Hadis - R - Hadisterimlerisozlugu
R
Rabbani Hadis
Râcih
Raffâ'
Râfi'
Rakş
Ravâ
Ravâ Anhu
Ravâ Ba'duhum
Ravâ Lehu
Rava'n-Nâs Anhu
Ravâhu
Ravav Anhu
Ravi
Rece'a
Reddû Hadîsehû
Ref’
Refe'ahû
Reka'ik
Remiz
Rıhle
Er-Rıhle Fî Talebi'l-Hadîs
Rical
Ricâlu'l-Hadîs
Ricâluhu Sikât
Rikak
Rivayet
Rivayet Bi'l-Lafz
Rivayet Bi'l-Ma'na
Rivayet Şartları
Rivayeten
Rîvâyetu'd-Darîr
Rivâyetu'l-Âbâ Anil-Ebnâ
Rivâyetu'l-Akrân
Rivâyetu'l-Ebnâ Ani'l-Âbâ
Rivâyetu'l-Ekâbir Ani'l-Esâğîr
Ruba’î
Rubâ'iyyât
Rudde Hadîsuhû
Ruknu'l-Kizb
Rumiye
Rumiye Bi'l-Ahaveyn
Rumiye Bi'l-Kader
Rumuz
Ruvînâ
Ruvîye An Fulân
Ruviye Ani'n-Nebî
R
Rabbani Hadis:
Bk. Kudsî Hadis.
Râcih:
Üstün görülerek tercih edilen anlamında ismi fail olan bu kelime
muhtelefu'l-hadîs ilmiyle ilgili olarak birbirine aykırı mânâlar taşıyan iki
hadisten tercih sebeplerinden herhangi biri sebebiyle üstün görülerek tercih
edilenini ifade eden bir tabir olarak kullanılmıştır. Diğerine ise mercûhun
aleyh denilmiştir.
Raffâ':
Yukarı kaldırmak anlamına gelen “refe'a” kök fiilinden alınma mübalağa ile ism-i
fa'il olan raffâ' Hadis Usûlünde hadisi HZ. Peygamber (s.a.s)'e nisbet edip
merfû' olarak rivayet eden raviye denilmiştir. Manasında mübalağa, ravinin
rivayette titiz davranmadığını, rivayetin merfû' olmayanlarını olanlardan
ayırmakta ciddiyet göstermediğini ifade eder.
Aynı manada râfi' tabiri de kullanılır. Ancak onda raffâ'daki mübalağa anlamı
yoktur.
Râfi':
Bk. Raffâ'.
Rakş:
Sözlükte süslemek, nakşetmek gibi manalara gelen raks, sadece bazı hadis usulü
kitaplarında yazının noktalanması manasına kullanılmıştır.
İbnu's-Salâh, raks tabirini kullanmamakla birlikte hadisleri yazan katibin
riayet etmesi gereken hususları sayarken noktasız harfleri işaretlemesi
gerektiğini söyler. Ona göre noktasız harflerin yazılış usulleri değişiktir.
Bazıları noktalı harflerin benzeri olan noktasız harfleri altında bir nokta
koyarak belli ederler. Mesela noktasız olan “ra, sad, ti, ayn” gibi harfleri
altına nokta koyarak işaretlerler. “sin”in altına konan üç nokta, bazen yanyana,
bazen de sacayağı şeklinde konur (. .) gibi. Hadis yazanlardan kimileri mühmel
denilen noktasız harfleri belirtmek üzere harfin üstüne uçları yukarı bakan
kesik tırnak şeklinde bir işaret koyarlar. Bazıları da mesela noktasız “ha”
harfinin altına küçük bir “ha” harfi yazarlar. Aynı şekilde noktasız “dal, ti,
sad, sin, ayn” gibi harfleri de altlarına birer küçük harf koymak suretiyle
işaretlemiş olurlar. Yazıda en çok kullanılan noktasız harfleri belirtme
yöntemleri budur.
Bunun yanısıra çok eski metinlerde görülen başka usuller de vardır. Söz gelimi,
noktasız harfin üstüne küçük bir çizgi çekmek, altına “hemze”ye benzeyen bir
tırnak işareti koymak bu cümledendir. 980
Buradan anlaşıldığına göre adına kesinlikle raks denilmemekle birlikte yazılı
metinlerde birbirine benzeyen harflerin noktalı ve noktasız olanlarını bir
birinden ayırdetmek için değişik usuller kullanılmıştır. Bilhassa hadis
metinlerini düzgün ve doğru okunacak şekilde yazmak mecburiyeti bazı tedbirler
almayı gerektirmiştir. Tabiatiyle bu tedbirler hadis tarihinin ilk devrelerine
aittir. Sonraki asırlarda yazı tekniğinin gelişmesi ve hadis lafızlarının tesbit
edilmesi sonucu noktasız harflerin işaretlenmesine pek de lüzum kalmamıştır. Bu
itibarla raks, hadisciler arasında yerleşmiş bir tabir hüviyetini alamamıştır.
Bir hadisi naklettikten sonra kaynağını göstermede sıkça kullanılır. Mesela, bir
hadîs nakledildikten sonra “ravâhu Müslim” denilmişse o hadisin Müslim
tarafından rivayet edilerek Sahihinde nakledildiği anlaşılır.
Aynı manada ve yerde ahrecehû tabiri de kullanılır.
Ravâ:
Bk. Rivayet.
Ravâ Anhu:
Bk. Rivayet.
Ravâ Ba'duhum:
“Kimileri rivayet etti”,demek olan bu tabir temrîz sigalarındandır.
İbnu's-Salâh'ın kaydettiğine göre muhaddis, zayıf hadisleri isnadsız olarak
rivayet ederken asla kale Resûlullâh (s.a.s) ve benzeri cezm sigaları
kullanamaz. Onların yerine ruviye ani'n-Nebî veya belağanâ anhu, verede anhu,
câ'e anhu, ravâ ba'duhum gibi temrîz sigalarından birini kullanması gerekir.
Sahih mi, zayıf mı olduğu kesinlikle bilinmeyen hadîsler için de hüküm aynıdır.
981
Ravâ Lehu:
Bk. Rivayet.
Rava'n-Nâs Anhu:
Ondan rivayet edenler oldu anlamıyla, bazı alimlerce ravilerin ta'dîlinde
kullanılan lafızlardandır. es-Sehâvî'ye göre ta'dîlin atınca mertebesine delalet
eden lafızlar arasındadır.
Bazı alimlerce aynı yerde aynı manaya gelmek üzere ravav anhu lafzı
kullanılmıştır.
Ravâhu:
Sözlük manasiyle “onu rivayet etti” demektir. Tabirin sonundaki hu” zamiri
yerine “bu hadisi” kelimeleri takdir edilrse faili ile birlikte “bu hadisi
falanca rivayet etmiştir” manasını verir.
Ravav Anhu:
Bk. Rava'n-Nâs anhu.
Ravi:
Sözlük yönünden “su başına gitmek, kana kana su içmek” manasına gelen “ravâ” kök
fiilinin ismi failidir. Hadis Usulünde genellikle Hz. Peygamber (s.a.s)'in
hadislerini rivayet eden kimseye denir. Çoğulu ruvât gelir.
Diğer taraftan ravi, özel manada ve müsnid karşılığı olarak hadis taliblerinin
en aşağı mertebesinde olan ve hadis rivayetine yeni başlamış bulunan öğrenciye
de denir. Raviler için çoğul manasiyle nakale-i hadis tabiri de kullanılır.
Bir hadisin sıhhati, önce onu rivayet eden ravilerin her bakımdan güvenilir
kimseler olmalarına bağlıdır, bir ravinin güvenilir olması için onda bazı
vasıfların bulunması gerekir. Bu vasıfların ilki müslüman olmaktır. Bazı Hadis
Usulü alimlerine göre ravinin müslüman olması adaletli olması için yeterlidir.
İkincisi adalettir. Adalet, ravinin müslüman olmakla birlikte fışkına sebep olan
her türlü söz, iş ve davranışlardan uzak kalması ve mürüvvet sahibi olmasiyle
gerçekleşir.
Üçüncüsü zabt sahibi olmasıdır, ravinin zabtı, ezberinden rivayet etmesi halinde
kusursuz ezberlemiş, kitabından rivayeti halinde ise yazı zabtını iyi yapmış
bulunması vasfıdır.
Ravinin rivayetlerinin kabulü için bulunması gereken şartların dördüncüsü, akıl
ve buluğ çağına ermiş olmaktır. Ravinin akıllı olması, dikkatli, akıl melekeleri
tam, zeki ve uyanık olmasıdır. Büluğ çağına ermek ise mükellefiyetin
şartlarındandır. Bir kimse çocukluk çağında herhangi bir hadis ezberlemiş ise
onu ancak erginlik çağına erdikten ve isnadıyle aldıktan sonra rivayet edebilir.
Hadisleri nakleden raviler sahabe, tâbi'in, etbâ'ut-tâbi'în sırasıyle nesil
nesil gelmiştir. Herbir nesilde yetişenler, bir önceki nesilden adıklannı
kendilerinden sonrakilere aktarmışlardır. Bunların her-biri kendi aralarında
tabaka, denilen gruplara ayrılmışlardır. (Bk. Tabakâtur-Ruvât).
Rece'a:
Bk. Lahak.
Reddû Hadîsehû:
“Hadislerini reddettiler” demek olup cerh lafızlarındandır. Cerhin dördüncü
mertebesinde yer alır.
Kaide olarak cerhin dördüncü mertebesinde bulunan lafızlardan birisiyle
cerhedilen ravinin hadisleri dini konularda delil olamaz. Ne yazılır ne de
itibar için dikkate alınır.
Rudde hadîsuhu lafzı da aynı manada ve yerde kullanılır.
Ref’:
Sözlükte “Refe'a” kök fiilinin mastarıdır ve yukarı kaldırmak, yükseltmek gibi
manalara gelir. Hadis terimi olarak hadisi, isnadını Hz. Peygamber (s.a.s)'e
kadar ulaştırıp merfû' olarak rivayet etmeye denir.
Aynı terim yerine göre irsalin zıddı olarak, hadisi senedinde ravi atlamadan
muttasıl olarak rivayet etmek manasına da kullanılmıştır.
Refe'ahû:
“Hadisi ref’ etti” manasına gelen bu tabir, ravinin hadisi, isnadını Hz.
Peygamber'e kadar ulaştırarak onun sözü olarak rivayet etti manasına kullanılır.
Bir hadisten bahsederken daha çok sahabî ravi hakkında kullanarak onun hadisi,
isnadını Hz. Peygamber'e kadar ulaştırarak rivayet etmesinden söz etmek hadisin
merfu olduğunu ifade etmektir. Aynı manada merfû'an, yerfe'u'l-hadîs tabirleri
de kullanılır.
Reka'ik:
Bk. Rikak.
Remiz:
Sözlükte mutlak olarak işaret etmek manasına mastardır. Çoğulu rumuz gelir.
Hadis Usulünde, isnadlarda çokça geçen bazı lafızların yazılırken yerine göre
kısaltılarak yazılmasında kullanılan kısaltmalara denir. Gerçekten böyle
lafızlar yazılırken bazen hazfedilir; bazen de kısaltılarak remiz haline
getirilir. Bu uygulama hadisciler arasında adet olmuştur.
Remizleri bilmek, bilhassa yazma hadis kitaplarını doğru okumak yönünden büyük
önem taşır. İsnadda en fazla kullanılan haddesenâ'nın remzi (se-nâ) dır. Bazen
yalnız zamiri yazıp kelimeyi (nâ); nadir olsa bile, bazen de bir dal ilave
ederek (de-se-nâ) şeklinde getirirler. Sonucu remiz, daha çok mağribliler
arasında kullanılmıştır.
Haddesenînin remzi, (se-nî) yahut (de-se-nî) dir. Ahberanâ’nın remzi (enâ)dır.
Kale haddesenâ'nın ki ise veya lu (ka-se-nâ) dır. Enbe'enâ'nın remzi yoktur.
Çeşitli kaynak eserlerden derlenmiş seçme hadisleri bir araya toplayan
kitaplarda her hadisin kaynağını göstermek üzere de bazı remizler
kullanılmıştır. Söz gelimi es-Suyûtî, veciz hadislerden oluşan el-Câmi'u's-Sağîr
isimli meşhur eserinde aşağıdaki remizleri kullanmıştır:
Buhâri; Müslim; Muttefekun Aleyh; s: Ebu Dâvud; Tirmizî, Nese'î, İbn Mâce;
Musned Ahmed b. Hanbel; Abdullah b. Ahmed'in Musned'e zevâidi; el-Mustedrek;
Buhari, el-Edebul-Mufred; Buhari, et-Tarîhu'1-Kebîr; Sahih İbn Hibbân;
et-Taberânî (M.Kebîr); et-Taberânî (M. Evsat); et-Taberânî (M. Sağîr); Sünen
Sa'îd b. Mansûr; Musannef İbn Ebî Şeybe; Musned Ebi Ya'lâ'l-Mevsılî; Musannef
Abdirrezzâk; Sunenu'd-Dârekutnî; Deylemî, el-Musnedu'1-Firdevs; Ebu Nu'aym,
Hilyetul-Evliyâ; el-Beyhakî, Şu'abu'1-İmân; el-Beyhakî, es-Sunenu’l-Kubrâ; İbn
Adî, el-Kâmil; el-Ukayli, Du'afâ'u'r-Ricâl; el-Hatîbu'l-Bağdâdî, Tarihu Bağdâd.
982
Bu remizlerden bir kısmı diğer bazı hadis alimlerince de kullanılmış ve adeta
yerleşmiştir.
Rıhle:
Bir yerden bir yere sefer etmek, göç etmek manasına “rahale” kök fiilinin
mastarıdır. Hadis ilminde muhaddislerin hadis rivayeti için uzak diyarlara
gitmesi manasına kullanılır. Aynı tabir bilhassa rical kitaplarında hedefini de
ifade edecek tarzda er-Rıhle fi talebi'l-hadîs şeklinde de geçer.
Hadis tarihinde nhlelerin büyük önemi vardır. Hadis elde etmek uğruna yapılan
yolculuklar sahabîlerle başlamıştır. Hz. Peygamber henüz hayatta iken civar
kabilelerde yaşayan müslümanl ardan bir konuda bilgi almak veya işittikleri bir
peygamber sözünü bizzat söyleyenin ağzından duyarak öğrenmek üzere Medine'ye
gelenler olmuştur. 983 Bu yolculuklar rıhlelerin başlangıcı sayılır. Daha sonra,
genişleyen İslâm ülkelerine giderek yerleşen sahabîlerle görüşerek onlardan
hadis rivayet etmek üzere uzun, yorucu ve çetin yolculuklar yapılmıştır. Bu
arada kendi bildiği hadisi başka sahabîye sorarak emin olmak için yolculuk yapan
sahabîler de olmuştur. Meselâ, Ebu Eyyûbu'l-Ensârî işittiği bir hadisi sormak
maksadiyle Ukbe b. Amr'ın yanına Mısır'a gitmiştir. 984Câbir b. Abdillâh bir tek
hadis uğruna Abdullah b. Uneys'in yanına gitmek için bir aylık yol
katetmiştir.985 Aynı Sahabi, Mesleme b. Muhammed'in bildiği bir hadisi elde
etmek uğruna Mısır'a gidip gelmişdir.
Tâbî'îler arasında da hadis elde etmek yolunda yollara düşenler hayli çoktur.
Söz gelimî Muhammed b. Şîrîn hadis rivayet etmek maksadiyle Kûfe'ye gelmiş,
orada Ubeyde, Alkame ve Abdurrahman b. Ebî Leylâ ile görüşmüştür. Eş-Şa'bî,
işitmiş olduğu üç hadisi doğrulamak gayesiyle “belki Hz. Peygamber'i gören veya
onun sohbetinde bulunan birine rastlarım” diye Mekke'ye gitmiştir. Tâbi'îlerin
sahabîlerle ve hadisleri bilen diğer tâbi'îlerle görüşmek üzere yaptıkları
nhlelerin sayısız örneği vardır.
Aynı ilim yolculukları daha sonraları da devam etmiştir. Sonraki yıllarda
rıhlelerin tamamen bir beldede bulunan meşhur bir muhaddisi görüp ondan hadis
rivayet etme maksadı taşıdığı görülür. Bu demektir ki ne rıhlelerde ne de
gayesinde herhangi bir değişiklik olmamış, hadis uğruna yapılan çetin
yolculuklar sürüp gitmiştir. Meselâ beşinci hicrî asır alimlerinden Ebu'l-Velîd
el-Bâcî hadis öğrenme uğruna Endülüs'ten kalkarak Bağdat'a gelmiştir.
İslâm alimleri Musa (a.s)’ın Yüce Allah'ın ledün ilmi verdiği kişiyle buluşmak
üzere seyahate çıkışını rıhle olarak yorumlamışlardır. Böylece rıhîelere verilen
önemin arttığı muhakkaktır.
el-Hatîbu'l-Bağdâdî'ye göre rıhlelerin iki gayesi vardır. Birincisi, isnadda
uluvv ve erken hadis işitme, ikincisi, hadis hafızları ile buluşarak onlarla
hadis müzakere etmek, onların hadis bilgilerinden faydalanmaktır. Buna göre her
iki maksadı kendi ülkesinde gerçekleştirmesi mümkün olan bir hadis talibinin
nhle maksadiyle yurdundan ayrılması gerekmez. Hadis tahsilini önce kendi
ülkesinde tamamlar, sonra isterse rıhle için vatanından çıkar, şu da var ki
hadis talebi için seyahate çıkmaya azmettiğinde önce kendi vatanındaki
şeyhlerden rivayeti tamamlaması, onlardan mümkün olduğu kadar hadis yazması
gereklidir. 986
Bununla birlikte müslümanlar arasında meşakkat çekmeden rahat elde edilen ilmin
fayda vermeyeceğine inanarak rıhlelere çıkanlar da olmuştur. İlim uğruna geçici
bir zaman için yurdundan ayrı kalmak bir yana, bir hadisi bir raviden değil de
şeyhinden rivayet ederek âlî isnad elde etme peşinde koşmak gibi pek de zorunlu
olmayan ilim yolculukları yapanlar da hayli fazladır, er-Ramehurmuzî bunlara
ilişerek hiç de zorunlu olmayan yolculuklara çıkıp çoluk-çocuğunu terk edenler,
ana-babasının hakkını ödemeyemeyenler, günlerce aç susuz kalarak eziyet
çekenlerden bahseder. 987
Meşhur hadis alimi el-Hatîbu'l-bağdâdî'nin rıhle konusunda er-Rıhle fi
Talebi'l-Hadîs isimli bir kitabı vardır.
Er-Rıhle Fî Talebi'l-Hadîs:
Bk. Rıhle.
Rical:
Kelime olarak “er kişi” manasına gelen “racul”ün çoğulu olan rical, Hadis Usulü
ilminde hadisleri rivayet eden raviler hakkında kullanılan umumî bir tabirdir.
Ricâlu'l-hadis de denilen rical, hadis rivayetiyle meşgul olanlardır. Şu hadisin
ricali sikadır denildiğinde daha hususî manada kullanılmış ve o hadisin senedini
teşkil eden raviler kasdedilmiştir.
Ricâlu'l-Hadîs:
Bk. Rical.
Ricâluhu Sikât:
Ravileri sikadır demek olup sahihlik şartlarını taşıyan bir hadisin hüküm
çıkarmaya elverişli olduğunu belirten bir tabirdir.
Rikak:
“Rikkat” kelimesinin çoğuludur. Yufka yüreklilik, kalbin yumuşaması manasına
gelir.
Hadis Usulünde rikak (veya rekâ'ik) cami türü kitaplarda insanların zühd hayatı
ile ilgili hadisleri ihtiva eden ana bölüm başlığının adıdır.
Rivayet:
Sözlükte “kuyudan su çekmek, birine su getirmek, su başına gitmek, kana kana su
içmek ve ip bükmek manalarını veren “ravâ” kök fiilinin mastarıdır. Umumî manada
bir sözü veya olayı bir başkasına nakletmeyi ifade eder.
Hadis terimi olarak rivayet, Hz. Peygamber (s.a.s)'in sünnetini aksettiren
hadislerin haber verenlere isnad edilerek nakledilmesine denir. Bu tarife göre
rivayette üç unsur vardır. Bunlardan birincisi, rivayete esas olan hadis;
ikincisi bu hadisi, kendisine haber verene isnad ederek nakleden kimse; üçüncüsü
de hadisi kendisine nakledenden alan kişidir. 988Hadisten maksat, Hz.
Peygamber'in sözleri, fiilleri, takrirleri ve ona ait vasıflardır. Bunları,
kendisine haber veren kişiye isnad ederek nakledene genelde Şeyh denir. Şeyhe
merviy anh denildiği de olur. Şeyhten, rivayete esas teşkil eden hadisleri ona
isnad ederek rivayet eden kimseye ise ravi adı verilir. Buna göre rivayet, Hz.
Peygamber'e ait veya onunla ilgili bir haberin bir kimseden diğerine
nakledilmesidir.
Bununla birlikte merviy anh’ın bir hadisi, kendisine haber verene isnad ederek
başkasına nakletmesine de rivayet denilmiştir. Bu nüansı belirtmek üzere
umumiyetle tâlib durumundaki ravinin şeyhinden rivayetini ifade için ravâ anhu
denildiği halde, şeyhin bir hadisi talebeye aktarmasını ifade etmek maksadiyle
ravâ lehû tabiri kullanılmıştır.
Hadisler nesilden nesile rivayet yoluyla aktarılmıştır. Önce sahabîler, Hz.
Peygamber (s.a.s)'den duyduklarını, gördüklerini ve öğrendiklerini ona isnad
ederek tabi'îlere nakletmişlerdir. Tâbi'îler de sahabeden rivayet ettikleri
hadisleri onlara isnad ederek başkalarına aktarmışlardır. Böylece hadisi,
kendisine haber verene isnad ederek nakletmek işi yıllarca ve nesiller boyu
devam etmiştir. Hatta zamanla tasnif edilen hadis kitapları bile nesilden nesile
belli usullerle rivayet edilerek intikal etmiştir.
Rivayetin güvenilir bir şekilde yapılabilmesi için bazı şartları ileri
sürülmüştür. Bunlara şurût'r-rivâye veya sıfatu rivayeti’1-hadîs denilmiştir.
Rivayetin sıhhati bu şartlara riayetle birlikte önce rivayetin temelini
oluşturan hadisi, işittiği kimseye nisbet etmekten ibaret isnadın sıhhatine
bağlıdır. Diğer taraftan hadisi rivayet eden şeyhin kısaca, rivayetine
güvenilir, adaletli ve zabt vasfına sahip olması rivayetin sıhhati ile yakından
ilgilidir. Nihayet rivayete esas olan hadîsin, merviy anhdan işitildiği gibi
muhafaza edilerek değişikliğe uğramaması da rivayetin sahih olması bakımından
üzerinde durulması gereken bir husustur. Bir hadisi bütün bu şartları yerine
getirerek sahih bir şekilde rivayet edebilmek için rivayet metotları tesbit
edilmiş ve uygulanmıştır.
Rivayet Bi'l-Lafz:
Bk. Lafzen Rivayet.
Rivayet Bi'l-Ma'na:
Ma'nen rivayet de denir. Her ikisi de mana ile rivayet demektir. Kısaca,
hadislerin manasıyla rivayet edilmesine denir.
Hadisler, yerine göre Hz. Peygamber'den yıllarca sonra rivayet edilmiştir. Bu
itibarla bir kısmının aradan zaman geçmesi dolayısiyle onun ağzından çıkan
sözler yerine onlarla aynı manaya gelen başka lafızlarla nakledildiği olmuştur.
Hadisin manasını bozmayacak şekilde bazı kelimelerinin yerine onunla aynı manaya
gelen başkalarını getirerek rivayete bu isimler verilmiştir.
Hadislerin manasiyle rivayetine şu hadisin rivayeti misal verilebilir:
“Koğucu olanlar Cennete giremezler”. 989Bu hadis, bazı raviler tarafından
metindeki “kattât” kelimesi yerine aynı manaya gelen “nemmâm” lafzı ile rivayet
edilmiştir. 990Her iki kelime de koğucu manasına gelir. Şu hale göre, hadisin
bir kelimesi yerine aynı manaya gelen bir başka söz getirilmekle mana
bozulmamıştır. Dolayısiyle hadis, metnindeki bir kelime manası bozulmayacak
şekilde başka bir kelimeyle değiştirilerek rivayet edilmiştir. İşte ravinin,
şeyhinden işittiği hadisleri kelimesi kelimesine rivayet etmesine lafzan
rivayet, bazı kelimeleri yerine manasını değiştirmeyecek başka sözler getirerek
rivayette bulunmasına ise ma'nen rivayet adı verilir.
Hadislerin manasıyla rivayeti başlıca üç şekilde olur:
1. Bir sözü, onunla aynı manaya gelen bir başkasıyla değiştirerek. Söz gelimi
“ka'ade” yerine “celese”, “alime” yerine “arefe” veya “edreke”, “istitâat”
yerine “kudret”, “nebi” yerine “resul” kelimelerini getirmek suretiyle rivayet
gibi.
2. Hadisteki bir lafız yerine aynı manayı vediği zannolunan, ancak kesinlikle
aynı manaya gelmeyen bir kelime getirerek. Bu şekildeki ma'nen rivayetin caiz
olmadığında hadis âlimlerinin görüş birliği vardır. Sebebi, böyle bir durumda
mananın bozulacağıdır.
3. Ravi, hadisin manasını kavradığına kesinlikle inanır. Rivayet ederken bazı
sözleri yerine onlarla eş-manalı başka sözler kullanacağı yerde, manayı kendi
anladığı şekilde ifade ettiğine kesin olarak inandığı başka sözler getirerek
rivayet eder. Getirilen ibarenin değiştirilen sözlerle kasdedilen manaya gelmesi
şartıyla alimlerin çoğunlukla kabul ettikleri mana ile rivayet şekli budur.
Hadisleri Hz. Peygamber'den ilk olarak rivayet etmiş bulunan sahabe, ondan görüp
işittiklerini naklederken büyük sorumluluk taşıdıklarının bilinci içindeydiler.
Bu yüzden hadisleri, lafızlarını değiştirmeden rivayet etmeye büyük özen
gösteriyorlardı. Büyük bir kısmı hadislerin, Hz. Peygamber'den nasıl işitilmişse
o şekilde rivayet edilmelerinin şart olduğu görüşündeydi. Nitekim Abdullah b.
Ömer, “Münafığın meseli, iki koyun sürüsü arasında kalan şaşkın koyunun meseli
gibidir” hadisini991, manasını bozmayacak şekilde bir kelime değişikliği yaparak
“kemeseli'ş-şâti'r-râbidati” şeklinde rivayet eden birini azarlamış ve “Yazıklar
olsun sana! Allah Resulüne karşı yalan söyleme” demiştir. 992Aynı sahabî
İslam'ın beş şartını sıralayarak sayan birine Ramazan orucunu beşinci şart
olarak sona almasını söylemiş ve Hz. Peygamber'den nasıl işitilmişse öyle
rivayet edilmesi lazım geldiğine işaret etmiştir.
Sahabeden sonra gelen Tabiîn ve Tebe'u't-Tâbi'in devirlerinde de hadislerin
genellikle değiştirilmeden lafzıyla rivayet edilmeye çalışıldığı görülür.
Bununla birlikte zamanla bu konu hadislerin manasıyla rivayet edilmelerinin caiz
olup olmadığı konusuna dönüşmüş ve İslam alimleri, özellikle muhaddisler
arasında görüş ayrılığına yol açmıştır. Kasım b. Muhammed, Muhanımed b. Şîrîn,
Sufyan b. Uyeyne, İmam Malik, Ebu İshâk İsferâ'inî, Ebu Bekr er-Râzî, İbn Hazm
gibi âlimler Arap dilinin üslup özelliklerine hakkıyla vakıf olması gereken
muhaddislerin hadisleri, işitilen lafızlarını aynen muhafaza ederek rivayet
etmeleri gerektiği, bunları hiçbir şekilde değiştirmelerinin caiz olmadığı
görüşündedirler. Bu görüşte olanların dayandıkları deliller şunlardır:
a) Hz. Peygamber Veda Haccında binlerce sahabînin huzurunda,
“Benim sözlerimi işitip belleyenin, sonra işittiği şekilde başkalarına
ulaştıranın Allah yüzünü ak etsin; zira nice kimseler vardır ki, belledikleri
ilmi kendilerinden daha bilgili birine ulaştırmış olurlar” buyurmuştur.
993Dikkat edilirse hadiste Hz. Peygamber'in sözlerini işittiği şekilde ve
değiştirmeksizin başkalarına ulaştıranlar öğülmüştür. Onun sözlerini
değiştirmeden başkalarına ulaştırmak ancak kelimesi kelimesine tekrarlamak
suretiyle rivayet etmekle olur.
b) Hz. Peygamber Arapların en güzel konuşanıydı. Sözleri ölçülü, dinleyenlerin
anlayabilecekleri şekilde açık, herbir kelimesinde ayn bir mana, yerine göre bir
edebî güzellik veya özellikle hüküm bulunacak şekildeydi. Eğer ona ait sözler
rivayet sırasında değiştirilirse, bir an için mananın değişmeyeceği kabul edilse
bile, bu özelliği kaybolur. Öyleyse hadislerin işitildiği şekilde muhafazası ve
değişikliğe uğramadan rivayet edilmeleri gerekir. Nitekim aynı sebepten dolayı
Kur'ân-ı Kerim'in manasıyla rivayeti caiz görülmemiştir.
c) Hz. Peygamberin sahabeden el-Berâ b. Âzib'e bir dua öğretirken onun duada
geçen “nebiyyike” kelimesi yerine aynı manada “resûlike” demesi üzerine “hayır
öyle deme, nebiyyike de” buyurduğu rivayet edilmiştir. 994Allah Resulünün bu
ikazını, sözünün kelimesi kelimesine nakledilmesini istemesine bağlamak en
isabetli yorum olur.
d) Sonraki devirlerde yaşamış olan müslümanlar, Hz. Peygamber (s.a.s)'in her
sözünü değişik yorumlamak sonucu, birçok faydalı bilgiler elde etmişlerdir.
Halbuki hadisler, lafızlarıyla değil de manalarıyla rivayet edildikleri takdirde
bir lafzın yerine getirilmiş başka sözün, ne kadar aynı manaya gelirse gelsin,
aynı bilgilere yorumlanması imkansızdır. Bunun gibi değiştirilen sözler
arasındaki küçük farklardan dolayı hadisin, olduğundan daha değişik manalarda
anlaşılması ihtimali de her zaman için vardır.
e) Bir ravinin Hz. Peygamber (s.a.s)'in bir sözünü değiştirmesi caiz olunca
ondan rivayet edenin de değiştirmesi caiz olur. İkinci raviden rivayette bulunan
bir üçüncü raviye aynı iş daha kolay gelebilir. Bu takdirde Hz. Peygamber'in
sözü ile son ravinin rivayeti arasında geniş ölçüde farklılık meydana gelebilir.
Böyle olduğu için hadislerin, sözleri değiştirilmeden rivayet edilmeleri
kaçınılmaz bir zaruret halini alır.
Diğer taraftan İmam Malik, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hadislerini lafzen rivayet
edildiği şekilde hıfzederek nakletmekle birlikte Hz. Peygamber'in
dışındakilerden gelen mevkuf ve maktu rivayetlerin manen rivayet edilmelerinin
caiz olabileceği görüşündedir.
Görüldüğü gibi, kimi alimler yukarıda nakledilen aklî ve nakli delillere
dayanarak hadislerin manasiyle değil lafzen rivayet edilmesi gerektiğini ileri
sürmüşlerdir. Buna karşılık kimi alimler de hadislerin manasiyle rivayet
edilmesini caiz görmüşlerdir. Bunlar, görüşlerine delil olarak bazı haberler
nakletmişlerdir. Bunlardan birine göre Hz. Peygamber (s.a.s)'e sahabeden
bazıları
“Ya Resulallah! Senden hadis işitiyoruz, fakat işittiğimiz gibi eda edemiyoruz”
deyince, O,
“Helali haram; haramı helal yapmadığınız ve manasında isabet ettiğiniz sürece
işittiğiniz gibi eda etmenizde beis yoktur” buyurmuştur. 995Bir başka rivayete
göre ise Mekhûl şöyle demiştir: “Sahabî Vasile b. el-Eskâ’ın yanma girdik. Bize
Hz. Peygamber (s.a.s)'den işitmiş olduğun içinde vehim ve nisyan olmayan bir
hadis rivayet et” dedik. Bize
“Bu gece içinizden Kur'ân okuyan oldu mu?” diye sordu
“Evet” dedik,
“Okuduğunuz Kur'ân'a elif, vav veya başka bir harf eklediniz mi?” dedi. Ben
“Kur'ân-ı Kerim'in lafızlarını iyice hıfzetmediğimiz için bazen fazla, bazen de
noksan okuyoruz” cevabını verdim. O zaman şöyle dedi:
“Elinizdeki Kur'ân-ı Kerimi gece gündüz okuduğunuz halde (lafızlarını iyice
ezberliyemediğinizi söylüyorsunuz da) bizler Hz. Peygamberden bir veya iki kere
işittiğimiz bir sözü vehim veya hataya düşmeden, noksan veya fazla olmadan nasıl
rivayet edebiliriz? Hadisi size manasiyle rivayet edersem bu size yeter.” 996
Hadislerin manasiyle rivayet edilmelerini caiz görenler Ayrıca şu aklî delilleri
de ileri sürmüşlerdir.
1. İbn Mes'ud ve diğer bazı sahabîler rivayetlerinde;
“Hz. Peygamber (s.a.s) şunları buyurdular yahut bunun gibi, veyahutta buna
benzer bir söz söylediler” demişlerdir. Demek oluyor ki, böyle diyen sahabî, Hz.
Peygamber'in ne söylediğini hatırlayamamış, sözlerinin yerine manasını rivayet
etmiştir, aynı şekilde birçok sahabînin,
“Hz. Peygamber (s.a.s) bize şunu emretti, bizleri şundan men etti” dedikleri
bilinmektedir. Bu, Hz. Peygamber'in bir şey emredip ötekini yasaklarken
söylediklerinin tekrarı değil, manasının rivayetinden başka bir şey değildir.
2. İmam Şâfi'î'nin belirttiğine göre tâbi'ilerden biri “yetiştiğim kimi
sahabîler bir hadisin manasında birleştikleri halde sözlerinde ihtilaf
etmişlerdi. İçlerinden birine bu hali söyledim, “manası bozulmadıktan sonra
bunun bir mahzuru yoktur” diye cevap verdi” demiştir. Sahabilerin yukardaki
sözleriyle tabiîlerin bu görüşleri, hadislerin manasıyla rivayet edilmelerinin
caiz olduğu konusunda icma mesabesindedir.
3. Yine sahabîlerden aynı mecliste oturup bir kıssayı değişik sözlerle rivayet
ettikleri halde birbirlerini uyarmadıklarını gösteren rivayetler vardır. Bu da
onların hadisleri manasıyla rivayette bir sakınca görmediklerini gösterir.
4. Sahabîler Hz. Peygamberle birlikte bulunduklarında ondan işittiklerini
hemence yazmadıkları gibi ezberlemek için huzurunda tekrar da etmiyorlardı.
Böyle iken, belledikleri hadisleri aradan uzun yıllar geçtikten sonra rivayet
etmeleri gösterir ki onların ezberledikleri çok kere Hz. Peygamber'in lafızları
değil, ağzından çıkan sözlerin taşıdığı manadır.
5. Bir sözde asıl olan o sözün kendisi değil, manasıdır. Söz, manayı bildiren
vasıtadan başka bir şey değildir. Öyleyse asıl olan, manayı verecek bir söz
yerine aynı manayı veren başkasını getirmenin bir mahzuru olmamak gerekir.
6. Tâbi'îler ile Tebe'u't-Tabi'în arasında çoğu azadlı köle olan hayli hadis
alimi yetişmiştir. Bunların büyük çoğunluğu Arap asıllı değildir. Böyle olduğu
için Arap dilinin kaidelerini ve ifade özelliklerini tam manasıyla bilmeleri
imkansızdır. Halbuki bunların rivayetlerinde pek çok i'rab hatası ve şive
farklılığından doğan yanlışlar vardır. Bu hatalı ve farklı rivayetler,
aralarında-hadislerin mana ile rivayet edilmelerini caiz görenlerin de bulunduğu
birçok muhaddis tarafından oldukları gibi rivayet edilmişlerdir. Bu da sahabe ve
tabi'în devirlerinde mana ile rivayetin yaygın hale gelmiş olduğunu gösterir.
Kaydetmek yerinde olur ki sahabenin doğru olmayan bir şeyi yapmalarına ne imkan
vardır ne de böyle bir şey onlar için düşünülebilir.
7. Hadislerin mana ile rivayet edilmelerini caiz görenler, aksi görüşte
olanların ileri sürdükleri “Benim sözümü işitip belleyenin sonra da işittiği
gibi başkalarına ulaştıranın Allah yüzünü ak etsin; zira nice kimseler vardır
ki, belledikleri ilmi kendilerinden daha bilgili birine ulaştırmış olurlar”
manasına gelen hadisin aslında kendilerini desteklediği kanaatindedirler. Oysa
bu hadis önce birbirinden farklı lafızlarla rivayet edilmiştir. Bu o hadisi
rivayet edenlerin aslında Hz. Peygamber'in sözlerini değil, o sözlerden
kasdedilen manayı rivayet etmelerinden başka bir anlama gelmez. Öte yandan
hadiste “kema semi'ahâ” buyurulmuştur.
Hadisin bu kısmındaki “kef” harfi teşbih içindir. Bu itibarla bu kısım “işittiği
gibi” manasına gelmez. Aksine “işittiği lafızların benzerleriyle” demek olur.
Öyleyse Hz. Peygamber'in ilim yolcularına müjdeler veren bu sözleri, aynı
zamanda hadislerin manasıyla rivayet edilmelerinde bir sakınca olmadığını
gösterir. 997
Burada çok önemli bir noktaya işaret etmek gerekir. Hadislerin manasıyla rivayet
edilmeleri konusundaki görüş ayrılıklarının hiçbiri yazılı hadis kaynaklan için
geçerli değildir. Bu kaynaklardaki hadislerin herhangi bir lafızının bir
başkasıyla değiştirilmesi caiz görülmemiştir. Bunun sebebi şudur: Hadislerin
manasıyla rivayet edilmelerini caiz görenler bunu işitilen sözlerin kelimesi
kelimesine zaptedilerek ezberlenmesindeki güçlüğü göz önünde tutarak
yapmışlardır. Hadisler tesbit edilip yazılı metinlere ve kitaplara geçirildikten
sonra bu güçlük ortadan kalkmıştır. Kaide olarak, mahzuru mubah yapan sebep
ortadan kalkınca mahzur devam eder. Buna alimler arasında birlik vardır.
Görüldüğü gibi, sahabe ve tabiîlerden çoğuna göre hadislerin mana ile rivayet
edilmeleri caizdir. Yeter ki hadisin manası bozulmasın. Bununla birlikte bazı
alimler, mana ile rivayeti bir sözde caiz görmüşler, cümlelerde görmemişlerdir.
Bazı alimlere göre de hadisin lafızlarını hatırlayan kimseler için mana ile
rivayet caiz değildir. Nihayet bazıları da hadislerin manasıyla rivayet
edilmesini yalnız hadisi ezberlediği halde sonradan unutan, sadece manasını
aklında tutabilen kimseler için caiz görürler. Böylelerinin hüküm çıkarmak için
gerektiğinde hadisi, manasıyla rivayet etmeleri gerekir. Fakat ezberlediği
hadislerin sözlerini, hatırlayanlar için onları manasıyla rivayet caiz
gorülmemişitir.
İbn Hacer'e göre muhaddislerin çoğu, hadislerin mana ile rivayet edilmelerinin
caiz oduğu görüşündedirler. Onların en kuvvetli delilleri, İslâm Şeriatının
yabancılar için Arapçadan başka dillerle izah edilmesinin caiz olduğu
konusundaki icmadır. İslam şeriatının yabancılar için Arapçadan başka dillerle
izah edilmesi caiz olunca, aynı şeyin değişik lafızlarla Arapça anlatılması
öncelikle caiz olur. 998
Son olarak şunları söylemek gerekir. Hadislerin manasıyla rivayet edilmelerinin
caiz olduğu görüşünde olanlar böyle rivayet için bazı şartlar ileri
sürmüşlerdir. Bu konuda el-Hatibu'l-Bağdadî, özetle şunları söylemiştir: “Selef
hadiscilerin çoğu hadisin manası üzere rivayet edilmesinin caiz olmadığı, her
lafzın takdim tehir olmadan ve ne fazla ne de eksik olmaksızın rivayet
edilmeleri gerektiği görüşündedirler. Bu görüşte olanlar hadislerin sözlerini ve
mevzuunu iyi bilen âlimlerle bilmeyenleri ayırmamışlardır. Şu var ki, selef
alimlerinden bazılarının hadisi, manasını ve bir lafzın yerine geçecek öteki
lafzı iyi bilerek manasıyla rivayet ettikleri zikredilir. Fakihlerin hemen
hepsine göre hadisi manasıyla rivayet, hitap yerlerini ve lafızların manalarını
bilen alime caizdir. Bundan haberi olmayan cahil birine caiz olmadığında ihtilaf
yoktur.
Kimi âlimlere göre, muhaddise manası kapalı ve birkaç manaya muhtemel hadisi
lafzıyla rivayet etmesi vacip olur. Hadis öyle olmayıp da manası açık olduğu
takdirde ravinin Hz. Peygamber (s.a.s)'in kullanmış olduğu lafzın yerine geçecek
bir başka lafız kullanmasında sakınca yoktur. Ancak bu takdirde Hz. Peygamber'in
hadisteki sözünün yerine getirilen kelimenin, “kame” sözünü “neheda”; “kale” yi
“tekelleme”; “celese”yi “ka'ade”; “arefe”yi “alime”; “erade”yi “kasade”;
evcebe”yi “ferada”; “hazara”yı “harame” şeklinde değiştirmesi gibi, ne fazla ne
noksan, ne de Hz. Peygamber (s.a.s)'in kullandığı lafızdan fazla manaya muhtemel
olmaması gerekir. Ravinin hadisleri manasıyla rivayeti bu şartlarla caiz olur.
Bizim benimsediğimiz görüş de budur. Ancak bir şart daha vardır ki o da şudur:
Hz. Peygamber (s.a.s)'in bir sözünü işitenin o sözün dildeki manasını ve ne
maksatla söylendiğini iyi bilmesi icab eder. Eğer Hz. Peygamber'in sözündeki
mecazi, istiareyi bilirse onun bu sözlerindeki maksadını zikretmeksizin mücerred
lafzı zikretmesi doğru olmaz. Böyle yaptığı takdirde hata etmiş olur. O zaman da
hadisi lafzıyla rivayet etmesi uygun düşer.” 999
Demek oluyor ki, hadislerin manasıyla rivayet edilmeleri kısaca, manasını
bozmamak, Hz. Peygamber'in anlatmak istediğini değişik gösterecek şekilde
lafızları değiştirmemek şartıyla caiz görülmüştür. Burada esas olarak hadislerin
doğru anlaşılmalarının öngörüldüğü dikkati çekmektedir.
Rivayet Şartları:
Ravinin şeyhinden rivayetinin sağlam bir şekilde olmasını sağlamak üzere bazı
şartlar konulmuştur. Bu şartlara Hadis Usulünde sıfatu rivayeti'l-hadîs veya
daha çok şurûtu'r-rivâye başlıkları altında yer verilir.
İbnu's-Salâh, kitabının 26. bahsini “sıfatu rivayeti'l-hadîs ve edâ'ihî” başlığı
altında bu konuya ayırır ve burada önce bir kısım hadiscilerin hadis rivayetini
zora koşarak ifrata kaçtıklarını, bir kısmının ise işi gevşek tutarak tefrite
düştüklerini kaydeder. Sonra da muteşeddid denilen rivayette işi sıkı
tutanların, ravinin hıfzından rivayet etmesine taraftar olduklarını; hıfzından
rivayet etmediği takdirde hadîsinin hüccet sayılamıyacağı görüşünde olduklarını
kaydeder. Ebu Hanîfe, İmâm Mâlik, Şâfiîlerden Ebu Bekri's-Saydalânî rivayette
şiddet yani işi sıkı tutmak taraftarıdırlar. Buna karşılık gevşek davrananlar da
vardır ki bunlara mutesâhil denilmiştir. Bunlar daha çok kitabından icazetle
rivayette bulunanlardır. İçlerinde işi öylesine gevşek tutanlar vardır ki,
önceden işittikleri musannef bir eseri bilâhare yaşlandıklarında kendilerine
ihtiyaç duyumsal anında cahillik ve hırs yüzünden, satın veya ödünç aldıkları
mukabele edilmemiş bir nüshasından rivayete kalkışmışlardır.
Aslında rivayette doğru olan ne ifrata ne de tefrite düşmemek; rivayeti aşırı
derecede güçleştirmeden ve çocuk oyuncağı haline getirmeden orta yoldan giderek
gerçekleştirmektir. Bununla birlikte rivayette ifrat ve tefrite kaçmamak için
yukarıda da söz konusu edildiği gibi bazı şartlar tesbit edilmiştir. Önemli
birkaçı üzerinde durmak faydadan hali değildir.
1. Eğer ravi, hıfzından rivayet ediyorsa aynı zamanda asıl nüshasını da yanında
bulundurmalıdır. Kitaptan rivayet ediyorsa önce kitabını doğru yazarak düzgün
bir şekilde zabtetmeli, sonra da aslı ile mukabele etmelidir.
2. Ravi darîr yani doğuştan gözleri görmeyen birisi ise hadislerini iki
güvenilir katibe yazdırmalı, kendisine arzedildikten sonra rivayet etmelidir.
1000
3. Ravinin ezberledikleri ile kitabı arasında ihtilaf varsa bakılır. Sadece
kitabından hıfzeden birisi ise kitabı esas alınır. Ezberden rivayet eden birisi
olduğu takdirde ise ezberi esas alınır. Şu var ki bu takdirde ravinin “hıfzı
keza” diyerek açıklama yapması iyi olur. 1001
4. Kitabında yazılı hadisi şeyhinden işittiğini hatırlamayan ravinin o hadisi
rivayet etmesi İmam A'zam'a ve bazı şafiîlere göre caiz değildir. İmam Şafiî,
Şafiîlerin çoğunluğu ve İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed'e göre caizdir.
5. Ravinin işittiği hadisi manasıyla rivayet etmesi, lafızlarını ve lafızlanyla
kasdedilen manayı iyi bilen, bu manalara aykırı hususlardan haberi olan biri
değilse caiz değildir. Böyle birine, rivayet ettiği hadisleri hiçbir değişiklik
yapmadan işittiği şekilde rivayet etmesi düşer.
6. Hadisi manasiyle rivayet eden rivayetin ardından “ev kemâ kale, ev nahve hazâ
ve benzeri lafızlar getirmelidir.
7. Ravinin bir hadisi ihtisar etmesi, bir kısmını rivayet edip bir kısmını
etmemesi ihtilaflıdır. Caiz görenler de vardır, görmeyenler de.
8. Muhaddisin hadisi tashif veya lahn yapmaksızın rivayet etmesi gerekir.
9. Bir muhaddis bir hadisi iki veya daha fazla tarîktan rivayet ettiği zaman,
eğer mana ayrı olduğu halde lafızları arasında uyuşmazlık varsa rivayetleri tek
isnatta birleştirerek birbirinin lafziyle sevkedebilir. O takdirde isnadında
ahberanâ fulânun ve'1-lafzu li-fulânin veya hazâ lafzu fulânin gibi lafızlar
kullanılır. Eğer birinin lafzını tercih etmez, her ikisinin rivayetini de
kullanırsa o takdirde de ahberanâ fulânun ve fulânun ve tekarebâ fi'1-lafz gibi
bir ifade kullanır.
10. Hadis rivayet eden ravinin, şeyhinin üstündeki ricalin neseplerine idrac
yaparak bir şeyler eklemek hakkı yoktur. Eğer tafsilat vermek veya mubhemi izah
etmek gibi bir maksatla böyle bir idrac yaparsa bu caiz görülmüştür.
11. Hemmâm b. Muhebbih'in Ebu Hureyre'den rivayet ettiği hadisleri ihtiva eden
ve tek isnadla rivayet edilen nüsha gibi birçok hadisi ihtiva eden kitap
nüshasını rivayet ederken her bir hadiste isnadı tekrar etmesi ihtiyata uygun
olur. Ancak bu bir kaide değildir. Nitekim nüshayı rivayet ettiği isnadı ilk
hadisin başında sevk etmeyi yeterli görenler vardır. Yalnız bu şekilde rivayette
her hadisten sonra ve bi'1-isnad veya ve bibi demesi gerekir.
Şu da var ki sema'ı baştan isnadı bir kere sevketmek şeklinde ise nüsha içindeki
herbir hadisi aynı isnadı sevkederek rivayet etmek de caizdir. Veki
İbnu'l-Cerrâh, Yahya b. Ma'în ve Ebu-bekri'l-İsmâ'ilî bu görüştedirler. Böyle
bir rivayette başta zikredilen isnad herbir hadisin başında sevkedilmiş
hükmündedir. Ayrıca tek isnadla sevkedilen ne kadar hadis varsa hepsi o isnad
üzerine atfedilmiş demektir.
12. Ravi hadis metnini isnaddan önce zikreder. Mesela “Kale Resulullâh (s.a.s)
keza ve keza diyerek önce metni verir. Sonra da “ravâ Amru'bnu Dinar an Câbir an
Resûlillâh (s.a.s), ahberanâ bihî fulân kale ahberanâ fulân” misali, verdiği
metnin isnadı ile ittisal hasıl edinceye kadar isnadını söyler ki bu da caizdir.
13. Yine bir ravi bir isnadla hadis naklettikten sonra ardından aynı hadisin bir
başka isnadını getirir ve sonunda mislehû der; ondan rivayette bulunan bir başka
ravi ilk isnaddan sonra verilmiş olan metni birinci isnadı zikretmeksizin sadece
ikinci isnadla rivayet etmek isterse, bu doğru görülmemiştir.
14. Hadisi rivayet eden şeyh herhangi bir hadisin isnadını sevkettikten sonra
metnin sadece bir kısmını zikredip arkasından ve zekra'l-hadîse veya ve
zekera'l-hadîse bi-tûlîhî denmiştir. Oysa ravi şeyhinin kısmen rivayet ettiği
hadisinin tamamını rivayet etmek istemektedir. Buna cevaz yoktur. Ancak şeyhin
zikrettiği kısmı rivayetten sonra şeyhinden sema'ını açıklayacak şekilde
ve'l-hadîs bi-tûlihî min keza ve keza iyerek naklederse bu caiz görülmüştür.
15. Hadisin isnadındaki ani'n-Nebî lafzını an-Resûlillâh lafzıyla değiştirmek
veya aksini yapmak bazı alimlere göre caiz görülmemiştir. Bunda hadisin şeyhten
işitildiği şekilde rivayet edilem arzusunun tesiri olduğu şüphesizdir. Bununla
birlikte el-Hatîbu'1-Bağdâdî bunun lüzumsuz olduğuna kanidir.
16. Ravinin şeyhinden rivayeti müzakere gibi zayıf bir rivayet yoluyla olmuşsa
eda sırasında bunu söylemesi gerekir. Kasden veya unutarak söylemezse tedlis
yaptığına hükmedilir.
17. Hadis, birisi mecruh olan iki raviden rivayet edilmişse mecruh ravinin
isnaddan düşürülüp yalnızca sikadan rivayet edilmişcesine zikredilmesi doğru
olmaz. Olabilir ki mecruh ravinin rivayetinde sikanın zikretmediği önemli bir
husus vardır.
18. Ravi hadisin bir kısmını bir şeyhten, bir kısmını ise başka şeyhten rivayet
etmişse ikisini birleştirip her iki şeyhine de isnat etmek kaydiyle rivayet
edebilir.1002
En mühimlerini naklettiğimiz rivayet esasları Hz. Peygamber'e ait hadislerin
değişiklik, yanlışlık ve hatadan korunabilmesi için tedbir mahiyetinde konulmuş
prensiplerdir. Bu ve benzeri şartlara riayet ederek hadis rivayeti alimlerin
öngördükleri sağlam rivayettir.
Rivayeten:
Bk. Yervihî.
Rîvâyetu'd-Darîr:
Darîr, anadan doğma görme duygusundan noksan kişiye denir. Gözleri görmeyen
birinin hadis rivayet etmesi telkine maruz kalmaması bakımından önemli bir
meseledir. İbnu's-Salâh, rivayetin şartlan arasında bu konuya da yer vererek
şöyle demiştir:
“Ravi darîr olup da hadisini kendisine tahdîs edenin ağzından ezberlemezse iki
adet güvenilir kâtibe yazdırır. Sonra da bunların kitabından okunarak kendisine
arzedilirken değişikliğe uğramadığına kanaat getirecek kadar ihtiyatlı
davranırsa rivayeti sahih olur. Aksi olursa aynı şeyi yapan gözleri gören birine
yapıldığı gibi rivayetten men edilir. Nitekim el-Hatîbu'l-Bağdâdi'ye göre
şeyhten işittiklerini ezberlemeyip başkasına yazdıran ümmi bir ravi ile daririn
semâ'ı birdir. Pek çok âlim, doğuştan a’ınâ olan ravinin rivayetini caiz
görmemiştir. Bununla birlikte caiz-görenler de vardır,
Darîr olan ravi bir kitaptan sema yoluyla hadis almış olsa, sonra da işitmediği
ve kendi işiterek yazdırdığı nüshasıyla mukabele edilmemiş nüshadan rivayet
etmek istese buna cevaz yoktur. Ebu'n-Nasr İbnu's-Sabbâğ buna kaildir. Bunun
gibi kendi nüshasından şeyhinin semâ'ı olan hadisler bulunsa veya şeyhinden
kendisi değil, sika bir ravi rivayet etmiş olsa bunları rivayet etmesi de caiz
görülmemiştir; zira böyle bir nüshada fazlalık olması kaçınılmazdır.
Bununla birlikte İbnu's-Salâh, darîrin şeyhinden bütün merviyyatını rivayete
icazetli olması halinde kendi nüshasından rivayetini caiz görmüştür.
Rivâyetu'l-Âbâ Anil-Ebnâ:
Bk. Âba ve Ebnâ.
Rivâyetu'l-Akrân:
Akran olanların birbirlerinden rivayeti manasına gelen bu tabir, gerek yaşça,
gerekse isnad itibariyle akran olanlardan birinin diğerinden rivayetini ifade
eder.
İbnu's-Salâh'a göre akranın rivayeti iki kısımdır. Birisi mudebbectir ve yaşça
ve isrıad yönünden birbirine akran olan iki ravinin karşılıklı olarak
birbirlerinden rivayetleridir. (Bk. Mudebbec). Diğeri ise akranın birinin
diğerinden tek taraflı rivayetidir. Buna misal olarak Süleyman et-Teymî'nin
Mis'âr'dan rivayeti verilebilir. Bu iki muhaddis birbirlerinin akranıdır.
Süleyman'ın Mis'ar'dan rivayeti malum ise de Mis'ar’ın Süleyman'dan rivayeti
bilinmemektedir. 1003
Rivâyetu'l-Ebnâ Ani'l-Âbâ:
Bk- Abâ Ve Ebnâ.
Rivâyetu'l-Ekâbir Ani'l-Esâğîr:
“Büyüklerin küçüklerden rivayeti” demektir. Başlığından da anlaşılabileceği gibi
yaşça ve hadis ilmindeki mevkii itibariyle büyük durumunda olanların
kendilerinden her iki yönden küçük olanlardan rivayetlerini ifade eden bir
tabirdir.
İbnu's-Salâh'a göre daha çok öyle olduğuna bakarak şeyhin raviden mutlaka yaşça
büyük ve efdal olması gerektiği sanılmamalıdır. Böyle sanmamakta fayda vardır.
Öyle zannedilirse bazen birinin diğerinin yerine geçtiği bilinmez. Nitekim Hz.
Aişe'den şu hadis varid olmuştur.
“Hz. Peygamber (s.a.s) bize insanların seviyelerine inmemizi emretti.”
1004Büyüklerin küçüklerden rivayeti üç kısımda özetlenebilir. Birinci kısmı
ravinin yaşça ve tabaka itibariyle şeyhten büyük olmasıdır, bunun misalini
ez-Zuhrî ile Yahya b. Sa'id el-Ensârî'nin İmam Malik'ten rivayetleri teşkil
eder. Daha sonraki alimlerden Ebu'l-Kasım Ubeydullah b. Ahmed el-Ezherî'nin,
talebesi el-Hatîb'in bazı tasniflerinden rivayeti de öyledir.
İkinci kısım ravinin hafız ve alim, şeyhin ise sadece hadis rivayet eden biri
olması halidir. Bunun misalini İmam Malik'in Abdullah b. Dinar'dan; Ahmet b.
Hanbel ile İshak b. Râhûye'nin Ubeydullah b. Musa'dan rivayetleri teşkil eder.
Üçüncü kısma gelince ravinin her iki yönden de şeyhinden üstün olması
halindedir. Abdulganî b. Sa'id el-Ezdî'nin Muhamrned b. Ali es-Sûrî'den rivayeti
misali pek çok alimin talebesinden rivayeti böyledir. Sahabenin Tabi'îlerden
rivayetleri de bu gruba girer. 1005
Tanınmış hadis alimi Buhârî'nin de Abdullah b. Hammâd el-Âmilî, Abdullah b.
Ebi'l-Âs el-Harzemî gibi yaş ve hadis ilmindeki mevkii itibariyle kendisinden
küçük olanlardan -az da olsa- rivayeti vardır. Buhârî'nin talebesi durumundaki
bu şeyhlerden rivayeti bir faydaya bağlıdır. Ayrıca şeyhi Osman b. Ebî Şeybe'den
Vekî' İbnu'l-Cerrâh'ın “bir kimse kendisinden üstün, kendi akranı ve kendisinden
aşağı durumda olanlardan irvayet etmedikçe âlim olamaz” dediğini rivayeti bir
ilim prensibi haline getirmiştir. 1006
Abdulganî b. Sa'id'in büyüklerin küçüklerden rivayeti konusuna dair küçük bir
risalesi vardır. 1007
Ruba’î:
Bk. Rubâ'iyyât.
Rubâ'iyyât:
“Dörtlü” anlamına gelen rubâ'i kelimesinin çoğulu olan rubâ'iyyât umumi olarak
son ravisi ile Hz. Peygamber (s.a.s) arasında dört ravi bulunan âlî isnadlarla
rivayet edilen hadislere denilmiştir.
Bazı muhaddisler böyle kendileriyle Hz. Peygamber arasında dört ravi bulunan en
âlî isnadlarıyle rivayet ettikleri hadisleri bir cüzde toplamışlar; adına da
rubâ'iyyât demişlerdir. Hadisleri, kendilerinden sonra toplananlar da olmuştur.
Söz gelimi İmam Şafii'nin rubâiyyatını ed-Dârekutnî tahric etmiştir. Buhârî'nin
ruba'i hadisleri meçhul bir hadisci tarafından ed-Dureru'd-Derârî fi Şerh
Rubâ'iyyâti'l-Buhârî adiyle bir araya toplanarak şehedilmiştir. 1008
Rudde Hadîsuhû:
Bk. Reddû Hadîsehû.
Ruknu'l-Kizb:
Bk. Huve Ruknu'1-Kizb.
Rumiye:
“Atmak” manasına “rama” kök fiilinin meçhulü olan rumiye, Hadis Usûlü ilminde
itham ve cerh karşılığı olarak kullanılmıştır. Söz gelimi, bir ravi hakkında
Rumiye bi'1-Ahaveyn denilmişse bu, o ravinin yalancılıkla yalancılığın kardeşi
mesabesindeki Rafızîlik ihtamına maruz kalarak cerhedildiğini gösterir. Rumiye
bi'1-İrcâ, ravinin mürci'eye mensup olmak; Rumiye bi'I-kader ise aşırı kaderiye
bağlılığı töhmetiyle karşılaşıp cerhedildiğinin ifadesidir.
Rumiye Bi'l-Ahaveyn:
Bk. Rumiye.
Rumiye Bi'l-Kader:
Bk. Rumiye.
Rumuz:
Bk. Remiz.
Ruvînâ:
“Bize rivayet edildi” manasına meçhul bir fiildir ve temrîz sigalarındandır.
Ruvîye An Fulân:
“Falancadan rivayet edildiğine göre..” manasını veren bu tabir temriz
sigalarındandır.
İbnu's-Salâh'a göre bu kabil lafızlarla yapılan rivayetin sıhhatine
hükmedilemez; zira böyle ibareler zayıf hadisleri sevkederken de kullanılır.
Bununla beraber herhangi bir sahih hadisi sevkederken böyle bir lafız
kullanılmışsa Allah bilir ya bu, hadise gönlün yattığını ve dayanılacak bir
aslının bulunduğunu bildirir. 1009
Ruviye Ani'n-Nebî:
(s.a.s) Hz. Peygamber (s.a.s) 'den rivayet edildiğine göre..” demek olan bu
tabir de temriz sigalarındandır.
İbnu's-Salâh, zayıf hadislerin isnadsı; olaraka rivayet edilmeleri halinde
muhaddisin kale Resûlullâh ve benzeri cezm sigaları kullanamayıp onların yerine
ruviye gibi temriz sigalan kullanması gerektiğini söyler. Ona göre muhaddislerin
sahih veya zayıf olduğu belli olmayan hadislerin rivayetinde de aynı şekilde
hareket ederek asla cezm sigaları kullanmamaları gerekir. 1010
İslami Okul Okulların En Önemlisi