|
ONUNCU BÖLÜM
EĞİTİM ve OKUL
Bilgi Yolunda (Nereden Nereye)
Yazının icat edilmediği, matbaanın bulunmadığı çağları bir tarafa bırakalım da
bizim neslin içinden gelip geçmekte olduğu zaman dilimine bakalım. 1949 yılında
Çorum'da, medreseden yetişmiş ve aslen Ahıskalı olan bir Hoca'dan Kur'an dili
Arapça'yı öğrenmeye karar veriyorum, merhum hocam Server Efendi "Bir Emsile
kitabı bul de gel, okuyalım" diyor, okumayı bilmekle beraber henüz Arap
harflerini yazamadığım için yeni harflerle "Emsile" ismini yazıyor ve kitabı,
bulunması muhtemel evlerden aramaya başlıyorum. Niçin "evlerden" de kitapçıdan
değil" diyeceksiniz; o zaman İstanbul gibi birkaç vilayet dışında Arapça, Türkçe
dini kitaplar satan kitapçılar yok. Üç gün arıyorum, böyle bir kitabı bilene,
bulana rastlamıyorum. Çorum eski bir vilayet, vaktiyle birden fazla da medresesi
varmış, şüphesiz birçok molla bu medreselerde okumuş ve Arapça'nın başlangıç
(Sarf, fiil çekim tabloları) kitabını okumuştur, ama Cumhuriyetten sonra
yürütülen baskı ve "temizlik" hareketi, estirilen korku insanların dini
kitapları yok etmelerine sebep olmuş, evimizde bu kitapları bulurlar da "siz
şeriatçısınız, filan isyanı desteklemişsinizdir..." diye eziyet ederler
korkusuyla ya gömerek, ya yakarak bu çeşit pek çok kitap ortadan kaldırılmıştır.
Sonunda hocam, elinde bulunan tek kitabı ikimiz de kullanmak üzere okutmaya
başladı, derken İstanbul'a gidip gelen bir tacire sipariş ederek aylarca sonra
bir Sarf-Nahiv Cümlesine (Arapça Gramer kitabına) kavuştum. Aradan yıllar geçti,
1963'te İstanbul İmam Hatip Okulu'na meslek dersleri öğretmeni olarak tayin
edildim. Öğrenciliğim boyunca çektiğim sıkıntı ilebu okula geldiğimde gördüğüm
kitap yokluğu beni hemen bazı meslek derslerine ait kitaplar yazmaya sevk etti.
Bir yıl sonra artık matbaada basılmış, kitapçılarda satılan meslek derslerine,
İslam ilimlerine ait kitaplar vardı. Meslektaşım Bekir Topaloğlu ile
birlikte hazırladığımız Arapça gramer ve lügat kitaplarını nasıl bastırdığımızın
hikayesi bile insanı yorar. YalnızcaArapça Okuma ve Eski Metinler kitabını örnek
vereyim. İstanbul'un hiçbir matbaasında Arapça matbaa harfleri kalmamış,
yalnızca Ahmet Sait matbaasında yarım forma (sekiz sayfa) dizecek kadar harfvar.
Bu kadar olsun harfi bulduk, bunu dizecek usta (mürettip) yok. Ara tara bir
emekli bulundu, hasta olmadığı günlerde gelip dizgi yapıyor, sekiz sayfa dizince
harf bitiyor, biz dizileni tashih edip prova baskı yaptırıyoruz, busekiz
sayfalık provayı alıp Süleymaniye İmamı Hattat halim Efendi'ye götürüyoruz,
Halim Efendi bizim kurşun kalemle koyduğumuz harekeleri çini mürekkebi ile ve
güzelce/hattatça yazıyor, her sekiz sayfa bittikçe bu ameliyeyi tekrar ediyoruz,
boşalan harflerle ikinci sekiz sayfa diziliyor. Dizilen sayfaları fotoğrafçıya
götürüp götürüp filmini çektiriyoruz, sonra bugün de bilinen ofset tekniği ile
kitap basılıyor... Şimdi ister daktilo ile ister bilgisayar ile Türkçe yazar
gibi Arapçayı da, harekeli veya harekesiz yazmak, çıktı alıp matbaaya götürmek
en kolay işler arasına girmiştir. İzmirli İsmail Hakkı Bey'in talebesi,
değerli ilim ve fikir adamı Sadettin Ökten Bey'in babası Celal Hocamız
Süleymaniye kütüphanesinde, çoktandır aradığı bir kitabı (Seyyid Bey'in Usul-i
Fıkıh kitab'ını) buluyor, piyasada bulunmayan bu kitaba sahip olmak için iyi
eski yazı yazan birine, sayfa başına ücret ödeyerek bu kitabı, belki aylarca
süren bir emek sonunda yazdırıyor (istinsah ettiriyor); şimdi beş yüz sayfalık
bir kitabın fotokopisi yarım saati geçmiyor. Üretilmiş bilgiye ulaşmanın
yolları böylesine kısa ve kolay hale geldi, ama dünyada bilgi üretmede ve
üretilen bilgiyi elde etmede eksilen bir çaba, heyecan ve ilgi gözlemleniyor.
Orijinal bilgiyi üreten merkezler oldukça sınırlı ve çoğu kalkınmış ülkelerde.
Bu bilgiyi günü gününe takip etme ve hiç değilse üretilenden yararlanma
konusunda da -geri kalan ülkelerde- önemli engeller ve gevşeklikler var.
İslam dünyasında matbaa, bilgisayar, internet yok iken üretilen bilgi, yazılan
kitaplar, yetişen ilim adamlarına bakınca insan durup düşünmekten kendini
alamıyor! Bir Gazzalî'yi düşünelim, 55 yıl yaşamış, yazdığı kitapları okumaya
başlasanız yıllarınızı alır. İslam âleminde her biri yüzden fazla hacımlı kitap
yazmış alim sayısı oldukça fazladır. Yazılan kitaplar (üretilen bilgi) yalnızca
din ilimlerine ait de değildi; matematik, tabîî bilimler, tıp, felsefe, tarih,
coğrafya gibi ilim dallarında da önemli bilgiler üretilmiş, eserler verilmişti.
Avrupa için karanlık olan Ortaçağ, İslam âlemi için aydınlıktı, Avrupa'nın
karanlık Ortaçağdan çıkışında, müslüman ilim adamlarının eserleri büyük bir role
sahiptir. Batı önce bu ilimlerden uzak kaldı, sonra hazır bilgiyi aldı, sonra
bunu geliştirerek kendisi üretti, bilgiyi hayata uyguladı, tekniği ve
teknolojiyi oluşturdu, ilerledi, zenginleşti, güçlendi. İslam âlemi iseBatı'daki
gelişme hızına ayak uyduramadı, bilgi üretimine devam ederek kendini
yenileyemedi, geri, zayıf, yoksul düştü. Türkiye seksen yıldır Batı kültür
ve medeniyetini alıp benimsemeye yönelmiştir. Bugün Türkiye'de yaşayanların ve
çağdaş dünya ile yarışta geri kalanların ne İslam'ı ne de ecdadı suçlamaya
hakları vardır; çünkü seksen yıldır ülkeyi yönetenler, eğitim ve öğretime
rehberlik edenler İslam âlimleri (ulemâ) değil, Batı kültürünü taklit ederek
yetişmiş sözde aydınlardır. Bilgiye ulaşma yolları kısalmış ve kolaylaşmıştır.
Ama daha zor şartlarda dünyanın en üstün medeniyetini temsil eden bu milletin
çocuklarında o fetih ve hamle ruhu kalmamıştır. İnsanı yüce amaçlara ulaşmak
için zahmet ve külfete katlanmaya iten imanzayıflamış, hedefler güdükleşmiş,
kafalar karışmış, kimlik bunalımları baş göstermiştir. Bilgide, teknolojide,
ekonomide, siyasette güçlü ve çağdaş olmanın yolu taklidi bırakıp kendine
dönmektir; hikmet nerede ise ona ulaşıp almak, onu kendi değerleri içinde
değerlendirmek, süreklilik içinde değişimi/gelişimi gerçekleştirmek, dünyaya
farklı bir medeniyetin güzelliklerini sunmayı hedef olarak seçmektir.
|