Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Doç. Dr. Ali Murat DARYAL M. Ü. İlahiyat Fakültesi - Kurbankesme - Index

KURBAN KESMENİN
 PSİKOLOJİK TEMELLERİ

 

Doç. Dr. Ali Murat DARYAL

 

M. Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları

İstanbul – 1994 – İkinci Baskı

 

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ..........................................................9

GİRİŞ ..................................................31

    1.  KONU ve SINIRLARI..............................................33

    2.  ÇALIŞMA YÖNTEMİ..............................................36

BİRİNCİ  KISIM KURBAN   KESMEYEN   MEDENİYETLERDE SOSYAL  MÜESSESELER,   ŞİDDET  KÜLTÜRÜ ve   İNSAN   DAVRANIŞLARI

    BİRİNCİ  BÖLÜM SOSYAL MÜESSESELER ve ŞİDDET KÜLTÜRÜ..........41

        1.  SPOR.............................................................................43

            A-Spor, Saldırganlık ve Kurban.................................43

            B-Sporcular Açısından Sonuçları Ateş-Kan-Ölüm Olan Spor Türleri....................................................45

                a)  Boğa Güreşleri.....................................................45

                b)  Boks.......................................................................50

                c)  Başka Spor Dalları...............................................61

            C-Seyirciler Açısından Sonuçları Ateş- Kan-Ölüm Olan Spor Türleri Futbol.......69

        2.  EĞLENCELER..............................................................76

        3.  OYUNLAR....................................................................86

        4.  ATEŞ TUTKUSU..........................................................95

        5.  SINIFLAŞMALAR......................................................100

    İKİNCİ   BÖLÜM İNSAN DAVRANIŞLARI.................107

        1.  KİŞİNİN KENDİSİNE KARŞI TAVRI.......................109

            A-İntihar....................................................................109

            B-Alkol   Alışkanlığı.............................................115

            C-Müsekkin İlaç ve Uyuşturucu Alışkanlıkları.....116

                a)  Müsekkin İlaç Alışkanjığı..............................116

                b)  Uyuşturucu Alışkanlığı.....................................118

            D-Tehlike Tutkusu ve Alışkanlığı...........................121

        2.  KİŞİNİN BAŞKALARINA KARŞI TAVRI................125

            A-Düello.....................................................................125

            B-Linç........................................................................127

            C-Kumar...................................................................130

            D-Akıl Hastalarının Tedavisi.................................131

            E-Harbler...................................................................133

İKİNCİ  KISIM KURBAN   KESEN   MEDENİYETLERDE   SOSYAL MÜESSESELER,  KURBAN KÜLTÜRÜ VE İNSAN    DAVRANIŞLARI

    BİRİNCİ  BÖLÜM SOSYAL MÜESSESELER ve KURBAN KÜLTÜRÜ.....139

        1.  SPOR, EĞLENCE ve OYUNLAR...............................141

            A-Spor........................................................................141

            B-Eğlence...................................................................157

            C-Oyunlar.................................................................162

        2.  SINIFLAŞMALAR......................................................171

        3.  AKIL HASTALARININ TEDAVİSİ..........................181

    İKİNCİ  BÖLÜM İNSAN DAVRANIŞLARI..............................................185

        1.  KİŞİNİN KENDİSİNE YÖNELMİŞ TAVRI: İNTİHAR.............185

        2.  KİŞİNİN KENDİSİ DIŞINDAKİ VARLIKLARA YÖNELMİŞ TAVRI...........................188

            A-Kişinin Tabiat, Bitki ve Canlılar Âlemi Karşısındaki  Tavrı.......190

            B-Kişinin Başka İnsanlara Karşı Tavrı.................207

            C-Kişinin Kendi Medeniyeti'nden Olmayanlar Karşısındaki Tavrı: Harbler........211

ÜÇÜNCÜ  KISIM KURBANIN   DÎNΠ  GÖRÜNÜŞÜ

    BİRİNCİ   BÖLÜM KURBAN'IN TARİHÇESİ.............................................237

    İKİNCİ  BÖLÜM KURBANIN PRENSİPLERİ.........................................247

    ÜÇÜNCÜ  BÖLÜM KURBAN KESMENİN METAFİZİK TEMELLERİ.......255

 

TEKLİFLER  VE  TESBİTLER................................269

SONSÖZ...................................................277

BİBLİYOGRAFYA.....................................................295

EK:  TARİH  BOYUNCA  KURBAN  İBADETİ.....307

 

ÖNSÖZ

Bu Kitab'ın nasıl yazıldığını anlatmak en azından bir kadirşinaslık olacaktır.

Kendi imkânlarım çerçevesinde yaptığım her çalışmamı, muayyen bir seviyeye ulaştıktan sonra, dost-luğuyla büyük bahtiyarlık duyduğum Kemal Öztürk Bey'e gidip ona anlatır, onun bu husustaki düşüncelerini ve tenkitlerini öğrenerek çalışmalarıma ona göre yön verirdim. Bu çalışmam da yine böyle bir seyir takip etti. Bir zamandan beri milletleri karakterize eden, onların tipik sporları ile ruh yapıları arasında birtakım münâsebetlerin varolduğu "varsayımından", hareket ile birtakım çalışmalar yapıyordum. Bir seviyeye ulaştıktan sonra bu husustaki tenkit ve düşüncelerini öğrenmek üzere Kemal Öztürk Bey'i evinde ziyaret ettim. O, kendine mahsûs nâzik, zarîf tavrı içinde ve engin misafirperverliği ile beni kapıda karşıladı. Bir müddet konuştuktan sonra kendisine çalışmamı ve vardığım neticeleri anlattım. Her zamanki gibi büyük bir ciddiyet içerisinde ve büyük bir dikkat sarfederek, anlattıklarımı sonuna kadar dinledi. Söyleyeceklerim bittikten sonra bir müddet düşündü ve daha sonra bu husustaki fikirlerini söyledi:

"Ben, Kurban kesmekle ilgili bir çalışma yapıyorum. Fakat sen bu çalışmanı Kurban kesmekle birleş-tirmelisin. Ancak o zaman Memleket hesabına daha faydalı bir eser ortaya çıkacaktır."

Ben bu söylenenlerden pek birşey anlamamıştım. Daha doğrusu anlayamamıştım. Bu çalışmam Kurban kesmekle nasıl birleşecekti?

Fakat o, bu hususta yaptığı seneler süren çalışmalarını, en ince teferruatına varıncaya kadar anlatmak gibi bir büyüklüğü, en ufak bir beşerî zaafa kapılmaksı-zın, gösterdi. Hemen o anda zihnimde yeni inkişâflar olduğunu ve düşüncelerime '¦yeni boyutların geldiğini hissettim, bundan sonraki çalışmalarımı tespit edilen bu yeni hedef üzerine teksif ettim.

Şu hususu tekrar ifade etmek isterim ki, şayet Kemal Öztürk Bey uzun seneler süren çalışmalarını cömertçe anlatmak gibi bir âlicenabhkta bulunmasaydı böyle bir kitap yazmayı hiçbir zaman düşünmezdim. Daha doğrusu düşünemezdim.

Bunun içindir ki bu Kitab'ın ortaya çıkmasında en büyük emeği geçmiş olan kıymetli mütefekkir, yazar, Kemal Öztürk Bey'e minnet ve şükranlarımı ar-zetmeyi, yerine getirilmesi gereken bir borç bilirim ve saygıdeğer okuyucularımın da benim bu duygularımı paylaşacaklarını ümit etmek isterim...

Bu eser, son şeklini aldıktan sonra onu defalarca okuyarak gözden kaçmış olan noktaları düzelten, eser hakkında ilk tenkîd ve düşüncelerini söylemek nezâketinde bulunan, teklifleriyle bazı mühim kaynaklardan faydalanma imkânı hazırlayan, matbaaya verildikten sonra da prova tashihleri, sahife düzeni, kitabın tertibi ve teknik taraflarıyla cân-u gönülden uğraşan, bu hususta emeğini esirgememek gibi bir lütufkârlığı seve seve gösteren dostum Ahmet Karadut Bey'e takdirlerimi ve teşekkürlerimi sunmayı ayrıca bir borç bilirim.

İkinci olarak şu hususun tesbitinde büyük faydalar olacaktır ki, bu Kitap ne İslâm Dini'ni ve dolayısıyla İslâm Medeniyeti'ni müdâfaa etmek gibi bir gayret içinde ve ne de diğer Dinler'e, İnanç Sistemleri'ne ve Medeni-yetler'e karşı çıkmak gibi bir maksat peşinde yazılmıştır. Kavga dolu dünyamıza yeni bir kavga getirmek bu Kitab'ın gayesinin çok dışındadır. Bu Kitab sadece tarafsız olarak yaptığı birtakım tesbit, teşhis ve tahliller üzerine geliştirdiği yorumlardan teşekkül etmiştir.

Tarafsız olmak... Doğruyu aramak ve gerçeğe varmak isteyen herkesin kendiliğinden benimseyeceği bir tavır olmalıdır. Taşın düşmesini araştıran bir fizikçinin, taşın düşmesinden yana olmak veya taşın düşmesine karşı olmak gibi bir tutum içine girmesinin, götüreceği çok şeyin yanında, getireceği ne vardır ki...

Felsefecilerin ittifak halinde oldukları bir husus vardır: "Felsefeye yeni problemler getirmek, Felsefe'nin problemlerini çözmekten daha çok Felsefeye hizmettir." Biz bu tesbiti şöyle anlayabiliriz: Felsefe'nin problemlerini çözdükçe Felsefe fakirleşecektir. Fakat Felsefe'ye yeni problemler getirdikçe Felsefe zenginleşecektir.

Bu kitap, birçok noktalardan Felsefe'den ayrılmaktadır. Fakat yine de Felsefe ile birleştiği noktalar yok değildir.

Bunun içindir ki bu Kitab'ın "Kurban Müessesesine" nihâî çözüm değil, fakat bir nevi çözüm getirdiği hususu birtakım tereddütlerle karşılansa bile... yine bu Kitab'ın "Kurban Müessesesine" yeni bakış açıları getirmek suretiyle bu Müessese'yi zenginleştirdiği hususu, hiçbir tereddüde mahal kalmaksızın kabul edilmelidir...

Bu Kitap, okuyucularından bilhassa tenkitlerini bekleyecektir. Ancak o zaman, bu fikirler daha bir muhteva ve yeni boyutlar kazanacaktır.

Fakat bu söylenenlerden bu Kitab'ın söylemek istemediğini ona söyletmek suretiyle veya içinden bir iki cümle okunarak yapılacak tenkitlere, bu Kitab'ın büyük bir tevekkül içinde rıza göstereceği mânâsı çıkarılmamalıdır. Bu şekilde yapılacak tenkitler karşısında bu Kitap, kendi fikrî seviyesini muhafaza etmek kaydı ile kendini en iyi tarzda müdâfaa etmek gibi bir tavır içine girmekte zerre kadar tereddüt göstermeyecektir.

İslâm Medeniyeti Mecmuası'nda "Kurban Kesmenin Metafizik Temelleri" adı altında neşretmiş olduğum bir çalışmamı, meseleyi değişik açıdan ele almış olması itibariyle, faydalı olacağı ümidiyle, Kitab'm sonuna aldım.

Netice olarak şunu söylemek isterim ki, ilk sözü daima müellif söyler, buna mukabil son sözü okuyucu... Fakat daima kitabın değerini yazarın söylediği ilk söz değil, okuyucunun söyleyeceği son söz tayin eder. Yazarların ve kitapların değişmez kaderidir bu. Biz de bu kaderi ister istemez paylaşmak gibi bir durumla karşı karşıya bulunmaktayız.

Bunun içindir ki, ilk söz hakkımızı kullanmış olarak Kitab'ı saygıdeğer okuyucularımızın en emin ve en şaşmaz kanâatlerine ve en âdil hükümlerine tevdi ediyoruz...

Ali   Murat  DARYAL

26 Eylül 1980

Nişantaşı

İKİNCİ  BASKININ  ÖNSÖZÜ

Kitapların da insanlar gibi kaderleri oluyor. Mesele bu kadarla kalmıyor ve onlar bazan yazarlarının kaderlerini etkiliyor ve bazan da yazarlarının kaderlerinden etkileniyorlar. Fakat daha sonra her ikisi de kendi hayat çizgilerini takip ediyorlar. Bu Kitab'ın da böyle bir kaderi olmuştur. Hikâye şöyle başlar:

Biz daha küçüktük ve her sene artan miktarlarda, Kurban Bayramı'nın yaklaşması ile beraber, Kurban Bayramı'nın ve dolayısıyla İslâm'ın aleyhinde, kesif bir propaganda furyası başlardı. Bu son derece kötü, çirkin ve suçlayıcı olurdu. Bana gelince, ben bundan son derece rahatsız olurdum. İslâm'ın içimi ısıttığı ve gönlümü bir tül gibi sardığı bu dönemlerde, bu propagandaların soğuk, buz gibi tesiriyle adeta ürperirdim. Gerçekten fazla bir şey bilmezdim. Fakat duygularımla bunun böyle olmadığını hissederdim, adeta sezerdim.

Daha sonraki yıllarda bu çelişkiyi şuur seviyesinde idrâk etmeye başladım. Zîrâ herkese, hatta kendinden olmayan "Zımmî"lere sevgi ve şefkatle muamele edilmesini isteyen İslâm'ın, daha sonra kalkıp kendisine hiçbir zararı dokunmamış bulunan hayvanlara karşı bir husumet içine girmesinin ve daha sonra onlara kötü muamele edilmesini emretmesinin, makul ve mantıkî bir izahı olamazdı. Burada bir yanlışlık, belki bir haksızlık vardı.

Aradan uzun yıllar geçti. Ondan sonra, bu konuda ancak birkaç cümle yazabilecek cesareti ve hazırlığı kendimde bulabildim. Bunları neşrettim. Fakat yine o yazdıklarım, burada söylediklerimden pek farklı şeyler olmayıp, belki birkaç cümle daha fazlaydı. Fakat bir türlü bunlarla iktifa etmiyordum ve konu devamlı surette zihnimi meşgul ediyordu.

Akıp giden zaman içinde yine bir Kurban Bayra-mı'nın yaklaşması ile beraber ortaya çıkan propagandalardan rahatsız olduğum için, tesellî bulabilmek maksadıyla ziyaretine gittiğim önemli ve büyük insan Kemal Öztürk Bey'i de yine aynı dertten mustarib buldum. Gerçekten üzgündü ve bu konudaki çalışmalarını, tesbit ve yorumlarını bana anlattı ve bu konuda tekrar çalışmam hususunda ısrar etti.

Bunun üzerine eve gittim ve bu bilgileri kendi donanımımla telif ederek ve bu konuda artık değişik şeyler yazabileceğim ümidi içinde, yeni bir çalışmaya başladım. Doğrusu oydu ki, bu çalışmanın bu kadar büyüyüp gelişeceğini o gün için tahmin etmemiştim. Fakat yazdıkça düşüncelerimin geliştiğini ve duygularımın zenginleştiğini fark ediyordum. Bir mütefekkir, "Yazarak düşünün" demekle ne kadar haklıydı. Bunu artık daha iyi anlıyordum. Duygularımın zenginleşmesi beni ayrıca ümitvâr ediyordu. Zîrâ, bu suretle konu üzerinde daha merkezîleşiyor ve düşüncelerimi daha çok teksif edebiliyordum. Özet olarak artık, basılınca ikiyüz sayfaya yaklaşan bir Kitab ortaya çıkmıştı.

Ancak bazı noktalar önemliydi. Zîrâ bu bir fikrî çalışma idi. Bu sebeple bu konudaki tesbitler, yorum ve düşünceler bir insicam içinde değildi. Aksine aklıma geliş tarzına ve sırasına göre idi. Bu durum muvacehesinde, konuları kendi ilgi alanlarına göre yeniden ter-tib ettim.  Böylece sistematiğini iyileştirmeye çalıştım.

Fakat mükemmele ulaşamadım. Bunun tabiî sebepleri vardı. Bir defa konular kendi yerlerini tayin edecek kadar yoğunluk kazanmış değildiler. Daha sonra düşüncelerim, zihnimde henüz gerektiği gibi berraklık ve netlik kazanabilmiş değildi.

Daha sonra Kitab'ın basılması gündeme geldi. Böyle bir Kitab'ı kimsenin basmak istemeyeceği tabiîydi. Bunun için bir miktar peşin ödeyerek ve daha sonra yedi-sekiz aylık maaş tutarı kadar borçlanarak Kitab'ı bastırdım. Ciltçiden alacağım günlerde 1980 İhtilali vukûbuldu. Kitab satışları bıçakla kesilmiş gibiydi. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü öğrencilerine Kitab'ı maliyetinin altında satarak, borcumu ödemeye çalıştım. Ancak borcumu ödeyecek meblağa ulaştıktan sonra artık, hoşlanmadığım bir işi yapmaktan ötürü, fazlasıyla yorulmuş olarak meseleyi bütün bütüne bıraktım. Kitab artık satılmıyordu ve ben de bunu önemsemiyordum. Geriye kalanları külliyetli miktarlarda, değişik yerlerdeki tanıdıklarıma göndererek karşılıksız olarak dağıtmalarını istedim. Mesele artık kapanmıştı.

Doğrusu oydu ki, bu arada arkadaşlarım bazı gazete ve mecmualarda herhangi bir ücret ödemeksizin ilan verebileceklerini söylemişlerdi. Fakat ben buna katılmamıştım. Zîrâ, bu konuda bir "Deneme" yazacaktım ve bu Kitab'ın geçireceği safhalar benim için bir tecrübe olacaktı.

Gerçekten kanaatim şuydu ki, bir kitab şayet kendisinde bir değer varsa, kimsenin yardımına ve desteğine ihtiyaç bırakmaksızın ve hatta yazarının ismine, varsa şöhretine muhtaç olmaksızın, eninde sonunda kendini kabul ettirecektir. Buna hiçbir maddî güç ve kuvvet engel olamayacaktır. Bunun aksine, şayet onun bir seviyesi, muhtevası ve değeri yok ise, hiçbir maddî yardım ve  destek onun varlığının devamını sağlayamayacaktır.

Meseleye bu açıdan bakılması halinde şuna inanıyordum ki, bu Kitab eksikleri ve noksanları bulunmakla beraber, önemliydi ve gerçekten fevkalâdeydi. Aceleye mahal yoktu, o, kendini kabul ettirecekti, bundan şüphe etmiyordum. Yok eğer kabul ettiremezse, o zaman yanılmış olacaktım. Her iki halde de reklam ve ilânın bir mânâsı olmayacaktı."

Aradan on seneye yakın bir zaman geçti. Her ne kadar bu zaman zarfında Kitab'ın, Almanya'daki işçilere hitaben çıkan bir gazete veya mecmuada tefrika edildiği ve Kitab'a, İstanbul'da çıkan bir gazetenin Bayram sayısında atıflar yapıldığı, gibi haberler kula-ğıma çalındıysa da, bunlar benim için fazla tatminkâr olmadı.

Derken yine bir Kurban Bayramı'nm yaklaşması ile beraber İstanbul'da yüksek satışı olan bir mecmua ve bunun gibi yüksek satışı olan bir gazete, sanki ağızbirliği yapmışçasına 'Kurban Kesmekle ilgili olarak benimle "Mülakat" yapmak' istediklerini bildirdiler. Daha sonraki senelerde Kitab'a ve Kitab'daki fikirlere ilgi ve alâka giderek arttı...

Ben artık Kitab'ın hiçbir yardım ve destek gör-meksizin, ancak kendi imkânlarıyla kendisini kabul ettirdiği ve dolayısıyla ikinci baskısına hak kazandığı hükmüne varmış olarak, bu hususta yeniden çalışmaya başladım.

Bu arada doçentlik imtihanı gelip çatmıştı. Gayet tabiî blarak, çalışmalarım arasında, bu Kitab'ın ilk baskısını da jüriye takdim edecektim. Böyle yaptım ve bütün olanlar bundan sonra oldu. Fakat burada meseleyi daha öncesinden ele almak ve bazı noktalara dikkat çekmek istiyorum:

Tarafıma gönderilen yazıda imtihanın İzmir'de yapılacağı bildiriliyordu. Büyük bir ciddiyet ile kalkıp İzmir'e gittim. Fakat Prof. Dr. Hayrani Altıntaş'ın jüriden istifa etmiş olması ve daha sonra Y.Ö.K.'ün bunu yardımcı üye Prof. Dr. Beyza Bilgin'e bildirmemiş olması sebebiyle jürinin toplanamaması üzerine, uzun müddet huzursuzluk ve tedirginlik içinde kaldıktan sonra tekrar İstanbul'a döndüm.

Daha sonraki zaman içinde jürinin Ankara'da toplanacağı bildirildi. Bu sefer Ankara'ya gittim. Burada mesele daha başka boyutlar kazandı:

Sabahın erken zaatlerinde kalkıp İlahiyat Fakül-tesi'ne vardım. Gayet tabiî kapılar kapalıydı. Daha sonra zaman erişti, kapılar açıldı, memurlar ve sorumlu kişiler yerlerini aldılar. Ben de bu arada binaya girdim. Fakat nerede oturacaktım, nerede barınacaktım, nerede zaman geçirecektim, geldiğimi, nerede olduğumu, kime, nasıl ve ne şekilde anlatacaktım? Bu soğuk sonbahar sabahında, bir bardak sıcak çay içebilecek bir yer, acaba bulabilecek miydim?...

Koridorlarda orada burada dolaşırken, bir ara Dekan Sekreterliği'nin odasına sığınmak istedim. Fakat bu kimse, görevli olarak odasından ayrılmak mecburiyetinde kalınca, kapısını açık bırakamayacağı için, ben yine ortada kaldım. Bu sefer memurelerin odalarında barınmak istedimse de gelen giden kalabalıklar arasında yerim olmadığını anladım ve tekrar çantamı, paketlerimi alarak loş koridorlarda dolaşmaya başladım.

Derken kapısı açık bir oda gördüm, içeride iki kişi oturuyordu. Yaklaştım, uygun bir yerde oturmak için müsaade istedim. Onları tanımıyordum. Fakat onlar beni tanıdılar. Kendileri jüri üyelerinden Prof. Dr. Beyza Bilgin ile yine Prof. Dr. Kerim Yavuz imişler.

Ben şikâyet merciini onlar olmamakla beraber, ne kadar zamandan beri çektiğim sıkıntı ve dertleri ve burada, döşenmiş, oturulabilecek bir yerin bulunmamasının ne kadar büyük bir eksiklik olduğunu, içine düştüğüm gerilim ile ve sert bir üslûp içinde anlatmaya çalıştım. Böylece daha sonra devam edecek münakaşa ve tartışmalar başlamış oluyordu. Daha sonra Prof. Dr. Erdoğan Fırat geldi ve jüri tamamlanmış oldu. Prof. Dr. Beyza Bilgin önüme düşerek "beni asistanının odasına kadar götürdü, tanıştırdı, orada oturabileceğimi söyledi ve bir bardak çay ikram ederek ayrıldı.

Bir müddet sonra, jüri kararını tefhim etmek için davet etti. Jüri başkanı Prof. Dr. Beyza Bilgin olduğu için, kararı o bildiriyordu. Kararı bildirirken kullandığı ifade, tabiî bu, jürinin fikri idi, beni fazlasıyla rahatsız etti. Bu ifade şöyleydi: "Yazılarınızın Din Psikolojisini halka sevdirmesi açısından ve yaşınıza hürmeten 'Eserler' kısmından ekseriyetle sizi geçirmiş bulunuyoruz." Prof. Dr. Kerim Yavuz: "Ben hariç." diyerek konuya ayrıca açıklık getirmek istiyordu.

Herkes ayakta idi ve konu ayakta konuşulacak gibi değildi. Bu itibarla onlara, "Öğleden sonra konuşma hakkım olacak değil mi?" diye sordum. "Evet," dediler, "o vakit öğleden sonra bu meseleleri konuşuruz," dedim ve ayrıldım.

Bu ifadenin birinci kısmına, ileride bazı meseleleri birleştirmiş olarak cevap vermek istiyorum. Bu durumda ikinci kısım önem kazanmış olur. Buna göre, herkes şunu bilsin ve bilmelidir ki, bu fânî dünyada ve gökkubbenin altında, ancak bir elin parmakları sayısında insana minnet ve şükran duyuyordum. Bu Kita-bım'da ve diğer eserlerimde, onlardan ölenleri rahmetle, minnet ve şükranla yâd edeceğim, hayatta olanları   saygı   ve   hürmetle   anacağım.   Onların   dışında kendi  yaşıma  bile  olsa  minnettar  kalmak  istemiyorum...

Daha sonra saat birbuçuğa geldi ve böylece artık dörtbuçuğa kadar sürecek olan imtihan başlamış oldu:

Kısa bir müddet genel konulardan konuşuldu. Fakat daha sonra konu döndü dolaştı bu Kitab üzerinde düğümlendi. Kitab, jürinin son derece tepkisini çekmişti. Prof. Dr. Kerim Yavuz, beni, bu Kitab'da insanları hain, gaddar, zalim, hunhar göstermiş olduğum için suçluyor, halbuki Kur'an'ın insandan "Ahsen-i takvim" ile bahsettiğini ve bu itibarla konuya bu açıdan yaklaşılması gerektiğini savunarak Kitab'a bütünüyle karşı çıkıyordu. Ayetin devamını okumasını istediğim zaman, "o başka" diyerek meseleyi geçiştirmeye çalışıyordu. Özet olarak, Kitab'da söylemediklerim söylenmiş kabul edilerek, bunun üzerine tenkidler inşâ ediliyor veya söylemediklerim, zıddını söylemişim gibi telakki edilerek, üzerine itirazlar yükseltiliyordu. "Ben böyle söylemedim", deyince, "hayır, söylediniz," deniliyor veya "ben bunun zıddını söylüyorum," deyince de yine "hayır, böyle söylüyorsunuz", denilerek mesele kapatılıyordu. Birara gözüme bir Kitab ilişti, böyle söylediğim için yapılan tenkidin zıddını söylediğimi göstermek için Kita-b'ı aldım, açarken cildinin çıtır-çıtır zamk seslerini duyunca olduğu gibi bıraktım ve "siz haklısınız," dedim.

Daha sonra Prof. Dr. Beyza Bilgin: "Siz" dedi, "bu Kitab'da konuyu tek tarafıyla ele alıyorsunuz." Ben, "aman efendim, yirminci asırda bir Kitab bir konuyu kaç tarafıyla ele alıyor ki, kaldı ki..." derken, Prof. Dr. Kerim Yavuz yeni bir sual ile önümü kesti ve ona cevap yetiştireyim derken, mesele yine çok daha başka mecralara kaydı.

Bu münakaşalar böyle devam edip giderken yine Prof. Beyza Bilgin, "Keşke bu Kitab'ı görmeseydik." dedi. Benim buna fazla canım sıkılmıştı ve cevaben, '"Bu Kitab bir şaheserdir, kusurları eksikleri vardır', derseniz kabul ederim. Fakat Kitab mükemmeldir, ismiyle bile bir mesaj vermektedir. Meseleye yeni bakış açıları kazandırmaktadır." dedim... ve daha sonra "benim îmânımı karalayan, q,nu horlamak, mahkûm etmek isteyen kimseleri suçlamak yerine, bu Kitab'ı yazdım diye beni suçluyorsunuz. Bu, en azından bir arayıştır, bir çile ve ıstırabdır..." diye ilâve ettim. Daha sonra kendi kendime, "Ya Rabbî" dedim, "Ben kimlerle, neyi, nerede konuşuyorum!..."

Artık söyleyecek sözüm kalmamıştı, sustum ve kısa bir zaman sonra da imtihan bitti. Daha sonra kararlarını tebliğ ettiler. Oybirliğiyle reddetmişlerdi. Bundan son derece rahatsız oldum ve üzüldüm. Altmış yaşından sonra doçent olamadığım için değil. O kadar önemli ve ciddî şeyler söylemiştim ki, bunların üzerinde durulmadan, biraz olsun düşünülmeden ceffelkalem reddedilmiş olması beni müteessir etmişti. Tekrar İstanbul'a yola koyuldum. Ertesi gün sol gözümde çok büyük bir kanama başladı. Vücudumda önemli rahatsızlıklar hissediyordum. Sağ gözüm ameliyatlıydı, sol gözümün de arızalanmasından çok ciddî şekilde endişeleniyordum. Neyse çok şükür gözüm bir arıza bırakmadan iyileşti ve tahlillerden de bir şey çıkmadı. Böylece artık bu hengâme de bitmiş oluyordu.

Prof. Dr. Kerim Yavuz imtihanımda bulunmuştu. Bu itibarla hakkımda intibaları olacaktı. Gayet tabiî olarak bu intihalarını her yerde ve mecliste söylemek hakkına sahib bulunuyordu. Bunları burada nakletmek istiyorum: "Ben ona on defa 'bilmiyorum' dedirttim!", "O,  Din  Psikolojisinin kaynaklarını bilmiyor!",  "Onun bunlardan haberi yok."... vs. Mesele bu şekilde devam etti.

Derken ikinci yıl, ikinci imtihan gelip çattı. Bu sefer jüride Prof. Dr. Beyza Bilgin yerine Prof. Dr. Hay-rani Altıntaş vardı. Elde olmayan sebeplerden ötürü imtihan akşama doğru başladı. Mekân dardı ve bu itibarla bana bir sandalye buldular ve ben orada oturdum. Prof. Dr. Erdoğan Fırat sol tarafımda, Prof. Dr. Kerim Yavuz sağımda, birbirleriyle yüzyüze gelecek şekilde oturmuşlardı. Prof. Dr. Hayranı Altıntaş ile ben karşı karşıya idik. Prof. Dr. Hayrani Altıntaş geniş ve yayvan koltuğunda, sağ elini çenesinin altına almış olarak, sağa doğru kırkbeş derece eğik bir tarzda oturuyordu.

Prof. Dr. Erdoğan Fırat, geçen seneden bu yana neler yaptığımı sordu. Ezanın Psikolojisi ve Ezan'ın Mimariye Tesirleri üzerinde çalıştığımı anlattım. Derken soru sorma sırası Prof. Dr. Hayrani Altıntaş'a geldi. O koltuğunda oturduğu tarzıyla ve şekliyle, istifini bozmadan, "Kan grupları ile dinî hayat arasında bir korelasyonun bulunup bulunmadığı" hususundaki fikrimi sordu. Bu konuda bazı çalışmaların yapıldığından bahsetti. "Bilmiyorum", dedim. Bunun üzerine, "Osmanlı-lar'da Din Psikolojisiyle uğraşan âlim kimdir?" diye sordu. "İbrahim Hakkı", dedim. Zîrâ o, beden ile rûh yapısı arasındaki bağlantıları araştırmış ve bu konuda Kıyâfetnâme adıyla bir eser yazmıştır. "Hayır", dedi. Bunun üzerine, "Kınalızâde" dedim. Zîrâ o da nefsi bölümlerine ayırmıştı. "Hayır, olmaz" dedi. "Hacı Bay-ram-ı Velî" dedim. Zîrâ, mürîd eğitiminde birtakım tatbikatı vardı. "Hayır, o da olmaz." dedi. "Belki Hoca-Zâde" dedim. Felsefeyle uğraşırken ola ki, Din Psikolojisiyle de uğraşmış olsun. Bunu iyi bilmiyordum, belki olabilir diye tahmin etmiştim. Ona da "hayır" diye cevap verdi.

Bunun üzerine ben, biraz şaşırmış ve biraz hayret etmiş olarak, "peki," dedim, "ben bilemedim ve bilmiyorum, siz söyleyin de ben öğreneyim, kimmiş bu âlim?" Bu sualin üzerine o, "Ben o kimsenin ismini bir türlü aklımda tutamam, hep daima unuturum," dedi. "Gerçekten neydi onun ismi?" diye de ilâve etti. Bunun üzerine, "Eserlerinden birkaçını söyleyin, ben onun ismini çıkarırım," dedim. Fakat o, bu sefer eserlerini hatırlayamadığını söyledi. "Peki öyleyse, hocalarını söyleyin, ben yine onun ismini bulurum," dedim. Yine bu sefer de, hocalarını hatırlayamadığını söyledi. Konu bu şekilde kaldı...

Daha sonra Prof. Dr. Kerim Yavuz kendi sorularını sordu ve konu tabiî seyri içinde devam etti. Kısa bir müddet sonra jüri, kararını bildirdi. Prof. Dr. Hayrani Altıntaş jüri başkanı olduğu için kararı o bildiriyordu. Kararı şöyle açıklıyordu: "Ben hariç, diğer iki arkadaşımız oylarını müsbet kullandıkları için, jürimiz ekseriyetle size doçentlik payesi vermiş bulunuyor."

Mesele artık bitmiş oluyordu. Fakat konu oluşurken mevcut bazı hususlar, daha sonraki hareket ve davranışları yönlendirmesi bakımından önemli bulunuyor:

İlk defasında imtihana girip çıkarken koridorda çok eski dostum Doç. Dr. Nesimi Yazıcı ile karşılaştım. Beni odasına götürdü, o gün, o saatten sonra ve daha sonraki sene bütün bir gün beni ağırladı, izzet-ikram etti. Bütün gününü bana hasretti. O gün için ben, gösterilen bu ilgi, alâka ve dostluk itibariyle gerçekten ona karşı son derece minnet ve şükran duyuyordum. Bunun yanında İstanbul İlahiyat Fakültesi'nde akdedilecek bir kongreye geleceğini biliyordum. Bu sebeple onu bulup üzerime düşeni yapmak istiyordum. Bu niyetle kongre binasına gidip onu ararken birdenbire Prof. Dr. Beyza Bilgin  ile  karşılaştım.   Gittim,  elini  öptüm,  saygı  ve hürmetlerimi takdim ettim. Yaşça benden küçük idi. Fakat imtihanımda bulunmuştu. O da benim hatırımı sordu. İstanbul'da bulunduğu müddetçe kendisine hizmet etmek istediğimi ve bunu bir şeref kabul edeceğimi söyledim. Zîrâ, seneler önce beni alıp asistanının odasına kadar götürmesi, yabancılık çekmeyeyim diye orada bir müddet oturup benimle konuşması ve ayrıca ikramda bulunması, unutulacak şeyler değildi. Bir parça olsun buna karşılık vermek istiyordum. Fakat istediğim gibi olmadı.

O saatlerde devam eden kongrede, konuşmalar arasındaki fasılalarda ve öğle tatilinde hep beraber otururken, ayrı ayrı kimselerin bulunduğu iki ayrı mecliste ve yerde sözü benim üzerime getirip, herkesin duyabileceği bir sesle, mütebessim ve mültefit bir çehre ile, benim, 'orijinal, yeni ve önemli düşüncelerim olduğu'n-dan bahsetti. Bu beni fazlasıyla mütehassis etti, duygulandırdı. Fakat ben bunu oralarda üzerime alınmadım, duymazlıktan ve anlamazlıktan geldim. Bunun sebebi şuydu ki, bu nazik ve zarîf iltifata, ilk defa burada teşekkür etmek istiyordum. Bu duygularımı onun için bu güne sakladım

Netice itibariyle şu hususu ifade etmek isterim ki, Prof. Dr. Beyza Bilgin imtihandaki tavrıyla, karşısındakine değer veren haliyle, jestleriyle, mimikleriyle, yüz ifadesiyle, konuşurken seçtiği kelimelerle ve ses tonuyla tam ve kusursuz bir hoca, zarîf ve mükemmel bir hanımefendiydi. Peki o zaman, yukarıdaki satırlarda niçin ve neden bazı şeyler yazdığım, şeklindeki bir soruya cevabım odur ki, ben ona ömrüm boyunca saygı ve hürmet duymak istiyordum, şayet içimdeki bu düğümleri çözmeyecek olursam, bu duygularım beslenmeyecek ve gelişemeyecekti.

Bunun ötesinde mesele diğer bir veçhesiyle yine önemlidir. Zîrâ, şayet Prof. Dr. Beyza Bilgin Hoca-ha-nım'ın lütûfkâr yardım ve himayesi olmasaydı da, eserler kısmında müsbet mütâlâa serdetmeseydi, ben ömrümün sonuna kadar bu imtihanı veremezdim. Bunun için ona, ödeyemeyeceğim kadar minnet ve şükran borçluyum...

Aslında ben ilmî çalışma bilmiyor değildim. Prof. Dr. Fuat Sezgin Geschichte des Arabischen Schrifttums adlı eserini hazırlarken -ki bu Kitab, yeryüzünde eski el yazması eserlerin hangi kütübhanelerde ve hangi kayıt numaralarıyla bulundukları, bu eserleri yazan âlimlerin daha başka hangi eserlerinin var olduğu ve bunların hangi kütübhanelerde ne gibi numaralarla kayıtlı bulundukları, bu eserlerden hangilerinin neşrolduğu, bu eserleri yazan ilim adamlarının hayatları hakkında nerelerde bilgi bulunduğu ve bu ilim adamları hakkında yapılmış çalışmaların neler olduğu ve nerelerde neşredilmiş olduğu hususunu ve daha bunun gibi birçok konuyu ihtiva ediyordu- onunla beraber çalışmıştım. Ki-tab'ın Almanca Önsöz'ünde benden bahsetmektedir ve bana teşekkür vardır. Birkaç arkadaş içinde ismimim en sona düşmüş olması, o günlerde artık Üniversite'den ayrılmış olmam sebebiyleydi. Gözden ırak olan gönülden de ırak olurdu. Halbuki Ramazan Şeşen ve Mehmet Özkan'dan sonra üçüncü sırada olmam gerekirdi.

Bundan ayrı olarak Prof. Dr. Ahmet Ateş Bey, Anadolu Kütübhaneleri'nde eski eserler üzerinde beraber yaptığımız çalışmalarımızda bulduğumuz tek veya nâdir nüshaları, ilim âlemine tanıtmak için Şarkiyat Mecmuası'nda neşretmek üzere kaleme aldığı makalesinin önsözünde, yine benden bahsediyordu.

1950 yıllarında bu konular çok daha yeni iken ve pek çok kimse bu hususta pek bir şey bilmezken, ben büyük ve ciddî projelerle bilfiil çalışmıştım ve önemli şeyler ortaya koymuştum.

Bundan şunu anlatmak istiyorum ki, ben ilmî çalışmanın her türünü ve nev'ini kesinlikle ve mükemmel bir şekilde biliyordum. Fakat bütün bunlarla beraber ben artık bu kabil çalışmaları yapmamaya karar vermiştim. Yapanlara saygım vardı ve bu çalışmalara karşı değildim. Fakat ben artık yapmayacaktım. Bunun için doktora yapmamıştım ve her şeyi olduğu yerde bırakmıştım. Benim bu husustaki düşüncem şuydu ki, bugüne kadar söylenilenler, yapılanlar, yazılanlar, çizilenler şayet yetseydi, bu iman ve bu İslâm böyle kalmaz ve müslümanlar da bu durumlara düşmezlerdi. Bunun için meseleye yeni boyutlar getirmek ve müslümanların önünde yeni ufuklar açmak lazımdı. Batı'da Rönesans, klasik felsefenin böylece yeniden yorumlanması ile başlamıştı.

Bu konuda epeyce düşündüm. Ve nihayet katiyetle karar verdim ki, 30 yaşından sonra da olsa yine de her-şeye sıfırdan başlayacaktım. Bunun için tekrar üniversite giriş imtihanlarına girdim ve felsefe, psikoloji ve sosyoloji bölümüne kaydoldum. Düşüncelerim üzerinde hiçbir baskı kabul etmeden çalışıyordum. Derken, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü Fakülte olunca, bu yapılan çalışmaların değerlendirilmesi bahis konusu oldu. Ben de İslâm'ın Doğuş ve İlk Yayılışının Psiko-Sosyal Açıdan Tahlili adlı çalışmamı doktora tezi olarak verdim. Bu sefer de Prof. Dr. Recep Doksat karşıma çıktı. Ve bunun bir ilmî çalışma olmadığını iddia ederek tezi reddedeceğini, uygun olan-olmayan her yerde açıkça ve ısrarla söylemeye başladı. Kendisi tıb doktoru idi. Bunları nereden ve nasıl öğrenmişti? Bu itibarla meseleleri ona anlatmak bir türlü mümkün olmuyordu. Daha sonra takip ettiği usûl de yanlış ve hatalıydı. Tezi açıyor, içinden bir cümle okuyor, fikirlerini ve tenkitlerini bunun üzerine bina ediyordu. İki sene, belki daha fazla bir zaman bu gibi şeylerle uğraşmak mecburiyetinde kaldım. Son derece tedirgin, rahatsız ve huzursuzdum. Fakat mesele daha sonra kemiyet ve keyfiyet bakımından onu aşacak bir hüviyet kazandı. Ve ben hakkımı mükemme-len aldım. Ancak böyle olmamalıydı. Hakkımı alabilmek ve emeğimin karşılığını bulabilmek için bu kadar zorluk çekmemeliydim. Daha sonra bu çalışmamı neşrettim. "Bugüne kadar böyle bir kitap yazılmamıştır, bu eser kendi konusunda yazılmış ilk kitaptır." şeklinde bir ifade kullandım. Buna inanıyordum, fakat bunu yazmayabilirdim. Ama yalnız o kadar çok yorulmuş ve üzülmüştüm ki, böyle bir infiali ve böyle bir protestoyu göstermek mecburiyetinde hissetmiştim kendimi.

Konuyu fazla dağıtmak istemiyorum. Bu durumda şu hususu ifade etmek isterim ki, sevgi, insan davranışları açısından gerçekten önemlidir. Nitekim bu duygu bazan insanı aceleci ve hassas yaparken, bazan da yumuşak, esnek ve ihmalkâr bir durumda bırakıyor. Her iki jüride de ayrı ayrı bulunmuş olan Prof. Dr. Erdoğan Fırat'tan bu satırlara kadar bahsetmemiş olmam, böyle bir sevginin bana verdiği yumuşaklık ve esneklik olduğu gibi, konunun akış seyri de ayrıca bunda tesirli olmuştur. Prof. Dr. Erdoğan Fırat ile eskiye dayanan bir dostluğumuz vardı. Gerçekten mükemmel bir insandı. İlim adamıydı, fikir adamıydı. Her haliyle zarifti. Arkadaşlığı insana huzur verirdi, iyilik telkin ederdi. En küçük mahdumu Ali Yâr, ocağa ancak varan boyuyla mutfakta bize kahve pişirirdi. Netice itibariyle, devam eden dostluğumuzun onun başına sıkıntı ve üzüntü açacağını hiçbir zaman düşünmemiştim, tahmin bile etmemiştim. İmtihanda olanlar gerçekten onu üzmüştü. Bunu hissediyordum. Nitekim bir sene sonra ikinci imtihanda zamanı yanlış algılayıp, bir hafta evvel İzmir'den Ankara'ya gelip, yine aynı gün tekrar geri dönmüş olması, onun şuur-altında bu konudan ne kadar tedirgin ve huzursuz olduğunu göstermesi bakımından önemli ipuçları veriyordu. Bu sebeple, güzel devam eden dostluğumuzun böyle bir külfete dönüşmesinden ötürü bu fevkalâde insandan özür diler, en derin saygı ve hürmetlerimi, minnet ve şükranlarımı arzederim.

Bütün bunlardan ayrı olarak, o imtihan günlerinde Prof. Dr. Ruhi Fığlalı Bey'in yüksek seviyeli ilmî mahfillerde benden "dostum" diye bahsetmiş olduğunu ve bana dair güzel sözler söylemiş bulunduğunu seneler sonra tesadüfen öğrendim. Gerçekten son derece mütehassis oldum ve duygulandım. Böylesine bir teveccühe karşı, bu nâçiz varlığımla yapabileceğim bir şey yoktur. Yalnız ömrüm boyunca bu iltifata layık olmaya çalışacağımı ifade etmek isterim ve bu vesileyle içimde oluşan en derin ve en samimî duygularım ile saygı ve hürmetlerimi sunar, minnet ve şükranlarımı arzederim.

Bu Önsöz'de konunun bu veçhesiyle ilgili söyleyeceklerim artık bitmiş oluyor. Fakat mesele bu kadarla kalmamıştır. Zîrâ, bu çerçeve içinde kusurlarımı, eksiklerimi ve noksanlarımı da okumuş oluyorsunuz. Hattâ buna ilâveten Prof. Dr. Kerim Yavuz'un hakkımdaki intihalarını ve tesbitlerini de öğrenmiş bulunuyorsunuz. Bundan sonra, artık bana sorarsanız, ben olsam bu kadar kusurla malûl bir kimsenin kitabını okumazdım. Tavsiyem odur ki siz de Öyle yapın. Bu Kitab'ı elinizden bırakın, hem de bir daha almamak üzere... Ben aslında bu Önsöz'e, Bu Kitab Niçin Okunmamalıdır? diye başlayacaktım. Fakat birçok husus açıklık kazanmadığı için, mesele anlaşılır olmayacaktı...

Artık buna mukabil, benim bu Önsöz'ü niçin olduğu gibi bırakmayıp devam etmiş olduğum, sorusuna karşı verilecek cevabım şudur ki, bir sorumluluk üstlenmiştim, bu sorumluluğu yerine getirmem gerekirdi. Daha önemlisi, şayet bazı kimseler çıkıp da benim bir şey söyleyeceğime inanarak bu Kitab'ı okumak isteyecek olurlarsa, onlara hürmeten, isterse bu bir kişi olsun, ona karşı saygım gereği, bu Kitab'ı en iyi şekilde yazmaya çalıştım ve yine en iyi şekilde bitirmeye çalışacağım.

Bu husus değişmez bir gerçek ki, her zaman okuyucu yazarını seçer. Yazarın okuyucusunu seçme hakkı yoktur. Ben bundan daima rahatsız olmuşumdur. Fakat gerçekten bu kitaba çok emek verdim. Adeta bir ömür tükettim. Fakat yine de şunu kesinlikle istiyor ve arzu ediyorum ki, bu Kitab'ı herkes okumasın! Ancak onu benim ıstırabımı yaşayan, çilemi paylaşan ve derdimi anlayan kim varsa onlar okusun, başkaları değil. Ben zaten bu Kitab'ı onlar için yazdım... Vesselam...

Hicranım gerçekten büyüktür. Velînemet-i irfanım, hocam Prof. Dr. Nihat Çetin Bey'in bu Kurban Bayramı ölümünün ikinci yılına rastlıyor ki, Kitab bu günlerde neşrolunacaktır. Bu Kitab'ı ona göstermeyi ve onun güleryüzünü görmeyi çok isterdim. Onu hiçbir zaman unutuyor değilim. Üzüldüğüm ve dertlendiğim zamanlarda, onunla geçirdiğim günleri hatırlıyor ve teselli buluyorum. Söyleyeceklerim burada bitmeyecektir. Onun aziz hatırasından her zaman ve her eserimde, ayrı ayrı ve tekrar betekrar bahsederek, ayrılığın derdini unutmaya çalışacağım ve kendisine bol bol rahmet niyaz edeceğim... Bu arada, muhterem eşi Nevin Çetin Hocahanım'a saygı ve hürmetlerimi takdim eder, ömür boyu sıhhat ve afiyetler dilerim.

Bunun ötesinde, eşimin muhterem pederi Süleyman Nazif Beyefendi'ye, bu fevkalâde insana, gerçekten bol bol rahmet niyaz ederim.

Yine bunun gibi, İmân ve İslâm'ın bitmeyen dertlerinin bir kâbus gibi üzerime çöktüğü günlerimde beni teselli eden, bana ümit veren ve bana çok uzun seneler emek veren Fatma Özdiken Bacı'ya bol bol rahmet niyaz eylerim.

Kemal Öztürk Bey'e, bu şaheser insana, minnet ve şükranlarım sonsuzdur. Keza, S. Zeki Aykanat Bey'e, bu mükemmel insana karşı minnet ve şükran borcumu ödeyebileceğimi  sanmıyorum.

Eşim Yıldız Daryal, değişmeyen ve gittikçe artan bu üzüntü ve sıkıntıları uzun seneler benimle beraber yaşamıştır. Gerçekten vefa ve sadâkat dolu bu mükemmel ve müstesna hanımefendiye karşı hislerimi ve minnet duygularımı ifâde edebileceğimi hiç sanmıyorum.

Bu eserin yazılıp ortaya çıkmasında, dipnotlarının bulunup yerleştirilmesinde, ödeyemeyeceğim kadar emeği geçen azız meslektaşım Ali Ulvi Mehmedoğlu Bey'e gönülden ve en içten duygularımla teşekkürlerimi arz ederim.

Yine bunun gibi, Kitab'ın basılması ve yayınlanması hususunda ortaya çıkan bütün zahmet ve külfetleri can-u gönülden üstlenen eşsiz insan, müstesna dost, İlahiyat Fakültesi Vakfı Neşriyat Müdürü Mehmet Kılıç Bey'e, bütün bu fedakârlıklarına karşılık olacağını kabul etmemekle beraber, minnet ve şükranlarımı arzede-rim.

Daha sonra beni her çalışmamda gönülden destekleyen, elinden gelen hiçbir fedâkârlığı esirgemeyen, hiçbir emeği çok görmeyen, müstesna ve mükemmel insan ve bulunmaz dost Doç. Dr. Vecdi Akyüz Bey'in bütün bu yaptıklarına nasıl ve ne şekilde karşılık vereceğimi ve ne söyleyeceğimi bir türlü bilemiyorum. Her karşılaşmamızda   söylediklerimi  burada  yine  tekrarlamak istiyorum:  "Lütfen, beni  dostluğundan mahrum  etmesin!"

Bu Kitap çerçevesinde, onu, yine bir külfet bekliyordu. Zîrâ demiştim ki, benim zamanım, imkânım ve hazırlığım yok, lütfen şayet "Kurban'ın Tarihçesi" ile ilgili bir çalışma yaparsanız, bunu Kitab'ın uygun bir yerine alırız ve ilgilenenler bunu okurlar. Bu teklifimi reddetmedi ve kabul etme nez&etini gösterdi. Bu itibarla bu nefis ve mükemmel çalışma, kendi adıyla Kitab'ın sonuna alınmıştır. Bunun için ayrıca teşekkürlerimi arzetmek isterim.

Netice itibariyle, ben artık söyleyeceklerimi nihâî mânâda bitirmiş bulunuyorum. Kitab, şayet değeri varsa, yaşayacaktır.

Ali   Murat  DARYAL

11 Nisan  1994

Ayaspaşa

 

GİRİŞ

1. KONU ve SINIRLARI

İslâm'a cephe alanlar, bunun tabiî sonucu olarak kendilerini, onun bütün müesseselerine karşı çıkmak gibi bir mecburiyet içinde bırakmışlardır. Bu sebeple de, yalan ve iftiranın dışında, en azından yanlış yorumlar, mesnetsiz izahlar ve yersiz değerlendirmelere başvurmak zorunda kalmışlardır. Bu kimseler bir metni, sosyal müesseseleri ve sosyal vakıaları yorumlayabilmek için, bu hususlarla ilgili lüzumlu donanımın gereğinden ve Felsefe'nin ana disiplinlerinden biri olarak gelişen ve her geçen gün daha önem kazanan Yorum Mantığından habersiz görünmeyi tercih etmişlerdir.

Hele bu müesseselerden bazıları, yapıları icabı "Yanlış Yorum ve Değerlendirme"lere daha müsait bulunuyorsa, bu husus onların işini daha da kolaylaştırmış ve insanların kafalarını bulandırmakta daha az zaman ve daha az gayret sarfetmelerine müncer olmuştur. Kurban Bayramı'nı kendilerine ilk hedef seçmeleri bu sebeplerledir.

Onlar bu hususta neler söylemiyorlar, neler iddia etmiyorlardı: "Bu ne biçim bayramdır ki, böylesine mübarek ve mes'ut olunması icab eden bir günde, nasıl oluyordu da can yakmak, kan dökmek gibi bir hunharlığa, bir caniliğe tevessül etmek mecburiyeti duyuluyordu." Tabiî bu kimseler, bununla yetinmiyorlar ve ilâve ediyorlardı: "Bu nasıl Bayram'dır ki, sevinebilmek maksadıyla Bayram yapabilmek için ille de kan akıtılıyor, can yakılıyor ve hem de bu şart oluyor. Hiç kanla Bayram mı yapılırmış?" Netice itibariyle bu kimseler, bu günlere birtakım vasıflar yakıştırıyorlardı: Kan Bayramı, Kanlı Bayram. Hatta daha ileri giderek, bu günleri bir Katl-i Âm olarak niteliyorlardı.

Kısacası şunu söylemek yerinde olacaktır ki, son iki-üç asra yakın bir zamandan beri, bu hususta daha neler söylenmedi, neler yazılmadı ve neler yapılmadı ki... Hatta bazı kimseler çıkarak sırf Kurban Bayramı-'nı küçük düşürmek, onu protesto etmiş olmak için bu günlerde et yemediklerini ve ölünceye kadar da o günlerde et yemeyeceklerini iftihar vesilesi olarak her yerde ve her fırsatta, dost-düşman herkese ilân etmeyi üzerlerine borç bildiler. Fakat her nedense bu kimseler, senenin geri kalan üçyüz altmış gününde, değil hergün, belki her öğünde, et olmayan sofraya oturmadıklarını ve et olmayan sofradan aç kalktıklarını, zengin-fakir herkese böbürlene böbürlene anlattıklarını unutmuş görün-düler. Her nedense, kasap dükkânlarından satın aldıkları bu etlerin, yine bir canlıya ait olduğunu hatırlamak istemediler. Bu koyunların Kurban Bayramı'nda kesilmese de, ama bir gün evvel, ama bir gün sonra belki bir mezbahada, belki daha başka bir yerde ve böylesine ihtimam ve itina görmeksizin zaten kesileceklerini dikkat nazarlarından esirgediler. Yine bu kimseler, her nedense, mezbahalarda çok daha kötü şartlar altında kesilen bu koyunların, daha iyi şartlar altında ve daha insanî tarzda kesilmelerini sağlamak için, değil bir-şeyler yazmak, bu hususta birkaç kelime söylemeyi bile akıllarına getirmediler. Fakat yine bu kimseler, Kurban Bayramı'nda kesilen bu koyunlara acıdılar. Acımış göründüler... Çünkü hedef İslâm'dı. Gaye onu yıpratmak, onu hırpalamaktı. Onu gözden düşürmek, değersiz kılmaktı...

Nihayet bir şâir çıkarak, şiirin sihirli gücünden yardım görmek suretiyle, bu söylenilenleri gelecek nesillere daha rahat aktarabilmek gayesi içinde, bütün bunlara edebî bir veçhe kazandırdı ve bu yakıştırmaları bir beyitte topladı:

"Din şehit ister, âsumân Kurban;

Her zaman her tarafta, kan kan kan” [1]

Bundan sonra artık bu beyit, böyle düşünen, böyle duyup hisseden kimselerin fikirleriyle ve hisleriyle etrafında kümeleştikleri odak noktasını oluşturacaktı. Bu itibarla bu kimseler, Kurban Bayramı'nın yaklaşması veya bu konularla ilgili bahislerin açılmasıyla beraber, geniş ve loş salonların kuytu köşelerinde, içine sığındıkları koltuklarında, bir yandan dillerine pelesenk ettikleri bu beyti tekrar ederlerken, bir yandan da böyle anlarda yüzlerinden hiç eksik etmedikleri alaycı tebes-sümleriyle, bu konuda şairle ne kadar beraber olduklarını îmâdan geri kalmayacaklardı.

Gayet tabiîdir ki, hiç kimsenin böyle konuşanların ağızlarını kapamak gibi bir niyeti veya böyle yazanların elini tutmak gibi bir tasavvuru yoktur. Olmayacaktır da... Herkes istediği gibi konuşacak ve dilediği gibi yazacaktır. Fakat bu arada bu kimselerin sırf kendilerini düşünüp ileride mahcup olmamak için, bu "Vakıa"nın daha başka sebeplere mebnî olabileceği ihtimaline binâen, ithamlarında daha temkinli olmaları beklenirdi. Nitekim bu müessesenin böylesine hissî yönelişlerle, böylesine bilenmiş kin ve nefretle bu kadar üstünkörü, sathî, keyfî bir tutum içinde ele alınamayacak kadar çok boyutlu olabileceği hususu, ihtimal dahilinde düşünülmeliydi.

 

2.   ÇALIŞMA  YÖNTEMİ

Bu kimselerin, bu kabil iddiaları, bizleri ister istemez bu konuda ciddî çalışmalara başlamak gibi bir mecburiyet içinde bırakmıştır. Böyle olunca, takip edilecek en emin yol, düşüncelerimizi disiplin altına alabilmek ve konunun sınırlarını çizebilmek bakımından, bizlere rehberlik edecek sorulan tespit edip, ancak ondan sonra düşüncelerimize ve çalışmalarımıza yön ve şekil vermek olacaktır. Bu durumda, tayin edici unsur olması itibariyle sorulacak bu sorular, kendiliğinden önem kazanmış olur: "İslâm'da Kurban müessesesi niçin kurulmuştur?..., Sebepleri nelerdir?..., Gerçekleştirmek istediği insan tipini var etmek hususunda Kurban-'ın yeri ve önemi nedir?..."

Bütün bu soruların cevaplarının daha inandırıcı olması bakımından, onların elle tutulur, gözle görülür bir muhteva içinde mütalaa edilmesi zarureti, meselenin vuzuha kavuşması açısından önemlidir.

Buradan şunu anlıyoruz ki, bundan sonra yapılacak tesbit ve yorumlar, iki temel üzerine kurulu olacaktır:

-Gerçekler üzerine, -Prensipler üzerine.

Mesele bu noktaya geldikten sonra artık, hiç şüphe edilemez ki, bu gerçekler bizlerle yüzyüze gelirken, kendilerine mahsus katılıklarından, huşunet ve sertliklerinden taviz vermeyeceklerdir. Gayet tabiî olarak, onların bu yapıları, onlar üzerinde yapılacak çalışmalara ve geliştirilecek yorumlara yansıyacaktır. Bu keyfiyet, meselenin açık-seçiklik ve netlik kazanacağı ve dolayısıyla daha inandırıcı olacağı hususunu gündeme getirecektir.

İnsanlarda doğuştan gelen iç-güdüler mevcuttur. Saldırganlık   iç-güdüsü[2], Cinsiyet   iç-güdüsü... vs.

gibi. Buna mukabil, hiçbir medeniyet bu iç-güdüleri insanlardan çekip almak gibi bir kabiliyeti gösterebilmiş değildir. Bu itibarla her medeniyet, bu iç-güdülere tatmin verip onları yatıştırmak veya onları yönlendirmek gibi bir gaye içinde olmuştur. Bu değişmez gerçek, sosyal müesseseler üzerinde çalışırken, konuyu iç-güdüler seviyesinde ele almak zaruretine işaret eder.

Hiç şüphe edilemez ki, Medeniyetler'in insanlarda mevcut iç-güdülere doyum sağlamak veya onları yönlendirmek için kurmuş olduğu müesseseler, bu Medeniyetler'in yapısını oluşturacaktır. Onlara vasıf kazandıracaktır. Gerçekten medeniyetler, bu seviyede bu iç-güdülere verecekleri cevaplar itibariyle, önemli farklar arzederler.

Biz, incelemek istediğimiz konu icabı, bu kadar önemli farkları kendi nefsinde birleştirmiş olması itibariyle, bu Medeniyetleri iki kümede toplayabiliriz:

-Kurban Kesen Medeniyetler, -Kurban Kesmeyen Medeniyetler.

Kurban kesmenin kıstas olarak alındığı bu grup-landırmada her iki Medeniyet grubu için yapılacak çalışmalarda takip edilecek usûl, sıra ve tertip aynı kalacaktır. Böylece mesele, daha sağlam bir zemine oturmuş olacaktır. Bu itibarla, her iki Medeniyet grubu için aynı derecede önem taşıyan ve şümulü bakımından daha kapsamlı olan sosyal müesseselerden başlamak ve zamanla çalışmalarımızı alt sosyal müesseselere doğru derinleştirmek, konuyu daha anlaşılır kılacaktır. Gayet tabiîdir ki, temele inildikçe, Medeniyetlere vasıflarını kazandıran bu alt sosyal müesseseler, ister daha dar kalıplar içinde kalmış olsunlar, ister daha geniş kapsamlı olsunlar, her iki halde de iki ayrı tavrın mevcudiyetine işaret ederler:

-Kişinin kendisine yönelmiş tavrı, -Kişinin kendi dışına yönelmiş tavrı.

Bu iki kümeden biri olarak kişinin kendi dışına yönelmiş tavrı, bizzat kişinin kendi şahsı ile mukayyet olmaması itibariyle iki ayrı tavra tekabül eder:

-Kişinin cansız tabiat karşısındaki tavrı, -Kişinin canlılar karşısındaki tavrı.

Burada yine kişinin canlılar karşısındaki tavrı, kendi içinde iki kısımda mütalaa edilebilir:

-Kişinin kendisi gibi insanlar karşısındaki tavrı, -Kişinin insanlar dışında bitkiler ve diğer canlılar karşısındaki tavrı.

Bu sınıflandırma önemlidir ve son olarak, kişinin kendisi gibi insanlar karşısındaki tutumu yine kendi içinde birbirini tamamlayan iki ayrı tavrın mevcudiyetine işaret eder:

-Kişinin aynı cemiyet içerisinde başkaları karşısındaki tavrı,

-Kişinin başka cemiyetlere mensup kimseler karşısındaki tavrı.

Dikkatlerden uzak değildir ki, bu sınıflandırma geniştir ve fazla teferruatlıdır. Bu itibarla, bu tasnifi oluşturan maddeler, şayet her iki Medeniyet grubu içinde ayrı ayrı ele alınacak olursa, tekrara düşülecektir. Yok eğer bir tek medeniyet grubu çerçevesinde telakki edilecek olursa, bu takdirde de konunun sürekliliği ve bu mânâda bütünlüğü zarar görecektir. Bu gerekçelerle, bu maddelerin bir kısmı bir medeniyet grubu, diğer kısmı bir diğer medeniyet grubu çerçevesinde ele alınacak ve icabı halinde atıflar yapılarak konu geliştirilmeye  çalışılacaktır.

Bu mütemmim malumattan sonra, artık takip edeceğimiz yol hakkında elimizde bir program var demektir. Yalnız her sosyal çalışmanın değişmez kaderi, bizler için burada yine bahis konusudur. Zîrâ hiçbir cemiyette, hiçbir sosyal müessese yoktur ki, bir diğerinden kesin ve net çizgilerle ayrılmış olsun.

Bu itibarla, elimizde mevcut bu programı çalışmalarımıza uygularken, bu şemayı kendi bünyesinde bütünüyle veya bir kısmıyla barındıran daha geniş kapsamlı sosyal müesseselere öncelik vermek, meseleyi daha anlaşılır  kılacaktır.

Bu gerekçelerle, her cemiyette aynı ^ölçüler içinde olmasa bile, yine de büyük insan yığınlarını içine almış olması ve yaygınlığı bakımından, kitle davranışları önem kazanmış olur.

Bu durumda, kan akıtma ve can yakma gibi motifleri bünyesinde barındıran Kurban müessesesi ile kitle davranışları açısından aynı motifleri temsil eden müesseseler arasında büyük bir benzerliğin bulunduğu hususu önem kazanmış olur. Bu benzerlikler, daha sağlam neticelere varmak hususunda, daha ciddî mukayeseler yapılması zaruretine işaret eder. Gayet tabiîdir ki, bu müesseseler, bu motiflere yer verdikleri ölçülerde, konumuzu teşkil edeceklerdir.

Yalnız burada son olarak şu husus önemlidir ki, bu Medeniyetler camiasında daha büyük bir yekûn teşkil etmiş olmaları itibariyle, ilk merhalede Kurban Kesmeyen Medeniyetler alâkamız içinde olacaklardır.

 

BİRİNCİ  KISIM

KURBAN   KESMEYEN   MEDENİYETLERDE SOSYAL  MÜESSESELER,  ŞİDDET  KÜLTÜRÜ ve İNSAN   DAVRANIŞLARI

 

BİRİNCİ  BÖLÜM SOSYAL  MÜESSESELER ve ŞİDDET   KÜLTÜRÜ

1. SPOR

A-Spor,  Saldırganlık  ve  Kurban[3]

Spor insanlara ait bir davranış türüdür ve kendi içinde üç bölümden oluşur:

-Kişinin tabiat karşısındaki tavrı, -Kişinin hayvanlar karşısındaki tavrı, -Kişinin kişi veya kişiler karşısındaki tavrı.

Bu son bölüm, aynı zamanda, kişinin kendi karşısındaki tavrını da ihtiva eder.

Her türlü şüpheden beridir ki, metodlu düşünce, önündeki bu tablodan, ya kişinin tabiat karşısındaki tavrından başlayıp ileri doğru giderek, veyahut kişinin kişi veya kişiler karşısındaki tavrından başlayıp geriye doğru dönerek, kendisi için en sağlam neticeye varmak isteyecektir.

Fakat konumuz Kurban olması itibariyle, düşüncelerimizin tam bir serbesti içinde bulunmadığı hususu önem kazanır. Bu bağımlılık, düşüncelerimize yeni usûller denememiz gereğini telkin eder.

Nitekim dikkatlerden uzak değildir ki, Kurban müessesesi bir yandan kan akıtmak, dolayısıyla can yakmak gibi motifler taşıması itibariyle çalışmalarımıza büyük imkânlar vaad ederken, bir yandan da kişinin hayvan karşısındaki tavrını ifade etmesi bakımından düşüncelerimizi belirli istikametlerde geliştirmemiz hususunda bizlere önemli teklifler getirir.

Fakat buna mukabil, önümüzde, Kurban kesmeyen medeniyetlerde kan akıtma ve can yakma tarzında tezahür eden sporlar ve bu istikamette şekillenen davranış türlerinden oluşan yaygın bir tablo vardır.

Bu durumda, biz bu iki medeniyet grubu arasında daha sağlam bir mukayese zemini oluşturmak bakımından, kurban kesmeyen medeniyetlerde insan-hay-van ilişkisi olarak ortaya çıkan tavrı, kurbanın bir benzeri olarak dikkatlere sunmakla, herhalde bu konuda en iyi usûlü benimsemiş sayılırız.

Yapılacak böyle bir mukayese, kurban kesmeyen medeniyetlerin insanda mevcut kan akıtma, can yakma gibi iç-güdülere, insan-hayvan ilişkisi olarak nasıl cevap verdiği hususuna açıklık getirirken, bir yandan da bu iki medeniyet grubu arasında ortaya çıkmış bulunan müşterek tavır itibariyle, düşüncelerimiz ve çalışmalarımız için ortak nokta oluşturacaktır.

B-Sporcular  Açısından  Sonuçları  Ateş-Kan-Ölüm  Olan  Spor Türleri

Böylece, artık kurban kesmeyen medeniyetlerde kan akıtan, can yakan sporlar arasından kişinin hayvanlar karşısındaki tavrını gösteren sporla başlamaktan başka tercihimizin bulunmadığı hususu açıklık kazanır.

a)  Boğa  Güreşleri

Asırlardan beri yapılâgelen, hâlen yapılmakta olan ve daha uzun zaman yapılacağa benzeyen "Boğa Güreşlerinden bahsetmek ve onun nasıl yapıldığı hususunda önemli noktalara dikkat çekmek, Kurban müessesesi ile bu sporlar arasındaki mevcut paralelliğin ne kadar temelden olduğu konusunda bizlere ciddî fikirler vereceği gibi, ilerideki görüş ve düşüncelerimizde ittifak edeceğimiz noktaları, daha şimdiden tayin edecektir. Bundan sonra, artık boğa güreşleri hakkındaki bilgilerimizi yenileyebiliriz[4].

Boğalar, dağlarda insan ayağı basmayan yerlerde, insan yüzü görmeden vahşî bir surette yetiştirilir. Zamanı gelince, güreşin yapılacağı mahalle getirilir. Burada kaldığı müddet zarfında, her vesileyle sık sık ve çeşitli usûllerle rahatsız edilerek sinirlendirilip, huy-suzlaştırılır. Güreşe çıkacağı esnada hayvan artık son derece tedirgindir. Hayvan bu haliyle kendini arenaya zor atar.

Bu arada matador yardımcıları, hayvanı arenada bir uçtan bir uca koşturup, ellerindeki pelerinlerle onu daha saldırgan hale getirip, daha sonra çekilip giderler. Tabiîdir ki, iş bu kadarla kalmaz. Bu sefer de gözleri sıkıca bağlı olduğu halde, atlar ve ellerinde kargıla-rıyla binicileri arenaya gelirler. Bu defa da onlar ellerindeki kargılarıyla hayvana hücum edip vücudunu delik deşik etmeye uğraşırlar. Son derece canı yanan, kimseye kötülük yapmamış "bu masum hayvan, binicilerine gücü yetmeyince, atlara hücum eder ve hırsını günahsız, her şeyden habersiz, o zavallı atlardan alır. Bu bîçare atları boynuzlarına takarak kaldırıp yere vurur. Karınları parçalanmış, bağırsakları etrafa saçılmış, kan revan içinde kalan atlar, toz-toprak içinde debelenirken, koruganın arkasında, bu iş için yetiştirilmiş ve bu ânı bekleyen yardımcıları, saklandıkları yerlerinden çıkıp koşa koşa gelir ve yerde yatan bu atların dağılmış bağırsaklarını toplayıp alelacele karınlarına tıkar ve çuvaldız ile, canlı canlı, yırtılan karınlarını dikerek ayağa kaldırır ve o halleriyle onları tekrar boğanın boynuzlarına terk ederler... Ölünceye kadar... Boğanın boynuzları arasında parçalanıncaya kadar...

Daha sonra arenaya bir inek getirilir. Boğanın buna aşması beklenir. Bunu müteakip yine tahrik edilir ve tekrar eski haline getirilir. Sonunda boğa bu haldeyken arenaya matador çıkar ve güreş iki ihtimalden biriyle nihayet bulur:

a.   Ya,  matador  elin-deki çelik kılıcı boğanın iki küreği arasına saplar ve boğa diz üstü çöker, ağzından burnundan oluk gibi kan boşanarak yavaş yavaş devrilip gider.

b.  Ya da, zayıf olmayan ikinci ihtimal vuku bulur ve matador kızgın boğanın boynuzları arasında fecî şekilde can verir.

Birinci ihtimalin vukuunda bu kuvvet timsali hayvanın cesedi, arenanın kirli toprağının ve rengi uçmuş toz zerreciklerinin akan bu taze kanı büyük bir ihtirasla emmesi sonucu oluşturduğu çamura bulanmış olduğu halde, kan görmek isteyenlerin kana susamış bakışları arasında, bir çift atın çektiği kıskaçla arka ayaklarından sürüklenip götürülür. Bu hal insana Orta Çağ ve daha sonraları Engizisyon Mahkemeleri'nde suçsuz yere öldürülen insanların ayaklarından sokaklarda sürüklenen yarı parçalanmış cesetlerini hatırlatır.

Diğer ihtimalin vukuunda ise, arenaya bir sedye ve bir ambulans gelir ve bu genç insanı beyazlara sarıp alır götürür... Bir daha dönmemek üzere...

Ne kadar şaşılacak şeydir ki, bunun adı eğlence olur, spor olur...Yine ne kadar acâiptir ki, bu dehşet verici sahnelerin devamını temin için, bu güreşler birçok yerde sık sık tekrarlanır. İşin dikkat çeken tarafı; her zaman seyirci bulması, alâka toplamasıdır. Hatta bu sahneleri görebilmek için, onbinlerce insan uzaktan yakından gelip, hiç de küçümsenmeyecek miktarlarda ücret ödemek ve ömürlerinden bir güne yakın bir kısmını vermek gibi bir fedakârlığa seve seve katlanırlar.

Bu güreşlerin felsefesini yapan aşırı taraftarlarına gelince, onlar, arenalarda bu olup bitenlere mazeret bulma gayreti içinde, birtakım izah tarzları denemek isterlerse de beceremezler. Çünkü bu olup bitenler, öyle kolayca izah edilecek neviden şeyler değildir. Birtakım çelişkilerle doludur. Onların dediklerine göre, atların canlı canlı boğaların boynuzlarına teslimi, boğaların boyunlarını yumuşatmak içindir. İneğin arenaya çıkarılışı ise, boğayı teskin gâyesiyledir.

Tabiî şayet istenilirse, bu söylenilenlere inanılabi-lir. Fakat bütün bunların evvelinin ve sonrasının olması, meseleyi daha girift bir hâle getirmiş bulunuyor.

Zîra acaba niçin, içi sünger veya daha başka yumuşak bir madde dolu cansız hedefler boğalara gösterilmez? Sonra hayvanın daha iyi güreş çıkarabilmesi için boynunun daha esnek kalması isteniyorsa, neden ense köküne çelik şişler saplanır? Niçin oralarda yaralar açılmasına çalışılır? Boyun adalelerinin orada bulunduğunu, sinirlerin ensesinden geçtiğini ve soğuyan yaranın adalelerde tutukluk yapacağını bilebilmek bu kadar güç müdür? Sonra, şehre getirildiği andan itibaren gece-gündüz demeden kasden kızdırılan bu hayvanın sakinleşmesini istemek, en azından bir tutarsızlık değil midir? Daha sonra günlerce tahrik edilip, kızdırılan bu hayvanın, bir inekle, bir iki dakika içinde sa-kinleşeceğini.ümit etmek, boşuna bir bekleyiş olmaz mı?...

Netice olarak, bütün bu zorlamalar ve tenkitlere rağmen, boğa güreşlerindeki mevcut tavır, temsil ettiği mânâ ve taşıdığı değerler itibariyle yoruma açıktır. Fakat bu konuda çevrilmiş bir televizyon filmi, bu güreşlerin yapılış gayesine açıklık ve netlik getirecektir:

Meksika'da boğa güreşleri tertip komitesi genç, cesur fakat o nisbette tecrübesiz bir boğa güreşçisi ^matador) aramaktadır. Nihayet aranılan vasıfları hâiz biri bulunur. Menajerini büyük meblağlar vererek ve bir o kadar da tehdit ederek bu güreşi kabule razı ederler. Genç matadora gelince, şerefine balolar tertip edip, güzel hanımların iltifatlarına mazhar kılarak, onu da bu güreşi kabule mecbur bırakırlar. Nihayet tespit edilen gün ve saat gelir. Matador arenaya çıkar. Fakat onlar bu arada bu iş için, daha önce başka bir matadoru boynuzları arasında parçalamış katil bir boğa hazırlamışlardır. Onu salarlar. Artık bu iş dönüşü olmayacak şekilde bitmiştir. Bundan yararlanarak tertip komitesi başkanı, bu gencin menajerine her şeyi olduğu gibi itiraf eder. Bu itiraf önemlidir. Bu itibarla üzerinde durulmaya değer olmaktadır:

"Uzun zamandan beri arenalarda kan akmadı. Bu yüzden boğa güreşlerine rağbet azaldı. Halbuki halk arenalarda kan görmek istiyor. Şayet bugün kan akarsa, bundan sonra daha uzun müddet tribünler dolar taşar..."

Gerçekten bu tespit ve itiraf, boğa güreşlerinin arkasındaki motifi münakaşaya mahal bırakmayacak kadar açık bir şekilde tespit etmiş görünüyor: Halk arenalarda  kan   görmek  istiyor.

Bunun televizyon filmi olması, meseleyi değersiz kılmaz. Zira bu çeşit filmler, gerçekler üzerine kurulup, halkın hissiyatına tercüman olmadığı müddetçe, kendine taraftar bulamaz. Hem zaten arenalarda toplanan halkın neler görmek istediği ortadadır.

Ancak şu husus vardır ki, yapılan bu tespit ve nakiller birçok yerde tenkide açıktır. Zira her ne kadar bu güreşler, münferit birer vak'a olmaktan ziyâde, sosyal vakıa olarak İspanya, Portekiz, Meksika ve Latin Amerika'yı içine alacak şekilde geniş bir sahaya yayılmış olmakta, bu itibarla yüzmilyonları bulmakta ve asırlarca yapıldığına göre, bu rakam daha da artmakta ise de, yine de bütün insanları bağlayamayacağı itirazını ilk önce kendimiz yapmış olmak isteriz. Zira ne kadar realite olursa olsun, mevziî kalan bir sosyal vakıayı umumîleştirmenin metod bakımından ne kadar yanlış olduğunu ve insanı ne kadar hatalı neticelere götüreceği hususunu paylaşmak isteriz.

Netice itibariyle mevziî kalan bir spor türü ve bir sanat dalı olarak televizyon ekranlarına aksetmiş bulunan bir televizyon filmi, insanın yapısını gün ışığına çıkarmak hususunda bizlere fazla imkân vaad etmeyecektir.

Fakat yine de mesele bu kadarla kalmayacak kadar çok boyutludur. Zira, şayet tablonun bizlere bahşettiği esneklikten istifade ederek atıflar yapmak gibi bir davranış türünü benimseyebilirsek, mesele bir miktar daha açıklığa kavuşacaktır. Nitekim, ikinci sırayı işgal eden "Kişinin hayvanlar karşısındaki tavrı"ndan bir sonra gelen "Kişinin kişi veya kişiler karşısındaki tavrı"na atıflar yaparak meseleyi bu seviyede telakki edebilirsek, kan akıtma, can yakma şeklinde tezahür eden bu hareket ve davranışların insanlarda ne kadar ciddî boyutlara erişmiş olduğu hususunda bir kanaata varabiliriz.

b) Boks

Bu sporlar arasında hususî yer işgal eden "Boks Maçları", sonuçları itibariyle boğa güreşlerinden hiç de daha az tehlikeli, daha az dehşet verici ve daha az ürkütücü değildir. İnsan kanı akıtması ve ölüm getirmesi itibariyle, daha kaçınılması gereken bu sporun, boğa güreşlerine nispetle çok daha kalabalık halk kitlelerine ve koca koca kıtalara yayılmış bulunması, insanların bu sporla nereye varmak istedikleri hususunda birtakım tereddüd ve endişeleri haklı kılmaktadır. Arenalarda dökülen hayvan kanının yerine artık ringlerde insan kanı  dökülecektir.

Bu durumda biz, konumuz icabı olarak, boksla ilgili hususları tetkiklerimize kabul ederek, bu nevî hareket ve davranışların arkasındaki motifleri tespit ve yorumlamak gibi bir vazifeyi üstlenmiş bulunuyoruz:

Bilindiği gibi, Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere Kuzey Amerika, Latin Amerika, İngiltere ve Kıta Avrupası, asırlardır bu sporun öncülüğünü yapmışlar, temsilciliğini üstlenmişlerdir. Hatta bu sporla temayüz etmişlerdir. Bu spora olan düş-

künlükleriyle tanınmışlardır. Hatta Amerika'da bu spor, bir sanayi halini almıştır. Kendi medeniyetlerinden olmayanları şaşırtmak ve bir dereceye kadar da kendilerini teselli etmek için adına spor dedikleri, bu bitmez tükenmez kavga nedir?... Niçin yapılır?... Neden yüzyıllar boyu sürüp gider?... Neden bir türlü bitmez? Boyuna kan akar ve bu kan hiç dinmez?...

İki insan ringe çıkar ve birbirleriyle dövüşmeye başlar. İki taraftan birinin, daha güçlü ve daha atak olması ihtimali kaçınılmaz bir zaruret göstermesi bakımından, bu kavgada taraflardan biri ötekini dövecek dövecek, hatta öldüresiye dövecektir. Burada gözden kaçmaması gereken birkaç husustan ilki şu olmalıdır: Birbirini böyle öldüresiye döven, birbirine diş bileyip belki de hayatına kasteden bu iki boksörün aralarında hiçbir düşmanlık, kırgınlık, kin ve nefretin veya buna benzer bir şeyin bulunmamış olmasıdır. Büyük bir ihtimalle bu iki insan o güne kadar birbirlerini tanıyor bile değillerdi. Birbirlerinin varlığından bile haberleri yoktu. Kendilerine göre yaşıyorlardı. Öyleyse birbirlerini tanımayan bu iki insanı karşı karşıya getiren, birbirlerine düşman olmaya iten, birbirlerinin hayatlarına kastedecek kadar içlerini kin, nefret ve intikam hisleriyle dolduran... içlerine zehir akıtan kimdi, ne idi?...

Bunun cevabı açıktır. Zira en ufak bir mesuliyet taşımaksızın, biraz olsun vicdan azabı duymaksızın ve en ufak bir tereddüde kapılmaksızın bunları böyle birbirlerine düşman eden bizzat onların mensubu bulunduğu Medeniyet ve bu Medeniyet'i temsil eden insanlar, bir bakıma seyirciler idi. Bu kin ve nefret, onların iç-lerindeydi ve onlar bu duygulan birbirlerine karşı şiddetle duyuyorlardı.

Netice itibariyle bu duygular, onların içlerinde o kadar birikmişti ve o kadar yığılmıştı ki, artık bastınlamaz hale gelmiş, patlama yaparak dışa aksetmiş ve ringde birbirini tanımayan, her şeyden habersiz ve tecrübesiz bu iki genç insan üzerinde tecellî etmişti. Bu duyguların somutlaşmış temsilcisi olarak bu iki genç insan, onun için ringde birbirlerinin hayatlarına kastederek boğuşmakta idiler.

Bu kavgayı bizzat onlar başlatmışlardı. Zira bunu böyle istiyorlardı. Bu demejkti ki, bunu onlar sürdürecektiler ve istikbâle matuf yine onlar teşvik edecektiler...

Şayet biz dikketlerimizi esirgemezsek, şüpheye mahal bırakmayacak tarzda, bunun böyle olduğu hususunda, sağlam ve net bir kanaata varabiliriz. Bunun için, evvela maçların yapıldığı mahal olarak ringleri ve salonları dikkatlerimize kabul etmeliyiz.

insanlar bu müsabakalarda arkalara nispetle çok daha fazla ücret ödeyerek acaba niçin önlere, hatta bununla da kalmayarak ringin etrafına oturmak isterler? Acaba niçin ve neden bu kadar yakın olmaya he-veskârdırlar? Ring, sanki salonun ortasında değil de, kalabalığın içine düşmüş gibidir. Bu insanlar, bu kadar yaklaştıklarına göre, buralarda ne göreceklerdir, neye şahit olacaklardır?...

Bu yakın olma isteği, bir tabiat manzarasını yahut bir resmi, bir tabloyu, bir heykeli veya bir sanat şaheserini daha yakından görebilmek, onu doya doya seyredebilmek için midir?...Yahut bir mûsikînin nağmelerini daha derinden duyabilmek veya notalarını daha iyi takip edebilmek gayesiyle midir?... Yoksa bir çiçek bahçesinden esip gelen taze çiçek kokularını daha rahat ve kolay içine çekebilmek niyetiyle midir?... Yoksa büyük bir ihtirasla etrafını sardıkları bu ring, sihirli bir değnekle Alice'in Harikalar Diyarı'na açılan bir kapı veya efsânevî Binbir Gece Masalları'nın geçtiği Diyar-lar'a giden bir yolun mu başlangıcıdır?

Hayır... Hayır... Bunlardan hiçbiri değildir. Bu izdiham da tesadüfen değildir. Bunun gibi, ringde olacaklar da, evvelden, çok evvelden bellidir. Bir elektrikli sandalyede, bir gaz odasında, bir darağacında olacakların belli olması gibi. İşte bu insanlar ringlerde nelerin olacağını ve daha nelerin olabileceğini, çok daha önceden bildikleri içindir ki, ringin etrafını böyle hıncahınç doldurmuşlardır. Ellerinden geldiği kadar yakın olmayı bunun için istemişlerdir.

Zayıfın, kuvvetlinin karşısında nasıl yavaş yavaş ezildiğini ve eridiğini, nasıl yavaş yavaş tükendiğini görmek, kuvvetlinin yumruklarının bu zayıf insanın yüzüne, gözüne, gövdesine indikçe çıkardığı iç gıcıkla-yıcı sesleri işitmek ve her yumrukta biraz daha sarsılan, biraz daha kendini kaybeden, kendinin olmaktan çıkan bu zavallı, bu kimsesiz insanın gayr-i ihtiyarî çıkardığı iniltileri kulaklarıyla işitebilmek, onu daha yakından ve daha iyi duyabilmek için böyle ön sıraları doldurmuşlardı. Bu arada, patlayan kaşından, kırılan burnundan, yarılan dudaklarından akan kanın projektör altında nasıl erimiş ateş gibi yandığını ve nasıl ışık yansımalarıyla yakut gibi pırıl pırıl parladığını, gözleri kamaşıncaya kadar temaşa edebilmek için, ringe böyle, bu kadar yakın olmayı istemişlerdi. Nihayet, bu akan kanın terle kayganlaşan cilt üzerinde yayılırken, hava ile temas neticesi çıkan buharın etrafa yaydığı taze kan kokusunu ringe uzattıkları iri burunlarıyla genizlerinde daha iyi hissedebilmek için ringin etrafını böyle hıncahınç doldurmuşlardı ve sarmışlardı. En sonunda yediği darbelerle beyin sarsıntısı geçirip kayan gözlerinin ve donuk gözbebeklerinin nasıl boşluğa baktığını, nasıl yokluğu aradığını ân-beân müşahede edebilmek, bir insanın nasıl tükendiğini, nasıl çaresiz kaldığını, ayakta duramayıp nasıl diz üstü çöktüğünü, o halde de kalamayıp nasıl elleri üstü düştüğünü ve yavaş yavaş nasıl yere kıvrıldığını ve daha sonra nasıl kendini kaybederek rakibinin ayakları dibine yığıldığını, bütün teferruatiyle takip edebilmek, bütün bunları görebilmek için ringe yakın olmak istemişlerdi.

Kısacası bir hayatın, bir ümidin nasıl et-kemik yığını haline geldiğini, koca bir ömrün nasıl olup da kırkbeş dakikaya sığdığını bütün safhalarıyla yaşamak ve böylece tatmin bulmak; için ringin etrafını böyle sarmışlardı. Geniş manâsıyla bir hayatın, dar manâsıyla bir ömrün, bir gençliğin, bir enerjinin nasıl sömürüldüğünü takip edebilmek için böyle kalabalıklar oluşturmuşlardı...[5]

Alkış, alkış... Yine alkış... Salonu dolduran onbin-lerce insan, bu elleri havada ayakta duran kahramanı

Boks, insanlık tarihinin en eski mücadele metodu ve sporlarından biridir. Milattan önce 1520 yıllarına ait bir duvar resminde iki sporcunun eldivenle dövüşme sahnesi vardır. Eski Roma'da çivili eldivenlerle saatlerce birbirlerine vuran boksörlerin maçı ancak birisinin ölümü ile biterdi ve halk bunu zevkle seyrederdi. Günümüzde boks 1867de İngiltere'de Gueensbury markisinin koyduğu kurallara uygun olarak yapılır. O zamana kadar hiçbir kural tanınmazdı. Lâkin, kurallara rağmen boksun tehlikesi ortadan kalkmış değildir. Tıp uzmanları başa devamlı darbe yemenin daima büyük tehlike yarattığını kesinlikle belirtmektedir. Pekçok boksör beyin kanamasından ölmüştür. Ölmeyenler bile mutlaka zarar görür. Yumruk sarhoşluğu her boksörü tehdit eden acı bir durumdur. Boksör, yediği yumruklardan geçici "Sarhoş" olabileceği gibi, zamanla beyin de zedelenir, aptallaşabilir. Boks tarihinin sayısız büyük sporcusu sonunda yumruk sarhoşluğunun kurbanı olmuştur." Tercüman, 4 Mayıs 1980.

deliler gibi, çılgınlar gibi ayakta alkışlıyor ve omuzları üzerine alıp taşıyorlardı... Bu arada iki kişi, sadece iki kişi ellerinde bir sedye, geçirdiği beyin kanaması ile komaya girip yerde yatan bu genç ve yalnız insanı kapıda bekleyen ambulansa, bu yoğun kalabalıkları yara yara taşımaya çalışıyordu. Fakat her nedense bu iki kişiden maada hiç kimse onunla ilgilenmiyor, başını çevirip ona bakmıyordu bile...

Ona acımıyorlardı. Çünkü o mağluptu, zayıftı... Çünkü bu medeniyette zayıfa yer yoktu... Bütün hak, kuvvetlinin ve bütün itibar, kuvvetliye idi. Felsefeye Üs-tün-İnsan[6] kavramını getiren ve zayıfa yaşama hakkı bile tanımayan Batılı filozof, bu düşüncelerini mensubu bulunduğu bu medeniyetin ana prensiplerinden almıyor muydu?...[7]

Bu itibarla, bütün gözler ve gönüller, omuzlar üzerindeki o kahramanda idi. Çünkü o kuvvetliydi ve bunu da isbat etmişti. Masum da olsa, bir insan öldürmüştü... Ne acaipti ki, yolda veya daha başka bir yerde bir yumrukta birisini öldüren bir kişi katil sayılıyor, ceza görü-

yordu da, böyle binlerce, on binlerce kişi önünde bir insanı gurur ve haysiyetini on paralık edercesine kırkbeş dakika, bir saat işkence ede ede, eziyet çektire çektire, döve döve, eze eze öldüren bir kişi kahraman ilan ediliyor, örnek insan sayılıyor ve buna ilâveten bu insan, her maç öncesinde seyircilere, yaptığı nakavtların sayıları ile takdim ediliyordu.

Evet, hakikaten bu kişi, neden kahraman sayılıyordu da, bir türlü katil sayılmıyordu?... Niçin ve neden katil sayılmıyordu?... Katil sayılmıyordu, çünkü onu bu suça iten, onu katil yapan cemiyetti, bizzat kendileri idi. Onların alkışları, takdirleri, teşvikleri... idi. Bütün bunları hep onlar yaptırmışlardı. Gerçekten bu kişi, yaptıklarının hemen hepsini kendisi için yapmak yerine, onlar için yapmıştı. Bu suçu, onlar istediği için işlemişti. Bunu onların hatırı için yapmıştı. Böyle olunca, katil cemiyetti, onlardı, bir yerde kendileri idi. Bunun için kendi isteklerini temsil eden bu kimseyi suçlayamıyorlardı... Aksine suçsuzluğunu kabul edip, onu suçsuz ilan ediyorlardı. Kısacası ringde bütün olanlar ve bunlardan yerde yatan ölü, yaratılan kahraman, hepsi kendilerinin eseri idi.

Netice itibariyle, atılan bu sevinç çığlıkları, salonun duvarlarını zorlayan heyecan dolu alkışlar, canhıraş feryatlar, boğazlara tıkanıp ancak hırıltılar halinde yükselen eğri büğrü kelimeler ve yarım kalmış cümleler, bütün bunların hepsi ayrı ayrı üç tavra üç ayrı cevap teşkil ediyordu. Bu takdirde, bu üç ayrı tavır, bu tezahüratın yorumlanması ve meselenin vuzuha kavuşması bakımından önem kazanmış olur:

-Kurban Edilenler, -Kurban Edenler. -Kurbanları Kabul Edenler.

Her ne kadar bütün bu olanlar bu müessesenin Kurban Edilenler ve Edenler üzerine kurulu olduğu intibaına müsaade eder görünüyorsa da, dikkat edildiği takdirde Kurbanları Kabul Edenler olarak seyircilerin, bu iki tarafı bizzat kendi nefislerinde temsil ettikleri hususu açıklık kazanmış olacaktır.

Biz bu hususu hafızalarımızda canlı tutmak kaydı ile, çalışmalarımıza Kurban Edilenler ve Edenler olarak, bu iki tavrın birinden başlamak konusunda kendimizi serbest telakki edebiliriz.

Kurban Edilenler, birer insandırlar ve seyircilerin putlaşan nefislerine sunulmuş birer adaktırlar. Onların azgınlaşan benliklerini, dinmeyen gazablarını, bitmeyen öfkelerini teskin etmek için kendilerine vaad edilmiş birer armağandırlar.

Maç sonrası yapılan bu tezahürat, atılan bu neşe ve sevinç çığlıkları, ilk bakışta bu galip insanın şerefine yapılıyor gibi geliyorsa da insana, gerçek böyle değildir. Zira yapılan bu tezahürat, bu neşe ve sevinç çığlıkları ölen içindir. Şayet o ölmeseydi, diğeri nasıl kahraman olurdu? Onu kahraman yapan, bunun ölümüydü.

Ölülerin yapılan bu tezahürattan haberleri olmayacaktı. Fakat yine de bu tezahürat, bu alkışlar, bu neşe ve sevinç çığlıkları boşuna değildi. Zira bütün bunlar, o gün için icra edilen bu Kurban Merasiminin Âyinler Kısmını teşkil ediyordu.

Kurban Edenler, onlar da yine birer insandılar ve ilâhları olan seyircileri memnun etmek, onların takdirlerine mazhar, lütûflarına nail olmak için kendilerine hiçbir kötülüğü dokunmayan bu masum günahsız kişileri döve döve öldürmekteydiler. Böylece, seyircilerin tanrılaşan varlıklarından yardım görmek, daha önceleri hiçbir şey olmadıkları halde, onların sayesinde ve himayesinde bir şey olmak için yapıyorlardı bütün bunları.  Onların  arzularına râm olarak büyümek istiyorlardı...

Kulakları çınlatan bu tezahürat, bu alkışlar, neşe ve sevinç çığlıkları, salonun sınırlarından etrafa dalgalar halinde yayılırken, bu galip kişinin mutluluktan başı dönüyordu. Fakat bunlara rağmen yine de o, seyircilerin ihtiraslarına adanmış zavallı bir kurbandan öte bir şey değildi. Zira o, günahsıi bir kişiyi sırf onlar istiyor diye döve döve öldürürken, bu akan kanın vebalini ve bundan doğacak vicdan azabını, bir ömür boyu, içinde bir yük olarak taşımaya kendini mahkûm edilmiş buluyordu.

Seyirciler daha sonra bu yere göğe sığmayan alkışlarıyla, feryatlar, çığlıklar ve gösterdikleri tezhürat-larla tanrılaşan nefislerine sunulmuş bu mütevazi kurbandan memnun kaldıklarını, onu kusurlarıyla beraber kabule şayan bulduklarını, ayrıca bu kurbanı kendilerine adayan bu kimseden hoşnut ve razı olduklarını resmen tescil ve ilân etmiş bulunuyorlardı. Suçu ve suçluyu kendileri tayin etmiş olmakla, bundan ayrı bir memnuniyet duyuyor ve haz alıyorlardı.

Şayet bizler dikkatlerimizi cömertçe teksif edebilirsek, bu tavrı, tarihî devirlerde ilâhlarına kurban verenlerin tavırlarıyla büyük bir beraberlik içinde buluruz. Hatta bugün için bu hareket ve davranışlar tablosunun, o günlere nisbetle, çok daha derin boyutlar taşıdığını hemen fark ederiz.

Eski zamanlarda insanlar, yaptıkları putlara, kendileri gibi insanları kurban ederlerdi. Halbuki taştan veya daha başka şeylerden yapılmış bu putların, insanlardan istediği bir şey yoktu. Bu kurbanları onlara isteten yine kendileri idi. Bu durumda, insanların aralarından seçtikleri gençleri kurban etme motifi altında,  onların  kanlarını  akıtmak veya  diri  diri  yakmak gibi tatminler bulunuyordu. Böylece kendilerini, yüklenmiş oldukları sorumluluğu ifâ etmiş sayıyorlardı.

Biz yukarıdaki tespitlerimizde ısrar edebiliriz: "Gerçekten bugün için olanlar, o gün için olanlara nispetle çok daha derin boyutlar taşımaktadır." Eski devirlerde insanlar putlarının arkalarına sığınıp istediklerini onlara söyletirlerdi. Halbuki artık bugün insanlar putlarının önüne geçip kendileri için kurban istediklerini bizzat kendileri itiraf etmekten çekinmemişlerdir. İnsanlar artık putlarının yerlerini almışlar ve onların rollerini üstlenmişlerdir. Bu tavır gittikçe daha sert boyutlar kazanmıştır. Nihayet bu sınır tanımaz istek, kurban müessesesinin potansiyelini oluşturacaktır. Artık bundan sonra bu potansiyel, ringde iki zıt kutbu temsil edecektir.

Netice itibariyle insanlar, var oldukları anlardan itibaren aynı iç-güdülere sahip olagelmişlerdir. Bu değişmez gerçek, bütün beşerî tavırlarda müşterek tarafların bulunması zaruretine işaret eder. Tabiî bu zaruret konumuz itibariyle de geçerlidir.

İnsanlar eski zamanlarda putlarını kendi elleriyle yapar, daha sonra onlara ulûhiyet izafe ederek taparlardı. Böylece bu kimseler, ilâhlar icad etmekle, bu tavırlarında kendi kuvvet ve kudretlerini temâşâ ederlerken, bir yerde de insan olarak kendi acizliklerini, bunun sonucu olarak böyle bir varlığa bağlanma ve onun karşısında küçülme ihtiyaçlarını, onlara taparak gidermeye çalışırlardı. Bu iki zıt tavır birbirini tamamlayarak bin yıllar boyu devam edip gitti.

Biz bugün insan davranışlarında, yine aynı tavrı buluyoruz. Bugün için insanlar, galip gelen kimseleri omuzlarında, hatta başlarında taşımakla, onları ilâhlar seviyesine  çıkarmaktadırlar.  Böylece bu insanlar,  hiç yoktan  ilâhlar yaratmakla, bu  davranışlarında kendi güç ve kudretlerinin tecellîsini buluyorlar.

Fakat onlar bir yerde insandılar. İnsan olmaktan gelen mensubiyet duyma, ait olma gibi birtakım temel ihtiyaçlar içindeydiler. Böylece bu insanlar, bu ihtiyaçlar çerçevesinde kendilerinden daha üstün varlıklar bulup onlara bağlanarak, onlara perestiş etmek suretiyle kendileri için tatmin bulmaÜ isteyeceklerdi. Bu temel ihtiyaçlar içinde bulunan insanlar, kendilerine mabud-lar ararlarken, gayet tabiî, bizzat var ettikleri putları tercih edeceklerdi. Bu tavır önemlidir. Zira eski devirlerde putperest kavimler, putları için birbirleriyle dövüşürlerken ve kavga ederlerken, bütün bu davranışlarının muhtevasını Kabul-Red gibi çift taraflı bir tutum temsil ediyordu.

Onlar kendi putlarına tapmakla, onları kendileri var etmiş oldukları için, bir yerde yine kendilerine, kendi kudretlerine tapmış oluyorlardı.

Yine bunun gibi, bu insanlar karşılarındakilerin putlarını reddederken bu tavırlarıyla onlar başkalarının kuvvet ve kudretlerinin kendilerininkinden daha üstün olmasına müsaade etmeyen bir tutum gösteriyorlardı.

Netice itibariyle insanlar, bu şekilde ilâhlar icad ederek, kendi güç ve kudretlerini onların mevcudiyetlerinde idrâk etmeye çalışırlarken, bir yerde de onlara perestiş etmek suretiyle, içlerinde var olan acizliklerini ân-beân yaşamak istiyorlardı. Böylece, içlerinde mevcut bu çelişkiyi dengelemeye çalışıyorlardı.

Biz vardığımız bu noktada şunu anlıyoruz ki, gerçekten insanlar, her zaman ilâhlarına Kurbanlar adamışlardır. O günlerden bu günlere değişen fazla bir şey yoktur. Fakat bununla beraber, o gün bugün hiç değişmeyen ve hep aynı kalan tek önemli husus, bu Kurban-;'ıh Genç  İnsanlardan  seçilmiş olmasıdır.

c) Başka Spor Dalları

Bu noktaya geldikten sonra yapılan tesbit ve yorumların değer bulması ve bundan sonra yapılacak olanların şekil ve istikâmet kazanması için, bütün bunların ortak vasıflarından oluşan müşterek bir zeminin aranılıp bulunması icab eder. Bu itibarla, bu müşterek zeminin tesbit ve tayini önem kazanmış olur.

Boğa güreşleri olsun, boks maçları olsun, sonuçlarının önce kan, daha sonra ölüm getirmesi itibariyle, kendilerine ait bir hat çizerken; otomobil yarışları, sonuçlarının ilk merhalede ateş olması bakımından onlardan ayrı bir istikamet gösterir. Fakat daha sonrasının ölüm getirmesi bakımından onlarla yine birleşir. İki ayrı istikamette gelişen bu sporlar, bu tek noktada birleşirken, ateş-kan-ölümden teşekkül etmiş bir üçgen oluştururlar.

Kurban Kesmeyen Medeniyetler'in kültürleri, bu ateş-kan-ölüm'den teşekkül etmiş üçgenin temsil ettiği merkez etrafında bir çekirdek oluştururken, kültürlerin tezahürü durumunda olan sosyal müesseselere kendi hususiyetlerine göre şekil ve muhteva kazandırırlar. Çekirdeğin bünyesini teşkil eden üçgenin muhtaç olduğu potansiyeli, insan davranışlarında kan akıtma, can yakma, vurma-kırma şeklinde tezahür eden iç-güdüler oluşturacaktır. Gayet tabiîdir ki, bütün bu medeniyetlerde insan davranışları açısından ateş-kan-ölüm gibi motifler önemlidir; yoksa, bu noktaya götüren yollar değil.

Nitekim, asırlardan beri varolagelen Medeniyet-ler'de isimler, yollar ve usûller hep değişmiş, fakat ateş-kan-ölüm gibi motifler hep aynı kalmıştır. Bilhassa Grek-Roma Medeniyeti'nde bu sporlar az çok farklarla beraber hep aynı tabloyu tekrarlar. Böylece onlar usûlleri, figürleri, motifleri itibariyle bu medeniyette ilk örneklerini bulmuş olurlar. Bu husus önemlidir. Zira Grek-Roma Medeniyeti yeryüzünde geniş bir sahaya yayılmış olması ve uzun bir zaman dilimini kuşatmış bulunması itibariyle, hem kendi devrini en iyi temsil etmekte ve hem de kendinden ""önceki Medeniyetler'in bir muhassalasını teşkil etmektedir.

Nitekim, günümüzde insan-hayvan ilişkisi olarak tezahür eden boğa güreşleri, asırlar öncesinde insanların hayvanlara parçalatılması şeklindeki tabloların tekerrürü ile devam edip giderdi. İnsanların ellerine bir şey verilmediği gibi, hayvanlar da günlerce aç bırakılmış olurdu. Seyirciler bu sahneleri görebilmek için merak, iştiyak ve hevesle tribünleri doldurmuş olurlardı. Bu değişik sahneleri ân-beân takip ederlerdi. Bundan büyük bir zevk duyarlardı.

Şayan-ı dikkattir ki, aradan geçen binlerce yıl, vahşî hayvanın karşısında kalan insana ancak bir kılıç verebilmiş, bir pelerin getirebilmiştir. Evvelden olduğu gibi, yine onu tek başına bırakmıştır.

Bugün yine insanın insan karşısındaki tavrı itibariyle devam edegelen boks maçları, aynı tavrı temsil etmesi bakımından, ilk örneklerini Grek-Roma Medeniyeti'nde bulmaktadır. Eski Grekler'de ellerine sığır derisinden bandajlar sarıp birbirleriyle yumruklaşarak dövüşen insanlar, o günden bu güne ringlerde akacak kanın ilk habercisi durumunda idiler.

Yine bunlar gibi, Eski Roma'da yağlı mermer üzerinde yağlı güreşler tertip edilirdi. Güreşirken ayağı kayarak muvazenesini kaybedip düşen ve bu esnada eli, kolu, bileği, bacağı kırılan güreşçiler... Daha beteri, taraflardan birinin bir diğerini kaldırıp beyin üstü mermer zemin üzerine çarpması ile parçalanan kafatası, etrafa saçılan beyin parçaları ve yağlı mermer üzerinde desenler çize çize akan, kılcal damarlar gibi yayılan kan... ve can veren bir insan, ortada bir ceset... Bu olanlardan büyük mutluluk duyan ve sınırsız haz alan seyirciler...  İnsanlar...insanlar...

Bu sahneler, bugün yine tekrarlanmakta ve hem de seyirci bulmaktadır. Bu konuda, Pankreas Güreşleri ilk sırayı işgal eder. Bu güreşler gerçekten dehşet verici sahnelerle doludur. Adına güreş denilen bu boğuşmayı, değil bir spor salonunda canlı olarak başından sonuna kadar takip edebilmek, televizyon ekranlarında birkaç dakikalığına olsun seyredebilmek bile insanın tahammül gücünü aşan niteliktedir. Birbirinin başına, gözüne, göğsüne ve neresine geleceğini düşünmeden var kuvvetiyle tekme atmalar. Birbirlerinin ensesinden tutarak başını öne eğip ne kadar zarar vereceğini düşünmeden dizleriyle ve olanca güçleriyle rakiplerinin yüzüne, gözüne vurmalar ve bu darbelerin şiddetiyle kendilerini arka üstü yere fırlatan insanlar... Birbirlerinin kollarını kıracak tarzda ters çevirip bükmeler ve birbirlerini yere attıktan sonra üzerine çıkıp koca vücutlarını kaldırıp kaldırıp alttakinin kıvrılan kolu, bükülen ayağı ve moraran gövdesi üzerine bırakarak altta kalanı ezmek... ezmek. Yine ezmek ve canından bezdirmek... Birbirlerini ringden dışarı fırlatmalar. Nihayet kimin gücü yeterse, bir diğerini kaldırıp beyin üstü yere vurmalar vs....

Bu arada bu korkunç sahneleri görebilmek için can atan ve alkışlar, çığlıklar arasında sevinçten ve mutluluktan kendini kaybeden, kendinden geçen seyirciler... İnsanlar... İnsanlar...

Çıplak  yumruklarla  yapılan  Tayland   Boksu, kendine has kaideleriyle boksun ve bu güreşlerin bütün dehşetini kendi nefsinde toplamış gibidir.

O devirlerde ve bu zamanlarda, insanların insanlar karşısındaki tavrı olarak ortaya çıkan bu sporlar, aslında vurma, kırma, öldürme gibi iç-güdülerin tesiriyle, umumî mânâda oluşan insanlar arası ilişkilerin ancak bir parçasını teşkil edecektir.

Nitekim, Roma'da esirler, ellerine silahlar verilerek birbirlerini öldürmek mecburiyetinde bırakılırlardı. Daha başka olarak, altında ateş yanan yağlı direkler üzerinde bu insanlar birbirlerini öldürmeye zorlanırlardı. Kılıç veya mızrak darbeleriyle açılan yaralarından kan akarken, altta yanan ateşe düşerek diri diri yanarlardı. Kan ile ateş, aynı tabloda birleşmiş olurdu.

Bununla iktifa edilmeyerek, yaralama ve öldürme gibi sahnelerin daha devamlı olabilmesi için, bu hususta okullar açılmıştı. Adına Gladyatör Okulları denilen bu kuruluşlar, isminden de anlaşılacağı gibi, kan akıtmayı ve dolayısıyla adam öldürmeyi meslek haline getirmiş, bu işi iyi bilen döğüşçüler yetiştirmek içindi. Dikkate değer taraf, bu insanların harp için değil sulh için yetiştirilmiş olmalarıydı. Sulhte birbirlerini öldürmek için eğitiliyorlardı. Böylece, bir cemiyet içerisinde başkalarını öldürerek hayatta kalmak isteyen kimseler ve bunların açmazlarını seyretmekten zevk alan insanlar oluşmuş bulunuyordu.

Bir Roma vatandaşı, sevdiği kadına kendinden bir şey vermek istediği zaman, onunla bu okullardan birine gider, gladyatör tutar, bunları döğüştürürdü. Bunlardan öleni, sevgilisine kurban olarak adamış olurdu. Boğa güreşlerinde, matadorun boğayı öldürdükten sonra kulağını kesip, ithaf ettiği kimseye vermesi gibi.

Buna benzer olarak, araba yarışları için yine sürücüler, yine itina ile seçilir, dikkat ve ihtimam ile eğitilirdi. Yarışı kazanmak için. Zira yarışı kazanmak önemliydi. Bunun için, her yol ve usûl mubah sayılırdı. Bu durumda, bu yarışların da yine bu iç-güdüler istikâmetinde oluşması mukadder idi.

Tekerleklerin çevresine keskin bıçaklar yerleştirilirdi. Araba sürat yaparken bu bıçaklar rakip arabanın tekerleklerine değmesiyle hemen doğrardı, atların ayaklarını bir anda keserdi. Bu durumda kalan sürücü, dengesini kuramayıp bu bıçaklar arasına düşerse, o anda parçalanır ve mevcut hızla bu parçalar etrafa sav-rulurdu. Ancak yarıştan sonra, savrulan bu parçalar toplanabilirdi. Şayet kendini böyle bir akıbetten kurtara-bilirse, bu sefer de arkadan gelen atların ayakları altında kalmak veya arabaların tekerlekleri arasında ezilip can vermek gibi bir ihtimal belirirdi. Yarışlardan sonra çoğu zaman ortada doğranmış veya ezilmiş, tanınmaz hale gelmiş cesetler kalırdı.

Günümüzde, onların bir devamı niteliğinde olan otomobil yarışlarında sürücüler, kaza sonucu benzinin ateş almasıyla çelik mahfazalarında diri diri yanarak ateş-kan-ölüm'den teşekkül etmiş üçgenin üçüncü ve son kenarını çizerken, o devirdeki araba yarışları, akıttıkları kanla, bu üçgenin ancak ilk kenarını oluşturmakta idiler. Ateşle ilgili üçüncü kenarın teşekkülünü daha başka davranış kalıplarına bırakmışlardı.

Tabiîdir ki, insanlarda mevcut vurma, kırma, öldürme, kan akıtma, ateşte yakma şeklinde tezahür eden bu iç-güdüler; arenaların, hipodromların dar sınırları, gladyatör okullarının mahdut çerçevesi içine sıkışıp kalmayacak kadar köklüydü. Böyle olunca, herkes durumuna göre, ya kanunların boşluğundan istifade etmek veya kanun koyucu vasfıyla, kanunları bu istikamette şekillendirmek suretiyle, kendilerinde mevcut bu iç-güdülerin tatminine imkân arayacaktı.

Nitekim Roma'da, yüksek sınıfa mensup gençlerin, antremanlardan dönerken yolda rastladıkları aşağı tabakadan kimseleri bir yumrukta öldürüp öldü-remeyecekleri hususunda iddiaya tutuşmaları ve yine Eski Bizans'ta, üst sınıfa mensup kimselerin, yolda giden aşağı seviyeden insanları bir bıçak darbesiyle ses çıkarmaksızın öldürüp öldüremeyecekleri üzerine şu kadar veya bu kadar Bizans altınına bahse tutuşmaları, insan kanı üzerine oynanan kumarın vebalinin ne kadar eskiye dayandığını göstermesi bakımından önemli ise de, bunlardan çok daha önemlisi bu ikisini bir noktada birleştirmekle, bu iç-güdünün ne kadar köklü olduğu hususunda bizlere telkinlerde bulunmuş olmasıdır.

Bu durumda, insan kanı üzerine oynanan kumarın, o günlerden bu günlere devam edip gelmesi tesadüfi değildir. Nitekim, insan kanı üzerine oynanan bu kumar, o günlerden bu günlere artarak ve yaygınlaşarak gelmiş ve üzerinde milyonlar dönen bir sanayi halini almıştır. Profesyonel boksta, boksörlerin kanları ve canları üzerine büyük paralar yatırılmış ve bundan servetler kazanılmıştır.

İnsanların, insan kanı dökmeye olan tutkunlukları ve bunu para ile birleştirme ihtiyaçları, değişik bir tablo içinde, yine karşımıza çıkar. Avrupa'da, Orta Çağlarda derebeylik zamanında kedisinden istenilen vergiyi vaktinde veremediği veya istenilen ürünü istenildiği kadar getiremediği için yakalanıp hapse atılan insanlar, hapsedildikleri zindanlardan çıkarılıp kendilerine muayyen bir mühlet verilir, bu zaman zarfında kaçabildiği takdirde serbest kalacağı ve borçlarının silineceği söylenir ve o halleriyle engebeli, ağaçlıklı bir araziye terk edilirlerdi.  Haftalar veya aylardır  doğru dürüst yemek yememiş, dolayısiyle gıda almamış ve bu yüzden ayakta duracak mecali kalmamış bu insanlar, üstü başı perişan, aç sefil bir halde canlarını dişlerine takarak, kaçıp kurtulmaya çalışırlardı. İzlerini kaybettirmek için ne mümkünse yaparlardı. Verilen mühlet bitince derebeyleri, asilzadeler, eş-dostlarıyla beraber yanlarında genç hanımlar ve güzel kızlar olduğu halde süslü elbiseleri içinde, düğüne gidercesine pür-neşe, pür-kahkaha ellerinde silahları atlarına binerler, sürü sürü köpekleri, tabiî av köpekleriyle, bu masum insanların peşlerine düşerlerdi. Onları avlamak için.

Tabiîdir ki, bu av partileri çoğu zaman başarıyla neticelenirdi. Bu mazlum ve müdafaasız insanlar, neredeyseler bulunur, öldürülürdü. Kanlar içinde kalan yarı çıplak vücutları, ormandaki vahşî hayvanların insafına terkedilirdi.

Avcılar, bu acımasız insanlar, sabahtan beri sürüp gelen bu uzun ve yorucu mesaîden bitkin, akşamla gelen rehavet içinde takipteki ustalıklarından memnun ve nişancılıktaki maharetlerinden ötürü kendilerinden hoşnut oldukları halde, malikânelerine dönerlerdi. Geceleyin yeni bir eğlenceye hazırlanmak üzere...

Dikkatlerden uzak değildir ki, burada yine insan kanı üzerine oynanmış kumar vardır. Bunun misallerini çoğaltabiliriz. Meselâ yine buna benzer olarak Meksika'ya ait Hindi Oyunu vardır: Oyuna iştirak edecekler, evvela hindi olacak kişiyi bulur, onunla pazarlık edip anlaşırlar. Daha sonra hangar gibi zifirî karanlık bir yere gidilir. Bir uçta bu kişi, öbür uçta diğerleri durur. Bu kimseler, körlemesine birer el ateş ederler. Öldürebilirlerse, para tekrar kendilerinin olur. Şayet öldüremezlerse para ona kalır.

Çarlık Rusyası'nda, Rus asilzadeleri, içki masasında sarhoş olduktan sonra, malikânelerinin büyük salonlarında, arkadaşlarından birinin gözlerini bağlarlar ve elindeki toplu tabanca ile ateş etmesini söylerlerdi. Kendilerini vurup vuramayacağı hususunda iddiaya tutuşurlardı. Yine bu iki tablodan birinde başkasının kanı, diğerinde kendi kanı üzerine oynanmış kumar vardır.

Sporlar kaideleriyle, yaygınlıklariyle topluma mal olmuş durumdadırlar. .Halbuki insanlar arası bu çeşit ilişkiler, mevziî kalmış olması bakımından, bu sporların varmak istedikleri hedefler istikametinde ancak bizlere yardımcı olabilecek niteliktedir. Yapıları daha fazlasına müsait değildir. Bu durumda, yine sporlara dönmek zarureti açıklık kazanmış olur. Yukarıdaki satırlarda Kurban Kesmeyen Medeniyetleri temsil eden, onların en tipik ve karakteristik sporlarının ateş-kan-ölüm üzerine kurulmuş olduğu hususunda ittifak etmiştik. Yalnız burada, diğer bir husus kendiliğinden önem kazanmış olur. Zira sonuçları itibariyle, ateş-kan-ölüm olan bu sporlar, bir bütün olarak ele alındığı takdirde, bunların iki temel üzerine kurulmuş olduğu hususu açıklık kazanır:

a)  Sporcular bakımından sonuçları ateş-kan-ölüm olan spor türleri. Boks maçları, boğa güreşleri vs....

b)   Seyirciler  açısından   sonuçları   ateş-kan-ölüm olan spor türleri. Bu spor türleri arasında, yaygınlığı ve topladığı alâka bakımından asrımıza damgasını vuran futbol vardır.

C)-Seyirciler  Açısından   Sonuçları  Ateş-Kan-Ölüm Olan Spor Türleri:  Futbol[8]

Futbol nedir?... Nasıl oynanır? Sporcular büyük bir heyecanla sahaya çıkarlar. Hakemin düdüğü ile maç başlar. Topa Vururlar. Tabiî ayaklarıyla. Yine vururlar... Yine vururlar: Var kuvvetleriyle, bütün güçleriyle vururlar... Maçın başındaki heyecan, yerini yavaş yavaş hırs ve Öfkeye terk eder. Bu hırs ve öfkeyle, topu pat-latırcasına, kale direklerini yıkarcasına ve ağları par-çalarcasına vururlar, vururlar, vururlar...

Bir müddet sonra bu hırs ve öfkenin tesiriyle, futbolcuların hareket ve davranışları kendi kontrollerinden çıkar. Bunun tabiî sonucu olarak futbolcular, rakip oyuncuların neresine geleceğini düşünmeden, orasına burasına tekme atma, çelme takma, itme-kakma gibi birtakım hoş olmayan, centilmenlik dışı davranışlar içinde kendilerini bulurlar. Oyun sertleşmiştir. Fauller, sakatlanmalar, maç kesintileri, maç iptalleri gibi birtakım istenmeyen haller zuhur eder.

Seyircilere gelince, onlar sahada bütün bu olanlardan tabiatiyle tesir almışlardır. Bu gerilimi bizat kendileri başlatmış olmaları itibariyle, sahadan devraldıkları bu ilave gerilimle, son derece sinirlidirler. Tahrik olan fakat tatmin bulamayan iç-güdülerin tesiriyle seyirciler bağırmaya, çağırmaya, küfretmeye ve ellerine ne geçerse şişe, taş vs.... sahaya ve oyunculara atmaya başlarlar... Bu arada ellerindeki kimyevî maddeleri sahaya püskürten seyirciler, zararlı olmaları bakımından farklı iseler de, tâbi oldukları psikolojik mekanizma itibariyle onlarla aynıdırlar. Zamanın geçmesiyle kabaran bu iç-güdülerinin tesiriyle seyirciler, artık ne sahada sporcuların birbirlerine tekme atmalarından, onların birbirlerini itip kakmalarından tatmin bulmaktadırlar ve ne de kendi kendilerine bağırıp çağırmalarından, oyuncuların neresine gelirse gelsin onu bunu atmalarından rahatlamaktadırlar.

Onlar artık arenada, yani sahada, kan   görmek istemektedirler. Birtakım ölüm vakalarına şahit olmayı dilemektedirler. Arenada yerlerde yatan birtakım cesetler görmeyi  arzu  etmektedirler.  Orada burada yanan   | ateş kümeleri hayal etmektedirler.

Fakat sahada ufak tefek hadiselerin dışında, bu beklenilenlerden hiçbiri vâki olmayınca ve ayrıca seyircilerin elleri, oyuncular ve hakemlere zarar vermeye daha fazla ermeyince, patlama haline gelmiş olan bu iç- I güdüler, ilk merhalede kendilerine daha yeni ve gerçek hedefler arayacaklardır. Bu potansiyel, tahrip edici güç olarak kendi içine yönelecek ve kendi kendini hedef seçecektir.

Bundan sonra artık seyirciler o âna kadar yüzünü 1 görmedikleri, ismini işitmedikleri, hiçbir suçu ve günahı olmayan kendiler gibi seyircileri hedef alacaklar, onlarla gırtlak gırtlağa kavga etmeye, yumruk yumruğa dövüşmeye, ellerine ne geçerse birbirlerinin kafasına, gözüne vurmaya başlayacaklardır. Bu durum, kısa zamanda kitle hareketi haline dönüşecektir. Tabiîdir ki bu kadar kişinin birbirine girdiği bir ortamda kısa zamanda tribünlerde, şu kadar ölü, bu kadar yaralı ve bir o kadar yakılmış mahal ortaya çıkacaktır.

Ne yazıktır ki seyirciler, bu yaptıklarıyla tatmin bulmazlar, boşalmazlar ve stad dışına çıkarak, önlerine çıkan arabaları ters çevirip ateşe verirler, dükkânlara hücum ederler, kepenkleri parçalar, camını çerçevesini kırar,, içlerindeki malları sokaklara döker, daha sonra bunları üstüste yığıp yakarlar, elektrik direklerini devirirler, >çöp kutularını, yolcu duraklarını eğip bükerler... Kısacası, önlerine ne gelirse, canlı cansız, çılgın bir sel gibi süpürürler...

Zamanla öfkeleri diner, rahatlarlar ve yavaş yavaş dağılıp giderler. Geriye milyonlarca zarar-ziyan, şu kadar ölü ve bir o kadar da çoğu ömür boyu sakat kalmaya mahkûm yaralı kalmıştır. Latin Amerika, İngiltere ile Kıta Avrupası'nda bu çeşit hadiseler hiç dinmez, her sene ve her zaman tekerrür edip gider...

'Vardığımız bu noktada artık gerçekler,  meseleyi anlamak hususunda,  bizleri  daha teferruatlı  tespitler yapmak zaruretiyle yüzyüze getirmiş bulunuyor:

-Futbol maçlarında seyirciler ile futbolcular arasına tel örgüler, derin hendekler ve aşılması güç daha başka engeller konulmuştur. Hatta, futbolcuların sahaya giriş çıkışları bile, seyirciler arasından değildir. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, emniyet kuvvetleri, polis, jandarma, inzibat, maçın kritik oluşuna göre askerî birlikler, celbedilmiş hazır kuvvet olarak beklemektedir.

-Boks maçlarında seyirciler ile ring arasında hiçbir engel yoktur. Hatta seyirciler ringin etrafını müdahaleye maruz kalmaksızın doldurmuşlardır bile. Seyirciler ile boksörler arasında hiçbir engel bulunmamasına karşılık, güvenlik kuvvetleri yok denecek kadar azdır. Boksörler ve hakemler, ringe halkın arasından geçerek gelirler ve yine halkın arasından geçerek giderler. Hatta yan hakemler, masasında, halkın arasında oturur. Maç esnasında, evveli ve sonrasında hakemlere ve ringe bir şey atılmaz, hakemlere kötü sözler söylenmez...

-Futbol maçlarında tribünlerde seyirciler arasında kavga ve stadyum dışında kitle hareketleri mevcuttur.

-Boks maçlarında seyirciler arasında kavga ve spor salonu dışına taşmış kitle hareketleri yoktur.

Bunların böyle olması, yâni futbol maçlarında seyircilerin stadyum içinde ve dışında yaptıklarına karşılık, boks maçlarında seyircilerin spor salonu içinde ve dışında hiçbir şey yapmamaları, herhalde tesadüfi değildir. Bunun gibi, herhalde yine seyircilerin bu maçlara mahsûs, daha tutarlı davrandıkları da iddia edilemez. Bunlara ilâveten, futbol maçlarında hakemlerin yaptıkları haksızlıklara karşılık, boks maçlarında hakemlerin hiç haksızlık yapmadıklarını söylemek de doğru olmaz. Gayet tabiî yine boks maçlarında, boksörlerin birbirlerine kaide dışı davranmadıklarını da iddia etmek kabil değildir.

Öyleyse, bu iki spor türünde, seyirciler bakımından ortaya çıkan bu iki zıt tutum, nereden doğmaktadır?

Madem ki yapılan bu sporların temelinde saldırganlık iç-güdüsü vardır, bu durumda onun tatmin olup-olmaması önemlidir. Nitekim boks maçlarında seyirciler, ringde olup bitenlerden memnundurlar, bütün bu olanlardan rahatlamışlardır. Bunun ötesinde, şu veya bu boksörün galip gelmesi, şu veya bu boksörün hakkının yenmesi, şu veya bu boksörün usûl harici davranmış bulunması, onları hiç ilgilendirmeyecektir. Ringde olanlardan istenilen ve beklenilen gaye hâsıl olmuştur.

Buna mukabil futbol maçlarında, seyircilerin tahrik olan iç-güdüleri, sahada bütün bu olanlardan tatmin bulamayınca, seyirciler bizzat kendileri bu iç-güdüle-rine tatmin aramak gibi bir zaruretle karşı karşıya kalmışlardır. Bunun için de stadyum içinde ve dışında hoş olmayan hadiselerin zuhuruna sebep olmuşlardır.

Bu olanları mazur görmek ve göstermek isteyen kimselerin, futbolun bir takım oyunu olduğunu ve bu sebeple de bu yapılanların bir nevî takım taassubundan ileri geldiğini söylemek gibi bir gayret içine düştükleri görülmektedir. Fakat bu konuda karanlıkta kalmış birkaç noktanın mecûdiyeti, zihinlerde tereddütlerin doğmasına ve insanın bu söylenenlere şüpheyle bakmasına sebep olmaktadır.

a)  Spor çeşitleri arasında, takım halinde oynanan, futboldan daha başka spor türleri mevcuttur. Bunlardan voleybol, basketbol, eltopu (hentbol), su topu vs.... gibileri sayılabilir. Fakat bunlardan hiçbirinde, seyirciler açısından bu çeşit hadiseler görülmez. Halbuki bunlar da takımdır ve bunların da taraftarları vardır, maç esnasında  seyircileri  mevcuttur.   Böyle  olunca,  futbol maçlarında olanları, futbolun bir ekip oyunu olmasıyla izah etmenin yetersizliği kendiliğinden ortaya çıkar.

b)  Futbol maçlarında çıkan hadiselerde, bu olayların kaynakları ile seçilen objeler arasında tutarsızlıklar vardır. Bu durumda, evvela hadiselerin kaynakları üzerinde durulması hususu önem kazanmış olur. Hadiseler bu maçlarda üç kaynaklıdır:

-Hakemin yetersizliği, taraf tutması gibi sebeplerden ötürü çıkan ve yayılan hadiseler,

-Rakip takımın üstün oynamasından ve buna karşılık tutulan takımın kötü oynamasından ötürü çıkan ve yayılan hadiseler,

-Tutulan takımın güzel oynayıp galip gelmesi sonucu çıkan ve yayılan hadiseler.

Bu üç ayrı kaynağı, ikiye indirmek mümkündür. Çünkü hakemin taraf tutması, tutulan takımın mağlubiyetine sebep olması bakımından önemlidir. Bu itibarla, gösterilen infialler ve coşkunluklar, iki temel üzerine kurulmuş bulunuyor.

Bu durumda, mağlup olmak ve hakemin taraf tutması gibi ilk iki kaynak itibariyle gösterilen infialler, sınırlı kalma şartıyla takım taassubu şeklinde değerlendirilebilir. Fakat bu protestolar, sınır ve ölçü tanımamıştır. Bu durumda, seyircilerin kinleri, öfke va gazapları, büyük ölçüde yine kendileri gibi seyircilere yönelmiştir. Halbuki bu kimseler hakemlerin verdiği kararlardan sorumlu tutulmamalıydılar, yine bunun gibi sahada topa vuramayan oyuncuların acemiliklerinden onlar mesul olmamalıydılar. Stadyum dışında her şeyden habersiz yoluna giden kimseler, bu öfkenin hedefi olmamalıydı. Hastasına giden doktorun arabasını ters çevirip yakmak abesti. Stadyum dışında kalan bu insanlar, sahaya müdahale etmemişlerdi, kalabalıklara fikir beyan etmemişlerdiki bu kalabalığın taassub duygularını tahrik etmiş olsunlar.

İkinci ihtimalin vukuunda ortaya çıkan hadiseler, meselenin ciddiyeti hususunda, bizlere önemli ipuçları verir. Zira tutulan takım güzel oynamış ve galip gelmiştir. Netice hâsıl olmuştur. O zaman, niçin stadyum içinde ve dışında hadiseler vardır ve devam etmektedir? Kalablıklar niçin sokaklarda bağırmakta, çağırmakta, yolları kesmekte, oraya buraya saldırmakta, etrafa ölüm  saçmaktadırlar?

Bütün bunların taassubla ilgisi olmamalıdır. Bir değerler sistemine taassubla bağlı kişiler, kendi inançları istikametinde yapılacak her türlü yardım ve desteği memnuniyetle kabul edecekleri gibi, kendilerine ve kendi   değerlerine  karşı   çıkılması  halinde   ancak  bu

kimselere cephe almaları bahis konusudur. Yoksa kendilerine karşı hiçbir kanaat belirtmemiş, taraf tutmamış, bu konuda hiçbir şey ihsas etmemiş kimselere karşı hiçbir şekil ve tarzda kesin tavır içine girmezler.

Netice itibariyle, cemiyet içerisinde ortaya çıkan hadiselerde kaynakların farklı oluşu, düşüncelerimizi şu noktaya götürür: Ayrı kaynaklardan doğan hadiseler, kendilerine göre ayrı bir yapı oluşturacaklardır. Fakat bununla beraber yine açıktır ki, bu ayrı kaynaklardan doğan hadiseler, aynı davranış kalıplarıyle tezahür edebilirler. Bu durumda, usûl bakımından tezahür eden bu davranışlardan geriye doğru gitmek, meseleyi anlamak hususunda bizlere büyük imkânlar vaad edecektir.

Nitekim, takımların mağlup olmasiyle kendini gösteren hadiseler bütünüyle, galip gelmesi sonucu ortaya çıkan vukûât arasında hiçbir farkın bulunmaması, yapılan bu çalışmanın isabeti hususunda bizleri ümitvar etmektedir.

Sonuç olarak, mağlûbiyet-galibiyet gibi birbirine zıt iki vakıanın aynı davranış kalıplarıyla tezahür etmesi, buraya kadar yapılan tespit ve yorumların isabetine delalet edecektir. Bu itibarla, bu tespit ve yorumları hafızalarımıza tevdi ederken, son olarak bunları ana-hatlarıyla, bir defa daha tekrarlamamızda fayda vardır: Gerçekten bu maçlarda ortaya çıkan hadiselerde bütün mesele, ne futbolun bir ekip sporu olması ve ne de takım taassubu veya takım tutma gayreti içine düşülmüş bu-lunmasındandır. Bunların hepsi birer paravandır. Bu takımlar ve daha geniş manâsıyla bu çeşit sporlar, insanlarda mevcut vurma-kırma, yakma-yıkma, tahrip etme, öldürme gibi iç-güdülerin tatmin bulup, böylece kişilerin rahatlamasına matuf birer araçtırlar. Yoksa onları ne şu takımın galibiyeti ve ne de bu takımın mağlubiyeti alâkadar etmektedir. 'Onlar yapmak istediklerine mazeret bulma ve işledikleri cinayetlere meşruiyet kazandırma gayreti içindedirler. Böylece onlar, cemiyet içerisinde katil, canî, zâlim, hain, gaddar, sadist...vs. gibi sıfatlara maruz kalmaktan kurtulacaklardır. Daha önemlisi bu insanların kanundan yakalarını kurtarmaları hususunda, bu takımlar üzerlerine büyük roller üstlenmiş olacaklardır.

Netice itibariyle, son asırlarda insanlar, bu takım tutma maskesi altında gerçek yüzlerini hep saklamışlardır. Nitekim, bu asırlarda futbolun bu kadar rağbet bulması, onun bu hususta kullanılmaya en müsait spor dalı olmasındandır. Zira vurma, kırma, öldürme gibi iç-güdülerin tatmini maksadıyla, bütün bu yapılanların spor denilen hafifletici isimler altında toplanması, bunların her zaman ve her yerde tekrarını ve devamını sağlamak  içindir.

2. EĞLENCELER

Eğlence, aklı reddeder. En azından ondan hoşlanmaz. İnsanda mevcut iç-güdülerin depo edildiği şuuraltı, zevk ve haz prensibine göre çalışır. Daima rahatı arar, elem ve ıstıraptan kaçar. Buna mukabil eğlenceler, düğün olsun balo olsun değişik fonksiyonlar üstlenmiş birimlerden teşekkül etmiş olsalar da, yine hepsi de zevk ve haz prensibine göre çalışır. Bu itibarla eğlenceler ile iç-güdülerin büyük bir beraberlik içinde oldukları hususu açıklık kazanır. Bu ise onların hedef birliği içinde bulundukları mânâsını taşır. Bu durumda, bu eğlencelerin doğrudan doğruya bu iç-güdülere ve dolayısıyla şuur-altına hitap ettikleri neticesi ortaya çıkar. Böyle olunca, Medeniyetler, bu iç-güdülerle yapı ve hedef beraberliği içinde bulunan eğlenceler karşısında oluşturdukları tavırları itibariyle ancak birbirlerinden ayrılacaklardır. Bunun için, Medeniyetler böylesine temelden gelen beraberlik yanında, ya eğlencenin yapısına ve gidişatına uyum gösterecek ve ona göre tavır geliştirecek veya eğlenceye müdahale edecek ve ona karşı tavır koyacaktır.

Bu ölçüler içinde Medeniyetlerin iki kısımda mütalaa edilmesi hususu önem kazanır:

-Aklı reddeden, ondan kurtulmayı planlayan ve buna göre tavır oluşturan Medeniyetler,

-Eğlencelerinde akla yer veren, buna göre tavır koyan Medeniyetler.

Bu durumda, aklı reddedip ondan kurtulmayı isteyen Medeniyetler olsun, akla yer verip ona değer veren Medeniyetler olsun, aralarında taşıdıkları bu büyük farklara rağmen, her ikisi de bu hedefleri nasıl ve ne şekilde gerçekleştirecekleri hususunda ciddî ve önemli bir problemle karşı karşıyadırlar. Gayet tabiîdir ki, aklı reddeden Medeniyetler ile akla yer veren Medeniyetler-'in takip edecekleri yollar ve tercih edecekleri usûller aynı olmayacaktır. Hatta birbirinin zıttı olacaktır. Bu tavır ayrılığına rağmen, akıl ister müspet ister menfî kabul edilmiş olsun, her iki Medeniyet grubu için de, hareket noktasını oluşturacaktır. Bu itibarla, her iki Medeniyet grubu da, bütün dikkatlerini bu nokta üzerine teksif edecek ve ulaşmak istediği hedefe varmak hususunda takip edeceği yol ve usûlleri bu istikamette tespit edecektir.

Tabiîdir ki, konu akıl olunca, onu ilgilendirmesi itibariyle, ilk merhalede İçki gündeme gelecektir. Daha sonra Zaman ve onun ayrılmaz vasfı durumunda olan Işık önem kazanır.

Beşerî davranışlar, Zaman-Mekân boyutları içinde gelişir. Eğlenceler bunun dışında kalamaz. Bununla beraber bu iki boyut, her zaman aynı değeri ifade etmez. Nitekim eğlencelerde zaman, mekâna göre daha öne geçmiştir. Dünyaya ilk geldiği andan itibaren kişinin zihin faaliyetleri, davranış kalıpları, duyguları ve iç-güdüleri, bizzat içinde yaşadıkları zamana ve onun birimlerine göre yön bulmuş, ona göre şekil kazanmıştır. Bu ise zamanın kişiyi kendi yapısına göre şartlamış olduğu mânâsına gelir. Netice itibariyle zaman, insan hayatında yirmi dört saatlik bîrimin değişik kesimle-rmi, şuurun en uyanık ve en az uyanık olduğu devreleri, gece-gündüz olarak temsil etmesi itibariyle, her iki Medeniyet grubu için de önem kazanmış olur ve bir tercih konusudur. Böyle olunca, Medeniyetler varmak istedikleri hedefler itibariyle, gün içinden kendilerine en uygun zaman dilimlerini seçmek durumundadırlar. Hiç şüphe edilemez ki, gece olsun gündüz olsun insan davranışlarını, duygu ve düşüncelerini kendi içlerinde taşıdıkları zıtlıklar gibi zıt istikametlerde yönlendireceklerdir. Bu durumda, bu Medeniyetler'in yapısını bi-zâtihî eğlenceler ve bu eğlenceler için seçilen zaman birimleri tespit ve tayin edecektir. Zira, insanlarda, beklenen tavır bütünlüğünü bulmak hususunda zaman en iyi araçtır.

Bu cümleden olarak gece, insan iradesinin zayıfladığı, oto-kontrol mekanizmasının tesirinin azaldığı ve insanın zekâ performansının en düşük olduğu zamana tekabül eder. Bunun aksine gündüz, insan şuurunun uyanık olduğu ve zekâ seviyesinin en üst noktada bulunduğu döneme rastlar.

Bu durumda, gayet tabiî olarak aklı reddedip, ondan kurtulmak isteyen ve bunun için eğlencelerine içkiyi kabul etmiş bulunan Medeniyetler, zaman birimi olarak geceyi seçeceklerdir. Buna mukabil, aklı ön plana almış ve ona ön sırayı vermiş bulunan Medeniyetler, zaman birimi olarak gündüzü seçeceklerdir.

Netice itibariyle eğlence, kendinden istenileni verebilmesi bakımından kendi vasıflariyle, bizzat içini doldurduğu zaman kalıplarının hususiyetleri arasında ciddî bir beraberliğin kurulmasından memnuniyet duyacaktır. Böyle olunca, zamanın hususiyetlerine ilâveten, eğlencenin vasıflarının anahatlarıyla hatırlanması önem kazanır. Gerçek odur ki, eğlence, insanların kendi hareket ve davranışlarını en az kontrol altında tuttukları, akıllarını en az kullandıkları ve şuurlarının en az uyanık olduğu zamanı şart koşar. İnsanların rahat olabilmeleri ve dölayısiyle eğlenebilmeleri için bütün bunlar gereklidir.

Netice itibariyle eğlence ve zaman, her ikisi de yapıları ve hedefleri itibariyle, aralarında kurdukları paralellik sonucu, ikisinin de önemi bir misli artmış olacaktır. Boş zamanların doldurulması bakımından eğlence ve eğlencenin ihtiyaç duyduğu zaman, ayrı ayrı önemlidir.

Bundan sonra artık eğlenceler kendilerine göre tespit ettikleri hedeflere varmak hususunda birbirini tamamlayan üç merhale göstereceklerdir:

-Eğlence Öncesi,

-Eğlence Devresi,

-Eğlence Sonrası.         .    .       -

Eğlence öncesi, hazırlık safhasıdır. Bu devre, eğlence devresi ve eğlence sonrasını yönlendirmesi bakımından önemlidir. Bu zaman içinde kişi, eğlencenin tarzına ve yapısına göre kendini hazırlayacaktır. Bu, bir yerde kişinin şartlanmasıdır ve bu şartlanma ameliyesi üç yönden oluşacaktır:

-Ruhî Yönden, -Zihnî Yönden,

-Bedenî Yönden.

Kişi, eğlenceye giderken gittiği eğlencenin yapısına göre, onun istediği ve beklediği insan tipini gerçekleştirmek hususunda zihnen ve ruhen kendini buna hazırlayacaktır. Daha doğrusu, istenilen hareket ve davranışları, kendisinden istenildiği ölçüler çerçevesinde gösterebilmek için jestlerini, mimiklerini, kıyafetini, renkleriyle, dikişiyle ve deseniyle, bu eğlencenin yapısına uygun düşecek tarzda tanzim etmek mecburiyetinde hissederler kendilerini. Böylece duygular düşünceleri şartlayacak, daha sonra da bu duygular ve düşünceler hareket ve davranışları yönlendirecektir. Daha sonra kıyafetle beraber bu hareket ve davranışlar, tekrar duygu ve düşüncelere yönelecek ve onları kendi istikametinde besleyecektir. Böylece üç beşerî tavır, bir bütün oluşturacak, herbir tavır bir sonrakini zenginleştirecek ve böylece birbirlerini öreceklerdir.

İkinci merhalede eğlence, kendi iç yapısıyla önem kazanır. Şu husus bir gerçektir ki, her sosyal müessese, mensuplarına kendi prensiplerini telkin etmek isteyecektir. Bu durumda, eğlencenin de müdavimlerine kendi prensiplerini telkin etmek istemesi ve onlardan buna göre düşünmelerini ve davranmalarını beklemesi tabiîdir. Bu, bir yerde kişiye bir formasyon vermektir. Mesele, burada üçüncü merhaleyi hazırlaması bakımından önem kazanır.

Hiç şüphe edilemez ki, eğlencenin tesiri ve kişiyi şartlamışlığı, eğlencenin yapısına ve ihata ettiği zamana göredir. Bu devreye hazırlık safhası dahildir. Bu durumda, eğlencenin nihayete ermesiyle, her şey bitmiş ve eğlencenin tesiri kişinin üzerinden kalkmış olmayacaktır. Eğlencenin verdiği formasyon, eğlence dışına taşacak ve eğlence sonrasında da devam edecektir. Bu önemlidir. Çünkü, eğlence formasyonu ile eğlence dışı formasyon, büyük bir zıddiyet içindedir. Birisi gülmeyi, bir diğeri ciddiyeti ve yine birisi boş oturup keyfî yaşamayı, buna mukabil diğeri prensipler çerçevesinde çalışmayı şart koşar. Böyle olunca, ortaya kendiliğinden bir çatışma çıkacaktır. Gayet açıktır ki, bu çatışmanın değerini, eğlence hayatı ile eğlence dışı hayat arasında ortaya çıkacak orantı tayin edecektir. Bu çatışma, bir seviyeyi aştıktan sonra, kişinin şahsiyetinde bir nevî dengesizlikler hasıl edecektir. Zira kişinin şahsiyetin-deki dengeyi, bu iki zaman birimi arasında kurulmuş orantı ve bu orantının kazandığı değer tayin edecektir. Bu itibarla ideal olan, eğlenceye ayrılan vakit ile eğlence dışı vakit arasında kurulmuş orantının belirli ve makul bir nisbeti aşmamasıdır.

Bütün bunlara rağmen, bu nisbetin eğlence hayatına doğru artış göstermesi halinde, eğlence hayatının eğlence dışı hayata ağırlığını koyup, eğlencenin kendi prensiplerini eğlence dışı hayata kabul ettirip onlar üzerinde hâkimiyet kurması kaçınılmaz olacaktır. Bu durumda yaşanan hayat, bütün disiplin ve ciddiyetini kaybedecek, bir eğlence havasına ve laubalîliğine bürünecektir.

Netice itibariyle, eğlence hayatı ile eğlence dışı hayat arasındaki ölçünün, eğlencenin lehine gelişme göstermesi sonucu, insanların şahsiyetlerinin birtakım çöküntü ve çözüntülere uğrayacağı ve hayatın bir eğlence havasına bürüneceği gibi hususlar bir tarafa bırakılsa bile, mesele bunun ötesinde vehamet gösterecektir. Zira eğlencenin verdiği rehavetle ve gâyesizliğin getirdiği boşlukla, insanoğlu gerçek hayatta önüne çıkacak zorluklar ve sıkıntılar karşısında, onlarla başedecek gücü kendinde bulamayacaktır. Bunun sonucunda bunalıma sürüklenecektir. Zira bu çeşit güçlükler karşısında insanlara direnme gücü veren; kişilerin, sıkıntılara karşı  kendi  içlerinde  geliştirdikleri  mukavemet  duygusu, dayanma ve direnme kabiliyetidir. Bu, kişinin irade kazanmasıdır. Bu, bir eğitim meselesidir ve devamlılık ister. Bu eğitimde ilk düstur, kişilerin kendi hayatlarına ciddî prensiplerin hâkim olmasıdır. Ancak böylece, sıkıntı ve falâketler karşısında, ona direnme gücü veren gelişmiş ve oturmuş bir şahsiyet yapısı oluşacaktır.

Şayet mesele böyle gelişmese, bu takdirde bu sıkıntılar ve zorluklar karşısında; onlarla baş edemeyen ve kendi kendine yetmeyen insaoğlu, kendi dışında kendine yardımcılar arayacaktır. Bu arayışın sonucu olarak bu insanlar, içki ve birtakım uyuşturuculara başvurmak gibi bir mecburiyet içinde kalacaklardır. Böyle olunca, artık kişiler eğlence adı altında içki ve uyuşturucu kullanan ve dolayısiyle kötülüklere daha yatkın olan kimseler olarak cemiyete yeni meseleler getireceklerdir: Sonuçta, eğlence adı altında kişiler, içki ve uyuşturucular ile daha yıpranmış, daha az dayanıklı ve kötülüklere daha yatkın hale düşeceklerdir.

Nitekim, bugün Avrupa ve Amerika'da alkolizme varan içki düşkünleri, uyuşturucu mübtelâları ve daha sonra psikiyatri kliniklerinde tedavi görmekte olan akıl hastaları ve nihayet intihar eden veya intihara teşebbüs eden kimseler üzerinde yapılacak araştıriîîS-larda bu insanların eğlence hayatları ile eğlence dışı hayatları arasında önemli ölçüde bir dengesizliğin bulunduğu hususunun ortaya çıkması büyük ihtimaller taşıyacaktır.

Buraya kadar söylenilenlerden sonra özet olarak bir husus dikkatlerimize fazlasıyla lâyık görünüyor: Bir Medeniyet, şayet asırlar boyu değil de, bin yıllar boyu varlığını sürdürmek istiyorsa, ki bunu istemesi tabiîdir, ilk el atması gereken ve daima kontrol altında tutması icab eden en önemli kuruluş Eğlence   Müessesesidir.

Zira, bütün gayri millî ve gayri dinî unsurlar, cemiyetin varlığını tehdit eden davranışlar ve alışkanlıklar, toplum hayatına ancak eğlence yoluyla geçecektir.

Nitekim, insanlar çalışırken, vazife şuuru kuvvetlidir. İş prensibi kişiye ve müesseseye hâkimdir. Bu itibarla herhangi bir tehlike bahis konusu değildir.

- Yine bunun gibi, ibadethanelerde dinî şuur kuvvetlidir. İbadetin prensipleri, kişi ve müessese üzerinde hâkimiyetini sürdürmektedir. Bu sebeple, kişilerin şahsiyet yapılarını etkileyecek menfî tesirlerin vukuu mevzu bahis olamaz.

Yabancı unsurların millî bayramlar aracılığıyla nüfuz etmesi yine mümkün değildir. Zira, bu sefer Millî şuur kişiyi ve cemiyeti sarmıştır. Bu bakımdan yabancı unsurları reddedecektir.

Bütün bunlara mukabil, eğlence için aynı şeyler söylenemez. Bu açıdan bakıldığı zaman, eğlence ne kadar müsbet ve yapıcı olabilirse, o kadar da menfî ve yıkıcı olabilecektir. Çünkü, eğlencenin yapısı buna müsaittir. Zira eğlencelerde akıl, ya en aşağı seviyelerde kalmıştır veya yok kabul edilmiştir. İç-güdüler ve duygular ön plandadır. Bunlar ise, eğlencenin kotrolünü zaruri kılan hususlardır. Zira eğlence kontrolden çıktığı zaman, iki önemli tehlike bahis konusu olacaktır:

Eğlencelerdeki hareket ve davranışlar, büsbütün serbest kalarak, kendi istikametlerinde aşırılıklara düşecektir. İkinci olarak, bu eğlencelere yabancı unsurların sızma ihtimali belirecektir.

Cemiyetlerde eğlenceler, o cemiyetin fertleri ve onların ortaya koydukları davranışlardan oluşmuştur. Burada insan, yine öndedir ve daha sonra davranışlar önem kazanacaktır. Nitekim, eğlencenin yapısını oluşturan en masum hareketler bile kontrolden çıktığı zaman, bu iç-güdünün tesiri altında ne gibi tehlikeler göstereceğini tahmin etmek bile güçtür. Bu, doğrudan doğruya bu iç-güdünün dışlaşması olmaktadır. Eğlencenin malzemesi demek olan Dans bile, böyle bir durumda işkence vasıtası olabilmektedir. Atları da Vururlar adlı bir Amerikan filminde, bu konu işlenmiştir.

"Amerika'nın bir eyaletinde bir "Dans Maratonu" tertip edilir. Tabiatiyle, müsabakaya birçok çift katılır. Günler geceler devam eden bu yarışmada, bazıları fena-laşarak hastaneye kaldırılırlar ve yine bazıları da pistte yığılıp kalır ve orada can verir. Bu arada bir çift ile tertip komitesi arasında bir ihtilaf vukubulur. Tertip komitesi başkanının bu çifte söyledikleri önemlidir: "Hem zaten siz kendinizi ne zannediyorsunuz? Sizin birinci gelmeniz veya daha başkasının öne geçmesi, yahut bir ötekinin veya daha başka birisinin birinci gelmesi, seyirciyi çok mu alâkadar eder sanıyorsunuz? Onlar sizlerin nasıl zahmet çektiğinizi, nasıl eziyet çektiğinizi görmek ve bununla rahatlamak, yani tatmin bulmak için bunca para vererek buralara kadar gelmişlerdir."

Tertip komitesi başkanının söyledikleri, eğlencelerin kontrolden çıktığı zaman, meselenin nereye varacağı hususunda önemli bir itiraftır.

Eğlence müessesesinin kontrolden kaçması sonucu ortaya çıkacak tehlikenin boyutlarını, yabancı unsurların ve yabancı tesirlerin eğlence yoluyla cemiyete sızma nispeti tayin edecektir. Gerçekten eğlence vakitleri, insanların en fazla telkine açık oldukları zamana tekabül eder. Bu durumda, eğlence yoluyla her istenilen onlara verilebilmekte ve yine her istenilen onlardan alınabilmektedir. İşin dikkat çekici tarafı, bu değerler kendilerinden alınırken, bu insanların bunların farkına varamamış olmalarıdır. Tabiî bu insanlar, zamanla bunu anlayacaklardır. Fakat artık ne kayıp ettiklerini geri almak gibi bir fırsatları ve ne de yıkılan değerlerini yeniden inşâ etmek gibi bir imkânları olacaktır. Belki bu mümkündür, fakat en azından onu kaybetmek kadar kolay değildir.

Bunun için Medeniyetler, eğlence müessesesini sağlam ve ciddî temeller üzerine oturtmak ve daima denetimleri altında bulundurmak mecburiyetindedirler. Nitekim, eğlencenin müspet veya menfî rol üstlenmiş bulunması, ait olduğu Medeniyet'in onun boş kalıplarını kendi değerlerine ve töresine göre doldurabilme kabiliyetine bağlıdır. Ancak bu sayede Medeniyetler, şahsiyeti oturmuş, dengesini kurmuş insanlar yetiştirebileceklerdir.

Sonuç olarak, dikkatlerimize kabul etmemiz gereken husus şudur ki eğlence konusunda yapılacak en küçük ihmal veya müsamaha, büyük hadiselerin vukuuna müsaade etmek olacaktır. Nitekim Kurban Kesmeyen Medeniyetler, eğlencelerinin bünyesine içki kabul etmiş olmakla ve zaman hususundaki tercihleriyle, önemli hadiselerin vukuuna peşinen müsaade etmişlerdir. Bu eğlenceleri temsil eder mahiyette olan düğünler, balolar ve ziyafetlerde, insanların yapısında zaten var olan alay etme, birbirini küçük düşürme, karşısındakinin gurur, şeref ve haysiyetiyle oynama gibi tavır ve yönelişler, içki ve gecenin tesiriyle daha başıboş kalmış ve nahoş birtakım hadiselerin zuhuruna sebebiyet vermiştir. Sonuç olarak bu eğlenceler, Ateş-Kan-Ölüm'den oluşmuş bir üçgen üzerine kurulmuş olmaları itibariyle kavga, yaralama, cinayet gibi birtakım kanlı hadiselerin zuhuruna zemin oluşturmuşlardır.

 

3.  OYUNLAR[9]

Oyunlar, eğlencelerin bir sonraki kademede daha organize olmuş ve daha teşkilatlanmış bir hüviyet içinde ortaya çıkmasıdır. Tabiîdir ki, bu oyunlar, eğlencelerin bir devamı ve cemiyet içerisinde diğer sosyal müesseselerin bir tamamlayıcısı olması itibariyle, bütün bu sosyal müesseselerin -vasıflarını bir öz olarak kendi bünyesinde barındıracaktır. Böyle olunca, insanların boş zamanlarını değerlendirebilmek ve sıkıntılarını giderebilmek için devam ettikleri bu oyunlar, ait oldukları Medeniyetler'in yapısına uygun hususiyetler göstereceklerdir.

Bu durumda, bu Medeniyetler'de eskiliği ve devamlılığı itibariyle, ayrıca diğerlerine yön ve şekil vermiş olması bakımından, temâşâ sanatlarından tiyatronun ilk sırayı alması tabiîdir. Fakat tiyatro, sınırları itibariyle, geniş bir sanat dalıdır. Bu itibarla, daha iyi anlaşılabilir olması için, onun iki kısımda mütalaa edilmesi hususu önem kazanır:

-Oyunların iç yapısı, -Oyunların dış yapısı.

Bu taksimatta oyunların iç yapısından başlamak, dış yapısını etkilemesi itibariyle önemlidir. Fakat ikinci kademede bu oyunların bariz hatlarla birbirlerinden ayrı iki küme oluşturdukları hususu, düşüncelerimize yeni ufuklar vaat edecektir:

-Trajedi-Dram, -Komedi.

Bu taksimatta ilk sırayı alan trajedi-dram, bilindiği gibi kin, nefret, intikam, ihtiras gibi duyguları işler. Tabiatiyle bu duygular, vurma-kırnıa, a§Hî3-kesme, yakma-yıkma gibi davranış kalıpları halinde tezahür edecektir.

Dikkatlerden uzak değildir ki, bu tavırlar ile yine bu Medeniyetler'in sporları ve diğer müesseselerinde mevcut vurma-kırma, yakma-yıkma, asma-kesme şeklinde kendini gösteren davranış kalıpları arasında büyük bir beraberlik mevcuttur. Boks maçlarında yumruk yiyip rakibinin ayakları altında kıvrılan kimse ile, sahnede karşısındakinin silahı ile yara alıp rakibinin ayakları dibine uzanan kimse aynı tabloyu tekrarlar. Bir tanesi gerçek hayatta kan-ateş-ölüm gibi sahnelerden teşekkül etmekle, buna mukabil oyunlarda bu sahneler bir gösteri hüviyeti taşımakla birlikte, yine de bu iki vakıa, bir ihtiyaca tekabül etmesi bakımından önem taşır. Seyirciler, gerçek olarak ve rol icabı olarak bu sahneleri görmek istemektedirler.

Nitekim, tiyatronun yön verdiği ve bu bakımdan onun bir devamı mahiyetinde olan sinema, hep aynı sahneleri tekrarlar. Hitap ettiği seyirci kitleleri itibariyle ve ayrıca teknolojinin eriştiği seviye bakımından vurma-kırma, yakma-yıkma, tahrip etme, işkence ve zulüm etme gibi sahneleri çok daha teferruatıyla ve en ince hususiyetleriyle gözler önüne sererek, tiyatronun gerçekleştirmek istediği hedefi kendi imkânları ve ölçüleri çerçevesinde gerçekleştirmek ister. Televizyon aynı konuları çok daha yaygın hale getirmiştir.

Netice itibariyle bütün bu sahneler, birbirine zıt iki hedefin tahakkukuna yardım edecektir:

-Seyirciler vurma-kırma, asma-kesme gibi vakaları seyrederken, katil ile idantifike  (=özdeş) olarak şuur-altlarındaki öldürme, tahrip etme iç-güdüsünü tatmin edip rahatlayacaklardır.

-Öldürme, tahrip etme, vurma-kırma gibi sahneler, bu insanların müştereken sahip olup, şuur-altına bastırdıkları öldürme, kan akıtma, tahrip etme iç-güdüsünü tahrik ederek, onun Egonun baskısı ve kontrolünden kurtulup şuurlaşmasına ve kişinin bu ve benzeri suçlar işlemesine sebep olacaktır.

Netice itibariyle, trajedi olsun, dram olsun, bu tarz ve minval üzere kendilerini yenileyerek bu günlere gelmişlerdir. Fakat değişmeyen tek husus, bu oyunların ateş-kan-ölüm'den teşekkül etmiş bir üçgen çizmiş olmaları ve temalarını kan-ateş-ölüm üzerine kurmuş bulunmalarıdır.

Bütün bunlara ilâveten, temâşâ sanatında konular, sadece trajedi-dram türlerine münhasır değildir. Bütün bunların ötesinde komedi türleri mevcuttur. Her ne kadar ilk bakışta insanda bu türün diğer türlerden bariz farklarla ayrıldığı fikri hakim ise de, konu, temelinde önemli meseleler barındırmaktadır. Bu durumda, hemen dikkatlerimize kabul etmemiz gerekir ki, komedi türü, insan şahsiyetini bozup onu yıkmakta ve insan davranışlarını yönlendirmekte çok daha müessir ve çok | daha tahripkârdır. Nitekim, kin ve nefret gibi duygular, her zaman cinayetlerle tatmin aramaz. Karşısındakiyle alay etme, onu küçük düşürme gibi yöneliş tarzla- I rıyla da tatmin bulabilir. Bu itibarla, tiyatronun bir diğer türü durumunda olan komedinin, bizatihi yapısında kin, nefret, intikam, ihtiras gibi duygulara ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan cinayetlere yer vermemiş olması, onun mensup bulunduğu bütünden ayrıldığı mânâsını taşımaz. Aksine komedilerde durum, çok daha büyük ciddiyet taşır. Zira alay etmek ve edilmek, çok daha fazla üzerinde durulmaya değer bir tavırdır.

Kendisinin ve karşısındakinin şahsiyetini yıkması bakımından.

Sahnede bir yerde itilip kakılan, yerlerde sürünen, toz toprak içinde yuvarlanan bir kişi vardır. Karşısında, ona hakaret eden, onunla alay edip ağıza alınmayacak sözler sarfeden, ensesine tokat, kıçına tekme atan bir başka kişi vardır. Diğer tarafta, salonda bütün bu olanlara kahkahalarla gülen seyirciler mevcuttur.

Bütün bu oyunlar, üçlü çerçeve içinde devam edip giderken, ortaya çıkacak vebal, ancak seyircilerin boyunlarında olacaktır. Halbuki onlardan, bu olanlar karşısında memnuniyet duyup gülmek yerine, rahatsız olup bütün bunlara var güçleriyle karşı çıkmaları beklenirdi. Çünkü herhalde sahnedeki bu insanların yerinde kendileri olmak istemezlerdi.

Netice itibariyle, seyircilerin bütün bu yapılanlara karşı çıkmak yerine, gülüp alkışlamaları, desteklemeleri üç boyutlu bir zararın hazırlayıcısı oluyordu. Bundan sonra artık zatî hüviyetiyle tebarüz etmiş bulunan bu boyutlar, üstlendikleri roller itibariyle, bir üçgen oluşturacaklardır. Teşkil edilen bu üçgenin, üç ayrı köşesini temsil eden kişi veya zümreler, şahsiyetlerini kurmaları ve geliştirmeleri bakımından, büyük güçlüklerle karşı karşıyadırlar.

Bir uçta, alay olunan bir insan, şahsiyetinin yavaş yavaş yıkılıp ezildiğinin, silikleştiğinin farkında olarak rolüne devam etmek gibi bir mecburiyeti tâ iliklerine kadar duyacaktır.

Öbür uçta, alay eden bir diğer insan. O da yavaş yavaş şahsiyetinin çözülüp dağıldığını, silikleştiğini ân-beân yaşayacaktır. Şayet bu kişi, bunu sırf kendisi istediği için yapmış olsaydı, konunun vehameti bu kadar ciddî boyutlar göstermezdi. Meseleyi asıl tehlikeli kılan, kendisi bizzat istemediği halde, bu kimsenin bütün bunları başkaları istediği için yapmak mecburiyetinde kalmış olmasıdır. Başkalarının istediğini, başkalarının istediği ölçüler içinde ve o tarzda yapmak mecburiyetinde kalmış olması, bu kimsenin kendisi olmaktan çıkıp başkalarının istediği gibi olması, başkaları için bir araç mesabesinde bulunması ve onlar hesabına kukla durumuna düşmesi özelliğini taşıyacaktı.

Bütün bunlara ilâveten seyirciler, sahnede bu olanlardan en fazla müteessir olup zarar gören kesimdir. Zira sahnede vuku bulan iki taraflı kötülüğün sorumlusu ancak kendileri olmaktadır. Çünkü kişiler sahnede hakaret görüp alay edilirken, bütün bunlara, seyirciler böyle istediği için katlanmakta idiler. Diğer taraftan onunla alay edip, ona hakaret edenler de bütün güçlerini, kuvvetlerini ve cesaretlerini, yine bizzat onlardan, yani seyircilerden alıyorlardı. Böyle olunca, her iki taraf için mevcut ve muhtemel şahsiyet bozuklukları, yine ayniyle ve bütünüyle seyirciler için vâki bulunuyordu[10].

Bütün bunların rol icabı olduğunu ve gerçeklerle ilgisi bulunmadığını iddia edip bu bakımdan meselenin ciddiye alınmaya değmeyeceğini söylemek fazla tarafgirlik olacaktır:

-Beşeri münasebetlerinde insanlar oldukları gibi görünmek yerine, birtakım rollerle ilişkilerini sürdürmek durumundadırlar. Böyle olunca, hayatın kendisi, birbirini takip eden ve tamamlayan birtakım roller bütünü olarak kendini gösterir.            

-Tiyatro binası, sahnedeki oyuncular, salondaki seyirciler, gerçek hayatın birer parçası olduğuna göre, bütün bunları gerçek hayattan soyutlamak ve gerçek dışı saymak, bizzat gerçeklik kavramıyla çelişecektir.

Burada vukuu ve tekerrürü muhtemel bir misal, meselenin vuzuha kavuşması açısından önemlidir: Bunun için sahnedeki bir kekemenin söylediklerine ve bunları söylerken takındığı jestler, gösterdiği mimikler, el-kol-vücut hareketlerine bol bol gülen, bununla eğlenen seyircilerden birinin, tiyatro dışında yine böyle bir kekemeyle karşılaştığı düşünülsün. Bu kimse, bu kekemenin şahsında sahnedeki o kekemeyi hatırlayacak, onun acaipliklerini, komikliklerini gözünde canlandıracak ve gülecektir. Tabiî bu kişi, bu kimsenin kendisine güldüğünün, kendisiyle alay ettiğinin farkına varacaktır. Böylece bu kimse, daha derin bir komplekse düşecek, cemiyetten ve insanlardan daha çok kopacaktır. Yalnızlaşacak, hayattan zevk almaz, kendinden ve halinden nefret eder duruma düşecektir.

Zaman zaman bu durum daha sert boyutlar kazanır: Zira bu sefer, bu kekemenin bilet alıp böyle bir tiyatroya gittiği düşünülsün. Kendisi gibi bir kekemenin sahnede düştüğü durumlar, tuhaflıklar, komiklikler ve bunların karşısında gülen seyircilerin kahkahalarını, haklı olarak kendine ait sayacak ve bu hale düşmüş olmaktan utanacak, sıkılacak, buhrana düşecektir. Daha sonra bu çöküntüden belki kurtulacak, belki kurtulamayacaktır.

Bu konuda düşünecek bir zihin, bu Medeniyetler'de eğlence müessesesinin, bazı insanları daha mutlu etmek gibi bir hedefi, bazı insanları daha mutsuz etmek gibi bir tercih üzerine kurmuş olduğunu farkedecektir.

Bu itibarla, sahne hayatının sahne dışı hayata doğru gelişen uzantıları ölçüsünde ve bunun sonucu olarak sahne hayatının sahne dışı hayatta ağırlığını hissettirdiği nisbette, sahne dışı hayatta yeni problemler ve    J alışılmamış meseleler kendini gösterecektir.

Sosyometride, şahsiyetlerinde birtakım çözülme vuku bulmuş ruh hastaları, kliniklerde kendileri gibi hastalar arasında kurulan sahnelerde, kendi hayat hikayeleriyle ilgili roller üstlenerek tedavi görmekte ve bu rolleriyle sıhhatlerine kavuşmaktadırlar. Hastaların birtakım rollerle sıhhatlerin^ kavuşma gerçeği ortada iken, sağlam kimselerin uygun olmayan rollerle ruh sağlıklarını kaybedip şahsiyetlerinde birtakım çözülmelere uğrayacaklarını kabul etmek, niçin ilimle ve gerçeklerle çelişsin?[11]

Fransa'nın meşhur tiyatro yazarlarından birisinin, komedi türünden eserler verdiği için Fransız aka-demisi'ne kabul edilmemiş olması, bu husustaki gerçeklerin çok daha evvelki asırlarda bilindiğine tanıklık eder.

Netice itibariyle, eğlence bahsindeki tespitlerden edindiğimiz intibalar çerçevesinde, Batı Medeniyeti eğlencenin istediği ve beklediği şartları en iyi şekilde gerçekleştirebilmek hususunda imkânlarını kullanmış görünüyor. Bunun için, içkiyi ilk sıraya almıştır. Fakat buna mukabil, yine bu Medeniyet, oyunlarında içkiyi her zaman ön planda tutamayacağını anlaması üzerine, meselenin boyutlarını oyunların dış yapısına yansıtmıştır.

Nitekim bu noktadan sonra artık oyunların dış yapıları önem kazanır. Zîrâ bu Medeniyet, oyunlarında her zaman içkiyi ön planda tutmayı başaramayacağını anlaması üzerine, Zaman ile bu açığını kapama cihetini benimsemiştir. Bu itibarla o, zaman dilimlerinden kendisine en uygun olanı seçmiş ve onun üzerinde ısrar etmiştir. Bu sebeplerle o, hep gece üzerinde durmuş ve bu konuda taviz vermeyi düşünmemiştir. Onun bu geceyi seçmesi o kadar planlıdır ki, gündüz yapılan eğlencelerinde bile bu kasıt açıkça görülür.

Sabahları gösterilen filmlerde her şeyin karartılmış ve dolayısıyla günün geceleştirilmiş olması, bunun daha başka türlü olamayacağı hususuna mebnî olabilir. Fakat buna mukabil, gündüzleri oynatılan tiyatro eserlerinde, tiyatro salonlarının niçin karartıldı-ğını ve niçin karanlık içinde tutulduğunu anlamak ve anlatmak sinema salonlarındaki kadar kolay olmayacaktır. Nitekim, tiyatro sahnelerinin dışarıya bakan cephelerinde açılacak büyük ve geniş menfezler aracılığıyla içeri girecek gün ışığı altında sahneyi pırıl pırıl aydınlatmak pekâla mümkün idi. Sahnenin bu yolla çok daha iyi aydınlanacağı ve kişilerin çok daha iyi göreceği aşikâr idi. Nitekim, gün ışığı altında insanların koca koca caddelerde bir taraftayken, diğer taraftan geçenleri görüp tanımaları bilinen hususlardan idi. Bunun gibi büyük ve geniş meydanlarda vuku bulan hadiseleri gayet rahat takip edebildikleri halde, bu insanların gün ışığı ile aydınlanmış sahnelerde gelişen hadiseleri takip edemeyeceklerini söylemek, gerçeklerle çelişmek olacaktır.

Bütün mesele, şuurun geceye şartlanmışlığından istifade etmek gayesine matuftur. Bu itibarla, gündüzü geceleştirmeyi kendine hedef edinmiş bir tiyatro mimarisi oluşturacak ve geliştirecekti. Oyun oynanmakta iken bile olsun, salona bol ışığın girmesine müsaade edilmemiştir. Seyircileri oyuna hazırlamak için, büyük geniş pencereler yerine, ufak dar pencereler tercih edilmiş ve onlar da yükseklere yerleştirilmiştir. Kolay kapatılması ve şayet ışık sızarsa gözün görme açısının dışında kalması için.

Netice itibariyle, yukarıda yer alan satırlardaki fikir dokusu içinde tekrar şu hususu dikkatlerimize kabul edebiliriz: Batı Medeniyeti, eğlencelerini ve oyunlarını, kahir ekseriyetiyle geceye toplamıştır. Buna mümasil olarak, tiyatro mimarisi de yine gündüzü geceleş-tirmek gibi bir tavrın mümessili olmuştur. Böylece bu Medeniyet, telakkileriyle ve mimarisiyle bir bütünlük kazanmıştır.

Bu noktadan sonra artık daha iyi anlaşılabilir olması için, meseleyi daha sağlam bir mukayese zeminine çekmemiz gerekecektir. Nitekim, sahnede karşısındakinin silahıyla vurulup ölen bir kimse ile, sahnede alay edilen bir kimsenin tâbi olduğu tavır her ne kadar temelde aynı ise de, tezahürleri itibariyle birbirlerinden çok farklı tablolar çizerler.

Böyle olunca, bariz hatlarla birbirinden ayrılan bu iki tabloyu, ayrı ayrı tahlil etmek, meselenin nihâî mânâda anlaşılması için tek imkândır.

Sahnede olsun, hayatta olsun bir insanın öldürülmesi, gerçekten bir cinayettir. Bir canlının yok olması mânâsını taşır. Fakat buna mukabil ölüm tabiîdir, hilkatin kendisinde vardır. Her canlı doğar, yaşar ve ölür. Hayat devam eder ve kişiler hayatı kendilerinden sonrakilere devrederler. Böyle olunca, bir insan öldürmek, kâinatta zaten var olan bir süreci tekrarlamaktır. Onun doğru olmayan tek tarafı, bu sürecin kendi şartları içinde kendi devrini tamamlamasına müsaade etmemiş olmaktır. Ona dışardan müdahale etmektir.

Fakat buna mukabil sahnede veya hayatta bir insanla alay edilmesi, çok daha farklı boyutlar gösterir. Hilkatte, alay yoktur. Ölüm tabiîdir, fakat alay sun'îdir. İnsanın dünyaya getirdiği bir tavırdır. Tabiî olmayan bir şeyin miktarını tayin etmek, sınırlarını çizmek her zaman güçtür. Cinayette katil mahkûmdur, fakat alayda alay edilen mahkûmdur. Bu itibarla, bir insanla alay etmek, insanlıkla, hilkatle alay etmek mânâsını taşır. Yaratılanla, yaratılan her şeyle alay edilmesidir.

Onun için öldürmek, insan şahsiyetini yıkmak ve haysiyetini rencide etmek bakımından alay etmek kadar tehlikeli değildir.

Hulasaten, Batı'da akıl hastanelerine düşen veya intihara teşebbüs eden kimseler üzerinde yapılacak bir araştırma, bu kimselerin devam ettikleri eğlencelerinde, trajedi, dram türlerinden ve çeşitlerinden ziyade, komedi türlerine ve çeşitlerine daha çok devam ettikleri ve bu türlere yatkın olduklarını göstermesi bakımından büyük ihtimaller taşıyacaktır.

4. ATEŞ TUTKUSU[12]

Dikkatlerden uzak değildir ki, Kurban Kesmeyen Cemiyetlerde görülen davranış kalıpları, sadece Batı Medeniyetleri'ne mahsus değildir. -Nitekim Batı'dan bu kadar önemli farklarla ayrılan Doğu Medeniyetleri'n-deki bu müesseselerin, oradakilerle bu derece benzerlik göstermeleri, bu çeşit sosyal müesseselerin arkalarında yata.n psişik tavrın beraberliğine işaret eder. Bu husus, düşüncelerimizi ister istemez insan gerçeği üzerine teksif etmemiz zaruretine götürür. Her iki medeniyet grubu, bu konuda hedef birliği içinde bulunmalarına karşılık, aralarında mevcut tek fark, bu hedefe götüren "Usûl" açısındandır. Birisi bu hedefe Kan ile bir diğeri Ateş ile varmak ister. Netice itibariyle, Batı'da Kan-Olüm şeklinde gelişen davranış şeması, bu medeniyetlerde Ateş-Ölüm tarzında bir seyir takip eder.

Hint Medeniyeti'nde, kocası ölen bir kadın diri diri yakılırdı. Halbuki kadının hiçbir suçu yoktu, kocasını o öldürmemişti ki... Bu durumda bu kadın bigünah yere niçin ve neden yakılırdı? Bunun bir tek cevabı olabilirdi. Bu Medeniyet, bu kadınları diri diri yakmakla, geride kalan insanlardaki saldırganlık "İç-güdüsü"ne tatmin vermek istiyordu.

Mesele, bu kadar basit ele alınamaz. Zira Doğu Medeniyetleri'nde hakim tavır olarak kendini gösteren "Ateş" gerçeği, sadece Hint Medeniyeti'ne mahsus değildir. Nitekim Mecûsî Medeniyeti'nde insanlar, bin yıllar boyu "Ateş"e tapınışlardır, ona kudsiyet izafe etmişlerdir. Daha sonra ölülerini bu ateşte yakmışlardır. Bu kadar zaman ateşe hizmet etmişlerdir, onu hiç sön-dürmemişlerdir. Bu tavır, insanlarda mevcut ateş tutkusundan ileri geliyordu. Bu tutku, insanların yapısını teşkil eden, onun temel vasıflarından birini oluşturuyordu. Onlar ateşe tapmakla bir yerde onun kahredici gücüyle aynîleşerek tatmin oluyorlar, bir yerde de kendilerini aşan bu güç karşısında acizliklerini idrâk edip ezikliklerini yaşayarak ilâve tatmin buluyorlardı.

Buna mümasil olarak, diğerlerinden büyük farklar gösteren Afrika Kültürü'nde, ibtidaî kabileler "Ateş"e yine ayrı bir yer vermişlerdir. Âyinlerinde, büyülerinde, bunların uzantısı olarak gelişmiş eğlencelerinde daima ve hep ateş yakmışlar ve ateş etrafında yaptıkları danslarındaki hareketleriyle ve figürleriyle, ateşle iletişim kurmak, onunla bütünleşmek istemişlerdir. Halbuki, bu ihtiyaçlarının dışında, iklim olarak onların bu ateşe ihtiyaçları olmamalıydı.

Doğu Medeniyetleri'nde bu derece ağırlık kazanan ateş gerçeği, Batı Medeniyetleri'nde bütün bütüne ihmal edilmiş değildir. Hatta zaman zaman ön plana geçmiştir. Eski Roma'da altında ateş yanan yağlı sırıklar üzerinde dövüşmeye mecbur bırakılan esirler, muvazenelerini kaybedip düştükleri zaman, yarı çıplak vücutla-rıyla diri diri ateşte yanmaya mahkûm bulunuyorlardı. Bu hep böyle devam edip gidiyordu. Nitekim Roma devri sonrasında insanları böyle diri diri ateşte yakma istek ve gayreti Engizisyonun kararlarından birini teşkil ediyordu. Engizisyon sonrası Batı, bu çeşit cezalardan ve bu çeşit davranışlardan vazgeçecek değildi. İngilizler yirminci asrın komşusu bir evvelki asırda, bir Fransız kızını[13], sudan sebeplerle diri diri ateşte yanmak gibi bir cezaya müstehak görmüşlerdi.

Ateş gerçeği ve tutkusunun münferit vakalar haline geldiğini ve gittikçe azaldığını, asrımızda artık son bulduğunu söylemek, doğruyu söylemek olmayacaktır. Bilakis, bu tutkunun yapısı ve teferruatıyla azalmak surda kalsın, o günlerden bu günlere artarak devam ettiğini söylemek hiç de yanlış olmayacaktır. Gerçekten Batı Medeniyeti, kendi insanlarını diri diri ateşte yakmak tutku ve hevesinden hiçbir zaman vazgeçmiş değildir. Bu konuda çareler ve usûller icad ederek, eskiyi aratmayacak ölçüler içinde bunu gerçekleştirmiştir.

Bu Medeniyet, böylece mensuplarından bazılarını diri diri yakmak ve diğerlerine bunu göstermek suretiyle, bu iç-güdüler istikametinde onlara tatmin vermek istiyordu. Bunun içindir ki, "Spor" adı altında Otomobil  Yarışları gibi, sonu çoğu zaman felaketlerle biten bir sosyal müessese ihdas etmişti. Bu yarışlarda, fazla sürat yüzünden birbirine çarpıp devrilen veya tekerleğinin fırlaması, yahut daha başka sebeplerden ötürü kontrolden çıkıp takla atan otomobiller ve bunun tabiî sonucu olarak bu çelik hücre içinde eli kolu bağlı diri diri yanmaya mahkûm insanlar. Sonuç olarak, Batı'daki son asırlarda insan yakma tutkusunun artan ölçüler içinde devam ettiğini göstermesi bakımından, şu husus önemlidir: Önceki asırlarda bu yakma ameliyesinin icra edilebilmesi için, kişinin esir olması veya ortaçağlarda olduğu gibi bu kişinin uydurma bile olsa bir suçla itham edilmiş ve bunun sonucunda muhakeme edilip ceza almış olması gerekirdi.

Halbuki, pistlerde vuku bulan bu kazalarda diri diri yanarak can veren bu kimseler, ne esirdiler ve ne de uydurma bir suçla bile olsun suçlu bulunmuş idiler. Hatta, bu insanlar cesaretleri, liyakatleri ve kabiliyetleriyle temayüz etmiş kimseler idiler. Böyle olunca, bu insanların böyle ateşte yanmaya razı olmaları, cemiyetin bunu böyle istemesi ve kişileri buna teşvik etmesiyle ancak izahını bulabilecektir.

Netice itibariyle, bir yerde akla gelen ve gelmeyen değişik ve çeşitli kazalar neticesi, daracık hücrelerinde elleri kolları bağlı, alevler içinde diri diri yanan insanlar ve diğer tarafta bu dehşet verici sahneleri dikkat ve ilgiyle tatmin arayan bir merak içinde takip edebilmek için tribünlere birikmiş, yollara yığılmış, taşmış insanlar. Sanki onlar daha önceki asırlarda odunlar üzerine oturtulmuş eli kolu bağlı zavallıların alevler içinde diri diri nasıl yandıklarını doya doya seyreden kimselerin merak ve heyecanını paylaşmak ister gibiydiler...

Bu şekilde insanları yakma ameliyesi, canlılar arasında vuku bulmuş olması itibariyle, meselenin bir boyutunu temsil eder. Diğer boyut, canlılar ile cansızlar

arasında oluşmuştur. Çok eskiden beri insanlar ölülerinin cesetlerini yakagelmişlerdir. Hatta günümüzde Amerika ve Avrupa'da bu iş için milyonluk tesisler kurulmuştur. Büyük masraflar ve külfetler altına girilmiştir.

Kişilerin kendi cesetlerinin yakılması hususundaki vasiyyetleri, aynen karşısındakine kızıp, fakat ona vuramayınca kendine vuran bir kimsenin gösterdiği davranış şemasını tekrarlar. Bu insanlar karşı-sındakileri ateşte yanmaya mahkum edemeyince, kendi kendilerini mahkûm ederek bu kararlarıyla hakimiyetin kendilerine bahşettiği kudreti tatmak, onu yaşamak, bir yandan da mahkûm olmanın verdiği ezikliği duymak ve böylece çift taraflı bir tatmin bulmak istiyorlardı.

Netice itibariyle, insanlarda ateş tutkusu, her zaman ve her fırsatta kendini göstermiştir. Ateş-gede-ler'de Ateş-perestlerin ateşe tapmaları dışında, hıris-tiyanların kiliselerinde ibadet edebilmiş olabilmek için Mum Yakmaları ayrıca câlib-i dikkattir. Gündüz gözüyle ışığa ihtiyaç yokken yakılan bu mumlar, bu insanların iç-güdülerine cevap aramaları gayesiyledir. Gene bunun gibi yaz ortasında kızgın güneşin altında ışığa ve ısıya ihtiyaç duyulmazken stadyumların ve tribünlerin en üst kısımlarında yakılmış olimpiyat meşaleleri, acaba niçin ve nedendir? Hangi gayeye hizmet ederler? Bunlar semboller olarak neyi anlatırlar?

Sonuç olarak, bu tespitlerden şu noktaya varabiliriz: Ateş ve kan, insanlarda mevcut saldırganlık iç-gü-düsünün kendisiyle ancak tatmin bulduğu iki temel unsurdur. Bu tatminlerde, her zaman ve daima birbirlerinin yerlerine geçebilirler. Renk olarak her ikisi de kırmızıdır. İkisinin de bir harareti vardır. Her ikisinin de tüten bir dumanı, yayılan bir kokusu vardır.

Buradan şunu anlıyoruz ki, bu iç-güdü, en fazla göz vasıtasıyla tatmin bulmakta, daha sonra dokunma duygusu ve kulak vasıtasıyla doyuma ulaşmaktadır.

5.   SINIFLAŞMALAR[14]

Kurban Kesmeyen Medeniyetler'de insanlar arası ilişkiler ve bu ilişkilerin tejrnsil ettiği davranış kalıpları, bir noktadan sonra sınıflaşmaları oluşturacaktır.

Bir defa doğuştan gelen cinsiyet ve saldırganlık gibi iç-güdüler, insanlarda ortaya çıkan hareket ve davranışlar cümlesini büyük ölçüde etkilemektedir.

Buna ilâveten insanlar, tabiatta tek başlarına değildirler. Bilakis cemiyet içerisinde yaşarlar. Bu itibarla, birbirleriyle ilişki içinde olmaları ve bu ilişkilerini en iyi şekilde sürdürmek istemeleri tabiîdir.

Bu durumda bütün insanlar, istisnasız hepsi büyük bir çelişki içindedirler ve kendi imkânlarına göre, bu çelişkiyi çözmek meburiyetindedirler. Nitekim, bir yerde şuur-altı dinamiklerinin tesiriyle oluşan hareket ve davranışlar bütünü, dış dünyada kendisine tatmin aramak isterken, bir yerde de cemiyetin değerlerine göre oluşmuş müeyyideler, bu iç-güdülere ket vurmak isteyeceklerdir. Gerçekten insanlar, kendi hemcinsleriyle iyi geçinmek mecburiyetindedirler ve yine, bu iç-güdülerine tatmin aramak ve bulmak zarureti içindedirler.

Her türlü izahten varestedir ki, bu insanlar, bu içgüdünün sâikiyle her karşılarına çıkana sövüp sayıp, onları öldürmek gibi bir tavır içine giremeyeceklerdir.

Bu itibarla bu insanlar, beşerî münâsebetlerini zedelemeden, bu iç-güdülerine karşılık vermenin yollarını ve çarelerini  arayacaklardır.

Bu noktadan sonra artık, bu iç-güdünün değişik te-zâhürleriyle, değişik yol ve usûllerle kendisine tatmin araması hususu önem kazanır. Bu konuda şu husus önemlidir ki, saldırganlık iç-güdüsü kişinin başkalarını küçümseme, onlarla alay etme, onlar üzerinde otorite tesis etme, onları dövme, sövme, ezme şeklinde dışa aksetmek isterken, onun bu istek ve gayreti büyük ve ciddi tehlikeler gösterecektir. Halbuki aynı şuur-altına sahip kimseler, böyle teker teker değil de, kendi aralarında birleşip organize olmaları halinde, hem bu içgüdüye tatmin bulmuş olacaklar ve hem de bu iç-güdünün dışlaşması sonucu doğabilecek tehlikelerden kendilerini kurtarmış olacaklardır. Burada, devamlılık bahis konusudur. Zira kişinin tatmin arama istek ve ihtiyacı, kişiden kişiye farklı olmakla beraber, şahsın hayatında muayyen devrelere inhisar etmeyecek kadar şümullüdür ve onun hayatı boyunca devam edip gidecek kadar kökten ve temeldendir. Başka bir ifadeyle, bu iç-güdü, nihaî mânâda hiçbir zaman doyuma ulaşmayacaktır. Bu itibarla, kişi için bu iç-güdüye daha rahat ve daha kolay tatmin bulmak, her zaman cazibesini koruyacaktır.

Bu durumda, bu organizasyonun boyutları, cemiyetin sınırlarına göre gelişmesi halinde, sınıflar kendiliğinden teşekkül etmiş olacaktır. Böylece üstün zekâ ve fizikî güce sahip, para ve mal mülkü elinde tutan, itibarlı kimselerin bir araya gelmeleri ve kendi aralarında teşkilatlanmaları ile cemiyet içerisinde üstün sınıflar teessüs etmiş olacaktır. Böylece üstün insanların bir araya gelmeleriyle teşekkül etmiş üstün sınıflar, daha az zeki ve daha az kabiliyetli ve zayıf kimselerin, daha aşağı sınıfları oluşturması sonucunu getirecektir. Böylece, gerek sınıfların kendi içinde ve gerekse sınıflar arası ilişkilerde teşekkül edecek ortak tavır, sınıf kültürünü oluşturacak ve zaman, bu oluşumu hızlandıracaktır ve sınıflar gitgide daha kesin çizgilerle birbirlerinden ayrılacaklardır. Nihaî seviyede Medeniyetler, bu sınıflara kendilerine mahsus Baron, Dük, Kont... vs gibi isimler vermekle ve bunun karşıtı olarak diğer gruplara Serf, Parya gibi adları takmakla hem bu sınıflara mensup insanların nasıl davranacakları hususunda onlara teklifler getirirken, bir yerde de başkalarının onlar karşısında ne gibi bir tavır içine girecekleri noktasında cemiyete ölçüler sunacaktır.

Netice itibariyle, insanlarda görülen hareket ve davranışlar, büyük ölçülerde şuur-altı dinamiklerinin tesiriyle oluşur ve Medeniyetlerin vasıflarına ve kişilerin yapılarına göre tarz ve üslûp kazanır. Bu önemli olgu, bizlere insanlarda mevcut saldırganlık iç-güdüsü-nün Kurban Kesmeyen Medeniyetler'de Sosyolojik mânâda birtakım sınıflaşmaların oluştuğu ve bu sınıfların değişik ad ve statülerle varlıklarını sürdürdükleri gerçeğini telkin eder.

Meseleye bu açıdan bakılması halinde, Kurban Kesmeyen Medeniyetler'de mevcut sınıflaşmaların, hep aynı yapılarda ve ölçülerde olmadıkları anlaşılır. Şartlara ve cemiyetin hususiyetlerine göre, daha katı ve daha az katı olmak üzere değişik şekiller ve ölçüler kazanmışlardır.

Bu sınıflaşmaların en katısı, Hint Medeniyeti'nde görülür. Bu Medeniyet, kan üzerine değil, "Ateş" üzerine kurulmuştur. Mensuplarını diri diri yakan bir medeniyettir.

Bu Medeniyetin temsil ettiği Kast Sisteminde, bu sınıflar katı ve sert çizgilerle birbirlerinden ayrılmışlardır. Birinden bir diğerine geçmenin hayali bile muhaldir. Aynı kültürün ve aynı Medeniyetin insanları, birbirlerinden o kadar kopmuşlardır ki, yüksek sınıflara mensup insanlar, bir paryanın kazara elinin değdiği kabın bir daha temizlenmeyeceği kanaatine varmış olarak, bu kabın kırılmasından daha başka bir yolun bulunmadığına inanmışlardır. Onlar, kaplarına paryaların ellerinin değmesiyle, temasla ortaya çıkan ilişkiyi ve hatta temasla vücut bulan eşitliği bozmuş olmak için, bu kabı ortadan kaldırmak istemişlerdir. Bu insanlar, yemeklerinden geriye kalan artıklarını, diğer canlılara vermek yerine, bu kimselere vermek gibi bir karara varmaları halinde, bu artıkları uzaktan bir kenara bırakıp hemen oradan uzaklaşırlardı. Beş-on metrelik bir alan içinde bile onlarla bir arada olmayı ve aynı havayı teneffüs etmeyi istemezler, katiyetle bundan kaçınırlardı.

Böylesine şaşmaz tavırlardan oluşan bu gerçekler içinde paryalar, bu üst sınıflara mensup insanların bütün kin ve nefretlerini bir ömür boyu, çelimsiz omuzlarında taşımaya mahkûm olarak yaşarlardı.

Biz, insanlar arası bu davranış şemalarını daha başka bir kültür ve Medeniyet'in temsilcisi durumunda olan Amerika'da yine buluyoruz. Amerika henüz yeni oluşmakta bulunan bir cemiyettir. Bu bakımdan, Batı'da asırlar öncesine dayanan cemiyetlerdeki gibi sınıflar bulmak mümkün değildir. Bu yönde gerekli birikim daha henüz oluşmamıştır. Fakat bütün bunlara rağmen bu insanlar, Batı menşelidirler ve sınıf şuuruna sahiptirler. Beyaz olarak kendi aralarında bu birikimi oluşturamamışlardır. Fakat bu şuur beyaz ile siyah ve kızıl derili arasında işlemiş ve son derece katı kalıplar içinde tecellî etmiştir.

Zencilerin, beyazların girdiği lokantalara alınmamaları, aynı otobüse bindirilmemeleri, gittikleri okullara kabul edilmemeleri ve benzeri hususlar, onların  diri  diri yakılmaları karşısında teferruat kabilin-dan kalır.

Netice itibariyle, beyazların öncülüğünde, zencilerin dövülmeleri, öldürülmeleri ve yakılmaları ile devletin öncülüğünde kızılderililerin, beyazların yaşayamayacağı yerlere sürgün edilmeleri, kast rejiminde paryalara reva görülen muameleden daha az kötü değildir. Kaldı ki oralarda onlara fiilî müdahale olmadığı gibi, şehrin bir kenarında barınmalarına da müsaade ediliyordu[15].

Sonuç olarak, bu sınıflaşmalardaki hakim tavır, Kurban Kesmeyen Medeniyetler'de umûmen mevcuttu. Eski Mısır'da bu sınıflaşmalar, bütün sertlikleriyle kendini gösterir. Uzak Doğu'da Çin ve Japon cemiyetleri bu sınıflaşmaların en kararlı örneğini vermişlerdir. Roma Medeniyeti'nde bu sınıflaşmalar, katı ve sert kalıplar içinde devam etmiştir. Grek Medeniyeti'nde yine öyledir. Batı, Grek-Roma Medeniyeti'nden devraldığı kültür mirası içinde bu sınıflaşmaları daha ileri noktalara götürmüş ve bu sınıflara kendilerine mahsus isimler vererek (Baron, Lord, Kont, Dük...vs.) ve onlara ayrı ayrı statü tanıyarak bu sınıfları daha kesin ve net çizgilerle birbirinden ayırmıştır.

Kökü asırlar öncesine dayanan bu sınıflaşmaların, günümüzde artık bu katılıklarından çok şey kaybedip esneklik kazanmış olduğunu sanmak boşunadır. Zira gerçek böyle değildir. Nitekim, ciddî meseleler karşısında bu sınıflar arası ilişkiler, en katı ve en sert tutumlarıyla abus veçhelerini göstermekte tereddüt etmezler. Saraya mensup bir kimsenin dışardan bir kim şeyle evlenme ihtimalinin belirmesi üzerine, bu sınıflar arasındaki hakim tavır hemen kendini gösterir. Kilise meseleye derhal el koyar. Cemiyetten reddetme mânâsına gelen Afaroz müessesesini hemen çalıştırır ve müeyyideler hükmünü icra eder.

Sınıflar arası bu sert tutuma, niçin Medeniyetler-'in müdahale etmedikleri sorusuna karşı, verilecek iki ihtimâli cevap mevcuttur:

-Bu Medeniyetler, kendi insanlarını birbirlerine karşı korumak hususunda âcizdirler,

-Bu Medeniyetler, güçlüdürler. Fakat bunu bilhassa kendileri istemektedirler.

Bütün olanlar muvacehesinde, bu ikinci şık akla daha yakın görünüyor. Zira, bir cemiyetin sınırları içinde, bütün yapılanların itirazsız kabulü, onların bunu böyle istedikleri hususundaki düşüncelerimizi te-yid eder bulunuyor. Nitekim, Amerika'daki zencilerin diri diri yakılmalarını halk üzerine almışken, kızılderililerin, beyazların yaşayamayacağı yerlere sürülmelerini de devlet üstlenmiştir. Devlet halka nisbetle, daha organize olmuş ve kendisini daha teşkilatlandırmış bir teşekküldür. O, bu imkânlarıyla, bu yerleri tesbit ederken bu işin planlayıcısı, buraya sürerken bu işin tatbik-çisi ve buralarda oturup oturmadıklarını kontrol ederken bu işin takipçisi mevkiindedir. Burada dikkat edilecek husus şudur ki, halkın istekleri ile devletin istek ve politikası arasında fark olmadığı gibi, aksine büyük bir paralellik mevcuttur.

 

İKİNCİ  BÖLÜM  İNSAN   DAVRANIŞLARI

Buraya kadar yapılan tespitler, yorumlar ve izahlar cemiyet içerisinde büyük halk kesimleri tarafından temsil edilen, kitle yönelişleriyle ilgili olmuştur.

Fakat aslında meselenin daha netlik kazanması ve daha anlaşılır olması bakımından, sınırlarının daha dar tutulması ve konunun bu ölçüler içinde ele alınması hususu önem kazanır. Bu tavır, meselenin genişliğine değil, bilakis alt-müesseselere doğru derinliğine yapılması konusunu gündeme getirir. Bu kabul, daha ilk satırlarda üzerinde ittifak ettiğimiz programın, bu sıra ve tertip içinde takip edileceği mânâsını ifade eder. Yalnız bu arada büyük psikolog müteveffa Sig-mund Freud'dan nakiller yapmak meseleyi daha zenginleştirecek ve konuyu daha anlaşılır kılacaktır:

Gerçekten, müteveffa Sigmund Freud'un, bu husustaki tespitleri önemlidir ve konuyu aydınlatacak mahiyettedir: "Freud'un son kanaatlerine göre, ölüm iç-güdü-sünün yön değiştirmiş Agression-Saldırganlık şeklini alır. İnsan başta kendisine karşı saldırgandır. Fakat objesini sonradan değiştirir. İnsan, başka insanları yok etmeye çalışırken, kendi yaşama isteklerinin baskın oluşu yüzünden, kendini öldürememekte ve bunu başkalarına yöneltmektedir.

Sigmund Freud, II. Dünya Savaşı'ndan sonra insanda esas olan insiyakın -iç-güdünün- ölüm insiyakı olduğunu söylemiştir. Yaşama arzusu baskın gelip de insan kendini öldüremezse başkalarını öldürecektir. Yaşama ve ölüm insiyakları birbirleriyle kaynaşır. Birbirini yok eder veyahut birbirinin yerini tutar. Meselâ, yemek yeme, hem "Açlık" ve hem de "Tahrip Etme" insiyaklarının bir bpeşkesidir. "Isırma, çiğneme, sakız çiğneme, gevezelik etme, iddialı konuşma... vs. gibi"[16].

Freud'un tesbitlerinde dikkatlerimizi teksif edeceğimiz husus şudur: Saldırganlık iç-güdüsü en aşağı seviyelerde, kişinin dünyaya gelmesiyle beraber, koparma, ısırma, havayı dövme... vs. şeklinde başlayıp, daha sonra gevezelik etme, iddialı konuşma şeklinde bir seyir takip edip, en sonra da kişinin kendine yönelen bir gelişme gösterir. Artık bundan sonra bu iç-güdü kişinin yaşamak istemesinin galip gelmesi sonucu, dış objelere yönelecektir.

Bu noktadan sonra artık, düşüncelerimizde ve çalışmalarımızda bizleri haklı kılacak sonuçlara varabilmemiz bakımından, zihnî mesâimizi, cemiyet içerisinde gerçeklik kazanmış bulunan Alt-Sosyal Müesseseler üzerine teksif etmekle en iyi tercihi yapmış oluruz. Yalnız bundan sonra şu husus önem kazanır ki, bu tercihte başlangıç noktası, bu iç-güdünün kişinin kendi nefsinde gösterdiği seyre uygun bir sıra takip edecektir. Şöyle ki,

-Kişinin bizzat kendisi karşısındaki tavrı, -Kişinin başkaları karşısındaki tavrı.

Bu tasnif bize, çalışmalarımızın bu safhasında elimizde yine bir program olacağını gösteriyor.

Bu seviyeye geldikten sonra artık biz, Kurban Kesmeyen Medeniyetler'de, kişinin kendisi karşısındaki tavrı ile, kişinin bir başkası karşısındaki tavrının takip ettiği seyri ve bu konu üzerinde yapılacak yorum ve değerlendirmelerin isabet derecesini bu sosyal müesseselerin tarafsız hakemliğine tevdî edebiliriz.

1.  KİŞİNİN KENDİSİNE  KARŞI TAVRI

A-İntihar[17]

Daha önceki bölümlerde insan davranışlarının genel olarak birbirini tamamlayan iki tavır gösterdiği hususunda ittifak etmiştik:

-Kişinin kendi dışında kalan âleme yöneliş tarzı ki, bu çok yönlüdür.

-Kişinin bizzat kendi karşısındaki tavrıdır ki, çok yönlü değil, fakat çok karmaşıktır. Nihâî seviyede intihar kavramını karşılar.

Kişinin kendi dışına ve kendisine yönelişinden aldığımız intibalar çerçevesinde, bütün bunların arkasında saldırganlık iç-güdüsünün var olduğu hususunda bir kanaate varmış bulunuyoruz. Bu durumda mesele, yine saldırganlık iç-güdüsünün yapısı ve tezahür tarzları üzerinde yoğunluk kazanmış oluyor.

Gerçekte, kişide doğuştan gelen saldırganlık içgüdüsü vardır ve bu da çift kutupludur[18]. Bu durumda, bu iç-güdü vurma, kırma, öldürme, yıkma şeklinde tezahür ederken, ilk merhalede kendisine dış dünyada objeler arayacaktır. Fakat şayet bu iç-güdü değişik sebeplerden ve engellemelerden ötürü dışa yönelemiyorsa, bu takdirde içe dönecek ve kendi kendini hedef seçecektir. Karşısındakine kızıp, fakat ona vuramayan insanın kendine vurması, daha büyük boyutlarda telakki edildiği takdirde, bizlere intiharın, psiko-dinamikleri-ni verecektir.

İnsanların normal kalabilmeleri, kendilerinde mevcut sistemin dengesini kurabilmiş olmasına bağlıdır. Bu sistemde; şuur (ego), alt-şuur (id) ile üst-şuur (süper ego) arasında sağlam bir denge kurabildiği ölçüde ve nisbette, kişi, aşırılıklardan kurtulmuş ve şahsiyetini kurmuş olacaktır.

Kişinin değerleriyle çelişmesi sonucu nihâî safhada ortaya çıkan intiharlar ile, kişinin zayıf düşen değerler sistemi karşısında yaptıklarının kanunlarla çatışması sonucu doğacak cezalardan gelen endişe ve korku ile vuku bulan intiharlar, hiç şüphe edilemez ki, saldırganlık iç-güdüsünün kişinin bizzat kendisine yönelmiş tavrıdır.

Nitekim, eldeki istatistiklere göre, intihar vakalarının harp zamanlarında azalma göstermesi, bu intiharların kan akıtmakla ilgili olduğuna açıkça delâlet eder. Buna ilâveten, katoliklerde protestanlara nisbetle daha az intihar vakalarına rastlanmış olması, yine bu intiharların, değerler sistemiyle yakından alâkalı olduğuna işaret eder[19].

Özet olarak, intihar vakaları, gerek kendini doğuran sebepler ve gerekse tezahür ediş şekilleriyle, yukarıdaki satırların temsil ettiği çerçeve içine sığmayacak kadar derin ve şümullüdür. Nitekim, intiharların sebepleri marazî olabileceği gibi, ırsiyete dayalı veya daha başka sebeplere de mebnî olabilir. Konumuz icabı, bizi burada psiko-dinamikleri alâkadar edecektir. Fakat bilindiği gibi intiharlar her zaman, kişinin kendini uçurumdan aşağı atması veya kendini iple asması gibi bir tablo göstermeyecektir. Bu itibarla, normal veya diğer çeşit ölümlerde, intiharın payının ne olduğunu ayırt etmek, güç ve hatta imkânsız olacaktır.

İnsan zihninin her vakıayı bir sebebe bağlama yatkınlığı, son asırlarda artan intihar vakalarını da sebep-sonuç bağı içinde, sanayi sürecine bağlama eğilimine müsaade eder görünmüştür. Netice itibariyle bu, bir görüştür ve her görüş gibi, araştırma ve incelemelere muhtaçtır. Gerçekten, bu asırlar ile eski asırlar arasında en belirgin fark, bu asırlarda ortaya çıkan sanayi inkılâbı ve bu inkılâbın başlattığı sanayileşme sürecidir. Bu, bir gerçektir. Fakat inkâr edilemez ki, bu gerçek, bu konunun ona bağımlı olduğu görüşünü haklı kılmaz. Zira konu, meseleyi bununla izah etmeye yetmeyecek kadar karmaşık bulunuyor. Nitekim bu husustaki yaygın kanaat, bizim bu konunun daha başka boyutları olduğunu söyleme hakkımızı elimizden almayacaktır. Gerçekten, sanayi inkılabıyla beraber, üst-şuur ile alt-şuur arasındaki denge, üst-şuur aleyhine bozulmuştur. Fakat mesele bu kadar basit değildir. Zira konunun evveliyatı vardır.

Bir defa Batı, Rönesansı, değerlerini yıkarak gerçekleştirdi. Geri kalan değerlerini de, bu gelişme süreci içinde terk etti. Netice olarak Batı insanı, sanayileşme sürecine bütün değerlerini kaybetmiş olarak girdi. İlk önceleri, kaybettiği bu değerlerden ötürü ortaya çıkan boşluğu, fabrikaların ve bu fabrikalarda üretilen malların dolduracağını zannetti, hatta buna inandı...

Fakat geçirdiği tecrübelerle ve karşılaştığı felâketlerle, bunların yetmeyeceğini anladı. Kendi kendini anlamak ve kendi derinliklerine inmek mecburiyetini hissetti. Bu insanlar artık, içe bakış metodunu kullanmak ve kendilerini tahlil etmek zorundaydılar. Sonunda, inançlarının bıraktığı boşluğun, her geçen gün içlerinde daha büyüdüğünü farketmekte gecikmediler. Bu boşluk, onları ürküttü. Duşlarına baktıkları zaman, içlerindeki bu boşluğun, dış dünyada ikinci bir boşluğu hazırladığını, yaşayarak öğrendiler. Hâsılı kelâm, değerleri yıkılan insanlar vefakârlık, fedakârlık, başkalarını düşünmek ve onları kendilerinden çok sevmek, herkesin yardımına koşmak ve onlara kendilerinden bir şeyler verebilmek gibi, kendilerini yüceltecek ve yalnızlıktan kurtaracak olan bütün hasletlerini kaybetmişlerdi, bencilleşmişlerdi. Tabiî bu, böyle kalmayacaktı ve kaybedilen meziyetler, onlara beşerî münâsebetlerinde yeni davranış kalıpları teklif edecekti.

Batı, Rönesans ile birlikte değerlerini yıkarken, birtakım mazeretler ileri sürüyordu. Orta Çağ boyunca, birtakım baskılar altında kalmış ve dayanılması güç bu baskılar altında pekçok sıkıntı çekmişti. Hem zaten o, bu baskılara bir reaksiyon olarak doğmuştu. Bütün bunlar gerçekti. Fakat bununla beraber bu gerçekler, Orta Çağlar'ın bu cemiyetler üzerinde oluşturduğu baskılara karşı, Rönesans'ın gösterdiği reaksiyonda ortaya koyduğu aşırılıkları haklı kılmaya yetmeyecekti. Zira, gösterdiği bu reaksiyonda daha ölçülü olabilirdi. Halbuki Batı, böyle davranmadı ve bu aşırılıklara yine aynı aşırılıklarla karşı çıkmak gibi bir tavrın mümessili oldu. Zaman içinde bu tutumundan vazgeçmek yerine, bilakis bu tutumunda ısrar etmişti. Bu ısrar içinde o, cemiyetin Orta Çağlar'dan gelen değerlerine karşı çıkmış ve te-reddüd göstermeden onları yıkmıştı. Fakat bir türlü, bir şeyi yıkmanın kolay, ama yıktıktan sonra yerine yeni-

sini koymanın onu yıkmak kadar kolay olmadığını anlamadı. Çünkü bunu anlayacak kadar tecrübeden mahrum bulunuyordu. Nitekim öyle oldu ve Rönesans bu yıktıklarının yerine bir yenisini koyamadı.

Rönesans, Orta Çağ insanının maruz kaldığı baskılara karşı çıkarken, bu baskıları yapan baskı mekanizmasıyla, bu mekanizmanın arkasındaki Saf Değerleri birbirinden ayırmak gibi bir akl-ı selimi, hiçbir zaman gösteremedi. Özet olarak, bu değerlerin yıkılmasıyla beraber "Ego", kişide şahsiyeti kurmak hususunda, üst-ben ile alt-ben arasındaki gerekli dengeyi kurmak bakımından güçsüzleşti. Şuur-altı dinamiklerinin şuurlaşmasına engel olamadı.

Netice olarak, insanoğlu değerlerini kaybetmekle içinde ortaya çıkan boşlukta ve bunun dışa yansımasıyla etrafını çevreleyen yoklukta kendi içinde ve dışında yalnızlaştı. Herkesten koptu. Milyonluk şehirlerde tek başına kaldı ve kimsesiz yaşadı. Özet olarak kişi, içinde ve dışında ortaya çıkan bu boşluğu, şartlarına ve kendi imkânlarına göre doldurmak gayreti içine düştü. Bu itibarla içki içmek, kumar oynamak, uyuşturucu kullanmak, aşırı eğlencelere dalmak gibi birtakım sunî yollara ve usûllere başvurmak mecburiyetinde kaldı. Fakat bunlar, insanı daima ileri atan ve buna mukabil, ona dönüş yollarını kapalı tutan birtakım alışkanlıkları temsil eder mahiyette idi. Hakikaten bu insanlar, büyük bir ekseriyetle, bu yollardan geri dönemediler ve mukadder sonu kabullenmek gibi bir Çaresizliğe teslim oldular.

Netice olarak, intiharlar ve intihara götüren davranış biçimleri, insanların kendilerine karşı takındıkları tavırlar arasında en insafsız olanıdır. Her ne kadar bütün bu davranış şemaları ve intiharlar, insanların yapısı gereği her cemiyette var ise de, asıl mühim olan bunların nisbeti ve sürekliliğidir.

Amerika'da vâki intiharların, günün yirmi dört saatiyle değil, belki dakikalarla ancak hesap edilebilmiş olması düşündürücüdür. Bunun ötesinde İsveç'te, intihar vakalarının yüksek seviyelere ulaşması üzerine, kanun teklifi verilerek resmen intihar evlerinin kurulmak istenmesi ve intihar edeceklerin bu evlere müracaatla kayıtlarını yaptırıp, kendilerine ayrılan gün ve saatte buralara gelerek, kendilerine ayrılan odalarında intihar etmeleri, konunun vehamet derecesini göstermesi bakımından ne kadar önemlidir.

Özet olarak, İsveç'te, intihar vakalarına dair verilen bu kanun teklifi, cemiyette intihar hadiselerinin taşıdığı boyutları dikkatlere sunmaktadır. Nitekim, insanların günlerce, haftalarca evvel gelip randevu almaları ve daha sonra kendilerine verilen zaman içinde gelip intihar etmeleri, bu intiharların fevrî birtakım hareketler bütünü veya âni verilmiş kararlar zinciri olmaktan öte, çok daha derin ve temelden sebeplere mebnî olduğunu telkin eder. Netice itibariyle bütün bunlar, düşünülmüş ve planlı programlı davranış tabloları olarak kendilerini  insanların  ilgilerine  sunmaktadırlar.

Bir bakıma bu tavır, daha önceki asırlarda karar koltuğuna oturmuş, haklı haksız demeden karşısındakini ölüme mahkûm eden kimselerin davranış şemalarıyla benzerlik gösterir. Bu davranış türü önemlidir ve sahibine çift taraflı bir tatmin vaad eder.

Bir   yerde   bu   insanlar,   karşısındakileri   ölüme mahkûm edemeyince, kendilerini mahkûm ederek, bu kararlarında kendi kuvvet ve kudretlerinin tecellîsini bulurlar. Böylece tatmine erişmiş olurlar. Bir diğer taraftan, kendi kendilerini mahkûm et-    3  içlerinde mahkûmiyetin ezikliğini korku ve endişeyi bütün benliklerinde hissederler. Böylece tatmin bulurlar. Bu şekilde bu iç-güdü, iki tarafıyla da doyuma ulaşmış olur.

Hülasa-i kelâm, bu iç-güdünün tesiriyle oluşan ve değişik istikametlerde gelişen, fakat intihar noktasında birleşen bu davranış kalıpları, artık ayrı ayrı incelenmek hususunda yapılacak bir teşebbüsün ümidi içinde olacaktır.

B-Alkol   Alışkanlığı[20]

İnsanlarda mevcut bu iç-güdünün tesiriyle oluşan intihar vakaları, dikkatlerimize her zaman aynı tabloyu sunmayacaktır. Nitekim bu açıdan bakıldığı zaman, birçok insanın bu intihar vakasını gerçekleştirmek için değişik yol ve usûl denedikleri hususu açıklık kazanır. Bu itibarla, doğrudan doğruya intihar edemeyecek birçok kimse, bu ve benzeri yollarla kendileri hesabına cesaret bulacakları çareler içinde, tedricî bir tarzda, aynı intihar tablosunu tekrarlarlar. Bu cümleden olarak, yaygınlığına binâen ilk sırayı alkol alışkanlığının alması tabiîdir.

Yalnız şu kadar var ki, bu konu fazla girifttir. Bu sebeple içki sanayii ile uğraşanların nisbetinin yüzde şu kadara ulaşmış olması, bu işle uğraşanların mesâisinin cemiyete ekonomik katkı sağlamaktan öte, bir yük oluşturduğu hususu ve içki içenlerin çalışma hayatında verimlerinin, düşeceği ve benzeri noktalar, konumuz dışında kalmak üzere, sırf alkol alışkanlığının zamanla mütenasib olarak her geçen gün artış göstermesi, gerçekten üzerinde durulmaya değer bir vakıadır.

Her sene dünyada hiçbir bedenî arızası olmadığı halde, sırf alkol komasından ölenlerin sayısının küçümsenmeyecek miktarlara ulaşmış bulunması, durumun ve-hâmetini göstermesi bakımından, bir fikir verebilir.

Mesele bu kadarla kalmaz. Zira bu alışkanlığın, daha başka boyutları vardır. Nitekim, alkolün sebep olduğu aile içi ve aile dışı problemler, işlenen cinayetler, bu boyutlardan sadece bir kısmanı teşkil eder. Fazla alkol alıp, daha sonra otomobiline binip son sürat kendisini uçurumdan aşağı fırlatan kimselerin sebep olduğu vakalar ve benzeri kazalar, bu intihar vakıasının ilave boyutlarını temsil eder.

Netice itibariyle, her sene şu kadar veya bu kadar bin kişinin içki komasından veya içkinin yol açtığı daha başka sebeplerden ötürü ölüp gitmesi, meselenin bir zevk olmaktan öte, daha derûnî boyutları olduğu hususunu ihtar eder.

C-Müsekkin İlaç ve Uyuşturucu Alışkanlıkları

a)   Müsekkin   İlaç   Alışkanlığı[21]

Her geçen gün müsekkin ilaç imâlatında görülen artış, onu zarurî kılan birtakım sebeplerin var olduğu hususuna işaret eder. Acaba niçin bu insanlar, gecenin bu karanlığında birkaç saatliğine uyuyabilmek için bu çeşit ilaçlan kullanmak gibi bir mecburiyet içinde hissediyorlardı kendilerini? Halbuki bunları kullananlar, pekâlâ biliyorlardı ki, bu ilaçlar bir yerde tedavi ederken, bir yerde de alışkanlık peyda etmekte ve bu sebeple de, bugün yeten miktar, yarın kâfi gelmemektedir.

Hem zaten bu ilaç sanayiinde ortaya çıkan talebin hazırlayıcısı da, bir bakıma bu oluyordu. Nitekim ilaç imâlatında görülen bu artış, bu hususu içine alacak şekilde iki sebebe dayalı görünmektedir.

-Bu ilaçları kullananların, zamanla bağışıklık kazanmaları sonucu, bu ilaçları daha yüksek dozlarda kullanmak mecburiyetinde kalmış olmaları,

-Her geçen gün bunları kullananların sayısında ortaya çıkan artışlar.

Netice itibariyle uyuşturucu kullanımında ortaya çıkmış bulunan bu artış, her iki ihtimali de kendi bünyesinde barındırmaktadır. Fakat mesele bu mecrada kalmayacaktır ve artan dozajlara karşı gitgide artan bu alışkanlık, daha sonra yerini diğer uyuşturuculara terk etmek hususunda, karşısındakinden talep bekleyecektir. Kendini kullananları buna zorlayacaktır.

Vardığımız bu mevkide, zihnimizi meşgul eden sorular zinciri, bütün bunlara kaçamak cevaplar vermemek hususunda düşüncelerimizi bağlamış görünüyor. Gerçekten ilerisi için birtakım tehlikeler gösteren bu uyuşturucu kullanılmasındaki ısrar ve cesareti bu insanlar acaba nereden bulmaktadırlar? Yine acaba bu kadar büyük tehlikeleri nasıl göze alabilmektedirler? Bu işin küçümsenmeyecek kadar ciddiyet taşıdığı ortada iken, acaba bu insanlar gündüzki hayatlarını gece ilaç almadan rahat uyuyabilecek tarzda ve ölçüler içinde niye tanzim edememektedirler? Yoksa bu çeşit davranışlar bütünü, kendi içlerinde birtakım maksatlar mı veya birtakım gizli niyetler mi barındırmaktadır?

b)   Uyuşturucu Alışkanlığı[22]

Kişi alkolle varmak istediği noktaya, bu sefer esrar, eroin, morfin, LCD kullanarak varmak ister. Burada yine kişinin kendisine karşı yönelmiş tavrı mevzu bahistir. Yine bu çeşit davranış türlerinin altında, ölümü istemek, ölüme gitmek gibi bir motif yatar. Ölüme sebep olacak kadar aşırı dozda uyuşturucu kullanmak, bu işin zevk olmaktan ziyade, kişinin kendisine yönelmiş kasdî tavır hüviyeti gösterir.

İkinci Dünya Harbi'nden sonra, Hippiler'in temsil ettiği bu uyuşturucu alışkanlığı,' zamanla cemiyetleri içine alacak tarzda ve ölçüde büyük boyutlar kazanmış ve çok daha büyük insan kitlelerini temsil eder duruma gelmiştir. Bilhassa gençler arasında yayılan bu alışkanlık neden bu kadar kısa zamanda bu kadar büyük merhaleler katederek kendine bu kadar çok sayıda müntesib bulabilmiş olduğu hususu, tecessüslerimize hitap edecek kadar önemlidir. Sonuçlarının, en iyi ihtimalle akıl hastanesi olması bakımından bu davranış biçimleri, neden bu genç insanları bir türlü ürkütemi-yordu?

Hippiler, pejmürde kıyafetleriyle ve perişan halleriyle, İkinci Dünya Harbi'nde başlarına ateş yağdıran Medeniyetleri'ne karşı, bir reaksiyon olarak ortaya çıktılar. Onlar bu Medeniyet'ten hesap sormak ve kendilerine yaptıklarından dolayı ondan intikam almak gibi bir kasıt içine girdiler. Bunu gerçekleştiremeyeceklerini anlamaları üzerine, bu sefer Medeniyetleri'nin bir parçası durumunda olan kendi varlıklarından, daha doğrusu kendilerinden hesap sormak arzusunu takip ettiler. Bunun için Medeniyetleri'ni temsil eder durumda olan bedenlerini, en kısa yoldan ifna edebilmek için, her çareye başvurmakta zerre kadar tereddüd göstermediler.

Bu hareket ve davranışlar, aynı şuur-altına sahip insanlar tarafından hemen paylaşıldı ve kısa zamanda, büyük kitlelere hitap eder duruma geldi. Artık bu genç insanların bütün kinleri, hırsları, öfkeleri ve nefretleri, bizzat kendilerine yöneldi ve tabiî kendilerini hedef olarak seçti. Netice olarak, bu genç insanlar, kendi elleriyle kendilerini kahretmek için birbirleriyle yarış eder hale geldiler. Bu insanlar, başkalarına acımak surda kalsın, kendilerine olsun acımadılar. Belki de acıya-madılar...

Netice olarak insanlar, alkol olsun, müsekkin ilaç olsun, uyuşturucu olsun bütün bunları kullanırken ve dozlarını arttırırken nasıl ve ne gibi yollarla, nelerden kaçıp nerelere varmak istedikleri hususunda, yorumlarımıza ihtiyaç bırakmayacak kadar kesin ve net bir davranış türü ortaya koyuyorlardı. Onlar gerçek dışı bir dünya ararlarken, kendileri bizzat gerçeklerden korkmuş olduklarını îmâ ediyorlardı. Bu ise, onların direnç göstermeden, felâketlere teslim olmaları mânâsını taşıyordu. Bu teslimiyetin beklediği tavır, zamanla hızını arttıran bir kaçışın ilk potansiyelini hazırlayacaktı. Bu kaçış, nihâî seviyede, kişinin kendisinden kaçışı noktasına varacaktı. Onlar kendilerinden rahatsız idiler ve kendi kendilerinden ürküyorlardı, kendi varlıklarından korkuyorlardı. Bugüne kadar yaptıklarından huzursuz, bundan sonra yapacaklarından tedirgin idiler.

Bütün bu gerekçelerledir ki, bu insanlar, çeşitli uyuşturucularla kendilerini uyuşturmaya çalışırlarken, bütün bu yollarla ve usûllerle kendilerini unutmak istiyorlardı.   Buna   ilâveten,   bu   insanlar,   kullandıkları uyuşturucuların günbegün sıhhatlerini bozduğunun ve onları ölüme götürdüğünün farkında idiler. Fakat yine de bunları kullanmakta ısrar ediyorlardı. Bu şaşmaz tercih, onların kendi sıhhatlerinin kıymetini bilmedikleri gibi, hayatlarını da önemsemedikleri ve onu yaşanmaya değer bulmadıkları düşüncesini telkin ediyordu. Bütün bu davranışlar manzumesi, bir yerde kişinin kendinden intikam alması, oluyordu. Resmen intihar edemedikleri için bu yolla ve usûlle kendilerini tedricen ölüme terk etmiş bulunuyorlardı.

Sonuç olarak, şayet bir Medeniyette insanlar birtakım kötü alışkanlıklara düşüyorlarsa ve bu Medeniyet de buna bir çare bulamıyorsa, bu durum o Medeniyet'in kendi imkânları çerçevesinde kalarak mensuplarına hitap etme kabiliyetini artık kaybetmiş olduğu mânâsına gelir. Bir Medeniyet'in gücü, istikbalinin emniyeti ve dolayısıyla büyüme imkân ve fırsatı, mensuplarından okumuş olsun okumamış olsun, genç olsun yaşlı olsun, kadın olsun erkek olsun, bu insanların herbiriyle durumlarına göre ayrı ayrı gönülden diyalog kurma, onlara hitap edebilme ve her şart altında onlara ümit ve teselli verebilme kabiliyetine bağlıdır. İnsanlar saadetlerini, diğer bütün tatminlerini, sıkıntı ve felâketler karşısında direnme gücünü, kendi medeniyetleri çerçevesinde kalarak bulabildikleri ölçüde, bu Medeniyet bütün gerçekliğiyle vardır ve bütün hayatiyetiyle devam ediyor demektir. Bunun aksine, şayet insanlar, bu Me-deniyet'te tatminsizliğe düşüyorlarsa ve bunun ötesinde, tatminsizliklerini kendi Medeniyetleri'nin dışına çıkarak gidermek mecburiyetinde kalıyorlarsa, bu Medeniyet artık varoluş gayesini kaybetmiş, vereceği bir şey kalmamış demektir.

D-Tehlike   Tutkusu   ve   Alışkanlığı

Bu kavramın sınırlarını; "Tehlike Aramak", "Tehlikeye Koşmak" gibi davranış kalıpları tayin eder. Bunlar, bedenî hiçbir değer ifade etmeyen, cemiyete hiçbir fayda vaad etmeyen, fakat buna mukabil içinde her türlü tehlikeyi barındıran aletli veya aletsiz birtakım hareketler cümlesi olarak kendilerini gösterirler.

Literatüre Rus Ruleti namıyla geçmiş bulunan ve kişinin toplu tabancanın topuna bir mermi sürüp, topu çevirip ve daha sonra namluyu şakağına dayayıp ateş etmesi şeklinde tezahür eden tavrı, son derece düşündürücüdür. Yine bunun gibi kaç yüz metre yüksekliğe gerilmiş ip üzerinde yürümeye çalışan insanlar, yahut yüksek binaların çatısından veya penceresinden boşluğa uzatılmış kalas üzerinde akrobasi yapan kimseler, bütün bunlarla nereye varmak ve ne yapmak istiyorlardı?... Buna benzer olarak, kişilerin araba veya moto-sikletleriyle, diğer arabaların veya uçurumun üzerinden atlamak istemeleri veya arabalarıyla birbirlerine çarpıp kaza icad etme gayretleri yine aynı tavrı temsil eder bir mahiyet gösterir.

Bütün bunlara ilâveten, birçok rekor denemeleri, yine bu aynı tavrın resmî boyut kazanmış bir tekrarını oluşturur.

Bunların hepsi heyecan aramak gibi aldatıcı ve boş bir duygunun kamufle ettiği birtakım şuur-altı mekanizmalarının dışlaşması olmaktadır. Bu davranış türü, kendi içinde intihar motifi taşımakta ve dolayısıyla insanın kendisine karşı takındığı tavrın bir nevî tezahürü olmaktadır.

Gerçekten inspnlar, sonunda cemiyete ve kendilerine hiçbir fayda v,'*ad etmeyen ve ölüm ihtimalinin çok

yüksek olduğu bu nevî davranış kalıpları içine niçin itilmektedirler? Halbuki görünürde, onları buna icbar eden yoktur. Fakat onların mensup oldukları cemiyet, bizzat kendi yapısında var olan iki âmil ile bu şaşmaz neticeyi istihsal etmektedir.

-Bir defa bu cemiyetler kendilerini oluşturan insanlarda zaten mevcut bulunan bu iç-güdüleri kendi istikametlerinde teşvik etmiş olmakla, en azından engellememekle, bu iç-güdülerin tabiî seyirleri içinde insan davranışlarında üzerlerine düşen rolü oynamaları hususunda onlara fırsat tanımış oluyorlardı. Nitekim yukarıda ifade edildiği gibi, insajılarda mevcut yaşama iç-güdüsü, aynı zamanda içinde bir çekirdek halinde ölüm iç-güdüsünü barındırmaktadır. Bu itibarla, insanlar yaşamak isterlerken, bir yandan da içlerinde ölüme ve ölmeye doğru bir yatkınlık ve meyil duyarlar[23].

-Daha sonra insanlarda mevcut bu saldırganlık içgüdüsü, vurma kırma şeklinde tezahür etmek isterken, aynı iç-güdü cemiyette birikim sonucu insan kanına karşı büyük bir düşkünlük gösterir. Bu 'itibarla cemiyet, insanın kendisine veya karşısındakine doğru yönelecek tavrına ve ortaya çıkacak kanlı sahnelere karşı büyük bir susamışlık içindedir. Mensuplarından bu istikamette teşebbüsler beklemektedir.

Bu noktadan sonra artık bu insanların genel mânâda niçin böyle davrandıklarını anlamak fazla güç olmayacaktır:

Bir defa bu insanlar, tehlike arayan tavırlarıyla, kendilerine karşı fazla anlayışlı olmadıkları hususunu telkin etmektedirler. Bu şekilde tehlike arayan davranışlar türünün bir nevi olarak kendini gösteren rekor , insanlardaki ölüm iç-güdüsünün bir çeşit arayış şekli olarak tezahür eder. İnsanın kendisine karşı takındığı bu menfî tavır, sonunda onu ölüm ihtimalinin çok yüksek olduğu bir yöneliş içine çekmiştir. Halbuki onları görünüşte bu işe zorlayan yoktu. Bu insanlar hayatlarının değerini bilmemekten öte, ondan pek çabuk kopabiliyorlardı. Nitekim, tereddüt göstermeden ölüme gidebiliyorlar ve hatta hür iradeleriyle ve şuurlu olarak ölümü isteyebiliyorlardı.

Sonuç olarak, buraya kadar söylenilenleri anahat-larıyla özetlemek, meseleyi daha anlaşılır kılacaktır. Bu itibarla, bu söylenenlere daha sağlam bir hareket zemini oluşturmak bakımından, biraz önce olduğu gibi yine S. Freud'dan iktibaslar yaparak başlamak meselenin sınırlarını çizmek bakımından fazlasıyla önem taşıyacaktır: "Dünyaya gelmesiyle beraber, küçük bebekte ısırma, koparma, havayı dövme şeklinde kendini gösteren bu iç-güdü zamanla gelişerek önce kendini hedef seçecek ve daha sonra yaşama iç-güdüsünün ağır basması sonucu kişinin dışına yönelecektir..."[24]

Bu tesbitlerden sonra artık biz, bu konuda düşünce ve   yorumlarımızı   geliştirmek   hususunda   kendimizi daha yardım  görmüş  buluyoruz.   Gerçekten  şu  husus açıktır ki, bu iç-güdü kişinin kendisine yönelmiş tavrı olarak tezahür ederken, kadın veya erkekte değişik boyutlar gösterecektir. Yine bunun gibi, bu aynı iç-güdü, kişinin yaşıyla  mütenasib  olarak,  zaman  içinde daha kapsamlı bir hüviyet kazanacaktır. Nitekim ilk devrelerde bu iç-güdü, kişinin iddialı konuşması ve herkese tepeden bakması gibi bir tavır gösterecektir.  Tepeden bakma istek ve gayreti, kişinin giyimiyle ve ahş-veriş ettiği yerlerle doğrudan doğruya bağımlıdır.  Nitekim, insanların  alışılmışın  üstünde  giyinmeleri,   pahalı  ve lüks yerlerden alış-veriş etmeleri, hep bu gayeye matuftur. Zira onlar böyle yapmakla, böyle giyinemeyen ve bu yerlerden alış-veriş edemeyen kimseler üzerinde hâkimiyet kurma ve kendilerini onlardan üstün görme ve gösterme gayreti içindedirler. Böylece onları, bir tür eziklik içine itmiş olmakla, bu yaptıklarından kendilerine tatmin çıkarmak istemektedirler. Buna mümasil olarak, fazla ve lüzumsuz yere gara harcamalar, parayı çar-çur etmeler, ortalığa savurmalar ve buna benzer israfa varan tutumlar, yine hep bu iç-güdünün insanları ittiği davranış kalıplarıdır.

Tabiîdir ki, insan davranışları bu kadarla kalmayacak kadar kökten ve temeldendir. Bu itibarla, bu potansiyel zamanla daha kuvvet bulacak ve nihayet, had safhada büyük tehlike ve felâketlere yönelecektir ve dolayısıyla kendini tüketecektir.

Özet olarak, bu iç-güdü, insan davranışlarında o kadar ciddidir ve o kadar temeldendir ki, şayet önü alınmaz ve ona istikamet gösterilmezse kişinin kendisine yönelmiş bu tavrı, onun şahsıyla sınırlı kalmayacak ve kişinin dışına aksedecektir. Dış dünyada kendisine objeler arayacaktır. Bu durumda bu iç-güdü insanlara, canlılara ve tabiata yönelecektir. Bu yöneliş, onun daha katı, daha sert ve daha değişik tatminler araması ve daha tehlikeli boyutlar kazanması mânâsını ifade edecektir. Zira artık o, bütün insanları, diğer canlıları ve bütün tabiatı kendisine hedef seçmiştir.

Gayet tabiîdir ki, bu iç-güdü dışa aksederken, ilk zamanlarında, son zamanlarındaki kadar sert ve haşin bir tutum göstermeyecektir. İlk zamanlarda, daha esnek ve daha yumuşak bir tavır çizecektir. Bu cümleden olarak, bu iç-güdü dışa aksederken, ilk merhalelerde dedikodu yapma, alay etme, hakaret etme, küfür etme gibi davranış  kalıpları  şeklinde  kendini  gösterecektir.  Bu tavır, zamanla daha sertleşecek ve kavgalar-dövüşler ortaya çıkacaktır. Bir naktadan sonra bu iç-güdü, en üşt seviyede tezahür etmek isteyecek ve bu itibarla adam öldürme, değişik şekillerde cinayet işleme ve işkence etme ile ancak tatmin bulacaktır.

Konu bu noktaya geldikten sonra artık, bu iç-güdünün kişinin bizzat kendi nefsinde gösterdiği seyir itibariyle, dışa yönelmiş tavrı alâkamız içinde olacaktır.

2.   KİŞİNİN  BAŞKALARINA   KARŞI  TAVRI

A-Düello

Saldırganlık iç-güdüsünün dışa aksetmesi sonucu, cemiyet içerisinde değişik ve farklı bir çok sosyal müessese kurulmuş olacaktır. Düello, bunlardan biridir ve en  önemlilerindendir.

Balolarda,  ziyafetlerde  asilzadelerden bir kimsenin kendisi gibi bir diğerini sözleriyle veya hareketleriyle küçük düşürmesi sonucu, bu kimsenin kendisine hakaret eden bu kişiyi silahlı mücadeleye davet etmesiyle başlar.  Hakarete uğrayan kişi, silahları seçer ve iki taraf şahitlerini tespit edip kararlaştırılan gün ve saatte tayin edilen mahalle gelir, şahitler huzurunda ve o iş için yapılmış tabancalarla muayyen mesafeden birbirlerine birer el ateş ederler. Taraflardan biri veya her ikisi ölür. Belki yaralanır, şahitler ölülerini, varsa yaralılarını alır ve oradan  ayrılırlar.  Böylece bir hakaretle başlayan bir anlaşmazlık,  kanla ve daha sonra ölümle nihayet bulmuş olur.

Mesele bu kadar değildir. Zîrâ ileride kendisine atıflar yapılacak olan Max Kemnıerich, düellonun şimdiye kadar bilinen usûl ve ilkelerine bir yenisini daha eklemektedir: "Ortaçağda asilzadeler ceza olarak köpek taşımaya mahkûm edilirlerdi. Tarihçi Widukind (XI. yüzyıl), bir kimseye ucuz veya iğdiş köpek göndermenin, düşmanı düelloya davet mânâsına geldiğini söyler."23

Bizler ileride tekrarlamak hakkımız mahfuz kalmak şartıyla şu hususu tetkiklerimize kabul etmek mecburiyetinde bulunuyoruz: Gerçekten bir cemiyette doğup gelişen veya daha başka bir cemiyetten devir alınmış bulunan hiçbir müessese yoktur ki, bir ihtiyaç sonucu ortaya çıkmış bulunmasın veya bir ihtiyaca cevap vermiş olmak için o cemiyetten alınmış olmasın. Yine bunun gibi, hiçbir cemiyet yoktur ki, onda mevcut bir müessese, iyi olsun kötü olsun, bizzat kendisini zaruri kılan sebepler devam ettiği müddetçe varlığını koruyup sürdürememiş olsun.

Bu noktadan sonra artık bizler dikkatlerimizi ve tetkiklerimizi sarf etmekte ısrar edebildiğimiz takdirde, bu prensiplerin ne kadar derûnî boyutları olduğu hususunu farkedebiliriz. Nitekim bir cemiyette ihtiyaç sonucu ortaya çıkmış bulunan bir sosyal müesseseyi hiçbir güç, kanun zoruyla olsun, kılıç zoruyla olsun veya daha başka bir yolla olsun cemiyetten atmaya muktedir olamayacaktır. İhtiyaçlar var olduğu müddetçe, istense de istenmese de, yine de o kendi varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Bu durumda ihtiyaçlar, yönlendirici olması bakımından önem kazanır. Netice itibariyle bu ihtiyaçları, çoğu zaman bu iç-güdüler oluşturması bakımından, konu yine Medeniyetlerin bu iç-güdülere verecekleri tatminlerde takip edecekleri yollar ve usûller seviyesinde önem kazanmış olur.

B-Linç

Linç müessesesi, düellonun daha geniş sınırlı ve daha geniş kapsamlı bir hüviyet kazanmış şeklidir. Bilindiği gibi düello, üst sınıflara mensup kimselerin usûl ve kaidelerine uygun bir halde kendi aralarında yaptıkları teke tek mücadelenin adıdır. Fakat buna mukabil, linç müessesesinin cemiyet içerisinde kendisine mahsus usûl ve kaideleri olmadığı gibi, sınırları da belli değildir.

Fakat yine gayet açıktır ki, bu iki müessese ayrı olmaları itibariyle, aralarında birtakım farkların bulunması tabiîdir. Zira sınıflaşmaların bulunduğu bu çeşit cemiyetlerde, üst sınıflara mensup bir asilzadenin bir hata sonucu göreceği tepki ile, aşağı tabakadan birinin hata yapsın yapmasın çarptırılacağı ceza aynı olmayacaktır. Nitekim, yukarı sınıflara mensup bir kişi, taraftar bulup kendisi gibi aynı sınıfa mensup bir kimseyi linç edemeyeceği gibi, yine bu aynı kişi aşağı sınıflardan biriyle düello da yapamayacaktır...

Gerçekte, her ne kadar bu iki müessese birçok noktalarda birbirlerinden ayrılıyor iseler de, yine de birbirlerini tamamlar ve yorumlar mahiyettedirler. Nitekim dikkatlerden uzak değildir ki, linç olsun düello olsun, bu iki ayrı sosyal müessesenin temelinde, hep aynı psikolojik yöneliş mevcuttur. Zira bu iki hakim tavrı tayin eden bu iç-güdü, belirli zamanlarda ortaya çıkacak ve yine belirli zamanlarda geri çekilecek kadar kararsız değildir.

Netice itibariyle, Kurban Kesmeyen Medeniyetlerde kişiler arası  mevcut ilişkileri temsil  eden katı ve sert kalıplar, zamanla müesseseleşmiş ve sosyal bir hüviyet kazanmıştır. Bu hüviyet içinde, bu müessese, bu sunda, insana, yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar kesin fikirler vermektedir.

İnsanlarda, başkaları üzerinde otorite tesis etme, onları idare etme, onlar üzerinde hakimiyet kurma şeklinde tezahür etmek isteyen bu iç-güdü, cemiyetlerde güçlülerin güçsüzler karşısında keyfiliklerine sebep olmuştur. Tarihî devirlerden itibaren bu hep böyle olagelmiştir. Bu iç-güdü istikametinde oluşan bu davranışlar tablosu, önceki cemiyetlerden devir alınan birikimle, bu cemiyetlerde devam edegelmiş ve daha sonraki cemiyetlere daha gelişmiş olarak aktarılmıştır.

Bir insanın muhakeme edilmeksizin, hiçbir geçerli ve ikna edici sebep gösterilmeksizin, hiçbir makul sebep ileri sürülmeksizin keyfî, hissî ve gelişigüzel bir tutumla birkaç kişi veya kişiler tarafından günahsız ve kusursuz yere taşlarla, sopalarla vurula vurula, dövüle dövüle öldürülmesidir. Ortaklaşa adam öldürme gayreti olarak ortaya çıkan bu müşterek tavır, zamanla daha kuvvet bulup kendini cemiyete kabul ettirmiş ve cemiyetten ismini alıp müesseseleşmiş, hükmî şahsiyet kazanmıştır: Linç Etme.

Böylece pamuk tarlasında çalışan bir siyahinin, her şeyden habersizce akşamüstü kulübesine dönerken, o sene mahsulün az olması sebebiyle veya bir dahaki sene mahsulün yine böyle bol olması gayretiyle, yolunun kesilip insan yığınları tarafından taşlarla sopalarla dövüle dövüle öldürülmesi... Kanlar içinde yarı parçalanmış cesedinin sokak ortasında kimsesizliğe ve sahipsizliğe terk edilmesi gibi sahneler, her zaman ve her yerde sık sık görülür olmuştur...

Merhum Prof. Dr. Mümtaz Turhan'ın dilimize tercüme ettiği Cemiyet İçinde Fert adlı kitapta, müellifin tespit ve  nakilleri  Batı  Medeniyeti'nden  Amerika'da

"Linç Müessesesinin korkunçluğu ve yaygınlığı hususunda bizlere bir fikir verecektir:

"İkinci bir tip hata menbaını da, müşahade etmekte olduğumuz ferdin kognitif dünyasını, kendi mantıkî istidlallerimiz çerçevesi dahilinde görmek teşkil etmektedir. Mesele birçok yıllar yapılan uzun uzun müşahedeler neticesinde, pamuk fiyatlarının her düşüşünde zencilerin Linç Edilmesinde bir çoğalma olduğu tesbit edilmiştir (Hovland and Sears, 1940).

Bu korelasyona dayanarak zencî aleyhtarı hareketlerin çoğalmasında, iktisadî vaziyetin kötüleşmesinin mühim bir faktör olduğunu iddia edebiliriz. Fakat bundan, güneyli beyazların, zencileri iktisadî sahada birer rakip olarak gördükleri neticesini meşru ve zarurî bir şekilde çıkaramayız. Binâenaleyh güneyli beyazın, zenciyi nasıl gördüğünü öğrenebilmek için onun kog-nisyonlannın (zihnî muhtevalarının) doğrudan doğruya tetkiki zarurîdir."[25]

Hâsılı kelâm, düello olsun linç olsun, her ikisinin de temelinde, kan ve ölüm vardır. Fakat bununla beraber, aralarında şu fark vardır: Cemiyetin kan görmek ihtiyacına, linç müessesesi, daha çok cevap verir durumdadır[26].

 

C-Kumar

Kumar, bir tutkudur. Prensipleriyle, ölçüleriyle, usulleriyle, borçlanma ve ödeme tarzlarıyla, zaman geçirmekten veya eğlenmek istemekten öte, çok daha derin ve temel duygular ifade eder. İnsan davranışlarında ayrı bir yönü temsil eder. İlk'.zamanlarda, ufak meblağlar ve yumuşak hareketlerle başlar ve ancak, daha sonra büyük meblağlar karşısında kavga, dövüş, intihar ve cinayetlere varan davranış kalıpları halinde tehlikeli boyutlar gösterir.

Kumar oynayan kişi, para kazanmak için oynamaz. Zira kumar oynayacak kadar parası vardır. Fakat ancak parası bittikten sonradır ki, kişi nesi varsa artık kumara sürecektir. Kumar, kişinin karşısındakinin elinde avucunda her ne varsa alıp, onu mahvedip yok etmek suretiyle, kendisine tatmin aramak ihtiyacın-dandır. İnsanların kasden karşısındakinin parasını, malını mülkünü ve daha nesi varsa alması ve bunun akabinde, her şeyini kaybeden insanın intihar etmesi ihtimalinin belirmesi üzerine, bu kimsenin tutumundan vazgeçmeyip, bilakis tutumunda ısrar etmesi, bu davranışın ne kadar temelden sebeplere dayanmış olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Saldırganlık iç-güdüsü, cinayet ve intiharlardan sonra, kumarda olduğu kadar hiçbir beşeri tavırda, bu kadar sert ve ürkütücü boyutlar kazanmış değildir. Bu iç-güdünün, değişik sebep ve engellemelerden ötürü, karşısındakine güç yetirememesi halinde, kendi içine dönüp, kendi kendini hedef edinmesi hususu, bütün mekanizmasıyla kumarda kendini tekrarlayacak ve kumar oynayan kişi, şayet karşısındakini yok edip imha edemeyecekse, bu potansiyelin kendi içine yönelmesi sonucu, kişi kendini mahvetmek isteyecektir. Bundan sonra artık varını yoğunu kumara yatıracak ve kendi akıbetini hazırlayacaktır.

Netice itibariyle, oynanan her çeşit kumarda ortaya çıkacak olan ölüm, intihar ve cinayetlerde bütün sorumluluk, her bir kişiye eşit ölçülerde râci olacaktır. Zira bu iç-güdü, tatmin bulmak maksadıyla, taşıdığı potansiyel ölçüsünde, her bir kişiyi ayrı ayrı bu tür davranışlar içine itecek ve onları bu istikamette yönlendirecek ve güdümleyecektir.

Özet olarak mesele,. şu noktada düğümlenir: Medeniyetler, bu iç-güdülere cevap veriş tarzlarıyla vasıf kazanacaklardır ve bununla birbirlerinden ayrılacaklardır.

D-Akıl   Hastalarının   Tedavisi

Kurban Kesmeyen Medeniyetler'de, hasta tedavisinde kullanılan metodlar, yine bu medeniyetlere mensup kimselerin başkaları karşısındaki davranış hususiyetlerini gösterir. Bunlardan, bilhassa akıl hastalarına uygulananlar, ayrı bir önem taşır.

Batı'da akıl hastaları, kırbaçlanarak ve daha başka işkencelere maruz bırakılarak, tedavi edilmeye çalışılırdı. Bütün bu işler, bir tür merasimle yapılırdı. Kırbaçlanma esnasında, o mahallin üst seviyeye mensup ailelerinden genç hanımlar ve beyler davet edilir ve kendilerine ayrılmış olan yerlerinden, bu kırbaçlanma ameliyesini seyrederlerdi. Şayet bu davetliler daha yüksek seviyelere mensup iseler, bu kırbaçlanma hadisesini bütün safhalarıyla ve teferruatıyla kendilerine tahsis edilmiş localarından, daha rahat ve daha net bir tarzda takip etme imkânı bulurlardı.

Bu durumda, niçin ateşli ve bulaşıcı hastalıklara yakalanmış olanların, bu  Kırbaç   Metodu ile tedavi edilmediklerini tahmin etmek, artık güç değildir. Zira hastalıkların bulaşma ihtimalinin ötesinde, akıl hastalığına yakalanmış bu kimselerin, umumiyetle genç olup ve daha sağlam bünyeye sahip bulunmaları, onları tercih hususunda tek sebep olmuştur. Bu insanlar, kırbaca ve daha başka işkencelere dayanıklı idiler. Ayrıca ak-len zayıf oldukları için, kırbaçlanma esnasında duydukları acıyı gizlemezler, bunu feryatlarıyla olduğu gibi dışa aksettirmekten çekinmezlerdi.

Seyirciler, bir yanda kırbaç darbelerinin bu insanların sırtlarında açtığı yaraları ve bu yaralardan sızan kanları gözleriyle takip ederek, bir yandan da kırbaç şakırtılarına karışmış iniltilerini bizzat kulaklarıyla işiterek, hem gözleriyle ve hem de kulaklarıyla tatmin bulurlardı.

Netice itibariyle, 'bütün bu olanlar ve yapılanlar bir metodun gereğidir, bu bakımdan kimsenin bir diyeceği yoktur', şeklindeki itirazlar asılsız ve yersizdir. Bir defa metod, tarifi, sınırları ve yapısı ile bellidir. Daha sonra, hiçbir metod yoktur ki, bütün bütüne hatadan salim bulunsun ve en doğru yolu göstermiş olsun. Bu itibarla, her metod, zaman içinde aksayan tarafla-rıyla düzeltilecek ve geliştirilecek veya terk edilecektir.

Halbuki, bu kırbaçlanma ameliyesinde, bunların hiçbiri bahis konusu olmamıştır. Bu durumda, asırlar boyu tatbik edilegelmiş ve hatta yirminci asrın başına kadar değişik işkenceler şeklinde süregelmiş bu metodun, niçin bu kadar zamandan beri doğruluğundan şüphe edilip ıslah edilmemiş veya terk edilmemiş olduğunu düşünmek, neden akılla ve ilimle çelişecektir? Nitekim diğer ilim dallarında böyle olmuştur. Metodlar hep aynı kalmamıştır; ya geliştirilmiş veya terk edilmiştir.

Gerçekten, bizleri tereddütlere sevkeden iki önemli husus vardır:

1.  Bir defa, hastaya bu metod uygulanırken, yabancıların burada ne işi vardır,

2.  Daha sonra, bu kırbaçlanma ameliyesinde, "bu kişilerin içlerini şeytan kaplamıştır" şeklinde gösterilen sebep, pozitif bir metoda pozitif olmayan gerekçelerle yaklaşmak değil midir? Bu ise, bütün bu yapılanların daha başından itibaren meseleye yanlış ve hatalı bir yaklaşım olduğu mânâsına gelmez mi?...

Netice itibariyle, bütün bu yapılanların, bir tek izahı olabilir: İnsanlarda mevcut saldırganlık iç-güdü-sünün onlarda doğurduğu gerilim neticesi, bu insanlarda ortaya çıkmış bulunan kan görme ve kan akıtma ihtiyacının kişide tatmin araması sonucu, bu metodun doğruluğundan şüphe etmek, onu uygulayanların akıllarına bile gelmemiştir...

E-Harbler[27]

Kişinin başkaları karşısındaki tavrı, nihaî noktada harplerde önem kazanır. Zira bu tavır, iki boyutlu bir hüviyet gösterir:

-Kişinin üzerinden kanunun, hukukun ve cemiyetin baskısı kalkmıştır artık. Kişi, yaptıklarında hürdür ve serbesttir. Kararlarını kendisi verecektir ve kararları, ancak kendisini bağlayacaktır.

-Bu kimsenin karşılaştığı kişiler, umumiyetle kendi medeniyetinden ve kendi cemiyetinden değildirler, aksine düşmandırlar.

Bu durumda, bu insanın, bu düşman kişi karşısında yaptıkları ve yapacakları, onun insan anlayışı, düşman anlayışı ve ahlâk anlayışı ile doğrudan doğruya ilgili ve bağlantılı olacaktır.

Bu mevkide, kişinin bir tek fert olması ve bu itibarla, onun bir medeniyetin hususiyetlerini kendi nefsinde yansıtamayacağı şeklindeki düşünceler yersizdir. Kişinin kararlarında müstakil olması, ancak onun üzerindeki, sosyal baskının kalkmış olması manasınadır. Yoksa kişi bir cemiyete mensuptur ve onun bütün yaptıkları ve ettikleri, bir medeniyetin bütün vasıflarını aynıyla yansıtacaktır. Sosyologlar bu gerçeği güzel bir üslûp içinde ifade etmişlerdir: "Bir kişinin gülüşü, bir medeniyetin gülüşüdür." Buna göre kişi, neye nasıl ve ne şekilde güleceğini, cemiyetten öğrenecektir. Bu itibarla, bir kişinin gülüşünde daima bir medeniyetin değerleri yansıyacaktır.

Biz bu tesbiti, daha değişik bir perspektif içinde ifade edebiliriz ve diyebiliriz ki, bir cemiyeti oluşturan bütün müesseseler o medeniyetin yapısıyla büyük bir beraberlik içindedir. Zira her medeniyet, bu müesseselerin bir araya gelmesinden oluşmuştur. Bu durumda, yapılacak bir çalışmada, ister medeniyetlerin umûmî yapısından bu sosyal müesseselere inilsin veya ister bu sosyal müesseselerden cemiyetlerin genel bünyesine geçilsin, daima ve hep aynı neticeye varılacaktır.

Bu durumda, konumuz olan Medeniyetler'in, daha iyi anlaşılabilir olması bakımından, onların harbler-deki tutumu önem kazanmış olur. Bu itibarla, ilk olarak tarihî devirlerden başlayan ve günümüze kadar gelen harblerde bu Medeniyetler'e dair müşterek tavırlar tesbit edilmek icab edecektir. Daha sonra, bu müşterek tavırlar, Kurban Kesen ve Kesmeyen Medeniyetler açısından tasnife tâbi tutulacak ve ona göre değerlendirilecektir.

Bu itibarla, önce tetkik nazarlarımızı, tarihî vesikalar üzerinde teksif etmek ve daha sonra, bu belgeleri konularına göre tasnif etmek önem kazanacaktır. Fakat takip ettiğimiz bu fevkalâde önemli usûl, bir noktadan sonra bizleri ikili bir tercihle karşı karşıya getirecektir:

-Bu belgeler, konularına göre ayrı ayrı yerlerde mi nakil olunacaktır,

-Bu belgeler, bir bütün halinde, bir bölümde mi zikir olunacaktır.

Gayet açıktır ki, bu belgeler, konunun daha sağlam bir mukayese zemini oluşturması bakımından, bir bütün halinde nakledilmesi hususunda daha ikna edici görünüyor.

Yalnız burada, ikinci bir tercih bahis konusudur ki, bu bütünlük hangi bölümde oluşacaktır. Zira bu belgelerin, kendi aralarında olduğu kadar, konu ile de bütünlük içinde bulunması, meselenin daha iyi anlaşılabilir olması bakımından önem taşıyacaktır.

Netice itibariyle, üzerinde ittifak ettiğimiz, belgelerin bütün halinde toplanması ve ayrıca, bu belgelerin konu içinde bütünlük kazanması ile, meselenin daha iyi anlaşılabilir olacağı hususu, bu belgelerin hangi bölümde zikredileceği sorusunu gündeme getirecektir.

Tabiî bu, bir karar meselesidir. Yalnız burada bir husus vardır ki, bu kararı etkileyecek mahiyettedir. Zira bu konuda kendisinden nakiller yapılacak yazarın, bizzat kitabına aldığı belgeler arasında Kurban Kesmeyen Medeniyetlerle ilgili yorumlarının bulunması, bu belgelerin Kurban Kesen Medeniyetler bölümünde zikredilmesi hususunda, bizler için önemli tercih sebebi oluşturacaktır. Tabiî bu arada icab-ı halinde, Kurban Kesmeyen Medeniyetlere atıflar yapılacaktır.

 

İKİNCİ  KISIM

KURBAN   KESEN   MEDENİYETLERDE SOSYAL  MÜESSESELER,  KURBAN  KÜLTÜRÜ VE ÎNSAN   DAVRANIŞLARI

 

BİRİNCİ  BOLÜM

SOSYAL  MÜESSESELER ve KURBAN   KÜLTÜRÜ

Konu buraya kadar, Kurban Kesmeyen Medeniyetler'den, onlardaki sosyal müesseselerden bahsederek gelişti. Fakat bu arada, insanın aklına gayr-i ihtiyarî, ilimde değişmez düstur olarak hâlâ değerini koruyan "bilmek mukayese etmektir" prensibi geliyor. Bu durumda artık, daha derûnî ve etraflıca bilgi edinebilmek bakımından Kurban Kesen Medeniyetler'den, onlardaki sosyal müesseselerden bahsetmekle oluşacak mukayese zemininin düşüncelerimize yeni boyutlar getireceği ümidi beliriyor.

Yalnız konuya başlarken, prensipler üzerinde, anlaşmamız zarureti açıktır. Zira sınırlarının çizilmesi, konunun daha iyi anlaşılabilir olması bakımından önemlidir. Bu durumda Kurban Kesen Medeniyetler'den olup, bu Medeniyetler'i kendi nefsinde en iyi ve en mükemmel temsil etme hakkını elinde bulunduran İslâm Medeniyeti ölçü alınacaktır. Fakat buna mukabil, İslâm Medeniyeti, kapladığı coğrafya ve ihtiva ettiği asırlar itibariyle büyük mekân ve zaman dilimleri tarafından temsil edilegelmiştir. Tabiî bu durumda, bu Medeniyetin yayıldığı toprak parçası ve yaşadığı zaman birimlerinde kendisini en iyi temsil eden cemiyetler, bu konuda söz sahibi olacaktır.  Bu durumda, üzerinde bulunduğu toprağın jeo-politik konumu ve kilometre kare olarak yüzölçümü ve bu topraklar üzerinde geçirdiği devirler itibariyle en uzun ömürlü olması bakımından daha ziyade Selçuklu-Osmanlı Medeniyeti -on milyon kilometre kare ve bin yıla varan ömrü ile- misallerimize ve yorumlarımıza kaynaklık edecektir. Bu haklı ve yerinde tercih, çalışmalarımıza ve düşüncelerimize yeni imkânlar getirecektir. Zîrâ bu konuda söyleneceklerin, bilinir ve yaşanılır olması meseleyi daha inandırıcı ve anlaşılır kılacaktır.

Yapılan bu tespitlerin ve mukayese tekliflerinin hazırladığı bu girişten sonra artık konuların, kendilerinden bahsedilmesi hususunda sabırsızlık göstermelerini makûl karşılamak gerekir.

Bir önceki bölümde söylenilenler ile, bu bölümde söylenen ve söyleneceklerden en fazla dikkatlerimize ve tecessüslerimize lâyık olacak husus, Kurban Kesen Medeniyetler'i temsil eden, onların en tipik ve en karakteristik sporlarının ve diğer sosyal kuruluşlarının, Kurban Kesmeyen Medeniyetler'deki sporlar ve diğer sosyal müesseseler kadar "Kan-Ateş-Ölüm" üzerine kurulu olmadığı gerçeğidir.

1. SPOR, EĞLENCE ve OYUNLAR

A-Spor[28]

Spor hususunda İslâm Medeniyeti insana, ancak "tahripkâr ve zararlı olmamak" gibi bir ölçü teklif getirmiştir. Teklif edilen bu ölçüye, sporların gelişme seyri içinde uyulmasını istemiş ve beklemiştir. Bunun tabiî sonucu olarak:

Tabiat karşısında, canlı olsun, cansız olsun, insanı tahripkâr olmamak kaydıyla serbest bırakmıştır.

Diğer canlılar karşısında yine insana aynı prensipler çerçevesinde müdahale etmeyi düşünmemiştir. Bunu daha ziyade, boğa güreşlerinde olduğu gibi, insan ile hayvanı karşı karşıya getirmek yerine, cirit oyunlarında olduğu gibi, insan ile hayvanı beraberlik içinde düşünmüştür.

Onun bu konuda ortaya koyduğu en önemli tavır, insan karşısında insanı ele alış tarzıdır. Zira meselenin bütün ciddiyet ve ehemmiyetini bu husus oluşturur. Bu mevkide artık kendisine ve karşısındakine zararlı olmama prensibi önem kazanır.

Bu durumda, prensipleri hazırlanmış bir mukayesenin, düşüncelerimize ne kadar büyük imkânlar vaad ettiği hususunda bir fikre varabilmek bakımından, her iki medeniyetin mümeyyiz vasıflarını kendi nefsinde toplamış bulunan sporlar üzerinde bir karşılaştırma yapmak, ilerideki mukayeselerin önemi hususunda bizleri ümitvar kılacaktır. Batı'da büyüyüp gelişen ve bu Medeniyet'in alamet-i farikası durumunda olan   Boks    ile    İslâm    Medeniyeti'nin    temsilcisi mevkiinde bulunan Güreş arasında bir karşılaştırma yapmak, böyle bir başlangıç için bizlere sağlam bir mukayese zemini hazırlayacaktır. Bu itibarla, düşünce ve tespitlerimizi besleyen "Temel Fikir", zihinlerimizde daima zinde kalmalıdır. Zira Kurban Kesen Medeniyetler'de her çeşit spor türü, prensipleriyle, usûl ve kaideleriyle her zaman esnek ve yumuşak bir tablo çizer. Bunlardan en fazla sert ye haşin olması beklenen güreş bile, boksa nisbetle çok dâW esnek ve yumuşak bir hareketler bütünü halinde kendini takdim eder.

Konumuz güreş olunca, tabiatiyle dikkatlerimiz ve düşüncelerimiz güreşler üzerinde merkezîleşecektir. Bu yönden bakıldığı zaman, güreşlerin iki kısımdan teşekkül etmiş olduğu hususu açıklık kazanır:

-Güreş dışı faaliyetler, -Güreş içi karşılaşmalar.

Bunun gibi, güreş dışı faaliyetler de yine iki bölümde mütalaa edilebilir:

-Güreşçiler açısından, -Seyirciler açısından.

Bu noktadan sonra artık güreşçiler açısından ortaya çıkan güreş dışı faaliyetler önem kazanır ve yine o da kendi içinde iki kısımdan teşekkül etmiş bulunur:

-Giyimli olarak yapılanlar, -Güreş kıyafetiyle yapılanlar.

Son olarak güreş kıyafetiyle yapılanlar, varmak istediği hedef itibariyle iki bölümden teşekkül etmiş olarak kendini takdim eder:

-Güreş başlamadan önce, -Güreş bittikten sonra.

Gayet tabiîdir ki, yapılan bu taksimat, gösterdiği seyir itibariyle onu bu sıra içinde takip etmemizi bizlerden bekleyecektir:

Bu durumda, giyimli olarak yapılan güreş dışı faaliyetlerin ilk merhalede konumuzu teşkil etmesi tabiîdir. Gerçekten, giyimli olarak yapılan güreş dışı faaliyetler, ciddi ve ölçülü birtakım merasimler bütünü halinde, güreşlerin resmen başlaması niteliğini taşır. Güreşler Cuma günü başlayacaktır. Bu münasebetle güreşçiler, o semtteki Ulu Camide hep beraber cuma namazı kılıp ve daha sonra orada medfûn bulunan en büyük pehlivanın kabrini ziyaret edip, hep birlikte dua etmekle güreşe resmen başlamış olacaklardır.

Tabiîdir ki mesele bu kadarla kalmaz. Zira, yukarıdaki taksimattan anlaşılacağı gibi, güreş dışı faaliyetler giyimli olarak yapılanlarla sınırlı kalmayacak kadar şümullüdür. Nitekim, güreş dışı faaliyetlerin ikinci bölümünü teşkil eden merasimler, artık güreş kıyafetiyle yapılacaktır. Güreş terminolojisinde Peşrev denilen bu hareket ve davranışlar cümlesi, güreşçilerin önünde uyulması icab eden birtakım usûl ve kaideler bütünüdür. Bunlar, gelişigüzel olmaktan uzaktır, zabt-u rabt altına alınmış ve ciddiyet kazanmıştır. Netice itibariyle, bütün bunlar müesseseleşmiştir ve bu münasebetle güreşçiler, bulundukları mevki itibariyle isteseler de istemeseler de uymaya mecbur oldukları kaideler bütünüyle karşı karşıyadırlar. Bu itibarla, güreşçiler, güreşe çıkar çıkmaz hemen eşleştirilip kendi hallerine terk edilmezler. Zira, bu mevkide pehlivanların Töre icabı uymak ve yapmak mecburiyetinde kaldıkları davranış kalıplarının muhtaç olduğu zaman, bir el sıkışmanın ihtiyaç gösterdiği zaman kadar kısa ve daha az manâlı değildir.

Taraflar karşı karşıya gelir ve birkaç adımlık mesafe içinde karşılıklı tek diz üzerine çöküp ellerini yerden başlarına doğru götürerek -temennan ederek-birbirlerini selamlarlar. Daha sonra kalkıp yürürler ve birbirlerini bir miktar geçtikten sonra, yine geri dönüp karşılıklı yaklaşır ve yine bir önceki gibi her ikisi de tek diz üzerine çökerek birbirlerini tekrar selamlarlar. Selamlaşma, bu minval üzere üç defa tekerrür eder. Daha sonra, bu çeşit hareketlerden oluşan selamlaşma ameliyesi bitince, güreşçiler kalkıp birbirlerine doğru yürürler ve bu sefer tam birbirlerini geçecekken omuz hizasına gelince durup, ellerini birbirlerinin kısbetlerinin bittiği yere -ki burası topuk ile oyluk arasına tekabül eder- götürüp oraya dokunurlar ve kısbete değen ellerini öpüp başlarına koyarlar. Bu ve buna benzer hareketler bütünüyle, bu merasim devam edip gider.

Daha sonra güreş ile güreş dışı hareketlerin kesiştiği noktayı temsil eden kişi -Cazgır- ortaya gelir ve bu Milletin inancına, değerlerine ve mukaddesatına dair kavramlar ve esaslar ile hitabesine başlar. Daha sonra konuyu pehlivanlara getirir ve sözlerini onları metheden seçili cümlelerle bitirir. Güreşçiler, artık güreşe hazırdırlar ve yavaş yavaş güreşe girerler.

Bu noktadan sonra, güreşin iç dokusu önem kazanır. Fakat bu seviyede bu doku, hemen fark edileceği gibi üç boyutlu olarak kendini tekdim eder:

-Mekân,.

-Zaman,

-Usûl ve kaideler.

Bilindiği gibi güreşler, mekân olarak çayır üzerinde   yapılagelmiştir.   Burada   çayır   kelimesini karşılayan  "Mekân" kavramı iki temel vasfa tekabül eder:

Birincisi sınırlı olmamaktır. Minderin aksine burada sınır yoktur. Bu itibarla, Minder dışına kaçma tabiri ve teşebbüsü bahis konusu değildir. Bu bir tavırdır ve bir tercihtir ki, "kaçma" mefhûmunu tanımayan bir Medeniyet'in değerlerinin ve temel prensiplerinin spora yansımasıdır.

Daha sonra bu kavram, delalet ettiği ikinci manâsıyla önem kazanır. Zira, bilindiği gibi çayır yumuşaktır ve ot kökleriyle kabarıp süngerleşen bu yer sathı, çimenlerle daha esnek bir hüviyete bürünmüştür. Güreşler buralarda yapılır. Böyle bir zemin üzerinde yapılacak güreşlerde düşmekten veya yere çarpmaktan doğabilecek kaza ihtimali bir hayli azdır. Kan dökülmesi veya ölüm vakalarıyla karşılaşılması ihtimali ise pek daha zayıftır.

Zaman, ikinci boyutu temsil eder. Bilindiği gibi, bu güreşler, zamanla mukayyet değildir. Bu şu demektir ki, güreşçiler için minder dışına kaçmak şeklinde kendini gösteren rakipten "kaçış" ne kadar imkânsız ise, "zaman"a sığınmak da o derece imkânsızdır. Kişi için kendine güvenmekten başka bir çıkar yol yoktur. Neticeye gitmek için kişi için kendi kabiliyetinden başka bir çare ve fırsat söz konusu değildir.

Üçüncü boyutta, artık güreşin tâbi olduğu usûl ve kaideler bütünü önem kazanır. Nitekim bu güreşlerde, kuvvetlinin, kasıtlı veya kasıtsız zayıfı ezme imkân ve fırsatı tamamen yok edilmemişse bile, hiç olmazsa asgariye indirilmiştir. Bu çeşit davranışlara, seyircilerin bizzat karşı çıkacağı ve bu kişiyi desteklemeyip, hatta onu reddedeceği gibi, romantizme varan tasavvurlar ve faraziyeler bir kenara bırakılsa bile, yine de en azından bu güreşlerin kaideleri bunlara müsaade etmeyecek kadar ciddî ve taviz tanımaz bir hüviyet gösterir. Bu durumda, bu konuda daha mufassal malumat edinebilmek bakımından, anahatlarıyla olsun, bu sporların kaidelerinden bahsetmek önem kazanacaktır.

Bu güreşlere öyle esaslar getirilmiştir ki zalimin, hainin ve nihayet kuvvetlinin istese de istemese de zayıfı ezma şansı ve onu bu ltalinden ötürü tüketme ihtimali yok edilmemişse bile, hiç olmazsa en aşağı seviyeye indirilmiştir. Nitekim bu kaideler, kuvvetlinin zayıfı ezmek üzere tevessül edeceği her oyun denemesinde güreşi kuvvetlinin lehine bitirecek tarz ve şekilde konulmuştur: Meselâ, taraflardan biri, ötekini sırtı yere gelmeden iki eli veya iki dirseği üzerine yaslanacak şekilde arka üstü düşürse, rakibini "açık düşürmüş" olacak ve galip sayılacaktır. Yine taraflardan biri, ötekinin ayaklarını yerden kesmekle ve bu halde onu üç adım götürmekle "ayaklarını yerden kesti" durumunda olacak ve yine galip sayılacaktır[29].

Daha sonra, bu güreşlerde tatbiki yasak oyunlar da yok değildir. "Çift boyunduruk ile çift sarmanın aynı anda rakibe vurulması" yasaklanmıştır. Yine bunun gibi, rakibini havaya kaldırıp baş üstü yere çarpma ihtimaline binaen, çift dalma gibi oyunlar katiyetle menedilmiştir. Tatbiki esnasında hakemlerden şiddetle müdahale görür.

Bu noktadan sonra artık konu, yukarıdaki taksimatın bizlere gösterdiği sıra içinde güreş dışı faaliyetler olarak iki boyut kazanır:

-Güreşin bitmesiyle beraber güreşçilerin ortaya koydukları hareket ve davranışlar manzumesi,

-Güreşlerin bitmesiyle beraber seyircilerin gösterecekleri hareket ve davranışlar cümlesi.

Tabiî olarak burada, güreşlerin bitmesiyle beraber güreşçilerin ortaya koydukları hareket ve davranışlar bütünü önem kazanır. Seyirciler gösterecekleri hareket ve davranışlarında onların etkisi altındadırlar ve onlar kendilerini yönlendireceklerdir. Bu sebepledir ki, güreşlerin bitmesiyle beraber, herşey bitmiş olmayacaktır. Zira bu noktadan sonra, güreşlerin başından beri bütün yapılanları kendi bünyesinde özetleyen bir hüviyet içinde hareket ve davranışlar tekrar ön plana çıkacaktır. Buradan şu noktaya varabiliriz ki, Kurban Kesen ve Kesmeyen Medeniyetler arasında en bariz fark, müsabaka sonrası yapılanlardan ziyade, bu yapılanlar arasında ortaya çıkan tutum ayrılıklarıdır. Bu durumda, güreş bittikten sonra güreşçilerin uymak zorunda oldukları davranış kalıpları ayrı ayrı incelenmek üzere değer kazanmış olur. Bu cümleden olarak:

Şayet galip gelen ve mağlup olan birbirinin yaşıtı ise, güreşin bitmesiyle beraber karşılıklı kucaklaşır ve birbirlerini hafifçe kaldırırlar.

Fakat buna mukabil taraflardan mağlup olan daha genç ise kalkacak ve yaş, tecrübe, kuvvet bakımından kendisinden daha üstün olanın elini öpecektir. Galip gelen de buna mukabele edecek ve onun alnından öpecek ve beraberce meydandan ayrılacaklardır.

Bunun aksine, şayet yaşça küçük olan, büyük olanı mağlup edecek olursa "töre" icabı yine kalkacak büyüğün elini öpecektir. Yaşına ve güreşteki emeğine hürmeten. Yenilen de bu genç güreşçiye duyduğu takdir hissini ifade etmek için, onun alnından öpecek ve yine beraberce meydandan ayrılacaklardır[30].

Bu muhteşem tablo seyircileri, gözlerini yaşartacak kadar mütehassis etmiş, onları duygulandırmıştı. Onları güreşin neticesinden ziyade minderde temaşa ettikleri bu manzara mes'ud etmişti.

Bükemediğin eli öp tabiri dilimize buradan gelmiştir. Bu tabir kişinin kendisinden daha layık, daha güçlü kuvvetli, daha kabiliyetli ve vasıflı kimseleri, bu üstünlükleri sebebiyle kıskanmak ve çekememek gibi beşerî zaaflara kapılıp, onlara cephe alınmamak gibi bir tavrı telkin eder. Yoksa onun bunun karşısında eğilmek mânâsına değil. Hele yabancıların karşısında katiyyen...

Nitekim sonunda bir şair çıkmıştır ve bu tabiri yanlış anlamış olarak onu, "Halbuki asrımız kıramadığın zinciri kemir der" şeklinde kendisine ait ifadesiyle düzeltmek istemiştir.

Gerçek şudur ki, Atasözleri bir milletin bin yıllar boyu geçirdiği tecrübelerin ve yaşadığı bir devrin özüdür, hülâsasıdır. Var olduğu günlerden bu yana hiçbir zaman ve şekilde esir olmamış bir Milletin dilinde ve tabiî hafızasında esaretle ilgili kavramların bulunmaması, zincirle ilgili tabirlerin gelişmemiş olması tabiîdir... Kimsenin karşısında eğilmemiş bir Milletin zincire teslim olacağını düşünmek ve daha sonra ondan, onu kemirmesini istemek boşunadır. Başlı başına hatadır ve yanlıştır...

Netice itibariyle, güreşlerin bitmesi mânâsına gelen bu merasimlerden sonra, artık mesele güreşçilerden ziyade, seyirciler açısından önem kazanır. Güreşçilerin mahdut sayısına karşılık, geniş halk kitleleri tarafından temsil edilen seyirciler, oluşturdukları kitlelerle infiale kapılmaları halinde büyük hadiselerin zuhuruna sebebiyet vereceklerdir. Bu itibarla, güreşçilerden seyircilere gelen tenbihler, onların hareketlerini, davranışlarını ve duygularını yönlendirecektir. Bu açıdan bakıldığında, güreşlerin bitmesiyle beraber güreşçilerin yerine getirmek mecburiyetinde oldukları hareket ve davranışlar bütünü, ayrı bir değer bulur. İşte bunun için güreşçiler, birtakım davranış kalıpları ortaya koymakla, hem kendi sertleşen duygularını yumuşatacaklardır ve hem de seyircilerde doğmuş bulunan gerilimi onlardan geri alacaklardır. Sonuç olarak, güreşlerin bitmesiyle beraber, güreşçilerin birbirlerine sarılıp kucaklaşmaları, büyüğün elinin öpülmesi ve benzeri davranış kalıplarına töresi içinde yer verdiği sporlar ile nereye varmak istediği hususunda bizlere açık ve kesin bir fikir verecektir.

Netice itibariyle İslâm kültürü ve bu kültür istikametinde Osmanlılar'da gelişmiş sosyal müesseseler ve onların bir bölümü olan sporlarla ilgili geliştirilmiş usûller ve kaideler, müsabaka sonrası ortaya çıkacak olan davranışlar tablosu açısından sağlam bir seyirci kitlesi oluşturmuştur. Nitekim, güreşler esnasında veya güreşlerden sonra seyircilerin meydana hücum edip tezahürat yapmaları veya hadise çıkarmaları vaki değildir. Daha önemlisi, müsabaka sonrasında seyircilerin güreş meydanlarının dışına taşarak sokaklarda önlerine gelen her şeyi yakıp yıkmaları,    rastladıkları    kimseleri    bigünah    yere öldürmeleri,    bağırıp    çağırmaları    güreş    tarihinde görülmüş şeylerden değildir.

Bütün bunların ötesinde, bu kadar zamandan beri sürüp gelen bu güreşlerde, seyirciler ile güreşçiler arasına konulmuş engeller de yoktu. Seyirciler ile güreşçiler birbirlerinden koparılmış değildiler.

Bu noktaya geldikten sonra, konu, ehemmiyetine binaen daha başka açılardan-;, ele alınmak zaruretini içinde taşır. Bu sebeple, konuya daha değişik yorumlarla yaklaşmak gerekecektir. Bu açıdan bakıldığında, güreşlerdeki prensipler, takip ettikleri seyir itibariyle üç merhale gösterirler. Şümulleri bakımından güreşçiler ve seyircileri içine alacak şekilde iki istikamet takip ederler ve varmak istedikleri hedefler açısından duygu ve davranışları ayrı ayrı muhatap almak suretiyle ve onlara dolaylı değil, doğrudan doğruya ölçüler teklif etmiş olarak iki boyut taşırlar.

Bu noktadan sonra, meseleyi daha açık bir hüviyet içinde mütalaa edebiliriz. Yapılan bu tasnif, meselenin açıklık kazanması için ilk plandır. Bu noktadan sonra, şu noktaya varabiliriz ki, güreşçiler açısından takip edilen merhaleler, varmak istedikleri hedefler itibariyle açıklık kazanmıştır. Bilindiği gibi, güreşçiler birer insandır. Beşerî zaaflarla malûldürler. Buna ilaveten, vücut yapılarıyla üstün insandırlar. Ayrıca yaşları icabı, hayatlarının en heyecanlı ve hırslı devirlerini yaşamaktadırlar. Bu durumda onları bu kadar ciddî boyutlara varan ve önüne geçilmez heyecanlarıyla başbaşa bırakmanın taşıdığı tehlikeleri ve mahzurları düşünmek bile yetecektir. Kişi için yardım görmeden bu heyecanı dışarıdan ve bu hırsı itidal çerçevesi içinde tutmak sınırları imkânsız değilse bile güçtür. Bu önemli    ve    değişmez    gerçek   sayesindedir   ki    ilk merhalede güreşçiler muhatap alınmıştır ve onların duyguları hedef seçilmiştir. Tabiî bu tek taraflı tavır, meseleyi nihâî mânâda çözmeye yetmeyecektir. Zira bağlayıcı değildir. Bu sebepledir ki, ikinci merhalede, güreşlere sağlam kaideler getirilmiştir Ve ciddî yasaklar konulmuştur. Nitekim bu güreşlerde, taraflardan birinin daha kuvvetli olması tabiîdir. Bunda fazla tehlike yoktur. Fakat asıl tehlike, aradaki kuvvet farkının büyük olmasıyla ortaya çıkacaktır. Böyle durumlarda, artık telkin ve tavsiye yetmeyecektir. İnandırıcı ve zecrî tedbirlere ihtiyaç vardır. Hatta bunların bir kısmı önleyici bir mahiyet taşıyacaktır.

Nitekim, böyle kuvvet farkının ortaya çıktığı hal ve zamanlarda, güreşin uzamasına müsaade etmek, karşı tarafın ezilip perişan olmasına, sıhhatini kaybedip sakat kalmasına göz yummaktan başka bir mânâ taşımayacağı için, bu çeşitten önleyici tedbirlere istinaden, güreş bitirilmekte ve netice ilan edilmektedir.

, Üçüncü merhalede, yine bu prensipler, daha şümullü bir hüviyet gösterir. Zira bu seviyede prensipler, en azından güreşçiler kadar seyircileri de ilgilendirir. Çünkü güreşlerin bitmesiyle beraber sonuçlar, birçok kişiyi memnun etmeyecektir. Bu durumda, müsabaka sonrasında onların oynayacağı roller önem kazanmış olacaktır.

Bütün bu gerekçelerledir ki, güreşlerin bitmesi de başlaması gibi, birtakım usûl ve kaidelerev bağlanmıştır. Zira başlarken mevzu bahis olan tehlikeler, yine ayniyle, hatta bazan daha fazlasıyla biterken de bahis konusudur. Bütün bu endişelerle güreşlerin bitmesi, gelişigüzellikten kurtulmuş birtakım usûl ve kaidelere bağlanmıştır. Güreşçiler de seyirciler de birdenbire boşluğa terk edilmemişlerdir.

Bütün bunlara ilaveten, güreşçiler üzerine kumar oynamak veya oynatmak gibi bir teşebbüs de bahis konusu değildir. Spor mimarisinde, müşterek bahis satan gişeler veya buna benzer mahaller de yoktur.

Bütün bu sebeplerden ötürü, her şey bittikten sonra seyirciler, haysiyet kırıcı hiçbir şeye tanık olmadan ve sinir bozacak hiçbir hadiseye maruz kalmadan dinlenmiş, rahatlamış, d-uyguları beslenmiş, heyecanları yatışmış, mutluluk içinde, hallerinden memnun, hoş zaman geçirilmiş bir halde ve huzur içinde evlerine döneceklerdir[31].

Netice itibariyle, bu kadar sert yapılı spor türü bu prensiplerle yumuşak, esnek ve kansız bir hüviyet kazanmıştır. Yapı olarak bu kadar sert olmayan diğer sporların, bu kadar ciddî kalıplara ihtiyaçları olmayacaktır. Bunun ötesinde, diğer sporlar, bu kadar sert ve haşin değildirler. Bu sebeple, bu kadar sert kalıplara ihtiyaçları yoktur.

Gerçekten dikkatlerimize lâyık olmalıdır ki, Osmanlılar'da spor, bedenî ve ruhî bir disiplin olmaktan öte, dinî bir hüviyet içinde telakki edilmiştir. Bu kabul, güreşçilerin ilk idmanlarından son müsabakalarına varıncaya kadar geçen zaman içinde, her şeyi bir ibadet neşvesi içinde yapmalarını ilham etmiştir. Pehlivanlar nerede ve ne zaman olursa olsun, abdest alıp iki rekât namaz kılmadan ve dua etmeden güreşe çıkmazlardı. Buna ilâveten, güreşlerde ortaya konan hareketler ve davranışlar ile, yapılan merasimler   de   dinî   bir   muhteva   taşır.   Güreşlerin   resmen başlaması niteliğini taşıyan, cazgırın güreş meydanına gelip sözlerine Kelime-i Tevhîd ile başlaması ve daha sonra bu Milletin değerlerine ve imanına dair ifade ve mefhumlarla sözlerine devam etmesi, nereden ve nasıl bakılırsa bakılsın anlatılmak istenilen konuya açıklık ve netlik getirecektir. Daha sonra tabiî bu güreşçilerin üstün vasıflarını zikreder, onları över, teşvik eder ve bunlarla sözlerini bitirirdi. Tabiî bütün bunlar güreşçilerin müsabaka esnasında ve sonrasında doğru olmaları, dürüst davranmaları ve kuvvetlerini son noktasına varıncaya kadar kullanmalarını telkin etmek içindi[32].

Nitekim, son asırlarda güreşimizin en büyük temsilcisi, Dünya ve Olimpiyat şampiyonu merhum Yaşar Doğu'nun, fırsat düştükçe yakınlarına söyledikleri, hu geleneğin halen devam ettiğini göstermesi bakımından önemlidir: O, "kendisinin abdest alıp iki rekât namaz kılarak, ancak dua ettikten sonra mindere çıktığını ve güreşe   başlamadan   önce   gözünde   rakibinin   gittikçe ufaldığını, buna mukabil kendisinin irileştiği duygusunu yaşadığını, bu sebeple güreşe rahat başlayıp, neticeye emin gittiğini itiraf etmek" gibi bir âlicenablığı bizlerden esirgememiştir. Bununla bilgilerimize yeni bilgiler katmış, düşüncelerimize yeni boyutlar getirmiş, inançlarımıza değerler kazandırmıştır.

Buna ilâveten geçirdiği kalp rahatsızlığı sebebiyle îsveç Hükümeti'nin onu, bizzat kendisine tahsîs ettiği Kraliyet Hava Yolları'na ait bir uçak ile Türkiye'ye göndermiş olması, onun güreş dışında "kasıl bir hayat sürdüğünü ve yaşayışıyla nasıl bir intiba bıraktığını göstermesi bakımından önemlidir.

Gayet açıktır ki, Osmanlı Medeniyeti'nin bu tavrı sadece güreşlere inhisar etmeyecektir. Nitekim buna mümasil olarak yine Osmanlı Medeniyeti, Uhud Harbi'nde ok atarak Hz. Peygamber'i düşmanlarına karşı koruduğu için Saad b. Ebi Vakkâs'ı okçulara "Pîr" tayin etmiştir. Bu itibarla Toz Koparanlar, eski namıyla Tîr-endâzlar, değil müsabakalarda veya harblerde, günlük idmanlarında bile olsun abdest alıp iki re kât namaz kılmadan ve dua etmeden çalışmalarına başlamazlardı. Abdestli olmadan oklarına, yaylarına el sürmezlerdi. Bu durumda tabiîdir ki, bu insanların ortaya koyacakları performans ile, silahını ciddiye almayan, ona değer vermeyen bir kimsenin ortaya koyacağı performans aynı olmayacaktı.

Şayet Osmanlı Medeniyeti'nin gösterdiği tavır daha derinliğine takip edilecek olursa meselenin daha geniş bir perspektif gösterdiği hemen anlaşılacaktır. Nitekim Nuh Peygamber'i gemisini inşâ ederken ağaç işleriyle uğraştığı için Marangozların ve daha sonra yaptığı gemiyi Tufan'da bizzat kendisi kullandığı için Gemicilerin "Pîr"i olarak göstermiştir. Bununla kalmamış mü'minleri müşriklerin elinden kurtardığı için "Gemi"yi de mukaddes saymıştır. Bu münâsebetle gemiciler, gemileri üzerinde abdestsiz dolaşmayı günah addetmişler ve gemilerinde mânâsız ve lüzumsuz iş yapmayı hatalı bulmuşlardır. Bu durumda tabiî bu insanların bu mes lekte ortaya koyacakları mesaî ile gemisini menfaatlerine tuzak edinmiş kimselerin gemilerine verecekleri emek ve gemilere karşı bağlılıkları aynı olmayacaktır.

Yine bunun gibi geçimini zırh yaparak kazandığı için Davud Peygamber'i Demircilerin "Pîr"i kabul etmiştir. Demirciler örslerinde  demir  döğerken   onunla

bütünleşmişler, bu duygu  ve   heyecan   içinde   çeliğe   su vermişlerdir.

Bu tavır devam etmiştir. Nitekim İdris Peygamber Cennet'te, Cennet ahalisine elbise biçtiği ve diktiği için Terzilere "Pîr" olmuştur. Terziler onun büyüklüğüne göre çalışır ve iş üretir olmuşlardır. Şayet devam edilecek olunursa bu konuda daha birçok misal verilebilir.

Özet olarak bu olguların bizlere verdiği ilham çerçevesinde artık burada, ayrı ayrı iki noktanın ehemmiyetli bulunduğu hususu açıklık kazanır:

İlk önemli husus bu Medeniyet'in kendi insanını yetiştirmek ve geliştirmek noktasında gösterdiği dehadır. Nitekim cemiyet içerisinde gençler, yapılarına ve mizaçlarına göre seçecekleri mesleklerinde kendileri için örnek kimseler arayacaklardır. Onunla aynîleşmek, idantifike olmak isteyeceklerdir. Bu, onların kendilerini tamamlamaları ve gerçekleştirmeleri için şarttır ve elzemdir. Bu yol ve usûl ile bu kimseler kendilerine teklif edilen bu "Pîr"ler ile bütünleşeceklerdir. Her işte, her zaman ve her yerde onlarla beraber olduklarını, yaptıkları her şeyi onlarla birlikte yaptıklarını düşünecekler, bu telkin içinde olacaklardır. Onlarla duygu beraberliği içine girecekler, onları ölçü alacaklar ve işlerinde mükemmeli arayacaklardır. Yaptıklarını onların şanına yakışır şekilde yapacaklardır, bunu isteyeceklerdir. Böylece dünyaya getirdikleri istidat ve kabiliyetlerini, kendi kendilerini aşmak ve kendilerini yenilemek istikametinde  kullanacaklardır.

Daha sonra ikinci önemli husus şudur ki, bu kimselerin yaptıkları işler ve icra ettikleri zanaatler Peygamberler'in veya Ulu Kişiler'in yaptıkları işler veya icra ettikleri zanaatlerdir. Bu itibarla bu işlerin ve zanaatlerin cemiyet içerisinde saygıdeğer yeri olacaktır. Böyle olunca cemiyet içerisinde hiç kimse bu insanları bu işleri yapıyor veya bu zanaati icra ediyor diye ayıplamayacak, onları hor görüp küçümsemeyecektir. Aksine saygı duyacaktır, takdir edecektir. Gerçekten bu tavır, kişinin kendini hor görmemesi, küçümsememesi, bilakis kendini cemiyet içerisinde önemli bulması, değerli görmesi ve şahsiyetini buna göre geliştirmesi bakımından  önemlidir.

Netice itibariyle islâm ve dolayısıyla Osmanlı Medeniyeti, bu konuda araştırma yapacak bir kimseye, kendisine ait gizli kalmış daha birçok belge ve gerçeğin ortaya çıkarılması gibi bir şerefi, daha şimdiden vaad etmektedir.

Bu olanlara niye şaşmalı ve bu söylenilenleri niye reddetmeli? Zîrâ, yapılan ilmî çalışmalar, bu söylenilenleri ve yapılanları bütünüyle teyit eder mahiyettedir. Nitekim eserleriyle büyük hizmetler yapmış Amerika'nın meşhur ve kıymetli yazarlarından müteveffa Dale Carnegie'nin, İngiliz psikologlarından müteveffa J. A. Hadfield'e atfen yaptığı nakli muhtevi pasajı burada zikretmek, bu konuda düşünmek ve çalışmalı isteyeceklere büyük imkânlar bahşedecektir:

"Ruh halimizin, bedenî kuvvetlerimizin bile üzerindeki tesiri inanılacak şeylerden değildir. Meşhur İngiliz ruhiyatçılarından J. A. Hadfield Kuvvetin Psikolojisi unvanlı 54 sahifelik mükemmel risalesinde, bu keyfiyete dair, dikkate değer bir misâl gösterir. Der ki: "Üç adamı, kuvvetleri bir dinamometre ile ölçülürken ruhî telkinatın tesiri hakkında bir teste tâbi olmaya davet ettim..." Dinamometreyi var kuvvetleriyle kavramalarını söyledi. Bunu, üç muhtelif şart altında yaptırdı.

Normal uyanıklık halinde test yapınca, vasatî kavramaları 45 kilo idi. Kendilerini hipnotize ederek çok zayıf olduklarını söylediği zaman ancak 13 kilo kavrayabildiler, yani normal kuvvetlerinin üçte birinden aşağı. [Bu adamlardan biri pehlivan idi, hipnotize halinde kendisine zayıf olduğu söylenince kolunun «küçük» olduğunu hissettiğini söyledi: «Tıpkı çocuk kolu gibi.»].

Hadfield, bu adamlara üçüncü bir test yaparak hipnotize halinde çok kuvvetli olduklarını söyleyince vasatî 64 kilo kavrayabildiler. Zihinleri müsbet kuvvet düşünceleri ile dolu iken, hakikî bedenî kuvvetlerini yüzde elliye yakın bir nisbette ziyadeleştirdiler.

Ruh haletimizin kudreti inanılabilir şeylerden değil."[33]

B-Eğlence

İlk merhalede eğlenceler; prensiplerden daha uzak ve gelişigüzelliğe daha yatkın olarak düğünler, davetler ve değişik vesilelerle yapılan toplantılar, aile, eş-dost beraberlikleri halinde kendilerini takdim ederler. Bu durumda, eğlenceleri temsil eder mahiyette bulunan bu toplantılar hakkında, daha sağlam ve şaşmaz neticelere varabilmek hususunda onların yapıldığı yerler, seçildiği zamanlar ve iç dokuları üzerine yapılacak çalışmalar meselenin vuzuha kavuşması açısından önem kazanmış olacaktır.

İlk olarak şu husus önemlidir ki, her Medeniyet'te eğlence için yapılan toplantılarda zaman, daima mekândan ve eğlencenin iç dokusundan önde gelmiştir. Çünkü eğlence için seçilen zaman, kendiliğinden mekânı ve eğlencenin iç dokusunu tayin edecektir. Bu itibarla, eğlenceler hususunda yapılacak bir araştırmada, ilk olarak zamandan başlamak, daha isabetli neticelere varmak bakımından daha inandırıcı olacaktır.

Nitekim bu konuda, Türk-İslâm Medeniyeti ile Batı Medeniyeti arasında ortaya çıkmış bulunan en bariz fark, bu eğlenceler için seçilen zaman birimleridir.

Batı'da toplantılar, umumiyetle geceleri yapılagelmiştir.    Bu    önemlidir.    Zira   gece,    insan şahsiyetinin kendisini en az kontrol altında tutabildiği devreye rastlar. Şuur, şuur-altını baskı altında tutabilmek hususunda bir hayli zayıflamıştır. Bu Medeniyet, şuurun, şuur-altını en az kontrol altında tutabildiği devre olarak geceyi seçerken, şuurun kontrolünü bir kat daha zayıflatmak ve şuur-altının bu baskıdan kaçışını hızlandırmak için, bu eğlencelere bir yan kuruluş olarak içkiyi almıştır. Yine buna ilaveten bu Medeniyet, bu eğlencelerde" şuur-altı dinamiklerini tahrik edecek konuşmalar, tanışmalar, hareket ve davranışlarla meseleyi daha tehlikeli boyutlara sürüklemiştir. İçilen içkilerle, şuur-altında kontrolden kaçan ve şuurlaşan eski düşmanlıklar, kırgınlıklar, genç ve güzel hanımlara gösteriş merakı ve sevdasıyla beraber, bu insanlar arası ilişkileri bir kat daha sertleştirecektir.

Buna mukabil Osmanlı Medeniyeti'nde, eğlence gayeli toplantılar, büyük bir ekseriyetle gündüzleri yapılagelmiştir. Şurası muhakkaktır ki, eğlence için en uygun olmayan zaman sabahtır. Bunun gibi, bozulmalara ve kötülüklere en uygun olmayan zaman yine sabahtır. Sabahleyin vücut zinde, sinirler sağlam, şuur uyanıktır. Bu husus önemlidir ve bizlere iş hayatının beklediği prensipleri hatırlatır. Gerçekten, iş hayatında, her zaman ve daima iş prensibi öndedir ve şuur, kontrolü, kendisi kendi üzerine almıştır. Sonuç olarak, sabaha almakla bu Medeniyet, eğlence için aynı prensipleri hakim kılmak istemiştir. Halbuki eğlenceler, her zaman disiplinden, katı ve sert prensiplerden kaçınmışlardır. Böyle olunca, şuur, iş hayatında olduğu gibi, eğlence hayatında da şuur-altı dinamiklerini kontrol altında tutabilmek hususunda ciddî bir sorumlulukla karşı karşıya kalmıştır. Bu itibarla, artık sabahın seçilmesiyle, kişi kendini daha iyi   kontrol   edebilecektir.   Bu   zamanlarda   insanlar, ağızlarından çıkanları, yaptıklarını ve ne yapacaklarını geceye nisbetle daha iyi bilirler. Şuur berraktır ve duygular saptırılmamıştır. Uzun bir günün yorgunluğu insanın üstüne henüz çökmemiştir.

Buna ilaveten, bu eğlencelerde eğlenceyi oluşturan alt birimler, kişiyi tahrik edecek türden değildir. İnsanları fevrî hareketlere itecek kadın-erkek ilişkileri de yine ölçülü ve dengelidir.

Netice itibariyle, alt yapıyı oluşturan prensipler sebebiyledir ki, bu toplantılarda sert çizgilerle ifade edilen hareketler kendilerine müsait bir zemin bulamamışlardır*. İnsanlar beşerî münasebetlerinde belirli ölçüler içinde kalabilmeyi başarabilmişlerdir. Birisinin hareketlerine sınır tanımayıp aşırılıklara düşmesiyle ortaya çıkacak olan felaketler ve kötülükler, ötekinin ölçülü davranması sonucu tehlikeli boyutlara varmadan akim kalacaktır. Sabır, tahammül ve müsamaha birçok vakanın zuhuruna engel olacaktır.

Bunun böyle olduğunu tesbit sadedinde, şunu söylemek mümkündür: Bu çeşit toplantılarda insanlar arası ilişkilerde vâki aksamalar, bir seviyenin altında kalmamış olsa idi, bu toplantılar muhtemel çatışmaları belli bir noktada tutabilmek maksadıyla kendi bünyesi içinde düello, harakiri...vs. gibi, birtakım ek müesseselerin doğmasına engel olamazdı. Netice itibariyle, bu çeşit müesseselerin doğmamış olması, bunlara ihtiyaç duyulmamış olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Bu husus, aynı zamanda bu nevi toplantıların, muhtemel çatışmaları önlemede yardımcı müesseselere ihtiyaç bırakmayacak kadar kendi içinde sağlam ve tutarlı olduğunu göstermesi bakımından değer taşır.

Netice itibariyle,  Kurban  Kesen Medeniyetler'in tertip     ettikleri     eğlenceler,     Kurban     Kesmeyen Medeniyetler'de yapılan eğlenceler kadar kendi içlerinde hakaret, alay, küçük düşürme gibi gayri ciddî unsurlar taşımaz. Bunun tabiî sonucu olarak da, bu toplantıların Ateş-Kan-Ölüm gibi felaketlerle bitmesi gibi bir tehlike de bahis konusu değildir.

Pek tabiîdir ki, burada Kurban Kesen Medeniyetler'e mensup fertlerin, beşerî zaaflardan kurtulmuş olduğu şeklindeki bir iddia da, her zaman mesnetsiz kalacaktır. Medeniyetler için asıl olan, bu insanları, bu zaaflarından kurtarmak değil, belki bu zaafların önüne sağlam prensipler ve ciddî engellemelerle çıkıp, bu zaafları, en az zarar verir bir seviyede tutmaktır7.

Burada  birkaç  noktanın  açıklık   kazanması   gerekli   ve lüzumludur. Şöyle ki,

Bir cemiyetin varlığını koruması ve sürdürmesi bakımından eğlence gerçekten önemlidir. Zîrâ o, kendisine devam edenin, jestlerini, mimiklerini, hareketlerini ve davranışlarını yönlendirecek ve tabiî daha sonra duygu ve düşüncelerini şekillendirecektir. Nitekim bu eğlencelere devam eden hiçbir kimse yoktur ve olmayacaktır ki, bu eğlencelerin istediği hareket ve davranışların, onların beklediği duygu ve düşüncelerin dışında kendini tutabilsin.

Bu eğlencelerin cemiyetimizdeki yerini, önemini ve geçirdiği safhaları büyük Mütefekkir Sabri Akdeniz Bey'in verimkâr çalışmalarından öğreniyoruz: Osmanlı'nın son devirleri dahil, Türkiye Cumhuriyeti döneminde bütün gayr-ı millî ve gayr-ı dinî unsurlar   cemiyete   eğlence   yoluyla   girmiştir.

Bu fevkalâde tesbit ve yorumların rehberliğinde artık bu konuda düşüncelerimizi geliştirmek fazla güç olmayacaktır. Böylece artık bizler için, bütün yabancı unsurların cemiyetimize nasıl ve ne gibi yollarla' girmiş olduğu hususu muamma olmaktan çıkacaktır.

Eğlence, insan zihninin disiplinli düşünceden en fazla kaçtığı zamana tekabül eder. Kişi eğlenebilmek ve dolayısıyla rahatlayabilmek için kendisini duyguların akışına terk etmek mecburiyeti içinde olacaktır. Bu durumda eğlencenin fonksiyonu bir kat daha artmış demektir. Aklın kendi fonksiyonlarını en fazla icra ettiği bu dönemde kişi, eskisine nisbetle çok daha fazla telkine açıktır. Bu vasıf eğlencenin dış tesirlere karşı daha hassas olduğu mânâsına gelir. Bu gerçek, eğlencenin daha çok kontrol altında tutulması zaruretine işaret eder. Aksi takdirde eğlence, yabancı unsurlar için müsait bir vasat oluşturacaktır. Bu mühimdir ve bütün kötülüklerin cemiyet içerisinde yerleşmesi bakımından, eğlencenin hep bunların mihveri durumunda olduğu mânâsını taşıyacaktır.

Bu tesbit ve yorumların bizleri getirdiği bu noktada şu husus önem kazanır ki, cemiyetlerde bu tür oyun, eğlence ve benzeri kuruluşların gösterdiği farklılıklardan hareketle, onlar arasında birtakım mukayeseler yaparak, kendilerine göre birtakım neticelere varmak isteyecek her kimsenin dikkatlerine behemehal kabul etmesi gereken noktalar vardır.

Gerçi bu Kitap, bu eğlence iyidir veya şu eğlence kötüdür, gibi birtakım "Değer Hükümleri" vermek veya bu eğlenceye gidilsin fakat şu eğlencelere gidilmesin gibi ve benzeri teklifler getirmek için yazılmış değildir. Böyle bir tavır onun gayesinin çok dışındadır.

Fakat bununla beraber Medeniyetlerle ilgili yapılacak bazı tesbit ve teşhisler, bu Kitab'ın ilkeleri dışına çıkacağı mânâsını taşımayacaktır. Bu takdirde düşüncelerimizin bu istikamette gelişmesi hususunda bir bağlayıcı hüküm kalmamış  demektir.

Medeniyetler üzerine yapılacak kısa vadeli bir çalışma olsun, zihinlerimize hemen hep aynı imajı verecekti: Hiçbir Medeniyet, diğer bir Medeniyet'i taklit etmek, ona benzemek ve onun gibi olmak mecburiyeti içinde değildir. Bir Medeniyet'i bir başka Medeniyete benzemediği için suçlamak, bir insanı bir başka insana benzemediği için suçlamak kadar mânâsız ve yersizdir. O, insan olarak, ancak kendisi kendi içinde bir bütündür ve asıl o bir başkasına benzemediği için insandır. Bu itibarla, herbir Medeniyet de, kendi içinde bir bütündür ve o bir başka Medeniyet'e benzemediği ve hatta benzemekten kaçındığı için bir Medeniyettir. Taklit etmeye başladığı andan itibaren kendisi olmaktan çıkacak, kendini inkâr edecek ve artık bir taklitler topluluğu halini alacaktır.

Bir Medeniyet, ihtiyacı ölçüsünde ve nisbetinde başka medeniyetlerden aldıklarını kendi bünyesinde sindirip, onu kendi değerlerine göre yoğurup, kendi dehasına göre yeniden şekillendirdikten sonra, ancak kendi mensuplarına takdim etmek hakkına sahiptir.

C-   Oyunlar

Hangi cemiyette olursa olsun, eğlenceler daha ileri kademelerde istisnasız hepsi, daha organize olmuş ve kendilerine ait prensipler kazanmış bir halde "Oyunlar Bütünü" olarak kendilerini takdim ederler. Şayet bu durumda, bu konularda daha derinliğine düşünmek gibi bir prensibi benimsemişsek,, bu oyunların birbirini tamamlayan iki ayrı unsurdan teşekkül etmiş olduklarını hemen farkederiz:

-Oyunların İç Yapısı,

-Oyunların Dış Yapısı.

Netice itibariyle, oyunların böyle bir yapı göstermiş olması, onların iki ayrı grubun beraberliğiyle ancak gerçekleşebilecekleri hususunu gündeme getirir:

-Eğlenici Grup,

-Eğlendirici Grup.

Gayet açıktır ki, oyunlarda "tayin edici" unsur olarak, eğlenici grup daima ilk sırayı alacak ve bütün oyunlarda her şeyi kendi istek ve değerlerine göre şekillendirecektir. Bu itibarla eğlenici grup, oyunların iç yapısında ve eğlendirici grup da oyunların dış yapısında ağırlık merkezini oluşturacaktır. Diğer hususlar, ancak bu iki ağırlık merkezinin etrafında yoğunlaşacaktır. Bu grubu, bu kadar önemli kılan husus, onun kendi içinde birbirini takip eden, tamamlayan ve birbiriyle sürekli yer değiştiren üç ayrı yaş diliminden teşekkül etmiş olmasındandır:

-Çocuklar, -Gençler, -Yaşlılar.

İlk bakışta hemen farkedileceği gibi, eğlenici grup,  her  cemiyette  hep  aynı  vetireyi  tekrarlar.   Bu açıktır ve kesindir. Fakat bu kesinlik, ikinci bir kesinliği gündeme getirir. Zira bu oyunlar, her cemiyette, bir bakıma aynı beraberliği tekrarlarken, bir yerde de ait oldukları cemiyetin hususiyetlerini taşırlar. Bu itibarla, bir yol ayrımında bulunuyoruz demektir. Nitekim, hemen anlaşılacaktır ki, bu çalışmamızda, cemiyetteki oyunlar aynı kalan taraftarıyla değil, bilakis ayrı olan taraftarıyla ele alınacaktır. Zira çalışmamız itibariyle konumuz, oyunların ve seyircilerin her cemiyette aynı yapıyı göstermesi değil, bilakis onları ait oldukları cemiyetin malı yapan ve onlara cemiyetin oluşmasında önemli roller tevdi etmiş bulunan sosyal yapının bu oyunların iç ve dış hüviyetine ne derecede etki etmiş olduğu ve bu oyunların cemiyetin değerlerine göre nasıl ve ne şekilde yön kazanmış bulunduğudur. Bu durumda üzerinde durulacak hususu, cemiyetin değerleri ile bu oyunların prensipleri arasındaki beraberlikler teşkil edecektir.

Çocuklar dünyaya bir cemiyet içine doğarlar. Cemiyet, ilk defa, oyunlarıyla kendisini onlara takdim eder. Bu itibarla oyunlar, bir bütünlük içinde devam edecektir. Bu durumda konu, düşüncelerimizi, oyunların da hitap ettikleri seyirci kitleleri gibi bir vetire teşkil ettiği noktasına götürecektir. Bütün bu hususlar, bu oyunların, bir sıra içinde ele alınması zaruretine işaret eder.

Kurban Kesen Medeniyetler'e ait bu bölümde, bahse konu olan bu oyunların örneklerinin daha inandırıcı ve ikna edici olabilmesi için, bilinmesi ve yaşanması itibariyle Selçuklu-Osmanh Medeniyeti'nden seçilmesine özen gösterilecektir. Bu itibarla bu oyunlar Kukla, Karagöz-Hacivat, Hokkabaz, Orta Oyunu şeklinde bir sıra içinde kendilerini takdim edeceklerdir.    Bu   noktaya   geldikten    sonra,    artık yapacağımız çalışmalarımızda, elimizde gerekli ölçüler ve usûller var demektir.

Kukla: Küçük bebeklerin, kendileri gibi küçük sahnelerde, iplerle idare olunduğu bir oyun türüdür. Çocuklara hitap etmesi bakımından önemlidir. Bu oyunlarda kuklalar, kendilerine uygun bir lisan içinde, küçük çocuklar gibi konuşurlar.

Karagöz-Hacivat: Sinema tarzı bir oyun türüdür. Deve derisinden kesilmiş Karagöz-Hacivat şekillerinin, mum ışığı marifetiyle beyaz perdeye düşürülmesi sonucu ortaya çıkmış bulunan bir nevi gölge oyunudur.

Hokkabaz: Bu eğlence türü, Karagöz-Hacivat'ın perdeye   düşen   hayallerinin   kendi   aralarında   geçen konuşmalarının, bu sefer gerçek dünyada karşılıklı iki kişi   arasında   ikili   konuşma   şeklinde   bir   hüviyet kazanmasıdır.    Burada    artık    oyun    daha    canlılık kazanmıştır.   Bu   da,   yine   çocuklara   hitap   etmesi itibariyle,  öncekilerden  fazla fark göstermez.  İki kişi^ karşılıklı    gelir,    taraflardan   birinin    elinde    ince tahtadan yapılmış ve bir ucunda birbiriyle  irtibatlı,! diğer ucu açık iki cetvelden oluşan bir âlet vardır. Çe-J şitli vesilelerle bunu karşısındakinin sırtına, omuzunal vurur.   Cetvel  iki  parçadan  yapılmış  olduğu  için,  bu" vuruşlarda   iki   tahta   parçasının   birbirine   değmesi sonucu fazla ses çıkarır. Oyun, bu ve buna benzer bir tavır içinde devam edip gider.

Orta oyunu: Bu oyun türü, iki veya daha fazla kimseyle oynandığı için, daha ziyade kukla serisinin daha büyük boyutlarda bir tekrarıdır. Kuklalar, bu oyun çeşidinde, yerlerini insanlara terk etmişlerdir.

Netice itibariyle, üzerinde çalıştığımız sahanın sınırları çizilmiş ve konuları tesbit edilmiştir. Bundan sonra, artık bütün mesele dikkatlerimizi ayrı ayrı bu oyunların iç ve dış yapısı üzerine teksif etmek olacaktır. Daha sonra, bu oyunlar üzerinde yapılmış bu ayrı çalışmaların, bu oyunların bütünü için tekrar ele alınması hususu önem kazanır. Bu önemlidir. Zira, sıhhatli cemiyetlerde mevcut bütün oyunlar, iç ve dış yapılarıyla her zaman ve her yerde bir bütünlük içinde olmuşlardır.

Bu tesbit ve kabulden sonra, artık karşımıza ikili bir tercihten daha başka bir yolun kalmamış olduğu hususu açıklık kazanır. Zira gayet açıktır ki, önümüzde bu oyunların iç yapısından başlayıp dış yapısına doğru bir geçiş veya dış yapısından iç yapısına doğru bir yönelişten daha başka bir tercih yolu bulunmamaktadır. Bütün bunlarla beraber, dışa açılmak bakımından, bu ikili tercihten, bilhassa oyunların iç yapısından başlamak daha fazla imkân vaad ediyor.

Netice itibariyle, "her cemiyette oyunlar, iç ve dış yapılarıyla büyük bir beraberlik içindedirler" prensibi, Selçuklu-Osmanlı Medeniyeti için de geçerli olacaktır. Bu noktadan hareketle Kukla, Karagöz-Hacivat, Hokkabaz, Orta Oyunu tabiî sıraları içinde ayrı ayrı ilgi alanımız içinde olacaklardır. Daha sonra da müşterek taraftarıyla ele alınacaklardır. Konu, ancak bu şekilde daha iyi anlaşılır olacaktır. Mesele bu noktaya geldikten sonra, artık oyunlar, çalışmalarımız için cazibe merkezi oluşturacaklardır.

Bu oyunlar, oyuncuların temsil ettiği iç yapılarıyla, iki kısma ayrılacaktır:

-Oyuncuları cansız oyunlar, -Oyuncuları canlı oyunlar.

Kukla ile Karagöz-Hacivat'ta oyuncular cansız, fakat buna mukabil Hokkabaz ve Orta Oyununda canlıdırlar.   Daha   sonraki   kademelerde,   canlı   olsun cansız   olsun,   oyuncuların   sayıları   önem   kazanır. -Çünkü  artık diğer bütün  yan  kuruluşları bu  sayılar tayin edecektir.

Kukla oyununda, kuklalar, birkaç taneden daha fazla değildir. Yine bunun gibi, Karagöz-Hacivat'ta ve Hokkabaz'da oynayanlar, ikiden fazla değildir. Orta Oyununda bu sayı, zaman zaman iki kişiyi aşabilirse de, ağırlık hep iki kişi üzerindedir. Sonuç olarak, oyuncuların nevi ve sayısı, umumiyetle bu ölçü içindedir.

Gerçekten, sayılar ne kadar üzerinde durulsa, o derece önem kazanacaktır. Nitekim, sadece işlenen konunun karmaşık veya daha sade olması, doğrudan doğruya bu sayılarla ilgilidir. Daha sonraki safhada, oyuncuların sayıları ve nevileri, sahnenin boyutlarını tayin edecektir. Buna ilaveten, oyunların konuları ve bunun yanında sahnenin boyutları, hep beraber sahnenin dekorlarını şekillendirecek ve yine bunun gibi konular ve bu konulara bağımlı olarak gelişen sayılar, bu oyunlarda oyuncuların kostümlerindeki çeşitliliği yönlendirecektir.

Buradan anlaşılacak husus açıktır: Oyunların konuları, oyuncuların sayısı dahil, diğer bütün hususları tesbit ve tayin etmektedir. Bu kritik noktaya geldikten sonra, artık oyunlarda konuların bağımlı olması veya olmaması hususu önem kazanır.

Şayet bizler, düşüncelerimizi daha önceki satırlarda yapılmış tesbit ve yorumları zihnimizde canlandıracak kadar kendimizi zorlayabilirsek, oyunların dış yapısında ağırlık merkezi durumunda olan Eğlenici Grupların, Seyirci Kitlelerinin oyunların iç yapısını oluşturduğu, oyunların konuları ve diğer bütün yan kuruluşları tanzim ettiği hususunda ittifak etmiş olduğumuzu anlarız.  Gerçekten seyirciler önemlidir.  Zira hiçbir konu, onların istek ve  arzuları hilafına işlenemez ve sahneye konamaz.

Bu seviyeye geldikten sonra, artık konunun daha geniş bir perspektif kazanması için, dikkatlerimizi ve çalışmalarımızı "seyirciler" teşkil edecektir. Aslında seyirciler, insandırlar ve insanlar için bahis konusu bütün zaaflar yine onlar için de geçerlidir. Bu itibarla insanlar, her zaman ve her yerde, kendilerini başkalarından daha üstün görme ve gösterme gayreti içindedirler. Bunun tabiî sonucu olarak, karşısındakileri küçük düşürme, bunun için onlarla alay etme, onlara hakaret etme ve benzeri davranışlara ve bu davranışlardan oluşan sahnelere yatkındırlar. Bu açıktır ve kesindir. Fakat mesele bu değildir. Zira burada konu, insanlardaki bu yatkınlık değil, bilakis bu yatkınlığa bu medeniyetlerin ne ölçüde ve ne nisbette taviz vermiş veya karşı çıkmış olduğudur. Zira Medeniyetler, kendi yapılarına ve değerlerine göre kendi mensuplarını, insanlarını şartlandıracak ve onları o istikamette yönlendirecektir. Netice itibariyle, Medeniyetler'in vasıfları şahıslarda ve şahısların vasıfları da oyunlarda ve onların konularında ve yapılarında tezahür edecektir. Bu değişmez gerçek, meseleyi medeniyetler seviyesine çıkarmış bulunuyor.

Bu durumda, Medeniyetler'in, oyunlar seviyesinde tekrar ele alınması için, Kurban Kesen ve Kesmeyen Medeniyetler'in oyunlarına ait sağlam bir mukayese zemini oluşturmak icap edecektir.

Bu Medeniyetlerde, ilk merhalede bu seyircilerin nüfusa göre oranları hareket noktasını teşkil edecektir. Bu oran, ilk merhalede mekânın boyutlarını tayin edecektir. Daha sonra, bu nisbetleriyle seyirciler, bütün yan kuruluşları tesbit edecek ve sınırlarını belirleyerek, alt yapının yaygınlığını tayin edecektir. Eser yazarları, bu eserleri neşreden yayınevleri, bu oyunların dekorlarını hazırlayan dekoratörler, kıyafetleri diken ve hazırlayan dikimevleri ve modaevleri..., hizmetliler grubu vs...

Meseleye Batı Medeniyeti açısından bakılması halinde, bu Medeniyet'in kan görmeye ve kan akıtmaya doymamış insanlarına trajedi ve dram türünden vurma, kırma, asma, kesme, yakma ve yıkma gibi sahneleriyle ilave tatmin vermek istediği açıkça anlaşılır.

Halbuki, buna mukabil Kurban Kesen Medeniyetler'i temsilen Osmanlı Medeniyeti'nin oyunlarında bu çeşitten sahnelere rastlanmaz. Hem, zaten bu oyunlarda konular, daha ziyade çocuklara hitap etmesi itibariyle, fazla teferruatlı olmayıp, espriler çocukların anlayacağı gibi olup, konuşmalar çocukçadır. Oyun, birbirine benzeyen kelimelerin yanlış telaffuz edilmesini ve karşı tarafın bunu yanlış anlaması sonucu ortaya çıkan hataları, yanlışlıkları, karışıklıkları ve komiklikleri konu edinir. Yalnız ortaoyununda seyirciler yaşları itibariyle daha farklıdırlar. Bu itibarla, oyun daha gelişmiştir. Yine de, işlenen konuların yanında kelime oyunları, tekerlemeler ve benzeri espriler daima mevcuttur.

Netice itibariyle, bu oyunlarda dikkate değer en büyük hususiyet şu olur: Bu oyunlarda, oyuncuların ellerinde hiçbir yazılı metin yoktur. Oyunlar, irticalen oynanır. Oyuncuların hazırcevaplılığı, zekâ gücü ve nükte kabiliyetlerine göre şekillenir ve gelişir...

Osmanlı Medeniyeti'nde, seyircilerin nüfusa oranlarında bu oran yüksek değildir. Seyircilerdeki bu düşük oran, yan kuruluşların teferruatıyla oluşmasına ve yaygın bir alt yapının kurulmasına imkân ve fırsat vermemiştir. Zengin oyuncu ve idareci kadroları yoktur. Öylesine muhteşem ve belirli yerleri de mevcut değildir. Bu itibarla, Batı'daki tiyatrolar kadar, her zemin ve her yerde kalabalık ve geniş seyirci kitlelerine hitap etme şansları ve imkânları olmamıştır; Dekorları azdır, kıyafetleri  sınırlıdır...

Bu önemli ve ciddî fark, bu nevi oyunların Osmanlı cemiyetinde hiçbir zaman ve hiçbir şekilde muayyen bir seviyenin üstünde kabul görüp, takdir toplamadığını göstermesi bakımından önemlidir. Kendini teşkilatlandıracak kadar ilgi çekip, kendine taraftar bulamadığını ifade eder.

İslâm Medeniyeti, hangi surette ve niyette olursa olsun, ister şaka, ister ciddî, ister rol icabı, ister daha başka sebeplerden, karşısındakilerle alay edilmesini, onu küçük düşürüp şahsiyetiyle, şeref ve haysiyetiyle oynanmasını doğru bulmamıştır. İnsanın, insan olarak eğlence metaı haline gelmesine müsaade etmemiştir[34].

Konuşmalarımız, konuştuğumuz zaman seçtiğimiz kelimeler ve daha sonra hareketlerimiz ve davranışlarımız bir şartlanma sonucudur. Sahnelerde olanlar, hem göze ve hem de kulağa hitap etmesi bakımından,  bu şartlanmayı çabuklaştıracaktır.  Böyle olunca, seyirciler sahnelerdeki bu tabirleri ve bu hareket ve davranış kalıplarını ertesi günkü hayatlarına taşıyacaklardır, hem de farkına varmadan. Buna göre konuşup, buna göre hareket edeceklerdir. Beşerî münasebetlerine ve sosyal ilişkilerine yeni problemler getirmiş olacaklardır. Oyun ile gerçeğin sınırları karışacaktır...

Sonuç olarak, bu oyunlarda, şeref ve haysiyet kırıcı sahneler, insanların şeref ve haysiyetleriyle oynayan hakaretâmiz sözler, alay ve hakaret dolu ve benzeri yönelişler, küçük düşürmeler ve benzeri sahneler yoktur. Namus meseleleri gündemden uzak tutulur. Netice itibariyle, bu oyunlarda, adam öldürme, adam kaçırma, işkence etme gibi konulara yer verilmez. Özet olarak bu oyunlarda, Kurban Kesmeyen Medeniyetler'de olduğu gibi, vurma, kırma, asma, kesme, yakma ve yıkma gibi motifler yoktur. Sonuç olarak, insanların kafaları, bu çeşitten vakalarla ve kavramlarla  doldurulmaz...

At yarışları, düğünlerde ve diğer toplantılarda sık sık yapılan bir spor türüdür. Derece alanlara ödülleri verilir. Fakat, bu yarışlarda hiçbir şekilde müşterek bahisler veya buna benzer şekillerde kumar oynanmaz. Cirit oyunları, at üzerinde oynanan bir takım oyunudur; düğünlerde, toplantılarda ve müsait zamanlarda yapılan spor "türüdür.

Bunlardan başka, Hindistan'da ve dolaylarındaki müslümanların oynadıkları Gûy-u Çevgân denen bir oyun türü vardır ki, cirit oyununa benzer. Bu itibarla, at üzerinde oynanır ve bir ekip oyunudur. Biniciler ellerine "Çevgân" denen, ucu eğri bir çubukla, yerdeki topu karşı tarafa geçirmeye çalışırlar. İngilizler buralara   geldikten   sonra  bu   oyunla   tanışmışlar  ve ilgilerini   çeken   bu   sporu   benimseyip   adına   Polo demişlerdir.

2.   SINIFLAŞMALAR

Kurban Kesen ve Kesmeyen Medeniyetler'de, efendi-köle münasebetleri olarak kendini takdînı eden beşerî tavır, bir aşağı seviyede daha organize olmuş ve daha genel-geçer bir hüviyet kazanmış olarak insanlar arası ilişkiler bütünü içinde kendisine daima bir altyapı bulmuştur.

İnsanlar birtakım iç-güdülerle dünyaya gelirler. Cinsiyet iç-güdüsü, saldırganlık iç-güdüsü gibi. Bunlardan her ikisi ve bilhassa saldırganlık iç-güdüsü, daha ilk günlerden itibaren dış dünyada kendisine hedefler aramaya başlar. İlk zamanlarda, bu yönelişler fazla önemli değildir. Fakat daha sonraki devrelerde bu iç-güdü, insanları hedef seçecek ve taşıdığı potansiyel ölçüsünde onlara yönelecektir. Bu durumda mesele ciddî ve tehlikeli boyutlar kazanmış olacaktır. Bu itibarla, bu insanlar, bu iç-güdüye tatmin vermek isterken, doğabilecek tehlikelere karşı kendilerini emniyet altına almak isteyeceklerdir. Bu durumda, tabiî olarak bu insanlar, bu gibi hallerde zarara uğramak istemedikleri için, arkalarını kuvvetli zümrelere dayamaya çalışacaklardır.

Netice itibariyle bu iç-güdü, tatmin bulmak maksadıyla tezahür etmek isterken, cemiyet içerisinde daha güçlü, kuvvetli ve kudretli kimselerin daha zayıf ve daha âciz kimseler üzerinde otorite tesis etme, onları idare etme, onlara hükmetme ve böylece kendilerini imtiyazlı kılma ve bu şekilde iç-güdülerine tatmin bulma istek ve gayretleri sonucu, bu insanların kendi aralarında bir araya gelip organize olmalarıyla, kuvvetli ve kudretli kimselerin temsil ettikleri sınıflar teessüs etmiş olacaktır. Tabiîdir ki, bu seleksiyon, cemiyet içerisinde daha zayıf kimselerin, yığınlar halinde aşağı sınıfları teşkil etmeleri neticesini verecektir.

Gayet tabiî olarak, cemiyet içerisinde ortaya çıkan bu sınıflaşmalar, kesin ve net çizgileriyle birbirlerinden ayrılıncaya kadar, önemli ve ciddî hadiseler vuku bulacaktır. Nitekim bu sınıflaşmalar oluştuktan ne kadar zaman sonra bile yine bu sınıflar arası rekabetin beslediği mücadele, büyük hadiselerin, zuhuruna ve büyük ihtilallerin vukuuna sebep olmuştur[35].

Bu sınıflaşmalar, taşıdıkları bunca mahzurun yanında, cemiyet içerisinde bozuk bir ekonomik alt-yapı üzerinde, fizyolojik ve sosyo-kültürel hüviyetiyle çarpık bir yapılanmanın oluşmasına müsaade etmiş olacaktır.

Açıktır ki, sınıflaşmaların teşekkül ettiği cemiyetlerde, aşağı sınıflar, daima yığınlar tarafından temsil edilecektir. Gayet tabiîdir ki, bu yoğun halk kitlelerinin çocukları da ebeveynleri gibi, sosyo-ekonomik-kültürel açılardan sınırlı imkânlar içinde kalacaklardır. Böylece, aşağı sınıflara mensup bu kimselerin, daha az beslenmeleri ve diğer imkânlarının sınırlı kalması yanında, bu insanların üst sınıflara mensup kimselerle evlenmemeleri de, doğacak çocukların zekâ seviyelerinin gittikçe düşmesine ve bunun tabiî sonucu olarak, bu insanların içlerine kapanmalarına ve böylece nesillerin dejenerasyona uğrayıp bozulmalarıne müncer olacaktır. Bu şekilde, her geçen gün büyük halk kitleleri bedenen, ruhen ve zihnen zayıflarken, bir yerde de çoğalarak yığınlar halini alacaklardır.

İngiliz matematikçisi ve filozofu Bertrand Rus seli, bu hususu net bir şekilde açıklıyor ve tehlikelere dikkat çekiyor: "İngiliz, Fransız ve Almanlar durmadan azalıyor, kendi içlerinde ise çoğalan aşağı sınıflardır. Bugünün zekâca geri, yeteneksiz sınıfları ile bugünün barbarları, Avrupa , uygarlığını yıkacaktır!"[36]

Gayet açıktır ki, sınıflaşmaların bulunmadığı bir cemiyette, bu sınıflaşmaların yapısından gelebilecek mahzurlar ve cemiyete getireceği problemler de olmayacaktır. Bu durumda, sağlam bir mantık, cemiyet içerisinde sun'î birtakım tehlikelerin doğup gelişmesine engel olmanın tek yolunun bu tehlikelere zemin hazırlama durumunda bulunan sınıflaşmalara müsaade etmemek olduğunu hemen fark edecektir.

Netice itibariyle, zihinlerimizde uyanan çağrışımların, burada söylenilenler ile birinci bölümdeki tesbitler arasında kuracağı beraberliğin, düşüncelerimizi getirdiği şu noktada hemen fark edebiliriz ki, Kurban Kesen Medeniyetler'i temsil eder durumda olan İslâm Medeniyeti ve onu oluşturan cemiyetlerin hiçbirinde sınıflaşmaların hiçbir nevine tesadüf edilemez[37].

Bir defa bir cemiyet içerisinde mevcut sınıfların o cemiyetin nüfusuna göre bir yoğunluğu vardır. Yoksa on milyon kilometre karelik bir toprak üzerinde milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkede bir tek aile sınıf oluşturamaz.

Daha sonra cemiyet içerisinde sınıflar kendi içlerine kapalıdırlar. Kendilerine ait kültürleri vardır. Daha aşağı sınıflardan kız almazlar ve hele hiç kız vermezler. Halbuki  bunların  hiçbiri   Osmanlı  cemiyeti  için   bahis konusu değildir. Zira hanedan hem dışarıdan kız almış ve hem de dışarıya kız vermiştir.

Bu durumda, bir soru, kendiliğinden önem kazanmış olur: Gerçekten İslâm Medeniyeti, cemiyet içerisinde her zaman doğup gelişmesi muhtemel bu sınıflaşmaların teessüsünü, sadece kendi imkânlarıyla nasıl ve ne şekilde önlemiştir? Bu bahsin içinde kalarak, bu sorunun cevabını bulmak fazla güç olmayacaktır. Bunun için, evvel emirde şu hususu hatırlamak icab eder: Bizleri daha önce, cemiyet içerisindeki sınıflaşmaların, insanlarda mevcut "Saldırganlık İç-güdüsü"nün organize olmuş ve böylece daha meşruiyet kazanmış bir halde kendisine tatmin aramak istemesi sonucu ortaya çıkmış bulunduğu hususunda ittifak etmiştik.

Böyle olunca, mesele bu saldırganlık iç-güdüsüne tatmin aramak gibi bir hüviyet kazanır. Bu itibarla, İslâm Medeniyeti'nin, Kurban Müessesesi ile nasıl ve ne   gibi   hedefleri   gerçekleştirmek  ve   dolayısıyla   ne şekilde bir cemiyet oluşturmak istemiş olduğu hususu açıklık kazanır. Nitekim İslâm Medeniyeti, Kurban müessesesiyle, bu iç-güdüyü süflî hedefler peşinde koşmaktan alıkoyup, onu eğitmek ve daha sonra ona ciddî ve önemli hedefler göstermek suretiyle, bu içgüdüyü mukaddes emellere yönlendirmek ve böylece mükemmel bir cemiyetin oluşmasını istemiştir. Daha sonra emirleri, yasakları, teşvikleri ve engellemeleriyle, bu iç-güdüyü, bu aynı hedefler istikametinde desteklemiş ve bu yönde onu programlamıştır.

Bunlara ilaveten cemiyet içerisindeki sınıflaşmalar önemleri itibariyle mimariye aksetmişlerdir. Nitekim Batı'da büyük malikânelerin cümle kapılarından Baronlar, Kontlar, Dükler, Düşesler gelip giderken, hizmetçiler, uşaklar da ancak binanın arka cephesinde gizlenmiş her türlü gözden ve bakıştan uzak ufacık, daracık menfezden işlerler. Efendilerine sürünmemek ve hatta görünmemek için binanın içinde yine kendileri için yapılmış koridorlarda ve birimlerde hizmet üretirler. Ancak aracı kimseler bu hizmetleri efendilerine arz ederler. Ve alınan emirleri onlara iletirler. Halbuki Osmanlı Medeniyetinde böyle bir mimarî yoktur.

Ulusal Sinema Kavgası 'nda Halit Refiğ, "Bir Osmanlı Minyatürüne bakıldığı zaman, merkezde padişah vardır. Onun etrafını sadrazam, vezirler, seyis, uşak çevrelemiştir. Hiçbiri de diğerinden ayrılmaz. Bu oluş, sınıfsız bir toplumun sanata yansımasıdır." der. Bu mükemmel tesbit, birkaç santimetrelik bir minyatürden bir medeniyetin sosyal yapısına ait bilgilerin çıkarılabileceği hususunda, düşüncelerimize ciddî ve önemli teklifler getirir.

Netice itibariyle, sınıfsız ideal bir toplum oluşması hususunda tavır koymuştur. Her kabiliyet, artık cemiyet içerisinde değerini bulacaktır. Hiçbir kabiliyetin önüne engel konulmayacaktır. Sınıflaşmaların bulunmadığı bir cemiyette, insanların ellerini kollarını bağlayacak kurallar artık olmayacaktır. Her kabiliyet, kendi potansiyeli ölçüsünde, gelişme ve yükselme fırsatı bulacak, kendini gösterme imkânına erişecektir.

Özet olarak, İslâm Medeniyeti'nde sınıflar, oluşabilmek için muhtaç oldukları potansiyeli, kendilerine temin edecek gerekli alt-yapıyı hiçbir zaman bulamamışlardır. Bilakis bu Medeniyette mevcut alt-yapı, insanlar arası ilişkilere, daha esnek ve daha yumuşak bir hüviyet kazandıracak bir mahiyet göstermiştir.

Netice itibariyle, sınıflaşmaların teşekkülünü ve bu sınıflar arası ilişkilerin tâbi olduğu ölçüleri göstermesi bakımından, cemiyet içerisinde birbirine zıt kutupları temsil etmesi ve bin yıllar boyu devamedegelen sürekliliği ifade etmesi açısından Efendi-Köle münasebetleri, bu konuda sağlam bir mukayese zemini oluşturacaktır. Nitekim kölenin sahipsiz olması ve kölelik müessesesinin bir hukuka malik   bulunmaması   itibariyle   -Roma   Hukuku'nda olduğu gibi- bu insanlara karşı takınılacak tavırlar ve onlara reva görülecek muameleler, büyük bir belirsizlik içinde kalmıştır. Bu belirsizliğin boyutları veya bu belirsizliğin ne derece giderilmiş olduğu hususu, bu medeniyetlerin gerçek yapılarını ifade etmesi bakımından kesin ölçüler oluşturmuştur[38].

Meseleye bu açıdan bakılması halinde, Kurban Kesen Medeniyet olarak İslârn^ Medeniyeti'nde Efendi-Köle münasebetlerini ifade etmesi bakımından, bu Medeniyet'in bu konudaki emirleri, yasakları, teşvikleri ve karşı çıkışları bir yana, bu emir ve yasakların ne derece yaşanılır olduğunu göstermesi bakımından gerçek hayattan verilecek misaller önemlidir.

Bu durumda bu emir ve yasakların kamu vicdanında ne kadar makes bulduğu ve yine bu ilkelerin ne ölçüde hayata geçmiş olduğunu göstermesi bakımından ilk merhalede kendi Medeniyetimize ait Tecrîd-i Sarîh Tercümesi- 'nde Ahmed Cevdet Paşa'ya atfen yapılan bir iktibas önemlidir: İslâm'da köle almak,  köle  olmak  demektir.[39]

Tarihin bu devrelerine dair merak ve tecessüslerimizi,  bu  Medeniyet'e  karşı  olması  daha  çok  ihtimal dahilinde    bulunan    bir    müsteşrikin    kaleminden  giderebiliriz.

Müsteşrik Th. W. Juynboll bu konudaki çalışmalarını, yine bu konuda kendisi gibi araştırmalar yapmış bulunan diğer müsteşrıkların görüşleri, tesbit ve müşahedeleriyle birleştirmiş olarak İslâm Ansiklopedisi 'nin "Abid" maddesinde toplamıştır. Bu maddeye dair seviyeli ve semereli makalesinin ilk bölümünde İslâm'ın, köleliğin sınırlarını ne kadar çok daraltmak istediğini göstermesi bakımından pek az bilinen iki hususun mukayesesine yer vermiştir. O, bu irtibatı şu şekilde kurmuştur: "Roma kanunlarında caiz olduğu gibi, bir müslüman alacaklı, borçlusunu esir gibi satamaz."[40] Konu bu şekilde, bu mevzudaki hükümlere bina olunarak devam ediyor. Fakat daha sonra artık yine bu aynı yazı, nazarî olmaktan ziyade tatbikî sahaya intikal ediyor.

Nitekim Juynboll, bu makalesinin son bölümünde, bu konudaki müşahedeler, tesbitler ve teşhisler ve bütün görülenleri, "Şimdiki Müslümanlarda Esaret, Esirlere Yapılan Muamele" başlığı altında toplamış olarak, bu husustaki mevcut emir, yasak, teşvik ve müeyyidelerin ne kadar hayata geçmiş olduğunu yaşanan örnekleriyle göstermek istiyor:

"Kur'an, 'Allah'a ibadet ediniz ve kullarınıza dahi iyi muamelede bulununuz'[41] , diyor. Birçok bitaraf şahidlere göre, İslâm'da esirlere umumiyetle fena muamele edilmez (krş., E. W. Lane)... Peygamber esirlere iyi muamele edilmesi hususunda kuvvetle ısrar etmiş ve 'esirlere yediğinizi yediriniz, giydiğinizi giydiriniz ve onlara kudretleri fevkinde bir şeyi emretmeyiniz', diye buyurmuştur. Bu düstûrlara tamamen yahut geniş ölçüde riâyet olunmaktadır. Bütün erkek veya kadın esirlere umumiyetle iyi muamele edilir. İşleri hafiftir. Şarkta seyahat edenlerin ifadeleri, müslümanların ekserisinin esirlerine insanî muamele ettiklerine şehadet ediyor... Bugünkü şartlar içinde onlar için esir olmak bir saadettir. Denemek için, kendilerine benimle birlikte yurtlarına dönmelerini teklif ettiğim esirlerin hemen hepsi, bu teklifimi, ancak kendilerini tekrar Mekke'ye getirmekliğim şartı ile, kabul ediyorlardı. Bu esirler, umumiyetle, sahiplerinin aileleri içine giriyorlar, birkaç sene hizmetten sonra da hür insanlar gibi, cemiyet içerisine kabul ediliyorlardı; hatta bu esaret sayesinde adam sırasına geçtiklerine inanmış bulunuyorlardı... Velhasıl vaziyeti yakından gördükten ve meseleyi etrafı ile mütalaa ettikten sonra, şu kanaate vardım ki, esaret aleyhinde yapılan pro-pogandalar hiç de beğenilecek şeyler değildir (krş., Snouck Hurgronjej.

Esirlerin umumiyetle hayat şartları ağır değildir; yemekleri boldur. İşçi köleler, sahipleri evlenmelerine müsaade etmiş ise, köleliklerinin devamını tercih ederler... Hizmetçi köleler hemen daima yirmi yaşlarında azat edilirler... Hal ve vakti yerinde olan köle sahibi, mümkün olduğu takdirde, sadık hizmetkârını ev-bark sahibi etmek mecburiyetini hisseder; bir esirin azat edilmesi haddi zatında sevablı bir iş telakki edilir. Azattan sonra aile bağı da, eskisi gibi, kuvvetli kalır.

Azatlılar için her iş ve mevki açıktır. Hür doğmuşlarla manevî şartlar dahilinde, hayata atılırlar ve neticede bu mücadele için, diğerlerinden daha az mücehhez olmadıkları görülür...

Çölde bir hayli erkek ve kadın siyahî esir görülür. Kendilerine lütufla muamele edilir... Bir müddet geçtikten sonra azat olunurlar... Bu zencî köleler bedevilere kolayca bağlanırlar ve nihayet adeta kabilenin efradından olurlar...

Arabistan'da esirlerin vaziyeti daima tahammül edilemeyecek gibi değildir ve kendisi ekseriyetle mes'uttur... Eğer esirin sahibi Allah'tan korkarsa, esiri azat etmek için, uzun senelerin geçmesini beklemez ve azat ettiği zaman da, eli boş göndermez. Arabistan yaylalarında -ki oralarda yalnız hali vakti yerinde olanlar esir sahibidir- hayır sahipleri azatlı köle ve cariyeleri evlendirir ve kendi mallarından onlara ya deve veya hurma ağacı gibi şeyler verirler... Bunun için Afrikahlar'ın gönüllerinde, esir edildikerinden dolayı, hiçbir kin yoktur. Onlar ekseriyetle kendi aralarındaki muharebelerde esir olmuşlardır. Para ile kendilerini satın alanlar, onları kendi aileleri içine sokmuşlar ve erkekleri sünnet ettirmişlerdir... Allah onlara felaketlerinde lütfetmiştir; onlar, bu, Allah'ın lütfudur, diyebilirler; çünkü onlar bu sayede hak dinine girmişlerdir. Esirlerin yeni vatanları onlara eskisinden daha güzel görünür. Orada onlar Allah'ın hür kullarıdır, orası onlar için daha yüksek bir Medeniyet diyarıdır... Bu cihetle, esarete düştüklerinden dolayı, Allah'a şükrederler."[42]

Müsteşrik Juynboll'un, kölelikle ilgili olarak, diğer müsteşrıklarla beraber, üzerinde ittifak ettikleri fikirler, tesbit ve yorumlar burada bitmiş oluyor. Ancak şu kadar var ki, bu tesbit ve yorumların, yabancılar tarafından yapılmış olması, onların tarafsız kalmalarının daha az ihtimal dahilinde bulunması itibariyle, İslâm'ın kölelik hususundaki tutumunun ne kadar taviz tanımaz, kökten ve temelden olduğunu göstermesi bakımından, kendi mensuplarının beyanlarına nisbetle, daha inandırıcı ve ikna edicidir[43].

İnsanların şeref ve haysiyetlerine önem veren bir Din'in, yine aynı şekilde kölelerin de şeref ve haysiyetlerine riayet edeceğinden şüphe etmek, onun hesabına bir çelişki olurdu. Nitekim, zayıfı tutmanın getireceği felâketleri ve hatta belaları biliyorken, böyle davranmanın en azından küçümsenme sebebi olacağının farkında iken, yine de bu sahipsiz ve kimsesiz insanları cemiyetin ileri gelenlerine karşı müdafaa etmek ve bununla yetinmeyip onları bu insanlarla eşit tutmak, gerçek dünyada mevcut eşitsizliğe ve sınıflaşmalara karşı oluşmuş ve ancak bu Medeniyet'e mahsus tavrı temsil ediyordu[44].

3.  AKIL   HASTALARININ  TEDAVİSİ

Kurban Kesen Medeniyetler'de dikkate değer diğer bir husus, sosyal müessese olarak bîmârhanelerde (şifâ yurtlarındaî akıl hastalarına tatbik edilegelen tedavi usûlleri ve bu usûllerin içlerinde taşıdıkları motiflerdir. Nitekim, tatbik edilen bu metodlar, Kurban kimse önemli bir şahsiyetti, ciddî çalışmaları, fevkalâde eserleri vardı. Bütün bunlara rağmen, maalesef bu noktada haksızdı ve hükmünde isabetsizdi.

Bir defa şayet bir cemiyet içerisinde bir müessese var idiyse onun bir adı olmalıydı. Feodalite kavramını kullandığına göre bu oluşumu karşılayacak bir kavram Türk Dili'nde yok demekti. Olsaydı herhalde kullanırdı. Çünkü kendisine sorulduğu zaman bu kavramın Türkçe karşılığını gösteremedi.

Bütün bu olgulara binâen, yine de Türkler'de mevcut nizam anlatılmak isteniyorsa, ya bu ölçüler yeni bir kelime bulunarak karşılanabilir yahut da duruma göre mufassalın veya mücmelen izah edilmeye çalışılabilirdi. Yoksa yabancı kavramlara müracaat edilerek değil. Böyle bir tavır son derece mahzurlu idi. Şöyle ki;

Bir cemiyet içerisinde her kavram bir ihtiyaç neticesi doğar ve gelişir. Daha sonra Medeniyetler bu kavramların içlerini kendi değerlerine göre doldururlar. Feodalite kavramı da yine bu oluşumun dışında kalacak değildir. Onun da içi bu medeniyetin değerleriyle dolmuştur. Nitekim feodal bir düzende köylü lerden -şelften- birisi evlenecek olursa gelinin ilk gecesi feodala aittir. Bu takdirde Türkler'de feodalite vardır, denildiği zaman, bu kavramla beraber, onun içine yerleştirilmiş bütün duygular, düşünceler, hareket ve davranışlar, telakkîler ve değer yargıları anlaşılacaktır. Türkler'de feodalite vardır, ifadesini duyan her bir kimsenin zihninde, gerçekten acaba Türkler'de bütün bunlar var mıdır ve yine acaba her evlenen Türk delikanlısının eşinin ilk gecesi başkasına mı aittir? gibi ve benzeri şüphe ve istifhamlar belirecek, derin kaygı ve endişeler oluşacaktır. Bu açıdan mesele son derece önemli ve ciddîdir. Yalnız mevcut bu tehlike sadece bu kavram için değil, bilakis yabancı medeniyetlerden alınan ve alınacak olan her tür ve çeşit kavram için mevzubahistir.

Kesmeyen Medeniyetlerde olduğu gibi, içlerinde kırbaç, işkence ve benzeri motifler taşımazlar.

İslâm Medeniyetinde ve bu Medeniyet'in bin yıl temsilciliğini yapmış bulunan Türk-İslâm Medeniyeti olarak Anadolu Kültürü'nde akıl hastalarına uygulanan usûller, hiç olmazsa bu açıdan takdirlerimize ve tebriklerimize layık olmalıdır. Darüşşifâlarda akıl hastaları, yattıkları odaların duvarları başka başka renklere boyanmak suretiyle, renk değişikliğiyle, tenbih farklarıyla, tedavi edilmeye çalışılırdı. Bunun gibi, yine bu akıl hastaları, daruşşifâların avlularında bulunan havuzlarda çağlayan şeklinde yapılmış kademelerden akan su sesiyle tedavi edilmeye uğraşılırdı. Bununla da iktifa edilmeyerek akıl hastaları musikî ile tedavi görürlerdi[45]. Bütün bunlara ilaveten, yine akıl hastalan, geri kalan zamanlarında ilgilerini çeken ve hoşlarına giden işlerle meşgul edilerek, iyileştirilmeye çalışılırdı.

Fakat zamanla vaki olan harbler ve istilalar sonucu bu şifahâneler harap olmuş ve buralarda tatbik edilegelen usûl ve metodlar da unutulup gitmiştir. Ortaya, doldurulması gereken bir boşluk çıkmıştır. Gayet tabiî olarak, ortaya çıkmış bulunan bu boşluk, bu insanların, hastalarını tedavi ettirebilmek için, onları daha başka çareler aramak mecburiyetinde bırakmıştır. Bu cümleden olarak, bu insanlar, hastalarını bir evliyanın ziyaretine götürmek ve bu yolla onun sıhhat bulacağına inanmak ve bunu ona telkin etmek suretiyle hastalarını iyileştirmeye çalışmışlardır.

Belki onu bir velînin kabrine götürüp orada iyileşmesi için dua etmişler, belki o velînin kabrinden toprak alıp başına sürmüşler, yahut okunmuş bir bardak su içirmişler veya orada müsait bir yerde bir gece geçirmesi için imkân aramışlardır.

Gayet tabiîdir ki, bu insanların tatbik ettikleri bu metodların, sıhhat dereceleri kabili münakaşadır. Fakat, burada üzerinde durulması beklenen husus, hangi metodun daha geçerli olduğundan ziyade, bu metodların bünyelerinde ne derece kırbaç, işkence ve benzeri unsurlara yer verip vermemiş olduğudur. Akıl hastalarının ne derece cezaya müstehak görülüp görülmediğidir.

 

İKİNCİ  BÖLÜM İNSAN   DAVRANIŞLARI

1.  KİŞİNİN KENDİSİNE YÖNELMİŞ TAVRI:   İNTİHAR[46]

Kurban Kesen Medeniyetler'in en önemli temsilcisi durumunda olan İslâm Medeniyeti, kişinin kendisine yönelmiş tavrı olarak içki içme, intihar etme ve bunun gibi şahsın kendisini hedef almış ve bizzat kişinin kendisini yok edip, imha etme ve kendisini tahrip etme şeklinde tezahür etmek isteyecek olan her tür ve her çeşit davranış kalıplarına ve bu istikamette oluşacak hareketlere ve hatta teşebbüslere katiyen müsaade etmemiştir. Bunlara bütünüyle karşı çıkmış ve herhalükârda bunları yasaklamıştır.

Gayet açıktır ki, yasaklar eğer onlara uyanlar bulunmazsa, fazla bir şey ifade etmeyeceklerdir. Mesele bu noktada önem kazanır. Zira artık, herhangi bir emir ve yasağın geçerlik kazanması için, kişide bu emir ve yasaklara uyabilecek kadar bir alt yapının oluşmasının, bir birikim hazırlanmasının ve bu konuda kişiye bir eğitim verilmesinin lüzum ve gereği anlaşılmalıdır. Aksi takdirde, şayet kişi bu nevî hazırlıklardan geçmemiş ise, bizzat istese de, yine bu emir   ve   yasaklara   uyabilecek   gücü,   kabiliyet   ve yatkınlığı kendinde bulamayacaktır.

Bunun içindir ki İslâm, bir yandan kan akıtma ve can yakma gibi hareket ve davranışlara karşı mensuplarını ikaz edip bu konuda emir ve yasaklar koyarken, bir yandan da bu emir ve yasaklara uymaları hususunda mensuplarını kan akıtmaya karşı | isteksiz kılmak, onları kan akıtmaktan kaçındırmak, 1 sakındırmak ve nefret ettirmek gayesini tahakkuk ettirmek için Kurban müessesesini emretmiş bulunuyordu. Böylece gerçekleştirmek istediği insan tipini oluşturmak hususunda bütün imkânları kullanmış olacaktı.

Umumiyetle müslüman cemiyetlerde, daha geniş mânâda İslâm'ın bin yi} temsilciliğini yapmış bulunan Türk-İslâm Medeniyeti'nde içki ve uyuşturucu hiçbir zaman revaç bulamamış ve bunun gibi intihar vak'aları da yaygınlık kazanamamıştır.

Bu durumda, tarihî belgeler ve daha sonra içkiyle ilgili suçların tesbiti hususunda mahkeme zabıtları, bu konuda ilk ve en önemli kaynaklar olacaktır.

Daha sonra cemiyet içerisinde içki üretilen, içki satılan ve içki içilen yerlerin kimler tarafından işletildikleri ve içki içilen bu yerlerin semtlere göre dağılımı ve buralara devam edenlerin nüfusa göre nisbetleri önem kazanacaktır.

Buna   ilâveten,   müslüman   cemiyetlerde   Batı Medeniyeti'nde   olduğu   gibi,   alkolle   ilgili   gelişmiş bulunan  alkolizm,   alkol koması...  vs.   gibi  deyimleri karşılayacak tabirler de yoktur. Daha sonra müslüman cemiyetlerde Batı'da olduğu kadar değişik içki çeşitleri de bahis konusu değildir. Buna mümasil olarak, bu içki  I çeşitlerinin karışımından yapılacak olan  içki  nevileri   ! de yoktur.

Sonuç olarak, şu husus önemlidir ki, İslâm Medeniyeti'nde İçki Mimarîsi gelişebilmiş değildir. Ev inşasında, şarap fıçılarının saklanacağı mahzenlere yer verilmemiştir. Hanlarda, kervansaraylarda meyhaneler yoktur.

Bu noktadan sonra, artık bizlerden izah edilmesini bekleyecek husus intihar vak'aları olacaktır. Burada, içkide olduğu gibi, yine ilk sırayı tarihî belgeler alacaktır. Daha sonra, intihar sonucu ortaya çıkmış bulunan mîras ve diğer hukukî meseleleri halletmek üzere tutulmuş mahkeme kayıtları önem kazanacaktır.

Son olarak, şu husus dikkatlerimize lâyık olmalıdır ki, "Edebiyat Tarihi"nde, filanca yazarın şu kitabını veya filan şairin bu şiirini okuyan şu kadar veya bu kadar kişi intihar etmiştir diye bir kayıda da rastlanmaz. Yine bunun gibi, müslüman ülkeler coğrafyasında, şu uçurumdan veya bu vadiden şu kadar kişi kendini aşağı atarak intihar etmiştir ve bu sebeple bu yere şu isim verilmiştir gibi herhangi bir belgeye veya bir söylentiye de yine rastlanmaz[47].

En azından, bin yıla yakın bir zaman var olan ve on milyon kilometre kareye ulaşan topraklar üzerindeki Selçuklu-Osmanlı Medeniyeti'nde, böyle bir yere tesadüf olunmaz.

Birbirini seven iki kişi, böyle bir işe teşebbüs etmiş olabilirler. Bunlar cemiyet içerisinde müşterek tavır değildirler. Cüz'î ve kısmî kalırlar.

Netice olarak bütün tmnlar, bizim kendi medeniyetimiz hakkında yaptığımız kendimize ait tesbit ve yorumlardır. Fakat burada yine şu husus önemlidir ki, bu devirlerde ecnebi seyyahların bu konudaki tesbit ve yorumları bundan daha farklı değildir. Bütün bu seyyahlar, müslüman ülkelerde içki, uyuşturucu ve intiharın salgın olmadığı hususunda hemfikirdirler.

2.  KİŞİNİN KENDİSİ DIŞINDAKİ VARLIKLARA   YÖNELMİŞ   TAVRI

Çocuk, dünyaya iç-güdüleriyle gelir. Bu içgüdülerin saikiyle, ilk olarak tabiat karşısında kendine mahsus bir tavır içine girer. Toprağı eşer, su ile oynar, taşları birbirine vurur, onları ufalamaya çalışır...

Daha ileri safhada bu iç-güdü bununla iktifa etmez ve çocuk çiçeklere, yapraklara, dallara, ağaçlara yönelir. Bunları koparmak, parçalamak, yolmak, kırmak ister...

Zamanla bu da yetmez olur ve hayvanlar bu içgüdülerin hedefi haline gelir. Artık onun hayatında onları tedirgin etmek, onların canlarını yakmak ve onlara işkence etmek gibi bir dönem başlar.

Son noktada, artık kişi için insanlar, bu içgüdünün tek ve en önemli hedefi haline gelir. Onları, dövüp sövmek, öldürmek, onlara işkence etmek, kanlarını akıtmak kişi için bir tatmin aracı olur, bir tutku halini alır. Şayet bunları yapamıyorsa, böyle sahneleri seyretmek ister. Hiç olmazsa hayal eder.

İnsan davranışları, geçirdiği safhalar itibariyle, bu tertip içinde ele alındığı takdirde ancak önem kazanır ve izahını bulur: Çocuk ilk dışa yönelişi esnasında taş, toprak, su karşısında ortaya koyduğu tavır itibariyle, daha o zamanlarında eğitilmeye ihtiyaç gösterir. Böyle başlayan bir eğitim, hem başladığı devre ve hem de daha sonraki devreler bakımından önemlidir.

Bir defa, bu iç-güdü, çocuğun bu devrelerinde henüz kuvvetli değildir. Bu itibarla, eğitilmeye daha müsaittir. Buna ilaveten, bu iç-güdü taş, toprak karşısında henüz tahrip edici bir hal almamış ve dolayısıyla tehlikeli boyutlar kazanmamıştır.

ikinci olarak, bu devrenin önemi, onun bir vetire başlatmış olmasından ve bu itibarla, daha sonraki devrelere ait birtakım ölçüler getirmiş bulunmasındandır. Gerçekten bu devreler, kişinin hayatında önemlidir. Zira kişi, daha sonraki hayatında, bu devrelerde aldığı şartlanmalarla yaşayacaktır.

Özet olarak, şayet bu iç-güdü, dış dünyaya yönelişinden itibaren kontrol altına alınmaz, ona sağlam birtakım ölçüler verilmez ve eğitimine süreklilik getirilmezse, hiç şüphe yok ki bu iç-güdü, zamanla daha güçlenecek ve ona ket vurmak ve onu yönlendirmek ilk günlerdeki kadar kolay olmayacaktır. Daha ilk günlerden itibaren dur denmemiş ve bu kadar zaman içinde kendi haline terk edilmiş bu iç-güdünün, son raddede insanı hedef alması üzerine, onu kontrol altında tutmaya çalışmak, artık güç olacaktır. Cemiyetin ahlâk ve moral değerleri, müeyyideler, kanunlar ve nizamlar yetersiz kalacaktır. Cemiyet içerisinde suçlar, verilecek cezalara rağmen devam edip gidecektir...

A-Kişinin   Tabiat,   Bitki   ve   Canlılar  Âlemi Karşısındaki    Tavrı

Çalışmamızın başından buraya kadar hep Medeniyetlerin kendilerine göre bir yapıları olduğu hususunda ittifak etmiştik. Bu durumda, gayet tabiî olarak, herbir kimse gerek kendine ve gerekse kendi dışına yönelirken bütün hareket ve davranışlarında mensubu bulunduğu Medeniyet'in değerlerini ve şartlanmalarını taşıyacaktır ve aralarında büyük ve ciddî farklar göstereceklerdir.

Yalnız şu kadar var ki, kişilerin kendilerine ve kendi dışlarına yönelişleri, temelde hep aynı tavrı temsil ettiği halde, ancak dışa yönelişleri esnasında, ilgi kurdukları objelerin farklılıkları itibariyle daha karmaşık bir hüviyet gösterecek ve Medeniyetlerin yapıları hakkında bizlere daha değişik ipuçları verecektir. Netice itibariyle, bu davranış türleri, Medeniyetler'deki hâkim tavrı temsil edecektir.

Eski devirlerde bilinmeyen ve ancak bu asrın son çeyreğinde ortaya çıkmış bulunan çevre kirlenmesi, çevreyi koruma gibi tabirler ve deyimler, artık insanların zihinlerini meşgul eder olmuştur. Bunlardan çevre kirlenmesi tabiri artık, bitki örtüsünün bozulduğu ve canlı türlerinin varlıklarının tehlikeye düştüğü   hususunun   itirafıdır.   Çevrenin   korunması tabiri   ise,    onun   kurtarılması   hususunda   gerekli çalışmanın yapılması lüzumunu telkin etmek içindir[48].

Batı Medeniyeti'nin, sorumsuzca yaklaştığı tabiat karşısında ortaya koyduğu tablo budur. Hatta onun, bu gibi tabirlerle çevreyi korumak istemesi, onun tabiatı sevdiğinden ve ona karşı saygı duyduğundan değil, bilakis bozulan dengelerin kendi insanının sıhhatini tehdit etmeye başlamış olmasından ötürüdür. Yoksa, böyle bir gayret ve teşebbüsü yersiz görürdü. Daha önceki asırlarda olduğu gibi.

Buna karşılık, İslâm Medeniyeti'nin bu konudaki tavrı nettir ve kesindir. Nitekim bir Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmuştur: "Bir kimse bir su kenarında abdest alsa da suyu lüzumsuz yere fazla kullansa, lüzumsuz yere kullandığı bu sudan ötürü yarın âhirette sorumlu olacaktır."[49]

Burada yorumlarımızı ve değerlendirmelerimizi icab edecek önemli ve ciddî noktalar vardır:

Bir defa bu su, tabiatta serbest bulunmaktadır. Kimsenin malı değildir. Bu durumda kimsenin mülkiyetinde bulunmayan bir sudan bir miktar fazla kullanmak, kimsenin hakkına, hukukuna tecavüz sayılmayacağına göre, acaba böylesine bir vebal nasıl ve nereden doğmaktadır?

Daha sonra şu husus önemlidir ki, bu su keyfî yere kullanılmış değildir. Ancak ibadet maksadıyla kullanılmıştır. Yalnız şu kadar var ki, bu kimse boş bulunup veya önemsemeyip bir miktar suyu fazladan kullanmıştır. Boş yere sarfettiği bu sudan ötürü âhirette vebal    altında    kalacaktır.    Burada    suyun    ibadet maksadıyla kullanılmış olması ve ancak boş yere kullanılan sudan mes'ul olunacağı hususu, bu suda Allah'ın hakkının bulunduğu ve bundan dolayı bir vebalin doğduğu şeklindeki yorumlara düşüncelerimizi kapamıştır. İbadet maksadıyla alınan bir abdestte kullanılmış bir nebze fazla suyun ne önemi vardır ki, kişi bundan dolayı yarın âhirette sorumlu tutulsun?

Ortaya çıkacak olan bu,, vebal, ancak suyun su olarak var olmasından, suyun kendi dünyasında su olarak bizatihi varlığını korumak ve sürdürmek hakkına sahip olduğunun kabulünden ve bu hakkın ona tesliminden ileri gelmektedir. Sebepsiz, mânâsız ve izahsız yere onda tasarruf etmek, onun varlığını tehlikeye sokmak mânâsını taşır ki, bundan vebal doğar.

Burada meselenin ciddiyetini, suyun, hayatın temeli olması ve bu bakımdan onda diğer canlıların da haklarının bulunduğu ve benzeri düşünceler ile İslâm'ın bu tavrını ancak su için geçerli olduğu, yoksa-bütün tabiatı kuşatamayacağı gibi terüddütlere terk edemeyiz.

Netice itibariyle bizler, ne kadar talihliyiz ki, İslâm bu konudaki tavrını her vesileyle ortaya koymuştur. Yoksa, oluşmakta bulunan tereddütleri gidermemiz nasıl mümkün olurdu? Ne kadar memnuniyet vericidir ki, o bu kadar emir ve müeyyideler getirmiş olmakla iktifa etmemiş, oluşturduğu tabirlerle de, bu konuya ayrı bir mânâ ve muhteva kazandırmıştır.

Kur'ân-ı Kerîm bir sûresinde Ashâb-ı Kehf kıssasından bahseder. Burada kayda değer noktalar vardır. Şöyle ki; "Aslıâb", arkadaş mânâsına gelen "Sahib" kelimesinin çoğuludur. Arkadaşlar mânâsını taşır.   "Kehf,   "Mağara"   manasınadır.   Böyle   olunca bütünüyle bu tabir "Mağara Arkadaşları" mânâsına gelir. Halbuki bu insanlar, pekâlâ daha başka tabirler, deyimler, isimler veya sıfatlarla anılabilirdi: "İnançlarının çilesini ve ıstırabını çekenler", "Bir imanın sorumluluğunu taşıyanlar", "Örnek müslü-manlar", "İdealist insanlar" vs... Halbuki bunların hiçbirine iltifat edilmemiş ve ilk bakışta hiç de diğer tabirler kadar parlak görünmeyen ve hatta onların yanında sönük kalan bir tabire öncelik verilmiştir. Bu husus önemlidir ve üzerinde durulması icab eder. Şöyle ki; Ashâb-ı Kehf tabiri, bir izafettir (isim tamlaması) ve bu izafette "İnsan", "Mağara"ya izafe edilmiştir.

Oysa biz biliyoruz ki, izafetlerde usûl, daha az önemli olanın, daha çok önemli olana izafe edilişidir. Ali'nin kitabı denilir. Fakat şayet "Kitab" daha değerli bulunuyorsa ve dikkatler "Kitab" üzerine çekilmek isteniyorsa, artık bu takdirde "Kitabın Alisi" denilmek icab edecektir. Burada yine böyle olmuştur. Değerli olan insan, değersiz sayılan mağaraya izafe edilmiştir. Böylece önemsiz görünen "taşa-toprağa" dikkat çekilmek ve bu şekilde madde değerli kılınmak istenmiştir.

Burada yine bir açıklama biçimi olarak şu husus önem kazanır: Yaratılışta en üst sırayı temsil eden "İnsan" ile yine yaratılışta en alt kademeyi teşkil eden "Taş-Toprak" bir izafette toplanmak suretiyle, "Varlık Alenıi"nde iki zıt uç bir noktada birleştirilmiştir.

Özet olarak, burada gaye, insanı değersiz kılmak, onu küçük düşürmek değildir. Bilakis "Madde Alemf'ne dikkat çekmek, ona değer ve kıymet atfetmek içindir. Bütün bu tavır, madde karşısında insana,, hareket ve davranışlarında sorumluluk getirmek, ona ölçüler teklif etmek gayesini taşır. Nitekim Kur'ân, varlık âleminde mevcut bu iki zıt kutbu bir noktada birleştirmiş olmakla, varlıktaki sürekliliği kesmek bir yana, ona "Bütünlük" ve "Devamlılık" kazandırmıştır.

Gayet açıktır ki, bitkiler âlemi bu toprağın bir parçası ve devamıdır. Fakat hayvanlar âlemi böyle değildir. Bunun içindir ki, "Ashâb-ı Kehf in arasına bir "Köpek" almış ve Kur'ân, Ashâb-ı Kehften bahsederken, köpeği onlardan ayırmamış, ona da âyetlerinde yer vermiş ve üç ayrı yerde ondan bahsetmiştir.

Netice olarak o, bu iki zıt ucu bir noktada birleştirmiş olmakla, zaten varlık âlemini kuşatmış olacağı gerçeğiyle iktifa etmemiş, ayrıca köpeği araya alarak -canlılar ve cansızlar- bütün varlık âlemini bir halkanın içinde toplamıştır.

Daha sonraki kademede, kişinin hareket ve davranışları itibariyle bitkiler âlemi bu iç-güdünün muhatabı olacaktır. İslâm bu hususta, yine kendine has bir tutum içindedir. Nitekim bir Hadîs-i Şerifte buyurulmuştur ki; "Elinizde bir fidan bulunsa ve bir saat sonra kıyametin kopacağını bilseniz, yine de onu kurumaya terk etmeyin ve dikin."[50]

Gayet açıktır ki, bir fidan bir saatte meyva verecek veya büyüyüp altına gölge salacak değildir. Burada anlatılmak istenilen şudur: Hayat önemlidir, ona saygı duyulmalıdır. Hiçbir karşılık gözetilmeksizin ona sahip çıkılmalı ve bütün imkânlar değerlendirilerek korunmalıdır.

Türk-İslâm kültüründe, yaş kesen baş keser, tabiri vardır. Bitkiler karşısında hareket ve davranışlarını kontrol altında tutamayan ve yönelişlerini değerlendiremeyen bir kimse, bununla kalmayacak ve insanlar karşısında yine aynı davranış kalıplarını tekrarlayacaktır.

Gayet tabiîdir ki, bu çeşit davranış kalıpları ile tezahür etmek isteyecek bu iç-güdü hep aynı noktada kalmayacak, aksine daha üst seviyelerde tatmin aramak isteyecektir. Bu itibarla artık o, hayvanlara yönelecektir. Burası daha üst seviyeyi -insanlara yönelişi- hazırlaması bakımından alt iki kademeye göre daha önemlidir. Bu itibarla, tabiî olarak İslâm'ın bu noktadaki tavrı, o nisbette önem kazanacaktır.

Böyle olunca, mesele, daha teferruatıyla ele alınmak lüzumunu ifade edecektir. Bu itibarla, meseleyi iki ayrı bakış açısına göre ele alıp değerlendirmek konuyu daha fazla aydınlatacak ve ona ayrı bir önem atfedecektir:

-Bu Medeniyetin dışında kalan kimselerin tesbit, teşhis ve yorumları,

-Bu Medeniyete mensup kimselerin bu müeyyideleri hayata geçirmeleri hususundaki istek, gayret, kabiliyet ve muvaffakiyetleri.

Ayrı bir medeniyeti temsil etmeleri ve bu itibarla her şeye kusur arayan bir gözle ve tenkitkâr bir zihniyetle bakmak istemeleri açısından ecnebî yazarların müşahedeleri, tesbit ve yorumları, İslâm Medeniyeti'nin bu konudaki tavrını göstermesi bakımından fevkalâde önemlidir. Zira onların kabulleri, teslimiyetleri ve itirafları meselenin cemiyet içerisindeki yaygınlığı ve köklülüğü açısından bir değer oluşturacaktır.

Bu gerekçelerle ecnebî olup gemisiyle Osmanlı Ülkesi'ne vazifeyle gelen ve bu arada gözlemlerini ve bizzat müşahedelerini, tesbit ve yorumlarını Türkler'in Manevî Gücü adlı eserinde toplamış bulunan bahriye zabiti Claude Farrere'in anlattıkları son derece önemlidir:

«Hikâye, Tophane rıhtımının merdivenlerinde başladı. O devirde, İstanbul, henüz tamamen Türk'tü... Yani hemen hemen bugünkü Fransa, yahut İngiltere gibi.

Kruvazörümüzün sandalı rıhtımdaydı. İçinde gemiye dönmek üzere olan üç subaydık. Tam rıhtımdan ayrılmak üzereyken, nereden çıktıysa, bir tekir kedi peyda oluverdi. Sandalımıza yaklaştı, kürekleri koklamaya başladı. Arkadaşlardan biri:

-Hele bak, dedi, bir Türk kedisi!

Evet, bizden korkmadığına göre, hiç şüphesiz bir Türk kedisiydi. Gerçekten, İstanbul'un kedileri çok bariz şekilde ikiye ayrılır: Müslüman mahallelerinde yaşayan Türk kedileri -bu mahallelerde herkes hayvanlara karşı daima iyi davranır- ve Rum yahut Ermeni kedileri; bunlar reâyâ mahallelerinde yaşar; buralardaki Doğu Hıristiyanları, Gregoryenler yahut Ortodokslar zayıf olan her şeye karşı alçakcasına zalim davranırlar. Bu mahallelerde yaşayan kediler, daha insan yüzü görür görmez selâmeti kaçmakta bulur.

Tophane'deki tekir kedi, bir Türk kedisiydi. Öyle ki, kısa bir tereddütten sonra kararını verdi ve bir sıçrayışta Fransız sandalının ortasına atlayıverdi.

Kürekçilerimizden biri, hayvanın başını okşayarak:

-Karaya çıkaralım mı efendim? diye sordu.

Bana hitap ediyordu. Çünkü sandaldaki en kıdemli subay bendim. Omuzlarımı kaldırdım:

-Kalsın bakalım... Madem ki kendi geldi...

Sandaldaki herkes memnunluğunu belirtti. Fransız gemilerinde yaşayanlar da, Türk şehirlilerine benzer. Hayvanlara iyi davranırlar.

Yarım saat sonra, tekir kedi, benim omuzlarımda kruvazöre geçti; hemen ardında, onu, subay salonunun yumuşak yastıkları üstüne bıraktım. Subay salonu, kedi için çok değişik bir yerdi. Küçük, gri kafasını, tecessüsle, fakat ürkmeden etrafta dolaştırıyordu. Üçgen biçimli burnu, iri yuvarlak gözleri vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse, gemideki hayatımız pek öyle mükellef değildi. Soframızda örtü yoktu. Masamız, alelade ağaçtandı. Türk kedisi pekâla üstüne sıçrayabileceğini kestiriyordu; biz de böyle bir şey yaparsa kabahatli olmayacağını düşündük. Zaten yemek vakti gelmişti. Bir tabağa balık koyup, masanın dibinde, kedinin önüne verdik. Hayvan kendisini naza çekmeden yemeğe girişti.

Üstelik pek zayıf bir hayvandı. İstanbul'un Türk mahallelerinde hayvanlar fazlaca yiyecek şey bulamazlar, çünkü insanların yiyeceği azdır zaten.

Ve olan oldu... Alelacele yiyen hayvan tıkandı, evet basbayağı tıkandı.

Boğazına uzun bir kılçık saplanmıştı.

Nefessiz kalan hayvanın ağzından bir inilti çıktı, ayakları gerildi, burnunu havaya dikti, ümitsiz bir şekilde ağzını açtı ve öyle kaldı.

Aynı anda hepimiz birden iskemlelerimizi iterek kalktık ve hayvanın etrafında halka olduk. Hayvan gittikçe feri sönen gözleriyle teker teker yüzümüze bakıyordu... İmdat istiyor gibiydi...

Ben şevki tabiî ile, geminin doktoruna dönerek: -Doktor, dedim, hayvana bir şey yapamaz mıyız? -Belki de yaparız!... Neden olmasın?...

Doktorumuz yaşlı, görmüş geçirmiş bir adamdı. Bir kolonimizde, büyük bir savaş gibi dehşet saçan bir salgın sırasında, kahramanca çalışmasıyla tanınıyordu. Bu çalışması sonunda bir şerit, bir rozet ve sonsuz bir iyi kalplilik kazanmıştı ki, bundan sadece insanlar değil, hayvanlar da faydalanıyordu.

Bu arada masanın bir kenarını boşaltmış, dört kişi, dört ayağından tutarak hayvanı oraya yatırmıştık. Şimdi hayvan sırtüstüydü. Dört el, dört ayağı kıskıvrak yakalamıştı. Çeneleri de diğeri arkadaşlar tarafından iyice açılmış, sıkı sıkı tutuluyordu.

Doktor, üstüne eğilmiş, hayvanın kan sızan ağzını muayene ediyordu. Kısa bir süre sonra doğrularak:

-Kılçık, dedi, tamamen mukozanın içine girmiş. Bu durumda tutup çekmeye imkân yok... Bisturi lazım...

İçimizden biri kediye acıdı: -Zavallı hayvan! Doktor:

-Merak etmeyin, kurtulur, dedi. Bir bisturi darbesinin hiçbir zararı olmaz. Ben gerekeni yaparım. Yalnız çok sıkı tutun hiç kıpırdamasın.

Bütün işi altı saniye sürdü. Tekir kedinin ayaklarından birini ben tutuyordum. Çeliğin kesmesinin sebep olduğu titremeyi bütün avucumda ve parmaklarımda hissettim. Hayvan, miyavlamıyor, sadece bir hırıltı çıkarıyordu.

Bir saniye sonra her şey bitmiş, kılçık çıkarılmıştı. Operatör:

-Dikkat edin, dedi. Ben haydi deyince, hep birden bırakın. Yoksa pençesine düşenin vay haline... Bırakır bırakmaz da geriye sıçrayın... Dikkat... Bir, iki, üç... Haydi!...

Bütün eller bir anda hayvanı bıraktı ve hepimiz birden geriledik. Ama boşuna telaş... Kedi, yavaşça yan döndü,    sonra   ağır   ağır   doğruldu.    Hiç    de   hırslı görünmüyordu. İçimizden biri:

-Kimseye bir şey yapacağı yok, dedi... Vaziyeti anlamışa benzer.

Elbette anlamıştı. Hem çok iyi anlamıştı. Öyle ki, bir çeyrek dakika sonra, ağır ağır hayretler içindeki doktora doğru yürüdü ve güzel yeşil gözleriyle ona bakarak, arka arkaya ellerini yalamaya başladı.

Bu, bir Türk kedisiydi.»[51]

Claude Farrere'in diğer bir müşahedesi ise şöyledir:

«Başlamadan önce bilinmesini isterim: Kedileri severim, köpekleri sevmem. Zevk şüphesiz; acayip ve mantıksız... İnsan, en üst derecede egoist bir hayvandır, hayvanlar arasında düşünecek olursak, komşulara yaltaklık, aşırı tevazu, bayağılıktır: Hepsi de aslında «köpekçe» faziletler. Ben şahsen istiklâl, gurur ve vakara değer veririm: Kedilerde bulunan ve kedilerce yaşatılan üç kötülük... Benim için ilk rastladığım yabancı bir köpeğin yaltaklanması, pabuçlarımın tozunu yalamakta gösterdiği inatçılık kadar menfur bir şey yoktur.

Kediciğimin, nazikâne gayretlerle elde edilen, nadir sempatisini kazanmak kadar da hiçbir şey beni memnun etmez. Kedim, kendisini esirim gibi görmemi daima reddetmiştir, sadece benim dostum olmaya razıdır. -Beni gülünç mü buluyorsunuz?- Olsun! Pekâlâ biliyorsunuz ki, ben de sizin fikirlerinize gülmüyorsam bu, sırf basit bir nezaket eseridir... Susuyorum, ama ben de başka türlü düşünmüyorum...

Her neyse, kedileri severim, köpekleri sevmem. Yalnız bunun bir istisnası olduğunu belirtmeliyim: Sevmiş olduğum, sevmekte olduğum bir köpek ırkı da vardır. Hangisi olduğunu boşuna düşünmeyin. Ne colley, ne lulu, ne de fok'lar arasında bulabilirsiniz. Bu lüks hayvanların hepsinden aynı derecede nefret ederim. Bekçi yahut av köpeklerine karşı olan nefretim de, bunlara olandan az değildir. Benim indimde sevilmeye layık tek köpek cinsi, ehli bir ırktır. Bu ırk, Türkiye'nin başıboş sokak köpekleri ırkıdır. Bunlar gerçekten hür köpeklerdir. Ne sahipleri, ne kulübeleri vardır; ne ipleri, ne tasmaları vardır, bunlar açtır, fakat yaltaklanmazlar... Tabir caizse bunlar en az «köpek» olan, bir bakıma «kedi» olmaya layık köpeklerdir.

Hür hayat, bu yarı vahşi hayvanlara, Mirza ve Azor'da bulunmayan, faziletler vermiştir: Türkler'in sokak köpekleri -Üsküdar, Bursa, Konya ve Eski İstanbul köpekleri, Müslümanlar'ın acıdığı ve sevdiği köpekler, hür köpekler, ciddi, makul, mütefekkir ve filozoftur.

Ses çıkarmadan, yağmura, kara dayanırlar; aksine kötü insanların hiçbir hakaretine tahammül etmez, kendilerine vuran eli yalamasını bilmezler. Ama yine de son derece iyi köpeklerdir, kibar ve sakindirler.

Bana öyle geliyor ki, yaşadıkları topraklardaki cemiyet, Türkler, onlara örnek olmuştur. Zira Türkler'in kendileri de mükemmel insanlardır. Nazik ve sakindirler. Kuvvetlerini, hayvanları, çocukları ve kadınları dövmek için asla harcamazlar. Hem ne ehemmiyeti var; ister örnek alsın, ister almasın. Türk sokak köpeklerinin toz kondurulacak tarafı yoktur. Ve Jön-Türk hükümeti, medeniyet bahanesiyle -yersiz olduğu kadar, barbar bir bahaneyle- İstanbul, Galata, Beyoğlu ve Boğaziçi'nin bütün köylerindeki altmış ile seksen bin köpeği boşuboşuna katletti. Bu hareketiyle, kızıl olduğu söylenen Sultan'la, ihtiyar Abdulhamid ile kıyaslanamayacak kadar zalim ve kan dökücü olduklarını gösterdiler. Bunun ardından, o hükümet, aynı şekilde Türkiye'yi de katletti. Onu gördükten sonra bunu tahmin etmek için peygamber olmaya lüzum yoktu...

Neyse, burada köpeklerden bahsediyoruz, insanlardan değil. Diyeceğim, Türkiye'nin sokak köpekleri ilk bakışta aklınıza geleceği gibi, öyle an'anesiz, örf ve âdetsiz, kanunsuz nizamsız, anarşist bir hayat sürmez. Onların cumhuriyeti, tam aksine harikulade bir düzen içindedir. İstanbul, henüz hür köpek nüfusuna sahipken, ben İstanbul'un pitoresk medeniyetine hayrandım. Paris'ten biraz büyük bir hükümet merkezi olan İstanbul, yüz kadar mahalleye ayrılır. Aynı şekilde sokak köpekleri de yüz kadar sürüye ayrılmıştır. Bunların herbiri kendi mahallesinde oturur, asla mahallesinden çıkmaz ve başka köpeklerin de asla ayaklarını mahallesine sokmasına izin vermez. Böylece cumhuriyet, sulh içinde hayatını sürdürüp gider. Her aile annesi, yavrularını rahat rahat büyütür. Ve halkın, fakir varlığından ayırıp attıklarından meydana gelen çöplükte, en iyi yeri edinme hakkını elde eder. Evet... Doğrusu ornd.-ı /ıvafet, yahut öyle bol yiyecek filan yoktur ama Türkçe'nin köpeği kanaatkardır. Zavallı köpekler kendileri için, iki meteliklik kara ekmek alacak yabancıyı büyük bir sabırla bekler. Böyle bir ikram ise bütün bir aile için efsanevî bir ziyafet olur, artık günlerce oyalanır dururlar.

İşte, bu hikâyeyi yazan ben, günün birinde, kara ekmeği alan bir yabancı oldum.

Çok iyi hatırlıyorum, güneşli bir gündü. Aradan yıllar geçti; bir temmuz günüydü... Evet: 20 Temmuz 1904... Hikâyem gerçektir... Görüyorsunuz ya uydurmuyorum... Vakit öğle sularıydı, Süleymaniye Camii'nin avlusuna girmek üzereydim... Süleymaniye Camii, muhteşem İstanbul'un camilerinin en muhteşemidir... Taş duvarlarla çevrili çok geniş bir avlusu vardır.

Evet, avluya girmek üzereydim. Yalnız da değildim: Bir dostum vardı yanımda... Evet, bir kadın dostum... O 20 temmuz günü, ilk defa beraber çıkıyorduk. O günden sonra da bir daha hiç ayrılmadık, hatta, Allah kaderlerimizi ayırdıktan sonra bile. Hayatın en sert yollarında benimle beraber yürümekten ayrılmadı.

İkimiz de yorulmuştuk. Avlunun bir kenarında, yerde, üç büyük porfir sütun vardı... Asırların kahrını çekerek devrilmiş üç sütun. İşte bu üç sütundan birine yorgun argın oturduk.

Biraz sonra, sütunun altındaki bir delikten bir sokak köpeği çıktı... Gencecik bir dişi köpekti; sarkık ve yassı memeleri, yavrularına süt vermeyi yeni bitirdiğini gösteriyordu. Zavallının kemikleri, derisinin altından sivri sivri görünüyordu. Herhalde mahallede yiyecek pek azdı, hele yavrularını besleyen, onları koruyan bir anneye yetmiyordu. Belli ki açtı hayvan.

Dostum, köpeği çağırdı; köpek önce bir düşündü, sonra yaklaştı. Tam o sırada bu maksatla dolaşan bir kara ekmek satıcısı geçiyordu. Çağırdım adamı ve dostum, çok, pekçok kara ekmek satın aldı. Şaşkınlıktan deliye dönen hayvan, bir anda, ayaklarının altında, kendisine bir hafta yetebilecek ekmeği buluvermişti.

Büyük bir minnettarlık hisseden köpek -bir ana köpek- sevincini ve itimadını hemen göstermek istedi ve bunu belirtmek için de, yeryüzündeki diğer bütün annelerin yapabileceği şeyi yaptı: Alelacele sütunun altındaki deliğine girdi ve çok geçmeden, ağzında iki minik yavruyla çıktı. Kendi yavrularıydı bunlar. Ve onları bize gayet merasimli bir şekilde takdim etti. Güzel yavrulardı. Annelerinin aksine yumuk yumuk, tombul hayvanlardı. Besbelli ki bu hal, anneye bir gurur veriyordu. Bu zayıflığın sebebini belki de yanlış anlarız diye, gözlerimizin önünde, aldığımız ekmekleri iki yavrusuna paylaştırdı, fazla kalanları bir kenara ayırdı; yavrularından artanları da kendi yedi ki zaten pek fazla bir şey artmamıştı. Nihayet bütün aile tekrar yuvaya çekildiler.

O zaman dostum:

-Buradan  ayrıldığım zaman  da,  dedi  (zira uzak,

çok uzak bir ülkeye geri dönecekti...  Kardan, buzdan daha soğuk bir ülkeye) buraya gelip,  bu yavrulara ve hayvanlara ekmek vereceksiniz değil  mi? Söz veriyor musunuz?

Söz verdim ve sözümü tuttum. Tekrar geldim.

Onbeş gün sonra yine aynı yerdeydim. Aynı sütuna oturdum. Etraf yine muhteşemdi. Güneş yine aynı şekilde parıldıyordu. Ama bu defa, yalnızdım, eskiden beraber olduğumuz yerde yalnızdım... Ve bana çevredeki ihtişam azalmış gibi geldi.

Sütunun altındaki delik yine duruyordu. Ama anne köpek yoktu ortada. Uzağa gitmiş olmayacağını tahmin ettim. Çünkü köpeklerin kanununa göre, mahalleden dışarı çıkamazdı. Beklemeye karar verdim. Bu arada, elimi deliğe sokup içini bir yoklamak aklıma geldi. Evet, gerçekten içerde yumuşacık tüylere dokundu elim.   O   zaman  hayvanları   göreyim   diye   ikisini   de tuttum, dışarı çıkardım. Ağlayıp, viyakladılar.

Pek fazla çıkmadı sesleri; biraz viyaklama. Çok geçmeden, muhtemel bir cinayeti önlemek maksadıyla, mahallenin bütün köpekleri imdada koşmuştu. Bir anda kendimi beşyüz köpekten meydana gelmiş bir dairenin içinde buldum. Hepsi de hırlıyordu. Ama hiçbiri dişlerini göstermiyordu. Çünkü, gayet rahat, ayaklarımın dibide duran yavrular, masumiyetimi gösteriyordu onlara. Ama ben, kendimi suçlu buldum ve baldırlarımın tehlike ile karşı karşıya olduğunu hissettim.

İşte o sırada gerçek bir tiyatro sahnesi oynanmaya başladı:

Tehlikeden haberdar edilen ana köpek, yavrularını kurtarmak için koşa koşa hadise yerine yetişmeye çalışıyor, en kötü ihtimali düşünerek, dili bir karış dışarıda deli gibi koşuyordu. Ama birdenbire beni gördü ve tanıdı.

O zaman en tuhaf, en harikulade sahne cereyan etmeye başladı! Bir an içinde etrafımdaki köpekler yok oluverdi. Ana köpeğin bir havlaması, onlara tehlike olmadığını ve dağılmaları gerektiğini anlatmıştı. Ve kendisi... Karnı yere dokunurcasına yere eğilmiş, ayakkabılarımı yalayarak, apaşikâr bir şekilde arkadaşlarının yaptığı muamele için benden özür diliyordu. Bana nasıl yapmışlardı bunu ve yavruları, şaşkın küçükler nasıl olmuş da beni tanımamışlardı. Olur şey değildi bu! Unutmam lazımdı bunu.

Zavallı hayvanın başını okşadıktan sonra, kara ekmek satıcısını çağırınca, birden kalktı ve çeşitli maskaralıklarla sevincini göstermeye başladı. Ama hemen ardından, analık vazifesini hatırladı ve başka hiçbir hayvan  dünyasında  görülmeyecek bir  zekâ ve medeniyet örneği vererek, ardarda iki yavrusunu dişleri arasına alarak hırsla gözlerimin önünde hırpaladı, şüphesiz onları cezalandırıyordu. Kendilerine kara ekmek alan bir insandan korkmamak gerektiğini onlara anlatıyor, bu faydalı gerçeği yavru köpeklerin kafasına sokmaya çalışıyordu. Kulaklarındaki bir, iki diş darbesi onlara iyi bir ders olacaktı.»[52]

Bundan sonra artık, bakış açımızı, bu Medeniyete mensup kimselerin oluşturdukları kültür temsil edecektir. Onların bu emirleri ve müeyyideleri nasıl ve ne şekilde hayata geçirdikleri önem kazanacaktır.

Bir defa şu husus önemlidir: Bu insanlar, ait oldukları imanın icaplarını ve mensubu bulundukları medeniyetin gereklerini bizatihi kendi nefislerinde yaşamışlardır. Onlara, kendi hayatlarından hayat vermişler, onları duygularıyla ve düşünceleriyle zenginleştirmişlerdir. Böylece onları, sanata malzeme olarak vermişler ve bu müeyyideleri cemiyete mal etmişlerdir.

Şayet bizler, nisyan ile malûl olan hafızalarımızı Türk-İslâm Medeniyeti'ni kuran bu büyük insanları ve meselâ onlardan Yunus Emre'yi, onun hayatını, yaptıklarını ve söylediklerini hatırlayacak kadar zorlayabilirsek, mesele açıklık kazanacaktır.

O, inancının ilkelerini bizzat yaşamış ve onlara bir gerçeklik ve bir üslûb kazandırmıştır. Bu ilkeleri, yaşanan bir sanat haline getirmiş ve onları şiirleştirmiştir. Bu ilkelerle hayat bulan şiir, bin yıla yakın bir zaman kulaktan kulağa intikal ederek nesillerin hareketlerine ve davranışlarına şekil vermiş ve nesillerin yüzyıllar önce vefat etmiş bulunan büyük çedleriyle duygu ve düşünce beraberliği içine girmeleri hususunda sorumluluk üstlenmiştir.

Netice olarak, insanların o gün değil, bu gün bile erişemedikleri bu fevkalâde düşünceleriyle ve duygularıyla, bunları ifade ediş tarziyle sanki o, daha o günlerde bu Medeniyet'in kaderini çizmek istemişti:

"Elif okuduk ötürü, pazar eyledik götürü, Yaratılanı hoş gördük, yaratandan ötürü."

Gerçekten, hiç şüphe edilemez ki, bu beyitler onun bütün yaratılmışlara karşı duyduğu sevginin ifadesidir. Fakat mesele, bu kadar basit değildir. Zira yine hiç şüphe edilemez ki, aynı zamanda o, bir cemiyetin ve bir medeniyetin mensubudur ve tek başına değildir. Bu durumda ona bu duyguları ve düşünceleri ilham eden, içinde doğup büyüdüğü bir cemiyet ve onun bir kültürünün var olduğunu hatırlamak icabeder.

Özet olarak, Yunus Emre'nin bu beyitleri, İslâm'ın ve dolayısıyla Türk-İslâm Medeniyeti'nin var oluş gayesini açıklar niteliktedir. Hilkatte en üst seviyede bulunan insandan en alt kademede bulunan kaya, taş, toprağa varıncaya kadar bütün "Varlık Âlemi"ni içine alır. Varlığı, onu Var Eden itibariyle bir bütün olarak görür ve aralarında ayırım yapmaz. Var olan her şeye karşı duyulan sevgi ve saygının, aslında onu "Var Eden"e karşı duyulan sevginin ve saygının bir eseri olduğunu vurgular. Varlığı tek başına bırakmaz, onu sevgi, saygı, takdir ve hayranlıkla zenginleştirir...

B-Kişinin   Başka   İnsanlara   Karşı   Tavrı

Yukarıdaki satırlarda, edindiğimiz intibalar çerçevesinde, kişinin dünyaya gelmesiyle beraber değişik kademelerde değişik objelere yöneldikleri hususunda ittifak etmiştik. Fakat artık gayet açıktır ki, bu sıra içinde, bu iç-güdü bir noktadan sonra insanı kendisine hedef seçecek ve ona yönelecektir.

Bundan sonra, artık mesele şu noktada önem kazanır: Bu Medeniyetler geçirdikleri devreler esnasında, kendilerini oluşturan kimselerin yönelişleri itibariyle birbirini tamamlayan iki merhale ifade ederler:

-Kişinin kendi medeniyetinden olan insanlar karşısındaki tavrı,

-Kişinin kendi medeniyetinden olmayan insanlar karşısındaki tavrı.

Fakat tabiî ilk önce ilişkilerin sürekliliği, giriftliği ve daha önemlisi yabancı Medeniyetler'e karşı geliştirilecek tavrı tayin etmesi bakımından, kişilerin kendi Medeniyetleri'nden olan insanlar karşısındaki tutumları alâkamız içinde olacaktır.

Mesele böylece bir bakış açısı kazandıktan sonra artık, konunun tahlili daha kolaylaşmış demektir. Nitekim, bu bakış açısına göre hemen fark edebiliriz ki, Kurban Kesen Medeniyetler'de, diğer Medeniyetler'de olduğu gibi, cemiyetin değerlerine sığınıp kişilerin birbirlerine karşı kullanabilecekleri ve birbirlerini tahrip etmek ve yok etmek isteyebilecekleri düello, linç...vs. gibi hiçbir sosyal müessese yoktur.

Bunun böyle olduğunun, yani bu Medeniyetler'de bu müesseselerin bulunmadığının en açık delili şudur ki, İslâm Medeniyeti'nde ve onun bir cüz'ü durumunda olan Türk-İslâm Medeniyeti'nde bu kavramları karşılayacak tabirler yoktur. Zira şayet olsaydı, bunların isimleri olurdu.

Bu gerçek bizleri şu noktaya götürür: Cemiyet içerisinde mevcut ilişkiler, şayet bir haddin ötesinde sertlik gösterseydi, bu ve benzeri müesseselerin doğmasına ve gelişmesine hiçbir kuvvet mâni olamazdı.

Bundan şunu anlıyoruz- ki Kurban Kesen Medeniyetler'de insanlar arası ilişkiler esnek ve yumuşaktır. Yoksa, bu ve buna benzer müesseseler usûl, kaide ve prensiplerini vazedip, kendilerini kabul ettirirler ve cemiyetten isimlerini alıp meşruiyet kazanırlardı.

Özet olarak İslâm Medeniyeti'nde ve bu Medeniyet'in temsilcisi durumunda bulunan Türk-İslâm Medeniyeti'nde kişinin dışa yönelmiş tavrı itibariyle düello, linç... vs. gibi kan ve ölüm taşıyan davranış biçimleri ve hatta bunlardan kavga, dövüş gibi çok daha hafif olanları bu Medeniyet'te kendilerine yer bulamamışlardır. Gerçekten bu Medeniyet bunlardan hiçbirini tasdik ve tasvîb etmiş ve doğru bulmuş değildir. Kana ve nefrete karşı daima tavır koymuştur. Bu karşı oluşu her vesileyle ifade etmiştir.

Bu durumda İslâm'ın bu husustaki tavrını tesbit ve tayin bakımından önümüzde iki yol açılmış bulunuyor:

-Onun emirleri, teşvikleri ve yasakları üzerinde durmak, düşünmek, yorumlamak ve böylece bu konuda bir kanaate varmak, bir yoldur,

-Bu ilkelerin ne derece hayata geçirildiğini ve ne kadar yaşanılır olduğunu anlamak bakımından, bu ilkelerin ne ölçüler içinde sanata yansımış bulunduğunu tesbit etmek ve buna göre bir hükme varmak, yine bir yoldur.

Hiç şüphe edilemez ki, bu ikinci yol bizleri daha emin ve tereddütlerimizde daha ikna edici bir noktaya götürecektir. Bunun için Yunus Emre'den sadece bir kıta nakletmek meselenin açıklık kazanması bakımından yetecektir:

"Cümle yaradılmışa bir göz ile bakmayan Şer'in evliyasiyse hakikatte asidir."[53]

Burada söylenmek istenilen bellidir ve yalnız bir nokta itiraza açıktır. Zira denilecektir ki, bu kıt'a bir kişiye aittir. Bir Medeniyet'i ifade etmez.

Bu itiraza karşılık şunu söylemek yerinde olur ki, her okuyan ve her duyanın hayranlığını celbeden ve böylesine duygu ve düşünce enginliği ihtiva eden bu beyitlerin bir kişiye ait olması onun ehemmiyetine gölge düşürmeyecektir. Zira burada iki ihtimal mevcuttur ve bu her iki ihtimalden hangisi kabul edilecek olursa olsun, mesele önem ve ciddiyetinden bir şey kaybetmeyecektir.

Birinci ihtimal şudur ki, Yunus Emre tek başına değildir. Bir cemiyetin ve bir kültürün malıdır. Bu itibarla bütün söyledikleri, içinde yaşadığı cemiyet tarafından ona telkin edilmiştir. Şayet bu ihtimal kabul edilecek olursa bu beyitler kendiliğinden bir tek kişiye ait olmaktan çıkacak ve bütün bir cemiyete şamil olacaktır.

İkinci ihtimal odur ki, bütün bu söylediklerine o, bizzat kendi dehasıyla ve sağduyusuyla varmış olsun. Bu imkânsız değildir. Fakat mesele burada yine ehemmiyetinden bir şey kaybetmeyecektir. Zira cemiyet bu söylediklerinden ötürü onu sîgaya çekmiş, onu reddetmiş ve onu değişik cezalara çarptırmış değildir.

En azından tepki gösterip onu bünyesinden atabilirdi. Nitekim Batı'da Af ar o z müessesesi bunun için kurulmuştu.

Cemiyet bunların hiçbirini yapmamış, aksine bu kimseye ve bu fikirlere sahip çıkmıştır, onları yaşatmıştır. Yoksa bu fikirler bin yıl öncesinden bu günlere gelemezdi, daha o zaman kaybolup giderdi.

Bu fikirlerin böylesine bjr serüven geçirmemiş bulunması, cemiyetin bu istikamette düşünmüş olduğunu, en azından bu fikirlere açık olduğunu göstermesi bakımından  önemlidir.

Bütün bu tesbitler ve yorumlar bizleri şu noktaya götürür ki, bu fikirler bir kişiye ait olsa da yine de bir Medeniyetin değerlerini taşımaktadır. Aksi takdirde bin yıl öncesinden bu günlere kadar daha zenginleşmiş olarak gelemezdi.

Sonuç olarak bu iki beyit yukarı satırlardaki diğer iki beyit ile beraber mütalaa edilmesi halinde mesele şu noktada önem kazanır ki, ilk iki beyitte hilkat bir bütün halinde ele alınmıştır. Fakat buna mukabil daha sonraki beyitlerde hilkat ancak ve sadece insan seviyesinde  anlaşılmıştır.

Özet olarak bu beyitlerin teklif ettikleri davranış kalıpları bu Medeniyet'te bir bütünlük kazanmıştır. Şöyle ki;

-Kime ve neye ait olursa olsun tabiata, nebatata, canlılara ve bütün yaratılmışlara iyi davranmak, onları "Hoş Görmek", bunları "Yaratan", onları "Var Eden"e karşı duyulan sevgi ve saygının bir ifadesi kabul edilmiştir.

-Bunun gibi hangi dinden, dilden, renkten, mezhepten, ırktan ve milliyetten olursa olsun herkese adil ve eşit davranmak ve yine herkese bir insan gibi muamele etmek İslâm'ın bir icabı ve imanın bir gereği sayılmıştır.

İslâm, mensuplarına bu kadar mükemmel davranış kalıpları teklif etmiş olmakla ve bunu gerçekleştirmiş bulunmakla erişilmeyecek bir hedefi gerçekleştirmiş oluyordu. Hatta harblerde, insanlar üzerinden her türlü baskının kalktığı bir ortamda mensuplarının göstermiş olduğu tavır karşısında düşmanları bile takdirlerini gizleyememişlerdir...

C-Kişinin  Kendi  Medeniyeti'nden Olmayanlar   Karşısındaki   Tavrı: Harbler[54]

Kurban Kesen Medeniyetler olsun, Kurban Kesmeyen Medeniyetler olsun bütün bunların hepsinde insanlar arası ilişkiler halinde kendini takdim eden tavır daima bir süreklilik gösterir. Bu gerçektir ve her Medeniyet için böyledir. Fakat bu gerçek, ikinci bir gerçeğin mevcudiyetiyle ancak değer bulur. Zira hiçbir Medeniyet'te bu hareket ve davranışlar, tam bir serbesti içinde değildirler. Mevcut kanunların baskısı, uzun veya kısa vadeli menfaat beklentileri ve değişik mercilerden gelebilecek tehditlere karşı oluşacak korkular, bu hareket ve davranışların olduğu gibi gerçekleşmesine müsaade etmeyecektir. Onları engelleyecek, hiç olmazsa saptıracaktır. Halbuki, harblerde durum farklıdır. Sulh zamanı kişiler üzerinde oluşmuş Sosyal Baskı, harplerde bütün bütüne kalkmıştır. İnsanlar yapıp ettiklerinden ve bunların sonuçlarından sorumsuzdurlar. Hatta tercihlerinde   büyük   bir   keyfîlik   içindedirler.   Bu   itibarla, harblerde ortaya çıkacak tavır, asliyetine en uygun bir hüviyet gösterir.

Sonuç olarak, Medeniyetler'in gerçek yapılarını ve onların hususiyetlerini, bu Medeniyetler'in harblerde ortaya koydukları tutumlarında buluyoruz. Tabiîdir ki, sulhde kişiler arasındaki ilişkilerde kendini gösteren süreklilik, yine ayniyle harblerde de bahis konusu olacaktır. Bu sebeple, örnek alınmış harpler, diğerleri hususunda bizlere bir fikir verecektir.

Özetle, Medeniyetler'in yapıları ile harplerdeki tavırları arasında bulunan şaşmaz beraberliğin dikkatlerimize kazandırdığı açıdan meseleye baktığımız takdirde, Kurban Kesen ve Kesmeyen Medeniyetler'in harplerde ortaya koyacakları tutumlarında büyük ve ciddî farkların olacağı hususu zaruret kazanır. Bu zaruret, genel-geçer mânâdadır. Her Medeniyet'in taşıdığı sınırlı zaruretin bütününü kapsar.

Meseleye bu açıdan bakılması halinde, Kurban Kesen Medeniyetleri temsil eden İslâm Medeniyeti'nin harplerde daha esnek, daha yumuşak, daha anlayışlı ve daha insanî bir tutum içinde olacağı hususu kendini açıkça gösterecektir. Bu, tabiî olarak meselenin müeyyidelere ve prensiplere dayandırılması ve tarihî belgelerin şehadetine tevdi edilmesini şart koşar.

Bu durumda, karşımıza iki ayrı yol çıkmış bulunuyor:

-Müeyyidelere ve prensiplere müracaat etmek, -Tarihî belgelere müracaat etmek.

Burada ikinci şık tercih edilecektir. Birinci şıkkın kendi içinde taşıdığı iki hususiyetten ötürü:

-Bir defa bu konudaki müeyyideler, emirler ve yasaklar sarahatle bilinmektedir. Bu konularda kitaplar yazılmıştır. Bilinen hususları tekrar betekrar gündeme   getirmenin,   hatırlatmanın   dışında   vaad edeceği fazla bir şey yoktur.

-Daha önemlisi şudur: Hakikaten bir cemiyette sağlam müeyyideler, prensipler, emirler ve yasaklar mevcut olabilir. Şayet bunların yaptırıcı gücü yoksa, bunların hepsi "Teklif Edici Hükümler" olarak kitap sayfalarında kalmaya mahkûmdurlar. Fikir hayatının dışında bir değer ifade etmezler.

Bu itibarla, bu müeyyidelerin ne derece hayata geçmiş olduğunu göstermesi bakımından tarihî belgelere müracaat etmek, inandırıcılık konusunda en emin yoldur.

Gayet açıktır ki, buraya kadar anlaşma hasıl olmuştur. Fakat bu noktada, anlaşmak gereken ikinci bir husus gündeme gelecektir. Zira müeyyidelerin hayata geçmesi demek olan tatbikat üzerinde dururken müracaat edilecek kaynaklar, nasıl tesbit edilecek ve bu hususta ne gibi yollar denenecektir?

Bu durumda yine bir yol ayrımında bulunuyoruz demektir:

-Bir Medeniyet'in yaptıklarını kendi kaynaklarına ve tabiî kendi yorumlarına göre değerlendirmek,

-Bir Medeniyetin'in yaptıklarını başka Medeniyetler'in ve hatta ona karşı Medeniyetler'in kaynaklarına ve onların yorumlarına göre değerlendirmek.

Gayet açıktır ki, hiçbir kayırmanın ve iltimasın bahis konusu olmadığını ve gerçeklerin bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmasının istendiğini göstermesi bakımından, konuyu, karşı Medeniyetler'in kaynaklarına      ve      onların      yorumlarına      ve değerlendirmelerine  göre  ele  almak  daha  ikna  edici olacaktır.

Bu durumda, İslâm Medeniyetiyle daha çok temas kurmuş ve bu itibarla ona daha çok muhatap olmuş bulunan Batı Medeniyeti kaynaklarının sözkonusu olacağı açıktır. Bu kaynaklardan yapılacak iktibaslar konuya daha fazla açıklık getirecek ve tabiî bu arada Kitabın, başından beri savunduğu tezinde ne kadar haklı olduğunu, yorum ve değerlendirmelerinde ne derece tarafsız kaldığını, tesbit ve teşhislerinde ne ölçüde isabetli bulunduğunu âyân-beyân ortaya koyacaktır.

Bundan sonra, artık harplerde değişik zamanlarda ve mekânlarda vuku bulmuş hadiseleri tesbit edip onları değerlendirmiş bulunan tarihçi yazar Max Kemmerich'in Tarihte Garip Vak'alar adlı eserine atıflar yapmanın lüzum ve önemi açıklık kazanmış olur.

Yalnız burda gözden uzak tutulmaması icab eden bir husus vardır: Tarihçi yazar Max Kemmerich, bu Kitab'ında Medeniyetleri tasnif etmiş ve bu belgeleri buna göre sınıflandırmış değildir. Bu sebeple, ondan yapılacak iktibaslarda Kurban Kesen ve Kesmeyen Medeniyetler gibi tabirlere rastlanmayacaktır. Bu belgeleri sıralarken, daha başka bir ölçü de kullanmış değildir. O, insanlara geçmişleri hakkında bir fikir verebilmek için bu belgeleri toplamış ve kendine göre icab ettiği yerlerde bu belgelere yorum getirmiştir.

Bu girişten ve bu açıklamalardan sonra artık, tarihçi yazar Max Kemmerich'in fevkalâde tesbit ve yorumları-na yer vermek bu kitabın üstlendiği ev sahipliği vazifesinin tabiî sonucu olacaktır:

"1078 yılında Rudolf Rheinfelden, Kral IV. Heinrich   ile   Neckar   Nehri   kıyılarında   yaptığı   bir harbde   galip   gelince,   alınan  esirleri  'hafif bir  ceza olmak üzere' hadım ettirmişti."[55]

"Frederich Barbarossa, Tortona kapıları önünde, esirlere şehre karşı hemen asmak üzere darağaçlan kurdurmuştu. Otto Morena'nın verdiği bilgilere göre bu kral, iki yüz Veronalı'nın burunlarını, dudaklarını kestirdi; geri kalan iki yüz kişiyi de astırdı."[56]

"1159'da, Milano'ya karşı açtığı savaşta Friedrich, Ortaçağın her devrinde hüküm süren adete uyarak memleketi yaktı, yıktı, bağları tahrip ettirdi, meyva ağaçlarını söktürdü. Karşı taraf da aynı şeyleri yapınca tarihçi Rahewin, bunu barbarlara karşı bile yapılması caiz olmayan bir saldırganlık diye vasıflandırdı; ama beri yanda imparatorun vahşetlerini tamamen meskût geçti."[57]

"Friedrich Barbarossa, Crema şehrini muhasara edince esirleri astırdı, rehineleri idam ettirdi; hatta rehin olarak aldığı çocukları muhasara makinelerine bağlatarak, Cremalılar'ı, bizzat kendi çocuklarını öldürmeye mecbur etti. Tarihçi Rahewin: 'Bu ne vahşet' diye haykırır. Ama bu sözü imparator için değil de, cesaret sahibi, hürriyet aşığı Cremalılar: Ne pahasına olursa olsun, düşmana karşı koymaya çalışan kuşatılmış şehir için kullanır. Bu ve buna benzer birçok vahşetlerine mükâfat olarak Barbarossa hakkında çağdaşlarının verdikleri hüküm, onun çok şefkatli ve insan bir hükümdar olduğudur."[58]

"Chroniques des ducs de Normandie isimli eserde yazıldığına göre, İngiltere Kralı Eldred, esir ettiği Danimarkalı kadınları  soyarak göğüslerine kadar toprağa gömdürdü. Onları bu müdafaasız durumda köpekler ve yırtıcı kuşlar tarafından parçalanmaya terk etti."[59]

"İskoçyalılar 1138 yılında İngiltere'de, hatta gebe kadınların karınlarını yardılar, rahipleri kürsülerin önünde paraladılar."[60]

"1198 yılında İngilizler, bir çarpışmada onbeş Fransız şövalyesini esir ettiler, Aslan yürekli Richard, ondördünün her iki, on beşincinin ise bir gözünü oydurdu. Bedbaht şövalyeleri, tek gözlü arkadaşlarının yanına katarak Fransız karargahına yolladılar. Philippe August, onbeş İngiliz şövalyesini kör ettirmek suretiyle öç aldı."[61]

"Zabtedilen şehirleri, kaleleri tahrip etmek, içlerindeki erkekleri öldürmek, ya da esarete göndermek, kadınların, genç kızların ırzına geçmek, harb âdetlerinden olmuştu. Asîl kadınlar bilhassa seyislere, neferlere peşkeş çekiliyordu. Bu işkenceler sadece dinsizlere reva görülmüyor; hıristiyanlara, aynı memleket halkına da aynen tatbik ediliyordu. Dinsizler, insanları sevmeyi telkin eden İncil'in hükümlerini güya yaymak peşindeki dindarlardan daima daha insanî hareket ediyorlardı."[62]

"Benedikt von Weitmil isimli tarihçinin anlattığına göre, IV. Karl'ın askerleri, hükümdarlarının ülkesi olan Bohemya'da şu şekilde hareket ediyorlardı: 'Yoksulların malına, mülküne, hayvanlarına el koyuyorlar, adamcağızlardan para koparmak  için  bazan   işkence  yapıyorlar,   kadınların elbiselerini   merhametsizce   soyup   genç   kızları   kirletiyorlar, olmadık mel'anetleri işliyorlardı.' "[63]

"Harb bittikten sonra askerlerden kurtulmak, hele ücretleri tam olarak ödenmemişse çok zaman güçlükler doğuruyordu. Macarlar 1492'de bu sıkıntıdan kurtulmanın çaresini şu şekilde buldular: Ücretleri verilmemiş sekiz bin askerden altı binini öldürdüler. Geri kalanlarını da canlarını kurtarmak için Avusturya'ya kaçmak zorunda bıraktılar. Bu mülteciler orada, geçimlerini temin etmek üzere çalıp çırpmaya mecbur kalınca, İmparator III. Friedrich 1493'te bunlara karşı savaş açtı, eline geçirdiği binyüz kişiyi astırdı."[64]

"Resmen işkence yapmak yeni çağlara kadar devam edegelmiş, kültür memleketlerinde dahi zulümlerin önüne geçilememiştir. Nitekim Rusya'da evvelden olduğu gibi, bugün de en azından barbarlıklara, hayvanca muamelelere rastlanır.

Oliver Cromwell, 1649 yılında İrlanda'nın başşehri Drogheda'yı zabtetti, iki bini aşkın kale efradını öldürttü. Daha sonraları Wexford'da buna benzer bir katliâm yapıldı. 1652 harbi sona erince İrlanda adeta boşalmış, halkın hemen hemen yarısı kılınca, açlığa, salgın hastalıklara kurban gitmişti. Halkın binlercesi yerinden, yurdundan olmuş, sürülmüş ya da köle olarak Doğu Hindistan sömürgelerine yollanmıştı."[65]

"1796'da Jourdan ordusunun ric'ati şu şekilde oldu: Kadınlı, çocuklu köylüler, bozulmuş kıtalar üzerine saldırıyorlar, ellerine kim. geçerse insaf, merhamet nedir bilmeden öldürüyorlardı. Herbiri, kendilerine reva görülmüş bir haksızlığın acısını, çıkarıyordu. Çok kere gözlerinin önünde karılarına, kızlarına karşı işlenmiş rezaletlerin hatırasıyla çılgına dönmüş babalar, kocalar, bîçare askerleri domuz boğazlar gibi öldürüyorlardı. Köylülerin öfkesi başlangıçta alabildiğine büyümüş, görülmedik dehşetlere yol açmıştı."[66]

"Bütün Ortaçağ'da, hele çağın ikinci yarısında Hıristiyan Avrupa'daki cezalar zerrece insanî şeyler olmayıp dört bin yıl önceki Hammurabi Kanunlarındaki cezalardan; Hindistan'da, Çin'de, İran'da ve başka yerlerde gördüklerinizden daha vahşiceydiler. O zamanlar Avrupa kanunlarında şu cezalara rastlanıyordu: Dörde bölmek, çarktan geçirmek, kazığa çakmak, yakmak, suda boğmak, etrafına duvar örüp öldürmek, diri diri toprağa gömmek, bağırsaklarını deşmek, dilini kesmek, gözlerini oymak, su ya da zeytinyağında kaynatmak, derisini yüzmek vs...vs. Bu cezaların çoğu XVIII. yüzyılda bile devam etti. Kilisenin bu cezaları hafifletmesi şöyle dursun, iğrenç engizisyonlarıyla daha korkunç hale getirmesi, hiç değilse işkenceyi kaldırmaya teşebbüs etmemesi dikkate değer bir keyfiyettir..."[67]

"Ortaçağın vahşeti ve tatbik edilen ölüm cezalarının çeşitliliği hakkında bir fikir vermek üzere kaydediyoruz: O devirlerde yakılarak ölüme mahkum edilmişler, bazan bir lütuf olarak kazanda kaynatılmak suretiyle öldürülürler, kazana umumiyetle zeytinyağı ya da şarap, bazan da su doldurulurdu. 1466'da Frankfurt'da cinsi söylenmeyen bir ölüm cezası, mahkumun hastalığına merhameten suda boğdurulmak suretiyle infaz edilmişti."[68]

"1180 tarihinde Papa III. İnnocenz (1198-1216) tarafından Güney Fransa'daki Katharer tarikati mensuplarına karşı gönderilen Albano Piskoposu Kardinal Henri, Hıristiyanları dindaşları aleyhine kışkırtarak, bu yolda bir Haçlı Ordusu teşkiline çalışmakla şöhret bulmuştu. Büyük başarılar kazandı, Papa'dan taraf bir olay şahidinin anlattığına göre bu adam, arkasında baştan başa harabeye çevrilmiş, yakılmış, yıkılmış köyler, şehirler, bir ölüm tablosu bırakmıştı.

Bu Haçlı Ordusu, 1209 Temmuz ve Ağustos'unda Beziers ve Carcasonne şehirlerini zabtetti. Beziers halkının hangisinin dinsiz hangisinin dindar olduğu bilinemediği için, Papa'nın vekili tam bir hıristiyan şefkatine layık şu sözlerle bütün şehir halkını öldürttü: 'Hepsini öldürünüz. Allah mümin kullarını kendisi ayırır.' Erkek, kadın, çocuk yirmibin kişi öldürüldü. Maria Magdalena kilisesine sığınmış yedibin kişi oracıkta katledildi. Carcasonne'da aynı tarihte dörtyüz dinsiz yakıldı, elli tanesi asıldı. Papanın muzaffer vekili, Papa'ya şunları yazdı: 'Adl-i ilâhî sayesinde münkirler, mükemmelen imha olundular.' "[69]

"Bu Haçlı ordusu daha sonra, 1211'de Lavour'da yüzden fazla dinsizi kılıçtan geçirdi, ateşte yaktı. Papa'ya bağlı müminler, vesikaların yazdığına göre, bu katliâmları, 'Sonsuz bir hoşnûdî içinde' îfâ ettiler. 20 Şubat 1213'de Lavour'da toplanan piskoposlar, Papa İnnocenz'a şu yazıyı yolladılar: 'Merhametli efendimizden, en derin tazimlerimizle, önünde diz çökerek, göz yaşları dökerek (Ortaçağın ilk devirlerinde lazımdı böyle şeyler) niyaz eyleriz ki, sahip olduğunuz Phineas gayretine denk bir şekilde bu pislikler pisliği şehri (Toulouse), çirkeflikte Sodom ve Gomora'dan aşağı kalmayan bu zehirli yılanı, içinde birikip kabarmış bilcümle mücrimleriyle, bilcümle levs ve mefsedetleriyle kökünden imha etmemize müsaade buyurunuz.' Papa İnnocenz, bu halîm selîm ricayı tasvîb etti! Bu işe öylesine şevkle sarıldılar ki, sadece açıktan dinsiz olanlar değil, şüpheli olanlar dahî odun yığınlarına götürülüp yakıldı.”[70]

"Papa III. Honorius zamanında Marmande şehri sarılınca piskoposlar, içindeki halkın öldürülmesine karar verdiler. Beşbin erkek, kadın, çocuk telef edildi. Kardinal Bertrand, vaazlarında hep şu cümleyi tekrarlıyordu: 'Haçlı ordusunun daimi yoldaşları ölümle kılıç olmalıdır, canlara   kıymak  lazım.' "[71]

"Katharer tarikatı mensuplarına karşı Papa'nın açtığı imha harbi, XIII. yüzyılın sonuna kadar tam bir muvaffakiyetle devam etti: Troubadourlar yurdu zarif şövalye adetlerinin vatanı güney Fransa bir çöl haline geldi, asilzadeler yerlerinden oldular, fikrî faaliyetlerden eser kalmadı. Her yerde bir mezar sükûnu hüküm sürüyordu."[72]

"Petrus Waldus'un XII. yüzyılın sonunda kurduğu ve Hıristiyan dininde bir reform yapmak gayesini güden Waldenser Tarikatı mensupları da aynı felaketlere maruz kaldılar. 22 Mayıs 1393 tarinde Embrun şehri bir bayram şenliği yaşadı. Hıristiyanlar bu neşelerinde haksız da değildiler, çünkü Freyssinieres ve Argentiere vadilerinde seksen, Vallonise'den yüzelli Waldenserci yakılmaya mahkum edilmişlerdi. Bu vadilerde oturan halkın yarısı, ana, baba ve çocuklar ailece imha edildiler."[73]

"Bu tarihten yüz yıl sonra, Papa VIII. İnnoccenz'in vekili kardinal Albert Cremona, Vallouise vadisine daldı. Waldenserciler, Pelvoux Dağı'nda bir büyük mağaraya sığınmışlardı. İsa'nın müşfik mümessili, mağaranın ağzında ateş yaktırdı. İçlerinde kadınlar, çocuklar da bulunan binbeşyüz erkek, bir kısmı ateş ve dumandan, bir kısmı da kılıçtan geçirilerek, telef oldular. Papa vekillerinden Mormoiron da Albert'in yolunda yürüdü, yirmibeş Waldenserciyi bir mağara önünde ateş yakmak suretiyle aynı şekilde öldürdü.

1550 yılına kadar Provence'da katledilen, yakılan Waldenserciler'in sayısı, kadın, erkek, çocuk üçbini geçiyordu."[74]

"1184 yılında Strazbourg'da dinsizlerle yapılan bir münazara bir neticeye bağlanamadı. Kilisenin akidelerine karşı gelmek, mahkeme kararına ihtiyaç kalmadan yakılmak demekti. Bu seksen kişiyi toptan bir odun yığını üstünde yaktılar."[75]

"Konrad von Malburg, 1212'de engizitör tayin edilince, başarılı mesleğine Strazbourg'da seksen Waldenserci'yi yakmakla başladı.

Beri yanda hakimler de, hükümdarların yardımı olmadıkça para edinemeyeceklerini anlamışlardı. Bu yüzden Kral Henri'ye ve diğer hükümdarlara müracaat ettiler, onları kazanmak için şöyle dediler: 'Biz birçok zengin dinsiz yaktırıyoruz. Bunların malları, mülkleri sizin olmalıdır. Piskoposluk olan şehirlerde malların yarısını piskopos, yarısını da kral veya bir hâkim almalıdır.' Hükümdarlar buna pek memnun oldular, engizitörleri desteklediler, onları kendi şehirlerine, köylerine davet ettiler. Bu şekilde sırf mal-mülk sahibi oldukları için birçok masum telef edildi. Bu ticaret öyle genişledi ki, neden bu kadar barbarca hareket ediyorsunuz? sualine karşı hâkimler şu cevabı verdiler: 'İçlerinde yalnız biri suçlu bile olsa yüz suçsuz yakarız.'

O devirden kalma bir esere göre, kimseye kendini müdafaa etmek fırsatı verilmiyor, hatta meseleyi düşünmek için zaman bile bırakılmıyordu. İnsanın ya suçlu olduğunu derhal itiraf etmesi lazımdı, bu takdirde tevbekâr kabul edilerek saçları kazınır, ya da suçunu inkâr etmesi gerekirdi. Bu takdirde de yakılırdı. Saçları kazındığı takdirde suç ortaklarını bildirmesi icab ediyor, bildirmezse o da yakılıyordu. Bu yüzden suçsuzların da yakıldığı sanılıyor. Birçokları canlarını kurtarmayı, mirasçılarını düşündükleri için tevbekâr olduklarını söylerlerdi. Bunun üzerine de suç ortaklarının isimlerini vermeleri istenirdi. Başkalarına iftira atmaya mecbur kalırlar, bunlar hakkında uydurma şeyler ortaya atarlardı."[76]

"Bremen Başpiskoposu II. Gerhard, bugünkü Oldenburg'da, aşağı Weser bölgelerinde yaşayan Stedinger aşiretine düşman olmuş, çünkü bu aşiret kilise baskısına karşı isyan etmişti. Bu yüzden kalbi, hıristiyanlığın insan sevgisiyle, şefkatle dolu Papa IX. Gregor, 29 Ekim 1232 ve 19 Ocak 1233'de bunlara karşı bir Haçlı Seferi tertip ettirdi. Bir talan, bir yağmadır gitti: Kadınlar, çocuklar dahi öldürüldü, yeryüzü kadar gökyüzü de kana boyandı. Galiplerin gazabı, yalnız kasabalara, köylere boşalmakla kalmadı; yakalananların yakıldığı odun yığılarındaki alevler de hıristiyan kilisesi namına yapılan vahşeti ilan ediyordu.

Stedingerler'e karşı çıkardığı üçüncü fermanda IX. Gregor bu zavallı aşirete saldıranlara, Kudüs'e giden Haçlı Orduları'na verdiği imtiyazları verdi: Bu sefere katılacakların bilcümle günahlarının affedileceğini müjdeledi. Papa bu aşireti yok etmeyi adamakıllı kafasına koymuştu. 27 Mayıs 1234'de Altenesch mevkiinde Stedingerler mağlup oldular. Sayıca, silahça aşiretin kat kat üstünde, kana ve ganimete susamış Haçlı Ordusu muradına ermişti. Stedingerler'in pek azı kaçmaya teşebbüs ettiler, altıbin kişi öldürüldü.

Alman Ortaçağ tarihinin en kanlı, en zalim harplerinden biri olan bu Altenesch Savaşı günü, Bremen için dinî bayram kabul edildi. Kültür uğruna yapılan fedakârlıkları tebcil etmemek nankörlük olurdu."[77]

"Yapılan tahminlere göre, V. Kari (Şarlken)'ın hükümdarlığı zamanında Hollanda'da en az ellibin, bazı kaynaklara göre yüzbin dinsiz öldürüldü. Dük Alba, Hollanda'da valilik ettiği 5-6 yıl içinde (1567-1573) onsekizbin kişiyi, kılı bile kıpırdamadan öldürtmüş olmakla övünür, savaş meydanında canına kıydıklarının bu miktarı da aştığını söylerdi. Buna - göre, bu insan kasabı, en az kırkbin kişi öldürtmüştü."[78]

"Dieu et les Hommes adlı eserinde Voltaire, papalığın ihtişam devrinde müşfik valide kilise uğruna telef olan insanların sayısını on milyon olarak hesaplamıştır."[79]

"İspanya'da hüküm süren Araplar, tabileri bulunan hıristiyanlara, yahudilere tam bir vicdan hürriyeti vermişlerdi. Bunlar, kiliselerine, havralarına gidebilirler, ibadetlerini serbestçe yapabilirlerdi. İberya Yarınıadası'nın müslüman hükümdarları, bu gibileri hıristiyan   dinini  bırakmaya   zorlamak  şöyle   dursun, böyle bir şeyi düşünmezlerdi bile. Buna rağmen birçokları daha yüksek bir kültür seviyesindeki halkın dinine, müslümanlığa geçtiler. Hıristiyan idaresi altında korkunç şekilde ezilmiş olan yahudilere hatta devletin yüksek mevkileri açık bulunuyordu. O zamanlar manen ve maddeten Avrupa'nın en gelişmiş memleketi, İspanya olmuştur."[80]

"Muhammed'in yerine geçen Ebû Bekir, VII. yüzyılda Suriye Fütuhatına hazırlanırken, yani neticeleri itibariyle dünya tarihinin en muazam harblerinden birine girişirken, ordularına şu talimatı vermişti: «Ey nâs, size harfi harfine riayet etmeniz gereken on tavsiyede bulunuyorum: Kimseyi aldatmayınız, hırsızlık yapmayınız, hainlik yapmayınız, kimseyi hadım etmeyiniz; çocukları, ihtiyarları, kadınları öldürmeyiniz; hurma ağaçlarını ne yakınız, ne de kabuklarını soyunuz; meyva ağaçlarını kesmeyiniz, ekili tarlaları harap etmeyiniz; İ yiyeceğiniz kadardan fazla koyun, sığır, deve J öldürmeyiniz. Başları yuvarlak tıraşlı keşişler göreceksiniz, kılıçlarınızla başlarına hafifçe dokunup geçiniz; hücrelerine çekilmiş târik-i dünyalarla karşılaşacaksınız, Tanrı'ya olan adaklarını yerine getirebilmeleri için onlara ilişmeyiniz.»

Tarihten     öğrendiğimize     göre,     mutaassıb Müslümanlar, bu talimata riayet etmişlerdir[81].

Yine bunun gibi Kanunî Sultan Süleyman emrinde Osmanlı orduları Batı'ya sefer ederken, girdikleri gayr-i müslimlere   ait   bağlarda   tahribat   yapmak   bir   yana,

Hıristiyan Avrupa kıta alan, 1900 Çin Seferi'nde bu talimattan örnek alsalardı ne iyi olurdu. "[82]

Max Kemmerich'e atfen yapılan nakiller burada bitmektedir. Bununla beraber, burada dikkatlerimize lâyık hususlar mevcuttur.

Bir defa gayet açıktır ki, böylesine nahoş belgelerin bir araya toplanmış bulunması, kitabın konusu gereğidir. Yine bunun gibi, bu belgelerin Batı Medeniyeti'nden seçilmiş olması, yazarın Batı Medeniyeti'ne mensup bulunması, insanların bu belgelerde geçen yer ve şahıs isimlerine ve dolayısıyla vak'alara aşina olmaları ve buna ilaveten yazarın kendi insanlarına kendi tarihleri ve Medeniyetleri hususunda malumat vermek istemiş olması sebebiyledir.

Burada asıl önemli husus, yazarın bu kadar belge arasında İslâm Medeniyeti'ne ait iki paragrafa yer vermiş olmasıdır. Bu iki paragraftan birincisi, sulh zamanındaki cemiyetin iç yapısına ait olup, bu hususta yazarın tesbitleri, düşünce ve kanaatlerini havidir. Diğer paragrafta Hz. Ebû Bekir'e ait, harb zamanında uyulması gereken talimat vardır. Şu halde bu iki paragraf iki cümle ile özetlenebilir:

-Cemiyetin kendi iç yapısına yönelmiş tavrı, -Cemiyetin kendi dışına yönelmiş tavrı.

Hatırlayabiliriz ki, yukarıdaki satırlarda, sulh zamanında cemiyetin kendi içine yönelmiş tavrı ile harp zamanında kendi dışına yöneliş tavrı arasında büyük bir beraberliğin var olduğu hususunda ittifak etmiştik.

yedikleri üzümün bile karşılığını,   tahmini   rakamlarla, keseler içinde asma dallarının altına bırakmışlardır.

Böyle  olunca,  bu  iki  paragraf birbirini tamamlayıcı niteliktedir.

Her ne kadar bu paragraflar her okunuşunda insana yeni fikirler ilham edebilecek kadar muhtevalı iseler de, yine de biz konumuz gereği burada birkaç noktaya işaret etmek mecburiyetini kendimizde duyacağız.

Bu durumda, bu kitapta bulunan son paragraf, dikkatlerimize ve tetkiklerimize muhatap olacaktır. Hemen fark edileceği gibi, bu paragraf iki kısımdan müteşekkildir:

-Hz. Ebû Bekir'in talimatı, -Yazarın bu husustaki tesbitleri.

Bu paragrafta, birinci kısmı temsil eden Hz. Ebû Bekir'e ait bu talimat, İslâm'ın kendi varlığını tehdit eden düşmanlarına, bunlardan kadınlar, çocuklar ve yaşlılar surda kalsın, Hıristiyan rahiplerine varıncaya kadar bütün herkese ne derece iyilik ve şefkatle yaklaşmış bulunduğunu göstermesi bakımından önemlidir. O, bununla yetinmez ve insandan sonra diğer canlılara da yine aynı sevgi ve şefkatle yönelir. Bu arada, ağaçlar ve ekili tarlalar da unutulmuş değildir. Onlar da ayrı ayrı hatırlanır. Netice itibariyle, bu talimatta, varlık âlemi bütün birimleriyle, kendilerine mahsus sıra içinde zikredilmiştir. O, bütün bunlara sevgi ve şefkatle yönelinmesini ve onlara daima anlayışla davranılmasını mensuplarından kesinlikle istemiş ve beklemiştir. Harp gibi, ölüm-kalım mücadelesinin verildiği bir arbede öncesinde, başka şeylerden değil de bunlardan bahsedilmesi, onun tarafından bu konuya ne kadar önem verildiğinin açık bir delilidir. Haddizatında orduların harbedebilmeleri için, içinde bulunmaları icab eden "Gerilim"i, bu kabil konuşmalar   azaltacak   ve   dolayısıyla   sonucu   etkileyecektir. Bütün bunlar bilindiği halde, harbin potansiyelini arttıracak konuşmalar yerine, bu çeşit şeylerden bahsedilmiş olması, doğabilecek her türlü tehlike karşısında bile İslâm'ın tercihlerinde ne derece taviz tanımaz bir tutum içinde olduğunu göstermesi bakımından önem taşır.

Bu, bir imanın temeline aldığı prensiplerle ne pahasına olursa olsun çelişmeme hususunda gösterdiği ısrardır. Bu ısrar önemlidir ve bu imanın en saf ve en tabiî haliyle tezahür etmesi mânâsını taşır. Zira, bu durumlarda meselenin gösteriş ve riyaya tahammülü yoktur.

O, ortaya koyduğu bu kesin tavrına temel aldığı düşünce sistemi içinde, hayatı bir bütün telakki etmiştir. Bu hayatın içinde insanların hayatı vardır, hayvanların hayatı vardır, ağaçların hayatı vardır, ömürleri bir mevsimle sınırlı bitkilerin ve nihayet bir başağın hayatı vardır. O, hayatın kapsamını bütün bir varlık âlemini ihata edecek şekilde genişletirken, kişinin hayatının ancak bu sistem içinde değer bulabileceğini kabul ve îmâ etmiş oluyordu.

O, düşmanları bile olsun, öldürülmelerine karşı çıkarken, aslında onun karşı çıktığı "Ölüm" idi. Onun karşı çıktığı yokluktu, yok olmaktı. Onun için hayatı koruyor, onu himaye ediyordu. Hayattan mahrum kalan varlık yok olacaktı. Yok olmak, onu rahatsız eden işte buydu. Bunun için, hayata saygı duyuyordu. Hayata saygı duyulmalıydı. Hayat saygıdeğerdi. Hayat ile varlık birbirini tamamlayan iki unsur idi. Hayat olmadan, varlık; varlık olmadan, hayat olmazdı. Bunun için, hayata saygı, varlığa saygı; varlığa saygı da hayata saygı demekti.

Netice itibariyle İslâm, kendi mensuplarına bu prensipleri telkin edip onlan bu istikamette düşünmeye ve bu prensipler çerçevesinde davranmaya teşvik ederken, başkalarına da bu hususta sağlam ve ciddî ölçüler teklif etmiş oluyordu.

O, kendine mahsus bu ilâhî tavrı içinde tesirli olmuş olacaktı ki, Max Kemmerich tertip ettiği kitabında ona ve dolayısıyla bu konuyla ilgili hususlara atıflar yapmak mecburiyetinde hissetmiştir kendisini. Bununla da kalmamış, bu konudaki düşünce ve kanaatlerini açık ve net bir şekilde beyan etmiştir.

Geldiğimiz bu noktada hemen anlaşılacaktır ki, muhatabımız olan paragrafta Hz. Ebû Bekir'e atfen yapılan talimatta sıra, bu talimatın dış yapısıyla ilgili hususlara ve daha sonra yazarın bu konudaki tesbitlerini ve yorumlarını havî ikinci kısma gelmiştir.

 

Meseleye bu açıdan bakılması halinde, hemen şu husus fark edilir: Bu paragrafta konu edilen bu talimatın verildiği harble ilgili herhangi bir icraattan bahis yoktur. Tatbikata temas edilmemiş olması itibariyle bu talimat, bu paragrafta bir belge niteliği taşımaz. Nitekim birçok şey söylenmiş, fakat yapılmamış olabilir. Buna ilaveten bu talimat bu konuda daha başka talimatlar ile de desteklenmiş değildir. Bu durumda, bu talimat, bu paragrafta tek başına fazla bir şey ifade etmeyecektir.

Tarihçi yazar Max Kemmerich, bunu bildiği içindir ki, bu talimatı böylesine tek başına bırakmamış olmak için onu kendine ait tesbitler, yorumlar ve kanaatleriyle zenginleştirmiştir. Kapsamının sınırlarını sadece bir harbi içine alacak şekilde değil, binbeşyüz yılı içine alacak şekilde genişletmiştir.

Yazarın, bu talimatın tatbikiyle ilgili geniş zaman perspektifinde meseleye bakmış olması itibariyle, onun bu husustaki tesbitlerini, bizlere yeni yorumlar vaad etmesi    bakımından    tekraren    dikkatlerimize    ve tetkiklerimize kabul etmemiz gerekecektir. O, bu çalışmalarında edindiği intibaları şu şekilde ifade ediyordu: "Tarihten öğrendiğimize göre, mutaassıb müslümanlar, bu talimata riayet etmişlerdir."

Bilgi veren bu önermeyi, genişliğine değil, fakat derinliğine tahlil etmemiz için, onu oluşturan kavramlarına ayırmamız ve bu kavramları ayrı ayrı tahlil etmemiz ve daha sonra yine bütüne varmamız gerekecektir. Zira yazarın tesbitlerini ifade ederken seçtiği kelimeler, sıfatlar...vs. önemlidir. Meseleye bu açıdan bakılması halinde, bu önermede en fazla Mutaassıb kavramı üzerinde durulması icab ettiği hemen anlaşılacaktır.

"Mutaassıb" kelimesi bilindiği gibi, "Taassub" kökünden gelir. Taassub, bir konuda ifrata varmak, bir işte aşırılıklara düşmek, bir işte mübalağa göstermek mânâlarına  gelir.

Bu takdirde, "Mutaassıb Müslümanlar" demek, aşırı derecede dinlerine bağlı, dinlerinin emirlerini ve yasaklarını harfiyyen yerine getirmeye çalışan insanlar mânâsına gelir. Bunları yerine getirmek hususunda mübalağaya düşen insanlar demek olur.

Bu durumda, böyle insanların davranış kalıplan, o dinin gerçek yapısının en iyi şekilde tezahürü demek olacaktır. Bu durumda, gerçek dindarların kan dökmekten kaçınmaları, samimiyetle bağlandıkları ve inandıkları İslâm'ın kan dökmekten ve dökücü olmaktan kaçınması mânâsını taşıdığının açık bir delilidir. Bu, gerçek İslâm'ın aslî yapısında kan dökmek gibi bir unsurun bulunmadığı mânâsım taşır.

Sonuç olarak, aşağıdaki tesbit, buraya kadar yapılmış yorumlar ve değerlendirmelerin bir muhassalası olması itibariyle, zihinlerimizde her zaman   canlı   tutulmasını   bizlerden   istemekte   haklı görünüyor. Gerçekten bu talimatta, büyük bir çelişki mevcuttur ve bu çelişkiyi beşerî ölçüler içinde kalarak da çözmek mümkün değildir. Ayrıca, bu çelişkinin boyutlarını onun verildiği zaman, daha sertleştirmiş bulunuyor. Bu noktadan sonra, artık bu çelişkinin ifadesi önem kazanmış olur: Harpte insanların kendi hayatlarını düşünmeleri gereken bir ortamda onlardan, başkalarının hayatlarını düşünmelerini istemek ve daha sonra onlardan bunu beklemek gerçekten büyük bir çelişkidir ve beşerin idrâk sınırlarını aşan niteliktedir. Böyle bir istek, en azından harbin esprisiyle ters düşecektir. Bu insanların bu istekleri yerine getirmeleri halinde, "Harb Realitesi" mânâ ve ehemmiyetini yitirecek ve harb, gayesini kaybedecektir. Asker, duygu ve düşüncelerinde tezada sürüklenecektir. Niçin harbettiklerini hem kendilerine ve hem de birbirlerine soracaklardır. Bütün bu sebeplerledir ki, şayet bir kumandan, ilâhî bir merciden yardım görmüyor olsaydı, böylesine kritik bir noktada, böylesine bir konuşma yapamaz ve bu gibi teklifler getiremezdi.

Fakat, o kumandan, her can taşıyana sevgi ve merhamet için gelmiş, her âciz ve zavallıyı korumak için nazil olmuş bir imanı, onun zalim ve ceberut karşısında pes etmeyen müeyyidelerini arkasında bulmuş olarak, ancak o zaman böyle bir konuşma yapabilirdi. Bütün bunları askerin yüzüne karşı söylemekte futûr göstermemiştir. İşin şaşılacak bir diğer yönü, kumandanın bu söylediklerinin asker tarafından itiraz ve infialle karşılanmamış olmasıdır. Bu gerçek, şu hususu gösterir: Asker de bu konuda aynı şeyleri düşünmekte, aynı şeylere inanmakta ve aynı şeyleri hissetmektedir. Asker ile kumandan arasında inanç beraberliği vardır, duygu ve düşünce bütünlüğü mevcuttur.

Netice itibariyle, Kurban Kesen Medeniyetler'i temsil eden İslâm Medeniyeti'nin, Kurban Kesmeyen Medeniyetler gibi olmayıp, kan akıtmaktan kaçınması ve insan haysiyetine yakışır bir tutum göstermesi, onun daha kurulurken temeline aldığı kavramlar ve bu kavramların içini dolduran ilâhî muhtevası ve harbin gayesi hususundaki telakkilerinin bir terkîb oluşturması sonucudur. Bu terkîb, binbeşyüz yıl öncesinden günümüze gelinceye kadar geçen zaman içinde vukubulan harblerde, İslâm ordularının hareket ve davranışlarını insanî ölçüler içinde tutmuştur. Bunun neticesi olarak İslâm orduları, yaptıkları harblerinde imanlarının kendilerine yüklediği sorumluluğu daima üzerlerinde hissetmişlerdir, zulüm ve eziyetten 'hep kaçınmışlardır.

 

ÜÇÜNCÜ  KISIM    KURBAN'IN   DÎNΠ  GÖRÜNÜŞÜ

KURBANIN DÎNÎ GÖRÜNÜŞÜ

Konu, buraya kadar "İnsan Merkezli" gelişti. Fakat Kurban'ın ilahî emir olması, ayrıca onun dinî veçhesi bulunacağı hususuna işaret eder. Bu durumda, konunun birbirini tamamlayan iki temel üzerine kurulmuş olduğu hususu ağırlık kazanır:

-Kurban'ın  Tarihçesi, -Kurban'ın Prensipleri.

Bu durumda, bu meseleyi çözebilmek için, ilk merhalede onun gelişme süreci üzerinde durmak ve daha sonra bu süreç içindeki verileri yorumlamak icab edecektir. "Yorum" kavramı, ilk olarak konunun gelişigüzel ele alınamayacağı hususuna işaret eder. Bir "Metod"u gerekli kılar. Ne kadar memnuniyet vericidir ki, Kurban'ın tarihçesi, içinde taşıdığı malzemenin çokluğu ve bu malzemenin önemi itibariyle yorumlarımıza fazlasıyla müsait bulunuyor. Bu itibarla, artık konuya Kurban'ın Tarihçesi'nden başlamak, gerçeği bulmak hususunda bizleri ümitvâr edecektir.

 

BİRİNCİ  BÖLÜM KURBANIN   TARİHÇESİ

İslâm'da Kurban'ın tarihçesi, Hz. İbrahim Peygamber ile başlar. İbrahim Peygamber, oğlu İsmail'i Allah-u Teâlâ'ya Kurban etmeye nezreder. Zamanı gelince, kendisine bu ahdi hatırlatılır. O da gerekli hazırlığı yaparak, oğlunu Kurban etmek üzere, müsait bir yere götürür. Çocuğu yatırır ve bıçağı boğaz nahiyesine vurur. Fakat bıçak çocuğu kesmez. Bu esnada, Allah-u Teâlâ tarafından kendisine bir koç gönderilir. Bu koçu keserse, oğlunun yerine kabul edileceği bildirilir. Bunun üzerine Hz. İbrahim, kendisine gönderilen koçu keser ve ileride Peygamber olacak olan oğlu İsmail kesilmekten kurtulur.

Bu kısa nakil; Kurban'ın tarihçesinin birtakım önermelerden teşekkül ettiği hususunu ihtar eder. Bundan sonra artık bizim yapacağımız tek iş, buradaki "Esas Önermeler"i tesbit etmek ve bunların yanısıra "Yardımcı Önermeler"den destek alarak "Yeni Önermeler" bütünüyle yorumlarımızı derinleştirmek olacaktır.

-Hz. İbrahim, oğlu İsmail'i Allah-u Teâlâ'ya kurban etmeye nezreder.

-Bir koç gönderilir.

-Bu koçu, Allah gönderir.

-Bu koçun kurban edilmesi, İsmail'i kurban edilmekten kurtarır.

İlk önermede, "Hz. İbrahim oğlunu Allah-u Teâlâ'ya kurban etmeye nezreder." Hz. İbrahim, peygamberdir. Peygamber olması hasebiyle, Allah'ın yardımına mazhar olmuş ve kan dökmek gibi beşerî vasıflardan kurtulmuş bulu&'ması icab eder. Fakat gerçek böyle olmamıştır. Hz. İbrahim, oğlunu kurban etmek istemiştir. Bu husus, bizleri şu noktada ikaz eder: Bir kimse, peygamber de olsa, beşerî vasıflar onda mevcut kalacaktır. Ancak bu iç-güdü, Hz. İbrahim'de, ulvî bir gayeye yönelmiş olarak tecellî etmiştir. Fakat sonuç yine aynıdır: "Kan ve Ölüm".

Bu gerçek, bizleri şu noktaya götürür: İnsanlarda değişik miktarlarda bulunan kan akıtma istek ve gayreti, kişilerde onların değerlerine göre şekil bulup istikamet kazanacaktır. Bu itibarla, bu iç-güdü, iki ayrı kişide, iki ayrı biçimde görünecektir. Nitekim, Hz. İbrahim Peygamber'de bu iç-güdü, onun değerlerine uygun bir gayeye yönelmiş olarak tecellî ederken, yine bu iç-güdü bu değerlerden mahrum kimselerde hem kendisi ve hem de başkaları için zararlı ve tahrip edici boyutlarda tehlikeli hedeflere yönelmiş olarak tezahür edecektir. Bu husus, Kurban'ın İslâm'da niçin ve neden emroluriduğu noktasında ilk ve en önemli açıklamayı taşıyor gibidir.

Tabiî mesele bu kadar değildir. Zira, müteakip önermeler, konunun daha fazla aydınlanmasına yardımcı olacaktır. Bu itibarla, konuyu bu sıra içinde ele almak icab edecektir. İbrahim Peygamber, oğlu İsmail'i kurban edecektir. Fakat bu esnada, Allah tarafından kendisine bir koç gönderilir. Bu koçu Kurban ettiği takdirde, oğlunun yerine kabul edileceği bildirilir. Koçun kurban edilmesi, Hz. İsmail'i kurban edilmekten kurtarır.

Burada fazla dikkat serfetmeden hemen fark edilir ki, Hz. İbrahim, "Koç" kurban etmeyi düşünmemiştir. Bilakis, oğlunu kurban etmeyi istemektedir. İlâhî takdir, Hz. İbrahim'e, düşünmediği bir davranış şemasını teklif ederken, aslî hedefi saf dışı bırakmış, buna ilaveten ihtimal harici başka bir davranış şemasını ön plana alıp, aslî hedef yerine ikame etmiş bulunuyordu. Bu karşılıklı tercihler, beşerî tavır ile ilâhî tavrın zıtlaşması mânâsına geliyordu. Fakat bu zıtlaşmada ilâhî takdir, tesbit ettiği hedefi takdîm ederken, beşerî hedefi bütün bütüne ihmal ediyor değildi. Belki onu tashih ediyordu. Burada, "tashih" deyimi önemlidir.

Zira Allah-u Teala, İbrahim Peygamber'e teşebbüsünden razı ve memnun olduğunu ve bu itibarla oğlunu ona bağışladığını bildirip, meseleyi kapatabilirdi. Çünkü Hz. İbrahim, va'dine sadakatini isbat etmiş ve böylece gaye hasıl olmuş bulunuyordu. İlle de bir koçun gönderilmesi ve kesilmesi şart değildi. Halbuki konu böyle gelişmemiştir. İlâhî takdir, bütün bu yapılanlardan memnun kaldığım bildirip, meseleyi kapatmak yerine, hedef tashihi yapmış ve İbrahim Peygamber'i, başladığı "fiiPinde desteklemiştir. Gerçekten, bu husus mühimdir. Aksi takdirde, bu içgüdüye karşı çıkıp onu yarıda kesmiş ve akim bırakmış olurdu ki, bu, yeni bir gerilimin oluşması demekti. Bütün bu gerekçelerle o, bu iç-güdüyü cevapsız bırakmamıştır. Ona karşılık vermiştir. Bundan ötürü, bir koç gönderip onun kesilmesini istemiştir. Bu tavrıyla o, bu iç-güdünün kendisi için tesbit ettiği hedefe yönelmesini ve bu hedef istikametinde gelişmesini istemiş oluyordu. Bu sebeple, onu bu hedef istikametinde destekliyordu. Netice itibariyle kurban vecibesi, bütün sırlarını bu tercihte gizli tutuyordu.

Bu olgular dizisi içinde İbrahim Peygamber'in, oğlu İsmail'i kurban etme teşebbüsü, bıçağın kesmemesi, koçun gönderilmesi ve İsmail Peygamber'in hayata dönmesi tesadüfen olmuş vak'alardan veya bir heves ürünü olarak ortaya çıkmış fantazilerden ibaret değildir/ İçinde önemli mesajlar taşır. Bunlardan en önemlisi, çok başka bir hedefin ilk hedef yerine ikame edilmesiyle, bu iki hedef arasında ortaya çıkmış bulunan sağlam ve şaşmaz bir beraberliğin mevcudiyetidir. Hedefler, kendileri değil, temsil ettikleri konuları itibariyle önemlidir ve bu husus koç ile İsmail Peygamber arasında ciddî bir eşitliğin var olduğu konusunu gündeme getirir.

Konumuz itibariyle, alâkamız içinde bulunan Kurban'ın Tarihçesi'nde Eşitlik en önemli kavramdır. Hz. İsmail, çocuk da olsa, bir insandır. Buna mukabil koç, bir hayvandır. Koçun kesilmesi, Hz. İsmail'in kesilmesine engel olduğuna göre, koçun İsmail Peygamber'e benzeyen, ona bedel olan tarafları var demektir. Aksi takdirde, böyle bir yer değiştirme bahis konusu olmazdı. Bu durumda, insan ile hayvan arasında kurulmuş bulunan bu eşitlik nedir, nasıldır ve nereden gelmektedir soruları önem kazanır.

Bir defa şu husus açıktır ki, bu eşitlik, "Et"ten gelmemektedir. Zira İbrahim Peygamber, oğlunu kurban etmeyi isterken, maksat ve gayesi onun etini yemek değildi. Hem zaten gayet açıktır ki, koyunun eti yenilip insanınki yenilmediğine göre, mevcut eşilik etten gelmemektedir. Bu eşitlik birinin insan, ötekinin hayvan olması itibariyle, maddî değer açısından da değildir.

Bu durumda, geriye bir tek beraberlik kalıyor demektir: Kesilme Fiili. Öyleyse, birinin kesilmesi, bir diğerinin kesilmesine engel olması itibariyle, buradaki eşitlik, "Kesilme Fiili"nden gelmektedir. Fakat burada kesilme fiili, yine fazlasıyla açık değildir. Zira bu fiil, niçin "koç"un kesildiği sorusuna açıklık getirmez. Daha küçük veya daha büyük bir hayvan da olabilirdi ve bu kesilebilirdi.

Kesilme fiili, "Kan Akıtmak" tavrına delalet eder. Bu durumda, kesilme fiilinde "Akacak Kan" önem kazanır. Öyleyse, bu kesilme fiili, "koç"tan akacak kanla beraber mütalaa edildiği takdirde ancak mesele aydınlanmış olacaktır. Netice itibariyle, buradaki eşitlik, akacak kandan gelmiş olmalıdır. Birinden akan kan, bir diğerinden akacak kana bedel olmaktadır. Bu durumda kesilme fiili, akacak kan ile beraber mütalaa edildiği takdirde ancak kurban için koçun gönderilmesi hususu açıklık kazanır.

Mesele bu kadar değildir. Zira Kurban'ın Tarihçesi bizlere daha başka yorumlar vaad etmektedir. Meselâ, bu cümleden olarak: "Kurban'ın kesilmesi, Hz. İsmail'in kesilmesine engel olmuştur" önermesi, mantıkî değer açısından: "Kurban'ın kesilmesi, Hz. İsmail'in hayata dönmesine sebep olmuştur" önermesiyle karşılanabilir.

Bunun gibi, "Hz. İsmail, hayata dönmüştür" önermesi, mantıkî değer açısından üç önermenin toplamına eşittir:

-"Hz. İsmail, daha uzun seneler yaşamıştır." -"Hz. İsmail'in nesli devam etmiştir."

-"Hz. İsmail, tekâmül etmiş ve peygamber olmuştur."

Bu üç önermenin ifade ettiği mânâ açıktır. Fakat yine de tekrarlamada fayda vardır: Kurban'ın kesilmesiyle, Hz. İsmail uzun ömürlü olmuştur. Nesli çoğalarak devam etmiştir. Uzun ömürlü olmakla, manen tekâmül etme imkânı bulmuştur.

Bunun aksine, şayet İsmail Peygamber Kurban edilmiş olsaydı, kendisi genç yaşta öleceği gibi, ondan gelecek nesiller de onunja beraber kurban edilmiş olacaktı. Mesele bu kadarla kalmayacaktı ve Hz. İbrahim'in bizzat oğlu İsmail'den gelecek nesli de yine onunla beraber yok olup gidecekti. Bütün bunlara ilaveten, Hz. İsmail çocuk yaşta öleceği için, tekâmül etme imkânı bulamamış olacaktı. Tekâmül yarıda kalacaktı, tabiî peygamberlik de bahis konusu olmayacaktı.

Hülaseten, koçun kurban edilmesi, İsmail Peygamber'in hayatta kalmasına sebep olduğu gibi, ondan ve dolayısıyla Hz. İbrahim'den gelecek nesillerin hayat bulmasına da medar olmuştur. Peygamberliğini ve onun neslinden gelecek olan Hz. Peygamber'in vücûd bulmasını ve daha sonra onun da peygamberliğini mümkün  kılmıştır.

Sonuç olarak, yukarıdaki bu üç önermeden ilk iki önermeyi birbirinin mütemmimi olması itibariyle, birleşik önerme halinde ifade edebiliriz: İnsanlar uzun ömürlü olacaklardır ve nesiller çoğalarak devam edecektir.

İnsanların uzun ömürlü olmaları ve nesillerin çoğalarak devam etmesi, onların sayı olarak artmaları mânâsına gelir. Bu durumda, yukarıdaki satırlarda yer alan bu birleşik önerme, mantıkî değer açısından tek önermeye irca edilebilir: "O cemiyette, nüfus çoğalacaktır."

Netice itibariyle, bu önermeler dizisinde, eşitlikler, yerlerine konulması halinde, nihaî önerme kendiliğinden ortaya çıkmış olur: Bir cemiyette kurban kesilmesi, o cemiyette nüfusun artmasına  sebep  olacaktır.

Vardığımız bu noktada, tabiîdir ki, nüfusun nasıl çoğalacağı suali cevap arayacaktır. Bunun cevabı, çalışmalarımızda ittifak ettiğimiz noktaları hatırladığımız takdirde, bizlere fazla güçlük göstermeyecektir:

-Kişiler, gerilime düşmezler, -İnsanlar, kan dökmekten sakınırlar.

Cemiyet içerisinde insanların gerilime düşmesi sonucu ortaya çıkan vak'aları tesbit etmek, doğrudan doğruya katil vak'alarını takip etmek kadar kolay değildir. Bunun için, cemiyet içerisinde daha teferruatlı araştırmalar sürdürmek icab eder. Şayet biz, düşüncelerimizi "Sonuç"tan "Sebeb"e doğru geri gidecek şekilde bir usûlü benimseyecek kadar hazırlayabilirsek, üzerinde çalıştığımız konuyla ilgili ciddî neticelere varmamız imkânsız olmayacaktır.

Şurası bir gerçektir ki, şayet cemiyet kişiye devamlı bir gerilim veriyorsa, bu gerilim kişilerarası ilişkilerde kendini gösterecektir. Nitekim, cemiyet içerisinde ortaya çıkan kavgalar, dövüşler, vurmalar, kırmalar, cinayetler, intiharlar, her türlü suç işlemeler, hepsi belirli bir gerilimin bir haddi aşması sonucudur.

Bunun aksine, şayet cemiyet kişiye hayatı sürdürebilmek için lüzumlu gerilimin üstünde bir gerilim vermiyorsa, böyle bir cemiyette kişiler arası ilişkilerde yumuşaklık ve esneklik vardır. Öldürme, yaralama ve benzeri vak'alar azdır.

Netice itibariyle, şurası bir gerçektir ki, kurban kesen cemiyetlerde öldürme ve yaralama gibi vak'alar sık değildir ve hatta son derece azdır. Kişiler arası ilişkilerde, insanların genç yaşta ölümlerine, sakatlıklarına sebep olacak sertlikler hâkim tavır değildir.

Cemiyet içinde mevcut bu uyum, insanların daha huzur içinde yaşamaları, Sıhhatli olmaları ve uzun ömür sürmelerinin şartlarını hazırlayacaktır. İnsanlar arası ilişkilerin esneklik kazanması, genç ölümlere ve sıhhat bozulmalarına müsaade etmeyecektir.

Kurban Kesen Medeniyetler'de nihaî hedef olarak nüfusun artması keyfiyetinin bir ünitesini adam öldürmeyiş gibi vak'aların temsil ettiği hususu yukarıda geçmişti. Mesele bu kadar değildir. Zira adam öldürmek, sadece başkalarını öldürmek mânâsını taşımaz. Öldürmek kavramı içine, insanın kendisini öldürmesi de girer ve bu da cemiyetlerde başkalarını öldürmekten daha az rastlanan bir husus değildir.

Netice itibariyle, adam öldürmenin bir diğer boyutunu ifade eden intiharlar da, cemiyet içinde bir sosyal problemdir. Kişinin karşısındakine kızıp ona vuramayınca kendine vurması bir davranış kalıbıdır. Bu iç-güdünün insanda ortaya çıkardığı gerilimin muayyen bir seviyeyi aşması sonucu, bu iç-güdü kedisine kendi dışında obje arayacaktır. Kendi dışında kendisi için uygun bir obje bulamaması halinde, bu içgüdü bizzat kendisine, kendi içinde yönelecektir. Böylece intiharlar ortaya çıkacaktır.

Japonlar'ın karşısındakilere kızdıkları zaman kendi kendilerini öldürmeleri (harakiri yapmaları) bu ruhî mekanizma iledir. Kendilerini öldürmeleri, bu iç-güdüye kendilerini hedef göstermeleri sonucudur.

Kurban Kesmek, insanlarda marazî (patalojik) olmayan, fakat çatışmadan ileri gelen akıl hastalıklarını da önleyecektir. Akıl hastalıkları, insanda mevcut gerilimin muayyen bir seviyeyi aşması sonucu ortaya çıkan psişik bir haldir.

Bu hususta müteveffa Sigmund Freud'un çalışmalarından yardım görebiliriz: "Çatışma (conflict), Freud'un önemle üzerinde durduğu olgulardan biridir. Çatışma iki zıt kuvvet karşısında zevk prensibinin hâkim olduğu İd tabakası ile realite prensibinin hâkim olduğu Ego arasında meydana gelir. Freud, daha sonra fikirlerinde değişiklik yaparak, çatışmanın ego ile süper-ego arasında meydana geldiğini ileri sürmüştür. Bu iki zıt kuvvetten birini seçmek zorunluluğu diğerinin şuur dışına itilmesine neden olur. Bütün olaylar birbirine zıt kuvvetlerin çatışmasından doğar. İtilmenin bir kere meydana geldiğini ve durduğunu söylemek yanlıştır. Çünkü itilme sabit değil, daima hareket halinde bir prosestir. İtilmenin başarılı olmadığı devrelerde şuur dışındaki kuvvetler şuura hücum ederler."[83]

İd'de mevcut gerilimin muayyen bir seviyeyi aşması sonucu ortaya çıkacak olan çatışmada, "Ego"nun dengeyi sağlayamaması durumunda birtakım dengesizlikler ve akıl hastalıkları kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Halbuki İd'de mevcut bu gerilimin boşaltılmasıyla, çatışma sonucu ortaya çıkacak psişik tavırlar asgariye inmiş olacaktır.

 

İKİNCİ  BÖLÜM  KURBAN'IN   PRENSİPLERİ

Bu vakıanın bütün safhalarını içinde barındıran Kurban'm Tarihçesi, nihayet vahyin getirdiği "Kurban" emriyle beraber İslâmî bir hüviyet kazanmış oluyordu. O böyle bir hüviyet kazanmış olmakla, bundan sonra yapılacak çalışmalarda takip edilecek usûl hakkında bizzat kendisi yol göstermiş oluyordu. Zira bu konuda kendisi prensipler getirmişti. Bu, önemlidir. Çünkü bir müessesenin var olma sebebini ve kuruluş gayesini doğru tesbit etmenin en emin yolu, onun prensiplerinden hareket etmektir. Bu itibarla, burada da bu usûlün takip edilmesi tabiîdir. Ancak bundan sonra, yapılacak yorumların mantıkî alt yapısını kurmak mümkün olacaktır. Aksi takdirde, yapılacak yorumların, bu prensiplerle çelişmesi ihtimali her zaman bahis konusudur.

Bütün bu sebeplerledir ki, Kurban'ın emrolunuş gayesi üzerinde araştırma yapacaklar, çalışmalarına başlarken hareket noktası olarak bu prensipleri temel kabul etmek mecburiyetindedirler. Ondan sonra, düşüncelerini bu prensipler kontrolünde sürdürmek ve geliştirmek sorumluluğu içindedirler.

Böyle olursa, düşüncelerimiz üzerinde baskılar oluşacağı ve düşüncelerimizin hür bir ortam bulamayacağı   kanaati   ve   endişesi   yersizdir.   Bu, konunun yapısından gelmektedir.  Bunun  sebebini  şu şekilde açıklamak mümkündür:

Din ile ilim, Felsefe'den ancak bu taraflarıyla ayrılırlar. Din ve ilim, ancak olanı araştırır. Felsefe, olması gerekeni araştırır. Bu durumda, uygulanacak metodların farklı olacağı tabiîdir.

Bu itibarla, ilim ve din, olanı araştırması sebebiyle, ya olguları idare eden kanunları araştırıp bulacaktır veya şayet bu prensipler biliniyor ise ancak bu prensipler üzerinde çalışacaktır.

Bütün bu sebeplerledir ki, Kurbanla ilgili yapılacak çalışmalarda şayet bu prensipler görmezlikten gelinecek veya ihmal edilecek olursa, bu prensiplerin bizleri götürmek istediği hedeften çok uzaklara ve hatta zıt noktalara varmamız her zaman ihtimal dahilinde olacaktır.

Bu durumda takip edilecek yol bellidir. Zira bundan sonra yapılacak iş, Kurban'ın prensiplerini tesbit etmek, onları önemlerine göre sıraya koymak ve daha sonra düşüncelerimizi ve çalışmalarımızı bu sıra içinde sürdürmek olacaktır.

Bu prensipleri, önemlerine göre şu şekilde sıralayabiliriz:

-"Kan akıtmak vacibtir." -"Et dağıtmak sünnettir."

Bu durumda, artık yapacağımız yorumlarda elimizde bir program var demektir. Bu itibarla, düşüncelerimizi, bu prensiplerdeki hâkim sıraya göre geliştirmemiz zarureti açıktır. Ancak bundan sonra Kurban'ın varmak istediği hedefi tesbit hususunda kendimizi doğru yolda kabul edebiliriz.

Burada şu husus önemlidir: Bu prensipler, ayrı ayrı ele alınmaları halinde, ancak kendileri bir değer ifade edeceklerdir. Fakat buna mukabil, bu prensipler kendi aralarında oluşturdukları sıra içinde bir bütün olarak ele alınmaları halinde, kendileri tek başlarına taşıdıkları değerle kalmayacaklar, aynı zamanda bu beraberliğin oluşturduğu müşterek zemin içinde hem kendilerinin ve hem de diğer önermelerin ilave değer bulmalarına imkân vereceklerdir. Böyle bir durum, tabiî olarak yorumlarımızı zenginleştirecektir.

Yapılmış bulunan bu yorumlarda ve tesbitlerde, önermelerin tatbikî bir hüviyet kazanması, meselenin daha iyi anlaşılması takımından faydalı olacaktır: Bir kimse Kurban kesse ve etini hiçbir kimseye ve hiçbir fakire vermese de kendisine ayırsa, kurbanı yine kurbandır. Bu misali, daha sert çizgilerle ifade edebiliriz: Bir kimse kurban kesse ve kurbanın eti, elde olan veya olmayan sebeplerle zayi olsa ve böylece hiçbir canlının işine yaramasa, bu takdirde kurbanı yine kurbandır. Zira durumlar böyle bile olsa, kurban ibadeti yerine getirilmiştir. Zira vacib îfâ edilmiştir. Böyle bir hükme, bizleri kurbanın kendi prensipleri getirmiştir.

Kan akıtmak vacib, et dağıtmak sünnet olduğuna göre, kurban kesilmekle vacib yerine gelmiştir. Bu konuda, artık itiraza mahal yoktur.

Biz, İslâm'ın Kurban ibadetinde "Kan akıtmak vacib, et dağıtmak sünnettir" önermelerindeki mevcut nükteyi kavradıktan sonradır ki, ancak kümes hayvanlarının niçin ve neden kurban edilmediklerini anlayabiliyoruz. Kümes hayvanları kurban edilmezler. Çünkü onlardan akacak kan, insanda mevcut bu içgüdüye tatmin sağlamayacaktır. Yoksa onların cüsselerinin    ufak    ve    dolayısıyla    etlerinin    az olmasından   değildir.   Zira   et,   kurbanın   ilk   veya daha  sonraki  hedefleri  arasında  değildir.

Günümüzde sosyal muhtevalı kavramlar itibar gördüğü için, 'kurban, cemiyette sosyal dayanışmayı sağlamaya yönelik oluşu yüzünden emdredilmiştir', tarzında verilecek bir hüküm, bu ulvî müesseseyi sosyal kavramların daracık sınırları içine hapsetmek ve konuyu et meselesi halindi tâkdîm etmek mânâsına gelecektir. Bu da kurbanı hedefinden saptırmak olacaktır. Zira böyle bir hüküm, kendi içinde taşıdığı yanlıştan ziyade, ona dayanılarak yapılacak yorumlarda daha başka yanlışlara sebebiyet vermesi bakımından sakıncalıdır, yanıltıcıdır. Zira böyle olunca, değişik alternatifler daima zihinleri meşgul edecektir.

Denilecektir ki, kurbandan gaye şayet sosyal dayanışmayı temin ise, etten ziyade ilaca ihtiyacı olan bir kimseye ilaç alıp vermenin kurban yerine geçmesi icap edecektir. Halbuki geçmez. Bunun gibi, etten ziyade soğuk bir kış günü yakacağa ihtiyacı olan bir kimseye odun ve kömür alıp vermenin yine kurban yerine geçmesi gerekir, fakat yine bu da kurban yerine geçmeyecektir.

Belki bütün bunlar, kurbandan daha sevaptır. Bu, insanların takdir sınırlarını aşan bir husustur. Fakat şayet bizler kurban hakkındaki doğruyu araştırmak ve bulmak istiyorsak, bu konuda çalışmalarımızı sürdürmek ve düşüncelerimizi derinleştirmek için ancak onun prensipleri dışına çıkmamak zaruretiyle karşı karşıya olduğumuzu kabul etmemiz gerekir.

Bütün bu tesbitlerden, kurbanın diğer veçhelerinin küçümsendiği kanaati uyanmamalıdır. Doğrusu, kurbanla  beraber   ortaya  çıkan   para  arzı  ve   devri, iktisaden küçümsenmeyecek boyutlar taşır.  Bu tavır, ayrıca hayvan yetiştiriciliğini teşvik ve iyiye primdir.

Bugün cemiyet içinde yaygın kanaatin aksine, kurbanın, eti, derisi ve diğer aksamı ve cemiyete para arzı ile hiçbir ilgisi yoktur. Kısa bir tarifle; Kurban, iktisadî bir tavır değildir.

Kurban kesmek yerine, fakire verilecek parayla, bu fakirin kasaptan et alması suretiyle bütün bu hususlar gerçekleşebilirdi.

Nitekim, bayram günü fakire verilecek kurban parasıyla, fakirin kasaptan et almasıyla bütün bu hususlar kendiliğinden en kısa yoldan gerçekleşebilirdi. Piyasaya para arzedilmiş olur, ilave tüketim ile üretim artmış olur ve netice hasıl olurdu. Böylece, ekonomiye katkı sağlardı.

Bu durumda, kurban günü gösterilen bütün faaliyetler, bir külfetten ibaret kalmış olurdu.

Bütün bu et ve teferruat, gerçekleşmiş bir gayenin tahakkuku sonrasında, imkânların zayi olmaması içindir.

Sonuç olarak bu tür ibadetlerin hedef edindiği, tıbbî ve hukukî vak'aların zuhuruna sebebiyet veren bu içgüdüyü tesbit ve teşhis hususunda, büyük psikolog müteveffa Sigmund Freud'un çalışmalarını takdirle ve şükranla karşılamak en azından bir kadirşinaslık örneği olacaktır.

Fakat burada diğer bir hususu dikkatlerimize sunmak, yine en azından hakşinaslık olacaktır. Kur'an-ı Kerîm, Freud'dan tam binüçyüz küsur yıl kadar önce, insanın bu tarafını hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak ölçüde açık ve kesin bir şekilde kendine mahsus veciz üslûbu içinde beyan ediyordu:

"(Ey Habibim), o vakti hatırla ki, Rabbin Meleklere, -Ben yeryüzünde (hükümlerimi yerine getirecek) bir halîfe (bir insan) yaratacağım, demişti. Melekler de, -Biz seni hamdinle teşbih ve noksanlardan tenzih etmekte olduğumuz halde, orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?, demişlerdi. Allah, -Ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim, buyurdu."[84]

Konumuz açısından, bu âyet-i kerîmede dikkatlerimize hitap eden hususlar vardır. Meleklerin, insanlar hakkında, "Kanlar dökeceklerdir" tarzındaki hükümleri önemlidir.

Burada önemli olan ikinci bir husus daha vardır: Her ne kadar bir hüküm ifade ettiği mânâ itibariyle katiyet ifade ederse de, burada önemli olan bu hükmün iç yapısından gelmektedir.

İnsanlar hakkında vuku bulan, "Kanlar dökeceklerdir" şeklindeki hükümde, "Kanlar" öznedir ve çoğuldur. Hüküm "Kan dökeceklerdir" şeklinde değil de, "Kanlar dökeceklerdir" tarzında gelmiştir.

Bu hükümde, burada öznenin çoğul gelmesi değişik sebeplere dayanabilir: İlk akla gelebilecek durum, öznenin kanlar şeklinde çoğul kullanılmasının, "çok kan dökecekler" mânâsına mübalağa ifade etmesidir.

Bundan çok daha muhtevalı, çok daha şümullü ve mükemmel bir açıklama biçimini, büyük âlimlerden es-Seâlibî'nin paha biçilmez çalışmalarından öğreniyoruz. Bu büyük âlim, pek çok emek mahsulü ortaya konduğu anlaşılan müstesna eserinde -ki sadece bu eser onu rahmetle yâd etmeye yetecektir- kanlarla ilgili (ed-Dima')   maddesinde   şu   fevkalâde   tesbiti   bizlere aktarmaktadır: "Arab lisanında vücuttaki her uzuvdan (burun, iç organlar, sırt vs....) akan kana başka başka adlar verilmiştir. Kanlar mânâsına gelen ed-Dima' kelimesi, vücuttaki başka başka organlardan akan başka başka kanların hepsini birden şümulü içine almaktadır."[85]

es-Seâlibî'nin bu tesbiti, çalışmamızın başından beri yapılan yorumlara ayrı bir haklılık kazandırmakta ve yapılacak çalışmalara yeni boyutlar getirmektedir. Zira, boks maçlarında burundan akan kan, boğa güreşlerinde ve düelloda iç organdan akan kan, kırbaç darbeleriyle sırttan akan kan, bir yerde aynı olmakla beraber, bir yandan da insanlara farklı ve değişik tatminler sağlayacaktır.

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM KURBAN   KESMENİN METAFİZİK   TEMELLERİ

İslâm'da kurban kesme vakıasını, tarihî menşeinden itibaren günümüze kadarki, seyrinde herhalde üç merhaleye ayırmak mümkündür:

1-Hz. İbrahim'in kendi öz evlâdı Hz. İsmail'i Allah'a kurban etme teşebbüsü.

2-Bu teşebbüsün yine bizzat Allah tarafından durdurularak Hz. İsmail'in yerine bir koçun gönderilmesi. Bu ikinci merhalede dikkat edilirse Kurban Eden aynı kalmış fakat Kurban Edilen değişmiştir, ki, bu da intikal devresidir.

3-Son merhalede, yani bizlerde ise, bu iki teşebbüse nisbetle hem Kurban Eden değişmiştir ve hem de Kurban Edilen.

Bilindiği gibi Kurban'ın tarihi İslâmiyet'te Hz. İbrahim'in (a.s.), oğlu Hz. İsmail'i (a.s.) kurban etme teşebbüsü ile başlar. Ve sonra bu teşebbüs, bizzat Allah tarafından Hz. İsmail'in yerine bir koç kurban edilmesi şekline çevrilir. Daha sonra da bizlerde koyun kurban etme şeklinde devam eder.

Hal böyle olunca, karşımıza halledilmesi gereken yeni birtakım meseleler çıkmaktadır.

Şöyle ki, Hz. İbrahim'in, özevlâdı Hz. İsmail ile olan Baba-Oğul münâsebetine karşılık Allah tarafından Oğlunun yerine gönderilen Koç arasındaki benzerlikler, başka bir deyişle Baba-Evlâd ile Sahib-Koç arasındaki münâsebetin ayrı tarafları belli olmakla beraber, bir ve aynı olan tarafları nelerdir? Herhalde ağır basan müşterek tarafları olmasa idi, Hz. İsmail'in karşılığında Allah Tealâ bu koçu göndermez, daha münâsib bir yol gösterirdi.

Akla gelen ikinci mühim soru da şudur. Hz. İbrahim'in, oğlu Hz. İsmail ile olan münâsebetine karşılık, bizlerin koyun ile olan münâsebetlerimiz arasında ne gibi benzerlikler ve ne gibi bir ve aynı olan hususiyetler vardır? Zîrâ müşterek taraflar olmasa idi bu gelenek bizlerde bu şekilde devam etmezdi.

Akla gelebilen soruları sorduktan sonra artık elden geldiğince bu soruları cevaplandırmaya geçebiliriz:

Şöyle ki; Hz. İbrahim'in (a.s.) kurban olarak evlâdını seçmesi tesadüfi değildir. Bunu, yani bu seçişi sadece sevgi ile değerlendirmek de mümkün değildir. Çünkü insan pekâlâ ailesini de evlâdı kadar, belki de daha fazla sevebilir. Böyle olabileceği halde, Hz. İbrahim'in (a.s.) kendi özevlâdını seçmesinde daha başka hikmetlerin varolacağı muhakkaktır.

Meselâ: Evlâd babanın ve ananın bir parçasıdır. Yani ana-baba ile evlâd arasında sadece manevî bir bağ olan "sevgi"den başka, maddî bakımdan da kuvvetli bir bağ mevcuttur. Zîrâ evlad, ana-babanın maddî varlıklarının bir neticesi ve yine onların maddî, manevî bir devamıdır. Yani evlâd hem ana ve babanın seneler süren emeklerini kendi nefsinde toplamak suretiyle onların ömürlerinden bir parça haline gelmiştir ve hem de onların ölümlerinden sonra onların varlıklarını kendi nefsinde sürdürecek bir unsur olmuştur. İleride bahsedileceği gibi, Koç ile Sahibi arasında da tamamen aynı münasebetler mevcuttur. Umumiyetle erkeğin erkek evlâd, kadının da kız evlâd istemesinin sebeplerinden biri de budur. Çünkü bu evlâtlar ana ve babalarının bir bakıma yardımcısı, bir tamamlayıcısı ve bir bakıma da onlar öldükten sonra onların bir devamıdırlar.

Hal böyle olunca baba ve ananın kendi maddî ve manevî varlıklarının bir devamı olan evlâtlarını kurban etmeye razı olmaları, bir bakıma kendilerini, kendi öz varlıklarını fedaya razı olmaları demektir.

Böylece birçok hikmetleri hâvî olarak başlayan kurban kesme hadisesinin, yine bizlerde koyun kesme şeklinde devam etmesi de herhalde şu sebeplerledir.

Koyun madde, yani para karşılığı alınıp kesilmekte ve eti de bir kısmı evde bırakılmak üzere fakir-fukara, eşe-dosta hediye edilmektedir. Kısacası koyun, para karşılığı alınmaktadır. Bu para, tabiî helâl para, insanın ömründen bir kısmını vererek elde ettiği maddedir. Yani, o madde onu kazananın ömründen bir kısmını kendi içinde ihtiva etmektedir. Kısacası, bu para duruma göre onu kazananın hayatından muayyen bir zamanı ve bu zaman zarfında da onu kazanırken yorulup-üzülmesini, yıpranıp-terlemesini yani sarfettiği emeği kendinde taşımaktadır. Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, bir kimsenin kurban kesmek için ayırdığı para, zaman ve enerji olarak o insanın ömründen bir kısmını teşkil etmektedir. Hal böyle olunca; bir insanın zaman ve emek (yani güç ve enerji) olarak kendi ömründen bir parçasını teşkil eden, yani onun geçen ömründen bir kısmı demek olan para ile, koyun alarak kesmeye razı olması, zaman ve emek sarfetmek  suretiyle  kendinden  birçok  şeyler vererek, kendinden bir parça haline gelen evlâdını kesmeye razı olması ve daha kısacası kendini kurban etmeye, feda etmeye razı olması mânâsına gelir.

Ve yine insanın kendi maddî varlığından bir kısmını vererek kazandığı para ile arasında maddî bağlantı olduğu gibi, aynı zamanda ömrünün bir kısmı demek olan para ile manevî bir bağlantı, bir sevgi bağlantısı da mevcuttur. Çünkü o para o insanın ömrünün bir kısmını temsil etmektedir. Kısacası para, insanın evlâdı gibi hem maddî ve hem de manevî olmak üzere her iki tarafının da tamamlayıcısıdır ve onlar öldükten sonra da iyi veya kötü olarak tıpkı evlâd gibi onların bir devamcısıdır.

İşte yukarıdan beri saymaya çalıştığımız gerekçeler iledir ki, Hz. İbrahim'in, evlâdı Hz. İsmail'i kurban etme teşebbüsü, bizlerde kendi alnımızın teri ile helâlinden kazandığımız para karşılığı aldığımız koyun kurban etme şeklinde devam edegelmektedir.

Bu kurban kesme vakıasında dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da herhalde şudur: Hz. İbrahim'in, evlâdı Hz. İsmail'i kurban etme teşebbüsünde, Hz. İbrahim'in hareket noktası Allah aşkı idi. Allah aşkının Hz. İbrahim'deki tezahür ve tecellisi idi. Halbuki cüz'î de olsa bu fedakârlıklar bizlerde gerektiği gibi Allah aşkına sahip olabilmemiz için bütün ömrümüz boyunca takip etmemiz gereken bir eğitim vetiresi durumu arzetmektedir. Yani Allah aşkıyla başlayan kurban kesme vakıası, bizlerde Allah aşkına teveccüh etme (yönelme) şeklinde devam etmektedir ve böylece ilâhî sevgi de devrini tamamlamaktadır, ki biz buna pekâlâ Büyük Devir diyebiliriz. Bir de fertte başlayıp fertte biten ikinci bir devir vardır ki, bundan da ileride bahsedilecektir. Buna da     herhalde     Küçük        Devir     demek     mec-buriyetindeyizdir.

Bu meseleyi belki şöyle de ele alabiliriz: Gerek Hz. İbrahim'in, evlâdı Hz. İsmil'i kurban etme teşebbüsü ve gerekse bizlerin koyun kurban etme gayretlerimiz madde üstü olup manevî sahaya giren "Sevgi"yi de kademelere, merhalelere ayırmaktadır. Ve bizlere İlâhî aşkın, Allah sevgisinin her türlü sevginin üstünde olduğunu ve bütün asil sevgilerin o ilâhî sevgiden neş'et edip çıktığını ve bu ilâhî sevgiden hiç kimsenin hiçbir şekilde zarar ziyan görmek şurada kalsın, bilâkis bu sevginin iyilik, şefkat getirip kurtarıcı olduğunu işaret etmektedir. Netice olarak Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'in kıssasıyla, kendi sevgisinin insanlara saadet ve selâmet getireceğini ve ancak kendi sevgisinin insanlığı düştüğü girdap ve felâketlerden kurtaracağını anlatmak istemektedir. Ve tabiî bundan da, yapıcı, kurtarıcı olmayan bilâkis yıkıcı, tahrip edici bir sevginin patalojik (marazî) bir durum arzedeceği kendiliğinden ortaya çıkar.

Hz. İbrahim'in, evlâdı Hz. İsmail'i kurban etme teşebbüsünde hareket noktası, kemâliyle sahip olduğu ilâhî sevgi idi. İşte bunun için evlâdını kurban etmeye lüzum hasıl olmadı ve bu aynı sevgi bir kurtarıcı olarak tecelli etti. Buna karşılık bizlerde ise, lâyıkı veçhile sahip olmadığımız İlâhî sevgiye nail olabilmek için para, mal, mülk gibi ikinci-üçüncü dereceden birtakım sevgilerimizi bu ilâhî sevgiye feda edebilmek gayretinden başka bir şey değildir. Bu da pekâlâ göstermektedir ki, ikinci, üçüncü veya daha aşağı dereceden de olsa herhangi bir sevginin gayret, çalışmak ve fedâkârlık sonucu en üst sevgi, ideal sevgi, yani ilâhî sevgiye inkılâp edip dönüşeceğini göstermektedir. Yoksa Allah Teâlâ kestiğimiz veya keseceğimiz   kurbanların   kanından   da,   etinden   de müstağnidir. Bu kestiğimiz kurbanların Allah Tealâ'ya karşı beslediğimiz sevgi ve muhabbetin artmasına hizmet etmekten başka hiçbir değeri yoktur.

Bunlara ilâveten koyun hem bizzat kendi varlığıyla ve hem de alındığı karşılık itibariyle maddedir, maddeyi temsil etmektedir. Başka bir ifâde ile koyun:

1-Onu almak için para kazanmak gayesiyle sarfettiğimiz "Enerji-Güç-Kuvvet" itibariyle maddedir.

2-Enerji karşılığında kazandığımız ve alırken de vermek mecburiyetinde olduğumuz "para" itibariyle maddedir.

3-Ve nihayet sırf kendi varlığı itibariyle maddedir. Hal böyle olunca, Kurban Bayramı'nın gelmesi ile Allah Rızâsı için kurban kesmemiz maddeyi Üç-Haliyle, enerji-para-varlık olarak kendi nefsinde toplamış olan koyunu, yani maddeyi, Allah Rızâsı'na yani Mânâ'ya tamamen feda etmemizden başka bir şey değildir.

Burada dikkat edilirse, potansiyel halindeki enerjiyi harekete geçirip ona istikamet veren, şekil veren Allah Rızâsı'dır, Allah Sevgisi'dir. Ve neticede yine bu madde birçok şekil değiştirdikten sonra, yine Allah Rızâsı, Allah sevgisi uğruna feda edilmektedir. Böylece yukarıda işaret ettiğimiz, kişide başlayıp kişide biten "Küçük-Devir" de kendini tamamlamış olur. Bunu, aşağıda vereceğimiz bir misâl belki daha fazla açıklığa kavuşturacaktır. Bunun için canı et isteyen bir kimsenin bir koyun alıp kesip yediğini düşünelim. Burada da tamamlanan bir devir vardır. Burada ilk hareket noktası yani et ihtiyacı fizyolojik (bedenle ilgili) bir ihtiyaçtır, yani maddî bir ihtiyaçtır. Bunu alıp kesip yemekle de bu ihtiyaç giderilmiştir ve böylece bu da devrini tamamlamıştır. Halbuki kurban vakıasında durum yukarıda işaret olunduğu veçhile hiç de böyle değildir. Başlayış ve bitiş madde değil bilâkis madde üstüdür.

Evet, aslında bu hal, yani maddenin mânâya feda edilişi, zannedildiğinden çok daha fazla değer taşımaktadır. Zîrâ, İslâm'dan önce müşrikler putları uğruna yaptıkları kurbanları putlarının dibinde keserlerdi. Böylece hem kurban edilen ve hem de uğrunda kurban edilen "put" onların elleriyle tutup, gözleriyle gördükleri birer madde olarak karşılarında dururdu. Yani her ikisi de maddenin birer temsilcisi olarak bu insanların beş duyusuna hitap ederdi. Ve fakat bu insanlar, maddeyi kendi aralarında kademelere, sıralamalara ayırdıklarından madde olan kurbanın yine madde olan puta kurban edilişinde hiçbir fevkalâdelik görmezlerdi. Fakat buna karşılık madde olan kurbanın elle tutulmayan, gözle görülmeyen ve beş duyuyla algılanamayan madde-üstü bir Varlık uğruna kurban edilmesine de bir türlü akıl erdiremezler ve bunu bir türlü anlayamazlardı. İşte İslâm'ın gelmesiyle bu maddeden kurtuluş bir anda gerçekleşmiş ve insanlar maddenin dar sınırını bir anda aşabilmişlerdir.

İslâm'dan çok önce, daha binlerce yıl önce insanları maddenin dar sınırlarından ve belirli kalıplarından kurtarıp, onları fikren ve ruhen yepyeni ufuklara yöneltmek için en büyük atılımı, insanı dehşete düşüren en büyük fedakârlığı, insanların bu hususa dikkatini çekmek için Hz. İbrahim (a.s.) ve O'nun saygıdeğer oğlu Hz. İsmail (a.s.) yapmıştır.

Yapılan \bu büyük fedakârlıktan sonradır ki insanlar zaman zaman düçâr oldukları gafletler müstesna, Madde-Üstü'nü maddeden çok daha fazla değerli   bulmuşlar   ve   bu    madde-üstü    meselelere yönelmişlerdir. Kısaca şöyle söyleyebiliriz: Yapılan bu fedakârlık insanları gözün dar zaviyesinden kurtarmış ve insanları daha büyük âlemler aramaya teşvik etmiştir. Bu da birçok yeni keşiflerin, yeni buluşların ve modern,ilmin nüvesini teşkil etmiştir.

Çünkü insanlar ancak bu sayede gözün dar zaviyesinden, aldatıcı faaliyetlerinden ve buna rağmen ağır basan tahakkümünden kuttulagelmişlerdir. Böylece gözün dar sınırını aşan ve daha büyük âlemlere yönelen insanlar, aradıklarını ve bu aradıklarını ararken de farkında olmadıkları için aramadıkları birçok hakikatleri bulmuşlardır. Felsefede, Platon'un İdealar Nazariyesini yorumlarken felsefe tarihçilerinin bir çoğu bu fikri gayet ciddiyetle ve gayet samimiyetle müdafaa ederler. Ve "metafizik düşüncenin çağdaş ilmin kurulmasında ve gelişmesinde çok büyük payı olduğunu" sık sık tekrarlarlar.

Tekrar mevzumuza dönerek şunu da ilâve edelim ki,   bu  hal,  yani   Mânâ'nın      maddeye     tercihi

namazda da mevcuttur. Maddeyi temsil eden başın, en büyük mânâ olan Allah Tealâ'nın karşısında eğilmesidir. İzah edilmediği takdirde bir yabancının bu hali anlayamaması da bundandır. Çünkü secde eden bir insanın karşısında madde olarak hiçbir şey ama hiçbir şey yoktur. Ve fakat namaz kılan bir müslüman gözleriyle görmediği fakat inandığı Bir-Tek Varlık önünde rahat rahat eğilebilmekte ve secde edebilmektedir. Ve bunu da gayet tabiî, gayet normal görmekte ve hiçbir şekilde yadırgamamaktadır. Bu da âliminden cahiline, okumuşundan okumamışına kadar herkesin bu metafizik meseleleri ne kadar iyi kavradığını çok iyi bir şekilde dile getirmektedir.

Bunlardan başka, birinci derecede olmasa da hiç olmazsa  talî   derecede,   yine   bu   Kurban  Vâkıası'nın cemiyet içerisinde çok tarafları vardır. Meselâ: Kurban etinden ve yününden konu-komşunun, fakir-fukaranın istifade etmesi gibi. Göze ilk bakışta cüz'î gibi görünen bu kurban etinden fakir-fukaranın istifade etmesi meselesi, ciddî olarak hesaplanırsa hiç de küçümsenmeyecek neticelerin alınacağı muhakkaktır. İşte bu küçücük bir "vakıa" bile ilâhî sevginin her yerde, herkese iyilikten başka hiçbir şey getirmeyeceğini gösterir, güzel ve mütevazî bir delildir. Nitekim canı et istediği için bir koyun alıp da kesen bir kimsenin, bu koyunun etini kendi boğazından keserek fakir-fukaraya dağıttığı pek görülmüş hadiselerden değildir. Yukarıda da izah edilmeye çalışıldığı gibi, bu kimsenin hareket noktası fizyolojik ihtiyaçtır. Halbuki kurban kesen bir kimsenin hareket noktası ise Allah sevgisidir.

Mevzumuz kurban eti ile ilgili hususlara geldiğinden bazı meselelere daha temas etmek herhalde yerinde olacaktır. Ve bu mevzuya da, konumuza en iyi şekilde açıklık kazandıracağını zannettiğimiz için bir misalle girelim. Bunun için de çalışıp-didinip alnının teri ile ayda binsekizyüz lira alan ve Kurban Bayramı'nın gelmesi ile de bu aldığı paranın yarısını teşkil eden dokuzyüz lira karşılığında bir koyun alıp, Allah Rızâsı için Kurban eden bir müslüman düşünelim. Tabiîdir ki böyle bir kimse bu koyunu kestikten sonra, bir kısmını çoluk-çocuğuna, bir kısmını ise akraba ve taallukatına ve diğer kısmını da fakir-fukarayâ> vermek üzere üç kısma bölecektir. Koyunu dokuzyüz liraya almış olduğuna göre üçyüz lirası eve, çoluk-çocuğuna; üçyüz lirası akrabalarına, eşine dostuna ve nihayet son üçyüz lirası da fakir-fukaraya gidecektir. Dikkat edilecek olursa bu kimse, sırf akrabalarına hediye ettiği etin karşılığı olan üçyüz lira için tam beş gün sabahtan akşama kadar yaz-kış, soğuk-sıcak demeden çalışmış, çabalamıştır ve bu parayı kazanmıştır. Sabahleyin evinden çıkıp işine giden ve işinde akşama kadar bıkmadan usanmadan çalışan ve bu emeği karşılığı aldığı para ile aldığı koyunun etini akrabalarına gönderen bu kimse onları hatırlamış, onlara olan sevgi ve bağlılığını isbât etmiş ve nihayet onları ziyaret etmiş durumdadır. İslâm'da Sıla-ı Rahim (akrabaları^ ziyaret) esası vardır. Böylece akrabalarına kurban "eti gönderen bu kimse onları hatırlamak, onlara sevgi ve bağlılığını isbat etmek bir yana, bir bakıma bizzat onları ziyaret etmiş durumdadır. Evet onları ziyaret etmiş durumdadır. Çünkü akrabalarını ziyaret etmiş bir kimsenin akrabalarına kendi özbenliğinden verdiği şeyleri herhalde: Akrabaları ziyaret (Zaman x Enerji = kuvvet x yol) olarak formüle etmek mümkündür. Bunun gibi, sabahleyin evinden çıkıp işine giderek akşama kadar çalışıp kazandığı paranın karşılığı olan eti akrabalarına hediye eden kimse de yine kendinden, kendi özbenliğinden onlara bir şeyler vermiştir, ki bunu da herhalde: Kurban Kesme (Zaman x Enerji = kuvvet x yol) olarak formüle etmek mümkündür.

Burada dikkat edilecek olursa gerek akrabalarını ziyaret eden kimse ve gerekse onlara kurban eti gönderen kimsenin tâbi oldukları formüller aynıdır. Yani bu iki çeşit insan da akrabalarına aynı şeyleri vermişlerdir. Kısacası, nasıl ki akrabalarını ziyarete giden bir kimse kendi vaktinden bir kısmını, kendi güç ve enerjisinden de bir miktarını onlara feda ediyorsa, yine aynı şekilde, sabahtan işine gidip kazandığı parayı akrabalarına hediye eden bir kimse de, tıpkı akrabalarını ziyarete giden bir kimse gibi, ömründen bir kısmını enerji ve gücünden de bir miktarını, belki hayli bir miktarını akrabalarına feda etmiş, onlara adamış  durumdadır.  Yalnız  burada  ufak bir fark  da mevcuttur ki; o da ziyaretlerde akrabaların birbirleriyle oturup konuşmasına karşılık, diğerinde böyle bir imkânın pek olmamasıdır. Fakat bu da fazlasıyla ehemmiyeti haiz bir mesele değildir. Çünkü akrabaları ziyaretten kasıt, onlara kendimizden bir şeyler vernıemizdir. Nitekim akrabalarını ziyarete giden bir kimse, eğer onları evde bulamazsa onları evde bulnıuşçasına sevab alır ve 'Akrabalarınızı ziyaret ediniz." emrinin mesuliyetinden de kendi imkânlarına göre belirli bir zaman için kurtulmuş olur. Ama tabiî bu evde bulamamaları kasıtlı ve maksatlı olmamak kaydı ile. Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki; dokuzyüz liraya bir koyun alarak bunun üçte birini akrabalarına hediye eden bir kimse, ömründen tam beş gününü zaman ve enerji olarak onlara adamış, onlara feda etmiş, dolayısıyla kendi varlığından onlara bir şeyler vermiş ve böylece hem onları hatırlamış, hem onlara sevgi ve bağlılığını göstermiş ve hem de bir bakıma onları ziyaret etmiş, onları yoklamış ve bir sıkıntıya düşerlerse onlara elinden gelen her yardımı yapacağını, her fedakârlığı göstereceğini îmâ yolu ile hissettirmiş durumdadır.

Fakir-fukaraya dağıtılan son üçte-bire gelince: Böyle bir kimse bu son üçte bir için de yine yukarıda anlatıldığı gibi, bütünüyle ömrünün tam beş gününü bu fakir fukaraya adamış, feda etmiş durumdadır. Yani böyle bir insan yoksullara, yetimlere ve fakir-fukaraya emek vermiş, onlara emeği geçmiş durumdadır, insanlar yapıları icabı, ister canlı olsun, isterse cansız olsun emek verdikleri, kendilerinden bir şeyler verdikleri şeyleri severler. Çünkü onlara emek vermişlerdir ve onlar da bu surette kendilerinden bir parça halini almıştır. Hal böyle olunca böyle bir insan farkında olmadan, ister istemez yoksulları, yetimleri, fakir-fukarayı sevecektir, onlara tepeden bakmak surda kalsın, bilakis onlara kendini yakın bulacaktır. Çünkü onlara emeği geçmiş, yine onlara hizmet etmiş durumdadır. İnsanlar hizmet ettikleri varlıklara tepeden bakamazlar. Bunu isteseler de yapamazlar, daha doğrusu beceremezler. Zira hizmet sevgi getirir yoksa boş bir gurur değil. Tabiî aynı esas akrabalar için de mevcuttur. Onlar arasında da sevgi, saygı doğuracağını yukarıdaki gerekçelerle tekrarlamaya herhalde lüzum hâsıl olmayacaktır... Ve bunlardan başka, fakir-fukaraya dağıtılan bu etlerin onların gıdaları, beslenmeleri ve geçimleri üzerinde de fazlasıyla müsbet yönden tesirli olacağını ve birçok faydalar sağlayacağını söylemek de, daha fazla teferruata dalmadan, bu hususu belirtmek için herhalde kâfi gelecektir.

Ve yine bu kurbanın gelişigüzel olmayıp, senenin muayyen günlerinde kesilmesi de, diğer ibadetlerde olduğu gibi, bu ibâdette de müslümanlar arası birlik ve beraberlik içinde olmanın lüzumunu göstermektedir.

Ayrıca burada dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da şu olmalıdır: Bu kurban ibadeti esnasında dilimizle yapmaya mecbur olduğumuz ibadet ancak bir, en fazla iki dakikayı dolduracak kadar az ve kısa olmasına karşılık, aynı kurban ibadeti esnasında vücudumuzla yaptığımız çeşitli hareket şeklindeki vücut ibadetlerimiz, yani yapmaya mecbur olduğumuz hareket ve davranışlarımız değil birkaç dakikayı, günleri ve hatta haftaları içine alacak kadar fazla ve yoğundur. Sadece kurbanın alınıp nakledilmesi, kesilip dağıtılması bile rahat rahat bir günü dolduracak mâhiyettedir. Kurbanı alabilmek için, gerekli parayı kazanabilmek gayesi ile sarfetmek mecburiyetinde olduğumuz günler de bundan ayrıdır. Bu günleri de hesaba katarsak kurban kesmek için vücudumuzla sarfettiğimiz mesaî ve emek ile, bu ibadet esnasında

dilimizle yapmaya mecbur olduğumuz lisanî ibadet arasındaki farkın, faaliyet ve hareket lehine ne derece bir kayış gösterdiği daha açıkça ortaya çıkar. Kaldı ki bu ibadet esnasında okumaya mecbur olduğumuz Besmele ve Tekbirler'de, lüzumu halinde pekâlâ başkaları tarafından okunabilir. Ama bu koyunun sadece bizim kurbanımız olabilmesi için onun parasının bizzat bizim tarafımızdan verilmiş olması kat'iyyetle şarttır.

Bunlara ilâveten talî derecede de olsa diğer bazı hususlar yine dikkati çekmektedir. Meselâ İslâmiyet bütün canlılara karşı bizlere daima şefkat ve merhameti emreder. Kurbana gelince bizlerin şefkat ve merhamet üzerine dikkatimizi daha fazla çeker ve bu hususta bizlere daha fazla tavsiyelerde bulunur. Bu da bizlere açıkça göstermektedir ki canlı varlıklar ve hatta cansız varlıklar, gayeleri kadar değerlidirler. Nitekim gerek eti için ve gerekse kurban için olsun her iki halde de koyun kesilmektedir. Yalnız bunları birbirinden ayıran ve birini diğerinden daha üstün kılan şey, kesilişlerindeki gayedir. Kaldıki bu gaye de koyunun bizatihi kendinden gelmemektedir. Bilâkis, hariçten, kendini kesecek kimse tarafından gelmektedir. İnsanların niyetleri bile bu kendi malları olan koyunlar üzerinde bu kadar farklılık doğurursa, bu niyetleri taşıyan insanların bizzat kendilerinde ne derece farklılık doğuracağını, bu küçücük misâlden hesab edip çıkarmak herhalde mümkündür ve yine bu misâlden hareket ederek, kendi niyetlerimiz üzerine eğilerek, onlara en mükemmel şeklini vermeye çalışmamız da herhalde şarttır.

 

TEKLİFLER VE  TESBİTLER

Bu çalışmamızda yaptığımız tesbitler, teşhisler ve vardığımız sonuçlar, bütünüyle bitmiş olmaktadır. Fakat bu konuda söylenecekler bitmemiştir. Belki de ' daha yeni başlamaktadır. Zira vardığımız sonuçlar bizleri yeni ve başka hedeflerle karşı karşıya getirmiş bulunuyor. Gayet tabiîdir ki, bu yeni hedefler, bizlerden yeni çalışmalar bekleyecektir. Fakat yapılacak bu çalışmalar ve varılacak yeni hedefler de, kendi bünyelerinde barındırdıkları yeni ve daha ciddi hedefleri ortaya çıkarmakta gecikmeyecektir. Böylece ortaya çıkmış bulunan bu yeni hedefler, bizleri daha yeni ve daha başka çalışmalara teşvik edecektir. Bu şekilde, bu çalışmalar kendi fikir yapılarını öre öre devam edip gidecektir. Ancak bundan sonradır ki, bu konu daha bir muhteva, daha bir derinlik ve daha bir zenginlik kazanacaktır.

Çalışmamızın bittiği şu sıralarda, karşımıza çıkan bu yeni hedefleri, şu şekilde tesbit edebiliriz:

Kurban Kesen ve Kesmeyen Medeniyetler'in karşılaştırılmasından bazı önemli sonuçlar çıkmaktadır:

-Mimarîlerinde (ev, mabet, konak, saray, kervarsaray, şato sağlık ve spor tesisleri vs...) kendini gösteren belirgin ayrılıklar. Bu mimarî eserlerde üslûp (stil)   özellikleri   (hâkim   unsurlar,   hâkim   motifler, hâkim hatlar) ve plan hususiyetleri.

-Güzel sanatlarda (yazı, minyatür, resim, heykel vs...) hâkim çizgiler, hâkim renkler, hâkim kompozisyonlar.

-Edebiyatlarında (şiir, nesir, roman, hikâye, vs...) işlenen temalar, seçilen konular, vak'aların ele alınış tarzları, bu vak'alara getirilen yorumlar ve teklif edilen çözüm yolları ve bu eserlerde tekerrür eden kelimelerin neler oldukları.

-Kıyafetlerindeki dikiş hususiyetleri, makas hususiyetleri, kumaşlarındaki desenler ve hâkim renkler.

-Musikîlerinde makam ve gam farklılıkları ve her iki musikî türünün bu duyguları ifade ediş tarzı1.

Osmanlılar, hu farkı, gayet iyi tesbit etmiş görünüyor. Zira, Tanzimatla beraber Batıya döndükten sonra, Batı mûsikisini yakından tanımak fırsatı bulmuşlar, onu dinlemişler, fakat onu beğenmemişlerdir. Bu itibarla ona kaba saz demişlerdir. Türk mûsikisine ince saz tabiri buradan gelmektedir.

Fakat mesele bu noktada ve bu seviyede kalmamıştır. Zîrâ bu iki Medeniyet grubunun kendilerine mahsus tutum ve telakkilerinin gösterdiği farkların, zihinlerde oluşturduğu mukayese temayüllerinin, insanlarda doğurduğu şüphe ve tereddütlerin sonucu olarak bir ressam, bir resim sergisinin açılış merasiminde yaptığı konuşmasında, çeşitli vesileler ihdas ederek, Osmanlı Medeniyetini "Batı ayarında ressamlar yetiştiremediği ve yine bunun gibi Batı ölçüsünde müzisyenler var edemediği" için suçluyor ve onu küçümsemek istiyordu.

Hemen fark edileceği gibi burada itiraza açık noktalar mevcuttur. Bir defa bu kimsenin bu suçlamalarını yaparken temele aldığı mesnetler ve bu suçlamalarında kabul ettiği ölçüler kabil-i manakaşadır. Nitekim aynı usûl çerçevesinde kalınarak, aynı mantık tarzı kullanılarak birbirine zıt hükümlere varmak pekâlâ mümkündür. Varılacak bu hükümlerin hiçbiri diğerine göre   doğru   olmayacağı  gibi,  yanlış   da  olmayacaktır.

Bunun sebebi gayet açıktır. Zîrâ bu ölçüler hangi medeniyetten alınmış ve yine bu ölçüler hangi medeniyete göre tesbit ve tayin edilmiş ise, ancak o medeniyet haklıdır, doğrudur, kusursuz ve mükemmeldir. Buna mukabil olarak, diğer medeniyetler bu ölçülere uymadıkları nisbette yanlıştırlar, hatalıdırlar, noksan ve kusurludurlar. Bu söylenilenleri misallerle zenginleştirmek mümkündür:

"Osmanlı Medeniyeti niçin ve neden Batı ayarında sanatkârlar yetiştiremedi?" derken, ölçü olarak 'Batı Medeniyeti' alınmış ve buna göre Osmanlı Medeniyeti'ni suçlayan bir sonuca varılmıştır. Halbuki aynı mantık çerçevesi içinde kalınarak Osmanlı Medeniyeti ölçü olarak alınabilir ve Batı bu ölçüler içinde suçlanabilirdi. Bunun için önermelerdeki öznelerin yerlerini değiştirmek yeterdi. Buna göre, "Batı Medeniyeti niçin ve neden Osmanlı Medeniyeti ayarında sanatkârlar yetiştirebilmiş değildir?" denilebilir ve pekâlâ Batı aynı mantıkla suçlanabilirdi.

Şayet bu çeşit suallerin sınırları bütün Medeniyetler'i içine alacak şekilde ve tarzda genişletilebilirşe, bu suçlamaların Medeniyetler camiasında ne kadar çok taraflı ve boyutlu oldukları hususu açıklık kazanır. Şöyle ki;

Roma Medeniyeti'ni niçin Mısır Medeniyeti (Ehramlar Medeniyeti) gibi Ehramlar yapmadı? diye suçlamak ne ise, yine bunun gibi Mısır Medeniyeti'ni de Roma Medeniyeti gibi Anfiteatırlar yapmadı diye suçlamak odur. Bunun gibi Hint Medeniyeti'ni niçin Bâbil'in Asma Bahçeleri gibi bahçeler yapmadı diye suçlamak ne kadar doğru ve geçerli ise, yine bunun gibi Bâbil Medeniyeti'ni niçin Grek Medeniyetinin, Atinalı Phidias'ın yaptığı Zeus Heykeli gibi heykeller yapmadı diye suçlamak o ölçüde doğru ve geçerlidir veya o derece yanlış ve manasızdır...

Bu kabil suçlamaların sonu gelmeyecektir, aksine devam edip gidecektir. Fakat bu çeşit suçlamaların ve değerlendirmelerin bir noktada kesilmesi, ancak meselenin daha geniş bir perspektif içinde ele alınması ve böylece Medeniyetler'in yapıları, hususiyetleri, vasıfları ve tarifleri üzerinde genel-geçer mânâda bir hükme varılması ile mümkün olacaktır.

Medeniyetler duygularıyla, düşünceleriyle, hareketleriyle, davranışlarıyla, yönelişleriyle, kabulleri, zevkleri, telakkileri, güzellik anlayışları, müesseseleri ve daha başka har şeyleriyle, özet olarak değerleriyle ve bu değerler  etrafında  birleşmiş   insanlarıyla   bir   sosyal olgudur.

Bu tarifin mefhum-u muhalifi ile ele alınması zihinlerimize daha berraklık ve netlik kazandıracağı gibi, mânâsı ve muhtevası ile düşüncelerimizi daha ikna edici neticelere götürecektir. Bu takdirde bu önerme şu şekilde bir yapı kazanacaktır: Hiçbir medeniyet başka bir medeniyete benzemek ve onun gibi olmak endişesi ve mecburiyeti içinde değildir. Her medeniyet ancak kendine göredir ve ancak kendisidir. Kendi nev-i şahsına münhasırdır. Hatta o, bir başka medeniyete benzemediği ölçüde ancak medeniyettir ve ancak kendisine aittir. Bu sayede ancak onun medeniyetler camiasında kendisine ait bir yeri olacaktır. Zîrâ taklid edilen dururken taklid edenin medeniyetler camiasında kendisine mahsus bir yeri ve mevkii olmayacaktır.

Bu önermelerden ayrı ayrı herbiri bizlere önemli ve ciddî yorumlar vaad etmektedir. Nitekim, Her medeniyet kendine göredir, ancak kendisidir. önermesinden birçok hususun yanında şunu anlıyoruz ki, hiçbir medeniyet o kimsenin veya bu kimselerin akıllarına gelen yahut canlarının istediği her talebi karşılamak gibi bir mecburiyet ve sorumluluk içinde değildir. Nitekim şayet biz, medeniyetlerle ilgili geniş bir sahaya yayılmış dikkatlerimizi daha sınırlı bir çerçeve içinde toplayıp, daha değirinliğine nüfuz edecek şekilde teksif edebilirsek, bu konuda önemli bir olgu ile karşılaşırız. Şöyle ki, Hıristiyan Batı Medeniyeti, Fransa, İtalya, İspanya, ingiltere, Almanya, Avusturya, Macaristan... vs. devletlerden müteşekkildir. Fakat ne kadar calib-i dikkattir ki, bu aynı medeniyetin mensubları bulunan bu milletler, dehalarını, başka medeniyetlerin veya kendi camialarındaki diğer milletlerin istekleri ve arzuları istikametinde değil, ancak kendi tensibleri, tercihleri ve ihtiyaçları yönünde yetiştirmiş ve geliştirmişlerdir. Şöyle ki, Fransızlar, İtalyanlar ve İspanyollar Resim ve Heykel dallarında; İngilizler Tiyatro ve Sahne Sanatı'nda; buna mukabil Almanlar ile Avusturya-Macaristan Mûsikî dalında dehalarını yetiştirmişlerdir. Ait oldukları medeniyetler bu taraflarıyla temayüz etmiştir.

Bu gerçekler ve bu olgular böyle iken ve buna karşılık hiçbir Fransız çıkıp da bir İngiliz'i, "niçin Resim ve Heykel     dallarında      kendileri      gibi      sanatkârlar yetiştiremedikleri" için suçlamazken, bir İngiliz bir Alman'ı "niçin Tiyatro ve sahne dallarında sanatkârlar yetiştiremedikleri" için ayıplamazken, bunun gibi bir Alman bir Fransız'ı "niçin mûsikî dalında kendileri gibi müzisyenler yetiştiremedikleri"i için töhmet altında tutmazken, bu aynı kimselerin propaganda sonucu bizlerden bazı kimselerle beraber el ve ağız birliği yapmışçasına, Batı Medeniyeti'nin kendi sınırları içinde kalan ve onu oluşturan Milletler'in sanatkârlarını başka başka sahalarda yetiştirmiş olmalarına ve bunu birbirlerini küçümsemeleri için geçerli bir sebeb saymamalarına karşılık, onların bu farklı sanat dallarında yetiştirdikleri sanatkârların hepsini birden, o ölçüler içinde yetiştiremediği için Türk-lslâm Medeniyeti'ni suçlamaları son derece yersiz, haksız ve Medeniyet kavramıyla çelişen bir tutumdur.

Ancak şu kadar var ki, burada söylenmek istenilenden, bir Medeniyet başka bir Medeniyet'ten hiçbir şey almasın veya almaması gerekir, gibi bir tezin savunulduğu hükmüne varılması yanlış olur. Bir Medeniyet bir başka medeniyetten ihtiyaçlarını alır. Bu da gayet tabiîdir. Yalnız burada mühim olan, bu "Alma" fiilinin takip ettiği vetiredir.

Evvelemirde bu medeniyetlerin ihtiyaçlarını tesbit etmeleri ve ancak ondan sonra bunları lüzumu kadar almaları hususunda kararlı ve ısrarlı olmaları önemlidir.

Daha sonra bu medeniyetler, üzerinde karar verdikleri, bahse konu olan "Şey"i olduğu gibi almayacaklardır. Bilakis onu en ufak parçalarına varıncaya kadar bölüp ayıracaklar, adeta onu sıfıra müncer kılacaklardır. Fakat tabiî daha sonra yeniden onu kendi değerlerine, zevklerine, dehalarına ve ihtiyaçlarına göre şekillendirecekler, böylece onu tekrar yapacaklar ve yeniden ihya edeceklerdir. Bu şekilde onu özümsemiş ve kendilerine mâl etmiş olacaklardır.

Bu hususta verilecek bir misâl konuyu daha anlaşılır kılacaktır. Osmanlı orduları Viyana kapılarına gittikleri zamanlarda, Mehter Marşı'nı dinleyen Alman bestekârı Wolfgang Amadeus Mozart (1756-1791) hemen evine gider ve orada Türk Marşını ve bunu müteakip "La Minör Keman Sonatı"nı besteler. Bu besteler artık ne Mehter Marşı'dır ve ne de Türk müziğidir. Bütünüyle, tamamiyle ve her vasfıyla artık onlar Alman müziğidir ve ancak Alman Milleti'ne aittir ve o Milletin malıdır.

Bütün bu hususlarda yapılacak çalışmalar, bilinmeyen daha birçok gerçeğin ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Bilinmeyen birçok gerçeğin bilinmesine imkân sağlayacaktır. Ancak ondan sonradır ki, bu hedefler kendi içlerinde taşıdıkları daha yeni hedefleri tesbit ve tayin edecektir. Böylece daha yeni çalışmalara imkân doğmuş olacaktır.

Çalışmamızın sonuna yaklaştığımız şu satırlarda, iki noktaya işaret etmek mecburiyetinde kaldığımızı sanıyoruz:

- Kurban kesmenin, bir cemiyet içerisinde bütün meseleleri halledeceğini iddia etmek gibi bir mübalağaya, bu çalışma, yapısı icabı peşinen kendisi karşı çıkacaktır. Fakat bu çalışma, şu hususu savunmaktadır: Kurban müessesesi, sanıldığı gibi, öylesine mânâsız yere kurulmuş bir müessese değildir. Bu müessese, insanda mevcut saldırganlık iç-güdüsü-ne hitap etmek suretiyle, cemiyet içerisinde insan unsurundan kaynaklanan bütün meselelere değilse bile, pek çok meseleye çözüm getirmek ve hiç olmazsa birçok meseleyi yönlendirmek veya frenlemek, birçok kötülüğü yönlendirmek ve hiç olmazsa engellemek için kurulmuş olmalıdır.

-  Bu   çalışma,   başından   sonuna   kadar   bütünüyle okuyucularının  inançlarından  hareket etmek  gibi bir metodu   katiyyen   benimsemiş değildir. Tesbit ve teşhislerini daima  sosyal  gerçeklere  ve yorumlamalarını   da  bu  gerçekler üzerine geliştirmeye bilhassa özen göstermiştir. Bununla beraber, bu tesbitlerin ve yapılan bu yorumların yer yer veya tamamen doğru olmadığı, bunların isabetsiz olduğu

Netice itibariyle taklit, insan şahsiyetini yıktığı gibi, Medeniyetleri de zaafa uğratır onları da çökertir ve yıkılışa sürükler... kanaatini taşıyacaklar bulunacaktır. Bu gayet tabiîdir. Böyle de olmalıdır. Yalnız bu kimseler daha sağlam mesnetler üzerinde kurulu ve daha sağlam bir mantık yapısıyla geliştirdikleri yorumlarla bu söylenilenlerin yanlışlıklarını isbat etmek mecburiyetini kendilerinde duymalıdırlar. Aksi takdirde bu kimseler, kendilerini bu çalışmada söylenilenleri kabul etmek gibi bir mecburiyetle karşı karşıya bırakmış olacaklardır.

 

SONSÖZ

Bu kitap bir "Önerme" ile başlamıştır. Daha sonra yorumlar, tesbitler ve teşhislerle bir yelpaze gibi açılmıştır. Gayet tabiîdir ki, teferruata varan çalışmaların mecbur kıldığı bu gelişme, meselenin daha iyi anlaşılabilir olması bakımından önemliydi. Yalnız burada şu husus vardı ki, bu gelişme bir bakışta konuyu ihata etmek bakımından istenilen bütünlüğe müsaade etmeyecekti.

Bundan sonra artık takip edilecek yol belliydi. Zira konunun esas meseleler üzerine teksif edilmesine müsaade edecek şekilde açılan bu yelpazenin, yavaş yavaş kapanması mânâsına bütün bu söylenilenlerin özetlenmesi gerekiyordu. Daha sonra konu yine bir tek noktada düğümlenecek ve böylece kitap, tabiî seyri içinde kendi kendini tamamlamış olacaktı.

Mesele bu noktaya geldikten sonra .artık, gayet açıktır ki, böyle bir çalışmada yazılacak "Son Söz" kendine ait sıra içinde iki kademe gösterecekti:

-Bütün hususiyetleriyle İnsanlar,

-İnsanlar karşısındaki tavırlarıyla Medeniyetler.

Konu bu ölçüler içinde ele alındığı takdirde ilk olarak "İnsan" önem bulur. Bizler, psikologların, tarihçilerin    ve    diğer    ilim    adamlarının    müfid çalışmalarından öğreniyoruz ki, insanlar kendilerine dokunulmasa da, yine de onlar, etrafındakilere saldırgan bir tutum içindedirler. Hareket ve davranışlarında büyük ölçüde bu iç-güdünün tesiri altındadırlar. Bu sebeplerledir ki, yeryüzünde ilk göründükleri andan itibaren bu iç-güdülerine tatmin aramışlardır.

İkinci sırada Medeniyetler önem kazanır. Yalnız şu kadar var ki, Medeniyetler tutumlarında bütün bütüne serbest değillerdir. Nitekim bir yerde insan gerçeği onları sınırlarken bir yerde bu Medeniyetlerin temellerine kabul ettikleri değerler sistemi ve içinde bulundukları şartlar ve imkânlar, onlara birtakım tahditler getirmiştir. Burası önemlidir, zira Medeniyetler değerleriyle çelişecek bir tavır içine hiçbir zaman giremeyeceklerdir. Mesele bu ölçüler içinde ele alındığı takdirde, Medeniyetler kendilerini iki önermeler kümesi ile karşı karşıya bulacaktır:

-"Anlamak" ve "Kabul Etmek", -"Yorumlamak" ve "Çözüm Getirmek".

İlk basamakta Medeniyetler birbirleriyle büyük bir beraberlik içindedirler. Zira tarihte hiçbir Medeniyet yoktur ve olmamıştır ki, insanların yapısını değiştirmek gibi bir teşebbüse girişmiş olsun. Bilakis bütün dinler, kültürler ve ibtidaî inanç sistemleri insanlarda müştereken var olan ve onların yapılarını oluşturan bu iç-güdüleri bin yıllar öncesinden fark etmek gibi bir basireti gösterebilmişlerdir.

Mesele ancak bu noktadan sonra önem kazanır. Zira artık bu insanları bu halleriyle kazanmak, Medeniyetler için tek ve değişmez bir gaye oluşturur. Bu iç-güdüleri en az zararlı kılmak bile bir değer ifade eder. Bundan sonra artık "Yorumlamak ve Çözüm Getirmek" gibi önermeler bütünü Medeniyetler'i meşgul edecektir. Burası ayırım noktasıdır. Zira artık Medeniyetler, bu iç-güdülere cevap veriş tarzlarıyla, yollarıyla ve usulleriyle, bu konudaki tercihleriyle ve geliştirmiş oldukları "Sosyal Müesseseleriyle vasıf kazanacaklar ve birbirlerinden ayrılacaklardır. En son mertebede bu sosyal müesseseler önemlidir. Zira, toplum değerlerinin ve içinde bulunulan şartların terkibi olması itibariyle cemiyetin en kesin ve en net ifadesidir.

Meseleye bu açıdan bakılması halinde, Kurban Kesen ve Kesmeyen Medeniyetleri temsil eder durumda olan cemiyetler, bu konudaki tercihleriyle büyük ölçüde birbirlerinden  ayrılacaklardır.

İnsanlar ilk günlerden itibaren, taştan, topraktan, ağaçtan yaptıkları putlara ve icad ettikleri ilâhlara kurbanlar adayagelmişlerdir. Bu kurbanlar daha ziyade insanlardan oluşmuş, ayrıca genç kız ve erkeklerden seçilmiştir.

Bu kurbanlarda Medeniyetlerin insan kanı üzerinde ısrar etmiş olmaları, onların bu iç-güdüye ancak ve nihaî mânâda insan kanı ile karşılık verilebileceği hususunda birleşmiş olmalarındandır. Bu açıdan bakılması halinde genç insanların seçilmeleri bir noktada açıklık kazanıyor. Zira gençler kurban edilirlerken, akan kanlarıyla ve can çekişen halleriyle kendilerini seyredenlere daha büyük tatminler vereceklerdir.

Fakat ayrıca burada bir ikinci nokta daha vardır ki, an azından birincisi kadar önemlidir. Gençler hayata bağlıdırlar ve daha çok yaşama istek ve arzusu içindedirler. Onların bu halleriyle alınıp kurban edilmeleri, geride kalanların böyle durumlara düşmedikleri için hallerinden memnun olup, üzüntü ve kederlerinden   kurtulup   hayata   bağlanmalarını   ve yaşamaktan zevk almalarını intaç edecektir. Harplerde intihar vak'alarının" azalması bu sebeplerledir.

Burada bahis konusu olan bu iç-güdünün ne kadar köklü ve derinlerde olduğunu yine şuradan anlamak mümkündür ki, taştan, topraktan, ağaçtan yapılmış bu putların kendilerine kurbanlar adanması hususunda insanlardan bir istekleri olmamıştı. Yine bunun gibi genç kız ve erkekleri tercih ettikleri hususunda bir beyanda da bulunmuş değildiler. Bütün bunları onlara isteten yine insanlardı. Nitekim kurban ayinlerinde, öncesi ve sonrasında bir kimse çıkıp da bu putların konuşamadıklarını ve bu itibarla hiç kimseden bir şey isteyecek güce ve imkâna sahip bulunmadıklarını, bu sebeple insanları boş yere kurban etmenin bir mânâsı bulunmadığını söylemiş ve bu yapılanlara itiraz etmiş değildi.

Bu genel sükutu anlamak fazla güç değildir. Zira insanlar bütünüyle bunu böyle istiyorlardı. Fakat bununla beraber şayet bu kimselerin kendileri için kurban edilmelerini isteselerdi, bunda muvaffak olamayacaklarını biliyorlardı. Bunun içindir ki, ilk evvela putlara ulûhiyyet izafe ediyorlar ve ancak ondan sonra onlara bunları istetiyorlardı. Böylece zaaflarına ilâhî bir veçhe kazandırmış oluyorlardı.

Fakat tabiî, zaman hep böyle kalmayacaktı. Nitekim müteakip asırlarda artık insanlar eskisi gibi putları hesabına kendileri gibi insanları kurban edemeyeceklerini anladılar. Yalnız gayet tabiî bu durumda pes edip geri çekilecek değildiler. Zira bu içgüdülerine tatmin bulmak mecburiyeti içindeydiler. Bunun için kendilerine, uğruna kurbanlar adayacakları ve onlarla insanları kandıracakları yeni ilâhlar aradılar.

Tarihî dönemleri bütün safhalarıyla idrâk etmiş olması ve ayrıca bu devreler içinde daha organize olmuş bulunması itibariyle Batı Medeniyeti, bu tip davranış kalıpları için önemli misaller verir.

Nitekim Orta Çağlarda ve daha sonraları engizisyonlarda kazığa vurulan ve daha sonra diri diri yakılan suçsuz günahsız insanlar, bu sefer de yine Hıristiyanlığın   İlâhı için kurban ediliyorlardı.

Daha sonra Rönesans ile beraber dinin etkisinin azalmaya başlaması üzerine insanlar, uğruna kurbanlar adayacakları ve onlarla insanları itiraza mahal bırakmayacak şekilde susturabilecekleri yeni ilâhlar aradılar. Para, şöhret, mevki, itibar, rütbe gibi. Böylece genç, tecrübesiz, fakir, saf insanları bunlarla veya bunlardan biri ile kandırarak, onları, ellerini sürmeden ringlerde birbirlerine öldürttüler. Bu olanları memnuniyetle seyrettiler. Yine bunun gibi arenalarda toplanmış onbinlerce insan, omuz başlarına saplanan şişlerin açtığı yaralardan akan kanlarıyla şaşkınlık içinde oradan oraya koşan boğaların, iki kürekleri arasına saplanan kılıç darbesiyle diz üstü çöküp ağızlarından, burunlarından kan boşanarak nasıl can çekiştiğini, Oley çığlıkları arasında zevkle, heyecanla temaşa ettiler. Keza otomobil yarışlarında arabaların ateş alması ile beraber, nasıl diri diri yandıklarını, büyük bir iştiyakla ve susamışlıkla seyrettiler.

Netice itibariyle bütün bu sahneler, asırlardan beri yakılan, kesilen, parçalanan ve daha başka yollarla öldürülen insanların, onların şuur-altlarında oluşturdukları birikim ile irtibatlanarak, daha derin boyutlar kazandı ve daha tatmin edici bir hüviyete büründü. Böylece Ateş-Kan-Ölüm üçgeni, insanları celbeden bir beraberlik oluşturdu ve bir tutku halini aldı.

Buna mukabil, Kurban Kesen Medeniyetleri temsilen İslâm Medeniyeti, insanlarda mevcut bu içgüdüyü "Anlamış" ve "Kabul Etmiş" olduğunu, "Nass"larıyla ifade etmiştir. Bu noktada o, diğer Medeniyetlerle beraberlik içindedir.

Fakat daha sonraki safhada bu iç-güdüyü "Yorumlamak ve Çözüm Getirmek" hususunda teklif ettiği "Yollar" ve "Usûller"/ile onlardan ayrılır. Nitekim o, bu iç-güdüye gerçek "Obje"si olarak insan kanıyla tatmin vermek yerine, hayvan kanı ile karşılık vermek gibi bir yolu benimsemiştir. Eski cemiyetlerde insan kanı dökmek için kullanılan "İlâhî Otorite"yi, o, hayvan kanı dökmek istikametinde değerlendirmiştir. Nitekim Hz. İbrahim Peygamber, oğlu İsmail'i kurban etme teşebbüsü içindeyken, İlâhî takdir bunu doğru bulmamış ve koyun kesilmesi şeklinde bu kararı tashih etmiştir.

Bu tarihçeden şunu anlamak mümkündür ki, kişi ilk merhalede insan kanı dökmeye meyyaldir. Fakat İslâm Medeniyeti, İlâhî Tensibiyle bu iç-güdüyü aslî hedefinden bir miktar saptırmış olarak, onu hayvan kanı dökmeye doğru yönlendirmiş ve bu iç-güdüyü hayvan kanına şartlamıştır.

Gayet tabiî olarak bu tavrın birtakım sebepleri ve sonuçları olacaktır. Nitekim mevcut bu tavır, bu içgüdüyle ilgili bilgilerimizle beraberlik kurması halinde düşüncelerimizi önemli noktalara götürecektir.

Saldırganlık iç-güdüsü, öldürme iç-güdüsüdür, aynı zamanda yaşama iç-güdüsüdür. Bu iç-güdünün insanda doğurduğu gerilimin makul bir miktarı aşması halinde bu gerilim, kişiyi, kendinden başka hiç kimsenin yaşamasına müsaade etmeyecek şekilde birtakım davranış kalıpları içine itecektir. Kişi, artık kendinden    başka    hiçbir     canlıya    hayat    hakkı tanımayacaktır. Yine bu iç-güdünün insanda doğurduğu gerilimin muayyen bir seviyenin altına düşmesiyle kişi, yaşama şartlarını yerine getirmek için gerekli gücü kendinde bulamayacaktır. Bu durumda artık hayat duracaktır.

Sonuç olarak bu iki ihtimalden birincisinde, kişi kendisinden başkası için zararlıdır, ikincisinde kendisi için  zararlıdır.

Bu gerçekler ve yapılan bu tesbitler, bizleri insanda mevcut olması gereken en önemli konu olarak Denge kavramına götürür. Bu iç-güdünün doğurduğu gerilimin muayyen bir seviyenin üstüne çıkmaması ve yine bu gerilimin muayyen bir seviyenin altına düşmemesi gibi.

Burada, parantez içinde şu hususu ilâve etmek, meselenin anlaşılabilir olması bakımından önemlidir. Kurban Kesmeyen "Medeniyetler'in bu iç-güdüye insan kanı ile karşılık vermelerinden doğacak mahzurlar bir yana, bu iç-güdünün kişide tevlîd ettiği gerilimin belirli bir seviyenin altına düşmesi, ayrı bir mesele oluşturur. Zira şuur (Ego), şahsiyetin korunabilmesi ve kişide mevcut olması gereken dengenin yeniden kurulabilmesi için, birtakım problemlerle karşı karşıya kalacaktır.

Netice itibariyle, buraya kadar söylenilenler, meselenin nazariyatıyla ilgili kısmını teşkil eder. Fakat artık, arada mevcut bu farkın, tatbikattaki akislerini görmek ve bunları bizzat takip etmek, konuya ayrı bir veçhe kazandıracaktır. Gerçekten Kurban Kesmeyen Medeniyetler'de insan kanı üzerine kurulu sporlar, öncesi ve sonrasıyla, Kurban Kesen Medeniyetler'de, kurban vecibesinin ifası öncesi ve sonrası arasında büyük farklar gösterirler. Bu iki Medeniyet grubunda beşerî tavır, aralarında büyük ayrılıklar taşır.

İnsan kanı üzerine kurulu sporlar ve eğlencelerde, insan kanı dökülünceye kadar heyecan zirve noktasındadır. Fakat insan kanı döküldükten sonra artık ortalığı bir sessizlik kaplar. İnsanlarda adetâ bir çözülme başlamıştır. Bilhassa boks maçlarının günün yirmidört saati içinde ekseriyetle geceleri yapılması, insanların artık günü tamamlayacak kadar mecali kendilerinde  bulamayacak  olmalarındandır.

Buna mukabil İslâm Medeniyeti ve bu Medeniyet'in temsilcisi olan cemiyetlerde, kurban kesilmeden önce birtakım çılgınlıklar, değişik ve çeşitli tezahüratlar yoktur. Buna ilâveten kurban kesildikten sonra bu insanlarda bir bitkinlik ve bir pörsümüşlük de görülmez. Bilakis kurban kesildikten sonra insanlar planlı, programlı bir gayret, çalışma ve faaliyet içindedirler.

Özet olarak İslâm Medeniyeti, bu iç-güdüye insan kanı ile karşılık vermek ve böylece bu gerilimi onlardan büyük ölçüde almak gibi bir yol ve usûle iltifat etmemiştir. Bunun aksine bu iç-güdüyü, ona karşılık göstermeden, kendi haline terk etmeyi de doğru bulmamıştır.

Gerçekten İslâm'ın tensib ettiği bu ölçü fevkalâde önemlidir. Zira tahripkâr olduğu kadar, kişinin ve cemiyetin değerleri (Üst-Şuur) tarafından yönlendirilmesi ve şekillendirilmesi halinde bu içgüdü, kişinin tekâmülü, cemiyetin gelişmesi ve yücelmesi için önemli bir güç kaynağı oluşturur. İnsanların başarıya ulaşması, büyük işler yapma istek ve gayreti, birtakım ideallere kendilerini vakfetme ve ömürlerini bu uğurda sarfetme kabiliyetleri ancak bu içgüdüyledir.

Netice itibariyle İslâm Medeneyeti'nin ortaya koyduğu tatbikattan şunu anlıyoruz ki, İslâm, bir kısım gerilimi onlardan almakla ve diğer bir kısmını onlarda geri bırakmakla, mevcut bu enerjiyi insanî hedeflere yönlendirmek istiyordu. Kurban kesildikten sonra, kurbanla ilgili hizmetlerin îfâsı ve bayramla ilgili yerine getirilmesi gereken hususlar, insanları devamlı bir faaliyet içinde tutmak gayesini takip ediyordu. Bu tarz bir hedef, insanın gayret ve mesaîsiyle mevcut bu enerjiyi, kendisinden başkaları için kullanmaları hususunda bir temrin oluşturuyor, bu konuda bir yatkınlık ve bir alışkanlık hazırlıyordu.

Özet olarak, kurbanın gündüzleri kesilmesi, insanda geri kalan bu enerjinin aktiviteye dönüşmesini sağlamak ve bu dönüşüm esnasında ortaya çıkacak faaliyetler bütünü ile kişiyi kendisinden başkalarına hizmet hususunda eğitmek gayesini taşıyordu. Yoksa gecenin karanlık olması ve dolayısıyla beklenmedik kazaların vukuu ihtimaline binaen değildi. Sabahleyin güneş doğduktan ve her yer aydınlık olduktan sonra yine de "Bayram Namaz Vakti" girmeden kurban kesilmemesi, cemiyette mevcut "Sosyal Müesseselerin, "Hizmet Almaya" hazır vaziyete gelmesine müsaade etmek içindi.

Hülaseten Medeniyetler üzerine genel değerlendirmelere gelindiği şu sıralarda, Kurban Kesen Medeniyet olarak İslâm Medeniyeti ile ilgili iki hususa işaret etmek gerekecektir.

Bir defa şu husus önemlidir ki, buraya kadar yapılan bütün tesbit ve yorumlardan ayrı olarak, Kurban Müessesesi kendine ait iktisadî bir tavır gösterir. Buna ilaveten her ne kadar kurbanlar etleri için kesilmiyorlarsa da, yine de kesildikten sonra etleri çürümeye terk edilecek değildir. Bu durumda dağıtılacak bu etler, dostlukların yeniden canlanmasına,   insanlar  arası  sevginin,  saygının  kuvvet bulmasına, muhtaçların unutuldukları intibaına karşı, düşünüldüklerine ve dolayısıyla yeniden ümitlenmelerine sebebiyet verecektir. Sonuç olarak Kurban Müessesesi, bu seviyede, paranın piyasaya arzı ve insanlar arası ilişkilere hitap etmiş olması itibariyle, iktisadî ve sosyal yönleriyle önem kazanmış olur.

İkinci husus bir sual olarak değer kazanır. Gerçekten bu sual önemlidir ve kurban üzerinde düşünen her kimsenin zihnini meşgul edecek niteliktedir. Denilecektir ki, İslâm Medeniyeti'nin insan kanı dökmeye karşı olan tavrını minnet ve şükranla karşılamak gerekir. Fakat acaba o, koyun kesmeyi emretmiş olmakla, gerçekten hayvanlara karşı bir haksızlık yapmış olmuyor muydu? Yine acaba bu koyun kesme vakıası daha başka yollar ve usûllerle telafi edilemez miydi?

Netice olarak bir soru çerçevesinde iki ayrı şıktan teşekkül etmiş bulunan bu sualin birinci şıkkı, konumuz itibariyle bizleri bu satırlarda ilgilendirecektir. Fakat ikinci şık, ancak Medeniyetlerin genel değerlendirmeleri yapılırken daha genel mânâda ilgimiz alanına girecektir.

Öyleyse bu sual, birinci şıkkıyla bizleri kendisine muhatap seçmeden önce, hemen şu hususa işaret etmek yerinde olur ki, sanıldığı gibi onun cevabı katiyyen, milyonlarca koyunun kesilmesi, suçsuz ve günahsız yere bir insanın öldürülmesinin sorumluluğunu karşılayamayacaktır, gibi ve benzeri şekillerde, duygulara hitap eden ve dolayısıyla esas meseleyi hedefinden saptıran tarzda olmayacaktır. Zira bizler, bu çeşit duygulardan tecerrüt etmiş olarak ve ancak islâm'ın prensipleri çerçevesinde kalarak, kesinlik ve netlikle bu sualin cevabını bulabiliyoruz.

Dikkatlerden uzak değildir ki, bir koyunun kurban olarak kesilebilmesi için en azından onun bir yaşını doldurmuş olması icab eder. Yoksa hangi şart ve bahane ile olursa olsun bir Kuzu kurban olarak kesilemez. Böyle bir tasarruf hem günah, hem yasaktır. Bizlerin bu prensipten öğreneceklerimiz vardır.

Kuzu dünyaya yeni gelmiştir. Yaşamaya henüz başlamıştır. Bu haliyle onu kurban etmeye kalkışmak, yaşama hakkını onun elinden almak olur. Madem ki, o, hayata gelmiştir, kendine ait yaşama sınırları içinde ömrünü tamamlama hakkına sahip olmalıdır. Bu, onun yaratılıştan gelen hakkıdır. İbadet maksadıyla bile olsa, hiç kimsenin bu hakkı onun elinden alma yetkisi ve selahiyeti olmamalıdır.

Bu prensip, yine ayrıca İslâm'da, yüklü koyunların kurban edilemeyecekleri hususundaki prensiplerle beraber düşünülmesi halinde, İslâm'ın hayata saygı, her canlının yaşama hakkına riayet, var olma ve varlığını sürdürme konularındaki kabul ve telakkileri, daha kesin ve net çizgilerle kendisini ifade edecektir.

Fakat kuzu bir yaşına geldikten veya daha ileri yaşlara eriştikten sonra, mesele ayrı bir veçhe kazanır. Zira artık o, kurban olarak kesilmese de yine kesilecektir. Dünyada hiçbir cemiyet yoktur ki, koyunları ileri yaşlara varıncaya kadar saklasınlar ve daha sonra ecelleriyle ölmeleri için onları meralara başıboş terketmiş olsunlar. Böyle bir şey olamayacağına göre, nasıl olsa kesilecek bir koyunun, bu zaman içinde, kurban adı altında kesilmesinin koyuna getireceği ilave bir külfet olmayacaktır.

Netice itibariyle mesele artık son şeklini almış ve konu, Medeniyetlerdin genel mânâda değerlendirilmesi noktasına   gelmiştir.   Bu   durumda   artık,   yukarıdaki satırlarda, tecessüslerimizi meşgul eden sorunun ikinci şıkkı, daha genel mânâda ve bütün Medeniyetleri kendisine hedef alan bir perspektif içinde, bizleri kendine muhatap seçecektir. Zira denilecektir ki, mademki bu iç-güdüyü insanlardan çekip almak kabil değildir, peki, fakat acaba bu kadar zahmetli, külfetli ve tehlikeli yollar ve usûller denenmek yerine, bu içgüdüye "Yalancı" hedefler göstermek ve onu bu hedeflerle avutup oyalamak, cemiyet hesabına çok daha kolay, külfetsiz ve çok daha emin olmaz mıydı?

Bu suale "Hayır Olmazdı" diye cevap vermek, bir katılık ve psikoloji kurallarına aşırı bağlılık sayılmamalıdır. Nitekim bu hususta bir kanaate varabilmek bakımından, insanlarda mevcut cinsiyet içgüdüsünü kandırmak ve oyalamak için, onun yalan-yanlış hedeflere yönlendirilmesi halinde ortaya çıkacak mahzurları düşünmek bile, meselenin önem ve ciddiyetini anlamak bakımından yetecektir.

Özet olarak bütün bu gerçekler, bu gerçekler üzerine yapılmış tesbit ve yorumlar, ayrıca bu konuda ortaya sürülen gerekçeler ve gerekçelerin nazariyata yansımış olanları, hepsi gelir ve bir noktada düğümlenir. Şöyle ki, tarihî devirlerde ve içinde bulunduğumuz asırlarda Doğu'da, Batı'da velhasıl bütün dünyada, umumiyetle bütün Medeniyetler ve cemiyetler, tercihlerinde ve kararlarında, bu iç-güdüye çareler aramak ve bulmak gibi bir mecburiyet içinde kalmışlardır.

Bunun için insan öldürmüşler veya koyun kesmişlerdir. Onlar böyle yapmaya mecburdular. Şayet böyle yapmasalardı, tatmin bulmayan iç-güdü birikim yaparak Sosyal Gerilim oluşturacak ve zamanla artan bu gerilim, daha ileri safhalarda Sosyal Patlama   yapıp,  cemiyet  içerisinde  kitleler halinde ölümlere,     yakmalara,     yıkmalara,     vurmalara, kırmalara ve daha başka felaketlere sebebiyet verecekti.

Kurban Kesen Medeniyetler, bunu, kurban keserek telafi etmeye çalışmışlardır. Fakat buna mukabil, Kurban Kesmeyen Medeniyetler için çok daha büyük felaketlerin doğmasına ve çok daha fazla insanın ölmesine engel olmak için, çok daha az insanın feda edilmesi tek çfkar yol oluyordu. Nitekim bu Medeniyetler ve kültürler, böylesine en ehven yolu seçmiş olmakla, insan neslinin en az zayiatla bu günlere kadar gelmesine imkân tanımış oluyorlardı. Eğer onlar haksız ve mânâsız yere Kurban Kesmeyi emretmiş olduğu için İslâm Medeniyeti'ni suçlamış olmasalardı, bu yaptıklarını en azından onlar açısından anlamak ve izah etmek kabil olurdu.

Fakat onlar böyle yapmamışlar, İslâm Medeniyeti'ni bu kabiliyetinden ötürü takdir etmek, tebcil etmek ve bunun yanında özlerinin yaptıklarından dolayı, kendilerini eksik ve kusurlu, en azından kifayetsiz bulmak ve bunları tashih etmeyi istemek yerine, bütün yaptıklarında kendilerini haklı görme ve gösterme gayreti içinde, asıllarında mevcut bu eksiklik ve kusuru, islâm'a atfetmek gibi bir yolu seçmişlerdir. Tabiî bunun sebepleri olacaktı.

Psikolojide müdafâa mekanizmaları vardır. Bunlar, zihin fonksiyonlarıdır. Bir nevi zihnî çıkarımlardır. Kişi bunlarla varlığını korumak ve sürdürmek ister. Bunlardan biri yansıtma (projeksiyon) mekanizmasıdır: Kişi, yapısı gereği birtakım eksiklik, kusur ve noksanlıklarla malûldür. Yaptığı hatalardan dolayı birtakım muvaffakiyetsiz-liklere düşmüştür. Bu durumda kişi, bu kusurlarından, eksikliklerinden, noksanlıklarından, hatalarından ve muvaffakiyetsizliklerinden    dolayı   gerilime    düşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu sebepledir ki, o, bu gerilimden kurtulmak ve rahatlamak için kendinde mevcut bu eksiklik ve kusurları, bu noksanlık ve hataları başkalarının üzerine atmak, onlara yansıtmak isteyecektir.

Bu zihnî fonksiyonlar insanlar için geçerli olduğu kadar, onların bir yekûnu olması hasebiyle, daha büyük boyutlarda, cemiyetler ve -Medeniyetler için de geçerlidir. Nitekim Kurban Kesmeyen Medeniyetler'in, sırf kurban kestiği için İslâm Medeniyeti'ni suçlamalarının temelinde yine bu fonksiyon vardır.

Netice itibariyle, Kurban Kesmeyen ve buna karşılık değişik sebep ve gerekçelerle insanlarını öldürmekten bir türlü vazgeçmeyen Medeniyetler'in, bu yaptıklarından dolayı büyük bir suçluluk duygusuna düşmeleri tabiîydi. Bu durumda bu halin ileride kendilerini suçluluk psikozuna çekmesine müsaade etmemek için ondan kurtulmaları icab ediyordu. Bunun için kendilerinde bulunan bu eksiklik ve yanlışlıkları, hata ve kusurları üzerlerinden atabilecek yeni ilgi alanları bulmak isteyeceklerdi. Bütün bu sebeplerledir ki, bu Medeniyetler, kendilerine hiç benzemeyen, bunun yanında varoluşunu insan kanı üzerine kurmuş bulunmayan ve hatta daha ileri giderek, "av hayvanlarını suya indikleri zaman öldürmeyin, güneş battıktan sonra yuvalarına baskın yapmayın" gibi ve benzeri prensipleriyle, hayvan kanı dökmeye karşı son noktaya kadar direnen islâm Medeniyeti'ni hedef seçtiler. Bunun için hainlik, gaddarlık ve zulümle kendilerini suçlayacak yerde, onu suçladılar.

Özet olarak, bu psikolojik vetire içinde, iki husus izah edilmek isteyecektir. Mesele bu suçlamaların daha ziyade Batı ağırlıklı olması ve zaman içinde gittikçe yoğunluk kazanmış bulunmasıdır. Bu itibarla her ikisi de ayrı ayrı önemlidir ve üzerlerinde düşünülmesi icab eder. Bu noktaya geldikten sonra artık düşüncelerimiz, bu iki konuyu yorumlamak hususunda fazla güçlük çekmeyecektir.

Bir defa Batı, kendi istilacı emelleri karşısında en büyük engel olarak İslâm Medeniyeti'ni görüyordu. Bunun içindir ki, daha öncesi asırlarda bu engeli bertaraf etmek için, Haçlı Seferleri ve daha başka adlar altında harbler başlatmıştı. Fakat daha sonraları bu mücadeleyi propaganda ile yürütmeyi, menfaatleri açısından daha uygun buldu. Bu yüzden onun bütün müesseselerine karşı bir saldırı başlattı.

Bunun yanında diğer husus şuydu ki, evvel zamanlarda yapılan her tür ve her çeşit kötülükler ve fenalıklar mevziî kalır, etraf bunun pek farkına varmazdı. Fakat son asırlarda ve bilhassa son zamanlarda dünya birbirine çok yaklaştı. Yapılan kötülükler ve haksızlıklar, dünya tarafından bilinmeye ve duyulmaya başlandı. Bu durumda, Batı insanı yaptıklarının hesabını, bütün dünyaya ve bir nebze olsun kendisine vermek mecburiyetinde kaldı. Bu itibarla o, bir yerde suçluluk kompleksinden kurtulmak ve bir yerde de kendisine yapılacak suçlamaları daha başka hedeflere yönlendirmek için, böylesine yoğun ve ciddî bir propaganda faaliyetine girişti.

Böylece o, kendisini temize çıkarmak için, suçunu ve günahını, bunlarla ilgisi bulunmayan İslâm Medeniyeti'ne çektirmeye çalışırken, bir başka haksızlık daha yapmış oluyordu.

 

BİBLİYOGRAFYA

ADASAL, Rasim, Medikal Psikoloji, İstanbul 1977.

_____ ,Yeryüzü   Tanrıları-Liderler,   Komutanlar   ve Kahramanlar Psikolojisi, İstanbul 1979.

ADLER, Alfred, İnsanı Tanıma Sanatı, çev. Şelale Başar, İstanbul 1985.

Ahmed b. Hanbel, Müsned, Beyrut ty.

AKDENİZ,   Sabri,  Bağımsızlığın   Temelleri,   İstanbul 1992.

_____ , Çağımızda   Nüfusun   Önemi   ve   Türkiye'nin

Nüfusu, İstanbul 1974.

ALKAN,   Türker,   Saldırganlık,   Önyargı   ve   Yabancı Düşmanlığı, İstanbul 1983.

ALKAN, Türker-ERGİL, Doğu, Siyaset Psikolojisi, Ankara 1980.

ALVAREZ, A., İntihar-Kan Dökücü  Tanrı, çev. Zuhal Çil Sarıoğlu, Ankara 1992.

ARİES, Philippe, Batılının Ölüm Karşısında Tavırları, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara 1992.

ARKUN, Nezahat, İntiharın Psikodinamikleri, İstanbul 1963.

_____ , Şahsiyet Psikolojisi ve Şahsiyetin Dinamikleri, İ.Ü.E.F. Psikoloji Bölümü, 1971-1975 Ders notları.

ARMANER,  Neda,  Din Psikolojisine  Giriş, I, Ankara 1980.

296      KURBAN KESMENİN PSİKOLOJİK TEMELLERİ

ARNOLD, Gehlen, İnsan, çev. Rıfat Döver, İstanbul 1970, İÜEF Yay., no: 1576.

ARON, Raymond, Sınıf Mücadelesi, çev. Erol Güngör, İstanbul 1973.

ATAY, Hüseyin, "Kurban Bayramı ve Felsefesi", A. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, XVII (Ankara 1969), s. 277-284.

AYTAÇ, Gürsel (Çev.), Goethe Der Ki, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1992.

AZZAM, Abdurrahman, Allah'ın Peygamberlerine Emanet Ettiği Ebedî Risâlet, çev. Hasan Hüsnü Erdem, Ankara 1948.

BARDAKÇI, Murat, "Kara Afrikanın Büyüleri 2-İnsan Kurban Etmek Yasakları, Büyünün Kalitesi Düştü", Hürriyet, 6.4.1993.

BEDRİ, Malik Bebikir, Müslüman Psikologların Çıkmazı, çev. Harun Şencan, İstanbul 1984.

BERGSON, Henri, Gülmek Nedir ve Kime Gülüyoruz?, çev. M. Sekip Tunç, İstanbul 1918.

BERKOWİTZ, Leonard, Agression, New York 1962.

BERKTAY, Halil, Kabileden Feodalizme, İstanbul 1983.

BOUTHOUL, Gaston, Savaş, çev. Vedat Gü3WN, J. A.C., Beyin Yıkama ve ikna Metodları, çev. Behzat Tanç, İstanbul 1980, 5. baskı.

BUDDA, Hilmi Ömer, "Sami Dinlerde Kurbanın Mahiyeti ve Faaliyeti", Daru'l-Fünûn İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1/8 (İstanbul 1928), s. 28-49; H/9, s. 34-61; IH/2 (İstanbul 1929), s. 81-102; IV/7 (İstanbul 1930), s. 57-71.

BUSS, Arnold H., The Psychology of Aggression, New York 1961.

CARMICHAEL, Stokely-HAMILTON, Charles V., Siyah İktidar, çev. Can Yücel, İstanbul 1968.

CARNEGİE, Dale, Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak, çev. Ömer Rıza Doğrul, Ahmed Hâlid Kitabevi, İstanbul 1948.

CASSIRER, Ernst, İnsan Üstüne Bir Deneme, çev. Necla Arat, İstanbul 1980.

CÜCELOĞLU, Doğan, İnsan İnsana, İstanbul 1979.

ÇAĞDAŞ, Kemal, Hint Eski Çağ Kültür Tarihine Giriş, Ankara 1974.

ÇELİKKAYA, Hasan, Din Sosyolojisi Açısından Âyetlerin İniş Sebepleri Üzerine Bir Araştırma, Ankara 1982 (Yayınlanmamış Doktora Tezi).

DARYAL, Ali Murat, İslâmın Doğuş ve İlk Yayılışının Psiko-Sosyal Açıdan Tahlili, İstanbul 1993, 2. Baskı.

DEBRENKOV, I. V. L, Erich Fromm'un ve Yeni-Freud-culuğun Eleştirisi, çev. Oya Tangör-Levent Küey, İstanbul 1979.

DELACROİ, Henri, Oyun Dünyası, Oyun ve Sanat, çev. Mustafa Sekip (Tunç), İstanbul 1935.

DELAY-Jean-PİCHOT, Pierre, Abrege de Psychologie, Paris 1967.

DELEUZE, Gilles-EUATTARİ, Felix, Kapitalizm ve Şizofreni, I, Göçebebilimi İncelemesi: Savaş Ma-kinası, çev. Ali Akay, İstanbul 1990.

DELMAS, Claude, Avrupa Uygarlık Tarihi, çev. Nihal Önol, İstanbul 1973.

DOĞRUL, Ömer Rıza, Yeryüzündeki Dinler Tarihi, İstanbul 1963.

DOKSAT, Recep, Psikopatolojiye Giriş, Adana 1975.

DUBY, Georges, Ortaçağ İnsanları ve Kültürü, çev. M. Ali Kıhçbay, Ankara 1990.                   '

DUNNİNG, Eric-MURPHY, Patrick-WİLLİAMS, John, "Keyfiler",  "Açık Tribün  Çeteleri",  ve  "Kavga Şirketleri". Futbol Fanatiği Davranışının Sosyolojik Bir Açıklamasına Doğru, (Riches, Antropolojik Açıdan Şiddet, içinde).

DURANT, Ariel ve Will, Tarih Üzerine, çev. Hüseyin Zamantıh, İstanbul 1983.

DURANT, Will, Medeniyetin Temelleri, çev. Nejat Muallimoğlu, İstanbul 1978.

DURKHEİM, Emile, Dinî Hayatin îbtidaî Şekilleri, çev. Hüseyin Cahid [Yalçın], İstanbul 1924.

______ , İntihar, çev. Özer Ozankaya, Ankara 1986.

______ ,Toplumbilimsel   Yöntemin  Kuralları, çev. Cemal Bali Akal, İstanbul 1985.

DUVERGER,   Maurice,   Siyaset   Sosyolojisi, çev. Şirin Tekeli, İstanbul ty.

_____ ,Sosyal Bilimlere  Giriş, çev. Unsal Oskay, Ankara 1980, 2. Baskı.

EGEMEN, Bedii Ziya, Din Psikolojisi, Ankara 1952.

ELİADE, Mircea, Traite d'Histoire des Religions, Paris 1983.

ERGİL Tülay, Tarih Öncesinden Çağımıza Sanat, MÜ. İletişim Fak. Yay., İstanbul 1993.

ERGİL, Doğu, Toplumsal Eşitsizliğin Yapısı, Ankara 1986.

______ ,Türkiye'de Terör ve Şiddet, Ankara 1980.

______ ,Yabancılaşma ve Sosyal Katılma, Ankara 1980.

ERSOY, Necmettin, Semboller ve Yorumlarla Görünenden Görünmeyene, İstanbul 1990.

es-SEALİBÎ, Fıkhu'l-Luga, Beyrut ts.

EVRİM, Selmin, Şahsiyet Alanında Psikososyolojik Bir Kavram Olarak Rol Sorununa Giriş, İstanbul 1972.

ez-ZEBİDÎ, Sahîh-i Buharı Muhtasarı Tecrid-i Sarîh Tercümesi, VII, ter. Kâmil Miras, Ankara 1970.

FARRERE, Claude, Türklerin Manevi Gücü, Tercüman 1001 Temel Eser, çev. Orhan Bahaeddin, İstanbul ts.

FELLER, Jean (sous la direction), La Psychologie Moderne de A-Z, Paris 1976.

FORDHAM, Frieda, Jung Psikolojisinin Ana Hatları, çev. Aslan Yalçıner, İstanbul 1983.

FOUCOULT, Michel, Deliliğin Tarihi, çev. Mehmet Ali Kıhçbay, Ankara 1992-1993.

FOUİLEE, Alfred, Avrupa Milletleri Ruhiyatı, çev. Mustafa Rahmi (Balaban), İstanbul 1923.

FRANKFURT, Henri, Uygarlığın Yakındoğuda Doğuşu, Mezopotamya ve Mısır, çev. Alaeddin Şenel, Ankara 1989.

FREUD, Sigmund, Kitle Psikolojisi ve Ben Analizi, çev. Kâmuran Şipal, İstanbul 1990.

FREUD, Sigmund, Musa ve Tektanrıcılık, çev. Erol Sevil, İstanbul 1976.

_____ , Psikanaliz   Üzerine, çev. Ali A. Öneş, İstanbul 1975.

______ , Seçmeler, çev. Ali Öneş, İstanbul 1972.

_____ ,Totem  ve  Tabu,  çev.  Niyazi Berkes,  İstanbul 1971.

FREYER, Hans, Din Sosyolojisi, çev. Turgut, Kalpsüz, Ankara 1964.

FROMM, Erich, Çağımızın Özgürlük Sorunları, çev. Bozkurt Güvenç, Ankara 1982, 2. Baskı.

______ , Freud  Düşüncenin   Büyüklüğü   ve   Sınırları, çev. Aydın Arıtan, İstanbul 1979.

_____ , İnsandaki  Yıkıcılığın Kökenleri, I, çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 1984.

______ , itaatsizlik Üzerine Denemeler, çev. Ayşe Sayın, İstanbul 1987.

______ , Sağlıklı  Toplum, çev. Yurdanur Salman-Zeynep Tanrısever, İstanbul 1982.

______    Sahip Olmak Ya da Olmak, çev. Aydın Arıtan, İstanbul 1990.

______ , Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, çev. Yurdanur Salman-Nalan İçten, İstanbul 1987, 4. Baskı.

______  , Sevme Sanatı, çev. Yurdanur Salman, İstanbul 1875.

GÖLPINARLI, Abdulbaki (Yay.), Risâletü'n-Nushiyye ve Divan (Yunus Emre Divanı), İstanbul 1965.

HAMİDULLAH,  Muhammed,  "Abd",  Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, I.

HOFFER, Eric, Kesin  İnançlılar-Kitle  Hareketlerinin Anatomisi, çev. Erkil Günur, İstanbul 1988, 4. Baskı.

HORNEY,   Karen,   Çağımızın   Tedirgin   İnsanı, çev. Ayda Yörükan, İstanbul 1980.

HÖKELEKLİ, Hayati, Din Psikolojisi, Ankara 1993. Hürriyet, "Çivili İbadet", 15.4.1993. İbn Mâce, Sünen, Kahire 1952. JUYNBOLL, Th, W.,   "Abid", I, İA., MEB, Yay, İstanbul 1978, s. 110-114.

KÂĞITÇIBAŞI,   Çiğdem,  İnsan ve İnsanlar,  İstanbul 1983.

KALENDER,   Ruhi,   "Türk   Musikîsinde   Kullanılan Makamların   Tesirleri",   AÜİF   Dargisi,  29 (Ankara 1987), s. 361-376.

KAZANCİYEF,   Harp   Psikolojisi,  çev.  Osman Nuri Balkanlı, İstanbul 1944.

KAZICI, Ziya, Osmanlılar'da İhtisâb Müessesesi, İstanbul 1987. KELLER,  Gustav, İşkence  Psikolojisi,  çev. Mihrican Özdem, İstanbul ty.

KEMMERİCH,   Max,   Tarihte   Garip   Olaylar,  Varlık Yay., II. Baskı, İstanbul 1968. KESSLER, Gerhard, İçtimaî Siyaset, çev. Orhan Tuna, İstanbul 1945.

KIŞLALI, Ahmet Taner, Öğrenci Ayaklanmaları, Ankara 1974.

KIZILTAN, Güven Savaş, Kişinin Silinen Yüzü, Çağımızda Yabancılaşma Sorunu, İstanbul 1986.

KRECH, David-CRUTCHFIELD, Richard S.-BALLAC-HEY, Egerton L., Cemiyet İçinde Fert, I, çev. Mümtaz Turhan, M.E.B. yay., istanbul 1983.

KRECH, David-CRUTCHFIELD, Richard, S., Sosyal Psikoloji (Nazariye ve Problemler), çev. Erol Güngör, İstanbul 1970.

KUÇURADİ, îonna, İnsan ve Değerleri, İstanbul 1971.

KUÇURADİ, İonna, Max Scheler ve Friedrich Nietzsche'de Trajik Olan, İstanbul 1966.

KUÇURADİ, İonna, Nietzsche ve İnsan, İstanbul 1967. »'    KURTKAN-BİLGİSEVEN,  Amiran, Din Sosyolojisi, İs-i                tanbull985.

KUZGUN, Şaban, İslâm Kaynaklarına Göre Hz. İbrahim ve Haniflik, Ankara 1985.

LAHBABİ, M. Aziz, İslâm Şahsiyetçiliği, çev. İsmail Hakkı Akın, İstanbul 1972.

LANCELOT, Alain, Siyasal Tavırlar, çev. Hüseyin Rauf, İstanbul 1976.

Le BON, Gustave, Kitleler Psikolojisi, çev. Selahattin Demirkan, İstanbul 1974, 2. Baskı.

LENİN, V., Din Üzerine, çev. Salih Cılızoğlu, Ankara 1979.

LEROUX, J. Gabriel, İlk Akdeniz Medeniyetleri, çev. Cevdet-Mithat Perin, İstanbul 1944.

MAİSONNEUVE, Jean, Genel Psikoloji İle Sosyal Psikolojinin ilişkileri Açısından Psiko-Sosyoloji-nin İlkeleri, çev. Selmin Evrim, İstanbul 1973.

MANDEL, Ernst-NOVACK, George, Marksist Yabancılaşma Kuramı, çev. O Göçmen, İstanbul 1975.

MARDİN, Şerif, Din ve İdeoloji, Ankara 1969.

MARSH, P.-CAMPBEL, A., Agression and Violence, Oxford 1982.                    J~.

MARVİN, Garry, "İspanyol Boğa Güreşinde Şeref, Haysiyet ve Şiddet Sorunu", (Riches, Antropolojik Açıdan Şiddet, içinde),

MARX, E., The Social Context of Violent Behaviour, London 1976.

MARX, K.-ENGELS, F., Din Üzerine, çev. Murat Belge, İstanbul 1966.

MAUCORPS, P., Sosyal Hareketlerin Psikolojisi, çev. Selmin Evrim, İstanbul 1965, 2. Baskı.

MENGÜŞOĞLU, Takiyettin, Kant ve Scheler'de İnsan Problemi, İstanbul 1969.

MERT, Hamdi, İslâmiyette Ağaca Verilen Önem, Ankara 1982.

MİCHELET, J., Rönesans, çev. Kâzım Berber, İstanbul 1989, 2. Baskı.

Milliyet, "Kurbanlık Çocuklar", 3.9.1993.

MONTAGU, Ashley, The Nature of Human Agression, New York 1976.

MORENO, Sosyometrinin Temelleri, çev. N. Şazi Kö-semihal, İÜ. Yay., İstanbul 1963.

MORGAN, T. Clifford, Psikolojiye Giriş, çev. Hüsnü Arıcı ve diğerleri, Ankara 1984, 2. Baskı.

MORVAL, Jean, Çevre Psikolojisine Giriş, çev. Nuri Bilgin, İzmir 1985.

MOUSSEAU, Jacques-MOREAU, Pierre-François, L'Inconscient, Paris 1976.

NIETZSCHE,  Friedrich,  Böyle Buyurdu  Zerdüşt, çev.

Turan Oflazoğlu, MEB. Yay., İstanbul 1964.

ÖZBAYDAR,  Sabri,  İnsan Davranışının Sınırları  ve Spor Psikolojisi, İstanbul 1983. PAZARLI,   Osman, Din  Psikolojisi, İstanbul 1972, 2.

Baskı.

PETERS, Wilhelm, Irk Psikolojisinin Bugünkü Durumu, çev. Mümtaz Turhan, İstanbul 1944.

PIRENNE, Henri, Ortaçağ Kentleri, çev. Şadan Karadeniz, Ankara 1982.

POPOV, S. İ., Sosyalizm ve Hümanizm, çev. Veysel Atayman, İstanbul 1979.

REİCH, Wilhelm, Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı, çev. Bertan Onaran, İstanbul 1975.

RİBARD, Andre, İnsanlığın Tarihçesi, çev. Erdoğan Başar (Berktay)-Şiar Yalçın-Halil Berktay, İstanbul 1983, 2. Baskı.

RİCHES, David (Yay.), Antropolojik Açıdan Şiddet, çev. Dilek Hattatoğlu, İstanbul 1989.

RİCHES, David, "Şiddet Olgusu", (Riches, Antropolojik Açıdan Şiddet, içinde).

ROUSSEAU, Jean-Jacques, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, çev. Erdoğan Başar, Ankara 1968.

RUBEL, M., Marx'ın Toplum Kuramı, çev. Özer Ozan-kaya, Ankara 1971.

SCHAFF, Adam-GAIDENKO, Pyama, Marksizm, Varoluşçuluk ve Birey, çev. Evinç Dinçer, İstanbul 1966.          '

SEZER, Baykan, Toplum Farklılaşmaları ve Din Olayı, İstanbul ty.

SONGAR, Ayhan, "Prof. Battegay'ın Konferansı", Türkiye Gazetesi, 24.10.1992.

_____ , Çeşitleme, İstanbul 1981.

_____ , Psikiyatri, Psikobiyoloji ve Ruh Hastalıkları, İstanbul 1980, 4. Baskı.

SGROKİN, A. Pitirim, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, çev. Mete Tuncay, Ankara 1972.

ŞENEL, Alâeddin, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, Ankara 1984.

ŞENTÜRK, Habil, Psikoloji Açısından Hazreti Peygamberin İbadet Hayatı, İstanbul 1985.

ŞERİF, Muzaffer, Sosyal Kuralların Psikolojisi, çev. İsmail Sandıkçıoğlu, İstanbul 1984.

TAPLAMACIOĞLU, Mehmet, Din Sosyolojisi, Ankara 1963.

TEBER, Serol, Politik-Psikoloji Notları, İstanbul 1990. Tercüme, Goethe Özel Sayısı, IX, sa. 49-51, İstanbul Ocak-Haziran 1949.

Tevfik Fikret, Rubâb-ı Şikeste ve Haluk'un Defteri, İnkılâb Kitabevi yay., ts.

TEZCAN, Mahmut, Boş Zamanlar Sosyolojisi, Ankara 1977.

_____ , Kan Gütme Olayları Sosyolojisi, Ankara 1972 A.Ü. Eğitim Fak. Yay., no: 24.

_____ , Kuşaklar  Çatışması  (Okuyan  ve  ve  Çalışan Gençlik   Üzerine Bir Araştırma), Ankara  1981 (Doçentlik Tezi).

_____ , Kültürel Antropoloji Açısından Başlık Parası Geleneği, Ankara 1981.

______ , Türklerle İlgili  Stereotipler (Kalıp  Yargılar) ve Türk Değerleri Üzerine Bir Deneme, Ankara 1974, A.Ü. Eğitim Fak. Yay., no: 44 (Doktora Tezi).

TOPÇU, Nurettin, Kültür ve Medeniyet, İstanbul 1970.

_____ , Milliyetçiliğimizin Esasları, İstanbul 1978.

_____ , Ruhbilim, İstanbul 1949.

_____ , Varolmak, İstanbul 1965.

TOYNBEE, Arnold, Medeniyet Yargılanıyor, çev. Ufuk Uyan, İstanbul 1980.

TOYNBEE, Arnold, Tarihçi Açısından Din, çev. İbrahim canan, İstanbul 1978.

TURHAN, Mümtaz, Kültür Değişmeleri, Sosyal Psikoloji Bakımından Bir Tetkik, İstanbul 1969.

TURNER, Bryan S., Max Weber ve îslâm, Eleştirel Bir Yaklaşım, çev. Yasin Aktay, Ankara 1991.

TÜRKDOĞAN, Orhan, Sosyal Şiddet, İstanbul ty.

UYGUR, Nermi, Kuram-Eylem Bağlamı, İstanbul 1975.

ÜLKEN, Hilmi Ziya, Dinî Sosyoloji, İstanbul 1943.

VERCORS, J. Bruller, insan ve İnsanlar, çev. S. Eyü-boğlu-A. Erhat-Y. Günyol, İstanbul 1965.

WEBER, Max, Sosyoloji Yazıları, çev. Taha Parla, İstanbul 1993, 3. Baskı.

YİĞİTGÜDEN, Remzi, Askerlik Psikolojisi, Ankara 1941.

ZEKİYAN, Boğos, Hümanizm (İnsancılık), İstanbul 1982.

ZEWEİG, Stefan, Freud ve Öğretisi, Psiko-Analiz, çev.

Emin Türk Eliçin, İstanbul 1969, 2. Baskı. ZÜMRÜT, Osman, İslamda Kamuoyu Oluşumu, Ankara

 

İNSANLIK   TARİHİNDE KURBAN   İBADETİ

Doç. Dr. Vecdi AKYÜZ

1. KURBAN KAVRAMI

1.1. Kurbanın Tarihçesi:

Kur'an-i Kerîm'de el-Hacc 22/34 âyetinde her ümmete kurbanın meşru kılındığı, es-Saffât 37/102-105 âyetlerinde de Hz. İbrahim'in kurban olayı anlatılmaktadır.

Kurban kesme geleneği, İslâm Dini'nin doğuşundan çok önceki Çağlara kadar uzanır: Çok eski tabiat dinleri ile Mezopotamya, Anadolu, Mısır, İran ve İbrani dinlerinde yılın belli aylarında dinî törenlerle kurban kesme, bayram yapma geleneği vardı. Tanrılara, tanrı-krallara, törenle kurban sunma değişmez bir gelenekti. Kötülüklere karşı paleolitik devirden itibaren tanrılara, hayvan, insan ve adak hediyeleri kurban olarak sunulurdu. Kısaca insanlık tarihinin bugüne kadar gördüğü bütün dinlerde, gaye, şekil ve mahiyet yönünden bazı farklılıklarla birlikte kurban olayına rastlanmıştır.

Hemen bütün dinlerde ortak bir unsur olan kurbanda, en önemli husus kan akmasıdır. Zamanla kurban kanı hayatın aslı telakki edilmeye başlanmış, bilahare bazı din mensuplarınca bu kan, mukaddes bir madde haline getirilmiştir.

İlkel dinlerde kurbanı kesen kişiye, kurbandaki olağanüstü kuvvetlerin geçtiğine inanılırdı. Yine onlarda, kurban edilen nesnenin, ilahın bizzat kendisini temsil ettiği de zannedilmiştir. Kurbanın ortakları onu tüketince ilahla kendi aralarında bir cemaat şuuru meydana gelir. Bunu totem ayinlerinde, Yunanlılar-'m Dionisos denilen ibadetlerinde, Hıristiyanlıkta Hz. İsa'nın havarileriyle yediği son yemekte (Communion Ayini veya Evharistiya) görmek mümkündür.

İlahlara takdim edilen şeyler, bir gıda maddesi veya umumi karakterde bir nesne de olabilir. Bunlar genellikle bitkilerden elde edilen ilk ürün, hayvanlardan en iyi avdır. Çoğu zaman kurbanla, kurban kesen arasında mistik bir bağ kurulmaya çalışılmıştır.

Kurbanda dua yanında, kültür şekillerinin ana görünüşü de çoğu zaman gözlemlenmiştir.

1.2. Kurbanın Meşruiyeti ve Gayesi:

Genellikle çeşitli dinlere göre bazı değişiklikler gösteren kurbanın, bir ibadet olarak yerine getirilmesinde bazı sebepler tesbit edilebilir: 1. Hayranlık, 2. Şükran duası, 3. Pazarlık, 4. Gönül alma, 5. Keffaret.

İlkel dinlerde kurban kesmek gazaba gelmiş ilahların gazabını teskin etmek yahut işlenmiş suçların vebalinden kurtulmak gayesini güderdi. İlkel insan, kurban kesmekle ilahına yiyecek ve içecek takdim etmiş sayılırdı. Kurban edilen nesne, tanrıyı beslemek ve insan hayatına hakim olmasını sağlamak gayesine yönelikti.

Bir görüşe göre, ilkel dinlerde kan akıtarak kurban etmenin manasını adakta değil, ölünün eski ayinlerinin  tekrarında  aramalıdır.

İlkel  inançlarda bazı  taşların  da kurban  takdiminde özel ve mukaddes bir yer tuttuğu bilinmektedir.

1.3. Kurbanlıklar:

Çeşitli dinlerdeki kurbanlıklar genel olarak kansız ve kanlı olmak üzere iki türlüdür:

1.3.1. KANSIZ KURBANLAR

Ot, yapraklar ve kökler, ceviz, üzüm, zeytin ve tahıl çeşitleri başlıca kansız kurban türleridir. Tarihî devirlerde en sık görülen ve önemli yeri olan kurban, tahıldı. Tahıl tanelerinin kurban edilmesi, uzun çağlar boyunca devam etti. Bunlardan başka süt, yağ ve şarap, bal veya su ile karıştırılmış olarak kurban edilirdi. İb-tidai milletlerin çoğunda süt, kana denk bir kurban türü sayılmıştır. Ergon Dağları'nda yaşayan Pigmeler-'in, orman ruhlarına bal petekleri adadıkları nakledilmektedir. Hititler genellikle tanrılara adak kurbanı ile suçların affı için keffaret kurbanı sunarlardı. Bununla birlikte yine Hititler'de her türlü gıda maddesinin, şarap ve biranın, sığır, keçi, koyun hatta insanın bile kurban edildiği bilinmektedir.

1.3.2.  KANLI KURBANLAR

İnsan, hayvan ve balıklar da kanlı kurbanları meydana getirir. Sığır, koyun ve keçi, domuz, tavuk en önemli kurban hayvanlarıydı. İsis Kültü'nde kaz kurbanı da yer alıyordu. Bunlardan başka at ve köpekler de kurban edilirdi. Çok eski zamanlarda eşeğin bile kurban edildiği olmuştur. Yine eski çağlarda yılan balıkları ve ton balıkları da kurban edilmiştir.

Eski çağlarda insan kurban edilmesi, bir nevi temizlenme ve sihir vasıtasıydı. İnançlarına göre ailenin ilk doğan çocuğu tanrıya aittir. Çobanların yeni doğan ilk yavru hayvanı tanrılara sunmaları, kaynak olarak ürünün bol ve bereketli olması inancına dayanmaktadır. Fenikeliler'in inancına göre tanrılar her şeyin ilkini isterler, ilk doğan erkek çocuğun istenmesi de buradan kaynaklanmaktadır. İnsan kurbanının büyük ölçüde önlenmesi ilk dönemlerde çok zor olmuştur: Meselâ, Urlular'da kral öldüğü zaman ona ölüm yolculuğunda refakat etmek üzere saray kadınları ve askerlerinin kurban edildiği tarihî nakillerde yer almaktadır. Mısır ve Atina'da belli törenlerle insanlar da kurban edilmekteydi. Bununla birlikte İran imparatoru I. Dârâ, Kartacalılar'a insan kurban etmelerini yasaklamıştır.

Fetişizm'de ilkel insan, kan ve et ihtiyacını büyü ile sağlar ve bununla kültür dinlerine kadar uzanan bir hat tesbit eder.

Bir başka anlayışa göre kurbanları, elbiseler, silahlar, hazine vs. gibi nezrî (adak) takdimelerden farklı olarak, hayvani ve nebatî takdimelere ayırmak da mümkündür.

Bir kurbanın yok edilmesiyle tanrıya hayat ve güç geldiğine inanılmıştır. İşte bundan dolayıdır ki ilk çağlarda tanrıya sunulan kurbanların besili ve semiz olmasına dikkat edilmiştir. Bununla birlikte kurbanın semiz ve besili olması meselesi üzerinde bütün dinler önemle durmuştur.

Kurban mevzuunda ibtidaîlerde dikkati çeken hususlardan biri de, kurban edilecek hayvanların renklerinin tanrılara göre değişmesidir; gökyüzü tanrılarına beyaz ve kırmızı renkli hayvanların kurban edilmesi çokça yaygın bir gelenektir.

1.4. Kurbanın Kesimi ve Eti:

İlkellerde kurban kesme zamanı üzerinde de durulmuş, eski Mısır, İran, Anadolu, Mezopotamya ve İb-ranîlerde yılın belli aylarında kurban kesme geleneği geliştirilmiştir.

Hemen bütün dinlerde kurban kesme metodları değişik olmuştur: Depo etmek, gömmek, kan akıtmak, öldürmek, aç-susuz bırakmak, sürüyerek öldürmek, yakmak ve benzeri haller, hep kurban etmenin değişik şekilleridir.

İbtidaîlerde kurbanın bir kısmı ilahlara bırakılır, kalanı cemaat tarafından yenirdi. Böylece ilahlarla insanlar arasında müşterek yemek yenmiş olurdu.

2.  SEMAVΠ OLMAYAN DİNLERDE KURBAN

2.1. İlkel Dinler

2.1.1.  NATURİZM

Tabiatçılık, çoban cemiyetinin dini olduğudan, ibadetin başında süt ve ilk doğan hayvanın boğazlanması gelir; dua da bu kurban ibadetlerine eklenir.

2.1.2. TOTEMİZM

Totemizm'de ikinci derecede kutsallık taşıyan varlık totemin kendisidir. Onlara dokunulmaz ve yenmeleri yasaktır. Başkalarının totemi olan hayvanı avlamak için izin almak şarttır.

2.1.3. PİGME MONOTEİZMİ

İlkel cemiyet olan Pigmeler'in dini, Allah'a iman esasına dayanır. Pigme dininde kurban başlıca ibadetlerden biridir: Karakteristik kurban şekli, başlangıç kurbanlarıdır. Bunlar ilkel insanın gidalandığı bitki ve hayvanlardan ibarettir. Onları artık insanlar kullanamazlar, zira Allah'a ait olmuşlardır. Bu kurbanlardan gaye, Allah'ın onlarla beslenmesi değil, onun bu gıdaları bollaştırması ve nimetlerine karşı duyulan şükran borcunun ödenmesidir. Bu borcu ödeyenleri Allah korur. İnsan, Allah'a kendisini koruması için kurban takdim eder. Kurbam'-her fert kendi başına yapabilir. Meselâ, elde ettiği ürünün bir kısmını yerlere serperek Allah'a hakkını verir; Allah da böylece onun bereketini arttırır ve ihsanını bollaştırır.

2.2. Millî Dinler

Dünyanın çeşitli yerlerinde ve milletlerirideki kurban olayını, bölge bölge ele alabiliriz.

2.2.1. ASYA'DAKİ MİLLÎ DİNLER

2.2.1.1. Doğu ve Orta Asya'dakiler

2.2.1.1.1.   Çin

Çinliler'de kurban törenlerine oldukça büyük önem verilmiştir. Onlara göre işlerin en büyüğü kurbandır. Çinliler'de kurban faziletli bir iştir; evlat sevgisini meydana getirir.

Çinliler'de genellikle boğa kurban edilir. Ancak kurban edilecek boğa; lekesiz, tek renkli ve kusursuz olmalıdır.

Yine Çinliler'de takdime olarak yiyecek, ipek kumaş parçaları, yeşim taşı ve benzeri şeylerin sunulduğu da bilinmektedir.

Çinliler'de Şang-Ti gökyüzünün efendisi sayılır. Kurban  töreni  esnasında  Şang-Ti'nin  sembolü  kabul edilen levha gök sunağının en üst kısmında tapınağın etrafında bulunur.

Çinliler'de kurban törenlerinin büyük bir kısmında tapmağın etrafında çalgılar çalınır, pandomim ve danslar yapılırdı.

Kurban için önce dua edilir, duanın sonunda imparator secde eder gibi yere kapanır. Kurban töreninde imparator ve diğer hazır bulunanlar genellikle diz üstü dururlar. Bundan sonra gerek kumaşlardan, gerekse diğer takdimelerden getirilmiş olan şeyler kor halindeki ocaklara atılarak yakılırdı.

Çin'de en önemli sunak, gök sunağıdır. Bu sunağın daire şeklinde oluşu, gökyüzünün dire biçiminde kabul edilişinden ileri gelmektedir.

Çin'de saç kurbanı mühimdir. Ki, Tang'ı mağlup ettikten sonra yedi yıl kıtlık olmuştu. Tang o zaman saçlarını kesti ve yağmur başladı.

2.2.1.1.2.  Japonya

A-ÎLK SAKİNLER

Japonya'da ülkenin ilk sakinleri olan ve bugün kuzeydeki Yozo Adası'na sürülmüş bulunan Ainolar-'da bazı totemik izlere rastlanmaktadır. Ainolar'ın totemi ayı'dır. Bunlar kendilerini bir ayı ile bir kadının birleşmesinden meydana gelmiş kabul ederler. Başlıca bayramları da ayı kurbanıdır. Küçük bir ayı yavrusu merasimle parçalanır ve yenir.

B-ŞİNTOİZM

Japon dinlerinden olan Şintoizm'de, tanrılara pirinç takdim edilmesi bir nevi kurban sayılmıştır. Her ayın ikinci, onbeşinci ve yirmi sekizinci günlerinde mukaddes sedir üzerine kurban olarak bir miktar gıda maddesi, bira ve meyve konulurdu; her akşam seki üzerinde bir kandil yakılırdı.

C-JAPON BUDİZMİ

Budizm'in inançlarından birçoğunun Japon Bu-dizmi'nde yaşadığı söylenebilir.

2.2.1.1.3.   Eski   Türkler'in (Gök-Tanrı)   Dini

Abdulkadir İnan'ın belirttiğine göre, Şamanizm'de yapılan âyinlerde kurban önemli bir yer tutmaktadır. Her ayinde kanlı veya kansız bir kurbanın bulunması icap eder. Kansız kurbanlar, süt, yağ, kımız ve paradır. Kanlı kurbanların başında at gelir. Özellikle Al t ay Şamanları'nın en büyük ve önemli dinî töreni at kurbanı âyinidir. Kurbanlık at, boğmak ve bel kemikleri kırılmak suretiyle öldürülür. Hayvanın canı çıkmak üzereyken Kam elinde tuttuğu ekmeği hayvanın yanına getirerek obkuruy obkuruy der. Bu, kurbandan çıkan kut'u (talih ve saadet ruhunu) ekmeğe karıştırmaktır. Ekmeği kurban sahibi ve aile efradı yerler, başka kimseye vermezler. Kurbanın derisi, başı, ayağı ve kuyru-ğuyla beraber bir sırığa asılır. Bu sırığı bay dar a denir. Kurban, Ülgen adına kesilmişse baydaranın başı doğuya, erlik namına kesilmişse batıya yöneltilir. Kurbanın eti, kemikleri kırılmadan ayrılır ve kazancı denen iki uzman tarafından pişirilir. Et pişirilen kazana, kazancılardan başka kimse yanaşamaz. Kam, et suyundan alıp tösleri afsunlar, dualar okuyarak saçı yapar, manzum duanın her mısraında çook diye bağırır. Bu kelime Samî dinlerin "amin" kelimesi yerine kullanılır. At kurbanı âyininden sonra âyine katılanlara kurban etiyle ziyafet çekilir. Kemikler toplanıp baydara altına konur ve çalı çırpıyla kaplanır. Şaman ilahilerini okumakta ve et parçalarını yemekte devam eder. Biraz sonra şaman istirahate çekilir, bu sırada kurban sahibi dokuz elbise getirip âyin çadırının yanına asar. Bunlar Ülgen'e armağandır. Koyun ve sığırın da kurban edildiği bilinmektedir. Kanlı kurbanların erkekleri daha makbuldür.

Kansız kurbanların birisi de saçıdır (libation). Bu dinî terim bütün Türk boylarında ortaktır. Terim çok eski devirlerden kalma olacak ki Moğollar'da da saçu olarak söylenmektedir. Kanlı kurbanlara tayılga yahut hayılga dendiği gibi, saçıya da saçılga yahut ça-çılga denir. Saçı her kavmin kendi emeğiyle kazandığı en kıymetli ve mübarek saydığı nimetlerin biri olur. Göçebe kavimlerde süt, kımız, yağ; çiftçi kavimlerde buğday, darı, şarap; tüccar kavimlerde para ve benzeri saçı olarak kullanılırdı.

Türkler, at ve koyun kurbanlarının kafalarını sırıklara koyarlar, her yıl başbuğlarıyla birlikte atalarının mağarasına kurban sunarlar, ayın ilk onunda ırmak kıyısında tanrıya kurban keserlerdi.

Eski Türkler hasta olanlar için en kıymetli olan hayvanları kurban ederlerdi. Zengin hasta için yedi, fakir hasta için beş hayvan kurban edilirdi. Bazan hastanın bu kurban sebebiyle bütün servetini feda ettiği de olurdu.

Kültür tarihçisi V. Eberhard, Türkler'de insan kurbanının bulunmadığını, bu türlü kurbanın Türkler tarafından yasaklandığını kaydeder. Ataların ruhlarına insan kurban etme adetinin bir Moğol geleneği olduğu da bilinmektedir.

Mani ve Buda dininde oldukları halde Dok uz-oğuzlar'ın, ülkelerindeki büyük bir dağa taptıkları ve dağa kurban kestikleri zikredilmektedir.

Bazı tarihî nakillerde Altaylılar'm dağ ruhlarına kanlı kurban takdim ettikleri, saçı olarak bulgur karıştırılmış süt serptikleri bilinmektedir. M.Ö. II. yüzyılda bile Gök Tanrı'ya kurban sunulduğu, kurban için özel törenler yapıldığı, bu törenlerde hakanın baş din görevlisi olduğu tesbit edilmiştir.

Eski Türkler'de yağmur boncuğu denilen bir nesneye kurban kanı sürülünce yağmur yağacağına inanılırdı.

Eski Türkler'de Gök-Tanrı ve atalara kurban olarak hayvan kesilirdi. Asya Hunları yılın ilk ayında Tanhu'nun sarayında ve ilkbaharda (5. ayda, bizim takvime göre Haziran'da) Lung Çeng (Ongın Nehri bölgesinde; Karakurum Şehri), Gök-Türkler ve Uygurlar yine aynı ayda Tamir Irmağı kenarında ve Hunlar sonbaharda Tai-lin'de Gök-Tanrı'ya, atalara, tabiat kuvvetlerine at ve koyun kurban ederlerdi. Gök-Türkler'in, biri ilkbaharda hakan başkanlığında ülke ileri gelenlerinin katılımıyla büyük törenler düzenledikleri ata mağarasında olmak üzere, Tanrı'ya, atalara kurban sundukları üç kutsal törenleri vardı. Tabgaç-lar'da da ilk ve sonbaharlarda atalara kurban sunulur, tapınak makamındaki taş-ev içinde kesilen kurbandan sonra, civara kayın ağaçları dikilirdi ki, bunlardan kutlu ormanlar meydana gelirdi. Asya Hunları, Tab-gaçlar ve Gök-Türkler çok kere kutsal mağaralar önünde atalarının ruhlarına kurban sunarlardı. Hayvan cinsinden de erkekler seçilirdi. Eski Türkler'de ölüm halinde yas (yoğ) törenleri yapılır, ölenin atları, kuyrukları kesilerek kurban edilirdi. En makbul kurban olan at iskeletlerine bozkır Türk kavimlerine ait mezarlarda rastlanır. Bundan dolayı Asya Hun imparatorlarına ait kurganlarda ve Orta Avrupa'da Avar çağı mezarlarında bol miktarda at iskeletleri bulunmuştur. Türkler, insan kurban etmedikleri gibi, hükümlerini yürüttükleri yerlerde bu âdeti kaldırmaya da çalışmışlardır.

Gök-Türkler'de gerek yarlıganması, gerekse dileğinin yerine getirilmesi için iki diz üstünde oturularak, eller göğe açılıp, gözler gökyüzüne dikilerek yapılan yakarışlar, kişinin mal varlığının durumuna göre, Tanrı'ya adanan kurbanla tamamlanırdı. Kurban hayvanlarının cinsleri at, sığır ya da koyun olarak üçe ayrılıyordu. Gök-Türkler, ölülerinin suç ve günahlarının bağışlanması, ruhlarının Tanrı katında rahat ve huzurlu olmaları için de Tanrı'ya yakarır, bu yakarışlarının kabul edilmesi için, her yıl kurban keserlerdi. Savaşta ve barışta, genel hayatlarında büyük değer ve önemi haiz olan atın, ölenin ardından sağ bırakılmaya-rak onun ruhu için kurban edilmesi vazgeçilmez bir Gök-Türk töresiydi.

Ata mağarasında yapılan kurban törenine Batı Gök-Türkler'i, daha sonra da her sene yüksek makamdan bir temsilci göndererek katılırlardı.

İskitler Tanrılarına çeşitli hayvanları adamış ve kurban etmişlerdir. En çok kurban ettikleri hayvan ise attır. Herodotos, İskitler'in kurban merasimleri hakkında bilgi vermektedir. İskitler'in kurban merasimlerinin her yerde aynı olduğunu, kurbanların ön ayaklarının bir ipe bağlandığını, kurbanı adayan şahsın onun arkasında yer aldığını ve elinde tuttuğu ipi çekerek hayvanı yere yıktığını bildirmektedir. Hayvan yere düşünce, kurbanı hangi Tanrı'ya sunuyorsa, ona dua ettiğini, sonra hayvanın boynuzuna bir ip doladığını, ipin arasına bir sopa soktuğunu, sopayı çevire çevire sıkarak kurbanı boğduğunu ve sonra yüzüp, etini pişirdiklerini yazmaktadır. Herodotos, İskitler'in kesinlikle domuz kurban etmediklerini de bildirmektedir. Herodotos, Masagetler'in de Güneş'e at kurban etmelerinden bahsetmekte ve bunu şu şekilde ifade etmektedir: "Tapındıkları biricik ilâh, Güneştir. Ona âtları kurban ederler ve bu suretle İlâhlar'ın en süratlisine,

fanî mahlûkatın en süratlisini takdim ettiklerine inanırlar." Vogullar, Ostjaklar, Votjaklar ve Altay Türkleri'nin buna benzer merasimlerde geyik, at ve sığır kurban ettikleri de bilinmektedir.

2.2.1.2. Güney Aşya'dakiler: Hindistan

2.2.1.2.1.   Budizm

Hint dinlerinden olan Vejiizm'de kurban tanrıların nafakası olarak bilinir, tanrıların kurbanlar tarafından yaratıldığına inanılırdı.

Tanrı Agni ateş tanrısıdır, kurbanları yaktırmak bunun en başta gelen görevidir.

Tanrıları yarattıktan sonra onları besleyen kurban, onların aracılığıyla insan arzularının tatminine imkân verir; bu arzular öldükten sonra yaşamak, uzun ömürlü olmak, zengin ve erkek evlat sahibi olmak gibi şeylerdir.

Açık havada ibadet yapan Vedistler, ibadet için ayrılan sahaya eski ruhların geleceklerine inanır, onlara süt, koyun ve çeşitli gıdalar takdim ederdi. İbadetleri idare edenler din adamlarıdır. Bunlardan biri ibadet yeri ile, diğeri kurbanlarla, bir başkası dualarla ilgilenirdi.

Vedizm'in mukaddes kitabı olan Vedalar'da, kurban âyin ve erkânını anlatan metinler vardır. Bir bakıma Vedalar'ın en çok kurbanın değeri meselesi üzerinde durduğu söylenebilir. Meşhur dört Veda içinde din adamlarınca tanrılara kurban takdim edilirken Yajur-Veda okunur.

2.2.1.2.2.   Hinduizm

Hinduizm'e göre ilah Vishvakernan, ilk kurban sayılır. Bu ilah bazı kere kendini kurban olarak ileri sürer.  Bazan  da  kurban  merasimlerini  idare  ederdi.

Denilebilir ki, Hinduizm'de başlıca ibadet şekli kurban ve takdimelerdir. Tanrılara sunulan şeyler hayvani ve nebatî olabilir. İnançlarına göre bir bitkiden çıkarılan ve adına ölümsüzlük şurubu denilen içki en önemli takdimedir.

Hinduizm'de sunaklarda en iyi hayvanların kurban edilmesi ve etlerinin iyi kısımlarının yine bu sunaklarda yakılması geleneği vardır.

Diğer ibtidaîlerin çoğunda görülmeyen bir diğer husus Hinduizm'de ölen kişiler için kurban kesme şartının bulunuşudur. Hinduizm'e göre, ölenler kurbansız aç kalırlar. Her ölü, kurbana muhtaçtır. Kurtuluşu sağlayan beş güzel amelden birisi de bu sebeple ölüler için kurban kesmektir.

Bununla beraber hemen bütün Hint dinlerinde ölülere kurban kesildiğinde "bana kuvvetli oğullar ver ecdadım, bana kuvvetli oğullar ver" şeklinde dua edildiği de bilinmektedir.

2.2.1.2.3.   Jainizm

Jainizm'in amentüsü sayılan beş esastan biri de hayvan öldürmem ektir.

2.2.1.2.4.   Budizm

Bir ahlâk dini sayılabilecek olan Budizm'de, davranışların ahlakî olmasını sağlayacak esaslardan biri de canlı varlıkları öldürmemektir.

2.2.1.3. Ön-Asya'dakiler

2.2.1.3.1.   İran

A. ZERDÜŞTLÜK

Zerdüştlük'ün mukaddes kitabı olan Zend-Aves-ta'da kurbanla ilgili bazı bilgiler bulunmaktadır. Aves-ta'da Fiber (suaygırı) denilen bir hayvanın kurban edildiği zikredilmektedir. Kurbanın esası aftır.

Biraz değişik bir inanç olmakla birlikte Zerdüşt-lük'te hayvanın da insanlar için süt getirmesi gerekir; bundan dolayı kan dökücü kurbanlar yenilmez.

Avesta'da dikkati çeken bir diğer husus tanrılara takdim edilecek kurbanların dağ tepelerinde, ırmak ve göl kenarlarında yüz at, bin sığır ve onbin koyun şeklinde sunulmasının istenmesidir.

B. MİTRAİZM

Mitraizm'in kurban törenlerinde boğa büyük bir yer işgal eder. Bu kurban merasiminde kurtarıcı tanrı Mithra rahiplik yapar. Nakledildiğine göre Mithra bir boğayı kendisine tâbi kılmış, sonra da kurban etmiştir. Bütün canlı varlıklar bu boğanın kanından doğmuştur.

Mitraizm'de Hıristiyanlığa benzer bazı âyinler görülmektedir: Vaftiz, okunmuş ekmek, su ve şarapla birlikte kurban eti yeme, takdis ve benzeri hususlar bunlardan sadece birkaçıdır.

2.2.1.3.2. Anadolu  ve  Mezopotamyadakiler (Samı   Kavimlerin   Dini)

Samîlerde kurbanın mahiyeti, önemi ve kesiliş tarzı hakkındaki bilgilerimiz daha çok Kudüs'te ikinci mabedin inşâ edilişinden sonraki devreye rastlar.

İbtidaî kavimlerin hemen hepsinde görülen insan kurbanı, eski Samîlerde de çok yaygın bir şekilde mevcuttur.

Samîlerde güvercin eti yenmediği gibi ona dokunulmaz. Bununla birlikte Samî milletlerde güvercin ve domuzun dışındaki diğer hayvanların kurban edildiği, domuzun yenmesinin haram kılındığı bilinmektedir.

Eski Samîler'de insan kurbanı çok yaygındı. Tevrat'ta da adı geçen Bolo yani Baal daha çok körpe etleri sever, onun tunç heykelinin bir fırın olan karnında çocuklar yakılır ve bu iğrenç tanrı doyurulurdu.

Asurlular'ın Babil'den ayrı olarak değişik inançları; kralın Allah'ın yeryüzündeki mümessili kabul edilmesi ve kesilen bir oğlak veya kuzunun insanların bütün günahlarını temizleyeceğine inanılmasıdır.

Sümerler, kurban törenlerine büyük önem verirler. Bu törenleri, mümkün olduğu kadar debdebeli ve süslü mabedlerde icra ederlerdi.

Sümerler, tanrılara sundukları kurbanları onların besini olarak kabul ederler, kurban edilen hayvanların etlerini ateşte kızartarak veya tencerede pişirerek yerlerdi.

Sümerler, kurban edecekleri hayvanların cins ve rengine fazla önem vermezlerdi. Onlarca mühim olan kanın   akıtılmasıydı.

Putperest olan Harranîler, domuzu kurban ederler ve yılda bir kere de domuz eti yerler. Bazı tarihçilere göre Keldanîler'de domuz kurban edilmez. Bununla birlikte J. Wellhausen, onların domuz kurban ettiklerini ispatlamaya çalışmaktadır.

Harranîler'in inancına göre köpek mukaddes bir hayvandır ve köpeğe kurbanî takdimlerde bulunmak zaruridir.

2.2. Afrika'daki Millî Dinler

2.2.1. MISIR

Eski Mısır'da hemen her tanrı için çeşitli kurban törenlerinin varlığı ilk anda dikkati çekmektedir. Mısır'da kurban tanrıları doyurma şeklinde düşünülmüştür. En büyük tanrı sayılan îsis için önce oruç tutulup dua edilir, sonra inek kesilirdi. Yine eski Mısır'da en büyük tanrılardan olan Oziris şerefine de mukaddes bir boğa kurban edilirdi. Hangi sebebe dayandığı kesin olarak bilinmemekle beraber bu boğa ondört parçaya bölünürdü.

Önceden muayene edilip kurban olarak işaretlenmiş hayvan kesilmek üzere sunağa getirilince, odun yığını ateşlenir, sonra bu ateşe şarap dökülür, daha sonra da tanrının adı çağrılır ve kurban kesilirdi. Kurban sunakta yakılırken merasimde hazır bulunanlar dövünürler, bir süre sonra da kurbandan arta kalan etleri yerlerdi.

Eski Mısır'da kurban edilen kuzu ve oğlağın kanını etrafa sürme adeti de vardır. Sürülen bu kan tanrının hakkı sayılırdı. Buna benzer bir uygulamanın Ken-'anlılarca da bilindiği nakledilmektedir.

Eski Mısır'da tanrılara kansız kurban olmak üzere tuzsuz ekmek sunulurdu.

Eski Atina'da olduğu gibi eski Mısır'da da belli merasimlerle insanların kurban edildiği vakidir. Eski Mısır'da tapınaklarda kurban takdim edilen sunağın bulunduğu yer kutsal tanınır ve mezarlara özel bir itina gösterilirdi.

2.2.2. NİJER DELTASI

Batı Afrika'da Nijer Deltası'nda, İbolar çocuklarını kurban ettikten sonra yerlerken, yine Batı Afrika'da leopar-adamların son derece karmaşık ve katı kurallarla donatılmış dinî törenlerinde, anneler ve babalar ya da onların törene katılan temsilcilerinin, bazı çocukları yemesi dinî bir görevdi.

2.2.3. AVRUPA'DAKİ MİLLÎ DİNLER

2.2.3.1. Keltler

Keltler'de de genellikle boğanın kurban edildiği, beyaz renklilerinin daha makbul olduğu bilinmektedir. İnançlarına göre kurbanlar, tanrılarının beslenmesini sağlar.

Keltler'de ibadet çok vahşice yapılırdı. Romalı yazarlar -az olmakla birlikte- ilahlara takdim edilen insan kurbanlarından dehşetle bahsetmektedirler. Bu kurban dinin merkezi sayıldığından herhangi bir kimseyi bu âyinlere katılmaktan önlemek en büyük suç işlemek demektir. Kendilerine Druid denen rahipler kurban ayinlerini idare ederlerdi.

Keltler, savaş tanrısı Esus'un kurban törenlerini tanzim ettiğine inanırlardı. Bununla beraber Keltler'de totemizmin izleri de görülmektedir. Keltler at eti yemezler ve bazı hayvanlara taparlardı.

2.2.3.2.  Cermenler

Diğer bazı ilkellerden farklı olarak Cermenler'in inancına göre kurban bir adaktan çok, yaratılış inancının meydana gelmesinde önemli bir vasıtadır.

İndo-Jerman milletlerinde güneşe çeşitli kurbanlar takdim edilirdi. Bu kurbanların insanların korunma kudretini arttırdığına inanılırdı.

Yine bazı ibtidaîlerde görüldüğü gibi tanrılara insan kurbanının takdim edildiği de olmuştur. Cermenle-r'de bu görevi Mitraizm'de olduğu gibi, genellikle rahipler üstlenmiştir.

2.2.3.3.  Slavlar'ın Dini

Kendilerine Slav denen Rus, Çekoslavak ve Bulgarlar puta tapar, şer tanrıları yanında yıldırım, ateş, hayvan ve gök ilahlarına da inanırlardı. Bu tanrılara kurban keser ve kanlarını etrafa bulaştırırlardı.

2.2.3.4. Eski Yunanlılar

Antik çağ Yunanlılarında tatbikat olarak tanrıya sunulacak kurbanın takdim biçimiyle merasim şartları kurban edilecek yerlere yazılı olarak asılırdı.

Eski Yunan'da tanrılar erkek ve dişi olarak kabul edilir, erkek tanrıya erkek, dişi tanrıya dişi hayvan takdim edilirdi.

Alışılmış âyin şekilleri arasında dua, şarkı, dans ile hayvanlardan ve bitkilerden kurban sunma önemli bir yer tutardı. Yine eski Yunan'da gök tanrılarına beyaz, yer altı ve deniz tanrılarına da siyah renkli hayvanlar sunulurdu. Ateş ilahlarına ise kızıl renkli hayvanlar takdim edilirdi.

Genellikle eski Yunan'da ilahi kudreti haiz bir boğanın kurban edilmesi âdeti vardı. Böylece boğanın kudretinin insana geçeceğine inanılırdı.

Yunanlılar'da kurban âyini, kurban eti üzerine şarap dökmek suretiyle yapılırdı.

Diğer birçok ibtidaî dinlerde olduğu gibi, eski Yunan'da da insan kurban edildiği görülmektedir. Aga-memnon, kızı İphygenie'yi mabude Diana'ya kurban olarak sunmuştur.

Bazı dinlerden farklı olarak eski Yunan'da domuz hem yenilir, hem de kurban edilirdi.

Miken Medeniyeti'nde kurbanlık hayvan parçalanır, bağırsakları fala bakmak için saklanır, Tanrı memnun değilse tekrar edilirdi. Bir kısım eti temizlenerek ocağa atılır. Bu temizlenmiş et merasimi çok mühimdir. Kurban eti budur. Bu kokular kutsîliği arttırdığı için etin üzerine atılmıştır.

Ateşe atılmak suretiyle kurban, Fenike ve Kar-tacalılar'da açık olarak görülür. Ateşten geçirilen çocuk, baba ve ananın bedelidir ve onların günahlarını affettirir. Vedi (infanticide), çocuk kurbanıdır. Bunu doğuran iki sebep vardır: 1-Ananın emzirme müddeti içinde temas yasağından kurtulmasını temin eder. Bunun için ana çocuğunu feda eder. Çocuk henüz mukaddes değildir, eşya ve cansızlar gibidir. Atılır, yakılır, öldürülür. 2-Çocuk mukaddestir. Bunu öldürerek bir nevi tanrılaşan çocukla tanrı arasındaki birleşiklik arttırılarak, aile veya kabilenin günahları temizlenir ve mu-kaddesleştirilir.

2.2.3.5. Eski Roma

Diğer ilkel dinlerde olduğu gibi Roma Dini'nde de tanrıların hoşnutluğunu kazanmak en başta gelen bir husustur. Bunun için tanrılara süt, şarap ve yemiş takdim edilir, ayrıca hayvan da kurban olarak sunulurdu.

Genellikle Romalılar'da özel mabedlere sığır, domuz, keçi, koyun gibi hayvanlar kurban edilirdi, ancak bu hayvanların beyaz olanları tercih edilirdi. Kurban esnasında dua da okunurdu. Venüs tanrıçasına ise güvercin kurban edilirdi. Romalılar'da da Yunanlılar'da olduğu gibi kurban eti üzerine şarap dökülerek yeme âdeti vardı.

Bütün ibadetlerin, bu arada kurbanın da âdabı vardı: Beyaz bir hayvan seçilir ve başına tuzlu un serpildikten sonra kafasına yalnız bir balta darbesi indirilirdi. Bu sırada ayakta ve Jüpiter'in evine doğru dönmüş olarak eller gökyüzüne açılır, muayyen dua okunurdu.

İlk ürünlerin tanrıya takdim edilmeleri geleneğine eski Roma'da da rastlanmaktadır, Tarla ve bahçelerden toplanan ürünlerin ilki, özel surette yapılmış mabedlerde kurban olarak sunulurdu.

2.2.4. AMERİKA'DAKİ MİLLÎ DİNLER 2.2.4.1. Aztekler

Aztekler'de ibadetin büyük bir kısmı, zühd, takva ve tahammül edilmez riyazetten ibarettir. Bunlarda daha çok dikkat çeken ibadet, insana dehşet veren insan kurbanıdır. Bu milletin inandığı yaratılış destanına göre insan, -sadece insan yürekleri yedirmek suretiyle- güneş ilahının kuvvetini tazelendirmek için yaratılmıştır. Aksi takdirde güneş ilahının kuvveti azalır ve dünyaya bereket vermez. İlahlar için yapılan bayramlarda yüzlerce insan kurban edilirdi.

Kurbanlar genellikle harp esirleri ve çocuklardan meydana gelirdi. Kurban edilecek kimse, dört kişi,tarafından yakalanır, bir rahip de bu kurbanlık kişinin kalbini yerinden sökerek çıkarırdı. Yine Aztekler'de herhangi bir savaş kazanıldıktan sonra, savaşın en cesaretli esiri, kurban edilmek üzere bir yerde saklanırdı. Bir harp ilahı olan Viçli-Puçli, esirlerden çok hoşlanırdı. İnsanın Allah için yüreği çarpmalıdır. Fakat bir bıçak darbesiyle dışarı çıkarılan ve titremeye başlayan maddî yürek değildir. Anlaşıldığına göre Aztekler, mecazen söylenmiş bir sözü hakikat kabul etmişlerdir.

Aztekler, su tanrısına kurban edilen soylu çocuklarının gözyaşlarına karşılık, tanrıdan istedikleri yağmuru  alırlardı.

Aztekler tarihte rastlanmış en karmaşık kurban sistemi içinde yaşıyorlardı. Toplumlarını, varolma sebepleri olan bu törensel ilke üstünde kurmuşlardı. Kadın ya da erkek, çocuk ya da yetişkin, tutsak ya da değil, her yıl, farklı ama hepsi de törensel biçimde, yirmibin dolayında insanı kurban ediyorlardı. Üstelik, yirmibin, özel durumlar gözönüne alınmadığı zaman geçerli olabilecek ortalama  bir  sayıdır.  Yoksa  1487'de yalnızca Mexico büyük tapınağının açılış töreninde yirmibin tutsağın kurban edildiği sanılmaktadır. Sanılmaktadır... çünkü Duran ve Torquemada'ya bakılırsa, bu sayı seksenbin de olabilir.

Aztek kurban törenlerini ayrıntılarıyla anlatmış olan Sahagun, içlerinden en önemlisini şöyle aktarır: Büyük tanrı Tezcatlipuca onuruna yapılacak tören için, onu temsil eden kusursuz güzellikte bir tutsak, bir yıl önceden seçilirdi. Bu bir yıl boyunca, tutsak, ona sürekli eşlik eden sekiz-on uşak arasında, görkemli bir hayat sürerdi. Kurban tanrı, gece ya da gündüz, elinde flütleri ve üstünde olağanüstü süslü giysiler, mücevherler, çiçeklerle istediği her yerde dolaşabilirdi. Yolda onunla karşılaşanlar, yerlere kapanarak, toprağı öperlerdi. Törenden yirmi gün önce, genç adam, tanrıçalar Xochquezal, Xilonen, Atlatonan ve Huixtocihuatl-'ı temsil eden dört genç kızla evlendirilirdi. Tören / günü, delikanlı yalnız başına, her basamakta elindeki i flütlerden birini kırarak, tapınağın merdivenini tırma-! nırdı. Tepedeki sunakta bekleyen rahipler kurbanı sırtüstü yatırıp, sıkıca tutar ve başrahip elindeki taş bıçağı onun göğsüne saplar, sonra açılan yaraya elini sokup, kopardığı yüreği güneşe sunardı.

Aztekler kurbanlarını yerlerdi; ama insan eti yemenin de bir adabı vardı: Savaşçı, savaşta ele geçirdiği tutsağı oğlu, tutsak da onu babası sayardı. Bu yüzden, tutsak kurban edildikten sonra yapılan şölende, tutsağın sahibi, onun kendi eti saydığı etinden tatmazdı. Tabiî son derece karışık bir kurban sisteminin de gösterdiği gibi, Aztekler, İmparatorluk diye adlandırılabilecek bir siyasî yapılanma içindeydiler. Ama bu denli karmaşık olmayan toplumlarda da, kurbanın konumu farklı değildi.

2.2.4.2.  Mayalar

Eski Amerikan yerlilerinden olan Mayalar'ın inancına göre, güneşe insanların kudretini arttırması için çeşitli kurbanlar takdim edilirdi.

Mayalar kurban olarak tanrılarına meyve, çiçek, hindi ve köpek sunarlardı. İtine Mayalar kendilerince mukaddes sayılan bir kuyuya, canlı bakire kızları, zî-net eşyalarıyla birlikte atarlardı. Mayalar'ın dinî törenlerinde insan kurban ettikleri de bilinmektedir.

2.2.4.3. Peru

Güney Amerika'da Peru'da, İnka işgali öncesinde, erkekler savaşta ele geçirilmiş kadınlardan olan ve bu amaçla oniki-onüç yaşına kadar büyütülen öz çocuklarını yeme hakkına sahiptiler.

Güney Amerika yerlileri Tapuyalar'da da, yalnızca kadınlar, herhangi bir tehlike ya da zorunluluk sözkonusu olduğunda, içinde oluştukları bedenden daha iyi bir mezar bulamayacaklarına inanarak, çocuklarını yerlerdi.

2.2.5. AVUSTRALYA YERLİLERİ

Avustralya yerlileri, bazan, yeni doğmuş çocukları kız ya da erkek gözetmeden, törensel ya da törensel olmayan biçimde öldürüp yerlerdi. Hatta Yumular ve Ngaliler'de, kadınlar henüz doğmamış çocuklarını düşürür, plasentayı yakar ve onları yerlerdi. Matuntara-lar, Malarataralar, Pitjentaralar'sa, iki çocuktan birini, özellikle ilk çocuğu ve sağ kalan diğer çocukları güçlü kılmak için, yerlerdi. Matuntaralar'da baba yeni doğmuş çocuğun başına bir darbe indirdikten sonra oradan hemen uzaklaşır, ardından geri dönüp bir ikinci darbe daha indirirdi. Bebek öldükten sonra, baba onu anneye ve  diğer çocuklarına bırakır,  kendisi  ziyafete katılmazdı. Murchison ve Gascoyne nehirleri doğusundaki bir yerli topluluğunda da, anneler doğurdukları bütün çocukları karşılıklı olarak kızkardeşleriyle paylaştıklarından, topluluk yıllarca çocuksuz kalmıştı. Şunu da eklemek gerekir ki, kürtajın en basit uygulayıcılarından olan bu anneler, doğumdan makul bir süre geçtikten sonra sağ kalan çocuğa bir daha asla ilişmezler ve ona herhangi bir anne kadar şefkatli davranmaktan da hiç geri kalmazlardı.

3.  SEMAVΠ DİNLERDE  KURBAN

3.1. Ehl-i Kitap

3.1.1. YAHUDİLİK

3.1.1.1. Meşruiyet ve Gayesi

Kurban Yahudi dininde temel ibadetlerden biridir. Özellikle eskiden kurban ibadetine büyük önem verilirdi.

Tevrat'ta kurbanla ilgili cümlelerin ne mânâya geldiğini ilk bakışta açık olarak anlamak zordur.

Bir Yahudi mezhebi olan Ferisiler'de kurban büyük önemi haiz bir ibadettir. Bundan dolayı kurbanın yerine getirilebilmesi için gerektiğinde ana-baba bile zaruri ihtiyaçlarından kendilerini mahrum edebilirler.

Kur'an-ı Kerîm'de (el-Bakara, 2/67-72), Hz. Musa'nın Mısırlılar'dan yahudilere geçen öküze saygı inancını yıkıp tevhid inancını yerleştirmek için bakara denen sığır cinsinden, lekesiz, alacası olmayan, kusursuz, sapsarı bir inek boğazlamasını kavmine tavsiye ettiği ve bu emir karşısında Yahudiler'in takındıkları tavırlar anlatılır.

Vaktiyle Kudüs'te Süleyman Mabedi'nde Yahudiler keffaret, şükran vs. cinsinden kurbanlarını keserlerdi. Ancak Kudüs tapmağının Roma İmparatoru Titüs tarafından yakılmasından sonra, israil fakihlerinin içtihadıyla artık "tapınak kalmadığı için" kurban kesme ve yakma geleneği bırakılmıştı.

İsrailoğulları'nın, Allah'ın evini takdis için yüz boğa, ikiyüz koç, dörtyüz kuzu ile ayrıca suç kurbanı olarak oniki erkeç arzettikleri hususu da yine Tevrat'ta yer almaktadır.

Bununla birlikte adaleti ve hakkı yerine getirmenin Rabb'e kurban takdiminden daha efdal olduğu zikredilmektedir. Ayrıca kötü kişilerin Rabbe takdim ettikleri kurbanların mekruh olduğu yine Tevrat'ta belirtilmektedir.

Rab, zaman zaman kendisine şükran kurbanları arz etmelerini kullarından istemektedir.

3.1.1.2. Kurban Çeşitleri

Levilliler şeriati, genel olarak üç kurban kabul eder: 1-Ola (yakma kurbanı), 2- Shelan Pebak (yemekli kurban), 3- Lattath (günah) ve Oshan (hata) kurbanı. Ama Yahudilikte başka kurbanlar da vardır:

3.1.1.2.1. Keffaret Kurbanı

Yahudilikte genellikle büyük günahlardan keffaret için Tanrı'ya kusursuz, genç bir boğa kurban etme âdeti bulunmaktadır.

3.1.1.2.2. Yakma Kurbanı

Diğer dinlerde azçok farklılıklarla görülen kurban yakma âdeti, Yahudilikte daha bariz olarak müşahede edilmektedir. Yahudilik'te ateşle yakılan kurban eti, ekmek ve un en başta gelen takdimelerdir.

Yahudilik'te genellikle kurbandan akan kanlar havuzlarda toplanır, kurban etleri ise yakılır. Böylece yakılan takdime, Rabb'in hoşuna gitmektedir.

Levilliler de kumru ve güvercinin yakılan kurban tak-dimesi olarak sunulduğu zikredilir.

Genellikle İsrail soyunda bir dana ile iki koç kurbanı yakılırdı. Sabah-akşam kebap edilen kurbanın yayılan kokusu, cahil halka Allah yakınlığı fikrini burun vasıtasıyla dimağa hatırlatan bir eğitim şeklidir.

3.1.1.2.3. Adak Kurbanı

Yahudilik'te adak kurbanının ayrı bir özelliği vardır: Organlarında fazlalığı, eksikliği olan genç boğayı yahut kuzuyu gönüllü takdime olarak arzetmek mümkündür, fakat adak olarak kabul olunmaz. Bunlardan başka adak kurbanının kör, kırık, sakat, kusurlu, urlu, kel, kabuklu olmaması gerekir.

Takdim edilecek hayvanın kusursuz olması kadar, takdim eden kişi de iyi ahlâk sahibi, dürüst bir insan olmalıdır.

3.1.1.2.4. Başlangıç Kurbanı

İlkel dinlerin birçoğunda olduğu gibi Yahutilik'te de ilk mahsul, hatta ilk doğan yavrunun takdim edilmesi geleneği mevcuttur. Tesniye'de ilk mahsullerin Allah'a bir şükran eseri olarak takdim edildiği görülmektedir. Bunun da sebebi, İsrailoğulları'nın Mısır'daki esirlik hayatından kurtularak, ürünü bol olan ülkelere kavuşmalarıdır.

Yahudiler'de, sürüde doğan ilk yavruya Bekhor denir. İnançlarına göre ilk doğan yavru, ilk mahsul veya ilk meyvenin tanrıya takdimi, bereketin artmasına da bir vesiledir.

3.1.1.2.5.   Fısıh  Kurbanı

Yahudiler'in en meşhur kurban çeşidi Fısıh Kur-banı'dır. Fısıh, Yahudiler'in Mısır'dan çıkışını sembolize etmek üzere Nisan ayında yedi gün süreyle kutlanılan bir bayramdır. Bu bayramda bir kuzunun kurban olarak kesilip yenilmesi âdettir.

Fısıh kurbanı, bir yaşında kuzu veya oğlak olacaktır. Bu kurban, diğer kurbanların aksine ailevî bir mâhiyet taşır ve aile reisince kesilmesi gerekir.

Fısıh kurbanında, diğer kurbanlarda olduğu gibi kuzu kaynatılmaz, kızartılır. Kanı evin kapısına ve eşiğine serpilir. Sabaha kalan etler yakılır. Bu açıdan kurbanlığın büyüklüğü, aile fertlerinin yiyeceği kadar olacaktır. Fısıh kurbanı, güneş battığı zaman kesilir (Çıkış, 12/3-22; Tesniye, 16/2-17).

Hıristiyanlık'ta da Fısıh'a benzer bir bayramın bulunduğu, Mesih'in kurban edilmesiyle bunun gerçekleştiği zikredilmektedir.

3.1.1.3. Kurbanlıklar

3.1.1.3.1.   Kansız   Kurbanlar

İlkel dinlerin birçoğunda olduğu gibi Yahudilik'te de ilk ürünlerin takdimi az önce geçmişti.

Bir değişik tür olması itibariyle Yahudilik'te ekmek takdimesine de yer verilmiştir. Rabbe takdim edilecek ekmeklerin gerek tavada, gerek saçta pişmiş olsun, mayasız iyi cins undan yapılmış olması ve üzerine yağ sürülmesi gerekir.

Yahudilik'te Tanrı Yahve'ye mülakat çadırında, mahiyetini bilmediğimiz ve adına Huzur Ekmeği denilen bir ekmek takdim edilirdi.

Yahudilik'te etle birlikte Tanrı'ya yağla yoğrulmuş mayasız pideler ve tuz sunulur, bunlar da yakılırdı.

İbraniler ve hatta Fenikeliler'de, mezbahaya nebatî takdimeler konmadan önce, bu takdimelere normal yemeklerde kullanıldığı şekilde zeytinyağı karıştırılması âdettir.

Süt değerli bir gıda maddesi olmasına rağmen, İbranî kurbanında yer almaz. Şarap, kanın bir dengidir. Bundan dolayı mezbahanın en görülecek yerine dökülmelidir. Çeşitli kurbanlara nazaran takdim edilecek şarabın miktarı da tesbit edilmiştir.

3.1.1.3.2.   Kanh   Kurbanlar

A-HAYVAN KURBANI

Genel olarak Tevrat'ta sığır, dana, keçi, kumru ve güvercin (Levilliler, bâb: 4-5) gibi hayvanların kurban edilebileceği mezkurdur. Yahudi geleneğinde umumi olarak boğa, koç, kuzu vb. hayvanların kurban olarak takdim edildiği bilinmektedir.

İbraniler'in inek, karaca, geyik ve diğer av hayvanlarını yedikleri, fakat kurban etmedikleri bilinir. Ancak yine İbraniler'de bazı özel sebepler dolayısıyla güvercin de kurban edilebilir.

Yahudiler'de, balık yenilir, fakat kurban edilmez. Ancak fevkalâde hallerde balığın kurban edildiği de görülmüştür.

İbrani geleneğinde bütün ehli hayvanların boğazlanmasının kurban telakki edildiği zamanlar olmuştur.

Birçok dinlerde bulunan kurbanın kusurlu olup olmaması meselesi, Yahudilik'te de bazı ölçüler içinde ele alınmıştır. Kör, topal ve kötü kusuru olan hayvanların Rabbe kurban edilmesi yasaklanmıştır.

Yahudilik'te yırtıcı bir hayvan tarafından parçalanan hayvan murdar sayılır ve eti yenmez. Sığır, koyun ve keçinin içyağını yemek de haram sayılmıştır, bu kısımların yakılması gerekir. Yahudiler kesilen hayvanın uyluk başını yemezler. Bu yasak giderek hayvanların bütün but etlerinin yenmemesine kadar varmıştır. Dört ayaklı olmasına rağmen Yahudilik'te devenin yenmesi ve kurban edilmesi yasaklanmıştır. Süt kurbanı da yasaktır. Çok eski dönemlerde domuzun kurban olarak takdim edildiği de olmuştur.

B-İNSAN KURBANI

İlkellerde görülen kurban şekillerinden biri olan insanın kurban edilmesi olayına, eski Yahudiler'de de bazı özel durumlar münasebetiyle rastlanmaktadır. Ki-tab-ı Mukaddes'te (Hakimler, 11/29-40), Hakimler'den Yeftah'ın, kızını Yehova için kurban etmek maksadıyla boğazlayıp yaktığından söz edilmektedir. Tarihî araştırmalardan elde edilen bilgilere göre, eski Yahudiler yeni bir ev kurdukları zaman insan kurban ederlerdi. Bundan güdülen gaye, yapıya ruhî bir koruyucu, uyanık bir bekçi kazandırmaktır.

3.1.1.4. Kesimi ve Eti

Yahudilik'te kurban usulü, genellikle şifahî an'a-neye dayanır.. Hz. Süleyman'ın Kudüs'te yaptırdığı muhteşem mabedin avlusunda kurban kesmeye mahsus özel yerler vardı. Kurban kesilen yere Kurban Taşı da denir. Kesilen kurbanların kanları havuzlara akıtılır, etleri ise genellikle yakılırdı. Kurbanları hahamlar keser ve halkın bu husustaki ihtiyaçlarını sağlamak gayesiyle kendileri için yapılan mabede bağlı meskenlerde otururlardı. Kurban ibadetini idare eden azizlerin bir teşkilatları da vardı. Bu derecede önemli kurban ibadeti, sadece Kudüs'te mukaddes yerde ve ruhanîlerce yapılır. Kudüs dışında böyle özellikler taşıyan bir ibadet düşünülemez. Ayrıca Yahudiler, kurban dışında normal ihtiyaçları için dahi herhangi bir hayvanı boğazlamaya yetkili değildir.

Yahudilik'te kurbanları hahamların kesmesi umumi bir âdet halinde ise de, bu her zaman mümkün olamamaktadır.

Kurban kesiminden önce bıçağın iyice keskin olup olmadığı, hahamlığın görevlendirdiği Şohet tarafından kontrol edilir.

Kurban kesilirken, kesen kimsenin elini kurbanın başına koyması gerekir. Bu âdet, Hz. Musa ve Hz. Harun'dan kalmıştır (Levilliler, 4/4, 33; 8/14, 24).

Kurban kesilirken imkân nisbetinde hayvana eziyet vermemek için bıçak hiç durmadan hareket etmelidir. Bir an durulursa kesilen hayvan Nehela (leş) olmuş sayılır. Keza kurban esnasında bıçak hayvanın derisinin altına kadar gömülmeli, bıçağın sırtı dışarda kalmamalıdır.

Boğazlanan hayvan ister dörtayaklı, ister kuş olsun, nefes ve yemek borusu tamamıyla kesilmelidir.

Yahudilik'te kurbanların bazı parçalarına Sallama Kurbanı denir. Bu parçalar Mabed'in karşısında sallandırılırdı. Tevrat, kanın yenilmesini ve içilmesini yasaklamıştır. Halbuki insanlık tarihi Yahudiler-'in Hamursuz Bayramı için iğneli fıçılar vasıtasıyla nice masumun kanma girdiklerinin misalleriyle doludur.

Yahudi inancına göre kanın etten tamamen giderilmesi gerekir. Çünkü can, kanın içindedir ve etle birlikte canın yenmemesi emrolunmuştur. Kanın kurban olarak meşrubat gibi sunulması, putperestlik işi olduğundan menedilmiştir.

3.1.2. HIRİSTİYANLIK

3.1.2.1. Kurbanın Meşruiyet ve Gayesi

İnciller'de kurban meselesinin, Tevrat'a nazaran biraz daha açık olarak yer aldığı söylenebilir. Genel mânâda Hıristiyanlık'ta kurban "verilen sözün tutulmadığı anlarda günah işlemiş sayılmamak için Allah'a karşı bir şey yapmaya söz veimek" şeklinde telakki edilmiştir. Katolik Mezhebi'nde kurban, Hz. İsa'ya verilen bir isimdir.

Hıristiyan Araplar, kurbana daha değişik bir mânâ vererek kuddas, yani Hıristiyanların âyin sırasında yedikleri şaraba batırılmış ekmeğe demişlerdir.

Hıristiyanlık'ta kurbanın bazan sembolik bir mahiyet aldığı, mikrop ve tütsülemelerle yakın bir ilişkisinin bulunduğu zamanlar da olmuştur.

Hıristiyanlık'taki kurban inancının temelinde, Hz. İsa'nın haç üzerinde can verişi meselesi çok önemli bir yer tutar. Bilindiği gibi Hıristiyanlığa göre Hz. İsa, Hz. Adem'in cennetten çıkarılması sonucu yüklenmiş olduğu ve bütün insanlığa intikal eden günaha karşılık Baba'sı tarafından haç üzerinde feda edilmiştir. Böylece O'nun ruhunu teslim edişi, bütün insanlığa intikal eden büyük günaha karşı keffaret sayılmıştır.

Hz. İsa'nın haç üzerinde kurban edilme meselesinde, Hıristiyanlığın çeşitli mezheplerinden olan Nas-turiler, Ya'kubîler ve Melekîler arasında bile görüş birliği sağlanamamıştır. Katolik Mezhebi kurban âyini olarak, haçta öldürülen Hz. İsa'nın kurban edilişini, kansız kurban olayının yenilenmesi anlamında değerlendirmektedir.

İnsan kurbanı meselesinin tarihini çok ötelere götürmeğe de lüzum yoktur. İrlanda'da XV. yüzyıla kadar kaynanaları, kızlarının düğününde kesip yemek geleneğinin bulunduğu bilinmektedir.

3.1.2.2.  Kurbanlıklar

3.1.2.2.1.   Kansız   Kurbanlar

Hıristiyanlığa göre Hz. İsa'nın havarileriyle birlikte yediği son akşam yemeği Aşa-i Rabbani, bugün birçok kilise tarafından tekrarlanmakta ve kansız kurban sayılmaktadır. Evharistiya veya Comunion Ayini de denen bu âyinle İsa'nın eti-kanı kurban olayı yenilenmiş olmaktadır.

İnsanın bedenini, Allah'a kurban olarak takdimi, bir nevi ruhanî ibadet ve kurban sayılır.

3.1.2.2.2.   Kanlı   Kurbanlar

Yahudilik'te olduğu gibi Hıristiyanlık'ta da kurban edilecek hayvanların detaylı bir isim listesini bulmak, hangi cins hayvanların, hangi şartlar altında kurban edilmesi geriktiğini açıklamak oldukça zordur.

İsis Hıristos (İsa) inancında kaz kurbanı bulunmaktadır; at ve köpeklerin de kurban edildiği bilinmektedir.

Yahova Şahitleri'ne göre, Jesus Christus (İsa) kendisi kurban olduğu için hayvan kurbanı istemez. Onlara göre, İncil'i vazetmek de bir kurbandır.

3.1.2.3.  Kurban Çeşitleri 3.1.2.3.1.   Mukaddes  Kurban

Hıristiyanlık'ta da diriler ve ölülerin menfaati için mukaddes kurban takdim edilebilir. İlahi kurban ise, bir tapınış şekli olarak tek tapınacak tanrıya sunulabilir.

Mukaddes kurban adıyla anılan, pazar ve yortu günlerinde takdim edilen bir kurban türü daha vardır.

Hz. İsa mukaddes kurbanı perşembe günü, ekmeği kendi vücuduna ve şarabı kanma değiştirdikten sonra kurmuştur. Mukaddes kurban, haç kurbanını devam ettirmek için bugün de papazlar vasıtasıyla temsili olarak şarap ve ekmek şekilleriyle İsus Hıristos'un Peder Allah'a sunulması biçiminde kutlanmaktadır.

Mukaddes kurban Allah'a tapmak için sunulur, Allah'ın verdiği nimetlere şükürdür, Tanrı'dan af dilenir, gerekli lütufta bulunması dileği arzedilir.

Hıristiyanlığın bir kolu olan Süryaniler'de de insanların ayrı ayrı ümitlerinin olduğu, çoklarının ümitlerini kazanmadan ölerek, hasretlerini mezarlarına kadar taşıdıkları ifade edilmekte, Mesih'in mabede getirilişi kurban olarak değerlendirilmektedir.

3.1.2.3.2.  Keffaret  Kurbanı

Hemen bütün dinlerde yer alan Keffaret Kurbanı-'nda ise daha çok bir bedel fikri vardır. Kurbanı sunan kişinin günahları, kurban edilen hayvana geçmiş, bu hayvan o günahları keffaret yoluyla bağışlatmış sayılır.

Hıristiyanlık'ta başkâhinler önce kendi günahları, sonra da kavmin günahları için kurbanlar takdim etmek mecburiyetindedirler. Halbuki Hz. İsa, bir defada bu kurban vazifesini yerine getirmiştir.

Hıristiyanlık'ta bütün kuvveti ve yüreğiyle komşuyu sevmek, yakılan kurbanlardan daha üstün sayılmıştır. Ayrıca günahlar için hediyeler ve kurbanlar takdimi de tavsiye edilmiştir.

Hıristiyanlık'ta da putlara kurban takdim edildiğini, ancak putların herhangi bir değerinin olmadığını yine İncil açıklamıştır.

3.1.2.3.3.  Adak  Kurbanı

Hangi cins olursa olsun, Tanrı'ya takdim edilecek adakların kilise tarafından kabul edilmiş olması şarttır. Hıristiyanlık'ta kan, putlar için kesilen kurban ve boğulmuş olanları yemek yasaklanmıştır (Resullerin İşleri, 15/13-29; /. Korintoslular, 10/27).

3.2. İslâmiyet

Kurban İslâm Ümmeti dışındaki ümmetlere de Allah'ın meşru kıldığı bir ibadettir (Hacc, 22/34). Kurbanın tarihçesini tâ Hz. Adem'in oğulları Kabil ile Ha-bil'e kadar götürmek mümkündür (Maide, 5/27).

3.2.1. CAHİLİYE ARAPLARI

3.2.1.1. Hanîfler

Kurban, Haniflik'te de mevcut bir ibadet tarzıydı. Kur'an-ı Kerîm'de (Saffât, 101-107) bildirildiğine göre, Hz. İbrahim'in gördüğü bir rüya üzerine oğlunu kurban etmek istemiş, ancak Cenâb-ı Hak buna izin vermeyerek, Hz. İbrahim'e büyük bir kurbanlık göndermiş ve Hz. İbrahim oğlu İsmail'in yerine bunu kurban etmiştir. Hz. İbrahim'in oğlunu kurban etmek istemesi olayından Tevrat (Tekvin, 22/1-9) da söz etmektedir. Ancak, burada kurban edilmek istenen oğulun Hz. İshak olduğu nakledilmektedir. İslâm âlimlerinin bir kısmının görüşüne göre kurban edilmek istenilen oğul İshâk değil, İsmail'dir. Tevrat'ta ilk doğanların kurban edilmesinden bahsedilmektedir. İlk doğan oğul ise İshak değil, Hz. İsmail'dir. Bu durumda Tevrat'ta bahsedilen ilk doğanların kurban edilmesi kuralına uygun olarak, kurban edilmesi gereken Hz. İsmail olmaktadır. İslânıî bazı rivayetlerden, Hz. İbrahim'in kurban etmek istediği oğlunun Hz. İsmail olduğunu anlamaktayız. Bunlardan birisine göre, Hz. Peygamber, "Gerçekten kurbanlık İsmail'dir," buyurmuş, diğer bir rivayete göre kendisine, ey iki kurbanlığın oğlu diye hitap edilmesine ses çıkarmamıştır.

Hz. İbrahim zamanında müesseseleşen kurban ibadeti, Cahiliye dönemi arapları arasında da içine bazı şirk unsurları karışarak devam etmiş, putlara, dikili taşlara kurbanlar kesilir olmuştur. Ancak Hz. Peygamber döneminde yaşamış olan Hanifler'in, Allah'tan başkası adına kurban kesmediklerini söyleyebiliriz. Nitekim Hanifler'den Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Kureyş-liler'i putlara kurban kesmelerinden dolayı şu şekilde ayıplamaktaydı: "Koyunu Allah yaratmış ve onun için gökten yağmur indirmiş, Yeryüzünde ot bitirmiştir. Sonra da kalkıp siz onu Allah'tan başkasının adına boğazlıyorsunuz."

Cahiliye döneminde mevcut olup, bazı tashihlerle İslâm'da da devam etmesine izin verilen akika kurbanının da Hz. İbrahim'in dininden kaldığı kaydedilmektedir.

3.2.1.2. Müşrik ve Diğer Araplar 3.2.1.2.1.   tnsan  Kurbanı

Bazı kaynaklar çok eski zamanlarda Araplar'm insan kurban ettiklerini nakletmektedir. Cahiliyye devrinde Araplar'ın, sabah yıldızına daha doğmadan önce büyük bir acele ile insan veya beyaz bir deve kurbanı takdim ettikleri yine gelen nakiller arasında yer almaktadır. Bunların Sabiîler (Yıldıza Tapanlar) olması muhtemeldir. Julius Wellhausen, Cahiliye döneminde oğlan ve kızlarla, esirlerin el-Uzzâ'ya kurban edildiklerini ileri sürmektedir.

Kaynaklarımız, Hz. İbrahim'in, oğlunu kurban etmek istemesinin bir benzerinin Peygamberimiz'in dedesi Abdulmuttalib tarafından yaşandığını haber vermektedir. Buna göre, Abdulmuttalib, Zemzem kuyusunun kazılması sırasında Kureyşle karşılaştığı zorluk-x lar sebebiyle, eğer on tane oğlu olur ve bunlar kendisini koruyacak yaşa gelirlerse, onlardan bir tanesini Kabe'nin yanında Allah için kurban etmeyi adamıştı. Ab-dulmuttalib'in on tane oğlu olunca, adağını yerine getirmek istemiş, çekilen kurada kurban olma işi Peygamberimiz'in babası Abdullah'a isabet etmişti. Bunun üzerine Abdulmuttalib, adağını yerine getirmeye kalkışmış, fakat Kureyşliler böyle bir âdetin yerleşmesinden çekinerek, kendisine engel olmuşlardı. Daha sonra Abdullah'ın yerine 100 tane deve kurban edilmişti.

3.2.1.2.2.  Putlara  Kurban

Cahiliye döneminde putların yanında kurbanlar kesilir (Yunus, 10/18), bu kurbanlardan büyük pay küçük ilahlar için ayrılırdı (En'am, 6/136). Yanında kurban kesilen küçük putların başında İsaf ve Naile gelmekteydi. Malik ve Milkan boyları ise, Cidde kıyısında bulunan Sa'd adlı put için kurban keser ve kurbanın kanını bu putun üzerine dökerlerdi. Kureyşliler-'in de Yanbu yakınlarında Buvane adlı bir putları vardı. Her yıl bunun yanında kurban kesip bayram yaparlardı. Hz. Peygamber de çocukluğunda halaları tarafından bu bayrama katılmaya zorlanmıştı. Ancak O, burada rahatsızlandığı için bir daha bu bayrama katılması için ısrar edilmemişti.

Kabe'nin etrafında 360 tane dikili taş (Nusub) vardı, bu taşların herbiri bir Arap kabilesine aitti. Bu taşların yanında kurban keser, kanını bu taşlara sürer, kurbanı parçalayıp bu taşlara koyarlardı. Cahiliye halkı kabir başlarında da kurban kesmekteydi. İyi bir kimsenin kabri başında bir deve boğazlanır ve "Biz, onun     dünyada    yaptıklarına    karşılık    kendisini mükâfatlandırıyoruz. Kendisi, hayattayken deve keser ve misafirlerine yedirirdi. Biz de kabrinin başında deve kesiyoruz. Varsın bunu kurtlar, kuşlar yesin, hayatında yedirmiş olduğu gibi yedirmiş olsun." derlerdi. Öldükten sonra dirilmeye inanan Araplar ise, ölen kimsenin kabri başında sağlığında bindiği hayvan kesilirse, o kimse Kıyamet'te binekli olarak haşrolunur, aksi takdirde yaya kalır, diye inanırlardı.

Bir kısım Araplar da cinlere kurban kesiyorlardı. Cömertlik yarışı için kurban kesenler de vardı. Bazıları da hayvan canlı iken vücudundan et kesiyorlardı. Hz. Peygamber Medine'ye geldiği zaman bazı kimselerin develerin hörgüçleriyle, koyunların kuyruklarını kestiklerini görmüş ve yasaklamıştı. Cahiliye döneminde Şeytan Yarması adı verilen bir işlem daha yapılmaktaydı. Buna göre hayvan boğazlanır, yalnız derisi kesilir, kan damarları kesilmez, ölünceye kadar böyle bırakılırdı. Kanı yedikleri için, hayvanın kanını boş gidermeme çabasıyla bu şekilde yaptıkları sanılmaktadır.

Bu dönemde Akika kurbanı da kesilirdi. Çocuğun traş edilen başına, çocuk için kesilen kurbanın kanından sürülürdü. Hz. Hatice, doğan her oğlan çocuğu için iki, her kız çocuğu için de bir koyunu akika olarak kestirmişti.

Cahiliye devrinde bereketli olması için ilk doğan hayvanlar kurban edilir ve buna Fer'a denilirdi. Bu kurban, ulûhiyete tediye edilen muayyen bir vergi mahiyetini arzediyordu. Ebû Davud, "Fer'a, devenin ilk doğurduğu yavrusudur. Cahiliye devrinde onu, putları için kurban keserler, kanını da putların başına akıtırlardı." demektedir. Fer'a'nın sadece deve cinsine tahsis edilemeyeceği, koyun cinsinden hayvanların ilk doğurdukları hayvanlara da fer'a  denildiği kaydedilmiştir.

Cahiliye döneminde Araplar, Recep ayında putlara kurban keser ve bunlara Atîre derlerdi. İbnü'l-Kelbî, Arap-lar'ın dikili taşların ve putların yanında kestikleri koyunlara el-Atair dediklerini, el-Atire'nin "Boğazlanmış" anlamına geldiğini, kurban kestikleri yere de el-Itr (Sunak) dediklerini kaydetmektedir.

Cahiliye devrinde Araplar'ın Ensab dedikleri boz renkli dikili taşları vardı ve bunların yanında Atîre kurbanı kesiyorlardı. Kaydedildiğine göre Müzeyne Kabilesi, Nuhm adlı putlarının, Aneze Kabilesi ise Suayr adlı putlarının yanında atîre kurbanı kesmekteydiler. Suvâ adlı putun çevresinde de Atîre kurbanı boğaz-lanırdı. Bazan Araplar sözlerinde durmayarak ilahlarını aldatır, koyun /yerine avladıkları geyik ya da ceylanı atîre kurbanı olarak keserlerdi. Müşrikler kestikleri bu atîre kurbanları sebebiyle bereket ummaktaydılar. İslâm'dan önceki Araplar nazarında geyik, noksan ve değersiz bir hayvan olduğu için, cimri bir kişi kurban keseceğinde koyun yerine geyiği tercih ederdi.

3.2.1.2.3.   Putlara  Hediye   Takdimi

Putlara hediye takdimi Araplar'ın putlara gösterdikleri hürmetin ifadesidir. Onları ziyaretleri esnasında, her ailenin putlara yiyecek veya kıymetli eşya takdiminin yanısıra, sürülerin en değerli hayvanlarının veya toprakta yetişen mahsulün bir kısmının putlara hisse olarak ayrılması dinî açıdan büyük önem ar-zeder.

Bu kıymetli hediyeler, genellikle Kabe'de ve diğer tapınakların yanındaki hazinelerde muhafaza edilirdi. Sakif Kabîlesi'nin putu olan Lât ve Fels putlarının yıkılması esnasında hazinelerinden pekçok hediye çıkmıştı. Ayrıca putlara yiyecek takdiminde de bulunulurdu. Kur'an'da cahiliye Arapları'nın bu hareketleri şiddetle kınanmaktadır.

3.2.2. İSLAM'DA KURBAN

İslâm'da kurban kesme geleneği daha dar çerçeve içinde ele alınırsa Hz. İbrahim'e kadar uzanır.

Bazı kaynaklarda yer alan bilgilerden, Hz. İbrahim'in yapmış olduğu Hacc ibadeti esnasında, Mina'da kurban kestiği anlaşılıyor. Kur'an-ı Kerim'de (Nahl, 16/123) de, "Ey Muhammedi Hanîf olan İbrahim'in dinine uy." buyurularak bu huiusa işaret edilmiştir. Buna göre, İslâm'da mevcut olan Kurban Bayramı'nın Hz. İbrahim'den kaldığı tahmin edilebilir. Daha önceki Araplar arasında mevcut olan, o gün Mina'da kurban kesme âdeti, İslâm tarafından yalnız hacılar için kabul edilmemiş, dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan bütün müs-lümanları içine alacak şekilde genişletilmiştir.

Hz. Peygamber, hicretin ikinci yılında, namazgahta halka kurban bayramı namazını kıldırdıktan sonra hazırladığı iki boynuzlu koçun birisini kendisi ve ailesi için, diğerini de ümmeti için kurban etti, sonra da: "Allahım! Bu sendendir ve sanadır." dedi. Hz. İbrahim'in geçirdiği büyük imtihandan sonra Allah'ın lütfettiği koç kurbanını da hatırlatan bu ibadet böylece İslâm'da devam etmiş oluyordu.

İslâm'da bayram kurbanı, Kurban Bayramı günlerinde kesilir. Deve, sığır, koyun ve keçi kurban olabilir. Kurbanlıklar, sağlam ve sağlıklı hayvanlar olmalıdır. Bunun dışında adak kurbanı, akika kurbanı, bazı suç ve günahlar için keffaret kurbanı türleri de bulunmaktadır.

İnsanlık tarihinde böyle bir seyir gösteren karban vakıasına tepki gösteren millet ve fertler de bulunmaktadır. Bu anlayıştakilere göre kurban, insanlığın geçmiş olduğu ilk çağlardan bize miras bıraktığı eski, en ağır, sökülmesi en zor hatadır.

 

BİBLİYOGRAFYA

AKAL, Cemal Bali, Yasa ve Kılıç,   İstanbul 1991.

ATEŞ, Ali Osman, "Asr-ı Saadette Dinler ve Gelenekler", Vecdi Akyüz (Editör), Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, İstanbul 1993, III, 197-307.

CHALLAYE, Felicien, Dinler Tarihi, çev. Samih Tirya-kioğlu, İstanbul ty.

CİLACI, Osman, "İlâhî Dinlerde Kurban", Diyanet Dergisi, XVIII, Ankara 1980, sa. 5-6.

DURKHEİM, Emile, Dinî Hayatın İbtidaî Şekilleri, çev. Hüseyin Cahid [Yalçın], İstanbul 1923-1924. -

İNAN, Abdulkadir, Eski Türk Dini , Ankara ty.

KAFESOĞLU,  İbrahim,   Türk Millî Kültürü, İstanbul 1983.

KAHRAMAN, Ahmet, Dinler Tarihi , İstanbul 1975. Meydan Larousse , "Kurban", VII, s. 646-647. ÜLKEN, Hilmi Ziya, Dinî Sosyoloji , İstanbul 1943.

 

İslâm'a karşı düşmanlık içinde olanlar, ona ve bütün müesseselerine karşı amansız bir saldırı başlatmışlardır. Bu saldın çok eski zamanlarda başlamış ve bugünlere kadar artan miktarlarda devamedegelmiştir. Gayet tabiî olarak bu taarruz planlarında bu kuvvetler, zamana, mekâna, şartlara, imkân ve {irşatlara uyum gösterecek tarzda ve şekilde stratejiler geliştirmişlerdir. Bu stratejilerin bir devamı ve icabı olarak Kurban Bayramı'nın yaklaşmasıyla beraber Kurban Kesme'yi emrettiği için İslâm'ı hain, gaddar, zalim, hunhar, sadist gibi vasıflarla suçlamışlardır. Türklerle evlenen birçok hıristiyan anne, henüz yürümeye başlayan çocuklannı ellerinden tutarak can çekişen koyunlan gösterip, onlann körpe dimağlannda ve tertemiz gönüllerinde İslâm hakkında kötü hatıralann ve menfî intibalarm oluşması noktasında üzerlerine düşeni yapmışlardır.

Etrafın suskunluğu, bir yandan onlann cesaretini arttınrken, bir yanda da bu propagandaların taraftar bulmasına ve dolayısıyla kendisine daha müsait bir zemin oluşturmasına yardım etmiştir. Yalnız şu kadar var ki, bugüne kadar böyle olması, bundan sonra da böyle olacak mânâsına gelmezdi. Nitekim birgün olurdu ve bu mazlum imânın bir mensubu gelirdi ve yapılan bütün iftiraları, yalan-dolanlan gün ışığına çıkanr, tersyüz ederdi. Nitekim öyle oldu ve bu Kitap onun için yazıldı. Yalnız şu kadar var ki, bu kimseler birtakım hayaller kurup, bu Kitap'ta bulabilecekleri -varsa eğer- mantık boşluklarından hulul ederek veya usûl hatalanndan nüfuz ederek, her şeyi istedikleri gibi evirip-çevirip eski haline sokacakları ve yine her şeyi alt-üst edecekleri ümidine ve zehabına kapılmamalıdırlar. Bunu yapamayacaklardır. Tabiî şayet güçleri yetiyorsa yapsınlar. Fakat yapamayacaklannı kısa zamanda herkes görecektir ve tabiî kendileri de!...

Bu kimseler evvelemirde şunu bilmelidirler ki, doğan bir kuzunun kurban edilmesini İslâm katiyetle yasak etmiştir. O ancak bir yaşına geldikten veya geçtikten sonra kurban edilebilir. Bu şu demek olur ki, dünyaya gelen her canlı, kendi sınırlan içinde kendi hayatını yaşamak ve onu tamamlamk hakkına sahiptir. Bu hakkı onun elinden kimse alamaz. Velev ki kurban için olsun yine de bu hakka kimse el uzatamaz. Bu kesin ve net ilkenin getirdiği tavır ve sorumluluktan sonra artık bizler, haklı olarak karşı taraftan ringlerde niçin genç insanlann birbirlerini döve-döve öldürdüklerinin izahını bekleyeceğiz. Beyin kanaması geçiren bu insanlann, bu genç yaşlannda niçin öldüklerinin açıklanmasını bekleyeceğiz. Bu akan kanın bugüne kadar niçin dinmediğini ve bundan sora niçin dinmeyeceğini öğrenmeyi şiddetle arzu edeceğiz. Bunun gibi yine, Boğa Güreşleri'nde omuzbaşlanna saplanan şişlerin açtığı yaralardan akan kan ile, yan bedenlerine kadar kana bulanmış boğalann, arenalarda bir uçtan bir uca niçin koşturulduklannın ve daha sonra iki kürekleri arasından ciğerlerine saplanan bir kılıç darbesiyle ağızlarından, burunlanndan kan boşanarak nasıl di-züstü çöktüklerinin ve arka ayaklanndan sürüklenerek çığlıklar arasında nasıl götürüldüklerinin bütün saftıalanyla yorumlanmasını bekleyeceğiz. Yahut boğalann boynuzlan arasında delik-deşik olan matadorlann hangi gayeye matuf olarak bu durumlara düştüklerinin açıklanmasını isteyeceğiz. Keza, Otomobil Yanşlan'nda otomobilin takla atması veya devrilip ateş alması sonucu parçalanan veya diri diri yanan insanlann, bu halleriyle insanlığa ne gibi faydalar vaad ettiklerini bilmek isteyeceğiz.

Burada hiç şüphesiz ağırlık noktası, insanlann insanlara kurban edilmeleri motifidir. Aslında bu motif hıristiyanlığın temelinde mevcuttur. İsa, babası Allah'a, kullarının günahlanna bedel olarak kendisini kurban vermiştir. Bu itibarla hem doğumu ve hem de çarmıha gerilirken akan kanı yani Kurban Olma'yı temsil etmesi açısından, Noel Baba'nın elbisesinden mimarîye vanncaya kadar birçok yerde kırmızı ve kırmızının tonlan, kanı sembolize etmesi bakımından, Hıristiyan Batı Medeniyeti'nde hâkim renk olarak ağırlık kazanmıştır.



[1] 1      Tevfık Fikret, Ruhâb-ı Şikeste ve Haluk'un Defteri lâb Kitabevi Yay., t.y., s. 20.

[2] 2 Saldırganlık içgüdüsünün kökeni ve görünüşleri için bkz., Türker Alkan, Saldırganlık, Önyargı ve Yabancı Düşmanlığı, İstanbul 1983, s. 21-68; Arnold H. Buss, The Psychology of Aggression, New York 1961; Leonard Berkowitz, Agression, New York 1962; Erich Fromm, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, çev. Yurdanur Salman-Nalan içten, İstanbul 1987, s. 13-61; Erich Fromm, İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri,!, çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 1984, s. 287-413; Ashley Montagu, The Nature of Human Agression, New York 1976; E. Marx, The Social Context of Violent Behaviour, London 1976; P. Marsh-A. Campbel, Agression and Violence, Oxford 1982; David Riches, "Şiddet Olgusu", Antropolojik Açıdan Şiddet, çev. Dilek Hattatoğlu, İstanbul 1989, s. 10-41.

[3] Sporun boş zamanların değerlendirilişindeki işlevleri ve yararları için bkz., Mahmut Tezcan, Boş Zamanlar Sosyolojisi, Ankara 1977, s. 101-104.

[4] Boğa güreşlerinin ispanyol kültürü içindeki rolü ve şiddet yönleri için bkz., Garry Marvin, "İspanyol Boğa Güreşinde Şeref, Haysiyet ve Şiddet Sorunu", Antropolojik Açıdan Şiddet, s. 148-168.

[5] Bir boksörün ölümü üzerine basında çıkan bir haber-yorum bu konudaki düşüncelerimize netlik ve berraklık kazandırması bakımından önemlidir: "Millî boksörümüz Ali Sert'in acı ölümü boks konusundaki tartışmaların yeniden kızışmasına yolaçmıştır. Yediği yumruklar neticesi beyin kanaması geçiren Ali Sert, bu yüzden ölen ne ilk boksördür, ne de son olacaktır.

[6] Bkz., Priedrich Nietszche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, çev. Turan Oflazoğlu, MEB. Yay., istanbul 1964.

[7] Ne kadar câlib-i dikkattir ki. Kurban Kesen Medeniyetler'i temsil eden İslâm Medeniyetinin geniş bir zaman birimi içinde sorumluluğunu taşımış   bulunan Osmanlı   Medeniyeti, Batıya döndükten sonra, orada birçok sosyal müessese ile karşılaşmıştır. Fakat bunlar arasında bilhassa Boks,  Osmanlı  insanının tensibine  bir türlü mazhar olmamıştır.  Çünkü  Osmanlılar iki insanın  ister aynı dinden olsun, ister ayrı dinden ve milliyetten olsun birbirini döve döve öldürmesini bir türlü izah edememiş ler ve bunu anlayamamışlardır. Bu sporun kendi ülkelerine davetkârı oldukları takdirde, kendi evlatlarının da onlar gibi içleri kin ve nefret dolmuş olarak birbirlerini döve döve öldürecekleri endişesiyle, bu spor türüne fazla iltifatkâr davranmamışlardır. Nitekim 1960 yıllarına kadar bu spor türüne karşı gösterilen alâka, diğer spor dallarına nisbetle çok daha aşağı seviyelerde  kalmıştır.

[8] Futbol fanatiği davranışının incelenişi için bk., Eric Dun-ning-Patrick Murphy-John Wilüams, "Keyfîler", "Açık Tribün Çeteleri", ve "Kavga Şirketleri". Futbol Fanatiği davranışının Sosyolojik Bir Açıklamasına Doğru, Antropolojik Açıdan Şiddet, s. 202-224. Genel olarak spor seyircisi ve saldırganlık konusunda bkz., Sabri Özbaydar, insan Davranışının Sınırları ve Spor Psikolojisi, istanbul 1983, s. 211-249.

[9] Oyunların, boş zamanların değerlendirilişindeki rolü ve yararları için bkz., Tezcan, Boş Zamanlar Sosyolojisi , s. 47-52,104-106.

[10] Bir kişinin şahsiyetinin ne kadar oturmuş ve gelişmiş olduğu veya olmadığı, bir başkasının şahsiyetinin yıkılmasından bu kişinin duyduğu rahatsızlık veya aldığı haz ölçüsünde ve nisbetindedir.

[11] Bkz., J. L. Moreno, Sosyometrinin Temelleri  , çev. N. Şazi Kösemihal, İ.Ü. yay., İstanbul 1963, s. 74 vd.

[12] Ateş ve ateşe tapınma konusunda bkz., Necmettin Ersoy, Semboller ve Yorumlarla Görünenden. Görünmeyene, İstanbul Î990, s. 124-127.

[13] Yoksul bir köylü ailesinin kızı olan Fransız kahramanı azize Jeanne D'Arc (1412-1431), Bourgognelular'ın kuşattığı Compiegne kentini kurtarmaya çalışırken, Bourgog-nelu Jean de Luxembourg tarafından yakalandı, îngiliz-ler'e satıldı (1430). Rouen Şatosu'na hapsedildi. İngiliz yanlısı, Beauvais piskoposu Pierre Cauchon'un başkanlığındaki bir Engizisyon mahkemesine çıkartıldı. Sapkınlık suçlamasıyla avukatsız olarak yargılandı (1431). Sapkın ilan edildi ve Rouen'da, Vieux-Marchâ alanında yakıldı (30 Mayıs 1431). Bkz., Büyük Larousse, XII, s. 6078-6079.

[14] Sınıflaşmaların oluşumu konusunda bkz., Raymond Aron, Sınıf Mücadelesi, çev. Erol Güngör, İstanbul 1973; Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Şirin Tekeli, istanbul ty., s. 214-256; Max Weber, Sosyoloji Yazılan , çev. Taha Parla, istanbul 1993, s. 176-191, 328-345.

[15] Amerika'da sınıflaşmayı aşıp ırkçılığa varan bu davranışlar ve tepkileri için bkz., Alâeddin Şenel, İrk ve Irkçılık Düşüncesi, Ankara 1984, s. 111-113, 151-158; Stokely Carmichael-Charles V. Hamilton, Siyah İktidar , çev. Can Yücel, İstanbul 1968.

[16] Nezahat Arkun, Şahsiyet Psikolojisi ve Şahsiyetin Dinamikleri , I.Ü.E.F. Psikoloji Bölümü, 1971-1975 Ders not lan, s. 23-42.

[17] Sanayi toplumlarında daha  fazla görüldüğü ileri sürülen intiharın sosyolojik ve psikolojik yönleri için bkz., Emile Durkheim, İntihar , çev. Özer Ozankaya, Ankara 1986.

[18] Geniş bilgi için bkz., Arkun, Şahsiyet Psikolojisi, s. 25 vd.

[19] Bkz., Arkun, İntiharın Psikodinamikleri, İstanbul 1963.

[20] Alkol alışkanlığı ve alkol cinnetleri konusunda bkz., Ayhan Songar, Psikiyatri, Psikohiyoloji ve Ruh Hastalıkları,

[21] Müsekkin ilaç tutkusu ve alışkanlığı konusunda bkz., Songar, Psikiyatri, s. 454-466; Songar, "Amfetamin Alışkanlığı ve îptilâsı", Çeşitleme, s. 147-149.

[22] Uyuşturucu tutkusu ve alışkanlığı konusunda bkz., Songar, Psikiyatri, s. 454-466.

[23] Arkun, Şahsiyet Psikolojisi ve Şahsiyetin Dinamikleri , s. 32 vd.

[24] Arkun, age., s. 32.

[25] David Krech-Richard S. Crutchfield-Egerton L. Ballachey, Cemiyet İçinde Fert,I, çev. Mümtaz Turhan, M.E.B. yay., İstanbul 1983, s. 29

[26] Kişinin kendi dışına yönelmiş tavrı, tâli boyutlarda yine kendini   tekrarlamaktadır.   Nitekim,   Amerika   Birleşik Devletleri'nde yapılan şu  istatistik   bu  konuda  bizlere önemli bilgiler vermektedir:

Ev soyma                              : Her 10 saniyede bir,

Motorlu vasıta hırsızlığı         : Her 22 saniyede bir,

Zorla ırza tecavüz                  : Her 6 dakikada bir,

Cinayet                                 : Her 25 dakikada bir.

(USA Today , May 1990).

[27] Savaşlar konusunda bkz., Cemal Bali Akal, yasa ve Kılıç, İstanbul 1991, (özellikle s. 7-39).

[28] Sporun psikolojik yönleri konusunda bkz., Özbaydar, age.

[29] Güreşteki Açık düşürme, Ayağını yerden kesme, gibi ve benzeri tabirler ile, bokstaki "Dövdü-Dövüldü" gibi ve benzeri deyimler arasında ortaya çıkan farklar, haklı olarak bizlere, Medeniyetleri temsil eden önemli sporların terminolojileri ve daha geniş mânâda usûlleri, kaideleri ve prensipleri hususunda ciddî ve teferruatlı araştırmalar yapılması lüzum ve gereğini telkin eder görünüyor.

[30] Dolmabahçe Stadı'nda yerden bir miktar yükseğe kurulmuş mahallerde ve bunlar üzerine konulmuş minderlerde Millî Takım seçmeleri yapılıyordu. Rahmetli Yaşar Doğu o günlerde sağdı ve rakib olarak kendisine, yaşça daha genç ve dolayısıyla daha az tecrübeli Hilmi Tafracı düşmüştü. Sonunda bu güreşçi mağlup oldu. Bunun üzerine kalktı, gelenek icabı saygı dolu haliyle Yaşar Doğunun elini öpüp başına koydu. Rahmetli Yaşar Doğu'da tâ uzaklardan hissedilebilecek kadar sevgi, şefkat ifade eden tavrıyla, bu genç güreşçinin alnından öptü. Hep beraber minderden indiler.

[31] Futbol fanatiği davranışının bunlardan çok farklı olduğu konusunda bkz. Eric Dunning-Patrick Murphy-John Williams, "Keyfîler", "Açık Tribün Çeteleri" ve "Kavga Şirketleri": Futbol Fanatiği Davranışının Sosyolojik Bir Açıklamasına Doğru, Antropolojik Açıdan Şiddet, s. 202-224.

[32] Burada birkaç husus vardır ki, açıklanması konunun daha iyi anlaşılabilir olması bakımından önemlidir. Şöyle ki, islâm'ın asırlar boyu temsilciliğini yapmış Osmanlı Medeniyeti, spor dahil cemiyet içerisinde icra edilen her tür ve her çeşit zanaati, insanların hayrına matuf her nevi işi, gücü, faaliyeti, gayret ve çalışmayı ibadetleştirmek ve dolayısıyla onlara kudsiyet izafe etmek gibi bir dehanın mümessili olmuştur. O, bu husustaki tutumunda ne kadar kararlı ve ciddî olduğunu anlatmak ve meseleyi daha sağlam bir zemine çekmiş olmak için, geçmişte herkesin sevgi ve saygısını kazanmış ve yine herkesin takdirine, tasvibine ve tensibine mazhar olmuş ve hatta döneminde hayatıyla, yaptıklarıyla ve yaşayışıyla kudsiyet bulmuş Ulu Kişileri bu kimselere yaptıkları işlerinde, onlara Pîr olarak göstermiştir.

Bu prensip çerçevesinde güreşçilere "Pîr" olarak Hz. Hamza'yı göstermiş ve daha sonra kendi değerlerinden ona değerler izafe ederek bu güreşlere manevî bir hüviyet kazandırmıştır. Böylece güreşçiler bir yandan Hz. Hamza'nın yiğitliğine, mertliğine, dürüstlüğüne uygun olarak hareket edip buna göre yaşarken, bir yandan da güreşe ibadet neşvesiyle yaklaşmışlardır.

[33] Dale Carnegie, Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak, çev. Ömer Rıza Doğrul, Ahmed Hâlid Kitabevi, İstanbul 1948, s. 97-98.

(Kuvvetin  Psikolojisi   adlı  risale,  kendisini   tercüme edecek   bir  kimseye,   hizmet   gibi   bir   mükâfatı   daha şimdiden vaad etmektedir).

[34] Gayet tabiîdir ki, bu tesbit ve yorumlar birtakım şartlanmaların oluşturduğu ortamlarda kalmış bulunan bazı mahfiller ve kişilerce hayret, şaşkınlık, tereddüd ve endişe ile karşılanacaktır. Fakat herkes şunu bilmelidir ki, dünyanın kurulduğu ilk günden son gününe kadar, gelmiş-gelecek bütün insanları güldürmek için olsun, yine de bunlardan hiçbiri, bir insanın şerefiyle, haysiyetiyle, gururuyla ve şahsiyetiyle oynamanın, onu rezil edip herkesin önünde küçük düşürmenin getireceği sorumluluğu ve vereceği ıstırabı karşılayamayacaktır. Netice itibariyle ne kadar üzülecek hadisedir ki, insanoğlu lâyık olduğu mevkii hâlâ bulabilmiş ve yine bunun gibi insanı insana kurban etme sürecinden gelen Batı Medeniyeti de bu eksik ve noksanlığını maalesef hâlâ idrâk edebilmiş ve dolayısıyla bunu telafî edebilme cihetine gidebilmiş değildir.

[35] 1789     Fransız     İhtilâli:    Fransız    Kralı    tahttan indirilecek,   aynı   imtiyazlarla   Napoleon   Bonaparte onun yerine geçecektir.

[36] Sabri    Akdeniz,     Çağımızda    Nüfusun    Önemi    ve Türkiye'nin Nüfusu, İstanbul 1974, s. 40.

[37] Burada bir hususun vuzuha kavuşması icab eder: Rahmetli Prof.    Dr.   M.    Kemal     Özergin    bir    konferansında, "Osmanlılarda    sınıf   vardır"   demiş   ve   misâl   olarak hanedanı göstermişti.

[38] Kölelik    hukuku    konusunda    İslâm,    diğer    hukuk sistemlerinden   çok   daha   ileri   ve   insanî   bir   sisteme sahiptir; efendi ve köleleri bütünleştirme amacını güder. Bu konuda bkz., Nisa, 4/92; Ma ide, 5/89; Tevbe, 9/60; Nur, 24/33; Mücadele, 58/3; Beled, 90/11. Ayrıca bkz., Muhammed Hamidullah,   "Abd",    Türkiye    Diyanet    Vakfı   İslâm Ansiklopedisi, I,  s. 57; Vecdi Akyüz-Nihat Engin, "Asr-ı Saadette Kölelik  ve   Cariyelik",  Vecdi  Akyüz   (Editör), Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, I, İstanbul 1993, s. 493-512.

[39] ez-Zobîdî,   Sahîh-i   Buharı   Muhtasarı   Tecrid-i   Sarîh Tercümesi  , VII, ter. Kâmil Miras, Ankara 1970, s. 466-467. İslâm  ve   Osmanlı  Medeniyeti'nde   esirlerin  durumu   ile ilgili  geniş  bilgi  için  bkz.,  Ziya Kazıcı,   Osmanlılar'da İhtisâb Müessesesi, İstanbul 1987, s. 119-129.

[40] Th. W. Juynboll, İslâm Ansiklopedisi, "Abid", I, MEB yay., İstanbul 1978, s. 111.

[41] Nisa 4/36.

[42] Juynboll, agm., s. 110-114.

[43] Burada    bir    sual-i    mukadder    zihinlerimizi    meşgul edecektir.  Zîrâ  denilecektir  ki,   madem  islâm  bu  kadar Esirlik  ve   Esarete karşıdır da, niçin ve  neden  kölelik müessesesini bütün bütüne lağvetmiş değildir? Bu sualin iki ayrı açıdan cevabı olacaktır:

Bir defa kölelikle ilgili hükümler incelenecek olursa, yine bu madde içinde ifade edildiği gibi, 'bir kölenin eğer bir san'atı, zanaati, bir meslek veya bir mahareti varsa ve efendisine gidip kendisini satın almak için verdiği parayı çalışıp ona ödeyeceğini beyan ederse, efendisi onu çalışabilmek için serbest bırakmaya ve tabiî daha sonra azat etmeye mecburdur. Yoksa köle, kadıya müracaat ederek bu hakkı ondan alır' (bkz., Juynboll, agm., s. 113 vd.).

İkinci şıkta daha değişik bir olgu ile karşı karşıya bulunmaktayız. Köle hiçbir zanaate, sanat ve maharete sahip değildir. Bu durumda onları azat etmek, yatacak ve barınacak yerleri yokken, yiyecek bir lokma ekmekleri mevcut değilken, onları bu halleriyle sokağa atmak, sefalet içinde bırakmak ve artık ölüme terk etmek olacaktır. Bu konumda tek tercih yolu, bütün beşerî ve insanî haklarını koruyarak, azat edilmeleri için gerekli şartlar oluşuncaya kadar, onların en iyi şekilde ve tarzda hayatta kalabilmelerini sağlamak ve temin etmek olacaktır.

[44] Rahmetli Prof. Dr.   Osman   Turan  bir konferansında, "Eski  Türkler'de feodalite vardır" demişti. Gerçekten bu

[45] Türk müziğinin yapısı ve özellikleri için bkz., Ruhî Kalender, "Türk Musikisinde Kullanılan Makamların Tesirleri", Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 29, (Ankara 1987), s. 361-376, Songar, "Prof. Battegay'ın Konferansı", Türkiye Gazetesi, 24. 10. 1992, s. 3. Boş zamanların değerlendirilişinde müziğin rolü konusunda bkz., Tezcan, Boş Zamanlar Sosyolojisi, s. 106-109.

[46] İntiharlar ve İslâm Dini'nin önleyici rolü konusunda bkz., Songar, "İntiharlar ve İslâm Dini", Çeşitleme, s. 161-163.

[47] Edebiyat tarihine bakıldığında bunun birçok örneğini görmek mümkündür. Meselâ meşhur Alman yazar Johanh Wolfgang von Goethe (1749-1832) gençliğinde bir bunalıma girer ve bunun üzerine 1774 yılında Genç V/erther'in Acıları (Die Leiden des jungen Werthers) adlı bir roman yazar. Romanın kahramını Werther'i intihar ettirir ve kendisi intihar etmekten kurtulur. Almanya içinde ve öteki Avrupa ülkelerinde, hatta Asya ülkelerinde bile bir çırpıda tanınan 'Werther', gençleri etkilemiş, gençler arasında Werther kıyafeti modası yayılmış ve en önemlisi gençlerde Werther'in kaderine benzer bir intihar furyası başlamıştır. Fransız kadın edebiyatçı Mme de Stael (1766-1817) diyor ki, "Werther en güzel kadından daha çok intihara yol açtı." İngiliz şair George G. Byron (1788-1824) ise: "Şu fikirdeyim ki Napolâon, meslek icabı olanlar sayılmazsa, onun kadar cana kıymamıştır." demektedir. Bkz., "Byron'un Goethe İçin Dedikleri",  Tercüme, Goethe Özel Sayısı, çev: Orhan Burian, IX, sa. 49-51, Ocak-Haziran 1949, s.172; Goethe Der Ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1992, s. 3-4; Büyük Larousse , "Goethe", IX, s. 4617-4618; "Werther", XXIV, s. 12294.

[48] İslâm'ın   çevreyle   ilgili   bazı  yönleri   için  bkz.,   Hamdi Mert, İslâmiyette Ağaca Verilen Önem, Ankara 1982.

[49] Ahmed b. Hanbel,  Müsned, II, 221; İbn Mâce,  Sünen, Tahâre, 48.

[50] Ahmed b. Hanbel, Müsned , III, 191.

[51] Claude Farrere, Türklerin Manevi Gücü, çev. Orhan Bahaeddin, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul ts, s. 149-152.

[52] Farröre, age , s. 153-159.206

[53] Yunus  Emre,   Risâletü'n-Nushiyye  ve  Dîvan,   yay.,   A. Gölpınarlı, İstanbul 1965, s. 49.

[54] Savaşın Sosyoloji açısından çeşitli yönleriyle incelenişi için bkz., Gaston Bouthoul, Savaş, çev. Vedat Gülsen Üretürk, İstanbul 1967 (özellikle s. 83-108).

[55] Kemmerich, age., s. 59.

[56] Kemmerich, age., s. 59.

[57] Kemmerich, age., s. 60.

[58] Kemmerich, age., s. 60.

[59] Kemmerich, age., s. 61.

[60] Kemmerich, age., s. 61.

[61] Kemmerich, age., s. 61.

[62] Kemmerich, age., s. 61.

[63] Kemmerich, age., s. 62.

[64] Kemmerich, age., s. 62.

[65] Kemmerich, age., s. 63.

[66] Kemmerich, age., s. 63.

[67] Kemmerich, age., s. 37.

[68] Kemmerich, age., s. 36.

[69] Kemmerich, age., s. 44.

[70] Kemmerich, age., s. 46.

[71] Kemmerich, age., s. 46.

[72] Kemmerich, age., s. 47.

[73] Kemmerich, age., s. 47.

[74] Kemmerich, age., s. 48.

[75] Kemmerich, age., s. 49.

[76] Kemmerich, age., s. 51.

[77] Kemmerich, age., s. 50.

[78] Kemmerich, age., s. 56.

[79] Kemmerich, age., s. 58.

[80] Kemmerich, age., s. 55.

[81] Osmanlı   orduları   İstanbul'a   girdikleri   zaman   hiçbir şekilde   ve   surette   katl-i   âm   yapmamışlardır.    Fatih Sultan  Mehmed   Han, Hıristiyanlara mâl-cân emniyeti verdikten maada, onlara, dinlerinde serbest bulundukları, ibadetlerinde hür oldukları ve hatta kiliselerinde serbestçe ve fütursuzca çanlarını çalabile çekleri hususunda teminat vermiştir.

[82] Kemmerich, age., 64.

[83] Arkun, Şahsiyet Psikolojisi ve Şahsiyetin Dinamikleri 27.

[84] Bakara 2/30.

[85] es-Seâlibî, Fıkhu'l-Luga , Beyrut ts., ofset tab'ı, s. 110-111.