Hadis - V - Hadisterimlerisozlugu
V
Vâcîd
Vad’
Vada'a Hadisen
Vaddâ'un
Vaddâ'un Yeda'u
Vâdi'
Vahid
Vahin
Vahin Bi-Merra
Vahiy
Vahy-i Gayr-ı Metluv
Vahy-i Metluv
Vakafehu
Vakf
Vâkıf
Vasalehu
Vasatun
Vasıyye
Vasiyye Bi'l-Kitâb
Vasl
Vav
Vaz'
Ve Âharu
Ve Bihi
Ve Bi'l-İsnad
Ve Hazâ Lafzu Fulân Kale
Ve Tekarebâ Fı'l-Manâ
Ve Zekera'l-Hadîse
Vecedtu An Fulân
Vecedtu Bi-Hatti Fulân
Vecedtu Bi-Hatti Fulân Ve Ecâze
Lî
Vecih
Vehen
Vehn
Vehim
Ve'l-Lafzu Lehu
Ve'l-Lafzu Li-Fulân
Ve'l-Lafzu Li-Fulân Kale
Verede
Verede Ani'n-Nebî
Vicâde
Vuhdân
V
Vâcîd:
Bk. Vicâde.
Vad’:
Bak. Vaz.
Vada'a Hadisen:
“Hadis uydurmuştur” demektir. Cerh lafızlarından biridir ve ağır cerhe delalet
eden altıncı mertebe lafızları arasında yer alır.
Kaide olarak cerhin altıncı mertebesinde bulunan lafızlardan birisiyle
cerhedilen ravinin kendisi ve Hadisleri terk edilir. Hakkında vada'a hadisen
hükmü verilen ravi Hadîs uydurmak ithamına uğramıştır. Ağır bir şekilde cerh
edildiğinden terkedilir. Hadislerine de itibar edilmez.
Aynı yerde aynı manaya gelmek üzere yeda'u'l-hadîs lafzı da kullanılmıştır.
Vaddâ'un:
“Hadîs uyduran” anlamında mübalağa ile ism-i fail olan vaddâ'un cerh
lafızlarındandır. Cerhin ağırına delalet eden altıncı mertebe lafızları arasında
yer alır.
Cerh ve ta'dil alimleri tarafından bir ravi hakkında vaddâ'un denilerek cerh
hükmü verilmişse o ravi yalancı addedilir. Hadis uydurma ithamına maruz
kalmıştır. Ne kendisi ne de Hadîsleri hiçbir şekilde dikkate alınmaz.
Vaddâ'un Yeda'u:
“Hadis uyduran biridir” manasına gelen bir tabir olup cerh lafizlarındandır.
Cerhin nisbeten ağırına delalet eden beşinci mertebe lafızlarından biridir.
Bu lafızla cerhedilen ravi Hadîs uydurmakla itham edilmiştir. Kendisi ve
Hadîsleri terkedilir.
Vâdi':
Hadis uydurmak manasına “vada'a” kök fiilinden ism-i fail olan vadi' Hadîs
uyduran kimseye denir.
Hadis uyduranlar, kendilerini Hadîs uydurmaya sevkeden amillere göre muhtelif
kısımlara ayrılırlar. Bunları sistemli bir şekilde sıralamak zordur. Bununla
birlikte şöyle bir bölümle yapmak mümkündür:
a) Abid ve Zahidler: Bunlar halkı ibadete teşvik etmek maksadiyle Hadîs
uydurmuşlardır. Yaptıkları işi mazur göstermek üzere aralarında Hz. Peygamber'in
lehine Hadîs uydurduklarını söyleyenler olmuştur. Bu gruptan olan Hadîs
uyduranlar, genellikle ibadete düşkün ve takva sahibi kimseler olarak
bilindiklerinden ilk bakışta güven verirler. Hadislern mevzu olacağı inanmak zor
gelir. O yüzden Hadîs ilmi yönünden en zararlı, din yönünden ise en tehlikeli
olanlardır.
b) Zındıklar: Hadis vaz edenlerin ikinci grubunu dinîn emirlerine sırt çeviren,
dinle alay eden zındıklar teşkil eder. Bunlar abid ve zahidlerin aksine İslam
düşmanıdırlar. Son ilahî dinî içinden çökertmek gibi feci bir kasıtla Hadîs
uydurmuşlardır.
Zındıkların uydurdukları Hadîsler islamî emirleri hafife almak ve bunun sonucu
olarak halkın dinden soğuması gibi tehlikeli bir sonuç doğurmuştur.
c) Bid'atcılar: Bu gruptan olanlar herhangi bir mezhebi, görüşlerinin veya
imamlarını öğen, buna karşılık kendilerine karşı çıkanları yeren Hadîsler
uydurmuşlardır. Bid'atçılardan birinin şu sözleri ne kadar ilginçtir: “Hadisleri
aldığınız kişilere dikkat ediniz; çünkü biz bir görüşü benimsetip yaymak
istediğimiz zaman onu hemen Hadîs şekline getirirdik.” 1186
d) Kussâs: Halk arasında şöhret yaparak dünyalık elde etmek maksadiyle Hadîs
uyduran kıssacı vaizler de Hadîs uyduranlar arasında önemli yer alırlar.
Başka maksatlarla Hadîs uyduranlar da vardır. Halife, vali, emîr ve zenginlere
yaklaşmak maksadiyle Hadîs uyduranlar bunlardandır. (Bk. Mevzu).
Hadis vaz eden veya vaz ithamına maruz kalan raviler hakkında müstakil kitaplar
yazılmıştır. Sıbt İbnu'l-A'cemî künyesiyle tanınmış Burhanuddin İbrahim b.
Muhammed el-Halebî'nin el-Keşfu'1-Hasis ammen Rumiye bi-Vaz'i'1-Hadîs isimli
eseri konunun meşhur eseridir.
Vahid:
Bk. Vuhdân.
Vahin:
Sözlükte “zayıf, güçsüz ve aciz” anlamına ismi faildir ve cerh lafızlarındandır.
el-Irâkî tarafından cerh lafızlarının üçüncü mertebesine eklenenler arasında yer
alır.
Hakkında vahin denilen ravi genelde zayıf sayılır. Hadisleri dinî konularda
hüccet olmaz. Ancak büsbütün yabana da atılmaz. İtibar için yazılır. Bununla
beraber kendileri leyse bi-kaviyyin lafzıyla cerhedilenlerden aşağı derecededir.
Vahin Bi-Merra:
“Büsbütün zayıf demek olup cerh lafızlarındandır. Cerhin nisbeten ağırına
delalet eden dördüncü mertebesinde bulunanlardandır.
Kaide olarak cerhin dördüncü mertebesinden başlamak üzere daha ağır ve en
ağırlarına delalet eden mertebelerde yer alan lafızlarla cerhedilen ravilerin
Hadîsleri ne yazılır, ne itibar için dikkate alınır, ne de başka Hadîsleri
destekleyecek şekilde şahid addedilir. Buna göre cerh ve ta'dil alimlerinin
vahin bi-merra hükmüyle cerhettikleri ravilerin Hadîsleri de hiçbir şekilde
dikkat nazarına alınmaz.
Vahiy:
Sözlükte “gizlice bildirmek, fısıldamak” manalarına gelen vahiy, islamî terimler
arasında kainatın yaratıcısı Yüce Allah'ın emir ve yasaklarını özel yollarla
peygamberlerine bildirmesine denir. Bu tarife göre vahiy, bir anlamda Yaratan'ın
peygamberlikle görevlendirdiği kullarıyla konuşması mesabesindedir.
Bununla birlikte Allah'ın vahiy yoluyla bildirdiklerine de vahiy denilmiştir.
Kur'ân-i Kerim ayetleri bu manada birer vahiydirler.
Vahyin çeşitleri şekilleri vardır. En önemlileri şunlardır:
a) Sadık rüya şeklinde vahiy. Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre Hz. Peygamber'e
vahiy ilk önce sadık rüyalar görmesiyle başlamıştır. Öyle ki, Allah Resulü bir
rüya gördüklerinde gördüğü fecir aydınlığı gibi çıkardı. 1187
b) Vahiy meleği Cebra'il (a. s)'in görünmeksizin peygamber'in kalbine
yerleştirmesi şeklinde vahiy.
c) Cebrail'in insan şeklinde görünerek konuşmasıyla olan vahiy. Cibril Hadîsi
denilen rivayette Cebrail'in elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah, üzerinde
yolculuk eseri görülmeyen ve sahabîlerden kimsenin tanımadığı bir insan şeklinde
gelerek Hz. Peygamber'le konuştuğundan bahsedilir. Bu, böyle vahye misaldir.
Kaynaklarda Cebrail'in daha çok sahabeden Dihye b. Halife el-Kelbî şeklinde
geldiği kaydedilmiştir.
d) Meleğin çıngırak sesine benzer bir sesle gelerek hitapta bulunmasıyle vahiy.
Peygamberin bu sesi duyunca vahiy geldiğini anlayarak bütün dikkatini toplayıp
vahyedileni almaya hazır hale geldiğinde şüphe yoktur. Ses kesildiğinde
vahyedilenler kalbe yerleşmiş olur. Bir Hadîste bizzat Hz. Peygamber tarafından
açıklandığına göre vahyin en zor ve şiddetli şekli budur. Aynı Hadîste Hz. Aişe,
çok soğuk bir gün vahiy gelirken Allah Resulünü alnından buram buram terler
akarken gördüğünü söylemiştir. Mü’minlerin annesinin bu sözleri bu şekilde gelen
vahyin şiddetini belirtmeye yeterlidir.
e) Meleğin asıl şekliyle gelerek vahyetmesi
f) Arada vasıta olmadan vahiy.
g) Arada perde olmaksızın Cenâb-ı Hakk’ın bizzat vahyetmesi şeklinde vahiy.
İslâm âlimleri vahyi iki kısımda mütalaa etmişlerdir. Birincisi vahy-i metluv
denilen ve Kur'ân-ı Kerim'den ibaret olan vahiydir ki tamamen vahiy eseridir.
Uyku ve rüya halinde vahiy hariç daha çok vahyin diğer birkaç şekli ile nazil
olmuştur. Allah tarafından indirildiği şekliyle korunmuştur. Bu bakımdan hiçbir
değişikliğe uğramadan nakledilmiş tek semavî kitaptır. İkincisi vahy-i gayrı
metluv (okunmayan vahiy) dir ki sünnetten ibarettir. Vahyin Hadîs ilmiyle ilgisi
zaten bu noktadadır.
Sünnet başlığı altında da söz konusu edildiği gibi sünnet, kısmen vahye dayanır.
Buna delâlet eden aklî ve naklî deliller vardır. Bir kere Hz. Peygamber
(s.a.s)'in Kur'ân-ı Kerim haricinde vahiy alması gerekli, hatta zorunludur. Şu
da var ki o ne yapmışsa kendisini peygamberlikle görevlendiren makamın adına
yapmıştır. Kendiliğinden dinî bir asıl getirmesi imkan dışıdır. Aynı zamanda
bağlı olduğu makamın “gözleri önünde” yani kontrolü altındadır. 1188Allah ona
kitaptan başka bir de hikmet indirmiş, bilmediklerini öğretmiştir. 1189Vahyin
i'cazı çok kere teferruata yer vermediğinden ilahî emirlerin tatbik şekillerini
göstermesi ve insanlar arasında Allah'ın gösterdikleriyle hükmetmesi için de
kendisine kitap indirilmiştir. 1190Bütün bunlar Hz. Peygamber'in sünnetin özünü
teşkil eden uygulamalarının, uygulama sırasında ve başka maksatlarla söylediği
bazı sözlerinin vahiy eseri olduğunu gösteren açık delillerdir, bunun yanısıra
bir ayeti kerimede şöyle buyurulmuştur:
“O, heva ve hevesinden konuşmaz. Onun konuştukları kendisine vahyedilenlerden
başkası değildir.”1191 Ayetteki “huve” zamirinin Kur'ân-ı Kerim'e raci olduğu
söylenmiştir. Ancak başka manaya ihtimalden uzak değildir; zira nutk, mücerred
konuşmaya denir. Kur'ân okuyan kimse ise elbette konuşmaktan başka bir işi
yapıyordur. Bu karine ile zamirin nutka ait olduğu düşünülürse onun konuştukları
vahye dayanır manasına kolayca varmak mümkündür. Ayrıca sünnetten ibaret
tatbikatların, emir ve nehiylerin çok kere konuşarak olduğu da hesaba katılırsa
sünnetin yerine göre vahiyden kaynaklandığı sonucuna varılır. Ancak kaydetmek
gerekir ki, Hz. Peygamber'in bütün yaptıkları ve söylediklerinin vahiy eseri
olduğunu söylemeye imkan yoktur. O hale göre sünnetin bir dinî emir veya nehiy
getiren ya da bir hüküm koyan kısmının vahye dayandığını söylemek yerinde olur.
Diğer taraftan bunu destekler mahiyette hayli nakiller vardır. Bunlarda açıkça
vahiy hali görülmüştür. Şu misallere dikkat edilerse hepsinde bir vahiy alma
hali bahis mevzuudur:
“Hz. Peygamber bir gün yiyecek satan birinin yanına vardı. Ona nasıl satış
yaptığını sordu. Adam haber verdi. Derken elini satılan yiyecek maddesinin içine
sokması vahyedildi. Elini sokunca bir de ne görsün, alt tarafı ıslak
(küflenmiş). Bunun üzerine şunları söyledi:
“Hile yapan bizden değildir.”1192
Ya'la isimli bir sahabî Hz. Peygamber'e vahiy geldiği sırada geçirdiği hali
merak etmektedir. Bunu birkaç kere Hz. Ömer'e açmış; Allah Resulünü vahiy
geldiğinde görmek arzu ettiğini söylemiştir. Hz. Peygamber bir gün Ci'râne
denilen yerde aralarında Hz. Ömer'in de bulunduğu bir grup sahabî ile gölgelik
yapılmış örtü altında oturmakta iken biri gelir. Üzerinde yünden bir cübbe
vardır. Aşın bir şekilde güzel koku sürünmüştür. Hz. Peygamber (s.a.s)'e bu
halde iken umre yapmak üzere ihrama girme konusundaki fikrini sorar. Hz.
Peygamber cevap vermez. Bir süre susar. Derken kendisinde vahiy hali görülür.
Bunun üzerine Hz. Ömer Ya'la'ya işaret eder. Ya'la gelerek başını Hz.
Peygamber'in üzerine örtülen örtünün içine sokar. Onu yüzü kızarmış derin derin
nefes alır bir halde görür. Sonra bu hal gider. Allah Resulü açılır ve sorar:
“Umre hakkında soru soran kimse nerede?” Adam getirilir. Sorusuna şu cevabı
alır:
“(Süründüğün) kokuyu üç kere yıka. Haccederken yaptıklarını umre sırasında da
yap.” 1193
Verilen misaller açıkça göstermektedir ki Hz. Peygamber'e dinî bir esas olan
veya son derece önemli konularda yahutta hüküm vermede vahiy gelmiştir. Bu ise
böyle meselelerdeki sünnetin vahiyden kaynaklanmasından başka bir şey değildir.
Diğer taraftan kudsî Hadîslerin kaynağını da bir anlamda vahiy oluşturmaktadır.
Şu hale göre İslam'ın temelini oluşturan vahiy, bazı önemli konularda sünnete de
kaynaklık etmektedir. Hadisler daha çok sünnetin ifadesi olduklarından onlar da
geniş ölçüde aynı kaynaktan beslenmişlerdir.
Vahy-i Gayr-ı Metluv:
Bk. Vahiy.
Vahy-i Metluv:
Bk. Vahiy.
Vakafehu:
“Falanca Hadisi (fülanca kişiye varınca) durdurdu” demektir. Sahabeye ait mevkuf
Hadîslerin rivayetinde kullanılan tabirlerden biridir.
Bir Hadîs nakil veya sevkedildikten sonra vakafehu denilmişse ravisinin isnadını
Hz. Peygamber'e kadar ulaştırmayıp -sahabîde bıraktığı, dolayısiyle Hadîsin
sahabî sözü olduğu, bir başka deyişle mevkuf olarak rivayet edildiği ifade
edilmiş olur.
Vakf:
Bk. Vâkıf.
Vâkıf:
Durmak anlamına gelen “vakafe” kök fiilinin ismi failidir. Bir haberi, isnadını
Hz. Peygamber (s.a.s)'e kadar vardırmayıp sahâbîde durdurarak ve mevkuf olarak
rivayet etmeye vakf, böyle yapan râviye vâkıf denilmiştir.
Vasalehu:
“Hadîsi vasletti” demek olup mürsel veya munkatı gibi isnadından ravi düşmüş bir
Hadîsi bir başka ravinin mevsûl yani isnadı tam olarak rivayet ettiğini ifade
eden bir tabir olarak kullanılmıştır.
Vasatun:
Ortadadır manasını veren sıfat olup bazı alimlere göre ta'dîl lafızlarındandır.
el-Irâki, dördüncü derece lafızlarından olduğunu söylemiştir. Buna göre hükmü, o
mertebedeki öteki lafızların hükmü gibidir.
Vasıyye:
Türkçedeki vasiyet manasiyle birlikte tavsiye anlamına da gelen vasiyye. Hadîs
tahammül metotlarından biridir. Bir şeyhin vefatının yaklaştığını hissettiği
veya bir yolculuğa çıkacağı zaman Hadîslerinin yazılı olduğu kitabını veya
cüzünü talebelerinden birine vasiyet etmesinden ibarettir.
Vasiyye yoluyla Hadîs rivayetinin caiz olup olmadığı konusunda görüş ayrılığı
vardır. Bu ayrılık bir şeyhin Hadîs kitabını birine vasiyet etmesinin rivayete
izin manasına gelip gelmediğinden çıkmıştır. Selef alimlerinden Muhammed b.
Sîrin ve Ebu Kılâbe vasiyet edilen kitaptaki Hadîslerin rivayetini caiz
görmüşlerdir. Bununla birlikte bu yolla elde edilen kitaptaki Hadîslerin rivayet
edilmesini caiz görmeyenler de vardır. Bu arada Muhammed b. Şîrîn, Eyyûb
es-Sahtiyânî'nin
“Falanca kitaplarını bana vasiyet etti. Onlardan rivayette bulunayım mı?” diye
sorması üzerine
“Ne et derim, ne de etme” diyerek konuyu muhaddisin takdirine bırakmıştır.
Kadı İyad'a göre şeyhin kitabını talebeye vermesi bir nevi rivayet iznidir.
Ayrıca vasiyye i'lama yakın bir rivayet yoludur; münaveleye benzer. O yüzden
vasiyet edilen kitaptaki Hadîslerin rivayetine izin verilmiştir.
1194İbnu's-Salâh, bu yorumu yerinde bulmayarak şunları söylemiştir; “Bu söz ya
alimin ayağının kayması (zelle)dir, yahutta onu söyleyen vicâde yoluyla rivayeti
kasdederek söylemiştir diye yorumlanabilir. Herhalde vasiyyenin ne i'lama ne de
münaveleye benzetilmesi sahih değildir.” 1195Buradan anlaşılmaktadır ki
İbnu's-Salâh, vasiyye yoluyla elde edilen kitaptaki Hadîslerin rivayet
edilmelerinin caiz olmadığı görüşündedir. en-Nevevi de ona katılmış ve bu yolla
rivayetin doğru olmadığını söylemiştir. 1196
Vasiyyeden maksat şeyhin kitabını vasiyyettir. Bu itibarla vasiyye metoduyla
rivayete vasiyye bi'1-kitâb denildiği de olmuştur.
Vasiyye Bi'l-Kitâb:
Bk. Vasiyye.
Vasl:
Ulaştırmak karşılığı mastardır. Hadisi ilk kaynağına ulaşıncaya kadar isnadında
ravi atlaması olmaksızın mevsûl olarak rivayet etmeye denilmiştir.
Vav:
Harf olarak birkaç senedi bir arada zikredilen Hadîsin bir senedinden diğerine
geçişte tahvile delalet etmek üzere kullanılmıştır. Söz gelimi, ravi bir
isnadından diğerine geçişte ve haddesenâ fulân der. Böylece aynı metnin verilen
isnadından başka bir isnadına geçmiş olur.
Bu harf bazen tek başına; bazen de tahvil işareti olan “ha” ile birlikte
kullanılmıştır.
Vaz':
Sözlükte “koymak, bir kimseyi aşağılamak, borcu azalmak, hakaret etmek, boyun
vurmak, bir suçu birinin üzerinden atmak” gibi manalara gelir. 1197Ayrıca iftira
etmek, uydurmak anlamını da verir.
Hadis Usulünde vaz, uydurmak manasiyle ilgili olarak çeşitli sebeplerle Hz.
Peygamber'in ağzından Hadîs uydurarak ona iftira etmeye denir. Aynı manada
ihtilak tabiri de kullanılmışsa da vaz daha çok kullanılmış ve terim olarak
yerleşmiştir.
Mevzu başlığı altında etraflı bir şekilde değinildiği gibi Hadîs vaz'ı siyâsî
ihtilaflarla başlamıştır. Bu ihtilaflar sonucu siyasi ve itikadı mezheplerin
zuhuru Hadis vaz’ına geniş ölçüde zemin hazırlamştır.
İslâm Tarihinde siyâsî maksatla ilk defa Hadîs uyduranların şiîler olduğu kabul
edilmiştir. Nitekim İbn Ebî Hadîd bu konuya açıklık getirmek üzere “Bilmiş ol ki
fedaille ilgili mevzu Hadîslerin aslı Şia tarafından gelir. Onları Hadîs
uydurmaya sevkeden âmil hasımlarının düşmanlığı olmuştur... Bekriye, Şia'nın bu
faaliyetini görünce onlar da kendi imamları hakkında Şia'nın Hadîslerine
karşılık başka Hadîsler uydurdular” demiştir.1198
Abdurrahmân b. Mehdî ile İmam Mâlik arasında geçen şu konuşmada da Hadîs
vaz'ının Irak taraflarında başladığını gösterir:
“Rivayete göre Abdurrahmân b. Mehdî bir gün Malik'e şöyle bir soru sorar:
“Biz sizin beldenizde (Medine'de) kırk günde dört yüz Hadîs ancak işittik. Oysa
burada (Irakta) hepsini bir günde işitiyoruz. (Bunun sebebi ne ola ki?).” Malik
bu soruya şu cevabı vermiştir:
“Bizde sizin darphaneniz gibi bir darphane yok. Orada gece Hadîs uyduruyor,
gündüz dağıtıyorsunuz.” 1199
Basralı meşhur bir muhaddis ve İmam Mâlik'in güzide talebelerinden olan
Abdurrahmân b. Mehdî, hocasına sorduğu bu soruyla sünnetin yayılma merkezi olan
Medine'de günde ortalama on civarında Hadis işitilirken Irak'ta bunun kat kat
fazlasının yayılış sebebine inmiştir. İmam Mâlik de verdiği cevapta Şia'nın
merkezi olan bu havalide fazlaca Hadîs uydurulduğunu ifade etmiştir. Tanınmış
tabiî İbn Şihâb ez-Zuhrî aynı konuda “eğer demiştir; doğudan bilmediğimiz ve
kabul etmediğimiz birtakım Hadîsler gelmeseydi ne bir tek Hadîs yazardım ne de
yazılmasına izin verirdim.” 1200Bu sözlerdeki “doğu”dan maksat Irak’tır.
Dolayısiyle İbn Şihab da bu sözleriyle vaz hareketinin ilk defa Irak tarafında
başladığına işaret etmiştir.
Siyasî ihtilaflar üzerine başlayan Hadîs vaz'ı fırkaların ortaya çıkışıyle
hızlanmış, zamanla başka sebeplerin de katılmasıyla alabildiğine artmıştır.
Bir Hadîsin vaz' edilmiş olduğuna delâlet eden bazı alametler vardır. Bunlar
Hadîs Usulü kitaplarında alâmâtu'1-vaz' adiyle geçerler. Kavide ve mervide
bulunan alametler olarak iki kısımdır. Mevzu başlığı altında bunlardan
bahsedilmiştir. Bu bakımdan ayrıca burada söz konusu edilmeyecektir.
Hz. Peygamber'in ağzından Hadîs vaz etmek büyük günahtır; zira dinîn hükümlerini
değiştirmeye benzer. Onun söylemediği bir sözü söyledi diyerek nakletmek ise ona
iftiradır. Hadis vaz edenler en ağır şekilde yalancılık ve Hadîs uydurmakla cerh
edilmişlerdir.
Ve Âharu:
“(Hadisi) bir başkası da rivayet etmiştir” demektir. Hadis Usulünde biri sika
biri zayıf iki raviden rivayet edilen Hadîsin naklinde kullanılan
tabirlerdendir. Açıklamak gerekirse bir Hadîs, birisi sika, diğeri mecruh olmak
üzere iki raviden rivayet edilmesi halinde zayıf ravinin isnadda zikredilmesi
hoş karşılanmayacağından sika olanın ismi söylenir ve âharu denir. Burada bu
tabirle zayıf raviye işaret edilmiş olur. Şu var ki mecruh ravinin rivayetinde
sikanın zikretmediği faydalı bir ziyade bulunabilir. Onun rivayetini
görmezlikten gelmek de olmaz.
Ahmed b. Hanbel ve Müslim bu tabiri yer yer kullananlardandır.
el-Hatîbu'l-Bağdâdî'nin kaydettiğine göre Müslim, bazen isnadında mecruh raviyi
düşürmüş, sika olanını zekrettikten sonra mecruhtan kinaye olarak ve âharu
demiştir. el-Hatîb, bunun bir faydası olmadığını sözlerine eklemiştir. 1201
Ve Bihi:
Bk. Ve Bi'1-İsnâd.
Ve Bi'l-İsnad:
“Aynı isnadla..” demektir. Hadis naklinde kullanılan tabirlerden biridir.
Hemmâm b. Münebbih'in sahifesi gibi içinde belli sayıda Hadîs bulunan
kitaplardan Hadîs nakledilmesi halinde bazı alimlere göre kitap sahibinin
isnadını her Hadîsten önce tekrarlamak gerekir. Ancak, herbir Hadîsi naklederken
aynı isnadı tekrar etmeyi gereksiz bulanlar da vardır. Bunlar, nüshanın
başındaki ilk Hadîsi veya aynı mecliste yazılan Hadîslerin ilkini naklederken
önce onun isnadını yazıp diğer Hadîsleri isnadlarıni zikretmeksizin ona katmayı
yeterli görmüşlerdir. Şu var ki böyle yapanlar, her Hadîsten sonra ve bi'1-isnâd
veya ve bihî demeli, böylece o Hadîsin de başta zikredilen insadla rivayet
edilmiş olduğunu ifade etmelidirler. 1202
Ve Hazâ Lafzu Fulân Kale:
Bk. Telfîk.
Ve Tekarebâ Fı'l-Manâ:
“İkisi Hadîsin manasında birbirlerine yaklaştılar” manasına bir tabirdir. Bir
ravinin birkaç şeyhten ayrı ayrı rivayet etmiş olduğu aynı Hadîsin iki metnini
birleştirerek her birinden birer kısım almak suretiyle nakletmesi sırasında
kullanılan lafızlardandır.
Bir Hadîsin iki değişik variyantını birleştirip isnadlarını bir arada
zikrederken kullanılan bu lafızları o iki rivayetin manaca bir, ancak lafız
yönünden farklı olduklarını, ravinin metinlerden birini tercih etmeyip her
ikisinden de alarak Hadîsi naklettiğini gösterir. (Bk. Telfik).
Ve Zekera'l-Hadîse:
Bk. El-Hadîse.
Vecedtu An Fulân:
Bk. Vicâde.
Vecedtu Bi-Hatti Fulân:
“Falanın el yazısiyle buldum” manasına vicâde yoluyla elde edilen Hadîslerin
rivayetinde kullanılan eda lafızlarmdandır.
Hadis rivayeti metotlarının sema'a delâlet edenlerinde genelde haddesenâ,
ahberanâ eda lafızları kullanılırken vicâde yoluyla elde edilenlerin rivayetinde
böyle bir tabirin kullanılması bu usulün sema'a delalet etmeyişindendir.
Vecedtu Bi-Hatti Fulân Ve Ecâze Lî:
Bk. Vicâde.
Vecih:
Sözlükte esas itibariyle her nesnenin karşısına gelen, karşısında olan şey
manasına gelir. Yüze de vecih denir. Çoğulu vucûhtur.
Hadis Usulünde vecih, sened veya öteki tabiriyle tarîk karşılığı kullanılmıştır.
Tirmizî'nin bazen bir Hadîsi verdikten sonra, “bu Hadîsi sadece bu vecihten
biliyoruz” ifadesinde o manayadır. Hadisciler arasında “bu Hadîs şu vecihten
şöyledir ve benzeri tabirlere sıkça rastlanır. Burada da vecihten maksat Hadîsin
senedi, diğer bir deyişle rivayet tarîkidir.
Vehen:
Bk. Vehn.
Vehn:
Vehen şeklinde de okunan bu kelime zayıflık manasına mastardır. Esas itibariyle
Hadîs ravisinde söz götürür derecede zayıflık bulunması haline denir. Bununla
birlikte Hadîsin orta derecede zayıflık taşıması haline de vehn tabir
edilmiştir. Nitekim Ebu Davud, Sünenini tanıtmak maksadiyle kaleme aldığı
Risalesinde “Sünende şiddetli vehn olan Hadîs varsa bunu açıkladım” derken vehn
tabirini tamamen Hadîsdeki şiddetili olmayan zayıflık manasına kullanmıştır.
1203
Vehim:
Sözlükte şüphe ve tereddüt edilen nesnenin kendisine tercih olunan tarafına
denir. Çoğulu evhamdır.
Hadis ıstılahı olarak vehim, metâin-i aşeradan yani ravinin cerhine sebep teşkil
eden hususlardan biridir ve ravinin rivayetinde yanılmasından ibarettir. Zabt
vasfıyle ilgilidir.
Ravinin rivayetinde vehmi, mürsel veya munkatı olan bir Hadîsi vasletnıek gibi
isnadda veya bir Hadîsi diğerine katarak karıştırmak şeklinde metinde olur.
Mevsul bir Hadîsi mürsel, mevkufu merfü rivayet etmek yahut sika bir ravi yerine
zayıf birinin ismini söylemek ve buna benzer şekillerde yazılmak da vehimdir.
Hadisin isnadında meydana gelen vehim sonucu yapılan hata bazen hem isnada hem
de metne birlikte zarar verir ve her ikisini de ma'lul hale getirir. Söz gelişi
muttasıl bir Hadîs mürsel olarak rivayet edilir. Aynı şekilde muttasıl bir
isnadla gelen herhangi bir Hadîs ondan daha sağlam ancak munkatı olan bir diğer
isnadla rivayet edilir. Bu takdirde düşülen vehim sonucu meydana gelen hata
yüzünden sened ve metin de sayıf duruma düşer.
Bir ravinin rivayetinde vehme düştüğü bazı karinelerle anlaşılırsa o rivayet
sahih olmaktan çıkar. Bununla birlikte kaydetmek gerekir ki vehim sadece zayıf
ravilerde görülmez. Bazen sika ravilerin bile vehmettikleri olağandır. Ravinin
Hadisi rivayetinde vehme düşüp düşmediğini anlamanın en kestirme yolu o Hadîsin
isnatlarının ve metin farklarının gözden geçirilmesidir. Bu, kısaca Hadîsin
bütün tarîklarını bir araya toplayıp gözden geçirmekten ibarettir.
Her ne kadar vehim rivayette hata yapmak olsa da kadhi gerektiren ağır bir sebep
değildir. Bir ravinin vehme düşerek rivayet ettiği Hadîse genelde ma'lul veya
mu'allel tabir edilir.
Ve'l-Lafzu Lehu:
“Hadisin lafzı onundur” demek olup Hadîslerin edasında kullanılan
tabirlerdendir.
Bir muhaddis bir Hadîsi iki veya daha fazla şeyhten rivayet etmiştir. Bu
şeyhlerin rivayetleri mana yönünden aynı olduğu halde lafız yönünden farklıdır.
Ravi, bu şeyhlerin isnadlarını birleştirip Hadîsi içlerinden birinin rivayet
ettiği lafızlarla sevkeder. İsnadında da ahberanâ fulânun ve fulânun -ve'l-lafzu
lehu- tabirini kullanır. Bunula sevkettiği Hadîsin lafzının ikinci şeyhine ait
olduğunu belirtmiş olur. 1204
Ve'l-Lafzu Li-Fulân:
Ve'1-Lafzu li-fulânin kale “eda lafzından farklı ve ayrı yerde kullanılan bu
tabir, “Hadîsin lafzı falancaya aittir” demektir. Telfîk şekillerinden birinde
geçer.
Bir ravi değişik şeyhlerden dinlediği bir kitabı bu şeyhlerden birinin asıl
nüshasiyle karşılaştırdıktan sonra o şeyhlerin herbirini isnadında zikreder.
Sonra da içindeki Hadîslerin lafzını içlerinden birine nisbet ederek rivayet
eder ve rivayetinde bu lafzı kullanır. Böylece bir şeyhine nisbet ederek rivayet
ettiği kitaptaki Hadîslerin lafzını bir başka şeyhine isnad etmiş olur. Bu
şekilde Hadîs rivayeti değişik bir telfîk şekli olduğundan caiz görenler olduğu
gibi görmeyenler de vardır.
Ve'l-Lafzu Li-Fulân Kale:
“Hadisin lafzı falancanındır. O demiştir ki...”manasını veren bir tabirdir. Bir
Hadîsin çeşitli isndlarla gelen rivayetlerini, isnadlarını birleştirip
içlerinden birine ait metni tercih ederek sevk etmekte kullanılan eda
lafızlarındandır.
Terim olarak telfîk denilen ravinin birkaç şeyhten işittiği aynı Hadîsi
isnadlarını birleştirip metnini birine isnad etmek suretiyle sevketmek, Hadîsin
manası bir, fakat lafızları ayrı olması halinde söz konusu olur. Böyle aynı
Hadîsin çeşitli rivayetlerini bir isnadla ve metnini o isnadla gelen metinden
başka bir metin olarak rivayete Hadis kitaplarında çok rastlanır.
Burada işaret etmek yerinde olur ki, bir önceki ve'1-lafzu li-fulânin eda lafzı
ile bu lafız arasında küçük bir fark vardır. Bu fark, öncekinin bir kitaptan
Hadîs naklinde, bununsa çeşitli şeyhlerden rivayet edilip bir kitaba yazılan
Hadîslerin şevkinde kullanılmasından meydana gelmektedir.
Verede:
Bk. Verede Ani’n-Nebî.
Verede Ani'n-Nebî:
Kısaca verede (geldi) lafzı ile temrîz sigalarındandır ve “Hz. Peygamber'den
rivayet olunduğuna göre” manasına gelir.
İbnu's-Salâh'a göre bir muhaddis herhangi bir zayıf Hadîsi isnadsız olarak
naklederken cezm sigaları değil, temriz sigaları kullanmalıdır. Sahih veya zayıf
olduğundan şüphelendiği hadîseri rivayet ederken de aynı şekilde hareket
etmelidir. 1205
Vicâde:
Kelime olarak “bulmak” manasına gelen “vecede” kök fiilinin mufa'ale ölçüsünde
maştan olup kısaca elde etmek demektir. Hadis Usulünde bir muhaddisin herhangi
bir musannif veya ravinin el yazısı ile yazılmış kitabını veya bazı Hadîslerini
ele geçirmesine denir. Hadîs rivayet metotlarındandır. Bir musannif veya
Hadîscinin bizzat kendisinin yazdığı Hadîs kitabını veya cüzünü ele geçiren
kimseye vâcid tabir edilir.
Bir muhaddisin el yazısıyla yazılmış Hadîslerini ele geçiren kimse onunla ister
çağdaş (muasır) olsun ister olmasın, aralarında mülakat olsun veya olmasın,
mülakat olduğu takdirde Hadîs işitilsin ya da işitilmesin farketmez, bu hallerin
herbirinde vicâde husule gelmiş demektir.
Vicade yoluyla elde edilen yazılı bir metindeki Hadîsleri sema'a delalet eden
eda lafızlarıyla rivayet etmek caiz görülmemiştir. Buna göre vacid, elde ettiği
mü'ellif hattiyle yazılmış Hadîsleri haddesenâ, ahberanâ, enbe'enâ gibi
lafızlarla rivayet edemez. Onların yerine isnadında vecedtu bi-hatti fulânin,
kara'tu fî kitâbihi bi-hattihî haddesenâ fulânun, kara'tu bi-hatti fulânin, an
fulânin, mâ vecedtuhû bi-hatti fulânin gibi değişik eda lafızlarından birini
kullanır. Bu lafızların hepsi, yazının mü'ellif hattı olduğu kesinkes belli
olması halinde kullanılır. Eğer yazının musannif veya ravinin el yazısı olduğu
açıkça belli değilse bu takdirde vâcid, durumu belli edecek şekilde şu
lafızlardan birini kullanır: Belağanî an fulânin (falancadan bana ulaştığına
göre); vecedtu an fulânin (falancadan naklen el yazısiyle buldum); kara'tu fi
kitabin ahberanî fulânun ennehu bi-hatti fulânin (fülanın yazısı olduğunu bana
falanın haber verdiği bir kitapta okuduğuma göre); kara'tu fi kitabin zannentu
ennehu fulânun (falanca olduğunu sandığım birinin kitabında okudum); kara'tu fî
kitabin kîle bi-hatti fulânin (falancanın el yazısiyle yazıldığı söylenen bir
kitapta okudum).
Ahmed b. Hanbel'in müsnedinde oğlu Abdullah'ın babasından vicade yoluyla rivayet
ettiği hayli Hadîs vardır. Bu tarzda rivayet edilen Hadîsler genelde munkatı
sayılırlarsa da vecedtu bi-hatti fulânin eda lafzıyla rivayetin munkatı
sayılması şüphelidir. Şu da var ki, vâcid tarafından bulunan yazılı metin
mü'ellif hattiyle değilse o zaman isnad zekera fulânun eda lafziyle sevk edilir.
Ancak bu şekilde rivayet edilen hadisler genellikle munkatı addedilmiştir.
Vicade bazen icazetle birlikte olur. Bu takdirde ravi bir şeyhin el yazısiyle
yazılmış bir metni elde ettiği takdirde o metnin rivayetine icazet almış
demektir. Öyle olunca isnadında bunu belirterek meselâ, vecedtu bi-hatti fulânin
ve ecaze lî (bu Hadîsi falancanın el-yazısiyle yazılmış buldum. O da bana
rivayetine izin verdi) gibi bir eda lafzı kullanması iyi olur.
Vicade yoluyla elde edilen Hadîslerle amel etmek konusu ihtilaflıdır. Kadı İyad,
bu ihtilafa işaret ederek çoğunluğun vicade yoluyla ele geçirilen Hadîslerle
amel edilemeyeceği görüşünde olduklarını, buna karşılık İmam Şafiî'den caiz
gördüğüne dair bir naklin bulunduğunu, bazı şafiî alimlerin de caiz gördüklerini
söylemiştir.1206
İbnu's-Salâh, vicâde usulüyle rivayet edilen Hadîslerle amel edilemyeceği
görüşünü benimsemiştir. Şöyle diyor: “Şafiîlerden bir grup vicade yoluyla elde
edilen bir Hadîsle amel etmenin, ancak nüshasına tam manasiyle itimat edilmesi
halinde caiz olacağı görüşündedirler. Bize kalırsa böyle bir Hadîs muhaddislere
arzedilse kabul etmezler. Halbuki bu kitaplarla amel etmek rivayete bağlı olduğu
takdirde rivayet şartlarının gerçekleşmesi imkansız olacağından böyle bir
kitapda bulunup da elde edilen Hadîsle amel kapısı kapanıyor demektir.”1207
en-Nevevî de aynı konuda İbnu's-salâh'a uymuş ve kendi zamanında ancak bu görüşe
güvenilebileceğini söylemiştir. 1208
Şu hale göre vicade yoluyla rivayete olduğu kadar rivayet edilen Hadislerle amel
edilmesinin caiz olduğunda da küçümsenemiyecek tereddütler vardır. Bu tereddüdün
yazıların birbirine benzemesi, meşhur muhaddislerin yazılarının kolayca taklid
edilebilmesi gibi mahzurlardan ortaya çıktığına şüphe yoktur. Bunun sonucu
olarak Hadis rivayetinde ciddiyet taraftan olanlar vicadeyi geçerli bir Hadîs
rivayet metodu olarak benimsemiş değillerdir.
Vuhdân:
Sözlükte bir sayısının karşılığı olan vahidin çoğulu olup birler manasını verir.
Hadis terimi olarak kendilerinden sadece bir tek ravinin rivayette bulunduğu
ravilere denir. Bunlar mukil olarak da bilinirler ve mechûlu'1-ayn kabul
edilirler. Kaide olarak ister tabiînden, isterse daha sonraki nesillerden olsun,
tek ravisi bulunan mukilin ismini kendisinden rivayette bulunan ravilerden
birisi açıklamış bile olsa o mukil yine mechûlu'1-ayn olarak kalır.
Yalnız bir ravisi olan şeyhlere misal olarak Amr b. Zû-Mur, Cebbar et-Tâ'î,
Abdullah b. Eğar el-Hemedânî, el-Heysem b. Haneş, Malik b. Eğar, Sa'id b.
Zî-Huddân isimleri verilebilir. Bunlardan Ebu İshâk es-Sebî'îden başka rivayet
eden olmamıştır. Aynı şekilde Sem'ân b. Meşnec ve el-Herhâz b. Mîzen de
böyledir. Bunlardan da yalnızca eş-Şa'bî rivayet etmiştir. İbn Şihâb
ez-Zuhrî'nin rivayette bulunduğu yirmi kadar tabiî vardır ki hepsi de ondan
başka rivayet eden olmadığından vuhdândan sayılmışlardır. 1209
Vuhdan konusu meçhul ravilerin bilinmesi yönünden önemlidir. Bu itibarla
müstakil kitaplar yazılmasına amil olmuştur. Müslim'in el-Munferidât
vel-Muvahhadât isimli kitabı ile el-Hasen b. Sufyân'ın eseri konuya dair yazılan
kitaplara önemli örnekler oluştururlar.
Son devir alimlerinden Ahmed Naim Bey Merhum tek ravisi olan şeyhlerden rivayet
edilen Hadîslere de vuhdan denildiğini kaydetmiştir. 1210Bu tarifin bazı
muhaddislerce vuhdana verilen mana olduğu tahmin edilebilir. Yoksa ana Hadîs
Usulü kaynaklarında böyle bir tarife delalet edecek herhangi bir ifadeye
rastlanmamıştır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi