Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hadis - 2. Sayfa - 4.Cilt

Hadis - <span id="hadis-2"></span>2. Sayfa

5- Medine'den Hoşlanmayan Kimseler [Makbul İnsanlar Değildir] 1

6- İman Medine'ye Yığılacaktır 1

7- Medinelileri Aldatanlar Günahkar Olur 1

8- Medine Surları / Kaleleri 1

    Medine Pis Olanı Barındırmaz. 2

    [Hz. Peygamberin Medine Sevgisi] 2

11- Resûlullah (S.A.V) Medine Çevresinin Boşaltılmasını Hoş Görmemiştir 2

12- Bab. 2

30- BÖLÜM ORUÇ.. 2

1- Ramazan Orucu Farzdır 2

3- Oruç Keffârettir 3

4- Reyyân Kapısı Oruç Tutanlar İçin Tahsis Edilmiştir 3

5- Sadece Ramazan Demek Mümkün Müdür Yoksa Ramazan Ayı" Demek Mi Gerekir?. 4

6- Ramazan Orucunu İman Ederek, Sevabını Allah'tan Umarak Ve Niyetli Bir Şekilde Tutmak. 4

7- Resûlullah (S.A.V) Ramazanda Diğer Günlere Nazaran Daha Cömert Olurdu. 4

8- Oruçlu İken Yalan Söylemeyi Ve Bu Yalan Doğrultusunda Amel Etmeyi Bırakmamak. 4

9- Oruçlu Olan Bir Müslüman Kendisine Kötü Söz Söyleyen Birisi Olursa "Ben Oruçluyum!' Der Mi?. 4

10- Harama Düşeceğinden Korkan Kimsenin Oruç Tutması Gerekir 4

11- "Hilali Gördüğünüzde Oruç Tutun Ve Hilali Yeniden Gördüğünüzde Oruç Tutmayı Bırakın" Hadisi 5

12- Ramazan Ve Kurban Bayramlarının Bulunduğu Aylar Eksik Olmaz. 5

13- Hz. Peygamberin (s.a.v): "Biz Ne Yazarız Ne De Hesap Ederiz" Hadisi 6

14- Ramazan Dan Bir Ve İki Gün Önce Oruç Tutulmaz. 6

15- "(Ey Kocalar), Oruç Tuttuğunuz Günlerin Gecelerinde, Eşlerinize Yaklaşmak Size Helâl Kılındı. Eşleriniz Sizin Elbiseleriniz, Siz De Eşlerinizin Elbiselerisiniz. Allah Nefsinize Güvenemeyeceğinizi Bildiği İçin Yüzünüze Bakıp, Size Bu Lütufta Bulundu. Artık Bundan Böyle Onlara Yaklaşın Ve Allah'ın Sizin İçin Takdir Buyurduğu Neslin Arayışı İçinde Olun.” Ayeti 6

16-  Şafak Vaktine, Günün Ağarması Gecenin Karanlığından Fark Edilinceye Kadar Yeyin İçin. Sonra Gece Girinceye Kadar Orucu Tamamlayın Ayeti 6

17- Hz. Peygamberin:  Bilalin Ezanı Sizin Sahur Yapmanıza Son Vermesin!' Hadisi 7

18- Sahurda Acele Etmek. 7

19- Sahur İle Sabah Namazı Arasındaki Süre Ne Kadardır?. 7

20- Sahurun Bereketi 7

21- Gündüz Vaktinde Oruca Niyet Etmek. 7

22- Oruçlunun Cünüp Olarak Sabahlaması 8

23- Oruçlunun Eşiyle İlişkisi (Mübaşeret) 8

24- Oruçlunun Eşini Öpmesi 9

25- Oruçlunun Banyo Yapması 9

26- Oruçlu Bîr Kimsenin Unutarak Yemesi Veya İçmesi 9

27- Oruçlunun Yaş Ve Kuru Misvak İle Dişlerini Temizlemesi 9

28- Hz. Peygamberin (S.A.V): "Bir Kimse Abdest Aldığında Burnuna Su Çeksin” Hadisi 10

29- Ramazan Da Oruçlu İken Cinsel İlişkiye Girmek. 10

30- Ramazanda Cinsel İlişkiye Girdiği Halde Keffâreti Ödemek İçin Hiçbir Şeyi Olmayan Birisinin Kendisine Verilen Sadakayı Keffâreti Ödemek İçin Kullanması 10

31- Ramazanda Cinsel İlişkiye Giren Bir Kimse Keffâreti Muhtaç Olan Ailesine Yedirebilir Mi?. 11

32- Oruçlunun Kan Aldırması (Hacamat) Ve Kusması 11

34- Ramazanda Bir Kaç Gün Oruç Tuttuktan Sonra Yolculuğa Çıkmak. 11

36- Resûlullahın (S.A.V) Aşırı Sıcaklar Dolayısıyla Birşeyin Gölgesine Girenlere: "Yolculuk Sırasında Oruç Tutmak Birr (Erdem / İyilik) Değildir" Demesi 12

37- Hz. Peygamberin (s.a.v) Arkadaşları (Sahabe) Yolculukta İken Oruç Tutup Tutmama Konusunda Birbirlerini Kınamazlardı 12

38- Yolculukta İken İnsanların Görebileceği Şekilde Orucu Bozmak. 12

39- Oruç Tutmaya Gücü Yetmeyenlerin Fidye Vermeleri Gerekir' Ayeti 12

40- Ramazan Orucu Ne Zaman Kaza Edilir?. 12

41- Kadın Adet Döneminde Orucu Ve Namazı Bırakır 13

42- Kaza Orucu Borcu İle Ölen Kimse. 13

43- Oruçlunun İftar Etmesi Ne Zaman Helal Olur / Oruç Yasakları Ne Zaman Serbest Olur?. 13

44- Oruçlu Su Veya Başka Ne Bulabildiyse Onunla İftar Eder 13

45- İftar Vakti Girer Girmez Orucu Açmak. 13

46- Ramazan Da İftar Ettikten Sonra Güneşin Batmadığının Anlaşılması 14

47- Çocukların Oruç Tutması 14

48- Visal Orucu Ve "Geceleyin Oruç Tutmak Yoktur Diyenler 14

49- Çokça Visal Orucu Tutan Kişileri Sakındırmak. 15

    Hz. Peygamber'in Oruçlu İken Allah Tarafından Yedirilip İçirilmestnin Anlamı 15

50- Seher Vaktine Kadar Visal Orucu Tutmak. 15

51- Kardeşine Nafile Orucunu Bozması İçin Yemin Eden Ve Bu Kendisi İçin Daha Uygun Olduğunda Onun Üzerine Kazayı Gerekli Görmeyen Kişi 15

52- Şaban Orucu. 16

53- Hz. Peygamberin Orucu Ve İftarı Hakkında Zikredilenler 16

54- Misafirin Oruç Konusundaki Hakkı 16

55- Oruç Konusunda Bedenin Hakkı 16

56- Bütün Yılı Oruçlu Geçirmek. 16

57- Kişinin Ailesinin Oruç Konusundaki Hakkı 17

    Tüm Ömrü Oruçlu Geçirmenin (Savmu'd-Dehr) Hükmü. 17

58- Bir Gün Oruç Tutup Bir Gün Bırakmak. 17

59- Davud Aleyhisselam'ın Orucu. 17

    Abdullah'ın Olayından Çıkarılacak Bazı Sonuçlar 17

60- Aydınlık Günler Orucu: Her (Kamerî Ayın) On Üç, On Dört Ve On Beşinci Günlerinde Oruç Tutmak. 18

61- Bir Topluluğu Ziyaret Edip Onların Yanında İftar Etmemek. 18

62- Ayın Sonundan Oruç Tutmak. 18

63- Cuma Günü Oruç Tutmak, Kişi Cuma Günü Oruçlu Olarak Sabahladığında İftar Edebilir. 18

64- Kişi Oruç Tutmak İçin Belirli Günleri Tahsis Edebilir Mi?. 18

65- Arefe Günü Oruç Tutmak. 19

66- Ramazan Bayramında Oruç Tutmak. 19

67- Kurban Bayramı Gününde Oruç Tutmak. 19

68- Teşrik (Kurban Bayramının İkinci, Uçuncu Ve Dördüncü) Günlerinde Oruç Tutmak. 19

69- Âşûra Günü (Muharrem Ayının Onuncu Günü) Oruç Tutmak. 20

31- BÖLÜM... 20

TERAVİH NAMAZI. 20

1- Ramazan Ayında (Teravih) Namaz(I) Kılmanın Fazileti 20

32- BÖLÜM... 21

KADİR GECESİNİN FAZİLETİ. 21

1- Kadir Gecesinin Fazileti 21

2- Kadir Gecesinin, Ramazanın Son Yedi Gecesinde Aranması 21

3- Kadir Gecesini, Ramazanın Son On Gününün Tekli Gecelerinde Aramak. 21

    Kadir Gecesinin Alametleri 22

    Kadir Gecesinin Zamanı 22   

    Kadir Gecesinin Zamanının Gizli Tutulmasının Hikmeti 22

4- Kadir Gecesinin Zamanına Ait Bilginin, İnsanların Tartışması Sebebiyle Kaldırılması 22

5- Ramazanın Son On Gününde (Salih) Amel Yapmak. 22

33- BÖLÜM... 22

İTİKÂF. 22

1- Ramazanın Son On Gününde İtikâf Yapmak Bütün Mescitlerde İtikâf Yapmak. 22

    İtikâfın Mescitte Olması Şart Mıdır?. 23

    İtikâfın Süresi 23

    İtikâfın Bozulduğu Durumlar 23

    İtikâfın Hükmü. 23

2- Adetli Kadının, İtirafta Olan Eşinin Başını Taraması 23

3- İtikâfta Olan Kişi Ancak Bir İhtiyacı İçin Evine Girebilir 23

4- İtirafta Olanın Gusletmesi 23

5- Geceleyin İtikâf Yapmak. 23

    İtikâfta Oruç Şart Mıdır?. 23

6- Kadınların İtikaf Yapması 23

    Hz. Peygamber'in Itikâfı Terk Etmesinin Sebebi 24

7- Mescitte Çadırlar Kurmak. 24

8- İtikafta Olan Kimse İhtiyaçları İçin Mescidin Kapısına Çıkabilir Mi?. 24

9- İtikaf Ve Hz. Peygamberin Ramazanın Yirminci Gününün Sabahında Çıkması 24

10- Müstehaza Olan Kadının İtikaf Yapması 24

11- Kadının İtikafta Olan Kocasını Ziyaret Etmesi 24

12- İtirafta Olan Kimse Kendisini Savunur Mu?. 25

13- İtikaftan Sabahleyin Çıkmak. 25

14- Şevval Ayında İtikaf Yapmak. 25

15- İTİKAF YAPTIĞINDA ORUÇ TUTMAYI GEREKLİ GÖRMEYENLER.. 25

16- Cahiliye Döneminde İtikaf Yapmayı Adayan, Sonra Müslüman Olan Kimse. 25

17- Ramazanın Ortasındaki On Gün İtikaf Yapmak. 25

    Hz. Peygamber'in Vefat Ettiği Yıl Yirmi Gün İtikâf Yapmasının Sebebi 25

18- İtikaf Yapmak İsteyen, Ancak Sonradan Bundan Vazgeçip İtikaftan Çıkan Kimsenin Durumu. 25

19- İtirafta Olan Kişinin, Başını Yıkamak İçin Evine Uzatması 25

34- BÖLÜM... 25

ALIM-SATIM İŞLEMLERİ. 25

1- Alım Satım İle İlgili Âyetler 25

2- Helal Bellidir, Haram Da Bellidir. Bu İkisi Arasında Şüpheli Bazı Şeyler Vardır. 26

3- Şüpheli Şeylerin Açıklanması (Tefsiri) 26

4- Şüpheli Şeylerin Hangilerinden Kaçınılır?. 27

5- Vesvese Vb. Şeyleri Şüpheli Olarak Görmemek. 27

6- Yüce Allah'ın Onlar Bir Ticaret Veya Eğlence Gördüklerinde Hemen (Dağılıp) Ona Giderler Âyeti 27

7- Kişinin Nereden Kazandığına Aldırış Etmemesi 27

8- Kumaş Vb. Şeylerin Ticaretini Yapmak. 27

9- Ticaret İçin (Yolculuğa) Çıkmak. 27

10- Deniz Ticareti 27

11- "Onlar Bir Ticaret Veya Eğlence Gördükleri Zaman Hemen Dağılıp Ona Giderler 28

12- Yüce Allah'ın "Kazandıklarınızın İyilerinden İnfak Edin" Âyeti 28

13- Rızkının Genişlemesini İsteyen Kimse. 28

14- Hz. Peygamberin Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem Veresiye Olarak Satın Alması 28

15- Kişinin Çalışarak Kendi Eliyle Kazandıkları 28

16- Alışverişte Kolaylık Ve Müsamaha Göstermek, Hakkını İsteyen Kimse, İffetli Bir Şekilde İstesin. 29

17- Ödeme Gücü Olan Kişiye Süre Tanımak. 29

18- Ödeme Zorluğu İçinde Olan Borçluya Süre Tanımak. 29

19- Alıcı Ve Satıcının (Satım Akdinde Açıklaması Gereken Şeyleri) Açıklayıp, Bir Şey Gizlememeleri, Samimi Olmaları 29

20- Karışık Hurmanın Satımı 29

21- Kasaplar Ve Et Satıcıları Hakkındaki Görüşler 30

22- Yalan Ve Gerçeği Gizlemenin, Satıştaki Bereketi Gidermesi 30

23- Yüce Allah'ın: Ey İman Edenler Kat Kat Arttırılmış Olarak Faiz Yemeyin' Sözü. 30

24- Faiz Yiyen, Faizli İşlemlere Şahitlik Eden Ve Bunu Yazan Kimse. 30

25- Faiz Yediren Kimse. 30

26- Allah Faizi Tüketir, Sadakaları İse Bereketlendirir. Allah Küfürde Ve Günahta Israr Eden Hiç Kimseyi Sevmez  30

27- Satım Akdinde Yemin Etmenin Kötü Görülmesi 30

28- Dökümcülük. 30

29- Demircilik. 31

30- Terzilik. 31

31- Dokumacılık. 31

32- Marangozluk. 31

33- Devlet Başkanının, İhtiyacı Olan Şeyleri Kendisinin Satın Alması 31

34- Binek Develerinin Ve Merkeplerin Alımsatımı 31

35- Câhiliye Döneminde Mevcut Olan Ve İslam Geldikten Sonra Da İnsanların Alış-Veriş Yaptığı Çarşı / Pazarlar 32

36- Suya Kanmayan Ve Uyuz Hastalığına Müptela Devenin Alım-Satımı 32

37- Kargaşa (Fitne) Vb. Dönemlerde Silah Satmak. 32

38- Attarlık, Misk Satmak. 32

39- Hacamatçılık (Kan Alma) 32

40- Erkekler Ve Kadınların Giymesi Mekruh Olan Şeylerin Ticaretini Yapmak. 32

41- Mal Sahibi, Pazarlık Yapma (Malına Fiyat Belirleme) Konusunda Başkalarından Daha Çok Hak Sahibidir. 33

42- Muhayyerlik Ne Kadar Süreyle Geçerlidir?. 33

43- Muhayyerlik İçin Bir Süre Belirlenmediğinde Satım Akdi Geçerli Olur Mu?. 33

44- Alıcı Ve Satıcı Birbirinden Ayrılmadığı Sürece Muhayyerdirler. 33

45- Alıcı Ve Satıcıdan Biri Akıtten Sonra Diğerine Muhayyerlik Tanışa Satım Bağlayıcı Hale Gelmiş (Kesinleşmiş) Olur. 33

46- Satıcı Muhayyer Olduğunda Satım Akdi Caiz Olur Mu?. 34

47- Bir Şey Satın Alan Kimsenin İki Taraf (Alıcı İle Satıcı) Birbirinden Ayrılmadan Önce Onu Hibe Etmesi, Satıcının Da Buna Tepki Göstermemesi, Köle Satın Alan Bir Kimsenin Satın Alır Almaz Onu Azat Etmesi 34

48- Alış Verişte Hilenin Mekruh Olması 34

49- Çarşı - Pazarlar 34

 

Açıklama

 

İmam Buhârî'nin bu bab başlığı altında naklettiği hadiste Ebû Hureyre Me­dine'de bir ceylan görse onu avlamak için peşine düşmek şöyle dursun yayıldı­ğını veya yatıp dinlendiğini görse bile ürkütmeye kalkışmayacağını belirtmekte­dir. Aslında burada vurgulamak istediği, bu ceylanı kesinlikle avlamayacağıdır. Ebû Hureyre Medine'deki hayvanların avlanmayacağına dair bu görüşü için Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Medine'nin iki kara tepesi arası harem (yasak) bölgedir" hadisini delil olarak arz etmiştir. Gerçekten de Medine biri doğu diğeri batı tarafında bulunan iki tepe arasında yer almaktadır.

Ebû Hureyre'nin bu sözü Hz. Peygamber'in saUaiiâhu aleyhi ve sellem şu hadisine de işaret etmektedir: "Medine'deki av hayvanlarının peşine düşülmez!"

 

5- Medine'den Hoşlanmayan Kimseler [Makbul İnsanlar Değildir]

 

1874- Ebû Hureyre radıy&natıu anh şöyle demiştir: Resûlullah'ın saiiaiıshu aleyhi ve ieiiem şöyle buyurduğunu işittim:

"Siz öncesine göre daha iyi bir duruma geleceği halde Medine'yi terk ede­ceksiniz. Hatta Medine yırtıcı hayvanların ve kuşların başıboş dolaştığı ıssız bir }er haline gelecek. Buradan hasredilenlerin en sonuncusu Müzeyne kabilesine nensup iki çoban olacaktır. Bu çobanlar davarlarını sürüp Medine'ye getirecek-er fakat Medine'yi ıpıssız bir halde bulacaklardır. Veda tepesine geldiklerinde ise mzlerinin üzerine yere düşüp can vereceklerdir."

1875- Süfyân İbn Ebû Züheyr radiyallâhu anh şöyle demiştir: Resûlullah'ın âhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurduğunu işittim:

"Yemen fethedilecek ve bir grup insan ailesini ve kendisine itaat edip tabi olanları toplayıp oraya göçecek. Fakat Medine onlar için daha hayırlıdır; ah keş­ke bilseler! Şam fethedilecek ve bir çok insan çoluk çocuğunu ve kendisine itaat edip tabi olanları toplayıp oraya yerleşmek üzere yola çıkacak. Halbuki Medine onlar için daha hayırlıdır; ah keşke bilseler! Irak fethedilecek ve bir çok insan çoluk çocuğunu ve kendisine itaat edip tabi olanlan toplayıp oraya yerleşmek üzere yola çıkacak. Halbuki Medine onlar için daha hayırlıdır; ah keşke bilseler!"

 

Açıklama

 

İmam Buhârî bu bab başlığı altında Medine'den hoşlanmayan ve yüz çeviren kimselerin kınandıklarını anlatmaktadır.

Ebû Hureyre hadisinde Hz. Peygamber »ıiaiıshu aleyhi ve seiiem "... terk edeceksi­niz..." ifadesini kullanmıştır. Bu ifadenin muhatapları o anda orada bulunan ger­çek muhataplar değildir; Medine'de yaşayan bazı kimselere veya o anda orada bulunan gerçek muhatapların soyundan gelenlere hitap edilmiştir.

"... öncesine göre daha iyi bir duruma geleceği halde..." ifadesiyle ilgili ola­rak Kurtubî - Kâdî Iyâd'a uyarak - şöyle demiştir:

"Bu durum gerçekten meydana gelmiştir. Zira Medine hilafetin merkezi iken insanların akın akın geldiği ve sığındığı bir yer olmuş, değişik ülkelerden alınan vergiler ve cizyeler buraya getirilmiş ve Medine en bayındır kentler arasında yer almıştır. Ancak daha sonra hilafetin merkezi Medine'den Şam'a oradan da Irak'a taşınınca burası bedevilerin elinde kalmış, fitne ve kargaşa yayılmış ve insanlar burayı terk etmeye başlamıştır. Sonunda yırtıcı hayvanların ve kuşların başıboş dolaştığı ıssız bir yer haline gelmiştir."

Nevevî konu hakkında şunları söylemiştir:

'Tercih edilen görüş Medine'nin terkedilmesinin kıyamet kopacağı zaman / dünya hayatının sona ereceği âhir zamanda gerçekleşeceğidir. Zaten Hz. Pey-gamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem anlattığı iki çobanla ilgili kıssa bu görüşü desteklemek­tedir. Zira gerek İmam Müslim'in naklettiği hadiste "sonra iki çoban haaşroiacok. ibaresiyle gerekse Buhârî'nin naklettiği hadiste "hasredilenlerin en sonuncusu /en son haşrolacak..." şeklindeki ibaresiyle bu çobanların haşredileçekleri hususu an­latılmaktadır."

İmam Mâlik'in İbn Hamâs'ın, amcası Ebû Hureyre'den merfû olarak naklettiği şu hadis de bu görüşü desteklemektedir:

"Siz öncesine göre daha iyi bir duruma geleceği halde Medine'yi terk edecek­siniz. Hatta şehre kurtlar inecek ve mescidin duuarlannın veya minberinin üzerine çıkıp ulunacaktır. I" Orada bulunan sahabiler: "Peki bu durumda meyveler ve ürünler kime kalacak?" diye sorunca Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem: "Kurda kuşa yem olacak!" buyurdu.

"Yemen fethedilecek..." İbn Abdilberr ve başka alimler şöyle demişlerdir: "Yemen Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ve Hz. Ebû Bekir zamanında fethe­dildi. Sonra da sırasıyla Şam ve Irak'ın fethi gerçekleştirildi. Bu hadis Resûlul-lah'ın saiiaitâhu aleyhi ve seiiem peygamber olduğunu gösteren açık deliller arasında yer alır. Gerçekten de bu fetihler tıpkı Resûl-i Ekrem'in saüaiiâhu aleyhi ve seiiem bildirdiği gibi gerçekleşmiştir. Hatta söz konusu bölgelerin fetih sırası da aynen Hz. Pey-gamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hadisindeki gibi olmuştur. Bu fetihlerin ardından bazı insanlar meydana gelen zenginlik ve rahatlıktan yararlanmak amacıyla Me­dine'yi terk ettiler. Halbuki sabredip Medine'de kalsalardı kendileri için daha iyi olurdu. Bu hadis ayrıca Medine'nin diğer bütün kentlerden daha üstün olduğu­nu da göstermektedir. Zaten bu konuda görüş birliği bulunmaktadır. Bu hadise dayanılarak çıkarılan bir sonuç da bazı yörelerin diğer yörelerden üstün olabile­ceğidir. Zaten alimler Medine'nin diğer yörelerden üstün olduğu konusunda ortak görüş beyan etmişlerdir. Bu konudaki tek tartışma Medine'nin mi yoksa Mekke'nin mi daha üstün olduğu yönündedir."

"... ah keşke buseleri" Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bu sözü "Keşke, Mescid-i Nebevî'de namaz kılmak, Medine'de yaşamanın sevabına nail olmak ve diğer pek çok üstünlüklere ermek gibi özellikleri düşünerek Medine'nin faziletini anlayıp kavrasalar" anlamına gelir."

Beydâvî fethedilen ülkeler hakkındaki bu hadisle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır:

"Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Yemen fethedildikten sonra bazı insanla­rın bu ülkenin şehirlerinden ve oradaki halkın yaşayışından hoşlanıp etkilene­ceklerini anlatmıştır. Bu hayranlık ise onların ailelerini de yanlarına alarak Medi­ne'den ayrılmalarına sebep olacaktır. Halbuki Medine'de kalmak aslında onlar için daha hayırlıdır. Çünkü Medine, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem harem bölge tayin ettiği (Haremü'r-Resûl), vahye beşiklik eden ve bereketlerin yağdığı bir şehirdir. Keşke bu kimseler Medine'de kalmanın dînî ve uhrevî faydalarını, yararlarını bilselerdi. Çünkü Medine'nin sağladığı bu dîni yararlar karşısında başka yerlere göçerek bu dünyanın gelip geçici faydalarını elde etmenin lafı bile olmaz."

 

6- İman Medine'ye Yığılacaktır

 

1876- Ebû Hureyre'nin naklettiğine göre Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve şöyle buyurmuştur:

"Yılanın yuvasına kıvrılıp çöreklenmesi gibi iman da Medine'ye güçlü bir şe­kilde yığılacaktır."

 

Açıklama

 

[Yığılacaktır diye tercüme edilen] Ye'rizu kelimesi birbirine kenetlenmek, bir araya gelmek ve toplanmak anlamına gelir.

Yılan avlanıp karnını doyurmak için yuvasından nasıl dışan çıkar ve kendi­sini korkutup ürküten bir canlı gördüğünde yuvasına dönerse iman da aynı şe­kilde Medine'ye döner.

Gerçekten bütün müminler Resûl-i Ekrem'e saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem olan engin muhabbetleri dolayısıyla Medine'ye gitmeye büyük bir arzu duyar. Hatta bu duygu Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yaşadığı zamandan bu yana hep Imuş ve olacaktır. O yaşarken insanlar, dini öğrenmek için Resûlullah'ın saiiaiiâhu 3yhi ve seiiem yanına gelirlerdi. Hayırlı ilk üç neslin yani sahabe, tâbiûn ve tbâu'tâbiînin yaşadığı dönemlerde ise insanlar Medine'ye bu güzel İnsanların ;Iâm'a göre yaşadıkları güzel hayatı görmeye geliyorlardı. Ardından gelen çağ-ırda yine bu ziyaretlerin arkası kesilmedi. Çünkü Müslümanlar, Resûlullah'ın ıiaiiâhu aleyhi ve seiiem kabrini ziyaret etmek, mescidinde namaz kılmak, O'nun saiiaiiâhu 3yhi ve seiiem ve ashabının bıraktığı izleri müşahede ederek bunların bereketlerin-en istifade etmek üzere akın akın Medine'ye geldiler.

 

7- Medinelileri Aldatanlar Günahkar Olur

 

1877- Sa'd radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: Resûlullah'm saiiaiiâhu aieyhi ve seiiem şöyle uyurduğunu işittim:

"Medinehlen aldatıp onlara hileli yollarla kötülük yapmaya kalkışan her kim iursa olsun tuzun suda eriyip yok olduğu gibi eriyip yok olur."

 

8- Medine Surları / Kaleleri

 

1878- Üsâme İbn Zeyd radıyaiiâhu anh anlatıyor: "Resûl-i Ekrem saiiatiâhu aleyhi ve  Medine surlarından birisine yaklaştığımız bir tepeden bakıp bize: "Benim gördüklerimi görüyor musunuz? Şüphesiz ben fitnelerin evlerinizin çevresine sağanak yağmurlar gibi yağdığı yerleri görüyorum!"[1] buyurdu.

 

Açıklama

 

Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Medine'de ortaya çıkacak olan kargaşa ve fit­nelerin çokluğunu yağmura benzetmiştir. Bu, O'nun saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem peygam­berliğinin alametlerinden biridir. Çünkü ileride olacakları haber vermiş ve ger­çekten de Medine Hz. Osman'ın şehit edilmesi, Harre olayları gibi pek çok is­tenmeyen kargaşa ve fitnelere sahne olmuştur.

Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bu hadîste "... görüyorum..." demesi kendisine bu bilginin verilmesi anlamına gelebileceği gibi fitnelerin O'nun saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem gözü önünde canlandırılmış olması da mümkündür; yani bu görme ya bilmek anlamına gelir ya da Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem gözü önünde canlandırılan sahneyi gerçekten baş gözüyle görmesi demektir. Hz. Peygamber­'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem namaz kılarken kendisine cennet ve cehennemin kıble tara­fında gösterilmesi de böyledir. [2]

1879- Ebû Bekre'nin radıyaiiâhu anh naklettiğine göre Resûl-i Ekrem saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurmuştur:

"Deccâl'in saldığı korku ve fitne Medine'ye giremeyecek. O gün Medine'nin yedi kapısı olacak ve her kapısında iki melek nöbet tutacak." [3]

1880- Ebû Hureyre'nin naklettiğine göre Resûl-i Ekrem ^siiaUâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurmuştur:

"Medine'nin geçit yerlerinde melekler nöbet tutar; oraya veba hastalığı ve Deccâl giremez." [4]

1881- Enes İbn Mâlik Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi w senem şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Mekke ve Medine dışında Deccâl'in ayak basmadığı hiçbir yer kalmayacak. Deccâl'm aşmaya çalıştığı her bir gedikte melekler Medine'yi korumak üzere saf tutacaklar. Sonra Medine'de, orada yaşayanları sarsan üç deprem olacak ve Allah Teâlâ bütün kâfir ve münafıkları oradan çıkaracak." [5]

1882- Ebû Saîd el-Hudrî anlatıyor: Bir gün Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bi2e Deccâl hakkında uzun bir konuşma yaptı. O'nun saiiaiiâhu aleyhi ve seıiem bize anlattıklarından bir kısmı şöyleydi:

"Medine'nin geçitlerini aşması kesinlikle engellenmiş olan Deccâl, Medine civarındaki boş bir araziye gelecek. O gün onun karşısına insanların en hayırlısı - en hayırlı insanlardan olan birisi- çıkacak ve şöyle diyecek: "Ben kesinlikle şahidim ki, sen Resûlullah'ın saiiaüâhu aleyhi ve seiiem bahsettiği Deccâl'sin!" Bunun üzerine Deccâl çevresindekilere: "Ne dersiniz, ben şimdi bu adamı öldürüp sonra tekrar diriltirsem artık benim iddiamdan herhangi bir kuşku duyar mısınız?" der. Onlar da: "Asla kuşku duymayız!" diye cevap verirler. Bu konuşmanın ardından Deccâl o adamı öldürür ve sonra diriltir. Adam da diriltilince şöyle der: "Allah'a yemin ederim ki, (senin yalancılığın hakkında) şu ana kadar hiç böylesine kesin bir inanca sahip olmamıştım!" Bunun üzerine Deccâl: "Bu adamı yine Öldürece­ğim ve bir daha başıma iş açamayacak!" diye karşılık verecek." [6]

 

Açıklama

 

"Mekke ve Medine dışında Deccâl'in ayak basmadığı hiçbir yer kalmayacak" ifadesini alimlerin çoğunluğu açık (zahir) ve genel (umûm) anlamını esas alarak bizzat Deccâl'in her yere gireceğini kabul etmişlerdir. Sadece İbn Hazm bu ko­nuda farklı düşünmüştür. Ona göre her yere girecek olan Deccâl değil onun birlikleri ve ordusudur. İbn Hazm Deccâl'in hüküm süreceği günlerin az olacağını dikkate alarak onun her yere girmesinin mümkün olmasını uzak bir ihtimal ola­rak görmüş gibidir. Fakat İbn Hazm, İmam Müslim'in sahihinde nakledilen ve Deccâl'in hüküm süreceği günlerden birinin bir yıl kadar olacağını anlatan riva­yeti gözden kaçırmış olmalıdır.

"Sonra Medine'de, orada yaşayanları sarsan üç deprem olacak' Bu üç dep­rem peşpeşe olacak ve imanında samimi (ihlas sahibi, şirksiz iman ehli) olma­yanları Medine'den çıkaracak. Bu depremlerin ardından Medine'de sadece sa­mimi müminler kalacak ve Deccâl de onların başına musallat olamayacak.

 

Medine Pis Olanı Barındırmaz

 

1883- Câbir İbn Abdullah anh anlatıyor:

"Bir gün bir bedevi Resûlullah'a saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem gelerek Müslüman olmak üzere beyat etti. Fakat ertesi gün telaşlı bir halde adeta çıldırmış gibi geldi ve: "Sana verdiğim bey'atı boz!" dedi. Resûl-i Ekrem saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem adamın bu talebini üç defa geri çevirdi ve şöyle buyurdu: "Medine körük gibidir; pis ve işe yaramaz olanları sürüp atar, temiz ve iyi olanları ise ortaya çıkarır." [7]

1884- Zeyd İbn Sabit anlatıyor: "Resûlullah saDaiiâhu aleyhi ve seiiem Uhud savaşı­na çıkınca onunla birlikte hareket edenlerden bir kısmı[8] ordudan ayrılıp geri döndü. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte devam eden ashabından bir kısmı: "Onları öldürelim!" derken diğer bir kısmı ise "Hayır, öldürmeyelim!" di­yordu. Bu olayla ilgili olarak "Siz ne diye münafıklar hakkında böyle iki farklı gruba ayrılırsınız ki! [9] ayeti indi ve Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seııem şöyle buyurdu:

"Ateş naşı! demirin kirini pasını temizlerse Medine de insanların iyisini kötüsünü öyle ayıklar!" [10]

 

Açıklama

 

Medine iyi olmayanları sürüp atmak ve ortaya çıkarmak suretiyle kendi top raklannda barındırmaz.

Bedevînin bey'atmın geri alınmasına yönelik talebi hakkında görüş aynlıklaı vardır. Bazılan onun Müslüman olmasıyla ilgili bey'atmdan vazgeçmek istediğin söylerken başkaları ise hicret ile ilgili bey'attan vazgeçmek istediğini savunmuştuı Bu ikinci görüş sahipleri şöyle bir açıklama yapmışlardır: "Bu bedevi Müslümaı olmaktan vazgeçme yönünde bir talebi olsaydı dininden dönmüş (irtidat) olacakı ve dolayısıyla dinden dönme suçu yüzünden öldürülmesi gerekecekti." [11]

[Ayıklar diye tercüme edilen] tenseu fiili saflaştırmak, kurtarmak anlam

larına gelir. Bu fiil ile Medine kötü olanları ayıklayınca temiz olanların ortaya çıka cağı anlatılmaktadır.

 

[Hz. Peygamberin Medine Sevgisi] [12]

 

1885- Enes îbn Mâlik'in rad!yaıiâhu anh naklettiğine göre Resûlullah nMahu

ve seiiem şöyle buyurmuştur:

"Allahım, Mekke'ye verdiğin bereketin iki katını Medine'ye ver!"

1886- Enes İbn Mâlik'in şöyle dediği nakledilmiştir:

"Resûl-i Ekrem sdiaiiâhu aleyhi ve seiiem bir yolculuktan dönerken Medine'nin bah­çelerini görünce Medine'ye olan sevgisinden dolayı yüklerini taşıyan hayvanı hızlandırır ve binek üzerinde ise bineğini dört nala koştururdu."

 

Açıklama

 

"Allahım, Mekke'ye verdiğin bereketin iki katını Medine'ye ver!" Hz. Pey-gamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem burada Medine için dilediği bereket dünyevî bere­ketlerdir. Biz bunu Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Allah'ım, sâımtza ve müddümüze bereket veri" diye yaptığı duadan anlıyoruz. Ancak Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Medine için Mekke'den daha fazla bereket dilerken dünyevî bereketlerden daha genel bir bereket de dilemiş olabilir. Yalnız böyle genel bir bereket dilenmiş olsa bile Mekke'nin üstünlüğüne ve bazı açılardan bereketinin Medine'den daha fazla olduğuna işaret eden rivayetleri de göz önüne almamız gerekecektir. Nitekim Mekke'de kılman namazın Medine'de kılman namazlardan daha faziletli ve sevap olduğunu biliyoruz.

Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bu duası Medine'nin Mekke'den daha fazilet­li ve üstün olduğunu gösterir. Fakat herhangi bir yer, nesne veya kişinin herhan­gi bir konudaki üstünlüğü onun her bakımdan (mutlak anlamda) üstün olduğu anlamına gelmez. "Eğer bu açıklamayı kabul edersek Şam'm ve Yemen'in Mek­ke'den üstün olduğunu kabul etmemiz gerekecektir. Çünkü Hz. Peygamber saiiaüâhu aleyhi ve seiiem üç defa dua ederek "Alîahım Şam'ımızı bizim için bereketli kül" demiştir" diyenlere ise şöyle cevap vermek mümkündür: "Pekiştirme ifadesi ifa­dede geçen özelliğin çoğalmasını gerektirmez."

 

11- Resûlullah (S.A.V) Medine Çevresinin Boşaltılmasını Hoş Görmemiştir

 

1887- Enes İbn Mâlik'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Seleme oğullan kendi mahallelerini bırakıp Mescid-i Nebevî'nİn yakınlarına taşınmak İstemişti. Fakat Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Medine çevresinin boşaltılmasını hoş karşıla­madı ve şöyle buyurdu: "A Seleme oğullan, (attığınız her adımda bıraktığınız) izleriniz için sevap alacağınızı hesaba katmaz mısınız?!" Bunun üzerine taşınmak­tan vazgeçip mahallelerinde yaşamaya devam ettiler." [13]

 

12- Bab

 

1888- Ebû Hureyre'nin radıyaiiâhu anh naklettiğine göre Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve  şöyle buyurmuştur: "Evim ile minberim arası cennet bahçelerinden bir bah­çedir. Minberim ise havzımın başındadır."

1889- Hz. Aişe'nin şöyle dediği nakledilmiştir: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve Bdiem Medine'ye hicret ettiğinde Ebû Bekir ve Bilal (r.anhümâ) şiddetli hummaya yakalanmışlardı. Hatta Ebû Bekir radıyaiiâhu anh kendisini humma tuttuğu zaman şöyle derdi:

"Her kime sorulursa sabah olduğunda sıhhati

Ölüm ona ayakkabısının bağından daha yakındır."

Bilâl ise rahatsızlığı biraz dindiği zamanlar ağlamaklı bir sesle:

"Keşke bir kez olsun geçirsem geceyi

İzhirlerle ve Celillerle dolu bir vadide.

Acaba görecek miyim bir gün Micenne pınarlarını

Bir gün tüm görkemiyle karşıma dikilecek mi Şâme ve Tafîl dağlan"

diye mırıldanır ve Mekke'li müşriklerin ileri gelenlerine şöyle beddua ederdi:

"Allah'ım onlar bizi nasıl yurdumuzdan atıp bu vebalı topraklara gönder-dilerse, sen de Şeybe İbn Rebîa'yı, Utbe İbn Rebîa'yı ve Ümeyye İbn Halefi rahmetinden kov!"tir:

Bu yaşananlardan sonra Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle dua etmiş-

"Allah'ım Medine'yi bize Mekke'yi sevdiğimiz gibi hatta Mekke'ye olan sevgi­mizden daha fazla sevdir. Allah'ım sâımıza ve müddümüze bereketler ver, Medine'yi hastalıklardan temizle, sağlıklı bir yer eyle. Buradaki hummayı Cuhfe'ye gönder!"

Hz. Aişe şöyle demiştir: "Biz Medine'ye geldiğimizde burası yeryüzünün en vebalı bölgesi İdi. Buthân'dan akan pis sular hastalık saçıyordu." [14]

1890- Hz. Ömer'in şöyle dua ettiği nakledilmiştir:

"Allah'ım bana senin yolunda şehit olmayı nasip et, şehadet nimeti ile rızıklandır beni ve Resulünün şehrinde ölmeyi lütfet!"

 

Açıklama

 

Hz. Peygamberin saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem evi İle minberi arasını cennet bahçele­rinden bir bahçe olarak nitelendirmesi şu anlamlara gelir:

1- "Burası inen rahmet, huzur ve özellikle Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyh, ve seiiem zamanında burada kurulan zikir halkalarına devam etmek suretiyle hasıl olan manevi mutluluk (saadet) açısından cennet bahçesi gibidir." Bu açıklamaya göre Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hadisi benzetme edatı kullanılmadan yapıl­mış bir benzetme (teşbih) olur.

2- "Burada ibadet etmek kişinin cennete girmesine vesile olur." Bu durumda Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hadisi mecazî bir anlam taşır.

3- Hadis açık anlamı ne ise o yönde anlaşılır ve burasının ahiret gününde cennete taşınması suretiyle gerçekten bir cennet bahçesi olacağı kabul edilir.

Alimlerin bu hadisle ilgili olarak yaptıkları yorumların özeti bundan ibarettir. Açıklamaların kuvveti ve doğruya yakınlığı da yukarıdaki sıraya göredir.

"Minberim ise havzanın başındadır1' ifadesi şu anlama gelir: "Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem minberi kıyamet gününde oraya taşınıp Havzınm başına dikilecek­tir." Alimlerin çoğunluğuna göre Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bu sözü söylediği sırada kullandığı minberin bizzat kendisi oraya nakledilecektir. Bazıları ise kıyamet gününde kendisi için kurulacak olan minberin kasdedildiğini söylemişlerdir. Ancak İlk açıklamanın daha açık olduğunu söylemek mümkündür.[15]

 

30- BÖLÜM ORUÇ

 

1- Ramazan Orucu Farzdır

 

Allah Teâlâ şöyls buyurmuştur: "£y iman edenleri Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunur­sunuz."

1891- Talha İbn Ubeydullah (r.a) anlatıyor; "Saçı başı dağınık çölden gelen bir A'rabî Resûlullah'ın (s.a.v) yanma geldi ve aralarında şöyle bir konuşma geç­ti:

-  Ey Allah'ın Resulü, Allah'ın bana farz kıldığı namazlar hakkında bana bilgi veriniz!

- "Sadece beş vakit namazdır. Ancak nafile kılmak istersen o başka".

- Peki Allah'ın bana farz kıldığı oruç hakkında bilgi verir misiniz?

- "Ramazan orucudur. Ancak nafile oruç tutmak istersen o başka".

- Allah'ın bana farz kıldığı zekât hakkında bilgi veriniz!

Talha İbn Ubeydullah sözlerine şöyle devam etti: Bu sorunun ardından Hz. Peygamber (s.a.v) ona dinimizin emirlerini tek tek anlattı. Bunun ardından o A'rabî şöyle dedi: "Seni hak ile gönderip yücelten Allah'a yemin ederim ki ne nafile ibadet ederim ne de bu söylediklerinin dışına çıkıp farz görevleri eksilti­rim!" Resûlullah (s.a.v) de adamın verdiği bu karşılıktan sonra:

"Eğer doğru söylüyorsa kurtuldu! - başka bir rivayete göre de - Eğer doğru söylüyorsa cennete girdi" buyurdu."

1892- Abdullah İbn Ömer'in (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: "Resûlullah (s.a.v) Aşure günü oruç tuttu ve ashabına da bu orucu tutmalarını emretti. An­cak Ramazan orucu farz kılınınca Aşure orucu terk edildi. Abdullah İbn Ömer bu günde ancak devamlı olarak tuttuğu oruca denk gelirse oruç tutardı."[16]

1893-Hz. Aişe'nin (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: "Kureyşliler cahiliyye döneminde Aşure günü oruç tutarlardı. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.v) de Aşure orucunun tutulmasını emretti. Bu, Ramazan orucu farz kılınana kadar böyle devam etti ve Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

"Artık dileyen bu orucu tutsun dileyen tutmasın!"

 

Açıklama

 

Ayette farz kılındığı bildirilen oruç Ramazan orucudur. Alimler Ramazan oru­cundan önce farz olan bir oruç bulunup bulunmadığı konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Şâfiîlerin de aralarında bulunduğu alimlerin çoğunluğuna göre Ra­mazan orucundan önce farz kılınan hiçbir oruç olmamıştır. Hanefilerin de kabul ettiği diğer görüş ise farz kılınan ilk orucun Aşure orucu olduğu ve bu hükmün Ramazan orucunu farz kılan ayet ile neshedildiği yönündedir.

Şâfiîlerin kendi görüşlerini desteklemek üzere gösterdikleri delillerden biri Muaviye'den merfû olarak nakledilen şu hadistir: "Allah size bu orucu tutmanızı farz kılmadı." Bu hadis hakkında ayrıntılı açıklama oruç konusunun sonlarında yapılacaktır.

Hanefîler, zikrettikleri deliller arasında ise yukarıda geçen İbn Ömer ve Aişe hadisleri bulunmaktadır. Zira bu hadislerde Aşure günü oruç tutulması Resûlullah (s.a.v) tarafından emredilmiştir. Emir ise bu orucun farz olduğunu gösterir. Ayrıca ileride gelecek olan ve aynı zamanda İmam Müslim tarafından da nakledilen Rebî Binti Muavviz hadisi ile merfu olarak nakledilen Mesleme hadisi Hanefilerin delil­leri arasındadır. Rebî Binti Muavviz hadisi şöyledir: "Kim sabaha oruçlu olarak girerse orucunu tamamlasın!" Rebî Binti Muavviz şöyle demiştir: "Biz bu orucu tutar ve küçük yaştaki çocuklarımıza tuttururduk." Mesleme hadisi ise şöyledir: "Kim herhangi bir şey yemişse günün kalan kısmında orucu tutsun; hiçbir şey yemeyenler de orucu tutsun!"

1894-Ebû Hureyre'nin naklettiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuş-

"Oruç bir kalkandır. Oruçlu olan kimse oruca uygun olmayan işler yapma­sın ve (aklı başında insana yakışmayan) cahilce işlere kalkışmasın! Eğer birisi kendisi ile kavga etmeye yellenirse veya kendisine söverse 'ben oruçluyum' de­sin! Canımı elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki oruçlunun ağzının koku­su, Allah katında miskin kokusundan daha güzel kokar. (Allah Teâlâ şöyle bu­yurmuştur) Oruçlu kimse yemeyi ve içmeyi benim için terk etmiş, benim için şehvetinden I isteklerinden vazgeçmiştir. Oruç tamamen benim içindir ve bu ibadetin karşılığını bizzat ben veririm. İyiliklere de on katı mükafat verilir"[17]

 

Açıklama

 

"Oruç bir kalkandır" ifadesi ile ilgili olarak Kurtubî şu açıklamaları yapmıştır: "Oruç kurallarına uyulması, meşruiyyet sınırlarına riâyet edilmesi bakımından bir örtüdür. Dolayısıyla oruçlu bir kimsenin orucunu bozacak ve sevabını azaltacak herşeyden (her türlü söz, davranış ve düşünceden) uzak durması gerekir. Zaten "Sizden biri oruçlu olduğu gün oruca uygun olmayan işler yapmasın, şehvetini bir tarafa bıraksın..." hadisi de bunu gösterir. Ancak orucun örtü ve kalkan oluşu ile ilgili olarak şu açıklamaları yapmak da mümkündür:

1- Oruç, sağladığı yarar yani şehevî arzuları dizginlemesi ve zayıflatması bakırcımdan bir örtüdür. Nitekim bu hadisin başka rivayetlerinde oruç tutanın, şehevî İstek ve arzularına gem vurmasına işaret edilmiştir.

2- Oruç, oruç tutmak sayesinde kazanılan sevap ve İyiliklere kat kat karşılık verilmesi bakımından bir örtüdür".

Kâdî Iyâz "el-İkmâl" adlı eserde şöyle der: "Oruç günahlardan veya cehen­nem ateşinden ya da bunların tamamından koruyan bir kalkandır." İmam Nevevî orucun hem günahlardan hem de cehennem ateşinden koruyan kalkan olduğu yorumunu çok açık ve kesin bir ifade ile belirtmiştir.

İbnü'l-Arabî konu hakkındaki görüşlerini şöyle arz eder: "Oruç cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır. Çünkü oruç şehevî isteklerden (hatta meşru bazı İhtiyaçlardan) uzak durmak anlamına gelir. Cehenneme giden yol İse şehevî arzularla döşenmiş ve etrafını şehvetler kuşatmıştır. Dolayısıyla bir kimse dünya­da iken canının çektiği şehevî arzulardan uzak durursa, nefsini dizginlerse bu tavrı ahirette kendisi için cehennem ateşinden koruyan bir örtü olacaktır."

Ebû Ubeyde İbnü'l-Cerrâh'tan nakledilen rivayette geçen ek bir bilgi gıybetin (insanların arkasından konuşup onları çekiştirmenin) oruca zarar vereceğini gös­termektedir. Hz. Aişe'den de bu doğrultuda bir rivayet nakledilmiştir. Hatta el-Evzâî gıybetin oruca verdiği zarar hakkında şöyie demiştir: "Gıybet orucu bozar ve o günkü orucun kaza edilmesini gerektirir."

Zahirî mezhebinin en önemli şahsiyetlerinden olan Ibn Hazm daha da ileri­ye giderek şöyle demiştir: "Bir kimsenin oruçlu olduğunu unutmaksızın kasıtlı olarak işlediği sözlü veya fiilî her türlü günah orucu bozar. Çünkü Resûlullah (s.a.v) herhangi bir kayıt getirmeksizin: "Oruçlu olan kimse oruca uygun olma­yan işler yapmasın ve (aklı başında insana yakışmayan) cahilce işlere kalkışma­sın!" buyurmuştur. Ayrıca "Bir kimse yalan I boş söz söylemeyi ve bu doğrultuda iş yapmayı terk etmezse, Allah'ın o kişinin yemeyi ve içmeyi bırakmasına ihtiyacı yoktur!" hadisi de bunu gösterir."

Ancak alimlerin çoğunluğu bu hadisleri esas alarak başta gıybet olmak üze­re diğer günahların haram olduğunu kabul ederler ancak orucu bozan şeyler arasında sadece yemeye, içmeye ve cinsel ilişkide bulunmaya yer verirler.

İbn Abdilberr bu hadise bakarak orucun diğer ibadetlere göre daha özel bir konumunun bulunduğunu ve onlara üstün kılındığını söylemiştir: "Orucun ce­hennem azabından koruyan bir kalkan olması bu ibadetin üstünlüğünü göster­mesi açısından sana yeter!"

Nesâî'nin sahih bir senedle naklettiği bir rivayete göre Ebû Ümâme şöyle demiştir: "Ey Allah'ın Resulü, bana yapmam gereken bir vazife verin ve ben bunu uygulayayım" dedim. Bana şu emri verdi: "Oruca devam et. Zira orucun bir benzeri (misli) yoktur." Başka bir rivayette ise bu ifade şöyle geçmektedir: "Zira orucun bir dengi yoktur!"

Ancak alimlerin çoğunluğu tarafından yaygın olarak kabul edilen görüş, namazın diğer ibadetlerden daha üstün olduğu yönündedir.

["Oruçlu olan kimse oruca uygun olmayan işler yapmasın" diye tercüme edilen] Fe lâ yerfüs ifadesine şu anlamlar verilmiştir: "Kötü söz söyle­mesin, cinsel ilişkide bulunmasın, cinsel arzulan uyaracak sevişme, öpüşme gibi işlere kalkışmasın!"

Hz. Peygamber'in (s.a.v) ikinci yasağı ise cahilce işlere kalkışmamaya yöne­liktir. Kurtubî bu yasaklarla ilgili olarak şunları söylemiştir: "Bu hadiste getirilen yasakların sadece oruç tutulan günlere has olduğu sanılmamalıdır; bunlar her zaman için yasaktır, asla mubah görülemez. Hadiste oruçlu iken bu şekilde dav-ranılmamasının emredilmesi yasağın oruç ile daha da pekiştiğini göstermekte­dir."

"Canımı elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki oruçlunun ağzının ko­kusu Allah katında miskin kokusundan daha güzel kokar." Allah Teâlâ koku almaktan münezzeh olduğu halde[18] hadiste oruçlunun ağız kokusunun Allah'a misk kokusundan daha güzel olduğunun ifade edilmesi farklı açıklamaların orta­ya çıkmasına sebep olmuştur. İbn Abdilberr'in de katıldığı bir açıklamaya göre hadiste kasdedilen şudur:"Size göre misk nasıl değerli bir koku ise Allah katında da oruçlunun ağız kokusu öyledir; misk nasıl size çok yakın ve çekici geliyorsa oruçlu da Allah'a öyle yakın olacaktır."

Aslında bütün ibadetler Allah için olduğu ve bunların karşılığını yine Allah vereceği halde oruç hakkında özellikle "Oruç tamamen benim içindir ve bu iba­detin karşılığını bizzat ben veririm" buyurulması alimlerin farklı görüşler ileri sürmesine neden olmuştur.

1- Bu görüşlerden biri şöyledir: "Başka ibadetlere riya / gösteriş unsuru gire­bileceği halde oruca riya karışmaz. Mâzirî'nin naklettiği bu görüşü Kâdî Iyâz Ebû Ubeyd'den rivayet etmiştir. Ebû Ubeyd'in "Ğarîbül-Kufân" adlı eserindeki ifade­si şöyledir: "... Buraya kadar söylediklerimizden bütün iyi amellerin Allah için yapıldığını ve bunların karşılığını da Allah'ın vereceğini öğrenmiş olduk. Anladı­ğımız kadarıyla hadiste orucun özellikle zikredilmesinin sebebi, bu ibadetin herhangi bir eylem ile dışarıya yansıyan bir yönünün bulunmamasıdır; oruç tama­men kalpte gerçekleşen bir ibadettir."

Kurtubî şöyle der: "Bütün amellere riya karışabildiği halde oruç sadece Allah tarafından bilinebilecek bir ibadettir. İşte bu yüzden Allah Teâlâ bu ibadeti ken­disine izafe ederek kudsî hadisle şöyle buyurmuştur: "Oruç benim içindir... be­nim için şehvetinden / isteklerinden vazgeçmiştir."

İbnü'l-Cevzî'nin açıklamaları da bu yöndedir: "Bütün ibadetlerin dışarıya yansıyan eylemsel bir yönü vardır ve bu ibadetlerin görünen yönü bile kusurdan uzak (selîm) değildir. Halbuki oruç bu açıdan diğer ibadetlerden farklıdır." Mâzirî bu cevabı beğenip yerinde bulduğunu belirtmiştir. Kurtubî de şu açıklamaya yer vererek bu görüşü destekler: "İnsanların İşlemiş oldukları amellere riya karışma tehlikesi her zaman bulunduğu İçin bu ameller doğrudan insanlara nispet edilir. Halbuki oruç böyle değildir. Zira dış görünüşü açısından değerlendirildiğinde tok olduğu için yemek yemeyen kişi ile Allah'a yaklaşmak maksadıyla yemek yeme­yen kimse arasında fark yoktur."

2- "... bu ibadetin karşılığını bizzat ben veririm" ifadesi şu anlama gelir: "Oruca verilecek sevabın miktarını ve oruçlunun yaptığı iyilikler karşılığında kaç kat mükafat alacağını sadece ben bilirim. Diğer ibadetlerin durumu hakkında ise bazı insanlar bilgi sahibi olabilir." Kurtubî şöyle demiştir: "Yapılan iyi işlerin karşı­lığının/sevabının on katından yedi yüz katma hatta Allah'ın dilediği kadar fazla­sıyla verileceği insanlara açıklanmıştır. Ancak oruç ibadetinin konumu çok fark­lıdır. Çünkü Allah Teâlâ bu ibadete sınırsız bir sevap verecektir."

Alimler böylesine büyük mükafat vâdedilen orucun, her türlü sözlü ve fiili günahtan korunmuş bir oruç olduğunda ittifak etmişlerdir.

 

3- Oruç Keffârettir

 

1895- Huzeyfe (r.a) anlatıyor: Birgün Hz. Ömer; "Resûlullah'm (s.a.v) fitne­ler hakkında bir şey söylediğini duyup öğrenen var mı?" diye sordu. Ben: "Resûlullah'm bu konu hakkında şöyle buyurduğunu işittim:

"Kişinin kıldığı namaz, tuttuğu oruç ve verdiği sadaka; ailesi, malı ve komşusu konusunda düştüğü hatalara ve çektiği sıkıntılara (fitne) keffâret olur" deyince aramızda şöyle bir konuşma geçti:

-  "Ben bunu sormamıştım ki!  Ben denizin dalgaları gibi etrafımızı kuşatacak fitneleri soruyorum!"

- "Fakat seninle bu fitneler arasında kapalı bir kapı var!"

- "Peki bu kapı açılacak mı yoksa kırılacak mı?"

- "Kırılacak!"

- "Öyleyse kıyamet gününe kadar bir daha hiç kapanmayacak demektir!"

Bu hadisin râvilerinden Şakîk şöyle demiştir: "Biz, Mesrûk'tan "Hz. Ömer kapının kim olduğunu biliyor muydu?" diye Huzeyfe'ye sormasını rica ettik. Mesrûk İbnü'1-Ecda bu soruyu yöneltince Huzeyfe: "Tabi ki, hem de dünün bu günden önce olduğunu bildiğinden daha iyi biliyordu!" diye cevap verdi."

 

4- Reyyân Kapısı Oruç Tutanlar İçin Tahsis Edilmiştir

 

1896- Sehl (r.a) Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Cennette Reyyân adında bir kapı vardır. Kıyamet gününde bu kapıdan sade­ce oruç tutanlar girecektir; onlardan başka hiç kimse bu kapıdan geçemeyecektir, O gün: "Oruç tutanlar nerede?" diye sorulacak. Oruçlular da ayağa kalkacak ve bu kapıdan geçip cennete girecek. Onlar girdikten sonra bu kapı kapanacak ve hiç kimse bir daha bu kapıdan giremeyecek."[19]

1897- Ebû Hureyre Hz. Peygamber'in (s.a.v) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Kim Allah yolunda bir çift mal infâk ederse I hayır yaparsa cennetin kapıla­rından şöyle seslenilir: Ey Allah'ın kulu, senin bu yaptığın gerçekten bir hayırdır. Namaza devam edenler (namaz ehli) namaz kapısından çağırılırlar, cihad eden­ler (cihad ehli) cihad kapısından çağırılırlar, oruçhnnı aksatmayanlar (oruç ehli) Reyyân kapısından davet edilirler, sadaka verenler (sadaka ehli) sadaka kapısın­dan ağırlanırlar."

Hz. Peygamber (s.a.v) böyle buyurduktan sonra Hz. Ebû Bekir: "Anam ba­bam sana feda olsun ey Allah'ın Resulü! Bu kapılardan çağırılan kimselere hiçbir sıkıntı olmayacağı belli. Peki bahsettiğiniz kapıların hepsinden çağırılan biri ola­cak mı?" diye sordu. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

''Evet, umarım sen onlardan biri olursun!"[20]

 

Açıklama

 

Reyyân, cennet kapılarından birisinin özel ismidir. Bu kapıdan sadece oruçlu olanlar girecektir. Bu kelime susuzluğa kanmak anlamındaki "reyy djj)" kelime­sinden türemiştir. Dolayısıyla bu isim ile oruçluların genel durumu arasında bir uyum söz konusudur. İleride bu kapıdan geçen kimselerin bir daha hiç susuzluk çekmeyeceklerine dair bilgiler de verilecektir.

"Kim Allah yolunda bir çift ma! infâk ederse/hayır yaparsa" ifadesinde geçen "Allah yolunun" ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazılarına göre burada kasdedilen cihaddır. Bazı alimler ise "Allah yolunda " terkibinin daha genel bir anlama geldiğini söylemişlerdir.

Allah yolunda harcanan bir çift mal ise ileride açıklanacağı gibi hangi türden olursa olsun bütün mallan ifade etmektedir.[21]

 

5- Sadece Ramazan Demek Mümkün Müdür Yoksa Ramazan Ayı" Demek Mi Gerekir?

 

Her iki ifadenin kullanılabileceğini söyleyenler de vardır. Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Kim Ramazariı tutarsa..." Başka bir hadiste ise şöyle geç­mektedir: "Ramazan'ı öne almayın!..."

1898- Ebû Hureyre'nİn naklettiğine göre Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyur­muştur: "Ramazan geldiğinde cennetin kapıları açılır."[22]

1899- Ebû Hureyre'den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle bu­yurmuştur:

"Ramazan ayı girince göklerin kapıları açılır, cehennemin kapılan kapatılır ve şeytanlar zincirlere vurulur."

1900- Abdullah İbn Ömer, Resûlullah'ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu işitmiştir:

"Hilali gördüğünüzde oruç tutun ve hilali yeniden gördüğünüzde oruç tut­mayı bırakın. Haua bulutlu olduğu zaman hilali göremezseniz o ayı hesaplayarak belirleyin!1'[23]

 

Açıklama

 

Ramazan kelimesinin ay kelimesi ile tamlanabileceğini söyleyenler, Kur'an'daki kullanımını delil olarak gösterirler. Nitekim Kur'an'da "Ramazan ayı.."[24] tamlaması kullanılmıştır. Hadislerde "ay" kelimesinin hazfedilmesi ise râvilerden kaynaklanmış olabilir. İşte belki de konu hakkında tam bir netlik bulunmadığı için İmam Buhârî buradaki başlıkta kesin bir ifade kullanmamıştır.

Mâlikîler Ramazan kelimesinin "ay" ile tamamlanmadan kullanılmasını mek­ruh kabul etmişlerdir. İbnü'l-Bâkıllânî ve Şâfiîlerin çoğunluğu ise şu görüşü sa­vunmuşlardır: "Herhangi bir cümlede Ramazan kelimesi, tamlanan {yani ay kelimesi) olmadan kullanılmış olsa bile eğer "ay"m kasdedildiğini gösteren bir karine varsa mekruh olmaz." Buna karşılık alimlerin çoğunluğuna göre Ramazan kelimesini tek başına kullanmakta herhangi bir sakınca yoktur.

Oruç ayına "Ramazan" adının niçin verildiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür:

1- Ramazan denmesinin sebebi bu ayda günahların yakılıp yok edilmesidir.

2- Ramazan denmesinin sebebi oruç başlangıcının çok sıcak günlere denk gelmesidir.[25]

Şeytanların zincirlere vurulması ile ilgili olarak Halîmî şunları söylemiştir: "Burada kasdedilen şeytanların, Allah katında tutulan kayıtları dinlemek çabası­na giren şeytanlar olması ihtimal dahilindedir. Çünkü Kur'an'ın nazil olduğu zamanlarda bu şeytanların yükselip olan biteni dinlemeleri engellenmiştir. Ra-mazan'da ise bu korumayı daha da güçlendirmek için ayrıca zincirlere vurulur­lar. Şeytanların zincirlere vurulması için şöyle bir ihtimalden de söz etmek müm­kündür: Şeytanlar Müslümanlara vesvese verme konusunda daha da sınırlandı­rılmışlardır. Bu açıdan diğer insanlara vesvese verme konusundaki serbestlik ve rahatlıkları Müslümanlar hakkında söz konusu değildir. Çünkü Müslümanlar şehevî arzuların belini kıran ve bu arzuları kökünden koparan oruç, Kur'an oku­ma ve Allah'ı zikretme gibi ibadetlerle kendilerini korumaktadırlar.

 

6- Ramazan Orucunu İman Ederek, Sevabını Allah'tan Umarak Ve Niyetli Bir Şekilde Tutmak

 

Hz. Aişe Resûlulİah'm (s.a.v) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "{Kabe'ye sal­dıran orduda yer alanlar) niyetlerine göre diriltilecekler."

1901- Ebû Hureyre'nin naklettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle bu­yurmuştur:

"Kim Kadir gecesini iman ederek ve sevabını Allah'tan umarak ihya ederse geçmiş günahları bağışlanır. Kim Ramazan orucunu iman ederek ve sevabını Allah'tan umarak tutarsa geçmiş günahları bağışlanır."

 

Açıklama

 

Başlıkta geçen "iman ederek " ifadesi "bu ayda oruç tutmanın farz olduğuna inanarak" anlamına gelir. "Sevabını Allah'tan umarak" anlamında yorumlanan "ihtisâb" kelimesi ile ilgili olarak Hattâbî şu açıklamayı yapmıştır: "Bu kelime azimet anlamındadır. Azimet ise orucu tutarken sevap kazanma arzusu ve tam bir gönül hoşnutluğu içinde olmaktır. Bu da orucu bir yük ve angarya olarak görmemek, oruç tutulan günlerin çok uzun olduğundan şikayet etmemekle mümkün olur."

[Hz. Aişe'den nakledilen rivayet İmam Buhârî tarafından Kitâbü'l-Büyû'un başlarında tam olarak zikredilmiştir. Bu rivayet şöyledir: "Bir ordu Kabe'ye saldı­racak. Ancak bunlar (Mekke ile Medine arasındaki) Beydâ denen yere geldikle­rinde yerin dibine geçirilecekler. Fakat bu orduda yer alanlar niyetlerine göre diriltilecekler."][26] İmam Buhârî niyetin amele etkisini göstermek İçin bu rivayete yukarıdaki başlık altında yer vermiştir. Çünkü söz konusu rivayetten anlaşıldığı kadarıyla Kabe'ye saldıran orduya herkes isteyerek katılmayacaktır; bazı kimseler zorla (ikrah altında) bu orduya sokulacaklardır. İşte kıyamet gününde, bu ordu­da yer alanlar diriltildikleri zaman niyetlerine göre hesaba çekileceklerdir; isteye­rek katılanlar cezalandırılacak, fakat zorlandıkları İçin orduya katılmaktan başka çıkar yolları olmayanlar cezalandırılmayacaktır.

 

7- Resûlullah (S.A.V) Ramazanda Diğer Günlere Nazaran Daha Cömert Olurdu

 

1902- Abdullah İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir:

"Hayır yapma konusunda Resûl-i Ekrem (s.a.v) insanların en cömerti idi. Hele Ramazan girip Cebrail (a.s) İle buluştuğunda daha da cömert olurdu. Ceb­rail (a.s), Ramazan ayında her gece Hz. Peygamber (s.a.v) ile buluşurdu ve Resûlullah (s.a.v) ona Kur'an'ı arz ederdi. İşte Cebrail (a.s), Resûl-i Ekrem (s.a.v) ile buluştuğu zaman Hz. Peygamber (s.a.v) rüzgarla sürüklenen yağmur yüklü bulutlar gibi cömert olurdu."

 

Açıklama

 

Bu rivayetle ilgili ayrıntılı açıklama "Bedü'1-vahy (vahyin başlangıcı)" başlığı altında yapılmıştı. Zeynüddîn İbnü'l-Müneyyir, Abdullah İbn Abbâs'ın yaptığı benzetme hakkında şu açıklamayı yapmıştır:

"Resûluliah'ın (s.a.v) hayır yapma konusundaki cömertliği ile rüzgarla sürük­lenen yağmur yüklü bulutların cömertliği arasında kurulan benzetmenin yönü hakkında şunları söyleyebiliriz: Buradaki rüzgar rahmet rüzgarıdır. Allah Teâlâ bu rüzgarı susuzluktan çatlayan ölü topraklara ve verimli arazilere yağmur yüklü bulutlar taşıması için gönderir. İşte Hz. Peygamber'in (s.a.v) gerek yoksulları ve ihtiyaç sahiplerini gerekse zenginleri ve herhangi bir İhtiyacı olmayanları kuşatan cömertliği, rahmet rüzgarlarıyla taşman bulutların cömertliğinden ve bereketin­den daha fazladır."

 

8- Oruçlu İken Yalan Söylemeyi Ve Bu Yalan Doğrultusunda Amel Etmeyi Bırakmamak

 

1903- Ebû Hureyre'den (r.a) nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöy­le buyurmuştur:

"Yatan söylemeyi ve bu yalana şahidhği bırakmayan kimsenin yemeyi ve içmeyi bırakmasına Allah'ın asla ihtiyacı yoktur."

 

Açıklama

 

Böyle bir kimsenin yemeyi ve içmeyi bırakmasına Allah'ın ihtiyacının bu­lunmaması hakkında İbnü'l-Müneyyir şu açıklamayı yapmıştır:

"Hz. Peygamber'in (s.a.v) bu ifadesi, bir kinayedir. Anlatılmak istenen ise söz konusu orucun kabul edilmeyeceğidir. Bu yönüyle söz konusu ifade, "ihtiya­cı dolayısıyla birisinden yardım isteyen fakat beklediği karşılığı tam olarak ala­madığı için öfkelenerek; "Bana bunu mu reva görüyorsun? Ben bunu istemem, ihtiyacım yok benim!" diyen kimsenin sözüne benzer. "Kestiğiniz kurbanların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır. Sizden O'na ancak takva u/aşır"[27] ayetinde ifade edilen durum bu hadisle yaklaşık olarak aynı anlamı ifade etmektedir. Burada anlatılmak istenen şudur: "Allah razı olduğu amelleri kabul eder; kabul rızanın bir sonucudur. Halbuki böyle durumlarda Allah'ın rızası tecelli etmez; dolayısıyla söz konusu ameller kabul de edilmez."

İbnü'l-Arabî şöyle demiştir:

"Bu tür işleri yapanlar tuttukları oruç karşılığında herhangi bir sevap alamaz­lar. Bu şu anlama gelir; yalancılık ve yalan doğrultusunda amel etmek karşılığın­da kazanılan günah karşısında tutulan orucun sevabı mizanda bir şey ifade etmez.

Beyzâvî ise konu hakkında şunları söylemiştir:

"Orucun farz kıltnmasındaki maksat, bizatihi aç ve susuz kalmak değildir. Amaç bunun da ötesindedir. Zira aç ve susuz kalmakla sağlanmak istenen; şe­hevî arzuların belini kırmak ve nefs-i emmâreyi (devamlı olarak kötülüğü emre­den nefsi) nefs-i mutmainneye (Allah'ın zikri ile huzur bulan nefse) boyun eğ­dirmektir. Eğer oruç bunu sağlamıyorsa Allah Teâlâ ona kabul nazarıyla bak­maz. Bu bakımdan "Allah'ın böyle bir oruca ihtiyaç duymaması", o orucun kabul edilmeyeceğini anlatan mecazî bir İfadedir.

 

9- Oruçlu Olan Bir Müslüman Kendisine Kötü Söz Söyleyen Birisi Olursa "Ben Oruçluyum!' Der Mi?

 

1904- Ebû Hureyre'den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Oruç dışında insanların işlemiş olduğu bütün amelleri kendileri içindir. Oruç ise benim içindir ue onun karşılığını bizzat ben veririm. Oruç bir kalkandır, içinizden biri oruçlu olduğu gün oruca uygun olmayan işler yapmasın ue bağırıp çağırarak kavga etmesin! Eğer birisi kendisine söverse veya kendisi ile kavga etmeye yellenirse 'ben oruçluyum' desin! Canımı elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki oruçlunun ağzının kokusu Allah ka­tında miskin kokusundan daha güzel kokar. Oruçlunun iki sevinç anı vardır: Orucunu açtığı zaman iftar vaktinde sevinir ve Rabbine kavuştuğu zaman tuttu­ğu oruç dolayısıyla sevinç duyar."

 

Açıklama

 

Oruçlu iken kötü söz söyleme ve uygun olmayan işler yapma yasağı daha önce de açıklandığı gibi oruç anında bu tür işlere kalkışmanın yasaklığını pekiş­tirmeye yöneliktir. Zira bu tür fiiller ve sözler oruçlu olmayanlar için de yasaktır.

Oruçlunun ilk sevinç anıyla ilgili olarak Kurtubî şunları söylemiştir:

"Oruçlu iftar saatinde orucunu açtığında artık açlığına ve susuzluğuna son verir. Bu vakitte artık orucu açmak mubah olduğu için bir neşe duyar. İşte bu neşe ve sevinç tabiîdir / doğaldır." İlk anda akla gelen anlam bu olmakla birlikte şu görüş de ileri sürülmüştür: "Oruç açıldığı anda duyulan sevinç; orucun ta­mamlanmasından, bu ibadetin sona ermesinden, Allah'ın kuluna lütfettiği rahat­lıktan ve bir sonraki oruç için destek olmasından kaynaklanır." Fakat bana göre bu sevinci daha kapsamlı bir şekilde yorumlamak da mümkündür. Bu yorum, herkesin sevincinin kendi makamına göre olacağını öngörmektedir. Dolayısıyla; kimisi açlık ve susuzluğunu giderdiği İçin mubah olan bir yolla doğal olarak se­vinirken kimisi de burada sayılan müstehap yollarla neşe duyacaktır.

İkinci sevinç anıyla ilgili olarak da "Rabbine kavuştuğu zaman tuttuğu oru­cun mükafatı ve sevabı dolayısıyla sevinç duyar" denmiştir. Ayrıca: "Kişinin Rabbine kavuştuğu anda duyduğu neşenin iki sebepten ileri gelme ihtimali var­dır. Bunlar ise ya kişinin Rabbi ile mesrur olmasıdır veya Rabbinin lütfettiği se­vap ile neşe duymasıdır" şeklinde açıklamalar da yapılmıştır. Bana göre İkinci ihtimal daha açıktır. Çünkü ilk ihtimal sadece oruca has bir durum değildir. Kişi o gün orucu kabul olduğu ve karşılığında bol bol mükafat aldığı için sevinir.

 

10- Harama Düşeceğinden Korkan Kimsenin Oruç Tutması Gerekir

 

1905- Alkame İbn Kays en-Nehaî şöyle demiştir: Abdullah İbn Mesûd (r.a.) ile birlikte yürüyordum. Bu sırada şöyle dedi: "Resûlullah (s.a.v), kendisi ile be­raber bulunduğumuz bir sırada şöyle buyurdu:

"Evlenmeye gücü yeten ve imkanı olan kimse hemen evlensin. Çünkü gözü ue namusu (haramdan) korumada evlilik en etkili yoldur. Evlenmeye gücü yet­meyen ve imkanı olmayanlar ise oruç tutsunlar. Çünkü oruç kişinin şehvetini kırar."[28]

 

Açıklama

 

[Başlıkta geçen ve harama düşme korkusu diye çevirdiğimiz] el-Uzbetü kelimesi başka rivayetlerde el-Uzûbetü diye nakledilmiştir. Keli­menin anlamı bekarlık olmasına rağmen burada kasdedilen kişinin gayri meşru ilişkiye girme korkusu taşımasıdır.[29]

[Şehveti kırar diye tercüme edilen] Vicâu kelimesi ise yorgun düşmek, bitkinleşmek, fiziki olarak cinsel organın gücünü yitirmesi gibi anlamlara gelir. Böyle olunca da şehvet kırılır. Bu rivayet orucun cinsel arzuyu dizginlediğini gösterir. Bununla birlikte orucun harareti artırdığı, hararetin ise şehevî arzuları depreştirdiği ileri sürülebilir. Fakat bu durum orucun başlangıcında söz konu­sudur; kişi oruca devam ettiği ve alıştığı zaman vücut dinginlik kazanır, hararet yok olur. Allah en doğrusunu bilendir.

 

11- "Hilali Gördüğünüzde Oruç Tutun Ve Hilali Yeniden Gördüğünüzde Oruç Tutmayı Bırakın" Hadisi

 

Sıla Ammâr'dan naklen şöyle demiştir: "Şek gününde oruç tutan, Hz. Pey-gamber'e (s.a.v) isyan etmiştir."

1906- Abdullah İbn Ömer'den (r.anhümâ) nakledildiğine göre Hz. Peygam­ber (s.a.v) bir gün Ramazan hakkında konuşmuş ve şöyle buyurmuştu:

"Hilali görünceye kadar sakm oruç tutmayın ve hilali yeniden görünceye kadar da oruç tutmayı bırakmayın. Hava bulutlu olup da hilali göremezseniz o ayı hesaplayarak belirleyin!"

1907- Abdullah İbn Ömer'den (r.anhümâ) nakledildiğine göre Hz. Peygam­ber (s.a.v) şöyle buyurmuştur;

"Ay yirmi dokuz gecedir. Hilali görünceye kadar oruç tutmayın. Hava bulut­lu olduğundan hilali göremezseniz o ayı otuz güne tamamlayın!"

1908- Abdullah İbn Ömer'in (r.anhümâ) naklettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) iki eliyle iki defa on sayısını işaret etmiş ve üçüncüsünde baş parmağını katlayarak: "İşte bir ay bu kadardır" buyurmuştur.[30]

1909- Ebû Hureyre'nin naklettiğine göre Hz. Peygamber {s.a.v) şöyle bu­yurmuştur:

"Hilali gördüğünüzde oruç tutun ve hilali yeniden gördüğünüzde oruç tut­mayı bırakın. Hilali göremezseniz Şaban ayını otuz güne tamamlayın!"

1910- Ümmü Seleme'den (r.anhâ) nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) bir defasında eşlerine bir ay boyunca yaklaşmayacağına dair yemin et­mişti (îlâ). Yirmi dokuz gün geçtikten sonra eşlerine yaklaşınca kendisine: "Fakat bir ay boyunca eşlerinize yaklaşmamaya yemin etmiştiniz!" denince şöyle bu­yurdu: "Ay yirmi dokuz gün de olur!"[31]

1911- Enes İbn Mâlik'in (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir:

"Resûlullah (s.a.v) eşlerine yaklaşmayacağına yemin etmişti (îlâ). Yeminin ardından bir odada yirmi dokuz gece kaldı ve sonra oradan çıktı. Kendisine: "Ey Allah'ın Resulü, siz bir ay boyunca eşlerinize yaklaşmayacağınıza yemin etmişti­niz?" dediklerinde şöyle buyurdu: "Ay yirmi dokuz gün de olur!"

 

Açıklama

 

Sıla'nın Ammâr'dan: "Şek gününde oruç tutan, Hz. Peygamber'e (s.a.v) isyan etmiştir" şeklindeki sözüne dayanılarak şek gününde oruç tutmanın haram olduğu söylenmiştir. Çünkü hiçbir sahâbî bu tür bir hükmü herhangi bir delile dayanma­dan kendi görüşü gibi söylemez. Dolayısıyla bu rivayet Hz. Peygamber'e (s.a.v) ulaşan merfû bir hadis gibi değerlendirilir.[32]

"Hilali görünceye kadar sakın oruç tutmayın!" Bu emrin ilk bakışta anlaşılan açık anlamı ister gece olsun ister gündüz, hilal görüldüğü anda oruç tutmanın vacip olduğudur. Fakat burada kasdedilen hilal görüldükten sonra gelen gün oruç tutulmasıdır. Bazı alimler ise güneşin tepe noktasından batıya doğru mey­lettiği zeval vaktinden önce hilalin görülmesiyle bu vakitten sonra görülmesi arasında fark bulunduğunu belirtmişlerdir.

"Hava bulutlu olduğu için hilali göremezseniz o ayı hesaplayarak belirleyin!" Bazı alimlere göre Hz. Peygamber'in (s.a.v) bu emri hesaplama sırasında ayın hareketlerini ve evrelerini dikkate almayı öngörmektedir. Şâfiîlerden Ebü'I-Abbâs İbn Süreye, tâbiûn alimlerinden Mutarrif İbn Abdullah ve muhaddislerden ibn Kuteybe hadisi bu anlamda yorumlamışlardır.

[İbnü'l-Arabî'nin naklettiğine göre İbn Süreye, hadisteki "hesaplayarak belir­leyin" emrinin ayın hareketlerini ve evrelerini bilen, bu konuda uzman kişilere yönelik olduğunu; "otuza tamamlayın" emrinin ise genel halk kitlesine hitap etti­ğini söylemiştir. İbnü'l-Arabî: "Bu durumda ona göre Ramazan orucu, güneşin ve ayın hareketlerine göre hesap yapmayı bilenler ile bunu bilmeyip sadece günlerin sayısını hesaplayarak hareket edenlere göre farklılık arzedecektir" der ve skler: "Bu ise akla yatkın olmaktan çok uzak bir açıklamadır."[33]

İbnü's-Salâh şöyle der: "Ayın evrelerini bilmek, ayın hareketlerini bilmeye ve :akip etmeye bağlıdır. Fakat bunun hesaplanması ise daha ayrıntılı ve özel bilgi gerektirir. Bunu da ancak uzmanları bilir. Astronomi ile ilgilenen kişiler ayın evreleri hakkındaki bilgiyi gözlem yoluyla elde ederler. Zaten İbn Süreyc'in ^asdettiği de budur. Ayrıca İbn Süreyc'in bu görüşü ayın evrelerini ve hareketleini bilen kişi ile ilgilidir. Rûyânî'nin naklettiğine göre ise İbn Süreye hesaplama yöntemiyle hilali belirlemenin vacip / zorunlu olduğunu kabul etmemiştir; o, )unun caiz olduğu yani böyle bir yönteme başvurulabileceği görüşündedir. El-affâl ile Ebü't-Tîb da bu görüşü tercih etmişlerdir."

İbnül-Münzir, el-tşrâf adlı eserde şöyle demiştir: "Gökyüzü açık olduğu hal-ie eğer hilal görülmemişse Şaban ayının otuzuncu günü oruç tutmak vacib de-jildir. Bu konuda icma vardır. Zaten ilk iki neslin çoğunluğu bu günde oruç tut-nayı hoş görmemişlerdir." İbnü'l-Münzir burada hesap bilen ile bilmeyen kişiler ırasında herhangi bir ayırım yapmadan mutlak bir ifade kullanmıştır. Böyle bir lyırım yapanlara karşı sürülecek delil ise daha önce gerçekleşmiş olan bu cmadır. Konuyla ilgili ayrıntılı açıklama ileride gelecektir.

Hz. Peygamber'in (s.a.v), ayın yirmi dokuz gün olduğuna dair sözünden ilk akışta anlaşılan açık anlam, ayın daima yirmi dokuz gün çektiğidir. Ancak kimi aman bir ayın otuz gün olduğu gerçeğini göz önüne aldığımızda zorunlu olarak u açıklamalara başvurmak gerekecektir:

1- Ay, kimi zaman yirmi dokuz gün çeker.

2- Ay kelimesinin başında bulunan elif-lâm takısı ahd içindir. )olayısıyla Hz. Peygamber'in (s.a.v) kasdettiği ay, içinde bulundukları aydır.

3- Hz. Peygamber (s.a.v) burada ayların genelde yirmi dokuz gün çektiğine urgu yapmıştır. Nitekim Ebû Dâvûd ve Tirmizî'nin naklettiğine göre Abdullah >n Mesûd buna işaret ederek şöyle demiştir: "Bizim Resûlullah (s.a.v) ile birlikte irmi dokuz gün oruç tuttuğumuz Ramazanlar, otuz gün çeken Ramazanlara öre daha fazladır." Ahmed İbn Hanbel buna benzer bir rivayeti sağlam bir snedle Hz. Aişe'den nakletmiştir.

Ibnü'l-Arabî Hz. Peygamber'in {s.a.v) bu sözüyle ilgili olarak şöyle demiştir: tesûlullah (s.a.v) ayın sadece yirmi dokuz gün süreceğini söylemiştir. Ancak bu ade ayın en az ve en çok kaç gün olduğunu bildirmektedir. Buna göre ay, en az yirmi dokuz, en fazla otuz gündür. Öyleyse söylenmek istenen şudur: "ihtiyat düşüncesi ile kendi kendinize otuz gün oruç tutma sorumluluğu yüklemeyin ve kolaylık sağlayacağı düşüncesi ile her zaman yirmi dokuz gün oruç tutmaya kalkışmayın. İbadetinizin vaktini belirlerken hilali esas alın ve bu şekilde ayın girişi ile çıkışını tespit edin!"

"Hilali görünceye kadar oruç tutmayın..." Hz. Peygamber'in (s.a.v) bu buy­ruğu, oruç tutmanın farz olması için herkesin ayrı ayrı hilali görmesi gerektiği anlamına gelmez. Burada kasdedilen Müslümanlar arasından bir veya daha fazla kişinin hilali görmesidir. Dolayısıyla önemli olan hilalin görüldüğüne dair bilginin sabit olmasıdır. Alimlerin çoğunluğuna göre hilalin görüldüğünü tespit için bir kişinin hilali gördüğünü söylemesi yeterli iken bazılarına göre hilali gö­renlerin en az iki kişi olması gerekir. Hanefîlere göre ise "Eğer gökyüzü bulutlu ve kapalı ise bir kişinin hilali gördüğünü söylemesi yeterli iken gökyüzünün açık olması durumunda büyük bir topluluğun hilali görmesi gerekir. Burada önemli olan da söz konusu topluluğun sayısının, verilen haberle ilgili bilgi düzeyini ilim (kesin bilgi) derecesine çıkaracak kadar çok olmasıdır."

Belli bir yörede bulunanların hilali görmesi durumunda başka yerleşim bi­rimlerinde yaşayanların da oruç tutmasının gerekli olup olmadığı konusunda farklı yaklaşımlar vardır. Bazı bilginlere göre bir yöre halkı, hilali başka yerleşim birimlerinde yaşayanlar görse bile, oruca başlamakla yükümlü olur. Çünkü önemli olan hilalin görülmesidir.

Buna karşılık böyle bir yükümlülüğün olmadığını her yörenin bizzat kendi halkından birilerinin hilali görmesi gerektiğini söyleyenler de olmuştur. Çünkü hadiste "siz görünceye kadar {*jj; j>-).." buyurulmuştur. Bu ise belirli bir kesime yapılmış bir hitabtır. Dolayısıyla o anda muhatap olanlar dışındaki kimseleri bağlamaz. Ancak bu ifade ilk bakışta anlaşılan açık anlamında (zahir) alınmamıştır. Buna göre herkesin ayrı ayrı hilali görme şartı aranmayacağı gibi hilalin görülmesini bir yerleşim birimine bağlama şartı da aranmaz, islam alimlerinin bu konuda ileri sürdükleri farklı görüşler bulunmaktadır:

1- Her yerleşim birimi kendi bölgesinde görülen hilale bağlıdır. İmam Müs­lim'in Sahih'inde İbn Abbâs'tan nakledilen hadis bu görüşü desteklemektedir. İbnü'l-Münzir'in naklettiğine göre İkrime, Kasım, Salim ve İshâk bu görüşü be­nimsemiştir. Tirmizî isim vermeksizin bu görüşü ilim ehli dediği bir gruba nispet etmiş, Mâverdî ise Şâfiîlerin bir görüşü olarak bu görüşü nakletmiştir.

2- Bir yerleşim biriminde görülen hilal bütün bölgeleri bağlar. Mâlikîlerde meşhur ve yaygın olan görüş budur. Fakat Mâliklerden İbn Abdilberr Mâlikîler arasında bu görüşün aksi yönde icma bulunduğunu naklederek şöyle demiştir:

"Mâliki fakihler, Horasan ve Endülüs gibi uzak yerleşim birimlerinde görülen hilalin dikkate alınmayacağı konusunda görüş birliğine varmışlardır (icma)." Kurtubî konu hakkında şunları nakletmiştir: "Mezhebimizin önde gelenleri şöyle demişlerdir: Hilalin bir yerde görüldüğü açık ve kesin olarak belirlendikten sonra iki kişi hilalin görüldüğüne dair şahitlik ederek bu bilgiyi başka yörelere iletseler, bu yörelerde yaşayanlar da oruç tutmakla yükümlü olurlar." Buna karşılık İbnü'l-Mâcİşûn şöyle demiştir: "Söz konusu yörelerde yaşayanlar böyle bir şahitlik neti­cesinde oruç tutmakla yükümlü olmazlar; böyle bir şahitlik sadece hilalin görül­düğü yörede bulunanları bağlar. Fakat devlet başkanı hilalin görüldüğüne dair bilgi kendisine göre sabit olduktan sonra halkının tamamını oruç tutmakla yü­kümlü kılabilir. Çünkü devlet başkanı açısından tüm ülke tek bir yerleşim birimi gibidir. Devlet başkanının kararlarının tüm ülkede geçerli olması da bunu göste­rir."

Kimi Şafiî alimler ise konu hakkında şu görüşü benimsemişlerdir: "Eğer yer­leşim birimleri birbirine yakınsa tek bir şehir gibi değerlendirilirler. Fakat birbi­rinden uzak olan yerleşim birimleri hakkında şu iki görüş ileri sürülmüştür: Şâfiî-lerin çoğunluğuna göre bir yerde görülen hilal oradan uzakta olan bölgeleri bağ­lamaz. Ebü't-Tîb ve bir grup Şafiî âlime göre ise bu durumda uzak yerleşim bi­rimlerinde yaşayanların da oruç tutması farz olur. Beğavî bu görüşü İmam Şafiî'­ye isnad ederek nakletmiştir."

Uzaklığın ölçüsü ile ilgili olarak ise şu görüşler nakledilmiştir:

1- Ayın doğuş yer ve vakitlerinin değişmesi (ihtilâf-ı metali) uzaklığın ölçü­südür. Iraklı Şâfiîler ve Saydallânî bu görüşü kesin olarak kabul etmişlerdir. imam Nevevî de "er-Rauda" ve "Şerhu'l-Mühezzeb" adlı eserlerinde bu görüşün sahih olduğunu söylemiştir.

2- Namazların kısaltılarak kılınmasına imkan veren yolculuk mesafesi (seferî-lik) uzaklığın ölçüsüdür. Râfiî, "es-Sağîr" adlı eserinde ve İmam Nevevî "Şerh-u Müs!im"de bu görüşün sahih olduğunu nakletmiştir.

3- Bölgelerin (ekâlîm) değişmesi uzaklığın ölçüsüdür.

4- Serahsî şöyle bir görüş nakletmiştir: "(Bulut ve sis gibi) herhangi bir engel bulunmadığı takdirde hilalin muhakkak görülebileceği yerleşim birimleri orucu tutar fakat bu niteliklere sahip olmayan yerler tutmaz."

5- Ibnü'l-Mâcişûn'dan nakledilen ve yukarıda zikredilen görüş. Bu görüş esas alınarak, hilali tek başına gören kişinin - hilali gördüğüne dair verdiği haber dikkate alınmasa bile - orucu tutmasının (Ramazan hilalini görünce) ve orucu bırakmasının (Şevval hilalini görünce) farz olduğu söylenmiştir. Dört mezhep imamı böyle birisinin orucu tutmasının farz olduğunda görüş birliğine vardığı halde, orucu bırakıp bayram etmesi konusunda farklı görüşler ileri sürmüştür; İmam Şafiî'ye göre bu kişi orucu bırakır fakat oruçlu gibi davranır. Buna karşılık âlimlerin çoğunluğu böyle bir kimsenin ihtiyatî olarak oruca devam etmesi ge­rektiğini söylemişlerdir.

 

12- Ramazan Ve Kurban Bayramlarının Bulunduğu Aylar Eksik Olmaz

 

İshâk şöyle demiştir: "Bu aylar gün olarak eksik olsa bile tamdır."

Muhammed (İbn İsmail - İmam Buhârî) şöyle der: "Ramazan ve Kurban bay­ramlarının bulunduğu ayların her ikisi birlikte eksik olmaz."

1912- Abdurrahmân İbn Ebû Bekre'nin babasından naklettiği bir rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

İki ay vardır ki bunlar eksik olmazlar. Bu aylar bayram aylan olan Rama­zan ile Zülhicce'dir."

 

Açıklama

 

Bayram aylarının eksik olmaması konusu hakkında alimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir:

1- Bazı alimlere göre bu ifade ilk bakışta anlaşılan zahir anlamına göre ele alınmalıdır. Dolayısıyla gerek Ramazan gerek Zülhicce her zaman otuz gün olur.

Ancak gerçeklere ters olan bu görüş kabul edilemez. Hz. Peygamber'in (s.a.v): "Hilali görünce oruç tutun ve hilali yeniden görünce oruç tutmayı bırakın. Eğer hava kapalı olduğu için hilali gömmezseniz ayı tamamlayın!" şeklindeki hadisi bu görüşü reddetmek için yeterli bir delildir. Zira eğer Ramazan ayı her zaman otuz gün çekseydi bu hadiste ifade edildiği gibi tamamlamaya gerek kalmazdı.

2- Bazı alimler ise bu ifadeyi uygun bir şekilde tevil etmişlerdir. Ebü'l-Hasen'in söylediğine göre İshâk İbn Râhûye şöyle demiştir: "Bayram aylan yirmi dokuz veya otuz gün olsa bile faziletleri açısından herhangi bir eksiklik olmaz."

3- Bayram ayları aynı sene içinde ikisi birlikte eksik olmazlar şeklinde bir gö­rüş de söylenmiştir. Buna göre bayram aylarından birisi yirmi dokuz gün olursa diğeri muhakkak otuz gün olacaktır.

4- Bu aylarda işlenen amellerin sevaplarında bir eksiklik olmayacağı görüşü de dile getirilmiştir. Bu son iki görüş seleften nakledilen meşhur görüşlerdendir. Bu hadisin sağladığı yarar, Ramazan orucunu yirmi dokuz gün tutan veya Arafe günü dışında vakfe yapan kişilerin kalplerinde doğabilecek olan şüpheyi ortadan kaldır maşıdır. Bazı alimler İçtihatlarına dayanarak Zilhicce'nİn sekizinci gününde vakfe yapılmasının mümkün olmadığını düşünmüşlerdir. Fakat sekizinci günde vakfe yapma İhtimali söz konusu olabilir. İki kişinin hilali gördüklerine dair şahit­liklerine dayanılarak Zilhicce'nİn ilk günün Perşembe olduğuna karar verildiğini ve hacıların da [bu bilgi doğrultusunda Zilhicce'nİn dokuzuncu günü sandıkları] Cuma günü vakfe yaptıklarını ancak daha sonra bu iki kişinin yalan şahitlik et­tiklerinin ortaya çıktığını varsayalım. İşte bu durumda hacılar aslında sekizinci günde vakfe yapmış olacaklardır.

 

13- Hz. Peygamberin (s.a.v): "Biz Ne Yazarız Ne De Hesap Ederiz" Hadisi

 

1913- Abdullah İbn Ömer'in naklettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Biz ümmî bir topluluğuz; ne yazanz ne de hesap ederiz. Ay şu kadar ue şu kadardır; yani ya yirmi dokuz, yahut da otuz gün çeker."

 

Açıklama

 

Hz. Peygamber (s.a.v) birinci çoğul şahıs kipi (biz) kullanmıştır. Burada kasdedilen kişiler Resûlullah (s.a.v) bu sözü söylediği sırada orada bulunanlardır. Fakat herkes bu durumda değildir. Bu bakımdan yazma ve hesap bilmeyen kişiler ya orada bulunanların çoğunluğudur ya da Hz. Peygamber (s.a.v) kendi­sini kasdetmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v) bu sözü söylerken o dönemdeki Arap toplumunun genel yapısını anlatmıştır. Arap toplumunda yazmayı ve hesabı bilenlerin varlı­ğına dayanarak Resûlullah'm (s.a.v) dile getirdiği bu duruma karşı çıkılamaz. Çünkü o dönemde yazmayı ve hesabı bilenler çok azdır. Bu hadiste hesap ile kasdedilen yıldızların hareketleri hakkındaki bilgidir. Arapların o dönemde yıldız­lar hakkındaki bilgisi de çok az bir bilgidir.

İşte oruç ve başka hususların başlangıcına veya bitişine karar verebilmek için hilalin görülmesi şartı aranmıştır. Böylece gök cisimlerinin hareketlerini ve evrelerini hesap etme zorluğu da kaldırılmıştır. Daha sonraki dönemlerde gökci­simlerinin hareketlerini ve evrelerini hesaplama yöntemlerini bilenler olmuşsa da oruçla ilgili bu hüküm devam etmiştir. Zaten hadisin söyleniş tarzına baktığımız­da hesaplama yoluyla bu ayların girişine ve çıkışma karar verilmemesi gerektiği de anlaşılmaktadır. "Hava kapalı olursa ayı otuz güne tamamlayın!" hadisi de bunu açıklar niteliktedir. Zira Resûlullah (s.a.v,) "havanın kapalı olması duru­munda hesabı bilenlere sorun!" dememiştir. Ayrıca hava kapalı olduğu zaman ay otuz güne tamamlandığında herkes aynı süreyi esas alacağından insanlar arasında görüş ayrılıklarının ve çekişmelerin çıkması da önlenmiş olacaktır. Za­ten hava kapalı olunca ayın otuz güne tamamlanmasının hikmetlerinden biri de budur.

 

14- Ramazan Dan Bir Ve İki Gün Önce Oruç Tutulmaz

 

1914- Ebû Hureyre'den nakledildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyur­muştur:

"Herhangi biriniz Ramazan'dan bir veya iki gün önce oruç tutmasın. Ancak (öteden beri alışkanlık haline getirdiği) orucunu tutmakta olan bir kimse o günde orucunu tutsun!"

 

Açıklama

 

Başlıkta geçen ifade şu anlama gelir: "İhtiyat düşüncesiyle hareket ederek Ramazan'dan önceki günü Ramazan ayma sayacak şekilde oruç tutulmaz. Çün­kü orucun başlaması hilalin görülmesine bağlıdır. Bu bakımdan kişinin aslında yükümlü olmadığı sorumluluklar altına girmesine gerek yoktur."[34]

İslam bilginleri konu hakkında şunları söylemişlerdir: "Bu hadis, ihtiyat dü­şüncesiyle hareket edip Ramazan'dan önceki günü Ramazan ayma sayarak oruç tutmayı yasaklamaktadır." Tirmizî bu hadisi naklettikten sonra şunları söylemiş­tir: "İslam alimleri, bir kimsenin Ramazan ayı girmeden önce oruca başlamasını hoş görmemişler, mekruh saymışlardır. Bu da Ramazan orucunun kendine has özelliğinden kaynaklanmaktadır."

Hz. Peygamber'in (s.a.v) bu yasağının sebepleri hakkında çeşitli açıklamalar yapılmıştır:

1- Burada güdülen gaye Ramazan'dan önce oruç tutmamak suretiyle Ra-mazan'a daha dinç ve güçlü bir şekilde girmektir. Fakat bu açıklama tartışmaya açıktır. Çünkü hadisteki ifade Ramazan'dan üç veya dört gün önce oruç tutmak­ta bir sakınca olmamasını gerektirmektedir.

2- Nafile ibadeti farz olan bir ibadete karıştırma riski söz konusudur. Bu açıklama da ikna edici olmaktan uzaktır. Çünkü hadis alışkanlık olarak orucunu tutmakta olan kişinin bu günlerde oruç tutabileceğini ifade etmektedir.

3- Ramazan orucunun başlaması için hilalin görülmesi hükmü getirilmiştir. Buna rağmen Ramazan'dan bir veya iki gün önce oruca başlamak bu hükmü göz ardı etmek ve önemsememek anlamına gelir. Konuyla İlgiiİ itimada şayan ve ikna edici açıklama da budur.

Hz. Peygamber'in (s.a.v) bir veya İki gün diye özellikle belirtmesi, insanların Ramazan'dan Önce genelde bir veya iki gün oruç tutmalarından ileri gelmekte­dir.

Bazı alimler Ramazan'dan önceki oruç yasağını Şaban ayının on altıncı gü­nüne kadar uzatmışlar ve şöyle demişlerdir: "Hz. Peygamber'in (s.a.v) bu yasağı Şaban ayının on altıncı gününe kadar uzanır. Alâ İbn Abdurrahman'ın babası yoluyla Ebû Hureyre'den merfû olarak naklettiği hadis de bunu göstermektedir. Bu hadiste Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Şaban ayının yansı oldu­ğunda artık oruç tutmayın!" "Sünen" türü meşhur hadis kitaplarının çoğunda nakledilen bu rivayetin zayıf olduğunu söyleyen ve çoğunluğu teşkil eden alimler ise Şaban ayının yansından sonra nafile oruç tutulabileceği görüşünü kabul et­mişlerdir, Nitekim Ahmed İbn Hanbel ve İbn Maîn: "Bu hadis münkerdir" demiş­lerdir. Beyhakî de yukarıdaki konu başlığı altında zikredilen Ebû Hureyre hadi­sini esas alarak Alâ hadisini zayıf bulduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: "Alâ hadisinden daha sahih olan bu hadis Şaban ayının yarısından sonra nafile oruç tutulabileceğini göstermektedir."

 

15- "(Ey Kocalar), Oruç Tuttuğunuz Günlerin Gecelerinde, Eşlerinize Yaklaşmak Size He­lâl Kılındı. Eşleriniz Sizin Elbiseleriniz, Siz De Eşlerinizin Elbiselerisiniz. Allah Nefsini­ze Güvenemeyeceğinizi Bildiği İçin Yüzünüze Bakıp, Size Bu Lütufta Bulundu. Artık Bun­dan Böyle Onlara Yaklaşın Ve Allah'ın Sizin İçin Takdir Buyurduğu Neslin Arayışı İçinde Olun.” Ayeti[35]

 

1915- Berâ İbn Azib (r.a) şöyle demiştir:

"Hz. Muhammed'in (s.a.v) ashabı orucu önceden şöyle tutardı: İçlerinden birisi oruçlu İken İftar vakti geldiğinde İftar etmeksizin uyuyacak olursa gece birşeyler yemediği gibi ertesi gün akşama kadar yine hiçbir şey yemezdi. Bir defasında Kays İbn Sırma el-Ensârî oruçlu idi. İftar vakti geldiğinde hanımına: "Yiyecek birşeyimiz var mı?" diye sordu. Hanımı: "Yok, fakat gidip senin için birşeyler isteyebilirim!" dedi ve çıktı. Ancak Kays gündüz ağır İşlerde çalıştığı için yorgunluktan uyuya kalmıştı. Hanımı döndüğünde onu bu halde görünce: "Za­vallı, fırsatı kaçırdın!" dedi. Ertesi gün Kays günün yarısı geçtikten sonra açlıktan bayıldı. Bu durum Resûlullah'a (s.a.v) anlatıldıktan sonra "(Ey kocalar), oruç tuttuğunuz günlerin gecelerinde, eşlerinize yaklaşmak size helâl kılındı" ayeti indi. Müslümanlar bu ayetin inişine çok sevin­diler. Ayrıca ayetin "Günün ağarması gecenin karanlığından fark edilinceye kadar yeyin için" diye devam eden kısmı da nazil oldu."

 

Açıklama

 

İmam Buhârî başlıkta yukarıdaki ayeti zikretmiş ve ayet inmeden önceki du­rumu anlatmak istemiştir.

Rivayette geçen "Hz. Muhammed'in ashabı" ifadesi orucun ilk farz kılındığı dönemdeki sahabileri anlatmaktadır.

"İftar etmeksizin uyuyacak olursa" ifadesiyle ilgili olarak Ebü'ş-Şeyh, Ze-keriyya İbn Ebû Zaide - Ebû İshâk yoluyla şöyle bir rivayet nakletmiştir: "Müs­lümanlar önceden iftar ettikten sonra uyumadıkları sürece yerler, içerler ve eşle­riyle birlikte olurlardı. Fakat uyudukları zaman bunlardan hiçbirini yapamazlar­dı."

"Bu durum Resûlullah'a (s.a.v) anlatıldıktan sonra  "(£y kocalar), oruç tuttuğunuz günlerin gecelerinde, eşlerinize yak­laşmak size helâl kılındı" ayeti indi. Müslümanlar bu ayetin inişine çok sevindiler.

Ayrıca ayetin j "Günün ağarması gecenin karanlığından fark edilinceye kadar yeyin için" diye devam eden kısmı da nazil oldu." Kirmanı rivayetin bu bölümü İle İlgili olarak şu açıklamalar­da bulunmuştur: "Daha Önce oruç gecelerinde cinsel ilişki haram iken bu ayetle söz konusu yasakhk kaldırılmıştır. İşte Müslümanlar oruç gecelerinde cinsel İÎİşkİ-ye müsaade eden bu ayetten yeme ve içmeye de izin verildiğini anladıkları için çok sevinmişlerdir. Zira cinsel İlişki yasağı kaldırıldığına göre yeme ve İçme ya­sağı öncelikle kaldırılmış olacaktır. Zaten başlık ile Ebû Kays hakkında nakledilen rivayet arasındaki uyum da burada ortaya çıkmaktadır. İşte mefhûmun delale­ti[36] yoluyla yeme ve içmeye de izin verildiği bu şekilde anlaşıldıktan sonra Allah Teâlâ "Yiyiniz ue içiniz" buyurarak, yeme ve içmeye yönelik izni açıkça (saraha­ten) beyan etmiştir. Burada mantûkun delaleti söz konusudur."

 

16-  Şafak Vaktine, Günün Ağarması Gecenin Karanlığından Fark Edilinceye Kadar Yeyin İçin. Sonra Gece Girinceye Kadar Orucu Tamamlayın Ayeti

 

Bu konuda Berâ İbn Azib'in Hz. Peygamber'den (s.a.v) naklettiği bir rivayet vardır.

1916- Adiyy İbn Hâtim'in (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir:

"...günün ağarması gecenin karanlığından fark edilinceye kadar..." ayeti inin­ce biri siyah diğeri beyaz olan iki ip aldım ve yastığımın altına koydum. Gece bo­yunca da bu İplere baktım, fakat bu ipleri birbirinden İyice ayırdedemedim. Ertesi gün Hz. Peygamberin (s.a.v) yanına gidip yaptıklarımı anlattım. Resûlullah (s.a.v) bana şöyle dedi: "Bu ayette kasdedilen gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığı­dır."[37]

1917- Sehl İbn Sa'd'ın şöyle dediği nakledilmiştir:

"Günün ağarması gecenin /caran/ığmc/an /arfc edilinceye kadar yeyin için. Sonra gece girinceye kadar orucu tamamlayın" ayeti inmiş fakat y>Jıİ\ ^ (şafak vaktine kadar) kısmı inmemişti. Bu ayet indikten sonra bazı kimseler oruç tut­mak istediklerinde ayaklarına beyaz ve siyah ipler bağlarlar ve ipler birbirinden ayırdedilinceye kadar yemeye devam ederlerdi. Bundan sonra Allah Teâlâ , (şafak vaktine kadar) kısmını vahyetti ve insanlar ayette o,ece ve gündüzün kasdedildiğini anladılar."[38]

 

Açıklama

 

İmam Buhârî bu başlıkta ayeti JJJl ^1 (geceye kadar) ifadesine kadar zik­retmiştir. Buradaki amacı daha önce yasak olan yeme, içme ve cinsel ilişki gibi işlerin artık hangi vakte kadar yapılabileceğini açıklamaktır.

Hz. Peygamber (s.a.v) Adiyy Ibn Hâtim'e "Bu ayette kosdedüen gecenin ka­ranlığı ile gündüzün aydınlığıdır1' diye cevap vermiştir. Ebû Ubeyd konuyla ilgili olarak şöyle bir ek bilgiye yer verir: "Hz. Peygamber (s.a.v} ona: "Senin yastığın amma da genişmiş hat'[39] diye karşılık verdi." Ahmed İbn Hanbel de rivayeti bu şekilde nakletmiştir.

Hattâbî, "el-Meâlim" adlı eserde Hz. Peygamberin (s.a.v): "Senin yastığın amma da genişmiş ha!" şeklindeki sözüyle ilgili olarak şunları söylemektedir: "Resûlullah'ın (s.a.v) bu sözünün anlamı hakkında iki görüş bulunmaktadır:

1- "Senin uykun amma da ağırmış!" Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v) yas­tı/c kelimesini uyku'dan kinaye olarak kullanmıştır. Çünkü uyuyan bir kimse ba-Şinı yastığa koyar.

2- "Senin gecen amma da uzunmuş!" Zira Adiyy yastığının altına koyduğu iplikleri birbirinden ayırdedene kadar uzunca bir süre geçtiği halde yemeye ve içmeye devam etmiştir.

"... ve insanlar ayette gece ve gündüzün kasded ildiğin i anladılar." Ayet, gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığının birbirinden ayrıldığı vakte kadar yeme ve içmeye devam edilebileceğini gösterir. Gece ile gündüzü birbirinden ayıran ise ufka paralel olarak beliren ikinci şafaktır (fecr-İ sadık). Bu hüküm bize dolaylı olarak ikinci şafaktan sonraki zaman diliminin gündüz sayıldığını göste­rir."

Ebû Ubeyd ayette geçen siyah ve beyaz ip terkiplerine şu anlamları vermiş­tir: "Siyah ip gece, beyaz ip ise fecr-İ sadıktır. Burada (ip diye tercüme edilen) kelimesi renk anlamına gelir."

Zemahşerî ise konuyla ilgili olarak şöyle demiştir: "Beyaz ip, ufka yatay ola­rak uzanan ikinci şafağın başlangıç anıdır. Şafakta ortaya çıkan bu aydınlık ufka paralel uzanmış bir ip gibidir. Siyah ip ise bu şafakla birlikte ufukta görülen ge­cenin alaca karanlığıdır; bu alaca karanlık da adeta bir ip gibi uzanmıştır."

Bu ayet ve hadis ikinci şafak doğana kadar yemeye ve içmeye devam edi­lebileceğini gösterir. Bir kimse yerken veya içerken şafak doğduğunda yemeyi ve içmeyi bırakırsa orucunu tamamlar. Bu konuyla ilgili olarak alimler arasında görüş ayrılıkları bulunmaktadır:

Bir kimse şafağın doğmadığı hakkındaki kanaati daha ağır bastığı için ye­meye veya içmeye devam ederse alimlerin çoğunluğuna göre orucu bozulmaz. Çünkü ayet, gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığının birbirinden ayrıldığı vakte kadar yemeye ve içmeye devam edilebileceğini gösterir. İbn Ebû Şeybe, Ebü'd-Duhâ senediyle şöyle bir rivayet nakletmiştir: "Birisi Abdullah İbn Abbâs'a sahuru sordu. Orada bulunanlardan birisi: "Vaktin çıktığına dair şüphen kalma-yıncaya kadar ye!" dedi. Abdullah İbn Abbâs ise bu cevabı veren kişiye karşılık şöyle dedi: "O, bu cevap ile bir şey söylemiş olmadı. Vakit konusunda şüphen varsa yemeye devam et, şüphen kalmadığında İse yemeyi bırak!" İbnü'l-Münzİr alimlerin çoğunluğunun bu görüşte olduğunu belirtmiştir. İmam Mâlik ise bu durumda orucun kaza edilmesi gerektiğini söylemiştir.

İbn Bezîze "Şerhü'l-Ahkâm" adlı eserde alimler arasındaki görüş ayrılığını anlatırken şöyle demiştir: "Alimler, oruç yasaklarının şafağın doğmasıyla mı yok­sa tan yerinin iyice ağarmasıyla mı başlayacağı konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir."

 

17- Hz. Peygamberin:  Bilalin Ezanı Sizin Sahur Yapmanıza Son Vermesin!' Hadisi

 

1918 ve 1919- Hz. Aişe'nin (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: "Bilal, ezanı gece vakti okurdu. Resûlullah (s.a.v) (insanların zihinlerindeki soru işaretlerine son vermek İçin) şöyle buyurdu:

"Abdullah İbn Ütnmi Mektûm ezan okuyuncaya kadar yiyin ve için!"

Hadisin ravilerinden Kasım İbn Muhammed şöyle demiştir: "Bilal ile İbn Ümmi Mektûm'un ezanları arasında biri çıkıp diğeri inecek kadar bir süre vardı."

 

18- Sahurda Acele Etmek

 

1920- Sehl İbn Sa'd'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Ben ailemle birlikte sa­hur ederdim ve sonra Resûlullah (s.a.v) ile beraber sabah namazını kılabilmek için hızla mescide giderdim."

 

Açıklama

 

Sahurda acele etmek, sahur vaktinde yemeği hızla yemek anlamına gelir. Bu da sahur vaktinin, ikinci şafağın doğmasından az bîr süre önce olduğunu gösterir. İmam Mâlik, Abdullah İbn Ebû Bekir - Ebû Bekir senediyle şöyle bir rivayet nakletmiştir: "Biz gece namazını kıldıktan sonra şafağın doğmak üzere olduğu endişesiyle yemeğimizi aceleyle yerdik."

 

19- Sahur İle Sabah Namazı Arasındaki Süre Ne Kadardır?

 

1921- Zeyd İbn Sâbİt'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Biz Hz. Peygamber (s.a.v) İle birlikte sahur yaptık. Sahur bittikten sonra Resûlullah (s.a.v) namaza kalktı."

Hadisin ravilerinden Enes: "Peki ezan İle sahur arasında ne kadar süre geç­ti?" diye sorunca Zeyd İbn Sabit şu cevabı verdi: "Elli ayet okunabilecek kadar bir süre!"

 

Açıklama

 

Burada sahur vaktinin bitişi ile sabah namazının girişi arasındaki süre ele alınmıştır.

Zeyd İbn Sâbit'in "elli ayet okunabilecek kadar bir süre" şeklindeki cevabını şöyle açıklamak gerekir: Bu okuyuş ne çok hızlı ne de çok yavaştır. Ayrıca oku­nacak ayetler uzun değil orta uzunluktadır.

Hadisten Çıkarılan Sonuçlar

İbn Ebû Cemre şöyle demiştir: "Bu hadisten şu sonuçlar çıkarılabilir:

1- Ashâb-ı kiram vakitlerini ibadetle dolu dolu geçirirdi.

2- Sahur vaktini geciktirmek daha iyidir. Çünkü bu şekilde hareket edilirse oruç daha rahat tutulur. Zaten Hz. Peygamber (s.a.v) ümmeti için en rahat uy­gulanabilecek, onları sıkıntıya sokmayacak yolları tercih eder ve kendisi de bun-lan yapardı. Çünkü O (s.a.v) sahur yapmayacak olsa ümmeti de ona uyardı. Bu ise onların bir kısmı için büyük sıkıntılara ve zorluklara yol açardı. Hatta Hz. Peygamber (s.a.v) gece yansı sahur yapacak olsa ümmetinin bir kısmı yine sıkıntıya düşebilirdi. Zira böyle bir durumda uykuya yenik düşmeleri ve hatta sabah namazını kaçırmaları bile söz konusu olabilirdi.

3- Sahur yapmak, vücut direncini ve gün boyunca çekilecek olan açlığa ve susuzluğa karşı dayanıklılığı artırır. Sahur terkedilecek olursa özellikle bedence zayıf olan ve açlığa fazla katlanamayan kimseler çok zorlanırlar. Hatta bu kişile­rin bayılmaları ve sonuçta Ramazan orucunu tutamamalan bile söz konusu ola­bilir.

4- Fazilet sahibi kimselerin dostları ve yârânı ile birlikte yemek yiyerek daha sıcak ilişkiler kurmaları iyi bir davranıştır. Gerek olduğu zaman hatta bir yemek için geceleyin bir yerden bir yere gitmek caiz ve mümkündür. Çünkü Zeyd İbn Sabit Hz. Peygamberle aynı evde gecelemiyordu.

5- Sahur için bir araya gelmek mümkündür.

6- Kullanacağımız söz ve ifadeleri çok dikkatli seçmemiz gerekir. Nitekim bu­rada Zeyd İbn Sabit: "Biz ve Resûlullah (s.a.v) sahur yaptık" ifadesi yerine "Biz Hz. Peygamber {s.a.v) ile birlikte sahur yaptık" cümlesini kullanmıştır. Zeyd İbn Sabitin kullandığı ifade güzel ahlâkın ve edebin de bir göstergesidir. Çünkü burada beraberlik, tâbi olmayı ve bağlılığı anlatır. Halbuki diğer ifade şekli aynı statüde olma anlamını da çağnştırabilir.

 

20- Sahurun Bereketi

 

Sahur farz değildir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) ve ashabının sahur ve iftar yapmaksızın peşpeşe oruç tuttuklarına (savm-ı visal) dair rivayetlerde sahur zikredilmemiştir.

1922- Abdullah İbn Ömer'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.v) hiçbir şey yemeden ve içmeden aralıksız oruç tuttu. Bunun üzerine ashâb-ı kiram da aynı şekilde peşpeşe oruç tuttu. Resûl-i Ekrem {s.a.v) ise onlara şöyle dedi:

"Ben sizin durumunuzda değilim. Zira bana yediriliyor ve içirihyor."[40]

1923- Enes İbn Mâlikin naklettiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuş­tur: "Sahur yapml Çünkü sahurda bereket vardır."

 

AÇIKLAMA

 

İbnü'l-Münzir sahurun mendup olduğuna dair icma bulunduğunu nakletmiştir.

İmam Buhârî'nin başlıkta kullandığı "Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) ve asha­bının peşpeşe oruç tuttuklarına (savm-ı visal) dair rivayetlerde sahur zikredilme­miştir" şeklindeki ifade bana öyle geliyor ki, yaklaşık yirmi konu sonra gelecek olan Ebû Hureyre hadisine[41] işaret etmektedir. Bu rivayette anlatıldığına göre Hz. Peygamber (s.a.v) sahur ve iftar yapmadan peşpeşe oruç tutmayı ashabına yasakladıktan sonra yine de visal orucu tutmak isteyenleri caydırmak için onların üzerine iki gün daha visal orucu tutmuş ve üçüncü gün hilal görülünce orucu bırakarak şöyle demiştir: "Eğer hilal gecikseydi oruca devam edecektim!" Bu da sahurun zorunlu olmadığını göstermektedir. Çünkü sahur zorunlu olsaydı onla­rın üzerine iki gün daha visal orucu tutmazdı. Zaten visal orucu sahursuz olur; visal orucunu yasak veya serbest kabul etsek bile durum böyledir. Konuyla ilgili ayrıntılı açıklama ileride yapılacaktır.[42]

Enes İbn Mâlikten nakledilen rivayette geçen bereketin anlamıyla ilgili farklı açıklamalar yapılmıştır:

1- Bereket, sahurun mükâfat ve sevaba vesile olması anlamına gelir.

2- Bereket, gün boyunca oruçlu iken vücut direncinin artması, bedenin dinç olması ve oruç sırasında karşılaşılan zorlukların hafiflemesidir.

3- Bereket, seher vaktinde kalkmak ve dua etmek gibi fiiller dolayısıyla hasıl olur.

Ancak daha yerinde ve uygun olan açıklama şudur: Seherde bereket çeşitli açılardan meydana gelir. Bunları da şöyle sıralamak mümkündür: Sünnete uy­mak, ehl-i kitap olan gayri müslimlere muhalefet, ibadetleri eda ederken zayıf düşmemek, vücut direncini ve dinçliğini artırmak, açlık sebebiyle ortaya çıkabi­lecek olan huysuzluk, aksilik gibi psikolojik rahatsızlıkları önlemek, açlığın nasıl bir sıkıntı olduğunu anlayacağı için sadaka ve yemek isteyenleri boş çevirme­mek, duanın kabul edileceği icabet vakitlerine denk geleceği düşüncesiyle zikir ve duaya devam etmek ve ertesi günün orucuna niyet etmeksizin yatanların niyet etmelerini sağlamak.

İbn Dakîkil-Id şöyle demiştir: "Burada sözü edilen bereketin uhrevî bir yönü olabileceği gibi dünyevî bir yönü de olabilir. Nitekim sahur, sünnet yerine geti­rildiğinden dolayı sevaba ve mükâfata sebep olacağı için uhrevî bir bereket, orucu herhangi bir sıkıntıya düşmeden dinç bir bedenle tutmayı sağladığı için de dünyevî bir bereket söz konusu olur."

 

21- Gündüz Vaktinde Oruca Niyet Etmek

 

Ummü'd-Derdâ şöyle demiştir: "Ebü'd-Derdâ bazen 'yemeğiniz var mı?' diye sorardı. Biz yemeğin olmadığını söylediğimizde: "O halde ben bu gün oruç tutu­yorum!" derdi.

Ebû Talha, Ebû Hureyre, İbn Abbâs ve Huzeyfe (r.anhüm) de aynı şeyi yapmışlardır.

1924- Seleme İbnü'1-Ekva' şöyle demiştir: "Hz. Peygamber (s.a.v) Aşure gü­nü birisini görevlendirerek ashaba şu duyuruyu yapmasını söylemişti: "Kim birşeyler yemişse (günün kalan kısmını oruç tutarak) tamamlasın veya oruç tut­sun, kim şu ana kadar herhangi birşey yememişse bundan sonra da yemesin!"[43]

 

Açıklama

 

İmam Buhârî bu başlık altında gündüz vaktinde oruca niyet etmenin sahih olup olmadığını ele almaktadır. Konuyla ilgili olarak alimler arasında görüş ayrı­lıkları bulunmaktadır. Bazı alimlere göre farz olan oruçlar İle nafile oruçlar ara­sında bu bakımdan fark bulunmaktadır. Alimlerin bir kısmı ise güneşin tepe nok­tasından batıya doğru meyletmeye başladığı zeval vaktinden önce sadece nafile oruca niyet edilebileceğini söylemişlerdir.

İmam Nevevî şöyle demiştir: "Bu hadis alimlerin çoğunluğu tarafından sa­vunulan şu görüşe delil teşkil etmektedir: Güneş tepe noktasına varmadan önce niyet edilerek nafile oruç tutulabilir."

İbnü'l-Münzir konuyla ilgili görüş ayrılıklarına değinirken şunları söylemiştir: "Sabah kalktığında oruç tutma düşüncesinde olmayan bir kimsenin şartlar değiş­tiği için nafile oruç tutmaya niyet etmesi konusunda alimler arasında görüş ayrı­lıkları bulunmaktadır. Bazılarına göre kişi, şartlar değiştiği için oruç tutmaya ka­rar verdiği andan itibaren oruç tutabilir. Nitekim Ebû Talha, Ebû Hureyre, İbn Abbâs, Huzeyfe, Abdullah İbn Mesûd ve Ebû Eyyûb (r.anhüm) gibi sahâbiler bu görüştedir. İmam Şafiî ile Ahmed İbn Hanbel de bu görüşü kabul etmiştir. Buna karşılık Abdullah İbn Ömer şöyle demiştir: 'Bir kimse geceden niyet etmedikçe veya sahura kalkmadıkça nafile oruç tutamaz.1 İmam Mâlik'in nafile oruç hak­kındaki görüşü şöyledir: 'Kişi geceden niyet etmedikçe nafile oruç tutamaz. Fakat alışkanlık olarak belirli günlerde oruca devam eden kimsenin geceden niyet etmesine gerek yoktur.' Ehl-i rey'in (rey taraftarlarının) konu hakkındaki kanaati ise şöyledir: Sabah kalktığında oruç tutma düşüncesinde olmayan bir kimse gün ortasından önce şartlar değiştiği için oruç tutmaya niyet ederse tuttuğu oruç geçerli olur. Ancak zeval vaktinden sonra oruca niyet ederse bu caiz olmaz.'

Şafiî ekolünde diğer görüşlere göre daha doğru olarak kabul edilen görüş budur. [Niyetin zevalden önce veya sonra edilmesi arasında herhangi bir ayırım yapmaksızın {yani mutlak olarak) orucun sahih olacağına dair İbnü'l-Münzir tarafından İmam Şafiî'ye isnad edilerek nakledilen görüş İmam Şafiî'nin iki farklı görüşünden biridir. Ancak kitaplarının çoğunda bu iki durumun birbirinden ayrı olarak değerlendirildiğine dair açık ifadeler vardır.

İmam Mâlik, Leys ve İbn Ebu'z-Zi'b ise nafile oruç için gece niyet edilmesi gerektiği görüşündedir.[44]

Seleme İbnü'l-Ekva'dan nakledilen bu hadisin, gece niyet edilmese bile oru­cun geçerli olacağına delil teşkil ettiği söylenmiştir. Bu bakımdan Ramazan oru­cu ile diğer oruçlar arasında herhangi bir fark yoktur. Çünkü Hz. Peygamber {s.a.v), gün içinde oruç tutulmasını emretmiştir. Bu da niyetin gece vakti yapıl­masının şart olmadığını göstermektedir.

Fakat Aşure orucunun daha önce farz olduğu ileri sürülerek bu görüşe karşı çıkılmıştır. Bununla birlikte Aşure günü orucunun farz olmadığını söyleyen alim­lerin görüşleri daha doğru görünmektedir. Aşure günü orucunun önceden farz olduğunu varsaysak bile bu hükmün neshedildiği konusunda şüphe yoktur. Dolayısıyla bu hükümle İlgili şartlar da neshedilmiş olur. Zaten Hz. Peygamber'in (s.a.v) "Kim birşeyler yemişse tamamlasmjyani oruca başlasın" şeklindeki sözü de bunu göstermektedir. Gece vakti niyet etmenin şart olduğunu söyleyenler, gündüz vakti birşeyler yiyen kimsenin orucunun geçerli olacağını kabul etmezler.

ibn Kudâme şöyle demiştir: "Alimlerin çoğunluğuna göre Ramazan ayında günün her anında oruca niyet edilebilir, Hatta Ahmed İbn Hanbel'e göre kişinin bütün bir Ramazan ayı için bir defa (toptan) niyet edebileceği nakledilmiştir." Bu görüş, İmam Mâlik ile İshâk'm görüşlerine benzemektedir.

 

22- Oruçlunun Cünüp Olarak Sabahlaması

 

1925-1926. Ebû Bekir İbn Abdurrahman'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Ben babamla birlikte Aişe ve Ümmü Seleme'nin yanına giderdim." [Bu rivayetin bundan sonraki kısmı başka bir senedle de rivayet edilmiştir. Buna göre Ebû Bekir İbn Abdurrahmân İbnü'l-Hârİs İbn Hişâm, babası Abdurrahmân'm Mervân İbnü'l-Hakem'e şöyle dediğini nakletmiştir: Hz. Aişe ve Ümmü Seleme'nin haber verdiğine göre[45]: "Resûlullah (s.a.v) eşiyle cinsel ilişkide bulunduğu için cünüp olduğu halde, şafak doğduktan sonra boy abdesti alır ve oruç tutardı."

Bunun üzerine Mervân, Abdurrahmân İbnü'l-Hâris'e: "Allah'a yemin ederim ki, bunu söyleyerek Ebû Hureyre'yi uyaracaksın!" dedi. Mervân, o sırada Medine valisi idi. Fakat babam Abdurrahmân böyle bir şey yapmayı istemedi. Sonra biz bir şekilde Ebû Hureyre ile Zülhuleyfe'de bir araya gelme imkanı bulduk. Ebû Hureyre'nin orada arazisi vardı. Babam, Ebû Hureyre'ye: "Sana bir konuyu arzetmek istiyorum. Eğer Mervân bana bu konuda yemin ettirmeseydi ben de sana arzetmeye gerek duymazdım" dedi ve Hz. Aişe ile Ümmü Seleme'nin söy­lediklerini nakletti. Ebû Hureyre ise (kendisinin aksi yönde görüş benimsemesine sebep olan durumu anlatmak için); "Fadl İbn Abbâs bana böyle anlatmıştı. Fa­kat Hz. Peygamber'in (s.a.v) hanımları bunu daha iyi bilirler" dedi.[46]

Ebû Hureyre'den nakledilen rivayet şöyledir: "Resûlullah (s.a.v) cünüp olarak sabaha çıkan kimsenin oruç tutmamasını emrederdi."[47] Fakat ilk rivayetin senedi daha güçlüdür.

 

Açıklama

 

İmam Buhârî bu başlık altında şu konuları ele almaktadır:

1- Cünüp olarak sabahlayan kişinin orucunun geçerli olup olmayacağı.

2- Oruç tutacak kişinin bilinçli bir şekilde cünüp olarak sabahlaması ile cü­nüp olduğunu unutarak sabaha kadar beklemesi arasında bir fark bulunup bu­lunmadığı.

3- Cünüp olarak sabaha kadar beklemek bakımından farz oruç ile nafile oruç arasında herhangi bir fark olup olmadığı.

Tüm bu konularda önceki alimler arasında görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Alimlerin çoğunluğuna göre cünüp olarak sabah vaktinin girişine kadar bekle­mek mutlak olarak caizdir. Herşeyin en doğrusunu sadece Allah [c.c) bilir.

"Resûlullah (s.a.v) eşiyle cinsel ilişkide bulunduğu için cünüp olduğu halde, şafak doğduktan sonra boy abdesti alır ve oruç tutardı" ifadesiyle ilgili olarak Kurtubî şunlan söylemiştir; "Biz bu rivayetten iki sonuç elde ederiz:

1- Hz. Peygamber (s.a.v} Ramazan ayında eşleriyle cinsel ilişkide bulunur ve boy abdestini de şafak doğduktan sonra alırdı. O (s.a.v) böyle davranarak bunun caiz olduğunu açıklamış olmaktadır.

2- Hz. Peygamber (s.a.v) ihtilam dolayısıyla değil cinsel ilişki dolayısıyla boy abdesti almıştır. Çünkü Resûİullah (s.a.v) ihtilam olmazdı. Zira ihtilam şeytan­dandır ve Hz. Peygamber (s.a.v) şeytandan mutlak olarak korunmuştur."

Buna karşılık başka birisi de bu rivayetin farklı varyantlarında geçen "İhtilam dolayısıyla değil cinsel ilişki dolayısıyla cünüp olarak sabahlardı" ifadesine daya­narak şunları söylemiştir: "Bu rivayet Hz. Peygamber'in {s.a.v) de ihtilam olabi­leceğini gösterir. Zira eğer hiç ihtilam olmayan biri olsaydı böyle bir açıklamaya ihtiyaç duyulmazdı." Bu görüşe karşı çıkanlar, ihtiiamın şeytandan olduğunu Hz. Peygamber'in (s.a.v) ise şeytandan mutlak olarak korunduğunu söylemişlerdir. Fakat Resûl-i Ekrem'in (s.a.v) ihtilam olabileceği görüşünü savunanlar bu açık­lamaya karşılık şöyle cevap vermişlerdir: "İhtilam meninin çıkmasıdır. Rüyada herhangi birşey görmeksizin de ihtilam olmak mümkündür. Hz. Aişe ve Ümmü Seleme, Ramazan gecelerinde cinsel üişkide bulunduktan sonra boy abdesti almaksızın kasıtlı olarak şafağın doğmasına kadar bekleyen kimselerin oruç tutmamaları gerektiğini düşünenlerin görüşlerini reddetmek amacıyla cinsel ilişkiyi Özellikle vurgulamışlardır. İşte cünüp olduğunu bile bile şafağa kadar bekleyen kimsenin oruç tutması gerektiğine göre boy abdesti almayı unutan veya boy abdesti almadan uyuyan kimsenin orucu tutması öncelikle mümkün olacaktır."

"Sana bir konuyu arzetmek istiyorum. Eğer Mervân bana bu konuda yemin ettirmeseydi ben de sana arzetmeye gerek duymazdım" Bu söz, büyüklerle ko­nuşurken dikkat edilmesi gereken edep kurallarına işaret etmektedir. Buna göre bir kimse, söyleyeceği şeylerin muhatabı tarafından hoş karşılanmayacağını düşünüyorsa önce gerekli açıklamaları yapmalıdır.

[Ebû Hureyre, oruçlu bir kimsenin cünüp olarak sabahlaması halinde artık orucu tutamayacağı yönünde rivayetler nakletmiş ve kendisi de bu yönde görüş beyan etmiştir. Fakat daha sonra bu görüşünden vazgeçmiştir. Ancak Tirmizî'nin naklettiğine göre tâbiûn bilginlerinden bir kısmı Ebû Hureyre'nİn önceki görüşü­nü kabul etmişlerdir. Fakat daha sonra bu konuyla ilgili görüş ayrılıkları sona ermiş ve İmam Nevevî'nin de ifade ettiği gibi cünüp olarak sabahlayan bir kim­senin oruç tutabileceğine dair icma oluşmuştur.

İbn Dakîki'1-Id konuyla ilgili olarak şu açıklamaları yapar: "Bu görüş üzerin­de icma veya neredeyse icma gibi bir görüş birliği gerçekleşmiştir. Ancak Ebû Hureyre'nİn naklettiği hadisi esas alanların bir kısmı bilinçli bir şekilde cünüp olan kişi ile uykuda herhangi bir iradesi olmaksızın ihtilam olan kişi arasında ayırım yapmışlardır." İbn Battal, Ebû Hureyre'nİn iki farklı görüşünden birisinin bu yönde olduğunu söylemiştir. Ancak bu görüşün ona nispeti doğru değildir.

İbnü'l-Münzir'in naklettiğine göre Hasan-i Basrî ve Salim İbn Abdullah İbn Ömer gibi alimler bu durumda o günün orucunun tutulması ve daha sonra kaza edilmesi gerektiği kanaatindedirler. Abdürrezzâk'ın İbn Cüreyc'den naklettiğine çjöre Atâ'ya bu konu sorulmuş ve o da şu cevabı vermiştir: "Ebû Hureyre ile Hz. Aişe arasında bu konuda görüş ayrılığı vardır. Bana göre bu durumda olan bir kimse o günkü orucunu tamamlar ve daha sonra kaza eder." Anlaşıldığı kadarıy­la Atâ, Ebû Hureyre'nİn bu görüşünden vazgeçtiğine dair bilgiyi sağlam görme­miştir. Fakat Atâ'nın bu görüşü, kazanın vacib olduğunu açıkça beyan etmemek­tedir.

Müteahhir alimlerden bazıları, Hasan İbn Salih İbn Hayy'a göre kazanın da gerekli olduğunu nakletmişlerdir. Fakat Tahâvî, Hasan İbn Salih'e göre bu orucu kaza etmenin müstehab olduğunu nakletmiştir.[48]

İbn Abdilberr ise hem Hasan İbn Salih'ten hem de Nehaî'den böyle bir du­rumun farz oruçlarda meydana gelmesi halinde kazanın vacip olduğunu, nafile oruçların ise bu şekilde geçerli olacağını nakletmiştir.

İbn Battal, İbnü't-Tîn, Nevevî, Fâkihî ve daha pek çok alim bu konuda orta­ya atılan farklı görüşleri sahiplerine nispet ederken birbirine uymayan açıklama­lar yapmışlardır. Bu konuda itimat edilecek açıklama tarafımızdan yapılan de­ğerlendirmelerdir.

Mâverdî'nin naklettiğine göre bu meseleyle ilgili olarak ortaya çıkan görüşler cünüple ilgilidir. İhtilam olan kişinin orucunun geçerli olacağı konusunda ise zaten alimler görüş birliği içerisindedirler.

Hadisten Çıkarılan Sonuçlar

1- Alimler, devlet yöneticilerinin huzuruna çıkarak ilmî meseleleri müzakere edebilirler.

2- Bu rivayet Mervân İbnü'l-Hakem'in faziletli / erdemli bir insan olduğunu göstermektedir. Çünkü ilmî ve dînî konulara karşı hassas bir kişiliğinin olduğunu bu rivayetten anlıyoruz.267

3- Herhangi bir konudaki rivayetin sağlam olup olmadığını araştırmak ve gerçek anlamı veya hükmü bilinmeyen meselelerde uzman kişilere başvurmak gerekir. Özellikle bu meselelerde görüş ayrılıkları ve tartışmalar söz konusu ise, konu hakkında bilgi sahibi olanlara müracaat edilmelidir.

4- Kadınlara özel olan ve erkeklerin bilme imkanı bulunmayan konularda kadınların rivayetleri erkeklerin rivayetine tercih edilir. Tersi söz konusu oldu­ğunda ise erkeklerin rivayetleri esas alınır.

5- Bir konuyla doğrudan ilgili olan kişiler, söz konusu olay hakkında başka­larının naklettiği haberlere dayananlara göre daha fazla bilgi sahibi olurlar.

6- Hz. Peygamber'e (s.a.v) has olduğuna dair bir delil bulunmadıkça O'nun (s.a.v) her fiiline uymak, tâbi olmak gerekir.

7- Bir kimse sahip olduğu bilginin, kendisinden ilim ve fazilet bakımından daha üst derecede bulunanların bilgilerine muhalif olduğunu görürse bunu araş­tırmalı ve onların bakış açılarını ve gerekçelerini öğrenerek konuyu aydınlığa kavuşturmalıdır.

ibn Hacer çok iyi niyetle Mervan'ın faziletinden söz etmektedir. Mervan'ın hayatı boyunca yaptığı yanlışlıklan ve İslam'a verdiği zararı bütün ilim adamları bilmektedir. Bu konuyu, fazilet sahibinin kim olduğunu daha iyi bilen Allah'a havale edelim.

8- Herhangi bir konuda görüş ayrılığı olursa müracaat edilecek iki ana kay­nak Kur'an ve sünnettir.

9- Haber-i vâhid (mütevatir ve meşhur derecesinde olmayan rivayetler) dini konularda delil teşkil eder. Bu açıdan kadınların naklettiği rivayetler İle erkekle­rin naklettiği rivayetler arasında herhangi bir fark yoktur.

10- Ebû Hureyre, hakkı / doğruyu öğrendikten sonra yanlışta ısrar etmeyen ve kendi görüşünden vazgeçme erdemini gösteren üstün bir sahâbîdir.

11- İlk iki nesilden olan selefimiz, eğer rivayeti güvenilir ve adil kişilerden almışlarsa irsal yoluna[49] başvururlardı. Onların rivayetleri bu şekilde nakletme­leri hiç yadırganmazdı. Nitekim Ebû Hureyre, doğrudan Resûlullah'tan (s.a.v) işitme imkanı bulunmasına rağmen[50], naklettiği rivayeti doğrudan Hz. Peygam-ber'den (s.a.v) işitmediğini itiraf etmiş ve konu hakkında görüş ayrılıkları çıkınca bu durumu açıklamıştır.

12- Alimlerle görüşürken edep kurallarına riayet etmek gerekir.

13- Devlet yöneticilerinin Allah'a isyan niteliğinde olmayan emirlerine uy­mak gerekir. Kimi zaman yapılması istenen iş zor da olsa onlara itaat edilmelidir.

Not: Konumuz açısından hayız ve nifas halleri de cünüplük gibi değerlendirilir. Dolayısıyla hayız veya nifas olan bîr kadın şafak doğmadan Önce hayız kanı kesilse ve henüz boy abdesti almadan şafak doğsa orucunu tutabilir.

 

23- Oruçlunun Eşiyle İlişkisi (Mübaşeret)

 

1927- Hz. Aişe'nin şöyle dediği nakledilmiştir: "Resûlullah (s.a.v) oruçlu iken eşini öper ve tenini tenine dokundururdu. Ancak O (s.a.v) cinsel ihtiyaçları ko­nusunda hepinizden daha çok kendisine hakim idi."

İbn Abbâs [cinsel İhtiyaç diye tercüme edilen kelimesiyle aynı kökten gelen] kelimesinin "ihtiyaç/hâcet" anlamına geldiğini söylemiştir. Tâvûs ise[51] terkibine: "Kadınlara İhtiyacı kalmayan ve ilgi duymayan İyice yaş­lanmış, bunamış veya spastik/ebleh kimse" anlamını vermiştir.

Câbir İbn Zeyd şöyle demiştir: "Oruç tutan bir kimse, bakma dolayısıyla bo-şalsa bile orucunu tamamlar."

 

Açıklama

 

İmam Buhârî bu başlık altında eşlerin çıplak olarak birbirlerine sarılmalan konusunu ele almaktadır. Zaten "mübaşeret" çıplak olarak tenin tene değmesi-dir. Bu kelime cinsel ilişki anlamında da kullanılmaktadır. Fakat burada kelime­nin cinsel ilişki anlamı kasdedilmemiştir.

İmam Buhârî'nin Hz. Aişe'den munkatı' olarak naklettiği "oruçlunun eşiyle cinsel ilişkide bulunması yasaktır" sözünü İmam Tahâvî, Ebû Mürra (Akîl'in köle­si) - Hakîm İbn Ikâl yoluyla mevsûl olarak nakletmiştir. Bu rivayete göre Hakim, Hz. Aişe'ye oruçlu iken eşinin neresinin kendisine haram olduğunu sormuş o da: "Cinsel organı!" diye cevap vermiştir. Bu rivayetin Hakîm'e kadar olan isnadı sahihtir. Abdurrezzâk'ın sahih bir senedle Mesrûk'tan naklettiği rivayet de Ha-kîm'den nakledilen rivayetin anlamını desteklemektedir: Mesrûk, Hz. Aişe'ye oruçlu olan bir kimsenin eşiyle ne tür ilişkilerinin helal olduğunu sormuş, o da: "Cinsel ilişki dışında her şey helaldir" diye cevap vermiştir.

Hz. Peygamber'in (s.a.v) oruçlu iken eşini öpmesi ve çıplak olarak sarılması konusundan kaynaklanan bazı görüş ayrılıkları vardır. Bazıları oruçlunun eşini öpmesini ve çıplak olarak ona sarılmasını herhangi bir ayırım yapmaksızın mut­lak olarak mekruh görmüşlerdir. Malikîlerde meşhur olan görüş budur. İbn Ebû Şeybe'nin sahih bir senedle naklettiğine göre Abdullah İbn Ömer oruçlunun eşini öpmesini ve ona çıplak olarak sarılmasını mekruh görmüştür. İbnü'l-Münzir ve başka bir bilginin naklettiğine göre bazıları " Artık bundan böyle onlara yaklaşın"[52] ayetini esas alarak bunların haram olduğunu söylemişlerdir. Zira bu ayet oruçlunun gündüz eşine mübaşeretini yasaklamaktadır. Ancak bu görüşe şu şekilde cevap vermek mümkündür: "Resûlullah (s.a.v), Allah Teâlâ'nın vahyettiği Kur'an ayetlerini açıklayan mercidir. Hz. Peygamber (s.a.v) bir kimse­nin oruçlu İken çıplak olarak eşine sarılmasını mubah saydığına göre bu ayette "mübaşeret" ile kasdedilen cinsel ilişkidir. Cinsel ilişkiye varmayan öpme, sarılma ve sevişme bu ayette kasdedilmemiştir. Herşeyİn en doğrusunu sadece Allah bilir."

Oruçlu bir kimsenin sarılarak, öperek veya bakarak boşalması ya da cimel organından mezi gelmesi konusunda alimler farklı yorumlar yapmışlardır. Kûfeli alimler ve Şâfiîler bakma dışındaki öpme, sarılma ve sevişme dolayısıyla boşal­ma hallerinde orucun kaza edileceği, buna karşılık ne sebeple olursa olsun mezi gelmesi durumunda kaza gerekmediği görüşündedirler. İmam Mâlik ve İshâk'a göre ise bunların tamamında hem kaza hem de keffâret, mezi gelmesi halinde ise sadece kaza gerekir. İmam Mâlik bu görüşünün gerekçesini açıklarken bo­şalma durumunun, cinsel ilişki sonucunda alınan zevkin doruk noktası olduğunu ve dolayısıyla cinsel ilişki ile aynı kategoride değerlendirilmesi gerektiğini dü­şünmüştür. Fakat bu açıklamaya şöyle karşılık verilmiştir: "Oruç keffâretinin ge­rekmesi için cinsel ilişkide bulunmak gerekir. Hatta boşalma olmasa bile cinsel ilişki olursa keffâret gerekecektir. Dolayısıyla boşalma durumu ile cinsel ilişki birbirinden farklı iki konudur."

İbn Kudâme'nin: "Oruçlu bir kimse öpme sonucunda boşalsa artık orucunu bozmuş olur; bu konuda herhangi bir görüş ayrılığı yoktur" şeklindeki sözü tar­tışmaya açıktır. Nitekim İbn Hazm boşalma olsa bile öpme durumunda orucun bozulmayacağına dair görüşler nakletmiş ve kendisi de bu görüşü destekleyerek benimsemiştir. Allah nasip ederse bir sonraki başlık altında bu konuyu ayrıntılı bir şekilde ele alacağım.

 

24- Oruçlunun Eşini Öpmesi

 

1928- Hz. Aişe'nin: "Gerçekten Resûlullah (s.a.v) oruçlu iken eşlerinden bi­rini öpmüştü" dediği ve ardından da güldüğü nakledilmiştir.

1929- Hz. Peygamber'in (s.a.v) eşlerinden Ümmü Seleme'nin kızı Zeynep annesinin şöyle dediğini nakletmiştir: "Ben, Resûlullah {s.a.v) ile birlikte kadife bir örtünün altında uzanıyordum. Bu sırada benden adet kanı gelmeye başladı. Ben de yavaşça örtünün altından çıkıp adetli iken kullandığım elbiseleri giydim. Hz. Peygamber (s.a.v) bana: 'Ne oldu sana, adet mi oldun?' diye sordu. Ben de: 'Evet' deyip tekrar kadife örtünün altına girdim."

Ümmü Seleme ve Resûlullah (s.a.v} aynı su kabından boy abdesti alırlardı ve Hz. Peygamber (s.a.v) oruçlu iken Ümmü Seleme'yi öperdi.

 

Açıklama

 

İmam Buhârî bu başlık altında oruçlu iken öpmenin hükmünü ele al­maktadır. Said İbn Mansûr bu rivayeti Yakub İbn Abdurrahmân - Hişâm sene­diyle farklı bir lafızla nakletmiştir: "Hz. Aişe: 'Resûlullah (s.a.v), oruçlu iken eşle­rinden birini öpmüştü' dedi ve ardından güldü." Urve şöyle demiştir: "Öpmenin, hayırla sonuçlandığını görmedim." İmam Mâlik, söz konusu rivayeti naklettikten

sonra Urve'den nakledilen sözün aynısını Hişam'dan nakletmiş fakat rivayette; "... ve ardından güldü" İfadesini zikretme mistir.

Hz. Aişe'nin bu rivayeti naklettikten sonra niçin güldüğü konusunda farklı açıklamalar yapılmıştır:

1- Kişinin, oruçlu iken eşini öpebileceğini kabul etmeyenleri yadırgadığı için şaşkınlık duyarak gülmüştür.

2- Kendisiyle ilgili çok özel bir konuyu, dile getirildiği zaman kadınların uta­nacağı bir meseleyi erkeklere anlattığı için kendi kendisine şaşırarak gülmüştür. Ancak burada ilmi / dînî bir meseleyi insanlara aktarma zorunluluğu söz konusu olduğu için kendisiyle ilgili bu durumu anlatmak zorunda kalmıştır.

3- Kendisiyle ilgili bir konuyu insanlara anlattığı için utanarak gülmüştür.

4- Resûlullah'ın (s.a.v) öptüğü eşinin kendisi olduğunu göstermek maksadıy­la gülmüştür. Böylece muhatapları nakledilen rivayet konusunda ona daha fazla güvenecektir.

5- Hz. Peygamber'in (s.a.v), kendisine duyduğu ilgiyi ve sevgiyi hatırlayarak duyduğu sevinç ve neşeden dolayı gülmüştür.

Mâzirî şöyle demiştir; "Bu konuda öpen kişinin durumunu göz önünde bu­lundurmak gerekir; Eğer öpme kişinin boşalmasına yol açıyorsa onun öpmesi haramdır. Çünkü boşalma, oruç tutmaya engel teşkil eder. Bu bakımdan boşal­maya yol açan hususlar da boşalma gibi değerlendirilir. Eğer kişinin cinsel orga­nından öpme dolayısıyla mezi geliyorsa, mezi gelmesi durumunda orucun kaza edileceği görüşünü savunanlara göre öpmek söz konusu kişi için haram olur. Fakat mezi yüzünden kaza gerekmeyeceğini söyleyenlere göre İse mekruhtur.

Buna karşılık öpme dolayısıyla kişide boşalma veya mezi gelmesi gibi her­hangi bir hareketlenme olmuyorsa öpmekte bir sakınca olmaz. Yalnız sedd-i zerîa prensibi açısından bunu yasaklamak mümkün olabilir."

Bu konuyla ilgili en can alıcı rivayet, Hz. Peygamber'in (s.a.v) kişinin oruçlu iken eşini öpüp öpemeyeceği konusunu soran birisine: "Oruçlu iken ağzını suy/a çafkalasa bir şey olur mu?" diye cevap vermesidir. Burada gerçekten eşsiz bir anlam vardır; Aslında ağzı suyla çalkalamak su içmeden önceki eylemdir ve bu açıdan su içmeye açılan bir kapı gibidir. Buna rağmen ağzı çalkalamak orucu bozmamaktadır. Öpmek de cinsel ilişki öncesi bir eylemdir ve cinsel ilişkiye gö­türen bir aşamadır. İşte nasıl ağzı çalkalamak gibi su içme öncesi bir eylem oru­cu bozmazsa, cinsel İlişkiye varmayan cinsel ilişki öncesi eylemler de orucu bozmaz. Su içmek ve cinsel ilişkiye girmek ise bilindiği gibi orucu zaten bozar.

 

25- Oruçlunun Banyo Yapması

 

Abdullah İbn Ömer oruçlu İken elbisesini ıslatır ve üzerine alırdı. Şa'bî oruçlu iken hamama girmiştir.

Ibn Abbâs: "Oruçlunun pişmekte olan yemeğin veya herhangi bir şeyin ta­dına bakmasında sakınca yoktur" demiştir.

Hasan-i Basrî şöyle demiştir: "Oruçlunun ağzını suyla çalkalamasında ve üzerine su döküp serinlemesinde bir sakınca yoktur."

Abdullah Ibn Mesûd: "Oruç tutacak olursanız başınızı yağlayın ve tarayın!" demiştir.

Enes Ibn Mâlik'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Benim bir havuzum var ve oruçlu iken bu havuza girerim."

Resûlullah'ın (s.a.v) oruçlu İken dişlerini misvakla temizlediği nakledilmiştir.

Ibn Ömer şöyle demiştir: "Hz. Peygamber (s.a.v) günün başında ve sonun­da dişlerini misvakla temizler fakat tükürüğünü yutmazdı."

Atâ: "Oruçlu dişlerini misvakladıktan sonra tükürüğünü yutsa orucunun bo­zulduğunu söylemem" demiştir.

İbn Sîrin: "Oruçlu iken yaş misvak kullanmakta bir sakınca yoktur" deyince orada bulunanlardan biri: "Fakat onun bir tadı var!" diye karşılık verdi. Bunun üzerine İbn Sîrin ona: "Suyun da tadı var! Fakat sen suyla ağzını çalkalıyorsun!" diye mukabelede bulundu.

Enes İbn Mâlik, Hasan-ı Basrî ve İbrahim en-Nehaî oruçlunun sürme süre­bileceğini söylemişlerdir.

1930- Hz. Aişe'nin şöyle dediği nakledilmiştir: "Resûlullah (s.a.v), Ramazan gecelerinde ihtilam dışında bir nedenle (cinsel ilişki yoluyla) cünüp olur ve bu şekilde şafak doğduktan sonra boy abdesti alarak orucunu tutardı."

1931- Ebû Bekir İbn Abdurrahmân anlatıyor: "Babamla birlikte Aişe'nin ya­nına gittik. Bize şöyle dedi: "Resûlullah (s.a.v) üzerine şahitlik ederim ki, kendisi ihtilam yoluyla değil cinsel ilişki sebebiyle cünüp olarak sabahlar ve sonra oru­cunu tutardı."

1932- Sonra Ümmü Seleme'nin yanına da gittik. O da aynı şeyleri söyledi.

 

Açıklama

 

İmam Buhârî bu başlık altında oruçlu iken banyo yapmanın / boy abdesti almanın caiz olduğunu açıklamaktadır. Zeynüddin İbnü'l-Müneyyir: "İmam Bu­hârî başlıkta banyo yapmak ifadesini herhangi bir şekilde kayıtlamadan mutlak olarak kullanmıştır. Dolayısıyla bu ifade sünnet, vacip ve mubah olan tüm yı­kanma türlerini kapsamına almaktadır" diyerek başlıkla ilgili görüşünü açıklamış­tır.

Enes İbn Mâlik'in sözünde geçen [ve havuz diye çevirisi yapılan] dy\ ! Ebzen kelimesi aslında Farsça'dır ve havuz şeklinde yapılan taş tekne (kurna) anlamına gelir. Anlaşıldığı kadarıyla Enes İbn Mâlik sıcak günlerde serinlemek maksadıyla bu tekneyi suyla doldurup içine girerdi.

 

26- Oruçlu Bîr Kimsenin Unutarak Yemesi Veya İçmesi

 

Atâ İbn Ebû Rabâh şöyle demiştir: "Bir kimse burnuna su çeker ve suyun boğazına kaçmasına mani olamazsa bunun herhangi bir sakıncası olmaz."

Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: "Oruçlunun boğazına sinek kaçsa, oruç açısın­dan bir sorun teşkil etmez."

Hasan-ı Basrî ve Mücahid şöyle demişlerdir: "Bir kimse oruçlu olduğunu unutarak cinsel ilişkide bulunacak olursa, herhangi bir şey gerekmez."

1933- Ebû Hureyre'nin naklettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle bu­yurmuştur: "Oruçlu bir kimse unutarak yer ue içerse orucunu tamamlasın. Zira ona Allah yedirmiş ve içirmiştir,"

 

Açıklama

 

İmam Buhârî bu başlık altında unutarak yiyip içen bir kimsenin orucunu ka­za etmekle yükümlü olup olmayacağı konusunu ele almaktadır. Bu konuda alimler arasında görüş ayrılıkları vardır. Alimlerin çoğunluğuna göre unutarak yiyip İçen bir oruçlu, kaza etmekle yükümlü değildir, böyle birisine kaza farz olmaz. Buna karşılık İmam Mâlik'ten nakledilen bir görüşe göre böyle bir kimse­nin orucu geçersiz olur ve o orucu kaza etmek farzdır. Kâdî Iyâz, İmam Mâlik'in bu görüşüyle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır: "İmam Mâlik'in kanaatine dair yaygın olarak bilinen görüş budur. Zaten hocası Rebî' ile Mâlik'in öğrencilerinin tamamının görüşü de bu yöndedir. Ancak bunlar farz oruç ile nafile orucu bu hüküm açısından birbirinden ayırmışlardır."

Dâvûdî şöyle demiştir: "Belki de bu hadis İmam Mâlik'e ulaşmamıştır. Ayrı­ca hadis ulaşmış olmasına rağmen, hadisi, unutarak yeme içme durumunda günahın olmayacağı anlamında yorumlamıştır.

Atâ İbn Ebû Rabah'ın sözü, burnuna su çeken kişinin, suyun boğazına kaç­masını engelleyemeyecek durumda olmasını anlatır. Oruçlu, suyun boğazına kaçmasına engel olabilecek durumda olmasına rağmen, buna engel olmadığı İçin su boğazına kaçarsa orucu bozulur. İbn Ebû Şeybe'nin Muhalled'den naklet­tiğine göre İbn Ebû Cüreyc şöyle demiştir: "Birisi, Atâ İbn Ebû Rabah'a: "Ben ağzımı suyla çalkalıyorum ve boğazıma su kaçıyor, ne yapayım?" diye sordu, o da: "Bunda herhangi bir sakınca yoktur, boğazına kaçan suyu tutamamışsın demektir!" diye karşılık verdi."

İmam Buhârî'nİn başlık altında Atâ'nın boğaza su kaçması ve Hasan-ı Basrî'nin sinek kaçması ile ilgili sözlerini zikretmesinin bir anlamı vardır. Buna göre bu sözler ile başlık arasındaki İlişki şöyle açıklanmıştır: "Boğazına su veya sinek gibi herhangi bir şeyin kaçmasına engel olamayan kimselerin bu durumda irade ve ihtiyarları yoktur. Bu bakımdan söz konusu kişiler, unutarak yiyip içen kimseler gibi değerlendirilirler."

(Hasan-ı Basrî ve Mücahid şöyle demişlerdir: "Bir kimse oruçlu olduğunu unutarak cinsel ilişkide bulunacak olursa, herhangi bir şey gerekmez.") Sevrî -Adı verilmeyen bir ravi senediyle nakledildiğine göre Hasan-ı Basrî şöyle demiş­tir: "Unutarak cinsel ilişkide bulunmak, unutarak yemek veya içmekle aynı kate­goride değerlendirilir."

Nakledildiğine göre İbn Cüreyc bir defasında Atâ İbn Ebû Rabah'a: "Bir kimse Ramazan'da oruçlu olduğunu unutarak eşiyle cinsel ilişkiye girse ne gere­kir?" diye sormuş o da şu cevabı vermiştir: "Bu adam oruçlu olduğunu tamamen de unutamaz ya! Kaza etmesi gerekir." Evzâî, Leys, İmam Mâlik ve Ahmed ibn Hanbel de bu konuda Atâ'nın görüşünü kabul etmişlerdir. Şâfıîlerden nakledilen iki farklı görüşten biri de bu yöndedir. Bu alimlerin tamamı unutarak yemek ile unutarak cinsel İlişkide bulunmayı birbirinden ayırırlar.

Ahmed İbn Hanbel'in bu konudaki kanaatine dair yaygın olarak bilinen gö­rüş, unutarak cinsel ilişkiye giren kişinin kazaya ek olarak keffâret de tutmasının farz olduğu yönündedir. Onlann bu konudaki delili, unutarak cinsel ilişkide bu­lunan kişinin durumunun, unutarak yiyene göre daha sıradışı olmasıdır. Bazı Şâfİîler, çok fazla yiyen kimseyi de aynı kapsamda değerlendirmişlerdir. Çünkü unutkanlığın bu derece çok olması pek rastlanan bîr durum değildir.

İbn Dakîki'1-Id konu hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır: "İmam Mâlik, unutarak yiyen veya içen bir oruçlunun kaza ile yükümlü olduğunu söylemiştir. Bu hüküm kıyas deliline dayanmaktadır. Fakat Hz. Peygamber'in (s.a.v) hadi­sinde Allah Teâlâ'nın kullarına olan lütfü görülmektedir. Burada Cenâb-ı Hak, kullarına kolaylık sağlamakta, onlardan sıkıntıyı, meşakkati ve zorluğu kaldır­maktadır."

 

27- Oruçlunun Yaş Ve Kuru Misvak İle Dişlerini Temizlemesi

 

Anlatıldığına göre Âmir İbn Rebîa şöyle demiştir: "Hz. Peygamber'i (s.a.v) sayamayacağım kadar çok kez oruçlu olduğu halde dişlerini misvaklarken gör­düm."

Ebû Hureyre'nin naklettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuş­tur: "Ümmetimi sıkıntıya sokacağına dair endişelerim olmasaydı, onlara her ab­dest alışlannda dişlerini misvaklamalarını emrederdim."

Cabİr ile Zeyd İbn Halid de benzeri bir rivayeti Hz. Peygamber'den (s.a.v) nakletmîşlerdir. Bu hadiste Resûlullah (s.a.v) oruç tutan ile tutmayan arasında herhangi bir ayırım yapmamıştır.

Hz. Aişe'nin naklettiğine göre Resûluİlah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Misvak ağzı temizler ve Allah Teâlâ'nın nzasını kazanmaya vesile olur."

Ata ve Katâde: "Oruçlu, tükürüğünü yutabilir" demişlerdir.

1934- Humrân'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Hz. Osman'ı abdest alırken gördüm: Önce ellerine üç defa su döküp yıkadı. Sonra ağzını çalkalayıp burnuna su çekti. Ardından üç defa yüzünü yıkadı. Sonra sağ kolunu üç defa dirseğine kadar yıkadı. Peşinden sol kolunu üç defa dirseğe kadar yıkadı. Sonra başına meshetti. Sonra sağ ayağını üç defa yıkadı ve son olarak da sol ayağını üç defa yıkadı. Abdestini bitirince şöyle dedi: "Ben Resûlullah'ın (s.a.v) işte benim aldı­ğım bu abdest gibi abdest aldığını gördüm. O (s.a.v) abdest aldıktan sonra şöyle buyurmuştu:

"Kim benim aldığını gibi abdest alır ve ardından içinden (dünyevi) hiçbir şey geçirmeden iki rekat namaz kılarsa geçmiş günahları kesinlikle bağışlanır."

 

28- Hz. Peygamberin (S.A.V): "Bir Kimse Abdest Aldığında Burnuna Su Çeksin” Hadisi

 

Hz. Peygamber (s.a.v) burada abdest alan kişinin oruçlu olup olmaması arasında herhangi bir ayırım yapmamıştır.

Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: "Boğaza kaçmadığı sürece oruçlunun burnuna ilaç damlatmasında bir sakınca yoktur. Oruçlu sürme de sürebilir."

Ata İbn Ebû Rabah şöyle demiştir: "Oruçlu, ağzını çalkaladıktan sonra suyu tükürse, tükürüğünü yutmadığı sürece bunun bir zararı olmaz. Kişi ağzını çalka­layıp tükürdükten sonra ağzında ne kalabilir ki!? Oruçlu, sakız çiğnemez. Buna rağmen sakız çiğneyip biriken tükürüğü yutsa orucu bozulur da demem. Ancak bu, oruçluya yasaklanmıştır. Oruçlu burnuna su çekse ve boğazına suyun kaç­masına engel olamasa bir sakıncası olmaz."

 

Açıklama

 

Ibnü'l-Münzir: "Oruçlunun, dişlerinin arasında kalan ve çıkaramadığı için tü­kürükle birlikte boğaza giden şeyleri yutması durumunda herhangi bir yükümlü­lük doğmayacağı konusunda alimler görüş birliği (icma) içerisindedir. Ebû Hani-fe'ye göre oruçlu bir kimse dişlerinin arasında kalan eti bilinçli olarak yese kaza gerekmez. Buna karşılık alimlerin çoğunluğu ona karşı çıkmış ve bu durumu yemek  yemekle  aynı  kategoride  değerlendirmişlerdir.   Alimlerin   çoğunluğu, özünde başka bir madde olmayan doğal/sade sakızın çiğnenmesine de müsaade etmişlerdir. Fakat oruçlu, Özünde başka hülasalar ve maddeler bulunan bir sakız çiğnerse orucu bozulur."

 / ilk kelimesi, sakız ağacından elde edilen müştaka (mastix), kenger sa­kızı, damla sakızı gibi sakızları kapsamına alır. Bu sakızlar çiğnendiği zaman baş­ka hülasalar ve özsular da çıkıyor ve bunlar yutuluyorsa, bu durumda oruç bo­zulur. Böyle bir durum söz konusu değilse zaten ağzı kurutan ve susuzluğu artı­ran özellikleri olduğu için bunları bunları çiğnemek mekruhtur.

 

29- Ramazan Da Oruçlu İken Cinsel İlişkiye Girmek

 

Ebû Hureyre'nin merfû olarak şöyle bir rivayet naklettiği zikredilmiştir: "Herhangi bir zorunlu sebep ve hastalık olmadığı halde Ramazan'da bir gün oruç tutmayan kişi ömrü boyunca oruç tutsa o günün orucunu kaza etmiş ol­maz." Abdullah İbn Mesûd da bu görüştedir.

Saîd İbnü'I-Müseyyeb, ŞaTsî, İbn Cübeyrf İbrahim en-Nehaî, Katâde ve Hammâd ise, tutulmayan orucun kaza edileceğini söylemişlerdir.

1935- Hz. Aişe'den nakledildiğine göre yandığını söyleyen bir sahâbî Hz. Peygamber'e (s.a.v) geldi. Resûlullah (s.a.v): "Ne oldu sana?!" diye sorunca, o sahabi; "Ben Ramazan'da eşimle cinsel ilişkiye girdim" dedi. Bu sırada Resûl-i Ekrem'e (s.a.v) bir sele hurma getirildi. Hz. Peygamber (s.a.v): "Nerede o yanan adam?" deyince, o zat: "Buradayım" diyerek ortaya çıktı. Resûlullah (s.a.v) da ona: "Bunu sadaka olarak dağıt!" buyurdu.

 

Açıklama

 

İmam Buhârî bu başlık altında kendi isteğiyle ve şuurlu olarak Ramazan ayında oruçlu iken cinsel ilişkiye giren kişinin keffâretle yükümlü olacağını ele almaktadır. İbn Battal şöyle demiştir: "İmam Buhârî, bu hadisi naklederek, Ra­mazan'da bilerek yemenin veya içmenin de cinsel ilişkiye kıyasla keffâreti gerek­tirdiğine işaret etmiştir. Burada cinsel ilişki ile yeme veya içme arasındaki ortak nokta, kasıtlı olarak orucu bozan yollarla Ramazan ayının saygınlığını çiğnemek­tir."

Zeynüddin İbnü'l-Müneyyir'İn konuyla ilgili açıklamaları da aynı doğrultu­dadır: "İmam Buhârî başlıkta sadece cinsel ilişkiye değinmiştir. Çünkü keffâretle ilgili olarak nakledilen müsned rivayetlerde söz konusu edilen cinsel ilişkidir. Fakat İmam Buhârî başlık altında genel olarak orucu bozmayı ele alan rivayetle­re değinmek suretiyle yeme ve cinsel ilişki yoluyla orucu bozmanın aynı kap­samda değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmiştir."

Ancak bana kalırsa İmam Buhârî başlık altındaki rivayetleri nakletmekle, orucun bozulması durumunda orucu kaza etmenin vacip olup olmadığı konu­sunda selef-i salihin arasında görüş ayrılıklarının bulunduğuna ve cinsel ilişkinin kesinlikle keffâreti gerektirdiğine İşaret etmiştir.

İbnü'l-Müneyyir konu hakkında özetle şu değerlendirmeyi yapmıştır;

"... ömrü boyunca oruç tutsa o günün orucunu kaza etmiş olmaz." Bu ifa­de, Ramazan'da oruç tutmayan kişinin, orucun vaktinde eda edilmesi dolayısıyla elde edilen sevap ve fazileti kaza yoluyla asla elde edemeyeceği anlamına gelir. Bu konunun özel yönüdür. Fakat genel anlamda baktığımızda tutulmayan oruç­lar kaza edilir. Bu ifadeye bakarak orucu kaza etmenin asla olmayacağı söyle­nemez."

Ibnü'1-Müneyyir'in bu değerlendirmesinin zorlama bir yorum olduğu açıktır.

Ebû Hureyre'nin naklettiği rivayette yandığını söyleyen adamın: "Tükendim, bittim!" dediği kayıtlıdır. Buna göre, Hz. Aişe rivayetinde geçen yanmak ifadesi, Ebû Hureyre rivayetindeki "Tükendim, bittim!" sözünü açıklamaktadır. Anlaşıldi-S1 kadarıyla bu sahabi, herhangi bir günah İşleyen kişinin cehennemde azap göreceğine inandığı için yaptığı iş dolayısıyla yandığını söylemiştir. Zaten Hz. Peygamber (s.a.v) de: "Nerede o yanan adam?" diye sorarak yanma vasfını ona isnat etmiştir. Bu da söz konusu kişinin böyle bir fiilde ısrar ederse gerçekten de yanma cezasını hak edeceğine İşaret etmektedir. Ayrıca bu ifade olayın kahra­manı olan sahabinin ileride açıklanacağı gibi kendi isteğiyle ve bilinçli olarak cinsel ilişkiye girdiğini göstermektedir.

 

30- Ramazanda Cinsel İlişkiye Girdiği Halde Keffâreti Ödemek İçin Hiçbir Şeyi Olmayan Birisinin Kendisine Verilen Sadakayı Keffâreti Ödemek İçin Kullanması

 

1936- Ebû Hureyre'nin şöyle dediği nakledilmiştir: "Biz Resûlullah'ın {s.a.v) huzurunda otururken bir adam çıkageldi ve: "Ey Allah'ın Resulü, ben tükendim, bittim!" dedi. Hz. Peygamber (s.a.v): "Ne oldu sana?!" diye sorunca adam: "Ben oruçlu iken eşimle cinsel ilişkiye girdim!" diyerek karşılık verdikten sonra Hz. Peygamber (s.a.v) ile aralarında şu konuşma geçti:

- Azat edebileceğin bir köle bulabilir misin?

- Hayır!

- Peki iki ay hiç ara vermeden oruç tutabilir misin?

- Hayır!

- Altmış yoksulu doyurma imkanın var mı?

- Hayır!

Bundan sonra Resûlullah {s.a.v) bir süre bekledi. Biz de orada iken Hz. Peygamber'e (s.a.v) bir sele dolusu hurma getirildi. Resûl-i Ekrem (s.a.v): "Soru­yu soran adam nerede?" deyince adam: "Buradayım" diyerek ortaya çıktı. Resûlullah (s.a.v) da ona: "Bunu al ve sadaka olarak dağıt!" buyurdu. Adam: "Benden daha fakir olanlara mı ey Allah'ın Resulü?! Allah'a yemin ederim ki, Medine'nin şu iki kara tepesi arasında benim ailemden daha fakir ve yoksul bir aile bulamazsın!" deyince Resûl-i Ekrem (s.a.v) dişleri görünecek kadar güldü ve ardından: 7yi öyleyse, bunu ailene yedir!" buyurdu."[53]

 

Açıklama

 

İmam Buhârî'nİn konu başlığında kullandığı ifade, bu bölümde kişinin bi­linçli ve iradeli olarak Ramazan'da cinsel ilişkiye girmesinin ele alınacağını gös­termektedir. Bu başlıkta ayrıca keffâreti ödeme imkanına sahip olmayan kimse­lere, bu keffâreti karşılayacak kadar sadaka verilmesi durumunda bunun keffâreti ödemek için kullanılması gerektiği belirtilmektedir. İmam Buhârî'nİn başlıkta kullandığı ifade, kişi kefareti ödeme imkanından yoksun olsa bile bu sorumluluğun zimmetinden düşmeyeceğini göstermektedir.

Ebû Hureyre'nin naklettiği rivayete göre olayın kahramanı olan sahâbî, daha önce geçen Hz. Aişe rivayetindeki "yandım" lafa yerine "tükendim, bittim" demiştir. İbn Ebû Hafsa rivayetinde ise bu sahabinin sözü: "Ben kendimi tükenip bitmiş biri olarak görüyordum" demiştir. Bu ifadeler göz önünde bulundurularak söz konusu sahabinin şuurlu ve iradeli olarak cinsel ilişkiye girdiği sonucuna varılmış­tır. Çünkü yanmak (ihtirâk) ve bitip tükenmek (helak) kelimeleri, sonuç itibariyle yanmaya ve helak olmaya götüren İsyan anlamında kullanılan mecazi ifadelerdir. Burada bu ifadeleri kullanan sahabî, adeta olması beklenen sonucu olmuş, ger­çekleşmiş gibi anlatmış ve konu üzerine daha fazla vurgu yapmak maksadıyla geçmiş zaman kipi kullanmıştır. Bu durum açıkça göstermektedir ki, bu hadis unu­tarak cinsel ilişkiye giren kimseye keffâret gerekmeyeceğini söyleyen alimlere karşı bir delil olarak kullanılamaz. Alimlerin çoğunluğuna ve İmam Mâlik'in konuyla ilgili yaygın olarak bilinen kanaatine göre unutarak cinsel ilişkiye giren kimseye keffâret gerekmezken, Ahmed İbn Hanbel ile bazı Mâlikîler keffâret gerektiği görüşün ka­bul etmişlerdir. Keffâret gerektiğini söyleyen alimler, konuyla ilgili olarak nakledi­len rivayetlerde kişinin iradeli olarak veya unutarak bu fiili gerçekleştirdiğine dair herhangi bir açıklama yapılmamış olmasını gösterirler. Bilinen kaide gereğince hakkında ayrıntılı açıklama yapılmayan herhangi bir fiil, genel hüküm (umûm) ifade eden sözlü bir İfade gibi değerlendirilir.

Fakat bu görüşe şöyle karşılık vermek mümkündür: "Olayın kahramanının, tükendim - bittim, yandım demesi onun durumunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu da onun bu işi iradeli ve bilinçli olarak yaptığını ayrıca böyle bir fiilin oruçlu­ya haram olduğuna dair bilgisinin var olduğunu göstermektedir."

Bu rivayet, herhangi bir günah işledikten sonra bunun hükmünü sormak üzere gelen kişiye ta'zir cezası uygulanmayacağını gösterir. Nitekim Hz. Pey­gamber (s.a.v), söz konusu kişi işlediği günahı itiraf ettiği halde ona ceza uygu­lanmasını emretmemiştir. Zaten İmam Buhârî bu rivayete had cezalarını ele aldığı bölümde de yer vererek buna İşaret etmiştir.

Ebû Sevr ve İbnü'l-Münzir'in de aralarında bulunduğu alimlerin çoğunlu­ğuna göre cinsel ilişki durumunda kadın da keffâretle yükümlü olur. Bununla birlikte kadının hür veya cariye olması ile isteyerek cinsel ilişkiye girmesi veya cinsel ilişkiye zorlanması arasında kadına keffaretin gerekip gerekmediği konu­sunda alimler arasında görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Şâfiîler, Ramazan'da cinsel ilişkiye giren kadının keffâretle yükümlü olmadığını kabul etmişlerdir. On­lar bu görüşlerine delil olarak, bu rivayette Hz. Peygamber'in (s.a.v), konu hak­kında ayrıntılı açıklamaya ihtiyaç bulunmasına rağmen kadının keffâretle yü­kümlü olduğuna dair bir açıklama yapmamasını gösterirler.

Rivayetin kahramanı olan sahabinin: "Benden daha fakir olanlara mı ey Al­lah'ın Resulü?!" demesi, "bu sadakayı benden daha fakir olanlara mı dağıtayım ey Allah'ın Resulü?!" anlamına gelir. Bu da söz konusu sahabinin, Hz. Peygamber'in  (s.a.v) hurmaların sadaka olarak damıtılmasıyla ilgili emrini, fakir olanlara dağıt­mak şeklinde anladığını gösterir.

Hz. Peygamberin (s.a.v) dişleri görünecek kadar güldüğünü ifade eden bu rivayet, O'nun (s.a.v) gülmesinin kahkaha değil, tebessüm ve gülümseme şeklin­de olduğunu vurgulayan rivayetlerle birlikte değerlendirilmelidir. Dolayısıyla burada da Resûlullah'm (s.a.v) gülmesini tebessüm etmek / gülümsemek şeklin­de anlamak gerekir. Bununla birlikte Resûl-İ Ekrem'in (s.a.v) gülmesiyle ilgili olarak şu açıklamalar da yapılmıştır:

1- Hz. Peygamber (s.a.v) ahiretle ilgili bir mesele söz konusu ise güler, fakat dünya hakkındaki meselelerde tebessümün ötesine geçmezdi.

2- Olayın kahramanı olan şahıs, Hz. Peygamberin (s.a.v) huzuruna gelirken işlemiş olduğu fiile verilecek cezanın korkusu yanında imkan ölçüsünde kendisi­ni bu durumdan kurtaracak bir çözüm yolunun bulunması ümidini taşıyordu. Resûlullah (s.a.v) ona kolaylık sağlayacak farklı çözüm yollan Önerdikçe keffâret olarak dağıtılması için verilen hurmalara da göz dikti. İşte Resûl-i Ekrem (s.a.v) onun durumundaki bu değişikliği görünce güldü.

3- Hz. Peygamber {s.a.v), adamın olayı çok güzel ve esprili bir üslupla an­latması, maksadına ulaşmak için etkili yöntemlere başvurması karşısında gülüm-semekten kendisini alamamıştır.

(Resûlullah (s.a.v): "İyi öyleyse, bunu ailene yedir!" buyurdu.) Bu konuyla İlgili olarak İbn Dakîki'1-îd şu açıklamaları yapmıştır: "Oruç keffâreti hakkındaki bu olay esas alınarak farklı görüşler ileri sürülmüştür:

1- Bu rivayet, keffâretin, ödenmesinin neredeyse imkansız olması duru­munda düşeceğini göstermektedir. Çünkü kişi keffâreti kendisi ve ailesi yararına kullanamaz; kendisine ve ailesine bunları harcayamaz. Zaten bu rivayette Hz. Peygamber (s.a.v), söz konusu kişiye keffâreti yerine getirme imkanına kavuştu­ğu zaman bu yükümlülüğü ifa etmesi, o ana kadar bu yükümlülüğün bir zimmet Dorcu olarak kalacağı yönünde bir açıklama yapmamıştır. Şâfiîlerden nakledilen görüşlerden biri bu doğrultudadır. Mâlikîlerden İsâ İbn Dinar da kesin bir ifade le bu görüşü dile getirmiştir.

2- Evzâî'ye göre böyle bir durumla karşı karşıya kalan oruçlu Allah'tan af, nağfiret diler ve bir daha böyle bir işe kalkışmaz.

3- Alimlerin çoğunluğu ise keffâretin bir yükümlülük olarak devam edeceği­mi ve ifa imkanının güçleşmesi halinde dahi düşmeyeceğini kabul etmişlerdir, burada Hz. Peygamber (s.a.v) söz konusu kişiye hurmaları verirken bunları ^effâret olarak ailesine yedirmesini öğütiememistir.

Ancak bu görüşün ardından ayrıntılarda görüş ayrılıkları olmuştur:

1- Zührî'ye göre bu hüküm rivayette sözü geçen kişiye hastır. İmamü'l-Harameyn de bu görüşe meyletmiştir. Fakat "Aslolan hükümlerin kişiye has olmamasıdır" kaidesi gereğince bu görüş kabul edilmemiştir.

2- Bazı bilginlere göre bu rivayet neshedilmiştir. Fakat bunlar bu rivayeti nesheden delili açıklamamışlardır.

3- Hz. Peygamber (s.a.v): "İyi öyleyse, bunu ailene yedir!" derken, kişinin nafakasını karşılamakla yükümlü olmadığı yakınlarını kasdetmiştir. Şâfiîlerden bir kısmı da bu görüşü kabul etmiştir."

Hadisten Çıkarılan Sonuçlar

1- Kişi, dinin emirlerine aykırı davrandığı zaman bunun hükmünü sorup öğ­renmelidir.

2- Herhangi bir konu hakkında bilgi öğrenmek üzere gelenlere yumuşak davranmak, konuyu öğretirken ve anlatırken kaba davranmamak ve bu kimsele­re dini sevdirecek bir yöntem geliştirmek gerekir.

3- İşlenen günahlar için pişmanlık duymak ve günahlar dolayısıyla korkup ürpermek güzel bir haslettir.

4- Mescitte ilim öğrenmek, Allah'ı zikretmek gibi namaz dışındaki bazı dînî İşler İçin oturulabilir.

5- Gülmeyi gerektiren bir sebep varsa mescitte gülmek mümkündür.

6- Eğer gerekli İse kişinin ailesi ile olan özel durumunu anlatması mümkün­dür.

7- Kişi, söylediği sözün muhatap nezdinde kuvvet kazanması için yemin edebilir.

8- Başka yollarla öğrenme imkanı yoksa kişinin kendisi hakkında verdiği bilgilere itibar edilir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v), kendisine soru sormaya gelen sahabinin herkesten fakir olduğunu ifade eden haberine dayanarak: "İyi öyleyse, bunu ailene yedir!" buyurmuştur. Bununla birlikte söz konusu kişinin gerçekten doğru söylediğine dair bazı karineler de bulunmuş olabilir.

9- İbadet konusunda insanlara yardımcı olmak ve müslümanı zor durum­dan kurtarmak için çalışmak iyi bir davranıştır.

10- Kişi ihtiyaç fazlasını dağıtabilir.

11- Ödenecek keffâretler tek bir aileye verilebilir.

12- Zor durumda olan bir kimse, elinde bulunan malzemenin veya gıdanın tamamını veya bir kısmını zor durumda olan başka birisine vermekle yükümlü değildir.

 

31- Ramazanda Cinsel İlişkiye Giren Bir Kimse Keffâreti Muhtaç Olan Ailesine Yedirebilir Mi?

 

1937- Ebû Hureyre'nin şöyle dediği nakledilmiştir: "Resûlullah'ın (s.a.v) hu­zuruna bir adam geldi ve: "Ey Allah'ın Resulü, işe yaramaz bir adam Ramazan­da eşiyle cinsel ilişkiye girdi!" dedi ve sonra Hz. Peygamber (s.a.v) ile aralannda şu konuşma geçti:

- Bir köleyi hürriyetine kavuşturma imkanı bulabilir misin?

- Hayır!

- Peki iki ay hiç ara vermeden oruç tutmaya gücün yeter mi?

- Hayır!

- Altmış yoksulu doyurma imkanın var mı?

- Hayır!

Bu sırada Hz. Peygamber'e (s.a.v) bir sele dolusu hurma getirildi. Resûl-i Ekrem (s.a.v): ona: "Bunu al ve kendi adına muhtaçlara yedir!" buyurdu. Adam: "Bizden daha muhtaç olanlara mı ?! Medine'nin şu iki kara tepesi arasında biz­den daha yoksul olanı yok ki!" deyince Resûl-i Ekrem: "İyi öyleyse, bunu ailene yedir!" buyurdu."

 

32- Oruçlunun Kan Aldırması (Hacamat) Ve Kusması

 

Ebû Hureyre şöyle demiştir: "Oruçlu kustuğu zaman orucu bozulmaz. Kus­tuğu zaman çıkarmıştır, içeriye bir şey sokmamıştır ki..." Ebû Hureyre'den bu durumda orucun bozulduğuna dair bir görüş de nakledilmiştir. Fakat birinci görüş daha sahihtir.

İbn Abbâs ve İkrime şöyle demişlerdir: "Oruç, (insanın ağzından dışarı) çı­kan şeyler dolayısıyla değil (ağzından karnına) giren şeyler dolayısıyla bozulur.

Abdullah İbn Ömer, oruçlu iken kan aldınrdı. Fakat daha sonra bunu terk 3tti; geceleri kan aldırmaya başladı.

Ebû Mûsâ gece kan aldırmıştı.

Sa'd İbn Ebû Vakkas, Zeyd İbn Erkam ve Ümmü Seleme'nin oruçlu iken <an aldırdıkları nakledilmiştir.

Bükeyr, Ümmü Alkame'nin şöyle dediğini nakletmiştir: "Biz Hz. Aişe'nİn ya-ıında kan aldınrdık. Buna rağmen bu davranışımızı yasaklamazdı."

Hasan-ı Basrî pek çok sahabîden merfû olarak şu rivayeti nakletmiştir: "Kan ilan da aldıran da orucunu bozmuş olur."

Ayyaş İbnü'l-Velîd bana şöyle dedi: "Abdüla'lâ, Yunus İbn Ubeyd yoluyla 4asan-ı Basrî'den benzeri bir rivayet nakletti. Hasan-ı Basrî'ye: "Bu rivayet Hz. ^eygamber'e (s.a.v) ulaşıyor mu, O'ndan (s.a.v) mı nakledildi?" diye soruldu. 0 la: "Evet" dedikten sonra: "Allah en doğrusunu bilir!" diye ekledi.

1938- Abdullah İbn Abbas'tan nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) ih-amlı iken kan aldırdığı gibi oruçlu iken de kan aldırmıştır.

1939- Abdullah İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Hz. Peygamber s.a.v) oruçlu iken kan aldırdı."

1940- Enes İbn Mâlik'e: "Siz oruçlu iken kan aldırmayı uygunsuz (kerih) bir avranış olarak görür müydünüz?" diye sorulmuş o da: "Hayır, oruçluyu zayıf üşüreceği söz konusu olmadıkça görmezdik" diye karşılık vermiştir.

Ravilerden Şebâbe İbn Süvvâr el-Fezârî şöyle bir eklemede bulunmuştur:

"Şube bize (soruda): "Hz. Peyganber {s.a.v) zamanında..." ifadesinin bulunduğu­nu söyledi."

 

Açıklama

 

İmam Buhârî bu başlık altında kan aldırma ve kusma dolayısıyla orucun bozulup bozulmayacağı konusunu açıklamaktadır. Selef alimleri bu konuda

görüş ayrılığına düşmüşlerdir:

1- Kusmak: Alimlerin çoğunluğuna göre kişi isteyerek kusarsa orucu bozulur. Fakat elinde olmadan kusacak olursa oruç bozulmaz. Hatta İbnü'l-Münzir, isteye­rek kusan kişinin orucunun bozulacağı konusunda icma bulunduğunu nakletmiş­tir. İbnü'l-Münzir ayrıca elinde olmadan kusan kişinin orucu kaza etmekle yükümlü olmayacağına dair de icma bulunduğunu nakletmiş ancak, Hasan-ı Basrî'den nakledilen iki farklı görüşten birine göre kaza gerektiğini belirtmiştir.

2- Kan aldırmak (Hacamat): Alimlerin çoğunluğuna göre kan aldırmak dola­yısıyla oruç bozulmaz. Buna karşılık Hz. Ali, Atâ İbn Ebû Rabah, Evzâî, Ahmed İbn Hanbel, İshâk İbn Râhûye ve Ebû Sevr kan alanın ve aldıranın orucunun bozulacağını söylemişlerdir. Bu alimlere göre kan aldırma dolayısıyla bozulan oruçların kaza edilmesi gerekir. Şâfiîlerden İbn Huzeyme, İbnü'l-Münzir, Ebü'l-Veîîd en-Nîsâbûrî ve İbn Hibbân da Ahmed İbn Hanbel'in görüşünü benimsemiş­lerdir.

1941- Abdullah İbn Ebû Evfâ'nm şöyle dediği nakledilmiştir: "Hz. Pey­gamber (s.a.v) ile birlikte bir yolculukta bulunuyorduk. Bu sırada Resûlullah {s.a.v) birisine: İnip bana suyla karıştırarak biraz sevîk[54] hazırlar mısın?' dedi. Adam: 'Ama ey Allah'ın Resulü, güneş!' diye karşılık verdi. Hz. Peygamber (s.a.v) tekrar: İnip bana suyla karıştırarak biraz sevîk hazırlar mısın?' dedi. Adam da aynı karşılığı verdi:: 'Ama ey Allah'ın Resulü, güneş!' Bunun üzerine Resû­lullah (s.a.v) aynı talebini üçüncü kez iletti: inip bana suyla karıştırarak biraz sevîk hazırlar mısın?' Adam da bineğinden indi ve suyla karıştırarak sevikî ha­zırladı. Hz. Peygamber (s.a.v) bunu içtikten sonra elini (doğu tarafına)[55] uzata­rak: 'Gece karanlığının bu taraftan bastırdığını görürseniz artık oruçlunun iftar etme vakti gelmiştir' buyurdu.[56]

1942- Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre Hamza İbn Amr el-Eslemî şöyle demiştir: "Ey Allah'ın Resulü, ben devamlı oruç tutuyorum."

1943- Hz. Aişe'den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v), çok oruç tu­tan bir sahabi olan Hamza İbn Amr el-Eslemî'nin: "Yolculukta iken oruç tutulur mu?" şeklindeki sorusuna: "Di/ersen oruç tutarsın, dilersen tutmazsın" diye cevap verdi.

 

Açıklama

 

İmam Buharı bu başlık altında yolculukta iken kişinin farz veya nafile oruç­ları tutup tutmamakta serbest (muhayyer) olduğunu açıklamaktadır.

Ham-, İbn Amr el-Eslemî'nin: "Ben devamlı oruç tutuyorum" şeklindeki sö­züne dayanılarak hiç ara vermeksizin ömür boyunca oruç tutmanın (savmu'd-dehr) mekruh olmadığı söylenmiştir. Fakat bu rivayet, böyle bir hükme delalet etmez. Çünkü, kişi ömür boyunca hiç ara vermeksizin oruç tutmadan da devam­lı oruç tutabilir; devamlılık bu açıdan hiç ara vermeksizin sürekli aynı şeyi yap­mak anlamına gelmeyebilir. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in (s.a.v), ömür boyunca oruç tutmakla ilgili yasağı ile burada devamlı oruç tutulmasına müsaade etmesi arasında herhangi bir çelişki yoktur.[57]

Hamza İbn Amr'ın "Yolculukta iken oruç tutulur mu?" şeklindeki sorusu ile ilgili olarak İbn Dakîki'1-îd şunları söylemiştir: "Burada yolculukta oruç tutmanın hükmü sorulurken mutlak bir ifade kullanılmış ve Ramazan orucunun kasdedildiği hakkında açık seçik (sarih) bir ifadeye yer verilmemiştir. Dolayısıyla bu rivayet, yolculukta iken Ramazan orucunun tutulmayacağını söyleyenlere delil olmaz."

İbn Dakîki'l-îd'ın konuyla ilgili değerlendirmesi hadisteki ifadenin bize aktarı-lış kalıbını esas aldığımızda doğrudur. Fakat İmam Müslim'in Ebû Merâvih yo­luyla naklettiği rivayette bu konu şöyle anlatılmaktadır: "Hamza İbn Amr: 'Ey Allah'ın Resulü, ben yolculukta iken oruç tutacak güç ve kuvveti kendimde bu­luyorum. Oruç tutmamın bir sakıncası var mı?' diye sordu ve Resûl-i Ekrem (s.a.v) ona şu cevabı verdi: "Bu Allah'ın tanıdığı bir kolaylıktır (ruhsat). Kim bu ruhsata göre hareket ederse iyi bir iş yapmış olur; kim de oruç tutmak isterse kendisine bir günahı olmaz" İşte bu rivayet Hamza İbn Amr'ın sorusunun farz oruç hakkında olduğu düşüncesini uyandırmaktadır. Çünkü ruhsat kelimesi, farzın karşıtı olarak kullanılır.

 

34- Ramazanda Bir Kaç Gün Oruç Tuttuktan Sonra Yolculuğa Çıkmak

 

1944- Abdullah İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) Ramazan'da oruçlu olarak Mekke'ye doğru yola çıktı. Kedîd'e[58] varınca orucunu bozdu. Bunun üzerine insanlar da oruçlarını bozdular.[59]

İmam Buhâri: "Kedîd, Usfân1 ile Gudeyd arasında su kaynağı (göze) bulu­nan bir yerdir."

 

Açıklama

 

imam Buhârî bu başlık altında Ramazan'da bir kaç gün oruç tuttuktan sonra L/olculuğa çıkan kimsenin yolculuk sırasında orucunu bozup bozamayacağı ko­nusunu işlemektedir.

Hz. Peygamberin (s.a.v) bu yolculuğu ileride açıklanacağı gibi Mekke'nin Fethi için çıktığı yolculuktur.

Bazıları bu rivayete dayanarak yolculuğa çıkıldığı zaman orucun kesinlikle bozulması gerektiğini söylemişlerdir. Ancak ileride de açıklayacağımız gibi bu "ivayetten böyle bir sonuç çıkarılamaz; bu rivayet böyle bir hükme delalet etmez.

Bu rivayete göre bir yolcu, Ramazan hilalini mukîm iken görmüş olsa bile jündüz vaktinde orucunu bozabilir. Zira bu hadis, bunun caiz olduğunu açıkça je doğrudan (nass) ifade etmektedir. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.v) Mekke'nin -ethi yılında Ramazan hilalini Medine'de iken gördüğü ve daha sonra Ramazan lenüz çıkmadan yola çıktığı konusunda hiçbir görüş ayrılığı yoktur.

Bu rivayet yolcunun, geceden oruca niyet edip sabaha oruçlu olarak girse bile, gündüz vaktinde orucunu bozabileceğini göstermektedir. Alimlerin çoğun­luğunun benimsediği görüş budur. Şâfiîlerin çoğunluğu da bu görüştedir. Bun­dan daha da ilginç ve şaşırtıcı olanı İbn Ebû Şeybe ve Beyhakînin naklettiğine göre Enes Tbn Mâlik'in yolculuğa çıkmaya niyetlendiği zaman daha bineğine binmeden yaşadığı yerde orucunu bozmasıdır.

Yolculuk sırasında orucun bozulabileceğini söyleyenlere göre oruç herhangi bir şey ile bozulabilir.

1945- Ebü'd-Derdâ'nın şöyle dediği nakledilmiştir; "Resûlullah (s.a.v) ile bir­likte çok sıcak bir günde sefere çıkmıştık. İnsanlar kavurucu sıcaktan korunmak için ellerini başlarının üzerine koymak zorunda kalıyorlardı. O gün İçimizde Hz. Peygamber (s.a.v) ile Abdullah İbn Revâha dışında oruçlu kimse yoktu."

 

36- Resûlullahın (S.A.V) Aşırı Sıcaklar Dolayısıyla Birşeyin Gölgesine Girenlere: "Yolculuk Sırasında Oruç Tutmak Birr (Erdem / İyilik) Değildir" Demesi

 

1946- Câbir İbn Abdullah'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Resûlullah (s.a.v) seferlerinden birinde, gölge altına alınmış bir adamın başına toplanan bir kala­balık gördü ve: 'Nedir bu?' diye sordu. Oradakiler: 'Bu adam oruçlu' dediler. Hz. Peygamber (s.a.v) de: "Yolculuk sırasında oruç tutmak birr (erdem / iyilik) değil­dir" buyurdu.

 

Açıklama

 

İmam Buhârî kullandığı bu başlık ile şuna işaret etmiştir: "Resûlullah'in (s.a.v): Yolculuk sırasında oruç tutmak birr (erdem I iyilik) değildir' diye buyur­masının sebebi burada söz konusu olan meşakkat ve sıkıntılardır." Buna göre, hadisi sıcak vb. dolayısıyla çekilen sıkıntılara yer vermeksizin nakledenler, özetle nakletme yolunu tercih etmişlerdir. İşte İmam Buhârî'nin şiddetli sıkıntıların ve meşakkatlerin dikkate alınacağına dair bu işaretine dayanarak, işlemekte oldu­ğumuz hadis ile bir önceki konu başlığı altında nakledilen hadisleri uzlaştırmak (cem' etmek) ve şu sonuca ulaşmak mümkün olacaktır: "Yolculukta oruç tutabi­lecek güçte olanlar için oruç tutmak daha faziletli iken, oruç tutacak gücü olma­yan ve zorlanan kişilerin veya ruhsatı kullanmaktan kaçındığı yönünde izlenim uyandıracak kimselerin oruç tutmaması daha iyidir. Meşakkatin, sıkıntının kesin olmadığı durumlarda ise kişi oruç tutmak veya tutmamak arasında serbesttir (muhayyer)."

Selef bilginleri bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir:

1-  Bazılarına göre yolculukta tutulan oruç, farz olan orucun yerine geçmez. Dolayısıyla bir kimse yolcu iken oruç tutacak olursa bunu yaşadığı yere dönünce kaza etmesi farzdır. Bu bilginler "Hasta veya yolcu olan, tutamadığı günler sayı­sınca, başl j günlerde oruç tutar"[60] ayetinin ilk bakışta anlaşılan açık anlamı (zahir) ile "Yolculuk sırasında oruç tutmak birr (erdem / iyilik) değildir" hadisini delil olarak göstermişlerdir. Hadiste yolculukta iken oruç tutmak birr değildir diye ifade edildiğine göre, oruç tutmak günah olacaktır. Çünkü birr'in karşıtı günahtır ($). Buna göre kişi tuttuğu oruç ile günahkâr olacağına göre bu oruç farz oruç yerine geçmeyecektir. Bazı zahirî bilginlerin görüşü bu yöndedir. Bu görüş, Hz. Ömer, Abdullah İbn Ömer, Ebû Hureyre, İbn Şihâb ez-Zührî ve İbra­him en-Nehaî gibi alimlerden de nakledilmiştir. Bu alimler "Hasta veya yolcu olan, tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde oruç tutar"[61] ayetinin ilk ba­kışta anlaşılan açık anlamına dayanarak şöyle demişlerdir: "Bu ayetin zahirine bakılacak olursa hasta veya yolcu olan kimselerin orucu bir başka gün kaza et­meleri farzdır." Buna karşılık alimlerin çoğunluğu bu ayeti şu şekilde yorumla­mışlardır: "Hasta veya yolculukta olup oruçlarını bozanlar başka bir gün oruçla­rını kaza ederler."

2- Taberî'nin naklettiğine göre bir grup, yolculukta iken sadece çok fazla sı­kıntı çekecek olanların oruç tutmasının caiz olduğunu söylemiştir.

3- Ebû Hanife, İmam Mâlik ve İmam Şafiî gibi mezhep imamları başta ol­mak üzere alimlerin çoğunluğuna göre, yolculuk sırasında oruç tutabilecek güçte olanların oruç tutması, buna karşılık oruç tutmakta zorlananların ise tutmaması daha faziletlidir.

4- Evzâî, Ahmed İbn Hanbel ve İshâk İbn Râhûye, Allah'ın tanıdığı ruhsat­tan yararlanarak oruç tutmamanın daha faziletli olduğunu söylemişlerdir.

5- Kişi, yolculuk sırasında oruç tutup tutmamakta mutlak olarak serbesttir.

6- Bazıları ise ayetteki, "Allah size güçlük değil, kolaylık diler"[62] ifadesini esas alarak, kişi için oruç tutmak veya tutmamaktan hangisi daha kolay ise onun daha faziletli olacağını söylemişlerdir. Buna göre bir kimse oruç tutmadığı zaman daha rahat oluyorsa, onun için oruç tutmamak daha faziletlidir. Buna karşılık yolculukta iken rahatlıkla oruç tutabilecek durumda olanların oruç tutması daha iyidir. Örneğin bir kimse sonradan kaza etmesinin daha zor olacağını düşünüyorsa yolculukta iken oruç tutması daha yerinde olur. İbnü'l-Münzir'in de tercih ettiği bu görüş Ömer İbn Abdülaziz'e aittir.

Bu görüşler içerisinde tercihe şayan olan alimlerin çoğunluğu tarafından kabul edilen görüştür. Bununla birlikte kimi zaman oruç tutması halinde çok büyük sıkıntılar çekecek ve zor durumda kalacak olanların oruç tutmaması daha iyi olabilir. Bir kimse, Allah'ın tanıdığı bu ruhsatı kullanmaktan kaçındığı yönün­de olumsuz bir izlenim uyanıyorsa, yolculukta iken oruç tutmasa daha iyi olur.

Bu rivayet, ihtiyaç durumunda ruhsatlarla amel etmenin müstehab, buna karşılık kişinin kendisini fazla zorlayarak ve aşırılığa kaçıp inat ederek ruhsattan kaçınmasının mekruh olduğunu da göstermektedir.

 

37- Hz. Peygamberin (s.a.v) Arkadaşları (Sa­habe) Yolculukta İken Oruç Tutup Tutmama Konusunda Birbirlerini Kınamazlardı

 

1947- Enes İbn Mâlik'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Biz Hz. Peygamber (s.a.v) ile birlikte yolculuk yapardık ve bu sırada oruç tutanlar tutmayanları, oruç tutmayanlar da tutanları kınamazdı."

 

Açıklama

 

İmam Buhârî, bir önceki konu başlığı altında yer verdiği hadisle ilgili yoru­munu desteklemek için bu rivayete yer vermiştir. Çünkü ona göre yolculukta iken oruç tutmanın iyi olmayışı, oruç tuttuğu takdirde çok zor durumda kalanlar içindir. Bu şekilde zor durumda kalmayanlar ve rahatlıkla oruçlarını tutabilenler ise oruç tutup tutmamaları dolayısıyla kınanmaz.

 

38- Yolculukta İken İnsanların Görebileceği Şekilde Orucu Bozmak

 

1948- Abdullah İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.v) Medine'den Mekke'ye doğru yola çıktı. Usfân'a ulaşıncaya kadar oruçlu idi. Fakat daha sonra su istedi ve İnsanların görmesini sağlamak için aldığı suyu eliyle kaldırdı ve orucunu bozdu. Mekke'ye kadar böyle devam etti. Tüm bunlar Ramazan'da olmuştu."

Abdullah İbn Abbâs şöyle derdi: "Resûlullah (s.a.v) kimi zaman oruç tutmuş kimi zaman da tutmamıştı. Bu bakımdan isteyen oruç tutar, isteyen tutmaz."

 

Açıklama

 

Halkın kendisine itibar ederek uyduğu kimseler böyle davranabilir. İmam Buhârî bu başlık altında orucu bozmanın daha faziletli oluşunun sadece;

1- Oruç tutması halinde zor durumda kalacak olanlarla,

2- Veya kendini beğenme (ucub) ve gösteriş (riya) gibi kötü özelliklerden çekinenlerle

3- Ya da ruhsatı kullanmaktan kaçındığı izlenimi doğacak olanlarla ilgili ol­madığına işaret etmiştir. Çünkü halkın itibar ederek kendisine uyduğu kimselerin orucu bozması da yerine göre daha uygun ve faziletli olabilir. Dolayısıyla yuka­rıda sayılan üç durumdan biri bir kimsenin başına gelir ve orucunu bozan lideri­ne tabi olursa daha da faziletli bir iş yapmış olur.

 

39- Oruç Tutmaya Gücü Yetmeyenlerin Fidye Vermeleri Gerekir' Ayeti[63]

 

Abdullah İbn Ömer ve Seleme İbnül-Ekva' bu ayetin, "O Ramazan ayı ki in­sanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur'ân o ayda indirildi. Artık sizden kim Ra­mazan ayının hilâlini görürse, o gün oruç tutsun. Hasta veya yolcu olan, tuta­madığı günler sayısınca, başka günlerde oruç tutar. Allah sizin hakkınızda kolay­lık ister, zorluk istemez. Oruç günlerini tamamlamanızı, size doğru yolu göster­diğinden ötürü Allah'ı tazim etmenizi ister. Şükredesiniz diye bu kolaylığı göste­rir.[64] ayetiyle neshedildiğini söylemişlerdir.

İbn Nümeyr, el-A'meş - Amr İbn Mürra - İbn Ebî Leyla senediyle Hz. Pey-gamber'in (s.a.v) ashabının şöyle dediğini nakletmiştir: "Ramazan orucu hakkın­daki ayet inince ashap epey zorlandı. Sahabiler içerisinde her gün bir yoksulu doyurab ilenler oruç tutmuyor ve bu ibadeti oruç tutabilecek güçte olanlara bıra­kıyorlardı. Onlara bu konuda kolaylık gösterilmiş ve ruhsat tanınmıştı. Sonra bu hüküm, 'Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.'[65] ayetiyle neshedildi. Böylece onlara oruç tutmaları emredildi."

1949- Abdullah İbn Ömer'in ( ayetini) "[66] ([Oruç tutmayanlara] yoksulları doyurma fidyesi gerekir)" diye okuduğu ve "Bu ayet neshedilmiştir" dediği nakledilmektedir.

 

Açıklama

 

Bu konuyla ilgili rivayetlerin ve nakledilen haberlerin ortak noktası ayetinin mensuh olduğudur. Fakat Abdullah İbn Abbâs bu gö­rüşe karşı çıkmış ve söz konusu ayetin muhkem olduğunu savunmuştur. Ona göre bu ayet muhkem olmakla birlikte sadece iyice yaşlanan ihtiyarlar ve benze­ri durumda olanlarla ilgilidir. Konuyla ilgili ayrıntılı açıklamalar "Kitâbü't-Tefsîr" bölümünde gelecektir.[67]

 

40- Ramazan Orucu Ne Zaman Kaza Edilir?

 

Abdullah İbn Abbâs şöyle demiştir: 'Ayette 'tutamadığı gün/er sayısınca, başka günlerde oruç tutar'[68] buyurulduğu için kazaya bırakılan oruçlar ayrı ayrı tutulabilir."

Saîd İbnü'l-Müseyyeb Zilhicce'nin ilk on gününde tutulan on günlük oruç hakkında şunları söylemiştir: "Ramazan'dan kalan oruçların kazasına başlama­dıkça bu orucu tutmak uygun değildir."

İbrahim en-Nehaî şöyle demiştir: "Tam bir Ramazan kazası olup da sonraki Ramazan gelene kadar bunu kaza etmeyenler her ikisini de tutarlar." İbrahim en-Nehaî böyle birisinin yoksulu doyurma (fidye) yoluna başvuramayacağı gö­rüşünü kabul etmiştir.

Abdullah İbn Abbas'tan ve mürsel olarak Ebû Hureyre'den nakledildiğine göre tam bir Ramazan kaza borcu olup da bir sonraki Ramazan'a kadar kaza etmeyen kimse yoksulu doyurma (fidye) yoluyla kaza borcundan kurtulur.

Halbuki Allah Teâlâ, ayette yoksulu doyurma konusunu zikretmemiş ve sa­dece "tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde oruç tutar"[69] buyurmuştur.

1950- Hz. Aişe'nin şöyle dediği nakledilmiştir: "Benim Ramazan'da tutama­yıp kazaya kalan oruçlarım olurdu ve bunları ancak Şaban aymda kaza edebilir­dim."

Hadisin ravilerinden Yahya: "Hz. Aişe'nin kaza orucunu bu şekilde geciktir­mesi Hz. Peygamber'den (s.a.v) kaynaklanıyordu" demiştir.

 

Açıklama

 

İmam Buhârî bu başlık altında Ramazan'da tutulamayıp kazaya kalan oruç-lann ne zaman tutulacağı konusunu ele almaktadır. Açıklanmaya çalışılan temel iki soru şudur: Kazaya kalan oruçların peşpeşe tutulması mı gerekir yoksa ayrı ayrı tutulması mümkün müdür? Kazaya kalan oruçların Ramazan'dan sonra derhal kaza edilmesi mi gerekir yoksa daha sonra kaza edilmesi mümkün mü­dür?

İmam Buhârî'nin konuyu ele alış şekline baktığımızda ona göre kaza orucu­nun Ramazan'dan sonra herhangi bir dönemde ve ayrı ayrı tutulabileceğini an­larız. Çünkü konu başlığı altında naklettiği rivayetler bunu göstermektedir. Zaten alimlerin çoğunluğunun kabul ettiği görüş de budur. Bununla birlikte kaza oru­cunun ayr ayrı tutulabileceğini söyleyenler, peşpeşe tutulmasının daha iyi oldu­ğu konusunda görüş birliği içerisindedirler.

İbnü'l-Münzir ve başka bazı alimler Hz. Ali ve Aişe'ye göre kaza oruçlarını peşpeşe tutmanın gerekli olduğunu nakletmişlerdir. Zahirî mezhebine mensup olan bazı bilginler bu görüşü benimsemişlerdir. Abdürrezzâk, Abdullah İbn Ömer'in: "Kaza oruçlarını peşpeşe tutar" dediğini nakletmiştir. Hz. Aişe'nin de: "Bu ayet, 'başka günlerde peşpeşe kaza edilir' şeklinde lafzı düştü" dediği nakledilmiştir.[70]

nazil oldu ve daha sonra 'peşpeşe

"... bunları ancak Şaban ayında kaza edebilirdim." Hz. Aişe'nin bu sözüne dayanarak onun Zilhicce'nin on günü, aşure gibi nafile oruçları hiçbir zaman tutmadığı söylenmiştir. Bu görüşlerini desteklemek İçin de Hz. Aişe'nin, 'bir kim­se, Ramazan'dan kalan kaza orucu borcu varsa nafile oruç tutamaz' şeklindeki görüşünü ileri sürmüşlerdir. Fakat bu iddia sahiplerinin yukarıdaki rivayetten böyle bir sonuç çıkarmaları dayanaktan yoksundur. Çünkü bu hadis Ramazan'­da tutulamayan oruçların, herhangi bir mazeret olsun veya olmasın, mutlak olarak daha sonraki bir vakitte kaza edilebileceğini gösterir. Ayrıca bu rivayette Hz. Aişe'nin Şaban ayında tüm kaza oruçlarını tutmak için büyük bir çaba gös­termesi, ona göre bir sonraki Ramazan girmeden tüm kaza oruçların tutulması gerektiğini gösterir. Dolayısıyla ona göre kaza oruçlannı bir sonraki Ramazan'a kadar geciktirmek caiz değildir.

 

41- Kadın Adet Döneminde Orucu Ve Namazı Bırakır

 

Ebü'z-Zinâd şöyle demiştir: "Sünnetler ve dinin hükümleri[71] çoğu zaman kıyasa / akla (rey) aykırı olarak gelir. Bu özellikte olup Müslümanların kesinlikle uymaları gereken hükümlerden biri de adet dönemindeki kadının orucu kaza etmesi fakat namazı kaza etmemesidir,"

1951- Ebû Saîd el-Hudrî'den nakledildiğine göre Resûlullah (s.a,v) şöyle buyurmuştur:

"Kadın, adet dönemine girdiği zaman namaz kılmadığı gibi oruç da tutmu­yor, değil mi? İşte bu da onun dininin eksik olduğunu gösterir"

 

42- Kaza Orucu Borcu İle Ölen Kimse

 

Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: "Otuz kişiden her biri ölen adına birer gün oruç tutsa caiz olur."

290 Bu ifade ana metinde (hakkın çeşitli yönleri) diye geçmektedir.

1952- Hz. Aişe'den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyur­muştur:

"Bir kimse ölür ve tutması gereken oruç borcu olursa velisi onun adına tu­tar."

1953-Abdullah İbn Abbas anlatıyor: "Birisi Hz. Peygamber'in (s.a.v) yanma gelerek: 'Ey Allah'ın Resulü, annem öldü ve tutması gereken bir aylık oruç borcu var. Ben onun adına bu bir ayı kaza edebilir miyim?' diye sordu. Resûlullah (s.a.v) da:

"Evet tutabilirsin. Kaza edilmesi bakımından Allah'ın borcu daha önemlidir."

 

Açıklama

 

İmam Buhârî bu başlık alünda kaza borcu olduğu halde ölen kimse adına başka birisinin oruç tutmasının caiz olup olmadığını ele almaktadır. Ayrıca bura­da şu soruların da cevabı aranmaktadır: Eğer ölen kişinin oruçlarını başkasının kaza etmesi caiz İse bu durumda sadece belli bir oruç çeşidi mi kaza edilebilir yoksa bütün oruçlar bu kapsama girer mi? Ölen kişi adına fidye olarak yoksulları doyurmak da mümkün müdür yoksa sadece oruç tutmak mı gerekir? Kaza oru­cu tutacak kişinin, ölenin velisi olması şart mıdır yoksa başkaları da onun adına kaza edebilir mi? İleride açıklayacağımız gibi tüm bu konularda alimler farklı yorumlar yapmışlardır.

Alimlerin çoğunluğuna göre kaza borcu olduğu halde ölen kimseler adına oruç tutmak farz değildir. Hatta İmamü'l-Harameyn ve onunla aynı görüşü pay­laşanlar bu konuda icma olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu icma iddiası tartış­maya açıktır. Çünkü bazı zahirî alimlere göre kaza borcu olduğu halde ölen kim­seler adına bu oruçları tutmak farzdır. Anlaşıldığı kadarıyla Imamü'l-Harameyn bu grubun aykırı görüşünü, icmayı bozacak nitelikte görmemiş ve dikkate al­mamıştır.

Ölen adına oruç tutma konusu bilginler arasında tartışmalıdır. Hadis ekolü mensupları (ashâbü'I-hadis) bunu caiz kabul etmişlerdir. e!-Marife adlı eserde Beyhakî'nin naklettiğine göre, İmam Şafiî önceki görüşünü (mezheb-kadîm) açıklarken, başkası adına oruç tutmanın caiz olmasını, hadisin sahih olması kay­dına bağlamıştır.

Buna karşılık Ebû Hanife, İmam Mâlik ve sonraki görüşünde (mezheb-i cedîd) İmam Şafiî, ölen adına oruç tutulamayacağını söylemişlerdir. Leys, Ahmed İbn Hanbel, İshâk İbn Râhûye ve Ebû Ubeyd ise sadece adak oruçları­nın ölen adına tutulabileceği görüşünü benimsemişlerdir.

"Gece karanlığı bu taraftan bastırıp, gündüz şu taraftan geri çekilir ve güneş batarsa artık oruçlunun iftar etme vakti gelmiştir.”

 

43- Oruçlunun İftar Etmesi Ne Zaman Helal Olur / Oruç Yasakları Ne Zaman Serbest Olur?

 

Ebû Saîd el-Hudrî güneşin (ışınları değil) kendisi baüp kaybolduğu zaman iftar etmiştir.

1954-   Asım İbn Ömer İbnü'l-Hattab'ın babasından naklettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

1955- Abdullah İbn Ebû Evfâ'nın şöyle dediği nakledilmiştir: "Hz. Peygam­ber (s.a.v) ile birlikte bir yolculukta bulunuyorduk. Resûl-i Ekrem (s.a.v) bu yol­culuk sırasında oruçlu idi. Resûlullah (s.a.v) güneş batınca orada bulunanlardan birisine: 'Kalkıp bize suyla karıştırarak biraz seuf[72] hazırlar mısın?' dedi. Adam: 'Ey Allah'ın Resulü, akşam olmasını bekleseydiniz!' diye karşılık verdi. Hz. Pey­gamber (s.a.v) tekrar: İnip bize suyla karıştırarak biraz sevtk hazırlar mısın?' dedi. Adam da aynı karşılığı verdi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v), aynı talebi­ni üçüncü kez iletti: 'İnip bize suyla kanştırarak biraz seuîk hazırlar mısın?' Adam bu sefer: 'Fakat hala gündüz vaktindesiniz!' dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) de yine: İnip bize suyla karıştırarak biraz sevîk hazırlar mısın?' dedi. Bunun üzerine adam bineğinden indi ve suyla karıştırarak sevîki hazırladı. Hz. Peygamber (s.a.v) bu­nu içtikten sonra (doğu tarafını)[73] göstererek: 'Gece karanlığının bu taraftan bastırdığını görürseniz artık oruçlunun iftar etme vakti gelmiştir' buyurdu."

 

Açıklama

 

İmam Buhârî bu başlığı kullanarak, güneş battıktan sonra akşam vaktinde de oruca bir süre devam etmenin farz olup olmadığını açıklamak istemiştir. Onun konuyu ele alış tarzına baktığımızda ikinci görüşü tercih ettiğini, yani ona göre güneş battıktan sonra oruca bir süre devam etmenin farz olmadığını anlıyo­ruz. Ebû Saîd hakkındaki rivayete başlık kısmında yer vermesi de bunu göster­mektedir. Fakat güneşin battığını kesin olarak bilmek gerekir.

"Gece karanlığı bu taraftan bastırırsa" Hz. Peygamber (s.a.v) burada doğu tarafını kasdetmiştir. Nitekim peşinden gelen ikinci hadis de bunu göstermekte­dir. Resûlullah (s.a.v) bu sözüyle gece karanlığının gözle görülür şekilde fark edilmesi durumunu anlatmak İstemiştir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v) Abdullah tbn Ömer'den nakledilen hadiste üç unsura vurguda bulunmuştur: Gece karanlığının doğu tarafından bastırması, gündüzün batı tarafından geri çekilmesi ve güneşin batması. Bu üç unsur aslında birbiriyle karşılıklı ve zorunlu bir ilişki içindedir. Ancak kimi zaman görünüş bakımındaı. böyle karşılıklı ve zorunlu bir ilişki olmayabilir. Nitekim güneş ışınlarının yeryü­züne vurmasına engel olan bazı nedenlerle doğu tarafından karanlık bastırabilir ve bu gerçekte gece karanlığı değildir. Gündüzün batı tarafından geri çekilmesi için de aynı durum söz konusu olabilir. İşte Resûlullah (s.a.v) gece karanlığının doğu tarafından bastırması ile gündüzün batı tarafından geri çekilmesinin kesin olarak anlaşılabilmesi için güneşin batması gerektiğini söyleyerek bu duruma açıklık getirmiş ve gece ile gündüzün başka bir sebeple değil ancak güneşin bat-masıyla birbirinden ayrılacağını belirtmiştir.

["Fakat hala gündüz vaktindesiniz!"] Öyle anlaşılıyor ki, söz konusu sahabi ortalık hala aydınlık olduğu ve güneş ışınları tam olarak kaybolmadığı için güne­şin batmadığını düşünmüş ve Hz. Peygamber'e (s.a.v) bu şekilde karşılık vermiş­tir. Belki de dağ, tepe veya başka bir nedenle güneş görünmemiş ya da hava bulutlu olduğu için güneşin battığı kesin olarak bilinememiştir. Olayı nakleden ravinin güneşin battığını söylemesi mevcut durumu anlatmaktan ibarettir. Zira bu olayın kahramanı olan sahabi güneşin battığını kesin olarak bilseydi Hz. Peygamber'in (s.a.v) talebi karşısında asla duraksamazdı. Çünkü Resûlullah'ın (s.a.v) herhangi bir emri karşısında duraksayacak olursa itirazcı[74] konumuna düşerdi. Söz konusu sahabi, olayın tam olarak açıklığa kavuşmasını istediği ve ihtiyata göre amel etme düşüncesinde olduğu için böyle davranmıştır.

Zeynüddin Ibnü'l-Müneyyir olayın kahramanı olan sahabinin bu tutumuyla ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapmıştır: "Görünen, somut bazı olayların gerçek yüzünü anlamak için çaba gösterilebilir. Çünkü somut durumun, görüldüğü gibi olmaması ihtimal dahilindedir."

Ibnü'l-Müneyyir bu değerlendirmeyi yaparken büyük ihtimalle, söz konusu sahabinin "talebe hemen uymama" konusunda Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından onaylanmasına dayanmıştır.

Hadisten Çıkan Sonuçlar

1- İftar   vakti   girince   orucu   daha   fazla   beklemeden   derhal   açmak müstehabtır. Bu bakımdan hadis, ehl-İ kitaba uymaktan da sakındırmaktadır. Çünkü onlar oruç tuttukları zaman güneş battıktan sonra da beklerler.

2- Güneş battıktan sonra akşam vaktinde bir süre boyunca oruçlu olmak farz değildir. İftar etmenin serbest olması için güneşin battığının kesin olarak bilinmesi yeterlidir.

3- Konu hakkında bilgi sahibi olanlara (alimlere) unutmuş olabileceklerini düşünerek üç defa hatırlatmada bulunulur ve bundan sonra bir şey söylenmez.

4- Şer'î hükümler, hissî hükümlere göre daha üstün ve etkindir. Akıl hiçbir şeriatın önüne geçemez, şeriata hâkim olamaz.

5- Konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak için birbiriyle karşılıklı ve zo­runlu ilişki içerisinde olan unsurlar (lâzım ve melzûm) söylenmelidir.

 

44- Oruçlu Su Veya Başka Ne Bulabildiyse Onunla İftar Eder

 

1956- Abdullah İbn Ebû Evfâ'nm şöyle dediği nakledilmiştir: "Hz. Peygam­ber (s.a.v) ile birlikte bir yolculuğa çıktık. Resûl-i Ekrem (s.a.v) bu yolculuk sırasmda oruçlu idi. Resûlullah (s.a.v) güneş batınca orada bulunanlardan birisine: 'İnip bize suyla karıştırarak biraz sevîk[75] hazırlar mısın?1 dedi. Adam: 'Ey Allah'ın Resulü, akşam olmasını bekleseydiniz!' diye karşılık verdi. Hz. Peygamber {s.a.v) tekrar: 'İnip bize suyla karıştırarak biraz seuîk hazırlar mısın?' dedi. Adam: 'Fakat hala gündüz vaktindesiniz!1 dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) de yine: 'İnip bize suyla karıştırarak biraz seuîk hazırlar mısın?' dedi. Bunun üzerine adam bineğinden indi ve suyla karıştırarak sevîki hazırladı. Hz. Peygamber (s.a.v) de parmağıyla doğu tarafını göstererek: 'Gece karanlığının bu taraftan bastırdığını görürseniz artık oruçlunun iftar etme uakti gelmiştir' buyurdu."

 

Açıklama

 

Oruç sadece su ile veya suyu başka gıdalarla karıştırarak da açılabilir. Ayrı­ca İmam Buhârî'nin bu başlığı kullanarak "Kim bir hurma tanesi bulursa bununla orucunu açsın. Hurma bulamayan ise suyla iftar etsin!" hadisindeki emirden elde edilen hükmün, farz olmadığına işaret ettiği de düşünülebilir. Bu konuda aykırı düşünen ve tek kalan bilgin ise îbn Hazm'dır. Ona göre orucu hurma ile, hurma bulunmadığında ise suyla açmak farzdır.

 

45- İftar Vakti Girer Girmez Orucu Açmak

 

1957- Sehl Ibn Sa'd'dan nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v} şöyle :>uyurmuştur;7/tar vakti girer girmez oruçlarını açtıkları sürece insanlar hayır üzerindedir."

Sevık: Buğday {ya da arpa), hurma vs şekerle yapılan bir çeşit püre,

1958- Abdullah İbn Ebû Evfâ'nm şöyle dediği nakledilmiştir: "Bir yolculukta Hz. Peygamber (s.a.v) ile birlikte idim. Resûl-i Ekrem (s.a.v) akşam vaktine ka­dar orucunu tuttu. Sonra birisine: 'İnip bize suyla karıştırarak biraz seuîk[76] hazır­lar mısın?' dedi. Adam: 'Ey Allah'ın Resulü, akşam olmasını bekleseydiniz!' diye karşılık verdi. Hz. Peygamber (s.a.v) tekrar: İnip bize suyla karıştırarak biraz seuîk hazırlar mısın?' dedi ve ekledi: 'Gece karanlığının bu taraftan bastırdığını görürsen artık oruçlunun İftar etme vakti gelmiştir' buyurdu."

 

Açıklama

 

İbn Abdilberr, iftar vakti girer girmez oruç açmak ve sahur vaktini sonuna kadar geciktirmek hakkındaki hadisler sahih ve mütevatir rivayetlerdir, demiştir. Abdürrezzâk'm sahih bir senedle naklettiğine göre Amr İbn Meymûn şöyle de-miştir: "Resûlullah'm (s.a.v) ashabı iftar konusunda en aceleci, sahur konusunda ise en yavaş insanlardı."

"... İnsanlar hayır üzerindedir" ifadesi Ebû Hureyre rivayetinde "... din bas­kın (ve üstün) bir konumdadır' şeklinde geçmektedir. Zaten dinin baskın ve üs­tün bir konumda oluşu hayır üzerinde olmayı zorunlu olarak gerektirir.

Ahmed İbn Hanbel'in Ebû Zer'den naklettiği rivayette "İftar uakti girer gir­mez oruçlarını açtıkları sürece..." ifadesine ek olarak "ve sahuru geciktirdikleri sürece..." ifadesi vardır.

[sürece diye çevirisini yaptığımız] ^ edatı zarftır ve hadise şu anlamı katmış­tır: "Sünnete tam anlamıyla uyup, sünnetin belirlediği sınırları aşmadıkları ve kendi akıllarına / kafalarına göre hareket edip bu kuralları değiştirmedikleri süre­ce hayır üzerindedirler."

Ebû Dâvûd, İbn Huzeyme ve diğer bazı hadisçilerin Ebû Hureyre'den nak­lettikleri rivayette ek olarak: "Çünkü Yahudiler ve Hıristiyanlar iftarı geciktirirler" ifadesi yer almaktadır. Ehl-i kitap oruç tuttukları zaman iftarı yıldızlar çıkana kadar geciktirirlerdi. İbn Hibbân ve Hâkim ise bu hadisi yine Sehl'den şu ifade­lerle nakletmişlerdir: "İftar etmek için yıldızların çıkmasını beklemedikleri sürece ümmetim sünnetime göre hareket ediyor demektir." Bu rivayetlerde orucu bir an önce açmanın niçin hayırlı olduğu açıklanmış, bu hükmün gerekçesi belirtilmistir. Mühelleb konu hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır: "Bu hükmün hikmeti, gündüz tutulan oruca geceden herhangi bir miktarda süre eklememek-tir. Çünkü bu durum oruçlunun daha rahat etmesine ve ibadetlerini daha dinç bir şekilde yapmasına imkân sağlar." Fakat burada alimlerin şu ortak görüşlerine işaret etmek gerekir: "Orucu bir an önce açma hükmü, güneşin battığına dair kesin bilginin elde edilmesinden sonrasıyla ilgilidir. Bu bilgi ise görme veya iki adil kimsenin tanıklığı ile sağlanır." Bununla birlikte tercih edilen görüşe göre adil olan bir kimsenin güneşin battığına dair tanıklığı da yeterlidir.

İbn Dakîki'1-Id şöyle demiştir: "Bu hadis, iftarı yıldızların ortaya çıkmasına kadar geciktiren Şiilerin uygulamasının yanlış olduğunu göstermektedir. Belki de güneş battıktan sonra hiç beklemeden iftarı yapmanın hayırlı oluşunun sebebi de budur. Çünkü İftarı geciktiren kimseler sünnete aykırı bir tutum sergilemiş olurlar."

İmam Şafiî ei-Ümm adlı eserinde, iftarı bir an önce yapmanın müstehab ol­duğunu ve kasıtlı olarak geciktirilmedikçe mekruh olmayacağını söyledikten sonra iftarı geciktirmeden hemen yapmanın daha faziletli olduğuna değinmiştir. Onun bu açıklamasını esas aldığımızda iftarı geciktirmenin, mutlak olarak mek­ruh olmadığı sonucu çıkar. Gerçekten de herhangi bir şeyin müstehab olması, bunun tersinin/zıddınm mutlak olarak mekruh olmasını gerektirmez.

 

46- Ramazan Da İftar Ettikten Sonra Güneşin Batmadığının Anlaşılması

 

1959- Hz. Ebû Bekir'in kızı Esma anlatıyor: "Hz. Peygamber (s.a.v) zama­nında havanın kapalı olduğu bir gün orucumuzu açmıştık. Fakat daha sonra güneşin batmadığını anladık." Bu olayı nakleden ravilerden Hişam (İbn Urve Ibnü'z-Zübeyr İbnü'l-Awâm)'a: 'Peki oruçlarını kaza etmeleri emredildi mi?' diye sorulunca: 'Kaza etmeleri zorunlu mu ki!' diye karşılık vermiştir.

Ma'mer şöyle demiştir: "Hişâm'ın, oruçlarını kaza edip etmediklerini bilmiyo­rum, dediğini işittim."

 

Açıklama

 

İmam Buhârî bu başlık altında güneşin battığını zannederek iftar eden ve daha sonra güneşin batmadığını anlayan kimselerin oruçlarını kaza etmekle yükümlü olup olmadıklarını ele almaktadır. İleride açıklanacağı gibi tartışmalı olan bu konuda Hz. Ömer'den de farklı görüşler nakledilmiştir. Bununla birlikte âlimlerin çoğunluğuna göre bu şekilde İftar edilmesi durumunda o günün oru­cunun kaza edilmesi farzdır.

 

47- Çocukların Oruç Tutması

 

Hz. Ömer radıyaiiâhu anh Ramazan'da sarhoş gezen bir adama "Sana yazıklar olsun. Çocuklarımız bile oruçlu" demiştir, sonra da ona (had cezası olarak sek­sen) sopa vurmuştur.

1960- Rübeyyi' binti Muavviz radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem aşure gününün sabahı ensann oturduğu köylere şu haberi gönderdi:

"Oruçsuz olarak sabahlayan günün geri kalan kısmını (bir şey yiyip içmeksi-zin) tamamlasın. Oruçlu olarak sabahlayan ise orucunu tutsun".

Rübeyyi' şöyle dedi: Bundan sonraki zamanlarda biz o günü oruçlu geçirir, çocuklarımıza da oruç tuttururduk. Onlara (açlığı unutturmak için) yünden oyuncaklar yapardık. Onlardan biri açlıktan ağladığında kendisine oyuncağı verir, böylece iftara kadar onları oyalardık.

 

Açıklama

 

Bu konuda çocukların orucunun meşru olup olmadığı ele alınmaktadır. Ço­ğunluk orucun, ergenlik çağına ulaşmamış çocuklara farz olmadığı görüşünü benimsemiştir. Seleften, aralarında İbn Şîrîn ve ez-Zührî'nin de bulunduğu bir grup ile İmam Şafiî çocukların oruç tutmasını müstehap görerek şöyle demişler­dir: "Oruç tutmaya güç yetirmeleri halinde onları oruca alıştırmak için kendileri­ne oruç tutmaları emredilir".

Çocuklardan Kaç Yaşında Oruç Tutmaları İstenir?

Şafiî mezhebine mensup alimler bunun için namazda olduğu gibi yedi ve on yaş sınırını belirlemişlerdir.

İshak ise on iki yaşı sınır olarak belirlerken, bir rivayete göre de Ahmed İbn Hanbel on yaşı sınır olarak belirlemiştir.

el-Evzâî ise şöyle demiştir: "Çocuk zayıf düşmeksizin (zorlanmaksızm) üç gün ardı ardına oruç tutabiliyorsa oruç tutmakla yükümlü tutulur."

Birinci görüş çoğunluğun görüşüdür. Mâlikîlerdeki meşhur görüşe göre ço­cukların oruç tutması meşru değildir. Buharı onların bu görüşünü eleştirmek amacıyla konu başlığında Hz. Ömer'in sözüne yer vererek onlara nazire yapmış­tır. Çünkü onların hadislere karşı çıkarken en önemli dayanakları bu hadislere aykırı olarak sabit olan "Medine halkının uygulamasıdır. Hz. Ömer'in dini hü­kümleri araştırma konusundaki ciddiyeti ve sahabenin çoğunun o dönemde hayatta olması sebebiyle Hz. Ömer dönemindeki uygulamadan daha güçlü bir uygulama esas alınamaz. Bununla birlikte Hz. Ömer Ramazanda oruç tutmayan kişiyi azarlamak maksadıyla "Çocuklarımız bile oruç tutarken sen nasıl oruç tut­mazsın" demiştir.

 

48- Visal Orucu Ve "Geceleyin Oruç Tutmak Yoktur Diyenler

 

Çünkü Yüce Allah: "orucu geceye kadar tamamlayın" buyurmuştur.[77]

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem de sahabeye olan merhametinden, onlara acımasından ve fazla derine dalmanın (gerekli olmayan tekellüfün/sorumluluğun üstlenilmesinin) hoş karşılanmamasından dolayı yasaklamıştır.

1961- Enes radıyaiiâhu anh Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şunu rivayet etmiştir:

'Visal orucu tutmayın".

Sahabe: "Sen orucu (iftar etmeden diğer oruca) birleştiriyorsun" deyince,

Hz. Peygamber: "Ben sizden biriniz gibi değilim. Bana yediriliyor ve içirili-yor (yahut ben yedirildiğim ve içirildiğim halde geceliyorum)" buyurmuştur.[78]

1962- Abdullah İbn Ömer radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Resûlullah visal orucunu yasakladı.

Sahabe: "Sen visal orucu tutuyorsun" dediler.

Hz. Peygamber: "Ben sizin gibi değilim. Ben yedirilir, içirilirim" buyurdu.

1963- Ebû Saîd radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'in saiiaMhu aleyhi ve seiiem şu sözünü işittiğini söyledi:

"Visal orucu tutmayın. Biriniz visal orucu tutmak istediğinde seher vaktine kadar tutsun".

Sahabe: "Sen visal orucu tutuyorsun ey Allah'ın Resulü" dediler.

Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Ben sizin durumunuzda değilim. Ben ge­cemi beni doyuran ve bana su verenin yedirmesi ve içirmesiyle geçiririm" bu­yurdu.

1964- Hz. Âişe radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem visal orucunu sahabeye olan merhametinden dolayı yasakladı.

Sahabe "sen visal orucu tutuyorsun" deyince, Hz. Peygamber; "Ben sizin durumunuzda değilim. Beni Rabbim yedirir ve içirir" buyurdu.

 (Buharı şöyle dedi): Osman "onlara olan merhametinden" ifadesini zikret­me mistir.

 

Açıklama

 

Visal orucu, orucu bozan şeyleri oruç gecelerinde kasten terk etmektir. Bu­nun kapsamına gecenin tümünü veya bir kısmını, orucu bozan şeylerden uzak durarak geçiren kimseler girer. Buhârî, bu konudaki meşhur görüş ayrılığı sebe­biyle bunun hükmünü zikretme mistir.

Geceleyin oruç tutma diye bir şeyin olmadığına dair Beşîr İbn Hasâsiyye hadisi vardır. Bu hadisi, Ahmed İbn Hanbel, Taberânî, Said ibn Mansur, Abd İbn Humeyd, İbn Ebû Hatim (son ikisi tefsirlerinde) sahih bir senetle Beşîr İbn Hasâsiyye'nin hanımı Leylâ'dan şu şekilde rivayet etmişlerdir: "Ben iftar etme­den iki gün oruç tutmak İstedim. Beşir bana genel olarak şöyle dedi: Hz. Pey­gamber bu orucu yasaklayarak "Bunu Hristiyanlar yapar. Siz Allah'ın size emret­tiği gibi oruç tutun. Orucu akşama kadar tamamlayın. Akşam olunca da iftar edin" buyurdu.

Konu başlığında geçen derine dalma (taammuk yani gerekli olmayan tekel-lüfün/sorumluluğun üstlenilmesi) ifadesi, kişinin yükümlü tutulmadığı bir şey İle kendini yükümlü tutmasıdır.

Bu hadislerin tümü, visal orucunun Hz. Peygamber'e aaibiiâhu aleyhi ve seiiem mahsus olduğuna ve başkasının bu orucu tutmasının yasak olduğuna, ancak sehere kadar tutma konusunda izin söz konusu olduğuna delil getirilmiştir.

Daha sonra visal orucunun yasaklığınm ne ifade ettiği konusunda şu farklı görüşler ileri sürülmüştür:

- Haramdır.

- Mekruhtur.

- Zorlukla tutabilenlere haram, zorlanmayanlara mekruhtur.

Seîef bu konuda farklı ictihadlarda bulunmuştur. Bu konuda Abdullah ibn Zübeyr'in ayrım yaptığı rivayet edilmektedir. İbn Ebî Şeybe sahih senetle ondan on beş gün iftar etmeden oruç tuttuğunu rivayet etmiştir. Sahabeden Ebû Said'in kız kardeşi,ile tabiinden Abdurrahman İbn EbîNaam, Amir İbn Abdullah İbn Zübeyr, İbrahim İbn Zeyd et-Teymî ve (Ebû Nuaym'ın el-Hilye adlı eserinde naklettiğine göre) Ebu'l-Cezvâ'da bu görüştedir. Bunu Taberî ve diğer alimler de rivayet etmiştir. Bu görüşte olanların delilleri bir sonraki konuda gelecek olan şu husustur: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ashabına visal orucu tutturmuştur. Şayet yasak haramlık ifade etseydi, onların fiilini onaylamazdı. Bu da gösteriyor ki Hz. Âişe'nİn de dediği gibi Hz. Peygamber bunu onlara olan merhametinden ve yüklerini hafifletme isteğinden yapmıştır. Bu şuna benzer: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ümmetine farz kılınır korkusuyla gece namazına kalkmayı on­lara yasaklamış, ancak bunu yapması kendisine zor gelmeyecek kimi sahabele­rin gece namazına kalktığı kendisine ulaştığında bunu yasaklamamıştır. Bunun benzeri, tüm yılı oruçlu geçirme konusunda gelecektir.

Bu açıklamalara göre; visal orucu tuttuğunda zorlukla karşılaşmayan, bu­nunla ehl-i kitaba benzemeyi kastetmeyen ve iftarı çabuk yapma konusundaki sünnetten yüz çevirme niyetinde olmayan kimsenin visal orucu tutması yasak değildir.

Alimlerin çoğunluğu ise visal orucu tutmanın haram olduğu görüşünü be­nimsemiştir. Şafiî'den bu konuda, haram ve mekruh olduğuna dair iki görüş nakledilmektedir. Nevevî de bununla yetinmiştir. İmam Şafiî e!-Ümm'de bunun yasak (haram) olduğunu açık bir İfadeyle belirtir.

Ahmed İbn Hanbel, İshak, İbnü'l-Münzir, İbn Huzeyme ve Mâlikîlerden bir grup, Said'in yukarıda zikredilen hadisi sebebiyle seher vaktine kadar visal orucu tutmanın caiz olduğu görüşünü kabul etmişlerdir.

Bunun caiz olduğunun delillerinden biri, Hz. Peygamberin yasağından son­ra da sahabenin visal orucu tutmasıdır. Bu, onların yasağı haramlık olarak değil tenzih için olduğunu anladıklarını gösterir. Aksi taktirde buna teşebbüs etmezler­di. Haram olmadığını şu husus da desteklemektedir: Hz. Peygamber Beşîr Ibnü'l-Hasâsiyye'nin hadisinde visal orucu tutma yasağı ile iftarı geciktirme yasa­ğının gerekçelerinin aynı olduğunu belirtmiş her ikisi hakkında da "Bu ehli kita­bın fiilidir" demiştir. Görüşleri muteber olmayan Zahirîler dışında hiç kimse iftarı geciktirmenin haram olduğunu söylememiştir. Ayrıca mahiyeti açısından bakıl­dığında visal orucu tutmak nefsi şehvetlerinden alıkoyma, lezzetlerinden kopar­ma anlamına gelir. Bu sebeple yukarıda adı geçen alimler bunun mutlak olarak veya mukayyed olarak {belirli şartlar altında) caiz olduğu görüşünü sürdürmüş­lerdir.

 

Hadislerden Çıkan Bazı Sonuçlar

 

Mükellefler hükümlerde eşittir.

Bir delille istisna edilenler dışında Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hakkın­da sabit olan her hüküm, ümmeti hakkında da sabittir.

Müftünün verdiği fetva, kendisinin hali ile çelişkili ise ve fetva isteyen kişi bu çelişkinin sırrını bilmiyorsa müftünün fetvasına aykırı davranabilir.

Yasağın hikmetini araştırmak,

Hz. Peygamber'e özgü hükümler vardır, Yüce Allah'ın "Sizin için Allah resu­lünde en güzel örnek vardır"[79] âyetinin genel ifadesi tahsis edilmiştir.

Sahabe, Hz. Peygamber'in niteliği bilinen fiiline müracaat eder ve Hz. Pey-gamber'in yasakladıkları hariç buna uyardı.

Hz. Peygamber'e özgü hükümlerin bütününe uyulmaz.

Yüce Allah görünürde bir sebep olmaksızın onların sıradan sonuçlarını ya­ratma kudretine sahiptir.

 

49- Çokça Visal Orucu Tutan Kişileri Sakındırmak

 

Bunu Enes Hz. Peygamber'den rivayet etmiştir.

1965- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem visal orucu tutmayı yasakladı.

Bunun üzerine Müslümanlardan bir adam: "Ey Allah'ın resulü! Sen visal orucu tutuyorsun" dedi.

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi w seiiem: "Hanginiz benim gibi olabiliri Ben gece­mi, Rabbim'in beni yedirip içirmesiyle geçiriyorum" dedi.

Sahabe visal orucunu bırakmaktan kaçınınca Hz. Peygamber onlara bir gün visal orucu tutturdu, ertesi gün de tutturdu. Sonra (şevvalin) hilal(i) görüldü. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi w sellem şöyle buyurdu:

"Eğer hilal gecikseydi, size daha çok tutturacaktım".

Bunu onlar visal orucu tutmaktan vazgeçmedikleri için âdeta ceza olarak söyledi.[80]

1966- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem iki kere:

"Visal orucu tutmaktan sakının" buyurdu. Kendisine; "Sen visal orucu tutuyorsun" denilince,

"Ben gecemi Rabbimsin beni yedirip içirmesiyle geçiriyorum. Amellerden gücünüzün yeteceği şeyleri yapın" buyurdu.

 

Açıklama

 

Konu başlığında "çokça" kaydı konulmasından, az visal orucu tutanın bun­dan sakındınlmadığı anlaşılabilir. Çünkü az visal orucu tutmak, daha az zorlukla karşılaşmak demektir. Ancak sakındırmanın olmaması, o şeyin caiz olmasını gerektirmez.

Hadisten anlaşıldığına göre Hz. Peygamber salisilata aleyhi ve seiiem ashabına iki gün visal orucu tutturmuştur.

Hz. Peygamber'in "Eğer hilal gecikseydi..." ifadesi "eğer" sözcüğünün kulla­nılabileceğine delil olarak getirilmiştir. "Eğer" sözcüğünün kullanımı konusundaki yasak, şer'î konularla alakalı konuların dışında kullanıma yorulmuştur.

"Size daha çok oruç tutturacaktım" yani aciz kalıp da, terk etmek suretiyle hafifletme talep edinceye kadar oruç tutturacaktım demektir. Bu şuna benzer: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ashabı ile istişare yapmış ve istişare sırasında Tâifin kuşatmasının kaldırılması yönünde görüş belirtmişti. Sahabe bu görüşten hoşlanmadı. O zaman Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ertesi sabah erkenden savaşmayı emretti. Savaş sırasında pek çok sahabe yaralandı, zorlukla karşılaştı­lar. Bunun üzerine kuşatmadan dönmek istediler. Hz. Peygamber de ertesi sa­bah onları geri çevirdi, bu onların hoşuna gitti. Bunun ayrıntısı Megazî konu­sunda gelecektir.[81]

 

Hz. Peygamber'in Oruçlu İken Allah Tarafından Yedirilip İçirilmestnin Anlamı

 

"Ben gecemi Rabbimsin beni yedirip içirmesiyle geçiriyorum" ifadesinin ne anlama geldiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre bu­nun hakiki anlamı kastedilmiştir. Ona oruç tuttuğu günlerde bir ikram olarak Allah katından yiyecek ve içecek getirilirdi.

İbn Battal ve onunla aynı görüşte olanlar bunu eleştirmişler ve şöyle demiş­lerdir: "Böyle olsaydı, Hz. Peygamber visal orucu tutmamış olurdu. Yine hadiste yer alan "zaile" ifadesi bu yeme içmenin gündüz olduğunu gösterir. Şayet bu hakikat anlamında olmuş olsaydı o zaman Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem oruç tutmuş olmazdı."

Bu itiraza şu şekilde cevap verilmiştir: Rivayetlerde geçen tercihe şayan ke­lime "ezailü" değil "ebîtu" kelimesidir. Üstelik "ezallu" kelimesi geçmiş olsa bile, yeme içmeyi mecaz anlamına yormak, "ezallu" kelimesini mecaza yormaktan daha öncelikli değildir. Üstelik karşı tarafın söylediği kabul edilse bile bu zarar vermez. Çünkü Hz. Peygamber'e keramet olarak cennet yiyecek ve İçeceğinden verilmesinde mükelleflere ait hükümler cereyan etmez. Nitekim onun göğsü altından bir kapta yıkanmıştır, oysa dünyadaki altından kapları kullanmak ha­ramdır.

İbnül-Müneyyir el-Hâşiye isimli eserinde şöyle demiştir: Dinen kişinin oru­cunu bozan, insanlar tarafından bilinen normal yiyecektir. Olağanüstü bir yolla örneğin cennetten gelen bir yiyecek ise bu özellikte değildir. Onu yemek, tıpkı cennet halkının yemesinde olduğu gibi ameller cinsinden değil amellerin sevabı cinsinden bir şeydir. Keramet ibadeti iptal etmez.

Diğer bazıları şöyle demiştir: Yemek ve içeceği hakikat anlamına almayı en­gelleyen bir durum yoktur. Bu durumda yukarıdaki itirazlara da gerek kalmaz. Sahih rivayet "gecelerim" şeklinde olduğuna göre, cennetten getirilen şeyi gece­leyin yemek ve içmek Hz. Peygamber'e özgü olmak üzere onun visal orucunu bozmaz. Bunu şöyle anlamak gerekir: Hz. Peygamber'e "sen visal orucu tutuyorsun" denildiğinde adeta o şöyle demiştir: "Ben bu konuda sizin durumunuzda değilim. Çünkü sizden biri yiyip İçtiğinde onun visal orucu bozulur. Oysa Rab-bim beni yedirir ve İçirir, bununla benim visal orucum bozulmaz. Benim yiyecek ve içeceğim hem şekil hem de mahiyet bakımından sizinkinden farklıdır".

Çoğunluk şöyle demiştir: "Beni rabbim yedirir ve içirir" sözü mecaz olup, yeme ve içmenin sağladığı kuvvet anlamına gelir. Yani bu ifade "Rabbim beni yiyen ve içen kişinin sahip olduğu kuvvete sahip kılar. Bana yiyecek ve içecek yerine geçecek şeyi verir. Kuvvetimde bir zayıflama ve duyularda bir usanma olmaksızın türlü taatleri yapmama imkan verir" anlamına gelir. Yahut da bunun anlamı, Allah'ın onda, yemek ve suya ihtiyaç bırakmayacak bir doygunluk ve suya kanma hali yaratması, bu sayede onun açlık ve susuzluk hissetmemesidir. Bununla önceki arasındaki fark şudur: Birincide açlık ve susuzluk bulunmakla birlikte tokluk ve suya kanma durumu olmaksızın Allah'ın ona kuvvet vermesi ifade edilmekte, ikincide ise kuvvetle birlikte tokluk ve suya kanma hissi de ve­rilmektedir. İkincisi oruç tutan kimsenin durumuna aykırı ve visal orucunun amacını ortadan kaldırdığı gerekçesiyle birinci görüş tercih edilmiştir. Çünkü orucun ruhu açlıktır.

Bu ifadenin anlamı "Rabbim, kendi azameti hakkında tefekkür etmek, ken­disini müşahede ile doldurmak, marifeti ile gıdalandırmak, muhabbetini, müna-catına dalmayı ve ona yönelmeyi göz aydınlığım kılmak suretiyle beni yemek ve içmekle meşgul olmaktan uzak kılmıştır" şeklinde olabilir. İbnü'l-Kayyim bu ma­naya meylederek şöyle demiştir: Bu gıda, bedenlerin aldığı gıdalardan daha yüce olabilir. En ufak bir zevke ve tecrübeye sahip olan kişi, bedenin kalp ve ruh gıdası sayesinde pek çok bedenî gıdaya ihtiyaç duymadığını bilir, özellikle de talep ettiği şeyi elde etmekten dolayı sevinçli ve mutlu olan, sevdiği sebebiyle gözü aydın olan kişinin böyle olduğunu bilir.

 

50- Seher Vaktine Kadar Visal Orucu Tutmak

 

1967- Ebû Said el-Hudrî radıyaiiâhu anh, Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle dediğini duymuştur:

"Visal orucu tutmayın. Biriniz visal orucu tutmak istediğinde seher vaktine kadar tutsun".

Sahabe: "Sen visal orucu tutuyorsun ey Allah'ın Resulü" dediler.

Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Ben sizin durumunuzda değilim. Ben, beni doyurucu beni doyurduğu halde ve bir su veren bana su verdiği halde gecele­rim" buyurdu.

 

51- Kardeşine Nafile Orucunu Bozması İçin Yemin Eden Ve Bu Kendisi İçin Daha Uygun Olduğunda Onun Üzerine Kazayı Gerekli Görmeyen Kişi

 

1968- Avn İbn Ebû Cuhafe babasından şunu nakletmiştir:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Selman ile Ebû Derda'yı radıyaiiâhu anh birbi­rine kardeş kıldı.

Selman birgün Ebû Derda'yı ziyaret etti. Ümmü Derda'nın üzerinde eski püskü elbiseler görünce ona "bu halin de neyin nesi?" diye sordu.

Ümmü Derda: "Kardeşin Ebû Derda'nın dünyaya ihtiyacı yok" dedi.

Ebû Derda gelince, ona yemek yapıp önüne koydu. Selman: "buyur ye" dedi.

Ebû Derda: "Ben oruçluyum" dedi.

Selman: "Sen yemedikçe ben de yemeyeceğim" dedi. Bunun üzerine Ebu'd-Derda yedi. Gece olunca Ebu Derda namaza kalkmak İstedi. Selman ona "uyu" dedi, Ebu'd-Derda uyudu. Bir süre sonra yine kalkmak istedi, Selman yine "uyu" iedi. Ebu'd-Derda da uyudu. Gecenin sonuna doğru gelince Selman "şimdi <alk" dedi. İkisi birlikte kalkıp namaz kıldılar.

Selman, Ebu'd-Derda'ya: "Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır, nefsinin ienin üzerinde hakkı vardır, ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibi-ıe hakkını ver" dedi.

Ebu'd-Derda, Hz. Peygamber'e saiiaiiâhu aleyhi w nitem gelerek durumu ona an-attı. Hz. Peygamber saibiiâhn aihi ve sdkm "Selman doğru söylemiş" buyurdu.[82]

 

Açıklama

 

Bu konu başlığında Selman ile Ebu'd-Derda'nın olayından bahsedilmiş, an-ak bu rivayette yeminden bahsedilmemiştir. Kaza etme meselesine gelince ha­lısın rivayet yollannda bu konuya dair bir bilgi bulamadım. Şu var ki aslolan bu •ruam kaza edilmemesidir, nitekim Sâri (Hz. Peygamber) de bunu onaylamıştır.

Şayet kazasını tutmak farz olsaydı Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem açıklamaya ihtiyaç duyulan böyle bir durumda bunu açıklardı. Buharî, Ebû Said hadisine işaret etmiş gibidir. Bu hadiste şöyle denilmektedir:

Hz. Peygamber için yemek yaptım. Yemek Hz. Peygamberin önüne konu­lunca onunla birlikte gelenlerden biri "ben oruçluyum" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Kardeşin seni yemeğe dauet etti ve senin için zah­mete katlandı. Orucunu boz ve onun yerine istersen oruç tut". Bunu İsmail İbn Ebû Üveys, babasından o da İbnü'l-Münkedir aracılığıyla Ebû Said'den rivayet etmiştir. Senedi hasen olup Beyhakî bunu kitabında rivayet etmiştir. Bu hadis, bozulan nafile orucun kazasının farz olmadığını gösterir.

Konu başlığındaki "daha uygun olduğunda" ifadesi, Buharî'nin şu düşünce­de olduğunu göstermektedir: Nafile orucu bozmak ve kaza etmemek, bozma konusunda bir özrü olan içindir. Sebepsiz olarak kasten bozan için değil.

Megazî (Siyer) yazarları, sahabe arasındaki kardeşliğin iki kere yapıldığını belirtmişlerdir: Birincisi hicretten önce yalnızca muhacirler arasında yardımlaşma üzerine yapılmıştır. Bunda Zeyd İbn Harise ile Hamza İbn Abdülmuttalib kardeş olmuştur. Sonra Hz. Peygamber muhacirler ile ensarı hicretten sonra kardeş kılmıştır. Bu da Medine'ye geldikten sonra olmuştur. Satım bölümünün başında Abrurrahman İbn Avfm şu hadisi gelecektir: "Medine'ye geldiğimizde Hz. Pey­gamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem benimle Sad İbn Rebi'yi kardeş kıldı".

Selman, Ebu'd-Derda'yı Hz. Peygamber hayatta iken ziyaret etmiş ve Ebu'd-Derda'nın evde olmadığını görmüştür. Hanımının ise üzerinde iş elbisesi bulun­duğunu görmüştür. Bunun anlamı eşinin kocası için süslü elbise giymemiş olma­sıdır.

Gecenin sonunda kalkmaları, seher vaktinde olmuştur.

 

Hadisten Çıkan Bazı Sonuçlar

 

Allah için kardeş olmanın meşruluğu,

Kardeşleri ziyaret etmek ve onların yanında kalmanın meşruluğu,

İhtiyaç durumunda yabancı kadınla konuşmak caizdir.

Görünürde soran kişiye ilişkin olmasa bile maslahatı gerçekleştirecek şeyi sormak.

Müslümana öğüt vermek, gafil olanı uyarmak, Gecenin sonunda kalkmanın fazileti, Kadının kocası için süslenmesi meşrudur.

Kadının iyi gsçinme konusunda kocası üzerinde hakkı vardır.

Selmanın "ailenin (eşinin) senin üzerinde hakkı vardır" ifadesinden, kadının kocası üzerinde cinsel ilişkide bulunma hakkı olduğu anlaşılır. Nitekim Hz. Pey­gamber, Selman'm bu sözünü onaylamıştır.

Müstehap olan işler; bıkkınlığa, usanmaya, yapılması müstehap olan bu iş­lerden daha iyi olan vacip veya mendup olan hakların kaybedilmesine yol açtı­ğında bunları yasaklamak caizdir. Namaz kılan kişiyi engelleyen hakkında Kur'an'da geçen tehdit ifadesi bunu haksızlık ve düşmanlık üzere yapanlara öz­güdür.

ibadet yaparken insanın nefsine yüklenmesi mekruhtur.

Nafile orucu bozmak caizdir. Bu çoğunluğun görüşüdür. Çoğunluk bu du­rumda kazayı gerekli görmemekle birlikte kişinin orucunu kaza etmesi müste-haptır.

 

52- Şaban Orucu

 

1969- Hz. Aişe radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seıiem öyle oruç tutardı ki "artık oruçsuz zaman ge-çirmeyecek" derdik. Bazen de öyle bırakırdı ki "bir daha oruç tutmayacak" der­dik. Resûlullah'ın Ramazan ayı dışında tüm ayı oruçlu geçirdiğini görmedim. Şaban ayından daha çok oruç tuttuğunu da görmedim.[83]

1970- Hz. Âişe radıyaiiâhuanh şöyle demiştir:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hiçbir ayda Şaban ayından daha çok oruç tutmazdı. Şaban ayının tümünü oruçlu geçirirdi. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Şöyle buyururdu:

"Amellerden gücünüzün yettiğini yapın. Şüphesiz ki siz usanmadıkça Allah usanmaz (yani siz usanırsınız ama Allah usanmaz)".

Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem en sevdiği (nafile) namaz, az da olsa devamlı kılmanı idî. O, bir namaz kıldığında buna devam ederdi.

 

Açıklama

 

Bu bölümde Şaban ayında oruç tutmanın müstehap olması konusu ele alınmaktadır.

Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Şaban ayında çok oruç tutmasının hikmeti konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden bazıları şun­lardır

- Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem her aydan üç gün oruç tutardı. Yolculuk vb. sebeplerle bu oruçları tutamadığında hepsini birlikte Şaban ayında kaza ederdi. İbn Battal bu görüşe işaret etmiştir.

- Hz. Peygamber'in başka aylarda değil de Şaban ayında çok oruç tutması­nın hikmeti şudur: Hz. Peygamber'in eşleri Ramazandan kazaya kalan oruçlarını Şaban ayında tutarlardı. Bu, onların Ramazan ayından kazaya kalan oruçlarını Şaban'a ertelemelerinin hikmeti konusunda söylenen görüşün aksidir. Çünkü orada belirtildiğine göre onların kaza oruçlarını Şaban'a ertelemelerinin sebebi, Hz. Peygamberle meşgul olmaları sebebiyledir.

-  Bunun sebebi Şaban ayının ardından orucu farz olan Ramazan ayının gelmesidir. Şaban ayında başka iki ayda tuttuğu oruç kadar tutardı, çünkü Ra­mazan ayı farz olan oruçla dolu olduğundan o ayda nafile oruç tutamazdı. Bunun orucunu da Şaban'da tutardı.

- Bu konuda en evla görüş yukarıda geçenlerden daha sahih olan; Nesaî ve Ebû Davud'un rivayet ettiği, İbn Huzeyme'nin de sahih gördüğü Usame İbn Zeyd'den rivayet edilen şu hadistir:

Dedim ki: Ey Allah'ın resulü! Şaban ayında tuttuğun oruç kadar hiçbir ayda oruç tuttuğunu görmedim.

Resûlullah'saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Bu, Recep ile Ramazan arasında çoğu insanın gafil kaldığı bir aydır. Bu, amellerin alemlerin Rabbine yükseltildiği bir aydır. Ben de amelimin oruçlu olduğum halde yükseltilmesini isterim" dedi.

Bu hadis Şaban ayında oruç tutmanın faziletini göstermektedir.

 

53- Hz. Peygamberin Orucu Ve İftarı Hakkında Zikredilenler

 

1971- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve  Ramazan ay'ı dışında hiçbir ay'ı tam olarak oruçlu geçirme mistir. O, "vallahi galiba bir daha orucu bırakmayacak" dedirtecek kadar oruç tutar, "vallahi galiba bir daha oruç tutmayacak" dedirtecek kadar orucu bırakırdı.

1972- Enes radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiıem ay için­de öyle iftar ederdi ki (günlerini oruç tutmaksizm geçirirdi ki) bir daha oruç tut­mayacağını zannederdik. Öyle oruç tutardı ki o ay içinde bir daha iftar etmeyeceğini zannederdik. Geceleyin onun namaz kılmasını görmeyi İstesen mutlaka görürdün, uyuduğunu görmek istesen de mutlaka görürdün.

1973- Humeyd şöyle demiştir: Enes'e Hz. Peygamber'in saBailâhu aieyhı ve seiiem orucunu sordum o şöyle dedi:

Ay içinde onu oruçlu görmek istesem görürdüm. Oruçsuz görmek istesem mutlaka görürdüm. Geceleri namaz kılarken görmek istesem görürdüm, uyurken görmek istesem mutlaka görürdüm. Resûlullah'm saiiaiiahu aleyhi ve seiiem avucundan daha yumuşak bir ipeğe asla dokunmadım. Resûlullah'm kokusundan daha güzel bir misk koklamadım.

 

Açıklama

 

Bu hadisler Hz. Peygamber'in oruç ve gece namazı konusunda farklı du­rumları bulunduğunu göstermektedir. Bazen gecenin başında bazen ortasında bazen de sonunda namaz kılardı. Yine bazen ayın başında bazen ortasında ba­zen de sonunda oruç tutardı. Gece vakitlerinden bir vakit onu namaz kılarken görmek isteyen yahut ay içinde oruçlu görmek isteyen illa ki onun namaz kıldığı ve oruç tuttuğu vakte rastlardı. Haberin manası budur. Bu haber, Hz. Peygam­ber'in sürekli oruç tuttuğu ve tüm geceyi namaz kılarak geçirdiği anlamına gel­mez. Hz. Âişe'nin önceki konuda söylediği şu söz bununla çelişmez: "Namaz kıldığı zaman buna devam ederdi". Daha sonra gelecek konuda ise "onun ameli sürekli idi" denilmektedir. İşte ele aldığımız hadisler bunlarla çelişmez. Çünkü bununla kastedilen Hz. Peygamber'in mutlak olarak kıldığı nafileler değil düzenli olarak yaptıklarıdır. İki hadis bu şekilde uzlaştırılmaktadır. Uzlaştırılmazsa görü­nürde aralarında çelişki vardır.

Bu hadis, Hz. Peygamber'in hem yaratılış (fizikî özellikler) hem de ahlâk ba­kımından en üstün niteliklere sahip olduğunu göstermektedir. O, olgunluğun tümü, yüceliğin zirvesi, güzelliğin özüdür. Bu hadisin içerdiği diğer hususlar Hz. Peygamberin Niteliği konusunda gelecektir.[84]

 

Hadisten Çıkan Bazı Sonuçlar

 

Bu iki hadis, her ay nafile oruç tutmanın müstehap olduğunu, mutlak nafile orucun yasak olan vakitler dışında belirli bir vaktinin bulunmadığını gösterir.

Hz. Peygamber tüm seneyi oruçlu geçirme mistir. O, bu konuda kendisine uyulup da ümmetine zorluk çıkarmamak İçin bunu terk etmiş olabilir. Oysa bu­nu yapmaya kalkışsaydı yapabilecek kudret kendisine verilmiştir. Ancak o ibadet konusunda orta yolu tutmuştur. Bazen oruç tutmuş, bazen tutmamış, bazen gecenin bir kısmında namaz kılmış bazen de kalkmamıştır. Gecenin tümünü namaz kılmakla geçirdiği görülmemiştir, Mühelleb buna işaret etmektedir.

İbn Abbas'm hadisi, işiten kimse açısından haberi pekiştirmek maksadıyla ortada inkar eden kimse bulunmasa bile yemin etmenin caiz olduğunu göster­mektedir.

 

54- Misafirin Oruç Konusundaki Hakkı

 

1974- Abdullah İbn Amr İbn As rachyaiiâhu anh şöyle demiştir: Resûlullah saUaitehu aleyhi veseiiem benim yanıma girerek ...deyip hadisin devamını söylemiştir. Burada kastedilen şu hadistir:

"Seni ziyaret edenin senin üzerinde hakkı vardır. Zevcenin senin üzerinde hakkı vardır".

Ben: "Dâvud orucu nedir?" diye sordum.

Hz. Peygamber: "Senenin yarısını oruçlu geçirmektir".

 

55- Oruç Konusunda Bedenin Hakkı

 

1975- Abdullah İbn Amr İbnü'1-Âs şöyle demiştir:

Resûlullah saiiaüâhu aleyhi ve seiiem bana: "Ey Abdullah! Senin gündüzleri oruç tut­tuğun ve geceleri namaz kıldığın bana bildirilmedi mi zannediyorsun?" dedi.

Ben: "Evet ey Allah'ın resulü (sana bildirilmiştir)" dedim.

Resûlullah saiiaiiahu aleyhi ve seiiem: "Böyle yapma. Bazen oruç tut, bazen bırak. Bazen namaz kıl, bazen uyu. Çünkü bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. Gözlerinin senin üzerinde hakkı vardır. Zevcenin senin üzerinde hakh vardır. Seni ziyarete gelenin senin üzerinde hakkı vardır. Her aydan üç gün oruç tut­man yeter. Yaptığın her bir iyilik on katı iledir. Öyleyse bu bütün yılı oruçlu ge­çirmek gibidir".

Ben bununla yetinmeyerek daha çok ibadet etmeye çalıştım. Bana da son­radan ağır oldu.

Ben: "Ey Allah'ın resulü! Ben (daha fazlasını tutacak) kuvvete sahibim" de­dim.

Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve sellem: "O zaman Allah'ın peygamberi Davud'un oru­cunu tut, bundan daha fazla tutma" dedi.

Ben: "Allah'ın peygamberi Davud'un orucu nasıldır?" diye sordum. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Yıhn yarısını oruçlu geçirmektir". {Hadisi rivayet eden kişi diyor ki):

Abdullah yaşlandıktan sonra şöyle dedi: "Keşke Hz. Peygamber'in ruhsatını kabul etseydim".

 

Açıklama

 

Konu başlığındaki oruç ile kastedilen "nafile oruç"tur. Haktan kasıt ise talep edilen şeydir. Bu vacibi de mendubu da içine alır. Nefsin farz olan hakkı, karşı­lanmadığında kişinin ölümünden korkulan durumdur ki burada o kastedilme-mektedir. İbn Huzeyme'nin rivayetinde şöyle denilmektedir:

"Her amelin doruğa çıktığı bir dönem, bir de kesintiye uğradığı dönem var­dır. Kimin amelinin kesintiye uğraması benim sünnetime doğru olursa o doğru yolu bulmuştur, kimin amelmin kesintiye uğraması bundan başka bir şeye olursa helak olur".

Nevevî Abdullah'ın yaşlandıktan sonra söylediği sözün anlamı hakkında şöyle demiştir: Bu, Abdullah'ın yaşlanınca daha önce Resûlullah'ın huzurunda kendi üzerine aldığı şeyi yerine getirmekten aciz kaldığını, acizliği sebebiyle bunu yapmanın da kendisine zor geldiği, ancak bunu yapmayı üstlendiği için terk etmeyi de hoş görmediği anlamına gelir. Abdullah bu sebeple Hz. Peygamber'in ruhsatını kabul ederek daha hafif olanı uygulamış olmayı temenni etmiştir.

Ben (İbn Hacer) derim ki: Abdullah aciz olmasına ve ruhsatı almış olmayı temenni etmesine rağmen yapmayı üstlendiği ameli terk etmemiştir. Aksine Husayn'm rivayetinde yer aldığına göre bir tür hafifletmeden yararlanmıştır. Şöyle ki:

Abdullah yaşlanıp da zayıf düşünce birkaç gün oruç tutuyor, sonra bu gün­ler sayısınca iftar ediyordu. Yine bazı geceler namaz kılıyor, bu geceler sayısınca da namaz kılmayı terk ediyor, bu sayede oruç ve namaz için kuvvet topluyordu.

O şöyle diyordu: "Ruhsatı kabul etmiş olmayı, ona denk bir şeyden daha çok isterdim. Ancak ben Hz. Peygamber'den ayrıldığımda (Hz. Peygamber vefat ettiğinde) bu ameli yapıyordum. Şimdi bunu terk ederek, yaptığıma muhalif düşmek istemiyorum".

 

56- Bütün Yılı Oruçlu Geçirmek

 

1976- Abdullah İbn Amr şöyle demiştir:

Resûlullah'a saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem benim "vallahi yaşadığım sürece gündüzleri oruç tutacak, geceleri de namaz kılacağım" dediğim haber verilmiş. Ben "evet bunu söyledim, anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Resulü" dedim.

Hz. Peygamber saMâhu aleyhi ve seikm: "Buna güç yetiremezsin. Bazen oruç tut, bazen terk et. Bazen namaz kıl bazen uyu. Her aydan üç gün oruç tut. İyiliklere on kat sevap verilir. Bu ise bütün yılı oruçlu geçirmek gibidir" buyurdu.

Ben: "Ey Allah'ın resulü benim bundan daha faziletlisini yapmaya gücüm yeter" dedim.

Resûlullah: "O halde bir gün oruç tut, iki gün bırak" dedi. Ben: "Ben bundan daha faziletlisini de yapabilirim" dedim.

Resûlullah: "Bir gün oruç tut, bir gün bırak. Bu Dovud aieyhisselam'ın oru­cudur. Bu en faziletli oruçtur" buyurdu.

Ben: "Ben bundan daha faziletlisini yapabilirim" dedim. Resûlullah: "Bundan daha faziletlisi yoktuf buyurdu.     ,

 

Açıklama

 

Konu başlığı, bütün yılı oruçlu geçirmenin meşru olup olmadığı meselesi ile ilgilidir.

Hz. Peygamber'in "Buna güç getiremezsin" ifadesi, sözün söylendiği zaman­la ilgili olabilir. Bu durumda Hz. Peygamber onun bunu üstlenerek, kendisini zorluk altına sokacağını ve bundan daha önemli şeyleri ise zayi edeceğini bildi­ğinden Hz. Peygamber bunu söylemiştir. Hz. Peygamber bununla yaşlandığında ve bunu yapmaktan aciz hale geldiğindeki durumu da kastetmiş olabilir, nitekim bu da olmuştur. Resûlullah onun, bir ibadeti yapmayı üstlenip sonra aciz düşe­rek terk etmeyi kötü saymıştır, çünkü bunu yapanlar kınanmıştır.

 

57- Kişinin Ailesinin Oruç Konusundaki Hakkı

 

Bunu Ebû Cuhayfe, Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem rivayet etmiştir.

1977- Abdullah İbn Amr radıyallâhu anh şöyle demiştir:

Benim peşpeşe (sürekli) oruç tuttuğum ve geceleri namaz kıldığım Hz. Pey-gamber'e saibilâhu aleyhi ve seiiem İletilmiş. Ya o bana haber gönderdi yahut da ben onunla karşılaştım. Bana şöyle dedi:

"Senin sürekli oruç tutup, iftar etmediğin ue sürekli namaz kıldığın bana ile­tilmedi mi zannediyorsun? (Böyle yapma). Bazen oruç tut, bazen bırak. Bazen namaz kıl, bazen uyu. Çünkü gözlerinin senin üzerinde payı vardır. Nefsinin senin üzerinde payı vardır. Ailenin senin üzerinde payı vardır".

Ben: "Ben bundan daha fazlasını yapabilecek güçteyim" dedim.

Hz. Peygamber: "Öyleyse Dâvud aieyhisselam'ın orucundan tut" buyurdu.

Ben: "O nasıldır?" diye sordum.

Hz. Peygamber: "Dâvud bir gün oruç tutar, bir gün bırakırdı. Düşmanla kar­şılaştığında kaçmazdı".

Ben: "Ben kim bu mertebe kim ey Allah'ın nebisi!" dedim.

(Hadisi rivayet eden) Atâ dedi ki: 'Tüm ömrü oruçla geçirme hakkında ne dedi bilmiyorum". Hz. Peygamber saiiaüâhu aleyhi ve seiiem iki kere şöyle buyurdu: "Tüm ömrünü oruçla geçiren kişinin orucu yoktur".

 

Açıklama

 

Hattabî şöyle demiştir: Abdullah İbn Amr'ın olayında kastedilen özetle şu­dur: Yüce Allah kulunu yalnızca oruçla yükümlü tutmamıştır, faklı türlerde iba­detlerle yükümlü tutmuştur. Kişi bütün gücünü oruca harcarsa diğer ibadetlerini aksatır. Öyleyse evla olan oruç konusunda orta yolu izlemek, böylece gücünün kalan kısmını diğer ibadetlere harcamaktır. Hz. Peygamber'in, Davud aieyhisselam'ın orucu ile ilgili şu sözü buna işaret etmektedir: "Düşmanla karşı-laştığında kaçmazdı1' yani cihad edebilecek gücü sağlayabilmek için Davud'un oruç tutmadığı da olurdu.

 

Tüm Ömrü Oruçlu Geçirmenin (Savmu'd-Dehr) Hükmü

 

Bu hadis, tüm ömrü oruçlu geçirmenin mekruh olduğuna delil olarak geti­rilmiştir. İbnü't-Tîn şöyle demiştir: Bu hadiste yer alan olay şu yönlerden tüm

ömrü oruçlu geçirmenin mekruh olduğunu göstermektedir: Hz. Peygamber'in daha fazla oruç tutmayı yasaklaması, hem oruç tutmayı hem iftar etmeyi (günü oruçsuz geçirmeyi) emretmesi, "bundan daha faziletlisi yoktur" buyurması, sürek­li oruç tutan kişiye beddua etmesi. îshak ve Zahirîler de tüm ömrü oruçlu geçir­menin mekruh olduğu görüşünü kabul etmişlerdir. Bu, Ahmed'den de rivayet edilmiştir. İbn Hazm, bu konuda tek kalarak bunun haram olduğunu söylemiştir.

Bazıları İse tüm ömrü oruçlu geçirmenin caiz olduğu görüşünü kabul etmiş­ler, bunu yasaklayan haberleri ise gerçek anlamda tüm ömrü oruçla geçirmeye yormuşlardır. Çünkü bu durumda tutulan oruca, haram olan bayram oruçlan da girmektedir. İbnü'l-Münzir ve bir grup alim bu görüşü tercih etmiştir. Hz. Aişe'den bunun benzeri bir görüş rivayet edilmiştir. Ancak bu görüş itiraza açık­tır. Çünkü Hz. Peygamber tüm ömrü oruçlu geçirme hakkında soru soran kişiye "tüm ömrünü oruçlu geçirenin orucu yoktur" buyurmuştur. Bu, o kişinin ecir ve sevap kazanamayacağı anlamına gelir. Bu ifade, oruç tutulması haram olan günlerde oruç tutan kimse hakkında söylenmez.

Diğer bir grup ise tüm ömrü oruçlu geçirmenin, buna güç yetiren ve başka bir hakkı zayi etmeyen kimse için müstehap olduğu görüşünü kabul etmiştir. Alimlerin çoğunluğu bu görüştedir.

 

58- Bir Gün Oruç Tutup Bir Gün Bırakmak

 

1978- Abdullah İbn Amr radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Hz. Peygamber safeiiâhu aıeyhi ve »fan bana: "Her aydan üç gün oruç tut" bu­yurdu.

Ben: "Bundan daha fazlasına gücüm yeter" dedim.

Ben böyle demeye devam ettim, nihayet Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Bir gün oruç tut, bir gün bırak. Her ay Kur'an'j oku (hatmet)". "Bundan daha fazlasını yapabilirim" dedim. Hz. Peygamber: "Öyle ise Kur'an'ı üç günde bir hatmet" buyurdu.

 

59- Davud Aleyhisselam'ın Orucu

 

1979- Abdullah İbn Amr İbnü'1-As radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bana: "Sen sürekli oruç tutuyor ue gecele­ri de namaz kıhyormuşsun" dedi.

Ben: "Evet" dedim.

Hz. Peygamber: "Böyle yaparsan gözlerin yorulur, nefsin aciz kalır. Ömür boyu (veya senenin tümünü) oruç tutan kişinin orucu yoktur. Ayda üçgün oruç tutmak zaten bütün yılı oruçlu geçirmek gibidir".

Ben: "Bundan daha fazlasını yapabilirim" dedim.

Hz. Peygamber: "Madem öyle o zaman Dauud aleyhisselam'ın orucunu tut. O bir gün oruç tutar, bir gün bırakırdı. Düşmanla karşılaştığında da kaçmazdı".

1980- Ebu'l-Melîh (kendisine hadis rivayet ettiği kişiye) şöyle demiştir; Babanla birlikte Abdullah İbn Amr'ın yanına gittik. Bize şunu anlattı:

Benim oruç tuttuğum Resûlullah'a saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem İletilmiş. O benim ya­nıma geldi. Ben hemen içi lifle dolu deriden bir minderi onun için serdim. O ise yere oturdu. Minder ikimizin arasında kaldı. Bana şöyle buyurdu:

"Her aydan üçgün oruç tutmak sana yetmiyor mu?".

Ben: "Ey Allah'ın resulü! Daha fazlasını yapabilirim" dedim.

Hz. Peygamber: "Beş gün tut" dedi.

Ben: "Daha fazlasını yapabilirim" dedim.

Hz. Peygamber: "Yedi gün tut" dedi.

Ben: "Daha fazlasını yapabilirim" dedim.

Hz. Peygamber: "Dokuz gün tut" dedi.

Ben: "Daha fazlasını yapabilirim" dedim.

Hz. Peygamber: "On bir gün tut" dedi.

Ben: "Daha fazlasını yapabilirim" dedim.

Hz. Peygamber: "Dâuud aieyhissehm'm orucunun üzerinde bir oruç yoktur. Bu da yi/m yarısını oruçlu geçirmektir. Buna göre bir gün oruç tut, bir gün bırak" buyurdu.

 

Açıklama

 

Hz. Peygamber'in aaiiaiiâhu aleyhi ve seiiem mindere oturmaması onun alçakgö­nüllülüğünü ve kendisini arkadaşına tercih etmediğini göstermektedir. Minderin içi lif dolu bir deri olması da Hz. Peygamber saiiaiiâhu akyhi ve seiiem zamanında saha­benin mütevazı bir yaşantıya sahip olduğunu göstermektedir. Çünkü Abdullah'ın evinde bundan daha iyi bir minder olsaydı mutlaka bunu Hz. Peygamber'e ik­ram ederdi.

 

Abdullah'ın Olayından Çıkarılacak Bazı Sonuçlar

 

Abdullah İbn Amr'ın bu olayından, yukarıda geçenlerden ayrı olarak çıkarı­lacak bazı sonuçlar bulunmaktadır:

Hz. Peygamber'in ümmetine olan merhamet ve şefkati, Onları kendileri için yararlı olacak şeylere yönlendirmesi, Devam ettirmeye güç yetirebîleçekleri amellere teşvik etmesi,

ibadeti tamamen veya kısmen terk etmeye yol açabilecek usanma ve bık­kınlığa düşmemeleri için ibadette aşırıya gitmelerini yasaklaması. Nitekim Yüce Allah önce ibadete devam eden sonra ise bu konuda tefrite düşerek ibadetlerini aksatan bir grubu kitabında kınamıştır.

İnsanın yapmayı üstlendiği ibadet görevlerini sürdürmesi menduptur.

Kişinin yaptığı salih amelleri, okuduğu virdleri söylemesi caizdir. Ancak hiç şüphesiz bu riyadan emin olma durumuna özgüdür.

Kişinin ibadet etmeyi üzerine almak için yemin etmesi caizdir. Bunun yaran, yemin sayesinde kişinin ibadete daha istekli ve dinç olmasıdır. Bu, niyetin sıhha­tini ve ibadetteki ihlası zedelemez. Bu konuda yemin etmek, kişinin yerine geti­rilmesi gerekli olan adak hükmüne geçmez.

Kişiden yemin etmesi istenmediği halde onun yemin etmesi caizdir.

Mutlak nafilenin sınırlandırılması uygun değildir. Bu, şahıslara, zamanlara ve durumlara göre değişiklik gösterir.

"Anam babam sana feda olsun" demek cai2dir.

Hadiste, farklı ibadet türlerinde peygamberlere uymaya işaret bulunmaktadır.

İbadeti terk etme konusunda babaya itaat etmek gerekli değildir. Bu sebeple Amr, oğlu Abdullah'ı Hz. Peygamber'e şikayet etme gereği duymuş, Hz. Peygamber İse Abdullah'ın, babasının sözüne itaat etmemesine tepki göstermemiştir.

Üstün bir kişinin, kendisinden daha düşük bir kimseyi evinde ziyaret etmesi caizdir.

Misafire, altına minder sermek vb. fiillerle ikramda bulunulur.

Ziyaret eden kişinin, altına serilen mindere oturmamak suretiyle alçak gö­nüllülük göstermesi şayet gerçekten alçakgönüllülükten ve ziyaret edilen kişiye olan ikramdan kaynaklanıyorsa bunun bir zararı yoktur.

 

60- Aydınlık Günler Orucu: Her (Kamerî Ayın) On Üç, On Dört Ve On Beşinci Günlerinde Oruç Tutmak

 

1981- Ebû Hureyre şöyle demiştir:

Dostum bana üç şeyi tavsiye etmiştir: Her aydan üç gün oruç tutmak, gün­de iki rekat kuşluk namazı kılmak ve vitir namazını uyumadan önce kılmak.

 

61- Bir Topluluğu Ziyaret Edip Onların Yanında İftar Etmemek

 

1982-  EneS  radıyallâhu anh ŞÖyle  demiştir:  Hz.  Peygamber sallaltthu aleyhi ve sellem

Ümmü Süleym'İn evine gitti. Ümmü Süleym, Hz. Peygamber'e hurma ve yağ getirdi.

Hz. Peygamber: 'Yağınızı yağdanlığa, hurmanızı da kabına geri bırakın. Ben oruçluyum" buyurdu. Daha sonra da evin bir köşesinde farz namazı dışında bir namaz kıldı, Ümmü Süleym ve ev halkı için dua etti.

Ümmü Süleym şöyle dedi: Ey Allah'ın elçisi, benim özel bir isteğim var.

Hz. Peygamber: "Nedir?" diye sordu.

Ümmü Süleym: "Hizmetçin Enes (için dua etmen)" dedi.

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sellem dünya ve ahiret için hayırlı olan ne varsa benim için bunları zikrederek dua etti ve şöyle dedi: "Allah'ım ona mal ve çocuk­lar ver. Onu bereketli kıl".

(Enes şöyle dedi): "Gerçekten ben ensann malı en çok olanlanndanım. (Ev­latlarıma gelince) Kızım Ümeyne bana, Haccac'ın Basra'ya gelişine kadar yüz yirmi küsur tane öz çocuğumun vefat ederek toprağa gömüldüğünü söyledi".[85]

 

Açıklama

 

Konu başlığında kastedilen nafile oruçla ilgili olan iftardır.

Bu başlık, "Nafile orucunu bozması için kardeşine yemin veren kişi" şeklinleki konu başlığının mukabilidir. Burada şu kastedilmektedir: Kişinin nafile oruç-a kardeşinin gönlünü hoş tutmak için orucunu bozması kendisine farz değildir. \ksine bu konuda dikkate alınacak olan, orucu tutma veya bozmanın hangisinin dşiye zor geldiğidir. Şayet kişi oruç tutmanın kendisine zor gelmediğini bilirse ;v!a olan orucuna devam etmesidir.

Haccâc'ın Basra'ya gelişi hicrî 75 yılında olmuştur. Enes, o zamanlar seksen /aşının üzerindeydi. Enes bundan sonra hicrî 93 yılına kadar yaşamıştır. Enes'in ıicrî 91 yılma kadar yaşadığı ve yüz yaşına yakın vefat ettiği de söylenmiştir.

Hadisten Çıkan Sonuçlar

Hadiste yukarıda geçenlerden ayrı olarak şu hususlar da bulunmaktadır:

Küçümsemek değil, latife yapmak amacıyla "-cik, -ak" gibi ifadeler kullan-nak caizdir.

Ziyarete gelen kimseye, kendini zora sokmayacak şekilde evde mevcut olan eyin ikram edilmesi,[86]

Hediye veren kimseyi üzmeyecekse verilen hediye reddedilebilir. Bu du-umda hediye eden kimsenin verdiğini geri alması, hibeden dönme olarak gö-ülmez.

Yiyeceği korumak ve bu konuda tefritten uzak bulunmak,

Kişi ziyaret ettiği kimsenin yanında bir şey yemediğinde, dua etmek suretiy-> onun gönlünü hoş tutmalıdır.

Namazdan sonra dua etmek meşrudur.

Allah'tan bir ihtiyaç talebinden bulunmadan önce namaz kılmak,

Dünya ve ahiretin hayrına kavuşmak için dua etmek,

Kişinin mal ve evladının çok olması için dua edilebilir. Bu, ahiret hayrı ile slişmez.

Dünya konusunda az ile yetinmenin fazileti kişiden kişiye değişen bir du-imdur.

Devlet başkanı, idaresi altmdakileri ziyaret eder. Kişinin çocuğunu kendisine tercih etmesi, Bir şey isterken edebe riayet etmek,

İnsanın çok çocuğunun ölmesi, onun çok çocuğu olması ve onların bereketli kılınması için yapılan duaya Allah'ın icabet etmesi İle çelişmez. Çünkü onların ölümü sebebiyle oluşan musibetten dolayı bile kişi sevap alır.

Allah'ın nimetlerini başkasına anlatmak,

Hz. Peygamberin, nadiren gerçekleşen bir konuda -mal ve çocuğun çok olması konusunda- yaptığı duanın kabul edilmesi onun mucizelerindendir.

 

62- Ayın Sonundan Oruç Tutmak

 

1983- İmran İbn Husayn radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Hz. Peygamber saiiaiiahu aleyhi ve seiiem Imran'a (yahut da İmran dinler iken bir adama) şunu sordu: "Ey falan! Bu ayın sonunda oruç tutmadın mı?".

(İmran dedi ki): Hz. Peygamber'in "Ramazan ayı" dediğini zannediyorum.

Soru sorulan adam: "Hayır Ey Allah'ın Resulü" dedi.

Hz. Peygamber: "Oy/eyse iftar edince iki gün oruç tut" buyurdu.

(Hadisi rivayet eden Salt "Ramazan ay'ı dediğini zannediyorum" ifadesini rivayet etmemiştir).

Sabit, Mutarrıf aracılığıyla İmran'dan, o da Hz. Peygamber'den "Şaban ayı­nın sonunda oruç tutmadın mı?" İfadesini rivayet etmiştir.

 

Açıklama

 

Zeyn İbnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: Hadiste Şaban ayı kastedildiği halde Buharı konu başlığında "ay" kelimesini mutlak olarak zikrederek bunun Şaban ayına özgü olmadığına işaret etmek istemiştir. Hadisten, mükellefin adet edin­mesi için her ayın sonunda oruç tutmanın mendup olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber'in, Ramazan ayından bir ya da iki gün önce oruç tutmayı yasakla­ması bununla çelişmez. Çünkü o hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ancak bir kimsenin oruç tutmak âdeti ise o kişi tutsun".

Buharı ve âlimlerin çoğunluğu hadisin Arapçasında yer alan "serer/j^" keli­mesinin ayın sonu olduğu görüşünü benimsemiştir. Ebû Dâvud bunun, "ayın ortası" anlamına geldiği görüşünü rivayet eder. Bazıları da o görüşü tercih etmiş­tir.

Hadis, nafile orucu kaza etmenin meşru olduğunu göstermektedir. Bundan, yasaklayanların aksine farz orucunun öncelikle kaza edilmesi gerektiği sonucunu çıkarırız.

 

63- Cuma Günü Oruç Tutmak, Kişi Cuma Günü Oruçlu Olarak Sabahladığında İftar Edebilir.

 

1984- Muhammed İbn Abbâd şöyle demiştir:

Câbir'e radıyaiiâhu anh sordum: "Hz. Peygamber saüaiiâhu aleyhi ve seiiem Cuma günü oruç tutmayı yasakladı mı?".

Câbir: "Evet" dedi.

 (Hadisi rivayet eden Ebû Âsim dışındaki râviler şöyle demişlerdir: Bununla tek olarak Cuma günü oruç tutulmasını kastetmiştir).

1985- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi w seiiem şöyle dediğini işittim:

"Sizden biri (yalnızca) Cuma günü oruç tutmasın. Ancak bir gün öncesi ve­ya bir gün sonrası ile birlikte tutsun".

1986- Cüveyriye bintü'l-Hâristen radıyaiiâhu anh rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber Cuma günü, oruçlu olan Cüveyrİye'nin yanma geldi.

Ona "Dün de oruç tuttun mu?" diye sordu. Cüveyriye: "Hayır" dedi.

Hz. Peygamber: "Yarın oruç tutmak istiyor musun?" diye sordu. Cüveyriye: "Hayır" dedi. Hz. Peygamber: "O zaman orucunu boz" dedi.

Ebû Eyyûb'un rivayetine göre Cüveyriye kendisine bu konuyu anlatmış, buna göre Hz. Peygamber onun orucunu bozmasını emretmiş, o da orucunu bozmuştur.

 

Açıklama

 

Bu hadisler, tek başına Cuma günü oruç tutmanın yasak olduğuna delil ola­rak getirilmiştir. Ebû Tayyib et-Taberî bu görüşü Ahmed İbn Hanbel, İbnü'l-Münzir ve bazı Şâfiîlerden nakletmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla o bunu İbnü'l-Münzir'in şu sözünden almıştır: "Bayram günü oruç tutmanın yasak olduğu sabit olduğu gibi, Cuma günü oruç tutmanın yasak olduğu da sabittir. Yalnızca Cuma günü oruç tutma hakkında fazladan, oruç tutan kişiye onu bozması emredilmistir". İbnü'l-Münzir'in bu ifadesi, onun tek olarak Cuma günü oruç tutmayı haram gördüğü izlenimini uyandırmaktadır. Ebû Cafer et-Taberî şöyle demiştir; "Bayram orucu ile Cuma orucu arasında şu fark vardır: İster öncesini ister sonra­sını oruçlu geçirsin bayram günü oruç tutmanın haram olduğu konusunda icma gerçekleşmiştir. Cuma günü ise böyle olmayıp, önceki veya sonraki gün ile bir­likte oruçlu olarak geçirilebilir".

İbnü'l-Münzir ve İbn Hazm, tek olarak Cuma günü oruç tutmanın yasak ol­duğu görüşünü Hz. Ali, Ebû Hureyre, Selman ve Ebû Zer'den rivayet etmişler­dir.

İbn Hazm şöyle demiştir: Sahabeden, bunlara muhalif görüş belirten hiç kimseyi bilmiyoruz.

Çoğunluk ise buradaki yasağın tenzihen mekruhluk ifade ettiği görüşünü kabul etmiştir.

Mâlik ve Ebû Hanife'den bir rivayete göre bu mekruh değildir.

Mâlik şöyle demiştir: "Görüşlerine uyulan bir ilim adamının bunu yasakladı­ğını işitmedim".

Dâvudî şöyle demiştir: "Bu konudaki yasağın Mâlik'e ulaşmadığı anlaşılmak­tadır".

Kadı Iyaz, tek başına Cuma günü oruç tutmanın yasak olduğu görüşünün Mâlik'in sözünden anlaşılabileceğini söylemiştir. Çünkü Mâlik, belirli günleri iba­dete tahsis etmeyi mekruh görmüştür. Bu durumda Mâlik'ten konu ile ilgili iki görüş rivayet edilmiş olmaktadır.

 

64- Kişi Oruç Tutmak İçin Belirli Günleri Tahsis Edebilir Mi?

 

1987- Alkame şöyle demiştir: Hz. Âişe'ye radıyaiiâhu anh sordum: "Resûlullah hu aleyhi ve seüem oruç için belirli günleri tahsis ediyor muydu?". Hz. Âişe şöyle cevap verdi: "Hayır. Onun ameli sürekli idi. Hanginiz Resûlullah'm saOaUâhu aleyhi ve sellem güç yetirebildiğİ şeyleri yapmaya güç yetirebilir ki!".[87]

 

Açıklama

 

Hz. Aişe'nin sözü şu anlama gelir: Çok oruç tutma ve çokça iftar etme konu­sunda Hz. Peygamber'in durumu sürekli idi. Bazen bir ibadeti yapmayı üstlenir, her hangi bir sebeple bunun bir kısmını yapmaya bir şey engel olursa bunu peşpeşe kaza ederdi. Bunu gören kimse ise durumu anlayamadığından iş kendi­sine karışırdı.

Hz. Aişe'nin sözü, kendisine ibadeti yükleme konusundaki haline yorulur.

İbnü't-Tîn şöyle demiştir: Bu hadis, haftanın belirli bir gününü oruca ayır­manın mekruh olduğuna delil getirilmiştir.

 

65- Arefe Günü Oruç Tutmak

 

1988- Ümmü'l-Fadl'ın azatlısı Umeyr, Ümmü'l-Fadl'ın kendisine şunu anlat­tığını söylemiştir:

Birileri, Ümmü'l-Fadl'ın yanında Arefe gününde Hz. Peygamber'in oruçlulup olmadığı hakkında tartıştılar. Bazıları "Hz. Peygamber oruçlu" dediler, bazı-m da "oruçlu değil" dediler. Bunun üzerine Ümmü'1-Fadl devesi üzerinde vakfe apan Hz. Peygamber'e bir bardak süt gönderdi. Hz. Peygamber de bunu içti.

1989- Meymûne radiyaiiâhu anh şöyle demiştir:

İnsanlar Hz. Peygamber'in saüaiiâhu aleyhi ve seiiem arefe günü oruç tutup tutma-ığı konusunda şüphe ettiler. Bunun üzerine Meymûne, Vakfe alanında vakfe apan Hz. Peygamber'e bir süt kabı ile süt gönderdi. Hz. Peygamber de insanlar endisine bakarken sütü içti.

 

Açıklama

 

Bu konu, Arefe günü oruç tutmanın hükmü ile ilgilidir.

Anlaşıldığı kadarıyla, arefe günü oruç tutmaya teşvik eden hadisler luharî'nin şartlarına uymadığı için onun nezdinde sabit değildir. Bu hadislerin n sahihi Ebû Katâde'nin rivayet ettiği şu hadistir: "Bu (arefe günü oruç tutmak) elecek ve geçmiş seneye kefaret olur". Hadisi Müslim ve diğerleri rivayet etmiş-r. Bu hadisi, hacda olmayan kişiye yormak suretiyle, bu hadisle yukarıdakini zlaştırmak mümkündür. Yahut da bunu, oruç tutmak hacda yapılması istenen ikir ve duaları yapmasına engel olmayacak kişinin oruç tutmasına yormak nümkündür.

Bu hadis, arefe günü hazarda iken oruç tutmanın sahabe tarafından bilindi-ini ve bunun onların adeti olduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber'in oruçlu ılduğunu düşünenler, onun İbadeti konusunda bildikleri duruma dayanmışlarlır. Onun oruçsuz olduğunu düşünenler ise, onun yolculuk halinde bulunduğu arinesine dayanmışlardır.

Bu iki hadis, Arafatta Arefe günü oruç tutmamanın müstehap olduğuna de-1 getirilmiştir. Ancak bu itiraza açık bir görüştür. Çünkü mücerret olarak Hz. eygamber'İn fiili, bir şeyin müstehap olmadığını göstermez. Çünkü Hz. Pey-;amber, terk etmenin caiz olduğunu göstermek amacıyla müstehap bir fiili terk debilir. Bu, tebliğ maslahatı sebebiyle onun hakkında daha faziletli olur. Evet •bû Dâvud, Nesâî, İbn Huzeyme ve Hâkim İkrime aracılığıyla Ebû Hureyre'nin şunu anlattığını rivayet etmişlerdir: "Resûlullah, Arefe günü Arafatta oruç tutmayı yasakladı". Selefin bir kısmı bu hadisten ilk anda anlaşılan anlamı esas almıştır.

Yahya İbn Said el-Ensarî'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hac yapan kimsenin Arafatta oruç tutması vaciptir (farzdır)".

İbnü'z-Zübeyr, Üsâme İbn Zeyd ve Hz. Âişe'nin bu orucu tuttukları rivayet edilmiştir.

Hasan-ı Basrî'de bu orucu tutmayı sever ve bunu Hz. Osman'dan rivayet ederdi.

Katade'ye ait diğer bir görüş ise şudur: "Bu oruç, hac yapan kişinin dua yapmasını zayıflatmıyorsa bunda bir sakınca yoktur". Beyhakî ei-Ma'rife isimli eserinde bunun Şafiî'nin eski görüşü olduğunu söylemiştir. Hattabî ve Şâfiîler-den Mütevelli de bu görüşü benimsemiştir.

Çoğunluk ise bu günde oruç tutmamanın müstehap olduğu görüşünü be­nimsemiştir. Hatta Atâ şöyle demiştir: Zikir için kuvvetini muhafaza etmek ama­cıyla o gün oruç tutmayan kişi, oruç tutmuş gibi sevap alır.

Taberî şöyle demiştir: Resûlullah'm Arafatta oruç tutmamasının sebebi, hac yapan kişinin Arafatta yapması istenilen dua ve zikri yapmaktan aciz duruma düşmemesi için oruç tutmayabileceğin i göstermek içindir.

 

Hadisten Çıkan Sonuçlar

 

Gözle görmek, her türlü şüpheyi giderecek kadar kesin bir delil olup bu ha­berin üzerindedir.

İnsanların bulunduğu bir toplulukta yemek ve içmek mubahtır, zaruret se­bebiyle bunda bir mekruhluk yoktur.

İnsanların Hz. Peygamber'in fiiline uyması,

Hz. Peygamber'in hayatını araştırma,

İlim konusunda erkekler ve kadınlar arasında görüş ahş-verişinin yapılması,

Bir konunun hükmünü öğrenmek için soru sorma dışında başka yollara başvurulması,

Ümmü Fadl'm zekası. Çünkü o, şer'î hükmü bu vesile ile duruma uygun bir vesile ile ortaya çıkarmıştır. Çünkü bu olay, sıcak bir gün öğleden sonra yaşan­mıştı.

 

66- Ramazan Bayramında Oruç Tutmak

 

1990- İbn Ezher'in azaltası Ebû Ubeyd şöyle demiştir:

Ömer İbn Hattâb radıyaiiâhu anh ile bir bayrama şahit oldum. O şöyle dedi: "Şu İki gün Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve sellem oruç tutmayı yasakladığı günlerdir: Birisi orucunuzdan iftar ettiğiniz bayram günü, diğeri de kurbanınızdan yediğiniz gun".[88]

1991- Ebû Said radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

H2. Peygamber »ıiaiıahu aleyhi ve senem Ramazan ve Kurban Bayramı günlerinde oruç tutmayı, tek bir elbiseye bürünmeyi, (altına don giymeyip) tek bir elbise giyen kimsenin makadını yere koyup bacaklarını dikerek oturmasını yasakladı.

1992-  (Ebû Said sözüne devamla) Sabah ve ikindi namazlarından sonra (nafile) namaz kılmayı da yasakladı.

 

Açıklama

 

Zeyn İbnül-Müneyyir şöyle demiştir: Buharı bu konu başlığı ile şuna işaret etmiş olabilir: Belirli bir günde oruç tutmayı adayan kimsenin bu adağı bayram gününe denk gelse adak gerçekleşir mi gerçekleşmez mi? Bu konuda söylenenle­ri ileride belirteceğiz.

Hadisten Çıkan Bazı Sonuçlar

Ramazan ve Kurban bayramlarında; adak, kefaret, nafile, kaza, temettü vb. her türlü oruç haramdır. Bu konuda icma vardır.

Bir kimse temettü orucunu öne alıp bayramda tuttuğunda Ebû Hanife bu­nun gerçekleşeceğini söylemiş, çoğunluk ise ona muhalefet etmiştir.

Bîr kimse "Zeyd'in geleceği gün" oruç tutmayı adaşa, Zeyd de bayram günü gelse çoğunluğa göre adak gerçekleşmez. Hanefîler'den rivayet edildiğine göre adak gerçekleşir, bu kişinin kaza etmesi gerekir.

Bu meseledeki görüş ayrılığının temeli "yasak, yasaklanan şeyin sahih olma­sını gerektirir mi?" konusuna dayanmaktadır. Çoğunluk buna "hayır" şeklinde cevap vermiştir. Muhammed İbnü'l-Hasen'den rivayet edildiğine göre o "evet" demiştir.

 

67- Kurban Bayramı Gününde Oruç Tutmak

 

1993- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: İki oruç ve iki satım yasaklanır: Ramazan ve kurban bayramı günlerinde oruç tutmak, mülâmese ve münâbeze satışı yapmak.

1994- Ziyad İbn Cübeyr şöyle demiştir:

Bir adam İbn Ömer'e gelerek şöyle dedi: Bir kimse örneğin Pazartesi günü oruç tutmayı adadı. Bu gün de bayrama denk geldi. Bu durumda ne olur?

İbn Ömer şöyle dedi: Allah adağı yerine getirmeyi emretmiştir, Hz. Pey­gamber saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem de bugün oruç tutmayı yasaklamıştır.[89]

1995- Ebû Said el-Hudrî radıyaiiâhu anh Hz. Peygamberle birlikte on iki gazaya katılmıştır. O şöyle demiştir: Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hoşuma gi­den dört şey işittim. O saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu:

1- Kadın yanında kocası veya mahremi bulunmaksızın iki günlük yola, yol­culuğa çıkmasın.

2- Şu iki günde oruç tutmak caiz değildir: Ramazan bayramı ve kurban bay­ramı günlerinde.

3- Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar, ikindiden sonra da

güneş batıncaya kadar (nafile) namaz kılınmaz.

4- İbadet niyetiyle yolculuk ancak üç mescide gitmek için yapılır: Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve benim mescidim".

 

Açıklama

 

Hattabî şöyle demiştir: İbn Ömer kendisine sorulan meselede kesin bir fetva vermekten kaçınmıştır. Farklı şehirlerin önde gelen fakihleri bu konuda görüş ayrılığına düşmüştür.

Zeyn İbnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: İbn Ömer bununla şunu kastetmiş ola­bilir: Her iki delille de amel edilir. Buna göre kişi adadığı günün yerine bir gün oruç tutar, bayram gününde oruç tutmaz. Bu durumda İbn Ömer, bayram günü oruç tutmayı adayan kimsenin bu adağını kaza etmesini söyleyenlerin de te­mennisi olmuş olur.

Zeyn'in kardeşi İbnü'l-Müneyyir el-Hâşiye İsimli eserinde şöyle demiştir: îbn Ömer, adağı yerine getirme emrinin genel, bayram günü oruç tutma yasağının ise özel olduğuna dikkati çekmiş ve bu durumda hâssın esas alınması gerektiğini anlatmaya çalışmıştır.

Kardeşi Zeyn bunu şu şekilde eleştirmiştir: Bayram günü oruç tutma yasağı da hem muhataplar, hem de tüm bayramlar açısından geneldir. Bu durumda, İbn Ömer'in görüşü hâssın amma hamli türünden kabul edilemez. İbn Ömer'in diğer bir kaideye işaret etmiş olması mümkündür. Bu da şudur: Emir ve nehiy bir noktada buluştuğunda hangisi tercih edilir? Tercihe şayan olan nehyin öne alınmasıdır. Bu durumda İbn Ömer soru soran kişiye "oruç tutma" demiş olmak­tadır.

Bu hadislerde Ramazan ve Kurban bayramının ilk günlerinde oruç tutmanın yasak olduğu bildirildiğinden bu hadisler, teşrik günlerinde (kurban bayramının iki, üç ve dördüncü günlerinde) oruç tutmanın caiz olduğuna delil getirilmiştir.

 

68- Teşrik (Kurban Bayramının İkinci, Uçuncu Ve Dördüncü) Günlerinde Oruç Tutmak

 

1996- Hişam, babasının şöyle söylediğini bildirdi: Hz. Âişe md.yaiiâhu anh Mina günlerinde (teşrik günlerinde) oruç tutardı. Hişam'ın babası Urve de o günlerde oruç tutardı.[90]

1997- 1998- Hz. Âişe'den ve İbn Ömer'in oğlu Sâlim'in İbn Ömer'den riva­yet ettiğine göre onlar şöyle demişlerdir: Teşrik günlerinde, hedy kurbanını bu­lamayan kimseler dışındakilerin oruç tutmasına ruhsat verilmedi.

1999- İbn Ömer radıyaiiâhu anh şöyle dedi:

Teşrik günlerinde oruç tutma, Umre yaptıktan sonra Arefe gününe kadar ih­ramdan çıkan sonra hac için yeniden ihrama giren (yani temettü haccı yapan) kimse içindir. Bu kişi hedy kurbanı bulamaz ve daha önce de oruç tutmamış olursa Mina günlerinde oruç tutar.

 

Açıklama

 

Teşrik günlerinin İki gün mü üç gün mü olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Bu günlere teşrik denilmesinin sebebi kurban etlerinin bu günlerde güneş ışığın­da kurutulmasıdır.

Kurban kesimi, hac fiilleri gibi şeyler bakımından kurban bayramının ilk gü­nü ile diğer üç gün arasında bir fark yoktur. Acaba orucu terk etme bakımından da bu üç gün kurban bayramının ilk günü gibi midir? Yoksa bu günlerde mutlak olarak oruç tutmak caiz midir? Yahut da bu günlerde oruç tutmanın caiz olması yalnızca temettü haca yapana mı özgüdür? Yahut da temettü haca yapan ve onunla aynı durumda olan kimselere mi özgüdür. Bu konuların tümünde alimler arasında görüş ayrılığı vardır. Buharî'nin tercih ettiği, o günlerde oruç tutmanın temettü haccı yapan kimse için caiz olmasıdır. Çünkü o bu konuda Hz. Âişe ve ibn Ömer'in bunu ifade eden hadisini zikretmiş başka bir hadis zikretmemiştir.

Ibnü'I-Münzir ve diğer alimler, sahabeden Zübeyr İbn Avam ve Talha'nın bunu mutlak olarak caiz gördüklerini, Hz. Ali ve Amr İbn As'ın ise mutlak olarak haram gördüklerini -Şafiî'nin görüşü de budur- rivayet etmişlerdir.

İbn Ömer, Hz. Âişe ile sonrakilerden Ubeyd İbn Umeyr, hediy kurbanı bu­lamayan temettü haccı yapan kişi dışındakiler için bunu yasak görmüştür. Bu İmam Mâlİk'in ve aynı zamanda Şafiî'nin önceki görüşüdür.

Evzâî ve diğer bazı alimlere göre muhsar olan ve kıran haccı yapan kimseler de bu orucu tutar.

Bu günde oruç tutmayı yasaklayanların delilleri Müslim'de Nebîşe el-Hüzelî'nin Hz. Peygamber'den rivayet ettiği şu hadistir: "Teşri/c günleri yeme ve içme günleridir". Yine Müslim'de Kâb İbn Mâlik'ten "Mina günleri, yeme ve içme günleridir" diye rivayet edilmiştir. Yine Amr İbn As, teşrik günlerinde oruç tutan oğluna şöyle demiştir: "Bunlar Resûlullah'm oruç tutmayı yasakladığı, oruçsuz geçirmeyi emrettiği günlerdir". Bu hadisi Ebû Dâvud, İbnü'l-Münzir, İbn Huzeyme ve Hâkim rivayet etmişlerdir.

Bu hadis, teşrik günlerinin bayram günü dışında üç gün olduğuna delil geti­rilmiştir. Çünkü bayram gününde oruç tutulmayacağında ittifak vardır. Caiz olup olmadığında ihtilaf olan ise teşrik günlerinde oruç tutulup tutulmayacağıdır.

Bu günlerde oruç tutmanın caiz olduğuna, âyetin genel ifadesi delil getiril­miştir. Bu da, teşrik günlerinin üç gün olduğunu gösterir, çünkü ayette yer alan budur.

 

69- Âşûra Günü (Muharrem Ayının Onuncu Günü) Oruç Tutmak

 

2000- Salim, babası (İbn Ömer) aracılığıyla Hz. Peygamber'den saiyiâhu iem şunu rivayet etmiştir:

"Kişi isterse Âşûra günü oruç tutar".2001- Hz. Âişe radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem önceleri Âşûra günü oruç tutmayı emretmişti. Ramazan orucu farz kılınınca dileyen âşûra gününde oruç tuttu, dileyen tutmadı.

2002- Hz. Âişe radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Kureyş cahiliye döneminde Âşûra gününde oruç tutardı. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem da cahiliye döneminde bu orucu tutardı. Medine'ye gelince bu orucu kendisi tuttu ve o gün oruç tutulması­nı emretti. Ramazan orucu farz kılınınca, âşûra orucu terk edildi. Dileyen o gün oruç tuttu, dileyen tutmadı.

2003- Muâviye İbn Ebû Süfyan radıyaiiâhu anh hac yaptığı yıl âşûra gününde minberde şöyle dedi:

Ey Medineliler! Alimleriniz nerede? Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle dediğini işittim:

"Bu aün âşûra günüdür, Allah bu günün orucunu farz kılmamışür, ancak ben oruçluyum. Dileyen oruç tutsun, dileyen tutmasın".

2004- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle dedi:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Medine'ye gelince Yahudilerin âşura günü oruç tuttuğunu gördü.

Onlara: "Bu nedir?" diye sordu.

Yahudiler: "Bu güzel bir gündür. Allah İsrailoğullarını düşmanlarından bu gün kurtardı, bu sebeple Musa bugün oruç tuttu" dediler.

Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Ben Musa'ya (Musa'nın yaptığını yapmaya) sizden daha layığım" dedi. O gün oruç tuttu ve Âşura gü­nünde oruç tutulmasını emretti.[91]

2005- Ebû Musa radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Yahudiler âşûra gününü bayram olarak kabul ederlerdi. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem de (ashabına): "Siz de bugün oruç tutun" buyurdu.

2006- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: Hz. Peygamber'in, diğer gün­lerden faziletli bulduğu hiçbir günde âşura orucuna devam ettiği gibi oruca devam ettiğini görmedim. Yine bu ayda, yani Ramazan ayında oruca devam ettiği gibi de hiçbir ayda oruca devam ettiğini görmedim.

2007- Seleme İbnü'1-Ekva' radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: Hz. Peygamber saKaHâhu aleyhi ve seiiem Eşlem kabilesinden bir adama şunu emretti: "İnsanlara şunu Han et: Kim bir şey yiyip içtiyse günün geri kalan kısmında oruç tutsun. Kim bir şey yiyip içmediyse bu günü oruçlu geçirsin. Çünkü bu gün Âşûra günüdür".

 

Açıklama

 

Bu bölümde, âşura günü oruç tutmanın hükmü ele alınmaktadır.

Fakihler âşura gününün hangi gün olduğunda ihtilaf etmiştir. Çoğunluk bu­nun Muharrem'İn onuncu günü olduğunu söylemiştir.

Zeyn İbnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: Çoğunluk, âşuranın Muharrem ayının onuncu günü olduğunu kabul etmiştir.

Bazı alimler şöyle demişlerdir: Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Müslim'­de yer alan "Önümüzdeki yıl hayatta olursam dokuzuncu günü oruçlu geçirece­ğim" sözü iki anlama gelebilir: Birincisi, Hz. Peygamber bu sözle onuncu gün Druç tutmayı dokuzuncu güne nakletmeyi istemiştir. İkinci ihtimale göre ise Dnuncu güne dokuzuncu günü de eklemeyi istemiştir. Hz. Peygamber bunu açıklamadan vefat ettiğinden ihtiyat her iki gün de oruç tutmayı gerektirir. Buna 3öre âşûra orucu üç mertebedir: En azı tek başına onuncu günü oruçlu geçir­mek, ortası dokuz ve onuncu günü oruçlu geçirmek, bunun da üzerinde olanı iokuz, on ve onbirincİ günleri oruçlu geçirmektir.

Ibn Abdilberr âşura orucunun artık farz olmadığı, müstehap olduğu konu­sunda icma bulunduğunu nakletmiştir. İbn Ömer özel olarak o günde oruç tut­manın mekruh olduğu görüşünde idi. Ancak bu görüş sonradan ortadan kalk-nıştır.

 

31- BÖLÜM

 

TERAVİH NAMAZI

 

Teravih "tervîha" kelimesinin çoğulu olup rahatlama, dinlenme anlamına gelmektedir. Ramazan gecelerinde cemaatle kılınan namaza teravih denilmiştir, çünkü sahabe, ilk olarak bu namazı kıldıklarında her selam verdiklerinde dinle­niyorlardı.

 

1- Ramazan Ayında (Teravih) Namaz(I) Kılmanın Fazileti

 

2008- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'in saiyı&hu aleyhi ve seiiem Rama­zan hakkında şöyle dediğini söylemiştir:

"Kim (Allah'ın vaadine) inanarak ve sevabını Allah'tan umarak onda (Rama­zan gecelerinde) namaz kılarsa geçmiş günahları bağışlanır".

2009- Ebû Hureyre dediğini söylemiştir:

"Kim (Allah'ın vaadine) inanarak ve sevabını Allah'tan umarak Ramazan ge­celerini ihya ederse geçmiş günahları affedilir",

İbn Şihab şöyle demiştir: insanlar bu halde iken Resûlullah saiiaüâhu aleyhi ve seiiem vefat etti. Hz. Ebû Bekir dönemi ile Hz. Ömer döneminin ilk yıllarında da durum bu şekilde devam etti.

2010- Abdurrahman İbn Abdülkâri şöyle demiştir:

Bir ramazan gecesi Hz. Ömer ile birlikte mescide gittik. Baktık ki insanlar bölük bölük bir halde kimi kendi başına namaz kılıyor, kimilerine bir kişi namaz kıldırıyor. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi: "Ben bunları tek bir imamın ar­kasında toplasam daha iyi olur". Sonra buna niyet edip, insanları Übey İbn Kâb'ın imamlığında topladı. Sonra bir başka gece yine Hz. Ömer'le birlikte mescide gittik. İnsanlar Übey İbn Kâb'ın imamlığında namaz kılıyorlardı. Hz. Ömer "Bu ne güzel bidat, ancak bunların uyuduğu vakitte kılmak, şu anda kıldıkların­dan daha faziletlidir" dedi. İnsanlar o zaman gecenin başında teravihi kılıyorlar­dı.

2011-   Hz.   Peygamber'in  sallallâhu aleyhi ve sellem  eŞİ  HZ.   Âİşe   radıyallâhu anh  Şöyle demiştir: Resûlullah saUaiiâhu aleyhi ve seiiem (teravih) namazı kıldı. Bu, Ramazan aynı­daydı.

2012- Hz. Aişe rivayet etmiştir: Resûlullah saiiaiiahu aleyhi ve seiiem bir gece orta­sında çıkarak mescitte namaz kıldı. Bazı kimseler de onun namazına uyup na­maz kıldılar. Ertesi gün insanlar bundan bahsettiler. İkinci gece daha çok kimse toplandı. Hz. Peygamber saibn&hu aleyhi ve sellem namaz kıldı, insanlar da onunla bir­likte namaz kıldılar. Ertesi gün yine insanlar bundan bahsettiler. Üçüncü gece mescittekilerin sayısı daha da çoğaldı. Hz. Peygamber çıkıp namaz kıldı, insanlar da onunla birlikte namaz kıldılar. Dördüncü gece olunca mescit o kadar doldu ki İnsanları almadı. Ancak Hz. Peygamber saiiaiiahu aleyhi ve senem sabah namazına kadar çıkmadı. Sabah namazını kıldırınca insanlara döndü, şehadet getirdi sonra şunları söyledi:

"Sizin yaptığınız bana gizli kalmadı. Ancak ben bu namazın size farz kılın­masından ue sonra da bu namazı kılamamanızdan korktum".

Hz. Peygamber, durum bu halde devam ederken vefat etti.

2013- Ebû Seleme İbn Abdurrahman Hz. Aişe'ye "Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi veseiiem Ramazan ayında kıldığı namaz nasıldı?" diye sordu.

Hz. Âişe radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Ne Ramazanda ne de diğer zamanlarda on bir rekattan fazla kılmazdı. Önce dört rekat kılardı ki bunların güzelliğini ve uzun­luğunu sorma gitsin! Sonra dört rekat daha kılardı ki bunların da güzelliğini ve uzunluğunu sorma gitsin! Sonra üç rekat daha kılardı.

Ben: Ey Allah'ın resulü! Vitir namazı kılmadan önce uyuyor musun? Diye sordum.

Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve kalbim uyumaz" şöyle buyurdu: "Benim gözlerim uyur, ancak

 

Açıklama

 

Bu bölümde Ramazan gecelerini ihya etmekten kasıt mutlak olarak geceleri ibadetle geçirmektir. Nevevî ise burada kastedilenin teravih namazı olduğunu, teravih namazı kılınması durumunda gecenin ihya edilmiş olacağını ancak gece­nin yalnızca teravih ile değil başka türlü de ihya edilebileceğini söylemiştir.

Bu hadislerden ilk anda, küçük ve büyük tüm günahların affedileceği anla­şılmaktadır. İbnü'l-Münzir bu görüştedir. Nevevî şöyle demiştir: Bilinen odur ki bu yalnızca küçük günahlara özgüdür. İmamü'l-Harameyn bu görüşü benimse­miş, Kadı Iyaz da bu görüşü ehli sünnete nisbet etmiştir.

Bazıları şöyle demiştir: kişi küçük günahlar işlememişse büyük günahlarının hafifletilmesi de mümkündür.

Geçmiş ve gelecek günahların bağışlanması konusunda pek çok hadis bu­lunmaktadır. Ben bunları müstakil bir kitapta topladım. Gelecek günahların af­fedilmesi ise şu açıdan problemli görünmüştür: Affetme, öncesinde bir günahın bulunmasını gerektirir. Sonradan işlenen günah henüz ortada olmadığına göre onun affediljnesi nasıl mümkün olabilir? Bunun cevabı, Hz. Peygamberin sallallâhu aleyhi ve sdiem Allah'tan Bedir savaşına katılanlarla ilgili olarak aktardığı şu sözde bulunmaktadır: "Dilediğinizi yapın, sizleri bağışladım". Cevap özetle şudur: Bu söz, onların büyük günahlardan korunması, bu sayede onların büyük günah işlememesi anlamına gelir. Diğer bir görüşe göre ise bunun anlamı onların gü­nahları, bağışlanmış olarak meydana gelir. Arefe günü oruç tutma ile ilgili hadisi, yani Arefe günü tutulan orucun geçmiş ve gelecek yılın günahına kefaret olaca­ğına dair hadisi Mâverdî bu şekilde yorumlamıştır.

Resûlullah vefat ettiğinde, insanlar teravih namazını cemaatle kılmıyorlardı.

İbnü't-Tîn şöyle demiştir: Hz. Ömer cemaatle teravih'in daha güzel olduğu sonucunu Hz. Peygamberin kendisi ile üç gece boyunca bu namazın kılınmasını onaylamasından çıkarmıştır. Hz. Peygamberin daha sonra bunu yapmaması onlara farz kılınması korkusundandır. Buharî'nin Hz. Ömer hadisinden sonra Hz. Aişe hadisini vermesinin sırrı da budur. Hz. Peygamberin vefatı ile teravih na­mazının farz kılınmayacağı kesin olarak ortaya çıkmış oldu. Bu namazı ayrı ayrı kılmak, toplumun birliğini bozduğu için Hz. Ömer insanların bunu cemaatle kılması görüşünü tercih etti. Ayrıca tek bir imam arkasında toplanmak, namaz kılanların pek çoğu için dinçliğe daha uygundur. Alimlerin çoğunluğu da Hz. Ömer'in görüşünü tercih etmiştir.

Mâlik'ten iki rivayetin birine göre, Ebû Yusuf ve bazı Şafiî'lere göre "Farz namaz dışında en faziletli namaz kişinin evinde kıldığı namazdır" sözünün genel ifadesi sebebiyle teravihin evde kılınması daha faziletlidir. Bu hadis, Müslim'in Ebû Hureyre'den rivayet ettiği sahih bîr hadistir.

Tahavî mübalağa ederek şöyle demiştir: Teravih namazının cemaatle kılın­ması farz-ı kifayedir.

Ibn_Battal şöyle demiştir: Ramazan ayında teravih namazı kılmak sünnettir. Çünkü Ömer bunu Hz. Peygamberin fiilinden almıştır. Hz. Peygamber de bunu farz olma korkusu sebebiyle terk etmiştir.

Şâfiîlere göre bu meselenin aslında üç farklı görüş vardır. Bu görüşlerin üçüncüsü şudur: Kur'an'ı ezbere bilen, tembellikten korkmayan, kendisinin ce­maate gitmemesi cemaat açısından bir problem oluşturmayan kişinin camide ve evde kılması eşittir. Bu şartların bir kısmını taşımayanların cemaatle kılması daha faziletlidir.

Anlaşıldığı kadarıyla Hz. Ömer'in, Übey'i imam seçmesinin sebebi Hz. Pey-gamber'in "Cemaate Allah'ın kitabını en iyi okuyan imamlık eder" hadisidir.

Bid'at aslında, daha önce bir örneği bulunmaksızın ortaya konulmuş şey demektir. Dinde sünnetin zıddı olarak, yergi anlamında kullanılır. İşin hakikati şudur: Şayet fiil dinde güzel görülen bir prensibin altına sokulab iliyorsa bu güzel, çirkin görülen bir şeyin altına giriyorsa kötüdür. İkisinden de değilse mubahtır. Şu halde bidat beş hükme de konu olur.[92]

Hz. Ömer'in sözü teravih namazının gecenin sonunda kılınmasının, gecenin başında kılınmasından daha faziletli olduğunu açık olarak ifade etmektedir. An­cak bu söz, teravihi tek basma kılmanın cemaatle kılmaktan üstün olduğu anla­mına gelmez.

 

32- BÖLÜM

 

KADİR GECESİNİN FAZİLETİ

 

1- Kadir Gecesinin Fazileti

 

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

1- Biz onu (Kur'ariı) Kadir gecesinde indirdik.

2- Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin?

3- Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.

4- O gecede, Rablerinin izniyle melekler ue Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar.

5- O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar. Kadir sûresi

Süfyan İbn Uyeyne şöyle demiştir: Kur'an'da "ve mâ edrâke / sana ne bil­dirdi?" denilen yerleri Allah bildirmiştir. "Ve mâ yüdrîke / sana ne bildirir?" dediği yerleri ise bildirmemiştir.

2014- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'den saiiaMhu aleyhi ve seiiem şunu rivayet etmiştir:

"Kim (vaadine) inanarak ve sevabını Allah'tan umarak Ramazan ayını oruç­lu geçirirse onun geçmiş günahlan affedilir.

Kim (vaadine) inanarak ve sevabını Allah'tan umarak Kadir gecesini ihya ederse onun geçmiş günahları affedilir".

 

Açıklama

 

Kur'an'ın belirli bir zamanda indirilmesi, bu zamanın faziletli olmasını gerek­tirir. Kadir suresinde geçen "Biz onu kadir gecesinde indirdik" âyetindeki "onu" sözcüğü Kur'an'ı ifade etmektedir. Çünkü Yüce Allah bir başka âyette "Ramazan ayı, içinde Kur'an'ın indirildiği aydır" buyurmuştur. Kadir suresinde kadir gecesi­nin faziletini gösteren unsurlardan biri de o gece meleklerin indirilmesidir.

Kadir Gecesi İfadesindeki "Kadir" Ne Anlama Gelmektedir?

"Kadir gecesi" ifadesindeki "kadir" kelimesinin ne anlama geldiği konusunda farklı görüşler İfade edilmiştir. Bu görüşlerin bir kısmı şunlardır:

*  Bundan kastedilen "yüceltme"dir. Nitekim kadir kelimesi bu anlamda "Al­lah'ı hakkıyla takdir edemediler" âyetinde kullanılmıştır. Bu durumda, Kur'an'ın bu gece indirilmesi yahut meleklerin İnmesi sebebiyle bu gece "kıymetli bir gece" olmaktadır.

*  Burada "kadr" kelimesi "daraltma ve sıkıştırma" anlamına gelmektedir. Ni­tekim kadir kelimesi "/cimin rızkı kendisine daraltıhrsa" âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır. Daraltma ve sıkıştırma, bu gecenin hangi gece olduğunun açıkça belirtilmemiş olmasından, yahut da o gece inen meleklere yeryüzünün dar gel­mesinden dolayıdır.

*   Burada "kadr" kelimesi "kader" anlamındadır. Bunun anlamı, o sene meydana gelecek olaylara dair hükümlerin o gece takdir edilmesidir. Nitekim Yüce Allah "Her hikmetli iş o gece birbirinden ayrılır" buyurmuştur.

Nevevî söze bu göflpşle başlayarak şöyle der: Âlimler şöyle demişlerdir: "Her hikmetli iş o gece birbirinden ayrılır" âyetinde ifade edildiği üzere melekler o gece insanların kaderlerini (Allah'ın emriyle) yazdıklarından bu geceye "kadr" gecesi denilmiştir. Bunu Abdürrezzak ve diğer hadis alimleri sahih senetle Mücâhid, İkrime, Katâde ve diğer tefsir alimlerinden nakletmişlerdir.

 

2- Kadir Gecesinin, Ramazanın Son Yedi Gecesinde Aranması

 

2015- İbn Ömer radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Hz. Peygamber'in saiiaiı&hu aleyhi ve seiiem ashabından birkaç kişiye kadir gecesi rüyalannda Ramazan ayının son yedi gecesinde gösterildi. Bunun üzerine Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu:

"Rüyalarınızın son yedi gece üzerinde birleştiğini görüyorum. Öyleyse kadir gecesini araştıran kişi onu son yedi gecede araştırsın".

2016- Ebû Seleme şöyle demiştir:

Arkadaşım Ebû Said'e (kadir gecesini) sordum. Bana şunları anlattı:

Hz. Peygamberle satiaiiâhu aleyhi ve seiiem birlikte Ramazan'm ortasındaki on gün­de itikâf yaptık. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yirminci günün sabahında minbere çıkarak bize hitap ederek şöyle dedi:

"Bana kadir gecesi gösterildi, sonra da unutturuldu (yahut ben unuttum). Kadir gecesini Ramazan'm son on gününün tek gecelerinde araştırın. Ben (rü­yamda kadir gecesinde) su ue çamur içinde secde ettiğimi gördüm. Benimle birlikte itikâf yapanlar, itikâjma geri dönsün".

Bunun üzerine biz itikâfa geri döndük. Gökyüzünde hiçbir bulut görmüyor­duk. Sonra bir bulut geldi ve yağmur yağdı. O kadar yağdı ki mescidin tavanın­dan aktı. Mescidin tavanı hurma dallarından yapılmıştı. Namaz için kamet geti­rildi. Resûlullah'ın su ve çamur içinde secde yaptığını gördüm. Öyle ki çamurun izini onun alnında gördüm.

 

Açıklama

 

Bu ve bundan sonraki konu başlıkları, kadir gecesinin hangi gece olduğunu açıklamak için konulmuşlardır. İlim adamları bu konuda farklı görüşlere sahiptir­ler. Biz bunu, iki konuya ait hadisleri açıkladıktan sonra belirteceğiz.

Hadisten Çıkan Sonuçlar

Rüya önemlidir. Dinin kurallarına aykırı olmamak şartıyla meydana gelen olaylarda rüyaları delil olarak göstermek caizdir. Bu konuda Rüya tabirleri bö­lümünde geniş bilgi verilecektir.[93]

Ebû Said'in rivayet ettiği hadislerde şu hususlar yer almaktadır: Namaz kılan kişi, alnını silmeyi bırakır.

Bir engel üzerine secde edilir. Çoğunluk bunu hafif bir iz şeklinde yorumla­mışlardır.

Çamura secde etmek caizdir.

Evla olanını talep etme emredilmiş, daha faziletli olan ameli elde etme hu­susu tavsiye edilmiştir.

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hakkında unutma söz konusu olabilir. Bu, özellikle de tebliği İle ilgili olmayan konularda onun için bir eksiklik sayılmaz. Hatta bunda, hüküm koyma konusu ile ilgili bir maslahat bile bulunabilir. Nite­kim namazdaki yanılması sebebiyle "sehiv secdesi" hükmü konulmuştur. Yahut da bu hadiste olduğu gibi bunun bir yararı, ibadeti yapmak için elden gelen gayreti göstermeye vesile olmasıdır. Nitekim kadir gecesinin zamanı kesin olarak belirtilmiş olsaydı, diğer gecelerde ibadet yapma (azalacak yahut) ortadan kal­kacaktı. Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem "belki de bu sizin için hayırlıdır" sözü ile kastedilen de bu olmalıdır.

"Ramazan ayı" demeksizin sadece "Ramazan" denilebilir.

Ramazan'da itikâf müstehaptır, bu itikâfm son on günde yapılması tercih edilir.

Rüyalardan bir kısmı, yapılan yorumdaki gibi aynen çıkar. Peygamberlerin rüyalarına hükümler bağlanabilir.

Ebû Seleme'nin Ebû Said ile arasında geçen olayda ilim öğrenmek için bir yerden bir yere gitmek, soru sormak için kalabalık olmayan yerleri seçmek, soru sorana cevap vermek, birinden yararlanırken zorluk çıkarmamak, Önce öğren­mek İsteyenin soru sorması gibi hususlar vardır.

Bir şey öğretmeden önce hutbe okumak (konuşma yapmak),

Yumuşak davranma ve tedricilik esasına bağlı kalmak suretiyle uzak görülen İtaat ve ibadeti yaklaştırmak, zorluğu kolaylaştırmak gerekir.

Bu hadisten şu hükmün de çıkarılabileceği söylenmiştir: Vakıf binalarının, daha güçlü ve daha yararlı olanı ile değiştirilmesi caizdir.

 

3- Kadir Gecesini, Ramazanın Son On Gününün Tekli Gecelerinde Aramak

 

Bu konuda Ubâde'den bir rivayet vardır.

2017- Hz. ÂİŞe radıyallâhu anh,  ResÛlullah'in saiiaiiâhu aleyhi ve sellem Şöyle ğunu söylemiştir: "Kadir gecesini, Ramazan'ın son on gününün tekli gecelerinde arayınız".[94]

2018- Ebû Said el-Hudrî radiyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Hz. Peygamber saüaiiâhu aleyhi ve seüem Ramazan ayının ortasındaki on günde İti­kâf yapardı. Yirminci gece bitip de yirmi birinci gün başlayınca evine gider, ken­disi ile birlikte itikâfta olanlar da evlerine dönerdi. Bir Ramazan ayında, daha önce evine döndüğü zamanda itikâfta kaldı. İnsanlara hitap ederek onlara bazı hususları emretti. Sonra şöyle buyurdu:

"Ben (ayın ortasındaki) bu on günde itikâf yapardım. Sonra aklıma bu son on günde de itikâf yapmak geldi. Benimle birlikte itikâf yapanlar, itikâf yaptıkları yerde kalmaya devam etsinler. Kadir gecesi(nin hangi gece olduğu) bana göste­rildi, sonra unutturuldu. O halde kadir gecesini son on günde arayın. Onu son on günün tekli gecelerinde arayın. Ben, (kadir gecesinde) su ve çamur içinde secde yaptığımı gördüm."

Hz. Peygamber'in bunu söylediği gece şiddetli bir yağmur yağdı ve Rama­zanın yirmi birinci gecesi Hz. Peygamber'in namaz kıldığı yere mescidin tava­nından yağmur suları akü. Ben gözlerimle Resûlullah'ı saiiaiiâhu aleyhi ve seüem gör­düm, ona baktım. Sabah namazını bitirdiğinde çamur ve su alnını kaplamıştı.

2019- Âişe radıyaiiâhu anh Hz. Peygamber'den "Kadir gecesini Ramazanın son on gününün tekli gecelerinde araştırınız" dîye rivayet etmiştir.

2020-Hz. Âişe radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem rama-zanın son on gününde itikâfa girer ve şöyle buyururdu: "Kadir gecesini Ramaza­nın son on gününde araştırınız".

2021- İbn Abbas radıya]iâhu anh, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi w seiiem şöyle de­diğini söylemiştir: "Kadir gecesini Ramazanın son on gününde; dokuz gün kaldı­ğında, yedi gün kaldığında ve beş gün kaldığında araştırın".[95]

2022- İbn Abbas radıyaiiahu anh, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle de­diğini söylemiştir:

"Kadir gecesi Ramazanın son on günündedir; Dokuz gün geçince veya yedi gün kalınca."

İbn Abbas şöyle demiştir; Kadir gecesini Ramazanın yirmi dördüncü gü­nünde arayın.

 

Açıklama

 

Kadir Gecesinin Alametleri

 

Kadir gecesi ile ilgili pek çok alamet zikredilmiştir ki bunların bir çoğu ancak kadir gecesi geçtikten sonra anlaşılmaktadır.

Bunlardan birisi Müslim'in Übey İbn Kâb'dan rivayet ettiği şu hadistir: "Gü­neş o gün, ışığı olmadığı halde dogaf.

Ahmed İbn Hanbel, Übey'den "tas gibi doğar" şeklinde rivayet etmiştir.

Ahmed İ^n Hanbel, Avn aracılığıyla İbn Mesud'dan "saf olarak doğar" diye rivayet etmiştir. İbn Abbas'tan da buna benzer rivayette bulunulmuştur.

İbn Huzeyme, İbn Abbas'tan merfu olarak "Kadir gecesi ılıktır, ne sıcak ne de soğuktur. O günün sabahında güneş zayıf bir şekilde kızıl olarak doğar" ha­disini nakletmiştir.

Yukarıda İbn Abbas'tan yapılan rivayete şu açıdan itiraz edilmiştir: Bu hadi­sin merfu olan (Hz. Peygamber'e ait olan) kısmını Abdürrezzak mevkuf (sahabe sözü) olarak rivayet etmiştir. Ma'mer, Katâde ve Âsim, İkrime, İbn Abbas aracılı­ğıyla şunu rivayet etmiştir:

Hz. Ömer radıyaiiahu anh, Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ashabını çağırarak on­lara kadir gecesi hakkında sordu. Onlar kadir gecesinin Ramazanın son on gü­nünde olduğunda icma ettiler,

(İbn Abbas dedi ki): Ömer'e: "Ben kadir gecesinin hangi gece olduğunu bili­yorum (veya zannediyorum)" dedim.

Ömer: Hangi gece? diye sordu.

Ben: Son on günden yedi gün geçtiğinde yahut yedi gün kaldığında, dedim.

Ömer: Bunu nereden biliyorsun? Diye sordu.

Ben: Allah yedi kat gök ve yedi kat yer yarattı. Bir haftada yedi gün vardır. Bir yıl yedi gün içinde (hafta hafta) deveran eder. İnsan yedi şeyden yaratıldı, yedi şey yer, yedi azası üzerine secde eder. Tavaf ve şeytan taşlama sayısı yedi­dir (bunun dışında başka şeyler de var), dedim.

Ömer: Sen bizim aklımıza gelmeyen bir şeyi düşünmüşsün, dedi.

Buna göre yukarıdaki hadisteki sözün Hz. Peygamber'e mi yoksa İbn Ab-bas'a mı ait olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Buharı bunun Hz. Peygamber'in sözü olduğu görüşünü tercih ederek bunu rivayet etmiş, İbn Abbas'ın sözü oldu­ğuna dair rivayeti ise almamıştır.

 

Kadir Gecesinin Zamanı

 

Alimler kadir gecesinin zamanı hakkında çok farklı görüşler ileri sürmüşler­dir. Cuma namazında duaların kabul edildiği an konusunda olduğu gibi bu me­selede de onların görüşlerinin sayısı kırkı bulmaktadır. Hem Cuma günündeki bu an hem de kadir gecesi, bunu talep etme konusunda insanların ciddi olmala­rını sağlamak amacıyla gizli tutulma noktasında birleşmişlerdir.

Kadir gecesinin zamanı hakkında yirmi birinci görüş bunun yirmi yedinci gece olduğudur. Bu Ahmed İbn Hanbelln ve (kendisinden rivayet edildiğine göre) Ebû Hanife'nin görüşüdür. Übey İbn Kab bu görüşü kesin olarak kabul edip, Müslim'de yer aldığına göre bunun üzerine yemin bile etmiştir. Yine Müslim, Ebû Hâzim aracılığıyla Ebû Hureyre'den radıydiâhu anh şunu rivayet etmiştir:

Aramızda kadir gecesinin zamanını müzakere ettik. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu: "Ayın tabağın yansı gibi doğduğu zamanı hanginiz zikrediyor (hatırlıyor)?" .

Ebû'l-Hasen el-Fârisî bunun "yirmi yedinci gece" anlamına geldiğini söyle­miştir. Çünkü ay, yirmi yedinci gecede bu şekilde doğar. İbnü'l-Münzir "Kadir gecesini araştıran, yirmi yedinci gecede araştırsın" şeklinde rivayette bulunmuş-;ur. Şâfiîlerden eî-Hilye isimli eserin yazan bunu alimlerin çoğundan nakletmiş-:ir. İbn Abbas'ın Ömer'in yanında, bu görüşü nasıl çıkardığı ve Ömer'in de bunu onayladığı yukarıda geçmişti.

Yirmi besince görüş, kadir gecesinin son on günün tekli gecelerinde oldu­ğudur. Hz. Âişe ve diğer sahabilerin rivayetleri de bunu göstermektedir. Bu en ;ok tercihe şayan olan görüştür. Ebû Sevr, Müzeni, İbn Huzeyme ve farklı mez-leplere mensup alimlerden bir grup bu görüşü kabul etmektedir. Naklettiğimiz 3u görüşlerin tümü yirmi üçüncü geceden sonrasındaki tekli gecelere denk dü-;er. Bu görüşler bunun bu gecelerde olabileceğini anlattığı gibi kadir gecesini bu günlerde arama konusunda ittifak etmektedir.

İbnü'l-Arabî "doğrusu bu gecenin hangi gece olduğu bilinmemektedir" de­niştir. Bu, son görüştür. Nevevî bunu reddederek şöyle demiştir: "Hadisler bunu silmenin mümkün olduğu konusunda birbirini destekler mahiyettedir. Bazı salih dmseler de bu konuda bilgi vermişlerdir. Bunu inkâr etmenin ve hangi gecede )lduğunu bilmenin mümkün olmadığını söylemenin bir anlamı yoktur."

Kadir gecesi ile ilgili görüşler hakkında benim vakıf olduklarım bunlardan barettir. Bunlar birbirinden farklı gibi görünüyorsa da aslında bir kısmını birbiri le birleştirmek mümkündür. Bunlar içinde tercihe şayan olan kadir gecesinin on on günde olmasıdır. En çok ümit edileni son on günün tekli gecelerinde >lmasıdır. Bu tekli geceler içinde Şâfiîlerce en çok umut beslenen, Ebû Said ve Abdullah İbn Üneys hadisi sebebiyle yirmi bir veya yirmi üçüncü gecedir. Ço-[unluğa göre kadir gecesi olduğu en çok ümit edilen gece yirmi yedinci gecedir.

 

Kadir Gecesinin Zamanının Gizli Tutulmasının Hikmeti

 

Alimler şöyle demişlerdir: Kadir gecesinin zamanının gizli tutulmasının hik-fieti, onu araştırma konusunda insanların çaba harcamasını sağlamaktır.

Şayet bunun hangi gece olduğu belirtilseydi insanlar bu gece ile yetinirlerdi.

 durum Cuma günündeki "duaların kabul edildiği an" hakkında da geçerlidir.

Bu hikmet, "kadir gecesi senenin tümündedir", "Ramazanın tümündedir", "Ramazanın son on günlerinin tümündedir", "son on günün tekli gecelerindedîr" diyenlerin görüşlerine de uymaktadır. Ancak bu hikmet birinci ve ikinci görüşe daha çok uymaktadır.

 

4- Kadir Gecesinin Zamanına Ait Bilginin, İn­sanların Tartışması Sebebiyle Kaldırılması

 

2023- Ubâde İbnü's-Sâmit radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aiey-hi ve seiiem kadir gecesinin zamanını bildirmek için yanımıza geldi. Bu sırada Müs­lümanlardan iki kişi birbiri ile tartıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi veseüem şöyle buyurdu: "Size kadir gecesini bildirmek için çıkmıştım. Ancak falan ile falan tartışma yapınca buna dair bilgi kaldırıldı. Bunun sizin için daha hayırlı olmasını umarım. Kadir gecesini (Ramazandan yirmi gün geçtikten sonra) doku­zuncu, yedinci ve beşinci gecede arayın".

 

Açıklama

 

Hz. Peygamber, tartışma yapan kişiler ile meşgul olunca kadir gecesine dair

bilgiyi unutmuştur. Diğer bir görüşe göre o sene, kadir gecesinin bereketinin kaldırılmasıdır.

Subkî el-Halebiyyât adlı eserinde bu olaydan, kadir gecesini gören kimsenin bunu gizlemesinin müstehap olduğu sonucunu çıkararak şöyle demiştir: Bunun delili şudur: Allah, peygamberinin bu geceyi ümmetine bildirmemesini takdir etmiştir. Hayrın tümü, Hz. Peygamber için takdir edilendedir. O halde bu konu­da ona uymak müstehaptır.

el-Minhâc'm şerhinde bu olay el-Hâvîden şu şekilde aktarılmıştır: Bunun hikmeti şudur: Kadir gecesi bir keramettir. Kerametin saklanması gerektiği konu­sunda ise tarikat ehli arasında görüş ayrılığı yoktur. Aksi taktirde kişi kendinde bir büyüklük görür, bunun elinden alınmasından emin olamaz. Yine kişi riyadan emin olamaz. Edep açısından da böyledir. Kişi Allah'a şükretmeyi bırakıp nimete bakmak ve bunu insanlara anlatmakla meşgul olmamalıdır. Yine kişi kerametini anlattığında kıskanılma ve böylece başkasını kötü fiillere yönlendirme ihtimali de söz konusudur. Hz. Yakub'un oğlu Yusuf'a (a.s.) söylediği şu söz de bunu çağrış­tırmaktadır: "Ey oğlum rüyanı kardeşlerine anlatma...'1.

Hz. Peygamber'in "dokuzuncu, yedinci, beşinci gecede arayın" sözü, son on günden dokuzuncu geceyi yani yirmidokuzuncu geceyi kastetmiş olabileceği gibi, ayın bitmesine dokuz gün kala demek istemiştir ki bu da yirmibirinci yahut yirmi ikinci geceye tekabül eder. Bu da ayın tam veya noksan olmasına yani ayın yirmidokuz yahut otuz gün olmasına göre değişir.

 

5- Ramazanın Son On Gününde (Salih) Amel Yapmak

 

2024- Hz. Aişe radiyaiiâhu anh şöyle demiştir: Ramazanın son on günü geldiğin­de Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem kemerini sıkı bağlar (sıkı ibadette bulunur ve hanımları ile cinsel ilişkiyi terk eder), geceyi ihya eder ve hanımlarına (bu gecelerde ibadete daha çok yönelmeleri için) uyarıda bulunurdu.

 

Açıklama

 

Hattâbî şöyle demiştir: Kemerini sıkı bağlamak ifadesi ibadette ciddi olmak anlamına gelebilir. Nitekim bu anlamda "falan iş için kemerimi bağladım" denilir. Bu ifadeden hem ibadette ciddi olmak hem de cinsel ilişkiyi terk etmek anlaşıla­bilir.

"Geceyi ihya etmek" hem itaat ederek geceye hayat vermek, hem de uyanık kalmak suretiyle kendisine hayat vermekle olur. Nitekim uyku, ölümün kardeşidir.

Hadiste Ramazanın son on gününde geceleri ihyaya devam etme konusun­da hırs göstermek gerekir ki bu da amellerin sonunu iyi geçirmeye işaret etmek­tedir.

Allah sonumuzu hayırlı kılsın. Âmin.

 

33- BÖLÜM

 

İTİKÂF

 

1- Ramazanın Son On Gününde İtikâf Yapmak Bütün Mescitlerde İtikâf Yapmak

 

Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Mescitlerde itikâf yaparken hanımlarınızla ilişkide bulunmayın. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır, bunlara yaklaşmayın. Allah âyet­lerini insanlara böylece açıklıyor, umulur ki sakınırlar".[96]

2025- Abdullah İbn Ömer rad.yaiiâhu anh şöyle dedi: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve , Ramazan ayının son on gününde itikâf yapardı.

2026- Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem eşi Hz. Aİşe radiyaiiâhu anh şöyle de­li; Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem vefat edinceye kadar Ramazanın son on gü­lünde itikâf yapardı. Onun vefatından sonra hanımları bu itikâfa devam etmiş-erdi.

2027- Ebû Said el-Hudrî radıyaiiâhu anh şöyle dedi:

Resûlullah saiiaUâhu aleyhi ve seiiem Ramazan ayının ortasındaki on günde itikâf /apardı. Bir yıl itikâf yaptı. Yirmi birinci gece olunca -ki her zaman bu gecenin iabahında itikâfından çıkardı- şöyle buyurdu:

"Benimle birlikte itikâf yapanlar, son on günde itikâf yapmaya devam etsin-er. Bana bu gece (kadir gecesi) gösterildi ancak unutturuldu. Ben (rüyamda) cac/fr gecesinin sabahında su ve çamur içinde secde ettiğimi gördüm. Öyleyse :adir gecesini son on günde arayın. Onu her tekli gecede arayın."

O gece öyle şiddetli yağmur yağdı ki mescidin tavanı hurma dallarından olduğundan tavanından sular aktı. Yirmi birinci gecenin sabahında gözlerimle Resûlullah'ın alnında su ve çamurun izini gördüm.

 

Açıklama

 

İtikâfın Mescitte Olması Şart Mıdır?

 

Âyetin buna delil getirilme yönü şudur: Mescit dışında itikâfın yapılması sa­hih olsa, cinsel ilişkinin haram kılınması sadece itikâf sebebiyle değil aynı za­manda mescitte bulunma sebebiyle de olurdu. Oysa cinsel ilişkinin itikâfla çeliş­tiği konusunda icma vardır. Bundan anlaşılmaktadır ki mescitlerin zikredilmesi ile kastedilen, başka yerlerde itikâfın olmayacağını anlatmaktır.

Ibnü'l-Münzir âyette geçen "mübâşera" kelimesinin cinsel ilişki anlamına geldiği konusunda icma bulunduğunu nakletmiştik.

Alimler itikâfın meşru olması için mescidin şart olduğunda ittifak etmişlerdir. Hanefîler kadının evindeki mescitte yani namaz kılmak için ayrılan yerde itikâf yapmasını caiz görmüşlerdir. Şafiî'nin önceki görüşü de böyledir. Şâfiîlerden bazılarına ve Mâlikîlere göre ise hem erkekler hem de kadınların mescit dışında itikâf yapmaları caizdir. Çünkü evlerde yapılan nafile ibadetler daha faziletlidir.

Ebû Hanife ve Ahmed İbn Hanbel iükâfm yalnızca (Cuma ve bayram gibi toplu) namazların kılındığı mescitlere özgü olduğu görüşünü kabul etmiştir. Ebû Yusuf bunun yalnızca vacip itikâfta şart olduğunu, nafile itikâfın ise her mescitte yapılabileceğini söylemiştir.

Çoğunluk ise ayetin genel ifadesi sebebiyle İtikâfın her mescitte yapılabile­ceği görüşünü benimsemiştir. Ancak kendisine Cuma namazı farz olanların Cu­ma kılman bir camide itikâf yapmalarını Şafiî müstehap kabul etmiştir. Mâlik ise bunu şart kılmıştır. Çünkü bu ikisine göre itikâf Cuma namazına gitme ile kesin­tiye uğrar. İtikâfa başlandığında bu kişiye vacip olur.

Zührî gibi seleften bir grup mutlak olarak bunun Cuma namazı kılınan bir camide olmasını şart koşmuş, Şafiî de önceki görüşünde bunu ima etmiştir.

Huzeyfe İbnü'l-Yemân itikâfı yalnızca üç mescide, Atâ yalnızca Mekke ve Medine mescidine, İbnü'l-Müseyyeb ise yalnızca Medine mescidine özgü kabul etmiştir.

 

İtikâfın Süresi

 

İtikâfın zaman bakımından üst sının olmadığında alimler ittifak etmişler, en az ne kadar olacağında ise ihtilaf etmişlerdir.

İtikâfta oruç tutmayı şart koşanlar itikâfın en az süresinin bir gün olduğunu abul etmiştir. İbn Kudâme'nin aktardığına göre oruç şartı ile birlikte bir günden aha az zamanda da itikâf yapılabileceğini kabul edenler vardır.

Mâlik'ten bir rivayete göre itikâfın en azı on gün, bir başka rivayete göre ise ir yahut iki gündür.

İtikâfta orucu şart koşmayanlara göre bunun en azı "kalma/bekleme/durma" enilebilecek en az sürenin geçmesidir. İtikâfta oturmak şart değildir. Bir görüşe öre Arafat vakfesinde olduğu gibi yürüyüp geçmek yeterlidir.

 

İtikâfın Bozulduğu Durumlar

 

Cinsel ilişki ile itikâfın bozulacağı konusunda ittifak vardır.

Hasan ve Zührî şöyle demiştir: "İtikâfta iken cinsel ilişkide bulunan kişiye ke-ıret gerekir".

Mücâhid "iki dinar sadaka verir" demiştir.

Cinsel ilişki dışındaki şeylerde ihtilaf edilmiştir. Dokunma konusunda üç gö-iş vardır. Bunların üçüncüsü "şayet erkek itikâf halinde iken kadına dokundu-inda kendisinden meni gelirse itikâfı bozulur, değilse bozulmaz".

 

İtikâfın Hükmü

 

Ebû Dâvud, Ahmed İbn Hanbel'den şunu rivayet etmiştir: "İtikâfın sünnet duğu konusunda alimlerden hiçbirinin farklı görüş belirttiğini bilmiyorum".

 

2- Adetli Kadının, İtirafta Olan Eşinin Başını Taraması

 

2028- Hz. Âîşe radıyaiiâhu anh ŞÖyle demiştir: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem escitte itikâfta iken başını bana doğru uzatır, ben de adetli olduğum halde saçı-'başını tarardım.

 

Açıklama

 

Bu hadisle ilgili açıklamalar Hayız bölümünde geçmişti.[97]

 

Hadisten Çıkan Bazı Sonuçlar

 

Hadiste geçen taramaya kıyasla itikâflı kişinin temizlenmesi, güzel koku sü­rünmesi, yıkanması, traş olması, süslenmesi de caizdir. Alimlerin çoğunluğuna göre, mescitte yapılması mekruh görülen İşler dışında İtikâflı olan kişinin bunları yapması mekruh değildir.

İmam Mâlik'ten rivayet edildiğine göre itikâf sırasında kişinin iş ve mesleğine dair bir şeyle uğraşması hatta ilim talebi ile uğraşması bile mekruhtur.

Bu hadiste, kadının kendi isteği ile olmak şartıyla kocanın ona hizmet ettir­mesi vardır.

Hz. Peygamber'in mescitten yalnızca başını çıkarması, itikâf için mescidin şart olduğunu göstermektedir.

 

3- İtikâfta Olan Kişi Ancak Bir İhtiyacı İçin Evine Girebilir

 

2029- Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem eşi Hz. Aişe radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve sellem itikâfta iken mescitte olduğu halde başını eve doğru uzatır, ben de onun saçlarını tarardım. İtikâflı olduğunda bir ihtiyaç olmadıkça eve girmezdi.[98]

 

Açıklama

 

Müslim'in rivayetinde fazla olarak "bir insanın ihtiyacı için" ifadesi vardır.

Zührî bu hadisteki ihtiyacı büyük ve küçük tuvalet olarak açıklamıştır. Alim­ler bu ikisi için eve gidilebileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bunun dışında yemek, içmek vb. ihtiyaçlar için eve gitme konusunda ise ihtilaf etmişlerdir. Kişi büyük veya küçük tuvaletini yapmak için mescitten çıkar ve mescit dışında ab-dest alırsa itikâfı bozulmaz. İhtiyaç duyan kimseler için kusmak ve kan aldırmak da bunlar gibidir.

 

4- İtirafta Olanın Gusletmesi

 

2030- Hz. Aişe rachyaiiâhu anh şöyle demiştir: Hz. Peygamber ben adetli iken bana dokunurdu.

2031- Hz. Aişe radıyaiiâhu anh sözlerine devamla şöyle demiştir: İtikâfta iken mescitten başını bana doğru uzatır, ben adetli olduğum halde onun başını yı­kardım.

 

5- Geceleyin İtikâf Yapmak

 

2032- İbn Ömer radıyaiiâhu anh şöyls demiştir: Ömer radıyaiiâhu anh Hz. Peygam-ber'e saiiaiiâhu aleyhi ve seiiemi "Ben câhiliye döneminde Mescid-i Haram'da bir gece itikâf yapmayı adamıştım" dedi.

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Adağını perine getir" buyurdu.[99]

 

Açıklama

 

Burada kastedilen gündüz itikâfta kalmaksızın yalnızca geceleyin itikâfta kalmaktır.

 

İtikâfta Oruç Şart Mıdır?

 

Bu hadis, oruç olmaksızın itikâf yapmanın caiz olduğuna delil getirilmiştir. Çünkü gece, oruç vakti değildir. Şayet itikâf için oruç şart olsaydı Hz. Peygam­ber, Hz. Ömer'e bunu emrederdi.

Buharı bu hadisi birkaç konu sonra "İtikâf yapan kimseye orucu gerekli görmeyenler" başlığı altında da vermiştir. Buradaki konu başlığı da diğer konu başlığını gerektirmektedir. Çünkü gündüz olmaksızın yalnız gece itikâf yapmak caiz olduğuna göre oruçsuz olarak itikâf yapmanın da caiz olması gerekir. Ancak aksi söz konusu değildir.

İbn Ömer ve İbn Abbas ise itikâfta orucu şart kılmışlardır. Abdürrezzak sahih senetle bunu onlardan rivayet etmiştir. Yine Hz. Âişe'den de benzer bir görüşü rivayet etmiştir. İmam Mâlik, Evzâî ve Hanefîler de bu görüştedir. İmam Ahmed ve İshak'tan farklı rivayetler vardır.

Bu hadis, "itikâfın en azı on gündür" veya "bir günden fazladır" diyenlerin görüşünü de reddetmektedir.

 

6- Kadınların İtikaf Yapması

 

2033- Hz. Âişe radıyallâhu anh ŞÖyle demiştir: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Ramazanın son on gününde itikâf yapardı. Ben onun için çadır kurmuştum. O, sabah namazını kılınca çadıra girerdi.

Bir gün Hafsa, Aişe'den kendisine çadır kurmak için Hz. Peygamber'den izin istemesini söyledi. Aişe de izin istedi. Hafsa çadırı kurdu. Zeynep binti Cahş bunu görünce o da başka bir çadır kurdu. Hz. Peygamber sabahleyin çadırları görünce "bunlar ne?" diye sordu. Kendisine durum bildirildi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve seiiem "fau çadırların kurulması ile hayır beklediğinizi mi zannediyorsunuz?" dedi. O ay itikâf yapmaktan vaz geçti. Daha sonra Şevval'de on gün itikâf yaptı.

 

Açıklama

 

Bu konuda kadınların itikâf yapmasının hükmü ele alınmaktadır.

Şafiî, kadınların cemaatle namaz kılman mescitte itikâf yapmasını mutlak olarak mekruh görmüş ve bu konuda geçen hadisi delil getirmiştir. Çünkü bu hadis, kadının kendi evindeki mescit dışında itikâf yapmasının mekruh olduğunu göstermektedir. Çünkü kadın cemaatle namaz kılınan bir mescitte itikâf yaptı­ğında çok kimsenin onu görmesine maruz kalır.

Hanefîler kadının itikâfının sahih olması için, evinin mescidinde itikâf yap­masını şart koşmuşlardır. Onlardan bir rivayete göre, mescitte kocası ile birlikte itikâf yapabilir. Ahmed İbn Hanbel de bu görüştedir.

 

Hz. Peygamber'in Itikâfı Terk Etmesinin Sebebi

 

Ebû Muaviye'nin rivayetinde "Hz. Peygamber çadırının sökülmesini emretti ^e çadırı söküldü" ifadesi yer almaktadır.

Hz. Peygamber, eşlerinin çadır kurdurmalarının, kıskançlıktan kaynaklanan birbirlerine karşı övünme ve Hz. Peygamber'e yakın olma konusunda rekabetten kaynaklanmasından dolayı itikâfın dindeki konuluş amacının dışına çıkmasından korkmuştur.

Diğer bir ihtimale göre ise Hz. Peygamber, Hz. Âişe ve Hz. Hafsa'ya ilk ola­rak izin verince, diğer hanımlarının da bunlara bakarak çadır kurmaları sonu­cunda mescidin namaz kılanlara yetmeyecek kadar daraldığını görmüştür.

Diğer bir ihtimale göre Hz. Peygamber, itikâf sırasında yanında hanımları bulununca kendisinin evde imiş gibi olacağını ve bunun da kendisinin arzuladığı ibadeti ve itikâfin maksadını yok edeceğini görmüştür.

 

Hadisten Çıkan Bazı Sonuçlar

 

İbnü'l-Münzİr ve diğer alimler şöyle demişlerdir: Hadis, kadının kocasından izin almadıkça itikâf yapamayacağını göstermektedir. İzinsiz olarak itikâf yaparsa koca, karısını itikâftan çıkarabilir. İzin verdiğinde de izninden dönüp hanımını itikattan çıkarabilir.

Mescitte çadır kurmak caizdir.

Kadınların mescitte itikâf yapmamaları daha faziletlidir.

îtikâfa girdikten sonra bundan çıkmak caizdir. İtikâfa niyet etmek ve başla­makla itikâf gerekli olmaz. Bundan, nafile ibadete başlamakla bu ibadetin gerekli olacağını kabul edenlerin aksine diğer nafileler için de aynı sonuç çıkarılabilir.

İtikâf yapan kişinin itikâfına başlayacağı vakit sabah namazından sonrasıdir. Evzaî, Leys ve Sevrî bu görüştedir. Dört imam ve diğer bir grup ise "kişi güneşin batmasından az önce İtikâfa başlar" demişler ve bu hadisi de "Hz. Peygamber İtikâfa gecenin başında girmiştir" şeklinde tevil etmişlerdir.

İtikâf yapmak için mescitte olmak şarttır. Çünkü kadınların evlerde bulun­maları dinde konulmuş bir hükümdür. Şayet itikâf için mescit şart olmasaydı, hadiste zikredilen izin ve yasak söz konusu olmaz, onların evlerindeki mescitler­de itikâf yapmaları ile yetinilirdi.

Kıskançlık kötü bir huydur. Çünkü bu daha faziletli olanın terk edilmesine sebep olan hasetten kaynaklanır.

Bir maslahat söz konusu olduğunda daha faziletli olan bir amel terk edilebilir.

Yaptığı amelde gösterişe düşmekten korkan kimse amelini terk edip yarıda bırakabilir.

İtikâf, niyetle gerekli olmaz. Hz. Peygamber'in bunu kaza etmesi ise müs-tehap olduğundandır. Çünkü o, bir amel yaptığında bunu sağlam yapardı. Bu  hanımlarının da Şevvalde itikâf yaptıkları nakledümemiştir.

Kadın mescitte itikâf yaptığında kendisini başkalarının gözünden örten bir 2y edinmesi müstehaptır. Namaz kılanlara mescidi daraltmayacak şekilde itikâf apmahdır.

Hz. Hafsa'nm Hz. Aişe olmaksızın doğrudan izin isteyememesi, Hz. Aişe'nİn onumunu göstermektedir. Bunun sebebi, Hz. Peygamber'İn o gece Hz. Aişe'nin vinde kalmış olması da olabilir.

 

7- Mescitte Çadırlar Kurmak

 

2034- Hz. ÂİŞe radıyallâhu anh ŞÖyle demİŞtİr: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem

kâf yapmak istedi. İtikâf yapmak istediği yere gittiğinde bir de baktı ki burada işe'nin, Hafsa'nın ve Zeyneb'in çadırları var. Bunun üzerine Hz. Peygamber îu çadırların hayır mı olduğunu zannediyorsunuz" buyurdu. Sonra itikâf yap-aksızın çıktı gitti. Ancak daha sonra Şevvalde on gün itikâf yaptı.

 

8- İtikafta Olan Kimse İhtiyaçları İçin Mescidin Kapısına Çıkabilir Mi?

 

2035- Ali  İbnÜ'l-HÜSeyİn radıyallâhu anh,  HZ.  Peygamber'İn sallallâhu aleyhi ve seliem hanımı Safiyye'nin şunu anlattığını söyledi:

Resûlullah sallallâhu aleyhi Ve sellem Ramazanın son on günü mescitte itikâfta iken onu ziyarete gittim. Onunla bir süre konuştum. Daha sonra dönmek için kalktım. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de beni uğurlamak için kalktı. Safiye, Ümmü Seleme'nin kapısı önündeki mescidin kapısına geldiğinde ensardan iki adam Hz. Peygamber'İn yanından geçerek ona selam verdiler.

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve seiiem onlara "Bir dakika bakar mısınız. Bu ya-nısdan ayrılan hanım Sajiyye bintiHuyey'dif dedi.

O iki kişi: "Sübhanallah! Ey Allah'ın Resulü (biz senin hakkında nasıl kötü düşünürüz)?" dediler. Bu, onlara çok zor geldi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu: "Şeytan, ademoğîunun vücudunda kanm dolaştığı gibi dolaşır. Ben sizin kalbinize bir şey (vesvese) atmasından korktum".[100]

 

Açıklama

 

Hz. Peygamber'İn " Bir dakika bakar mısınız" sözü "bekleyin, hemen hızlıca gitmeyin. Burada sizin hoş görmeyeceğiniz bir şey yok" anlamındadır.

Burada "ademoğlu" ifadesi bir cins olarak insan anlamında olup kadınları srkekleri de kapsar.

Müslim, Ebû Davud ve Ahmed İbn Hanbel'in Ma'mer aracılığıyla rivayet ethadiste "kalbinize bir şer atmasından korktum" şeklinde yer almıştır.

Bu rivayetlerden özetle şu çıkar: Hz. Peygamber, o iki kişinin kendisi hak-la kötü bir şey zannettiklerini söylememiştir, çünkü o ikisinin imanlarında ık olduğunu biliyordu. Yalnızca şeytanın onlara vesvese vermesinden kork­utur. Çünkü onlar korunmuş (masum) değillerdir. Şeytanın vereceği vesvese arı helake götürebilirdi. İşte bunun için derhal vesvese ihtimalini yok edecek İde onlara durumu bildirmiş ve Şafiî'nin radıyaiiâhu anh dediği gibi onların dışın-ilerden böyle bir duruma düşenlerin ne yapması gerektiğini de öğretmiştir.

Hâkim'in naklettiğine göre Şafiî, Süfyan İbn Uyeyne'nin meclisinde oturu-3u. Süfyan ona bu hadis hakkında sorunca ŞâfİÎ şöyle dedi: "Hz. Peygamber dişiye bu sözü söyledi, çünkü o ikisinin Hz. Peygamber hakkında töhmete jrücü bir şey düşünmeleri hakkında küfre düşeceklerinden korktu. Onlan jndüğünden, şeytan onların kalbine kendilerini helake götürecek bir şey adan önce derhal gerçeği onlara bildirdi".

Hadisten Çıkan Sonuçlar

İtikâfta olan kişi, ziyaretçisini yolcu etmek, onunla birlikte ayakta durmak ve aşmak gibi mubah olan şeylerle meşgul olabilir.

İtikâfta olan kişi, hanımı ile yalnız kalabilir. Kadın, itikâfta olan kişiyi ziyaret edebilir.

Hz. Peygamber'in ümmetine olan şefkati ve onlardan günahı giderecek yol-onlan yönlendirmesi.

Sû-i zanna maruz kalmaktan korunmak, şeytanın hilesinden ve bahane ileri lekten korunmak.

ibn Dakîku'l-'Id şöyle demiştir: Bu, alimler ve toplumda önder konumunda kimseler İçin daha da önemlidir. Onların, kendileri için bir çıkış yolu olsa haklarında kötü düşünülmesine (sû-i zanna) sebep olacak şeyler yapmaları değildir. Çünkü bu, onların ilminden yararlanılmasını iptale sebep olur. Bu len bazı alimler şöyle demiştir: "Hâkim, verdiği hükümde kapalı kalması temel bir yön varsa töhmeti gidermek için aleyhine hükmettiği kişiye hük- gerekçesini açıklamalıdır".

Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem eşlerinin evleri onlara izafe edilmekte-

Kadının geceleyin evinden çıkması caizdir. Şaşırma durumunda "sübhanallah" denilir.

"Sübhanallah" ifadesi; durumun önemini belirtme, durumu korkunç göster­me ve Ümmü Süleym hadisinde olduğu gibi utanma durumunda kullanılabilir.

 

9- İtikaf Ve Hz. Peygamberin Ramazanın Yirminci Gününün Sabahında Çıkması

 

2036- Ebû Seleme İbn Abdurrahman şöyle demiştir: Ebû Said el-Hudrî'ye şöyle sordum: Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem kadir gecesinden bahsettiğini duydun mu?

Ebû Said şöyle dedi: Evet. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi w seiiem ile birlikte Ramazanın ortasındaki on günde itikâfa girdik. Yirminci günün sabahı itikâftan çıktık. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yirminci günün sabahı bize bir hutbe okuyarak şöyle dedi:

"Bana kadir gecesi gösterildi, sonra unutturuldu. Kadir gecesini son on gü-lün tekli gecelerinde arayınız. Ben (kadir gecesinde)su ve çamur üzerinde secde taptığımı gördüm. Resülullah ile birlikte itikâfa girmiş olanlar geri dönsünler".

Bunun üzerine insanlar mescide geri döndü. Gökyüzünde hiçbir bulut gör-nüyorduk. Derken bir anda hava bulutlandı, yağmur yağdı. Bu arada namaz jin kamet getirildi. ResûluIIah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem çamur ve su içinde secde yaptı. )yle ki ben onun burnunun yan tarafında ve alnında çamur bulunduğunu gör-lüm.

 

Açıklama

 

el-Kaffâl şöyle demiştir: Hz. Peygamber'in sözü şu anlama gelir: O, rüyasın-a "kadir gecesi şu gecedir, Özellikleri de şudur" diyen bir kimseyi gördü. Hz. 'eygamber'in sözü, onun bizzat kadir gecesini gördüğü halde onu unuttuğu nlamına gelmez. Çünkü böyle şeyler unutulmaz.

 

10- Müstehaza Olan Kadının İtikaf Yapması

 

2037- Hz. ÂİŞe radıyallâhu anh ŞÖyle demiştir:  ReSUİUİlah sallallâhu aleyhi ve sellem İle

irlikte hanımlarından müstehaza olan birisi itikâfa girdi. O, gelen kanın rengin-2 kızıllık ve sarılık görüyordu. Hatta o namaz kılarken onun alt tarafına (kanın ?re damlamaması için) bir kap koyuyorduk.

 

11- Kadının İtikafta Olan Kocasını Ziyaret Etmesi

 

2038- Ali İbn Hüseyin şöyle demiştir:

Hz. Peygamber mescitte (itikâfta) idi. Yanında hanımları vardı. Onlar yanın­dan kalkıp gittiklerinde, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi w seiiem, Safiyye binti Huyey'e "Acele etme. Ben de seninle birlikte geleyim" buyurdu. Safiyye'nin evi (kaldığı oda) Usâme'nin evindeydi320 . Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem onunla birlikte çıktı. Ensardan iki kişi Hz. Peygamber'e saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bakıp, yanlarından geçtiler. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem onlara "Buraya gelin. Bu Safiyye binü Huyey'dir" buyurdu. O ikisi: "Sübhanallah ey Allah'ın Resulü" dediler. Hz. Pey­gamber sallallâhu aleyhi ve seiiem: "Şeytan insanda kanın dolaştığı gibi dolaşır. Ben sizin nefislerinize bir şey (vesvese) atmasından korktum" buyurdu.

320 Bu ev geniş avlulu ve avluya bakan çok odalı evlerde her bir odayı bir ailenin kullandığı yapıda geniş evlerden birisidir.

 

12- İtirafta Olan Kimse Kendisini Savunur Mu?

 

2039- Ali İbn Hüseyin şunu anlatmıştır: Safiyye radıyaiiâhu anh, itikâfta olan Hz. ^eygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve sellem yanına geldi. Geri döneceği zaman Hz. Pey­gamber de onunla birlikte yürüdü. Ensardan bir adam onu gördü. Hz. Peygam­ber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bu adamı görünce ona "Buraya gel. Bu Safiyye'dir. Şeytan ıdemoğlunda kanın dolaştığı gibi dolaşır" dedi.

(Hadisi rivayet eden kişi diyor ki); Süfyan'a sordum: Safiyye, Hz. Peygam­berin yanına gece mi gelmişti?

Süfyan: Başka ne zaman geisin? Dedi.

 

Açıklama

 

Hadis, itikâfta olan kişinin, kendisine yönelik yanlış anlamaları sözle düzel-ebileceğini göstermektedir. Fiil de böyledir. İtikâfta olan kişi bu konuda namaz ulandan daha üst konumda değildir. (Namaz kılan bile kendisini fiil ile savuna->ildiğine göre, itikâfta olan haydi haydi savunur).

 

13- İtikaftan Sabahleyin Çıkmak

 

2040- Ebû Said radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve sellem ile bir-likte Ramazanın ortasındaki on günde itikâf yaptık. Yirminci günün sabahında eşyalarımızı (mescitten) taşıdık. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve sellem yanımıza gelerek "İtikâfta olan, itikâf yaptığı yere geri dönsün. Bana şu gece (yani kadir gecesi) gösterildi. Ben, su ve çamur içinde secde ettiğimi gördüm" buyurdu. Hz. Pey­gamber itikâf yaptığı yere geri döndü, Gökyüzü bir anda bulutlandı ve yağmur yağdı. Onu hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki gökyüzü o günün sonunda bulutlandı. Mescidin tavanı hurma dallarından idi. Ben Hz. Peygamber'in bur­nunda ve burnunun yan taraflarında su ve çamurun izini gördüm".

 

Açıklama

 

Konu başlığında yer alan ifade, gündüzleri değil geceleri itikâf yapmak iste­yen kimseye yorulur. Bu kişinin yapması gereken, güneşin batışının hemen ön­cesinde itikâfa girmek, fecrin doğuşundan sonra çıkmaktır. Yalnız gündüzleri itikâf yapmak isterse fecrin doğuşu sırasında itikâfa girer, güneş battıktan sonra çıkar. Gece ve gündüzler ile birlikte itikâf yapmak isterse güneşin batmasından önce itikâfa girer, güneşin batmasından sonra itikâftan çıkar.

 

14- Şevval Ayında İtikaf Yapmak

 

2041- Hz. Âİşe radıyaiiâhu anh şöyle dedi:Resûlullah saiiaüâhu aleyhi ve seiiem her ra-mazan itikâf yapardı. Sabah namazını kılınca itikâf yapacağı yere girerdi. Aişe, itikâf yapmak için ondan izin istedi. O da izin verdi. Aişe için mescitte bir çadır kuruldu. Hafsa bunu işitince o da bir çadır kurdu. Zeynep bunu İşitince o da bir çadır kurdu. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem sabah namazından çıkınca dört çadır gördü ve "Bunlar nedir?" diye sordu. Kendisine, hanımlarının çadır kurduğu bildirildi.

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Onları böyle yapmaya yönlendiren ne­dir? İyilik mi? Bu çadırları sökün, görmeyeyim" buyurdu.

Bunun üzerine çadırlar söküldü. O sene Ramazan ayında İtikâf yapmadı. Şevval ayının son on gününde itikâf yaptı.

 

15- İTİKAF YAPTIĞINDA ORUÇ TUTMAYI GEREKLİ GÖRMEYENLER

 

2042- Ömer İbnül-Hattâb radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Ey Allah'ın Resulü! Ben cahiliye döneminde Mescid-i Haramda bir gece itikâf yapmayı adamıştım.

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Adağını yerine getir" buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer bir gece itikâf yaptı.

 

16- Cahiliye Döneminde İtikaf Yapmayı Adayan, Sonra Müslüman Olan Kimse

 

2043- Ibn Ömer radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Ömer radıyaiiâhu anh cahiliye dönemin­de Mescid-i Haramda bir gece itikâf yapmayı adadı. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve  ona: "Adabını yerine getir" buyurdu.

 

Açıklama

 

Bu konu başlığı, cahiliyede yapılması adanan itikâfın gerekli olup olmadığı ile ilgilidir. Bu hadis, Hz. Ömer île ilgili bölümde zikredildiği gibi Adak ile ilgili bölümde "cahiliye döneminde bir adakta bulunduğunda veya bir kimseyle ko­nuşmamaya yemin ettiğinde sonradan Müslüman olduğunda ne yapar?" konu­sunda ele alınmıştır. Buharı, bir şeye bağlama bakımından adakla ortak oldu­ğundan yemini de buna katmıştır.

Bu hadis, kâfir iken adak ve yeminlerin de geçerli olduğunu ve Müslüman olan kişinin bunlara uymasının gerekli olduğunu göstermektedir. Bu konu ile ilgili diğer açıklamalar Adak bölümünde gelecektir.[101]

 

17- Ramazanın Ortasındaki On Gün İtikaf Yapmak

 

2044- Ebû Hureyre radiyaiiâhu anh şöyle demiştir: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem her Ramazan ayında on gün itikâf yapardı. Vefat ettiği yılın Ramazan ayın­da ise yirmi gün itikâf yaptı.[102]

 

Açıklama

 

İbn Battal şöyle demiştir; Hz. Peygamber'in itikâfa devam etmesi, bunun sünnet-i müekkede olduğunu göstermektedir. İbnü'l-Münzir, İbn Şihab'm şu sözünü rivayet etmiştir: "Müslümanların şu işine hayret doğrusu! Onlar itikâfı terk ettiler. Oysa Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Medine'ye hicret ettikten sonra Allah onun ruhunu kabzedinceye kadar itikâfı terk etmemiştir".

 

Hz. Peygamber'in Vefat Ettiği Yıl Yirmi Gün İtikâf Yapmasının Sebebi

 

Hz. Peygamber'in, vefat ettiği yılın Ramazan ayında yirmi gün itikâfa girme­si konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür:

Bir görüşe göre, o ecelinin geldiğini anlamış ve ümmetine, ömürlerinin so­nuna yaklaştıklarında Allah'a en hayırlı durumda kavuşabilmek amacıyla amelle­rini arttırmak için çalışmalarını göstermek istemiştir.

Diğer bir görüşe göre Cebrail, her Ramazan ona Kur'an'i bir kere arz edi­yordu. Vefat ettiği yıl ise iki kere arz etti. Bu sebeple Hz. Peygamber de daha Önce yaptığı İtikâfm iki katını yaptı.

İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Bunun sebebi şu olabilir: Eşlerinin mescitte çadır kurmaları sebebiyle o bir yıl Ramazan ayında itikâf yapmamış, bunun yerine Şevval ayında yapmıştı. İşte Ramazanda yapmadığı o on günün kazasının tam olarak gerçekleşmesi için son yılında on gün fazla itikâf yapmıştır.

Bunların tümünden daha güçlü olan görüş şudur: Hz. Peygamber saiiaüâhu aleyhi ve seiiem bir önceki yılın Ramazan ayında yolculuktaydı. Nesaî ve Ebû Davud'un, Übey İbn Kâb'dan rivayet ettikleri şu hadis bunu göstermektedir: "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Ramazanın son on gününde itikâf yapardı. Bir sene yolculukta olduğu için itikâf yapamadı, ertesi yıl yirmi gün itikâf yaptı".

 

18- İtikaf Yapmak İsteyen, Ancak Sonradan Bundan Vazgeçip İtikaftan Çıkan Kimsenin Durumu

 

2045- Hz. Âişe radıyaiiâhu anh §Öyle dedi: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi w seiiem Rama-zanın son on gününde itikâf yapmaktan bahsetti. Bunun üzerine Âişe ondan itikâf yapmak için izin istedi, o da izin verdi. Hafsa, kendisi için izin istemesini Hz. Âişe'ye söyledi, Âişe de onun için İzin istedi. Zeybep binti Cahş bunu görün­ce o da (itikâf için mescitte) bir çadır kurdurdu. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem itikâfta iken namaz kılınca çadırına çekilirdi. Diğer çadırları görünce "bunlar da neyin nesi?" diye sordu.

Sahabeler: 'Âişe, Hafsa ve Zeyneb'in çadırları" dediler.

Hz. Peygamber: "Onlar bu çadırlan kurmakla hayır yapmayı mı istediler? Ben itikâf yapmıyorum" dedi ve döndü.

Ramazan ayı bittikten sonra on gün Şevval'de itikâf yaptı.

 

19- İtirafta Olan Kişinin, Başını Yıkamak İçin Evine Uzatması

 

2046- Hz. Âişe radıyaiiâhu anh, mescitte itikâfta bulunan Resûlullah'ın saçını kendisi adetli olduğu halde taradığını söylemiştir. Âişe kendi odasında durur, Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem başını ona uzatırdı.

 

34- BÖLÜM

 

ALIM-SATIM İŞLEMLERİ

 

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Allah ahş-uerişi helal, faizi ise haram kılmıştır".[103]

"Büyük veya küçük, vâdesine kadar hiçbir şeyi yazmaktan sakın üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah katında daha adaletli, şehadet için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Ancak aranızda yapıp bitirdiğiniz peşin bir ticaret olursa, bu durum farklıdır".[104]

 

1- Alım Satım İle İlgili Âyetler

 

"Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağıhn ue Allah'ın lütfundan isteyin. Allah'ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz. Onlar bir ticaret ue eğlence gördük­leri zaman hemen dağılıp ona giderler ue seni ayakta bırakırlar. De ki: Allah'ın yanında bulunan (güzellik ve nimetler o seyretmeye gittiğiniz), eğlenceden ue ticaretten daha yararlıdır. Allah, rızık uerenlerin en hayırlısıdır".[105]

"Aranızda mallarınızı haksız (bâtıl) bir şekilde yemeyin. Ancak karşılıklı rıza­ya dayanan bir ticaret olursa o başka"[106]

2047- Said İbnü'I-Müseyyeb ve Ebû Seleme İbn Abdurrahman, Ebû Hureyre'nin radıydiâhu anh şu sözünü rivayet etmişlerdir:

Sizler "Ebû Hureyre, Resûlullah'tan saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem çok hadis rivayet edi­yor. Muhacirler ve Ensar'a ne oluyor ki Ebû Hureyre kadar hadis rivayet etmi­yorlar?" diyorsunuz. Benim muhacir kardeşlerim çarşı pazarda alışverişle meşgul olurken ben karın tokluğuna Resûlullah'm yanından ayrılmazdım. Onların bu­lunmadığı şeylere ben şahit olurdum, onların unuttuklarını ezberlerdim. Ensar kardeşlerim ise malları (tarlaları, bahçeleri) ile meşgul olurlardı. Ben suffe'de kalan fakirlerden bir fakir idim. Onlar (ensar) unuttuğunda ben aklımda tutar­dım. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bir konuşmasında şöyle buyurmuştu:

"Kim benim şu konuşmam bitmeden önce elbisesini yere yayar, sonra da

toplarsa benim söylediğimi aklında tutar".

Bunun üzerine ben hemen üzerimdeki çizgili cübbeyi yere yaydım. Resûlul­lah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem konuşmasını bitirdiğinde cübbeyi alıp göğsüme bastırdım. Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem o konuşmasından hiçbir şeyi unutmadım.

2048- Abdurrahman İbn Avf radıyatiâhu anh şöyle demiştir: Medine'ye geldiği­mizde Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem benimle Sa'd İbnü'r-Rebî'i kardeş yaptı. 5a d İbnü'r-Rebi bana: "Ben ensar içinde malı en çok olanlardanım. Malımın yarısını sana vereyim. İki eşimden hangisi hoşuna giderse ondan boşanayım. İddeti bitip de sana helal olunca onunla evlenirsin" dedi.

Ben: "Benim buna ihtiyacım yok. Medine'de ticaret yapılan bir çarşı var mı?" diye sordum.

Sa'd: "Kaynuka çarşısı var" dedi.

Abdurrahman sabahleyin Kaynuka çarşısına gitti. Akşam gelirken yanında keş ve yağ getirdi. Sonra bu çarşıya gitmeye devam etti. Çok geçmeden Abdurrahman üzerinde sarı bir şeyin izi bulunduğu halde geldi.

Resûlullah ona: "Yoksa evlendin mi?" buyurdu. Abdurrahman: "Evet" dedi. Resûlullah: "Kiminle?" diye sordu. Abdurrahman: "Ensardan bir hanımla" dedi. Resûlullah: "Ne kadar mehir verdin?" diye sordu. Abdurrahman: "Bir çekirdek ağırlığınca altın" dedi.

Resûlullah ona: "Bir koyunla da olsa bari bir velime (düğün yemeği) ver" Duyurdu.[107]

2049- Enes radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Abdurrahman İbn Avf Medine'ye geldi. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem onunla ensardan Sa'd İbnü'r-Rebî'i kardeş kıldı. Sa'd, zengin bir kimse idi.

Sa'd,   Abdurrahman'a: "Malımı seninle yarı yarıya paylaşayım ve seni ev­lendireyim" dedi.

Abdurrahman: "Allah senin ailene ve malına bereket versin. Sen bana çar­şının yolunu göster" dedi.

Abdurrahman çarşıdan gelirken yanında keş ve yağ ile döndü. Bunu ev halkına getirdi. Çok geçmeden üzerinde sarı bir iz ile geldi.

Hz. Peygamber: "Bu da nedir?" diye sordu.

Abdurrahman: "Ey Allah'ın Resulü, ensardan bir hanımla evlendim" dedi.

Hz. Peygamber: "Ne kadar mehir verdin?" diye sordu.

Abdurrahman: "Altından bir çekirdek {veya bir çekirdek ağırlığınca altın)" dedi.

Hz. Peygamber: "Bir koyunla da olsa bari bir velime (düğün yemeği) ver" buyurdu.[108]

2050- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Ukâz, Micenne ve Zülmecâz câhiliye dönemindeki çarşılardı. İslam dini gel­diğinde Müslümanlar sanki bu çarşılara gitmeyi günah saydılar. Bunun üzerine "Rabbinizden bir lütuf istemenizde (rızık aramanızda) bir günah bir vebal yoktur" âyeti indirildi.

İbn Abbas bu âyetin sonunda "hac mevsiminde" ifadesini de okumuştur.

 

Açıklama

 

Konunun başındaki ilk âyette geçen "Allah'ın lütfundan isteyin" şeklindeki genel ifadeden alım-satımın meşru olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu ifade ticaeti ve diğer kazanç yollarını İçine alır. Âyetteki emrin ne anlama geldiği konu-unda ihtilaf edilmiştir. Alimlerin çoğunluğu bu emrin, mübahlık ifade ettiğini öylemiştir. Bu âyetteki incelik, cumartesi günü Allah'ın lütfunu aramayı yasak-ayan ehli kitaba muhalefet etmek ve bunun Müslümanlara haram kılınmadığım lelirtmektir. Dâvudî şöyle demiştir: Yanında kendisine yetecek rızkı bulunan ve alışıp kazanmaya güç yetiremeyen kimseler hakkında bu emir mübahlık ifade :der. Ancak yanında hiçbir şey bulunmayan ve çalışmaya da gücü bulunanlar lakkmda farziyet ifade eder. Ta ki kişi kazanmaya gücü olduğu halde, haram ılınmış olan dilenciliği yapmasın.

Ebû Hureyre'nin rivayet ettiği hadisin Arapça aslında kullanılan

elimesi aslında tokalaşmak anlamına gelir. Alış-veriş kesinleştiğinde tokalaşmak det olduğundan alışverişe bu isim verilmiştir. Hz. Peygamber zamanında bu-un yapılmış olması ve Hz. Peygamber'in buna ses çıkarmayıp onaylaması, lışverişin meşru olduğunu gösterir.

Kaynuka bir Yahudi kabilesinin ismidir.

Bu iki hadisin verilmesinin amacı, sahabenin Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve ıiem zamanında ticaretle uğraştığını ve Resûlullah'm bunu onayladığını, ayrıca caret yoluyla elde edilen kazancın, hibe vb. diğer yollarla elde edilenden daha stün olduğunu göstermektedir.

 

2- Helal Bellidir, Haram Da Bellidir. Bu İkisi Arasında Şüpheli Bazı Şeyler Vardır.

 

2051-  Nu'man   İbn   Beşîr radıyallâhu anh,   Hz.   Peygamber'in  sallallâhu aleyhi ve sellem

şöyle buyurduğunu söylemiştir:

"Helal bellidir, haram da bellidir. Bu İkisi arasında şüpheh olan bazı şeyler vardır. Kim günah olup olmadığı şüpheli olan bir şeyi terk ederse, günah olduğu kesin olan bir şeyi daha çok terk eder. Kim günah olup olmadığı şüpheli olan bir şeye karşı cüret ederse, günah olduğu kesin olan bir şeye düşebilir. Günahlar Allah'ın koruluğudur. Kim koruluğun etrafında koyun otlatırsa çok geçmeden koyunlar koruluğa dalabilir."

 

Açıklama

 

Bu hadiste hükümler üç sınıfa ayrılmıştır, ki bu taksim bizatihi doğrudur. Şöyle ki:

1- Bîr şeyin yapılması nassla istenir ve terk edilmesi halinde tehdit söz konu­su olur.

2- Bir şeyin terk edilmesi nassla istenir ve yapılması halinde tehdit söz konu­su olur.

3- Bir şeyin ne yapılması ne de terk edilmesi hakkında nass bulunmaz.

Birinci grup helal olduğu kesin olarak bilinenler, ikinci grup haram olduğu kesin bilinenlerdir.

"Helal bellidir" ifadesi, "bunu açıklamaya gerek yoktur, bunu bilme konu­sunda herkes ortaktır" anlamına gelir.

Üçüncü grupta bulunanlar İse, kapalılık sebebiyle şüphelidir. Bunun helal mi haram mı olduğu bilinmez. Bu şekilde olan bir şeyde yapılması gereken bun­dan uzak durmaktır. Çünkü bu gerçekte haram ise, bundan uzak duran kişi ken­disini korumuş olur. Bu şey gerçekte helal ise bu maksatla terk etmesi sebebiyle bundan da sevap alır. Çünkü eşyanın aslen haram mı mubah mı olduğu konu­sunda ihtilaf vardır.[109]

Bununla birlikte farklı mezheplere mensup usulcülerin çoğunluğu "Eşyada aslolan ibahadır yani mübahhktır prensibini benimsemişlerdir.

 

3- Şüpheli Şeylerin Açıklanması (Tefsiri)

 

Hassan İbn Ebî Sinan şöyle demiştir: Vera'dan daha kolay (rahat) bir şey görmedim. Seni şüphelendiren şeyi bırak, şüphelendirmeyen! al.

2052- Ukbe İbnü'l-Hâris'den radıyaiiâhu anh şu rivayet edilmiştir:

Zenci bir kadın gelerek Ukbe'yi ve hanımını emzirdiğini İddia etti. Bunun üzerine Ukbe durumu Hz. Peygamber'e saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bildirdi. Hz. Peygam­ber yüzünü Ukbe'den çevirerek tebessüm etti ve "Sana böyle söylendiği halde sen nasıl evliliğine devam edersin?" buyurdu.

O sıra Ukbe, Ebû İhâb et-Temîmî'nin kızı ile evliydi.

2053- Hz. Âişe radıyaiiâhu anh şöyle dedi:

Utbe İbn Ebî Vakkas, kardeşi Sa'd İbn Ebî Vakkas'a "Zem'a'nm cariyesinin oğlu bendendir. Onu yanına al" diye vasiyette bulundu.

Mekke'nin fethedildiği yıl Sa'd İbn Ebî Vakkas onu yanına alarak: "Bu be­nim kardeşimin oğludur. Onu yanıma almamı vasiyet etti" dedi.

Bunun üzerine Abd İbn Zem'a kalkarak: "O benim kardeşim ve babamın ca­riyesinin oğludur. O, (anası) babamın döşekliği iken doğmuştur" dedi.

Bunun üzerine ikisi Resûlullah'a saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem müracaat ettiler.

Sa'd: "Ey Allah'ın Resulü o benim kardeşimin oğlu. Ölmeden onu yanıma almamı bana vasiyet etti" dedi.

Abd İbn Zem'a: "O benim kardeşim ve babamın cariyesinin oğludur. O, (anası) babamın döşekliği iken doğmuştur" dedi.

Hz. Peygamber saiiaiiahu aleyhi ve seiiem: "O senindir, ey Abd İbn Zem'a buyurdu."

Daha sonra da şöyle dedi: "Çocuk döşeğe (kimin yatağında doğduysa ona) aittir. Zina eden için ise mahrumiyet vardır".

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem daha sonra eşi Şevde binti Zem'a'ya: "Ey Şevde! Ona karşı örtün" buyurdu. Çünkü Hz. Peygamber, çocuğun Utbe'ye benzediğini görmüştü. Bunun üzerine çocuk ölünceye kadar Sevde'yi göreme­di.330

2054- Adîy İbn Hâtİm radıyallahu anh ŞÖyle dedi: ReSUİUİlah'a sallallâhu aleyhi ve sellem tva atılan oku sordum.

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve senem şöyle buyurdu: "Ava keskin yeri isabet ederse ıvı ye. Ok enine isabet eder de avı öldürürse yeme, çünkü bu durumda o hay­tan kafasına vurmak suretiyle ölmüş hayvan (gibidir)."

Ben: "Ey Allah'ın resulü! Ben ava köpeğimi gönderiyorum ve besmele de :ekiyorum. Sonra köpeğimle birlikte avın yanında gönderirken besmele çekme-liğim başka bir köpek daha görüyorum. Avı hangisinin aldığını (avladığını) bil-niyorum. (Bu durumda avı yiyebilir miyim?)" dedim.

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve seiiem: "Onu yeme. Çünkü sen yalnızca kendi köpe-\in için besmele çektin. Başka köpek için besmele çekmedin buyurdu."

 

Açıklama

 

Nu'man İbn Beşîr'in rivayet ettiği hadiste "şüphelileri insanların çoğu bilmez1' fadesi geçmişti. Bu, bazı insanların bunları bildiğini gösterir. Buharı, şüpheliler-len kaçınmak için bunların nasıl bilinebileceğini göstermek istemiş ve öncelikle >unu zapt-u rabt altına alan bir rivayet zikretmiş, sonra kaçınılması gereken şey-erin mertebelerini ortaya koyan hadisler zikretmiştir. Bunun ardından da kaçı-ıılması müstehab olan şeyleri zikretmiştir. Daha sonra mekruh olan şeyleri bir konuya yer vermiştir.

Bunu şöyle açıklayabiliriz: Bir şey aslen ya haram, ya mubahtır. Yahut da kendisinden şüphe edilir.

Birincisine örnek avdır. Av, sert usulle boğazlanmadıkça aslen haramdır. Ki­li bunda şüphe ettiği zaman, kesin bir husus olmadıkça avın haram olma özelliği ortadan kalkmaz. Adiy İbn Hatim hadisi buna işaret etmektedir.

İkincisine örnek taharettir. Kişi abdest aldığında, yalnızca kesin olarak ab-destini bozduğunu biliyorsa abdesti kalkar. İleride gelecek Abdullah İbn Zeyd vadisi ile buna işaret etmiştir. Bunun bir örneği de şudur: Bir kimsenin bir zevce->i ve kölesi olsa, bu kişi hanımını boşayıp boşamadığında ve kölesini azat edip etmediğinde şüphe etse bu şüphe dikkate alınmaz, bunlar onun olmaya devam eder.

Üçüncü kısım aslının ne olduğu kesin olarak bilinmeyen ve haramlık ile mübahlığı konusunda tereddüd edilendir. Bunun terk edilmesi daha evladır. Bir sonraki konuda gelecek olan hurma ile ilgili hadis buna işaret etmektedir.

Ebû Nuaym, bir başka yolla şunu rivayet etmiştir: Yunus İbn Ubeyd ve Hassan İbn Ebû Sinan bir araya geldi. Yunus "Vera'dan daha şiddetli bir şey tecrübe etmedim" dedi. Hassan ise "Ben ondan daha kolay bir şey tecrübe etmedim" dedi. Yunus: "Nasıl yani?" diye sordu.

Hassan "Beni şüphelendiren şeyi bıraktım, şüphelendirmeyeni aldım, rahat ettim" dedi.

Bazı alimler şöyle demiştir: Hassan kendi makamına göre bu sözü söylemiş­tir. Onun sözünü ettiği terk (şüpheli şeyleri bırakmak), insanlardan pek çoğu için büyük zorluklar taşımaktadır.

"Seni şüphelendiren şeyi bırak, şüphelendirmemeni al" ifadesi; Tirmizî, Nesâî, İmam Ahmed, İbn Hibbân ve Hâkim tarafından Hasan İbn Ali aracılığıyla Hz. Peygamber'in sözü olarak rivayet edilmiştir.

"Seni şüphelendiren şey" ifadesi "bir şeyden şüphe ettiğinde onu bırak" an­lamına gelmektedir. Şüphe edilen şeyi terk etmek, vera' konusunda büyük bir prensiptir.

Tirmizî, Atiye es-Sa'dî'den Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem sözü olarak şu­nu rivayet etmiştir: "Bir kimse, kendisinde sakınca olan bir şeyden sakınmak amacıyla kendisinde sakınca bulunmayan bir şeyi bile terk etmedikçe muttaki-lerden olamaz".

Hattabî şöyle demiştir: Şüphe ettiğin her durumda, vera'a uygun olan onu terk etmektir. Vera1 üç kısımdır: Vacip (farz), müstehap ve mekruh. Farz olan, haramları yapmayı gerektiren şeylerden uzak durmaktır. Mendup (müstehap) olan, malının çoğu haram olan kimse ile iş yapmayı terk etmektir. Mekruh olan ise meşru olan ruhsatları, aşırıya gitmek suretiyle terk etmektir.

 

4- Şüpheli Şeylerin Hangilerinden Kaçınılır?

 

2055- Enes radıyaüâhu anh şöyle demiştir:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yere düşmüş bir hurmanın yanından geçerken şöyle buyurdu:

"Bunun zekat hurması olması ihtimali olmasaydı onu yerdim".

Hemmâm, Ebû Hureyre aracılığıyla Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şunu rivayet etmiştir: "Bazen eve gittiğimde yatağımın üzerine düşmüş bir hurma görüyorum. Onu yemek için ağzıma götürdüğümde bunun zekat hurması olması ihtimali aklıma geliyor da bırakıyorum".[110]

 

Açıklama

 

Mühelleb şöyle demiştir: Hz. Peygamber bunu vera1 olarak (ihtiyaten) terk etmiştir, yoksa bunu terk etmek farz değildir. Çünkü temel prensip şudur: Bir kimsenin evinde bulunan bir şey, haram olduğuna dair delil bulununcaya dek mubahtır.

Bu hadis, zekat malının azının bile Hz. Peygamber'e haram olduğunu gös­termektedir. Bunun çoğu ise öncelikle haram olur.

 

5- Vesvese Vb. Şeyleri Şüpheli Olarak Görmemek

 

2056- Abbad İbn Temîm amcasından şunu rivayet etti:

Hz. Peygamber'e namazda kendisine vesvese gelen kimsenin namazını bo­zup bozmaması soruldu.

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu: "Hayır. Bir ses işitinceye veya koku duyuncaya kadar (namazını terk etmesin)".

Zührî şöyle demiştir: Abdest ancak bir yellenme olduğunda yahut ses işitti­ğinde gerekli olur.

2057- Hz. Âişe radıyaiiâhu anh şöyle dedi:

Bir topluluk: "Ey Allah'ın Resulü! Bazıları bize et getiriyorlar. Biz, hayvanları keserken besmele çekip çekmediklerini bilmiyoruz. (Bu etleri yiyelim mi?)" diye sordular.

Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu: "Bu etler üzerine besmele çekip yiyin."[111]

 

Açıklama

 

Bu konu başlığı, vera' konusunda aşırıya kaçmanın mekruh olduğunu açık­lamak için konulmuştur.

Buharî'nin burada amacı, vesveseye kapılanların vera'ını açıklamaktır. Ör­neğin bir avı, başka birisine aittir de ondan kaçmıştır gibi bir düşünce ile yemek­ten kaçman, ihtiyaç duyduğu bir şeyi, malının helal mi haram mı olduğunu bil­mediği fakat haram olduğuna dair bir gösterge bulunmayan yabancı birisinden almaktan kaçman, zayıf olduğunda ittifak edilen ve delil olmaya elverişli olma­yan bir haber sebebiyle bir şeyi yemekten kaçman oysa mubah olma delili daha kuvvetli olan, kendi yorumu geçersiz veya uzak olan bir kimsenin veraı böyledir.

Uyarı: Kesilen hayvan üzerine besmele çekilmesi ile ilgili Hz. Âişe'nin riva­yet ettiği hadis, kesimin sahih olması için besmelenin şart olmadığına ve kesilen hayvandan yemenin caiz olması için de besmelenin şart olmadığına delil getiril­miştir. Bu, Müslüman hakkında hüsnü zan besleme, onun yaptığı işi özellikle de zamanımızda mükemmele (kuralına uygun olmaya) yorma konusunda temel bir prensiptir.

 

6- Yüce Allah'ın Onlar Bir Ticaret Veya Eğlence Gördüklerinde Hemen (Dağılıp) Ona Giderler Âyeti

 

2058- Câbir radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Biz Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi w seiiem ile birlikte (Cuma) namazını kılarken, Şam'dan yiyecek getiren bir kervan geldi. İnsanlar ona doğru gitti. Öyle ki Hz. Peygamber ile birlikte on iki kişi kaldı. Bunun üzerine "Onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde hemen (dağılıp) ona giderler..." âyeti indi.[112]

 

Açıklama

 

Buharı bu konu başlığı ile sanki şuna işaret etmektedir: Ticaret, helal olan kazanç yollarından olması itibarıyla övülen bir şey olmakla birlikte, kendisinden öne alınması gereken bir şeyin önüne alındığında yerilebilir. Buradaki hadis hakkında geniş açıklama Cuma bölümünde geçmişti. Diğer bazı açıklamalar da Cuma Suresi'nin Tefsiri bölümünde gelecektir.

 

7- Kişinin Nereden Kazandığına Aldırış Etmemesi

 

2059- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şunu rivayet etmiştir:

"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki kişi aldığının helalden mi yoksa haramdan mı olduğuna aldırış etmeyecek."

 

Açıklama

 

Konu başlığı, kazanç konusunda kişinin araştırma yapmamasını yermekte­dir.

 

8- Kumaş Vb. Şeylerin Ticaretini Yapmak

 

Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Öyle adamlar ki, ne ticaret ne de ahş-ueriş onları Allah'ı zikretmekten alıkoymaz."[113]

Katâde şöyle demiştir: Sahabe ahm-satım ve ticaretle uğraşır, ancak Allah'ın haklarından bir hak (namaz vb.) geldiğinde ne ticaret ne alış veriş onları Allah'ı zikretmekten alıkoyamaz, onlar Allah'ın hakkını eda ederlerdi.

2060-2061- Ebu'l-Minhal şöyle demiştir: Ben sarf İşi ile uğraşırdım. Zeyd İbn Erkam'a bunu sordum. O, Hz. Peygamber saiiaiiâhu akyhi ve seiiem şöyle buyurdu dedi:

(Diğer bir rivayet şöyledir)

Ebu'l-Minhal şöyle demiştir: Berâ İbn Âzib ve Zeyd İbn Erkam'a sarf işlemini sordum. İkisi şöyle dediler: Biz, Resûlullah »iiaii&hu aleyhi ve seUem döneminde ticaretle uğraşırdık. Resûlullah'a sarf işlemini sorduk, o şöyle buyurdu:

"Peşin (elden ele) olursa bir sakınca yoktur. Vadeli olursa uygun olmaz"[114]

 

9- Ticaret İçin (Yolculuğa) Çıkmak

 

Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan isteyin".[115]

2062- Ubeyd İbn Umeyr şunu söylemiştir:

Ebû Musa el-Eş'arî, Hz. Ömer'in radıyaiiâhu anh yanına girmek için izin istedi. Ömer meşgul olduğu için izin vermedi. Bunun üzerine Ebû Musa geri döndü.

Ömer işini bitirince "Abdullah İbn Kays'ın (Ebû Musa'nın) sesini duymadım mı? Ona izin verin de gelsin" dedi. Kendisine Ebû Musa'nın geri döndüğü söy­lendi.

Hz. Ömer, Ebû Musa'yı çağırdı.

Ebû Musa "bize böyle yapmamız (üç kere izin istediğimizde izin verilmezse geri dönmemiz) emredilirdi" dedi.

Hz. Ömer: "Buna dair bana şahit getir" dedi.

Ebû Musa, ensarın oturduğu meclise gelerek onlara bunu sordu.

Ensardan orada oturanlar "buna bizim en küçüğümüz olan Ebû Said el-Hudrî bile şahitlik eder" dediler.

Ebû Musa, Ebû Said'i yanında götürdü. (Ebû Said, Ebû Musa'nın söylediği­nin doğru olduğuna şahitlik etti).

Hz. Ömer: "Resûlullah'ın bu emri bize gizli mi kaldı? Çarşı pazarda alış-veriş yapmak (yani ticaret için çıkmak) beni oyaladı" dedi.[116]

 

Açıklama

 

İbn Battal şöyle demiştir: Cuma süresindeki âyette geçen "yeryüzüne dağılırı ue Allah'ın îütfundan isteyin" ifadesi, "ihramdan çıktığınızda avlanın" âyetinde olduğu gibi, yasağın ardından, yasaklanan şeyi mubah kılmadır.

İbnü'I-Müneyyir el-Hâşiye adlı eserinde şöyle demiştir: Buharî'nin kastı, tica­ret için yapılan hareketler (yolculuklar) uzak bile olsa bunu onayladığını göster­mek, işi aşırılığa götürerek çarşıya bile uğramayanlara muhalefet etmektir.

Ebû Musa'nın "bize böyle yapmamız emredilirdi" ifadesi ile kasıt Resûlul-lah'ın şu sözüdür: "Sizden biri (bir yere girmek için) üç kere izin istediği halde, kendisine izin verilmezse geri dönsün."

Hz. Ömer, ticaretle meşgul olmayı "oyalamak" şeklinde mutlak olarak nite­lemiştir. Çünkü ticaret, onu Peygamberle birlikte bulunmaktan oyalamış, başka­ları onun duymadığı şeyleri Hz. Peygamber'den duymuştur. Hz. Ömer burada Peygamberle hiç birlikte olmadığını kastetmem iştir, çünkü bu nisbî bir durum­dur. Hz. Ömer'in çarşıya gitme ihtiyacı, bakmakla yükümlü olduğu kimselerin geçimini sağlamak ve insanlardan bir şey istememek içindi. Ebû Hureyre ise tek başına yaşayan bir kimse olduğundan, onun Hz. Peygamberle birlikteliği çok olmuştur. Şu da bir gerçek ki Hz. Ömer, Peygamberle uzun müddet birlikte ol­muştur. "Lehv /Oyalamak" ifadesi ister haram ister helal olsun mutlak anlamda bir şeyden oyalayan şey için kullanılır. Dinde ise yalnızca haram olan oyalama için kullanılır.

 

10- Deniz Ticareti

 

Matar şöyle demiştir: "Bunda bir sakınca yoktur. Yüce Allah'ın Kur'an'da zik­rettiği hakkın ta kendisidir. Nitekim o şöyle buyurmuştur: "Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsun. (Bütün bunlar) onun lütfunu ara­manız ve nimetine şükretmeniz içindir"[117]

Mücâhid şöyle demiştir: Ayette sözü edilen gemiler rüzgarı yarar. Rüzgarı yaran gemiler ise ancak büyük gemilerdir.

2063-   EbÛ   Hureyre   radıyallâhu  anh,   Hz.   Peygamber'den   sallallâhu aleyhi ve sellem "İsrailoğullarından bir adamın ticaret İçin deniz yolculuğuna çıktığını ve ihtiyacını giderdiğini" rivayet etmiştir.

 

Açıklama

 

Bu konuda, ticaret için gemiye binmenin mubah olduğu hususu ele alın­maktadır.

Burada zikredilen hadisin konu başlığına uyumu şu açıdandır: "Bizden ön­cekilerin şeriatı, bizim şeriatımızda onu yürürlükten kaldıran bir delil bulunmadı­ğı sürece bizim için de geçerlidir. Özellikle de Peygamberimiz bunu ikrar ederek veya yapanı överek anlatmışsa bu daha açıktır".

Buharf nin bu hadisi vermekteki amacı, gemiye binmenin eski zamanlardan beri bilindiğini, bunu yasaklayan bir delil bulununcaya kadar bunun aslen mubah olma halinin devam edeceğini belirtmektir.

 

11- "Onlar Bir Ticaret Veya Eğlence Gördükleri Zaman Hemen Dağılıp Ona Giderler

 

Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Öyle adamlar ki onları ne bir ticaret ne de bir alış ueriş Allah'ı zikretmekten alıkoymaz"[118]

Katâde şöyle dedi. Sahabe ticaretle uğraşırdı. Ancak Allah'ın haklarından bir hak kendilerine geldiğinde, ne ticaret ne de alış veriş onları Allah'ı zikretmekten alıkoymaz, bunu mutlaka eda ederlerdi.

2064- Câbİr radıyallâhu anh ŞÖyle anlatlH    Hz. Peygamberle saüallâhu aleyhi ve sellem

birlikte Cuma namazı kılarken bir kervan geldi. On iki kişi dışında herkes dağılıp <ervanm yanma gitti. Bunun üzerine "Onlar bir ticaret veya eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp ona giderler ve seni ayak üstü bırakırlar" âyeti indi.

 

12- Yüce Allah'ın "Kazandıklarınızın İyilerinden İnfak Edin" Âyeti

 

2065- Hz. Âişe mdıyaiiâhu anh, Hz. Peygamberin saiiaiiâhu aleyhi ve sellem şöyle bu­yurduğunu söylemiştir:

"Kadın, bir bozgunculukta bulunmaksızın kendi evindeki yiyecekten infak ederse, infak ettiğinin sevabını alır. Kocası da bunu kazanmanın sevabını alır. Hâzin (yiyecek vb. şeyleri koruyan bekçi vb. kimseler) için de aynı şey söz konu­sudur. Bunlar birbirinin sevabını eksiltmez".

2066- Hemmâm, Ebû Hureyre aracılığıyla Hz. Peygamber'den şunu rivayet etmiştir:

"Kadın, kocasının kazanandan (Allah yolunda) kocasının emri olmaksızın infak ederse, bunun ecrinin yarısını alır.”[119]

 

Açıklama

 

Ebû Hureyre'nin hadisi, kadının sevap alması için kocanın izin vermiş olma­sını şart koşanları reddetmektedir.

[Kocanın emri olmaksızın hanımının infakta bulunması iki anlamda anlaşı­labilir:]

a- Daha doğru olan yorum, bu hadisin "kadının, kocanın belirlediği kimseye kocasından izin almaksızın infakta bulunması" şeklindeki yorumdur. Bunun ko­canın kazancından olması sebebiyle koca da ecir almaktadır.

b- Bu şu anlama da gelebilir: Koca, hanımına daha önce genel anlamda malından infakta bulunması için izin vermiş olmakla birlikte, kadın infakta bulu­nurken özel olarak izin almamıştır.

Hadisin bu iki şekilde anlaşılması gereklidir. Aksi taktirde infak kocanın ne genel ne de özel olarak izni olmaksızın yapıldığında kadın sevap değil günah ka­zanır.

 

13- Rızkının Genişlemesini İsteyen Kimse

 

2067'. Enes Ibn Mâlik radıyaiiâhu anh, Resûlullah'tan saibiiâhu aleyhi ve seiiem şunu duyduğunu söylemiştir:

"Kim rızkının genişletilmesini ve ömrünün uzatılmasını isterse akrabası îte ilişkisini devam ettirsin."[120]

 

Açıklama

 

Bu hadis, rızkın genişlemesini ve ömrün uzamasını istemeyi mutlak olarak mekruh görenlerin aksine bunu istemenin caiz olduğunu gösterir.

Hadisin Arapça aslında geçen "^l/eser" kelimesi, ömrün geri kalan kısmı anlamına gelir. Nitekim Züheyr şu şiirinde bunu bu anlamda kullanmıştır:

Kİşİ yaşadığı sürece emeü devam eder,

Ömrü sona erinceye kadar, emelinin yanına varamaz.

[Rızkın Genişlemesi ve Ömrün Uzatılması Ne Demektir?]

Alimler şöyle demişlerdir: Rızkın genişletilmesi, bereketlenmesi anlamına ge­lir. Ömrün artması ise bedende kuvvetin oluşmasıdır. Çünkü akrabalarla ilişkiyi sürdürmek sadakadır. Sadaka ise malı çoğaltır, artırır. Mal sadaka ile artar, çoğa­lır. Çünkü insanın rızkı o daha ana karnında iken yazılmıştır. Bu sebeple böyle bir yorum yapılmasına gerek duyulmuştur.

Yahut da bu hadis şu anlama gelir. Kişinin kaderi şartlı olarak yazılır. Örne­ğin "akrabası ile ilişkisini sürdürürse ömrü şu kadar, sürdürmezse bu kadardır".

Ya da bunun anlamı, öldükten sonra güzel bir şekilde anılmaktır.

Bunun hikmeti, bunu mükellefe bildirmek suretiyle onun iyiliğin faziletini, akraba ile ilişkiyi kesmenin kötülüğünü bilmesini sağlamaktır.[121]

 

14- Hz. Peygamberin Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem Veresiye Olarak Satın Alması

 

2068- Hz. Aişe'nin radıyaiiâhu anh bildirdiğine göre Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve  bir Yahudi'den bedelini bir müddet sonra ödemek üzere yiyecek (buğday) satın aldı ve demirden yapılmış zırhını rehin olarak bıraktı.[122]

2069- Enes'ten radıyaiiâhu anh rivayet edildiğine göre o, Hz. Peygamber'e saiiai-îâhu aleyhi ve seiiem arpa ekmeği ve uzun süre kalmaktan kokusu değişmiş bir miktar yemek götürdü. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Medine'de bir yahudiye zırhını rehin olarak bırakmış, bunun karşılığında ondan ailesi için arpa almıştı.

(Hadisi rivayet eden kişi şöyle demiştir):

"Andolsun onun (Enes'in) şöyle dediğini işittim: Muhammed'in saiiaiiâhu aleyhi w seiiem dokuz hanımı kendisi ile birlikte olduğu halde, ailesinin yanında hiçbir gece ne bir sa' buğday ne de bir sa' ekin bulunmamıştır".[123]

 

Açıklama

 

İbn Battal şöyle der: Veresiye alım-satımtn caiz olduğu konusunda icma vardır.

Ben (İbn Hacer) derim ki: Buharı bazılarının, veresiye mal satın alma borç­lanma anlamına geldiği için Hz. Peygamberin veresiye bir şey satın almadığı düşüncesine kapılma ihtimalini göz önüne alarak bunu def etmeyi istemiş olabi­lir. Buharî bu konuda Hz. Peygamber'in veresiye olarak arpa satın aldığı ve bu­na karşılık zırhını rehin bıraktığına dair Hz. Aişe radıyaiiâhu anh ve Enes'in hadislerini rivayet etmiştir. Bu konuda geniş açıklama rehin bölümünün başında gelecek­tir.[124]

 

15- Kişinin Çalışarak Kendi Eliyle Kazandıkları

 

2070- Hz. Aişe radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Ebû Bekir Sıddîk radtyaiiâhu anh halife seçilince şöyle dedi: "Andolsun halkım bilir ki benim kazancım ailemin geçimini sağlamaktan âciz değil idi. Şu anda İse Müslümanların işleri ile meşgul oluyorum. Bundan böyle Ebû Bekir'in ailesi bu maldan (devlet hazinesinden) yiyecek. Benim de bugünden sonra mesleğim Müslümanların işlerini görmek olacaktır."

2071- Hz. Aişe radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ashabı kendi elleriyle çalışırlar, bu sebeple de vücutlarında koku olurdu. Bu yüzden onlara (Cuma günleri Cuma namazına gelirken) "yıkansanız İyi olur" denildi.

2072- Mikdâm radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şunu ri­vayet etmiştir:

"Hiç kimse kendi el emeği ile kazanıp yediğinden daha hayırlı bir şey ye­memiştir. Allah'ın peygamberi Dâuud aleyhisseiam da kendi el emeğinden yer­di."

2073- Ebû Hureyre radıyaiiahu anh, Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şunu rivayet etmiştir:

"Davud peygamber (a.s.) kendi e! emeğinden başkasını yemezdi".[125]

2074- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şunu rivayet etmiştir:

"Sizden birinin bir kucak odun toplayıp sırtında taşıması, kendisine verecek ya da vermeyecek birinden bir şey dilenmesinden daha hayırlıdır."

2075- Zübeyr İbn Avvâm radıyaiiâhu anh,  Hz.  Peygamberin sallallâhu aleyhi ve sellem

şöyle dediğini söylemiştir:

"Sizden birinin boynuna ipini alıp (ormana gitmesi ve orada) bir kucak odun toplaması, sonra da getirip bunu satması, bu sayede Allah'ın onun yüzünü insanlara zillet ile eğmekten koruması, insanlar kendisine bir şey versin yahut vermesin dilencilik etmesinden daha hayırlıdır."

 

Açıklama

 

[ En Üstün Kazanç Yolu Nedir?]

Alimler en faziletli kazanç yolunun ne olduğu konusunda farklı görüşlere sahiptirler.

Mâverdî şöyle demiştir: Temel kazanç yollan; tarım, ticaret ve san'attır. Şafi­î'nin görüşüne en uygun olanı, bu kazanç yollan içinde en üstününün ticaret olduğudur. Bana göre ise en üstünü tarımdır. Çünkü tarım, tevekküle daha ya­kın bir iştir.

Nevevî, bu konuda yer alan Mikdam hadisi sebebiyle Mâverdî'nin görüşünü eleştirmiş ve şöyle demiştir: "Kazanç yollarının en üstünü konusunda en doğru görüş, kişinin kendi eliyle bir şey yapmasının üstün olduğudur. Şayet kişi tarım ile uğraşıyorsa onun açısından tarım, el ile çalışmayı da içerdiğinden en üstün kazanç olur. Ayrıca bunda tevekkül bulunduğu gibi, hem insanlar hem de hay­vanlar için genel yarar da bulunmaktadır. Yine tarımda genellikle, bir bedel ödemeksizin tarım ürününün yenmesi de söz konusudur. Kişinin kendi el eme­ğiyle elde ettiği kazançlar içinde, kâfirlerin mallarından cihad yoluyla kazanılan mallar tarımdan da üstündür. Bu, Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ve ashabı­nın kazancı olduğu gibi, Allah'ın kelimesini yüceltme, düşmanların kelimelerini alçaltma ve uhrevî faydası sebebiyle de kazançların en üstünüdür. Kendi eli ile çalışmayan kimse açısından tarım en üstün kazanç yoludur".

Ben (İbn Hacer) derim ki: Bu görüş, tarımın başkalarına da yaran olması ile ilgili bir görüştür. Oysa başkasına yararlı olma yalnızca tarıma özgü değildir. El ile yapılan her türlü faaliyetin başkasına da yararı vardır. Çünkü bu, insanların ihtiyaç duyduğu şeyleri üretme özelliğini barındırmaktadır.

Gerçek şu ki, kazanç yollan farklı derecelere sahiptir. Bu, durumlara ve kişi­lere göre değişir. Doğrusunu Allah bilir.

Ibnü'I-Münzir şöyle demiştir: Kişinin el emeği ile çalışması, Ebû Hureyre'nin radıyaiiâhu anh rivayet ettiği hadiste açıkça belirtildiği üzere ancak işi yapan kişinin samimiyetine bağlı olarak diğer kazanç yollarından üstün olabilir.

Ben {İbn Hacer) derim ki: Bunun şartı, kişinin rızkın kazançtan geldiğine inanmaması, aksine bu kazanç vasıtasıyla Allah'tan geldiğine inanmasıdır.

Hz. Ebû Bekir'in radıyaiiâhu anh sözünden, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak için daha önceden ticaret işiyle uğraştığı, bundan aciz olmadığı anla­şılmaktadır. Bu, ihtiyaç duyduğunda devlet hazinesinden aldığı malın gerekçesi­ni izah sadedinde giriş olarak söylenmiştir.

Bu hadis, kişinin kendi el emeğinin üstünlüğünü, kişinin kendi yaptığı işin, başkasının yaptığı işten daha önce geldiğini gösterir.

Hadiste, yalnızca Hz. Davud'un zikredilmesinin hikmeti şudur: Hz. Da­vud'un yalnızca kendi el emeği ile kazandığı kazancı yemesi bir ihtiyaçtan kaynaklanmıyordu. Çünkü o, Yüce Allah'ın da belirttiği gibi yeryüzünde halife idi. O, daha üstün olan kazanç yolunu tercih ettiği için böyle yapıyordu. Bu sebeple Hz. Peygamber, en hayırlı kazancın el emeği ile elde edilen kazanç olduğuna dair delil sadedinde Hz. Davud'un olayını zikretmiştir.

Hadis, kazanç için çalışmanın tevekküle aykırı olmadığını göstermektedir. Bir şeyi delili ile birlikte zikretmek, dinleyeni daha çok tatmin eder.

 

16- Alışverişte Kolaylık Ve Müsamaha Göstermek, Hakkını İsteyen Kimse, İffetli Bir Şekilde İstesin

 

2076- Câbİr Ibn Abdullah radıyaiiahu anh, Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle dediğini belirtmiştir:

"Sattığında, satın aldığında ve hakkını talep ettiğinde müsamahakâr davra­nan kişiye Allah merhamet etsin".

 

Açıklama

 

Müsamaha ile kastedilen, karşı tarafa sızlanma vb. davranışlarda bulun­mamaktır. Yine burada müsamaha ile kolaylık gösterme kastedilmektedir.

Kişi hakkını talep ettiğinde kolaylık göstermeli, (kaba ve) ısrarcı davranma­malıdır.

İbnü't-Tîn'in rivayetinde "borcunu ödediğinde" şeklinde yer almıştır. Bunun anlamı, borcunu öderken geciktirmeksizin kolaylıkla ödemektir.

Tirmizî ve Hâkim, Ebû Hureyre'den radıyaiiâhu anh merfu olarak şöyle rivayet etmişlerdir: "Allah müsamaha gösterilen satımı, satın almayı ve borç ödemeyi sever".

Nesâî, Hz. Osman'dan radıyaiiâhu anh merfu olarak şöyle rivayet etmiştir: "Satın alırken, satarken, borcunu öderken ve alacağını isterken kolaylık gösteren kişiyi Allah cennete koyar (veya koysun)".

Bu hadiste, insanlar arası ilişkilerde müsamahaya, üstün ahlaka göre hare­ket etmeye, cimrilikten uzak durmaya teşvik bulunduğu gibi, hakkını talep etme konusunda insanları sıkıştırmayı terk etme ve onları affetmeye teşvik vardır.

 

17- Ödeme Gücü Olan Kişiye Süre Tanımak

 

2077- Huzeyfe radıyaUâhu anh, Hz. Peygamber'den şunu rivayet etmiştir:

"Sizden önceki kavimlerden bir kişinin ruhunu (ölümünden sonra)  melek­ler aldı.

Melekler adama sordu: Sen hayır adına herhangi bir şey yaptın mı?

Adam: Ben yanımda çalıştırdığım kişilere, ödeme gücüne sahip olsalar da »orçhlara süre tanımalarını ue kolaylık göstermelerini emrederdim, dedi.

Bunun üzerine melekler de birbirine " ona kolaylık gösterin" dediler".

Ebû Abdullah (Buharî) şöyle dedi: Ebû Mâlik, Ribî'den şöyle rivayet etti: Zengine kolaylık sağlar, fakire süre tanırdım".

Ebû Avâne, Abdülmelik'ten, o da Rib'î'den şöyle rivayet etti: "Zengine süre mır, fakirden alacağımdan vazgeçerdim".

Nuaym İbn Ebû Hind, Rib'î'den şöyle rivayet etti: "Zenginden ne verirse ka->ul eder, fakirden olan alacağımdan ise vazgeçerdim."[126]

 

Açıklama

 

Bu bölümde, zengin de olsa borçluya süre tanımanın fazileti konusu ele hnmaktadır.

Alimler, ödeme gücüne sahip kişinin tarifi konusunda farklı görüşler ileri ürmüşlerdir.

Bir görüşe göre, kendisinin ve nafakasını vermek zorunda olduğu kimselerin lasraflanna yetecek mala sahip olan kimsedir.

Sevrî, İbnü'l-Mübârek, Ahmed ve İshak şöyle derler: Yanında elli dirhem iara veya bunun değeri kadar altın bulunan kişi ödeme gücüne sahiptir.

Şafiî şöyle demiştir: Kazanma gücüne sahip bir kimse, bir dirhemi de olsa deme gücüne sahip sayılır. Nefsinde bir zayıflık bulunması ve bakmakla görevli dduğu birçok kişinin bulunması durumunda bin dirhemi de bulunsa fakir olabi-

Bir görüşe göre, ödeme gücüne sahip olan ve olmayan kişiyi belirlemede rfe başvurulur. Kendi seviyesinde olan kişiler bakımından zengin sayılan kim-snin öde-ne gücü var kabul edilir. Bunun aksi de geçerlidir. Mutemed olan örüş budur. Önceki görüşler ise, dilenmesi caiz olan ve zekat alabilecek du-jmdd olan kişilerin tarifini belirlemeye yöneliktir.

 

18- Ödeme Zorluğu İçinde Olan Borçluya Süre Tanımak

 

2078- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'den saUaiiâhu aleyhi ve seiiem şunu rivayet etmiştir:

"(Eski zamanlarda) insanlara borç veren bir tacir vardı. Alacaklı olduğu kişi­ler içinde ödeme zorluğu içinde olan biri bulunduğunda hizmetçilerine: "Ondan olan alacağımızdan almayıp, vazgeçin. Ola ki Allah da bizim günahlarımızdan vazgeçer derdi." Allah onun günahlarından vazgeçti."[127]

 

Açıklama

 

Müslim şöyle rivayet etmiştir: "Ödeme güçlüğü içindeki borçluya süre tanı­yan veya alacağını bırakan kişiyi Allah arşının gölgesinde gölgelendirir."

Yine Müslim, Ebû Katâde'den merfu olarak şöyle rivayet etmiştir: "Kim, kı­yamet gününün sıkıntılarından kurtulmak isterse ödeme güçlüğü içindeki borç­luya süre tanısın veya alacağını almasın."

Nesâî'nin rivayetinde şöyle yer almaktadır: "Borçlu zengin ise alacağımızı al, fakir ise alma, alacağımızı ona bırak."

Vazgeçme / bırakmak sözcüğünün kapsamına; süre tanımak, alacakta indi­rim yapmak ve güzel bir şekilde tahsil etmek girer.

Bu ve önceki hadis yalnızca Allah için yapılan küçük iyiliklerin pek çok bü­yük günahı sileceğini göstermektedir.

Yine bu hadis, bir iyiliği bizzat yapmasa bile bunu emreden kişi için de se­vabın söz konusu olduğunu göstermektedir.

Tüm bu çıkarımlar "Bizden öncekilerin şeriatlarına dair bir hüküm, bizim şe­riatımızda övgü ile yer aldığında ona uymak bizim hakkımızda da güzel olur" şeklindeki temel prensibe dayanmaktadır.

 

19- Alıcı Ve Satıcının (Satım Akdinde Açıklaması Gereken Şeyleri) Açıklayıp, Bir Şey Gizlememeleri, Samimi Olmaları

 

Rivayet edildiğine göre Adda İbn Hâlid şöyle demiştir: Hz. Peygamber saiiai- leyhi ve seiiem bana şunları yazıp verdi:

"Bu, Allah'ın resulü Muhammedin, Adda İbn Hâlid ile gerçekleştirdiği, Müs-tümanm Müslüman ile yaptığı bir satım akdidir. Bu akitte; kusur, haram ve hıya­net söz konusu değildir."

Katâde şöyle demiştir: Bu satım sözleşmesinde geçen "gaile" kelimesi; zina, hırsızlık, kölenin kaçması gibi anlamlara gelir.

İbrahim'e "Bazı deve tellâlları "Horasan yuları", "Sicistan yuları" diye söyle­yerek: "Deve, Horasandan dün geldi. Sicistan'dan bugün geldi" diyorlar denilin­ce bunu şiddetle mekruh görmüştür.

Ukbe İbn Âmir şöyle demiştir: Sattığı malda bir kusur bulunduğunu bilen kimsenin bunu bildirmemesi helal değildir.

2079- Hakîm İbn Hızâm radıyaiiâhu anh, Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seikm dediğini belirtmiştir:

 Şöyle Alıcı ve satıcı birbirinden ayrılmadıkça -veya ayrılıncaya dek- muhayyerdir­ler. Satım akdinde doğru söylerlerse, (açıklamaları gereken şeyleri) açıklarlarsa yaptıkları satım bereketli olur. Şayet (açıklamaları gereken şeyleri) gizlerler ve yalan söylerlerse yaptıkları satımın bereketi gider."[128]

 

Açıklama

 

Bu konu başlığında yer alan hadis, Müslümanın aldatma ile işi olmayacağı­nı gösterdiği gibi, senetlere kâtibin "iş bu senette yer alan; falancanın satın aldığı maldır", "sadaka verdiği maldır" ifadesi ile başlamakta bir sakınca bulunmadığını da göstermektedir.

Burada "kusur" ile kastedilen, ortaya çıkmış olsun ya da olmasın gizli kusur­dur. Örneğin satılan kölenin ciğerinde bîr ağrının ya da öksürüğün olması gibi. Bunu Matrizî söylemiştir.

Ibnü'l-Müneyyir el-Hâşiye adlı kitabında şöyle demiştir: Burada kastedilen satıcının kusuru gizlememesidir. Yoksa, satılan kölede bir kusur bulunur ve satıcı bunu gizlemezse, yapılan akit yine Müslüman ile Müslüman arasında yapılan bir akıttır. Yani Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem burada mutlak anlamda kusuru değil, muttali olunmayan kusuru kastetmiştir.

Haram şeklinde tercüme ettiğimiz "hibse" kelimesi ile kastedilen ise, satılan kölenin anlaşmalı bir kavimden esir olarak alınmış bir kimse olmamasıdır. Bu görüş Matrizî'ye aittir.

Diğer bir görüşe göre kastedilen; kölenin kaçması gibi kötü huylardır.

el-Ayn adlı kitabın sahibi, bununla kastedilenin "şüphe" okluğunu söylemiş­tir.

İbnü'l-Arabî, "Hadiste yer alan "dâ" kelimesi fizikî kusuru, "hibse" kelimesi ise ahlakî kusuru ifade etmektedir. "Gaile" ise, satılan şeydeki kötü bir özelliği bildiği halde satıcının bunu zikretmemesidir" demiştir.

İbrahim en-Nehaî'nin sözünde kastedilen şudur: Deve tellalları, develerin yularlarına farklı şehirlerin isimlerini vererek alıcıları aldatıyor böylece bu deve­lerin Horasan, Sicistan vb. şehirlerden geldiği kanısını uyandırıyor, müşteri de

deveye rağbet gösteriyor ve devenin bu bölgelerden daha yeni getirildiğini zan­nediyordu. İbrahim'in bunu çirkin görmesinin sebebi, bunun hile, aldatma ve kandırma gibi hususları barındırmasıdır.

Hadiste, alıcı ve satıcının, doğruluk ve açıklamaları gereken şeyi açıklama şartına riayet etmeleri durumunda bereketin hasıl olacağı, bunların zıddı olan yalan ve saklama söz konusu olduğunda ise bereketin ortadan kalkacağı hususu yer almaktadır.

Alıcı ve satıcıdan birisi, şarta riayet ettiğinde onun için bereket söz konusu olur mu? Hadisten ilk anlaşılan mana bunu gerektirmektedir.

Biri sebebiyle söz konusu olan uğursuzluğun diğerine dönmesi de müm­kündür. Bu da, her ikisinin yalan söylemeleri yahut gerçeği gizlemeleri duru­munda satılan maldaki bereketin kaldırılması sebebiyle olur. Doğru söyleyip, gerçeği açıklayan için sevap, yalan söyleyen ve gerçeği gizleyen için ise günah söz konusu olur.

Hadiste, dünyanın ancak salih amel ile tamamlanacağı, günahların uğursuz­luğunun hem dünya hem de ahiretin hayrını götüreceği hususu da yer almaktadır.

 

20- Karışık Hurmanın Satımı

 

2080- Ebû Saîd radıyaiiâhu anh şöyle demiştir;

Bi2e rızık olarak katışık hurma verilirdi. Biz de bunun iki sa'ını bîr sa' hurma karşılığında satardık. Bunun üzerine Hz. Peygamber saibiiâhu aleyhi ve seiıem şöyle buyurdu:

"İki sa'ı bir sa' karşılığında, iki dirhemi bir dirhem karşılığında satmayın,"

 

Açıklama

 

Katışık hurma ile kastedilen, farklı hurma türlerinin bir araya getirilmesi ile oluşan karışımdır.

"Rızık olarak ... verilirdi": Bu, Hayber'den fey olarak elde edilen gelirden Hz. Peygamber'in fakirlere dağıttığı hurma idi.

Bu karışımlarda çoğunlukla, kalitesiz hurma kaliteli hurmadan daha çok olur.

Konu başlığının bu şekilde seçilmesinin sebebi, kaliteli hurma ile kalitesizin karışması halinde bu hurmanın satımının caiz olmayacağı şeklindeki yanlış an­lamayı kaldırmak, bunun satıma zarar vermediğini belirtmektir. Çünkü bu her­kesin görebileceği bir durum olup kusur sayılmaz.

Hadiste, hurma ile hurmanın karşılıklı olarak satımında fazlalığın yasaklan­ması söz konusudur. Dirhemlerde böyledir. Bu konu "hurmayı daha kaliteli hurma karşılığında satma" başlığı altında daha ayrıntılı olarak ele alınacaktır.[129]

 

21- Kasaplar Ve Et Satıcıları Hakkındaki Görüşler

 

2081- Ebû Mesud rad.yaiiâhu anh şöyle demiştir:

Ensardan, Ebû Şuayb diye bilinen bir adam gelerek kasap olan kölesine şöyle dedi: "Bana beş kişiye yetecek kadar yemek yap. Ben Hz. Peygamber saiiaifâhu aleyhi ve seiiem dahil beş kişiyi yemeğe davet etmek istiyorum. Ben onun yü­zünde açlığın izini gördüm."

Ebû Şuayb Hz. Peygamberle birlikte beş kişiyi çağırdı. Onlarla birlikte baş­ka bir adam daha geldi.

Hz. Peygamber, Ebû Şuayb'a: "Bu da bizimle geldi. İzin vermek istersen izin ver, dilersen dönsün" buyurdu.

Ebû Şuayb: "Hayır (dönmesin). Ben ona izin verdim" dedi.[130]

Bu hadisle ilgili geniş açıklama "Yiyecekler" bölümünde gelecektir. [131]

 

22- Yalan Ve Gerçeği Gizlemenin, Satıştaki Bereketi Gidermesi

 

2082- Hakîm İbn Hizam radıyallâhu anh, Hz. Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem

şunu rivayet etmiştir:

"Aha ve satıcı birbirinden ayrılmadıkça (veya ayrılıncaya dek) muhayyerdir­ler. Şayet doğru olurlar ve gerçeği açıklarlar ise yaptıkları satış bereketli kılınır. Gerçeği gizler ve yalan söylerlerse satışlarının bereketi giderilir."

 

23- Yüce Allah'ın: Ey İman Edenler Kat Kat Arttırılmış Olarak Faiz Yemeyin' Sözü

 

2083- Ebû Hureyre radıyaüâhu anh, Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi w seiiem şunu rivayet etmiştir:

"Öy/e bir zaman gelecek ki kişi elde ettiği malı helalden mi yoksa haramdan mı elde ettiğine aldırış etmeyecek."

 

Açıklama

 

Buharı, konu başlığındaki ayet ile, Nesâî'nin bir başka yol ile Ebû Hureyre'den rivayet ettiği şu merfu hadise işaret etmiş olabilir; "Öyle bir zaman gelecek ki insanlar faiz yiyecek. Yemeyene de onun tozundan bulaşacak."

Mâlik, Zeyd İbn Eslem'den bu âyetin tefsiri ile ilgili şu ifadeyi rivayet etmiş­tir: Câhiliye devrinde faiz uygulaması şöyleydi: Bir kimsenin, bir başkasında veresiye bir alacağı bulunur, alacağın tahsil zamanı gelince alacaklı borçluya "borcunu mu ödeyeceksin, faiz mi ödeyeceksin?" diye sorardı. Şayet borçlu bor­cunu öderse alacaklı bunu alır, ödemezse ona ek süre tanıyarak alacak miktarını da arttırırdı.

Ribâ / faiz, haram olan her türlü satım için de kullanılır.

 

24- Faiz Yiyen, Faizli İşlemlere Şahitlik Eden Ve Bunu Yazan Kimse

 

Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarp-mş kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar,"[132]

2084-Hz. Âİşe radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Bakara suresinin son âyetleri (faizle ilgili âyetleri) inince Hz. Peygamber Jiaiiâhu aleyhi ve seiiem İnsanlara bunu mescitte okudu, sonra İçki ticareti yapmayı da aram kıldı.

2085- Semure Ibn Cündeb radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şu sözünü rivayet etmiştir:

"Bu gece iki adam gördüm. Onlar bana geldiler ve beni Arz-ı mukaddese götürdüler. Beni öyle bir yere götürdüler ki kandan bir nehre vardık. Orada dikilen bir adam vardı. Nehrin ortasında da önünde taşlar bulunan bir adam vardı. Nehirdeki adam döndü, nehirden çıkmak istediğinde, kenardaki adam onun ağzına bir taş fırlattı, bunun üzerine adam önceki yerine döndü. Nehirdeki adam ne zaman çıkmak istese, kenardaki adam taş fırlatıyor bunun üzerine o eski yerine dönüyordu. Bu nedir? diye sordum.

(Melek): Nehirde gördüğün, faiz yiyen kişidir, dedi."

 

Açıklama

 

Konu başlığı, faiz yiyen, faize şahitlik eden ve bunu yazan kimselerin günahı veya kınanması hakkındadır.

Taberî, Saîd Ibn Cübeyr aracılığıyla Ibn Abbas'tan şunu rivayet etmiştir: "Ayette sözü edilen durum kişinin kabirden kalkması sırasındadır".

Yine Saîd aracılığıyla Katâde'den şunu rivayet etmiştir: "Bu, faiz yiyenlerin kıyamet günündeki halleridir. Onlar kendilerinde bir çarpıklık bulunduğu halde kabirlerinden kaldırılacaklardır."

 

25- Faiz Yediren Kimse

 

Yüce Allah (el-Bakara sûresinde) şöyle buyurmuştur;

278. Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mev­cut faiz alacaklarınızı terkedin.

279.  Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resulü tara­fından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazge­çerseniz, anamallarınız sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olur­sunuz.

280. Eğer (borçlu) darlık içinde ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu sadakaya (veya zekâta) saymak sizin için daha hayırlıdır.

281.Allah'a döndürüleceğiniz, sonra da herkese hak ettiğinin eksiksiz veri­leceği ve kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı bir günden sakının.

İbn Abbas "Bu, Hz. Peygamber'e saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem indirilen son ayettir" de­miştir.

2086- Avn İbn Ebî Cuhayfe şöyle demiştir: Babam, hacamat yapan bir köle satın aldı, onun hacamat yaptığı aletlerin kırılmasını emretti. Bu aletler kırıldı. Ben ona bunun sebebini sorduğumda bana şöyle dedi:

Hz. Peygamber saiiaiiahu aleyhi ve seüem, köpeğin parasını, kan almadan elde edi­len parayı yasakladı. Yine o, dövme yapan ve yaptıranı, faiz yiyeni, yedireni bu işleri yapmaktan alıkoydu. Resim yapan ile dövme yapan ve yaptıranları lanet­ledi.[133]

 

26- Allah Faizi Tüketir, Sadakaları İse Bereketlendirir. Allah Küfürde Ve Günahta Israr Eden Hiç Kimseyi Sevmez

 

2087- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Hz. Peygamber'in şöyle dediğini işittim:

"(Yalan yere) yemin mala rağbeti arttırsa bile bereketi götürür".

 

Açıklama:

 

İbnü'l-Müneyyir şöyle der: Hadisin konu başlığı ile ilişkisi, bir anlamda âye­tin tefsiri olması bakımındandır. Çünkü "ribâ" fazlalık, "mahk" ise eksiklik demek­tir. Bu durumda fazlalık ve eksiklik nasıl bir arada bulunabilir? Bu hadisin açık­laması şöyledir: Yalan yere yemin etmek malı arttırsa bile bereketi giderir. Ayet­teki "Allah faizi tüketir" ifadesinin yorumu da şöyledir: "Allah, adedi fazla olsa bile faizli satıştaki bereketi giderir, bu da -İbn Mesud hadisinde yer aldığı gibi-dünyada adedin azalmasına, -ikinci yoruma göre de- ahirette ecrin azalmasına sebep olur."

 

27- Satım Akdinde Yemin Etmenin Kötü Görülmesi

 

2088- Abdullah İbn Ebî Evfâ radıyallâhu anh şöyle demiştir:

Bir adam malını pazara getirerek, Müslümanlardan birini malını almaya rağbet ettirmek için "vallahi malıma şu kadar para verildi (de satmadım)" diye aslında bu kadar verilmediği halde yalan yere yemin etti. Bunun üzerine şu âyet indirildi: "Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla ko­nuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır."[134]

 

28- Dökümcülük[135]

 

Tâvûs, İbn Abbas radıyaiiâhu anh curacılığıyla şunu rivayet etmiştir:

Hz. Peygamber saiiaiiâhj aleyhi ve seiiem veda hacci sırasındaki hutbesinde: "(Mek­ke'nin) yaş otu koparümaz" buyurdu.

Abbas: İzhir otu hariç. Çünkü bu otu dökümcüler kullanır, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber de: "İzhir hariç" buyurdu.

2089- Hüseyin İbn Alî, Hz. Ali'nin şöyle dediğini anlattı:

"Ganimetten payıma bir deve düşmüştü. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem de humustan (ganimetin kendisine düşen beşte birinden) bana bir deve verdi. Ben Resûlullah'ın kızı Fâtıma ile evlenmek istediğimde Benî Kaynuka1 kabilesin­den birisi ile birlikte çıkıp izhir otu toplamak konusunda anlaştım. Ben bu otu kuyumculara satarak velime yemeği için para kazanmak istemiştim".[136]

2090- îbn Abbas radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi şöyle söyle lediğini bildirmiştir:

"Allah Mekke'yi haram kıldı. Ne benden önce ne de benden sonra hiç kimse için helal kılmadı. Bana da yalnızca gündüzün bir bölümünde helal kılındı. Mek­ke'nin otu koparümaz, ağacı kesilmez, avı ürkütülmez. Mekke'de birinin düşür­düğü mal ancak etrafa duyurmak için alınabilir."

Abbas İbn Abdülmuttalib şöyle dedi: "İzhir otu hariç. Onu kuyumcularımız kullanır ve biz evlerimizin tavanları için kullanırız" dedi.

Bunun üzerine Peygamberimiz saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem de: "İzhir hariç" buyurdu.

İkrime şöyle demiştir: 'Avı ürkütülmez" ne demek bilir misin? Bir gölgede bulunan av hayvanını kaçırıp onun yerine gölgeye senin geçmendir.

Hâlid "kuyumcularımız ve kabirlerimiz için" şeklinde rivayet etmiştir.

 

Açıklama

 

İbnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: Bu ve sonraki konulara "kuyumculuk" vb. başlıkların konulmasının sebebi şudur: Bu meslekler Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem döneminde vardı. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi Ve seiiem bunları gördüğü halde ses çıkarmamış, bu söz konusu mesleklerin caiz olduğu konusunda açık ifade yerine geçmiştir. Diğer meslekler de buna kıyas edilir.

Hz. Ali'nin rivayet ettiği hadisten anlaşıldığına göre, Müslüman olmasa bile bir kuyumcu ile muamele yapmak caizdir. İnsanların en kötüleri tarafından da yapılır olsa bir meslekte bozukluğun bulunması o meslekten olan biri ile muame­lede bulunmaya engel teşkil etmez.

 

29- Demircilik

 

2091- Habbâb radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:  Ben câhiliye döneminde demirci idim. As Ibn Vâil'de alacağım vardı.

Ben alacağımı istemek için ona gittiğimde bana "Muhammed'i inkar etme­dikçe sana alacağını vermem" dedi.

Ben "Allah seni öldürüp de diriltinceye kadar ben Muhammed'i inkar et­mem" dedim.

O "Ben ölüp de dirilinceye kadar beni bırak. Bana dirildikten sonra mal ve çocuk verilecek. Sana borcumu bundan öderim" dedi.

Bunun üzerine şu âyetler indirildi:

(Resulüm!) Âyetlerimizi inkâr eden ue "Muhakkak surette bana mal ve evlât verilecek" diyen adamı gördün mü? O, gaybı mı bildi, yoksa Allah'ın katından bir söz mü aldı?"[137]

 

Açıklama

 

Bu hadisle ilgili geniş açıklama, Meryem sûresinin tefsirinde gelecek.[138]

 

30- Terzilik

 

2092- Enes İbn Mâlik radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Bir demirci, yemek hazırlayarak Hz. Peygamberi saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yemeğe davet etti. Ben de Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte bu yemeğe gittim. Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem önüne ekmek, kabak çorbası ve kurutulmuş et konuldu. Ben, Hz. Peygamber'in tabağın içinde kabakları araştırdığını gördüm. O günden beri kabağı severim.[139]

 

Açıklama

 

Hattâbî şöyle demiştir: Bu konulardaki hadislerde, kira/hizmet sözleşmesinin caiz olduğuna işaret edilmektedir. Terzilikte bunun ötesinde bir durum vardır. Çünkü çoğunlukla ipi terzi tedarik eder. Böylece onun yaptığı işte hem sanat hem de âlet bir arada bulunmuş olur. Kıyasa göre bunun caiz olmaması gerekir­di, çünkü çoğunlukla biri diğerinden ayrılmaz. Ancak terzilik mesleğinde insanla­rın yararı bulunduğundan ve insanlar ötedenberi bunu uygulayageldiğinden Hz. Peygamber buna müdahale etmemiştir. Bu konuda geniş açıklama "yiyecekler" bölümünde gelecektir.[140]

Bu hadis, terziliğin kişinin onuruna dokunacak bir meslek olmadığını da ifa­de etmektedir.

 

31- Dokumacılık

 

2093- Sehl İbn Sa'd radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Bir kadın Hz. Peygamber'e saiiaiı&hu aleyhi ve seUem bif bürde getirdi. (Sözün buırasında Sehl etrafındakilere: Bürde nedir bilir misiniz? diye sordu. Etrafındakiler: Evet, astarı bulunan kaftandır, dediler)

Kadın: Ey Allah'ın elçisi! Ben senin giymen için bunu kendi ellerimle doku­dum, dedi.

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi w sdiem de ihtiyacı olduğu için onu aldı. Bu kafta­nı giyerek yanımıza çıktı.

Orada bulunanlardan bir adam: Ey Allah'ın elçisi onu bana ver de ben gi­yeyim, dedi.

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi w seiiem: Tamam, dedi.

Hz. Peygamber topluluğun içinde bir süre oturdu, sonra dönüp evine gitti. Kaftanı üzerinden çıkarıp katladı ve o adama gönderdi.

Orada bulunanlar adama: Hiç de iyi bir şey yapmadın. Onun, isteyen bir kimseyi geri çevirmeyeceğini bildiğin halde ondan istedin, dediler.

Adam: Vallahi ben bunu ölünce kefenim olsun diye istedim, dedi. Nitekim o elbise onun kefeni oldu.

 

32- Marangozluk

 

2094- Ebû Hâzim şöyle dedi:

Birkaç kişi Sehl İbn Sa'd'a minber hakkında soru sormak için geldiler. Sehl şöyle dedi:

Hz. Peygamber bir kadına (Sehl kadının adını da söyledi) "Marangoz olan kölene söyle, cemaate hitap ederken üzerine oturmam için odun/ar(dan minber) yapsm" diye haber gönderdi. Kadın da kölesine, Medine'ye yakın ormandaki ağaçlardan bunu yapmasını emretti. Marangoz bunu yapıp kadına getirdi. Kadın

da Hz. Peygambere sallallâhu aleyhi ve sellem yOİladl. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bunun mescide konulmasını emretti.  (Hutbeye çıkarken) üzerine oturdu.

2095- Câbir İbn Abdullah radu/aiiâhu anh şöyle dedi:

Ensar'dan bir kadın, Hz. Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem: "Ey Allah'ın elçisi! Senin için {hutbe okurken) üzerine oturacağın bir şey yaptırayım mı? Benim marangoz bir kölem var" dedi.

Hz. Peygamber: "İstersen yap" buyurdu.

Kadın, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için minber yaptırdı. Cuma günü Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve seüem yeni yapılan minbere oturdu. Daha önce üze­rine çıkıp hutbe okuduğu hurma kütüğünden öyle bir ses çıktı ki nerede ise kü­tük parçalanacaktı. Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem minberden İndi, kütüğün yanına geldi ve kütüğü bağrına bastı. Kütük, susturulmak İstenen çocuk gibi İnliyordu. Nihayet sustu.

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Daha önce duyduğu zikirlerden ayrı kaldığı içm ağladı"

 

33- Devlet Başkanının, İhtiyacı Olan Şeyleri Kendisinin Satın Alması

 

İbn Ömer radıyallâhu anh ŞÖyle demiştir: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve senem, Hz. Ömer'den bir deve satın aldı.

İbn Ömer de kendisi satın almıştır.

Hz. Ebû Bekir'in oğlu Abdurrahman şöyle demiştir: Bir müşrik bir koyun sürüsü getirdi. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ondan bir koyun satın aldı. Hz. Peygamber saiiatiâhu aleyhi ve sellem, Câbir'den de bir deve satın aldı.

2096- Hz. Âişe radiyaiiâhuanh şöyle dedi:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aieyhı ve sellem bir yahudiden veresiye buğday satın aldı, zırhını ona rehin olarak verdi.

 

Açıklama

 

Bu hadisler, büyük ve şerefli bir kişinin, ihtiyaç duyduğu şeyleri satın alacak bir yardımcısı/hizmetçisi bulunsa bile alçakgönüllülük göstermek ve Hz. Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem uymak amacıyla bunu bizzat kendisinin yapmasının uygun olduğunu göstermektedir. Şüphesiz ki, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve seiiem için bunları yapacak kimseler vardı. Bununla birlikte o, İnsanlara öğretmek ve hüküm koymak İçin böyle yapıyordu.

Buharî daha sonra Hz. Peygamber'in, yahudiden buğday satın alması ile il­gili hadisi rivayet etmiştir. Bu hadisin açıklaması "Rehin" bölümünün başında gelecektir.

 

34- Binek Develerinin Ve Merkeplerin Alımsatımı

 

Kişi satıcının binmekte olduğu bir deve veya bineği satın aldığında, satıcı hayvandan inmeden önce hayvanı teslim almış sayılır mı?

İbn Ömer şöyle dedi: Hz. Peygamber saibiiâhu aleyhi ve seüem, Hz. Ömer'e anh: "Bana, bunu (yani deveyi) sat" buyurdu.

2097- Câbir İbn Abdullah radıyaiiâhu anh şöyle dedi:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte bir savaşta bulunuyordum. De­vem yavaşladı, yorgun düştü.

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yanıma gelerek: Câbir, dedi.

Ben: Buyur, dedim.

Hz. Peygamber: Ne oldu? Diye sordu.

Ben: Devem yavaşladı, yorgun düştü. Bu sebeple geride kaldım, dedim.

Hz. Peygamber devesinden inerek sopası ile deveme dürttü, sonra bana: Bin, dedi. Ben de bindim. Andolsun, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem üzeri­ne varmasın diye deveyi zor dizginliyordum.

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bana: Evlendin mi? diye sordu.

Ben: Evet, dedim.

Hz. Peygamber: Bakire ile mi, dul ile mi? diye sordu.

Ben: Dul ile, dedim.

Hz. Peygamber: Kendisi ile oynaşacağın, onun da seninle oynaşacağı bir kız ile evlenseydin yal, dedi.

Ben: Benim birçok kız kardeşim var. Ben onları bir arada tutabilecek, saçla­rını tarayacak ve bakımını yapacak birisi ile evlenmek istedim, dedim.

Hz. Peygamber: Şimdi Medine'ye dönüyorsun. Aman akıllı davran, buyur-iu. Daha sonra bana: Deveni satar mısın? diye sordu.

Ben: Evet, dedim.

Hz. Peygamber, bir ukiyye karşılığında devemi satın aldı. Resûlullah saiiaiiâhu jeyhi ve sdiem Medine'ye benden önce vardı. Ben de ertesi sabah vardım. Mescide jittik. Hz. Peygamber'i (s.a.v.) mescidin kapısında gördüm.

Bana: Şimdi mi geldin? diye sordu.

Ben: Evet, dedim.

Bana: Deveni bırak. Mescide gir, iki rekat namaz kıl, buyurdu.

Ben mescide girdim ve iki rekat namaz kıldım. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve ailem, Bilâl'e kendisi için bir ukiyye tartmasını emretti. Bilal de benim için tarttı, )iraz da fazla verdi. Ben arkamı dönüp giderken Hz. Peygamber: Bana Câbir'i ağırın, buyurdu.

Ben içimden "şimdi deveyi bana geri verecek" dedim. (Resûlullah'tan para­mı aldıktan sonra) devemi geri vermesi (benim de parayı ona geri vermem), lenim İçin zor bir şey olurdu.

Hz. Peygamber bana: "Deveni geri al. Parası da senindir" buyurdu.

 

Açıklama

 

Burada, teslim alma işlemi için satıcının malı tahliye etmesinin ötesinde bir ilin şart olup olmadığı ele alınmaktadır. Bu ihtilaflı bir konu olup, konu ile ilgili eniş açıklama ileride gelecektir.[141]

 

35- Câhiliye Döneminde Mevcut Olan Ve İslam Geldikten Sonra Da İnsanların Alış-Veriş Yaptığı Çarşı / Pazarlar

 

2098- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Ukâz, Micenne ve Zülmecâz câhiliye döneminde bulunan çarşılardı. İslam gelince, Müslümanlar bu çarşılarda ticaret yapmayı günah saydılar. Bunun üze­rine Allah (c.c.) şu âyeti indirdi: "(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden gelecek bir lütfü (kazancı) aramanızda size herhangi bir günah yoktur."[142]

İbn Abbas bu âyeti okurken "hac zamanında" ifadesini ekliyordu.

 

Açıklama

 

İbn Battal şöyle der: Bu başlıkta yer alan fıkhı hüküm şudur: Günah işlenen ve câhiliye dönemine ait işlerin yapıldığı yerlerde, taat türünde fiillerin yapılması yasak değildir.

 

36- Suya Kanmayan Ve Uyuz Hastalığına Müptela Devenin Alım-Satımı

 

2099- Süfyan, Amr'dan şunu nakletmiştir:

Burada (Mekke'de) Nevvas adında bir adam vardı. Onun suya kanmayan develeri vardı. Ibn Ömer radıyaiiâhu anh bu develeri onun ortağından satın aldı.

Ortağı gelerek Nevvas'a "O develeri sattık" dedi.

Nevvas "Kime?" diye sordu.

Adam: "Falanca kişiye" dedi.

Nevvas "Yazıklar olsun. Vallahi bu İbn Ömer'dir" dedi.

Sonra İbn Ömer'e gelerek: "Ortağım seni tanımadığından sana suya kan­mayan develer satmış" dedi.

Ibn Ömer: "Öyleyse onları geri al" dedi.

Nevvas onları götürürken İbn Ömer: "Tamam develeri bırak. Biz Resûlullah'ın aleyhi ve seiiem: "Hastalığın bulaşması yoktur" seklindeki hükmüne razı olduk" dedi.[143]

 

Açıklama

 

Konu başlığında yer alan "hîm" kelimesi hakkında Taberî tefsirinde şöyle demiştir: "Bu, devenin yakalandığı hastalık sonucunda su içse bile suya kanma-masıdır. Diğer bir görüşe göre derisinde uyuz hastalığı bulunduğu için katran ile derisi sıvanan, bu uyuzun harareti sebebiyle sürekli susayan devedir".

İbn Ömer'in sözü "Hz. Peygamber'in hükmüne razı oldum. O, hastalığın bu­laşması ve uğursuzluk yoktur şeklinde hükmetmiştir" anlamındadır.

Hadis, şayet satıcı, sattığı malın kusurunu açıklamış ve alıcı da razı olmuşsa kusurlu bir malın satımının caiz olduğunu göstermektedir. Satıcının kusuru akit öncesinde veya sonrasında açıklaması arasında fark yoktur. Ancak akit sonra­sında açıkladığında müşterinin akdi yapıp yapmama konusunda seçim hakkı olur.

Büyük kimsenin kendi ihtiyacı olan şeyi kendisinin satın alması, salih bir kimseye haksızlık etmekten sakınmak konulan da hadiste yer almaktadır.

Hattabî şöyle demiştir: Hadiste geçen "advâ" kelimesi ile kastedilen, uyuz olan devenin diğer develerle birlikte otlatıldığında hastalığının benzerinin diğer develerde de oluşmasıdır.

Diğer bir görüşe göre bunun anlamı, "Kusuruna rağmen bu satışa razı ol­dum. Satıcıyı hakime götürmem" demektir. İbnü't-Tîn ve ona tabi olanlar bu görüşü tercih etmişlerdir.

Davûdî şöyle demiştir: Bunun anlamı haddi aşmak ve haksızlığın yasak-lanmasıdır.

 

37- Kargaşa (Fitne) Vb. Dönemlerde Silah Satmak

 

îmran İbn Husayn, kargaşa döneminde silah satımını kerih görmüştür.

2100- Ebû Katâde radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Resûlullah saiiaBâhu aleyhi ve seiiem İle birlikte Huneyn savaşma çıktık. Ben zırhımı sattım, bununla Seleme oğulları diyarında bir bahçe satın aldım. Bu, Müslüman olduktan sonra elde ettiğim ilk mal idi.[144]

 

Açıklama

 

Burada fitne (kargaşa) İle kastedilen, Müslümanlar arasında vuku bulan iç savaşlardır. Böyle bir dönemde silah satmak, satılan kimseye yardım etmek an­lamına gelir. Bu hüküm, haklı ile haksızın bilinmediği duruma özgüdür. Savaş yapanlardan bir grubun haksızlık yaptığı diğerinin hak üzere olduğu biliniyorsa, haklı tarafa silah satmakta bir sakınca yoktur.

İbn Battal şöyle demiştir: Kargaşa döneminde silah satmanın çirkin görül­mesi, bu fiilin "günahta yardımlaşma" anlamına gelmesinden kaynaklanmakta­dır. Nitekim bundan dolayı İmam Mâlik, Şafiî, Ahmed İbn Hanbel ve İshak, şarap imalatçısına üzüm satmayı çirkin görmüşler, Mâlik bu satışın feshedilmesi görüşünü kabul etmiştir. Buharı, konu başlığı ile sanki Sevrî'nin bu konudaki farklı düşüncesine işaret etmektedir. Nitekim Sevrî "helal olan malını dilediğine sat" demiştir.

Hattabî şöyle demiştir: Hadisin bu rivayetinde, sözün düzgün anlaşılmasına yardımcı olacak bir ifade düşmüştür. Bu da şudur: Ebû Katâde kâfirlerden birini öldürdü. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem maktulün üzerinden çıkan eşyaları Ebû Katâde'ye verdi. Sözü geçen zırh, o kâfirin üzerinden çıkan eşyalardandı.

İbnü't-Tîn, Hattabî'nin Buharî'yi eleştirme konusunda zorlama bir yoruma saptığını belirterek şöyle demiştir: Buharı yalnızca zırh satımının caiz olduğunu açıklamak istemiş ve hadiste onun bulunduğu yeri zikretmiş, diğer bölümleri ise zikretmemiştir. Nitekim Buharı çoğunlukla böyle yapar.

Ben (İbn Hacer) derim ki, bu konuda İbnü't-Tîn haklıdır.

 

38- Attarlık, Misk Satmak

 

2101- Ebû Musa'nın oğlu Ebû Bürde, babasından, o da Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şunu rivayet etmişlerdir:

"İyi arkadaş ue kötü arkadaş, misk satan ile demir körükleyen kimseye ben­zer. Misk satan kimsenin mutlaka sana bir yararı dokunur; ya ondan misk satm alırsın yahut kokusunu duyarsın. Demircinin körüğü ise ya evini veya elbiseni yakar yahut da onun kötü kokusunu duyarsın".[145]

 

Açıklama

 

Bu konudaki hadiste attardan bahsedilmemekle birlikte Buharî, güzel koku­su sebebiyle attan da misk satan kimseye ilhak etmiştir.

Hadis, din ve dünya konusunda kendisinden eziyet görülen kimse ile birlik­te oturmayı yasaklamakta, din ve dünyada yararı görülen kimse ile arkadaşlık etmeyi ise teşvik etmektedir.

Misk satmak caizdir, misk temizdir. Çünkü Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem onu övmüş ve ona teşvik etmiştir.

Hadis, miski mekruh görenleri de reddetmektedir. Bu görüş Hasan-i Basrî, Atâ ve diğerlerinden rivayet edilmiştir. Daha sonra bu konudaki görüş ayrılığı ortadan kalkmış, miskin temiz olduğu ve satmanın da caiz olduğu konusunda icma gerçekleşmiştir. Bu konuda geniş açıklama "Kesilen Hayvanlar" bölümünde gelecektir.[146]

Benzetmeler yapmak, hüküm verirken benzerliklere dayanarak hüküm ver­mek caizdir.

 

39- Hacamatçılık (Kan Alma)

 

2102- Enes İbn Mâlik radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Ebû Taybe (adındaki köle), Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem kanını aldı. Re-sûlullah ona bir sa' hurma verilmesini emretti. Kölenin sahiplerine de onun gün­lük haracını hafifletmelerini emretti. [147]

2103- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem kan aldırdı. Kanını alan kişiye (bir sa' hur­ma) verdi. Şayet kan alma işinden elde edilen kazanç haram olsaydı Hz. Pey­gamber saiiaiiâhu aleyhi ve sellem Ona Vermezdi.

 

AÇIKLAMA

 

Bu konuda geniş açıklama "îcare" bölümünde gelecektir. [148]

 

40- Erkekler Ve Kadınların Giymesi Mekruh Olan Şeylerin Ticaretini Yapmak

 

2104- Salim, babası Abdullah İbn Ömer'den şunu rivayet etmiştir:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve senem, Ömer'e radıyaiiâhu anh ipek bir elbise gön­derdi. O elbiseyi Ömer'in giydiğini görünce "Ben onu sana giymen için gön­dermedim. Onu ancak ahiretten nasibi olmayanlar giyer. Ben ondan başka şe­kilde yararlanman için onu sana gönderdim " buyurdu. Hz. Peygamber bununla elbisenin satılmasını kastetmişti.

2105- Rivayet edildiğine göre müminlerin annesi Hz. Aişe radıyaiiâhu anh üzerinde resimler bulunan yastıklar satın aldı. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bunları görünce kapıda durdu, eve girmedi. Hz. Aişe, Peygamberin saUaiiâhu aleyhi ve seiiem yüzünde hoşnutsuzluğu görünce şöyle dedi:

- Allah'a ve Resulüne tevbe ederim. Hangi günahı İşledim? Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Bu yastıklar da neyin nesi?" diye sordu. Hz. Âişe: Oturman ve yaslanman için satın aldım, dedi.

Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Bu resimleri yapanlara kıyamet gününde azap edilecek. Onlara: Yarattıklarınıza can verin, denilecek" dedi. Daha sonra şöyle buyurdu: "İçinde resimler bulunan eve melekler girmez."[149]

 

Açıklama

 

Giyilmesi mekruh görülen bir elbise, kumaştan başka şekillerde yararlanma imkanı varsa bunun ticaretini yapmakta sakınca yoktur. Ancak dînen kendisin­den yararlanma imkanı bulunmayan bir şeyin satılması, alimler arasında tercih edilen görüşe göre kesinlikle caiz değildir. Bu ve önceki hadisle ilgili geniş açık­lama "Giyecekler" bölümünde gelecektir.[150]

Bu hadisin delil olması şu açıdandır: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem, Hz. Aişe'nin yastık satın almasını gördüğü halde satım akdini feshetme mistir. Hadisin diğer rivayetlerinde Hz. Peygamberin bu yastıklara yaslandığı da yer almaktadır.

Üzerinde resimler bulunan elbiseyi giymek hem erkekler hem de kadınlar açısından yasaklanmıştır. Hadis, bu açıdan konu başlığına uygundur.

 

41- Mal Sahibi, Pazarlık Yapma (Malına Fiyat Belirleme) Konusunda Başkalarından Daha Çok Hak Sahibidir.

 

2106- Enes radıyaüâhu anh, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şu sözünü ak­tarmıştır:

"EyNeccar oğullan! İçindeki bina yıkıntısı ve hurma ağaçları ile birlikte bah­çenize fiyat biçin ve kaç para olduğunu bana bildirin".

 

Açıklama

 

İbn Battal şöyle demiştir: Konu başlığında yer alan husus hakkında alimler arasında görüş ayrılığı yoktur. Malın sahibi yahut vekili, malın fiyatını belirleme konusunda satın almak isteyen kimseden daha öncelikli hakka sahiptir.

Ben (İbn Hacer) derim ki: Böyle olmakla birlikte, malın fiyatını mal sahibi­nin belirlemesi kesin bir emir değildir. Nitekim Hz. Peygamber'in, Câbir'İn deve­sini satın alması olayında Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Câbir'e "Deveni bana bir okkaya sat" demiştir.

 

42- Muhayyerlik Ne Kadar Süreyle Geçerlidir?

 

2107- Ibn Ömer radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şunu nakletmiştir:

"Aha ve satıcı birbirinden ayrılmadığı sürece yahut da satım akdini muhay­yerlik esasına göre yapmadıkları sürece muhayyerdirler".

Nâfi' şöyle dedi: İbn Ömer, bir mal satın aldığında ondan hoşlanırsa, satıcı­nın yanından ayrılırdı.[151]

2108- Hakîm İbn Hizam radıyallâhu anh, Hz. Peygamber'den saüaüâhu aleyhi şunu nakletmiştir:

Alıcı ve satıcı birbirinden ayrılmadıkları sürece muhayyerdir".

 

Açıklama

 

Konu başlığında yer alan muhayyerlik iki türlüdür: Meclis muhayyerliği, şart muhayyerliği.

Sa'leb'in Mufaddal İbn Seleme'den rivayet ettiğine göre "iftirak" sözle ayrıl­ma "teferruk" ise bedenen ayrılmadır.

İbn Ömer'in fiili, onun hadiste geçen ayrılmayı bedenen ayrılma olarak gör­düğünü göstermektedir.

Hadisten anlaşıldığına göre akit meclisi devam ettiği sürece alıcı ve satıcının her biri, akdi devam ettirip ettirmeme konusunda seçim hakkına sahiptir.

 

43- Muhayyerlik İçin Bir Süre Belirlenmedi­ğinde Satım Akdi Geçerli Olur Mu?

 

2109- İbn Ömer radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şu sözünü nakletmiştir:

"Aha ve satıcı birbirinden ayrılmadıkları sürece yahut biri diğerine "akdi sürdürmeyi yahut sürdürmemeyi seç" demedikleri sürece muhayyerdirler."

İbn Ömer, Hz. Peygamber saibiiâhu aıeyhi w seııem "yahut da satım akdi muha\ yerlik esasına sahip olmadığı sürece" buyurdu, demiş de olabilir.

 

Açıklama

 

Bu bölümde, alıcı ve satıcının muhayyerlik için bir süre belirleme meleri kc nusu ele alınmaktadır.

Buharî konu başlığı ile şart muhayyerliği konusunda geçen görüş ayrılığın; işaret etmektedir. Şâfiîlere ve Hanefîlere göre muhayyerlik üç günden fazla ola maz. İbn Ebî Leylâ, Ebû Yusuf, Muhammed, Ahmed İbn Hanbel, Ebû Sevr Vj diğerlerine göre ise şart muhayyerliğinin belirli bir sınırı yoktur. Satım akdi ge çerli, şart da akitte belirlendiği süreye kadar bağlayıcıdır. İbnü'l-Münzir bu görü şü tercih etmiştir. Alıcı ve satıcı yahut bunlardan biri, bir süre belirlemeksiziı mutlak olarak muhayyer olmayı şart koşarlarsa Evzâî ve İbn Ebî Leyla şartn batıl, satımın geçerli olduğu görüşünü kabul etmişlerdir. Sevrî, Şafiî ve reycile ise satım akdinin de batıl olacağı görüşünü kabul etmiştir. Ahmed ve İshak ise muhayyerliği şart koşanın süresiz olarak bu hakka sahip olduğunu söylemişler dir.

 

44- Alıcı Ve Satıcı Birbirinden Ayrılmadığı Sürece Muhayyerdirler.

 

İbn Ömer, Şüreyh, Şa'bî, Tâvûs, Ata ve İbn Ebî Müleyke bu görüştedirler.

2110- Hakîm İbn Hizam, Hz. Peygamber'den letmiştir:

''Alıcı ve satıcı birbirinden ayrılmadıkları sürece muhayyerdirler. Şayet doğ­ru söylerler ve açıklamaları gereken şeyleri açıklarlar ise ahş verişleri bereketli kılınır. Yalan söylerler ve açıklamaları gereken şeyleri gizlerlerse alış verişlerinin bereketi giderilir".

2111- Abdullah İbn Ömer radıyaiiâhu anh, Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem şöyle buyurduğunu söyledi:

"Muhayyerlik şartıyla yapılan satım akdi hariç, alıcı ve satıcıdan her biri, bir­birinden ayrılmadığı sürece diğerine karşı muhayyerliğe sahiptir."

 

Açıklama

 

Konu başlığında yer alan "İbn Ömer... de bu görüştedir" ifadesi meclis mu­hayyerliğini ifade etmektedir. Daha önceki konudan da anlaşıldığına göre Ibn Ömer, hoşuna giden bir şey satın aldığında satıcının yanından ayrılırdı.

Tirmizî, İbn Fudayl yoluyla Yahya İbn Saîd'den şunu rivayet etmiştir: "Ibn Ömer oturma halinde iken bir şey satın aldığında, satım akdinin gerekli olması için ayağa kalkardı."

Konu başlığındaki "Şüreyh ve Şa'bî" de meclis muhayyerliğini kabul ediyor­lardı. Saîd İbn Mansûr bunu Hüşeym aracılığıyla Muhammed İbn Ali'den şu şekilde rivayet etmiştir: Ebu'd-Duhâ'nm Şüreyh'ten aktardığına göre iki kişi Şüreyh'e dava getirdiler. Birisi diğerinden dört bin dirheme ev satın almış, satıcı da satım akdini gerekli kılmıştı. Sonra satıcıdan ayrılmadan kararından vazgeçe­rek "buna ihtiyacım yok" dedi. Satıcı "ben bunu sana sattım ve satım akdini ge­rekli kıldım" dedi. Bu davayı Şüreyh'e getirdiklerinde o şöyle dedi: "İki taraf bir­birinden ayrılmadığı sürece alıcının muhayyerliği vardır". Muhammed şöyle de­di: "Şa'bî'nin de bu şekilde hüküm verdiğine şahit oldum."

Şafiî el-Ümm adlı kitabında şöyle der: İbn Uyeyne, Abdullah İbn Tavus ara­cılığıyla Tâvus'tan şunu rivayet etmiştir: "Resûlullah saiiaiiahu aleyhi ve seiiem bir adama satım akdinden sonra seçim hakkı tanımıştır". Tâvus'un oğlu şöyle demiştir: "Ba­bam seçim hakkının ancak satım akdinden sonra olduğuna yemin ederdi."

Ata ve Ibn Ebû Müleyke "alıcı ve satıcı karşılıklı rıza ile birbirinden ayrılın­caya kadar akdi sürdürüp sürdürmeme konusunda seçim hakkına sahiptir" de­mişlerdir. İbnü'l-Münzir de bu görüşü Medinelilerden; Saîd İbn Müseyyeb, Zührî ve İbn Ebî Zi'b'den, ayrıca Hasan-ı Basrî, Evzâî, İbn Cüreyc ve daha başkaların­dan nakletmiştir.

Bu hadiste kastedilenin "bedenen ayrılma" olduğunu kabul edenler, bu ay­rılmanın belirli bir tanımı olmadığı konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Alimlerden nakledilen meşhur ve tercih edilen görüşe göre bu örfe göre belirle­nir. Örfe göre ayrılma kabul edilen durumlar için ayrılma hükmü verilirken böyle olmayan durumlar İçin bu hüküm verilmez.

"Şayet doğru söylerler ve açıklamaları gereken şeyi açıklarlar ise...": Bu ifade "satıcı alıcıya bildirmesi gereken şeyi bildirir, örneğin malda bir kusur varsa bunu açıklarsa ve alıcı da bedelin miktarını açıklar ve şayet bir kusur varsa bildi­rirse" anlamına gelir. Buradaki doğru söyleme ve açıklamanın aynı anlama gel­mesi de muhtemel olup bu durumda İfadelerden biri diğerini pekiştirmek için zikredilmiş olur.

"Alış verişlerinin bereketi giderilir": Bu söz gerçek anlamı İle anlaşılabilir ki bu durumda, doğru söyleyen sevap, yalan söyleyen günah kazanmakla birlikte aldatma ve yalanın uğursuzluğu bu akdin üzerine çökerek akdin bereketini gide­rir.

Diğer bir ihtimale göre bu yalnızca aldatma ve kusuru yapan taraf için söz konusu olup, diğeri için söz konusu değildir. İbn Ebî Cemre bu görüşü tercih etmiştir.

Hadis doğru söylemenin faziletini göstermekte, buna teşvik etmekte, yalanı kınamakta ve yalandan uzak durmaya teşvik etmektedir.

Yine bu hadis yalanın bereketin gitmesine sebep olduğunu, ahiret ameli­nin hem dünya hem de ahiretin hayrını kazandıracağını göstermektedir.

"Muhayyerlik şartıyla yapılan satım akdi hariç": Bu durumda akdin bağla­yıcı hale gelmesi için alıcı ve satıcının birbirinden ayrılmasına gerek yoktur.[152]

Beyzavî şöyle demiştir: Meclis muhayyerliğini kabul etmeyenler hadiste yer alan iki ifadeyi asıl anlamından kopararak mecaza yormuş olurlar: "Ayrılma" sözcüğünü "sözle ayrılmaya" yorarak, "alıcı ve satıcı" ifadelerini "pazarlık yapan­lar" anlamına yorarak bunu yaparlar. Ayrıca Şâriin sözü bu anlama yorulamaz. Çünkü bu durumda hadis şu anlama gelmiş olur: "Pazarlık yapanlar isterse akdi yaparlar, isterlerse yapmazlar." Bu ise zaten var olan bir şeyi elde etmektir (yani hasılı tahsil etmek demektir). Çünkü her iki taraf bunu zaten bilmektedir. Ayrıl­manın sözle olacağını ileri sürenlere şöyle denilir: Bu söz, akdi gerçekleştiren söz müdür yoksa başka bir şey midir? Şayet akdi yapanların sözleri değilse nedir? iki kişi dışında arada başka bir söz yoktur. Şayet bu sözler akitte kullanılan sözler ise iki tarafın ittifak ettiği ve satımı gerçekleştiren söz, iki tarafın ayrıldığı söz olur ki bu durumda akdin bozulması da bu sözlerle olmuş sayılır. Bu ise son derece sakat bir görüştür.

İbn Abdilber şöyle demiştir: Mâlikîler ve Hanefîler bu hadisin reddedilmesi üzerine, pek çoğundan bir netice çıkmayan birçok sözler söylemişlerdir.

 

45- Alıcı Ve Satıcıdan Biri Akıtten Sonra Diğerine Muhayyerlik Tanışa Satım Bağlayı­cı Hale Gelmiş (Kesinleşmiş) Olur.

 

2112- İbn Ömer radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'den saikiiâhu aieyhi ve seiiem şunu rivayet etmiştir:

"İki kişi alış veriş yaptığında bir arada bulunup da diğerinden ayrılmadıkları sürece her biri muhayyerlik hakkına sahiptir. Şayet onlardan biri diğerine mu­hayyerlik hakkı tanır ve bu şart üzere satım akdi yaparlarsa akit kesinleşmiş ofar. Akdi yaptıktan sonra akdi terk etmeksizin birbirinden ayrıldıklarında satım akdi kesinleşmiş olur."

 

Açıklama

 

Bu konuda, alıcı ve satıcının birbirinden ayrılmasından önce birinin diğerini muhayyer kılması ile, ayrılma gerçekleşmemiş olsa bile satım akdinin kesinleşe­ceği belirtilmektedir.

Buharı bu konuda Leys ve Nâfi' aracılığıyla İbn Ömer'den şu hadisi rivayet etmiştir: "İki kişi alım satım yaptıklarında birbirinden ayrılmadıkları sürece her ikisi de muhayyerdir" yani birbirinden ayrılıp da muhayyerlik sona ermedikçe bu böyledir.

"Satım akdi kesinleşmiş olur": Yani muhayyerlik ortadan kalkar.

Bu hadis, taraflardan birinin akdi feshetmesi halinde akdin fesholacağını açık olarak göstermektedir.

Hattâbî şöyle demiştir: Meclis muhayyerliğinin sübûtu konusunda bu en açık delildir. Bu, hadisin zahirine aykırı tüm yorumları geçersiz kılar. Yine "satım akdini yaptıktan sonra birbirinden ayrıhrlarsa" ifadesi de açık olarak bedenen ayrılmayı göstermektedir ki muhayyerliği sona erdiren de budur. Şayet bu "sözle ayrılma" anlamına gelseydi hadisin ifade ettiği bir anlam olmazdı.

Alimler, Mâlik'in rivayet ettiği hadisteki "muhayyerlik şartıyla yapılan satım akdi hariç" İfadesinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Çoğunluğa göre -ki Şafiî bu görüşün kesin doğru olduğunu söy­lemiştir- bu, ayrılma anına kadar süren muhayyerlikten yapılan bir istisnadır. Yani, İki taraf, birbirinden ayrılmadan önce akdi geçerli kılmayı tercih ederlerse bu durumda satım akdi kesinleşir, birbirinden ayrılmaları şartı geçersiz hale gelir. Şu halde bu ifade ile, "geçerli kılmayı tercih ettikleri satım akdi hariç" anlamı kastedilmektedir.

 

46- Satıcı Muhayyer Olduğunda Satım Akdi Caiz Olur Mu?

 

2113- İbn Ömer radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seüem şunu rivayet etmiştir:

"Muhayyerlik şartı ile yapılan satım akdi hariç, alıcı ile satıcı birbirinden ayrılmadıkları sürece aralarında satım akdi yoktur."

2114- Hakîm İbn Hizam şunu rivayet etmiştir:

"Birbirlerinden ayrılıncaya kadar alıcı ve satıcı muhayyerdir (hadîsin râvîlerinden Hemmâm diyor ki: Yazdıklarım arasında "üç kere tercihde bulunur" ifadesini de buldum) Şayet gerçeği söylerler ve söylemeleri gerekenleri (gizle­meden) açıklarlarsa yaptıkları satım bereketli kılınır. Yalan söylerler ve gizlerler­se belki kâr ederler ancak satımlarının bereketi giderilir."

 

Açıklama

 

Buharî konu başlığı ile bir anlamda, muhayyerliğin yalnızca alıcıya ait oldu­ğunu, satıcının bu hakkı bulunmadığını söyleyenleri reddetmektedir. Çünkü hadis, alıcı ve satıcıyı eşit tutmuştur.

"Aralarında satım akdi yoktur": Yani yaptıkları satım bağlayıcı olmaz.

Hadisin zahiri, satımın bağlayıcı hale gelmesini yalnızca tarafların birbirin­den ayrılmasına veya muhayyerliği şart koşmalarına hasretmektedir. Burada kastedilen bu iki durum haricinde satım akdinin (bozulmasının) caiz olduğudur. Bu durumlardan ikisi gerçekleştiğinde ise satım akdi bağlayıcı hale gelir.

 

47- Bir Şey Satın Alan Kimsenin İki Taraf (Alıcı İle Satıcı) Birbirinden Ayrılmadan Önce Onu Hibe Etmesi, Satıcının Da Buna Tepki Göstermemesi, Köle Satın Alan Bir Kimsenin Satın Alır Almaz Onu Azat Etmesi

 

Tavus bir malı rıza şartı ile satın alıp sonra da satan kimsenin satımının ger­çekleşeceğini ve kârın da ona ait olacağını söylemiştir.

Hz. Peygamber saBaifâhu aleyhi ve seikm ile birlikte bir yolculukta idik. Ben (ba­bam) Ömer'e ait, binmesi zor olan bir deve yavrusuna binmiştim. Ben deveyi kontrol edemiyordum, deve topluluğun önüne geçiyordu. Ömer buna engel olup deveyi geri çeviriyor, ancak deve yine öne geçiyordu. Ömer de tekrar engel olup geri çeviriyordu.

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, Ömer'e: "Bana onu saf buyurdu. Ömer: O senindir ey Allah'ın elçisi! dedi. Hz. Peygamber: "Bana onu sat buyurdu.

Ömer de onu Resûlullah'a sattı. Resûlullah saiiaiıshu aleyhi ve seiiem da bana; "De­ve senindir ey Ömer'in oğlu Abdullah! Dilediğin gibi kullan" buyurdu.[153]

2116- Abdullah İbn Ömer radıyallâhu anh şöyle demiştir:

Ben, mü'minlerin emiri Osman İbn Affân'a onun Hayber'deki bir malı (ara­zisi) karşılığında vadideki bir malımı (arazimi) sattım. Satım akdini yapınca, ben onun akdi bozmasından korkarak gerisin geriye dönüp evinden çıktım. Uygula­ma (sünnet), alıcı ve satıcının birbirinden ayrılmasına kadar muhayyer olması şeklindeydi. Satım akdini kesinleştirdikten sonra bir de baktım ki ona hakkından daha az vermişim (onu aldatmışım)! Çünkü ben onu Semud arazisine üç günlük bir mesafeye yollarken o beni Medine'ye üç günlük bir mesafeye yollamış!

 

Açıklama

 

Bu konu, başlıkta yer alan husus gerçekleştiğinde muhayyerliğin sona erip ermeyeceğini belirtmektedir.

Satın Alınan Malda, Teslim Almadan Önce Tasarrufta Bulunmak

Ibnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: Buharî, konudaki İbn Ömer'in ikinci hadisi ile meclis muhayyerliğini ispat etmeyi istemektedir. Hadisten anlaşıldığına göre alıcı, satın aldığı malda bir tasarrufta bulunur ve satıcı herhangi bir tepki göster­mezse, satıcının muhayyerlik hakkı ortadan kalkar. Nitekim Buharî de bunu anlatmıştır.

İbn Battal şöyle demiştir: Alıcı malda hibe ve azat gibi bir tasarrufta bulunup da satıcı buna tepki göstermediğinde satım akdinin caiz olduğu konusunda alim­ler icma etmekle birlikte, satıcının tepki göstermesi ve razı olmaması halinde ne olacağı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Satım akdinin, bedenen ayrılmaya gerek olmaksızın sözle tamam olacağını kabul edenler bu akdi onaylamaktadır. Satım akdinin, iki tarafın bedenen ayrılmasıyla kesinlik kazanacağını kabul edenler ise bunu onaylamamaktadır. Hadis onların aleyhine delildir. Durum, mutlak olarak İbn Battal'ın dediği gibi değildir.

Satın Alınan Malın, Teslim Alınmadan Önce Başkasına Satılması

Alimler satım akitleri arasında şu şekilde ayrım yapmışlardır: Teslim alma­dan önce yiyecek maddesinin satılamayacağı konusunda ittifak etmişlerdir. Yi­yecek maddesi dışındaki şeylerde İse birkaç görüş vardır:

1- Teslim alınmadan önce hiçbir şey satılamaz. Bu, Şafiî ve Muhammed İbn Hasen'in görüşüdür.

2- Ev ve arazi gibi malların dışındakiler teslim alınmadan önce satılabilir. Bu görüş, Ebû Hanİfe ve Ebû Yusufa aittir.

3- Ölçülen ve tartılan mallar dışında mutlak olarak caizdir. Bu, Evzâî, Ahmed ve İshak'ın görüşüdür.

4- Yiyecek ve içecek maddeleri dışında mutlak olarak caizdir. Bu, Mâlik ve Ebû Sevr'in görüşü olup, İbnü'l-Münzir de bunu tercih etmiştir.

Satın Alman Malda, Teslimden Önce Yapılan Diğer Tasarruflar

Satın alman kölenin teslimden önce azat edilmesi konusunda da alimler ih­tilaf etmiştir. Çoğunluğa göre bu sahih olup, azat teslim alma yerine geçer. Alıcı­nın peşin akitte bedeli ödememesi sebebiyle satıcının hapis hakkının olması ya da olmaması durumu değiştirmez.

En doğru görüşe göre teslim alınmayan malın vakfedilmesi de sahihtir.

Teslim alınmayan malın hibe ve rehnedilmesi konusunda görüş ayrılıkları vardır. Şâfiîlerdeki en doğru görüşe göre ikisi de sahih değildir.

Hadisten Çıkan Sonuçlar

Bu hadis, sahabenin Hz. Peygamber'e ne kadar saygı duyduklarını ve yürü­yüş sırasında onun önüne geçmediklerini göstermektedir.

Hayvanların ilerlemesine mâni olmak caizdir.

Satım akdinde mal sahibinin malını arz etmesi şart değildir. Bu olmaksızın satıcıdan malını satması istenebilir.

Bedeli ödenmeden önce satın alınan malda tasarrufta bulunmak caizdir.

Bu hadis, Hz. Peygamber'in sahabenin durumlarını ne ölçüde gözettiğini, onları mutlu etmeye ne kadar hırslı olduğunu da göstermektedir.

ibn Ömer'in, Hz. Osman'ın yanından çıkması satım akdinin kesinleşmesi, Hz. Osman'ın akdi feshetme hakkının kalmaması içindi.

İbn Ömer'in "ben onu Semud arazisine üç günlük bir mesafeye yollarken o beni Medine'ye üç günlük bir mesafeye yollamış!" sözü şu anlama gelir: Ben, onun satım akdi öncesinde sahip olduğu arazi ile satım akdi sonrası sahip oldu­ğu arazinin mesafesini üç günlük arttırdım. O ise benim daha önceden sahip olduğum arazi ile satım akdi sonrası sahip olduğum arazinin mesafesini üç gün azalttı.

Her iki arazi de orada bulunduğu halde İbn Ömer "Medine'ye" demiştir. İbn Ömer Medine'ye yakın olmayı istediğinden "onu aldatmışım" demiştir.

Bu hadis, satım akdinin yapıldığı yerde bulunmayan bir malın, niteliklerinin belirtilerek satılmasının caiz olduğunu göstermektedir.

Hadis, kişinin kendi maslahatını başkasının maslahatına tercih etmesi konu­suna da temas etmektedir.

Yine hadis, arazinin arazi karşılığı satılabileceğini, satım akdinde meydana gelen aldanma sebebiyle akdin geri çevrilmeyeceğini de göstermektedir.

 

48- Alış Verişte Hilenin Mekruh Olması

 

2117- Abdullah Ibn Ömer'den rivayet edildiğine göre bir adam Hz. Pey-gamber'e saüaiiâhu aieyhi ve seiiem yaptığı satım akitlerinde aldandığını söyledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber karşı tarafa: Aldatmaca yokl der.[154]

 

Açıklama

 

Buharî bir anlamda bu başlıkla; alış verişte hile mekruh olmakla birlikte bu­nun akdi feshetmediğine, ancak hadiste belirtilen olaydan da anlaşıldığı gibi müşterinin muhayyerlik şartı koşması durumunda akdi feshedebileceğine işaret etmektedir.

"Aldatmaca yok!": Bu hadis "malın kıymetini bilmeyen kişi hakkında fahiş aldatmanın söz konusu olması halinde satım akdi geri çevrilir" görüşünü savu­nan Ahmed İbn Hanbel ve iki görüşünden biri böyle olan Mâlik lehine delil gös­terilmiştir. Bu, şu şekilde eleştirilmiştir: Söz konusu kişiye aklının zayıflığı sebe­biyle muhayyerlik hakkı tanınmıştır. Şayet aldatma ile birlikte fesih hakkı söz konusu olsaydı, kişinin muhayyerlik şartını ileri sürmesine gerek olmazdı.

Bu hadis; muhayyerlik şartı ile yapılan satım akdinin caiz olduğuna ve bu hakka yalnızca müşterinin sahip olduğuna delil getirilmiştir.

Hadis, asrı saadette insanların işlerinde hakka ne ölçüde müracaat ettiklerini ve haklar vb. konularda tek kişinin haberi (haber-i vahid) ile amel etmenin caiz olduğunu göstermektedir.

 

49- Çarşı - Pazarlar

 

Abdurrahman İbn Avf şöyle demiştir: Medine'ye geldiğimizde ben (ensardan kardeş kılındığım Sa'd İbn Rebî'e): "burada ticaret yapılan bir pazar var mı?" diye sordum. O da bana: "Kaynuka (Yahudilerinin) pazarı var" dedi. Ben "bana onun yerini gösterin" dedim.

Hz. Ömer radıyaiiâhu anh ".. ..çarşı-pazarlarda alım satımla uğraşmak, beni Hz. Peygamber'in meclislerinden alıkoydu" dedi.

2118- Hz. Ai§e radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'den saüaiiâhu aleyhi ve seiiem şunu riva-yet etmiştir:

"Bir ordu savaşmak üzere Kabe'ye doğru yola çıkar. Beyd&ya gelince ba­şından sonuna kadar herkes yerin dibine batırttır."

Hz. Aişe dedi ki; Ey Allah'ın elçisi! İçlerinde pazara gitmek için yola çıkanlar ve ordudan olmayanlar olduğu halde ordudakilerin tümü nasıl yerin dibine batı-rılır? diye sordum.

Hz. Peygamber saiiaüâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu: "Onların başından sonuna kadar hepsi yerin dibine batınlır. Sonra (kıyamet gününde) niyetlerine göre diriltilirler."

2119- Ebû Hureyre radıvaiiâhu anh, Hz. Peygamber'in saibiiâhu aleyhi ve setiem şöyle buyurduğunu rivayet etti:

"Birinizin cemaatle kıldığı bir namaz, çarşısında veya evinde kıldığı namaz­dan yirmi küsur derece daha üstündür. Bu da şöyle olur: Kişi güzelce abdest alır, yalnızca namaz kılmak amacıyla mescide gider, onu harekete geçiren yal­nızca namaz olur. İşte bu durumda attığı her bir adım için bir derece yükseltilir veya ondan bir günah düşer. Sizden biri, namaz kıldığı yerde bulunduğu sürece, abdestini bozmadıkça ve namaz kıldığı yerde başkasına eziyet ve zarar vermedi­ği müddetçe melekler onun için şöyle dua ederler: Allah'ım onun günahlarını bağışla, Allah'ım ona merhamet et."

Yine Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu: "Sizden birinizi na­mazın beklediği müddetçe o kişi namazda imiş gibi sevap alır."

2120- Enes İbn Mâlik radıyaiiâhu anh şöyle dedi:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem pazardaydı. Bir adam "Ey Ebu'l-Kâsım!" diye seslendi. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ona dönüp baktı. Adam "ben şu kişiye seslenmiştim" deyince Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Benim adımı koyun, ancak benim künyemi vermeyin" buyurdu.[155]

2121- Enes radıyaiiâhu anh şöyle dedi:

Bir adam el-Bakî'de "Ey Ebu'l-Kâsım!" diye seslendi. Hz. Peygamber ona dönüp baktı. Adam "ben seni kastetmedim" deyince Hz. Peygamber "Benim adımı koyun, ancak benim künyemi vermeyin" buyurdu.

2122- Ebû Hureyre ed-Devsî radıyaiiahu anh şöyle dedi:

Hz. Peygamber bir gündüz vakti çıktı. Ne o benimle konuştu, ne de ben onunla konuştum. Nihayet Kaynuka çarşısına geldi. Fâtıma'nm evinin avlusunda oturup "Küçük (yani Hasan) orada mı? Küçük orada mı?" diye sordu. Fâtıma, Hasan'ı bir süre geciktirdi. Ben Fâtıma'nm Hasan'a bir kolye takacağını yahut yıkayacağını sanıyordum. Hasan koşarak geldi. Hz. Peygamber onu kucaklayıp öptü ve "Allah'ım onu ve onu sevenleri sev!" buyurdu.[156]

2123- İbn Ömer'den radıyaiiâhu anh rivayet edilmiştir:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aie^ii w seifem devrinde insanlar şehre gelen kervanlardan (şehrin dışında) yiyecek maddeleri satın alıyorlardı. Bunun üzerine, Hz. Peygamber yiyecek maddelerinin satıldığı pazarlara ulaşıncaya dek kervandakilerin yiyecek maddelerini satmalarını yasaklayan kimseler gönderiyordu.[157]

2124- İbn Ömer radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, yiyecek maddesi satın alan kişinin malını teslim almadıkça satmasını yasakladı.[158]

 

Açıklamalar

 

ibn Battal şöyle demiştir: Bu konuda anlatılmak istenen şey, şeref ve fazilet sahibi kimselerin ticaret yapmasının, çarşı-pazarlara girmesinin mubah olduğu­dur. Buharı bununla, kendi şartına göre sahih olmayan "yeryüzünün en şerli yerleri çarşı-pazarlardır" hadisine işaret etmiş olmalıdır. Bu hadisi Ahmed ve Bezzâr rivayet etmiş, Hâkim de hadisi sahih görerek Cübeyr ibn Mut'İm aracılı­ğıyla Hz. Peygamber'den şu şekilde rivayet etmiştir: "Allah'ın en sevdiği yerler mescitler, en buğzettiği yerler ise çarşı-pazarlardır". Hadisin isnadı hasendir.

Burada kastedilen yalnızca çarşı-pazarların zikredilmesi, Hz. Peygamber döneminde de bunların mevcut olduğu, sahabenin şereflilerinin de geçimlerini temin etmek, yeterli rızık elde etmek ve insanlara muhtaç olmamak için buralara gittiklerini belirtmektir.

"Beyctâ": Mekke ile Medine arasında çorak bir arazinin adıdır.

"Onlar içinde onlardan olmayanlar vardır": Onlarla birlikte yolculuk yaptık­ları halde onlara uymayanlar vardır.

Hz. Âişe hadisine göre Kabe'yi yıkmak maksadıyla savaşa çıkanlar ile birlik­te satım yapmak İçin çıkanlar da helak olur.

Müslim'in rivayetinde şöyle denilmektedir: "Biz: Yolda başka insanlar da olur, dedik. O "Evet, onlar içinde savaş için çıkan, istemediği halde çıkmaya zorlanan ve yolda kalanlar da vardır."

Burada kastedilen, cezalandırmaya sebep olan savaşı istemeyen kimselere niçin azap edileceği bir problem teşkil etmiş buna verilen cevapta ise, oradakile­rin ecellerinin gelmiş olması sebebiyle azabın genel olacağı ancak bundan sonra her birinin niyetlerine göre diriltileceği belirtilmiştir.

Müslim'in rivayetinde şöyle denilmektedir: "Her biri farklı hedefe gittikleri halde hepsi aynı anda helak edilir."

Müslim'de yer alan rivayete göre Ümmü Seleme şöyle demiştir: Ey Allah'ın resulü! Savaşmayı istemeyenin durumu ne olacak? diye sordum. O şöyle cevap verdi: "O da yerin dibine batırıhr. Ancak kıyamet gününde niyeti üzerine dirilti­lir". Yani kötülerin uğursuzluğu sebebiyle hepsi yerin dibine batmlır, sonra hesap görülürken her birine niyetine göre muamele yapılır.

Mühelleb şöyle demiştir: Bu hadis, günah için bir araya gelmiş bulunan bir topluluğun sayısını kendi isteğiyle arttıran kişinin başına da onların başına gelen azabın gerekli bulunduğunu gösterir. Mâlik bu hadise dayanarak içki meclisle­rinde bulunan kimseye, içki içmese bile ceza uygulanması görüşünü kabul etmiş­tir.

Bu hadis, amellerin amel edenin niyetine göre değerlendirileceğini gösterdi­ği gibi, zorunluluk hali dışında zulmedenlerle arkadaşlık etmek, birlikte bulun­mak ve onların sayısını çoğaltmaktan da sakındırmaktadır.

Ebû Hureyre'nin "ne o benimle konuşuyor ne de ben onunla konuşuyor­dum" sözünün anlamı şudur: Hz. Peygamber saiiaiiahu aleyhi w seikm vahyi düşünmüş veya başka bir işle meşgul olmuş olabilir. Ebû Hureyre de Hz. Peygamber'e saygısından dolayı bir şey söylememiş olabilir. Sahabe, Hz. Peygamber'i aleyhi ve seiiem konuşmaya istekli görmediklerinde böyle yaparlardı.

Dâvudî, Hz. Fâtıma'nın evi ile ilgili hadisten bir bölümün düştüğünü yahut iki hadisin birbirine girdiğini söylemiştir. Çünkü Hz. Fâtıma'nın evi Kaynuka çarşısında değildi.

Dâvudî'nin ilk söylediği İhtimal geçerlidir, İki hadisin birbirine girmesi söz konusu değildir.

Müslim bunu Ebû Ömer'den şu lafızla rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber, Be­nî Kaynuka pazarına geldi. Sonra buradan ayrılarak Fâtıma'nın evinin avlusuna geldi".

Hattabî şöyle der: Hadisin Arapça aslında yer alan[159] "lükâ"1 ifadesi "kü­çük" ve "aşağılık" anlamına gelir. Bu hadiste ilki kastedilmiştir. Bu kelimenin ikin­ci anlamının kastedildiği bir hadisi Ebû Hureyre rivayet etmiştir: "Dünyada en mesut kişi aşağılık oğlu aşağılık olacak." Ebu Hureyre'nin, Hz. Fâtıma'nın Ha-san'a taktığını zannettiği ve "Sehâb" diye ifade ettiği şeyin altın ve gümüşü olma­yan fakat güzel kokusu olan bir kolye olduğunu anlatan Hattabi'nin bu açıkla­malarına karşılık Davudi bu kolyenin karanfilden olduğunu söylemektedir.

Hadisten Çıkan Bazı Sonuçlar

Bu hadiste şu hususlar yer almaktadır: Sahabenin Hz. Peygamber'e nasıl saygı gösterdiği, Sahabenin Hz. Peygamberle birlikte yürüdüğü,

Hz. Peygamber'in çarşı-pazara girme ve evin avlusunda oturma konusunda nasıl alçakgönüllülük gösterdiği,

Küçüklere merhamet göstermek, onlarla şakalaşmak, kucaklamak ve öp­mek,

Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hasan'ın fazileti. Hz. Hasan'ın fazileti ile ilgili geniş bilgi ileride gelecektir.380

Alım Satım İşlemleri Bolümü 5. Ciltte Devam Etmektedir.

 



[1] Hadisin geçtiği diğer yerİer: 2467, 3597, 7060.

[2] Ayrıntılı açıklama İçin bk. (Fitneler bölümü, 4. konu).

[3] Hadisin geçtiği diğer yerler: 7125, 7126.

[4] Hadisin geçtiği diğer yerler: 5731, 7133.

[5] Hadisin geçtiği diğer yerler: 7124, 7134, 7473.

[6] Hadisin geçtiği diğer yer; 7132. Bu konuyla ilgili diğer açıklamalar İçin bk. {Fitneler bölümü, 26. konu)

[7] Hadisin geçtiği diğer yerler: 7209, 7211, 7216, 7322.

[8] Abdullah İbn Übey İbn Selûl'ün başını çektiği münafıklar güruhu. Ayrıntılı açıklama için bk.  (Tefsir bölümü, nisa süresiyle ilgili konu)

[9] en-Nisâ 4/88.

[10] Hadisin geçtiği diğer yerler: 4050, 4589.

[11] Ayrıntılı açıklama için bk. (Hükümler bölümü, 45. konu.}

[12] İmam Buharı bu bâb için herhangi bir başlık koymamışta Fakat biz rivayetle bağlantılı olan böyle bir başlık koymayı uygun bulduk.

[13] Ayrıntılı açıklama için bk. (Ezan bölümü, 33. konu.

[14] Hadisin geçtiği diğer yerler: 3926, 5654, 5677,6372.

[15] Ayrıntılı açıklama için bk. (Ensar'ın menkıbeleri bölümü, 46. konu)

[16] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2000 ve 4501.

[17] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1904, 5927, 7492, 7538.

[18] Aslında koku alma sıfatını da Allah'ın diğer sıfatları ve fiilleri gibi değerlendirmek gerekir. Al­lah'ın hiçbir sıfatı yaratılmışların sıfatlarına benzemediği gibi bu sıfatı da yaratılmışların sıfatları­na benzemez. Onun rızası, gazabı, görmesi, bilmesi tamamen kendisine has sıfatlar olup bunla­rın yaratılmışların sıfatına benzemesi mümkün değildir. Aynı şekilde bunların niteliğini, mahiye­tini bizim bilmemiz imkansızdır.

[19] Hadisin geçtiği diğer yer: 3257.

[20] Hadisin geçtiği diğer yerler: 3216, 3666, 7841.

[21] Hadisle İlgili ayrıntılı açıklama için bk. Menkıbeler bölümü, 25. konu.

[22] Hadisin geçtiği diğer yer: 3277.

[23] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1906, 1907.

[24] el-Bakara 2/185.

[25] Aslında her iki görüş de Ramazan kelimesinin; yanmak, aşırı sıcak olmak anlamına gelen i^jÂtj) fiilinden türediğini kabul etmektedir. Fakat Ramazan ayı orucu ile bu isim arasındaki bağlantının nasıl kurulacağı konusunda görüş ayrılığı söz konusudur.

[26] Köşeli parantez içinde tercümesini verdiğimiz bölüm Fethü'l-Bârİ'de yer almaktadır. Ancak İhtisarı yapan Safa ed-Davvî eserine bu bölümü almamıştır. Biz konunun daha rahat anla­şılmasını sağlamak için bu bölümü de tercüme ettik.

[27] el-Hac 22/37.

[28] Hadisin geçtiği diğer yerler: 5065, 5066.

[29] Ayrıntılı bilgi için bkz. Nikâh bölümü, 2. konu.

[30] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1913, 5307.

[31] Hadisin geçtiği diğer yer: 5202.

[32] Ashabın akılla bilinmesi mümkün olmayan konularda arz ettikleri görüşler (itikadı konular, ibadetler, haramlar, helaller) hükmen merfüdur.

[33] ihtisarda Safa ed-Dawî bu bölümü almamış. Fakat biz konu bütünlüğünü sağlayacağını dü­şündüğümüz için bu kısmı tercüme etmeyi uygun bulduk.

[34] Aslında burada İbadetin süresini değiştirme riski de söz konusudur. İbadetlere aslında olmayan müdahalelerde bulunmak ise bidattir ve her bidat sapıklığa sürükler.

[35] El-Bkara 2/187

[36] Mefhûm'un delâleti, lafzın, sözde zikri geçmeyen ve ifade edilmeyen bir şeyin hükmüne dela­let etmesi demektir. Mantûkun delâleti ise, lafzın, sözde zikri geçen ve İfade edilen bir şeyin hükmüne delalet etmesidir, bkz. Zekiyyüddîn Şaban, İslam Hukuk İlminin Esasları, (çev. İbra­him Kâfi Dönmez}, s. 344.

[37] Hadisin geçtiği diğer yerler: 4509, 4510.

[38] Hadisin geçtiği diğer yer: 4511.

[39] Bu rivayetin farklı varyantlarında: "Senin kafan amma da genişmiş ha!" ifadesi bulunmaktadır. Bazı muhaddisler Hz. Peygamber'in (s.a.v) bu ifadeyle Adiyy'in anlayışının kıtlığına işaret ettiği­ni söylemişlerse de bu yoruma katılmak mümkün değildir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v) burada ona şaka yapmıştır ve onun şakaları asla kırıcı, insanların onurunu zedeleyici değildir. Bu ba­kımdan Hz. Peygamber'in (s.a.v) bu sözünü şöyle anlamak onun nezaketine ve nezahetine da­ha uygun olacaktır: "Gece ile gündüzü ayıran şafak senin yastığının altına nasıl girdi, şaşılacak şey doğrusu! Senin yastığın ve bu yastığa koyduğun başın o kadar büyük mü!?" Herşeyin en doğrusunu Allah bilir.

[40] Hadisin geçtiği diğer yer; 1962.

[41] Kitâbü's-savm, Bâb 49, HN: 1965.

[42] KitâbüVsavm, Bâb 48-49, HN: 1962-1965.

[43] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2007, 7265.

[44] Safa ed-Davvî tarafından ihtisar çalışmasına alınmayan köşeli parantez içindeki bu bölüm, gerekli bulduğumuz için Fethü'i-Bârînm aslından tercüme edilerek eklenmiştir.

[45] Muhtasar'da bulunmayan bu bölüm tarafımızdan tercüme edilerek eklenmiştir.

[46] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1930, 1931.

[47] Hadisin geçtiği diğer yer: 1932

[48] Muhtasar'ın sahibi Safa ed-Davvî, bu bölümü eserine almadığı için konu Arapça metinde net olarak anlaşılamamaktadır. Biz konuyu nispeten anlaşılır kılmak için Fethü'l-Bârî'den ilgili bö­lümün özet tercümesini vermeyi uygun bulduk.

[49] İrsal, hadis terimi olarak genelde tâbiûn büyüklerinden birinin İsnadında sahabîyi atlayıp "Hz. Peygamber (s.a.v) buyurdu ki..." veya "Hz. Peygamber (s.a.v) şunu yaptı..." ve benzeri ifade­lerle isnadını Hz. Peygamber'e (s.a.v) ulaştırarak O'ndan rivayette bulunmasına denir. Bu şekil­de nakledilen rivayetlere de "mürsel hadis" denir. Bununla birlikte sahabînin bizzat Hz. Pey-gamber'den (s.a.v) işiterek değil ondan işiten başka bir sahabîden duyarak öğrenip Hz. Pey-gamber'den (s.a.v) kendisi İşitmişçesine rivayet ettiği hadise de sahâbî mürseli denmiştir, bkz. Uğur, Mücteba, Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 164, 338.

[50] Hz. Peygamber'in (s.a.v) hayatta bulunduğu dönem için böyle bir imkan söz konusudur. Fakat Ebû Hüreyre'nİn irsal yoluyla naklettiği bu rivayeti Resûlullah'ın (s.a.v) vefatından sonra almış olması ihtimali de vardır. Dolayısıyla mutlak olarak "doğrudan Resûlullah'tan (s.a.v) işitme im­kanı bulunmasına rağmen..." demek tam olarak doğru değildir.

[51] en-Nur 24/31.

[52] el-Bakara 2/187.

[53] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1937, 2600, 5368, 6087, 6164, 6709-6711, 6821.

[54] Sevîk: Buğday (ya da arpa), hurma ve şekerle yapılan bir çeşit püre, ezme.

[55] Hz. Peygamber'in (s.a.v) elini doğu tarafına uzattığını İmam Müslim'in naklettiği rivayetten anlıyoruz. Zira bu rivayette Resûlullah (s.a.v): "Güneş bu taraftan batıp gecenin karanlığı da şu taraftan bastırırsa artık oruçlu iftar edebilir" buyurmuştur. B'kz. Aynî, Umdetü'I-Kârî, İX, 106

[56] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1955, 1956, 1958, 5297.

[57] Anlaşıldığı kadarıyla Hamza İbn Amr el-Eslemî çok oruç tutan bir sahabi olmasının yanında bu oruçlara düzenli olarak devam etmektedir. Dolayısıyla onun: "devamlı oruç tutuyorum" şeklin­deki sözünü "düzenli ve sık aralıklarla oruç tutuyorum" şeklinde anlamak da mümkündür. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir. (Mütercim)

[58] Mekke ile Medine arasında bulunan, Mekke'ye 42 mil uzaklıktaki bir yer ismi.

[59] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1948, 2953, 4275-4279.

[60] el-Bakara, 2/185.

[61] el-Bakara, 2/185,

[62] el-Bakara, 2/185

[63] et-Bakara 2/184.

[64] el-Bakara 2/185

[65] et-Bakara 2/184.

[66] Âyette geçen, kelimesi Nâfî' ve İbn Zekvân kıraatlerine göre şeklinde çoğul okunur. Buhârî ravilerinden Ebu Zer'in naklide buna uygundur, bk. Kastalânî, İrşâd, X, 49.

[67] Ayrıntılı bilgi için bkz. Kitâbü't-tefsîr, Bâb 25, HN: 4505.

[68] el-Bakara 2/185.

[69] el-Bakara 2/185.

[70] Fazlalık bulunan kıraatlerin Kur'an olarak sayılıp sayılmayacağı konusu ihtilaflıdır. Bazı ilim adamları bunlan Kur'an'dan bir vecih sayarken, bir kısım alimler ise bunların Kur'an'dan olma­yıp sadece tefsir kabilinden olduğunu ve daha sonra gelenlerin bunları Kur'an'dan sandıklarını savunmuşlardır. Zehebî'ye göre doğru olan görüş de budur. (Zehebi, Muhammed Hüseyin, et-Tefsir ue'l-müfessirûn, Daru'l-kalem, Beyrut ty., I, 43; Gümüş, Sadreddin, Kur'an Tefsirinin Kaynaktan, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1990, s. 44).

[71] Bu ifade ana metinde (hakkın çeşitli yönleri) diye geçmektir

[72] Sevîk: Buğday {ya da arpa), hurma ve şekerle yapılan bir çeşit püre, ezme.

[73] Hz. Peygamber'in (s.a.v} elini doğu tarafına uzattığını İmam Müslim'in naklettiği rivayetten anlıyoruz. Zira bu rivayette Resûlullah (s.a.v): "Güneş bu taraftan batıp gecenin karanlığı da şu taraftan bastırırsa artık oruçlu iftar edebilir" buyurmuştur, bkz. Aynî, Umdetü'l-Kâri, IX, 106.

[74] Hz. Peygamber'în (s.a.v) emri karşısında inatla direnç göstermek ve bu emre muhalefet etmek haramdır. Hak karşısında böyle direnen kimselere muannid denir.

[75] Sevîk; Buğday (ya da arpa), hurma ve şekerle yapılan bir çeşit püre, ezme.

[76] Sevîk; Buğday (ya da arpa), hurma ve şekerle yapılan bir çeşit püre, ezme.

[77] el-Bakara 187.

[78] Hadisin geçtiği diğer yer 7241.

[79] el-Ahzab21

[80] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1966, 6851, 7242, 7299.

[81] 4325. hadis.

[82] Hadisin geçtiği diğer yer: 6139.

[83] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1970, 6465.

[84] 3561. hadis.

[85] Hadisin geçtiği diğer yerler: 6334, 6344, 6378, 6380.

[86] Türkçemizdeki "misafir umduğunu değil bulduğunu yer" ifadesi de bu anlamı ifade etmektedir.

[87] Hadisin geçtiği diğer yer: 6466.

[88] Hadîsin geçtiği diğer yer: 5571

[89] Hadisin geçtiği diğer yerler: 6705, 6706.

[90] Diğer bir rivayet "Âişe'nin babası Hz. Ebû Bekir de o günlerde oruç tutardı" şeklindedir.

[91] Hadisin geçtiği diğer yerler: 3397, 3943, 4680, 4737.

[92] Beş hükümden kasıt şunlardır: 1. Vacip, 2. Mendup, 3. Mubah, 4. Mekruh, 5. Haram.

[93] 6982. hadis.

[94] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2019, 2020.

[95] Hadisin geçtiği diğer yer: 2022.

[96] el-Bakara, 2/187.

[97] 295, 296. hadisler.

[98] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2033, 2034, 2041, 2045.

[99] Hadisin geçtiği diğer yerİer: 2043, 3144, 4320, 6697.

[100] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2038, 2039, 3101, 3281, 6219, 7171.

[101] 6697. hadis.

[102] Hadisin geçtiği diğer yer: 4998.

[103] el-Bakara, 2/275.

[104] el-Bakara, 2/282.

[105] el-Cuma, 62/10-11

[106] En-Nisa,4/29

[107] Hadisin geçtiği diğer yer: 3780.

[108] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2293, 2781, 2937, 5073, 5148, 5153, 5155, 5167, 6082, 6386.

[109] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2218, 2421, 2533, 2745, 4303, 6749, 6765, 6817, 7182.

[110] Hadisin geçtiği diğer yer: 2431.

[111] Hadisin geçtiği diğer yerler: 5507, 7398.

[112] el-Cuma 62/11.

[113] En- Nur 24/37.

[114] 2060. hadisin geçtiği diğer yerler: 2180, 2497, 3939. 2061. hadisin geçtiği diğer yerler: 2181, 2498, 3940.

[115] el-Cuma 62/1.

[116] Hadisin geçtiği diğer yerler: 6245, 7353.

[117] en-Nahl, 16/14.

[118] en-Nur 24/37.

[119] Hadisin geçtiği diğer yerler: 5192, 5195, 5360.

[120] Hadisin geçtiği diğer yer: 5968.

[121] Ayrıca bkz. 6447. hadis. er-Rikak bölümünde zenginin fakiri kendi nefsine tercihinin sevabı anlatılacaktır.

[122] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2096, 2200, 2251, 2252, 2386, 2509, 2513, 2916, 4467.

[123] Hadisin geçtiği diğer yer: 2508.

[124] 2508. hadis.

[125] Hadisin geçtiği diğer yerler: 3417, 4713

[126] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2391, 3451.

[127] Hadisin geçtiği diğer yer: 3480.

[128] Hadisin geçtiği diğer yerler. 2082, 2108, 2110, 2114.

[129] 2201 Hadis

[130] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2456, 5434, 5461.

[131] 2201 Hadis

[132] el-Bakara 2/275.

[133] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2238, 5347, 5945, 5961.

[134] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2675, 4551. Âl-i İmran 4/77.

[135] Bu ve bundan sonraki bölümlerde aslında mesleği yapan kişinin niteliği verilmekle birlikte, biz burada doğrudan mesleğin kendisinin verilmesinin daha uygun olacağını düşünerek başlıkları buna göre belirledik.

[136] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2375, 3091, 4003, 5793.

[137] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2275, 2425, 4732, 4733, 4734, 4735. Meryem 19/77-78.

[138] 4732. hadis.

[139] Hadisin geçtiği diğer yerler: 5379, 5433, 5435, 5436, 5437, 5439

[140] 5379. hadis.

[141] 2116. hadis.

[142] el-Bakara 2/198.

[143] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2858, 5093, 5094, 5753, 5772.

[144] Hadisin geçtiği diğer yerler: 3142, 4321, 4322, 7170.

[145] Hadisin geçtiği diğer yer: 5534. hadis.

[146] 5534. hadis.

[147] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2210, 2277, 2280, 2281, 5696

[148] 2281. hadis.

[149] Hadisin geçtiği diğer yerler: 3224, 5181, 5957, 5961, 7557.

[150] 5957 hadis

[151] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2109, 2111, 2112, 2113, 2116.

[152] Çünkü akit zaten muhayyerlik şartına bağlandığından ayrıca medis muhayyerliği tanınmasına gerek kalmamıştır.

[153] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2610, 2611.

[154] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2407, 2414, 6964.

[155] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2121, 2537.

[156] Hadisin geçtiği yer: 5884.

[157] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2131, 2137, 2166, 6852.

[158] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2126, 2133, 2136.

[159] Bkz. 3749. hadis.