İmtihan Ve Sebat - 3. Sayfa
İmtihan Ve Sebat
Müşrikler Sözlerini Bozuyorlar
Şehitlerin Günahları Bağışlanır Mı?
İslâm'ın Sömürgeciliğe Direnmesi
Dîn Düşmanlarından İlgiyi Kesmek
Tekrarı Halinde Hırsızlığın Cezası
İslâmiyet'in Arablıktan Üstün Olması
İslam'da Kutsal Sayılan Yerler
Karaviyyin Camii Ve Üniversitesi
İmtihan Ve Sebat
Bu korkunç abluka hak ile batıl arasında çok katı bir imtihan tarzı idi. Bu bir gün, bir hafta, bir ay veya bir sene değil, tam üç sene devam etti. Bu imtihan mü'minlere çok ağır geldi. Ancak onlar inanarak direndiler ve sabrettiler. Bu abluka o kadar şiddetli tatbik edildi ki müslümanlar bir şey bulamaz oldular, ağaç yapraklarını ve yaş buldukları her şeyi yemeye başladılar. Hatta öyle bir duruma düştüler ki onlardan biri bir gece yaş bir şeye basar, hemen alıp onu yer. Onun ne olduğunu araştırmazdı.
Yine onlardan biri ayağının altında taktuk eden bir şey bulur. Baktığında onun kurumuş bir deri parçası olduğunu görür, onu alıp yıkar, kavurur ve yerdi. Bunların hepsi açlığın şiddetinden ve yiyeceğin azlığından kaynaklanıyordu.
Bununla beraber muhasara edilen mü'minler imanlarında sebat ettiler. Onlar inanıyorlardı ki her karanlık gecenin mutlaka bir nurlu sabahı olacaktır. Bulutlar bazen güneşi perdeleseler de güneş yine çıkacaktır, zafer mutlaka mü'minlerindir. İş daha da şiddetlendi. Hatta Metam b. Ady gibi bir kısım müşrikler dahi bu muhasarayı zalimce ve hunharca buldular. Ancak onlar toplumlarını karşılanna alamadılar. O gece yansı devesine bir şeyler yükler, müslümanlann mahallesine gider müslümanlara gizlice yiyecek getirirdi. Bu durum da gösteriyor ki ablukanın hiç bir insani yönü yoktur. Metam b. Ady, Hişam b. Amr b. el-Hâris gibileri ablukayı kaldırmak istiyorlardı.
Boykottan üç sene sonra Allah Teâlâ bir güve'yi bu sahifeye musallat kıldı. Sahifede yazılan bütün o zulüm maddelerini Arabların öteden beri belgelerinin başında yazdıkları "Allahım senin adınla" kelimesi hariç yeyip bitirdi. Sahifede yalnız bu iki kelime kalmıştı.
Allah Teâlâ sahifenin başına getirdiği olayı Peygamberine vahiyle bildirdi. Rasûlullah bu acaip hadiseyi bildirmek için amcası Ebu Ta-lib'i gönderdi. Onların dönmelerini ve pişman olmalarını bekliyordu. Ebu Talip onlara gelince, onlar Ebu Talib'in Hz. Peygamber'i (s.a) teslim etmek için geldiğini sandılar. Ancak Ebu Talip yavaş yavaş konuşmaya başladı ve şöyle dedi:
'Aramızda bir çok şey cereyan etti. Biz onu size söylemedik. Sözleşmeli sahifenizi getiriniz. Belki aramızda bir sulh olur' dedi. Ebu Ta-lib sahifenin başına geleni onlara söylemedi. Çünkü onlar sahifeye bakmadan bunu inkar edebilirlerdi. Sahifeyi getirirlerken Ebu Talip Muhammed'in sahifenin güve tarafından yenildiğini ancak "Allah'ın ismiyle" kelimelerinjn kaldığını Allah'ın kendisine bildirdiğini haber verdi. Onlar sahifeyi açtılar baktılar ki gerçekten Ebu Talib'in dediği doğru. Onlar bu küfür gayyasından kurtulmaları gerekirken inat ettiler ve 'Bu Muhammed'in sihrindendir! dediler ve iman etmediler.
Güve hadisesiyle beraber, akrabalık gibi bazı nedenlerden dolayı kâfirlerin otoritesi iyice sarsıldı. Aralarında anlaşmazlık başgösterdi. Onlardan bazıları yaptıklarına pişman oldular. Onlar şöyle dediler; "Bu bizim tarafımızdan kardeşlerimize bir zulümdür." Bu dönüşü yapanlar şunlardı: Hişam b. Rabia b. el-Haris, ki sahifenin katibi idi aynı zamanda As b. Hişam Zamab el-Esved, Metam b. Ady. Bunlar kalkıp dediler ki: "Bu sahifenin bir hükmü kalmamıştır." O zaman toplumun arasında bir karışıklık meydana geldi. Onların bir kısmı sahifeyi yırttılar.
Böylece muhasara sona erdi. Müslümanlar ve onlarla beraber olanlar o mahalleden çıktılar. Bu çıkış, küfür ve tuğyanla mücadele etmek içindi, yoksa teslim olmak ve yollarını değiştirmek için çıkmadı-lar. Bu üç sene devam eden abluka müslümanlar ve onların yeminlilerini gittikçe kuvvetlendirdi, onlar buna sabrettiler. Onların iradesi gevşemedi, azmi kırılmadı onlar hedeflerinden şaşmadılar. Onlar hiç bir zaman kendi kendilerine, "biz muhasara edildik, abluka uzadı, hürriyetimizden olduk" demediler. Onlar imanlarında sabit kaldılar. Onlar olduklarından daha istidatlı güründüler, daha fazla sabır ve direnç gösterdiler.
Hicret
Müslümanlar, iman yolunda yürürlerken, müşrikler de düşmanlık ve tecavüzlerine hız verdiler. Ta ki Mekke artık müslümanlara dar gelmeye başladı. Onlar tam manasıyla anladılar ki, artık Mekke'de durmaları, bu duruma tahammül etmeleri mümkün değildir. Onlar hicretin zaruri olduğuna kanaat getirdiler fakat bu hicret nereye olacaktı? Bu hicret ancak Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'ın yardımıyla taraftarlar kazandığı Medine'ye olabilirdi.
Böylelikle müşrikler zulüm ve tecavüzle müslümanlan Mekke'den Medine'ye hicret etmeye zorlamaya muvaffak oldular. Onlar müslümanlan doğup büyüdükleri memleketlerini, akarlarını, evlerini ve o evler içindeki bütün hatıralarını terketmeye mecbur bıraktılar.
Rasûlullah (s.a) büyük komutanların yaptığını yaptı. Tabiilerine hicret kapısını açtı. Tabilerinin selameti için kendisi Mekke'de kaldı. Ve Allah'ın emrini bekledi. O daha sonra Hz. Ebubekir es-Sıddık (r.a) ile hicret etti.
Hz. Peygamber'in Mekke'den çıkması, onu (Mekke'yi) basit bir vatan gördüğünden değildi. Onun yüceliğini ve değerliliğini hiç bir zaman aklından çıkarmıyordu. Allah korusun böyle bir şey onun aklının köşesinden bile geçmiyordu. Ancak buna zorlama ve cebir nedeniyle mecbur bırakılmıştı. Allah Rasûlü Mekke'den çıkarken onu ne kadar sevdiğini, ona ne kadar bağlı olduğunu şöyle dile getiriyordu: "Allah'a yemin ederim ki sen Allah'ın beldesisin. Eğer senin ehlin (halkın) beni çıkarmasalardı, ben çıkmazdım." Allah Rasûlü'ne bu üzüntü arız olunca Medine yolunda iken ona şu ayet nazil oldu:
Rasûlüm! Kur'an'ı sana farz kılan Allah, elbette seni (yine) dönülecek yere döndürecektir. (Kasas/85)
Allah Rasûlü anladı ki Allah Teâlâ ileride ona Mekke'yi fethetmeyi nasip edecektir.
Hicretten Alınacak Dersler
Müslümanların hicreti bize herşeyin bir vakti olduğunu, bazen geçici bir zaman için vatanı terketmenin de gerektiğini gösteriyor. Arkasından da gasbedilen yerleri geri almak ve tutsak olanları hürriyetine kavuşturmak için tekrar azimle geri dönmenin gerektiğini bize ihtar ediyor.
Bir kısım kısa görüşlü insanlar hicreti bir kaçış veya bir yenilgi kabul ediyorlar. Oysa artık hicret mecburi idi. Çünkü Medine'nin çoğu inanmıştı. İslâm için artık orada bir kuvvet vardı. Hz. Peygamber (s.a) Allah'ın yönlendirilmesiyle oraya yönelmişti. Ta ki orayı merkez edinsin ve oradan işe kumanda etsin, orada bir İslâmi toplum meydana gelsin, kuvvetli bir devlet olarak direnişte bulunsun, Hz. Peygamber orada işini düzene sokup askerini tanzim etsin de kendisini ve yanında yer alanları memleketlerinden çıkaranlarla meşru bir çerçevede mücadele edebilsin.
Bunun ne kadar isabetli olduğu sekiz sene sonra apaçık görüldü. Çünkü Rasûlullah (s.a) sekiz sene sonra onbin kişiyle kansız bir şekilde Mekke'ye fatih olarak döndü. Hicretin ona kazandırdığı zafer böylelikle tamam oldu. Allah'ın şu sözü nazil oldu:
Allah'ın yardımı ve zafer gelip de insanların bölük bölük Allah'ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit rabbine hamdederek O'nu teşbih et ve O'ndan mağfiret dile, çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir. (Nasr/1-3)
Hicret hadisesinden şu dersi de çıkarabiliriz ki, mücahidler bazen cihad ve savunma için taktik icabı yer değiştirebilirler. Bu onlara zor da gelse bir şey olmaz. Onlara bazı kuvvetler galip gelirse tekrar geri gelmek kaydıyla böyle bir şeye başvurabilirler.
Hicret tamamlandı. Hz. Peygamber (s.a) ashabıyla beraber Medine'de yerleşti. Müslüman askerleri yetiştirmeye çalıştı. Rasûlullah (s.a) müşriklerin Mekke ile Şam arasındaki ticaret kafilelerinin önünü kesmek istedi. Çünkü Medine bu iki şehir arasında idi. O müslümanlann uğradığı zararı böylelikle telafi etmek istiyordu. Çünkü onlar Mekke'den çıkarlarken hiç bir şeylerini alamamışlardı. Onların değerli neleri varsa, mal, akar, evler hepsi geride kalmıştı. Bu bir zulüm değil, tabii bir mukabelede bulunmak idi.
Bedir Gazvesi
Hz. Peygamber (s.a) bizzat bu ticaret kafilelerinden birini takibe aldı. Ancak kafile müslümanların elinden kurtulmayı başardı. Buna rağmen Kureyş müşrikleri büyük bir ordu hazırlamaya koluydular. O ordu ile müslümanları korkutmak ve zelil etmek istiyorlardı. Müslümanlar başta Rasûluüah olmak üzere onların önünde kahramanca durdular.
Müşrikler müslümanların askerlerini taciz ettiler ve harp başladı. Müslümanlann sayısı, müşriklerin sayısının üçte biri kadar idi. Ancak müslümanlar iman ve sebatlarından, şehitliğe olan hırslarından ve ölümü hafif görmelerinden, Allah ve iman uğrunda acıyı ve yara almayı küçük gördüklerinden dolayı savaşı kazandılar. Halbuki şartlar müslümanların kazanmasına hiç de uygun değildi. Çünkü müslümanlar az, müşrikler ise çok idiler. Müslümanların elinde silah yokken müşriklerde silah çok idi. Müslümanlar harp niyetiyle çıkmamışlardı. Ancak bir kafileyi takib etmek için çıkmışlardı. Bu da basit bir iş idi. Buna rağmen kuvvetli iman sayesinde müslümanlar zafer kazandılar.
Uhud Gazvesi
Aradan bir sene geçince müslümanlarla müşrikler Uhud'da karşı karşıya geldiler. Büyük zafer acı bir yenilgiye dönüştü. Bu da kumandanın emrine isyan edilmesi nedeniyle oldu. Kumandan Rasûlullah (s.a) idi. O okçulara, dağın yukarısında bekleyip orduyu arkadan yapılacak bir saldırıya karşı korumalannı emretmişti. Netice ne olursa olsun burayı terketmemelerini söylemişti. Onlara böyle emredilmişken savaş başlayıp zafer müslümanların olunca müşrikler kaçmaya başladılar. Müslümanlar harp meydanında ganimet toplamaya başladılar.
Okçular kendi kendilerine "Allah'ın düşmanları yenildiler biz burada boşuna beklemeyelim" dediler. Onlann kumandanı olan Abdullah b. Cübeyr onlan vazgeçirmeye çalışarak Allah Rasûlü'nün emrini onlara hatırlattı. Ancak onlar zafer sarhoşluğuna kapıldılar. Harp meydanına indiler. İşte burada Mekkelüere fırsat doğdu. Müşriklerin süvarileri dağın tepesine çıktılar. Ve arkadan müslümanları kuşattılar, müslümanlar paniğe kapıldı, kaçan müşrikler de döndüler, böylece zafer yenilgiye, sevinç acı ve derin bir üzüntüye dönüştü.
Rasûlullah (s.a) yaralandı, bazı dişleri karıldı. Onun miğferi de ka-nldı ve iki halkası yüzüne battı, 'Yalan yok ben peygamberim, ben Ab-du'1-Muttalib'in oğluyum' diyordu.
Müslümanlar üzüntü içinde Medine'ye döndüler. Peki bu yenilgi onlann azmini kırdı mı, imanlarına bir şüphe geldi mi? Müslümanlar ümitsizliğe kapıldılar mı?
Hayır asla. Bilakis Rasûlullah (s.a) ertesi gün düşmanı takib etmek için emir verdi. Cabir b. Abdullah, babası Abdullah b. Amr b. Haram Uhud'ta şehit olduğu halde Hz. Peygamber'in (s.a) yanına gelerek düşman takibine katılmak için izin istedi. Ancak Rasûlullah (s.a) onun katılmasına rıza göstermedi.
Hamra'ul-Esed
Müslümanlar yara almalarına rağmen takibe çıktılar. Halbuki onlar daha dün yenilmişler idi. Allah Rasûlü de yaralı olduğu halde düşmanı korkutmak için onların. başında çıktı. Onun askeri bayrağı Uhud'ta hiç açılmamış idi. Hz. Peygamber (s.a) onu Hz. Ali'ye verdi. Ashabıyla beraber takibe çıktılar sanki harp hala devam ediyordu.
Rasûlullah (s.a) ashabıyla beraber Hamra'ul-Esed denen mevkiye kadar geldiler. Bu yer Medine'den on mil uzaklıktadır. Onlar burada üç gün beklediler. Kuvvet gösterisinde bulundular. Ve sonra Mec}ine-i Münevvere'ye döndüler.
Bundan Çıkarılacak Dersler
Allah Rasûlü'nün siyerini inceleyen geçmiş tarihçiler diyorlar ki: Allah Rasûlü düşmanı korkutmak için takibe çıktı. Ta ki müşrikler anlasınlar ki müslümanlar hala kuvvetlidirler ve onlara isabet eden şey onları fazla etkilememiş, bu onları düşmanı takib etmekten alıkoymamış.
Bakınız Hz. Peygamber (s.a) yenilgi içinde dahi yenmeyi, ve askerlerin kendilerine güven duymalannı nasıl başarmıştır. Dün savaşa çıkanları bugün düşmanı takip edecek duruma nasıl getirmiştir. Dün şehit olan Abdullah'ın oğlu Cabir'den başka savaşa katılanların hepsini tekrar düşman takibine çıkarmayı ve hiç bir fire vermeden bunu başarmayı ve onlara tekrar moral ve şeref kazandırmayı nasıl başarmıştır?
Hz. Peygamber (s.a) ve askerleri burada üç gün gibi uzun bir müddet kalmışlardır.
Bu yerinde hareketin, askerlerin maneviyatında ve moralinde büyük bir tesir meydana getirdiğine dair İslâm tarihlerinde anlatılan şu hadiseye bakalım: Mabed b. Ebi Mabed el-Huzai Hz. Peygamber ile askerlerinin düşmanı takib ettiklerini görünce, bu durumu müşriklere bildirir. Müşrikler bu haberi duyunca azimleri kırılır, korkmaya başlarlar ve hemen Mekke'ye doğru ilerlerler.
Rasûlullah'ın müslümanlarm maruz kaldıkları yarayı nasıl sardığına, kaybettikleri maneviyatlarını onlara tekrar nasıl kazandırdığına bakınız!
Harbe çıkmadan az önce de durum aynı idi. Uhud'da durum yer değiştirdi, zafer hezimete dönüştü, bunun da tek sebebi emre itaatsizlik idi. Müşrikler geçici zaferlerine sevindiler.
Müşriklerin ileri gelenleri şımanp müslümanlar a laf atarak şöyle diyordu: "Hubel yücelsin. Bizim Uzza'mız vardır, onların Uzza'sı yoktur." Hubel ve Uzza müşriklerin iki putu idi. Hz. Peygamber (s.a) onlara şu sözle mukabelede bulundu: Allah daha yüce ve daha büyüktür. O bizim mevlamızdır. Oysa sizin mevlanız yoktur.
Rasûlullah (s.a) yara bere içinde iken onlara böyle mukabelede bulunuyordu. Onlar şımararak çok müslüman öldürmekle öğünüyor-lardı. Şirk üzerinde ölen ölüleriyle iftihar ediyorlardı. Hz. Peygamber (s.a) onlara mukabelede bulunarak şöyle dedi: "Hayır ölülerimiz eşit olmazlar. Bizim Ölülerimiz cennetlik, sizinkiler ise, cehennemliktir."
Rasûlullah (s.'a) sanki müslümanlara şöyle diyordu:
Siz iman ve yakininizde sebat ettiğiniz sürece zafer sizin olacak ve varacağınız yer de cennet olacaktır. Böylelikle şehitlik gayeniz, hak yolunuz ve sizin sonunuz onların sonundan daha iyi olacaktır.
O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah'tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. (Nisa/104)
De ki: "Siz bizim için ancak iki iyilikten birini beklemektesiniz. Biz de Allah'ın ya kendi katından veya bizim elimizle size bir azap vermesini bekliyoruz Haydi bekleyin, şüphesiz biz de sizinle beraber beklemekteyiz." (Tevbe/52)
Rasûlullah, -onlarda yenilmez bir güç olması için- mücahidin esas niteliğini göstermek istiyordu. Bu nitelik, harbin neticesi ne olursa olsun mücahidin harpte hayır olduğuna inanmasıdır. Çünkü o kazanırsa Allah yolunda gazi ve muzaffer, ölürse Allah yolunda şehit olmuş olur. O şehit olursa ölmez, yok olmaz, ancak daha iyi bir yere gitmiş olur. Allah şöyle buyuruyor:
Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bilakis onlar diridirler. Allah'ın lütfü ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalanndan gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiç bir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. (Al-i İmran/169-170)
Onlar Allah'tan gelen nimet ve keremin, Allah'ın mü'minlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler. (Al-i İm-ran/171)
Uhud savaşının hemen ertesi günü İslâm askerlerinin düşmanı takibe çıkması aşağıdaki hedefleri içeriyordu:
1. Müslümanların maneviyatını kuvvetlendirmek.
Çünkü eğer hezimet (yenilgi) içe sindirilirse, askerin maneviyatında büyük bir yıkım ve teslimiyet meydana getirir.
2. Düşmanın niyet ve hareketlerini takib etmek ve bu konuda istihbaratta bulunmak.
3. Düşmana teslim olmadıklarını, İslâm askerinin her zaman cihada hazır olduğunu göstermek.
4. İslâm'ın kumanda merkezi olan Medine'ye mücahidlerin hakim olduklarım göstermek, orada savunma yapacak, hatta hücuma dahi geçecek kişilerin bulunduğunu göstermek.
5. Mücahitlerin kendilerine güvenlerini tazelemek.
Çünkü onlar harbin ikinci gününde azimle takibe çıkıyorlar böylelikle hünerlerini gösteriyorlar.
Hendek Gazvesi
Günler seçti bir çok zafer kazandılar. Onlardan ga yeminlileri olan kabileler, yahudiler ve münafıklar İslâm'ın aleyhinde birleştiler. Onlar mü'minieri yok etmek için topluluklarını bir araya getirdiler. Muhasara yoluyla müslümanları kuşattılar. Müslümanlar da Medine'nin açık taraflarını savunmak için Selman-ı Farisî'nin önerisi üzerine hendek kazdılar. Müslümanlar gece gündüz çalıştılar, Hz. Peygamber de bizzat kazı işlerine katıldı, yoruldu, acıktı, karnına taş bağladı. Müşrik ve kâfir ordular gelmeye başladılar. Müslümanları çepeçevre kuşattılar. Onlardan bazılan hendeği atlamayı bile başardı. Ancak mü'min mücahitler onları geri püskürtüyordu. Onları teker teker avlıyorlardı. Günler böylece geçip gidiyordu. Soğuk şiddetlendi ve dondurmaya başladı. Medine'nin imkanları yetersizdi, abluka çok şiddetli idi. Kur'an-ı Kerim o tehlikeli ve zor günleri Ahzab suresinde şöyle dile getiriyor:
Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi. Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan üzerine yürüdükleri zaman, gözler yıldığı, yürekler gırtlağa geldiği ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman, işte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı. Ve o zaman, münafıklar ile kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) bulunanlar: 'Meğer Allah ve Rasûlü bize sadece kuru vaatlerde bulunmuşlar!' diyorlardı. (Ahzab/9-12)
Yine aynı surede şöyle buyuruluyor:
Andolsun ki, Rasûlullah'ta, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.
Mü'minler ise, düşman birliklerini gördüklerinde: İşte Allah ve Rasûlû'nün bize vâdettiği! Allah ve Rasûlû doğru söylemiştir' dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarını ve Allah'a bağlılıklarını arttırdı.
Mü'minler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir.
Kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.
Çünkü Allah sadakat gösterenleri sadakatları sebebiyle mükafatlandıracak, münafıklara dilerse azap edecek yahut da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir. (Ahzab/21-24)
Allah, o inkar edenleri hiçbir fayda elde edemeden öfkeleri ile geri çevirdi. Allah savaşta mü'minlere yetti. Allah güçlüdür mutlak galiptir.
Allah, ehl-i kitaptan, onlara (müşrik ordularına) yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku düşürdü; bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz.
Allah, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığınız topraklara sizi mirasçı yaptı. Allah'ın herşeye gücü yeter. (Ah-zab/25-27)
Evet, ablukaya, şiddete, soğuğa, açlığa ve aralarındaki kuvvetin dengesizliğine rağmen, müslümanlar imanları sayesinde mukavemet gösterdiler. Onlara boyun eğmediler ve teslim olmadılar. Allah'ın inayeti de yetişti. Allah onların üstüne kasırga gönderdi; çadırlarını uçurdu. Aralarında ihtilaf çıktı, korkuya kapılıp çekilmeye başladılar. Allah Rasûlü "Ben korku ile muzaffer oldum" buyurmuştur.
Bu gazveden alacağımız derse gelince o da olaylara tahammül göstermek, savunmada uzun nefesli olmak, elden gelen bütün çabayı göstermek, bunlarla beraber Allah'ın inayetini ve yardımını beklemektir. Çünkü zafer ancak hikmet sahibi Allah'ın yardımı ile gerçekleşir.
Rasûlullah küfür ordularının çekilmesini görünce şöyle buyurmuşlardı: "Onlar bundan sonra bizimle s av aşamayacaklar, artık biz onlarla savaşacağız." Bu sözde büyük bir ümit ve güven vardır. Allah Rasûlü çok doğru söylemiştir. Artık o günden sonra küfrün bütün tuğyanına rağmen müslümanlar hep muzaffer olmuşlardır.
Müşrikler Sözlerini Bozuyorlar
Bu gazveden sonra Hudeybiye antlaşması imzalandı. O anlaşmaya göre on sene savaş yapılmayacaktı. Zahirde bazı şartlar müslümanların aleyhine idi. Ancak batında şartlar müslümanların lehine idi. Bir müddet sonra müşrikler sözlerini bozdular. Antlaşma hükümlerine muhalefet ettiler. Allah Rasûlü bu fırsatı değerlendirerek ani bir hamle yaptı. Gamsız ve savaşsız Mekke'yi fethetti. Bu konuda Allah şöyle buyuruyor.
Allah'ın yardırnı ve zafer gelip de insanların bölük bölük, Allah'ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit rabbine hamdederek O'nu teşbih et ve O'ndan mağfiret dile, çünkü O tevbeleri çok kabul edendir. (Nasr/1-3)
Mute Savaşı
Az geriye dönüp bakarsak müslümanların çok büyük zorlukları geride bıraktıklarım ve çok yorgun düştüklerini görürüz. Buna rağmen onlar buna tahammül ettiler, hak yolda yürümeye devam ettiler. Bu durum Mute gazvesinde de sürdü. Rasûlullah (s.a) Şam ve civarlarında oturan Rumların üzerine asker gönderdi. Ordunun başına Zeyd b. Harise, Cafer b. Ebu Talib ve Abdullah b. Revaha'dan oluşan üç kişiyi, -peşpeşe olmak üzere- kumandan tayin etti.
Savaş başladı. Kâfirler sayıca ve hazırlıkça kat kat üstündüler. Müslümanlar çok iyi savaştılar. Üç komutan da arka arkaya şehit oldular. Halid b. Velid müslümanların yok olmasından korktu. Bayrağı teslim aldı. Bir harp hilesine başvurdu. Müşrikler müslümanların takviye kuvveti aldıklarını zannettiler. Sonra Halid b. Velid öndeki askerleri geri çekti. Onları Medine'ye yolladı. Savaştan dönen bu mücahitlere, bazıları; "Siz harpten mi kaçtınız?" dediklerinde Allah Rasûlü bu hatayı düzelterek "Onlar firar etmediler, inşaallah onlar tekrar hücuma geçmek için geri döndüler" dedi.
Gerçekten de onlar tekrar geri döndüler, cihad ettiler ve büyük bir zafer kazandılar.
Huneyn Gazvesi
Mekke fethinden sonra da cihad durmadı. Hemen ardından Hu-neyn gazvesi geldi, bunda da müslümanlar için büyük bir ders vardı. Çünkü müslümanlar Huneyn savaşma büyük bir ordu ile çıkmıştı. Hatta onlardan bazıları "Artık biz bugün azlıktan mağlup olmayacağız" dediler. Çoklukla aldanış onları gevşekliğe sürükledi; gerekli tedbirleri almadılar. Bundan dolayı savaş müslümanların aleyhine döndü. Düşmanları galip geldi. İş şiddetlendi. Rasûlullah müslümanlara şöyle haykırıyordu: "Ey insanlar! Beri gelin siz nereye gidiyorsunuz? Ben Allah'ın Rasûlüyüm! Ben Muhammed b. Abdullah'ım."
Onun etrafında bir grup müslüman toplandı, harp şiddetlendi. Vuruşmalar çoğaldı. Harbin durumu da değişti. Müslümanlar kendine geldiler. Hepsi geri döndüler. Kendilerine gurur gelip de hezimete uğradıktan sonra işlerini düzelttiler. Huneyn gazvesi hakkında, Kur'an şöyle buyuruyor:
Andolsun ki Allah bir çok yerde (savaş anlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. (Sonunda) bozularak gerisin geri dönmüştünüz.
Sonra Allah, Rasûlü ile mü'minler üzerine sekinetini (sükunet ve huzur duygusu) indirdi. Sizin görmediğiniz ordular (melekler) indirdi. Ve kâfirlere azap etti. İşte bu o kâfirlerin cezasıdır.
Sonra, Allah, bunun ardından yine dilediğinin tevbesini kabul eder. Zira Allah bağışlayan, esirgeyendir. (Tevbe/25-27)
Şüphesiz kısa ve öz olarak arzettiğim bu konularda ibret ve ders olacak çok şey vardır. Bu konular tahlil ve izaha muhtaçtırlar. Bu konulan detaylı olarak teker teker ele almamız lazımdır. Ta ki konulan iyice anlayalım. İnanmamız lazımdır ki hayat bir mücadeleden ibarettir. Mücahitler her zaman meşakkatlara ve yorgunluklara hedeftirler. Savunma yolu güllük, gülistanlık değildir. İman zaferin anahtarıdır. İnsanları kurtuluşa götüren imandır. Yol uzarsa, harpler çoğalırsa, o zaman Allah'ın şu sözleri imdada yetişir:
Mü'minlere yardım etmek bize hak oldu.
Netice muttakilerindir.
Şehitlerin Günahları Bağışlanır Mı?
SORU: Farzları yerine getirmeyen kişi harp meydanında ölürse günahları bağışlanır mı?
CEVAP: Şüphesiz ki Allah yolunda canı feda etmek Allah'a yaklaşmanın zirvesidir. Çünkü nefsini Allah yolunda kurban eden kişi, canını yüce rabbine satmış bulunmaktadır.
Nefsini yüce Allah'a büyük bir fiyatla; Allah'ın rızası ve naim cennetine satmıştır. Bu fedailik sebebiyle Allah niyetini halis kılan kişiyi bağışlar. Zira Allah (c.c) Âl-i İmran suresinde şöyle buyuruyor:
Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler. Andolsun, ben de on-lann kötülüklerini örteceğim ve onları altlanndan ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfat, Allah tarafındandır. Karşılığında yaptıklannın daha güzeli O'nun katındadır." (Al-i im-ran/195)
Kötülüklerin örtülmesi günahların bağışlanması demektir. Allah (c.c) Saf suresinde şöyle buyuruyor:
Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?
Allah'a ve Rasülü'ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. (Saf/10-12)
Ayet-i kerimede görülüyor ki mücahidin günahları nefsi ve malı mukabilinde affedilmektedir. Allah onu cennet nimetlerine garkeder.
Rasûlullah'a (s.a) bir adam gelerek "Ey Allah'ın Rasûlü! Allah yolunda öldürülürsem günahlarım bağışlanır mı?" diye sordu. Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:
Evet! Sen çerini Allah'tan bekleyerek, sabrederek, düşmana yönelerek, kaçmayarak, iyi bir niyetle ve Allah'ın rızasını talep ederek çarpışırsan Allah senin günahlarını bağışlar.
Yine Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:
Şehidin kul hakkı hariç bütün günahları bağışlanır.
Burada Allah için cihada çıkanın kul hakkını vermeye dair bir yönlendirme vardır. Ta ki mücahit tamamen Allah'a yonelsin. Buna gücü yetmeyecekse bunu yerine getirebileceklere vasiyette bulunması lazımdır.
Tirmizî ve İbn Mâce'nin rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a) şehitler için şöyle buyurdular:
Şehit için rabbi katında yedi şey vardır. İlk etapta Allah onu bağışlar, cennetteki yerini görür, kabir azabından kurtulur. Büyük kıyamet korkusundan emin olur, başına vakar tacı konulur, ki o taç yakuttandır dünya ve dünyadaki herşeye değer. O yetmiş iki huri ile evlendirilir. O akrabalarından yetmiş kişiye şefaatta bulunur.
Peygamber'in sünnetinden anlıyoruz ki şehitliğin de dereceleri ve mertebeleri vardır. Ancak hepside Allah'ın yardımıyla ve inayetiyle olur. Yeter ki kişi onunla Allah'ın rızasını ve rahmetini dilesin. Allah Rasûlü şöyle buyuruyor:
Şehitler dört çeşittirler. Adam mü'mindir ve imanı çok güçlüdür, düşmanla karşılaşır ve sebat gösterir ve ölür. Bu adama kıyamet gününde insanlar başlarını kaldırıp baktıklarında şapkaları başlarından düşer (yani onun kadri o kadar yüce olur.) Kimi mü'min de düşmanla karşılaşır. Sanki vücuduna diken batar gibi korkar. Ona da bir ok isabet eder, ölür. Bu da ikinci derecede şehit olur. Biri de vardır ki mü'mindir ancak bazen iyi işler yapmış, bazen de kötülüklerde bulunmuş, bu da düşmanla karşılaşır ve öldürülür bu da üçüncü derecede şehittir. Kimi de vardır ki nefsine zulmetmiş yani günahkardır. O da düşmanla karşılaşır, sadakat gösterir ve öldürülür, bu da dördüncü derecede şehittir.
r Evet sadık mücahitlerin kendilerini çok iyi hazırlamaları gerekir.
Hayatlarında iyi ve sağlam yolu tutmalıdırlar. Kendilerini şehitlik nimetine iman ve itaat ile hazırlamalıdırlar ki rablerine takva ve taatle kavuşsunlar.
Takva sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarında güçlü ve yüce Allah'ın huzurunda hak meclisindedirler. (Kamer/54-55)
İslâm'ın Sömürgeciliğe Direnmesi
SORU: Sömürüye direnmenin İslâm'daki metodu nedir?
CEVAP: Konu İslâm'ın sömürüye direnç göstermesinin yolu ise şöyle söylenebilir. Sömürü, yok etmek demektir ki bunun çok şekilleri ve renkleri vardır. Siyasi, iktisadi, ruhi sömürüler bunlardandır. Ayrıca fikirlerde, görüşlerde temel ruhi inançlarda da sömürü olur. Görülüyor ki en tehlikeli ve en gizli sömürü inanç (akaid) sömürüşüdür. Görüş ve reylerde istibdat istibdatların en büyüğüdür. Nitekim fikirlerde-ki sömürü diğer sömürülere yol açar. Çünkü insan inanç itibarıyla birisine tabi oldumu artık her konuda ona tabi olur onun kulu durumuna geçer. Çünkü inancın sahibi üzerinde büyük etkisi vardır. O artık o inanca göre çalışır, onun verdiği ilhama itaat eder. Nitekim insan inancında hür olduğu zaman, müstakil hareket eder, hür ve şahsiyet sahibi olur. Kişide bu hürriyet ve şahsiyet olduğu zaman dünyada aziz olur. Tasarruflarında serbest, adımlarında başarılı olur. Sömürünün her çeşidine karşı kor, çünkü onun hür fikri onun diğer tasarruflarına da etki etmektedir. Ne zaman ki biz Hanif olan İslâm'ın fikir, akaid itibarıyla sömürünün her çeşidine temel itibarıyla karşı olduğunu bilirsek, sömürüyü yok etmeyi hedeflediğini de anlarız. Çünkü İslâm fikre hürriyet getirmiş, sömürüyü reddetmiştir. Sömürünün her çeşidi bununla çelişir. Çünkü o temelde sömürüyü, yok etmiştir. O temel de inanç sömürüşüdür.
Birinci kapı olan fikir sömürüsünü'kapatan İslâm diğer sömürü çeşitlerine geçit vermez.
İnanç (akaid) bir akli ve kalbi ameliyedir. İnananın içinde o saklı bir tohumdur. Bu sadece onunla rabbi arasında olan bir şeydir. Bu nedenle kişinin Allah'tan başkasına eğilmemesi gerekmektedir. Çünkü Allah'tan başkası önünde eğilmeye layık değildir, yine insana mükâfat veya ceza verecek olan da Allah'tır. İslâm'dan önce insanlar bir dine girmeye zorlanıyordu. Bu durum o zaman çok yaygın idi. Dinler tarihinde böyle hadiseler çoktur. Halbuki bu tamamen dinin ruhuna aykırıdır. Çünkü dinin aslı nefsin Allah'a inanması ve izan etmesidir. Yakın ve kanaatla kişinin rabbine teslim olmasıdır. Bu izan ve yakînin de akıl, kalb ve vicdandan gelmesi lazımdır. Bunu da zorlama ve cebirle telif etmemiz mümkün değildir. Bundandır ki İslâm âlimleri şöyle söylemişlerdir: Zorlananın müslümanlığı batıldır. Çünkü o zahirde müslü-man olup kalbinde iman olmadığından İslâm ve iman üzerine değildir.
Tarihten öğrendiğimize göre misyonerler "önce inanın sonra düşünün" diyorlar.'İslâm ise, kişiye şöyle diyor: "Önce düşün çaba sarfet sonra inan" ve "önce düşün ikna olursan inan!" Şüphesiz bu büyük bir hürriyet ve akla değer vermektir. Bazı dinlerde din adamları şöyle diyorlar: "Cehalet takvanın anasıdır." İslâm ise önce kişinin durumunu düzeltir ve takvanın temelinin ilim olduğunu söyler; Kur'an bu konuda şöyle buyurur:
Allah'tan ancak âlimler gereği gibi korkar. Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?
Allah'tan başka ilah yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de bunu ikrar etmişlerdir. (Âl-i İmran/18)
İlimde yüksek payeye erişenler ise, "Ona inandık hepsi rabbimiz tarafmdandır" derler. (Bu inceliği) ancak aklı selim sahipleri dü-şünüp anlar. (Al-i Imran/7)
İslâm aklı, akaidin temeli, peygamberliğin direği ve davanın bekçisi olarak kabul etmiştir. Ta ki insanın aklına hariçten bir zorba musallat olmasın. Akıl vehimden, korkudan ve başkasına tabi olmaktan kurtulsun. Bundandır ki Kur'an şöyle buyuruyor:
O, akıllarını kullanmayanları pislik içinde bırakır. (Yunus/100)
Çünkü onlar akıllarını kullanmadıkça mü'min olamazlar, iman, itikat, yakîn ve azimden ibarettir..İtikat, delil ve burhan ile olur. İslâm,
fikirlerinde hür olmayan köleleri şöyle anlatıyor:
Onların kalpleri vardır onlarla kavramazlar, gözleri vardır onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır. (A'raf/179)
Aklın şerefli bir şey olduğuna dair Kur'an'da bir çok ayet vardır. Bu konuda birçok hadis-i şerif de bulunmaktadır. Onlardan bazılarını zikredelim:
Kişi kendisini iyiliğe sevkedecek, kötülükten de sakındıracak akıl gibi bir şey kazanamamıştır.
Kişi güzel ahlakı sayesinde gündüz oruçlu, gece ibadet eden insanın derecesine varır.
Adamın aklı tam olmadan huyu da güzel olmaz.
Her şeyin bir direği ve başı vardır. Mü'minin temeli de aklıdır. Onun ibadeti aklı kadar olur. Siz günahkarların cehenneme atılırken söyledikleri şu sözü duymadınız mı? "Ve şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkumları arasında olmazdık." (Mülk/10)
Her şeyin bir bineği vardır, insanın bineği ise aklıdır. Delilini iyi getiren kişi aranızda en akıllı kişidir.
İslâm'ın temel kaidelerindendir ki akıl ile nakil çatıştığında nakil tevil edilir; bu durum bizi şaşırtmamalıdır. Çünkü sahih bir nakil sahih akla uygundur. Aralarında çelişki muhaldir. İbn Teymiye de aynen böyle söylemiştir. İslâm, Allah'ın birliğine çağırmış, Onun herşeyi yarattığını ve her şeye kadir olduğunu söyleyerek aleme bakmayı ve aklı çalıştırmayı ve mazideki vehimlerden ve geçmiş sapıkların eserlerinden kurtulmayı tavsiye etmiştir. Bu nedenle âlimler mükellefin ilk görevinin bakmak ve düşünmek olduğunu söylemişlerdir, çünkü Kur'an'ın üçte biri insanları yeri ve göğü düşünmeye davet ediyor. Onlardaki ayetleri düşünmeye ve yaradılışı tedebbür etmeye ve aklı kullanmaya çağırıyor.
İslâm'ın akla verdiği önemin belirtilerinden biri de şudur ki, ehl-i sünnet âlimleri şöyle söylemişlerdir: "Hakka vasıl olmak için sonuna dek incelemede bulunan kişi, ona vasıl olmasa dahi hakkı arayışın peşinde olursa ve bu haliyle ölürse, kurtulur." Hangi sistem bu kadar aklı sömürüden hür kılmıştır?
İslâm'ın aklı ve kalbi, inanç ve görüşte sömürüden ne kadar uzak tuttuğunu kolayca anlarız. Zira İslâm insanların,'söylenen şeyleri iyice dinlemelerini sonra bakmalarını, sonra iyiyi kötüden ayırtetmelerini tavsiye etmiştir. Kur'an şöyle buyuruyor:
(Ey Muhammedi) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele, işte Allah'ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır. (Zümer/18)
Rasûhıllah da bu konuda şöyle buyuruyor:
Sen hikmeti al, hangi kaptan çıktığı önemli değildir.
Hikmet mü'minin yitiğidir. Onu nerede bulursa alır.
Hikmet mü'minin yitiğidir, nifak ehlinden de olsa hikmeti alınız.
İlim Çin'de de olsa alın.
Allah Rasûlü bunu söylerken müslümanlarla Çin arasında herhangi bir siyasi, iktisadi ve kültürel ilişki yok idi. Allah Rasûlünün teşviki ilim ve hidayeti nerede olursa olsun talep etmeyi amaçlıyor.
Yine İslâm'ın aklı sömürüden ve kölelikten ne kadar uzak tuttuğu-na bir gösterge de müslümanlar arasında meşhur olan şu sözdür: "Bir kişiden hata ihtimali çok doğruluk ihtimali az bir söz sadır olursa yine de bu söz doğruluğa hamledilir." Bu İslâm'ın fikre verdiği değeri ne güzel gösteriyor.
Birlik dini olan İslâm'ın temeli, tevhid kelimesidir. Bu insanı başkasına boyun eğmekten alıkor. Bu kelime ile insan Allah'tan başka kimseye karşı zillet göstermez, kimseye karşı eğilmez. Müslüman bir olan Allah inancıyla aziz olur. O'na sığınır, O'ndan yardım diler, sadece O'na ibadet eder. Bu konuda Allah (c.c) kul ile Allah arasındaki vasıtayı kaldırmış ve şöyle buyurmuştur:
Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): "Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar." (Bakara/186)
Rabbiniz şöyle buyurdu: "Bana dua edin, kabul edeyim." (Ga-fir/60)
Ve biz ona şah damarından daha yakınız. (Kaf/16)
İbadetin sadece Allah'a yapılması için İslâm bir kısım insanın diğerine olan dini sultasını tamamen yıkmış, İslâm'da bu sultanın ne ismi vardır ne de resmi mevcuttur. Rasûlullah dahi ancak bir tebliğci ve bir hatırlatıcıdır. O bir tegallübcü ve bir zorba değildir. Kur'an şöyle buyuruyor:
De ki: "Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim." (Cin/21)
Kur'an, Hz. Peygamber'e şöyle hitabta bulunuyor:
O halde (Rasûlüm) öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin. (Gaşiye/22)
O halde eğer öğüt fayda verirse Öğüt ver. (A'la/9)
Sana ancak (Allah'ın emirlerini) tebliğ etmek düşer. Hesap yalnız bize aittir. (Ra'd/40)
Doğrusu biz seni hak (Kur'an) ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik, sen cehennemliklerden sorumlu değilsin. (Bakara/119)
Rasûlüm! Sen, rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır. (Nahl/15)
Ve de ki: "Hak, rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin." (Kehf/29)
Artık insan, kendi kendinin şahididir. (Kıyamet/14) Buna benzer daha nice ayetler vardır.
Her mü'min Kur'an ve sünneti anlayacak kapasitededir. Çünkü o bunları anlayamazsa dalalete düşer. İslâm'daki hükümler, cezalar ve yasakların koyucusu bizzat Allah'tır. Ümmetin küçüğü ve büyüğü bu hükümler karşısında eşittirler. Allah'ın emrine karşı gelen hiç bir kimseye itaat edilmez. Bu nedenle Rasûlullah şöyle buyuruyor:
Allah'a isyan olduğu yerde kula itaat olmaz.
İş din sahasından dünya sahasına intikal edince insan daha da hür olur.
Hz. Peygamber'in şu sözü bize yeter: Siz dünya işini daha iyi bilirsiniz.
Bu da muhtelif hayat tarzlarının görüşlere göre değiştiğini ne güzel göstermektedir.
islâm tarihine baktığımız zaman görürüz ki, fikri sömürüye karşı büyük direnç gösterilmiştir. Böylelikle kibirlilerin, zayıflara olan zulümleri durdurulmuştur. Kur'an-ı Kerim zulüm yapan Firavun'a hücumda bulunmuş onu kötülemiştir. Çünkü o kavmine "Ben sizin en yüce rabbinizim" demişti. Müslümanlar yeryüzünde hür olarak gezdiler, insanları ateşe tapmaya zorlayan Kısralardan kurtardılar. Devlet büyüklerine insanları ibadet etmeye mecbur kılan Kayserlerin ellerinden de kurtardı. Burada garipsenecek bir şey yoktur. İslâm'ın temel amacı hakkı hak, batılı batıl kılmaktır. Günahkarlar istemeseler dahi o hakkı hak kılmak ve batılı batıl kılmak için gelmiştir ve Allah şöyle buyuruyor:
Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. (Al-i İmran/104)
Çok gayretli ve dindar olan İmam Gazâlî felsefecilerle, din adamlarının arasındaki ihtilafı görünce ve felsefecilerin bir dini meseleyi inkar ettiklerini duyunca şöyle diyor: Din adamlarının feylesofların sözlerini -hatalarını bilmek için- iyice araştırmaları gerekiyor. Bundan sonra onunla mücadelede bulunsun. Onun fikrinin zayıf yönünü ele alsın ve onu güzellikle ikna etsin ve onu hakkın güzelliğine davet etsin.
İslâm toplumu asırlardan beri gittikçe genişlemektedir. Bir çok muhtelif fikir ve görüşleri içinde eritmiştir. Kendisi de Sünnî, Şii, Harici, Eşari ve Mu'tezile gibi mezheplere ayrılmış, hristiyanlık ve yahu-dilik gibi inançlardan da çok şey kapmıştır. İslâm hiç kimsenin inancına hakaret etmeden herkesin inancını inceden inceye araştırmıştır. Gruplar arasındaki sürtüşmeler İslâm'dan kaynaklanmıyor. Bu sürtüşmelerin sebebi yalnızca siyasi ve hevaîdir.
İslâm, insanın fikrinde ve inancında hür olmasını isterken tâbisi az da olsa hakka tâbi olunmasını ister. Kişi hakkı tanıdıktan sonra ona tâbi olması ve onda sebat kılması gerekiyor. Hakkın yardımcıları ve hakka tâbi olanları bulunmasa dahi insanın hakka bağlanması lazımdır. Çünkü hakkın tabileri çok olmasa dahi o batıla dönüşmez. Batılın tabileri çok olsa dahi hakka dönüşmez. Allah'ın Rasûlü şöyle buyuruyor:
Sizden biriniz şahsiyetsiz olmasın. "İnsanlar iyi olurlarsa ben de iyi olurum. İnsanlar kötü olurlarsa ben de kötü olurum" demesin. Nefsinizi bir raya oturtunuz. İnsanlar iyi olurlarsa siz de iyi olun, onlar kötü olurlarsa, onların kötülüğünden korunun.
İbn Hazm'a göre bazen bir toplumun arasında sadece bir kişi hakla beraber olur. Bu da hakkın nerede olursa olsun azizliğini göstermektedir.
İslâm'ın inanç hürriyetine verdiği değeri şuradan da anlamak mümkündür. İslâm, gayr-i müslimleri İslâm'a girmeye mecbur etmemiştir. İnsanları inançlarından dolayı sıkıştırmamıştır. Hatta bunu bir fitne kabul etmiş ve bu fitneyi, öldürmeden daha şiddetli saymıştır. Kur'an şöyle buyuruyor:
Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür (Bakara/191)
Rasûlüm! Eğer rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın? (Yunus/99)
Dinde zorlama yoktur artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. (Bakara/256)
Rasûlullah döneminde Husayn b. Salim b. Avf diye bir adamın gayr-ı müslim iki oğlu vardı. Onları İslâm'a girmeleri için zorlamak istedi. Rasûlullah onu bundan alıkoydu. Bununla beraber Husayn onların kurtuluşunu istiyordu. Çünkü o Rasûlullaha "Ey Allah'ın Rasûlü! Benden birer parça olan çocuklarımın cehenneme girmelerine nasıl razı olabilirim?" diyordu. Hristiyan bir kadın Ömer b. Hattaba gelerek bazı şeyler istedi. Hz. Ömer de onun isteklerini yerine getirdi. Sonra onu İslâm'a çağırdı. O da kabul etmedi. Hz. Ömer sözünün bir zorlama olmasından korktu ve şöyle söyledi: Ey Allahım! Ben onu dine zorlamadım. Ardından da Allah'ın şu sözünü okudu: "Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik bir birinden ayrılmıştır."
İslâm gayr-i müslimleri kendi hallerine terketmiştir. İslâm devletinin gölgesinde onlar hür olarak ibadetlerini yapmışlardır. Dinlerini bütün kurumlarıyla yaşatmışlardır. İslâm'a muhalif olduğu halde bütün hususi işlerini yapmışlardır. Topluma sirayet etmemek kaydıyla domuz yemek ve içki içmek gibi şeyler dahi bunlara serbest edilmiş. Hülefa-i Raşidinin beşincisi sayılan Ömer b. Abdülaziz Hasan Basri'ye (r.a) bir mektup göndererek şöyle diyordu: "Durumumuz ne olacak biz mecusilerin kızlarıyla evlenmiyoruz. Hristiyanlar ise, domuzu yiyor, içkilerini içiyorlar buna ne dersin?" Hasan Basri ona şöyle cevap yazdı:
Biz buna göre onlardan cizye almış bulunuyoruz, salih olan selef de buna göre hareket etmiştir. Sen ancak bunlara tabi olmalı, bir bidatci olmamalısın.
Ömer b. Abdülaziz de buna ikna oldu.
Bazen deniliyor ki "İslâm'da neden savaş meşru kılındı?" Bu soruya şöyle cevap verilir: Savaş, ancak düşmanın hücumunu durdurmak için meşru kılınmıştır. Allah şöyle buyuruyor:
Kendileriyle savaşılanlara (mü'minlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak suretle kadirdir. (Hac/39)
Veya savaş mütecaviz düşmandan intikam almak için meşru kılınmıştı:. Allah şöyle buyuruyor:
Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin; çünkü Allah aşırıları sevmez. (Bakara/190)
Kim size saldırsa, siz de ona size saldırdığı kadar saldırın. (Bakara/194)
Veya savaş dine olan bir baskıyı ortadan kaldırmak için yapılır. Allah şöyle buyuruyor:
Fitne tamamen yok edilinceye ve din yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşan. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur. (Bakara/193)
Yani kimsenin müslümanları dinden çıkarmaya ve müslümanların inancını bozmaya hakkı yoktur. Savaş bir zalimin ve zorbanın tahakkümüne karşı koymak için yapılır.
Ve yine gayr-i müslimlerden neden cizye alındığı soruluyor. Ardından da "Bu bir zorlama değil midir?" deniyor. Bu soruya da şöyle cevap verilmektedir: Cizye maldan bir cüzdür. İslâm devleti onu gayr-i müslimlerden alır. Bu gayr-i müslimler de İslâm gölgesinde emniyet içinde yaşarlar. Bu devletin onlara verdiği güvence mukabilinde aldığı bir vergidir. Yani İslâm devleti gayr-i müslim tebayı her türlü dahili ve harici tehlikelerden korur. Eğer İslâm devleti onları korumaktan aciz kalırsa, o zaman cizye almaya hak kazanamaz. Ebu Ubeyde Amir b. Cerrah Samı fethettiği zaman Humus ehliyle bir antlaşma aktetti; onları savunmak mukabilinde cizye aldı. Ancak müslüman askerler arasında taun (veba) hastalığı yayıldı. Humus askerleri, Rum askerlerinin karşısında yenik düştüler. Ebu Ubeyde aldığı cizyeyi iade etti. .Onlar da tekrar o malı ona geri çevirdiler. Rumlar savaşmak için müslüman askerlere iltihak ettiler.
Hiç şüphe yoktur ki İslâm insanın inancını her çeşit vehim ve baskıdan uzak tutmuştur. İnsan hürriyetini en kuvvetli temele oturtmuştur ki o da inanç hürriyetidir. Çünkü insan inancında hür olduğu sürece diğer konularda da hür olur.
Din İnsanları Birliğe Çağırır
SORU: İslâm insanları nasıl birliğe çağırıyor?
CEVAP: İslâm'ın en büyük hedefi, inanç birliği ve ideal birliğini sağlamaktır. Onun için İslâm'ı veciz olarak şu sözle ifade edebiliriz: İslâm öyle bir dindir ki kelime-i tevhid ve tevhid-i kelimeyi temin etmek için gelmiştir.
Hanif olan İslâm gevşemeden iş yapmayı ve israf etmeden hedefe varmayı amaçlamıştır. Allah şöyle buyuruyor:
Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun. (İsra/29)
Bundandır ki İslâm tedriciliği benimsemiştir; işler birbirini peyderpey takib eder. Bir çalışma diğerini izler. Böylelikle iş tamam olur ve kemale erer.
Bu tedricilik, şerri kaldırmak ve hayn kökleştirmek için de geçerlidir. Bu sulhu ve ıslahı yerleştirmek için büyük bir numuneliktir. İslâm'ın en büyük hedefi tevhidi ve birliği sağlamaktır. Yani Allah'tan başka ibadet edilecek bir şey kalmamalı, insanlar bu temel etrafında biraraya gelmelidir. Böylece insanlar insanlıkta kardeş ve Allah'a kullukta eşit olurlar. Ancak İslâm bu işi bir gün ve bir gecede yapmaya yeltenmemiştir; çünkü o gelediğinde insanlar ayrı ayrı fırkalardan oluşuyorlardı. O zaman dünya insanları bölük pörçük idiler. Onlar, ırk, renk, lügat, din vatan gibi şeylerle bölünmüşlerdi. Eğer biri çıkıp bir güç çıkacak bunları uzun veya kısa bir zamanda ortadan kaldıracak deseydi, insanlar hiç bir zaman buna inanmazlardı. Çünkü ayrılıklar çok derinleşmiş, bölünmeler aşikar olmuştu. Bununla beraber İslâm bu birliği gaye edinmiş ve kelime-i tevhidi ve sözbirliğini, fikir birliğini getirmiş ve bunda da muvaffak olmuştur.
Kur'an-ı Kerim'e bir göz attığımız zaman görüyoruz ki, İslâm dini bu birliği vurgulamıştır. Çünkü Kur'an'da Rasûl'ün birliği bütün insanlığın birliğine lacidir, Allah Teâlâ Hz. Muhammed'i peygamber olarak sadece bir topluma veya bir ümmete göndermedi. Bilakis onu bütün insanlığa gönderdi. Buna siyahı beyazı, şehirlisi ve köylüsü, yakını ve uzağı hepsi dahildi Allah şöyle buyuruyor:
Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. (Sebe/28)
Rasûlüm! Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya/107)
Bunun manası Hz. Muhammed'in peygamberliğinin bütün insanlığa olduğudur ki herkes ona tabi olarak bütün alemlerin rabbi olan Allah'a iman etsin. Ancak İslâm burada tedrici yolu seçmiş, sonunda başarı gelmiştir. Allah (c.c) Kur'an'da şöyle buyuruyor:
Önce en yakın akrabanı uyar. (Şuara/214)
Yani en önce çevreni ve ehlini dine çağır. Onların söz birliğini temin et. Onları tek bir kitle haline getir. Rivayetlere göre bu ayet nazil olduğu zaman Hz. Peygamber (s.a) akrabalarını çağırdı ve onlara şöyle söyledi:
Ey Muhammed'in kızı Fatıma! Ey Abdulmuttalib'in kızı Safiye! Ey Abdulmuttalib'in çocukları! Ben size Allah katında bir şey yapamam. Benim malımdan istediğiniz kadar isteyin, vereyim. Ancak sizi manen kurtaramam.
Sonra davetin ikinci kademesi geliyor, halka genişleniyor. Allah peygamberine şöyle buyuruyor:
Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız. (Zuhruf/44)
Yani bu İslâm sana ve senin kavmine bir şereftir. Allah ileride bunun hesabını sizden soracaktır. Bundandır ki sen kavmini dine çağır, onların birliğini sağla. Bu sebeple Resûlullah (s.a) kavmine hep şunu söylüyordu:
Ey Kureyş topluluğu nefsinizi ateşten koruyun. Ey Ka'b'm oğulları! Siz de kendinizi ateşten koruyunuz. Çünkü benim Allah katında size bir faydam olmaz.
İslâm sadece Arablara gelmemiştir. Yalnız Hz. Muhammed'in kavmine de gelmemiştir. O bütün insanlara gelmiştir. Bu kapı bütün insanlığa açıktır. Bu dine girenler kardeş olur. Bu geniş binanın bir tuğlası olur. Allah şöyle buyuruyor:
Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti. Ve O'nun nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz. (Al-i İmran/103)
Yine İslâm "Mü'minler ancak kardeştirler" diyor. Enbiya suresinde de inanan ümmete Kur'an şöyle sesleniyor:
Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin rabbinizim öyle ise bana kulluk edin. (Enbiya/92)
Allah (c.c) bizi dinlerin birliğine çağırıyor. Bütün nebi ve rasûlle-ri, peygamberlik bayrağı altında toplamayı emrediyor. Bütün ümmetleri bir kitle teşkil ediyor. Vatanları ayrı da olsa, zaman itibariyle birbirlerinden uzak da olsalar bunların hepsi Allah'ın kullarıdırlar. Bunları hakkı davet edenin de bir Allah'ın peygamberleri olduğunu unutmamak lazımdır. Bundandır ki Kur'an şöyle buyuruyor:
Ey Peygamber! Temiz olan şeylerden yeyin; güzel işler yapın, ben sizin yaptıklarınızı hakkıyla bilmekteyim.
Şüphesiz bu insanlar bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin rabbinizim. Öyle ise benden sakının. (Mü'minun/51-52)
Peygamberler'in ümmetleri bir tek ümmet ise, sonradan gelenlerin Öncekilere inanmaları gerekiyor. Sonra gelen peygamberin de önceki peygamberi tasdik etmesi gerekmektedir. Kur'an bu konuda şöyle buyuruyor:
Peygamber, rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, mü'minler de (iman ettiler). Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberleri'ne iman ettiler. "Allah'ın peygamberlerinden hiç biri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik, ey rabbimiz affına sığındık! Dönüş sanadır" dediler. (Bakara/285)
İçlerinden zulmedenleri bir yana, ehl-i kitapla ancak en güzel şekilde mücadele edin ve deyin ki: "Biz, bize indirilene de size indirilene de iman ettik. Bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir. Ve biz O'na teslim olmuşuzdur." (Ankebut/46)
De ki: "Allah bizim de rabbimiz, sizin de rabbiniz olduğu halde, O'nun hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size aittir. Biz O'na gönülden bağlananlarız." (Bakara/139)
Geçen peygamberlerin ümmetlerinden kalanların son gelen ve daveti umumi olan Peygamber'e inanmaları gerekiyor. Bundandır ki Allah (c.c) Nebisine ehl-i kitap hakkında şöyle buyuruyor:
Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar, dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşmüş olurlar. Onlara karşı Allah sana yeter, O işitendir, bilendir. (Bakara/137)
Kur'an yalnız peygamberlere inananların arasındaki birlikle yetinmeyip, bütün beşer nevi arasındaki birlikten de bahsediyor. Çünkü bütün insanlık bir babadan ve bir anadan oluşmuştur. Bu birlik insanların birbirlerini anlamalarını ve birbirlerine yaklaşmalarını ve irtibat kurmalarını gerektiriyor. Çünkü burada insanlığın akrabalığı sözkon-sudur. Bunun hakkını korumak lazımdır. Bu akrabalığı korumakla insanlık birbirine yaklaşır ve aralarındaki ayrılıklar kalkar. Allah şöyle buyuruyor:
Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. (Nisa/l)
Ayetteki nas kelimesi bütün insanlığı kapsamaktadır. Tek nefisten yani bütün insanlık bir insandan meydana gelmiştir. İnsanların kaynağı bir, Allah'ı bir olunca bütün insanlığın Allah'a ibadet bayrağı altında toplanmaları gerekmektedir. Allah Kur'an'da "Ey insanlar! Rabbiniz-den sakının!" diyor.
Görüyoruz ki İslâm'da birlik süreci devamlıdır. Merkezi bir noktadan başlar, sonra genişledikçe genişler. Nihayet bütün insanlığı içine alır. O tek bir Peygamberden başlar, onu da tek olan Allah görevlendirir. Sonra aşiret birliğine gidilir. Sonra kavim ve vatan birliğine, sonra ümmet ve mü'minler birliğine, sonra peygamberler ve rasûller birliğine, sonra beşer cinsinin birliğine doğru gider.
Bu kadar merhaleyi kat edebilmek için vakte ve çalışmaya ihtiyaç vardır. Bugün yapılamayan iş yarın yapılır. Kulun yapamayacağı işi herşeye gücü yeten Allah yapar.
Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu bilmezler. (Yusuf 21)
Yine anlıyoruz ki İslâm muhtelif merhalelerde hep birlik dini olmuştur. Bizim de bu birlik için çalışmamız onun çeşitli merhalelerinde seyretmemiz lazımdır. Böylece merhaleden merhaleye geçmemiz gerekir. İnsan oğlu büyük hedeflerin peşinde olmalıdır. Ancak bir defada hemen hedefe ulaşılmaz. Onun için acele etmemek lazımdır. Yoksa insan sapıtır ve bozguna uğrar. Şöyle bir darb-ı mesel vardır: "Aceleci süvari yol kat etmez, bineğini de çatlatır." Tedrici hareket etmek akıllı mü'minlerin yoludur. Bu ümmetin Peygamberi ne kadar da doğru söylemiştir:
İşlerin en hayırlısı Allah katında az da olsa devamlı olanıdır.
Dîn Düşmanlarından İlgiyi Kesmek
SORU: İslâm dininin, düşmanlara yardımda bulunmak veya onlarla muamele yapmak hakkında hükmü nedir?
CEVAP: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin! Oysa onlar, size gelen gerçeği inkar etmişlerdir. Rab-biniz Allah'a inandığınızdan dolayı Peygamberi de sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur. (Mümtehine/1)
Bu ayet Mümtehine suresinin birinci ayetidir. Bunun nüzul sebebi ise şu hadisedir: Rasûlullah (s.a) Mekke fethi için hazırlanırken bunu gizli tutuyordu. Müslümanlardan Hatib b. Ebi Beltea Mekkelilere bir mektup yazdı. Onu bir kadınla gönderdi. O mektupta, Peygamberin savaş için hazırlık yaptığını bildiriyordu. Kadın o mektupla yola konuldu. Ancak Allah Teâlâ bunu Hz. Peygamber'e bildirdi. Rasûlullah (s.a) içlerinde Hz. Ali'nin de bulunduğu üç kişilik bir kafileyi onun ardından gönderdi. Onlar kadına yetiştiler, mektubu istediler. İlk önce inkar etti. Hz. Ali onu tehdit ederek, 'Ya mektubu çıkarırsın ya da senin elbiselerini çıkarıp kendimiz buluruz' deyince, kadın mektubu çıkardı, onlara verdi. Kısaca mektubun özeti şöyle idi:
Emma ba'd, şüphesiz ki Rasûlullah gece gibi kalabalık bir askerle üstünüze geliyor, onlar sel gibi akıyorlar, o size galip geleceğine dair Allah'a yemin ediyor. O sözünü yerine getirecektir ve Allah onun velisi ve yardımcıdır.
Hz. Peygamber (s.a) bunu duyunca, 'Ey Hatib! Bu da ne oluyor?' dedi. Hatib pişmanlık göstererek şöyle söyledi:
Ya Rasûlullah! Lütfen acele etmeyiniz beni bağışlayınız. Ben Ku-reyşlilerin yeminlisi idim. Seninle hicret edenlerin çoğunun akrabaları Mekke'de bulunuyor. Onların akrabalarını koruyorlar. Ben oradaki akrabalarımı korusunlar diye böyle bir teşebüste bulundum. Ben bunu küfür ve irtidattan dolayı yapmadım. Ben İslâm'dan sonra küfre rıza göstermedim.
Rasûlullah (s.a) Hatib'in büyük üzüntüsünü görünce etrafındakilere 'Arkadaşınız doğru söylüyor' dedi.
Hz. Ömer kızarak 'Ya Rasûlullah! "Bırak da şu münafığın boynunu vurayım" dedi. Nebi (s.a) şöyle söyledi: O Bedir'e katılanlardandır. Bilmiyor musun ki Allah (c.c) Bedir'e katılanlar hakkında şöyle buyuruyor: "Dilediğinizi yapın ben sizi bağışlarım." İşte bu esnada şu ayet nazil oldu. Onun başında şöyle deniliyordu:
Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstermeyin.
Yani Allah'ın düşmanlarını, Peygamber ve din düşmanlarını dost edinmek müslümanlara yaraşmaz. Çünkü onlar sizin inancınızın düşmanıdırlar. Onlar sizin dininize karşı çıktılar, sizi hep gözetlediler, sizinle harbettiler, sizi evlerinizden ve yurtlarınızdan çıkardılar. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. (Al-i İmran)
Ey iman edenler! Kendi dışmızdakileri sırdaş edinmeyin. (Al-i İmran/118)
Onlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar size gelen gerçeği inkar etmişlerdir. Rab-biniz Allah'a inandığınızdan dolayı Peygamber'i de sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. (Mümtehine/1)
Yani nasıl olur da siz onları seversiniz. Onlar Allah'ın dinini inkar ediyorlar, Allah'ın emrine baş kaldırıyorlar. Allah'ın haramlarını hafife alıyorlar, açık olan hakka karşı çıkıyorlar. Allah Rasûlünü şehrinden (Mekke'den) çıkardılar. Hicrete mecbur ettiler. Nitekim sizi de sürdüler. Halbuki sizin hiç bir suçunuz yoktu. Tek suçunuz tek Allah'a iman etmenizdi.
"Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız" yani eğer siz ihlaslı olarak hicret etmiş ve sadece Allah için bunu yapmışsanız katiyen böyle bir şey yapmamanız (yani kâfirleri sevmemeniz) gerekiyor.
"Onlara sevgi gösteriyorsunuz, halbuki ben sizin saklı tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim" yani katiyen onları sevmemeniz gerekiyor. Çünkü onlar size karşı samimi olmazlar. Onlar sizin haynnızı istemiyorlar. Onlar sizin için hep kötülük düşünüyorlar. Allah Teâlâ'nın ilmi her şeyi kuşatmıştır. O gizliyi ve açığı bilendir. Bütün yaptıklarınızı biliyor.
"Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur." Yani kim düşmanları dost edinirse ve bunu bilerek yaparsa, o doğru yoldan sapmıştır.
Bu ayetin tefsirinden de anlıyoruz ki İslâm'ın hükmü düşmanlara yardımcı olmamak ve onlarla dostluk kurmamaktır.
İslâm Kılıçla Mı Yayılmıştır?
SORU: Bazıları İslâm'ın kılıçla yayıldığını iddia ediyorlar bu doğru mudur?
CEVAP: İslâm'ın gayr-i müslimlere gösterdiği müsamahayı burada zikretmeyeceğim. Çünkü bu çok meşhur bir şeydir. Bütün fetihlerden sonra müslümanlar bu müsamahayı göstermişlerdir. Bundan daha mühimi bu konuda İslâm'ın ortaya koyduğu fikirdir.
Kur'an-ı Kerim'in harp ve barış konusunu teşkil eden ayetlerini okuduğumuz zaman, bunların üç şekilde olduğunu görürüz. Onlardan biri lütuf ve yumuşaklık, diğeri katı ve zorlu ve diğeri ise bu iki şekil arasındadır.
Birinci şekle misal:
Rasûlüm! Sen, rabbi'nin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır. (Nahl/125)
Ey iman edenler! Hep birden barışa girin! (Bakara/208)
İkinci şekle misal ise, Allah'ın şu sözüdür:
Ey Peygamber! Mü'minleri savaşa teşvik et. (Enfal/65)
Vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına! (Enfal/12)
Üçüncü şekle misal:
Size karşı savaş açanlara siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin çünkü Allah aşırıları sevmez. (Bakara/190)
Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse (şunu iyi bilin ki) Allah gafur
ve rahimdir. (Bakara/192)
Dışarıdan bakan herhangi bir kimse eğer bir şekli ele alır, diğer şekillere bakmazsa, İslâm'ın harp ve barış hükmünü anlayamaz. Çünkü onun varacağı hüküm bütüncül olmaz. Bütün bu üç rengi veya şekli beraber düşünmesi lazımdır. O zaman görecektir ki birinci şekil gayet net ve açıktır. O da sulh ve istikrar zamanında olur. Eğer ortam güzel muameleye ve güzel söze müsait ise, böyle olur. İkinci şekil düşmanlık, azgınlık zamanında olur. Veya genel bir seferberlik zamanında olur ki müslümanlar nefislerini ve davalarını müdafa ederler. Üçüncü şekil ise umumi ve daimi bir kanundur ki o da lutufla katılık arasında bir durumdur.
Zannediyorum ki şüphe mahalli, müslümanların Bedir'de yaptıkları savaştır. Çünkü bu mü'minlerle müşrikler arasında yapılan ilk silahlı cihaddır. Kaldı ki burada müslümanların yaptıkları Mekke'de kaybettikleri prestijlerini geri almaktı. Kaybettikleri mallarını ve mülklerini kazanmaktı. Şunu da kaydetmek gerekir ki Mekke'de kalan ve hicrete gücü yetmeyen zayıf müslümanlar müslümanların hicretinden sonra büyük işkencelere maruz kalmışlardı. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor:
Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğurunda savaşmıyorsunuz. (Nisa/75)
Peygamberimiz'in ve halifelerin diğer savaşları ise, kuvvete karşı kuvvet, şerre karşı şerle mukabelede bulunmaktır. İslâm, milleti zalimlerden ve düşmanlardan kurtarmayı hedeflemiştir.
Buna delil ise, İslâm'ın bir savaş şeklini benimsememiş olmasıdır. İslâm'da savaş ancak i'la-yı kelimetullah için yapılır. Hz. Peygamber'e "Ey Allah'ın Rasûlü! Ganimet için, nam kazanmak için veya desinler için savaşılır mı?" diye sorulduğunda, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: Ancak Allah'ın kelimesi yüce olsun diye savaşılırsa o Allah için olur.
İslâm dine zorlamak için savaşı uygun görmez. Bir kesimin efendiliği ve üstünlüğü için de savaşmaz. Şeref ve ganimet kazanmak için de savaşmaz. İslâm'ın gayesi bütün insanları sulh ve emana kavuşturmaktır. Fakat bazı zamanlardaki kötü davranışlar dinin aslını karalamaktadır. Hristiyanlık kendi adına yapılan harpleri kabul etmemektedir. İslâm da kendi adına yakıştırılan harpleri kabul etmez.
Allah doğruyu söyler ve doğru yola iletir.
HAD CEZALARI
Katl (Öldürmek)
SORU: Bir müslümanın? müslüman kardeşini öldürmesi, onun malını gasp etmesi ve ırzına göz dikmesi, ardından da ben müslümanım demesinin hükmü nedir?
CEVAP: Allah (c.c) "mü'minler ancak kardeştirler" (Hucurat/10) buyuruyor. Öyleyse müslümanın, kardeşinin haklarına saygı göstermesi lazımdır. Bir zalim kardeşine zulüm yaptığı zaman onu müdafaa etmelidir. İslâm'ın, bir müslümanın başka müslüman kardeşinin malına, hayatına ve ırzına el uzatmasını mubah karşılaması mümkün değildir. Böyle yapan bir insanın İslâm ve iman davasında bulunması abes bir şeydir. O dinden, din de ondan beridir, uzaktır. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyuruyor:
Bir müslümanın diğer müslümana kanı, malı ve ırzı haramdır.
Yani hiç bir zaman bir müslüman diğer bir müslümanın hayatına, malına ve ırzına el uzatamaz. Allah'ın haram kıldığı bir şeyi hiç bir insan helâl kılamaz.
Allah (c.c) Nisa Suresinde şöyle buyuruyor:
Yanlışlıkla olması dışında bir mü'minin bir mü'mini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mü'min öldüren kimsenin, mü'min bir köle azat etmesi ve Ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış ola. Eğer öldürülen mü'min olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mü'min bir köle azat etmek lazımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir diyet ve bir mü'min köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lazımdır. Allah herşeyi bilendir. Hikmet sahibidir.
Kim bir mü'mini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. (Nisa/92-93)
Yani bir mü'min, yanlışlık ve iradesinin dışında cereyan eden bir kazadan başka, bir mü'mini öldüremez. Bu ona yakışmaz. Eğer onu yanlışlıkla öldürürse, ona keffaret vermek gerekir.
O keffaret de mü'min bir köleyi azat etmektir. Köle azat etmekle beraber, Öldürülenin ailesine de bir diyet vermek gerekir. Bu diyet onun kan bedeli ve velilerinin hakkıdır. Diyet ise yüz deve veya ona tekabül eden bir paradan ibarettir. Ancak maktulün (öldürülenin) ehli kendi istekleriyle diyetten vazgeçerlerse o ayrı bir şeydir. Eğer öldürülen kişi mü'min olup size düşman olan bir toplumdansa, o zaman katile (öldürene) ehl-i iman olan bir köleyi azat etmek lazım gelir. Burada ayrıca diyet vermek gerekmez. Eğer maktul aranızda sözleşme bulunan bir toplumdan ise, o zaman katilin onun ehline bir diyet vermesi de lazım olur. Diyetle beraber bir köle azat edecektir.
Yanlışlıkla öldüren katil eğer bir köle bulamazsa, o zaman iki ay ardarda oruç tutmalıdır. Çünkü bu katili temizlemek için Allah tarafından meşru kılınmıştır. Allah herşeyi bilir ve hikmet sahibidir. Bundan sonra da Allah (c.c) şöyle devam ediyor:
Her kim bir mü'mini kasten öldürürse, ebediyen cehennemde kalacaktır. Allah ona gazap eder, onu rahmetinden kovar, ona büyük bir azap hazırlamıştır.
İbn Abbas şöyle diyor: "Kasten adam öldürenin tevbesi kabul olmaz." Bu konuda çok rivayetler vardır. Salim b. Ebi'l-Hakk'ın rivayeti de onlardan biridir. O şöyle rivayet ediyor: İbn Abbas'm gözlerini yitirmesinden sonra biz onun yanında bulunuyorken bir adam geldi ve şöyle dedi: "Ey Abdullah b. Abbas! Kasten bir adam öldürenin hakkında ne dersin?" O da şu ayeti okuyarak cevap verdi: "Onun cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır." Adam "O iman edip, iyi işler yapıp durumunu düzeltse de mi?" deyince, İbn Abbas şöyle dedi: "Anası ölesice, tevbe ona yaramaz. Allah'a yemin ederim ki Hz. Pey-gamber'den şöyle duymuştum: Öldürülen kişi kendisini kasden öldüren kişinin ya sağ kolundan ya da sol kolundan tutarak gelir. Allah'ın arşından kan akar. Onun katili de onun diğer elini tutmuştur. Maktul şöyle der: 'Bundan sorun neden beni öldürdü?' Allah'a yemin ederim ki Peygamber vefat edinceye kadar bu ayeti (kasten adam öldürenin devamlı cehennemde kalacağım bildiren ayeti) nesh eden bir ayet inmedi."
Başka bir rivayette de -bu son cümle- şöyledir: Sizin nebinizden sonra nebi, kitabınızdan sonra bir kitap inmedi.
Süfyan Sevri'den bir rivayete göre o şöyle diyor: Ehl-i ilimden kasten adam öldürenin durumu sorulduğu zaman onlar, onun için tevbe yoktur derlerdi.
Tefsir-i Menar'âa Şeyh Muhammed Abduh'dan naklen deniliyor ki: Kasten adam Öldüren için bir mazeret söz konusu değildir.
Yine sözkonusu tefsirde, kasten adam öldürmenin neredeyse dinden çıkmaya (irtidat'a) denk bir şey olduğu da söylenmiştir.
Ve şöyle deniyor: Mü'minin imanı, ancak kendisine bazı hakların terettüb ettiğine inanmakla sahih olur. O haklar da Allah'ın hakları ve kul haklarıdır. Mü'minlerin haklarının cezası ise kısasta hayatın olduğudur. Çünkü kısasta bir caydırıcılık vardır. Doğru inanan kişi, kısasın bir hak ve aynı zamanda bir hayat olduğuna inanır. Zira kan döken kişi bütün ümmetin hayatıyla alay etmiş, ümmetin büyük hukukuna hürmet göstermemiş, mü'minlerin düştüğü büyük tehlikeyi kale almamış demektir. O mü'min birisine saldırmakla imanının rüknünden birisim yıkmıştır. Bu da gösteriyor ki bu adamın imanı zayıftır. Halbuki mü'min imanda gayretlidir. Ondan böyle bir şey meydana gelmemesi lazımdır.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyuruyor:
Bir müslümanın öldürülme s indense dünyanın yok olması Allah'a daha ehven gelir.
İnsan Allah'ın binasıdır. Allah'ın binasını yıkan lanetlenmiştir.
Soruda sözkonusu edilen kişi sadece kasten öldürmekle yetinmemiş. Hem öldürmüş, hem mal gasbetmiş ve hem de ırza el uzatmıştır. Allah öylelerini devamlı bir azapta bırakacaktır. Günahından dolayı ona ağır ceza verecektir. Böyleleri bu günahları işledikleri sürece iman ve İslâm sıfatlarına layık değildirler. Bunlara müslüman demek de kolay değildir.
Yanlışlıkla Öldürmek
SORU: Tabancamı temizlerken ateş aldı ve kurşun birisine isabet ederek öldürdü. Ancak şahitler onu kasten Öldürdüğümü söylediler. Böylelikle bana yirmibeş sene ceza verildi. Halbuki ben suçsuzum. Bu hapis cezası diğer günahlarıma keffaret olur mu?
CEVAP: Eğer soru soranın durumu vuku bulan şeye mutabık ise, bu kazaen öldürmedir. Bunda geçerli hüküm keffaret vermektir. O da mü'min bir köleyi azat etmek, öldürülenin ehline de diyet vermektir. Çünkü Allah Telâlâ şöyle buyuruyor:
Yanlışlıkla olması dışında bir mü'minin bir mü'mini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin, mü'min bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış ola. (Nisa/92)
Şüphesiz ki yalan şahitlikte bulunan kişi büyük bir günaha girmiştir. Allah ileride ona büyük bir ceza verecektir. Hapis de bir nevi ilahi imtihan sayılır ki Allah insanı bu dünyada onunla imtihan eder. Hapis ve benzeri musibetler genellikle kişinin diğer gizli günahlarından neşet eder. Görünürde onunla cezalanmış ki o günah affedilsin. Allah Teâlâ bu günahları bu imtihanla temizlemek istiyor. Bunların hiçbirisi yoksa (yani kişi tamamen günahsız olarak hapse girmişse) Allah Teâlâ çektiği zahmete bedel ona mükafat verecektir. Allah sabredenlerle beraberdir.
İntikam Almak
SORU: İntikam almak için hasmını öldüren kişi katil sayılır mı?
CEVAP: Bir insan aynı anda hem hakem ve hem de düşman olamaz. Bu nedenle İSlâm insanlar için maslahatlarını gözetecek bir lider tayin etmiştir. O i^am (lider) onların arasında hüküm verir. Cezaları infaz eder ve bunda da Allah'ın hükümlerine uyar. Bundandır ki Kur'an şöyle buyuruyor:
Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan ulülemre (idarecilere) de itaat edin. (Nisa/59)
Eğer İslâm intikamını kendi eliyle almayı insanlara bıraksaydı o zaman büyük bir felaket olurdu. Çünkü husumette taraf olan kişi hakem olursa o kendinde bir rüşt bulamaz ve hareketlerine dikkat edemez. Bundandır ki İslâm husumetlerde (anlaşmazlıklarda) tarafsız insanların hüküm vermesini şart koşmuştur. Hakim (kadı) için de şüphelerden uzak bir ahlak ve sıfata sahip olma şartını getirmiştir.
İbn Ömer'den rivayete göre, cezalan uygulamak sultanın (yöneticinin) işidir. Sultanın, suçluyu araştırıp katili bulması gerekir. Sonra kan sahiplerinin haklarını almak için onlara bütün yollan kolaylaştırması ve bunu yaparken de israf ve zulme gitmemesi lazımdır. Çünkü Allah şöyle buyuruyor:
Bir kimse zulmen Öldürülürse, onun velisine (hakkını alması için) yetki verdik. Ancak bu veli de kısasta ileri gitmesin zaten o, alacağını almıştır. (İsra/33)
Her ne kadar İslâm hukuku intikam alana, yani katili öldürene katil gözüyle bakmasa da, intikam alan kişiyi tazir cezasıyla cezalandınyor. Tazir cezası ise hakimin yetkisi dahilindedir. Çünkü intikamcı, kısas konusunda sultanın haklarına tecavüz etmiştir.
Allah'ın Binası
SORU: Bir hadiste "Kim Allah'ın binasını yıkarsa o mel'undur" bu-yuruluyor. Allah'ın binası nedir, hadisin manası nedir?
CEVAP: Binadan maksat beşerin nefsidir. Yani bir insandır. Çünkü onu inşa eden, onu kıvama koyan, onu tezkiye eden, terkip edip ona şekil veren Allah'tır. Kur'an buna işarette bulunarak şöyle der:
Ey insan! Seni yaratıp düzgün ve dengeli kılan, istediği bir şekilde birleştiren, ihsanı bol rabbine karşı seni aldatan nedir? (İnfi-tar/6-8)
Hadisin manası şudur: Kim zulmen bir insanı öldürürse şüphesiz o Allah'ın yapmış olduğu bir binayı yıkmış demektir. Çünkü bu nefs Allah'ın bir binası, bir terkibidir. Başka bir rivayette ise hadis şöyledir:
Şüphesiz bu insan Allah'ın binasıdır. Allah'ın binasını yıkana lanet olsun.
Bu konuda bir çok hadis-i şerif vardır. Bu hadislerde katile çok büyük ceza olduğu ifade ediliyor. İslâm'da Kısas isimli kitabımda bu hadislerin çoğu zikredilmiştir. Burada bir insanı öldürmenin ne kadar günah olduğunu ayrıntılı olarak zikrettik. Onun özeti şudur:
Şüphesiz ki en büyük günah, Allah'ın mükerrem kıldığı ve yeryüzünde bir bina olarak yarattığı insanı Öldürmektir. Bu binayı yıkanlar lanetle ve nefretle kınanır. Allah katında bir nefsi öldürmek en büyük günah olduğu gibi insanların nazarında da böyledir. Çünkü hayatı sevmek ve dünyada kalmak insanların en tabi arzularıdır. İnsan bir tehlike ile karşı karşıya gelince, etrafındaki herşeyi ve herkesi unutur, yalnız kendini kurtarmaya bakar.
Allah'ın inayetle koruduğu, bir çok şeyle muhafaza ettiği hayatı yıkmak ve yoketmek isteyene şiddetli bir ceza vermesi garip değildir. Böylece kendisine terbiye, başkasına da ibret olur.
İslâm'da Nefis Müdafaası
SORU: Nefsini müdafaa etmek için birisini öldüren adam katil sayılır mı?
CEVAP: İnsan nefsini müdafaa etmek için birisini öldürürse islâm nazarında katil sayılmaz. Bir adam Hz. Peygamber'e gelerek, 'Ya Ra-sûlullah! Bir adam benim malımı almak istese ne yapayım?' diye sordu. Rasûlullah; 'Malını ona verme!' dedi. 'Eğer benimle kavga yapmak isterse ne yapayım?' deyince, Rasûlullah, 'Sen de onunla kavga yap!' dedi.' O beni öldürse ne olur?' diye sordu. 'Sen şehit olursun!' dedi. 'Ben onu öldürsem ne olur?' dedi, O zaman o cehennemlik olur!' dedi. (Müslim)
Şüphesiz nefsi müdafaa mal müdafaasından daha mühimdir. Başka bir hadisi şerifte Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
Kim malı için öldürülmüşse, o şehittir, kim dini için öldürülürse, o da şehittir. Kim kanı için öldürülürse o da şehittir. Kim ehli için öldürülürse o da şehittir.
Tekrarı Halinde Hırsızlığın Cezası
SORU: Hırsızdan hırsızlığın tekerrür etmesi halinde Kur'an'ın hükmü nedir?
CEVAP: Allah (c.c) Maide suresinde şöyle buyuruyor:
Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. (Maide/38)
Allah (c.c) Kur'an-ı Kerim'de hırsızlık yapan erkek ve kadının hükmünü bildirmiştir. Onların her birisinin eli kesilir. Fıkıh kitaplarında bahsi geçen şartlar dahilinde çaldıkları zaman onların elleri bileklerinden kesilir. Bu onlara Allah'tan bir cezadır ki, kendileri edeplensin-ler, başkalarına da ibret olsunlar.
Hırsız on dirhem veya on dirhemden daha büyük bir değerde olan şeyi çalarsa, eli kesilir. Hanefîler yanında bundan daha değersiz bir şey için el kesilmez. Hırsızlık ya hırsızın ikrarıyla (itirafıyla) ya da iki şahidin şahitliğiyle isbat edilir. İlk defa hırsızın sağ eli kesilir. Eğer hırsızlığı tekerrür ederse, sol ayağı kesilir. Eğer tekrar hırsızlık ederse, başka bir tarafı kesilmez. Ancak tevbe edinceye kadar hapsedilir. (İbn Mevdud el-Hanefî, el-İhtiyar Şerh'ül Muhtar)
Bu da şu demektir: Hırsızlık cezası öldürmek için değil, caydırmak için verilmiştir. Çünkü cezalar büyük günahlardan sakınmak için tayin edilmiştir. Nefsi yok edici cezalar meşru kılınmamıştır. Menfaat cinsini yok eden cezalar da bir noktada hayatı telef edicidir. Öyle ise böylesi cezalar meşru değildirler.
Sol elin ve sağ ayağın, suçun tekerrürü halinde kesilmeleri, menfaat cinsinin yokluğuna sirayet eder. O menfaat ise, yürümek, çalışmak, iş görmek ve sanat öğrenmektir. Bu meşru olmaz. İmam Ali (r.a) böyle bir durumda şöyle söylemiştir:
Kendisiyle yiyecek ve istinca edecek bir el ve üzerinde yürüyecek bir ayak bırakmamaya Allah'tan haya ederim.
Hz. Ali (r.a) bu sözü, kendisiyle münakaşa edip de kendisini mağlup edene cevap olarak söylemiştir.
Hz. Ömer'e eli ve ayağı kesilmiş ve ismi Sedum olan bir hırsız getirdiler. Hz. Ömer öteki elini de kesmek isteyince Hz. AH ona dedi ki: "Onun bir eli ve bir ayağı kesilmiş. Hırsızlığı tekerrür de etse, artık başka organları kesilmez!" Bunun üzerine Hz. Ömer kararından döndü ve hırsızı hapsetti. Bu duruma kimse itiraz etmedi. Bunun bir icma oluşturduğunu görüyoruz. Hulasa olarak deriz ki, hırsızın sağ eli kesilmisse artık sol eli kesilmez. Veya sol ayağı kesilmişse artık sağ ayağı kesilmez. Çünkü bunda menfaatin zayi olması sözkonusudur.
Yol Kesicilik
SORU: Dağa çıkıp insanların yollarını kesen, kimisini öldürüp, kimisini de soyanlar hakkında Allah'ın hükmü nedir?
CEVAP: Yol kesiciler, insanları yollarından ve mesleklerinden eden günahkar hırsızlardır. İnsanlara silah ile saldırıyorlar. Onların mallarını ve eşyalarını gaslediyorlar. Şüphesiz ki yol kesicilik toplumu en çok tehdit eden bir suçtur. Ve fitne-fesat ateşini tutuşturan bir şeydir. Bundandır ki Allah Teâlâ kitabında yol kesicileri tehdit etmiş ve çok şiddetli bir şekilde uyarmıştır. Onları bu kötü gayelerinden alıkoymak için onlara en büyük cezayı meşru kılmıştır. Onların izinden gidilmemesi için ibretli bir ceza vermiştir. Allah Maide suresinde şöyle buyuruyor:
Allah ve Rasûlü'ne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvay-lığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır. (Maide/33)
Hak Teâlâ ayet-i kerimede bu suçlulara bir takım cezalar zikretmiştir. O cezalar da şunlardır: Öldürülmek, asılmak, çaprazlama el ve ayakların kesilmesi, yeryüzünde sürgün edilmeleri gibi. Allah bu cezaların dünyada fiilen verilmesi gerektiğini zikrettikten sonra ahirette de onlar için büyük bir azap ve elem verici bir ceza olacağını bildirmiştir.
İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir:
Eğer onlar hem öldürüp hem de malı almışlarsa, onlar öldürülür, sonra da asılırlar. Sadece öldürüp malı almamışlarsa, öldürülürler ancak asılmazlar. Onlar sadece malı alıp Öldürmemişlerse, elleri ve ayakları çaprazlama kesilir. Sadece korkutmuşlarsa, malı almamışlarsa sürülürler. Ayetin tefsiri böyledir. Her suça kendisine uygun ceza verilir. İmam Şafii ve İmam Ahmed bu görüşü uygun görmüşlerdir. Ebu Ha-nife'nin görüşü de buna yakındır.
Bir kısım hukukçulara göre ise, yol kesicilerin durumunu devlet reisi tayin eder; ayette geçen cezalardan birisini tatbik eder. Devlet reisi umumî maslahatı göz önünde bulundurur. Mesela yol kesicilerin kimseyi öldürmemiş elebaşısını devlet reisi ibret için astırabilir, çünkü bu şahsın kötülüğü adam öldüren diğer bir yol kesicinin şerrinden daha fazladır. Ölümü hak etmiş bir yol kesicinin cezası öldürülenin velisine havale edilmez. Zira bu, şahsi bir husumetten ve hususi bir düşmanlıktan dolayı öldürülen kişinin durumu gibi değildir. Çünkü böylesi durumlarda katilin cezası maktulün velilerine havale edilir. Onlar dilerlerse kısas uygularlar, dilerlerse af ederler. Dilerlerse, diyet (kan bedeli) alırlar. Ancak yol kesicilerin işi devlet idarecisine bırakılır. Çünkü buradaki ceza Allah'ın cezasıdır. Bu da cemaat ve ferdin menfaatı-nadır. Ceza ve caydırmak burada vacibtir.
Eğer yol kesiciler bir güruh ise onlardan bazıları Öldürme ve soyguna karışmış, bazıları da karışmamışsa, kimi hukukçulara göre kısas yalnız karışanlara yapılır. Ancak cumhur-u fukahaya göre bunların hepsi de öldürülür. Onlar yüz kişi de olsalar öldürülürler. Çünkü bunlar birbirlerine destek vererek ve rıza göstererek bu işi yapmışlardır.
Yol kesici eğer yalnız malı almış, canlara ve ırzlara tecavüzde bu-lunmamışsa, Şafii, Ebu Hanife ve Ahmed'e göre bu kişinin sağ eli ile sol ayağı kesilir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor:
Yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi.
Bundaki hikmet ise şudur: Biz onun tuttuğu ve gaspta kullandığı elini ve üzerinde yürüdüğü ayağını kesiyoruz. Böylece, bu gibi işlere bir daha yeltenmesini önlüyoruz. Bu organlar kesildikten sonra kaynamış zeytinyağı ile dağlanır ki kan kaybından ölmesin. Bunların öldürülmesine karar verilir ise kılıçla öldürülürler. Çünkü kılıçla öldürmek hem pratik ve çabuk olur ve hem de az acı verir. Zira Raslûilah şöyle buyuruyor:
Allah her şeyde iyiliği farz kılmıştır. Öldürdüğünüzde güzel öldürün, bir hayvanı keserseniz güzel kesin. Kişi, bıçağını iyi bilesin ve kestiği hayvanı rahat ettirsin.
Ehl-i iman en namusluca (ve en güzel şekilde) Öldürendir.
Eğer kılıçtan daha pratik ve uygun bir alet varsa, onunla da öldü-rülebilir.
Bu hüküm sadece çölde ve dağda yol kesenleri kapsamıyor. Bu ceza şehir eşkıyalarına da tatbik edilir. Eğer bunlar da yol keser ve soygunculuk yaparlarsa, bahsi geçen ceza bunlara da uygulanır. Belki ziyadesiyle bu şehir eşkıyalarına ceza vermek gerekir. Çünkü bunlar yerleşik bir topluma karşı saygı göstermemişler, toplumun hukukuna riayet etmemişlerdir.
İşte Allah Teâlâ'nm yol kesiciler hakkındaki hükmü budur. Bu öyle bir hükümdür ki onda caydırmak ve vazgeçirmek vardır. Bazı insanlar bu cezayı çok katı görebilirler. Ancak bu batıl bir vehim ve yalan bir sözdür. Çünkü cezalar fesadın sonunu getirsin diye konulmuşlardır. Nefsi kendisini kötülüğe atana bir caydırma olsun ve böylelikle suçlular azalsın. Allah doğru yola iletendir.
İdam Cezası
SORU: Bir kısım insanlar idam cezasını kaldırmak istiyorlar. İslâm'ın bu konudaki hükmü nedir?
CEVAP: İdam cezası yeni bir ceza değildir. Bizim, onu kaldırmaya çalışmamız doğru olmaz. Müslüman olsun, gayr-ı müslim olsun kanun koyucular bu konuyu çoktan kapatmışlardır. Hatta diyebiliriz ki tamamen idam cezasına karşı olanlar dahi onu tamamen kaldırmayı düşünmemişlerdir. Karşı olanların kimi siyasi zaruretlerden dolayı ve harp zamanlarında idam cezasına baş vuruyor. Kimisi de bundan kaçmıyor. Bununla beraber fert cemiyete zararlı ise, idam cezası uygulanır. Onlardan kimi de idamdan tiksinir. Bununla beraber tabiatı günahkâr olan kişi için uygulanmasını ister.
İdam cezasına karşı çıkanlar, bir çok delil öne sürerler. Onlardan biri idam cezasının çok kötü bir iz bıraktığı ve hiç unutulmadığı iddiasıdır. Buna bazı nadir olan halleri örnek olarak gösteriyorlar. Fakat buna dair bir kaide getiremiyorlar. Biz bunu sununla reddediyoruz: İs-lâmî yargı idam cezasını uyguladığı zaman bütün hatalardan ve şüphelerden uzak durur. Burada yargının adil olması önemlidir. Yargının adaleti ise suçlunun itirafı, adaletli şahitlerin bulunması, kadı'nın isti-nad edeceği herhangi bir şüphenin bulunmaması ile sağlanır. Eğer hiçbir şüphe bulunmazsa, adaletten emin olunursa idam cezası uygulanır. İdam bu çerçevede yapılırsa ona itiraz edenlerin bir itirazı kalmaz. Raslûllah (s.a) şöyle buyuruyor:
Cezaları şüphelerle bertaraf ediniz.
Yani çok küçük bir şüphe dahi olsa had cezalarım uygulamayın.
Kaldı ki bir çok cezanın suçlunun hayatında iz bıraktığını görüyoruz. Kişi beraat da etse bu suçların eserleri kalır. Hapis ve kırbaç cezaları gibi. Mali tazminatlar dahi kişiye mal olan şeyin izlerini silemezler.
Yine idama karşı çıkanların bir itirazı da şudur, diyorlar ki: İnsanların hayatı yücedir, onun hayatı kendisine aittir. Hiç kimsenin buna saldırmasına cevaz yoktur. Biz onlara cevaben diyoruz ki: İnsanın hayatı kendisinin mülkü değildir. Onun hayatı yeri ve göğü yaratan Allah'a aittir. Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:
İnsan Allah'ın binasıdır. Onun binasını yıkan lanetlenmiştir.
Bundan anlıyoruz ki insan kendine malik değildir. Çünkü rabbinin bir binasıdır. Bir binayı yapan ona sahip olmaya daha layıktır. Hayatı veren, onu koruyan bizzat kendisi o hayata son verene kısası gerekli kılmıştır. İdama karşı çıkanlar katile şefkat göstermekle çelişkiye düşmektedirler. Aslında onların, kanı katil tarafından akıtılan mazluma acımaları gerekirdi. Keşke Allah'ın şu sözünü her zaman hatırlasa idik:
Kötülüğün cezası onun benzeri bir kötülüktür.
Ne etseniz onu bulursunuz.
Ceza iş cinsindendir.
Bu konuda bir hukuk adamı bize şöyle bir misal getirmişti: Bütün kanun adamları nefsi müdafaanın meşru olduğunu söylüyorlar. Öyle ki meşru dairede nefsini müdafaa eden adam hasmını öldürebilir. Sonra o hukukçu kadıyı (hakimi) de nefsini müdafaa eden adama benzeterek şöyle diyor: İdama müstahak olan katil toplumun hakkına tecavüz etmiştir. Çünkü o toplumun bir ferdinin kanını akıtmıştır. Cemiyetin bir parçasını kesmiştir. Toplum ondan kısas istese, onun idamına hükmet-se, kendi hakkını müdafaa etmiş, toplumun hakkını istemiş olur.
Sonuç olarak, idam cezası çok caydırıcı bir cezadır. Çok ibret vericidir ki; Birleşmiş Milletler'in bir temsilcisi şöyle diyor: Çin ile İngiltere arasındaki harp bitince İngilizler Çinlilerle Afyon Muahedesi yaptılar, yani uyuşturucuyu serbest bırakma hususunda anlaştılar. Artık afyon kullanmak Çin'in tabiatından bir cüz oldu. Afyon Çin'in bilinen ve bilinmeyen bir çok krizlerine sebep oldu. 1949'da Çin'de devrim yapılınca Devrim Hükümeti 'Çinlilerden kim afyon alırsa idam edilecek' diye bir kanun çıkardı. Sonra aynı sözcü şöyle diyor: Şimdi Çin'de afyon alan yok gibidir. Erkek olsun kadın olsun artık kimse afyon kullanmaya cesaret edemez. Bunun da tek sebebi cezasının idam olmasıdır.
İdam cezası, terbiye edici, caydırıcı bir cezadır ki bu caydırıcılık diğer cezalarda yoktur. Bu cezada aşırılık yok, aksine adalet ve insaf vardır.
Farzları Terkedenlerin Hükmü
SORU: Namaz kılmayan, oruç tutmayan ve zekat vermeyen şahıs hakkında İslâm'ın görüşü nedir?
CEVAP: Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır. (Âl-i İmran/85)
Rasûlullah (s.a) ise şöyle buyurmuştur:
İslâm beş şey üzerine bina edilmiştir. Allah'ın birliğine ve Mu-hammed'in O'nun Rasûlü olduğuna inanmak, namaz kılmak, zekat vermek, ramazan orucunu tutmak, gücü yetene hacc etmektir.
Bunlar, bütün alemlerin rabbi olan Allah'ın farz kıldığı İslâm'ın en temel farzlarıdır. Bunu kullarının eda etmesini vacib kılmıştır. Kim bunu yerine getirirse, o mutlu olur ve kurtulur. Kim ki onu tembellikten ve gevşeklikten dolayı yerine getirmezse veya tamamen yüz çevirirse, o Allah'ın gazabına uğrayan günahkar ve isyankarlardan olur. Allah onlara günahları kadar'azap edecektir. Bize düşen vazife ise onlara nasihatle, yönlendirme ile ve irşatla yaklaşmaktır.
Bu farzları inkar ederek yapmayan kişi kâfir olur. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır. (Nisa/116)
Soruda sözü edilen kişi, İslâm'a mensup ve kelime-i şehadet getirmişse, yani "la ilahe illallah, Muhammedün rasûlullah" demiş de İslâm'ın büyük farzlarını zayi etmişse, bundan dolayı Allah'ın azap ve gazabına uğrayacaktır. Namaz, oruç ve zekat terdekilirse İslâm'dan geriye ne kalır ki. Bu durumdaki kişinin tez elden tevbe etmesi, Allah'ın farzlarını çarçabuk yerine getirmesi lazımdır. Yoksa onu kötü bir akıbet (sonuç) bekliyor.
Söz konusu kişi eğer nasihatlara kulak asmazsa veliyyü'l emrin (yetkililerin) ona tazir cezası vermeleri, onu bundan vazgeçirmeleri lazımdır.
DİN DEVLET İLİŞKİSİ
Din Devlet İlişkisi
SORU: islâm'da bazı kimselerin iddia da bulundukları gibi dini devletten ayırmak mümkün mü?
CEVAP: Dinin devletten ayrılması konusunda konuşanlar, halkın ifade ettiği gibi (dini yaşama konusunda) o tarakta bezi olmayan kimselerdir.
Bu tür anlayışların yaygınlaşması, özelde ve genelde herkesin gönlünde din anlayışının gevşemesi ile ilgilidir. Bunun delili şudur:
Dinin devletten ayrı olmasını savunanlara, bu konuda zamanımızın bilginlerinin görüşlerinden söz ettiğimiz zaman, onlara dil uzatıp aleyhlerinde ileri geri konuşmaya başlarlar. Geçmiş devirlerin büyük âlimlerden söz ettiğimiz zaman, şöyle derler: Onlar da bizim gibi insandır. İsabet ve hata etmek bizim için nasıl geçerli ise onlar içinde geçerlidir.
Dönüp daha üstün ve yüce bir kaynaktan; Hz. Peygamber'in hadislerinden söz ettiğimizde, hadisin zayıf olabileceğinden, hadisi rivayet eden kişinin eleştirildiğinden veya hadisin uydurma olduğundan söz ederler.
Nihayet Kur'an ayetlerinden söz ederek konuştuğumuz zaman, her ne kadar Kur'an'm getirdiği sistemi güçleri yettiğince zayıf göstermeye çalışırlarsa da, Kur'an'm ayetine dil uzatamaz, onun hükmü hakkında ileri geri konuşmaya cüret edemezler.
Tüm müslümanlar ve onlar şunu anlamıştır ki şüphesiz Kur'an, bireylerin ve toplumun hidayetine sebep olan bir Allah kanunudur. Hz. Allah Kur'an'ı bize şöyle tanıtıyor:
Şüphesiz ki bu Kur'an en doğru yola iletir. (İsra/9)
Hidayet sebebi bu kanuna Cenab-ı Hak şu ayetlerinde ebedilik Özelliği vermiştir:
Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız. (Hicr/9)
Bu ayetin ifadesiyle bu kanun bakidir, devamlıdır ve ebedidir. Biz hepimiz bu kanunda bulunanları uygulamaktan sorumluyuz.
Kur'an, bu kanunu uygulamaktan kaçınan kimsenin kafir, fasık ve zalim olduğuna açık bir şekilde hüküm vermiştir:
Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir. (Maide/44)
Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerdir. (Maide/45)
Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıklardır. (Ma-ide/47)
Tefsir alimlerinin çoğu şöyle diyor:
Kur'an'da küfür kelimesi ile bazen zulüm, bazen de fasıklık kastedilmiştir. Bu itibarla bu üç ayetteki küfür, zulüm ve fasıklık sıfatlan ile Allah'ın bildirdiği din hükümlerini inkar edip onları kabul etmemek murad edilmiştir.
Yol gösterici, baki, devamlı ve ebedi olan Allah'ın bize uygulamasını emrettiği kanunu (Kur'an'ı) ele aldığımızda, kişisel ve toplumsal olarak dünya hayatı ile ilgili düzenlenmemiş hiçbir nokta bırakmadığını görürüz. Bunlar, ya ayrıntılı olarak, ya da prensip olarak belirtilmiştir. ile kul arasında bir şeydir. Din sadece nefis (ve ruh) terbiyesidir" diyenlerin durumu, Bektâşinin haline benzer.
Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar- namaza yaklaşmayın. (Nisa/43)
Bektaşi, ayetin sarhoşlukla ilgili hükmünü göz önünde bulundur-maksızın "Namaza yaklaşmayın!" kısmını esas alır.
Kur'an'ın nefsi terbiye etmek, ahlakı güzelleştirmek hususunda emirleri bulunduğunda hiç şüphe yoktur. Fakat bu Kur'an'ın düzenlediği diğer konulardan bir kısmıdır. Ayrıca sosyal hayatı, insanın insanla ilişkileri ve devleti ilgilendiren hususlarda pek çok düzenlemeler vardır.
İnsanın nefsi ve ^kişisel durumu ile ilgili düzenlemeleri ifade eden ayetlerden bazıları aşağıdadır:
Nefse ve ona bir takım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir. (Şems/7-10)
Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. (Hucurat/13)
Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de (insanlara) iyilik et! (Kasas/77)
Aile yapısını ilgilendiren düzenlemelerde de şöyle buyurulur:
Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de O'nun delilerindendir. (Rûm/21)
Onlarla (kadınlarla) iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda bir çok hayır takdir etmiş olur. (Nisa/19)
Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi babaya aittir. (Bakara/233)
Boşamak iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir. (Bakara/230)
Kur'an duygu ile çevrili bir dar çerçevenin düzenlenmesinden sonra, geniş ve kapsamlı çerçevenin, ümmet halindeki toplumun düzenlenmesi ile ilgili kurallar koyar:
Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın! (Âl-i İmran/103)
Onların (müminlerin) işleri, aralarında danışma iledir. (Şura/38) işleri hakkında onlara (müminlere) danış. (Al-i Imran/159) Müminler, ancak kardeştirler. (Hucurat/10)
Şüphesiz bu (insanlar) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir.
(Mü'minun/52)
Kur'an-ı Kerim daha sonra ümmetin kendi içinde yapması gereken savaşa hazırlık görevi ile ilgili düzenlemeyi şöyle bildiriyor:
Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Onunla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. (Enfal/60)
Kur'an savaş hukuku ile ilgili düzenlemeyi şu ayetlerle bildirmektedir:
Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. (Bakara/190)
Küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onlar yeminleri olmayan adamlardır. (Tevbe/12)
(Ey iman edenler!) Gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak savaşa çıkın. Mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. (Tevbe/41)
Kur'an, barış ile ilgili esasları da şu ayetlerde bildirmiştir: Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. (Bakara/208)
Eğer onlar banşa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et. (Enfal/61)
Kur'an adalet sistemi ile ilgili düzenlemeyi şöyle ifade eder:
Allah size,.....ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. (Nisa/58)
Hürriyet, güçlü kişilik ve şeref prensiplerini şu ayetlerde bildiriyor:
Asıl üstünlük, ancak Allah'ın, Peygamberinin ve müminlerindir.
(Münafikm/8) i Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün olan sizsiniz. (Âl-i İmran/139) ve (Allah) kafirler için müminler aleyhine asla yol vermeyecektir. (Nisa/14)
Kur'an insancıl ve beşeri ilişki ve bağların varlığını şu ayette bildiriyor:
Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan rabbi-nizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. (Nisa/l)
Kur'an çoğu kere millet ve devlet demek olan ve varlığı hükümette yoğunlaşan topluluğa hitap ederek düzenlemeler bildirir. Bu düzenlemelerin ve kanunların yerine getirilmesi gerekir. Bunun içindir ki ayetlerde ifadeler çoğul olarak gelir. Aşağıdaki örneklerde olduğu gibi:
Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki sakınırsız. (Bakara/179)
Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun. (Nur/2)
Allah uğrunda, hakkıyle cihad edin. (Hac/78)
Bu tarzda pek çok ayet, çeşitli hukuki düzenlemeler getirmekte ve ayetlerde topluma hitap edilmektedir. Çünkü toplum, varlığı hükümette yoğunlaşan ümmet ve devlet demektir. Hükümetin Allah'ın bildirdiği bu hükümleri uygulaması, yerine getirmesi gerekir.
Gerçekte dinin devletten ayrılması gerektiğini iddia edenler, Mısır Arab Cumhuriyeti'nin kendisi için beğenip razı olduğu asil bilgilere ve temel prensiplere karşı çıkmaktadırlar.
Eğitim Bakanlığı bu prensipleri yeni nesli bunlara göre yetiştirmek üzere esas almaktadır. Yöneticilerimizden onların birer Arab milliyetçisi ve iyi bir mümin olarak yetiştirilmesini istiyoruz.
Tesadüfen 1961 yılında lise 2. sınıf için hazırlanan İslâm Tarihi isimli kitap elime geçti. Kitabın 30. sahifesinde şunları okuyoruz:
"Hz. Peygamber'in Medine'ye hicret etmesiyle İslâm Devletinin temeli atılmış oldu. Zira Hz. Peygamber Medine'de müslümanlann işlerini düzenlemeye başladı. Müslümanların namazlarını kılmaları için bir cami yapımı planladı. Burada kamuya ait işlerin görülmesi için toplantılar yapılacaktı. Gene Medine'de yaşamakta olan Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki anlaşmazlığın ortadan kaldırılması bu mescitte olmuş, gönülleri burada birbirine kaynamıştır.
Nitekim Hz. Peygamber Medine'de Ensar ile Muhacir arasında bir kardeşlik anlaşmasını uygulamaya koymuştu. Bununla paylaşımcı bir sosyal hayatın temelleri atılmış oluyordu.
Hz. Peygamber (Medine) İslâm toplumunun savaş ve barışta uygulayacağı sistemi de belirlemişti".
Aynı kitabın 34. sahifesinde şöyle denilmektedir: "Arab Yarımadasının tarihinde ilk defa Arab kabilelerinden bir ümmet ve devlet meydana getirilmesinde başarılı sonuç alınmıştı. Bu devletin ve ümmetin bireylerini kabile ırkçılığı bölüp parçaladığı halde, din bağı bir araya getiriyordu. Bu toplumun bireyleri arasında kibirlenme, övünme ve nefret yerine kardeşlik, eşitlik, adalet, düşkünlere iyilik ve yoksullara şefkat gibi özellikler yayılıyordu.
Gerçek şu idi ki Hz. Peygamber Arab Yarımadasına temeli İslâm'ı benimsemek ve onu hayata geçirmek olan yeni bir hayat getirmişti. Bu hayatta demokrasi özelliği bulunan tek hükümete boyun eğmek vardı. Bu hayatta takva ölçüsü dışında hiç bir şey ile Arab olan, Arab olmayana üstün olamıyordu.
Tarih, insanlık kültürü tarihine Arablar ve müslümanlar için şerefli sahifeler kaydetmiştir."
Kitabın 42. sahifesinde şunları görmekteyiz: "Hz. Peygamber'in vefat etmesi ile dini görevi olan peygamberlik sona ermişti. Fakat peygamberin bir de siyasi mahiyeti haiz bazı görevleri vardı. Bu görev yeni Arab İslâm devlfetinin yönetimi, korunması ve ekonomisinin geliştirilmesi idi.
Bu devletin devamı ve gelişmesi söz konusu olduğuna göre, sahabeden birinin mutlaka bu boşluğu doldurması gerekiyordu. Hz. Peygamber, kendisinden sonra yerine geçecek kimseyi vasiyet edip belirlememişti. Böylece Arab toplumu için, kendilerine uygun gelecek yönetim sistemi hakkında düşünme özgürlüğü ve kendisinden sonra işlerini görecek kimseyi seçme özgürlüğü tanımış oluyordu."
Kitaptan bu üç bciumü buraya almaktan maksadım, "Din devletten ayrılmalıdır" sözünü söyleyenlerin bunu söylerken, yazarken veya insanlar arasında bu fikri yayarken içine düştükleri durumu anlatmaktır. Bunlar bu davranışları ile Mısır Arab Cumhuriyetinin kendisi için benimsediği asil milli siyasete ve evlatları arasında yaymak istediği prensiplere karşı gelmektedirler.
Çünkü belge niteliğinde kendisinden alıntı yaptığımız kitap, Liselerimizin ikinci sınıf öğrencileri için hazırlanmış ve bu sınıfta okutulan ders kitabıdır.
Öyle görülüyor ki "Dinin devletten ayrılması" tezini ileri sürenler, Mısır milleti için anayasa yapılması fırsatını değerlendirip bu sapık bakış açılarını yaygınlaştırarak "Devletin resmi dininin İslâm olduğu" maddesinin anayasada yer almamasını temin etmek istemektedirler.
Bunlara şunu hatırlatmamız gerekiyor: Biz inançlı bir millet içinde yaşıyoruz. Bu milletin hiçbir surette rabbini inkar etmesi, dinini unutması veya geçmişinden miras olarak aldığı Allah'ına ve dinine olan inançlarına karşı gelmesi mümkün değildir.
Bu millet, devletin dininin İslâm olduğunu bildiren maddenin anayasadan çıkarılmaması için olanca titizliğini gösterecektir.
Allah en iyi bilendir.
İslâm Ve Irk Ayrımı
SORU: islâm dini insanlar arasında ırk ayırımı yapılmasını benimser mi?
CEVAP: İslâm dininin ırk ayrımı karşısındaki durumunu ifade etmek isterken, ırk ayrımcılığı olgusunun Amerika, Avrupa ve Afrika'nın bazı yörelerinde taşkın bir şekilde yaşanmasından örnekler ortaya koymamız iyi olacaktır. Bu ülkelerde beyazlar siyahlara kültür ve hayat seviyesi ne olursa olsun zulm etmektir. Bu yapılan zulümler sadece zulm edilenlerin rengi siyah olduğu içindir.
Siyahlara lokanta, otel, tren ve diğer toplu taşıma araçlarında zulm edilmekte, caddelerde onlar tartaklanmakta, tekmelenmekte ve bıçaklanma olayları yaşanmaktadır. Siyahların bazı üniversite ve lise düzeyinde okullara girmesi engellenmektedir.
Siyahlara yapılan zulüm, kanun önünde eşitsizliğe kadar varmaktadır. 2.5 dolar çalan bir siyah adam beyazlar tarafından idama mahkum edilmiştir. Fakat, kanun böyle değildir.
Siyahlara yapılan eziyetler ibadethanelere bile yansımaktadır. Beyazların gittiği bazı kiliselere siyahların gitmesi yasaktır. Sanki beyazların dini ve Allah'ı siyahlarınkinden ayrıdır.
Siyahi bir aile beyazların oturduğu mahallede bir ev tutmak istemişti. Beyazlar bu evi yaktılar. Çünkü onlar, çevrelerinde siyah olan kimselere tahammül edemiyorlardı.
Renk ve ırk ayrımının yol açtığı sefalet, sömürgeci beyaz adamın böbürlenmesinin boyutunu ortaya koymaktadır.
Sömürgeci beyaz adam işgalci olarak Afrika'ya girdiğinde, ülkenin kanuni sahipleri olan halkını köleleştirmiş, ülkenin varlığını sömürmüş, ülkede köle ticareti yaygınlaşmıştır. Bunun da üzerinde siyahların, Allah'ın verdiği doğal hakları bile kullanmasına imkan tanımamıştır.
Amerika'ya gelen beyazlar aynı dramı tekrarlamışlar, ülkenin sahibi olan yerli halkı köleleştirmişlerdir. Yerlilerin varlıklarını yağmalamışlar sonra da bunu onların yaptıklarına hükmederek cezalandırmışlardır.
Son olarak Avrupa'da -özellikle İngiltere'de- beyazların, bayağı ve ağır işleri görmek üzere sömürgeleri olan yerlerdeki siyahları getirmişlerdir. Yine basında yer alan haberlerden beyazların siyahlara zulüm ve işkence yaptıklarını öğrenmekteyiz.
Geçmişte olan pek çok sömürge savaşlarında Avrupalılar bu siyahları cephede ön sıraya koymuşlardır. Ta ki düşmanları olan diğer
beyazların top atışlarında ilk ölenler siyahlar olsun.
İşte bu noktada ırkçılık karşısında İslâmiyet'in durumunu ele alacağız. İslâm dininin bu konudaki durumu şöyle özetlenmektedir:
1. İslâmiyet tüm insanların aynı asıldan olduğunu kabul eder: Ey insanlar! Sizi bir nefisten yaratan rabbinizden sakının. (Nisa/l)
2. İslâmiyet Allah'ın dininin ve Hz. Muhammed'in peygamberliğinin evrensel olduğunu kabul eder:
(Rasûlüm!) Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya/107)
De ki: "Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim." (A'raf/158)
3. İslâm'da mükafat ve cezanın esası yapılan iştir: İnsan için çalıştığından başkası yoktur. (Necm/39)
4. İnsanlar arasında üstünlüğün ölçüsü takva ve güzel iş işlemektir:
Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. (Hucurat/13)
Hz. Peygamber de şöyle buyurur:
Arab'ın Arab olmayana takva dışında bir üstünlüğü yoktur.
Bir zamanlar kendisinin eşraftan olduğunu ileri süren bir adam, gene eşraftan bir kadınla evlenecek olan kimseye şöyle dedi: "Şansın varmış! Şans seni mutlu edecek. Eşraftan bir kadınla evleniyorsun." Adam şu cevabı verdi: "Evet, eşraftan bir kadınla evleniyorum." Diğeri sordu: 'Kimlerden?' Adam şu cevabı verdi: "Evleneceğim hanım, Cenab-ı Allah'ın hakkında şöyle buyurduğu kimselerden biridir:"
İman edip güzel işler işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı onlardır. (Beyyine/7)
Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
Tüm insanlar iki tipten ibarettir. Biri, Allah katında değerli olan takva ehli ve iyilik erbabı olan kimsedir. Diğeri de günahkar ve Allah katında değersiz kötülük erbabı kişilerdir. İnsanların hepsi Adem'in oğullarıdır. Adem ise topraktan yaratılmıştır.
Bilal-i Habeşi ile Ebu Zer arasındaki bir tartışmada (bu tartışmada Ebu Zer, Hz. Bilal'e "siyah kadının oğlu!" demişti) Hz. Peygamber öfkelenerek şöyle buyurdu: "Kile doldu (yeter)! Sen Bilal'i annesi sebebiyle ayıplıyor musun. Sen kendisinde cahiliye adeti olan bir kimsesin. Beyaz'm oğlunun, siyahın oğluna bir üstünlüğü yoktur. Ancak takva ehli olup, iyi amel işleyenler diğerlerinden üstündür.
Tabiin neslinin hem ilim, hem takvada ileri gelenlerinden Atâ b. Ebi Rabah siyah renkli bir insandı. Fakat o Mekke'nin fakihi ve müftüsü idi. Fetva konusunda Abdullah b. Abbas'm vekili idi.
Mekkelilere: "Atâ sizin aranızda nasıldır?" diye sorulduğunda Mekkeliler şu cevabı veriyorlardı: "Atâ sağlığa benzer. Kaybedilmeden değeri bilinmez!"
Atâ siyah olmakla beraber topal, basık burunlu, felçli, saçları karabiber gibi olan bir adamdı. Sonralan gözleri görmez olmuştu. Bere-ke adında siyah bir annesi var idi.
Amr b. As Mısır'ın fethi sırasında anlaşma yapmak üzere gönderdiği heyetin başkanı olarak Ubade b. Samit'i tayin etmişti. Bu değerli sahabi Peygamber zamanındaki tüm savaşlara katılmış ve Rasûlullah döneminde Kur'an'ı ezberleyen beş kişiden birisi idi. Hz. Ömer döneminde Humus halkının öğretmeni olmuştu. Hz. Peygamber'e, ayıpla-yanlara aldırmadan biat edenlerden birisi idi. Filistin'de ilk kadı olan bu zat idi. Fakat rengi siyahtı.
Ubade heyetin başkanı olarak konuşmak üzere öne çıkınca Mu-kavkıs "Bu adamı huzurumdan uzaklaştırın. Yerine konuşmak üzere başkasını getirin!" dedi. Kendisine şu cevap verildi: "Ubade bizim içimizde ilim sahibi olup görüş bakımından en iyimizdir. O bizim efendimiz ve hayırlımızdır ve önümüze başkan olarak geçirilmiştir. Biz hepimiz onun görüşünü ve sözünü benimser ve kabul ederiz."
Mukavkıs hayret içerisinde: "Bu adam siyahtır, nasıl sizden üstün olabilir?" dedi. Onlar buna şöyle cevap verdiler: "Biz aramızdan birinin renginin siyah olmasını hoşnutsuzlukla karşılamayız. Bizim aramızda üstünlük ancak takva iledir." Bunun üzerine Mukavkıs Uba-de'nin başkanlığını kabul edip kendisini dinledi ve gereken anlaşmayı yaptı. Burada müslümanlann bir görevi olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Bu görev ırk ayrımı problemi karşısında çok önemli, adeta farz derecesindedir.
Bu görev ırk ayrımı yapmayı, ele geçen altın bir fırsat bilerek üç boyutlu olmak üzere ciddi gayretler sarfedip İslâm dininin tanıtımını yapıp insanları Allah'ın dinine davet etmektedir.
Bu üç boyuttan biri siyahlara zulmedip taşkınlık yapanlar arasında, diğeri siyahlar arasında, bir diğeri de müslümanlar arasında İslâm'ı tanıtma faaliyetinde bulunmaktır.
Siyahlara zulüm yapanlara İslâmiyet'in toleransı ve prensipleri an-latılırsa, onların yalanlan ve insanları aldattıkları ortaya çıkacaktır.
Böylece onlar insancıl adaletin bekçileri ve hürriyetin öncüleri olduklarını iddia ederken asılsız bir övünme ve yüzsüzlük içinde olduklarının belirtileri ile karşı karşıya kalacaklardır. İnsan Haklan Beyannamesi büyük yalanının sahibi olduklarını görecekler, bu beyannamenin kağıt üzerinde kalan mürekkepten ibaret olduğunu anlayacaklardır.
İslâmiyet bizzat siyahlara da anlatılmalıdır ki onları İslâmiyet'e çekelim. Böylece onlar yeryüzünde işkence gören bir kimse iken İslâmiyet'in hoşgörü, kardeşlik, eşitlik ve evrensel insancıllık prensipleri sayesinde yeryüzünde var olsunlar.
İslâmiyet'i müslümanlar arasında da tanıtmalı ki, mensup oldukları dinin bilmedikleri prensiplerini tanıyıp öğrensinler.
İslâmiyet Ve Demokrasi
SORU: İslâm dini demokrasiyi benimseyip kabul eder mi?
CEVAP: Demokrasi kelimesi neredeyse diktatörlük kelimesinin karşıtı olarak algılanmaktadır. Buna göre sanki hangi çevrede dikta varsa onu demokrasi ortadan kaldırmaktadır.
Açık bir şekilde ortadadır ki bu anlam dikkate alındığında İslâmiyet'te demokrasi vardır. Bunun anlamı şudur ki İslâmiyet'te bir insanı bir inanca veya bir davranışta bulunmaya zorlamak yoktur. İslâm'da yöneticinin yönetilene baskısı olmadığı gibi, yönetilenin de yönetene karşı gelip başkaldırması yoktur.
Kur'an'm İslâm dininin ana kitabı olduğu açıktır. İşte bu ana kanun açık seçik bir ifade ile dikta ile savaşılması gerektiğini bildirmiş, şurayı emredip eşitlik prensibini getirmiştir.
Onların (müslümanların) işleri, aralarında danışma iledir. (Şura/38)
Bu husus ayetten açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Gene Kur'an'da Hz. Peygamber'e danışması hususunda özel bir emir verilmiştir:
İş hakkında onlara danış. (Âl-i İmran/159)
Peygamber yaratılmışların en hayırlısı olmasına rağmen danışma ile emrolunmuştu. Bu Peygamberin danışılan konularda danışmaya muhtaç olduğu anlamına gelmez. Bundan ancak şu sonuca varılır: Ce-nab-ı Hak peygamberine bu emri vermekle tüm ümmete şu mesajı vermektedir: Ümmetin içinde en hayırlı olan Peygamber danışma ile emrolunduğuna göre, kendileri haydi haydi danışma ile emrolunmuş-lardır.
İslâm dini her zaman ve mekan için geçerli bir dindir. İslâmiyet hükümde ve uygulamada bu özelliği göz önünde bulundurmuş; ümmet için belirli bir yönetim şekli belirlememiştir. Aksine bu hususlarda detayları ve uygulamayı, ihlaslı inanca sahip olan ümmete bırakmıştır. O ümmet ki Peygamberin hadisinde ifade edildiği üzere sapıklık üzerinde birleşmez.
Bu itibarla demokrasinin uygulanması, zamanının, çevrenin, içinde bulunulan ortamın durumuna göre olacaktır.
İslâm tarihinin ilk dönemini ele aldığımızda şunu görürüz: Sanki Allah tarafından bir el şura konusunda enteresan bir şekilde müdahale etmiştir. Şöyle ki:
Hz. Peygamber, son günlerinde namaz kıldırmakta güçsüz kaldığını hissedince yerine Hz. Ebu Bekir'i geçirmiştir. Bu itibarla, Peygam-ber'in bu uygulaması, halkı yönetmeye elverişli kimsenin Ebu Bekir olduğuna bir işaret olmuştur. Bunun içindir ki (Hz. Ebu Bekir'e halife olarak biat edileceği sırada) halktan bir şöyle demişti:" Dinimiz konusunda peygamberimiz onu seçmiş idi. Dünyamız konusunda onu niye seçmeyelim?"
Müsmümanlar, bu işaretten Hz. Peygamber'in Ebu Bekir'i yerine halife veya müslümanlara yönetici olarak seçtiği sonucunu çıkarmışlardır.
Hz. Peygamber her ne kadar Hz. Ebu Bekir'i tayin etmemişse de
Rasûlullah'ın onu imamlığa geçirmesi, bir işaret olarak algılanmıştı.
Bununla beraber müslümanlar bu işareti, yerine getirilmesi zorunlu bir emir gibi algılamamışlardır. Bunun delili Sakife toplantısı ve bu toplantıda yapılan konuşmalar, (halife adayı olarak) sunulan isimlerdir. Sonuçta Ebu Bekir'e biat edilmesi ümmetin görüş birliği ile ortaya çıkmıştır.
Ebu Bekir şura konusunda yeni bir yol tutmuştur. Ebu Bekir yerine geçecek kimse hakkında işarette bulunmak yerine, açık bir ifade ile Halife olarak Ömer b. Hattab'ı teklif ettiğini yazılı olarak bildirmişti. Hz. Ebu Bekir bıraktığı yazıda "ümmet için en iyi olanını seçmekte gücü yettiğince gayret gösterdiğini" bildiriyor ve şunu ekliyordu. Eğer Ömer doğru hareket etmezse, ben onu seçmekle iyilik istedim. (Onun öyle davranacağını nereden bilebilirim).
Ebu Bekir'in vefatından sonra halk onun bıraktığı mektupla yetinmedi. Hz. Ömer mescide giderek halkın içinde ne yazılı olduğunu bilmediği mektubu sunarak: "Bu Ebu Bekir'in mektubudur" dedi. Orada bulunanlardan biri kalkarak: "İçinde ne yazılı olduğunu biliyor musun Ey Ömer?" diye sordu. Hz. Ömer'in: "Hayır bilmiyorum" demesi üzerine adam "Fakat ben biliyorum" dedi. Hz. Ömer: "Mektupta ne yazılıdır?" diye sorunca adam şöyle dedi: "Daha önce (ilk biati yapmak suretiyle) sen onu halife yapmıştın, bu defa da o seni halife yaptığını bildiriyor."
Görülüyor ki halktan bir adam mektubun içindekileri söylemekten geri kalmıyor. İddiası, bir kuruntu ve hata da olsa görüşünü açıkça söylüyor. Açıkça anlaşıldı ki Ebu Bekir Ömer'i yerine halife olarak belirlemiştir. Fakat son sözü söyleyecek olan halktır. Nitekim halk Hz. Ebu Bekir'in teklifini kabul ettiğini bildirmiştir, kabul etmeyebilirdi de.
Hz. Ömer'in hilafet görevine getirilmesi, şuranın değişik bir uygulaması idi.
Hz. Ömer hilafetinin son döneminde şura konusunda yeni bir uygulama getirdi. O, ne Hz. Peygamber gibi bir kimseyi işaret etmiş, ne de Hz. Ebu Bekir gibi belirleme yapmıştır. Fakat Ömer Hz. Peygamber'in kendilerinden hoşnut olarak dünyadan ayrıldığı sahabeden altı kişiyi şura heyeti olarak belirlemiş öyle ölmüştü.
Bu uygulamada son söz bir kere daha halkın idi. Halk bu altı kişiden birini halife olarak seçmek üzere danışmada bulundu. Sonunda halkın Hz. Osman'a halife olarak biat etmesinde karar kılındı.
Allah'ın takdiri yerine kimin geçeceğine belirlemeden Hz. Osman'ın öldürülüp şehit edilmesini diledi. Bu durumda mesele halkın, genel biat etmesi gerekecek bir şekle dönüşmüştü.
Hz. Osman'ın şehit edilmesinden sonra bir takım arzular ve istekler devreye girmeseydi, halkın birini seçip onun halife olarak kabul edildiğini görecekti.
İslâm demokrasisini diğerlerinden ayıran özelliklerden biri, onun sadece maddi yarar esası üzerine kurulmamış olmasıdır.
İslâm'da demokrasi yarar sağlayıcı özelliklerle insanları birbirine bağlamaktan önce kalbi bağlılıklar ve ruhi kurallar üzerine kurulmuştur. Çünkü müslümanlara dinini koyan, hükümlerini ve sistemini bildiren Allah, tüm insanların tek bir asıldan geldiğini bilidiriyor:
Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan rabbi-nizden sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.
(Nisa/l)
Ayrıca müslüman topluluk genel insanlık bağlarından ziyade ruhi, kalbi ve manevi bağlarla birbirine bağlanan bireylerden oluşur.
Aşağıdaki ayetler bunu emreden buyrukları içermektedir: Müminler ancak kardeştirler. (Hucurat/10)
Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti de kardeş kimseler olmuştunuz. (Âl-İ İmran/103)
Şüphesiz bu (insanlar) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir, ben de sizin rabbinizim. Öyle ise benden sakının. (Mü'minun/52)
İslâm toplumundaki kişi, eşitlik ve demokratik bir sistemin içinde olduğunun gönlünden ve vicdanından gelen bir duygu ile bilincinde olursa, bu durumda demokrasiye yönelir ve ona boyun eğerek onun kıymetini bilir. Bu bilinçte inançta ortak olduğu kardeşleri ile beraber olursa bu sisteme herşeyiyle sahip çıkar.
Dilediği takdirde hepimizi yolların en doğrusuna yöneltecek olan Allah'ı teşbih ederim.
Halkın İdaresi
SORU: "Halkın iradesi Allah'ın iradesinden gelir" deniliyor. Bu anlayış İslâmiyet'in öğretileriyle uyuşur mu?
CEVAP: İçinde bulunduğumuz gayretli insanların olduğu çağ, bize azgın ve taşkın zalimlerin karanlık ve kara çağlarından insanlığın kurtulduğunu, zorbaların zorbalık, azgınların baskı döneminin bittiğini müj delemekte dir.
Ayrıca bu çağ onurlu bir yaşam dönemini, halkın kendi kendisini yöneteceğini, işlerinde söz sahibi olacağını, bunları kendi iradesi ve arzusu ile yapacağını müjdelemektedir. Bunlar kamuoyu düzeni ile olacak, yüzüstü sürünme sona erecek, koyun sürüsü gibi başkalarının istediği yere sürülmeyecek, yaşantısı köle gibi başkalarının emri altında olmayacaktır. Şair şu sözünde ne doğru söylemiştir:
Ey Firavun geçti tek adam zamanı
Mazi oldu zorbaların her anı
Hak din olan İslâm dininin esasları ve doğal hayatın kuralları, küçük olsun, büyük olsun, her toplumun bir yöneticisi olmasını gerektirir. Bu yönetici toplumun seçimi ve dileği doğrultusunda iş başına gelmeli, toplumun faydasını ve menfaatini gözetip sağlayacak sınırlarda hizmet görmelidir. Ailenin başkanı koca, bölgenin başkanı oranın valisi, milletin başkanı da halife ve veliyyü emr (meşru şekilde iş başına gelen yöneticidir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
Hepiniz çobansınız, güttüklerinizden sorumlusunuz.
Hz. Peygamber'in tavsiyesine göre bir yerde üç kişi bulunursa, aralarından birini başkan olarak seçmeleri gerekir. Bu başkan, o grubun görülmesi gereken işlerini görecektir. O başkan grubun içinden çıkmadır, varlığı onlar ile ve onlar içindir. Onların hizmetinde olacaktır.
Halkın başına geçip başkan olacak kimsede soysop, eşraftan olmak veya belli bir ırktan olmak veya zenginlik ve mertebe sahibi olma şartı aranmaz.
Başkan olacak kimsede aranan şart, iyi hal ve ahlak üzere olması,
halkın durumunu düzeltmeye güç yetirmesi ve Allah'ın gösterdiği hidayet üzere olup O'nun emrine boyun eğen biri olmasıdır. Bununla beraber halkın rızası ve çoğunluğun kabulü ile işbaşına gelmiş olması da şarttır. Bu özellikleri taşıdıktan sonra başkan olacak kimsenin fakir olması, zengin olması, eşraftan biri olup olmaması bizi ilgilendirmez. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Müslümanların kanı birbirine denktir. Onların en aşağı derecede olanı(nın korunması) kendilerinin zimmetindedir. Müslümanlar başkalarına karşı tek bir el gibidirler.
Bir diğer hadisinde şöyle buyurur:
Başınıza kafası (kara) kuru üzüm tanesi gibi olan Habeşli bir köle de tayin edilse, onu dinleyin ve (ona) itaat ediniz.
Halkın iradesi Allah'ın iradesidir' tarzında bir söz geçmektedir. Bu hem gerçeğe hem de içinde bulunduğumuz duruma uygundur.
Çünkü uyanık, bilinçli, dürüst, rabbine inanan, Allah'ına yönelen, Allah'ın adaletine güvenen ve Allah yolunda her türlü gayreti gösteren halklar sapıklığa düşmez. Böyle bir halkın oluşturacağı kamuoyu hep adalet, hak ve hayır üzere olur. Toplum içinde sapıklığa düşmüş, yolunu sapıtmış bireyler bulunabilir. Bunlar bilerek veya bilmeyerek sapmış olabilirler.
Fakat ideal müslüman topluluğu bunların gidişatını düzeltip terbiyesini vererek onları doğru yola getirirler. Böylece aykırı davranan doğruya, sapıklığa düşmüş hidayete, taşkınlık yapan normale döner. Çünkü (Allah'ın kitabında bildirdiği gibi) böyle bir topluluk dayanışma içinde olan, iyiliği emreden ve kötülüğe engel olup Allah'a inanan bir topluluktur.
Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip, kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. (Al-i Imran/104)
İslâm toplumu hayırlı ve iyi bir iş için yardımlaşır, günah ve rezillikleri def etmeye çalışır. Çünkü Allah Kur'an'da şöyle buyuruyor:
İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. (Maide/2)
İslâm toplumunu oluşturan bireyler mutlu insanlardır. Çünkü onlar mutluluğu sağlayacak sebepleri gerçekleştirmeye çalışırlar. Ki bu sebepler Allah'a inanmak, iyi işler yapmak, hak ve sabır tavsiyesinde bulunmaktır. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır. (Asır/1-3)
Hz. Peygamber aynı anlayışı şöyle ifade ediyor:
Allah'ın eli topluluğun üzerindedir. Topluluktan (kopup) ayrılan cehenneme gider.
Ayrıca Hz. Peygamber bize ümmetinin sapıklık üzerinde birleşmeyeceğini bildirmiştir. Yine Rasûlullah şöyle buyuruyor:
Allah'ın öyle kullan vardır ki onlar bir şey irade edince (isteyince) Allah da (onların irade ettiği gibi) irade buyurur.
İlahi bir şerefi olan Hazret-i Kur'an bize bildiriyor ki, inananların eli gerçek ve doğruluk üzere bir yerde birleşirse, Allah onları mübarek kılmakta, temize çıkarıp yüceltmektedir.
Aşağıdaki ayet bunu ifade etmektedir:
Muhakkak ki sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların eli üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük mükafat verecektir. (Fetih/10)
Geçmişte zorba krallar halklarını kendileri oluştururlardı. Kimi zaman teşvik, kimi zaman korku, kimi zaman ateş, kimi zaman demirle insanları etrafında toplarlardı.
Fakat günümüzün gelişmiş, ileriyi gören dünyasında halklar liderlerini oluşturur ve yöneticilerini kendisi seçer.
Eskiden şöyle denirdi: "İnsanlar krallarının dini üzere olurlar." Oysa şöyle demek gerekir: "Lider toplumunun sembolü ve fotoğrafıdır. Halk nasıl olursa, yöneticisi de öyle olur."
Günümüzün en ileri sosyal doktrinleri, otoritenin kaynağının halk olduğunu bildirmektedir. Yöneticinin en güçlü kalesi halkın güveni ve rızasıdır.
Oysa İslâm dini 1300 seneden fazla bir zamandan beri bu prensipleri geçerli saymaktadır. Zira İslâm'a göre halkın yöneticisi olmak ne İran'ın kisraları gibi, ne Bizans'ın kayserleri gibi, ne babadan oğula miras ile ne de baskı yoluyla gerçekleşmez. İslâm'da yönetici ancak halkın biat etmesi ve mevcut halife tarafından kimin halife olacağına dair bir tavsiye ile olabilir. Yöneticinin belirlenmesinde ilk ve son başvurulacak yer halktır. İslâm toplumunun başkanı, inanmış halkın seçimi ve ondan razı olması ile başkanlık makamına gelir. Halk doğruluktan şaşmadıkça başkanına itaat eder. Eğer başkan halkın iradesine ters düşer, duygularını yaralar, haktan sapar, zulmederse, halk onu hesaba çeker, doğruya dönmesi için uyarır. Eğer taşkınlığı ısrarla sürdürürse, halk onu görevden alıp yerine başkasını lider olarak seçer.
Hz. Ömer, halifeliğinin ilk günlerinde müslümanlara şöyle der:
Ey insanlar! Beni hak üzere görürseniz, bana yardım ediniz. Yanlış yapıp haktan ayrıldığımı görürseniz beni doğrultunuz.
Bu arada bir adam kalkarak Hz. Ömer'e kesin ve açık bir dille şöyle der:
Ey Ömer! Allah'a yemin ederim ki sende bir eğrilik görürsek onu kılıcımızla doğrulturuz.
Hz. Ömer bu söze kızıp tepki göstermez. Bilakis şöyle karşılık verir:
Halkım arasında Ömer'in eğrisini kılıcı ile doğrultacak kimseleri var eden Allah'a hamd ederim.
Bir gün müslümanlardan birisi Hz. Ömer'e şunları söyledi: "Ey Ömer! İnsanlar hakkında (bir hata yapmaktan) Allah'tan kork". Hz. Ömer'i sevenlerden bazıları bu söze kızarak tepki gösterdi. Fakat Hz. Ömer şöyle buyurdu: "Siz bunu söylemezseniz size, biz bu söylenene kulak vermezsek bize yazıklar olsun!"
Hz. Ömer ne hikmetli bir söz söylemiştir. Çünkü başkanın güvenilir bir öğütçüye, hikmetli bir hatırlatıcıya olan ihtiyacı, dalkavukluk eden bir kimseye olan ihtiyacından daha fazladır ve daha önce gelmektedir.
Son zamanlarda bir lider hükümet üyelerinden birinin görevine son verince, göreve son verme sebebini bildirirken Hz. Ömer'in bu sözünden yararlanarak şöyle demiştir: "Görevine son verdiğim kimse sürekli bana yağcılık eder hiç bir şeyime itiraz etmezdi!"
Raşit halifelerin beşincisi olarak bilinen, adaleti ile meşhur Ömer b. Abd'ul Aziz, danışma hususunda ve kendisine yapılan nasihati dinleme konusunda başlı başına bir örnektir.
Ömer b. Abd'ul Aziz kendisine öğüt verecek, hayra yönlendirecek birileri gelmez olunca, hayırlı kimselere haber salıp ülkenin çeşitli yerlerinden topladığı bu değerli insanlara şöyle dedi: "Bana öğüt veriniz. Böylece hayırlı olanı bilip ona uyayım. Kötü olanı tanıyıp ondan kaçınayım."
Ömer b. Abd'ul Aziz, danışmanı Müzahim'e şöyle demişti: "Ey Müzahim! Eğer benim hak olmayan bir şey yaptığımı görürsen iki yagırtlağımı sık ve beni sarsarak şöyle söyle: Ne yapıyorsun ey Ömer?"
İslâm tarihinin şeref dolu dönemleri Allah'a inanan, O'nun yolunda dosdoğru yaşayan, söylediğinde yaptığında Allah korkusundan ayrılmayan yöneticilerin örnekleriyle dolup taşmaktadır.
Artık inançlı bir dünyada günahkar yönetici ve sultanlar kalmamalıdır. Haksız yere yeryüzünde zorbalık yapan, insanlara en kötü işkenceleri reva gören, Allah'ın kullarının kanını emen, yeryüzünde bozgunculuk eden, taşkınlıklar yapan yöneticiler olmamalıdır. Zira böyle kötü yöneticiler, milyonlar yeterince karnını doyuracak kadar yeyip içecek bulamazken zevk ve şehvetten boğularak yaşarlar, altın ve gümüşleri yığarak hazineler edinirler.
Halkın iradesini, çoğunluğun kararını hiçe sayan bu günahkar sultanlar, Allah'ın ve İslâm'ın düşmanları ile dostluk kurup, ümmet-i Muhammed'in mutluluk ve şeref sebebi olan birliklerini paramparça ederler.
Onların bu özelliklerinin dışında yeryüzünde bozgunculuk etmekten, arzu ve şehvetlerinin isteklerini gerçekleştirmekten başka bir kaygıları yoktur.
Mücadeleci (insanların yaşadığı) dünyada insanlara kendisini Allah gibi kabul ettirmeye kalkan ve analarından hür doğan insanları köleleştiren zorbaların yeri olmaması gerekir.
Adaletle dolan bir dünyada halk yoksulluk ve sıkıntı içinde yaşarken, haram helal demeden elde ettikleri ile safa süren liderlere yer yoktur.
Dünyada olması gereken, halkın çoğunluğunun içtenlikle benimsediği liderlerdir. Bu liderler halkın rahatı için yorulur, halkın huzur içinde uyuması için geceleri uykusuz geçirirler. Temsil ettikleri insanların her birinden sorumlu olduklarını devamlı hatırlarlar. İşte böyle liderle hayat mutlulukla dolar, başlar dik olur ve Allah'ın vereceği başarı gerçekleşir.
Allah en iyi bilendir.
İslâm'da Kan Dökmek Haramdır
SORU: İnsanların canını korumak, kan dökmemek için İslâmiyet'in getirdiği tedbirlerin boyutu nedir?
CEVAP: Bir millet uzun hayatı boyunca bir takım güçlük ve zorluklarla karşılaşır. Bunlardan bazılarını kolaylıkla geçiştirmek mümkün olur. Bazıları ise ağır olur, dayanmak zor olur. Millet bu güçlük ve zorluklara göğüs gererek, sabrederek ve problemlere çözüm bularak yoluna devam eder. Bu yolda devam ederse beli doğrulur pazusu güçlenir.
Aksi takdirde milletin varlığı sarsılıp temelleri yerinden uğrar. Zira günah küpü olan şeytan milletin içinden bazı bireyleri yoldan çıkarır ve suçsuz canlara kıymak ve halk arasında düşmanlığa kalkışmak gibi bir yola iletir. İşte o zaman kıyamet kopar, belaların en büyüğü meydana gelir. Çünkü hayat varlıklar içinde en değerli olgu, insan canlı varlıklar arasında en yüce varlıktır.
Hz. Allah insanı yaratılan canlılar arasında yüzlerce varlık çeşidinden yaratmıştır. Kur'an Hz. Peygamber'e inmeye başladığında ilk ayetler arasında insanın nasıl yaratıldığını anlatan ayete yer vermiştir. Sanki bu insanın yaratılması olayı, Allah'ın yaratışından, kudretinden ve ayetlerinden bahsedecek uzun bir sözün başlığı gibidir.
İşte Hz. Allah Peygamberine indirdiği ilk ayetinde şöyle sesleniyor:
Yaratan rabbinin adıyla oku! O, insanı kan pıhtısından yarattı. (Alak/1-2)
Kur'an daha sonra (gelen surelerde) tekrar insanın yaratılmasından, oluşumundan söz etmiş, halden hale geçişini ince bir şekilde akıl sahiplerini hayretler içerisinde ve aciz bırakacak bir ifade ile anlatmıştır. Aşağıdaki ayetlerde bu durum görülmektedir:
Andolsun biz insanı çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargahta nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi kan pıhtısı yaptık. Peşinden kan pıhtısını bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratılışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzel olan Allah pek yücedir. (Mü'minun/12-14)
Kur'an Hz. Allah'ın kendisinin yeryüzündeki halifesi olmaya elverişli olmak üzere ve varlığına, kudretine bir delil olarak insan denilen varlığa akıl, vicdan, düşünce, bilinç gibi özellikler verdiğinden tekrar tekrar söz edip, durmaktadır. Bu ayetlerden birisi şöyledir:
Kesin olarak inanan için yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de öyle. Görmüyor musunuz? (Zariyat/20-21)
İnsan, yaratıcısının enteresan bir sanat eseri, kudretiyle yarattığı, hikmetiyle organlarını yerli yerince şekillendirdiği ve ona mahsus olmak üzere pek çok nimetler verdiği bir varlık olduğuna göre insanın sırf Allah'ın mülkü olması kaçınılmaz olur. Öyle ki bu varlık üzerinde Allah'tan başka hiç kimse tasarrufta bulunamaz. Onu dilediği zaman ilmi ve hikmeti ile Allah yarattığına göre, hayatta kalmasına da, yok olmasına da dilediği zaman gene Allah hükmeder. Hakkı olmadığı halde insanın (hayatı) üzerinde baskı kurmak veya onun canına saldırmak isteyen kimse Allah'ın gazabına müstehak olur ve Allah'a karşı savaş açmış olur. Kendisine güç ve kudret veren Allah'a savaş açan kimse asıl kendisini ziyana sokar.
İnsanın canını ve kanını koruma hususunda İslâmiyet öylesine titizdir ki kişinin kendi canına kıymasını dahi haram kılmıştır.
Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın! (Bakara/195)
Hz. Peygamber de şöyle buyuruyor:
Kendisini bir dağdan atarak canına kıyan kimse, cehennemde sonsuza kadar yüksek bir yerden kendini ateşin içine atarak ceza görecektir. Zehir içerek kendisini öldüren kimse, cehennemde elindeki zehiri içerek sonsuza kadar azap görecektir. Kendisini bir demir (veya silah) ile öldürerek hayatına son veren kimse, cehennemde elindeki demiri kendi karnına sokarak sonsuza kadar ceza görecektir.
İntihar etmenin haram olmasının sebebi insanın taşımakta olduğu canına (bir mülk gibi) sahip olmamasmdandır. İnsan kendisi için bir mülk olmadığı gibi başka hiç bir kimsenin de mülkü değildir. Fakat insan kendisini yaratan rabbinin mülküdür.
Hz. Peygamber aşağıdaki hadisinde bu manaya şöyle işaret buyurmuştur:
Şu insan Allah'ın binasıdır. Allah'ın (bu) binasını yıkan kimse lanete hak kazanmıştır.
Bu ilahi kudretle yapılmış insan binasını yıkmak üzere uzatılan el çok günahkâr ve suçlu bir eldir. Zira bu binayı en mükemmel biçimde yapıp yaratan Allah'tır. Bu binayı yaptıktan sonra da: "Bir olan Allah olduğumun şahidi işte bu varlıktır" buyuruyor.
İnsanın hayat sebebi olan kanı dökmek üzere uzanan azgın ve utanmaz el, ne büyük bir suç ve günah işlemektedir? O kan ki İslâmiyet tarafından koruma altına alınıp dökülmesi haram kılınmıştır.
Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:
Müslümanların her şeyi (diğer) müslüman(lar)a haramdır; kanı, malı ve ırzı.
Müslüman kan ile ilgili bir eyleme bulaşmadıkça dini bakımından huzur içinde olmaya devam eder.
Dünyanın yok olup gitmesi Allah'a göre bir müslümanın öldürülmesinden daha önemsiz bir olaydır.
Yeryüzünde Ademoğulları arasında ilk işlenen çirkin suç kan dökme suçudur. Kur'an bu suçu işleyeni tehdit etmiş ve bu konuda uyarıda bulunmuştur. Bu olayı anlatan ayet meseleyi uzunca ele almış bir tek insanın kanını dökmeyi, insan olmakta müşterek olduklarından tüm insanların kanını dökmek gibi saymıştır. O insan kanı ki koruma altına alınıp dökülmemesi için icab edenin yapılması gerekir. Kur'an bu olayı şöyle ifade buyurmaktadır:
Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden): "Andolsun seni Öldüreceğim" dedi. Diğeri de "Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder" dedi (ve ekledi):
"Andolsun ki sen, beni öldürmek için elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek içrin elimi uzatacak değilim. Ben, alemlerin rabbi olan Allah'tan korkarım. Ben istiyorum ki sen, hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın. Zalimlerin cezası işte budur."
Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü. Bu yüzden de kaybedenlerden oldu. Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Katil kardeş) "Yazıklar-olsun bana! Şu karga kadar olamadım mı ki, kardeşimin cesedini gömeyim" dedi ve ettiğine yananlardan oldu.
İşte bu yüzdendir ki İsrailoğullanna şöyle emir vermiştik: Kim birisini öldürür veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarır veya bir can karşılığı olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. (Maide/27-33)
(İnsan kanı dökmek öyle büyük bir suçtur ki) İslâm dini cana kıymayı hemen Allah'a ortak koşma günahının peşinden saymıştır. Cenab-ı Hak kullarının Özelliklerini sayarken şöyle buyurur:
Yine onlar, Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar,
Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. (Furkan/68)
Bundan dolayıdırki beşinci Raşid halife olarak kabul edilen Ömer b. Abd'ül Aziz şöyle demiştir: "Allah katında şirk koşmaktan sonra adam öldürmekten daha büyük günah yoktur."
İslâmiyet, müslüman bir kimsenin insanlık ve iman kardeşliği ile bağlı olduğu birini öldürebileceğini tasavvur bile etmiyor. Bu sebeple Kur'an'da şöyle buyuruluyor:
Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey değildir. (Nisa/92)
Hz. Peygamber'in aşağıdaki hadislerinde bu husus vurgulanmıştır: Bir kimseyi öldüren, öldürme esnasında mümin olamaz.
Hz. Allah sizlere (birbirinizin) kanlarını, mallarını ve ırzlarını haram kılmıştır.
Benden sonra küfre dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız.
Hz. Allah'ın kendisine ortak koşarak ölen ve bir müslümanın başka bir müslümanı kasden öldürmesi dışında, tüm günahları affetmesi ümit edilir.
İslâm dininin kan dökme, adam öldürme konusunda bu kadar titiz davranması, diğer varlık ve eşyaların aksine ölen kimsenin geri gelmemesi, getirilememesidir. Mesela sahip olunan mal gidip gelicidir. Bazen sağlık kaybedilir ve tekrar kazanıl ab ilir. Makam ve mevki elden çıkar, fakat tekrar geri gelebilir. Fakat insan öldürürse, artık onu geri döndürmenin yolu yoktur. İhtimal ki Hz. Peygamber'in şöyle buyurmasının sebebi budur:
Kıyamet gününde insanlar arasında ilk olarak hüküm verilecek dava, kan davasıdır.
Bir insanı öldürten kimse Allah'ın verdiği canı almıştır. Bu canı Allah'tan başka kimsenin geri vermesi mümkün değildir. Bu sebeple Cenab-ı Hak, Allah'ın yaptığı bina olan vücudu ortadan kaldıran ve onu geri getirmeye gücü yetmeyen suçluları kıyametteki büyük buluşmada ilk olarak hesaba çekecektir.
İslâmiyet'in dosdoğru uygulandığı dönemin yöneticileri haksız yere kan dökmekten ve cana kıymaktan çok korkarlardı. İşte beşinci raşid halife sayılan Ömer b. Abd'ul Aziz; kendisinden bazı suçluların suçunu itiraf etmesi için işkenceye tabi tutma hususunda izin isteyen valilerinden birisine şöyle bir emirname yazıp gönderiyor:
Allah'a yemin ederim ki o suçluların kanı ile Allah'a kavuşmanız yerine onların bana karşı yaptıkları ihanetle rabbime kavuşmak daha sevimlidir.
Gene Ömer b. Abd'ul Aziz'in valilerinden birine kan dökmekten kaçmasını ve bunun sonunun korkunç olacağını bildiren bir emirname yazıp gönderdiğini görmekteyiz:
Kısas (ile dahi olsa adam öldürmek)ten kaçın. Çünkü sen sonunda gözlerin haince bakışını ve kalplerin gizlediğini bilen (Allah)a gideceksin. (Eline verilecek Öylesine) bir kitabı okuyacaksın ki (işlediğin) küçük büyük ne varsa, hepsini sayıp dökecek.
Ömer b. Abd'ul Aziz'in bu mektubu Said b. Cübeyr'in Haccac-ı Zalim karşısındaki durumunu hatırlatıyor.
Haccac Said b. Cübeyr'i tutuklattıktan sonra ona "Ölümlerden ölüm beğen!" deyinece, Said b. Cübeyr Haccac'a şu cevabı veriyor: "O seçimi sen yap! Çünkü önünde kısas var." Haccac "Ne demek istiyorsun?" diye sorunca Said şöyle diyor: "Vallahi sen beni nasıl öldürür-sen, Allah da seni kıyamette o şekilde öldürecektir".
Ömer b. Abd'ul Aziz şöyle diyor:
Allah'a yemin ederim ki benim yüzümden bir kimsenin kan aldırmadaki kadar kanının dökülmesindense, tüm dünyanın yok olup gitmesi bana daha kolay gelir.
İşte bu Ömer gençliğinde kan dökme ile ilgili bir hata işlemişti. Ömrü boyunca hiç unutmaksızın bunu hatırladı ve bu hatasından dolayı Cenab-ı Hakka tevbe istiğfar etmeyi sürdürdü. Bu olay şöyle vuku bulmuştu:
Ömer b. Abd'ul Aziz Medine valisi iken zamanın halifesi, Hubeyb b. Abdullah b. Zübeyr'in bir nedenle (kırbaçla) dövülmesini emretmişti. Ömer bu emri uyguladı. Bu dövülme yüzünden Hubeyb vefat etti.
Artık Ömer hayatı boyunca korku ve sıkıntı çekti. Gönlü huzur bulmadı, rahat yüzü görmedi. Bu olaydan sonra Allah için her iyi bir iş ve hayır işlediğinde kendisine yapılan işler ve hayırlarla ilgili müjdeler geldikçe titrer, sarsılır ve şöyle derdi: "Yolumun üzerinde Hubeyb b. Abdullah İbn Zübeyr durdukça bu müjdeler nasıl işe yarayacak?"
Buraya kadar verdiğimiz bilgilerden sonra deriz ki: Bir milletin bireyleri arasında hayat hiçe sayılır ve kan dökmek serbest sayılırsa o millette huzur olur mu, var olmanın bir anlamı kalır mı? Şimdiye kadar kan döken zorbalar nereye gittiler? Bunlar Allah'ın gazabından, halkın intikamından, tarihin lanetinden, kendilerini bekleyen cehennemden yakalarını nasıl kurtaracaklar?
Bir Arab şairi fitne meydana gelip doğru yoldan çıkan milletin halini tasvir ederek bize kardeşlik bağlarını, akrabalık ilişkilerini hatırlatıyor. O kardeşlik ve akrabalık bağlan ki insanları merhamete ve ıslaha davet eder.
Şair diyor ki:
Ayırdı onları birbirinden ok yarası
Akrabayı aramayanın onmaz yarası
Ok ile yaralananın kan olur üstü başı
Akrabası yaralanınca insanın dökülür göz yaşı
İslâm dünyasında (ne yazık ki) sel gibi kan aktığı zamanlar olmuştur. Şefkat merhamet ve kardeşliğin gerektiği göz yaşları ne zaman akacak?
Fitne ve taşkınlığın okları çok yaralanmalar meydana getirdi. Bu milletin sevgi ve saygı duyguları ne zaman uyanacak?
Dileseydi hepimizi dosdoğru yola iletecek olan Allah'ın şanı yücedir.
En iyi bilen Allah'tır.
İslâmiyet Ve Hürriyet
SORU: Pek çok kimse, insanlar arasında hürriyet prensiplerinin Avrupalı ve Amerikalılarca yayıldığını sanmaktadır. Bu sözün doğruluk derecesi nedir?
CEVAP: Batılılardan pek çoğu, insanlar arasında bağımsızlığın ve özgürlüğün atalarından miras kalan bir şey olduğunu bir şarkı gibi dillerinden düşürmeyip terennüm edip dururlar. (İddiaya bakılırsa) insanlara köleliğe karşı koymayı ve insanlık şerefini onlar öğretmişler, fakat, bu söz asılsız bir laftan ibarettir.
Çünkü Allah'ın tüm insanlara rahmet, aydınlık ve nur olarak gönderdiği İslâm dini Batılıların iddiasından uzun bir zaman önce hürriyet prensiplerini, insanlık şeref ve değerini, hiç bir alanda Allah'tan başka kimseye kul olunmayacağını ortaya koymuştur.
Son zamanlarda Batı'da meydana geldiği söylenen ufak tefek başkaldırılardan önce İslâmiyet, can, mal ve namus konusunda hürriyet prensiplerini ortaya koymuştur. İslâm'da insan canı saldırıya uğramaktan korunmuştur. Cana ve mala yapılacak herhangi bir saldırı asla caiz değildir. Hak edilmedikçe hiçbir kimsenin malından bir şey almak caiz değildir. Her insanını ırz-namusu da böyledir. Hiç kimsenin ırzı iki paralık edilip değersiz görülerek zedelenemez. Hz. Peygamber'in buyurduğu gibi "Müslümanın herşeyi (diğer) müslümana haramdır; kanı malı ve İslâm dini hürriyet prensibini Allah ile olan ilişki ve ibadetlerde de benimsemiştir. Allah ile kul arasında bir aracı yoktur. Allah ile ilişki kurmak için ne kahinin, ne rahibin, ne şeyhin ve ne de mürşidin aracılığına muhtaç değildir. Bilakis Hz. Allah her şeyi en iyi bilen ve en iyi işitendir. O, gözlerin hain bakışını ve gönüllerin gizlediğini bilir. O, fısıltıyı ve sır olanları da bilir. O'nun kerem kapısı her isteyen ve sığınana açıktır. Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım.
Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar. (Bakara/186)
Müslüman dini vazifelerini bağımsız ve özgürlük içinde yerine getirebilir. Mesela namazı kılan kimse onu nerede kılsa makbuldür. Çünkü yeryüzü mescit kılınmıştır. Nitekim yeryüzünün toprağı da (su bulunmadığı zaman teyemmüm için) temizleyici kılınmıştır.
Gene müslüman, orucunu ve zekatını kendini yönetecek, yol gösterecek birine ihtiyaç duymaksızın veya bir baskı altında kalmaksızın eda edip yerine getirir.
Allah'ın gönderdiği peygamberlere gelince, bunlar insanlık için üstün örneklerdir. Onları Cenab-ı Hak (kulları arasından) risalet görevi için seçmiştir. Onlar Allah'ın vahyini ve dinini emanet ettiği güvenilir kimselerdir. Ve onları Hz. Allah özel bir surette koruması altına almıştır.
Allah'ın peygamber olarak seçtiği kullarının yegane görevi tebliğdir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:
Rasûle düşen (görev) ancak duyurma (tebliğ)dir. (Maide/99)
Peygamberler insanları baskı altına alıp onlara müdahale etmezler. Bilakis insanlara Allah'ın emanetini iletirler. Hidayeti veren veya sapıklığa düşüren ancak Hz. Allah'tır.
Bunun içindir ki Hz. Allah Hz. Muhammed'e, en büyük peygamberine indirdiği ayetlerde şöyle buyurmuştur:
Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kafirler topluluğuna hidayet vermez. (Maide/67)
(Kureyşlilerin gözünü kör eden toprağı) attığın zaman sen atmadın. Fakat (onu) Allah attı. (Enfal/17)
Eğer sana hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kafidir.
O, seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir. Ve (Allah) müminlerin kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan herşe-yi verseydin yine onların gönüllerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, mutlak galiptir, hikmet sahibidir. (Enfal/62-63)
İslâmiyet soy sop ve kan ile övünmekten insanları özgürlüğe kavuşturmuştur. Ne Arab'ın Arab olmayana, ne de Arab olmayanın Araba üstünlüğü yoktur. İnsanların hepsi Âdem'dendir. Adem de topraktandır. Takva dışında üstünlük ölçüsü yoktur. İslâmiyet nazarında insanlar eşitlikte tarağın dişleri gibidirler. Ancak iyi işlerle birbirlerinden üstün olabilirler. ?
Kanı ve soyu sebebiyle üstün halklar olmadığı gibi aynı sebeplerle düşük sayılan bir halk da yoktur. Cenab-ı Hak buyuruyor ki:
İnsan neden yaratıldığına bir baksın! (O) atılan bir sudan yaratıldı. (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar. (Tarık/5-7)
İslâmiyet Batı'nın insanları korkusuz bir yaşama kavuşturmak için çalışmasından çok önce insanların korkusuz olması gerektiğini ortaya koymuştur.
Rabbi ile ilişkisi olan, O'nunla ilişkisi olduğunu göz önünde bulunduran ve ihlasla O'na ibadetini, itaatini yapan kimseye üzüntü ve sıkıntı uğramaz.
Cenab-ı Hak bunu şu ayetlerinde bildiriyor:
Kim hidayetime tabi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur. (Bakara/32)
Bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar, iman edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da, ahirette de onlara müjde vardır. Allah'ın sözlerinde değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir. (Yunus/62-64)
Kur'an, şu ayette konuya bundan daha ziyade bir açıklama getiriyor.
Şüphesiz, "Rabbimiz Allah'tır" deyip, sonra dosdoğru yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: "Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennet müjdesi ile sevinin!" derler. (Ve ilave olarak şunları da söylerler): Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. Gafur ve rahim olan Allah'ın ikramı olarak orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır. (Fussilet/30-32)
Kişiye sadece rabbinden korkması yeter. Bu takdirde onun için güven ve huzur vardır. Nitekim Kur'an'da şöyle buyuruluyor:
Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran için ise şüphesiz cennet yegane barınaktır. (Nâziât/40-41)
Ey müslüman! Başını dik tut. Rabbin seni şereflendirmiş ve başının şerefle yüksekte durmasını lütfetmiştir. Rabbinden başka kimseye boyun eğme. Allah'a boyun eğmenin neticesinde şan ve şeref vardır.
Şanı yüce olan Allah mülkün sahibidir:
Mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır. Dilediğini aziz, dilediğini zelil eder. Hayır, O'nun elindedir. O'nun her şeye gücü yeter.
Allah her şeyi en iyi bilendir.
Yabancılarla Yardımlaşma
SORU: Müslümanların zararına olmak üzere yabancılarla yardım-laşan kimse hakkında İslâm dininin hükmü nedir?
CEVAP: İnançlı bir milletin bireyleri arasında yardımlaşma gereklidir. Şu şartla ki bu yardımlaşma sağlıklı ve doğru esaslar çerçevesinde olmalı, yabancı etki, yabancı yönlendirme ve yabancı nüfuzundan uzak olmalıdır.
Bu konudaki yol göstericimiz şu ayettir:
İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun; çünkü Allah'ın azabı çetindir. (Maide/2)
Ayet-i kerime herhangi bir kaydı şartı olmayan yardım istemiyor. Bilakis yardımlaşmanın iyilik ve Allah'tan sakınma üzerine olmasını istiyor. Ayette geçen Birr kelimesi tüm hayırlı şeyleri kapsayan bir anlam ve genişliğe sahiptir. Gene ayette zikredilen takva kelimesi; ister bir şeyin yapılması isterse terk edilmesi suretinde olsun, insana gerek dininde, gerekse dünyasında zarar veren herşeyden sakınmaktır.
Düşmanın harekete geçirdiği, halkı ayrılık ve parçalanmaya sevk eden yardımlaşma, ayette istenen iyilik ve sakınma üzerine yardımlaşma değildir. Bunuıt içindir ki ayette, her çeşit günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşma yasaklanmıştır. Ayette geçen Udvân kelimesi, Allah'ın belirlediği sınırları geçmek ve adaletten ayrılmak anlamına gelir.
Müslümanların ve İslâm dininin düşmanı olan yabancılarla dostluk kurmak günahların en büyüğüdür. Müslümanların zararına olarak kafirlerden yardım almak bir çeşit düşmanlık üzerine yardımlaşmadır. Bunun içindir ki Allah, rabbinin yolundan çıkanı azap ile tehdit etmiştir. Ayette "Allah'ın azabının çetin olduğu" bildirilmiştir. Yani bunun anlamı, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşanın cezası şiddetli olacak demektir.
Hz. Allah sağlıklı ve İslâm'a göre yardımlaşmanın alanını belirlemiştir. Buna göre yardımlaşmanın her türlü sömürgeci, işgalci, faydacı izden arınmış olması gerekir. Cenab-ı Hak bir diğer ayette şöyle buyurmaktadır:
Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. (Tev-be/71)
Müslümanların bulunduğu ortamda bir yardımlaşma olacaksa, bu yardımlaşma, her şeyden önce müslümanlann birbirleri arasında, kendilerinden ve kendileri için olması gerekir. Ayrıca bu yardımlaşma maksatlı ve hastalıklı olmaktan uzak olmalıdır.
Müslümanlar arasında yapılacak bir yardımlaşma arı duru, sırf Allah rızası için, din ve vatan uğrunda olmalıdır. Ayrıca yardımlaşmayı gerçekleştiren kimselerin, yaptıkları işlerde ve davranışlarda Allah'ın yolundan ayrılmayan kişiler olması gerekir. Yardımı yapan kimse yönetici konumunda ise baskıcı bir kimse olmaması, insanların hakkını yememesi gerektiği gibi, adalet, eşitlik, kardeşlik ve şura prensiplerini de yaygınlaştırmış olmalıdırlar. Yönetici olmayı bir fırsat olarak görmemeli, omuzlarına yüklenmiş bir görev bilmelidir.
Yöneticiler aynı zamanda kendilerini sömürgecilerin veya dış müdahalecilerin aracısı kılmamalıdır. Yöneticilerin hem kendilerini, hem ülkelerini iftiralardan ve taşkınlıklardan kurtarması, hem kendileri, hem de din kardeşleri için özgürlüğü, şeref ve izzeti gerçekleştirmesi gerekir.
Aşağıdaki ayetlerde bu ifadelere işaret olunmaktadır:
Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer kalpten inan-mışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz. (Al-i Imran/139)
Üstünlük, ancak Allah'ın, Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler. (Münafikun/8)
Hz. Peygamber de şöyle buyurur:
Müslümanların kanı birbirine denktir. Onların en aşağı derecede olanı(nın korunması) kendilerinin zimmetindedir. Müslümanlar başkalarına karşı tek bir el gibidir.
Demek oluyor ki halk için çalışıp çabaladığı görüntüsünü verip de müslümanlara zulmeden, mallarını çalan, nimetlerini zorbalıkla kapıp alan, onların haklarını engelleyen ve milleti parçalara bölen yöneticilere İslâm'da yer yoktur. Çünkü böyle yöneticilerin bulunduğu ortamda azınlık bir grup her türlü nimetlerden yararlanıp refah içinde yüzüp, şehvet, zevk ve servet tufanında boğulurken, çevresi fakir, aç, hasta, cahil ve yoksulluk içinde yaşayan insanlarla dolu olur.
Refah içinde yaşayan azınlığın baskıcı yöneticilerin akrabası, arkadaşı veya dostu olmaktan başka bir özelliği yoktur.
Yoksulluk içinde kıvranan çoğunluğun ise halk olmaktan ve hak sahibi olmaktan başka günahı yoktur.
Müslümanlar olarak bir kimsenin vatanı, milleti veya inancı aleyhinde olmak üzere düşmanlarla yardımlaşmasının hükmünü biliyoruz. Bu konudaki hüküm kesin ve şiddetlidir. Kur'an'da şöyle buyurulur:
Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyiniz. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz. (Al-i İmran/118)
Allah'ın kendiferine gazap ettiği topluluğu dost edinenleri görmedir, rni? Onlar ne sizdendir ne de onlardan. Bilerek yalan yere yemin ediyorlar. (Mücadele/14)
Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır. (Mümtehine/8-9)
Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur. Sonra yardım göremezsiniz. (Hud/113)
Müslümanları perişan etmek, vatanlarına, şehirlerine ve hürriyetlerine saldırmak ve onları yurtlarından çıkarmak üzere kâfirleri dost edinmekten daha şiddetli bir zulüm olabilir mi?
Cenab-ı Hak bir diğer ayette de şöyle buyurur:
Allah, kafirler için müminler aleyhine asla bir yol vermeyecektir. (Nisa/141)
Buna göre müslümanlarm düşmanları çiğnesin diye insanların boynunu eğmeye çalışan kimselere müslümanlar aleyhine nasıl yol verebilirler?
Bu Kur'an ayetlerinden açık bir şekilde anlaşılıyor ki, İslâmiyet'te yönetici olan kimsenin milletin emrinde olması ve halk arasında adaleti gerçekleştirmeye çalışması gerekir. Müslüman yöneticinin milletin nimetlerinin gene millete ait olması için çalışması gerekir.
Müslüman yönetici Hz. Ebu Bekir'in halifeliğe getirildiği sırada ifade ettiği ölçülere riayet etmelidir. Hz. Ebu Bekir şöyle demiştir:
Ben Allah'a itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz. Eğer ben Allah'a isyan edersem, sizin bana itaat etmeniz gerekmez. İçinizdeki güçlüler zayıfın hakkını kendisinden alıncaya kadar benim katımda zayıftır. (Mazlum olan) zayıf da hakkını zalimden alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür.
Müslüman bir yönetici doğrudan sapar ve müslümanlarm, İslâmiyet'in düşmanları ile -ki onlar müslümanlarm başına ne zaman bir bela gelecek diye gözetlemekte ve yeryüzünde müslümanlara tuzak kurmaktadır- yardımlaşmaya kalkarsa müslümanlarm bu yöneticiye itaat etmemesi vacib olur. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:
Yaratıcıya isyan edilen bir konuda yaratılmış olana itaat yoktur.
Halkın bu durumda yöneticiye itaat etmediği gibi onu böyle bir yardımlaşmadan -her yola başvurarak- menetmesi gerekir. Bu davranış şu ayetin gereğidir:
Sizden, hayıra çağıran ve iyiliği emredip, kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. (Âl-i İm-ran/104)
Hz. Allah en iyi bilendir.
Şura
SORU: Hz. Allah niçin şurayı emretmiştir? Şuranın uygulanışı sıldır?
CEVAP: Prof. Muhammed Abduh ve en büyük öğrencisi Reşid Rı-za'dan Allah hoşnut olsun. Onlar, şura konusu ile açık seçik bir şekilde ve titizlikle ilgilenmişler ve diktatörlüğe karşı direnmişlerdir. Çünkü bu iki ilim adamı inanmaktadır ki şura olmaz veya hakkiyle ona riayet olunmazsa yerine diktatörlük geçer. Dikta rejimi ise bozgunculuktur.
Abduh vefat ettiği 1905 yılına kadar her münasebette bu konudaki fikirlerini söylemiş durmuştur.
Abduh'tan sonra da en büyük talebesi olan Reşid Rıza 1935 yazına kadar yakaladığı her fırsatta şura konusunda konuştu durdu.
Bu iki ilim adamının şura konusunda gösterdikleri titizlik, diktanın, baskının güçlü olduğu bir zamanda şahane bir açıklama olmuş, zamanın yöneticisine toplumdaki her şeyi göstermiştir. O zamanın yöneticisi emir verir, yasaklar, kararı değiştirilemez ve sözü kontrol edilemezdi.
İslâm'a göre şura Önemli bir iş, bir gereklilik ve erdem olduğuna göre insan kesin olarak kanaat getirir ki şura İslâm toplumunda eksen durumundadır. İslâm toplumunun varlığını sağlıklı kılması veya varlığını sürdürmesi ancak danışma kurumu ile olur.
Çünkü İslâm toplumunun yöneticisi halkı hakkında Allah'ın emrettiği gibi hareket etmek durumundadır. Bir yönetici, yöneticilik makamına ancak şura yolu ile gelebilir. Bu danışma ise halkın özgür ve samimi olarak biatini (başkanı kabul edip ona bağlılığım) ortaya koyması ile olur.
Kur'an-ı Kerim, danışma konusunu altını çizerek vurgulamıştır:
Onların (müslümanlarm) işleri, aralarında danışma (şura) iledir. (Şura/38)
Cenab-ı Hak danışma konusunda ilk gönderdiği ayette sanki şöyle demek istemiştir: İslâm toplumunun temel özelliği, dünya işlerinde görüş bildirilmesine ihtiyaç varsa danışma prensibini işletmektir. Hatta dini bir konunun uygulanmasında veya dini konuyu gerçekleştirecek olan araçta dahi şura yoluna başvurulur. Şu kadar ki hakkında ayet ve hadis olan meselelerde şuraya gerek yoktur. Çünkü ayet ve hadis ile belirlenmiş konularda içtihat yapılmadığı gibi danışma da olmaz.
Onların (mü slü mani arın) işleri aralarında danışma iledir. (Şura/38)
Zikrettiğimiz bu ayet, Muhammed ümmetinin nasıl bir yol takip etmesi gerektiğini bildirmektedir. İnsan bu ayeti düşününce onun şurayı emrettiğini, şuraya riayet edilmesinin gerekliliğini anlar. Zira ayette müslüman toplumda bir kişi bile danışma ihtiyacı dışında bırakılmamıştır.
Daha sonra Kur'an Hz. Muhammed'e seslenerek ona şöyle emretmektedir:
İş konusunda onlara danış. (Âl-i İmran/159)
Bu şunu gösteriyor ki şura prensibi İslâm toplumunun en aşağı derecedeki bireyinden en üst derecedeki peygamberine kadar herkes için yerine getirilmesi gereken bir görevdir.
Bunun içindir ki bazı tefsir alimleri şöyle demişlerdir: Bu ayetteki Hz. Peygamber'e yöneltilen danışma emri Peygamberin sahabeye, sahabenin de Peygamber'e danışması gerektiği anlamını içine almaktadır.
Kur'an gerçek ve güzel kıssaları ile bize bildirmektedir ki danışma insanda yaratılıştan var olan bir özelliktir. İnsan, dini manada bir iman sahibi olmasa dahi, hayatın ne demek olduğunu anladığından beri danışmaya başvurmuştur.
Kur'an Sebe kraliçesi Belkıs'm kıssasını anlatırken ifade ediyor ki, kendisine Hz. Süleyman'ın mektubu geldiğinde halkını veya danışmanlarını toplamış, karşı karşıya oldukları durum hakkında görüşlerini bildirmelerini istemiştir. Bu olay Kur'an'da şöyle anlatılıyor:
(Kraliçe) dedi ki: "Ey ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan (size danışmadan) hiç bir işi kestirip atmış değilim." Onlar şu cevabı verdiler: "Biz güçlü kuvvetli kimseleriz. Zorlu savaş erbabıyız; buyruk senindir, artık ne buyuracağını sen düşün!" (Sebe/32-33)
Eğer danışma gerekli olmasaydı yapılmasının istenmesinde bir anlam olmazdı.
(Danışma konusunda bir takım esaslar bulunmaktadır. Şöyle ki:)
1. Danışma, hakkında ayet ve hadis olmayan konularda olur. Vahy yoluyla Hz. Peygamber'e bildirilen konularda kişisel görüşlere yer yoktur. Hadislerde ve siyerde bunu açık bir şekilde tanıklandıran pek çok belge vardır, i
2. Danışmanın, tek bir düzeyde olması gerekmez. Tüm insanların katılacağı (referandum gibi) tarzda danışma, halkın fikrinin sorulması gereken durumlarda olur. Hz. Peygamber'in büyük Bedir savaşına çıkmazdan önce müslümanların tümüne yaptığı konuşma bu kabildendir. Çünkü bu savaşta Ensar ve Muhacirler cephede yer alacaklardı. Bu sebeple Rasûlullah hepsi ile konuşarak danışmada bulunmuştu. Hz. Peygamber'in Uhud savaşı öncesi yaptığı görüşmeler de genel danışma ka-bilindendir.
Özel danışma diyebileceğimiz bir tür danışma vardır ki, buna uzmanlık isteyen ve belirli bir düzeyde görüşe ihtiyacı olan konularda başvurulur. Hz. Peygamber'in Bedir savaşından sonra esirlere ne yapılacağı konusunda Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ile danışmada bulunması bu tür danışmanın örneğidir. Öte yandan esirler konusunda Hz. Peygamber'in halkın hepsinin fikrini alması (savaş ortamında kolay bir şey değildi).
3. (Danışma ile ilgili ayetlerden birinin tamamı şöyledir): Cenab-ı Hak buyuruyor ki:
O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davranır. Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et (umuma ait) işlerde onlara danış... (Âl-i İmran/159) (Görülüyor ki ayette Peygamber'e yönelik üç emir vardır). Bu ayetteki üç emir, emrin ifade ettiği görevin farz olduğunu göstermektedir. Bir engel bulunmadıkça başka türlü düşünmek mümkün değildir. Bu emirlerin Peygamber'e farz olmadığını söylediğimiz takdirde onun çevresindekilere yumuşak davranması ve rabbinin bağışlanmaları için dua etmeyi emrettiği kimselere dua etmesi gerekmez demiş oluruz ki bu, onun peygamberlik makamına layık değildir. Bu, onun rahmet peygamberi oluşu ile de bağdaşmaz. Zira o Allah'ın alemlere rahmet olarak gönderdiği bir peygamberdir.
Hiç şüphe yok ki Peygamber için bu iki emir lüzumludur ve o bu iki emre uyacaktır. Tabiidir ki aynı ayetteki danışma emri de Hz. Allah'ın Peygamberine farz kılmış olduğu bir husus olmuştur. Allah'ın farz kılmış olduğu bir şeyin mutlaka bir faydası olmalıdır.
Hz. Peygambere danışmanın farz olmasının şöyle bir faydası olmasına kesinlikle bir engel yoktur. Hz. Peygamber'den danışmada bulunmasının istenmesinin faydası, müslümanlara danışma yapılacağını öğretmek ve danışmanın lazım olduğunu ve sonucunun bağlayıcı olduğunu bildirmektir. Danışmanın sonucunun bağlayıcı olduğunun delili şudur: Hz. Peygamber (Uhut savaşından önce) sahip olduğu fikri ortaya koydu. (Rasûlullah, bu savaşta Medine'yi şehir içinde kalarak savunmak gerektiği görüşünde idi). Fakat topluluk başka bir görüşte idi. (Topluluk, şehir dışına çıkıp savaşmak istiyordu.) Rasûlullah, toplumun görüşünü (danışma sonucunda) kabul etti.
(Danışmayı emerden Âl-i İmran 159. ayetinde danışma emrinden sonra şöyle buyuruluyor:
Artık Allah'a dayanıp güven...
Demek oluyor ki danışma'da önce (danışma) konusu ortaya konulur. Danışma toplantısında hazır bulunanlar arasında görüş bildirmeye elverişli seviyede olanların görüşleri alınır. Toplumun tamamı veya çoğunluğu hangi görüşü benimserse o görüş bağlayıcı olur.
Danışmanın bağlayıcı olacak şekilde gerçekleşmesinden sonra ikinci aşama gelir ki bu aşama, danışma sonucunda verilen kararı uygulama merhalesidir. Nitekim ayette "...artık kararını verdiğin zaman..." buyuruluyor. Yani (danışma esnasında) görüş birliği veya çoğunluk ile alınan karara saygı gösterdikten sonra uygulamaya başladığın vakit, uygulamayı çevrendekilerle birlikte gerçekleştir, demek istenmiştir. Çünkü Hz. Peygamber'in tüm işleri tek başına gerçekleştirmesi düşünülemez.
Ayetteki Allah'a dayanıp güven!" ifadesinde ise şu denmek istenmektedir: Üzerinde danışarak karara bağladığınız işi gerçekleştirmekte şanı yüce olan Allah'tan yardım iste.
Ayette şöyle denmesi de mümkün idi: "İleri sürülen görüşleri dinledikten sonra uygun bulduğun görüşü seç." Fakat Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Danışma işleminden sonra işini yapmaya karar verdin mi Allah'a tevekkül et ve çevrendekilerin akıllarında ve gönüllerinde olandan güven duyarak uygulamaya başla.
Burada bir başka nokta var. Söylendiğine göre Cemaleddin Efga-ni şöyle söylemiş: "Bu doğu dünyasına adaletli bir diktatörden başkası elverişli değildir."
Yeryüzünün çeşitli yerlerinde bir takım azgın diktatörler, yaptıkları baskıcı uygulamaları bu söze dayandırarak haklı göstermek istemişlerdir.
Oysa şairlerin piri Ahmed Şevki bu yönelişi şu hikmetli sözü ile reddetmiştir: "Bana akıllı bir panter getirin, size adaletli bir diktatör getireyim!" Allah Ahmed Şevki'ye rahmet eylesin.
Hafız İbrahim de bu görüşü desteklemiştir. Hafız İbrahim şöyle diyor:
Topluluğun görüşü ihtilaflı olsa bile Ülkeyi zarara sokmaz.
Fakat çıkılırsa yola tek kişi ile Ülke mutlu sonuca çıkmaz.
Bazı kimseler, Hz. Peygamber'in vekili olma durumunda olan halifelerden kimilerinin bir takım uygulamasına dayanarak halkın yönetiminde bu yolun tutulması gerektiğini söylemişlerdir. Bir örnek olarak Hz. Ebu Bekir'in yerine Hz. Ömer'i halife olarak belirlediğini örnek göstererek şöyle demektedirler: İşte Ebu Bekir, seçim ve danışma söz konusu olmadan yerine Ömer'i bırakarak bir yol açmıştır, yönetici seçiminde bu yol izlenmelidir.
Böyle diyen bir kimsenin sözü ters yüz edilerek reddedilir. Zira Hz. Ebu Bekir yerine Ömer'i bıraktığını bildiren belgeyi yazmazdan önce danışmada bulunmuştur. Onun bu belgeyi yazması, kendisinden sonra halifeliğe en elverişli kimse olarak Ömer'i bu makam için teklif etmekten ibarettir.
Nitekim Hz. Ömer'in halifelik makamına gelişini anlatan bazı tarihi rivayetlerden birisi şöyledir:
Hz. Ömer minbere çıkıp Hz. Ebu Bekir'in mektubunu göstererek: "Bunda yazılana muvafakat ediyormusunuz?" diye sordu.
Orada bulunan insanlardan birisi: "Onda ne yazdığını bilmek istiyoruz" deyince Hz. Ömer: "Ben de bilmiyorum" cevabını verdi. Çünkü mektup henüz açılmamıştı.
Adam bedevi yaratılışına uygun ve basit bir ifade ile -ki onun bu hali halife olarak teklif olunan bir zata karşı gelmesine engel olmuyordu- şöyle dedi: "Fakat ben biliyorum. Geçen defa sen onu halife olarak teklif ettin, şimdi de o seni teklif ediyor".
Bedevinin keskin ve Hz. Ömer'in halife oluşundan hoşlanmayan sesi yükseldiği halde müslümanlar Hz. Ömer'e halife olarak biat ettiler.
Bu biat Hz. Ebu Bekir'in teklifinin bilinmesinden sonra gerçekleşmişti. Bu tür uygulamalar medeni ve gelişmiş diğer ülkelerde de bilinen ve kabul edilen bir yöntemdir.
Allah en iyi bilendir.
İsâmiyet Ve Beşeri Hukuk
SORU: İnsanlarca yapılan hukukun bir takım kusurlarının ortaya çıkmış olması karşısında bunların devamı yerine Allah'ın dinini hikmetli bir kanun olarak benimseme zamanı gelmedi mi?
CEVAP: Herkes görüş birliği içindedir ki Allah'ın gösterdiği yol uyulmaya en layık olandır. Allah'ın kanunları, insanın yaptığı kanundan bin kere hayırlıdır. Gidilecek yol, Allah'ın gösterdiği yoldur. Allah'ın gösterdiği yola sırtını dönen doğru yoldan sapmış olur.
Bu konu itibarıyla önemli olan hali hazırdaki durumumuzu bilmek, üzerinde söz etmekte olduğumuz konudaki görevimiz ve ümit beslediğimiz geleceğimize ait planımız bakımından önemlidir.
İnanıyorum ki içinde bulunduğumuz vakit Allah'ın kanunlarına yönelip, onları almamız ve onların hükümlerini uygulamamız için en elverişli zamandır.
Çünkü Mısır milleti bu konuda iradesini ortaya koymuş ve Allah'ın dinine yönelerek onu istemiştir.
Dün (yani geçmişte) işgalin varlığını, işgalcilerin taşkınlıklarını, sömürge karanlığını ve sömürgecinin zulmünü gerekçe gösteriyorduk. Elimizde bir şey (yetki) olmadığını söylüyorduk. Şimdi ise ülkenin yönetim işi elimizdedir, ülkemizde arzu ettiğimiz gibi uygulamalar yapabiliriz.
Bu münasebetle hatırlıyorum ki bazı ilim adamları -ben de onların arasında idim- 1962 yılı yazında bir milli konferans düzenlenmesini istediler. Bu konferansta Mısır'da İslâm dininin, kanunların ana kaynağı olması istenmiştir.
Bu konferansın oturumlarından 28/5/1962 tarihli olanında bir konuşma yaparak "devletin resmi dininin İslâm olmasının" bir madde olarak benimsenmesini istedim. Çünkü bu prensibin yerleşmesi bu dinin gösterdiği istikamette olmayı, bu dine karşı gelmemeyi gerektirir.
Ertesi gün 29/5/1962 tarihinde söz alıp şu konuşmayı yaptım:
"Allah'ın dini İslâmiyet'in, kanunların değiştirilmesi sırasında (yeni yapılacak) kanunların kaynağı olarak benimsenmesini teklif ediyorum. Çünkü muazzam İslâm dininde fıkhi prensip ve kanuni kurallar bulunmaktadır. Bu kural ve prensipler kişisel, toplumsal ve uluslararası ilişkileri belirlemekte, toplumdaki çeşitli işleri düzenlemektedir. Bu durumuyla İslâmiyet kendisinde gördüğümüz adalet, kardeşlik ve eşitlik esasları ile çağlayan zengin bir kaynak olmaya elverişlidir."
Konuşmama devamla şöyle dedim: "Mümin Arab kişiliğimiz, kanunlarını akidesinden ve inancından aldığı zaman gerçekten mükemmel olacak, tamamlanacaktır."
Fakat gerçekte İslâmiyet'i (bir kanun gibi) uygulama noktasına gelmezden önce, çok titiz ve dikkatli bir şekilde önemli bir aşamadan geçmeye ihtiyacımız vardır.
Bu, her düzeydeki insanları İslâm dininin çeşitli kanun dallarında ki medeni, ticari, cezai, ailevi olanları ve diğerlerini içine alacak şekilde gerekli hükümleri karşılamaya İslâm dininin yeterli olduğuna ikna etme aşamasıdır.
İkna etme aşamasında müslümanların ve İslâm âlimlerinin söyleyecekleri şeyler herşeyi halletmez. Belki bu alanda müslüman kimseler tarafından söylenecek sözler kötü zan ve yanlış yorumla karşılanıp "Bu söz kendilerinin sözüdür" denilebilir.
Fakat bu konuda müslüman olmayan oryantalist, düşünür ve araştırmacıların sözlerine başvurursak onların sözlerinde İslâm dininin toplumun hukuki ihtiyaçlarını gerçekleştirmeyi garanti altına aldığına dair pek çok tanıklar bulabiliriz. Bunlar, inanmak istemeyenleri ikna etmek için bir delil olur. Gerçek üstünlük düşmanların tanıklık ettiği üstünlüktür. Müslüman olmayanlar İslâm dini için böylesine tanıklık ederken, mensupları ondan nasıl kaçınabilirler?
İslâm dininin bu husustaki yeterliliğini dostlardan evvel düşmanlar (kabul edip) tanıklık yapmışlardır. 1937 yılında devletler arası karşılaştırmalı hukuk alanında Lahey-de gerçekleştirilen konferansta bir takım inceleme ve tartışmalardan sonra alınan kararlar arasında şu hususlara yer verilmiştir:
İslâm şeriati müstakil (başkasından etkilenmemiş) bir şeriattir. İslâmiyet yeni gelişmelere elverişlidir.
Benzeri bir karar Birleşmiş Milletlerde de alınmıştır. Birleşmiş Milletlerde devletler arası bir mahkeme kurulacağı sırada müslümanlardan oluşan bir heyet (ilgili makama başvurarak) İslâm ülkelerinin dünyada geniş bir yer oluşturduğunu, bu ülkelerde yaşayan insanların kendine göre prensipleri, öğretileri ve esasları olan bir inanca sahip olduklarını ifade ettiler. Ayrıca bu inanç sisteminin kendisine göre değerleri ve hükümleri bulunduğunu, bu itibarla İslâm ülkelerini temsil etmek üzere müslüman bir hakimin uluslararası mahkemeye tayin edilmesini istediler. Birleşmiş Milletler Topluluğu bu gerekçeleri kabul ederek bu mahkemeye İslâm ülkelerini temsil etmek üzere bir hakim tayin etti.
Meşhur İtalyan hukukçusu ve araştırmacı ve uzun süre İtalya Adalet Bakanlığı müsteşarlığı yapan Piola-Kazeli İslâm dini ve onun hukuki yapısı hakkında şöyle demiştir: "Mısır'ın kanunlarını muhakkak İslâm diniden alması gereklidir. Zira İslâm dininin hükümleri bu ülkenin kanuni yapısının ruhuna başka ülkelerden daha çok uygundur."
1962 yılı yazında Mısır hükümeti idari işlerin düzenlenmesi hususunda uzman iki yabancı getirtti. Bunlardan birisi Luser Joyelik, diğeri James Bolek'di.
Bu iki uzman, hazırladıkları raporun başına, ele aldığımız konu ile sıkı bir ilişkisi olan çok önemli ve değerli bir bölüm koydular. Raporun bu bölümünde şöyle deniyor:
Bir milletin genel eğilimlerinin ve inançlarının bilinip dikkate alınmasını bir kenara bırakarak, herhangi bir hükümetin veya hükümet uygulamalarının yeniden düzenlenmesi konusunda planlama araştırması yapmak mümkün değildir.
Raporun aynı bölümünde şu görüşlere de yer verilmiştir:
Allah ahlaki, siyasi ve ekonomik bir sistem olarak devleti meşru kılmıştır. İnsan kendisine verilen geniş bilgi, tecrübe ve düşünce sayesinde bu sisteme şekil verir. Bu şekillendirme yerleşmiş olan ahlaki prensipler esas alınarak yapılır.
İslâm kültürü modern çağda başarılı bir yöntem için en elverişli esasları içermektedir. Bu kadarla kalmayıp, İslâm kültürü Mısır halkına yeni demokratik sistemlerini üzerine kurabilecekleri prensipler de sunmaktadır.
Bu sözler müslüman olmayan iki yabancıya aittir. Bu sözler aziz vatanımız Mısır'daki hükümetin yönetiminin düzenlenmesi için devletin en üst kademesi tarafından istenen resmi hükümet raporunda yer almaktadır.
Bu tanıkların söylediklerinden sonra İslâm dininin adaletli ve üstün kanun ihtiyaçlarını toplum için temin edeceğinden, dünya ve ahi-rette mutluluğu gerçekleştireceğinden şüphe kalmamıştır.
İslâm dininin hukuki ihtiyaçları karşılayacağı konusunda ikna çalışmalarından sonra çok önemli ve değerli büyük bir göreve sıra gelir.
Bu görevin "Dini hükümlerin kanun tarzında düzenlenmesi" olduğunu söyleyebiliriz. Bu aşamada İslâm dininin prensipleri ve hükümleri (hukukçular arasında) alışılmış biçimde modern çağdaki düzenlemelere uygun hale getirilmelidir. Bölümler ve başlıklar kolaylık ve açıklık Özellikleri dikkate alınarak düzenlenmelidir. Öyle ki (herhangi bir konuda aranan) dini hüküm kolayca bulunmalı, hakim veya araştırıcı dilediği bölüm veya maddeye ulaşabilmelidir.
Ayrıca düzenlenen maddeler medeni hukuk, ceza hukuku, ticaret hukuku, devletler hukuku, anayasa, aile hukuku ve diğer konulan kapsamına almalıdır.
Bu düşüncenin gerçekleşmesi için bir takım gayretler sarfedilmiş ve girişimler olmuştur. Fakat mükemmel bir şekilde tamamlanması kısmet olmamıştır.
Bir Örnek olarak, tarih bize bildiriyor ki bir zamanlar Cezayir, sonra da 1831 yılında İskenderiye müftüsü olan Muhammed Cezayir-li'den zamanın devlet başkanı, İslâm dininin hükümlerini kanun haline getirmesini istemişti. Fakat bu çalışma tamamlanmadı. Bunun sebeplerini uzun uzadıya burada anlatmaya konumuz elverişli değildir.
Yaklaşık 1317 (hicri) yıllarında Prof. Muhammed Abduh, şer'i mahkemelerin durumu ve düzeltilmesi konusunda detaylı bir rapor yazmıştır.
Abduh bu raporunda benimsenip boyun eğilmesi gereken dini emirleri bir bir saymıştır. Abduh bu raporda şöyle demektedir:
Tüm bunların ilim adamlarından oluşan bir komisyonun
önüne konulması gerekir. Ta ki ilim adamları tüm (hayata geçen) işlemlerden milletin derdine derman olacak şeyleri dini hükümler olarak çıkarıp ortaya koysunlar. Özellikle şer'i mahkemeler dışındaki mahkemelerin bakması mümkün olmayan vakıf ve aile hukuku davalarında bu işlem yapılmalıdır.
İlim adamlarının çıkarıp ortaya koyduğu hususlar bir kitap haline getirilmeli, bu kitap sözü geçen konularda ihtiyaç duyulan tüm meseleleri kapsamına almalıdır. Ayrıca şer'i mahkemelerdeki mahkeme usulleri de bu konulara ilave edilmelidir. Yetkili merci-den de çıkarılan hükümlerin yürürlükte olduğuna dair bir emir çıkarılmalıdır.
Fakat Prof. Abduh'un arzu edip teklif haline getirdiği bu düşüncesi uygulanmamıştır. Her ne kadar bu konuda bazı ilim adamlarının bireysel çalışmaları varsa da uygulama gerçekleşmemiştir.
1948 yılında dini hükümlerin kanunlaştırılması alanında güzel bir girişim gerçekleşmiştir. Bu tarihte Ezher Üniversitesi ilim adamlan ile üniversitedeki hukukçulardan oluşan bir komisyon kuruldu. Bu komisyon kaynağı İslâm dini olmak üzere bir medeni kanun meydana getirecekti.
Aynı tarihe rastlayan sıralarda Dr. Abd'ur-Rezzak Senhuri senato meclisine kaynağı Avrupa kanunları olmak üzere bir medeni kanun teklifi sunmuştu. İşte yukarda adı geçen komisyon bu kanunun maddelerini meşhur dört İslâm fıkıh ekolünün (mezhebinin) hükümleri ile karşılaştırıp mukayese edecekti.
Bu komisyon çalışması kesin delil ve belgelerle ortaya koymuştur ki İslâm dinindeki hükümler diğer kanunlardaki hükümlerden daha iyi ve daha sağlamdır.
Komisyon, çalışmalarında önce kanundaki maddeyi ele alıyor, yanına aynı konudaki dinin hükmünü koyuyordu. Konulan dini hükmün alındığı fıkhî mezhebin kaynaklarını veriyor, dini hükmün üstünlüğünü ortaya koymak için ikisi arasında bir karşılaştırma yapıyordu.
Komisyon, çalışmalarını Akit adını verdiği bir kitapta topladı. Bu kitapta uygulamalı olarak İslâmî kaynakların hukukî ihtiyaçlarımızı karşılamasının nasıl mümkün olduğu, toplumda mutluluğu ve adaleti nasıl gerçekleştirdiği ortaya konuyordu.
Bu komisyonun görevine devam etmesi, veya dini hükümleri kanunlaştırma faaliyetlerini başka komisyonların sürdürmesi ümit ediliyordu. (Bu çalışmalar devam etseydi) kanun maddeleri haline getirilmiş İslâm hukukundaki muazzam hazineyi modern tarzda düzenlemiş ve sunulmuş olarak görecektik. Fakat bu umut şu ana kadar gerçekleşmedi.
İslâm dünyasında yöneticilerden dini hükümlere uyma konusunda olumlu adımlar atmalarını istiyoruz. Öte yandan müslüman milletlerde dikkat çekici makam ve görevlerde bulunan ilim adamları bu alanda sorumluluklarını yerine getirmeli, görevlerini ifa ederek devlet adamlarım bu istikamete yönlendirmelidir.
İslâm hukukunu maddeleştirmeye, yeniden düzenleme ve kanunlaştırmaya gücü yeten ilim adamlarının, bu kanunlaştırma işlemini İs-lâmi hükümlerin hepsini kapsamına alacak şekilde tamamlamaları görevleridir.
Bu görev yerine getirilmelidir ki müslüman devlet adamları "Bizler eldeki kanun maddelerini baraktığımazda, onların yerine konacak şekilde düzenlenmiş kanunlaşmış maddelerin elimizde olması gerekir" diyerek mazeret ileri süremesinler.
Burada hatırlamalıyız ki İslâmi hükümlerin kanunlaşması kolay ve kısa zamanda olacak bir şey değildir. Bilakis azme, gayrete, tahammüle, sabıra ve çok değerli ilim adamlarına ihtiyaç vardır. Böyle bir olay propagandacı ve cüce kimselerle gerçekleşmez.
Burada şunu hatırlayalım ki Cermen Hukuku (Alman hukuku)nun meydana getirilmesi böyle bir çalışmadan sonra gerçekleşmiştir.
1874 yılında kanuni çalışmaların genel esaslarını, ana hatlarını ortaya koymak üzeite bir komisyon oluşturuldu. Daha sonra prensipler halinde metinleri belirlemek üzere bir komisyon daha kuruldu. İkinci komisyonun çalışmaları 1880'de tamamlandı.
Daha sonra uzman üyelerin ortaya koyduğu maddelerin tartışmasını yapmak üzere komisyon tüm üyeleriyle toplantılar yapmaya başladı. Araştırma ve tartışmalar 1887 yılına kadar devam etti.
Daha sonra bu kanun, görüşlerin bildirilip tartışılması maksadı ile kamuoyuna sunulmak üzere yayımlandı. Alternatif maddeler halinde görüşler ortaya çıktı. Almanya parlamentosu önceki komisyonlardan daha çok sayıda üyesi bulunan yeni bir komisyon oluşturdu.
Bu komisyonda hukukçu, sanayici, tüccar ve sermayedar gibi çeşitli mesleklerden üyeler vardı. Komisyon 1895 yılma kadar çalışmasını sürdürdü. Yapılan tartışmalar sonunda 1896 yılında yapılan değişikliklerden sonra kanun kabul edildi.
Burada Alman hukukunu örnek olarak vermekle yüce Allah'ın kanunu ile insanların yaptığı kanun arasında bir benzerlik yapmaktan, birinin diğeri gibi olduğunu söylemekten Allah'a sığınırım. Bu örneği vermekten maksadım, kanun maddelerinin oluşturulması için yapılan hukuki çalışmanın sabır ve gayrete muhtaç olduğunu ortaya koymaktır. Dini hükümlerin kanunlaştırılması, bunların maddeler haline getirilmesi için gerekli çalışmanın yapılmasını hatırlayınca şunları anlamış oluruz:
Böyle bir çalışmayı gerçekleştirebilmek için tecrübe, dikkat, titizlik ve ihlas gibi özelliklere sahip olmamız gerekir.
Bu görevi yerine getirmek üzere gerekli yönelimi yapmaksızın yeni zaman kayıplarına yol açmamamız gerekir.
(Bu noktaları göz Önünde bulundurmalıyız ki) insanlık alemine şifa şişesini sunarken, kullanma talimatı ile birlikte takdim edebilelim.
Yüce ve ulu Allah doğru buyurmuştur:
Gerçekten size Allah'tan bir nur, apaçık bir kitap geldi. Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yolarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola iletir. (Ma-ide/15-16)
Lütfettiği hidayet yoluna iletmekte ve dininin hükümlerini uygulamakta kendisinden dilekte bulunacak olan Allah'tır.
İslâmiyet'in Arablıktan Üstün Olması
SORU: İslâmiyet'in Arablık üzerine üstünlüğünün boyutu nedir?
CEVAP: İfade ettiği anlama olan inancımızdan dolayı, düşkünlük derecesinde tekrar edip durduğumuz sözlerden birisi şudur: "Arab dünyası İslâmiyet'in kabı, İslâmiyet Arabhğm ruhudur."
İnanıyorum ki veciz ve anlam yoğunluğu olan bu söz İslâmiyet ile Arablık arasındaki ilginin belli başlı özelliklerini ortaya koymakta, İs-lâmiyetin Arablık ve Arab üzerine üstünlüğünü belirtmektir.
"Arab dünyası İslâm'ın kabıdır" dediğimiz zaman Arablığa büyük şeref kazandırmış oluruz. Çünkü son peygamber Arablann içinden çıkmıştır.
Hz. Allah evrensel İslâm davetini Arab toprağından başlatmıştır. Bu davetin son elçisi olarak Arab'ın özü olan bir adamı seçmiştir. Bu dinin direği ve düsturu olan Kur'an'ı bu milletin dili ile göndermiştir.
Bu dinin ilk inananları gene bu milletten olmuştur. İşte "Arab dünyası İslâmiyet'in kabı" sözünün anlamı budur.
Cenab-ı Hak ilmi, hikmeti ve takdiri ile davetin araçları olarak dil, kişi ve mekanda kendisini gösteren Arab dünyasını dini için bir kap olarak seçince şüphesiz bu, Arab alemi için bir ikram, Arablık için büyük bir şeref olmaktadır.
"İslâmiyet Arablığın ruhudur" ifadesine gelince, bunu pek çok durumlarda görebiliriz. Diyebiliriz ki İslâm ruhunun yardımı, ona olan inancın güç vermesi, değerleri ve prensipleri ile Arab dünyasını aydınlatmış olmasaydı, Arablık, hak yolda ayakları üzerinde duramaz, doğruluk kelimesine tutunarak sabır ve metanet gösteremezdi.
Bir milletin nail olabileceği en büyük övüncü Hz. Allah Arablara bir şans olarak vermiştir. Cenab-ı Hak geçmişte çeşitli milletlerden peygamberler seçmişti. Bu peygamberlerin dini davetleri zaman, mekan ve insanlar bakımından sınırlı idi.
Hz. Allah yarattıklarına zaman, mekan ve insan bakımından geniş boyutları kapsayacak bir elçi göndermeyi murad buyurunca elçisi Muhammed'i Arab milletinden seçti. Bu övünçlerin en büyüğüdür. Neredeyse tüm milletler içinde bir milletin nail olduğu en büyük övünç budur.
Bir örnek olarak söylersek Fransa'nın Napolyon ile, İngiltere'nin Şekspir ile, Amerika'nın Abraham Linkonlu ile iftihar ettiğini görüyoruz. Allah'ın Arab milletinden seçtiği peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed'i hatırlayınca, bu milletlerin iftihar ettikleri bu şahsiyetler neredeyse silinip yok olmaktadır.
İslâmiyet'in Arab alemine kazandırdığı üstünlükleri şöyle özetleyebiliriz:
a. İslâmiyet pek çok sayıda Araba bu dine inandıktan ve bu dinin emanetini yüklendikten sonra ilahi bir ikramda bulunmuştur. Bu insanlar İslâm'dan önceki cahiliye döneminde yeryüzünde hiçbir prensip ve değer ölçüsü tanımaz azgın ve zorba kişilerdi. İslâm'ın nuru ile aydınlandıktan sonra doğusuyla batısıyla yeryüzünde milyonlarca insanın kendilerinden hoşnut olduğu kimseler oldular.
Mesela Ebu Bekir'in ifadesiyle cahiliye döneminde bir zorba olan Ömer, İslâm'ın nuru ile aydınlandıktan sonra faruk sıfatıyla anılmaya "Efendimiz Ömer" denilmeye başlandı. Adını her bir anışımızda "Allah ondan razı olsun" cümlesini tekrar ederiz. Hiç şüphe yok ki rabbi-ne inanan bir millet için Allah rızası arzu edilen bir şeydir. İşte bu en büyük arzu olan Allah rızasının onlar için istenmesi bu kişiler için bir çeşit Allah'ın ikramı olmuştur. Bu özellik, İslâmiyet'in Arab milletine vermiş olduğu büyük bir üstünlüktür.
b. Cenab-ı Allah ebedi olan kitabını Arab milletinin dili ile indirmek sureti ile, bu millete bir tür kutsallık ihsan etmiştir. Bu milletin dili, edebiyat, şiir ve gece sohbetlerinde konuşulan bir dil iken Kur'an'm gönderilmesi ile bu ümmetin ve bir inancın dili olmuştur. İnanç dili olmakla kutsallık kazanmıştır. Böylece biz müslümanlar Kur'an ayetlerini okumak suretiyle Allah'a ibadet etmekle emrolunduk.
Mesela namaz kılmak üzere Allah'ın huzurunda durduğum zaman, Allah'a ibadetimi apaçık Arabça olan Kur'an'ın ayetleri ile gerçekleş-tiriyorum.
Kelimelerin ifade ettiği anlamlar Allah'tandır. Hz. Allah bu anlamları içine koyacağı kap ve kalıp olarak Arabça'yı seçmiştir. Bu seçim Arab dili için büyük bir şeref ve büyük bir kutsallıktır.
Bunun da ötesinde Arabça yeryüzünde İslâmiyet var oldukça ebedilik kazanmıştır. Yeryüzünde müslümanlar oldukça Arabça kutsaldır. Arabça inanç dili, edebiyat dili ve konuşma dilidir.
Bu durum, şu ayet-i kerimeyle bağlantılıdır:
Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik. Elbette onu yine biz koruyacağız. (Hicr/9)
Bu itibarla Arabça Allah'ın dininin ve Kur'an'ın korunmasına bağlı olarak Cenâb-ı Hakk'ın kudreti ile koruma altındadır. Bu, yeryüzünde hiç bir dilin nail olmadığı bir şereftir. Yeryüzünde ne varsa hepsi sadece Allah'a kalıncaya kadar Arabça bir din ve inanç dili olacaktır.
Eğer Kur'an-ı Kerim indirilmemiş olsaydı bu dil yok olup gidebilirdi. Özellikle Arab aleminin zayıf düşüp Arab olmayanların idaresi altına düştüğü uzun sürelerde yok olup giderdi.
c. İslâm ruhunun Arab kap ve kalıbı ile kaynaşması ile, Arab olmayanlar Arab ile müslüman ifadelerini birbirinden ayrramayacak hale gelmişlerdir.
Arab dünyasından çıkıp başka yerlere gidince oralarda Arab ile müslüman arasında bir fark gözetilmediği görülecektir.
Bu özellik, Arab olan kimseye ikram, sevgi ve sempati kazandırmaktadır. Bu özellik öyle bir anlayış ortaya koyuyor ki müslüman bir kimse din ve inanç kardeşine karşı yapması gereken bir görevi olduğunu bilir. İşte bu özellikle İslâm dininin üstünlüğünden ileri gelmektedir.
İslâm dini sayesinde İslâm tarihi ile Arab tarihi, konuşma dili ile inanç dili, ileri gelenler ve dini tanıtmada üst düzeyde olanlarla halk birbirine karışıp kaynaşmıştır.
d. İslâm dini Arab toplumunu, başkalarına verebilecek bir mesajı olan millet haline getirmiştir. Bu sözlerimle Arablann İslâm'dan Önce hiçbir gücü yoktu, hiç mesabesinde idiler gibi bir görüş ifade etmek istemiyorum. Lakin şuna inanıyorum ki Arab milleti İslâm'dan önce güç bakımından enerjisi dağınık bir halde, bireyleri haddi aşan aşırılıktan ayrılmaz bir durumda idi.
Gene inanıyorum ki İslâm dini Arablar için bir hedef belirledi, önlerine bir plan koydu ve onları mesaj sahibi bir toplum yaptı.
Arabları güçlendirme yönünden inanıyorum ki İslâmiyet onlara iki güç kazandırdı. Birinci güce "koruyucu güç", ikinci güce "savunma gücü" diyebiliriz.
İslâm dininin Arablara kazandırdığı koruyucu güç şöyle meydana geldi:
İslâmiyet gelince Arab milletini toplayıp bir düzene koydu. Bireylerin, sınıfların, topluluklar ve kabilelerin arasını birleştirerek hepsini tek kuvvet haline getirdi. Koyduğu prensiplerle onları koruma altına aldı ve getirdiği güzel ahlak ilkeleriyle onları ziynetlendirdi. Böylece Arab toplumuna psikolojik, ahlaki ve dini bir seviye getirmiş oldu. Bu seviye Arab milletini güçlü ve koruma altına alınmış kıldı. Arab milleti bu güçle kendisine savaş açanlara ve saldıranlara karşı koyma noktasına geldi.
İslâm dini paramparça haldeki ve başka milletlerce yağma edilecek durumdaki Arablar için geniş bir koruyucu güç kazandırmıştır.
İslâmiyet'in Arablara kazandırdığı savunma gücüne gelince, onlar bu gücü onların gönüllerine yerleştirdiği imanın gereği olan prensible-rin kuvveti sayesinde elde etmişlerdir. Öylesine ki onlar sadece kendilerini ve vatanlarını özgürlüğe kavuşturmakla veya Arab Yarımadasında birliği gerçekleştirmekle yetinmemişlerdir. Bu güç onları Arab Yarımadasının dışına İslâm'a davet yapmaları ve Allah adına (aslı) Allah'ın olan beldeleri fethetmek için çıkarmıştır. Dün deve ve koyun çobanı olan bu insanlar artık yeryüzünde Allah'ın prensiplerini yayan kimseler olmuşlardır.
Allah'ın İslâm dini ile Arablara kazandırdığı üstünlüklerin hepsini sayıp dökecek olursak şu sonuca ulaşırız: Arablar (önceleri) dikkat çekecek bir güce sahip değillerdi. İslâm dini gelince onları her alanda güçlendirdi.
Cahiliye döneminde Arablar pasif durumda olan bir güce veya kullanılmayan bir enerjiye sahip idiler. Bir başka deyişle güçlerini yerinde kullanmıyorlardı.
İslâmiyet gelince bu güçleri doğal yerine yerleştirip ait olduğu yola yönlendirerek hayırlı veya yararlı sonuçların alınmasını gerçekleştirdi.
Bu söylediklerimiz, bize İslâmiyet'in Arablarda var olan iyi özellikleri hayra, hakka ve adalete yönelttiğini göstermektedir.
İslâmiyet geldiği zaman Arablarda cesaret ve kahramanlık özelliğini bulmuştu. Fakat bu ahmakça bir kahramanlık idi. Onlar o vakit bu özelliklerini övünmek ve böbürlenmek için kullanıyorlardı.
İslâm dini bu özelliği en basit şeyler için dövüşmek, savaşmak ve bir takım taşkınlıklarda kullanmaktan Allah yolunda cihat etmeye yönlendirdi. Ki Allah yolunda cihad demek, hak, adalet, hayır ve iyilik yolunda ve insanların arasını düzeltmek için çalışmak gayret sarfetmek demekti.
İslâmiyet Arab toplumuna geldiği zaman onlarda cömertlik adeti vardı. Fakat bu cömertlik delicesine bir harcama şeklinde idi. Adamın biri hakkında kasideler söylenip övülmesi için ihsanlarda bulunurdu. Veya kimileri halkı idinde en cömert insan olarak tanınmak için ikramlarda bulunurdu. İslâm dini geldikten sonra bu cömertlik potansiyelini Allah yolunda harcamaya, zekata, sadakaya, nafile hayır ve iyilikler yapmaya kanalize etti.
İslâmiyet geldiği zaman Arab toplumunda övülmeyi sevme ve övünme eğiliminin var olduğunu gördü. Bu potansiyeli değerlendirerek, aynı özelliği inancın hizmetinde kullandı.
Buna bir örnek olarak Mekke'nin fethi sırasında Ebu Süfyan'ın övülmekten hoşlanma eğilimini kullanışı hemen burada hatırımıza geliyor. Hz. Peygamber (Mekke'nin fethi esnasında) şöyle buyurmuştur:
Kim Ebu Süfyan'ın evine girerse o güvenliktedir. (Yani o kimsenin canına bir zarar gelmeyecektir).
Hz. Peygamber bu sözüyle Ebu Süfyan'ın övülme eğilimini okşayarak hoşnutluğunu temin etmiştir. Aynı zamanda bir yandan da savaşın selametle sona erip, kan dökmeden Mekke'ye girmeyi garanti ediyordu.
Benzer bir örneği Ebu Dücane'nin Rasûlullah'ın kılıcını eline aldıktan sonra gururlanarak yürüdüğünde Hz. Peygamber'in şu sözünde görmekteyiz:
Ey Ebû Dücane! Bu yürüyüş Allah'ın hoşlanmadığı bir yürüyüştür. Ancak böyle durumlarda bir sakıncası yoktur.
Hz. Peygamber bu sözü ile Ebû Dücane'nin savaş alanında gururlanarak yürümesine müsaade ediyordu. Zira tam savaşa çıkmak üzere idiler. Rasûlullah bu sözü ile cihada teşvik edici bir tavır sergiliyordu. Netice itibariyle İslâmiyet insanın savaşta gururlanmasını caiz görmüştür.
Hatta -Halid b. Velid ve başka kumandanlar gibi- bazı kumandanların İslâm öncesi kabilelerine mensup olduklanm söylemelerine müsaade etmişti. Bununla fedailik, kahramanlık ve atılganlık duyguları harekete geçiriliyordu. Sonuç olarak cahiliye döneminin ırkçılığı söz konusu olduğunda soy sop, ata ecdad ile övünmek uygun görülmezken, hayır ve hak alanlannda bunun yapılmasına müsade ediliyordu.
Şair der ki:
Oluruz yapıcı nasıl oldu ise evvelkiler
Eskiler ne yapmış ise yeniler onların yolundan gider.
Nitekim İslâmiyet, cahiliye döneminin yanlış ve sapık anlayışlarını düzelterek, yeni şekliyle bu konudaki söylemlerin devamına müsaade edilmiştir.
Bunun örneklerinden birisi cahiliye döneminde kötü bir anlamda kullanılan aşağıdaki deyişi Hz. Peygamber pırıl pırıl bir anlayışa kavuşmuştur:
Zulme de uğrasa, zulüm de yapsa kardeşine yardım et.
Gerçekten cahiliye döneminde durumu ne olursa olsun (zulüm yapmakta olan birisi de olsa) kardeşe yardım edilirdi.
Şu şiirde bu anlayışı görüyoruz: Kardeşlerden birinin başına gelince dert Sormazlardı bunlar kimdir diye Aslında böyle olur kişi mert Yardım etmek için sormaz; niçin niye?
Hz. Peygamber getirdiği din ile kardeşe, komşuya veya akrabaya yardım kavramını düzeltmiş bu konuda şöyle buyurmuştur:
Kardeşine yardım et; zalim de olsa, mazlum da olsa. Hz. Peygambere sordular: "Mazlum olana yardım ederiz, peki zalime nasıl yardım edeceğiz?" Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
Zalim olana yardımınız onu zulmünden alıkoymakla olur.
Cahiliye döneminde "harim çevirme" usulü vardı. Bu sistem düşmanlık, taşkınlık ve derebeylik yöntemi ile işliyordu. Şöyle ki: Cahiliye devrinin güçlü bir adamı gelir, köpeğini (araziye) salardı. Havlayan köpeğin sesi nereye" kadar ulaşıyorsa "köpeğinin sesinin ulaştığı yer benim harim'imin sınırıdır" derdi.
Hz. Peygamber harim belirleme anlamına gelen kelimenin kullanılmasının devamını benimsedi. Fakat sistemin işleyişine son verdi. Bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
Allah ve Rasûlünün (cihat atlarının otlayacağı harimi belirlemek üzere) harim belirlenmesinden başka hiç bir kimse için harim belirleme (hakkı) yoktur.
Demek oluyor ki böyle bir uygulamayı, ancak Allah'ın ve onun Rasûlünün müslümanların yararı için yapabileceği esası getirilmiş oluyor.
Buraya kadar anlattıklarımızla İslâmiyet'in Arablığa pek çok yönü kapsayacak, her alanı içine alacak şekildeki üstünlüğü ortaya konmuş bulunuyor. Bu itibarla "Arab dünyası İslâm'ın kabı, İslâmiyet Arablı-ğın ruhudur" sözünü tekrarlamamızda bir tuhaflık yoktur.
Allah en iyi bilendir.
KUTSAL YERLER
İslam'da Kutsal Sayılan Yerler
SORU: İslâm'da kutsal sayılan yerler var mıdır? Var ise buralar neresidir?
CEVAP: İslâm dini sırf tevhid esası üzerine kurulmuş bir dindir. Bu esas rab ve ilah olarak tek Allah'ı tanımak, putperestliğe ve hangi yol olursa olsun Allah'a ortak koşmaya karşı koymak şeklinde işleyen bir mekanizmadır.
Allah'ın isimlerinden birisi Kuddüs'tür. Bu kelimenin anlamı temiz, her türlü eksiklik ve kusurdan uzak olmak demektir. Çünkü Hz. Allah her türlü celal, cemal ve kemal (mükemmellik) sıfatlarına sahip bir varlıktır. Nitekim Kur'an'da şöyle Duyurulmaktadır:
O, öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir. (Haşr/23)
Allah'ın kuddüs (kutsal) olduğunu söylemek, O'nun, ilahlığına layık olmayan şeylerden uzak olduğunu ifade etmektedir.
Aşağıdaki ayette meleklerin dilinden aynı anlamda bir ifade kullanılmıştır:
Bizler hamd edip seni-teşbih ve takdis edip duruyoruz. (Bakara/30)
Allah'tan başka bir varlık için takdis etmek (kutsamak) deyimi kullanılırsa, bunun anlamı temiz kılmak demektir. Nitekim Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyuruyor:
Allah, güçlüsünden zayıf olanın hakkını almayan milleti kutsamasın (temizlemesin).
Demek ki Hz. Peygamber böyle olan topluluklara beddua etmiştir.
Kutsal yer putperestlik ve benzeri kirlerden temizlenmiş yer demektir. Kur'an'da da "arz-ı mukaddes" (kutsal toprak) (Bkz. Ma-ide/21) ifadesi geçmektedir. Tefsir alimleri burasının Şam olduğunu söylemişlerdir. Kutsal toprak ifadesinin anlamı, din ve ibadetle temiz olmuş toprak demektir. Yoksa tapınılan bir toprak demek değildir. Zira İslâm'da Allah'tan başka tapılacak varlık yoktur.
İslâmiyet'te kutsal olduğu söylenen yerler vardır. Kabe, Mescid-i Haram, Hz. Peygamber'in (Medine'deki) mescidi, Filistin'deki, -Allah orasını müslümanlara geri almayı nasip etsin- Mescid-i Aksa gibi. Buralara kutsal denmesi bu yerlere tapılması anlamında değildir. Bu hiç bir şekilde mümkün olmayan bir şeydir. Allah'tan başka tapılacak hiç bir şey yoktur.
Mesela Kabe'nin mukaddes (kutsal) bir bina olduğu söylenir. Bunun anlamı, Kabe'nin putlardan ve şirkten temizlenmiş olması demektir. Kabe bir yapı olarak müslümamn Allah'a ibadet ederken yöneldiği bir noktadan başka bir şey değildir. Namaz kılan kimse, Kabe'ye veya binayı meydana getiren taşlara ibadet ediyor, değildir. Müslüman namazını kılarken (gerçekte) Allah'a yönelir, kalbinde Allah'a bir bağlılık hisseder ve O'na ibadet etmeye niyet eder.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:
Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilah yoktur. Bana ibadet (kulluk) et ve beni anmak için namaz kıl. (Tâ-hâ/14)
Demek ki ibadet edilen ancak Allah'tır. Kabe, yeryüzünün doğusunda batısında müslümanların yöneleceği yeri gösteren bir alâmettir. Dünyanın her yerindeki gönüller Kabe'de birleşir, sadece Allah'ı teşbih ederek dua ve yakarışlarla O'nu anarlar.
Bu anlayışı Hz. Peygamber'in şu değerlendirmesinde de görüyoruz. Efendimizin bildirdiğine göre günahtan kaçınan (rabbine hakkıyla kulluk eden) imanlı bir kulun Allah katında saygınlığı Kabe'den daha büyüktür.
Hz. Peygamber bir gün Kabe'ye bakarak şöyle buyurdu:
Allah'tan başka tanrı yoktur. Ey Kabe sen ne güzelsin! Kokun ne güzel! Ne büyük saygınlığın var! Halbuki mü'min'in saygınlığı senden daha büyüktür. Allah sana karşı saldırganlığı haram kıldı. Mü'minin de malını, kanını ve ırzım haram kıldı. Mü'min kimse hakkında kötü zan beslenmesini de haram kıldı.
Hacer'ul Esved'in de Kabe etrafında yapılacak tavaf turlarının
başlangıcına bir belirti olmak üzere Allah tarafından Kabe'nin bir köşesine konulması emredilmiştir. (Tavafa başlarken) Hacer'ul Esved'i öpmek veya selamlamak ona tapmak değildir. İbadet edilen tek olan Allah'tır.
Nitekim Hz. Ömer, Hacer'ul Esved'i öperken şöyle diyor:
Allah'a yemin ederim, ben biliyorum ki sen, ne zararı ne de faydası olmayan bir taşsın. Eğer Rasûlullah'ın seni öptüğünü görmeseydim, seni öpmezdim.
Hacer'ul Esved'in hac ile ilgili ibadetler arasındaki görevi, tavafın başlangıç noktasını belirlemektir. Kâbe-i Muazzama'nın yapısında Hz. İbrahim'den beri kalan tek şey Hacer'ul Esved'dir. Hacer'ul Esved ile ilgili olarak herhangi bir putperestlik veya Allah'a şirk koşmak söz konusu değildir. Çünkü ibadet edilen tek varlık mülk sahibi, varlıkları yaratan, nzık veren Hz. Allah'tır. O'ndan başka ilah yoktur. Bunun içindir ki Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Her kim günaha girmeden, bir takım çirkinlikler yapmadan sırf Allah için haccederse (hacdan evine dönerken) anasından doğduğu günkü gibi (günahsız olarak) döner.
Hac bir mekan veya bir taş veya Kabe binası için değil, Allah içindir. Kur'an ibadetin sırf Allah için yapılmasını emretmekdetir:
O halde sen dini Allah'a has kılarak ihlas ile kulluk et. Dikkat et, halis din Allah'ındır. (Zümer/2-3)
Bu ayetler ifade ediyor ki Allah, ancak sırf kendi nzası için yapılanı kabul eder. Kur'an bir diğer ayette şöyle der:
Dini yalnız kendine has kılarak ve hanifler olarak Allah'a kulluk etmek.......için ancak onlara müslüman olmaları emrolundu. (Bey yine/5)
Hz. Allah bir kudsi hadisinde şöyle buyurur:
Ben ortağı bulunmayan, hiç ihtiyacı olmayan biriyim. Her kim benimle beraber benden başka birisiyle (hem benim hem de bana ortak koştuğu kişi için) ortak olarak bir iş yaparsa, o kimseyi bana ortak koştuğu kimse ile bırakıveririm.
Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:
Allah'a ortak koşmadan ölen kimse cennete girer. Allah'a şirk koşmuş olarak ölen de cehenneme girer.
Allah'ın ortağı yoktur. En iyi bilen Allah'tır.
Kabe-İ Muazzama
SORU: Kabe hakkında kısaca bilgi verirmisiniz?
CEVAP: Kâbe-i Muazzama tüm müslümanların kıblesidir. Kabe Mekke'nin merkezinde bulunan orta hacimde bir binadır. Kabe denmesinin sebebi dört köşeli oluşundandır. Dört köşe yapılı yüksek binaya Kabe denir. Kabe'nin bir diğer adı da Beyt-i Atik'dir. Çünkü Hz. Allah onu sırf kullarının (ibadetine) hasretmiş, her hangi bir kimsenin mülkü olmaktan azad eylemiştir.
Kabe'nin bir diğer adı da Beyt-i Harâm'dır. Hz. Allah Kur'an'da şöyle buyuruyor:
Yüzünü (namazda) artık Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müs-lümanlar!) Siz de nerede olursanız olun (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. (Bakara/144)
Kabe'ye Beyt-i Haram denmesinin sebebi kendisine saldırmanın haram olduğu gibi, onun yanında (birisine) saldırmanın da haram olmasındandır. Bunun içindir ki Kur'an'da şöyle buyurulur:
Biz beyti (Kabe'yi) toplantı ve güven yeri kıldık. (Bakara/125)
Kabe'yi Muazzam'ayı Hz. İbrahim ve oğlu İsmail yapmışlardır.
Kur'an-ı Kerim şu ayetinde buna işaret etmiştir:
jHani bir zamanlar İbrahim İsmail ile birlikte evin (Kabe'nin) temellerini yükseltiyor "Ey rabbimiz! Bizden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, bilensin" (diyorlardı). (Bakara/127)
Kur'an-ı Kerim, Kabe'nin hususi bir şerefe sahip olduğunu bildiriyor:
Şüphesiz, alemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev, Mekke'deki (Kâbe)dir. Orada apaçık nişaneler, (ayrıca) İbrahim'in makamı vardır. Oraya girenler emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim nankörlük ederse bilmelidir ki, Allah bütün alemlerden müstağnidir. (Al-i İmran/96-97)
Ayetteki ilk ev ifadesinin anlamı, Allah tarafından ibadet etmek üzere belirlenmiş olan ilk ev demektir. Yani burada insanlar, rab ve yaratıcıları olan Allah'a ibadet ederler.
Ayette ifade edildiği üzere Kabe'nin "alemlere bereket" olması, çok hayrı olması demektir. Çünkü bu bol hayrın sebebi Kabe'dir. Her kim rabbine tevbe ederek Kabe'ye gelirse Cenab-ı Hak onun günahlarını silerek kendisini doğru yola hidayet eder. Sonuç olarak bu, büyük bir hayır, değerli bir bereket olmaktadır.
Gene ayette ifade edilen oraya girenin emniyette olması, Kabe'ye ihlaslı olarak gelen kimsenin Allah'tan gelecek azaptan emin olması demektir. Ayrıca Allah, Kabe'yi güvenli bir yer olarak belirlemiş ve orada herhangi bir saldırının yapılmasını haram kılmıştır. Orada intikam almak maksadı ile olsa dahi hiçbir kimsenin, herhangi bir kimseye saldırması caiz değildir. Çünkü müslümanların, Kabe'nin huzurunda kin ve intikam gibi duygulan unutmaları gerekir. Kabe'de birbiriyle karşılaşan müslümaniar barış ruhu ile karşılaşmak, birbirlerine barış çağrısında bulunmalıdırlar.
Gene Kur'an'da Kabe ile ilgili olarak şöyle buyururun
Allah Kabe'yi, o saygıya layık evi insanların belini doğrultmaya (maddi ve manevi yönden) sebep kıldı. (Maide/97)
Ayette "belini doğrultmak" olarak ifade edilen durum, insanların din ve dünyaları için yararlar sağlamasıdır. Çünkü Kabe her gün kıldıkları namazda onların kıblesidir. Bu, din ve ibadet yönünden onların yararınadır. Öte yandan her sene gücü yetenler hac mevsiminde Kabe'nin etrafında toplanırlar. Burada birbirleriyle tanışıp kaynaşırlar, faydalanıp menfaat elde edecekleri konularda istişare ederler. Bu Kabe'nin insanlara dünyevî yararıdır.
Bir başka yoruma göre Kabe'nin dini yönden yararı orada müslümanların hac ve umre görevlerini yerine getirmeleridir. Dünyevî yararı da orada güvenliğin yaygınlaşması dünyanın dört bir yanından Kabe'nin çevresine (çeşitli) nimetlerin getirilmiş olmasıdır.
İslâmiyet müslümanlara Kabe'ye ve çevresine nasıl saygılı davranılacağmı öğretmiştir. Buna göre orada insana, hayvana, kuşa ve bitkiye saldırılmaz. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
Mekke'ye saygınlık kazandıran insanlar değildir. Kabe'yi hürmetli kılan Allah'tır. Allah'a ve âhiret gününe inanan bir kimse için Mekke'de kan dökmek, ağaç kesmek helal değildir.
Bir diğer hadis de şöyledir:
Sizden birinizin Mekke'de silah taşıması helal değildir.
Alimler bu hadisi şöyle yorumlamışlardır: Mekke'de silah taşımanın helal olmaması birine saldırmak için olmasına göredir. Korunmak maksadı ile Mekke'de silah taşımakta bir sakınca yoktur.
Cenab-ı Hakkın Mekke'yi ve Kabe'yi böylesine saygın ve koruma ile kuşatmış olmasında tuhaf bir taraf yoktur. Çünkü Hz. Allah bu temiz binanın ve saygın beldenin, en açık manası ve en belirgin yapısıyla barış ruhunun temsil edildiği bir yer olmasını dilemektedir.
Bunun içindir ki Hz. İbrahim Mekke'yi güvenli bir yer yapması duasında bulunmuştur. Kur'an bu hususu şöyle ifade ediyor:
Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: "Rabbim! Bu şehri (Mekke'yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak kıl!" (İbrahim/35)
İhtimal ki -gerçeği en iyi Allah bilir ya Kabe'nin yeryüzünde ibadet edilmek üzere ilk yapılan ev olmasının bir sebebi de budur.
Ebu Zer, Hz. Peygamber'e yeryüzünde yapılan ilk ibadethaneyi sormuştu. Hz. Peygamber: "İlk mescid, Mescid-i Haram, sonra (yapılan mescid) Mescid-i Aksa'dır" buyurdu Sonra da ikisi arasında kırk yıl(lık bir zaman aralığı) olduğunu söyledi.
Gene ayette ifade olunduğu üzere Kabe'de İbrahim'in Makamı vardır. Burası Hz. İbrahim'in oğlu İsmail ile birlikte yaptığı yerdir. Kabe'nin yapılışı sırasında üzerinde oturduğu bir taş olduğu da rivayet edilmektedir.
Kabe'nin öneminden dolayı, müslüman onu ziyaret ettiği sırada orada çok çok teşbih, tekbir ve hamd etmelidir. Hz. Peygamber ihlasla bu yerleri ziyaret edenlere sevap ve nimetler olduğunu bildirmiştir.
Rasûlullah şöyle buyurur:
Bu beyt (Kabe) İslâm'ın direğidir. Her kim (bulunduğu yerden) hac veya umre için çıkarsa Allah'ın muhafazası altındadır; orada vefat ederse cennete koyar, geri dönerse sevap ve ganimetle döndürür.
Medine'deki Peygamber Mescidi[1]
SORU: Hz. Peygamber'in Medine'deki mescidi hakkında kısaca bilgi verir misiniz?
CEVAP: Hz. Peygamber'in Medine'deki mescidi hicretten sonra ilk olarak yaptığı mesciddir. Rasûlullah bu mescidi Ensar ve Muhacirlerin önde gelenleriyle birlikte yapmıştır. Mescidin ilk yapılışı kare biçiminde idi. İlk sıralarda namaz kılarken (kıble olarak) Kudüs'teki -Allah orasını müslümanlara ve Arablara iade eylesin- Mescid-i Aksa'ya yönelirlerdi.
Hz. Peygamber bu mescidin yapılışına bizzat katıldı. Mübarek eliyle taşları taşırken bir taraftan da şu beyti söylemekte idi:
Gerçekten yaşanacak yurttur ahiret Allahım, Ensar ve Muhacire eyle mağfiret.
Hz. Peygamber'in mescidi, ibadet etmek, Allah'a yakın olmak maksadı ile Allah'ın yolculuğa çıkılmasını meşru kıldığı mescitlerden biridir. Hz. Peygamber bu konuda şöyle buyurmaktadır:
Hiç bir mescid için yolculuğa çıkılması doğru değildir. (Daha fazla sevap umarak) ancak (şu) üç mescid için yolculuğa çıkılır: Mescid-i Haram (Kabe'yi Muazzama), Medine'deki Peygamber mescidi ve Mescid-i Aksa.
Hz. Peygamber Medine'deki mescidin önemini şu hadisi ile yüceltmiştir:
Benim şu mescidime hayır(lı bir şey) öğrenmek veya öğretmek üzere giren kimse, Allah yolunda cihad eden mücahid derecesindedir.
Bu mescidde kılman namazın önemine de şu hadisi ile işaret buyurmuştur:
Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram dışındaki mescidlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır.
Bir diğer hadisinde şöyle buyurmuştur:
Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Benim mescidim de peygamber mescidlerinin sonuncusudur. Mescidler arasında ziyaret edilmeye, (uğrunda) yolculuğa çıkılmaya en layık olan mes-cid(lerden birisi)dir. Benim şu mescidim de kılınan bir namaz, Mescid-i Haram, dışındaki mescidlerde kılman bin namazdan daha hayırlıdır.
İhtimal ki hadiste ifade edilen üstünlüğün sebebi bu mescidin Hz. Peygamber döneminde İslâm'ın yönetim merkezi olmasıdır. Bu mescid Peygamber'in ve müsiümanlarm inşa ettiği ilk mesciddir. Bir rivayete göre aşağıdaki ayette sözü edilen mescidden maksad bu mesciddir:
İlk günden takva üzerine kurulan mescid, içinde namaz kılmaya elbette daha layıktır. Orada temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah temizlenenleri sever. (Tevbe/108)[2]
Ayrıca bu mescid sahabe-i kiram'ın Kur'an'ı ve İslâm'ın emirlerini öğrenmek üzere toplandıkları yerdir. Sahabe-i kiram orada ibadete çekilirler, Rasûlullah ile birlikte Allah'ı zikrederlerdi.
Gene orada Hz. Peygamber öğretmenlik, hatiplik yapmış, Kur'an'ı ve İslâm'ın hükümlerini tebliğ etmiştir.
Gene bu mescidde Hz. Peygamber'in aşağıdaki hadisinde sözü geçen "ravza-i mutahhara vardır. Efendimiz buyurur ki:
Evim ile minberim arasında cennet bahçelerinden bir bahçe vardır.
Bunun anlamı şudur: Her kim (hadiste bildirileni hu mekanda Allah'a itaat ederse, bu itaati sonuçta o kimseyi cennet bahçelerinden bir bahçeye götürür.
Bir diğer yoruma göre mana şöyledir: Sahabe-i kiram hadiste bildirilen yerde Hz. Peygamber'den ilim öğreniyorlardı. Böylece Allah onları dosdoğru yola iletmiş, onlara bol sevaplar kazandırmıştı. Bu itibarla burası bahçe gibi idi. Şu hadis bu anlamı desteklemektedir:
Cennet bahçelerine uğradığınızda (o bahçelerden) yararlanınız.
Hz. Peygamber'e: "Ey Allah'ın Rasûlü! Cennet bahçeleri neresidir?" diye sordular. Hz. Peygamber: "Zikir halkalarıdır" buyurdular, ki adet itibariyle bu tür toplantılar mescitte olur.
Hz. Peygamber'in mescidinin şerefine şunu da eklemeliyiz: Mü'minlerin anneleri Hz. Peygamber'in temiz eşlerinin odaları mescidin etrafını çevirmekte idi. Bu odaların kapıları mescide açılıyordu. (Hz. Peygamber'in vefatından epeyce bir zaman sonra) bu odalar mescide ilave edildi. Artık buralar mescidin bir parçası olmuştu. Hz. Peygamber'in buraya defnedilmiş olması da bu mescide şeref kazandıran hususlardan biridir. Daha sonraları Rasûlullah'm yakınına Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer de defn edilmiştir.
Artık İslâmiyet'te Hz. Peygamber'in kabrini ziyaret etmek âdet olmuştur. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:
Her kim benim kabrimi ziyaret ederse, beni hayatta iken ziyaret etmiş gibi olur.
Bir diğer hadis de şöyledir:
Her kim beni ziyaret etmeye gelir de başka bir şeyle ilgilenmezse, kıyamet günü o kişi için şefaatim gerekli gelir.
İslâmiyet bir edep olarak bize yol göstermiştir ki Medine-i Mü-nevvereye giren kimse şöyle dua eder:
Allahım! Burası senin peygamberinin haremidir. Benim buraya girişimi cehennem ateşinden korunmaya, azaptan ve kötü hesaba çekilmeden kurtuluşa vesile kıl!
Mescide girip Hz. Peygamber'in önüne gelince edep ve saygı içinde şöyle der:
Ey Allah'ın Rasûlü! Sana selam olsun. Ey rahmet peygamberi ve ey ümmetin hidayetçisi! Sana selam olsun. Ey Allah'ın peygamberlerinin sonuncusu! Sana selam olsun.
Daha sonra bir adım kadar sağ tarafa ilerleyerek: "Ey Ebu Bekir Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun" der.
Daha sonra bir adım daha giderek: "Allah'ın selam, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun, Ey Ömer!" der.
Böylece Hz. Feygamber'in mescidini ziyaret eden kimsenin gönlünde hatıralar tazelenmiş olur.
Allah en iyisini bilir.
Mescid-İ Aksa
SORU: Mescid-i Aksa'nın tarihi hakkında bilgi verirmisiniz?
CEVAP: Mescid-i Aksa müslümanların nazarında iki kıblenin ilki ve iki hareme ilaveten üçüncü bir harem (saygı değer bir yer)dir.
Mescid-i Aksa Hz. Allah'ın kutsallık özelliği ikram ettiği ve kendisinde ibadet edip Allah'a yaklaşmak üzere yolculuğa çıkılması meşru olan üç mescidden biridir.
Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Hiç bir mescid için yolculuğa çıkılması doğru değildir. (Daha fazla sevap umarak) ancak (şu) üç mescid için yolculuğa çıkılar: Mescid-i Haram (Kâbe-i Muazzama), benim Medine'deki mescidim ve Kudüs'teki -Allah orasını müslümanlara ve Arablara iade eylesin- Mescid-i Aksa. Mescid-i Aksa'nın özelliklerinden biri de Cenab- Hakk'ın onu olarak belirlemiş olmasıdır. Bilindiği üzere miraç, Hz. Peygamber'in mucizelerinden biridir.
Mescid-i Aksa Kur'an'da adı geçen iki mescidden biridir. Diğeri de Mescid-i Haram (Kâbe)dir. Kur'an'da şu ayette bu iki mescidin adı geçmektedir:
Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. (İsra/1)
Mescid-i Aksa gece yolculuğunun bittiği, göklere başlayan yolculuğun başladığı yer olmuştur. Cenab-ı Hak bu ayetteki ifadesiyle sanki Mescid-i Aksa'nın ve çevresinin müslümânın vatanının düğüm noktası olduğuna işaret etmek istemektedir.
Bundan öyle bir sonuç çıkıyor ki müslümanlar, miraç sahibi Hz. Muhammed'in bağlıları bu çok değerli vatanlarına tüm gayretlerini sar-federek titizlikle sahip olmak için itina göstermelidirler.
Hz. Peygamber'in Miraç gecesi Mescid-i Aksa'da namaz kılmış olması, bu namazda Hz. Peygamber'in arkasında (diğer) peygamberlerin cemaat oluşturmaları, Mescid-i Aksa'ya büyük bir şeref kazandırmıştır. Hz. Peygamber'in kıldığı bu meşhur namaz, artık peygamberliğin Hz. Muhammed'in elinde nihayete erdiğinin sembolü olmuştur. O Hz. Muhammed ki hakkında şöyle buyuru lmuştur:
(Rasûlüm!) Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya/107)
Bu özelliklerinden dolayıdır ki Mescid-i Aksa'da kılınan namazın -Mescid-i Haram ve Medine'deki peygamber mescidi hariç- diğer mescitlerde kılınan 500 namazdan üstün olduğunu Hz. Peygamber bildirmiş bulunmaktadır.
Hz. Peygamber'in Mescid-i Aksa hakkında başka hadisleri de vardır.
Rasûlullah buyuruyor ki:
Mescid-i Aksa'ya gidip orada namaz kılınız. Oraya gidip namaz kilamıyorsanız, kandillerinde yakılmak üzere yağ gönderiniz.
Beyt-i Makdis (Kudüs)de vefat eden, gökyüzünde vefat etmiş gibidir.
Bu hadiste müslüman olarak, rabbine ve peygamberine itaat ederek ölen kimse kasdedilmiştir.
İslâm fıkhında ifade edilmiştir ki hac veya umreye giden kimsenin Mescid-i Aksa'da niyet edip ihrama girmesi müstehabtır. Şu hadis bu hükmü bildirmektedir:
Her kim hac veya umreye Mescid-i Aksa'da niyet edip ihrama girerse geçmiş günahları bağışlanır.
Tabiidir ki bu sonuç, davranışlarını düzelten ve dosdoğru tevbe etmiş olanlar içindir.
Müslümanlar asırlar boyunca Mescid-i Aksa'ya gereken itinayı göstermişler, korumak ve gereken tamiratı yapmak için ne lazım gelmişse yapmışlardır. Ayrıca Mescid-i Aksa'nın faziletini ve tarihini bildiren kitaplar yazmışlar ve Mescdi-i Aksa'da özellikle Ramazanın son on gününde itikafa girmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir. Bu durum, 1967 yılı yazında elem verici felaket vuku bulana kadar böyle devam etmiştir.
Bu tarihte Siyonistler Kudüs'ü işgal edip iğrenç suçlarını işlemeye yönelip Mescid-i Aksa'yı yakma girişiminde bulunmuşlardır. Bu girişim Okyanustan Halic'e kadar her müslüman ve her Arabın üzüntüsüne sebep olmuş, öfkelerinin sel olup taşmasına yol açmıştır.
Bugün işgal edilmiş Kudüs'te, gasp edilmiş Filistin'de yanmış bir Mescid-i Aksa görmekteyiz. Görmekte olduğumuz Mescid-i Aksa karanlık, taşkınlık ve şer güçlerin çirkinliklerinden nelerle karşılaşmaktadır. Şimdi hissettiklerimiz ne olursa olsun Cenab-ı Hak'ka olan duygulu ve derin dualarımızda bize şer ve fesadın karanlıklarından mukaddesatımızı ve topraklarımızı temizleme gücü vermesini istemekteyiz. Allah'ın bize o gücü verdiği gün, Kudüs asıl sahibine dönecektir. Kudüs'ün sahibine döndüğü gün, Mescid-i Aksa'nın her tarafında yeri ve gökleri ayakta tutan Allah'a tekbir ve teşbih sesleri tekrarlanıp duracaktır.
O gün Allah'ın verdiği zafer ile mü'minler sevinç içinde olacaktır. O Allah, dilediğine yardım eder. O azizdir, rahimdir. Allah işinde mutlaka galiptir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.
En iyi bilen Allah'tır.
Amr B. Âs Camii
SORU: Kahire'deki Amr b. Âs Camii hakkında biraz bilgi verirmisiniz?
CEVAP: Amr b. Âs Camii Mısır'da ilk yapılan camiidir. Bu camii fethedildiği günden bu ana kadar Mısır tarihi ile birlikte var olan bir camiidir.
Bu camiyi Mısır fatihi kahraman Amr b. As, hicri 641 yılında, şimdi eski Mısır olarak bilinen, mübarek nil nehri yakınında bir yer olan Fustât şehrinde yaptırmıştır. Caminin arsasını müslümanlardan birisi bağışlamış, karşılığında para almayı kabul etmemiştir. Caminin yapılmasını bizzat Amr b. Âs yönetmiş, yapımına kendisi ile birlikte onlarca sahabe katılmıştır.
Bu camii namaz kılıp, ibadet ederek dini görevlerin yerine getirilmesi yanında, kültür, eğitim ve ahlaki öğretim için büyük bir alan olmuştur. Aynı zamanda genel toplantı yeri olarak kullanılmış, halk kendisi ile ilgili hususlarda görüşlerini burada dile getirmiştir.
Şehrin valisi bu camiide halka cuma namazı kıldırır, hutbesinde halka öğüt verir, onları aydınlatırdı. Valinin hutbesi sosyal ve ekonomik çeşitli meseleleri ele alan bir hutbe olurdu. Bunun örneklerinden birisi Mısır Fatihi Amr b. Âs'ın kendi yöneticiliğinin ilk yıllarında bu camiide irad ettiği hutbedir.
Amr b. Âs hutbesinde şunları söylemiştir:
Ey insanlar şu dört şeyi yapmaktan kaçınınız. Çünkü bunlar rahattan sonra yorgunluğa, bolluk ve genişlikten sonra darlığa, saygın bir kişilikten sonra perişanlığa sebep olurlar;
1. Aile bireyleriniz çok olmasın.
2. Pısırık olmayın,
3. Malınızı boş yere harcamayın,
4. Size bir faydası olmayan, bir şey elde edemeyeceğiniz konularda söz edip, dedikodu yapmayın.
Amr b. As'ın yaptırdığı bu camii, Mısır'da kurulmuş ilk Arab İslâm Üniversitesi sayılır. Zira burada edebiyat, fıkıh ve diğer ilimlerde yetişmiş büyük âlimler dini ve edebi dersler düzenlemişlerdir. Bir örnek olarak İmam Şafii bu camiide dersler vermiştir. Tefsir alimlerinin hocası olan İbn Cerir Taberi Mısır'a göçtüğü zaman Amr b. Âs'ın yaptırdığı bu camiide oturup dersler ve konferanslar vermiştir.
Tarihin anlattığına göre bu camiide ders gören öğrencilerin sayısı miladi onuncu asrın sonlarında, yani hicri dördüncü asrın yarısında 2100'e ulaşmış bulunuyordu. Bu rakam, o zamanın eğitim ve diğer kurumlarına göre müthiş bir. miktarı ifade ediyordu.
Pek çok tarihçinin bildirdiğine göre Mısır'da Fustat şehrinde bulu-nan Amr b. As'ın Camii büyük bir Arab islâm medresesi idi.
Bu medresede öğrenciler fıkıh, tefsir, hadis ve siyer gibi dini dersler, ayrıca gramer, edebiyat, tarih ve diğer faydalı dersler okuyorlardı.
Bu faaliyetlerden başka camii davalı ve davacı insanların mahkemelerinin görüldüğü bir yer olarak da görev yapıyordu. Zaman zaman camiide yapılan toplantılarda dini ve İslâm kültürünü ilgilendiren konular gündeme getiriliyordu.
Camiide bazı vakitlerde ahlaki hikayelerin anlatılıp va'z edilmesi, ve (yararlı) şiirlerin söylenmesi için toplantılar yapılırdı. Ayrıca cami-ide fıkıh mezhepleri de okutulurdu. Camiide ilim Öğretimi için çeşitli köşeler vardı. Müslümanların zengin ve iyilik sever kişilerinden bir grup insan buraların ma'mur tutulması ve görevini yapması için varlıklarını vakfetmişlerdir.
Camiideki bu ilim köşeleri, oralarda ders veren veya buraları imar eden kimselerin adlan ile anılırdı.
Bu köşelerden bazılarını birer örnek olarak nisbet edildiği kişinin adı ile birlikte aşağıya alıyoruz.
1. Şafii köşesi, Muhammed b. İdris eş-Şafii
2. Mecdiyye köşesi, zamanın eşraf veziri olan Mecdüddin Haris b. Mühezzeb.
3. Sahabiyye köşesi. Sahib Muhammed b. Fahru'd-Din.
4. Kemaliye köşesi, Kemaleddin Semnudi
5. Tâciyye köşesi, Taceddin Sathî.
Günler yıllar geçiyor, Amr b. Âs'ın Camii zamana karşı savaş veriyordu. B-u caminin içerisinde İslâm kültürünün en parlak dönemleri yaşanmıştır. Mesela hicri altıncı asırda ve yedinci asrın başlarında burada eğitim görmek üzere 60 küsur ilim halkası oluştuğunu görmekteyiz.
Bununla beraber yaşanan bir takım olaylar camide yapılan akti-vitelerin zayıflaması ve çalışmaların çapının daralmasıyla sonuçlanmıştır.
Nihayet Amr Camii sadece namaz kılınıp ibadet edilen bir yer olmuştur. İlmi aktiviteler camiilerden başka yerlere ve enstitülere taşınmıştır. Bununla beraber bu camii ilgi ve itina göstermeye layık bir camiidir.
Allah en iyi bilendir.
Ezher Üniversitesi Ve Camii
SORU: Ezher Üniversitesi hakkında kısa da olsa bilgi edinmek istiyorum. Bilgi verir misiniz?
CEVAP: Ezher Üniversitesi (İslâmi ilimlerde) en meşhur, en çok anılan bir üniversitedir. Hatta bazı kimseler bu ilim yuvasına "İslâm Üniversitelerinin hocasıdır" demeyi uygun görmüşlerdir.
Tarihin bildirdiğine göre Ezher'i yaptıran Fâtimi halifesi Muiz Li Dinillâh'm ordu komutanı olan Cevher Sıkılli'dir. Bina olarak yapımının tamamlanması hicri 361 yılında olmuştur.
İlk sıralarda Ezher'in Şiiliğin bir kolu olan İsmaili Fatimilerin propaganda ve tanıtım merkezi olması istenmiştir. Dış görünüşe bakılırsa Ezher isminin verilmesi Hz. Fatma'nın lakabı olan Zehra'ya nisbetle olmuştur. Ki Fatimiler Hz. Fatma'ya mensup olduklarını iddia etmektedirler.
Fakat Hz. Allah burasının İslâmi ilimlerin ve çeşitli bilimlerin araştırılması için bir merkez olmasını dilemiştir. Tâ ki bu ilim yuvası doğuda ve batıdaki İslâm aleminin çocuklarını aydınlatıp hidayet yolunu gösteren bir merkez olsun.
Tarihin bildirdiğine göre Ezher için büyük vakıflar oluşturan, vezir Yakup KiUis hicri 378 tarihinde Fatimi halifesi Aziz Billah'a Ezher'in bir Şii camisi olmaktan çıkarılıp dini ve akli ilimlerin ve lisanların öğretildiği bir İslâm Üniversitesine dönüştürülmesini u-kÜf etmiştir. Bu görüş, Ezher'in dini yönlendirmeyi, İslâm kültürünü ve ahlak eğitimi vermeyi sağlayacak imkanı elde etmesine yol açmıştır. Böylece İslâm dünyasından ilim öğrenmek isteyenler Ezher'de bu imkanı bulmuşlardır.
Büyük İslâmi hedefinde kolayca yol alabilmesi için Ezher'in yolunu ilk olarak açan Salahaddin Eyyubi'dir. Önceleri Ezher'de sadece Şii fıkhı okutulurken Salahaddin Eyyubi, diğer fıkıh mezheplerinin de okutulmasının yolunu açmıştır. Böylece pek çok şubesi ve çeşitli dallarıyla İslâm kültürü Ezher'in içerisinde parlamaya başlamıştır.
656 hicri yılında Bağdat'ın Tatarlarca (Moğollar tarafından) düşürülmesi öyle görünüyor ki pek çok ilim adamının Mısır'a göçmesine sebep olmuştur. Bu olay hem Ezher'in etkilenmesine, hem başkalarını etkilemesine yol açmıştır. Nitekim hicri 9. yüzyıl ilim adamlarından İbn Hacer el-Askalanî, Makrizi, Ayni ve Belkini; 10. hicri yüzyıl ilim adamlarından Sahavi, Suyûti bu konuda birer örnektir.
Tatarların İslâm alemini yerle bir eden saldırılarından sonra Ezher, pek çok sebepten dolayı dini ve ilmi sesin yükseldiği tek Üniversite olmuştur. Şöyle ki:
Tatarlar Ezher dışında cami, medrese ve diğer ilim yuvalarını tahrip etmişlerdir.
Arab medeniyeti en gelişkin safhalarını Endülüs'te ortaya koymuştur.
Mısır'daki Ezher, Arab ve İslâm dünyasının ortasında eksen olacak derecede bir merkeze benzemektedir.
Mısır aynı zamanda vahy'in indiği yer olan Hicaz ülkesinden de çok uzakta değildir.
Mısır hem ekonomik bir öneme, hem Arab dünyasının özelliğine, hem de dini liderliğe sahiptir.
Mısır Afrika kıtasının anahtarı durumundadır.
Mısır'da eski Mısır kültürünün tohumları da mevcut bulunmaktadır.
Hicri 922 yılında Mısır'ın Osmanlı İmparatorluğu tarafından fet-hedilmesine kadar, Ezher'in akli ve sosyal alanlarda güçlü etkisi ve büyük faydalan olmuştur.
Mısır'ın Osmanlılarca fethi, genel olarak Mısır'da bilimsel yönden zayıflamaya sebep olmuştur. Bu etki Ezher'de özel bir şekilde görülmüştür.
Fakat Ezher, üzerine gelen olaylara direnmeye ve karşı koymaya devam etmiştir. Zirve noktasında olan ilim adamları Ezher'in bünyesinde yenilik ve yeni bir hayat ruhunun meydana gelmesi için yönlenme ve yönlendirmede bulunmuşlardır. Ezher'de ve orada yapılan eğitimde bir takım düzeltmelerin yapılması gerektiğini haykıran Hasan Attar'ın çağrıları vardır. Arkasından Cemalleddin Efgani'nin, daha sonraları da Abduh'un ve Mustafa Merâğî'nin çağrıları gelmiştir.
Belki Ezher'deki en geniş çerçeve belirlemesi ve gelişme, 1961 tarihinde çıkarılan bir kanunla ona çağdaş bir Üniversite özelliği kazandırılması olmuştur.
Bu kanunun başında şu hususlara yer verilmiştir:
Ezher, İslâm ilimlerinin öğretildiği en büyük kurumdur. İslâm kültürünün koruyucusu, araştırıcısı, ortaya çıkarıcısı ve yayıcısı Ez-her'dir.
Ezher, tüm (dünya) halklarına İslâmiyet'in mesajının taşıyıcısıdır ve taşıyıcısı olacaktır.
Ar Ezher, İslâm gerçeğini ortaya çıkarmaya ve İslâm'ın insanlığın ilerleyip medeniyetin yükselmesindeki etkisini, dünya ve ahirette tüm insanlar için huzur ve güven kaynağı olduğunu anlatmaya çalışacaktır.
Ezher, yeniden Arab medeniyetini ortaya koymaya, Arab milletlerine ait düşünce ve bilim kültürünü yaşatmaya, Arab dünyasının insanlığın gelişmesi ve ilerlemesindeki etkisini belirlemeye önem verecektir.
Ezher, edebiyatın gelişmesine, bilim ve tekniğin ilerlemesine, ruhsal değerlerin, milli ve insani hedeflerin gelişmesine katkıda bulunacak, topluma hizmetini sürdürecektir....
İşte bu kanunla Ezher gözle görülecek şekilde gelişmiş ve yeni giysisiyle ortaya çıkmıştır.
Ezher Üniversitesinde tıp, mühendislik, ziraat, yönetim bilimleri ile ilgili yeni fakülteler kuruldu.
Ayrıca kız öğrenciler için fakülte ve enstitü bölümleri de oluşturuldu. Öte yandan eskiden var olan fakültelerde yeni araştırma metod-ları geliştirilerek geniş bir gelişme sağlanmıştır.
Çağdaş üniversite hayatının getirdiği bu yeni gelişmelerin Ezher'e girişinden sonra mezun olacak öğrenci toplulukları peş peşe topluma katıldıkça bu gelişmenin izi açık bir şekilde görülecektir.
En iyi bilen Allah'tır.
Karaviyyin Camii Ve Üniversitesi
SORU: Karaviyyin Üniversitesi ve Camii hakkında kısaca bilgi ve-rirmisiniz?
CEVAP: Bu ilim yuvası Mağrib ülkesinde Fas şehrinde olmasına rağmen, Karaviyyin Üniversitesi adı ile isimlendirilmiştir. Bunun sebebi miladı 859 (hicri 245) yılında bu ilim kurumunun yapıldığı bölgede Kayravan şehrinden gelen göçmenlerin oturması idi. İnsanlar aslı Kayravaniyyûn olan bu ismi hafifleterek Karaviyyin şeklinde söylemişlerdir.
Kayravan meşhur bir şehirdi. Mağrip ülkelerinin fethed ili sinin ilk yıllarında müslümanlann eline geçen bir yerdir. Daha sonra harap olmuş, bunun üzerine şehrin pek çok fıkıh ve ilim adamı Mağrib'in en büyük şehirlerinden sayılan Fas'a göçmüşlerdir.
Eski zamanlarda Fas ve Kurtuba'mn âlimleri bu şehirlerden Fas'a göçtükten sonra burada toplanmışlar edebiyatları ve ilimleri ile Karaviyyin Üniversitesini mamur hale getirmişlerdir.
Karaviyyin Üniversitesi dini ve Arabi ilimlerdeki genişliği yönüyle en eski İslâm Üniversitelerinden sayılır. O derecede ki on bir asır boyunca İslâmi ilimlerin ve dillerin okutulduğu bir yer olmuştur.
Bu ilim yuvasının aslı bir camidir. Bu caminin yapılması önce Allah'ın, sonra faziletli, hayır ve iyilik sever Ümm'ül Benin Fatma Kayravaniyye'nin sayesinde gerçekleşmiştir. Bu hanım, Muhammed b. Abdullah Kayravani'nin kızıdır. Bu hayırsever hanım caminin yapımı için gereken meblağı bağışlamıştır.
Murabıtlar döneminde Fas şehrinin nüfusu artınca Fas şehri ve dolayısıyla Kayravan camii cemaata dar gelmeye başladı. Halk camiyi çevreleyen çarşı ve caddelerde namaz kılıyordu. Fıkıh âlimleri ve ileri gelenler toplanarak camiin genişletilmesine karar verdiler. Böylece genişleyen camiye gelip gidenler, ibadet ve ilim yönüyle faydalananlar çoğaldı.
İlim yuvası olan bu camide Arab ve İslâm ilimlerinin yanı sıra tasavvuf, edebiyat ve-" usul (metod) ilimleri de okutuluyordu.
Burada ders okutan hocalardan birisi de meşhur tarihçi Nefh'ut Tıyb isimli eserin sahibi Makkari'dir. Bu zat fetva görevinin yanında beş yıl süre ile camiin imam hatiplik görevini de üstlenmişti.
Burada ders veren âlimlerden biri de fıkıh âlimi, hatip İbrahim b. Ebi Bekir b. Abbad'dır. Bu zat hakkında tarihçi Makkari az önce sözü edilen kitabında geniş biyografik bilgi vermiştir.
Gene Makkari'nin verdiği bilgilere göre Abdullah b. Reşid isimli âlim de burada ders verenlerdendir.
Bu ilim adamları Karaviyyin camiinde konferans verir veya hutbe irad ederdi. Konuşmacı hutbe veya konferansında sosyal ve siyasi konulara temas ederdi. Takva ve salah ehli Abdu'r-Rahman Zerhuni'nin yaptığı gibi konuşmacı devleti veya devletin başı olan zatı eleştiriye tabi tutardı.
Karaviyyin Üniversitesinde okuyup, sonradan içinde bulunduğu toplumda ilmi kişiliği yükselip yıldızı parlayanlardan biri büyük tarihçi Abd'ul Vâhid Merâkuşi'dir.
Merakuşi El-Mucib Fi Ahbâri'il Mağrib isimli kitabın yazarıdır. Kendisi yedinci hicri yüzyılın ilim adamlarından olup 647 hicri tarihinde vefat etmiştir. Fas'a gelen Merakuşi Karaviyyin Üniversitesine girmiş ve oradan çok şey öğrenmiştir. Merakuşi kendilerinden ilim öğrendiği hocalarını hayırla anıp "onlar okuttukları ilimlerde ileri derecede kişilerdir" demektedir.
Bu ilim yuvasında Ezher Üniversitesi tarzında eğitim yapılmakta idi. Eğitimde "özgür sistem" uygulanırdı. Buna göre ders okutan hocalar dilediği kitap ve ilim dalını seçmekte, öğrenciler de diledikleri hocayı seçip onun huzurunda bulunarak onu dinleyip dersini almakta özgür idi.
Burada dil ve din derslerinden başka mühendislik, tıp, felsefe, astronomi ve tabii bilimler de okutuluyordu.
Miladi 18. yüzyılın sonlarında sultan 3. Muhammed döneminde 1931 senesinde bir kanunla Karaviyyin Üniversitesindeki eğitimin çerçevesi belirlenmiştir.
Bu kanuna göre burada yapılan eğitim üç aşamada gerçekleşiyordu: a) İlk öğretim, b) Orta öğretim, c) Yüksek kısım. Ayrıca dini konularda ve edebiyatta yüksek lisans da yapılıyordu. Bununla birlikte kız öğrenciler için üniversiteye bağlı enstitüler de kurulmuştu.
Tunus'un bağımsızlığından sonra bu kurum ilahiyat, edebiyat ve bilimler fakültesini içeren bir üniversiteye dönüştü.
Emevi Camii
SORU: Şam'daki Emevi Camii hakkında kısaca bilgi verirmisiniz?
CEVAP: Emevi Camii, Suriye'nin başkenti Şam'da bulunmaktadır. Emevi Camii denmesi bu camiin Emeviler zamanında yapılmasından-dır. Zira bu camiyi Emevi halifelerinden biri olan Velid b. Abd'ul Melik b. Mervân yaptırmıştır. Bunun için bu camiye Ümeyye Mescidi, Dı-meşk Camii de denmektedir.
Velid bu caminin yapımına Miladi 708 yılında başlanmıştır. Halife bu cami için öylesine bol harcama yapmış, süsleme san'atmı o kadar güzel yaptırmıştır ki dünyanın ilginç yapılarından biri sayılmıştır. Deniliyor ki Velid bu camiin yapımı için yedi yıl devletin harâc gelirini harcamıştır. Süsleme çalışmaları ile birlikte caminin yapılıp tamamlanması dokuz yıllık zaman almıştır.
Rivayet olunduğuna göre Velid camii yapımı için İslâm dünyasının çeşitli yerlerinden pek çok usta ve sanatkar getirtmiştir. Bizans kralından ülkesinden 200 sanatkar göndermesini istemiş, bu isteği yerine getirilmiştir. Ayrıca Hindistan ve İran'dan da camide çalışmak üzere alanında uzman sanatkarlar temin etmiştir. Bu itibarla Emevi Camii İslâm mimarisinin eşsiz sanat eserlerinden biri olmuştur. Yangın ve deprem git^i caminin belirgin özelliklerini değiştiren olaylar olmasaydı günümüzde bile gözleri kamaştırır, akıllara dehşet verecek durui/ıda olurdu.
Rivayete göre caminin yapımı tamamlanınca Velid Şamlılara şöyle demiştir: "Ey Şam halkı! Sizler diğer insanlara karşı dört şeyinizle iftihar ediyorsunuz: Havanız, suyunuz, meyveleriniz ve hamamlarınız. Size iftihar edeceğiniz beşinci bir şey ilave etmek bana hoş geldi. O da bu camiidir."
Bunun içindir ki meşhur gezgin ve tarihçi İbn Cübeyr Emevi ca-miinin güzellik, yapısındaki mükemmellik ve san'atındaki ilginçlik yönünden İslâm alemindeki camiilerin en meşhuru olduğunu söylemektedir.
Emevi camii ilk minaresi olan camidir. Daha sonra Mısır'ın Fustat şehrindeki Amr b. Âs Camii gelir. Bunlardan sonra yapılan camilerde minare yapılması yaygınlaşmıştır.
Nesiller boyunca Emevi Camii ibadethane olmanın yanında Islâmi ve Arabi ilimlerin öğretildiği bir yer de olmuştur. Bu yönüyle Ez-her'e benzer yanlan vardır. Emevi Camiinde okuyan öğrencilere Mücavir denirdi.
Aynı şeyi Ezher'de de görmekteyiz. Bu isimlendirme ya ders gördükleri yerlerde devamlı kalmalarından veya Kabe ve Mescid-i Ha-ram'da kalan kimselere benzemelerinden dolayıdır.
Bu talebelerden bazıları caminin içerisinde eşyaları ile birlikte kalır, yatar kalkarlardı. Bu özellik caminin kirlenmesine, diğer ders alan talebelere ve ibadet edenlere elverişli yer kalmamasına sebep olmuştu. Bundan dolayıdır ki hicri 668 miladi 1269 tarihinde hükümdar Bay-bars camiden eşya ve sandıkların çıkarılmasını camide uyumanın yasaklanmasını emretmiştir.
Emevi Camii yüzyıllar boyunca İslâm dünyasınm fıkıh bilginlerinden ve diğer bilginlerinden pek çok meşhur kimseler görmüştür. Bunlardan kimileri orada ders okutmuş, kimileri ise orada okumuş, sonra yıldızı parlayarak meşhur olmuştur.
Bir örnek olarak zikredecek olursak, hicri 505 yılında vefat eden Meşhur Huccet'ul İslâm İmam Gazali ibadet ve tefekkür ederek Emevi Camiinde uzun bir zaman geçirmiştir. Bu süreyi Emevi Camiinin batı minaresi cihetinde ruhi halvete çekildiğinde geçirmiştir.
Mağrib hükümdarı İbn Tumerd de İmam Gazali gibi Emevi Camiinde ibadetle vakit geçirmiştir.
Emevi Camiinde ders verenlerden biri de zühd sahibi olan Ahmed b. Farh İşbili'dir. İşbiliyeli olan bu zat hadis ilminde, hadis metodolojisinde ve Şafii fıkhında âlim bir zat idi. Hicri 699 miladı 1300'de vefat etmiştir. Buradan anlıyoruz ki Emevi Camiinde ilim hareketleri olmuştur. Bir başka ifade ile büyük İslâm dünyasının doğusunda ve batısında bulunan ilim adamları arasındaki kültür iletişimi Emevi Camii aracılığı ile gerçekleşmiştir.
Emevî Camiinde ders okutanlardan biri de edebiyatçı, şair, tarihçi ve yazar Salahaddin b. Aybek Safdi'dir. Bu zat Mısır, Halep ve Filistin'deki Safd kentinde nüfus kütüğü kayıtlarını gerçekleştirmiş ve 200 kitap yazmıştır.
Emevi Camii parlak ilmi devirler yaşadıktan sonra buradaki bilimsel aktiviteler azalmış ve kaybolmuştur. Artık Suriye, içinde bulunduğumuz yüzyılda üniversitesini kurmuş, Emevi Camii dahilindeki ilim faaliyetleri bu üniversiteye geçmiştir. Bununla beraber Emevi Camii ilim yuvası olma özelliğini kaybetmemiştir. Hâlâ orada ilim halkaları oluşturulmaktadır. Öğrenciler hâlâ oraya gidip gelmekte, kimisi orada ilim öğrenip tahsil yapmakta, kimisi müzakere ve mütâla yapmaktadır.
Zeytûne Camii Ve Üniversitesi
SORU: Zeytûne Camiinin tarihi hakkında kısaca bilgi verir misiniz?
CEVAP: Zeytûne camii hicretin 732. yılında Tunus'da yapılmıştır. Camii yaptıran Vali Abdullah b. Habbab'dır. Yaklaşık hicri 840 yıllarında bina Muhammed b. Agleb tarafından yenilenmiştir
Zeytûne Camii aynı zamanda Mağrib ülkelerindeki önemli İslâm üniversitelerinder; biridir. Nesiller boyu insanlar orada İslâmi ve Arabi bilimler okuyup öğrenmişlerdir.
Zeytûne camii mimari bir eser olarak özgün bir yapıya sahiptir. Burada yapım tarihi hicri 250 olan bir minber bulunmaktadır.
Zeytûne Camii'nin özelliklerinden biri, buraya müslüman olmayanların girmesine müsade edilmemesidir. İhtimal ki bu uygulama, bu camideki antik araştırmalara özen gösterilmemesine sebep olmuştur. Zira bu tür araştırmalara önem verenler (müslüman olmayan) oryantalistlerdir.
Zeytûne Camiinde değerli pek çok ilim adamı ve fıkıh bilgini ders okutmuştur. Bunlardan biri de baş kadı Ebul-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Hasan. b. Gammaz el-Hazreci'dir. Bu zat edebiyatçı, şair ve fıkıh âlimidir. Hicri 693'de vefat etmiştir.
Miladi 13. yüzyılda Zeytûne Camiindeki bilimsel aktivite öyle bir yükseliş gösterdi ki Camii, bilimsel bir üniversite özelliğini kazandı. Bu dönemde Ebu Zekeriyya fıkıh, dil, edebiyat, tarih, felsefe, matematik ve tıp okutmak üzere Endülüs ve Filistin'deki Sakıliyye kentinden
büyük hocalar getirtti.
Arab Ansiklopedisinde anlatıldığına göre miladi 18. yüzyıla kadar
eğitim faaliyetleri yukarıda anlatıldığı üzere devam etti. Daha sonra burada okutulmakta olan bazı dersler kaldırılarak edebiyat, dil ve dini derslerin öğrenimine önem verilmeye başlandı.
Uzun yıllar boyunca Zeytûne'den pek çok ilim adamı, eğitimci, ir-şâd edici, hakim ve yazar mezun olup yetişmiştir.
Miladi 19. yüzyıl ortalarında Tunus'un yöneticisi bir kanun çıkardı. Bu kanuna göre, Şeyh'ul İslâm ve iki kadı'nın yönetimindeki otuz ilim adamı öğretim elemanı olarak seçilecekti. îlim adamlarından oluşan bir komisyonca öğretim metodları için bir plan yapıldı.
Zeytûne Üniversitesi çerçevesi içinde lise düzeyinde bir medrese ortaya çıktı. Bu medreseye Halduniye Medresesi deniyordu. Bu medrese (sonraları) üniversiteye onun bir bölümü olarak katıldı. Bu kısımdaki öğrenciler üniversiteye girmek isteyen öğrencilerdi. Burada dini ve Arabi derslere, çağdaş bilgileri içeren dersler eklendi.
1933 yılında Tunus bir kanun çıkararak Zeytûne Camiinin yeni bir üniversite olduğunu kanuni aştırdı. Buna göre Zeytûne'deki "baş hoca" artık Zeytûne Üniversitesi Drektörü unvanını kazanıyordu. Bu kanun gereğince üniversitede eğitim üç aşamada gerçekleşiyordu: a) Hazırlık dönemi, b) Orta öğretim dönemi, c) Yüksek öğrenim dönemi.
Fakat son zamanlarda yeni okul ve enstitülerin yaygınlaşması ile Zeytûne'de durum, lise öğrenimine bağlı, lise üstü bir yüksek okul haline dönüştü. Artık Tunus Arab Cumhuriyetinde bu okullarda dini derslerle dil ve modern ilimler birbirine karıştırılarak okutuluyor.
Bunun içindir ki Zeytûne Üniversitesi, Mağrib'teki Karaviyyin veya Mısır'daki Ezher Üniversitelerinin eski ve geniş ilmi şöhretine sahip olamamıştır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi