MUKAYESELİ İBADETLER İLMİHALİ - 1. Sayfa
1. BÖLÜM İBADET KAVRAMI 14 1. İbadetlerin İslâm Hukuk Sistemindeki Yeri Fıkıh . 15 2. İslâm'da İbadet...">MUKAYESELİ İBADETLER İLMİHALİ
1. İbadetlerin İslâm Hukuk Sistemindeki Yeri
Kâinatın İbadeti (İbadet bi't-Teshîr):
İnsanın İbadeti (İbadet bi'l-İhtiyâr):
I. İbadetteki Özellik Açısından:
a- Me'murun Bih (Buyruk) İbadetler:
b- Menhiyyun Anh (Yasak) İbadetler:
b- Vaktinde Yerine Getirmeye Göre:
b- İbadet Yanında Başka Mânâlar Taşıyanlar:
i) İbadet Ve Külfet Mânâsı Taşıyanlar:
ii) İbadet Ve Ceza Mânâsı Taşıyanlar:
c- Karma veya Bedenî / Malî İbadetler:
G. Özü Veya Maddîlik-Ruhîlik Yönünden:
a- Zahirî veya Maddî İbadetler:
b- Batınî veya Kalbî İbadetler:
b- Niyabeten veya Vekâleten İbadet:
B. Uygulayanların Sayısı Açısından:
"Din, Yalnızca Allah'a Ve Yalnızca Meşru Şekilde İbadet Etmektir"
"Şeriatler Farklı Olsa Da, Din Aynıdır"
"İbadetlerde, Değiştirme Yoluna Başvurulmaz"
"Resulullah'ın İbadetlerle İlgili Tutum Ve Uygulaması Yeterlidir"
"İbadetler Konusunda İctihad, Anlama Ve Yorumlamaya Yöneliktir"
2. BÖLÜM MEZHEP KAVRAMI VE MEZHEPLER
Sahabe-Tâbi'un Ve Teb'ut-Tâbi'in Devri (Merkezler Ve Mektepler Çağı Veya Eski Hukuk Ekolleri):
Sahabe devri (Merkezler Çağı):
Fıkıh Merkezleri ve Müctehidler:
Medine'deki Sahabe ve Talebesi:
Mekke'deki Sahabe ve Talebesi:
Mısır'daki Sahabe ve Talebesi:
Tâbi'un ve Tebe’u’t-Tâbiîn Devri (Mektepler Çağı):
I. Eser-Re'y Kavramları Ve Bunlara Bağlananlar:
II. Re'y Ve Eser Taraftarları İle Orta Yolu Tutanlar:
b) Müfrit Eserciler (Zahirî Mezhebi):
B. Re'y Taraftarları (Ehlu'r-Rey, Ashâbu'r-Rey).
i) Birinci Gruptaki Müfrit Re'yciler:
ii) İkinci Gruptaki Müfrit Re’yciler:
III. Re'y Ve Eser Mekteplerinin Kaynaşması:
4. Mezheplerin Doğuşu ve Yayılması (Sonraki Hukuk Ekolleri)
Mezheplerin Doğuşu Ve Yayılma Sebepleri
İfta ve Kazanın İyi İşlememesi:
Mezheplerin Yayılma Sebepleri:
5. İ'tikadî ve Fıkhı Mezhepler
Mütekaddimûn (Selef ve Ehl-i Sünnet Hâssa):
Müteahhirûn (Ehl-i Sünnet-i Âmme):
Yaşayan Mezhepler:Dört Mezhep (Dm/el-Mezahibu'l-Erbaa):
b) Kuzey Afrika, Endülüs ve Sicilya'lı Talebe ve Tabileri:
Yaşamayan Mezhepler (el-Mezahibu'l-Bâide):
Ebu Hanife ve Malik'in Çağdaşlannca Kurulanlar:
I. Hadis Mektebine Mensup Olanlar:
II. Re'y Mektebine Mensup Olanlar:
Şafiî Mezhebinden Doğan Mezhepler:
I. Eş-Şafiî'den Ayrılan Talebesinin Kurduğu Mezhepler:
II. Şafiî Mezhebinden Ayrılanların Mezhepleri:
C. Cerirî Veya Taserî Mezhebi:
Sünnî Olmayan Fıkıh Mezhepleri:
1. KISIM TEMEL KAVRAMLAR VE İLKELER
3. BÖLÜM NAMAZIN HUKUK AÇISINDAN İNCELENMESİ
6. Namaz Hukukunun Sistem İçindeki Yeri:
7. Namaz Hukukunun Diğer Hukuk Dallarıyla ilişkisi:
8. Namaz Hukukunun Kaynakları, Yorumlanması ve Uygulanması:
Beş Vakit Namaz ve Cuma Namazı:
Adak ve Bozulan Nafile Namazın Kazası:
11. Namazın Amaçları ve Fonksiyonları:
5. BÖLÜM NAMAZIN TARAFLARI, NAMAZ HUKUKUNDA EHLİYET, TEMSİL VE SORUMLULUK
Adet ve Lohusalıktan Temizlik:
Farz-ı Ayn Namazlarda Geçerli Olmayışı:
16. Namaz Hukukunda Sorumluluk:
Namaz Borcunun İntikali veya Namaz Borcuna Halefiyet:
Günümüzdeki Uygulama ve Tenkidi
Kadının Adet Görmeye Başlaması:
Mürtedin Yeniden Müslüman Olması:
I. Genel Olarak Namaz işlemleri
2) Namazın Eda Olmayan İşlemleri:
Birinci Ayrım NAMAZIN FARZLARI
17. Namazın Dışındaki Farzlar (Şartlar: Şurûtu's-Salât
Tertib Sahiplerinin Tertibi Gözetmesi:
Namazın Bitimine Kadar Örtülü Kalmak:
Elbisenin Setr-i Avreti Sağlaması:
II. Setr-i Avreti Sağlamayan Elbiseyi Kullanmamak:
Kıbleyi Araştırmanın Sonuçları:
I. Yanlışlığın Namaz Kılarken Ortaya Çıkması:
II. Yanlışlığın Namaz Kıldıktan Sonra Ortaya Çıkması:
III. Yön Tayini İçin İctihad Etmemek:
18 . İçindeki Farzlar (Rükünler, Erkânu's-Salât):
Sözlü Rükünler (Ezkaru's-Salât veya Akvâlu'sSalât):
Tekbir Çeşitleri ve İftitah Tekbiri:
I. Bütün Namazlardaki Tekbirler:
II. Vacip Namazlardaki Tekbirler:
18.1.1.1.2 Namaz Dışındaki Tekbirler:
IV. Taaccub Ve Hayret Tekbîrleri:
Kendinden Öncesiyle İlgili Şartlar:
Fiilî Rükünler (Efâlus-Salât):
18.2.3 Rükûdan Kalkış (Kavme):
Sert Cisim Üzerine Secde Etmek:
Secde Yerinin Yüksek Olmaması:
Ka'de-i Ulâ (el-Celsetu'l-Ulâ veya el-Celsetu'l-Vustâ):
Ka'de-i Ahire (el-Ku'udu'l-Ahir Veya el-Celsetu'l-Ahîre):
Namazın Düzeniyle İlgili Rükünler:
Ta'dîlu'l-Erkan (İtidal, Itmi'nan, Tuma'neniyye):
İkinci Ayrım NAMAZIN VACİPLERİ
1. BAŞLIK GENEL OLARAK NAMAZIN VACİPLERİ
19. Namaz Öncesindeki Vacipler:
20. Namaz Kılarken Uygulanan Vacipler:
Namazın Rükünleriyle İlgili Vacip işlemler
Namazın Düzeniyle İlgili Vacipler:
21. Namazdan Çıkış Sırasında Uygulanacak Vacipler:
22. Namaz Sonrasında Ona Hürmeten Uygulanacak Vacip: Teşrîk Tekbirleri
23. Sehiv Secdesini Gerektiren Haller:
Namaz işlemlerindeki Değişmeler:
Konuyu İşlemlerin Hükmüne Göre Düzenleme:
Önce ve Sonra Yapmak (Rüknü Rükne Takdim):
I. Benzerî Bulunan Rüknü Yapmamak:
II. Son Rekâtteki Rüknün Terki:
Unutarak Yapmamak (Vacibin Terki):
A. Kunûtun Veya Tekbirinin Unutulması:
Önce ve Sonra Yapmak (Vacibin Takdim ve Tehiri):
Müekked Olmayan Sünnetlerin Terki:
Sözlü Sünneti Yerinde Okumamak:
Konunun Bazı Hallere Göre Karma Biçimde Düzenlenmesi:
Kılınan Rekât Sayısında Şüphelenmek:
Namaza Ait Olmayan işlemi Yapmak
Kasıtlı Yapılması Namazı Bozan Fiili Unutarak Yapmak:
Namaza Ait Olmayan İşlemi Fazladan Yapmak:
İmamet ve İhtidanın Uygulanmasındaki Haller:
Namazında Bozukluk Bulunana İktida:
İşlemlerdeki Eksiklik ve Fazlalığa Göre:
A. Sehiv Secdesinden Önce İktida:
B. Selâmdan Sonra, Secde Öncesinde Veya Secdede İktida:
C. Sehiv Secdesinden Sonra İktida;
C. Teşehhüd Ve Saıâvattan Sonra;
B. Teşehhüd, Salavât Ve Dualardan Sonra:
I. Eksiklik Ve Fazlalığa Göre:
Secde Öncesindeki Veya Sonrasındaki Zikirler:
Secdeden Öncekiler: Sehiv Secdesinden Önceki Zikirler; Tahiyyat, Salavât Ve Diğer Dualardır:
Birden Fazla Sebepte Tek Secde Yapılması:
Namaz Secdesi (es-Secdetu's-Sulbiyye):
Namaz Dışındaki Secde: Şükür Secdesi
27. Secde Âyetleri ve Mükelleftik Doğurması:
Secde Âyetleri ve Özellikleri:
Kafirlerin Secdeden Yüzçevirmelerini Anlatanlar:
Peygamberlerin Secde Emrini Yerine Getirmelerini Anlatanlar:
Ayetlerin Secde Mükellefliği Doğurması:
Dinleyenin Dinleme Kastı Taşıması;
I. Namaz Kılan İçin İlâve Yapılması:
II. İşiten İçin İlave Yapılması:
A. Okuyanın İşitene İmamlık Yapmaya Elverişli Olması:
C. Okuyanın Sesinin Güzelliğini Göstermek İçin Okumaması:
D. İşitenin Okuyandan'kıraati Veya Kıraat Hükümlerini Öğrenme Gayesi Taşımaması:
III. Kıraatin Çeşitli Şartları Taşıması:
IV. Kıraatle Secde Arasındaki Zamanın Uzamaması:
28. Tilâvet Secdesinin Yapılması:
MUKAYESELİ İBADETLER İLMİHALİ
(İslâm Fıkhında İbadetler)
VECDİ AKYÜZ, 1955'te Kırklareli'nin Üsküp beldesinde doğdu, İlkokulu aynı yerde bitirdi. İmam-Hatip Okulunun orta kısmını Tekirdağ, lise kısmını İstanbul-Fatih İmam-Hatip Lisesi'nde 1974'te tamamladı. Aynı yıl İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne girdi, 1978'de mezun oldu.
1979 yılında Kastamonu'nun Azdavay ilçesinde müftü olarak görev yaptı. 1979-84 arasında Tekirdağ, 1984-85 arasında ise İstanbul-Eminönü müftülüklerinde murakıp olarak çalıştı. 1985'te Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim görevlisi oldu. 1989'da "doktor", 1992'de "doçent" unvanını aldı. Halen Marmara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.
ÖNSÖZ
Ülkemizde, ibadetlerin fıkhî/hukukî niteliği, ancak ilmihal kitaplarıyla öğrenilebilmektedir. Bu gibi eserler ise, gerek ibadetleri asıl konu olarak seçmeyişi, gerekse dilinin çok ağır oluşundan veya içeriğinin günümüz insanının anlayışına uygulan amadan düzensiz bir biçimde sunuluşu yüzünden, konuya ilgi duyanlara genellikle yeterli ölçüde yararlı olamamaktadır.
Mukayeseli İbadetler İlmihali (İslâm Fıkhında İbadetler) işte böyle bir ilgi ve endişenin ürünüdür. Bu çalışma, ibadetleri yorumlamaktan, hikmet ve yararlarını aramaktan çok, onların fıkhî/hukukî durumunu sistematik bir biçimde sunma amacını gütmektedir. Aslında, ibadetlerin, duyuş ve düşüncelerimize, kısacası topyekün hayatımıza yansımasının sosyolojik, psikolojik, iktisadî, sanatla ilgili ve kültürel yönlerden ele alınıp yorumlanması, apayrı ve çok ciddi çalışmalara muhtaçtır. Ancak, bu çalışmaların yapılabilmesi için, ibadetlerin hukukî/fıkhı yapısının öncelikle belirlenmesi gereği de ortadadır. Elinizdeki eser, bu yolda, mütevazi bir çalışma sayılabilir.
Giriş kısmında, İslâm'da ibadet kavramı ve kitapta az ya da çok sık bir şekilde adlan geçen mezhepler ve bunlara mensup ya da bağımsız hukukçular ele alınmıştır. Daha sonra, bedenî ibadet olan namaz, oruç ve i'tikâf, malî ibadet olan zekât ve fitre, karma ibadet olan hac, umre, kurban, yemin, adak ve keffaret konuları, oldukça ayrıntılı ve düzenli bir şekilde işlenmiştir.
Konular işlenirken, bu konuda fikir açıklamış olan bütün mezheplerin ve hukukçuların belirleyebildiğimiz görüşleri kaydedildi. Özellikle, yüzyıllardır tartışılan ve hâlen de tartışmalı olan bazı konularda, çeşitli görüşler, mümkün olduğunca mukayeseli ve dayandıkları deliller de verilerek ele alındı. Her görüş, mümkün mertebe, ana kaynaklardan, özellikle de eseri bulunan görüş sahibinin kendi eserinden alındı. Konuyla ilgili olarak hem sünnî görüşlere, hem de özellikle temel konularda sünnî olmayan görüşlere yer verildi. Çünkü, özellikle hac, gezi vb. çeşitli münasebetlerle, kendi mezhebimizden farklı olan bazı görüş ve uygulamalarla karşılaşılıyor ve bu, bazı tereddütlere yol açıyor. Hangi görüş ve uygulamanın, hangi mezhebe ait olduğunu böylece temel kaynağından öğrenmiş oluyoruz. Ama belirtmek gerekir ki, dört sünnî mezhep, özellikle de Hanefi Mezhebi her şeye rağmen ön plana çıkarıldı, görüşleri biraz daha ayrıntılı belirtildi. Dört sünnî mezhebin temel konulardaki görüşleri mukayese tablolarında gösterildi.
Yetişmemizde ve bu eserin hazırlanmasında payı olanlara, özellikle saygıdeğer hocam Prof. Dr. Hayreddin Karaman'a, yayımı üstlenen İz Yayıncılık'a, özellikle Y.Doç.Dr. İlhan KUTLUER'e ve diğer çalışanlara, teknik yardımlarım esirgemeyen Y. Doç. Dr. Veysel Uysal'a, Ar. Gör. Ali Ulvi Mehmedoglu'na, pek çok şema ve tabloyu bilgisayarda çizen Nurullah Abalı'ya ve Ahmet İshak Demir'e çok teşekkür ederim.
Doç. Dr. Vecdi Akyüz İstanbul 1995
1- TEMEL KAVRAMLAR VE İLKELER
1. BÖLÜM İBADET KAVRAMI
1. İbadetlerin İslâm Hukuk Sistemindeki Yeri[1]
İslâm, sadece vicdanda gizlenmesi lazım gelen bir şey değildir. Fikir ve kalb sahasında kalarak, amelî bir surette yaşanmamış olan herhangi bîr hakikatin ne kadar yüksek olursa olsun, önemli bir kıymeti yoktur. İnsan, inandığı bir hakikate dili ile tercüman olmaz ve onu fiilen yaşamağa çalışmaz, onu hayatta gerçekleştiremezse, hem ona olan iman ve sevgisi yavaş yavaş kuvvetini kaybeder, hem de kalp ve vicdanının emrine tâbi faal bir unsur olmaktan çıkar. Bunun içindir ki, İslâm Dini, yalnız nazari ve itikadı esasları değil, amelî hükümleri de talim ve teşrî etmiştir. Bİr müslüman, yalnız iman ile mükellef olmayıp inandıklarım diliyle söylemek ve onların icaplarını iş ve tatbik sahasında göstermek ve hayatta onları yaşamakla da mükelleftir. Allah'a olan imanımız, öncelikle dilimizde, sonra da işlerimizde ve hareketlerimizde tecelli edecektir. Çünkü İslâm tam manâsıyla bir hayat dinidir. Kalbin en derinliklerinden başlayarak onu tamamen saracak olan iman, dilden taşacak, sonra bütün vücuda ve muhitine yayılacaktır. Bu sebeple İslâm'ın esası iman ve hedefi ahlak ve iç güzelliğidir.
İbadetlerin de içinde ele alınacağı "fıkıh" kavramı başlangıçtan itibaren birkaç defa mefhum değiştirmiştir: Hz. Peygamber ve sahabe devrinde fıkıh, tedvin edilmemiş ayrı bir ilmin adı değildir. İtikad, amel ve ahlâk konularında, kitap (Kur'ân) ve sünnetten anlaşılan, elde edilen bilgiler fıkıhtır. "İlim" kelimesi de bu devrede aynı mânâya gelmektedir.
Daha sonra Ebu Hanife, fıkhı, "Kişinin leh ve aleyhindeki hükümleri bilmesidir" şeklinde tarif etmiş, ilimlerin konuları zenginleşip hususileşince fıkıh kelimesi, itikad ve ahlak bilgileri dışında kalan amel ve muamele ile alâkalı bilgilere, kaidelere tahsis edilmiş ve tarife "amel yö nünden" ifadesi eklenmiştir. eş-Şafiî ise fıkhı, "Dinin amelî hükümlerini, muayyen delil ve kaynaklarından alarak elde edilen bilgidir" diye tarif etmiştir.
Bu gelişme çizgisi içinde hususî mânâ kazandığı devirde "fıkıh", kendisine amelî, yani kulların, fiil ve münasebetlerinde Allah'a ve O'nun kullarına karşı davranışlarında uymak zorunda olduğu kaide ve düzenlemeleri konu edinmiş ve artık sadece bu mânâyı ifade eder olmuştur. Bu manâsıyla fıkıh, müslümanın hayatını -maddî ve manevî- bütün yönleriyle düzenleyen Allah'ın emir ve yasaklarının tümünü içine alır. İbadet, amel ve tamamıyla dinî olan diğer vecibeler kadar, anayasa ve idare hukuku ile milletlerarası hukuk da burada ele alınmıştır.
Fıkıh
Geniş mânâda fıkıh Dar mânâda fıkıh
İ'tikadî hükümler Allah-Kularasındakiilişkiler(İbâdât)
(Akaid-Kelâm) Kulla arasındailişkiler (Muamelât)
Amelî hükümler (Fıkıh)
Vicdanî hükümler (Tasav-vuf-Ahlâk)
ŞEMA 1 : Fıkhın kapsamı.
Fıkıh kitapları, daima ibadetle ilgili vecibelerle başlar. Çünkü sadece dünyevî hükümleri ihtiva eden bugünkü hukuk anlayışından farklı olarak fıkıh "ibadetler" kısmını da ihtiva eder ki, meselâ Tevrat'ı kaynak edinen Talmud Hukuku da aynı durumdadır. Zaten eski hukukların ortak niteliği gerek ibadet ve gerekse ahlak normlarını da diğer müeyyideli hukuk normlarıyla birlikte içine almasıdır. İbadet dışındaki öteki konular bugünkü hukuka göre çok karmaşık, sistematik ayrımdan oldukça uzak, ama kendi sistematiği -demek doğru olursa yaşadığı tarihî şartlara göre düzenlenmiş sistematiği- açısından bir bütünlük içinde, klasik bir sistemle, çeşitli ve dağınık bölümler içinde ele alınmıştır.
Hukukî konular dinî ve ahlâkî kaideler bütününün bir parçasını oluşturur. Demek doğru olursa cemiyeti nizamlayan bu kaideler İslâm Hukukunda içiçedir, birbirinden kesinlikle bir an bile ayrılmazlar.
Kulların ilişkisi
|
|
- Allak-Kul |
ibadet |
|
|
- Kul-Kul |
Muamelat (Hukuk) |
|
|
||
|
Şema |
2 : Kulların |
ilişkisi. |
İslâm ülkelerindeki siyasî ve idarî tasarruflar sonucunda hukukî düzenlemelerin batı tesiriyle yapılması üzerine eskiden fıkıh içinde ele alınan edeb (ç. âdap), ahlâk ve ibadetler ise daha çok bu konu için yazılmış kitaplarda, özellikle ilmihallerde ele alınmaya başlanmıştır.
İbadet ve muamelâttan her biri, bütün olarak ayrı bir konu sayılamazlar. Gerçekte ibadetlere uhrevî, muamelâta da dünyevî hükümlerin taalluk etmesi asıldır. Bununla birlikte ibadetlerin sıhhat ve fesad gibi dünyevî hükümleri bulunduğu gibi, muamelâtın da vacip, hürmet ve ibâha gibi uhrevî hükümleri bulunur. Amelî hükümler, bir yandan Allah'a ibadeti, diğer yandan fert ve cemiyetle ilgili işlerde selamet ve istikamet adalet ve emniyet, haklara ve vazifelere karşılık riayeti emredip ferdin işlerini ıslah etmiştir. Böylelikle insanın ilişkileri bir bütün olarak "Allah'a ibadet, kullara adalet" veya "Allah'a kulluk, kullara insanlık" şeklinde formülleştirilebilir.
2. İslâm'da İbadet Kavramı
Tanımı:
"ABD" kökünden gelen, kulluk ve kölelik için de kullanılan ibadet kelimesi, sözlükte, "itaat etmek, boyun eğmek, kutsal mânâda saygı sunmak, en büyük varlık diye iman edilene yaklaşmak için bir takım merasimler ifa etmek ve hareketler yapmak, tevazu göstermek, daha açık bir ifadeyle kişinin bir kimseye ona isyan etmeden, ondan yüz çevirmeksizin mukavemet göstermeksizin itaati ve boyun eğmesidir; o kadar ki, kendisine boyun eğilen kişi onu dilediği şekilde hizmetçi kılar." Bu manâsıyla ibadet "tezellül, tevazu ve inkıyadın" son haddidir. Sözlük mânâsından kelimenin yapısında bulunan "kulluk, itaat, hizmet ve yasak" gibi mânâlar çıkmıştır.[2]
Hukuk terimi olarak ibadet, "Varlıkların kulluk ve itaatle, ilah tanıyarak Allah'a boyun eğmeleri, ilmi ve kudreti bütün kainatı kuşatmış, kullarının bütün gizli hallerine vakıf olan Allah'a en yüksek ihlas, ta'zim, sevgi ve saygı maksadıyla yaptıkları vazifedir; kısacası Allah'a kulluğunu, O'na mutlak itaat ve teslimiyetini gösteren zikirler, özel işler ve hareketlerdir."
Kur'ân-ı Kerîm'de ibadet kelimesi çoğunlukla, 1) kulluk, 2) boyun eğmekle birlikte itaat[3], 3) İlah tanımak mânâlarında kullanılır. Bu mânaların bazan ikisi veya üçü birarada da kullanılır.
İbadet karşılığı veya ona yakın mânâda Kur'ân-ı Kerîm'de ayrıca"dua"[4], "teşbih"[5], "nusuk"[6], "zikir"[7], "inabe"[8] kelimeleri de kullanılmıştır.
"Hudû", "tezellül", "istikâne" ve "itaat" kelimeleri ile "kurbet" deibadete yakın mânâlar ifade etmektedirler: -Niyete bağlı olsun olmasın, yapanı bilinsin bilinmesin- yapılması sevap kazandıran amel "Tâat"; niyete bağlı olmayarak, kendisine yaklaşılacak olanı bildikten sonra sevap kazandıranı yapmak "Kurbet"; niyete bağlı olarak yapılması sevap kazandıranı yapmak da "İbadettir. Beş vakit namaz, oruç, zekât, hac vb. niyete bağlı işler ibadet ve tâat; Kur'ân-ı Kerîm okumak, vakıf, köle azadı ve sadaka vb. niyete bağlı olmayanlar kurbet ve tâat; Allah'ı bilmeye götüren tefekkür ise tâattir, bu son durumda tefekkür, niyet bulunmadığından ibadet, yaklaşılan başlangıçta bilinmediğinden kurbet değildir. Sevap, bilindiği gibi kulun yaptığına Allah'ın âhirette verdiği karşılıktır.[9] İbadet edene "Âbid" (ç. Abede, Ubbed) ve "İbadetkâr"; kendini ibadete vermeye "Ta'abbud"; kendisine ibadet edilene "Ma'bûd"; ibadetin yapıldığı yere de "Ma'bed" (ç. Me'âbid), "İbadetgâh", "Tapınak" adı verilir.
Çeşitleri
Allah'a İbadet:
İbadet, künhü ve mahiyeti idrak olunamayan ve fakat varlığı, sonsuz kudret ve azameti her yerde sezilen, zahirî sebeplerin üstünde dilediği tasarruf kudretine sahip olan zâta karşı gösterilen tevazu, saygı, itaat ve tazimin en yükseğidir. Böyle bir şey ise yalnız Allah’ın hakkıdır.[10] Allah'tan başkası buna layık ve müstehak değildir. Çünkü varlık, hayat ve bunlara ait bütün nimetleri veren yalnız O'dur. Bundan ötürüdür ki, Allah'tan başkasına secde etmek haram kılınmıştır. Mahlukattan hiçbiri ibadette Allah'a ortak yapılamaz. Allah'a hem kâinat, hem de onun içindeki irade sahibi bir varlık olan insan ibadet etmektedir.
Kâinatın İbadeti (İbadet bi't-Teshîr):[11]
Kur'ân-ı Kerîm yerde ve gökte ne varsa hepsinin Allah'a secde ettiğını[12], -insanların anlayamadığı şekilde- Allah'ı hamd ile teşbihettiklerini[13] belirtmektedir: Yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar[14] , gökte bir dizi halinde uçan kuşlar[15], hatta şimşek ve gök gürültüsü[16] ve temizleme özelliğine sahip su[17] gibi bütün varlıklar kendisine uyan ve Allah'ın istediği şekilde ibadet etmektedir: Kâinatın bir parçası olan akıl sahibi bir varlığın, Allah'ın halifesi ve yaratıkların en üstünü olarak kendine ^ak' şan tarzda ibadet etmesi gerekir.
İbadet kelimesinin "kulun, efendisinin istediği hizmeti yapması" nıânâsındaki kökten geldiği hatırlanınca, Allah'ın kâinattan istediği ibadet daha güzel anlaşılır: Allah dağların ayakta durmasını emretmiştir, hayvanların iki büklüm olmasını istemiştir. Fakat insan dışındaki varlıkların ibadeti, onları ubudiyete yükseltmez. Çünkü onların ibadetlerinde seçme yoktur. Bu ibadete "İbadet Bi't-Teshîr" denir.
İnsanın İbadeti (İbadet bi'l-İhtiyâr):
Yeryüzünde bulunan varlıklar üç büyük grupta toplanır: Canlılar cansızlar ve bitkiler. Bir müslümanın İbadeti (özellikle namazı), bu üç gruptaki yaratıkların ibadetlerini toplayıp temsil eder; yani insanın ibadeti adeta kâinatın ibadet modelidir.
Bir müslümanın ibadeti bu üç zümredeki yaratıkların ibadetlerini biraraya toplar, bir müslümanın namazı: 1) Dağlar gibi ayakta dikilip durmak (kıyam), 2) Sair canlılar gibi eğilmiş bulunmak (rükû), 3) Kökleri ağızları demek olan bitkiler gibi yere kapanık kalmak (secde) şeklindedir. Yine namazda, bir şimşek gibi yüksek sesle Allah'ı tesbih etmek (Allahu Ekber), yıldızların gökte, doğup-yükselip-batmaları gibi bir takım inip çıkma, gölgeler gibi uzanıp kısalma hareketleri vardır. Yine namazda Kur'ân-ı Kerîm'i okuma vardır; mü'minin mekândan münezzeh olan Allah'ın huzurunda kabul edilişi vardır; bu yakın oluşta Hz. Peygamber'in Mi'rac'ı sırasında bizzat yaptığı gibi, gerçek ve pek yakın şekilde Allah ile selam alıp verme bulunur. O halde bir müslümanın namazı, kâinatta mevcut bütün varlıkların ibadetini ve hatta bütün dinlerde mevcut ibadetleri (pek özel İslâmî erkânın katılmasıyla) kendisinde toplamış, biraraya getirmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'e göre esasen insanların ve cinlerin yaratılış gayesi"Allah'a ibadet" etmektir.[18] Ancak kimi kula, kimi nefsine, kimi dünya menfaatlerine, kimi gazap ve ihtiraslarına, kimi gerçek diye tanıdığı bir hayale veya ideolojiye, kimi batıl mabudlara, kimi de yegâne mabud olan Allah'a olmak üzere kafiri-mü'mini, fâsıkı-âbidi, iyisi-kötüsü, maddecisi-ruhçusu ile bütün insanlar mutlaka ibadet etmektedir.
Bütün insanlar gibi İslâm'ın da gayesi, insanı bütün batıl inanç ve kulluklardan kurtararak ona kendini ve Rabbı'nı tanıtmak, yalnızca O'na ibadet etmesini sağlamak, bütün varlığıyla O'na bağlanmak ve bu bağlılık içinde gerçek hürriyete kavuşturmaktır.
İnsan mutlak mânâda hür değildir ve olamaz: Esaret, tutsaklık, insanın kendisinden aşağı veya ona denk olana bağlanması, kul ve köle olması, gecesini gündüzünü onun yoluna feda etmesidir; hürriyet ise bu bağlılıklardan kurtularak büyüklük ve kemaline sınır, yücelik ve azametine hudut bulunmayan Allah'a bağlanmak, O'na kul olmak, kâinata bu kulluk imanı içinde bakmak, her şeyi bu anlayış içinde yerine koymak, kısacası aslî varlığımız Allah'a ulaşmamızı engelleyen, bizi özümüze yabancılaştıran her şeyden -tasavvufî söyleyişle masivadan- kurtulmaktır.
İşte bu sebeplerle, seçimini (iradesini) kullanmak suretiyle yerine getirdiğinden dolayı insanın ibadeti "İbadet bi'l-İhtiyar" adını alır. İnsanlar günah işleme kabiliyetlerinin bulunmasına rağmen, bu potansiyeli, mümkün olduğu kadar günah işleme yolunda harcamamak suretiyle sürekli bir gelişme ve yücelme içerisindedir. Bu potansiyelin iyi kullanılmasıyla melekler (hatta onlardan da ileri) derecesi, kötü kullanılmasıyla da hayvanlar derecesi elde edilir.
İnsan, Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi, halifesidir. Temsilcisi olduğu Allah'a varmak için insan uzun ve sınırsız güçlüğü bulunan bir yolu geçmek zorundadır. Başka bir deyişle, insan, şeklî varlığı tarafından yabancılaştırılan benliğini keşfetmedikçe özüyle kucaklaşamaz. Şeklî varlığın bozduğu benliği farkettiği anda ise, "sonu evveline döner" (Cüneyd-i Bağdadî), faniliği ölümsüzlük halini alır. Allah'tan gelip, tekrar Allah'a dönmenin adı tasavvufta "seyr" (veya sefer)'dir:
1) Seyr İlallah (Allah'a doğru seyr),
2) Seyr Fillah (Allah'ta seyr),
3) Seyr Maallah (Allah'la seyr).
"Allah'a kadar seyrin sonu bellidir, fakat ötekilerin nihayetini bilemeyiz." Seyr İlallah, masivayı aşıp, Allah'a varma safhasıdır. Mutasavvıflara göre saadet işte bu anda doğar: "Saadet mefhumunun keyfiyeti, Allah'ın müşahedesi yolunda ilerleyip, kişinin kendi varlığına kavuşmasidir. Şekavet (mutsuzluk) ise, kişinin kendine müptela olarak Allah'ı unutmasıdır (Abdulhakim Arvasi). Saadeti elde etmenin biricik yolu olan seyr için tek azık hürriyettir. İmkanlar arasında seçim, hürriyet sayesinde olmaktadır..O yüzdendir ki "ubudiyetin kemâli hürriyettedir." (Ahmed b. Hadreveyh). Hürriyetle ubudiyet birbirini tamamlar. Bunlardan birinde ilerleyen, ötekinde de yücelir. Madem ki hürriyet kendimizi bulmaktır -tasavvufî söyleyişiyle masivadan kurtulmaktır- bizi bunlardan kurtaran her şey ve faaliyet hürriyetimizi genişletir. İşte "bunun için, "hürriyet, ubudiyetin son haddidir" (Ahmed b. Hadreveyh). Bu yüzden kâinatın insan dışındaki varlıkları ubudiyete yükselemez. "İçinde ubudiyet sırrım gerçekleştirene, dışında hürriyet bahşedilir" (et-Tüsteri). Muhammed İkbal ise namazı "Ruhun mihaniki hayattan hürriyete firarı" olarak nitelendirmektedir.
İnsanın ibadetini geniş ve dar mânâda olmak üzere ele almak uygundur.
Geniş Mânâda İbadet:[19]
İslâm ibadetlerin alanını, -sadece dört rüküne mahsus kılmayıp onları da içine alacak şekilde- oldukça geniş tutmuştur: İlâhî rızaya uygun veya başka deyişle Allah'ın rızasını kazandıracak her hareket, davranış, duyuş ve düşünce ibadettir. Meselâ eğer dilinizi kötü laf, yalan ve küfürden muhafaza edebilir, doğruyu söyleyip, iyi şeyler hakkında konuşabilir ve bütün bunları Allah'ın emir buyurmuş olduğunu kabul ederek yaparsanız, eğer Allah'ın kanununa, ticarî ve iktisadî meselelerinizde harfi harfine ve kalpten bağlanırsanız ibadet yapmış olursunuz.
Geniş mânâdaki ibadeti -Cürcanî gibi- en kısa şekilde "Mükellefin Rabbı'na tazim olsun diye nefsinin istediğine aykırı hareket etmek" olarak da tanımlayabiliriz.
Düşünmek, yoldaki bir taşı bir kenara atıvermek veya birisine iyi bir söz söylemek, bir hayvanı doyurmak, ona su vermek ibadettir. Bu hal, kalbi sürekli olarak Allah'a bağladığı ve lüzumsuz şeylerden uzaklaştırdığı için ruh terbiyesinde son derece önemlidir. Geniş manâsıyla ibadet bütün hayatı içine alır, böylelikle de hayatın her ânında Allah ile bağ koparılmamış olur. Bu bağ, fert yalnızken, çalışma ânında, ticaret esnasında, idarede, savaşta, barışta, öfkede, sevgide, şefkatte pekâlâ kurulabilir, İslâm'da ruh terbiyesinin gerçekleşmesi işte bu noktaya dayanır: İslâm'ın istediği de insanı ve ruhu her zaman biriminde, her hal ve şartta terbiye etmek ve onu ruhlar âleminden geldiği saflığıyla Allah'ın huzuruna yüzakıyla çıkarmaktır.
Böylelikle mü'minin niyeti sadıkane, yolu ve gayesi de sahih olursa, maddî-manevî yönleriyle bütün hayatı ibadete dönüşür, yani bütün hayat Allah'a ibadetle geçer. Bu sebeple de her iş ve davranışı ibadet şuuruyla yapmak gerekir. İnsanın her organını yaratılış gayesine uygun olarak kullanıp Allah'ın haram kıldıklarından uzaklaşmak suretiyle, bütün vücut tepeden tırnağa ibadete bürünür ve donanır.[20]
Dar Mânâda İbadet:
Dar mânâda ibadet, en büyük varlık diye iman edilen Allah'a yaklaşmak için bir takım merasimleri ve hareketleri -incelediğimiz sistem içindeki- bedenî, malî ve karma ibadetleri yerine getirmektir. İbadet deyince de ilk planda hemen bunlar anlaşılır. Bunlar ebedî yolculuğun -hayat yolculuğunun- devamı sırasında azık almak için durulan istasyonlar gibidir.
Bu açıklamalara göre, İslâm'ın, insanlardan uzak durmaya çağıran bir ruhbanlık dini, güzel yemek ve elbiseyi yasaklayan bir gerici din, parlak elbiseler giymekten, davul çalmaktan ve sportif hareketlerden/rakstan hoşlanan bir gösteri dini olmadığı ortaya çıkıyor. İslâm müslümanın kalbinde yer edip işlerini yönlendiren bir inanç onu yönetip hayatına hâkim olan bir sistemdir. Müslüman da maddenin bataklıklarında boğulup ruhî yanını, ruhanîliğin ufuklarında gezinip bedenin hakkını unutamaz.
Dar mânâda ibadeti, ibadetin kendindeki özellik ve uygulayan açısından bir kaç kısma ayırmak doğrudur:
I. İbadetteki Özellik Açısından:
İbadetleri hüküm, vakit, hak, kapsam, yapı, yapılma şekli ve özü açılarından inceleyebiliriz:
A. Hüküm Yönünden
a- Me'murun Bih (Buyruk) İbadetler:
Hüküm yönünden ibadetlerin ilk kısmı farz, vacip ve nafile ibadetleri içine alır. Bunlar, yapılması çeşitli derecelerde istenen ibadetlerdir.
b- Menhiyyun Anh (Yasak) İbadetler:
Bu çeşit ibadetler de, mekruh ve haram olan ibadetlerdir. Yapılması, kesin veya ona yakın bir biçimde istenmez.
c- Mubah İbadetler:
Me'murun bih ve menhiyyun anh ibadetler dışında kalıp helal olarak vapılan ibadetler de Mubah İbadetler'dir. Bunların yapılmasın da mükellef seçeneklidir.
B. Vakit Yönünden:
Vakit yonanden ibadetler, belli vakti olması ve vaktinde yerine getirme açılarından ele alınır:
a- Belli Vakti Olmasına Göre:
i) Mutlak İbadetler:
Allah'ın kendileri için muayyen bir vakit tayin etmediği ibadetler "Mutlak İbadetler" adını alır. Keffaretler bunun
örneğidir.
ii) Mukayyet İbadetler:
Allah'ın kendileri için belli bir vakit tayin etiği ibadetler de Mukayyet İbadetler adını alır: Bu çeşit ibadetlerin bir kısmının vakti dar (oruç), bir kısmının geniş (namaz), diğerlerinin de bir yönden dar (hac) vakti vardır.
b- Vaktinde Yerine Getirmeye Göre:
i) Edaen İbadet:
İbadeti dinen tayin edilmiş vaktinde yerine getirmeye "Eda" denir. Namaza vakti çıkmadan başlanmışsa bu Hanefî Mezhebine göre edadır, Şafiî Mezhebine göre en az bir rekat kılınca eda olur. Hanefî Mezhebine göre eda üç kısma ayrılır:
1) Kâmil Eda,
2) Kasır Eda,
3) Kaza Hüküm ve Mânâsında Eda.
Namazı bütün şer'i vasıf ve şartlarına uygun olarak cemaatle kılmak "kâmil eda", yalnız başına kılmak "kasır eda", imamla kılarken abdesti bozulduğu için bir miktar ara verip abdest aldıktan sonra, yine onunla kılıyormuş gibi devam ederek kılmak "kaza manâlı eda"dır.
ii) Kazaen İbadet:
İbadeti vakti geçtikten sonra yerine getirmek "Kaza" adını alır: Kaza da üç çeşittir:
1) Makul Misliyle Kaza,
2) Makul Olmayan Misliyle Kaza,
3) Edaya Benzer Kaza.
Namazın namazla kazası, orucun oruçla kazası makul misille kaza; devamlı güç yetememe halinde orucu fidye ile kaza makul olmayan misille kaza; bayram namazına imam rükûdayken yetişen kimsenin rükûu kaçırmamak için tekbirleri rükûda alması edaya benzer kazadır.
iii) İadeten İbadet:
İbadet, kusurlu yapıldığı için vakti içinde yeniden yapılırsa "İade" adını alır. İade bazan vaktinden sonra da olsa ibadeti yeniden yapmak mânâsına da kullanılır.
C. Hak Yönünden:[21]
İbadetler -bilindiği gibi- kul hakkı olarak değil, Allah hakkı olarak yapılır. Ancak ibadetleri bu açıdan da ikiye ayırmak mümkündür:
a- Sırf İbadet:
Namaz, oruç, hac ve umre sırf (saf) ibadettir: Bunlar cemiyet nizamının zaruretidir, kendileriyle Allah'a ta'zim, kulluk ve şükran ifade edilmektedir.
b- İbadet Yanında Başka Mânâlar Taşıyanlar:
i) İbadet Ve Külfet Mânâsı Taşıyanlar:
Zekât, fitre ve öşür külfet mânâsı taşıyan ibadetlerdendir: Bunların ibadet olması, Allah'ın emri ve rızası için yapılması; külfet olması da bir çeşit vergi olmaları dolayısıyladır. Bu sebeple meselâ fitre yalnız mükellefin kendisi için değil, nafakası ait olanlar için de ödenir. Zekât ve fitre, külfet mânâsı bulunan ibadettir; öşür ise, ibadet mânâsı bulunan külfettir.
ii) İbadet Ve Ceza Mânâsı Taşıyanlar:
Bu çeşit ibadetlerin örneği keffaretlerdir: Bir masiyet (günah ve suç) dolayısıyla gerektiklerinde ceza; oruç, sadaka, köle azadı gibi ibadet cinsinden fiillerle yerine getirildiklerinden dolayı da ibadettir.
D. Kapsami Yönünden:
a- Asıl İbadetler:
Namaz, oruç, zekat ve hac ibadetleri başlıbaşına birer ibadettir; ancak bunlardan özellikle namaz, kâinat ibadetinin, hatta birçok yönleriyle diğer ibadetlerin bir modelidir. Hac ise gerek namaz, gerek kurban gibi başka ibadetlerle içiçedir.
b- Özet İbadetler:
Bedenî ibadetlerden i'tikaf, bir yönüyle namaz, bir yönüyle oruç, bir başka yönüyle de hac ibadetinin; fitre, zekâtın; kurban, haccın bir yanının; umre, haccın bir özetidir.
E. Yapısı Yönünden:
a- Yalın İbadetler:
Bedenî ibadetlerden oruç; malî ibadetlerin bütünü, yani zekât, fitre ve kurban; karma ibadetlerden umre oldukça basit ve diğer ibadetlerden biriyle içice olmaksızın yerine getirilir.
b- Karmaşık İbadetler:
Bedenî ibadetlerden namaz, gerek kâinatın ibadet modeli olması, gerekse dua vb. çeşitli ibadetlerle içice olması; i'tikaf, namaz, oruç ve haccın bir yanını içermesi; karma ibadetlerden hac, özel hac işlemleri, namaz ve kurbanla yapılması; yemin, kendisi bedenî, keffareti ödenirken malî ibadet olması; adak bedenî ve malî ibadetleri içerebilmesi; keffaret de adak gibi bütün ibadetlerle içice olması yönünden yalın ibadetlere göre karmaşık bir görünüm kazanırlar.
F. Yapılma Şekli Yönünden:
a- Bedeni İbadetler:
Namaz, oruç ve i'tikaf sadece bedenle yerine getirilir, hatta onların doğrudan doğruya malî bir yönünün bulunmadığı söylenebilir.
b- Malî İbadetler:
Zekat, fitre ve kurban bedenle yapılma özelliği taşımayıp, hemen bütünüyle malî bir nitelik taşır.
c- Karma veya Bedenî / Malî İbadetler:
Hac, umre, yemin, adak ve keffaretler yerine getirme açısından hem bedenî, hem de malî özelliklerin ikisini birden içine alır.
G. Özü Veya Maddîlik-Ruhîlik Yönünden:
a- Zahirî veya Maddî İbadetler:
İslâm talimlerinde namaz, oruç, sadaka, kötülük ve günahtan sakınmak vb. bazı "zahirîn" (dünyaya ve görünüşüne ait) vazifeler bulunmaktadır. Bunlar (ibadet, muamelât, ukûbat) fıkhın konusudur ve ruhun tasfiyesi için yalnızca "zahirî ibadetler" ebedî mağfirete vesile olarak gösterilir.
b- Batınî veya Kalbî İbadetler:
İnsanın zahirî vazifeleri yanında Allah'a şükretmek, ihlas, bencillik-kurtulmak gibi "batını vazifelerdi de bulunmaktadır. Tasavvuf, hayatın bu ikinci cephesi için bir idmandır. İşte bunlar "Batınî veya Kalbî İbadetler" adını alır.
Tasavvuf kelimesiyle İslâm, itikatların tashihini, ibadetle alâkalı iş ve hareketlerin mübarek ve daha iyi kılınmasını, hayatın bütün faaliyetlerinde Peygamber Efendimizin hayatının örnek tutulmasını, hal ve tavrın düzeltilmesini ve İslâm'ın yüklediği vecibelerin yerine getirilmesinikasteder.
Tasavvufun görünmeyen şeyleri bilmek, kerametler göstermek, yahut kendi iradesini başkasının iradesi üzerine -esrarengiz ruhî vasıtalara- üstün kılmakla alâkası olmadığı gibi, riyazetle, çile çıkarmakla,bir yere kapanıp dünyadan elini çekmekle, istiğrak ve bunun neticesi olan tahassüslerle -ki bunlar vasıta olabilir, gaye olmazlar- alâkası yoktur; yahut Allah'ın zâtına ait (panteism gibi) bazı itikatlarla da ilgisi yoktur. Hele bazılarının sûfinin İslâm Dininin ve asgarî vecibelerinin üstünde oluşu hakkında söyledikleriyle hiçbir alâkası yoktur.
Daha münasip başka bir tabir yokluğundan şahsî hattı hareketin en iyi metodu tasavvuftur denilebilir. Öyle bir yol ki orada insan Allah muhabbetini gitikçe fazlasıyla arayarak nefis murakabesini, ihlası, bütün iş ve hareketlerinde, duyuş ve düşüncelerinde Allah'ın daimî huzurunu elde eder.
Sülûkun (ruhanî-batınî yolculuğun) bir takım merhaleleri vardır. Bu merhalelere tedricen varılır. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) hayatında bunu evvela Hira Mağarası'nda inzivaya çekilmekle görüyoruz. Sonra Mekke devri geldi. Bu devirde onun için ilâhî dava uğrunda katlanılacak fedakârlık ve ıztıraptan başka bir nasib yoktu. Ancak hicretten sonradır ki -daima ilâhî emre uyarak- haksızlığa kuvvetle karşılık verdi. Derviş olduğunu iddia eden bir kimsenin görünüşte böyle, hakikatte kuzu kıyafetini giymiş bir kurt olması mümkündür. Bunun gibi elinde toplanmış kudret ve hazinelerden vazifenin îfası sırasında nefsi için istifade etmemek suretiyle şahsen büyük bir fedakârlık yapan bir hükümdarın da hakikatte bir veli olması pekala mümkündür.
Nefsi kırmak için her şeyden evvel bir tevazu duygusu hissedilmeli-air. Bu duyuş' tekâmül ettirilir. Kibir Allah'a karşı en büyük bir günah sayılır. el-Gazzali'nin bir sözüne göre "Gösteriş kendi kendine tapmaktır, bu itibarla şirktir."
Bir kimse her zaman Allah'ı hatırlamalıdır. Elzem olan şekli kalp yoluyla hatırlayıştır. Fakat zihni bir yere toplamak devamlı olmadığından, ruhun huzurunu kuvvetlendirmek ve Zat-ı Bari hakkında düşünceyi teksif etmek için fizikî metodlar kullanılır.
İçinde bazı duaların defalarca tekrar edildiği münacâtlar vardır; her gün itiyat haline getirilerek tekrar edilen dualar da vardır. Bunlar yüksek sesle veya yavaşça okunur. Fakat daima ve değişmez surette Allah zikredilir. Zat-ı Bari yahut esmâ'sı, sıfatları zikredilir; mahlûk asla zikredilmez. Sözkonusu Hz. Peygamber dahi olsa şükran ve hayranlık için takarrub, daima Efendimize Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve keremini talebetmek suretiyle olmalı, bizzat Peygamber'e bize bazı şeyler yapması için müstakilen niyazla olmamalıdır. Düşünceyi bir noktada toplamak için sûfiler bazan inzivada yaşarlar, i'tikafa çekilirler, bir an için nefes almayı durdururlar, gözlerini kaparlar ve kalbin vuruşları üzerine dikkatlerini toplayarak Allah'ı tefekkür ederler. Sûfiler Allah'ı hatırlamanın üç mertebesi vardır derler:
1) İsmini hatırlamak,
2) İsim vasıtasıyla ve onun delaletiyle Allah'ı hatırlamak,
3) Ne isim, ne de diğer vasıtalar olmaksızın Allah'ı hatırlamak.
Bu hareketlerin bizzat Hz. Peygamber tarafından tavsiye edildiği ve bunların yabancı bir menşeden gelmediği hususunda, Ebu Hureyre'nin boncuk ve tane vazifesine göre ikibin düzümü olan iplikten mamul bir teşbihi bulunduğu ve her gece onunla teşbihler çektiği hatırlanabilir.
Ancak hemen belirtmek gerekir ki, ibadetleri maddîlik-ruhîlik yönünden bu şekilde sınıflandırmak bağlayıcı olmayıp, hemen ilk bakışta bizde uyandırdığı izlenime göredir. Çünkü bütün ibadetler kendi iç yapılarında -az veya çok- maddî-ruhî özellik taşırlar.
II. Uygulanan Açıcından:
İbadetleri, bizzat uygulama ve uygulayanların sayısı açısından inceleyebiliriz:
A. Bizzat Uygulama Açısından:
a- Asaleten İbadet:
Namaz, oruç ve i'tikaftan ibaret bedenî ibadetler bizzat mükellef tarafından yerine getirilir. Acizlik dolayısıyla başka birinin mükellef adına namaz kılması veya oruç tutması sözkonusu olamaz. Zira bedenî ibadetlerde vekâlet geçerli değildir.
b- Niyabeten veya Vekâleten İbadet:
Bedenî ibadetler dışında kalan malî ve karma ibadetler mükellef adına vekâleten başkası tarafından da yapılabilir. Bu şekilde başkası adınaibadeti yerine getirmeye "Vekâleten İbadet" şeklinde genel bir ifade kullanılıp ancak hac konusunda buna, "Niyabeten Hac" adı verilir.
Karma ibadetlerden yemin, adak ve keffaretlerin vekâleten yerine getirilmesi az önce sayılanlara göre biraz daha değişiktir.
B. Uygulayanların Sayısı Açısından:
a- Toplu İbadetler:
İbadetlerin bir kısmı toplu halde yapılır; bedenî ibadetlerden namaz özellikle toplu halde yerine getirilince daha makbul hale gelir: Beş vakit namaz için cemaat sünnet-i müekkede; cuma namazı için farz; bayram namazı için vacip; cenaze namazı için sünnet; teravih namazı için sahabe sünneti; diğer çeşitli namazlar için de sünnet veya menduptur. Hac da aslında ferdî olarak yapılırsa da, çeşitli işlemlerin aynı mekanda yapılması dolayısıyla toplu bir ibadet görünümü kazanır.
İbadetlerin bu şekilde toplu yapılması önemli ferdî faydalar yanında, birçok sosyal faydalar da sağlar. Burada toplu ibadetlerin diğer dinî sistemlerde olduğu gibi -bazı maksatlı kişilerin zorla kabul ettirmek isteği şekilde- âyin niteliği kazanmadığını, zaten İslâm'da böyle bir durumun sözkonusu olmadığını belirtmek yerinde olacaktır.
b- Tekli İbadetler:
Bedenî ibadetlerden bazı namazlar, oruç ve i'tikaf; malî ibadetlerin bütünü tekli yapılır. Karma ibadetlerden hac aslında tekli yapılırken -az önce geçtiği şekilde- zaman ve mekân birliği dolayısıyla toplu ibadet görünümü kazanır; umre de hac gibidir; yemin, adak ve keffaretler de tekli ibadetlerdendir.
Tâgût'a İbadet:
“Allah'tan başkası ibadet edilmeye lâyık değildir”[22];
“O'ndan başkasına tapınmak -mabud kim ve ne olursa olsun- şirk ve küfürdür”[23]:
Allah dışındaki mabudlar; öncelikle şeytan; Allah'a itaat yerine kendilerine itaat ve ibadet edilmesini teşvik eden ve kendilerini Tâgut kılan zengin kişiler; Allah'ın kitabımı hiçe sayarak insanları icat ettikleri hayat düsturları ve yaşayış tarzına sürükleyen ileri gelenler; yol gösterme ve talimlerine rağmen salih kişiler, peygamberler ve veliler; kötü anlayışları dolayısıyla tabiat kanunu üzerindeki koruyucu Rab'lıkta ortak edindikleri cin veya melekler; mücerred şeytanın teşvikiyle heykel ve hayalî kuvvetlerdir. Bütün bunlara Tâğut adı verilir: Kur'ân-ı Kerîm'de Tâgut, Allah'a karşıhaddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük, otorite veyahut her türlü başkanlık ve kumandanlık, liderlik mânâsına gelir. Böyleleri mülkünde hükmünü yerine getirir, kullarını zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine itaate çağırır. Kişininin bu türlü otoriteye, başkanlığa ve liderliğe boyun eğmesi ve ona tapması Tâgut için bir itaattir.[24]
Büyük müfessir et-Taberi'ye göre, Tâgut, "Mabud kim ve sebep ne olursa olsun, Allah'a karşı her isyan eden ve O'ndan başkasına tapan"dır.[25]
İlkeleri
İslâm'da ibadetlerin dayandığı ilkeleri şöylece sıralayabiliriz:
"İbadet Allah'ın Hakkıdır"
“Allah'ın ortak kabul etmeyen hakkı, hiçbir şeyi ortak koşmadan Allah'a ibadet etmektir.”[26] Bu, tevhidin de aslıdır.
Yüce Allah, bütün peygamberlere ilk emir olarak, yalnızca kendisine ibadet etmeyi bildirmiş, kavimlerini de tevhidin bu esasına çağırmalarını istemiştir.[27]
“Yalnızca Allah'tan korkmak ve sakınmak da tevhidin bu çerçevesine girer.[28] Yapılanların karşılığı da yalnız Allah'tan beklenir,[29] yalnız O'na güvenilir.”[30]
"Din, Yalnızca Allah'a Ve Yalnızca Meşru Şekilde İbadet Etmektir"
Bu ilke, dinin özüdür.
İslâm'a girişin temeli olan kelîme-i şehâdetin gerçekleştirilmesi de bu şekilde mümkün olur. Çünkü, "Allah'tan başka tanrı yoktur" demek, ilâhlığın yalnızca Allah'a ait kılınması demektir. "Muhammed Allah'ın kulu ve elçisidir" demek, onun her haber verdiğini kabul etmek ve her emrettiğinde de ona itaat etmek demektir.
Yüce Allah, kendisine ibadet etmekte kimseyi ortak koşmamayı emretmiş,[31] karşı davranışı şirk olarak adlandırmıştır.[32]
Allah'a ibadet de yalnızca meşru şekilde yapılır. Yüce Allah inanç, ibadet ve haram/helâl, konularındaki davranış esaslarını Kur'ân'da açıklamış, elçisi de söz ve fiillerinde bunları uygulamış ve yorumlamıştır. İşte bütün bu açıklama, uygulama ve yorumlar, ibadetin esasını meydana getirir. Bunlara bağlanma ve onları yerine getirme, gerçek dindarlıktır, bunlardan ayrılma Allah'ın dininden sapma ve bid'ate yönelme demektir.
İbadetin meşrû/sahih şekilde yapılması iki şartla gerçekleşir:
1- Allah'ın meşru kıldığına ve peygamberlerin emir ve yasaklamak, helal ve haram kılmak suretiyle çağırdığına bağlanma. İşte bu, Allah'a itaat ve O'na boyun eğmek demektir. Allah'ın emrine teslim olmayı reddeden, onun yolunu izlemekten ve meşru kıldığına boyun eğmekten kaçman gerçek anlamda "âbid" olamaz. Allah, hâlis (yalnızca Allah için yapılan) ve doğru (sünnete uygun olan) işi kabul eder..
2- Allah'ın meşru kıldığına ve peygamberlerin çağırdığına bağlanmanın Allah'ı seven bir kalbten doğuşu, İslâm, teslim olmak, boyun eğme'k ve hâlis olmak demektir. Teslim olmamak ve boyun eğmemek, büyüklenmek (=istikbâr) demektir ki, Yüce Allah böyle bir davranışı hoş görmez.[33] Bu yüzden müslüman iyilik (=ihsan) yapıp Allah'a teslim olan kişidir.[34] Kişinin kendisini Allah'a teslim etmesi, meşru ve emredilen işi iyi yaparak Allah'a ibadetinde muhlis olması demektir. Mü'minler en çok Allah'ı severler.[35]
"Şeriatler Farklı Olsa Da, Din Aynıdır"
“İslâm, bütün peygamberlerin dinidir.”[36] Din, İslâm olmakla birlikte, şeriatler farklıdır. Peygamberlerin dini aynıdır. Bu yalnızca ortağı olmayan Allah'a ibadet etmektir. Bununla birlikte, önceki peygamberlerin dininde meşru kılınan bazı ibadetler, bizim dinimizde de meşru kılınmış, bazıları ise meşru kılınmamıştır ya da Yüce Allah tarafından yer, şekil ve zamanca değiştirilmiştir. Hatta -kıblenin değiştirilmesi örneğindeki gibi- bizim dinimizde de bazı değişmeler olmuştur. Buna göre, en son hüküm yürürlükte olur.[37]
"İbadetlerde, Değiştirme Yoluna Başvurulmaz"
İbadetler, Allah ve peygamberi tarafından meşru kılındığı şekilde yapılır. Bu yüzden kurban yerine bedeli sadaka olarak verilmez; çünkü maksat bu değil, bizzat kurbanı kesmektir. Pekçok ibadetteki şekil ve sayıda değişiklik yapma yolu açılırsa, kötülük kapısı sonuna kadar açılmış olur, zararı da bu noktada kalmaz. Bu yüzden, ibadetlerin hem özü, hem de şekli önemlidir.
Şu ya da bu gerekçeyle Allah'ın izin vermediği bir konuda teşrîde bulunulmaz. Bu yüzden, Allah ve peygamberi tarafından meşru kılınan hükümlerin iyice incelenmesi ve kavranması gerekir. Bu konuda uzman olanlar, insanları doğru bir şekilde aydınlatmalıdırlar. İslâm, güç yetire-meyenlere veya zorlukla karşılaşanlara ibadetler konusunda çeşitli kolaylıkları zaten sağlamıştır. Bu bakımdan, dinî bilgiyi doğru bir şekilde elde etmek ve ibadetlerin de bu doğru bilgi ışığında uygulanacağı ortamı sağlamak gerekir.
"Resulullah'ın İbadetlerle İlgili Tutum Ve Uygulaması Yeterlidir"
Resuhıllah (s.a.v.), her konuda olduğu gibi, ibadetler konusunda da uyulacak en güzel örnektir. O, hangi ibadetin, nasıl yapılacağı konusunda kendisine uyulmasını istemiş ve Kur'ân-ı Kerîm'de prensipleri belirtilen ibadetlerin ayrıntılarını bizzat açıklamış ve yorumlamıştır. Allah ve peygamberinin meşru kıldığı bu ibadetler, iyi anlaşılır ve doğru bir şekilde yapılırsa, yüksek bir zevke varılır, ibadetlerle ilgili aşırılıklara ya da bid'atlere de ihtiyaç duyulmaz.
Resulullah'ın ibadetler konusundaki bu mutlak otoritesi bir yana bırakılarak, gelenek ve göreneklerin dine hâkim olmasına izin verilemez. Milletlerin gelenek ve görenekleri birbirinden farklıdır. Din birliğine rağmen, bu farklılık görülür. Bu yüzden, din, gelenek ve görenek yerine konursa, din olmaktan çıkar. Çünkü din, ilâhî bir çerçevedir; insanların inanç ve ibadetlerinde, helal ve haram konularında yürüyecekleri çerçeveyi belirler. Onun için, gelenek ve göreneklerin dine üstün gelen otorite si yoktur. Bilakis din, gelenek ve göreneklere hâkim olup, kendi hükümlerini ihlâl etmeyen ve bir zarar doğurmayan gelenekleri kabul eder, hükümlerinden birini ihlâl eden ya da bir zarar ve kötülüğü mubah gören gelenekleri de reddeder. İslâm, gördüğü yerdeki gelenek ve göreneklerin iyi olanını kabul etmiş ve güçlendirmiş, zararlı olanını ayıklamış ve onunla mücadele etmiştir. Bu yüzden, ibadetler konusundaki bid'at sayılan gelenek ve göreneklerle usûlüne uygun bir biçimde ve sabırla mücadele edilmeli, onlara dine uygunluğu ve aykırılığı açılarından yaklaşıp, toplumun İslâmî kişiliğine sahip çıkması sağlanmalıdır.[38]
"İbadetler Konusunda İctihad, Anlama Ve Yorumlamaya Yöneliktir"
İbadetlerin teşrî kılınması Allah ve peygamberine aittir. Onların anlaşılması, yorumlanması ve doğru bir şekilde uygulanması konularında ise, ehliyetli olan kişiler ictihad yapabilirler. İbadetlerle ilgili ictihadlar, âyetlerdeki prensipleri ve Resulullah'ın uygulamasını daha iyi anlamaya yöneliktir. Fıkhî mezheplerin oluşması da bu anlama ve yorumlamaya dayalı bir gelişmedir.[39]
2. BÖLÜM MEZHEP KAVRAMI VE MEZHEPLER
3. Mezheplerden Önceki Durum[40]
Hz. Peygamber Devri:
Vahye dayanan teşrî faaliyetinin tamamlandığı ve sonraki devirlere de temel teşkil ederek fıkıh devirlerinin en önemlisi olan bu devir, Peygamber'in hayatta olduğu devirdir: Ona vahiy gelmektedir, problemleri ve ihtilafları bizzat o çözmektedir. Devletin teşrî, icra ve kaza fonksiyonları kendisinde toplanmıştı. Zaten her zaman kendisine vahiy gelebiliyordu. Bu devirde fıkıh, vahiy fıkhıdır. Ona gelen vahyin hepsini Kur'ân-ı Kerîm ve sahih sünnet içine alır:
Mekke Devri:
Hz. Peygamber m. 610 yılında vahye muhatap olmuş, vazifesi icabı dini tebliğe başlamış ve 622 yılına kadar Mekke'de kalmıştır. Bu onüç yıllık süre içinde Kur'ân-ı Kerîm'in üçte birinden az eksiği nazil olmuştur.
Bu devirde Allah Resulü'nün tebliği daha çok inanç ve ahlâk sahasına, Arapları câhiliye devrinin her türlü kötülüklerinden, küfür ve şirkinden uzaklaştırmaya yönelmiştir. Zaten ibadet ve hususî münasebetler bu iki temel üzerine oturmaktadır. Bu dönemde namaz ve ona bağlı ibadetler farz kılınmıştır. Mekke'de fıkıh hükümleri hem azdır, hem de umumî, küllî bir karakter arzetmektedir.
Medine Devri:
Allah Teala, Peygamberi'ne izin verince Yesrib'e göç edildi. Burasıonu ve Mekke'li müslümanları bağrına basmaya hazırdı; Medinetu'n-Nebi adıyla İslâm davet ve devletinin yeni merkezi oldu. Artık bu genç devletin siyasetini ve bu çekirdek İslâm cemiyetinin içtimaî hayatını tanzim edecek kaidelere ihtiyaç vardı. Teşri de bu sahalara yönelerek aile ve miras ile alâkalı, diğer taraftan da ceza, muhakeme usulü, nıuamelâ ve devletler arası münasebetlerle ilgili kaide ve esaslar konuldu.
Sahabe-Tâbi'un Ve Teb'ut-Tâbi'in Devri (Merkezler Ve Mektepler Çağı Veya Eski Hukuk Ekolleri):
Sahabe devri (Merkezler Çağı):
Sahabe Müctehidleri:
Müslüman olarak Hz. Peygamber'i gören zevatın sayısı yüzkırkbin civarındadır. Bunların hepsinin müctehid olabilecek anlayış ve ilim seviyesine ulaştıkları iddia edilemez. Ancak bu devre müctehidlerinin sayısının kabarıkça olmasının tabiî bazı sebepleri vardır.
Gerek hicret ve gerekse cihad sebebiyle pekçok sahabe Hz. Peygamber'in yanında bulunmuş, kendi dilleriyle ifade edilen Allah ve Resulullah hitabına muhatap olmuşlardır. Nasslar çok kere yakından bildikleri sebepler ve içinde yaşadıkları hadiseler üzerine gelmiş, bunların mânâ ve maksadını da kolaylıkla anlamışlardı. Ebu Ubeyde'nin dediği gibi "Sahabenin Kur'ân-ı Kerîm'i -lisan bakımından- anlamak için Resullullah'a başvurdukları nakledilmemiştir. Keza Hz. Peygamber'in fiil ve davranışları onların gözü önünde ve tekrarlanarak cereyan etmiş, bunları da kolayca anlama ve öğrenme imkanını elde etmişlerdir.
Bununla birlikte kendilerinden fetva ve hüküm nakledilen sahabe müctehidi yüzotuz kadardır. Fetvalarının sayısı bakımından bunları çok, orta ve az olmak üzere üç gruba ayırmışlardır:
Fetvaları birer kitap tutacak kadar çok olan yedi sahabe vardır: Ömer b. el-Hattab, Ali b. Ebi Talib, Abdullah b. Mes'ud, Aişe (ö. 58/677), Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Ömer.
İçlerinde Ebu Bekr (Ö. 13/633), Osman, Mu'az b. Cebel (ö. 19/640), Ebu Musa'l-Eş'arî gibi zevatın bulunduğu yirmi sahabe, fetvaları birer risale tutacak kadar olan orta gruptan sayılmışlardır.
Geriye kalan yüz kadar sahabe müctehidinîn her birinden ise ancak birkaç fetva nakledilmiştir.
Din ilimleri ve bilhassa fıkhın sonraki nesillere naklinde büyük rol sahibi olan şu dört sahabenin ismi zikredilmektedir: Medine'de Zeyd b. Sabit ve Abdullah b. Ömer, Mekke'de Abdullah b. Abbas, Irak'ta Abdullah b. Mes'ud.
Fıkıh Merkezleri ve Müctehidler:
Hz. Peygamber'in vefatından sonra İslâm devleti süratle yayıldı ve daha önce Roma, İran, Türk ve Berberi hukukları gibi hukukların hâkim bulunduğu bölgeler olan Suriye, Irak, İran, Türkistan, Kuzey Hind, Arap Yarımadası, Mısır ve Kuzey Afrika hep müslümanların eline geçti. Müslümanlar oralara kadılarla ve hukuklarıyla gittiler. Birbirinden uzak birçok yerlerde fıkıh merkezleri ortaya çıktı ve bunu takiben de az çok birbirinden farklı fıkıh mektepleri ortaya çıktı. Medine, Mekke, Mısır, Küfe, Basra ve Şam gibi mahalli merkezlerin örf ve âdetleri, ihtiyaçları ve şartları başkaydı. Fıkhı tatbik edecek sahabe de -insan olmaları dolayısıyla- farklı kabiliyet, bilgi ve düşünce sahibiydiler:
Medine'deki Sahabe ve Talebesi:
Medine'de fıkıhla meşgul birçok sahabî vardı: Ömer b. el-Hattab (ö. 23/643), Ali b. Ebi Talib (ö. 40/660), Abdullah b. Ömer (ö. 73/692), Zeyd b. Sabit (ö. 45/665), Ubeyy b. Ka'b (ö. 22/642), Ebu Musa'l-Eş'arî (ö. 50/670) ve Abdullah b. Mes'ud (ö. 32/652) onların en mühimleridir. Bu fakihlerin birçok talebeleri vardı: Bunların en meşhurları tabiinden olan yedi fakih veya el-Fukaha'u's-Seb'a'dır: Ebu Bekr Abdurrahman b. el-Haris b. Hişam (ö. 94/712); el-Kasım b. Muhammed Ebu Bekr es-Sıddık (ö. 107/ 725); Urve b. ez-Zubeyr b. el-Avvam el-Esedî (ö. 94/712); Sa'id b. el-Museyyeb (ö. 94/712); Süleyman b. Yesar (ö. 104/772); Harice b. Zeyd b. Sabit (ö. 100/718); Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe b. Mes'ud (ö. 98/716).
Mekke'deki Sahabe ve Talebesi:
Buradaki sahabî fakihlerin başında da Abdullah b. Abbas (ö. 68/687) gelir. Bunun da tabiinden olan birçok talebeleri vardır ki, en meşhurları şunlardır: İkrime Ebu Abdillah el-Berberî (ö. 105/723), İbn Abbas, Aişe ve Ebu Hureyre'nin talebesjdir; Ebu Muhammed Ata b. Ebi Rebah (ö. 114/732); Ebu'l-Haccac Mucahid b. Cebr el-Mahzumî.
Kufe'deki Sahabe ve Talebesi:
Küfe mektebinin başında Abdullah b. Mes'ud bulunmaktaydı. Bu zat Hz. Peygamber'in yakın arkadaşıydı. Onun birçok talebesi bulunmaktadır. En meşhurları şunlardır: Alkame b. Kays (ö. 63/682); Mesruk b. el-Ecda el-Hemedanî (ö. 63/682); Şurayh b. el-Haris b. Kays (ö. 78/697); Sa'id b.Cubeyr (ö. 95/713); Ebu Amr eş-Şa'bî Amir b. Şurahbil el-Hemedanî (17-104/638-722); Habib b. Ebi Sabit el-Bahilî.
Mısır'daki Sahabe ve Talebesi:
Bu mektebin başında Abdullah b. Amr b. el-Âs (ö. 65/684) ve talebesi Yezid b. Ebi Habib bulunmaktaydı. Onlardan birçok talebeler tahsil görmüştür.
Şam'daki Sahabe ve Talebesi:
Bu bölgede de birçok sahabe talimde bulunmuştur ki, bunlardan çoğu Ömer b. El-Hattab tarafından oraya tayin edilmişti. En mühimleri şunlardır: Filistin ve Şam fakihi Abdurrahman b. Gumm el-Eş'arî; Ebu İdris b. Abdillah el-Havlanî ed-Dımaşkî; Ebu Abdülah Mekhul b. Müslim el-Huzelî (ö. 112/730).
Sahabe müctehidleri karşılaştıkları olaylara ait bazı hükümlerde ihtilaf etmiş, farklı görüş ve neticelere varmışlardır. Sonraki devirler için de geçerli olan ihtilaf sebeplerini şöyle sıralamak mümkündür:
1- Fetihler ve çeşitli vazifeler sebebiyle Medine'den uzakta bulunan sahabenin kendileri yokken vahyedilen nassları bilmemeleri,
2- Hadisi sağlam bir kaynaktan elde etmemiş olmak,
3- Farklı anlamaları,
4- Yanılma veya unutmaları,
5- Birbirlerine aykırı görülen nass ve hükümleri çeşitli şekillerde telif etmeleri.
Sahabe müctehidleri bu sebeplerle fıkhı meselelerin bir kısmında ihtilaf etmiş olmakla birlikte, halk grup grup bunlardan birine bağlanıp diğerini terketmediği için bu devirde mezhepler doğmamıştır. Ancak bu. hal, ilerdeki çeşitli görüşlere dayanan mezheplerin esasını teşkil etmiştir.
Tâbi'un ve Tebe’u’t-Tâbiîn Devri (Mektepler Çağı):
Tâbi'un Müctehidleri:
Halife Osman zamanında sahabe fakihleri, dini öğretmek maksadıyla İslâm ülkesinin belli başlı merkezlerine dağılmışlardı. Bunlardan başka millet ye kültürlerden İslâm'ı kabul etmiş insanlar vardı. Hz. Peygamber'i göremeyen bu zevat ona en yakın ilim ve marifet kaynağı olarak buldukları ashabın etrafında halkalanmışlardı. Tâbi'ûn devrinde İslâm âleminin her yerinde büyük alim ve müctehidler yetişmiş, bunlar birbirlerini taklid etmemişlerdi. Ashab-i Kiram'ın icmâ ve ittifak ettikleri meseleleri aynen kabul ederler, icmâ'a muhalefet etmemek için o babta fıkir yürütmezler, fakat ashab arasında ihtilaflı olan meselelerde hangisinin görüş ve içtihadını kendi fikir ve ictihadlarına daha uygun görürlerse onu tercih ederlerdi. Tâbi'un alimleri içinde Sa'id b. el-Museyyeb gibi Arap asıllılar varsa da, ekseriyeti mevaliden olan zevat teşkil ediyordu.
İbn Abbas, Abdullah b. Ömer, Enes b. Malik ve Ebu Hureyre'nin adları nerede anılsa hemen yanlarında azatlıları talebe ve ravileri olan İkrime, Nafi, Muhammed b. Şîrîn, Abdurrahman b. Hürmüz zikredilir.
Nitekim Abâdile (dört Abdullah: İbn Ömer, İbn Abbas, îbn Zubeyr İbn Amr) vefat edince, fıkıh bütün merkezlerde mevaliye intikal etmiştir: Mekke'de Atâ, Yemen'de Tavus, Yemame'de Yahya b. Ebi Kesir, Basra'da el-Hasenu'l-Basrî, Kûfe'de İbrahimu'n-Neha'i, Şam'da Mekhul, Horasan'da Ata'u'l-Horasanî. Bundan yalnız Medine müstesnadır: Çünkü Allah orasını bir Kureyş'liye tahsis etmiştir: Sa'id b. el-Museyyeb.
Tâbi'un devrinde İslâm ülkesinin belli başlı merkezlerinde müctehid ve müfti olarak isimleri tabakat kitaplarına geçmiş yüzlerce zat vardır. Meşhur olanları şunlardır:
Medine'de: Sa'id b. el-Museyyeb, Urve b. ez-Zubeyr, el-Kasım b. Muhammed, Harice b. Zeyd, Ebu Bekr b. Abdirrahman b. Haris, Süleyman b. Yesar, Ubeydullah b. Abdilîah b. Utbe. Bunlara 'Yedi fakih' veya el-Fukahau's-Seb'a denilmektedir. Ebu Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm, bu zatın oğulları Muhammed ve Abdullah, Ebu Ca'fer b. Muhammed b. Ali, Rebi'at'u'r-Re'y, Muhammed b. Şihab ez-Zuhrî. Bu sonuncusunun fetvalarının üç büyük ciltte toplandığı nakledilmektedir.
Mekke'de: Atâ b. Ebi Rebah, Tavus b. Keysan, Mücahid b. Cebr, Ubeyd b. Umeyr, Amr b. Dinar, Abdullah b. Ebi Muleyke, İkrime, İbn Cureyc, Sufyan b. Uyeyne.
Basra'da: el-Hasenu'l-Basrî, Cabir b. Zeyd, Muhammed b. Şîrîn (ö. 110/278), Müslim b. Yesar, Ebu'l-Aliye, Humeyd b. Abdirrahman, Mutar-rif b. Abdillah eş-Şihhîn, Zurâra b. Evfa, Eyyub es-Sahtiyanî, Katade.
Kûfe'de: Alkame b. Kays en-Neha'i, amcası el-Esved b. Yezid, Ebu Amr Ubeyd b. Amr el-Hemedanî, Şurayh b. el-Haris, Mesrük b. el-Ecda, Abdurrahman b. Yezid en-Neha'i, Abdullah b. Utbe, Hayseme b. Abdirrahman, Şerik b. Abdillah, Ebu'l-Vail, Abdurrahman b. Ebî Leyla, Meysere, ed-Dahhak, İbrahimu'n-Neha'i (47-96/667-714), Amiru'ş-Şa'bî, Sa'id b. Cubeyr, Hammad b. Ebi Süleyman.
Şam'da: Ebu İdris el-Havlani, Şurahbil b. es-Simt, Abdullah b. Ebi Zekeriya el-Huzelî, Kabîsa b. Zu'eybi'l-Huza'i, Süleyman b. Habibi'l-Muharibi, el-Haris b. Umeyr, Halid b. Ma'dan, Mekhul, Ömer b. Abdilaziz.
Mısır'da: el-Leys s. es-Sa'd.
Yemen'de: Mutarif b. Mazin, Abdurrezzak b. Hemmam. Bağdat'ta: Ebu Ubeyd el-Kasım b. Sellam, Davud b. Ali ez-Zahirî, Sahabe hizmetlerinde bulunan mevaliye kardeş, evlat ve talebe gibi davrandıkları için yukarıda ismi geçen ve mevaliden olan tâbi'ûn alimleri gerek hadis ve gerekse fıkhı, hizmet ettikleri üstad ve velinimetleri olan sahabeden almış, kendi bilgi ve kültürlerini de buna katmışlardır. Hz. Peygamber'in kendilerine yaptığı gibi sahabe de huzurlarında tâbi'un âlimlerinin ictihad edip fetva vermelerine izin verirler, hatta onları buna teşvik ederlerdi.
Tâbi'un devri, fıkıh bakımından daha sonraki muazzam çalışmalara nüve olmuş ve onların rehberliği altında daha sonra binlerce insanın kabulleneceği mezheplerin kurucuları olan büyük müctehidler yetişmiştir.
Tâbi'ûn Fukahasında İhtilaf:
İctihadlar bir yandan nassların elde edilip anlaşılmasına, diğer yandan da zaman ve mekanlara göre değişen örf, âdet, ihtiyaç ve zaruret gibi nesnelere dayandığı için, aralarında zaman, mekan, bilgi ve diğer şartlar bakımından farklar bulunan müctehidlerin, hüküm ve ictihadlarında da farkların buluması tabiîdir. Sahabe devrini incelerken ihtilafın sebepleri de -bilhassa sahabe devri bakımından- az önce ele alınmıştı. Bu devirde o faktörlerden hiç birisi yokolmadığı gibi, yeni hadise ve şartlar, yeni ihtilaf sebeplerini de davet etmiştir. İlk tâbi'ûn devri ile son tâbi'ûn ve tebe'u't-tâbiîn ihtilaf sebepleriyle gruplara verilen isimlerden kastedilen mânâlar arasında farklar vardır. Bu sebeple tâbi'ûn fukahasında ihtilaf konusunu şu şekilde özetlemek mümkündür: İlk tâbi'ûn devrinde ihtilaf, farklı ictihad prensiplerine değil, farklı üstad, bilgi ve muhitlere bağlıdır. Hicaz ve Irak Mektepleri işte bu sebeplerle muayyen meselelerde farklı neticelere varmışlardır. Müctehid imamların da içinde bulunduğu son tâbi'un ve etba devri ictihad ihtilafları ise, ictihad prensip ve kaynaklarındaki farktan doğmaktadır.
Hicaz ve Irak Mektepleri:
Hulefa-i Raşidîn devrinin sonlarına doğru bir kısım sahabe irşad ve talim vazifesiyle, İslâm âleminin çeşitli yerlerine dağılmışlardı. Hz. Ömer, Abdullah b. Mes'ud'u Kûfe'ye göndermişti. Hz. Ali de idare merkezini oraya nakletti. Emevîler idareyi ele alınca bilhassa onlardan memnun olmayan sahabe âlimleri tekrar tekrar Hicaz'da toplanmaya başladılar. İşte bu sebeple İslâm'ı öğrenmek isteyen tâbi'un âlimleri, imkanlarına göre aradıklarını, daha ziyade ya Hicaz veya Irak'ta bulmuş, bu iki merkezde toplanmış bulunan sahabe âlimlerinin etrafında halkalanmışlardır.
Sahabe devrinde gerek mekan ve üstad, gerekse prensip farklarına baph olarak mektep ve mezhepler kurulmamıştı. Fakat onların talebesi durumunda olan tâbi'ûnun ilk neslinde prensip farkından ziyade mekan ve üstad farkına istinad eden iki ilmî grup teşekkül etmiştir:
I. Hicaz Mektebi:
Medine merkezli bu mektebin sahabî üstadları Ömer b. el-HattabY Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Ömer, Âişe ve Abdullah b. Abbas'tır. Bunlardan Zeyd b. Sabit, Medine'de, İbn Abbas da Mekke'de din ilimlerinin yayılmasında büyük rol oynamışlardır. İbn Ömer ile ondan sonra yaşamış bulunan sahabe, Hz. Peygamber'den birşey duymadıkları mevzularda Zeyd b. Sabit'in rivayet ve reyine göre fetva verirlerdi. Zeyd b. Sabit ile Küfe Mektebinin üstadı Abdullah b. Mes'ud, Hz. Ömer'in müşaviri durumundaydılar. Üçü birarada Mekke'de bulundukları zaman meseleleri aralarında tartışır, birbirinden fetva sorarlardı.
İşte bu Medine'li sahabî üstadların orada yetiştirdiği oniki kadar tabiîn âlimi Medine Mektebini temsil etmişlerdir. Yukarıda isimleri geçen Yedi Fukaha da bunlara dahildir.
Bu fukahaya göre, sahabenin en âlimleri Medine'li hocalardır. Bunlar bütün ashabın ilmine varis olmuşlardır ve sözleri alınmaya daha lâyıktır.
Medine Mektebi'nin hükümde takip ettiği usûl şudur:
1) Hz. Peygamber'in ve ashabının büyük ekseriyetinin içinde yaşadıkları Haremeyn âlimleri bir hükümde ittifak etmişlerse bunu almak,
2) İhtilaf etmişlerse kitap ve sünnete yakınlığı, kıyasa uygunluğu veya ekseriyetin kabulü gibi prensiplere dayanarak bunlardan birisini tercih etmek,
3) Meselenin cevabına temas edilmemişse mevcut delillerden istidlal yoluyla neticeye varmak...
Bu mektebin, bu yol ve usûlle hükme bağladıkları fıkhın çeşitli bablarına ait birçok mesele bulunmaktadır. Bize kadar gelmemiş olmakla birlikte, Medine'li Yedi Fukaha'nın re'y ve ihtilaflarını toplayan Ebu Zi-nâd'a ait bir eser bulunduğu nakledilmektedir.
II. Irak Mektebi:
İlk tâbi'ûn devrinde Medine Mektebi kadar meşhur olmamakfe beraber, Ebu Hanife devrinde parlayacak olan ikinci mektep Irak ve Küfe Mektebidir. Bu mektebin üstad olarak tanıdığı sahabe âlimleri, Hz. Ömer, Ali b. Ebi Talib ve İbn Mes'ud'dur.
Hz. Ömer'in tesiri Medine Mektebinde olduğu gibi dolaylıdır ve Abdullah b. Mes'ud vasıtasıyla olmuştur. Bu iki sahabî birbirine karşı takdir hisleri besliyor, Hz. Ömer, Kûfe'lilere "İbn Mes'ud'a ihtiyacım olduğu halde sizi kendime tercih ettim" derken, kendi görüşünü onunki namına terkediyordu. İbn Mes'ud hemen hiçbir meselede Hz. Ömer'e muhalefet etmemiştir.
Hz. Ali'nin tesiri ise halifeliğinde ve Kûfe'de bulunduğu kısa süre içinde olmuştur.
Bu sahabî üstadların yetiştirdiği başlıca Küfe Mektebi mensupları Alkame b. Kays, el-Esved b. Yezid, Mesruk b. el-Ecda,' Ubeyde b. Amr, Şurayh b. el-Haris ve İbrahimu'n-Neha'i'dir.
Bunlara göre de sahabenin en âlimleri, sözleri alınmaya en lâyık olanları kendi hocalarıdır. Bu mektep -o devrede- din namına yalan söylenmeye başlanmış olduğu için hadis rivayetinde ihtiyatlı ve çekingen davranıyordu. Hz. Ali'nin râvilere yemin ettirişi, İbn Mes'ud'un hadis rivayet ederken sararıp titremesi ve yahut "Hz. Peygamber'in dediği gibidir" cümlesini ilâve etmesi, bu mevzuda onlara örnek teşkil eden hadiselerdir. Buna mukabil Kûfe'liler mesail ve fetvadan çekinmiyor, bunları hükmün doğrudan doğruya Allah ve Resulüne isnad edilmesine tercih ediyorlardı.
Bu mektebin sahabeden aldığı veya bizzat istinbat ettiği hüküm ve fetvaları topladığım kitaplar kaydediyorsa da, toplu olarak bunları bize kadar ulaştıran bir eser ele geçmemiştir, ancak Muhammed eş-Şeybani'nin el-Âsâr, İbn Ebi Şeybe'nin el-Musannefve Abdurrezzak'ın el-Cami'inde bu fetva ve re'ylere dağınık olarak raslanmaktadır.
Bu iki mektebin fark ve hususiyetlerini şöylece özetlemek mümkündür:
1)Bu mektepler bir âlimin mezhebine bağlılık veya prensip farklarından doğmuş olmayıp, yer, memleket ve hoca farkına bağlı olarak meydana gelmiştir. Her mektep kendi hocalarını diğerininkilere tercih etmektedir.
2)Hadisi delil olarak alma ve tatbik etme bakımından bu iki mektep arasında fark yoktur. Hatta İmam eş-Şafîî' Cima'u'l-İlm'inde haber-i vahidle amel meselesini münakaşa ederken hücumlarını daha çok Medine'ye yöneltmiştir. Buna mukabil İhtilafu'l-Hadis'te haber-i vahidle amel eden Kûfe'li tâbi'ûnun isimlerini zikretmiş, "Sahih haberi reddeden bir âlim bilmiyorum" demiştir.
Hadisin tatbikî olanını ifade eden "sünnet", Kûfe'lilerce sadece Hz.peygamber'e ait olursa muteberdir; Medine'liler ise sünneti Ehl-i Medine'nin tatbikatına da teşmil etmişlerdir.
3)Bundan sonraki mezhep ve mekteplerin teessüsünde, çeşitli mânâ ve tatbikatıyla büyük rol oynayacak olan re'yin bu bölünmede tesiri zayıftır,
Medine'li fukahadan re'yin aleyhine çıkan sözleri, ya Kur'ân-ı Kerîm'in re'y ile tefsirine ya da itikadî re'ye bağlamak durumundayız. Çünkü nassın bulunmadığı yerde ictihad ve istidlal ile hükme varmak mânâsında olan re'yi, her iki mektep mensubu fukaha kabul ve tatbik etmiştir.
4)Re'y, nassların açıkça temas etmediği yerlerde bahis mevzuu olduğu için fukaha bu gibi meselelerde daha çok akıl, örf, âdet, maslahat gibi prensiplere dayanmışlardı. Tabiî daha kapalı bir muhit olan Hicaz örf ve âdeti ile dış teması daha çok olan Kûfe'ninki arasında farklar vardır. İki mektep arasındaki ictihad ihtilafında bu hususun da rolü büyük olmuştur.
5) Medine'de ashabın, Kûfe'ye nispetle daha çok olması, orada hadis ve eser malzemesinin çok bulunmasını neticelendirmiş, bu bakımdan da iki mektep arasında bir fark ortaya çıkmıştır. Ayrıca Küfe Mektebi, bir taraftan Hz. Ali ve İbn Mes'ud'un bu husustaki tutumları, diğer taraftan da itikadî ve siyasî mezheplerin tesiriyle hadis uydurma hareketinin başlaması yüzünden, Resulullah'a nisbet edilen "merfu hadis" rivayetinde çekingen davranıyorlardı.
6) Hukukçuların Medine'li ve Kûfe'li şeklinde ayrılışları, icmâ'a da tesir etmiştir. Artık vuku bulan icmâda, bütün bir İslâm dünyası hukukçularının ittifakı aranmıyordu. Bir belde âlimlerinin icmâı yeterli bulunuyordu. İleride tedvîn olunan fıkıh kitaplarında bu türlü icmâlara rastlanmaktadır.
Re'y ve Hadis Mektepleri:
I. Eser-Re'y Kavramları Ve Bunlara Bağlananlar:
Fıkıhta re'y prensibiyle alâkalı ihtilaf ve münakaşalar Abbasîler devrine girerken başlamıştır: Eser (hadis), Hz. Peygamber'in hadisler ile ashab ve tâbi'ûn fetvalarının aldığı isimdir. Re'y'in ise, İslâm'ın başlangıcından itibaren devir devir kullanıldığı mânâ ve yer değişegelmiştir: Sözlük mânâsı "görmek, düşünerek varılan netice ve görüş"tür. Sahabe ve tâbi'ûn re'yi "kitap ve sünnetin açıkça temas etmediği meseleleri, nassların ışığı altında hükme bağlamak için tutulan yol" mânâsında kabul ve tatbik etmiş, re'y ile verdikleri hükümleri, mansus olanlardan -ikincisine ilim diyerek- ayırmaya azamî dikkat göstermişlerdir. Fakat re'yi tarif etmedikleri gibi, kıyas vb. bir ictihad çeşidine de tahsis etmemişlerdir. Fakat bu onların kıyası kullanmadıkları mânâsına gelmez. Aksine kıyas dahil içtihadın bütün çeşitlerini, isim vermeksizin tarif etmişlerdir.
Tâbi'ûn devrinin sonlarına doğru re'y, bilhassa itikadı sahada Haricîlerin görüşü gibi bid'at inançlar, fıkıh sahasında ise kıyası ifade etmek için kullanılmıştır.
İslâm hukuk tarihinde, Irak'ın re'y taraftarları merkezi, Hicaz'ın da eser taraftarlarının merkezi olduğu kabul edilmiş ve soylenegelmiştir. Gerçi, Irak'ta re'y fakihleri, Hicaz'da da eser fakihlerinin çokluğu bir vakıadır. Fakat bu, birincinin tamamen re'yden ibaret, ikincisinin de eserden ibaret birer fıkıh mektebi olduğu mânâsına gelmez. Zira bu merkezlerin ikisinde de hem eser, hem de re'y kullanılmıştır. Hatta Medine fakihlerinden Sa'id b. el-Museyyeb re'y ile fetva vermekten çekinmediği için "cür'etli" lâkabını almıştı. Öyleyse re'yciler ve esercileri Irak ve Hicaz Mektepleri gibi bir muhit ve mekana inhisar ettirmek mümkün değildir. Meselâ Rebi'atu'r-Re'y re'yciliğiyle şöhret bulmuş bir müctehiddir ve Medine 'lidir, eş-Şa'bî re'ycilerin amansız hasmıdır ve fakat Irak'lıdır.
Re'ycileri, re'y ve kıyasla amel eden, fakat haber-i vahidle amel etmeyen; esercileri de re'y ve kıyası kabul etmeyenler şeklinde anlamak da yanlıştır. Çünkü Sa'id b. el-Museyyeb, ez-Zuhrî, Ahmed b. Hanbel, İshak b. Raheveyh, eş-Şafii ve. Malik gibi zevat Medine'li veya eserci olarak tanındıkları halde, re'y ve kıyası tatbik etmişlerdir.
Re'y ve eseri kullamakta, mürselle amel etmede, sahabenin sözünü delil olarak kabulde ittifak eden bu iki ana mektep kolunun, böyle isim almalarında başlıca üç sebep rol oynamıştır:
1) Medine'liler, Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Osman'ın fetva ve kazalarına, Hz. Âişe ve İbn Abbas'ın fetvalarına, Hz. Ebu Hureyre'nin de hadislerine sahip bulunuyor ve Irak'lıları, az hadise sahip olmakla itham ediyorlardı.
2)Yine Medine'liler de manevî büyük bir hazine denebilecek çoklukta âsâr bulunmaktaydı. Bu sebeple onların fıkhında ashab fetvalarına istinad, esere itimad daha çok oluyordu.
3) Tabiîlerin fetvaları da Medine fakihleri yanında büyük bir değer taşıyordu. Halbuki Irak fakihleri bu fetvalara onlar kadar önem vermiyorlardı,
II. Re'y Ve Eser Taraftarları İle Orta Yolu Tutanlar:
A. Eser Taraftarları:
Eser taraftarlarının bir kısmı mutedil (ılımlı), bir kısmı müfrit(aşırı)’ tir
a) Mutedil Eserciler:
i) Önemlî Simalar:
Sahabeden İbn Ömer, Osman, Ömer, İbn Abbas, Zeyd b. Sabit ile tâbi'ûndan Ebu Seleme, Sa'id b: el-Museyyeb, eş-Şa'bî gibi zevatın re'yi kötüleyen, vukuundan önce bir hadise hakkında hüküm ve fetva vermeyi yeren, kitap ve sünnetle amele teşvik eden sözlerini kendilerine rehber edinen başlıca büyük muhaddisler mutedil esercidir:
Birinci Tabakadakiler:
Şu'be, Hammad b. Zeyd, Halidu'l-Hazza, Ebu Avane, İbn Lehi'a, Ma'mer b. Raşid, Sufyan b. Uyeyne, Veki' b. el-Cerrah, Sa'd b. Arûbe, Şerik, el-Fudayl b. Iyad, Abdullah b. Mübarek, Abdurrahman b. Mehdi, Yahya b. Said el-Kattan, el-Vakıdî, Abdurrezzak, Ebu Davud et-Tayalisî, Musedded b. Muserhed, Ebu Bekr b. Ebi Şeybe ve Ahmed b. Hanbel.
İkinci Tabakadakiler:
eh-Buhârî, Müslim, et-Tirmizi, Ebu Davud, Nese'i, İbn Mace, Darimi, Ebu Yala, Darakutni, Hakîm, Beyhakî, el-Hatib, Deylemî İbn Abdilber.
ii) Özellikleri:
Re'y ve kıyası inkar etmemekle beraber, onlardan hoşlanmaz ve nadiren başvururlar, zaruret bulunmadıkça fetva vermez, istinbatta bulunmazlar. Henüz vuku bulmamış -farazi- meseleler üzerinde fetva ve hüküm vermezler. Bütün güçleriyle hadis toplamaya ve rivayet etmeye yönelmişlerdir. Hadislerden başka sahabe ve tâbi'ûn fetvalarını da hüccet telakki ederler. Hadise ve esere hiçbir re'yi tercih etmezler, bir kişinin bütün re'ylerine (mezhebine) tâbi olmak yerine sağlam bildikleri nakle tâbi olurlar.
iii) Hüküm Usûlleri:
Hadisçilerin hüküm ve fetva prensipleri şöylece özetlenebilir:
1) Meseleyi açıkça halleden bir âyet varsa onunla amel edilir.
2) Âyetin mânâsı ihtimalli ise sünnetin tercih ettiği ihtimal kabul edilir.
3) Âyet yoksa Resulullah'ın sünnetine uyulur. Sünnetin mütevatir veya âhâd olması, sahabe ve fukahanın onunla amel etmiş veya etmemiş olmaları neticeyi değiştirmez. Hadis bulununca ittiba edilir, buna muhalif re'y ve esere itibar edilmez.
4) Olanca imkanlarıyla aradıktan sonra hadis de bulamazlarsa, sahabe veya tâbi'ûndan bir cemaatin meseleye ait hükümleri alınır. Bu cemaatin belli bir memleket veya mektepten olmasına bakılmaz. Bunlar arasında ihtilaf varsa ilim, takva, şöhret gibi bazı kıstaslar ile tercihe gidilir.
5) Bütün bunlar bulunmazsa o zaman, kitap ve sünnetin ruhuna, umumî hükümlerine, ima ve iktizalarına bakılarak meselenin benzeri bulunur ve cevap ona göre verilir. Bu benzetme yapılırken, önceden konulmuş bazı kaidelere değil, anlayışa ve itmi'nana (gönül huzuruna) dayanılır.
b) Müfrit Eserciler (Zahirî Mezhebi):
Re'y içtihadını ve bilhassa bunun en önemli unsuru olan kıyası, sahabe ve tâbi'ûn fetvalarını hüküm kaynağı olarak kabul etmeyen bazı Mu'tezile mensupları ile Zahiri Mezhebi bu grubu meydana getirir.
İbrahim en-Nazzam'ın ortaya çıkmasına kadar bütün İslâm âlimleri kıyası caiz görüyorlardı. Mu'tezile'den Ca'fer b. Harb, Ca'fer b. Mubeşşir, Muhammed b. Abdillah el-İskafî; ehl-i sünnetten de Davud b. Ali b. Halef kıyası inkar mevzuunda Nazzam'a uymuşlardır.
Üçüncü asırda doğuda Hanbelî Mezhebinin yerini tutmuş bulunan Zahirî Mezhebi daha sonraları Endülüs'e intikal etmiş ve şu zevat tarafından temsil edilmiştir: Munzir b. Sa'idi'l-'Bellûtî, oğlu Sa'id b. Munzir, İbn Hazm'in hocası Mes'ud b. Süleyman ve İbn Hazm.
Zahirî Mezhebinin ictihad usulünü, ateşli mümessilleri İbn Hazm'in kitaplarından öğreniyoruz: Zahiri Mezhebi mensupları dinde kıyasın, bütünüyle batıl olduğuna benimsemişlerdir. Onlara göre her meselede ancak şu delillerden biriyle hükme varılabilir:
1) Allah kelamının nassı,
2) Peygamber kelamının nassı,
3) Peygamber'den sahih olarak intikal etmiş bulunan fiil ve ikrar,
4) Ümmetin bütün âlimlerinin kabul ettiği ve hiçbirinin muhalefet etmediği kesin olarak bilinmek suretiyle meydana gelen icmâ,
5) Bu nas veya icmâ'a râci delil.
İbn Hazm kitabının başka yerinde birkaç farklı hususa daha işaret ı tmiştir: "Bizim dayandığımız; nasslar, kesin bilinen icmâ, hasseler (duyular) ve akılla meydana gelen zarurî bilgidir. Bunları bulamazsak, nassların durduğu yerde dururuz, daha fazlası yoktur."
Zahirîlerin değişen ve gelişen hayat şartları karşısında kabule mecbur kaldıkları -muarızları tarafından ileri sürülen- delillerine gelince, bu da, yine İbn Hazm tarafından şöyle açıklanmıştır: "Delil, nass ve icmâdan alınmıştır. İcmadan alınan delil dört kısma ayrılır:
1) Istıshâbu'l-Hal,
2) Söylenenin en azı,
3) Herhangi bir kavlin terki üzerine meydana gelen icmâ,
4) Müslümanların hükümlerinin eşit olduğu hakkındaki icmâ. Nasstan alman delili de İbn Hazm yedi kısma ayırır.
Ehl-i hadis grubunda hemen her muhaddise mahsus beşyüz kadar mezhep meydana gelmiştir.
B. Re'y Taraftarları (Ehlu'r-Rey, Ashâbu'r-Rey).[41]
Re'y taraftarlarının da bir kısmı mutedil, bir kısmı da müfrittir.
a) Mutedil Re'ycüer:
i) Önemli Simaları:
Sahabeden Hz. Ömer, Abdullah b. Mes'ud ve Hz. Ali ile tâbi'ûndan Aîkame, en-Neha'i gibi zevatı rehber edinen bir kısım fukahadır. Daha önce de re'yi yeren âsârda, ashâbu'r-re'y ve ehlu'r-re'y tabirleri kullanılmışsa da, ilk defa ehl-i hadis tarafından, bilhassa Irak'lı fukaha için ıstılah olarak söylenmiştir.
Bazı meşhur mutedil re'yciler şunlardır: İbn Ebi Leyla, Ebu Hanife, Rebi'atu'r-Re'y, Züfer, el-Evza'i, es-Sufyan es-Sevri, Malik b. Enes, Ebu Yusuf, Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybanî, Osman el-Bettî.
ii) Özellikleri:
1)Daha önce de geçtiği gibi re'y ile fetva veren yalnız bu grup değildir.
Ancak hadisçilerden farklı olarak bunlar problem vazetmek ve fetva vermekten çekinmez, bilakis hadis rivayetinden çekinir ve bu mevzuda çok sıkı davranırlar. Bu davranışlarının dayandığı sebepler bulunmaktadır:
a) Resulullah ve ashabının, kitap ve sünnette meselenin açık cevabı bulunmadığı zaman re'y içtihadına başvurulması hakkındaki söz ve tatbikatı bu nevi içtihadın meşru olduğuna delalet etmektedir.
b) Resuluîlah ile onun Hz. Ömer, İbn Mes'ud, Ali gibi ashabı hadis rivayetinde ifratı menetmiş, az rivayet etmeye teşvik etmiş, bununla Hz. Peygamber namına söz söyleyerek Şâri'e ait olmayan bir hükmün ona izafe edilmesine mâni olmak istemişlerdir. Bu sebeple, hadise dayanan bir hükmün, onu benimsemiş veya rivayet etmiş bulunan sahabî veya tâbi'e izafesi -Şâri'e nispetine göre- daha ihtiyatlı bir hareket olur.
c) Ashab devrinin sonlarına doğru, Medine dışındaki bölgelerde Haruriyye, Şi'a, Kaderiye, Cehmiyye gibi bid'at fırkalar ortaya çıkmış, buna bağlı olarak da bilhassa Küfe civarında hadis uydurma hareketi başlamıştır. Bütün bunlar hadislerin sıhhatini tespit konusunda büyük bir titizliği gerekli kılmaktadır.
d) Hadisçilere nispetle re'ycilerde hadis ve âsâr miktarı daha azdır. Buna mukabil, re'ycilerin ekseriyetinin yaşadığı Irak bölgesinin, diğer millet ve kültürlerle teması daha sıkı, iktisadî ve içtimaî problemleri daha yoğun ve kapsamlıdır.
2)Re'yciler, hadisçilerin aksine, henüz vuku bulmamış dinî problemleri tasavvur ederek, bunlara vukuundan önce cevaplar hazırlamak ve bu cevapları münakaşa etmekten çekinmezler.
3)Kıyas, istihsan, ıstıslah gibi şer'i nassların yalnız elfazına (sözlerine) değil, ruh, mânâ ve teşrî hikmetine dayanan istidlal yollarını kullanmaları da re'ycileri, bunları ya hiç kullanmayan veya ancak zaruret halinde kabul eden esercilerden ayıran vasıflardan biridir.
iii) Re'ycilerin Usûlü:
Özelliklerinden bahsederken temas edilenler dışında burada iki noktaya işaret etmek gerekir:
1) Masalların tefsiri ve sıhhatlerinin tesbitinde bazı farklar olmakla raber, re'ydlerin de başta gelen iki kaynağı, kitap ile sünnettir. Bilhassa ilim edindikleri sahabe fetvaları da onlar için hüküm ve fetva kaynağıdır. Ancak tek şahabının bütün fetvalarına bağlılık bahis mevzuu değildir. Sıra tâbi'ûna gelince, Ebu Hanife'nin, "Onlar ictihad ettiler, ben de ictihad ederim" sözü re'ycilerin bir düsturu mahiyetindedir.
2)Re'ycilerin usûlünde kaydedilecek ikinci önemli unsur, tahrîctir .Bunun tatbiki şöyle olmaktadır: Re'yci fakih, itimad ve intisap ettiği bir üstadın kitabını ezberler ve meselelerin istinad ettiği illeti, gerekçeyi belirler, kendisine bir mesele geldiğinde üstadlarının açık bir cevabı varsa onu nakleder, yoksa umumî prensiplerine, sözlerinin îma ve iktizasına, gerekçeye göre cevap ve hükmü kendisi çıkarır.
b) Müfrit Re'yciler:
Müfrit re'ycilerden maksat, ya Kur'ân-ı Kerîm'den başka naklî delil kabul etmeyen veya çok sıkı şartlar altında, pek az miktarda hadisle amel ederek daha ziyade re'y ve kıyasla hükmedenlerdir:
i) Birinci Gruptaki Müfrit Re'yciler:
eş-Şafiî'nin nakline göre, kendi asrında, gerek haber-i vahidi ve gerekse mütevatir haberi kabul etmeyen bir zümre vardı. Kimler olduğunu açıklamadan kendileriyle yaptığı münazarayı el-Umm'de nakleden eş-Şafıî, bunların dayandığı delilleri de vermiştir. Basra'h Mutezile veya Haricîler'den olmaları muhtemel bulunan bu grubun delillerini şöyle özetleyebiliriz: "Kur'ân-ı Kerîm her şeyi açıklamak için gelmiştir. Hadisler yeni bir hüküm getirirlerse, bu sübutu zannî olanın, sübutu kat'î olana (Kur'ân-ı Kerîm'e) aykırı olur. Halbuki zannî, kafiye karşı duramaz. Hadisler yeni bir hüküm getirmemekle beraber, âyetleri teyid ederse, onlara değil Kur'ân-ı Kerîm'e uyulur. Mücmel âyetleri açıklarsa, zannî olan kat'î olanı açıklamış olur ki bu da caiz değildir.
Hadisler -mütevatir de olsa- kat'iyet ifade etmez; çünkü onları rivayet edenlerin -teker teker- yanılma, şaşırma, yalan söyleme ve unutma ihtimalleri vardır."
ii) İkinci Gruptaki Müfrit Re’yciler:
Müfrit re'ycilerin ikinci grubu hadis ve âsân toptan reddetmemekle beraber, zayıf ihtimallerle sahih haberlere muhalefet eden, haberlere yeteri kadar önem vermeyen, bazı vasıfları hükme illet olarak tespit edip bazılarını atarken ifrata düşen, zayıf benzetme, zan ve istihsan prensipleriyle hükme varan fukahadır.
Bu nevi davranışın mümessilleri belli bir zümreyi teşkil etmemektedir. Çünkü bunların re'y ve kıyasta ileri gitmeleri, âsâr aleyhine bir tutum olmaktan ziyade, bulundukları zaman ve mekanın icab ve zaruretiyle, ellerinde yeterli miktarda âsârın bulunmamasından doğuyor ve sağlam nass buldukları zaman derhal ona ittiba ediyorlar. Bu sebeple olmalıdır ki, İbnu'l-Kayyım, İbn Abdilber gibi zevat, müfrit re'ycilerin davranışlarını zikretmiş, fakat bu davranışı muayyen şahıs ve gruplara mâletmemişlerdir.
Ehl-i re'y grubunda onbeş kadar mezhep meydana gelmiştir.
C. Orta Yolu Tutanlar:
Tâbi'ûn devrinde re'yciler ile eserciler arasında orta bir yol tutan ve bunu tavsiye eden müctehidler de bulunmaktadır. el-Hasenu'l-Basrî'nin şu sözleri bunun güzel bir örneğidir: "İnsan müfrit ile donmuş arasında bir yol izlemelidir. Hadisçiler ihtiyar ve tercih ettikleri hükümleri, tâbi'ûn ile daha sonraki müctehidlerin re'yine arzetmeli; re'y ve tahrîc ehli ise sahih bir hadise muhalefet etmeyecek kadar sünnet elde etmeli, mümkün olduğu kadar hadis bulunan sahada re'yi ile hükmetmekten sakınmalıdır. Her iki grup da kendi üstadlarının koydukları kaidelere birer nass gibi sarılmamah, onların bile yadırgayacakları ifratlara sapmamalıdırlar."
III. Re'y Ve Eser Mekteplerinin Kaynaşması:
Ferdî ve içtimaî hayat şartları, bilhassa müfrit grupları müşkül durumlara sokmuş, bunları karşılamak için olağanüstü gayret gösteren re'yci ve esercilerin çalışmaları, hüküm kaynaklarının ve İslâm Hukukunun zenginleşip gelişmesini sağlamıştır. Zamanla mutedil gruplara mensup âlimlerin, ya doğrudan veya kitaplar vasıtasıyla temasa gelmeleri, birbirinden istifade etmeleri farkları azaltmıştır.
Bu iki mesleğin liderleri olarak kabul edilen Ebu Hanife ile Malik'in son zamanlarına doğru, her iki mektep mensuplarının hac ve seyahatler vesilesiyle biraraya gelip ilim alış-verişi yapmaları, hatta birbirlerinden okumaları neticesinde re'y ve hadis mekteplerinde kaynaşma başlamıştır. Bazı örnekler şunlardır:
1)Malik ile Ebu Hanife, hac mevsiminde biraraya gelmiş, ilmî ve nezih münazaralar yapmışlar, her ikisi de birbirini takdir etmişlerdir.
2)Malik ile re'ycilerden el-Leys b. es-Sa'd söz ve yazıyla ilmî müzakere ve münakaşalarda bulunmuşlardır.
3)Ebu Hanife'nin vefatından sonra oğlu Hammad, Malik'e gelmiş, birçok mesele sorarak ondan istifade etmiş, Malik de yine birçok fıkhı meselede ondan Ebu Hanife'nin hüküm ve delillerini sorup öğrenmiştir.
4)Taberî'nin nakline göre, Ebu Hanife'nin talebesinden Ebu Yusuf, sonraları âsârın, hadis, ashab ve tâbi'ûn fetvalarının, daha derinden tetkikine girişmiş, re'y ile verdiği fetvalara muhalif eser görünce, önceki re'yini terkederek esere uymuştur.
5)Yine Ebu Hanife'nin talebesinden eş-Şeybanî önce es-Sevrî'den, sonra da üç yıl hiç ayrılmaksızın Malik'ten hadis tahsil etmiş, bu arada Malik de ondan Ebu Hanife'nin fıkıh esaslarını öğrenmiştir.
Mezheplerden önceki durumu şöylece özetlemek mümkündür:
Hicrî dördüncü asırdan önce müslümanlar, muayyen bir mezhebin bütün hükümlerine bağlanıp yalnız onu tatbik ve taklid etmezlerdi, toplu olarak böyle bir itiyatları yoktu.
Gerçi sahabe ve tâbi'ûn devrinden sonra bir nevi tahric; yani müctehidin ictihad usûlünü benimseyip, onun istinbat (elde) ettiği hükümleri örnek alarak ictihad etme hareketi başlamıştı. Fakat dördüncü asırda yaşayanlar tek mezhebe bağlanmak, yalnız onu öğrenip öğretmek ve sadece ona göre fetva vermek gibi davranışlardan uzak kalmışlardır.
Şüphesiz bu devrede yaşayan insanların hepsi müctehid ve âlim değildi; onların da içlerinde avam (halk) ekseriyetteydi. Buna rağmen sonraki devirlerde olduğu gibi kitap ve sünnetle alâkalarını keserek taklide düşmemiş, şöyle bir yol takip etmeyi tercih etmişlerdir:
Avam: Müslümanlar arasında ihtilafa mevzu teşkil etmemiş mesele ve işleri (icmâ meselelerini) aileden veya memleketlerinde bulunan bilginlerden öğreniyor; abdest, namaz, oruç, gusül, zekât... gibi meselelerde doğrudan doruya Şâri'e (Allah ve Rasulüne) ittiba etmiş oluyorlardı. Hükmünü bilemedikleri bir mesele ve problemle karşılaştıkları zaman da bunu, mezhep gözetmeden rastgele bir müftiye soruyor, aldıkları cevabı taklid ediyorlardı. Bu cevaplar ekseriyetle kitap ve sünnet delili ile beraber verilirdi. Bu sayede avam da zamanla, şahsen alâkalı bulunduğu birçok meselenin delilini; yani bunlarla alâkalı âyet ve hadisleri öğrenmiş oluyordu.
Fıkıhla meşgul olanlar (üçüncü asırdaki mezhep içinde müctehid olanlarla tahrîc ehli) ise, önceki imamların sözleri arasında sarih hükmünü bulamadıkları meseleleri aynı usûle göre hükme bağlıyor, mezhep içinde ictihad ediyorlardı.
Bu devrede müctehid olmayana fakih denmezdi ve bütün müftiler ile kadılar müctehiddi.
Resulullah'ın "nesillerin en hayırlısı" olarak nitelediği ilk üç nesil de bugünkü mânâda imam, mezhep ve mukallid olmadığı, mükelleflerinin bilinmediklerini herhangi bir müctehidden sormaları ve tek müctehide bağlanmamaları tabiî ve meşrudur. Rasul-i Ekrem mü'minlerin sapmasını mezheplere değil, kitap ve sünnete uymamalarına bağlamıştır. Din âlimlerinin çalışmaları, eserleri, onlara izafeten tesis edilen mezhepler, halkın kitap ve sünnet hükümlerini öğrenme ve buna uymalarına ancak vasıta olabilirler, sözü edilen faaliyetlerin de meşru olmaları buna bağlıdır. Binaenaleyh, bir âlim bunlara muhtaç olmaksızın doğrudan doğruya Kur'ân-ı Kerim, sünnet ve sahabe tatbikatıyla temas kurabiliyor, bu kaynaklarda aradığı bilgileri bulabiliyor ve bunlara uyuyorsa, bu ümmetin hayırlısı olan ilk üç neslin yoluna düşmüş, istikameti bulmuş oluyordu.
4. Mezheplerin Doğuşu ve Yayılması (Sonraki Hukuk Ekolleri)
Mezhep Kavramı:
Mezhep kelimesinin sözlük mânâsı "gitmek, takip etmek, gidilen yol..." demektir. Mecazî olarak görüş, kanaat, inanç ve doktrin mânâlarında da kullanılmaktadır.
İslâm dininin kaynakları denince kitap, sünnet, icmâ, kıyas, örf ve âdet, maslahat... ilk akla gelenlerdir. Bunlardan ilk ikisi nakildir, sözdür; sözlerin hepsi aynı güvenilirlik ve açıklık niteliklerini taşımaz; bu sebeple de onları anlama ve değerlendirme mevzuunda farklı görüş ve düşünüşler ortaya çıkar.
Diğerleri, değişen cemiyet şartlarına uygun olarak gelişen kaynak ve hüküm metodlarıdır. Şu halde zaman ve mekan değiştikçe, onlara istinad eden hükümlerde de değişiklikler olacaktır. Başka sebeplerle birlikte, bu âmillerin tesiriyle, ilk fukahanın usûl ve hükümlerinde meydana gelen farklılıklara, müctehid imamlar devrinden itibaren "mezhep" denmiştir. Böylece ıstılahta mezhep, "Müctehidlere ait müstakil ictihad usûl ve yolları ve bu yollarla varılan ahkam mecmualarıdır.
Dinî kaynaklardan elde edilen hükümler itikadî ve amelî olmak üzere iki ana gruba ayrıldığından, bunlar üzerinde meydana gelen mezhepler de itikadî ve amelî/fıkhî olmak üzere iki kısma ayrılmıştır.
İtikadî mezhepler sünnî ve gayr-ı sünnî gruplarına ayrılmıştır. Hemen belirtmek gerekir ki, sünnî olmayan itikadî mezhepler içinde amelî mezhebi sünnî -meselâ Hanefî olan Zeydîler gibi- olanlar çoktur.
Delilini bilmeden bir başkasının re'y ve içtihadına göre amel ve hareket etmek Taklid"; dayandığı delili bilerek bir kimsenin re'yi üe amel etmeye "İttiba" adı verilir.
Müctehid imamların fıkhı gelişme ve fıkhın halka sunuluşunda büyük tesirleri vardır. Hukukî ekoller kurmuşlar, mezheplerine büyük hukukçular katılmış, bir çok mensupları olmuştur. Bu ekollere İslâm mezhepleri veya fıkhı mezhepler denmiş, kurucularının ismi kullanılmıştır. Mezhepler çok olmasına rağmen İslâm'ı parçalamamış, yeni bir hukuk meydana getirmemişlerdir. Fıkhî mezhepler yalnızca İslâm Hukukunu anlamada bir metod, hükümlerini tefsirde bir üslûp, kaynaklarından hükümler çıkarmada bir yoldu. Mezheplerden bazıları bugüne kadar yaşamış mensupları bulunmakta, bazılarının ise zamanla sönmüş, mensupları da kalmamıştır. Onlar hakkında yalnız "hilaf ilmi" (mezhepîerarası mukayeseli İslâm hukuku) ile mezheplere dair kitaplarda bilgiler mevcuttur.
Mezheplerin Doğuşu Ve Yayılma Sebepleri
Mezheplerin doğuş sebepleri:
Sahabe devrinde daha ziyade anlayış farklarıyla, bir meseleye dair nassları bilmemekten ortaya çıkan ihtilaflar, ilk tâbi'ûn devrinde muhit ve üstad farkları da eklenerek devam etmiş, son tâbi'ûn ve müctehid imamlar zamanında ise ictihad usûl ve prensiplerine bağlı ihtilaflar ortaya çıkmıştır. Fakat müctehid imamlar devri de dahil olmak üzere, henüz mezhepler teşekkül etmemişti. Gerçi müctehid imamların talebeleri onların usûlünü tatbik ediyor, ictihadlarında onların re'ylerinden hareket ediyorlardı; fakat gerektiğinde usûl ve fürûda üstadlarına muhalefet etmekten de çekinmiyorlardı. Ebu Yusuf, eş-Şeybanî ve el-Muzenî gibi zevatta bunun birçok örneği vardır.
Gerek Ebu Hanife ve Malik gibi üstad imamlar ve gerekse Ebu Yusuf, eş-Şeybanî, eş-Şafiî, İbn Hanbel gibi sonrakilerin, her fırsatta birbirleriyle temas ederek ilim ye re'y alış verişinde bulunmaları, bir yandan bugünkü mânâda mezheplerin teessüs ve taassubuna engel oluyor, diğer taraftan da metod ve bilgi farklarından meydana gelen ihtilafların azalmasını sağlıyordu: Bu devre, ictihad hürriyetinin hâkim olduğu devredir. İlmî kudreti olan her müslümanın önünde içtihadın kapıları ardına kadar açıktır. İlmî lçudreti içtihada yeterli olmayanlar için de istediği müctehidden faydalanma, sorma ve ona tâbi olma hürriyeti vardır.
Gerek kadı ve gerekse müftü muayyen bir kanun ve mezheple bağlı değildi. Dava ve sualleri ictihadlarına göre çözerlerdi.
Abbasîler devrine kadar her merkezde birçok âlim ve müctehid vardı; soruları cevaplandırıyor, davaları hallediyorlardı. Fakat bunlara izafe edilen mezhepler yoktu.
Mezheplerin doğuşunu sağlayan başlıca sebepler şunlardır:
Siyasî Sebepler:
Hulefâ-i Raşidîn'den sonra hilâfet, ona lâyık olmayan cahil ve ehliyetsiz kimselerin eline geçmiş, bunlar da eksiklerini kapatmak ve zevahiri kurtarmak için âlimlerden istimdat etmişlerdir. Başlangıçta Ebu Hanife, Malik, Ahmed b. Hanbel gibi zevat, kötüye âlet olmamak için bu halifeler tarafından teklif edilen vazifeleri kabul etmemişler, kendilerine yapılan ısrarlar zaman zaman işkencelere vardığı halde bu tutumlarını değiştirmemişlerdir.
İdarecilerin ilim ve din adamlarına karşı doğan talepleri ilmin itibarını arttırmış, bunu gören sonraki nesil ilmi, bazı mevkilere erişebilmek için basamak yapmış, ulemâ matlub (aranan) iken tâlib (arayan) durumuna düşmüştür.
Halife ve âmirler, çevrelerine topladıkları âlimleri münakaşalara sevketmiş, bu durum ardı arkası kesilmez cedellere yol açmış, hakkın ızhan yerine hasma galebe çalmak gaye haline gelmiştir. İşte bu hengâmede bilhassa Ebu Hanife ile eş-Şafıî arasındaki ihtilaflar araştırılmış, bu mevzularda eserler yazılmış, münakaşalar icra edilmiştir.
İfta ve Kazanın İyi İşlememesi:
Fetva vermekten çekinen eski âlimlerin yerini her köşede bir müfti almış, bunlar bir başkasının fetvasını nakzetmeye başlamış, imamlardan birinin re'yine istinad ve bunu taklid etmedikçe münakaşanın sona ermesi imkansız hale gelmiştir. -ekseriyetle- hak ve adaletten sapmaları halkın itimadını sarsmış, evvelce ifade edilmiş bir hükme dayanmayan kadılara itimad edilmemiştir.
Cahillerin hüküm ve fetva vermeye kalkışmaları, bunun vahim neticelerinin önlenebilmesi için mutemed ve meşhur âlimlerin eser ve sözlerine istinadın terviç ve teşvik edilmesine yol açmıştır.
İlmî Branşlaşma:
İlmin çeşitli branşlarında ihtisas ve derinleşme, elde edilen malzemenin tedvin ve tasnifi... farklılıkları dondurmuştur: Daha önceki müctehidler gittikçe müteferrik (dağınık) meseleler üzerinde ictihad ederken, Abbasîler devri müctehidlerinin fıkhın bütün konularına ictihadlarını teşmil etmeleri, bu ictihadların tedvin edilerek kitaplarda toplanması ve bu sayede bir müctehidin çeşitli konulardaki ictihadlarının kolayca öğrenilmesi imkânının dogması, fıkıh mekteplerinin -re'y ve hadis mekteplerinin- doğması ve bu mektep mensuplarının karşılıklı sözlü ve yazılı münakaşa ve münazaraları, bu münakaşa ve münazaraların müctehidlere mahsus usûl ve kaidelerin, yani fıkıh usûlünün doğmasına ve telif edilmesine sebep olması mezheplerin doğmasına yardım etmiştir.
Hüküm ve Usûl Farklılıkları:
Müctehidler arasında Kur'ân-ı Kerim'i anlayış farkından ve sünnetin de bu şekildeki ihtilafa konu olmasından dolayı farklı usûller meydana gelmiştir: Kur'ân-ı Kerîm'i anlamayla ilgili ihtilaf iki veya daha fazla manâlı kelimelerin hangi mânâda kullanıldığı ve birbirleriyle tearuz eder (çelişir) gibi görünen iki nassın çeşitli izah ve telifleri şeklinde olmuştur. Sünnetle ilgili olan ihtilaf ise, bir müctehide sahih olarak nakledilmiş bulunan bir sünnetin, diğer müctehide ya hiç, yahut sahih bir senedle ulaşmamış olması; Kur'ân-ı Kerîm'de olduğu gibi sünnette de anlayış farkı sebebiyle olmuştur.
Re'y yüzünden meydana gelen ihtilaf da önemlidir:
1) Ashab devrinde, kitap ve sünnette, bir hadise ve meselenin açık hükmü bulunmazsa, re'ye başvurulurdu. En uygunu bulmak demek olan re'yi bulma konusunda tabiî görüş ayrılıkları meydana gelmiştir.
2) Müctehidler devrinde re'y, kıyas, istihsan gibi bazı ictihad metodları ve usûl konularının kabul veya reddindeki ihtilaf doğmuştur.
Bunlar ve benzeri âmillerin tesiriyle Ebu Hanife, Malik, eş-Şafiî gibi zevat adına -bunlar istemediği ve hiçbir zaman kimseyi kendilerine taklide davet etmediği halde- mezhepler teşekkül etmiştir.
Mezheplerin Yayılma Sebepleri:
Mezheplerin İslâm dünyasında tutunması, yerleşmesi ve yayılmasının siyasî, içtimaî, iktisadî ve medenî âmilleri vardır:
1)Mezhep imamlarının devlet büyükleriyle ilgisi: Meselâ Abbasilerden Harun Reşid zamanında Hanefî Ebu Yusufun Kadı'l-Kudat tayin edilmiş olması bu mezhebin yayılmasında etkili olmuştur.
Yahya b. Yahya, Endülüs'te el-Hakem'in itimadına mazhar olduğu için orada da Maliki Mezhebi yayılmıştır.
2)Hac yolu üzerinde bulunmaları: Kuzey Afrika kıyılarında oturan müslümanlar hac maksadıyla yolculuk yaptıklarında yolları Medine'ye uğramış, Malik ve tâbileriyle temasa gelerek bu mezhebi benimsemişlerdir.
3)Medeniyet ve kültür seviyesine uygunlukları: Mağrib ve Endülüs müslümanlarının medenî seviyeleri Irak'a nispetle daha sade ve iptidaî olduğu için Hicaz'lılann mezhebi bünyelerine uygun gelmiştir.
4)Güçlü ve itibarlı âlimler tarafından benimsenmesi ve başka âmiller bir takım etkenler daha vardır.
Mezheplere Ayrılmanın Hükmü[42]
İslâm dini tevhid dinidir. Tevhid, her şeyden önce, Allah Tealayı zâtında ve sıfatlarında bir ve tek kabul etmek, zâtında ve sıfatlarında O'na ortak koşmamak mânâsına gelir. Bunun yanında İslâm Dini mensuplarının birlik ve beraberlik içinde olmaları, ırk, dil, bölge vb. âmillerle ayrılıp parçalanmamaları da tevhidin icaplarındandır. Kur'ân-ı Kerîm bunu emretmiş,[43] Rasul-i Ekrem Efendimiz de hayatı boyunca, fiil ve hareketleriyle İslâm birliğini muhafaza etmeye çalıştığı gibi, birliğin devam ettirilmesini birçok hâdisleriyle tenbih ve tekit etmiştir.
Bununla beraber Resulullah'ın vefatından sonra müslümanlar arasında ihtilafların ortaya çıktığı ve neticede bazı mezhep ve fırkaların doğduğu tarihî bir vakıadır.
İnsanlar arasındaki fikri ihtilaf bazı sınırlar dahilinde tabiî karşılanabilirse de içtimaî ayrılıklar, cemiyet bünyesini sarsacağı, müslüman topluluğu parçalara ayırıp güç ve kuvvetini zaafa uğratacağı için hiç şüphe yok ki haramdır. Bilindiği üzere, İslâm dininde birliği esas alan iman sahasından başlamak üzere, çok sayıdaki ibadet şekilleri cemaat şuurunu uyandırıp devam ettirmekte, birçok emir ve yasak bu şuurun muhafazasını hedef almakta, ahlâki kaideler de buna yardımcı olmaktadır. Binaenaleyh ırk, dil, bölge vb. bahanelerle müslüman topluluğun birlik ve beraberliğini bozmak, ayrılık sebepleri icad edip onu parçalara bölmek elbette İslâm'ın lafzına da, ruhuna da tamamen aykırı bir şeydir.
Bir dereceye kadar tabiî ve kaçınılmaz görülen fikrî ihtilaflara gelince bunları birkaç gruba ayrılmak lazımdır: Herhalde ideolojik olan ve dolayısıyla İslâm topluluğunu parçalamak istidadı gösteren fikir aynen yukarıda olduğu gibi yasak ve haramdır. Cemiyet bünyesini sarsacak ihtilaflar yasaklanmış olduğu gibi, hakkında apaçık âyetler, sarih deliller bulunan dinî hükümleri ihtilaf konusu haline getirmek de nehyedilmistir. Bu kat'î hükümler, İslâm dininin, Cibril hadisiyle altı noktada hülâsa edilen iman esasları, yine aynı hadiste beş madde halinde sıralanmış İslâm'ın şartları, bunlardan başka farzlığı veya haramlığı kat'i delille sabit olmuş, bütün dinî meselelerden ibarettir. Dinin bu esas ve hükümlerinin mevcudiyetinde ihtilaf etmek, başka bir ifadeyle Hz. Muhammed'in, Allah Teâlâ'dan alıp getirdiği katiyetle sabit olmuş talimatın birini veya birkaçını inkar etmek elbette caiz değildir.
Dikkat edilecek olursa burada ihtilaf konusu haline getirilmesi yasak olan şey, dinden olduğu kesinlikle bilinen bir hususun varlığında ihtilafa düşmek, yani onu inkar etmektir. Buna karşılık onun varlığı kabul edildikten sonra mahiyet ve keyfiyeti üzerinde, yani anlaşılması hususunda delile müsteniden birbirinden farklı görüşler ortaya koymak, değişik neticeler elde etmek yasak değildir. İşte İslâmî mezhepler, bu metod ve anlayış farkından doğmuştur.
Bu girişten sonra mezheplerin doğduğu iki önemli sahayı inceleyelim:
Usûl-i Dinde İhtilaf:
Akaid babında Resulullah ile ashab-ı kiramın yolunu te'vile girişmeden, doğrudan doğruya takip eden muhafazakâr Selef âlimlerine göre, usûl-i dinde fırka ve zümrelere ayrılmak asla caiz değildir, zira cemaat hak ve isabetli olan yegâne yoldur, tefrika ise dalâlet ve azap vesilesidir. Selefıye'nin bu muhafazkar görüşü hürmete şayan olmakla beraber, tarihî vakıaya uygun düşmemektedir. Zira İslâm tarihinde, ehl-i sünnet ve'l-cemaate intisap eden ve onların yolunu takip ettiğini ilan eden itikadî fırkalar zuhur etmiştir. Bunlar Ebu Mansur el-Maturidi'ye nispet edilen Maturidiye ile Ebu'l-Hasan el-Eş'arî'nin tesis ettiği Eş'arîye mezhepleridir. Tarih boyunca olduğu gibi, bugün de İslâm dünyasının büyük ekseriyetini kendisine bağlamaya muvaffak olan bu itikadî fırkaları ehl-i sünnet dışı kabul edip, bid'at ve dalâlete nispet etmek mümkün değildir.
O halde Resulullah'ın akaid sahasındaki sünnetinden ayrılmayan ve cemaat ruhunu zedelemeyen fikrî ihtilaflar usûl-i dinde de kabul edilmelidir. El-Eş'arî'den itibaren mezhepler tarihi mevzuunda eser verenler, "ehl-i sünnet" adı verilen bu meşru dairenin sınırlarını çizmişler, hak yolda olmanın alâmetlerini tespite çalışmışlardır. Buna göre başta Selefiye (ehl-i sünnet-i hâssa) olmak üzere Maturidiye ve Eş'arîyye (ehl-i sünnet-i âmin) ehl-i hak ve ehl-i cemaattir. Bu üç fırka arasında, çoğu ferdî noktalarda da olsa, fikrî ihtilaflar bulunduğuna göre, usûl-i dinin bu ehl-i sünnet dahilindeki fikri hareketleri caiz ve meşru telakki edilmiş olur.
Furû-i Dinde İhtilaf:
İslâm müntesipleri arasında vuku bulan fikrî ihtilafların cevazı münakaşa edilirken, bu ihtilafların, dinin usûlü ve fürûunu alâkadar edişinin gözönünde bulundurulması ayrı bir önem arzeder. Ümmet-i Muhammed'in furû-i dinde, yani fıkhı meselelerde ihtilaf etmesi en muhafazakâr zümre tarafından bile müsamaha ile karşılanmış, hatta rahmet telakki edilerek teşvik edilmiştir. Çünkü fıkhî meselelerin hükmünü tayin etmekteki fikrî hareket, daima İslâm hukukunu işlemekte ve onu her zaman ve her yerde uygulamaya müsait bir hukuk sistemi haline getirmektedir. Bunun aksi birçok dinî hükmün meçhul kalmasını, dolayısıyla tatbikat ve hayat sahnesinden çekilmesini doğurur ki Kur'ân-ı Kerîm'de bunun için "küfr, zulm ve fisk" tabirleri kullanılmıştır."[44]
Furû-i dinde, hakkında nass bulunan meselelerin hükümlerini bu nasslardan istinbat ve istihraç etmekte, nass bulunmayan meselelerin hükümlerini de çeşitli metodlarla tespit ve tayin etmekte İslâm âlimleri başlangıçtan bugüne kadar fikir yürütmüşler, bunun neticesinde bir çok meselede birbirinden farklı görüşler elde etmişlerdir. Bu ihtilaflar çeşitli mecmualar teşkil ederek mezhepleri meydana getirmiştir. Ümmet-i Muhammed'in bu çeşit ihtilafı, fikir çapında kaldığı, içtimaî birliği sarsacak şekilde mezhep taassubuna ve fiilî çekişmeye dönüşmediği müddetçe mahzurlu sayılmamış, hatta rahmet telakki edilmiştir,
5. İ'tikadî ve Fıkhı Mezhepler
İ’tikadî Mezhepler[45]
itikadı mezhepler, sünnî bilginlerce, Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Bid'at mezhepleri olarak iki grupta incelenir:
Ehl-i Sünnet Mezhepleri:
Ehl-i sünnet Mütekaddimûn (öncekiler), Müteahhirûn (sonrakiler) diye iki kısma ayrılır:
Mütekaddimûn (Selef ve Ehl-i Sünnet Hâssa):
Ashab, tâbi'ûn, tebe'u't-tâbi'în ile onların izinden giden bilginler, fakih ve müctehidler, muhaddisler çoğunluğu Mütekaddimun'u meydana getirir. Selef, Allah'ı kemal sıfatlarıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh bilmişler, kitap ve sünnette varid olan müteşabih nakilleri te'vil etmeden, gerçek mânâlarını Allah'a ısmarlayarak kabul etmişlerdir.
Müteahhirûn (Ehl-i Sünnet-i Âmme):
Maturidiye:
Fıkıh ve füruat bakımından Ebu Hanife'ye tâbi, itikadî konularda ise onun görüş ve delillerini kendi zamanındaki icaba göre düzenleyip genişleterek itikadî bir mezhep meydana getirmiş bulunan Türkistanlı Ebu Mansur el-Matüridi'ye tâbi olan insanlardır ki, başlıca Hanefî Mezhebi mensuplarıdır.
Eş'ariye:
Şafiî Mezhebinde yetişerek, onun fıkıh esaslarından mülhem bir itikadî mezhep meydana getiren Ebu'l-Hasen el-Eş'ari'ye mensup olanlardır.
Maturidî Mezhebi daha ziyade Türkistan taraflarında ve hanefîler arasında yayılmış olduğu halde, Eş'arî Mezhebi, Mısır, Afrika ve Endülüs taraflarında yayılmıştır. Mensupları arasında şafiîlerden başka bir kısım Maliki ve Hanbelîler de vardır. Sayıca Eş'arîler, Matüridîlerden çoktur. Taglib yoluyla her ikisine el-Eşâire dendiği de olur.
Ehl-i Bid'at Mezhepleri
Mu'tezile:
Bunlar kaderi inkar ettiklerinden -tersine bir isim takma ile- kendilerine Kaderiye denmiştir. el-Hasenu'l-Basri'den ders gören Vâsılb. Ata büyük günah işleyenin İslâm'dan çıktığını, fakat küfre de girmediğini iddia ederek hocasının dersini terketmiş ve ona uyanların mezhebi Mu'tezile Mezhebi adını almıştır.
Mu'tezile Mezhebi mensupları amelî bakımdan çoğunlukla hanefîdir.
Cebriye:
Mu'tezile'nin tam zıddı olarak insan iradesini tamamen inkar eden mezheptir. Bugün dahi irade, kaza ve kader meselelerini iyi anlamamış olan birçok kimse, bilerek veya bilmeyerek bu mezhebe mensuptur. Avrupalılar bu mezhebe Fatalizm derler.
Şi'a:
Bu mezhep ilmî olmaktan çok siyasîdir ve hilâfet kavgası yüzünden doğmuştur. Önceleri Hz. Ali taraftarlarına bu isim veriliyordu. Sonraları, Hz. Ali'nin vefatından sonra her biri onun evladından birini tutarak ve yekdiğerine aykırı bir takım fikir ve itikatlar ileri sürerek, hatta bazan bu hususta birbirlerini tekfir edecek kadar ileri giderek pekçok fırkalara ve gruplara ayrıldılar. Mezhep tarihçileri Şiileri yirmi kola ayırırlarsa da ana kolları üç tanedir:
Zeydiye:
Bunlar Hz. Hüseyin'in Ali Zeynelabidin'den torunu Hz. Zeyd'i imam (halife) edinenlerdir. Üç kısıma ayrılırlar: Carudiyye, Süleymaniye, Salihiye.
Zeydîler, kendilerine muhalif olan İmamiye'yi Revâfız (Râfizî, terkedenler) diye adlandırırlar. Buna sebep, onların Hz. Zeyd'i terketmiş olmalarıdır.
Zeydiye kendilerine mahsus görüşleri dışında mu'tezile fikirlerine uygun görüştedirler.
İmâmiye:[46]
Bunlar sırayla Hz. Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynelabidin, Muhammed Bakır, Ca'feru's-Sadık'a kadar ittifak halindedirler. Bunlardan sonra gelen imamlarda ihtilaf etmişlerdir. Ekserisi Mehdi'ye kadar imamlar silsilesini şöyle devam ettirir: Musa Kazım, Ali Rıza, Muhammed Takî, AliNaki, Hasen Askeriyyu'z-Zeki ve en sonuncusu bu zatın oğlu Muhammed’di. Bu oniki imamdan yalnız Hasan'la Hüseyin kardeş, diğerleri hep ikinci birincinin oğludur.
İmamiye'ye göre en son imam Muhammed Mehdi hayatında kaybolmuştur. Bir gün çıkacağı haber verilen Mehdi budur. Bu oniki imamdan her birinin imamlığı bir öncekinin nassıyla sabittir.
İmamiye yukarıda sayılan oniki zatı imam kabul ettikleri için onikinciler mânâsında İsna Aşeriye denir.
İsna Aşeriye önceleri itikadı meselelerde kendi imamlarına tâbi iken zaman geçtikçe ihtilafa düştüler. Sonraları bir kısmı Müşebbihe, çoğu da Mu'teziîe'den oldu.
Gâliyye:
Bu kolun mensupları Hz. Ali ve evladını, tanrılık derecesine çıkaracak kadar ileri gitiklerinden bu ismi almışlardır. Bunlar kadar inançları arasına hurafe karışmış, gülünç iddia ve itikatlar girmiş bir fırka yoktur. Birçok kısımlara da ayrılmışlardır.
Yemen'deki Şiiler Zeydî, İran'lılar İmâmiye, Hindistan ve Suriye'nin bazı mıntıkalarında bulunan İsmailiye ve Batıniye ise Gulât-i Şia'dandır.
Hâriciye:
Bu mezhep Sıffin savaşından sonra ortaya çıkmıştır: Hakem olayında Hz. Ali'nin günah işlediğini, her büyük günah işleyenin dinden çıkacağını, dolayısıyla da Hz. Ali'nin de -haşa- kafir olduğunu iddia ettiler.
Müşebbihe:
Bunlar Allah'ın -haşa- insana benzediğini, insanlarınkinin aynı olmamakla beraber onun da organ ve âletlerinin bulunduğunu kabul ederler.
Mürcie:
Bu mezhep mensupları da Hâriciye'nin tam zıddı bir itikat taşırlar İnsan hakkıyla inandıktan sonra ona masiyet (büyük-küçük günah) zarar vermez. Böylece onlar amel ve hareketlere önem vermezler.
Fıkhi Mezhepler:
Sünnî Fıkıh Mezhepleri:
Yaşayan Mezhepler:Dört Mezhep (Dm/el-Mezahibu'l-Erbaa):
Hanefi Mezhebi:
I. İmamı:
Ebu Hanife Numan b. Sabit el-Kûfî (80-150/699-767).
A. Hayatı:
Aslen Horasan'lı olan ve Kûfe'de Hz. Ali ile görüşüp ona karşı bağlılık duyan bir zatın oğludur. Kûfe'de doğdu, Bağdat'ta vefat etti.
Ticaretle meşgul bir ailenin çocuğu olan Ebu Hanife, Kur'ân hıfzıyla tahsiline başladı. Hammad b. Ebi Süleyman'a talebelik yaptı. Onsekiz sene kadar talebelik yaptığı hocası Hammad, fıkıh tahsilini İbrahim en-Neha'i'den ve eş-Şa"bi'den yapmıştı.
Abdullah b. Mes'ud Ali b. Ebi Talih
Şurayh(ö.78/697) Alkame b. Kays(ö.62/681) Mesruk(ö.63/682) el-Esved. Yezid (ö. 95/714)
Amir b. Şurahbileş-Şa'bi (ö. 104/722) İbrahim en-Neha'î (ö. 63/682)
Hammad b. Süleyman (ö. 120/739)
Ebu Hanife (Ö. 150/767)
Şema 4 : Ebu Hanife'nin Hocaları
Hocalık hayatı çok hareketli ve verimli olan Ebu Hanife'nin kadılık yapabilecek yirmisekiz, fetva verebilecek altı, kadılara ders verebilecek iki talebesi vardı.
Mühim bir fıkıh akademisini kurup geniş tolerans içinde talebeleriyle ilmî meseleleri bizzat münakaşa eden bu fakih, re'y taraftarı olarak bilinir ki, re'ydeki hareket tarzı Hanefî Mezhebinin hususiyetini meydana getirir.
Kendisine Bmevîler ve Abbasîler zamanında birkaç defa başkadılık teklif edilmiş, ısrar ve işkence edilmiş olmasına rağmen, o, ilim hürriyetine hakkı beyan serbestliğine zarar verir diye bunları reddetmiştir.
Fıkıh mevzuunda bizzat yazdığı bir eseri yoktur. Akaid ve kelamla ilgili bazı kitapları bize gelmiştir. Bunlar el-Fıkhu'l-Ekber, el-Fıkhu'l-Ebsat ve el-Fıkhu'l-Asgar adını taşır. Diğer iki eseriyle birlikte, Mustafa Öz tarafından "İmam-ı Azam'ın Beş Eseri" adıyla tercüme edilmişlerdir, îmam-ı Azam'ın vasiyetleri ayrıca Yunus Vehbi Yavuz tarafından da çevrilmiştir.
B. Talebeleri:
a) Ebu Yusuf:
Ebu Yusuf Ya'kub b. İbrahim el-Ensarî (113-182/731-798), Irak bölgesinin fakihi olan bu zat Kûfe'de doğdu, önce hadis okudu ve hadis hafızı oldu, sonra Ebu Hanife'nin talebeleri arasına katıldı. Onun usûlünü benimseyerek mutlak müctehid payesine ulaştı ve Harun Reşid'in başkadısı oldu.
el-Harac'ı Harun Reşid için yazmıştır. Siyaset, idare, maliye gibi kamu hukuku konularını işlemektedir. Birçok dile çevrilmiş ve neşredilmiştir. İhtilafa Ebu Hanife ve İbn Ebi Leyla adlı eseri eş-Şafıî tarafından el-Umm'da nakledilmiş, ayrıca da neşredilmiştir. Ayrıca, el-Emâlî, er-Red alâ Siyeri'l-Evzaî'si vardır. Kitâbu'l-Âsâr ve Kitabu'l-Mehâric fi'l-Hiyel adlı iki eseri daha bulunmaktadır. İlk fıkıh usûlü eserini, Ebu Yusuf’un yazdığı söylenirse de, elimizde böyle bir eser yoktur.
b) Muhammed eş-Şeybanî;
Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybanî (132-189/749-824), Kûfe'de yetişti, sonra Bağdat'a geçti, Rakka kadısı oldu, Harun Reşid'le beraber gittiği Rey'de vefat etti.
Ebu Hanife'nin vefatında onsekiz yaşında olan eş-Şeybanî, daha çok Ebu Yusuf tan okumuş ve daha hocası hayatta iken kendisi de üstad olmuştur. İmam Malik'ten de üç yıl okumuştur.
eş-Şeybanî, Ebu Yusuftan hem daha veluddur, hem de zamanımıza kitaplarından çoğu intikal etmiştir. Bu sebeple kendisi Hanefî Mezhebinin Nâkili olarak da şöhret kazanmıştır.
el-Asl veya el-Mebsut el-Catni'u's-Sagîr, el-Cami'u'l-Kebîr, es-Siyeru's Sagîr ve es-Siyeru'l-Kebir, ez-Ziyâdât ve Ziyâdetu'z-Ziyâdât adlı eserleri Zahiru'r-rivaye olarak bilinir. er-Rakıyyat, el-Keysaniyat, el-Curcaniyat, el-Haruniyat, el-Hıyel ue'l-Meharic ise Nadiru'r-rivaye olarak adlandırılır.
eş-Şeybani'nin daha çok hadis rivayetine yer verdiği iki eseri el-Muvatta ile el-Âsâr'dır. er-Red alâ Ehli'l-Medine (Şafiî'nin el-Umm'u kenarında) ve el-Hucce fi'l-İhticâc alâ Ehli'l-Medine, mezhepler arası mukayeseli bir fıkıh kitabıdır. el-İktisab fi'r-Rızki'l-Mustetâb, iktisadî düşünceye dairdir, matbudur.
İmam Muhammed'in eserleri, Serahsî tarafından el-Mebsût adıyla topluca şerhedilmiştir. Diğer bazı kitaplarını da şerhetmiştir.
c) Züfer:
Züfer b. el-Hüzeyl (110-158/728-771) Kûfe'lidir, o da önce hadisçi iken Ebu Hanife'ye talebe olduktan sonra re'yci olmuş, hatta talebenin bu konuda en başarılısı sayılmıştır. Kendini ilim ve ibadete vermiş, dünyalıkla meşgul olmamıştır. Ebu Hanife'nin talebesi içinde en çok kıyas yapan Züfer olmuştur. Genç yaşta öldüğünden eser bırakmamıştır. Hadis varken re'y kullanmazdı.
d) el-Hasan b. Ziyad:
el-Hasan b. Ziyad el-Lu'luî (ö. 204/819), Kûfe'lidir, önce Ebu Hanife, sonra da iki büyük talebesinden ders görmüştür, ancak üstadlarının derecesine gelememiştir. Ebu Hanife'nin görüşlerini nakledenlerden biridir. Ama, rivayetleri, Muhammed'in zâhiru'r-rivaye kitapları derecesinde değildir. 194'te Küfe kadısı oldu. Başarı gösteremeyince görevinden çekildi. el-Mucerred li-Ebî Hanife, el-Harâc, Ma'ani'l-Eymân, el-Emâlî, Edehu'l-Kâdı, el-Hısâl, Kitabu'n-Nafakat, Kitabu'l-Ferâiz, Kitabu'l-Vasâyâ gibi eserleri vardır.
II. Özellikleri:
Ebu Hanife, re'y ve kıyas taraftarı olan fukahanın reisi olmakla, is-tihsan delilini kabul etmek, hatta maslahatın temini için bunu kıyasa tercih etmekle tanınmıştır. Ancak onun kıyas ve istihsana gitmesi şüphesiz aradığı meselenin cevabını kitap, sünnet ve icmâda bulamamasına bağlıdır.
III. Yayılması:
Ebu Hanife'nin mezhebini yazan, yayan ve yaşatan talebeleri olmuştur:
A. Tarihte:
Hanefî Mezhebi önce Irak'ta yayıldı. Horasan, Sicistan, Maveraünnehr gibi doğu memleketlerine hâkim oldu. Kısmen de olsa Taberistan, umumiyetle Azerbaycan, Kafkasya, Tebriz, Re'y, Ehvaz (Huzistan) veİran'da yayıldı. Sind'de (bugünkü Pakistan) de hanefîler vardır. Sicistan halkı ile Bengal emirleri de hanefî idiler.
Mısır, 164/780 tarihinde Mehdi tarafından oraya kadı tayin edilen İsmail b. el-Yeba'a kadar bu mezhebi tanımadı. Vakıflar konusundaki hanefî hükümleri ile bağdaşmadığı için adı geçen kadı azledildi. Sonra da kaza hanefî, maliki ve şafiî mensuplarıyla zaman zaman el değiştirdi.
Kuzey Afrika'nın doğusunda h. IV. yy'a kadar hâkim durumdayken yerini malikîlere bırakmış, Fas ve Endülüs'te ise tabileri az olmuştur.
Makdisi'nin haber verdiğine göre Sicilya müslümanlarının çoğu da hanefî idi. Ayrıca Yemen'de de çok sayıda tabileri vardı.
B. Günümüzde:
Türkiye, Balkanlar, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Lehistan, Ukrayna, Kırım, Azerbaycan, Dağıstan, Kafkasya (Çerkezlerin mühim bir kısmı), Kazan, Ofa, Uraî, Sibirya ve Türkistan Türkleri, Çin, Mançurya, Japonya müslümanları, Afganistan, Horasan, Belucistan, Siyam, Hind, Keşmir, Pakistan çoğunlukla hanefîdir. Yemen, Aden, Hicaz, Mısır ve Filistin'de az, Suriye ve Irak'ta oldukça çok hanefî vardır. Cezayir ve Tunus'ta da hanefîler bulunmaktadır.
Maliki Mezhebi:
I. İmamı:
Malik b. Enes b. Âmir (93-179/712-795).
A. Hayatı:
Ehl-i hadis ve Hicaz'ın reisi olarak tanınmıştır. Vefatı hemen bütün hayatını geçirdiği Medine'de olmuştur. Sayısız kimseler kendisinden hadis alıp öğrenmiş olmalarına rağmen, büyük âlimlerden yetmiş kadarı ehliyetine şahitlik edene kadar fetva makamına oturmamıştır.
Ömer Osman İbn Ömer Âişe İbn Abbas Zeyd b. Sabit
Medine'li Yedi Fakih
ez-Zuhrî Nafi' Ebu'z-Zinad Rebi'atu'r-Rey Yahya b. Sa'id
(ö. 124/742) (ö. 117/735) (ö. 131/748) (ö. 1361/753) (ö. 143/760)
Malik b. Enes (ö. 179/795)
Şema 5 : Malik b. Enes'in tarikı.
İlim ve âlimlere büyük değer verir, Allah'ın kendisine lütfettiği ilmi, fark gözetmeden herkese verebilmek için büyük gayret sarfederdî.
B. Eserleri:
1) el-Muvatta: Malik'in bu meşhur eseri fıkıh konularıyla ilgili bir kısım hadis ile Medine tatbikatı, ashab ve tâbi'ûn fetvaları ve Malik'in ictihadlarını içine alır.
Muvatta'nın zamanımıza kadar uzanan iki meşhur rivayeti vardır: Muhammed eş-Şeybanî ve Yahya b. Yahya rivayeti.
2) el-Esediye: Esed b. Furat, Ebu Hanife'nin talebesinden Irak fıkhını öğrendikten sonra Mısır'a gelmiş ve İbnu'l-Kasım'dan Malik'in fıkhını rivayet yoluyla alıp zaptetmiştir.
3) el-Mudevvene: Sahnun, Kayravan'da el-Esediye'yi müellifinden okumuş, sonra Mısır'a gelerek bunu İbnu'l-Kasım'a arzetmiştir. İbnu'l-Kasım'la yaptıkları tashih ve ilaveleri Esed kabul etmemiş, bu ikinci eser el-Esediye'nin yerini alarak el-Mudevvene adıyla anılmıştır. el-Mudevvene fıkıh konularına göre tertiplenmiş olup, kırkbin meseie, dörtbin hadis, otuzaltıbin eseri (sahabe ve tâbi'ûn kavli) içine alır, basılmıştır.
C. Talebeleri:
İmam Malik'in talebeleri Mısır, Kuzey Afrika, Endülüs, Sicilya, Hicaz ve Irak'lıdır.
a) Mısırlılar:
i) İbnü’l-Kasım:
Abdurrahman b. el-Kasım el-Uteqi (ö. 191/806), Malik'in müctehid talebelerinden biridir. Birçok âlim arasında yirmi yıl Malik'ten de ders almıştır. Leys b. Sa'd'dan da hadis okumuştur. Malik'in fıkhını en iyi bilenlerdendir. Mutlak müctehid derecesine erişmiştir. Esed b. Furat, onun ictihadîannı Kuzey Afrika'da ve Magrib'te yaymıştır. Bu fetvalar tertip edilerek el-Mudevvene meydana gelmiştir.
ii) İbn Vehb:
Abdullah b. Vehb b. Müslim (125-197/742-812), hocası tarafından Mısır fakihi ve müftüsü olarak isimlendirilmiştir. Malik, İbn Uyeyne ve Leys b. Sa'd'den okumuştur. Zühd ve takva sahibiydi. Kendini ilme ve ibadete vermişti. İbnu'l-Mevvâz ondan ders aldı. Mısır kadılığını kabul etmemiştir.
iii) Eşheb:
Eşheb b. Abdilaziz el-Kaysî (145-204/762-819), İbnu'l-Kasım'dansonra Mısır fıkıh riyasetini elde etmiştir. Malim ve Leys b. Sa'd'den ders aldı. Hadis rivayet etti. Güzel buluşları ve görüşleriyle malikî fıkhını müdafaa etmiştir.
iv) İbn Abdilhakem:
İskenderiye'de doğan Abdullah b. Abdilhakem el-Mısrî (155-214/771-829), Eşheb'ten sonra üstadlığı elde etmiştir. Malik'in Muvatta'sını sema yoluyla rivayet etmiş, eş-Şafıî de kendisinden çok faydalanmıştır. Leys b. Said ve başkalarından rivayet eder. Bağdat malikîleri onun kitabına itimad ederdi. eş-Şafiî, Mısır'a geldiğinde İbn Abdilhakem'in misafiri olmuştur. eş-Şafiî'nin kitaplarını kendisi için yazdı. el-Mıhtasar adlı üç kitabının bulunduğu kaydedilir.
v) Asbağ:
Asbağ b. el-Ferec ilk üç üstaddan malikî fıkhım öğrenmiş ve ictihad mertebesine yükselmiştir.
b) Kuzey Afrika, Endülüs ve Sicilya'lı Talebe ve Tabileri:
i) İbn Ziyad:
Ali b. Ziyad, Malik ve el-Leys'ten okudu, Tunus'ludur, zamanında Kuzey-Doğu Afrika'da tek adamdı.
ii) Esed B. Furat:
Esed b. el-Furat (ö. 213/828), Nisabur aslından gelip Tunus'ta doğdu. Malik'ten Muvatta'yı sema yoluyla öğrendi. Irak'a gitti, hanefîlerden Irak fıkhım aldı ve Ebu Yusufa Muvatta'yı rivayet etti. Muhammed eş-Şeybanî'den de ders aldı. Mısır'a dönerek hanefî fıkhını İbnu'l-Kasım'a arzetti. Daha sonra Kayravan'a döndü, malikî fıkhını yaydı. el-Müdevvene'nin aslı bunlardır. Kayravan'da kadılık yaptı. Aglebîler'in gönderdiği Sicilya fethinde askere kumanda ederken şehid oldu.
c) Hicaz ve Irak'lılar:
i) İbnu'l-Mâceşûn:
ii) Ahmed B. Muazzel:
İbnu'l-Maceşun'un muasırı olup, zamanında Irak'ta ondan büyük malikî fakih bulunmamaktaydı.
II. Özellikleri:
Malik de diğer imamlar gibi önce Kur'ân'a, onda bulamadıkları için sünnete müracaat eder, bunlardan sonra icmâ ve kıyas gelir. Fakat o kıyasa hanefîler kadar önem vermez. Buna mukabil Ehl-i Medine'nin ameline büyük önem verir. Bazan onların uygulamasıyla kuvvet kazanmayan hadisle amel etmez. Ayrıca mesalih-i mürsele adını verdiği bir delili de hüküm kaynağı olarak kabul eder.
III. Yayılması:
A. Tarihte:
Basra'da İbn Mehdi ve el-Ka'nebî ile tabileri vasıtasıyla hâkim olan Malikî Mezhebi bilâhare Şafiî Mezhebi ile bölgeyi paylaşmıştır.
Bağdat'ta Alu Hammad b. Zeyd'in kadılığı esnasında Malikî Mezhebi hâkim hale gelmiş, sonra yerini başkalarına bırakmıştır.
Doğuda Horasan, Kazvin, Faris bölgelerinde Yahya b. Yahya et-Temimî, Abdullah b. Mübarek vasıtasıyla yayılan Malikî Mezhebi, zamanla bu bölgeleri Hanefî, Şafiî ve hatta bihsassa Faris'te Zahirî Mezhebine bırakmıştı.
Medine'den sonra Malikî Mezhebi, Suriye'ye de girmiş, sonra el-Evzaî Mezhebi buraya hâkim olmuş, nihayet diğer mezhepler de oraya girme fırsatı bulmuştur.
Medine'den sonra Malikî Mezhebinin yayıldığı ilk bölge Mısır olmuş, sonra eş-Şafıî buraya gelince yerini onun mezhebine terketmiştir.
Kuzey Afrika'nın doğu ve batısında önceleri Hanefî Mezhebi ve kısmen de Şafiî Mezhebi yaygın iken Ali b. Ziyad, İbnu'l-Eşras, Esed b. el-Furat, Sehnun gibi malikî fukahasının gayretleriyle bu mezhep hâkim olmuştur.
Endülüs'te fetihten itibaren el-Evzaî Mezhebi benimsenmişti. Ziyad b, Abdirrahman, el-Gazi b. Kays vb. Malik'e gelip okudu, sonra memleketlerine dönerek onu ve mezhebini tanıtmaya başladılar. Melik Hişam b. Abdirrahman, Malikî Mezhebini kabul edip, fetva ve kazayı bu mezhebe bağlayınca, artık diğer mezhepler yayılma imkanı bulamamıştır.
B. Günümüzde:
Libya, Trablus, Tunus, Cezayir, Fas, Merakeş, Sudan, Afrika sahilleri ekseriyetle malikidir. Irak, Suriye, Hicaz ve yukarı Mısır'da da malikîler bulunmaktadır.
Şafiî Mezhebi:
I. İmamı:
Ebu Abdillah Muhammed b. İdris eş-Şafıî (150-204/767-819).
A. Hayatı:
Soyu Peygamberimizin soyu ile Haşim'de birleşir. Şam'a bağlı Gazze'de doğmuştur. Mısır'da vefat etmiştir. Bilhassa hadis, fıkıh ve Kur'ân ilimlerinde imam mertebesine ulaşmıştır. Yedi yaşındayken Kur'ân'ı, on yaşında el-Muvatta'yı ezberlemiş, yirmi-yirmibeş yaşında iken de hocası kendisine fetva selahiyeti vermiştir.
Irak'ta Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybanî'den okumuş, bu zatta toplanan Irak Mektebinin mahsulünü elde etmiştir. Bağdat'ta kadim (eski) mezhebine ait kitaplarını yazmış, 200/815 yılında Mısır'a gelerek cedid (yeni) mezhebini içine alan ve bize kadar gelen eserlerini kaleme almıştır.
İlim için yaptığı seyahatler esnasında Medine'ye gelmiş, Malik'ten el-Muvatta'yı sema yoluyla almış, vefatına kadar da Maîik'ten ayrılmamıştır.
Malik Ebu Hanife
eş-Şafıî (ö. 204/819)
ŞEMA 6 : eş-Şafıî'nin Hocaları
B. Eserleri:
a) er-Risale:
eş-Şafn'nin Mısır'dayken yazdığı bu fıkıh usûlü kitabı, bize kadar ulaşan usûl kitaplarının ilkidir. Çok açık bir Arapça'yla yazılan bu eserde usûl konuları tedvin edilmiş ve delilli bir şekilde işlenmiştir.
b) el-Umm:
O devirde eşi yazılmamış bir fıkıh kitabıdır. eş-Şafiî bu eserinde sadece mesaili ve ictihadlarını sıralayıp geçmez, muhaliflerin içtihad ve delillerini de geniş bir şekilde verir ve uzun münakaşalar açarak kendi ictihadlarını müdafa eder.
el-Umm, eş-Şafıî'nin kaleminden çıkmıştır. er-Rebi', el-Buveytî ve İbn Ebi'l-Carud'un rivayet ve nakilleriyle intikal etmiştir ve imla yoluyla tespit edildiği anlaşılmaktadır.
el-Umm'un matbu nüshası yedi cild olup, er-Rebi'in rivayetine ve el-Bulqîni'nin hattına dayanmaktadır.
eş-Şafîî'nin el-Umm'un kenarında basılmış Cimâu'l-İlm, İbtâtu'i-îstihsân er'-Red alâ Muhammed b. Hasan, İhtilâftı Ali ve Ibn Mes'ûd, İhtilâfu'l-Hadîs gibi kendi görüşlerini, Ebu Yusuf a ait "er-Red alâ Siye-ri'l-Evzaî ve İhtilâfu Ebî Hanîfe ve İbn Leylâ (İhtilafu'l-Irakıyyûn), gibi başka fakihlerin görüşlerini yansıtan kendi görüşlerini de yazdığı eserleri de vardır. el-Umm'un kenarında başkalarının kendisinden derlediği İhtilâfa Malik ve'ş-Şâfiî, Musned ve el-Hucce adlı eserler de yer alır. Beyhakî tarafından derlenen Ahkâmu'l-Kur'ân matbudur. el-Mebsut fi'l-Fıkh adlı bir eserinin bulunduğu da kaydedilir.
C. Talebeleri:
eş-Şafîî çok seyahat etmiş, gittiği yerlerdeki bilgilerden yararlanmış, kendisinden de oradakiler istifade etmişlerdir. Uzun zaman Mısır ve Irak'ta kaldığı için bu iki bölgede daha çok talebesi olmuştur. Talebesinin bir kısmı "müstakil mutlak müctehid" olmuş, bir kısmı ise ona bağlılığını devam ettirmiştir.
a) Irak'lı Talebeleri;
i) Ebu Sevr:
İbrahim b. Halid el-Kelbi (ö. 240/854), eş-Şafiî'den istifade etmiş, fakat zamanla müstakil müctehid olmuştur. eş-Şafii'ye ve Cumhur'a muhalif ictihadları vardır. Başlangıçta re'y fıkhına eğilimliydi.
ii) Davud B. Alî:
Zahirî Mezhebinin kurucusu ve imamıdır, ileride ele alınacaktır.
iii) Ahmed B. Hanbel:
Hanbelî Mezhebinin imamı olduğu için ondan az sonra bahsedilecektir.
iv) Ez-Zatferanî:
el-Hasen b. Muhammed (ö. 260/873), eş-Şafiî'nin Mısır'a gidinceye kadarki mezhebi olan kadim mezhebinin en savlam ravisidir. Ayrıca Bu-hari'nin kendisinden hadis rivayet edeceği kadar da mevsuktur. Arapça'yı çok fasîh konuşurdu.
Ebu'l-Abbas b. Ahmed b. Ömer (ö. 305/917), eş-Şafiî'nin talebesi arasında birinci gelir. Dörtyüz kadar eseri bulunduğu rivayet edilmiştir. Davud b. Ali ve oğlu Muhammed'le münazaraları meşhurdur.
b) Mısır'lı Tak beleri:
i) El-Buveytî:
Yusuf b. Yahya (ö. 231/845), Mısır'lı talebenin en büyüğüdür. eş-Şafiî ona güvenir ve fetva havale ederdi. Vefat ederken de talebesini, ona bıraktı. Onu İbn Abdilhakem'e tercih etmiştir. Bağdat'a getirilip hapsedildi e burada vefat etti. Şafiî'nin sözlerini özetleyerek yazdığı Muhtasar'ı meşhu dur.
ii) El-Muzenî:
Münazaracı biri olan Ebu İbrahim İsmail b. Yahya (ö. 264/877), eş-Şafîî'nin "mezhebimin dayanağı" sözlerine muhatap olmuştur. Şam, Irak ve Horasan'ın birçok ulemâsı onun talebesidir, eş-Şafîî'ye muhalif ictihadları da vardır. el-Muhtasaru'l-Kebir(veya el-Mebsût) ile el-Muhta-saru's-Sagîrl vardır.
iii) Er-Rebi:
er-Rebi b,. Süleyman el-Muradî (ö. 270/884), eş-Şafıî'nin yeni görüşlerini içine alan kitaplarının en sağlam ravisi sayılmıştır. Fustat Camii'nde müezzindi.
İmam Şafiî'nin talebesi arasında Mekke'li olan Humeydi (ö. 219/834) ile İbn Ebi'l-Cârud; Bağdat'lı olan Kerâbisî (ö. 256/896); Mısır'lı olan Harmele (ö, 243/857) ve Rebi Cizî (ö. 257/870) de sayılmalıdır.
II. Özellikleri:
eş-Şafîî de önce kitaba müracaat eder, onda bulamazsa sünnete başvurur, bazı şartlarla haber-i vahidle geniş ölçüde amel eder. Sonra icmâ ve nihayet hanefîler kadar olmamakla beraber kıyas gelir.
III. Yayılması:
Mezhep eş-Şafıî'nin kendi kitapları ve talebesinin çalışmalarıyla yayılmıştır:
A. Tarihte:
eş-Şafiî Mısır'a gelip malikîlerden de ayrılınca mezhebi ilk defa burada yayıldı. Selahaddin el-Eyyubî Mısır başkadılığına Şafiî Mezhebine mensup Abdülmelik b. Devyas'ı tayin edince Şafiî Mezhebi hâkim hale geldi.
Suriye'de el-Evzaî Mezhebi hâkimken, Suriye'li Ebu Zur'a Muhammed b. Osman, Mısır kadısı olunca Şafiî Mezhebini Suriye'ye de soktu. Makdisî kendi zamanında (IV. yy.) Suriye'de daha çok şafıî fukahasının bulunduğunu, maliki ve zahirilere rastlanmadığını zikretmektedir.
Maveraünnehir'de Şafiî Mezhebi Ebu Bekir eş-Şâşî ve el-Kaffal vasıtasıyla yayılmıştır. Doğu'da Taşkent (Şaş), Irak, Tus, Nesa, Buhara, İsferayin, Danıkan'da hâkimiyet şafîîlerindi.
Herat, Sicistan, Nişabur ve Serahs taraflarında şafiîler ve hanefîler daha çok birincilerin sebebiyet verdiği daimî bir mücadele ve kavga içinde olmuşlar, kanlar dökülmüş ve zaman zaman devletin müdahalesi zarurî olmuştur.
B. Günümüzde:
Hanbelî Mezhebi:
Ebu Ali Ahmed b. Hanbel eş-Şeybam (164-241/781-855).
A. Hayatı:
Doğumu ve ölümü Bağdat'ta olmuştur. Ebu Yusuftan ders almış olan bu fakih yirmi yaşlarındayken Suriye, Hicaz ve Yemen'e gitmiş, ilim tahsil'etmiştir. Bağdat'a dönünce evvelce tanıştığı eş-Şafiî ile buluşup ondan bilhassa fıkıh ve fıkıh usûlü öğrenmiştir. Hatta bu sebepten onu Şafiî Mezhebi mensubu kabul edenler mevcuttur. O itikadı yönden selefi müdafaa eder ki, bu da onun iyi bir hadisçi olmasına bağlanmaktadır.
Abbasîler devrinde çok zulüm görmüş, fakat yine de fikirlerinden feragat etmemiştir.
B. Eserleri:
1) el-Musned: Kırkbin kadar hadis ihtiva eden bu eser Ahmed b. Hanbel'in en büyük eseridir. Bu eser fıkıh mevzularına göre tertiplenmiş olmamakla beraber, fıkhın mesele ve bahislerinden birçoğunu içine almaktadır. Bununla birlikte mevzulara göre tertiplenmiş şeklinin büyük bir kısmı da matbudur.
2) Kitabu'l-İlel ue'r-Ricâl: Hadis usulüyle ilgilidir.
C. Talebeleri:
el-Esrem Ahmed b. Muhammed, Horasan'lı ve Bağdat'lı muhaddis ve fakihtir; el-Mezruzî Ahmed b. Muhammed, fıkıh ve hadiste mütebahhirdi. Ebu İshak İbrahim el-Harbî de öncekiler gibidir.
II. Özellikleri:
Kitap ve hadisten bir nass bulunursa, ona muhalif ne olur ve kimin sözü bulunursa bulunsun, nassı tatbik eder. Böyle bir nass bulunmazsa muhalefetle karşılanmamış sahabî sözüyle amel eder. Sahabenin birbirine aykırı birkaç görüşü varsa, kitap ve sünnete en yakın olanını tercih eder. Daha kuvvetli ve muhalif bir delil bulunmadıkça mürsel hadisi kıyasa tercih eder. Bunlardan hiçbirini bulamazsa -zarurî hallerde- kıyasa başvurur.
III. Yayılması:
A. Tarihte:
Bu mezhep Bağdat'ta doğmuş ve başka yerlerde fazla yayılmamıştır. Bağdat'ta Şia ve diğer mezheplerle mücadele ve kavgaları zaman zaman hükümetler için problem olmuştur.
Makdisi'nin nakline göre dördüncü asırda Basra ve Huzistan'da da hanbelîler bulunmuştur.
B. Günümüzde:
Başta Hicaz olmak üzere Irak, Suriye, Filistin ve Mısır'da hanbelîler bulunmaktadır.
Yaşamayan Mezhepler (el-Mezahibu'l-Bâide):
Bazı mezhepler, mezhep imamlarının ölümü veya ölümlerinden az ya da çok sonra çeşitli sebeplerle kaybolmuştur. Yaşamayan mezhepler, dinî ve hukukî hayatlarında onlara tâbi cemaatler bulunmadığı için -bu bakımdan- tarihe karışmışlardır. Ancak bu mezhepler de kitaplarda tedvin edilmiş usûl ve furû ile yaşamaya devam etmektedirler. Ayrıca bazı İslâm devletlerinin hukuklarında onların mezheplerine ait ictihadların tercih edildiği ve kanunlaştırıldığı da olmuştur.
Ebu Hanife ve Malik'in Çağdaşlannca Kurulanlar:
I. Hadis Mektebine Mensup Olanlar:
A. İbn Şubrume Mezhebi:
Âlim ve muttaki olan Abdullah b. Şubrume (ö. 74-144/693-761), aslen Çin'lidir. Kûfe'de doğdu. Fıkıh ve hadisle meşgul oldu. Sevri, İbnu'l-Mubarek ondan rivayet ederler. Kendisine göre bazı fetvaları vardır. Akidlerde serbesti taraftarıdır, taraflar istedikleri şartı koyabilirler. Nikâhın bulûğdan sonra yapılacağını savunur.
B. Sevrî Mezhebi:
a) İmamı:
Ebu Abdillah es-Sufyan b. Sa'id es-Sevrî (97-161/715-777).
i) Hayatı:
Bu fakihin doğduğu yer Küfe, öldüğü yer Basra'dır. Hadis bakımından büyük bir otorite olduğu devrinde bilinen bu zat, Ebu Hanife ile mübahaselerde bulunmuştur. Abbasilerden halife Mansur ve Mehdî ile iyi geçinmiştir.
Zühd ve takvasıyla, özbeöz hak ve hakikat taraflısı olmakla, idarecilerden uzat kalmak ve onlara hakikati söyleyebilme cesaretini göstermekle tanınmıştır.
ii) Eserleri:
İbn Nedim. el-Canü'u'l-Kebir, el-Cami'u's-Sagir, el-Feraiz ve er-Risale adlı kitaplarından bahseder. Bununla birlikte ictihadları hilaf kitaplarında, ahkam ayetlerine ait tefsirler ile, Sünen şerhlerinde zikredilmekledir. Tefsiru’l- Kur'ân'ını Seâlibi nakletmiştir, matbudur.
b) Özellikleri ve Yayılması:
Re'ye mulullif olduğu için Ebu Hanife ile araları iyi değildi. Fetvalarında hadise çok önem veren bu hukukçunun mezhebi h. 500'e kadar Horasan taraflarında yaşamış ve daha sonra Şafiî ve Hanbelî Mezhebleri onun yerini almıştır. İsfahan, Dinever ve Bağdat'ta da yayılmıştır. Meşhur Cüneyd-i Bağdadî, es-Sevrî Mezhebine tâbiydi.
C. Evzai Mektebi:
a) İmamı:
Ebu Amr Abdurrahman b. Muhammed (88-157/707-774).
i) Hayatı;
Dımaşk'ta (veya Yemen'de Ba'lebek'te) doğmuş, Beyrut'ta ölmüştür. Anası Hintli bir cariyedir. Atâ b. Ebi Rebah, ez-Zuhrî ve Mekhul gibi fakih ve muhaddislerden hadis öğrendi. Kendisinden de birçok hadis bilgini -meselâ Katade, Malik, Şu'be, İbnu'l-Mübarek- rivayette bulundu.
Ebu Hanife ve Malikle görüştü, hatta Malik ve Sufyan b. Uyeyne kendisinden ders okumuştur. Hadis ve fıkıhtaki ihtisası, zühd ve takva-sıyla ünlüdür.
ii) Eserleri:
el-Evzaî'nin es-Sunen fi'l-Fıkh ve el-Mesail fi'l-Fıkh diye iki eserinin bulunduğu nakledilir. Ayrıca eş-Şafiî'nin el-Umm'unda Ebu Yusuf un onun Siyer'ine verdiği cevap er-Red ala Siyeri'l-Evzâî adıyla nakledilir. Görüşleri hilaf kitaplarında, özellikle Taberî'nin İhtilâfu'l-Fukaha'sında zikredilir.
b) Özellikleri:
el-Evzaî ehl-i hadis sınıfına dahildir, kıyası sevmez ve sünnete Kur'ân dışında hiçbir şeyi tercih etmez.
c) Yayılması:
Mezhebi müctehid imamlar devrinde yayılmıştır. Suriye halkı ikiyüzyirmi yıl kadar onun mezhebini tatbik etmiş, sonra Şafiî Mezhebi galebe çalmıştır.
Endülüs'te de Hişam b. Abdirrahman zamanına kadar (788-796) el-Evzaî mezhebi, yaşamış, sonra yerini Maliki Mezhebine terketmiştir.
el-Evzaî Mezhebi müstakil olarak tedvin edilmemiştir. et-Tabe-rî'nin İhtilafu'l-Fukaha'sı, eş-Şafiî'nin el-Umm'u, İbn Kudame'nin el-Mugnî'si ye bazı hilâf kitaplarında onun ictihadlanna da yer verilmiştir. eş-Şafiî el-Umm'un Siyeru'l-Evza'î bölümünde önce Ebu Hanife'nin görüşünü ve el-Evzaî'nin ona verdiği cevabı anlatmış, daha sonra da Ebu Yusufun el-Evzaî'ye verdiği cevaplan ve kendi sözlerini de eklemiştir.
D. Sufyan B. Uyeyne Mezhebi:
Ebu Muhammed Sufyan b. Uyeyne el-Kûfi (107-198/725-813).
Kûfe'de doğmuş, Mekke'de vefat etmiştir. ez-Zuhri, eş-Şa'bî, Amr b. Dinar, Abdullah b. Dinar gibi büyük zatlardan hadis rivayet etmiştir. Kendisindense A'meş, es-Sevrî, İbnu'l-Mübarek, İbn Vehb, Ahmed b. Hanbel gibi büyük imamlar rivayette bulunmuşlardır. Bunların toplamı yedibin kadardır.
et-Tefsir ve el-Cami (Müsned) adında iki eseri bulunmaktadır. Fıkıhta eş-Şafiî'nin hoca silsilesindendir.
II. Re'y Mektebine Mensup Olanlar:
A. Rebi'atu'r-Rey Mezhebi:
Rebi'a b. Ebi Abdirrahman Ferruh et-Teymî (?-136/?-753).
Tâbi'ûn'dan Ferruh adında bir zattır. Medine'de vefat etmiştir. Teym kabilesinin azatlılarındandı. Hz. Enes ve büyük tâbi'ûndan hadis rivayet etmiştir. İmam Malik'in ve Sevrî'nin hocalarındandır. Kendisinden Yahya el-Ensarî, es-Sevrî, Şu'be ve Malik gibi zatlar hadis rivayet etmişlerdir.
Medine'de fetva vermekle temayüz etmiştir. Re'y ve kıyasla tanındığı için Rribi'atu'r-Re'y unvanını almıştır. Hz. Ömer'den intikal eden re'y ve tefekkür tarzını benimsemiştir Sa'id b. el-Museyyeb ile yaptıkları bir münazarada kendisine "Sen Irak'lı mısın?" dedirtecek kadar bu metodu benimsemiştir.
B. İbn Ebî Leyla Mezhebi:
Muhammed b. Abdirrahman b. Ebî Leyla (74-148/693-765).
eş-Şa'bî ve el-Hakem b. Uyeyne'den fıkıh öğrenmiştir. Kendisinden de es-Sevrî ve başkaları fıkıh tahsil etmiştir.
Emevîler ve Abbasîler devrinde aralıksız otuz sene Küfe kadılığı yapmıştır.
Ebu Hanife'den önce re'y ile fetva verirdi. İbn Ebi Leyla kıyaslı düşünceyi kullanır ve "bu, bunun menzilesin dedir" der, fakat "kıyas" tabirini kullanmazdı. Ebu Hanife yeri geldikçe İbn Ebi Leyla'nın hükümlerini tenkit eder, İbn Ebi Leyla da ona karşılık verirdi. Bu yüzden Ebu Hanife'ye kızdı, hatta şikâyet ederek fetvadan menettirdi. Ebu Yusuf, önceleri İbn Ebî Leyla'nın derslerine devam ederdi. Kitabu'l-Ferâiz adlı bir eseri olduğu kaydedilir.
C. Leys b. es-Sa'd Mezhebi:
Ebul-Haris el-Leys b. es-Sa'd el-Mısrî (94-175/713-791)
Mısır'da Kalkaşende köyünde doğmuş ve yine orada vefat etmiştir. Hanefî Mezhebine mensup olup, Mısır kadılığında bulunduğu da nakledilir. Mekke, Kudüs ve Bağdat'ı dolaşmıştır. Zekâsıyla tanınmıştır. Mısır kadıları önemli meseleleri ona sorarlardı.
Malikle yazışmaları ve münazaraları olmuş, onun Medine'lilerin tatbikatlarına karşı bazı hadisleri terketmesini tenkit etmiştir. Bunlardaki görüşler, kültürünün genişliğini ve fıkhı bilgisini göstermektedir.
Faziletli ve hayırsever bir zat olduğu söylenmiştir. Yıllık geliri binlerce altın olduğu halde, sadaka olarak çok dağıttığı için zekâtla mükellef olmamıştır. Mansur'un teklif ettiği Mısır valiliğini reddetmiştir.
Îbnü'n-Nedim, Kitabu't-Tarih ve Kitabu Mesâili'l-Fıkh adlı iki eseri bulunduğunu kaydeder.
Mezhebi, tedvin edilmeyişi ve yayacak mensuplarının azlığı sebebiyIe devamlı kalamamiştır. Bu sebeple, Mısır'da Şafiî ve Maliki mezheblerinin önünde dayanamamış, vefatından kısa bir süre sonra kaybolmuştur.
III. Orta Yolu Tutanlar:
A. El-Hasenu'l-Basrî Mezhebi:
Ebu Sa'id el-Hasen b. Ebi'l-Hasen el-Basrî (21-110/642-728). el-Hasenu'l-Basrî, Medine'de doğup Basra'da vefat etmiştir. Hadis ve fıkıhta mütebahhir olan tâbi'ûnun büyüklerindendîr. Annesi Hayre, Ümmü'l-Mü'minînden Hz. Ümmü Seleme'nİn cariyesi, babası da sahabeden Seyd b. Sabit'in azatlısıdır. Çocukluğunda Hz. Ümmü Seleme'nin yanında bulunmuş, onun duasına mazhar olmuştur. Horasan savaşında bulunmuş, Sıffîn olayında tarafsız davranmış, halka da bunu tavsiye etmiştir. Hakkı söylemekten çekinmez, doğruluktan ayrılmazdı. Yezîd'in halef tayin edilişini tasvip etmemiştir. Son derece zühd ve takva sahibidir. Tasavvuf ehli ona çok bağlıdır. Kıymetli sözleri vardır. Kıssa anlatmakta çok mahirdi. Vaazları çok etkiliydi, iyi konuşurdu. Fıkhı görüşleri Hz. Ömer'e benzer. el-Hasenu'l-Basrî'nin Tefslru'l-Kur'ân, Nuzûlu'l-Kur'ân, Kitabu'l-Aded fi'l-Kur'ân, Risale fi'l-Kader, Fedailu Mekke, el-Kırâa, Ferâid, Risale fi'l-Tekâlîf, Şurûtu'l-İmâme, el-Esfâr, Vasıyye (Vesâyâ), el-İstigfârâtu'l-Munkize mine'n-Nâr, el-Esmâu'l-İdrîsiyye, Asâru'l-Hasen, Fetâvâ, Kitabu'l-İhlas, Mevâiz gibi kimisi günümüze gelen, kimisi de ona nisbet edilen eserleri vardır. Mektupları da Cahız'ın Beyân'ı, Isfahanî'nin Hilye'si gibi kitaplarda nakledilmiştir.
B. El-Hasen b. Salih Mezhebi:
el-Hasen b. Salih b. Hayy es-Sevrî (100-199/718-814).
Hemedan'lıdır, fakih, sıka, âbid bir zattır. Mezhebi zamanla kaybolmuştur. Semmâk b. Harb, İsmail es-Suddî ve Atâ b. es-Sâib'den rivayet etti. İbnu'l-Mubarek ve Vekî de kendisinden rivayet edenler arasındadır.
Şafiî Mezhebinden Doğan Mezhepler:
I. Eş-Şafiî'den Ayrılan Talebesinin Kurduğu Mezhepler:
Bu mezhepler, bizzat İmam Şafiî'den ayrılan talebesi tarafından kurulmuştur.
A. İshakb. Raheveyh Mezhebi:
Ebu Ya'kub İshak b. Râheveyh el-Mervezî (161-237/778-851). Muhaddis ve fakihtir. İmam eş-Şafiî ile görüşmüş ve onunla münazara yapmıştır. eş-Şafiî'nin eserlerini Mısır'da yazıp toplamıştır. Bu sebeple onun tâbilerinden sayılmaktadır, Irak, Hicaz, Yemen ve Şam taraflarında seyahat ederek Sufyan b. Uyeyne'den hadis tahsil ve rivayet etmiş, ondan da Buharı, Müslim, Tirmizî, Ebu Davud, Nese'i, Ahmed b. Hanbel rivayette bulunmuştur. Kendisinden ayrıca Davud b. Ali ez-Zahirî fıkıh tahsil etmiştir. el-Musned adında bir hadis kitabının bulunduğu nakledilir. Kaynaklarda Kitabu's-Sünen fi'l-Fıkh ve Kitabu't-Tefsir adlı eserleri olduğu da yazılıdır. Mezhebi az yayılmıştır. Buharî'ye Sahîh'ini yazmayı tavsiye eden kişidir.
B. Ebu Sevr Mezhebi:
Ebu Sevr İbrahim b. Halid b. el-Yemanel-Kelbî el-Bagdadî (ö. 240 veya 246/860).
eş-Şafiî'den istifade etmiş, fakat zamanla müstakil müctehid olmuştur. Hadise, fıkha, ahlâka dair eserleri bulunmaktadır. eş-Şafiî'nin el-Hucce kitabının râvisidir.
eş-Şafîî'ye ve Cumhur'a muhalif ictihadları vardır: Kıble konusunda ihtilaf eden kimselerin namazda yönleri farklı olsa da birbirine uyması caizdir. Hadis ve fıkıh yolunu birleştirmiştir.
Kendisine uyanlar olmuş, ancak mezhebi uzun süre yaşamamış ve II-III. yy'dan sonra tarihe karışmıştır.
C. el-Muzenî Mezhebi:
Ebu İbrahim İsmail b. Yahya el-Muzenî el-Mısrî (175-264/791-877).
199 yılında Mısır'a gelen eş-Şafiî'den fıkıh tahsil etti. Şam, Irak ve Horasan'ın birçok ulemâsı onun talebesidir. İlmi, içtihadı, zühd ve takvasıyla tanınmıştır. Kendisinden İbn Huzeyme ve et-Tahavî rivayette bulunmuştur.
eş-Şafiî'ye muhalif ictihadları vardır.
el-Muhtasar'ı Şafiî Mezhebi içinde muteber beş fıkıh eserinden biridir. El-Camiu'l-Kebir, el-Cami'u's-Sagir, Kitabu'l-Vesaik, el-Mesailu'l-Mutebere, el-Mensur adında başka eserleri de bulunmaktadır.
II. Şafiî Mezhebinden Ayrılanların Mezhepleri:
Bu mezhepler, önce Şafiî Mezhebine mensup iken, bu mezhepten ayrılan fukaha tarafından kurulmuştur.
A. Zahirî Mezhebi:[47]
a) İmamı:
Ebu Süleyman Davud b. Ali b. Halef ez-Zahirî el-Isfahanî (200-270/ 815-883).
i) Hayatı:
Aslı İsfahan'a bağlı Kazan'dan (Kâşân'dan) olup Kûfe'de doğan bu zat, ilim tahsili için seyahatler yapmış, Nisabur'a gitmiş ve sonra da öldüğü yer olan Bağdat'a gelmiştir. Babası hanefîdir. Hocaları arasında Ebu Sevr, Süleyman b. Harb, Amr b. Merzuk, el-Ka'nebi, Musedded, Ishak b. Raheveyh gibi hadis ve fıkıh ulemâsı bulunmaktadır. Son hocası Nisabur'daydı. Davud onunla temas kurduktan sonra, şafiîîerin ehl-i hadis koluna girip, mutaassıp bir şafiî oldu, hatta eş-Şafîî'inin menakıbını yazan ilk âlim o olmuştur.
ii) Eserleri:
Yüz kadar eserinden bahsedilmektedir. Bunların çoğu taklid ve kıyasın iptali, haber-i vahid, icmâ gibi mezhebinin esaslarını müdafaya aittir. İbtâlu'l-Kıyâs, Risâletu'l-Usûl, Kitabu'l-Haberi'l-Vâhid, İbtâlu't-Taklid, el-Mufesser ve'l-Mucmel, el-Husus ve'l-Umûm, el-Hucce bunlardan bazılarıdır.
Zahirî Mezhebini daha çok İbn Hazm'in el-Ihkâm fî Usûli'l-Ahkâm, el-Muhalla, el~Fasl, İbtalu'l-Kıyas gibi eserlerinden öğreniyoruz.
iii) Talebeleri:
İlk talebesi arasında oğlu Muhammed vardır. Aynı zamanda edip ve tarihçi olan Muhammed b. Davud babasının mezhebini yaymaya çalışmıştır.
Davud'dan sonra onun yerini alan, eserleriyle Zahiri Mezhebini destekleyenlerin başında bu mezhebi Irak'ta yayan ve el-Muvaddih fi'l-Fıkh adında eseri bulunan Abdullah b. Ahmed b. el-Mugalles (ö. 324/-) gelmektedir.
Eserleriyle tesiri zamanımıza kadar devam eden Zahirî Mezhebini, Endülüs'te temsil eden Ali b. Sa'id b. Hazm, mezhebin ikinci imamı olarak kabul edilmiştir.
b) Özellikleri:
eş-Şafiî'nin sünnet karşısında re'y ve istihsana hücumlarının tesiri altında daha da ileri giderek kitap ve sünnetin zahirine dayanan mezhebini ortaya koydu.
H. VII. yy'a kadar yaşayan Zahirî Mezhebi kitap ve sünnetin nasslarına dayanır. Re'y içtihadını, kıyası ve taklidi reddeder. İcma ancak bütün ulemânın icmâı olursa muteberdir, bunu da tespit etmek mümkün değildir. Şu halde dayanılacak icmâ sadece sahabe icmaldir. Çünkü bunu tespit etmek mümkündür.
Davud, kitap ve sünnetin zahirinden anlaşılan mânâyı alarak, ihtiyaç duyulan bütün hükümlere cevap verebileceğini iddia etmiş ve ifrat yoluna sapmıştır. Halbuki kıyas, istihsan... gibi diğer delil ve metodlarla yine kitap ve sünnetin ruhundan istifade edilmezse birçok mesele cevapsız kalmaya mahkûmdur. Bu yüzden Davud da adına "delil" dediği bir çeşit kıyası kabul etmeye mecbur kalmıştır.
Zahirî Mezhebinin farklı ictihadlarına göre, zıhar keffaretinde her çeşit köle azad edilebilir, cuma namazı köy ve obalarda da kılınabilir.
c) Yayılması:
Zahirî Mezhebi, Davud'un talebesi olan oğlu ile Abdullah b. Ahmed b. Mugalles ve İbn Hazm tarafından yayılmıştır. Muhaliflerini reddiyede çok şiddetli davranan, onları kötü sıfatlarla niteleyen İbn Hazm, bu sebeple ulemâca ayıplanmıştır, ancak bu gidişatı eser ve fikirlerinden istifadeyi engellemez. İbn Hazm'in el-Muhallâ ve el-İhkâm fi Usûli'l-Ahkâm gibi doğrudan fıkıhla ilgili eserlerinin yanısıra, kelam ve mezhepler tarihiyle ilgili kitapları da vardır.
IV. yy'da İran'da zahirîler hakimiyet kurdular. Sultan Adududdevle zahirî olduğu için birçok memuriyet ve kadılık bu mezhep mensuplarının elinde bulunuyordu.
Makdisî kendi zamanında dördüncü mezhep olarak -Hanbelîlerin yerine- Zahirî Mezhebini zikretmiştir. İbn Ferhun ise -sekizinci asır- tatbik edilen mezheplerin beşincisi olarak Zahirî Mezhebini saymıştır, İbn Haldun yaşadığı (VIII.) asırda zahirîlerin kalmadığını ifade etmektedir.
Endülüs'te bir zamanlar -Zahiri Mezhebi hâkim olmuş, hatta Yakub b. Yusuf b. Abdilmü'min idareyi ele alınca -Zahirî Mezhebi taassubu ile- bazı maliki kitaplarım yaktırmıştır.
B. Huzeymî Mezhebi:
İbn Huzeyme en-Nisaburî (223-311/838-923).
Şafiî fukahasından muhaddis bir zattır. el-Muzenî ve er-Rebi'den tahsilde bulunmuştur. Yüzkırktan fazla eseri bulunduğu nakledilir. Hadisle fıkhı birleştirmiştir.
C. Cerirî Veya Taserî Mezhebi:
a) İmamı:
Ebu Ca'fer Muhammed b. Cerir et-Taberî (224-310/839-922).
Aynı zamanda büyük bir müfessir ve tarihçi olan et-Taberî, Taberistan'ın Âmul şehrinde doğdu.
Yirmi yaşına kadar kendi memleketinde okumuş, daha sonra yüksek âlimlerle görüşmek için çeşitli ilim ve irfan merkezlerini ziyaret etmiştir: İlmî seyahatleri sırasında Ahmed b. Hanbel'den hadis almak için Bağdat'a geldi. Mısır, Re'y, ve Suriye'ye gitti. Muhammed b. Abdilmelik, İshak b, Ebi İsrail, Velid b. Suca gibi meşhurlardan hadis, Davud b. Ali'den fıkıh okumuş, şafiî fıkhını Mısır'da er-Rebi b. Süleyman'dan, Bağdat'ta Muhammed ez-Za'ferani'den tahsil etmiş, malikî fikhını Yunus b. Abdillah vb.'den, Irak'lılarınkini Re'y'de Ebu Mukatil'den tahsil etmiştir. Kendisinden de çeşitli kimseler rivayette bulunmuştur. Bağdat'a yerleşerek tedris ve telifle uğraşmıştır.
b) Özellikleri:
et-Taberî bütün mezhepleri öğrenmiş, on sene Bağdat'ta Şafiî Mezhebinin yayılması için çalışmış ve fetva vermiştir. Fakat daha sonra müstakil bir müctehid olarak, mezheplerin herhangi birisini taklidde ısrar etmemiş, yalnızca delillere bağlı kalmıştır. Çünkü aynı zamanda büyük bir muhaddis olan et-Taberî onların hem hadis, hem de fıkıh ilmi yönünden taşıdığı hüküm ve mânâları tayine muktedirdi.
Kitaplarından değeri en yüksek olanı tefsire ait Cami'u'l-Beyan an Te'vili Âyi'l-Kur'ân'ıdır. Kısaca Tefsîru't-Taberî adıyla tanınır. Bunda âyet-i kerîmelerden, mezhepleri sönmüş veya yaşayan ilk fâkihlerin sözlerinden çıkarılmış birçok fıkhı hüküm bulunur.
İhtilafu'l-Fukaha adlı mukayeseli hukuk eseri Alman müsteşrik F. Kern tarafından Mısır'da kısmen neşredilmiştir.
El-Musterşid fi Ulûmi'd-Dîn, Şerhu's-Sünen (yazma), Beşârâtu'l-Mustafa (onyedi cilt, yedisi Necef, kalanı Tahran'da yazma), Tarihu'r-Rical mine's-Sahabeti ve't-Tâbi'in, Tehzibu'l-Âsâr (hadise dair, yayınlandı), Kitabu'l-Hafif, Kitabu'l-Basit adlı eserleri de bulunmaktadır.
Dünya tarihi ve h. 302'ye kadarki olayları içine alan Tarihü'l-Umem ve'l-Mulûk'ü de önemlidir.
c) Yayılması:
Mezhebi, et-Taberî'den sonra da bazı talebe ve tabileri tarafından temsil edilmiş, V. yy'ın ortalarından sonra tabii kalmamıştır.
Talebelerinden biri olan Ali b. Abdilaziz b. Muhammed ed-Dulabî,Kitabu'r-Red ala Îbni'l-Mugalles, Kitabu Efali'n-Nebî adlı eserleri telif etmiştir; bir başka talebesi Ebu Bekr Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Ebi's-Selc, öbürü Ebu'l-Hasen Ahmed b. Yahya'dır. Bu sonuncusu Kitabu'l-Medhal ilâ Mezhebi't-Taberî, Kitabu'l-icmâ fi'l-Fıkh alâ Mezhebi't-Taberî ve Kitabu'r-Red ale'l-Muhalifin adlı eserleri yazmıştır; Ebu'l-Hasen ed-Dakikî el-Hulvanî, Ebu'l-Ferec el-Muafi b. Zekeriya en-Nehravanî, Taberî Mezhebine dair birçok eser yazmıştır.
Sünnî Olmayan Fıkıh Mezhepleri:
Havâric Veya Hariciler:[48]
Sıffîn savaşında ortaya çıkan hakem olayı üzerine -bunu kabul ettiği için- Hz. Ali'ye karşı çıkan, anlaşmayı bozarak tekrar savaşmasını isteyen ve bunu kabul ettiremeyince de ondan ayrılarak "Hüküm Allah'ındır. O'ndan başkası hakem olup hüküm veremez" diyerek Harura'ya çıkan gruba Havâric ve Haruriyye denmiştir.
Siyasî sahada halifenin seçimle işbaşına gelebileceğini, burada soy, veraset vb. hususların rolü olamayacağını, halife kıl ucu kadar Kur'ân yolundan ayrılırsa derhal azledileceğim ve mürted sayılacağını, şeriate aykırı hususlarla -zaman imkan gözetmeden- mücadele edilmesi gerektiğini savunan Haricîlerin fıkıh sahasındaki görüşleri şöylece özetlenebilir:
1) Genellikle takvayı esas alırlar ve kendi telakkilerine göre buna aykırı davranışları fıkıh sahasında da değerlendirirler: Meselâ taharetin tamam olabilmesi için lisanın da yalandan ve batıl sözlerden arınması gerekir. Söz taşımak, kin ve düşmanlık, çirkin söz de -diğer maddî hususlar gibi- abdesti bozar.
2)Bazılarına göre hükümlerin kaynağı sadece Kur'ân-ı Kerîm'dir. İcma ve kıyası kabul etmezler.
Kuzey Afrika'da Cezayir, Tunus ve Libya'nın bazı yerlerinde, Doğu Afrika'da, Maskat ve Umân'da mensupları vardır.
Haricî fıkhı, Şafiî fıkhına yakındır.
Şi'a:
Zeydîyye Mezhebi:
Bunlar imametin, Zeynelabidin'den sonra oğlu Zeyd'e geçtiğini ileri sürer ve Zeyd'in yerine Muhammed Bâkır'i koyan İmâmiye Mezhebinden ayrılırlar.
I. İmamı:
A. Hayatı:.
Zeyd b. Ali Zeynelabidin Hüseyin b. Ali b. Ebi Talib (80-122/698-740).
Gençliğinin ilk yıllarında ilmi babasından, sonra da kardeşi Muhammed Bâkır'dan öğrenmiştir. Evi, ilim ve fıkıh mektebiydi. Sonra da zamanındaki diğer hukukçulardan fıkıh bilgileri almıştır.
Alimler, şahsiyetinin büyüklüğünde, ilminin genişliğinde, fıkhının çokluğunda ve takvasının yüceliğinde ittifak etmiştir.
B. Eserleri:
İmam Zeyd'in fıkhı konusunda bize kadar gelen, fıkıh ve hadis konularını içine alan el-Mecmu fi'l-Fıkıh adlı eserdir. Çok kıymetli olup, fıkhın bablarına göre tertip edilmiştir. Ebu Halide'l-Vasıtî eseri Zeyd'den rivayette bulunmuş, birçok âlimler şerhetmiştir ki, büyük âlim Şerefuddin b. el-Haymî es-San'anî onlardan biridir. Şerhine er-Ravdu'ri-Nadîr Şerhu Mecmu'i'l-Fıkhi'l-Kebir adını vermiştir. Eser dört büyük cilt halinde Mısır'da 1347 yılında basılmıştır.
el-Mecmu'l-Fıkh adıyla da bilinen bu eser müsteşrik Eugenio Griffîni tarafından Milano'da 1919 yılında yayımlanmıştır.
Aynı eser Yusuf Ziya Kavakçı tarafından Suriye-Roma hukukları ile özet olarak mukayese edilmiştir.
Muhammed Ebu Zehra da Kahire'de 1378/1959 yılında İmam Zeydle ilgili bir biyografi yayınlamıştır. Zeyd'in Şerefuddin b. Salih es-Siba'i tarafından tespit edilen Musned'i de bulunmaktadır.
II. Özellikleri:
Bu mezhebin usûlünü Zeyd tespit etmemiştir. Tabileri onun ictihadlarına bakarak tedvin etmişlerdir. Delilleri kitap, sünnet, icmâ, istihsan, kıyas, maslahat-ı mürsele ve akıldır. Akıldan maksatları, şer'î delillerde hükmü bulunmayan bir meselenin -iyi veya kötü, faydalı veya zararlı olduğuna hükmedilerek- çözüme bağlanmasıdır. Buna dayanarak İctihad kapısının açık olduğu görüşündedirler.
Bu mezhepte içtihada büyük önem verilmiş, ictihad kapısının kapanması tecviz edilmemiş, birçok müctehid yetişmiş, başka sünnî mezheplerden de istifade edilmiştir. Esasen fürûda Hanefî Mezhebi ile birleşen tarafları çoktur.
Mest üzerine meshin caiz olmaması, cenaze namazında beş tekbir alınması, ezanda "Hayye Alâ hayri'l-Amel" sözü ilave edilmesi gibi noktalarda ehl-i sünnetten ayrılırlar.
Zeydîye fıkhı sadece İmam Zeyd'in fıkhı olmayıp, el-Hâdî ve en-Nâsır gibi ehl-i beytten ve İmam Zeyd'e mensup diğer kişilerden nakil ve tespit edilmiştir.
III. Yayılması:
Zeydîye Mezhebi iki koldan tedvin ve neşredilmiştir:
1) İmam Zeyd'in kitapları: İmamın birçok kitap yazdığı ve talebesine imla ettirdiği nakledilmiştir. Bize kadar ulaşan fıkıh ve hadis konusundaki eseri el-Mecmu'dur. Bu eserin İmam Zeyd'e ait olduğunu kabul edenler bulunduğu gibi, kabul etmeyenler de vardır.
2) Talebesi ve onların talebeleri yoluyla: Pekçok talebesi arasında dört oğlu İsa, Muhammed, Hüseyin ve Yahya da vardır, Mansur b. el-Mu'temir, Nasr b. Huzeyme bunlardandır.
Zeydîye Mezhebi fukahası arasında şu zevatın da önemli yerleri vardır.
1) el-Hasen b. Ali en-Nâsıru'l-Kebîr,
2) el-Kasım b. İbrahim er-Rassî,
3) Kasım'ın torunu el-Hadi b. Yahya b. el-Hüseyin: Bu imam h. 245 yılında Medine'de doğmuş, 288'de Yemen'e gelmiş, halkın bey'atıyla orada Zeydîye devletini kurmuştur. Kendisi mutlak müctehiddir ve ictihadlarıyla Zeydîye Mezhebinin Hâdeviye kolunun kurucusu olmuştur. Hadis ve fıkhı içine alan el-Ahkâm adında bir eseri vardır. Karâmita ile savaşırken aldığı bir yara neticesinde şehid olmuştur (298/910). (4) el-Bahru'z-Zehhar adlı mukayeseli fıkıh kitabının müellifi Ahmed b. Yahya el-Murtaza da büyük bir zeydî fakihtir. Eseri Mısır'da basılmıştır.
Zamanımızda en çok yayıldığı yerler Yemen taraflarıdır. Hatta son ihtilal tarafından Zeydîye fıkhı devletin resmî mezhebi olarak kabul edilmiştir.
İmâmiye Mezhebi:
I. İmamı:
Ca'feru's-Sadık b. Muhammed el-Bakir (80-148/698-765).
Şiay-ı İmâmiye'nin altıncı imamı olan Ca'feru's-Sadık, Medine'de doğdu ve gerekli ilimleri oradaki âlimlerden tahsil ederek mutlak müctehid mertebesine ulaştı. Aralarında Ebu Hanife'nin de bulunduğu Eban b. Tağlebi'l-Bekri, Cabir b. Yezidi'l-Ca’fı, Davud b. Ferkadi'l-Esedî gibi daha birçokları talebeliğinde bulunmuş, ilmini, fıkhını ve hadisini rivayet etmişlerdir.
İmam Ca'feru's-Sadık, Şiay-ı İmâmiye-i İsna Aşeriye koluna mensup olup bu fırkanın reisliğini yüklenmiştir. Bu sebeple mensuplarına Ca'feriye, imam (halife, masum lider) meselesine verdikleri büyük önemden dolayı İmâmiye, sonuncusu Muhammed Mehdi olan oniki imama bağlı olduklarından İsna Aşeriye (Oniki İmamcı) de denir.
Bu mezhebin Ca'feriye şeklinde isimlendirilmesi İmâmiye fıkhının İmam Ca'fer'in fıkhından ibaret oluşuna veya oniki imamdan diğerlerinin görüşlerini, bilgilerini almadıklarına delil olmaz. Çünkü onlara göre oniki imamdan her birine itaat vacip, uyulması, sözlerinin alınması ve onlara göre hareket etmek lüzumludur. Hepsinin ilmi de birdir, bu ilmi tevarüs etmişlerdir. Ancak Ca'feru's-Sadık'a nasib olan imkan ve fırsatlar diğerlerine nasib olmamış, ilimlerini açıklamaya fırsat bulamamışlardır: Ca'feru's-Sadık sahip olduğu fıkha ve sünnete dair bilgilerini yayabilmiştir. Bu sebepten İmâmiye Mezhebi, İsna Aşeriye'ye değil daha çok ona nispet edilir.
II. Özellikleri:
Kitap ve ehl-i beyt yoluyla rivayet edilmiş sünnetten sonra içtihada başvuran İmâmiye, Zeydîye Mezhebinin aksine, kıyas ve icmâı kabul etmez, bununla birlikte bazı usûlcüleri icmâ ve kıyası kabul etmişlerdir.
Onların sünnetten anladıkları, Hz. Peygamber ile Şia imamlarının sözleridir. İctihad kapısını da daima açık tutarlar.
Bu kaidelerin dayanağı şudur: Allah'ın, ibadet olsun muamelat olsun her hadise için bir hükmü vardır. Bunu vahiy yoluyla Hz. Peygamber'e bildirmiştir, Hz. Peygamber hayatında gerekli olanları açıklamış, geri kalanını da vasilerine bildirmiştir. Masum imamlar bunlardır. Şu halde kıyasa, re'y içtihadına gerek yoktur.
Usûldeki bu derin farka rağmen, onyedi kadar esas meselede sünnî fıkıh mezheplerine muhalif oldukları ifade edilmiştir.
Bazı Ca'ferî hukukçular -özellikle usûlcüler- kıyası da kabul ederler. Kitap ve sünnette bulunmayınca kendi imamlarının ittifakına, maslahat veya halkın ihtiyacı gibi fıkhı esaslara göre hüküm verirler.
İmâmiye Mezhebi, daha çok Şafiî Mezhebine yakındır.
III. Yayılması:
Ca'ferî fıkhı İmam Ca'fer'in talebeleri ve o talebelerden ilim öğrenenler vasıtasıyla nakledilmiştir. Ca'ferî fıkhını tahrîc edip yazanların mezhepteki yerleri önemlidir. Bu mezhebin fıkhına ait ilk kitabı İmam Musa Kâzım yazmıştır. Kendisine gönderilen bazı sualleri cevaplandırmak üzere yazdığı bu kitabın adı el-Halâl ve'l-Haram'dır. Sonra oğlu Ali er-Rıda, Fıkhu'r-Rıda isimli eserini yazmıştır, Tahran'da basılmıştır. İran'da bu mezhebin gerçek kurucusu Ebu Ca'fer Muhammed b. el-Hasen el-Kummî'dir. Beşâiru'd-Derecât fi Ulûmi Alu Muhammed Vemâ Hassahumullahu Bih isimli kitabı 1285'te basılmıştır. Bundan sonra Muhammed b. Ya'kub el-Kuleynî gelir. Şia'nın dördüncü kitabı sayılan el-Kafi fi İlmi'd-Din adlı kitabı hadis ihtiva etmektedir ki hepsi ehl-i beyt kanalından rivayet edilmiş hadislerdir. Ca'ferî Mezhebinde fıkıh kitaplarının meşhurlarından biri de el-Muhakkık adıyla tanınan Ca'fer b. el-Haseni'l-Hulî'nin kitabı Şerau'l-İslâm'dır. Muhammed b. Hasani'n-Necefi, Ceuahiru'l-Kelam ismiyle bunu şerhetmiştir. Muhsin b. Yusu-fi'l-Huli'nin Tezkiratu'l-Fukaha'sı, Muhammed b. Muhammedi'î-Huseynî el-Amili'nin Miftahu'l-Kerâmât Şerhu Kauaidi'l-Allâme isimli eserleri de mevcuttur. Ca'ferilere göre muteber hadis ve asar kitapları da şunlardır: Az önce geçen el-Kuleyni'nin el-Kafi'si, el-Kummi'nin Kitabu Men Lâ Yahduru'l-Fakih'i, et-Tûsi'nin et-Tehzib ve el-İstibsar'ıdır.
Ca'ferî Mezhebi, İran'da resmî mezheptir. Irak, Suriye ve Azerbaycan'da oldukça çok, Hatay ve Kars'ta az miktarda Şiî-Ca'ferî vardır. Hindistan, Pakistan ve Lübnan'da da Ca'ferî Mezhebi mensupları bulunmaktadır. İmâmiyye-i İsmailiye mensupları Ganj vadisinde çoğunluktadır. Bunların Bedehşan, Huzistan, İran, Irak, Suriye, Mısır, Yemen, Pencap, Gücerat, Keşmir, Fas ve Zengibar'da da mensupları bulunmaktadır.
1- NAMAZ
1. KISIM TEMEL KAVRAMLAR VE İLKELER
3. BÖLÜM NAMAZIN HUKUK AÇISINDAN İNCELENMESİ
6. Namaz Hukukunun Sistem İçindeki Yeri:
Namaz bedenî bir ibadettir. Bu yüzden klasik fıkıh kitaplarının ibâdetler (ibâdât) kısmının birinci konusu olarak ele alınmaktadır. Namaz, fıkıh kitaplarında temizlik (taharet) konusundan sonra yer alır. Bunun sebebi, temizliğin özellikle namaz ibadetiyle çok yakın bir ilişki içinde olmasıdır. Yakın zamanlarda ve halen namaz konusu, diğer ibadetlerin yanısıra, iman ve ahlâk esaslarını da içine alan ilmihal kitaplarında incelenmiştir. Bu konuda ülkemizde çok sayıda eser bulunmaktadır. "Namaz Hocası" denilen kitaplar bu türün daha özelleşmiş ve halka göre yazılmış bir şeklidir.
Günümüzde ise "İbâdetler Hukuku" (Fıkhu'l-İbâdât) adıyla kitaplar yazılmaya başlanmıştır.[49] Henüz çok yeni olan bu alanın zamanla gelişmesi son derece verimli eserlerin ortaya çıkmasını sağlayabilir.
Namaz bir ibadet olmakla birlikte, felsefe (hikmet-i teşri), sosyoloji ve psikoloji açısından da ele alınabilir. Namazın hikmet-i teşri yönü özellikle İmam Gazâlî'nin İhyâ'sında ve Şam Veliyyullah ed-Dihlevî'nin Huccetullahi'l-Bâliga'smda işlenmiştir.[50] Bu konudaki en yeni çalışma, Muhammed Tâhir b. Âşûr'un Usûlu'n-Nizâmi'l-İctimâî fi'l-İslâm adlı kitabıdır. Genel olarak ibâdetleri hikmeti teşri, sosyoloji ve psikoloji açısından incelemektedir. Namazı sosyoloji ve psikoloji açılarından ele alan çalışmaların sayısı azdır.[51]
7. Namaz Hukukunun Diğer Hukuk Dallarıyla ilişkisi:
Namaz Hukuku, İslâm hukuk sistematiğinin bütünü içinde yer alır. Bu bakımdan, çeşitli hukuk dallarıyla ilişki halindedir.
Namazla ilgili çeşitli hükümler, kamu hukukuyla ilgili el-Ahkâ-mu's-Sultâniyye ve Hisbe kitapları tarafından ele alınmıştır. el-Ahkâ-mu's-Sultâniyye kitaplarının "Vilâyet'l-mezâlim" bölümünde sâhibu'l-mezâlim'in görevlerinden biri olarak cuma ve bayram namazlarının denetlenmesi incelenmiştir. Ayrıca Ahkâmul-Hisbe bölümünde namaz, yine cuma ve cemaat namazlarının usûlüne uygun bir şekilde kılınması ve namaz kılmayanların namazı kılmalarının sağlanması açısından ele alınır. Aynı konular müstakil olarak yazılan Hisbe kitaplarında da incelenir. Bu kitaplarda namaz idare hukuku, yargılama hukuku ve ceza hukuku açılarından ele alınır.
Namazın inkârı ile ilgili konular ise, genel fıkıh kitaplarının ceza hukuku bölümünde ele alındığı gibi, ceza hukukuyla ilgili özel kitapların irtidatla ilgili bölümlerinde de ceza hukuku açısından ele alınır.
Namaz ehliyeti ve namazda temsil konuları ise medenî hukukun alanına girer. Bunlar ehliyet, icâre ve vekâlet konularında ele alınırlar.
8. Namaz Hukukunun Kaynakları, Yorumlanması ve Uygulanması:
Şeklî hukuk (yürürlük) kaynaklarından naslar (âyet ve hadisler), doktrin kaynaklarım meydana getiren ve ictihadî hukuk olarak adlandırılan icmâ, kıyas, ashabın ve müctehidlerin görüşleri Namaz Hukuku için de başlıca kaynaklardır.
Namazla ilgili âyetler prensipleri ortaya koyduğu için, yorumlan Hz. Peygamber (sav) tarafından yapılmıştır. Genel tefsirler ve hadis eserleri, ahkâm âyetleri ve hadisleriyle ilgili tefsirler ve şerhler, genel fıkıh eserleri bu uygulama ve yorumlan kaydetmişlerdir. Müctehidler de bunlara bakarak değerlendirmelerde bulunmuşlardır.
Namaz Hukuku ile ilgili herhangi bir mevzuat çalışması bulunduğunu bilmiyoruz.
4. BÖLÜM NAMAZ
9. Namazın Tanımı
İslâm Dini'nin kelime-i şehadetten sonra, birinci şartı namazdır. Aslında farsça bir kelime olan "namaz"ın hukuk dilindeki ve Arapçadaki karşılığı "salât"tır. Hukuk dilinde namaz "Bir takım şart ve rükünlerden meydana gelen ve tekbirle başlayıp selamla biten özel söz (zikir) ve hareketlerdir (fiil) "Namaz bu ikinci manâsıyla Kur'ân-ı Kerîm'de birçok defa tekrar edilir. Bunların yirmiyedisi zekâtla birlikte geçmektedir:
"Akîmu's-Salâte ve Âtu'z-Zekâte = Namazı kılın, zekâtı ödeyin" şeklindeki bu âyetlere örnek olarak Bakara: 2/3; Enfal: 8/3; Tevbe: 9/71 ve Nur: 24/51 hatırlayabiliriz.
İslâm'dan önce dua ve istiğfar mânâsına kullanılan "salât" kelimesinin, biri İbraniceden Arapçalaşmış olmak üzere üç kökten türemesi muhtemeldir:[52]
1) S-L-Y Kökü: Bu kökten türeyince sözlükte "lüzum" mânâsına gelir. el-Ezherî bu görüşü benimserken, el-Mu'cemu'l-Vasît, bu kökün "Doğuma yakın kadının veya devenin karın şişkinliği" ya da "ateşe atmak, azaba uğratmak, kızartmak, tuzağa ve kötülüğe düşürmek" mânâlarına geldiğini kaydeder.[53]
2) Sala (Salevan) Kökü: Deve kuyruğunun iki yanındaki damar, kuyruk sokumu, sırtın ortası.[54]
3) Salveta Kökü: İbraniceden Arapçaya geçen ve "namaz yeri" mânâsını taşıyan kök.[55]
Kur'ân-ı Kerîm'de "salât" kelimesi, tefîl babindaki türemiş I eriyle birlikte doksandokuz yerde geçmektedir:[56]
i)Salât kelimesi mufred (tekli) ve cem' (çoklu) olmak üzere toplam seksenüç yerde geçer:
1) Mufred Olan Salât Kelimeleri: Yetmişsekiz yerde mufred olarak geçen salât kelimelerinin altmışyedisi, başında tarif harfi bulunarak[57] geçer -bunların yirmisi mekkî, diğerleri medenîdir-; onbirinin başındaysa tarif harfi bulunmaz ve bu sonuncular çeşitli zamirlerle isim tamlaması halindedir:
a) Mufred Muhatap (ikinci tekli kişi) Zamirine Muzaf Olanlar: İkisi mekkî[58] ve biri de medenî[59] olmak üzere üç tanedir.
b) Mufred Gaib (üçüncü tekil kişi) Zamirine Muzaf Olan: Bu çeşidi bir tane olup, medenîdir.[60]
c) Mufred Mutekellim (birinci tekil kişi) Zamirine Muzaf Olan: Bu şekildeki salât kelimesi, bir yerde bulunup, mekkîdir.[61]
d) Cem' Gaib (üçüncü çoklu kişi) Zamirine Muzaf Olanlar: Bu çeşit salât kelimeleri altı tane olup,[62] yalnızca biri[63] medenî, diğerleri mekkîdir.
2) Cem' Halindeki Salât Kelimeleri: Biri dışında hepsi medenî olan cem' durumundaki salât kelimeleri beş tanedir:
a) İzafetsiz Olanlar: Bu çeşit salâvat kelimesi üç tane olup, yalnızca birinin başında tarif harfi bulunmakta,[64] diğerleri ise tarif harfsizdir.[65]
b) İzafet Terkibi Halindekiler: İzafet terkibi halindeki cem' salât kelimelerinin biri er-Kasul kelimesine,[66] diğeri cem' gaib zamirine[67] muzaftır.
Sözlükteki mânâsı "dua, istiğfar ve rahmet" olan salât kelimesi[68]hu-kukî kullanılışıyla birlikte Kur'ân-ı Kerîm'de on ayrı mânâya gelir:
1) Namaz mânâsmdakiler:
a) Beş vakit namaz,[69]
b) İkindi namazı,[70]
c) Cuma namazı,[71]
d) Cenaze namazı[72];
2) Namazla ilgili mânâlar:
a) Kıraat,[73]
b) Namaz kılınan yer.[74]
Bu kelime ekseriyete (Ebu Hanife, Hz. Ali, Mücahid ve Katade'ye) göre bizzat namaz; eş-Şafıî, İbn Mes'ud, Enes b. Malik ve Said b. el-Museyyeb'e göre de namaz kılınan yer mânâsındadır.
c) Yahudilerin ibadet yeri;[75]
3) Dua ve istiğfar;[76]
4) Övmek;[77]
5) Din.[78]
Salât kelimesinin birlikte kullanıldığı fiiller -onbeşe yakım emir sigasıyla (kipiyle) olan- kırkbeş civarındaki "ikâmet", üç tanesi "kıyam", üç tanesi "kadâ", iki tanesi "nida", iki tanesi "emr", birer tane olmak üzere "ityân, îsâ, idâ'ah, kasr, sadd" masdarlarının çeşitli formlarıdır.
ii)Tefîl Babındaki Fiiller ve Türemişleri: Salât kelimesinin tefîl babındaki fiilleri "namaz kılmak, dua etmek, atın yarışta ikinci olması ve bereket istemek" mânâsına gelir.[79] Salât kelimesi haddizatında hep bu tef’il babındaki türemişiyle kullanılır:
1) Fiiller:
a) Maziler: Tefil.babmdaki ve mazi şeklindeki salât kelimesi üç yerde geçer, bu âyetlerin hepsi de mekkîdir.[80]
b) Muzariler: (1) Cem' Gaib Olan: Bir tanedir ve medenîdir,[81] (2) Mufred Gaib Olan: İki tanedir ve ikisi de medenîdir.[82]
(c) Hâzır Emir: (1) Mufred Olanlar: Biri mekkî,[83] diğeri medenî[84] olmak üzere iki yerdedir. (2) Cem' Olan: Bir tanedir ve medenîdir.[85]
d) Gaib Emir (istek): Bir tanedir ve medenî olup, aynı zamanda cem'dir.[86]
e) Hazır Nehy (olumsuz emir): Bir tane, medenî ve mufreddir.[87]
f) Cahd-i Mutlak: Bir tane, medenî ve cem'dir.[88] (2) Türemiş İsimleri:
a) İsmu'l-Fail: Hepsi cem' ve tarif harfli olmak üzere üç tane olup, biri veyl[89] biri istisna edatından[90] ve diğeri de "min" cer harfinden[91] sonra gelir.
b) İsmu'l-Mekân: Bir yerde geçer, tarif harfsîz ve medenîdir.[92]
Ahzab: 33/56 âyetinde; Allah, melekler ve insanların Hz. Peygamber'e salâtından sözedilmektedir. Müfessirler buradaki salât tabirini üçe ayırırarak açıklar: (1) Salâtullah (Allah'ın salâtı): İbn Abbas'a göre rahmet, dua ve teberrük; el-Buharî'ye göre Övme; el-Hasenu'l-Basrî ve Said b. Cubeyr'e göre rahmet ve mağfiret (bereket ve keramet); Ebu'l-Âliye'ye göre meleklere övmek mânâsına gelir. (2) Salâtu'l-Melâ'ike (Meleklerin Salâtı): Hz. Peygamber'e dua, ümmetine istiğfar demektir. (3) Salâtu'n-Nas (insanların Salâtı): Dua mânâsmdadır.[93]
Kur'ân-ı Kerim'de namaz karşılığı olarak, salâttan (rağbet veya heves, meyletme) başka, dua (reca, çağırmak), zikr, hatırlama,[94] teşbih (ta'zim, şerefli ve kutlu olduğunu bildirme[95]), inâbe (dönüş, bağlılık[96]), iman[97] vb. kelimeler kullanılır.[98]
10. Namazın Temeli:
Sebebi:
Farz Namazlar:
Farz namazların kılınış sebebi, namazın niteliğine göre farklılık gösterir.
Beş Vakit Namaz ve Cuma Namazı:
Beş vakit namazın farz olmasının sebebi vaktin girmesidir. Her vaktin girmesiyle o vakte ait namazın da -ister bu özel zaman içinde, isterse kaza olarak kılınsın- yerine getirilmesi farz olur.
Cenaze Namazı:
Cenaze namazının sebebi, kendisi için son vazife yerine getirilecek müslüman ölünün bulunmasıdır.
Vacip Namazlar:
Vitir ve Bayram Namazları:
Vitir ve bayram namazlarının da sebebi -farz namazlarda olduğu gibi- vaktin girmesidir.
Adak ve Bozulan Nafile Namazın Kazası:
Adak namazlarının sebebi kendisine mecburi olmadığı halde namaz kılmaya dair verilen sözdür. Bozulan nafile namazların da -kazası da- bir nevi adak namazına benzer şekilde, yerine getirmeye dair verilen sözdür; çünkü bir ibadete başlamak demek, onu tamamlayacağını zımnen bildirmek demektir.
Tavaf Namazı:
Tavaf namazının sebebi, bu ilâhî lûtfa ermekten dolayı şükür nişanesi olarak ve Hz. Peygamber'e (s.a.v.) uyarak namaz kılmak istek ve gereğidir.
Nafile Namazlar:
Nafile namazların hemen bütünün sebebi vaktin yamsıra, sevap kazanma isteğidir.
Hükmü ve Delili:
Beş vakit namazın kılınmasının akıllı ve buluğa ermiş bir müslümana farz olduğu kitap, sünnet ve icmâ-i ümmetle sabittir.
"Namazı kılın, zekâtı verin, kendiniz için önceden gönderdiğiniz herhayrı Allah katında bulacaksınız."[99]
Buna benzer âyetler müslümanların özelliklerinden bahsederken namaz kıldıklarını belirten âyetler Kur'ân-ı Kerîm'de çoktur.[100] "İslâm Dini beş temel üzerine kurulmuştur:
1) Kelime-i Şehadet,
2) Namaz kılmak,
3) Zekât vermek,
4) Haccetmek,
5) Oruç tutmak.[101]
Namazın farz kılınmasından beri müslümanlar namaz kılmışlar ve bütün âlimlerce namazın farz olduğu kabul edilmiştir. Bu ise bir icmâı ümmettir.
Mekke'de hicretten birbuçuk yıl önce miraç gecesinde farz kılman namaz, zarurat-ı dîniyedendir. Bunun için vakit namazın, hem farz olduğuna inanmak, hem de onu yerine getirmek farzdır. Namaz kılan, dünyada borcunu ödemiş ve âhirette de sevaba nail olmaya hak kazanmış olur. Namazı terk eden müslüman hatalı ve günahkârdır, inkâr eden ise kâfir olur.
"Geniş vakitli farz" olan namazın farz oluş[102] vakti ihtilaflıdır.
a) Namaz, Hanefî Mezhebine göre, geniş vakitli olduğundan, vaktin sonunda farz olur: Irak'lı hanefîlerin çoğunluğuna göre, vucûb, vaktin başında değil, sonunda sabit olur. Hanefîlerin çoğunluğu ise şöyle diyor: Şayet vâcib (=farz) geniş vakitli olursa, vaktin bütünü edaya elverişli olur. Eda edildiği takdirde vaktin başı bunun için sebep olarak gerçekleşir. Eğer eda edilmezse, sebep oluş sonrasına doğru uzanır, nihayet vaktin son parçasıyla birlikte sebep oluş da belirginleşir.
b) Şafiî Mezhebine göre, "geniş zamanlı vâcib", ilk vakitle geniş olarak gerçekleşir. Eğer zaman ibadet miktarından daha genişse, ilk vakitte geniş vakitli olarak eda edilmesi gerekir. Gazâlî, Nevevî ve hukukçuların çoğu, ertelemenin caiz olması için ikinci durumda yapma azmini şart koşar.
11. Namazın Amaçları ve Fonksiyonları:[103]
Kur’ân-ı Kerîm yüryüzünde Allah'ın hükümranlık atmosferini yaratmak gayesiyle, günde beş vakit cemaat namazı kaidesini koymuştur. Mü'min böylelikle, her namaz süresince birkaç dakika yaratıcısına teslimiyet ve şükrünü eda etmek için, bütün maddî ve şahsî menfaatlerini terkeder. Haklar ve vazifeler karşılıklı olduğundan, namaz insanın vazifesi, Yaratıcısının ise bir hakkıdır.
Kur'ân-ı Kerîm'e göre her şey kendi tarzınca Allah'a hamd ve O'nu teşbih eder:
"Yedi gökle yer ve bunların içinde bulunanlar O'nu tesbih ve tenzih ederler, hiçbiri hariç olmaksızın, hepsi O'na hamd ile teşbih eder. Fakat siz, onların tesbihini iyi anlamazsınız. O, hakikaten Hakimdir, Yargılayıcıdır."[104] Müslümanların namazı bir bakıma bütün yaratıkların muhtelif ibadet şekillerini birarada toplamaktadır, yani namaz Kainatın İbadet Modeli olmaktadır: Gök cisimleri -güneş, ay ve yıldızlar- daimî olarak hareketlerini tekrar ederler (müslüman bu hareketleri namazda tekrarlar); dağlar ayakta dururlar (müslüman namaza ayakta dikilerek başlar=kıyâm); hayvanlar daimî olarak eğilmiş durumdadırlar (namazda ikinci hareket eğilmektir=rükû); ağaçlar besinlerini ağız vazifesi gören kökleriyle alırlar, şu halde devamlı secde etmektirler (namazda üçüncü hareket, alnı yere koyarak secde etmektir); akan su devamlı, hatta genel olarak su devamlı yıkar, temizler (müslüman namazda önce abdest alır.[105] Kur'ân-ı Kerîm'deki âyetlerden biri
"Gök gürültüsü O'nu hamd ile teşbih eder"[106] ifadesini kullanmaktadır: Bu bizi, bazı namazlarda Kur'ân-ı Kerîm'in yüksek sesle okunmasını bir tarafa bıraksak bile, namazlarda sık sık tekrar edilen Allahu Ekber tekbirinin yükseksesle söylenişini düşündürür. Müslümanların cemaat halindeki ibadetler de yaptıkları gibi, sürü halinde uçan kuşlar da Allah'a ibadet eder.[107] Cisimlerin gölgeleri Allah'a hususî bir teslimiyet ve ibadet tarzı olarak her gün nasıl uzanıp kısalırsa,[108] ibadet eden insan da namazda kıyam, rükû, secde ve ka'de yaparken uzanıp kısalır. Mahlûkatın yukarda geçen bütün hareketleri insanamahsus olup, diğer mahlukatta bulunmayanların ilavesiyle adapte edilmiştir.
Namazın sırlarından bahsederken büyük sufî Şah Veliyyullah ed-Dihlevî[109] şöyle demektedir; "Bil ki, insan bazan, bir şimşek gibi kısa bir an içinde mukaddes bir makama (ilâhî huzur) götürülür ve kendini mümkün olan en büyük bağlılıkla Allah Teâlâ'nın eşiğine girmiş bulur. Orada bu insan üzerinde Allah'ın kudret ve sırrı görülür (tecellî). Bu tecellîler onun ruhuna hâkim olurlar. Orada beşer lisanının ifade etmekte âciz kalacağı şeyleri görür ve hisseder. Şimşek gibi gelip geçen bu hâli müteakip, insan önceki haline döner ve bu vecd hâlinin kaybolmasından dolayı kendi kendine elem duyar. Bunun üzerine kendinden kaçmış bu hale tekrar erişmeye gayret eder. Dünyadaki hâlini Allah'ın ilmine garkolma hâlinin en yakın durumuna koyar. Bu hürmet, kendini vakfetme ve Allah ile hemen hemen doğrudan doğruya başbaşa kalma hâlidir. Namaz esas itirbarıyla üç unsurdan ibarettir:
1) Kalbin Huşûu: Allah'ın azamet ve celali (kibriyası) karşısında zaaf ve yetersizliğimizi bilmekten ileri gelen tevazu hissi.
2) Ezkâr (Sözler): Allah'ın bu mutlak üstünlüğünün uygun sözlerle ifade ve ikrarı.
3) Fiiller: Vücut ve bütün azaların hürmete uygun duruş alması... Birisine hürmet ifade etmek için ayakta durulur ve hürmet edilen, yardım istenilen şeye karşı dönülür. Daha hürmetkar olarak insan eğilir ve ta'zimle başını indirir,.. Tevazûun zirvesi, başı hürmet edilen şey karşısında yere değdirerek eğmektir -Bu hareket benliği ve şuuru en yüksek derecesinde teksif ettirir... İnsan manevî tekâmülünün zirvesine derece derece eriştiğinden, böyle bir seyahati (urûcu) üç merhaleden geçecektir; tam bir dua (namaz) bu üç duruşu içine alacaktır; Allah'ın huzurunda ayakta durmak (kıyam), eğilmek (rükû) ve başı yere koymak (secde). Böylece insan Allah'ın yüceliğini, O'nun karşısında kendi ;avazûunu hissetmek için ruhuna gerekli tekâmülü kazandıracaktır."
Bilindiği gibi, beş vakit namaz, müslümanlara Hz. Peygamber'in miracı sırasında farz kılınmıştır. Bundan başka Hz. Muhammed (s.a.v.);
"Namaz mü'minin mi'racıdır, yani bir mü'minin namazı Allah'ın huzuruna yükseldiği bir miracıdır" buyurmuştur. Mü'min namazın sonunda Allah'ın huzuruna çıkar. Bunlar boş söz değildir. Mü'minin namazdaki hareketlerine bakalım: Önce ayakta durur, ellerim kaldırır ve Allahu Ekber (büyük olan sadece Allah'tır) der. Böylece Allah'tan başka her şeyden azgeçer ve O'nun iradesine boyun eğer. Rabbi'nin azametine hamd u senalarda bulunduktan sonra, ilâhî azamet karşısında kendini o kadar Lütevazî hisseder ki, eğilir ve hürmet ifadesi olarak başını indirerek "Yegane azamet sahibi olan Rabbimin şâmnı yüceltirim" (Subhane Rabbiye'l-Azîm) der. Sonra kalkar ve kendisini hidâyete eriştirdiği için Allah'a hamdeder (Rabbena Leke'l-Hamd); ve bîr an tefekkür eder, Allah'ın büyüklüğü ve kendi benliğinin küçüklüğü karşısında müteessir olur; o derece ki secdeye kapanır ve kemal-i tevazu ile başını yere koyar ve "Yegâne yüce olan rabbimin sânım yüceltirim" (Subhane Rabbiye'l-A'lâ) der. Sonra bu hareketleri tekrar ederek, Allah'ın huzurunu, O'nunla doğrudan doğruya ve şahsen karşılaşmak için O'nun yardımını diler. İki varlık karşılaştığı zaman, daima bir selam alış-verişi vardır. Müslüman bizzat Hz. Muhammed'in miraçta Allah ile arasında geçmiş olan karşılıklı selamlaşma tabirlerini kullanır (Tahiyyat'ı okur). Tabir caizse, mü'min hiçbir maddî sembol olmadan, her şeyin üstünde olan Allah'a ruhanî bir seyahat eder.
İşte İslâm'da insanın en fazla yükselişi, hem de günde beş defa olmak üzere, Cenab-ı Hakk'ın huzurunda oluşu ve Hz. Muhammed'in miracının hatırası olarak Allah tarafından mü'minlere bağışlanan ilâhî hediye budur.
Namazın batını mânâsı da işte budur. Maddî faydaları da çoktur: Namaz günde beş defa bir mahalle halkını, haftada bir defa şehir/kasaba halkını biraraya toplar. İki bayram namazında ise uzak yerlerden bile gelen ziyaretçiler cemaatin normal diğer faaliyetleriyle ve bölgenin en yüksek memurlarıyla karşılaşırlar. Zira namazda imamlık etme imtiyaz ve vazifesi esasen bölgenin idarî başkanındadır. Başkent'te ise bu imtiyaz devlet başkanınındır. Sosyal bakımdan ise bu namazlarda mü'min Allah'ın saltanat ve hükümranlığını kendi etrafında hisseder; hayatını askerî bir disiplin içinde geçirir. Zira namaz imamın idaresinde hareket edilen hakikî bir resmî geçittir. Müezzinin daveti üzerine herkes toplanma yerine koşar, liderin arkasında sık saflar halinde durulur, tam bir ahenk halinde bütün hareketleri ortak olarak yaparlar. Bundan başka, dünyanın dört bir bucağının mü'minleri namazlarında bir tek merkeze -Mekke'deki Allah'ın evine, Kâ'be'ye- doğru yönelirler. Bu hadise, en basit ve en az tekâmül etmiş zekalara bile tesir edecek ve onlara, bütün ümmetin bir olan, hayat sahibi, her yerde hâzır ve nazır ve yegâne itaate lâyık olan Allah'a teslim olduğunu hatırlatmaktan geri kalmayacaktır. İslâm topluluğunun birliği sınıf, ırk ve ülke farkı olmaksızın gözle görülür hale gelecektir.
Tercihe şâyân ve usûle daha uygun olan namaz cemaatle kılman namazdır. Böyle bir imkânın yokluğunda, ya da daha elverişli bir kolaylık sağladığı takdirde -kadın için de, erkek için de- namaz tek başına kılınır. Bir günde beş defa namaz kılınması yirmidört saatin aşağı yukarı en az bir yirmidört dakikasını Allah'ın huzurunda geçirmek ve O'nu hatırlamak demekse de mü'min sevinçte ve kederde, çalışmada ve dinlenmede,yatakta ve işinde Allah'ı her an hatırlamalıdır.[110] Başka bir âyette ifade edildiği gibi,[111]
“Allah yeryüzünde ve toprak içinde olan her şeyi bizim için yaratmıştır ve bundan istifade etmek lâzımdır; fakat bu nimetlerin karşılığı, onları bize verene karşı (ve diğer yaratıklara karşı) adaletsizlik değil, şükür ve tâat olmalıdır.”
Öğle namazı her Cuma günü daha büyük bir ciddiyet ve vakar içinde kılınan haftalık toplu bir ibadet haline dönüşür. O gün mahallenin imamı namazdan önce bir nasihatte bulunur. İslâm, senede iki bayram tanımıştır: Birincisi oruç ayının sonunda, diğeri de Mekke'deki hac dolayısıyla yapılanıdır. Bu iki bayram günde beş vakit namaza ek olarak hususî namazlarla kutlanır. O günlerde cemaatle namaz kılmak için sabahleyin erkenden müslüman erkekler camide toplanır. Namazdan sonra imam bir hutbe okur. Diğer bir nevî namaz da mahdut bir mecburiyetle (farz-i kifâye), definden önce ölü için kılınan cenaze namazıdır.
12. Namazın Tarihçesi:
Önceki Ümmetler:
Kur'ân-ı Kerîm'de daha önceki ümmetlerde de namaz ibadeti bulunduğu, meselâ yahudilere namazın emredildiği;[112] Hz. İbrahim'in kıldığı namazın kabulü için dua ettiği;[113] Hz. Lokman'ın oğluna namaz kılmayı öğütlediği;[114] Hz. Adem, Hz. Nuh ve Hz. İbrahim'den sonra namazı terkeden nesil geldiği;[115] Hz. Musa'ya namaz kılmanın emredildiği;[116] Hz. Zekeriya'nın namaz kıldığı;[117] Hz. İsa'nın beşikte konuşurken, namaz kılmasının emredildiğini söylediği;[118] Hz. İsmail'in ehline namaz kılmayı emrettiği;[119] Hz. İbrahim, Hz. Lût, Hz. İshak ve Hz. Ya'kub'un salih birer kul olduğu belirtildikten sonra namaz kılmalarının kendilerine vahyedildiği[120] ifade edîlir.[121]
Cahiliye Devri:
Arap müşriklerinin itikadı şirk olduğu gibi, ibadeti de şirke benzerdi. Çoğunun evinde bir put bulunur ve girip çıkanlarca ta'zim olunurdu. İslâm öncesi Araplarınm belli bir namazları yoktur. Sadece Harem-i Şerife girerler, beytullah'ı ıslık çalarak ve el çırparak tavaf ettikten sonra putları meshederler, telbiye yaparken Allah'a dua ederlerdi.[122] Özetle cahiliye ibadeti putların çevresinde dönmek ve onları meshetmek ile, onlar adına kurban kesmekten ibarettir. Bu devrin ibadetini Ebû Reca al-Utâridî en güzel anlatır: "Biz taşlara tapınırdık, güzelce taşlar bulunca, öncekini atar, sonrakini alırdık, taş bulamazsak topraktan küçük bir yığın yapar, bir koyun getirip, bu yığının üstüne sağar, sonra da o tepenin etrafında döner dolaşırdık."[123]
Araplar arasında, müşriklerin yanısıra, hanîfler, hıristiyan ve yahudîler, ateistler de vardı.
Hz. Peygamber'in (asm) hayatı, iki belirleyici döneme ayrılır:
1) Peygamberlikten önceki hayatı,
2) Peygamberlikten sonraki hayatı.
Rasulullah, hayatının birinci döneminde diğer insanlar gibiydi, onlardan farklı bir yanı yoktu, çağdaşlarından da onun söz ya da fiillerine uymaları istenmemişti. Rasulullah'ın hayatının ikinci dönemi ise, İslâmî hükümlerin dayanaklarından biridir.
Usûlu'l-fıkh bilginleri, Hira mağarasında ibadet, dua ve tefekküre çekilen Hz. Peygamber'in, hayatının birinci döneminde, semavî bir şeriate göre ibadet edip etmediğinde ihtilaf etmiştir; konudaki görüşleri, dört ana noktada toplayabiliriz:[124]
a) Bir gruba göre, Hz. Peygamber, bir semavî dine uyarak ibadet etmemiştir. İbnu'l-Humâm, bu görüşü, malikîlere ve kalâmcılara nisbet eder.
Bu görüşün en ateşli savunucusu Mu'tezîle'dir. Mu'tezîle'ye göre, Hz. Peygamber, kötülüklerden kaçınmak ve aklın iyi dediklerini yapmakta, "akıl şeriati" üzereydi. Resulullah'ın başka birine uyması, onun mertebesini eksiltir; böyle bir şey imkânsızdır.
b) Bâkıllânî'ye göre, Hz. Peygamber'in, bir semavî dine uyarak ibadet etmesi caizdir, ama fiilen böyle birşey gerçekleşmemiştir.
c) Mu'tezile'den Ebu Hâşim'e göre, Hz. Peygamber bazı noktalarda, bir semavî dine uyarak ibadet etmiş olabilir.
d) Bir gruba göre, Hz. Peygamber, bir semavî dine uyarak ibadet etmiştir. Karâfî, bu görüşü, İmam Malik'e nisbet eder. Bu görüşteki hukukçular, hangi şeriate uyduğu konusunda farklı görüşleri benimser:
1) Bir gruba göre, Hz. Nuh'un şeriatine göre ibadet ediyordu; m'tekil "Allah, Nuh'a buyurduğu şeyleri, size de din olarak buyurmuştur.
"Ey Muhammed! Sana vahyettik; İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki: Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin"[125] buyurulur.
Bu âyetteki, "din" kelimesi, furû (fıkıh) değil, usûl (iman esasları) ile ilgilidir. Nitekim âyetin sonunda, Nuh'a buyurulanın, "dine bağlanmak ve onda ayrılığa düşmemek" olduğu belirtilir. Ayrıca Hz. İbrahim'le ilgili âyetler de[126] bununla çelişir.
2) Bir gruba göre, Hz. İbrahim'in şeriati üzere ibadet ediyordu. Nitekim, Kur'ân'da
"Doğrusu, İbrahim'e en yakın olanlar, ona uyanlar, bu peygamber Muhammed ve inananlardır,"[127]
"Ey Muhammed! Sana 'Doğruya yönelen, puta tapanlardan olmayan İbrahim'in dinine (^milletine) uy' diye vahyettik,"[128]
"Allah uğrunda gereği gibi cihad edin. O, sizi seçmiş, babanız İbrahim'in yolu olan dinde (=millet) sizin için bir zorluk kılmamıştır"[129] buyurulur. Hz. İbrahim'le ilgili bu âyetler hem yoruma açıktır, hem de tevhîd konusuyla ilgilidirler. İkinci âyette geçen din (=millet) terimi de furûu değil, tevhîd esaslarını içerir. Ayrıca, Hz. Nuh'la ilgili âyet de[130] bunlarla çelişir.
3) Bir gruba göre, Hz. Musa'nın şeriatine göre ibadet ediyordu.
Hz. Musa'nın şeriatına göre ibadet etmesi caiz değildir. Çünkü, Hz. Musa'nın şeriati, Hz. İsa'nın şeriatiyle yürürlükten kaldırılmıştır.
4) Bir gruba göre de, kendinden önceki son peygamber olan Hz. İsa'nın şeriatine göre ibadet etmiştir; çünkü genellikle İnsanlar ve bu arada Hz. Peygamber de bununla mükellefti.
Hz. İsa'nın bütün insanlara gönderildiği kesin değildir. Ayrıca, Hz. İsa'nın şeriati'nin izi kaybolduğundan, ona uyma mükellefiyeti düşmüştür Rasulullah'ın peygamberlikten önceki hayatıyla ilgili olarak nakledilen fiilleri arasında, hıristiyanların yaptıklarını uyguladığı, onlarla beraber yaşadığı ve onlara şeriatlerini sorduğu yer almaz.
Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber'in, peygamberlikten önceki ibadetleri konusunda, müşrikleri reddetmek ve peygamberlerin tevhide davetini vurgulamak amacıyla inen Âl-i İmrân: 3/68, Hac: 22/78 ve Şûra: 42/13 âyetlerine dayanmak yanlıştır.
Mâzerî ve İmamu'l-Harameyn Cuveynî şöyle demektedirler: "Bu, usûlde ve furûda asla sonucu görülmeyen bir meseledir. Sadece tarihî bilgi niteliğindedir. Şeriatte herhangi bir hüküm buna dayanmaz."
Siyer ve sünen yazarları Hz. Peygamber'in bi'setten (peygamberlikten) önceki pekçok fiilini ve durumunu naklederler. Bundan maksatları, bu anlatılanların şer'î hüküm çıkarmanın kaynağı olması değil, peygamberliğini ve doğruluğunu bilmeye yarayan durumları nakletmektir.
İbn Teymiye, bu konuda şunları söylüyor:[131] "Hadis kitapları, özellikle peygamberlikten sonraki dönemi naklederler, peygamberlikten öncesine ait pekaz şeyi zikrederler. Ancak peygamberlikten önceki dönemle ilgili olanlar, hukukî konuda kaynak olamazlar. Bilakis müslümanlar, Allah'ın kullarına farz kıldığının, O'na iman ve peygamberlikten sonra getirdiklerine göre hareket etmekte olduğunu bilirler. Bu yüzden, cemaati terkederek cumasız ve cemaatsiz bir şekilde mağaralara ve dağlara çekilen ve peygamberlikten önce Hira dağında ibadet ve tefekkürde (=tahannus) bulunmuş olduğundan dolayı, Allah'ın, peygamberine emrettiği şer'î ibadetleri terketmekte Hz. Peygamber'euyduğunu öne süren, hata etmiş olur. Çünkü Rasulullah, Allah'ın kendisini peygamberlikle şereflendirmesinden sonra, daha önce yaptığı tefekkür vb.ni yapmamıştır."
Bununla birlikte, Rasulullah'ın bu dönemine ait bazı âdetlere, güzel olur ve şeriate aykırı olmazsa, uyulabilir. Bu durumda onların kaynağı, peygamberlikten sonraki dönem olur.
İslâm'da Namaz:
İslâm yukarda anlatılan câhiliyye ibadet tarzım kabul etmemiş, başlangıçta iki rekat sabah namazı ve gece vaktinde ikişer rekat olmak üzere iki,[132] daha sonra hicretten az önce beş vakit namaz kılınmasını emretmiştir. Gece namazı sadece Kur'ân okumaktan ibaretti,[133] bu daha sonra kaldırıldı.[134]
İslâm, Allah'a yaklaşmanın putlar çevresinde dolaşmakla değil, gusül (bazı müşrikler guslederdi, fakat bu namaz kılacak bir mü'min için gerekli temizlik gibi değildi) ve abdestten sonra sırf Allah rızası için kulluk secdesine kapanmakla olacağını bildirdi. Hz. Peygamber'in ilk namazı, Müdessir: 74/1-3 âyetlerinin ışığında, tahminen kırküç yaşındayken Cebrail'in (a.s.) tarifiyle abdest alıp, önce kendisi, sonra Hz. Hatice ile birlikte kıldığı ifade edilir. Hatta el-Cassas[135] ilk namazı Cebrail'in imam olarak ve fecr-i sâdığın doğuşuna yakın zamanda kıldırdığını nakleder. Bundan sonra, İslâm'ın yayılmasıyla birlikte, önceleri gizli, hatta böyle bir yer bulunmayınca şehir dışındaki izbe yerlerde namaz kılındı.
13. Namazın Prensipleri:
Belirlilik Prensibi:
Namazın nasıl kılınacağı bizzat Hz. Peygamber tarafından gösterilmiştir. Bu bakımdan, ondan sahîh olarak nakledilen şekiller ve türler dışında namaz kılınamaz. Namazın çeşitli işlemlerinin uygulamşıyla ilgili olarak mezheplerin görüş ayrılığı bulunan bazı meselelerin ortaya çıkışının sebebi, mezhep imamlarınca ya rivayetlerin sahîh kabul edilmeyişidir, ya da böyle bir rivayetin onlara hiç ulaşmamış oluşudur. Bu yüzden, namazın belirlilik prensibi ortadan kalkmış olmaz.
Uygunluk Prensibi:
Farz namazların kılınışı, her mükellef için en uygun zaman ve tarzda gerçekleştirilebilir. Namazların yirmidört saatin belli zaman dilimlerinde geniş vakitli olarak kılınmasının sağlanması, her mükellefin kendisine uygun zamanı seçmesi amacına yöneliktir.
Kolaylık Prensibi:
İslâm'ın bütün hükümlerinde olduğu gibi, Namaz Hukuku konusunda damükelleflere ibadetlerini en kolay bir şekilde yerine getirme imkanları sağlanmıştır. Yolcuların, hastaların, kadınların, korku halinde olanların namaz kumaları için -ilgili konularda yeterince açıklanan- namazın nicelik veya nitelikçe değişmesi sonucunu ortaya çıkaran bir takım kolaylıklar vardır.
2. KISIM NAMAZIN UNSURLARI
5. BÖLÜM NAMAZIN TARAFLARI, NAMAZ HUKUKUNDA EHLİYET, TEMSİL VE SORUMLULUK
14. Namazın Tarafları:
Namazın, "namaz alacaklısı" ve "namaz mükellefi" olmak üzere iki tarafı vardır:
Namaz Alacaklısı:
Namaz emrini verme yetkisi, Yüce Allah'a aittir. Dolayısıyla namaz, Allah'ın haklarından biridir; oruç, hac ve umre gibi, "saf ibadet" (el-İbâdetü'l-mahda) niteliği taşımaktadır.
Namaz ibadeti Allah'ın haklarından biri olduğu için, İslâm devletinde "kamu hakları" çerçevesinde düşünülür. İnkârı veya ihmali ya da usûlüne uygun bir şekilde yerine getirilmemesi halinde, "kamu yetkisi"ni taşıyan Dîvanu'l-Mezâlim veya Hisbe kuruluşlarının temsilcileri tarafından yaptırım gücüne dayalı bazı işlemlere başvurulmuştur, başvurulur.[136]
Namaz Mükellefi:
Namaz bakımından mükellef sayılmak için, bu emre muhatap kişilerin bir takım şartları taşıması gerekir. Bunlara "Namazın Farz Olma Şartları" (Şurûtu Vucûbi's-Salât) denir. Namazın farz oluş şartlarını, genel ve özel şartlar şeklinde ele alabiliriz.
Genel Şartlar:
İslâm:
İslâm dininin emirlerini yerine getirmek için müslüman olmak şarttır. Başka bir dinden olanlar bu emirleri yerine getirmekle mükellef debidir. Namaz, sadece müsîüman tarafından kılınır. Müslüman olmayanlar öncelikle iman etmekle mükelleftir, iman etmek onlar için en büyük badettir.
Akıl:
İslâm Dininin emirleri akıllılar için olduğundan, namazın farz olması için de akıllı olmak şarttır.
Büluğ:
Ergenlik çağına ulaşmamış kimselere namaz farz değildir; ancak yedi yaşından sonra çocuklara namaz kılmayı öğretmek ve yavaş yavaş onan namaza alıştırmak gerekir. On yaşında çocuğun bu özelliği kazanmış olması şarttır.[137]
Çocuk namaz vakti çıkmadan bulûğa ererse, Hanefi Mezhebine göre, almışsa bu namazı kabul edilmez, yeniden kılması gerekir; Şafiî Mezhebine göre, yeniden kılması (iade) gerekmez.[138]
Adet ve Lohusalıktan Temizlik:
Hukukçuların bazısı, âdet ve lohusa olmamayı da namazın farz olma şartları içerisinde ele alır, fakat kıldıkları namazın sahih olmadığı görüşünü benimserler; bazısı da namazın bu gibilere farz olmadığı görüşünü kabullenir.
Kısacası âdet gören ve lohusa olan kadınlara namaz farz olmadığı pbi, bu süre içinde geçen namazları kaza etmeleri de gerekmez.
Özel Şartlar:
Namazın farz oluşuyla ilgili özel şartlar, cuma namazının farz olma şartlarıdır. Bunlar ilgili bölümde ele alınacaktır.
15. Namaz Hukukunda Ehliyet ve Temsil:
Ehliyet ve Temsil:
Namaz mükellefi olmak için, kişinin akıllı olması, Hanefî ve Şafiî mezheblerine
Şema 9: Namazın Şartları
Farz Olmasının Şartları
(1) İslâm
(2) Akıl
(3) Buluğ
(4) Hayız ve Nifastan Temizlik
Sahih Olmasının Şartları
(1) Hadesten Taharet
(2) Necasetten Taharet
(3) Setr-i Avret
(4) Niyet
(5) İstikbal-i Kıble (6) Vakit
|
Şartlar |
Hanefî |
Şafiî |
Maliki |
Hanbelî |
|
|
Farz Olmasının Şartları |
İslâm |
ŞART |
ŞART |
- |
ŞART |
|
Akıl |
ŞART |
ŞART |
- |
ŞART |
|
|
Bulûğ |
ŞART |
ŞART |
ŞART |
ŞART |
|
|
Hayız ve nifastan Temizlik |
ŞART |
ŞART |
- |
- |
|
|
Davetin Ulaşması |
- |
ŞART |
- |
- |
|
|
İkrahın Bulunması |
- |
- |
ŞART |
- |
|
|
Farz Olmasının Şartları |
Hadesten T. |
ŞART |
ŞART |
ŞART |
ŞART |
|
Necasetten T. |
ŞART |
ŞART |
ŞART |
ŞART |
|
|
Setr-i Avret |
ŞART |
ŞART |
- |
ŞART |
|
|
Niyet |
ŞART |
RÜKN |
RÜKN |
ŞART |
|
|
İatikbal-i Kıble |
ŞART |
ŞART |
ŞART |
ŞART |
|
|
Vakit |
ŞART |
ŞART |
_ |
ŞART |
|
|
Namaz Kılmayı Bilmek |
- |
ŞART |
- |
- |
|
|
Mubtılâtı Terk |
- |
ŞART |
- |
|
|
|
İslâm |
- |
- |
ŞART |
- |
|
|
Farz Olmasının Şartları |
Davet Ulaşması |
- |
- |
ŞART |
- . |
|
Akıl |
- |
- |
ŞART |
ŞART |
|
|
Vaktin Girmesi |
- |
- |
ŞART |
|
|
|
Abdestin Bozulmaması |
- |
- |
ŞART |
- |
|
|
Uyku ve Gafletin Olmaması |
- |
- |
ŞART |
- |
|
|
Hayız ve Nİf'as-tan Temizlik |
- |
P - |
ŞART |
- |
|
|
Temyiz |
- |
- |
- |
ŞART |
|
Tablo 1: Namazın Şartları
Namaz Hukukunda Kiralama.[139]
Sünnî mezheplere göre namaz hukukunda kiralama farz-ı ayn olan namazda geçerli değildir; Zahirî ve Caferî Mezheplerine göre bazı durumlarda caizdir.
Farz-ı Ayn Namazlarda Geçerli Olmayışı:
a) Hanefî Mezhebine göre namaz, oruç ve hac gibi farz-ı ayn ve vâcib ibadet ve tâatler için yapılacak icareler (kiralama, ücretle yaptırma) sahih değildir. Çünkü bunlar, bir dinî vazife olarak yapılır bunları yapanlar sadece ilâhî rıza için yaparak sevap kazanacaklarından ayrıca dünyevî bir ücreti hak etmezler. Ancak tâat kabilinden bir kısım ameller vardır ki, bunların yapılması, herhangi bir müslüman hakkında şer'an taayyün etmiş bulunmadığından, bunlardan dolayı ücret alınması -Kâsânî'nin şiddetle karşı çıkmasına rağmen-, sonraki fukaha tarafından caiz görülmüştür. İmamlık, müezzinlik, Kur'ân ve fıkıh öğretimi, vaaz ve nasihat etmek bu cümledendir. Bu vazifelerin sahipleri, bu hizmetleri yaptıkça veya yapmaya hazır bulundukça belirlenmiş ücretlere hak kazanırlar. Çünkü bu vazifeleri, fahrî olarak yapacak kişiler azaldığından, bu ücret caiz görülmediği takdirde, muattal hale gelmesinden korkulur.
b) Malikî Mezhebine göre, namaz ve oruç gibi farz-ı ayn ibadetler için isti'câr caiz değildir. Mükelleflerden farz-ı kifâye yoluyla istenen ameller hakkında icare sahihtir; ölülerin yıkanması ve kefenlenmesi gibi. İmamet, müezzinlik, Kur'ân, ilim ve öğretimi için isti'câr caizdir. Fıkıh ve feraiz (miras hukuku) gibi dinî ilimleri ücretle öğretmek mekruhtur; çünkü, onları yaymak gerekir, ücretle öğretilirse yayılması engellenebilir.
c) Şafiî Mezhebine göre, imamet için icare sahihtir. Çünkü imamolan kişi, kendisini muayyen bir mabetde zaman zaman hazır bulunduracaktır. Bunun için, yaptığı iş mukabilinde ücrete hak kazanır. Kur'ân öğretimi için de icra sahihtir.
Bazı Durumlarda Câîz Oluşu
a) Zahirî Mezhebine göre, Kur'ân ve ilim öğretimi, mushaf ve diğer ilmî kitapları yazmak için icare caizdir. Çünkü bu hususta bir yasak yoktur, bilakis mubah olduğunu gösteren rivayetler (âsâr) vardır. İmamet ve müezzinlik için veliyyü'l-emr (devlet başkanı) tarafından verilen vazifeler birer sıladır. Mescidin cemaati tarafından verilecek aylık ve başka şeyler, imam veya müezzinin namaz vakitleri girdikçe gelip kendileriyle beraber bulunmalarına mahsus birer ücrettir. Yoksa, bizzat namaz ve ezan için icare caiz değildir. Bir kimseyi, kendisine farz olan herhangi bir tâat için isticar caiz olmaz; namaz, oruç, hac ve fetva vermek gibi. Çünkü farz olan bir tâati yapmak gereklidir, artık bunun mukabilinde ücret alınamaz. Bir kimseye ait bir farzı, onun nâmına eda için başkasını isti'câr da caiz değildir; o kimse ölmüş veya edadan âciz bulunmuş olması bunun dışındadır. Unutulmuş veya uyku sebebiyle kaçırılmış veya adanmış namazı kılmak, sahibi için ölünceye kadar lâzımdır. Kılmadan ölürse, bunun için başkasını isti'câr caiz değildir. Fakat kasten terkedilen bir namaz için isti'câr caiz değildir. Bir kimsenin, kendisi için tatavvuan (nafile olaraktan) yapacağı bir ibadet mukabilinde ücret almasını şart koşması caiz değildir; çünkü, bu ibadet, bu halde Allah'tan başkası için yapılmış olur. Fakat bir kimsenin bir ibadeti başkası namına tatavvuan yapması mukabilinde ücret alması caizdir; başkası için nafile hac yapması, namaz kılması veya ezan okuması gibi. Çünkü, bunlardan hiçbiri ne ecîre (kiralanan kişiye), ne de müste'cîre (kiralayan kişiye) bir vecibe değildir. Bu durumda ecîr, kendisi için değil, başkası için amel etmiş olur. Müste'cîr ise, bu hususta malını Allah için tatavvuan infak etmiş olacağından, bununla sevap kazanmış olur.
b) Caferî Mezhebine göre, diğer ibadetler gibi, namazın kaza edilmesinde de ölüler namına kılmak üzere isti'câr caizdir. Bu çeşit namaza "Kiralık Namaz" (Salâtu'l-İstî'car), kiralanan kişiye de "Nâib Ecîr" denir. Nâib, nihayet ve bedeliyet kastı taşır. Bunda, kendisinin değil, adına kıldığı kişinin takarrub kastı muteberdir. Niyetinde de mal sahibi vb. şeklinde kısaca da olsa adına namaz kıldığı ölüyü belirlemesi gerekir. Namaz veya oruç borcu bulunan mükellefin isti'cârı vasiyet etmesi gerekir. Yerine kaza edilecek velîsi bulunan ve onun bu borcu yerine getireceğine güvenen mükellefin böyle bir vasiyette bulunması gerekmez. Ecîrin namazın kısımlarını, şartlarını, bozan halleri vb. ni ictihad ya da sahîh taklit, yoluyla bilmasi gerekir; adaletli olması şart koşulmaz, güvenilir olması yeterlidir. Bir kişinin namazlarını kaza etmek üzere bir cemaatin isti'cârı caizdir. Onlara vakti tayin etmek gerekmez, aynı vakitte kılmaları caizdir. Ecîrin, müste'cîrin izni olmaksızın başka birini isti'cârı caiz değildir. Müstehapların yapılması açısından işin niteliği belirtilmezse, kunût, rükû tekbiri gibi bilinen müstehapları yapmak gerekir.[140]
16. Namaz Hukukunda Sorumluluk:
Namaz Sorumlusu:
Namazın kılınmasından, namazın farz olma şartlarını taşıyan her mücellef bizzat sorumludur. Namazın kılınması konusunda üçüncü kişilerin sorumluluğu yoktur.
Namaz Borcunun İntikali veya Namaz Borcuna Halefiyet:
Namaz Borcunun İntikali:
Namaz borcunun intikali veya namaz borcuna halef olma, namaz nükellefinin ölümü halinde ortaya çıkabilir:
a) Sünnî fukahanın ittifakına göre, birer bedenî ibadet olan namaz le oruç borcu başkasına intikal etmez, başkasının bu ibadetleri yerine getirmesiyle bu borçlar düşmez, mükellefin şahsî sorumluluğu devam eder. Bununla birlikte, İslâm bilginlerinin cumhuru, sevabını ölüye bağışlamak niyetiyle yapılan ibadetlerin sahîh olduğuna ve başka âlemdekilerin bundan îstifade edeceklerine hükmetmiştir.[141] Bir hadiste belirtildiğine göre, ölmüş bulunan ana-baba için namaz kılmak, onlara itaat ve 'efa borcunu yerine getirme çerçevesinde düşünülür. Ölüm hastalığında iken veya yaşlı bir kimsenin güçsüz halinde, namaz için fidye vermesi câiz değildir. Başıyla dahi îmaya gücü yetmeyen kimsenin, kendisi ölünce, namazları için fidye verilmesini vasiyet etmesi gerekmez. Kılmaya gücü yettiği bir namazı kılmadan ölen kimsenin namaz hakkında fidye verilmesini vasiyet etmesi veya mirasçıların onun adına teberruda bulunması, -biraz sonra- ıskat ve devir konularında ele alınacaktır.
b) Caferî mezhebine göre, bazı durumlarda "velî", babasının namaz borcuna halef olur. Velî, en büyük oğuldur. Velînin, vefat eden babasının uyku veya unutma gibi mazeretlerle kılamadığı namazlarını kaza etmesi gerekir. Daha kuvvetli (akva) görüşte, kasten terketme ile diğerleri arasında bir ayrım yapılmaz; daha ihtiyatlı (ahvat) olan, mevlâsına isyanolarak terkettiğini kaza etmesidir. Zahir olar, fâsid namazlarının da kaza edilmesidir. Büyük oğul babasından sonra ölünce, kaza borcu daha küçük yaştaki kardeşlerine geçmez. Velînin, babasının ölümü sırasında âkıl-bâliğ olması şart değildir. Borç, çocuk baliğ olunca, deli iyileşince gerekli olur. Müteveffa babanın aynı yaşta iki oğlu olursa, kaza borcu eşit olarak dağıtılır, küsuratı ise ikisine de farz-ı kifâye olur. Velînin, kaza namazını bizzat kılması gerekmez, ücretle birini de tutabilir (=isti'câr). Ecîr (tutulan kişi), niyet ederken, velî değil, müteveffa adına niyet eder.[142]
Iskat ve Devir:[143]
Namaz borcuna halefiyetle bağlantılı olarak ele alınması gereken noktalardan biri, "ıskat" ve "devir" denilen bazı uygulamalardır.
Yapılan araştırmalara göre namaz için bedel ödemek suretiyle yapılacak ıskata, hicrî ikinci asrın sonlarından önce, devir suretiyle ıskata ise, beşinci asra kadar cevaz veren bir hukukçuya rastlanmamaktadır:
Iskat (Namaz Keffareti):
Tanımı:
Namaz, oruç, kurban, adak, keffaret gibi ibadet ve borçları ifa etmeden vefat etmiş bir kimseyi bu borçlardan kurtarmak için fukaraya nakdî bedellerini vermeye "Iskat" ya da "Iskat-ı Salât" (namaz borcunu düşürme) denir.
Devirde ve ıskattaki ödemenin nakdî veya aynî karşılığına ise "Fidye" denir.
Dayarağı:
Kur'ân ve hadislerde ıskat ve devire ait bir nas olmadığı gibi, Hz. Peygamber, ashâb, tâbi'ûn ve tebeu't-tâbiîn devirlerinde bu ınânâda ıskat ve devir de yoktur. Bu konuda icmâ ve kıyas da bulunmamaktadır; İmam Muhammed eş-Şeybanî hariç, hiçbir mezhep imamından bu konuda herhangi bir görüş de rivayet edilmemiştir.
Naslar mazereti dolayısıyla oruç tutamayan kimsenin fidye verebileceğini ifade etmektedir.[144] Fukahanın cumhuru, mazeretsiz olarak oruç yemiş ve vefat etmiş kimse namına mirasçılarının fidye verebileceğine hükmetmişlerdir. Müteveffa vasiyet etmişse bu kıyas hükmü daha da kuvvetli olmaktadır. Çünkü hükümde esas "mazeretli kimselerin tutamadıklan oruca karşı fidye vermelerinin gerektiğini" nassın ifade etmesidir. Ölen kimse artık oruç tutamayacağı için, bunun durumu, hasta veya çok ihtiyar kişilerin durumuna kıyas edilmiştir.
Muhammed eş-Şeybanî'nin ez-Ziyâdât adlı kitabında "Ölü kılamadığı namazlar için fidye verilmesini vasiyet etmişse, inşaallah bu caizdir ve onun işini görür" dediği, hanefî usûl ve fürû kitaplarında yazılıdır. Bunun için hanefî hukukçular, onun bu görüşünün kıyas değil, "ilhak" (katma) olduğunu belirtmişlerdir. Böylece namaz, oruca katılmıştır. Burada "katma" tabiri kullanılmış, kıyas denilmemiştir; çünkü namazla oruç farklı olduğu gibi, oruç fidyesinin illeti de ictihadîdir. eş-Şeybanî'nin “inşallah” demesi, hüküm şüpheli olduğu içindir. Eğer vasiyet de etmemişse, şüphe daha da kuvvetlenir.
Muhammed eş-Şeybanî'den nakledilen bu sözü, onun söyleyip söylemediği de kesin olarak bilinmemektedir. Nitekim İbn Âbidin (1198-1252) el-Minnetu'l-Celîl li-Beyâni Iskatı mâ-Ale'z-zimmeti Min Kesîr ve Kaili adlı risalesinde konunun üç ayrı ez-Ziyâdât nüshasında araştırıldığı halde eş-Şeybanî'ye nisbet edilen bu sözün bulunamadığını, bu konunun hanefî hukukçuların istihsanı (iyi ve güzel bulması) ile başlamış olmasından başka bir dayanağı olmadığını kaydetmektedir. Lütfı Şentürk de konu ile ilgili İstanbul'daki kütüphanelerde yaptığı araştırmada bu sözün eş-Şeybanî'ye ait olduğunu tespit edemediğini ve bu ibareyi yazma Ziyâdât kitaplarında bulamadığını belirtir; ancak, Âşir Efendi Kütüphanesi 114 numarada kayıtlı Hasîrî'nin Ziyâdât'ında, ölen kimsenin oruç borcu olur da bunun için fidye verilmesini vasiyet eder veya varisleri teberruda bulunurlarsa, inşallah bu fidyenin oruç borcu için kifayet edeceği yazılıdır. Şunu belirtmek gerekir ki matbuu bulunmadığı gibi, el yazması da çok az olan herhangi bir Ziyâdât kitabında bu kaydın bulunması bunun yokluğunu gerektirmez. Gerçekten de ictihad mertebesine yükselmiş âlimlerin usûl ve fürû kitaplarında bu hükmü eş-Şeybanî'ye izafe etmeleri hiç yoktan bir isnad olamaz, herhalde bir bildiklerinin bulunması gerekir.
Fidye verilmek suretiyle namaz borcunun ödenmesi, onun bir çeşit kaza edilmesi demektir. Oysa namaz, bu konuda, "makul olmayan misliyle kaza" türündeki bitkin ihtiyarın oruç fidyesine benzememektedir. Zira bu çeşit oruç fidyesinde eda ile kazanın birbirine benzer tarafı yoktur. Çünkü oruçla fidye arasında ne manen, ne de şeklen bir benzerlik bulunmaktadır. Oruç açlık iken, fidye tokluk vesilesidir. Böyle bir kaza çeşidinde kıyas cereyan etmez. Ayrıca namazın kaza edilmesi orucun kaza edilmesinden daha kolay olduğu gibi, bir insan vücutça ne kadar halsiz olursa olsun îma ile de namaz kılabilir; özür sahibi ise her namazda abdest alabilir. Kısacası oruçla namazı aynı şekilde incelemek mümkün değildir.
Peygamberimizin uzun yıllar namaz kılmayan için, "Namazı terkeden kimseden Allah'ın koruması ve Peygamber'in şefaati kalkar" buyurduğu dikkate alınarak, bu ağır durumun parayla düzeltilmesi düşünülemez. Bunun yanında zenginin namaz borcunu parayla ödediği kabul edilirse, parası olmayan fakir ne yapacaktır?
İşte kitap ve sünnet, kıyas ve icmâa dayanmamakla beraber, İslâm âlimlerinden bazıları, durumu müsait olan zenginlerin fidye-i salât (namaz fidyesi) vasiyet etmelerini veya varislerinin teberru yoluyla bunu vermelerini güzel (müstahsen) görmüşlerdir. Dirilerin ölüler için yapacakları dua ve verecekleri sadakalarda ölülere fayda umulur. Fidye-i salât kazaya kalmış namazların zimmetten düşmesini sağlamazsa da, böyle bir fidye vasiyeti, bir pişmanlık eseri olarak kabul edilmiştir. Bunun varis tarafından teberru edilmesi de bir şefkat alâmeti kabul edilir. Kazaya da artık imkan kalmadığına göre, bu fidyenin kabulü Yüce Mevla'nın lütfundan umulur.
Dikkat edilirse görüleceği gibi burada namaz ve orucun ıskatı, fidye ödenmek suretiyle mümkün olmaktadır. Meselâ bir ölünün on yıllık namaz, bir aylık oruç borcu varsa, toplamı günde altı namazdan (vitir dahil) on yılda yirmibirbinaltıyüz (21.600) namaz, otuz gün oruç eder. Bunların her birinin fidyesini yuvarlak hesap yirmi lira kabul edersek mezkûr ölünün namaz ve orucunun ıskatı için dörtyüzotuzikibinaltıyüz (432.600) lira gerekir. Geçmiş namaz yirmi yıllık olursa ıskatın maliyeti bir milyona yaklaşır. Bu meblağ fukaraya ödendiği zaman namaz ve oruç borcundan kurtulunacağma dair bir âyet ve hadis bulunmayıp, oruç için kıyas, namaz için zan ve ümit vardır.
Devir:
Tanımı:
Iskat için nakdî bedeli vermek yerine muayyen bir miktarı bir beze çıkılayıp fukaraya hibe etmek, sonra hibe yoluyla ondan geri almak ve borç bitinceye kadar bu işe devam etmeye "Devir" denir.
Hanefî fakih Ebu'l-Leys es-Semerkandî'nin (ö. 393/?) en-Nevâzil adlı kitabına atfen şöyle bir fetva nakledilmektedir: Ölü ıskat için gereken malı bırakmamışsa, bir miktar mal (meselâ para) ödünç alınır, bir fakire "filana vekâleten bu meblağı onun şu kadar namazının fidyesi olarak sana veriyorum" denir ve verilir, o da "bunu ona vekâleten sana bağışlıyorum" der; bu alıp verme işi ıskat bitinceye kadar böylece devam eder.
Dayanağı:
Sonraları adına "devir" denen yukarıdaki işlemin fıkıh kitaplarındaki veri budur. "Iskat-ı salât" için fidye vermek bile şüpheliyken, bununneye istinad ettirildiği, delilinin ne olduğu zikredilmemiş, sadece "böyle yapılır, olur, bulur" denmiştir. Bir mesnedi bulunmamakla birlikte devir denebilir ki fıkıh kitaplarının hemen bütününde bu şekilde yer almıştır.
Yetmiş yıl yaşamış bir adamın ömrü boyunca kılmadığı namaz ve tutmadığı oruçlarının fidyelerini vermek, büyükçe bir yekûn tutacağı için çoklarının gücü buna yetmez, yetenlerin de bütçelerini olumsuz şekilde etkiler. Yoksulların bu gibi paraları temellük ve hibeye muktedir olduklarına göre her çeşit ard düşünce dışında samimiyetle, bu adamın hesap edilen bu gibi borçlarının bedelini temellük edip sahibine hibe yoluyla iade etmesinde dinî bir sakınca yoktur. Yapılan bu işlemin bir kârı yoksa, zararı da yoktur. Hiç olmazsa bu arada ölünün ruhuna Kur'ân okunmakta ve kendisine hayır dua edilmektedir. Ancak devir, bugünkü şekliyle çok yanlıştır. Bugün bu gibi paralar sarf yerini bulmamaktadır. Devir işlemine çoğu zaman zengin olanlar oturmakta ve parayı bölüşmektedirler. Halbuki bu para yoksulun hakkıdır ve yoksula verildiği takdirde bir mânâsı vardır. Bunu, ihtiyacı olmayan ve fakat bu gibi paraları toplamayı âdet haline getirmiş kimselere vermekte bir yarar yoktur. Aynı zamanda bu paralar, fakir olmayan kimselere de haramdır.
Bu uygulamasıyla zamanımızda devir, âdet halini aldığı, İslâm'ın kaynaklarına müstenid bir iş sanıldığı ve insanların ibadette tembelliğe sapmalarının sebeplerinden birini teşkil ettiği için bid'at mahiyetini kazanmıştır. Bunun terkedilmesi ve ölü namına doğrudan doğruya sadaka verilmesi, hayırlar yapılması, taksiratının affı için de Mevlay-ı Müteâl'e yalvarılması gerekir. Iskat ve devirin bu şekilde uygulanışına Mısırlı bilgin M. Şeltût, "yahudi hilesi" tabirini kullanır.
Günümüzdeki Uygulama ve Tenkidi
Her bid'at gibi ıskat ve devir de bilgisizlik, menfaat temini veya bâtıl âdetlere uyma alışkanlığı gibi sebeplerden dolayı ortaya çıkmış ve -ülkemizde özellikle dinî eğitimin zayıflamasından sonra yoğun bir biçimde- uygulanagelmiştir. Verilen sadakaların Allah katında hiçbir zaman karşılıksız kalmayacağı kuşkusuzdur. Ancak ölümü müteakip yakınlarında meydana gelen duyarlılık ve iyilik duygusunun istismar edilmesi de hiçbir zaman doğru değildir. Günümüzde ıskat ve devir, -az önce ilmî yönünü incelediğimiz gibi- bunu uygun görenlerin görüşünden bile uzaklaştırılarak amacından saptırılmıştır. Çünkü sadaka sadece buna lâyık olanlara verilir. Halbuki ülkemizde ıskat ve devir paraları, -yerleşen yanlış bir gelenek gereği- bu işi meslek edinenlere verilmektedir. Özellikle bunu -o anda parayı almak için birden fakirleşen- çok az sayıda din görevlileri yapmaktadır. Bu son derece yanlış ve haysiyet kırıcı bir davranıştır. Esasen din görevlisi kimseye el-avuç açmayan, herhangi birinin ölümünü bekleyip ıskat ve devir parasına hiç mi hiç muhtaç olmayan, asîl görevi ve sosyal itibarı olan kimsedir. Haksız olmayan ve doğruluğu-dürüstlüğü takip ederek diğer meşru yollarla geçimini sağlar ve hayatını sürdürür. Zaten kendisine yaptığı hizmete karşılık tatminkâr sayılabilecek bir aylık ödenmektedir. Din görevlisi, -uzun yılların yerleşmiş yanlış miras ve geleneğine- kırılan haysiyetini, yitirilmiş şahsiyetini yeniden kazanmak için olanca gücüyle ve son derece akıllı bir şekilde -çevre şartlarını da dikkate alarak- karşı çıkmalıdır. Yıkılan sosyal itibarının kalesini onarmak için bu geleneği reddetmelidir. Aynı yanlış bundan sonra da tekrar edilirse yok olan haysiyeti, yitik şahsiyeti ve yaralı sosyal itibarım bir daha kazanmak ne zaman mümkün olacaktır?
Din görevlisi tenkidsiz ve dayanağını araştırmadan hiçbir düşünceyi kabul etmez. Hele hele şahsiyetini ve haysiyetini koruma konusunda çok hassastır. Toplum içindeki yerini yanlış ve dinimize aykırı davranışlarla kesinkes sağlayamaz. Din adamı çeşitli çevrelerce adlandırıldığı gibi "simsarcı" değildir ve hiçbir zaman olmayacaktır. Bu düşünceye önem vermedikçe de din görevlisi kendini topluma kabul ettiremez. Onun bunun karşısında eğilmek zorunda kalır, dalkavuklaşır, şahsiyetsizleşir, dönekleşir. Hele ıskat ve devir işini çok haklı olarak yapmayan haysiyetli ve gerçek din görevlilerine karşı bu işi yapanların çeşitli entrika ve dalavereler düzenlemeleri ise, toplumumuzun din görevlisine karşı olan sevgi ve saygısını büyük çapta sarsmakta, neredeyse bütünüyle yok etme derecesine götürmektedir. Çünkü ıskat ve devir yapan ve toplumumuz tarafından -çok haklı olarak- alaylı bir şekilde "cerci, cenazeci, devirci" diye adlandırılan bu tür görevlilerin çoğunun yüzsüzleştiği, ar ve hayadan uzak davrandıkları, onun bunun önünde sahte bir saygıyla eğildikleri konuya ilgi duyanların çok iyi bildiği üzücü ve gerçek bir dindarı kahredici olaylardır. Şunu da gözden uzak bulundurmamak gerekir: Hikmeti nedir bilinmez, ıskat ve devir, maddî varlığı güçlü din görevlileri tarafından yapılmaktadır. Buna karşılık ıskat ve devir yapmayanların hemen bütününe yakın bölümü, maddî varlık yönünden güçlü sayılmaz. Bunun izahı, belki de manevî terbiye ve varlığın güçlülüğüne göre yapılabilir.
Din görevlilerinin bu yanlış davranışı yanında, toplumumuz da aynı yanlış hareketi sürdürmektedir. En ağır şartlar altında bile böyle amacından sapmış, dinî bir dayanağı olmayan bir harekette bulunmak kime yarar getirir? Belki sadece iyilik duygusundan uzak bir hayat geçiren zenginin parasını, -haydan gelip huya gider misali- işin profesyoneli erince haysiyetlerini ayaklar altına alarak kolaylıkla ele geçirmelerine yardımcı olacaktır.
Devrin asıl feci şekli köylülerde fakir insanların ölümünde ortaya çıkar: Cenaze evine gelen köy imamının teklifiyle evde bulunan kap, kacak, çift hayvanı vb.'nin satılarak devir yapıldığı çok görülmüş ve duyulmuştur. Bu yüzden ölenin çoluk çocuğunun büsbütün yoksullaşacağında şüphe yoktur. Fakirin yaşaması için zarurî olan bu çok mütevazı nimetine bile alçakça göz dikip ondan faydalananlar, kendi haksız kazançlarını din adına yapılan mecburî bir davranış gibi göstererek, -hem kendilerine, hem de dine ve din görevlilerine- yaptıkları zararlar yanında, ıskat ve devrin bu zararı da vardır. Bu zararları yanında binbir zorlukla yaşayan insanı daha da zorluklara itenler şüphesiz büyük bir vebal altına girmektedirler.
İşte ıskat ve devir, aslında dayanağı dp olmayan, amacından sapmış, din görevlisinin haysiyet ve şahsiyetini yitiren ve toplumumuzda huzursuzluk yaratan son derece yanlış ve gereksiz bir davranıştır. Bunların, şahsiyet perişanlığının sonucu olarak bu tür yanlış yollarla elde ettiklerini "zuhurat, yanödeme, yan gelir" gibi züğürt fesellileri olan isimlerle sevimli hale getirmeye ve bir nevî özür diler gibi görünmeye çalışan işin profesyoneli, ıskat ve devri geçim vasıtası haline getirmiş, haysiyetini ayağı altına aldığının farkında olmayan insanlardan başkasına hiçbir faydası yoktur. Fakat dini ve din görevlisini yanlış tanıma, bid'atlerin yerleşerek konuyla ilgili sünnetlerin ortadan kalkması, fakir ve fukarayı maddî sıkıntılara boğma gibi sayısız zararı vardır. Bu gerekçeyle din görevlileri, çevre şartlarına uyarak -tedricen veya doğrudan- bu yanlış mirasa karşı çıkmalı, kendini topluma gerçek yönüyle yeniden kabul ettirmeye çalışmalıdır.
Namaz Borcunun Terkini:
Namaz borcunun terkini (silinmesi) konusu, namazın zarurî vaktiyle yakın bir ilişki içindedir.[145] Âdeti başlayan veya biten kadınlar, bulûğa eren çocuklar, bayılan kişiler ve kâfirken müslümanlığı kabul edenler için şu hükümler sözkonusudur:
Âdeti Biten Kadın:
1) Zaruret vakitleri içinde kadının âdeti biterse, sadece bu vaktin namazını kaza etmesi gerekir, -âdetin başlamasından sonraki- diğer namazları kaza etmesinin gerekmediğinde icmâ vardır:[146]
a) Malik'e göre, âdeti kesildiği zaman, güneşin batışına dört rekat kılacak kadar bir zaman kalmışsa, yalnızca ikindiyi, beş rekatlık bir zaman kalmışsa hem öğleyi, hem ikindiyi kılması gerekir.
b) eş-Şâfii'y'e göre, güneşin batmasına bir rekat kılacak -ikinci görüşüne göre tekbir alacak- kadarlık bir zaman kalırsa hem öğleyi, hem de ikindiyi kılmak gerekir.
2) Bulûğa eren çocuklar, yolculuktan dönüp namaz kılmadığını hatırlayan mukim, yolculuğa çıkıp namaz kılmadığını hatırlayan yolcu ve kâfirken müslümanlığı kabul eden kişi için de, âdeti kesilen kadınla ilgili hükümler geçerlidir. Ancak Hanefi Mezhebi'ne göre, istihsanen namaz kılmaları uygundur.
Baygının Ayılması:
Bayılan kişinin namaz mükellefliği konusu ihtilaflıdır:[147]
1) Malik ve eş-Şâfiî'ye göre, bayılan kimse, âdeti kesilen kadın gibi hareket ederek, zaruret vaktine göre namazını kılar. Çünkü onlara göre bütünü baygınlık halinde geçen vaktin namazını kaza etmek gerekmez.
2) Ebû Hanîfe'ye göre, bayılan kimse ayıldığında, baygın olarak geçirdiği namazların sayısı beşten azsa, onları kaza eder, çoksa etmez. Vakti içinde ayıldığı namazı da kaza eder.
3) Şevkânî ve Sıddık Hasen Han'a göre, namazın vakti çıkıncaya kadar ayılmayan, namaz mükellefi olmaz.
Kadının Adet Görmeye Başlaması:
Vakit namazım kılmadan âdet görmeye başlayan kadının kaza borcu da ihtilaflıdır; bu ihtilaf, "geniş vakitli farz"ın farz oluş vaktiyle ilgilidir:[148]
1) Malik'e göre, vakit namazını kılmadan âdet görmeye başlayan kadından bu namazın kazası düşer.
2) Ebû Hanîfe'ye göre, namaz, vaktin sonunda farz olduğundan, kaza borcunun olup olmaması bu duruma göre düzenlenir.
3) eş-Şafiî'ye göre, namaz vaktin başında, yani namaz kılabilecek kadar bir süre geçtikten sonra farz olduğu için, bu süreden sonra âdet görmeye başlayan kadın sözkonusu vakit namazını kaza eder.
Mürtedin Yeniden Müslüman Olması:
Müslüman olan mürtedin, irtidattan önceki ibadetlerinin geçerli olup olmadığı tartışmalıdır:[149]
1) Hanbelî Mezhebi, Taberî, -bir kavlinde- Leys b. Sa'd ve İbn Hazm'a göre, sadece kâfir olarak ölenin amelleri bâtıl olur.
2) Ebu Hanife, Malik ve Zeydîye'ye göre, irtidatla birlikte ameller de düşer, bâtıl olur.
3) eş-Şafiî'ye göre, müslümanken gerekli olanların hepsini kaza etmesi gerekir. Riddet, ona borç olan farzı hafifletmez.
4) Ahmed b. Hanbel'den bir rivayete göre, kaza etmesi gerekmez; diğer rivayete göre, hem riddet, hem de önceki müslümanlığı sırasındaki namazlarım kaza etmesi gerekir.
Bu açıklamaya göre, mürtedin irtidattan önceki haccı ve kıldıktan sonra irtidat edip yeniden müslüman olduğu vaktin namazım, birinci görüşe göre yeniden yapması ve kılması gerekmez, ikinci görüşe göre bunları yeniden yerine getirmesi gerekir.
Hanefî Mezhebinin meşhur görüşüne göre, mürted tevbe edip İslâm'a dönerse, irtidat günlerindeki namaz, oruç ve havelan-ı havli tamamlamış malın zekâtından dünyevî açıdan sorumlu değildir. Çünkü doğduğu günden beri kâfirmiş gibi görülür. Irak'lı hanefîlere göre ise, namazları kaza eder.
Delinin İyileşmesi:
Deli güneş batmasından önce iyileşirse, Hanefî Mezhebine göre, yalnızca ikindiyi kılması gerekir; Şafiî Mezhebine göre, hem öğleyi, hem de ikindiyi kılması gerekir.[150]
İşaretten Aciz Hasta:
Namazın fiilî rükünlerini yapmaktan bütünüyle âciz kalanların namaz mükellefliği ihtilaflıdır:[151]
a) ÜM'e ve Züfer'e göre sadece göz işareti veya kalben düşünmeye -yani göz, kaş ve kalb imasına- güç yetince, aklî denge bozuk olmadıkça namazın bu şekilde kılınması gerekir, göz işaretine güç yeterken namaz işlemlerinin kalbten geçirilmesi yeterli olmaz.
b) Ebu Hanife'ye göre, namazın kılınması için sadece göz, kaş ve kalb imasına güç yetirince -aklî denge yerinde olsun olmasın- namaz kılınmaz. Namaz sayısı bu vaziyetteyken beş ve beşten fazla olunca kaza da gerekmez, dört vakit olunca kaza edilir. Bununla birlikte, kazaya kalan namaz dört vakitten az olsa bile, vefat halinde namaz borcu olmaz. Ebu Hanife'den başka bir nakle göre bu namazlar bütünüyle düşer.
c) Ebu Yusuf ve el-Hasen b. Ziyad'a göre, kalble değilse de göz ve kaşlarla îma edilebilir.
d) Şevkânî ve Sıddık Hasen Han'a göre, işaretle kılmaktan bile âciz olan hasta namaz mükellefi olmaz. Çünkü hastanın bu dereceye gelmesine rağmen namazla mükellef olması "güç yetirilemeyen teklif niteliğindedir ki, Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez. Biraz önce belirtildiği gibi, Ebu Hanife'den nakledilen görüşlerden birisi de bu şekildedir.
Kâfirin Müslüman Olması:[152]
Dâru'l-harb'te müslüman olup, namazın farz olduğunu bilmeyenin eş-Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'e göre bu namazları kaza etmesi gerekirken, Ebu Hanife'ye göre gerekmez.
6. BÖLÜM NAMAZ İŞLEMLERİ
I. Genel Olarak Namaz işlemleri
İbn Rüşd'ün yaptığı gibi namaz işlemlerini "eda işlemler" ve "eda olmayan işlemler" diye iki ana kolda incelemek gerekir:[153]
1) Namazın Eda İşlemleri:
a) Sözlü veya Fiilî Olması Yönünden: Namazın eda işlemleri, ilkin "sözlü işlemler" (ezkâr veya akvâl) ve "fiilî işlemler"(ef al) olmak üzere ikiye ayrılır.
b) Hüküm Yönünden: Namazın sözlü ve fiilî her çeşit eda işlemleri ayrıca farz, vacip, sünnet ve âdâb olmak üzere birkaç kola ayrılır.
Eda İşlemleri (Erkânu's-Salât) Eda olmayan işlemler
Sözlü veya Fiilî Olması Y. Hüküm Y. Bütünüyle Eda Olmayan İşlemler Kısmen Eda Olmayan İşlemler
1) Sözlü İşlemler (Ezkâr 1) Farz İşlemler. 1) İade İşlemleri: 1) Sehiv secdesi
veya Akvâl). 2) Vacip İşlemler. a) Vakit içinde İade;
2) Fiilî İşlemler (Ef al) 3) Sünnet ve Adab İşlemler b) Vakit Dışında İade
2) Kaza İşlemi
a) Bütünüyle Kaza İşlemleri;
b) KısmenKaza İşlemleri
ŞEMA 10: Namaz İşlemleri
2) Namazın Eda Olmayan İşlemleri:
İbn Rüşd ve kısmen de Kâsâ-nî'nin belirttiği gibi[154] namazın eda olmayan işlemleri -gerek vakit içinde, gerekse sonrasında- iade ve gerek vaktinden sonra, gerekse cemaatle kılınan namaza sonradan yetişerek "kısmen kaza" olmak üzere ilkin bütünüyle eda olmayanlar, sonra da gerektiren bir hal dolayısıyla sehiv secdesinin yapılmasıyla "kısmen eda olmayanlar" şeklinde ikiye ayrılır.
İade, vaktinde kılınan namazı bundan sonra anlaşılan bir eksiklik dolayısıyla, vakit içinde veya sonrasında yeniden kılmak; kaza ise, bütünüyle kaza olunca namazı vaktinden sonra kılmak, kısmen kaza olunca -az önce geçtiği gibi- imama -mesbuk veya lahık olarak- sonradan yetişildiğinde kaçırılan rükün veya rekatlerin yalnız başına kaza edilerek kılınmasıdır.
Kâsânî'nin belirttiği gibi "belli vakti olan ibadetlerin, kaza için gerekli şartları taşıyıp buna da imkan bulunca kaza edilmesi asıl"dır.[155]
İşte namazın eda işlemlerini, bu esaslar çerçevesinde, uygun bir tarzda ele alınacaktır; eda olmayan işlemlerden iadeyi, genellikle "namazda usûlsüzlük"te; kazayı, çeşitli hal ve şartlarda namazın kılınması kısmında "vaktin düzenlenmesindeki değişmeler" bölümünde, sehiv secdesini ise "namazın vacipleri" ayrımında ele alacağız.
Birinci Ayrım NAMAZIN FARZLARI
GENEL OLARAK NAMAZIN FARZLARI
17. Namazın Dışındaki Farzlar (Şartlar: Şurûtu's-Salât
Namaza Hazırlık
Temizliğin Yapılması:
Hadesten ve Necasetten Taharet: Çok geniş olduğundan az sonra temizlik konusunda ele alınacağı gibi, hadesten taharet, abdest, gusül ve teyemmümle; necasetten taharetse namaz kılacak mükellefin bedenini, elbisesini ve namaz kılacağı yeri necasetten, yani görülür pislikten temizlemesiyle gerçekleşir.
Vaktin Düzenlenmesi:
Vaktin Girmesi:
Farz veya vacip namazların kılınması için özel vakitlerinin girmesi şarttır. Çünkü, vakit girmeden namaz farz veya vacip olmamaktadır. [156]
Tertib Sahiplerinin Tertibi Gözetmesi:[157]
a) ÜM'e.ve Sevrî'ye göre kaza namazları ile vakit namazları arasındaki tertibi gözetmek gerekir:
1) Hanefî Mezhebine göre, tertip sahiplerinin kaza namazlarını vakit namazlarından önce kılması edâiyyenin (vaktinde kılınan namazın) sahih olma şartıdır, ancak vaktin darlığı, kazaların çokluğu ve unutmayla bu şart düşer.
2) Malikî Mezhebine göre, bu kaza namazı ile vakit namazları arasındaki tertip, vakit namazının bir rekati tam olarak kılınmamışsa –muktedî- olmadıkça namaz kesilerek ve önce kaza kılınarak gerçekleşir. Bir rekat kıldıktan sonra, ikinci rekati de kılıp bu namazı keserek kazayı kılmak menduptur.
3) Hanbelî Mezhebine göre, -az veya çok olsa da- kaza namazları arasındaki tertibe riayet şarttır, ancak unutma bu tertibi düşürür.
b) Şafi Mezhebine göre, kaza namazları ile vakit namazları arasındaki tertibi gözetmek şart değildir, yalnızca iki durumda sünnet olur:
1) Vaktin elverişliliği,
2) Kaza namazını hatırlamak.
Vaziyet Alma
Setr-i Avret:
Tanımı ve Hükmü:
Namaz kılanların -sayılacak şekil ve şartlarla- vücudunu örtmesine Setr-i Avret denir. Setr-i avret şartı olmadan namaz sahih olmaz.
Cumhur'a göre setr-i avret farz, Malik'e göre sünnettir. Caferi Mezhebine göre hem namazda, hem de ihtiyat rekatı, kuvvetli görüşte unutulanların kazası, ihtiyatlı görüşte sehiv secdesi gibi namaza bağlı ibadet türlerinde setr-i avret şarttır; tavafta ihtiyat terkedilmez.[158]
Şekli:
Örtülmesi gereken organlar erkek ve kadınlara göre değişiktir.[159]
Erkekler İçin:
a) Hanefî Mezhebine göre, erkekler için örtülecek yerler göbekle diz kapağı arasıdır; dizkapağı da avret sayılır.
b) Şafiî ve Hanbelî Mezheblerine, göre göbekle dizkapağı arası avrettir. Bu ikisiyse avret sayılmaz; ancak bunların da örtülmesi zarurîdir.
c) Maliki Mezhebine göre, namaz konusunda avret mugallaza ve muhaffefe olmak üzere ikiye ayrılır: Erkekler için mugallaza cinsî organlar ile arkayol (anüs), muhaffefe ise bunlar dışında kalan ve göbekle dizkapağı arasındaki yerlerdir.
Böylece ÜM'e göre, göbek ve dizkapağı arası, Maliki Mezhebine göre sadece cinsî organlar ve arkayol namazın sahih olması için örtülecek organlar olmaktadır.[160]
Cumhur'a göre karnı ve sırtı açık namaz kılan erkeğin namazı sahihken, bir grup hukukçuya göre sahih değildir.[161]
Kadınlar İçin:[162]
I. Hür Kadınlar:
a) Hanefî Mezhebine göre, hür kadınların avret yerleri, yüz, eller ve ayaklar dışındaki bütün vücuttur.
b) Şafiî Mezhebine göre, eller ve yüz dışındaki bütün vücut kadınlar için avret olmaktadır.
c) Malikî Mezhebine göre, kadın için mugallaza göğüs dışındaki bütün vücudu, muhaffefe ise göğüs ile sırttaki simetriği, dirsekler, boyun ve baş ile dizkapağı ve ayakların sonuna kadar olan yerleridir; eller ve yüz avret değildir.
d) Hanbelî Mezhebine göre, yüz dışındaki bütün vücut kadınların avretidir.
e) Caferî Mezhebine göre, abdestte yıkadığı yüzü, elleri ve ayakları dışındaki bütün vücudu avrettir, istisna edilen yerleri de bir miktar örtmek gerekir.
Cumhur'a göre avret yeri açık namaz kılan kadın namazını vakit içinde, Malik'e göre her zaman yeniden kılar.[163]
II. Köle Kadınlar:
a) Hanefî Mezhebine göre, köle kadınlar için, erkeğin avretine ek olarak karnı ve sırtı ile iki yanı da avret sayılır.
b) Şafiî ve Hanbelî Mezheblerine göre, köle kadınların avreti erkeğinkiyle aynıdır.
e) Malikî Mezhebine göre de, köle kadınların avreti erkeğinkiyle aynıdır; ancak cinsî organların çevresi de avrettir.
d) el-Hanesu'l-Basrî'ye göre, evlenen veya kişinin kendi için edindiği cariyenin başını örtmesi gerekir; Atâ'ya göre cariyenin namazda başını örtmesi müstehaptır.
Şartları:[164]
Namazın Bitimine Kadar Örtülü Kalmak:
Namaz kılarken setr-i avretin baştan sona bulunması gerekir:
a) Hanefî Mezhebine göre, herhangi bir dış tesirle avret olan organlardan birisinin dörtte biri açılır ye bu bir rüknü yerine getirecek kadar sürerse namaz bozulur; Ebu Yusuf ise, avret sayılan organın en az yarısının açılmasını şart koşar. Avret organlarının çeşitli yerleri açıldığında, toplamı dörtte birine ulaşınca da namaz bozulur. Kasıtlı olarak açma halinde, bu ne kadar sürerse sürsün, namaz bâtıl olur.
b) Şafiî Mezhebine göre, örtme güç ve imkânı olduğu halde avret yerinin açılması halinde namaz bozulur. Fakat rüzgârın esmesi veya sehven açılması halinde, hemen örtülürse namaz bozulmaz. Bunlar dışındaki sebeplerde namaz bozulur.
c) Mâliki Mezhebine göre, herhangi bir şekilde -örtme imkânına sahip olduğu ve bunu bildiği halde- mugallaza olarak nitelendirilen avret yeri açık olarak kılınan namaz bâtıldır; namaz mutlaka yeniden kılınır. Muhaffefe avret yeri açık olarak namaz kılmak mekruh ise de, daha sonra yeniden kılınmaz.
d) Hanbelî Mezhebine göre, avret yerini kasıtlı açmak namazı bozar. Fakat kasıtsız olarak açılır ve bu çok olursa derhal örtülünce namaz bozulmaz, uzun sürerse bozulur.
e) Caferi Mezhebine göre, elde olmayan bir sebeple açılır veya namazın başından itibaren bilmediği halde açıksa, namaz sahih olur, ama derhal örtmeye çalışılır, ihtiyat olan tamamlamak, sonra yeniden başlamaktır.
Elbisenin Setr-i Avreti Sağlaması:
I. Cildi Göstermemek:
Cildin rengini gösterecek derecede ince elbiseyle avret yeri örtülmüş sayılmaz. Elbisenin darlığından dolayı avret yerinin belli olması -uygun bir davranış değilse de- namazın sahih olmasına tesir etmez.
II. Setr-i Avreti Sağlamayan Elbiseyi Kullanmamak:
A. Elbise Bulunamaması:
Namaz kılarken setr-i avreti sağlayacak elbise bulamayan mükellef, (uryân) çıplak olarak namaz kılar.
a) Hanefî ve Hanbelî Mezheblerine göre, bu durumda oturarak ve îma ederek, ayaklarını kıbleye çevirerek namaz kılmak efdaldir. Avret yerinin bir kısmını örtecek bir madde bulunursa, bunun kullanılması vacip olur. Bu durumda, öncelikle mugallaza denen yerler, sonra erkekler için butlar ve dizler; kadınlar için de önce butlar, sonra karın, arka ve dizle, en sonra da diğer organlar örtülür.
b) eş-Şafıî'ye göre, elbise bulamayanlar, ayakta kılarlar; çünkü rükünlerin çoğu böylece tam yapılmış olur.
c) Caferi Mezhebine göre, setr-i avret için ot ve yaprak dahi bulamayan mükellef, mümeyyiz birinin görmeyeceğinden eminse çıplak olarak ayakta namaz kılar. Mümeyyiz birinin görme endişesi varsa, oturarak namazını kılar. Her iki halde de rükû ve secdeyi îma ile yapar, secde için biraz daha fazla eğilir. Ayakta kılarsa ön tarafını elleriyle, oturarak kılarsa baldırıyla örter.
B. Necîs Ve Necasetli Elbise:
a) Hanefî Şafiî Mezheblerine göre, sadece kendisi necasetli kabul adilen veya necaset bulaşan elbisenin bulunması halinde namaz çıplak alarak kılınır, bu elbise kullanılmaz. Temiz elbise bulacağını ümid eden kimse namazını vaktin sonuna erteler.
Bu hüküm, elbisenin en az dörtte biri temiz olmayınca geçerlidir. Elbisenin dörtte biri temizse, çıplak olarak namaz kılınmaz.
Bütünü necis veya dörtte biri temiz elbise bulununca, Ebu Hanife ve Ebu Yusuf a göre, elbiseyle kılmak efdal, Şeybanî'ye göre bu durumda elbiseyle kılmak şarttır.
b) Maliki Mezhebine göre necis veya necaset bulaşmış elbiseyle namaz kılınabilir; ancak elbise bulunursa vakit içinde namazın iadesi mensuptur.
c) Hanbelî Mezhebine göre, necasetli elbiseyle kılınan namaz, mutlaka yeniden kılınır; necis elbiseyle ise, zaten namaz kılınmaz.
d) Caferi Mezhebine göre, elbisenin temiz ve gasbedilmemiş elbise olması gerekir. Ayrıca eti yenen ve tezkiye yapılmış hayvanlardan mamul olması gerekir. Eti yenmeyen hayvanlardan yalnızca ipek böceği ve kuvvetli görüşte sincap istisna edilir. Ancak, sincapta ihtiyatı terketmemek gerekir.
C. Haram Elbise:
a) ÜM'e göre, kullanılması haram, meselâ ipek elbiseyle setr-i avret sağlanarak namaz kılınabilir, bu namazın iadesi gerekmez.
b) Malikî Mezhebine göre haram elbiseyle namaz kılınabilir; ancak -elbise bulunursa- namazın vakit içinde iadesi menduptur.
c) Caferi Mezhebine göre, erkekler saf ipek elbiseyle namaz kılamazlar.
Tanımı ve Delili:
Kıble, Mekke'de kullanan Kâ'be istikametidir. İstikbal-i kıble de Kâ'be'ye yönelmek demektir. Namaz kılan kimse kıbleye yönelmezse, namazı sahih olmaz; hatta -ilerde ele alınacağı gibi- namazda bir özür olmadıkça göğsü kıbleden çevirmek bile namazı bozar.
Yarın insan aya inerse, yeryüzünün kâbesinin onun namazı için kıble olması imkansız olur. Belki orada dünyaya bakan kısmında ve bize de gözüken bir ay kâbesinin inşası gerekecektir.[165] Bakara: 2/115 âyeti ışığında incelendiğinde, bu görüş, gerçekten de haklılık kazanmaktadır.
Namazda kıbleye yönelmek gerektiği kitap, sünnet ve icmâyla sabittir: "Yüzünü namaz kılarken Kâ'be'ye çevir."[166]
Kıble, Kâ'benin binası değil, arsası ve alanıdır. Bu sebeple, bina başka bir yere nakledilse veya yıkılsa kıblegâh olamaz.[167]
Tarihçesi:
İslâm'ın başlangıcında Kâ'be puthane halinde olduğundan namaz Beyt-i Makdis'e yönelerek kılınırdı. Ancak Peygamber Efendimiz, Mekke'deyken Kâ'be'ye arka vermeyip, onu, namazda Beyt-i Makdis'le kendi arasında bulundururdu; gerek kendisi ve gerekse ashab-ı kiram Hak Teâlâ'dan kendilerini Kâ'be'ye yöneltmelerini arzu ediyor ve bekliyordu.
Hatta Nukabay-ı Ensar'dan meşhur Bera' b. Ma'rur ihtida ve Resul-i Ekrem'e biat ettikten sonra Medine'ye dönerken Kâ'be'ye arka çevirmesini boş görmemiş ve oraya yönelerek namaz kılmıştı, çünkü Kâ'be peygamberimizin atası Hz. İbrahim'in kıblesi olduğu gibi, Araplar'ın da tihar, umumî ziyaret ve ibadet yeri olduğundan onların iman etmelerine daha müsaitti. Bir süre daha Beyt-i Makdis'e yönelindi. Çünkü İsrailğullar'ının kıblesiydi. Fakat yahudiler bunu "Muhammed, dinimizin hükmü geçmiş olduğunu iddia ettiği halde, kıblemize yöneliyor" diyerek kötü yorumlamaya başladılar. Öte yandan müşrikler de müslümanlara taben, "Siz İbrahim'in kıblesini bırakıyorsunuz da, yahudilerin kıblesi-î karşı namaz kılıyorsunuz" diyorlardı. Bu sözler Hz. Peygamber'i müessir ediyordu. Tevrat'ta âhir zaman peygamberinin Beyt-i Makdis ve Beyt-i Haram'a yönelerek namaz kılacağı da zikredilmiştir.
Hicretin ikinci yılında (onaltıncı ayı olan) Receb'in ortasındaki pazartesi günü Cenab-ı Hak kendilerini Kâ'be'ye çevirdi. Bu emir geldiğinde, Mescid-i Seleme'de öğle namazının ilk iki rekatı kılındıktan sonra, son iki rekatta erkekler kadınların, kadınlar erkeklerin yerine geçmesiyle ve altınoluk denen Mizab'a doğru yönelerek kılındı. Bu mescid, bundan sonra Mescid-i Kıbleteyn olarak bilindi; iki mihrabı vardır, Sel' Dağının Bi'r-i Osman yakınındadır. Böylelikle Kâ'be'ye yönelerek kılınan namaz öğle namazı, tam olarak yönelinen namaz ise ikindi namazıdır. Kıble-ı değiştirilmesi emri, Medine çevresindeki mescidlere ulaşınca, oralarda değişiklik yapılmıştır.
Kıblenin değiştirilmesinden sona, Medineyahudileri olsun, Mekke işrikleri olsun, yine tariz ve itirazdan geri kalmadılar. Yahudilerin ileri gelenlerinden bazıları "Muhammed, İbrahim'in din ve milletine tâbi olduğunu söylediği halde, neden, onun kıblesinden döndün, gel, eski kıblene dön, biz de sana uyalım" dediler. Fikirlerince Resul-i Ekrem'i aldatmak ve herkese karşı "Muhammed'i görüyor musunuz? Ne yapacağını niyor, bir şuraya bir buraya dönüp duruyor" demek istiyorlardı. Müşrikler ise "Muhammed, bizim dinimizin hak olduğunu anladı, kıblemize döndü, yakında dinimize de girer" şeklinde düşünüyorlardı. Bunlardan ka mü'minler de kıble değişmeden önce ölenlerimizin namazları ne olacak?" şeklinde şüpheye düşmüş ve şüphelenmişlerdi. Bunun üzerine, ün bu düşünce ve şüphelerin reddedilmesi için, Bakara: 2/142 âyetlerinazil oldu. Bu âyette geçen, "Her grubun bir kıblesi vardır" cümlesi Mesnevi'de, "Padişahın kıblesi, tac ile kemer; dünyaya tapanların kıblesi altın ve gümüş; vücut meftunu olanların kıblesi su ve çamurdan İbaret olan cisim; mânâya önem verenlerinki, kalp ve ruh; tembellerin uyumak ve yemek; insanların kıblesi ilim ve irfanla beslenme; makam ve rütbeye tapanlarınki, mal ve rütbe; kanaat sahiplerinin kıblesi de Allah'a tevekküldür" şeklinde tefsir edilmiştir. İbn Abbas'a göre Kur'ân-ı Kerîm'deki ilk nesh, bu âyetle olmuştur.
Şartları:[168]
Kudret:
Hastalık veya başka bir mazeret sebebiyle kıbleye yönelmeye gücü yetmeyen mükellef, Hanefî Mezhebine göre -çevirecek biri olsun olmasın-, ÜM'e göre çevirecek biri olmayınca gücü yettiği kadarıyla namazını kılar.
Emniyet:
Canı ve malı gibi korunması şart olan konularda düşmandan veya yırtıcı hayvan gibi tehlikelerden korkan kimse de gücünün yettiğine göre namazını kılar.
Bilmek ve Hatırlamak:
Malikî Mezhebine göre unutarak kıble yönüne doğru namaz kılmayan kimse -vakit çıkmadıkça- namazını iade eder, vakit çıktıktan sonra namaz sahih olur.
İstikbal Edilecek Yön:[169]
Mekke ve Yakını:
Mekke'de bulunup Beytullah görününce namazın kılınması -mümkünse- Kâ'be'nin kendisine dönerek gerçekleştirilir. Fakat bu mümkün değilse, Kâ'be'ye yönelmek için fikir yürütmek gerekir. Çünkü Mekke'de bulunuldukça Kâ'be yönüne değil, kendine yönelmek gerekir. Bununla birlikte alt veya üst yanında bulununca, aynı hizadaki havasına yönelmek sahihtir. Zira bu, ÜM'e göre, binaya yönelmek gibidir. AyrıcaKâ'be'nin göklere kadar üst, yerin en derinliklerine kadar alt yanı kıbledir. Malikî Mezhebine göre Mekke ve yakınında bulunanların Kâ'be'nin binasına yönelmesi gerekir; bu, bütün vücutla binayı karşısına alarak gerçekleştirilir; Kâ'be'yle aynı hizadaki havaya yönelmek istikbal-i kıble için yeterli değildir.
Mekke Dışındaki Yerler:
I. Kâ'be'nin Kendisi:
Şafiî Mezhebine ve bazı hanefî hukukçulara göre Kâ'be'ye ister yakın, ister uzak olsun mutlaka kendisine veya ona bitişik havaya yönelmek gerekir. Yakında bulunanın, bunu kesin olarak gerçekleştirmesi gerekir. Uzakta bulunanlar ise, zanla hareket ederek Kâ'be yönüne değil, yine Kâ'be'nin kendine yönelir. Bu durumda ayakta veya oturan için göğsü, yan yatan için göğüs ve yüz, sırtüstü yatarak namaz kılan için yüz veya ayak içleriyle Kâ'be'den az bir sapma halinde bile namaz bozulur.
II. Kâ'be Yönü:
ÜM'e göre Mekke'den uzakta kalan bölgelerde oturanlar namaz kılarken Kâ'be'nin kendisine değil, yönüne döner. Kâ'be binasının her yönüne dönülebilir. Kâ'be yönünde az bir sapma namaza zarar vermez. Çünkü yüzün bir kısmının Kâ'be yönüne karşı olması yeterlidir.
Müslümanların namaz kılarken yeryüzündeki mabetlerin en eskisi ve mukaddesi olan Kâ'be'ye yönelmeleri, aralarındaki birliği canlandırmak, intizamı korumak, gönüllerini ortak bir ilâhî neşeyle, ilâhî nurlarla aydınlatmak gibi hikmetlere dayanmaktadır.
Kıblenin Bilinmesi ve Tayini:
Kıblenin ne tarafta olduğu bilinmezse veya şüphe edilirse yanında veya yakınında bulunan birine sorularak namaz kılınır. Fakat yanında veya yakınında soracak biri bulunmazsa, aşağıdaki önemli delil ve emarelere göre kıble yönü tayin edilir ve namaz bu kanaate göre kılınır:[170]
Yapılar:
I. Cami Ve Mescidler:
Çevremizdeki cami ve mescidler zaten kıbleye doğru yapıldıklarından onlara bakarak kıble bulunabilir. Uzaktan minarelere bakılarak kıble yönü -cami ve mescidlerin sağ arka yanında minare bulunduğu dikkate alınarak- tayin edilir.
II. Mezarlıklar:
Müslüman ölülerin mezarları kıbleye doğru olduğundan, yönümüz kesine yakın şekilde mezara bakarak tespit edilmiş olur.
Âletler:
Pusula, saat, harita ve radyo-tv vb. teknik araçlarla kıble yönü rahat ve hassas bir şekilde tayin edilir.
Gezegenler:
I. Ay Ve Güneş:
Güneş ve ayın doğduğu ve battığı yön bilinince kıble buna göre tespit edilir. Güneşin ve ayın hareketleri her ülkenin coğrafî konumuna göre değişir.
II. Yıldızlar:
Yıldızlarla da bulunduğumuz yerde yönümüzü tayin edebiliriz. Kuzeyi gösteren kutup yıldızının durumu ise, ay ve güneşte olduğu gibi her ülkeye göre değişiktir. Türkiye'ye göre kutup yıldızıyla kıble tayini, bu gezegen sol tarafa alınarak yapılır.
Tabiat Olayları:
I. Ağaçlar:
Ağaçların gölgelerine ve yağmur yağınca kuzeyini yosunlaştıran taraflarına bakılarak, bulunduğumuz çevre dikkate alınınca kıblenin tayini mümkündür.
II. Karınca Yuvaları:
Çevremizde bulunan karınca yuvalarının yolu güneyden gelerek kuzeye doğru olduğundan bu bilgi ışığında yönümüzü bulabiliriz.
III. Arı Kovanları:
Rüzgarın estiği, özellikle güneye bakan an kovanları bize bu konuda yardımcı olabilir.
IV. Rüzgâr:
Bulunduğumuz yere göre esen rüzgâr ve fırtına çeşitleri de bize yön tayininde yardımcıdır.
Kıbleyi Araştırmanın Sonuçları:
Sayılan delil ve bilgiler yardımıyla Mekke istikametini tayin etmek kolaydır. Bilindiği gibi Mekke, Arabistan'ın batı sahillerinin ortası istikametindedir. Dünyanın çeşitli coğrafi bölgelerinde kıble istikameti değişik şekillerdedir. Meselâ İngiltere'deki müslümanlar güney-değu, Birleşik Amerika'dakiler doğu-güney-doğu istikametine yönelirler. Bu konuda dikkate alınacak bir nokta da, dünyanın yuvarlaklığı dolayısıyla bulunulan coğrafi bölgeyle Kâ'be arasındaki mesafenin en kısa olanını aramaktır. Bu bakımdan New York'ta doğu-güney-doğu istikametine dönmek, fakat Alaska'da güney-batıya dönmek daha yakın bir istikamet olduğundan daha uygundur.
Kâ'be'nin coğrafî konumunun yer küresindeki mukabili, Sandviç yahut Samoa adaları civarındadır. Bu bölgede bulunurken, meselâ vapurla geçerken, her dört yön Kâ'be'ye eşit uzaklıkta olduğundan, tıpkı Kâ'be'de namaz kılan veya kıldıran bir şahıs gibi hangi istikamete yönelip namaz kılınsa caiz olur.[171]
Kıble tayininde yanlış veya doğru yön tespit edildiği anlaşılırsa namazın durumu aşağıdaki gibidir:[172]
Yön Tercihi Yapamamak:
a) ÜM'e göre, fikir yürütüp herhangi bir yönü tercih edememe halinde, bilgi gücüne göre namaz kılınır. Bu durumda hangi yöne dönerse dönsün, mükellefin namazı sahih olur.
b) Şafiî Mezhebine göre, böyle bir durumda hangi yöne olursa olsun namaz kılınır; ancak iadesi gerekir.
c) Caferi Mezhebine göre, yön tercihi yapılamazsa, vakit varsa dört yöne doğru da kılınır, yoksa hangi yönlere kılınabiliyorsa, sadece o yönlere doğru kılınır.
I. Yanlışlığın Namaz Kılarken Ortaya Çıkması:
a) Hanefî ve Hanbelî Mezheblerine göre, yürüttüğü fikre uygun hareket ederek namaz kılmaya başlayan mükellef henüz namazı bitmeden kesin veya kesine yakın bir şekilde yönünün yanlış olduğunu anlar veya öğrenirse, doğru olduğunu anladığı ye öğrendiği tarafa yönelir, namazım böylece tamamlar.
Kıble yönünde şüphe eden kimse, araştırdığı halde kanaatine aykırı bir tarafa yönelerek namazını kılsa, sahih olmaz. Kıbleye yöneldiği kesin olsa bile hüküm aynıdır; namazın iadesi gerekir. Ebu Yusufa göre kıble yönüne doğru namaz kılmışsa iadesi gerekmez.
Kıble yönünde görüş birliğine varamayan kimseler, namazı münferid olarak kılarlar. Cemaatle kıldıkları takdirde, imamın kıble tayini konusundaki görüşüne katılmayan muktedînin namazı sahih olmaz.
b) Şafiî Mezhebine göre, kesin olarak yanlış yöne namaz kıldığı ortaya çıkan kimsenin namazı bozulur, yeniden kılması gerekir. Fakat zanla yanlış yöne namaz kıldığı ortaya çıkarsa, namazı bozulmaz, kesmeden tamamlar.
c) Malikî Mezhebine göre böyle bir durumda iki şartla namaz kesilir:
1) Namaz kılanın gözlerinin görmesi. Ama olan böyle bir durumda namazı kesmez; keserse namazı bozulur.
2) Yanlışlığın çok olması. Yanlışlığın az olması halinde namaz bozulmaz; ancak kıbleye yönelmek gerekir, aksi halde namaz günahla birlikte sahih olur.
II. Yanlışlığın Namaz Kıldıktan Sonra Ortaya Çıkması:
Sağa veya sola az bir sapmanın zarar vermediğinde ittifak vardır:
a) Hanefî ve Hanbelî Mezheblerine göre, yanlış yön tayin edildiği, namaz kılındıktan sonra anlaşılırsa, kılınan namaz sahih olur, yeniden kılınması gerekmez.
b) Şafiî Mezhebine göre, kesinlikle yanlış yöne kıldığını anlayan mükellefin namazı bâtıldır, yeniden kılması gerekir.
c) Malikî Mezhebine göre, böyle bir durumda namazın vakti henüz bitmemiş ise ve namaz kılan da ama olmazsa, yeniden kılınması menduptur.
d) Caferi Mezhebine göre, muteber bir yolla kıldıktan sonra mükellefin yanlış yöne kıldığı ortaya çıkarsa, sağ-sol yönlerini aşmadığı takdirde namaz sahih olur, aşarsa vakit içinde iade edilir, vakit dışında ters yöne bile kılınsa kaza gerekmez, ama daha ihtiyatlı olan kaza edilmesidir.[173]
III. Yön Tayini İçin İctihad Etmemek:
a) ÜM'e göre, kıbleyi tayin etmeye gücü yettiği halde, herhangi bir fikir yürütmeden başka birine uyarak veya hiç fikir yürütmeden kendi başına herhangi bir yöne namaz kılan kimsenin namazı -kıble yönüne doğru kıldığı anlaşılsa bile- sahih değildir.
b) Hanefî Mezhebine göre, -ister sonra olsun, ister namaz kılarken olsun- böyle bir durumda namazın kıbleye yönelerek kılındığı anlaşılırsa namaz sahihtir, yanlış yöne kılındığı anlaşılırsa bâtıl olur ve iadesi gerekir. Kıble yönünde şüphe edip herhangi bir araştırma yapmadan namaz kılan kimsenin namaz kıldıktan sonra yönünün doğru olması halinde namaz sahihtir, fakat namaz kılarken anlaşılırsa namazı bozulur, namaza yeniden başlamak gerekir; Ebu Yusuf a göre namazın iadesi gerekmez.
Niyet:
Tanımı, Hükmü ve Delili:
Yalnızca Allah'a yaklaşmak için ibadete kalple azmetmeye niyet denir. Esasen hiçbir ibadet niyetsiz sahih olmaz. Çünkü ibadetler niyetle âdetlerden, yani her zaman ve başka gayelerle yapılan hareketlerden ayrılmış olur. Niyette aslolan da, ibadet etmeyi kalbinden geçirmektir; dille niyet şart değildir. Bu sebeple, kalbiyle dört rekatlı bir namaz kılmaya niyet eden kimse, diliyle beş rekat kılmaya niyetlense, niyeti sahih olur; ancak hem kalp, hem de dille niyet edilmesi uygundur.
Niyette rekat sayısını fazla söylemek, Şafiî ve Hanbelî Mezhebine göre namazı bozar; Hanefî Mezhebine göre hiçbir durumda bozmaz; Malikî Mezhebine göre bu kasıtlı olunca namazı bozar.[174]
Niyet, Hanefî ve Hanbelî Mezheblerine göre şart, Şafiî ve Malikî Mezheblerine göre rükündür.[175]
Niyet etmenin namazın şartı olduğu icmâyla sabittir. Bütün namazlar için niyet yapılması farzdır. Yapılan niyet namazın başından sonuna kadar devam ettirilir; namazın herhangi bir işleminde niyet bozulursa namaz da bozulur.
Yapılması:
Zamanı.[176]
a) ÜM'e göre, niyetle iftitah tekbirinin arası az bir zaman parçası olabilir. Niyet, iftitah tekbirinden önce yapılır ve araya namazla ilgili olmayan söz ve hareketler katılmadan tekbir alınarak namaza başlanır. Efdal olan budur. Araya belirtilen şekilde herhangi bir davranış girerse, niyeti yenilemek gerekir.
b) Şafiî Mezhebine göre niyetle iftitah tekbirinin arasını ayırmamak şarttır; niyet edilip bir süre sonra tekbir alınırsa namaz bâtıldır.
Ebû Hanife'ye ve Hanbelî Mezhebine göre namaz vakti girmezden önce niyet edilemezken, ÜM'e göre edilebilir. Ancak, efdal olan, niyetin iftitah tekbirine bitişik olmasıdır.
Namaza niyet, namaz türüne ve mükelleflere göre şu şekilde yapılır:
I. Namaz Türüne Göre:
A. Farz Namazlarda:[177]
a) Hanefî Mezhebine göre, özel vaktinde namaz kılanın farz namaza niyeti, hangi vaktin namazını kılacağını kalben bilmesiyle olur. Bugünün öğle veya vaktin farzını kılmaya niyet ettim1 şeklinde açık olarak niyet edilmesi en ihtiyatlı davranıştır. Namazı özel vaktinde kılmayanlar da, "Kazaya kalan öğle namazını kılmaya niyet ettim" diyerek namazlarını kılar. Bununla birlikte, bazı Hanefî hukukçulara göre, farzları kılarken niyeti açıkça yapmak gerekir.
b) Şafiî Mezhebine göre, farz namaza niyetin bazı şartları vardır:
1) Farz olduğuna niyet,
2) Namaz kılacağına ve ona ait fiilleri yapma kastı,
3) Kıldığı namazı açıkça belirtmek,
4) Bu üç şartın iftitah tekbirine bitişik olması.
c) Malikî ve Hanbelî Mezheblerine göre, niyette, kılınacak farz namazı açıkça belirtmek şarttır, aksi halde kılınan namaz sahih olmaz.
Niyette kaza ve edayı belirtmek şart değildir.
B. Vacip Namazlarda:
Vitir ve bayram namazları gibi, vacip namazlarda niyet, "Niyet ettim vitir veya bayram namazını kılmaya" şeklinde adı açıkça belirtilerek yapılır. Farz namazlarda olduğu gibi, vacip namazlarda da niyet etmek şarttır.
C. Nafile Namazlarda[178]
a) Hanefî ve Hanbelî Mezheblerine göre, nafile namazlarda niyet şart olmamakla birlikte, namazın adı belirtilerek niyet edilmesi ihtiyatlı bir harekettir.
b) Şafiî Mezhebine göre, belli vakti olan nafilelerde niyet açıkça, if-titah tekbirine bitişik ve namaz kastıyla yapılır, nafile olduğuna niyet şart değildir. Belli vakti olmayıp çeşitli sebeplerle kılınan namazlarda niyeti açıkça yapmak şart değildir.
c) Maliki Mezhebine göre, müekked sünnet olan vitir, bayram namazı vb. ile sabah namazının sünnetinde açıkça, diğerlerinde mutlak olarak niyet edilir.
|
Şartlar |
Hanefî |
Şafiî |
Maliki |
Hanbelî |
|
Kalben yapmak |
ŞART |
ŞART |
ŞART |
ŞART |
|
Açıkça |
İHTİYAT |
ŞART |
ŞART |
ŞART |
|
Farz niyeti |
- |
ŞART |
- |
_ |
|
Namaz kastı |
- |
ŞART |
_ |
- |
|
Tekbirle bitişik |
- |
ŞART |
- |
- |
TABLO 2 : Farz namazlarda niyet.
II. Namaz Kılanlara Göre:[179]
A. Münferidin Niyeti;
Münferid namaz türlerini esas alarak niyetini yukarıda açıklanan esaslar çerçevesinde yapar.
B. Muktedînin Niyeti:
a) Hanefî ve Maliki Mezheblerine göre, muktedînin namazının sahih olması için, -münferidin yaptığı dışında- namazın başında iktidaya (imama uymaya) niyet etmesi gerekir.
Ebû Yusuf ve Şeybanî'ye göre, -bir namaz kılana uyulmuş ve imamdan önce tekbir alınmış olma ihtimali kalmasın diye, cemaatin iktiday- niyeti, imamın Allahu Ekber deyip namaza başlamasından sonra olmalıdır. Ebu Hanife'ye göre cemaatin tekbirleri imamın tekbirine bitişik olmalıdır. Fatiha bitmeden tekbir alıp imama uyan mükellef iftitah tekbirinin sevabına kavuşmuş olur.
İktidaya niyet edip namaza başladığı halde, imam namaza henüz başlamadıysa, mükellefin iktidası sahih olmaz; hatta, Allah veya Ekber kelimelerinin daha imam bitirmeden muktedî tarafından bitirilmesi halinde bile hüküm böyledir. İkinci defa tekbir alınırsa bununla iktida sahih olur.
b) Şafiî Mezhebine göre, münferid olarak namaz kılarken de, -cuma namazı, yağmur dolayısıyla cem'u't-takdim yapılan ve iade edilen namaz dışındakilerde- iktidaya niyet edilebilir.
c) Hanbelî Mezhebine göre, muktedinin imama veya namaza iktidaya niyet etmesi şarttır. Mesbuk selâmdan sonra -cuma dışında- yine kendi gibi mesbuka, mukim -yolcuya uyduktan sonra- yine kendi gibi mukime iktida edebilir.
C. İmamete Niyet:
a) Hanefî Mezhebine göre, kendisine iktida edecek kadınlar bulununca imamın imamete niyeti şarttır; Züfer'e göre şart değildir.
b) Şafiî Mezhebine göre dört namazda imamete niyet edilir:
1) Cuma,
2) Yağmur dolayısıyla cem'u't-takdim halinde ikinci namazda,
3) Namaz vakit içinde cemaatle iade edilince,
4) Cemaatle kılınan adak namazı. Bu namazlarda imamete niyet edilmezse günahkâr olunur.
c) Maliki ve Hanbelî Mezheblerine göre, namazın sahih olması için, cemaatle kılman bütün namazlarda imamete niyet şarttır.
Ebu Hanife ve Malik'e göre imamın niyetiyle muktedînin niyetinin aynı namaza ait olması gerekir; eş-Şafiî'ye göre böyle bir şart sözkonusu değildir.[180]
Şartları:
Namaz kılmaya niyet edecek kimsede, -niyetinin sahih olabilmesi için- aşağıdaki şartlar aranır:
a) İslâm,
b) Temyiz: Mümeyyiz olmayan kimselerin niyeti sahih değildir; mümeyyiz çocukların niyeti ile sahih olur.
c) Kesin Kararlı Olmak:
1) Cumhur'a göre, niyetin sahih olması için namazın sonuna kadar herhangi bir tereddüt ve vazgeçmenin bulunmaması gerekir.
2) Caferi Mezhebine göre, şu durumlarda, bir namazdan ötekine geçiş yapılması caizdir:
1) Sıralı iki namazdan ikinciye sehven birinciden önce başlayan mükellef birinciye dönmesi gerekir.
2) Vakit namazına başlayıp kaza borcu olduğunu hatırlarsa, elindeki fazilet vaktini kaçırmaktan endişe etmezse, kazaya dönmesi müstehaptır.
3) İki durumda farzdan nafileye geçiş:
b) Namaz kılarken cemaat için kaamet getirildiğinde, kendisini geçmelerinden endişe edince.
18 . İçindeki Farzlar (Rükünler, Erkânu's-Salât):
Sözlü Rükünler (Ezkaru's-Salât veya Akvâlu'sSalât):
İftitah Tekbiri:
Tekbir Çeşitleri ve İftitah Tekbiri:
Sözlükte "büyük tanımak, yüceltmek, ululamak" gibi mânâlara gelen tekbir, hukuk dilinde, "ibadetlerimizin çeşitli devrelerinde ve diğer bazı işlemlerde bulunan, genellikle Allahu Ekber sözlerinden ibaret özel kelimeler"dir. Tekbir kelimesi, teşbih, tahmid, tehlil, salavât gibi birbirine yakın mânâ ifade eden veya bir arada anılan kelimelerle birlikte de kullanılır.
Namazdaki Tekbirler:
I. Bütün Namazlardaki Tekbirler:
A. İftitah Tekbiri:
Her çeşit namaza başlarken niyetten hemen sonra Allahu Ekber diyerek alman tekbire İftitah Tekbiri, Tekbir atu'l-İhrâm, Tekbiratu't-Taharrum, Tahrîme ve İhram adı verilir.
B. İntikal Tekbirleri:
Rükû ve secde yapılırken alınan sünnet tekbirlere İntikal Tekbirleri adı verilir. Cenaze namazında alınan tekbirler de bu çeşide girer.
II. Vacip Namazlardaki Tekbirler:
A. Kunût Tekbirleri:
Kunut tekbiri vitir namazının üçüncü rekatinde fatiha ve zaram-ı sûre okunduktan sonra alınması vacip tekbirdir.
B. Zevaid Tekbirleri:
Bayram namazının birinci rekatinde sena (subhâneke) okunduktan, ikinci rekatinde fatiha ve zamm-ı sûre okunduktan sonra üçer defa alınan tekbirlere Zevaid Tekbirleri veya Zaid Tekbirler denir. Bu tekbirler Hanefî Mezhebine göre vacip, ÜM'e göre sünnettir.
Tekbirler
Namazlardaki Tekbirler Namaz Dışındaki Tekbirler
1) Bütün Namazlardaki Tekbirler 1) Ezan Tekbirleri
a) İftitah Tekbiri 2) Teşrik Tekbirleri
b) İntikal Tekbiri 3) Kurban
2) Vacip Namazlardaki Tekbirler 4)Taaccub ve Hayret Tekbirleri
a) Kunut Tekbiri
b) Zevaid Tekbiri
Şema 11: Tekbirler.
18.1.1.1.2 Namaz Dışındaki Tekbirler:
I. Ezan Ve Kaamet Tekbirleri:
Ezan ve kaamette okunan tekbirler sünnettir ve Hanefî Mezhebine göre başlangıçta dört, Hayye ale'l-Felâh'tan sonra iki defa olmak üzere altı defa tekrarlanır.
|
Tekbir Türü |
Hanefî |
Şafiî |
Maliki |
Hanbelî |
||
|
N a m a z |
Bütün Namazlar |
iftitah |
FARZ |
FARZ |
FARZ |
FARZ |
|
İntikal |
SÜNNET |
SÜNNET |
SÜNNET |
VACİP |
||
|
Vacib Nam.azlar |
Kunût |
VACİP |
SÜNNET |
SÜNNET |
SÜNNET |
|
|
Zevaid Tekbiri |
VACİP |
SÜNNET |
SÜNNET |
SÜNNET |
||
|
D i ğ e r |
Ezan ve Kaamet |
VACİP |
SÜNNET |
SÜNNET |
SÜNNET |
|
|
Teşrik |
VACİP |
SÜNNET |
SÜNNET |
SÜNNET |
||
|
Büyüklük (Ululama) |
CAİZ |
CAİZ |
CAİZ |
CAİZ |
||
|
Kurban SÜNNET SÜNNET SÜNNET SÜNNET |
||||||
TABLO 3 : Tekbirlerin Hükmü.
II. Teşrik Tekbirleri:
Kurban bayramında arefe günü sabah namazından bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar toplam yirmiüç defa farz namaz kılan herkese Hanefî Mezhebine göre vacip, ÜM'e göre sünnettir.
III. Kurban Tekbirleri:
Kurban keserken okunan tekbirler, sünnet üzere kurban kesme eyleminin bir bölümüdür.
IV. Taaccub Ve Hayret Tekbîrleri:
Günlük hayatımızda herhangi bir olay karşısında sevincimizde, hayretimizde veya başka durumlarda tekbir sözlerini söyleyebiliriz.
İftitah Tekbirinin Hükmü:[181]
Namaz içindeki tekbirler konusunda hukukçular üç grupta toplanır:
a) Bir grup hukukçuya göre, namazdaki bütün tekbirler farzdır.
b) İbn Âliye ve Ebu Bekr el-Esamm'ın içinde bulunduğu gruba göre hiçbir tekbir farz değildir, bütünü sünnettir.
c) Cumhur'a göre sadece iftitah tekbiri farzdır: ÜM'e göre iftitah tekbiri rükün, Hanefî Mezhebine göre şarttır:[182]
1) ÜM'e ve Caferi Mezhebine göre, namaza başlarken iftitah tekbiri için mutlaka Allahu Ekber sözlerini söylemek gerekir.
2) Hanefî Mezhebine göre namaza başlarken Allahu Ekber yerine, Allahu Kebîr veya yalnızca Allah, el-Hamdulillah, Subhanellah, La ilahe illallah, er-Rahmân A'zam, er-Rahîm Ecel denmesi de yeterlidir. Çünkü bunlar ta'zim ifade eden sözlerdir. Fakat Allahummegfirlî, estağfirullah, eûzu billah veya bismillah gibi tabirleri, tekbir sözü olarak söylemek iftitah tekbiri yerine geçmez. Ebu Hanife'ye göre, dilde de söylenince namaza başlanmış olur.
|
Sözler |
Hanefi |
Şafiî |
Maliki. |
Hanbell |
|
Allahu 1- Ekber Allahu 1- Ekber |
VACİP |
FARZ |
FARZ |
FARZ |
|
Allah Kebîr |
YETERLİ |
- |
- |
-' |
|
Allah |
YETERLİ |
- |
- |
- |
|
Allah uınmeğfirlî, Estağfurullah |
GEÇERSİZ |
- |
_ |
- |
Tablo 4 : İftitah tekbirinin sözleri.
(3) eş-Şafii'ye göre sadece Allahu Ekber ve Allahul-Ekber; Ebu Yusuf a göre bu ikisiyle birlikte Allahu Kebir denince de tekbir alınmış olur. eş-Şafii'ye göre, bir an önce tekbîr sözlerini öğrenmek gerekir.
İftitah tekbirinin farz olduğu icmayla sabittir. Bu icmaın dayanaklarından biri "Rabbini tekbir ile an”[183] âyetidir.
Sevrî, eş-Şafii, Rebîa, Malik, İshak b. Râheveyh, Ebu Sevr ve İbnu'l-Munzîr'e göre iftitah tekbirini unutma halinde namaz sahih olmaz; Said b. Museyyeb, el-Hasenu'l-Basrî, Zuhrî, Katâde, Hakem ve Evzaî'ye göre, unutunca rükû tekbiri yeterli olur.
Uygulanması:
Zamanı:
İftitah tekbirinin zamanı, namaza niyet ettikten hemen sonrasıdır. Namaza aykırı bir davranışta bulunmadan, niyetten sonra hemen iftitah tekbiri alınır.
Şekli:
İftitah tekbiri ayakta ve eller kulak hizasına kaldırılarak Allahu Ekber tabiriyle alınır.
Şartları:[184]
İftitah tekbirinin geçerli olması için, -namazın sahih olma şartlan dışında- aşağıdaki şartların gerçekleşmesi gerekir:
Kendinden Öncesiyle İlgili Şartlar:
a) Kılınacak farz namazın vaktinin girmiş olması veya kesin bir şekilde girdiğinden emin olmak,
b) Avret yerlerim örtmüş olmak,
c) Hadesten ve necasetten temizlenmiş olmak,
d) Namaza niyet etmiş olmak,
e) Kılacağı farz ve vacip namazı belirtmek,
f) Niyetle tekbir arasına namaza aykırı bir davranış sokmamak. Konuşmak, gezmek vb. bu tür davranışlara örnektir. Namaza durmak için yürümek ona aykırı değildir.
g) Önce niyet edip sonra tekbir almak.
Kendisiyle İlgili Şartlar:
a) Farz ve vacip namazlarla sabah namazının sünnetinde, tekbiri ayakta almak gerekir; nafile namazlarda tekbiri ayakta almak şart değildir.
Cemaate sonradan yetişen mükellef, onlar rükûdayken hemen ayakta tekbir alır ve sonra rükûa varır; hem iftitah, hem rükû için iki ayrı tekbire lüzum yoktur. Tekbir alırken rükûa eğilen kimse çok eğilip elleri dizlerine ulaşmışsa artık rükûda sayılır. Bu şekilde namaza başlamak sahih değildir.
İmama uymak üzere alınan iftitah tekbirinin tamamen kıyam halinde alınması şarttır. Bu sebeple, rükû halinde bulunan bir imama uyan kimse, kıyam halinde Allah deyip Ekber sözünü rükûa vardıktan sonra söylerse iktidası sahih olmaz.
b) Tekbiri kendinin duyacağı kadar bir sesle almak; gizlice veya kalpten geçirmekle tekbir alınmadığı gibi, namazın sözlü işlemleri olan sena, taavvuz, tesmiye, kıraat, teşbih ve salâtlarda da bu şekilde hareket edilir.
c) Allahu ekber veya az önce açıklanan benzeri tabirlerle tekbir almak,
d) Tekbiri sadece Allah'ı zikir için almak. Tanımda geçtiği gibi namaz kılanın ihtiyacım dile getiren kelimelerle tekbir alınmaz.
e) Allah kelimesinin sonundaki topak ha'yı açıkça okuyup hazfetmemek,
f) Allah kelimesindeki ikinci lamı uzatmak,
g) Allah ile Ekber kelimelerinin başındaki hemzeleri "â" diye uzatmamak; zira uzatılınca mânâ soru haline bürünen telaffuzla bozulmuş olur.
h) Ekber kelimesindeki "ber" hecesini "bâr" şeklinde uzatmamak,
i) Cemaatle kılınan namazda tekbiri imamdan sonra almak. Acele veya dikkatsizlikle imamdan önce tekbir alınırsa iktida sahih olmaz.
Tekbiri Arapça almak Hanefî Mezhebine göre şart değildir; ancak bilenlerin almaması tahrimen mekruhtur. Farsça, Allahu Bozerkter şeklinde tekbir almak Ebû Hanife'ye göre sahih, Ebû Yusuf ve eş-Şeybani'ye göre sahih değildir.[185]
Namazda kıyam ânında Kur'ân veya dua okumaya Kıraat adı verilir:
Genel Olarak Kıraat:
Hükmü ve Delili:
a) ÜM'e ve Caferi Mezhebine göre, kıraati, Fatiha süresiyle yapmak farzdır.
b) Hanefî Mezhebine göre, kıraat mutlak olarak farzdır. Yani Kur'ân'dan istenilen sûre veya âyetler okunur. Çünkü kıraati emreden âyet ve hadisler, belli bir yerin okunacağını ifade etmezler.
"(Namazda) Kur'ân'dan size kolay geleni okuyunuz"[186] buyurulur.
c) Ebû Bekr b. el-Esam ile Sufyan b. Uyeyne'ye göre namaz ezkârdan değil, ef âlden ibarettir, bu sebeple kıraat ve tekbir sözü farz değildir.
Uygulaması:
I. Yeri Ve Zamanı:
A. Namaz Türüne Göre:
Farz namazlar ile vacip ve nafile namazlarda kıraatin durumu farklılık gösterir:
a) Farz Namazlarda:[187]
Cumhur'a göre, bütün farz namazlarda kıraat yapılır; İbn Abbas'a göre, öğle ve ikindi namazlarında kıraat yapılmaz:[188]
a) Hanefî Mezhebine göre, kıraati üç ve dört rekatli farzların herhangi iki rekatinde, iki rekatlilerin her iki rekatinde yapmak yapmak farzdır; diğer rekatlarda kıraat yapmak sünnettir. Hatta ilk iki rekatta kıraat yapıldıktan sonra, son iki rekatte Fatiha'yı okumak efdaldir, fakat üç defa teşbih okusa veya sussa namaz sahihtir; kasıt halinde isâet olmadığı gibi, sehiv (unutma) halinde sehiv secdesi gerekmez.[189] Kıraatin, Fatiha gibi namazın ilk iki rekatinde yapılması vaciptir. İlk iki rekatte yapılmamışsa, son iki rekatte yapılması farz olur. Bu yer değiştirme, unutarak olduysa sehiv secdesi gerekir, kasıtlı yapıldıysa namaz sahih olmakla beraber iadesi uygundur. Dilsizler, kıraat miktarınca susarlar.
b) ÜM'e göre, Fatiha'nm farz namazların bütün rekatlerinde okunması farzdır; herhangi bir rekatte kasıtlı terkedilirse namaz bâtıl olur, fakat unutarak terkedilirse sehiv secdesi yapılır.
c) Caferi Mezhebine göre, farz namazların ilk iki rekatında Fatiha'yı okumak farzdır.
b) Vitir ve Nafile Namazlarında:
b) Caferi Mezhebine göre, nafilelerde Fatiha'yı okumak namazın sahih olmasının şartıdır.
B. Namaz Kılanlara Göre:[190]
a) Münferidin Kıraati:
Münferid namazını yukarıdaki açıklamaya göre kıraat yaparak kılar.
b) Muktedînin Kıraati:
a) Hanefî Mezhebine göre, kıraati ister gizli, ister açık yapılsın, her türlü namazda muktedînin kıraat yapması tahrimen mekruhtur.
b) eş-Şafiî'ye göre gizli namazlarda okur; açık kıraatliler konusunda, her iki görüş de nakledilmiştir. Mezhep görüşü, hem açık, hem gizli kıraatli namazlarda okuma gerektiğidir.
c) Maliki Mezhebine göre, gizli kıraatli namazlarda kıraat yapmak mendup, açıklarda mekruhtur. Fakat hukukçular arasındaki ihtilafı göz önüne alarak kıraat yapmak menduptur.
d) Hanbelî Mezhebine göre, gizli kıraatli namazlarla ve açık kıraatli namazlarda imamm sustuğu yerde müstehap; açık kıraatli namazlarda mekruhtur.
c) İmamın Kıraati:
Cemaatle kılman namazlarda kıraat, imam tarafından yapılır.
II. Miktarı:[191]
a) Ebû Hanife'den kıraatin miktarı konusunda üç görüş nakledilir:
1) Uzun veya kısa tam bir âyet,
2) Herhangi bir sınırlama bulunmadan kıraat,
3) Aşağıdaki görüş.
(b) Ebû Yusuf ve eş-Şeybanî ile -bir nakilde- Ebû Hanife'ye göre, kıraatin farz olan miktarı üç kısa âyet veya bu uzunlukta bir uzun âyettir. İsteyenler namazlarında bir sûreyi olduğu gibi, bütün Kur'ân'ı dahi okuyabilirler.
III. Dili:
Kıraat, Kur'ân okuyarak, yani Arapça yapılır. Ayetlerden veya kısa sûrelerden namaz sahih olmayacak kadar bilmeyenler nasıl hareket edecektir?[192]
a) Hanefî Mezhebine göre, bu gibi mükellefler yeterli miktarı öğrenene kadar, kendi dillerinde kıraat yapabilirler; ancak bu eksikliği bir an önce gidermeye çalışmak gerekir.
Sadece bir âyetten başkasını okumaya gücü yetmeyen kimse, Ebû Hanife'ye göre, bu âyeti yalnız bir defa okurken, Ebû Yusuf ve Şeybanî'ye göre üç defa tekrar eder. Fakat üç âyet okumaya gücü yeten kimsenin, bir âyeti üç defa tekrar etmesi caiz değildir.
Ebu Hanife'ye göre, Fatiha'nın herhangi bir dille okunması mutlak olarak caizdir, ama mekruhtur. Ebu Yusuf ve Şeybanî'ye göre, ancak âciz olunduğunda caizdir. Ebu Hanife'nin bu görüşünden döndüğü de rivayet edilir.
b) Şafiî ve Hanbelî Mezheblerine göre, Fatiha'yı okumaktan âciz olanlar bu miktarda âyet bilirlerse bunu; bu miktarda bilmezse, bildiğini Fatiha okuyacak kadar tekrarlar; bunu da yapamazsa, Allah adını Fatiha okuyacak kadar tekrarlamak suretiyle kıraat yapar. Bunu dahi yapmaktan âciz olan, Fatiha okuyacak kadar sessizce durur ve rükûa eğilir.
e) Malikî Mezhebine göre, Fatiha'yı düzgün okuyamayanın, düzgün okumayı öğrenmesi gerekir. Bu mümkün değilse düzgün okuyana iktida eder. Bunu da yapamazsa, tekbirle rükû arasında Allah adım tekrarlar.
IV. Türü:
Sabah, akşam ve yatsı namazlarının ilk iki re katiyle cuma ve bayram namazlarında açıktan (cehri), öğle, ikindi, cenaze ve vitir namazlarıyla adak ve nafile namazlarda gizlice (sirrî) yapılır. Kıraati açık yapmaya Cehr, gizli yapmaya İsrar adı verilir.
ÜM'e göre, namaz kılanın kıraatini kendine duyurması şarttır; Malikî Mezhebine göre, şart değildir, dilini hareket ettirmesi yeterlidir. Fakat evlâ olan kıraati kendine duyurmaktır.[193]
Özel Olarak Kıraat
Kıyamdakiler
I. Tevcih:[194]
Tekbirden sonra "Veccehtu Vechiye Lillezi Fetara's-Semavati vel-Ard" demek Tevcîh adını alır. eş-Şafiî'ye göre farz, Efau Hanife'ye göre sünnettir. Malik'e göre ne farz ne de sünnettir; Ebu Yusuf ve Şeybanî'ye göre hem sena (sübhaneke) ve hem de tevcihin okunması sünnettir.
II. Tesmiye:[195]
a) Hanefî ve Hanbelî Mezhebleri ile es-Sevrî'ye göre, her rekatte Fatiha'dan önce besmele çekmek (tesmiye) sünnettir.
b) Şafiî Mezhebi ve Ahmed b. Hanbel, Ebu Sevr ile Ebu Ubeyd'e göre, besmele Fatiha'dan bir âyettir, bu sebeple okunması sünnet değil, farzdır; açık kıraatli namazlar da açıktan okunur.
c) Maliki Mezhebine göre farz namazlarda tesmiye mekruhtur; ancak hukukçuların ihtilafından kurtulmak isteyenlerin gizlice okuması mendup, açık okuması mekruhtur. Nafile namazlarda ise besmele çekilebilir.
d) Caferi Mezhebine göre, besmele Berâe sûresi hariç, her sûrenin bir parçasıdır, okunması gerekir. Fîl ve İlâf ile Duhâ ve İnşirah sûreleri birlikte bir sûre oluşturur, beraberce okunurlar. Besmele açıktan okunur.
III. Fatiha'yı Okumak:[196]
a) Hanefî Mezhebine göre kıraat mutlak olarak farzdır, fatihanın okunması ise vaciptir.
Ebu Hanife'ye göre, son iki rekatte kıraat yapmadan teşbih okumak müstehaptır.
b) Ebu Bekr el-Esamm ve Sufyan b. Uyeyne'ye göre, namaz ezkârdan değil, efâlden ibaret olduğu için kıraat farz değildir, hatta bu ikisine göre namaza tekbirsiz de başlanabilir.
c) ÜM, Caferî Mezhebi ve el-Hasenu'1-Basrî'ye göre, kıraati Fatiha süresiyle yapmak farzdır:
1) Şafiî ve Maliki Mezhebine göre, Fatiha'nın bütün rekatlerde okunması gereklidir.
3) Malik'e göre, Fatiha'nın namazın yarısında okunması gerekir.
4) el-Hasenu'l-Basrî ve Basra'lı hukukçuların çoğunluğuna göre, namazın sadece bir rekatinde Fatiha'yı okumak yeterlidir.
5) Caferî Mezhebine göre, Fatiha'nın ilk iki rekatte okunması gerekir. Diğer iki rekatte Fatiha ve zikir okunabilir. İmamın Fatiha'yı, muktedînin zikri okuması efdaldir, münferid istediğini okur. Zikir "Subhanellah ve'l-Hamdu lillâh, velâ ilahe illallah, vallahu Ekber" şeklindedir. Bir kez okunması yeterlidir, ihtiyat ve efdal olan üç kez okumaktır.
IV. Zamm-ı Sûre:[197]
a) Farz namazların ilk iki, vitir ve nafile namazların bütün rekâtlerinde Fatiha'dan sonra zamm-ı sûre okumak Hanefî Mezhebine göre, vacip, Malik'e göre farz, ÜM'e göre sünnettir.
b) Caferî Mezhebine göre, farz namazların ilk iki rekatinde Fatiha ve zaram-ı sûre farzdır. Ancak bazı durumlarda zamm-ı sûre terkedilebilir, hatta vaktin darlığı vb. durumlarda terkedilmesi gerekir. Nafile namazlarda ise zamm-ı sûre farz değildir; ancak adak vb. durumlarda gerekli olur. Özel sûreler okunduğu nakledilen namazlarda bu sûreler okunur. Farz namazda secde âyeti bulunan sûreleri okumak caiz değildir.
Ka'delerdekiler
I. Tahiyyatı Okumak:
A. Ka'de-i Ûlâda Okunması:[198]
Namazda her oturuşta tahiyyatı okumak Hanefî ve Caferi Mezheblerine göre vacip, Malik'e göre sünnet, Şafiî ve Hanbelî Mezhebleri ile Davud'a göre farzdır:
B. Ka'de-i Ahîrede Okunması:[199]
Ka'delerdeki tahiyyatı okumak az önce geçtiği gibidir: et-Teşehhudu'l-Ahîr adını alan bu okuyuşta teşehhüd sözlerinin bir kısmını okumak, Şafiî Mezhebine göre farzdır; Maliki Mezhebine göre, sünnettir, okumayıp sessizce durulabilir; Hanefî Mezhebine göre, teşehhüdün terki tahrimen mekruhtur; Hanbelî Mezhebine göre, menkul bütün teşehhüd sözleri okunabilir; Caferî Mezbebine göre, teşehhüd vaciptir, Arapça okunur, bilmeyenler öğrenmelidir.
II. Salavât Okumak:[200]
Şafiî ve Hanbelî Mezheblerine göre, tahiyyattan sonra salavât okumak başlıbaşına bir rükündür, farzdır; Hanefî ve Malikî Mezheblerine göre, selâm verilecek- rekatte tahiyyattan sonra salavât ile duaları okumak sünnettir; Cafei'î Mezhebine göre "Allahumme Salli alâ Muhammed ve Âli Muhammed" demek vaciptir.
Fiilî Rükünler (Efâlus-Salât):
Kıyam:
Namaz kılarken ayakta durmaya ve namazı ayakta kılmaya Kıyam adı verilir:
Hükmü:
Farz ve Vacip Namazlar İçin
ÜM'e göre farz namazlarda, Hanefî Mezhebine göre, hem farz hem de vacip namazlarda ayakta durmaya gücü yetenlerin kıyam yapmaları farzdır. Herhangi bir sebeple ayakta namaz kılamayan veya kılması sakıncalı olan kimseler, -ileride ele alınacağı gibi- namazı oturarak veya gücünün yettiğine göre yatarak veya imayla kılar. Tek başına ayakta namaz kılabilen kimse, cemaatle kılınan namazda kıyama güç yetiremezse önce ayakta başlar, ikinci rekatten sonra oturarak diğer rekatleri tamamlar.
Nafile Namazlar İçin
Nafile namazlarda -mükellefin gücü yetsin veya yetmesin- ayakta kılmak farz değildir. Hanefî Mezhebine göre, yalnızca sabah namazının sünnetinde kıyam farzdır; ancak uygun olan bütün namazları ayakta kılmaktır.
|
Namaz Türü |
Hanefi Şafi |
Malikî |
Hanbelî |
||
|
Farz |
FARZ |
FARZ |
FARZ |
FARZ |
|
|
Vacip |
FARZ |
- |
- |
- |
|
|
Sünnet |
Sebepli |
FARZ |
|
|
- |
|
Diğer |
UYGUN |
UYGUN |
UYGUN |
UYGUN |
|
TABLO 6 : Kıyamın Hükmü.
Uygulanması:
Süresi.'[201]
I. Genel Olarak:
Kıyam her rekatın tekbirinden sonra ve rükûundan önce yapılır. Kıyam esnasında, kıraat yapılarak diğer işlemler uygulanır.
II. Özel Olarak:
a) Hanefî Mezhebine göre, kıyamın süresi, farz kıraati yapacak kadarlık süredir. Vacip veya sünnet işlemler yapılırken kıyam da bu işlemin hükmüne göre ad alır.
b) Şafiî ve Hanbelî Mezheblerine göre, farz, vacip veya sünnet kıraati ve kıyamdayken yapılması istenen işlemleri yaparken kıyam farzdır.
c) Maliki Mezhebine göre, kıyamın farz olan süresi iftitah tekbiri, Fatiha'mn okunma ve rükûa eğilme ânıdır. Zamm-ı sûreyi okurken kıyam yapmak sünnettir.
d) Caferi Mezhebine göre, farz olan kıyam, iftitah tekbiri alınırken ve rükûa gitmezden az öncesinde ayakta durmaktır.
Rükû:[202]
Tanımı-Hükmü ve Delili:
Namazda kıyamdan sonra eğilmeye rükû adı verilmektedir. Rükû, namazın en önemli farzlarından biridir. Farz olduğu çeşitli âyetlerde geçen "Rükû ediniz" emriyle sabittir.[203]
Yapılması:
Rükû eller dizlere konarak ve baş ile sırt aynı hizaya gelecek şekilde yapılır. Rükûdayken üç defa Subhâne Rabbiye'l-azîm denir:
a) Hanefî ve Hanbelî Mezheblerine göre, başın rükûa yakın şekilde eğilmesiyle, rükûun farz olan şekli gerçekleşmiş olur. Oturarak namaz kılan ise başı ve karnı almyla dizleri aynı hizada olacak şekilde eğmekle yapılır.
b) Şafiî Mezhebine göre, eğilip ellerin dizlere ulaşmasıyla farz şekil gerçekleşmiş olur. Oturarak namaz kılanlar, farz şekli, alnı dizlerin önüne getirmek suretiyle yaparlar; bu şekilde namaz kılanlar secdeyi mükemmel olarak yapmak isterse, başı değdirmeksizin secde yerine getirirler.
c) Malikî Mezhebine göre, rükûun farz şekli, ellerin dizlere yakın olacak şekilde mükellefin eğilmesiyle olur. Elleri dizlere koymak, sırtı düz yapmak menduptur.
d) Caferi Mezhebine göre, rükûda eller dizlere konur, zikir sırasında itidal şarttır, itidal, kasten yapılmazsa namaz bâtıl olur, sehven terkedilirse yeniden yapmak ihtiyattır.
18.2.3 Rükûdan Kalkış (Kavme):[204]
Rükû yaptıktan sonra doğrulmak, Hanefî Mezhebine göre vacip, ÜM'e göre farzdır. Bu kalkışı, kalkıldı hükmünü verdirecek şekilde yap' mak vacip, dimdik yapmaksa sünnettir.
Rükû ile secde arasındaki bu ayakta duruşa Kavme adı verilmektedir.
|
Namaz Türü. |
Hanefi, |
Şafiî |
Malikî |
Hanbelî |
|
|
Hükmü |
VACİP |
FARZ |
FARZ |
FARZ |
|
|
Şekli |
Kalkıldı dedirtecek |
VACİP |
- |
|
|
|
Dimdik |
SÜNNET |
- |
- |
- |
|
Tablo 7 : Rükûdün kalkış (kavme).
Secde (Sücud):[205]
Tanımı-Hükmü ve Delili:
Rükûdan sonra eğilerek alnı yere koymaya Secde (Sücud) denir. Secde de rükû gibi namazın farzlarından biridir. Farz olduğu rükûyla ilgili âyetlerle sabittir. Çünkü bu âyetlerde" rükû ediniz" emrinden hemen sonra, "secde ediniz" emri gelmektedir.
Yapılması:
Secde Organları:[206]
I. Genel Planda:
Secde organları yüz, eller, iki diz ve iki ayağın parmakları olmak üzere toplam yedi tanedir:
a) Sadece yüzünü koyup diğer organlarıyla secde yapmayan kimsenin namazı, bir grup hukukçuya göre bozulmaz.
b) Şafiî ve Hanbelî Mezhebleri ile Züfer'e göre, yedi organdan birini secde yerine koymadan secde yapılmaz, namaz bozulur.
c) Caferi Mezhebine göre, yedi organı yalnızca dokundurmak yetmez, dayamak gerekir.
II. Yüz-Alın Burun:
Yüzle ilgili olarak alnın ve burnun da kullanılması gerekir:
a) Malik, Ebû Yusuf ve eş-Şeybani'ye göre secde ederken alnı mutlaka kullanmak gerekir.
b) Ebû Hanife'ye göre, bu iki organı secde yerine koymak vaciptir; secde yerine sadece burnun konması mekruhtur.
c) eş-Şafii'ye göre secde ederken hem alnı, hem de burnu kullanmak şarttır.
III. Ellerin Kullanılmasa
a) Malik'e göre, elleri açık olarak secde yerine koymak şarttır.
b) Bir grup hukukçuya göre, secde ederken ellerin kullanılması şart değildir.
|
Organlar |
Hanefî |
Şafiî |
Maliki |
Ilanhell |
|
Bütünü |
- |
FARZ |
- |
FARZ |
|
Yüz |
VACİP |
FARZ (Züfer) |
FARZ |
FARZ |
|
Alın |
çoğu vacip |
azı farz, çoğu sünnet |
bir kısım farz bütünü mendup (imameyn) |
FARZ |
|
Burun |
VACİP |
azı farz, çoğu sünnet |
mendup, yoksa vakit içinde iade |
azı farz, çoğu sünnet |
|
Dizler |
biri vacip |
FARZ (Züi'er) |
SÜNNET' |
FARZ |
|
Ayaklar |
parmaklardan biri vacip |
bîr kısım/içi farz |
SÜNNET |
bir kısmı farz |
|
Herhangi biri |
sadece burun mekruh |
- |
sadece burnu koyup alnı koymamak mekruh |
- |
|
Eller |
biri vacip |
Farz.iç kısım (züfer) |
SÜNNET |
FARZ |
T A B 1,0 8: Secde organları.
Tam bir secde alın ve burunla birlikte el, diz ve ayakların tamamını usulünce secde yerine koymakla olur, secdede üç defa Subhâne Rabbiye'l-A'lâ denir:
a) Hanefî Mezhebine göre, alnın az da olsa bir kısmını secde yerine koymak şarttır; -özür olmadıkça- burnu tamamen koymak gerekir; çene veya yanağın konması secde İçin sahih değildir. Alnın bir kısmını, burnun tamamını, el ve dizlerden birini, ayak parmaklarından birini koymak şarttır; alnın çoğunun secde yerine konması vaciptir.
b) Şafiî Mezhebi ve Züfer'e göre, secdede farz olan miktar alm, iki el, iki eliz, ayakların en az bir kısmını yere koymakla gerçekleşmiş olur. Hanbelî Mezhebi bunlara burundan da bir kısmın konulmasını ekler. Şafiî Mezhebine göre, ayrıca el ve ayakların iç kısmını yere koymak gerekir.
c) Maliki Mezhebine göre, alnın en azını yere koymak şarttır; burnun konulması menduptur, konulmazsa namazın vakit içinde iadesi menduptur. Burna secde edip alna etmemek yeterli değildir. Alnı üzerine secde yapamayanlar ima ile namaz kılar. Secdede eller, dizler ve ayakların kullanılması sünnettir, alnın bütününü kullanmak menduptur.
Şartları:
Sert Cisim Üzerine Secde Etmek:
Secde sert cisimler üzerine yapılır; yumuşak olan ve sabit bir şekilde durmayan, meselâ pamuk üzerine secde yapılması sahih değildir.
Caferi Mezhebine göre, namazlai'da secdenin yere ve toprağa, yerden ve topraktan hasıl olan şeylere yapılır; zira Peygamber zamanında, camilerde halı ve muşamba yoktu. Bütün camiler ile evlerde toprak veya hasır bulunmadığı için, ekseriyetle caferîlerin camilerinde küçük tahta parçalan veya taş bulunur, namaz kılanlar onun üzerine secde ederler. Bazan Mekke ve Medine'nin mukaddes topraklarından yahut başka mukaddes topraklardan "mü'hür" denilen küçük parçalar yapıp namazda onun üzerine secde ederler. Bu tutu, din işinde ihtiyat ve secde yerinin temizliğinin yanısıra, ibadet ve kulluk makamında makbul bir amel ve tevazu nişanesi kabul edilir, bunu taşa ve puta tapmak olarak anlamamak gerekir.[207]
Alnı Eller Üstüne Koymamak:
Secdede alnı ellerin üstüne koymamak gerekir; konulursa ÜM'e göre namaz bozulur, Hanefî Mezhebine göre namaz bozulmayıp bu davranış mekruh hükmünü alır.
[208]
a) Bir gruba göre, bu cisimler üzerine secde yapmak caizdir.
b) Bir grup hukukçuya göre, az veya çok olmasına göre hüküm alır, çok olan namaz bozulur.
c) Üçüncü gruba göre, alnın yere az veya çok değmesine göre hüküm değişir; alnın çoğu değerse secde sahih değildir.
Secde Yerinin Yüksek Olmaması:
a) Hanefî Mezhebine göre, secde yerinin yarım ziradan (22 cm'den) yüksek olmaması gerekir. Fakat cemaatin kalabalık olması halinde secde edecek yer bulunmayınca
1) alnı koyacak yer bulunmaması,
2) aynı namazda olması,
3) dizlerin yerde olması şartlarıyla arkadaki muktedi öndekinin sırtına secde edebilir.
b) Şafiî Mezhebine göre namazı bozan yükseklik dizlere kadar olanıdır. Hasta olanlar başını yere koyamazsa, İmamu'l-Harameyn ve Gazalî'ye göre, yastık ve masa gibi yüksekçe bir şeyin üzerine başını koyup secde eder; Rafiî'ye göre, imkân ölçüsünde başını eğerek secde eder.
c) Maliki Mezhebine göre, yükseklik yere bitişik olarak çok olursa secde sahih değildir. Az olunca sahihtir, ancak bu evlâ olana aykırıdır.
d) Hanbelî Mezhebine göre, mükellefi namaz kılma şeklinden çıkaran yükseklik namazı bozucu niteliktedir.
|
Şartlar |
Hanefi |
Şafiî |
Maliki |
Hanbelî |
Diğer |
|
|
Sert cisim |
ŞART |
ŞART |
ŞART |
ŞART |
-' |
|
|
Alın |
Eller üstüne konulmaması |
ŞART (yoksa mekruh) |
ŞART (yoksa bozulur) |
ŞART (yoksa bozulur) |
ŞART (yoksa bozulur) |
- |
|
Sarık vb. |
CAİZ |
Bünü üzerindeyse bozulur. |
CAİZ |
CAİZ |
- |
|
|
Yüksek olmaması |
Normal |
22 cm. (yarım zira) |
dizlerden aşağı; yukarısı bozar |
Çoksa bozar, azsa evlâya aykırı |
namaz şeklinden çıkaran bozar. |
- |
|
Kalabalık cemaatte sırta |
CAİZ |
|
- |
- |
|
|
TABLO 9 : Secdenin geçerliliği.
Secdeden Kalkış:[209]
DM'e göre de secdeden kalkış farzdır:
a) Hanefi Mezhebine göre, farz olan miktar oturuşa yakın olan kalkış şeklidir.
b) Şafiî Mezhebine göre, kalkış, tam oturuş şekliyle yapmak farzdır.
c) Maliki ve Hanbelî Mezheblerine göre, kalkışın gerçekleşmesi için alnın secdeden kalkması yeterlidir.
|
Konu |
Hanefi |
Şafiî |
Maliki |
Hanbelî |
|
Hükmü |
FAKZ |
FARZ |
FARZ |
FARZ |
|
Şekli |
Oturuşa yakın |
Tam oturuş |
Alnın secdeden kalkması |
Alnın secdeden kalkması |
Tablo 10: Secdeden kalkış.
İki Secde Arasında Oturmak:[210]
Hanefî Mezhebine göre, iki secde arasında oturmak vacip, ÜM'e göre ise farzdır.
|
Konu |
Hanefî |
Şafiî |
Malikî |
Hanbell |
|
Hükmü |
VACİP |
FARZ |
FARZ |
FARZ |
Tablo 11: İki secde arasında olmak.
Ka'deler ve Celseler:
İstirahat Celsesi:[211]
Birinci rekatin secdesi sonunda ikincinin kıyamına kalkmadan, üçüncünün sonunda dördüncüye kalkmadan yapılan kısa oturuşa Celseltu'l-İstiraha, el-Celsetu'l-Hafıfeadı verilir, iki secde arasındaki oturuş kadar yapılır:
a) eş-Şafiî ve bir grup hadisçi ile -bir kavlinde- Ahmed'e gört müstehaptır.
b) Malikî ve Hanefî Mezheblerine göre, müstehap olmayıp hemen kalkmak gerekir, ancak bazı hahefî hukukçular da ilk görüşe katılır.
c) Caferi Mezhebine göre, istirahat celsesinin terkedilmesi çok kuvvetli bir ihtiyattır.
|
Konu |
Hanefi |
Şafiî |
Maliki |
Hanbelt |
|
Celse |
Hemen kalkmak vacip |
Müstehap (bir grup hadisçi), bazı haneliler |
Hemen kalkmak gerekir |
Müstehap |
Tablo 12: İstirahat celsesi.
Ka'de-i Ulâ (el-Celsetu'l-Ulâ veya el-Celsetu'l-Vustâ):[212]
Cumhur'a göre ka'de-i ulâ sünnet, bir grup hukukçuya göre farzdır, Hanefî Mezhebine göre farz namazlarda vacip, nafile namazlarda farzdır.
Ka'de-i Ahire (el-Ku'udu'l-Ahir Veya el-Celsetu'l-Ahîre):[213]
Hükmü ve Zamanı:
Cumhur'a göre ka'de-i ahire farz, Malik'e göre sünnettir. Ka'de-i ahîre, her namazın son rekatinde, secde yapıldıktan sonra yerine getirilir. Namazın sonunda teşehhüd miktarı oturduktan sonra namazdaki tilâvet secdesini hatırlayarak secde yapılırsa tilâvet secdesinden sonra yeniden teşehhüd miktarı oturmadıkça namaz bozulur.
Miktarı:[214]
a) Hanefî Mezhebine göre, ka'de-i ahîrede farz olan miktar teşehhüd, yani tahiyyatı okuyacak kadarlık zamandır.
b) Şafiî Mezhebine göre teşehhüd, salavât ve birinci selâm miktarı farz, dua ve ikinci selâm için oturmak sünnettir.
c) Maliki Mezhebine göre, normal bir şekilde selâm miktarı durmak farz, teşehhüd miktarı sünnet, dua miktarı mendup, imamın selâmından sonra dua okuyan muktedî için mekruhtur.
d) Hanbelî Mezhebine göre, oturuşun farz miktarı teşehhüd ve iki selâmlık zamandır.
Şekli:
Tam bir oturuş, eller dizlerin üzerine konarak, erkekler için sol ayak yatırılıp, sağ ayak parmakları kıbleye doğru olmak üzere dikmek suretiyle, kadınlar için sağ ayağı dikmeden yapılır.
Ka'de-i ahîrenin tamamını uykuyla geçiren bir mükellef, uyandıktan sonra tekrar teşehhüd miktarı oturmazsa namazı bozulur.
|
Ka'dedekiler |
Hanefi |
Şafiî |
Malikî |
Hanbelî |
|||||
|
Ka'de-i ûlâ |
Farz Namaz |
VACİP |
SÜNNET |
SÜNNET |
FARZ (bir grup) |
||||
|
Nafile Namaz |
FARZ |
SÜNNET |
SÜNNET |
SÜNNET |
|||||
|
Ka'de-i ahîre |
Hükmü |
Farz |
VACİP |
SÜNNET |
SÜNNET |
SÜNNET |
|||
|
Nafile |
FARZ |
SÜNNET |
SÜNNET |
SÜNNET |
|||||
|
Zamanı |
Son rekât |
SÜNNET |
SÜNNET |
SÜNNET |
|||||
|
Miktarı |
Teşehhüd |
SÜNNET |
SÜNNET |
SÜNNET |
|||||
|
s e k l i |
Eller |
Diz üstünde |
SÜNNET |
SÜNNET |
SÜNNET |
||||
|
Ayaklar |
Sağ |
Erkek |
Dik, parmaklar kıbleye doğru |
- |
- |
- |
|||
|
Kadın |
Dikmeden |
- |
- |
- |
|||||
|
Sol |
Yatırılır |
|
- |
- |
|||||
Tablo 12a: Ka'deler
Karma Rükünler:
Selâm:[215]
Hükmü:
ÜM'e ve Ebu Hanife'ye göre namaz kılanın kendi iradesiyle selâm vererek namazdan çıkması farz, Hanefî ve Caferi Mezheblerine göre vaciptir.
Namaz tamamlandıktan sonra/ yani teşehhüd miktarı oturduktan sonra namaza aykırı ihtiyarî bir söz veya işlem -meselâ başka bir namaz, konuşma, kasıtlı hades fabdesti bozma), gülme, selâm verme- yapmaya Hurûc bi-sun'ihi denir. Ebu Hanife'ye göre bu farzdır; ancak o bununla selâmı kastetmiş olabilir. Esasen Ebu Hanife'den bu konuda herhangi bir nakil bulunamamaktadır, fakat el-Berde'î oniki meseleden bu hükmü çıkarmış, el-Kerhi ise buna karşı çıkmış ve Ebu Yusuf, Ebu Hanife ile eş-Şeybanî'ye göre bunun farz olmadığını iddia etmiştir. eş-Şurunbilalî, el-Berde'i'ye reddiye olmak üzere el-Mesailu'l-Behiyyetu'z-Zekiyyeh Ale'l-İsna Aşeriye adıyla bir eser yazmış ve bunda el-Berde'i'den sonra onun görüşünü Mergınanî'nin Hidâye'de de tekrarlayıp ona şerh yazanlarla hukukçuların çoğunluğu, en-Nesefî ve şerh yapanları ile Ebu Mansur el-Maturidî'nin de bu yolu takip ettiğini bildirmiştir. ez-Zeyla'î, el-Haskefî ve İbn Abidin de eş-Şurunbilalî'nin görüşüne katılmaktadır.[216]
Şekli:
a) Cumhur'a (Hanefî ve Şafiî Mezheblerine) göre sağ ve sol tarafa es-Selâmu Aleykum ve Rahmetullah demek suretiyle selâm verilir.
b) Maliki ve Hanbelî Mezhebleri ile bazı hukukçulara göre, tek tarafa selâm vermek de yeterlidir.
c) Malik'e göre sadece yüz tarafına ve es-Selâmu Aleykum demek selâm için yeterlidir. -Bir kavlinde- Malik'e göre muktedi, sağ ve soluna selâm verdikten sonra üçüncü defa imamın selâmını almak üzere yine selâm verir.
Sözleri:
Selâm namazın sonunda es-Selâmu Aleykum ve Rahmetullah demek suretiyle verilir:
a) Hanefî Mezhebine göre, sadece selâm kelimesiyle de bu gerçekleşebilir.
b) Şafiî ve Hanbelî Mezheblerine göre, selâm sözlerinde tertip şarttır.
c) Maliki Mezhebine göre tek tarafa selâm vermek yeterlidir, sozlerde tertip şarttır.
d) Caferi Mezhebine göre, selâmın iki şekli vardır: "es-Selâmu aleynâ ve alâ ibâdillahi's-Sâlihîn", "es-Selâmu aleykum ve rahmetullahi ve berekâtuhu." Birincisi okunursa, ikincisi müstehap olur, okunmazsa zahir görüşte vacip olur.
Sonucu:
Cumhur'a göre tek, bazılarına göre yalnız bir tarafa selâm verince artık namazdan çıkılmış olur.
|
Konu |
Hanefî |
Şafiî |
Maliki |
Hanbelî |
Diğer |
|
|
Hükmü |
VACİP |
FAHZ {Ebu Hanife) |
FARZ |
FARZ |
- |
|
|
Şekli |
Genel |
Sağ ve sol yanlara |
Sağ ve sol yanlara |
tek yana yeterli |
tek yana yeterli |
Sadece yüz tarafı yeterli (Malik) |
|
Muktedi |
Sağ ve sol yanlara |
Sağ ve sol yanlara |
tek yana yeterli |
tek yana yeterli |
Sağ ve sol yan ile imamın selâmını almak üzere (Malik) |
|
|
Sözleri |
es-Selâmu aleykum ve rahmetullah |
Uygun |
Tertip şart |
Tertip şart |
Tertip şart |
- |
|
Selâm |
Yeterli |
- |
- |
- . |
- |
|
|
Sonucu (Namazdan çıkış) |
Tek yana |
Tek yana |
Tek yana |
Tek yana |
Herhangi bir yana (bazıları) |
|
Tablo 13: Selâm.
Namazın Düzeniyle İlgili Rükünler:
Tertîbu'l-Erkân:[217]
Namazın rükünlerini sırayla yapmak ÜM ve Züfer'e göre farz, Hanefî Mezhebine göre namazın sahih olması için lâzım şarttır. Bu tertip bulunmazsa, ÜM ve Züfer'e göre namaz bâtıl olur, Hanefî Mezhebine göre, bu uygunsuzluk kasıtlı yapılınca namaz batıldır, unutarak yapılması halinde sehiv secdesi gerekir. Caferi Mezhebine göre, bir rüknün diğer rükünden önce yapılması halinde namaz bozulur. Rükün olmayan işlem sehven rükünden önce yapılırsa veya bunun tersi olursa, sırayı sağlayacak duruma dönülür, namaz sahih olur.
a) Hanefî Mezhebine göre, lâhıkm önce imama kaldığı yerden uyup, kaçırdığı rükünleri daha sonra kaza etmesi caizdir; ÜM'e ve Züfer'e göre bu caiz değildir, namazın böyle bir durumda iadesi gerekir.
b) Cuma ve bayram namazında kalabalık sebebiyle ilk rekatte, -imama uyduğu halde- bu rekati kılamayıp ayakta duran ve ikinci rekati imamla kılarak selâm verdikten sonra birinci rekati kaza eden mükellefin namazı ikinci görüşe göre caizdir, birinci görüşe göre caiz değildir.
c) Rükûda bir secde hatırlayıp bunu kaza eden ve aynı durumla secdede karşılaşan mükellef için efdal olan, kaçan işlemlerin rekatına ait rükû ve secdeleri iade etmesidir; Hanefî Mezhebine göre bu caizken, ÜM ve Züfer'e göre namazın iadesi gerekir.
|
Konu |
Hanefî |
Şafiî |
Maliki |
Hanbelî |
|
Hükmü |
VACİP |
FARZ (Züfer) |
FARZ |
FARZ |
|
Lâhık (kaldığı yerde uyar, kaçırdıklarını kaza eder.) |
CAİZ |
İADE (Züfer) |
İADE |
İADE |
|
Cuma ve bayram namazlarında imama uyup ilk rekâtı kaçıranın kazası |
CAİZ |
Caiz değii |
Caiz değil |
Caiz değil |
|
Kaçan işlemleri hatırlayıp kaza edenin bu işlemlere ait rükû ve secdeleri iadeni |
CAİZ |
Namazın iadesi gerekir |
Namazın iadesi gerekir |
Namazın iadesi gerekir |
TABLO 14; Tertıbu'l-Erkân.
Rükünden Rüküne İntikal:[218]
Ünlü Hanefî hukukçu el-Kâsâni bir rükünden diğerine intikal etmeyi de namazın farzları içinde ele almaktadır.
Caferi Mezhebine göre, işlemleri "namaz" denilmeyecek biçimde şeklini yok ederek aralık vermeden yapma anlamında "muvâlât", farzdır. Kasten veya sehven terkedilirse, namaz bozulur.
Ta'dîlu'l-Erkan (İtidal, Itmi'nan, Tuma'neniyye):[219]
Namazda bütün rükünleri -özellikle rükû ve secdeyi- yerine getirirken acele veya ağır davranmak yerine orta yolu tutmaya -meselâ subhanellah diyecek kadar durmaya- Ta'dîlu'l-Erkân adı verilir. Kısacası âdabına uygun namaz kılmak demektir:
Namazlarda ta'dilu'l-erkâna riayet etmek, ÜM ve Ebu Yusuf a göre farz, Hanefî Mezhebine göre vaciptir.
Rükû ve secdeden doğrulunca organlar yerlerine oturacak şekilde hareket etmek i'tidal demektir.
|
Konu |
Hanefî |
Şafiî |
Maliki |
Hanbelî |
|
Hükmü |
VACİP |
FARZ (Ebu Yusuf) |
FARZ |
FARZ |
Tablo 15: Ta'dlm'l-Erkân.
İkinci Ayrım NAMAZIN VACİPLERİ[220]
Namazın vacip işlemlerini üç yönden ele almak mümkündür:
1) İşlemler Yönünden,
2) Sözlü veya Fiilî Olmaları Yönünden,
3) Namaz Türleri Yönünden.
Bunlardan ilkini benimseyerek ve bunun yamsıra diğerlerini de dikkate alarak namazın vacip işlemlerini inceleyelim.
1. BAŞLIK GENEL OLARAK NAMAZIN VACİPLERİ
19. Namaz Öncesindeki Vacipler:
Ezan ve cemaat konusunda, hukukçuların görüşleri ilgili bölümlerde gösterildi. Fakat bazı hanefi hukukçulara göre, ezan da, cemaat da vaciplerdendir.[221]
20. Namaz Kılarken Uygulanan Vacipler:
Aslî Vacipler:
Aslî Vaciplerin Niteliği
Namaz kılarken uygulanan ve rükünlerle yakından ilgili olan vacip işlemlere namazın aslî vacipleri denir.
Namazın Rükünleriyle İlgili Vacip işlemler
Kıraattaki Vacipler
Namazın rükünleriyle ilgili vacipleri, işlemlere göre teker teker inceleyelim:
I. Fatiha'daki Vacipler
a) Namazlarda Fatiha'yı okumak Hanefî Mezhebine göre vacip, ÜM'e göre farzdır.
b) Fatiha'yı farz namazların ilk iki rekâtinde, nafile namazların bütün rekâtlerinde okumak,
c) Fatiha'yı zamm-ı süreden önce okumak,
A. Çeşitli Vacipler:
a) Farz namazların ilk iki, vitir ve nafile namazların bütün rekâtlerinde Fatiha'dan sonra zamm-ı sûre okumak; Malik'e göre zamm-ı sûre farzdır.[222]
b) Cemaatle kılınan namazda imamın kıraati sabah, akşam, yatsı ve cuma namazlarında ilk iki rekâtte, Ramazan'da vitir, teravih ve bayram namazlarında açıktan yapması vaciptir. Tek başına namaz kılan mükellef, bu namazlarda kıraatini gizli veya açıktan yapmakta serbesttir; ancak açıktan okumak vacip namazlarda açıktan, gizli okumak vacip namazlarda gizli okuması efdaldir. Kazaya kalan namazlardaki kıraatler de, bu duruma göre düzenlenir.[223]
c) Cemaatle kılınan öğle ve ikindi namazlarının bütününde, akşam namazının üçüncü, yatsı namazının son iki rekâtinde imamın kıraati gizli yapması,[224]
d) Gündüz kılınan nafile namazlarda kıraati gizli yapmak,
e) Tek başına namaz kılan mükellefin öğle, ikindi ve gündüz kılınacak namazlarda gizli kıraat yapması,
f) İmama uyan mükellefin namazların hepsinde, imam ayaktayken kıraati hiçbir şekilde yapmayarak susması.
B. Kunût Okumak:[225]
a) Ebu Hanife'ye göre, vitir namazında Kunût duası okumak vacip, Ebu Yusuf ve eş-Şeybanî'ye göre sünnettir.
b) Malik'e göre, sabah namazında Kunût okumak müstehaptır, vitir namazındaysa okunmaz.
e) Hanbelî Mezhebi ve eş-Şafîî'ye göre, vitir ve sabah namazlarında Kunût okumak sünnettir. eş-Şafn'ye göre, diğer namazlar için de mubahtır, dilenirse yapılabilir.
d) Caferi Mezhebine göre, farz namazlarda Kunût okumak müstehaptır, açık kıraatli namazlarda bu daha da güçlenir, hatta ihtiyat terkedilmeyişidir. İkinci rekâtte kıraati bitirdikteı. sonra yapılır, unutunca rükûdan doğrulunca okunur. Nafile namazlarda da okunması müstehaptır. Vitirde kuvvetli bir müstehaptır. Belli bir duası yoktur, kolay gelen zikir ve dualar olabilir. Masum imamlardan nakledilenleri okumak daha iyidir.
Kunût vitir namazında üçüncü rekâtte zamm-ı sûreden sonra okunur. Cemaatle kılınan vitir namasmda hem imam, hem cemaat Kunût dualarını içinden okur. Kunût, Allah Teala'ya sena ve duayı içine alan sözlerdir; ancak aşağıdaki duaları okumak sünnettir:
"Allah'ım! Biz senden yardım, mağfiret ve hidayet dileriz. Sana inanırız. Sana tevbe ederiz. Sana güveniriz. Seni bütün iyiliklerle överiz. Sana şükrederiz. Seni inkâr etmeyiz. Sana isyan edenleri redderiz ve terk ederiz."
"Allah'ım! Biz yalnızca sana ibadet ederiz, senin için namaz kılarız, sana secde ederiz. Senin hoşnutluğunu ve kulluğunu kazanmaya çalışırız. Senin rahmetini umar, azabından çekiniriz. Şüphesiz senin azabın kâfirlere erişecektir."
Tekbirlerdeki Vacipler
a) Namaza başlarken iftitah tekbirini Allahu Ekber diyerek almak.
|
Vacipler |
Hanefi |
Şafiî |
Maliki |
Hanbelî |
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Tekbirdeki Vacipler |
Allahu Ekber |
Vacip |
Farz |
Farz |
Farz |
|
Zevâid Tekbiri |
Vacip |
Sünnet |
Sünnet |
Sünnet |
|
Kunût Tekbiri |
Vacip |
Sünnet |
Sünnet |
Sünnet |
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Kıraattaki Vacipler |
Fatiha Okumak |
Vacip |
Farz |
Farz |
Farz |
|
(İlk ikide) -farz-hepsinde (Nafile) |
Vacip |
Bütününde farz |
Bütününde farz |
Bütününde farz |
|
Zamm-ı sûreden önce |
Vacip |
Farz |
Sünnet |
Sünnet |
|
Tekrarlamak |
Vacip |
- |
|
- |
|
Zaınm-ı süreden o. |
Vacip |
Sünnet |
Sünnet |
Sünnet |
|
İlk iki ve hepsinde |
Vacip |
Sünnet |
Sünnet |
Sünnet |
|
Açıktan kıraat (imam için) |
Vacip |
Sünnet |
Sünnet |
Sünnet |
|
Gizli kıraat (imam için) |
Vacip |
Sünnet |
Sünnet |
Sünnet |
|
Açık ve gizli (tek başına) |
Vacip |
Sünnet |
Sünnet |
Sünnet |
|
Gündüz nevâfilinin kıraati |
Vacip |
Sünnet |
Sünnet |
Sünnet |
|
İmama Mütâbeat |
Vacip |
Cemaate Fatiha'yı okumak farz |
Sünnet |
Gizlice (mendup), açıkdnek.) |
|
Kunût Duası |
Vacip |
Sünnet |
Sünnet |
Sünnet |
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Rükâdaki Vacipler |
Hükûdan kalkmak |
Vacip |
Farz |
Farz |
Farz |
|
Burnu koymak |
Vacip |
Azı farz, çoğu sünnet |
Sünnet |
Azı farz, çoğu sünnet |
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Secdedeki Vacipler |
Alnın ekserisi |
Vacip |
Azı farz, çoğu sünnet |
Sünnet |
Sünnet |
|
Aralıksızca |
Vacip |
- |
- |
Sünnet |
|
İki secde arasında oturmak |
Vacip |
Farz |
Farz |
Farz |
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Ka'dedeki Vacipler |
Ka'de-i Ûlâ |
Vacip |
Sünnet |
Sünnet |
Vacip |
|
Tahiyyat |
Vacip |
ilkte S., ikincide F. |
Sünnet |
ilkte V., ikincide F. |
|
Üçüncü rekâtc kalkmak |
Vacip |
_ |
|
- |
|
Selâm- vermek |
Vacip |
Faiz |
Farz |
Farz |
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Namazın Sonundaki Vacipler |
Selâm vermek |
Vacip |
Farz |
Farz |
Farz |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Sehiv secdesi |
Vacip |
Sünnet |
Sünnet |
Sünnet |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Tilâvet secdesi |
Vacip |
Sünnet |
Sünnet |
Sünnet |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Namazın Düzt ninde-ki Vacipler |
Tertîbu'l-Erkân |
Vacip |
Farz |
Farz |
Farz |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Ta'dilu'l-Erkân |
Vacip |
Farz |
Farz |
Farz |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Sayısı artırmamak |
Vacip |
- |
- |
- |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
imama Mütâbeat |
Vacip |
_ |
- |
- |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Vacibin Yapılması |
Vacip |
- |
- |
Vacip |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
AÇIKLAMA: Hanefî ve Hanbelî Mezheplerinin her ikisi de namazın farz ve sünnet işlemleri dışında birtakım vacip işlemleri olduğunu kabul ederler. Şafiî ve Malikî Mezhepleri, namazın farz ve sünnetleri dışında vacip işlemleri olmadığı görüşündedir. Bu iki mezhebe göre, öbürlerinin vacip dediği, ya farzdır veya sünnettir. Hanbelî Mezhebi tabloda gösterilen vaciplerden ayrı olarak şu işlemleri de vacip diye adlandırır: a) İftitah tekbiri dışındaki bütün tekbirler. Yalnızca imama rükûda yetişenin aldığı tekbir sünnettir. b) Rükûdan kalkınca tesmî veya tahmîd yapmak, c) Rükû ve secdede teşbihleri birer defa okumak, d) İki secde arasında bir defa Rabbi'gfirlî demek. |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
TABLO 16: Namazın aslî vacipleri.
Bundan âciz olunur veya iyi yapılmazsa, Allah Tealâ'mn isimlerinden bir başkasıyla da tekbir alınabilir.
b) Vitir namazında Kunût tekbiri almak vaciptir.
c) Bayram namazlarında her rekâtte üçer defa zâid tekbiri almak. Bu namazlarda birinci rekâtın rükû ve secde tekbirleri sünnettir; ikinci
Namazın Vacipleri
Namaz öncesi v. Namaz kılarken uygulanan v Namazdan çıkış sırasında v. Namaz sonrasındaki v.
1) Ezan 1) Aslî v. 1) Selâm 1) Teşrîk tekbirleri
2) Cemaat a) Çeşitli vacip işlemler
b) Namazın düzeniyle ilgili v.
a) Sehiv secdesi
b) Tilavet sec.
Şema : 12 Namazın Vacipleri rekâtin rükû tekbiri ise vacip olan zâid tekbirle yapıldığı için vacip hükmünü alır.
Rükûdaki Vacip: Kavme[226]
Rükûdaki vacip bir tanedir: Rükû yaptıktan sonra kalkmak. Buna Kavme adı verilir.
Secdedeki Vacipler;
1) Secde ederken alınla birlikte burnu da secde yerine koymak,
2) Alnın çoğunu secde yerine koymak,
3) İki secdeyi birbirine bağlı olarak arka arkaya yapmak,
4) İki secde arasında oturmak.
Ka'dedeki Vacipler:
1) Üç ve dört rekâtli namazlarda ikinci rekâtten sonra oturmak (Ka'de-i Ulâ),
2) Namazda her oturduğunda tahiyyatı okumak Hanefî mezhebine göre vacip, Malik'e göre sünnet, eş-Şafiî, Ahmed ve Davud'a göre farzdır.[227]
3) Üç ve dört rekâtli farz namazlarla vitir namazı ve öğle namazının ilk sünneti kılınırken, ikinci rekâtten sonra tahiyyatı okuyunca hemen üçüncü rekâte kalkmak.
Namazın Düzeniyle İlgili Vacipler:
1) Vaciplerin her birini yerinde ve zamanında yapmak,
2) Ta'dîl-i erkân,
3) Namazın farzları arasındaki tertibe riayet etmek ve iki farz arasına farz olmayan bir davranışın girmesine izin vermemek,
4) Namazın farz işlemlerindeki sayıyı arttırmamak; kıyam, kıraat, rükû, secde ve ka'de-i ahîreyi unutarak gerekli sayıdan fazla yapanlar sehiv secdesi yapar.
5) Cemaatle kılınan namazda gerekli yerlerde imama mütabeat etmek.
Aslî Vaciplerin Terki:
Kasıtlı Terk:
Namazın farzlarından birini ister kasıtlı ister unutarak terketmek namazın iadesini gerektirir. Bu büyük hata sehiv secdesiyle giderilemez. Sünnetlerin terki ise, sevaptan mahrum kalmayı gerektirmekle birlikte selıiv secdesini gerektirmez.
Yukarda sayılan namazın aslî vaciplerinden birini bile bile terketmek doğru değildir:
a) Hanefî Mezhebine göre, bu şekilde hareket eden kimse Allah katında sorumlu olur; vaciplerin terki tahrimen mekruhtur, hatta vakit içinde namazı yeniden kılmak uygundur. Vaciplerden biri terkedilen namaz, yeniden kılınmazsa günahla birlikte sahih olur.
b) Hanbelî Mezhebine göre, vacipleri kasıtlı ve bilerek terkedenin namazı bâtıl olur.
Unutarak Terk:
Namazın aslî vaciplerinden birini unutarak terketmek, onun sahih olmasına bir zarar vermez, ancak sevabı eksilttiği için sehiv secdesi yapılarak bu hata düzeltilmeye çalışılır.
Arızî Vacipler:
Namazın arızî vaciplerini, gerektiren bir hal meydana gelirse sehiv secdesi, secde âyeti okunduysa tilavet secdesi yapmak oluşturur.
21. Namazdan Çıkış Sırasında Uygulanacak Vacipler:
Selâm:
Selâm namazların sonunda selâm vermek Hanefî Mezhebine göre vacip, ÜM'e göre farzdır.
İhtiyat Rekâtları:
Caferi Mezhebine göre, ihtiyat rekâtları (ihtiyat namazı) vaciptir, terk edilmesi veya namazın yeniden kılınması caiz değildir. Namazdan hemen sonra kılınmaları gerekir, namaz ile ihtiyat rekâtlarını namaza aykırı şeylerle ayırmak caiz değildir. Eğer ayrıhrsa, ihtiyat olan bu rekâtları ve namazı yeniden kılmaktır. İhtiyat rekâtlarına henüz başlamadan ihtiyaç olmadığı anlaşılırsa, kılınmaları vacip değildir.
İhtiyat namazında, normal namazdaki gibi niyet, iftitah tekbiri, Fatiha, rükû, secde, teşehhüd ve selâm mutlaka bulunur. İhtiyat olan, Fatiha ile besmelenin gizli okunuşudur. Kunût ve zamm-ı sûre okunmaz.
İhtiyat namazının kılınıp kılınmadığmda şüphe edilir ve bu vakit çıktıktan sonra olursa, şüphe dikkate alınmaz. Vakit içinde olursa, araya başka bir fiil girmemiş, uzun bir ara verilmemiş veya namaza aykırı bir şey yapılmamışsa ihtiyat rekâtları hemen kılınır. Bu üç durum meydana gelmişse, ihtiyat olan kılınmaları ve sonra da namazın iadesidir. İhtiyat namazının işlemlerinden biri hakkında şüphelenilirse, işlemin yeri ihtiyaten yapılır, sırası geçmişse devam edilir. Rekâtlerinde şüphelenince, namazı bozucu değilse kuvvetli olan çoğuna göre devam edilmesidir, yoksa aza göre devam edilir, bununla birlikte ihtiyat olan önce ihtiyat, sonra asıl namazın iadesidir.
İhtiyat namazı unutulur ve farz ya da nafile bir namaza başlanırsa, özellikle aralarında sıra gözetilmesi gerekiyorsa, ikinci namaz hemen kesilir ve ihtiyat namazı kılınır, ihtiyat olan iadesidir. Bu, fevrî oluşunu ortadan kaldırmadığında sözkonusudur. Aksi halde, eğer sıra gözetilecek bir namazsa, asıl namaza dönmek gerekir, ihtiyat olan bundan sonra iadesidir. Sıra gözetmek gerekmiyorsa, bitirilir ve İade edilir.[228]
22. Namaz Sonrasında Ona Hürmeten Uygulanacak Vacip: Teşrîk Tekbirleri
Namaz sonrasında ona hürmeten uygulanacak vacip işlem, kurban bayramı günlerinde farz namazlardan sonra okunacak olan teşrik tekbirleridir.
Selâm, namazın sözlü rükünleri arasında ele alındığı için, sehiv secdesini tilâvet secdesini ve teşrîk tekbirlerini sırayla ele alıyoruz.
İkinci Başlık SEHİV SECDESİ
Gerektiren hallerden biri meydana geldiğinde yapılacak secdeye Sehiv Secdesi adı verilir.
23. Sehiv Secdesini Gerektiren Haller:
Namaz işlemlerindeki Değişmeler:
Namaz işlemlerindeki çeşitli değişmeler, sehiv secdesini gerektirir. Bu durumları, namaz işlemlerinin hükmü ve bazı hallerin gözönüne alınmasına göre iki grupta inceleyebiliriz:
Konuyu İşlemlerin Hükmüne Göre Düzenleme:
Farzlardaki Değişmeler:
Namazın farzlarındaki öncelik, sonralık, eksiklik, tekrarlama, rüknün terki ve şüphelenme şeklindeki değişmeler, mezheplerin bakış açısına göre, sehiv secdesini gerektirir.
Önce ve Sonra Yapmak (Rüknü Rükne Takdim):
a) Hanefî Mezhebine göre, namazın rükünlerinden birini unutarak önce veya sonra yapmak vacibin terki sayılır. Bu sebeple, sehiv secdesi yapılır. Meselâ namaz kılmaya başlayıp kıyamda Subhaneke'yi okuduktan sonra kıraat yapmadan rükûâ eğilmiş olan bir kimse, bunu hatırlayınca derhal kıyama kalkar, kıraati yapar ve yeniden rükûa eğilir, yeniden rükû yapılmazsa namaz fasid olur, -rüknün sonra yapılmasından dolayı- sehiv secdesi gerekir; kıraat yapmadığını hatırlamayınca bu rekât yok kabul edilir ve selâm verilmezden önce bir rekât kılınarak sehiv secdesi yapılır.[229] Yine farz olan ka'de-i ahîreyi unutarak ayağa kalkma halinde, şu hükümler uygulanır: Oturmaya dönülür, teşehhüd miktarı oturulur, selâm verilerek sehiv secdesi yapılır. Ancak bu, kalkılan rekât için secde yapılmadıysa uygulanır, secde yapıldıysa namaz bozulur ve nafileye dönüşür. Zamm-ı sûreyi okumayıp rükû yapınca, rükû iptal edilir ve kıyama dönerek sûre okunarak namaz sonunda sehiv secdesi yapılır. Fakat Fatiha unutulduysa, o ve sonrası ile rükû yemden yapılır;[230] namaz sonunda -vacibin rükne takdimi olsa da- sehiv secdesi yapılır.
b) ÜM'e ve Züfer'e göre, tertîbu'l-erkân farz olduğundan, bulunmaması halinde namaz bâtıl olur. Hanefî Mezhebine göre ise kasıtlı olunca namazın bâtıl olması sözkonusudur; ancak Şafiî Mezhebine göre namazı bozmayan sözlü bir rüknü yerinde yapmamak -meselâ Fatiha'nın tamamım veya bir kısmını oturuşta tekrarlamak- sehiv secdesini gerektirir.
c) Caferî Mezhebine göre, selâm, kendi yeri dışında verilince, sehiv secdesi gerekir.
Eksiklik ve Tekrarlama:
Hanefî Mezhebine göre, rükünlerin eksikliği veya tekrarlanması halinde yine sehiv secdesi yapılır: Meselâ iki defa rükû, üç defa secde yapmak,[231] namaz için elleri bağlayıp tekbir aldığı halde yeniden tekbir almak hep sehiv secdesini gerektirir.[232] Namazın rekâtlerinden birindeki iki secdeden biri sehven terkedilip, ondan sonraki rekâtın ve ka'denin sonunda hatırlansa, bunun gecikmesinden dolayı namazı iade gerekmez, hemen o secde kaza edilir. Eğer son ka'dedeyken hatırlanırsa, bu secde yapılır, daha sonra ka'de tekrar edilir, sonra da sehiv secdesi yapılır. Bu durumda son rekâtte beş secde ile üç ka'de bulunmuş olur, Çünkü her rekâtte iki secde vardır, böyle tekrarlanan rüknün geciktirilmesi farzın terki olmadığından, iadeyi gerektirmez. Fakat bir rekâtte iki secdeden ikisi de sehven önce yapılmış olsa, -meselâ önce secde, sonra rükû yapılmış bulunsa- farz olan tertibe riayet için tekrar rükûa, sonra da secdeye gidilir, bu tekrar ve iade dolayısıyla sehiv secdesi yapılır. Böyle bir durumda Hanefî Mezhebine göre sadece unutulan secde, eş-Şafiî'ye göre unutulan secde ve sonrası kaza edilir.[233] Rükûun unutulması halinde sehiv secdesi gerekmez, namaza yeniden başlanır. Her rekâtten bir secde unutunca nasıl hareket edileceği ihtilaflıdır:[234]
a) Malik'e göre, dördüncüsü düzeltilir, kalanı iptal edilir ve yerine getirilirler.
b) Ahmed'e göre, namaz yeniden kılınır.
c) Ebû Hanife, eş-Şevrî ve el-Evza'î'ye göre ardarda dört secde yapılır, bunlarla namaz tamamlanmış olur.
d) eş-Şafiî'ye göre, dördüncüsü düzeltilir ve iki secde yeniden yapılır.
e) Caferî Mezhebine göre, telafi yeri geçmişse bir secde unutulunca, sehiv secdesi yapılır.
Rüknün Terki:
I. Benzerî Bulunan Rüknü Yapmamak:
Şafiî Mezhebine göre, namazda benzeri bulunan rükünlerin yapılmaması da, ayrıntılara göre sehiv secdesini gerektirir: Namazda benzeri bulunan secde ve rükû gibi rükünler terkedilir ve benzerini yapmadan önce hatırlanırsa, hemen yerine getirilir, fakat benzeri yapıldıktan sonra hatırlanırsa, sonra yapılan öncekinin yerine geçer, arada yapılanlar hükümsüz kalır. Meselâ rükû terkedilir ve yapılmadığı ikinci rükünden önce hatırlanırsa, hemen rükû yapılır, yapılanlar yeniden yapılarak buradan itibaren namaza devam edilir, selâmdan önce sehiv secdesi yapılır. Rükûun yapılmadığı ikinci rükûdan sonra ve selâm vermezden önce nerede hatırlanırsa hatırlansın, ikinci birincinin yerine geçer, aradakiler hükümsüz kalır, namaza buradan itibaren devam edilir. Fakat bu durum selâmdan sonra, bununla birlikte örfen uzun olmayan bir vakit içinde hatırlanır, affedilmeyen necaset bulaşmaz, altı kelimeden fazla konuşulmaz, namazı bozan bir iş yapılmazsa, unutulan rükûu yapmak gerekir: Bu durumda ayağa kalkılır, rükû yapılır, oturarak teşehhüd okunur, sehiv secdesi yapılır ve selâm verilir.[235]
II. Son Rekâtteki Rüknün Terki:
Maliki Mezhebine göre, son rekâtteki rükünlerden birini terkeden kimse, namazını tamamlandığına inanarak selâm vermezden önce rükûu eksik yaptığını hatırlarsa, bu rükün yapılır, eksik rekât hükümsüz bırakılır, ona bedel olmak üzere bir rekât kılınır ve namaz sahih olur. Bu durumda, -zaman örfen yakınsa- namaz sonunda, -eksik rekât fazlalık olacağından- selâmdan sonra sehiv secdesi yapılır, zaman uzarsa kılınan namaz bâtıldır. Terkedilen rükün son rekâte ait olmazsa, son rekât için rükû yapılmadıkça, bu eksik rükün yerine getirilir. Sonraki rekâtı rükû ile bağlamak, -rükû dışındaki işlemler için- başın kaldırılmasıyla, rükû içinse -başını kaldırmasa da- sadece rükûa eğilmekle gerçekleşir, ikinci rekâtın secdesini terkedip, üçüncü için ayağa kalkınca, eksikliği üçüncü rekât için rükû yaparken başını mutedil bir şekilde kaldırmadan hatırlarsa, eksik secde yapılır, namaza öylece devam edilir. Eksikliği üçüncü rekâtın rükûundan başını kaldırdıktan sonra hatırlarsa, namaza devam eder, üçüncü rekât ikinci kabul edilir, oturulur ve bundan sonraki rekât kılınır, selâmdan önce sehiv secdesi yapılır. Çünkü bu durumda ikinci kabul edilen üçüncü rekâtte sadece Fatiha'nın okunup zamm-ı sûrenin terki ve hükümsüz bırakılan üçüncü rekâtın fazlalığı dolayısıyla secde yapılır' Eksikliğin yerine getirilmesi, şu şekildedir. Rükûu terkeden kimse kıyama döner, rükû kıraatten sonra olsun diye rükûdan önce mendup olarak Fatiha dışında kıraat yapar; rükûdan kalkışı terkeden rükû derecesinde kamburlaşır; bir secdeyi terkeden, oturarak, iki secdeyi terkeden kıyamdan eğilerek eksiği telafi eder. Fatiha'nın unutarak terki için anlatılan hükümler uygulanmaz: Mezhep içindeki mutemed görüşe göre Fatiha'nın her rekâtte okunması farz ise de, bir rekâtte okuyup, kalanında unutarak terketme halinde namaz sahihtir, -bir rekâtte okunmasının farz olduğu görüşü tercih edilerek- selâmdan önce secde yapılır. Bununla birlikte vakit içinde veya dışında namazın yeniden kılınması menduptur. Fatiha'nın terki dolayısıyla kasıtlı olarak secde terkedilirse, namaz bozulur, unutarak terkedildiği zaman örfen yakınsa secde yapılır, uzadıysa namaz bâtıldır. Fatiha'nm kasıtlı olarak terki ve unutarak terkedip rükûdan önce hatırlanmasına rağmen okunmaması halinde namaz yine bozulur.[236]
|
Değişme |
Hanefi |
Şafiî |
Maliki |
Hanbelî |
|
|
|
Genel |
Gerektirir (kasıtsa bozulur). |
Namaz bozulur. (Züfer) |
Namaz bozulur |
Namaz bozulur |
|
Sözlü |
- |
Gerektirir (Namaz bozmayan) |
- |
- |
|
|
Eksik ve tekrarlama |
Gerektirir |
Ayrıntılı |
Ayrıntılı |
Ayrıntılı |
|
TABLO 17: Namaz İşlemlerindeki değişmeler
Lahn ve Teganni:
Hanbelî Mezhebine göre, kıraat sırasında unutarak ve bilmeyerek mânâyı değiştirecek şekilde îahn ve teganni yapılırsa, sehiv secdesi yapmak vaciptir.[237]
Şüphelenme:
Hanbelî Mezhebine göre, rükünlerden birinde veya rekât sayısında şüphelenme halinde kesin kanaate göre namaza devam edilir, şüphelenilen rükün yeniden yapılır, namaz sonunda sehiv secdesi yapmak vacip olur. Fazla secde yaptığında şüphelenmek de, rekât sayısındaki şüphelenme hükümlerine bağlı olarak, sehiv secdesini gerektirir veya gerektirmez.[238]
Vaciplerdeki Değişmeler:
Namazın vacip işlemlerini unutarak yapmamak, önce veya sonra yapmak, eksik ya da fazla yapmak da sehiv secdesini gerektirir:
Unutarak Yapmamak (Vacibin Terki):
I. Genel Olarak:
a) Hanefî Mezhebine göre, namazın aslî vaciplerinden birinin terkedilmesi, -meselâ Fatihayı gerektiği yerde tamamen veya yarısını okumamak, zamm-ı sûreyi, tahiyyatı okumamak, imamın açık yerine gizli, gizli yerine açık kıraat yapması- halinde, sehiv secdesi gerekir.[239]
b) Caferi Mezhebine göre, namazın vaciplerinden biri unutarak yapılmaz ve ancak sırası geçtikten sonra hatırlanırsa, namaz sahihtir, ancak sehiv secdesi ve kaçırılan işlem teşehhüd ya da bir secde olursa bu unutulanların kazası gerekir.
II. Özel Olarak:
A. Kunûtun Veya Tekbirinin Unutulması:
a) Hanefî mezhebine göre, vitir namazında Kunûtu veya tekbirini unutmak sehiv secdesini gerektirir. Böyle bir durumda, rükûa eğilince, Kunût duasının okunmadığı hatırlanırsa, kıraat için geri dönülmez, namaz sonunda secde yapılır. Buna rağmen dönülür ve Kunût okunursa, rükû yeniden yapılır, ayrıca secde de yapılır.[240]
b) Şafiî Mezhebine göre, felaket zamanları dışındaki Kunûtun terkedilmesinde şüphelenmek veya Kunûtta Hz. Peygamber'e salavâtın terkedilip terkedilmediği bilinmeyince sehiv secdesi yapılır.[241]
B. Teşehhüdün Unutulması:
Caferi Mezhebine göre, teşehhüd unutulur ve telâfi imkânı da kaçarsa, ihtiyaten sehiv secdesi gerekir.[242]
Sena, taavvuz, rükû ve secde tekbirleri ve teşbihlerinin unutulması Cumhur'a göre secde gerektirmezken, Malik'e göre bu durumlarda secde yapılır.[243]
Önce ve Sonra Yapmak (Vacibin Takdim ve Tehiri):
Hanefî Mezhebine göre, namazın aslî vaciplerinden birinin yerinden ve zamanından önce veya sonra yapılması halinde de sehiv secdesi gerekir.
Meselâ namaz içinde bir rükün yapılacak kadar düşünceye dalmak bunlardan biridir: İftitah tekbiri alınıp, bir süre, düşünülse veya alındığı hatırlansa ya da alınmış olduğu zannedilerek yeniden alınsa secde yapılır; üç rekât mi, dört rekât mî kılındığından şüphe edilse veya Fatiha okunduktan sonra hangi sûrenin okunacağı bir süre düşünülse, yine sehiv secdesi gerekir. Fakat tefekkür denecek tarzdaki düşünce, sehiv secdesini gerektirmez, ancak bu çeşit düşünce herkesin işi değildir. Sûre veya âyetleri Fatiha'dan önce okumak da, bunun bir örneğidir: Namazda Fatihadan önce başka bir sûre veya âyet okuıısa, hemen fatihaya dönülür, okunur ve namaz sonunda sehiv secdesi yapılır.[244]
Eksik veya İlaveli Yapmak:
a) Ebû Hanife'ye göre, birinci ka'dede teşehhüdden sonra unutarak salavâtlara geçen mükellef, sehiv secdesi yaparken, Ebû Yusuf ve eş-Şeybani'ye göre secde gerekmez. Bu. sırada Kur'ân okumak veya başka bir namaz işlemini yaparken yanılarak salavât okumak, secde gerektirmez.[245]
b) Hanefî Mezhebine göre, dört rekâtli namazlarda, ikinci rekâtten sonra oturmayı unutarak üçüncü rekâte kalkma halinde, oturmaya daha yakın olunursa hemen oturulur ve sehiv secdesi yapılmaz, ayağa kalkınca artık oturulmaz, sehiv secdesi yapılır. Buna rağmen dönüp oturulursa bazılarına göre -nafileyle ilgilenip farzın terkinden dolayı- namaz bozulur; ancak namazın bozulmayacağı, fakat secde gerekeceği görüşü gerçeğe daha uygundur, çünkü farz terkedilmemiş, geciktirilmiştir. Hatırlanacağı üzere, bu hükümler imam ve münferid için sözkonusu olup, muktedi için geçerli olmaz. Çünkü muktedi böyle bir durumda derhal imamın yaptığı işleme döner.[246] Böyle bir durumda imama teşbih yapılırsa, Cum-hur'a göre mükellef tam kalkmadıkça oturmaya döner, namaza devam eder; bir grup hukukçuya göre yei'den bir karış kalktıysa dönmez, dönerse namaz bâtıl olur.[247]
c) Hanefî Mezhebine göre, birinci ve ikinci rekâtten sonra -istirahat celsesi olarak değil- unutarak biraz oturmak sehiv secdesini gerektirir.
d) İmamın açıktan okuması gereken yerde gizli, gizli okuması gereken yerde açıktan okuması halinde Hanefi Mezhebine göre sehiv secdesi gerekirken, eş-Şafiî'ye göre gerekmez. Bu durumda, münferide sehiv secdesi gerekli değildir. Kıraatin bu şekilde ters şeklinin yapılması halinde sehiv secdesini gerektirmesi için dört ölçü bulunmaktadır:
1) Fatiha'nın çoğunun veya üç âyet sürmesi,
2) eş-Şeybanî'ye göre üç âyet veya daha fazla sürmesi,
3) Ebû Hanife'ye göre bir âyet, Ebû Yusuf a göre bir harf sürmesi,
4) Sahih görüşe göre namaz sahih olacak kadar okunmasının aşağı derecesi, yalnız okuyanın işiteceği miktardır. Zamm-ı sûreden sonra kısa bir süre beklemek veya sonraki sûreyi önce, öncekim sonra okumak, -namazın değil, Kur'ân'ın nazmının vacibi olduğundan- secde gerektirmez.[248]
Hanbelî Mezhebine göre, vaciplerin terkinde şüphelenmek, sehiv secdesini gerektirmez. Çünkü sehiv secdesi, vacibin unutulması dolayısıyla yapılır.[249]
Sünnetlerdeki Değişmeler:
Sünnet-i Müekkedelerin Terki:
a) Şafiî Mezhebine göre, sünnet-i müekkedenin terki için şu hükümler uygulanır:
1) İmam veya Münferidin Terki: İmam veya münferidin birinci teşehhüd, felâket üzerine değil, sünnet olarak okunan kunût gibi eb'ad adı verilen sünnet-i müekkedelerin terki sehiv secdesini gerektirir. Heye'at adı verilen -meselâ sûrenin okunması- müekked olmayan sünnetlerin -bilerek veya unutarak- terki, sehiv secdesini gerektirmez. Sünnet-i müekkedeyi terkettiğini hatırlayan kimse kalkmaya yöneldiği sırada, kalkışa yakınsa geri dönmez, bilerek ve kasıtlı olarak dönerse namazı bozulur, unutarak veya bilmeyerek dönerse namaz bozulmayıp, sehiv secdesi yapmak sünnettir. Felâket zamanlan dışında okunması meşru olan Kunût terkedilir ve oturmaya inildiği sırada, rükû durumunda olunca geri dönülmez, bilerek ve kasıtlı olarak dönülürse namaz bozulur, bilmeyerek ve unutarak dönülürse sehiv secdesi yapmak yine sünnettir.
2) Muktedînin Terki: Muktedî kasıtlı olarak teşehhüd veya Kunûtu terkederse, derhal imamın yaptığı işleme dönmek veya imamın onu yetişmesine kadar beklemek konusunda seçimlidir. Bunlardan birini uygulamazsa, imamın yaptığına dönmesi vacip olur, dönmezse namazı bozulur. Fakat iki çözüm yolundan birini seçmeyip iktidadan ayrılmaya niyet ederse, artık münferid gibi hareket eder.
3) İmam ve Muktedînin Terki: İmam ve muktedî sünnet-i mü-ekkedelerden birini -meselâ birinci teşehhüd ve Kunûtu- kasıtlı olarak terkeder, bu durumda kıyama yakın olurlarsa ve ikincide rükû durumunda oldukları sırada imam geri dönerse muktedînin dönmemesi gerekir. Bu durumda muktedî, kalbiyle ayrılmaya niyet eder veya kıyam ya da secdede imamı bekler. Muktedî bilerek veya kasıtlı olarak geri dönerse namazı bozulur, aksi halde bozulmaz. İmam birinci teşehhüdü terkedip kalkarsa, muktedînin de kalkması gerekir. Bu durumda imam geri dönerse, muktedî geri dönmez.[250]
b) Malikî mezhebine göre, namaz içindeki sünnet-i müekkedelerden birini -meselâ sûreyi yerinde okumayı- unutarak terkeden mükellef, -bu terk kesin veya şüpleli olsa da- selâmdan önce sehiv secdesi yapar. Yapılanın eksik veya fazla olduğu konusunda şüphelenmek de eksiklik sayılır. Secde selâmdan önce yapılır. Sünnet-i müekkededeki eksiklik dolayısıyla secde yapmak için üç şart vardır:
1) Sünnetin Müekked Olması: Müekked olmayan sünnetlerin -meselâ sabah namazında Kunûtun- unutarak terki halinde, sehiv secdesi yapılmaz. Gayr-i müekked sünnet için selâmdan önce sehiv secdesi yapılırsa namaz bozulur. Çünkü böyle bir durumda namaza ondan olmayan bir işlem eklenmiş olacaktır. Selâm sonrasında bu sebeple secde yapılırsa namaz bozulmaz.
2) Namazın İçindeki Sünnet Olması: Namaz dışındaki sünnetlerin -meselâ sünnetin- terki sehiv secdesini gerektirmez.
3) Unutarak Terketmek: Namaz içindeki bir sünnet-i müekkedenin terkinin kasıtlı olması halinde namazın sahih olup olmayacağı konusunda her iki görüş de bulunmaktadır.[251]
c) Hanbelî Mezhebine göre, sünnetlerin terki halinde secde yapmak mubahtır.[252]
Müekked Olmayan Sünnetlerin Terki:
Malikî Mezhebine göre, az önce anlatılanlar, bir tek sünnet-i müekkedenin terkiyle ilgilidir ve müekked olmayan sünnetlerin iki tanesinin terki için de geçerlidir: İki sünnetin terki halinde, secde, selâmdan önce yapılır. Kasıtlı terk halinde, namazın olup olmaması ihtilaflıdır. İkiden fazla müekked olmayan sünneti terkedenin namazı, râcih görüşe göre bâtıldır, Allah'a istiğfar edilir ve namaz yeniden kılınır. Kısacası, müekked sünnet ile iki hafif sünnetin terki için sehiv secdesi yapılır, hafif sünnet ve mendupun (veya faziletin) terki için ise secde yapmak meşru değildir. Bu son durumda selâm öncesinde secde yapmakla namaz bozulur, selâm sonrasmdaysa bozulmaz.[253]
Sözlü Sünneti Yerinde Okumamak:
Şafiî Mezhebine göre, sözlü sünneti yerinde okumamak -meselâ zamm-ı sûreyi Fatiha'dan sonra okumayıp, başka bir yerde okumak-, sehiv secdesini gerektirir, ancak zamm-ı sûreyi Fatiha'dan önce okumak secde gerektirmez.[254]
Konunun Bazı Hallere Göre Karma Biçimde Düzenlenmesi:
a) Hanbelî Mezhebine göre, sehiv secdesi sehven eksiklik ve fazlalık ile bazı durumlarda şüphelenme hallerinde ve cenaze namazı, tilâvet secdesi, sehiv ve şükür secdeleri dışındaki namazlarda gereklidir. Bu üç durumdan biri kasıtlı olarak yapılırsa, secde yapılmayıp, işlem fiilî ise, namaz bozulur, sözlü ise yerinde yapılmayınca bozulmaz:
1) Fazlalık: Kıyam ve -istirahat celsesini benimseyenler miktarınca bile olsa- ka'deyi fazla yapmak; ka'dede Fatiha ile birlikte teşehhüdü, kıyamda teşehhüdle birlikte Fatihayı okumak. Bu gibi fiilî işlemlerde sehiv secdesi yapmak vacip, yerinde yapılmayan sözlü işlemlerde ise menduptur.
2) Eksiklik: Unutarak rükû, secde ve Fatihayı terketme halinde sonraki rekâtin kıraatına başlamazdan önce hatırlayınca, hem eksiği, hem de sonrasını yapmak ve secde gerekir. Sonraki rekâtın kıraatına başladıktan sonra hatırlanırsa, kılınan önceki rekât hükümsüz kalır, sonrası onun yerine geçer, namaz buradan itibaren bir rekât kılınarak tamamlanır, sonunda vacip hükmüyle sehiv secdesi yapılır. Sonraki rekâtin kıraatına başladıktan sonra -haram olduğunu bilerek- eksiği yapmak için geri dönülürse, -bunun caiz olduğuna inanmıyorsa- namaz bozulur. Sonraki rekâtin kıraatına başlamazdan önce eksiği hatırlar ve kasıtlı olarak geri dönmezse, namaz yine bozulur, bilmeyerek dönmezse rekât hükümsüz kalır, sonraki onun yerine geçer, bir rekât kılar ve vacip hükmüyle sehiv secdesi yapar. Eksik, selâmdan sonra hatırlanırsa ve bu eksiklik son rekâtte olmaz, ara uzamaz, abdesti bozulmazsa bir rekât kılmak gerekir, bu son şartlar gerçekleşmezse namaz bâtıl olur ve yeniden kılınır.[255]
b) Maliki Mezhebine göre, namazın -müekked olmasa bile- sünnetlerinden de -meselâ sûrenin açıktan okunmaması ve namaza bir rekât ilavesinde- eksiklik yanı tercih edilerek selâmdan önce secde yapmak gerekir.[256]
Rekât Sayısındaki Değişmeler:
Kılınan Rekât Sayısında Şüphelenmek:[257]
a) Malik, eş-Şafiî ve Davud'a göre, en azını alarak namaza devam edilir, sadece düşünmek yeterli olmayıp, namaz sonunda sehiv secdesi yapılır.
b) Hanefî Mezhebine göre, konuyu mükelleflere göre değerlendirmek gerekir:
1) Münferidin Şüphelenmesi: Böyle bir olayla ilk defa veya nadiren karşılaşan mükellefin namazı bozulur, -evlâya aykırı da olsa- ayakta veya oturarak selâm verir veya namaza aykırı davranışla onu keser, yeniden kılar; çok defa bu olayla karşılaşan mükellef ise düşünür, zann-ı galibine göre hareket ederek namazını kılar, sonunda sehiv secdesi yapar, bununla birlikte namazı yeniden kılması evlâdır. Aynı hüküm niyet, iftitah tekbiri, abdestin bozulması, necasetin bulaşması için de geçerlidir, ancak namaz sonrasındaki böyle bir şüphe dikkate alınmaz. Bu gibi kimseler selâm verdikten sonra da böyle bir şüpheyle karşılaşır ve eksik yaptığına kanaat getirirse namazını yeniden kılar, tam yaptığına kanaat getirirse bu şüphe dikkate alınmaz. Eksik mi tam mı yaptığını kestiremezse, Ebu Hanife ve eş-Şafıî'ye göre, az tarafını alıp her rekatten sonra, teşehhüdü okur ve namaz sonunda sehiv secdesi yapar.
2) İmamın Şüphelenmesi:
a- İmam namazda şüphelenir ve eksik veya artık yaptığını cemaat itiraf ederse -cemaatin görüşüne uyarak- namaz yeniden kılınır.
b- Aynı konuda cemaatle imam ayrılığı düşer ve cemaat eksik kıldığını, imam tam kıldığını ileri sürerse, namaz yeniden kılınmaz, cemaatten bir veya daha fazla kişi imamın görüşüne katılırsa onun görüşü uygulanır.
c- İmam şüphelenir, cemaatten bazısı tam, bazısı da eksik.kıldığına hükmederse, sadece şüphelenenler namazı yeniden kılar.
d- İmam eksik olduğu konusunda yakmen kanaat sahibi, cemaat ise tam olduğu görüşünü bildirmezse iade etmek gerekir,
e- Cemaatten biri eksik kılındığında kesin kanaat sahibi, imam ve diğerleri şüphe içindeyse, vakit içinde namazı yeniden kılmak ihtiyata uygundur, vakit çıktıktan sonra iade gerekmez,
f- Cemaatle namaz kılmayanlardan biri de olsa, adaletli bir kişi kesin olarak eksik kılındığını ifade eder, fakat bu kimsenin doğru veya yalan söylediği bilinmezse, ihtiyaten namaz yeniden kılınır,
g- İki adaletli kimse eksik kılındığım söylerse, şüphe dikkate alınmayıp, namaz yeniden kılınır.
c) Şafiî ve Hanbelî Mezheblerine göre, kılınan rekât sayısında şüphe edince namaza kesin kanaate göre devam edilir:
1) Şafiî Mezhebine göre, arttırma ihtimalini gözönüne alarak sehiv secdesi yapılır, böyle bir durumda zanna veya tevatüre ulaşmayanların haberine göre hareket edilmez.
2) Hanbelî Mezhebine göre, böyle bir durumda sehiv secdesi yapmak vacip hükmüyle sabit olur; imama rükûdayken yetişen muktedî, imam başını kaldırdıktan sonra yetişip yetişemediği konusunda şüphelenirse, bu. rekâtı kaza edecekleriyle birlikte yeniden kılar ve namaz sonunda vacip hükmüyle secde yapar.
d) Bir grup hukukçuya göre, bu durumda ne düşünülür, ne de kesin olana dönülür, sadece sehiv secdesi yapılır.
e) Caferî Mezhebine göre, dört veya beş rekat kılındığında şüphe edilirse, iki durum ortaya çıkar:
1) Başını son secdeden kaldırdığında şüphelenirse, namaz dörde göre kılınır, teşehhüd okunur ve selâm verilir.
2) Kıyam halinde şüphelenince, dörde göre tamamlanır, kıyam yok sayılır, teşehhüdden sonra oturarak selâm verilir, iki rekât ya da ayakta bir rekât kılınır.
Eksik Kılma:
Herhangi bir namazı kıldıktan sonra mükellef tam kıldığını zannederek, bulunduğu yerde selâm verip, eksik kıldığını anlarsa, rekâtleri tamamlar ve sehiv secdesi yapar, aksi takdirde namazın iadesi gerekir.[258]
Fazladan Kılma:[259]
a) Hanefî Mezhebine göre, namaza son ka'de sonrasında rekât ilavesi durumunda şu şekilde hareket edilir:
1) Teşehhüd Miktarı Oturunca: Meselâ öğle namazında dördüncü rekâtte teşehhüd miktarı oturduktan sonra beşinciye kalkılınca, secde yapıp yapmamaya göre hareket edilir:
a - Secde Yapılmayınca: Beşinci için secde yapılmadıysa ka'de-ye dönülür ve namaz tamamlanarak selâm verilir, b - Secde Yapınca: İlave rekât olan beşinci için secde yapınca, Hanefî Mezhebine göre ka'deye dönülmez, bir rekât daha ilave edilerek, bu son iki rekât nafileye dönüşür, farz namaz tamdır (bazılarınca ikindi namazında böyle bir ilave yapılmaz, eş-Şeybanî'den bir nakle göre onda da ilave edilebilir), bir rekât daha ilave edilmeyip namaz kesilirse kaza gerekmez, Züfer'e göre nafile için iki rekât kaza edilir, bazılarınca farzdan sonra kılınan iki rekât öğle namazının son sünneti yerine geçer, sahih görüşe göre ise geçmez. Bu durumda, istihsan yoluyla sehiv secdesi yapılır, kıyas yoluyla yapılmaz. Bu gibi hallerde, Ebû Yusufa göre, nafileye intikalle farzın tahrimesi kesilir, bundan sonra ise sehiv secdesi yapılmaz; eş-Şeybanî'ye göre farzın tahrimesi devam eder, bu fazladan kılınan rekâtler sehiv secdesi yerine geçer; eş-Şafiî'ye göre yine ka'deye dönülür ve namaz öylece tamamlanır.
2) Teşehhüd Miktarı Oturmaymca:
a- Secde Yapılmaması: Dördüncü rekâtte teşehhüd miktarı oturmadan beşinci rekâte kalkılır ve bunun için secde yapılmadıysa, ka'deye dönülerek namaz tamamlanır,
b- Secde Yapması: Beşinci rekâte teşehhüd miktarı oturmadan kalkılır ve secde yapılırsa. Hanefî Mezhebine göre namaz bozulur: Ebu Hanife ve Ebû Yusufa göre, bu durumda namaz, başın konması, eş-Şeybanî'ye göre başın kaldırılmasıyla bozulur, ancak Ebû Hanife ve Ebu Yusufa göre namazın kendisi değil, farz niteliği bozulur, namaz altı rekâtli nafileye dönüştürülür ve öğle yeniden kılınır; eş-Şeybanî'ye göre ise namaz, namaz olmaktan çıkar. Nafile namazların her şefinde (iki rekâtinde) terkedilen ka'de eş-Şeybanî'ye göre namazı bozarken, Ebû Yusuf ve Ebû Hanife'ye göre bozmaz. eş-Şafıî'ye göre namaz bozulmayıp, yine ka'deye dönülerek namaz tamamlanır. Diğer dört rekâtli namazlar ile sabah namazının ikinci rekâtinden sonra üçüncü, akşam namazının üçüncü rekâtinden sonra dördüncü rekât için kalkınca da, bu şekilde hareket edilir.
b) eş-Şafiî'ye göre, ilave rekâte kalkınca her durumda ka'deye dönülür ve namaz tamamlanır.
c) Maliki Mezhebine göre, namaza ilave rekât halinde sehiv secdesi yapılır.
Namaza Ait Olmayan işlemi Yapmak
Kasıtlı Yapılması Namazı Bozan Fiili Unutarak Yapmak:
Şafiî Mezhebine göre, kasıtlı yapılması namazı bozan bir fiili -meselâ itidal veya iki secde arasındaki oturuşu uzatmak, azıcık konuşma yapmak- yapıldığı kesin olunca, sehiv secdesini gerektirir. Kasıtlı veya unutarak yapılması namazı bozan bir fiil -meselâ çok konuşma ve yeme- için, -namazı bozacağından- sehiv secdesi yapılmaz.[260]
Namaza Ait Olmayan İşlemi Fazladan Yapmak:
a) Maliki Mezhebine göre, unutarak hafifçe yeme veya konuşma, rükû veya secde gibi bir fiilî rüknü ilave etme, namaza bir veya iki rekât ekleme sehiv secdesi gerektirir. Unutarak sözlü işlemlerden biri eklenir ve bu farz -meselâ dört rekâtli namazların son iki rekâtinde- olmazsa sehiv secdesi yapılmaz, böyle bir durumda selâmdan sonra sehiv secdesi yapılırsa, namaz bozulmaz. İlave edilen sözlü işlem farz -meselâ Fatihanın iki defa tekrarı- olursa, secde yapılır. Dört rekâtli namazı üç rekât mi, dört rekât mi kıldığında şüphelenen kimse, yakın hükme göre hareket eder, bir rekât daha kılar,kıldığı bu rekâtın fazla olacağını gözönüne alarak selâmdan sonra sehiv secdesi yapar. Şef namazındaki (iki rekâtli nafiledeki) şüphelenmede de bu şekilde hareket edilir. Uzatmanın meşru kılmmadığı hallerde işlemi -msl, rükûdan kalkışı, iki secde arasındaki oturuşu- uzatmak namaza ilave sayılır, diğerlerini -meselâ rükû ve secdeyi- uzatmak fazlalık sayılmaz. Uzatma, vacip ve sünnet itmi'nandan fazla beklemekle gerçekleşir. Gizli okunması gereken yerde Fatiha'yı açıktan okumak fazlalık sayılır. Bu durumda açıktan okuma, sesini kendisinin ve yanındakinin işiteceği kadar yükseltmekle olur. Açık okunması gereken yerde gizli okunursa, bu bir fazlalık değil, eksiklik olacağından selâmdan önce sehiv secdesi yapılır. Bu son durumda, sadece Fatiha veya hem Fatiha, hem sûredeki yanılma hükümleri aynıdır. Açık kıraatin gizli yapılması, sadece sûrede veya yalnızca bir rekâtte olursa, -hafifi sünnet sayılacağından- secde yapılmaz, ancak iki rekât olursa yapılır. İmam veya münferid birinci teşehhüdün oturuşunu terkederse el ve dizlerini yerden ayırmaması halinde oturmaya döner, yerden ayırmışsa dönmez, dönerse namazı bozulur. Muktedî el ve dizleriyle yerden ayrılmadıysa veya ayrıldıktan sonra, Fatiha'nın tamamlanmasından önce imama uyar. İmam el ve dizleriyle yerden ayrıldiysa, geri dönmeyip yine ona uymak zorundadır. Bu durumlarda kasıtlı olarak imama muhalefet edilirse namaz bozulur.
b) Caferi Mezhebine göre, namazdan çıktı zannıyla bile olsa, unutarak konuşma halinde, sehiv secdesi gerekir.
İmamet ve İhtidanın Uygulanmasındaki Haller:
İmamın Sehiv Secdesi Yapması:
Az sonra genişçe ele alınacağı gibi, Hanefî Mezhebine göre, imamın sehiv secdesini gerektiren bir halle karşılaşması, kendisi hakkında asaleten, cemaat hakkında teba'an sehiv secdesini gerektirir. Böylece imamın secde yapması halinde -imama ister namazın başından beri uyulsun, isterse sonradan yetişilsin ki, bu durumda ayrıca şahsî yanılmalar için de secde gerekir- cemaate de secde yapmak düşer. İmamın sehiv secdesini yapmaması halinde -onun bu terki namaza aykırı bir davranışla olmadıkça- cemaatin namazı yeniden kılması gerekmez, aksi durumda hem imama, hem cemaate namazı iade gerekir.[261]
Namazında Bozukluk Bulunana İktida:
Şafiî Mezhebine göre -muktedînin itikadınca bile olsa- namazında bozukluk bulunana -meselâ sabah namazında Kunûtu terkedene, rükûdan önce Kunût okuyana veya birinci teşehhüdde Hz. Peygamber'e salavâtı terk edene- uymak sehiv secdesini gerektirir. Bu durumda sadece imamın selâmından sonra, kendi selâmından önce sehiv secdesi yapılır.[262]
24. Yapılması:
Hükmü.[263]
Sebeblerine Göre:
Sehiv secdesinin hükmünü, gerektiren sebeplere ve mükelleflere bağlı olarak ele almak uygundur.
Hükmün Sabit Olması:
Sehiv secdesi Hanefî Mezhebine göre vacip, Maliki Mezhebine göre ise sünnettir.
Vacip Olduğu:
a) Hanefî Mezhebine göre, sehiv secdesi vaciptir; bazı hanefî hukukçular sünnet olduğu görüşündeyse de, sahih olan birinci görüştür. Sehiv secdesinin vacip olması için, vaktin namaza elverişli olması gerekir. Bu sebeble, sabah namazından sonra güneş doğar veya ikindi namazındayken güneşin rengi kırmızılığa girerse, namaz sonrasında namaza devam etmeye engel bir iş yapılırsa -meselâ kasıtlı olarak abdest bozulursa, konuşulursa, camiden çıkılırsa- sehiv secdesi düşer, namazın yeniden kılınması gerekmez; ancak namaza aykırı iş, kasıtlı olarak yapılırsa namazın iadesi gerekir.
b) Caferi Mezhebine göre, gerektiren hallerin meydana gelmesi durumunda sehiv secdesi yapmak vaciptir. İhtiyat olan, namazda ilgili yerinde hatırlamadığı her fazlalık ya da eksiklik için secde yapılmasıdır, ancak hatırlanmayanlar için kuvvetli olan secdenin vacip olmayışıdır.
Sünnet Olduğu:
Maliki Mezhebine göre, imam ve münferid, bazı hanefî hukukçulara göre bütün namaz kılanlar için sehiv secdesi yapmak sünnettir.
Hükmün Değişken Olması:
İşlemlerdeki Eksiklik ve Fazlalığa Göre:
Malik'e göre, eksik fiiller için yapılacak sehiv secdesi vacip, fazla fiiler içinse menduptur.
İmam ve Münferide Göre:
a) Şafiî Mezhebine göre, sehiv secdesi bazan vacip, bazan da sünnettir:
1) Vacip Sehiv Secdesi: Sehiv secdesi, yalnızca imamın yapması halinde muktedînin de yapması konusunda vaciptir. Muktedî, imamı sehiv secdesi yaptığı halde, kasıtlı olarak sedce yapmazsa namazı bozulur. Bu durumda muktedî, imam secde yapmazdan önce ayrılmaya niyet etmediyse, sehiv secdesi kendisinden düşmez ve namazın iadesi gerekir. İmam sehiv secdesi yapmadığı takdirde, cemaatin secde yapması, vacip değil, menduptur.
2) Sünnet Sehiv Secdesi: Sayılan sebepler dolayısıyla, imama ve münferide sehiv secdesi yapmak sünnettir:
a- Yapılması emredilen bir işlemi -meselâ Kunût, birinci teşehhüd veya ka'de-i ûlâyı, salavâtı- terketmek, b - Yasaklananı yapmak. Başı hafifçe sağa ve sola döndürmek, bir veya iki adım yürümek namazı bozmaz, fakat bu gibi hallerde sehiv secdesi yapmak sünnettir.
b) Hanbelî Mezhebine göre de, sehiv secdesi imam ve münferid için bazan vacip, bazan sünnet, bazan da mubahtır.
Mükelleflere Göre:[264]
İmam ve münferidin sehiv secdesi yapacağı konusunda hukukçular ittifak halindedir.
Münferid:
a) Hanefî Mezhebine göre, münferid, açıklanan esaslar çerçevesinde hareket ederek gerektiğinde vacip hükmü içinde sehiv secdesi yapmakla mükelleftir.[265]
b) Şafiî Mezhebine göre, münferidin, sünnet sehiv secdesini terkedilmesi halinde namazı bozulmadığı gibi, başka bir şey de gerekmez.
c) Maliki Mezhebine göre, imam ve münferidin, selâmdan sonra yapılacak sehiv secdelerini -yasak vakitler içinde de olsa- yapması gerekir. Selâmdan sonraki secdeyi terkettikleri takdirde, şu hükümler uygulanır:
1) Secdenin sebebi namazın sünnetlerinden üçünü yapmamak ise namaz bozulur, sünnetler kasıtlı olarak yapılmadığı zaman örfen uzamadıysa hemen secde yapılır ve namaz sahih olur, ancak bu durum da selâmdan sonra hades vb. ile namaza aykırı bir iş yapılmamış olmalıdır, yapılırsa namaz bozulur; zaman uzar ve secde hatırlanmazsa namaz bozulur.
2) Secdenin sebebi namazın sünnetlerinden üçünden azının eksikliği -meselâ sünnet tekbirlerden ikisini yapmamak dolayısıyla- gerekiyorsa, secdeyi kasıtlı olarak terkedince hiçbir şey gerekmez; unutarak terkeder ve selâm verirse, zaman yakın olunca secde yapar, uzarsa yapmaz ve namaz sahih olur.[266]
d) Hanbelî Mezhebine göre, imam ve münferidin mesnun ve mubah sehiv secdesini terketmesinde bir sakınca yoktur. Vacip secdenin terkiyle ilgili olarak bazı ayrıntılar bulunmaktadır:
1) Efdal olan selâmdan önce yapmaksa -meselâ namazın vaciplerinden birinin terki dolayısıyla gerekiyorsa-, kasıtlı terkiyle namaz bozulur, unutarak terkeder ve selâm verir, örfen yakın bir zamanda konuşmaz, abdesti bozulmaz, kıbleden dönmez veya camiden çıkmazsa, -hatırlayınca vacip hükmüyle secde yapar, aksi halde secde düşer, namazın da iadesi gerekmez. Aynı durumda, sadece bilgisizlik dolayısıyla terkedilirse, namaz bozulmaz.
2) Efdal olan secdeyi selâmdan sonra yapmaksa (bu da namaz tamamlanmazdan önce selâm vermek dolayısıyla yapılır), kasıtlı terk halinde günahkâr olur, namazı bozulmaz; unutarak terkeder ve örfen bir zaman içinde hatırlarsa vacip hükmüyle yerine getirmesi gerekir, secde yapmazsa -namaz sahih olursa da- günahkârdır, zaman uzar, abdesti bozulur, mescidden çıkılırsa secde düşer, bilgisizlik dolayısıyla terkedilirse namaz sahihtir, yapmayan günahkâr olmaz.
İmam:
a) Hanefî Mezhebine göre, imam olarak namaz kılan kimse de münferid gibi, açıklanan esaslar çerçevesinde hareket ederek, gerektiğinde sehiv secdesi yapar. Cemaatle kılınan teravih ve vitir namazında imam cerhen okumayı terkederse yine sehiv secdesi yapması gerekli olur; ancak cemaatin şaşırmaması için terke dil ebilir.
b) Şafiî Mezhebine göre, konu işlemlere göre sehiv secdesinin hükmünde açıklandığı gibidir.
c) Maliki Mezhebine göre, hüküm, münferîdde olduğu gibidir.
d) Hanbelî Mezhebinin görüşü de, münferîdde açıklandığı şekildedir.
Muktedî:
Genel Olarak:
a) Cumhur'a göre, muktedîye imama uyduğu sıradaki sehivleri sebebiyle sehiv secdesi gerekmez; Mekhûl'e göre yalnız kendisi için gereklidir.[267]
b) Maliki Mezhebine göre, muktedî -sebebe yetişmese bile- imamın sehiv secdesine uymak zorundadır. Namazı bozacak şekildeki secdeyi terkederek imama uymazsa namazı bozulur, diğer durumlarda bozulmaz.[268]
c) Hanbelî Mezhebine göre, muktedî, tek kişi olur ve bir rükün veya rekâtın terkinde şüphelenirse, münferid gibi enazını alarak namaza devam etmesi gerekir, imamın yaptığı işleme dönmez. İmam selâm verince şüphelendiğinde sehiv secdesi yapar ve sonra selâm verir. Bu durumda, muktedî ile birlikte başka namaz kılanlar da bulunursa, imamın yaptığı işleme dönmek gerekir. Secdenin meşru olduğu konusunda şüphelenir ve sonradan isabetli davrandığı ortaya çıkarsa, bu şüphe için secde yapılmaz. Muktedî, iktidası sırasında sehiv secdesini gerektiren bir halle karşılaşır ve muvafık olarak nitelendirilirse secde imamın inisiyatifindedir, ona göre hareket eder. Mesbûk olursa, münferid gibi secde yapması istenir. Yapılması vacip secdeyi imam terkeder ve yapmasından ümit kesilirse, muktedî bu secdeyi vacip hükmüyle yerine getirir. Bu durumda, mesbûk olursa, secde kendi namazının sonunda yerine getirilir.[269]
d) Şafiî Mezhebine göre,, imam secdeyi terkedince muktedîniri yapması menduptur.
Cemaate Yetişme Açısından:
I. Müdrik:
Müdrik, imama tâbi olduğundan, imamın sehiv secdesi yapması halinde o da secde yapar. Fakat müdrikin kendi sehvi için Hanefî Mezhebine göre hiç kimseye secde yapmak gerekmez.
II. Lâhık:
Lâhık da müdrik gibi hareket eder, ancak imamın sehiv secdesi yapması halinde önce kaçırdıklarını kaza eder, sonra namazın sonunda sehiv secdesini yapar. İmamla birlikte sehiv secdesi yapar, sonra kaçan işlemleri kaza ederse namazı bozulmaz, fakat yeniden yapması gerekir, kaza ettiğinde yanılınca secde gerekmez.[270]
III. Mesbûk:
A. Sehiv Secdesinden Önce İktida:
a) İmamın secde yapması halinde, mesbûk da secde yapar, fakat bu andaki yanılmaları için secde gerekmez:[271]
1) Atâ, el-Hasenu'l-Basrî, Neha'i, Şa'bi, Ahmed ve Ebû Sevr ile Hanefî Mezhebine göre, mesbûk imamla birlikte sehiv secdesi yapar, kazaya kalanları bundan sonra tamamlar.
2) İbn Şîrîn ve İshak'a göre, önce kaçırdığı rekâtleri kaza eder, sonra sehiv secdesi yapar,
3) Malik, Leys ve Evza'i'ye göre, imam secdeyi selâmdan önce yaparsa onunla, selâmdan sonra yaparsa önce kaza eder, sonra sehiv secdesi yapar.
4) eş-Şafiî'ye göre, önce imamla sehiv secdesini yapar, namazın kalan kısmını tamamladıktan sonra sehiv secdesini yeniden kendi başına yapar.
5) -Bir nakilde- Neha'i'ye göre, imamın sehiv secdesi yapması halinde kesinlikle ona uymaz.
b) Kaza etmeye kalktığı rekâtlerde mesbûkun sehiv secdesini gerektiren bir halle karşılaşması halinde -bu halde münferid olacağından- Hanefî Mezhebine göre vacip, Şafiî ve Maliki Mezhebine göre sünnet olarak sehiv secdesi yapar.[272]
c) Mesbûkun imam selâm verdikten sonra ayağa kalkıp kılamadıklarını kaza etmesi en uygun çözüm yoludur:
1) Teşehhüd miktarı oturmadan önce kalkarsa namazı bozulur,
2) Mesbûk, kaçırdığı rekâtleri kılmaya kalkarak sehiv secdesinde imama uymazsa, namazın sonunda secde yapar; bu durumda kendi yanılması olursa tek secde yapılır:
a- Mesbûk kaçırdığını kazaya kalktığında, imam selâm verdikten sonra sehiv secdesi yaparsa, kıldığı rekât için secde yapmadıysa hemen imama uyar ve imam selâm verdikten sonra yine normal şekilde kazaya kalkar, bundan önce yaptığı kıraat ye rükû iptal edilir, böyle bir durumda imama uyulmazsa namazın sonunda secde yapılır.
b- Yine böyle bir durumda mesbûk kaza için kalktığı rekât için secde yaptıysa, sehiv secdesi yapan imama uymaz, namazın sonunda secdesini kendi başına yapar, imama uyarak sehiv secdesi yaparsa namazı bozulur.[273]
d) Salâtu'l-Havf te imam secdeyi gerektiren bir halle karşılaşırsa, -mesbûk olduklarından- ikinci grup onunla secde yapar, birinci grup ise lâhık olduklarından secdeyi namaz sonunda tek başlarına yapar.[274]
B. Selâmdan Sonra, Secde Öncesinde Veya Secdede İktida:
Böyle bir durumda mesbûk, imama uyabilir, sehiv secdesinin sadece ikincisine yetişmesi halinde birinciyi kaza etmesi gerekmez.[275] Sehiv secdesini yapmazdan önce imama yetişen mesbûk, imam sehiv secdesi yaparken ona uymayıp namazını tamamlarsa, sonunda secdeyi kaza eder.[276]
C. Sehiv Secdesinden Sonra İktida;
Bu durumda imama iktida sahihtir, namaz sonunda sehiv secdesi yapmak gerekmez.[277]
Mukîmin Yolcuya İhtidası:
Yolcu imama uyan mukîm mükellef, ikinci rekâtten sonra yalnız başına kılacağı rekâtlerde gerektiren bir halle karşılaşırsa -mesbûk gibi- sehiv secdesi yapar. Fakat imamın sehiv secdesi yapması halinde ona uyar ve sonra kalkıp namazını tamamlar.[278]
Şekli:
Genel Olarak:
a) Hanefî Mezhebine göre, sadece sağına selâm verdikten sonra, iki defa arka arkaya secde yapmak suretiyle, sehiv secdesi yerine getirilmiş olur. Unutarak iki defa selâm verilirse, sahih görüşe göre sehiv secdesi düşer, kasıtlı olarak bu şekilde davranılırsa vacibin terkiyle günah işlenmiş olur. Secdelerden sonra teşehhüd okunur, selâm verilerek namazdan Çıkılır, teşehhüd okunmazsa namaz sahih olup vacip terkedilmiş olur, sehiv secdesi yaptıktan sonra teşehhüd bitirilince selâm verilir. Namazdan çıkmak için sadece birinci selâmla yetinilmez, çünkü sehiv secdesi kendinden önceki teşehhüdü iptal ettiği gibi onu da ortadan kaldırır. Son teşehhüdde selâm öncesinde okunan salavâtlar muhtar (tercih edilen) görüşe göre sehiv secdesinde okunmaz; ihtiyaten okunacağı görüşü de vardır. Sehiv secdesi için niyetin gerekli olup olmadığı da ihtilaflıdır: Bazılarına göre gerekmez, bazılarına göre -tilâvet ve şükür secdesinin namaz kabul edilmesine uygun olarak- niyet etmek gerekir. Zahir ve ihtiyata uygun görüş sonuncusudur.[279]
b) Şafiî Mezhebine göre, sehiv secdesi teşehhüd ve salavâtlardan sonra kalben niyet ederek ve selâmdan önce iki secde olarak yapılır. Niyetin dille yapılmasında veya kasıtlı olarak secde niyetinin terki halinde namaz bozulur. Niyet imam ve münferid için şart olup, muktedînin niyet etmesi gerekmez. Sehiv secdesinin sebebi unutma ise "Subhanellezi lâ Yenâmu ve Yashû" denir; kasıtlı olunca istiğfar edilir. Secdelerden sonra tahiyyat ve salavât okunmayıp selâm verilir.[280]
c) Maliki Mezhebine göre, sehiv secdesi, iki defa secde etmek suretiyle yapılır: Secdeden sonra sadece teşehhüd okunur, sehiv secdesi selâmdan sonra yapılırsa teşehhüdden sonra yeniden selâm vermek vaciptir, bununla birlikte verilmezse namaz bozulmaz. Cuma namazında eksiklik dolayısıyla gerekli sehiv secdesini yapmayı unutan -selâm sonrasında yapılacağından- dilediği camide yapar, ancak bunun cuma namazı kılınan bir cami olması gerekir. Sehiv secdesinin sebebi, sadece eksiklik veya hem eksiklik, hem fazlalık olunca teşehhüd, salavât ve dualardan sonra selâmdan önce yapılır, salavât ve dualar okunmaz. Secdenin sebebi fazlalık olunca selâmdan sonra yapılır, geciktirilmesi mekruhtur. Secdeyi kasıtlı olarak önceye almak veya geciktirmek haramdır, diğer durumlarda ise mekruhtur.[281]
d) Hanbelî Mezhebine göre, secde sebeplerine göre selâmdan önce veya sonra iki defa olarak yapılır: Sonra yapılacaksa selâmdan önce teşehhüd okunur, önce yapılacaksa secdeden sonra yeniden teşehhüd okunmaz. İki hal dışında sehiv secdesini selâmdan önce yapmak efdaldir:
1) Namazda bir veya daha fazla rekât eksikliği dolayısıyla secde yapılacaksa önce eksik yerine getirilir, selâm verilip sonra sehiv secdesi yapılır,
2) İmamın namazda şüphelenip zann-ı galibine göre hareket etmesi halinde, efdal olan, secdeyi selâmdan sonra yapmaktır. Bütün sehiv sebepleri için, tek bir secde yapmak yeterlidir. Böyle bir durumda önce veya sonra yapmayı gerektiren iki sebep bir araya gelirse önceki tercih edilir.[282]
e) Caferî Mezhebine göre, kaza borcu olarak sehiv secdesi, namazda unutulan kısımlar ve ihtiyat rekâtları bulunan mükellef, sehiv secdesini bu iki işlemden sonra yapar. İhtiyat olan, ihtiyat rekâtlarım unutulan kısımlardan önce yapmaktır. Hatta vacip oluşu tercihe şayandır. Sehiv secdesini namazdan hemen sonra yapmak gerekir. Ertelenmesiyle -namaz sahih olsa bile- günah işlenmiş olunmaz, ama bununla borç ve fevrî oluşu düşmez. Secde yaparken tekbir gerekmez, ama ihtiyat alınmasıdır. Namaz secdesiyle ilgili -özellikle secde yerleri ve doğru bir secde yapılması gibi- durumlar, aynen geçerlidir.[283]
Özel Olarak:[284]
Sehiv secdesinin yapılma zamanı, selâma ya da gerektiren hale göre düzenlenir.
Zamanı:
Selâma Göre Düzenlenmesi:
Sehiv secdesi, bazı hukukçulara göre selâmdan önce, bazılarına göre selâmdan sonra yapılır.
I. Selâm'dan Önce Yapmak:
A. Teşehhüdden Önce:
a) Enes b. Malik, el-Hasenu'l-Basrî, Davud ve Atâ'ya göre, sehiv secdesinden önce, ne teşehhüd, ne de selâm bulunur.
b) İbn Sîrîn'e göre, teşehhüd okunmadan selâm verilir ve secde yapılır.
B. Teşehhüdden Sonra:
Hakem, Hammad, Neha'i ve eş-Şafîî'ye göre, bütün durumlarda, Malik'e göre eksiklik dolayısıyla yapılacak secdede teşehhüd okunur, selâm verilmeden Önce, secde yapılır.
C. Teşehhüd Ve Saıâvattan Sonra;
Şafiî Mezhebine göre sehiv secdesi teşehhüd ve salavâtlardan sonra yapılır.
II. Selâmdan Sonra Yapmak:
A. Teşehhhüdden Sonra:
Hanefî Mezhebine göre, bütün durumlarda, Malik'e göre selâmdan sonraki secdelerde, teşehhüd ve secde selâmından sonra sehiv secdesi yapılır. Kerhî ve Maveraunnehir'li hukukçuların çoğunluğuna göre, son rekâtte teşehhüdü bitirince selâm verip tekbir alınır ve secde yapılır, teşehhüd, salavât ve dualar okunarak selâm verilir. Sehiv secdesinin selâmdan önce yapılması da caizdir, ancak sünnet olan selâmdan sonra yapılmasıdır.
B. Teşehhüd, Salavât Ve Dualardan Sonra:
Tahavî ve diğer bazı hanefî hukukçulara göre, salavât ve dualar, hem selâmdan önce, hem de sonra okunur.[285]
Hale Göre Düzenlenmesi:
I. Eksiklik Ve Fazlalığa Göre:
Malik'e göre, eksiklik dolayısıyla yapılacak secde teşehhüdden sonra ve fakat selâmdan önce, fazlalık dolayısıyla yapılacak secde yine teşehhüdden sonra ve fakat selâmdan sonra yapılır.
II. İki Özel Hale Göre:
Hanbelî mezhebine göre, sehiv secdesi sebeplerine göre selâmdan önce veya sonra yapılır. İki hal dışında, sehiv secdesini selâmdan önce yapmak efdaldir:
1) Namazda bir veya daha fazla rekât eksikliği dolayısıyla secde yapılacaksa önce eksik yerine getirilir, selâm verilip sonra sehiv secdesi yapılır.[286]
2) İmamın namazda şüphelenip zann-ı galibine göre hareket etmesi halinde, efdal olan, secdeyi selâmdan sonra yapmaktır.
Serbest Olması:
-Bir nakilde- Atâ, Şevkânî ve Sıddık Hasan Han'a göre, sehiv secdesi istenirse teşehhüd ve selâmdan sonra, istenirse selâmdan önce yapılır. Son ikisine göre, Resulullah'ın önce yaptığı yerlerde selâmdan önce, sonra yaptıklarında da selâmdan sonra yapılması uygundur.
Secde Öncesindeki Veya Sonrasındaki Zikirler:
Secdeden Öncekiler: Sehiv Secdesinden Önceki Zikirler; Tahiyyat, Salavât Ve Diğer Dualardır:
I. Teşehhüd:
A. Okunması Gerekmez:
a) Enes b. Malik, el-Hasenu'l-Basrîve Atâ'ya göre, sehiv secdesinden önce ne teşehhüd, ne de selâm bulunur.
b) İbn Sîrîn'e göre, teşehhüd okunmaksızın selâm verilir ve secde yapılır.
B. Okunması Gerekir:
a) Hanefî Mezhebine göre, bütün durumlarda, teşehhüd ve secde selâmından sonra sehiv secdesi yapılır. Kerhî ve Maveraunnehirli hukukçuların çoğunluğuna göre son rekâtte teşehhüdü bitirince selâm verip tekbir alınır ve secde yapılır, Tahâvî ve diğer bazı hanefî hukukçulara göre, hem selâmdan önce, hem de selâmdan sonra teşehhüd, salavât ve dualar okunur.
b) Şafiî Mezhebine göre sehiv secdesi, teşehhüd ve salavâtlar okunduktan sonra yapılır.
c) Hakem, Hammâd, Neha'i ve Malik ile eş-Şafıî'ye göre, bütün durumlarda yapılacak secde için teşehhüd okunur.
II. Salavât:
a) Hanefî hukukçulardan Tahâvî ve diğer bazılarına göre, salavât ve dualar, hem secdeden önce, hem de sonra okunur.
b) Şafiî Mezhebine göre, sehiv secdesi, teşehhüd ve salavâtı okunduktan sonra yapılır.
III. Dualar:
Yine Tahâvî ve diğer bazı hanefî hukukçulara göre dualar, hem secdeden önce, hem de sonra okunur.
Secdeden Sonrakiler:
I. Teşehhüd:
A. Okunması Gerekir:
a) Hanefî hukukçulardan Kerhî ve Maveraunnehir'lilere göre, secdeden sonra teşehhüd, salavât ve dualar okunur, önce ise sadece teehhüd okunur; Tahâvî ve diğer bazılarına göre, hem önce, hem de sonra teşehhüd, salavât ve dualar okunur.
b) Maliki Mezhebine göre, secdenin sebebi, sadece eksiklik veya hem eksiklik, hem fazlalık olunca teşehhüd, salavât ve dualar okunur, selâm öncesinde secde yapılır, bundan sonra teşehhüdü okumak sünnettir, salavât ve dualar okunmaz. Secdenin sebebi fazlalık olunca selâmdan sonra secde yapılır ve sadece teşehhüd okunur.
c) Caferi Mezhebine göre, sehiv secdesinden sonra özel zikri okumak ihtiyattır. Her secde yapışta "Bismillah ve billâh ve sallalîâhu alâ Muhammed ve âli Muhammed", "Bismillah ve billâh Allahumme salli alâ Muhammed ve âli Muhammed", yahut da "Bismillah ve billahi es-selâmu aleyke eyyuhe'n-nebiyyu ve rahmetullahi ve berakâtuhu" duaları okunur. İhtiyat, sonuncuyu okumaktır. Son secdeden sonra teşehhüd okunur ve selâm verilir.
B. Okunması Gerekmez:
a) Bütün Durumlarda: Şafiî Mezhebine göre secde yaptıktan sonra teşehhüd ve salavât okunmayıp selâm verilir.
b) Selâmdan Öncekilerde: Hanbelî Mezhebine göre, selâmdan önce yapılan sehiv secdelerinde, -önceden teşehhüd okunduğundan- yeniden teşehhüd okunmaz.
A. Okunması Gerekir:
Hanefî Mezhebinin muhtar görüşüne göre sehiv secdesinden sonra salavât ve dualar okunmaz; Kerhî, Tahâvî ve Maveraunnehir'li hukukçulara göre secdeden sonra salavât ve dualar da okunur.
B. Okunması Gerekmez:
Şafiî ve Maliki Mezheblerine göre, secdelerden sonra salavât ve dualar okunmaz.
III. Selâm:
A. Sehiv Secdesinden Önce:
Bazı hukukçulara göre, sehiv secdesinden önce selâm vermek gerekirken, bazılarına göre gerekmez.
a) Selâm Bulunmaması: el-Hakem, Hammâd ve Neha'i'ye göre, bütün durumlarda, Malik'e göre eksiklik dolayısıyla yapılacak secdelerde selâm bulunmaz. Enes b. Malik, el-Hasenu'l-Basrî ve Atâ ile Şafiî Mezhebi sehiv secdesinden önce selâm bulunmadığı görüşündedir.
b) Selâm Bulunması: Hanefî Mezhebine ve İbn Sîrîn'e göre, bütün durumlarda, Malik'e göre fazlalık dolayısıyla yapılacak secde için selâm verilir: Ali b. Muhammed el-Bezdevî'ye göre, önüne doğru ve yalnızca bir tek selâm verilir, iki defa verilirse namaz bozulur; çoğunluğa göre sağa ve sola iki selâm verilir.132 Bazı kitaplarda iki tarafa verileceği sahih görüş olarak nakledilir.[287]
eş-Şeybanî ve Züfer'e göre, sehiv secdesinde selâm verme iftitah tekbirini iptal etmez; Ebû Hanife ve Ebû Yusuf a göre, secde yaparsa iptal etmez, yapmazsa iptal eder.[288]
c) Hale Göre Düzenlenmesi;
a) Maliki Mezhebine göre, eksiklik dolayısıyla yapılacak secde selâm verilmeden, fazlalık dolayısıyla yapılacak secde selâmdan sonra yapılır.
b) Hanbelî Mezhebine göre de, genel olarak sehiv secdesinin yapılmasından sözedilirken belirtildiği gibi, iki hal dışında secde selâmdan önce yapılır, sonra yapılacak secdeler iki yerde olmak üzere efdaliyet ifade eder.
d) Serbest Olması: -Bir nakilde- Atâ'ya göre, secdenin önce veya sonra yapılması konusunda mükellefin serbest olmasına bağlı olarak, sonra yapılınca selâm bulunacak, önce yapılınca bulunmayacaktır.
B. Sehiv Secdesinden Sonra:
Hanefî Mezhebine göre, genel hükme bağlı olarak, sehiv secdesi yapıldıktan ve gerekli zikirler okuduktan sonra selâm vermek vacip, ÜM'e göre farzdır; Caferi Mezhebine göre de selâm verilir.
IV. Niyet
a) Hanefî Mezhebine mensup hukukçular, sehiv secdesi için niyet yapılıp yapılmayacağı konusunda ihtilaflıdır: Bazılarına göre gerekmez; diğer bazılarına göre, -tilâvet ve şükür secdelerinin namaz kabul edilmelerine bağlı olarak- niyet etmek gerekir. Zahir ve ihtiyata uygun görüş sonuncusudur.
b) Şafiî Mezhebine göre, sehiv secdesi için kalben niyet edilir; dille niyet yapılması veya kasıtlı olarak niyetin terkedilmesi halinde namaz bozulur.
c) Maliki mezhebine göre, secde selâmdan önce yapılırsa niyet gerekmez, sonra yapılırsa gerekli olur.
d) Caferi Mezhebine göre, sehiv secdesinin hemen öncesinde niyet şarttır, sebebi veya sebepleri belirtmek gerekmez.
25. Düşmesi:
Hanefî Mezhebine göre, -secde yapacağını unutup selâm vererek bulunduğu yerden ayrılmak, kıbleden dönmek veya konuşmak gibi- namaza aykırı davranışlarda bulunma halinde, sehiv secdesi düşer bunların kasıtlı yapılması halinde namazın İadesi gerekir.[289]
Kalabalık Cemaat:
a) Hanefî Mezhebine göre, -cuma veya bayram namazları, Ramazan'da vitir namazı gibi- kalabalık cemaatli namazlarda cemaatin yanılmalarını önlemek maksadıyla, imamın secde yapmaması evlâdır.[290]
b) Şafiî Mezhebine göre, karışıklığı önlemek için imamın sehiv secdesini terketmesi sünnettir.[291]
Birden Fazla Sebepte Tek Secde Yapılması:
Hanefî ve Hanbelî Mezheblerine göre, secdeyi gerektirecek hallerin tekrarlanması halinde, yalnızca biri için secde yapılır, diğerleri için yapılmaz; fakat bazı hanefî hukukçulara göre her durum için ayrı secde yapmak gerekir.[292]
Hanbelî Mezhebine göre, meşru olmayan durumda sehiv secdesi yapmak, -meşru dışında secde ilâvesi olacağından- sehiv secdesini gerektirir. Namazda secdeyi gerektiren bir halle karşılaşan mükellef, bunun için sehiv secdesi yapıp yapmadığında şüpheye düşerse, secde yapar. Namazda unutmayla karşılaşan mükellef, bunun için secde gerekip gerekmediğini bilmezse sehiv secdesi yapması gerekmez.[293]
Güneşin Doğması ve Batması:
Hanefî Mezhebine göre, güneşin doğması veya batması yakın olunca sehiv secdesi yapılmaz.
1- TİLAVET SECDESİ
26. Secde Çeşitleri:
Namazdaki Secdeler:
Namaz Secdesi (es-Secdetu's-Sulbiyye):
Her çeşit namazın bir rüknü olan namaz secdesi, ilgili bölümde genişçe ele alındı.
26.1.2 Sehiv Secdesi:
Az önce ele alındığı gibi, gerektiren bir hal sebebiyle, namaz sonunda bu kusuru düzeltmek için yapılan secdeye Sehiv Secdesi adı verilir.
Şema: 13 Secde Çeşitleri
Namazdaki Secdeler Namaz Dışındaki Secdeler Karma Secdeler
1) Namaz Secdesi 1) Şükür Secdesi 1) Tilavet Secdesi
2) Sehiv Secdesi
|
Secdeler |
Hanefî |
Şafiî |
Maliki |
Hanbelî |
|
Namaz Secdesi |
Farz |
Farz |
Farz |
Farz |
|
Sehiv Secdesi |
Vacip |
Vacip /Sünnet |
Sünnet |
Vacip/ Sünnet/ Mubah |
|
Namaz Dışındaki Secde: Şükür Secdesi |
Müstehap |
Müstehap |
Müstehap |
Müstehap |
|
Karma Secde: Tilâvet Secdesi |
Vacip |
Sünnet |
Sünnet |
Sünnet |
Tablo 18: Secde Çeşitleri
Namaz Dışındaki Secde: Şükür Secdesi[294]
Tanımı:
Nimete kavuşma veya belânın uzaklaşması gibi sevindirici bir olayla karşılaşan kimsenin, tilâvet secdesi gibi yaptığı secdeye, Şükür Secdesi adı verilir.
Yapılması:
Hükmü:
Şafiî ve Hanbelî Mezheplerine göre, şükür secdesi müstehapken, Maliki Mezhebine göre, mekruhtur; Hanefî Mezhebine göre, ise duruma göre değişir:
Hükmün Sabit Olması:
I. Müstehap:
Şafiî ve Hanbelî Mezheblerine göre, şükür secdesi yapmak müstehaptır.
Şükür secdesi namaz dışında yapılır, namazda yapılırsa, namaz bozulmuş olur. Namazın rükû ve secdesi zımnında yapmaya niyet etmekle şükür secdesi yapılmaz.
II. Mekruh:
Maliki Mezhebine göre, şükür secdesi mekruhtur, müstehap olan iki rekât namaz kılmaktır.
Hükmün Değişken Olması:
Hanefî Mezhebine göre, şükür secdesi müstehaptır, namazın rükû secdesi zımnında -mânâ ve mefhumu içinde- yapılabilir, ancak halkın sünnet veya vacip sanmaması için namaz sonunda yapılması mekruhtur.
Şekli:
Şükür secdesi, tilâvet secdesi gibi yapılır:
a) Şafiî ve Hanbelî Mezheblerine göre, şükür secdesi namaz dışında yapılır, namazda yapılırsa onu bozar. Namazın rükû ve secdesi zımnında yapmaya niyet etmekle yerine getirilmiş olmaz.
b) Hanefî Mezhebine göre, namazın rükû ve secdesi zımnında da şükür secdesi yapılabilir, ancak halkın vacip veya sünnet sanmaması için namaz sonunda yapılması mekruhtur.
c) Şevkânî, Zeydîye'den Yahya ve Ebu Talib'e göre, abdest, elbisenin ve secde yerinin temizliği şart değildir. Namaz dışında yapılır, tekbir alınır.
Karma Secde: Tilâvet Secdesi
Secde âyetlerinin yapılmasını gerektirdiği secde, Tilâvet Secdesi adını alır ve bazan namazda, bazan da onun dışında yerine getirilir.
27. Secde Âyetleri ve Mükelleftik Doğurması:
Secde Âyetleri ve Özellikleri:[295]
Secde âyetlerinin sayısı ondan az, onbeşten çok değildir:
Secde Emri Verenler:
Secde âyetlerinin bir kısmı açıktan secde emri verir[296], bir kısmı kâfirlere uymayıp Allah'a secde edilmesini[297], bazısı aya ve güneşe değil, Allah'a secde edilmesini[298], bazısı kâinatın secdesini[299], bir kısmı iman ve ilimlerinin gereği olarak secde eden önceki ilim adamlarını[300] ve bazısı da Rableri katında secde edenlerin yerini [301]anlatmaktadır.
Kafirlerin Secdeden Yüzçevirmelerini Anlatanlar:
Furkan: 25/60, Nahl: 27/25 ve İnşikak: 84/21 âyetleri de kâfirlerin Allah'ın verdiği secde emrinden yüzçevirdiklerini anlatır.
Peygamberlerin Secde Emrini Yerine Getirmelerini Anlatanlar:
Meryem: 19/58 âyeti Hz. İbrahim'in, Sad:38/24 âyeti de Dâvud Peygamberin "secde et" emrini yerine getirdiklerinden sözetmektedir.
Böylece, secde âyetleri ya açık veya dolayısıyla secde emri verir, yahut "secde et" emrine kâfirlerin uymadıklarını veyahut peygamberlerin bu emri yerine getirdiklerini dile getirmektedir: Bu üç durumda da secde etmek vaciptir, zira ilk bölümdekiler secde emri vermektedir, bu emre uymak vaciptir; ikinci bölümdekiler kâfirlerin yüzçevirdiğini anlatırken, onlara uymayıp secde edilmesini emreder ve kâfirlere muhalefetin vacip olduğunu gösterir; üçüncü bölümdekiler ise "peygamberler secde etti, sen de onlara uyup secde et" mânâsını taşır.
Şafiî ve Hanbelî Mezhebleri bu âyetlerden Hacc: 22/18'i, Maliki Mezhebi ise Fussilet: 41/32, Necm: 53/62, İnşikak:84/21 ve Alak: 96/ 19'u secde âyeti olarak kabul etmemektedir.
Ayetlerin Secde Mükellefliği Doğurması:
Sebepleri:[302]
Secde âyetlerinin mükelleftik doğurması; tilâvet, işitme ve bu âyeti okuyana iktidadır:
Tilâvet:
DM'e göre, tilâvet secdesinin sebebi, ilgili âyetleri okumaktır: Hanefî Mezhebine göre, okuyanın -kendisi duymasa, namaz dışında, imam veya münferîd bile olsa- tilâvet secdesi yapması gerekir. Muktedî ise, kendi kıraati dolayısıyla tilâvet secdesi yapmaz. Hatip hutbede secde âyeti okursa, hem kendine, hem de dinleyenlere secde yapmak gerekli olur. Bu durumda imam minberden inerek dinleyenlerle tilâvet secdesi yapar. Fakat hutbedeyken secde âyeti okumak mekruhur. Rükû veya secde zımnında tilâvet secdesi yapınca, namazdayken secde âyeti okumak mekruh değildir, ancak bu durumda sadece kendisinin secde yapması mekruhtur.
Başkasının Okuduğunu İşitmek:
DM'e göre de, tilâvet secdesinin sebeplerinden biri de, başkasının okuduğu secde âyetini işitmektir: Hanefî Mezhebine göre, işiten, namazda ve münferîd veya imam olursa secdeyi namaz dışında yapması gerekir, ancak imam secde âyetini muktedî den duyarsa, sahih görüşe göre secde yapmaz. İşiten muktedî olur, âyeti kendi imamından değil de başkasından duyarsa hüküm az önceki gibidir. Muktedî secde âyetini imamından duyar ve kendisi de müdrik olursa secdede imama mütâbeat etmesi gerekir, mesbûk olur ve imâma tilâvet secdesinden önce yetişirse yine imama uyar, secdeden sonra uyarsa secde yapmaz, sonraki rekâtte yetiştiyse namaz sonunda secde yapar.
Âyeti Okuyana İktida:
a) Hanefî Mezhebine göre, imam secde âyeti okuyunca, -duymasa bile- muktedî de ona uymak suretiyle secde yapar.
b) Hanbelî Mezhebine göre, muktedî tilâvet için değil, imama mütâbeat için secde yapar.
Hükmü:[303]
Tilâvet secdesi meşru ve matluptur:
a) Hanefî Mezhebine göre, tilâvet secdesinin yapılması namazdaki veya namaz dışındaki sebebinin gerçekleşmesine göre, bazan dar zamanlı, bazan da geniş zamanlı vaciptir. Sebebi gerçekleştiği halde, secde yapmayan günahkâr olur. Aynı yerde sebebi gerçekleşince bir secde, ayrı yerde gerçekleşince her sebep için ayrı secde yapılır. İlk sebep için secde yapılırsa, diğer sebepler için yeniden secde gerekmez.
b) ÜM'e göre, tilâvet secdesi sünnettir ve bir çeşit namazdır: Maliki Mezhebine göre, öğretici ve talebe secde âyetini tekrarlayınca sadece ilkinde secde yapmak sünnettir; Hanbelî Mezhebine göre, secde ayeti tekrarlandıkça secdelerin yapılması da buna göre sünnet olur.
Şartları:[304]
Dinleyenin Dinleme Kastı Taşıması;
a) Maliki ve Hanbelî Mezheblerine göre, tilâvet secdesi için, dinleyenin dinleme kastı taşıması gerekir. Âyeti bu maksatla duymayanların secde yapması gerekmez.
b) Hanefî ve Şafiî Mezhebine göre, böyle bir maksat taşımasa da, âyeti işiten kişi tilâvet secdesiyle mükelleftir.
Namaz Şartları:
İstisna Yapılması:
a) Hanefî Mezhebine göre, tahrime (iftitah) ve vaktin tayini için niyet dışındaki bütün namaz şartları, tilâvet secdesi için de aynen geçerlidir. Namazın şartlarını taşımayanlar, tilâvet secdesiyle de mükellef değildir, ancak bunlardan secde âyetini işiten kimsenin secde yapması vaciptir. Bununla birlikte, secde âyetini okuyan, deli veya temyiz gücü bulunmayan çocuk olursa, dinleyenin, secde etmesi gerekmez. İnsan dışındaki varlıklardan meselâ papağan, teyp ve radyodan, dinlemek de bu hükümdedir, secdeyi gerektirmez.
b) İbn Ömer, Şa'bî ve Şevkânî'ye göre, tilâvet secdesi için abdest şart değildir. Zeydîye'den Ebu Tâlib ile el-Mansur Billah da katılır.
c) Ebu Abdirrahman es-Sulemî'ye göre, abdest yanında, istikbal-i kıble de şart değildir; îma ile de secde ederdi.
Abdestsiz kişi, secde âyetini işitirse, Hanbelî Mezhebine göre, abdest ve teyemmüm gerekmez: Nehaî'ye göre teyemmüm yapıp secde eder; Sevrî, İshak ve Hanefî Mezhebine göre, abdest alıp teyemmüm etmesi gerekir.
İlave Yapılması:
ÜM'e göre, namazın, şartları tilâvet secdesi için de geçerli olduğu gibi, onlara bazı şartlar daha eklenir:
I. Namaz Kılan İçin İlâve Yapılması:
a) Şafiî Mezhebi, namazın şartlanna namaz kılan için iki şart daha ilave eder:
1) Secde Maksadıyla Okumamak: Âyeti secde yapmak maksadıyla okumamak gerekir, bu maksatla bilerek ve kasıtlı olarak okuyunca namaz bozulur, ancak cuma günü sabah namazında Secde sûresini okumak sünnettir, cuma günü sabah namazı dışında secde âyetlerini secde maksadıyla okumak suretiyle bilerek ve kasıtlı olarak secde yapmakla namaz bozulur.
2) Bizzat Okumak: Âyeti okuyanın namaz kılanın bizzat kendisi olması gerekir. Okuyan başkası olur ve secde yaparsa namaz kılanın secde yapması gerekmez. Bilerek ve kasıtlı olarak secde yaparsa namazı bozulur. Cenaze namazı kılan kimse tilâvet secdesi yapmaz; hutbe okuyana secde yapmak sünnet, dinleyene haramdır.
b) Maliki Mezhebine göre, muktedî imamına tâbi olarak secde yapar. İmama tâbi olup secde yapmayınca namaz bozulmaz. İmamından başkası okursa, muktedînin secde yapması gerekmez, işlem imamın yaptığıyla aynı olmayacağından, böyle bir durumda namazı bozulur. Cenaze namazı ve hutbelerde tilâvet secdesi yapılmaz, yapılırsa namaz bozulmaz.
II. İşiten İçin İlave Yapılması:
A. Okuyanın İşitene İmamlık Yapmaya Elverişli Olması:
a) Bütün Namazlarda: Hanbelî Mezhebine göre, okuyanın işitene -nafilelerde bile olsa- imamlık yapmaya elverişli olması gerekir. İnsan dışındaki varlıklardan secde âyetinin duyulması halinde secde yapmak evlâdır.
b) Farz Namazlarda: Malikî Mezhebine göre, okuyanın dinleyene farz namazlarda imamlık yapabilecek biri, yani akıllı, baliğ, erkek, müslüman ve abdestli olması gerekir. Aksi halde hem bunların, hem de duyanın secde yapması gerekmez. Okuyan kadın ve çocuk olursa, dinleyen değil, sadece kendileri secde yapar.
B. Okuyanın Secde Yapması:
Hanbelî Mezhebine göre, okuyan secde yapmazsa, işitenin de secde yapması gerekmez. Secdeyi okuyanın önünde veya -sağı boş olunca- solunda yapmak sahih değildir. İmamın gizli kıraatli namazda secde âyeti okuması mekruhtur. Bu sebeple secde yaparsa, muktedînin ona uyması gerekmez. Açık kiraatli namazda ise muktedî imamına uymak zorundadır.
C. Okuyanın Sesinin Güzelliğini Göstermek İçin Okumaması:
Maliki Mezhebine göre, işitenin secde yapabilmesi için, okuyanın secde âyetini sesinin güzelliğini göstermek için okumaması gerekir.
D. İşitenin Okuyandan'kıraati Veya Kıraat Hükümlerini Öğrenme Gayesi Taşımaması:
Maliki Mezhebine göre, işiten, okuyandan kıraati veya kıraat hükümlerini öğrenme gayesi taşırsa secde yapması gerekmez. Okuyanın secdeyi terketmesi halinde, işiten de terkeder. Abdestsiz veya vakit, tilâvet secdesi yapmanın yasaklandığı vakit olursa, secde yine terkedilir. Okuyan secde âyetini bir iki âyet atlarsa secde yapması gerekir, kıraati yeniden yapmaz. Atlama çok olur veya âyet farz namazda okunursa secde yapılır. Farz namazda rükûa eğilmeden secde yapılır. Nafile namazlarda secde âyeti ikinci rekâtte okunup rükû yapılmadıysa secde yapılır, ikincide rükû yapıldıysa secde düşer.
III. Kıraatin Çeşitli Şartları Taşıması:
Şafii Mezhebine göre, kıraatin şu beş şartı taşıması gerekir;
1) Meşru Olması: Cünüp kimsenin kıraati haramdır. Rükûdayken kıraat de mekruhtur. Dolayısıyla, bu hallerdeki secde âyetleri için tilâvet secdesi yapılmaz.
2) Kıraat Maksadıyla Okumak: Unutarak okumak veya kuş ya da teybin okumasından dolayı secde gerekmez.
3) Tam Ayet Okunması: Secdenin gerekmesi için ilgili âyetin bütünüyle okunması şarttır.
4) Fatiha Yerine Okunmaması: Bilmediği veya okuyamadığı için, Fatiha yerine secde âyeti okumakla tilâvet secdesi yapılmaz.
5) Bir Kişi Tarafından Okunması: Tilâvet secdesi yapmak için âyetin bir kişi tarafından okunması şarttır.
IV. Kıraatle Secde Arasındaki Zamanın Uzamaması:
a) Şafiî Mezhebine göre, secde âyetinin okunmasıyla tilâvet secdesi arasındaki zamanın uzaması halinde, secde yapmak sünnet değildir. Zamanın uzaması, orta kıraatle iki rekât kılacak kadar zamanla ölçülür.
b) Hanbelî Mezhebine göre, secdenin sebebiyle secde arasındaki zamanın örfen uzun sayılacak şekilde uzamaması gerekir. Bu sebeple okuyan veya duyan abdestsiz olur, suyu kullanmaya imkân bulamazsa, teyemmüm eder ve öylece secde yapar. Suyu kullanmaya güç bulursa secde düşer.
28. Tilâvet Secdesinin Yapılması:
Vakti:[305]
a) Hanefî Mezhebine ve Malik'e göre, tilâvet secdesi, namaz kılmak yasak olan vakitler dışında yapılır.
b) eş-Şafiî ve -bir başka nakilde- Malik'e göre, ikindi veya sabah namazından sonra güneş sararmadan veya doğmadan yapılabilir.
Rüknü :[306]
a) Hanefi Mezhebine göre, okuyan veya İşiten kimsenin bir defa secde etmesi veya rükû, secde, ima gibi onun yerine geçen işlemi yapması tilâvet secdesinin rüknüdür. Hastalar ve binekteki yolcular tilâvet secdesini ima ile yapar.
b) Şafiî Mezhebine göre, namazdayken yapılan tilâvet secdesinin rüknü niyet ve secdedir, namaz dışında ise niyet, tek bir secde, oturuş ve selâmdır.
c) Hanbelî Mezhebine göre, secde, kalkış ve birinci selâm olmak üzere, tilâvet secdesinin üç rüknü bulunmaktadır.
Şekli ve Özel Zamanı:[307]
a) Hanefî Mezhebine göre, tilâvet secdesi şu şekilde yapılır:
1) Genel Olarak: Okuyan veya işiten ayaktaysa, doğrudan doğruya tekbir alarak secdeye gider ve üç secde teşbihini veya başka bir zikri okuyarak doğrulur. Bu secde, sehiv secdesi gibi iki defa yapılmaz. Tekbirleri almak sünnettir, terkedilmeleri halinde secde kerahetle sahihtir. Tilâvet secdesinde teşehhüd ve selâm bulunmamaktadır. Oturan kimsenin ayağa kalkıp secde yapması müstehaptır. Birkaç secdesi olan, her biri için ayrı ayn ayağa kalkıp secde yapar.
2) Sebebin Gerçekleştiği Hal ve Zamana Göre:
a) Geniş Zamanlı Vacip Secde (Sebebi Namaz Dışında Gerçekleşen Secde): Secdeyi gerektiren hal namaz dışında meydana gelirse, hemen yapılması gerekmeyip, hayatın sonuna kadar geciktirilmesiyle -hatta secde etmeden ölünce- günahkar olunmaz, ancak bu tenzihen mekruhtur.
b) Dar Zamanlı Vacip Secde (Sebebin Namazda Gerçekleşmesi): Secde sebebi namazda gerçekleşince, hemen secde yapmak vaciptir. Bunun ölçüsü, secde âyetinin okunmasıyla secde arasında üç âyet okuyacak kadarlık zaman parçasıdır. Bu kadar zaman geçerse, secdenin fevrîliği, hükümsüz kalır.
Namaz kılarken secde âyetinin okunması iki şekilde olur:
1) Sûre veya Kıraat Sonundaki Secde Âyeti: Sûre veya kıraat ortasında secde âyetini okuyunca, namaz kılanın sûreyi veya kıraati tamamlamadan hemen secde etmesi efdaldir. Secdeyi yapınca ayağa kalkar, sûre veya kıraati tamamlar ve rükûa giderek namazı bitirir. Secde âyetinden sonra hemen secde yapılmaz ve fevrîliği düşürecek kadar zaman geçmeden rükû yapılır, ayrıca bu rükû ile secdeye niyet edilir ve fevrîlik sona ermeden namaz için secde yapılırsa, bunlar tilâvet secdesi yerine geçerli olur. Namaz secdesi yapılırken tilâvet secdesine niyet edilmezse fevrîlik kesilir borç, namazdaki rükû ve secdeyle düşmez, namaza devam ettikçe kazası gerekir. Namazdan çıkınca vakti geçmiş olacağından kaza edilmez; ancak namaz sonunda selâm verilir ve namaza aykırı bir iş yapılmazsa, selâm sonrasında hemen kaza edilir.
2) Sûre veya Kıraat Ortasındaki Secde Âyeti: Secde âyeti sûre veya kıraat sonunda olunca, efdal olan rükû yapıp, rükû anında onun zımnında secdeye niyet etmektir, bu durumda ayrıca tilâvet secdesi yapılmaz. Sûre veya kıraat sonundaki âyet için secde yapılır, rükû yapılmadan kıyama dönülürse, namazı sonraki sûreden üç âyet okuyarak tamamlamak menduptur.
b) Şafiî Mezhebine göre de secde namazda olup olmamasına göre yapılır:
1) Namazda Olmayan Secde: Namazda olmayan kimse diliyle secdeye niyet eder, iftitah tekbiri alır, namaz secdesi gibi bir defa secde yapar, oturur ve selâm verir. Böylece namazda olmayanlar için tilâvet secdesinin rüknü, beş tane olur: Niyet, tekbir, secde, oturuş ve selâm. Namazda olmayanın niyetle tekbiri birlikte yapması gerekir.
2) Namazda Yapılan Secde: Namazda secde âyeti okuyan kimse, tilâvet secdesini, diliyle telaffuz etmeksizin kalbiyle niyet ederek -dille telaffuz edilirse namaz bozulur- namaz secdesi gibi bir secde yaparak uygular. Muktedî ayrıca niyet etmez, çünkü imamın niyeti onun için de geçerlidir, îftitah tekbirini alırken elleri kaldırmak, eğilme ve kalkma için tekbir almak, secdede dua, ikinci defa selâm vermek sünnettir. Tahıyyetu'l-Mescid namazı tilâvet secdesi yerine geçer. Aynı şekilde tilâvet secdesi yapmayı bilmeyen dört defa Subhanellahi Ve'l-Hamdu Lillahi... okur.
c) Maliki Mezhebine göre, tilâvet secdesi, iftitah tekbiri ve selâm olmadan bir defa secde etmek suretiyle yapılır. Eğilme ve kalkışta tekbir almak sünnettir. Ayaktayken namazda ve namaz dışında kıyamda eğilinir, oturmak gerekmez, rükû secde yerine geçer. Binekteki yere iner ve öylece tilâvet secdesi yapar. Yolcu veya şartlarını taşıyan mukîm olunca binekte îmayla secde yapılabilir.
d) Hanbelî Mezhebine göre, tilâvet secdesi, iftitah tekbiri ve teşehhüdsüz olarak bir defa secde ile yapılır. Namazda olmayınca oturup selâm vermek menduptur. Eğilme ve kalkış tekbirleri vacip; secde, kalkış ve birinci selâm rükündür, ikinci selâm ise yine vaciptir.
e) Caferî Mezhebine göre, farz namazda secde âyeti bulunan sûreleri okumak caiz değildir. Ama unutarak okunur da secde âyetine gelinir veya namazdayken okunduğu işitilirse, secdeye doğru eğilerek îma yapılır, namaz bitinci secde edilir, ancak kuvvetli olan namazdayken îmayla yetinmektir.
[1] Karaman, Fıkıh Usûlü, s. 14-15; Karaman, İdam Hukuk Tarihi, s. 9-10; Mevlevi, Müslümanlıkta İbadet Tarihi, s. VIII.
[2] İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, c. IV, s. 259-279; Mevdudî, Kur'ân'a Göre Dört Terim, s. 89-90.
[3] Şuara: 42/22; Mu'minun: 23/45-47.
[4] Hacc: 22/77; Meryem: 19/48.
[5] Feth, 48/9.
[6] En'am: 6/162.
[7] Bakara: 2/198.
[8] Zümer: 39/17.
[9] İbn Abidin, Raddu'l-Muhtar, c. I, s. 109-110, 203.
[10] Nahl: 16/36; Fatiha: 1/4.
[11] Hamidullah, İslâm'a Giriş, s. 98; Yaşar Nuri Öztürk, Kur'ân ve Sünnet Açımdan Tasavvuf, s. 102-3; Hamidullah, Resulullah Muhammed, s.82.
[12] Rahman: 55/5; Hacc: 22/44.
[13] İsra: 17/44.
[14] Hacc: 22/18.
[15] Nur: 24/41.
[16] Ra'd:13/15; Nahl: 16/48.
[17] Enfal:8/ll.
[18] Zariyat: 51/56.
[19] Mevdudî, İslâm'ın Anlaşılmasına Doğru, s. 133-134; S. H. Bolay, "Ruh Terbiyesi ve Ramazan", Diyanet Dergisi, c. X, sa. 112-113, s. 323.
[20] İsra: 17/36.
[21] Karaman, Fıkıh Usûlü, s. 177-178; Hallâf, Umu Usûli'l-Fıkh, s. 211-213; Serahsı, Usûl, c. 3, s. 290-296.
[22] Fatiha: 1/4.
[23] Nahl: 16/36; Zümer: 39/17.
[24] Mevdudî, Kur'ân'a Göre Dört Terim, s. 95.
[25] Taberî, Tefsir, c. III, s. 13.
[26] Fatiha: 1/4.
[27] Zuhruf: 43/45; Enbiya: /20; Nahl: 16/36.
[28] Nur: 24/52; Tevbe: 9/59.
[29] Al-i İmrân: 3/173; Enfal: 8/64; Yunus: 10/71-72.
[30] Yunus: 10/84; Hûd: 11/123. Bu konuda geniş bilgi için bkz. el-Hakîmu't-Tirmîzî, Menâzilu'l-Ubbâd mine'l-İbâdet, yay. Ahmed Abdurrahîm es-Sâyih, Kahire, 1988; İbn Teymiyye, Risale fi'l-Ubûdiyye, Mecmuu Resâil (Mısır, 1323), s. 1-44.
[31] Âl-i İmrân: 3/64; En'am: 6/161-164; Bakara: 2/-22; Kehf: 18/110.
[32] Bakara: 2/165; Tevbe: 9/31; Tâhâ: 20/14.
[33] Gâfir: 40/60; Bakara: /87.
[34] Bakara: 2/111-112, 130-132; Nisa: 4/25.
[35] Bakara: 2/165. Bu konuda ve ibadetlerin hikmeti konusunda bkz.. el-Hakîmu't-Tirmîzî, İsbatu’l-İlel (İlelul-İbâdât), Süleymaniye-Veliyyuddin, no: 770.
[36] Bakara: 2/130-133; Yunus: 10/71-72, 84; Yusuf: 12/101; Maide: 5/44, 111; Nemi: 27/44; Nisa: 4/125.
[37] Bu konuda geniş bilgi için bkz. İbn Teymiye, Kaide fi Teuahhudi' ve Ta'addudi'ş-Şerâ'i ve Teneuvuihâ ve Teuahhudi'd-Dlni'l-Millî Dâne'ş-Şer'î, Mecmuatu'r-Resâi-li'1-Muniriyye, c.3, s. 128-165.
[38] Toplumun İslâmî kişiliğinin geliştirilmesi konusunda geniş bilgi için bkz. Muhammed et-Tâhir b. Âşûr, Usûlu'n-Nizâmi'l-İctimâî fı'l-İslâm, Tunus, 1976.
[39] Bu konuda geniş bilgi için bkz. İbn Teymiyye, Hilâfu'l-Umme fi'l-İbödât ve Mezheb Ehli'a-Sunnet ve'l-Cemâat, Mecmuatu'r-Resâili'l-Munîriyye (Beyrut, 1970), c. 3, s. 115-127; İbn Teymiyye, Kaide fi Tevahhıuli'l-Mille ve Ta'addudi'ş-Şerâ'i ve Tenevuu'ihâ ve Teuahhudi'd-Dînî Dûne'ş-Şer'î, Mecmuatu'r-Resâili'l-Munîriyye, c. 3, s. 128-165; İbn Teymiyye, Risâletu Tenevuui'l-İbâdât, Mecmuu Resâil (Mısır, 1323), s. 1-44.
[40] Karaman, İslâm Hukukunda İctihad, 37-166; Karaman, İslâm Hukuk Tarihi, 37-56, 69-120; Karaman, İslâm Hukukunda Mezhepler, 9-20; Keskioğlu, Fıkıh Tarihi ve İslâm Hukuku, 18-137; Kılıçer, İslâm Fıkhında Rey Taraftarları, 28-107; Zeydan, İslâm Hukukuna Giriş, 171-216, 236-274; Şafak, İslâm Hukukunun Tedvini, 10-114.
[41] Re'y taraftarları konusunda bkz. M. Esad Kılıçer, İslâm Fıkhında Re'y Taraftarları, Ankara, 1975.
[42] B. Topaloğlu, "İslâm'da Mezheplere Ayrılmanın Hükmü", Nesil Dergisi, c. I, sa. 1, s. 18-21.
[43] Al-i İmran: 3/103; Enfal: 8/46.
[44] Maide: 5/44-45, 47.
[45] İtikadı mezhepler konusunda bkz. Nevin A. Mustafa, fotam Siyanı Düşüncesinde Muhalefet, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1990; İrfan Abdülhamid, İslâm'da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, çev. M. Saim Yeprem, İstanbul, 1981; Ekrem Ruhi Fığlah, Çağlınızda İtikadî İslâm Mezhepleri, Ankara, 1990, 4.B.; Bekir Topaloğlu, Kelâm İlmi-Giriş, İstanbul, 1981; Neşet Çağatay-İbmhim Agâh Çubukçu, İslam Mezhepleri Tankı, Ankara, 1985, 2.B.
[46] İmamiye konusunda geniş bilgi için bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, İmâmiye Şîast, Ankara, 1984.
[47] Zahirî Mezhebi konusunda bkz. Ignaz Goldziher, Zahirîler (Sistem ve Tarihleri), çev. Cihad Tunç, Ankara, 1982.
[48] Haricîlik ve İbâdiye konusunda bkz. Ethem Ruhi Fığlah, İbâdiye'nin Doğuşu ve Görüşleri, Ankara, 1983; Julius Wellhausen, İslâmiyetin İlk Devirlerinde Dinî-Siyasî Muhalefet Fırkaları, çev. Fikret Işıltan, Ankara, 1989.
[49] Bu çeşit kitapların güzel bir örneği şudur: Abdullah Mahmud Şehhâte, Fıkhu'l-İbâdât, Kahire, 1975.
[50] Bu konuda bkz. Gazali, İhya, c. 1, s. 145-207; Gazali, Medhalu's-Sulûk ilâ Menâzi-li'l-Mulûk, yay. Muhammed Riyâd el-Mâlih, Dımaşk, 1965; Şah Veliyyullah Dehlevî, Hüccetullahi'l-Bâliga, çev. Ali Genceli, İstanbul, 1971, 425-437; el-Hakîm et-Tırmizî, es-Salât ve mekâsıdukâ, yay. Husnî Zeydan, Kahire, 1965; İbn Sina, Namaz Risalesi. Ayrıca bkz. Sehhâte, Fıkhu'l-İbâdet, s. 285-310; Tabbâra, Ruhu's-Salât fî'l-İslâm, Beyrut, ty. Hâmid Muhammed el-Abbâdî, miti Hikmeti'ş-Şerîa ve Esrâriha, Mekke, 1403, 20-83; H. Nurbaki, Namazın Sırları, İstanbul, 1986; Süleyman Uludağ, İslâm'da Emir ve Yasakların Hikmetleri, Ankara, 1988.
[51] Habil Şentürk, Psikoloji Açısından Hazret-i Peygamberin İbadet Hayatı, İstanbul, 1991; Mehmet Bayraktar, İslâm İbadet Fenomenolojisi, Ankara, 1987; Ebu'l-Hasen en-Nedvî, Dört Rükün, çev. İsmet Ersöz, İstanbul, 1977, 15-1/2; Abdullah Yıldız, Tevhidi Bir Eylem Olarak Namaz, İstanbul, 1991.
[52] Hudarî, Tarihu't-Teşrii'l-İslâmî, s. 35-36.
[53] el-Mu'cemu'l-Vasît, c. I, s. 524.
[54] el-Mu'cemul-Vasît, c. I, 3. 524.
[55] Hacc: 22/40.
[56] M. Fuad Abdulbâki, el-Mu'cemu'l-Mufekres, s. 413-414.
[57] Meselâ Bakara: 2/3, 43, 45, 83, 110; Nisa: 4/43, 77,101,102; Tevbe: 9/5, 11, 18, 54.
[58] Hud: ll/87;İsra: 17/110.
[59] Tevbe: 9/103.
[60] Nur: 24/41.
[61] En'am: 6/162.
[62] En'am: 6/92; Enfal: 8/35.
[63] Ma'un: 107/5
[64] Bakara: 2/238.
[65] Bakara: 2/157 ve Hacc: 22/40.
[66] Tevbe: 9/99.
[67] Mu'minun: 23/9-mekkî.
[68] el-Mu'cemu'l-Vasit, c. I, s. 524.
[69] Meselâ Bakara: 2/3, 45, 83; Nur: 24/58.
[70] Maide: 5/106.
[71] Cum'a: 62/9-10.
[72] Tevbe: 9/84.
[73] İsra: 17/110.
[74] Nisa: 4/77.
[75] Hacc: 22/40.
[76] Tevbe: 9/103; Nur: 24/41.
[77] Bakara: 2/157.
[78] Hud: 11/87.
[79] el-Mu'cemu'l-Vasît, c. I, s. 524.
[80] Kıyame: 75/3; Alâ: 87/15; Alâk: 96/10.
[81] Ahzab: 33/56.
[82] Âl-i İmrân: 3/39; Ahzab: 33/43.
[83] Kevser: 108/2.
[84] Tevbe: 9/103.
[85] Ahzab: 33/56.
[86] Nisa: 4/102.
[87] Tevbe: 9/84.
[88] Nisa: 4/102.
[89] Ma'un: 107/4-medenî.
[90] Mearic: 70/22-mekkî
[91] Muddesir: 74/43-mekkî.
[92] Bakara: 2/125.
[93] Bu konuda ve salât okumanın hükümleriyle ilgili geniş bilgi için bkz. Sabunî, Tefsîru Âyâti'l-Ahkâm, c. II, s. 356-372.
[94] Cum'a: 62/9.
[95] Âl-i İmrân: 3/41; Hıcr: 15/98; Tâhâ: 20/13; Gafîr: 40/55; Rum: 30/18; Nur: 24/36.
[96] Sad: 38/34.
[97] Bakara: 2/143.
[98] Hamidullah, İslâm'a Giriş, s. 96; Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. II, s. 53.
[99] Bakara: 2/110.
[100] Örnek olarak Bakara: 2/3, Tevbe: 9/71, Nur: 24/56 ve Enfal: 8/3'ü verebiliriz.
[101] Buharı: İman, 37; Müslim: İman, 1.
[102] Serahsî, Usûl, c. I, s. 30-33; Gazali, Mustesfa, c. I, s. 70-76.
[103] Hamidullah, İslâm'a Giriş, s. 96-101; Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. II, s. 53, 56.
[104] İsra: 17/44; Hac: 22/18.
[105] Enfal: 8/11.
[106] Ra'd: 13/13.
[107] Nur: 24/41.
[108] bkz. Ra'd: 13/15, Nahl: 16/18.
[109] Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, Huccetullahi'l-Bâliga, c. I, s. 57-58.
[110] Âl-i İmrân: 3/191.
[111] Bakara: 2/29.
[112] Bakara: 2/43,177; Nisa: 4/77, 162; Maide: 5/12.
[113] En'am: 6/162.
[114] Lokman: 31/17.
[115] Meryem: 19/59.
[116] Tâhâ: 20/14.
[117] Âl-i İmrân: 3/39.
[118] Meryem: 19/31.
[119] Meryem: 19/55.
[120] Enbiya: 21/73.
[121] Muharref Yahudilik ve Hıristiyanlık ile Hinduizm'de namaz konusunda bkz. Nedvî, Dört Rükün, s. 79-94.
[122] Enfal:8/35.
[123] Mevlevi, Müslümanlıkta İbadet Tarihi, s. 22-27; Hudarî, Tarîhu't-Teşni'l-İslâmî, s. 35-36.
[124]Ebul-Huseyn el-Basrî, el-Mu'temed fi Usûü'l-Fıkh, yay. M. Hamidullah, Dımaşk, 1965, c. II, s. 899-907; İmamu'l-Harameyn el-Cuveynî, el~Burhan fi Usüli'l-Fıkh, yay. Abdulazîm ed-Dîb, Katar (?), 1399', c. I, s. 504-509; Muhammed Süleyman el-Aşkar, Efâlur-Rasûl ve Delâletuhâ ale'l-Ahkâmi'ş-Şer'iyye, Beyrut, 1988 (2.B), c. II, s. 138-140
Hz. Peygamber'in Hira Mağarasındaki ibadet, dua ve tefekkürü (=tahannus) konusunda bkz. Hamidullah, Resulullah Muhammed, s. 36-52; Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. I, s. 73-84.
[125] Şûra: 42/13.
[126] Al-i İmrân: 3/68; En'am: 6/123; Hac; 22/78.
[127] Al-i İmrân: 3/68.
[128] Nahl: 16/123.
[129] Hac: 22/78.
[130] Şûra: 42/13.
[131] Fetâvâ, 18/10.
[132] Cafîr: 40/55.
[133] Muzemmil: 73/4.
[134] Geniş bilgi için bkz. Mevlevî, age, s. 30-33.
[135] Cassâs, Ahkâmu'l-Kur'ân, c. II, s. 268.
[136] Bu konular daha çok "Namaz Ceza Hukuku"nu"ilgilendirdiği için bu başlık altında sadece bu kadar bilgiyle yetinilmistir. Ayrıntı için bkz. Bölüm 15.
[137] Ebu Davud, Salat, 495; Tirmizi, Salat, 407.
[138] Serahsi, Mebsüt, c. II, s. 95; Nevevi, Minhac, s. 9; İbn Kudame, Muğni, c. I, S. 615.
[139] Kâsânî, BS, c. IV, s. 191-192; Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-u İslâmiyye ve Istılahat-ıFıkhiyye Kamusu c. VI, s. 173-177.
[140] Humcynî, Zuhdetu'l-Ahkâm, s. 74-75 (1-6).
[141] bkz. Aşağıda Bölüm 22 (98.2)
[142] Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm, s. 74 (10-12).
[143] Karaman, İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri, s. 116-119; Lütfî Şentürk "Iskat-ı Salât", Diyanet Dergisi, c. XVI, sa. 5-6, s. 335-338; M. Şeltût, Fetûvâ. s. 216-218.
[144] Bakara: 2/184.
[145] bkz. aşağıda 42.2.1.2.2
[146] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 78-79; İbnu'l-Munzir, İcmâ, s. 43; İbn Kudâme, Mugnî, c. V. 1/314; Serâhsî, Usûl, c. I, s. 67.
[147] Tahâvî, Muhtasar, c. I, s. 27; İbn Kudâme, age, c. I, s. 400-401; Nevevî, Mecmu, c. III, s. &; Şîrâzî, Muhezzcb, c. I, s. 85; Sıddık Hasen Han, er-Ravdatu'n-Nediyye, c. I, s. 110.
[148] Serahsî, Usûl, c. I, s. 30-33; Gazali, Mustesfâ, c. I, s. 70; İbn Rüşd, BMc. I, s. 78-79.
[149] Tahâvî, Muhtasar, s. 29, 261-262; İbn Âbidin, Raddu'l-Muhtar, c. III, s. 332; İbn Hazm, Muhallâ, c. VII, s. 436-438; Taberî, Tefsir, c. II, s. 207; Şafiî, Umm, c. I, s. 70-71; İbn Kudâme, Mugni, c. I, s. 398-399; Nevevî, Mecmu, c. III, s. 5; Serahsî, Usûl, c. I, s. 73-76.
[150] Tahâvî, age, s. 24; Serahsî, age, c. I, s. 150 ve c. II, s. 101; Nevevî, age, c. III, s. 67-70; İbn Kudâme, age, c. I, s. 400.
[151] Kâsânî, BS, c. I, s. 107, 246; Mergınanî, Hidaye, c. I, s. 77; Sıddık Hasen Han, er-Raudatu'n-Nediyye, c. I, s. 111.
[152] İbn Kudâme, Mugnî, c. I, s; 615.
[153] İbn Rüşd,BM, c. I, s. 94, 140.
[154] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 140; Kâsânî, BS, c. I, s. 245.
[155] Kâsânî, BS, c. I, s. 245.
[156] (bkz. Bölüm 7).
[157] Kâsânî, BS, c. I, s. 131; İbn Rüşd, BM, c. I, s. 144; Cezîrî, Fame, c. I, s. 393-394; Meranaî, Hidaye, c. I, s. 72-73.
[158] Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm, s. 48 (1).
[159] Bilmen, İslâm İlmihali, s. 108-109; Cezîrî, Fame, c. I, s. 188-189; Humeynî, Zubdetu’l-Ahkâm, s. 48 (3-5).
[160] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 90.
[161] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 91.
[162] krş. İbn Rüşd, BM, c. I, s. 90; İbn Kudâme, Mugnî, c. I, s. 577, 601-606.
[163] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 91.
[164] Şafiî, Umm, c. I, s. 61; Nevevî, Mecmu, c. III, s. 1898; İbn Kudâme, Mugnî, c. I, s. 593-598; Kâsânî, BS, c. I, s. 116-117; Cezîrî, Fame, c. I, s. 190-191; Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm, s. 48(1-7).
[165] Hamidullah, İslâm'a Giriş, s. 342.
[166] Bakara: 2/144.
[167] Mevlevi, Müslümanlıkta İbadet Tarihi 68-72.
[168] Bilmen, İslâm İlmihali, s. 111; Cezîrî, Fame, c. I, s. 303.
[169] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 87; Kâsânî, BS, c. I, s. 118; Cezîrî, Fame, c. I, s. 194-195.
[170] İbn Kudâme, Mugnî, c. I, s. 440-444.
[171] Hamidullah, İslâm'a Giriş, s. 296-297.
[172] Şafiî, Umm, c. I, s. 94-95; İbn Rüşd, BM, c. I, s. 87-88; Tahâvî, Muhtasar, s. 26;Serahsî, Mebsut, c. I, s. 216-217; Kâsânî, BS, c. I, s. 118-119; İbn Kudâme, Mugnî, c.I, s. 445-453; Cezîrî, Fame, 1.1, s. 200-202; Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm, s. 48 (2).
[173] Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm, s, 48 (3).
[174] Cezîri, Fame, c. I, s. 215.
[175] İbn Kudâme, Mugni, c. I, s. 464; Serahsî, Mehsüt, c. I, s. 10; Cezîri, Fame, c. I, s. 210.
[176] Serahsî, age, c. I, s. 11; Kâsânî, BS, c. I, s. 129; Cezîri, Fame, c. I, s. 217.
[177] İbn Kudâme, age, c. I, s. 465-466; Cezîri, Fame, c. I, s. 211-213.
[178] İbn Kudâme, age, c. I, s. 466; Cezîri, Fame, c. I, s. 215-216.
[179] Kâsânî, BS, c. I, s. 128-129; Cezîrî, Fame, c. I, s. 217-218.
[180] İbn Rüşd, DM, c, I, s. 94.
[181] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 95; Kâsâni, BS, c. I. s. 130.
[182] Şeybanî, el-Câmiu's-Sagîr, s. 94-95; Şafiî, Umm, c. I, s. 100; Serahsî, Mebsût, c. I, s. 11, 36, 208; İbn Kudame, Mugni, c. I, s. 460-464; İbn Rüşd, DM, c. I, s. 96; Kâsânî, BS, c. I, s. 130; Abdurrahman el-Ceziri, el-Fıkh ale'1-Mezâhibi'l-Erba'a, c. I, s. 219, 228; Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm, s. 55 (1).
[183] Muddesir:74/3.
[184] Cezîrî, Fame, c. I, s. 222-224. krş. Cezîrî, Fame, c. I, s. 221-227.
[185] Kâsânî, ES, c. I, s. 181.
[186] Muzemmil: 73; 20.
[187] Kâsânî, BS, c. I, s. 110; Cezîrî, Fame, c. I, s. 229; Merginânî, Hidâye, c. I, s. 67.
[188] Şeybanî, el-Câmiu'l-Sagîr, s. 95-99; Serahsî, Mebsût, c. I, s. 217; Kâsânî, BS, c. I, s. 110-111; Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm., s. 56 (1).
[189] Kâsânî, BS, c. I, s. 111-112.
[190] İbn Kudâme, Mugnî, c. I, s. 562-567; Muzenî, Muhtasar, s. 15; Gazâlî, Veciz, c. I, s. 42; Nevevî, Mecmu, c. III, s. 322; Serahsî, age, c. I, s. 199; Râsânî, BS, c. I, s. 110; Cezîrî, Fame, c. I, s. 229-230.
[191] İbn Kudâme, age, c. I, s. 570; Kâsânî.BS, c. I, s. 112.
[192] Nevevî, Mecmu, c. III, s. 335, 340, 343; Cezîrî, Fame, c. I, s. 230; Serahsî, Usûl, c. I, s. 281-282; Serahsî, Mebsût, c. I, s. 372; İbn Kudâme, age, c. I, s. 486.
[193] Cezîrî, Fame, c. I, s. 230.
[194] Serahsî, Mebsût, c. I, s. 12; İbn Rüşd, BM, o. I, s. 96; Cezîrî, Fame, c. I, s. 257,
[195]Şafiî, Umm, c. I, s. 107; Serahsî, age, c. I, s. 15-16; İbn Kudâme, age, c. I, s. 475; İbn Rüşd, BM, c. I, s. 97; Cezîri, Fame, c. I, s. 257; Humeyni, Zubdetu'l-Ahkâm, s. 56 (4).
Namazda besmelenin ve Fatiha'nın okunuşu, Hanefî'ler ile Şafiî'lerin çok tartışdığı bir konudur. Bu konuda, İbn Abdilber, bir risale yazmıştır: İbn Abdilber Ebu Ömer Yusuf b. Abdillah (ö. 463), "el-İnsâf fi-mâ beyne'l-Ulemâ mine'l-Hilâf", Mecmuatu'r-Resâili'l-Munîriyye, c. II, s. 153-194, Beyrut, 1970.
[196] Şafiî, Umm, c. I, s. 107; İbn Rüşd, BM, c. I, s. 98; Tahâvî, Muhtasar, s. 28; İbn Kudâme, age, c. I, s. 476-485; Kâsânî, BS, c. I, s. 110-111; Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm, s. 56(1).
[197] İbn Kudâme, Mugnî, c. I, s. 491, 576; İbn Rüşd, BM, c. I, s. 160; Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm, s. 56 (1-2).
[198] İbn Kudâme, Mugnî, c. I, s. 532; İbn Rüşd, BM, c. I, s. 101; Kâsânî, BS, c. I, s. 163; Humeynî, age, s. 60 (1).
[199] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 101; Cezîrî, Fame, c. I, s. 236-237.
[200] İbn Kudame, age, c. J, s. 541-543; İbn Rüşd, BM. c. I, s. 101; Cezîrî, Fame, c. I, s. 836-337; Humeynî, age, s. 60(1).
[201] Serahsî, Mebsût, c. I, s. 161; Cezîrî, Fame, c. I, s, 227-228; Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm, s. 55(1).
[202] Kâsânî, BS, c. I, s. 105; Cezîrî, Fame, c. I, s. 231; Merginânî, Hidâye, c. I, s. 49.
[203] Meselâ Bakara: 2/43; Tevbe: 9/112; Hac: 22/77.
[204] Serahsî, Mebsût, c. I, s. 189; Kâsanî BS, c. I, s. 162; Cezîrî, Fame, c. I, s. ?
[205] Kâsânî, BS, c. I, s. 105; İbn Kudâme, Mugnî, c. I, s. 20-22, 514, 521; Cezîrî, Fame, c. I, s. 232-233; Merginânî, Hidâye, c. I, s. 49-50.
[206] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 108-109; İbn Kudâme, age, c. I, s. 514-515; Serahsî, Mebsût; c. I, s. 27, 34; Kâsânî, BS, c. I, s. 105; Merginânî, Hidâye, c, I, s. 50; Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm, s. 58-59.
[207] Hamedanî, İmam Cafer Sadık Buyrukları, s. 112-113.
[208] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 109; Humeynî, Zubdetu'l-Akhâm, s. 59(10).
[209] İbn Kudâme, Mugnî, c. I, s. 522, 529; Cezîrî. Fame, c. I, s.234.
[210] İbn Kudâme, Mugnî, c. I. s. 523; Ceziri, Fame, c. I, c.I,s.238.
[211] Serahsî, Mehsut, c. I, s. 23; İbn Abidîn, Raddu'l-Muhtar, c. I, s.528; Hatebî, Multekâ. c. I, s.99.
[212] İbn Rüşd, BM, c. I, s.106; Serahsî, age, c. I, s. 24; Kâsânî, BS, c. I, s.113.
[213] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 105-106; Kâsânî, BS. c. I, s. 113; Ceziri, Fame, c. I, s.235.
[214] Kâsânî, BS, c. I, s.113; Cezîrî, Fame, c. I, s.235.
[215] İbn Rüşd, BM, e. I, s. 102; Kâsânî, BS, c. I, s. 194-195; Cezîrî, Fame, c. I, s. 237.
[216] İbn Abidin, Raddu'l-Muhtar, c.I, s.467-468; el-Halebiyyu's-Sagir, s. 142-143.
[217] Kâsânî, BS, c. I, s.137, 163; Cezîrî, Fame, c.I, s.237.
[218] Kâsânî, BS, c. I, s.113; Şehtâte, Fıkhu'l-İbâdât, s.34; Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm, s. 61(1-3).
[219] İbn Rüşd, BM, c. I, s.105; Serahsî, Mcbsût, c. I, s. 188; Kâsânî, BS, c. İ, s.105, 162; Cezîri, Fame, c. I, s. 234-235; el-Hatebiyyu's-Sagîr, s. 143.
[220] Kâsânî, BS, c. I, s. 146-194; Cezîri, Fame. c. I, s. 239-241.
[221] Kâsânî, BS, c. I, s. 146, 155.
[222] Kâsânî, BS, c. I, s. 160.
[223] Kâsânî, BS, c. I, s. 160.
[224] Kâsânî, BS, c. 1,8. 161.
[225] eş-Şafiî, Umm (İhtilâfu'l-Hadîs), c. VII, s. 285-287; Serahsî, Mebsüt, c. I, s. 64-66; İbn Rüşd, BM, c. I, s. 103; Kâsânî, BS, c. I, s. 273; Cezîn, Fame, c. I, s. 237-238; Mergınânî, Hidâye, c. I, s. 66; Humeynî, Zuhdetu'l-Ahkâm, s. 62 (1-2); Hanedanî, İmam Cafer Sadık Buyrukları, s. 107-108.
[226] Kasanı, BS, c. I, s. 162.
[227]İbn Rüşd, BM, c. I, s. 101; Kâsânî, BS, c. I, s. 163.
[228] Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm, s. 70-71 (1-5).
[229] Serahsî, Mebsüt, c. I, s. 220-221; Bilmen, İslâm İlmihali, s. 190; Cezri, Fame, c. I, s. 454-455.
[230] Cezirî, Fame, c. I, s. 454, 455.
[231] Kâsânî, BS, c. I, s. 164; Mergınânî, Hidâye, c. I, s. 74.
[232] Kâsâni, BS, c. I, s. 165.
[233] Kâsânî, BS, c. I, s. 167; Bİİ, s. 190; Cezîrî, FAME, c. I, s. 455.
[234] İbn Rüşd, BM, c. I, s, 150.
[235] Cezîri, Fame, c. I, s. 460.
[236] Cezîrî, Fame, c. I, s. 456-457.
[237] Cezîrî, Fame, c. I, 460.
[238] Cezîrî, Fame, c. I, s. 459.
[239] Kâsânî, BS, c. I, s. 164; Cezîrî, Fame, c. I, 455-456; Mergınânî, Hidâye, c. I, s. 74.
[240] Serahsî, Mebsût, c. I, s. 234; Cezîrî, Fame, c. I, s. 455-456; Humeynî, Zubdetu'1-Ahkâm, s. 66 (6).
[241] Cezîrî, Fame, c. I, s. 461.
[242] Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm, s. 72 (1).
[243] Kâsânî, BS, c. I, s. 167.
[244] Kâsânî, BS, c. I, s. 164; Bilmen, İslâm İlmihali, s. 193.
[245] Kâsânî, BS, c. I, s. 164.
[246] Kâsânî, BS, c. I; s. 171; Cezîrî, Fame, c. I, s. 454; Mergınânî, Hidâye, c. I, s. 75.
[247] İbn Rüşd, BM, c, I, s. 154.
[248] Bilmen, İslâm İlmihali, s. 191; BS, c. I, s. 166; Mergınânî, Hidâye, c. I, s. 74-75.
[249] Cezîri, Fame, c. I, s. 459.
[250] Cezîrî, Fame, c. I, s. 460-461.
[251] Cezîrî, Fame, c. I, s. 460.
[252] Cezîrî, Fame, c. I, s. 456.
[253] Cezîrî, Fame, c. I, s. 460.
[254] Cezîri, Fame, c. I, s. 461.
[255] Cezîrî, Fame, c. I, s. 459.
[256] Cezîrî, Fame, c. I, s. 457.
[257] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 156; Serasi, Mebsut, c. I, s. 219; Kasani, BS. c. I, s. 165-166; , c. I, s. 76; Tahâvî, Muhtasar, s. 30.
[258] Kâsânî, BS, c. I, s. 164; Cezîrî, Fame, c. I, b. 453.
[259] Kâsânî BS c. I, s. 171; 178-179; Cezirî, Fame, c. I, s. 453; 454; Merginânî, Hidâye,c. I, s. 75-76.
[260] Cezîrî, Fame, c. I, s. 461.
[261] Seharhî, Mebsüt, c. I, s. 222; Cezîrî, Fame, c. I, s. 462.
[262] Cezîrî, Fame, c. I, s. 461.
[263] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 151; Serahsî, age, c. I, s. 218; Kâsânî, BS, c. I, s. 163; İbn Kudâme, Mugnî, c. I, s. 695; Cezîri, Fame, c. I, s. 461-463; Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm, s. 72(1).
[264] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 155-156; İbn Kudâme, age, c. I, s. 40-41.
[265] Kâsânî, BS, c. I, s. 175; Cezîrî, Fame, c. I, s. 462.
[266] Cezîrî, Fame, c. I, s. 463.
[267] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 155; Kâsânî, BS, c. I, s. 175; Mergınânî, Hidaye, c. I, s. 75; İbnu'1-Munzir, İcma, s. 45; İbn Kudâme, Mugnl, c. I, s. 695; Cezîri, Fame, c. I. s. 463.
[268] Cezîrî, Fame, c. I, s. 462-463.
[269] Cezîrî, Fame, c. I, s. 460, 462.
[270] Kâsânî, BS, c. I, s. 175.
[271] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 155-156; Serahsi, age, c. I, s, 225; Kâsânî, BS, c. I, s. 176.
[272] Serahsi, age, c. I, s. 225; Kâsânî, BS, c. I, s. 175; Bİİ, s. 195; Cezîrî, Fame, c. I, s. 462-463.
[273] Kâsânî, BS, c. I, s. 176.
[274] Kâsânî, BS, c. I, s. 176. Salâtu'1-Havf için bkz. 51.
[275] Kâsânî, BS, c. I, s. 175,176-177; Cezîrî, Fame, c. I, s. 462.
[276] Kâsânî, BS, c. I, s. 175, 176-177; Cezîrî, Fame, c. I, s. 462.
[277] Kâsânî, BS, c. I, s. 177.
[278] Kâsânî, BS, c. I, s. 175.
[279] Cezîrî, Fame, c. I, s. 450-451.
[280] Cezîrî, Fame, c. I, s. 451.
[281] Cezîrî, Fame, c. I, s. 452.
[282] Cezîrî, Fame, c. I, s. 452.
[283] Humeynî, Zubdetu'l-Ahkâm, s. 72 (2-4).
[284] Şafiî, Umm, c. I, s. 130; İbn Rüşd, BM, c. I, s. 151, 155; Tahâvî, Muhtar, s. 30; Serahsî, Mebsût, c. I, s. 219; Kâsânî, BS, c. I, s. 172, 173; Cezîrî, Fame, c. I, 450-452; Mergınânî, Hidaye, c. I, s. 74; Sıddık Hasan Han, er-Raudatu'n-Nediyye, c. I, s. 127-128.
[285] Kâsânî, BS, c. I, s. 173-174.
[286] Kâsânî, BS, c. I, s. 174; Halebî, el-Halehiyyu's-Sagir, s. 214-215.
[287] Meselâ Cezîrî, Fame, c. I, s. 451; Mergınâni, Hidâye, c. I, s. 74.
[288] Kâsânî, BS, c. I, s. 174.
[289] Cezîrî, Fame, c. I, s. 451.
[290] Cezîrî, Fame, c. I, s. 432; Mergınânî, Hidâye, c. I, s. 75.
[291] Cezîrî, Fame, c. I, s. 463.
[292] Bilmen, İslâm İlmihali, s. 196; Kasanı, BS, c. I, s. 167.
[293] Cezîrî, Fame, c. I, s. 459-460.
[294] Cezîrî, Fame, c. I, s. 470-471.
[295] Serahsî, Mebsût, c. II, s. 6; İbn Rüşd, BM, c. I, s. 177; İbn Kudâme, Mugrû, c. I, s. 616-620; Cezîrî, Fame, c. I, s. 469.
[296] Necm: 53/62.
[297] Alak: 96/19.
[298] Fussilet: 41/32.
[299] Ra'd: 13/15, Nahl: 16/49, Hacc: 22/18.
[300] İsra: 17/107.
[301] A'raf: 7/206, Secde: 32/15.
[302] Şeybânî, el-Câmiu's-Sagîr, s. 102-103; İbn Rüşd BM, c. T, s. 178; Cezîri, Fame, c. I, s. 467-468; Serahsî, Mebsût, c. II, s. 4; Kasani, BS, c. I, s. 180-186.
[303] İbn Rüşd, BM, c. I, s. 176; Cezîrî, Fame, c. I, s. 464, 468, 465; Kasânî, BS, c. I, s. 180.
[304] Cezîri, Fame, c. I, s. 464-467; Kâsânî, BS, c. I, s. 186-187; Sabık, Fıkhu's-Sunne, c. I, s. 188.
[305] Serahsî, age, c. II, s. 4; İbn Kudâme, Mugni, c. I, s. 620; İbn Rüşd, BM, c. I, s. 178; İbn Kudâme, Mugni, c. I, s. 623.
[306] Ceziri, Fame, c. I, s. 468.
[307] Serahsî, age, c. II, s. 8, 10; Kâsânî, B8, c. I, s. 187-192; İbn Kudâme, age, c. I, s. 621-622; Ceziri, Fame, c. I, s. 464, 468-469; Humeynî, Zubdetul-Ahkâm, s. 56 (3).
İslami Okul Okulların En Önemlisi