini başkan olarak seçmeleri gerekir. Bu başkan, o grubun görülmesi gereken işlerini görecektir. O başkan grubun içinden çıkma­dır, varlığı onlar ile ve onlar içindir. Onların hizmetinde olacaktır.

Halkın başına geçip başkan olacak kimsede soysop, eşraftan ol­mak veya belli bir ırktan olmak veya zenginlik ve mertebe sahibi olma şartı aranmaz.

Başkan olacak kimsede aranan şart, iyi hal ve ahlak üzere olması,

halkın durumunu düzeltmeye güç yetirmesi ve Allah'ın gösterdiği hi­dayet üzere olup O'nun emrine boyun eğen biri olmasıdır. Bununla be­raber halkın rızası ve çoğunluğun kabulü ile işbaşına gelmiş olması da şarttır. Bu özellikleri taşıdıktan sonra başkan olacak kimsenin fakir ol­ması, zengin olması, eşraftan biri olup olmaması bizi ilgilendirmez. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Müslümanların kanı birbirine denktir. Onların en aşağı derecede olanı(nın korunması) kendilerinin zimmetindedir. Müslümanlar başkalarına karşı tek bir el gibidirler.

Bir diğer hadisinde şöyle buyurur:

Başınıza kafası (kara) kuru üzüm tanesi gibi olan Habeşli bir kö­le de tayin edilse, onu dinleyin ve (ona) itaat ediniz.

Halkın iradesi Allah'ın iradesidir' tarzında bir söz geçmektedir. Bu hem gerçeğe hem de içinde bulunduğumuz duruma uygundur.

Çünkü uyanık, bilinçli, dürüst, rabbine inanan, Allah'ına yönelen, Allah'ın adaletine güvenen ve Allah yolunda her türlü gayreti gösteren halklar sapıklığa düşmez. Böyle bir halkın oluşturacağı kamuoyu hep adalet, hak ve hayır üzere olur. Toplum içinde sapıklığa düşmüş, yolu­nu sapıtmış bireyler bulunabilir. Bunlar bilerek veya bilmeyerek sap­mış olabilirler.

Fakat ideal müslüman topluluğu bunların gidişatını düzeltip terbi­yesini vererek onları doğru yola getirirler. Böylece aykırı davranan doğruya, sapıklığa düşmüş hidayete, taşkınlık yapan normale döner. Çünkü (Allah'ın kitabında bildirdiği gibi) böyle bir topluluk dayanış­ma içinde olan, iyiliği emreden ve kötülüğe engel olup Allah'a inanan bir topluluktur.

Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip, kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. (Al-i Imran/104)

İslâm toplumu hayırlı ve iyi bir iş için yardımlaşır, günah ve rezil­likleri def etmeye çalışır. Çünkü Allah Kur'an'da şöyle buyuruyor:

İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. (Maide/2)

İslâm toplumunu oluşturan bireyler mutlu insanlardır. Çünkü on­lar mutluluğu sağlayacak sebepleri gerçekleştirmeye çalışırlar. Ki bu sebepler Allah'a inanmak, iyi işler yapmak, hak ve sabır tavsiyesinde bulunmaktır. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan an­cak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır. (Asır/1-3)

Hz. Peygamber aynı anlayışı şöyle ifade ediyor:

Allah'ın eli topluluğun üzerindedir. Topluluktan (kopup) ayrılan cehenneme gider.

Ayrıca Hz. Peygamber bize ümmetinin sapıklık üzerinde birleşmeyeceğini bildirmiştir. Yine Rasûlullah şöyle buyuruyor:

Allah'ın öyle kullan vardır ki onlar bir şey irade edince (isteyin­ce) Allah da (onların irade ettiği gibi) irade buyurur.

İlahi bir şerefi olan Hazret-i Kur'an bize bildiriyor ki, inananların eli gerçek ve doğruluk üzere bir yerde birleşirse, Allah onları mübarek kılmakta, temize çıkarıp yüceltmektedir.

Aşağıdaki ayet bunu ifade etmektedir:

Muhakkak ki sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların eli üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük mükafat verecektir. (Fetih/10)

Geçmişte zorba krallar halklarını kendileri oluştururlardı. Kimi zaman teşvik, kimi zaman korku, kimi zaman ateş, kimi zaman demir­le insanları etrafında toplarlardı.

Fakat günümüzün gelişmiş, ileriyi gören dünyasında halklar lider­lerini oluşturur ve yöneticilerini kendisi seçer.

Eskiden şöyle denirdi: "İnsanlar krallarının dini üzere olurlar." Oysa şöyle demek gerekir: "Lider toplumunun sembolü ve fotoğrafı­dır. Halk nasıl olursa, yöneticisi de öyle olur."

Günümüzün en ileri sosyal doktrinleri, otoritenin kaynağının halk olduğunu bildirmektedir. Yöneticinin en güçlü kalesi halkın güveni ve rızasıdır.

Oysa İslâm dini 1300 seneden fazla bir zamandan beri bu prensip­leri geçerli saymaktadır. Zira İslâm'a göre halkın yöneticisi olmak ne İran'ın kisraları gibi, ne Bizans'ın kayserleri gibi, ne babadan oğula mi­ras ile ne de baskı yoluyla gerçekleşmez. İslâm'da yönetici ancak hal­kın biat etmesi ve mevcut halife tarafından kimin halife olacağına da­ir bir tavsiye ile olabilir. Yöneticinin belirlenmesinde ilk ve son başvu­rulacak yer halktır. İslâm toplumunun başkanı, inanmış halkın seçimi ve ondan razı olması ile başkanlık makamına gelir. Halk doğruluktan şaşmadıkça başkanına itaat eder. Eğer başkan halkın iradesine ters dü­şer, duygularını yaralar, haktan sapar, zulmederse, halk onu hesaba çe­ker, doğruya dönmesi için uyarır. Eğer taşkınlığı ısrarla sürdürürse, halk onu görevden alıp yerine başkasını lider olarak seçer.

Hz. Ömer, halifeliğinin ilk günlerinde müslümanlara şöyle der:

Ey insanlar! Beni hak üzere görürseniz, bana yardım ediniz. Yan­lış yapıp haktan ayrıldığımı görürseniz beni doğrultunuz.

Bu arada bir adam kalkarak Hz. Ömer'e kesin ve açık bir dille şöy­le der:

Ey Ömer! Allah'a yemin ederim ki sende bir eğrilik görürsek onu kılıcımızla doğrulturuz.

Hz. Ömer bu söze kızıp tepki göstermez. Bilakis şöyle karşılık verir:

Halkım arasında Ömer'in eğrisini kılıcı ile doğrultacak kimseleri var eden Allah'a hamd ederim.

Bir gün müslümanlardan birisi Hz. Ömer'e şunları söyledi: "Ey Ömer! İnsanlar hakkında (bir hata yapmaktan) Allah'tan kork". Hz. Ömer'i sevenlerden bazıları bu söze kızarak tepki gösterdi. Fakat Hz. Ömer şöyle buyurdu: "Siz bunu söylemezseniz size, biz bu söylenene kulak vermezsek bize yazıklar olsun!"

Hz. Ömer ne hikmetli bir söz söylemiştir. Çünkü başkanın güve­nilir bir öğütçüye, hikmetli bir hatırlatıcıya olan ihtiyacı, dalkavukluk eden bir kimseye olan ihtiyacından daha fazladır ve daha önce gelmek­tedir.

Son zamanlarda bir lider hükümet üyelerinden birinin görevine son verince, göreve son verme sebebini bildirirken Hz. Ömer'in bu sö­zünden yararlanarak şöyle demiştir: "Görevine son verdiğim kimse sü­rekli bana yağcılık eder hiç bir şeyime itiraz etmezdi!"

Raşit halifelerin beşincisi olarak bilinen, adaleti ile meşhur Ömer b. Abd'ul Aziz, danışma hususunda ve kendisine yapılan nasihati din­leme konusunda başlı başına bir örnektir.

Ömer b. Abd'ul Aziz kendisine öğüt verecek, hayra yönlendirecek birileri gelmez olunca, hayırlı kimselere haber salıp ülkenin çeşitli yer­lerinden topladığı bu değerli insanlara şöyle dedi: "Bana öğüt veriniz. Böylece hayırlı olanı bilip ona uyayım. Kötü olanı tanıyıp ondan kaçı­nayım."

Ömer b. Abd'ul Aziz, danışmanı Müzahim'e şöyle demişti: "Ey Müzahim! Eğer benim hak olmayan bir şey yaptığımı görürsen iki yagırtlağımı sık ve beni sarsarak şöyle söyle: Ne yapıyorsun ey Ömer?"

İslâm tarihinin şeref dolu dönemleri Allah'a inanan, O'nun yolun­da dosdoğru yaşayan, söylediğinde yaptığında Allah korkusundan ay­rılmayan yöneticilerin örnekleriyle dolup taşmaktadır.

Artık inançlı bir dünyada günahkar yönetici ve sultanlar kalma­malıdır. Haksız yere yeryüzünde zorbalık yapan, insanlara en kötü iş­kenceleri reva gören, Allah'ın kullarının kanını emen, yeryüzünde boz­gunculuk eden, taşkınlıklar yapan yöneticiler olmamalıdır. Zira böyle kötü yöneticiler, milyonlar yeterince karnını doyuracak kadar yeyip içecek bulamazken zevk ve şehvetten boğularak yaşarlar, altın ve gü­müşleri yığarak hazineler edinirler.

Halkın iradesini, çoğunluğun kararını hiçe sayan bu günahkar sultanlar, Allah'ın ve İslâm'ın düşmanları ile dostluk kurup, ümmet-i Muhammed'in mutluluk ve şeref sebebi olan birliklerini paramparça ederler.

Onların bu özelliklerinin dışında yeryüzünde bozgunculuk etmek­ten, arzu ve şehvetlerinin isteklerini gerçekleştirmekten başka bir kay­gıları yoktur.

Mücadeleci (insanların yaşadığı) dünyada insanlara kendisini Al­lah gibi kabul ettirmeye kalkan ve analarından hür doğan insanları köleleştiren zorbaların yeri olmaması gerekir.

Adaletle dolan bir dünyada halk yoksulluk ve sıkıntı içinde yaşar­ken, haram helal demeden elde ettikleri ile safa süren liderlere yer yoktur.

Dünyada olması gereken, halkın çoğunluğunun içtenlikle benim­sediği liderlerdir. Bu liderler halkın rahatı için yorulur, halkın huzur içinde uyuması için geceleri uykusuz geçirirler. Temsil ettikleri insan­ların her birinden sorumlu olduklarını devamlı hatırlarlar. İşte böyle li­derle hayat mutlulukla dolar, başlar dik olur ve Allah'ın vereceği başa­rı gerçekleşir.

Allah en iyi bilendir.

 

İslâm'da Kan Dökmek Haramdır

 

SORU: İnsanların canını korumak, kan dökmemek için İslâmiyet'in getirdiği tedbirlerin boyutu nedir?

CEVAP: Bir millet uzun hayatı boyunca bir takım güçlük ve zor­luklarla karşılaşır. Bunlardan bazılarını kolaylıkla geçiştirmek müm­kün olur. Bazıları ise ağır olur, dayanmak zor olur. Millet bu güçlük ve zorluklara göğüs gererek, sabrederek ve problemlere çözüm bula­rak yoluna devam eder. Bu yolda devam ederse beli doğrulur pazusu güçlenir.

Aksi takdirde milletin varlığı sarsılıp temelleri yerinden uğrar. Zi­ra günah küpü olan şeytan milletin içinden bazı bireyleri yoldan çıka­rır ve suçsuz canlara kıymak ve halk arasında düşmanlığa kalkışmak gibi bir yola iletir. İşte o zaman kıyamet kopar, belaların en büyüğü meydana gelir. Çünkü hayat varlıklar içinde en değerli olgu, insan can­lı varlıklar arasında en yüce varlıktır.

Hz. Allah insanı yaratılan canlılar arasında yüzlerce varlık çeşi­dinden yaratmıştır. Kur'an Hz. Peygamber'e inmeye başladığında ilk ayetler arasında insanın nasıl yaratıldığını anlatan ayete yer vermiştir. Sanki bu insanın yaratılması olayı, Allah'ın yaratışından, kudretinden ve ayetlerinden bahsedecek uzun bir sözün başlığı gibidir.

İşte Hz. Allah Peygamberine indirdiği ilk ayetinde şöyle sesleni­yor:

Yaratan rabbinin adıyla oku! O, insanı kan pıhtısından yarattı. (Alak/1-2)

Kur'an daha sonra (gelen surelerde) tekrar insanın yaratılmasın­dan, oluşumundan söz etmiş, halden hale geçişini ince bir şekilde akıl sahiplerini hayretler içerisinde ve aciz bırakacak bir ifade ile anlatmış­tır. Aşağıdaki ayetlerde bu durum görülmektedir:

Andolsun biz insanı çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden ya­rattık. Sonra onu sağlam bir karargahta nutfe haline getirdik. Son­ra nutfeyi kan pıhtısı yaptık. Peşinden kan pıhtısını bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratılışla insan hali­ne getirdik. Yapıp yaratanların en güzel olan Allah pek yücedir. (Mü'minun/12-14)

Kur'an Hz. Allah'ın kendisinin yeryüzündeki halifesi olmaya el­verişli olmak üzere ve varlığına, kudretine bir delil olarak insan deni­len varlığa akıl, vicdan, düşünce, bilinç gibi özellikler verdiğinden tek­rar tekrar söz edip, durmaktadır. Bu ayetlerden birisi şöyledir:

Kesin olarak inanan için yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefisle­rinizde de öyle. Görmüyor musunuz? (Zariyat/20-21)

İnsan, yaratıcısının enteresan bir sanat eseri, kudretiyle yarattığı, hikmetiyle organlarını yerli yerince şekillendirdiği ve ona mahsus ol­mak üzere pek çok nimetler verdiği bir varlık olduğuna göre insanın sırf Allah'ın mülkü olması kaçınılmaz olur. Öyle ki bu varlık üzerinde Allah'tan başka hiç kimse tasarrufta bulunamaz. Onu dilediği zaman il­mi ve hikmeti ile Allah yarattığına göre, hayatta kalmasına da, yok ol­masına da dilediği zaman gene Allah hükmeder. Hakkı olmadığı halde insanın (hayatı) üzerinde baskı kurmak veya onun canına saldırmak is­teyen kimse Allah'ın gazabına müstehak olur ve Allah'a karşı savaş aç­mış olur. Kendisine güç ve kudret veren Allah'a savaş açan kimse asıl kendisini ziyana sokar.

İnsanın canını ve kanını koruma hususunda İslâmiyet öylesine ti­tizdir ki kişinin kendi canına kıymasını dahi haram kılmıştır.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın! (Bakara/195)

Hz. Peygamber de şöyle buyuruyor:

Kendisini bir dağdan atarak canına kıyan kimse, cehennemde son­suza kadar yüksek bir yerden kendini ateşin içine atarak ceza görecektir. Zehir içerek kendisini öldüren kimse, cehennemde elin­deki zehiri içerek sonsuza kadar azap görecektir. Kendisini bir de­mir (veya silah) ile öldürerek hayatına son veren kimse, cehen­nemde elindeki demiri kendi karnına sokarak sonsuza kadar ceza görecektir.

İntihar etmenin haram olmasının sebebi insanın taşımakta olduğu canına (bir mülk gibi) sahip olmamasmdandır. İnsan kendisi için bir mülk olmadığı gibi başka hiç bir kimsenin de mülkü değildir. Fakat in­san kendisini yaratan rabbinin mülküdür.

Hz. Peygamber aşağıdaki hadisinde bu manaya şöyle işaret buyur­muştur:

Şu insan Allah'ın binasıdır. Allah'ın (bu) binasını yıkan kimse la­nete hak kazanmıştır.

Bu ilahi kudretle yapılmış insan binasını yıkmak üzere uzatılan el çok günahkâr ve suçlu bir eldir. Zira bu binayı en mükemmel biçimde yapıp yaratan Allah'tır. Bu binayı yaptıktan sonra da: "Bir olan Allah olduğumun şahidi işte bu varlıktır" buyuruyor.

İnsanın hayat sebebi olan kanı dökmek üzere uzanan azgın ve utanmaz el, ne büyük bir suç ve günah işlemektedir? O kan ki İslâmi­yet tarafından koruma altına alınıp dökülmesi haram kılınmıştır.

Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:

Müslümanların her şeyi (diğer) müslüman(lar)a haramdır; kanı, malı ve ırzı.

Müslüman kan ile ilgili bir eyleme bulaşmadıkça dini bakımından huzur içinde olmaya devam eder.

Dünyanın yok olup gitmesi Allah'a göre bir müslümanın öldürül­mesinden daha önemsiz bir olaydır.

Yeryüzünde Ademoğulları arasında ilk işlenen çirkin suç kan dök­me suçudur. Kur'an bu suçu işleyeni tehdit etmiş ve bu konuda uyarı­da bulunmuştur. Bu olayı anlatan ayet meseleyi uzunca ele almış bir tek insanın kanını dökmeyi, insan olmakta müşterek olduklarından tüm insanların kanını dökmek gibi saymıştır. O insan kanı ki koruma altına alınıp dökülmemesi için icab edenin yapılması gerekir. Kur'an bu ola­yı şöyle ifade buyurmaktadır:

Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani bi­rer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerin­den ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıs­kançlık yüzünden): "Andolsun seni Öldüreceğim" dedi. Diğeri de "Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder" dedi (ve ekledi):

"Andolsun ki sen, beni öldürmek için elini uzatsan (bile) ben sa­na, öldürmek içrin elimi uzatacak değilim. Ben, alemlerin rabbi olan Allah'tan korkarım. Ben istiyorum ki sen, hem benim güna­hımı hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın. Zalimlerin cezası işte budur."

Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü. Bu yüzden de kaybedenlerden oldu. Derken Allah, kardeşinin cesedi­ni nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Katil kardeş) "Yazıklar-olsun bana! Şu karga kadar ola­madım mı ki, kardeşimin cesedini gömeyim" dedi ve ettiğine ya­nanlardan oldu.

İşte bu yüzdendir ki İsrailoğullanna şöyle emir vermiştik: Kim bi­risini öldürür veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarır veya bir can karşılığı olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanla­rı öldürmüş gibi olur. (Maide/27-33)

(İnsan kanı dökmek öyle büyük bir suçtur ki) İslâm dini cana kıy­mayı hemen Allah'a ortak koşma günahının peşinden saymıştır. Cenab-ı Hak kullarının Özelliklerini sayarken şöyle buyurur:

Yine onlar, Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar,

Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. (Furkan/68)

Bundan dolayıdırki beşinci Raşid halife olarak kabul edilen Ömer b. Abd'ül Aziz şöyle demiştir: "Allah katında şirk koşmaktan sonra adam öldürmekten daha büyük günah yoktur."

İslâmiyet, müslüman bir kimsenin insanlık ve iman kardeşliği ile bağlı olduğu birini öldürebileceğini tasavvur bile etmiyor. Bu sebeple Kur'an'da şöyle buyuruluyor:

Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmesi ola­cak şey değildir. (Nisa/92)

Hz. Peygamber'in aşağıdaki hadislerinde bu husus vurgulanmıştır: Bir kimseyi öldüren, öldürme esnasında mümin olamaz.

Hz. Allah sizlere (birbirinizin) kanlarını, mallarını ve ırzlarını ha­ram kılmıştır.

Benden sonra küfre dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız.

Hz. Allah'ın kendisine ortak koşarak ölen ve bir müslümanın baş­ka bir müslümanı kasden öldürmesi dışında, tüm günahları affetmesi ümit edilir.

İslâm dininin kan dökme, adam öldürme konusunda bu kadar titiz davranması, diğer varlık ve eşyaların aksine ölen kimsenin geri gelme­mesi, getirilememesidir. Mesela sahip olunan mal gidip gelicidir. Ba­zen sağlık kaybedilir ve tekrar kazanıl ab ilir. Makam ve mevki elden çı­kar, fakat tekrar geri gelebilir. Fakat insan öldürürse, artık onu geri döndürmenin yolu yoktur. İhtimal ki Hz. Peygamber'in şöyle buyurma­sının sebebi budur:

Kıyamet gününde insanlar arasında ilk olarak hüküm verilecek dava, kan davasıdır.

Bir insanı öldürten kimse Allah'ın verdiği canı almıştır. Bu canı Allah'tan başka kimsenin geri vermesi mümkün değildir. Bu sebeple Cenab-ı Hak, Allah'ın yaptığı bina olan vücudu ortadan kaldıran ve onu geri getirmeye gücü yetmeyen suçluları kıyametteki büyük buluş­mada ilk olarak hesaba çekecektir.

İslâmiyet'in dosdoğru uygulandığı dönemin yöneticileri haksız yere kan dökmekten ve cana kıymaktan çok korkarlardı. İşte beşinci raşid halife sayılan Ömer b. Abd'ul Aziz; kendisinden bazı suçluların suçunu itiraf etmesi için işkenceye tabi tutma hususunda izin isteyen valilerinden birisine şöyle bir emirname yazıp gönderiyor:

Allah'a yemin ederim ki o suçluların kanı ile Allah'a kavuşmanız yerine onların bana karşı yaptıkları ihanetle rabbime kavuşmak daha sevimlidir.

Gene Ömer b. Abd'ul Aziz'in valilerinden birine kan dökmekten kaçmasını ve bunun sonunun korkunç olacağını bildiren bir emirname yazıp gönderdiğini görmekteyiz:

Kısas (ile dahi olsa adam öldürmek)ten kaçın. Çünkü sen sonun­da gözlerin haince bakışını ve kalplerin gizlediğini bilen (Allah)a gideceksin. (Eline verilecek Öylesine) bir kitabı okuyacaksın ki (işlediğin) küçük büyük ne varsa, hepsini sayıp dökecek.

Ömer b. Abd'ul Aziz'in bu mektubu Said b. Cübeyr'in Haccac-ı Zalim karşısındaki durumunu hatırlatıyor.

Haccac Said b. Cübeyr'i tutuklattıktan sonra ona "Ölümlerden ölüm beğen!" deyinece, Said b. Cübeyr Haccac'a şu cevabı veriyor: "O seçimi sen yap! Çünkü önünde kısas var." Haccac "Ne demek istiyor­sun?" diye sorunca Said şöyle diyor: "Vallahi sen beni nasıl öldürür-sen, Allah da seni kıyamette o şekilde öldürecektir".

Ömer b. Abd'ul Aziz şöyle diyor:

Allah'a yemin ederim ki benim yüzümden bir kimsenin kan aldır­madaki kadar kanının dökülmesindense, tüm dünyanın yok olup gitmesi bana daha kolay gelir.

İşte bu Ömer gençliğinde kan dökme ile ilgili bir hata işlemişti. Ömrü boyunca hiç unutmaksızın bunu hatırladı ve bu hatasından dola­yı Cenab-ı Hakka tevbe istiğfar etmeyi sürdürdü. Bu olay şöyle vuku bulmuştu:

Ömer b. Abd'ul Aziz Medine valisi iken zamanın halifesi, Hubeyb b. Abdullah b. Zübeyr'in bir nedenle (kırbaçla) dövülmesini emretmiş­ti. Ömer bu emri uyguladı. Bu dövülme yüzünden Hubeyb vefat etti.

Artık Ömer hayatı boyunca korku ve sıkıntı çekti. Gönlü huzur bulma­dı, rahat yüzü görmedi. Bu olaydan sonra Allah için her iyi bir iş ve ha­yır işlediğinde kendisine yapılan işler ve hayırlarla ilgili müjdeler gel­dikçe titrer, sarsılır ve şöyle derdi: "Yolumun üzerinde Hubeyb b. Ab­dullah İbn Zübeyr durdukça bu müjdeler nasıl işe yarayacak?"

Buraya kadar verdiğimiz bilgilerden sonra deriz ki: Bir milletin bireyleri arasında hayat hiçe sayılır ve kan dökmek serbest sayılırsa o millette huzur olur mu, var olmanın bir anlamı kalır mı? Şimdiye ka­dar kan döken zorbalar nereye gittiler? Bunlar Allah'ın gazabından, halkın intikamından, tarihin lanetinden, kendilerini bekleyen cehen­nemden yakalarını nasıl kurtaracaklar?

Bir Arab şairi fitne meydana gelip doğru yoldan çıkan milletin ha­lini tasvir ederek bize kardeşlik bağlarını, akrabalık ilişkilerini hatırla­tıyor. O kardeşlik ve akrabalık bağlan ki insanları merhamete ve ısla­ha davet eder.

Şair diyor ki:

Ayırdı onları birbirinden ok yarası

Akrabayı aramayanın onmaz yarası

Ok ile yaralananın kan olur üstü başı

Akrabası yaralanınca insanın dökülür göz yaşı

İslâm dünyasında (ne yazık ki) sel gibi kan aktığı zamanlar olmuş­tur. Şefkat merhamet ve kardeşliğin gerektiği göz yaşları ne zaman akacak?

Fitne ve taşkınlığın okları çok yaralanmalar meydana getirdi. Bu milletin sevgi ve saygı duyguları ne zaman uyanacak?

Dileseydi hepimizi dosdoğru yola iletecek olan Allah'ın şanı yücedir.

En iyi bilen Allah'tır.

 

İslâmiyet Ve Hürriyet

 

SORU: Pek çok kimse, insanlar arasında hürriyet prensiplerinin Avrupalı ve Amerikalılarca yayıldığını sanmaktadır. Bu sözün doğru­luk derecesi nedir?

CEVAP: Batılılardan pek çoğu, insanlar arasında bağımsızlığın ve özgürlüğün atalarından miras kalan bir şey olduğunu bir şarkı gibi dil­lerinden düşürmeyip terennüm edip dururlar. (İddiaya bakılırsa) insan­lara köleliğe karşı koymayı ve insanlık şerefini onlar öğretmişler, fa­kat, bu söz asılsız bir laftan ibarettir.

Çünkü Allah'ın tüm insanlara rahmet, aydınlık ve nur olarak gön­derdiği İslâm dini Batılıların iddiasından uzun bir zaman önce hürriyet prensiplerini, insanlık şeref ve değerini, hiç bir alanda Allah'tan başka kimseye kul olunmayacağını ortaya koymuştur.

Son zamanlarda Batı'da meydana geldiği söylenen ufak tefek baş­kaldırılardan önce İslâmiyet, can, mal ve namus konusunda hürriyet prensiplerini ortaya koymuştur. İslâm'da insan canı saldırıya uğramak­tan korunmuştur. Cana ve mala yapılacak herhangi bir saldırı asla caiz değildir. Hak edilmedikçe hiçbir kimsenin malından bir şey almak ca­iz değildir. Her insanını ırz-namusu da böyledir. Hiç kimsenin ırzı iki paralık edilip değersiz görülerek zedelenemez. Hz. Peygamber'in bu­yurduğu gibi "Müslümanın herşeyi (diğer) müslümana haramdır; kanı malı ve İslâm dini hürriyet prensibini Allah ile olan ilişki ve ibadetlerde de benimsemiştir. Allah ile kul arasında bir aracı yoktur. Allah ile ilişki kurmak için ne kahinin, ne rahibin, ne şeyhin ve ne de mürşidin aracı­lığına muhtaç değildir. Bilakis Hz. Allah her şeyi en iyi bilen ve en iyi işitendir. O, gözlerin hain bakışını ve gönüllerin gizlediğini bilir. O, fı­sıltıyı ve sır olanları da bilir. O'nun kerem kapısı her isteyen ve sığına­na açıktır. Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım.

Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O hal­de (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar. (Bakara/186)

Müslüman dini vazifelerini bağımsız ve özgürlük içinde yerine getirebilir. Mesela namazı kılan kimse onu nerede kılsa makbuldür. Çünkü yeryüzü mescit kılınmıştır. Nitekim yeryüzünün toprağı da (su bulunmadığı zaman teyemmüm için) temizleyici kılınmıştır.

Gene müslüman, orucunu ve zekatını kendini yönetecek, yol gös­terecek birine ihtiyaç duymaksızın veya bir baskı altında kalmaksızın eda edip yerine getirir.

Allah'ın gönderdiği peygamberlere gelince, bunlar insanlık için üstün örneklerdir. Onları Cenab-ı Hak (kulları arasından) risalet göre­vi için seçmiştir. Onlar Allah'ın vahyini ve dinini emanet ettiği güve­nilir kimselerdir. Ve onları Hz. Allah özel bir surette koruması altına almıştır.

Allah'ın peygamber olarak seçtiği kullarının yegane görevi tebliğ­dir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

Rasûle düşen (görev) ancak duyurma (tebliğ)dir. (Maide/99)

Peygamberler insanları baskı altına alıp onlara müdahale etmez­ler. Bilakis insanlara Allah'ın emanetini iletirler. Hidayeti veren veya sapıklığa düşüren ancak Hz. Allah'tır.

Bunun içindir ki Hz. Allah Hz. Muhammed'e, en büyük peygam­berine indirdiği ayetlerde şöyle buyurmuştur:

Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insan­lardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kafirler topluluğuna hidayet vermez. (Maide/67)

(Kureyşlilerin gözünü kör eden toprağı) attığın zaman sen atma­dın. Fakat (onu) Allah attı. (Enfal/17)

Eğer sana hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kafidir.

O, seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir. Ve (Allah) mü­minlerin kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan herşe-yi verseydin yine onların gönüllerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, mutlak galiptir, hik­met sahibidir. (Enfal/62-63)

İslâmiyet soy sop ve kan ile övünmekten insanları özgürlüğe ka­vuşturmuştur. Ne Arab'ın Arab olmayana, ne de Arab olmayanın Ara­ba üstünlüğü yoktur. İnsanların hepsi Âdem'dendir. Adem de toprak­tandır. Takva dışında üstünlük ölçüsü yoktur. İslâmiyet nazarında in­sanlar eşitlikte tarağın dişleri gibidirler. Ancak iyi işlerle birbirlerinden üstün olabilirler.    ?

Kanı ve soyu sebebiyle üstün halklar olmadığı gibi aynı sebepler­le düşük sayılan bir halk da yoktur. Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

İnsan neden yaratıldığına bir baksın! (O) atılan bir sudan yaratıl­dı. (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar. (Tarık/5-7)

İslâmiyet Batı'nın insanları korkusuz bir yaşama kavuşturmak için çalışmasından çok önce insanların korkusuz olması gerektiğini ortaya koymuştur.

Rabbi ile ilişkisi olan, O'nunla ilişkisi olduğunu göz önünde bu­lunduran ve ihlasla O'na ibadetini, itaatini yapan kimseye üzüntü ve sı­kıntı uğramaz.

Cenab-ı Hak bunu şu ayetlerinde bildiriyor:

Kim hidayetime tabi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur. (Bakara/32)

Bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur. Onlar üzülmeyecek­lerdir de. Onlar, iman edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya haya­tında da, ahirette de onlara müjde vardır. Allah'ın sözlerinde de­ğişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir. (Yunus/62-64)

Kur'an, şu ayette konuya bundan daha ziyade bir açıklama getiriyor.

Şüphesiz, "Rabbimiz Allah'tır" deyip, sonra dosdoğru yürüyenle­rin üzerine melekler iner. Onlara: "Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennet müjdesi ile sevinin!" derler. (Ve ilave olarak şunları da söylerler): Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. Gafur ve rahim olan Allah'ın ikramı olarak orada si­zin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey ora­da sizin için hazırdır. (Fussilet/30-32)

Kişiye sadece rabbinden korkması yeter. Bu takdirde onun için güven ve huzur vardır. Nitekim Kur'an'da şöyle buyuruluyor:

Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaş­tıran için ise şüphesiz cennet yegane barınaktır. (Nâziât/40-41)

Ey müslüman! Başını dik tut. Rabbin seni şereflendirmiş ve başı­nın şerefle yüksekte durmasını lütfetmiştir. Rabbinden başka kimseye boyun eğme. Allah'a boyun eğmenin neticesinde şan ve şeref vardır.

Şanı yüce olan Allah mülkün sahibidir:

Mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır. Dilediğini aziz, dilediği­ni zelil eder. Hayır, O'nun elindedir. O'nun her şeye gücü yeter.

Allah her şeyi en iyi bilendir.

 

Yabancılarla Yardımlaşma

 

SORU: Müslümanların zararına olmak üzere yabancılarla yardım-laşan kimse hakkında İslâm dininin hükmü nedir?

CEVAP: İnançlı bir milletin bireyleri arasında yardımlaşma gerek­lidir. Şu şartla ki bu yardımlaşma sağlıklı ve doğru esaslar çerçevesin­de olmalı, yabancı etki, yabancı yönlendirme ve yabancı nüfuzundan uzak olmalıdır.

Bu konudaki yol göstericimiz şu ayettir:

İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun; çünkü Allah'ın azabı çetindir. (Maide/2)

Ayet-i kerime herhangi bir kaydı şartı olmayan yardım istemiyor. Bilakis yardımlaşmanın iyilik ve Allah'tan sakınma üzerine olmasını istiyor. Ayette geçen Birr kelimesi tüm hayırlı şeyleri kapsayan bir an­lam ve genişliğe sahiptir. Gene ayette zikredilen takva kelimesi; ister bir şeyin yapılması isterse terk edilmesi suretinde olsun, insana gerek dininde, gerekse dünyasında zarar veren herşeyden sakınmaktır.

Düşmanın harekete geçirdiği, halkı ayrılık ve parçalanmaya sevk eden yardımlaşma, ayette istenen iyilik ve sakınma üzerine yardımlaş­ma değildir. Bunuıt içindir ki ayette, her çeşit günah ve düşmanlık üze­rine yardımlaşma yasaklanmıştır. Ayette geçen Udvân kelimesi, Al­lah'ın belirlediği sınırları geçmek ve adaletten ayrılmak anlamına gelir.

Müslümanların ve İslâm dininin düşmanı olan yabancılarla dost­luk kurmak günahların en büyüğüdür. Müslümanların zararına olarak kafirlerden yardım almak bir çeşit düşmanlık üzerine yardımlaşmadır. Bunun içindir ki Allah, rabbinin yolundan çıkanı azap ile tehdit etmiş­tir. Ayette "Allah'ın azabının çetin olduğu" bildirilmiştir. Yani bunun anlamı, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşanın cezası şiddetli ola­cak demektir.

Hz. Allah sağlıklı ve İslâm'a göre yardımlaşmanın alanını belirle­miştir. Buna göre yardımlaşmanın her türlü sömürgeci, işgalci, fayda­cı izden arınmış olması gerekir. Cenab-ı Hak bir diğer ayette şöyle bu­yurmaktadır:

Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. (Tev-be/71)

Müslümanların bulunduğu ortamda bir yardımlaşma olacaksa, bu yardımlaşma, her şeyden önce müslümanlann birbirleri arasında, ken­dilerinden ve kendileri için olması gerekir. Ayrıca bu yardımlaşma maksatlı ve hastalıklı olmaktan uzak olmalıdır.

Müslümanlar arasında yapılacak bir yardımlaşma arı duru, sırf Al­lah rızası için, din ve vatan uğrunda olmalıdır. Ayrıca yardımlaşmayı gerçekleştiren kimselerin, yaptıkları işlerde ve davranışlarda Allah'ın yolundan ayrılmayan kişiler olması gerekir. Yardımı yapan kimse yö­netici konumunda ise baskıcı bir kimse olmaması, insanların hakkını yememesi gerektiği gibi, adalet, eşitlik, kardeşlik ve şura prensiplerini de yaygınlaştırmış olmalıdırlar. Yönetici olmayı bir fırsat olarak gör­memeli, omuzlarına yüklenmiş bir görev bilmelidir.

Yöneticiler aynı zamanda kendilerini sömürgecilerin veya dış mü­dahalecilerin aracısı kılmamalıdır. Yöneticilerin hem kendilerini, hem ülkelerini iftiralardan ve taşkınlıklardan kurtarması, hem kendileri, hem de din kardeşleri için özgürlüğü, şeref ve izzeti gerçekleştirmesi gerekir.

Aşağıdaki ayetlerde bu ifadelere işaret olunmaktadır:

Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer kalpten inan-mışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz. (Al-i Imran/139)

Üstünlük, ancak Allah'ın, Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler. (Münafikun/8)

Hz. Peygamber de şöyle buyurur:

Müslümanların kanı birbirine denktir. Onların en aşağı derecede olanı(nın korunması) kendilerinin zimmetindedir. Müslümanlar başkalarına karşı tek bir el gibidir.

Demek oluyor ki halk için çalışıp çabaladığı görüntüsünü verip de müslümanlara zulmeden, mallarını çalan, nimetlerini zorbalıkla kapıp alan, onların haklarını engelleyen ve milleti parçalara bölen yönetici­lere İslâm'da yer yoktur. Çünkü böyle yöneticilerin bulunduğu ortam­da azınlık bir grup her türlü nimetlerden yararlanıp refah içinde yüzüp, şehvet, zevk ve servet tufanında boğulurken, çevresi fakir, aç, hasta, cahil ve yoksulluk içinde yaşayan insanlarla dolu olur.

Refah içinde yaşayan azınlığın baskıcı yöneticilerin akrabası, ar­kadaşı veya dostu olmaktan başka bir özelliği yoktur.

Yoksulluk içinde kıvranan çoğunluğun ise halk olmaktan ve hak sahibi olmaktan başka günahı yoktur.

Müslümanlar olarak bir kimsenin vatanı, milleti veya inancı aleyhinde olmak üzere düşmanlarla yardımlaşmasının hükmünü bili­yoruz. Bu konudaki hüküm kesin ve şiddetlidir. Kur'an'da şöyle buyurulur:

Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyiniz. Çün­kü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz. (Al-i İmran/118)

Allah'ın kendiferine gazap ettiği topluluğu dost edinenleri görme­dir, rni? Onlar ne sizdendir ne de onlardan. Bilerek yalan yere ye­min ediyorlar. (Mücadele/14)

Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çı­karmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever. Allah, yalnız si­zinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çı­karılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır. (Mümtehine/8-9)

Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennem­de yanarsınız). Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur. Sonra yar­dım göremezsiniz. (Hud/113)

Müslümanları perişan etmek, vatanlarına, şehirlerine ve hürriyet­lerine saldırmak ve onları yurtlarından çıkarmak üzere kâfirleri dost edinmekten daha şiddetli bir zulüm olabilir mi?

Cenab-ı Hak bir diğer ayette de şöyle buyurur:

Allah, kafirler için müminler aleyhine asla bir yol vermeyecektir. (Nisa/141)

Buna göre müslümanlarm düşmanları çiğnesin diye insanların boynunu eğmeye çalışan kimselere müslümanlar aleyhine nasıl yol ve­rebilirler?

Bu Kur'an ayetlerinden açık bir şekilde anlaşılıyor ki, İslâmiyet'te yönetici olan kimsenin milletin emrinde olması ve halk arasında ada­leti gerçekleştirmeye çalışması gerekir. Müslüman yöneticinin milletin nimetlerinin gene millete ait olması için çalışması gerekir.

Müslüman yönetici Hz. Ebu Bekir'in halifeliğe getirildiği sırada ifade ettiği ölçülere riayet etmelidir. Hz. Ebu Bekir şöyle demiştir:

Ben Allah'a itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz. Eğer ben Allah'a isyan edersem, sizin bana itaat etmeniz gerekmez. İçinizdeki güç­lüler zayıfın hakkını kendisinden alıncaya kadar benim katımda zayıftır. (Mazlum olan) zayıf da hakkını zalimden alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür.

Müslüman bir yönetici doğrudan sapar ve müslümanlarm, İslâmi­yet'in düşmanları ile -ki onlar müslümanlarm başına ne zaman bir be­la gelecek diye gözetlemekte ve yeryüzünde müslümanlara tuzak kur­maktadır- yardımlaşmaya kalkarsa müslümanlarm bu yöneticiye itaat etmemesi vacib olur. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:

Yaratıcıya isyan edilen bir konuda yaratılmış olana itaat yoktur.

Halkın bu durumda yöneticiye itaat etmediği gibi onu böyle bir yardımlaşmadan -her yola başvurarak- menetmesi gerekir. Bu davra­nış şu ayetin gereğidir:

Sizden, hayıra çağıran ve iyiliği emredip, kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. (Âl-i İm-ran/104)

Hz. Allah en iyi bilendir.

 

Şura

 

SORU: Hz. Allah niçin şurayı emretmiştir? Şuranın uygulanışı sıldır?

CEVAP: Prof. Muhammed Abduh ve en büyük öğrencisi Reşid Rı-za'dan Allah hoşnut olsun. Onlar, şura konusu ile açık seçik bir şekil­de ve titizlikle ilgilenmişler ve diktatörlüğe karşı direnmişlerdir. Çün­kü bu iki ilim adamı inanmaktadır ki şura olmaz veya hakkiyle ona ri­ayet olunmazsa yerine diktatörlük geçer. Dikta rejimi ise bozguncu­luktur.

Abduh vefat ettiği 1905 yılına kadar her münasebette bu konuda­ki fikirlerini söylemiş durmuştur.

Abduh'tan sonra da en büyük talebesi olan Reşid Rıza 1935 yazı­na kadar yakaladığı her fırsatta şura konusunda konuştu durdu.

Bu iki ilim adamının şura konusunda gösterdikleri titizlik, dikta­nın, baskının güçlü olduğu bir zamanda şahane bir açıklama olmuş, za­manın yöneticisine toplumdaki her şeyi göstermiştir. O zamanın yöne­ticisi emir verir, yasaklar, kararı değiştirilemez ve sözü kontrol edile­mezdi.

İslâm'a göre şura Önemli bir iş, bir gereklilik ve erdem olduğuna göre insan kesin olarak kanaat getirir ki şura İslâm toplumunda eksen durumundadır. İslâm toplumunun varlığını sağlıklı kılması veya varlı­ğını sürdürmesi ancak danışma kurumu ile olur.

Çünkü İslâm toplumunun yöneticisi halkı hakkında Allah'ın em­rettiği gibi hareket etmek durumundadır. Bir yönetici, yöneticilik ma­kamına ancak şura yolu ile gelebilir. Bu danışma ise halkın özgür ve samimi olarak biatini (başkanı kabul edip ona bağlılığım) ortaya koy­ması ile olur.

Kur'an-ı Kerim, danışma konusunu altını çizerek vurgulamıştır:

Onların (müslümanlarm) işleri, aralarında danışma (şura) iledir. (Şura/38)

Cenab-ı Hak danışma konusunda ilk gönderdiği ayette sanki şöy­le demek istemiştir: İslâm toplumunun temel özelliği, dünya işlerinde görüş bildirilmesine ihtiyaç varsa danışma prensibini işletmektir. Hat­ta dini bir konunun uygulanmasında veya dini konuyu gerçekleştirecek olan araçta dahi şura yoluna başvurulur. Şu kadar ki hakkında ayet ve hadis olan meselelerde şuraya gerek yoktur. Çünkü ayet ve hadis ile belirlenmiş konularda içtihat yapılmadığı gibi danışma da olmaz.

Onların (mü slü mani arın) işleri aralarında danışma iledir.  (Şu­ra/38)

Zikrettiğimiz bu ayet, Muhammed ümmetinin nasıl bir yol takip etmesi gerektiğini bildirmektedir. İnsan bu ayeti düşününce onun şura­yı emrettiğini, şuraya riayet edilmesinin gerekliliğini anlar. Zira ayette müslüman toplumda bir kişi bile danışma ihtiyacı dışında bırakılma­mıştır.

Daha sonra Kur'an Hz. Muhammed'e seslenerek ona şöyle emret­mektedir:

İş konusunda onlara danış. (Âl-i İmran/159)

Bu şunu gösteriyor ki şura prensibi İslâm toplumunun en aşağı de­recedeki bireyinden en üst derecedeki peygamberine kadar herkes için yerine getirilmesi gereken bir görevdir.

Bunun içindir ki bazı tefsir alimleri şöyle demişlerdir: Bu ayetteki Hz. Peygamber'e yöneltilen danışma emri Peygamberin sahabeye, sa­habenin de Peygamber'e danışması gerektiği anlamını içine almaktadır.

Kur'an gerçek ve güzel kıssaları ile bize bildirmektedir ki danış­ma insanda yaratılıştan var olan bir özelliktir. İnsan, dini manada bir iman sahibi olmasa dahi, hayatın ne demek olduğunu anladığından be­ri danışmaya başvurmuştur.

Kur'an Sebe kraliçesi Belkıs'm kıssasını anlatırken ifade ediyor ki, kendisine Hz. Süleyman'ın mektubu geldiğinde halkını veya danış­manlarını toplamış, karşı karşıya oldukları durum hakkında görüşleri­ni bildirmelerini istemiştir. Bu olay Kur'an'da şöyle anlatılıyor:

(Kraliçe) dedi ki: "Ey ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bi­lirsiniz) siz yanımda olmadan (size danışmadan) hiç bir işi kestirip atmış değilim." Onlar şu cevabı verdiler: "Biz güçlü kuvvetli kimseleriz. Zorlu savaş erbabıyız; buyruk senindir, artık ne buyu­racağını sen düşün!" (Sebe/32-33)

Eğer danışma gerekli olmasaydı yapılmasının istenmesinde bir anlam olmazdı.

(Danışma konusunda bir takım esaslar bulunmaktadır. Şöyle ki:)

1. Danışma, hakkında ayet ve hadis olmayan konularda olur. Vahy yoluyla Hz. Peygamber'e bildirilen konularda kişisel görüşlere yer yoktur. Hadislerde ve siyerde bunu açık bir şekilde tanıklandıran pek çok belge vardır,   i

2. Danışmanın, tek bir düzeyde olması gerekmez. Tüm insanların katılacağı (referandum gibi) tarzda danışma, halkın fikrinin sorulması gereken durumlarda olur. Hz. Peygamber'in büyük Bedir savaşına çık­mazdan önce müslümanların tümüne yaptığı konuşma bu kabildendir. Çünkü bu savaşta Ensar ve Muhacirler cephede yer alacaklardı. Bu se­beple Rasûlullah hepsi ile konuşarak danışmada bulunmuştu. Hz. Pey­gamber'in Uhud savaşı öncesi yaptığı görüşmeler de genel danışma ka-bilindendir.

Özel danışma diyebileceğimiz bir tür danışma vardır ki, buna uz­manlık isteyen ve belirli bir düzeyde görüşe ihtiyacı olan konularda başvurulur. Hz. Peygamber'in Bedir savaşından sonra esirlere ne yapı­lacağı konusunda Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ile danışmada bulunma­sı bu tür danışmanın örneğidir. Öte yandan esirler konusunda Hz. Pey­gamber'in halkın hepsinin fikrini alması (savaş ortamında kolay bir şey değildi).

3.  (Danışma ile ilgili ayetlerden birinin tamamı şöyledir): Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davranır. Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp gi­derlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et (umuma ait) işlerde onlara danış... (Âl-i İmran/159)  (Görülüyor ki ayette Peygamber'e yönelik üç emir vardır). Bu ayetteki üç emir, emrin ifade ettiği görevin farz olduğunu göstermek­tedir. Bir engel bulunmadıkça başka türlü düşünmek mümkün değildir. Bu emirlerin Peygamber'e farz olmadığını söylediğimiz takdirde onun çevresindekilere yumuşak davranması ve rabbinin bağışlanmaları için dua etmeyi emrettiği kimselere dua etmesi gerekmez demiş oluruz ki bu, onun peygamberlik makamına layık değildir. Bu, onun rahmet pey­gamberi oluşu ile de bağdaşmaz. Zira o Allah'ın alemlere rahmet ola­rak gönderdiği bir peygamberdir.

Hiç şüphe yok ki Peygamber için bu iki emir lüzumludur ve o bu iki emre uyacaktır. Tabiidir ki aynı ayetteki danışma emri de Hz. Al­lah'ın Peygamberine farz kılmış olduğu bir husus olmuştur. Allah'ın farz kılmış olduğu bir şeyin mutlaka bir faydası olmalıdır.

Hz. Peygambere danışmanın farz olmasının şöyle bir faydası ol­masına kesinlikle bir engel yoktur. Hz. Peygamber'den danışmada bu­lunmasının istenmesinin faydası, müslümanlara danışma yapılacağını öğretmek ve danışmanın lazım olduğunu ve sonucunun bağlayıcı oldu­ğunu bildirmektir. Danışmanın sonucunun bağlayıcı olduğunun delili şudur: Hz. Peygamber (Uhut savaşından önce) sahip olduğu fikri orta­ya koydu. (Rasûlullah, bu savaşta Medine'yi şehir içinde kalarak sa­vunmak gerektiği görüşünde idi). Fakat topluluk başka bir görüşte idi. (Topluluk, şehir dışına çıkıp savaşmak istiyordu.) Rasûlullah, toplu­mun görüşünü (danışma sonucunda) kabul etti.

(Danışmayı emerden Âl-i İmran 159. ayetinde danışma emrinden sonra şöyle buyuruluyor:

Artık Allah'a dayanıp güven...

Demek oluyor ki danışma'da önce (danışma) konusu ortaya konu­lur. Danışma toplantısında hazır bulunanlar arasında görüş bildirmeye elverişli seviyede olanların görüşleri alınır. Toplumun tamamı veya ço­ğunluğu hangi görüşü benimserse o görüş bağlayıcı olur.

Danışmanın bağlayıcı olacak şekilde gerçekleşmesinden sonra ikinci aşama gelir ki bu aşama, danışma sonucunda verilen kararı uygulama merhalesidir. Nitekim ayette "...artık kararını verdiğin za­man..." buyuruluyor. Yani (danışma esnasında) görüş birliği veya ço­ğunluk ile alınan karara saygı gösterdikten sonra uygulamaya başladı­ğın vakit, uygulamayı çevrendekilerle birlikte gerçekleştir, demek is­tenmiştir. Çünkü Hz. Peygamber'in tüm işleri tek başına gerçekleştir­mesi düşünülemez.

Ayetteki Allah'a dayanıp güven!" ifadesinde ise şu denmek is­tenmektedir: Üzerinde danışarak karara bağladığınız işi gerçekleştir­mekte şanı yüce olan Allah'tan yardım iste.

Ayette şöyle denmesi de mümkün idi: "İleri sürülen görüşleri din­ledikten sonra uygun bulduğun görüşü seç." Fakat Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Danışma işleminden sonra işini yapmaya karar verdin mi Allah'a tevekkül et ve çevrendekilerin akıllarında ve gönüllerinde olandan güven duyarak uygulamaya başla.

Burada bir başka nokta var. Söylendiğine göre Cemaleddin Efga-ni şöyle söylemiş: "Bu doğu dünyasına adaletli bir diktatörden başka­sı elverişli değildir."

Yeryüzünün çeşitli yerlerinde bir takım azgın diktatörler, yaptık­ları baskıcı uygulamaları bu söze dayandırarak haklı göstermek iste­mişlerdir.

Oysa şairlerin piri Ahmed Şevki bu yönelişi şu hikmetli sözü ile reddetmiştir: "Bana akıllı bir panter getirin, size adaletli bir diktatör getireyim!" Allah Ahmed Şevki'ye rahmet eylesin.

Hafız İbrahim de bu görüşü desteklemiştir. Hafız İbrahim şöyle diyor:

Topluluğun görüşü ihtilaflı olsa bile Ülkeyi zarara sokmaz.

Fakat çıkılırsa yola tek kişi ile Ülke mutlu sonuca çıkmaz.

Bazı kimseler, Hz. Peygamber'in vekili olma durumunda olan ha­lifelerden kimilerinin bir takım uygulamasına dayanarak halkın yöne­timinde bu yolun tutulması gerektiğini söylemişlerdir. Bir örnek olarak Hz. Ebu Bekir'in yerine Hz. Ömer'i halife olarak belirlediğini örnek göstererek şöyle demektedirler: İşte Ebu Bekir, seçim ve danışma söz konusu olmadan yerine Ömer'i bırakarak bir yol açmıştır, yönetici se­çiminde bu yol izlenmelidir.

Böyle diyen bir kimsenin sözü ters yüz edilerek reddedilir. Zira Hz. Ebu Bekir yerine Ömer'i bıraktığını bildiren belgeyi yazmazdan önce danışmada bulunmuştur. Onun bu belgeyi yazması, kendisinden sonra halifeliğe en elverişli kimse olarak Ömer'i bu makam için teklif etmekten ibarettir.

Nitekim Hz. Ömer'in halifelik makamına gelişini anlatan bazı ta­rihi rivayetlerden birisi şöyledir:

Hz. Ömer minbere çıkıp Hz. Ebu Bekir'in mektubunu göstererek: "Bunda yazılana muvafakat ediyormusunuz?" diye sordu.

Orada bulunan insanlardan birisi: "Onda ne yazdığını bilmek isti­yoruz" deyince Hz. Ömer: "Ben de bilmiyorum" cevabını verdi. Çün­kü mektup henüz açılmamıştı.

Adam bedevi yaratılışına uygun ve basit bir ifade ile -ki onun bu hali halife olarak teklif olunan bir zata karşı gelmesine engel olmuyor­du- şöyle dedi: "Fakat ben biliyorum. Geçen defa sen onu halife ola­rak teklif ettin, şimdi de o seni teklif ediyor".

Bedevinin keskin ve Hz. Ömer'in halife oluşundan hoşlanmayan sesi yükseldiği halde müslümanlar Hz. Ömer'e halife olarak biat ettiler.

Bu biat Hz. Ebu Bekir'in teklifinin bilinmesinden sonra gerçekleş­mişti. Bu tür uygulamalar medeni ve gelişmiş diğer ülkelerde de bili­nen ve kabul edilen bir yöntemdir.

Allah en iyi bilendir.

 

İsâmiyet Ve Beşeri Hukuk

 

SORU: İnsanlarca yapılan hukukun bir takım kusurlarının ortaya çıkmış olması karşısında bunların devamı yerine Allah'ın dinini hik­metli bir kanun olarak benimseme zamanı gelmedi mi?

CEVAP: Herkes görüş birliği içindedir ki Allah'ın gösterdiği yol uyulmaya en layık olandır. Allah'ın kanunları, insanın yaptığı kanun­dan bin kere hayırlıdır. Gidilecek yol, Allah'ın gösterdiği yoldur. Al­lah'ın gösterdiği yola sırtını dönen doğru yoldan sapmış olur.

Bu konu itibarıyla önemli olan hali hazırdaki durumumuzu bil­mek, üzerinde söz etmekte olduğumuz konudaki görevimiz ve ümit beslediğimiz geleceğimize ait planımız bakımından önemlidir.

İnanıyorum ki içinde bulunduğumuz vakit Allah'ın kanunlarına yönelip, onları almamız ve onların hükümlerini uygulamamız için en elverişli zamandır.

Çünkü Mısır milleti bu konuda iradesini ortaya koymuş ve Al­lah'ın dinine yönelerek onu istemiştir.

Dün (yani geçmişte) işgalin varlığını, işgalcilerin taşkınlıklarını, sömürge karanlığını ve sömürgecinin zulmünü gerekçe gösteriyorduk. Elimizde bir şey (yetki) olmadığını söylüyorduk. Şimdi ise ülkenin yö­netim işi elimizdedir, ülkemizde arzu ettiğimiz gibi uygulamalar yapa­biliriz.

Bu münasebetle hatırlıyorum ki bazı ilim adamları -ben de onla­rın arasında idim- 1962 yılı yazında bir milli konferans düzenlenmesi­ni istediler. Bu konferansta Mısır'da İslâm dininin, kanunların ana kay­nağı olması istenmiştir.

Bu konferansın oturumlarından 28/5/1962 tarihli olanında bir ko­nuşma yaparak "devletin resmi dininin İslâm olmasının" bir madde olarak benimsenmesini istedim. Çünkü bu prensibin yerleşmesi bu di­nin gösterdiği istikamette olmayı, bu dine karşı gelmemeyi gerektirir.

Ertesi gün 29/5/1962 tarihinde söz alıp şu konuşmayı yaptım:

"Allah'ın dini İslâmiyet'in, kanunların değiştirilmesi sırasında (ye­ni yapılacak) kanunların kaynağı olarak benimsenmesini teklif ediyo­rum. Çünkü muazzam İslâm dininde fıkhi prensip ve kanuni kurallar bulunmaktadır. Bu kural ve prensipler kişisel, toplumsal ve uluslarara­sı ilişkileri belirlemekte, toplumdaki çeşitli işleri düzenlemektedir. Bu durumuyla İslâmiyet kendisinde gördüğümüz adalet, kardeşlik ve eşit­lik esasları ile çağlayan zengin bir kaynak olmaya elverişlidir."

Konuşmama devamla şöyle dedim: "Mümin Arab kişiliğimiz, ka­nunlarını akidesinden ve inancından aldığı zaman gerçekten mükem­mel olacak, tamamlanacaktır."

Fakat gerçekte İslâmiyet'i (bir kanun gibi) uygulama noktasına gelmezden önce, çok titiz ve dikkatli bir şekilde önemli bir aşamadan geçmeye ihtiyacımız vardır.

Bu, her düzeydeki insanları İslâm dininin çeşitli kanun dallarında ki medeni, ticari, cezai, ailevi olanları ve diğerlerini içine alacak şe­kilde gerekli hükümleri karşılamaya İslâm dininin yeterli olduğuna ikna etme aşamasıdır.

İkna etme aşamasında müslümanların ve İslâm âlimlerinin söyle­yecekleri şeyler herşeyi halletmez. Belki bu alanda müslüman kimse­ler tarafından söylenecek sözler kötü zan ve yanlış yorumla karşılanıp "Bu söz kendilerinin sözüdür" denilebilir.

Fakat bu konuda müslüman olmayan oryantalist, düşünür ve araş­tırmacıların sözlerine başvurursak onların sözlerinde İslâm dininin toplumun hukuki ihtiyaçlarını gerçekleştirmeyi garanti altına aldığına dair pek çok tanıklar bulabiliriz. Bunlar, inanmak istemeyenleri ikna etmek için bir delil olur. Gerçek üstünlük düşmanların tanıklık ettiği üstünlüktür. Müslüman olmayanlar İslâm dini için böylesine tanıklık ederken, mensupları ondan nasıl kaçınabilirler?

İslâm dininin bu husustaki yeterliliğini dostlardan evvel düşman­lar (kabul edip) tanıklık yapmışlardır. 1937 yılında devletler arası karşılaştırmalı hukuk alanında Lahey-de gerçekleştirilen konferansta bir takım inceleme ve tartışmalardan sonra alınan kararlar arasında şu hususlara yer verilmiştir:

İslâm şeriati müstakil (başkasından etkilenmemiş) bir şeriattir. İs­lâmiyet yeni gelişmelere elverişlidir.

Benzeri bir karar Birleşmiş Milletlerde de alınmıştır. Birleşmiş Milletlerde devletler arası bir mahkeme kurulacağı sırada müslümanlardan oluşan bir heyet (ilgili makama başvurarak) İslâm ülkelerinin dünyada geniş bir yer oluşturduğunu, bu ülkelerde yaşayan insanların kendine göre prensipleri, öğretileri ve esasları olan bir inanca sahip ol­duklarını ifade ettiler. Ayrıca bu inanç sisteminin kendisine göre değer­leri ve hükümleri bulunduğunu, bu itibarla İslâm ülkelerini temsil et­mek üzere müslüman bir hakimin uluslararası mahkemeye tayin edil­mesini istediler. Birleşmiş Milletler Topluluğu bu gerekçeleri kabul ederek bu mahkemeye İslâm ülkelerini temsil etmek üzere bir hakim tayin etti.

Meşhur İtalyan hukukçusu ve araştırmacı ve uzun süre İtalya Ada­let Bakanlığı müsteşarlığı yapan Piola-Kazeli İslâm dini ve onun hu­kuki yapısı hakkında şöyle demiştir: "Mısır'ın kanunlarını muhakkak İslâm diniden alması gereklidir. Zira İslâm dininin hükümleri bu ülke­nin kanuni yapısının ruhuna başka ülkelerden daha çok uygundur."

1962 yılı yazında Mısır hükümeti idari işlerin düzenlenmesi husu­sunda uzman iki yabancı getirtti. Bunlardan birisi Luser Joyelik, diğe­ri James Bolek'di.

Bu iki uzman, hazırladıkları raporun başına, ele aldığımız konu ile sıkı bir ilişkisi olan çok önemli ve değerli bir bölüm koydular. Rapo­run bu bölümünde şöyle deniyor:

Bir milletin genel eğilimlerinin ve inançlarının bilinip dikkate alınmasını bir kenara bırakarak, herhangi bir hükümetin veya hü­kümet uygulamalarının yeniden düzenlenmesi konusunda planla­ma araştırması yapmak mümkün değildir.

Raporun aynı bölümünde şu görüşlere de yer verilmiştir:

Allah ahlaki, siyasi ve ekonomik bir sistem olarak devleti meşru kılmıştır. İnsan kendisine verilen geniş bilgi, tecrübe ve düşünce sayesinde bu sisteme şekil verir. Bu şekillendirme yerleşmiş olan ahlaki prensipler esas alınarak yapılır.

İslâm kültürü modern çağda başarılı bir yöntem için en elverişli esasları içermektedir. Bu kadarla kalmayıp, İslâm kültürü Mısır halkına yeni demokratik sistemlerini üzerine kurabilecekleri pren­sipler de sunmaktadır.

Bu sözler müslüman olmayan iki yabancıya aittir. Bu sözler aziz vatanımız Mısır'daki hükümetin yönetiminin düzenlenmesi için devle­tin en üst kademesi tarafından istenen resmi hükümet raporunda yer al­maktadır.

Bu tanıkların söylediklerinden sonra İslâm dininin adaletli ve üs­tün kanun ihtiyaçlarını toplum için temin edeceğinden, dünya ve ahi-rette mutluluğu gerçekleştireceğinden şüphe kalmamıştır.

İslâm dininin hukuki ihtiyaçları karşılayacağı konusunda ikna ça­lışmalarından sonra çok önemli ve değerli büyük bir göreve sıra gelir.

Bu görevin "Dini hükümlerin kanun tarzında düzenlenmesi" oldu­ğunu söyleyebiliriz. Bu aşamada İslâm dininin prensipleri ve hüküm­leri (hukukçular arasında) alışılmış biçimde modern çağdaki düzenle­melere uygun hale getirilmelidir. Bölümler ve başlıklar kolaylık ve açıklık Özellikleri dikkate alınarak düzenlenmelidir. Öyle ki (herhangi bir konuda aranan) dini hüküm kolayca bulunmalı, hakim veya araştı­rıcı dilediği bölüm veya maddeye ulaşabilmelidir.

Ayrıca düzenlenen maddeler medeni hukuk, ceza hukuku, ticaret hukuku, devletler hukuku, anayasa, aile hukuku ve diğer konulan kap­samına almalıdır.

Bu düşüncenin gerçekleşmesi için bir takım gayretler sarfedilmiş ve girişimler olmuştur. Fakat mükemmel bir şekilde tamamlanması kısmet olmamıştır.

Bir Örnek olarak, tarih bize bildiriyor ki bir zamanlar Cezayir, sonra da 1831 yılında İskenderiye müftüsü olan Muhammed Cezayir-li'den zamanın devlet başkanı, İslâm dininin hükümlerini kanun haline getirmesini istemişti. Fakat bu çalışma tamamlanmadı. Bunun sebeple­rini uzun uzadıya burada anlatmaya konumuz elverişli değildir.

Yaklaşık 1317 (hicri) yıllarında Prof. Muhammed Abduh, şer'i mahkemelerin durumu ve düzeltilmesi konusunda detaylı bir rapor yazmıştır.

Abduh bu raporunda benimsenip boyun eğilmesi gereken dini emirleri bir bir saymıştır. Abduh bu raporda şöyle demektedir:

Tüm bunların ilim adamlarından oluşan bir komisyonun

önüne konulması gerekir. Ta ki ilim adamları tüm (hayata geçen) işlemlerden milletin derdine derman olacak şeyleri dini hükümler olarak çıkarıp ortaya koysunlar. Özellikle şer'i mahkemeler dışın­daki mahkemelerin bakması mümkün olmayan vakıf ve aile huku­ku davalarında bu işlem yapılmalıdır.

İlim adamlarının çıkarıp ortaya koyduğu hususlar bir kitap haline getirilmeli, bu kitap sözü geçen konularda ihtiyaç duyulan tüm meseleleri kapsamına almalıdır. Ayrıca şer'i mahkemelerdeki mahkeme usulleri de bu konulara ilave edilmelidir. Yetkili merci-den de çıkarılan hükümlerin yürürlükte olduğuna dair bir emir çı­karılmalıdır.

Fakat Prof. Abduh'un arzu edip teklif haline getirdiği bu düşünce­si uygulanmamıştır. Her ne kadar bu konuda bazı ilim adamlarının bi­reysel çalışmaları varsa da uygulama gerçekleşmemiştir.

1948 yılında dini hükümlerin kanunlaştırılması alanında güzel bir girişim gerçekleşmiştir. Bu tarihte Ezher Üniversitesi ilim adamlan ile üniversitedeki hukukçulardan oluşan bir komisyon kuruldu. Bu komis­yon kaynağı İslâm dini olmak üzere bir medeni kanun meydana geti­recekti.

Aynı tarihe rastlayan sıralarda Dr. Abd'ur-Rezzak Senhuri senato meclisine kaynağı Avrupa kanunları olmak üzere bir medeni kanun teklifi sunmuştu. İşte yukarda adı geçen komisyon bu kanunun madde­lerini meşhur dört İslâm fıkıh ekolünün (mezhebinin) hükümleri ile karşılaştırıp mukayese edecekti.

Bu komisyon çalışması kesin delil ve belgelerle ortaya koymuştur ki İslâm dinindeki hükümler diğer kanunlardaki hükümlerden daha iyi ve daha sağlamdır.

Komisyon, çalışmalarında önce kanundaki maddeyi ele alıyor, ya­nına aynı konudaki dinin hükmünü koyuyordu. Konulan dini hükmün alındığı fıkhî mezhebin kaynaklarını veriyor, dini hükmün üstünlüğü­nü ortaya koymak için ikisi arasında bir karşılaştırma yapıyordu.

Komisyon, çalışmalarını Akit adını verdiği bir kitapta topladı. Bu kitapta uygulamalı olarak İslâmî kaynakların hukukî ihtiyaçlarımızı karşılamasının nasıl mümkün olduğu, toplumda mutluluğu ve adaleti nasıl gerçekleştirdiği ortaya konuyordu.

Bu komisyonun görevine devam etmesi, veya dini hükümleri ka­nunlaştırma faaliyetlerini başka komisyonların sürdürmesi ümit edili­yordu. (Bu çalışmalar devam etseydi) kanun maddeleri haline getirilmiş İslâm hukukundaki muazzam hazineyi modern tarzda düzenlemiş ve su­nulmuş olarak görecektik. Fakat bu umut şu ana kadar gerçekleşmedi.

İslâm dünyasında yöneticilerden dini hükümlere uyma konusunda olumlu adımlar atmalarını istiyoruz. Öte yandan müslüman milletlerde dikkat çekici makam ve görevlerde bulunan ilim adamları bu alanda sorumluluklarını yerine getirmeli, görevlerini ifa ederek devlet adam­larım bu istikamete yönlendirmelidir.

İslâm hukukunu maddeleştirmeye, yeniden düzenleme ve kanun­laştırmaya gücü yeten ilim adamlarının, bu kanunlaştırma işlemini İs-lâmi hükümlerin hepsini kapsamına alacak şekilde tamamlamaları gö­revleridir.

Bu görev yerine getirilmelidir ki müslüman devlet adamları "Biz­ler eldeki kanun maddelerini baraktığımazda, onların yerine konacak şekilde düzenlenmiş kanunlaşmış maddelerin elimizde olması gerekir" diyerek mazeret ileri süremesinler.

Burada hatırlamalıyız ki İslâmi hükümlerin kanunlaşması kolay ve kısa zamanda olacak bir şey değildir. Bilakis azme, gayrete, taham­müle, sabıra ve çok değerli ilim adamlarına ihtiyaç vardır. Böyle bir olay propagandacı ve cüce kimselerle gerçekleşmez.

Burada şunu hatırlayalım ki Cermen Hukuku (Alman hukuku)nun meydana getirilmesi böyle bir çalışmadan sonra gerçekleşmiştir.

1874 yılında kanuni çalışmaların genel esaslarını, ana hatlarını or­taya koymak üzeite bir komisyon oluşturuldu. Daha sonra prensipler halinde metinleri belirlemek üzere bir komisyon daha kuruldu. İkinci komisyonun çalışmaları 1880'de tamamlandı.

Daha sonra uzman üyelerin ortaya koyduğu maddelerin tartışma­sını yapmak üzere komisyon tüm üyeleriyle toplantılar yapmaya baş­ladı. Araştırma ve tartışmalar 1887 yılına kadar devam etti.

Daha sonra bu kanun, görüşlerin bildirilip tartışılması maksadı ile kamuoyuna sunulmak üzere yayımlandı. Alternatif maddeler halinde görüşler ortaya çıktı. Almanya parlamentosu önceki komisyonlardan daha çok sayıda üyesi bulunan yeni bir komisyon oluşturdu.

Bu komisyonda hukukçu, sanayici, tüccar ve sermayedar gibi çe­şitli mesleklerden üyeler vardı. Komisyon 1895 yılma kadar çalışma­sını sürdürdü. Yapılan tartışmalar sonunda 1896 yılında yapılan deği­şikliklerden sonra kanun kabul edildi.

Burada Alman hukukunu örnek olarak vermekle yüce Allah'ın ka­nunu ile insanların yaptığı kanun arasında bir benzerlik yapmaktan, bi­rinin diğeri gibi olduğunu söylemekten Allah'a sığınırım. Bu örneği vermekten maksadım, kanun maddelerinin oluşturulması için yapılan hukuki çalışmanın sabır ve gayrete muhtaç olduğunu ortaya koymak­tır. Dini hükümlerin kanunlaştırılması, bunların maddeler haline geti­rilmesi için gerekli çalışmanın yapılmasını hatırlayınca şunları anlamış oluruz:

Böyle bir çalışmayı gerçekleştirebilmek için tecrübe, dikkat, titiz­lik ve ihlas gibi özelliklere sahip olmamız gerekir.

Bu görevi yerine getirmek üzere gerekli yönelimi yapmaksızın yeni zaman kayıplarına yol açmamamız gerekir.

(Bu noktaları göz Önünde bulundurmalıyız ki) insanlık alemine şi­fa şişesini sunarken, kullanma talimatı ile birlikte takdim edebilelim.

Yüce ve ulu Allah doğru buyurmuştur:

Gerçekten size Allah'tan bir nur, apaçık bir kitap geldi. Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yolarına götürür ve onları iradesiy­le karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola iletir. (Ma-ide/15-16)

Lütfettiği hidayet yoluna iletmekte ve dininin hükümlerini uygu­lamakta kendisinden dilekte bulunacak olan Allah'tır.

 

İslâmiyet'in Arablıktan Üstün Olması

 

SORU: İslâmiyet'in Arablık üzerine üstünlüğünün boyutu nedir?

CEVAP: İfade ettiği anlama olan inancımızdan dolayı, düşkünlük derecesinde tekrar edip durduğumuz sözlerden birisi şudur: "Arab dünyası İslâmiyet'in kabı, İslâmiyet Arabhğm ruhudur."

İnanıyorum ki veciz ve anlam yoğunluğu olan bu söz İslâmiyet ile Arablık arasındaki ilginin belli başlı özelliklerini ortaya koymakta, İs-lâmiyetin Arablık ve Arab üzerine üstünlüğünü belirtmektir.

"Arab dünyası İslâm'ın kabıdır" dediğimiz zaman Arablığa büyük şeref kazandırmış oluruz. Çünkü son peygamber Arablann içinden çık­mıştır.

Hz. Allah evrensel İslâm davetini Arab toprağından başlatmıştır. Bu davetin son elçisi olarak Arab'ın özü olan bir adamı seçmiştir. Bu dinin direği ve düsturu olan Kur'an'ı bu milletin dili ile göndermiştir.

Bu dinin ilk inananları gene bu milletten olmuştur. İşte "Arab dünyası İslâmiyet'in kabı" sözünün anlamı budur.

Cenab-ı Hak ilmi, hikmeti ve takdiri ile davetin araçları olarak dil, kişi ve mekanda kendisini gösteren Arab dünyasını dini için bir kap olarak seçince şüphesiz bu, Arab alemi için bir ikram, Arablık için bü­yük bir şeref olmaktadır.

"İslâmiyet Arablığın ruhudur" ifadesine gelince, bunu pek çok du­rumlarda görebiliriz. Diyebiliriz ki İslâm ruhunun yardımı, ona olan inancın güç vermesi, değerleri ve prensipleri ile Arab dünyasını aydın­latmış olmasaydı, Arablık, hak yolda ayakları üzerinde duramaz, doğ­ruluk kelimesine tutunarak sabır ve metanet gösteremezdi.

Bir milletin nail olabileceği en büyük övüncü Hz. Allah Arablara bir şans olarak vermiştir. Cenab-ı Hak geçmişte çeşitli milletlerden peygamberler seçmişti. Bu peygamberlerin dini davetleri zaman, me­kan ve insanlar bakımından sınırlı idi.

Hz. Allah yarattıklarına zaman, mekan ve insan bakımından ge­niş boyutları kapsayacak bir elçi göndermeyi murad buyurunca elçisi Muhammed'i Arab milletinden seçti. Bu övünçlerin en büyüğüdür. Neredeyse tüm milletler içinde bir milletin nail olduğu en büyük övünç budur.

Bir örnek olarak söylersek Fransa'nın Napolyon ile, İngiltere'nin Şekspir ile, Amerika'nın Abraham Linkonlu ile iftihar ettiğini görüyo­ruz. Allah'ın Arab milletinden seçtiği peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed'i hatırlayınca, bu milletlerin iftihar ettikleri bu şahsiyetler neredeyse silinip yok olmaktadır.

İslâmiyet'in Arab alemine kazandırdığı üstünlükleri şöyle özetle­yebiliriz:

a. İslâmiyet pek çok sayıda Araba bu dine inandıktan ve bu dinin emanetini yüklendikten sonra ilahi bir ikramda bulunmuştur. Bu insan­lar İslâm'dan önceki cahiliye döneminde yeryüzünde hiçbir prensip ve değer ölçüsü tanımaz azgın ve zorba kişilerdi. İslâm'ın nuru ile aydınlandıktan sonra doğusuyla batısıyla yeryüzünde milyonlarca insanın kendilerinden hoşnut olduğu kimseler oldular.

Mesela Ebu Bekir'in ifadesiyle cahiliye döneminde bir zorba olan Ömer, İslâm'ın nuru ile aydınlandıktan sonra faruk sıfatıyla anılmaya "Efendimiz Ömer" denilmeye başlandı. Adını her bir anışımızda "Al­lah ondan razı olsun" cümlesini tekrar ederiz. Hiç şüphe yok ki rabbi-ne inanan bir millet için Allah rızası arzu edilen bir şeydir. İşte bu en büyük arzu olan Allah rızasının onlar için istenmesi bu kişiler için bir çeşit Allah'ın ikramı olmuştur. Bu özellik, İslâmiyet'in Arab milletine vermiş olduğu büyük bir üstünlüktür.

b. Cenab-ı Allah ebedi olan kitabını Arab milletinin dili ile indir­mek sureti ile, bu millete bir tür kutsallık ihsan etmiştir. Bu milletin di­li, edebiyat, şiir ve gece sohbetlerinde konuşulan bir dil iken Kur'an'm gönderilmesi ile bu ümmetin ve bir inancın dili olmuştur. İnanç dili ol­makla kutsallık kazanmıştır. Böylece biz müslümanlar Kur'an ayetle­rini okumak suretiyle Allah'a ibadet etmekle emrolunduk.

Mesela namaz kılmak üzere Allah'ın huzurunda durduğum zaman, Allah'a ibadetimi apaçık Arabça olan Kur'an'ın ayetleri ile gerçekleş-tiriyorum.

Kelimelerin ifade ettiği anlamlar Allah'tandır. Hz. Allah bu anlam­ları içine koyacağı kap ve kalıp olarak Arabça'yı seçmiştir. Bu seçim Arab dili için büyük bir şeref ve büyük bir kutsallıktır.

Bunun da ötesinde Arabça yeryüzünde İslâmiyet var oldukça ebe­dilik kazanmıştır. Yeryüzünde müslümanlar oldukça Arabça kutsaldır. Arabça inanç dili, edebiyat dili ve konuşma dilidir.

Bu durum, şu ayet-i kerimeyle bağlantılıdır:

Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik. Elbette onu yine biz koruyacağız. (Hicr/9)

Bu itibarla Arabça Allah'ın dininin ve Kur'an'ın korunmasına bağ­lı olarak Cenâb-ı Hakk'ın kudreti ile koruma altındadır. Bu, yeryüzün­de hiç bir dilin nail olmadığı bir şereftir. Yeryüzünde ne varsa hepsi sadece Allah'a kalıncaya kadar Arabça bir din ve inanç dili olacaktır.

Eğer Kur'an-ı Kerim indirilmemiş olsaydı bu dil yok olup gidebi­lirdi. Özellikle Arab aleminin zayıf düşüp Arab olmayanların idaresi altına düştüğü uzun sürelerde yok olup giderdi.

c. İslâm ruhunun Arab kap ve kalıbı ile kaynaşması ile, Arab ol­mayanlar Arab ile müslüman ifadelerini birbirinden ayrramayacak ha­le gelmişlerdir.

Arab dünyasından çıkıp başka yerlere gidince oralarda Arab ile müslüman arasında bir fark gözetilmediği görülecektir.

Bu özellik, Arab olan kimseye ikram, sevgi ve sempati kazandır­maktadır. Bu özellik öyle bir anlayış ortaya koyuyor ki müslüman bir kimse din ve inanç kardeşine karşı yapması gereken bir görevi oldu­ğunu bilir. İşte bu özellikle İslâm dininin üstünlüğünden ileri gelmek­tedir.

İslâm dini sayesinde İslâm tarihi ile Arab tarihi, konuşma dili ile inanç dili, ileri gelenler ve dini tanıtmada üst düzeyde olanlarla halk birbirine karışıp kaynaşmıştır.

d. İslâm dini Arab toplumunu, başkalarına verebilecek bir mesajı olan millet haline getirmiştir. Bu sözlerimle Arablann İslâm'dan Önce hiçbir gücü yoktu, hiç mesabesinde idiler gibi bir görüş ifade etmek is­temiyorum. Lakin şuna inanıyorum ki Arab milleti İslâm'dan önce güç bakımından enerjisi dağınık bir halde, bireyleri haddi aşan aşırılıktan ayrılmaz bir durumda idi.

Gene inanıyorum ki İslâm dini Arablar için bir hedef belirledi, ön­lerine bir plan koydu ve onları mesaj sahibi bir toplum yaptı.

Arabları güçlendirme yönünden inanıyorum ki İslâmiyet onlara iki güç kazandırdı. Birinci güce "koruyucu güç", ikinci güce "savun­ma gücü" diyebiliriz.

İslâm dininin Arablara kazandırdığı koruyucu güç şöyle meydana geldi:

İslâmiyet gelince Arab milletini toplayıp bir düzene koydu. Birey­lerin, sınıfların, topluluklar ve kabilelerin arasını birleştirerek hepsini tek kuvvet haline getirdi. Koyduğu prensiplerle onları koruma altına aldı ve getirdiği güzel ahlak ilkeleriyle onları ziynetlendirdi. Böylece Arab toplumuna psikolojik, ahlaki ve dini bir seviye getirmiş oldu. Bu seviye Arab milletini güçlü ve koruma altına alınmış kıldı. Arab mille­ti bu güçle kendisine savaş açanlara ve saldıranlara karşı koyma nok­tasına geldi.

İslâm dini paramparça haldeki ve başka milletlerce yağma edile­cek durumdaki Arablar için geniş bir koruyucu güç kazandırmıştır.

İslâmiyet'in Arablara kazandırdığı savunma gücüne gelince, onlar bu gücü onların gönüllerine yerleştirdiği imanın gereği olan prensible-rin kuvveti sayesinde elde etmişlerdir. Öylesine ki onlar sadece kendi­lerini ve vatanlarını özgürlüğe kavuşturmakla veya Arab Yarımadasın­da birliği gerçekleştirmekle yetinmemişlerdir. Bu güç onları Arab Ya­rımadasının dışına İslâm'a davet yapmaları ve Allah adına (aslı) Al­lah'ın olan beldeleri fethetmek için çıkarmıştır. Dün deve ve koyun ço­banı olan bu insanlar artık yeryüzünde Allah'ın prensiplerini yayan kimseler olmuşlardır.

Allah'ın İslâm dini ile Arablara kazandırdığı üstünlüklerin hepsini sayıp dökecek olursak şu sonuca ulaşırız: Arablar (önceleri) dikkat çe­kecek bir güce sahip değillerdi. İslâm dini gelince onları her alanda güçlendirdi.

Cahiliye döneminde Arablar pasif durumda olan bir güce veya kullanılmayan bir enerjiye sahip idiler. Bir başka deyişle güçlerini ye­rinde kullanmıyorlardı.

İslâmiyet gelince bu güçleri doğal yerine yerleştirip ait olduğu yola yönlendirerek hayırlı veya yararlı sonuçların alınmasını gerçek­leştirdi.

Bu söylediklerimiz, bize İslâmiyet'in Arablarda var olan iyi özel­likleri hayra, hakka ve adalete yönelttiğini göstermektedir.

İslâmiyet geldiği zaman Arablarda cesaret ve kahramanlık özelliğini bulmuştu. Fakat bu ahmakça bir kahramanlık idi. Onlar o vakit bu özelliklerini övünmek ve böbürlenmek için kullanıyorlardı.

İslâm dini bu özelliği en basit şeyler için dövüşmek, savaşmak ve bir takım taşkınlıklarda kullanmaktan Allah yolunda cihat etmeye yön­lendirdi. Ki Allah yolunda cihad demek, hak, adalet, hayır ve iyilik yo­lunda ve insanların arasını düzeltmek için çalışmak gayret sarfetmek demekti.

İslâmiyet Arab toplumuna geldiği zaman onlarda cömertlik adeti vardı. Fakat bu cömertlik delicesine bir harcama şeklinde idi. Adamın biri hakkında kasideler söylenip övülmesi için ihsanlarda bulunurdu. Veya kimileri halkı idinde en cömert insan olarak tanınmak için ikram­larda bulunurdu. İslâm dini geldikten sonra bu cömertlik potansiyelini Allah yolunda harcamaya, zekata, sadakaya, nafile hayır ve iyilikler yapmaya kanalize etti.

İslâmiyet geldiği zaman Arab toplumunda övülmeyi sevme ve övünme eğiliminin var olduğunu gördü. Bu potansiyeli değerlendire­rek, aynı özelliği inancın hizmetinde kullandı.

Buna bir örnek olarak Mekke'nin fethi sırasında Ebu Süfyan'ın övülmekten hoşlanma eğilimini kullanışı hemen burada hatırımıza ge­liyor. Hz. Peygamber (Mekke'nin fethi esnasında) şöyle buyurmuştur:

Kim Ebu Süfyan'ın evine girerse o güvenliktedir. (Yani o kimse­nin canına bir zarar gelmeyecektir).

Hz. Peygamber bu sözüyle Ebu Süfyan'ın övülme eğilimini okşa­yarak hoşnutluğunu temin etmiştir. Aynı zamanda bir yandan da sava­şın selametle sona erip, kan dökmeden Mekke'ye girmeyi garanti edi­yordu.

Benzer bir örneği Ebu Dücane'nin Rasûlullah'ın kılıcını eline al­dıktan sonra gururlanarak yürüdüğünde Hz. Peygamber'in şu sözünde görmekteyiz:

Ey Ebû Dücane! Bu yürüyüş Allah'ın hoşlanmadığı bir yürüyüş­tür. Ancak böyle durumlarda bir sakıncası yoktur.

Hz. Peygamber bu sözü ile Ebû Dücane'nin savaş alanında gurur­lanarak yürümesine müsaade ediyordu. Zira tam savaşa çıkmak üzere idiler. Rasûlullah bu sözü ile cihada teşvik edici bir tavır sergiliyordu. Netice itibariyle İslâmiyet insanın savaşta gururlanmasını caiz gör­müştür.

Hatta -Halid b. Velid ve başka kumandanlar gibi- bazı kuman­danların İslâm öncesi kabilelerine mensup olduklanm söylemelerine müsaade etmişti. Bununla fedailik, kahramanlık ve atılganlık duygula­rı harekete geçiriliyordu. Sonuç olarak cahiliye döneminin ırkçılığı söz konusu olduğunda soy sop, ata ecdad ile övünmek uygun görülmez­ken, hayır ve hak alanlannda bunun yapılmasına müsade ediliyordu.

Şair der ki:

Oluruz yapıcı nasıl oldu ise evvelkiler     

Eskiler ne yapmış ise yeniler onların yolundan gider.

Nitekim İslâmiyet, cahiliye döneminin yanlış ve sapık anlayışları­nı düzelterek, yeni şekliyle bu konudaki söylemlerin devamına müsa­ade edilmiştir.

Bunun örneklerinden birisi cahiliye döneminde kötü bir anlamda kullanılan aşağıdaki deyişi Hz. Peygamber pırıl pırıl bir anlayışa ka­vuşmuştur:

Zulme de uğrasa, zulüm de yapsa kardeşine yardım et.

Gerçekten cahiliye döneminde durumu ne olursa olsun (zulüm yapmakta olan birisi de olsa) kardeşe yardım edilirdi.

Şu şiirde bu anlayışı görüyoruz: Kardeşlerden birinin başına gelince dert Sormazlardı bunlar kimdir diye Aslında böyle olur kişi mert Yardım etmek için sormaz; niçin niye?

Hz. Peygamber getirdiği din ile kardeşe, komşuya veya akrabaya yardım kavramını düzeltmiş bu konuda şöyle buyurmuştur:

Kardeşine yardım et; zalim de olsa, mazlum da olsa. Hz. Peygambere sordular: "Mazlum olana yardım ederiz, peki za­lime nasıl yardım edeceğiz?" Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

Zalim olana yardımınız onu zulmünden alıkoymakla olur.

Cahiliye döneminde "harim çevirme" usulü vardı. Bu sistem düş­manlık, taşkınlık ve derebeylik yöntemi ile işliyordu. Şöyle ki: Cahili­ye devrinin güçlü bir adamı gelir, köpeğini (araziye) salardı. Havlayan köpeğin sesi nereye" kadar ulaşıyorsa "köpeğinin sesinin ulaştığı yer benim harim'imin sınırıdır" derdi.

Hz. Peygamber harim belirleme anlamına gelen kelimenin kulla­nılmasının devamını benimsedi. Fakat sistemin işleyişine son verdi. Bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

Allah ve Rasûlünün (cihat atlarının otlayacağı harimi belirlemek üzere) harim belirlenmesinden başka hiç bir kimse için harim be­lirleme (hakkı) yoktur.

Demek oluyor ki böyle bir uygulamayı, ancak Allah'ın ve onun Rasûlünün müslümanların yararı için yapabileceği esası getirilmiş olu­yor.

Buraya kadar anlattıklarımızla İslâmiyet'in Arablığa pek çok yönü kapsayacak, her alanı içine alacak şekildeki üstünlüğü ortaya konmuş bulunuyor. Bu itibarla "Arab dünyası İslâm'ın kabı, İslâmiyet Arablı-ğın ruhudur" sözünü tekrarlamamızda bir tuhaflık yoktur.

Allah en iyi bilendir.

 

KUTSAL YERLER

 

İslam'da Kutsal Sayılan Yerler

 

SORU: İslâm'da kutsal sayılan yerler var mıdır? Var ise buralar ne­residir?

CEVAP: İslâm dini sırf tevhid esası üzerine kurulmuş bir dindir. Bu esas rab ve ilah olarak tek Allah'ı tanımak, putperestliğe ve hangi yol olursa olsun Allah'a ortak koşmaya karşı koymak şeklinde işleyen bir mekanizmadır.

Allah'ın isimlerinden birisi Kuddüs'tür. Bu kelimenin anlamı te­miz, her türlü eksiklik ve kusurdan uzak olmak demektir. Çünkü Hz. Allah her türlü celal, cemal ve kemal (mükemmellik) sıfatlarına sahip bir varlıktır. Nitekim Kur'an'da şöyle Duyurulmaktadır:

O, öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir. (Haşr/23)

Allah'ın kuddüs (kutsal) olduğunu söylemek, O'nun, ilahlığına la­yık olmayan şeylerden uzak olduğunu ifade etmektedir.

Aşağıdaki ayette meleklerin dilinden aynı anlamda bir ifade kul­lanılmıştır:

Bizler hamd edip seni-teşbih ve takdis edip duruyoruz. (Baka­ra/30)

Allah'tan başka bir varlık için takdis etmek (kutsamak) deyimi kullanılırsa, bunun anlamı temiz kılmak demektir. Nitekim Hz. Pey­gamber bir hadisinde şöyle buyuruyor:

Allah, güçlüsünden zayıf olanın hakkını almayan milleti kutsama­sın (temizlemesin).

Demek ki Hz. Peygamber böyle olan topluluklara beddua etmiştir.

Kutsal yer putperestlik ve benzeri kirlerden temizlenmiş yer de­mektir. Kur'an'da da "arz-ı mukaddes" (kutsal toprak) (Bkz. Ma-ide/21) ifadesi geçmektedir. Tefsir alimleri burasının Şam olduğunu söylemişlerdir. Kutsal toprak ifadesinin anlamı, din ve ibadetle temiz olmuş toprak demektir. Yoksa tapınılan bir toprak demek değildir. Zi­ra İslâm'da Allah'tan başka tapılacak varlık yoktur.

İslâmiyet'te kutsal olduğu söylenen yerler vardır. Kabe, Mescid-i Haram, Hz. Peygamber'in (Medine'deki) mescidi, Filistin'deki, -Allah orasını müslümanlara geri almayı nasip etsin- Mescid-i Aksa gibi. Bu­ralara kutsal denmesi bu yerlere tapılması anlamında değildir. Bu hiç bir şekilde mümkün olmayan bir şeydir. Allah'tan başka tapılacak hiç bir şey yoktur.

Mesela Kabe'nin mukaddes (kutsal) bir bina olduğu söylenir. Bu­nun anlamı, Kabe'nin putlardan ve şirkten temizlenmiş olması demek­tir. Kabe bir yapı olarak müslümamn Allah'a ibadet ederken yöneldiği bir noktadan başka bir şey değildir. Namaz kılan kimse, Kabe'ye veya binayı meydana getiren taşlara ibadet ediyor, değildir. Müslüman na­mazını kılarken (gerçekte) Allah'a yönelir, kalbinde Allah'a bir bağlılık hisseder ve O'na ibadet etmeye niyet eder.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilah yok­tur. Bana ibadet (kulluk) et ve beni anmak için namaz kıl. (Tâ-hâ/14)

Demek ki ibadet edilen ancak Allah'tır. Kabe, yeryüzünün doğu­sunda batısında müslümanların yöneleceği yeri gösteren bir alâmettir. Dünyanın her yerindeki gönüller Kabe'de birleşir, sadece Allah'ı teşbih ederek dua ve yakarışlarla O'nu anarlar.

Bu anlayışı Hz. Peygamber'in şu değerlendirmesinde de görüyo­ruz. Efendimizin bildirdiğine göre günahtan kaçınan (rabbine hakkıy­la kulluk eden) imanlı bir kulun Allah katında saygınlığı Kabe'den da­ha büyüktür.

Hz. Peygamber bir gün Kabe'ye bakarak şöyle buyurdu:

Allah'tan başka tanrı yoktur. Ey Kabe sen ne güzelsin! Kokun ne güzel! Ne büyük saygınlığın var! Halbuki mü'min'in saygınlığı senden daha büyüktür. Allah sana karşı saldırganlığı haram kıldı. Mü'minin de malını, kanını ve ırzım haram kıldı. Mü'min kimse hakkında kötü zan beslenmesini de haram kıldı.

Hacer'ul Esved'in de Kabe etrafında yapılacak tavaf turlarının

başlangıcına bir belirti olmak üzere Allah tarafından Kabe'nin bir kö­şesine konulması emredilmiştir. (Tavafa başlarken) Hacer'ul Esved'i öpmek veya selamlamak ona tapmak değildir. İbadet edilen tek olan Allah'tır.

Nitekim Hz. Ömer, Hacer'ul Esved'i öperken şöyle diyor:

Allah'a yemin ederim, ben biliyorum ki sen, ne zararı ne de fay­dası olmayan bir taşsın. Eğer Rasûlullah'ın seni öptüğünü görme­seydim, seni öpmezdim.

Hacer'ul Esved'in hac ile ilgili ibadetler arasındaki görevi, tavafın başlangıç noktasını belirlemektir. Kâbe-i Muazzama'nın yapısında Hz. İbrahim'den beri kalan tek şey Hacer'ul Esved'dir. Hacer'ul Esved ile il­gili olarak herhangi bir putperestlik veya Allah'a şirk koşmak söz ko­nusu değildir. Çünkü ibadet edilen tek varlık mülk sahibi, varlıkları ya­ratan, nzık veren Hz. Allah'tır. O'ndan başka ilah yoktur. Bunun için­dir ki Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Her kim günaha girmeden, bir takım çirkinlikler yapmadan sırf Allah için haccederse (hacdan evine dönerken) anasından doğdu­ğu günkü gibi (günahsız olarak) döner.

Hac bir mekan veya bir taş veya Kabe binası için değil, Allah için­dir. Kur'an ibadetin sırf Allah için yapılmasını emretmekdetir:

O halde sen dini Allah'a has kılarak ihlas ile kulluk et. Dikkat et, halis din Allah'ındır. (Zümer/2-3)

Bu ayetler ifade ediyor ki Allah, ancak sırf kendi nzası için yapı­lanı kabul eder. Kur'an bir diğer ayette şöyle der:

Dini yalnız kendine has kılarak ve hanifler olarak Allah'a kul­luk etmek.......için ancak onlara müslüman olmaları emrolundu. (Bey yine/5)

Hz. Allah bir kudsi hadisinde şöyle buyurur:

Ben ortağı bulunmayan, hiç ihtiyacı olmayan biriyim. Her kim be­nimle beraber benden başka birisiyle (hem benim hem de bana or­tak koştuğu kişi için) ortak olarak bir iş yaparsa, o kimseyi bana ortak koştuğu kimse ile bırakıveririm.

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:

Allah'a ortak koşmadan ölen kimse cennete girer. Allah'a şirk koş­muş olarak ölen de cehenneme girer.

Allah'ın ortağı yoktur. En iyi bilen Allah'tır.

 

Kabe-İ Muazzama

 

SORU: Kabe hakkında kısaca bilgi verirmisiniz?

CEVAP: Kâbe-i Muazzama tüm müslümanların kıblesidir. Kabe Mekke'nin merkezinde bulunan orta hacimde bir binadır. Kabe denme­sinin sebebi dört köşeli oluşundandır. Dört köşe yapılı yüksek binaya Kabe denir. Kabe'nin bir diğer adı da Beyt-i Atik'dir. Çünkü Hz. Allah onu sırf kullarının (ibadetine) hasretmiş, her hangi bir kimsenin mülkü olmaktan azad eylemiştir.

Kabe'nin bir diğer adı da Beyt-i Harâm'dır. Hz. Allah Kur'an'da şöyle buyuruyor:

Yüzünü (namazda) artık Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müs-lümanlar!) Siz de nerede olursanız olun (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. (Bakara/144)

Kabe'ye Beyt-i Haram denmesinin sebebi kendisine saldırmanın haram olduğu gibi, onun yanında (birisine) saldırmanın da haram ol­masındandır. Bunun içindir ki Kur'an'da şöyle buyurulur:

Biz beyti (Kabe'yi) toplantı ve güven yeri kıldık. (Bakara/125)

Kabe'yi Muazzam'ayı Hz. İbrahim ve oğlu İsmail yapmışlardır.

Kur'an-ı Kerim şu ayetinde buna işaret etmiştir:

jHani bir zamanlar İbrahim İsmail ile birlikte evin (Kabe'nin) te­mellerini yükseltiyor "Ey rabbimiz! Bizden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, bilensin" (diyorlardı). (Bakara/127)

Kur'an-ı Kerim, Kabe'nin hususi bir şerefe sahip olduğunu bildi­riyor:

Şüphesiz, alemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev, Mekke'deki (Kâbe)dir. Orada apaçık nişaneler, (ay­rıca) İbrahim'in makamı vardır. Oraya girenler emniyette olur. Yo­luna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim nankörlük ederse bilmelidir ki, Allah bütün alemlerden müstağnidir. (Al-i İmran/96-97)

Ayetteki ilk ev ifadesinin anlamı, Allah tarafından ibadet etmek üzere belirlenmiş olan ilk ev demektir. Yani burada insanlar, rab ve ya­ratıcıları olan Allah'a ibadet ederler.

Ayette ifade edildiği üzere Kabe'nin "alemlere bereket" olması, çok hayrı olması demektir. Çünkü bu bol hayrın sebebi Kabe'dir. Her kim rabbine tevbe ederek Kabe'ye gelirse Cenab-ı Hak onun günahla­rını silerek kendisini doğru yola hidayet eder. Sonuç olarak bu, büyük bir hayır, değerli bir bereket olmaktadır.

Gene ayette ifade edilen oraya girenin emniyette olması, Kabe'ye ihlaslı olarak gelen kimsenin Allah'tan gelecek azaptan emin olması demektir. Ayrıca Allah, Kabe'yi güvenli bir yer olarak belirlemiş ve orada herhangi bir saldırının yapılmasını haram kılmıştır. Orada inti­kam almak maksadı ile olsa dahi hiçbir kimsenin, herhangi bir kimse­ye saldırması caiz değildir. Çünkü müslümanların, Kabe'nin huzurun­da kin ve intikam gibi duygulan unutmaları gerekir. Kabe'de birbiriy­le karşılaşan müslümaniar barış ruhu ile karşılaşmak, birbirlerine barış çağrısında bulunmalıdırlar.

Gene Kur'an'da Kabe ile ilgili olarak şöyle buyururun

Allah Kabe'yi, o saygıya layık evi insanların belini doğrultmaya (maddi ve manevi yönden) sebep kıldı. (Maide/97)

Ayette "belini doğrultmak" olarak ifade edilen durum, insanların din ve dünyaları için yararlar sağlamasıdır. Çünkü Kabe her gün kıl­dıkları namazda onların kıblesidir. Bu, din ve ibadet yönünden onların yararınadır. Öte yandan her sene gücü yetenler hac mevsiminde Ka­be'nin etrafında toplanırlar. Burada birbirleriyle tanışıp kaynaşırlar, faydalanıp menfaat elde edecekleri konularda istişare ederler. Bu Ka­be'nin insanlara dünyevî yararıdır.

Bir başka yoruma göre Kabe'nin dini yönden yararı orada müslü­manların hac ve umre görevlerini yerine getirmeleridir. Dünyevî yara­rı da orada güvenliğin yaygınlaşması dünyanın dört bir yanından Ka­be'nin çevresine (çeşitli) nimetlerin getirilmiş olmasıdır.

İslâmiyet müslümanlara Kabe'ye ve çevresine nasıl saygılı davranılacağmı öğretmiştir. Buna göre orada insana, hayvana, kuşa ve bitki­ye saldırılmaz. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

Mekke'ye saygınlık kazandıran insanlar değildir. Kabe'yi hürmet­li kılan Allah'tır. Allah'a ve âhiret gününe inanan bir kimse için Mekke'de kan dökmek, ağaç kesmek helal değildir.

Bir diğer hadis de şöyledir:

Sizden birinizin Mekke'de silah taşıması helal değildir.

Alimler bu hadisi şöyle yorumlamışlardır: Mekke'de silah taşımanın helal olmaması birine saldırmak için olmasına göredir. Korunmak maksadı ile Mekke'de silah taşımakta bir sakınca yoktur.

Cenab-ı Hakkın Mekke'yi ve Kabe'yi böylesine saygın ve koruma ile kuşatmış olmasında tuhaf bir taraf yoktur. Çünkü Hz. Allah bu te­miz binanın ve saygın beldenin, en açık manası ve en belirgin yapısıy­la barış ruhunun temsil edildiği bir yer olmasını dilemektedir.

Bunun içindir ki Hz. İbrahim Mekke'yi güvenli bir yer yapması duasında bulunmuştur. Kur'an bu hususu şöyle ifade ediyor:

Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: "Rabbim! Bu şehri (Mekke'yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak kıl!" (İb­rahim/35)

İhtimal ki -gerçeği en iyi Allah bilir ya Kabe'nin yeryüzünde ibadet edilmek üzere ilk yapılan ev olmasının bir sebebi de budur.

Ebu Zer, Hz. Peygamber'e yeryüzünde yapılan ilk ibadethaneyi sormuştu. Hz. Peygamber: "İlk mescid, Mescid-i Haram, sonra (yapı­lan mescid) Mescid-i Aksa'dır" buyurdu Sonra da ikisi arasında kırk yıl(lık bir zaman aralığı) olduğunu söyledi.

Gene ayette ifade olunduğu üzere Kabe'de İbrahim'in Makamı vardır. Burası Hz. İbrahim'in oğlu İsmail ile birlikte yaptığı yerdir. Kabe'nin yapılışı sırasında üzerinde oturduğu bir taş olduğu da riva­yet edilmektedir.

Kabe'nin öneminden dolayı, müslüman onu ziyaret ettiği sırada orada çok çok teşbih, tekbir ve hamd etmelidir. Hz. Peygamber ihlasla bu yerleri ziyaret edenlere sevap ve nimetler olduğunu bildirmiştir.

Rasûlullah şöyle buyurur:

Bu beyt (Kabe) İslâm'ın direğidir. Her kim (bulunduğu yerden) hac veya umre için çıkarsa Allah'ın muhafazası altındadır; orada vefat ederse cennete koyar, geri dönerse sevap ve ganimetle dön­dürür.

 

Medine'deki Peygamber Mescidi[1]

 

SORU: Hz. Peygamber'in Medine'deki mescidi hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

CEVAP: Hz. Peygamber'in Medine'deki mescidi hicretten sonra ilk olarak yaptığı mesciddir. Rasûlullah bu mescidi Ensar ve Muhacirlerin önde gelenleriyle birlikte yapmıştır. Mescidin ilk yapılışı kare biçimin­de idi. İlk sıralarda namaz kılarken (kıble olarak) Kudüs'teki -Allah orasını müslümanlara ve Arablara iade eylesin- Mescid-i Aksa'ya yö­nelirlerdi.

Hz. Peygamber bu mescidin yapılışına bizzat katıldı. Mübarek eliyle taşları taşırken bir taraftan da şu beyti söylemekte idi:

Gerçekten yaşanacak yurttur ahiret Allahım, Ensar ve Muhacire eyle mağfiret.

Hz. Peygamber'in mescidi, ibadet etmek, Allah'a yakın olmak maksadı ile Allah'ın yolculuğa çıkılmasını meşru kıldığı mescitlerden biridir. Hz. Peygamber bu konuda şöyle buyurmaktadır:

Hiç bir mescid için yolculuğa çıkılması doğru değildir. (Daha faz­la sevap umarak) ancak (şu) üç mescid için yolculuğa çıkılır: Mes­cid-i Haram (Kabe'yi Muazzama), Medine'deki Peygamber mes­cidi ve Mescid-i Aksa.

Hz. Peygamber Medine'deki mescidin önemini şu hadisi ile yüceltmiştir:

Benim şu mescidime hayır(lı bir şey) öğrenmek veya öğretmek üzere giren kimse, Allah yolunda cihad eden mücahid derecesin­dedir.

 

Bu mescidde kılman namazın önemine de şu hadisi ile işaret bu­yurmuştur:

Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram dışın­daki mescidlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır.

Bir diğer hadisinde şöyle buyurmuştur:

Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Benim mescidim de pey­gamber mescidlerinin sonuncusudur. Mescidler arasında ziyaret edilmeye, (uğrunda) yolculuğa çıkılmaya en layık olan mes-cid(lerden birisi)dir. Benim şu mescidim de kılınan bir namaz, Mescid-i Haram, dışındaki mescidlerde kılman bin namazdan da­ha hayırlıdır.

İhtimal ki hadiste ifade edilen üstünlüğün sebebi bu mescidin Hz. Peygamber döneminde İslâm'ın yönetim merkezi olmasıdır. Bu mescid Peygamber'in ve müsiümanlarm inşa ettiği ilk mesciddir. Bir rivayete göre aşağıdaki ayette sözü edilen mescidden maksad bu mesciddir:

İlk günden takva üzerine kurulan mescid, içinde namaz kılmaya elbette daha layıktır. Orada temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah temizlenenleri sever. (Tevbe/108)[2]

Ayrıca bu mescid sahabe-i kiram'ın Kur'an'ı ve İslâm'ın emirleri­ni öğrenmek üzere toplandıkları yerdir. Sahabe-i kiram orada ibadete çekilirler, Rasûlullah ile birlikte Allah'ı zikrederlerdi.

Gene orada Hz. Peygamber öğretmenlik, hatiplik yapmış, Kur'an'ı ve İslâm'ın hükümlerini tebliğ etmiştir.

Gene bu mescidde Hz. Peygamber'in aşağıdaki hadisinde sözü ge­çen "ravza-i mutahhara vardır. Efendimiz buyurur ki:

Evim ile minberim arasında cennet bahçelerinden bir bahçe var­dır.

Bunun anlamı şudur: Her kim (hadiste bildirileni hu mekanda Allah'a itaat ederse, bu itaati sonuçta o kimseyi cennet bahçelerinden bir bahçeye götürür.

Bir diğer yoruma göre mana şöyledir: Sahabe-i kiram hadiste bil­dirilen yerde Hz. Peygamber'den ilim öğreniyorlardı. Böylece Allah onları dosdoğru yola iletmiş, onlara bol sevaplar kazandırmıştı. Bu iti­barla burası bahçe gibi idi. Şu hadis bu anlamı desteklemektedir:

Cennet bahçelerine uğradığınızda (o bahçelerden) yararlanınız.

Hz. Peygamber'e: "Ey Allah'ın Rasûlü! Cennet bahçeleri neresi­dir?" diye sordular. Hz. Peygamber: "Zikir halkalarıdır" buyurdular, ki adet itibariyle bu tür toplantılar mescitte olur.

Hz. Peygamber'in mescidinin şerefine şunu da eklemeliyiz: Mü'minlerin anneleri Hz. Peygamber'in temiz eşlerinin odaları mesci­din etrafını çevirmekte idi. Bu odaların kapıları mescide açılıyordu. (Hz. Peygamber'in vefatından epeyce bir zaman sonra) bu odalar mes­cide ilave edildi. Artık buralar mescidin bir parçası olmuştu. Hz. Pey­gamber'in buraya defnedilmiş olması da bu mescide şeref kazandıran hususlardan biridir. Daha sonraları Rasûlullah'm yakınına Hz. Ebu Be­kir ve Hz. Ömer de defn edilmiştir.

Artık İslâmiyet'te Hz. Peygamber'in kabrini ziyaret etmek âdet ol­muştur. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:

Her kim benim kabrimi ziyaret ederse, beni hayatta iken ziyaret etmiş gibi olur.

Bir diğer hadis de şöyledir:

Her kim beni ziyaret etmeye gelir de başka bir şeyle ilgilenmezse, kıyamet günü o kişi için şefaatim gerekli gelir.

İslâmiyet bir edep olarak bize yol göstermiştir ki Medine-i Mü-nevvereye giren kimse şöyle dua eder:

Allahım! Burası senin peygamberinin haremidir. Benim buraya girişimi cehennem ateşinden korunmaya, azaptan ve kötü hesaba çekilmeden kurtuluşa vesile kıl!

Mescide girip Hz. Peygamber'in önüne gelince edep ve saygı için­de şöyle der:

Ey Allah'ın Rasûlü! Sana selam olsun. Ey rahmet peygamberi ve ey ümmetin hidayetçisi! Sana selam olsun. Ey Allah'ın peygam­berlerinin sonuncusu! Sana selam olsun.

Daha sonra bir adım kadar sağ tarafa ilerleyerek: "Ey Ebu Bekir Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun" der.

Daha sonra bir adım daha giderek: "Allah'ın selam, rahmet ve be­reketi senin üzerine olsun, Ey Ömer!" der.

Böylece Hz. Feygamber'in mescidini ziyaret eden kimsenin gön­lünde hatıralar tazelenmiş olur.

Allah en iyisini bilir.

 

Mescid-İ Aksa

 

SORU: Mescid-i Aksa'nın tarihi hakkında bilgi verirmisiniz?

CEVAP: Mescid-i Aksa müslümanların nazarında iki kıblenin ilki ve iki hareme ilaveten üçüncü bir harem (saygı değer bir yer)dir.

Mescid-i Aksa Hz. Allah'ın kutsallık özelliği ikram ettiği ve ken­disinde ibadet edip Allah'a yaklaşmak üzere yolculuğa çıkılması meş­ru olan üç mescidden biridir.

Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Hiç bir mescid için yolculuğa çıkılması doğru değildir. (Daha faz­la sevap umarak) ancak (şu) üç mescid için yolculuğa çıkılar: Mescid-i Haram (Kâbe-i Muazzama), benim Medine'deki mesci­dim ve Kudüs'teki -Allah orasını müslümanlara ve Arablara iade eylesin- Mescid-i Aksa. Mescid-i Aksa'nın özelliklerinden biri de Cenab- Hakk'ın onu olarak belir­lemiş olmasıdır. Bilindiği üzere miraç, Hz. Peygamber'in mucizelerin­den biridir.

Mescid-i Aksa Kur'an'da adı geçen iki mescidden biridir. Diğeri de Mescid-i Haram (Kâbe)dir. Kur'an'da şu ayette bu iki mescidin adı geçmektedir:

Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıl­dığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah noksan sıfatlardan mü­nezzehtir. (İsra/1)

Mescid-i Aksa gece yolculuğunun bittiği, göklere başlayan yolcu­luğun başladığı yer olmuştur. Cenab-ı Hak bu ayetteki ifadesiyle sanki Mescid-i Aksa'nın ve çevresinin müslümânın vatanının düğüm noktası olduğuna işaret etmek istemektedir.

Bundan öyle bir sonuç çıkıyor ki müslümanlar, miraç sahibi Hz. Muhammed'in bağlıları bu çok değerli vatanlarına tüm gayretlerini sar-federek titizlikle sahip olmak için itina göstermelidirler.

Hz. Peygamber'in Miraç gecesi Mescid-i Aksa'da namaz kılmış olması, bu namazda Hz. Peygamber'in arkasında (diğer) peygamberle­rin cemaat oluşturmaları, Mescid-i Aksa'ya büyük bir şeref kazandır­mıştır. Hz. Peygamber'in kıldığı bu meşhur namaz, artık peygamberli­ğin Hz. Muhammed'in elinde nihayete erdiğinin sembolü olmuştur. O Hz. Muhammed ki hakkında şöyle buyuru lmuştur:

(Rasûlüm!) Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya/107)

Bu özelliklerinden dolayıdır ki Mescid-i Aksa'da kılınan namazın -Mescid-i Haram ve Medine'deki peygamber mescidi hariç- diğer mescitlerde kılınan 500 namazdan üstün olduğunu Hz. Peygamber bil­dirmiş bulunmaktadır.

Hz. Peygamber'in Mescid-i Aksa hakkında başka hadisleri de vardır.

Rasûlullah buyuruyor ki:

Mescid-i Aksa'ya gidip orada namaz kılınız. Oraya gidip namaz kilamıyorsanız, kandillerinde yakılmak üzere yağ gönderiniz.

Beyt-i Makdis (Kudüs)de vefat eden, gökyüzünde vefat etmiş gi­bidir.

Bu hadiste müslüman olarak, rabbine ve peygamberine itaat ede­rek ölen kimse kasdedilmiştir.

İslâm fıkhında ifade edilmiştir ki hac veya umreye giden kimse­nin Mescid-i Aksa'da niyet edip ihrama girmesi müstehabtır. Şu hadis bu hükmü bildirmektedir:

Her kim hac veya umreye Mescid-i Aksa'da niyet edip ihrama gi­rerse geçmiş günahları bağışlanır.

Tabiidir ki bu sonuç, davranışlarını düzelten ve dosdoğru tevbe et­miş olanlar içindir.

Müslümanlar asırlar boyunca Mescid-i Aksa'ya gereken itinayı göstermişler, korumak ve gereken tamiratı yapmak için ne lazım gel­mişse yapmışlardır. Ayrıca Mescid-i Aksa'nın faziletini ve tarihini bil­diren kitaplar yazmışlar ve Mescdi-i Aksa'da özellikle Ramazanın son on gününde itikafa girmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir. Bu du­rum, 1967 yılı yazında elem verici felaket vuku bulana kadar böyle de­vam etmiştir.

Bu tarihte Siyonistler Kudüs'ü işgal edip iğrenç suçlarını işlemeye yönelip Mescid-i Aksa'yı yakma girişiminde bulunmuşlardır. Bu giri­şim Okyanustan Halic'e kadar her müslüman ve her Arabın üzüntüsü­ne sebep olmuş, öfkelerinin sel olup taşmasına yol açmıştır.

Bugün işgal edilmiş Kudüs'te, gasp edilmiş Filistin'de yanmış bir Mescid-i Aksa görmekteyiz. Görmekte olduğumuz Mescid-i Aksa ka­ranlık, taşkınlık ve şer güçlerin çirkinliklerinden nelerle karşılaşmak­tadır. Şimdi hissettiklerimiz ne olursa olsun Cenab-ı Hak'ka olan duy­gulu ve derin dualarımızda bize şer ve fesadın karanlıklarından mu­kaddesatımızı ve topraklarımızı temizleme gücü vermesini istemekteyiz. Allah'ın bize o gücü verdiği gün, Kudüs asıl sahibine dönecektir. Kudüs'ün sahibine döndüğü gün, Mescid-i Aksa'nın her tarafında yeri ve gökleri ayakta tutan Allah'a tekbir ve teşbih sesleri tekrarlanıp du­racaktır.

O gün Allah'ın verdiği zafer ile mü'minler sevinç içinde olacaktır. O Allah, dilediğine yardım eder. O azizdir, rahimdir. Allah işinde mut­laka galiptir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.

En iyi bilen Allah'tır.

 

Amr B. Âs Camii

 

SORU: Kahire'deki Amr b. Âs Camii hakkında biraz bilgi verirmisiniz?

CEVAP: Amr b. Âs Camii Mısır'da ilk yapılan camiidir. Bu camii fethedildiği günden bu ana kadar Mısır tarihi ile birlikte var olan bir camiidir.

Bu camiyi Mısır fatihi kahraman Amr b. As, hicri 641 yılında, şimdi eski Mısır olarak bilinen, mübarek nil nehri yakınında bir yer olan Fustât şehrinde yaptırmıştır. Caminin arsasını müslümanlardan bi­risi bağışlamış, karşılığında para almayı kabul etmemiştir. Caminin ya­pılmasını bizzat Amr b. Âs yönetmiş, yapımına kendisi ile birlikte on­larca sahabe katılmıştır.

Bu camii namaz kılıp, ibadet ederek dini görevlerin yerine getiril­mesi yanında, kültür, eğitim ve ahlaki öğretim için büyük bir alan ol­muştur. Aynı zamanda genel toplantı yeri olarak kullanılmış, halk ken­disi ile ilgili hususlarda görüşlerini burada dile getirmiştir.

Şehrin valisi bu camiide halka cuma namazı kıldırır, hutbesinde halka öğüt verir, onları aydınlatırdı. Valinin hutbesi sosyal ve ekono­mik çeşitli meseleleri ele alan bir hutbe olurdu. Bunun örneklerinden birisi Mısır Fatihi Amr b. Âs'ın kendi yöneticiliğinin ilk yıllarında bu camiide irad ettiği hutbedir.

Amr b. Âs hutbesinde şunları söylemiştir:

Ey insanlar şu dört şeyi yapmaktan kaçınınız. Çünkü bunlar rahat­tan sonra yorgunluğa, bolluk ve genişlikten sonra darlığa, saygın bir kişilikten sonra perişanlığa sebep olurlar;

1. Aile bireyleriniz çok olmasın.

2. Pısırık olmayın,

3. Malınızı boş yere harcamayın,

4. Size bir faydası olmayan, bir şey elde edemeyeceğiniz konular­da söz edip, dedikodu yapmayın.

Amr b. As'ın yaptırdığı bu camii, Mısır'da kurulmuş ilk Arab İs­lâm Üniversitesi sayılır. Zira burada edebiyat, fıkıh ve diğer ilimlerde yetişmiş büyük âlimler dini ve edebi dersler düzenlemişlerdir. Bir ör­nek olarak İmam Şafii bu camiide dersler vermiştir. Tefsir alimlerinin hocası olan İbn Cerir Taberi Mısır'a göçtüğü zaman Amr b. Âs'ın yap­tırdığı bu camiide oturup dersler ve konferanslar vermiştir.

Tarihin anlattığına göre bu camiide ders gören öğrencilerin sayısı miladi onuncu asrın sonlarında, yani hicri dördüncü asrın yarısında 2100'e ulaşmış bulunuyordu. Bu rakam, o zamanın eğitim ve diğer ku­rumlarına göre müthiş bir. miktarı ifade ediyordu.

Pek çok tarihçinin bildirdiğine göre Mısır'da Fustat şehrinde bulu-nan Amr b. As'ın Camii büyük bir Arab islâm medresesi idi.

Bu medresede öğrenciler fıkıh, tefsir, hadis ve siyer gibi dini dersler, ayrıca gramer, edebiyat, tarih ve diğer faydalı dersler okuyor­lardı.

Bu faaliyetlerden başka camii davalı ve davacı insanların mahke­melerinin görüldüğü bir yer olarak da görev yapıyordu. Zaman zaman camiide yapılan toplantılarda dini ve İslâm kültürünü ilgilendiren ko­nular gündeme getiriliyordu.

Camiide bazı vakitlerde ahlaki hikayelerin anlatılıp va'z edilmesi, ve (yararlı) şiirlerin söylenmesi için toplantılar yapılırdı. Ayrıca cami-ide fıkıh mezhepleri de okutulurdu. Camiide ilim Öğretimi için çeşitli köşeler vardı. Müslümanların zengin ve iyilik sever kişilerinden bir grup insan buraların ma'mur tutulması ve görevini yapması için varlık­larını vakfetmişlerdir.

Camiideki bu ilim köşeleri, oralarda ders veren veya buraları imar eden kimselerin adlan ile anılırdı.

Bu köşelerden bazılarını birer örnek olarak nisbet edildiği kişinin adı ile birlikte aşağıya alıyoruz.

1. Şafii köşesi, Muhammed b. İdris eş-Şafii

2. Mecdiyye köşesi, zamanın eşraf veziri olan Mecdüddin Haris b. Mühezzeb.

3.  Sahabiyye köşesi. Sahib Muhammed b. Fahru'd-Din.

4. Kemaliye köşesi, Kemaleddin Semnudi

5. Tâciyye köşesi, Taceddin Sathî.

Günler yıllar geçiyor, Amr b. Âs'ın Camii zamana karşı savaş ve­riyordu. B-u caminin içerisinde İslâm kültürünün en parlak dönemle­ri yaşanmıştır. Mesela hicri altıncı asırda ve yedinci asrın başlarında burada eğitim görmek üzere 60 küsur ilim halkası oluştuğunu gör­mekteyiz.

Bununla beraber yaşanan bir takım olaylar camide yapılan akti-vitelerin zayıflaması ve çalışmaların çapının daralmasıyla sonuçlan­mıştır.

Nihayet Amr Camii sadece namaz kılınıp ibadet edilen bir yer ol­muştur. İlmi aktiviteler camiilerden başka yerlere ve enstitülere taşın­mıştır. Bununla beraber bu camii ilgi ve itina göstermeye layık bir camiidir.

Allah en iyi bilendir.

 

Ezher Üniversitesi Ve Camii

 

SORU: Ezher Üniversitesi hakkında kısa da olsa bilgi edinmek is­tiyorum. Bilgi verir misiniz?

CEVAP: Ezher Üniversitesi (İslâmi ilimlerde) en meşhur, en çok anılan bir üniversitedir. Hatta bazı kimseler bu ilim yuvasına "İslâm Üniversitelerinin hocasıdır" demeyi uygun görmüşlerdir.

Tarihin bildirdiğine göre Ezher'i yaptıran Fâtimi halifesi Muiz Li Dinillâh'm ordu komutanı olan Cevher Sıkılli'dir. Bina olarak yapımı­nın tamamlanması hicri 361 yılında olmuştur.

İlk sıralarda Ezher'in Şiiliğin bir kolu olan İsmaili Fatimilerin pro­paganda ve tanıtım merkezi olması istenmiştir. Dış görünüşe bakılırsa Ezher isminin verilmesi Hz. Fatma'nın lakabı olan Zehra'ya nisbetle ol­muştur. Ki Fatimiler Hz. Fatma'ya mensup olduklarını iddia etmekte­dirler.

Fakat Hz. Allah burasının İslâmi ilimlerin ve çeşitli bilimlerin araştırılması için bir merkez olmasını dilemiştir. Tâ ki bu ilim yuvası doğuda ve batıdaki İslâm aleminin çocuklarını aydınlatıp hidayet yo­lunu gösteren bir merkez olsun.

Tarihin bildirdiğine göre Ezher için büyük vakıflar oluşturan, vezir Yakup KiUis hicri 378 tarihinde Fatimi halifesi Aziz Billah'a Ezher'in bir Şii camisi olmaktan çıkarılıp dini ve akli ilimlerin ve lisanların öğ­retildiği bir İslâm Üniversitesine dönüştürülmesini u-kÜf etmiştir. Bu görüş, Ezher'in dini yönlendirmeyi, İslâm kültürünü ve ahlak eğitimi vermeyi sağlayacak imkanı elde etmesine yol açmıştır. Böylece İslâm dünyasından ilim öğrenmek isteyenler Ezher'de bu imkanı bulmuşlardır.

Büyük İslâmi hedefinde kolayca yol alabilmesi için Ezher'in yo­lunu ilk olarak açan Salahaddin Eyyubi'dir. Önceleri Ezher'de sadece Şii fıkhı okutulurken Salahaddin Eyyubi, diğer fıkıh mezheplerinin de okutulmasının yolunu açmıştır. Böylece pek çok şubesi ve çeşitli dal­larıyla İslâm kültürü Ezher'in içerisinde parlamaya başlamıştır.

656 hicri yılında Bağdat'ın Tatarlarca (Moğollar tarafından) düşü­rülmesi öyle görünüyor ki pek çok ilim adamının Mısır'a göçmesine sebep olmuştur. Bu olay hem Ezher'in etkilenmesine, hem başkalarını etkilemesine yol açmıştır. Nitekim hicri 9. yüzyıl ilim adamlarından İbn Hacer el-Askalanî, Makrizi, Ayni ve Belkini; 10. hicri yüzyıl ilim adamlarından Sahavi, Suyûti bu konuda birer örnektir.

Tatarların İslâm alemini yerle bir eden saldırılarından sonra Ezher, pek çok sebepten dolayı dini ve ilmi sesin yükseldiği tek Üniversite ol­muştur. Şöyle ki:

Tatarlar Ezher dışında cami, medrese ve diğer ilim yuvalarını tahrip etmişlerdir.

Arab medeniyeti en gelişkin safhalarını Endülüs'te ortaya koymuştur.

Mısır'daki Ezher, Arab ve İslâm dünyasının ortasında eksen olacak derecede bir merkeze benzemektedir.

Mısır aynı zamanda vahy'in indiği yer olan Hicaz ülkesinden de çok uzakta değildir.

Mısır hem ekonomik bir öneme, hem Arab dünyasının özelliği­ne, hem de dini liderliğe sahiptir.

Mısır Afrika kıtasının anahtarı durumundadır.

Mısır'da eski Mısır kültürünün tohumları da mevcut bulunmak­tadır.

Hicri 922 yılında Mısır'ın Osmanlı İmparatorluğu tarafından fet-hedilmesine kadar, Ezher'in akli ve sosyal alanlarda güçlü etkisi ve bü­yük faydalan olmuştur.

Mısır'ın Osmanlılarca fethi, genel olarak Mısır'da bilimsel yönden zayıflamaya sebep olmuştur. Bu etki Ezher'de özel bir şekilde görül­müştür.

Fakat Ezher, üzerine gelen olaylara direnmeye ve karşı koymaya devam etmiştir. Zirve noktasında olan ilim adamları Ezher'in bünyesin­de yenilik ve yeni bir hayat ruhunun meydana gelmesi için yönlenme ve yönlendirmede bulunmuşlardır. Ezher'de ve orada yapılan eğitimde bir takım düzeltmelerin yapılması gerektiğini haykıran Hasan Attar'ın çağrıları vardır. Arkasından Cemalleddin Efgani'nin, daha sonraları da Abduh'un ve Mustafa Merâğî'nin çağrıları gelmiştir.

Belki Ezher'deki en geniş çerçeve belirlemesi ve gelişme, 1961 ta­rihinde çıkarılan bir kanunla ona çağdaş bir Üniversite özelliği kazan­dırılması olmuştur.

Bu kanunun başında şu hususlara yer verilmiştir:

Ezher, İslâm ilimlerinin öğretildiği en büyük kurumdur. İslâm kültürünün koruyucusu, araştırıcısı, ortaya çıkarıcısı ve yayıcısı Ez-her'dir.

Ezher, tüm (dünya) halklarına İslâmiyet'in mesajının taşıyıcısıdır ve taşıyıcısı olacaktır.

Ar Ezher, İslâm gerçeğini ortaya çıkarmaya ve İslâm'ın insanlığın ilerleyip medeniyetin yükselmesindeki etkisini, dünya ve ahirette tüm insanlar için huzur ve güven kaynağı olduğunu anlatmaya çalışacaktır.

Ezher, yeniden Arab medeniyetini ortaya koymaya, Arab mil­letlerine ait düşünce ve bilim kültürünü yaşatmaya, Arab dünyasının insanlığın gelişmesi ve ilerlemesindeki etkisini belirlemeye önem ve­recektir.

Ezher, edebiyatın gelişmesine, bilim ve tekniğin ilerlemesine, ruhsal değerlerin, milli ve insani hedeflerin gelişmesine katkıda bulu­nacak, topluma hizmetini sürdürecektir....

İşte bu kanunla Ezher gözle görülecek şekilde gelişmiş ve yeni giysisiyle ortaya çıkmıştır.

Ezher Üniversitesinde tıp, mühendislik, ziraat, yönetim bilimleri ile ilgili yeni fakülteler kuruldu.

Ayrıca kız öğrenciler için fakülte ve enstitü bölümleri de oluştu­ruldu. Öte yandan eskiden var olan fakültelerde yeni araştırma metod-ları geliştirilerek geniş bir gelişme sağlanmıştır.

Çağdaş üniversite hayatının getirdiği bu yeni gelişmelerin Ezher'e girişinden sonra mezun olacak öğrenci toplulukları peş peşe topluma katıldıkça bu gelişmenin izi açık bir şekilde görülecektir.

En iyi bilen Allah'tır.

 

Karaviyyin Camii Ve Üniversitesi

 

SORU: Karaviyyin Üniversitesi ve Camii hakkında kısaca bilgi ve-rirmisiniz?

CEVAP: Bu ilim yuvası Mağrib ülkesinde Fas şehrinde olmasına rağmen, Karaviyyin Üniversitesi adı ile isimlendirilmiştir. Bunun se­bebi miladı 859 (hicri 245) yılında bu ilim kurumunun yapıldığı bölge­de Kayravan şehrinden gelen göçmenlerin oturması idi. İnsanlar aslı Kayravaniyyûn olan bu ismi hafifleterek Karaviyyin şeklinde söyle­mişlerdir.

Kayravan meşhur bir şehirdi. Mağrip ülkelerinin fethed ili sinin ilk yıllarında müslümanlann eline geçen bir yerdir. Daha sonra harap ol­muş, bunun üzerine şehrin pek çok fıkıh ve ilim adamı Mağrib'in en büyük şehirlerinden sayılan Fas'a göçmüşlerdir.

Eski zamanlarda Fas ve Kurtuba'mn âlimleri bu şehirlerden Fas'a göçtükten sonra burada toplanmışlar edebiyatları ve ilimleri ile Kara­viyyin Üniversitesini mamur hale getirmişlerdir.

Karaviyyin Üniversitesi dini ve Arabi ilimlerdeki genişliği yönüy­le en eski İslâm Üniversitelerinden sayılır. O derecede ki on bir asır bo­yunca İslâmi ilimlerin ve dillerin okutulduğu bir yer olmuştur.

Bu ilim yuvasının aslı bir camidir. Bu caminin yapılması önce Al­lah'ın, sonra faziletli, hayır ve iyilik sever Ümm'ül Benin Fatma Kayravaniyye'nin sayesinde gerçekleşmiştir. Bu hanım, Muhammed b. Ab­dullah Kayravani'nin kızıdır. Bu hayırsever hanım caminin yapımı için gereken meblağı bağışlamıştır.

Murabıtlar döneminde Fas şehrinin nüfusu artınca Fas şehri ve dolayısıyla Kayravan camii cemaata dar gelmeye başladı. Halk camiyi çevreleyen çarşı ve caddelerde namaz kılıyordu. Fıkıh âlimleri ve ileri gelenler toplanarak camiin genişletilmesine karar verdiler. Böylece ge­nişleyen camiye gelip gidenler, ibadet ve ilim yönüyle faydalananlar çoğaldı.

İlim yuvası olan bu camide Arab ve İslâm ilimlerinin yanı sıra ta­savvuf, edebiyat ve-" usul (metod) ilimleri de okutuluyordu.

Burada ders okutan hocalardan birisi de meşhur tarihçi Nefh'ut Tıyb isimli eserin sahibi Makkari'dir. Bu zat fetva görevinin yanında beş yıl süre ile camiin imam hatiplik görevini de üstlenmişti.

Burada ders veren âlimlerden biri de fıkıh âlimi, hatip İbrahim b. Ebi Bekir b. Abbad'dır. Bu zat hakkında tarihçi Makkari az önce sözü edilen kitabında geniş biyografik bilgi vermiştir.

Gene Makkari'nin verdiği bilgilere göre Abdullah b. Reşid isimli âlim de burada ders verenlerdendir.

Bu ilim adamları Karaviyyin camiinde konferans verir veya hutbe irad ederdi. Konuşmacı hutbe veya konferansında sosyal ve siyasi ko­nulara temas ederdi. Takva ve salah ehli Abdu'r-Rahman Zerhuni'nin yaptığı gibi konuşmacı devleti veya devletin başı olan zatı eleştiriye ta­bi tutardı.

Karaviyyin Üniversitesinde okuyup, sonradan içinde bulunduğu toplumda ilmi kişiliği yükselip yıldızı parlayanlardan biri büyük tarih­çi Abd'ul Vâhid Merâkuşi'dir.

Merakuşi El-Mucib Fi Ahbâri'il Mağrib isimli kitabın yazarıdır. Kendisi yedinci hicri yüzyılın ilim adamlarından olup 647 hicri tari­hinde vefat etmiştir. Fas'a gelen Merakuşi Karaviyyin Üniversitesine girmiş ve oradan çok şey öğrenmiştir. Merakuşi kendilerinden ilim öğrendiği hocalarını hayırla anıp "onlar okuttukları ilimlerde ileri derecede kişilerdir" de­mektedir.

Bu ilim yuvasında Ezher Üniversitesi tarzında eğitim yapılmakta idi. Eğitimde "özgür sistem" uygulanırdı. Buna göre ders okutan hocalar dilediği kitap ve ilim dalını seçmekte, öğrenciler de diledikleri hocayı seçip onun huzurunda bulunarak onu dinleyip dersini almakta özgür idi.

Burada dil ve din derslerinden başka mühendislik, tıp, felsefe, ast­ronomi ve tabii bilimler de okutuluyordu.

Miladi 18. yüzyılın sonlarında sultan 3. Muhammed döneminde 1931 senesinde bir kanunla Karaviyyin Üniversitesindeki eğitimin çer­çevesi belirlenmiştir.

Bu kanuna göre burada yapılan eğitim üç aşamada gerçekleşiyor­du: a) İlk öğretim, b) Orta öğretim, c) Yüksek kısım. Ayrıca dini konu­larda ve edebiyatta yüksek lisans da yapılıyordu. Bununla birlikte kız öğrenciler için üniversiteye bağlı enstitüler de kurulmuştu.

Tunus'un bağımsızlığından sonra bu kurum ilahiyat, edebiyat ve bilimler fakültesini içeren bir üniversiteye dönüştü.

 

Emevi Camii

 

SORU: Şam'daki Emevi Camii hakkında kısaca bilgi verirmisiniz?

CEVAP: Emevi Camii, Suriye'nin başkenti Şam'da bulunmaktadır. Emevi Camii denmesi bu camiin Emeviler zamanında yapılmasından-dır. Zira bu camiyi Emevi halifelerinden biri olan Velid b. Abd'ul Me­lik b. Mervân yaptırmıştır. Bunun için bu camiye Ümeyye Mescidi, Dı-meşk Camii de denmektedir.

Velid bu caminin yapımına Miladi 708 yılında başlanmıştır. Hali­fe bu cami için öylesine bol harcama yapmış, süsleme san'atmı o kadar güzel yaptırmıştır ki dünyanın ilginç yapılarından biri sayılmıştır. Deniliyor ki Velid bu camiin yapımı için yedi yıl devletin harâc geliri­ni harcamıştır. Süsleme çalışmaları ile birlikte caminin yapılıp tamam­lanması dokuz yıllık zaman almıştır.

Rivayet olunduğuna göre Velid camii yapımı için İslâm dünyası­nın çeşitli yerlerinden pek çok usta ve sanatkar getirtmiştir. Bizans kralından ülkesinden 200 sanatkar göndermesini istemiş, bu isteği ye­rine getirilmiştir. Ayrıca Hindistan ve İran'dan da camide çalışmak üzere alanında uzman sanatkarlar temin etmiştir. Bu itibarla Emevi Camii İslâm mimarisinin eşsiz sanat eserlerinden biri olmuştur. Yan­gın ve deprem git^i caminin belirgin özelliklerini değiştiren olaylar ol­masaydı günümüzde bile gözleri kamaştırır, akıllara dehşet verecek durui/ıda olurdu.

Rivayete göre caminin yapımı tamamlanınca Velid Şamlılara şöy­le demiştir: "Ey Şam halkı! Sizler diğer insanlara karşı dört şeyinizle iftihar ediyorsunuz: Havanız, suyunuz, meyveleriniz ve hamamlarınız. Size iftihar edeceğiniz beşinci bir şey ilave etmek bana hoş geldi. O da bu camiidir."

Bunun içindir ki meşhur gezgin ve tarihçi İbn Cübeyr Emevi ca-miinin güzellik, yapısındaki mükemmellik ve san'atındaki ilginçlik yönünden İslâm alemindeki camiilerin en meşhuru olduğunu söyle­mektedir.

Emevi camii ilk minaresi olan camidir. Daha sonra Mısır'ın Fustat şehrindeki Amr b. Âs Camii gelir. Bunlardan sonra yapılan camilerde minare yapılması yaygınlaşmıştır.

Nesiller boyunca Emevi Camii ibadethane olmanın yanında Islâmi ve Arabi ilimlerin öğretildiği bir yer de olmuştur. Bu yönüyle Ez-her'e benzer yanlan vardır. Emevi Camiinde okuyan öğrencilere Mü­cavir denirdi.

Aynı şeyi Ezher'de de görmekteyiz. Bu isimlendirme ya ders gör­dükleri yerlerde devamlı kalmalarından veya Kabe ve Mescid-i Ha-ram'da kalan kimselere benzemelerinden dolayıdır.

 

Bu talebelerden bazıları caminin içerisinde eşyaları ile birlikte ka­lır, yatar kalkarlardı. Bu özellik caminin kirlenmesine, diğer ders alan talebelere ve ibadet edenlere elverişli yer kalmamasına sebep olmuştu. Bundan dolayıdır ki hicri 668 miladi 1269 tarihinde hükümdar Bay-bars camiden eşya ve sandıkların çıkarılmasını camide uyumanın ya­saklanmasını emretmiştir.

Emevi Camii yüzyıllar boyunca İslâm dünyasınm fıkıh bilginle­rinden ve diğer bilginlerinden pek çok meşhur kimseler görmüştür. Bunlardan kimileri orada ders okutmuş, kimileri ise orada okumuş, sonra yıldızı parlayarak meşhur olmuştur.

Bir örnek olarak zikredecek olursak, hicri 505 yılında vefat eden Meşhur Huccet'ul İslâm İmam Gazali ibadet ve tefekkür ederek Eme­vi Camiinde uzun bir zaman geçirmiştir. Bu süreyi Emevi Camiinin batı minaresi cihetinde ruhi halvete çekildiğinde geçirmiştir.

Mağrib hükümdarı İbn Tumerd de İmam Gazali gibi Emevi Cami­inde ibadetle vakit geçirmiştir.

Emevi Camiinde ders verenlerden biri de zühd sahibi olan Ahmed b. Farh İşbili'dir. İşbiliyeli olan bu zat hadis ilminde, hadis metodolo­jisinde ve Şafii fıkhında âlim bir zat idi. Hicri 699 miladı 1300'de ve­fat etmiştir. Buradan anlıyoruz ki Emevi Camiinde ilim hareketleri ol­muştur. Bir başka ifade ile büyük İslâm dünyasının doğusunda ve ba­tısında bulunan ilim adamları arasındaki kültür iletişimi Emevi Camii aracılığı ile gerçekleşmiştir.

Emevî Camiinde ders okutanlardan biri de edebiyatçı, şair, tarihçi ve yazar Salahaddin b. Aybek Safdi'dir. Bu zat Mısır, Halep ve Filis­tin'deki Safd kentinde nüfus kütüğü kayıtlarını gerçekleştirmiş ve 200 kitap yazmıştır.

Emevi Camii parlak ilmi devirler yaşadıktan sonra buradaki bilim­sel aktiviteler azalmış ve kaybolmuştur. Artık Suriye, içinde bulundu­ğumuz yüzyılda üniversitesini kurmuş, Emevi Camii dahilindeki ilim faaliyetleri bu üniversiteye geçmiştir. Bununla beraber Emevi Camii ilim yuvası olma özelliğini kaybetmemiştir. Hâlâ orada ilim halkaları oluşturulmaktadır. Öğrenciler hâlâ oraya gidip gelmekte, kimisi orada ilim öğrenip tahsil yapmakta, kimisi müzakere ve mütâla yapmaktadır.

 

Zeytûne Camii Ve Üniversitesi

 

SORU: Zeytûne Camiinin tarihi hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

CEVAP: Zeytûne camii hicretin 732. yılında Tunus'da yapılmıştır. Camii yaptıran Vali Abdullah b. Habbab'dır. Yaklaşık hicri 840 yılla­rında bina Muhammed b. Agleb tarafından yenilenmiştir

Zeytûne Camii aynı zamanda Mağrib ülkelerindeki önemli İslâm üniversitelerinder; biridir. Nesiller boyu insanlar orada İslâmi ve Arabi bilimler okuyup öğrenmişlerdir.

Zeytûne camii mimari bir eser olarak özgün bir yapıya sahiptir. Burada yapım tarihi hicri 250 olan bir minber bulunmaktadır.

Zeytûne Camii'nin özelliklerinden biri, buraya müslüman olma­yanların girmesine müsade edilmemesidir. İhtimal ki bu uygulama, bu camideki antik araştırmalara özen gösterilmemesine sebep olmuştur. Zira bu tür araştırmalara önem verenler (müslüman olmayan) oryanta­listlerdir.

Zeytûne Camiinde değerli pek çok ilim adamı ve fıkıh bilgini ders okutmuştur. Bunlardan biri de baş kadı Ebul-Abbas Ahmed b. Mu­hammed b. Hasan. b. Gammaz el-Hazreci'dir. Bu zat edebiyatçı, şair ve fıkıh âlimidir. Hicri 693'de vefat etmiştir.

Miladi 13. yüzyılda Zeytûne Camiindeki bilimsel aktivite öyle bir yükseliş gösterdi ki Camii, bilimsel bir üniversite özelliğini kazandı. Bu dönemde Ebu Zekeriyya fıkıh, dil, edebiyat, tarih, felsefe, matema­tik ve tıp okutmak üzere Endülüs ve Filistin'deki Sakıliyye kentinden

büyük hocalar getirtti.

Arab Ansiklopedisinde anlatıldığına göre miladi 18. yüzyıla kadar

eğitim faaliyetleri yukarıda anlatıldığı üzere devam etti. Daha sonra burada okutulmakta olan bazı dersler kaldırılarak edebiyat, dil ve dini derslerin öğrenimine önem verilmeye başlandı.

Uzun yıllar boyunca Zeytûne'den pek çok ilim adamı, eğitimci, ir-şâd edici, hakim ve yazar mezun olup yetişmiştir.

Miladi 19. yüzyıl ortalarında Tunus'un yöneticisi bir kanun çıkar­dı. Bu kanuna göre, Şeyh'ul İslâm ve iki kadı'nın yönetimindeki otuz ilim adamı öğretim elemanı olarak seçilecekti. îlim adamlarından olu­şan bir komisyonca öğretim metodları için bir plan yapıldı.

Zeytûne Üniversitesi çerçevesi içinde lise düzeyinde bir medrese ortaya çıktı. Bu medreseye Halduniye Medresesi deniyordu. Bu med­rese (sonraları) üniversiteye onun bir bölümü olarak katıldı. Bu kısım­daki öğrenciler üniversiteye girmek isteyen öğrencilerdi. Burada dini ve Arabi derslere, çağdaş bilgileri içeren dersler eklendi.

1933 yılında Tunus bir kanun çıkararak Zeytûne Camiinin yeni bir üniversite olduğunu kanuni aştırdı. Buna göre Zeytûne'deki "baş hoca" artık Zeytûne Üniversitesi Drektörü unvanını kazanıyordu. Bu kanun gereğince üniversitede eğitim üç aşamada gerçekleşiyordu: a) Hazırlık dönemi, b) Orta öğretim dönemi, c) Yüksek öğrenim dönemi.

Fakat son zamanlarda yeni okul ve enstitülerin yaygınlaşması ile Zeytûne'de durum, lise öğrenimine bağlı, lise üstü bir yüksek okul ha­line dönüştü. Artık Tunus Arab Cumhuriyetinde bu okullarda dini ders­lerle dil ve modern ilimler birbirine karıştırılarak okutuluyor.

Bunun içindir ki Zeytûne Üniversitesi, Mağrib'teki Karaviyyin veya Mısır'daki Ezher Üniversitelerinin eski ve geniş ilmi şöhretine sa­hip olamamıştır.

 



[1] Mescid kelimesi dilimizde küçük camii için kullanılır. Fakat sözlük anlamı küçük ol­sun, büyük olsun secde edilen, ibadet edilen yer demektir. Genellikle camii anlamın­da kullanılır. (Çeviren)

[2] Bu ayetin Küba mescidi hakkında olduğunu bildiren rivayetle! ile vardır. (Çeviren)