Hadis - 6 Isnad - Ilk Devir Hadis Edebiyati
Hadîs Kitablarında İsnadın Kullanılmaya Başlaması
İsnâd Hakkında İlk Mühim Beyanat
Profesör Schacht [Şaht] ve îsnâd
İsnadın Tedkîk Edilen Kaynakları
Schacht ve İsnadın Hukuk Müdevvenâtı Arasında Tedkîki
Erken Devir Fakîhlerinin Hadîsleri İktibas Usûlleri*
Yukarıdaki Deliller ve Çıkarılan Hükümler
İsnadın Sonraki Devirde İnkişâfı.
Schacht'ın "İsnâdların Gelişme Nazariyesi nin Cerhi
Süheyl'in Eserine Hususî Bir Nazar Ve İsnadın İnkişâfı Hakkında Umumî Hükümler
Schacht ve İsnâdların Mevsûkıyeti
İsnadın Keyfî Olduğuna Dâir Schacht'in Verdiği Misâller Hakkında Münâkaşa
Schacht'ın "Geriye Bakış" Nazariyesindeki Zorluklar
Schacht ve Mâlik ile Nâfi'nin İsnadı
6- İSNAD
İsnadın Başlangıcı
İsnadın İslâm'dan evvelki devirde bazı eserlerde tesadüfi olarak, müphem bir şekilde ve hiçbir önem verilmeksizin kullanıldığı anlaşılmaktadır,[1] îsnâd usûlü belli bir ölçüde, yine İslâmdan evvelki şiirin naklinde de kullanılmıştır. [2]Fakat isnâd, ancak Hadîs kitablarında kullanıldıktan sonradır ki, onun ehemmiyeti anlaşılmış ve o, dînin bir cüz'ü sayılmaya kadar varmıştır.[3] Sünnet'in hazînesi olan Hadîs kitaplarındaki bilgi ve rivayetlerin tevsiki için, isnadın faydalarından sonuna kadar istifade edilmiş ve ba'zı hallerde en son haddine kadar kullanılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Sünneti, hukukun esas kaynaklarından biri olduğu için, bu bilgi ve rivayetler üzerinde hassasiyetle durulması tabfî idi. IsnâcFm böylece kullanılmaya başlamasıyla isnâd ve Hadîs-leri değerlendirmek üzere, "onları hükümsüz kılma ve güvenilirliğini bildirme ilmi" ma'nâsma gelen 'İlmü'l-Cerh ve't-Ta'dîl isimli müstesna bir ilim ortaya çıktı.[4]
Hadîs Kitablarında İsnadın Kullanılmaya Başlaması
Yukarıda dördüncü bölümde, Sahabe-i Kiramın Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında bile birbirlerini gördükleri zaman, birbirlerine Resul-i Ekrem (s.a.v.)'in Hadîslerini nakletmenin umumî bir 'âdet olduğunu zikretmiştik. Bundan başka onlardan ba'zıları, Resûlullah (s.a.v.)'ın meclisinde ve beraberinde nöbetleşe hazır bulunabilmek ve orada duyup gördüklerini birbirlerine haber verebilmek için, kendi aralarında anlaşmışlardı.[5]
Tabiatiyle onlar arkadaşlarına bilgi verirlerken "Hazret-i Peygamber şöyle şöyle yaptı" ve "Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle şöyle söyledi" gibi cümleler kullanmışlardır. Yine, ikinci elden bilgi edinen onlardan birinin, vak'ayı üçüncü bir kimseye anlatırken kendi rivayet kaynaklarını belirtmiş ve vak'ayı bütün teferru'âtıyla nakletmiş olması da tabi'îdİr. Hadîsle ilgili eserlerde bu hususta kâfî derecede misâller vardır.
Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Sünneti'nin yayılması için ilk zamanlarda bu usûller İsnâd'ı doğurmuştur. Ve bu doğuş, bu usûlün ilk başlangıcı olmuştur.[6]
İsnâd Hakkında İlk Mühim Beyanat
İbn Şîrîn (v. 110) şöyle demiştir: "Onlar isnâd hakkında herhangi bir su'âl sormamışlardır. Fakat iç harp denilen Fitne çıktığı zaman bize, adamlarınızın adını söyleyiniz demişlerdir. Ehl-i Sünnet'e mensup olanların Hadîsler'i kabul edilmiş, Ehl-i Bid'atınkiler ise terk edilmişlerdir.[7]
Bu ifade, Fitne'den önce dahî isnâd'm kullanıldığı intibaını vermektedir. Fakat râvîler onu tatbîk bakımından o kadar dakîk değillerdi. İsnadı ba'zan uyguluyor ba'zan da ihmâl ediyorlardı. Fakat Fitne'den sonra daha müteyakkız olmaya, bilgi kaynaklarını araştırıp tedkîk etmeye başladılar. Birinci asrın sonunda isnâd ilmi iyice tekâmül etmişti. Katâde'nin derslerde verdiği bilgilerin, ana kaynağından olanlarıyla ikinci elden olanlarını birbirinden ayırd edebilmek için Şu'be, Katâde'nin dudaklarını seyrederdi.[8] Hicrî birinci asırda isnâd'm tedkîk ve tahkik edildiğine dair kâfî mikdârda kaynak vardır.[9]
Şarkiyatçılar ve İsnâd
Oryantalist denen şarkiyatçılar arasında isnâd'm ne zaman başladığına dâir görüş ayrılıkları vardır. Taberî tarafindan iktibas edildiği üzere, en eski Hadîs toplayıcısı olan Urve (v.94), Kaytana (Caetani)'ya göre ne bir isnâd kullanmış ve ne de Kur'ân-ı Kerîm'den başka bir kaynağa müracaat etmiştir. O bundan dolayı, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in vefatı üzerinden altmış seneden fazla bir zaman geçmiş olan 'Abdülmelik zamanında (c.70-80), isnâd'm kullanıldığını gösteren herhangi bir tatbikatın mevcut olmadığı inancındadır. Bu yüzden isnâd usûlü'nün başlangıcının ile İbn İshâk (v.151) arasındaki bir devrede olabileceği hükmüne varmaktadır. Onun inancına göre, isnâd'm. büyük bir kısmı, ikinci asrın sonunda ve belki de üçüncü asırda bir araya getirilmiş ve Muhaddisler tarafından ihdas edilmişlerdir.[10]
Keza Sprenger de, 'Urve'nin 'Abdülmelik'e yazdığı yazıların isnâd •htivâ etmediğini, ancak sâdece sonradan onun isnadı kullandığına inanıldığım belirtmiştir.[11]
Urve'nin 'Abdülmelik'e yazdıklarından yapılan iktibaslar sâdece Taberî'de değil, Taberf den daha eski olan öteki ana Hadîs kitablannda da mahfuzdur.[12] Taberî'nin kullandığı aynı İsnâdla yapılan iktibaslardan birinde TJrve'yi kaynağının Hz. 'Âişe (r.a.h.) olduğunu zikrederken görüyoruz.[13] 'Urve'nin kaynaklarını araştırırken ortaya çıkan esas zorluk, müstakillen mevcut ana kaynağın yokluğudur. Mevcut olan tek kaynak iktibaslar şeklindedir. Eserden istedikleri muayyen satırları iktibas etmek muahhar ulemânın kendisine bırakılmıştır. 'Urve'nin birçok Sahabe ile şahsî teması olduğu için, onun kaynağı, tek bir isim veya vak'aya şâhid olmuş tek bir şahıs idi; binâenaleyh onun, isnâd'ı sadece bir râvîden ibaret olmuştur. Hal böyle olunca iktibas ederken tek bir râvînin adını terk veya gözden kaçırmak gayet kolaydır. 'Urve'nin eserinin Öteki nüshalarında, bilhassa Zührî'nin rivayet ettiğinde, isnâd vardır. Hattâ 'Urve yazıda hem tek, hem de muhtelif isnâdlar kullanmıştır. [14]
İsnâd mevzuunda araştırma yapan Horovitz, "Alter und Ursprung des Isnâd" isimli makalesinde, Caetani ve öteki şarkiyatçıların id-di'âlarına efradını cami' cevâplar vermektedir.[15] Onun belirttiğine göre, 'Urve'nin isnâd kullandığım inkâr edenler, onun bütün isnâdları'm görememişlerdir. Horovitz bundan başka şöyle diyor: "İnsanın sorulan suallere cevap olarak yazdıkları ile tedris halkasında yaptıkları arasında fark vardır." Ve şu hükme varıyor: İsnadın Hadîsle ilgili eserlere ilk girişi birinci asrın son üçüncü çeyreğinde olmuştur .[16]
Fakat 'Urve muhtelit isnâdlar da kullandığı için yazıda tek bir isnâd'm kullanılmasının bu devirden daha evvel meydana gelmiş olması, şifahî rivayetlerde tek bir isnadın kullanılmasının ise bundan çok daha evvel başlamış olması lâzım gelir.
Bu mevzu üzerinde biraz çalışmış olanlardan biri de İskoçyalı şarkiyatçı J. Robson'dır. O diyor ki: "İnsan, İslâmm birinci asrının ortalarında isnâd gibi birşeyle karşılaşacağını zanneder. Halbuki o zaman Ashabın çoğu vefat etmiş bulunuyor ve Peygamber'i görmeyen kimseler O'nun hakkında hikâyeler anlatıyorlardı. Bu yüzden tabiî olark bazı insanların aklına, o kimselerin kaynağının ne olduğunu sormak gelir. Zor ve sür'atli bir sistemin gelişmesi gayet tedrici bir şekilde olmuştur.[17] J. Robson şu hükme varıyor: "İbn İshâk'ın ikinci asrın ilk yarısında, naklettiği bilgilerin çoğunu isnâd'sız olarak verebildiğini, geriye kalanların çoğunun da sahîh olmadığını biliyoruz. Verdikleri bilgileri tevsik ederken, onun halefleri muhakkak ki ondan daha da az titiz olmuşlardır. Fakat biz, isnâd'm 'Urve tarafından bilinmediğini ve onun Zührî'nin devrine 'âit bir gelişme olduğunu kabul etmekle yanılıyoruz. Gelişmiş sistem yavaş bir büyüme gösterirken, isnâd'm ba'zı unsurları da insanların ona ihtiyaç duyduğu en eski bir devirlerden beri vâr olmuşlardı.[18]
Profesör Schacht [Şaht] ve îsnâd
Schacht son zamanlarda hukukla ilgili Hadîsler ve onların inkişâfı ile meşgul olmuştur. Onun görüşüne göre isnâd, Hadîslerin en keyfî tarafıdır. İsnâdlar, kendi nazariyelerini ilk kaynaklara kadar dayandırmak isteyen mu'ayyen ba'zı gruplar arasında geliştirilmiştir. [19]Schacht'-ın tenkîdleri üzerine mütâla'a serdeden Profesör Robson şöyle diyor: "İsnada tevcih edilen tenkîd çok etraflı olmuş ve isnadın muahhar bir gelişme olduğuna dâir sağlam ba'zı münakaşalar yapılmıştır. Fakat insan, onların hepsini kabulde tereddüt eder.... Schacht esas olarak hukukî Hadîslerle uğraşmaktadır. Değişen şartlar ve hukuk tefekkürünün tekâmülü yeni mevzû'âtı gerektirdiğinden, bu saha onun iddi'âsına diğerlerinden daha çok uygun gelecek bir yerdir. Lâkin insan, iddi'ânın o kadar silip süpürücü olup olmadığını merak etmektedir.[20]
Schacht'ın meseleye yaklaşımı ve bunun çürüklüğü, daha sonra ele alınacaktır. Şimdi hemen dikkat edilmesi icâb eden onun bir ifadesidir. Schacht şöyle yazıyor:
"Tâbi'în'den olan İbn Sîrîn'e dayanarak ifade edildiğine göre, isnada olan taleb ve alâka iç harbten yani Fitne'den doğmuştur. Zîrâ o zaman halka, artık bir daha tahkik etmeden güvenilemeyeceği zanno-lunmuştur. Emevî devrinin sonuna doğru, Emevî halifesi Velîd b. Yezîd (v.l26)'in öldürülmesiyle başlayan iç harbin, Peygamberin Sünneti'nin henüz carî olduğu altın devrin sonunu gösteren i'tibârî bir târîh olduğunu daha sonra göreceğiz. İbn Sîrîn'in vefatı için bilinen tarih Hicri 110 olduğundan, bu ifâdenin ona hamlinin sahîh olmadığına hükmetmemiz lâzımdır. Her halükârda, İsnadı devamlı kullanmanın, Hicrî ikinci asn başlangıcından daha eski olduğunu farzetmek için hiçbir sebep yoktur.[21]
Fakat Schacht [Şaht]'ın bütün iddi'âsı, fitne kelimesinin kendi keyfî
yorumuna dayanmaktadır. İslâm târihinde Velîd b. Yezîd'in katli târihi jüçbir zaman i'tibârî bir târîh olarak kabul edilmemiş ve hiçbir vakit "altın devrin" sonu sayılmamıştır. Bu ta'bir sâdece Hulefâ-yı Râşidîn devrine izafe edilmiştir.
Bundan başka bu târihten evvel birçok Fitneler, zuhur etmiştir. Takriben Hicrî 70 târihinde İbn Zübeyr ile 'Abdülmelik b. Mervân arasında bir iç harp vardı. Fakat hepsinin büyüğü 'Alî ile Mu'âviye arasında vuku bulmuş ve bu yüzden Müslümanlar arasında bugüne kadar devam eden kırgınlıklar meydana gelmiştir. Tâhâ Hüseyin haklı olarak bunu İslâm târihinin en merhametsiz kavgası olarak tavsif etmiştir.[22]
O halde Fitne kelimesi, neye istinaden Velîd b. Yezîd'in öldürülmesinden sonraki iç savaş olarak yorumlanmıştır? Bu hususda keyfîlik kelimesini kullanmak, onu Hülâgû ve Tatar Fitnesi diye yorumlamaya eşittir. Schacht, bu kelimeyi hiçbir târihî sebebe dayanmaksızın, kendisine uyduğu için ve nazariyesini isbat etmek maksadıyla kullanmaktadır ki, saçmadır.
Profesör Robson, kelimeyi İbn Zübeyr'in Fitnesi mânâsında almaya mütemayildir. Ayrıca, İbn Sîrîn'in doğum târihini ve bu devre işaret eden İmam Mâlik'in Muvatta'mdaki dünya Fitne'sinin zuhurunu da dikkate almaktadır.[23] Bu araştırmamız göstermiştir ki, bunu, İslâm târihinin ilk ve en tehlikeli iç harbine kadar geri götürmek lâzımdır. Bu görüşümüz için şu deliller vardır:
1) Profesör Robson, [Hicrî] birinci asrın ortasında, birçok Sahâbe'-nin vefat etmiş ve Peygamber (s.a.v.)'i görmeyen kimselerin de O'nun hakkında haberler nakletmiş olduğu bir sırada, birinin ortaya çıkıp da onlara tabiî olarak haber merci'lerinin adını sormuş olabileceğini ortaya atmıştır. Eğer biz Hz. Peygamber (s.a.v.)'in durumunu, Robson'un sözlerinde ki gayet insafsızdır belirtildiği gibi kabul edersek vuku' bulması muhtemel olan vaziyet işte budur.
Ancak bu merhaleye gelmeden evvel dördüncü on senede büyük bir hengâme meydana gelmişti. Mevzu' Hadîsler, büyük ihtimalle ilk defa siyâsî alanda ve tarafların birbirlerini Övmeleri ve yermeleri suretiyle ortaya çıkmıştı. eş-Şevkânf nin meşhur eserinde mevzu' ve benzer Hadîsler hakkında şunları görmekteyiz:
42 mevzu' Hadîs Hz. Peygamber (s.a.v.) hakkında;
38 mevzu' Hadîs İlk üç Halîfe hakkında;
96 mevzu* Hadîs Hz. 'Ali ve zevcesi hakkında;
14 mevzu' Hadîs Hz. Mu'âviye hakkında vaz' edilmişdir.[24]
Binâenaleyh mevzu' Hadîsler sanki Hz. 'Alî ile Mu'âvİye arasındaki harp sırasında ve bu devir hakkında vaz' edilmiş gibi görünmekte ve daha sonra Emevî devletine karşı mukabil bir taarruz olarak devam etmiş bulunmaktadır. Muhaddisler ve diğer ulemâ o târihten itibaren, kendi melıazlarını seçmekte çok müteyakkız olmak lüzumunu hissetmişlerdir.
2) Görüşümüzün ikinci sebebi, îbn Sîrîn'in bizzat o ifadesidir. Onu dikkate almamak ve mevsûkiyetine itiraz etmek için hiçbir sebep yoktur. İbn Sîrîn'in sözü, onun kendi devrinden daha önceye 'âit bir uygulamayı anlattığını göstermektedir. İbn Şîrîn, "Onlar sormadı onların, bize adamlarımızın adını veriniz' sözü kabul edildi" gibi ifadeler kullanmaktadır.
İbn Şîrîn, şahıs zamirinin müfredini, o devirde yaygın olarak istimal edilmesine rağmen kullanmamaktadır. Bu yüzden o çok eski bir devirde vâki olan bir uygulamayı işaret etmiş olmaktadır. Ayrıca o, onlar sormadı demektedir ki, bu da İsnâd kullanmanın carî olduğuna delâlet etmektedir. Fakat halk umumiyetle tahkik etmiyor ve kaynaklarını belirtip belirtmemek râvîye bırakılıyordu.[25]
İsnadın Tedkîk Edilen Kaynakları
İsnadı tedkîk ederken belki de birçok ihtilâf, bu çeşit araştırma için seçilen kaynak yüzünden çıkmaktadır. Profesör Robson şöyle diyor: "Peygamber [s.a.vj'in söz ve fiilleri hakkında üç kaynak bulunduğunu Horovitz bize hatırlatmaktadır. Bunlar Hadîs, Sîre (Peygamber [s.a.v.j'in hal tercemesi) ve Tefsir (Kur'ân'ın yorumlanması)'dir. Hepsinin de temel taşı, bir râvî zinciri tarafından yapılan tebliğdir. Lammens, Sîret ile Hadîs'ia. Horovitz'in ayırdığı gibi, ayrılamayacakları üzerinde haklı olarak ısrar etmiştir.[26]
Onun için Profesör Robson, Lammens'in görüşünü kabule yönelirken, Horovitz de Sîret ile Hadîs arasında bir hat çizmek istemektedir. Bu noktada Horovitz'in yaklaşımı daha ziyâde tabi'î görünmektedir. Aslında Sîret'in mâhiyeti ile Hadîs'ia tevsiki arasında fark vardır.
Hadîs'de herhangi bir ifâde hiçbir karışıklığa meydan vermeden tamamen ayrı bir mevzua 'âit bir ifâde ile yan yana konabilir. Fakat Sîret, bir hal tercemesi olması dolayısıyla vak'anın akıcılığını ve devamlılığını gerektirir. Onun içindir ki, hal tercemesi te'lif edenler, bütün bir vak'anın tahrîrini tamamlayabilmek için birbirinden farklı olan melıaz-larını birbirine kattıkları halde,[27] aynı müellif ve merciler, hal tercemesi hususiyeti taşımayan Hadîslerin rivayetine gelince, hal tercemesi usûlünü tatbik safhasına koymazlardı. Binâenaleyh bu zaviyeden, Hadîs ile Sîret eserleri arasında bir fark vardır. Bu yüzden Sîret, tam ma'nâsıyla İsnâd usûlünün tedkîk sahasına girmez. Şimdiye kadar İsnâd üzerine yapılan birçok araştırma hal tercemesi eserleri arasında ortaya çıkmıştır.[28]
Schacht ve İsnadın Hukuk Müdevvenâtı Arasında Tedkîki
Schacht hukuk ilmine dâir olan eserlerden İmam Mâlik'in Muvatta ile İmam Şâfî'î'nin el-Ümm ve İmam eş-Şeybânî'nin Muvatta'mı tedkîk etmiştir. Elde ettiği neticeleri, sanki müstakil bir Hadîs literatürü (müdevvenâtı) yokmuş ve olamazmış gibi, hepsini bütün bir Hadîs müdevvenâtına yüklemiştir.
Açıkça ortadır ki, Schacht hukukî bir eserin mâhiyetine kâfi derecede dikkat etmemiştir. Çünkü o vakit bir hukukçu, bir hâkim veya bir müftü hüküm verdiği zaman, hükmünü te'yîd eden bütün vesikaları zikretmeye mecbur değildi. Bir âlim herhangi bir âlime hitaben yazdığı zaman, kendi kaynaklarına sâdece kısaca temas eder ve bu suretle mes-lekdaşlarının lüzumlu bilgileri hatırlamaları mümkün olurdu.
îslâmın ilk asırlarında meşhur fakîhlerce kullanılan usûller bunlardı. O devirde yazılanlar müstakil bir şekilde mevcut olmamakla beraber, yine de Hicrî ikinci asra 'âit bir kısım hukukî eserlere sahip bulunmaktayız. Onların Hadîsler'i iktibas usullerine bir nazar atfetmek, bu hakikati bütün çıplaklığıyla ortaya kovmak için kâfidir. İmam Şâfi'î İmam Mâlik'in Mwuarta'ındaki rivayetleri, İmam Ebû Yûsuf da îbn İshak ve diğerlerinin eserlerini kullanmıştır. Onların, Hadîsleri iktibas ediş tarzını gösteren birkaç misâl şöyledir:[29]
Erken Devir Fakîhlerinin Hadîsleri İktibas Usûlleri*
1) A.Y. 1.1.........................................................U.S.[30]
1.1............A.H.......S.M....M......A.U...........U.S.[31]
2) A.Y. 1.1..............................................Hz. Peygamber.[32]
1.1................S.Y.........A.J..........Hz. Peygamber.[33]
3) A.Y........................................................ Hz. Peygamber.[34]
A.Y.......O.R.....M.A...I.A.....A.H...A.D. Hz. Peygamber.[35]
4) A.Y..............M..................S+Z............U..........S.A.W.[36]
A.Y....................M........S.......U.........SA/NV.[37]
5) A.Y.....1.1.....Z.... Y......H......N. İbn 'Abbas'a yazmıştır.[38]
A.Y.......1.1+l.b.U.....Y.b.H....N. İbn 'Abbas'a yazmıştır.[39]
A.Y.....1.1+İ.b.U........İsimsiz.......İbn'Abbas yazmıştır.[40]
A.Y........1.1...........Z.............N İbn'Abbas'a yazmıştır.[41]
A.Y........H........:...A.D............N İbn 'Abbas'a yazmıştır.[42]
6) Evzâ'î ile mübâhaseye girişen Ebû Yûsuf, eğer kitabın hacminin büyüyeceğinden korkmasaydım Hadîsi isnâdıile beraber verirdim demektedir.[43]
7) Şâfı'î şöyle diyor: "Peygamber (s.a.v.) kelâmını rivayet eden Enes'in: 'Eğer İmam oturarak namaz kılıyorsa, sizde oturarak kılınız Hadîs'i, 'Âişe Hadîsi ile nesh edilmiştir.[44] Fakat Şâfi'î bu Hadîste hiçbir isnâd vermemektedir; başka bir yerde o sadece isnâd'ıa bir kısmını verirken: İbrâhîm en-Naha'î el-Esved b. Yezîd 'Âişe[45] ve bir başka yerde de, başka bir silsile ile isnâd'ın tamâmını vermektedir:
Yahya Hammad Hişâm TJrve 'Âişe.[46]
8) Şafii Risâle'sinin 67. sayfasında şöyle diyor:
O burada isnâddan bahs etmeksizin hukukî bir kâide-i külliyye varmekte; başka bir yerde ise bütün isnadı zikretmektedir:
Mâlik Yahya Muhammed Rafi' b. Hadîc Hz. Peygamber (s.a.v.).[47] Muvatta'da ise şöyledir: Mâlik-Yahya-Muhammed-Râfi' b. Hadîc ki buna, Mervân'la ilgili bir hâdisenin bütün teferru'âtı dahildir.[48]
9) Yine Şâfi'î, Risâle'de Peygamber (s.a.v.)'in bir fiili ile nasıl istidlal ettiğini göstermekte, fakat Hadîs'e işaret ettiği halde tafsilât vermemektedir.
Şâfitnin o ifadesi şöyledir:[49]
Fakat onun el-Umm isimli eserinde ve ilk kaynağı olan İmam Mâ-lik'in Muvatta'mda isnadın tamâmını şu şekilde bulmaktayız:
Mâlik-Yahya- 'Ömer b. Kesîr-Ebû Muhammed-Ebû Katâde- Hz. Peygamber[50].Mâlik-Yahya-*Amr-Ebû Muhammed-Ebû Katâde Hz. Peygamber (s-a-v.).[51]
10) Şâfı'î der ki: "Ve İbn Ömer, Peygamber (s.a.v.)'den Satâtu'l-Havfı rivayet etmiştir; fakat hiçbir isnâd zikre tmemiştu. [52]Ancak biz, el-Umm'de ve ilk kaynağı olan Muvatta'da bütün bir isnadı görmekteyiz:
Mâlik-Nâfi'-İbn Ömer-Hz. Peygamber (s.a.v.).[53] Mâlik-Nâfi'-İbn Ömer-Hz. Peygamber (s.a.v.)[54].
11) Şâfi'î, Hz. Ömer (r.a.)'in sabah namazından sonra tavafı îfâ ettiğini ve ibâdetle ilgili diğer ba'zı fa'âliyetlerini hiçbir isnâd belirtmeden zikretmekte ve sâdece şunu söyle mektedir:[55]
Fakat onun ilk kaynağı olan Mâlik'de bütün bir isnâd mevcuttur: Mâlik-İbn Şihâb-Humeyd-'Abdurrahmân, ki Hz. Ömer'in ma'iyetin-de olarak o da tavaf etmiştir.[56]
12) Şâfi'î diğer bir yerde daha sarih bir şekilde şöyle demektedir: "İstinsah ettiğim her Hadîs (kendi kitabında olanları demek istiyor) münkatı' isnâd yoluyladır. Onu ya bütün bir isnâdla duymuşumdur veya o meşhur merc'ilerden alınarak meşhur râvîlerce rivayet edilmiştir. İyi ezberleyemediğim bir Hadîs'i iktibas etmeyi sevmem. Kitablan'mın ba'zısını kaybettim. Fakat ulemâca bilinenlerden hatırladıklarımın doğruluğunu isbât ettim. Eseri, cildinden çekindiğim için ihtisar ettim. Mevzuun bilinen bütün yönlerini etraflıca anlatmaksızın sadece kâfi olanını verdim.[57]
Yukarıdaki Deliller ve Çıkarılan Hükümler
Erken devîr âlimlerinin yazılarında, bilhassa Hadîs hâricinde kalan eserlerde çok yaygın olan hususiyetler şunlardır:
1. İsnâd'm tamâmını ve kâfî miktarda kaynağı zikretmek eseri hacimli yapacağı için Isnâdlar'm kesilmesi ve onların gayeye hizmet maksadıyla mümkün olan en az iktibasa irca edilmesi.[58]
2. Bütün isnâd'm terki ve en yüksek merciden doğrudan doğruya iktibas yapılması.[59]
3. Ebû Yusûfun isnâd'ı isti'mal tarzı; onun bütün isnadı kullandığını, kestiğini, adı belli olmayan kimse için (racül) kelimesini koyduğunu; halbuki birkaç sayfa yukarıda bizzat kendisinin tam ismi zikrettiğini ortaya koymaktadır.[60]
4. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in tatbîkatını göstermek için, 'âlimlerce çok iyi bilinen bahis mevzu'u Hadîs'in İsnâd ve metnini vermeden evvel el-Sünne kelimesinin ve ondan meydana getirilen diğer kelimelerin kullanılması.[61]
Netice
Mübâhaseyi hülâsa edersek görülür ki: İsnâd ve Hadîslerin tedkîki ve onların "tekâmülü" için sâdece hukukî eserler veya Sîret ki-tablan kâfî değildir.
Sağlam birçok şubeleriyle beraber Hadîsin bizzat kendisi başlı başına bir ilimdir. Hadîsi hukuk kitablanndan çalışmak tamamen hatâdır, hattâ gayriilmîdir. Bundan dolayı Hadîsler, onların rivayeti, isnâd tarzı ve rivayet tafsilâtı hakkında varılan herhangi bir netice, hukukî eserler tedkîk edilerek elde edilmişse, hatalıdır ve itimâda şâyân değildir.[62]
İsnadın Sonraki Devirde İnkişâfı.
îsnâd usûlünün bariz bir alâmetidir ki, biz ileri doğru gittikçe râvîlerin sayısı artar. Ba'zan bir Sahabe tarafından rivayet edilen
Hadîsin, müteâkib nesil olan Tabitn sınıfinda on talebesi bulunmakta ve bu on talebenin herbiri de, muhtelif asır ve şehirlerde ba'zı hallerde 20-30 talebeye sahip olmaktadır.
Bunlara dâir birkaç misâl şöyledir:[63]
3. Numaralı Hadîs.[64]
Bu Hadîs en az on Sahabe tarafından rivayet edilmiştir. Hâlen mevcut olan kaynaklar, bu on sahabeden yedisinin rivayetlerinin seyri hakkında tafsîlât vermektedirler. Yedi sahabe üç ayrı memlekettendir:
Bu Hadîsi rivayet eden 7 sahabeden 4'ü Medîneli, l'i Suriyeli, 2'si de Iraklı'dır.
Sahabeden Ebû Hureyre'nin, bu Hadîsi rivayet eden en az 7 talebesi vardı.
7 talebeden 4'ü Medîneliydi.
2'si Mısırlı,
1'i de Yemenli'ydi.
Ebû Hureyre'nin bu talebelerinden rivayet eden talebe sayısı ise en az yirmidir.
Onların dağılımı da şöyledir:
12 talebeden l'i Sûriyeli'dir;
5'i Medîneli,
1'iKûfe'li,
2'si Mekke'li,
l'i Tâif li,
l'i Mısır'h
l'i de Yemenlidir.
Eğer bu Hadîs'i rivayet eden öteki Sahabeleri ve onların talebelerini de hesaba katarsak o zaman ikinci nesildeki sayı en az onaltıya, üçüncü nesilde de asgarî yirmi altıya yükselir. Bunların memleketlere göre dağılımı şöyledir:
Ashabın râvîleri;
16 râvîden 9'u Medîneli,
l'i Mekke'n,
2'si Mısırlı,
2'si Basra'h,
l'i Humuslu,
l'i de Yemen'liuir.
Bu kaynaklardan sıra ile rivayet edenlere gelince onlar da yirmi altıdır:
26 râvîden 9'u Medînelidir;
4'ü Mekke'li, 2'si Mısır'h, l'i Basra'h, l'i Humuslu, l'ÜYemen'li, 2'si Küfe, 3'ü Suriye, l'i Vâsıt, l'i Tâ'if,
l'i memleketi bizce bilinmeyendir.
26 'âlimden 3'ü birden fazla kaynakdan rivayet etmiştir. Bu Hadîs, İbn Hanbel tarafından Ebû Hureyre'ye istinaden dokuz defa ve öteki altı sahabeye istinaden de onüç defa iktibas edilmiştir.[65]
4. Numaralı Hadîs
Bu Hadîs, başka yedi Sahabe tarafından rivayet edilmiştir. Bu Hadîsler, Ebû Hureyre'nin Hadîsi'yle umumiyetle muvafakat halindedirler.
Bu Hadîsi Ebû Hureyre'den 9 talebe rivayet etmiştir.
9'dan 5 i Medîneli,
2'si Mısır,
l'i Yemen 'li,
l'i de tarafımızdan tahkik edilememiş olan bir râvîdir.
Bu Hadîs'i Ebû Hureyre'nin talebelerinden rivayet eden on talebe vardır.
10 talebenin 4'ü Medîne,
l'i Mısır,
l'i Yemen,
2'si Küfe,
l'i Mekke
l'i de Tâ'ifli'dir.
Benzer bir Hadîs'in muhtelif Sahâbeler'den rivayet edenlerin sayısı, ondörde ve bunların talebelerinin sayısı da onbeşe yükselmektedir.
'Aişe ve Ebû Hureyre'den olmak üzere iki Sahabe'den rivayet eden sadece bir râvî vardır. O da Ebû Sâlih'dir. Hz. 'Âişe'nin bu Hadîsi'ni kendisinden rivayet etmiş bizce bilinen başka hiçbir talebesi yoktur.
Bu iki Sahabeden rivayet etmiş olan on kişi içinden sâdece bir râvî vardır. O da, ez-Zührî'dir.
İbn Hanbel, Ebû Hüreyre'ye istinaden bu Hadîsi sekiz defa iktibas etmiştir.[66]
7 Numaralı Hadîs
Ebû Hureyre'nin asgarî onüç talebesi, bu Hadîsi kendisinden rivayet etmiştir.
13'den 8'i Medîne,
l'i Küfe,
2'si Basra,
l'i Yemen,
l'i de Suriyelidir.
Bu Hadîsi Ebû Hureyre'nin talebelerinden rivayet eden onaltı 'âlim
vardır.
16'dan 6'sı Medîne,
4'ü Basra,
2'si Küfe,
l'i Mekke,
l'i Yemen,
l'i Horasan,
l'i de Humusludur.
Bu râvîlerden ikisi bu Hadîsi birden fazla kaynaktan nakletmektedir. Bunlar ez-Zührî ve el-A'meş'dir. Aynı Hadîs diğer dört Sahabe yani İbn Ömer, Câbir, 'Âişe ve 'Alî tarafından da rivayet edilmiş ve bunların talebeleri hesaba katılınca, birinci nesilden olan râvîlerin sayısı onüçten onaltıya, ikinci nesilde de onaltıdan onsekize yükselmiştir. Keza Ebû Hureyre'nin bazı talebeleri aynı Hadîsi, Ebû Hureyre'den başka diğer kaynaklardan da rivayet etmişlerdir.
Şi'î kaynaklarda bu Hadîs için bambaşka bir râvî silsilesi vardır.
İbn Hanbel bu Hadîsi Ebû Hureyre'ye istinaden en az onbeş defa tasdîk etmiştir.[67]
8. Numaralı Hadis
Bu Hadîs uzuncadır. Çok sayıda Muhadîs onu kısım kısım rivayet etmiştir. İbn Hanbel bu Hadîsi asgarî yirmi dört defa tasdîk etmiştir. Rivayetin bütün isnâdlarmı ve bunların eski müellifler devrinde aldığı nihâî şekilleri tedkîk etmek oldukça sıkıcıdır. Bu Hadîsin müzâkeresi, çoğu Hicrî ikinci asrın birinci yarısına mensup sadece üçüncü nesilden râvîlere bırakılırsa o zaman aşağıdaki tablo ortaya çıkar:
Ebû Hureyre'nin bu Hadîsin bir kısmını veya diğer kısımlarını rivayet eden en az on bir talebesi vardır.
Bunların memleketi olan yerler aşağıdaki gibidir:
11 talebeden 9'u Medîneli,
l'i Basra.
l'de Kûfe'lidir.
Bunların da yirmi iki talebesi vardır.
22 talebeden 9'u Medîneli, l'i Mekke, 4'ü Küfe, 5'i Basra, l'i Vâsıt, l'i Hicaz, l'i Horasanlıdır.
Diğer bir bariz nokta, bütün Medîne, Basra veya Kûfeli-ler'in tek bir kişinin talebesi olmadıklarıdır.
Dokuz Medîneli, yedi ayrı Medîneliden ilim tahsil etmiştir.
5 Basra'hdan 3'ü bir Basra'ndan, geri kalan l'i bir Medîneliden , l'i de başka bir Medîneliden rivayet etmiştir.
Ebû Hureyre'nin beş talebesinin birden fazla talebesi vardı. Onların talebelerinin memleketleri ise şöyleydi:
1) Ebû Salih el-Medenî'nin beş talebesi vardı.
Bu 5 talebeden 2'si Medîneli, l'i Mekke'n, 2'si de Kûfeliydi.
2) İbnul-Müseyyeb el-Medenî'nin dört talebesi vardı. Bu 4 talebeden 2'si Medîneli,
l'i Kûfeli, l'i de Basralıydı.
3) el-Makbûrî'nin iki talebesi vardı.
Biri Medîneli, öteki de Hicazlıydı. Bunun esas şehrinin hangisi olduğu bizce bilinmemektedir.
4) Muhammed b. Ziyâd el-Medenî'nin üç talebesi vardı.
Bu üç talebeden l'i Basralı, l'i Vâsıtlı, l'i de Horasanlıydı.
5) İbn Şîrîn el-Basrî'nin üç talebesi vardı. Hepsi Basralıydı. İsnadın daha sonraki kısımlarında râvîlerin memleketleri, değişik
vilayetlerle daha da karışmış olarak tezahür etmektedir.
Bu Hadîs'i Hz. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet eden başka yedi Sahabe daha vardır. Eğer bunların râvîleri, Ebû Hureyre'nin râvîlerine ilave edilmişlerse, bu sefer sayı daha da yükselmiş olacaktır.
Ebû Hureyre'nin bu tek Hadîs'i, İbn Hanbel tarafından yirmi dört defa tasdik edilmiştir.
Bundan başka, aynı Hadîs, A'meş (v.148), İbn Cüreyc (v.150) ve İbrahim b. Tahmân (v.l68)*in Hadîs külliyatlarında da muhafaza edilmektedir ki, bunu kendileri Ebû Hureyre'nin talebelerinden rivayet etmişlerdir.
Bu Hadîs, Şi'î, Zeydî ve İbâdî (Abâdî) kaynaklarında da bulunmaktadır. [68]
10 Numaralı Hadîs
Bu Hadîs Ebû Hureyre'nin sâdece iki talebesi tarafından rivayet edilmiş ve onlardan her biri de yalnız bir talebeye sahip olmuştur. Bu Hadîs'i Hz. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet eden başka sekiz Sahabe daha vardır. Bütün bu Sahâbeler'in talebe sayısı yirmiye yükselmekte ve bunlar da, muhtelif vilâyetlerden yirmi beş talebeye sahip bulunmaktadırlar.[69]
11 Numaralı Hadîs
Bu Hadîs, Ebû Hureyre'nin sadece bir talebesi tarafından rivayet edilmiştir. O da Ebû Sâlih'dir, Onun da talebesi, oğlu Süheyl'den ibaretti. Süheyl'in dört talebesi vardı. Bu Hadîs, İbn Hanbel tarafından, Ebû Hu-reyre'ye istinaden üç defa tasdik edilmiştir.
Bu Hadîs'in başka hiçbir râvîsi bulunamamıştır. Belki de Ebû Hu-reyre, bu Hadîs'i Hz. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet eden tek râvî idi.[70]
27 Numaralı Hadîs
Bu Hadîs'i, Ebû Hureyre'den rivayet eden dokuz talebe vardır.
9 talebeden 6'sı Medîne,
l'i Basra,
l'i Mekke,
l'i de Suriyelidir.
Bunların da talebe sayısı on ikiye varmaktadır.
12 talebeden 6'sı Medîneli, l'i Yemâmeli
11 Tustar'h,
l'i Basralı ve
l'i Suriyeli,
l'i de adı belli olmayan bir râvîdir.
Bu Hadîs İbn Hanbel tarafından Ebû Hureyre'ye dayanarak sekiz defa tasdik edilmiştir.
Aynı Hadîs yirmibir Sahabe tarafından rivayet edilmiştir:
21. Sahâbîden 10'u Medîne'li;
6'sı Basra,
2'si Küfe,
l'i Horasan ve,
l'i Humuslu;
l'i de Abdulkay kabîlesindendir.
Bunların talebe sayısı elli sekize yükselmiştir. 58 talebeden ll'i Medîneli;
13'ü Basra,
l'i Mısır,
2'si Merv,
li Bahrân ve
l'i Yemenli;
12'i de bizce bilinmeyendir.
Eğer bu âlimlerden talebelerine doğru bir adım daha ileri gidersek, sayının yetmiş dörde çıktığını görürüz.
Bu 74 kişiden 12'si Medîneli;
l'i Yemâme,
5'i Mekke,
18'i Basra,
l'i Tustar,
l'i Suriye,
15'i Vâsıt,
2'i Yemen,
l'i Tâ'if,
l'i Mısır,
l'i Cezîre,
l'i Horasanlı,
14'ü de bizce bilinmeyendir.
Onlardan biri olan Şube, yedi râvîden rivayet etmiştir. Zuheyr, Selem, Hammâd ve Katâde'den herbiri üç râvîden; Kurre ise iki râvîden rivayet etmiştir.
Şi'î, Zeydî ve İbâdî kaynaklar, bu Hadîs'i kendi rivayet kanallarından naklederler.
Hicrî ikinci asrın ilk yıllarında birçok Hadîs'de görülen müşterek taraf, çeşitli ülke ve vilayetlere mensup râvîlerinin mua'zzam sayısıdır. Meselâ 27 numaralı Hadîs'de, bir düzine yere mensup yetmiş beş talebe görmekteyiz. Bu râvîlerin hemen hepsinin, muayyen bir Hadîsi aynı şekil ve ma'nâda rivayet etmek için birbirleriyle istişare etmiş olmaları pek mümkün değildir. Bu itibarla kişilerin sika râvî oluşları mu'âsırlan tarafından yeminle te'min edildiği bir devirde eğer mu'ayyen bir Hadîs, birçok râvî tarafından aynı şekil ve ma'nâda rivayet edilmişse bu takdirde onun sıhhatinden şüphe edilemez. Bir kimesenin dürüstlüğü insanlarla olan münasebetlerine bakılarak isbât edilmişse, o zaman onun sözlerinin, vak'alarla aksi isbât edilmedikçe doğru olarak kabul edilmesi umûmî bir âdettir. Kendileriyle şahsî temas kurulması mümkün olmayan geçmiş nesle gelince, insan daha ziyâde o devrin kaynaklarının şehâdetine güvenmek mecburiyetindedir. İlk günlerden itibaren Muhaddisler tarafından tesbit edilen kaide şu idi: Eğer bir kimse, husûsî hayatında yalan söylüyorsa, o Hadîsler'i rivayet ederken dürüst bile olsa, onun Hadîsler'i alınmaz, reddedilir.[71] Muhaddisler, öylelerinin, babalarını, kardeşlerini, arkadaş ve yakın akrabalarını tenkîd etmişlerdir. [72]Belki de bu herhangi bir kaynağın tevsik edilebilmesi için ortaya konulan en yüksek ölçü idi. Binâenaleyh, o devirde yaşayanların şehâdetini reddetmek için hiçbir ciddî sebep yoktur.
Hadîs Edebiyâtı'nın, insanı tatmin için arz ettiği fırsatlar hâlâ bitmiş değildir. Râvîlerin sika ve dürüst olup olmadığını ölçen bir başka nsûl, ulemânın beyanlarına yapılan müracaatlardı. Bu usûl, Muhaddisle-fj tarafrndan ilk günlerde kullanılmıştı. Eyyûb (v.131) der ki, "bir kimse kendi üstadının hatâsını öğrenmek istediği zaman o diğer hocalara da giderdi. [73]İbnül-Mübarek (v.181) de şöyle diyor: "Bir kimse mevsuk bir ifâde elde etmek istiyorsa, ulemânın sözlerini birbirleriyle mukayese etsin. [74]İbn 'Uyeyne Hadîs dersi verdiği zamanlar meslekdaşı İmam Mâ-lik'den ayrıldığı noktalarda talebeler tarafından sual yağmuruna tutulurdu.[75] Hammâd b. Seleme ba'zı hatâlar yapmıştı. Onun kitablarını rivayet eden talebeleri ise, daha fazla hatâda bulunmuşlardır. Ham-mâd'ın ve talebelerinin hatâlarını birbirinden tefrik etmek maksadıyle Yahya b. Ma'în, Hammâd'in onsekiz talebesine âit yazıları kendilerinden alıp bir araya toplamıştı.[76]
Aynı usûl, muahhar ulemânın sözlerini mukayese etmek için de kullanılabilir. Bu takdirde birer adım geri gitmek suretiyle, Hz. Peygamber (s.a.v.)'e varıncaya kadar, onların üstadlannın sözleri mukayese edilmiş olur. Eğer bu usûl, birçok vak'aya tatbîk edilir ve tatminkâr neticeler elde edilirse, o zaman bu, Muhaddisler'in bütün kitâbiyâtına mutlaka bir i'timâd kazandıracaktır. Elinizdeki bu araştırma, Hadîs Edebiyâtı'nı bir bütün hâlinde kabul edebilmek için sağlam bir temel te'min etmektedir. Yine bu çalışma, isnâd usûlünün Hadîs'de ilk defa ne zaman başladığını da meydana çıkarmış bulunmaktadır. Ebû Hureyre 58 yılında veya o târihlerde vefat etmiştir. Fakat Ebû Hureyre'den önce vefat eden diğer Sahabeler vardır ve bunların Hadîsleri de isnâd vasıtasıyla rivayet edilmişlerdir. Muhtelif memleketlerden 5, 6,10 veya daha fazla talebenin, bir Hadîs'i bir Sahâbe'den rivayet etmiş ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'e kadar varan bir de isnâd zinciri temin etmiş olmaları gibi bir çok hallerde görüldüğü üzere, onların sözlerini sahih olarak kabul etmek şarttır. Hattâ rivayet ettikleri Hadîsleri doğrudan doğruya Hz. Peygamber (s.a.v.)'den değil de diğer Sahâbeler'den nakleden, meselâ Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.hüm) gibi ilk Sahabeler vardır. Eğer isnâd usûlü mevcut olmasaydı, onların bu yolla Hadîs rivayet etmeleri de mümkün olmazdı.[77]
Schacht'ın "İsnâdların Gelişme Nazariyesi nin Cerhi
Profesör Schacht, mevzu' Hadîs târihini tesbit etmek için ortaya bir nazariye atmıştır. Profesör Robson da, muvaffakıyetlerlerinden dolayı Schacht'ı takdir ettikten sonra, verdiği hükümler ve kullandığı usûl üzerinde mütâlâa serdetmiştir. Meselâ şöyle yazıyor: "Bu, Hadîsin inkişâfı hakkındaki çalışmaya yapılan çok kıymetli bir yardımdır. Zîra o, Pey-gamber'e isnâd edilen muayyen bazı Hadîslerin sâdece târihîni tesbit etmemekte, aynı zamanda râvîler zincirine de belli bir değer vermekte ve böylece zincirin son kısmının sahîh, Peygamber'e kadar varan ilk kısmının da uydurma olduğunu ifâde etmektedir.[78]
Schacht kendi metodunu şöyle tasvir ediyor: "İsnadın tekâmülü hakkındaki bu neticeler, bizim, bir Hadîsin, N.N. diyebileceğimiz bir mu-haddis veya belli bir târihte adını kullanan bir şahıs tarafından ortaya sürülmüş olacağı hâdisesini tasavvur etmemize imkân vermektedir. Hadîs normal olarak bir veya birçok râvî tarafından teslim alınır, isnâd'm. esas kısmı olan en aşağısı, muhtelif istikâmetlere doğru dal budak salar. Fakat N.N. isnâd'm. muhtelif kolları arasında (en aşağıda) müşterek bir bağ olarak kalır (yahut, daha sonra ortaya çıkacak ilâve isnâd dalları ile bertaraf edilmesini ve atlanıp geçilmesini düşünerek, en azından o isnâd şubelerinin çoğunda bağlayıcı bir unsur olarak devam eder)..."
Yukarıdaki paragrafta incelenen durum nazarî değil, olağan bir hâdisedir. Onun delâlet ettiği neticeyi şüphesiz kabul etmemekle beraber, bizzat Müslüman 'âlimler de aynı hâli, müşahede etmişlerdir...
Müşterek râvî hâdisesinin tipik bir misâli Şâfi'î, Kitâbu thtilafVl-Hadîs, 294'de geçer; burada bir Hadîs şu isnâdla rivayet edilir:
Bu tsnadlarda, 'Amr b. Ebî 'Amr müşterek bir bağdır. 'Amr b. Ebî efendisi ile bilinmeyen bir râvî arasında, kendinin birinci derecede ci oluşu hakkında hemen hemen hiç ismi tereddüt etmemiştir. [79]Schacht kendi görüşünü isbât etmek için sadece bir misâl zikretmiş-t- O da yanlıştır. Schacht'ın yukarıda gördüğümüz şeması, herşeyden el 'Amr'ın, bu Hadîsi kendilerinden rivayet ettiği üç merci varmış bir intiba uyandırmaya çalışmaktadır. Gerçekten onun üstadı olan Muttalib'in ismi, şemada iki defa yazılmıştır. Bu yüzden onun şöyle çizilmesi lâzım gelirdi:
Bundan başka, öyle anlaşılıyor ki, Profesör Schacht ŞâfîTnin İhtilâfü'l Hadîs, nu. 294'ün metnini ya görmemezlikten gelmiş veya onu anlamamıştır. Şâfi% 'Amr'ın üç talebesi arasında mukayese yaparak bunu şöyle izah etmektedir: 'Abdülazîz, 'Amr'ın merci'ini, Benû Seleme'den bir kimse olarak vermekle hatâ etmiştir. îbrâhîm b. Ebî Yahya, 'Ab-dül'Azîz'den daha kuvvetli bir râvîdir ve onun sözü Süleyman tarafından da teyid edilmiştir". Böylece 'Amr'ın bilgi edinebileceği sâdece bir kanal kalmış bulunmaktadır. Bu yüzden şemanın, aşağıdaki gibi olması iktizâ etmektedir:
Bu suretle Schacht'm ve Robson'un verdiği bütün hükümler yersiz ve temelsizdir.
Bundan başka eğer biz 'Amr'ın edindiği bilgileri çeşitli kanallardan aldığı yolundaki iddiası hakkında Schacht'ın yaptığı îzâhı doğru kabul etmiş olsak bile, bu sâdece tek bir vakıadır. Profesör Schacht'm böyle bir nazariyeyi ortaya sürebilmek için lâzım gelen hukukî Hadîsler'den değil hepsinin veya çoğunun, mühim bir kısmının bile isnâdlanm, tamamen tedkîk etmiş değildir. Bu takdirde, böyle zayıf bir delile dayanan "mu'tâd vâki1 oluş" nazariyesinin kabul edilmesi mümkün değildir. Anlaşıldığına göre Schacht, araştırma için iki çeşit ölçüye sahip bulunmaktadır. Bir nazariyeyi şekillendirirken o, "mu'tâd vâki oluş" tabirini kullanmakta[80] ve araştırmasını, nazariyesine uygun düşen birkaç misâle istinad ettirmektedir. Eğer onun nazariyesini cerh edecek ve mevzu'un % 99'unu ihata edecek olan vak'alar varsa, bu sefer bunların te'sîrini azaltmak için "bazan" kelimesini kullanmaktadır.[81] Mübâhasenin böyle bir düello tarzı ile yapılması ise, onun peşin hüküm sahibi ve tarafgir oluşunu göstermekte, netice itibariyle de bütün bir araştırmayı tehlikeye düşürmektedir.
Diğer taraftan bir Hadîsin, muhtelif râvî zincirleri vasıtasıyla rivayet edilmiş olması ve mu'ayyen bir devirde müşterek râvîlerinin bulunması gibi halleri bile olsa, Schacht'ın elde ettiği netîce hükümsüzdür. Zîra Süheyl'in, tenkidli metni verilen eseri, muhtelif ülkelere mensup çok sayıdaki 'âlimin bir Hadîsi tek kaynaktan rivayet ederken, ez-Zührî ve Şube v.b. gibi zevatın da, aynı Hadîs'i birden fazla menbadan rivayet ettiklerini göstermektedir. Eğer biz bir veya daha çok hallerde birden fazla kaynaktan rivayet etmiş tek râvî olan ez-Zührî gibi bir âlimi bulmuş isek ve onun da sika bir râvî olduğunda ittifak edilmiş ise, artık müsbet bir mesnedi olmadıkça, ondan şüphe etmenin imkânı yoktur. Tek başına Hadîs rivayet etti ve bu Hadîsin başka da kaynağı yoktur diyerek bir kimseden şüphelenmek ve onu, Schacht'ın yaptığı gibi uydurmacılıkla suçlamak kelimenin tam ma'nâsıyle saçmalıkdır. Bu türlü ithamlar için insanın sağlam ba'zı müsbet dayanakları olması lâzımdır. Eğer aynı kaideyi dünyanın diğer başka bir literatürüne tatbik etsek onun mevsûkiyetini bu şekilde isbât etmiş olacağımız şüphelidir. Maâmafih Muhaddisler bu nev'i meselelerden ve bunların neticelerinden haberdardılar ve her şeye hak ettikleri değeri hakkıyla veriyorlardı. İşte bir misâl; Zehebî şöyle diyor:[82]
Bir nokta daha vardır. O da şudur: Bir 'âlim bir mevzu hakkında çeşitli kaynaklardan malzeme toplar ve bu maksatla da birçok Hadîsi bir araya getirir. Bilâhare 'ulemâ, aynı malzemeyi öyle değerlendirirler ki, o zaman bu 'âlim, bütün isnâdlar'da bağ vazifesi gören biri olarak tezahür eder. Bu ise, bu 'âlimin o malzemeyi uydurduğuna dâir bir delîl teşkil etmez. Büyük bir ihtimalle bunun ma'nâsı; muahhar kaynaklar, zamanın 'âdeti veçhile eserden ziyade müellife atıfda bulunarak onun kitabından iktibasda bulunmuşdur demek olur.[83]
Süheyl'in Eserine Hususî Bir Nazar Ve İsnadın İnkişâfı Hakkında Umumî Hükümler
Hadîsler'i, Isnâdları'mn inkişâfı bakımından tahlîl ettikten sonra Süheyl'in eserine husûsî bir nazar atfederek onları üç kategoride toplayabiliriz.
1) Sâdece bir talebesi olan tek bir Sahâbe'nin rivayet ettiği Hadîsler. O talebeden de yalnız bir râvî rivayet etmektedir. Süheyl'in aşağıdaki [İkinci Kısım'da yer alanl Hadîsleri bu kategoriye girmektedir: 11, 28, 43, 44=5 Hadîs.
2) Yalnız bir talebesi bulunan mu'ayyen bir Sahâbe'nin rivayet ettiği Hadîsler. Fakat Hadîsler öteki Sahâbe-i Kiram tarafından te'yîd edilmişlerdir. Süheyl'in aşağıdaki Hadîsleri bu kategoridendir: 1, 2,13,14, 29, 31, 34, 37, 38, 39, 42=11 Hadîs.
3) Birden fazla talebesi olan mu'ayyen bir Sahâbe'nin rivayet ettiği Hadîsler. Bu arada aynı mâhiyetteki Hadîsler, çok sayıdaki talebe ile beraber diğer Sahâbe-i Kiram tarafından da rivayet edilmişlerdir. Süheyl'in aşağıdaki Hadîsleri bu grubtandır: 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9,10, 12,15,16, 17, 18, 19, 20, 21, 23, 24, 25, 26, 27, 30, 32, 33, 36, 40, 41, 45, 46, 47, 48 =32 Hadîs.
4) Bunlardan başka, belki birden fazla Sahabe tarafından da rivayet edilmiş olan Hadîsler vardır. Fakat bu sonuncusunda tek bir râvî, bütün büyük Muhaddisler'in yegâne râvîsi olmaktadır. Bu durum nâdirdir ve Süheyl'in eserinde buna dâir hiç bir misâl yoktur.[84]
Schacht ve İsnâdların Mevsûkıyeti
"....İsnâdlar Hadîslerin en keyfî tarafını meydana getirmektedir... [Ve] isnâd'm bidayette gelişigüzel başlayıp Hicrî üçüncü asrın ikinci yarısındaki kadîm Hadîs külliyatları ile mükemmel hale geldiği malûmdur... İsnâdlar, umumiyetle çok dikkatsizce bir araya getirilmişlerdir. Naza-riyâtını eski bir kaynağa dayandırmak isteyen bir grubun herhangi tipik bir temsilcisi, hedef gözetmeksizin seçilir ve isnada dâhil edilirdi. Aşağıdakiler, isnadın keyfî tarafının ve hakkındaki umûmî tereddütlerin diğer misâlleridir.[85]
Elinizdeki bu eser, isnadın tamamen ayrı bir vakıa olduğunu ortaya koymaktadır. Artık, isnâd'va Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında başlamış bir usûl olduğunda hiçbir şüphe kalmamıştır. 'Alimlerin onu kullanması birbirinden farklı olmuştur. Asrın sonunda değerinin zirvesine ulaşmıştır. Bir Hadîsin râvî sayısı ve bu râvîlerin muhtelif memleketlerde yaşamış olmaları, "film şeridi gibi gözler önüne serme" nazariyesini tahayyül etmeyi bile zorlaştırmıştır. Schacht'm iddi'a ettiği gibi,[86] isnadın sağlamlığı, ilk Hadîs külliyatının zamanı ile sınırlanmış değildi. Ancak, bu hususda Buhârî ile alâkalı araştırma yapan Fuad Sezgin'in dediği üzere, "Buhârî, gerçekten İsnadın otoritesini sarsan ilk müellif olarak kabul edilebilir olmuştur.[87]
İmâm Mâlik ve diğer ulemânın rivayet ettiği binlerce Hadîs arasından Prof. Schacht sâdece mu'allel durumda olanları seçip bir nazariye vaz etmektedir. Bu, onun tetkîkâtının bariz vasfıdır. Meselâ o, Zürkânî'-ye atıfta bulunarak İmâm Mâlik'in hatâlarına işaret ettiği zaman, bütün bir paragrafı iktibas etmez. [88]Zîra Zürkânî, Mâlik'in talebesi Şafii'nin de hocasının hatâlarını kontrol ettiğine işaret etmiştir.[89] Mâlik'in Hadîslerini meslekdaşlarmdan bir çoğununki ile mukayese eden ulemâ, onu kusurlu bulmuştur. Sekiz 'âlimden yedisi, kendi Hadîsleri'nin Mâlik'inkine muhalif olduğunda müttefik ve hemfikirdirler; böylece hatâ kontrol edilmiştir.[90]
Eğer isnâdlan mevzu' Hadîslere ilâve etmek umûmî bir âdet olsaydı, o zaman tenakuzları kontrol ve bertaraf etmek mümkün olmazdı. Gerçekten, kontrolün varlığı ve yapılışı, uydurma bir isnadın çok nâdir vuku bulduğunu ve gözden kaçmasının hemen hemen mümkün olmadığını gösterir. Ayrıca her 'âlimin, istinsah yaparken zaman zaman hataya düştüğü inkâr edilemez; [91]ancak bütün bu nevi vak'alarm, araştırma yapmak için yegâne vesika olarak kabul edilmeleri de doğru değildir.[92]
İsnadın Keyfî Olduğuna Dâir Schacht'in Verdiği Misâller Hakkında Münâkaşa
1. Schacht, "münkati' isnâd"ı bulunun ve 'Urve tarafından rivayet edilen, Hz. Ömer'in Kur'ân tilâvetinden sonra secde edişi hakkındaki bir vak'aya işaret eder. Der ki; "Buhârî, değişik bir inkıtâsız isnada sahiptir. Halbuki Muvatta'm eski nüshalarında "ve biz onu onunla beraber yaptık" ifadesi vardır; bunu 'Urve'nin söylemesi mümkün değildir. Şüphesiz bu, Muvatta'nm asıl nüshasıdır... Bu da göstermektedir ki, Hadîs metninin teşkîli önce gelmiştir. îsnâd ise keyfi olarak sonradan ilâve edilmiş, geliştirilmiş ve gerilere doğru teşmil edilmiştir.[93]
Profesör Schacht'ın kime istinaden, "Muvatta'm bu şüphesiz asıl metnidir" dediği, açıklık kazanmış değildir. Muvatta'nm en meşhur sarihlerinden olan İbn 'Abd i'l-Berr (v.463 H.) böyle hiçbir şey görmemiştir. İşte metin:
Zürkânî, bunun sahîh bir metin olduğunu söylüyor. Ba'zı nüshalarda "ve secednâ ma'ahû" kaydı vardır. Fakat eski nüshalara hiç atıf york-tur. Netice itibarıyla Arabiyatla uğraşanların hepsi bu mevzuda o hükme varmışlardır, ki bu farklılık, müstensihin hatâsı yüzünden meydana gelmiştir. Çünkü daki sin harfini atlamıştır: O da bütün bu değişik metinlerin ortaya çıkması için Kâfi gelmiştir. Ayrıca, Schacht'ın iddi'a ettiği gibi eğer o asıl nüsha olsaydı ve 'Urve birinci şahıs cemîr zamirini kullansaydı, büyük bir ihtimalle müteakip cümleyi tamamen değiştirir ve o şöyle yapardı:
Bundan başka, eğer ortada bir uydurma vak'ası vâr olsaydı, Mâlik bu Hâdîs'i, Hişâm'dan rivayet ettiği zaman, kendileri böyle bir hatâ yapacak kadar ahmaklık etmezlerdi, zîra, her ikisi de zeki âlimdi. Onun için sonraki asırlarda ortaya çıkan metin farklılıkları yüzünden Buhârî'nin isnadına gölge düşürmek yanlış ve merduttur.[94]
2. Bir Başka Misâl
"İsnadlar'ın. keyfî olarak ortaya çıktığını gösteren dikkate değer bir misâl de: Risale II (a) ve (b)'de mevcuttur [Risale II, = İhtilâfu 'Alî ve 'Abdullah b. Mes'ûd, eser: Şâfi'î, el-Ümm, c. VII, s. 151-177 (J.Schacht, The Origins of Muhammadan Jurisprudence, s. 338)]. Burada Irak men-şe'li bir Hadîs'in üç ayrı metnine sahibiz ki, buna göre 'Alî, Selh b. Hu-neyfin türbesinde ibâdet için emir veya beyanat vermiştir. [Schacht burada yanılıyor; [95]bu hususta sadece bir metin vardır]. Mezara karşı ibâdet, bir Irak'lı icadıydı: fakat Irak'da yaygmlaşmadı... Hattâ [Hz.] Peygamber [s.a.v.J'in onu tecviz eden bir Hadîsinin mevcudiyetine rağmen o, Medine'de bile âdet olmadı. Bu Hadîsin isnadı, Sehl'in oğlunu kullanır... Hadîs mürseVdir; isnadı, Sehl'in ilaveler yapması ve öteki Sahabeler sayesinde yeni isnâdlar icâd etmesiyle tamamlanmıştır [96]Eğer Schacht'ın zannettiği gibi, mezara karşı ibâdet bir Irak'lı tarafından icâd edilmiş ve Hadîsler Hz. Peygamber (s.a.v.)'in zamanından beri Medine ve Irak muhîdlerinde uydurulmuşsa, o halde niçin bu Irak'da veya Medine'de 'âdet olmamıştır? Irak'lılar kendi muhalifleri olan Medîne'-lileri, hoşlarına gidecek bir Hadîsi uydurmakta nasıl ikna edebilmişlerdir? Eğer Hz. Peygamber (s.a.v.) hayatında bir-iki defa bir mezar üzerinde namaz kılsaydı ve bu Hz. Ali tarafından rivayet edilseydi, o zaman buna kim ne diyebilirdi?
Dahası var: Schacht, Zürkânî'nin rivayetinin hepsini iktibas etmemektedir. Zürkânî, bunun bir Mürsel Hadîs olduğunda Muvatta'nm bütün râvîlerinin müttefik olduklarını, fakat Mûsâ b. Muhammed'in onu Mâlik'den tam bir isnadla rivayet ettiğini söylemektedir. Mûsâ jrfetrûk'dür. Bu Hadîsi ez-Zührî vasıtasıyla rivayet eden Süfyan b. Hüseyin, tam bir isnâd ortaya koyar. 'Ulemâ Süfyân'ı, ez-Zührî'nin zayıf râvisi olarak kabul etmekte müttefiktir. Bu suretle hâsıl olan doğru hüküm, bunun Mürsel bir Hadîs olduğudur.[97] Bu, ulemâ hatâyı kabul etmedi demektir. Ancak Zürkânî, Hadîsin sahîh olduğunu ve biçok Sahabe tarafından sahîh isnadlar'la rivayet edildiğini ilâve etmektedir. Bu durum, onların herşeyi Hadîsi kendi ölçülerine göre değerlendirdiklerini isbât eder; eğer metin doğru bile olsa, bunun yanlış bir isnadla kabul edilmesi mümkün değildir.[98]
3. Misâl
Schacht diyor ki: Âsâr isimli eseri tedvin eden Ebû Yûsuf, "eserin şerh kısmında, kadîm ana kaynaklarda ve diğer müdevvenatda bulunan benzer malzemeyi bir araya getirmiştir; yapılacak herhangi bir mukayese, isnadlar'ın ibtidâî gelişmesinin, inkişâf ve tedricî tekâmülünün hangi raddeye geldiğim gösterir.[99]
İmam Şâfi'î ve Ebû Yûsuf un yazdıklarından hâlen seçilmiş olan birkaç misâl, onların ellerindeki malzemeyi nasıl kullandıklarını göstermeye kâfidir.
Onlar, mevzu ile iktifa ediyor ve ona en kolay bir usûlle atıfta bulunuyorlardı;[100] fakat mevzuun mütehassısı olan Muhaddislerin, onu her çareye başvurup koruması vazifeleriydi. Onun için Ebû Yûsufun kendi yazdıklarından anlaşıldığı üzere, isnâd'ı fıkıh kitaplarına bakarak tedkîk etmek tamamen gayri ilmîdir.[101]
4. Misal
Schacht, Mürsel Hadîs'in tam bir isnadla teçhiz edildiğini düşündüğü başka bir misâl verir ve şunu iktibas eder: "Fakat Tahavî, Mâlik'in, Ka'nebî ve İbn Vehb dâhil en güvenilir rüfekâsının onu zayıf bir i ya'ni mürsel olarak rivayet ettiğini belirtir. [102]Prof. Schacht burada Tahavî'nin metnini yanlış anlamakta ve sâdece Mâlik'in talebeleri tarafından rivayet edilen Hadîs'den bahsetmektedir. Mâlik'in ba'zı talebeleri onu tam bir isnadla rivayet ederken meşhur talebeleri de mürsel olarak rivayet etmişlerdir.[103] Schacht, Mâlik'den başkası vasıtasıyla intikâl eden Hadîsler hakkında birşey dememektedir.[104]
5. Misâl
"Medîneliler'in iddi'alarını destekleyen ve bu hususta [Hz.] Peygamber [(s.a.v.)]'den rivayet edilen ilk, aynı zamanda Mâlik'in yegâne bildiği Hadîs, Mürseldir... Hadîs'in Mekke'de Mekke'n' otoritelerin te'min ettiği inkıtâsız bir isnadı vardır... Şâfi'î, Risale, III, 15, [Şâfi'î, Risale, Ilî=Kitâbu İhtilâfı Malik ve'ş-Şâfi% kendi eseri el-Umm, s. 177-249'da (J.Schacht, The Origins ofMuhammadan Jurisprudence, s. 338)] yazdığı zaman, onun sadece ilaveli metnini biliyordu [aynı paragrafdaki Sa'd (v.l5)'a 'âit vesikada zikredilmiştir, bk. Ümm, VII/112, ve bunu Schacht görmemezlikten gelmiştirl. Şâfi'î, İhtilâfu'l-Hadîs'deki 346'yı yazdığı zaman ise onun Peygamberden iki Sahabe tararından rivayet edilen ve Medîneliler'in isnad müstenid olan bir başka nüshasına da vâkıf oldu. Umm VI, s.273 vdd'da Şâfi'î aşağıdaki ilaveli metni iktibas etmektedir.[105] Profesör Schacht bundan sonra öteki ilaveli metinleri vermektedir.[106] Bunlardan ikisi Darâverdî tarafından nakledilmiştir. Bunun için Schacht zannediyor ki, onun adını kullanan Darâverdî veya başkası bundan mes'uldü.
Mâlik'in bu hâdiseye dâir ne bildiği hususunda biz hiçbir şey söyleyemeyiz. Mes'ele enine boyuna müzâkere edilmese bile, Şâfi'î hâdisesi gayet açıktır. Şâfi'î, Umm, c.VI, s.273'de dört metin vermekte, iki tane de c. VII (Risale, III, 15)'de zikretmekte ve Schacht'ın belirttiği üzere diğer ikisini de Kitabu İhtilâfi'l-Hadîs'de kaydetmektedir. Bundan dolayı Şâfi'î, Risale III, 15'i yazarken sadece ilaveli bir nüsha biliyordu demek yanlıştır. Çünkü Risale III, 15'in iki ayrı metni vardır. Biri c. VIL'deki-nin bir kısmını teşkil ederken, c. Vl'da da, İmam Şâfi'î bunun dört ayrı metnini vermektedir. Tabit olarak o, VI. cildi VII. cildden daha evvel hazırlamıştır. Ayrıca Şâfi'î, kitablarının bir kısmım kaybettiğini söylemiş ve muhtasar yazmayı gaye edinmiştir.
Onun için Şâfi'î, sâdece kâfi olanı vermiş ve mevzu hakkında bilinenlerin hepsini söylememiştir.[107]
Netice olarak isnadlar'va. "keyfî taran" hakkındaki mübâhesede bir mes'ele daha tedkîk edilmiş oldu.[108]
6. Misâl
Schact diyor ki: "Bazan biz, bir amelî mezhebin mümessillerinin resmî ve sağlam zincirinden müteşekkil olan ve mezhebin görüşlerini en eski mercilere kadar aksettiren isnadlar1!, başka yolla aym merciye varan öteki temsilciler tarafından çoğaltılmış vaziyette buluruz. Zahire bakılırsa, buna mezhebin görüşünü güya tarafsız bir delille teyid etmek için niyet edilmiştir. Medine'ye 'âit bir misâl ise şöyledir:
I. U-A.K-babası-Osman'ın görüşü, Zeyd ve Mervân [Risale, III, 89(a)].
Yukarıda inkıtâya uğrayan isnad'da Kasım düzeltilmiş, A.K da şu
şekilde bertaraf edilmiştir: Mâlik-Yahya-Kasım-Furâfısa-Osman [Muv. II, s.151 (bk. s. 152)]; nihayet ortaya çıkan netîce şudur: Mâlik-İbn Ebî Bekir-b. 'Âmir-Osman, ve bunlarla beraber muhtelit bir kıssa (Muv., II, 192).[109]Prof. Schacht mes'eleyi tersine çevirmiştir. Diyor ki: Yukarıda zikredilen isnad'm kopukluğu düzeltilmiş ve Mâlik'in rivayetinde A.K bertaraf edilmiştir. Fakat Şafi'î'nin eseri el-Ümm, VII, 224'de Mürsel isnâd mevcuttur. Mâlik eserini, ŞâfVî'ninkinden kırk-elli sene evvel tedvîn etmiştir. Eğer Schacht'ın ifadesini kabul edersek, o takdirde Muvatta'nın yazılması için Şafi'î'nin vefatına kadar beklememiz lazım gelecektir !!! Halbuki Muvatta\ Şafi'î'nin eserinden takriben elli sene evvel zâten mevcuttu. Binaenaleyh, Prof. Schacht'a göre hata hiç vuku bulmadığı halde düzeltilmiştir. Bu iki Hadîsde bahis mevzuu edilen bütün mesele, bu Hadîsler'de halîfe Osman'ın bir hareketinin rivayet edilmesidir: Hz. Osman, hac sırasında kendini kavurucu sıcaktan koruyabilmek için yüzünü kapatmıştır. Eğer iki kişi haccederken onun böyle yaptığını görmüşse, bizim ma'rûz kalabileceğimiz imkânsızlık nedir?![110]
Schacht'ın "Geriye Bakış" Nazariyesindeki Zorluklar
1. Bütün 'âlimler, hattâ bir şehirdekiler bile ayrı ayrı şöhrete sâhibdirler. Her talebe, devrin en büyük âlimine bağlanmak ister. İkinci asırda el-Cerh ve't-Ta'dîl hakkında bir hayli eser vardı. Ekser ulemânın üstadlığı sâbitleşirken diğerleri de tevbîh ediliyordu. O halde niçin bütün talebe-i ulûm, en hürmete lâyık şahısları seçerek, Hadîsleri onların ağzına verip bu Hadîsleri en i'timâda şâyân isnâdlarla irtibatlandırma-mışlardır? Niçin, sık sık zayıf ve Metruk kimseleri seçmişlerdir?
Yüzyüze geldiğimiz bir başka zor mesele de, Hz. Peygamber (s.a.v.)'-in vefatından sâdece otuz sene gibi kısa bir zaman sonra ortaya çıkan Sünnî, Zeydî, Şi'î ve Haricî gibi muhtelif İslâm mezheblerinin Hadîs külliyâtlarında şekil ve ma'nâ bakımdan beraberlik arz eden birçok Hadîsin mevcud oluşudur.[111] Eğer bütün hukukî Hadîsler Hicrî ikinci ve üçüncü asırlarda uydurulmuş olsaydı o takdirde bu mezheblerin kaynaklarına uygun düşen tek Hadîs'in bile bulunmaması lâzım gelirdi. Schacht'ın îzâhını târihî bakımdan kabul etmek mümkün değildir. Schacht, "uzun zaman, bilhassa Hicrî ikinci ve üçüncü asırlarda, eski mezhebler, Sünnî Müslüman cemâ'at ile, onlara İslâm Hukûku'nun, Ehl-i Sünnet fıkhî mezheblerince tekâmül ettirilen şeklini, bu arada sâdece kendi siyâsî ve i'tiâdî mezheblerinin zarurî gördüğü ba'zı sathî ta'dilâtı da dâhil ederek, kabul ettirmek için oldukça yakın bir temas hâlinde bulundular" diyor.[112] İnsan bu nazariyeyi, târih sahîfeleri harplerle dolu olduğu halde nasıl kabul edebilir? Onlar kendi muhalifleri hakkında İslâm dîninden çıktı diye, birbirlerini mütemadiyen takbih etmişler; fikir ve 'akidelerini reddetmiş ve cami' kürsülerinden hakaretler yağdırarak birbirlerine karşı devamlı kılıç çekmişlerdir. Bu hâl ise, "Sünnî müslüman-larla sâdece hukukî fikirlerinden istifade etmek üzere yakın temas halindeydiler" demeyi bile imkansız kılmaktadır.
Schacht'ın isnâdlar; bir nazariyeyi teyid etmek için lâzım olan delili bulmak üzere, başka bir yolla aynı üstada kadar geri gidip bağlandıktan sonra diğerleri tarafından çoğaltılmışlardır şeklindeki iddiası gülünç ve manasızdır. Daha evvel belirtildiği gibi, müteaddit hallerde tek bir Hadîsin râvîleri dahi muhtelif birçok ülkeye 'âit olmuş ve böylece onların birleşip bu çeşit bir Hadîs uydurmacılığı üzerinde anlaşmaları hemen hemen imkânsız bir hâle getirilmiştir.
Schacht'ın isnâd'm tekâmülü hakkındaki nazariyesine dâir mütalaa serdeden Prof. Robson şöyle diyor: "Mu'ayyen zevata dikkati çeken bizzat muhaddislerdi. Bu zevat sâdece Tâbi'în veya Sahabelere kadar çıkan Hadîsler'i almak ve onlara, [Hz.] Peygamber [(s.a.v.)]'e kadar uzanan tam bir isnâd vermekle meşhurdular... Fakat aynı şeyin, her tarafda kabul edilmiş olan Hadîsler'le yapılmış olduğuna inanmak için sebeb bulunduğunu gördük. Ba'zı kimseler, şerefsizce hareket etmekten dolayı mu'âhaze edilirken, diğerleri, hakikate aldırış etmeksizin, aynı işi yapmaya niçin müsâ'de ediliyorlardı? Emînim ki bu, onların çok zeki ve kendi el işlerini gizlemekte çok mahir olmalarından dolayı değildi. Bu daha ziyâde, onların, mezheblerinin [ta'limâtlarıj dâhilinde çalışmalarından dolayı idi ki, bu mezheblerin te'sîse çalıştıkları mu'ayyen esasları bulunuyordu.[113]
Prof. Robson emin olabilir. Fakat bu faraziye için hiçbir esâs ortaya koymamaktadır. Eğer o, bu tarz bir tatbikattan dolayı itham edilen birkaç isimi ele aldı ve, onların bu yolla tekâmül ettirdikleri zannedilen Hadîslerini tedkîk edip ilmî münakaşayı mu'cib müşterek bir doğru bula-bildiyse, o zaman bu müdafaası mümkün olan bir nazariye demektir.
Aksi halde herhangi bir esâsa dayanmayan bir nazariyeyi müdâfaa etmenin hiçbir değeri olmaz. Çok bilinen bir Hadîs-i Şerif vardır: Bu, tam birisnâdla ve birçok Sahabe tarafından rivayet edilmiştir. İbn 'Uyeyne bunu mürsel bir Hadîs olarak rivayet ederdi. Bütün talebeleri de aynı Hadîsi mürsel olarak rivayet ederken, İbrahim b. Beşşâr tam bir isnâdla rivayet etmiştir. Bu yüzden Hadîs ulemâsı İbrâhîm b. Beşşâr'ı diyerek "zayıf" bulmuştur.[114] Mezkûr Hadîsin hiçbir siyasî veya dînî tarafı yoktur, sâdece ahlâkî bir ciheti vardır. İnsan bununla nasıl bir skolâstik hisse kapılır?
Başka bir Hadîs daha vardır. Bu da zekâtla ilgilidir. Buna göre zekât yıl bitmeden verilmez. Hadîs, İbn Ömer'in esefi[115] olarak rivayet edilmiş ve bütün hukukçular tarafından kabul edilmiştir. Bazıları onu Hz. Peygamber (s.a.v.)'e kadar geri giderek rivayet etmiş, fakat reddedilmiştir. Ancak İbn Ömer'in sözleri olarak ve bu arada zekât vergisinin esası olarak da kabul edilmiştir. 'Ulemâ, bir mu'allimin muhtelif talebelerine 'âit notlar arasında mukayeseler yaptıktan ve Hadîsi tahkik edip onların malzemelerini karşılaştırdıktan sonradır ki bir kimseyi ancak böyle bir tatbikat ile itham edebilmişlerdir. Tenakuz ve hatâları karşılaştırabilmek için bir eserin bâzan onbeş-yirmi suretini bir araya getirmişlerdir.[116]
Schacht ve Mâlik ile Nâfi'nin İsnadı
Profesör Schacht, Mâlik, Nâfi', ve İbn Ömer'in isnadlar'ı üzerine şüphe düşürmüş ve bu isnadlar'm mevsûkiyetini iki bakımdan tenkîd etmiştir:
1) Mâlik'in yaşı.
2) Nâfi'nin, mevâlîsi-himâyesine sığındığı biri- olan İbn 'Ömer ile münâsebeti. Schacht'm ifadesi şöyledir: "Fakat Nâfi'nin vefatı Hicrî 117 veya o tarihlerde, Mâlik'in vefatı da Hicrî 179 yılında vuku bulduğu için onların birbirleriyle karşılaşmaları mümkün olmuş olabilir. Hattâ daha cömert bir tahmine göre, o zaman Mâlik henüz buluğ çağına ermemiş bir çocuktu. Binâenaleyh Şafi'inin isnâdlar'daki kusurlarını örtbas ediyor diye suçladığı Mâlik'in Nafi'den mervî olduğu iddia edilen Hadîsleri yazılı olarak alıp almadığı da sorulabilir.[117] Dipnotunda da şunu yazıyor: "Mâlik'in doğum târihi hakkında sahîh hiçbir şey bilinmiyor.[118]
Profesör Schacht meseleyi tersinden ele almaktadır. Nâfi' vefat ettiği zaman Mâlik'in doğum târihi yerine vefat târihini veriyor. Bu suretle onun doğum târihi hakkında sahîh hiçbir şey bilinmediğini iddia ederek Mâlik'in bulûğ çağına ermemiş bir çocuk olduğu intibaını kağıda dökmek suretiyle vermek istemektedir. Eğer Schacht, herhangi bir tabakât kitabına baksaydı, birçok ulemânın, hatta Mâlik'den biraz önce doğanların bile, onun Hicrî 93 târihinde doğduğunu söylediklerini görürdü. Bir kısmı bunu Hicrî 94 senesinin ilk ayları olarak göstermektedir. Bir kısmı Hicrî 90, diğer bir kısmı da Hicrî 97 senesini vermektedir.[119] Bundan sonraki herhangi bir târîhi kabul eden hiçbir kimse yoktur. Şu halde Nâfi' vefat ettiği zaman Mâlik yirmi dört veya yirmi yedi yaşında olmasa bile en az yirmi yaşında olmuş bulunmaktadır. Mâlik Muvatta'da. Nâfı'den Hz. Peygamber (s.a.v.)'in seksen Hadîsini rivayet etmektedir. Bu Hadîsler İbn 'Abdi'l-Berr'in matbu eserinde takriben onbeş sayfa tutmaktadır. [120] Mâlik'in Nâfi'ye istinaden rivayet ettiği öteki âsâr dikkate alınmamıştır. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet edilenlerin hepsi dâhil edilmiş olsaydı bunlar o zaman otuz sayfa tutardı. Mu'allim Nâfi' ile talebe Mâlik'in her ikisi de, Mâlik yirmi yaşma basıncaya kadar aynı şekilde yaşadılar. Hal böyle olunca onun bu otuz sayfayı hocası Nafi'den öğrenmemiş olabileceğini söylemek çok zordur. Schacht'ın bu tartışmada Mâlik'in doğum târihini ihmâl etmiş olması, insanı hatalı kanâatlere vardırmaktan başka birşey yapmamıştır.
Schacht'm ileri sürdüğü bir başka nokta da Nâfi'nin İbn Ömer'in mevâlîsi olmasıdır. Fakat mademki bir kimse kendi mu'âsırlan ve sonraki merciler tarafından en sika râvîlerden biri olarak kabul ediliyor, o zaman o niçin sahtekâr olsun? Bir babanın kendi oğlu, veya oğlun babası; yahut bir kadının kocası; yahut da bir kimsenin arkadaşı ve bir meslekdasın kendi meslekdaşı hakkındaki beyanı eğer dâîma reddedilecekse, o zaman bir hal tercümesi yazmak hangi kaynaklara göre mümkün olacaktır? Nâfî', îbn Ömer'den rivayet eden tek râvî değildir; birbirlerinin rivayetlerini dâima tedkîk eden daha başka birçok 'âlim ve talebe de vardır.[121] Eğer bu çeşit bir sahtekârlık yapılsaydı o takdirde diğer bütün 'âlimlerin onun hakkında susması imkânsız olurdu. Yüzbinlerce 'âlimin, bir hîle peşinde hayatlarını sahtekârlık yaparak geçirdiklerini iddi'a etmek ve böylece tabakât kitabi arındaki tafsilât meyânmda bu muazzam külliyâtı da meydana getirdiklerini iddi'a etmek, insan tabiatına karşı tam bir saygısızlıkta bulunmak demektir.
Bu noktada Profesör Robson şunları söylüyor: "İsnâd 'ailesi, mevzu Hadîsler için müşahhas bir delîl temin etmek üzere mi i'câd edilmiştir? Yahut sonradan örneklik hizmeti gören hakikî bir isnadlar 'ailesi daha evvel mevcut muydu? İsnadlar'ı vesikanın kusursuz bir vasfı olarak kabul etmek daha doğrudur. Ancak halkın, mevzu' Hadîsleri sahîhmiş gibi göstermek maksadıyla bu çeşit isnadı sık sık kopya ettiğim de belirtmek lâzımdır. Binaenaleyh, isnâd 'ailesinin hakîkaten mevcut bulunduğuna kani olan bir kimsenin, isnadlar'm hepsini zahirî değerlerine bakarak ele alması gerekir.[122]
Her zaman herşeyin evvelâ hakîkîsi mevcut olur, sonra bunu sahtesini yapanlar taklid ederler. Bütün bir isnadlar 'ailesinin hepsini doğru olarak kabul etmemek yerinde bir harekettir. Kendi hal tercümelerinden anlaşıldığı üzere Muhaddisler, bu gerçeğin farkındaydılar ve bu türlü bir isnadı Muhaddislerin ele vermeyeceği hiçbir kaynak kıtlığı da yoktu; meselâ: 1) Ma'mer b. Muhammed ve onun kendi babasından rivayeti[123] 2) 'îsa b. 'Abdillâh'ın kendi babasından; 3) Kesîr b. Abdillâh'ın kendi babasından; 4) Mûsâ b. Matîr'ın kendi babasından; 5) Yahya b. 'Abdillâh'ın da kendi babasından rivayetinde olduğu gibi [eğer bulunsaydı böyle yanlış isnadları tekzîb ederdi].[124]
Netice:
Yukarıda cereyan eden mübâhaseleri hülâsa edince şu neticeleri elde ediyoruz:
1. İsnad usûlü Hz. Peygamber (s.a.v.)'in zamân-ı saadetlerinde başlamış ve Sahâbe-i Kiram tarafından onun Hadîsleri'ni rivayet etmek için kullanılmıştır.
2. Resûlullah (s.a.v.)'ın vefatından kırk sene sonra meydana gelen siyasî karışıklıklar, mu'ayyen partileri gözden düşürmek veya onlara i'tibâr kazandırmak maksadıyla siyasî sahadaki mevzu' Hadîslerin doğmasına sebep olmuştur. Onun için ulemâ daha çok müteyakkız olmuş ve haber kaynaklarını araştırmaya, tedkîk ve tenkîd etmeye başlamıştır. Bu sebepten dolayı isnâd'ın kullanılması bir zaruret haline gelmiştir.
3. Bugüne kadar münhasıran isnad'm tedkîk edildiği bir saha seçilmiş değildir. Ebû Yûsuf ve İmâm Şâfi'înin eserleri, hukuk kitablannın isnadlar'ın tedkîki bakımından kifayetsiz kaynaklar olduklarını açıkça
göstermişdir.
Sîret kitablannın mâhiyeti, tamamen vesâika müstenid olmakdan uzakdır; bu sebebden dolayı, isnâd ve Hadîs çalışmaları, mutlaka kendi kaynaklarına (literatürüne) göre yapılmalıdır.
4. Schacht'ın verdiği misâller onun kendi nazariyesini çürütmek temâyülündedir. İsnâd vâkı'ası ve muhtelif ülkelerden olan râvîlerin sayısı, "geriye doğru bakıp sayma" nazariyesini meydana getirmiş ve sunî îcâdları ve benzeri beyânları kabul etmek hemen hemen tamamen imkânsız bir hâle gelmiştir.
5."İsnad'da herhangi bir inkişaf olduğu görülmemektedir. Bu çeşit bir kusur olup olmadığını bizzat Muhaddislerin kendileri tedkîk etmişlerdir. Muhaddislerin, muhaliflerin skolastik emellerine hizmet ettikleri gerekçesiyle tenkîd edildiklerini ileri sürmek, târihî temeli olmayan bir faraziyeden başka birşey değlidir. Vesîkalar bu faraziyeyi tamamen reddetmektedir.
6. Mâlik-Nâfi'-İbn Ömer isnadını ihmâl etmek için hiçbir sebep
yoktur.
Bütün "aile isnâdları hakikî değildir, aynı şekilde "aile isnâdları" uydurma da değildir.
7. Muhaddislere göre, bir Hadîs hakîkî mecrasından gelmedikçe, doğru da olsa, yanlış ve merdud sayılır.
8. İsnâd müessesesini reddetmek için hiçbir sebep yoktur. İsnâd müessesesinin kendisini bir bütün hâlinde kabul ettirecek her vasfa sahip olduğu isbât edilmiştir.
9. Muhaddisler, hatâ ve ihtilâfları samimiyetle tedkîk etmek üzere a'zamî dikkati sarfetmişlerdir.
10. Hadîs'le ilgili ana kaynaklar, araştırma için hâlen kâfi derecede me'haz vazifesi görmektedirler ve bunların doğruluklarını anlamak için ma'kul olan her usûl tatbik edilebilir.[125]
[1] Mishna, the fathers [pederler], 446.
[2] Nâsırul-Esed, Meşâhîru'ş-Şi'ri'l-Câhill, 255-267.
[3] Müslim, "Mukaddime", s. 14-16.
[4] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 191.
[5] Yukarıda s. 223 vd.
[6] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 191-192.
[7] Müslim, "Mukaddime", 15; Râmahürmüzî, 10a.
[8] Yukarıda III. bolümde Şu'be ve Katâde'ye bakınız, (s. 125-6; 202-5).
[9] Pasavî, III, 182 b.
Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 192.
[10] J. Robson, "The isnâd in Müslim Traditions", Glasgoıv Univ. Oriental Society Transanction, cild. XV, 1955, s.18; Annali deli İslâm'dan iktibas ediyor.
[11] Robson, age, s.19.
[12] Meselâ bk. Hanbel, IV, 323-6; 328-331.
[13] Hanbel, VI, 212.
[14] Annahs, 1,1529,1534,1549; Hanbel, IV, 323-6
[15] Der islâm, c.VIII, 1918,8.39-47.
[16] Der islâm, c.VIII, 1918,8.39-47.
[17] Robson, age, s.21.
[18] Robson, age, s.21.
Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 192-194.
[19] Bu, Schacht'ın Robson tarafından gayet güzel hülâsa edilen nazari-yesidir. bk. Robson, "The Isnâd in Muslini Traditions", s.20
[20] Robson, age, s.20
[21] Joseph Schacht, The Origins of Muhammadan Juriprudence [İslâm Hukuk İlminin Kaynakları, aşağı kısaca Origin olarak gösterilmiştir], Oxford 1950, 4. baskı 1967, s. 36-37.
[22] Tâhâ Hüseyin, Osman, 5; keza bk. Nicholson, Lit. His., s.193.
[23] Robson, "Isnâd in Müslim Tradition," Glas. Univ. Or. Soc. XV, 22.
[24] el-Fevâ'idu1-Mecmû'a, 8.320-408.
[25] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 194-196.
[26] Robson, "ibn Ishaq's Use of Isnâd", Bull. John Ryland Library, XXXVIII: 2 (Mart 1956), s.451.
[27] Bunun ilk misali için bk. IJrve ve onun muhtelif İsnadı: Hanbel, IV, 323-26. * İsnâdlarm bu iktibaslarında kısaltmalar kullanılmıştır.
[28] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 196-197.
[29] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 197.
[30] Ebû Yûsuf, 7.
[31] îbn İshâk, Sîre, 456.
[32] Ebû Yûsuf, 90.
[33] Ebûl-Vefa el-Afgânî, dipnot, er-Reddü 'ala'1-Euzâl, s.90. İbn İshâk'ın Sîre'sini iktibas ediyor.
[34] Ebû Yûsuf, 21.
[35] Harâc, 22.
[36] Ebû Yusuf, 35.
[37] Ebû Yusuf, 5-6.
[38] Harâc, 235.
[39] Ebû Yûsuf, 38.
[40] Ebû Yûsuf, 43.
[41] Harâc, 24.
[42] Harâc, 208.
[43] Ebû Yûsuf, 31.
[44] Şâfı'î, Umm, I, 151.
[45] Şâfı'î, Risale, 253,
[46] Şâü% İhtilâf, s.100.
[47] Şâfı'î, Umm, VI, 118.
[48] Mâlik, Muvatta', "Hudûd", 32.
[49] Şâfi'î, Risale 70-71
[50] Şâfı'î, Umm, IV, 66.
[51] Mâlik, Muvatta', "Cihâd", 18.
[52] Şâfi'î, Risale, 126.
[53] Şâfi'î, Umm, I, 197.
[54] Mâlik, Muvatta', "Salâtul-Havf, 3.
[55] Şâfı'î, Risale, 326-7.
[56] Mâlik, Muvatta', "Hacc", 17.
[57] Şafı'î, Risale, 431.
Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 197-200.
[58] Misâl, no.6; 8-12.
[59] Misâl, 1-3.
[60] Misâl, 5.
[61] Misâl, 8-9.
Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 200.
[62] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 200.
[63] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 200-201.
[64] Bütün Hadîs ve râvî numaraları, bu eserin ikinci kısmını teşkil eden Süheyl'e 'âit tenkidli metne râcidir.
[65] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 201-202.
[66] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 202.
[67] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 203.
[68] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 203-204.
[69] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 204.
[70] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 205.
[71] Râzî, I, I, 289-90. Keza bk. Suyûtî, Tedrîb, 220-21
[72] Mîzân, IV, 364.
[73] Dârimî, 1,153.
[74] CâmV, 193a.
[75] Meselâ bk. Humeydî, 226, 238, 281, 934.
[76] Yukarıya bk. s.161.
[77] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 205-207.
[78] Robonson, "Müslim Tradition...," Manchester Lit. Pkilosophicaî Society, vol. XCIII: 7 (1951-2), s. 98-9.
[79] OriginsYll - 2- Isnâdda isimlerin bilinmemezlik halleri için yukarıya bk. s. 274
[80] Origin, 172.
[81] Origin, s. 28.
[82] Mîzân, III, 140 - 1
[83] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 207-211.
[84] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 211-212.
[85] Origin, 163-4.
[86] Origin, 63.
[87] F. Sezgin, Buhâti'nin Kaynaklan, mukaddime, XIV.
[88] O der ki: "İsnâdlar umumiyetle dikkat edilmeksizin bir araya getirilmişlerdir." (Origin, 163). Schacht, dipnotta da eserinin 53 ve 253'cü sahîfelerinde mühim misâller bulunduğunu kaydeder; bu misal Schacht tarafından Origin, s. 263'de verilmiştir.
[89] Zürkânî, I, 70.
[90] Suyûti, Tenvîrul-Havâlik, I, 44, Dârakutnfden nakil.
[91] Schacht'ın bizzat kendisi de kitabında hata yapmaktadır. Meselâ, İbrahim'in muayyen meseleleri, Hz. Peygamber (s.a.v.)'den aynı mevzuda herhangi bir haber bulunmadığını belirterek te'yîd ettiğini zikreder (Origin, 60) ve Ebû Yûsuf, Asar, s. 349-52'ye atıfta bulunur. Fakat Ebû Yûsuf, s. 349-50, bu iddiaya zıd kat'î beyânlara sahiptir.
[92] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 212-213.
[93] Origin, 164.
[94] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 213-214.
[95] Köşeli parantez içindeki ifadeler müellife 'aittir.
[96] Origin, 165.
[97] Zürkânî, ii, 11.
[98] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 214-215.
[99] Origin, 165.
[100] Yukarıda, s.270-73.
[101] Yukarıda, s.270-74.
Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 215.
[102] Origin, s. 166.
[103] Tah&vî, Me'âni'l-Âsâr, 11,265.
[104] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 215-216.
[105] Origin, 168.
[106] Origin, 168.
[107] Şafii, Risale, 431. Bu, Schacht'ın malûmudur, bk. Origin, önsöz, VII.
[108] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 216-217.
[109] Origin, 169 (bu kısımdaki isimleri naklederken bazı kısaltmalar kullanılmıştır).
[110] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 217.
[111] Bu hususa Nallino tarafından da işaret edilmiştir.
[112] Origin, 260; keza bk. Schacht, "Foreign Elements in Ancient Islamic Law", Journal of Comparative Legislation and International Law, XXXII, 1950, 13; keza Laıv.lG.
[113] Robson, "Müslim Traditions, the Question of Authenticity", Manchester Lit. Philo-sophical Society, XCIII: 7 (1951-52), 100.
[114] Mîzân, I, 23.
[115] Dârakutnî, 198, dipnot.
[116] Yukarıda Hammâd b. Selem ve Yahya b. Ma'in, s. 160-61.
Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 217-219.
[117] Origin, 176-7.
[118] Origin, 176 dipnot.
[119] İbn 'Abdil-Berr, İntikâ, 10; Meşâhîr, 140; Zurkânî, Commantary on Muuatta', 1,5.
[120] İbn 'Abdil-Berr, Tecrîdü'l-Temhîd, s.170-184.
[121] Yukarıya bk. s.231.
[122] Robson, "Isnâd in Müslim Tradition", Glas, Univ. Orient. Society Tran, XV, 1955, s.23.
[123] Mecrûhîn, 228 b; diğer zevat için bk. Mecrûhîn'de kendi isimleri altındadır veya Zehebî,Mîzânü'l-İ'tidâî, bu nevi malûmat verir.
[124] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 219-221.
[125] Prof. Dr. Muhammed Mustafa, el-A’zami, İlk Devir Hadîs Edebiyâtı, İz Yayınları: 221-222.
İslami Okul Okulların En Önemlisi