Hadis - F - Hadisterimlerisozlugu
F
Fâhişu'l-Galat
Fartu'l-Gafle
Fasık
Fâsıku't-Te'vîl
Fe'ale Fulân
Fer'
Ferd
Ferd-i Muhâlif
Ferd-i Mutlak
Ferd-i Nisbî
Fevâ'id
Fıkhu'l-Hadîs
Fıkhu'r-Râvî
Fısk
Fısk Bi'l-Bid'a
Fısk Bi'l-Ma'siye
Fısku’r-Râvî
Fî Hadîsihî Da'fun
Fî Hadîsihî Şey'un
Fi's-Sahîh
Fîhi Cehâle
Fîhi Da'fun
Fîhi Ednâ Mekal
Fîhi Halfun
Fîhi Lînun
Fîhi Mekalun
Fîhi Nazarun
Fîhi Şeyun
Fihris
Fihrist
Fiilî Sünnet
Fiten
El-fiten Ve Eşrâtu's-Sâ'a
El-Fiten Ve'l-Melâhim
Fuhşu'l-Ğafle
Fuhşu'l-Ğalat
Fukahâ-Yı Seb'a
Fulân Lâ Yus'elu Anhu
Fulân Yus'elu Anhu
F
Fâhişu'l-Galat:
“Hatası çok” anlamında bir deyim olup cerh lafızlarındandır. Cerhin üçüncü
mertebesine delalet eden lafızlara el-Irâkî'nin ekledikleri arasında yer alır.
Metâ'in-i Aşere denilen ve ravinin adalet ve zabtıyla ilgili tenkit esaslarından
zabt-la ilgili olanlardan Fuhş-u galatı, yani rivayetlerinde aşın şekilde hata
yaptığı belirlenen raviye de fâhişu'l-galat denilmiştir. Tabir burada umumi
manada kullanılmıştır.
Fâhişu'l-galat lafzıyla cerhedilen ravinin cerhine sebep olan hali, hakkında
kullanılan cerh lafzında ifade edilmiş demektir. (Bk. Kesretu'l-Galat).
Fartu'l-Gafle:
Bk. Gaflet.
Fasık:
Fıska kapılan kimse demektir. Allah'ın emirlerine itaat etmemek, yasakladığı
şeylerden kaçınmamak suretiyle yoldan sapan, kısacası İslâm dininin çizdiği
sınırların dışına çıkan, onlara aykırı inançlara saplanan kişilere fasık denir.
Hadis İlminde fasık, küfre düşmemek şartıyla söz ve fiillerinde dinin emirlerine
aykırı hareket eden, bir diğer deyişle fıska kapılan raviye denir.
Fıska kapılan ravilerden bir kısmı, genelde İslâm'ın temel prensiplerine uymakla
birlikte Kur'ân-ı Kerim'in veya Sünnetin bir hükmünü te'vil ederek değişik
yorumladığı için fâsık sayılanlardır. Bunlara diğerlerinden ayrı olarak
fâsıku't-te'vîl denilmiştir. Böyle yorumu yüzünden fâsık sayılan ravi, adalet ve
sabt sıfatlarını taşıyorsa, rivayet ettiği hadis çoğu alimlere göre makbuldür.
(Bk. Fısk).
Fâsıku't-Te'vîl:
Bk. Fâsık.
Fe'ale Fulân:
“Falanca şunu yaptı” demek olup cezm sigalarındandır. Cezm sigalan kesinliğe
delâlet ettiklerinden rivayetinde “falanca şunu yaptı” diyen ravi onun o işi
kesinlikle yapmış olduğunu belirtmiş demektir.
Fer':
“Bölüm, kısım, dal, bütünün parçaları” manasına gelen bir tabirdir. Hadis usulü
ilminde hadis rivayet etmek üzere muhaddise başvuran talibin, şeyhin
hadislerinin yazılı olduğu kitabın asıl nüshasından istinsah yani kopya ettiği
nüshaya denir.
Ferd:
Ferd kelimesi sözlükte tek, bir tek, çiftin yansı manasına gelir. Bir nesne
hakkında “hazâ ferdun” denildiği zaman onun yalnız, yegane ve yekdane olduğu
anlaşılır. Dünyada misli ve benzeri olmayan kimseye de ferd denir.266
Hadis terimi olarak ferd, garîb müteradifidir ve isnadın herhangi bir yerinde
ravisi tek kalmış olan hadis çeşidine denir. Ancak hadis usulü alimleri ferd ile
garib arasında ayırım yapmışlar ve ferd ismini çok defa ferd-i mutlaka; garib
ismini ise ferd-i nisbîye vermişlerdir. Buna göre ferd denilince ferd-i mutlak;
garib denilince ise ferd-i nisbî kasdedilmiş olur.
Ferd hadislerin hükmü, rivayette tek kalan ravinin durumuna göredir. Eğer adalet
ve zabt vasıflarını haiz bir ravinin rivayetinde teferrüd ettiği ferd hadis,
kendisinden zabt yönünden daha kuvvetli olan bir başka ravinin rivayetine aykırı
ise şazdır. Değilse ravisi adalet ve zabt yönünden mevsuk olmak kaydiyle
sahihtir, zabtı tam değilse hasendir. Adalet ve zabt vasıflarından yoksun
birisiyse o tek başına rivayet ettiği ferd hadis münker merdûd şazdır. 267
Ferd olarak rivayet edilen hadislerin tümüne çoğul sigasıyla efrâd tabir edilir.
Ferd-i Muhâlif:
Bir ravinin kendisinden daha üstün ravilerin rivayetlerine aykırı olarak tek
başına rivayet ettiği hadistir.
İbnu's-Salâh'a ve ona tabi olarak en-Nevevî’ye göre ferd-i muhaiif, şazz-ı
merdud'un iki kısmından birincisidir, en-Nevevî şöyle der: “el Halîli ve
el-Hakimin şaz tariflerini “inneme'l-a’malu bi'n-Niyyât” hadisi, “vela hakkının
satış veya hibesini yasaklayan” hadis ve benzeri sahih addedilen adalet ve zabt
sahibi ravilerin münferit olarak rivayet ettikleri hadislerle bağdaştırmak
müşküldür. Bu konuda sahih olan tafsildir. Eğer adi ve zabıt ravinin rivayetinde
teferrüd ettiği hadis kendisinden ahfaz ve azbat olan ravinin rivayetine muhalif
ise merdud şazdır. Değilse ravisi adi, hafız ve zabtında mevsuk olması kaydiyle
ferd olan hadisi sahilidir. Zabtı tam değilse hasendir. Eğer adalet ve zabt
vasıflarından yoksun ise hadisi münker merdûd şazdır. Hasılı merdûd şaz, ferdi
muhaliftir. 268Buradan ferdi muhalifin adalet ve zabt vasıflarından uzak bir
ravinin hadis zabtı bakımından kendisinden daha üstün raviye aykırı olarak ve
tek başına rivayet ettiği hadis olduğu anlaşılmaktadır. Aslında ferd ravinin
münferid. muhalif de aykırı ve muhalif olarak rivayet ettiği hadis demek
olduğuna göre ferdi muhalif teriminin kendisinden, tarifi de açıklık
kazanmaktadır. Bununla birlikte ravinin. rivayetinde başkalarına muhalefet bahis
konusu olmadan başkalarının rivayet etmediği bir hadisi rivayette tek kalması da
ferdi muhaliften sayılmıştır. Tabiatiyle, rivayetinde tek kalan ravinin adalet
ve zabt yönlerinden güvenilir bir kimse olması halinde rivayeti ferd-i muhalif
kabul edilir. 269
Ferd-i Mutlak:
“Mutlak ferd” manasına isnadın herhangi bir yerinde ravisi tek olan ferd hadisin
kısımlarından biridir.
Ferd maddesinde de söz konusu edildiği gibi isnadının herhangi bir yerinde
ravisi tek olan ferd hadis iki kısma ayrılır. Bunlardan birincisi ferd-i mutlak;
ikincisi ferd-i nisbîdir. Ferd-i mutlak -ki ferd de denir- teferrüd denilen
rivayette tek kalma senedin başında olan hadisdir. Bir başka ifadeyle senedin
baş tarafındaki sahabi veya tabiînin tek başına rivayette bulunduğu hadisler
ferd-i mutlakdır. Buna göre infirâd, teferrüd veya garabet denilen rivayette tek
basma kalma senedin aslı, evveli, menşei gibi tabirlerle belirlenen sahabînin
veya tabi'inin bulunduğu baş tarafta olursa böyle rivayet edilen hadisler ferd
veya ferdi mutlak itibar edilirler. Şu hale göre ferd-i mutlak-da teferrüd
senedin herhangi bir yerinde değil, özellikle hadisi Hz. Peygamber (s.a.s)'den
rivayet eden sahabi veya sahabiden rivayette bulunan tabiidedir.
Ferd-i mutlaka velâ hakkının satışını veya hibe edilmesini yasaklayan hadis
misal verilebilir.
Bahis konusu hadis şöyledir:
“Abdullah b. Dinar, İbn Ömer isnadiyle rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber
(s.a.s) azadlı kölenin miras hakkının satılmasını da hibe edilmesini de
yasakladı.”270
Bu hadisi sahabî İbn Ömer'den bir tek Abdullah b. Dinar nakletmiştir. Bu başka
deyişle İbn Ömer'den rivayette Abdullah b. Dînar tek kalmıştır. Nitekim Müslim,
hadisi sevkettikten sonra “Bu hadis için bütün insanlar Abdullah b. Dinar'a
muhtaçtırlar” diyerek onun sahabîden rivayet eden tek ravi olduğuna işaret
etmiştir. Bu duruma göre teferrüd senedin aslında yani baş kismındadır.
Dolayısıyle hadis ferd-i mutlaktır.
Bazen hadisi tek başına rivayet eden raviden rivayette bulunan kimse de tek bir
şahıs olabilir. Hatta bu hal birkaç ravide peşpeşe devam edebilir. İman
hasletleri konusundaki Ebu Hureyre'den rivayet edilen şu hadisin sahâbi ve tabiî
ravisi tektir:
“İman yetmiş şu kadar şubedir. En üstünü “lâ ilahe illallah” sözüdür. En alt
derecesi ise insanların geçeceği yollardan onlara eziyet verecek (taş, diken ve
benzeri) şeyleri kaldırmaktır. Haya da imanın bir bölümüdür.” 271
Bu hadisi Hz. Peygamber (s.a.s)'den yalnızca sahabe Ebu Hureyre; Ebu Hureyre'den
sadece tâbi'î Ebu Salih, Ebu Sâlih'den de bir tek Abdullah b. Dinar rivayet
etmiştir.
Ferd-i mutlakın hükmüne gelince, şayet rivayetinde teferrüd eden ravi sika ise
ve zabtı tamsa yalnız başına rivayet ettiği ferd hadis sahih kabul edilir ve
dinî meselelerde delil olarak kullanılır. Şayet zabtı tam değilse hasendir. Bu
takdirde de dinî konularda delil olacak nitelikdedir. Rivayette teferrüd etmiş
olan ravisi sika ve zabıt değilse hadisi zayıftır. O takdirde ise zayıf hadisin
hükmüne girer.
Ferd-i Nisbî:
Ferd hadislerin ikinci kısmıdır ve ravilerinin birine nisbetle ferd olan hadis
çeşididir. Genel olarak hususi bir cihete nisbetle ferd olan hadis olarak tarif
edilir. 272
İbn Hacer'e göre ferd-i nisbi, senedinin baş tarafında değil, ortasında garabet
bulunan hadisdir. Böyle bir hadise nisbî denmesinin sebebi, teferrüdün belli bir
şahsa nisbetle hasıl olması dolayısiyledir. Ayrıca ona göre hadis usulü alimleri
ferd kelimesini daha çok ferd-i mutlak, garib kelimesini de ferd-i nisbî için
kullanmışlardır. 273Buna göre ferd-i nisbî, bazı alimlere göre garîbden
ibarettir.
Hadisin ferd sayılmasına sebep olan rivayette tek kalma bazen sikanın rivayette
tek kalması gibi hususî bir kayıtla olur. Şu hadis buna misaldir.
“Hz. Peygamber (s.a.s) ramazan ve Kurban bayramı namazlarını kıldırırken “Kaf”
ve “İktarabeti's-Sâ'a” (surelerini) okurdu.” 274
Bu hadisin ravilerinden Ubeydullah b. Abdillah'tan rivayette sika olarak
Damre-tu'bnu Sa'îd tek kalmıştır. Binaenaleyh bu hadisin ferd-i nisbî
sayılmasına sebep olan teferrüdü bazen mekkelilerin, Medinelilerin, Basralı,
Şamlı veya Mısırlı ravilerin birbirlerinden rivayette teferrüd etmeleri gibi
yine hususi bir kayıtla olabilir. Bu şekildeki teferrüdle rivayet edilen hadis
de ferd-i nisbîdir. Şu hadis buna misaldir:
“Ebu Said'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s)
bize namazda Fatiha ve kolayımıza giden (sure ve bir miktar ayet) okumamızı
emretti.” el-Hâkimu'n-Nîsâburî'nin belirttiğine bakılırsa bu hadisin “emeranâ”
lafzını zikirde isnadın başından sonuna kadar basralılar teferrd etmişlerdir.
275Bir başka deyişle bu lafzın rivayetinde basralılara katılan olmamış;
dolayısiyle teferrüd bu yönden olmuştur. Şu hadis de rivayetinde mısırlıların
teferrüd ettikleri ferd-i nisbîdir:
“Abdullah b. Zeyd el-Ensâri'den rivayet edilmiştir. Ben demiştir; Hz. Peygamber
(s.a.s)'i abdest alırken gördüm. Kulakları (nı meshetmek) için başını meshettiği
sudan ayrı biraz su aldı (ve meshetti).276
Teferrüd bazen de bir raviden rivayete münhasır olur. Bu takdirde hadisin
akabinde “lem yervihi illa fulânun an fulânin” (Bu hadisi falandan, fulandan
başka rivayet eden olmadı) denir. Aynı hadisi başkasından pek çok kimse rivayet
etmiş bile olsa o raviden rivayette teferrüd, aynı şekilde hadisin ferdi nisbî
addedilmesine sebep teşkil eden kayıt mesabesinde kalır. Sünen sahiplerinin
Sufyân b. Uyeyne-Vâil b. Dâvud-Babası-ez-Zuhrî- Enes b. Mâlik isnadiyle rivayet
ettikleri şu hadis de buna misaldir:
“Enes b. Mâlikten rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s) Hz. Safiyye'yi
nikahladığında kavut ve hurma ile düğün yemeği verdi.”277
Bu hadisin ravilerinden Vâ'il b. Dâvud babasından rivayette tek kalmıştır.
Vâ'il'den de Sufyân b. Uyeyne'den başka rivayet eden olmamıştır. Sufyân'ın
Vâ'il'den teferrüdü yüzünden hadis ferd-i nisbî sayılmıştır.
Belli bir şaysa nisbetle teferrüd de aynı gruba girer. Söz gelişi bir hadisi
faraza İbn Ömer'den Nâfi, Nâfi'den Mâlik rivayet etmiş olsa, birkaç ravi de
Mâlik'e uğramaksızm Nâfi'den rivayet ettikleri halde yalnız bir ravi Mâlik
tarîkından Nâfi'den rivayet etmiş bulunursa hadis ferd-i nisbî olur. Buna nisbî
denmesi, bir veya birkaç vecihten azız veya meşhur olsa bile yalnız o belli
şahsın teferrüdü yüzündendir. Yine mesela Mâlik Nâfi'den, Nâfı İbn Ömer'den bir
hadis rivayet etmiş olsa, bir başka ravi de aynı hadisi mutâbi'i olmaksızın
Mâlik'ten tek başına rivayet etse bu hadis, Mâlik'ten tek olarak rivayet eden
raviye nisbetle ferd, dolayısiyle ferd-i nisbîdir. 278
Ferd-i Nisbînin hükmünde iki durum söz konusudur:
a) Ferd-i Nisbî, sika raviden rivayette teferrüd kaydiyle ferd ise o takdirde
ferd-i mutlakın hükmüne tâbidir.
b) Diğer iki kayıt yani belli bir beldeye mensup ravilerin birbirlerinden
rivayette teferrütleri veya belli bir raviden teferrüd sebebiyle ferd ise o
zaman da hüküm hadisin geldiği tarîka göre verilir. Eğer bu tarik sahihse hadis
sahih; hasense hasen; zayıfsa zayıf kabul edilir. 279
Fevâ'id:
Hadis kitaplarında yer yer görülen bu kelime faydalı bilgiler manasına
“fâ'ide”nin çoğuludur. Hadis Usulünde harhangi bir konu ile ilgili faydalı
bilgiler verilirken başlık yerinde kullanılır.
Bununla birlikte hadis kitapları içinde ayrı bir tür olarak fevâ'id kitapları
yazılmıştır, anlaşıldığına göre bu kitaplar Hadis İlmiyle ilgili değişik
konulara dair faydalı bilgiler ve hadis açıklamaları ihtiva eden eserlerdir. Ebu
Bişr İsma'il b. Abdillah b. Mes'ud el-Abdî'nin sekiz cüzlük Fevâ'idi fevâ'id
kitapları içinde en eskisidir. 280
Fıkhu'l-Hadîs:
Fıkıh, sözlükte bir nesneyi zihinde gereği gibi anlayıp bilmek manasınadır. Buna
göre Fıkhu'l-Hadîs, hadislerin taşıdığı mananın etraflıca anlaşılması demektir.
Hadisle amel etmek her şeyden önce onun sıhhatine bağlıdır. Sıhhat sabit
olduktan sonra ise sıra manasına ve taşıdığı hükme gelir. Bunlann gereği gibi
anlaşılması hadisten çıkarılacak hükmün doğru ve isabetli olmasını sağlar. Bu
bakımdan fikhu'l-hadîs konusu özellikle Fıkıh İlminde büyük önem taşır.
Fıkhu'r-Râvî:
Fıkıh, Fıkhu'l-Hadis maddesinde de söz konusu edildiği gibi, sözlükte bir
nesneyi zihinle gereği gibi anlayıp bilmek manasınadır. Fıkhu'r-râvi ise hadis
rivayetiyle meşgul olan kimsenin rivayetinin şartlarını, hakikatini,
çeşitlerini, hükümlerini, ravilerin hallerini, rivayet edilen hadislerin
sınıflarını gereği gibi bilmesi ve bu bilgiye dayanarak sahih olan hadisleri
zayıf olanlarından ve uydurmalarından ayırdedebilmesidir. 281
Hz. Peygamber'in hadisleri her şeyden önce Kur'ân-ı Kerim'in açıklaması ve
tatbiki mahiyetinde İslâm Dini'nin ikinci kaynağıdır. Hadislerde İslâm'ın özü
olan helal, haram, emir, yasak, tavsiye, telkin, irşad, va'z ve nasihat,
kısacası bir müslümanın dünya ve ahiret saadeti için gerekli bütün değerler bol
miktarda mevcuttur. Hadisleri rivayet edenlerin ve Hadis İlmiyle meşgul
olanların bunları bilmesi, herbirinin taşıdığı hükümlere vakıf olması da
fıkhu'r-râviye dahildir.
Öte yandan ravi hadisleri etraflı bir şekilde bilirse onları öğrenip hıfzetmesi
önemli ölçüde kolaylaşır. Uygulamasını doğru bir şekilde yapar. Böylece Allah'ın
“Allah'ı ve Ahiret gününü umarlar, Allah'ı çokça zikredenler için örnek” olarak
gösterdiği 282Hz. Peygamber'in yolundan gitmiş, aynı zamanda hadislerin zabtı
kolaylaşmış olur.
Diğer taraftan ilmin her yönden faydalı olduğu açıktır. Hadislerin ihtiva ettiği
hükümler ve gerçekleri bilenler aynı zamanda birer fakih olarak din kardeşlerine
faydalı bir fert haline gelirler. Öğrendikleriyle amel ettikleri belki de
kendilerinden daha anlayışlı birine ulaştırarak ilmin yayılmasına ve
naklettikleri hadislerin daha iyi bir şekilde istifade edilmesine zemin
hazırlamış olurlar. Şu hale göre hadis ravisinin rivayet ettiği hadislerin
taşıdığı hüküm ve değerleri bilmesi hem kendisinin amel ederek üstün bir
müslüman olması, hem dininin emirlerine riayet etmek, hem de hadislerin iyice
bellenmesini kolaylaştırmak yönlerinden son derece önemlidr. Buna dair İmam-ı
A'zam ile İmam Evzâ'î arasında Mekke'de geçen bir münazaradan söz edilir.
Rivayete göre Evzâ'i, İmam-ı A'zam'a
“Rüku'a varırken, rükudan kalkarken ellerinizi niçin kaldırmıyorsunuz?” diye
sorar. İmamı A'zam,
“Bu konuda Hz. Peyygamber (s.a.s)'den sahih olarak rivayet edilmiş hiçbir haber
yoktur” diye cevap verir. Evzâ'î,
“Nasıl olmaz” der ve şu hadisi zikreder:
“... Hz. Peygamber (s.a.s) namaza başlarken, rükuda ve rükudan kalkarken
ellerini kaldırırlardı.”
Bunun üzerine İmam-ı A'zam bir başka hadis söyler:
“... Hz. Peygamber (s.a.s) ellerini sadece namaza başlarken kaldırır; başka
(zaman) kaldırmazlardı” Arkasından da şunları ekler:
“Hammâd, Sâlim'den daha fakihtir. Alkame'nin İbn Ömer'den rivayetleri olmasa
fıkıhta esamisi okunmaz. İbn Ömer'in her ne kadar sohbet şerefi varsa da
Esved'in de onun üzerinde pek çok hakkı vardır.”
Anlaşılıyor ki İmam-ı A'zam'ın söylediği hadisin isnadını teşkil eden raviler
fakihdirler. Evzâ'i'nin hadisinin isnadında ise âli olmaktan öte böyle bir
özellik yoktur. Bu itibarla İmam-ı A'zam ravileri fakih olan hadisi amel etmeye
daha layık görmüş ve onunla amel etmiştir.
Fısk:
“Fısk” ve “fusûk”, birinci, ikinci ve beşinci bablardan çekilen “feseka” kök
fiilinin masdarıdır. Her ikisi de sözlükte mutlak olarak “hurûc” karşılığı
olarak çıkmak manasına gelir. Nitekim “fesekati'r-ratbetu an kışrihâ” denir ki
“taze hurma kapçığından börtleyip çıktı” demektir.
es-Suyüti'nin el-Muzhir isimli kitabında da naklettiği gibi araplar fısk lafzını
sadece çıkmak manasına kullanırlardı. Daha sonraları Allah'a itaatten çıkmak
manasına naklederek bu manasıyla ilahî taatten çıkana fâsık dediler. 283Demek
oluyor ki fısk kelimesi önceleri Araplar arasında umumî olarak çıkmak manasında
kullanılmışken sonraları Allah'ın emirlerini terketmek, Ona - Allah korusun -
isyan ederek hak yoldan ayrılmak, doğru yoldan sapmak gibi hususî bir mana
kazanmış ve bu manada dinî bir terim haline gelmiştir. Daha çok sözlük manasıyle
değil, ıstılah manasiyle meşhurdur. Kur'ân-ı Kerim'de de küfür, ma'siyet, yalan,
günah ve kötülük manalarında varid olmuştur. 284
Terim olarak fısk, ya itikatta ya da amelde olur. İtikadî fısk ya küfürdür yahut
da bid'attir. Gerek amelinde, gerekse küfre varmamak şartiyle itikadında fıska
düşene fâsık denilmiştir.
Hadis iminde fısk, fısku'r-râvi yani hadis rivayet eden ravinin fiil ve
sözlerinde küfür derecesinde olmamak şartiyle İslam'a aykırı itikat taşıdığının
görülmesidir. Ravilerin tenkidinde göz önünde bulundurulan on tenkit esasından
(metâ'in-i aşere) biridir ve ravinin doğrudan doğruya adaletiyle ilgilidir.
İtikad açısından fıska bid'at de denir. Böyle itikadî meselelerden doğan fıska
ayrıca fısk bi'1-bid'a da denilmiştir.
Ravinin fışkı şayet büyük günahlardan birini İşlemek veya küçük günah işlemeyi
terketmeyip onda israr etmek sebebinden kaynaklanmışsa buna da fısk bi'l-ma'siye
tabir edilmiştir.
Amel açısından fıska gelince, çeşitlidir. Hadis İlmi açısından en başta ravinin
yalancılığı gelir. Özel tabiriyle kizb ale'r-Resûl yani Hz. Peygamber (s.a.s) 'e
isnad ederek yalan söylemesi, öteki ifadesiyle hadis uydurması en şiddetli ta'n
sebebidir. Yalan söylediği, hele hadis uydurduğu sabit olan ravi şiddetli bir
şekilde cerhedilir. Sözüyle islamî esaslara aykın hareket ettiğinden fasık
sayılarak terk edilir. Hadisleri hiçbir şekilde kabul edilmez.
Ravinin gerek itikadî gerekse amelî fışkından tevbe etmesi halinde
rivayetlerinin kabul edilip edilmemesi konusunda değişik görüşler ileri
sürülmüştür. Bu görüşlerden birine ve daha çok makbul addedilenine göre
fışkından tevbe ettiği açığa çıkan ravinin rivayeti makbuldür. Ancak hadiste
yalan söylediği açığa çıkmış bulunan ravinin rivayeti, tariki hasen bile olsa
hiçbir şekilde makbul sayılmaz. 285Ahmed b. Hanbel, Buhârî Şeyhi el-Humeydi,
Şafiî âlimlerden Ebu Bekri s-Sayrafî'nin görüşü budur. es-Sayrafî bu konuda “Hz.
Peygamber (s.a.s)'in ağzından yalan söyleyen bir kimsenin rivayetini, sonradan
(tevbe edip) güzel ahlaklı biri olduğu açığa çıkmış bile olsa, hiçbir zaman
kabul edemeyiz” demiştir. Onun şu sözleri de aynı konudadır: “Nakil ehlinden
birinin bir haberini, tuttuğumuz bir yalanından dolayı bir kere terk ettik mi
artık onu tevbe etmiştir diye bir daha kabul edemeyiz. Bunun gibi zayıf
saydığımız bir raviye de bir daha kuvvetli diyemeyiz.” Ebu'l- Muzaffer
İbnu's-Sem'ânî de “tek bir haberde bile olsa yalan söyleyen ravinin önceki
hadislerini de reddetmek gerekir” diyerek Hz. Peygamber'in ağzından bir tek
rivayette bile olsa yalan söyleyen ravinin hadislerinin yalanının açığa
çıkmasından öncekilerle birlikte terkedilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Böyle
birisi sonradan tevbe etmiş bile olsa hakkındaki bu hüküm değişmez.
Öte yandan en-Nevevî, rivayette yalan söylemenin, yalancı şahitlikten hiçbir
farkı olmadığını ileri sürmüştür. Ona göre yalancı şahitlikten tevbe eden
birinin şahitliği nasıl kabul edilirse rivayeti de kabul edilir. 286Ancak
kaydetmek gerekir ki rivayet ile şehadet ayn ayrı şeylerdir. Nitekim es-Suyûtî
ikisi arasında 21 noktadan fark olduğunu kaydetmiştir. (Bk. Şehadet). Ayrıca
yalan şahitlik yapan birinin zararı şahsa dokunur. Oysa Hz. Peygamber'in
ağzından yalan söyleyen biri dine zarar vermiş demektir.
Şu hale göre hadiste yalan söylemek ve hadis uydurmak hariç fısktan tevbe eden
ve durumunu düzelttiği sabit olan ravinin rivayeti kabul edilir. Hz. Peygamber
üzerine yalan söylemek ya da hadis uydurmak suçunu bir kere de olsa işlemiş
bulunan ravinin hadisleri ise hiçbir şekilde kabul edilmez.
Fısk Bi'l-Bid'a:
Bk. Fısk.
Fısk Bi'l-Ma'siye:
Bk. Fısk.
Fısku’r-Râvî:
Bk. Fısk.
Fî Hadîsihî Da'fun:
“Hadisi zayıftır” manasınadır. Fîhi da'fun (onda zayıflık vardır) lafzıyla
birlikte cerh lafızlarındandır ve cerhin en hafifine delalet eden birinci
mertebe lafızlarına ek olarak Aliyyu'l-Kari'nin saydıkları arasında yer alır.
287
Hakkında fî hadîsihî da'fun veya fîhi da'fun denilmiş olan ravi zayıf sayılır.
Bununla birlikte büsbütün terk edilmez. Hadisleri itibar için yazılır.
Fî Hadîsihî Şey'un:
“Hadisinde bir şeyler var” demektir. Bazı alimlere göre -ki, es-Sehâvî
bunlardandır- cerh lafızlarındandır. Cerhin altıncı mertebesine delâlet eden
lafızlardan olup hükmü o mertebede yer alan diğer lafızların hükmüne tabidir.
Bazı alimler, yerine fîhi şey'un lafzını kullanmışlardır.
Fi's-Sahîh:
Sahih hadisler arasında yer alır demek olup kimi muhaddislerce hadisin Buhârî
ile Müslim'in Sahihlerinde ikisinde birden, veya sadece birinde bulunduğunu
ifade eden tabir olarak kullanılmıştır. Hadisin sıhhat dereceleri arasında yeri
olduğunu belirtir.
Fîhi Cehâle:
Cehalet taşıyor anlamını veren bu tabir, ez-Zehebî'nin de içlerinde bulunduğu
kimi alimlere göre cerh lafızlarındandır.
Fîhi Da'fun:
Bk. Fî Hadîsihî Da'fun.
Fîhi Ednâ Mekal:
“Hakkında pek hafif bir ta'n vardır” manasına bir tabir olup İbn
Haceri'l-Askalânî'nin en ehven mertebesinde kullanıldığını söylediği cerh
lafızlarındandır.
Bu ve benzeri cerhin en hafifine delalet eden lafızlarla cerhedilmiş bulunan
ravinin hadisleri terkedilmez. İtibar için yazılabilir.
Fîhi Halfun:
Hakklnda ihtilaf vardır manasına gelen bu tabir de cerh lafızlarındandır. İbn
Ebî Hâtim'in tasnifinde yoktur. el-Irakî'nin cerhin en hafifine delâlet etmek
üzere sıraladığı lafızlar arasında yer alır.
Fîhi halfun denilerek cerhedilmiş ravinin hadisleri itibar için yazılır. Ancak
rivayetinde güvenilir biri olduğu ihtilaflıdır. Dolayısiyle hafif şekilde de
olsa cerhedil-miştir ve sika raviler derecesinde değildir.
Aynı mertebede ve aynı manaya delâlet etmek üzere uhtulife fîhi lafzı da
kullanılmıştır.
Fîhi Lînun:
“Onda gevşeklik var” manasına cerhin birinci mertebedeki en hafifine delalet
etmek üzere el-Irâkî'nin zikrettiği lafızlardandır. İbn Ebî Hâtim'in tasnifinde
haliyle yoktur.
Hakkında fîhi lînun denilen ravinin hadisleri itibar için yazılır. Ancak
rivayette gevşek, dini konulara riayette kusuru var demektir.
Fîhi Mekalun:
“Hakkında söz var” anlamında cerh lafızlarındandır. Cerh'in en hafifine delalet
etmek üzere el-Irâkî'nin zikrettiği lafızlar arasında yer alır. Dolayısiyle İbn
Ebî Hâtim'in tasnifinde yoktur.
Hakkında fîhi mekâlun denilerek cerh hükmü verilen ravi büsbütün terkedilmez.
Hadisleri itibar için yazılır. Ancak böyle bir ravinin rivayetinde gevşeklik
dini emirlere riayetinde kusur var demektir.
Fîhi Nazarun:
“Hakkında görüş var” demek olan bu tabir de cerh lafızlarındandır. Cerhin
beşinci mertebesinde yer alır.
Kaide olarak bu ve diğer beşinci mertebede yer alan cerh lafızları ile
cerhedilen ravinin hadisleri ne yazılır, ne de itibar için dikkat nazarına
alınır.
Buhârî bu lafzı metrûku'l-hadîs cerh lafzının yerinde kullanmıştır. Böylece
diğer cerh ve ta'dil imamlarından ayrılmıştır. Buhâri'nin hakkında fîhi nazarun
dediği ravinin hadislerine hiçbir şekilde itibar edilmez.
Fîhi Şeyun:
Bk. Fî Hadîsihî, Şey'un.
Fihris:
Bk. Fihrist.
Fihrist:
Dört harfli basit fiilden alınma bir kelime olan fihrist aslında farscadır.
Fihris şeklinde de kullanılır.
Hadis Usulü İlminde fihrist, icazet yoluyla hadis rivayetinde şeyhin muayyen
birine muayyen bir kitabın rivayeti için izin vermesinde geçer, şeyh belirlediği
talibe hadislerinin yazılı olduğu fihrist denilen defteri rivayet etmesi için
icazet verir. İcazet esnasında eceztuke me'ştemelet aleyhi fihristi der. Şeyh bu
sözüyle hadislerinin yazılı olduğu kitap veya defterleri kasdetmiş olur.
es-Suyûtî de bu kelimeyi birkaç kitap veya defterden meydana gelen hadis
mecmuası olarak açıklamıştır. 288
Fiilî Sünnet:
Bk. Sünnet.
Fiten:
Asıl itibariyle “deneme, bela, fitne, anarşi” gibi manalara gelen fitne
kelimesinin çoğulu olan fıten, cami türü hadis kitaplarında Hz. Peygamber
devrinden sonra meydana gelmesi muhtemel hadiselere dair hadisleri bir araya
getiren ana bölüm başlığının adıdır. Bazı kaynaklarda el-Fiten ve Eşrâtu's-Sâ'a
ve el-Fiten ve'1-Melâhim olarak da geçer.
El-fiten Ve Eşrâtu's-Sâ'a:
Bk. Fiten.
El-Fiten Ve'l-Melâhim:
Bk. Fiten.
Fuhşu'l-Ğafle:
Aşırı gaflet karşılığıdır. Bazı Hadis Usulü alimlerince fartu'l-gafleyi ifade
edecek şekilde kullanılmıştır. (Bk. Gaflet).
Fuhşu'l-Ğalat:
Bazı alimlerce kesretu'l-galat karşılığı olarak kullanılmıştır. Onunla aynı
manaya gelir. (Bk. Kesretul-Galat).
Fukahâ-Yı Seb'a:
Yedi fakih” manasınadır. Tabi'înin büyükleri arasında fıkıh bilgisiyle temayüz
etmiş yedi zata denir.
Hem hadis rivayetinde hem de fıkıh ilminde akranlarını geride bırakan ve haklı
bir şöhret sahibi olan bu yedi tâbi'î âlim, Sa'îd İbnu'l-Museyyeb, Kasım b.
Muhammed b. Ebî Beri's-Sıddîk, Urve İbnu'z-Zubeyr, Hârice b. Zeyd b. Sabit, Ebu
Seleme b. Abdirrahman b. Avf, Ubeydullah b. Utbe b. Mes'ûd, Süleyman b.
Yesârdır. 289
Hicaz âlimlerinin çoğu fukahâ-yı seb'a olarak bu yedi şahsı saymışlardır. Ancak
İbnu's-Salâh'ın kaydettiğine göre Abdullah İbnu'l-Mubârek, medinelilerin dinî
meselelerde görüşüne müracaat ettikleri yedi kişinin, Ebu Seleme yerine Salim b.
Abdillah b. Ömer olmak kaydiyle yedi tâbi'î'den ibaret olduğunu söylemiştir.
290Bu demektir ki Abdullah İbnu'l-Mubârek'e göre fukahâ-yı seb'a Sa'îd, Kasım,
Urve, hârice, Salim, Ubeydullah ve Suleymandan oluşur. Bunun gibi Ebu'z-Zinâd,
Ebu Seleme ve Sâlim'in yerine Ebu Bekr b. Abdirrahmân'ı fukahâ-yı seb'adan
saymıştır. Ali İbnu'l-Medînî'ye göre ise medineli fakihler Sa'îd, Kasım, Ebu
Seleme, Hârice, Kardeşi İsmail b. Zeyd, Abdullah b. Ömer'in oğulları Salim,
Hamza, Zeyd, Ubeydullah, Bilal; Ebân b. Osman, Kabîsa b. Zueyb olmak üzere on
iki kişidir. 291Anlaşılıyor ki Ali İbnuİ-Medînî ayrıca Fukahâyı Seb'adan
bahsetmemiştir.
Sahabeden sonraki tâbî'iler neslinin ilimde haklı bir şöhrete sahip olan
âlimleri şüphesiz bu kadar değildir. Yüce Allah hepsinden razı olsun, aralarında
daha nice âlimler yetişmiştir. Bunların ilim uğruna yılmak bilmeyen gayretleri
sayesinde sahabenin Hz. Peygamber (s.a.s)'den öğrendikleri ilim korunabilmiş ve
sonraki nesillere aktarılabilmiştir. Fukahâ-yı Seb'a ise daha çok Fıkıh ilminde
meşhur olduklarından bu ilmin yayılmasında üstün hizmetleri olmuştur.
Fulân Lâ Yus'elu Anhu:
Bk. Fulânun Yus'elu Anhu.
Fulân Yus'elu Anhu:
“Falan da nasıl diye sorulur mu?” anlamına gelir. Ta'dil lafızlarından biri olup
ravilerin adalet ve zabt yönlerinde güvenilir ve yüksek derecelerde olduğunu
ifade eder. Ta'dilin birinci mertebesinde yer alır.
Bir ravi hakkında fulân yus'elu anhu denilerek adalet hükmü verilmişse o ravi
her bakımdan güvenilir demektir. Hadisleri makbuldür.
Bu ta'dil lafzıyla aynı manaya gelmek ve aynı mertebede olmak üzere fulânun lâ
yus'elu anhu (falanca sorulmayacak biridir) ta'dil lafzı da kullanılır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi