Hadis - T - Hadisterimlerisozlugu
T
Ta'âlik
Ta'anû Fîhi
Tabaka
Tabakât
Tabakâtu'r-Ruvât
Tabâkutu's-Sahâbe
Tâbi'
Tabi’î
Tabi'ûn
Tadbîb
Ta'dîl
Ta'dîl Gayru Sarîh
Ta'dil Lafızları
Ta'dîl Mertebeleri
Tahammul
Tahammulu'l-Hadîs
Tahammulu'l-İlm
Tahdîs
Tahdis Ücreti
Tahrîc
Tahrîf
Tahsîn
Tahvîk
Tahvîl
Takrîr
Takrîrî Sünnet
Taktî’
Taktî'u'l-Hadîs
Takvâ
Takyîd
Takyîdu'l-İlm
Takyîdu'l-Kitâb
Talebu'l-Hadîs
Talebul-İlm
Tâlîb
Ta'lîk
Ta'lîk Bi-Sîgati't-Tashîh
Ta'lîk Bi-Sîgati't-Temrîz
Ta'lîk Gayr-i Meczûm
Ta'lîk Meczûm
Ta'lîkan
Ta'lîkât
Ta'lîku'l-İcâze
Ta'lîl
Ta'n
Tarahû Hadîsehû
Tarahûhu
Tardiye
Ta'rifu Ve Tunkiru
Tarih
Tarîk
Tashîf
Tashîh
Tashîhu'l-Kutub
Tasnîf
Tasliye
Tazbîb
Taz'îf
Tebe'u't-Tâbi'în
Tebliğ
Tecrîh
Tecvîd
Tedlîs
Tedlîsu'l-Bilâd
Tedlîsu'l-İsnâd
Tedlîsu'l-Kat’
Tedlîsu's-Sukût
Tedlîsu's-Şuyûh
Tedlîsu't-Tesviye
Tedvin
Tedvînu'l-Hadîs
Teferrede Bihî Fulân An Fulân
Teferrud
Tefsir
Teğayyera Bi-Âhirih
Teğayyur
Tekaddum-u Semâ’
Tekaddum-u Vefat
Tekellemû Fîhi
Telakkub
Telfîk
Telfîku'l-Hadîs
Telfîku'r-Rivâyât
Telkîb
Telkin
Temrîz
Temrîz Sigası
Te'nîn
Terâcum
Terceme
Tercih
Terekûhu
Tesâhul
Tesebbut
Tesmî'
Tesmiyetu'r-Ruvât
Tesviye
Tesviye Tedlisi
Teşdîd
Tevârih Ve Vefeyât
Tevâtür
Tevâtür-ü Lafzı
Tevâtür-ü Manevî
Tevhid Ve Sıfat
Tıbb-ı Nebevî
Tirmizî
Töhmet-i Kizb
Tunkiru Merre Ve Ta'rıfu Uhrâ
Tukullime Fîhi
Turuk
Tusâ’î
Tusâ'iyyât
T
Ta'âlik:
Bk. Ta'lik.
Ta'anû Fîhi:
Bk. Mat'ûnun Fîhi.
Tabaka:
Bk. Tabakâtu'r-Ruvât.
Tabakât:
Bk. Tabakâtu'r-Ruvât.
Tabakâtu'r-Ruvât:
Tabaka kelimesi sözlükte kapak, bir nesnenin dış tarafını örten örtü manasına
gelir. Tabak ya da tabaka şeklinde yüz ya da yirmi yıllık zaman dilimi,
kalabalık veya grub manasına kullanılır. Bunun yanısıra üst kat, yüksek rütbe
veya dereceye de tabaka denir. Bu manada birbirlerine yakın yaşlarda insan
grubuna ve herbir grubun oluşturduğu mertebeye tabaka denilmiştir. Çoğulu
tabakât gelir.
Tabakâtu'r-Ruvât, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hadislerini rivayet eden sahabeden
tutunuz, çok sonraki devirlere kadar geçen zaman içinde yaşamış birbirlerine
yakın yaşlarda bulunan ravilerin teşkil ettikleri gruplara denir.
Ravilerin ilk üç tabakasını sırasiyle sahabe, tâbi'în ve tebe'u't-tâbi'în
oluşturur. Bunlar da kendi aralarında tabakalara ayrılırlar. Söz gelişi sahabe,
ilk müslümanlardan başlamak üzere çeşitli tabakalara ayrılmışlardır. (Bk.
Sahabe). el-Hâkim, tabiîleri on beş tabakaya ayırmıştır. (Bk. Tabiîn). Sahabenin
tabakalara ayrılışı kronolojik sıra itibariyledir. Tabi'îler ise görüştükleri
sahabîler esas alınarak tabakalara ayrılmışlardır. Etbâ'u't-tâbi'în de denilen
tebe'u't-tâbi'în den itibaren diğer raviler ise diğer bazı hususlar göz önünde
bulundurularak tabakalar ayrılmışlardır.
Sahabe hariç, hadis ravileri umumiyetle altı tabaka kabul edilmişlerdir.
Bunlardan birincisi imam ve hafız derecesinde olanlardır. Böyle raviler,
kendilerine muhalif rivayette bulunanlara karşı hüccet addelirler. Rivayette tek
kalmış olmaları bile makbuldür. Bir diğer ifadeyle tek başlarına rivayet
ettikleri hadisler başka tarîklardan gelen rivayetlerle kuvvet kazanmasalar bile
makbul sayılırlar. Bu tabaka ravileri gerek hıfz ve zabt yönünden, gerekse
ilimde güven itibariyle İslâm ümmetinin kabulüne mazhar olmuşlardır.
Böylelerinin rivayetlerini ta'n edecek kusurlar pek bulunmaz.
İkinci tabaka raviler hıfz ve zabt bakımından öncekiler derecesine
ulaşamayanlardır. Bunların bazı rivayetleri hatalı olmakla birlikte çoğunlukla
sahihtir. Yanıldıkları hadisler de birinci tabakada bulunan ravilerin hadisleri
ile tashih edilir. Bu tabakayı oluşturan ravilerin makbul olduklarında alimlerin
görüş birliği vardır.
Üçüncü tabaka, yalancılık ve hadis uydurmakla tanınanlardır. Dördüncü tabakayı
teşkil edenler ise yalancı olmamakla birlikte rivayetlerinde çokça
yanılanlardır. Her iki tabakayı teşkil eden raviler genelde merdud sayılırlar.
Beşinci tabaka raviler, bir rivayette münferid kalıp rivayetleri hiçbir tariktan
kuvvet bulmayanlardır. Bunlara mechûl denir. (Bk. Mechûl).
Altıncı tabaka ravilere gelince bunlar, bidat ehli olanlardır. Mubtedî'de
denilen bu grup raviler bid'atlarından dolayı küfürle itham edilenler ve
bid'atlan küfür derecesine varmayanlar olarak iki kısımdırlar. İlk kısmın
rivayetlerini merdûd olduğunda görüş birliği vardır. İkinci kısmı teşkil
edenlerin rivayetlerinin kabulü konusunda ise görüş ayrılığı meydana gelmiştir.
Hadis ravileri değişik esaslar dikkate alınarak başka tabakalara da
ayrılmışlardır. Bunlar içinde Hz. Peygamber (s.a.s)'in vefatını takip eden
asırlar itibariyle yapılan tabaka ayırımı en çok tutulan ve sağlam itibar
edileni olmuştur.
Ravilerin tabakalara ayrılması, herbirinin yaşadığı devirde görüştükleri ve
hadis aldıkları kimselerin tesbiti yönünden büyük önem taşır. En azından metotlu
bir ayırım devirler boyu yaşamış ravileri tanımaya yardımcı olur. Bu ise
isnadları değerlendirme açısından son derece mühimdir.
Tabâkutu's-Sahâbe:
Bk. Sahabe.
Tâbi':
İzlemek, tabi olmak, peşisıra gitmek manasına “tebi'a” kök fiilinin ismi
failidir.
Hadis Usulünde tâbi, i'tibar denilen araştırma sonucu ferd olduğu sanılan hadisi
rivayet eden ravinin şeyhinden veya şeyhinin şeyhinden rivayet edildiği
anlaşılan ve onunla aynı manaya gelen hadise denir. Tarifi açmak gerekirse, ferd
olduğu sanılan bir hadis gerçekten ferd olup olmadığı anlaşılmak üzere çeşitli
hadis kitaplarından araştırılır. Rivayetinde teferrüd ettiği sanılan raviden
başka rivayet eden olup olmadığı tetkik edilir.
İ'tibar denilen bu araştırmanın sonunda hadisi tek başına rivayet ettiği sanılan
ravinin şeyhinden veya şeyhinin şeyhinden aynı hadisi bir başka ravinin daha
rivayet etmiş olduğu anlaşılırsa bu ikinci hadise diğerinin tabiî adı verilir.
Şu hale göre tabi' araştırma sonucu ferd olmadığı anlaşılan hadisle aynı manaya
gelen ve i'tibardan önce teferrüd ettiği zannedilen ravinin şeyhinden veya
şeyhinin şeyhinden rivayet edilmiş olan hadistir.
Tabi’î:
Kelime olarak tabi olmak, peşinden gitmek, görüşlerini benimsemek gibi manalar
veren “tebi'a” kökünden alınma ismi mensubdur. Çoğulu tabi'în gelir.
Hadis Usulü ilminde tâbi'î, Hz. Peygamber (s.a.s)'in ashabından herhangi birisi
ile görüşüp ondan hadis rivayet edene denilmiştir.
Tâbi'înin genellikle benimsenmiş tarifi bu olmakla birlikte sahabî tarifinde
olduğu gibi tabiî tarifinde de bazı farklı görüşler ileri sürenler olmuştur.
Nitekim el-Hâkim tabi'îlerin tabakalarından bahsederken “falancaya yetişenler”
gibi bir gruplandırma yapmış, ayrıca zaman itibariyle sahabeden sonra en hayırlı
neslin onlarla karşılıklı görüşüp konuşanlar olduğunu söylemiştir.
1130el-Hakim'in bu açıklamasından anlaşılmaktadır ki, ona göre ancak sahabîlere
mülaki olmakla birlikte onlarla bir arada bulunup sohbet edenler tabiî
sayılabilirler.
el-Hatîbu'1-Bağdâdî'ye göre de bir kimsenin tabiî olabilmesi için sadece bir
sahabîyle görüşmesi yeterli değildir. Mülakatla beraber sohbet de şarttır. Ancak
hadis alimlerinin çoğu bu görüşe katılmamışlardır. Onlara göre bir kimse
herhangi bir sahabîyi görmekle tabiî olur. Onunla sohbet etmesi şart değildir.
Nitekim el-Irâkî'nin işaret ettiğine göre Müslim ve İbn Hibbân, Enes b. Mâlik'e
sadece yetişen ancak ondan hadis rivayet etmeyen el-A’meş'i tabiîler arasında
zikretmişlerdir. Aynı şekilde Yahya b. Ebî Kesir Enes'e; Musa b. Ebî A'işe Amr
b. Hureys'e sadece mülaki oldukları, onlardan hadis rivayet etmedikleri halde
tabiînden sayılmışlardır. 1131
Tâbi'îler muhtelif tabakalara ayrılmışlardır. Sahabeden sonraki bu nesil, İbn
Sa'd'a göre dört, Müslim'e göre üç tabakadır. el-Hâkim ise tabiîlerin onbeş
tabakaya ayrıldıklarını söylemiş, bazılarına örnek göstermiştir. Ona göre
birinci tabakayı, Sa'id İbnu'l-Museyyeb, Kays b. Ebî Hâzim, Ebu Osman en Nehdî,
Kays b. Ubâd, Ebu Sâsân Hudayn İbnu'l-Munzir, Ebu Va'il Şakîk b. Seleme, Ebu
Recâ'i'l-Utâridî gibi Aşere-yi Mubeşşere ashabıyla görüşenler oluşturur. İkinci
tabakada el-Esvedu'bnu'l-Yezîd, Alkame b. Kays, Mesrûk İbnu'1-Ecdâ', Ebu Seleme
b. Abdirrahmân, Harice b. Zeyd gibi tabiîler yer alır. Amir b. Surahîl eş-Şa'bî,
Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe, Şureyh İbnu'l-Hâris ve akranları üçüncü
tabakadandır. Sonuncu tabakayı Enes b. Mâlik'e yetişen Basralı, Abdullah b. Ebî
Evfâ'ye mülaki olan Kufeli, es-Sâ'ib b. Yezîd'le görüşen Medîneli, Abdullah
İbnu'l-Hâris'e yetişen Mısırlı ve Ebu Umâme el-Bâhilî ile görüşen Şamlı tabiîler
teşkil ederler. 1132
Tâbi'îlerin İslam Dininin öğrenilip öğretilmesinde önemli yeri vardır. Bilhassa
sahabeden Hz. Peygamber (s.a.s)'in tebligatı ile hayatını ilgilendiren bilgileri
devşirmek konusunda benzersiz gayretleri, misli görülmemiş hizmetleri olmuştur.
Sahabeden hadis rivayet etmede olağanüstü gayret göstermişlerdir. Faziletleri
Kur'ân-ı Kerim ayeti ve hadislerle sabittir. Sahabenin faziletine delalet eden
ayetlerin birinden onlara da işaret buyurulmuştur:
“(İslam'da) birinci dereceyi kazanan muhacirler ve Ensâr ile onlara güzelillikle
tabi olanlar.. Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah'tan razı
olmuşlardır. (Allah) onlar için içinde ebedî kalıcılar olmak üzere altlarında
ırmaklar akan Cennetler hazırlamıştır. İşte bu, en büyük saadettir.” 1133
Bu ayeti kerimedeki “muhacirler ile Ensar'a güzellikle uyanlar”dan maksat, Allah
bilir, tabiîlerdir. Bir hadiste de Hz. Peygamber, insanların en hayırlısının
kendi devrinde yaşayan sahabe, daha sonra ise sahabeyi takip eden nesil olduğunu
açıklamıştır. Cenâb-ı Hakk’ın “Allah onlardan razı olmuştur” buyurarak öğdüğü,
Hz. Peygamber'in ikinci hayırlı nesil olarak nitelediği insanların faziletli
insanlar olduklarına şüphe yoktur. Kaldı ki tabiîler, hayırlı bir nesil
olduklarını İslam Dini'ne ve ilme hizmetleriyle ortaya koymuşlardır. Bir kere
Hz. Peygamber (s.a.s)in ebedî hayata göç etmesinden sonra İslâm ülkelerinin
fetihlerle genişlemeye başlaması üzerine Medine'den çıkarak başka yerlere
yerleşen sahabîlerle görüşmüşler, onların Hz. Peygamber'den öğrendiklerini
rivayet etmişlerdir. Bir sahabîyi görmek, bir hadisi rivayet etmek, hatta tek
bir hadisin doğru olup olmadığını anlamak yolunda çetin yolculuklar
yapmışlardır. Sahabeden öğrendikleri hadisleri aralarında müzakere ederek
yayılmasını sağladıkları gibi kendilerinden sonraki nesle aktarmak suretiyle
ilmin kaybolmasına mani olmuşlardır. Bunun yanısıra rivayet edilen hadisleri
toplayıp tertipli hale koyanlar da onlardır. Tedvin denilen bu faaliyetin hadis
tarihindeki yeri dikkate alınınca tabiîlerin hadise hizmetleri bir başka açıdan
daha ortaya konulmuş olur.
Tabiilerin Hadis İlmine hizmetleri bununla da kalmamıştır. Siyasî çalkantılar
sonucu hadis uydurulmaya başlanması üzerine başta isnad olmak üzere bazı rivayet
kaideleri konulmuştur. Böylece hadislerin kaybolması önlenmiş, sahih olanları
rivayet ederek yaymak konusunda esaslar geliştirilmeye başlanmıştır.
Sahabîlerle görüşen bir nesil de muhadramûndur. Bunlar Hz. Peygamber hayatta
iken yaşadıkları halde onu görmek şerefine ulaşamadıklarından sahabî sayılmayan,
buna karşılık tabiîlerden ayn görülenlerdir. (Bk. Muhadram).
Tabi'ûn:
Bk. Tabi'î.
Tadbîb:
Pek çok benzeri gibi tef’il ölçüsünde mastar olan tadbîb sözlükte bir nesne
üzerini kaplayıp bütününü ihtiva etmek, çocuğa “dabbe” denilen bir çeşit
helvadan ibaret mama yedirmek, kapıya kol demiri koymak gibi manalara gelir.
1134
Hadis terimi olarak tadbîb -ki temrîz de denir- hadis yazarken rivayet edilmesi
gereken hususlardan biridir ve nakil yönünden sahih, ancak lafız ya da mana
itibariyle bozuk yahut zayıf, ya da bir veya birkaç kelimesi noksan, ya da
Arapça kaidelerine aykırı, yahutta musahhaf veya muharref olarak varid olmuş
ibarelerin işaretlenmesine denir. Böyle bozuk ibareler yazılırken oldukları gibi
bırakılır. Doğrusu sayfanın kenarına yazılır. Yanlış olarak rivayet edilen
kelime veya kelimeler üzerine başı badem şeklinde “sad” harfine benzeyen bir
işaret konularak tadbîbin bittiği yere kadar uzatılır. - gibi. Dabbe denilen bu
işaret altındaki kelime veya kelimelerin rivayet itibariyle sahih olmakla
birlikte lafız ya da mana yönünden bozuk olduklarını gösterir. Kısacası, tadbîb
edilen yerin hatalı olduğunu ifade eder.
Tadbibin bir taraftan rivayetin değiştirilmesini önlemek, diğer taraftan ilerde
o kitabı okuyan birine metnin doğrusunu araştırma fırsatı vermek gibi faydaları
vardır. Bunun gibi her önüne gelenin metni değiştirmesi zararının önüne geçmek
faydası da önemlidir. Şurası muhakkak ki, metne müdahale kapısı bir kere
açılırsa ehil olmayan herkesin hadise müdahele etmesine yol verilmiş olur. Bunun
ise doğruyu yanlışa, halk deyimiyle, hadisi kuşa çevireceğine şüphe yoktur.
Hadis yazanlar, tadbîb çizgisinin metin içindeki kelimelere temas etmemesine
fazlaca itina etmişlerdir. Gerçekten bu çizgi ibareye değerse darb alametini
andırır, oysa darb, aslında doğru olduğu halde hadis yazanın yaptığı yanlışı
işaretlemekten ibarettir. Tadbîb ise ondan farklıdır. Tabiatiyle bu farkı
belirtmek, daha doğrusu birinin işaretini diğerini andıracak şekilde yapmamak
gerekir. 1135
Yukarıda kısaca değinildiği gibi tadbîbe temrîz de denir. Temrîz, hasta etmek
manasına geldiği gibi hastaya bakmak, hastalığı tedavi etmek manasına da gelir.
Hadis metinlerinde yanlış varid olan ibareleri işaretleme işllemine temrîz adını
verenler sanki hadis yazanın rivayet yönünden sahih ancak arapça kaideleri
açısından bozuk ibareye dikkat çektiğini, onu düzeltmek için gayret gösterdiğini
ima etmiş, başkalarının belki de doğrusuna vakıf olabileceklerine işaret etmiş
gibi olurlar.
Ta'dîl:
“Doğrultmak, düzeltmek, adaletle hükmetmek” gibi manalara gelen “adele” kök
fiilinden tef’il babında mastar olup hadis usulünde ravinin adaletli olduğuna
hükmetmeye denir. Ravinin adalet sahibi olduğu hükmünü verene ise mu'addil
denilmiştir.
Yeri geldiğinde değişik başlıklar altında da değinildiği gibi, bir hadisin
sıhhati ilkin ravisinden belli olur. Öteki deyişiyle hadisin sahih, zayıf veya
uydurma olduğu ilkin ravisinden belli olur. Ravi adaletli ise hadisi, başka
kusur taşımadığı takdirde, ilk bakışta sahih kabul edilir. Bu bakımdan hadisler
hakkında verilen sıhhat hükmü önce ravisinin adaletli olduğunun tesbit
edilmesine bağlıdır, bu ise cerh ve ta'dil sayesinde olur.
Kaide olarak cerhte sebep söylenmesi şart olduğu halde ta'dilde şart değildir.
Şu hale göre ravinin cerh edilmesine sebep olan hali açıklanmadıkça cerh makbul
sayılmazsa da adalet sahibi olduğuna hükmetmek için sebep göstermeye gerek
yoktur. Söz gelimi yalancılıkla cerhedilen ravinin yalancı olduğunun söylenmesi
gerekir. Oysa adaletine hükmedilen ravinin mesela yalan söylemediği için ta'dil
edildiğinin açıklanması icap etmez.
Bazı alimlere göre ravinin müslüman olması ta'dil için yeterlidir. Ancak pek çok
hadis alimi bunu kabul etmemiştir.
Cerhte olduğu gibi ta'dilde de bazı lafızlar kullanılmıştır. Bunlara ta'dil
lafızları denir.
Ta'dîl Gayru Sarîh:
Açık olmayan ta'dil demek olup bir ravinin, kendisinden sika bir ravinin
rivayette bulunması veya bir alimin rivayet ettiği hadisle amel etmesi gibi
durumlar -da adaletli kabul edilmesine denir. Haliyle cerh ve ta'dil alimleri
tarafından açık lafızlarla ta'dilden farklı olduğundan birçok alimce makbul
karşılanmamıştır.
Ta'dil Lafızları:
Ravilerin ta'dilinde yani adaletli olduklarına hükmetmekte kullanılan
lafızlardır.
Cerh ve ta'dil alimleri herhangi bir ravinin, rivayetlerinin makbul
addedilebilme-si için gerekli adalet vasfına sahip olduğuna hükmederlerken bazı
lafızlar kullanmışlardır. Bu lafızlar İbn Ebî Hâtim'in tasnifinde dört
mertebededir. ez-Zehebî bunlara bir mertebe ekleyerek beşe çıkarmış, İbn Hacer
de hepsine bir mertebe daha ekleyerek altı mertebeye ayırmıştır. Buna göre İbn
Ebî Hâtim'in tasnifinde ilk mertebede yer alan ta'dil lafızları ez-Zehebi'nin
tertibinde ikinci, İbn Hacer'in tertibine göre ise üçüncü mertebededir. Bu
mertebelerin herbirinde yer alan ta'dil lafızları ayrıdır. Öyle olunca her
ta'dil lafzı aynı zamanda ravinin güvenilir oluşunun derecesini de gösterir.
Ta'dil lafızlarının en üst mertebede olanları ta'dilde aşırılığa delalet
edenlerdir. Bunlar ismi tafdîl sîgasıyla gelirler. Evsaku'n-nâs, esbetu'n-nâs
gibi İkinci mertebede bulunan ta'dil lafızları, ilk mertebede yer alanlar kadar
olmamakla birlikte ravinin üst seviyede adaletli olduğunu gösterenlerdir.
İleyhi'l-Muntehâ fi't-tesebhut, lâ ahade esbetu minhu gibi lafızlar bu
mertebededirler.
İbn Ebî Hâtim'in tertibinde ilk sırayı alan, ez-Zehebî ve el-Irâkî'ye göre
ikinci, İbn Hacer'e göre ise üçüncü mertebe ta'dil lafızları fazlaca güvenilen
raviler hakkında kullanılanlardır. Sikatun, mutkinun, hüccetun, sebtun gibi. Bu
lafızlardan ikisi bir arada kullanılırsa ta'dilin ikinci mertebesine delâlet
ederler. Sebtun -hüccetun, sikatun-mutkinun, sikatun-sikatun gibi.
Ta'dilin dördüncü mertebesinde yer alan lafızlar sadûkun, mahalluhu's-sıdku,
leyse bîhî bes'un gibileridir. İbn Ebî Hatim, kendi tasnifine göre ikinci
mertebede yer alan bu lafızlardan birisiyle adaletine hükmedilen ravinin
hadislerinin yazılabileceğini, ancak gözden geçirilmesi gerektiğini söylemiştir.
1136İbnu's-Salâh'a göre bu lafızlar ravinin zabt derecesini göstermezler. Bu
bakımdan rivayetleri ancak zabt sahibi olarak bilinen ravilerin rivayetlerine
uygunluğu ölçüsünde muteberdir. 1137
İbn Ebî Hâtim'in tasnifinde üçüncü derecede bulunan beşinci mertebe ta'dil
lafızlarından birisiyle adaletine hükmedilen ravinin hadisleri yazılır ve gözden
geçirilir. Ancak mertebe itibariyle diğerlerinden aşağıdır. Şeyhun vasatun,
Ceyyidu'l-hadîs, ile's-Sıdki mâ huve ta'dil lafızları bu mertebede yer
alanlardan birkaçıdır.
Altıncı mertebe ta'dil lafızlarına gelince bunlar, sâlihu'l-hadîs, makbulün,
suveylih gibi tadilin zayıfına delalet edenlerdir.
Hatta bazı cerh ve ta'dil alimleri bu mertebede yer alan lafızların ta'dil değil
cerh'in en hafifini gösterdiği görüşündedirler.
Ta'dîl Mertebeleri:
Ta'dilin değişik mertebelerine denilmiştir.
Cerh ve ta'dil alimleri, hadis ravilerinin taşıdıkları adalet ve zabt
sıfatlarını göz önünde tutarak değişik mertebelerde adaletli olduklarına
hükmetmişler ve her mertebede ta'dile delalet eden değişik lafızlar
kullanmışlardır, Bunlara ta'dil lafızları adı verilmiştir. (Bk. Ta'dil
lafızları).
Tahammul:
Bk. Tahammulu'1-Hadîs.
Tahammulu'l-Hadîs:
Taşımak anlamına gelen “hamele” kök fiilinden tefa'ul ölçüsünde masdar olan
tahammül, esas itibariyle yüklenmek demektir. Terkip olarak tahamulu'l-hadîs,
hadis almak demektir ve tamamen rivayet karşılığıdır. Talebenin şeyh adı verilen
hadisciden rivayet etmeye hak ve yetkisi bulunan hadisleri çeşitli yollarla
almasına denir. Tahammulu'1-ilm terimi de aynı manayadır.
Umumiyetle meclis denilen oturumlarda imla suretiyle yazdırarak veya hususi
meclislerde müracaat edenlere yazdırmak yahutta diğer bazı yöntemlerle hadis
rivayetine başlama yaşı önemli görülmüş, bu konuda değişik görüşler ileri
sürülmüştür. Ancak yaşın önemli olmadığı açıktır. Bu konuda temyiz kabiliyetine
erişen çocuğun hadis rivayetine başlayabileceği esas itibariyle kabul
edilmiştir. (Bk. Semâ'u's-sağir).
Hadis tahammülünün çeşitli metotları vardır. Bunlar semâ, arz (veya kırâ'a
ale'ş-şeyh), İcâze, munâvele, mukâtebe (veya kitabe) İ'lâmu'ş-şeyh, vasiyye ve
vicâde olmak üzere yedi tanedir. Her biri ile ilgili hususlarda kendi
başlıklarında yeterli bilgi verilmiştir.
Tahammulu'l-İlm:
Bk. Tahammulu'l-Hadîs.
Tahdîs:
Hadis kelimesinin alındığı “hadese” kök fiilinden tef’il babında alınmış masdar
olan tahdis, sözlük itibariyle söylemek ve anlatmak manasına gelir. Hadis
ilminde umumiyetle hadis rivayetine denilmiştir. Şeyh denilen muhaddisin
kendisine müracaat eden talibe kendi şeyhinden rivayet ettiği hadisleri çeşitli
tahammül metodları ile nakletmesinden ibarettir.
Tahdis Ücreti:
Hadis rivayetinden ücret alma konusunu ifade eder. Hadis alimleri arasında
ihtilaf konusu olmuştur.
İslâm alimleri büyük çoğunlukla ilmin tamamen hasbî olması gerektiği
görüşündedirler. Bunun için bilhassa Kur'ân okutmak veya öğretmekten ücret
alınmasına karşı çıkanlar vardır. Aynı şekilde hadis rivayeti karşılığı ücret
alınmasını caiz görmeyenler; bunu hoş karşılamayanlar olmuştur. Buna karşılık
bazı gerekçeler ileri sürerek ücret alınmasını caiz görenler de vardır.
el-Hatîbu'l-Bağdâdî'nin kaydettiğine göre bazı alimler şeyhin hadis rivayeti
için değil ücret; hediye almasını bile caiz görmemişlerdir. Hatta İshâk b.
Râhûye, ücret karşılığı hadis rivayet eden bir şeyhin durumu sorulduğunda
hadislerinin yazılmayacağını söylemiştir. 1138Süleyman b. Harb, muhaddislerin
parayla hadis satın aldıklarından şikayet etmiştir. Ahmed b. Hanbel de hadisi
para karşılığı satanın hadisleri yazılmaz demiştir. Ebu Hatim er-Râzî de aynı
görüştedir.
el-Hatib'in ayrıca kaydettiğine bakılırsa hadis alimleri tahdis ücreti almayı
sırf raviyi kötü zanna bulaştırmamak için men etmişlerdir; zira rivayet
karşılığı ücret alanlar rivayeti cazip hale getirmek için ziyade yoluna
gitmekte, işi işitmediği hadisleri işittiğini iddia etmeye kadar
götürmektedirler. Bunun sebebi, kendilerine verilenlerdir. Nitekim Şu'be
“fakirlerden hadis yazmayınız; çünkü para uğruna yalan söylerler” demiştir.
1139Kısacası, hadis rivayetinden ücret alınmasını caiz görmeyenlerin gerekçeleri
para hırsına kapılarak garâ'ib peşinde koşmaları ve hadislerine ilgiyi artırmak
için ziyâde ve işitmedikleri hadisleri işitmişeesine rivayet yollarıyla hileye
ve yalana baş vurmalarıdır. Her ne şekilde olursa olsun, hadiste yalan ağır cerh
sebebidir. Ravinin hadislerinin terk edilmesine neden olur.
Buna karşılık yukarıda da değinildiği gibi, hadis rivayeti için ücret alınmasını
caiz görenler de vardır. Buhâri şeyhi Ebu Nu'aym el-Fadl b. Dukeyn, Ali b.
Abdilaziz el-Mekkî bunlardandır. Ebu İshâk eş-Şîrâzî de bu konuda olumlu bir
fetva vermiştir. Bu görüşte olanlar esas itibariyle hadis rivayetinin Kur'ân-ı
Kerim öğretimine benzediğini, Kuran öğretiminden ücret almak caiz olunca
rivayetten alınmasının da caiz olacağını ileri sürmüşlerdir. Şu şartla ki,
ravinin rivayeti karşılığı ücret alması Ebu İshâk eş-Şîrâzî'nin başına gelenler
gibi zorlayıcı bir sebep varsa caizdir. Bu meşhur muhaddis gece gündüz hadis
rivayet etmesi için kapısına yığılanların fırsat vermeyişi yüzünden
çoluk-çocuğunun nafakasını çıkarmak üzere çalışmaya fırsat bulamazmış.
Öte yandan iline ücret alınması pek çok müslünıan topluluklarının gözünde
mürüvvete aykın görülmüştür. 1140Gerçekten ilim sırf Allah rızası için
öğrenilir, Allah rızası için öğretilir. İslam alimlerinin çoğu bu prensibi göz
önünde bulundurarak ilim konusunda umumiyetle hasbî davranmışlardır. Şu da var
ki zorlayıcı bir sebep olduğunda ilimden geçinenler de olmuştur. Hasılı Kur'ân
ve hadis hizmetini sırf Allah rızası için yapanlar olduğu gibi mecburiyet
altında bu işten ücret alarak geçimini sağlayanlar da görülmüştür. Ancak
kaydetmek gerekir ki çıkar uğruna hadislerde ziyadelik yapmak veya garâib
rivayeti yoluna gitmek, yahutta işitmediği hadisleri rivayet etmek gibi hileli
yollara sapmak kesinlikle caiz görülmemiştir.
Tahrîc:
Çıkmak anlamını veren “harece” kök fiilinden tef’il babında mastar olan tahric,
hadis ilminde iki manada kullanılmıştır. Birisi rivayet, diğeri hadislerin
kaynağını göstermek.
Rivayet manasına tahric, tamamen aynı kökten alman ihrâc karşılığı olarak
kullanılır ve bir hadisi isnadıyla birlikte bir kitapta nakletmeye denir. Bazı
kitaplarda bir hadis verildikten sonra harrecehu fulânun veya ahrecehu fulânun
denilmişse bu o hadisin o kimse tarafından kendi isnadıyla rivayet edildiği
manasınadır. Bu manada daha çok mağrib alimleri tarafından kullanılmıştır.
Tahricin ikinci manası, bir kitaptaki hadisleri teker teker ele alarak
herbirinin diğer isnadlarını göstererek sıhhat durumunu belirtmektir. Bu bir
bakıma herhangi bir musannifin kitabındaki hadislerin birer birer kaynaklarını
göstermek, varsa diğer rivayet tanklarına işaret edip sıhhat durumunu ortaya
koymaktır. Hadis alimleri hadis konusunda olsun veya olmasın, meşhur bazı
kitapların ihtiva ettiği hadislerin tahricine dair kitaplar yazmışlardır. İmam
Gazâlî'nin İhyâ'u Ulûmi'd-Dîn isimli eserinin hadislerini tahric eden
el-Irâkî'nin Tahrîcu Ahâdîsi İhya adlı eseri, yine aynı kitaptaki hadislerin
tahricine dair Kasım b. Kutluboğa’nın Tuhfetu'1-Ahyâ min Tehârîci Ahâdîsi
İhya'sı, ez-Zeylaî’nin el-Hidâye'nin hadislerinin tahricini yaptığı
Nasbu'r-Rayesi konunun önemli misalleridir.
Bazıları muteber hadis kitaplarından senediyle birlikte hadis nakledilmesine de
tahric demişlerdir. Bu manaların
hepsine şamil olmak üzere hadis tahric eden alime muharric adı verilir.
Tahrîf:
Tef’il ölçüsünde mastar olan tahrif sözlükte değiştirmek, bir nesne yerine
diğerini getirmek, bir şeyi bir tarafa eğmek gibi manalara geleri.
Hadis Usulünde terim olarak hadislerin isnad ve metinlerindeki isimlerin veya
kelimelerin harflerinde yapılan değişikliğe denir. Bu değişiklik bazen yazıda,
bazen de harflerin noktalarında olur. İbnu's-Salâh'ın da aralarında bulunduğu
bir kısım muhaddisler yazı ve nokta değişikliğini birbirinden ayırmamışlardır.
Ancak İbn Hacer'e göre yazı şekli bozulmadan sadece bazı harflerdeki nokta
değişikliğine tashîf, yazı şeklinin değiştirilmesine ise tahrif adı verilmiştir.
1141Buna göre tahrif, hadisin isnadında veya metninde bulunan bir kelimeyi basit
bir nokta değişikliği şeklinde değil, yazılışını bozacak şekilde değiştirmektir.
Metin veya isnadında tahrif olan hadislere muharref adı verilmiştir.
Tahsîn:
İyi, hoş ve güzel yapmak, güzelleştirmek manasına mastar olup hadis usulü
ilminde bir hadisin hasen olduğuna hükmetmeye denilmiştir.
Ravisinin zabt kusuru taşıması yüzünden zayıf sayılan bir hadis, aynı manaya
gelen başka rivayetlerle desteklenirse zayıflıktan hasen li-gayrihî derecesine
yükselir. Bazı alimler, sırf ravisinin zabt yönünden sahih hadis ravilerinin
derecesine çıkamayışı yüzünden sahih sayılamayan, ancak diğer zayıf hadisler
derecesinde de olmayan hadislerin aynı manaya başka rivayetlerle desteklenerek
zayıflıktan kurtulmasına tahsîn tabir etmişlerdir.
Tahvîk:
“Sözlükte bir kimse hakkında yakışıksız ve karışık söz söylemek manasına gelir.
1142Bir şeyi çevirmek ve kuşatmak anlamında kullanılır.
Hadis ilminde tahvik, hadislerin yazılışı sırasında yanlışlıkla yazılan kısmın
başına ve sonuna paranteze benzeyen yanm daireler konularak iptal edilmesine
denir. Bu manada darb şekillerinden biridir.
Hadis metninde olmayan, ancak yanlışlıkla fazladan yazıldığı için iptal edilmesi
gereken kısım tahvik yapılıp adeta parantez içine alınınca asıl ibarelerden
ayırdedilmiş olur. Mesela, ibaresinde yanlış yazıldığı için paranteze benzeyen
iki işaret arasına alınan “el-amelu” kelimesi tahvik edilmiş demektir.
Darb, aslında yanlış yazılan kısmın silinip kazınması yerine bazı işaretlerle
belirlenerek okunur şekilde kalması esasına dayandığından takvikde bu esasa da
riayet edilmiş olur. Bu itibarla eski metinlerde böyle işaretlenmiş ibarelere
çok rastlanır. Yazma eserleri doğru olarak okuyabilmek veya metinlerini
yanlışsız olarak tesbit edebilmek için tahvik işaretine dikkat ederek aradaki
kısmın asıl metinle ilgisi olmadığım gözden uzak tutmamak gerekir.
Tahvîl:
Değiştirmek manasına olup bir hadisin çeşitli isnadlarla rivayeti sırasında bir
İsnaddan diğerine geçmeye denir. Aynı hadisin bir isnadından diğerine geçişte
araya bir “ha” harfi konularak işaretlenir. (Bk. ha).
Takrîr:
Hadis tabir ve ıstılahlarından bir kısmı gibi Tef’il vezninde gelen bir mastar
olan takrir Hadis Usulünde Hz. peygamber (s.a.s)'in müslümanlar tarafından
yapıldığını gördükleri veya gıyabında yapılıp da haber verilmesiyle işittikleri
herhangi bir işi men etmeyip dolayısiyle kabul ve tasvip etmelerine denir.
Sahabiler hayatın akışı içinde bazen Hz. Peygamber'in gözleri önünde, bazen de
onun olmadığı yerde bazı işler yapmışlardır. Hz. Peygamber gördüğü veya haber
verilmesiyle öğrendiği bu işlerden dinî konularla ilgili olanlar hakkında red ya
da inkara dair herhangi bir söz söylememiştir. Onun bu tutumu sahabî tarafından
yapılan işi ikrar etmesi manasına alınmış ve takrir tabir edilmiştir. Mesela,
“Amr İbnu'l-Âs'tan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: “Zâti's-Selâsil Gazası
sırasında soğuk bir gece ihtilam oldum. Hasta düşer ölürüm korkusuyla boy
abdesti almaktan çekindim. Hemen teyemmüm ettim ve (sefer) arkadaşlarıma sabah
namazını kıldırdım. Olayı (döndüğümüzde) Hz. Peygamber'e haber verdiler. Bana
“Amr, dedi; cünüp olduğun halde arkadaşlarına namaz kıldırmışsın (Öylemi?)” Beni
yıkanmaktan alıkoyan sebebi kendisine haber verdim ve
“Ben Allah'ın (Kur'ân-ı kerim'de) “Nefislerinize kıymayın. Allah size karşı pek
merhametlidir” buyurduğunu (sizden) işittim” dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber
(s.a.s) gülümsedi ve bir şey söylemedi.” 1143
Hadiste görüldüğü gibi Mısır Fatihi Amr İbnu'1-As, bir gaza sırasında İhtilam
olmuş, hava soğuk olduğundan guslettiği takdirde hasta olacağından korkarak
emrinde sefere katılanlarla teyemmümle namaz kıldırmıştır. Durumu haber alan Hz.
Peygamber sebebin makul olduğunu görünce yapılan işe dair herhagi bir şey
söylememiştir. Bu onun kabul ve ikrar etmesi manasınadır.
Takrir, takriri sünnet (es-Sunnetu't-Takrîriyye) adiyle sünnetin bir bölümünü
teşkil eder.
Takrîrî Sünnet:
Bk. Sünnet.
Taktî’:
“Kesmek” karşılığı olarak kullanılan “kata'a” kök fiilinin Tef’il babında
mastarıdır ve bölmek, parçalamak demektir. Hadis usulünde takti'u'l-hadîs
şeklinde geçer ve uzunca bir hadisin ihtiva ettiği hükme göre bölünerek herbir
bölümün ayn babda verilmesine denir. Bu manada ihtisâr-ı hadîsin bir bölümüdür.
Takti, Fıkıh kitaplarında uzun veya birkaç konuda delil olabilecek nitelikteki
hadislerin sadece üzerinde durulan konuyla ilgili kısmını alarak geri kalanını
bırakmak şeklinde çokça uygulanmıştır. Aynı uygulama, bir fıkrası için hadisin
hepsini naklederek işi uzatmaya mani olmak gibi pratik bir faydası olduğundan
hadis kitaplarında da geniş çapta uygulanmış ve yerine göre hadis kısımlara
ayrılarak herbir kısım ayn fıkıh babında verilmiştir.
Faydası zararından çok olan bu uygulamayı caiz görmeyenler vardır. Ahmed b.
Hanbel bunlardandır. İbnu's-Salâh da takti'in cevaza yakın olmakla birlikte
mekruh olduğu görüşündedir. 1144en-Nevevi ise bir hadisi bölerek her bir
bölümünü ayrı yerlerde vermenin caiz olduğunu söyleyerek İbnu's-Salâh'a
katılmamıştır. 1145Onun bu görüşü yerindedir; zira öteden beri İmam Mâlik,
Buhâri, Ebu Davud, Nese'î gibi büyük hadis imamları takti yapagelmişlerdir.
Bununla beraber bir hadisin variyantlarının birinde şüpheli bir ziyade varsa
hadisi o ziyadeyi vermeden bölmek caiz görülmemiştir. Nitekim İmam Malik böyle
hadislerde ihtisara başvururmuş. Hatta hadisin isnadının mevsul olduğunda
şüpheye düştüğü zaman da hadisi bölerek rivayeti adet haline getirmiştir. Ne var
ki, hadisin bir kısmındaki şüpheden dolayı şüpheli kısmın verilmemesi ancak
verilen kısımla verilmeyen arasında mana veya hüküm yönünden hangi bir ilgi
bulunmaması şartına bağlıdır. Mesela Hz. Peygamber (s.a.s)'in “arâyâ”
alışverişine izin verişinde ölçüyü gösteren “Hz.Peygamber (s.a.s) araya
alışverişine beş vesak -veya onun altındaki- miktar için müsaade etti” hadisinde
1146 “ev düne hamseti evsukin” kısmını şüphelidir diye hazfetmek caiz olmaz;
zira verilen kısımla aralarında hükme ait bir ilgi vardır. 1147
Usul kaidesi olarak bölümün hükmü bütünün hükmüdür. Bu itibarla gerek takti
olsun, gerekse ihtisarın bir başka tatbik şekli olan harmın hükmü esas
itibariyle ihtisarın hükmüne tabidir.
Taktî'u'l-Hadîs:
Bk. Takti'.
Takvâ:
Sözlük bakımından “sakınmak, korunmak” manasına isimdir. İslamî terim olarak
Allah'a taat üzere olup azabından korunmak manasına kullanılmış, kısaca Allah
korkusu manasıyle yerleşmiştir. 1148
Hadis ilimlerinde takva, ravinin adaletli sayıl abilmesi için gerekli
melekelerden biri olarak görülmüştür. Nitekim İbn Hacer'e göre adalet sahibi
raviden maksat takva ve mürüvvete sarılacak melekeye sahip olandır. Takvadan
murat ise şirk, fısk, bid'at gibi fena amellerden sakınmaktır. 1149
Aliyyu'l-Kâri'ye göre takvanın birkaç mertebesi vardır. En başta geleni şirkten
korunmaktır. Allah'ın emirlerini tutup men ettiği günah fiillerden sakınmak da
takvadandır. Şüpheli şeyleri ve merkruhları bırakmak, şehvete düşmemek, bütün
hallerde gafleti terketmek, İslâm Şeriatı nazarında kötü olan işleri bırakmak,
bunların hepsi takva gereğidir. 1150
Heratlı Molla’nın söylediklerine bakılırsa İslam Dini'nin haram kıldığı
şeylerden hoş karşılamadıklarına kadar bütün işler takvaya aykırıdır. Adalet,
ancak bu kötülüklerden uzak kalmakla gerçekleşebilir. Ravinin hadislerine
güvenmek, başta onun adaletli olmasını gerektirir. Buna göre ravinin hadislerine
güvenilebihnesi için önce takva melekesine sahip olması lazımdır. Yalancılık,
sefahet, İslâm'ın emirlerine aykırı davranışlar ve bid'at takva ile bağdaşmaz.
Şu halde takva sahibi olmayan ravi adaletli sayılmaz. Öyle olunca hadisleri
kabul görmez.
Takyîd:
Tef’il ölçüsünde mastar olup sözlükte “bukağıya vurmak ve bende çekmek”, yani
sımsıkı bağlamak manasına gelir. Takyîdu'l-Kitâb, yazıya nokta ve harekete
koyarak zabtetmektir. 1151Takyîdul-İlm ise, hadislerin yazılması, yazılı
metinler haline getirilmesi anlamına gelir. el-Hatîbu'l-Bağdâdî'nin Hadis
Tarihinin önemli konularından hadislerin yazılmasına dair rivayetleri bir arada
veren kıymetli bir kaynak eseri vardır. Takyîdu'1-İlm adındaki bu eser, konuyla
ilgili rivayetleri nakletmektedir.
Takyîdu'l-İlm:
Bk. Takyîd.
Takyîdu'l-Kitâb:
Bk. Takyîd.
Talebu'l-Hadîs:
Talebu'l-ilm de denir. Her ikisi de Hadis talebi demek olup hadis işitmek veya
rivayet etmek maksadiyle bir şeyhe müracaat manasına kullanılmış bir tabirdir.
İslam ülkelerinin hepsinde her devirde âdet olarak öğrenim, önce Kur'ân-ı Kerim
öğrenmekle başlamıştır. İsteklilerin hadis öğrenmeye başlaması ondan sonradır.
İslam Dininde hadisin yerini ve önemini iyi bilen müslümanlar çocuklarını küçük
yaşlarda hadis talebine hazırlamışlardır. Söz gelimi İbn Hacer'in Buhari okuduğu
A'işe bint Muhammed, henüz yedi yaşlarında iken devrin tanınmış muhaddisi Ahmed
b. Ebî Talib el-Haccar'dan Sahîh-i Buhari'yi okumuştur. Tabiatiyle erkeklerden
daha çok misal verilebilir.
Hadis öğrenme isteği sahabede başlamıştır. Onlar Hz. Peygamber'in bir sözünü
işitmek, bir uygulamasını görüp öğrenmek konusunda olağanüstü gayret
göstermişlerdir. Her gün onunla birlikte olmak fırsatı bulamayanlar, yanında
olanlara o gün için olan biteni sormuşlar, hadisleri böyle öğrenmişlerdir. Hz.
Peygamber (s.a.s)'in söz ve fiillerini öğrenmek için böylesine arzulu olan
sahabe, öğrendiklerini öğretmek konusunda da aynı şevk ve gayreti
göstermişlerdir. Ebu Zerri'l-Gıfâri'nin ensesini göstererek söylediği şu sözler
bunu gösterir:
“Kılıcı (beni öldürmek için) şuraya dayasanız, ben de Allah Resulünden işittiğim
bir sözü siz işinizi bitirinceye kadar tebliğ etmeye vakit bulacağımı bilsem, o
sözü size mutlaka yetiştirirdim” 1152
Tabiilerin hadis talebi sahabeden hiç de geri kalmamıştır. Onlar da fetihlerle
genişleyen yerlere giderek yerleşen sahâbîlerle görüşmek ve onlardan hadis
öğrenmek için yorucu seyahatler yapmışlar; olmadık sıkıntılara katlanmışlardır.
Daha sonraki nesillerde de hadis talebi aynı şevk ve gayretle devam etmiştir. Bu
arada çeşitli hadis kitapları yazılmıştır. Zamanla hadis çalışmaları hızlanmış,
daha çok meyve vermeye başlamıştır. Çeşitli hadis ilimlerinin doğuşunu takip
eden zaman içinde yazılan dev eserler zengin hadis kültürünü oluşturmuştur. Bu
gün kitaplıkları, hadis meraklılarının bilgi dağarcıklarını, kafa ve gönüllerini
süsleyen o muazzam eserlerin hepsi hadis talebinin aşka dönüşünün ürünleridir.
Talebul-İlm:
Bk. Talebu'l-Hadîs.
Tâlîb:
“İstemek, arzulamak, talep etmek” manasına gelen ve birinci babtan çekimi
yapılan “talebe” kök fiilinin ismi failidir.
Hadis Usulünde talib, hadis ravilerinin en aşağı derecesini teşkil eden hadis
talebesine denir. Bu derecede olan talib, hadis rivayetine yeni başlamış,
heveskar, bizim tabirimizle, ustasının elini öperek hadis rivayeti yoluna henüz
çıkan çıraktır. Bir şeyhin meclisine giderek hadis yazmaya başlayan raviye de
umumi manada talib denilmiştir.
Hadis rivayetine yeni başlayan talibin riayet etmesi uygunve gerekli görülen
esaslar vardır. Bunlara âdâbu't-tâlib denilmiştir.
Ta'lîk:
Tef’il ölçüsünde mastar olan ta'lîk, sözlükte bir nesneyi bir nesneye geçirerek
asmak, bir işi ne kesinlikle yapmak ne de terketmek suretiyle askıda bırakmak,
kapıyı kapatmak, gönlü birine düşmek gibi değişik manalara gelir.1153
Hadis Usulünde ta'lîk, kısaca isnadın raviden olan tarafından bir veya daha ç15k
kişiyi söylememeye denir. Bazı alimler bütün isnadı hazfederek hadisi kale
Resulullâh (s.a.s), kale'bnu Abbâs gibi eda lafızlanyla doğrudan kaynağından
nakletmeye de ta'lik demişlerdir. Çoğulu ta'lîkât veya ta'alîk gelir.
Bir hadisin isnadından bir veya birkaç ravinin ismini söylemeden veya bütün
isnad söylemeksizin nakledilmesi, pek çok alim tarafından ittisalin kesilmesi,
öteki deyişiyle senedde kopukluk sayılmıştır. Bu yönden ta'lik, bir duvarın
dayanağının kaldırılarak yıkılmaya terk edilişine benzetilmiştir. 1154
Şâfiîler taliki oldukça farklı manada kullanmışlardır, onlara göre ta'lik emâlî
karşılığıdır ve şeyhin hadis meclislerinde okuduğu, talebenin yazdığı
hadislerden meydana gelen kitaplara denir. 1155
İbn Hacer'e göre ta'lik, şeyhten semâ yoluyla alındığına delalet etmeyen
(mesela, kale, yukâlu, zekera, yuzkeru gibi) lafızlarla rivayette bulunarak
isnadda bir veya daha fazla raviyi hazfetmektir.
Talikin birkaç çeşidi vardır. Bunlardan birisi hadisin, bütün isnadın
hazfedilerek mesela Kale Resûlullah (s. .a.s) lafzıyla sevkedilmesidir. Bir
diğer şekli, hadisin sahabî hariç diğer ravilerin, ya da şahabı ve tabiî
müstesna diğerlerinin hazfedilerek nakledilmesidir. Hadisi rivayet eden ravinin
hazfedilip rivayetin onun üstündeki raviye bağlanmasına da genelde ta'lik
denilmiştir, ancak hazfedilen ravinin üzerindeki ravi musannifin şeyhi olduğu
takdirde böyle rivayete ta'lik denilip denilmeyeceği ihtilaflıdır. Konu şöyle
yorumlanmıştır: Şeyhini hazfeden musannifin mudellis olduğu hadis alimlerinden
birinin tesbiti veya araştırma sonucu anlaşılırsa yaptığı işe ta'lik değil
tedlis denir. Musannif mudellis değilse rivayeti ta'lik itibar edilir. 1156
Ta'liki isnaddan peşpeşe birkaç ravi düşmesi yönünden mu'dale bezetenler
olmuştur. es-Suyûtî'nin kaydettiğine göre ta'lik yoluyla rivayet edilen
mu'allakla mu'dal arasında bir yönden umum-husus ilişkisi vardır. Açıklamak
gerekirse bazı mu'allak hadisler, isnadından birkaç ravinin düşmesi açısından
mu'dal sayılabilirse de hiçbir mu'dal mu'allak değildir. 1157
Hadis âlimleri ta'lik yaparken genelde yurva an fulânin veya yukâlu anhu,
yuzkeru, yuhka gibi temrîz sigaları kullanmışlardır. Ancak kale, fe'ale, nehâ,
zekera, hakâ gibi cezm sigaları kullanarak ta'lik yapanlar da olmuştur.
Ta'likden ilk defa Buhâri'nin talikleri vesilesiyle ed-Dârekutnî bahsetmiştir.
Aslında ta'lik, Sahîh-i Buhâri'nin en mühim özelliklerinden birisidir.
İsnadından bir veya birkaç raviyi hazfedereke hadisi söylenmeyen ravinin
üstündeki raviden veya bütün isnadı söylemeden Hz. Peygamber (s.a.s)'den rivayet
etmek, bilhassa son devirler Mağrib bölgesi alimlerine göre zahiren muttasıl
sayılsa bile manen munkatıdır. Onlar nazarında Buhâri'nin pek çok yerde kale
lenâ fulânun diyerek hadis nakletmesi talikin ta kendisidir. Bununla birlikte
onun bu lafızla naklettiği hadislerin arz veya munâvele yoluyla aldıkları olduğu
söylenmiştir. Şu hale göre onun bu ve diğer lafızlarla ta'lik yaparak naklettiği
hadislerin senedinde inkıta olanlar gibi mütalaa edilmemeleri gerekir.
Talikin hükmü, sahih hükmü verilmiş bir kitapta vaki olduğu takdirde, sıhhattir.
Ta'lik, bazen kesinlik bildiren lafızlarla yapılır, bu şekildeki talika, ta'lîk
bi-sîgati't-tashih veya ta'lîk meczûm adı verilir. Bazen de temrîz sîgası
kullanılarak yapılır ki buna da ta'lîk bi-sîgati't-temrîz veya ta'lîk gayri
meczûm denilir.
Ta'lîk Bi-Sîgati't-Tashîh:
Bk. Ta'lik.
Ta'lîk Bi-Sîgati't-Temrîz:
Bk. Talik.
Ta'lîk Gayr-i Meczûm:
Bk. Ta'lik.
Ta'lîk Meczûm:
Bk. Ta'lik.
Ta'lîkan:
Ta'lik yaparak, ta'lik yoluyla manasına gelen bu tabir bir hadisi isnadından bir
veya birkaç raviyi veya bütün isnadı söylemeden ta'lik yaparak söylenmeyen
ravinin üstündekinden veya doğrudan kaynağından rivayet ederek nakletmeye denir.
Ta'lîkât:
Bk. Ta'lik.
Ta'lîku'l-İcâze:
Bk. İcâze Mu'allaka.
Ta'lîl:
“İlletini bulma, açığa çıkarma” manasına gelen bir tabirdir. Hadis Usulünde
yerine göre hadisin gizli bir illet taşımasını ya da keskin zeka ve anlayışa
sahip bir hadis aliminin hadiste mevcut ancak dışardan fark edilemeyen illeti
açığa çıkarmasını ifade eden deyim olarak kullanılmıştır.
Ta'n:
Sözlükte mızrakla vurmak, dürtmek gibi manalara gelen ta'n, Hadis Usulü ilminde
ravinin cerhe sebep teşkil eden hallerden birisiyle cerhedilmesine denilmiştir.
Ta'n edilen raviye mat'ûn denir. Tana maruz kalan ravi zayıftır, hadisleri
hakkında zayıflığına göre hüküm verilir.
Tarahû Hadîsehû:
Hadisini hiçe saydılar manasına gelir ve cerh lafızlarındandır. Cerhin dördüncü
mertebesine delalet eder. Hükmü, o mertebedeki lafızların hükmü gibidir.
Tarahûhu:
Onu hiçe saydılar karşılığı bir tabir olup cerh lafızlarındandır es-Sehâvî've
dördüncü mertebe lafızları arasında yer alır. Hükmü, o mertemedeki diğer
lafızların hükmüyle aynıdır.
Tardiye:
Bir kimse hakkında “radiyallahu anhu” (Allah ondan razı olsun) diyerek dua etmek
manasına gelen tardiye hadis yazılırken sahabî ismi geçtiğinde bu cümleyi
yazmaya ya da okumaya denir. Hadis yazanların dikkat etmesi gereken hususlar
arasında sayılmıştır. Muhaddisler arasında, hadisin özellikle isnadında sahabî
ismi geçince tardiyede bulunmak adet haline gelmiştir.
İsmi geçen şahabının babası da sahabî olduğu takdirde tardiye, tesniye zamiri
kullanarak... anhuma, birkaç sahabîden bahsedilirse çoğul zamiriyle .. anhum,
kadın sahabî ismi geçtiğinde ise müennes zamiriyle... anha denilerek
yapılmıştır.
Ta'rifu Ve Tunkiru:
“(Onu) gah beğenirsin, gah beğenmezsin” veya “bir bakarsın ma'ruf hadisler
rivayet eder; bir de bakarsın münker hadisler” manalarına gelen bir tabir olup
cerh lafızlarındandır. Cerhin en hafifine delalet eden birinci mertebesine
el-Irâkînin ekledikleri arasında yer alır. Hükmü, birinci mertebe cerh
lafızlarının hükmüdür.
A^rıı manaya gelen ve aynı yerde kullanılan Tunkinı merre ve ta'rifu uhrâ ve
meçhul sîgasıyla yunkeru merre ve yu'rafu uhrâ lafızları da vardır.
Tarih:
Bk. Tevârih ve Vefeyât.
Tarîk:
Sözlükte yol manasına gelen tarîk kelimesi Hadis Usulünde bir hadisin senedine
verilen bir diğer isimdir. Çoğulu tunik gelir.
Hadisin senedi onun son ravisi ile Hz. Peygamber (s.a.s) arasında rivayet
zincirini oluşturan ravi isimleri demektir. Buna göre tarik son raviyi Hz.
Peygamber'e ulaştıran rivayetinin takip ettiği yol anlamında kullanılmış
demektir. Bunun için hadis ve usul kitaplarında “bu hadis şu tariktan şöyle
rivayet edilmiştir, bu tariktan böyledir” gibi ifadelere rastlanır. Bu tabirler
hadisin bir başka senedle de rivayet edildiğini belirtmiş olur.
Tashîf:
Tef’il ölücüsünde mastar olan tashîf, sözlükte sahifeye yanlış yapmak yani
yazılı bir kağıttaki kelime veya sözleri yanlışlıkla değiştirmek anlamına gelir.
Hadis Usulünde bu manasiyle ilgili olarak hadislerin isnad veya metinlerinde
bolunun isim ya da kelimelerin harflerinde yapılan değişikliğe denir. Böyle bir
değişiklik kelimeyi teşkil eden harflerde olduğu gibi harflerin noktalarında da
olur. Bir kısım muhaddisler bu farklı değişikliği birbirinden ayırmadan mütalaa
etmişlerdir. Söz gelimi İbnu's-Salâh ve ona tabi olarak en-Nevevî her ikisine
birden tashif demişlerdir. Oysa İbn Hacer, kelimeyi teşkil eden harflerin yazı
şekli bozulmadan sadece bazı harflerin noktalarının değiştirilmesini tashîf,
yazı şekli bozularak değiştirmeyi ise tahrif olarak görmüştür. 1158Bu ayırım
yerinde görülmüştür. Metin ya da isnadında tashîf yapılarak rivayet edilen
hadislere musahhaf denilmiştir.
Tashîh:
Sahih ve sağlam olmak manasına gelen “sahha” kök fiilinden Tef’il ölçüsünde
alınmış mastar olan tashih. Hadis Usulü ilminde daha çok hadis kitaplarının
düzeltilmesi, az da olsa bir hadisin sıhhatine hükmetmek manasına
kullanılmıştır. İlk manada tashîhu'l-kutub tabiriyle de ifade edilmiştir. Hadis
talibinin şeyhinden yazdığı veya kopya ettiğ ikendi nüshasını bitirdikten sonra
aslı ile mukabele ederek yanlışı veya farklı tarafı varsa düzeltmesinden
ibarettir. Mukabele ve varsa hataların düzeltilmesi sona erip de doğru
yazıldığından emin olnuduktan sonra gerekli yerlerde ibarelerin üzerine veya
yanlarına “sad” ve “ha harfleri konur. İşte bu işleme tashih adı verilir.
Daha az kullanılan manasiyle tashih, bir hadis hakkında sıhhat hükmü vermek veya
kısaca o hadisin sahih olduğunu söylemektir. Bu da hadis aliminin hadiste sıhhat
şartlarını görmesiyle olur.
Hadislerin kitaplara yazılıp artık bu kitaplara girmemiş sahih hadis
kalmamasıdan sonraki zamanlarda rivayat edilen bir hadisin tashih edilip
edilmeyeceği, öteki deyişle sahih hadis kitaplarına girmemiş bir hadise sahih
denilip denilmeyeceği konusu tartışılmıştır. İbnu's-Salâh bu konuda zamanında
yaşayan hadiscilerin ehliyetlerinin zayıf olduğundan bahisle böyle hadislerin
sıhhatine hükmedilemiyeceğini söylemiştir. en-Nevevi ise muteber hadis
kaynaklarında yer almayan hadise işinin ehli, hadis ilmini iyi bilen kuvvetli
bilgisi olan alimin sahih hükmü vermesinin caiz olduğu görüşündedir. 1159
Tashîhu'l-Kutub:
Bk. Tashih.
Tasnîf:
Sözlükte sınıflandırmak, aynı cinsten olan şeyleri bir araya getirmek, gruplara
ayırmak manasına mastardır. Hadis terimleri arasında hadisleri konularına göre
ayırarak aynı konudakileri bir arada toplamak manasıyla yer etmiştir.
Hz. Peygamber ve sahabe devirlerinde hadisler daha çok ezberlemek suretiyle
muhafaza edilmiştir. Bu arada öğrendiği hadisleri yazanlar da olmuştur. Hicrî
birinci asrın sonlarına doğru tedvin edilen hadisler daha sonraki yıllarda
konularına göre ayrılarak aynı konudakiler bir araya toplanmıştır.
er-Râmehurmuzî'nin kaydettiğine göre hadisleri ilk tasnif eden, bablara ayıran
ve aynı konudakileri bir araya getiren muhaddisler şunlardır. Basra'da er-Rebî'
b. Subeyh, sonra Sa'id b. Ebî Arûbe; Yemen'de Abd diye bilinen Hâlid b. Cumeyl
ve Ma’mer b. Râşid; daha sonra Mekke'de İbn Cureyc, Kûfe'de Sufyânu's-Sevrî,
Basra'da Hammâd b. Seleme; yine Mekke'de Sufyân b. Uyeyne, Şamda el-Velid b.
Müslim; Rey'de Cerîr b. Abdilhamid, Merv ve Horasan'da Abdullah İbnu'l-Mubârek
ve Huşeym aynı yıllarda yine Kûfe'de İbn Ebi Zâ'die, İbn Fudayl ve Vekî
İbnu'l-Cerrâh. Daha sonraları yine Yemen'de Abdurrezzâk b. Hemmâm ve Ebu
KurreMusa b. Târık. 1160
İbn Hacer, hadislerin önce Kur'ân-ı Kerim'le karışma korkusuna eklenen ravilerin
hafızalarının güçlü ve zihinlerinin parlak olması yüzünden tedvin ve tasnif
edilerek kitaplara yazılmadığını, tâbi'în devrinin sonlarına doğru tedvin ve
tasnif in başladığını söyler. Ona göre tedvinin ve arkasından gelen tasnifin iki
önemli sebebi vardır: Hadisleri bilenlerin şehirlere dağılması ve Hâricîlik,
Rafızîlik, kader inkarcılığı gibi bazı bid'atcı mezheplerin ortaya çıkması. Bu
önemli sebeplerle Hz. Peygamber, sahabe ve tabi'înden intikal eden eserler
tedvin, arkasından tasnif edilmiştir.1161 Anlaşıldığına göre Hz. Peygamber'in
vefatından sonra onun sağlığındaki tatbik şekli hadislerin daha ziyade
ezberlenerek, az da olsa yazılmak suretiyle muhafaza edilmesidir. Böylece
öğrenilip öğretilen hadisler bir süre sonra dört Halife devrinin sonlarında
siyasi ihtilafların zuhuru, hadisleri Hz. Peygamber'den rivayet eden sahâbîlerin
bir yandan İslâm aleminin çeşitli yörelerine dağılması, öte yandan birer ikişer
bu alemden çekilmeye başlamaları üzerine hadislerin kaybolma endişesinin doğması
gibi sebeplerle toplanmaya başlanmıştır. Hadis toplama faaliyetini toplanan
hadisleri tasnif ederek yazılı metinlere geçirme devresi izlemiştir. Cami,
musannef, sünen türünde tasnif edilen ilk eserler önce tedvin, sonra tasnif
çalışmalarını gerçekleştiren emeklerin ürünleridir.
Tasliye:
Asıl itibariyle salat (dua) ve selam okumak anlamını veren “salla” dört harfli
mezid fiilinin mastarı olup Hz. Peygamber üzerine salavat getirmek demektir.
Hz. Peygamber'e dua mahiyetinde salat ve selam okumanın aslı kur'an-ı kerim'e
dayanır. Şu ayet bu konudadır:=
“Allah, peygamber (in) e salat eder. Melekler de ederler. Ey iman edenler! Siz
de ona çokça salât ve selâm edin.” 1162Hz. Peygamber de kendisine salat okunup
selam verilmesini öğüüemiş ve yapılış şeklini öğretmiştir. Namaz kadelerinde
okunan “et Tahiyyât” ile “Allâhumme salli” ve “Allâhumme bârik” duaları bir
anlamda salât ve selâmdır.
Hz. Peygamber'e salat ve selam okumanın çeşitli şekilleri vardır. En kısa şekli
“Allâhumme salli alâ Muhammed” demektir.
Hadis ilimlerinde tasliye, “Salla'llahu aleyhi ve sellem” cümlesine denir.
Hadisler yazılırken Hz. Peygamber'in ismi geçen yerlerde kısaca salla'llahu
aleyhi (Allah ona salat etsin) veya sallallahu aleyhi ve sellem (Allah ona salat
ve selam etsin) cümlelerinden birini yazmak muhaddisler arasında adet haline
glemiştir. Hadis meclislerinde görev yapan mustemlînin vazifeleri arasında
tasliye de vardır.
İbnu's-Salâh, hadis yazanların dikkat etmeleri gereken hususlar arasında
tasliyeye de yer vermiş, “bundan gafil olanlar büyük bir manevi nasipten mahrum
kalırlar” demiştir. Ona göre tasliye, ravinin duasıdır. Rivayet edeceği bir söz
olmamakla birlikte yazılması, aslında bulunması şartına bağlı da değildir.
1163Bu demektir ki, hadis yazanlar kopya ettikleri nüshada Hz. Peygamber'in
isminin geçtiği her yerde “salla'llahu aleyhi ve sellem” denilmemiş dahi olsa
kendi yazdıkları nüshaya bu dua cümlesini eklemelidirler. İster çeşitli
vesilelerle dille söylensin, isterse hadisleri yazarken yazı ile yazılsın, Allah
Resulüne salât ve selâm okumanın faziletine dair selefin salih alimlerinden pek
çok gönül erlerini hayran bırakan rivayetler nakledilmiştir.
Tazbîb:
Bk. Tadbîb.
Taz'îf:
Bir kimseyi za'fa nisbet etmek, onun zayıf olduğunu söylemek manasına gelir.
Hadis Usulünde hadis ravisinin herhangi bir kusuru yüzünden zayıf olduğuna
hükmetmeye denilmiştir. Umumiyetle bu manada kullanılmakla birlikte zayıf
olduğuna hükmedilen ravinin hadisinin zayıf görülmesine denildiği de olmuştur.
Tebe'u't-Tâbi'în:
Bk. Etbâ'ut-Tâbi'in.
Tebliğ:
“Ulaşmak” manasına “belağa” kök fiilinin tef’il ölçüsünde maştan olan tebliğ,
umumiyetle Hz. Peygamber (s.a.s)'in Allah'tan kullarına ulaştırdığı emirler,
nehiyler ve sair hususlar hakkında kulllanılan tabirdir. Sahabîlerin Allah
Resulü'nden öğrendiklerini kendilerine yetişen tabi'în nesile aktarmaları da bir
anlamda tebliğdir.
Hadis usulünde tebliğ, hadis meclislerinde mustemlî denilen görevlinin şeyhin
sözlerini ona uzak olup da işitmesi mümkün olmayanlara duyurmak için
tekrarlamasına denir. Büyük alimlerin çok kalabalık olan hadis meclislerinde
şeyhin bulunduğu yere uzak düşenlerin onun sesini işitmeleri zordur. Bu durum
karşısında bir tedbir olarak tebliğe başvurulmuştur.
Şeyhin sözünü işitmeyenlerin müstemli tarafından tekrarlanan, bir diğer ifadeyle
tebliğ edilen hadislerin müstemliden duyulduğu halde şeyhe nisbet edilerek
rivayet edilmelerinin caiz olup olmadığında az da olsa ihtilaf vardır. Bazı
muhaddisler, mesela Buhari Şeyhi Ebu Nu'aym el-Fadl b. Dukeyn, bir harf, bir
isim bile olsa kulağıyla işitmeyip arkadaşlarından sorarak öğrendiği tek-tük
kelimeleri şeyhinden değil arkadaşlarından rivayet edermiş. İbn Huzeyme ise daha
ayrı bir yol tutarak şeyhten değil müstemlînin tebliğinden işittiği lafızları
belirtmek üzere isnadında bazen ihtiyaten ahberanâ fulünün bi-teblîği fulânin
özel eda lafzını kullanmış ve müstemliden işittiği kısmı böylece açıklamıştır.
1164
Tecrîh:
Bk. Cerh.
Tecvîd:
Bk. Tesviye.
Tedlîs:
Karanlığa getirmek, hile yapmak, göz boyamak manasına “delese” kök fiiliniden
alınma Tef’il ölçüsünde mastardır. Alışveriş sırasında satıcının sattığı malın
kusurunu gizleyerek müşterisini aldatmasına denilmiştir.1165
Hadis terimi olarak tedlis, bir ravinin muasırı olup görüşmediği veya görüştüğü
halde hadis almadığı bir şeyhten işitmişçesine rivayette bulunmasına denir.
Ravinin hadis işittiği şeyhten gerçekte işitmemiş olduğu hadisi rivayet etmesi
de tedlistir. Tarifi açıklamak gerekirse şunlar eklenebilir. Bir ravi aynı
asırda yaşadığı bir şeyhle görüşmemiştir. Veya görüşmüş olmakla birlikte ondan
hadis rivayet etmemiştir. Böyle iken ondan görüşmüş gibi rivayette bulunursa
yaptığı işe tedlis adı verilir. Bunun gibi yalnızca bir-iki hadis işittiği
şeyhten aslında işitmemiş olduğu hadisleri ona isnad ederek naklederse aynı işi
yapmış demektir.
Tedlisin gerek aslındaki karanlık ve hileli iş görmek, gerekse kendisindeki
kusuru gizlemek manası dikkate alınırsa görüşmediği şeyhten hadis rivayet eden
ravi bu kusurunu gizlemiş demektir. Rivayetlerinde tedlis yapan raviye mudellis,
ravinin tedlis yoluyla rivayet ettiği hadise ise mudelles adı verilir.
Hadis âlimlerine göre tedlis önemli bir cerh sebebidir. Tedlis yapanlar şiddetle
tenkit edilmişlerdir. İmam Şafiî tedlisi yalanın kardeşi saymıştır. Hadis Usulü
âlimlerinin büyük çoğunluğu isnadında tedlis olan hadislerin reddedilmesi
gerektiği görüşündedir.
Aslına bakılırsa bir ravi isnadında mesela şeyhini bilinmeyen bir isim veya
künye ile anmak suretiyle tedlis yapmakla onu cehalet ithamına maruz bırakmış
demektir. Bir muhaddis, hadis alimleri arasında bilinen isminden başka bir isim
veya künye ile söylenen şeyhin kim olduğunu kestiremezse hadisini terk etmesi
gerekir. Kaldı ki tedliste çok kere zayıf veya mecruh bir ravi gizlenmiş olur.
Bu ise büyük fesattır. 1166Bu ve diğer bazı mühim sebepler göz önünde tutularak
hadise yalana eşdeğer hile karışmasına mani olmak gayesiyle tedlis caiz
görülmemiş, müdellisler tenkid edilmiştir.
Tedlisin birkaç çeşidi vardır. Bunlar hakkında da kısa bilgiler vermek yerinde
olur.
1. İsnad tedlîsi (Tedlîsu'l-İsnâd): Hadis ravileri arasında en fazla görülen
tedlis çeşididir. Ravi, hadisini, isnadında kesinlikle rivayeti belirten cezm
sığaları yerine kale, an gibi lafızlar kullanarak nakleder. Oysa naklettiği
hadisi isnad ettiği kimseden işitmiş değildir. Ondan işittiği zannını
uyandıracak şekilde rivayet etmekle isnadında tedlis yapmış olur. Şu haber
isnadda tedlisin nasıl yapıldığını gösterecek niteliktedir: “Ali b. Haşrem
anlatmıştır: “Bir gün, Sufyan b. Uyeyne'nin yanında idik. Bize “Kale'z-Zuhrî”
diyerek bir hadis rivayet etti. Rivayet ettiği hadisi ez-Zuhrî'den bizzat işitip
işitmediği soruldu. İşitmediğini söyledi ve şöyle dedi:
“Haddesenî Abdurrezzâk, an Ma’mer, ani'z-Zuhrî.”
Sufyan b. Uyeyne ez-Zuhri ile aynı asırda yaşamış, onunla görüşmüştür. Ne var ki
ondan hiçbir hadis rivayet etmemiştir. Oysa bu haberde görüldüğü gibi önce
“kale'z-Zuhrî” diyerek bizzat ondan kendisi işitmişcesine hadis rivayet
etmiştir. Hadisi ez-Zuhrî'den işitip işitmediği sorulunca ondan Abdurrezzâk
-Ma’mer yoluyla rivayet ettiğini açıklamak zorunda kalmıştır. Buradaki tedlis,
isnadda olmuştur ve Sufyân'ın şeyhi Abdurrezzâk ile onun şeyhi Ma’ıner'i
söylemeden doğrudan ez-Zuhrî'den rivayet etmişçesine nakletmesiyle meydana
gelmiştir. Bu bakımdan isnad tedlisidir.
2. Şuyuh Tedlîsi (Tedlîsu'ş-Şuyûh): Ravinin hadis rivayet ettiği şeyhinin
isnadında herkesçe bilinen meşhur isim, künye veya lakabıyla değil, bilinmeyen
isim, künye, ya da lakabla anmasryla meydana gelen tedlistir.
Raviyi, şeyhinin bütün hadiscilerle bilinen isim vea lakab veyahut künyesi ile
anmayıp belirsiz şekilde zikrederek tedlis yapmasına neden olan sebepler
çeşitlidir. Şeyh, ya mecruhtur; yani bazı kusurları yüzünden cerhedilmiştir.
Ravi onu herkesçe bilinen isim, künye veya lakabıyla andığı takdirde hadisi
zayıf sayılacaktır. Onu herkes tarafından bilinmeyen bir isim, lakab, künye veya
nisbe ile anmakla mecruh olduğunu gizlemeye çalışır. Ya yaş bakımından
kendisinden küçüktür. Yahutta ondan pek çok hadis işitmiştir. Bu hadisleri aynı
şahıstan aynı şekillerde rivayet etmek hoşuna gitmez. Bir değişiklik yapmak
ister. Bu gibi durumlarda ravi, şeyhini herkesin bileceği şekilde anmamakla
tedlis yapmış olur. Söz gelimi Ebu Bekr b. Mucâhid isimli bir ravi, bazı
isnadlarmda “haddesenî Abdullah b. Ebî Abdillah” demiştir. Abdullah b. Ebî
Abdillah ismiyle andığı şeyhinin muhaddislerce bilinen ismi Abdullah b. Ebî
Dâvuddur. Sünen sahibi meşhur muhaddis Ebu Davud'un oğludur. Ebubekr b.
Mucâhid'in isnadında şeyhini bütün hadiscilerin bildiği ismiyle değil değişik
bir isimle anmış olması şeyhini tedlistir.
3. Tesviye Tedlisi (Tedlîsu't-Tesviye): Ravinin isnadında sika olan raviler
arasındaki bir zayıf ravinin adını atlayıp, isnadı aynı seviyede sika ravilerden
meydana geliyormuş gibi göstermesinden ibaret tedlistir. Bu tedlis türü
el-Irâkî'ye göre ayrı bir tedlis çeşidi, İbn Hacer'e göre ise tedlîsu'l-isnadın
bir başka şeklidir. Misal verilecek olursa şu rivayet üzerinde durulabilir:
“Bakiyye'den rivayet edilmiştir: (Demiştir ki) bana Ebu Vehbi'l-Esedî tahdis
etti. Nafi'den, İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre (şöyle demiştir). “Bir
kimsenin görüşünün esasını bilmeden müslümanlığını öğmeyiniz.”
Bu hadisin isnadı, aslında Ubeydullah b Amr-İshak b. Ebî Ferve-Nafi- İbn Ömer
şeklindedir. Ancak Bakiyye, aradaki İshâk b. Ebî Ferve adındaki zayıf raviyi
isnadından düşürüp, bütün isnadı aynı seviyede sika ravilerden ibaret gibi
göstermiştir. 1167Diğer taraftan yaptığı tedlisin anlaşılmaması için Abdullah b.
Amr isimli şeyhini meşhur olmayan Ebu Vehbi'l-Esedî künyesiyle anmıştır. Böylece
hem tesviye hem de şuyuh tedlisi yapmıştır.
Hadis Usulü âlimlerine göre en kötü tedlis çeşidi tesviye tedlisidir; zira bu
tedlis şeklinde ravi zayıf olan şeyhini çok kere isnadda atlamakla inkitaa sebep
olmaktadır. Onu değişik isimle anmakla ise mübhem bırakmakta, böylece tereddüde
yol açmaktadır.
Tedlisin bu sayılanlardan başka birkaç çeşidi daha vardır. Bunlara dair kısa
bilgiler vermek de yerinde olacaktır:
Tedlîsu'l-Atf (atıf tedlisi): Ravinin isnadında gerçekte hadis işitmediği şeyhin
ismini işittiğinin ismi üzerine atfetmesiyle yaptığı tedlistir. Böyle tedlis
yapan ravi isnadında “haddesenâ fulanun ve fulânun” der. Aslında ikinci şeyhten
hadis işitmemiştir. Öyle iken işittiği birinci şeyhin ismi üzerine atfederek
söylemiş, böylece ondan da işittiği zannını uyandırmıştır.
Tedlîsu's-Sukût (Sükût tedlisi): Tedlîsu'1-Kat' de denilen bu tedlis çeşidi,
ravinin isnadını söylerken hadis işittiği şeyhinin ismini andıktan sonra bir
süre susup başka bir isim söylemesiyle meydana gelir. Ravinin bunu yapmaktaki
maksadı, dinleyenler üzerinde gerçekten hadis işitmediği bir şeyhten işittiği
intibaını uyandırmaktır.
Bunlardan başka İbn Hacer'in farkına vardığı tedlîsu'l-bilâd denilen bir çeşit
tedlis daha vardır. Şu şekilde yapılır. Ravi isnadını söylerken falan yerde diye
bir kayıt ekler. Aslında söylediği yer, söylediği isimle meşhur olan yer
değildir. Mesela Mısırlı bir ravinin İsnadında “haddesenâ fulânun bi'1-Endelus”
demesi buna örnek gösterilebilir. Buradaki En-delüs, Endülüs değil, Kahire'de
bir mahalle ismidir. Aynı şekilde Bağdatlı bir ravinin “haddesenî fulânun
varâ'e'n-nehr” diyerek isnadını sevketmesinde de tedlîsu'l-bilâd söz konusudur;
çünkü “bana falanca nehir kenarında tahdis etti” derken kasdettiği yer
Mâverâ'un-nehir değil, Dicle kıyışıdır.
Böyle tedlis yapan raviler, belki de, hadis elde etmek uğruna uzak yerlere
gittikleri, çetin yolculuklar yaptıkları intibaını uyandırarak rivayetlerine
ilgi çekmek istemiş olmalıdırlar.
Tedlîsu'l-Bilâd:
Bk. Tedlîs.
Tedlîsu'l-İsnâd:
Bk. Tedlîs.
Tedlîsu'l-Kat’:
Bk. Tedlîs.
Tedlîsu's-Sukût:
Bk. Tedlîs.
Tedlîsu's-Şuyûh:
Bk. Tedlis.
Tedlîsu't-Tesviye:
Bk. Tedlîs.
Tedvin:
“Sözlük yönünden tedvin, defter gibi yazılı sahifelerden ibaret metinleri
birleştirerek divan haline getirmek demektir. Bu manada hadisleri yazarak bir
araya toplamaya denilmiştir. Zaten Tedvînu'l-hadîs şeklinde ve bu manayı ifade
edecek tarzda kullanılmıştır.
Hadis tarihinde hadisleri yazarak toplama faaliyetini başlatan başlıca amiller
arasında Hz. Peygamber'in fani hayattan ayrılmasından sonra geçen zaman içinde
İslam fetihlerinin gelişmesi üzerine hadisleri bilen sahabîlerden bir kısmının
fethedilen yeni ülkelere dağılması, arkasından teker teker bu dünyadan
çekilmeleri; Hz. Osman'ın şehit edilmesinden sonra meydana gelen siyasî
karışıklığın İslam birliğini parçalamasiyle ortaya çıkan grupların hadis
uydurmaya başlamaları ve hadislerin kaybolmasından endişe duyulması başta gelir.
Emevî Halifesi Ömer b. Abdilaziz, Medine Valisi Ebubekr b. Muhammed b. Amr'a
hadislerin kaybolması endişesini dile getiren bir mektup göndererek Hz.
Peygamber'den arta kalan eserlerin toplanmasını emretmiştir. Halife bu
mektubunda şöyle diyordu: “Hz. Peygamber (s.a.s)'in hadislerini ve sünnetlerini,
Amra bint Abdirrahman'ın rivayet ettiği hadisleri araştır ve yaz; zira ben
alimlerin ölüp gitmeleriyle ilmin kaybolmasından korkuyorum.
Araştırmaların, o zamanki İslâm aleminin her yanına yazıldığını açığa çıkardığı
bu Halife emri üzerine yoğun bir hadis toplama faaliyeti başlamıştır. Meşhur
tâbi'î İbn Şihâb ez-Zuhrî'nin bu işle resmen görevlendirildiği anlaşılmaktadır.
İbn Abdilberr'in bir rivayetinde bu husus açıkça belirtilmiştir: “Ömer b.
Abdilaziz bize sünnetlerin toplanmasını emretti. Ona defter defter yazdık. O da
idaresi altındaki yerlere bu defterlerden birer tanesini gönderdi.” 1168İbn
Şihâb bu görevi layıkıyla yerine getirerek ilme büyük hizmette bulunmuştur. Onun
hadisleri ilk tedvin eden kişi olarak tanınması tedvin görevini hakkıyle yerine
getirmesi sonucudur. Onunla birlikte başka hadis tedvin edenler de olmuştur.
Ancak İbn Şihâb tedvin işini resmi olarak yürütmüştür. Sahabe devrinin sonlarına
doğru hadis tedvini yaygın hale gelmiştir.
Tedvin devrini takip eden tasnif devrinde, toplanan hadisler çeşitli metodlarla
tertiplenerek kitaplar yazılmaya başlamıştır.
Tedvînu'l-Hadîs:
Bk. Tedvin.
Teferrede Bihî Fulân An Fulân:
“Bu hadisi falandan rivayette fülan tek kaldı manasına gelen bir tabirdir. Bir
şeyhten rivayette tek kalan ravinin teferrüdünü ifade etmekte kullanılır.
Bir ravinin bir başka raviden tek başına rivayetini ifade etmek üzere az da olsa
ağrabe bihi fulânun tabiri de kullanılmıştır. Böyle bir raviden rivayette tek
kalan ravinin rivayetine ferd-i nisbî denilmiştir.
Teferrud:
Daha az olmakla birlikte aynı kullanılan infiradla birlikte tek kalmak, bir işi
yalnız başına yapmak manasını verir.
Hadis usulü ilminde teferrüd veya infi-rad ravinin rivayetinde tek başına
kalmasına, bir başka deyişle hadisi herhangi bir şeyhten ondan başka rivayet
eden olmamasına denir. Ravinin rivayette tek kalması hali hadisin garib
addedilmesine sebep olur. Bu yüzden teferrüde, öteki tabiriyle infirada garabet
denildiği de olmuştur, aynı manada inferede bihî fulânun an fulânin tabiri de
kullanılmıştır.
Tefsir:
İslâmî ilimler içinde Kurân-ı Kerim'in açıklanması ve yorumu manasına bir ilmin
adı olan tefsir, Hadis ilminde Allah kelamının tefsiri konusundaki hadisleri
ihtiva eden ve cami türündeki hadis kitaplarında bulunan ana bölümlerden birinin
başlığıdır. Söz gelişi Sahih-i Buhâri'de Kitâbu't-Tefsîr başlığı altındaki
bölüm, bazı Kur'ân-ı Kerim ayetlerinin nüzul sebebi ile gerek Hz. Peygamber,
gerekse sahabe tarafından açıklanması konusundaki rivayetlere ayrılmıştır. Bu
bölümde hayli filolojik malzeme de vardır.
Teğayyera Bi-Âhirih:
Hayatının sonuna doğru değişti demektir. Ravinin, ömrünün sonlarına
yaklaştığında zabtının zayıfladığını ifade etmekte kullanılmıştır.
Aynı yerde aynı manaya gelmek üzere Teğayyera bi Ehara tabiri de kullanılmıştır.
Ancak bu tabir, İbn Hacer'e göre beşinci derecede cerhe delalet eden cerh
lafzıdır. 1169
Teğayyur:
Kelime olarak bir nesnenin değişmesi, başkalaşıp değişikliğe uğraması demektir.
Hadis ilminde hastalık, yaşlılık ve sair sebeplerle hadis ravisine ihtilat arız
olması halinde zihni melekelerinin zayıflayıp eski halinden başka bir hale
geldiğini ifade etmekte kullanılan tabirdir. Çoğu zaman ihtilafla birlikte
kullanılır. Her ikisi de cerh sebebidir.
Tekaddum-u Semâ’:
Hadis işitmenin daha önce olması anlamını veren bu tabir bir ravinin hadisi
şeyhinden genç yaşlarda iken işitmesini ifade eden bir tabir olarak
kullanılmıştır.
Hadisi erken ve genç yaşlarda işitmiş olmak doğrudan doğruya Uluvvla yani
isnadın âlî olmasıyla ilgilidir. Açıklamak gerekirse, bir hadisin rivayet
edildiği ravi sayısı aynı olan iki isnaddan birindeki ravi o hadisi aynı şeyhten
diğerinde bulunan birine nisbetle daha evvel ve genç yaşlarda işitmişse o
isnadda diğerine nisbeten uluv hasıl olmuş sayılır. Bu çeşit uluv, uluvvun
beşinci kısmını teşkil eder ve uluvv-u ma'nevî adını alır.
Tekaddum-u Vefat:
Ravinin önce ölmesidir. Hadis Usulünde bi'n-nisbe uluvv şekillerinden birisinde
geçer. Şöyle ki, el-Kutubu's-Sitte veya diğer muteber hadis kitaplarından birisi
herhangi bir şeyhten ravi sayısı aynı olan iki veya daha fazla isnadla rivayet
edildiğinde bu isnadlardan ravisi daha önce ölende diğerlerine nisbetle uluv
hasıl olmuş kabul edilmiştir. Böyle uluv, uluvvun dördüncü mertebesini teşkil
eder.
Tekellemû Fîhi:
Hakkında konuşanlar var manasına gelen bir tabir olup cerh lafızlarındandır.
Cerhin en hafifine delalet eden birinci mertebesindeki lafızlara el-Irâkî'nin
ekledikleri arasında yer alır.
Bu mertebede bulunan lafızlardan birisiyle cerhedilen ravinin hadisleri, kaide
olarak, i'tibar için yazılır. Hakkında tekellemû fîhi cerh hükmü verilmiş olan
ravilere dair bazı tenkitler ileri sürülmüşse de bu tenkitler hadislerinin
i'tibar için yazılmasına engel olacak derecede görülmemiştir.
Telakkub:
Lakablanmak, isminden başka lakab almak anlamında mastardır. Bir ravinin
isminden ayn olarak meşhur olduğu bir lakab almasına denir. Misal vermek
gerekirse meşhur alim Süleyman b. Mihrân, eğri bacaklı manasına gelen el-A’meş
lakabını almış ve isminden çok bu lakabıyla tanınmıştır.
Telfîk:
İkinci babtan çekimi yapılan ve iki şeyi birbirine katmak, birleştirmek manasına
gelen “lefeka” kök fiilinin tef’il ölçüsünde mastar olan telfik, kök fiiliyle
aynı manaya gelir.
Hadis Usulünde telfîku'r-rivâyât tabirinin kısa şeklidir ve bir hadisin çeşitli
rivayetlerini birleştirerek hepsini belli lafızlarla ve tek isnadla nakletmeye
denir. Bu, bir anlamda ravinin, bir hadisi- birkaç şeyhten almış bulunması ve
rivayetlerin manaca bir olmakla birlikte lafiz yönünden farklı olması halinde-
isnadlarını birleştirerek metnini içlerinden birinin lafzıyla sevketmesidir.
Böyle birkaç şeyhten rivayet edilen hadisi isnadlarını birleştirerek içlerinden
birinin metniyle zikretmekte ravi ahberanâ fulânun ve fulânun ve'1-lafzu
li-fulânin kale (falan ve fülan bize haber verdiler. Hadisin lafzı falancaya
aittir. O dedi ki...) veya ahberanâ fulânun ve fulânun ve hazâ lafzu fulânin
kale (bize falanca ve falanca rivayet etti. Bu naklettiğimiz lafız falanın
rivayetidir. O demiştir ki...) gibi lafızlar kullanır. Bu lafızlarla aynı hadisi
iki isnadını birleştirerek rivayet ettiğini, mana aynı olmakla beraber
şeyhlerinden hangisinin rivayetini tercih etmiş olduğunu belirtmiş olur.
Müslim, Sahih'inde takip ettiğ imetot gereği bir hadisin çeşitli tariklannı bir
arada zikrettiğinden telfikin güzel örneklerini vermiştir, misal olarak bir
tanesini almak faydadan hali değildir.
“Bana İbrahim b. Dînâr, Ukbe b. Mukrem ve Abd b. Humeyd tahdis ettiler. Bunların
hepsinin rivayeti Ebu Asım’dandır. - Nakledeceğimiz hadisin lafzı Ukbe’nindir-
(Ukbe) “haddesenâ Ebu Asım” dedi...”
“...Hz. A'işe haber vererek şöyle dedi: “Oynayanları görmek istiyorum” deyince
Hz. Peygamber ayağa kalktı. Ben de kapıda durdum. Onlar Mescitte oynarlarken ben
de Allah Resulü'nün iki kulağıyla omuzu arasından seyrettim.”1170
Görüldüğü gibi Müslim hadisi üç şeyhten tercih ettiği Ukbe'nin lafzıyla
nakletmiştir. Böylece aynı hadisin üç rivayetini birleştirerek vermiştir.
Telfikin çeşitli uygulama şekilleri vardır. En çok kullanılan şekil yukanda
verilen misaldeki gibidir. Bununla birlikte ravi bazen hadisi isnadlardan birine
ait olan lafzı zikretmeyip biraz ondan, biraz diğerinden alıp sevketmek
suretiyle de telfik yapabilir. O zaman hadisi ahberanâ fulânun ve fulânun - ve
tekârebâ fi'l-ma'nâ- kala ahberanâ fulânun (bize falan ve fülan haber verdi.
Söylediklerinin manası birbirine yakındır. Bunlar “bize falan haber verdi”
dediler) gibi bir eda lafzıyla sevkeder.
Telfîkin ilk şeklinin caiz olduğunda ittifak vardır. İkinci şeklini ise
hadisleri manasıyla rivayet taraftarı olanlar caiz görmüşlerdir.
Ravinin, hadisin manasında birleşmiş bir cemaatten rivayet ederken verdiği metin
o cemaatten kimsenin metni olmadığı halde bunu açıklamayıp susmasına gelince,
Buharî, Abdullah b. Vehb, Hammâd b. Seleme gibi hadisciler böyle rivayetten
çekinmemişlerdir. Bu alimler bu şekildeki rivayetlerinden dolayı ayıplanmışlarsa
da hadisin manasiyle rivayetini caiz görenler bunda bir mahzur olmadığını
söylemişlerdir.
Bir hadis kitabını birkaç şeyhten dinledikten sonra içlerinden birinin asıl
nüshasiyla mukabele eden ravinin, şeyhlerinin hepsini isnadında zikredip
-ve'1-Lafzu li-fulânin- diyerek lafzın kime ait olduğunu göstermesini caiz
görenler olduğu gibi görmeyenler vardır. Caiz görenlere göre ravi o kitabı
ismini söylediği şeyhinden dinlemiştir. Caiz görmeyenlere göre ise o ravinin,
diğer şeyhlerinin işittiği kitabın hadislerini nasıl rivayet ettiklerini yakinen
bilmesi gerekir. Ta ki onlara da isnad ederek rivayet edebilsin.
Burada şuna işaret etmek gerekir. Sonucu telfik şekli diğerlerine dahil
değildir; zira onlarda muhaddis, lafız ravisi olarak gösterdiği şeyhinden başka,
öteki şeyhlerinden gelen lafızlara muttali olmuş, mana yönünden kedi rivayetine
uygun olduklarını görerek ihbarda bulunmuştur, oysa bunda öyle bir durum yoktur.
Telfîkin bir şekli de şudur. Muhaddis, hadisin bir kısmını bir şeyhinden, diğer
kısmını da bir başka şeyhinden dinlemiştir. Sonra rivayet ederken herbirinden
dinlediği lafızları ayn ayn belirtmeksizin her ikisini kanştırarak mübhem bir
şekilde” bir kısmı falandan; diğer bir kısmı fülandan” diyerek metni her iki
şeyhine birden isnad eder. Böyle bir telfik ancak senedi oluşturan ravilerin
hepsi sika olduğu takdirde caiz görülmüştür.
Rivayetlere bakılırsa telfîki ilk yapan muhaddis İbn Şihâb ez-Zuhrîdir. Diğer
hadis, siyer ve megazi âlimleri de böyle rivayetleri birleştirme işlemini çokça
kullanmışlardır. Buhâri'nin İbn Şihâb ez-Zuhrî'den rivayet ettiği ilk hadisi
telfikin son şekline güzel bir misaldir. Buharî, senedim İbn Şihâb'a
bağlamıştır, ez-Zuhrî de hadisi dört ravi vasıtasiyle Hz. A'işe'den rivayet
etmiştir. ez-Zuhri'nin isnadı ve hadisin bir kısmını birinden, diğer bir kısmını
bir diğerinden aldığına dair ifadeleri şöyledir:
“... Bana Urve İbnu'z-Zubeyr, Sa'id İbnu'l-Museyyeb, Alkametu'bnu Vakkâs
el-Leysî ve Ubeydullah b. Utbe b. Mes'ûd Hz. Peygamber (s.a.s)'in eşi Hz. A'işe
(r.anha)'dan naklederek rivayet ettiler. Bunlann her biri bana Hz. A'işe
hadisinin bir kısmını rivayet etti. Bu zatların kimi Hz. Aişe hadisini
diğerlerinden daha iyi bellemişti. Rivayette ise daha sağlamdı. Bense A'işe'den
rivayet ettikleri hadisi herbirinden ayn ayn alıp öğrendim. Bunlardan kiminin
hıfzı diğerlerinden üstün olmakla beraber sözleri ötekinin sözlerini
doğruluyordu. Bu dört kişi dediler ki, Hz. A'işe şöyle dedi...”1171
Görülüyor ki İbn Şihâb ifk hadisini Hz, A'işe'den ayn ayrı rivayet eden dört
tabiîden kısım kısım rivayet etmiştir. Sonra da bunların birbirini doğrulayan
rivayetlerini telfik ederek nakletmiş, ancak hangi kısmı hangisinden rivayet
ettiğini açıklamamıştır. Bu dört kişi ve İbn Şihâb’ın kendisi sikadırlar. Bu
yüzden rivayetlerinin bu şekilde telfik edilmesi hadise herhangi bir zarar
vermemiştir.
Telfîku'l-Hadîs:
Bk. Telfîk.
Telfîku'r-Rivâyât:
Bk. Telfîk.
Telkîb:
Kelime olarak mastar olup bir insana lakap takmak veya onu bir lakabla anmak
demektir. Hadis ilminde kelime manasıyla kullanılır ve bir raviyi isminden başka
isim veya lakabı, yahutta künyesiyle anmaya denir.
Telkîb, özellikle mübhem olarak zikredilen ravilerin kim olduklarından
kestirilmesinde işe yarar. İsimleri birbirine benzeyen ravilerin bilinmesinin de
de telkîb şeklinden faydalanılır.
Telkin:
Bir sözü birine söyleyip anlatmak manasına mastardır. Bir kimseye bir şey
anlatıp kabul ettirerek tesir altına almak manasına daha çok kullanılır.
Türkçede buna ağzına dil vermek denilir. 1172
Hadis Usulünde telkin, bir muhaddise tesir ederek bir hadisin kendi rivayeti
olduğuna inandırarak onu gerçekte rivayet edip etmediğini bilmeden rivayet
etmesini sağlamaktır. 1173
Telkine maruz kalanlar daha çok darîr denen görme duygusundan mahrum kalanlarla
îhtilat veya yaşlılık sebebiyle hafıza kaybına uğrayanlardır. Böyle birine
değişik isnad etmek, hadise rağbeti artırmak gibi sebeplerle bu senin falandan
rivayetindir” denilerek telkinde bulunulur. Eğer o ravi hadislerini kendisine
ait bir asıldan rivayet etmiyorsa ve ne rivayet ettiğini bilmiyorsa telkin
edilen hadisi kendi hadisi olarak rivayet eder. Bu şekilde telkine uğramış olur.
Telkine maruz kalanlar arasında Musa b. Dînâr meşhurdur. Abdurrezzâk b.
Hemmâm'ın da telkine maruz kaldığı söylenmiştir. İnsanların aczini kullanmakla
birlikte bazen siyasî maksatlarla mevzu hadisin bile telkin edildiği olmuştur.
Şu misal bunu gösterir: “İbn Zekrûye anlatmıştır: “Bir gün Ebubekr
İbnu'l-Ce'âbî'nin yanında idim. Derken yanına bir grup şiî geldi. Selam verip
oturdular. Minderinin altına içinde para bulunan bir kese koyduktan sonra
içlerinden biri
“Kadı efendi, dedi; sen Bağdat muhaddislerinin hepsini isnadında toplamış
birisin. Bu kente gelenleri de bilirsin. Biliyorsun, Müminlerin Emiri Ali b. Ebî
Tâlib de Bağdad'a geldi. Senden kitabında bu olayı zikretmeni rica ediyoruz.”
Bunun üzerine İbnu'l-Ce'âbi
“peki” dedi ve hizmetkarına kitabını getirmesini söyledi. Kitabı gelince bir
yerine
“Söylendiğine göre Mü’minlerin Emiri Ali b. Ebî Talib de Bağdad'a gelmiştir”
diye yazdı. Bundan sonra şiîler kalkıp gittiler. Ben
“Kadı, dedim, kitabına yazdığın bu haberi sana kim rivayet etti?” Bu soruma
“Gördüğün bu adamlar” cevabını verdi.”1174
Rivayetlerinde tesâhül gösterenlerin olduğu gibi telkini kabul edenlerin de
rivayetleri makbul sayılmıştır.
Temrîz:
Bk. Tadbib.
Temrîz Sigası:
Temrîz sözlükte hasta etmek manasına geldiği gibi karşılığı olan hastaya ilgi
göstererek tedavisine gayret göstermek, kötülemiş birini sağlığına kavuşturmak
anlamını da verir. Temrîz sigası ise kale, ruviye, nukile, yuzkeru gibi kesin
rivayete delalet etmeyen eda sigalarına denir. Söz gelişi kale eda lafzı
kesinlikle rivayete delalelet ettiği kadar tedlis yoluyla rivayette de
kullanılır. An lafzı da öyledir.
Temrîz sigaları daha çok Hz. Peygamber'e ait olduğu kesin olmayan zayıf
hadislerin edasında kullanılmıştır. İbnu's-Salâh'a göre isnadsız olarak rivayet
edilen zayıf hadislerle sahih mi zayıf mı olduğu konusunda tereddüd hasıl olan
hadislerin rivayetinde de temrîz siğalan kulanmak gerekir. 1175
Te'nîn:
Kelime olarak “enne ile rivayet etmek” demektir. Mu'ennen bahsinde geçtiği gibi
hadisin isnadında “enne” edatı kullanılır, ravi hadisi “enne Resulallah (s.a.s)
kale” diyerek sevkeder. Bu şekilde rivayete te'nin adı verilmiştir.
Aynı lafız bir de icazetle rivayet şekillerinden birinde geçer. Ravi, kendi
şeyhine şeyhinin şeyhi tarafından icazetle rivayet izni verilmiş olduğunu “enne”
lafzıyla haber verir. Mesela ravi isnadında ahberanâ fulântın enne fulânen
ahberahu lafzını veya benzerini kullanır. Bu şeyhinin, şeyhinden icazetle almış
olduğu hadisi kendisinin de ondan aynı yolla-aldığını ifade eder.
Terâcum:
Bk. Terceme.
Terceme:
Bir dilde ifade edilen manayı diğeriyle açıklamak karşılığı olan mastardır.
Çoğulu Teracum gelir.
Hadis İlminde terceme, hadis kitaplarındaki ana bölümlerle (kitâb) bunları
oluşturan bâblara konulan başlıklara denilmiştir. “Buharı'nin fıkhı
terâcümündedir” sözü meşhurdur ve onun fıkıh meselelerine dair görüşlerinin
Sahîh'inin bablarına koyduğu kimi başlıklarda özetlenmiştir manasınadır.
Tercih:
Sözlük yönünden bir şeyi diğerinden üstün görüp onu yeğlemek manasına gelen
tercih, Hadis ilminde manaları bakımından birbirine zıt iki hadisten birini
herhangi bir sebeple alıp öbürünü bırakmaya denir. Eklemek gerekirse bu tarif,
aralarında nesh söz konusu olmayan rivayetler içindir.
Birbirine zıt mana taşıyan iki hadisin ik-siyle birden amel etmek imkansızdır.
Nesh de söz konusu olmayınca birini diğerine tercih etmek gerekir. Sıhhat
bakımından ikisi de aynı derecede olan bu iki rivayet tetkik edilir. Birini
diğerine üstün kılacak herhangi bir husus araştırılır. Tercih sebebi denilen
herhangi bir özellik taşıyan hadis, diğerine yeğ tutularak onunla amel edilir.
İbnu's-Salâh, bir hadisin diğerine tercih edilmesine yol açan tercih
sebeplerinin elli özellik olduğunu kaydeder. Ancak neler olduklarını açıklamaz.
1176el-Hâzimı de bunları zikreder. Bazıları tarafından yüze kadar çıkarılan
tercih sebeplerini es-Suyütî, yedi gruba ayırmıştır. Bu yedi grup tercih sebebi
özetle şunlardır:
1. Ravilerin Hallerine göre Tercih Sebepleri:
a) Ravi çokluğu: Ravi sayısı fazla olan hadis, az olana tercih edilir; çünkü
fazla sayıda ravi tarafından rivayet edilmiş olan hadiste yalan ve yanlış
bulunma ihtimali, az sayıda ravi tarafından rivayet edilene göre daha zayıftır.
b) Rivayet vasıtası olan ravilerin sayıca azlığı: Bu tercih sebebi, isnadın âlî
ve nazil olması şeklinde de ifade edilebilir. Ravi sayısı az olan, dolayısiyle
âlî isnadla rivayet edilen hadiste yanılma ihtimali nisbeten azdır.
c) Ravilerin fakih olmaları: Ravileri Fıkıh ilmini iyi bilen kimselerden oluşan
isnadla rivayet edilen hadis, böyle olmayana tercih edilir. Hadis, lafzıyla veya
manasıyla rivayet edilmiş de olsa farketmez; zira fakih olan ravi, hadiste
görünüşe göre mahzur saydığı bir husus olursa şüphesini gidermek için araştırma
yapabilir. Ancak Fıkıh ilmini bilmeyen kimse için bu mümkün olamaz.
d) Ravilerin nahv ilmini bilmeleri: İsnadı, nahiv kaidelerini iyi bilen
ravilerden meydana gelen hadis, diğerine tercih edilir. Kuşkusuz, nahiv
kaidelerini bilen ravi, hadiste dil yönünden kusur varsa açığa çıkarabilir.
Böyle bir ravinin, hadisin manasını bozacak hatalardan emin olması kolaydır.
Halbuki nahiv kaidelerini bilmeyen raviden böyle birşey beklenemez.
e) Ravilerin hafız (hadisleri ezberleyen) kimseler olmaları: İki hadis. Hadis
ilmindeki tabiriyle tearuz ettikleri, yani birbirlerine zıt düştükleri zaman,
nesh söz konusu olmadığı, araları birleştirilemediği, nihayet başka tercih
sebepleri dikkate alınarak içlerinden biri tercih edilememediği takdirde,
hadislerini ezberlemiş olan ravinin hadisi, yazılı metne dayananınkine tercih
edilir.
İslamın ilk devirlerinde yazı bilenlerin sayısı yok denecek kadar az, yazı
tekniği de geri olduğundan hadislerin daha çok ezberden nakline önem
verilmiştir. Yazılı metinlerin kaybolma, yıpranma tehlikesinin yanısıra bugünkü
manada harekeleme yapılamayışı yüzünden yanlış okunma tehlikesi bahis konusu
olunca hadislerini ezberinden nakleden ravinin rivayet ettiği hadisin tercih
edilme sebebi daha iyi anlaşılır.
f) Zabt üstünlüğü: Hafızası kuvvetli, zabt gücü fazla olan ravinin hadisi, böyle
olmayanın hadisine tercih edilir. Bu tercih sebebi de zabtı kuvvetli ravinin
yanılma ihtimalinin az olması ve rivayetine itina edeceği dikkate alınarak
konulmuş olmalıdır.
g) Şöhret: muhaddisler arasında tanınmış bir ravinin hadisi tanınmamış
olanınkine tercih edilir. Ravinin isim yapmış biri olması yalan söylemesine
büyük ölçüde engel olur. Bunun için hadiscller arasında tanınmış bir kimse
olması tercih sebebi olmuştur.
Ravinin halleri ile ilgili tercih sebepleri bunlarla birlikte kırka kadar çıkar.
Her biri ravinin çeşitli yönleriyle ilgili sebeplerdir. Hepsi de birbirine zıt
manada iki hadisten hangisinin ravisinde varsa o hadisin diğerine tercih
edilmesini sağlar.
2. Rivayet Metoduna Göre Tercih Sebepleri:
a) Rivayet Vakti: Buna göre birbirine zıt manada görünen ve araları
birleştirilemeyen iki hadisten biri ravisinin erginlik çağında, diğeri ise hünüz
erginlik çağına ermeden önce alınmış olsa, ilki tercih edilir. Bu tercih sebebi,
erginlik çağına eren ravinin ermeyene nisbetle rivayete daha ehil sayıldığı
dikkate alınarak öngörülmüştür.
b) Rivayet metodu: Bu da tercih sebebidir. Buna göre söz gelimi semâ yoluyla
alınan hadis arz yoluyla alınana tercih edilir. Aynı şekilde arz yoluyla elde
edilen mukâtebe, munâvele usulüyle alınmış olan vicâde ile elde edilene tercih
edilir.
3. Rivayet Şekline Göre Tercih Sebepleri:
a) Hadislerden birinin lafzıyla, diğerinin manasıyla rivayet edilmiş olması:
Böyle durumda lafzıyla rivayet edilen hadis manasıyla rivayet edilene yahut
manasıyla rivayet edildiği şüphe götürene tercih edilir.
b) Vurûd Sebebi: Söyleniş veya bir fiil bildiriyorsa işleniş sebebi belirtilerek
rivayet edilen hadis, böyle olmayana tercih edilir. Rivayette vurûd sebebinin
söylenmiş olması hadise gösterilen itina ve titizliğin ifadesidir. Bu itibarla
tercih sebebi sayılmıştır.
c) Rivayette Tereddüd Edilmesi: Ravisinin rivayetinde şüphe veya tereddüd
göstermediği hadis, şüphe ve tereddüde yer vererek rivayet edilene tercih
edilir.
Bundan sonraki tercih sebepleri, isnadında ihtilaf olmaması, lafzında iztırab
bulunmaması, isnadla rivayet edildiği halde aynı zamanda yazılı bir metne de
nisbet edilmesi gibi esaslar üzerinedir ve onuncuya kadar devam eder.
4. Hadisin Vurûd Vaktine Göre Tercih Sebepleri:
a) Hadislerden Birinin Medenî, Diğerinin Mekkî Olması: Bu durumda Medenî
hadisler, Mekkî olanlara tercih edilir,
b) Hz. Peygamber (s.a.s)'in vefatına yakın olayları bildiren hadisler zaman
belirtilmemiş olanlara tercih edilir.
Hz. Peygamber'in ebedî aleme göç etmesine yakın zamanlarda İslâmiyet
güçlenmiştir. Bu yüzden son zamanlara ait hadisler, müslümanlığın zayıf
bulunduğu zamanlara ait hadislere nisbetle daha güvenilir itibar edilmiş ve bu
husus tercih sebebi sayılmıştır.
c) Hafifletici hükümler taşıyanları diğerlerine tercih edilir. Böyle hafifletici
ve kolaylaştırıcı hükümler taşıyan hadisler son zamanlara ait kabul edilir; zira
Hz. Peygamber ilkin müslümanlann cahiliye adetlerini bırakarak İslâm esaslarına
alışmalarını sağlamak için daha titiz davranmıştır. Sonradan müslümanlann yeni
hayat nizamına alışmalarından sonra kolaylığa meyletmiştir. Kolaylaştırıcı
hadislerin son zamanlara ait kabul edilmelerinin sebebi budur.
Bununla birlikte aksi görüşte olan, yani kolaylaştırıcı hükümler taşıyan
hadislerin değil, şiddet gösteren hükümler getirenlerin tercih edilmesi
gerektiği görüşünde olan alimler de vardır. Bunların dayandıkları delil, Hz.
Peygamber'in önceleri sadece imanla ilgili esasları tebliğ etmesi, dinî
hükümlerin sonradan konulmuş olmasıdır.
d) Ravinin müslüman olmasından sonra öğrendiği hadis, önce öğrendiğine tercih
edilir.
e) Rivayette senedin kesiksiz oluşuna delalet eden semi'tu, haddesenâ gibi eda
lafızlarının kullanılmış olması da böyle lafızlarla rivayet edilmeyen hadislere
tercih sebebidir.
5. Hadisin lafzına Göre Tercih Sebepleri:
a) Hâs (özel hüküm taşıyan) âm (genel hüküm taşıyan) a tercih edilir.
b) Hakikate delalet eden lafızlarla gelen bir hadis, mecaz ifadeler taşıyana
tercih edilir.
c) Mutlak mukayyede tercih edilir.
6. Hükme Göre Tercih Sebepleri:
a) Herhangi bir şeyi haram kılan hadis, mubah veya vacip olduğuna delalet edene
tercih edilir.
b) Had cezalarını nefyeden hadisler nef-yetmeyenlere tercih edilir.
7. Diğer Sebeplerle Tercih:
a) Kur'ân-ı Kerim'in açık manasına uyan, uymayana,
b) Sünnete ayun, uymayana,
c) İlk dört Halifenin uygulamalarına uyan hadisler uymayanlara, tercih
edilir.1177
Bazı âlimlere göre, (Birbirine zıt iki hadisden herhangi bir sebeple tercih
edilenine râcih adı verilmiştir. Öbürüne ise bütün hadis âlimleri mercûh
demişlerdir.
Terekûhu:
“Onu terkettiler” demek olan bu tabir cerh lafızlarından biridir. Cerhin
nisbeten ağırına delalet eden beşinci mertebesinde yer alır.
Hakkında bu mertebede yer alan lafızlardan birisiyle cerh hükmü verilmiş olan
ravi artık adalet vasfını yitirmiştir. Bu itibarla kendisi ve hadisleri
terkedilir. Yani ne yazılır, ne i'tibar için dikkatle alınır, ne de şahid olarak
göz önünde bulundurulur.
Tesâhul:
Sözlük itibariyle kolaylaştırmak, kolaylık göstermek demek olan tesahul kelimesi
mastardır.
Hadis usûlünde bilhassa rivayete gereken önemi vermeyenlerin, işi gevşek
tutanların bu tutumlarına denir.
Kaide olarak hadis işitmede veya rivayette gerekli dikkat ve özeni göstermeyen
ravinin rivayeti makbul tutulmaz. İbnu's-Salâh, rivayeti makbul sayılmayanlar
arasında hadis meclisinde uyuyanları mukabele edilmemiş bir asıldan rivayet
etmek suretiyle rivayet kaidelerinin önemini umursamazlığa delalet eden
gevşekliği gösterenleri de saymıştır. Alimimizin gözünde telkin kabul eden ravi
de tesahül gösteriyordur. 1178
Muhaddisler hadisleri birer dinî esas olarak gördüklerinden Hz. Peygamber'den
kendilerine emanet kabul etmişler ve hatasız bir şekilde rivayet edilebilmeleri
için kaideler koymuşlardır. Onlar nazarında bilhassa ahkâm hadislerinin büyük
önemi vardır. Haram, helal, emir, nehiy biraz da hadislerle belli olur. Bu
sebeple büyük hadis alimleri dinî hükümler taşıyan hadisler üzerinde ciddiyetle
durmuşlardır. Onlara göre hadislerin hatalı rivayeti Hz. Peygamber (s.a.s)'in
maksadının yanlış anlaşılmasına, dolayısiyle çıkarılacak hükmün yanlış olmasına
yol açmak olacaktır. Bu itibarla rivayet hatasız olmalıdır. Bunun için de
konulan kaidelere riayet etmek, işi gevşek tutmamak gerekir. Rivayetlerinde
tesahül gösterenler, bilmeden yanlış rivayete meydan vermiş olabilirler. Bu
bakımdan hadisleri rivayette tesahüle yer vermemelidir. Rivayetinde tesahül
gösteren ravinin hadisi de kabul edilmemek gerekir.
Şu da var ki hadisciler ahkam hadislerinde son derece titizlik göstermekle
birlikte aynı titizliği şer'i hüküm taşımayan hadislerde göstermemişlerdir.
Nitekim Ahmed b. Hanbel “Hz. Peygamber (s.a.s)'den helâle, harama, sünnetlere ve
dinî hükümlere dair bir hadis rivayet edersek isnadlarda işi sıkı tutarız. Ondan
amellerin faziletlerine ve bir şer'i hüküm konmayan veya kaldırmayan hadis
rivayet ederken isnadlarda tesahül gösteriririz” demiştir. 1179
Diğer taraftan, muhaddislerin bazı hadisleri hakkında üzerinde fazla durmadan
üstün-körü hüküm vermelerine de tesahül denilmiştir. Sözgelişi İbnu'l-Cevzî
hadise kolayca mevzu damgasını vurabilen bir alimdir. Gerçekten Mevzuatında
değil bazı hasen ve zayıf hadislere, Buharî ve Müslim'de mevcut kimi sahih
sayılanlara bile kolayca mevzu demiştir.1180 Onun bu tutumu da tesahül sayılmış
ve tenkit edilmiştir. Bunun gibi es-Suyûtî de diğer alimlerin zayıf gördükleri
bazı hadislere kolayca sıhhat kılıfı uydurmuştur. Bu da bir tesahüldür.
Hadis alimleri tesahül karşılığı olarak teşdîd tabirini kullanmışlardır. Bu da
rivayette ciddi davranıp gerekli dikkat, itina ve titizliği göstermekle rivayet
kaidelerine elden geldiği ölçüde uymak olarak açıklanmıştır.
Tesebbut:
Kelime olarak sabit ve sağlam olmak manasına gelir. Kısaca hadislerin
rivayetinde veya rivayet edilen hadislerin kabulünde titizlik göstermeyi ifade
eden tabir olarak kullanılmıştır.
Bilhassa Raşid halifelerden Ebubekr ve Ömer hadis rivayetinde son derece titiz
davranmışlar. Aynı titizliği rivayet edilmiş olan hadisleri kabulde de
göstermişlerdir. Her ikisinin de sa-habîlerden birinin rivayet ettiği bir hadisi
işiten başka bir sahabî olup olmadığını araştırmaları meşhurdur. Bu tutum,
onların hadisleri kabulde ihtiyatlı ve dikkatli davranarak tesebbüt
göstermelerinden başka bir şey değildir.
Tesmî':
“İşittirmek” manasına gelen bu tabir de bir şeyhin, talebelerinin işitmesi için
hadislerini ezberinden veya kitabından okuması manasına kullanılmıştır.
Tesmiyetu'r-Ruvât:
“Hadis ravilerinin isimlerini söylemek” demek olup ravinin şeyhinin isim, neseb,
lakab veya künyesini, bir de mensup olduğu kabile veya yerleştiği belde ismini
söyleyerek kimliğini açıklığa kavuşturmasına denilmiştir.
Hadisi rivayet eden ravi şeyhini mübhem bırakmayıp dilediği şekilde ismî,
nesebi, künyesi veya lakabiyle söyler. Bunda serbesttir. Ancak senedin üst
tarafında bulunan ravilerin ismine veya vasfına dair kendi şeyhinin
zikrettiğinden fazlasını -bilse bile- söyleyemez. Mesela şeyhi, senedin yukarı
tarafında bulunan ravilerden birini sadece ismiyle söylemişse, ravi de onu
senedinde aynı şekilde ismiyle söyler, onun hakkında bildiği bir fazlalığı
senede ekleyemez.
Ravi şayet senedde mübhem bırakılmış bir ravinin kim olduğunu açıklamak veya
onun kimliğini açıklığa kavuşturacak şekilde açıklama yapmak isterse, şeyhinin
lafızlarıyla kendi lafzını ayırdetmek için ismini zikrettikten sonra “ya'ni'bne
fulânin (Şeyhim falancanın oğlu demek istemiştir); veya “Haddesenî şeyhî enne
fulânen haddesehü” (fulan oğlu fulanın tahdis ettiğini bana şeyhim söyledi);
yahutta “ahberanâ enne fulânen huve'b-nu fulânin” (bize falancanın fülanın oğlu
olduğunu haber verdi) gibi eda lafızları kullanır. el-Hatîbu'l-Bağdâdî'ye göre
bu lafızların son ikisi öncekilerden daha iyidir. 1181
Tesviye:
Aynı seviyeye getirmek manasına gelen bu kelime tabir olarak hem zayıf, hem de
sika ravilerden meydana gelen bir isnaddan mesela bir zayıf raviyi düşürerek o
isnadı sadece güvenilir ravilerden meydana gelen isnadmış gibi göstermeye denir.
Zayıf raviyi düşürerek isnadı sika ravilerden meydana gelen bir isnad gibi
göstermeye aynı zamanda tesviye tedlisi denilmiştir. Tesviyeye bazı muhaddisler
tecvid adını vermişlerdir.
Tesviye Tedlisi:
Bk. Tedlîs.
Teşdîd:
Bk. Tesahül.
Tevârih Ve Vefeyât:
Tevârîh, tarihin; vefeyât da vefatın çoğuludur. Buna göre bu iki kelimenin bir
araya gelmesiyle meydana gelen terkib kısaca tarihler, ölüm tarihleri manasına
gelir. Her ikisinden maksat hadis ravilerinin özellikle hadis rivayetine
başlama, hadis talebi için muhtelif ülkelere yaptığı seyahat ve nihayet ölüm
tarihleridir. Hadisin senedinde inkıta olup olmadığı bu tarihlerin bilinmesiyle
açığa çıkar; zira hadis ravileri arasında öyleleri vardır ki, bazı şeyhlerden
hadis işittiklerini iddia ederler. Ancak bu şeyhlerin ölüm tarihleri ile rivayet
iddiasında bulunan ravilerin doğum veya semaa başlama tarihleri karşılaştınhrsa
gerçek kendiliğinden ortaya çıkar. Bu konuda pek çok misal vardır. Bir ikisini
kaydetmek faydalıdır. “İsma'il b. Ayyâş'ın, Halid b. Ma'dandan rivayette
bulunduğunu iddia eden birine “ondan hangi sene hadis yazdın?” diye sorması
üzerine adam “yüz on üç senesinde” diye cevap verir. Bunun üzerine İsmail,
“Halid b. Ma'dandan vefatından yedi sene sonra hadis yazdığını söylüyorsun;
çünkü o, 106 da ölmüştür” deyip adamın yalanını açığa çıkarmıştır.
el-Hâkim de benzeri bir olay anlatır: Muhammed b. Hatim el-Keşşî isimli birisi
Abd b. Humeyd'den hadis nakledince ona doğduğu yıl sorulmuş, 260 tarihinde
dünyaya geldiğini söylemiştir. Bunun üzerine Abd b. Humeyd'den ölümünden on üç
yıl sonra rivayette bulunduğunu iddia ettiği ifade edilmiştir.
Şu hale göre hadiscilerin doğum, hadis rivayetine başlama, rıhle ve ölüm
tarihleri bilinirse çeşitli sebeplerle meşhur şeyhlerden rivayet iddiasında
bulunanların gerçek yüzleri kolayca ortaya konur. Dolayısiyle isnadlanndaki
inkıtalar açığa çıkarılır. Nitekim Kadı Hafs b. Gıyâs talebelerine “bir şeyh'ten
şüphe ederseniz onu senelerle hesaba çekiniz” demiştir. Buradaki senelerle
kasdedilen rivayet iddiasında bulunanın yaşı ile hadis şeyhinin yaşıdır. Sufyan
es-Sevrî de ayın konuda “raviler yalana başlayınca biz de onlara karşı tarih
silahını kullanmaya başladık” demiştir. Hassan b. Yezid de şöyle demiştir:
“Yalancılara karşı tarihten faydalandığımız kadar hiçbir şeyden istifade
etmedik. Şeyhe önce hangi yıl doğduğunu sorardık. Doğum tarihini söyleyince
doğru veya yalan söylediğini kolayca anlardık.” Ebu Abdillah el-Humeydî ise”
hadis ilimleri içinde üçü vardır ki bunların tahsilini öne almak gerekir: İlel,
el-Mutelif ve'1-Muhtelif ve nihayet hadis şeyhlerinin vefat tarihleri” demiştir.
1182
Hadis ravilerinin ilim hayatlarının çeşitli devreleri ile ölüm tarihleri bu
kadar önemli olunca o sahada gayret gösterip kitap yazılmadığı düşünülemez.
Gerçekten pek çok alim himmet gösterip hadis kültürüne bir de tarih ve vefeyât
kitapları kazandırmışlardır. Tarih kitaplarının en önemlileri, Yahya b. Main'in,
Osman b. Ebî Şeybe'nin, Buhari'nin, İbn Ebî Hayseme'nin, Ahmed b. Abdillah
el-İclî'nin, Hanbel b. İshak’ın ve Ebu Zur'a er-Râzî'nin eserleridir. Vefeyat
kitapları içinde en meşhurları ise şu alimlere aittir: İbn Zur, İbn Kani, Halife
b. Hayyât, Ebu Muhammed el-Ekfânî, Ebu'l-Hasen İbnu'I-Mufaddal, Ahmed b. Eybek
İbnu'd-Dimyâtî.
Tevâtür:
Birbiri ardınca gelmek, kesilmeksizin devam etmek manalarına gelen tevatür,
yalan söylemeleri aklen mümkün olmayan çok sayıda kalabalığın bir haberi birbiri
ardınca haber vererek nakletmekte birleşmelerine denir. Bu kalabalığın yalan
üzerinde birleşmeleri imkânsızdır. Tevatür yoluyla nakledilen habere ise
mütevatir adı verilir.
Tevatür iki şekilde olur. Bunlardan birincisi lafzen (veya lafzı) tevatürdür.
Nakledilen haberin lafzında hasıl olan tevatürdür. Mesela (Yavuz Sultan Selim
İran Şahı Şah İsmail’i Çaldıran'da bozguna uğrattı” haberi birbiri ardınca gelen
çok sayıda haberci tarafından aynı söylerle ve birbirine yakın, yahutta aynı
manaya gelen sözlerle nakledilir ve bu nakilde tevatür hasıl olursa buna lafzı
tevatür denir. İkincisi manevi tevatür olup haberlerin lafzında değil, manasında
hasıl olan tevatürdür. Mesela yine tevatür yoluyla nakledilen bir haberde
“falanca zenginin bir fakire bir seferde beş milyon lira yardım ettiği”
söylense, bu haberi nakledenler arasında beş milyonu bir seferde değil, üç
taksitte verdi, nakit değil, ev yapması için arsa olarak verdi, bu miktarda
malzeme bağışladı diyenler olsa, bağış olayı üzerinde birleşilmesine rağmen
olayın naklinde kullanılan lafızlarda değil de manasında tevatür husule gelir ve
buna manevî veya ma'nen tevatür tabir edilir.
Tevâtür-ü Lafzı:
Bk. Tevatür.
Tevâtür-ü Manevî:
Bk. Tevatür.
Tevhid Ve Sıfat:
Bk. Akâ'id.
Tıbb-ı Nebevî:
Hz. Peygamber (s.a.s)'in tıpla ilgili hadislerinde meydana gelen ilim dalıdır.
Onun, hastalıklar ve zamanın bilinen tedavi usulleri, sağlığı koruma gibi
konulardaki tavsiye ve uygulamalarını ihtiva eden eserler vardır. Ebu Nu'aym
el-İsbehânî'nin et-Tıbbu'n-Nebevîsi ile Ca'fer b, Muhammed el-Mustağfirî,
Muhammed b. Ahmed ez-Zehebî ve es-Suyûtî'nin aynı isimdeki kitapları anılmaya
değer olanlardır.
Tirmizî:
Bk. Sünen Tirrnizî.
Töhmet-i Kizb:
Bk. İttihâm Bi'1-Kizb.
Tunkiru Merre Ve Ta'rıfu Uhrâ:
Bk. Ta'rifu Ve Tunki-Ru.
Tukullime Fîhi:
Hakkında söz olmuştur demektir. Cerh lafızlarındandır ve Irâkî'nin cerhin en
hafifine delalet eden birinci mertebe lafızları arasında saydıklarındandır.
Hükmü, o mertebedeki öteki lafızların hükmü gibidir.
Turuk:
Bk. Tarik.
Tusâ’î:
Bk. Tusâ'iyyât.
Tusâ'iyyât:
Kelime olarak “dokuzlu” manasına gelen tusâ'înin çoğuludur. Hadis ilminde son
ravisi ile Hz. Peygamber (s.a.s) arasında dokuz ravi bulunan âlî isnadlarla
rivayet edilen hadisleri ifade eden bir tabirdir.
Genellikle âlî isnada önem veren muhaddisler, yaşadıkları devir itibariyle Hz.
Peygamber'e aralarında dokuz ravi olan âlî isnadla ulaşarak rivayet ettikleri
hadisleri ayrı bir cüzde toplamışlardır. Bu cüzlere de tusâ'iyyat denilmiştir.
Tusâ'iyyât içinde İbrahim b. Muhammed et-Taberi, Ebu Umer Abdulaziz b. Muhammed
b. Cemâ'a el-Kinâni'nin cüzleri meşhurdur. 1183
İslami Okul Okulların En Önemlisi