Hadis - I2 - Hadisterimlerisozlugu
İ
İbdâl
İbdâl-i Âlî
İbdâl-i Nazil
İbhâm
İbn Mâce
İbtidâ-yı Sened
İ'câm
İcâze
İcâze Âmme
İcâze Âmme Mukayyede
İcâze Âmme Mutlaka
İcâze Li’l-Ma'dûm
İcâze Li'l-Mechûl
İcâze Li’l-Mechûl Bı'l-Mu'ayyen
İcaze Li’l-Mıtayyen Bıl-Mechûl
İcaze Li'l-Mu'ayyen Fî Gayrı
Mu'ayyen
İcâze Li'l Mu'ayyen Fi'l-Mu'ayyen
İcâze Mâ Lem Yesmahu'l-Mucîz
İcâze Mâ Lem Yetehammelhu'l-Mucîz
İcâze Mechule
İcâze Mu'allaka
İcâze Mücerrede Ani'l-Munâvele
İcâze Mukterine Bi'l-Munâvele
İcazet
İcâzetu'l-Mu'ayyen
Li'l-Muayyen Fî'l-Mu'ayyen
İcâzetu’l-Mucâz
İdâl
İdrâc
İfrâd
İhâle
İhbar
İhrâc
İhticâc
İhtilâfu'l-Hadis
İhtilât
İhtisâr-ı Hadis
İhtisâru'l-Hadîs
İhve Ve Ahavât
İklâl-i Hadîs
İkrâr
İksar-ı Hadis
İlâhî Hadis
İlhak
İ'lâl
İ'lâmu'ş-Şeyh
İlhâm
İlelu'l-Hadîs
İle's-Sıdkı Ma Huve
İleyhi'l-Munteha Fi'l-Kizb
İleyhi’l-Munteha Fi'l-Vad'
İleyhi’l-Munteha Fi't-Tesebbut
İlle Gâmıda
İllet
İlm
İlm-i Ahbâr
İlm-i Âsâr
İlm-i Hadîs
İlm-i Nazarî
İlm-i Zarurî
İlmu Dirâyeti'l-Hadîs
İlmu Mustalahi'l-Hadîs
İlmu'l-Hadîs
İlmu'l-Hadîs Dirâyeten
İlmu'l-Hadîs Rivâyeten
İlmu'r-Rivâye
İmâm
İmlâ
İn Sahha'l-Haber
İndenâ
İnfirad
İnkıta'
İnteha'l-Lahak
İntihâ
İntiâ'u's-Sened
İntikâ
İntikad
İntikâd-ı Esânîd
İ'râbu'l-Hadîs
İrmi Bihî
İrsal
İrsâl-i Celi
İrsâl-i Hafî
İrsâl-i Zahir
İrvi Hazâ Annî
İsmâ
İsnad
İsnad Tedlisi
İsnâd-ı Âli
İsrailiyyât
İstidrak
İstifada:
İstihraç
İstimla
İstinbat
İstinbâtu'l-Ahkâm
İstişhad
İşkâl
İtibâr
Î'tidâd
İtkan
İttefekâ Aleyh
İttefekâ Aleyhi'ş-Şeyhân
İttihâm Bi'l-Kizb
İttihâmu'r-Râvî Bil-Kizb
İttisal
İztırab
İ
İbdâl:
Sözlükte değiştirmek, bir nesnenin yerine diğerini getirmek mânâsına gelir
Hadis usulü ıstılahı olarak ibdâl, uluvvü nisbînin kısımlarından biridir. Şöyle
tarif edilir: Bir ravi, el-Kutubu's-Sittede veya başka hadis kitaplarının
birinde bulunan hadislerden birini o kitabın tankından başka bir tarik ile
musannifin şeyhinde musannıfla buluşmak üzere daha az sayıda ravi ile rivayet
ederse buna muvafakat adı verilir. Şayet söz konusu muvafakat kitap sahibinin
şeyhinin şeyhinden daha az ravi ile hasıl olursa isnadın bu şekilde meydana
gelen ulüvvüne ibdâl denir. İsnadın musannıfta nisbetle âlî oluşunun bu kısmına
ibdâl denilmesi, hadisi rivayet edilen kitap sahibinin şeyhinin şeyhinden
rivayet eden ravi, o kitap sahibinin şeyhinden bedel olduğu içindir.
Bu sebeple ibdâle, şeyhin şeyhine nisbetle muvafakat sözü konusu olduğundan
şeyhu'ş-şeyhte muvafakat da denir. Muvafakati mukayyede diyenler de vardır.
Şu hadis ibdâle misal verilebilir. Tirmizî, Ali b. Hucr -Halef b. Halîfe -
Humeyd el-A'rec - Abdullah İbnu'l-Hâris - İbn Mes'ûd isnadiyle Hz. Peygamber
(s.a.s)'in şöyle buyurduklarını rivayet eder:
“Rabbi kendisiyle konuştuğu gün Hz. Musa'nın üzerinde yün setre, yün cübbe, yün
külah, yün şalvar vardı. Ayakkabıları ise ölü eşek derisinden yapılmıştı.” 402
Aynı hadisi el-Irakî, İbn Arefe cüzünden bir başka tarîkla ve iki ravi eksiğiyle
Tirmizî'nin şeyhinin şeyhi olan Halef b. Halîfe'den rivayet etmiştir. Bu durumda
el-Irâkî, kendi isnadında önce Halefe nisbetle uluvv temin etmiş; ayrıca
Tirmizı'nin şeyhinin şeyhi olan Halefte daha az ravi ile muvafakat sağlamıştır.
Sonuç olarak da kendi tarikından rivayetinde Haleften rivayette bulunan ravisi,
Tirmizî'nin şeyhi olan Ali b. Hucr'e bedel vaki olmuştur.
İbnu's-Salâh ve ona tabi olarak en-Nevevî, el-Irâkî ve es-Suyûtî'ye göre ibdalin
tarifinde uluvv yani daha az ravi ile rivayet söz konusudur. Nitekim
İhnu's-Salâh, “isnadda uluvv olmazsa bunlara muvafakat veya bedel denmez. Gerçi
isnad âlî olmasa da muvafakat ve ibdal hasıl olur. Ancak o takdirde bunlara
iltifat edilmeyeceğinden bu isimler verilmez” diyorsa da403, bütün muhaddislerin
bu ıstılahta birleştikleri bazı karinelerden anlaşılmaktadır. Nitekim ez-Zehebî
ile diğer bazı Hadis Usûlü âlimleri isnadda uluvv olmaksızın da muvafakat ve
bedel tabirlerini kullanmışlardır. 404
Uluvv söz konusu olmayan bedele İbdâl-i nazil diyenler olmuştur.
İbdâl-i Âlî:
Bk. İbdâl.
İbdâl-i Nazil:
Bk. İbdâl.
İbhâm:
Asıl itibariyle bir iş muğlak ve şüpheli olmak manasınadır. Bir adamı bir işten
alıkoymak, kapıyı kapatmak manalarına da gelir. 405
Hadis Usulünde ibhâm, cerh ve ta'dil kaideleri ile ilgili olarak, sika bir
ravinin isnadında kendisi gibi sika olan şeyhini ismiyle değil mübhem bir
şekilde zikretmesine denir.
Özellikle İmam Mâlik'in el-Muvatta'ında ve İmam Şafiî'nin rivayetlerinde çokça
görülen ibhâm, çeşitli şekillerde yapılmıştır. Fakat belli bir tabiri yoktur. En
çok kullanılan ibhâm lafızları, ahberanî şeyhim, ahberanî raculun, haddesenâ
sâhibun lenâ, huddistu an fulânin, haddesenî gayra vahidin min ashabına,
haddesenî ba'du ashâbinâ, ahberanî's-sikatu, ani's-sikati, haddesenî men lâ
ettehimu ve benzeri lafızlardır. Ravileri arasında ismi herhangi bir sebeple
ibham edilmiş biri bulunan hadise mubhem adı verilir.
İsnadda ismi mübhem bırakılan ravînin kim olduğu bazen rivayet ettiği hadisin
başka tarîktan rivayetinde isminin söylenmesiyle anlaşılır. Bununla birlikte
şeyhini ibhâm eden sika ravinin bütün isnadlarının karşılaştırılmasından veya
ibham edilen şeyhin ismini birinin haber vermesiyle anlaşıldığı da olur. Meselâ
İmam Mâlik'in “ani's-sika, an İbn umer” dediği yerde “sika” Nâfi'dir. “Ahberanî
men lâ ettehimu min ehli'1-ilm” dediği yerde ise kasdettiği el-Leys b. Sa'ddır.
Yukarıda rivayetlerinde şeyhini çokça ibhâm ettiğinden bahsettiğimiz İmam
Şâfi'î'nin “ahberanî's-sika, an İbn Ebî Zi'b” ibhamında sika olarak nitelediği
şeyhi Muhammed b. İsmail b. Ebî Fudeyk’tir. “Ani's-sika, ani'z-Zuhrî” dediğinde
ise mübhem bıraktığı kişi Sufyân b. Uyeyne’dir. “Haddesenî men lâ ettehimu”
dediğinde ibham ettiği şeyhi İbrahim b. Yarıya’dır. Ahmed b. Hanbel'in oğlu
Abdullah'a göre İmam Şafiî'nin “Haddesenî's-Sika, an Huşeym” diyerek ismini
ibham ettiği şeyh, fıkıhta talebesi olan Ahmed b. Hanbel’dir. 406
İsmi ibham edilen şeyh adalet vasfına haizse ona mubhemu't-ta'dil de denir. Sika
değilse isnadın munkati olduğuna hükmedilir.
İbn Mâce:
Bk. Sünen İbn-i Mâce.
İbtidâ-yı Sened:
Senedin başlangıcı anlamına gelen bir tabir olarak hadisi rivayet eden veya
kitabında nakleden muhaddise denir.
İ'câm:
İ'câm, sözlükte ifal babından mastardır ve sözü fesahat ve beyanla söylemeyip
tutuk konuşmak veya maksadı açıkça anlatamamak manasına gelir. Bu mana ile
ilgili olarak yazıyı noktalamaya da i'câm denir ki, yanlış okuma ihtimalini
nokta, hareke ve i'rab işaretleri koyarak bertaraf etmekten ibarettir. 407
Bu kısa açıklamadan anlaşılacağı üzere hadis usulünde i'câm, hadis metinlerinin
yazılışında yanlışlığı ve karışıklığı önlemek için harflerin noktalanmasına
denilmiştir. Hadis yazan katibin uymak zorunda olduğu kaideler arasında
sayılmıştır. Ta ki bu kaideye riayetle aynı şekilde yazılan be, te, se, ye,
hatta nun; cim, ha , hı,; dal, zel; ra, ze; sin, şın; ayn, ğayn; harflerinden
herbiri benzeriyle karıştırılarak yanlış okumaya meydan verilmesin. Bilinen
gerçektir ki, insan hafızası unutmaya mahkumdur, ilk unutkan kişi, ilk insan
olan Hz. Adem'dir.408 Şu hale göre pek çok hususta olduğu gibi yazıda da
hafızaya ibareleri doğru okumayı sağlayacak tedbirleri almak gerekir. Benzer
harfleri birbirinden ayırt edecek şekilde noktalarını yerli yerine koymak bu
tedbirler arasındadır ve i'camın doğuşuna yol açmıştır.
Yine bilinen bir gerçektir ki yazıda düzgün noktalama yapılmayışı çok büyük
hatalara yolaçmıştır. Öyle ki yerine göre bir nokta hatası “göz”ü “kör”
etmiştir. Hadisleri yazan kâtip, lüzumlu yerlere nokta koymadığı takdirde bir
mu'tezilî çıkar, hadiscinin “Şu'be ve Sufyândan rivayetini seb'atin ve seb'îne
(77)” okur, hadiscilerle alay etmeye kalkışır. 409
Bu konuda meşhur rivayete göre Hz. Osmân Mısır valisi Abdullah b. Sa'd b. Ebî
Serh'a yazdığı mektupta oraya tayin ettiği Muhammed b. Ebibekr hakkında “izâ
câ'ekum fa'kbilûhu” diyerek yanlarına geldiğinde onu kabul etmelerini, ikramda
bulunmalarını emretmiştir. Aksiliğe bakın ki, yazıda noktasız olan son kelime
“fa'ktulûhu” (öldürün onu) şeklinde okunarak fitneye yol açmıştır.
Söylendiğine göre Hz. İsa (a. s) hakkında İncil'in Arapça Tercümesinde “Sen,
erkek eli değmemiş bir kadından dünyaya getirdiğim bir peygamberimsin” ibaresi
feci bir nokta ve i'rab hatasiyle “ente buneyye veledtuke mine'l-betûl” - hâşâ-
(sen betul bir hanımdan doğan benden olma oğlumsun) şeklinde küfre
dönüştürülmüştür. 410
Bu tarihî ve Önemli misalleri artırmak mümkündür. Verilenler göstermektedir ki,
bir arapça ibarenin doğru olarak okunabilmesi her şeyden önce yazılırken
noktalanmasına; bunun yanısıra gerekli yerlerine i'rablarını gösteren harekeler
konulmasına bağlıdır. Böyle bir işlem gelişigüzel bir ibare için gerekli olunca
dinî hükümlerin Kur'ân-ı Kerim'den sonra ikinci kaynağı olan hadisler için daha
da titizlikle uyulması gereken bir mecburiyet olmaktadır.
İmam Evzâ’i’nin “yazılı metinleri harfleri noktalamak suretiyle yazmak o yazılı
metinlerin nurudur” dediğine bakılırsa411, ilk hadis metinlerinin gerekli
yerleri i'cam edilerek yazıldığı söylenebilir.
Bazı muhaddisler i'cama rakş demişlerse de aralarında fark vardır. (Bk. rakş).
İcâze:
Bk. İcazet.
İcâze Âmme:
“Umumî icazet” manasına icazetin üçüncü nevidir. Bir şeyhin ne rivayet edilecek
icazete konu olan kitap veya hadisleri ne de onları rivayete izin verdiği şahıs
veya şahısları açıklamaksızın eceztu ehle zemânî (zamanımda yaşayanlara icazet
verdim), li-men edreke zemânî (zamanıma yetişenlere İcazet verdim), eceztu
li'1-muslimîn (veya cemî'a'l-muslîmîn), (Müslüman olan herkese izin verdim),
eceztu li-men kale lâ ilahe illallah (lâilâhe illallah diyen herkese icazet
verdim) eceztu li-men yeşâ'u'l-îcâzete (isteyen herkese icazet verdim) gibi
umumi bir ifadeyle verdiği icazettir. Bu icazet nevinin özelliği mucâzun lehin
tayin edilmemiş oluşudur.
Şahsın belli etmeden umumi olarak verilen icazetler alimler arasında ihtilaf
konusu olmuştur. Hatta icazeti esas itibariyle kabul edenler bile umumiyetle bu
nevi icazette tereddüde düşmüşlerdir. Bunlara göre kısıtlayıcı bir vasıfla
kayıtlı icazetler, kayıtlı olmayanlara nisbetle cevaza daha yakındır. 412
Öte yandan Ebu Abdillah b. Mende “la ilahe illallah diyen herkese” diyerek umumî
bir icazet vermiş, el-Hatibu'l-Bağdâdî de bunu caiz görmüştür. Ayrıca Kadi
Ebu't-Tayyib et-Taberi'nin nakline göre Ebu Abdillah b. Attâb, Ebu'1-Fadl Ahmed
İbnu'l-Hasen b. Hayrûn, Ebu'l- Velid b. Ruşd, Ebu Tâhir es-silefî, Ebu-bekr b.
Hayr el-İşbilî aha pek çok âlim umumi icazeti caiz görmüşlerdr. 413
İbnu's-Salâh, icâze âmmeyi caiz görmemiştir. Ona göre -pek azı müstesna- umumi
icazeti caiz gören selef ve son devir alimlerinden bu icazet çeşidini kullanarak
hadis rivayet edildiği ne duyulmuş ne de görülmüştür. Aslında icazet
zayıflıktır. Hududu geniş tutulursa zayıflığı artar ve çekilmez hale gelir.414
el-Irâki ise aynı görüştedir ve umumi icazetle rivayeti bırakmanın ihtiyata
uygun olacağını söylemiştir.
Bazı âlimler icâze âmmeyi mutlak (icâze âmme mutlaka); ve mukayyed (icâze âmme
mukayyetle) olarak iki kısma ayırmışlardır. Bunlardan birincisi izah edilen
kayda tâbi tutulmayan umumî i-cazettir. İkincisi ise muhaddisin umumî tabiri
biraz kısarak, bir şehir veya bölge yahut mezhep mensuplarına, yahutta filan
şehrin ilim ehline veyahutta evvelce kendisinden okumuş olanlara diyerek bir
kayıtlama yapıp verdiği icazettir.
İbn Haceri'l-Askalânî mutlak icâze âmme ile hadis rivayet etmiştir. Bununla
birlikte bu yolla hadis almayı zayıf addettiği şu sözlerinden anlaşılmaktadır:
“Gerçi mutlak icâze âmmenin cevazına gelince, Kadî İyad, önce icâze âmmenin
meçhul ve sayılamayan kişiler için vakıf kurmaya kıyas edildiğine; buna göre
“falanın evladı için, fulanın kardeşleri için” kurulan vakfın caiz olduğuna
işaret ettikten sonra şunları söyleyerek umumi icazetin caiz görülmesi tarafına
meyletmiştir:
“İcazeti sahih gören alimlerin eceztu li-men huve min talebeti'1-ilmi li-beledin
keza (şu beldede ilim talebesi olanlara icazet verdim); eceztu talebete'1-ilmi
bi-beledî keza (memleketimde bulunan talebelere icazet verdim); eceztu li-men
kara’e aleyye kable hazâ (bundan önce bana hadis arzedenlere icazet verdim) gibi
kayda bağlayıcı tabirlerle umumi icazetle hadis rivayetinin caiz olduğu
görüşünde birleştiklerini sanmıyoruz. Kimsenin böyle bir icazetten men
edildiğini de görmedim”.415
en-Nevevi’ye göre kaydı belirten herhangi bir vasıfla verilen icâze âmme
mükayyedenin caiz olması ihtimali, mutlak icaze âmmeye nisbetle daha fazladır.
416
İcâze Âmme Mukayyede:
Bk. İcâze Âmme.
İcâze Âmme Mutlaka:
Bk. İcâze Âmme.
İcâze Li’l-Ma'dûm:
Henüz hayatta olmayan bir kimseye verilen icazettir. Şeyh, eceztu li-men yûledu
1i-fulânin (falanın doğacak çocuğuna icazet verdim) gibi bir dea sîgası
kullanarak ismini andığı kişinin ilerde doğacak çocuğuna hadislerini rivayet
etmesi için izin verir.
İcazet çeşitleri arasında sayılan bu şekilde bir icazetin caiz olup olmadığında
ihtilaf vardır. Nitekim Şafiî âlimlerinden Ebu't-Tayyib et-Taberî ile Ebu'n-Nasr
İbnu's-Sabbâğ'a göre hayatta olmayana icazet bâtıldır; zira icazet, mucâzı haber
vermek hükmündedir. Henüz hayatta olmayan bir kimseye bir şey haber vermek ise
sahih değildir. Bunun gibi hayatta olmayan icazet vermek de sahih olmaz.
Hak ve gerçek olan budur. 417
el -Hatîbu'l- Bağdadî de, bütün şeyhlerinin hadis meclislerinde bulunmayan
çocuğa yaşını başını sormadan icazet vermeyi caiz gördükleri halde hayatta
olmayana icazete cevaz vermediklerini söylemiştir. 418
Buna karşılık ma'dûma icazeti caiz görenler olmuştur. Bunlar cevaza Hanefilerle
Mâlikîlerin ma'dûma vasiyeti caiz görmelerine kıyas ederek hükmetmişlerdir.
Bundan başka bir de ma'dûmu maluma atfederek icazet vardır, böyle icazette şeyh,
eceztu li-fulânin ve li-akîbihî mâ tenâselû (falancaya ve soy sürdürdükleri
sürece çocuğuna ve torunlarına icazet verdim) gibi bir eda lafzı kullanır.
Şafiî'ler, ma'dûma icazetin bu türünün caiz olduğu görüşündedirler. Ancak, kabul
etmek gerekir ki, böyle bir icazet zayıftır. 419
İcâze Li'l-Mechûl:
İcazet çeşitlerinin dördüncüsü olup icâze meçhule adiyle de bilinir. İsmi ve
mahiyeti belirlenmemiş meçhul bir kitabı rivayet etmesi için belli bir şahsa
yahut belirli bir kitabı rivayet için meçhul bir şahsa icazet vermek şeklinde
uygulanmıştır. İlk uygulama icâze li'l-Mu'ayyen bi'1-mechûl; ikincisi ise icâze
li'1-mechûl bi'1-mu'ayyen isimleriyle bilinir.
Meçhule veya meçhul için icazet verirken şeyh, söz gelimi, birkaç sünen kitabı
rivayet etmiş de hangisinin rivayetine izin verdiğini açıklamaksızın eceztuke
kitabe's-sunen (sana sünen kitabını rivayet etmene izin verdim) yahut eceztu
(leke) (ba'da) mesmû'âtî (işitmiş olduğum hadislerin bir kısmını rivayet etmene
icazet verdim) yahutta ismiyle nisbeti müşterek birkaç kişiden hiçbirini tayin
etmeden mesela “Eceztu li-Muhammed b. Hâlid ed-Dimeşkî” derse gerek mucâzı,
gerekse mucâz lehi meçhul bırakmış olur. Böyle bir icazet batıl olduğu gibi bu
şekildeki icazetle rivayet de haramdır. Şu var ki, icazeti veren yalnızca söz
gelimi Sünen Ebî Dâvudu rivayet eden kişi olarak bilinir yahut ismini andığı
şahsın kim olduğu başka bir surette açıklanır ve bu karine ile cehaleti zail
olursa icazet sahih olur. Bunun gibi bir kimseden şahsını görmediği diğer birine
icazet vermesi istenir, o da şüpheye yer bırakmayacak şekilde icazet verdiği
kimsenin adını tasrih ederek hadislerini rivayete izin verirse, verdiği icazet
yine sahihtir. Böyle bir durumda mucîzin icazet verdiği kimseyi görmesi şart
değildir. Şahıslarını bilmediği, fakat verdiği icazetnamede isimleri şüphe
götürmeyecek Şekilde açık olan bir gruba icazet vermesi de böyledir.
İcâze Li’l-Mechûl Bı'l-Mu'ayyen:
Bk. İcâze li’l-Mechûl.
İcaze Li’l-Mıtayyen Bıl-Mechûl:
Bk. İcâze li'l-Mechûl.
İcaze Li'l-Mu'ayyen Fî Gayrı Mu'ayyen:
İsmi ve künyesiyle belirlenmiş bir kimseye, icazete konu olan hadisler veya
kitap belirtilmeden verilen icazettir. Bir başka deyişle, mucâz leh belirtildiği
halde mucâz belirtilmeksizin uygulanan icâze mücerrede ani'l-munâvele
şekillerindendir. Böyle icazette şeyh, eceztu (leke) cemî'a mesmû'âtî veya
eceztu (leke) cemî'a merviyyâtî gibi bir eda lafzı kullanarak talebesine icazet
verir. Böylelikle icazet verdiği kimseyi açıkladığı halde rivayetine izin
verdiği şeyi açıklığa kavuşturmamış olur.
Bu şekildeki bir icazet caiz görülmüştür.
İcâze Li'l Mu'ayyen Fi'l-Mu'ayyen:
Bk. İcâzetu'l-Mu'ayyen Li'1-Mu'ayyen Fi'1-Mu'ayyen.
İcâze Mâ Lem Yesmahu'l-Mucîz:
Bk. İcâze Mâ Lem Yetehammelhul-Mucîz.
İcâze Mâ Lem Yetehammelhu'l-Mucîz:
İcazet verenin ilerde rivayet edeceği, başka deyişle icazet verdiği anda henüz
rivayet etmemiş olduğu hadislerin, alınışından sonra rivayet edilmesi kaydiyle
verdiği icazettir. İcazet şekillerinin sekizincisi sayılmıştır.
Bu yolla icazet vermek isteyen şeyh, talebesine eceztu leke mâ sahha ve mâ
yesıhhu indeke min mesmû'âtî (Sana
işiteceğim hadislerin sahih olanlarını ve sahih kabul ettiklerini rivayete izin
verdim) gibi bir dea lafzı kullanır.
Kadı İyad’ın söylediğine bakılırsa kimi alimlerce Endülüs'te uygulanmıştır. Ne
var ki ona göre böyle bir icazet, kendinde olmayanı bağışlamak gibidir ve
batıldır; çünkü böyle icazet veren bir şeyh, henüz rivayet etmediği hadislerin
rivayet edilmesine izin vermiştir. Dolayısiyle iczeti haberi olmadığı bir şeyi
rivayete vermiş demektir.420
en-Nevevî de Kadı İyad'a katılır ve bu şekildeki bir icazetin sahih olmadığını
söyler. Ona göre bir hadis talibinin bütün işittiği hadisleri rivayet etmesine
icazet veren şeyhinden herhangi bir şey rivayet etmek istediği zaman, o şeyin
şeyhi tarafından icazetten önce rivayet edilip edilmediğini araştırması gerekir.
421
İcâze Mechule:
Bk. İcâze li'1-mechûl.
İcâze Mu'allaka:
İcazetin beşinci nevidir ve tayin edilmiş yahut edilmemiş bir kimsenin arzusuna
bırakılmış şeklidir. Böyle bir icazeti şeyh eceztu li-men yeşâ'u fulânun
(falanın dilediği kimseye (veya kimselere) icazet verdim) gibi bir eda lafzı
kullanarak verir. Hadislerinin rivayet edilmesi iznini kendi insiyatifinden
çıkararak bir başkasının arzusuna bırakır.
İbnu's-Salâh'a göre bu kabil icazette rivayeti şarta bağlamak ve mucâzun lehin
cehaleti söz konusudur. Bu itibarla kuvvetli olan görüşe bakılırsa caiz
değildir. Nitekim öyle olduğundan buna ta'lîku'l-icâze (icazeti başkasının
arzusuna bırakmak da denilmiştir. Şafii âlimlerden Ebu't-Tayyibi't-Taberî bu
görüştedir. Gerekçesi, mechûl bir kimseye icazet kabilinden olmasıdır. Bu yönden
tıpkı mucâzun lehi tayin etmeden eceztu li-ba'di'n-nâs veya eceztu ba'da'n-nâs
(bazılarına icazet verdim) gibi bir ifadeyle icazet vermeye benzer. Dolayısiyle
batıl olur. Batıl olmasının bir sebebi de vekâleti ta'lik etmeye benzemesidir.
İcazetin şarta bağlanmış olması da icâze li'1-mechûlün sahih sayılmayış
sebeplerindendir; zira kaide olarak cehaletin ifsat ettiğini şarta bağlamak da
ifsat eder.422
Bununla birlikte hanbelî âlimlerden Ebu Ya'la İbni'l-Ferrâ ile mâlikilerden
Ebu'l-Fadl Muhalled b. Ubeydillah b. Umrûs bu nevi icazeti caiz görümşlerdir.
İbn Umrûs'a göre muallak icazette her ne kadar cehalet varsa da, bu cehalet,
isteğine bırakılan kimsenin dilemesi halinde kalkar, mucâzun leh tayin edilmiş
olur. Bu itibarla batıl olması lazım gelmez.
Hanefîlerden Ebu Abdillah'a göre ise bu türlü icazetin muallak bırakılmış
vekâlete kıyas edilmesi sahih değildir; zira vekil, kendisine vekâlet verenin
azletmesiyle vekâletten düşer, oysa mucâzun leh, icazet verenin rücu etmesiyle
rivayetten men edilmiş olmaz. 423
İcazet veren şeyh bazen icazet verdiği kişiyi belirtmekle birlikte rivayeti onun
arzusuna bırakır. Bu da bir nevi icâze mu'allaka sayılır. Böyle durumda mucîz,
eda sırasında eceztu fulânen in şâ'e'r-rivâye (falancaya rivayet istediği
takdirde icazet verdim) gibi bir eda lafzı kullanılır.
İcâze Mücerrede Ani'l-Munâvele:
Kısaca münavelesiz icazet, elden vermek olmaksızın verilen icazet manasınadır.
İcazet şekillerinden biridir. Hadis şeyhinin hadislerinin yazılı olduğu kitabı
elden vermesi söz konusu olmadan sadece rivayetine izin vermesi şeklinde
uygulanmıştır. Asıl itibariyle şeyhin muayyen bir kimseye muayyen bir hadis
kitabını rivayet etmesi için izin vermesinden ibarettir. (Bk. icâzetu'l-mu'ayyen
li-mu'ayyen fi'1-muayyen).
İcazete konu olan hadislerin yazılı olduğu kitabı elden vermeksizin yalnızca
rivayetine izin vermenin değişik uygulamaları vardır, söz gelimi şeyh, muayyen
bir talibe eceztu leke'l-kitâbe'l-fulânî (falancaya ait kitabı rivayet etmene
izin verdim), veya eceztu leke me'ştemelet aleyhi fihristi hâzihî (şu
fihristimin şamil olduğu yazılı metinleri rivayetine izin verdim) gibi bir eda
lafzı kullanarak belirli kimseye belirli kitaptaki hadislerin rivayetine icazet
verir. Bazen mucâzun leh belirtildiği halde mucâz belirtilmeden icazet verilir.
Bir başka deyişle şeyh söz gelimi, eceztu (leke) cemî'a mesmû'âtî (işitmiş
olduğum bütün hadisleri rivayet etmen için (sana) icazet verdim) veya benzeri
lafızlarla muayyen birine belirlenmemiş şeyleri rivayet etmesi için icazet
verir. (Bk. İcâze li-mu'ayyen fî gayri mu'ayyen).
İcâze âmme, icâze li'1-mechûl, icâze mu'allaka, icâze li'l-mâdûm dahil olmak
üzere münavelesiz icazetin başka şekilleri de vardır. Şeyhin henüz işitmemiş
veya almamış olduğu hadisleri işittikten ya da aldıktan sonra rivayet etmesi
için birine izin vermesi; eceztu leke mâ sahha ve mâ yesihhu indeke min
mesmû'âtî (sence sahih olan veya sıhhati sonradan açığa çıkacak mesmuatımı
rivayet etmene icazet verdim); eceztu leke mucâzâtî, eceztu leke mâ ucîze lî
rivâyetuhü (rivayeti için bana icazet verilen hadisleri rivayet etmene izin
verdim) gibi eda lafızlarıyla verilen icazetler münavele olmadan icazetin
değişik uygulamalarıdır. Sonucu uygulama icazetle rivayet edilen hadislerin yine
icazetle başkasına rivayetidir. Bunun üzerinde hayli münakaşalar edilmiştir.
Bununla birlikte İslâm âlimlerinin çoğunluğu bu kabil icazetin caiz olduğu
görüşündedirler. Hatta üç veya dört nesilden ravılerin birbirlerinden hep
icazetle nvayet etmelerini caiz görenler bile olmuştur.
Hangi şekilde uygulanırsa uygulansın, münavelesiz icazetin caiz olup olmadığı
konusunda ihtilaf vardır. Alimlerin büyük çoğunluğuna göre bu yolla rivayet
caizdir. Bir rivayete göre İmam Şâfıî buna kail olmuştur. Nitekim el-Huseyn b.
Ali el-Kerâbisî, kitaplarını kendisine arzetmek istediğinde dinlemeye lüzum
görmeyerek “git ez-Za'ferânî'nin kitaplarını al, istinsah et. İşte sana
kitaplarımı rivayet etmen için icazet veriyorum” demiştir. İcazeti caiz
görmeyenlere göre haliyle münavelesiz icazet de caiz değildir.
İcâze Mukterine Bi'l-Munâvele:
Münavele yani, rivayete esas olan hadislerin yazılı olduğu kitabı elden vermekle
birlikte verilen icazet çeşididir. Şeyh, muayyen bir talibe icazet verirken
mucâz olan kitabı da elden verir ve eceztu leke en terviye annî hâze'l-kitâbe
(bu kitabı benden rivayet etmen için sana icazet verdim) der. Böylece talibin o
kitapta yazılı olan hadisleri rivayet etmesine izin vermiş olur.
Münaveleye bağlı icazette şeyh başka yerde, talib başka yerde olabilir. Bu
takdirde şeyh, rivayete esas olan kitapla birlikte bir de yazılı icazet
gönderir. Böyle icazete münavele ile icazet denildiği gibi mukâtebe ile icazet
de denir. Her iki metot geniş çapta uygulanmıştır.
Münavele ile birlikte icazet, mucâz belli olduğu cihetle münavelesiz icazeten
daha sahih sayılmıştır.
İcazet:
Türkçede icaze de denilen icazet, sözlükte bir adamı bir yerden öteye
savuşturmak, tarlayı yahut hayvanı suvarmak için su vermek manasındadır. Bu
nesneyi reva ve akla uygun görmek, destur vermek, münasip tutmak, emri yerine
getirmek, bir maddenin caiz olduğuna imza koymak, bir yerden geçip gitmek gibi
muhtelif manalarda kullanılır. 424
İlimde icazet, arabm hayvan ve ekin suladıkları su manasına “cevzu'1-mâ”
tabirinden alınmadır. Bir kimse diğerinden hayvanını veya tarlasını suvarmak
için su isteyip de aldığında isteceztu fulânen fe-ecâzenî (falancadan su
istedim; verdi) der.425 İlim talibinin âlime başvurup ondan ilim istemesi,
âlimin de ona ilim aktarması bu manadan ıstılah olmuştur.
Hadis Usulünde icazet, tahammülü'1-ilm veya tahammulu'l-hadîs denilen hadis
rivayet metodlarından biridir. Semâ, arz (veya kıraat) den sonra üçüncü sırayı
alır.
İcazet semâ' ya da arz yani şeyhden işitme veya şeyhe sunma olmaksızın bir
muhaddisin rivayet ettiği hadislerin tamamını veya bir kısmını talibin rivayet
etmesine izin vermesi olarak tarif edilir. Açıklamak gerekirse kaide olarak
tâlib denilen ravi, hadislerini rivayet etmek istediği şeyhe başvurarak onun
şeyhlerinden rivayet etmiş olduğu hadislerin hepsini veya bir kısmını -mesela
sadece kitabında yazılı olanlarını- rivayete izin ister. İcazetin sahih olması
için konulmuş kaidelere riayet şartiyle şeyh, o ravinin rivayet hakkını istediği
hadislerini rivayet etmesine izin verir. Böylece hadis tahammülü gerçekleşmiş
olur.
İcazet veren şeyhe mucîz, şeyhden icazet yoluyla rivayet edilen hadis ya da
habere mucâz, şeyhinden icazet metoduyla hadis rivayet etmiş olan talibe ise
mucâzun-leh adı verilir.
İcazetin kaideleri dahilinde gerçekleşmesi için önce muciz denilen ve
hadislerinin rivayet edilmesine izin veren şeyhin icazete konu olan hadisleri
iyi bilmesi aranır. Bunun gibi mucâzun leh de ilim ehlinden olması gerekir; zira
icazet, sema ile arzın altındadır ve sırf ilim ehline kolaylık olması bakımından
ihtiyaca binaen verilmiş bir ruhsattır. Buna bağlı olarak İmam Mâlik, icazet
veren şeyh ile hadislerini rivayete izin verdiği talibin ilim ve ehliyet sahibi
olmalarını şart bile koşmuştur.
İcazet eğer yazılı olarak verilmiş ise şeyhin bunu sözle de belirtmesi
münasiptir. Yalnız yazılı olarak verilmiş olan icazet sahih ise de hem yazılı
olarak, hem de sözle verilmiş olan icazetten daha aşağı derecededir.
Hadisciler, Fakihler ve usul âlimlerinden bir grup icazet yoluyla hadis
rivayetinin caiz sayılmasına karşı çıkmışlar; bu yolla rivayet edilen hadislerle
amel etmenin caiz olmadığını ileri sürmüşlerdir. İbnu's-Salâh'ın kaydettiğine
göre içlerinde el-Huseyn b. Muhammed, Ebu'l-Huseyn el-Mâverdî'nin de bulunduğu
bir grup Şafiî âlim bu görüştedirler. İmâm Şafiî'den gelen iki rivayetten biri
de bu doğrultudadır. Bu görüşte olanlar “icazet caiz olsa, ilim talebi uğruna
yapılan bunca seyahatler batıl olurdu, demişlerdir. Muhaddislerden İbrahim b.
İshak el-Harbi, Ebu'ş-Şeyh lakabiyle meşhur Abdullah b. Muhammed el-Isbehanî,
Ebu Nasri'l-Vâilî gibi âlimler de aynı görüştedirler. Bunlara göre muhaddisin
“benden rivayet etmene izin verdim” demesi, “sana şeriata göre caiz olmayan bir
iş için izin verdim” manasına gelir. Oysa İslâm Şeriatı işitilmeyen bir haberin
rivayetini mubah saymaz.” 426
Bazı rivayetlere göre icazet yoluyla rivayeti caiz görmeyenler arasında İmâm
Şâfîî'den başka Ebu Hanîfe, Ebu Yusuf, İmam Mâlik de vardır. Hanefî bir âlim bu
konuda şöyle diyor: “Bir başkasına benden işitmediğin hadisleri rivayet etmene
izin verdim” diyen biri bir manada” benim ağzımdan yalan söylemene müsade
ediyorum” demiş gibi olur.” 427İbn Hazm'a göre icazet bid'attir. Daha sonraki
zahirîlere göre ise icazetle rivayet edilen hadisler mürsel veya mechûl
ravilerden rivayet edilmiş hadisler mesabesindedir. Şu halde onlarla amel
edilemez.428
Buna karşılık icazet yoluyla hadis rivayetini caiz, bu yolla rivayet edilen
hadislerle amel etmenin mubah olduğu görüşünde olanlar da vardır.
el-Hatîbu'1-Bağdâdî icazeti kabul edenlerin daha çok olduğunu söylemiştir.
İbnu's-Salâh ise hadis alimlerinin çoğunlukla kabul ettikleri ve uygulamada esas
aldıkları görüşün icazetin caiz olduğu görüşü olduğunu söylemiştir. 429
İcazet yoluyla hadis rivayetini caiz görenler Hz. Peygamber'in bir uygulamasını
delil olarak alırlar. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.s) Abdullah b. Cahş'ı Nahle
denilen yere göndermiş ve
“Bize Kureyş'ten bir haber getirinceye kadar orada kal” demiş; haram ayda
olduklarından savaş emri vermemiştir. Abdullah'a nereye gideceğini bildirmeden
önce mühürlü bir yazı vererek
“Adamlarınla beraber çık. İki gün gittikten sonra yazıyı aç, bak. Sana
emrettiklerimi yap. Adamlarından kimseyi seninle gitmeye zorlama” buyurmuştur.
Abdullah iki gün gittikten sonra Hz. Peygamber'in emirnamesini açmış; “Nahieye
kadar gidip Kureyş hakkında bilgi edinerek kendi sine ulaştırmasını” emrettiğini
öğrenmiştir. Mektubu okuyup emri öğrenince adamlarına” Hz. Peygamber'in emri baş
üstüne... Ben O'nun emrini yerine getirmek üzere yola devam edeceğim. Şehit
olmak isteyen benimle gelsin. Benimle gelmek istemeyen geri dönsün; çünkü Hz.
Peygamber “İçinizden kimseye karşı zor kullanmaktan men etti” demiştir. Bu
sözler üzerine adamlarının hepsi onunla birlikte yola devam etmişlerdir. 430Bu
hadise bazı âlimlere göre icazete, bazılarına göre ise münâvele ile icazete
delildir.
El-Hatîbu'1-Bağdâdî'ye göre, el-Hasenu'l-Basri, Nâfi, İbn Şihâb ez-Zuhrî, Rebîa
b. Abdirrahman, Yahya b. Saîd el-Ensârî, Katâde, Mekhûl, Ebân İbn Ebî Ayyaş,
Eyyubu's-Sahtiyânî, Hişam b. Urve, Yahya b. Ebî Kesir, Mansûr İbnul-Mu'temir,
Ubeydullah b. Ebî Ca'fer, Hayve b Sureyh, Şu'ayb b. Ebî Hamze, el-Evzaî, İbn Ebi
Zi'b, Mâlik b. Enes, Sufyan es-Sevrî gibi mütekaddimîn, icazeti kabul eden ve
icazetle rivayet edilen hadislerle amelin sahih olduğu görüşünde olan
alimlerdendir. 431Bu görüşte olanlar Hz. Peygamberin tatbikatından ve sahabe ile
mütekaddim âlimlerden misaller gösterirler. Konuyu uzatmamak için bunları
vermekten vazgeçildi.
Şu da var ki icazetten hoşlanmayanlar bu rivayet yolunun ilim elde etmek uğruna
hiçbir meşakkate katlanmaksızın kolayca hadise konmak sayılacağı için itiraz
ederler. Nitekim İmânı Mâlik'e bir âlimin birine bir kitap vererek “Bu benim
kitabımdır. Onu al ve içindekileri benden rivayet et” demesini nasıl karşıladığı
sorulunca “Ben bunu caiz görmüyorum. Yapanlar da hoşuma gitmiyor. Bu şekilde
hadis almak isteyenler ancak kısa zamanda çok hadis elde etmek istiyorlar”
demiştir. 432Onun bu sözleri ehil olmayan, ilim uğruna sıkıntıya girmeyen,
meşakkate katlanmak ve ilme hizmet etmek istemeyen birine icazet yoluyla hadis
rivayetinin yerinde olmadığını belirtmek üzere söylenmiştir. Bu yüzden O, böyle
birine icazet vermek istemediği zaman “Biri Kiliseye hizmet etmeden papaz olmak
sevdasında” der; ve bunu hadis talebi uğruna zorluk çekmeden, seyahat
güçlüklerine katlanmadan ülkesinin fakihi, şehrinin muhaddisi olmak isteyenler
için mesel olarak irad ederdi. 433
Lehinde veya aleyhinde neler söylenmiş olursa olsun, icazetin hadis rivayetini
kolaylaştırdığına şüphe yoktur. Öte yandan aynı usulle hadis elde etmek imkanı
hadis talebi uğruna yapılan meşakkatli yolculukları da geniş ölçüde azaltmıştır.
İcazet çeşitlerine gelince, el-Hatîbu'l-Bağdâdî birbirlerine yakın olanları
ayırmaksızm beş; İbnu's-Salâh ve ona tâbi olarak en-Nevevî yedi çeşit icazet
izah ederler. 434
Bunların belli başlıları İbnu's-Salâh’ın tertibine göre, icâze li muayyen fî
muayyen; icaze-li muayyen fî gayri muayyen; icâze âmme, icâze li'l-mechûl; icâze
li'1-ma'dûm, icâze mâ lem yesma'hu'l-mucîz, icâzetu'l-mucâz.
Üzerinde hayli söz edilmiş rivayet metotlarından icazet yoluyla alınmış
hadislerin edasında kullanılan lafızlar değişiktir. Bir kısım alimler bu konuda
icazet açıklamak kaydiyle haddesenâ icâzeten, ahberanâ icâzeten, enbe'enâ
icâzeten gibi eda lafızlarını kullanmışlardır.
İmam Evzâ'î misali kimi hadisciler de habberanâ gibi özel lafızlar kullanmayı
tercih etmişlerdir.
İcâzetu'l-Mu'ayyen Li'l-Muayyen Fî'l-Mu'ayyen:
İcâze li'1-mu'ayyen fî mu'ayyen tabiriyle de bilinir. Herhangi bir yazılı metni
elden vermemek kaydıyla muayyen bir şeyhin muayyen birine, belirli bir kitabı
rivayet etmesine izin vermesi manasına icazetin ilk nevidir. Bu nevi icazetin
belirli bir özelliği icazet verenin (mucîz), kendisine icazet verilen talibin
(mucâzun leh)'e icazete konu olan hadislerin yazılı olduğu kitap veya fihrist
denen defterin (mucâz) belli oluşdur. Bu itibarla bu çeşit icazet, münâvelesiz
icazet çeşitlerinin en üstünüdür. 435
Bu neviden icazette muhaddis, eceztu leke'l-kitâbe'l-fulânî (falancanın kitabını
rivayet etmen için sana izin verdim); eceztu li-fulânin me'ştemelet aleyhi
fihristi hâzihî (su fihristimde bulunan hadislerin rivayeti için falancaya
icazet verdim) ve benzeri ifadeleri kullanır.
Bu şekildeki bir icazetin kabul edilebilir olması için, icazet veren muhaddisin,
rivayetine izin verdiği kitap veya fihristdeki hadisleri iyi bilmesi, icazet
alanında ilim ehlinden olması aranır. Hatta İmam Mâlik mucîz ile mücâzun lehin
ilim ve ehliyet sahibi olmalarını şart bile koşmuştr. İbn Abdilberr ise isnadı
müşkil olmayan muayyen şeyleri rivayet için yalnız hadis ilminde mahareti olan
kimseye icazet verilebileceği görüşündedir.
Muayyen bir kimseye, muayyen şeylerin rivayeti için verilen icazet eğer yazılı
olarak verilmiş ise verenin sözle te'yid etmesi münasiptir. Şayet yalnız yazı
ile yetinirse zahire göre icazeti sahih olur. Şu var ki böyle bir icazet
öbüründen yani yazılı olarak verilen, sözle teyid edilenden daha aşağı
mertebededir. 436
İcâzetu’l-Mucâz:
İcazetle rivayet edilmiş hadislerin yine icazetle rivayet edilmesine izin
vermekten ibaret icazet çeşitlerindendir. Şeyh, kendi şeyhinden icazet yoluyla
aldığı hadislerin rivayet edilmesine icazet verir. İcazetinde bunu belirtecek
şekilde eceztuke mucâzâti veya eceztuke cemî'a mâ ucîze lî rivâyetuhû gibi eda
lafızları kullanır. Caiz oluşu ihtilaflıdır.
İdâl:
Bk. Mu'dâl.
İdrâc:
Sözlükte dürmek, birikmek, bir şeyi bir şeye eklemek, bir nesneyi başka bir
nesneye katmak, sokmak manalarına gelir. 437
Hadis terimi olarak idrac, ravinin rivayet ettiği hadisin metnine veya senedine
aslından olmayan sözler sokmasına denir. Ravinin bilerek veya bilmeyerek hadise
ilave ettiği bu sözler başka raviler tarafından rivayet edilir ve hadisin
aslında olmadığı halde ona eklenmiş olur. Bir başka deyişle bir hadisin
ravilerinden biri herhangi bir maksatla onun metni veya senedine bazı sözler
katar. Bu katma işine idrac adı verilir. Hadisi o raviden rivayet edenler bunun
farkına varmazlar. Sanırlar ki o ilave hadisin ashndandır. Hz. Peygambere veya
ilk kaynağına aittir. Dolayısiyle hadisi, ilave edilen sözlerle birlikte rivayet
ederler. Böyle rivayet edilen hadislere mudrec adı verilir.
Bu tariften anlaşılacağı gibi idrac hadisin isnadında veya metninde yapılır.
Hadisin isnadına başka sözler sokulmasının belli başlı sebepleri şunlardır:
a) Ravi çeşitli isnadlarla bir hadis işitir. Bir başka ravi o hadisi senedleri
arasındaki farkı belirtmeden bütün isnadlarını birleştirerek rivayet eder.
Dolayısıyla rivayet ettiği isnadda olmayan öbür isnadlara ait sözleri de ona
katmış olur.
b) İsnadde açıklama yapmak maksadıyla başka sözler ekler.
Metinde idracın belli başlı sebepleri ise şunlardır:
a) Metinde açıklama yapmak,
b) Ravi iki ayn senedle iki ayn hadis rivayet eder. Ondan rivayette bulunan bir
başkası aynı hadisi senedlerden biriyle ve iki metni birbirine katarak nakleder.
Bu durumda isnadıyla naklettiği hadise ikinci hadisin metninden eklemiş olur.
c) Şeyh senedi söyler, durur. Bir açıklama yapar veya başka bir şey söyler.
Hadisi işitenler o sözü hadisin metninden sayar ve rivayette bulunurlar.
Böylelikle isnada aslında olmayan metni idrac etmiş olurlar. Bunun mühim bir
misalini el-Hâkimu'n-Nîsabûrî'nin naklettiği şu olay teşkil eder:
Meşhur hadiscilerden Şerik bir gün taleberine hadis yazıdrmaktadır. Önce,
“A’meş-Ebu Sufyân - Câbir Kale, Kale Resûlullah (s.a.s)” diyerek isnadını söyler
ve talebelerinin yazması için susar. Tam bu sırada hadis meclisine Sabit b. Musa
isimli biri girer. Sabit, nur yüzlü bir gençtir. Şerik, sustuğu an onu görür.
Yüzünün parlaklığını kasdederek “Gece namazını çokça kılanın yüzü gündüzleri
parlak olur.” der. Sabit, isnad söylenip tam, “Hz. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki”
dendiği an içeri girip böyle bir sözle karşılaşınca zanneder ki bu sözler
Şerik'in daha önce söylediği isnadın metnindir. Dolayısıyla Şerik'in bu sözünü
yazdırdığı isnadla rivayet eder. 438
Bir hadise ravisi tarafından bazı sözler sokularak idrac yapıldığı dört şekilde
anlaşılır:
1. İdrac edilen kısmı belirleyen bir başka rivayetin bulunmasıyla, Meselâ, Ebu
Hureyre'den rivayet edilmiştir:
“Abdesti güzelce alınız... O abdest alırken iyice yıkanmayan topukların
Cehennemden çekeceği var!”
Bu hadisin ilk kısmı ravi Ebu Hureyre'nin sözüdür. Hz. Peygamber (s.a.s)'e ait
ikinci kısma idrac edildiği başka rivayetlerden anlaşılır. Bunlardan Buhâri'nin
rivayeti şöyledir:
“... Muhammed b. Ziyad anlatır: Bir gün mataradan abdest alıyorduk, Ebu Hureyre
yanımıza uğradı. Şöyle dedi:
“Abdesti güzelce alın; çünkü Ebu'l-Kasım (Hz. Muhammed (s.a.s) şöyle buyurdu:
“Abdest alırken güzelce yıkanmayan topukların Cehennemden çekeceği var!”
439Müslim'in İbn Amr'dan rivayeti ise şöyledir:
“Abdullah b. Amr'dan rivayete göre şöyle demiştir: “Yaptığımız seferlerden
birinde Hz. Peygamber (s.a.s) bizden geri kadı. İkindi vakti girmişti ki bize
yetişti. Biz hemen abdest almaya başladık. Acele ediyor; ıslak elle ayaklarımızı
sıvazlıyorduk. Hz. Peygamber bu halimizi görünce (yüksek sesle),
“O iyi yıkanmayan topukların Cehennemde çekeceği var!” diye bağırdı.” 440
Her iki rivayet de idrac edilenle karşılaştırılırsa “abdesti güzelce alın”
manasına gelen kısmın hadisin aslından olmadığı anlaşılır.
Hz. Aişe'nin Hz. Peygambere ilk vahiy gelişine dair meşhur hadisin bir fıkrası
şöyledir:
“Sonra Hz. Peygamber (s.a.s)'e yalnız kalmak sevgisi verildi. Artık Hira
(Dağındaki) mağaraya çekilir; birkaç gün tehannüs ederdi. Tehannüs ibâdet
demektir.” 441Bu hadisdeki “ve huve't teabbudu” sözleri İbn Şihab ez-Zuhrî'nin
idracıdır. “fe-yetehannesu” kelimelerinin manasını açıklamak için idrac
edilmiştir. Bu kısım, ilk vahyin gelişini anlatan rivayetlerin çoğunda yoktur.
Rivayetlerin karşılaştırılması halinde durum ortaya çıkar. Ayrıca aynı kısmın
hadise sonradan dahil edildiği Buhârî'nin başka bir rivayetinde “(İbn Şihab)
dedi ki, “hadisde geçen tehannüs, teabbud manasınadır” 442denilerek açıklığa
kavuşturulmuştur.
2. Hadisi rivayet eden ravinin sözleri ile. İbn Mes'ud'un şu hadisi buna
misaldir.
“Abdullah (b. Mesud) dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s)
“Kim Allah'a herhangi bir şeyi şirk koşacak olursa Cehenneme girer.” buyurdu.
Ben de derim ki
“Allaha herhangi bir şeyi şirk koşmadan ölenler ise Cennete girerler” 443
Hadisde İbn Mes'ud, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bir hadisini rivayetten sonra” ben
de derim ki” diyerek kendi fikrini söylemiştir. Aynı kısım bir başka rivayette
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir söz buyurdu, bende ona bir söz ekledim.” şeklindedir.
Üçüncü bir rivayette ise sadece Hz. Peygambere ait kısım nakledilmiştir.
444Bütün bu rivayetlerden ikinci kısmın İbn Mes'ud'a ait olup Hz. Peygamberin
hadisine idrac edildiği anlaşılır.
3. İdracın farkına varan bir muhaddisin haber vermesiyle. Yine İbn Mes'ud'dan
rivayet edilen teşehhüd hadisi de buna misaldir:
“Rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s) Abdullah b. Mes'ud'un elini tutarak ona
namazda teşehhüd için oturulduğunda (okunacak duayı) öğretti. İbn Mes'ud Hz.
Peygamber'in öğrettiği teşehhüd duası olarak A’meşin hadisinde geçen duanın
aynısını zikretti. (Sonra da şöyle dedi): Bunu söyledikten (veya yaptıktan)
sonra namazını kılmış olursun. Kalkmak istersen hemen kalkarsın; oturmak
istersen oturursun.” 445
Ebu Davud'un süneninde merfu kısmı ile İbn Mes'ud'un sözleri ayrılmadan rivayet
edilen bu hadisde idrac olduğu ed-Dârekutnî, el Hâkimun - Nîsâbûri,
el-Hatibu'l-Bağdâdî gibi âlimlerin haber vermesiyle anlaşılmıştır.
4. İdrac edilen kısmın Hz. Peygamber (s.a.s)'in sözü olduğunu aklın kabul
etmemesiyle. Ebu Hureyre'den rivayet edilen şu hadis de buna misaldir:
“Köle için iki kat ecir vardır. Hayatım elinde olan (Allah)a yemin
ederim ki, Allah yolunda cihad etmek, haccetmek ve anamın gönlünü hoş tutmak
olmasaydı, ben de köle olarak ölmeyi isterdim.”
Bu hadisin “köle için iki kat ecir vardır” kısım Hz. Peygambere aittir.446
İkinci kısmı ise Ebu Hureyre'nin sözüdür. Bu kısmın Hz. Peygambere ait olması
aklen imkânsızdır; çünkü hayatı boyunca kölelikle mücadele etmiş olan Hz.
Peygamberin köle olarak ölmeyi istemesi akla uygun düşmez. Kaldı ki henüz çok
küçükken annesi ölmüştü. Yetim olarak büyüyen bir kimsenin annesinin gönlünü hoş
tutmakdan söz etmesi de abes düşer.
Şu da var. Hadisin ikinci kısmının Ebu Hureyre'nin idrac edilmiş sözü olduğu
sahih-i Müslim ve Müsned rivayetlerinde “...Ebu Hureyre'nin canı elinde
olan Allah'a yemin ederim ki...” ibaresinden de anlaşılmaktadır.
Hadisin sened veya metnine aslından olmayan sözler idrac etmenin hükmüne gelince
üç esasda özetlenebilir:
a) İdrac, hadisde bulunan bir kelime veya ibareyi açıklamak veya başka bir
açıklama yapmak maksadıyla yapılırsa caizdir. Ne var ki idrac yapanın bunu
açıklaması gerekir.
b) Kasıtsız olarak yanılma sonucu idrac yapılmışsa, yanılan ravi için kusur
teşkil etmez. Fakat yanılması sık sık olur ve hadise başka sözler karıştırması
fazlalaşırsa zabtına dokunur.
c) Kasden bilerek ve isteyerek yapılırsa haramdır. Kasıtlı olarak idrac yapan
ravi, adalet vasfım kaybeder.
İfrâd:
Tek, yalnız manasına gelen ferdle alakalı olarak ayırmak demektir. Belli bir
konudaki hadisleri ayn bir kitapda toplamak veya hadis ilminin belli bir
konudaki hadisleri ayn bir kitapda toplamak veya hadis ilminin konularından
birine dair müstakil kitap telif etmek manasında kullanılmıştır. İfradu'l-hadîs
tabiri ise başlangıçta sahabe kavilleri ve tabiî fetvaları ile birlikte tedvin
edilmiş olan hadisleri ayırarak ayn kitaplarda toplamak işine denilmiştir. 447
İhâle:
Sözlükte bir nesneyi boşaltıp dökmek manasına gelen bir tabirdir. 448Hadis
Usulünde bir hadisin illetini beyan etme yollarından birine denir. 449
İhbar:
Haber vermek, bir haberi nakletmek manasına “habera” aslından if’al babına
aktarılmış masdardır. Hadis Usûlünde tahdîs müradifı olarak bir ravinin rivayet
etüği her hangi bir hadisi ahberanâ, ahberanî lafızlarından biri ile
nakletmesine denir.
Rivayette kullanılan ihbar ile tahdis, bir başka deyişle hadisi haddesena veya
ahberane lafızlarından birini kullanarak rivayet etmek arasında umum-husus
münasebeti görülmeye başlanmıştır. Buna göre her tahdise ihbar denilebilmiş ise
de her ihbara tahdis denilememiştir. 450
İhrâc:
Bk. Tahrîc.
İhticâc:
Bir meseleyi açıklığa kavuşturup isbat etmek üzere hüccet getirmeye, bir şeyi
delil getirerek hüküm vermeye denir.
Hadis ilminde bu manada herhangi bir şer'i meselede hadisi delil olarak
kullanmaya, diğer bir deyişle hadisten hüküm çıkarmaya denilmiştir.
İhtilâfu'l-Hadis:
Sözlük manasıyla hadislerin ihtilafı demek olan ihtilafu'l-hadis tabiri esas
itibariyle dış görünüş bakımından birbirine zıt görünen ve sahih olarak rivayet
edilmiş hadislere denir. Hadis ilminin önemli konulamıdan biridir.
Hz. Peygamber (s.a.s)'den sahih olarak rivayet edilen hadisler arasında dışardan
birbirlerine aykırı görünenler vardır. Meselâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'in,
hadislerinin yazılmasına izin vermediğini gösteren hadislerle müsaade ettiğin
bildiren hadisler birbirlerine aykırıdırlar. Bazı sebeplerden doğan bu aykınlığa
ihtilafu'l-hadis adı verilir. Muhtelefu'l-hadîs denildiği de olur. Böyle
hadisleri inceleyen hadis âlimleri aralan birleştirilenlerle
birleştirilemeyenleri ayırmışlar; birleştirilemeyenlerden birini tercih
edebilmek için gerekli kaideleri tesbit etmişlerdir. Bunların hepsi hakkında
muhtelefu'l- hadis maddesinde yeterli bilgi verileceğinden burada bu kadarla
yetiniyoruz. 451
İhtilât:
Karıştırmak manasına “halt” aslından iftial babında mastardır. Karışmak
demektir. Kişinin akıl ve şuuru bozulmak manasında kullanılır.452 Usulü hadis
terimi olarak, metain-i aşeredan sû'u'l hıfz (kötü ezberleme) ve kesretu'l-galat
(çok hata yapmak) la ilgilidir ve ravinin aklî melekelerinin zayıflaması sonucu
şuurunun karışmasıyla rivayet ettiği hadislerin farkında olmamasıdır. İhtilat
sonucu hafızasını kaybeden, hadislerini karıştıran raviye muhtelit denir.
İhtilat, hadis rivayetinin sağlam bir şekilde yapılabilmesi açısından
muhaddislerin üzerinde dikkatle durdukları önemli bir konudur; zira sika olarak
bilinen bir ravinin ihtilata maruz kaldığı bilinmezse, ihtilattan sonra rivayet
ettiği hatalı hadisler, ravi sika olarak bilindiğinden, sahih kabul edilir.
Halbuki ravi ihtilattan sonra sikahk vasfını kaybetmiştir.
Ravide ihtilat daha çok yaşlanmak yüzünden hafıza kuvvetinin zayıflaması üzerine
görülür. Aklı oynatmak veya hastalık da ihtilat sebebidir.
Aslında sika oldukları halde ömürlerinin sonlarına doğru ihtilata maruz kalan
ravilerin en meşhurları Ata İbnu's-Sâ'ib es-Sekafî, Ebu İshâk Amr b. Abdillah
es-Sebî'î, Sa'id b. Ebî Arûbe, İmam Mâlik'in şeyhi Rebî'atu'r-Rey, Sufyân b.
Uyeyne, Abdurrezzâk b. Hemmâm, Süheyl bir Ebî Salih, Abdurrahmân b. Abdillah
el-Mes'ûdî gibileridir.
Ata İbnu's-Sâ'ib, Enes b. Mâlik ve babasından rivayetleri olan tabiidir ve
hadiste sikadır.453 Fakat ömrünün sonlarında ihtilata uğramış ve hıfzı
bozulmuştur. Bu sebepten dolayı Ahmed b. Hanbel, Atâ'dan ihtilata uğramasından
önce rivayet edilmiş olan hadislerin sahih; son günlerinde işitilenlerin ise işe
yaramaz olduklarını söylemiştir. 454Süheyl b. Ebî Salih de ihtilata maruz
kalmadan önce hadisleri makbul tutulan bir ravidir. Ancak kardeşinin ölümü
üzerine çok üzülmüş ve ezberlediği hadislerin çoğunu unutmuştur. 455Rivayete
göre Abdurrahmân b. Abdillâhi'l-Mes'ûdî de önceleri hadis imamı sayılırken
kölesinin on bin dirhem parasını çalarak kaçtığını haber verdiklerinde aklını
bozmuş, şuuru karışmıştır. 456
İhtilata uğramış ravilerin hadisleri merduddur. Bunda âlimlerin görüş birliği
vardır. Ancak ihtilat vaki olmadan önce sika olan ravinin hadisleri ihtllattan
önce rivayet edildiği bilinirse makbul olur. Eğer ihtilattan sonra rivayet
edildiği malum olursa reddedilir. Bunda da âlimlerin görüş birliği vardır.
İhtilattan önce mi, sonra mı rivayet edildiği bilinmeyen hadisleri hakkında
tevakkuf edilir; yani kabul veya red hükmü verilmez. Aynı şekilde ihtilafında
şüphe edilen; bir başka deyişle ihtilata ma'ruz kalıp kalmadığı kesin olarak
bilinmeyen ravinin hadisi hakkında da kabul veya red hükmü verilmez.
İhtilata ma'ruz kalan raviden rivayet edilen haberin ihtilattan önce mi sonra mı
rivayet edildiği hakkındaki hüküm ondan vasıtasız olarak hadis alanların
hallerini araştırmakla bilinir. İhtilata uğramış muhtelif raviden rivayet
edenlerin nerede, ne zaman ve nasıl rivayette bulundukları bilinirse verilecek
hüküm kolaylaşır. Bunlar şüpheli veya müphem kalırsa yine tevakkuf hükmü devam
eder. Muhtelitten rivayet edenlerin kimi yalnız ihtilattan önce; kimi sadece
ihtilat vaki olduktan sonra; kimi de her iki devrinde rivayette bulunmuş olur.
Bu durum ekseriya hadis münekkidlerinin malumudur. Her iki halde hadis alanlar
içinde rivayetini” bunu ihtilattan evvel aldım”; yahut “İhtilattan sonra aldım”
diyerek açıklayanlar vardır. 457Meselâ sika ravilerden olup da ihtilat yüzünden
zayıf durumuna düşenlerden yukarıda adı anılan Atâ İbnu's-Sâib'den Şu'be,
Sufyân'u's-Sevri ve Hammad b. Zeyd'in rivayetleri ihtilattan öncedir. Bu
itibarla bu üç ravinin Atâ'dan rivayetleri makbuldür. Yalnız Şubenin ihtilattan
sonra dinlediği iki hadis ayrıdır. Cerîr b. Abdülhamîd, Abdulvâhid b. Zeyd,
Huşeym b. Beşîr es-Sulemî ve Hâlid b. Abdillah el-Yeşkurî ise hem ihtilattan
önce, hem de sonra Atâ'dan hadis dinlemişlerdir. Ne var ki Ebu Avâne ondan hangi
devrinde rivayette bulunduğunu açıklamamıştır. Bu itibarla onun tankından gelen
Atâ rivayetleriyle ihticac uygun görülmemiştir. Önceki üç tarîktan gelenlerse
makbul tutulmuştur. 458
Sa'îd b. Ebî Arûbe de ezberinden rivayette bulunan ve zamanında Basra'da önde
gelen muhaddislerdendir. Bir rivayete göre 145 yılında diğer bir rivayete göre
ise vefatından 20 yıl kadar önce ihtilata maruz kalarak hafızası bozulmuştur. Bu
yüzden kendisinden ihtilattan önce rivayet eden meselâ Yezid b. Zurey'in
rivayetleri makbuldür. Abde b. Süleyman'ın rivayetleri ihtilattan sonra olduğu
için reddedilir. 459
İhtilata maruz kalmış raviler hakkında müstakil kitaplar tasnif edilmiştir.
Bunlar arasında anılmaya değer olanlar Ebu Bekr Muhammed b. Musa'l-Hâzimî'nin,
Salâhuddin Ebu Saîd Halil b. Keykeldi'l-Alaî'nin tasnifleri ile
Sıbtubnu'l-A'cemî lakabiyle meşhur Burhanuddîn, İbrahim b. Muhammed
(Burhanu'l-Halebî)'nin el-İğtibât bi-ma'rifeti men Rumiye bi'l-ihtilat'ıdir. 460
İhtisâr-ı Hadis:
İhtisar, sözlük bakımından kısaltmak, bir nesneyi sadece bir şeye mahsus kılmak
manalarına gelir. İhtisâr-ı hadis ise bir hadisin bir kısmını alıp bir kısmını
bırakmaya denir. Harm ve taktî, ihtisar-ı hadis şekillerindendir.
Bir hadis bazen çok uzun olur. Bazen vurud sebebi veya başka olayla birlikte
rivayet edilir. Bunun sonucu olarak metinde Hz. Peygamber (s.a.s)'e ait kısımla
beraber başkalarına ait sözler de bulunur. Bazen de bir hadis içinde birkaç
konuda hükümler yer alır. Bir muhaddis böyle bir hadisi kitabına yazarken duruca
göre bir kısmını alır, bir kısmını bırakırsa buna hadisin ihtisar edilmesi adı
verilir.
Bir hadisin ihtisar edilerek sadece belli bir bölümünü alıp kalan kısımlarını
bırakmak metod yönünden faydalı görülmüş ve bu yüzden muhaddisler tarafından
çokça tatbik edilmiştir. Hükmü, başka deyişle caiz olup olmadığı konusunda
ihtilaf vardır ve neticede dört görüş ortaya çıkmıştır:
Birinci görüşe göre hadisin ihtisar edilmesi caiz değildir. Bu, hadislerin
manasıyla rivayet edilmesini caiz görmeyenlerin görüşüdür. Bu görüşde olanlara
göre hadisin bir kısmını hazfeden muhaddis mânâsını bozabilir ve kimse bunun
farkına varmaz. Nitekim meşhur muhaddislerden Utbe, Abdullah İbni'l-Mubârek'e
Hammad b. Seleme'nin bile hadisi ihtisara kalkıştığı zaman manasını bozduğundan
bahsetmiş, Abdullah “farkına vardın mı?” sorusuyla onu doğrulamıştır. Demek
oluyor ki, Hammad b. Seleme çapında bir muhaddis bile hadisi ihtisar ettiği
zaman manasının, en azından esprisinin bozulmasına mani olamamaktadır. Bu önemli
sebepten, İmam Malik Hz. Peygamber (s.a.s)'in sözü olan hadislerin ihtisar
edilmesine cevaz vermemiştir. Abdulmelik b. Umeyr ise hadisin tek harfinin bile
hazf edilmesini caiz görmemiştir.
İkinci görüşe göre ihtisar, mutlak olarak caizdir. Ancak şu kayıtla ki hadisin
alınan kısmı istisna, şart ve ceza gibi hazfedilen kısımla alakalı olmamalıdır.
Bir diğer ifadeyle ihtisar alınmayan kısımda, alınan kısmın manasına tesir
edecek bir harf dahi olmamak şartiyle caizdir. Hazfedilen kısmın özellikle
hadisin taşıdığı hükmü ihlal edecek mana bozulmasına yol açması halinde
ihtisarın memnu olduğunda ittifak vardır.
Üçüncü görüşe göre ise ravinin ya kendisi ya da başkası hadisi daha önce tam
olarak rivayet etmişse ihtisar edilmesi caizdir. Ne kendisi ne de bir başkası
önceden rivayet etmediği takdirde caiz değildir.
Dördüncü görüşe gelince buna göre hadisi ancak, alim bir muhaddisin ihtisar
etmesi caizdir. Bu halde de hazfedilen kısmın nakledilen kısımla mana bakımından
hiç bir ilgisi olmaması, hadisin mana bütünlüğünün bozulmaması ve delâletinde
ihtilaf hasıl olmaması şarttır. 461Bu görüş Cumhurun, muhakkik fkıh ve usul
alimlerinin görüşüdür. Abdullah İbnu'l-Mübârek'in “hadis ihtisar etmeyi bize
Sufyan öğretti.” sözü bu manaya alınmalıdır. 462
Bu şartların söz konusu olduğu yerde hadislerin manasıyla rivayetini caiz
görmeyenlere göre de ihtisarın caiz olması icap eder; zira bu takdirde hadisin
hazfedilen kısmı ile alman kısmı ayrı ayrı iki müstakil haber hükmünde olmuş
olur. Yine bu takdirde rivayette ihtisar ancak, işitmediğini ziyade yahut
işittiğini eksik rivayet etmesi hatıra gelmeyen hadis ümindeki mevkii yüksek,
zabt ve itkan ile meşhur olan muhaddis için caiz görülmüş demektir. 463
İhtisâru'l-Hadîs:
Bk. İhtisâr-ı Hadîs.
İhve Ve Ahavât:
Kısaca “Kardeş raviler” manasına gelir. Baba isimleri bir olan ravilerin
hangilerinin kardeş olduklarını, hangilerinin olmadığını açıklayan ilim dalıdır.
İsnadlarda yer yer rastlanan baba isimleri aynı olan raviler konusu, hadis
ra-vilerinin isim ve neseblerinin tesbiti yönünden önemlidir; zira nice raviler
vardır ki, baba isimleri aynı olduğu halde kardeş değildirler. Buna göre
denilebilir ki, ravilerin kimliklerinin tesbiti biraz da aralarında baba isim
benzerliği bulunanların kardeş olup olmadıklarının açıklık kazanmasiyle
kolaylaşır.
İbnu's-Salâh, kardeş ravilere ayırdığı bölümde misalleri vermiştir:
Sahabeden iki kardeş olanlar: Abdullah b. Mes'ud, Utbe b. Mes'ud; Zeyd b. Sabit,
Yezîd b. Sabit.
Tabî'înden iki kardeş olanlar: Ebu Meysere Amr b. Şurahbîl, Erkam b. Şurahbîl.
Her ikisi de İbn Mes'ûd'dan hadis alanların başında gelir. İbn Mes'ud ashabından
Hüzeyl b. Şurahbil ve Erkam b. Şurahbîl isimli iki kardeş daha vardır.
Üç kardeş olan raviler: Sehl b. Hanûf, Abbâd b. Hanûf, Osman b. Hanûf; Amr b.
Şu'ayb, Ömer b. Şu'ayb, Şu'ayb b. Şu'ayb.
Dört kardeş olan raviler; Süheyl b. Ebî Salih ez-Zeyyâd; Abbâd da denilen
Abdullah b. Ebî Salih; Muhammed b. Ebî Salih; Salih b. Ebî Salih.
Beş kardeş olanlar: Adem b. Uyeyne, İmrân b. Uyeyne, Muhammed b. Uyeyne, Sufyân
b. Uyeyne, İbrahim b. Uyeyne.
Altı kardeş olan ravilere misali ise Sîrîn'in Muhammed, Enes, Yahya, Ma'bed,
Hafsa ve Kerîme adlı altı çocuğu
teşkil eder. 464
“Gerçekten emrine uydum huzuruna geldim. Sana kul olarak ibadet için huzuruna
geldim ya Rab” hadisi Muhammed - Yahya - Enes - Enes b. Mâlik isnadıyla rivayet
edilmiştir ki, üç kardeş birbirlerinden nakletmişler demektir.
Yedi kardeş olan ravilere misal olarak ise en-Nu’man b. Mukarrin ile beş kardeşi
Ma'kil, Akil, Suveyd, Sinan, Abdurrahman verilmiş, yedinci kardeşin ismi
zikredilmemiştir. 465
İklâl-i Hadîs:
“Kalle” fiilinin ifal babından mastarı olan iklâl, azaltmak manasına gelir.
İklâl-i hadis ise iksâr'ın zıddı olarak az hadis rivayet etmek anlamında bir
tabirdir. Başta sahabîler olmak üzere ravilerin az sayıda hadis rivayet
etmelerini ifade eder. Söz gelimi İbn Sa'd'a göre Havtu'1-Abdi isimli ravi
kalîlu’l-hadîstir. 466Bu demektir ki Havt, hadisle az meşgul olmuş; birkaç hadis
rivayet etmekle yetinmiştir.
Kesin olmamakla beraber azlık konusunda ölçü olarak bin rakamı esas alınmış ve
bu rakamın altındaki sayıda hadis rivaveti iklâl sayılmıştır. Nitekim rivayet
ettiği hadislerin sayısı bin rakamına ulaşmayan sahabîlere el-Mukillûn
denilmiştir.
İkrâr:
Kabul ve ikrar etmek anlamını veren bu tabir hadis usulü ilminde muhaddisin
kendisine okunan hadisleri kabul etmesine denir.
Şeyhe okunan hadisler, okuyan kimsenin (karinin) şeyhten icazeti yoksa rivayet
edilemez. Ancak şeyh o hadislerin o kari tarafından kendisine okunduğunu ikrar
ederse o zaman kârinin o hadisten rivayet etmesi mümkün hale gelir.
el-Hatîbu'l-Bağdâdî bu konuya yer vererek şöyle der:
“Bazı hadiscilerle zahirî alimler şeyhe hadislerini okuyan karinin okuduğu
hadisleri rivayet etmesinin ancak şeyhin ikrarından sonra caiz olacağını ileri
sürmüşlerdir. Bu konuda bizim görüşümüz şudur:
Karinin şeyhe okuduğu hadîsleri ondan rivayet etmesi ancak şeyhin kendisini
hadis kıraatine vermesi, okunanları zorla değil kendi isteğiyle dinlemesi ve
gafil olmayıp uyanık bulunması halinde - kendisine okunması sebebiyle - caiz
olur. Bu durumda şeyhin kendisine okunan hadisleri dikkatle dinlemesi onun
ikrarı yerine geçer. Bununla birlikte kari, hadis okumayı bitirince kemâ kara'tu
aleyke (sana okuduğum gibi değil mi?) der de şeyh ikrar ederse kanaatimizce daha
uygun olur.” 467
İksar-ı Hadis:
İksâr, çoğalmak, çok olmak, artmak manasında “kesure” kök fiilinin ifal
babındandır.
İksâr-ı hadis, iklâl-ı hadisin zıddıdır ve fazla hadis rivayetini dile getiren
bir deyimdir. Özellikle bir kısım sahabenin Hz. Peygamber (s.a.s)'den fazlaca
hadis rivayet etmelerini ifade eder.
kesin olmamakla birlikte fazlalık konusunda ölçü olarak bin rakam esas alınmış;
bu rakamın üstünde hadis rivayeti iksâr kabul edilerek binin üzerinde rivayeti
olan sahabeye el-Muksirûn (çok sayıda hadis rivayet edenler); rivayet ettiği
hadisler binin altında olanlara ise el-Mukilûn (az sayıda rivayet edenler)
denilmiştir. (Bk. el-Muksirûn).
İlâhî Hadis:
Bk. Kudsi Hadis.
İlhak:
Lazım (geçişsiz) ve mütea'ddî (geçişli) olarak kullanılır. Sözlükte ardından
yetişmek ve yetiştirmek manalarına gelir. 468
Hadis ilmi deyimi olarak ilhak, hadis yazarken yazılması icap ettiği halde
yanlışlıkla yazılmayan kelime ve cümleleri sonradan sayfa kenarına yahut satır
aralığına yazmaya denir. (Bk. Lahak.)
İ'lâl:
İlletini ortaya çıkarmak anlamına gelen tabirdir. Hadis Usulünde bir hadisin
senedinde veya metninde bulunan ve dışardan farkedilemeyen illet denilen gizli
kusuru ortaya çıkarmaya veya onda böyle bir kusurun olduğuna hükmetmeye
denilmiştir.
İ'lâmu'ş-Şeyh:
Hadis şeyhinin bir hadisin veya hadislerin yazılı olduğu kitabın falan şeyhden
rivayeti olduğunu talebeye bildirmesinden ibaret tahammulu'1-ilm metodlarından
biridir. Şeyh yazdırdığı hadisi veya içinde rivayet ettiği hadisler bulunan bir
yazılı metni “bu benim falandan rivayetimdir” diyerek talebeye ilan eder. Şu var
ki gerek icazet, gerekse mukâtebe yoluyla hadis rivayetinde açıkça veya zımnen
rivayete izin bulunduğu halde i'lâmu'ş-şeyh böyle değildir. Bunda icazete, yani
hadisleri rivayete izin verildiğine işaret eden bir husus yoktur.
İ'lâmu'ş-şeyh, hadis rivayetine izin vermek manasına gelmediğinden şeyhin “bu
benim rivayetim” diyerek şeyhinden rivayetini açıklamasının talebenin rivayetine
yeterli olup olmadığı konusunda ihtilaf vardır. Nitekim hadis alimleri, fakihler
ve usulcülere göre talibin, şeyhinin kimden rivayet ettiğini bildirdiği hadisi
rivayet etmesi caizdir. İbn Cureyc, Abdullah b. Ömer el-Umeri, er-Râmehurmuzî,
Şafiilerden Ebu'n-Nasr es-Sabbağ, Mâlikilerden Ebu'l-Abbas el-Velîd b. Bekr
el-Gamrî ve Abdulmelik b. Habib ve usul âlimi Fahruddin er-Razî bunlardandır.
Hatta er-Râmehurmuzî ile bazı zahirî alimler şeyhin “bu benim rivayetimdir”
dedikten sonra “onu benden rivayet etme” veya “bunu benden rivayetine izin
vermiyorum” diyerek rivayete müsaade etmese bile yine de talibin ondan rivayeti
caiz olur” demişlerdir. Kadı İyad ise bu görüşü naklettikten sonra şöyle der:
“Bu görüş sahihtir. Başka nazar gerektirmez; çünkü şeyhin hadisde hiçbir illet
veya şüphe yokken talibi onu rivayetten men etmesi müessir değildir; zira hadisi
ona tahdis etmiştir. Bundan dönmesi olmaz.” 469
Bununla birlikte şeyhin hadisin ve kitabın kimden rivayet edilmiş olduğunu
mücerred i'lam etmesi ile rivayet caiz olmaz. Nitekim İmam Gazâlî, İbnu's-Salâh
ve ona tabi olarak en-Nevevî bu görüştedirler. İmam Gazâlî şeyhinle rivayetinin
caiz olmayabileceğini söyler. İbnu's-Salâh ile en-Nevevî ise şeyhin kimden
rivayeti olduğunu mücerred bildirdiği hadislerin senetleri sahih olduğu takdirde
bunlarla amel etmesinin vacip olduğuna kaildirler. 470
İlhâm:
Aslı bir nesneyi yutturmak manasına if’al babından masdardır. Dinî terim olarak
Allah Teâlâ'nın kulun kalbine bir nesneyi ilka ve telkin etmesi manasınadır.
471Özellikle Peygamberlerin kalbine bir şeyin bir defada ve süratle bildirilmesi
olup, vahy mertebelerindendir.
Hadis İlminde Allah'ın Peygamberlerinin kalbine bir fikri ilka etmesi
vesilesiyle geçer. Hz. Peygamber (s.a.s) kalbine ilka edilen fikri dile
getirmiştir. Böyle Allah'tan ilham yoluyla kalbine koyduğu fikri Peygamberin
dile getirmesi şeklinde oluşan hadislere kudsî hadis adı verilmiştir.
İlelu'l-Hadîs:
İlelu'l-hadîs, hadislerin illetleri manasına gelir. Terim olarak hadislerde
bulunan herkesin anlayamayacağı ve dışardan fark edilmeyen, illet denilen gizli
kusurları konu olarak alan, bunları inceleyen ilme denir.
İllet maddesinde söz konusu edildiği gibi, dış görünüşü itibariyle herhangi bir
kusur taşımayan hadisin, gerçekte sıhhatine zarar verecek gizli kusuru isnadında
olabildiği gibi metinde de bulunabilir. Her iki halde de dışardan fark edilemez.
Böyle olunca hadis illetlerini farketmek kadar açığa çıkarmak çok zor bir iştir.
İbn Haceri'l-Askalâni merhum “illet, hadis ilimlerinin en karışık ve en ince
kısımlarından biridir. Bunu ancak Allah'ın geniş bir anlayış, güçlü bir hafıza,
ravilerin dereceleri hakkında tam bir bilgi, isnad ve metinler hakkında kuvvetli
bir meleke bahşettiği kimseler anlayabilir” diyerek bu zorluğa işaret etmiştir.
Ne kadar zor olsa da, hadis illetim öğrenmek erbabına zevkli gelir. Nitekim
Abdurrahman b. Mehdi, “Bir hadisin illetini öğrenmek bende olmayan yirmi hadisi
yazmaktan daha ziyade hoşuma gider” demiştir.
Hadis illetini açığa çıkarmak da erbabına kolay gelir. Bunun için hadisde en az
hafızlık derecesine yükselmiş, keskin zekâ ve ihata kabiliyetine sahip mutkin
bir muhaddis illetini tesbit etmek istediği hadisin bütün tarîkları bir araya
toplanmadıkça hadisdeki illet açığa çıkmayacağından kendisine ulaşan bütün
tarîklannı bir araya getirir. Her birinin ravilerini teker teker gözden geçirir.
Adalet, zabt, hıfz, itkan durumlarını inceler. İsnadlarını, şeyhlerinin
isnadlarını ele alır. Bu araştırma sonunda ravinin hadisi rivayette tereddüd
edip etmediğini, kendisinden daha kuvvetli ravilere muhalefetinin olup
olmadığını tesbit eder. Aym şekilde ravinin vehmini, mürsel veya munkatı
rivayetleri muttasıl göstermesi yahut da hadisleri birbirine karıştırması gibi
bir kusuru varsa açığa çıkarır. Bu merhaleden sonra hadisde illet varsa açığa
çıkarmış ve hadis hakkında “illetli” hükmünü vermiş olur.472
Hadis âliminin bir hadis hakkında verdiği “illetlidir” hükmü bir paranın ayarını
bilen sarrafınki gibi, bilgi, mümarese ve ustalık işidir. O para sanatıdır.
Beriki ise haber ve hadis sanatı; Abdurrahman b. Mehdi bu konuda da “hadis
ilmini bilmek bir ilhamdır. Hadis illetlerini iyi bilen birine “fülan sözü neye
göre söylüyorsun?” diyecek olursan seni ikna edecek hüccet bulamaz. Halbuki o,
nice muhaddislerin vakıf olamadıkları illete vakıf olmuştur” demiştir. İkinci
hicri asrın bu meşhur muhaddisi ile birisi arasında geçen şu konuşma da hadis
ilmiyle fazlaca meşgul olmanın hadis illetleri konusunda tecrübe kazandıracağına
dairdir. Adam soruyor:
“Sen şu hadis sahihdir; bu hadis sabit değildir deyip duruyorsun. Bunları neye
göre söylüyorsun?” diyor. Cevaba dikkat edelim. “
Paralarını muayene için sarrafa götürsen o da “şu para iyidir, bu para kalpdır”
dese “bunu neye dayanarak söylüyorsun” mu dersin, yoksa dediğine itirazsız
inanır mısın?”
“Dediğine inanırım.”
“İşte bu da öyledir. Sarrafda para ile fazlaca meşgul olmanın verdiği bir
ustalık olduğu gibi hadis âlimi de erbabı ile uzun rnuddet oturup görüşmüş, uzun
boylu tartışmış ve Hadis İlminde büyük bir tecrübe ve derin bilgi sahibi
olmuştur.”
Benzeri bir olay da Rey'de geçmiştir. Ebu Zur'ati'r-Râzî'nin hadis meclisinde
bir gün Muhammed b. Sâlihi'l-Kıylîni isminde biri ona,
“Siz fülan hadisin, falan hadisin gizli illeti vardır der durursunuz. Deliliniz
nedir?” diye sorar, Ebu Zur'a,
“Delilimiz şudur: Sen bana illeti olan hadisi sorarsın. Ben de sana illetini
söylerim. Sonra Muhammed b. Müslim b. Vare'ye gider, bana sorduğunu söylemeden
ona da sorarsın. O da sana diyeceğini der. Daha sonra Ebu Hâtim'e gidersin. O da
sana hadisin illetini söyler. Nihayet o hadis hakkında her üçümüzün söylediği
sözleri karşılaştırırsın. Eğer aralarında ihtilaf bulursan anla ki herbirimiz
kendi keyfince söz söylemiş. Sözlerimizde birlik bulursan bil ki bu ilmin bir
hakikati vardır” cevabını verir. Muhammed b. Salih söyleneni yaptıktan sonra
üçünün de sözlerinin aynı olduğunu görünce “Bu ilmin ilham olduğuna ben de
şehadet ederim” der. 473
Hadis alimleri, hadis ilminin her dalında olduğu gibi ilelu'l-hadîs konusunda da
değerli eserler vermişlerdir. Daha çok 2. 3. ve 4. hicri asırlarda te'lif edilen
ve bir kısmı elimize geçmemiş olan bu eserlerin belli başlıları şunlardır:
1. İlelu Şu’be İbni’l-Haccâc
2. İlelu Yahya b. Sa'îd el-Kattân
3. el-İlelu’l-Menkûle an Yahya b. Ma'în
4. el-ilel: Ali İbnu'l-Medînî
5. Kitabu'1-İlel ve Ma'rifeti'r-Ricâl: Ahmed b. Hanbel. Ayasofya kütüphanesinde
mevcut tek nüshasından Prof. Dr. Talat Koçyiğit ve Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu
tarafından neşre hazırlanan bu eser iki cilt halinde neşredilmiştir.
6. el-İlel: Muhammed b. İsmail el-Buhâri.
7. el-İlel: Müslim b. Haccâc el-Kuşeyrî.
8. el-Musnedu'l-Kebîril-Muallel: Ya'kub b. Ebî Şeybe. Tamam değildir. Küçük bir
bölümü Beyrut'ta basılmıştır.
9. el-İlel: Ebu Bekri'l-Esrem.
10. el-İlelu's-Sağîr: (Kitabu'1-İlel, İlelu't-Tirmizî): Ebu İsa Muhammed b.
İsa't-Tirmizî. Sunenu't-Tirmizî sonunda Hindistan ve Mısır'da defalarca
basılmıştır. İbn Receb lakabiyle meşhur Abdurrahman b. Ahmed b. Receb tarafından
şerhedilmiştir. İbn Receb Şerhi de Bağdad'da basılmıştır.
11. el-İlelu'l-Kebîr: et-Tirmizî. (Dr. Muhammed Mustafa'l-A'zamî son zamanlarda
bir nüshasının keşfedildiğini kaydediyor. 474
12. el- Musnedu'l-Kebîru'l-Muallel: el-Bezzâr.
13. Kitabun fî heli'1-Hadîs: Zekeriya b. Yahya es-Sâci.
14. el-İlel: Ebubekr Ahmed b. Muh. b. Hârûn el-Hallâl.
15. İlelu'l-Hadîs: İbn Ebi Hatim er-Râzi. İki cilt halinde 1343 de Kahire'de
basılmıştır.
16. el-İlel: Ebu Ali en-Nisâbûrî
17. Kitabun fil-İlel: Ebu Ali el-Hüseyn b. Muhammed b. Ahmed el-Mâsercisî.
18. el-hel: ed-Dârekutnî 475
İle's-Sıdkı Ma Huve:
Sıdk mertebesinden uzak değildir” manasına İbn Ebi Hâtim'in tasnifinde üçüncü
mertebede bulunan şeyhun lafzına muadil olarak el-Irakî ile ona tabi olarak
es-Suyûtî'nin, İbn Haceri'l-Askalânî'nin tasnifine göre ta'dilin beşinci
mertebesine ekledikleri lafızlardandır. Bu ve benzeri lafızlardan biri ile
adaletine hükmedilmiş ravinin hadisleri yazılır ve gözden geçirilir. Ancak
mertebe bakımından önceki dört mertebede bulunan lafızlardan biri ile hakkında
adalet hükmü verilmiş olan ravilerden daha aşağı derecede addedilir.
İleyhi'l-Munteha Fi'l-Kizb:
“Yalan söylemede son noktaya gelmiştir” manasına en ağır cerh lafızlarına andır.
Cerhin son mertebesinde yer alır. Hadisde yalan söyleyen, yalan söylediği açığa
çıkan raviler hakkında kullanılır. Bu ve benzeri ağır cerh lafızları ile
cerhedilen ravilerin hadisleri mevzu addedilir ve hiç bir şekilde makbul
tutulmaz.
İleyhi’l-Munteha Fi'l-Vad':
Hadis uydurmada son noktaya gelmiştir manasına cerh lafızlarındandır. İbn
Hacer'in tertibine göre cerhin 7. mertebesinde yer alır ve en ağır cerhi ifade
eder. Hadis uydurmaktan çekinmeyen yalancı raviler hakkında kullanılan bu ve
benzeri lafızlarla cerhedilen ravilerin hadisleri yalan sayılır, hiç bir şekilde
itibar edilmez.
İleyhi’l-Munteha Fi't-Tesebbut:
Sözlük itibariyle “sağlamlıkta son noktadadır” manasına gelir. Ta'dil
lafızlarındandır. ravinin adalet ve zabt bakımından yüksek derecede ve güvenilir
olduğuna delalet eder ve ta'dilin birinci mertebesinde kullanılır.
İlle Gâmıda:
Bk. Gâmıda ve illet.
İllet:
2. babdan çekilen “Aile” fiilinin masdandır. Gerek masdar, gerekse isim olarak
sözlükte maraz yani hastalık mânâsına gelir. “Alle'r-Raculu İlleten” denir ki
“Adam hastalandı” demek olur. Bunun yanısıra özür, hades ve bahane yerine de
kullanılır. Bu takdirde sahibini yöneldiği işden alıkoyan mazereti ifade eder.
Nitekim sahabi Asım b. Sâbit'in, “Ne özrüm var ki ok atmada mahir olduğum halde
cihada katılmıyorum” sözü hiç bir geçerli mazereti olmadığı halde olur olmaz
bahanalerle bir işi savsaklamakta mesel olmuştur.
İllet bir de sebep ve bais manasına kullanılır. Bunlar maraz manasındandır.
Fakihlerin şeriatte müsbiti hüküm olan emre illet ıtlakı bundandır. 476Çoğulu
ilel ve ilâl gelir.
Hadis terimi olarak illet, dış görünüşü itibariyle kadha sebep olabilecek
herhangi bir kusur taşımayan hadisin gerçekte sıhhatine zarar verecek gizli bir
kusurundan ibarettir.
Bir hadisin sıhhatine engel teşkil eden illet çok defa isnadında olur. Metninde
de bulunabilir. Her iki halde de dışardan farkedilemez. Şayet illet hadisin
isnadında olursa hem isnadın hem de metnin zayıf sayılmasına yol açar. Bununla
birlikte isnadda bulunan illetin metne tesir etmediği de görülebilir. İsnadda
vaki olup da metne tesir etmeyen illete misal olarak şu hadis verilebilir:
“... (İki kişi alışveriş ettikleri zaman) alıcı ile satıcı (birbirlerinden
ayrılmadıkları sürece yahutta biri diğerini muhayyer kılması halinde alışveriş
akdini tamamlayıp tamamlamamak hususunda) muhayyerdirler.” Bu hadisin isnadı,
görünüşe göre adalet vasfını taşıyan ravilerin, kendileri gibi adaletli
ravilerden rivayetiyle muttasıl bir isnaddır. Ancak illetlidir ve sahih
değildir. İlleti de Ya'la b. Ubeyd 'in es-Sevri vasıtasıyla Amr b. Dinar'dan
rivayetidir; zira aynı hadisi Sufyan'dan rivayet eden bütün raviler, şeyhinin
ismini Amr b. Dînar değil, Abdullah b. Dînâr adıyla zikrederler. Sufyan'dan
rivayette bulunanlardan Ya'la b. Ubeyd hata ederek Abdullah b. Dînâr adını Amr
b. Dînâr olarak değiştirmiştir. Bu ravilerin her ikisi de sikadır. Dolayısıyla
isnaddaki bu illet metne tesir etmemiştir. 477
Müslim'in el-Velîd b. Müslim'den rivayet ettiği şu hadjs de metinde vaki olan
illete misal verilmiştir:
“... Katâde Evzaî’ye Enes b. Mâlik'in kendisine şunları anlatarak haber
verdiğini yazdı:
“Hz. Peygamber (s.a.s)'in, Ebu Bekr, Ömer ve Osman'ın arkasında namaz kıldım.
Hepsi de (namaza)” el-Hamdu lillahi Rabbi'l-Alemin” (Fatiha) ile başlıyorlar,
kıraatin ne başında ne sonunda “Besmele”yi zikretmiyorlardı.”478
Aynı hadisi İmam Mâlik el-Muvatta’ında Humeyd tarîkıyla Enes b. Mâlikten şöyle
rivayet etmiştir:
“... Enes b. Mâlik'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ebu Bekr, Ömer ve
Osman'ın ardında namaza dururdum. Hepsi de namaza başlarken “Besmele”
okumazlardı.” 479
Müslim ve İmam Mâlik'in rivayet ettiği bu hadis metni yönünden illetlidir,
es-Suyûtî, hadisin birkaç yönden illetle olduğuna işaret ettikten sonra bunları
24. imla meclisinde ilk defa toplu halde yazdırdığını kaydeder. Özetleyelim:
“İmam Şafiî'ye göre bu hadisin Humeyd tankından gelen şekli, aralarında Sufyân
b. Uyeyne, el-Fezâri ve es-Sekafî gibi hadis hafızlarının da bulunduğu
yedi-sekiz muhaddisin Mâlik'e muhalif rivayetleri yüzünden illetlidir. Çok
sayıda ravinin rivayeti tek raviye göre mahfuz olmaya daha layıktır. Ayrıca
Sufyânın Eyyub'dan, onun da Katâde'den rivayetine göre Enes b. Mâlik, “Hz.
Peygamber (s.a.s), Ebu Bekr ve Ömer (namazda) kıraate “el-Hamdu lillahi
Rabbi'l-Alemin” ile başlarlardı.” demiştir.480 İmam Şafiî şöyle der: “Bu
rivayet, “kıraate önce Fatiha okuyarak başlarlardı” manasındadır. Katâde ve
diğer bazı muhaddislerin Enes'den mahfuz olarak rivayet ettikleri de budur.”
el-Beyhakî şunları söyler: “Eyyub, Şu'be, Hişâm ed-Destuvâ'î, Şeybân b.
Abdirrahman, Saîd b. Ebî Arûbe, Ebu Avâne gibi talebeleri Katâde'den aynı
şekilde rivayet etmişlerdir.”
İbn Abdilberri'l-Kurtubî ise “Bu hafız muhaddisler Katâde ashabıdır.
Rivayetlerinde besmelenin düştüğüne delalet edecek herhangi bir husus yoktur.
Sahihaynın birleştikleri rivayet de ekseriyetin bu rivayetidir...”
“... Ulema, Humeyd'in Enes'den ekseri rivayetlerinin Katâde ve Sabit tarikiyle
olduğunu söylemişlerdir. İbn Adî'nin bu hadisi rivayet ederken Humeyd ile Enes
arasında Katâde'yi açıkça zikredişi de bunu te'yid eder. Şu hale göre Humeyd
rivayetinin munkatı olduğu; iki tarîkin teke irca edildiği açığa çıkmaktadır.”
demiştir.
el-Evzâ'î rivayetine gelince, bazı alimler onun da illetli olduğunu
söylemişlerdir. Sebebi, el-Evzâî'den hadisi rivayet eden ravi -ki el-Velîd b.
Muslimdir- her ne kadar şeyhinden semâmı tasrih etmişse de, tesviye tedlisi
yapar. Bununla birlikte el-Evzâî ile Katâde arasında başka bir ravinin düşmediği
sabit bile olsa, Katâde anadan doğma kördür. Bu itibarla bu hadisi el-Evzaî'ye
yazılı olarak rivayet eden ve adı söylenmeyen birine yazdırmış olması gerekir.
Hadisi Katâde'den yazan bu kâtibin mecruh ve zabt kusuru bulunan biri olması
ihtimal dahilindedir. Her iki halde de hadisi hüccet olamaz. Kaldı ki aslında
kitabet yoluyla alınan hadislerin hüccet olmasında da ihtilaf vardır. Ayrıca
bazıları bu rivayetin munkatı olduğu görüşündedirler. 481
Hadisin gerek isnadında gerekse metninde vaki olan illet, ilk bakışta dışardan
farkedilmez. Bu yüzden açığa çıkarılması çok güçtür. Bu konuda İbn Hacer şunları
söylemiştir:
“İllet hadis ilimlerinin en karışık ve en ince kısımlarından biridir. Bunu ancak
Allah'ın parlak bir anlayış, geniş bir hafıza, ravilerin dereceleri hakkında
kuvvetli bir meleke bahşettiği kimseler anlayabilir.” Bununla beraber hadisdeki
gizli illetleri açığa çıkarmanın bazı yolları vardır. Görüşü kuvvetli, mutkin,
hafız bir muhaddis hadisin kendisine ulaşan bütün tariklerini bir araya toplar.
Her birinin ravilerini inceler. Adalet ve zabt durumlarını gözden geçirir. Bu
araştırması sonucu ravinin hadisi tek başına rivayetini, kendisinden daha
kuvvetli ravilere muhalefet noktalarını tesbit eder. Böylece ravinin vehmi,
mürsel veya munkatı hadisi sağlam göstermesi, hadisleri birbirine katması gibi
bir kusurunu ortaya çıkarır. Bunun sonucu olarak hadis hakkında bir hüküm
verir.” 482İlelu'l-Hadîs başlığı altında da söz konusu edildiği gibi hadis
âliminin bir hadis hakkında verdiği illetli hükmü, bir paranın ayarını bilen
sarrafın verdiği hüküm gibi bilgi, mümarese ve ustalık işidir. Sarraf para
ustası ise muhaddis de hadis ve haber sarrafıdır.
el-Hâkimu'n-Nîsâbûrî, hadislerin daha çok isnadlarında, bazen de metinlerinde
bulunan illet çeşitlerini 10 grupta toplamış ve herbirine misaller vermiştir.
Özetleyerek nakledelim:
1. Sened görünüşe göre sahih olmakla birlikte ravilerden birinin şeyhinden semâ’
yoluyla hadis rivayet ettiğinin bilinmemesi. Meselâ;
“... Dedikodusu çok bir mecliste oturan biri, kalkmadan önce “subhâneke'llahumme
ve bi-hamdike, lâilâhe illâ
ente, estağfıruke ve etûbu ileyke” derse o mecliste geçen dedikoduların günahı
bağışlanır.”
el-Hâkim'in naklettiğine göre Müslim, bir gün Buhâri'nin yanma gelerek gözlerini
öper. “Üstadların üstadı, muhaddislerin efendisi, hadis illetlerinin tabibi!
Bırak ayaklarını da öpeyim! Muhammed b. Selâm, “haddesenâ Mahledu'bnu Yezîd
eI-Harrânî. kale ahberanâ İbnu Cureyc, an Mûsâ b. Ukbe, an Süheyl b. Ebî Salih,
an ebîhi, an Ebî Hureyre, ani'n-Nebî (s.a.s) isnadiyle bir mecliste edilen
dedikodulardın keffareti konusunda sana bir hadis rivayet etmiş. Bunun ne illeti
var?” diyerek bu hadisin illetini sorar. Buhari:
“güzel bir hadistir der; yeryüzünde bu konuda bundan başka bir hadis bilmiyorum
fakat maluldür.” Bunun üzerine Müslim israr eder. Buhâri, Müsâ b. İsma'il
-Vuheyb - Süheyl - Avn b. Abdillah isnadiyle aynı metni rivayet ettiğini söyler
ve ilave eder:
“Bu isnad daha evlâdır; çünkü Muhammed b. Selâm'ın isnadında geçen Musa b.
Ukbe'nin Süheyl'den hadis işittiği zikredilmemiştir.”
Buhâri'nin bu sözleri üzerine Müslim
“Sana buğzeden ancak hasedinden eder. Dünyada senin bir başka benzerin
olmadığına şehadet ederim” diyerek hayranlığını belirtmekten kendisini alamaz.
Buhârî'nin “illetlidir” dediği rivayetin isnadı karşılaştırılırsa görülür ki
Müslim'in müsned olarak bildiği rivayet aslında mürseldir; zira Ebu Hureyre'nin
ismi anılmadan tâbi'î olan Avn b. Abdillah'dan rivayet edilmiştir. Ayrıca
Buhâri'nin “Musa b. Ukbe'nin Süheyl'den semâ yoluyla hadis rivayet ettiği
zikredilmemiştir” sözü üzerinde durulan illeti açıklamaktadır. Şöyle ki,
görünüşe göre hiç bir kısuru olmayan isnadda Musa b. Ukbe'nin Süheyl'den semâ'
yoluyla hadis almaması gibi bir illet vardır ve bu illet Müslim çapında bir
muhaddisin gözünden kaçmıştır.
Sika ravilerin rivayet ettiği tariktan gürsel iken başka bir tariktan müsned
olarak rivayeti ve müsned rivayetin daha sahih görünmesi. Yurandaki misal bu
illet çeşidi için de verilebilir. Açıklamaya dikkat edilirse görülür ki,
Buhârî'nin rivayetinde hadis, isnadında Ebu Hureyre atlandığı için mürseldir.
Öyle iken Müslim'in sorduğu isnadla müsned olarak rivayet edilmiş görünmektedir.
Şu hadis de aynı illeti taşımaktadır:
“... Enes'den merfu olarak rivayet edilmiştir:
“Ümmetimin, ümmetime en çok merhametli olanı Ebu Bekr; Allah'ın dinini korumada
en şiddetlisi Ömer; en hayalısı Osman; Kur'an-ı Kerim'i en iyi okuyanı Ubey b.
Ka'b; en çok feraiz bileni Zeyd b. Sabit; helal ve haramı en iyi bileni ise Muaz
b. Cebeldir. Her ümmetin bir güvenilir adamı vardır. Bu ümmetin güvenilir adamı
Ebu Ubeydetu'bnu'l-Cerrâhdır.”
Bu hadis görünüşe göre kuvvetli bir senedle merfu olarak rivayet edilmiştir.
Böyle iken bu şekliyle sahih hadisleri ihtiva eden ana kaynaklara geçmemiştir;
zira Ebu Kılâbe'den rivayet eden iki raviden Hâlid el-Hazzâ “Her ümmetin bir
emini vardır” kısmına kadar mürsel, geri kalan kısmını mevsûl;483 Âsim ise
bütünüyle mevsul olarak rivayet etmişlerdir. Zahire göre mürsel kısmın sika
ravilerce başka tarikdan mevsul (müsned) olarak rivayet edilmesi484 hadisin
illetini teşkil etmiştir.
3. Bir sahâbîden rivayet edildiği bilinirken ayn memleketlere mensup ravilerin
mesela medinelilerin küf dilerden yanlışlıkla rivayet etmeleri yüzünden bir
başka sahâbîden nakledilmesi.
Meselâ;
“... Hz.Peygamber (s.a.s). “Şüphesiz ben, günde yüz defa Allah'a tevbe ve
istiğfar ediyorum” buyurdu.”
Bu isnadı gören muhaddis hadisin, Ebu Burde'nin babası Ebu Musa'l-Eş'arî'den
rivayet edilmiş sanır. Kufelilerden rivayet eden Medinelilerin ekseriya ayakları
kayar. Burada da öyle olmuştur ve:
“... Kalbim sık sık Allah korkusu ile kaplanır. Bundan dolayı da Allah'a günde
yüz kere tevbe ve istiğfar ederim.” 485 Şeklinde sahih olarak Eğar isimli
sahâbinin hadisi olarak mahfuzken hata sonucu Ebu Burde'nin babası Ebu
Musa'l-Eş'arî'nin hadisi gibi rivayet edilmiştir. Bu yüzden illetlidir.
4. Yine bir sahabînin hadisi olarak bilinen bir hadisin yanlışlıkla sıhhatini
icap ettiren açıklama yapılmadan bir tabiiden rivayet edilmesi. Hatta belki de o
tabii cihetinden ma'ruf olmayabilir. Misâl:
“... Ebu Süleyman, babasının Hz. Peygamber (s.a.s)'in bir akşam namazında “Tûr”
süresini okurken duyduğunu rivayet etmiştir.
el-Hâkimu'n-Nîsâbûri'ye göre bu hadis, bir ravisinin ismi, ikincisi isnadı,
üçüncüsü sahabî gibi gösterilen bir ravisinin sohbetinin sabit olmayışı olmak
üzere üç yönden illetlidir. Açıklamak gerekirse, birinci illet isnadındaki Osman
b. Süleyman isimli tabiînin adı aslında Osman b. Ebi Süleyman iken Osman b.
Süleyman olarak zikredilmesidir. İkincisi isnadında “an ebîhi” denilmesiyle vaki
olmuştur. Oysa Osman'ın rivayeti sadece Nafi'dendir. Dolayısıyla bu hadisi de
babası Ebu Süleyman'dan değil, Nâfı b. Cubeyr'den rivayet etmiştir. Haliyle bu
durumda Nâfî de hadisi babası Cubeyr b. Mut'imden almıştır. 486Üçüncüsü ise
isnadda Ebu Süleyman'ın hadisi Hz. Peygamber (s.a.s) den işiterek rivayetinden
söz edilmiştir. Doğrusu Ebu Süleyman Sahabî değildir. Hz. Peygamber'i ne görmüş
ne de ondan hadis işitmiştir.
5. Hadisin an’ane yoluyla rivayet edilmesi ve senedinde bir ravinin düştüğü aynı
hadisin bir başka rivayetinden anlaşılması. Misal:
“... Ensârdan bazılarından rivayet olunduğuna göre bir gece yıldız kaydı ve
ortalık aydınlandı...”
Hadisin ravisi Yunus b. Yezîd, el-Hâkim'in de naklettiği gibi kuvvetli hıfzına
ve Hadis İlmindeki yüksek mevkiine rağmen isnadında hata etmiştir. Doğrusu
Sufyân b. Uyeyne, başka rivayetinde Yunus, Şu'ayb b. Ebî Hamze, Salih b. Keysân,
el-Evzâ'i ve diğer bazı ravilerin hepsi de hadisi İbn Şihab'dan “an
Aliyy-İbni'l-Huseyn, an İbn Abbâsin kale haddesenî ricâlun mine'l-Ensâr”
isnadiyle rivayet etmiştir.487 Buna göre hadisdeki illet, Yunusun isnadından İbn
Abbas'ı düşürmesidir.
6. Bir ravi bir hadisi, diğerinden müsned olarak rivayet ettiği halde hadis
inkıtalı (gayri müsned) olarak mahfuz bulunur. Bu da illettir. Meselâ:
“... Ömer İbnu'l-Hattâb'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Ya
Resulallah, aramızdan bir yere pek sık ayrılmadığın halde nasıl oluyor da
Arapçayı içimizde en fasih konuşan sensin” diye sordum...”
El-Hâkim'in deyişiyle bu hadisin acaip illeti, Ali b. Haşrem'im diyerek Ali
İbnu'l-Huseyn'in Hz. Ömer'den belagat yoluyla dolayısıyla gayri müsned olarak
rivayet ettiğini isnadında belirtmesidir. Buna göre hadis aslında gayri müsned
denilen şekilde mahfuzken müsned olarak rivayet edilmiş ve bu yüzden illetli
olmuştur.
7. Bir ravinin, bir rivayette şeyhinin ismini isnadında açıkça zikrettiği halde
aynı hadisin başka tarikdan gelen isnadında müphem bırakması. Meselâ:
“Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre demiştir ki “Hz. Peygamber (s.a.s)
“Mü’min temiz kalplidir, bol ikramlıdır. Facir (münafık) ise hilekârdır,
cimridir” buyurdu.”
Ebu Davud ve Tirmizî'nin bu şekilde müsned olarak rivayet ettikleri bu hadis bir
başka rivayette, isnadiyle yani Haccâc b. Ferâfisanın Şeyhi Yahya b. Ebî Kesîr'i
“an raculin” diyerek mübhem bırakmasıyla nakledilmiştir. 488İlleti budur.
8. Bir ravi mülaki olup hadis dinlediği Şeyhinden, işitmediği bir hadisi arada
vasıta olmaksızın rivayet ederse bu da bir illettir. Mesela:
Mâlik'den rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.s) bir aile yanında iftar ettiğinde
“Evinizde oruçlular iftar etsin, ebrâr yemeğinizi yesin, üzerinize sekînet
insin” diye dua buyururlardı.”489
Bu hadisin illeti de Yahya b. Ebî Kesîr'in Enes'e yetişip onu gördüğü ve fakat
ondan hadis işitmediği halde bu rivayet Yahya'nın arada her hangi bir vasıta
olmadan Enes'den doğrudan doğruya rivayeti olarak nakledilmiştir. Nitekim aynı
hadis Yahya'nın Enes'den arada bir vasıta ile aldığını gösteren ibaresinin yer
aldığı ayrı bir isnadla da rivayet edilmiştir.
9. Her ravinin hadislerini daha çok rivayet ettiği belli bir tarîki vardır,
böyle iken o tarîkin ravilerinden biri başka bir tariktan bir başka hadis
rivayet etmiş olur. Fakat yanilarak bu hadisi de alışılmış senetle rivayet
ederse bu da illettir. Meselâ:
“... İbn Ömer'den Hz. Peygamber (s.a.s)'in namaza başladığında
“Subhâneke'llâhumme tebâreke'smuke ve teâla cedduke...” dediği rivayet
edilmiştir.
Bu hadis de illetlidir; zira Munzir b. Abdillahi'l-Hizâmî, şeyhi Abdulaziz b.
Ebi Seleme, İbn Ömer'in hadislerini daha çok Abdullah b. Dînâr tarîkıyla rivayet
ettiğinden, temsilde hata olmaz, her zaman gittiği yolu tutmuştur. Oysa bu
hadisin asıl isnadı Yahya b. Ebî Kesîr'in Enes b. şeklindedir. 490Şu hale göre
onu asıl isnadiyle değil, daha çok kullandığı kendi alışılmış isnadiyle
nakletmiştir.
10. Hadisin bir tarikdan merfû, bir başka tariktan mevkuf olarak rivayet
edilmesi de illettir. Bunun misalini de şu hadis teşkil eder:
... Cabir'den Hz. Peygamber (s.a.s)'e nisbet edilerek rivayet edilmiştir:
“Kim namaz esnasında gülerse namazını iade eder. (yeniden kılar); abdestini
yeniden almaz.”
Bu tarikdan merfû merfû yani Hz. Peygamber (s.a.s)'in hadisi olarak nakledilen
bu rivayet başka bir tarîkdan Cabir b. Abdillah'ın fetvası olarak rivayet
edilir:
“Ebu Sufyân'dan rivayete göre Câbir'e namaz kılarken gülen adamın durumu
soruldu. O “namazı yeniden kılar. Abdesti yeniden almaz” dedi. 491el-Hâkim'in
kaydettiğine göre hadislerde bulunan illetler bunlardan ibaret değildir.
Başkaları da vardır. Ancak Hadis İlminde derinleşmek isteyenlere yol göstermek
üzere pek çok ma'lul hadis içinden bunları seçerek misal vermiştir.492
Söz gelişi Tirmizî, neshi illet saymıştır. Bazı âlimler ise irsal gibi bazı
kadih olmayan kusurları da illet olarak görmüşlerdir. Hatla sahihin kısımları
içinde malûl ve şaz sahihlerden de söz edenler olmuştur. 493
Gerek isnadında, gerekse metninde illet bulunan hadislere mu'allel veya ma'lûl
denir. Hadis illetlerini konu alan ilme ise İlelu'l-Hadîs adı verilir.
İlm:
Meşhur manasıyla ilim ve bilgi demek olan bu kelime, hadis alimleri arasında
hadis İlmi karşılığı olarak kullanılmıştır.
İlm-i Ahbâr:
Bk. Hadis İlmi.
İlm-i Âsâr:
Bk. Hadis İlmi.
İlm-i Hadîs:
Bk. Hadis İlmi.
İlm-i Nazarî:
Bk. Nazari İlim.
İlm-i Zarurî:
Bk. Zaruri İlim.
İlmu Dirâyeti'l-Hadîs:
Bk. Hadis Usulü.
İlmu Mustalahi'l-Hadîs:
Bk. Hadis Usulü.
İlmu'l-Hadîs:
Bak. Hadis İlmi.
İlmu'l-Hadîs Dirâyeten:
Bk. Hadis Usulü.
İlmu'l-Hadîs Rivâyeten:
Bk. Hadis Usulü.
İlmu'r-Rivâye:
Bak. Hadis İlmi
İmâm:
Hadis ilminde yüksek dereceleri almış muhaddislere verilen lakablardandır. İmam
derecesine yükselen hadis alimine şeyh de denir. Böyle bir lakab verilen
muhaddis Hadis İlminde otoritedir. Sözleri hüccet, hadisler hakkındaki hükümleri
itirazsız delil sayılır.
İmlâ:
Sözlükte doldurmak anlamına gelen bu kelime, daha çek imla etmek, yazdırmak,
dikte etmek manasında kullanılır ve bu manada meşhurdur.
Hadis ıstılahı olarak aynı manada, bir hadis şeyhinin kendisine müracaat eden
veya akdettiği hadis meclislerine katılanlara hadis yazdırmasına denir.
İmlâ sistemi İslâmiyet'in ilk yıllarında görülmeye başlamıştır. Hz. Peygamber
(s.a.s)'in katiplerine Kur'ân-ı Kerim dışında diplomatik vesikalar ve diğer
anlaşma, mektup ve yazılar yazdırdığı bilinmektedir. Bunlar imla metodunun ilk
uygulamaları olarak kabul edilir. Aynı sistem sahabe tarafından da tatbik
edilmiştir. Vasile İbnu'l-Eskâ’nın halka hadis imlâ ettiği onların da yazdıkları
kaydedilir. Aynı yolla Nâfı de İbn Cureyc'e hadis yazdırmıştır.
Etbâ'u't-Tâbi'In ve onlardan sonraki nesillerde imlâ meclisleri tertip edip
hadis yazdıranlar arasında Şu'be İbnu'l-Haccâc, Vekî İbnu'l-Cerrâh, Yezîd b.
Hârûn. Âsim b. Ali et-Teymî, Amr b. Merzûk el-Bâhilî, Muhammed b. İsmail
el-Buhârî, Ebu Müslim İbrahim b. Abdullah el-Keccî, Ca'fer b. Muhammed
el-Fıryabî ve diğer muhaddisler yer almaktadır.
Daha sonraki devirlerde bulunduğu yerde hadis meclisleri akdederek meclislerine
katılanlarla hadis yazdıran âlimler arasında ise, Nisâbur'da el-Hakîm Ebu
Abdillah Muhammed; Bağdad'a Ebu'l-Hasen İbn Rızkaveyh; İsfehan'da Ebu Abdillah
Muhammed b. İshak b. Mende ve Ebu Nuaym Ahmed b. Abdillah'in-Nîsâbûri; Basra'da
İsa b. Gassân; Hemedan'da Ebu Tahir b. Seleme; Merv'de Ebu Mansûr Muhammed b.
Abdilcebbar es-Sem'âni ve Ebu Hafs Umer b. Muhammed es-Serahsî anmaya değer. 494
es-Suyûtî'nin kaydettiğine göre İbnu's-Salâh'tan sonra Ebu'l-Fadli'l-Irâkî'nin
son günlerine kadar hadis yazdırma işi ihmale uğramıştır. Ancak el-Iraki 796
yılında başlayıp 806'da ölünceye kadar 410’dan fazla meclis akdederek
taliplerine hadis yazdırmasiyle imlâ sistemi yeniden canlanmıştır. el-Irâkî'den
sonra oğlu bir ara kaybolmaya yüz tutan ve babasının başlamasıyle devam eden
imlâ usulünü sürdürmüş ve 826 da vefatına kadar 600'ün üzerinde meclis kurarak
hadis yazdırmıştır. Daha sonra da İbn Haceri'İ-Askalânî akdettiği binden fazla
mecliste talebelerine hadis imlâ etmiştir.
İbn Hacer'den sonra 19 sene imla meclisine ara verilmiş495; 872 de es-Suyûtî
tarafından tekrar başlanarak devam ettirilmiştir.
Hadis İmlâ meclislerinin daha çok mescitte, bilhassa haftanın salı ve cuma
günleri kurulması adetti. Meclise abdestli olarak gelip kıbleye karşı oturmak,
imlâyı tercih edilen kitaptan yapmak, mecliste Kur'ân-ı Kerim’den bir miktar
okumak, besmele çekip salavat getirmek, hamd ile şeyhe dua etmek, tek bir
şeyhten değil, birçok şeyhlerden hadis yazmak, güvenilir şeyhlerden yazmak,
dinleyip hadis yazanların seviyesini göz önünde bulundurmak, en faydalı
hadisleri imla etmek, anlaşılmayan yerleri açıklamak, Hz. peygamberin ismi
geçtikçe salat ve selamı; sahabe isimleri geçince tardiye'yi unutmamak, uzun
imla ile talebeleri bıktırmamak, meclisi hikâye, şiir ve nüktelerle bitirmek
gibi hususlar imla meclislerinde şeyhin ve talebelerin rivayet ettikleri
kaidelerdendi.496
İmlâ meclislerinin büyük rağbet gördüğü devirlerde, bu meclîslere devam eden
halkın 100 bini aştığı söylenir. Meselâ Âsim b. Ali el Vâsıtî'nin meclisinde 100
binden fazla kimse hazır bulunmuştur. Aynı hadisçi ile ilgili olarak gelen başka
bir habere göre de Yahya b. Ma'în, kendisine “halkın efendisi oldu” diyen bir
kimseye “sus, halkın efendisi Âsim İbn Ali'dir; zira meclisinde 30 bin kişi var”
cevabını vermiştir. Bu rakam dahi kalabalığın azametini göstermeğe yeterlidir.
İmlâ meclisleri, bu meclislerde hazır bulunanların azlığına veya çokluğuna göre
mescid veya cami gibi kapalı yerlerde yahut geniş meydanlarda akdediliyordu.
Hazır olanların çokluğu ve hadis imlâ eden muhaddislerin seslerinin onlara uzak
bulunan kimseler tarafından işitilmemesi halinde sahanın muhtelif yerlerinde
mustemli denilen ve şeyhin sözlerini daha yüksek ve pürüzsüz sesle tekrarlayan
yardımcılar kullanılması da adet olmuştu.497
İn Sahha'l-Haber:
“Eğer haber sahih ise” manasına gelen bu sözler, Muhammed b. İshak b. Huzeyme
(İbn Huzeyme) tarafından sahihinde yer yer kullandığı tabirlerden biridir. Adı
geçen âlim çok ihtiyatlı, hadis üzerinde son derece titiz bir muhaddis olarak
bilinir. İhtimal isnadı üzerinde en küçük bir tenkit vaki olmuş hadislerin Hz.
Peygamber (s.a.s)'e nisbetinin vebalinden kaçınmak üzere hadisi vereceği bab
unvanı içinde in sebete keza (şayet sabit ise hadis budur) veya in sahha'l-haber
gibi bir ifade kullanmıştır. Meselâ, “babu fedâ'ili Şehr Ramadân in
sahha'l-haber...”498
Böyle bir metod sadece İbn Huzeyme'ye ait ise de İslâm âlimlerinin isnadı ya da
metni tenkid edilen hadisleri sıhhati üzerinde kesin kanaat hasıl olanlardan
ayırmak bakımından tuttukları yolu göstermesi bakımından önemli görülmüştür.
İndenâ:
“Bize göre” demektir. Hadis Usûlü metinlerinde kullanıldığı yere göre hadis
alimlerinin görüşünü aksettiren tabir olarak görülür. Öteki deyişiyle indenâ,
herhangi bir konudaki hadis ehlinin görüşünü açıklayan deyiş olarak
kullanılmıştır.
İnfirad:
Bk. Teferrüd.
İnkıta':
Sözlükte kesilme, kesiklik, kopma, inkita manalarına mastardır. Hadis usulünde
isnad zincirini teşkil eden ravilerden bir veya birkaçının düşmesiyle meydana
gelen kopukluğa denir. Ravi düşmesi isnadın başında olabildiği gibi ortasında
veya sonunda da olabilir. En fazla ortasında veya sonunda olur. Bir veya birkaç
yerde de olabilir. Açık inkıtaya zahirî inkıta', gizli olana da hafî inkıta'
tabir edilir. Zahirî inkıta ravinin muasırı olmayan veya görüşmediği, mülâki
olmadığı şeyhten rivayet etmesi; hafi inkıta ise ravi isminin mübhem şekilde
söylenmesiyle meydana gelir.
İsnadında inkita bulunan hadislere umumiyetle munkatı denir. Eğer İnkıta peşpeşe
iki ravinin düşmesiyle meydana gelmiş ise hadis mu'dal adını alır.
İnteha'l-Lahak:
Bk. Lahak.
İntihâ:
Bk. Aslu's-Sened.
İntiâ'u's-Sened:
Bk. Aslu's-Sened.
İntikâ:
Sözlükte seçmek, seçerek ayırmak gibi manalara gelen mastar olup daha önce
yazılmış hadis kitaplarından seçme hadisler derleyerek yeni bir hadis kitabı
tasnif etmeye denilmiştir. Böyle meydana getirilen eserler içinde Abdusselâm b.
Teymiye'nin kitabı gibi el-Muntekâ adı verilenler vardır.
İntikad:
Sözlükte intikad veya nakd paranın hakikisini sahte ve kalp olanından
ayırdetmeye denir. Hadis terimi olarak ise hadisin sahihini zayıfından
ayırdetmek ve hadis metinlerinin farklarıyla birbirlerine zıt düşen taraflarını
göstermek üzere ravilermi tenkid süzgecinden geçirmeye denilmiştir.
Aynı manada intikad-ı esânîd, nakd-i rical tabirleri de kullanılır.
İntikâd-ı Esânîd:
Bk. Nakd-i Rical.
İ'râbu'l-Hadîs:
İ'rab aslında bir şeyin aslını ve hakikatini açığa çıkarmak manasınadır.
Konuşurken hata etmeden dilin nahiv kaidelerine riayet ederek fesahat üzere söz
söylemek manasına da gelir. 499
Nahivde i'rab, Arapça kelimelerin cümle içindeki yerlerine göre doğru bir
şekilde okunmasını sağlamak üzere bilhassa sonlarında hareke takdir etmekür.
İ'rabu'1-hadis ise bu manası ile alakalı olarak hadis metinlerini meydana
getiren kelimelerin doğru ve düzgün bir şekilde okunmasını sağlamak için
yazılışı esnasında hareke konulmasıdır. Kelimelerin yanlış okunarak kullanılış
maksadı dışında yanlış mana verilmesini önlemek bakımından hadisleri yazarken
her kelimenin i'rabını vermek yerinde görülmüştür. Şu hadis buna misal
verilmiştir:
“Boğazlanan hayvanın karnından çıkan ceninin boğazlanması anasının
boğazlanmasıdır.”500 Hadise verilen bu mana zekâtu ummihi ibaresinin haber
takdir edilerek sonunun merfu olmasına göredir. Bu manaya göre herhangi bir
hayvanın (av hayvanı dahil) fiilen veya hükmen kesilmesi halinde karnından çıkan
yavrunun ayrıca boğazlanmasına lüzum olmadığına hükmedilmiştir. Ne var ki
haneliler zekât kelimesini teşbih üzere veya takdir edilen “yüzekkâ” fiilinin
mefulu mutlağı olarak mansub okumasını tercih etmişlerdir. Bu takdirde mana,
“anası boğazlandığı gibi karnından çıkan cenin de boğazlanır” demek olur.
501Başka okuyuş şekilleri ileri sürenler de vardır.
Umumiyetle hadisciler sırf yanlış okumaya mani olmak gibi önemli bir gerekçe
göstererek hadis yazanların, hadis metnine dahil kelimelerin düzgün
zabtedile-bilmesi için hepsinin i'rab edilmesi gerektiği görüşündedirler. Kadı
İyad'a göre bilhassa hadis ilmine yeni başlamış mübtediler için doğru olan,
kelimelerin hareke verilerek i'râb durumunun gösterilmesidir. Bununla birlikte
bazı alimler sadece konuşma ve yanlış anlama söz konusu olan yerlerde (iltibas
halinde) i'rabın gerektiği, bunun dışında hadislerin i'rabına gerek olmadığı
görüşündedirler. 502
Kur'ân-ı Kerim ayetlerinin i'rabına dair kıymetli bir eseri bulunan
Ebul'l-Berekât Abdullah İbni'l-Huseyn el-Ukberi'nin bazı hadislerin i'rabına
dair İ'râbu'l-Hadîs isimli bir kitabı vardır. 503
İrmi Bihî:
Lafız olarak kaldır at, hiç bir işe yaramaz manasına gelen bir tabirdir ve cerh
lafızlarındandır. Cerhin İbn Haceri'l-Askalani'nin tertibine göre dördüncü
derecesindedir ve ve nisbeten ağır cerhe delâlet eder. Bu ve benzeri lafızlarla
cerhedilen ravinin hadisleri dinî konularda hüccet sayılmaz.
İrsal:
“İf al” babından mastar olan irsal, sözlükte göndermek, haber yollamak, bir
kimseyi kışkırtarak diğerinin üzerine saldırtmak, kendi başına ve kendi haline
bırakmak, salıvermek manalarına gelir. 504
Hadis terimi olarak umumiyetle kibâr-ı tâbi'inden birinin isnadında sahabiyî
atlayıp “Hz. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki” veya “Hz. Peygamber (s.a.s) şunu
yaptı” ve benzeri ifadelerle isnadını Hz. Peygamber (s.a.s)'e ulaştırarak ondan
rivayette bulunmasın denir. İrsalin en yaygın tarifi budur. 505
Bununla birlikte irsal, daha umumi manada isnad karşılığı olarak da
kullanılmıştır. Buna göre bir hadisi irsal etmek, onu arada bir vasıta ile
alınmışken söyleyenine vasıtasız olarak bağlamak demektir. İsnadında irsal yapan
raviye mursil denilmiştir.
Hadis âlimlerinin bir kısmı İrsali Kays b. Ebî Hâzim, Ebu Osman en-Nehdî,
Ubeydullah b. Adî, Sa'id İbnu'l-Müseyyeb gibi sahabe devrinde yaşamış,
rivayetleri daha çok sahabeden olan ve tabiilerin büyüklerinden sayılan
muhaddislerin rivayetlerine hasretmişlerdir. Onlara göre Hz. Peygamber devrine
uzak olan Tâbi'îlerin Hz. Peygamber'den rivayetleri irsal sayılmaz. Buna
karşılık İbn Şihâb ez-Zuhrî, Ebu Hâzim Seleme b. Dînâr ve Yahya b. Sa'id
el-Ensârî gibi Hz. Peygamber devrine daha uzak olduklarından tabiilerin
küçüklerinden addedilenlerin Hz. Peygamber'den rivayetlerine irsal diyenler de
vardır. Ne var ki alimlerin çoğu tabiîler arasında ayırım yapmaksızın hepsinin
Hz. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet etmelerini irsal saymışlardır. Bu görüş
meşhurdur.
el-Irâkî'nin kaydettiğine göre hadis imamlarından Yahya b. Sa'id el-Kattân'a
göre irsal, bir ravinin gerçekten hadis işitmediği bir raviden rivayette
bulunmasıdır. 506Bu tarif umumidir. Şayet hususî olsa, bir başka deyişle
işitmediği halde rivayette bulunan ravinin tabii, işitmeden rivayette bulunduğu
kimsenin ise Hz. Peygamber olduğu belirtilse irsalin meşhur tarifinden farksız
olurdu. Oysa bu husus belirtilmemiştir. Bu itibarla Yahya b. Sa'îd el-Kattân’ın
tarifinde belirtilen ravi, isnadın herhangi bir yerinde bulunan ravidir.
Dolayısiyle böyle bir ravinin bizzat işitmediği halde rivayette bulunması,
hadisi aldığı aradaki vasıta olan şeyhini atlayıp şeyhinin şeyhinden rivayette
bulunması demektir. Bu ise irsal değil, inkıtadır. Bazılarına göre ise
tedlistir.
el-Hatîbu'1-Bağdâdî'nin irsal tarifi Yahya b. Sa'id el-Kattân'ın tarifine
yakındır ve şöyledir:
“Müdelles olmayan hadisin irsali, ravinin muasır olmadığı yahut karşılaşmadığı
kimseden rivayetidir. İlim ehli arasında bu konuda ihtilaf yoktur. Sa'îd
İbnu'l-Museyyeb, Ebu Seleme b. Abdirrahman, Urve fbnu'z-Zubeyr, Muhammed
İbnu'l-Munkedir, el-Hasenu'l-Basrî, Muhammed b. Şîrîn, Katâde ve diğer
tabiîlerin Hz. Peygamber (s.a.s)'den rivayetleri gibi. Tabiîlerin dışında mesela
İbn Cureyc'in Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe'den; Malik b. Enes'in el-Kasım b.
Muhammed b. Ebî Bekr'den; Hammad b. Ebi Süleyman'ın Alkame'den rivayetleri de
aynı şekildedir. Bunların hepsinin rivayetleri, muasır olmadıkları
kimselerdendir. Ravinin muasırı olduğu halde karşılaşmadığı kimseden rivayetine
gelince, bunun misalini de el-Haccac b. Ertât, Sufyânu's-Sevrî ve Şu'be'nin
ez-Zuhrî'den rivayetleri teşkil eder. Bunlar hakkında hüküm birdir. Mülaki
olduğu ve hadis işittiği şeyhten işitmediği hadisi irsal ederek o şeyhten
işitmişcesine rivayet eden kimse hakkındaki hükmümüz de aynıdır.” 507
Yahya b. Sa'îd el-Kattân ile el-Hatib'in tariflerinde esas itibariyle inkıta' ve
tedlis de irsal hükmüne dahil edilmiştir. Aslında her ikisinin tarifinden
tâbiî'nin isnadında sahabîyi atlaması ile birlikte daha sonraki nesillerde
ravinin muasır olmadığı yahut mülakatı bilinmeyen şeyhten rivayeti, dolayısiyle
aradaki vasıtayı atlaması da anlaşılır. Halbuki bu meşhur tarifine nazaran
inkıtadır. el-Hatîb'in baştan “müdelles olmayan” kaydını koyması dikkate
alınırsa denilebilir ki o. irsali daha umumi mânâda almakta, isnadın neresinde
olursa olsun, ravinin açıkça veya zımnen şeyhini atlaması olarak görmektedir.
Tarifinin son fıkrasında ise tedlisi irsal hükmünde birleştirmektedir.
Umumî manada ravi ismini söylememek şeklinde görülen irsal, irsâl-i celî ve
irsal-i hafi olmak üzere iki kısımdır. Bunlardan irsâl-ı zahir de denilen
irsâl-ı celî (açık irsal), ravinin senedden kendi şeyhini veya herhangi bir
raviyi hazfetmesine denir ki ravi isminin söylenmediği açıkça belli olur. Ta ki,
hadis ilminde az-buçuk mesafe almış kimselerden çoğu bile bu irsali kolayca
farkedebilirler. İrsâl-i hafi (gizli irsal) ise yalnızca hadislerin rivayet
tariklarına, isnadlardaki illetlere hakkıyla vakıf olan ve hadis ilminde yüksek
dereceler almış alimlerin farkedebilecekleri gizli irsaldir. Tedlîs
hafiyyu'l-irsâl de denilen irsâl-i hafinin bir çeşididir.
İrsâl-i Celi:
Bk. İrsal.
İrsâl-i Hafî:
Bk. İrsal.
İrsâl-i Zahir:
Bk. İrsal.
İrvi Hazâ Annî:
Bk. Munâvele.
İsmâ:
İşittirmek, duymasını sağlamak sözlük manasıyla şeyhin ezberinden yahut
kitabından talebesine hadis okumasını ifade eden deyimdir.
İsnad:
Sözlükte “İf’al” babından mastardır. Lazım (geçişsiz) ve müte'addi (geçişli)
manalarıyla kullanılır. Buna göre dağa çıkmak veya çıkarmak, yaslamak veya
yaslanmak, desteklemek, dayanak yapmak anlamlarında kullanılır.
Hadis terimi olarak isnad, kısaca bir hadis veya haberi söyleyenine nisbet
etmeye denir. Bir hadisi başkasına nakleden ravi, onun kimden işittiğini veya
kimden aldığını, aldığı kimsenin kimden naklettiğini bazı özel tabirler
kullanarak muhakkak belirtir. Böylece hadisin ilk kaynağı olan Hz. Peygamber
(s.a.s)'e ulaşıncaya kadar kesiksiz bir nakil zinciri kurulur. Böyle bir nakil
zinciri kurmaya isnad adı verilir.
Bir hadis, bütünüyle iki kısmından meydana gelir. Bunlardan birincisi sened,
ikincisi metindir. Sened, hadisin Hz. Peygamber'e kadar ulaşan rivayet zincirini
oluşturan ravilerdir. Ravilerin isimlerini haddesenâ, ahberanâ, enbe'enâ, an,
enne ve benzeri eda lafızlarıyla zikretmeye ise isnad tabir edilir. Meselâ,
“...Hz. Peygamber (s.a.s) “Bazınız, bazınızın alışverişi üzerine (pey sürerek)
alışveriş etmesin” buyurdu” hadisinde 508 İmam Mâlik'in hadisin metnini ahberanâ
an, enne lafızlarıyla Hz. Peygamber'e kadar ulaştırması isnadıdır.
İsnad, Hadis ilminin üzerine döndüğü, yalnız müslümanlara has bir sistemdir.
Abdullah İbnu'l-Mübârek “İsnad dindendir. İsnad olmasaydı dileyen dilediğini
söylerdi” demiştir. 509İsnadın dinî bir yönü olduğunda hemen hemen bütün
âlimlerin ittifakı vardır.
Diğer taraftan İbn Hazm'a göre Allah, hadisin Hz. Peygamber'e varıncaya kadar
sikanın sikadan rivayet ederek muttasıl bir şekilde naklini öteki ümmetlerden
çok müslümanlara has kılmıştır. Her'ne kadar Yahudilerin çoğunda irsal veya
i'dal nevinden rivayetlere rastlanırsa da bunlarla Hz. Musa'ya bizim Hz.
Muhammed'e yakınlaşmamız gibi yakın olamazlar. Hatta Hz. Musa ile aralannda otuz
asırlık bir zaman olan devre kadar giderler. Ancak Şem'un ve devrinde
yaşayanlara kadar ulaşır, orada kalırlar. Hristiyanlara gelince onların
ellerinde de kadın boşamanın haram olduğuna dair haber hariç tutulursa isnad
vasfına sahip hiçbir haber yoktur. Yalancılara ya da kim oldukları belirsiz
kimselere isnad edilen haberlerse gerek yahudilerde, gerekse hristiyanlarda bol
miktarda mevcuttur. Yahudilerde bizim sahabe ve tabiîn kavilleri gibi aslmda bir
peygamberin arkadaşlarına veya onlara tabi olan birine ulaşmak suretiyle
naklettikleri sözler de yoktur. Hristiyanların Şem'un ve Pol'den yukarıya
ulaşmaları da imkan haricidir.
Ebu Ali el-Ceyyânî'ye göre ise Cenâb-ı Hak müslümanlara, önceki ümmetlere
vermediği üç şey tahsis etmiştir: isnâd, ensâb, i'râb. el-Hakîm'in ve diğer bazı
muhaddislerin Mataru'l-Verrak'tan rivayet ettiklerine göre “ev esaretin min
ilmin” nazmına 510isnad manası verilmiştir. 511
Denilebilir ki, hadis rivayetinde isnad tatbikatı sahabe devrinde başlamıştır.
Nitekim ilk halife Hz. Ebu Bekr, torunundan miras isteyen ninenin miras hakkının
olup olmadığını bilmediğini söylemesi üzerine Muhammed b. Mesleme Hz. Peygamber
(s.a.s)'in nineye altıda bir hisse takdir ettiğini söyleyince Hz. Ebu Bekr'in
bunu başka bilen olup olmadığını sorduğu tarihî bir gerçektir. İkinci Halife Hz.
Ömer de istizan hadisini rivayet eden sahabî Ebu Musa'dan delil istemiş, bu
arada Hz. Peygamber'in o sözlerini duyan başka sahabinin bulunup bulunmadığını
araştırmıştır. 512Bunlar ilk isnad tatbikatları olarak görülür.
Sahabîler, rivayet ettikleri hadisleri Hz. Peygamber'den işitmiş veya fiilini
görmüş olduklarından onların isnad tatbik ettiklerinden bahsetmek oldukça
zordur. Öte yandan sahabenin hepsi uduldür. Yani adalet sahibi insanlardır. Hz.
Peygamber (s.a.s)'den işitmedikleri bir sözü, görmedikleri veya görenden
öğrenmedikleri bir fiili ona nisbet ederek rivayet etmelerine imkân düşünülemez.
Sahabeden sonraki tâbiî'ler nesline gelince durum değişir. Bu devirde Hz.
Osman'ın şehit edilmesiyle karışıklıklar başgöstermiş, devam eden siyasî ve
içtimaî olaylar sonunda müslümanlar gruplara ayrılmıştır. Bu gruplaşma sonucu
hadis uydurma faaliyetleri başlamıştır. Böyle bir durum karşısında Hz. Peygamber
(s.a.s)'in ağzından hadis uydurmanın önüne geçilebilmesi için isnad tatbikine
başvurmak zorunda kalınmıştır. Muhammed b. Şîrîn bu konuda şunları söylemiştir:
“Başlangıçta kimse isnad sormuyordu. Ne zaman ki fitne zuhur etti (hadis rivayet
edenler) bize hadis aldıklarınızın isimlerini söyleyiniz” demeye başladılar.
Hadisi rivayet edene bakılıyor; ehli sünnetten ise hadisi alınıyor, bid'a
ehlinden ise hadisi alınmıyordu.” 513Demek oluyor ki, Hz. Osman'ın şehit
edilmesiyle başlayan olaylar üzerine müslümanların gruplaşması ve ortalıkta
hadis diye hayli rivayetin dolaşması üzerine hadisi nakledenin onu kimden
aldığını açıklaması istenmeye başlamıştır. İşte bu olay, isnad tatbikatının
başlangıcı sayılır.
Şu da var ki İbn Sîrîn'in bu sözleri fitneden önce isnadın bilinmediğine delâlet
etmez. Ancak hadis ıstılahlarının yerleşmesinden sonraki manasiyle ilk isnad
tatbiki siyasi olaylar üzerine başlamıştır denilebilir. Diğer taraftan Müslim
mukaddimesinde nakledilen bir haber de aynı konuya ışık tutacak mahiyettedir:
“Mücâhid'den rivayet edildiğine göre demiştir ki, “Buşeyr el-Adevî bir gün İbn
Abbâs'ın yanına gelerek
“Hz. Peygamber şöyle buyurdu; Allah Resulü şöyle dedi...” diye hadis rivayet
etmeye başladı. İbn Abbas onun ne hadis rivayet etmesine aldırıyor, ne de ona
bakıyordu. Bunun üzerine Buşeyr
“İbn Abbâs, dedi; görüyorum ki sözlerimi dinlemiyorsun. Ben Hz. Peygamber
(s.a.s)'den hadis rivayet ediyorum, sense kulak bile vermiyorsun.” İbn Abbas
Buşeyr'e şu cevabı verdi:
“Bir zamanlar bizler (yalancılığın görülmeye başlamasından önceki günlerde)
birinin “Hz. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki...” dediğini duyduk mu gözlerimiz
hızla ona döner, ne dediğine kulak verirdik. Ne zaman ki insanlar güçlü ve arık
develere binmeye başladılar (sağlam hadisler gibi uydurma hadisleri de rivayet
eder oldular) artık insanlardan, bildiklerimizden başkasını almaz olduk.” 514
Şu hale göre isnad, Raşid Halifeler devri sona erip İslâm toplumunun gruplaşmaya
başlamasından sonra müslümanlar arasında bol miktarda yayılan mevzu hadislerin
görülmeye başlaması üzerine çıkmış ve tatbik edilmeye başlanmıştır. Birinci
hicri asrın sonlarına doğru artık iyice yerleşmiştir. Yalnız hadisler değil,
öteki haber ve eserler de isnadla rivayet edilir olmuştur.
Yukarıda adı geçen İbn Şîrîn “Bu ilim dindir. Dinini kimden aldığına dikkat et”
diyerek hadislerin dinin ta kendisi olduğunu, hadis rivayet edenlerin onları
kendilerine nakledenlere dikkat etmeleri gerektiğini vurgulamıştır. İbn Şihâb
ez-Zuhrî de “Kale Resûlullâh” diyerek irsal yapan İbn Ebî Ferve'yi uyarmış ve
“hadisini niçin isnada bağlamıyorsun da bize ipi ve halkası olmayan hadisler
rivayet ediyorsun?” demiştir.515
Sufyanu's-Sevri de isnadın Mü’minin silahı olduğunu söylemiştir. 516
İsnad tatbikatının her önüne gelenin hadis rivayet etmesini, dolayısiyle hadise
yalan karışmasını geniş çapta önlediğine şüphe yoktur. Bunun yanısıra senedi
teşkil eden ravilerin kimlikleri, halleri, güvenilir olup olmadıkları, hadis
rivayetine engel teşkil eden hallerinin bulunup bulunmadığı gibi önemli noktalar
araştırma konusu yapılmıştır. Buradan ise Rical, Cerh ve Ta'dil gibi ilimler
doğmuştur. Herbirine dair kitaplar yazılmak suretiyle Hadis İlmi geniş çapta
gelişme kaydetmiştir. Tesbit edilen kaidelerede hadis metodolojisi zengin bir
kültür oluşturmuştur. Bütün bunların temelinde isnadın yattığını söylemek
gerçeği bir başka yönüyle aksettirmek olur.
İsnad Tedlisi:
Bk. Tedlis.
İsnâd-ı Âli:
Bak. Âlî.
İsrailiyyât:
Kelime olarak İsrail oğullarına nisbet edilen rivayetler manasınadır. İslâmî
terimler içinde, umumiyetle Yahudi kültüründen islamiyete geçen, daha doğrusu
İslâmî rivayetler arasına karışan çoğu Tevrat'tan nakledilmiş şeylere denir.
Hadiste İsra'iliyyât, sahabenin Ka'bu'l-Ahbâr, Vehb b. Munebbih gibi şahıslardan
rivayet ettikleri kıssa ve benzeri haberlerdir. Bunlar hadis sayılmaz; bazı
sahâbîlerin naklettikleri İsrail Oğullarına dair haberler addedilirler. 517
Sahabe, İsrâiliyyâtın Kur'ân-ı Kerim'e veya sünnete uygun olanlarını tasdik
etmişlerdir. Bunlar tahrif ve tebdilden korunmuş kabul edilmiştir. Kur'ân-ı
Kerim'e aykın olanları, muharref oldukları gerekçesiyle kabul etmemişlerdir.
İslâm şeriatına ne uyan ne de uymayanların doğru oldukları kadar yaları
olmalarının ihtimal dahilinde oluşu dikkate alınarak bunlar karşısında tarafsız
denilebilecek bir tutum izlemişlerdir. Bu konuda Ebu Hureyre'nin şöyle bir
rivayeti vardır:
“...Kitap ehli İbranice Tevrat okuyor, müslümanlara Arapça tefsir ediyorlardı.
Hz. Peygamber (s.a.s):
“Ehli Kitabı ne tasdik edin ne de yalanlayın. Onlara “Biz Allah'a, bize ve size
indirilen (Kur'ân, İncil ve Tevrat)'a iman ettik deyin” buyurdu.”518
İsrailiyyatı daha çok Kur'ân-ı Kerim'de kısa veya kapalı olarak zikredilen
kıssalar etrafında nakledilen rivayetler oluşturur. Bunların nakledilmelerindeki
belli başlı esas amiller Arapların nisbeten sınırlı bir kültür hayatlarının
oluşu, diğer dinlerden İslâm'a girenlerin durumu, eski dinlerin tesirinden az da
olsa kurtulamamak gibi faktörlerdir. İsrailiyyatm naklinde İslâm akidesini
yozlaştırmak isteyenlerin tesiri de inkâr edilemez.
Genelde hadis kabul edilmemekle birlikte sahabe tarafından ibretli bulunarak
nakledildiği, faydalı görüldüğü için rivayet edilen, başta tefsir kitapları
olmak üzere İslâmî edebiyat içinde geniş çapta yer almış bulunan İsrailiyyatın
hükmüne gelince, bunlar karşısında sahabenin tutumu esas alınarak
belirlenmiştir. Özetleyecek olursak, Kur'ân-ı Kerim ve sünnete uygun olanları
kabul ve tasdik edilir. Kitap Ehlinin ellerinde bulunan tevrat ve İncil'in
asılları Allah tarafından indirilmiş ilahî kitaplar olduklarından bunların
Kur'ân-ı Kerime veya sünnete uygun kısımları tahrif edilmemiş sayılırlar.
Kur'ân-ı Kerim'e ve sahih sünnete aykın olan israiliyyat kabul edilmez. Semavî
dinler aslında bir oldukları, peygamberlerin tebligatı da esas itibariyle
birbirinden farklı olamıyacağı için Kur'ân ve sünnetin ruhuna uymayan
israiliyyat muharref kabul edilir. İslâm'ın iki ana kaynağının ne kabul, ne de
reddettikleri İsrailiyyata gelince bunların Allah tarafından indirilmiş semavî
kitaplara uygun olmak veya olmamak ihtimalleri vardır, bunun için İslâm âlimleri
israiliyyatın Kur'ân-ı Kerim ve Sünnetin ruhuna uygun olanlarını kabul etmiş;
olmayanları bırakmışlardır.
İstidrak:
Sözlükte, bir nesne ile diğerini anlamak istemek, kaçırılan bir şeyi diğer bir
şeyle yerine getirmek gibi manalara gelir.
Hadis Usulü ilminde deyim olarak iki manada kullanılmıştır. Bunlardan birincisi,
hatalı veya noksan rivayetleri doğrusunu naklederek düzeltmek; diğeri ise bir
hadis aliminin, şartlarına uyduğu halde kitabına almamış olduğu hadisleri ayrı
bir kitapta toplamaktır. İkinci manaya göre tertip edilen hadis kitabına
müstedrek adı verilir.
İstifada:
Bk. Sahabe.
İstihraç:
“Çıkarmak” manasına mastar olan bu kelime hadis ilimlerinde tabir olarak bir
muhaddisin kendisinden önce tasnif edilmiş herhagi bir hadis kitabındaki
hadisleri kitap sahibinin tarikmdan ayrı bir tariktan kendi isnadı ile rivayet
etmesine denir. Meselâ bir muhaddis Buhârî'nin Sahih'indeki hadisleri onun
isnadındaki şeyhlerinden biriyle ondan daha kısa yoldan buluşmak üzere kendi
isnadıyla rivayet edekse buna istihraç adı verilir. Bu yolla rivayet edilen
hadislerin toplandığı kitaplara ise mustahrec denilmiştir.
İstimla:
Sözlük itibariyle istif al babından mastar olan istimla, birisinden bir şey imla
etmesini yani yazdırmasını istemek manasına gelir. Hadis terimi olarak şeyh
denilen hadis âliminin hadislerini yazdırmasını istemeye denir. Onun hadis
meclisine katılmak bir anlamda istimlâ sayılır.
Hadis ilminde yüksek dereceleri almış bir muhaddis hadislerini yazdırmak üzere
imla meclisleri düzenler; Bu meclislere hadis yazmak isteyen herkes katılırdı.
İstimla etmek üzere şeyhin hadis meclislerine katılanların sayısı bazen binlere
varırdı. İstimla niyetiyle hadis meclislerine katılan talebenin Hz. Peygamber
(s.a.s) in sünnetine bağlı yaşaması, hadis yazacağı meclise erken gitmesi, yolda
hızlı yürümesi, yayan gitmesi tavsiye edilirdi. İlk defa şeyhin huzuruna çıkan
talib, edeb dahilinde ona selam verir, elini öper, yerine otururdu. İstimla için
müracaat eden talebenin, imla bitinceye kadar meclisten ayrılmaması, kimseyi
rahatsız etmemesi, imla sırasında uyuklamaması, yazdırılan hadisleri dikkatle
dinleyip takip etmesi gibi kaidelere riayet etmesi aranırdı. Hadis yazmak üzere
meclise gelen talebenin gelirken kağıt, kalem, mürekkep gibi yazı malzemesi
getirmesi gerekirdi. Yazdığı hadisleri belli bir usule göre yazması, nüshasına
şeyhin ismini, künye veya lakabını, imlanın yapıldığı yeri, dersin verildiği
tarihi eklemeyi ihmal etmemesi istenirdi.
Hadis meclislerinde imla edilen hadislerin yazılı olduğu kitap veya defterlere
emâlî adı verilir.
İstinbat:
“Nebeta” kök fiilinin istifal ölçüsünde mastarı olan istinbât, sözlükte gizli
bir şeyi açığa çıkarmak manasına gelir. Bu mana ile ilgili olarak kuyu kazan bir
kimsenin suya erişmesi, su çıkarmasına da istinbat tabir edilir.
Istılahta istinbatu'1-ahkâm, bir müctehid veya fakihin zekâ ve dirayetini
kullanarak anlayış gücü ve ictihadiyle naslann gizli mana ve hükümlerini açığa
çıkarmasına denilmiştir. 519Hadis ilmiyle ilgisi, hadis metinlerinden hüküm
çıkarılması yönündendir.
Bilindiği gibi, Fıkıh Usulü ilmine göre islamî hükümlerin kaynağı önce Kur'ân-ı
Kerim, ikinci olarak Hz. peygamber (s.a.s)'in sünneti, dolayısiyle hadislerdir.
Kur'ân-ı Kerim ayetlerinin lafızları gibi hadis lafızlarının hepsi sarih
değildir, aralarında vazıh yani hükme delâleti açık olanları olduğu gibi,
mübhem, hafi, müşkil, mücmel olanları da vardır. Sarih kanlan bulunduğu kadar
mecaz veya kinaye yollu kullanılmış olanlarına da rastlanır. Bazı hadislerin bir
hükme delaleti açıktır. Bazılarının delaleti ancak tefsirle anlaşılır. Bazı
hadis lafızlarının taşıdığı hüküm umumidir; bazısının ise hususidir. Kısacası
hadis lafızları içinde hâs, âm, mübhem, müşkil, hafi, mücmel olanları, mecaz ya
da kinaye yollu söylenenleri, birbirleriyle çelişik görünenleri mevcuttur.
Ayrıca Kur'ân-ı Kerim'de olduğu gibi hadiste de nesh vaki olmuştur. Dolayısiyle
hadislerin de nasih-mensuhu vardır. Bütün bu ve buna benzer özellikleri
dikkatten uzak tutmamak kaydiyle hadisleri inceleyip onlardan şer'î bir mesele
hakkında hüküm çıkarmak istinbatm esasını oluşturur.
İstinbata aynı manada istihraç denildiği de olur. Ancak hadis usulünde daha çok
istinbat tabiri kullanılır. İster istinbat denilsin, isterse istihraç,
hadislerden şer'î hüküm çıkarmanın bir takım metotları vardır. Bu metodlar Fıkıh
Usûlü kitaplarında geniş ölçüde yer almış ve izah edilmişlerdir.
İstinbâtu'l-Ahkâm:
Bk. İstinbat.
İstişhad:
Şahid tutmak anlamını veren bu kelime Hadis Usulünde bir hadisin aynı manaya
gelen ve bir başka sahabiden nakledilen şahidini rivayet etmek, onu şahidi ile
desteklemek manasına kullanılmıştır.
İşkâl:
Sözlük yönünden “bir nesne karışık; buna zıt olarak hoş ve güzel olmak; yazıya
nokta ve i'râb işaretleri koymak manasınadır. Hemzesi “selb” için olmakla, güya
(okunuş sırasında doğabilecek) karışıklığı ve hatayı giderir.” 520
Hadis Usulü İlminde kullanılan bir deyim olarak işkâl, hadis içinde geçen kapalı
ve anlaşılması zor müşkil hususlara denildiği gibi, hadisi yazarken yanlış
okunmasını önlemek maksadiyle kelimelerinin gerekli yerlerine çeşitli harekeler
koymaya da denir.
İtibâr:
Sözlükte taaccüp etmek, ibret almak, önem vermek manalarıyla ifti'al babından
mastardır.
Hadis ıstılahı olarak, ferd zannedilen bir hadisin başka tarik veya tariklardan
rivayet edilip edilmediğinin, bir diğer ifadeyle ravisinin gerçekten tek olup
olmadığının araştırılmasına denir. Bu araştırma bir bakıma bilinen tek
ravisinden başka biri tarafından rivayet edilip edilmediğinin açığa çıkması için
yapılır. Bunun için hadis, müsned, cami, cüz ve öteki hadis kitaplarından
aranır. İsnadları teker teker gözden geçirilir. Böyle bir araştırma sonunda
ravisinin tek olduğu, öteki deyişiyle bir raviden başka rivayet edenin
bulunmadığı anlaşılırsa hadis ferd olarak kalır. Başka ravi ya da raviler
tarafından rivayet edilmiş olduğu açığa çıkarsa ferd olmaktan kurtulur.
İ'tibar belli kaideler içinde yapılır. Şöyle ki, hadis ilminde derinleşmiş,
hadislerin rivayet tariklanna hakkıyla vakıf alim bir muhaddis, ferd sanılan
hadisi ele alır. Çeşitli hadis kitaplarına müracaat ederek rivayet yollarını
inceler. Diğer ravilerin rivayetleriyle karşılaştırır. Aynı hadisi aynı
lafızlarla rivayet eden olup olmadığına bakar. Bunu anlamak için önce rivayette
tek kaldığı zannedilen ravinin akranlarından işe başlar. O hadisi rivayette tek
kalan ravinin şeyhinden başka bir ravinin rivayet edip etmediğini inceler. Böyle
biri yoksa şeyhinin şeyhinden başkası rivayet etmiş midir, bunu açıklığa
kavuşturmak maksadiyle isnadın başına kadar iner. Bu esaslar dahilinde yapılan
araştırma sonunda herhangi bir ravinin rivayetini tesbit ederse önceden ferd
sanılan hadise mutabaat hasıl olur. Ne var ki baştan ferd olduğu sanılan hadisin
bilinen ravislnden başka bir ravi tarafından rivayet edilen hadisin öncekiyle
benzer lafızlarda olup olmadığı dikkate alınır. Eğer lafız benzerliği yoksa aynı
manada rivayet edilmiş başka hadis olup olmadığı araştırılır. Şu hale göre
i'tibar, bir hadisin garabetten kurtarılabilmesi için belli esaslar dahilinde
yapılan etraflı bir araştırmadır.
İ'tibara misal vermek gerekirse şöyle bir örnek üzerinde durulabilir. Hammâd b.
Seleme bir hadisi mutabaat söz konusu olmadan Eyyûb es-Sahtiyânî'den; Eyyûb,
Muhammed b. Sîrîn'den; Muhammed b. Şîrîn Ebu Hureyre'den, Ebu Hureyre de Hz.
Peygamber (s.a.s)'den rivayet etmiş olsun. Böyle bir hadis i'tibar araştırmasına
tabi tutulacaksa işe önce İbn Sîrîn'den Eyyüb'dan başka bir kişi tarafından
rivayet edilip edilmediğinin araştırılmasıyla başlanır; zira hadisde mutâbaatın
söz konusu olmaması onu Eyyüb'dan Hammâd b. Seleme'den başka rivayet eden
olmaması manasınadır. O yüzden ilk önce Eyyub'un Muhammed b. Sîrîn'den rivayette
tek kalıp kalmadığına bakılır. Olumlu bir sonuca vanlmazsa İbn Sîrîn'dan başka
bir sika ravinin Ebu Hureyre'den rivayet edip etmediği incelenir. Bu da
bulunmazsa bu sefer de aynı hadisi Hz. Peygamber (s.a.sj'den Ebu Hureyre'den
başka bir sahabinin aynı veya benzer lafızlarla rivayet edip etmediği tetkik
edilir. Yapılan bu araştırma sonunda herhangi bir tabakada hadisi rivayet eden
başka bir ravi tesbit edilebilirse hadis garabetten kurtlur; ferd olmaktan
çıkar. Öyle olunca itibarın maksadı ferd sanılan bir hadisin gerçekten öyle olup
olmadığının açıklığa kavuşturulmasıdır. Tabiatiyle ferd zannedilen bir hadis
i'tibar sunucu başka ravi tarafından rivayet edildiği açığa çıkıp ferd olmaktan
kurtulunca sıhhat yönünden kuvvet kazanır. Amel edilmeye yarayışlı hale gelir.
Yoksa i'tibar boşuna bir gayret değildir.
Î'tidâd:
Mecaz yoluyla desteklemek ve kuvvetlendirmek anlamım veren “adde” kök fiilinin
ifti'âl babından mastarıdır.
Hadis Usulünde kullanılan bir deyim olarak, zayıf bir hadisin başka tanklardan
gelen rivayetlerde desteklenmesine denilmiştir. Böyle bir destek hadisi
zayıflıktan kurtarır ve hasen li-gayrihî hadis haline gelmesini sağlar. (Bk.
Âdıd).
İtkan:
Bir işi muhkem ve sağlam yapmak manasınadır. Hadis usulünde güvenilir olmak
vasfını kazanmış, hadisler üzerinde titizlik gösteren muhaddislere verilen
vasıflardandır. îtkan sahibi hadisci adalet ve zabt vasıflarını taşımakla
birlikte hadis rivayetinde az da olsa gafleti görülmeyen, rivayet şartlarına
büyük bir dikkat ve titizlikle yerine getiren, hadis ilminde bu özellikleriyle
belli bir yere gelmiş olan muhaddistir. îtkan sahibi muhaddise veya raviye
mutkin denilmiştir.
İttefekâ Aleyh:
Bk. İttefekâ Aleyhi'ş-Şeyhân.
İttefekâ Aleyhi'ş-Şeyhân:
eş-Şeyhân'ın, yani Buhârî ve Müslim'in rivayet ederek kitaplarına almakta
birleştiklerini ifâde eden bir deyiştir. Böyle hadislere muttefekun aleyh adı
verilir.
İttihâm Bi'l-Kizb:
İttihâmu'r-râvî bi'1-kizb veya töhmet-i kizb de denir. Hepsi de ravinin yalan
söylemek ithamına maruz kalması demektir ve metâin-i aşeradan ağır bir cerh
sebebidir.
Bir ravinin Hz. Peygamber (s.a.s) üzerine yalan söylediği, bir başka deyişle
hadis uydurduğu sabit olmasa bile günlük hayatında yalan söylediğinin açığa
çıkması yalancılıkla itham edilmesi için yeterli delil sayılmişür. Bu durumda
olan ravi adalet vasfını yitirmiş demektir.
Yalancılık ithamına maruz kalan ravilerin hadisleri iki derecelidir. İlkine
göre, eğer hoyle hadisler dinin zaruri olarak bilinen kaidelerine aykırı olarak
yalnızca yalan ithamına uğramış ravinin kendi tarikından rivayet edilmişse,
ravisinin rivayette tek kalmış olması yalan ithamına zaruri delil kabul edilir.
Hadisi, uydurma olduğuna delâlet eden başka karine aranmaksızın reddedilir. Açık
bir vaz karinesi olmasa bile dini asıllara aykırılık ve rivayette tek kalmak,
nakledilen hadisin yalan olduğuna yeterli delil sayılır, kısacası, yalan
ithamına uğramış ravinin tek başına rivayet ettiği hadis uydurma kabul edilir;
mevzu hadisler arasına katılır.
İkincisi, hadiste yalan söylediği belli olmamakla birlikte başkasından veya
kendisinden bahsederken yalan söylediği malum olan ravinin hadisidir. Böylesinin
naklettiği bir hadis, yalana alışmış bir kimsenin alışkanlık dolayısiyle hadiste
de yalan söyleyebileceği korkusuyla reddedilir. Böyle hadislere metruk v e
matrûh adı verilir.
İttihâmu'r-Râvî Bil-Kizb:
Bk. İttihâm bi'1-Kizb.
İttisal:
“Vasale” kök fiilinin ifti'al babından mastarıdır. İrtibat, bağlılık, devamlılık
gibi manalar verir.
Hadis usulünde ittisal, senedin kopuksuz olma özelliğini ifade eden bir tabir
olarak kullanılmıştır. Kaynağı itibariyle Hz. Peygamber (s.a.s)'e sahabiye veya
tabiiye varıncaya kadar senedi teşkil eden ravilerin teker teker anılması, bir
diğer deyişle raviler arasında inkıta denilen kesiklik halinin bulunmayışı
haline denir.
Senedinde ittisal bulunan hadislere muttasıl veya mevsûl denir. İttisalin
karşılığı irsal veya inkıtadır. Her ikisi de senedde ravi düşmesini ifade eder.
İztırab:
“Darabe” kök fiilinden alınma mastardır. Sözlükte dalgalanmak, çalkanmak
manalarına gelir. Deniz dalgalanmasına, dalgaların birbirine çarpmasına da
iztırab denir. Bir kimsenin düzeninin bozulması, sıkıntıya düşmek, acı çekmek
manalarına da kullanılır.
Hadis terimi olarak iztırab, muhalefetten doğan bir zayıflık sebebidir.
Açıklamak gerekirse, bir ravi bir sefer rivayet ettiği hadisi ikinci sefere
değişik tarzda rivayet eder. Ondan işiten raviler de birbirlerinden farklı
şekillerde rivayet ederler. Bir ravinin aynı hadisi birbirinden farklı
şekillerde rivayet etmesi veya birden fazla ravinin birbirlerinden ayrı olarak
rivayet etmeleri halinde adalet ve zabt durumları farklı olmadığından
rivayetleri arasında tercih imkansız hale gelir. Bir başka ifadeyle, zabt ve
öteki özellikler açısından birbirlerine yakındırlar. Bu rivayetleri birleştirip
herhangi birini tercih etmek imkanı yoktur. İşte bu tercih imkanı bırakmayan
hale iztırab adı verilmiştir.
İztırab, hata ya da yanılma eseri olarak değişik rivayetlere delâlet eder. Bu
ise ravi veya ravilerin zabt noksanlığını gösterdiğinden hadisin zayıf
sayılmasına ve reddine yol açar.
İztırab, daha çok senedde, bazen metinde bulunur. Şu hadis senedde iztıraba
misaldir. Ebu Davud ve İbn Mâce'nin İsmail b. Umeyye-Ebu Amr b. Muhammed b.
Hureys-Dedesi-Ebu Hureyre isnadiyle rivayet ettiklerine göre Hz. Peygamber
(s.a.s) şöyle buyurmuşlardır:
“... Biriniz namaz kılacağı vakit karşısına (sütre olarak) bir şey koysun. Bir
şey bulamazsa bir deynek diksin. Onu da bulamazsa hiç değilse bir çizgi çeksin.
Ondan sonra önünden geçen artık onun namazına bir zarar vermez.”521
Ebu Davud'un bu hadisi rivayet ettiği senedlerden biri Müsedded tarikindan,
Bişru'bnu'l-Mufaddal -Mufaddal - İsmail b. Umeyye - Ebu Amr b. Muhammed b. Amr
b. Hureys - Ceddi Hureys - Ebu Hureyre; diğeri Muhammed b. Yahya tarikindan Ali
İbnu'l-Medînî - Sufyân -İsmail b. Umeyye - Ebu Muhammed b. Amr b. Hureys - Ceddi
Hureys - Ebu Hureyre şeklindedir. İbn Mace'nin senedi ise Sufyân b. Uyeyne -
İsmail b. Umeyye -Ebu Amr Muhammed b. Amr b. Hureys -Ceddi Hureys b. Suleym -
Ebu Hureyre tarzındadır. Seneddeki İsmail b. Umeyye'nin şeyhinin kim olduğu
üzerinde ihtilaf edilmiş, bu zatın isminin gâh Ebu Amr b. Muhammed b. Hureys;
gâh Ebu Amr b. Muhammed b. Amr b. Hureys b. Suleym olduğu söylenmiştir. Aynı
şekilde Hureys'in kimliği de ihtilaflıdır. Nitekim rivayetlerin kiminde baba,
kiminde dede olarak zikredilmiştir. İsmini de kimi sadece Hureys, kimisi Hureys
b. Ammâr, Kimi Hureys b. Suleym, kimi de Hureys b. Süleyman olarak anmıştir.
Kısacası bu hadisin senedindeki İsmail b. Umeyye'nin şeyhinin kim olduğu
kesinlikle belli olmadığı gibi şeyhinin babası veya dedesi olarak zikredilen
Hureys'in baba mı yoksa dede mi olduğu da belli değildir. Kaldı ki Hureys'in kim
olduğu da kestirilememiştir. Hatta Sufyân b. Uyeyne “bu hadisi takviye edecek
bir şey bulamıyoruz” demiştir. 522Şu hale göre bu hadisin senedleri üzerinde
ihtilaf vardır. Bu ihtilaf halledilememiştir. Bunun için de senedinde iztırab
bulunmaktadır. Nitekim İbnu's-Salâh, bunları zikrettikten sonra Abdurrezzak'ın
İbn Cureyc - İsmail b. Umeyye -Hureys b. Ammâr - Ebu Hureyre isnadı ile
zikrettiği rivayetindeki iztirabın daha fazla olduğuna işaret etmiştir. 523
el-Irâkî, rivayetler arasında tercih yapılabilmesi halinde Iztırabın zail
olacağını söyleyerek İbnu's-Salah'a itiraz etmiştir. Ona göre hadisi
Sufyânu's-Sevrî de rivayet etmiştir. Sufyân, hıfz yönünden hadisin
İbnu's-Salâh'ın naklettiği, rivayetlerinde iztirab söz konusu olan rivayetleri
nakleden ravilerden daha kuvvetlidir. Bu itibarla onun rivayetinin tercih
edilmesi gerekir. Diğer taraftan el-Hâkim ve başka muhaddisler hadisin sahih
olduğunu söylemişlerdir. 524
Burada işaret etmek gerekir ki, hadis el-Irâkî'nin söylediği gibi tercihe müsait
bile olsa tercih imkansızdır; çünkü Sufyân her ne kadar bu hadisi rivayet
edenler içinde hıfzı en sağlam olanı ise de senedinde “Ebu Amr b. Hureys, an
Ebîhi” lafzıyla teferrüd etmiştir. Oysa Bişr, Ravh, Vuheyb, Abdulvâris gibi
Basralı sika muhaddisler isnadlarında “an ceddihî” demişlerdir. Küfe
hafızlarından Sufyân b. Uyeyne de onlara uymuştur. Bunların isnadlarında
kullandıkları lafızlar çoğunluğun lafızları mesabesindedir ve tercihe daha fazla
layıktır. Diğer taraftan İsmail b. Umeyye mekkelidir. Sufyân b. Uyeyne de orada
oturmuştur. Bu da rivayetinin ayrı bir tercih yönüdür. İbn Cureyc de mekkelidir.
Ancak bu ravilerin hepsine muhalefet etmiştir. Böylece tercih vecihleri
birbirine zıt bir şekle girmiştir. Kısaca tekrar edilecek olursa hadisin
senedinde, ravisi İsmail b. Umeyye'nin şeyhinin meçhul oluşu, İsmail'in ondan
teferrüdü bir yana, isminde, babasının isminde, babasından mı, dedesinden mi
rivayet ettiği; Ebu Hureyre'den rivayet edenin kendisi mi olduğu gibi önemli
noktaların açıklığa kavuşturulamayışı yüzünden iztırab söz konusudur. Bu iztırab
halledilememiştir. Nitekim eş-Şafiî, el-Beyhakî ve en-Nevevî gibi alimler bu
hadisin bahis konusu iztırab sebebiyle zayıf olduğunu söylemişlerdir. 525
Şu hadis de isnadda iztıraba misaldir:
“…Hz. Ebu Bekr (r.a)'dan rivayet edildiğine göre demiştir ki:
“'Ya Resulallah, dedim; görüyorum, saçlarınıza ak düşmüş.” Bunun üzerine Hz.
Peygamber (s.a.s):
“Beni Hûd Suresi ve benzeri sureler kocattı” buyurdu.”
Tirmizî tarafından değişik şekilde rivayet edilen ve “hasenun garîbun” denilen
bu hadis526, kimi muhaddislere göre mürsel, kimine göre ise mevsuldür. Bunun
yanısıra kimi raviler onu Hz. Ebu Bekr'den, kimi Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan, kimi de
Hz. Aişe'den rivayet etmiştir. Hadis hakkındaki ihtilaf on veçhe kadar
çıkmıştır. Bu vecihlerden birini tercih etmek imkanı olmamıştır. Bu yüzden
isnadı iztırablıdır.
Metinde iztıraba gelince, bunun misalini de şu hadis oluşturur:
“Zenginin malında zekâttan başka haklar da vardır.” 527İbn Mâce'nin aynı senedle
rivayeti ise tam aksinedir: “Zenginin malında zekattan başka hiçbir hak yoktur.”
528
Birbirine zıt ve birleştirilmeleri mümkün olmayan bu iki hadisin metninde
iztırab olduğu söylenmiştir. Bununla birlikte İbn Mâce'nin rivayeti Şerikin
şeyhinin zayıf olması yüzünden zayıf addedilmiştir. Ayrıca şu şekilde te'vili
mümkün görülmüştür: Hadisi rivayet eden Fatıma bint Kays, onu iki şekilde
rivayet etmiştir. Birinci Tirmizi hadisindeki hak ile müstahab olan hak kasd
edilmiştir. İbn Mâce hadisinde söz konusu edilen hak ise vacib olan haktır. Buna
göre hadisin manası şöyle olur. “Malda zekâttan başka vacib yani farz olan
hiçbir hak yoktur.” Fakat ne bu te'vil, ne de İbn Mâce hadisinin ravisi yönünden
zayıf oluşu metindeki ıztırabı kesinlikle gidermiş değildir.
Namazda Fatiha'dan sonra “Besmele”nin okunup okunmayacağı konusundaki Enes b.
Mâlikten rivayet edilen hadis de metinde iztıraba misal sayılmıştır. Bu hadis
şöyledir:
Hz. Peygamber (s.a.s) in, Ebubekr, Ömer ve Osman in arkalarında namaz kıldım.
Hepsi de namaza el-Hamdu lillahı Rabbi'l-Alemîn” diye (Fatiha okuya)rak
başlıyorlar; kıraatin ne başında ne de sonunda “besmele” okumuyorlardı.” 529
İbn Abdilberr, hadisin iztırabını şöyle anlatmıştır:
“Bu hadisin lafızları üzerinde pek çok ihtilaf edilmiştir. Bazı rivayetlerinde
“Hz. Peygamber, Ebubekr ve Ömer'in arkasında namaz kıldım” denilmekte,
bazılarında buna Osman ilave edilmekte, bazılarında yalnız Ebubekr ve Osman
zikredilmektedir. Bazı rivayetlerde “Bismillâhirrahmânirrâhîm” okumuyorlardı;
bazılarında “açıktan okumuyorlardı” bazılarında “açıktan okuyorlardı”
bazılarında kıraate “el-hamdu lillâhi Rabbi'l-Alemîn” ile başlıyorlardı”,
bazılarında da “besmeleyi okuyorlardı” denilmektedir. Bu öyle bir ıztırabdir ki,
hiçbir ravinin elinde (hangi rivayetin doğru olduğunu anlamaya yardım edecek)
hüccet yoktur.” 530
Verilen misallerden de anlaşılacağı gibi iztirab, hadise arız olan bir illettir.
Bu illet yüzünden gerek senedinde gerekse metninde iztirab bulunan hadis zayıf
sayılır. İster senedinde, isterse metninde iztırab bulunan hadislere muztarib
adı verilir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi