Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Namaz - 05 Namaz3 - Namaz Layiki

Namaz - 05 Namaz3

133 - Namazın (Rek'at Sayısın) Da Şek Edip Doğruyu Taharri Eden  (Araştıran) Hakkında Gelen Hadîsler Babı 7

134 - (Dört Rek'atu Namazda) Sehven İkinci Veya Üçüncü Rek Atten Selâm Veren Hakkındaki Bâb. 8

135 - Sehiv Secdelerinin Selâmdan Önce Olduğu Hakkında Gelen (Hadîsler)  Babı 10

136 - Sehiv Secdelerini Selâmdan Sonra Yapan Hakkında Gelen (Hadisler) Bâbı 11

Sehiv Secdesinin Selâmdan Önce Veya Sonra Yapılacağına Dâir Âlimlerin Görüşleri 11

137 - Namaz Üzerine Bina Etmek  Hakkında Gelen (Hadisler) Babı 12

138 - Namaz İçinde Apdesti Bozulan Kimsenin Nasıl Ayrılıp Gideceği Hakkında Gelen  (Hadis) Babı 16

139 - Hastanın Namazı Hakkında Gelen (Hadîsler) Babı 16

140 - Nafile Namazı Oturarak Kılmak Hakkında Bir Bâb. 17

141 - Oturarak Namaz Kılanın Sevabı, Ayakta Namaz Kılanın Sevabının Yarısı Kadardır Babı 18

142 -  (Son)  Hastalığında Resûlullah (Sallallahü Aleyhi Ve Sellemkin Namaz Kılışı Hakkında Gelen (Hadisler)  Babı 19

143 - Resûlullah (Sallallahü Aleyhî Ve Sellemjtin, Ümmetinden Bir Adamın Arkasında Namaz Kılması 22

Hakkında Gelen (Hadîs)  Babı 22

144 - İmam, Kendisine Uyulsun, Diye İmam Edilir  (Hükmü)  Hakkında Gelen Hadîsler Babı 23

145 - Sabah Farzındaki Kunût Hakkında Gelen (Hadîsler)  Babı 25

Sabah Namazında Kunut Okunup Okunmıyacağı Hususundaki Dört Mezhebin Görüşü. 27

146 - Namazda Yılan Ve Akrebi Öldürmek Hakkında Gelen (Hadîsler) Babı 28

147 - Sabah Namazından Sonra Ve İkindi Namazından Sonra Namaz Kılmaktan Nehiy Babı 29

Bu İki Vakitte Nafile Kılmak Hakkındaki Âlimlerin Görüşleri 30

148 - Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Saatlar Hakkında Gelen (Hadîsler)  Babı 30

149 - Mekke'de Her Vaklt Namaz Kılınabileceği Hakkında Gelen  (Hadîsler) Babı 32

150 -  (Farz) Namazı (İhtiyar)  Vaktinden Tehir Ettikleri Zaman Hakkında Gelen   (Hadîsler)   Babı 32

151 -  (Savaşta)   Tehlike Zamanında  Namaz Kılmak Hakkında Gelen Hadîsler Babı 34

152 - Küsûf  (Güneş Ve Ay Tutulması)  Namazi Hakkında Gelen Hadisler Babı 36

153 - İstiska  (Yağmur Dileme) Namazı Hakkında Gelen Hadîsler Babı 39

154 - İstiskadaki Duâ Hakkında Gelen Hadisler Babı 41

155 - İki Bayram Namazı Hakkında Gelen  (Hadîsler)  Babı 42

156 - İki Bayram Namazında İmamın Kaç Tekbir Alacağı Hususunda Gelen Hadîsler Babı 45

Zevâid Tekbirlerinin Hükmü. 46

157 - İki Bayram Namaz1ndaki Kıraat Hakkında Gelen   (Hadîsler)   Babı 46

158 - İki Bayramdaki Hutbe Hakkında Gelen   (Hadîsler)   Babı 47

159 - Bayram Namazından Sonra Hutbeyi (Dinlemek İçin)  Beklemek Hakkında Gelen (Hadîs)   Babı 48

160 - Bayram Namazından Önce Ve Sonra Namaz Kılmak Hakkında Gelen Hadîsler Babı 48

161 - Bayram Namazına Yürüyerek Çıkmak Hakkında Gelen Hadîsler Babı 49

162 - Bayram Günü Bayram Namazına Bir Yoldan Gitmek Ve Başka Bir Yoldan Dönmek Hakkında Gelen   (Hadisler)   Babı 50

163 - Bayram Günü Taklis (Def Çalmak Ve Nagme İle Söz  Soylemek)  Hakkında Gelen Hadîsler Babı 50

164 - Bayram Günü Harbeyi  (Kısa Mızrakı Sütre Yapmak) Hakkında Gelen (Hadîsler) Babı 52

165 - Kadınların Bayramlarda Namaza Çıkmaları Hakkında Gelen Hadîsler Babı 52

Kadınların Bayram Namazına Gitmeleri Hakkında  Âlimlerin Görüşleri 53

Bayram Namazının Hükmü. 54

166 - Bir Günde İki Bayram  (Bayram Ve Cuma) Toplandığı Zaman Hakkında Gelen (Hadisler)   Babı 54

167 - Yağmur Olduğu Zaman Bayram Namazını Mescidde Kılmak Hakkında Gelen (Hadîsler)  Babı 55

168 - Bayram Günü Silâh Taşımak Hakkında Gelen  (Hadîs)   Babı 56

169 - Her İki Bayramda Boy Abdestı Almak Hakkında Gelen  (Hadisler)   Babı 57

170 - Her İki Bayram Namazı  Vakti Hakkındaki  Bâb. 57

Bayram Namazının En Faziletli Vakti 57

171 - Gece Namazını İki (Şer)  Rek'at Kılmak Hakkında Gelen   (Hadisler)  Babı 58

172 - Gece Ve Gündüz (Nafile)   Namazın İkişer İkişer (Rekat) Kılınması Hakkında Gelen   (Hadîsler)  Babı 59

Gece Ve Gündüz Nafilelerinin Kaçar Rek'atından Sonra Selâm Verileceği Hususunda Âlimlerin Görüşleri 59

173 - Ramazan Ayı Kıyam   (= Teravihle İhyası) Hakkında Gelen  (Hadîsler)   Babı 60

Teravih Namazı Kaç Rekattır ?. 62

174 - Gece İbâdetine Kalkmak Hakkında Gelen  (Hadisler)  Babı 63

175 -  Eşini Geceleyin  (Namaz İçin) Uyandıran Hakkında Gelen (Hadisler) Babı 66

176  - Kur Anı Güzel Sesle Okumak Hakkında Bir Bâb. 67

Nağme Ve Musikî Makamla Kur'an Okumak. 68

177 - Gece Hizbine Uyanmayan Hakkında Gelen Hadîsler Babı 71

178 - Kur'an'ın Kaç Günde Hatmedilmesinin Müstahab Olduğu Hakkında Bir Bâb. 72

179 - Gece Namazındaki Kıraat Hakkında Gelen Hadisler Babı 74

180 - Adam Gece Namazına Kalktığı Zaman  (Okuyacağı)  Duâ Hakkında Gelen Hadisler Babı 76

18l -  Geceleyin Kaç Bek'at Namaz Kılınacağı Hakkında Gelen   (Hadisler)   Babı 78

182 - Gecenin Hangi Saatlerinin Efdal Olduğu Hakkında Gelen  (Hadisler)   Babı 81

183 - Yeterli Olduğu Umulan Gece İbâdeti Hakkında Gelen Hadisler Babı 82

184 - Namazda Uykusu Gelen Adam Hakkında Gelen Hadîsler Babı 83

185 - Akşam Ve Yatsı Arasında Namaz Kılmak Hakkında Gelen Hadîsler Babı 85

186 - Nafileyi Evde Kılmak Hakkında Gelen Hadîsler Babı 85

187 - Duhâ   (Kuşluk)   Namazı Hakkında Gelen Hadîsler Babı 86

188 - İstihare Namazı Hakkında Gelen Hadisler Babı 88

189 - Hacet Namazı Hakkında Gelen Hadîsler Babı 89

190 - Teşbih  Namazı Hakkında Gelen Hadisler Babı 91

191 - Şaban Ayının Onbf.Şinci Gecesi Hakkında Gelen Hadisler Babı 93

192 - Şükür Namazı Ve Secdesi Hakkında Gelen Hadisler Babı 95

193 - Namazın Günahlara Keffâret Olduğuna Dâir Gelen Habisler Babı 96

194 - Beş Vakit Namazın Farziyeti Ve Bunları Muhafaza   (= Devam)  Etmek Hakkında Gelen Hadisler Babı 99

195 -  (Mekke'deki)  Mescid-İ Harâm'da Ve (Medine'deki)   Mescid-İ Nebevî'de Kılınan Namazın Fazileti Hakkında Gelen Hadîsler Babı 102

196 - Kudüs'teki Mescîd-İ Aksâ'da Namaz Kılmak Hakkında Gelen Hadîsler Babı 103

197 - Küba Mescidinde Kılınan Namaz Hakkında Gelen Hadisler Babı 106

199 - Mescid-İ Nebeviye Minber Konulma Babı 107

201 - Çok Secde Etmek Hakkında Gelen Hadisler Babı 108

Bu Bâbtaki Hadîslerden Çıkarılan Fıkıh Hükümleri 109

202 - Kulun İlk Hesaba Çekileceği Şey Namazdır, Hakkında Gelen Hadîsler Babı 110

203 - Farz Namazın Kılındığı Yerde Nafile Namazın Kılınması Hakkında Gelen Hadîsler Bâb. 110

204  -  Mescidde Muayyen Bir Yeri Yurt Eüınip Dâima Orada Namaz Kılmak Hakkında Gelen Hadîsler Babı 111

205 - Ayakkabının Namazda Çıkarılacağı Zaman Nereye Konulacağı Hakkında Gelen Hadisler Babı 112

 


133 - Namazın (Rek'at Sayısın) Da Şek Edip Doğruyu Taharri Eden  (Araştıran) Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

1211) Abdullah bin .Mes'ud (Radıyattâhü anhyden: Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) (bize) bir namaz kıl­dırdı. Fazla mı kıldı, eksik mi kıldı bilemJyeceğim. Efendimiz, na­mazdan sonra (durumu bize) sordu. Biz O'na (durumu) anlattık. Bu­nun üzerine Efendimiz bacağını büktü ve kıble'ye dönerek iki secde etti. Sonra selâm verdi. Selâmdan sonra yüzünü bize çevirerek :

«Eğer namaz hakkında yeni bir şey olsaydı ben size onu haber verirdim. Ben de ancak bir insanım sizin gibi unuturum. Bunun için ben unuttuğum zaman bana hatırlatınız. Ve hanginiz namaz (rek'at-lerin)da şek ederse doğruya en yakın olanı taharri etsin (araştırsın) de namazını onun üzerine tamamlasın. Selâm versin ve iki defa secde etsin» buyurdu." [1]

 

İzahı

 

Bu hadîsi Buharı, Müslim, Nesâî ve Ahmed de az lâfız farkıyla rivayet etmişlerdir.

Kılınan namazın öğle namazı olduğu. Abdullah (Radı-yallâhü anhJ'tan olan başka rivayetlerde belirtilmiştir. Nitekim mü­ellifin 1205 nolu hadisinde belirtilmiştir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhive Seilem) in kıldırdığı namazda fazlalık mı, noksanlık mı olduğu hususunda burada bir tereddüt kay­dedilmişse de diğer rivayetlerde fazlalık olduğu belirtilmiştir. Mü­ellifin yukarıda numarasını yazdığım hadîsinde fazlalık olduğu ke­sinlikle belirtilmiştir.

Bu hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) duruma muttali' olunca sehiv secdesi yapıp selâm verdikten sonra sahâbilere hitaben: «Eğer namaz hakkında...» buyurmuştur.

1203 nolu hadiste ise Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)'in önce hitabede bulunduğu, sonra sehiv secdesi yaptığı belirtilmiştir. Buradaki rivayetin âlimlerce tercih edildiğine dâir gerekli bilgiyi orada vermiştik. Burada tekrarlamaya gerek görmüyorum.

Hanefi âlimleri bu hadisi delil göstererek: Rek'at sayısın­da şek eden kişi, eşit olan ihtimallerden hangisinin doğru olduğu hususunda gereken taharri (araştırma) yi yapar ye kuvvetli gördü­ğü ihtimâle namazını bina ederek tamamlar, demişlerdir.

El-Menhel yazarı bu konuda şöyle der:

"Taharri etmekten maksad, doğruya en yakın olan ihtimâli araş­tırıp sekten kurtulmaktır. Eğer araştırma sonunda durum aydınlığa kavuşursa ona göre hareket eder. Eğer tereddüdü aynen devam ederse, kesin olan az rek'at sayısını esas tutarak namazını tamam­lar.

Taharri ile kasdedilen mânâ hususunda ihtilâf vardır: Bâzıları: Taharri zann-ı galip ve kuvvetli ihtimâli tutmaktır, de­mişlerdir.   M ü s 1 i m ' in   yaptığı rivayetlerin zahiri buna uyar.

El-Fetih'te beyan edildiğine göre Ebû Hanife: Eğer şek ilk defa vuku bulursa kişi zann-ı galibe göre namazını tamamlar. Zann-ı galibi yoksa, yâni iki tarafı eşitse, kesin olan rek'at sayısına göre namazını tamamlar, demiştir.

Ş â f i i 1 e r : Taharri, rek'at sayısı hakkındaki zann-ı galibi tutmak değil, kesin olan az rek'at sayısını tutmaktır. Çünkü müslü-manm boynunda kesin borç durumunda olan namaz, ancak kesin bilgi ile ikmâl edilmekle onun zimmetinden çıkar, demişlerdir.

îbn-i Hibbân ise "Taharri" ile kesin bilgiye bina etme­nin ayrı ayrı şeyler olduğunu şöyle beyan etmiştir: 'Bina etmek, me­selâ : Üç rek'at mı dört rek'at mı diye şek edilmesi hâline mahsus­tur. Bu takdirde kişi şekki atıp kesin bildiği rek'at sayısına bina et­mek zorundadır. Taharri ise, kişinin namazdan ne kıldığım bilmeme­si, hâline aittir. Bu takdirde gerekli araştırmayı yapar ve namazını zann-ı galibe bina eder. Şu halde taharri ile, kesin bilgiye bina et­mek, tamamen ayrı şeylerdir.

Taharri ve kesin bilgiye bina etmenin aynı şey olduğunu söyliyen Şafii, Dâvûd velbn-i Hazm'ın kavli nakledildikten sonra   Nevevi' nin   şöyle dediği beyan ediliyor:

'Cumhur: Taharri bir şeyi kasdetmektir, demiştir. Hadisin:  cümlesinin mânâsı:

«Doğru olanı kasdetsin ve ona göre amel etsin* demektir. Doğ­ruyu kasdetmek, kesin bildiğine bina etmektir. O da az olan rek'at sayısıdır,' demiştir.

En-Neyl yazarı: Bence 'Az rekat sayısına bina etmek,' 'Kesin bilgiye bina etmek,' ve 'Doğruyu araştırmak' emrini veren hadîsler arasında bir ihtilâf yoktur. (Bilindiği gibi 1209 nolu Abdurrah-m â n (Radıyallâhü anh)'ın hadîsi, az rek'at sayısına bina etmeyi; 1210 nolu E b û S a i d (Radıyallâhü anh)'in hadîsi, kesin bil­diğine bina etmeyi ve 1211 nolu Abdullah (Radıyallâhü. anh)'in hadisi, doğruya en yakın olanı taharri etmeyi emrediyorlar.) Çünkü lügatte taharri, doğruya en uygun olanı demektir. Rek'at sayısında şek belirdiği zaman Peygamber (Saljallahü Aleyhi ve Sellem) tahar-rî'yi, kesin bildiğine bina etmeyi ve az rek'at sayısına bina etmeyi emretmiştir. Lügat manâsıyla taharri etmek neticesinde şek çembe­rinden çıkmak mümkün ise; ki bu da ancak yakinen bilmekle müm­kündür. Şüphesiz taharri, az rek'at sayısına bina etmeye tercih edi­lir. Çünkü az rek'ate bina etmenin câizliği, gerçeğin hatırlanmaması şartına bağlıdır: Taharri neticesinde gerçek olanı hatırlanınca mes'e-le hallolmuş olur. Araştırma neticesinde doğrusu hatırlanmazsa, lü­gat manâsıyla taharri gerçekleşmemiş olur. Ancak az rek'at sayısı­na bina edilince lügat manâsıyla taharri de gerçekleşmiş olur. Şu hal­de hadisler arasında bir ihtilâf yoktur.' demiştir.

Merhum müellifimizin, taharri ile ilgili hadîsi, ayrı bâbta riva­yet etmesi taharriyi H a n e f î' ler gibi zann~ı gâlib mânâsına al­dığına bir işaret sayılabilir. Keza müellifin rivayet ettiği taharri hadîsindeki: "Doğruya en yakın olanı ta­harri etsin» cümlesinin zahiri de bu mânâya uygun görülür. Fakat Müslim' deki   cümle böyle değildir. Ordaki cümle :

«Doğruyu taharri etsin.» diye geçer. Müellifin bundan sonraki ha­dîsinde geçen cümle ise   Müslim' inkinin aynısıdır.

 

1212) Abdullah bin Mes'ud (Radtyallâkü ü«A)'den; Şöyle demiştir: Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmuştur t

«Biriniz namaz rek'atleri sayısında şek ettiği zaman doğruyu ta­harri etsin, sonra iki secde etsin.»

Tan afisi; Asıl olan budur. Bunu reddetmeye kimsenin gücü yet­mez, demiştir." [2]

 

İzahı

 

N e s â i de bu hadisi rivayet etmiştir. Hadisin râvisi yine A b -dullah bin Mes'ud (Radıyallâhü anh)'dır. Bir önceki ha­dîse göre kısadır. Ancak yukarıda belirttiğim gibi bir önceki hadiste; «...doğruya en yakın olanı taharri etsin.» buyurulmuştur. Burada ise; -...doğru olanı taharri etsin.» buyurulmuştur. [3]

 

134 - (Dört Rek'atu Namazda) Sehven İkinci Veya Üçüncü Rek Atten Selâm Veren Hakkındaki Bâb

 

1213) (Abdullah) bin Ömer (Radtyattâhü anhümâ)'dan: Şöyle de­miştir :

Resul ullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (öğle veya ikindi na­mazında) iki rek'attefn sonra) unutarak selâm verdi. Zülyedeyn de­nilen bir adam. Efendimize:

—  Yâ Resûlallah! Namaz kısaldı mı, yoksa unuttun mu? diye sordu. Efendimiz:

—  «Ne namaz kısaldı, ne de ben unuttum.» buyurdu. Zülyedeyn: Efendimize t

—  O halde (arzedeyim) : Sen İki rekat namaz kıldın!, dedi. Efen­dimiz, (bu kere orada bulunanlara) :

—  «Zülyedeynin dediği gibi midir?» diye sordu.  (Sahâbiler:)

—  Evet diye cevap verdiler. Bunun üzeıine Peygamber  (Sallal-lâhü Aleyhi ve Sellem) öne geçerek iki rek'at (daha) kıldırdı. Sonra sehvin iki secdesini etti."

 

1214) İbn-i Şîrîn (Radtyallâkü anh)'den rivayet edildiğine göre; Ebû Hüreyre (Radtyallâkü anh) şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir defa) bize öğle ve ikindi namazlarından birisini iki rek'at olarak kıldırıp selâm verdi. Sonra mescidin içinde bulunan ve (hutbe okunurken) dayandığı hur­ma kütüğüne doğru kalkıp ona dayandı. Cemaatın acele edenleri: Namaz kısaldı dedikleri halde mescidden çıktılar. Cemâatin içinde Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) ile Ömer (Radıyallâhü anh) de vardı. Bu iki zât. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e birşey söyle­mekten çekindiler. Cemâat arasında Zûlyedeyn ismi verilen elleri uzun bir adam da bulunuyordu. Bu adam:

—  Yâ Resûlallah!    Namaz kısaldı mı?    Yoksa sen unuttun mu diye sordu. Bunun Üzerine Efendimiz:

—  «Namaz kısalmadı, ben de unutmadım» diye cevap buyurdu. Zûlyedeyn (Radıyallâhü anh) :

—  Şüphesiz sen ancak iki rek'at kıldın, dedi.   (Bu defa)  Efen­dimiz  :

—  «Zülyedeyn'in dediği gibi midir?» diye   (oradakilere)   sordu. (Onlar:)

—  Evet, dediler, Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) demiştir ki i Bu­nun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaza kalk­tı. İki rek'at daha kıldı, sonra selâm verdi, sonra iki secde etti, sonra selâm verdi." [4]

 

İzahı

 

1 b n-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in hadîsini E b ü D â -v û d   da rivayet etmiştir.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini T i r m i z i dışındaki diğer Kütüb-i Sitte sahipleri. Mâlik, Dârekutni ve   İbn-i   Hibbân   rivayet etmişlerdir.

Kıldırılan namazın öğle namazı mı, ikindi namazı mı olduğu hususundaki tereddüt îbn-i Şirin (Radıyallâhü anh)'e aittir. Nitekim B u h â r î' nin bir rivayetinde îb n - i S î r i n (Ra­dıyallâhü anh) : Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh), hangi na­maz olduğunu ismen bana söylemişti, lâkin ben unuttum, demiştir. Bâzı rivayetlerde ikindi namazı olduğu zannı vardır.

El-Fetih yazarı: 'Bu husustaki ihtilâfın râvilerden ileri geldiği açıktır. Olayın iki defa vuku bulduğu yolunda yapılan yorum, uzak­tır. N e s â î' nin bir rivayetine göre tereddüt, Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den gelmedir. Öyle anlaşılıyor ki Ebû Hü­reyre (Radıyallâhü anhî olayı anlatırken bazen tereddüt etmiş­tir. Bir başka zaman rivayet ederken zannı gâlib ile öğle namazı olduğunu, diğer bir zaman ikindi namazı olduğunu ifâde ederken ke­sin konuşmuştur. Bu şek, İ b n - i S i r î n (Radıyallâhü anh)'e de intikal etmiştir. Tereddüdün sebebi şu olabilir: Olayda bulunan şer'i hükümlere gereken önem verildiği için hangi namaz olduğu üzerin­de durulmamıştır. Çünkü şer'i hükümlerin değeri bakımından Öğle namazı ile ikindi namazı arasında bir fark yoktur. El-H ırbak kıssası hakkındaki 1mr â n (Radıyallâhü anh)'in (1215 nolu) ha­disinde olayın ikindi namazında vuku bulduğu hususunda ittifak var­dır. Eğer Zü 1 y e d e y n (Radıyallâhü anh) kıssası ile E 1 - H ı r -bak   kıssasının aynı olay olduğunu ve bu iki ismin aynı zâta âit olduğunu söylersek olayın ikindi namazında meydana geldiği riva­yeti tercih edilir,' demiştir. İ m r a n (Radıyallâhü anh)'ın hadî­sinin zahirine göre olay ayrıdır. Çünkü üç rek'atten sonra selâm ve­rilmiştir. Oranın izahına müracaat.

El-Menhel yazarı Zülyedey n (Radıyallâhü anh) in adı­nın el-Hırbâ k olduğunu söyliyerek âlimlerin ekserisinin bu görüşte olduğunu beyân etmiştir. Tıybî ise: Zülyedeyn (Radıyallâhü anh) 'in lâkabı e 1 - H ı r b â k ' tır, adı ise Ümeyr'-dir, demiştir.

Aşiyy t Öğle zamanı ile Güneş'in batış zamanı arasındaki süre­dir. Bâzıları öğle ile ertesi günü sabahına kadar geçen süreye de­nildiğini söylemişlerdir.

Seraân: Namaz bittikten sonra cemaattan acele ederek mescid-den ilk çıkanlardır.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) olay günü dört rek'at-li farzın ikinci rek'atinden sonra selâm vermiş, sonra mescidin kıb­le yönünde bulunan hurma kütüğüne dayanarak ayakta durmuştur. Mescidde minber yapılıncaya kadar Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu ağaca dayanarak hutbe okurdu. Peygamber (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem)'in o esnada kızgın olduğu bâzı rivayetlerde be­lirtilmiştir. El-Menhel yazarı: Müslümanların bir işinden dolayı kız­gın olduğu muhtemeldir, demiştir.

E b û Bekir (Radıyallâhü anh) ve Ömer (Radıyallâhü anh), efendimizin mübarek yüzündeki kızgınlığı sezdikleri için son­suz saygı ve ta'zimleri nedeniyle namazdaki durumla ilgili bir şey söylemekten çekinmişler. Fakat Zülyedeyn (Radıyallâhü anh)'in ilme düşkünlüğü kendisine galebe çalarak soru sormuştur.

Zülyedeyn kelimesinin lügat mânâsı 'iki el şahabı' demektir. Bu­radaki rivayette belirtildiği gibi kollarının uzunluğu dolayısıyla Ona bu lâkabın efendimiz tarafından verildiği el-Menhel'de söylenmiştir. Muhtemelen hayırseverliği ve cömertliği nedeniyle ona bu lâkap ve­rilmiştir. K u r t u b i böyle demiştir. İbn-i Kuteybe ise: O her iki eliyle ayni işleri yapabildiği için ona böyle denilmiştir, der.

Peygamber (Sallallahü Aleyh ve Sellem) namazı dört rekat ola­rak kıldırdığına inandığı için soruya cevap olarak : «Namaz kısal-madı, ben de unutmadım» buyurmuştur. Peygamberlerin bir şeyi unu­tup unutmıyacağı hususundaki gerekli izah 129. bâbta verilmişti.

Zülyedeyn {Radıyallâhü anh). Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e iki rek'at kıldırdığını bildirince efendimiz duru­mu cemaata sormuş, cemâat da Zülyedeyn (Radıyallâhü anh)'i doğrulamıştır.

Şöyle bir soru hatıra gelebilir. Zülyedeyn (Radıyallâhü anh) ve arkadaşları namaz içindeyken nasıl konuşmuşlardır? Bu­na şöyle cevap verilir: Onlar, namazda olduklarını kesinlikle bilmi­yorlardı. Çünkü rek'at sayısının bir ilâhî emirle dörtten ikiye inme­sini mümkün görüyorlardı. Bunun içindir ki: Namaz kısaldı mı? şek­linde soru sorulmuştur.

N e v e v î : 'Sahâbilerin söz konusu konuşması, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'le bir konuşmadır. Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) ile konuşma bizce ve başkalarınca namazı bozmaz', demiştir.

Sahâbilerin Zü 1 y e d e y n (Radıyallâhü anh)'i doğrulama­sı üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tekrar namaza durarak kalan iki rek'ati de kılmıştır. Ancak Ebû Davud'un bir rivayetinden anlaşıldığına göre sırf cemâatin sözüyle namaza durmamış, ancak Allah Teâlâ kendisine iki rek'atten selâm verdiğini hatırlatınca namaza durmuştur.

Hadîs, namazdaki eksiklik dolayısıyla yapılacak sehiv secdesinin selâmdan sonra olduğuna hükmedenler için delildir. Bundan önceki İbn-i   Ömer    (Radıyallâhü anh)'in hadîsi de buna delildir.

Sehiv secdesinin selâmdan önce mi selâmdan sonra mı yapıla­cağı hususundaki âlimlerin görüşlerini 136. bâbta nakledeceğiz.

 

1215) İmrân bin el-Husayn (RadtyaUâhü anhyden; Şöyle demiştir : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (birgün)  ikindi farzı­nın Üç rek'atinde selâm verdi. Sonra kalkıp evine girdikten sonra elleri uzun bir adam olan el-Hırbâk ayağa kalkarak:

Yâ Resûlallah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)! namaz kısaldı mı? diye seslendi. Bunun üzerine Efendimiz hiddetli ve izarını[5] sü­rükleyerek hemen çıkıverdi de (ne olduğunu) sordu. (Durum) an­latılınca, efendimiz, terk etmiş olduğu o rek'atı kıldı. Sonra selâm ver­di. Sonra İki secde etti. Sonra selâm verdi." [6]

 

İzahı

 

Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, Tirmizi ve Ah-m e d   de bunu rivayet etmişlerdir.

El-Hırbâk, Namaz kısaldı mı' diye seslenince Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) izarını normal giymek için bile bekle­meden derhal dışarı çıktığından izarını sürüklemiştir.

El-Menhel yazarı şöyle der:

"Bu hadîs. Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem)'in ikindi na­mazının üç rek'atmı kıldıktan sonra selâm verdiğini açıkça bildirir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ve İbn-i Ömer (Ra~ dıyallâhü anh)'den rivayet edilen mezkûr hadislere göre ise Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in öğle veya ikindi namazının iki rek'atını kıldırınca selâm vermiştir. Hadisler arasında bir ihtilâf yok­tur. Çünkü olayın müteaddit olduğu açıktır. Şöyle ki E b ü Hü­reyre (Radıyallâhü anh)'in hadîsinde selâmın iki rek nten vuku bulduğu, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ru cazından çıkınca mesciddeki hurma kütüğüne dayanarak ayakta durduğu bil­dirilmiştir. İmrân (Radıyallâhü anh)'in hadisinde ise selâmın üç rek'atten vuku bulduğu ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in namazdan çıkınca evine girdiği bildirilmiştir. 1 b n - i H u -z e y m e ve ona tâbi olanlar, olayın iki olduğuna taraftar olmuş­lardır.

Bâzıları ise olayın bir olduğunu söylemişlerdir. El-Fetih yazarı; 'Benim nazarımda kuvvetli olan görüş budur. Çünkü   e1 - A1âi, bâzı üstadlanndan naklettiğine göre bunlar   1 m r a n' in   hadîsini şöyle yorumlamışlardır:

= «İkindinin üç rekatının    başında selâm vermiştir." Fakat e 1 - A 1 â i bu yorumu uzak görmüştür...',, El-Fetih yazarı bu yoruma taraftar ise de hadisin son kısmı bu­na mânidir. Çünkü hadisin sonunda. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in dönüp terkettiği bir rek'atı kıldığı açıkça bildirilmiş­tir. Eğer bu yorum sıhhatli olsaydı, Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)'in dönüp iki rekat kılması gerekirdi. Hadisin sonunu böyle yorumlamak mümkün değildir kanısındayım.

Bu hadîs de sehiv secdesinin selâmdan sonra yapılmasına hükme­den âlimler için bir delildir. [7]

 

135 - Sehiv Secdelerinin Selâmdan Önce Olduğu Hakkında Gelen (Hadîsler)  Babı

 

1216) Ebû Hüreyre (RadtyaUâhü anh)'âen rivayet edildiğine göre: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Şüphesiz, şeytan birinize namaz esnasında gelerek, kendisi İle kalbi arasına girer (—namazım karıştırır.) Hattâ (biriniz) fazla ve­ya noksan kıldığını bilemez. Artık bu hâl olacağı zaman selâm ver­meden-önce iki secde ediversin. Sonra selâm versin.»

 

1217) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Şüphesiz şeytan âdemoğlu ile kalbi arasına girer. (Maksadından uzaklaştırır.) Artık, kaç rekat kıldığını bilemez. Bu hâl adamın ba­şına geleceği zaman selâm vermeden önce iki secde etsin. [8]

 

İzahı

 

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'ın hadisini Kütüb-i Sitte sahiplen bir birine yakın lâfızlarla ve müteaddit senedlerle rivayet etmişlerdir.

Müslim   ve   Ebû   Davud'un   rivayetlerinde: 

= «oturarak» kaydı vardır. Yâni selâmdan önce oturduğu yerde iki secde etsin.

Hadîsin zahirine göre, fazla veya eksik rek'at kıldığında şek eden kimse sehiv secdesinden başka bir şey yapmakla mükellef değildir. E n e s (Radıyallâhü anh) ve Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'den bu hüküm rivayet edilmiştir. Hasan-ı Basrî ve seleften bir cemâatin kavli de budur. Fakat cumhur böyle dememiş­tir. Bundan önceki bâblarda izah edildiği gibi cumhurun bir kısmı: Şek edilince, rek'at sayısının az olduğu ihtimal esas tutularak, na­maz ikmal edilir, demişlerdir. Bir kısmı da : Kuvvetli ihtimal ve zann-ı galip esas alınarak namaz ikmal edilir, demiştir.

Bu ve benzerî hadîslerin mücmel olduğunu söyleyen cumhur bun­ların yukarda geçen hadîslere göre yorumlanması icap eder, demiş­lerdir. Yâni zann-ı galip veya az rek'at sayısı esas alınarak namaz ikmal edilmekle beraber sehiv secdesi yapılır. Maksat budur, deni­lecek.

Bâzı âlimler: Sehiv secdesinin selâmdan önce yapılmasına, bâzı­ları da selâmdan sonra edileceğine hükmetmişlerdir. Bu ihtilâfı ve tafsilâtı bundan sonraki bâb'a bırakıyoruz. [9]

 

136 - Sehiv Secdelerini Selâmdan Sonra Yapan Hakkında Gelen (Hadisler) Bâbı

 

1218) Alkame (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre: (Abdullah) bin Mes'ud  (Radıyallâhü anh), sehiv secdelerini se­lâmdan sonra yapmış ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in öyle yaptığını anlatmıştır."

 

1219) Sevbân (Radtyallâhü anh)'ûen rivayet edildiğine göre kendisi : Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den işittim. Şöyle buyurdu, demiştir:

«Her sehiv için selâmdan sonra iki secde vardır.»" [10]

 

İzahı

 

îbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Müslim, Tirmizi ve Nesâî de rivayet etmişlerdir. Müs1 i m ' in î b n-i   Mes'ud    (Radıyallâhü anh)'den rivayeti şöyledir:

"...Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), sehiv secdelerini selâm ve kelâm (= konuşma) dan sonra etti."

Se vbân (Radıyallâhü anhî'ın hadîsini Ebû Dâ v û d , Dârekutnî ve Tahavî de rivayet etmişlerdir. Bu hadîsin zahirine göre namazda yapılan her sehiv için iki secde yapılır. 1 b n-i E b î Leylâ bununla hükmetmiştir. Buna göre meselâ : 4 sehiv yapılırsa 4 defa sehiv secdesi yapılır. Toplam 8 secde olur.

Bâzıları: Sehiv çeşidi ayni olduğunda iki secde yeter, sehiv çe­şidi müteaddit ise her çeşit için iki secde yapılır, demişlerdir.

Cumhür'a göre sehiv sayısı ve nevileri ne kadar olursa olsun, hepsi için iki secde yapılır. El-Mühezzeb yazarı: Çünkü eğer her se­hiv için ayrı ayrı sehiv secdesi icap etseydi, sehiv yapıldığında he­men secde edilecekti. Secdenin, namazın sonuna bırakılması, namaz­daki bütün sehivlerin toplatıldığına delâlet eder, demiştir.

Cumhur, S e v b â n <Radıyallâhü anh)'ın hadisini zayıf gör­müştü. Çünkü senedindeki râvî îsmâil bin Ayyaş aley­hinde konuşulmuştur. Beyhaki: 'Bu hadîsi yalnız îsmâil bin Ayyaş rivayet etmiştir. E 1 -1 r a k î, bu hadîsin muz-tarib olduğunu söylemiş, Zehebi de el-Esrem'in bu ha­dîsin mensûh olduğunu söylediğini nakletmiştir,' der.

El-Menhel yazarı yukardaki nakilleri verdikten sonra şöyle der:

"Hadîs, sahih olduğu takdirde de yorumu şudur: 'Tüm sehiv için iki secde yeter.'

Beyhaki' nin    Â i ş e    {Radıyallâhü anhâ)'dan rivayet ettiği: = İki secde, fazlalık ve eksikli­ğin tümünden bedel kâfidir.»

Sübülü's-Selâm'da: 'Hadîs, sehiv secdesini gerektiren haller sa­yısınca secde edilmesinin gerekliliğine delâlet etmez. Bilâkis, hadis, namazında sehiv yapan herkes için umumidir. Yâni kim namazda ne gibi bir sehiv yaparsa, onun için iki secde meşrudur. Sehiv sec­desi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in sehiv yaptığı yer­lere veya sehiv nevine mahsûs değildir. Kişi başka bir nevi sehiv yapsa veya namazın başka yerinde yapsa yine sehiv secdesi etmesi meşrudur. Hadisi böyle yorumlamak, zahirine göre mânâlandırmak-tan evlâdır. Çünkü böyle yorumlanınca Zülyedeyn (Radıyal­lâhü anh)'ın hadîsine uygun olur.' demiştir

E v z â î : Eğer namazdaki sehivler yalnız namazdaki fazlalık­lara âit ise veya yalnız noksanlıklarla ilgili ise iki secde yeter. Şa­yet bir sehiv fazlalıkla, diğeri de noksanlıkla ilgili ise dört secde ge­rekir, demiştir. Fakat bu ayırıma delâlet eden delil yoktur. [11]

 

Sehiv Secdesinin Selâmdan Önce Veya Sonra Yapılacağına Dâir Âlimlerin Görüşleri

 

1. Hanefî   âlimlerine ve   Sevri' ye   göre sehiv secdesi selâmdan sonra yapılır. Ali,   Sa'd   bin   Ebİ   Vakkas, Ammâ-r   bin   Yâsir,   îbn-i   Mes'ud,   İmrân   bin Husayn,    Enes   ve   Muğire   bin   Şube    (Radıyallâhü anhüm) böyle hükmeden Sahâbilerin bir kısmıdır. Bu hükme katılan tabiilerin bir kısmı   Ebû   Seleme   bin   Abdirrahman, Hasan-ı   Basri,    Nahai,   Ömer   bin   Abdilaziz, Abdurrahman   bin   Ebi   Leylâ   ve   Sâib    (Radıyal-lâhü anhüm)'dür.

Bu gruptaki âlimlerin delilleri 1211,1213, 1214, 1215 ve 1218 nolu hadîslerdir. Bunlara göre sehiv hâli ister namazdaki bir fazlalıkla ilgili olsun; ister eksiklikle ilgili olsun hüküm budur.

2. Şafii' nin   cedid kavline göre, sehiv nevi ister noksanlık, ister fazlalıkla ilgili olsun sehiv secdesi selâmdan önce edilir. As-hab-ı kiram'dan   Ebû   Hüreyre,   Ebû   Saîd-i   Hudri, îbn-i   Abbâs,    Abdurrahman   bin   Avf   ve Muâviye    (Radıyallâhü anhüm)'ün kavli budur.   Zühri,   Mek -hûl,    Evzâî,   Leys   bin   Sa'd   ve   îbn-i   Ebî   Zi'b (Radıyallâhü anhüm) da bu hükme,katılmışlardır.Tirmizî : Medine-i   Münevvere   Fıkıhçılarının ekserisi böyle hük­metmiştir, der.

Bu grubun delilleri ise 1207, 1208, 1209, 1210, 1216 ve 1217 nolu hadislerdir.

3. Mâlik,   Ebû   Sevr,    el-Müzenî   ve başka bâ­zı âlimlere göre eğer sehiv hâli bir noksanlıkla ilgili ise selâmdan önce secde edilir. Şayet bir fazlalık hâli için ise selâmdan sonra sec­de edilir.   Şafiî   mezhebinin böyle bir kavli de vardır. Fazlalık hâlinde secdenin selâmdan sonra yapılmasının delili  1211  nolu ve benzeri hadîslerdir. Noksanlık için secdenin selâmdan önce yapıl­masının delili de 1206 nolu ve benzeri hadîslerdir. Namazda hem noksanlık hem fazlalıkla ilgili sehiv olunca noksanlık hâli ağırlık kazanarak secdenin selâmdan önce yapılacağına Mâlik hük­metmiştir.

İbn-i Abdil Berr: 'Mâlik'in kavline göre hük­medilince tüm hadislerin işlerliği sağlanmış olur. Bütün hadîsleri is­timal etmek bir kısmının diğer bir kısımla mensuh olduğunu iddia etmekten evlâdır. Fazlalık ve noksanlık hallerinin arasındaki fark görüş açısından açıktır. Çünkü noksanlık dolayısıyla edilecek secde, eksikliğin onarımıdır. Namazdan çıkıldıktan sonra tamir etmek mu­haldir. Fazlalık dolayısıyla edilecek secde ise şeytanı kızdırmak ve çatlatmak içindir. Bunun namazdan sonraya bırakılması uygundur. tbnü'l-Arabi demiş ki M â 1 i k' in kavli daha isabetlidir, diye malûmat vermiştir."

4. Âhmed    ve    Şafiî' nin    arkadaşlarından   Süleyman bin   Dâvûd:   Sehiv secdesi hakkında vârid olan her hadîs, vâ-rid olduğu sehiv hâlinde tatbik edilir. Hakkında hadîs vârid olma­yan sehiv halleri için yapılacak secde ise selâmdan önce edilir, de­mişlerdir.

5. Bâzı âlimler de: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemVin selâmdan önce de, selâmdan sonra da sehiv secdesi ettiği sabittir. Bunun için kişi serbesttir. Dilerse selâmdan önce, isterse selâmdan sonra secde edebilir, demişlerdir.   îbn-i   Şeybe,   Ali   bin Eb î   Ta1ib    (Radıyallâhü anh) 'm böyle dediğini rivayet etmiş­tir.   Râfii   de   Şafiî' den   böyle bir kavil nakletmiştir.

Kadı Iyâz ve Şafii' nin arkadaşlarından bir cemâat: Fazlalık veya noksanlık için selâmdan önce veya selâmdan sonra se­hiv secdesinin yapılabileceği hususunda âlimler arasında bir ihtilâf yoktur. İhtilâf, efdal olanın hangisi olduğu hakkındadır, demiştir.

Sehiv secdesini gerektiren hallerle ilgili dört mezhebin görüşünü anlamak için fıkıh kitablarına müracaat edilmesi tavsiye olunur. Ben şunu belirtmekle yetiniyorum:

Namazdaki her noksanlık veya her fazlalık sehiv secdesiyle ona-rılmaz. Bu durumların bir kısmı namazı bozar, bir kısmı bozmadığı gibi sehiv secdesini de gerektirmez. [12]                                                 '

 

137 - Namaz Üzerine Bina Etmek [13] Hakkında Gelen (Hadisler) Babı

 

1220) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhyden; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) <bir defa) namaza gel­di. İftitah tekbirini aldıktan sonra cemaata (vaziyetlerini bozmadan yerlerinde beklemeleri için mübarek elile) işaret etti. Bunun üzerine cemâat durum bekledi. O, da gidip boy abdestini aldıktan sonra (mü­barek) başından su damladığı halde (gelip) cemaata namaz kıldırdı. Namazdan dönüp gidince cemaata :

«Ben (evden) yanınıza cünüp olarak geldim ve namaza girince­ye kadar (durumu) hatırlamadım.» buyurdu.Zevâid'de: Ravi Üsâme bin Zeyd, zayıf olduğundan bunun senedi za­yıftır. Dârekutnl de, suneninde bunu Üsâme bin Zeyd yoluyla rivayet etmiştir, de­nilmiştir. [14]

 

İzahı

 

Hadîsin Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'a âit olan kıs­mı   Buhâri,   Müslim,   Ebû   Dâvûd   ve   Nesâi   tarafından da rivayet edilmiştir. Ebû Davud'un Ebû Bekrete (Radıyallâhü anh)'dan olan bir rivayetinde Peygamber (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem)'in namazdan sonra şöyle buyurduğu kay­dedilmiştir. £> <^5 ^ı\j j£j \j\ Ul = «Ben ancak bir insanım ve ben cünüp idim.»

Dârekutni ve Beyhaki' nin rivayetinde ise müelli­fin rivayetinde olduğu gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e âit olan kısım mevcuttur.

Müellifin rivayeti ile Dârekutni1 nin rivayeti, Ebû Davud'un, Ebû Bekrete (Radıyallâhü anh) ile A t â' bin Yesâr (Radıyallâhü anh)'dan olan rivayeti, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in namaza girdikten sonra durumu ha­tırladığına delâlet ederler.

Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâi' nin Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) dan olan rivayetlerine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaza durup tekbir al­ması beklendiği sırada ve henüz namaza girmeden durumu hatırla­mıştır. Ben bunlardan Buhâri' nin Ebû Hüreyre (Radı­yallâhü anlı)'den olan rivayetini nakledeyim :

= «Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den ı Şöyle demiştir t Namaz için ikâmet edildi. Saflar ayakta dizildi. Sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) evinden çıkarak yanımıza geldi ve namaz kıldı­racağı yer (= mihrab) da ayakta durunca cünüp olduğunu hatır­ladı. Bunun üzerine bize: «Yerinizden ayrılmayınız!» buyurduktan sonra dönüp boyabdestini aldı, sonra (mübarek) basından su dam­ladığı halde (evinden) yanımıza çıkageldi. Sonra Allâhü ekber' di­yerek bize namaz kıldırdı."

M ü s 1 i m ' in   rivayetinde bu nokta ile ilgili cümle şöyledir:

= «Nihayet Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), namaz kı­lacağı yer (mihrab) da tekbir almadan Önce ayakta durduğu sıra (cünüp olduğunu) hatırladı ve hemen döndü de bize: «Yerinizden ay­rılmayınız!» buyurdu.

Hülâsa bâzı rivayetlerde efendimizin henüz namaza başlamadan, bir kısım rivayetlerde de namaza başladıktan sonra cünüplük hâlini hatırladığı bildirilmiştir.

M ü s 1 i m ' in   şerhinde   Nevevi:    Hadisin :

= «tekbir almadan önce...» kaydı, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in henüz namaza girmediği ve tekbir almadığı sırada duru­mu hatırladığını... sarâhatan ifâde eder.    Buhâri1 nin   bir rivâ-

yetindeki: "ve biz O'nun tekbir almasını beklediği­miz zaman..." ifâdesi de bunu açıkça belirtiyor. Ebû Dâvûd1 un rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in namaza baş­ladıktan sonra anılan durumu hatırladığı belirtilmiştir. Artık   Ebû D â v û d ' un   rivâyetindeki; "namaza girmişti"

cümlesi 'namaza girmeğe hazırlanmıştı* diye yorum yapmak suretiy­le rivayetler arasında görülen ihtilâf kaldırılır. Bu yorum muhtemel­dir. Fakat en kuvvetli ihtimal olayların ayrı olmasıdır. Hadîs, Pey­gamberlerin ibâdet ederken unutma geçirmelerinin câizliğine delalet eder, demiştir.

Müellifin rivayeti, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ' in tekbir aldıktan sonra durumu hatırladığına delâlet eder. Hadisler arasındaki ihtilâfı gidermek için yorum yapanlar buradaki:

=i "sonra tekbir aldı." cümlesini: "Sonra tekbir almak istedi.» diye te'vil etmişlerdir.

Hadisin : "Sonra cemaata (yerlerinden ayrıl­mamaları için) işaret etti." cümlesi yerine Buhâri: «Bize: Yerinizden ayrılmayınız!- buyurdu. Ebû Dâvûd'un rivayetinde: "Yerinizden ayrılmayınız! (an­lamını ifâde etmek için) eliyle işaret buyurdu." denilmiştir.

Hadisin:  "Sonra cemaata namaz kıldırdı." cümlesi iki şekilde yorumlanabilir:

Birinci yorum : 'Guslettikten sonra geldiğinde yeniden tekbir al­madan, namaza, kalındığı yerden itibaren devam etti."

Şu yorum, babın başlığına uygun olan yorumdur. Çünkü; babın başlığındaki: 'Namaz üzerine bina etmek' ifâdesine, dip not olarak verdiğim mânâ bu yorumla gerçekleşir, Müellifin bu yoruma taraf­tarlığı babın başlığında kullandığı bu ifâdeden anlaşılır, denilebilir.

İkinci yorum : 'Guslettikten sonra geldiğinde yeniden tekbir ala­rak cemaata namaz kıldırdı.' Bu yorumagöre hadîsin, namaza bina etmekle ilgisi yoktur.

İbn-i Hibbân ikinci yorumu tutarak..- Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in boy abdesti almak için gitmesi ve dönünceye kadar cemâatin imamsız olarak o vaziyette ayakta durma­sı mahaldır, demiştir. [15]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

 

1. Hadîsin zahirine göre, imamın unutarak abdestsiz namaz kıl­dırdığının anlaşılması ile cemâatin namazı bozulmaz. Böyle hükme­den Mâlik, Şafiî, Evzâî, Sevri ve Ahmed bu hadîsin mezkûr rivayetlerini delîl göstermişlerdir. E1-Esrem, Ebû Sevr, îshak, Hasan-ı Basrî, îbrâhim Nahai ve Said bin Cübeyr'in böyle söyledikleri nak­ledilmiştir. (Radıyallâhü anhüm).

El Menhel yazarı yukardaki grubun görüşünü naklettikten sonra sözlerine devamla şöyle der :

"Bu gruba dâhil olanlar : Çünkü, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ilk tekbiri alınca sahâbîler de tekbir alarak namaza girdi­ler ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gidip guslettikten sonra gelinceye kadar onlar namazlarında durdular, namazlarını boz­madılar, demişlerdir.

H a t t â b î de bu görüşü benimseyerek konu hakkındaki hadi­sin şerhinde: 'İmam, cünüp olarak sehven namaz kıldırdığı ve ce­mâat durumu bilmediği zaman cemâatin namazı sahihtir. Bilâhare durumu öğrenince o namazı tekrar kılmaları gerekmez. İmam ise namazı tekrar kılmak zorundadır. Hadîsten çıkarılan hüküm budur. Çünkü hadîsin lafzından anlaşılan durum şudur: Sahâbîler Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber namaza başlamışlar, sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), gusledip gelinceye kadar onların durmasını istemiş, sonra onların namazını ikmal et­tirmiştir. Namazın başlangıç parçası sahîh sayılmasaydU Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gusledip geldikten sonra kıldırdığı parçanın ilk parça üzerine bina edilmesi sahîh. olur muydu?

Ömer (Radıyallâhü anh) 'in kavli de budur. Arkadaşlarından bu konuda ona muhalefet eden kimse bilinmiyor.

Hadis, abdestsizlik hâlinde namaza bina etmek caizdir, diyenler için delildir,' demiştir.

EI-Ayni, Hattâbî' nin yukardaki sözünü reddederek özetle şöyle demiştir: 'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in gusülden sonra tekrar tekbir alarak cemaata namaz kıldırdığı zahir

olanıdır. Nitekim   İbn-i   Hibbân: cümlesini şöyle yorumlamıştır: "Yâni yeni bir tekbir alarak onlara namaz kıldırdı. Bâzılarının sandığı gibi, evvelce almış olduğu tekbiri esas tutarak kal­dığı yerden namazı tamamlamadı, mânâsı kasdedilmemiştir. Üstelik M ü s 1 i m' in rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in henüz tekbir almamış iken durumu hatırladığı belirtilmiştir. Diğer taraftan namazın bir parçası sahîh olunca... sözünü de kabul etmiyoruz. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in nama­za başlamış olduğunu kabul etsek bile, imamlıktan çekilirken baş­kasını yerine geçirmemesi ve yerinin boş kalması ile namaz bozul­muş olur. Namazın ilk parçası bozulunca o bozuk parça üzerinde te­sis edilecek parça da bozulur. Hak, budur ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yeni bir tekbirle onlara namaz kıldırmıştır. Ömer (Radıyallâhü anh)'in arkadaşlarından kimsenin muhalif olmadığı sö­zü de sıhhatli değildir. Çünkü Dârekutnî 'nin bir rivayetine göre;

"Ali bin Ebi Tâlib (Radıyallâhü anh), cünüp iken sehven cemaa­ta namaz kıldırmış sonra tekrar kılmış ve cemaata da tekrar kılma­larını emretmiştir."

Ebû Hanîfe, Şa'bi ve Hammâd bin Ebi Sü­leyman ise imamın abdestsiz olduğu anlaşılmakla cemâatin na­mazı bozulur, demişlerdir. Bunların delilleri ise şunlardır:

Ahmed'in Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'den mer-fû olarak rivayet  ettiği:  "İmam zâmındır.»   Hadîsi.

Dârekutni'nin   Saîd   bin   el-Müseyyeb1 den rivayet ettiği : :

= "Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cünüp olarak (sehven cemaata) namaz kıldırmış, sonra tekrar kılmış, cemâat da tekrar kıl­mışlardır." hadisi ve A 1 i (Radıyallâhü anh)'ın yukardaki hadî­sidir.

Zahir olan, ilk grubun kavlidir. Çünkü Dârekutni: S a i d (Radıyallâhü anhî'in hadîsi mürseldir, râvisi E b û C â -bir e 1 - B e y a z i' nin hadisleri metruktür, A 1 i (Radıyallâhü anhJ'nin hadîsini rivayet eden Amr bin Hâlid'in hadîs­leri de metruktür.

«İmam zâmındır» hadisinden maksat, cemâat imama uymuş iken, namazı ifsad etmeyen cemâatin hareketlerini imam yüklenmiştir. Bundan, imamın namazı bozulunca cemâatin namazı da bozulur mâ­nâsı çıkmaz, demiştir."

El-Menhel yazarı görüldüğü gibi ilk görüşü tercih etmiştir.

2 - Şer'i hükümlerin tesisine vesile olmak üzere Peygamberle­rin ibâdette sehiv etmeleri hikmetlere bina'en caizdir.

3 - Vakit müsait ise cemaatın imamı beklemeleri meşrudur

4 - Cünüp kişi, guslünü derhal yapmayıp geciktirebilir. (Nama­zı kaçırmaya sebebiyet verirse tehiri yasaktır.)

5 - Cünüplüğünü unutarak mescide giren kimse durumu hatır­layınca teyemmüm etmeden derhal çıkmalıdır.

 

1221) Âişe (Radıyallâhü anhâ)\ian rivayet edildiğine göre; Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Namaz içinde iken bulantısız kusma, burun kanaması, bulantı-)ı kusma ve mezi çıkması hallerinden birisi kimin basma gelirse hemen dönüp abdest alsın. Sonra  (gelip) namazının üzerine bina et­sin (kalan kısmını tamamlasın) ve bu esnada hiç konuşmasın.»

Not:   Zevâid'de : Bunun senedinde bulunan İsmail bin Ayyaş, bunu hicazlı (îbn-i CÜreyc)den rivayet etmiştir. Hicazlüardan olan rivayeti zayıftır, diye bilgi verilmiştir. [16]

 

İzahı

 

Notta belirtildiği gibi bu hadîs zevâid nevindendir. Dârekut-n i   de bunu rivayet etmiştir.

Hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklayalım :

Ruâf: Burun kanaması ve burundan gelen kan'dır.

Kalas ve Kals: Sindi şöyle tarif etmiştir: 'Karından ağıza gelen ağız dolusu veya daha az kusmuktur. Ağıza geldikten sonra geri gitmedikçe ona Kay' denmez. Eğer geri dönerse ona Kay' denir.

A h t e r î: Kalas ve Kals ağızdan çıkan kusmuktur. Şöyle tarif edenler de vardır: Boğazdan ağıza gelen ağız dolusu veya daha az kusmuktur. Buna Kay' denmez. Şayet geri dönerse o zaman Kay' de­nir. Bir de Kay' ile eş anlamlıdır diyenler vardır, demiştir.

Ahteri:   Kay' kelimesini de kusmuk diye mânâlandırmıştır.

Hanefî   fıkıh kitablarından Fethü'l-Kadîr'de :

Kals:    Bulantı halinde kusmaktır. Kay':    Bulantısız kusmaktır. Kalas kelimesi kals diye okunabilir. Hadiste bu kelime ve Kay" keli meşinin her ikisi de zikredildiği için bunlara ayrı ayrı mânâ vermek

daha uygundur.

Hülâsa i Yinilen ve içilen maddeler ve benzerleri mideden ağıza çıktığı zaman ağız dolusu olsun olmasın, dışarı atılsın, mideye ge­ri gitsin ve buna ne isim verilirse verilsin, bu hadise göre abdest bo­zulmuş olur.

Mezî i Az şehvet hâlinde görülen ince, beyaz bir sudur.

Hadis, kusmuk, burun kanaması ve mezînin çıkması ile abdestin bozulduğuna ve namaz esnasında başına bu hâl gelen bir kimsenin hiç konuşmadan gidip abdest aldıktan sonra gelip namazından eksik kalan kısmını tamamlayabileceğine delâlet eder.

Gerek burun kanaması veya kusmakla abdestin bozulup bozul­maması meselesi ve gerekse namaz esnasında abdesti bozulan veya abdestli olmadığını hatırlayan kimsenin abdest alıp namazının kalan kısmım kılması meselesi âlimler arasında ihtilâf konusu olduğundan bu hususu kısaca belirtmek isterim.

Ebû Davud'un süneninin 'Kan'dan dolayı abdest almak' bâbındaki C â b i r (Radıyallâhü anhJ'm hadîsi bahsinde el-Menhel yazarı şöyle der:

1 - Ebû Hanîfe, Sevrî, Evzâî, Ahmed, İs-ha k ve başka âlimler: Bedenden çıkan kan nerden çıkarsa çıksın abdesti bozar, demişlerdir.

Ha1lâbî : 'Fıkıhçılann ekserisinin kavli budur. Bunların de­lili Dârekutni ve İbn-i Mâceh'in Âişe (Radıyal­lâhü anh)'dan rivayet ettikleri[17] hadistir. İkinci delil Buhâ-rî'nin Âişe (Radıyallâhü anhâJ'dan rivayet ettiği şu hadîstir: ( H a 11 â b İ bunun metnini zikretmiştir[18]. El-Ayni: Bu hadis bizim arkadaşlarımızın gösterdikleri en kuvvetli ve en sahîh hadîstir, demiştir. Üçüncü delil, Dârekutni' nin T e m î m - i Darı    (Radıyallâhü anh)'den merfu' olarak rivayet ettiği;

«Her akıcı kan'dan dolayı abdest almak vardır.» hadîsidir, 'demiştir.

Ön ve arka yollardan başka vücudun her hangi bir yerinden çı­kan kanla abdestin bozulduğuna hükmedenler arasında şu zâtlar bu­lunur : Hulefâ-i Râşidîn, denildiğine göre cennetle müj­delenmiş olan diğer altı sahâbî, İbn-i Mes'ud, İbn-i A b -bâs, Sevbân, Ebü'd-Derdâ, Zeyd bin Sabit, Ebû Musa el-Eş'arî ve İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhüm).

Şafii, kendi müsnedinde İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhVden şöyle dediğini rivayet etmiştir:

=  «Burun kanaması, mezînin çıkması ve kusmak hallerinden birisi (namaz için­de) kimin başına gelirse, gidip abdest alır, sonra gelir ve namazının eksiğini tamamlar.»

2 - Ön ve arka yollardan başka vücûdun her hangi bir yerin­den çıkan kanla abdestin bozulmadığına hükmedenler arasında îbn-i Ömer, İbn-i Abbâs, Ibn-i Evfâ, Câbir, Ebû    Hüreyre,    Âişe,   lbnü'l- Mü seyyeb,    Salim bin Abdillah bin Ömer, Atâ, Mekhûl, Rabîa, Mâlik, Ebû Sevr, Dâvûd, Şafiî ve arkadaşları (Ra­dıyallâhü anhüm), bulunur. Sahâbîlerin ve tabiîlerin ekserisinin kav­li budur.

Bu grubun delillerinden birisi Buhârî, Ebû Dâvûd ve başkalarının rivayet ettikleri Câbir (Radıyallâhü anhJ'ın bir hadîsidir. (Hadîs uzundur. el-Menhel bunu şerh ve izah da etmiştir. Bu hadîste Ensar-ı kiramdan bir zât namaz içinde- iken düşman ta­rafından ard arda atılan üç okla yaralanmış ve kanlar akmış, buna rağmen namazını ikmal etmiştir, diye bilgi vardır.)

(kinci delîl Dârekutni' nin rivayet ettiği E n e s (Radı­yallâhü anh)'ın şu mealdeki hadîsidir :

"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hacâmet yapmış, son­ra abdest almadan ve yalnız hacâmet yerlerini yıkayarak namaz kıl­mıştır."

Üçüncü delil, M â 1 i k ' in el-Muvatta'da rivayet ettiği şu me­aldeki hadîstir:

"Abdullah bin Abbas (Radıyallâhü anhümâ) burun kanamasını geçirirdi, (namaz esnasında bu hal olurdu) kendisi namazdan ayrı­lıp kanı yıkardı. Sonra dönüp namazının eksiğini tamamlardı." (El-Menhel yazarı tarafların başka delillerini ve her grubun diğer gru­bun delillerine vâki itirazları ile verilen cevapları izah etmiştir.)"

Kusmaya gelince bu husustaki ihtilâfı el-Menhel müellifi şöyle özetler :

"Kanla ilgili yukarda anlatılan ihtilâf Kay' ve Kalas hakkında da mevcuttur. $öyle ki.

1. Hanefî   âlimlerine göre bunlar ağız dolusu olursa ab­dest bozulur, yoksa bozulmaz.

2. Mâliki   ve   Safi i ler :    Bunlar az olsun, çok olsun abdesti bozmaz, demişlerdir.

3. Hanbeliler:    Kay'ın çoğu abdesti bozar, azı bozmaz. Kalas'ın ne azı ne çoğu bozar, demişlerdir."

Mezinin çıkmasıyla abdestin bozulduğu hususunda âlimler ara­sında ihtilâf yoktur.

Namaz esnasında abdesti bozulan veya abdestsiz olduğunu ha­tırlayan bir kimsenin namazdan ayrılarak konuşmadan gidip abdest aldıktan sonra hemen geldiğinde namazın kalan kısmını kılması hu­susundaki âlimlerin görüşlerine gelince;

1. Mâliki,    Şafii   ve   Hanbeli    mezheblerine göre namaz esnasında abdesti bozulan veya abdestsiz olduğunu anlıyan kimsenin namazı bozulmuş olur. Abdest aldıktan sonra o namazı ye­niden kılmak zorundadır. Önceden kısmen kıldığı namazın kalan kıs­mını kılmakla yetinmesi caiz değildir. Bunların delili   T i r m i z i, Ebû   Dâvûd,    Nesâi   ve başkalarının rivayet ettikleri A 1 i bin   Talk    (Radıyallâhü anh)'in şu mealdeki hadîsidir: Resûlul-lah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  buyurmuş ki: «Biriniz namazda yelleneceği zaman namazdan çıksın. Abdest alsın ve namazı yeniden kılsın.» Bu grubtaki âlimler 1221 nolu   Â i ş e    (Radıyallâhü anhâ)'-nin hadîsini zayıf saymışlardır. Zayıflığın sebebi, yukarda anlatıl­mıştır.

2. Hanefî   âlimlerine göre söz konusu adamın abdest aldık­tan sonra namazının sadece kalan kısmını kılmakla yetinmesi caiz­dir. Ki buna; namaz üzerine bina etmek deniliyor. Fakat efdal olanı, yeniden namaz kılmasıdır.  Bunların delili,   i ş e    (Radıyallâhü anhâJ'nin mezkûr hadisidir. Hadîsin senedinin zayıflığına sebep ol­duğu söylenen   İsmail   bin   Ayyaş'in   îbn-i   Muin   ve başkaları tarafından sıka sayıldığı savunulmuştur. Bu gruptaki âlim­ler   Dârekutnî' nin    İbn-i   A b b â s    (Radıyallâhü anh) 'dan rivayet ettiği şu mealdeki hadisi de delîl göstermişlerdir:

"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazdayken burnu kanadığı zaman abdest alırdı, sonra namazının kalan kısmını kılar­dı." îbn-i Ebî Şeybe de bunun benzerini Ömer, Ebû Bekir, Alî, İbn-i Mes'ud, îbn-i Ömer ve Selmân-i Fârisi (Radıyallâhü anhüm) gibi sahâbîlerden mevkuf olarak; keza tabiîlerden Alkame, Tâvûs, Salim bin Abdillah, Said bin Cübeyr. Şâ'bî, İbra­him Nahai, Ata', Mekhûl ve Saîd bin el-Mü-s e y y e b (Radıyallâhü anhüm) üzerinde mevkuf olarak rivayet etmiştir.

Bu grubun âlimleri, Alî bin Talk (Radıyallâhü anh)'in hadîsini şöyle yorumlamışlardır: Bu hadis, namaz içinde kasden ab-destini bozan kimse hakkındadır. [19]

 

138 - Namaz İçinde Apdesti Bozulan Kimsenin Nasıl Ayrılıp Gideceği Hakkında Gelen  (Hadis) Babı

 

1222) Aîşe (Radıyallâhü anhâ)\\ım rivayet edildiğine jföre: Peygam­ber (Sa/laJlahü Aleyhi ve Sellem) $üyle buyurmuştur:

«Biriniz namaz kılarken abdesti bozulunca elile burnunu tutsun sonra ayrılıp gitsin.»

... Senedi ile Âişe (Radıyallâhü anhâ) bunun mislini Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den rivayet etmiştir."

Not: Zevâİd'de şöyle denilmiştir : Bunun ilk isnadı sahih ve ricali sikalar­dır. İkinci sened zayıftır. Çünkü râvi Ömer bin Kays'ın zayıflığında ittifak etmiş­lerdir.

Müellif zevâid türünden olan bu hadisi iki senedle rivayet etmiştir. Birinci senedin sahih ve râvilerinin sıka oldukları, fakat ikinci senedin râvilerinden Ömer bin Kays'ın zayıflığı Zevâid'de bildirilmiştir.

Namaz İçinde abdesti bozulan kimsenin elini burnunun üstüne koyup böylece namazdan ayrılması mendupluk için emredilmiştir. Ta ki görenler, adamın burnu-nun kanadığını sansınlar. Başka tür abdestinin bozulduğunu anlamasınlar. Açık­lanması iyi sayılmayan şeylerin yalan olmayan bir şekilde örtülmesinin mendup-luğ-u bu hadisten anlaşılır. [20]

 

139 - Hastanın Namazı Hakkında Gelen (Hadîsler) Babı

 

1223) İmrân bin Husayn (Radıyallâhü anhydan: Şöyle demiştir :

Ben nâsûr hastalığına mübtelâ idim. Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'e namazı (nasıl kılacağımı) sordum. Buyurdu ki:

«Ayakta kıl. gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yan yatarak ki!.-"

 

1224) Vâil bin Hiicr (RadıyaHâhü anh)\\et\, Şöyle demiştir:

Ben Peygamber    (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i    hastalığında oturduğu yerde sağ yana eğilmiş vaziyette namaz kılarken gördüm.Bunun senedindeki râvi Câbir el-Ca'fî'nin itham edilmiş bir kimse oldu­ğu Zevâid'de belirtilmiştir. [21]

 

İzahı

 

î m r â n    (Radıyallâhü anh)'in hadîsi    Müslim' den    baş­ka Kütüb-i Sitte'nin hepsinde rivâvet edilmiştir.

Vâil    (Radıyallâhü anh) in hadisi Zevâid türündendir.

İmrân (Radıyallâhü anhl'ın hadîsinde geçen "Nâsûr" keli­mesi, iki üç çeşit hastalığın ismidir. Burada Jy~,U diye geçmiştir. Bu kelime ile yâni S harfi ince olan kelime eş anlamlıdır. Kamus tercemesinde şöyle deniliyor: Nâsûr, şişen ve içi iltihapla do­lup devamlı akıntı yapan damara denir. Bir de göz pınarlarında be­liren bir hastalıktır ki gözler devamlı sulanır. Mak'ad çevresinde ve diş etlerinde çıkan ve devamlı kanayan apseye de nâsûr denilir. Mak'ad çevresinde görüldüğünde deşilen bir yara hâlini alır ondan devamlı cerahat akar. Bazen yarada bir kaç delik açılır. Bu yara ba­zen mesane çevresinde de görülebilir.

Burada kasdedilen mânâ, mak'ad çevresinde görülen hastalıktır. B u h â r i' de    bu kelime yerine "Bâsûr"  ve bir rivayetinde "Bevâsir" kelimeleri geçer. Bevâsîr, bâsûr'un çoğuludur.

Pâsûr veya nâsûr hastalığı nedeniyle rahat namaz kılamayan İmrân (Radıyallâhü anh), nasıl namaz kılacağını Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e sormuş, O da tercemede geçen şe­kilde cevap buyurmuştur.

Hadîsin zahirine göre ayakta durmaya gücü yeten kimse, otu­rarak namaz kılamaz. Ayakta zorluk dahi çekse gücü yettikçe otu­ramaz. Kadı I y â z' in anlattığına göre Şafii böyle hük­metmiştir. Fakat dört mezhep âlimleri, hadisteki "İstitâa (güç yetme­si)" kelimesini daha geniş anlamda yorumlayarak şöyle demişler­dir. Ayakta durduğunda çetin zorluk çeken veya hastalığı artacak olan yahut geç iyileşecek olan veyahut yeni bir hastalığa tutulacak olan kimse, güçsüz sayılır. Yâni namazını oturarak kılabilir. Va­pur ve benzerinde ayakta durduğunda başı dönecek olan kimse de güçsüz sayılır. Oturarak namaz kılabilir.

Nevevi : 'Gaziler mevzilerde ayakta namaz kıldıkları tak­dirde düşman tarafından görülecek ve bir sakınca arzedecek şekil­de ise, oturarak namaz kılarlar. Bilâhare o namazı tekrar kılacaklar. Çünkü bu durumlar ender görülür,' demiştir.

Batma tehlikesi de güçsüzlük olarak kabul edilir. Nitekim Dârekutnî' nin rivayetine göre î b n - i Ömer (Radıyallâhü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e:

Gemide ben nasıl namaz kılayım? diye sormuş. Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) : «Boğulmadan korkmadıkça ayakta namaz kıl» buyurmuştur.

Ayakta durması yukarıda anlatıldığı gibi sakıncalı olan ve şer'an güçsüz sayılan kişi, oturarak namaz kılarken nasıl oturursa olur. Ebû Hanife, Züfer ve el-Müzeni iftiraş şeklinde oturmayı efdal görmüşlerdir.

İftiraş; sağ ayağı kıbleye doğru dikmek ve sol ayağı yere yatırıp üzerine oturmaktır.

Mâlik, Ahmed, Ebû Yûsuf, Muhammed. S e v r i ve İ s h a k ile Şafiî' den bir rivayete göre bağdaş kurarak oturmak daha efdaldır. Oturmaya şer'an gücü yetmeyen kişi yan yatarak kılar.   Dârekutni' nin   rivayetinde :

«Sağ yan üzerinde...» buyurulmuştur. Bu duruma göre sağ yan üzerinde veya sol yan üzerinde yatmak caizdir. El-Menhel yazarı, yatarak namaz kılmak hususunda âlimlerin görüşlerini şöyle nak-letmiştir:

l - Hanefî âlimlerine göre oturarak kılamayan kişi, sırt üstü veya yan yatarak namaz kılar. Sırt üstü yatmak daha efdaldır. Sırt üstü yatıldığında ayaklar kıbleye gelecek durumda olur. Kişinin namazda yapacağı işaretler, K â ' b e ile gök arasındaki istikâme­te doğru olmuş olur. Fakat kıbleye doğru yan yatan kişinin işaret­leri, ayaklarının istikâmetine yöneliktir. Yatarak namaz kılan kişi, rüku' ile secdeye veya bunlardan birisine gücü yeterse, gücü nisbe-tinde bitoterı yapar. Gücü yetmezse eğilmekle ve işaretle kılar. Sec­de için yapacağı işaret, rüku'a nisbeten daha fazla olmalıdır.

Şâfiîler, Mâlikîler ve Hanbeliler.- Oturarak namaz kılamayan kişi, sağ yana ve kıbleye doğru yatarak kılar. Sağ yana yatması mümkün iken sol yana yatması caizdir. Eğer yan yata-nıazsa ayaklan kıbleye gelecek şekilde sırtüstü yatarak kılar, demiş­lerdir .Ş â f i î 1 e r' e göre yan yatabilen kimsenin, sırtüstü yata­rak kılacağı namaz sahih değildir. Fakat Mâlik i ler1 le Han-b e 1 î 1 e r' e   göre mekruhtur. [22]

 

140 - Nafile Namazı Oturarak Kılmak Hakkında Bir Bâb

 

1225) Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhâ)'dan;  Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mübarek ruhunu kabzeden (Allah) a yemin ederim ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), vefatına doğru kıldığı namazların ekserisini oturarak kılardı. Ve kendisince en sevimli amel, az bile olsa kulun devamlı işlediği sâlih amel idi."

 

1226) Aişe (Radıyallâhü anhâ)'r\an; .Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (nafileyi kıldığında) oturarak kıraat ederdi. Rüku' etmek istediği zaman, kalkarak bir in­sanın kırk  âyet kadar okuyacağı bir süre ayakta dururdu,   (sonra rüku' ederdi.)"

 

1227) Âişe (Radıyallâhü a»hâ)'dar\: Şöyle demiştir: Resûlullah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i yaşlanıncaya kadar gece namazının tümünü ayakta kılarken gördüm. Başka durumda kıldığım hiç görmedim. O, yaşlandıktan sonra oturarak kılmaya baş­ladı. Kırâatmdan kırk âyet veya otuz âyet kalınca kalkar, onu ayak­ta okurdu. Sonra rüku' ederdi.İsnadının sahih ve ricalinin sıka olduğu Zevaid'de bildirilmiştir. [23]

 

İzahı

 

Ümmü Seleme (Radıyallâhü anh)'nin hadisini Nesâi re rivayet etmiştir. Bu hadîs, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in ömrünün sonuna doğru nafile namazının ekserisini oturarak kıldığına ve en makbul, sevimli amelin devamlı işlenen iyi amel oldu­ğuna delâlet eder.

Tirmizide H z. Hafsa (Radtyallâhü anhâ)'dan yapı­lan bir rivayette .

"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, vefatından bir yıl öncesine kadar nafile namazlarında oturduğunu hiç görmedim. Ve­fat yılı, nafile namazlarında otururdu" denilmiştir.

 i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin ilk hadîsini Nesâi, ikinci hadîsini de T i r m i z i hâriç Kütüb-i Sitte sâhibleri rivayet et­mişlerdir. Zevâid müellifi ve Sindi1 nin bunu neden zevâid tü­ründen saydıklarını anhyamadım. Buhâri' nin  i ş e (Ra­dıyallâhü anhâ)'den olan rivayeti meâlen şöyledir:

"Âişe (Radıyallâhü anhâ) : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in yaslanıncaya kadar gece namazını oturarak kıldığını gör­memiş, Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) yaşlandıktan sonra ise, kıraati oturarak yapardı. Rüku etmek istediği zaman kalkıp otuz-kîrk âyet kadar okuduktan sonra rüku' ederdi, demiştir." E b û D â v û d ' un rivayetinde A i ş e (Radıyallâhü anhâ) meâlen şöy­le demiştir:

'Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in gece namazı­nın kıraatini oturarak yaptığını hiç görmedim. Nihayet yaşlanınca artık gece namazında oturup kıraat ederdi. Kırâatından kırk veya otuz âyet kalınca kalkar onu ayakta okurdu, sonra rüku' ederdi.

Hadisteki  ( ümlesi, Ebû Davud'un rivayetinde  olarak geçer. Bu h â r i' de ise  olarak geçer. Bü­tün rivayetlerden kasdedilen mânâ "...sonra rüku' ederdi." demek­tir.

Âişe (Radıyallâhü anhâ) nin iki hadisi bir rek'atın bir kısmı­nı ayakta, bir kısmını da oturarak kılmanın câizliğine delâlet eder. Mâlik,Ebû    Hanîfe,    Şafii    ve âlimlerin çoğu böyle demislerdir. Önce oturup sonr# kalkmak ile bunun  arasında bir fark yoktur.

Bu bâbtaki hadisler, nafile namazların oturarak da kılınabilece­ğine delâlet ederler.

 

1228) Abdullah bin Şakîk el-Ukaylî (Radıyallâhü ank)'den: Şöyle demiştir :

Ben Âîşe (Radıyallâhü anhâ)'ya Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gece namazının durumunu sordum. Âişe (Radıyallâhü anhâ) dedi ki: O, uzun bir gece ayakta, başka bir uzun gece otu­rarak (gece namazı) kılardı. Ayakta okuduğu zaman ayakta rüku' ederdi. Ve oturarak okuduğu zaman oturarak rüku' ederdi." [24]

 

İzahı

 

Müslim,    Ebû    Dâvûd    ve   Nesâi   de bunu rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetlerde: "ayakta okuduğu zaman" cümlesi yerine :ayakta namaz kıldığı zaman" cümlesi vardır. Keza :  "oturarak okuduğu zaman"

cümlesi yerinde;   "oturarak namaz kıldığı" cümlesi bulunur. Bu cümlelerdeki lafız farkı neticeyi değiştirmez.

El-Menhel yazarı şöyle der: Hanefî ve Mâliki mez­hebinin bâzı âlimleri bu hadisi delil göstererek : Nafile namazına ayakta başlıyan kişi, ayakta rüku' etmeye ve oturarak başlıyan kim­se, oturarak rüku' etmeye mecburdur. Başka şekilde yapması caiz değildir, demişlerse de; bundan önceki hadisler, bu görüşü reddeder.

Hadîsler arasında bir ihtilâf yoktur. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kuvvet durumuna göre hadislerde geçen bütün şe­killeri uygulamıştır.

İbn-i Huzeyme: Bence hadîsler arasında bir ihtilâf yok­tur. Çünkü Abd i 11 ah bin Şakik (Radıyallâhü anh)'in rivayeti, kıraatin tümünü ayakta veya tümünü oturarak yaptığı za­mana yorumlanır  işe (Radıyallâhü anhâ)'nin hadîsi de kıraa­tin bir kısmının ayakta yapıldığı zamana yorumlanır. [25]

 

141 - Oturarak Namaz Kılanın Sevabı, Ayakta Namaz Kılanın Sevabının Yarısı Kadardır Babı

 

1229) Abdullah bin Amr (Radtyallâhü anhümâ)\\nx\ rivayet edildiği­ne göre :

Kendisi  (bir gün)  oturarak namaz kılarken Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) onun yanından geçmiş, sonra :

«Oturarak kılınan namaz, ayakta kılınan namazın yarısı kadar­dır.» buyurmuştur." [26]

 

İzahı

 

Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî de bunun benzerini rivayet etmişlerdir.

Hadisten kastedilen mânâ şudur: Kişinin oturarak kıldığı na­mazın sevabı, onun ayakta kıldığı namazın sevabının yarısı kadar­dır.

El-Menhel yazan şöyle der : Bu hadis, cumhura göre ayakta du­rabildiği halde oturarak nafile kılan kimseye aittir.

Ayakta duramadığından dolayı oturarak nafile kılanın sevabı, ayakta kılanın sevabı gibidir. Ondan eksik değildir.

Hadîs, farz namaza âit değildir. Çünkü ayakta durulabilirken oturarak kılınan farz bâtıldır. Ve böyle yapan kişi, günah işlemiş olur.

Nevevi : Ayakta durmaya muktedirken farz namazı otura­rak kılmanın mübahlığını iddia eden kişi, mürted olur. Zira, böyle adam faiz gibi haram olan bir şeyi helâl gören kimse gibi olur, de­miştir.

Ayakta .duramadığı için oturarak farz kılan veya oturamadığı için yatarak farz kılan kişinin sevabı, ayakta kılanın sevabı gibidir, ondan hiç bir şey eksilmez. Nitekim Buhâri, Ebû Musa (Radıyallâhü anh)'den merfu' olarak meâlen şu hadisi rivayet et­miştir :

-Kul, hastalandığı veya sefere çıktığı zaman o kul sıhhatli iken veya evinde iken yaptığı amellerin sevabını sefer ve hastalık hâlinde de alır.»

M â 1 i k ' e göre hadîs, ayakta duramadığı için oturarak farz veya nafileyi kılan hakkındadır.

 

1230) Enes bin Mâlik {Radtyallâhü ank)'âen; Şöyle demiştir:

ResuluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir gün evden) çıktı da bir kaç kişinin oturarak namaz kıldıklarını gördü. Bunun üze­rine :

 (Sevab bakımından) oturarak kılınan namaz, ayakta kılınan namazın yarısıdır» buyurdu."

Not:   İsnadının sahih olduğu ZevAid'de bildirilmiştir.

 

1231) İmrân bin Husayn (Radtyallâkü an/r/den rivayet edildiğine göre:

Kendisi, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemVe oturarak na­maz kılan adamın durumunu sormuş; bunun üzerine efendimiz (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kim ayakta namaz kılarsa efdal olanı odur. Kim oturarak na­maz kılarsa ona ayakta namaz kılanın sevabının yarısı vardır. Ve kim yatarak namaz kılarsa onun sevabı, oturarak namaz kılanın se­vabının yarısı kadardır.» buyurdu. [27]

 

İzahı

 

Bu hadisi Müslim' den başka Kütüb-i Sitte sahibleri riva­yet etmişlerdir.

Bâzıları bu hadîsi nafile namaza yorumlamışlardır. Yâni nafile namaz, bir özür olmaksızın oturarak veya yatarak kılınabilirse de sevap bakımından hadiste belirtildiği gibi kat kat farklıdır.

Hattabi : 'Ben bu hadisi ayakta durmaya muktedir olanın kılacağı nafileye yorumlamıştım.   Fakat hadîsin:      

= «Kim yatarak namaz kılarsa...» cümlesi bu yorumu bozar. Çün­kü yatarak nafile kılmak yoktur. Âlimlerin buna fetva veren kimse­yi bilmiyorum. Eğer bu kayıt râviler tarafından ilâve edilmemiş ise, yâni efendimize âit ise oturabilen kişinin yatarak nafile kılmasının câizliğine delâlet eder. Bence bu hadîs farz namaz kılana aittir. Yâ­ni ayakta durmakta zorluk çekecek, ama bununla beraber ayakta durabilecek bir kimse, ayakta durmaya tahammül ederse, hadiste belirtildiği gibi sevabı kat kat fazladır,' demiştir.

E 1 - î r â k i:    Yatarak nafile kılmanın câizliğini   Ş â fi i ler ve   M â 1 i k i' ler   söylemişlerdir. Mesele her iki mezhebte ihtilâflıdır.   H a t t â b i' nin    Alimlerden kimse böyle söylememiştir, sö­zü, bu mezheblerdeki görüşle reddedilir, demiştir.

Yukarıda görüldüğü gibi hadisin ikinci yorum şekli, bunun farz namaza âit olmasıdır. Yâni farz namazı oturarak kılmaya şer'an me­zun sayılan bir kimsenin zorluklara katlanarak ve olanca gücünü kullanarak ayakta kılması daha efdaldır. Bu kişi, oturarak kılmaya mezun ise, oturarak kıldığı takdirde alacağı sevab, yukarıda B u -h â r i' den mealini naklettiğim hadis gereğince sağlıklı adamın ayakta kılacağı namazın sevabı kadardır. Ondan eksik değildir. Bu­nunla beraber hasta hâline rağmen zorluklara katlanarak ayakta kıl­dığı namazın sevabı, sağlıklı bir adamın ayakta kıldığı namazın seva­bından çok üstündür. Dolayısıyla bu hastanın oturarak kıldığı tak­dirde kazanacağı sevabtan üstün olmuş olur.

Güçlükle oturarak kılabilen kimse yatarak kılmaya mezun olma­sına rağmen zorluklara katlanıp oturarak kılan kişi için de durum aynıdır. [28]

 

142 -  (Son)  Hastalığında Resûlullah (Sallallahü Aleyhi Ve Sellemkin Namaz Kılışı Hakkında Gelen (Hadisler)  Babı

 

1232) Aişe (Radtyallâkü anhâ)'âun; Şöyle demiştir: Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), vefat ettiği hastalığa tutulduğu zaman   (Ebû Muâviye demiştir ki:  Hastalığı ağırlaştığı zaman)  Bilâl (Radıyallâhü anh), O'na namaz vaktinin geldiğini ha­ber vermek üzere geldi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  «Ebû Bekir'e emrimi iletiniz. Cemaata namaz kıldırsın» bu­yurdu. Biz:

— Yâ Resûlallah! Ebû Bekir cidden yufka yüreklidir. Senin ye­rine geçtiği vakit ağlar ve bu yüzden  (sesini cemaata)  işittiremez. Bu nedenle Ömer'e emretsen de o namaz kıldırsa, diye ricada bulun­duk. (Efendimiz bu sözümüzden) sonra :

— Ebû Bekir'e emrimi iletiniz. Cemaata namaz kıldırsın. Ha-kîkatan siz, Yûsuf (Peygamber)'in günündeki kadınlarsınız» buyur­du." Âişe  (Radıyallâhü anhâ)  demiştir ki: Bunun üzerine biz Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) a emr-i nebevî'yi ilettik.    Kendisi de  (bu emir üzerine) cemaata namaz kıldırdı. (Ebû Bekir namaza başlayın­ca)  Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   kendinde bir hafiflik hissetti de iki adam  arasında ve onlara dayanarak namaza gitti. Ayakları yerde sürünüyordu. Ebû Pekir  (Radıyallâhü anh), O'nun geldiğini hissedince geri çekilmeye davrandı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  Ona:

—  «Yerinden ayrılma» diye işaret etti. Râvi demiştir ki Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ileriye geldi. Nihayet O'na yardım eden adamlar, onu Ebû Bekir  (Radıyallâhü anh) in yanına oturttu­lar. Artık Ebû Bekir (Radıyallâhü anh), Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) e uyuyordu, cemâat da Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'in namazına uyuyorlardı."

 

1233) Aîşe (Radıyallâhü unAâ)'dan; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (son) hastalığında ce­maata namaz kıldırmak için Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'a emretti. Artık Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) cemaata namaz kıldırıyordu. Re­sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir hafiflik hissederek (evden mescide) çıktı. O anda Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) cemaata namaz kıldırıyordu. Ebû Bekir {Radıyallâhü anh) O'nu görünce geri çekil­mek istedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ona:

«Olduğun gibi dur.» diye işaret etti. Sonra Resûlullah (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) in yanında, onun hizasında oturdu. Artık Ebû Bekir (Radıyallâhü anh), Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in namazına, cemâat da Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'in namazına uyarak kılıyorlardı."

 

1234) Salim bin Ubeyrf (Radıyallâhü anh)'öen; Şöyle demiştir : Resûluliah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  (son) hastalığında ba­yıldı. Sonra ayılınca:

Namaz vakti geldi mi?» diye sordu.

—  Evet, dediler. O:

—  «Bilâl'a emrimi iletin, ezan okusun, Ebü Bekir'e de emrimi ile­tin, cemaata namaz kıldırsın» buyurdu. Sonra (yine) bayıldı. Daha sonra ayıldı ve :

—  «Namaz vakti geldi mi?» diye sordu.

—  Evet, dediler. O:

—  «Bilâl'a emredin  ezan okusun.  Ebü Bekir'e de emredin ce­maata namaz kıldırsın.» buyurduktan sonra tekrar bayıldı.    Sonra ayılınca s

—  «Namaz vakti geldi mi?» diye sorri"

—  Evet, dediler. O :

—  «Bilâl'a emredin ezan okusun..Ebû Bekir'e de emredin cemaata namaz kıldırsın.» buyurdu. Bunun üzerine A işe (Radıyallâhü anhâ) . Gerçekten babam yufka yürekli bir adamdır. O makam (senin mih­rabın) da namaza duracağı zaman ağlıyacak,  (cemaata kıraat sesi­ni) işittiremiyecektir. Keşke başkasına emretsen, diye ricada bulun­du. Sonra, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (yine) bayıldı. Piraz sonra ayıldı ve:

—  «Bilâl'a emredin ezan okusun. Ebü Bekir'e emredin cemaata namaz kıldırsın. Gerçekten siz Yûsuf (Peygamber) un günündeki ka­dınlarsınız.» buyurdu. Râvi demiştir ki ı Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in emri Bilâl  (Radıyallâhü anh)'a iletildi, o ezan okudu. Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'a da iletildi. O da cemaata namaz kıldırdı. Sonra Resûluliah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) bir hafiflik duydu ve :

— «Benim için koltuğuma girip mescide götürecek adama bakı­verin* buyurdu. Bunun üzerine Berîre    (Radıyallâhü anhâ)    ve bir adam geldiler. Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara da­yanarak gitti. Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) Onu görünce gerilemek istedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ona işaret ederek:

—  «Yerinde  dur!»  demek istedi. Sonra Resûluliah     (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ileri geldi. Nihayet Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'in yanı başında oturdu ve Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) namazını biti­rinceye kadar, ( oturduğu yerde durdu. Sonra Resûluliah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat etti.

Ebû Abdillah  (yâni Müellifimiz) : Bu hadîs, garibtir. Nasr bin AH*den başkası bunu tahdis etmemiş, demiştir."

Not :   Bu hadîsin İsnadının sahih ve ricalinin sıka oldukları  Zevâid'de bil­dirilmiştir.

 

1235) Abdullah bin Abbâs (Radıyallâhü anhiİtnâ)'dan; Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat ettiği hastalığın­da Âişe (Radıyallâhü anhâ)'mn odasında idi. Bu esnada:

—  «Bana Alî'yi çağırın» buyurdu. Âişe (Radıyallâhü anhâ) :

—  Yâ Resûlallah! Sana Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'ı çağıralım (mı) dedi. O:

—  «Onu çağırın» buyurdu. Hafsa (Radıyallâhü anhâ) :

—  Yâ Resûlallah! Sana Ömer (Radıyallâhü anh)'ı çağıralım (mı) dedi.

O:

— Onu çağırın- buyurdu. Ümmü'1-Fadl (Radıyallâhü anhâ) :

—  Yâ Resûlallah!     Sana Abbâs   (Radıyallâhü  anh)ı  çağıralım (mı) dedi. O:

—  «Evet» buyurdu.

Bu zâtlar (Onun yanında) toplanınca Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mübarek başını kaldırıp baktı da bir şey söyleme­di. Biraz sonra Ömer (Radıyallâhü anh) :

—  Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in yanından kalkıp gidiniz, dedi. Bilâhere namaz vaktinin geldiğini Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)'e bildirmek üzere  Bilâl   (Radıyallâhü anh) geldi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  «Cemaata namaz kıldırması için Ebû Bekir'e emrediniz.» bu­yurdu. Bunun üzerine Âişe (Radıyallâhü anhâ) :

—  Yâ Resûlallah! Gerçekten Ebû Bekir (Radıyallâhü anh), yuf­ka yürekli, kırâattan tutuklu bir adamdır. Seni   (namazda)  göremi-yeceği zaman ağlıyacak, cemâat da ağlıyacak. Cemaata namaz kıl­dırması için keşke Ömer (Radıyallâhü anh) a emretsen, dedi. Sonra Ebû Bekir (Radıyalâhü anh) çıkıp cemaata namaz kıldırdı. Resûlul­lah (Sallalahü Aleyhi ve Sellem)  kendisinde bir hafiflik hissederek iki adam arasında ve onlara dayanarak çıkıp (mescide)  gitti. Onun ayakları yerde sürünüyordu. Cemâat Onu görünce Ebû Bekir  (Ra­dıyallâhü anh)'ı teşbihle ikaz ettiler. Ebü Bekir  (Radıyallâhü anh) da geri çekilmek için davrandı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) Ona işaret ederek :

—  «Yerinde  dur!»  demek   istedi.   Sonra  Resûlullah   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ileriye gelip Ebû Bekir (Radıyallâhü anhl'ın sağ ta­rafında oturdu. Ebü Bekir (Radıyallâhü anh)   ayakta durdu. Ebü Be­kir  (Radıyailâhü anh)   Peygamber  (Sallailahü Aleyhi ve Selleml'e uyuyordu. Cemaat da.Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) in namazına uyu­yordu. İbn-i Abbas t Radıyallâhü anh) ; Resûlullah (Sallaiiahü Aley­hi ve Sellrim), Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'in ulaştığı yerden kırâata başladı, demiştir. Râvî Vekî: Sünnet böyledir, demiştir.

Râvi demiştir ki: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hastalığında vefat etmiştir."

Not : Zevaid'de şöyle denmiştir : Bunun İsnadı sahih, ricali da sıka zâtlar­dır. Ancak şu var ki; Râvi Ebû Ishak. Ömrünün sonunda rivayetleri karıştırmıştı ve tedlisçi idi. Bunu da an'ane ile rivayet etmiştir. Buhârî de : Biz Ebû îshak'ın Erkam bin Şurahbil'den hadîs işittiğine dâir bir şey hatırlamıyoruz,  demiştir. [29]

 

İzahı

 

Bu bâbta rivayet edilen Âişe (Radıyallâhü anhâJ'nin hadi­sini Buhâri, Müslim, Nesâİ ve Tirmizİ mütead­dit senedlerle ve muhtelif lafızlarla rivayet etmişlerdir.

Son iki hadîs ise notlarda işaret edildiği gibi Zevâid türündendir.

Bütün rivayetlerden anlaşılan mânâ şudur:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) son hastalığında Âişe (Radıyallâhü anhâî'nin odasında yatmış, hastalığı ağırlaşınca cemaa­ta namaz kıldırmak için Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) i tâ­yin etmiştir. Âişe (Radıyallâhü anhâ) buna taraftar olmamış ve bu görevin Ömer (Radıyallâhü anh)'a verilmesini teklif et­miştir. Gerekçe olarak da    Ebû    Bekir    (Radıyallâhü anh)'in yufka yürekli oluşu ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yerinde namaz kıldırması hâlinde ağlıyacağı, okumaktan tutulacağı ve cemaata sesini duyuramıyacağı gösterilmiştir. Bâzı rivayetlere gö­re H z. Hafsa CRadıyallâhü anhâ) da bu hususta  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'yi desteklemiştir. A i ş e (Radı'yallâhü anhâ)'-nin isteksizliğinin sebebi, kendisi tarafından şöyle açıklanmıştır : Pey­gamber (SallalJahü Aleyhi ve Sellem)'in bu emrine taraftar olma­mamın sebebi şudur: Onun hayatında makamına geçecek bir kim­senin halk tarafından sevilebileceğini düşünemezdim. Zanmmca kim Onun makamında durursa halk Onu uğursuz sayacak ve sevmiye-cektir. Bu nedenle bu. işin babama verilmesine taraftar olmadım.'  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin bunu arzulamamasının ikinci sebe­bi şuydu : E b û Bekir (Radıyallâhü anh)'in hilâfete liyâkati­ni herkes biliyordu. Bu nedenle E b û Bekir (Radıyallâhü anh)'in namaz kıldırmasının Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem)'in vefatının yaklaşması için bir alâmet sayılması ve böyle bir durumdan hoşlanmamasıydı.

 i ş e (Radıyallâhü anhâ) ve arkadaşlarının, Yûsuf (Aley-hisselâmJ'un devrindeki kadınlara benzetilmesinin sebebi şudur:

Bilindiği gibi Züleyha, Mısır kadınlarına ziyafet çe­kerek son derece ikramda bulunmuştu. Fakat gayesi onlara ziyafet vermek değildi. Asıl gayesi, bu ziyafet vesilesiyle onlara Yûsuf (Aleyhisselâm)'u göstermek ve beslediği aşk ateşi bakımından ma­zur sayılmasının gerekliliğini ispat etmekti. Züleyha asıl maksadını gizlemişti. Â i ş e (Radıyallâhü anhâ) de Ebû Bek i r (Radıyallâhü anh)'in namaz kıldırmasını istememesinin asıl sebebini gizlemiş başka sebepler göstermiştir. Maksada ulaşmak için fazla İsrarda bulunmak hususunda da Züleyha'ya benzemiş-tir, Â i ş e (Radıyallâhü anhâ) ve arkadaşlarının Yûsuf (Aley-hisselâm)'un devrindeki kadınlara benzetilmesine âit hadîs metnin­deki cümlenin şerhinde Ne v e v î şöyle der: Yâni: Siz kadınlar istediğiniz bir şeyi İsrarla istemek dileğinize kavuşmak için peşine düşmek ve ona aşırı derece eğilmek hususunda o günkü kadınlara benziyorsunuz. Â i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin başvurusu bir ri­ca, danışma ve yararlı olduğuna kanâat getirdiği hususa işaret ma­hiyetindedir. Bu anlamda ülü'I-emre başvurmanın câizliği hadîsten anlaşılıyor. Bu tür müracaat, uygun ifâde ile olmalıdır.

Esîf: Hadîste geçen bu kelime, çok üzgün, yufka yürekli ve ça­buk ağlayan demektir.

Hasîr t Tutuklu demektir. Yufka yürekliliğinden ve üzüntüsün­den okuyamıyacak duruma düşen kimse için bu kelime kullanılabilir.

Muhtelif rivayetlerden anlaşıldığına göre Peygamber (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem)'in son hastalığında E b û Bekir (Radi-yallâhü anh) üç gün ve toplam oniki vakit kıldırmıştır. Bu süre zar­fında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir defa veya iki defa mescide çıktığı hususunda muhtelif rivayetler vardır. 1 b n - i Hacer'in $âfii' den olan rivayetine göre bir defa olmuş­tur. Müslim ve Dârekutnî' nin rivayetlerine göre iki defa olmuştur. Bâzı rivayetlere göre bir defa yatsı namazında, ikinci defa öğle namazında olmuştur.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in koluna girip Onu mescide götürenlerle ilgili rivayetler de muhteliftir. Bâzı rivayetlere göre götüren zatlar, A b b â s (Radıyallâhü anh) ile A Iİ (Radı-yallâhü anh)'dir. Bâzı rivayetlere göre A 1 î (Radıyallâhü anh) veFadl bin Abbâs (Radıyallâhü anh), diğer bir kısım ri­vayete göre Üsâme bin Zeyd (Radıyallâhü anh) ile F a d 1 bin Abbâs (Radıyallâhü anh). Diğer bir kısım rivayetlerde  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin cariyesi B e r i r e (Radıyallâhü anhâ) ile   N ü v e b e    (Radıyallâhü anhâ)'dir.

N e v e v î bu rivayetlerin birleştirilmesi yolunda şöyle de­miştir :

Rivayetlerde isimleri geçen bu zâtlardan cariyeler oda içinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e yardım ederek oda ka­pısına kadar gitmesini sağlamışlar, ondan sonra erkek zâtlar nöbet-leşerek Onun koluna girmişlerdir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bayılmasıyla ilgili cümle peygamberlerin bayılmasının câizliğine delâlet ediyor. Çünkü bayılmak da bir hastalıktır. Peygam­berlerin hastalanması caizdir.

Müellifin rivayetlerinin zahirine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mescide gidip E b û Bekir (Radıyallâhü anh)'in yanına oturunca E b û Bekir (Radıyallâhü anh) Ona uymuş ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cemaata namaz kıldırmıştır. Hattâ 1235 nolu hadiste belirtildiğine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaza girince E b û Bekir (Ra­dıyallâhü anh)'in okuduğu süreyi bıraktığı yerden okumaya devam etmiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) oturduğu yerden namaz kıldırdığı ve cemaata sesini duyuramadığı için E b û B e -k i r (Radıyallâhü anh) mübelliğlik yapmış oluyor. Şu halde ce­mâatin kendi namazlarında £bu Bekir (Radıyallâhü anh)'in namazına uymaUunadan maksat, namazlardaki harefceUarde onu görüp örnek almalarıdır. Yoksa zannedildiği gibi onların E b û B e -k i r (Radıyallâhü anh)'e uymaları değildir. Çünkü E b û B e -k i r (Radıyallâhü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e uyunca cemâatten olmuş olur. Cemâatin bir kısmının bir kısma uy­ması caiz değildir. Yâni imamın arkasında kılan bir kimseyi imam yapmak caiz değildir. Fakat bâzı rivayetlerde E b û Bekir (Ra­dıyallâhü anh)'in cemaata namaz kıldırdığı ve Peygamber (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem)'in, E b ü Bekir (Radıyallâhü anh) "m ar­kasındaki safta durduğu bildirilmiştir.

Tirmizi' nin bir rivayetinde  i ş e (Radıyallâhü anh) meâlen :

"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) son hastalığında Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'in arkasında oturarak namaz kıldı.' demiş­tir. E n e s (Radıyallâhü anh)'den rivayet olunan diğer bir riva­yette meâlen: "Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) son hasta­lığında üzerindeki elbiseye sarınmış olduğu halde Ebû Bekir (Ra­dıyallâhü anh)'in arkasında oturarak namaz kıldı" demiştir.

Hulâsa bâzı rivayetlere göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) oturduğu yerde imam olarak, diğer bir kısım rivayetlere göre Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'e uyarak namaz kılmış­tır. Bütün rivayetler sahih olduğuna göre öyle anlaşılıyor ki Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) son hastalığında iki defa mescide çıkmış, bir defasında imam, diğerinde memum olmuştur. [30]

 

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler

 

1. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yürüyemeyecek derecede hasta olduğu halde iki zâtın yardımıyla mescide çıkması cemaatla namaz kılmanın faziletinin büyüklüğüne delâlet vardır.

2. Ebû  Bekir    (Radıyallâhü anh) sahâbîlerin en efdalıdır.

3. Ebü Bekir    (Radıyallâhü anh)'in imamlıktan geri çe­kilmek istemesi, büyüklere karşı saygılı olmanın gerekliliğine delâlet eder.

4. Ağlamak namazı bozmaz.Çünkü Peygamber    (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)    Ebû   Bekir   (Radıyallâhü anhi'in yufka yü­rekli olup çabuk ağladığını bildiği halde onu imamlığa geçirmiştir. Namazın ağlamakla bozulup bozulmadığı hususunda ihtilâf vardır. Şöyle ki;

Hanefî fıkıhçılarına göre, cenneti ve cehennemi hatırlaya­rak sesle ağlayanın namazı bozulmaz. Fakat başına gelen bir musîbet veya hastalığın verdiği ıztırap nedeniyle sesle ağlayanın nama­zı bozulur. Mâlik ve Ahmed'in de böyle dedikleri riva­yet olunmuştur.

Şafii mezhebine göre sesle ağlamak veya inlemekle ağızdan iki harf çıkarsa namaz bozulur, yoksa bozulmaz. Ağlamak ve inle­mek ister dünya hayatı ile ilgili olsun ister âhiretle ilgili olsun fark etmez.

5. Şa'bi   bu hadislerin zahirine bakarak cemâatin bir kısmı­nın,  bir kısmına uymasının câizliğini söylemiştir.  Ancak yukarda anlattığım gibi mezkûr hadîsler, buna delâlet etmez. Çünkü Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gelip namaza başlayınca O, imam olmuş,   Ebû   Bekir    (Radıyallâhü anh) mübelliğlik yapmıştır. Yâni Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) oturarak namaz kıl­dırdığı ve hastalık nedenile sesini cemaata duyuracak durumda ol­madığı için   Ebû   Bekir    (Radıyallahü anh)  O'nun tekbirle­rini ve hareketlerini cemaata duyurmak görevini yapmıştır. Cemâat, namazım   Ebû   Bekir'in   namazına uydurmuştur.

6. İmamın tekbirlerini cemaata duyurmak caizdir. Yâni mübel­liğlik yapmak meşrudur.

7. Ayakta duranın, oturarak namaz kılana uyması caizdir. Bu hususta gerekli izah bundan sonra gelen ikinci bâbta anlatılacaktır.

8. îmamın, cemaattan birisini yerine geçirmesi caizdir.

9. Peygamberlerin bayılması caizdir.    Çünkü bayılmak da bir hastalıktır. Peygamberlerin hastalanması çeşitli belâlara mübtelâ ol­ması caizdir. Ancak delilik, nefret ettirici veya tebliğ görevini gecik­tirici hastalıklar caiz değildir. [31]

 

143 - Resûlullah (Sallallahü Aleyhî Ve Sellemjtin, Ümmetinden Bir Adamın Arkasında Namaz Kılması

Hakkında Gelen (Hadîs)  Babı

 

1236) Muğîre bin Şu'be (Radtyallâhü ank)'den; Şöyle demiştir: (Tebuk savaşı yolculuğunda bir gün sabah namazı vaktinde) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (sahâbilerden) geride kal­mıştı. Sonra ikimiz, kafileye yetiştik. O esnada Abdurranman bin Avf (Radıyallâhü anh), cemaata (sabah farzından) bir rek'at kıldır­mış idi. Abdurrahman (Radıyallâhü anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in geldiğini hissedince geri çekilmeye davrandı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazı tamamlaması için ona işaret buyurdu.  (Namazdan sonra)  efendimiz, Abdurrahman'a:

İyi ettin, böyle yap!» buyurdu." [32]

 

İzahı

 

Müslim bu hadisi Mesti ve İstihlaf bâblarında daha uzun metinler hâlinde rivayet etmiştir.

Olayın T e b û k seferinde vuku bulduğunu belirten M ü s -1 i m ' in istihlaf bâbındaki rivayette M u ğ î r e (Radıyalâhü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ' in ayak yoluna gidi­şini ve sonra abdest alışını anlatarak bunun bitiminde şöyle der .-

= "Muğire demiştir ki: Ben O'nunla beraber geldim. Nihayet kafileyi Abdurrahman bin Avf (Radıyal)âhü anh)'ı imamlığa geçir­miş olup naraai kıldırırken bulduk. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem),  (sabah namazının)  iki rekatinden birisine yetişti ve bu rek'ati cemaatla berabsr kıldı. Abdurrahman (Radıyallâhü anh) selâm verince Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), namazını ta­mamlamak üzere kalktı. Bu durum müslümanları telaşlandırdı. Bu­nun için de çok teşbih etmeye başladılar. Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem), namazını bitirince onlara döndü ve: «İyi ettiniz» ve­ya «isabet ettiniz» buyurdu. Namazı (ilk) vaktinde kıldıklarından dolayı onlara gıbta ediyordu.

Muğire (Radıyallâhü anh) demiştir ki •. (Biz cemaata yetiştiği­mizde) Ben Abdurrahman'ı geri çekmek istedim. Fakat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : -Bırak onu- buyurdu."

M ü s 1 i m ' in "Mesh" bahsindeki rivayetinde metnin son kıs­mı şöyledir:

= "Abdurrahman; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "in geldiğini hissedince geri çekilmeye başladı. Fakat Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) «Onlara namaz kıldırmaya devam et» di­ye işaret buyurdu. Abdurrahman namazın sonunda selâm verince, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayağa kalktı. Ben de kalk­tım. Ve biz yetişemediğimiz rek'ati kıldık."

N e v e v i : "Bu hadiste bir çok ilmî mes'eleler vardır. Bunla­rın bir kısmı şunlardır:

1. Üstün olanın kendisinden dûn olana namazda uyması caizdir.

2. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ümmetinden bi­risinin arkasında namaz kılması caizdir.

3. Namazı ilk vakitte kılmak efdaldır. Çünkü bu olayda sana­bil er Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i beklemeden ilk vak­tin faziletini kazanmak için vaktin başında namaz kılmışlar. Efen­dimiz de onları tasvip etmiştir.

4. imam geciktiği takdirde onun iyi huylu olduğuna güvenen cemâat, başkasını imamlığa geçirebilir. Ama imam bundan eziyet du­yar, veya bir nahoş durum doğar ise cemâatin birisini imamlığa ge­çirmesi caiz değildir. Bu takdirde ayrı ayrı olarak herkes kendi ba­şına namazını kılar, sonra cemâat durumu olursa, namazı tekrarla­mak müstehabtır." [33]

 

144 - İmam, Kendisine Uyulsun, Diye İmam Edilir  (Hükmü)  Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

1237) Âişe (Radtyallâhü anhâydan; Şöyle demiştir: ftesülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (bir ara) hastalandı ve ashabından bir grup Onu ziyaret etmek üzere yanına girdiler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) oturduğu yerde namaza başladı. Ziyaretçiler de ayakta Ona uydular. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) oturun diye onlara işaret etti. Namazdan çıkınca buyurdu ki:

«İmam, kendisine uyulsun diye imam edilir. Artık o, rüku'a var­dığı zaman siz de varınız (başını rüku'dan) kaldırdığı zaman siz de (başınızı) kaldırınız. Ve oturarak namaz kıldığı zaman siz de otura­rak namaz kılınız.-1

 

1238) Enes bin Mâlik (Radıynllâkü atık) den; Şöyle demiştir;

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir defa) attan düş­tü ve vücûdunun sağ tarafı berelendi. Biz Onu ziyaret etmek üzere yanına girdik. Bu arada namaz vakti geldi. Bize oturarak namaz kıl­dırdı. Biz de oturarak arkasında namaz kıldık. Namazı bitince:

-İmam, kendisine uyulsun diye imam edilir. Şu halde o, tekbir al­dığı zaman tekbir alınız, rükü'a vardığı zaman rükû'a varınız:

dediği zaman:  deyiniz. Secde ettiği zaman secde ediniz ve oturarak namaz kıldığı zaman hepiniz otu­rarak namaz kılınız.» buyurdu." [34]

 

İzahı

 

 i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin hadîsini Buhârî, Müs­lim, Tirmizi, Ebü Dâvûd ve Beyhaki de riva­yet etmişlerdir.

El-Menhel yazarı: "Bu hadiste söz konusu edilen hastalığın (bun­dan sonra gelen) Enes (Radıyallâhü anh)'in hadisinde bildiri­len attan düşme hastalığı olması muhtemeldir. Hadiste anlatılan na­mazın farz namaz olduğu anlaşılıyor. Çünkü Ebû Dâvûd ve başkalarının rivayet ettiği Câbir (Radıyallâhü anhî'in uzunca bir hadisinde şöyle denilmiştir :

"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün Medine'de at­lı olarak giderken bir hurma ağacının gövdesine çarpıp attan düştü ve ayağı yerinden çıktı. Biz Onu ziyaret etmek üzere yanına vardık. O sırada oturarak nafile kılıyordu. Biz arkasında ayakta durarak Ona uyduk. Bize bir şey söylemedi. Sonra bir daha Onu ziyaret etmek üzere yanına vardık. Biraz sonra oturarak farz namaza başladı. Biz de ayakta Ona uyduk. Fakat bize işaret etti, biz de oturduk.1,, de­miştir.

El-Menhel'in bahsettiği Câbir (Radıyallâhü anhJ'in hadisi 1240 numarada gelecek. Fakat biraz kısadır.

Enes (Radıyallâhü anh)'in hadisini Kütüb-i Sitte sahihleri, Mâlik ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir. Bu hadiste söz konusu edilen namaz, farz namazıdır.

Hadîsin : "Biz oturarak Onun arkasında namaz kıldık." cümlesinin şerhinde el-Menhel yazan : Yâni cemâat

Onun arkasında ayakta durduktan ve oturmaları için işaret buyu-rulduktan sonra, demek istenmiştir.-Nitekim  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin hadîsinde bu durum belirtilmiştir. Bunun içindir ki Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadîste :

«İmam kendisine uyulsun diye imam edilir... İmam oturarak na­maz kıldığı zaman hepiniz oturarak kılınız» diye beyanda bulun­muştur.

Bâzı rivayetlerde:   «ayakta namaz kıldığı zaman ayakta namaz kılınız- cümlesi de varchr. Bundan son­ra gelen Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ve C â b i r (Ra­dıyallâhü anh)'m hadislerinde de bu cümle mevcuttur. îmam ayak­ta namaz kıldırırken arkasında namaz kılanın ayakta durması mec­buriyeti, buna muktedir olması şartına bağlıdır. Ayakta duramadı­ğı takdirde oturarak veya kolayına gelecek şekilde durabilir.

Hadîsin zahirine göre iftitah tekbirinde rükû'a ve secdeye varış­larda cemâat, imamla beraber değil, onu takip etmekle mükelleftir.

îmam;  dediği zaman cemâatin;diyeceğine dâir cümlesi; imamın ilk cümleyi, cemaatın da yalnız ikin­ci cümleyi söyleyeceğini hükme bağlamıştır. Ebû Hanîfe, M â 1 î k i 1 e r ve bir rivayete göre A h m e d böyle demişlerdir. Şafii ve Hanbeji âlimlerine göre imamla cemâat, her iki cümleyi söylemelidir.

Bu iki hadîs, cemâatin imama uymak mecburiyetinde olduğuna delâlet eder. Hattâ imam bir özür dolayısıyla oturarak namaz kılar­sa, hiç bir özrü olmasa dahi uyanların da oturarak namaz kılmaları gerekir. Bâzı âlimler böyle hükmetmişlerdir. El-Menhel yazarı bu ko­nuda özetle şöyle diyor .

"Jshak, Evzâî, İbnü'l-Münzir ve Zahiriye mezhebi mensupları: tmam namazı oturarak kılarken ayakta ona uymak caiz değildir, demişlerdir, tbn-i H a z m : Biz bununla hükmederiz. Ancak imamın yanında namaza durup mübelliğlik ya­pan kişi muhayyerdir. Selefin cumhuru bizim gibi hükmetmiştir. Câbir, Üseyd bin Hudayr ve Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhüml'den de bu hüküm rivayet edilmiştir. Sahâbi-lerden onlara muhalefet eden bir kimse bilinmemektedir... demiştir. Hanbeliler de: Oturarak namaz kıldırsın imam, tâyin edilmiş imam veya devlet reisi olduğu takdirde oturarak namaz kıldığında, özürü olmayan kimselerin bile oturarak arkasında namaz kılmaları caizdir, demişlerdir.

Hanefîler, Şâfiîler, Sevri ve başkaları: Ayakta duramadığından dolayı oturarak namaz kılanın arkasında ayakta namaz kılmak caizdir ve özrü olmayan cemâatin ayakta durması mecburîdir, demişlerdir. Bunların delilleri  i ş e (Radıyallâhü an-hâî'nin (1232-1233 nolu) hadîsleridir. Bu bâbta rivayet edilen ha­dislere gelince; bunların,  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin mezkûr hadîsleriyle mensuh olduğunu söylemişlerdir.

Ahmed bin Hanbel mensuhluk meselesini kabul et-miyerek hadîslerin hükümlerinin ayrı ayrı durumlara âit olduğunu söylemiş ve böylece hadislerin arasını bulmuştur. Ona göre bu bâb-taki hadîsler, görevli imamın bir hastalık nedeniyle oturarak kıldır­maya başladığı namaza aittir. Bu durumda cemâat oturarak ona uyarlar.

İkinci durum : Görevli imam ayakta namaza başladığı zaman ce­mâatin ayakta ona uyması gerekir. Namaz esnasında imamın otu­rarak devam etmesini gerektiren bir özür olsun olmasın netice de­ğişmez. Â i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin hadîsinde söz konusu du­rum böyledir. Çünkü bu hadîste belirtildiği gibi Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) in son hastalığında Ebû Bekir (Ra­dıyallâhü anh) ayakta namaz kıldırmaya başlamış, namaz esnasında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gelip oturarak namazın kalan kısmını kıldırmaya başlamış, cemâat ayakta Onu takip etmiş­tir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), cemâatin oturması için işaret etmemiş ve ayakta kılmalarına karşı susmakla bunu meş­ru kılmıştır.

M âli kil ere göre ayakta durabilen kimsenin ayakta dura­mayan kimseye iktidası sahih değildir. Yâni mazeret dolayısıyla otu­rarak namaz kılan kimseye ayakta durabilen kimse ne ayakta ne de oturarak uyamaz.

 

1239) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü atth)'den rivayet edildiğine göre kendisi; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir;

«İmam kendisine uyulsun diye imam edilir. Şu halde o iftitah tek­biri aldığı zaman tekbir alınız, rükû'a vardığı zaman rükû'a varınız, dediği zaman;   deyiniz. Eğer ayakta namaz kılarsa, siz de ayakta kılınız ve eğer oturarak namaz kılarsa siz de oturarak kılınız.»"

 

1240) Câbir (Radtyallâhü a»*)'den; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hastalandı. Biz Onun arkasında (farz) namaza durduk. Kendisi oturarak kılıyordu. Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) de tekbir alarak Onun tekbirini cemaata duyuruyordu. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize baktı da bizi ayakta gördü. Bunun üzerine bize işaret buyurdu. Biz de otur­duk ve oturarak namazımızı Onun namazına bağlıyarak kıldık. O selâm verince ı

«Neredeyse siz İranlıların ve Romalıların yaptığını yapacaksınız. Kralları otururken onlar kralları huzurunda ayakta dururlar. Sakın siz öyle yapmayınız, imamlarınıza uyunuz. Eğer imam ayakta kılar­sa siz de ayakta kılınız ve eğer oturarak kılarsa siz de oturarak kı­lınız.» buyurdu." [35]

 

İzahı

 

Ebû   Hüreyre    (Radıyallâhü anh) nin hadisini   Ebû   Dâ-v û d,    Nesâi    ve   A h m e d   de daha uzun metinler hâlinde rivayet etmişlerdir.    Müslim   de bunun benzerini rivayet et­miştir.

Câbir (Radıyallâhü anh)'in hadisini Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî de rivayet etmişlerdir. Ebû Davud'un rivayetinde bu hastalığın, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in attan düşmesi ve bir hurma ağacı gövdesine çarpması neti­cesinde ayağının bilek mafsalından çıkması hastalığı olduğu belir­tilmiştir.

İmam ayakta veya oturarak namaz kıldırırken cemâatin nasıl durmasının gerektiği hususundaki âlimlerin görüşlerini yukarda be­yan ettiğim için oraya müracaat tavsiye olunur. [36]

 

145 - Sabah Farzındaki Kunût Hakkında Gelen (Hadîsler)  Babı

 

1241) "... Ebû Mâlik el-Eşcâî Said bin Tarık [37] (Radtyallâhü an-hümâ)'dan; Şöyle demiştir:

Ben babam (Tarık)'a:

Ey babam! Şüphesiz sen Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem), Ebü Bekir, Ömer ve Osman (Radıyallâhü anhüm) (arkasında) ve beş yıl kadar burada Küfede Alî (Radıyallâhü anh) arkasında namaz kıldın.  Bu zâtlar sabah  namazında  Kunût   (duasını)  okurlar (mı) di? dedim. Babam:

Ey oğulcuğum! Muhdestir (= sonradan icad edilmiştir.) dedi." [38]

 

İzahı

 

T i r m i z i, Nesâî ye Ahmed de bunu rivayet etmiş­lerdir. N e s â i 'nin rivayetinde Târik (Radıyallâhü anh)'ın cevabı meâlen şöyledir:

"Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'in arkasında na­maz kıldım. Kunût okumadı, Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) arkasın­da namaz kıldım Kunût duası okumadı, Ömer (Radıyallâhü anh)'m arkasında namaz kıldım. Kunût okumadı, Osman (Radıyallâhü anh) in arkasında namaz kıldım Kunût okumadı. Ali (Radıyallâhü anh) 'm arkasında namaz kıldım. Kunut okumadı. Ey oğulcuğum şüphesiz sa­bah namazında Kunût okumak bir bidattir.

T i r m i z i, müellifin rivayetinin mislini zikrettikten sonra: Bu hadis, hasen - sahihtir. İlim ehlinin ekserisinin uygulaması buna göredir. Süfyan-i Sevrî demiş ki: 'Eğer kişi Kunût oku­sa güzel olur, ok um asa yine güzel olur. S ü f y â n okumamayı seç­miştir. lbnü'1-Mü bârek sabah namazında Kunût okuma­mak görüşündedir, demiştir.

T i r m i z î' nin şerhi Tuhfe'de: "Bu hadis, Kunût'un meşru olmadığına delâlet eder. Âlimlerin ekserisi bu görüştedirler. Bun­lar, bir musibet başa geldiğinde Kunût okumanın meşruluğu husu­sunda ihtilâf etmişlerdir. Tercihe şayan görüş Kunût'un musîbetİ3r zamanına mahsus olması ve böyle hallerde yajnız sabah namazında değil her namazda okunmasıdır. E 1 -1 r â k î bu kavli E b ü Bekir, Ömer, Osman ve Ali (Radıyallâhü anhüm) '-den hikâye etmiş ve: 'Bu zâtlardan Kunût'un okunması sahih riva­yetle sabit olmuştur. Bir şeyin olduğu ve olmadığı yolunda rivayet­lerde çelişki olduğu zaman o şeyin olduğu rivayetine öncelik verilir, demiştir.' diye bilgi vermiştir."

Musibet zamanında Kunût okunur, diyen âlimlere göre bu hadîs, musibet olmadan Kunût okumanın meşru olmadığını beyan eder.

 

1242) Ümmü Seleme (Radtyallâhü anhâ)'âan; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), sabah namazında Ku­nût okumaktan menedildi (veya Kunût okumayı menetti.)"

Not : Zevâid'de şöyle denmiştir: Bu hadisin isnadı zayıftır. Seneddeki râvi-lerden Muhammed bin Ya'lâ, Anbese bin Abdirrahman ve Abdullah bin Nâfi'in zayıf olduklarını, keza Nâfi'in Ümmü Seleme (R.A.)'den hadis işittiğinin sahih ol-madiğim Dârekutni söylemiştir. [39]

 

İzahı

 

Zevâid türünden olan bu hadîsi Beyhakî ve Dârekut-n i   de rivayet etmişlerdir.

Hadîsteki : fiili "Nühiye" okunursa mânâsı: "Menedildi"; bu

fiil "Nehâ" okunursa mânâsı "Menetti" olur. Zahir olan ilk okunuş­tur. Buna göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Kunût okumaktan menedilmesi ile şu olayın kasdedildiği S i n d î' de be­lirtilmiştir.

Gelen rivayetlere göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kunüt duasında bâzı müşriklere beddua ederdi. Bunun üzerine:

 âyeti indi.'

B u h â r î' nin   rivayetine göre   î b n - i   Ömer    (Radıyal­lâhü anh) şöyle demiştir:

"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem}, (Uhud savaşında ya­ralanıp dişi kırılınca) sabah namazının son rek"atında rükıt'dan başını kaldırıp;   dedikten sonra Allahım!

Filana, filana ve filana lanet et! diye beddua ettiğini işittim.   Bunun üzerine Allah (Azze ve Celle) :

= «Allah'ın o müşriklerin tövbelerini kabul etmesi veya onları tftzip etmesi işiyle senin bir ilişkin yoktur. Çünkü onlar zâlimlerdir.» âye­tini indirdi.[40]

Buhâri1 nin hadîsinde filan, filan, diye aleyhlerinde beddua edildiği haber verilen üç müşrikin Safvân bin Ümeyye, Süheyl bin Amr ve Haris bin Hişâm oldukları Buhâri' nin bir rivayetinde açıklanmıştır. Bunların üçü de son­radan M e k k e fethinde müslümanlığı kabul etmişlerdir B uh â-r i ' nin bir rivayetine göre; E n e s (Radıyallâhü anh) şöylo demiştir :

"Uhud günü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in başı ya­rıldı. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

-Peygamberini yaralayan bir kavim nasıl iflah olur.» buyurdu. Bunun üzerine : «^ y*i\ & dU ^^-J âyeti indi.

Sindi' nin beyân ettiği yoruma göre Ümmü Seleme :Radıyallâhü anhâ)'nın kasdettiği mânâ: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in Kunut duasında müşriklere beddua etmesi men edildi. >

Hadîsteki:  fiili "Nehâ" diye okunduğunda hadisin mânâsı: "Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah namazında Ku-nût okumayı yasaklamıştır." demek olur ve hadis sabah namazında Kunût okunmaz diyenler için bir delil olur. Ancak senedinin zayıf­lığı yukarda belirtilmiştir.

 

1243) Enes bin Mâlik (Radıyaiiâhü aitti )'den; Şöyle demiştir: Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), sabah namazında bir ay Kunût (duasını)  okuyup  (onda)   Arap topluluklarından bir top­luluğa beddua ediyordu. Sonra bıraktı." [41]

 

İzahı

 

Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, Ahmed ve Bey-haki de bunun benzerini rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd'un rivayetinde Enes (Radıyallâhü anh) şöyle demiştir : "Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) , bir ay Kunût okudu sonra terketti"

El-Mcnhel yazarı şöyle der:

"Farz namazlarda bir ara okunmuş olan Kunût'un sonradan nes-hedildiğini söyliyen    Hanefi   âlimleri bu hadîsi de delil göstermislerdir. Lâkin Kunût'un neshedildiğine delâlet etmez. Çünkü ha­diste anılan ayda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  Arap top­luluklarından bir topluluk aleyhinde beddua etmiş, sonra beddua etmeyi terketmiştir. Hadîsten kasdedilen mânâ Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)'in müşriklere beddua etmeyi bırakmasıdır. Yoksa, Kunut okumayı tamamen bırakması değildir."

Bu duruma göre hadîsin :  cümlesinin mânâsı: "Sonra bed­dua etmeyi bıraktı." demektir.

Hâkim ve Dârekutni' nin müteaddit yollarla yaptık­ları rivayetlere göre   Enes    (Radıyallâhü anh) şöyle demiştir:

"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bir ay Kunut oku­yup müşriklere beddua etti. Sonra bıraktı. Sabah namazında ise dün­yadan ayrılıncaya kadar Kunut okumaya devam etti."

Sabah namazında Kunut okunmaz diyen Hanefi âlimleri buraya mealini aldığım ve Hakim ile Dârekutni' nin ri­vayet ettikleri  hadîsin senedlerinin zayıf olduğunu  söylemişler ve

babımızda geçen yukardaki hadîsin : cümlesini zahir olan mâ­nâsına göre kabul etmişlerdir. Yâni Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sonradan Kunut okumayı terketti.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in farz namazlarda Ku­nut okuması ile ilgili olarak Enes (Radıyallâhü anh)'den mü­teaddit ve muhtelif rivayetler mevcuttur. Bâzı rivayetlere göre Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat edinceye kadar sabah namazında Kunut okumaya devam etmiş, diğer bâzı rivayetlere gö­re yalnız bir ay Kunut okumuştur. Bu nedenle Hafız, et-Telhîs'-de: Enes (Radıyallâhü anh) den Kunut'la ilgili yapılan rivayet­ler muhteliftir. Bunları delil göstermemek gerekir, demiştir.

EI-Hediy yazarı ise: Enes (Radıyallâhü anh) den rivayet edilen hadislerin tümü sahihtir. Aralarında ihtilâf yoktur. Kunut'un bir ay okunduğuna dâir rivayetlerden maksat, bâzı müşriklere yapı­lan bedduanın bir ay sürdüğü ve sonra terkedildiğini belirtmektir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in dünyadan ayrılıncaya kadar Kunut'a devam ettiğine dâir rivayetler ise rüku'dan kalkın­ca Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hamd, sena, zikir ve duada bulunduğunu ifâde ederler  demiştir.

Hadiste geçen "Hayy" kelimesi topluluk ve cemâat demektir. Bu­nun çoğulu "Ahyâ',,dır.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir ay süre ile aleyh­lerinde beddua ettiği Arap topluluğunun kimler olduğu ve beddua­ya sebep olan olay B u h â r i' nin yine E n e s (Radıyallâhü anhî'den rivayet ettiği şu mealdeki hadîsten anlaşılıyor:

"(Beni Süleym kabilesinin birer kolu olan) Ri1!, Zekvân ve Usayya, kendi düşmanlarına karşı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den yardım istediler. Peygamber tSallallahü Aleyhi ve Sel-lem de, 'zamanlarının okuyucuları' diye adlandırdığımız yetmiş ki­şilik Ensârîleri onların yardımına gönderdi. Bu sahâbîler, gündüz odun toplayıp rızıklarım temin ederler, geceleyin de ibâdetle meşgul olurlardı. Bu zatlar gidip nihayet Mauna kuyusunun yanına varınca, yardıma çağıran mezkûr müşrikler bunları hâince katledip büyük zulüm ettiler. Acı haberi duyan Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) bir ay süre ile sabah namazında Ri'l, Zekvân, Usayya ve Benî Lehyan tooluluklarına beddua etti. Enes (Radıyallâhü anh) demiş­tir ki: Biz (şehid edilen) bu sahâbîler hakkında inen;

«Bizim Rabbımıza kavuştuğumuzu, Onun bizden razı olduğunu ve bizi memnun etti­ğini bizden kavmimize tebliğ ediniz.» âyeti okuduk. Sonra bu âyet neshedildi. Kunut duasının okunmasına başlamaya bu olay sebep oldu." [42]

 

Sabah Namazında Kunut Okunup Okunmıyacağı Hususundaki Dört Mezhebin Görüşü

 

Bu hususta geniş izahat 1117 ve 1120 nolu bâblarda verilmiştir. Burada özetle şunu ifâde edeyim :

1. Ebû    Hani f e,    Ahmed    ve diğer bâzı âlimlere göre sabah namazında Kunut yoktur.

2. Ş â f i i' ye   göre sabah namazının ikinci rekatında rüku'-dan sonra Kunut okumak sünnettir.

3. Mâlike   göre rüku'dan önce Kunut okunur.

Bu zâtların hepsinin delilleri malumdur. Hadîs kitablarının şerh­lerinde uzun uzadıya anlatılmıştır.

Müslümanların başına bir musibet geldiğinde, ilim ehlinin ekse-risince bütün vakit namazlarında Kunut okumak meşrudur. Musibet olmadığında öğle, ikindi, akşam ve yatsı farzlarında Kunut okun­maması hususunda ittifak vardır. Musibet yokken sabah namazında Kunut okunup okunmıyacağı hususundaki ihtilâf ise yukarda zikre­dilmiştir.

 

1244) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)\\en:  Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah namazın (m ikin­ci rükuun)dan başını kaldırınca:

-Allahım! El-Velîd bin el-Velîd'i, Seleme bin Hişâm'ı, Ayyaş bin Ebî Rabîa'yı ve Mekke'de bulunan zayıf mü'minleri kurtar. Allah'ım! Mudar kabilesine şiddetli baskı yap (= helak et, azap ver.) Yûsuf (Aleyhisselâm)'ın kıtlık seneleri gibi onların başına kıtlık yıllarını getirmekle tazip et.» diye duâ etti." [43]

 

İzahı

 

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Beyh aJk i de bunu benzer lafızlarla rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetlerde, mez­kûr Kunut ve bedduanın yatsı namazında okunduğu belirtilmiştir. M ü s 1 i m ' in rivayetinde yatsı veya sabah namazı kaydı yoktur. Yâni oradaki rivayette: 'Namaz kelimesi umumi olarak geçmekte­dir. Kurtuluşları için duâ edilen zâtlardan :

El-Velîd bin el-Velid (Radıyallâhü anh), H a 1 i d bin e 1 - V e 1İ d (Radıyallâhü anh)'in kardeşidir. Bedir sa­vaşında müşriklerden yana savaşa katılmış ve esir edilmişti. Dört bin dirhem vermekle serbest bırakılmıştı. Bunun akabinde müslü-manlığı kabul edince kendisine: Fidye ödemeden önce müslüman ol­saydın daha iyi olmaz mıydı? denilmiş, kendisi de : Esirlikten kurtul­mak için müslümanhğı kabul ettiğimi sanacaktınız da ondan dolayı,diye cevap vermiştir. Müşrikler kendisini M e k k e ' de yakalayıp hapsetmişlerdi. Hadîste isimleri geçen diğer iki zatla sözleşip Mek-k e ' den kaçmayı başarmışlar, Peygamber (Sallalahü Aleyhi ve Sellem) de onların kaçtıklarına muttali olunca kurtuluşları için duâ etmiştir. N i s â b u r î' nin Câbir (Radıyallâhü anh) 'den riva­yet ettiğine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Rama­zan ayının 15. günü duâ etmeye başlamıştır.

Seleme bin Hişanı (Radıyallâhü anh), E b û C e h i 1' in kardeşidir. îlk müslümanlardan olup Habeşi stan'a hicret edenlerdendir. M e k k e ' ye döndükten sonra E b û C e -h i T onu M e d î n e * ye gitmekten menedip ona işkence etmiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun kurtuluşu için duâ ederdi. Bedir savaşından sonra iki arkadaşıyla birlikte kaçmayı başarmıştı. M û t e savaşında bulunmuş ve Resûl-i Ekrem (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) vefat edinceye kadar, Medine' den ay­rılmamıştır. Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) devrinde Şam dolaylarında Bizanslılarla yapılan savaşlara katılmış ve nihayet Ömer (Radıyallâhü anh) devrinde Şam dolaylarında sürdü­rülen savaşta, hicretin 14. yılı Muharrem ayında şehid ol­muştur.

Ayyaş bin Ebi Rabîa Amr bin el-Mugîre el-Mahzumi (Radıyallâhü anh) de Mekke müşriklerin­den çok işkence ve eziyet gören ilk mü si umanlardandır. Habe­şistan'a hicret etmiş zatlardandır. Bir kaç hadîsi vardır. Enes ve Abdurrahman bin Sabit (Radıyallâhü anhümâ) kendisinden rivayette bulunmuşlardır. Y e r m u k veya Y e m â -m e   savaşında şehîd olmuştur.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) M e k k e' de bu­lunan zayıf mü'minler için de duâ etmiştir. Çünkü Mekke müş­rikleri nüfuzlu oimayan bâzı mü'minlerin M e d i n e' ye göç et­melerine imkân vermemiş ve insanlık dışı zulüm ile işkence yapma­yı reva görmüşlerdir. A m m a r , babası Y a s i r , anası S ü -meyye ve Bilâl-i Habeşi (Radıyallâhü anhüm), Mek-k e müşriklerinin mezâlimine uğrayanlardandırlar. Bunlara ve ar­kadaşlarına yapılan işkenceleri anlatmak cildleri doldurur.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bu hadiste beddua ettiği bildirilen Mu dar ise bir müşrik kabilenin adıdır. Dedeleri M u d a r ismi ile tanınırdı. K u r e y ş müşrikleri anılan M u -d a r'ın torunlarıdır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke' nin müşrik Kureyşlerine beddua ederdi. Çünkü işkence­lerin ekserisi onlardan geliyordu.

Hadîste geçen "Vat'at" kelimesinin lügat mânâsı ayakla basmak­tır. Burada helak ve tazip etmek mânâsı kasdedilmiştir.

"Sinin" kelimesi "Sene"nin çoğuludur. Sene: Yıl, Sinin de yıl­lar demektir. Senenin asıl mânâsı kıtlıktır.   Yûsuf    (Aleyhisse-

lamTun seneleri ile; «Sonra o bol­luk yılların ardından yedi şiddetli  kıtlıkla dolu yıl  gelir ki [44]

âyetinde geçen yedi kıtlık yılları kasdedilmiştir. KastaUni: Bu yıllara Yûsuf (Aleyhisselâm)'un yılları demenin sebebi Y û -s u f (Aleyhisselâm)'un bu süre boyunca halkın işleri ve ihtiyaç­ları ile meşgul olmasıdır, demiştir. Söz konusu kıtlık yılları ile ilgili geniş malûmat için tefsir kitablafina müracaat edilmesi tavsiye olu­nur.

Efendimizin, Mekke müşriklerinin başına böyle kıtlığın gel­mesi için yaptığı beddua kabul olmuştur. Nitekim B u h â r İ, lbn-i   M e s ' û d    (Radıyallâhü anh) 'den şunu rivayet etmiştir:

"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Mekke müşriklerinin İslâmiyet'e sırt çevirdiklerini görünce.

"Allah'ım! Yûsuf'un yedi (kıtlık) yılı gibi bunların başına yedi (kıtlık) yılı gönder." diye beddua etti. Bunun üzerine Kureyş*i öyle bir kıtlık yakaladı ki her türlü bitkiyi götürdü. Hattâ öyle (bir du­rum) oldu ki halk derileri, murdar hayvan etlerini ve İaşeleri yeme­ye başladılar. Açlıktan gözleri kararmış olan halk semâya baktık­ları zaman duman görürlerdi..."

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kurtuluşları için duâ buyurduğu zatlar da kurtularak salimen M e d i n e' ye vardılar. Nitekim Ebû Davud'un rivayetinde bu hadîsin sonunda şu ilâve vardır:

"Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh), demiştir ki: Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün sabah namazında bu zatların kur­tuluşu için duâ etmedi. Ben bunu O'na anlattım bunun üzerine ba­na buyurdu ki t «Sen onları görmüyor musun? Onlar geldiler.»" [45]

 

146 - Namazda Yılan Ve Akrebi Öldürmek Hakkında Gelen (Hadîsler) Babı

 

1245) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ank)'den; Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  şu siyah iki hayvanı, akrep ve yılanı namazda öldürmeyi emretmiştir." [46]

 

İzahı

 

Tirmizi, Ebû Dâvûd, Ne.saİ, Hâkim, Ahmed ve îbn-i Hibbân da bunu benzer lafızlarla rivayet etmiş­lerdir.

Hadiste siyah sıfatı zikredilmiş ise de hüküm umumidir. Yâni rengi ne olursa olsun yılan ve akrebi öldürmek meşrudur. Araplar genellikle yılana "siyah hayvan" dedikleri ve akreb de bununla bir­likte zikredildiği için veyahut Medine Akrebinin rengi siya­ha kaçtığı için "siyah" sıfatı zikredilmiştir.

Hadis, namazda yılan ve akrebi öldürmenin mekruhluk olmak­sızın câizliğine delâlet eder. Öldürmek işi bir vuruşta olsun, fazla hareketle olsun farketmez. M â 1 i k î 1 e r bununla hükmetmiştir. Ancak onlara göre bu hayvanlar namaz kılana eziyet edecek durum­da ise öldürülür. Aksi takdirde bunları namazda öldürmek mekruh­tur.    Hasan'in   Ebû   Hanîfe1 den   olan rivayeti de budur.

Hanefî âlimlerine göre bu hayvanları namazda öldürmek caizdir. Bunda kerahet yoktur. Öldürmek için az hareket ile çok ha­reket arasında bir fark yoktur.

Ş â f i i 1 e r' e göre bunları öldürmek için fazla harekete ihti­yaç olursa namaz bozulur. Az hareketle öldürülürse bir sakınca yok­tur.

Hanbeliler'in sözlerinin zahirine göre bu hayvanları öl­dürmek hususunda az hareket ile, çok hareket arasında fark yoktur.

El-Menhel yazarı: Çok zarar veren ve öldürülmesi mubah olan diğer hayvanlar, yılan ve akreb hükmündedir, demiştir.

 

1246) Aişe (Radtyallâhü an/ta/dan; Şöyle demiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} namaz kılarken Onu akrep soktu. Bunun üzerine ı

«Allah akrebe lanet etsin. Namaza duranı ve başkasını bırak­maz. Onu harem (mıntıkasın) da ve hill (harem dışındaki yer) de öl­dürünüz.» buyurdu."

Not : Zevâid'de- şöyle denilmiştir : Bunun isnadında el-Hakem bin Abdülme-ült bulunur. Bu, zayıf bir râvidir. Fakat bu râvi tek başına kalmıyor. Çünkü tbn-i Huzeyme kendi sahihinde bu hadisi sırayla: Muhammed bin Beşş&r'dan, (O da) Muhammed bin Ca'fer'den, (O da) ŞuTre'den, (O da) Katâde'den bunun mislini rivayet etmiştir, Tirmizi de bunu Ebû Hüreyre (R.A.)'den rivayet ederek : Bu ha­dis hasendir. Bu bâbta îbn-i Abbas <R.A.) ve Ebû Râfi' (R.A.)'den de rivayet var­dır, demiştir.

 

1247) Râfi' (Radtyallâhü a«A/den rivayet edildiğine göre : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazdayken bir ak­rebi öldürmüştür.Bunun senedindeki rtvi Mendel'in zayıf olduğu Zevaid'de bildirilmiştir. [47]

 

147 - Sabah Namazından Sonra Ve İkindi Namazından Sonra Namaz Kılmaktan Nehiy Babı

 

1248) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü atık /den; Şöyle demiştir:

Şüphesiz, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), iki namaz­dan menetti. Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar ve ikindi namazından sonra güneş batıncaya kadar namaz kılmaktan (men etti.)

 

1249) Ebû Saîd-i Hudri (Radtyaliâhü anh)yâen rivayet edildiğine göre; Peygamber (Salallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«İkindi namazından sonra güneş batmcaya kadar hiç bir namaz olmaz ve sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar hiç bir na­maz olmaz.

 

1250) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyaliâhü anhümâydan; Şöyle de­miştir :

İçlerinde Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh)'ın bulunduğu merdi (= Güvenilir, doğru ve çok dindar) bir çok adam —ki bence en merdisi Ömer (Radıyallâhü anh)'dır. Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in şöyle buyurduğuna benim yanımda şahadet ettiler (= Bana bildirdiler) :

«Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar hiç bir namaz olmaz ve ikindi namazından sonra güneş batıncaya kadar hiç bir na­maz olmaz.»" [48]

 

İzahı

 

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ve Ebû S a î d (Ra­dıyallâhü anh)'m hadislerini Buhârî ve Müslim de riva­yet etmişlerdir, tbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in hadisini de Buhârî, Müslim, Tirmizi, Ebü Dâvûd, Tahavî   ve   Beyhakî   de rivayet etmişlerdir.

Bu hadisler, sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar ve ikindi namazından sonra güneş batıncaya kadar namaz kılmayı yasaklamışlardır.

İslâm âlimleri bu iki vakitte kaza namazlarının kılınmasının câ-izliğinde ittifak etmişlerdir. Delilleri de Buhârî, Müslim ve Ebû D â v û d' un da rivayet ettikleri 696 nolu E n e s (Ra­dıyallâhü anh)'in hadisi ve 10. bâbta geçen diğer hadîslerdir. Ora­daki hadîsler, unutularak veya uykuda kalınarak vaktinde kılına-mayan namazların hatırlandığı veya uykudan kalkıldığı zaman kaza edilmesini emrederler.

Şu halde bu hadîsler nafile namazlar hakkındadır.

Hadîslerde "Namaz olmaz" denmiştir. Bundan maksat, bu vakit­lerde nafile namaz kılmayı menetmektir. Bu yasaklama mekruhluk içindir. Çünkü Kays bin Amr (Radıyallâhü anh) sabah na­mazından sonra iki rek'at namaz kılarken onu Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) görmüş ve : «Sabah namazının farzı iki rek'at­tır.» buyurmuş, bunun üzerine Kays (Radıyallâhü anh) kıldı­ğı namazın sabah sünneti olduğunu arz edince efendimiz sükût et­miştir. (1154 nolu hadîs) [49]

 

Bu İki Vakitte Nafile Kılmak Hakkındaki Âlimlerin Görüşleri

 

1. Ebû   Hanîfe   ve arkadaşları: Bu hadîsleri delîl göste­rerek bu vakitlerde her türlü nafile kılmak mekruhtur. Abdest na­mazı ve"Tahiyyetü'l-Mescid" namazı gibi bir sebebe dayalı nafileler­le böyle bir sebebe dayalı olmayan nafile arasında bir fark yoktur, demişlerdir.

Mâlik, Hasan-ı Basrî, Saîd bin el-Müsey-yeb   ve   Alâ   bin   Ziyâd   da böyle demişlerdir.

Alî bin Ebî Tâlib, îbn-i Mes'ûd, Ebû Hü­reyre, Zeyd bin Sabit, İbn-i Ömer ve İbn-i Amr (Radıyallâhü anhümî'ın dâhil olduğu ashab'tan bir cemâat da böyle demiştir.

2. Şafiî:   Abdest almak, camiye girmek gibi bir sebebe da­yalı olarak kılınan abdest namazı ve "Tahiyyetü'l-Mescid" namazı gibi nafileler kılınır demiştir. Delili de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in öğle namazının son sünnetini ikindi namazından sonra kılmasıdır. 1159 nolu hadîs buna aittir.

Cumhur, Şafiî' nin gösterdiği delili kabul etmiyerek bu de­lil, Peygamber (Sallallahü aleyhi ve Sellem)'e mahsus bir hüküm ifâde eder, demiştin.                       

3. Hanbeliler'e göre bu vakitlerde her çeşit nafile kıl­mak haramdır. Sebebe dayalı olanla olmayan arasında fark yoktur Yalnız tavaf sünneti müstesnadır. Çünkü tavaf sünnetinin her zaman kılınabileceği 1254 nolu hadisle bildirilmiştir.

İ b n - i A b b â s (Radıyallâhü anh)'ın hadisinde geçen "Mer­di" kelimesi 'Rıza1 kökünden isnvi mefuldur. Yâni 'kendisinden râzi olunmuş kişi' demektir. Tercemede parentez içi ifâdeyle belirttiğim gibi burada kasdedilen mânâ : 'Emniyeti, dürüstlüğü ve dindarlığı ile her yönden itimada şayan' demektir.

Hadisin: cümlesinin mânâsı adamlar benim yanımda söylediler, bildirdiler."

Yoksa sanıldığı Kibı. hukum vermeye esas tutulan şâhidlik mâ­nâsı kasdedilmemiştir. [50]

 

148 - Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Saatlar Hakkında Gelen (Hadîsler)  Babı

 

1251) Amr bin Abese[51]  (Radıyallâhü amaden; şöyle demiştir • Bentbırgün) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanına vararak: Allah  katında başka saattan daha sevimli   (makbul)   bir saat var mı? diye sordum. Buyurdu ki:

-Evet. Gecenin tam ortası (en makbul saattir.) Artık (o zaman dan) şafak sökimceye kadar sen dilediğin kadar nafile kıl. Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar, bir de (doğduktan son­ra) kalkan gibi olduğu müddetçe ve parlayıncaya kadar namaz kıl­maktan vazgeç. Sonra direk kendi gölgesi üzerine kalkıncaya kadar {= güneş gök ortasına varıncaya kadar olan süre içinde) dilediğin kadar nafile kıl. Sonra güneş semânın ortasından sapıncaya kadar namaz kılmaktan vazgeç. Çünkü cehennem gündüzün tam ortasın­da tutuşturulur. Bundan sonra ikindi namazını kılıncaya kadar dile­diğin nafileleri kıl. İkindi namazından sonra güneş batıncaya kadar namaz kılmaktan vazgeç. Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasın­da batar ve şeytanın iki boynuzu ortasında doğar.»" [52]

 

İzahı

 

Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Ahmed, Ta-havi ve Beyhaki de bunu uzun ve kısa metinler hâlinde rivayet etmişlerdir.

Hadis, gece yarısından şafak sökünceye kadar olan zamanın na­file namaz ve şâir ibâdetler için en makbul zaman olduğuna delâlet eder. Allah katında çok sevimli ve daha makbul olmaktan maksat bu süre içinde yapılan ibâdetin Allah katında kabule daha şayan olma­sıdır.

Hadiste : Yeni doğan güneş kalkana benzetilmiştir. Çünkü o es­nada harareti yoktur, ışığı yayılmamış ve bakılabilir, durumdadır.

Hadîsin: -Direk kendi gölgesi üzerine kalkınca...» cümlesinden maksat gündüzün tam ortasıdır. Bilindiği gibi güneş doğduğu zaman her cismin gölgesi uzundur. Güneş yükseldikçe gölge kısalır ve is­tiva zamanı yâni güneş semânın tam ortasına vardığında gölgelerin kısalması son haddini bulmuş olur. Yere dikilen bir direğin gölgesine dikkat edilirse gölgesi kısala kısala istiva zamanı direğin gölgesi çok az olur. Mekke ve Medine ile bunların dolaylarında yılın en uzun günlerinde yaz mevsiminin başında yere dikilen dire­ğin gölgesi istiva zamanında kalmıyor ve o anda direk sanki gölge­sinin üzerine kalkmış olur. Hadîsin : -Di­rek gölgesi üzerine kalkıncaya kadar  cümlesi bunu ifâde eder. Ve maksat, güneşin semânın ortasına geldiği anı ifâde etmektir ki bu ana "İstiva" zamanı denir.

Hadîsin : «Çünkü cehennem gündüzün tam ortasında tutuşturu­lur» ve: «Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasında batar ve iki boynuzu arasında doğar» cümlelerine gelince bu hususta Ha 11 â -b î    şöyle der :

"Bir şeyin haram kılınması veya bir şeyden menetmek için ne­den olarak zikredilmiş olan bâzı hususlar var ki bunların anlamla­rını, gözlem ve duygu yolu ile idrak etmek mümkün değildir. Me­selâ cehennemin, gündüzün tam ortasında tutuşturulması ve güne­şin şeytanın boynuzları arasında doğması ve batması bu vakitlerde namaz kılmanın yasaklanması için neden gösterilmiştir. Biz kısır ak­lımızla ve duygu organlarımızla bunu idrak etmekten âciziz. Hâl böy­le olunca yapılacak şey bunlara îman etmek, verilen malûmatı ay­nen kabul etmek ve bunların hüküm kısmına yönelmektir."

El-Menhel yazan : "Güneşe tapanlar güneş doğarken ve batar­ken ona secde ederler. Şeytan da bu durumu bildiği için güneş do­ğarken ve batarken başını ufukta güneşin hizasına getiriyor ki gü­neşe tapanlar secde ederken ona da secde etmiş olsunlar. Şeytanın boynuzlarından maksat başının iki tarafıdır. Şeytan ve askerleri bu sırada çok aktif davrandıkları için mü'minlerin namazlarını karıştı­rıp bozmaya hazırdırlar. O esnada putlara tapınılıyor. Bu nedenle o sırada namaz kılmak yasaklanmıştır.

Güneş semânın ortasına geldiği vakit, güneşe tapanlar ona sec­de ederler. Şeytan kendisine de secde edilsin diye güneşe yaklaşır. Kâfirler o sırada yaptıkları batıl secdelerle ilâhî azaba bir kat daha müstahak olmakla cehennemi tutuşturmuş olurlar. O müşriklere ben-zemesinler, diye mü'minler o saatta namaz kılmaktan menedilmiş-tir."

Hadîs şu vakitlerde nafile namaz kılmayı menetmiştir:

1. Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar.

2. İkindi namazından sonra güneş batmcaya kadar.

3. Güneş doğarken ve bir mızrak boyu yükselinceye kadar.

4. Güneş semânın ortasına vardığı zaman ki buna   'İstiva' zamanı denir.

5. Güneş batarken.

Bu beş vakitten ilk ikisinin başlangıcı kişinin namaz kılmasına bağlıdır. Yâni fecirden sonra ne zaman sabah namazını kılarsa, namazdan sonra yasak vakit başlamış olur. Keza ikindi vakti girdik­ten sonra ne zaman ikindi namazını kılarsa bundan sonra yasak va­kit başlamış olur.

Bu iki vakitte namaz kılmakla ilgili âlimJerin görüşlerini bundan önceki bâbta izah ettim.

Diğer üç vakit ise bağımsız ve sabittir. Bu üç vakitte namaz kıl­makla ilgili âlimlerin görüşlerini el-Menhel yazarı şöyle anlatır:

1. Ebû   Hanife   ve arkadaşları: Bu vakitlerde hiç bir, na­maz kılınamaz.   Ne farz, ne vacip, ne sünnet, ne de edâ olarak ne de kaza olarak kılınır. Kılınacak olsa bile fasittir, bâtıldır. Yalnız şu namazlar bundan müstesnadır, demişlerdir.

Günün ikindi namazı, cenaze namazı, tilâvet secdesi, bir de Ebû Yûsuf'a   göre Cuma günü İstiva zamanı kılınacak nafile namaz.

(El-Menhel yazarı, istisna edilen namazlara âit delilleri zikret­miştir. Oraya müracaat edilsin.)

2. Şafiî   mezhebine mensup âlimler: Bu vakitlerde bir se­bebe dayalı olmayan nafile namaz kılmak mekruhtur. Fakat bir se­bebe dayanan nafile namaz ve farz namaz kıhnabilir. Ancak günün sabah namazını güneş doğacağı zamana ve ikindi namazını güne­şin batacağı zamana bile bile tehir etmek caiz .değildir, demişlerdir.

3. Hanbelîler'e   göre, bu üç vakitte hiç bir nafile kılı­namaz, kılınacak olsa bile bâtıldır, sebebe bağlı olan nafile ile bağ­lı olmayan nafile arasında bir fark yoktur. Yalnız Cuma günü istiva zamanı "Tahiyyetü'l-Mescid" namazı kıhnabilir. Bunlara göre cese­din bozulması tehlikesi olmadıkça bu üç vakitte cenaze namazını kıl­mak haramdır. Böyle bir zaruret olunca kıhnabilir.  Bu vakitlerde, kazaya kalmış olan farz   namazları kaza etmek kerâhetsiz   olarak caizdir.

4. Mâ likil er'e   göre, güneş doğarken ve batarken bir se­bebe dayalı olanlar dâhil her türlü nafile namaz kılmak haramdır. Keza bozulma tehlikesi olmadıkça cenaze namazını kılmak da ha­ramdır. Fakat farz namazların edası da kazası da yapılabilir.

İstiva zamanına gelince bu vakitte her tür namaz kılınabilir. Z e r k â n î,   el-Muvatt.a' şerhinde şöyle der:. Cumhur ve üç mezheb imamları» istiva zamanında naıt ez kılmanın mekruhluğuna Malik ise bu hadîsi (yâni>1253 nolu  Abdu1lah es-Sunabihi’nin hadisini rivayet etmesine rağmen istiva zamanında namaz kılmakta kerahet yoktur, demiştir.

 

1252) Ebû Müreyre (Radıyallâhii ıınh)\\cw.  Şıiyle demiştir : Safvân  bin el-Muattal   (RadryalJâhü anh), EesûlulJah   (Sallalla hu Aleyhi ve Sellem)   C :

—  Yâ Resûlallah! Senin bildiğin  ve benîm bilmediğim  bir şeyi sana sormak istiyorum, dedi. Efendimiz t

—  Nedir o?» buyurdu. Safvân   (Radıyallâhü anh) :

—  Gece ve gündüz saatlarından namaz kılmanın mekruh oldu­ğu bir saat var mıdır? diye sordu. Efendimiz :

—  «Evet. Sabah namazını kıldığın zaman artık güneş doğunca­ya kadar namaz kılmayı bırak. Çünkü güneş, şeytanın iki boynuzu ile beraber doğar.   Doğduktan sonra güneş senin başın üzerinde mız­rak gibi dik duruncaya kadar (geçen süre içinde) namaz kıl. Çünkü bu sırada kılınan namazda melekler hazır bulunur ve o namaz mak­buldür. Güneş senin başın üzerinde mızrak gibi (dik) olunca namaz kılmayı bırak. Çünkü o saat Öyle bir saattir ki, onda cehennem tutuş­turulur ve onda cehennem kapıları açılır. Güneş senin sağ başından sapıncaya kadar (devam eder). Güneş sapınca sen ikindi namazını kılana kadar kılınan namaz makbuldür. Ve melekler onda hazır bu­lunurlar. İkindi namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya kadar na m az kılmayı bırak» buyurdu."

Not :   Bunun isnadının hasen olduğu Zevâid'de bildirilmiştir.

 

1253) Ebû Abdillah es-Sunâbihî (Kati t yallah it anh)\Wx\ rivayet edil­diğine »<ire : Resûlullah (Saltali ahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu demiştir.

«Şüphesiz güneş, şeytanın iki boynuzu arasında doğar." (Yahut buyurdu ki:

«Şeytanın iki boynuzu güneşle beraber doğar.») Güneş yükse­lince şeytan ondan ayrılır. Güneş semânın ortasında olunca şeytan güneşle beraber olur. Güneş batıya yönelince (yahut buyurdu ki : «ayrılınca») şeytan güneşten ayrılır. Güneş guruba yaklaşınca şey­tan onunla beraber olur. Güneş batım a şeytan ondan ayrılır. Bunun için bu üç saatta namaz kılmayınız.İsnadının mürsel ve ricalinin sıka <»!duyu Zevâid'de bildirilmiştir. [53]

 

İzahı

 

Ebü Abdillah (Radıyallâhü anh)'in hadîsi, güneş doğar­ken, batarken ve semânın ortasında olduğu 2-amanlarda namaz kıl­manın yasak olduğuna delâlet eder. Bunda geçen : 'Şeytan boynuz larının güneşle beraberliği' ile ilgili bilgi yukarıda verilmiştir. An­cak notta işaret edildiği gibi hadis mürseldir. Çünkü E b û Ab­dillah    es-Sünâbihî    (Radyallahü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve S el J em) 'i görmemiş, vefatından üç gece sonra Me­dine'ye varmıştır. Bu zâtın adı Abdurrahman bin U s e y 1 e' dir. H i c âz' hlar kendisinden rivayet etmişlerdir. Kendisi Ebû Bekir (Radıyallâhü anhl ve Ömer (Radı-yallâhü anhJ'den rivayet etmiş, kendisinden de Süveyd bin Gufle ve îbn-i Muhayrîz rivayette bulunmuştur. î b n-i S a' d Onu sıka saymıştır. İbn-i Zehebî' nin dediğine gö­re   Abdülmelik'in   hilâfeti devrinde vefat etmiştir.[54]

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'nin hadîsi de mezkûr üç vakitle beraber bir de sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar ve ikindi namazından sonra güneş batıncaya kadar olan va­kitlerde namaz kılmayı yasaklar. [55]

 

149 - Mekke'de Her Vaklt Namaz Kılınabileceği Hakkında Gelen  (Hadîsler) Babı

 

1254) Cübeyr bin Mut'im (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Ey Abdi Menâf oğulları! Gece ve gündüzün herhangi bir saa-tında bu beyti (Kâ'be'yi) tavaf eden ve namaz kılan hiç kimseye mâ­ni olmayınız.»" [56]

 

İzahı

 

Hadis, gece ve gündüzün her saatmda   K â ' h  raeŞrûluğuna delâlet eder. Bundan önce mekruh olduğu bildirilen vakitlerde de    Kâ 'be ' nin    tavaf edile­bileceği hususunda âlimler müttefiktir. Delil de bu hadîstir.

Hadîste geçen namaza gelince; bununla tavaf namazının kasde-dilmiş olması muhtemeldir. Tavafla birlikte zikredilmesi bu ihtimali kuvvetlendirir. Bütün namazların kasdedilmesi ihtimali de vardır.

Şafii âlimler ve A h m e d bu ve benzerî Ebû Z e r r (Radıyallâhü anhl'ın hadîsini delil göstererek mekruh vakitler dâhil gece ve gündüzün her saatında tavaf namazının kılınabildiğine hük­metmişlerdir. Diğer namazlar da aynı delil gereğince Mekk e ' de her zaman kıhnabilir, Mekke için mekruh vakitler söz konusu değildir, demişler.

Hanefîler ve Mâliki ler : Mekke, diğer şehirler gibidir. Mekruh vakitlerde orada da namaz kılınmaz, demişlerdir. Bu grubtaki âlimler, mekruh vakitlere ait hadîslerdeki umumîliği tu­tarak, onları bu hadîse tercih etmişlerdir.

El-Menhel yazarı ilk grubun görüşüne taraftar çıkarak hadîsle­rin arasını bulmak mümkündür. Bu bâbtaki hadîs ve benzerleri, mek­ruh vakitlere âit hadîsleri hususileştirmiş, denilebilir, diyor. [57]

 

150 -  (Farz) Namazı (İhtiyar)  Vaktinden Tehir Ettikleri Zaman Hakkında Gelen   (Hadîsler)   Babı

 

1255) Abdullah bin Mes'ûd (Radıyallâhü unh)\\en rivayet edildiği­ne göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu, demiştir:

Namazı vaktinden sonra kılan cemaatlara yetişmeniz umulur. Eğer onlara yetişirseniz, bildiğiniz vakitte evlerinizde namazınızı kı­lınız. Sonra onlarla (tekrar) kılınız ve onlarla kıldığınızı nafile ya­pınız.»"                                                                    

 

1256) Kbû /er (Hadıyatlâhü antr)'t\en rivayet edildiğine #üre; Pey­gamber (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur ;

«Sen namazını vaktinde kıl. Eğer imam, cemaata vaktinde namaz kıldırırken sen ona yetişirsen namazını onlarla beraber kıl. Bu du­rumda sen (vaktinde ve cemaatla) namazını kılmış olursun. Eğer böyle olmazsa, (yâni imam vaktinden sonra cemaata kıldıracaksa, sen vaktinde namazını kıl. Sonra onlarla da kıl.) artık onlarla (tek­rar) kıldığın namaz senin için nafiledir.»"

 

1257) U'bade  bin  es-Niimit   (Radıydtlâhİİ anh)\Wn rivayet edildiğine güre;  Peygamber (Saİlallahii Aleyhi ve Seilem), şöyle buyurmuştur:

«Bâzı işlerle meşgul olup namazı vaktinden geciktiren bir takım emirler olacaktır.  (Siz namazınızı vaktinde kılınız ve)  onlarla bera ber kıldığınız namazınızı nafile yapınız.»" [58]

 

İzahı           

 

1 b n-i M e s' û d (Radıyallâhü anhJ'ın hadîsinin benzerini Buharı, Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvûd ve Bey-h a k i    de rivayet etmişlerdir.

Ebû Zer (Radıyallahü anh)'ın hadisini Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizi, No«âi ve Bey haki de rivayet etmişlerdir.   Buradaki metin kısa olduğu için parentez içi ifâdelerle kasdedilen mânâyı anlatmaya çalıştım.   Ebû   Dâvûd'un   riva­yetinde efendimiz'e ait metin şöyledir:

— Sen namazını vaktinde kıl. Sonra onlarla beraber kılmaya ye­tişirsen (tekrar) kıl. Çünkü onlarla kıldığın, senin için bir nafiledir.»

U b âd e (Radıyalîâhü anh)'m hadîsinin benzerini Ebû Dâ­vûd ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd'un rivayetinde efendimizin buyruğundan itibaren metin meâlen şöyle­dir:

«Şüphesiz benden sonra başınızda öyle emirler olacak ki bâzı şeylerle meşguliyetleri yüzünden namazı vaktinde kılmıyacaklar ve nihayet namaz vakti çıkmış olacaktır. O zaman siz namazınızı vak­tinde kılınız.»

Bir adam: Yâ Resûlallah onlarla beraber (tekrar) kılayım mı? diye sordu. Efendimiz:

«Evet. Eğer dilersen.» buyurdu.

Bu bâbtaki hadîslerde geçen.- "Namaz vaktinden" maksat ihti­yar vaktidir. Sıhhat vakti değildir. Yâni namazı geciktirmektir. Ta­mamen vakti çıkıncaya kadar kılmamak ve kazaya bırakmak değil­dir. 'Namaz* Kitabının birinci babında 5 vakit namazın fazilet vak­ti, ihtiyar vakti ve sıhhat vaktinin bulunduğu ve en makbulünün fa-zîlet vaktinde, hiç olmazsa ihtiyar vaktinde namaz kılmanın ve da­ha sonraya bırakmamanın önemi anlatılmıştır.

N e v e v î : 'Bu hadîslerde geçen tehirden maksat, namazı büs­bütün vaktinden çıkarmak değil, ihtiyar vaktinden sonraya bırak­maktır. Çünkü mütekaddimîn ve müteahhirîn emirlerden nakledil­miş olan durum, bâzı emirlerin namazı ihtiyar vaktinden sonraya bırakmalarıdır. Hiç bir emîrin namazı, vaktinden çıkardığı yâni ka­zaya bıraktığı naklolunmamıştır. Şu halde bu hadîsleri vuku bul­muş olan duruma uygun yorumlamak gerekir,' demiştir.

El-Ayni; bu yoruma itiraz ederek: Fâsık halîfelerin ve zâ­lim sultanların değil, namazı kazaya bırakmak, büsbütün namazı terkettikleri bir gerçektir, demiştir.

Bence N e v e v î' nin yorumu uygundur. Çünkü hadîslerde, bâzı emirlerin namazı vaktinden çıkararak kıldıracakları bildiriliyor ve ferdlerin evlerinde vaktinde namaz kıldıktan sonra onlarla berâber tekrar kılmaları uygun görülüyor. Demek ki hadislerde durum­ları anlatılan emirler namazı büsbütün bırakanlar değil, geciktiren­lerdir- Namazları tamamen vaktinden çıkararak bunları cemaatla beraber ve kaza durumunda kılmayı itiyad hâline getirmiş olan emir­ler bilinmediğine göre tehirden maksat, ihtiyar vaktinden çıkarmak olmalıdır

İmam namazları ihtiyar vaktinden çıkardığı takdirde ferdlerin ihtiyar vaktinde namaz kılmaları ve sonra cemaatla tekrar o nama­zı kılmajarının hikmeti vaktin faziletini kazanmak, cemaata muha­lefet etmemek, Ülü'1-emre karşı gelmemek ve müslümanlar arasın­da bulunması gerekli birliği zedelememektir.

Hadisler, ilk namazın farz yerine geçtiğini ve ikinci kez kılınan namazın nafile hükmünde olduğunu açıkça belirtirler. Cumhurun kavli de budur.

Mâ1ik î I e r ' in meşhur kavline göre kişi, hangisini kabul buyuracağını Allah Teâlâ'ya bırakarak ikinci defa namaza durur.

Hadislerdeki hüküm umumidir. Yâni sabah ve ikindi namazı da bu hükme dâhildir. Sabah ve ikindi namazlarından sonra namaz kıl­manın memnuluğuna ait 147. bâbtaki hadisler, bu-bâbtaki hadîsler­le hususileştirilmiştir. Yâni bu hüküm müstesnadır.

Hanefiler, sabah ve ikindi namazı tekrar kılınamaz. 147. bâbtaki hadîsler, tekrar kılmaya mânidir, demişlerdir. Onlara gö­re akşam farzı tekrar kılındığında imam selâm verince kişi bir rek'at daha ekler. Çünkü tek rek'ath nafile yoktur.

Mâlikiler ve Hanbelîler de: Üç rek'atlı nafile ol­madığını ve kılınan ikinci namazın nafile olması ihtimalini gerek­çe göstererek akşam namazı ikinci kez kılınmaz, demişlerdir[59]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

 

1. İmam, namazı müstehab vaktinden tehir ettiği zaman, kişi­lerin fazilet veya ihtiyar vaktinde münferiden namazlarını kılmala­rı ve cemâat faziletini kazanmak için ikinci kez imamla beraber kıl­maları matlûbtur.

2. Günah olmayan hususlarda Ülü'1-emre itaat etmek matlûb­tur. Özellikle tefrika ve fitne çıkacak işlerden kaçınmalı

3. Namazlarda fazilet vaktine ve cemaata önem verilmelidir.

4. Namazı ihtiyar vaktinden geciktirmek fenadır.

5. Hadîsler efendimizin mucizesini ihtiva eder. Çünkü    Emevİ1er    devrinden bu zamana kadar geçen sürede bâzı meşguli­yetler dolayısıyla namazları ihtiyar vaktinden çıkaran nice emirle­re rastlanmıştır[60]

 

151 -  (Savaşta)   Tehlike Zamanında  Namaz Kılmak Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

Salâtü'1-Havf: Korku namazı diye adlandırılan savaş esnasında namaz kılmak demektir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'tarafından muhtelif şekillerde kılınmıştır. Bunlar incelendiğinde düşman saldırısına karşı gerekli tedbir alınmak suretiyle en ihtiyat­lı bir tarzda kılındığı görülür. Tehlike dolayısıyla namaz kılınırken ameli kesir denilen ve normal zamanlarda yapılması namazı bozan hareketler meşru kılınmıştır. Salât-ı Hafv, Nisa sûresinin 101. ve 102. âyetleriyle sabit olduğu gibi bu bâbta bir kısmı rivayet edilen sahih hadîslerle sabittir. Bu namaz, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanına mahsus değildir. Çünkü ondan sonra da sahâbîler tarafından kılınmıştır. Bu bâbta bâzı şekilleri rivayet edilmiştir. Hep­si caizdir. Her imam bâzı şekilleri tercih etmiştir. Hadislerin terce-me ve izahına geçmeden önce memleketimizde mensubu bulunan Hanefi ve Şafii mezheblerine göre seçilmiş olan şekilleri kısaca anlatmak yararlı olur.

1. Hanefi mezhebine göre düşman kıble yönünde olsun ol­masın şöyle kılınır :

İmam cemâati iki gruba ayırarak bir grubu düşmana karşı nö­bet beklemekle görevlendirir. Diğer grupla namaza durur. Namaza duran grup, iki rek'atli namazın bir rek'atini, üç ve dört rek'atli na­mazların iki rek'atini imamla beraber kıldıktan sonra namaza ara vererek gidip düşmana karşı duracak ve düşmana karşı bekliyen grup, gelip kendilerini bekliyen imama uyacaklar. İmam, bunlarla beraber kalan namazı kılıp, kendi namazı bitince imam selâm ve­recek ve düşmana karşı gidip duracak. İlk grup gelip kalan rek'at-leri kırâatsız olarak kılıp namazını tamamlıyacak ve selâm verecek. Bunlar tekrar nöbete geçtikten sonra ikinci grup gelip namazını ta­mamlıyacak ve selâm verecektir. İkinci grup mesbûkî durumunda olduğu için kalan rek'atleri kılarken kıraat yapacaktır.

Şiddetli korku hâlinde herkes süvari olarak ve kendi kendine namaz kılacaktır. Bu takdirde yaya yürümekle namaz bozulur.

Hanefi âlimleri bu şekli 1258 nolu İ bn-i Ömer (Ra-dıyallâhü anhJ'in hadisinden ve bunun benzeri olan İbn i M e s'-u d     (Radıyallâhü anhJ'un hadîsinden almışlardır.

2. Şafiî mezhebine göre düşman Kıble tarafında ise bütün cemâat iki saf hâlinde ve yüzleri düşmana dönük olduğu hal­de K ı b 1 e ' ye doğru imamla beraber namaza başlıyacaklar, bir­likte birinci rek'atin rükûunu yapıp doğrulduktan sonra imam ve ilk saf secde edecekler, ikinci saf ayakta bekliyecek. İmam ve ilk saf ikinci rek'ata kalkınca ikinci saftakiler secdeye varıp kalkacak­lar. İkinci rek'ata başlanınca ilk saf geriliyecek ve ikinci saf ilerli-yerek birinci safın yerini alacak. Sonra birlikte ikinci rekatın rü-kûuna varıp kalkacaklar. Daha sonra imamın arkasına geçmiş olan­lar, imamla beraber secdelerini yaptıktan sonra oturunca hâlen ikin­ci safta olanlar secdelerini yapıp teşehhüdde imama yetişecekler ve böylece namaz bitirilecek. Bu şekil 1260 nolu hadîs ve benzerlerine dayanmıştır.

Düşman kıble yönünden başka bir yönde ise namaz iki şekilde kıhnabilir:

a — imam cemâati iki gruba ayırarak her gruba birer defa tam namaz kıldıracak. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in Batn-ı Nahil'deki kıldırışı böyledir.

b — İmam bir grupla bir rek'at kıldıktan sonra ikinci rek'ata kalkınca bu grup imamdan ayrılarak herkes kendi kendine, kalan rek'atleri kılıp selâm verir ve düşmana karşı nöbete geçer. İmam ayakta ikinci grubu bekler. Nöbeti birinci gruba devreden ikinci grup, gelip imama uyacaklar ve imam bunlara bir rek'at kıldıra­cak ve oturacak; cemâat, oturmadan ikinci rek'ata kalkıp bunu kıl­dıktan sonra onları bekliyen imama teşehhüdde yetişecekler ve bir­likte selâm verecekler.

Mâlik, Ahmed ve Dâvüd da bu şekli tercih etmiş­lerdir.

Tehlike büyük olduğu takdirde herkes mümkün olduğu şekilde yaya veya binici olarak namaz kılacaktır.

 

1258) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü atı/tHtıtâ)'(\un rivayet edil-diğine göre :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) salât-ı havf hakkında şöyle buyurdu, demiştir:

-İmam bir grubla namaza başlar, birlikte bir secde (rekat) ki Iarlar. Bir grup da namaza duranlar ile düşman arasında bulunur. Sonra emirle beraber bir rek'at kılmış olanlar gidip düşmana karşı (bekliyen ve) henüz namaz kılmamış olanların yerinde bulunacak. Bu defa namaz kılmamış olan grup gelip emirleri ile beraber bir sec­de (rek'at) kılacaklar. Sonra emir, kendi namazını bitirmiş olarak çıkıp gidecek ve her grup kendi kendine kalan bir rek'ati kılacaktır. Eğer daha şiddetli bir korku varsa herkes kendi kendine yaya ve­ya binici olarak namaz kılacaktır.»

Râvi demiştir ki: Secde ile rek'at kastediyor." [61]

 

İzahı

 

Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, Ne-sâi, Tahavî ve Beyhaki de bunu benzer lafızlarla ri­vayet etmişlerdir.

Ebû Hanîfe, Onun arkadaşları, E v z a i ve Mâl i-kiler' den E ş h e b bu şekli seçmişlerdir. ElMenhel yazarının beyânına göre bu şekilde namaz kılınırken imam selâm verdikten şuura ikinci grubun düşmana karşı durmak üzere gitmesi ve birin­ci grubun geri dönerek kalan namazı eski yerlerinde kılması H a-n e f i' lerce   m«g£u$$piv Şayet geri dönmeyip oldukları yerde namazını tamamlarsa caizdir. İkinci grubun da daha sonra eski yer­lerine dönüp orada namazını tamamlaması menduptur.

İbnü'l-Hümâm, Fethül-Kadîr'de bu hadîsi ve İ b n - i M e s'u d (Radıyallâhü anhl'un hadîsini zikrettikten sonra: 'Bu hadîslerin Ebü Hanife' nin seçtiği kılış tarzının tamamına delâlet etmediği açıktır. Ebû Hanife' nin görüşüne eksiksiz delâlet eden hadis, İ b n-i A b b â s (Radıyallâhü anh)'den ri­vayet olunan hadistir.' demiştir.

 

1259) Sehl bin Ebî Hasme (Radıyallâhü anh)\\en rivayet edildiğine göre; salât-ı havf hakkında şöyle demiştir :

İmam kıble'ye  doğru namaza durur.     Cemaattan bir grup  da onunla beraber durur. Diğer grup düşmana karşı ve yüzleri namaz kılanlara dönük olarak bekler. İmam, namaza duranlara bir rekat kıldırdıktan sonra bunlar kendi kendilerine rüku' eder, secdelerini aynı yerde yapıp (namazlarını bitirdikten) sonra düşmana karşı bekliyenlerin yerine giderler ve oradakiler gelir. İmam gelenlere bir rekat kıldırır ve birlikte iki secde ederler. Artık namaz imam için iki ıek'at olmuş olur, gelenler için de bir rekat olmuş olur. Sonra bun­lar bir rek'at daha kılar ve secdelerini yaparlar.

Muhammed bin Beşşâr demiştir ki -. Ben bu hadisi Yahya bin Saîd el-Kattân'a sordum. Yahya bana Şu'be'den (rivayet etti.) O da Abdurrahman bin el-Kâsım'dan (rivayet etti), O da babasından (ri­vayet etti), O da Salih bin Havvât'tan (rivayet etti), O da Sehl bin Ebi Hasme'den (rivayet etti.), O da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den Yahya bin Saîd (el-Ensâri)'in hadîsinin mislini riva­yet etti.

Muhammed bin Beşşâr demiştir ki: Yahya bin Saîd el Kattan bana dedi ki: Şube'nin hadîsini Yahya bin Said el-Ensâri'nin hadî­sinin yanına yazıver.1 Een Şu'be'nin hadîsini hıfzetmiş değilim. Lâ­kin Yahya'nın hadîsinin mislidir." [62]

 

İzahı

 

Sehl (Radıyallâhü anh)'in hadîsini Buharı, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, Tirmizı, Beyhakî, Dâre-kutnî ve Tahavi benzer lafızlarla ve çeşitli senedlerle ri­vayet etmişlerdir.

Müellifimiz   Yahya   bin    Saîd   el-Kattân1 dan   son ra birisi    Yahya    bin    Saîd    el-Ensârî' den,    diğeri Ş u ' b e ' den    olmak üzere senedlerde az değişiklikle rivayet etmiş­tir.  Birincisi    Sehl' den    mevkuf olarak,   ikincisi  merfu'   olarak rivayet edilmiştir. Ancak ikincide hadîs metni rivayet olunmamıştır. Ebû    Dâvûd    da birisi    Yahya    bin    Said    el-En­sârî' den,    diğeri    Yezid    bin    Numân' dan    oimak üzere iki tarîkle rivayet etmiştir.    Orada    Y a h y â'dan    yapılan riva­yette : 'İmam teşehhüde oturunca ikinci grubu beklemeden selâm ve­rir, ikinci grup da namazını tamamladıktan sonra selâm verir,' denil­miştir.    Y e z i d ' in    rivayetinde : 'İmam, oturarak ikinci grubu bek­ler. İkinci grup kalkıp ikinci rek'atini kıldıktan sonra imam bunlar­la selâm verir,' denilmiştir.

Müellifin rivayetinde bu hususta bir serâhat yoktur. Fakat ifâ­de tarzı, imamın ikinci grubu beklememesine daha uygundur. Müel­lifin rivayeti,    Yahya   yoluyla olduğu için,    Yahya' dan    olan Ebû    Dâvûd' daki    rivayete uygun olarak yorumlanması terci-he şayandır.   Ebû   Dâvûd'un    rivayetine göre   Mâlik,    Ye-z İ d ' in    rivayetini daha sevimli görmüştür. El-Menhel'in naklen be­yânına göre   Mâlik,    Yahya' nın   rivayetini de beğenmiştir. Hulâsa iki şekilde olabilir. İmam isterse teşehhüdde ikinci grubu bek­ler, beraber selâm verirler. Dilerse onları beklemeden selâm verir. Cumhur ve   Şafii,    S e h 1' in   hadislerini, düşmanın    K ı b 1 e ' den    başka bir yönde olduğu duruma yorumlamışlardır.

Şafii, Mâlik ve Ahmed, Sehl'in hadîsinde ta­rif edilen kılış tarzını seçmişlerdir. Bu kılış tarzına "Zatür-Rikaa" kı­lışı denilmiştir. Çünkü Peygamber CSalIallahü Aleyhi ve Sellem J bu savaşta böyle kıldırmıştır.

 

l260) Câbir bin AbdilJah (Radtyaltâhü anhümâ)'dan; Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ashabına salât-ı Havf'ı kıldırdı. Bütün cemaatla birlikte rüku' ettikten sonra Hesûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) ve Onun arkasındaki saf secde ettiler. Di­ğerleri ayaktaydılar. Efendimiz ikinci rekata kalkınca bekliyenler kendi kendilerine iki secde yaptılar. Sonra ön saf geriliyerek ikinci safın yerinde durdu ve ikinci saftaki!er ilerliyerek ön saffın yerin­de durdular. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hepsiyle rüku, etti. Daha sonra Resûlullah (Sallalahü Aleyhi ve Sellem) ve Onun arkasındaki saf secde ettiler. Başlarını secdeden kaldırın­ca diğerleri de secde ettiler. Cemâatin tümü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber rüku' etmiş o!du. Ve her grup bir rek'atin secdelerini kendi kendilerine yapmış oldular. Düşman Kıble yönündeydi.Câbir <R.A.)'in bu hadisinin isnadının sahih olduğu Zevâid'üe bildiril­miştir. [63]

 

İzahı

 

Bu hadis Zevâid türündendir. Ebû Dâvûd, Ahmed, Nesâi, İbn-i Hibbân ve el-Hâkim bunun ben­zerini Ebû Ayyaş ez-Zürekî (Radıyallâhü anhi'den, daha uzun bir metin hâlinde rivayet etmişlerdir. Ebû D â v û d'un rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Usfan ve Benî  Süleym    savaşlarında böyle kıldırdığı belirtilmiştir.

Düşman kıble yönündeyken böyle kılış tarzını Şafii, S ü f -yân-ı Sevri, Mâlik ve Ahmed uygun görmüşlerdir. Şafii hadiste anlatıldığı gibi safların yer değiştirmesinin efdal ol­duğunu söylemiştir. Safların yer değiştirmemesi de caizdir.

Bu kılış tarzını, babın başında Şafii mezhebine göre kılış şekillerini anlatırken açıklamıştık. [64]

 

152 - Küsûf  (Güneş Ve Ay Tutulması)  Namazi Hakkında Gelen Hadisler Babı

 

1261) Ebû Mes'ud   (el-Ensârî)   (Radtyatlâhü ank)'den rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sattattahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Şüphesiz, güneş ve ay hiç bir insanın ölümünden dolayı tutul­maz.    Tutulduğunu gördüğünüz   zamnn hemen kalkıp namaz kılınız.'

 

1262) Numan bin Beşir (Raıityallâhu anh)\ien;  Şöyle demiştir:

Resûluilah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken güneş tu­tuldu. Efendimiz (evinden) endişeli ve ridasmi sürükliye sürükliye mescide geldi. Güneş açılıncaya kadar devamlı namaz kıldı. Sonra şöyle buyurdu :

«Bâzı insanlar, güneş ve aym ancak büyük bir adamın öiümü dolayısıyla tutulduğunu sanırlar. Halbuki öyle değildir. Şüphesiz gü­neş ve ay ne kimsenin ölümü ne de kimsenin hayatı için tutulur. Al­lah, yaratıklarından bir şeye baktığı zaman o şey Ona karşı huşu eder.»" [65]

 

İzahı

 

Ebû Mes'ûd (RadıyaJlâhü anh)'un hadisini B u h â r î ve    Müslim    de rivayet etmişlerdir.

N û m a n (Radıyallâhü anhJ'ın hadisinin birer benzerini Ebû Dâvûd, Nesâi, Tahavî, Hâkim ve Beyhaki de rivayet etmişlerdir.

Küsûf :  Ay ve güneşin tutulması demektir.

Husuf da bu mânâda kullanılır. Bazılarınca güneşin tutulması­na küsûf, ayın tutulmasına husuf denilir. Bilindiği gibi güneşin tu­tulmasının sebebi ayın yer ile güneşin arasına girmesidir. Ayın tu­tulmasına sebebi de yerin Ay ile Güneş arasına girmesidir. Güneş ve Ay tutulması dolayısıyla hadîslerde beyan edilen özel namazın kılın­ması sünnet ve icmâ1 ile meşru kılınmıştır.

Müslim, Ebû Dâvûd ve başkalarının rivayet ettik­leri bir hadis-i şerifte Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeUem)'in îb-râhim isimli oğlu vefat ettiği gün güneş tutulmuş-, halk, İbra-h i m ' in ölümü dolayısıyla güneşin tutulduğunu söylemiş, bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) küsûf namazım kıldırmış ve namazdan sonra Güneş ve Ay'ın herhangi bir insanın ölümü dolayısıyla tutuhmyacağını bildirmiştir. Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)'in oğlu İbrahim, hicretin sekizinci yı­lı Zilhicce ayında Hazret-i Mâriye-i Kıbtiyye' den doğ­muş ve hicretin onuncu yılı onsekiz aylık iken vefat etmiştir.

N u m â n (Radıyallâhü anhJ'ın hadisinde, güneş tutulunca Pey­gamber (Sllalahü Aleyhi ve Sellem) ' in endişeli olarak evden çıkıp mescide geldiği belirtilmiştir. Buhâri ve Müslim'in Ebû Musa (Radıyallâhü anhl'dan yaptıkları bir rivayette Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem)'in, kıyamet kopması endişesiyle kalkıp mescide geldiği belirtilmiştir. El-Menhel yazan; Peygamber (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem)'in, geçmiş ümmetlerin başına gelmiş olan azab-ların bir benzerinin, o günkü insanların başına gelmesi endişesini duyduğu veyahut bu gibi olaylar karşısında ümmetin endişe duyma­sını öğretmek için bu halde geldiğini ifâde etmiştir. Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'in ridâsım sürükliye sürükliye gelmesinin sebebi, acele etmesidir.

N û m a n (Radıyallâhü anh)"ın hadisinde güneş açılıncaya kadar Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in namaz kılmakla meşgul olduğu ifâde edilmiştir. Ebû Dâvûd'un rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in namazı ikişer rek'at kıl­dığı ve her iki rek'attan sonra, güneşin açılıp açılmadığını sorduğu kaydedilmiştir.

Hadîsin «Allah yaratıklarından bir şeye baktığı zaman o şey Ona karşı huşu eder.» anlamını ifâde eden cümle, Ebû Dâvûd'un rivayetinde yoktur. Tahavi' nin rivayetinde vardır. N e s â i' -nin Kabisa e I - H i 1 â 1 i' den yaptığı rivayette de bu ziyâde vardır.

İbnü'l-Kayyım, Miftahü's-Saâde adlı eserinde : 'Bu cüm­lenin bâzı ravilere âit olması muhtemeldir. Çünkü küsûf hadîsini on­dan fazla sahâbi rivayet etmiş, hiç birisinin rivayetinde bu cümle bu­lunmamıştır.' demiştir. Kadı ; ' S ü b k i , Gazali' nin bu cümleyi râvilere mal etmesine karşı çıkmiÇtır. Bu ziyâde Nesâi ve başka kitaolarda rivayet olunmuştur.  Bu cümle, güneş ve ay'ın tutulması için filozofların gösterdikleri sebeple çelişki arzetmez. Çün­kü herşeyi bilen ve gücü herşeye yeten Allah Teâlâ'mn Güneş ve Ay'ın tutulması için maddi sebep gerçekleştiğinde bunlara tecellî et­mesi ve bu ilâhi emre Güneş ve Ay'ın boyun eğmesi normaldir. Hâl böyle olunca tutulmanın gerçek sebebi ilâhî tecellidir. Filozofların anlattıkları sebep maddî sebeptir,' demiştir.

Kâinatı elinde tutan ve Güneş, Ay ve yer küresi gibi var-lıklan bir intizâm ve hesap dâhilinde seyrettiren Allah Teâlâ'mn emir ve iradesiyle yerin Ay ile Güneş arasına girdiğini, keza Ay'ın yer ile Güneş arasına girdiğini Allah'a inanan hiç kimse inkâr etmez. Güneş ve ay açık iken olup biten ışık, ısı ve bilûmum olaylar ilâhî tecelli­nin çerçevesi içinde olduğu gibi, Güneş ve Ay'ın tutulması ve bunun­la ilgi'i sonuçlar, ilâhî tecellinin dâiresi dışında mı ki bu cümlenin, mezkûr olayların maddi sebeplerine ters düştüğü hatıra gelebilsin.

 

1263) Âişe (Radıyallâhü anhâyönn; Şöyle demiştir

ResûJuUah CSallallahü Aleyhi wfeH.ni) hayattayken güne, tutuldü. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mescide çıkarak na­maza durdu ve tekbir aldı. Cemâat da Onun arkasında saf oldular. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kıraatini uzun tuttu. Sonra tekbir alıp uzun bir rüku' yaptı. Sonra başını kaldırıp;

 dedi. Sonra ayakta durdu .ve uzun

kıraat yaptı. Bu kıraati ilk kıtaatından biraz az idi. Sonra tekbir alıp uzun bir rüku' yaptı. Bu rüku' ilk rüku'dan biraz kısa idi. Sonra (başını kaldırıp; dedi. Sonra son rekatta bunun mislini yaptı. Böylece dört rüku' ve dört secdeyi tamam­ladı. Ve henüz namazdan çıkıp gitmeden Önce güneş açıldı. Namaz­dan sonra kalkıp halka hutbe okudu. (Hutbede) Allah'a lâyık oldu­ğu sözlerle hamd-ü sena ettikten sonra şöyle buyurdu :

«Şüphesiz güneş ve ay, (azameti ilâhiye'ye delâlet eden) Allah'ın âyetlerinden iki âyettir. Hiç bir kimsenin ölümü veya hayâtı dolayı­sıyla tutulmazlar. Siz, bunları tutulmuş iken gördüğünüz zaman na­maza sığınınız.» [66]

 

İzahı

 

Buhârî, Müslim, Tirmizi, Ebü D â v û d , . N e-s â î de bunu rivayet etmişlerdir. Buhârî ve Müslim'in rivayetlerinde hutbe buradakinden daha uzundur. Ebû D â v û d -un rivayetinde hutbe ile ilgili kısım yoktur.

Bu hadîse göre Küsûf namazı iki rek'attir. Her rek'atta iki kı­yam ve iki rüku' bulunur. Kıyam ve rüku'lar uzun tutulur. İkinci rüku" ve ikinci kıyam, birincisinden nisbeten kısa olur.

Küsüf namazının her rek'atında üç, dört ve beş rüku' bulundu­ğuna dâir rivayetler de vardır. Şu halde muhtelif şekillerde kılına-bilir. Rivayetlerin değişik olması nedeniyle, namazın keyfiyeti husu­sunda Fıkıhçılar çeşitli görüşler beyan etmişlerdir. Şöyle ki:

1 - Hanefîler, Sevrî ve Nahai; Küsüf namazı şâir nafileler gibi iki rek'attir, demişlerdir,

2 - Mâlik, Şafiî, Ahmed ve Fıkıhçıların cumhû runa göre küsûf namazı iki rek'at olup her rek'atta iki rüku' bulu

nur.

t bnü'l-Münzir    tbn-i   H u z e y m e ,   Hattâbî ve   N ev e v î:   Küsûf namazının keyfiyeti hakkında sâbıt olan

şekillerin hepsiyle amel etmek caizdir. Bu ihtilâf, mubah bir ihtilâf­tır, demişlerdir.

Hadîs, küsûf namazının cemaatla kılınmasının meşruluğuna de­lâlet eder. Hanefî âlimlerine göre küsüf namazı, Cuma nama­zını kıldıran imamın arkasında cemaatla kılınır. Bu mümkün olmaz­sa herkes kendi kendine kılar. Diğer üç mezhebe göre cemaatla ki-hnabildiği gibi, münferiden   (tek başına) da kılınabilir.

Yukarıdaki izah, güneşin tutulması namazına aittir. Ay tutul­ması namazına gelince :

l -Hanef ilor'e göre bu namaz, şâir nafileler gibi iki rek'attır. Cemaatla değil, münferiden kılınır. Çünkü Peygamber (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) hayattayken defalarca ay tutulmuş, fakat bunun için cemaatla namaz kıldığı rivayet olunmamıştır,

2 - Mâli k i 1 er'a    göre de durum aynıdır.

3 - $ â f i î 1 e r ' e    ve    HanbelMer'e    göre bu namaz, güneş tutulması namazı gibidir.

Hadiste : -Güneş ve Ay tutulduğu zaman namaza sığınınız.»  buyurulmuştur. Yâni namaza koşunuz, bu olayın defi için namazdan yardım dileyiniz. İnsanların başına gelen belâ ve musibetlerin defi için namaz ve onun benzeri olan duâ ve istiğfar yapmak suretiyle Allah'a sığınmanın meşruluğu ve bu gibi ibâdetlerin başa gelen âfet­lerin defi için yararlı olduğu  hükmü bu cümleden çıkarılabilir.

Küsûf namazının kılınmasına dair hu ve benzeri hadîslerde mev­cut emir, cumhurca mendubkık için yorumlanmıştır

Küsûf namazından sonra hutbe okumaya gelince; Bu hususla Fi kılıcıların görüşleri şöylediı :

1 - Ebu Hani i'e, Mâlik, Ebü Yûsuf ve bir ri­vayete göre a h m e d : Küsûf namazında hutbe okumak yoktur. Bu ve benzeri hadislerde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) küsûf namazı kılmayı emretmiş, fakat hutbe okumayı emretmemiş-tir. Eğer hutbe okumak meşru olsaydı bunu da emrederdi, Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hutbe okuduğu, bu hadîslerin zahirinden anlaşılıyor ise de; buyurduğu konuşma hutbe niyetiyle de­ğil, halkın yanlış anlamalarını tashih etmek içindir, demişlerdir.

2 - ŞâfiiIer Küsûf namazından sonra iki hutbenin okun ması müstahabtır, diyerek bu bâbla rivâye! olunan hadisleri delil göstermişlerdir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in küsüf namazından sonra irad buyurduğu hutbenin az bir kısmı burada rivayet edilmiş­tir. Buhâri ve Müslim'de nisbeten uzunca bir hutbe ri­vayet olunmuştur. Diğer hadîs kitablarında daha uzun metin mev­cuttur. İstiyenler oralara müracaat edebilirler. Hutbenin bir parçası da  1265 nohı hadiste

 

1264) Semûre bin  Cündüb (Radıyailahıt tmlt)'den;  Şüyle demişür :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (güneş tutulması ne­deni ile) bize küsûf namazını kıldırdı. Namazda O'nun sesini işitme­dik." [67]

 

İzahı

 

Ebû Dâvûd, Nesâî, Ahmed ve Bey haki de bunu rivayet etmişlerdir. Bunların rivayeti çok uzundur namazın kı­lınış şekli tarif edilmiş ve Ebû Dâvûd ile Nesâî' nin ri­vayetinde namazdan sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in hutbe okuduğu da belirtilmiştir

Semûre (Radıyallâhü anh)'in : "Namazda Onun sesini işit­medik." sözünden maksadı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in bu namazda kıraati gizli yaptığını ifâde etmektir. Bu itibar­la Küsûf namazında kıraatin gizli olduğuna delildir. Ebû Hâni f e , Mâlik, Ş â M i âlimleri ve Fıkıhçıların cumhuru bununla hükmetmişlerdir. Ebû Yûsuf, M u h a m m e d ve- Ah­med    bu namazda açıklan okumaya hükmetmişlerdir

 

1265) Ebû Bekir (Radtyallâhü anh)'\n kızı Esma (Radtyallâkü an-hiimâ)'dan ; Şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bize Küsûf namazını kıldırdı, namaza durdu. Ayakta duruşu uzattı. Sonra rüku' etti rü-kû'u da uzattı. (Rüku'dan başını) kaldırıp doğruldu, ayaktaki duru­şu uzattı. Sonra rüku1 etti. Rükuu (yine) uzattı. (Rüku'dan başım) kaldırdı. Secde etti. Secdeyi (de) uzattı. (Secdeden başını) kaldırıp (tekrar) secde etti. Secdeyi (yine) uzattı. Sonra başını kaldırıp ayağa kalktı. Kıyamı uzun tuttu. Rükua vardı. Bunu da uzun tuttu. (Rüku'' dan  başını)   kaldırdı. Kıyamı   (yine)   uzattı.   (Tekrar)   rüku'a  vardı,

Rükuu (yine) uzattı. Sonra (bağını) kaldırdı ve secdeye gitti. Secde­yi^ttı (Secdeden başın.) kaldırdı. Sonra (tekrar) uzun secde yap­tı. Sonra (namazı tamamlayıp) döndükten sonra şöyle buyurdu.

-Cennet bana o kadar yaklaştı ki ona cür'et etseydim size onun salkımlarından bir tanesini getirirdim. Cehennem ateşi de bana o ka­dar yaklaştı ki: Ey Rabbim! Ben de bunlar arasındayım' demeyi başladım.»

Nâfi demiştir ki: Zannımca îbn-i Ebî Müleyke : Peygamber (Sal lallahü Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu, demiştir:

-Ve   (cehennemde)   bir kedinin  tırmalayıp  durduğu   bir  kadın gördüm. 'Buna ne oluyor?' diye sordum. Dediler ki: Bu kadın bu kediyi ölünceye kadar hapsetti. Ne ona yiyecek verdi, ne de yerin haşa­ratından bir şey yesin diye salıverdi.»" [68]

 

İzahı

 

Buharı, Müslim ve Ahmed de bunu rivayet et­mişlerdir. Bu da  i ş e (Radıyallâhü anhâ) ' nın hadîsi gibi küsüf namazının iki rek'at olduğuna, her rek'atta uzun tutulan iki kıyam ve iki rüku bulunduğuna, bu namazın cemaatla kılınmasının meş­ruluğuna delâlet eder. Ayrıca bu namazdaki secdelerin uzun tutul­duğunu ve kadınların da bu namazın cemaatına katılmasının meş­ruluğunu ifâde eder.

Hadîs, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in küsûf nama­zından sonra irad buyurduğu hutbenin bir parçasını ihtiva eder. Bu parçada cennet ve cehennemin efendimize çok yaklaştığı ifâde bu-yurulmuştur. Hafız İbn-i Hacer: Cennet ve Cehenne­min yaklaşmasına âit bu fıkra âlimlerce iki şekilde yorumlanmış­tır :

Birinci ihtimal: Efendimizle Cennet ve Cehennem arasındaki perdeler kaldırılmış, aradaki mesafe öyle katlanmış ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buraları çok yakından görüp seyret­miş ve isteseydi elini uzatıp Cennet meyvelerinden koparıp halka ve­rebilirdi.

İkinci ihtimal -. Cennet ve cehennem Allah'ın emri ile duvara yan­sıtılmış ve efendimiz aynaya bakar gibi duvara aksettirilmiş olan cennet ve cehennem şekline baktığında oraların ahvalini seyretmiş­tir.

Efendimizin • «Ben de bunlar arasındayım» cümlesinin mânâsı şu olabilir. Ben insanlar arasında bulunduğum müddetçe azap görme­melerine dâir bir ilâhî vaît vardır.

= «Sen onlar arasında iken Allah onları tâzib edecek değildir.» Âye­ti bu vâit hakkındadır. Efendimiz Cehennemi çok yakından seyredin­ce bu ilâhi vadi dile getirerek şefkatini izhar etmiş olur.

Üçüncü ihtimal: Efendimiz cehennemi çok yakından müşahede edince ilâhî haşyet dolayısıyla «Ey Rabbim! Ben de onlarla beraber miyim?» diyerek Allah'ın rahmetine sığınmıştır.

Ehl-i sünnet mezhebine göre cennet ve cehennem hâlen mevcut­tur. Buraların efendimize gösterilmesi Allah'ın kudretindedir. Za­man ve mekân mefhûmunun kaldırılması ile bir anda cennet ve ce­hennemin Habîb-i A'zama seyrettirilmiş olmasının akıldan uzak hiç bir yönü yoktur. [69]

 

153 - İstiska  (Yağmur Dileme) Namazı Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

İstiska s Kuraklık olduğunda, istiğfar etmek, namaz kılmak ve duâ etmek suretiyle Allah Teâlâ'dan hayırlı ve bereketli yağmur di­lemektir. İstiska kitab, sünnet ve icmâ' ile sabittir.

 

1266) İshak bin Abdilluh bin Kinâne[70] (Radıyallâhü anh)'den: Şöyle demiştir :

İstiska'daki namazı (n durumunu) (Abdullah) bin Abbas (Radı-yallâhü anhümâ)'ya sormam için emirlerden birisi benî ona gön­derdi, (îshak gidip tbn-i Abbas (Radıyallâhü anhümâ)'ya sorunca) ibn-i Abbas (Radıyallâhü anhümâ: O emîrin şahsen bana sorması­na ne engel var? dedikten sonra şöyle dedi: Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (istiska namazına) mütevazı, önemsiz giyimli, huşu içinde, yavaş yavaş yürüyerek ve boyun eğerek çıktı. Bayram­da kıldırdığı gibi iki rek'at namaz kıldırdı. Ve şu (bayram ve Cuma­daki) hutbeniz gibi hutbe okumadı." [71]

 

İzahı

 

Ebû Dâvûd, Nesâî, Tirmizi, Ahmed, Hâ­kim, Dârekutnî, İbn-i Hibbân ve Beyhakî de bunu benzer lafızlarla rivayet etmişlerdir. İshak'ı İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'a gönderen zâtın Medine emiri el-Velîd bin Utbe, râvi O s m a n ' in dediğine göre e 1 -Velîd bin Ukbe olduğu Ebû Dâvûd'un rivayetinde belirtilmiştir.[72]

Hadîs, istiska namazının iki rek'at olduğuna ve bayram nama­zına benzediğine delâlet eder. Ş â f i î 1 e r, bunu delil göstererek, istiska namazının bayram namazı gibi olduğuna ve bayram nama­zında olduğu gibi bunun ilk rek'atında yedi ve ikinci rek'atında beş tekbir alınmasına hükmetmişlerdir. $ â f i î 1 e r' in ikinci delili Hâkim ve Dârekutnî' nin Muhammed bin Ab­di 1 a z i z târiki ile yine İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'-den rivayet ettikleri bir hadîstir. Hadîste ilk rek'atta yedi ve ikin­ci rek'atta beş tekbir alındığı tasrih edilmiştir.

Mâlik, Ahmed, İshak, Ebû Sevr ve Cumhur: İstiska namazında zevâid tekbirlerinin bulunmadığına hükmetmiş­lerdir. Bunlara göre, istiska namazı, rek'at sayısı, açıktan okumak ve hutbeden önce kılınması bakımından bayram namazına benzetilmiş­tir. Dârekutnî ve Hâkim'in hadisi ise râvi Muham­med    bin    Abdilaziz'in     zayıflığı nedeni ile delil olamaz.

İstiska hutbesinin diğer hutbeler gibi olmamasından maksat, bu­nun Cuma ve bayram hutbelerine benzememesidir. Çünkü bu hut­benin hemen hemen tümü duâ, istiğfar, tazarru ve yakarıştan iba­retti.

îstiska namazının meşruluğuna ve iki rek'at olduğuna Mâlik, Şafiî,    Ahmed,    Muhammed,    bir rivayete göre    Ebû Y ü su f,    Selef    ve halefin cumhuru hükmetmişlerdir. Bunlara göre istiska namazı sünnettir.

Ebû Hanife: İstiska namazı cemaatla kılınmaz. Bu namaz sünnet değil mendubtur. Kişilerin tek başına kılmaları caizdir, istis­ka namazı dua ve istiğfardan ibarettir, demiştir.

 

1267) Abbâd  bin Temini "in  amca;..   (Abdullah bin  Zeyd bin Asım)[73] (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre :

Kendisi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in istiska için musallaya[74]  çıktığını, orada Kıbleye dönüp ri d asını çevirdiğini

ve iki rek'at namaz kıldırdığını müşahede etmiştir.

... Abbâd  bin Temîm'in  amcasından  bunun  misli Peygamber  (Sallallahü I/- vhi vf Sellenı)\\en rivayet edilmiştir. Süfyân'ın el-3Ies'ûdî'den rivayet ettiğine göre' el-Mes'ûdî:

Ben, Ebû Bekir bin Muhammed bin Amr (Radıyallâhü anh) e: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ridâsının yukarı tara­fını mı aşağıya indirdi, yoksa ridâsının sağ yanını mı sol cepkenine aldı? diye sordum. Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) : Hayır. Sağ yanını sol cepkenine aldı, diye cevap verdi, demiştir." [75]

 

İzahı

 

Kütüb-i Sitte sâhiblerinin hepsi, A h m c d , Dârekutni ve  Bey h a k î    de bunu benzer lafızlarla rivayet etmiştir.

Ebû Davud'un rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in musallaya çıktığında cemaata iki rek'at namaz kıl­dırdığı, bu namazda açıktan okuduğu, ridâsını tahvil ettiği, ellerini kaldırın duâ ettiği, yağmur dilediği ve K ı b 1 e ' ye döndüğü ifâde edilmiştir.

İstiska namazında imamın açıktan okumasının müstahablığı hu­susunda   İbn-i   Battal,    âlimlerin icmâını nakletmiştir.

Hadisin;  cümlesi iki şekilde yorumlanabilir. Birisi:

'Etek tarafını tutup omuza atmak ve ridânın yaka kısmını aşağıya salıvermektir. Diğeri: Ridânın sağ yanını sol cepkeni ve sol tarafını sağ cepkeni üzerine getirmek suretiyle çevirmektir. Hadisin  terce meşinde belirtildiği gibi râvi    el-Mes'ûdî   bu cümleyle kaste dilen mânâyı râvi    Ebû    Bekir'e   sormuş ve ikinci mânânın kastedildiği şeklinde cevap almıştır.

Bâzı rivayetlerde bu cümle verine; cümlesi vardır

Bunun mânâsı 'Ridâsını tahvil etti'dir. Ridânın tahvili de iki şekilde yorumlanabilir. Ebû Davud'un bir rivayetinde; "Ridâsını tahvil etti" cümlesinden sonra : "Sağ yanını sol cepkeni ve sol yanını sağ cepkeni üzerine attı." diye açıklayıcı bir cümle bulunuyor.

Ebû Dâvûd, Tahâvî ve Beyhaki' nin diğer bir rivayetlerinde   Abdullah   bin   Zeyd (Radıyallâhü anh) :

"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), üstünde siyah bir ha­mişe olduğu halde istiskaya çıktı. Hamîsanın etek tarafını tutup yu­karıya yâni omuzun a atmak istedi. Bu zor olunca mübarek cepkeni üzerine çevirdi" demiştir.

Ridâ tahvilinin keyfiyeti hakkında âlimler ihtilâf etmişlerdir. M â 1 i k i' ler ile Hanbeli' lere göre ridânın tahvili, sağ ta­rafı sola ve sol tarafı sağa almak suretiyle çevirmektir. Ridâ yuvar­lak olduğu takdirde böyle tahvil edilmesine Şafiî' ler de hük­metmiştir. Şayet dört köşeli ise böyle çevirmekle beraber, ridânın eteğini omuz tarafına ve omuz tarafını etek tarafına çevirmeyi Şa­fiî' ler meşru görmüşlerdir. Hanef iler' den Muham­med   ise,  imamın ridâsının etek tarafını omuzlara almasına ve omuz tarafını aşağıya sarkıtmasına hükmetmiş, cemâatin ridâ tah­vilini meşru görmemiştir. Ridâ, kaftan olduğu takdirde ters çeviril-melidtr, demiştir.

İstiska namazında ridâyı tahvil etmenin hikmeti, bu değişikliği hayra yorumlayarak Allah Teâlâ'nm kuraklık ve kıtlık hâlini de be­reketli yağmur ve bolluk hâline tahvil ve tebdil etmesini ummaktır. Hadis, duâ için Ki ble'ye dönüldüğü zaman ridânın tahvil edi­leceğine delâlet eder.

 

1268) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü a»A/den; Şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün istiskaya çık­tı. Bize ezansız ve ikametsiz olarak iki rek'at namaz kıldırdı. Sonra bize hutbe okudu. Ellerini kaldırarak ve yüzünü Kıbleye döndürerek Allah'a duâ etti. Ridâsını çevirdi, sağ yanı sol cepkeni ve sol yanı sağ cepkeni üzerine aldı.Bunun   isnadının  sahih  ve  ricalinin   sıka  oldukları,   Zevâid'de  bildiril­miştir. [76]

 

İzahı

 

Zevâid türünden olan bu hadîs de istiska namazının iki rek'at olduğuna, hutbenin namazdan sonra okunduğuna, kible'ye dönüle­rek ve ridâ tahvil edilip Allah'a duâ edilmesinin meşruluğuna delâ­let eder. Ayrıca bu namaz için ezan ve ikametin meşru olmadığını ifâde eder. Bu hadis, duanın namazdan sonra yapıldığına delâlet eder.   Ebû   Davud'un   İbn-i    Abbâs    (Radıyallâhü anh) den rivayet ettiği 1266 nolu hadîsin benzerinde Peygamber  (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)'in duayı namazdan önce ettiğini ifâde ediyor.

Müellifin rivâyetindeki;  kelimesini   'boyun eğerek'   diye terceme ettim. Bu kelime; yalvararak, tazarru' ve niyazda bulunarak anlamını da ifâde ediyor. Bu şekilde terceme edilebilir ve bu takdir­de İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in buradaki rivayeti de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in duayı namazdan önce yaptığına delâlet eder. El-Menhel yazarının dediği gibi, bu rivayetler arasında bir ihtilâf söz konusu değildir. Çünkü efendimizin bazen böyle, bazen öyle etmiş olması muhtemeldir. Yahut atıf edatı olarak kullanılmış olan 'Sümme' ve 'Fe1 harfleri tertip ve sıralamayı ifâde etmez.

Şöyle de denilebilir: Hem namazdan önce hem namazdan son­ra duâ edilmiş olabilir. Bâzı rivayetler birisini diğer rivayetler de öbürünü ifâde etmiştir. [77]

 

154 - İstiskadaki Duâ Hakkında Gelen Hadisler Babı

 

1269) Şürahbîl bin es-Sımt (Radtyallâhü ank)'den rivayet edildiğine göre kendisi Ka'b (Radtyaliâhü anh ya.:

Yâ Ka'b bin Mürre! Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'-den bize hadîs rivayet et. Ve (yanlış sözden) sakın, demiş; Ka'b (Ra-dıyallâhü anh) şöyle demiştir: Bir adam. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e gelerek: Yâ Resûlallah! Allah Teâlâ'dan istiska et. (Yağmur dile) dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) ellerini kaldırarak i

= "Allahım! Bize âkibeti hayırlı, bol, umumî, âcil, geç kalmayan, yararlı ve zararsız bir yağmur ver.» diye duâ etti.

Râvi demiştir ki: İkinci Cuma namazını kılmadan evvel bol bol yağmurla ihya edildiler. Râvi demiştir ki: Sahâbîler, (tekrar) O'na gelerek (bu defa) yağmurun fazlalığından şikâyetçi oldular ve: Yâ Resûlallah! evler yıkıldı, dediler. Bunun üzerine Efendimiz:

«Allahım! Etrafımıza (yağsın). Üzerimize değil» diye duâ etti. Râvi demiştir ki: Bu duâ üzerine bulut parçalanıp şehrin sağına ve soluna çekildi."

 

1270)  İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ)Y\ar\;   Şöyle demiştir:

Bir arabi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e gelerek-Ya Resûlallah! Sana öyle bir kavmin yanından geliyorum ki- ku­raklık dolayısıyla çobanları hayvan gütmeye  gitmez ve  erkek de­velerinden hiç birisi kuyruğunu kaldırıp indiremez, dedi. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hemen minbere çıka rak Allah'a hamd ettikten sonra;

= «Allah'ım! Eize can kurtaran, âkibeti hayırlı, umumi.bol, sır­sıklam eden, âcil ve gecikmesiz bir yağmur ver.» diye duâ etti. Son­ra minberden indi. Etraftan gelen herkes : (Bol yağmur ile) ihya edil­dik, dedi."

Not :   İsnadının sahih ve ricalinin sıka olduğu  Zevâİd'de bildirilmiştir.

 

1271) Ebû Hüreyre (Radtyaltâkü anhyâen; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yağmur için duâ etti. Ellerini öyle kaldırdı ki; Ben Onun koltuk altlarının beyazını gör­düm. (Veya bu beyazlık görüldü.)

Râvi Mu'temir, bunun istiskada olduğunu sanırım, demiştir."

 

1272) (Abdullah) İbn-i Ömer (Rad'yallâhü anhütnâ)'<\an; Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Medine'de minber üze rinde yağmur duasını okurken ve henüz minberden inmeden Medi­ne'deki bütün oluklar gürül gürül akarken ben mübarek yüzüne ba­ka baka şâirin; sözünü defalarca hatırlamışımdır. Bu söz Ebû Talibe aittir." [78]

 

İzahı

 

K a'b (Radıyallâhü anh) in hadisinin benzerini B u h â r i ve Ebû Dâvüd, Enes (Radıyallâhü anh) 'den rivayet et­mişlerdir.    Buhar î    ve   Ebû    Davud'un   rivayetine göre:

"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir Cuma günü min­ber üzerinde hutbe okurken,  bir adam ayakta dikilerek:

Yâ Resûlallah! Hayvanlar helak oldu. Allah'a duâ et. Bize yağ­mur versin, dedi. Bunun üzerine efendimiz ellerini kaldırarak yağ­mur için duâ etti. Hava o esnada tamamen açıktı. Aniden bir rüzgâr esti ve bulut görüldü. Biraz sonra toplanan buluttan bardaktan bo-şanırcasına bol bol yağmur yağmaya başladı. Bir hafta yağmur ke­silmedi. Ertesi Cuma namazında yine Efendimiz hutbe okumak için ayağa kalkınca, bir adam ayağa kalkarak: Yâ Resûlallah evler yı­kıldı. Yağmurun kesilmesi için Allah'a duâ et, dedi. Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) tebessüm ettikten sonra;

«Etrafımıza (yağsın). Üzerimize değil.» buyurdu. Buluta bak­tım. Medine şehrinin etrafında halka hâline geldi.'

O rivayetlerde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yap­tığı duanın metni, burada olduğu gibi zikredilmemiştir. Buhâri'-nin rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in;

«Allah'ım bize yağmur ver, Al­lah'ım bize yağmur ver, Allah'ım bize yağmur ver.- diye duâ ettiği ifâde edilmiş ve yağmurun kesilmesi için yaptığı duâ, buradakinin aynisidir.

îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in hadisi zevâid türündendir. Bu hadisteki duanın benzerini Ebû Dâvûd, Hâkim ve Beyhakî, Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü anh)'-den rivayet etmişlerdir.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'in hadîsinin benzerini Buhâri, Müslim ve Ebû Dâvûd, Enes (Radıyal­lâhü anh)'den rivayet etmişlerdir.

Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anh)'in hadîsini Buhâri    de rivayet etmiştir.

İ b n - i Abbâs (Radıyallâhü anh) ve İ b n - i Ömer (Radıyallâhü anh)'in hadîsleri, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in yağmur talebi için minber üzerinde duâ ettiğine delâlet edi­yorlar. Buhâri ve Ebû Dâvûd'un Enes {Radıyallâ­hü anh)'den rivayet ettikleri hadîs ise Cuma hutbesinde yağmur dua­sının meşruluğuna delâlet eder.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'in hadîsi de yağmur için duâ ederken Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ellerini kol­tuk altlarının beyazı görülünceye kadar kaldırdığına delildir.

Bu bâbtaki hadîsler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in duasının derhal kabul olunduğunu ifâde ediyorlar.

Yağmur talebi için istiskanın bir kaç türlü olabildiği, bu konu­da rivayet olunan hadislerden anlaşılıyor. El-Menhel yazarı, bu çe­şitleri şöyle sıralıyor :

îstiskanın en azı yağmur için duâ etmektir. Ortancası farz na­mazların arkasında yağmur için duâ etmektir. En mükemmeli, is-tiska niyetiyle iki rek'at namaz kılmak, iki hutbe okumak ve duâ et­mektir. Hutbeler namazdan önce veya sonra olabilir. Çünkü her iki şeklin meşruluğuna delâlet eden sahîh rivayetler mevcuttur. M â ~ likîler, Şâfiiler, Hanbelîler ve âlimlerin cumhu­ru önce namaz, sonra hutbe okumayı tercih etmiştir.

Buhâri ve Ebû Dâvûd'un Enes (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiklerine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yağmur duasında ellerini kaldırırken avuçlarının içini yere döndürmüştür. Bunun hikmeti, kuraklık ve sıkıntının bol yağmur ve genişliğe çevrilmesidir.

İ b n - i Ömer (Radıyallâhü anh) in hadisinde anılan Ebû T â 1 i b ' in beyti, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hak­kında söylediği 110 beyitlik bir medhiyyedendir. K a s t a 1 â n i' nin Bey haki' den naklen beyânına gör* Beyhakî, Enes (Radıyallâhü anh)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Bir a'rabî. Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem) 'e gelerek: Yâ Hesûlallah! Allah'a yemin ederim ki bizim ne inildiyebîlecek bir devemiz kaldı, ne de bağırabilecek çocuğumuz, dedi. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalkıp ridâsını sürükliyo sürükliye minbere çıktı, ve Allah'tan yardım diledi... (bol bol yağmur gelmeye başlayınca) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Eğer Ebû Tâlib hayatta olsaydı çok sevinirdi. Onun şiirini kim okuyabilir?» buyurdu. Bunun üzerine Alî (Radıyallâhü anh) ayağa kalkıp:

Yâ Resûlallah! Bana öyle geliyor ki Sen onun şu sözünü kaste­diyorsun, dedi ve mezkûr beyti arkasındaki üç beyitle birlikte söy­ledi."

Bu beyit Ebû Tâlib tarafından Peygamberimiz üzerinde medhiye olarak yazılmış çok değerli bir kasidedendir. Ebû Tâlib bu kasideyi Mekke müşriklerinin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e amansız husûmet besledikleri ve inanan bir avuç müslü-manı Onun çevresinden uzaklaştırmak için insanlık dışı hareketleri reva gördükleri günlerde kaleme almıştır. Bu beytin mânâsı şöyledir: 'O efendi beyazdır. Mübarek yüzü suyu hürmetine yağmur dilenir. Yetimlere yardımcı ve sığınaktır. Fakir dul kadınlar için güven kay­nağıdır.'

Şöyle bir soru hatıra gelebilir: Ebû Tâlib, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in istiskaya çıktığı zamana yetişme­mişken Onun mübarek yüzü suyu hürmetine yağmur dileneceğini nereden bilmişti? Bilindiği gibi istiska, hicretten sonra meşru kılın­mıştır. Ebû Tâlib ise hicretten önce M e k k e' de ölmüş­tür. Bu sorunun cevâbı şöyledir : İbn-i Asâkîr'in Celhe-me bin Arfata1 dan tahriç ettiğine göre C e 1 h e m e şöyle söylemiştir :

Mekke halkı kuraklık ve sıkıntı çektiği esnada ben Mekke'ye vardım. Kureyş, Ebû Talibe baş vurarak:

Yâ Ebâ Tâlib! Mekke çok kuru kaldı. Çoluk çocuklar perişan vaziyette. Gel de yağmur duasında bulun, dediler. Ebû Tâlîb yağ­mur duasına çıktı. Beraberinde güneş gibi nurlu, gencecik bir oğ­lan çocuğu vardı. (Peygamber Efendimizi kastediyor.) Bu nurlu ço­cuğun çevresinde bir kaç çocuk daha vardı. Ebû Tâlib bu çocuğun kolundan tutup Kâ'be'nin yanma vardı ve Onun sırtını Kâ'be'ye da­yadı. Çocuk duâ etmeye başladı. O esnada hava tamamen açık idi.

Birden bire şurada burada bulutlar görülmeye başladı ve sırsıklam edici yağmur yağdı. Mekke dereleri sularla taştı. Ebü Tâlib, bunun hakkında mezkûr beyti söyledi.

î b n - i Ömer (Radıyallâhü anh) bu hadîste diyor ki: Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} M e d i n e ' de minber üze­rinde yağmur duasını edip henüz minberden inmeden bütün oluk­lar yağmurla dolup taşarken defalarca şâirin bu beytini yâd ede dur­dum. [79]

 

155 - İki Bayram Namazı Hakkında Gelen  (Hadîsler)  Babı

 

1273) (Abdullah)   bin Abbâs (RadtyaUâhü anhiimâyd&n; Şöyle de­miştir :

Ben şahadet ederim ki Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) bayram namazını hutbeden önce kıldırdı. Sonra hutbe okudu. Sonra (hutbede) sesini kadınlara duyuramadığını bildiğinden onlara yakın bir yere gidip onlara vaaz ve nasihat etti, sadaka vermelerini em­retti. Bilâl (Radıyallâhü anh) da (sadaka için elbisesinin eteğini) el­leri ile şöyle tutup açtı. Artık her kadın küpesini, yüzüğünü ve neyi varsa (Bilâl'ın eteğine) atmaya başladı." [80]

 

İzahı

 

Müslim ve Ebû Dâvûd da bunun benzerini rivayet etmişlerdir. Ayrıca Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve N e s â î bunun benzerini Câbir bin Abdi 1 lah (Ra­dıyallâhü anh)'dan rivayet etmişlerdir. Câbir (Radıyallâhü anh)'in rivayeti meâlen şöyledir:

"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ramazan bayramı günü önce bayram namazını kıldırdı. Sonra cemaata hutbe okudu. Allah'ın Peygamberi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hutbeyi bitirin­ce yerinden ayrıldı ve kadınların yakınına vardı. Efendimiz Bilâl'ın koluna dayanarak, Bilâl da eteğini (sadaka için) açmış olduğu hal­de, efendimiz kadınlara vaaz buyurdu. Kadınlar da Bilâl'ın açtığı elbisenin içine sadaka atarlardı. Râvi demiştir ki artık kadın yüzü­ğünü atıyor ve tüm kadınlar bir şeyler atıyorlar da, atıyorlardı."

tbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) ve C â b i r (Radıyal-lâhü anh)'den yapılan bâzı rivayetlerde, "Fıtır günü" yâni Ramazan bayramı günü kaydı mevcuttur. Bayram namazının hutbeden önce kılınmasına dâir bâzı hadîslerde bu kayıt yoktur. Bu bâbta rivayet edilen diğer hadîslerde böyle bir kayıt yoktur.

Bu konuda rivayet edilen hadisler bayram namazının hutbeden önce kılınmasına delâlel ederler.

Kadı Iy âz : Bütün âlimler ve tüm fetva imamları bu hu­susta müttefiktirler. Aralarında her hangi bir ihtilâf yoktur. Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in tatbikatı ve ondan sonra Hulefâ-i Râşidinin    uygulaması böyledir, demiştir

E 1 - I r a k i da : Bayram namazının hutbeden Önce kılınma­sı tüm âlimlerin kavlidir, demiştir.

Namazdan önce hutbe okunduğu takdirde, Şafii ve H a n -b e 1 î mezheblerine göre okunan hutbe muteber sayılmaz, namaz­dan sonra tekrar okunması sünnet lir Hanefî mezhebine göre mekruh olmakla beraber muteberdir. Mâliki mezhebine göre muteberdir. Namazdan sonra tekrar okunması sünnettir.

Hadis, kadınların bayram namazına gitmelerinin meşruluğuna ve kadın cemâatin erkek cemaattan tamamen ayrı oturmalarının gerekliliğine delâlet eder. Çünkü kadın cemâat, Peygamber (Sallal­lahü Aleyhive Sellem) den uzak oturduklarından dolayı hutbeyi işi-temedikleri için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SelJem) hutbeden sonra onların yakınına gitmiş ve onlara nasihatte bulunarak sada­ka vermelerini emretmiştir.

Kadınların verdiği sadakanın fılır sadakası olmayıp normal bir bağış olduğu M ü s 1 i m ' in îbn-i C ü r ey c tariki ile A 1 â ' -dan olan bir rivayetinden anlaşılıyor. Şöyle ki    ibn   i    Cüreyc:

Ben Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in emrettiği sa­daka fıtır sadakası mı? diye Atâ'ya sordum. Ata : Hayır. O gün için kadınların yapacağı bir teberru, diye cevap verdi." demiştir.

Bilâl (Radıyallâhü anh) kadınların yaptıkları bağışları tes­lim almış, sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu fa­kirlere dağıtmıştır. Nitekim Ebû Davud'un îbn-i Abbas    (Radıyallâhü anh)'dan olan bir rivayetinde:

"Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kadınların yaptıkları bağışları müslümanların fakirlerine taksim etti." denilir

Hadîste geçen "Hurs" veya "Hırs" kelimesi kulağa takılan  hal­ka biçiminde altın veya gümüşten mamul küpedir.

Hadîs, kadının, kocasından izin almadan kendi malından sadaka çıkarmasının meşruluğuna delâlet eder.

îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhl'ın burada : "Ben şehâdet ederim..." sözünden maksadı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in böyle yaptığını gözleri ile görüp bunu bizzat müşahede et­tiğini ve kesin bilgiye dayalı haber verdiğini ifâde etmektir. Yoksa her hangi bir konu lehinde veya aleyhinde şahitlik etmek mânâsı kastedilmemiştir.

 

1274) (Abdullah)   bin Abbâs (Uadtyaltâhü anhümâ) dan;  Şöyle de­miştir :Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bayram günü bayram namazını ezans<z ve ikametsiz olarak kıldırdı." [81]

 

İzahı

 

Ebû Dâvûd da bunu rivayet, etmiştir. Oradaki rivayette Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'in da bayram namazını ezansız ve ikâmetsiz kıldırdığı belirtilmiştir. Ayrıca Ömer (Radıyallâ-hü anh) veya Osman (Radıyallâhü anh)'in böyle yaptığı riva­yet olunmuştur. Ancak râvi Yahya el-Kattan, Ömer'in mi, Osman' in mı? zikredildiği hususunda tereddüt etmiştir.

Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve başkalarının rivayet ettikleri Câbir bin Semûre (Radıyallâhü anh)'in hadîsinde de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ezansız ve ikametsiz bayram namazını kıldırdığına C â b i r' in defalarca şahit olduğu ifâde edilmiştir.

Tüm âlimler, bu hadîsleri ve benzerlerini delil göstererek bay­ram namazında ezan ve ikametin meşru olmadığına hükmetmişler­dir.

 

1275) Ebû Saûi(-i Hudrî)   (Kadıyaltâhü anh)'den; Şöyle demiştir: (Medine valisi) Mervân[82] bayram günü minberi (musallaya) çıkartarak bayram namazından önce  (minber üzerinde)  hutbe oku­maya başladı. Eir adam ayağa kalkarak :

Yâ Mervân! Sen sünnete muhalefet ettin. Bayram günü minberi (mescidden musallaya) çıkarttın. Halbuki minber çıkarılmazdı. Na­mazdan  Önce  hutbeye başladın. Halbuki  hutbe   (namazdan)   önce .okunmazdı, dedi. Ebû Saîd(-i Hudrî)   (Radıyallâhü anh) :

Bu adam kendisine düşen görevi ifâ etti, (çünkü) ben Resûlııl-lah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den işittim buyurdu ki:

«Kim bir münkeri görüp onu elile değiştirmeye muktedir ise, eli-le değiştirsin. Eğer buna gücü yetmezse dili ile değiştirsin. Dili ile de­ğiş tire mezse kalbi ile değiştirsin.Kalb ile değiştirmek İman 'meyve­sin) in en zayıfıdır.»" [83]

 

İzahı

 

Ahmed, Müslim, Ebû Dâvûd ve Bey haki de bunu rivayet etmişlerdir.

167. bâbta gelecek olan 1313 nolu hadîsin izahında belirteceğim gibi hava yağışlı olmadığı zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve Hülafâ-i Râşidîn bayram namazını müsait bir meydanda kıldmrlardı ve 158. bâbta açıklanacağı üzere Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bayram hutbesini minber üzerinde okumazdı. Medîne valisi Mervân bayram hutbesi için mesciddeki minberi, bayram namazının kılınacağı meydana çıkart­tırmış ve bayram hutbesini okumak İçin minbere çıkmış. Bir de hut­beyi namazdan önce okumaya başlamış, bunun üzerine cemaattan bir zât valinin bu hareketine karşı çıkarak iki noktada sünnete mu­halefet ettiğini cemâatin huzurunda söylemiştir. Burada 'Sünnet'ten maksat, Resûlullah (Sallallahü Aleyhive Sellem)'dan sabit olan yol­dur.

El-Menhel yazarının nakline göre valiye itiraz eden zâtın I m â -re   bin   Ruayba   olduğu söylenmiştir.

Hadîsin zahirine göre bayram hutbesini namazdan önce okuyan ilk şahıs Mervân' dır. Bâzıları Osman (Radıyallâhü anh)'in da böyle yaptığını söylemiş ise de e 1 - A y n î' nin dediği gibi bu rivayet subût bulmamıştır. Bâzıları da bunu ilk yapanın Muâviye (Radıyallâhü anh) olduğunu söylemiştir. Şafiî' nin riva­yetine göre    Abdullah    bin    Yezîd    el-Hıtmî:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Radıyallâhü anhüm) önce bayram namazını kıldırırlar di, ondan sonra hutbe okurlardı. Muâviye (Radıyallâhü anh) iş başına geçince hutbeyi öne aldı, demiştir.

Ebû S a i d t Radıyallâhü anh) : "Bu adam kendisine düşen görevi yaptı." demekle valiye itiraz eden zâtın, mükellef bulunduğu marufu emretmek ve münkeri nehiy etmek vecîbesini yerine getir­diğini ifâde etmiştir.

"Münker" Şer'an kötü sayılan şeydir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'den sabit olan yola aykırı düşen her fiil, hareket ve söz münkerinin kapsamına girer. Böyle bir münkere karşı çık­maya da "İnkâr" denir.

Kadı I y â z : Cemaatın huzurunda adamın valiye itiraz et­mesi ve E b û S a î d ' in valinin hareketini münker sayması, hut­benin namazdan sonraya bırakılmasının Sünnet-i seniyye'ye ve H u -1 e f â - i R â ş. i d î n ' in tatbikatına uygunluğuna delâlet eder, de­miştir.

Münker bir şeyi değiştirmeye âit hadîsteki emir âlimlerin icmâı ile vâciblik içindir. Bu vücûp farz-ı kifâye nevindendir. Yâni bu gö­revi bâzı kimseler îfa ettiği takdirde diğerlerinden sorumluluk kal­kar. Hiç kimse yapmazsa toplumun tümü sorumluluk altında kalır.

Namaz, oruç, zekât gibi farziyeti herkesçe bilinen mârufu em­retmek ve içki, kumar, zina gibi haramlığı herkesçe malum olan mün-keri değiştirmek hizmeti yalnız din âlimlerine münhasır değildir. Bü­tün müslümanlar bu konuda sorumluluk taşır. Fakat farziyeti veya yasaklığı yalnız din âlimlerince bilinebilen ince meselelerde mârufu emretmek ve münkeri değiştirmek görevi ilim ehline aittir. Avam ta­bakası bundan sorumlu değildir.

Bir münkeri elile değiştirmeye muktedir olmayan, meselâ; elile müdâhale etmesi hâlinde daha büyük bir fitnenin doğmasından kor­kan kimse, diliyle değiştirsin. Şayet diliyle karşı çıkmak ve ikazda bulunmak daha fena bir duruma sebebiyet verecekse, artık kalble değiştirsin. Yâni kalben o münkerden nefret etsin ve giderilmesi için Allah'a duâ etsin.

Hadîsin; cümlesinin zahir mânâsı; "Münker­den kalben nefret etmekle yetinmek imanın en zayıf mertebesidir."

Bu mânâ kastedilmemiştir. Çünkü; elile ve dilile münkeri değiş­tirmeye muktedir olmayan bir kimse yalnız kalben nefret etmekle mükelleftir. Gücünün yetmediği bir şeyle mükellef değildir. Dolayı­sıyla bundan dolayı îmanı en zayıf mertebeye düşmüş, denmez.

Mezkûr cümle muhtelif şekillerde yorumlanmıştır.

Sindi' nin beyânına göre; bâzı âlimler, cümledeki 'iman* kelimesini 'Amel1 mânâsına yorumlamıştır. Yâni münkerden yalnız kalben nefret duymak münkerle mücâdele etmek bakımından en za­yıf olan ameldir.

Bâzıları da: Münkerden kalben nefret etmek îman meziyetleri­nin en zayıfıdır.' diye yorum yapmışlardır.

El-Menhel yazarı da: Münkerden kalben nefret duymak îman meyvesi bakımından diğerlerinden zayıftır, diye yorum yapmıştır.

Münkeri el ile değiştirmek îmanın en kuvvetli meyvesidir. Dil ile değiştirmek îmanın mutedil bir semeresidir. Kalben nefret etmek ise en küçük ve az bir semeredir.

Kadı Iy âz: Hadîs, münkerin değiştirilmesi keyfiyeti için bir esastır. Artık münkeri değiştirmeye çalışan mü'min elinden ge­len her çareye baş vurmak durumundadır. Münkeri elile değiştirmek, kumar, saz, caz âletlerini kırmak, içkileri dökmek, gaspedilmiş olan malları gaspedenlerden tahsil etmek veya bunların îfâsı için emir ve talimat vermekle gerçekleşir. Eğer böyle yapmaktan daha bü­yük bir fitnenin doğacağından korkarsa mü'min, o münkeri dili ile değiştirsin. Bu da nasihat etmek, gerektiğinde tehdit etmek, korkut­mak ve hayra davet etmekle hâsıl olur. Münkeri sözle değiştirme­nin daha büyük bir fitneye sebebiyet vereceğinden korkan kişi ar­tık kalben nefret etmekle yetinir. Hadîsten kastedilen mânâ budur. Bâzıları, şartlar ne olursa olsun münkeri değiştirmek gerekir. Bu uğurda ölmek ve büyük zararları göze almak, gerekir, demişler ise de bu görüş hadîsten kastedilen mânâya aykırıdır, demiştir.

 

1276) Abdullah bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)'dan; Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ondan sonra Ebû Be­kir ve ondan sonra Ömer (Radıyallâhü anhümâ)  bayram namazını hutbeden önce kıldırırlardı." [84]

 

İzahı

 

Ebû    Dâvûd' dan    başka Kütüb-i Sitte'nin diğer yazarları bunu rivayet etmişlerdir.  Bu da bayram namazının hutbeden önce kılınmasının meşruluğuna delâlet eder. T i r m i z i bu hadîsi ri­vayet ettikten sonra : Sahâbîlerin ve onlardan sonra gelen âlimlerin ameli böyledir. Her iki bayramda önce namaz kılınır. Sonra hutbe okunur. Hutbeyi namazdan önce okuyan ilk şahsın M e r v â n bin    el   Hu kem    olduğu söylenir, demiştir[85]

 

156 - İki Bayram Namazında İmamın Kaç Tekbir Alacağı Hususunda Gelen Hadîsler Babı

 

1277) Resûlulah (Sallallahiı Aleyhi ve Sellem )'ln     müezzini Sa'd cl-k;u;ı/ ( Raılıyalldlni tinh)'dt%w, Şiiylc «IcmMir :

Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki bayramda (nama­zın) ilk rekatında kırâattan önce yedi ve son rek'atta kırâattan ön­ce beş (defa) tekbir alırdı."

Not : Zevâid'de Abdurrahman bin İshak bin Ammar'ın hadîsinin senedi za­yıftır. Çünkü  Abdurrahman bin  Sa'd zayıftır   Babasının hâli de bilinmiyor, denmistir.

 

1278) Amr bin Şuayb'ın dedesi  (Abdullah bin Amr bin el-Âs (Radı-vallâhii art küm)'dan: Şöyle demiştir:

Peygamber    (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)    bayram namazında (ilk rek'atta) yedi ve (son rek'atta) beş (defa) tekbir aldı."

 

1279) Kesîr'in dedesi   (Amr hin  Av!"  cl-Mü/cni[86]   (Radtvaltâhii ankümâ)'t\a.n : Şöyle demiştir :

Resülullah (Sallallahü Aleyhive Sellem), iki bayramda ilk rek'­atta (kırâattan önce) yedi ve son rekatta (kırâalran önce) beş (de fa)  tekbir aldı."

 

1280) Âişe (Radtyallâhü anhâyfan; Şöyle demiştir:

Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), fıtır ve kurban bay­ramları namazında rükua âit iki tekbirden başka (ilk rek'atta) yedi ve (son rek'atta)  beş  (defa)  tekbir aldı." [87]

 

İzahı

 

Sa'd (Radıyallâhü anh)'ın hadîsi zevâid türündendir. B e y -hakî de rivayet etmiştir. Hadisin senedi zayıf ise de diğer ha­dîsler, bunun hükmünü teyid ederler.

Abdurrahman bin Amr (Radıyallâhü anh)'m ha­disini    Ebü    Dâvüd,    Dârekutni    ve    Beyhaki    de rivayet etmişlerdir.    Ebû    Davud'un    rivâyetindeki metin şöy­ledir :

= Abdullah bin Amr bin el-As (Radtyallâkü anhümâ)'âan rivayet edildiği­ne göre Allah'ın nebisi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Fitır bayram'ı namazında tekbir, ilk rek'atta yedi ve son rek'at-ta beş (defa) dır. (Her iki rek'attaki) kıraat (bunlardaki) tekbirler­den sonradır.»

Amr   bin   Avf    (Radiyallâhü anh) 'in hadisini   Tirmizi - de rivayet etmiştir.    T i r m i z i' nin   rivayetinde :      

=  «Kırâattan önce» kaydı mevcuttur. Yâni namazın her iki rek'a-tında tekbirlerin kırâattan önce alındığı tasrih edilmiştir.

 i ş e (Radıyallâhü anhâ) ' nin hadîsini Ebû Dâvûd ve B e y h a k î de rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd'un rivaye­tinde yedi tekbirin ilk rek'atta ve beş tekbirin ikinci rek'atta alındı­ğı belirtilmiştir.

Bu bâbtaki hadîsler, fıtır bayramı yâni Ramazan bayramı olsun, Kurban bayramı olsun her ikisinde kılınacak bayram na­mazının ilk rek'atında yedi ve son rek'atında beş defa tekbir alına­cağına ve her iki rek'atta tekbirlerin kırâattan önce alınacağına de­lâlet ederler.

Bu husustaki âlimlerin görüşleri:

Ramazan ve Kurban bayramı namazlarında ilk rek'­atta yedi ve son rek'atta beş tekbir alınacağına hükmeden âlimlerin başında Ömer, Alî, Ebû Hüreyre, Ebû Saîd-i Hudrî, Câbir, îbn-i Ömer, îbn-i Abbâs, Âişe ve Medine' nin "Fukahâ-i Seb'ası (yedi fıkıhçısı) (Radıyallâhü anhüm) gelir. Ömer bin Abdi 1-aziz, Zühri, Mekhûl, Mâlik, Evzâi, Şafii, Ahraed, Ishak ve el-Müzenî gibi tabiîler ve onlardan sonra gelenlerin kavli de budur. Bunlardan Mâlik, Ahmed ve   e l-.M ü z e n i'ye   göre ilk rek'atta alınacak yedi tekbir'e iftitah tekbiri dâhildir.    Şafiî,    Evzâî    ve    İshak'a    göre dâ­hil değildir.

Yine    Mâlik,    Şafiî    ve    Ahmed'e    göre her iki rek'-ata göre tekbirler kırâattan önce alınır.    E 1 -1 r â k i' nin    dediği ne göre sahâbîlerin ve tabiîlerin ekserisinin kavli budur.

Hanefi âlimlere göre bayram namazlarında zevâid tekbir­leri her rek'atta üçtür* îlk rek'atta kırâattan önce ve iftitah tekbirin­den sonra alınır. İkinci rek'atta ise kırâattan sonra üç tekbir alınır. Sonra rüku' için her zaman olduğu gibi tekbir alınır. Sahâbilerclen İbn-i Mes'ud, Ebû Musa el-Eş'ârî ve Ebû Mes'ûd el-Ensârî ile tabiîlerden S e v r i (Radıyallâhü anhüm)'ün kavli de budur. [88]

 

Zevâid Tekbirlerinin Hükmü

 

Cumhura göre bu tekbirleri almak sünnettir. Hanefiler'e göre vâcibtir, bilerek terkeden kişi günah işlemiş olur.

Geniş malûmat için fıkıh kitablarına baş vurmak gerekir. [89]

 

157 - İki Bayram Namaz1ndaki Kıraat Hakkında Gelen   (Hadîsler)   Babı

 

1281) Numan bin Beşîr (Radıyallâhü an*)'den: Şöyle demiştir: Resûhıllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} her iki bayram namazinda (Fâtiha'dan sonra)  sûrelerini okurdu."

 

1282) Ubeydullah bin Abdillah (RadtyaUâhü anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre :

Ömer (Radıyallâhü anh) bir bayram günü (namaza) çıkmış ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bu gibi günlerde (Fati­hadan sonra) ne okuduğunu Ebû Vakıd el-Leysî (Radıyallâhü anh) a (adam)  göndererek sordurmuş ve Ebû Vakıd:   (Efendimiz),ve; sûrelerini (okurdu)  diye cevap vermiştir.

 

1283) (Abdullah)  bin Abbâs  (Radtyallâhü anhümâ)'dan:  Şöyle de-ir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), lıer iki bayram nama­zında (Fâtiha'dan sonra); sûrelerini okurdu." [90]

 

İzahı

 

Nûman     (Radıyallâhü  anh)'m  hadisini    Müslim    ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir.

N û m a n    (Radıyallâhü anh)  ve    İ b n - i    A b b A s    m«H, yallâhü anh),n hadîslerine göre Peygamber   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bayram namazlarında Fâtiha'dan sonra ilk rek'atta el-A'lâ sûresini ve ikinci rek'atta el-Câşîye sûresini okurdu. Ubeydul-1 a h (Radıyallâhü anh)'ın hadîsine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ilk rek'atta Kaı sûresini ve ikinci rek'atta el-Ka-mer sûresini okurdu. Bu hadîste Ö m o r (Radıyallâhü anh)'in Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem)'in hangi sûreleri okuduğu­nu Ebû Vâkıd (Radıyallâhü anh)'a sorduğu bildirilmiştir. Ömer (Radıyallâhü anh) gibi bir zâtın bundan haberdar olması gerektiği halde bunu sordurmasının sebebi kendisinin bir şüpheye düşmüş olması ve bu şüpheyi gidermek için sordurduğu muhtemeldir. Yahut Ebû Vakıd (Radıyallâhü anh)'ın bunu bilip bilmedi­ğini anlamak için sordurmuş olabilir. Yahut cemâatin bunu duyma­sını ve öğrenmesini istemiş olabilir.

Hadîslerden anlaşılıyor ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) bazen bayram namazında el-A'la ve el-Ğâşiye sûrelerini bazen de Kaf ve el-Kamer sürelerini okurdu. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bayram namazlarında bu sûrelerin tamamını okuduğu el-Menhel'de belirtilmiştir.

Beyhakî ve Nevevî, Ubeydullah ın Hz. Ömer (Radıyallâhü anh)'i görmediğini söylediklerine göre hadîs münkatı1-dır. Lâkin Müslim ve Bey haki" nin rivayetine göre Ubeydullah bu olayı I\ b û Vâkıd (Radıyallâhü anh)'-den rivayet etmişitir. beydullah'ınEbû Vâkıd (Radıyal-lâhü anh) zamanına veriştiği sabittir. Bu sebeple hadis muttasıldır. [91]

 

158 - İki Bayramdaki Hutbe Hakkında Gelen   (Hadîsler)   Babı

 

1284) Ebû Kâhil (el-Ah(ncsi) (Raılıyuilâhü anhyfan rivayet edildi­ğine göre şöyle demiştir:

Ben Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i bir deve üstünde hutbe okurken ve devesinin yularını t ir habeşi tutmuş olarak gör­düm."

 

1285) Ebû Kâhil (el-Ahmesî) (Radıyallâhü anh)'den; Şöyle de­miştir :

Ben Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i bir güzel deve üstünde hutbe okurken ve devesinin yularını bir habeşî tutmuş ola­rak gördüm."

 

1286) Nubayt (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre kendisi hacca gitmiş ve :

Ben Peygamber   (Sallallahü Aleyhi  ve Sellem)'i devesi  üzerin­de hutbe okurken gördüm demiştir."

 

1287)  Müezzin Sa'd (Radıyallâhü atık)'den; Şöyle demiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hutbede yer yer tekbir getirirdi. İki bayram hutbesinde çok tekbir getirirdi."

Not:   Râvî  Abdurrahman bin Sa'd'm zayıflığı ve babasının hâlinin bilinme­mesi nedeniyle bu senedin zayıflığı Zevâid'de bildirilmiştir.

 

1288) Ebû Saîd-i el-Hudrî  (Radıyallâhü anh)'den;  Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bayram günü (musal­laya) çıkardı cemaata iki rek'at bayram namazı kıldırıp selâm ver­dikten sonra ayakta durup cemaata yüzünü döndürürdü. Cemâat da oturmuş vaziyette olurdu Efendimiz  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : -Sadaka veriniz sadaka veriniz» buyururdu. En çok sadaka ve­renler kadınlardı.    Bunlar küpelerini, yüzüklerini ve neleri    varsa (verirlerdi.)  Sonra Efendimiz savaş için asker göndermek istese ve­ya başka bir iş varsa cemaata anlatırdı bir emri yoksa dönüp giderdi."

 

1289) Câbir (Radıyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Fıtır veya Kurban bay­ramı günü  (musallaya)  çıkarak ayakta hutbe okudu.    Sonra biraz oturduktan sonra (tekrar) ayağa kalktı (İkinci hutbeyi okudu.)"

Not:   Zevâid'de şöyle denmiştir:  Nesâi. Câbir (R.A.)'in bu hadisini küçük

süneninde   rivayet  etmiştir.   Yalnız  orada :veya Kurban bayramı günü» kaydı yoktur. İbn-i Mâceh'in süneninde bulunan İs­mail bin Müslim'in zayıflığı hususunda âlimler ittifak etmişlerdir. Bâvi Ebû Bahr da zayıftır. [92]

 

İzahı

 

Müellifin iki senedle  rivayet, ettiği    E b û   K â h i 1   (Radıyallâhü anh) in hadîsini    N e s â i    de rivayet etmiştir.[93]

Hadis, bayram hutbelerini deve üstünde okumanın meşruluğu na delâlet eder. Devenin yularını tutan Habeşi'nin Bilâl (Ra dıyallâhü anh) olduğu S i n d i ' de beyan edilmiştir. Bir masla­hat için büyüklerin binek hayvanının yularını tutmanın meşruluğu bu hadîsten anlaşılır. Buna benzer hizmetler de böyledir.

N u b a y t (Radıyallâhü anh)[94] in hadisini E b û Dâ-v û d , A h m e d ve N e s â i de rivayet etmişlerdir. E b û D â v û d ' un    rivayeti şöyledir :

= ... «Nubayt (Radıyallâhü anh) den rivayet edildiğine göre ken­disi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) i Arafe'de Vakfe'de iken kırmızı bir" deve üstünde hutbe okurken gördüm.» demiştir.

Nubayt (Radıyallâhü anh) Veda haccında Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Selleml'e refakat etmiş ve bu hac seferinde Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) arefe günü Arafat'ta deve üs­tünde hutbe okurken Nubayt (Radıyallâhü anh) orada bulun­muştur. Ebû Dâvûd ve Ahmedin rivayetlerinde belir­tildiği gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Arefe günü Ara­fat'ta okuduğu hutbeyi deve üstünde irad buyurmuştur. Bu hutbe bayramdan bir gün önce olduğuna göre, bu hadîsin bu bâbta zikre­dilmesinin gereği görülmüyor. Ancak müellifin rivayetinde hutbe­nin okunduğu yer ve zaman belirtilmemiştir. Efendimizin veda hac-cında bayram günü Mina'da hutbe okuduğu sabittir. Bu hut­be kastedilirse, hadîsin bu baba uygunluğu açıktır.

S ad (Radıyallâhü anh) in hadisi zevâid türündendir. Bu ha­dîsten anlaşılıyor ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bay ram hutbelerinde bol bol tekbir alırdı. Hadîsin zahirine göre diğer hutbeler de tekbirsiz değildir. Sindi böyle demiştir. Fakat ha­dîsin ikinci cümlesi birinci cümlenin beyanı olabilir. Bu takdirde hadîsin iki cümlesinde geçen  hutbe ile bayram hutbesi kastedilmiş

olur. Hadîsteki;  sözu  ile hutbenin  başı,  esnası, orta lan ve sonu kastedilmiştir. Hadisin yorumu şöyle olur:

"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bayram hutbesinin başında, ortasında, muhtelif yerlerinde ve sonlarında tekbir alırdı. Bayramlardaki hutbelerde çok tekbir alırdı."

Hadîs, bayram hutbesinde bol bol tekbir almanın meşruluğuna delâlet eder.

Ebû S a i d {Radıyallâhü anh)'in hadîsini Buharı, Müslim ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Bu hadisin delâ­let ettiği hükümler şunlardır.

1. Bayram namazını musallada kılmak sünnettir. Ancak yağış gibi bir mazeret olduğunda camide kılınması  meşrudur.  167. bâbta bu noktaya değinilecek.

2. Bayram namazı iki rek attır. .Cemaatla kılınması meşrudur.

3. Bayram hutbesi, namazdan sonra okunur. Hatip ayakları üze­rinde durarak ve cemaata dönük olarak hutbe okur. Cemâat ise otur­duğu yerde hutbeyi dinler

4. Hatip hutbesinde cemâati hayrata ve sadaka vermeye teşvik eder.

5. Kadınlar kocalarından izin almadan kendi mallarından sada­ka verebilirler.

6. İmam, hutbeden sonra cemâati ilgilendiren konularda konuş

ma yapabilir.

C â b ı r    (Radıyallâhü anhlııı hadisini    Nesâi    de rivayet etmiştir. Yalnız oradaki rivayette : sözü yoktur. Ora-

daki rivayetin meali şöyledir:

"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (musallaya) çıkarak ayakta hutbe okudu. Sonra biniz oturduktan sonra ayağa kalktı (tekrar hutbe okudu.)"

Bu hadîs de bayram hutbesinde hatibin ayakları üzere durması nın meşruluğuna delâlet eder. Ayrıca iki hutbe arasında kısa bir olu ruşla fasıla vermesinin meşruluğuna delâlet ndnr. [95]

 

159 - Bayram Namazından Sonra Hutbeyi (Dinlemek İçin)  Beklemek Hakkında Gelen (Hadîs)   Babı

 

1290) Abdullah bin es-Sâib[96]  (Radıyallâhü a»*;'den:  Şöyle de­miştir :

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhive Sellem) ile beraber bayram namazında hazır bulundum. O( bize bayram namazım kıldırdıktan sonra:

«Namazı bitirdik. Artık hutbe (yi dinlemek) için oturmak isteyen otursun. Gitmek isteyen gitsin.» buyurdu." [97]

 

İzahı

 

Ebû Dâvûd, Nesâi, Dârekutni, Hâkim ve Beyhakİ   de bunu rivayet etmişlerdir.

El-Menhel yazarı şöyle der:

"Hadîs, bayram hutbesinin vacip olmadığına delâlet eder. Çün­kü eğer vacip olsaydı, onu dinlemek için beklemek de vacip olacak­tı. Bütün imamlar, hutbenin vacip olmadığına hükmetmişlerdir.

Hutbeyi dinlemenin vacip olmaması, hutbeyi okumanın vacip ol­mamasını gerektirmez, denilemez. Çünkü hutbe cemaata yapılan bir konuşmadır. Bu konuşmayı dinlemek vacip olmayınca konuşmanın kendisi de vacip olmaz.[98]

 

160 - Bayram Namazından Önce Ve Sonra Namaz Kılmak Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

1291) (Abdullah) bin Abbas (Radtyallâhü anhümâ)'dan; Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (musallaya) çıkarak cemaata bayram namazını kıldırdı. Bayram namazından önce ve son­ra namaz kılmadı."

 

1292) Amr bin Şuayb'ın dedesi (Abdullah bin Amr bin el-As) (Ra­dıyallâhü anhümâ)'dan; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hiç bir bayram günü bayram namazından önce ve sonra namaz kılmamıtir.Bunun senedinin sahih ve ricalinin sikalar olduğu Zevâid'de bildiril­miştir.

 

1293) Kbû Saîd-i   Hudrî (Rudıyul/âhü anh)'den;   Şöyle demiştir:

Resûlullah (Se.llallahü Aleyhive Sellem) bayram namazından ön­ce hiç namaz kılmazdı. Bayram namazından sonra evine dönünce iki rekat namaz kılardı.İsnadının sahih ve  ricalinin sikalar olduğu Zevâid'de bildirilmiştir. [99]

 

İzahı

 

İbni Abbas (Radıyallâhü anh)'ın hadîsini Kütüb-i Sitte yazarları, Ahmed, Hâkim, Dârekutnî ve Beyha-k i de rivayet etmişlerdir. Abdullah bin Amr (Radıyal­lâhü anh) ve Eb û S a t d (Radıyallâhü anh)'in hadîsleri Zevâid türündendir.

Bu hadîsler, bayram namazına bağlı sünnetlerin bulunmadığına delâlet ederler. Bu hususta âlimler müttefiktirler

Bayram namazından önce veya sonra nafile namaz kılmanın hük­mü hususunda âlimler arasında ihtilâf vardır.

Ashab-ı kiram ve tabiîlerden bir cemâat, bayram namazından önce ve sonra nafile kılmayı mekruh saymışlardır. İbni A fo­ta â s (Radıyallâhü anh) ve İbni Ömer (Radıyallâhü anh) böyle hükmedenlerdendirler

Ashab ve tabiilerden diğer bir cemâat, bayram namazından ön­ce ve sonra nafile kılmanın câizliğine hükmetmişlerdir. E n e s , Büreyde bin el-Husayb ve Raf i' bin Hadic bu cemaattandır.

Bir cemâat da bayram namazından sonra nafile kılmayı caiz gör­müştür. Ebû Mes'ûd el-Bedri, A İkame, Nahai, S e v r i    ve    Rey    ehli böyle diyenlerdendirler.

El-Menhel yazarı bu arada her gruba dâhil bir çok sahâbî ve ta­biînin ismini zikrettikten sonra mezheblere mensup âlimlerin görüş­lerini anlatır. Görüşlerin özetleri şöyledir

1. Hanofiler'e göre musallada bayram namazından önce ve sonra namaz kılmak mekruhtur. Bayram namazından önce evde kılmak da böyledir. Fakat bayram namazından sonra eve dönülün­ce kılmak mekruh değildir. Delil de î b n - i Mâ c e h ' in rivayet ettiği    Ebû    S a î   d    (Radıyallâhü  anh)'in   1293   nolu   hadîsidir.

E 1 - H a k i m de bu hadisi rivayet etmiş ve sahîh saymıştır. E 1 -Hafız,    el-Fetih'te bu hadîsin hasen olduğunu söylemiştir.

2. Ş â f i i 1 e r' e   göre bayram namazından önce ve sonra nafile kılmak bu hadîsler gereğince imam için mekruhtur. Fakat ce­mâat için mekruh değildir.

3. Mâliki ler'e   göre musallada nafile kılmak mekruhtur. Delil de bu hadîslerdir. Fakat yağmur gibi bir mazeret dolayısıyla bayram namazı camide kılındığı zaman bayram namazından önce ve sonra nafile kılmak caizdir. Cemâat için hüküm budur. Fakat imam için camide de olsa nafile kılmak mekruhtur.

4. Hanbelîler'e   göre de nafile kılmak mekruhtur. Nafile kılmanın mekruhluğuna hükmedenler bu bâbta rivayet

edilen hadîsleri ve benzerlerini delil göstermişlerdir. Caizdir diyenler ise bu hadîslerde bir yasaklama yoktur. Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve sellem)'in kılmamış olması bunun mekruhluğunu gerektirmez, demişlerdir. [100]

 

161 - Bayram Namazına Yürüyerek Çıkmak Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

1294) Sa'd  (el-Karaz)   (Radıyallâhü anA/den; Şöyle demiştir: Peygamber    (Sallallahü Aleyhi ve Sellem),    bayram namazına (musallaya)  yürüyerek çıkar ve yürüyerek dönerdi.Râvi Abdurrahman'ın zayıflığı ve babasının hâlinin meçhul olduğu Ze­vâid'de bildirilmiştir.

 

1295) Abdullah bin   Ömer   (Radıyaltâhü   anhümöJVlaıı:   Şöyle   demiştir :

ResûluIIah     (Sallallahü Aleyhi  ve Sellem),    bayram namazına (musallaya) yürüyerek çıkar ve yürüyerek dönerdi.Bunun   senedindeki   Abdurrahman  bin  Abdillah   el Ömeri'nin  zayıflığı kJ'de bildirilmişi îr

 

1296)   Ali bin Ebi Talip (Radıynllâhii anh) den; şöyle demiştir:

Bayram namazına yürüyerek gitmek sünnettendir."

 

1297) Ebû Râfi  (Radıyallâhü anh)\\en;  Şüyle demiştir : Hesûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bayram namazına yü­rüyerek gelirdi.Bunun râvilerinden Mendel ve Muhammed  bin  UbeydullalVın zayıflığı nedeniyle     senedinin zayıflığı ve bu senedin gelecek bâbta (1300 nolu hadiste)  gele ceği Zevâid'de belirtilmiştir. [101]

 

İzahı

 

Bu bâbtaki hadisler Zevâid türündendir.  Yalnız    A 1  i     (Radı yallâhü anh) in hadisini    T i r m i z i    de rivayet etmiştir.

T i r m i z i,    Ali    (Radıyallâhü anh)'in hadisini rivayet et­tikten sonra hadisin hasen olduğunu, ilim ehlinin ekserisinin uygulamasının böyle olduğunu ve âlimlerin bir meşru mazeret olmadık ça bayram namazına yürüyerek gitmekten hoşlandıklarını söylemiş­tir.

Tuhfetü'l-Ahvezî müellifi de: 'Ali (Radıyallâhü anh)'ın ha­dîsi merfû hükmündedir. Hadis, bayram namazına yürüyerek git­menin sünnet olduğuna delildir. Seneddeki râvi e 1 - H a r İ s - i Av a r' m zayıflığı nedeni ile hadis zayıf ise de bu konuda bir kaç tane zayıf hadis rivayet edilmiştir. Bunlar birbirini takviye eder­ler.

Hanefiler, Şafiî, Süfyân-ı Sevrî, Ahmed ve diğerleri bayram namazına yaya gitmenin müstahablığına hük­metmişlerdir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhJ'ın merfû ola­rak rivayet ettiği ve sahih olduğuna ititfak edilmiş olan:-Namaza gelmek istediğiniz za­man yürüyerek geliniz» hadisi de bu görüş için kuvvetli delildir. Hûfı/.-ı I r a k i : Bu hadis umumidir. Cemaatla kılınması meş­ru olan vakit namazları, Cuma, bayram, küsuf ve istiska namazları nın tümüne şâmildir. Sahâbilerden Ömer (Radıyallâhü anh) ve A 1 i (Radıyallâhü anh), tabiilerden İbrahim Nahaİ ve Ömer bin Abdilaziz ve imamlardan Süfyan. Şa­fii, Ahmed ve başkaları böylo hükmedenlerdendirler. Bayram namazından dönüşte de yürümek müstahabtır...' demiştir. [102]

 

162 - Bayram Günü Bayram Namazına Bir Yoldan Gitmek Ve Başka Bir Yoldan Dönmek Hakkında Gelen   (Hadisler)   Babı

 

1298) Sa'd   (el-Karaz)   (Radıya/lâhii  atıh)'âen;   Şöyle  demiştir:

Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) her iki bayram (da na­maz için musallayla çıktığı zaman (gidişte) Saîd bin Ebi'l-As (Radı-yallâhü anh)'ın evinin yanından sonra çadırlarda ikamet edenlerin bulunduğu yoldan giderdi. Bayram namazından sonra başka bir yol­dan, Benî Zurayk yolundan dönerek Ammar bin Yâsir (Radıyallâhü anhJ'in ve Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhVnin evlerinin yanından el-Belâta çıkardı."

Not : Zevâid'de belirtildiği gibi râvi Abdurrahman ve babasının zayıflığı ne­deniyle bu isnad zayıftır.

 

1299) Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü ank)'den rivayet edildiğine sure :

Kendisi bayram namazına bir yoldan giderdi ve başka bir yol­dan dönerdi ve RcsüJııUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) böyle yapar­lardı, derdi."

 

1300) Ebû Râfi (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir :

Peygamber (Salİallahü Aleyhi ve Sellem) bayram namazına yü­rüyerek giderdi ve geldiği yoldan başka bir yoldan dönerdi.Bunun senedinde bulunan Mendel ve Muhammed bin Ubeydullah'm za­yıflığı nedeniyle bu isnadın zayıflığı Zevâid'de bildirilmiştir. Bu isnad 1297 nolu hadiste de geçmiştir.

 

1301) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)'âen; Şöyle demiştir: Peygamber (Salİallahü Aleyhi ve Sellem) bayram namazına çık­tığı zaman geldiği yoldan başka bir yoldan dönerdi." [103]

 

İzahı

 

S a' d (Radıyallâhü anh) ve Ebû R â f i (Radıyallâhü anh)'in hadîsleri zevâid türündendir.

S a' d (Radıyallâhü anh) 'in hadîsinde geçen "Fesâtît" kelimesi "Fustâf'ın çoğuludur. Kıldan mamul çadırlardır. "Belât" evde veya evin dışında döşenen taşlardır. Bir de Medi ne'de bir semtin adıdır.

îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Ebû D â -vûd,   Hâkim   ve   Beyhakî   de rivayet etmişlerdir.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Tirmizi, Âhmed, Dâremî ve îbn-i Hibbân da rivayet et­mişlerdir. B u h â r i de bunun benzerini C â b i r (Radıyallâhü anh)'den rivayet etmiştir.

Bu bâbta rivayet edilen hadisler imam olsun cemâat olsun bay­ram namazına giden herkesin bir yoldan gitmesi ve başka bir yol­dan dönmesinin müstahabhğına delâlet ederler.Yolu değiştirmenin hikmeti her iki yolun ve buralarda bulunan insanlar ile cinlerin na­maza giden kişi lehinde şâhidlik etmesi, cemâatin uğraması ile de­ğişik yolların bereketlenmesi ve İslâm alâmetleri ve haşmetinin teş­hir edilmesidir. [104]

 

163 - Bayram Günü Taklis (Def Çalmak Ve Nagme İle Söz  Soylemek)  Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

1302) Amir (Radtyallâhü arih)'<\çn rivayet edildiğine göre Iyâz el-Eşarî[105] (Radıyallâhü anh) el-Enbar[106] da bir bayram günü hazır bu­lunmuş ve (oranın halkına) :

Resulullah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) yanında taklis yapıl­dığı gibi niçin sizlerin taklis yaptığınızı görmüyorum? demiştir."

Not : Zevâid'de şöyle denmiştir : Bunun senedindeki rical sikalardır. Iyâz el-Eş'ari'nin İbn-İ Mâceh yanında bundan başka hadisi yoktur. Kütüb-i Sitte sa-hiblerinden İbn-i Mâceh müstesna hiç birisi Iyaz'ın rivayetini tahriç etmemiştir.

 

1303) Kays hin Sari[107]   (RadtyaUâhii tmh)'t\c\\.  Şöyle demiştir : Resûlullah  (Salîallahü Aleyhi ve Sellem), hayatta iken ne oldu ise ben muhakkak hepsini gördüm. Yalnız bir şey görmedim.  (O da şudur:) Fıtır (bayramı) günü O'na taklis yapılırdı.Kays,'ın bu hadisinin senedinin sahih ve ricalinin sıka oldukları Ze­vâid'de bildirilmiştir. [108]

 

İzahı

 

Bu bâbtaki hadisler zevâid türündendir.

Taklîs : Def çalgısı eşliğinde ııagnıu ile .söz söylemektir. Sindi bu hususta şöyle der :

"Taklîs : Def çalmak ve tağanni etmektir. (Nağme ile söz söyle­mektir.) Emir şehre girdiği zaman Onun önünde oynayan kişiye mu-kallis, taklis de çeşitli oyunlarla emiri karşılamaktır, diyenler var­dır.

S u y û t i ' nin söylediğine göre hadîs râvilerinden Yûsuf bin A d i y y : Taklis, cariyelerle çocukların yol ağzında oturup def çalarak eğlenmeleridir, demiştir.

Ferah ve sevinçlerini açıklamak üzere bâzılarının Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem})'in huzurunda def çalarak şiir söyle­dikleri ve Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Selleml'in bunu menet-medfgi anlaşılıyor. Nitekim, Efendimizin huzurunda def çalmayı ada­yan câriye adağını yerine getirmiş, Efendimiz de bunu reddetmemiş­tir  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin yanında şiir söyleyen iki câ-riyeyf de Efendimiz durdurmamıştır."

Müslim1 in Âişe (Radıyallâhü anhâ)'den rivayeti şöy ledir-

"Ensar'ın cariyelerinden ikisi, Buâs  (savaşı)   günü ile ilgili ola ıak Ensar'ın söylemiş oldukları şiirleri benim yanımda tağanni eder­ken   (= nağme ile söylerken)  Ebû Bekir   (Radıyallâhü anh)   odama giriverdi.  Bu  iki  câriye  şarkıcı değillerdi.  Ebû   Bekir   (Radıyallâhü anh) :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhive Sellem)'in odasında şeytan müz-mûru mu[109] diye azarladı. Bu durum bir bayram gününde oldu. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Yâ Ebâ Bekir! Her kavmin bir bayramı vardır. Bu (gün) de bi­zim bayramımızdır.» buyurdu.[110]

Hadisler bayram günü def çalmanın mübahlığına delâlet eder ler. N e v e v i: Bayram, sünnet düğünü ve evlenme gibi neş'e ve sevinç günlerinde def çalmanın mübahlığı Peygamber    tSallallahü

Aleyhi ve Sellem)'in mezkûr hadîsindeki: tju^lj^ = «Bu, bizim bayramımızdır,» buyruğundan anlaşılır. Def.- Dâire şeklinde olup bir yüzü kapalı olan ve genellikle dervişlerin çaldığı bir âlettir. Davul­dan farklı yönü, davulun iki tarafının da deri ile kaplı oluşu, defin yalnız bir tarafının deri ile kaplı oluşudur. Def bazen pullu bazen pul­suz olur.

Tagannî; yâni nağme ile şiir söylemeye gelince, içki, kumar, ve fuhuş gibi kötülüklere teşvik edici veya şehveti uyandırıcı nitelikte olduğu takdirde mubah değildir. Söylenmesi ve dinlenmesi yasaktır. Ahlâk bozucu olmayan ve bir fitneye sebebiyet vermeyen tagannî mubahtır.

El-Fıkıh Ala'l-Mezâhıb  adlı eserin "Kitabü'l-Hazar ve'1-Libaha"

bölümünde def ve benzeri eğlence âletlerini çalmak ve tagannî ile şiir ve benzeri söz söylemek hakkındaki âlimlerin görüşleri nakle­dilmiştir. Orada verilen bilgilerin bir kısmını özetliyerek buraya ak­tarmayı uygun buldum. Şöyle ki:

Hanefi âlimleri demişler ki: Haram olan tagannî, hayatta olan muayyen bir kadının güzelliklerini, içkilere teşvik edici özellik­lerini anlatan veya kişileri tahkir edici sözler gibi söylenmesi mubah olmayan cümlelerle yapılan tağannidir. Suların, denizlerin, dağların, çiçeklerin ve benzeri şeylerin güzelliklerini ve özelliklerini anlatan ve söylenmesi mubah olan başka konular hakkındaki sözlerle tağanni etmek caizdir.

Şu halde, tağannî'nin mekruhluğu ve onu dinlemenin günah sa­yıldığı yolunda Ebû Hanife' den nakledilen fetva, haram olan tağanni nevine aittir. Zar, satranç ve benzeri âletlerle oynamak,tanbur, kanun, zurna, borazan ve benzerî âletleri çalmak Hanefî âlimlerince tahrimen mekruh sayılmıştır. Bâzıları haram saymışlar­dır.

(Hanefi âlimlerinden e 1 - H a s a n , evlenme düğünün­de pulsuz def çalmayı mubah saymıştır. Diğer Hanefi âlimleri düğünde def çalmaya âit rivayetleri, düğünü ilân etmekten kinaye­dir, diye yorum yapmışlardır.    Hanefî   âlimlerinin delillerinden

birisi; «Âdem oğlunun her çeşit oyun ve eğlencesi haramdır.» hadisidir. Bir rivayette bu hadisin sonunda şu ilâve vardır :  

= «Ancak kişinin, esile oynaşması, atını eğitmesi ve ok atışı ya­rışması haram değildir.»

Şafii âlimleri: Fitne ve harama yol açmayan ve söylenmesi haram olmayan sözleri teğannî ile söylemek ve evlenmek, çocukları sünnet etme ve bayram gibi sevinç günlerinde def çalmak mubahtır, demişlerdir.

Mâliki âlimlerinin kavli de Ş â f i i 1 e r' in kavline ben­zer.

H a n b e 1 i âlimleri her türlü çalgıyı yasak görmüşlerdir. Ta-ğannîyi de yukarda belirtilen şartlar dâiresinde mubah saymışlar­dır.

Âlimler, Kur'an-ı Kerim'i tağannî ile okurken harfleri tebdil edecek, harfler ilâve edecek veya buna benzer hallere yol açacak şe­kildeki tağanniyi haram saymışlardır.Geniş malumat için fıkıh kitablanna müracaat etmek gerekir. [111]

 

164 - Bayram Günü Harbeyi  (Kısa Mızrakı Sütre Yapmak) Hakkında Gelen (Hadîsler) Babı

 

1304) (Abdullah)   lıin  Ömer   (Huthyullâhü ■nıhn»tâ)\\an;   Şöyle  de­mişi ir :

ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bayram günü sabahle­yin musallaya giderdi anaza (kısa mızrak) da Onun önünde götürü­lürdü. O, musallaya vardığı zaman (götürülen) anaza (kısa mız­rak) Onun önüne dikilirdi. Anaza (kısa mızrak)ye doğru bayram na­mazına dururdu. Böyle yapmanın sebebi şudur .• Musalla boş bir mey­dan idi. Onda sütre yapılacak hiç bir şey yoktu."

 

1305) (Abdullah)   bin  Ömer   (Radıyallâhü  <mhumâ)\\ar\:   Şöyle de­miştir :

Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem),  (açık yerde)   bayram günü   (namazı)   veya başka bir namaz kıldığı zaman Onun Önüne harbe  (kısa mızrak) dikilirdi. Harbeye doğru namaza dururdu. Ce mâat da O'nun arkasında bulunurdu.

(Râvi) Nâfi demiştir ki = Bunun içindir ki emirler de harbeyi itti haz etmişlerdir."

 

1306) Eııes İtin Mâlik  (KadtyaUâhü anh)d?n\  Şöyle demiştir : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bir harbe'yi sütre edi­nerek musallada bayram namazını kıldırdı."

Not : Zevâid'de denildiğine göre el- Mizzi. el-Etrâf ta bu hadisin Nesâİ tara­fından rivayet edildiğini söylemiştir. Fakat bizim rivayetimizde bu yoktur. İbn-i Mâceh'in senedi sahih olup râvileri sıka zâtlardır. [112]

 

İzahı

 

İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in hadisini Buharı, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî de benzer lafızlarla rivayet etmişlerdir. İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'ın ilk ha­disinin;  kısmı hâriç diğeri    B u h a r i' de    mevcuttur. Bu kısım    İbn-i    H u-zeyme    ve    el-İsmaili' nin    rivayetlerinde de vardır.

Harbe ve Anaza: Ucuna yassı demir takılı kısa mızraktır.

Musalla açık bir meydan olduğu ve orada sütre yapılacak bir duvar ve benzeri bir şey bulunmadığı için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bayram namazını kıldırmak üzere musallaya çık­tığı zaman beraberinde bir harbe götürülürdü. Namaza duracağı za­man harbe O'nun önünde yere dikilirdi. Efendimiz için sütre olurdu. İmamın sütresi cemâat için de yeterlidir. Bu sebeple cemâat da süt-resiz olarak efendimizin arkasında namaza dururlardı.

Hadisin sonundaki ;Bunun içindir ki emirler de harbeyi ittihaz etmişlerdir' bö/ü hadisten değil, râvi N â f i' in sözüdür. Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ittihaz ettiği harbe, bir rivayete göre N e a ş î tarafından hediye edilen harbedir. Diğer bir rivayete göre U h u d savaşında Z ü b e y r (Radıyallâhü anh) tarafın­dan öldürülen bir müşrike ait olan harbedir. [113]

 

Hadisten Çıkarılan Fıkıh Hükümleri

 

1. Nama/ için sütre ittilıy/ı meşrudur. Bu 1'on uda gem^ malu­mat 940-943 nolu hadîsler bahsinde verilmiştir.

2. Zararları defetmek için gerekli silâhı bulundurmak, bilhassa yolculukta taşımak meşrudur. [114]                                    

 

165 - Kadınların Bayramlarda Namaza Çıkmaları Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

1307) Ümmü Atiyye[115] (Radıyallâhü ankâ)'dan; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kadınları Fıtır (Rama­zan bayramı) ve Kurban (bayramı) günlerinde (bayram namazına) çıkarmamızı emretti. Râvi dedi ki Ümmü Atiyye (Radıyallâhü anhâ) şöyle demiştir: Biz: Kadınlardan cilbabı (örtüsü) olmayan ne ede­cek? diye sorduk. Buyurdu ki:

«Onun kadın (din) kardeşi kendi cilbabından ona giydirsin.»"

 

1308) Ümmü Atiyye (Radıyallâhü anhâ)'6an rivayet edildiğine gö­re Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Atik (yetişkin) kadınları ve örtülü kadınları (evden) çıkarınız. Bayram (namazın) da ve müslümanların davetinde bulunsunlar. Ha­yız (ay başı âdeti) hâlindeki kadınlar cemâatin (bayram namazı kıl­dıkları) musallasından uzak dursunlar.»" [116]

 

İzahı

 

Kütüb-i Sitte sahipleri Ümmü Atiyye (Radıyallâhü anh) ' in hadisini benzer lafızlarla rivayet etmişlerdir. Bu hadîste ge­çen bâzı kelimeleri açıklayalım :

Fıtır günü : Ramazan bayramıdır. Bu gün münâsebetiyle fıtır sadakası çıkarıldığı için bu isim verilmiştir.

Nahr günü : Kurban bayramı günüdür. Nahr kelimesinin lügat mânâsı boğazlamaktır. Bu gün münâsebetiyle kurban kesildiği için bu isim verilmiştir.

Cilbab: Bu kelime çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Tuhfetü'1-Ah-vezî yazarı şöyle der .-

"El-Cezeri, 'Cilbab: îzar ve ridadır. (Yâni belden aşağı ve belden yukarı giyilen iki parçadan ibaret bir kat elbisedir. Bu katlık eski Arap kıyafetine göredir.)

Bâzıları: Cilbab, çarşaftır, demiştir. Bâzıları: Cilbab, kadmın ba­şını ve belden yukarı vücudunu örten elbisedir, demiştir. Cilbab'ın çoğulu Celâbib'dir, demiştir.'

Kamus sahibi: Cilbab kadının çarşaf altında giydiği geniş göm­lek ve benzeri elbisedir. Yahut elbiseyi örtmek için üstte giydiği çar­şaf ve baş örtüsü gibi bir şeydir, elemiştir.

Avâtık : Âtık'ın çoğuludur. Atık : Erginlik çağına varmak üzere olan veya erginlik çağına yeni varan kadındır. Bâzıları: Atık, evli genç kadındır, elemiştir. Başka tür tarif edenler de vardır.

Hudûr s Hıdrın çoğuludur Hıdr, örtü demektir. Başka mânâları var ise de burada bu mânâ kasdedilmiştir.

Hüyyad : Haiti'm çoğuludur. Hâid, ay başı âdeti hâlindeki kadın­dır. Bazen bu âdeti görme çağına gelmiş olan kadın anlamında kul­lanılır. Yâni temizlik hâlinde de ona bu kelime kullanılır.

Hadîsin mânâsı:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kadınların örtülü ola­rak bayram namazı için musallaya ve müslümanların davetlerine çıkmalarını emretmiştir. Ümmü Atiyye (Radıyallâhü anhâ) cilbabı olmayan kadının durumunu sormuş, efendimiz, o kadının arkadaşı olan başka kadının kendi cilbabından ona giydirmesini emretmiştir. Buna âit:cümlesi  iki tür mânâlandınlabilir :

Birincisi: Başka kadının onu da kendi cilbabımn altına geçirerek beraberce bir cilbabın altında örtünmeleridir.

İkincisi s Birden fazla cilbabı olan başka kadın bir cilbabını ema­neten o kadına giydirsin.    E bu    Dâvûd' un;

«Onun kadın arkadaşı elbisesinin  bir kısmını ona giydirir.»  rivayeti birinci   mânâyı  teyid eder. İ bn-i    H u z e y m e ' nin    rivâyetindeki :

Onun cilbablarından bir tanesini...» ifâdesi ikinci mânâyı teyid eder.

Hadis, hayız âdeti hâlindeki kadınların musallaya yaklaşmama­larını emretmiştir. Bunun hikmeti, musallanın kanla kirletilmesini önlemek ve cemâati kan kokusu eziyetinden korumaktır. Bu emir cumhura göre mendubluk içindir. Çünkü musalla mescid hükmün­de değildir. Yâni hayızlı kadının mescide girmesi haram ise de mu­sallaya girmesi haram değildir. Zayıf bir kavle göre emir vücûb için­dir.

Hadis bütün kadınların bayram  namazını kılmak ü/ero  m usa I laya gitmelerinin meşruluğuna delâlet eder. Bu hususta bakire, dul, genç, yaşlı ve evli kadınlar arasında bir fark yoktur. Tabii, kadınla r in musallaya gitmelerinde bir sarkıntılık ve benzeri bir sakıncanın bulunmaması şarttır. Aksi takdirde gitmeleri  meşru değildir. [117]

 

Kadınların Bayram Namazına Gitmeleri Hakkında  Âlimlerin Görüşleri

 

El Menli* I ya/iıı i  bu konuda özetle şöyle der:

Sevri, I b n  ıi " 1    M û b â r e k    ve    H a n e f i 1 e r ' den E b û    Y ü s u i     kadınların namaz için evden çıkmaları mekruhtur. demişlerdir     M â I i k ' ten    bir rivayet de böyledir.     Yahya      bin S a  i d    ve    N a  ha  i' nin    de böyle söyledikleri  naklolunmuştur Hanefi1er ' den    İ b n ü" I    H u m a m :    Yaslı kadınlar bay ram namazına çıkarlar sene kadınlar çıkmaz, demiştir  El-Mİrkut ta : Bu kavil, mutedildir. Ancak şu  kayıtları eklemek gerekir    Yaslı ka dınlar. şehvet çekici durumunda olmayarak, süs elbisesini giymemin olacak, eşinin müsaadesini almış olacak, bir kötülük endişesi olmayacak, ziynet eşyasını üstünde bulundurmayacak, güzel, koku sürün meyecek, aç il mı yacak, İslâmî hükümlere göre iyice örtünmüş olacak ve buna benzer tedbirleri almış olacaktır.    Ebû    Hanîfe    de­miştir ki : Kadınlar evlerinde oturmalı, namaza çıkmamalıdır,' diye malumat vardır.

Safiler:    Genç kadınların ve güzel kadınların namaza çık­maları mekruhtur. Çünkü onlar için bir fitne korkusu vardır. Fakat diğer kadınların çıkmaları müstahabtır. Süs takınmayan yaşlı kadın­ların vakit namazlarına gitmelerini, bilhassa bayram namazına çık malarını müstahab görüyorum, demiştir.

M â 1 i k î 1 e r' in görüşü Ş â f i î 1 e r ' in görüşüne yakındır. Ancak onlar yaşlı kadınların gitmelerini müstahab değil, caiz gör müşlerdir.

Hanbeliler:    Güzel koku sürünmeden, ziynet ve şühret elbisesini giymeden kadınların namaza çıkmalarında bir beis yoktur, demişlerdir. Onların sözlerinin zahirine göre yaşlı kadınla genç ka din arasında bir fark yoktur.

En-Neyl'de:    Kadı    lyaz'in    dediğine göre    Ebû    Be­kir,    Ömer,    Ali    ve    İ bn-i    Ömer    (Radıyallâhü an hüm) ;

"Kadınların bayram namazına çıkmaları onların üzerinde bulu­nan bir haktır, demişlerdir11  denilmiş   En-Neyl  yazan daha sonra Kadınların bayram namazına çıkmaları kayıtsız şartsız mekruhtur, demek tutarsız görüşlerle sahih hadisleri reddetmek olur. Genç ka­dınları ayırmak da hadislerin sarahatına aykırıdır, demiştir.

El Menhel yazan, en-Neyl'in kavlini naklettikten sonra : Kadın­ların bu devirde çıkmalarında ve erkeklerle toplanmalarında bulu­nan sakıncalar açıktır, der"[118]

 

Bayram Namazının Hükmü

 

1. Hanefi    âlimlerinin en sahih kavline göre. Cuma nama/ı kendilerine farz olanlara bayram namazı vâcibtir.

2. H a n b e 1 i I e re    göro bayram namazı erkeklere faiz ı kıfayedir.

C u m h u r' a    göre sünnet i müekkededir. El-Menhel'de her grubun delilleri zikredilmiştir:

 

1309) (Abdullah)   bin Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)'dan; Şöyle de-

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) her iki bayramda kız­larım ve hanımlarım  (bayram namazına)   çıkarırdı."

Not :   Seneddeki  râvilerden Haccâc bin   Ertat'ın tedlisçiliği nedeniyle bu h« d!sm uyıfhgı Zevâid'de belirtilmiştir, Taberâni de bu hadisi rivayetedir[119]

 

166 - Bir Günde İki Bayram  (Bayram Ve Cuma) Toplandığı Zaman Hakkında Gelen (Hadisler)   Babı

 

1310) İyas bin Ebî Ramla eş-Şâmî (152)   (Radtyallâhü ««A/den ri­vayet edildiğine göre şöyle demiştir :

Bir adam (benim bulunduğum bir mecliste) Zeyd bin Erkam (Ra

nıyaJlahü anh)'a :

Bir günde   (toplanan  iki  bayramı - bayram  ve  Cuma'yı)   Kesti lullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in beraberinde geçirdin mi? di­ye sordu. Zeyd (Radıyallâhü anh) :

Evet, diye cevap verdi. Adam :

Peki efendimiz (o gün)  ne yapardı? diye sordu. Zeyd   iRadıytü lâhü anh) dedi ki :

Efendimiz, bayram namazını kıldırdı. Sonra Cuma namazı hak­kında ruhsat vererek buyurdu ki:

«Cuma namazını kılmak isteyen kılsın.»" [120]

 

İzahı

 

Ahmed, Ebû Davûd, Nesâi, Hâkim, îbn-i Buzeyme, Zohebî, Beyhakî ve İbnü'1-Me dini de bunu rivayet etmişlerdir. Râvilerden I y â z ' in adaleti husu­sundaki ihtilâfı dip notunda belirttim. Bâzı rivayetlerde mânâyı et­kilemeyen az lafız farkı vardır.

İki bayramdan maksat, parantez, içi ifâde ile belirttiğim fibi Cu­ma ve bayramdır.    Yâni Ramazan veya Kurban bayramının ilk gü nü Cuma'ya rastladığında hem  bayram  namazı  hem  Cuma nama­zı mı kılınacak? yoksa yalnız bayram namazı kılınacak da Cuma na mazı kılmrmyacak mı? soru bu husustadır.

Zeyd (Radıyallâhü anh)'a soru soran zâtın M u â v i y o bin Ebi Süfyan (Radıyallâhü anh) olduğu Ebû D â-v û d ' un    rivayetinde belirtilmiştir.

Cuma'ya bayram denmiştir. Çünkü B e y h a k i' nin Ebû H ü r e y r e (Radıyalâhü anh)'den rivayet ettiği bir hadiste Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Cuma gününün Allah tara­fından mü'minlere bayram kılındığını beyan buyurmuştur.

Hadîs,  bayram namazında bulunanların o günkü Cuma  nama zina gitmemelerinin câizliğine delâlet eder.

El-Menhel yazarı bu hususta âlimlerin görüşlerini izah etmiştir. Özeti şudur :

1 - Hanbeliler Bayram namazını cemaatla kılanlar ü günkü Cuma namazını kılmıyabilirler.     Ancak imam  Cuma'yı kılmak zorundadır. Çü/ıkü (1311 nolu) hadiste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :*ve biz in9aallah Cuma'yı kılıcılarız.» buyurmuştur, derler.

2 - Mâl i ki le r' den    iki rivayet vardır. Bir rivayete göre bayram namazı ile yetinilir. İkinci rivayete göre Cuma namazı sa­kıt olmaz Kılınması gerekir. Bu rivayet mezhebin meşhur kavlidir.

3 - Ebû    Hanîfe'ye   göre Cuma namazını kılmak gerekir.

4 - Şâfiîler'e    göre şehir halkı Cuma'yı kılmak zorunda­dırlar.    Bayram namazı Cuma namazı yerine geçmez.    Fakat şehre yakın    köyde    oturup    şehirde    okunan     ezan     sesini     duyanlar, sair Cuma'lara gitmekle mükellef oldukları halde o günkü Cuma na­mazına gitmekle mükellef değillerdir. Mezhebin meşhur kavli budur. Buna göre Cuma namazına gitmeye mecbur olmayanlar o günkü öğ­le namazını kılmakla mükelleftirler.    Osman    (Radıyallâhü anh) ve    Ömer    bin    A b d i 1 a z i z ' in    kavli de böyledir."

Ebû Dâvûd ve Nesâî' nin Ata bin Ebi Ra-b â h (Radıyallâhü anh)'dan rivayet ettikleri bir hadîse göre A t â (Radıyallâhü anh)  şöyle demiştir:

"(Abdullah) bin Zübeyir [Radıyallâhü anh), bize Cuma gününe rastlayan bir bayram namazını gündüzün evvelinde kıldırdı. Sonra biz Cuma namazına gittik. Fakat İbn-i Zübeyr Cuma namazına gel­medi. Biz de namazımızı (cemaatla değil) tek tek kıldık. İbn-i Ab-bâs (Radıyallâhü anhümâ) o sırada Tâifteydi. Oradan dönünce biz olan durumu kendisine anlattık. Dedi ki: İbn-i Zübeyr (Radıyallâhü anhümâ) sünnete (yâni Efendimizden sabit olan yola) uygun yapmış­tır.

Şu halde bayram günü Cuma'ya rastladığı zaman bayram na­mazında cemaata katılanlar o günkü Cuma namazını kılmakla mü­kellef değildir, diyen âlimlere göre o günkü Cuma'ya gitmeyenler öğ­le namazını kılacaklardır.

 

1311) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü ankümd)'dan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem.) şöyle buyurdu, demiştir :

«Sizin bu gününüzde iki bayram toplanmıştır. Artık kim diler­se onun bayram namazı Cuma namazı yerinde de kâfidir. Biz inşa-allah Cuma namazını da kılıcılarız.»

"... Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir ve bunun mislini zikretmiştir.Bunun isnadının sahih ve ricalinin sıka oldukları Zevâid'de belirtil­miştir. Ebû Dâvûd kendi süneninde bu hadisi Muhammed bin el-Musaffa'dan bu senedle rivayet etmiştir. [121]

 

İzahı

 

Müellif bu hadîsi iki senedle rivayet etmiştir. Birisi t b n - i Abbâs (Radıyallâhü anh i a, dıgeu Ebû Hüreyre (Radı­yallâhü anh) 'a ulaşır. İkisi de merfûdur. Ebû Davud'un /Mu-hammmed bin el-Musaffâ' dan rivayeti E b ü Hü­reyre    (Radıyallâhü anh) a yine merfû olarak ulaşır.

Hâkim    ve   Beyhaki   de bunu rivayet etmişlerdir.

Bu hadîs de bundan önceki hadîsi teyid eder. Buna ilâveten, bay­ram namazını kılanların o günkü Cuma namazını da kılmalarının daha iyi olduğuna delâlet eder. Çünkü burada Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) o günkü Cuma namazını isteğe bağlamakla beraber kendilerinin Cuma'yı kıldıracaklarını bildiriyor. Şu halde kılmamak ruhsattır. Kılmak azimettir. Azimetle amel etmek efdaldır.

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hayatta iken iki bay­ram (bir günde) toplandı. (= bayram, Cuma gününe rastladı). Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), cemaata bayram namazım kıl­dırdıktan sonra buyurdu ki:

 (Bu günkü) Cuma namazına gelmek isteyen gelsin. Gelmeme yi isleyen gelmesin.R:ıvilerden Cübâre ve Mendel zayıf oldukları için senedin zayıflığı bildirilmeli. [122]

 

167 - Yağmur Olduğu Zaman Bayram Namazını Mescidde Kılmak Hakkında Gelen (Hadîsler)  Babı

 

1313) Kluı Hürcyre (RadtyaUâhü anhyûen. Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hayatta iken bir bay­ram günü halk yağmurdan ıslandı. Bu sebeple efendimiz onlara bayram namazını Mescid'de kıldırdı," [123]

 

İzahı

 

Ebü    Dâvûd,    Beyhaki    ve    Hâkim    de bunu riva­yet  etmişlerdir.   Hadîsteki Mescid ile  Mescid-i   Nebevi  kasdedilmiştir.

Hadis, havanın yağışlı. olması gibi bir mazeret bulunduğu za­man bayram namazının mescidde kılınmasının câizliğine delâlet eder. Bir özür olmayınca açık bir meydanda kılmak sünnettir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Şellem) devamlı surette bayram na­mazlarını şehrin dışında musallada kıldırmıştır. O'ndan sonra H u lafâ-i Râşidîn de böyle yapmışlardır. Ebû Han îf e, Mâlik, Şafiî ler1 den bir cemâat, Hanbeliler ve Cumhur'un kavli budur. Bunların delillerinden birisi de Beyha-k î' nin Abdullah bin Âmir (Radıyallâhü anh)'den olan şu rivayetidir :

"Ömer bin el-Hattab (Radıyallâhü anlı) devrinde bîr bayram gü­nü Medine'deki halk yağmurdan ıslandı ve musallaya gitmekten im­tina ettiler. Ömer (Radıyallâhü anlı) cemâati mescidde topladı, on­lara bayram namazını kıldırdı. Sonra minbere çıkarak : Ey Omâat 1 Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cemâati musallaya çıkar­tarak orada onlara bayram namazım kıldırırdı. Çünkü musalla da­ha kolay ve geniştir. Mescid de cemâati almazdı. Yağış olunca mescîd daha elverişlidir, dedi."

Ş â f i i 1 e r' in bir kısmı, mescid cemâati alabilir genişlikte olursa, bayram namazını mescidde kılmak efdaldır, demişlerdir. Ya­ğış gibi zaruret olmasa da hüküm budur. Çünkü M e k k e' de imamlar hep mescidde kıla gelmişlerdir. Mescid daha şerefli ve da­ha temizdir, demişlerdir. Bunlara göre mescid cemâati almazsa bay­ram namazını musallada kılmak efdal olur.

El-Menhel yazarı: "Bu ayrıntıya âit hiç bir delil yoktur. Şev-kani demiştir ki: 'Mescidin cemâati alması ve almaması mücer-red bir tahmindir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in dâima bayram namazlarını musallada kıldırdığını İtiraf etmeye rağmen bu­na uymayıp bir tahminin peşine düşmek isabetli değildir."

Kuvvetli olan ilk görüştür. Çünkü delilleri kuvvetlidir.

Musalla'nın Mescidden efdal olması hükmünden Mekke'-deki Mescid-i Haram müstesnadır. Çünkü âlimler Mescid-i Haram'da kılmanın efdal oluşu hususunda ittifak halindedirler.

Şafii: Bize şu haber ulaşmıştır : Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) Ramazan ve Kurban bayramlarında bayram namazı­nı musallada kıldırırdı. O'ndan sonra gelenler ve M e d i n e ' nin tüm halkı da böyle yapa gelmişlerdir. Diğer şehirlerde de aynı şey ye-pılagelmiştir. Yalnız Mekke halkı müstesna. Çünkü Seleften hiç bir kimsenin Mekke' lilere bayram namazım musallada kıl­dırdığına dâir hiç bir haber bize ulaşmamıştır, der.

El-Fetih yazarı der ki: Şafii: Bunun sebebi Mekke Mes­cidinin çok geniş ve   Mekke    etrafının dar oluşudur, demiştir." [124]

 

168 - Bayram Günü Silâh Taşımak Hakkında Gelen  (Hadîs)   Babı

 

1314) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhüntâ)'dan; Şöyle de­miştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (mü'minlere) düşman karşısında olmadıkları müddetçe İslâm memleketlerinde bayramlar­da silâh taşımayı yasaklamıştır.Bunun isnadındaki râvi Nail bin Necîh ve İsmail bin Ziyâd'm zayıf oldukları Zevâid'de bildirilmiştir. [125]

 

İzahı

 

Bu hadîs zevâid türündendir. Zevâid yazarı bunun iki râvisinin zayıf olduğunu söylemiştir. Ancak bu hususta   Sindi    şöyle der:

"Buharı   kendi sahihinde zikrettiğine göre   Hasan e1 Bâsri

= 'Müminler silâh taşımaktan menedilmişlerdir. Düşmandan korktukları zaman müstesna.' demiştir. Ve İbn-i Ömer (Ra­dıyallâhü anhümâ) da   Haccâc'a:

'Sen silâhı öyle bir gün ta­şımışsın ki o gün silâh taşınmazdı.' demiştir.

Buhâri' nin    şerhinde    e 1 - A y n i' nin    zikrettiğine göre Abdürrazzâk    mürsel bir isnadla şöyle rivayette bulunmuştur :

"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemi müminlerin bayram günü silâhla çıkmalarını yasaklamıştır."

Sindi yukardaki nakilleri yaptıktan sonra: Bu, gösteriyor ki mezkûr hadisin isnadı zayıf ise de bir aslı vardır, demiştir."

Buhâri' nin 'Bayramda ve harem'de silâh taşımanın mek-ruhluğu' babında şârih    e 1 - A y n i    şöyle demiştir :

"Bayram günü silâh taşımanın mekruhluğu, silâhı iftihar için ta­şıyan ve cemaata eziyet etmekten emin olmayan kimseler hakkında­dır. Şeyhimiz de böyle demiştir. Kimseye eziyet etmiyeceğine güve­nen ve iftihar vesilesi yapmayıp cihâd'a hazırlanmak için idman ve eğitim maksadıyla taşıyan hakkında değildir. Çünkü 'Bayram günü hirab ve darak' babında rivayet olunan hadîsler bayram günü mız­raklar ve kalkanlarla oynamanın meşruluğuna delâlet ederler.164. bâbta rivayet edilen hadisler de bayram namazında mız-rakı sütre etmenin meşruluğuna delâlet ederler." [126]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

 

1. İslâm memleketinde bayram günlerinde başkalarını rahatsız edecek tarzda veya böbürlenmek niyetiyle silâh taşımak yasaktır.

2. Düşman karşısında olunduğu takdirde silâh taşımak bayram gününde de meşrudur. [127]

 

169 - Her İki Bayramda Boy Abdestı Almak Hakkında Gelen  (Hadisler)   Babı

 

1315) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâU'dan: Şöyle demiştir: Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) fıtır bayramı günü ve kurban bayramı günü boy abdesti alırdı.Bunun senedindeki râvilerden Cübâre ve  Haccâc bin Temîm'in zayıf­lığı Zevâid'de bildirilmiştir.

 

1316) EI-Fakîh bin Sa'd — ki sahâbİHk şerefine mazhar olmuştu — (Radıyallâhü anh)[128] şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) fıtır bayramı günü, kur­ban bayramı günü ve arefe günü boy abdesti alırdı.   (Râvi demiştir ki) el-Fâkih de bugünlerde boy abdesti almayı ev halkına emrederdi." Not :   Bunun senedindeki râvi Yûsuf bin Hâlid hakkında, İbn-i Mûin'in :  'O, kezzab'tir, habistir, zındıktır' dediği Zevâid'de bildirilmiştir.

Sindi de : 'Ben derim ki, Yûsuf'u tekzib edenler çoktur. Ibn-i Hİbban'ın dedi­ğine göre hadis uydururdu,' demiştir. [129]

 

İzahı

 

Bu bâbta rivayet olunan iki hadîsin Zevâid türünden olduğu ve senedlerinin zayıflığı notta belirtilmiştir.

Hadisler Ramazan bayramı ve Kurban bayramı günlerinde gus­letmenin meşruluğuna delâlet ederler. İkinci hadîs Arafe yâni Kur­ban bayramından bir önceki günde gusletmenin meşruluğuna delâlet eder.

El-Fıkh Ale'l-Mezahib'te beyân edildiğine göre her iki bayram günü gusletmek Hanefi, Şafii, Mâlik ve Hanbelî mezheblerine göre sünnettir. Ayrıntılı bilgi için oraya müracâat edi­lebilir. [130]

 

170 - Her İki Bayram Namazı  Vakti Hakkındaki  Bâb

 

1317) Abdullah bin lîüsr (Ruıhyallâhu <ıtıhümö)'âan rivayet edildiği­ne göre :

Kendisi Ramazan veya Kurban bayramı günü cemaatla beraber (musallaya) çıkmış da, imamın gecikmesine karşı çıkarak: Biz (Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken bu saatta şüphe­siz bayram namazından çıkmış olurduk. O saat, nafilenin kılınabi­leceği (ilk)   vakittir, demiştir." [131]

 

İzahı

 

Ebû Dâvüd, Hâkim, Tabarâni ve Beyhakî de bunu rivayet etmişlerdir.

Olayın Ramazan veya Kurban bayramında olduğu hususundaki tereddüt râviye aittir.

Sahâbi olan Abdullah bin Büsr (Radıyallâhü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefatından sonra bir bayram günü namaz için musallaya çıkmış, imam bayram namazını ilk vaktinden tehir etmiş, bunun üzerine Abdullah (Radıyallâhü anh) imamın bu hareketine karşı çıkmıştır.

Hadisin :  cümlesi Abdullah (Radıyal­lâhü anh)'in sözundendir. Bu cümledeki 'Teşbih' kelimesi ile nafile namaz veya kuşluk namazı kasdedilmiştir. Bilindiği gibi güneş do­ğarken nafile namaz kılınmaz. Güneş bir mızrak boyu kadar yükse­lince nafile kılınabilir. Bu vakit nafilenin kılınabileceği ilk vakittir. Abdullah    (Badıyallâhü anh) 'in işaret ettiği saat nafilenin kilınabileceği ilk vakittir. Yâni bayram namazının ilk vakti, nafile na­mazının ilk vaktidir.cümlesi    Abdullah    (Radıyallâhü anh)'ın râvisi Yezid bin Humeyr (Radıyallâhü anhJ'a âit ola­bilir. Yâni Abdullah (Radıyallâhü anhJ'ın işaret ettiği saat nafilenin kılınabileceği ilk saattir.

Bayram namazının ilk vaktinin, güneş doğduktan sonra nafile namazının kılınabileceği ilk vakit olduğu hususunda icmâ vardır.

El-Bahır yazarı: Bayram namazının ilk vakti güneşin etrafa ya­yıldığı zamandır. Güneşin semânın ortasına çıkacağı zamana kadar bayram namazı kılınabilir. Bayram namazı vakti hakkında her han­gi bir ihtilâfı bilmiyorum, demiştir. [132]

 

Bayram Namazının En Faziletli Vakti

 

Kurban bayramı namazını, güneşin bir mızrak boyu kadar çıktı­ğı vakitte kılmak efdaldır. Bunun erken kılınmasının hikmeti şudur: Kurban bayramı günü bir şey yemeden bayram namazına çıkmak efdaldır. Fazla gecikme nedeniyle, bâzı kimselerin acıkmaktan dola­yı rahatsız olmaları muhtemeldir. Erken kılınırsa herkes zamanın da evine döner, kurban kesecek olanlar kurbanlarını keserek ondan yerler. Kesmeyenler de kahvaltı ederler.

Ramazan bayramı namazı ise; güneş iki mızrak boyu kadar yük­selince kılınmalıdır. Efdal olanı budur. Bu gecikmenin hikmeti ise, Ramazan bayramı günü namaza çıkmadan önce bir şey yemek sün­nettir. Acıkmadan mütevellit eziyet duymak söz konusu değildir. Fit­resini vermemiş olanlara namazdan önce fitre çıkarmaları için bir fırsat ve imkân vermektir.

Hanefi, Şafiî   ve Mâliki mezheblerinin kavli bu­dur. Bunların bir delili e  1 - H â f i z ' m et-Telhîs'te zikrettiği ve Amr bin Hazm'ın   Cündüb (Radıyallâhü anh) 'ten riva­yet ettiği şu hadistir:

= ... -Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize fıtır günü, güneş iki mızrak boyu kadar yüksek iken ve kurban bayramı günü güneş bir mızrak boyu kadar yükselmişken namaz kildırırdı.»

M â 1 i k İ 1 e r' e    göre her iki bayram namazı için en efdal va­kit güneşin bir mızrak boyu kadar yükseldiği vakittir. [133]

 

171 - Gece Namazını İki (Şer)  Rek'at Kılmak Hakkında Gelen   (Hadisler)  Babı

 

1318) (Abdullah) bin Ömer (Radtyalâhü anhümâ)'dan; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   geceleyin namazı iki­şer ikişer  (rekat)  kılardı."

 

1319) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü a«A«wd)'dan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir : «Gece namazı ikişer ikişer (rek'at)dır.»"

Abdullah bin Büsr (R.A. )'ın Hâl Tercemesi

Abdullah bin Büsr bin Ebi Büsr el-Mâzinl Ebû Büsr sahâbl oğlu sahâbl'dir. Hadîslerinden birer tMiesini Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir. Râvîleri,, Ye-zid bin Humayr, Muhammed bin Ziyâd el-İlhani ve Ebü'z-Zâhiriyye'dir. Başka râ-vileri de vardır. Hicretin 88. yılı vefat etmiştir. 96. yılı vefat ettiğini söyleyenler de vardır. Şam'da vefat eden son sahâbî'dir. (Hulâsa, Sah. 292)

 

1320) İbn-i Ömer (Radıvolâkü anhiimâ)'dan; Şöyle demiştir:

Gece namazı(nın kaçar rekatından selâm verileceği) Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve SellemKe soruldu. O buyurdu ki:

«(Kişi,) ikişer ikişer (rekat) kılar. Şafakın doğmasından korka­cağı zaman bir rek'at vitir kılar (veya bir rekatla o gece namazını îekleştirir.)

 

1321) (Abdullah)   bin Abbâs (Raâıyailâhü ankümâ)'dan: Şöyle de­miştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), geceleyin namazı iki­şer rek'at kılardı." [134]

 

İzahı

 

Gece namazının ikişer rek'at. olarak kılınması hakkında mü­teaddit senedlerle rivayet edilen İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhl'ıa hadîsi benzer lafızlarla Kütüb-i Sitte'nin tümünde rivayet olunmuştur. İlk hadîs ayni senedle müellifin 'Bir rek'atla vitir kıl­mak1 babında 1174 numara ile geçmiştir. Oradaki metnin sonunda; f*Sji jiHJ — «ve bir rek'at vitir kılar» ziyâdesi vardır. Geniş izah için oraya müracaat edilebilir.

İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'ın 1319 nolu hadîsi Kütüb-i Sitte'nin tümünde rivayet edilmiştir.

Bu bâbta ve bundan sonraki bâbta rivayet olunan hadislerde ge­çen : (^ta = "ikişer rek'at" kelimesi te'kit için iki defa tekrarlanmış­tır. Bunun mânâsı her iki rek'atın sonunda selâm vermektir. Çünkü Müslim ve Ahmed'in Ukbe bin Haris tarikiyle İbn-i    Ömer    (Radıyallâhü anhümâ) 'dan olan rivayetlerinde :

= "İkişer ikişer sözü ile ne kastedildiği İbn-i Ömer  (Radıyallâhü anhümâ)'ya sorulmuş?" O da:

Her iki rek'atın sonunda selâm ve­rirsin" diye cevap vermiştir, deniliyor.

1320 nolu İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'ın hadîsini B u -hârî, Müslim, Mâlik, Ebû Dâvûd, Nesâî ve T a h a v î de rivayet etmişlerdir. T i rm izi de bunun benze­rini el-Leys târiki ile İbn i Ömer (Radıyallâhü anh)'den rivayet etmiştir.

İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhl'ın hadîsini Nesâî de rivayet etmiştir.

Bu bâbtaki hadîsler geceleyin kılınan nafile namazında her iki rek'atın sonunda selâm vermenin sünnet olduğuna delâlet eder.

El-Menhel yazarının beyânına göre el-Hâf iz şöyle demiştir: 'Cumhur, bu hadîslerdeki :   ^^° y~*   ifâdesini her iki rek'atın sonun-

da selâm vermek şeklinde yorumlamış ve böyle kılmanın efdal oldu­ğu beyan edilmiş, demiştir. (Yâni bu hadîsler, gece namazının her iki rek'atından sonra selâm vermenin daha efdal olduğunu beyan et­miş olur.)

Hadîsler, her iki rek'atın sonunda selâm vermenin daha kolay ve hafif olduğunu bildirerek böyle de kılınabileceğini beyan için ola­bilir.

Mâlik, Şâfıi, A h in e d , Ebü Yûsuf ve Mu-h a m m e d bu hadîsleri ve benzerlerini delil göstererek gece na­mazının her iki rek'atından sonra selâm 'efdal olduğuna hükmetmişlerdir. Bundan sonra gelen bâbta âlimlerin görüşleri ay­rıntılı olarak bildirilecektir. [135]

 

172 - Gece Ve Gündüz (Nafile)   Namazın İkişer İkişer (Rekat) Kılınması Hakkında Gelen   (Hadîsler)  Babı

 

1322) Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet edildi­ğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir : -Gece ve gündüz (nafile) namazı ikişer ikişer (rek'at)dır.»" [136]

 

İzahı

 

Ahmed, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, îbn-i Hibban, îbn-i Huzeyme ve Dârekutni de bunu rivayet etmişlerdir.

Bu hadise göre gündüz nafilelerinde de gece nafileleri gibi iki şer rek'atin sonunda selâm vermek daha efdaldır. Ancak bunu İbn-i Ömer    (Radıyallâhü anh)'den rivayet eden    N â f i '    Abdul­lah    bin   Dinar   ve bir cemâatin rivayetinde;  jl^Jlj =  «ve gündüz...» kaydı yoktur. Yalnız Ali e 1-E z d i ' nin İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'den olan rivayetinde bu ziyâde vardır. Bu konuda    İbn-i    Abdi'1-Berr    şöyle der:

*ve gündüz...» kaydını   Alî   e 1-E z d î' den   başka hiç kimse îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'den rivayet etme­miştir. Üstelik bu kayda itiraz etmişlerdir. Yahya bin Muin bunu zayıf sayarak:    Nâfi    Abdullah   bin   Dinar   ve bir cemâat bu hadîsi;  kaydı olmaksızın İbn-i Ömer (Ra­dıyallâhü anh)'den rivayet etmişler, demiştir. N e s â i de : Bu ha­dîsin senedi güzeldir. Fakat İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in arkadaşlarından bir cemâat   e 1 - E z d i' ye   muhalefet ederek;

jlfjlj ziyâdesini zikretmemişlerdir, der.

İbn-i Huzeyme, İbn-i Hibbân ve el-Hâkim bunu sahih görmüşlerdir. B e y h a k î de : 'Bu hadîs sahihtir, A 1 î e 1 E z d i' yi Müslim hüccet saymıştır. Sika râvinin ziyâde­si makbuldür. Buharı' den bu hadîsin durumu sorulunca : Bu hadîs sahihtir, diye cevap vererek e 1 - E z d î' nin tarikiyle bunu rivayet etmiş ve: Bu hadîs   Muhammed   bin   Şîrîn   târikiyle de İ h, n-i Ömer (Radıyallâhü anhJ'den merfu' ola­rak rivayet edilmiş, bunun senedindeki râvüerin tümü sika zâtlardır, demiştir.' der."

Hadîsin başka senedleri ve şâhidleri vardır. El-Hâf iz bun­ların bir kısmını et-Telhîs'te zikretmiştir. [137]

 

Gece Ve Gündüz Nafilelerinin Kaçar Rek'atından Sonra Selâm Verileceği Hususunda Âlimlerin Görüşleri

 

1. Hanefîler' den   Ebû   Yûsuf   ve   Muhammed'e göre gece namazında her iki rek'atin sonunda ve gündüz nafileleri­nin her dört rek'atından sonra selâm vermek efdaldır.

2. Ebû  Hanife ' ye    göre gece ve gündüz nafilelerinin her dört rek'atından sonra selâm vermek daha efdaldır.

Ebû Hanîfe' nin -delillerinden birisi Müslim 'in M u â z (Radıyallâhü anh) 'dan rivayet ettiği şu mealdeki ha­dîstir:

"Muâza (Radıyallâhü anh) Âişe  (Radıyallâhü anhâ)'ya: Resûlullah   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  kuşluk namazını kaç rek'at kılardı? diye sormuş. Âişe  (Radıyallâhü anhâ) :

Dört rek'at kılardı ve Allah'ın dilediği kadar fazlalaştırırdı, diye cevap vermiştir."

Diğer bir delili de Ebû Dâvûd'un Âişe (Radıyallâhü anhâ)'dan rivayet ettiği şu mealdeki hadîstir :

"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gece namazı hak­kında Âişe (Radıyallâhü anhâ)'ya soru sorulmuş, kendisi şöyls cm-inp vermiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yatsı namazını cemaatla kıldıktan sonra aile efradının yanına dönerdi. Dört iâk'aı (nafile) kıldıktan sonra yatağına girerdi."

Hanefî âlimleri bu bâbta rivayet edilen İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in hadîsine yukarıda anlatılan gerekçe ile cevap yermişlerdir.

3. Şafii  ve Ahmed'e göre tüm nafilelerde her iki rek'a­tin sonunda selâm vermek efdaldır. Bunların delillerinden birisi îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in buradaki hadîsidir. Buhâri; "Nafile namaz ikişer rek'attır" babında şöyle der :

"Ammâr, Ebû Zerr, Enes, Câbir bin Zeyd, İkrime ve Zühri' nin tüm nafilelerde her iki rek'atm sonun­da selâm vermenin efdal olduğunu söyledikleri zikredilmiştir. Yah­ya bin Saîd el-Ensâri demiştir ki: Memleketimizde be­nim yetiştiğim bütün fıkıhçılar gündüz nafilelerinde her iki rek'atten sonra selâm verirlerdi."

4. Mâliki mezhebine göre bütün nafilelerde her iki rek'attan sonra selâm vermek matlubtur. Dört rek'atın sonunda selâm ver mek ise mekruhtur. El-Menhel yazarı âlimlerin görüşlerine mesned olan riolMleri "Gündüz namazı" babında zikretmiştir.

 

1323) Ûmmü Hanİ' binti Ebî Talih[138] (KadtyaUâhü anhâ)'<\an: Şöyle demiştir  :

lU'sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ (Mekke'nin) fetih gü­nü kuşluk nafilesini sekiz rek'at kıldı. Her iki rek'attan (sonra) se­lâm verdi." [139]

 

İzahı

 

Ebû Dâvûd ve Beyhaki de bunu rivayet etmişlerdir. Mekke fethi hicretin 8. yılı Ramazan ayında olmuştur. Sübhatüddüha: Kuşluk namazı demektir.

Hadîs, kuşluk namazının sekiz rek'at olduğuna, bunu kılmanın ve her iki rekatın sonunda selâm vermenin müstehablığına delâlet eder. Hadîs gündüz nafilelerinin her iki rek'atinden sonra selâm ver menin efdal olduğunu söyleyenler için bir delildir.

Bâzıları Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in fetih günü kıldığı namazın fetih namazı olduğunu söylemişler ise de, bu hadis bunu reddeder. Çünkü kılınan namazın kuşluk namazı olduğu bura­da tasrih edilmiştir.

 

1324) Ebû Saîd (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

-(Nafilede)  Her iki rek'atte selâm vermek vardır.»"

Râvi  Ebû  Süfyân es-Sa'dî'nin  rivayetinin zayıflığı  üzerinde  âlimlerin-ittifak ettiklerini îbn-i Abdi'l-Berr'in söylediği Zevâid'de bildirilmiştir.

 

1325) El-Muttalib yâni İbn-i Ebî Vedâa[140] (RadıyaUâhii anh)'-den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Bu duruma göre İbn-i Mâceh'in kastettiği râvi sahâbî olan el-Muttalib bin Rabia (R.A.)'dır.

-Gece namazı ikişer ikişer rek'attır. Sen her iki rek'atta teşeh-hüd okursun. Fakr-u zaruratını yalvararak açıklarsın, yoksulluğunu zilletle dile getirirsin. (Namazdan sonra) duâ ederken ellerini kaldı­rırsın ve Allahım bana mağfiret eyle, dersin. Kim bunu yapmazsa onun namazı  (ecir ve fazilet bakımından)  noksandır.»" [141]

 

İzahı

 

Ahmed,    Tirmizî,    Ebû    Dâvûd.    Dârekutni ve    B e y h a k i    de bunu benzer lafızlarla rivayet etmişlerdir.

Hadisteki : ifâdesinin mânâsının, İ b n - i    Ömer (Radıyallâhü anh) tarafından açıklandığına göre her İki rek'atın sonunda selâm yermek olduğu 1321 nolu hadîsin izahında anla­tılmıştır. Bu duruma göre bu hadîs de gece namazında efdal olanın her iki rek'attan sonra selâm vermek olduğunu beyan etmiş olur.

El-Menhel yazarının beyanına göre maksad  her iki rekatta te-şehhüdü okumak  olabilir.   Bu   takdirde; cümlesi; ifâdesinin açıklaması olmuş olur.

Bu hadiste geçen bâzı fiilleri açıklayalım :fiilleri muzâri fiilleridir. Muzâraat harfi olan; «Te» hafifletmek için atılmıştır. Bunların aslı ve mânâsı şöyledir :teşehhüd okursun "fakirliğini açıklarsın."

Bu fiil bazı rivayetlerde   ;    diye geçer.

Bunun masdarı olan "Bü's" şiddetli ihtiyaç ve fakirliktir. Fakir­liği dile getirmektir. Kamusta "Tebaüs" fakirliği göstermektir. Huşu ve yalvarmak anlamında da kullanılır. Burada bu mânâ kasdedilmiştir.

"zilletini ve haklrliğini açıklarsın. "Duâ ederken ellerini kaldırırsın."

"noksanlıktır." Burada noksandır, mânâsı kasdedilmiş-tir. Yâni o namaz hususuz ve tavâzusuz kılındığı takdirde sahih ol­makla beraber sevap ve fazilet yönünden noksan sayılır. [142]

 

173 - Ramazan Ayı Kıyam   (= Teravihle İhyası) Hakkında Gelen  (Hadîsler)   Babı

 

Kıyam: Ramazan gecelerini ibâdetle ihya etmek veya teravih namazını kılmak demektir. Bu bâbta rivayet edilen hadîslerde geçen bu kelime ve bundan türeme fiillerin sözlük mânâsı kalkmak, ayak­ta durmak ve düzelmek gibi işlerdir. Burada kastedilen mânâya ge­lince, âlimlerin çoğu bunu teravih namazını kılmak anlamında yo­rumlamışlardır. Bâzıları da bunu Ramazan gecelerini ibâdet ve taat-la ihya etmek mânâsına yorumlamışlardır.

E1 - H â f ı z , el-Fetih'te: " N e v e v i, kıyamı teravih nama­zını kılmakla yorumlamıştır. N e v e v i' nin maksadı, teravih na­mazını kılmakla Ramazan kıyamı ve bunun için vâdedilen sevabın hâsıl olduğunu ifâde etmektir. N e v e v İ , Ramazan kıyamının teravih namazından başka ibâdetlerle oluşamıyacağını söylemek is­tememiştir. Böyle bir maksadı yoktur. Fakat e 1 - K i r m a n i, bu­nu garipsiyerek demiş ki: 'Âlimler, Ramazan kıyamı ile teravih na­mazının kastedildiği hususunda ittifak etmişlerdir,' diye bilgi verir."

Hadislerdeki kıyam kelimesi kayıtsız olarak geçtiğine göre bu kelimeyi mutlak mânâya yorumlamak yâni Ramazan gecelerini ibâ­det ve taatla ihya etmek diye açıklamak daha uygundur, diyenler vardır. El-Menhel yazarı da buna taraftardır.

Âlimlerin çoğu Ramazan kıyamını teravih namazını kılmak şek­linde yorumladıkları için hadîsleri terceme ederken kıyamı, teravih namazını kılmak diye terceme etmek mümkündür. Ancak bu kelime­nin. Ramazan gecelerini ibâdetle ihya etmek diye yorumlanabilece­ğini hatırdan çıkarmayı hatırlatmak isterim.

 

1326) Ebû Hüreyre (Radıyailâhü anh)âen rivayet edildiğine güre: Resûlullah (SallaÜakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

-Kim inanarak ve sırf Allah rızasını dileyerek Ramazan orucu­nu tutar ve gecesini teravihle (veya başka ibâdetle) ihya ederse, onun geçmiş günahı bağışlanır.»" [143]

 

İzahı

 

Mâlik.    Kütüb-i Sitte sâhibleri ve    B e y h a k i    bunu benzer lafızlarla rivayet etmişlerdir.

Hadisin;            kelimesi: "Allah ve Resulüne inanarak" veya "Ramazan orucunun hak oluşuna ve bu ibâdeti îfa etmek sonucunda ka­zanılacak sevaba âit ilâhî müjdeye inanarak" diye yorumlanmıştır. Her iki mânâ muhtemeldir.

Hadisin; kelimesi :

"Her çeşit riya ve gösterişten uzak ve tam bir İhlâsla Allah'ın rı­zasını dileyerek" diye yorumlanmıştır.

Hadîsin : "... Ramazan orucunu tutar..." cümlesinden maksat Ra­mazan ayı boyunca oruç tutmaktır. Özürsüz olarak Ramazanın bir gününü bile oruçsuz geçiren kimse için mezkûr sevab yoktur. Özre binaen oruç tutamayıp, tutamadığı günleri kaza eden veya şer'î hü­kümler çerçevesinde fidyesini ödeyen kimse ise mezkûr sevabı ka­zanır. Tıpkı ayakta duramadığı için oturarak namaz kılan gibi. Çün­kü buna ayakta namaz kılanın sevabı vardır.

Hadisin zahirine göre, îman ve ihlâsla Ramazan orucunu tutup gecelerini ibâdetle ihya edenin geçmiş küçük, büyük tüm günahları bağışlanır. El-Menhel yazarının beyânına göre İbnü'l-Münzir böyle hükmetmiştir. Fakat Nevevî, Müslim'in şerhinde : 'Fıkıhçılarca bilinen meşhur görüş bu hükmün küçük günahlara mah­sus olup büyük günahlara şümullü olmamasıdır. Bâzılarına göre eğer küçük günah yoksa büyük günahların cezası hafifletilir', demiş­tir.

Ramazan gecelerini ihya etmekten maksat, gecenin tamamını ibâ­detle geçirmek değildir. Gaye gecenin bir kısmını ibâdetle geçirmek­tir. Nitekim kıyamı teravihle yorumlayanların görüşüne göre tera­vih namazını kılan kimse geceyi ihya etmiş sayılır.

 

1327) Ebû Xerr(-ı Gıfarî) (Radıyallâhü anh)"den: Şöyle demiştir: Biz ResûluUah (Salla'lahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber bir Ra­mazan (ayı boyunca) oruç tuttuk. (Ramazan ayından) yedi gece ka­lıncaya kadar hiç bir gecesinde bize teravih kıldırmadı (veya) gece­yi ihya ettirmedi. (Ay sonundan başına doğru) yedinci gece olunca yaklaşık olarak gecenin üçte birisi geçinceye kadar bize teravih kıl­dırdı. (Veya gecenin o kısmını ihya ettirdi.) Sonra o geceyi takip eden (sondan) altıncı gece oldu. (Ama) onda teravih kıldırmadı. Ni­hayet (sondan) beşinci gece oldu. (Ondan) yaklaşık gecenin yarısı geçinceye kadar bize teravih kıldırdı. Ben:

Yâ Hesûlallah! Bu gecemizin kalan yarısını da ihya etmemizi bu­yurmanızı temenni ediyoruz, dedim. Buyurdular ki:

"Şüphesiz, imam namazdan dönünceye kadar onunla beraber (yatsı farzını ve) teravihi kılan kimsenin bu ibâdeti bir geceyi (ta­mamen) ihya etmeye denk olur."

Sonra o geceyi izleyen (sondan) dördüncü gece oldu da teravih kıldırmadı. Nihayet, onu takip eden (sondan) üçüncü gece oldu. O, (muhterem) eşlerini ve yakınlarını topladı. Cemâat da toplandı. Ebû Zerr (Radıyallâhü anh) demiştir ki efendimiz o gece, bize kıldırdığı teravihi o kadar uzattı ki biz sahur yemeğini kaçıracağımızdan kork-tuk. Denilmiş ki: Felah nedir? Ebû Zerr (Radıyallâhü anh) : Felah, sahur yemeğini yemektir, diye cevap vermiştir. Ebû Zerr (Radıyal­lâhü anh) demiştir ki; O geceden sonra efendimiz Ramazan ayının kalan iki gecesinde bize teravih namazından hiç bir şey kıldırmadı." [144]

 

İzahı

 

Tirmizi, Ebû Dâvûd, Nesâi, Tahavi, Hâkim ve Beyhaki de bunu rivayet etmişlerdir. Tirmizi ve Ha-k i m    bunun sahih olduğunu da belirtmişlerdir.

Hadisteki 'Kıyam1 kelimesini teravih namazını kılmak anlamın­da terceme ettim. Bir önceki hadisin izahında belirttiğim gibi bu ke­limeyi 'Geceyi ibâdetle ihya etmek' anlamında yorumlamak müm­kündür.

Araplar günleri hesablarken ay sonunu esas alırlar. Onun içindir ki Ebü Zerr (Radıyallâhü anh) Ramazan ayının son yedi gecesini ilkine yedinci, ikincisine altıncı, üçüncüsüne beşinci... de­miştir.

Arabi ayların bazen 29, bazen 30 gün olduğu bilinmektedir. 28 veya 31 olması ihtimâli yoktur. Çünkü Arabi aylar gök ayının ye­nilenmesi esâsına bağlıdır. Şu halde her ayın 29 günü doldurması kesindir. 30. gün şüphelidir. Şüpheli günü hesaba katmamak gerek­tiği için Ebü Zerr (Radıyallâhü anh)'in dediği yedinci gece Ramazanın yirmi üçüncü gecesi, altıncı gere Ramazanın yirmi dör­düncü gecesi, beşinci gece, Ramazanın 25. gecesi, üçüncü gece, Ra­mazanın yirmi yedinci gecesi ve kalan geceler Ramazan'ın yirmi sekiz ve yirmi dokuzuncu gecesi olmuş olur.

Hâl böyle olunca bu hadis, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem)'in Ramazan ayının yalnız yirmi üç, yirmi beş ve yirmi yedin­ci gecelerinde teravih namazını kıldırdığına veya bu geceleri cemaa­ta ihya ettirdiğine, ibâdeti Ramazan'ın 23. gecesi, gecenin üçte biri­sine, 25. gecesi gecenin yarısına ve 27. gecesi şafaka yakın bir zama­na kadar uzattığına delâlet eder.

Ramazan'ın yirmi yedinci gecesi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) muhterem eşlerini ve yakınlarını da teravih namazı için toplamıştır. Büyük bir cemaata teravih kıldırmıştır.

Ebü Zerr (Radıyallâhü anh) yirmi beşinci gecenin tamâ­mını ihya etmek arzusunu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e arzetmiş, efendimiz de yatsı ve teravih namazlarını imamla beraber kılan bir kimsenin sevabının o gecenin tümünü ihya edenin sevabına denk olduğunu müjdelemiştir.

Hadisin :   cümlesinin  mânâsı  budur. Yalnız yatsı namazını imamla beraber kılanın sevabı ise yarım gecenin ihyâsına denk olur. Çünkü Müslim, Mâlik, Ti r-mizi ve Ebü Davud'un Osman bin Affân (Ra-dıyallâhü anh)'dan merfû olarak rivayet ettikleri bir hadîste Pey­gamber  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   şöyle buyurmuştur :

= «Kim yatsı namazını cemaatla kılsa gecenin yarısını ibâdetle ihya etmiş gibi olur. Kim yatsı ve sabah namazlarını cemaatla kılsa bir geceyi ibâdetle ihya etmiş gibi olur.»

Felah: Kurtuluş, mutluluk, zafere kavuşmak, devamlı kalmak ve sahur yemeğini yemek gibi müteaddit mânâlara gelir. Burada son mânânın kastedildiği E b û Z e r r (Radıyallâhü anh) tarafından ifâde edilmiştir. Bu kelimenin mânâsını soran zâtın hadis râvisi Cüb e y r (Radıyallâhü anh) olduğu Ebû Davud'un rivayetinde tasrih edilmiştir.

Suhür: Sahur yemeğini yemektir.

Sahur: Sahur vaktinde yenen yemekler ve içilen içeceklerdir.

El-Menhel yazan şöyle der :

"Teravih namazının camide cemaatla kılınmasının evde kılınma­sından efdal olduğuna hükmeden cumhur bu hadisi delil göstermiş­tir. Bu hadîs Nesâi ve Tabarânİ1 nin Zeyd bin Sâ-b i t    (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettikleri :

-Farz namaz hâriç, en faziletli namaz adamın kendi evinde kıldığı namazdır.» hadisinin hükmünü husûsileştirmiştir. Yâni teravih namazı da farz namaz gibi bu hadisten istisna edilmiştir.

Hadîs, Peygamber  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in teravih na mazını aralıklı üç gece kıldırdığını ifâde eder.

Cumhurun bir delili de Ömer (Radıyallâhü anh)'ın, diğer sahâbilerin ve onlardan sonra gelenlerin teravih namazını camiler­de ve cemaatla kılmalarıdır.

Mâlik, Ebû Yûsuf, Şâfiiler'in bir kısmı ve di­ğer bâzı âlimler Z e y d (Radıyallâhü anh) 'in yukardaki hadisini delil göstererek teravih namazını evde tek başına kılmanın efdal olduğuna hükmetmişlerdir. Tahavi bu kavli î b n - i Ömer, İbrahim Nahaî, İshak bin Süveyd, Urve, Saîd bin Cübeyr, Kasım, Salim, Nâfi ve baş­kalarından naklederek : Bu zâtların hepsi Ramazan ayında evde kıl­mayı imamla kılmaya tercih etmişlerdir. Doğrusu da budur, demiştir. Cumhur ise, yukarıda da anlattığım gibi Z e y d (Radıyallâhü anh)'m hadisini bayram namazı gibi cemaatla kılınması meşru kılı­nan sünnetlerden başka nafilelere tahsis etmiştir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in teravih namazını Me s c i d-i N e b e v i' de   cemaatla kıldığı sabittir. [145]

 

Teravih Namazı Kaç Rekattır ?

 

Teravih namazının rek'at sayısı hususunda âlimler arasında ih­tilâf vardır. El-Menhel yazarı bu ihtilâfı ve her grubun delillerin zikretmiştir.

Hanefî, Şafiî, Hanbelî âlimleri, meşhur kavline göre Mâlik, Dâvûd ve bir çok âlim teravih namazının yir­mi rek'at olduğuna hükmetmişlerdir. Her iki rek'atın sonunda selâm verilmeli ye her dört rek'attan sonra kısa bir istirahat oturuşu ya­pılmalıdır, istirahatlar nedeni ile teravih ismi verilmiştir. Çün­kü TerâulF kelimesi 'Tervîha'nın çoğuludur, Tervîha: Asıl mânâsı : rahatlamaktır. Sonra teravih namazının dört rek'atına bu isim ve­rilmiştir. Çühkü bunun arkasında istirahat için biraz oturulur.

Bu grubun delillerinden birisi Beyhakî1 nin sahih bir is-nad ile es-Sâib bin Yezid (Radıyallâhü anh)'den riva­yet ettiği şu haberdir: "Sahâbîler, Ömer, Osman ve Ali (Radıyallâhü anhüm) devirlerinde teravih namazını yirmi rek'at ola­rak kılarlardı."

T i r m i z i de: Âlimlerin ekserisi, teravih namazının yirmi rek'at olduğuna dâir Ömer (Radıyallâhü anh), A 1 i (Radı-yallâhü anh) ve başka sahâbîlerden rivayetler üzerinde karar kıl­mışlardır, demiştir.

Teravih namazının 8, 10, 16, 24, 34, 36 ve 40 rek'at olduğuna dâir görüşler de vardır.

İbn-i Abdi'l-Berr: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den teravih namazının rek'at sayısı hakkında bir tahdid vâ-rid olmamıştır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) zamanında ve Ömer (Radıyallâhü anh)'m devrinin ilk zamanlarında 8 ve 10 rek'at kılındığına dâir ri­vayetle amel etmek efdaldır. Bundan sonra efdal olanı Ö m er (Ra-dıyallâhü anh), Osman (Radıyallâhü anh ve Ali (Radıyal­lâhü anh) in zamanlarında uygulanan yirmi rek'at olarak kılmaktır, Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) H u 1 e f â - i R â -ş i d i n ' in    sünnetine sıkı sarılmayı emretmiştir, der.

Teravih namazı, yatsı namazı ile şafak'a yakın zaman arasında­ki süre içinde kılınır. Cumhura göre en efdalı yatsının son sünnetin­den sonra ve vitirden önce kılınmasıdır. Hanefiler'e göre te-râvih'in vakti yatsı namazı ile vitir namazı arasıdır.

Teravih namazı diğer namazlardan farksız olduğu için namazın sünnetlerini ve adabını ihlâl edici bir hızla kılınmamalıdır. Bunu ace­le bitirmeye maalesef bâzı imamlar ve bir kısım cemâat âdeta yarı­şırlar. Hattâ bazen tâdil-i erkân bile terkediliyor ki namazın ifsadı­na kadar gidilmiş olur. Allah cümlemize şuur ihsan eylesin.

 

1328) En-Xadr bin Şeyban [146] (Radıyallâhü ank)'den ; Şöyle demiştir:

Ben Abdurrahman (bin AvIVin oğlu Ebû Seleme (Radıyallâhü anhümâ)'ya rastladım ve:

Ramazan ayı hakkında babandan dinlediğin bir hadisi bana zik­ret, dedim. Ebû Seleme (Radıyallâhü anh) : Peki. Babam bana anlat­tığına göre Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) Ramazan ayını anlatarak şöyle buyurmuştur:

«(Ramazan ayı) Öyle bir aydır ki Allah Teâlâ, onun orucunu üze­rinize farz kıldı. Ben de onun kıyamım gecelerini teravih (veya baş­ka ibâdetle ihya etmeyi) sünnet kıldım. Artık kim inanarak ve sırf Allah rızâsını diliyerek orucunu tutar ve gecelerini teravih (veya başka ibâdet) le ihya ederse, anası kendisini doğurduğu gün gibi gü­nahlarından temizlenmiş olur.»" [147]

 

İzahı

 

N e s â i   de bunu rivayet etmiştir.Hadis, Ramazan orucunun faziletini ve gecelerini ibâdetle ihya etmenin sünnet olduğunu, orucunu tutup gecelerini ihya edenin gü­nahlardan temizleneceğini ve anasından yeniden doğan çocuk gibi günahsız hâle geleceğini hükme bağlamıştır.

Hadisin bir kısmı 1326 nolu hadise benzediği için bununla ilgi­li açıklayıcı bilgi edinmek istiyenler oraya müracaat etsinler. [148]

 

174 - Gece İbâdetine Kalkmak Hakkında Gelen  (Hadisler)  Babı

 

Ebû Seleme (R.A.)ın Hâl Tercemesi

Ebû Seleme bin Abdirrahman bin Avf ez-Zühri el-Medeni büyük bir âlimdir. Amr bin Ali, onun adı yoktur, demiş ise de et-Tehzîb'te adının Abdullah olduğu­nu söyleyenler vardır. Bâzıları isminin İsmail olduğunu söylemiştir. Bâzıları da adı ile künyesi birdir, demişler, diye bilgi verilmiştir. Ebû Seleme <R.A.) babasından, Üsâme bin Zeyd (R.A.)'den Ebü Eyyub-ı Ensâri (R.A.)'den ve bir cemaat­tan rivayette bulunmuştur. Kendisinden de oğlu Ömer. ürve. el-A'rac, Satıl. Zührİ ve bir cemâat rivayet etmiştir, İbn-i Sa'd O. sıka, fıkıhçı ve hadisleri çok İdi. El-Hâkim Ebû-Abdillah onun fukaha-i Şeb'adan birisi olduğunu nakletmiştir, der. Hicretin 94. yılı vefat etmiştir. El-Fellâs'ın dediğine göre 104. yılı vefat etmiştir. (Hulasa : 451)

 

1329) Ehû Hüreyre (Radıyallâhü ank)Wen rivayet edildiğine göre; .Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«(Sizden birisi uyuyunca) şeytan geceleyin onun ensesine üç dü­ğümlü bir ip bağlar. O kimse uyanıp Allah'ı anarsa bir düğüm çö­zümlenir. Kalkıp abdest aldığı zaman bir düğüm (daha) çözülür. Na­maza durduğu zaman bütün düğümler çözümlenir. Artık (gece na­mazına kalkan) o kimse, düğümü çözük, hafif, gönlü hoş ve hayra ulaşmış olarak sabahlar. Eğer (Allah'ı anmayı, abdest almayı ve na­maz kılmayı) yapmazsa, uyuşuk, gönlü habis ve hiç bir hayra ulaş­madığı bir halde sabahlar.»" [149]

 

İzahı

 

Mâlik, Buharı, Müslim, Ebû Dâvûd ve Ne-s â i   de bunu benzer lafızlarla rivayet etmişlerdir.

Kâfiye: Bir şeyin kâfiyesi onun sonu demektir. Bu nedenle şiirin sonuna kâfiye denilir. Burada başın kâfiyesi ile boyunun arkası yâ­ni ense kastedilmiştir. Uyuyan adamın ensesine şeytanın düğümlü ip bağlaması hakiki veya mecazı olabilir. El-Menhel yazarı hadîsin zahirini, hakîki mânâya daha yakın görmüştür. Sihirbaz kadınların ipleri düğümlemeleri ve üzerinde bir şeyler söyleyerek üfürmeleri malumdur. Şeytanın da ekserisi kadın olan sihirbazlar gibi ipleri düğümleyip bağlaması mümkündür.

Bu bağlama işi mecazi olabilir. Yani sihirbaz büyülediği kim­seyi etki altında tuttuğu gibi şeytan da uyuyan kişiyi âdeta büyüle-mişcesine ibâdetten ve Allah'ın anmaktan alıkoymak ister.

En-Nihâye yazarı : Maksat, şeytanın uyuyan kişinin uykusunu ağırlaştırması ve uzatmasıdır. Artık sanki onu bağlamış ve üç dü­ğümle düğüm lemistir, der.

Şeytandan maksat İblis olabilir. Bâzıları bunu uzak görerek: İb­lis milyonlarca insanın ensesine ip bağlamayı yetiştiremez, demişler ise de bunun garipsenmemesi gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hak'ın îblis'e bu gücü vermesi mümkündür.

Bâzıları da şeytandan maksat îblis'in avanesi olan şeytanlardır. Artık bu işi herhangi bir şeytan veya her kişiye musallat olan be­lirli şeytan yapar.

Bu hadis Buharı1 nin Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den merfü olarak rivayet ettiği şu hadis'e ters düşmez:

=  «Sen akşam yatağına gireceğin zaman Âyetü'l-Kürsî olan; âyetini sonuna kadar oku. Çünkü bunu okursan Allah tarafından bir muhafız (melek) senin başında devam­lı bekler ve sabaha kadar şeytan sana yaklaşmaz.» Çünkü bu bâb-taki hadîsi mânevi düğümlemeye ve Buhârî1 deki hadisi mad­di yaklaşmaya yorumlamak veya bunun tersine yorum yapmak müm­kündür. Yahut her iki hadîs de maddî yaklaşma ve düğümlemeye veya ikisi de mânevi alanda yorumlanır; Bu takdirde Buhâri'-deki hadîs burdaki hadisi husûsîleştirir. Yâni yatağa girerken Âye-tü'1-Kürsi'yi okuyanlar bu bâbtaki hadîsin hükmünden müstesnadır. Şeytan onların ensesine düğümlü ip bağlayamaz.

Hadîs, kişi, uyandığında Allah'ı anarsa ipin bir düğümünün çö­zümleneceğini bildirmiştir. Allah'ı anmak zikrin her çeşidi ile ger­çekleşir. Ku r a n okumak, Hadis okumak, dini ilimle meşgul ol­mak da buna dâhildir. .

Cünüp adamın uyandığı zaman boy abdesti almadan yalnız ab-dest alması ile düğüm çözülür mü?

Bâzıları hadîsin umumîliğine bakarak : Evet, demişlerdir. Bâzı­ları da: Hayır, demişlerdir. Bunlar derler ki: Uyananların büyük çoğunluğu cünüp olmayıp yapacağı iş abdest almak olduğu için ha­dis abdest almaktan bahsetmiştir. Cünüp ise ancak boy abdesti al­dığı zaman düğüm çözümlenir.

Hadîsteki zem, namaza kalkmaya niyetli olmayan kimseye mah­sustur. Çünkü kalkmaya niyetli olup uyanmayan veya kalkmayı îti-yad edindiği halde her nasılsa uyanamayan kimsenin kalkmışcasına sevap kazandığı ve onun uykusunun kendisi için Allah tarafından verilmiş bir sadaka olduğu Mâlik, Ebû Dâvûd, Nesâi ve B e y h a k i' nin rivayet ettikleri  iş e (Radıyallâhü an-hâ) 'nin merfû hadîsi ile sabittir. [150]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

 

1. Gece uykudan uyanınca Allah'ı anmak, abdest alıp namaz kılmak sünnettir.

2. Bunu yapandan şeytan uzak durur ve bunu yapmak, bol ecir, mutluluk ve gönül hoşluğuna vesile olur.

 

1330) Abdullah (bin Mes'ud) (Radtyallâhü)'den; Şöyle demiştir: Sabaha kadar uyuyan ve (namaza kalkmayan bir adamın bu hâli) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e anlatıldı. Efendimiz: «Bu adamın kulaklarına şeytan işemiştir.» buyurdu." [151]

 

İzahı

 

Buhârî, Müslim ve Nesâî de bunu rivayet etmiş-lerdir. Buhâri' deki metinde :«o adam na-maza kalkmadı.» cümlesi, vardır ve; «kulaklarına ifâdesi yerine kulağına- ifâdesi bulunur.

Müellif hadîsi, bu bâbta rivayet ettiğine göre adam gece nama­zına kalkmıyormuş ve onun bu hâli Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeÜemJ'e şikâyet edilmiştir. Fakat sünnet olan gece namazına kalkmamak yüzünden bu azarlamanın buyurulması hikmeti açık de­ğildir. Bu nedenle Sindi: Bu adamın yatsı namazını kılmadan uyuduğu ve sabaha kadar uyuyakaldığı muhtemeldir. Bu takdirde farz namazı kaçırdığı için bu azarlamanın yapıldığı anlaşılır.

Süfyân-ı Sevri: Bizce bu adam farz namazı kılmayıp uyuya kalmıştır, der.

«Bunun kulaklarına şeytan işemiştir» cümlesinin açıklaması hu­susunda H a t t â b î şöyle demiştir. Bu cümle benzetmek içindir. Adamın uykusunun ağırlığı ve bu hâlinin namaz kılmaktan gaflet etmesine sebebiyet vermesi yönünden, kulağına işenip işitme duy­gusu bozulan kimse gibidir'

T a h a v i de: Bu hâl, şeytanın bu adam üzerindeki tahakküm derecesini ve onun da şeytana olan itaatini ifâde eden bir benzetme cümlesinin anlamıdır, demiştir.

Tı y b î de : Şeytan bu gafil adamın kulağını bâtıl şeylerle doldurmuş ve kulağında hak sözü işitmeye mâni bir sağırlık vermiş­tir, der

Ku r t u b i şeytanın işemesini hakiki mânâsına hamletmekte bir beis yok, demişte.

 

1331) Abdullah bin Aııır (bin el-As) (Radtyallâhü anhiimâ)'dan ri­vayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu. demiştir :

-(Yâ Abdullah!) Sen falan adam gibi olma. O gece namazına kal­kardı. Sonra gece namazına kalkmayı bıraktı.»"[152]

 

İzahı

 

Buhâri. Müslim ve Nesâi de bunu rivayet etmiş­lerdir.

Hadiste  "Falan adam" diye kinaye yoluyla anılan şahsın kim olduğu bilinmemektedir. Muhtemelen bir râvi, o şahsın adını kesin bilmediği veya unuttuğu için bu ifâdeyi kullanmıştır. Yahut Peygam­ber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) adamın kusurunu gizlemek mak­sadıyla ismini zikretmemiştir.

Bâzı âlimlere göre şöyle de olabilir: Abdullah bin Amr (Radıyallâhü anh) evvelce gece namazına kalkmayı itiyad hâline ge­tirdiği halde bilâhare bunu terketmiş, Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) de durumu bildiği için kinaye yolu ile onu uyarmıştır. Yâni onu kastetmiştir.

Hadîs, gece namazına teşvik edicidir. Aynı zamanda şunu da be­lirtir : Gece namazına devam eden bir kimse sonradan bu güzel alış­kanlığı bırakmamalıdır.

Sindi de: "Hadîs şunu ifâde eder: Gece namazına uzun sü­reyi ayırmak, bazen tümünü terketmeye yol açar. Bu sebeple gece namazına normal bir zamanı ayırmak daha uygundur. Nitekim fa­lan adam gece namazına fazla vakit ayırıyordu. Sonra bunu tama­men bıraktı. Sen onun gibi olma. Normal bir süreyi ayır ki bunu sürdüresin.

Bu hadis üzerine Abdullah (Radıyallâhü anh) vefat edin­ceye kadar gece namazına devam etmiştir." der.

 

1332) Câbir bin AbdiUah (RadıyaUâhü anhümâ)'dan rivayet edildi­ğine göre: Resûlullah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Dâvûd (Aleyhisselâm) m oğlu Süleyman (Aleyhisselâm) in ana­sı Süleyman (Aleyhisselâm)'a s Ey oğulcuğum! Gece çok uyuma. Çün­kü geceleyin çok uyumak adamı kıyamet günü fakir bırakır.»''

Not: Seneddeki râvi SÜneyd bin Davud'un ve onun şeyhi Yûsuf bin Mu-hammed'in zayıf oldukları Zevâid'de bildirilmiştir. Suyûtî : İbnü'l-Cevzi bu hadi­si mevzu hadisler arasında zikretmiş ve râvi Yûsuf bin Muhammed bin el-Münke-dir'in hadîsleri terkedildiği için böyle yaptığını söylediğini nakletmiştir.

Sindi : 'Ben derim ki : Ebû Zur'a Yûsuf'un hadîslerini iyi görmüş, İbn-i Adi de onun hadisinde beis olmadığını umduğunu söylemiş,' demiştir

 

1333) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü anhiimâ)'dan rivayet edildi­ğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu demiştir :

«Kim gece çok namaz kılarsa gündüz onun yüzü güzel  (nurlu) olur.»" [153]

 

İzahı

 

Bu hadîsin zevâid türünden olduğuna dâir bir bilgiye rastlama­dım. Bununla beraber müellifin süneninden başka Kütüb-i Sitte'nin her hangi birisinde bulamadım. Bu nedenle zevâid türünden olması kuvvetle muhtemeldir.

Sindi    hadîsin mânâsı ve sıhhati konusunda şöyle der: "Hadîsin mânâsı şudur: Gece namazına devam eden ve bunu bol yapanın yüzünde ibâdet nuru ve kabul belirtisi görülür. Mâne­vi bir güzellik belirgin olarak müşâhade edilir. Hadîsin mânâsı Fe­tih sûresinin son âyetindekj :«Onlar, yüzlerindeki secde izi ile

tanınırlar.[154] nazm-i celîle uygundur. Müslümanlardan çok kim­se, gece namazına devam edenleri yüzlerindeki nurla tanır. Hulâsa, hadisin mânâsı mezkûr âyete uygunluğu ve teheccüd namazına de­vam edenlerin yüzünde belirgin olarak bulunan nurun müşahede edilmesi ile sabittir. Lâkin hadîs hafızları bu hadîsin bu metinle sa­bit olmadığını söylemişlerdir.

E1-Hâk i m : 'Râvi Sabit bin Musa, Kadı Se­rik bin Abdillah'in yanına girmiş. Şerik bu sıra­da bir hadîsin metnini senedi ile beraber zikretmek üzere :söylüyormuş. Hadîsin senedini bitirmiş, sıra hadîsin metnini söyle­meye geldiği anda Şerîk, Sabit'in yüzüne bakmış, yüzü­nün teheccüd namazı nedeni  ile nurlu olduğunu belirtmek  üzere;

"Gece çok namaZ klIanm yüzü gündüz güzel ve nurlu olur." demiş.    Sabit    ise bu sözün hadîs olduğunu zannetmiştir, demiştir.

Beyhaki de, Muhammed bin Abdirrahman bin Kâmil' den tahriç ettiğine göre Muhammed şöyle demiştir:

Ben   Muhammed   bin   Abdillah   bin   Nümeyr'e: — Sabit   bin   Musa   hakkında ne dersiniz? dedim. Ken­disi :

—  Sabit,    faziletli, sâlih ve ibâdetle tanınmış bir hadîs şey­hidir, diye cevap verdi. Ben :

—  Bu hadîsine ne dersiniz? dedim. Kendisi :

—  Bu hadis, S â b i t' in    bir galatıdır. Fakat bundan başka galat olması sanılan hiç bir hadîsi yoktur. Hadîs imamları  bu  ha­dîsin bile bile değil, yanılma sonucu mevzu bir hadîs olduğu yolun­da ittifak etmiş gibidirler. Yalnız e I - K u d a î,    Müsnedü'ş-Şihâb'-ta bunlara muhalif kalmak hadîsin    Sabit    olduğu temayülünü göstermiştir, diye cevap verdi."

 

1334) Abdullah [155] bin Selâm (Radıyallâhü anh)'den; Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhive Sellem), (hicrette) Medine'ye geldiği zaman halk hızla O'na gittiler ve : Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) geldi, denildi. Ben de O'na bakmak için halk arasında geldim. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yüzüne dikkat-la baktığım zaman O'nun yüzünün yalancı yüzü olmadığını bildim < = böyle tanıdım.) İlk sözü şu oldu i

-Ey insanlar! Selamlaşmayı yaygmlaştırınız, yemek yediriniz, geceleyin halk uyumuşken siz namaz kılınız. (Böyle yaparsanız) se­lâmla cennete girersiniz.»" [156]

 

İzahı

 

Tirmizİ ve Hâkim de bunu rivayet ederek Buharı ve    Müslim    şartı üzerine sahih olduğunu söylemişlerdir.

Abdullah bin Selâm (Radıyallâhü anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i görür görmez mübarek yüzünün bir yalancı yüzü olmadığını sezmiştir. İbâdetine düşkün ve gece nama­zına devam eden mü'minlerin yüzleri nurlu olur da Fahr-ı Kâinat efendimizin büyüklüğü, yüceliği, üstün risâlet nuru O'nun mübarek yüzünden fışkırmaz mı? Ne mutlu o nurlu yüzü görmek şerefine mazhar olmuş olan Ashab-ı Kiram'a. Ey Yüce Allah! Bizlere de ölüm­den sonra o mübarek yüzü görmek nimetini ve şefaatini nasip eyle.

Hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), mü'minlerin selamlaşmayı yaygınlaştırmasını, yemek yedirmesini (bilhassa fakir­leri kollamasını) ve gece namazına kalkmasını emretmiş ve bunları yapanların, selâmlanarak cennete  gireceklerini müjdelemiştir.

Hadisin : =  «Selâmla cennete girersiniz.cümlesinden maksat melekler tarafından selâmlanarak veya birbiçj-nizle selâmlaşarak veyahut selâmetle cennete girersiniz. .

Sindi    bu hadîsin Furkan sûresinin 63, ö4. 67 ve 75 nci rine uygun olduğunu şöyle anlatır:

H;ıtlisin; -Selamlaşmayı yuygınlaştırınız. "ve câhiller onlara takıldıkla

rı zaman selâmetle derler.[157]  âyetine işarettir. Hadisin : «ve onlar kt  mallarını harcadıkları /.a

man ne israf  ne de darlık e do ı ler. Eunun arasında mutedil bir, hal de bulunmuş olurlar.[158] âyetine işarettir. Hadisin :   «ve gece namazını kılınız...» cümlesi : «ve onlarki secde edici ve ayakta ibâdet edici olarak Rabları irin gecelerler.[159] âyetine işarettir. Hadisin : «Selâmla cennete girersiniz...» cümlesi; .— "^te onlar, sabırlarına karşılık, yüksek köşklerle mükâfatlanacaklar ve ora­da bir sağlık ve selâmet duâsıyla karşılanacaklardır.[160]âyetine işarettir. [161]

 

175 -  Eşini Geceleyin  (Namaz İçin) Uyandıran Hakkında Gelen (Hadisler) Babı

 

1335) Ebû Saîd(-i Hudrî) ve Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhümâ)'datı rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyur­muştur :

«Geceleyin adam uyandığı, eşini uyandırdığı ve ikisi iki rek'at namaz kıldıkları zaman :    'Ve Allah'ı çok anan erkeklerden ve kadınlardan'   (sayılırlar.  Onlar arasında) yazılırlar.-"

 

1336) Ebû Hüreyre (Radjyallâhü anhyâen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Geceleyin (uykudan) kalkıp namaz kılan, eşini de uyandırıp na­maz kılmasına vesile olan adama Allah rahmet eder (veya rahmet eylesin.) Eğer eşi kalkmamazlık ederse yüzüne su serpsin. Geceleyin (uykudan) kalkıp namaz kılan ve eşini uyandırıp namaz kılmasına vesile olan kadına da Allah rahmet eylesin (veya rahmet eder.) Eğer eşi kalkmamazhk ederse yüzüne su serpsin.»" [162]

 

İzahı

 

İlk hadisi, Ebû Dâvûd, Nesâi,1 îbn-i Hibbân ve   e 1 - H â k i m   de rivayet etmişlerdir.

Hadis, bir adamın uyanıp eşini de uyandırması ve ikisinin iki­şer rek'at namaz kılması hâlinde ikisinin de hadîste anılan âyetle övülen zümreye dâhil olacaklarını bildirir. Kadın uyanıp eşini uyan-dırırsa veya ikisi de kendiliğinden uyanırlarsa yahut bir başkası iki­sini uyandırırsa hüküm aynıdır. Yâni erkeğin, eşini uyandırması şart değildir. Gaye eşlerin gece namazına kalkmalarıdır. Genellikle er­kekler, eşlerini gece namazına kaldırdıkları için hadisteki ifâde böy­le buyurulmuştur.

Hadîs, gece namazına kalkan eşlerin asgarî ikişer rek'at namaz kılmaları hâlinde Ahzab süresinin 35. âyetinde övülen mü'minler zümresine girmiş olacaklarını müjdeliyor. Mezkûr âyette mü'minlerin övgüye lâyık meziyetleri sıralanıyor ve sonunda:

= ... «ve Allah Teâlâ'yı çokça zikreden erkekler ve zikreden ka­dınlar için Allah Teâlâ bir mağfiret ve büyük mükâfat hazırlamış­tır.» buyuruluyor.

El-Menhel yazarı: Âllarfı zikretmekten maksat belirli bir zikir değil umumi mânâdaki zikirdir. Teşbih, hamd, kelime-i tevhîd, istiğ­far, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemKe salât ve selâm ge­tirmek, Allah Teâlâ'nın yaratıklarında tefekkür etmek, Kur'an, ha­dîs ve fıkıh okumak şâir dinî ilimlerle meşgul olmak bu anlama dâ­hildir. Zikrin çokluğu şahıslara göre değişir. Günlük olarak avam tabakası için zikrin asgarisi 300, tasavvuf ehli için en az 12.000 defa zikretmektir. Arifler için ise Allah'tan başka şeylerin onların kalbini meşgul etmemesidir. [163]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

 

Hadîs gece ibâdetine, hayır işlerinde yardımlaşmaya ve Allah Te­âlâ'yı bol bol zikretmeyi teşvik eder.

İkinci hadîsi Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn-i Hibbân, Hâkim   ve   Beyhaki   de rivayet etmişlerdir.

Hadîs, gece namazına kalkan ve eşini uyandırıp onun da namaz kılmasına vesile olan erkek ve kadının ilâhî rahmete müstahak oldu­ğunu müjdeler. Hadîs, duâ mâhiyetinde olabilir. Yâni böyle yapana Allah rahmet eylesin.

Hadîs, eşin gevşeklik etmesi hâlinde yüzüne su serpilmesini tav siye eder. Çünkü su serpilmesi kalkmaya yardımcı olur.

Evden birisinin ev halkını gece namazına kaldırması teşviki ha­disten çıkarılabilir. Nitekim E b ü    Davud'un    ilk hadis rivayetinde; «karısını» ifâdesi yerine;«ev halkını  ifâdesi vardır. [164]

 

İkinci Hadîsin Fıkıh Yönü

 

1. ölülere rahmet okunduğu gibi dirilere de rahmet okumak meşrudur.

2. Gece namazına kalkmak ve başkasını kaldırmak ilâhi  rah­mete mazhar olmaya vesile olur. Gece namazına önce kişi kalkmalı ondan sonra başkasını teşvik etmelidir.

3. Uyuyan kimseyi nafile namaz için uyandırmak meşrudur.

4. Hayır yapmada gevşeklik edeni tahrik ve teşvik etmek meş­rudur. [165]

 

176  - Kur Anı Güzel Sesle Okumak Hakkında Bir Bâb

 

1337) Abdurrahman bin es-Sâib[166] (Radtyallâhü ankümâ)'ûan; Şöyle demiştir :

Sa'd bin Ebî Vakkas (Radıyallâhü anh) gözü kapanmış iken bi­ze (misafir olarak) geldi. Ben (yanına varıp) selâm verdim. 'Sen kimsin? diye sordu. Ben (kim olduğumu) ona söyledim. Bunun üze­rine ı Merhaba kardeşimin oğlu! Kur'an-ı güzel sesle okur olduğunu haber aldım. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i şöyle buyu­rurken işittim, dedi.

-Şüphesiz bu (yüce) Kur'an, tesirli olarak inmiştir. Artık onu oku­duğunuz zaman ağlayınız. Ağlamanız gelmezse ağlamaya çalışınız. Onu okurken sesinizi güzelleştirmeye gayret ediniz. Kim Kur'an'ı gü­zel sesle okumaya gayret etmezse bizden değildir.Bunun senedinde bulunan ve adı İsmail bin Râfi' olan Ebû Râfi'in zayıf ve terkedilmiş bir kişi olduğu Zevâid'de bildirilmiştir. [167]

 

İzahı

 

Zevâid türünden sayılan bu hadîsin Peygamber (Sallallahü^ Aley­hi ve Sellem)'e âit metnin son kısmı olan;  cümlesinin bir benzeri olan: hadisini   Ebû Dâvûd   ve   Tahâvi   rivayet etmişlerdir.

Hazan ve Hüzün: Üzülmek, üzmek ve üzüntü gibi değişik mâ­nâlara gelir.    Burada kastedilen mânâ kalbi mahzun eden ve gözü

yaşartan, demektir. Hadîsin; cümlesinden kastedilen mânâ şu olmuş olur. Kur'an, kalbi mahzun eden ve gözü yaşar­tan bir özellikle inmiştir. Mânâsını düşünerek ve huşu içinde oku­yan kimseye etki yaparak kalbini mahzun eder ve okuyucusunu ağ­latır.

Tagannî: Nağme ile söz söylemektir. Burada tağanni ile kaste­dilen mânâ, nağme ile    Kur'an    okumak değildir. Buradaki tağanni ile neyin kastedildiği hususunda âlimlerin söylediklerini el-Menhel'den naklen bilginize sunacağım: El-Menhel yazarı "Kıraat-ta tertU'in müstehabhğı" babında mezkûr hadîsin açıklamasını ya­parken şöyle der:

"Hadîsin mânâsı şudur: 'Kur'an'ı ağır ağır ve tecvid kaidele­ri ıe uygun fj'iarak ve sisini güzelleştirerek okumak gerekir. Böyle yapmayan kimse bizim mükemmel yolumuzun mensuplarından değil­dir.'

Tağannî'den maksat sesi güzelleştirmek ve Kur'an'ı ağır ağır okumaktır ki buna tertîl denir.

Bâzıları.- Tertil, Kur'an'daki harflerin mahreçlerine ve tecvid kai­delerine riâyet etmektir, demişlerdir.

Bir kısım âlimler.- Tağannî'den maksat Kur'an'ı açıktan ve yük­sek sesle okumaktır, demişlerdir.

Tağanninin, Allah'ın azametini düşünerek ve korku duygusuyla okumak, Kur'an okumakla kederleri dağıtmak olduğu da naklolun-muştur.

Bir kısmı da tağannîyi istiğna anlamında yorumlamışlardır. Yâ­ni Kur'an dünya menfaatına âlet edilmemelidir. Okuyucu tok gözlü ve müstağni davranmalıdır.

İb n ü'l-Ce vzi' nin nakline göre Şafii: Tağannî te­sirli ve göniün hüzün duyacağı tarzda okumaktır, demiştir.

Tağannî başka şekillerde de yorumlanmıştır. En yakın ve mü­nâsibi, harfleri ihlâl etmemek şartıyla güzel sesle okumak yorumu­dur.

Turbeşti, Tağannfnin müstağni olmak anlamıyla yorum­lanmasını tercih ederek: 'Hadisin mânâsı; Tağanni etmeyen kişi, bi­zim sünnetimizin ehlinden ve işimizde bize uyanlardan değildir de­mektir. Bu ise bir tehdit mâhiyetini taşır. Halbuki Ümmet-i Muham-mediyye arasında ittifak vardır ki Kur'an okuyucusu sesini güzelleş-tirmese bile sevap kazanır. Şu-halde sevap kazanmasına rağmen na­sıl tehdide mâruz kalır?' demiştir.

Tahavî    de    Turbeştı" nin    görüşünü tercih etmiştir.

EI-Fetih yazan : 'Kur'an okunurken sesi güzelleştirmek ve sesi güzel olanı tercih etmek hususunda bir ihtilâf yoktur. Delillerinden çıkarılan sonuç şudur:   Kur'an'ı güzel sesle okumak matlubtur. Eğer okuyucunun sesi güzel değil ise gücü nisbetinde sesini güzelleştir­meye çalışmalıdır, der.

Hadîs, Kur'an-ı Kerîm okurken sesi güzelleştirmenin meşruluğu­na delâlet eder. E 1 - H â f ı z ' in dediği gibi bu hususta âlimler müttefiktir. [168]

 

Nağme Ve Musikî Makamla Kur'an Okumak

 

1. Mâlik   ve âlimlerin ekserisine göre nağme ve mûsiki ma­kamlarla Kur'an okumak mekruhtur.    Çünkü Kur'an'ı huşu içinde mânâsını düşünerek ve kalbi mahzun edecek gözleri yaşartacak şe­kilde okumak gerekir.

2. Ebû   Hanîfe   ve seleften bir cemâat hadîslerin zahiri­ne hükmederek nağme ile okumak caizdir, demişlerdir. Bunlar der­ler ki, nağme ile okumak daha çok kalbi mahzun eder, dikkatla din­lemeye sebep olur.

El-Fetih yazarı şöyle der:

<w"ur'an'ın nağme ile okunmasının câizliği hususunda selef âlim­leri arasında ihtilâf vardır. Mâ1iki1er' den Abdülvahhab, böyle okumanın haramlığına Mâ1ik' in hükmettiğini nakletmiş-tir. Ta bari, Mâverdi ve Hanbeliler' den İ b n - i Hamdan   bu kavli bir ilim cemaatından nakletmiştir.

M â 1 i k î 1 e r' den, İbn-i Battal, Iyâz ve Kur-tubî, Şâfiîler' den Gazâlî ve Mâverdî, Hane­fi 1 e r' den e z - Z a h î r e sahibi gibi bir cemâatin bunun mek-ruhluğuna hükmettikleri naklolunmuştur. Hanbeliler1 den bir kısım âlimler de böyle hükmetmişlerdir.

İbn-i Battal, bunun câizliğini Sahâbilerden ve tabiiler­den bir cemaattan nakletmiştir. Şafiî' nin kesin kavli de budur. Tahavi   de   Hanefîler' den   bu kavli nakletmiştir.

Yukarda anılan ihtilâf, nağme ile okunurken harflerin, mahreç­lerinden çıkarılmasına riâyet edilmek şartına bağlıdır. Çünkü Kur'-an'm tek bir harfi tağannî yüzünden ihlâl edilirse bunun haramhği hususunda âlimler ittifak halindedirler.

Nevevi,et-Tibyân'da: Uzatma nedeni ile kıraat sınırı aşıl­madıkça Kur'an'ın okunuşunda sesin güzelleştirilmesinin müstahab-lığına âlimler ittifakla hükmetmişlerdir. Bu sınır aşılırsa, hattâ tek bir harf fazla veya noksan okunursa o okuyuş haramdır.

Tağanni ile okumaya gelince, Şafiî bir yerde mekruh oldu­ğunu, başka bir yerde bunda beis olmadığım söylemiştir. Şafii'-nin arkadaşları demişler ki, Şafiî' nin bu iki fetvası arasında ihtilâf yoktur. Çünkü bu fetvalar ayrı ayrı hallere aittir. Şöyle ki; ta­ğanni yüzünden kıraat sınırı aşılırsa haramdır, asılmazsa haram de­ğildir. Nitekim Mâverdi' nin Şafiî' den olan rivayetine göre tağannî ile okunduğu zaman bâzı harflerin mahreçlerinden baş­ka bir yerden çıkmasına sebep olursa haram olur. Hanbeliler'-den  İ bn-i   Hamdan   da bu kavli nakletmiştir.'

El-Menhel yazarı yukardaki nakilleri daha ayrıntılı naklettikten sonra şöyle der:

Hulâsa yukarda verilen malûmattan şu sonuç alınıyor: Zamanı­mızın okuyucularının ekserisinin yaptığı gibi kıraat kaideleri ve tec-vid usulü dışına çıkılarak okumak haramdır. Bunda âlimlerin itti­fakı vardır. Harflerin mahreçlerine riâyet edilmeden fazla uzatma ve nağmelerle harfleri ziyâde veya noksan yaparak Kur'an okumak ve böyle okuyuşu dinlemek haramdır." [169]

 

Hadisin Fıkıh Yönü

 

1. Kur'an-ı Kerim'i kalbi mahzun edici ve gözleri yaşartıcı bir eda ve seda ile okumalı.

2. Kur'an-ı Kerim'i okurken ağlamalı, ağlamak gelmediği tak­dirde, gelmesi için kişi kendini zorlamalıdır.

3. Kuranı okurken  sesi güzelleştirmelidir.  Ancak kıraat usû­lünü ve âdabını ihlâl edici tağannî ile okumamalı.

 

1338) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seİlem)'m zevcesi Âişe (Ra-dtvallâkii- anhâ) 'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken bir gece yatsıdan sonra (Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanı­na gitmekte)  geciktim. Sonra gittim. Bana :

—  «Nerede idin?» diye sordu. Ben :

—  Senin ashabından bir adamın Kur'an okuyuşunu dinliyordum. Onun okuyuşunun ve sesinin mislini hiç kimseden işitmedim, dedim. Aişe (Radıyallâhü anhâ) demiştir ki, bunun üzerine efendimiz o sa-hâbîyi dinlemek için kalktı. Ben de Onunla beraber kalktım. (Gidip onu dinledikten)  sonra Efendimiz bana dönerek şöyle buyurdu:

Bu, Sâiim mevlâ Ebî Huzeyfe'dir. Allah'a hamd olsun ki bunun mislini benim ümmetimde kılmıştır.Bunun senedinin sahih ve ricalinin sıka oldukları Zevâid'de bildiril­miştir. [170]

 

İzahı

 

Hadîs, zevâid türündendir. Kadının, erkeğin Kur'an okuyuşunu dinlemesinin caiz olduğuna delâlet eder. (Ancak fitne tehlikesi var­sa caiz olmadığı malûmdur.)

Hadîs Kur'an'ı güzel sesle okumanın övgüye lâyık bir meziyet olduğuna ve Salim (Radıyallâhü anhJ'ın Peygamber (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem)'in takdirine mazhar olduğuna delâlet eder.

Salim (R.A.)'ın Hâl Tercemesi

Salim Mevlâ Ebi Huzeyfe bin Utbe bin Rabia bin Abdi Şems (R.A.) aslen İranlıdır. Salim bin Makıl olarak da anılır. Bedir ehlinden olup kadir ve kıymeti büyük olan meşhur bir sahâbidir. Sabıkin-i Evvelindendir. Yâni ilk müslümanlar-dandır. Ensâr-ı Kiram'dan bir kadının azadlısıdır. Ebû Huzeyfe'nin mevlâsı yâni azadlısı değildir. Ebû Huzeyfe (R.A.) onu evlâd aldığı, sonra evlâd edinme ya­saklandığı için ona mevlâ Ebi Huzeyfe denmiş. Ebû Huzeyfe oğlu denmemiştir. Seçkin ve büyük sahâbilerdendir. Ebû Huzeyfe onu evlâd edindiği İçin Kureyşlten, aslen İranlı olüuğu için acemden, hicret şerefine mazhar olduğu için muhacirler­den, ve Ensâr'dan bir kadının mevlâsı olduğu için Ensâr'dan sayılırdı.

Kurrâ'dan sayılır. Çünkü Buhâri ile Müslim Abdullah bin Amr bin el-As (R.A.)'dan Peygamber (S.A.V.)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir : =«Kur'an-ı (şu) dört kişiden alınız (= onlardan öğreniniz), ibn-i Mes'ud, Sa­lim Mevlâ Ebî Huzeyfe, Übeyy bin Ka'b ve Muâz bin Cebel (R.A.)'den.»

Salim Ebû Bekir (R.A.) devrinde vuku bulan Yemâme savaşında şehid ol­muştur. (El-Menhel: Cild 4, Sah. 306)

 

1339) Câbir (Radıyallâkü anh)'âen rivayet edildiğine göre: Resûlul-]ah (Sallallahü Aleyhi ve Sellent), şöyle buyurdu, demiştir :

«Kur'an okurken sesini işittiğiniz zaman Allah'tan korktuğu ka­nısına vardığınız adam şüphesiz Kur'an'ı en güzel sesle okuyanlar­dandır.Râvi  İbrahim bin ismail'in ve kendisinden rivayet eden Abdullah'ın zayıflığı sebebi ile senedin zayıflığı Zevâid'de bildirilmiştir. [171]

 

İzahı

 

Bu hadîs de zevâid türündendir. Hadîsten kastedilen mânâ şu­dur : Kur'an'ı okurken sesi güzelleştirmekten gaye okuyuşun gönül­lere korku vermesidir. Kur'an okurken ilâhî korku duyduğunu zan­nettiğiniz kimse şer'an matlub olan güzel okuyuşu gerçekleştirmiş sayılır.

 

1340) Fadâla bin Ubeyd (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Sesi güzel cariyenin sesini efendisi nasıl iyice dinliyorsa güzel sesle Kuranı açıktan okuyan adamın sesini Allah Teâlâ daha iyi dinler.İsnadının hasert olduğu Zevâid'de bildirilmiştir. [172]

 

İzahı

 

Bu hadîs de zevâid türündendir.

Kayna: Câriye demektir. Sıhah'ta: Kayna, şarkıcı olsun, olma­sın câriye demektir. Bâzıları nağme ile söyleyen cariyeye mahsus­tur, demişler ise de böyle değildir, denmiştir.

Sindi, Kaynâ'mn güzel sesle söyleyen yâni şarkıcı câriye anlamına alınmasına taraftar olmuş ve bu hadîs de şarkıcı câriye anlamını teyid eder, demiştir.

El-Müncid yazarı: Kayna, şarkıcı câriyedir, demiştir.

Hadîs, câriye sahibinin, hararetle ve zevkle cariyesinin sesini dinlemesini Örnek vermiştir. Cariyenin sesi güzel olmazsa efendisi ondan hoşlanmaz ve dinlemez. Fakat sesi güzel olan câriye anlamı alınırsa örnek oluşu açık olur.

Hulâsa kastedilen mânâ şudur: Adam şarkıcı cariyesinin sesin­den nasıl hoşlanıyor ve şarkı okuyuşu makbule geçiyorsa Kur'an'ı gü­zel sesle okuyan mü'min açıktan Kur'an okuduğu zaman Allah Teâ­lâ o câriye sahibinden daha hoşlanır ve onun makbulüne geçer. Tabiî Allah'ın dinlemesi ve hoşlanması hakiki mânâda değildir. Bundan maksat Allah katında makbul olması ve bol mükâfatla karşılanma­sıdır.

 

1341) Kim Hüreyre  (Radıyallâhü atıh)\iex\;  Şöyle demiştir: Resûlullah   (Sallallahü Aleyhi  ve Sellem)   mescide girdi  ve  bir adamın Kuran okuduğunu işitti. Bunun üzerine:

-Bu   (okuyucu)  kimdir?» diye sordu. Abdullah bin Kays   (Radı-yallâhü anh)'dir denildi. Efendimiz:

-Gerçekten bu adama Dâvûd (Aleyhisselâm)'ın nağmelerinden bir nağme verilmiştir.» buyurdu."

Not : Zevâid'de şöyle denmiştir : Ben derim ki bu hadîsin aslı Buhâri ve Müslim'de Ebü Musa (R.A.)'ın hadisindendir. Müslim'de ayrıca Büreyre (R.AJ'ın îıadisindendir. Nesâî'de ise Âişe (R.AJ'ın hadisindendir. Ebü Hüreyre (R.AJ'ın hadisindeki isnadın ricali sıka zatlardır. [173]

 

İzahı

 

Mizmar : Mûsikî âletidir. Zurna ve ney gibi üflenen ve ses veren âlet kısmıdır. Güzel ses mânâsında kullanılır. Burada kastedilen mâ nâ güzel ses, eclâ ve sedadır. Hadisteki 'Âl-i Dâvûd' tâbirinden mak sat, Dâvûd (AleyhisselâmJ'ın bizzat kendisidir. Onun yakın lan değildir. Çünkü kendisinin güzel sesi meşhurdur. Yakınlarının da güzel sesli oluşları meşhur değildir.

Buharı" nin    rivayeti şöyledir :

 

1342) Berâ bin Azib (Radtyaîlâhü an Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

-Sesini güzelleştirmek suretiyle Kur'an     (okuyuşunu)     süsleyiniz.»" [174]

 

İzahı

 

Ebû Dâvûd, Nesâi, Dâremi ve Beyhakî de bunu rivayet etmişlerdir. Hadîsin zahirine göre mânâ şöyledir: Kur'-an'ı seslerinizle süsleyiniz. Bundan maksat ise Kur'an-ı Kerîm'i süs­lemek değil, sesi güzelleştirmek suretiyle okuyuşu süslemektir. Çün­kü güzel söz güzel sesle okunduğu zaman daha etkili olur. Nitekim e 1 - Hâkim' in    merfü olarak    Berâ     (Radıyallâhü anhj'den yaptığı bir rivayet şöyledir:

=  «Kur'an'ı (güzel) seslerinizle güzelleştiriniz. Çünkü güzel ses Kur'an'm güzelliğini artırır.»

El-Menhel yazan bu hadîsin açıklaması bahsinde şöyle der:

"Bâzıları  bu hadîsin ters çevrilmiş olduğu görüşünü beyan et­mişlerdir. Bunlara göre hadîsin aslı:

 ij =  «Kur'an'Ia sesinizi güzelleştiriniz.» sebep de

Kur'an'ı Kerim'in sesle güzelleştirilmesi değil, sesin Kur'an-ı Kerîmle güzelleştirilmesinin uygunluğudur.

H a t t â b i şöyle der: 'Hadîs imamlarından böyle yorum ya­panlar vardır. Onlara göre hadîs ters çevrilmiştir. Bu çeviri Arap dilinde mevcuttur. Meselâ Araplar : Deveyi suya arzettim derler. Mak­satları ise suyu deveye sunmaktır.. $ u'b e ' den    rivayet edildiğine göre: Eyyûb  beni bu hadîsi; şeklinde rivayet etmekten menetmiştir, demiştir. Hadîsi: şeklinde rivayet ederek doğrusu budur, diyenlerden birisi de    Ta1h â ' dır. Doğrusu budur.

H a t t â b î, daha sonra hadîsin; şeklinde olan rivayeti senedi ile beraber zikretmiştir.

Hadîsi zahirine göre bırakmak daha iyidir. Çünkü H â k i m ' in rivayet ettiği B e r â (Radıyallâhü anhJ'ın merfû hadisinde yukar­da da işaret ettiğim gibi güzel ses Kur'an güzelliğini arttırır. Bun­dan önceki hadis de bunu teyîd eder. [175]

 

177 - Gece Hizbine Uyanmayan Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

Hizb: Kişinin âdet edindiği kıraat veya namaz yahut zikirdir.

 

1343) Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Salhllahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

* (Gece) hizbini veya bir kısmını yapmadan uyuyakalıp bunu sa­bah namazı ile öğle namazı arasında (ki vakitte) okuyan kimse için geceleyin okumuş gibi  (sevap)   yazılır.»"

 

1344) Ebird-Derdâ (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi,ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Geceleyin kalkıp (nafile) namaz kılmak niyeti ile yatağına gi­ren ve sabah  (namazı zamanın) a kadar uyuyakalan kimse için niyet ettiği namazdn sevabı)   yazılır ve onun uykusu, Rabbı tarafın dan kendisine   (verilen)  bir bağış olur.-" [176]

 

İzahı

 

Ömer    (Radıyallâhü anh) 'in hadisini    Ahmed,    Müslim, Ebû    Dâvüd,    Tirmizi    ve    Beyhaki    de rivayet etmiş­lerdir. NesâI de merfü ve mevkuf olarak rivayet etmiştir.Ti rmizi    hadisin hasen - sahih, Nevevi de sahih olduğunu söy­lemişlerdir

Geceleyin âdet edindiği hizbinin tamâmını veya bir kısmını oku-yamayıp uyuyakalan bir kimse okumadığı hizbinin tamâmını veya kalan kısmını sabah namazı ile Öğle namazı arasındaki süre içinde okuyan kimsenin geceleyin okumuşcasına sevap kazandığı müjde­leniyor. Bu sevap Allah Teâlâ'nın bir ikramıdır. Tabiî bu ikram, uy­kusu ağır bastığı veya kalkmasına engel olan bir özürün doğması nedeni ile hizbini okuyamayan ve yatağına girdiğinde kalkmaya ni­yetli ulana mahsustur.

Hadis, gece hizbini itiyat etmenin ve uyuyakalmak veya başka bir mazeret dolayısıyla hizbini kaçıran bir kimsenin bunu kaza et­mesinin meşruluğuna delâlet eder. Bu hususta imamlar ihtilâf etmiş­lerdir. Şöyle ki :

l. Ebû    Hanif e    ve    Ebû    Yûsuf'a    göre gece nama­zını veya ratip nafileleri kaçıran kimsenin bunu sabah namazı  (gü neş doğup bir mızraH boyu kadar yükseldikten sonraki vakit) ile öğ­le vakti arasındaki süre içinde kaza etmesi müstahabtır.    Bunların delili bu hadistir.

2. Şafii, Hanefîler' den Muhammed ve bir ri­vayete göre Ahmed bin Hanbel bunu gündüz kaza et­menin müstahab olduğunu söylemişlerdir. Bunların delili M ü s-1 i m ' in  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'den rivayet ettiği şu mealde ki hadistir :

"Bir ağrı veya başka nedenle Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gece namazını kılamadığı zaman gündüz on iki rek'at nafile kılardı."

Bu hadîste gündüz kelimesi mutlaktır. Yâni öğle vaktinden ön­ce veya sonra kaydı koşulmamıştır

3. Mâlik ilere göre uykunun ağır basması #ibi bir ne­denle gece namazını kaçıran kimse sabah namazından Önce hatırlar­sa hemen kılar. Sonra namazını kılar. Sabah namazından sonra ha­tırlarsa veya daha önce hatırladığı halde sabah namazından önce kıl­mazsa, sabah namazından sonra kaza etmez.

Ebü'd-Derdâ (Radıyallâhü anhj'ın hadîsini N e s â i ve Hâkim de rivayet etmişlerdir. Ayrıca Mâlik, Ebû D â -vûd, Nesâi ve Beyhaki, Âişe (Radıyallâhü anhâ) '-dan merfü olarak ve şu metinle rivayet etmişlerdir.

= «Geceleyin namaz kılmak âdeti bulunan ve uyuyakalıp bunu kaçıran her kişi için o namazın sevabı vardır. Ve onun uykusu ona bir sadaka olmuş olur.»

Yâni gece namazını itiyat edinen ve uykunun ağır basması yü­zünden bunu kaçıran kimse sonra kaza etmezse o namazın sevabını almış olur. Ancak her hayır en az on kat arttırıldığı halde bu katla­ma sevabını alamaz. Şayet sonradan kaza ederse bu artıştan da ya­rarlanmış olur. Onun uykusu da Allah tarafından ona verilen bir bağış olmuş olur.

Hadis gece namazına kalkmaya ve buna niyetlenmeye teşvik eder. Bir hayra niyetlenip bir dünya meşguliyeti engeli olmaksızın başka bir mazeret dolayısıyla bu hayrı gerçekleştiremeyen kimsenin onu gerçekleştirmiş gibi sevap kazandığı sonucu da hadîsten çıka­rılır. [177]

 

178 - Kur'an'ın Kaç Günde Hatmedilmesinin Müstahab Olduğu Hakkında Bir Bâb

 

1345) Evs bin Huzeyfe[178] (Kadıya!tâhü a>th)\\vı\\ Şöyle demiştir: Biz, Sakîf hey'eti içinde (Medine'ye) Resûluliah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in yanına geldik. Hey'et   el-Ahlaf'ı Muğîre bin Su'be

(Radıyallâhü anh)'a misafir etti. Resûluliah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de Benî Mâlik'i kendisine âit bir çadıra yerleştirdi. Resûluliah

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem), artık her gece yatsı namazından son­ra yanımıza gelir ve ayakları üzerinde dikilerek bizimle konuşurdu.

(Ayakta yorulduğu için) sırayla ayaklarını dinlendirirdi. (= Vücû­dunun ağırlığını bir ayağına verir, biraz sonra diğer ayağına verirdi.) Konuşmasının ekserisi, kavmi olan Kureyş'ten başına gelen şeylere aitti ve şöyle buyururdu :

«Bizim hicretten önceki hâlimiz ile hicretten sonraki hâlimiz bir değildir. Biz hicretten önce zayıftık, hakarete mâruz kalırdık. Biz Medine'ye çıktıktan sonra bizimle onlar (Mekke müşrikleri) arasın­da savaş (her iki taraf için mukadder olan) nasibleri cereyan edi­yordu. Biz onlara galebe çalıyoruz, onlar bize galebe çalıyorlardı.»

Resûluliah (Sallallahü Aleyhi ve Selem), bir gece yanımıza mu­tat vaktinden sonra geldi. Ben : Yâ Resûlallah! Bu gece bize gelmek­te geciktiniz, dedim. O ;

«Kur'an'dan hizbimi (vaktinde okumadığımı hatırlamakla) he­men okumam işi çıkıverdi. Ben de onu tamamlamadan çıkmaktan hoşlanmadım,- buyurdu.

Evs (Radıyallâ.hü anh) demiştir ki: Ben Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ashabına: Siz Kur'an'ı ne şekilde hiziblere ayı­rıyorsunuz? diye sordum. Dediler ki: Üç, beş, yedi, dokuz, onbir ve onüç (sûreyi birer hizib), el-Mufassai [179] da bir hizib (yapıyoruz.)" [180]

 

İzahı

 

Ahmed, Ebû Dâvûd ve başkaları da bunu rivayet et­mişlerdir

Hadisteki bâzı kelimeleri açıklayalım :

Sakîf i T â i f' te bir kabilenin adıdır. S a k i f kabilesi as­lında bu kabilenin babası olan Kays bin M ünebbi h bin Be k r' in lâkabıdır.

Ahlâf : Sakif kabilesinden bir cemâattir. Kelime olarak 'Halif'in çoğuludur. 'Halif ise muahede eden demektir. Bu cemâat kendi ara­sında yardımlaşma ahdini yaptıkları için onlara bu isim verilmiştir.

Üsdü'I-Gâbe'de : Sakif iki kabileden oluşmuştur, Bunlar elAhlaf    ve    Beni    Mâlik    kabileleridir, demiştir.

Sakif    kabilesi ilk zamanlarda müslüman olmamıştı. Hattâ Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in meşhur   T â i f    sefe­rinden sonra müslümanJiğı kabul eden bu kabilenin sevilen ve sa yılan siması    Urve    bin    Mes'ud    (Radıyallâhü anh)   müs-lümanhğı  kabul  etti diye kabilesi  tarafından şehid  edilmişti.  Nihâ yet son zamanlarda bu kabile de müslümanlığı kabul ederek bu ko­nuda 5 kişilik bir hey'eti    M e d i n e ' ye    gönderdi. Hey'et    T e -bük    savaşını müteakip Ramazan ayı içinde    M e d i n e ' ye    gel­di. Heyette    e 1 - A h 1 â f    kolundan iki ve    Beni    Mâlik    ko­lundan üç kişi  bulunuyordu. Hadîste işaret edildiği gibi    e 1 - A h -1 â f    koluna mensup olanlar   el-Muğire    bin    Şube    (Ra­dıyallâhü anh) a misafir oldular. Çünkü    e 1 - M u ğ î r e    (Radıyal­lâhü anh) onlardan idi.    Beni    Mâlik    koluna mensup olanlar da Peygamber  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e misafir oldular. On­lar Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e âit bir çadıra yerleş­tirildiler. Çadır ^ Mefici'd-i    Nebevi    de kuruldu.

Hey'et, bir süre daha putlara tapmak ve namazdan muaf tutul­mak gibi bir takım yersiz tekliflerde bulundular. Bu teklifler redde­dilince putlarının kendileri tarafından değil, gönderilecek görevliler eliyle kırdırılması teklifinde  bulundular.    Bu  teklif olumlu  karşıla nınca hey'et müslüman oldu. Peygamber  (Sallallahü Aleyhi ye Sel lem)    Osman    bin    E bi'l-As    (Radıyallâhü anh)'ı onlara emir olarak gönderdi. Ayrıca    Ebü    Süfyan    bin    Harb (Radıyallâhü anh) ve    el-Muğîre    bin    Şu'be     (Radıyal­lâhü anh) 'ı putları kırmak için onlarla beraber gönderdi- Putlar te mizlendi ve İslâmiyet yerleşti.

Evs (Radıyallâhü anh) demiştir ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) her gece yatsı namazından sonra yanımıza gelir ve ayakta bize konuşma yapardı. Ayaklan üzerinde durduğu için is­tirahat etmek amacıyla vücûdunun ağırlığını bir ayağına verir, ona dayanır. Biraz sonra diğer ayağına ağırlık verirdi. Konuşmasında ek­seriyetle K u r e y ş müşriklerinin M e k k e ' de yaptıkları ezi­yetlerden bahsederdi. Müslümanların Mekke devrinde zayıf ve hakaretlere, zulüme mâruz bırakıldıklarını, hicretten sonra du­rumun değiştiğini ve bu dönemde yapılan savaşlar da bazen galip, bazen mağlûp olduklarını anlatırdı.cümlesinde geçen "Sicâl" kelimesi "Secl'ın ço­ğuludur.

Seci: Kovadır. Aslında kuyudan su çekmek işinde kullanılan ko­vadır. Kuyudan su almak isteyen iki kişi nöbetleşerek kova ile su çekerler. Seci nöbetleşme ile kuyudan su çekmekte kullanılan koya olduğu için bilâhere, gah yenen, gâh yenilen anlamında kullanılmış­tır. Burada da son mânâda kullanılmıştır. Yâni gâh yenmek ve gâh yenilmek durumları anlamında kullanılmıştır. Ben bu mânâyı* ifâde etmek için 'Sical' kelimesini 'Nasîbler1 diye terceme ettim. Zâten bu kelimeden sonra gelen cümle bunun bir açıklaması mahiyetindedir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gece mûtad vak­tinden sonra hey'ete uğrayınca râvi Evs (Radıyallâhü anh) ge­cikmenin hikmetini anlamak istemiş. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de unutma nedeniyle zamanında okumadığı hizbini ha­tırlayınca bunu okumadan çıkıp gelmekten hoşlanmadığı için oku­yup geldiğini ve bundan dolayı, geciktiğini anlatmak istemiştir. -

Râvi Evs (Radıyallâhü anh) Sahâbîlerin Kur'an-ı Kerîm'i kaç hizbe ayırdıklarını yâni günlük olarak ne kadarını okumayı itiyad  ettiklerini  öğrenmek istemiş.  Bu soruyu sahâbilere sormuş ve hadiste işaret edilen cevâbı almıştır.

Cevâbın izahı şudur:

Sahâbiler, Kur'an-ı Kerîmi yedi hizbe ayırmışlardır. Her gün ve­ya gece bir hizbini okumayı îtiyad edinmişlerdir.

Birinci hizib. Bakara, Âli İmrân ve Nisa sûreleridir. Fatiha kısa olduğu için sayılmamıştır.

İkinci hizib, beş sûredir. Birincisi Mâide, sonuncusu Tevbe sü­residir.

Üçüncü hizib. Yûnus sûresinden Nahıl sûresine kadar olan yedi sûredir.

Dördüncü hizib, İsrâ sûresinden Furkan süresine kadar olan do­kuz sûredir.

Beşinci hizib, Şuarâ sûresinden Yasin süresine kadar olan onbir süredir.

Altıncı hizib, Saffât sûresinden Hucurât sûresine kadar olan on-üç sûredir.

Yedinci hizib, el-Mufassal bölümüdür ki bu bölüm Kâf sûresin­den başlar ve Kur'an'ın sonuna kadar devam eder. [181]

 

Hadisin Fıkıh Yönü

 

1. Dini öğrenmek için yolculuk etmek ve başka memleketlere gitmek mp^rûHıır-

2. Misafir olmak ve misafir ağırlamak meşrudur.

3. İhtiyaç hâlinde yatsı namazından sonra konuşmak caizdir.

4. Kur'an'ın bir bölümüne hizib demek caizdir.

5. İtiyad edilen hizib zamanında okunmadığı takdirde ilk fırsat­ta okunmalıdır.

 

1346) Abdullah bin Anır (bin el-As) (Radıyallâhü anhümâ)'d$n ; ŞÖy-le demiştir :

Ben Kuranı hıfzettim. Ve tamâmını bir gecede okudum. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), buyurdu ki:

-Senin üzerinden uzun zamanın geçmesi ile (her gece Kur'an'ın tamâmını okumak âdetinden) usanmandan korkarım. Bunun için sen ayda bir hatim indir.» Ben ; Yâ Hesûlallah!

Beni serbest bırak ki gücümden ve gençliğimden yararlanayım, dedim. Buyurdu ki:

«O halde, on günde bir hatim indir.» Ben (yine) : Beni serbest bı­rak ki kuvvetimden ve gençliğimden yararlanayım dedim. Buyur­du ki:

«O halde yedi günde hatmet.» Ben (tekrar) :

Beni serbest bırak ki gücümden ve gençliğimden faydalanayım, dedim.  (Bundan) imtina etti." [182]

 

İzahı

 

Buhâri, Müslim ve Ebû Dâvûd da bunun ben-zerini rivayet etmişlerdir.    Sindi    hadisir

— "Kur'an'ın tümünü bir gecede Okudum11 cümlesini: Yâni Kuranın tamâmını bir gece namazında okumayı âdet edindim.' şeklinde yo­rumlamıştır.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Abdullah (Ra­dıyallâhü anh)'a: Senin yaşlanıp zayıflayınca bu âdeti sürdüremi-yeceğinden ve usanacağından yâni yorulacağından endişe duyarım, demek istemiştir. Ve ayda bir hatim indirmeyi âdet edinmesini arzu-lamıştır. Nihayet yedi günde bir hatim indirmesini uygun bulmuştur. S i n d î' nin yorumuna göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) Abdullah (Radıyallâhü anh) 'in her gece namazda Kur'­an'ın yedide bir: bölümünü okumasını uygun bulmuştur.

Bu hadis de bundan önceki hadîs gibi Kur'an'ın yedi hizbe ayrıl­masının uygunluğunu hükme bağlamıştır.

Gece namazında hıfzı olanların bu hizbi okumasının müstahab-lığı da bu hadîslerden çıkarılır.

Bu hadîs yedi geceden daha az bir sürede Kur'an'ı hatme müsaa­desinin Abdullah (Radıyallâhü anh)'a verilmediğine delâlet eder

 

1347) Abdullah   bin  Amr   (bin  el-As)   (Radıyallâhü anfıümâ)'da.n; Şöyle demiştir :

«Üç geceden daha az bir sürede Kur'an'ın tamamını okuyan, onu anlamamıştır.»" [183]

 

İzahı

 

Tirmizi ve Ebû Dâvûd da bunu benzer lafızlarla rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd1 un nvâyetindeki metin şöy­ledir: -Kur'an'ın tamâmını üç gün­den daha az bir zamanda okuyan onu anhyamaz.»

El Mcnhel yazarı şöyle der:

Yâni Kur'an'ın tamâmını üç geceden az bir zaman içinde oku yan kimse mânâsını aniıyamaz. Çünkü bu takdirde adam hızlı okur ve bütün önemi Kuran in lafızları tam ve usûlüne uygun okumaya verir. Artık mânâsını düşünmeye zaman bulamaz.

Hadis, Kuranın üç geceden daha kısa bir zaman zarfında hat medilmemesinin müstahablığına delâlet eder.'

Sindi    de :   'Üç geceden daha az bir zaman içinde Kur'an'ın tamamını okuyan bir kimse, Kur'an okumaktan asıl gaye olan mânâsını ve hükümlerini anlamak imkânını bulamaz. Hadis bu duru­mu haber verir. Hadîsin bir beddua olarak buyurulmuş olması da muhtemeldir. Yâni üç geceden az bir zamanda Kur'an'ın tamamını okuyan kimse onun mânâsını anlamasın.

Her iki yoruma göre hadisin zahiri üç geceden kısa bir süre için­de Kur'an'ı hatmetmenin mekruhluğunu ifâde eder. Bu durum umu­mî değildir. Fazla meşguliyeti olanlar bundan müstesnadır,' der.

N e v e v i   de şöyle der:

Abdu11ah" in ilk hadisi Kuran'ın hadiste anlatılan mer­tebelere göre okunmasının mendubluğuna delâlet eder. Artık her­kes kendi durumuna göre, acele etmemek ve usanma endişesini duy­mayacak şekilde bir mertebesini seçer. Hadis ibâdette iktisad yolunu gösterir ve Kur'an'ı okurken mânâsını düşünmeye işarettir. Selef-i Salihin'in günlük okudukları Kur'an miktarı, durumları, vazifeleri ve anlayışları itibarı ile muhtelifti. Bâzıları ayda, bir kısmı yirmi günde, başka bir grup on günde bir hatim indirirdi. Selefin ekserisi bir haftada hatmederdi. Üç gecede hatmedenleri de çoktu. Bir gün­de, hattâ bir gecede hatim indirmeyi itiyad edinenleri de çoktur. Hat­tâ günde üç hatim indirenlerin bulunduğu da bize ulaşmıştır. En uygun olanı şudur: Kişi kendisinin durumunu dikkate alarak devam­lı surette yapabileceği miktarı âdet edinmeli ve bunu kaçırmamaya çalışmalıdır. Bu miktarı ne kadar fazla tutarsa daha iyidir. Fakat ge­nel veya özel çalışma ve hizmetleri bulunanlar, fazla hizib tuttukları takdirde, diğer hizmetleri aksiyacaksa, onlar hizmetlerinin aksama-masını gözönünde bulundurmak suretiyle günlük hiziblerini ayarla­malıdırlar.

 

1348) Âişe (Radıyallâhü anhâ)>6an; Şöyle demiştir:

Ben Allah'ın nebisi (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in bir gecede sabaha kadar Kuranın hepsini okuduğunu bilmiyorum." [184]

 

179 - Gece Namazındaki Kıraat Hakkında Gelen Hadisler Babı

 

1349) Ümmü Hânı1 bint Ebî Tâlib (Radtyallâkü anfıâ)'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :

Ben evimin damında iken Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem)'in gece   (namazmdaki)   okuyuşunu işitiyordum.Bunun isnadının sahih ve ricalinin sıka oldukları. Tirmizi'nin Şemâil'de NesâTnin de Sünen-i Kübrâsında bu hadisi rivayet ettikleri Zevâid'de bildirilmiştir!

 

1350) Ebû Zer(r-ı Gıfârî)   (Radıyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (bir gece) sabah olun­caya kadar namazda bir âyeti tekrarladı. Âyet de şudur i

«Eğer Sen onları tazip edersen şüphesiz onlar senin kullarındır. Ve eğer on­ları mağfiret eylersen şüphesiz Sen azizsin, hakimsin.[185]

Not: Zevâid'de şöyle denmiştir : Bunun isnadı sahih ve ricali sikalardır. Ne-sâi, Sünen-İ Kübrâsında, Ahmed, Müsnedinde, tbn-i Huzeyme, Sahihinde; Hakim de kendi sahihinde bunu rivayet etmişlerdir. Hakim, bunun sahih olduğunu da söy­lemiştir. [186]

 

İzahı

 

Ümmü Hâni (Radıyallâhü anhâ) 'nin hadisinde geçen 'Arîş'in asıl mânâsı gölgelik ve çardaktır. Ümmü Hâni (Radıyallâ­hü anh)'ın evi çardak biçiminde olduğu için bu kelime kullanılmıştır. Gaye evin damıdır.

Sindi: Hadisin gece namazındaki kıraat durumuna delil olabilmesi için hadîsteki gece okuyuşundan gece namazı içindeki Kur'an okuyuşunun kastedilmesi gerekir. Açık ve akla ilk gelen mâ­nâ da budur. Bunun içindir ki; müellif bunu bu bâbta rivayet et­miştir. Bununla beraber hadîsteki kırâatla, namaz dışındaki Kur'an okuyuşu veya namaz içindeki Kur'an'dan başka şeylerin okuyuşu kastedilmiş olabilir.

Hadîsteki kıraati gece namazmdaki Kur'an ok-ıyuşuna yorumla­dığımızda, gece namazında açıktan okumanın meşruluğuna hadîs de­lil olmuş olur.

Ebü Z e r r (Radıyallâhü anh)'ın hadisinde Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir gece namazında aynı âyeti sabaha kadar tekrarladığı belirtiliyor. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in tekrarladığı âyeti Sahâbiler duyduğuna göre, gece namazm­daki kıraatin başkası tarafından işitilecek ses tonu ile okunmasının meşruluğuna hadîs delil olur.

S i n d î bu hadîsin açıklaması ile ilgili olarak özetle şöyle der: "Hadîste anılan âyeti Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gece namazında tekrar tekrar okuduğu Ahmed'in rivayetinden açıkça anlaşılıyor. Çünkü oradaki rivayette Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mezkûr âyeti rükû ve secdelerde de tekrarla­dığı ifâde edilmiştir. Bu rivayet sahih ise rükû ve secde de Kur'an oku­manın menedilmesinden önceki zamana yorumlanır. Yahut bu âyet duâ niyeti ile rükû ve secdede okunmuştur, diye yorum yapılır. A h -med'in. rivayetinde şu ilâve vardır:

'Ebû Zerr (Radıyallâhü anh), demiştir ki: Sabah olunca ben: Yâ Resûlallahî Sabaha girinceye kadar sen bu âyeti tekrarladın. Rükû ve secdelerde de okudun, dedim. Buyurdu ki;

«Ümmetime şefaat etmek için Rabbim (Azze ve CelleJ'den dilek­te bulundum. Rabbim şefaat etmemi kabul buyurdu. Şefaatim Allah'a ortak koşmayan herkese İnşaallah yetişecektir.' Suyutî bu bil­giyi kendi haşiyesinde vermiştir.»

 

1351) Huzeyfe  (Radıyallâhü anh)'den:  Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), gece nafilesini kıldı. (Namazdaki) kırâatında bir rahmet âyeti geçtiği zaman (rahmet) diler, bir azap âyeti geçtiği zaman (azab'tan Allah'a) sığınır ve Allah Teâlânın noksanlıklardan pâk olduğundan bahsedilen bir âyet geç­tiği zaman teşbih ederdi.1'

 

1352) Ebû Leylâ (Radıyallâhü anhyden Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Ale"yhi ve Sellem) geceleyin nafile namaz kılarken ben O'nun yanında namaz kıldım. O, kırâatında bir azab

âyetini okudu. Âyetin bitiminde:

«Cehennem ateşinden Allah'a sığınırım. Cehennemliklerin vay hâline.» buyurdu."

 

1353) Katâde (Radıyallâhü unh)\\en; Şöyle demiştir:

Ben. Peygamber    (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in    okuyuşunu Enes bin Mâlik   (Radıyallâhü anh)'a sordum. Dedi ki:

O,   (uzatmaya elverişli harfleri okurken)   sesini  uzatırdı."

 

1354) (Judayf  bin el-Hâris (Radıyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir: Ben Âişe   (Radıyallâhü  anhâl'nın yanına  giderek:    Resûlullah

(Sallallahü Aleyhi ve  Sellem)    (gece  namazında)   Kur'an'ı açık mı

gizli mi okurdu? diye sordum. Dedi ki:

Bazen açık, bazen gizli okurdu. Ben :

Allahü Ekber. Bu dîne genişlik bahşeden Allah Teâlâ'ya hamd olsun, dedim." [187]

 

İzahı

 

Huzeyfe (Radıyallâhü anh)'in hadîsini Müslim uzun bir metin hâlinde rivayet etmiştir. Oradaki rivayette "gece namazı" kaydı mevcuttur. Hadîs, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gece namazında Kur'an'ı açıktan okuduğuna delâlet eder. Ayrıca rahmet-i İlâhiden bahseden bir âyet okunduğu zaman Allah'tan rah­met dilemenin, ilâhî azabtan bahseden bir âyet okunduğu zaman azabtan Allah'a sığınmanın ve Allah Teâlânın noksanlıklardan pâk olduğundan bahseden bir âyet okunduğu zaman Allah'ı teşbih etme­nin müstahablığına delâlet eder.

Nevevi;    Hadîs, bunların her okuyucu için müstahab oldu ğuna delâlet eder.  Yâni  ister namazda, ister namaz dışında okun­sun. Bizim mezhebimize göre imam, imama uyan ve kendi kendine namaz kılanın bunları okumalarının müstahablığıdır.

E b û Leylâ (Radıyallâhü anh)'ın hadîsi de gece namazın­da Kur'an'm açık sesle okunmasının meşruluğuna delâlet eder. Ke­za azabtan bahsedilen bir âyet okunduğu zaman Allah'a sığınmanın meşruluğu hükmü de bu hadîsten çıkarılır.

Bu hadîste geçen 'Veyl' kelimesi.- 'Helak olmak, azap, cehennem'in bir deresi, yazıklar olsun, vay hâline' gibi değişik mânâlara gelir. Burada, mezkûr mânâların hepsi düşünülebilir.

K a t â d e (Radıyallâhü anhVın hadîsini Buhâri, T i r-mizi, Ebû Dâvûd ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir. Sindi   şöyle der:

'Med : Sesi uzatmaktır. Kasır ise sesi kısaltmaktır. Med gizli ve açık tüm namazlardaki kıraatta meşru olduğu için bu hadîs, gece namazında kıraatin açıktan olduğuna delîl olmaz. Evet, hatıra ilk gelen şey açık sesle uzatmaktır. Buna bakılırsa hadîs delîl olmuş olur ve dolayısıyla gece namazında açıktan okunduğuna delîl olur. Bunu bütün namazlar için düşünmek yanlıştır. Çünkü gündüz na-mazlarındaki kıraat gizli olduğu halde bunda da med yapmak meş rûdur.

Müellif bu hadîsi burada zikrettiğine göre böyle yorum yapmış kanısındayım.

El-Menhel yazarı da.- 'Yâni Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) uzatmaya elverişli harfleri uzatırdı. Arkasında 'Elif veya 'Vav' yahut 'Ya' bulunan 'Nühîhâ' kelimesinde olduğu gibi harfler uzatılır. (Bilindiği gibi eliften önceki harfin harekesi üstün, vav'dan önceki harfin harekesi ötre ve Yâ'dan önceki harfin harekesi esre olduğu takdirde med durumu olur.) Med'din çeşitleri bulunur. Bu­nun tafsilâtı kıraat ilmine âit kitablardadır.

Kıraattaki med'din hikmeti, okunan âyetlerin mânâsını düşün­meye, tefekkür etmeye ve nasîhatlanmaya fırsat vermektir.' der.

Bu hadîs de daha önceki hadîslerden çıkarılan açıktan okuma hükmünden başka kıraatta usulü dâiresinde med yapmanın meşru­luğuna delâlet eder.

 i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin hadîsini T i r m i z i de rivayet etmiştir. Bu hadis de gece namazında açık sesle ve gizli olarak Kur'an okumanın meşruluğuna delâlet eder.

El-Menhel yazarının naklen beyânına göre T ı y b î şöyle de­miştir :

'Gece namazında açık sesle ve gizli olarak Kur'an okumanın fa­ziletine âit eserler gelmiştir. Bâzı eserlere göre gizli okumak fazilet­lidir. Diğer bâzı eserlere göre açıktan okumak faziletlidir. Bu iki tür eserlerin arasını bulup cemetmek için şöyle denir: Gösteriş ve riyadan korkanlar için gizli, korkmayanlar için açıktan okumak ef-daldır. Ancak açıktan okuyanın namaz kılan veya uyuyan veya baş­ka durumda olan her hangi bir kimseye eziyet etmemesi şarttır. Bu şart dâiresinde açık sesle okumanın efdal olmasının hikmeti, şudur : Açıktan okununca, okuyucunun kalbi uyanır, derlenip toparlanır, uykusu kaçar, başkasının dinlemesine, zevk almasına, bir şeyler öğ­renmesine ve ibâdete teşvik edilmesine yardımcı olmuş olur. Artık bu mülâhazalar olunca açık sesle okumak efdal olur. [188]

 

180 - Adam Gece Namazına Kalktığı Zaman  (Okuyacağı)  Duâ Hakkında Gelen Hadisler Babı

 

1355) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anJtümâ)\\nn;   Süvle de­miştir :                                                                                   

Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin namaza kalk­tığı zaman şöyle dua ederdi:

«Allahım! Hamd Senin içindir. Sen göklerin, yerin ve bunlarda kilerin nurusun. (Bunları aydınlatırsın.) Hamd senin içindir Sen göklerin yerin ve bunlardakiierin yöneticisisin. Hamd Sana mah­sustur. Sen göklerin, yerin ve bunlardakiierin sahibisin. Hamd Sa­na mahsustur. Sen haksin. Senin vadin haktır. Seni görmek hak­tır. Sözün haktır. Cennet haktır. Cehennem haktır. Kıyamet günü haktır. Peygamber haktır. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) haktır. AUahım! Sana itaat ettim. Sana inandım. Sana tevekkül et­tim. Sana yöneldim. Senin kuvvetine dayanarak (düşmanlarla) mü­cadele ettim. Aramızda yalnız seni hakem kıldım. Artık evvelce iş-ledıgım ve sonra işliyeceğimi sandığım, gizli yaptığım ve açıktan iş-ledıgım günahlarımı bağışla. (Âhiret hayatında beni) Öne alan (dünya hayatında peygamberliğimi) sonraya bırakan ancak sensin' Senden başka ibâdete lâyik ilâh yoktur. Ancak Sen varsın Günah­tan yuz çevirmek ve ibâdete kuvvet ancak Senin yardımınladır.»" [189]

 

İzahı

 

EbûDâvûd hâriç Kütüb-i Sitte sahihlerinin hepsi bu ha­disi rivayet etmişlerdir Mânâyı etkilemeyen az lafız değişikliği bâzı rivayetlerde vardır.

Müellif bu hadîsi iki senedle rivayet etmiştir.

T i r m i z î' nin şerhi Tuhfe yazarı şöyle der:

"El-Hâfız: 'Hadîsin ifâde tarzına göre Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) gece namazına başlarken bu duayı okurdu Ibn-i    Huzeyme    bu ifâde tarzını delil göstererek Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gece namazı için niyet edip iftitah tekbirini aldıktan hemen sonra bu duayı okuduğunu söylemiştir.' der.

Hadîsin: «Sen göklerin, yerin... nurusun.» cümlesinin mânâsı: 'Sen bunların aydınlatıcısısın. Ve nurlarının yaratıcısısın.' î b n - i A b b â s (Radıyallâhü anh) : Bu cümlenin mânâsı; 'Sen bunlarda­ki halkı hidâyete erdirensin' şeklindedir, demiştir. Bâzıları nur ke­limesini münevver kelimesine yorumlamışlardır. Bu yoruma göre cümlenin mânâsı şöyle olur: 'Sen buralarda her tür eksiklik ve ku­surdan münevversin, paksın.' Bâzıları da : Nur kelimesi övgü için kullanılır. Nitekim falan kişi şehrin nurudur ve zamanın güneşidir, denilir. Ebü'l-Âl iye de nur kelimesini münevvir, yâni süsle-yici mânâsına yorumlayarak : Yâni; Sen gökleri güneş, ay ve yıldız larla süsleyicisin. Yeri ele Peygamberler, âlimler ve velîlerle süsleyi-cisin' demiştir. İbn-i Battal da şöyle demiştir: Yâni bun lardakiler, ancak senin nurunla hidâyete ererler.

Hadîsin; «Sen göklerin, yerin... yöneticisisin» mealindeki cümle­sinde geçen "Kayyâm" kelimesi yerine bâzı rivayetlerde "Kayyım" diğer bâzı rivayetlerde "Kayyum" kelimesi bulunur. Hepsi Allah Tea-lâ'nın sıfatlarındandır. Mânâları da tüm yaratıkların işlerini düzen­leyen ve âlemi bütün nurlarıyla yöneten demektir. "Kayyum" Allah'ın isimlerindendir. Mânâsı, bizatihi var olan, varlığında hiç bir şeye muhtaç olmıyan demektir. Her şey O'nunla var olur. O'nsuz her han gi bir şeyin var olması ve var olanların varlıklarını sürdürmesi dü­şünülemez.

Hadîsin «Sen haksin.» cümlesindeki hak kelimesinden maksat Al­lah Teâlâ'nın varlığının sabit ve gerçek olmasıdır.Kurtubİ : Hak vasfı, gerçek manâsıyla, ancak Allah'a mahsustur. Çünkü var­lığı hiç bir şeye dayanmaz. Ezeli ve ebedîdir. Ondan başka böyle bir varlığa sahip olan hiç bir şey yoktur, demiştir.

İbnü't-Tîn: Bu cümlenin mânâsı şöyle olabilir : Hakikî ilâh ancak sensin. Senden başka tapınılan ilâhlar hak değildir, bâtıldır, demiştir.

Hadîsin «Seni görmek haktır.» mealindeki cümlesinde geçen "Lı-kaa" kelimesi, Allah Teâlâ'yı görmek veya öldükten sonra dirilmek mânâsında yorumlanabilir. Bâzıları bunu ölmek ile yorumlamış ise de N e v e v î    reddetmiştir.

Dirilmek veya Allah Teâlâ'yı âhirette görmek mânâsını ifâde eden bu cümle ve bundan sonra gelen bütün cümlelerin mâhiyetle­ri, hadisin : -Senin va'dın haktır.» cümlesinin şümulüne girer. An­cak önemine binâen bu gerçekler bir bir dile getirilmiştir.

Hadîsin -Senin kuvvetine...» cümlesinin mânâsı: Senin bana ver­diğin delile ve kuvvete dayanarak inkarcılarla ve kâfirlerle mücâde­le ettim.  İnatçı düşmanları  delillerle susturdum  ve  kılıçla  cezalan dırdım

Hadisin   -Aramızda yalnız...-  cümlesinin   mânası  şudur:  Hakkı inkâr eden herkesi Senin hükmüne döndürdüm     Benimle böylelcı ı arasında Seni  hakem  kıldım.  İnkarcılar putları, kâhinleri, taptıkla rı ateşi, şeytanları hakem edegeldiler. Ben Senden başka hiç bir hu kem tanımadım.

Hadîsin sonunda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah Teâlâ'dan geçmiş ve gelecek, açık ve gizli tüm günahlar için mağfi­ret dilemiştir.

Nevevi: bu hususta şöyle der ; 'Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) günahsız olduğu halde mağfiret dilemesinin hikmeti. Onun tevazuu, gönül alçaklığı, Allah'ı yüceltmesi ve Allah'tan kork-masıdır. Bir de mağfiret dileme usûlünü ümmetine öğretmesi ve ör­nek olmasıdır. Bu ve benzeri hadisler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gece namazında zikir, duâ ve inanılması gerekli esas­lara inandığını itiraf etmek mahiyetindeki sözlere devam ettiğini ifâ­de ederler.

Hadîsin sonunda; cümlesi bâzı rivayetlerde yoktur. Bu cümleyi şöyle yorumlamak da mümkündür: Hikmetli ta sarruf ve tam kuvvet, ancak Allah ile kâimdir.

 

1356) Asım bin Hümeyd  (bin Abdirrahman bin Avf)   (Radtyallâhü antıuma) dan; Şöyle demiştir :

 

Ben Âişe (Radıyallâhü anhâ)'ya: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ne ile gece namazına başlardı? diye sordum. Dedi ki:

Sen bana öyle bir şey sordun ki; senden önce hiç kimse bana onu sormamıştır. O on defa tekbir alırdı. On defa hamd ederdi. On defa teşbih ederdi, on defa istiğfar ederdi ve şöyle derdi >

«Allah'ım! Bana mağfiret eyle. Beni hidâyette dâim eyle, beni rızıklandır ve bana afiyet ver.» ve kıyamet günündeki durdurul usun sıkıntısından Allah'a sığınırdı." [190]

 

İzahı

 

E b û D â vû d ve N e s â i de bunu rivayet etmişlerdir. N e s â î' nin rivâyetindeki duanın sonunda sığınmayı ifâde eden duâ cümlesi vardır. O cümle şöyledir:

=   «Kıyamet günündeki durduruluşun sıkıntısından Allah'a sığınırım.»

Sindi; Hadiste alındığı haber verilen on tekbir, iftitah tek­biri ile beraber veya sonra alınırdı. Namaza başlamadan önce Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mezkûr tekbirleri alması ihtimâli uzaktır, demiştir.

Hadis, gece namazında tekbir, hamd, teşbih ve istiğfarın onar de­fa yapılmasının ve hadîste geçen duanın yapılmasının meşruluğuna delâlet eder.

 

1357) Ebû Seleme bin Abdirrahman (bin Avf) (Radtynllâhü anhii-mâ)'&dn rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Ben, Âişe (Radıyallâhü anhâ) 'ya Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gece namazına kalktığı zaman namaza ne ile başlardı? diye sordum. Dedi ki: O,  (namaza başlayınca) şu duayı okudu :

«Allah'ım! Cibrâil, Mikâil ve İsrafil'in Rabbi! Göklerin ve yerin yaratıcısı, gizli ve aşikâr her şeyin âlimi! Kullarının ihtilâfa düştük­leri din konusunda onlar arasında Sen hükmedersin. İhtilâf konusu edilen hakka irâdenle beni hidâyet eyle. Şüphesiz sen dosdoğru yo­la hidâyet edersin.»

Râvi Abdirrahman bin Ömer demiştir ki: Cebrail kelimesini hem-zeli olarak hıfzediniz. Çünkü Peygamber (Sall&llahü Aleyhi ve Sel­lem) den böyle rivayet olunmuştur." [191]

 

İzahı

 

Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, Nesâî ve t bn-i    H i b b â n    da bu hadîsi rivayet etmişlerdir.

El-Menhel yazarı bu hadîsin açıklamasında şöyle der : Yâni Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin kalkıp namaza baş­ladığı zaman iftitah tekbirinden sonra bu duayı okurdu. Hadîs, ifti-tah tekbirinden sonra bu duanın okunmasının meşruluğuna delâlet eder. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bu gibi duaları üm­metine duâ etmek usûlünü öğretmek içindir. Aynı zamanda O'nun üstün tevazu ve eşsiz takvasını yansıtır. Bu rivayet ile bundan Ön­ceki rivayetler arasında bir ihtilâf söz konusu değildir. Çünkü Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bazen bu duayı, bazen de bun­dan önceki rivayetlerde geçen duaları okurdu.

Bu hadîste melekleıden üçünün isminin anılmasının hikmeti on­ların yüceltilmesi ve şereflendirilmesidir. Çünkü onların işleri, on­larla düzenlenir. Zira Cebrail semavi kitabları Peygamberlere indirmek ve vahiy ile görevli idi. Şer'î hükümleri öğretirdi. M i -kail, canlıların nzıkları, bitkiler, yağmurlar ve tabîat olaylarını düzenlemekle görevli idi. İ s r,.â fil de Levh-i Mahfuz ile görevli olup Sûr'a üfler.

Müellifin rivayetinde Cibrâil olarak geçen bu kelime ye­rine Ebû Dâvûd'un' rivayetinde Cibril kelimesi geçer. Cibril, Cibrâîl ve Cebrail kelimelerinin hepsi, aynı meleğin isimleridir. [192]

 

18l -  Geceleyin Kaç Bek'at Namaz Kılınacağı Hakkında Gelen   (Hadisler)   Babı

 

1358) Aişe (Radıyallâhü anhâ)\\w. Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yatsı namazından bo­şaldığı zaman ile şafağın sökeceği zaman arasındaki süre içinde on-bir rek'at namaz kılardı. Bunun her iki rek'atının sonunda selam ve­rirdi. Ve sonundaki bir rekatı tek kılardı. Bütün rek'atlerdekı sec­deleri öyle uzatırdı ki henüz başını secdeden kaldırmamış iken biri­niz elli âyet okuyabilirdi. Müezzin sabah namazının ezanını bitirince kalkar, hafif iki rek'at kılardı.İsnadının sabin ve ricalinin sıka olduğu Zevâid'de bildirilmiştir. Müs­lim bu hadîsin bir parçasını rivayet etmiştir. [193]

 

İzahı

 

Müellif bu hadisi Ebû  Bekir  b.  Ebi  Şeybe  ve   Ab-d u r r a h m a n    bin    İbrahim'den    iki senedle rivayet ede-rek hadis metninin    Ebû    Bekir    bin    Ebî    Şeybe'ye    ula şan senede âit olduğunu belirtmiştir.

Zevâid yazarı, bunu zevâid türünden saymış ise de Buharı, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî' nin de bunu birbi­rine yakın lafızlarla rivayet ettikleri el-Menhel'de belirtilmiştir. Bu itibarla hadîs zevâid türünden sayılmamalıdır.

Ebû Dâvûd'un rivayeti buradaki rivayete çok benzer ve aynı mânâyı ifâde eder. Oradaki rivayette şu ilâve de vardır:

Sonra Müezzin ona gelinceye kadar sağ yanı üzerinde uzanırdı.»

Hadis, vitir namazının bir rek'at olarak kılınabileceğine delâlet eder. Ve vitrin en az rek'at sayısının üç olduğuna hükmedenler aley­hinde bir delildir.

Hadîs, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gece nama­zının secdelerini bir kimsenin elli âyet okuyacağı süre kadar uzattı­ğını ifâde ediyor.

Hadisin; ifâdesinden maksat, fecirden önce oku­nan ilk ezan değil, fecirden sonra okunan ikinci ezandır. Buna ilk ezan denmesi, ikâmeti ezan gibi hesaplamak itibariyledir. Yâni ikâ­met ikinci ezan gibi düşünülünce fecirden sonra okunan ezan, birin­ci ezan olmuş olur. Çünkü sabah farzından önce kılınması meşru olan iki rek'at sünnet, fecirden önce kılınamaz. Fecirden sonra kılın­ması mecburîdir.

Hadîs, gece namazına kalkmanın ve bunun secdelerini uzatma­nın müstahablığına, vitir namazının bir rek'at olarak kılınmasının meşruluğuna ve sabah sünnetini hafif tutmanın müstahablığına de­lâlet eder.

 

1359) Âişe (Radıyallâhü anhâ)'dan; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin on üç rek'at namaz kılardı."

 

1360) Âişe (Radıyallâhü anhâ)'6an; Şöyle demiştir   : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin dokuz rek'at namaz kılardı." [194]

 

İzahı

 

Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin ilk hadîsinin benzerini Bu h â -r i, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâi ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir. İkinci hadisini ise Tirmizî ve N e s â İ rivayet etmişlerdir.

"Âişe (Radıyallâhü anhâl'nin bâzı rivayetlerinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in geceleyin yedi rek'at, diğer bâzı ri­vayetlerinde onbir rek'at kıldığı belirtiliyor. El Menhel yazarı "Gece namazı bahsi"nde bu rivayetlerin arasını bulmak konusunda N e -v e v i' nin   M ü s 1 i m ' in   şerhinde şöyle dediğini nakleder:

"Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin hadisindeki ihtilâfa gelince, bu ihtilâfın kendisine ait olduğu söylenmiş; bâzıları da ihtilâfın kendi-sine değil, râvilere âit olduğunu söylemişlerdir. Artık gece namazı­nın onbir rek'at olduğuna dâir rivayetinin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in çoğu zamandaki tatbikatını diğer rivayetlerinin ise Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in zaman zaman yap­tığı tatbikatını bildirdiği muhtemeldir. Yâni muhtemelen şöyle ol­muştur : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ekseriyetle onbir rek'at kılardı. Bazen diğer rivayetlerde haber verildiği gibi kılardı. Rivayetlerin hepsi göz önüne alınınca Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gece namazını âzami onbeş rek'at kılmıştır. Bunun iki rek'ati sabah sünnetidir. Ve en az yedi rek'at kılmıştır. Bu değişik­lik zamanın genişliği ve darlığı veya hastalık, uykusuzluk gibi çe­şitli mazeretlerin bulunup bulunmamasından ileri gelmiş olabilir.

Şöyle de söylenebilir: Âişe (Radıyallâhü anhâ) bâzı riva­yetlerde gece namazının başlangıcında kılınanhafif iki rek'ati hesa­ba katmış, diğer bâzı rivayetlerde katmamıştır. Keza sabah sünneti­ni bâzı rivayetlerde hesaba katmış, diğer bâzı rivayetlerde katma­mıştır. Veyahut bâzı rivayetlerde bu dört rek'ati dikkate almış, di­ğer bir kısım rivayetlerde dikkate almamıştır.

K â d i I y â z : Gece namazının belirli bir sınırla çevrili ol­madığı, isteğe binâen az veya çok kılınabileceği ve ne kadar çok kılı-nırsa sevabının o nisbette fazla olacağı hususunda âlimler arasında bir ihtilâf yoktur. Görülen ihtilâf, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in bizzat kıldığı rek'at sayısı ve tatbikatına yöneliktir, de­miştir."

 

1361) Amîr eş-Şa'bî (Radtyallâhü ank)'âen:  Şöyle demiştir:

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in gece namazını Abdullah bin Abbas ve Abdullah bin Ömer (Radıyalâhü anhüm)'a sordum. Dediler ki: On üç rek'at kılardı. Bundan sekiz rek'at kılardı. Sonra üç rek'atı vitir olarak kılardı ve iki rek'ati fecirden sonra kı­lardı."

 

1362) Zeyd   bin   Hâlid el-Cühenî  (Radtyallâhü  anhyden:   Şöylemistir   :

Ben bu gece ResûlulJah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in nama­zını dikkatle izliyeceğim, dedim. Ve O'nun evinin eşiğinin veya ça­dırının bir kenarını kendime yastık edindim. Geceleyin Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalktı. Hafif tuttuğu iki rek'at kıldı. Sonra uzun tuttuğu hem de çok uzun tuttuğu iki rek'at kıldı. Daha sonra iki rek'at kıldı. Bunlar daha önceki rek'atlerden biraz kısaydı. Sonra iki rek'at daha kıldı. Bunlar da bir önceki rek'atlerden biraz kısaydı. Sonra iki rek'at kıldı. Bunlar da kendilerinden önceki iki rek'atten biraz kısaydı. Sonra iki rekat daha kıldı. Daha sonra bir rek'ati tek olarak kıldı. İşte hepsi onüç rek'attir. [195]

 

İzahı

 

Âm ir eş-Şa'bî (Radıyallâhü anhl'nin hadîsi gece nama­zının onbir rek'at olduğuna delâlet eder. Bunun sekiz rek'atinin ön­ce kılındığı ve daha sonra üç rek'at vitir kılındığı ifâde ediliyor. Ha­dîsin zahirine göre bu üç rek'at aralıksız ve bir selâmla kılınmıştır. Vitir namazının üç rek'at olduğunu ve arasında selâm verilmeden kılındığını söyleyenler için hadis delil sayılabilir.

Zeyd (Radıyallâhü anh)'in hadîsini Mâlik, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâi ve Bey haki de rivayet etmişlerdir. Bu hadis, gece namazının onüç rek'at olduğuna ve vitrin tek rek'at olarak kılınabileceğine delâlet eder.

El-Menhel yazarının dediği gibi Zeyd (Radıyallâhü anh) gündüz Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in gece namazını gozetliyeceğini söylemiş ve akşam olunca izlemeye başlamış ve daha sonra müşahedesini belirtmiştir.

Zeyd (Radıyallâhü anh)'in gözetlemesinin, Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve SellemJ'in müsaadesi ile olduğu ve bu işin bir yol­culukta vuku' bulduğu el-Menhel'de ifâde edilmiştir.

Fustat Kıldan yapılmış çadırdır. Atebe : Kapının eşiğidir.

 

1363) (Abdullah) İbn-İ Abbâs (Radıyallâhü atıhü mâ )'<\an rivayet edildiğine göre kendisi teyzesi olan Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem )'in muhterem eşlerinden Meymune (Radıyallâhü anhâ)'nın odasında bir gece yat­mış ve şovle demiştir :

Ben yastığın genişliği istikâmetinde uzandım. Resülullah (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) ve eşi, yastığın uzunluğu istikâmetinde uzandılar. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) uyudu. Gece ya­rısı veya biraz önce yahut biraz sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) uyandı ve elini yüzüne sürerek uykuyu kaçırdıktan son­ra Al-i İmrân sûresinin sonundaki on âyeti okudu. Sonra asılı olan bir su kırbasına doğru giderek ondan güzelce abdest aldı ve namaz kılmaya başladı. Abdullah bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) demiş­tir ki:

Ben de kalktım ve Onun yaptığının mislini yaptım. Sonra gidip Onun (sol) tarafında namaza durdum. Resülullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) sağ elini başıma koydu ve sağ kulağımı tutup bükme­ye başladı. İki rekat namaz kıldı, §$&ra iki rek'at kıldı, sonra iki rek'at kıldı, sonra iki rek'at kıldı, sonra iki rek'at kıldı, sonra iki rek'at kıldı sonra tek rek'at olarak vitir kıldı. Sonra müezzin Ona gelinceye kadar uzandı. (Müezzin gelince) hafif iki rek'at kılarak sabah namazına çıktı." [196]

 

İzahı

 

Bu hadîsi Mâlik ve Kütüb-i Sitte sahipleri ile B e y h a k i de rivayet etmişlerdir.

EI-Menhel yazarı bu hadisin şerhinde şöyle der:

"Abbâs (Radıyallâhü anh), oğlu Abdullah (Radıyal­lâhü anh)'ı bir iş için yatsı namazından sonra Peygamber (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem)'in yanına göndermişti. Abdullah (Ra­dıyallâhü anh) götürdüğü işi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) e intikal ettirince Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ona:

-Oğulcuğum! Bu gece bizim yanımızda yat- buyurmuş ve ken­disi de onun yanında yatmıştır. Muhammed bin Nasr bunu İ b n-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'dan rivayet etmiştir, Hadiste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in okuduğu haber verilen  Al-i  İmrân  sûresinin  sonundaki  on   âyetinin  başlangıcının; âyeti olduğu   Muhammed   bin N a s r' in    rivayetinde belirtilmiştir.

Uyku eserinin defi için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) elini yüzüne sürmüştür.

î b n-i Abbâs (Radıyallâhü anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e uymak için O'nun sağında durması gerekirken solunda namaza durduğu için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in onu sağ tarafına geçirdiği rivayetlerin çoğunda belirtilmiş­tir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) imamın sağında dur­manın gerekliliğini ihtar etmek ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in namaz kılışına dikkati çekmek için İ b n-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in kulağım bükmüştür.

Hadisin zahirine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) her iki rek'atın sonunda selâm vermiş ve son rek'atı tek kılmıştır. Kıl­dığı rek'atların toplamı onüçtür. Müezzin geldikten sonra iki rek'at sabah sünnetini kılmıştır. Bu da hesaplanınca kıldığı rek'at sayısı on-beşi bulmuş olur.

Zeyd bin Hâlid (Radıyallâhü anh) 'in ve İ b n - i A b -b â s (Radıyallâhü anh)'in mezkûr hadîsleri Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gece namazı olarak onüç rek'at kıldığına delâlet ederler. [197]

 

Hadisin Fıkıh Yönü

 

1. Gece namazını onüç rekat olarak kılmak müstehabtır.

2. Her iki rek'atin sonunda selâm  vermek müstehabtır.

3. Vitir namazı tek rekat olarak kıJınabîlir.

4. Gece namazından sonra sağ yanı üzerinde uzanmak müste-habtır.

5. Sabah sünnetini hafif tutmak müstehabtır.

6. Abdest almadan ezbere Kur'an okumak caizdir.

7. Uykudan uyanınca elleri yüze sürmek müstehabtır.

8. Vitir namazını gecenin son kısmına  bırakmak müstehabtır. Tabi bu hüküm uyanacağına güvenenlere mahsustur.

9. Namaz vaktini bildirmek için müezzin tutmak müstehabtır.

10. Namaz  için ikamet edileceği  zamanın müezzin  tarafından imama bildirilmesi meşrudur.

11. Sabah sünnetini evde kılmak müstehabtır. [198]

 

182 - Gecenin Hangi Saatlerinin Efdal Olduğu Hakkında Gelen  (Hadisler)   Babı

 

1364) Amr bin Abese (Radtyalldhü anh)'âen; Şöyle demiştir: Ben Resûlullah  (SalJallahü Aleyhi ve SellemVe gelerek: «Yâ Resûlallah! Kim seninle beraber müslüman oldu? diye sor­dum. Buyurdu ki;

«Bir hür ve bir köle.» Ben: Allah katında bir saattan daha mak­bul başka bir saat var mıdır? diye sordum. Buyurdu ki: «Evet. En makbul vakit, gecenin son yarısıdır.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Râvi Abdurrahman bin el-Beylemâni'nin sahâbîlerden sirf ve Yezid bin Talak müstesna herhangi bir zattan hadis işittiğinin bilinmediği söylenmiştir, İbn-i Hibbân :  O, mürselleri rivayet eder, demiştir.

 

1365) Aişe (Radtyallâhii ımhû)\\-AY\;  Şiiyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gecenin evvelinde uyur­du ve sonunu ibâdetle ihya ederdi."

Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun isnadı sahih ve ricali sıka zâtlar­dır. Ebû îshak, son zamanlarında senedleri karıştırmış ise de İsrail bu hâlinden önce kendisinden rivayet etmiştir. Buharı ve Müslim de bir tarîkten Onun riva­yetlerini almışlardır.

 

1366) Ebû Hüreyre (RadtyaUâkü atıkyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi vt Stilon) şüyle buy urdu. demiştir :

«Gecenin (üçte ikisi geçip) üçte birisi kalınca her gece Rabbimİz Tebâreke ve Teâlâ keyfiyeti bizce meçhul bir durumda (birinci göğe) inerek şafak sökünceye kadar buyurur ki:

Kim benden bir şey istiyor ki ben ona vereyim? Kim bana duâ ediyor ki onun duasına icabet edeyim? Kim benden mağfiret diliyor ki ona mağfiret edeyim?»

Bunun içindir ki sahâbîler gece sonunda namaz kılmayı, gecenin evvelinden daha çok severlerdi." [199]

 

Hadîslerin İzahı

 

Amr (Radıyaliâhü anh)'ın hadîsi zevâid türündendir. Müslü­manlığı ilk kabul eden hür ile Ebû Bekir (Radıyaliâhü anh) kasdedılmiş, Köle'den maksat da Bilâl-i Habeşî (Radıyaliâhü anh) 'dır.

Hadîsin: «Gecenin tam ortası...» mealindeki ifâdesinden mak­sadın gecenin son yarısı olduğu Sin d î' de belirtildiği için tercemede buna işaret edilmiştir. Şu halde hadîs, en faziletli olan gecenin son yarısının  başlangıcı olan gecenin ortasını  bildirmiştir.

Bu hadisteki : -Allah'a en yakın saat...» tâbirinden maksad, se­vabı en çok ve en makbul zamandır. Çünkü Allah Teâlâ'ya maddî anlamda yakınlık ve uzaklık söz konusu değildir.

 i ş e (Radıyaliâhü anhâJ'nin hadîsi zevâid türünden sayıl­mıştır. Halbuki Kütüb-i Sitte'nin tümünde  i ş e (Radıyaliâhü an­hâJ'nin buna benzer hadisi vardır. B u h â r i ' deki A i ş e (Ra­dıyaliâhü anhâJ'nin hadîsi şöyledir:

Âişe (Radıyaliâhü anhâJ'dan Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in gece namazı keyfiyeti sorulmuş ve kendisi şöyle cevap vermiştir :

Resûllulah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gecenin evvelinde uyur­du, sonunda da kalkıp namaz kılardı. Sonra yatağına dönerdi. Müez­zin sabah ezanını okuyunca (yatağından) sıçrardı. Şayet kendisinin bir ihtiyacı olursa guslederdi. Yoksa abdest (alıp (namaza) çıkardı."

Ebû Hüreyre (Radıyaliâhü anh)'in hadîsi Kütüb-i Sitte'­nin tümünde rivayet edilmiştir.

Bu hadiste Allah Teâlâ'nın her gece dünyaya en yakın olan birin­ci göğe indiği bildirilmiştir. Mekândan münezzeh olan Allah Teâlâ'­nın inişinden maksadın ne olduğu hususunda Alimler arasında ihtilâf vardır. El-Menhel yazan  bu  hususta geniş izahat vermiş olup, özetle şöyle demiştir

"Bu hadis, müteşâbih sıfatlara âit hadîslerdendir. Bu gibi hadis­lerin yorumu hakkında selef ve halef âlimlerinin meşhur iki görüşü vardır.

Müctehid dört imamın, Zührî, Evzâî, lbnü'1-Mü-bârek, Mekhûl, Süfyân-ı Sevrî, İbn-i Uyey-ne, el-Leys bin Sa'd ve iki Hammâd'ın dâhil bu­lunduğu selefin cumhuru, bu gibi hadîslerin yorumu hakkında şöyle demişlerdir

Allah Teâlâ'nın sıfatlarına âit olup, zahirine göre Allah Teâlâ'nın başka şeylere benzetildiği görülen hadîslerin yorumunda açık ve se­lâmetti yol. bu hadîsleri zahirine göre bırakıp icmâlen buna inanmak ve Allah Teâlâ'yı benzetmekten ve keyfiyetten tenzih etmektir. Çünkü:

"Hic bir şey  O'na benzemez. O,işiticidir. görücüdür[200] âyeti, Allah Teâlâ'nın hiç bir şeye. ben­zemediğini bildirmiştir. Bu mezheb, bizim de benimsediğimiz en sâ-Hm mezhebtir

Halefin cumhuruna gelince; Onlar müteşâbih âyetleri ve hadîs­leri Allah Teâlâ'nın şanına lâyık bir takım yorumlarla yorumlamış­lardır. Çünkü Allah Teâlâ'nın cisim olmak, hareket etmek, durmak, yön taşımak, inmek, bir yerde durmak ve benzeri durumlardan mü­nezzeh ve pâk olduğu kafi delillerle sabittir. Bunlar bu hadisteki ini­şi Allah'ın bizzat inişi değil, görevli meleğinin inişi olarak yorum­larlar. Arap dilinde bu tür ifâdeler kullanılır Meselâ devlet başka­nının emriyle görevli memurları bir şey yaptıkları zaman : Devlet baş­kanı yaptı denilir.

Şöyle de yorumlanmıştır: Allah'ın inişiyle Onun kullarına yö­nelmesi hepsine rahmet etmesi ve tümüne ikramda bulunup duaları­nı ve mazeretlerini kabul buyurması kastedilmiştir.

Aynî' nin B u h â r î' nin şerhinde naklen beyan ettiğine gö­re bâzı âlimler: Allah'ın inişiyle Onun tenezzül buyurması kastedil­miş, demişlerdir. Yâni Allah'ın azametine bakılırsa hakir ve fakir olan Kulların yakarış ve yalvarışlarına iltifat etmemesi beklenir. Lâ­kin Allah lütfunu esirgemeyip tenezzülen kullarına iyilik eder. Müs­lim'in    İmamı   Mâlik' ten   olan rivâyetindeki:  «Rabbimiz tenezzül buyurur» ifâdesi bu yorumu te1yid eder.  Çünkü tenezzül,  mânevi nüzul anlamına gelir.  Hattâ  ilk akla gelen mânâ budur.

Ebû Bekir  bin F ü r e k' in    bâzı güvenilir râvilertien nakline göre hadîsteki fiil, JJ^>  olarak zaptedilmiştir. Fiil böyle okununca cümlenin mânâsı:

«Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ birinci göğe melek indirir.» şek­linde olur.

El-Menhel yazarı, yukarıdaki ma'lumatı verdikten sonra şöyle der :

Bu konuda uymaya ve kabule şayan en selâmetli yorum selef mezhebinin yorumudur. B e y h a k î bu konudaki mezhebleri naklettikten sonra : En selâmetli mezhep, keyfiyetinden bahsetmeden ve kastedilen mânâyı araştırmadan buna inanmaktır. Ancak Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından bir açıklayıcı bilgi sa­bit olursa ona dönülür. Nitekim âlimler, bu tür hadislerin belirli bir şekilde yorumlanmasının zorunlu olmadığı hususunda ittifak etmiş­lerdir. Şu halde en salim yol, bunun ilmini Allah'a havale etmektir, demiştir.

El-Menhel yazarı daha sonra bu konudaki mezheblerin görüşle­rini açıklayıcı mâhiyetteki N e v e v i' nin M ü s 1 i m ' in şer-hindeki beyânını nakleder. Bu beyan, yukardaki açıklamanın bir ben­leri olduğu için bunu aktarmaya gerek görmüyorum.

El-Mirkat şerhinin yazarı, N e v e v i ' nin mezkûr beyânını zikrettikten sonra şöyle der :

"Nevev i ' nin bu beyanı ile Ebü İshak-ı Şirâzi, lmâmü'l-Haremeyrı, Gaz âlî ve başka bir çok imamın beyânından anlaşılıyor ki bu hususta selef mezhebi ile halef mezhe­bi mensupları Kitap ve Sünnet'te vârid olan müteşâbih cümlelerin zahirine göre mânâlandırılmamasi hususunda ittifak halindedirler. Allah hakkında Kitap ve Sünnette vârid olan gelmek, inmek, el, yüz, öfke, acımak, arş'ta uturnıak, gökte olmak gibi sözlerin zahirî mâ nâşının, Allah hakkında aklen imkânsız olduğu kafidir. Bunların za­hiri mânâlarına inanan kimselerin İslâm'dan çıktığı hususunda icmâ' vardır. Bu sözleri zahirî mânâya hamletmek mümkün olmayınca se­lef ve halef âlimleri, bunları te'vil etmek zorunda kalmışlardır. Selef ve halef âlimleri, bu hususta müttefik olmakla beraber, yorum­lama şeklinde ihtilâf etmişlerdir.

Selef âlimlerinin ekserisinin mezhebine göre bu sözleri, zahirî mânâsından döndürmek zorunludur. Ama bunları hiç bir mânâ ile yo­rumlamamak ve Allah Teâlâ'nın şanına lâyık kemal sıfatlarının hâiz olduğuna ve her tür noksanlıklardan nezih ve pâk olduğuna itikâd edilir. Bu görüş, icmali bir yorum mâhiyetini arzeder.

Halef âlimlerinin ekserisi ise bu sözleri Allah'ın şanına lâyık bir şekilde yorumlamak yolunu tutmuşlardır. Bu yol, tafsili bir yorum mâhiyetini arzeder..." [201]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

 

1 - Gece namazına kalkmaya teşvik vardır.

2 - Gecenin üçte ikisi geçtikten sonra ibâdet etmek daha fazilet­lidir.

3 - Gece ibâdetine kalkıldığında duâ etmek, dileklerde bulun­mak ve istiğfar etmek arzulanır.

 

1367) Rıfâa [202] el-Cühenî (Radıyallâhü anh)\ien rivayet edildiği­ne göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Allah Teâlâ, gecenin yarısı veya üçte ikisi gidinceye kadar ta­lepte bulunmaz. Bu sürenin bitiminden fecir doğuncaya kadar şöyle buyurur:

Sakın benim kullarım benden başkasından bir istekte bulunma­sınlar. Kim bana duâ ederse Ona icabet ederim. Kim benden bir ha­cet isterse ona veririm. Kim günâhının mağfiretini benden dilerse ona mağfiret ederim.-"

Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedindeki Muhammed bin Mus'ab zayıftır. Salih bin Muhammed : Onun Evzâi'den olan bütün hadisleri matlubtur, demiştir. [203]

 

183 - Yeterli Olduğu Umulan Gece İbâdeti Hakkında Gelen Hadisler Babı

 

l368) Ebû Mes'ud (l'kbe bin Amr el-Ensârî el-liedrî) ( Radıyaltâhu iinh)'(U-n rivayet edildiğine «öre. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sc/lem) şöy­le Uı\ unlu. demiştir :

«Bakara süresinin son iki âyetini bir gecede kim okursa bu âyet­ler ona kâfidir.-

Râvi Hafs'ın kendi rivayetinde dediğine göre, râvi Abdurrahman şöyle demiştir: Ben bilâhere Ebü Mes'ud (Radıyallâhü anh)'a (Ka­be'yi) tavaf ederken rastladım da bana bu hadîsi anlattı."

 

1369) Ebû Mes'ud (Ukbe bin Amr el-Ensârî el-Bedrî) (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöy­le buyurdu demiştir :

«Kim bir gecede Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti okursa, o âyetler ona kâfidir.»" [204]

 

İzahı

 

Kütüb-i Sitte sahiplerinin hepsi Ebü Mes'ud (Radıyallâ­hü anhJ'un bu hadisini rivayet etmişlerdir.

M ü s 1 i m " in rivayetinde Abdurrahman bin Ye­zidin    şöyle dediği belirtilmiştir:

"Ben Kabe'nin yanında Ebû Mes'ud (Radıyallâhü anhl'a rastla­dım. Ve Ona; Bakara süresindeki iki âyet hakkında senden bana bir hadis ulaştı, dedim. Dedi ki: Evet. Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bakara sûresinin sonunda iki âyet (var)dır ki, kim onları ge­celeyin okursa bu âyetler ona kâfidir.» buyurmuştur."

Bu âyetler «Amene'r-Resûlü...»den başlar, sûrenin sonuna kadar devam eder.

EI-Menhel yazarının nakline göre Kur'an okuma sevabı hakkın­daki Alî bin Saîd el-Askeri' nin Ukbe bin Amr' den bir senedle rivayet ettiğine göre Ukbe şöyle de­miştir : Kim bu iki âyeti yatsıdan sonra okursa ona yeter. Bu âyet­ler «Âmene'r-Resülü...*den sûrenin sonuna kadardır.

Mezkûr iki âyetin okuyucusuna kâfi gelmesinden maksad, o ki­şinin gece ibâdeti sevabına kavuşmuş olmasıdır. Nitekim el-Menhel'-de rivayet edildiğine göre İbn-i Adiyy'in Ibn-i Mes'ud (Radıyallâhü anhVden olan rivayetine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ;

«Kim bu iki âyeti yatsıdan sonra okursa onun için gece namazı yerine kâfidir.» buyurmuştur.

Bâzıları: Mezkûr iki âyetin kâfi gelmesinden maksat, okuyucusu­nun şeytan şerrinden korunmasıdır, demişlerdir. Ytne el-Menhel'in naklettiği Tabarânİ' nin Şeddâd bin Evs (Radıyal-lâhü anhJ'den olan bir rivayetinde Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Bakara sûresinin sonundaki iki âyet üç gece hangi evde okunur­sa şeytan o eve yaklaşamaz.» buyurmuştur. Bu hadîs bu yorumu te~ yid eder.

Bâzıları mezkûr iki âyetin okuyucusunu bütün kötülüklerden ko­ruduğu; bir kısım âlimler de itikatla ilgili kötülüklerden koruduğu yolunda yorum yapmışlardır. Başka bir grup, mezkûr âyetlerin, oku­yucusunu insanların ve cinlerin şerrinden koruduğu şeklinde yorum yapmışlardır Bâzıları da: Okunan bu iki âyetin sevabı o kadar çok­tur ki, okuyucusuna kâfidir. Başka bir sevap istemeye ihtiyaç bırak­maz diye te'vil etmişlerdir.

Yukarıda anlatılan mânâların hepsini kastetmeye bir mâni yok­tur.

Mezkûr iki âyette îman ve itikadın büyük esasları ve sahâbîlerin övülmesi vardır. Bunun yanında son âyette yedi duâ cümlesi bulu-nur.M ü s 1 i m ' in bir rivayetine göre Bakara sûresi, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından okunduğu zaman her duâ kelimesini okudukça Allah Teâlâ tarafından : «Duanı kabul ettim.» buyurulmuştur.

Bu iki âyetin fazileti hakkında vârid olan hadislerden birisi H â -kim ve Beyhaki' nin E b û Z e r r (Radıyallâhü anh) 'den rivayet ettikleri şu mealdeki hadîstir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: "Allah Teâ­lâ Bakara sûresini arşın altındaki hazinesinden bana verdiği iki âyet­le tamamladı. Artık bu iki âyeti Öğreniniz ve eşleriniz ile çocukları­nıza öğretiniz. Çünkü bu iki âyet, hem namaz, hem Kur'an, hem dua­dır." [205]

 

184 - Namazda Uykusu Gelen Adam Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

1370) Âişe (Radıyalâhü anhâ)'dan rivayet edildiğine göre, Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Biriniz (namazda) uykusu geldiği zaman (namaza ara verip) kendisinden uyku hâli gidinceye kadar uyusun. Çünkü uykusu geldiği halde namaz kıldığı zaman ne söylediğini bilemez. İstiğfar etmek is­terken kendisine sövmesi umulur.»" [206]

 

İzahı

 

Mâlik ve Kütüb-i Sitte sahipleri tarafından rivayet edilen bu hadisin hasen - sahîh olduğunu T i r m i z i    söylemiştir.

Nuâs: Uyuklama mânâsına geldiği gibi ağır uyku mânâsına da gelir. Burada her iki mânâ muhtemeldir.

El-Menhel yazarı şöyle der :

"Nuâs ile hafif uyku mânâsı kastedildiği takdirde hadîsteki «...uyusun» emri müstehablık için olur. Hafif uyku gelmesi hâlinde namaza ara vermek sevap olur. Etevam etmek ise mekruh sayılır. Şayet Nuâs ile ağır uyku kastedilrrtfs fse «...uyusun.» emri vücup için olur. Hadisin bundan sonraki bölümünde gösterilen «Çünkü uykusu geldiği halde...» şeklindeki sebep, bu mânâyı te'yid eder. Bu takdir­de, yâni ağır uyku geldiği 'zaman namaza ara vermek vâcibtir ve namaza devam etmek haramdır.

Namaza ara vermekten maksad, namazı bozmak değil, sırası ge­lince selâm vermek suretiyle ara vermektir.

Hadîsin: «İstiğfar etmek isterken...» cümlesinden maksad, uyku geldiği halde namaza devam eden kişinin, istiğfar edeceği yerde, ken­di aleyhinde söz söylemesinden ve duâ yerine beddua etmesinden korkulmasıdır. Nitekim    N e s â î' nin   rivayetinde şöyle denilmiştir: Meselâ adam;    diyeceği yerde  diyebilir.

Bu takdirde mağfiret dileyeceği yerde nefsinin zelil ve hakir olması için beddua etmiş olur.

Kişinin kendi aleyhinde veya aile fertleri aleyhinde beddua et­mesi yasaktır. Nitekim Câbir (Radıyallâhü anhJ'den Sünen-i Ebû Dâvûd'da rivayet olunan bir hadîste Resûlullah (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) meâlen şöyle buyurmuştur:

Nefisleriniz aleyhinde beddua etmeyiniz. Evlâdınız aleyhinde beddua etmeyiniz. Hizmetçiniz aleyhinde beddua etmeyiniz. Malları­nız aleyhinde beddua etmeyiniz. Çünkü yapacağınız beddua, Allah Teâlâ'nın dilekleri kabul ettiği saate denk gelebilir.» [207]

 

Hadisin Fıkıh Yönü

 

1 - Namaz kılarken uykusu gelen kimsenin uykusu gidinceye kadar namaza ara vermesi müstehabtır.  Bu     mir, gece ve gündüz kılınan farz ve nafile  tüm namazlara şümullüdür.  Ancak farz na­mazın  vaktinin  çıkması  endişesinin  bulunmaması şartına bağlıdır. Farzın kaçırılması tehlikesi varsa her halde farzın hemen kılınması gereklidir.

Mâlik ve bir cemâat, bu hadisi nafile namaza tahsis etmiş-lerdir. Çünkü ekseriyetle uyku gelmesi geceye mahsûstur.

2 - İbâdetin gönül huzuruyla ve huşu içinde yapılması istenir. Çünkü uykusu gelenin gönül huzuruyla ve huşu içinde ibâdete de­vamı güçtür.

3 - Uyku geldiği halde namaz kılmak mekruhtur.

4 - İbâdette ihtiyatı elden bırakmamalıdır.

5 - Kişi, kendi aleyhinde beddua etmekten kaçınmalıdır.

 

1371) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü a«A)'den; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  (bir gün) mescide gir­miş de İki sütün arasına gerilmiş bir ip görmüş ve:

-Bu ip nedir?» diye sormuş. (Orada bulunanlar) demişler ki: Bu ip,  (Efendimizin muhterem zevcelerinden)  Zeynep (Radıyallâhü an hâ)ya aittir. Burada namaz kılar. Ayakta yorulduğu zaman bu ipe tutunur. Bunun üzerine Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«İpi çözünüz, ipi çözünüz. Biriniz hafif ve kuvvetli olduğu müd­detçe namaz kılsın. Yorulunca otursun.» buyurmuştur." [208]

 

İzahı

 

T i r m i z î hâriç diğer Kütüb-i Sitte sahipleri bunu rivayet et­mişlerdir. Bâzı rivayetlerde görülen az lafız farkı mânâyı etkilemez.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in zevcesi Zeynep (Radıyallâhü anhâ) mescidde namaz kılarken kıyamını uzatması ne­deniyle yorulunca, yorgunluğunun gitmesi ve dinlenmek için iki sü­tun arasında gerdiği ipe tutunurdu. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  duruma muttali olunca, hadisteki emri buyurmuştur.

El-Menhel yazarı, hadisteki emri şoyte yorumlamıştır: Yâni kişi rahatlıkla ayakta namaz kılabildiği  müddetçe ayakta kılsın.  Yorulunca oturarak  namaz kılsın.  Emir böyle yorumlanınca ayakta namaza duran   kimsenin   oruldugu  zaman namazın  kalan kısmını oturarak kılabileceği hukmu hadisten çıkarılır.

Bu emirden rnaksad,  namaz kılmaktan dolayı yorulan kimsenin namaza ara vererek uiurup dinlenmesi olabilir. Bu ihtimal uzaktır. [209]

 

Hadisin Fıkıh Yönü

 

1 - İbâdette aşırılık yapmayıp mutedil davranmalı.

2 - Namaza kuvvetli, neşeli olarak durmalı ve gevşeklik ve yor­gunluk belirdiği zaman, bu durum geçinceye kadar namaza ara ve­rilmeli.

3 - Münker olan şeyleri gidermek meşrudur.

4 - Kadınların nafile namazları    mescidde kılmaları     caizdir. Çünkü   Zeynep    (Radıyallâhü anhâ) ve   Ebû   Dâvûd'un    bir rivayetinde belirtildiği gibi kız kardeşi  Hamne    (Radıyallâhü an­hâ}      Mescidi    Nebevi'de    nafile kılarlardı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buna karşı çıkmamıştır. Tabiî bir fitne tehlikesinin olmaması gereklidir.

5 - Namaz esnasında ipe tutunmak mekruhtur. Cumhur böy­le hükmetmiştir. Nafile namazda kıyamın uzatılması nedeniyle asâya dayanmanın mübahlığında ihtilâf yoktur. Yalnız Ibn-i S i -r i n bunu mekruh saymıştır. Farz namazda ise bir özür olmaksızın asaya dayanmak cumhurca menedilmiştir.

 

1372) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellent) şöyle buyurdu demiştir :

«Biriniz gece namazına kalktığı zaman (uyku basması nedeniy­le okuduğu) Kur'an onun dilinden anlaşılmaz olup ne dediğini bil­mez ise (namaza ara verip) yatsın.»" [210]

 

İzahı

 

Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvûd ve Beyhaki de bunu rivayet etmişlerdir.

Uykunun ağır basması nedeniyle, gece namazı kılınırken okunan Kur'an-ı Kerim âyetleri rahatlıkla okunamayıp acemice okunacak durum belirince namaza ara verilmesi ve uyku hâli zail oluncaya kadar uzanıp uyuma emri verilmiştir. Tâ ki uyku sersemliği yüzün­den Allah'ın kelâmı yanlış okunmasın.

Namaz dışındaki benzer hâlin hükmü aynıdır. Yâni namaz hâ­ricinde Kur'an okurken uykusu gelen ve dili ağırlaşıp ne okuduğu­na anlamaz durumuna düşen kişi Kur'an okumaya ara verip uy­kusunu almalıdır. [211]

 

185 - Akşam Ve Yatsı Arasında Namaz Kılmak Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

1373) Âişe (Radıyallâhü anhâ)'den rivayet edildiğine göre; Resûlul-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu demiştir :

-Akşam ile yatsı namazları arasında yirmi rek'at (nafile) kılan kimse için Allah Teâlâ cennette bir ev yaptırır.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedindeki Yâkub bin el-Veüd'in zayıflığı hususunda âlimler ittifak etmişlerdir. İmam Ahmed : O, büyük kezzablar-dandır. Hadis uydururdu, demiştir.

 

1374) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Akşam namazından sonra altı rekat (nafile) kılan ve araların­da fena söz söylemeyen kimse için bu namaz, on iki yıllık ibâdete denk tutulur. [212]

 

İzahı

 

1374 nolu Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'ın hadisi 113. bâbta 1167 nolu olarak geçmiştir. Bu namazla' ilgili gerekli malûmat orada verilmiştir. İsteyenler oraya, müracaat edebilirler. [213]

 

186 - Nafileyi Evde Kılmak Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

1375) Asım bin Anır[214]  (Radıyaliâhü anh) den ; Şöyle demiştir :

Irak halkından bir nefer[215] halife Ömer (RadıyaJIâhü anh) in yanına çıkmak üzere (Medine'ye) geldiler. Onun huzuruna varınca Ömer (Radıyaliâhü anh) onlara =

Kimlerdensiniz? diye sordu. Irak halkindanız, dediler. Ömer (Ra­dıyaliâhü anh) :

Küfe emirinin izniyle  ni geldiniz? diye sordu. Onlar: Evet, dediler. Râvî demiştir ki ı

Gelenler, adamın kendi evinde (nafile) namaz kılmasının hük­münü sordular. Ömer (Radıyaliâhü anh)   dedi ki:

Ben (bunu) Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemTe sordum. Buyurdu ki:

-Adamın (nafile) namazı kendi evinde kılmasına gelince; bu bir nurdur. Artık evlerinizi nurlandırımz.»

Ömer bin el-Hattâb (Radıyaliâhü anh) in mevlâsı Umeyr (Radı­yaliâhü anh)[216] Ömer bin el-Hattâb (Radıyaliâhü anhl'den (tah-dis etmiştir.) O da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den bu­nun mislini  (tahdis) etmiştir.

Not: Müellif bu hadîsi iki yoldan zikretmiştir : Zevâid'de şöyle denmiştir : Bu iki yolun dönüm noktası râvi Âsim bin Amr'dır. O ise zayıftır. El-Ukayli Onu zayıf râviler arasında zikretmiştir. Buhâri de : Onun hadisi sabit değildir, de­miştir.

 

1376) Ebû Said-i Hudri (Radtyaüâhü an/r/den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Biriniz farz namazını (bir mescidde) kıldığı zaman namazından bir payını evine versin. Çünkü Allah Teâiâ onun evde kılacağı na­mazdan onun evine bir hayır verir.»"

Not:   Ricalinin sıka oldukları Zevaıd'de bildirilmiştir.

 

1377) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)'da.w rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (SaUaltahii Aleyhi ve Sellenı) şöyle buyurdu, demiştir : «Evlerinizi kabirler yapmayınız.»" [217]

 

İzahı

 

Asım    bin    Amr    (Radıyallâhü anh) in ve    U m e y r    (Ra-dıyallâhü anh)'in hadîsleri Zevâid türündendir.

Ebû Said-i Hudrî (Radıyallâhü anh)'in hadîsi de Ze­vâid türündendir. Ancak Müslim bu hadîsi C â b i r (Ra-dıyallâhü anh)'den rivayet etmiştir. Müs1im ' in rivayetinde;ilâvesi vardır. Tercemede bu ilâveyi parentez içi ifâdeyle İşaret ettim. Bu hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) far­zını mescidde kılanın sünnetini evinde kılması ve evinin namaz sa­yesinde hayra kavuşmasını tavsiye eylemiştir.

İbni    Ömer    (Radıyallâhü anh)'in hadîsini    Buhâri,

Müslim,    Ebû    Dâvûd    ve   Tirmizî   de rivayet etmiş­lerdir.

Ahmed bin Hanbel'in Âişe (Radıyallâhü anhâ) '-den rivayet ettiği bir hadiste de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) şöyle buyurmuştur:  

Evlerinizde (nafile)  kılınız. Evlerinizi üzerinize kabirler yapmayınız.»

Tirmizî' nin şerhi Tuhfe yazarı hadîsi şöyle yorumlar "Yâni ölüler gibi olmayınız. Onlar evlerinde namaz kılmazlar. On­ların evleri kabirlerdir. Hadîsi şöyle yorumlayanlar da olmuştur: Evinde namaz kılmıyan kimse, kendisini ölüye, evini de kabre ben­zetmiş olur.   M ü s 1 i m ' in   rivayet ettiği:.

«İçinde Allah'ın anıldığı ev ile içinde Allah'ın anıl madiği ev, diri ve ölüye benzerler.» mealindeki hadîs bu yorumu te'yid eder.

Bâzıları: Hadisin mânâsı :" 'Ölülerinizi evlerinizde gömmeyiniz.' demektir, diye yorum yapmışlar ise de Hattâbî: Bu yorum hiç­bir şey değildir Çünkü Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) otur­duğu evine defnedilmiştir." Peygamberlerin, öldükleri yerlere gömül­dükleri rivayetleri de vardır, demiştir.

 

1378) Abdullah bin Sa'd (Radıyalldhü anh y den\  Şöyle demiştir:

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e; Evimdeki namaz mı mesciddeki namaz mı daha efdaldır? diye sordum. Buyurdu ki:

«Evime bakmıyor musun? Mescide ne kadar yakındır. Şüphesiz evimde namaz kılmam, mescidde namaz kılmamdan bana daha se­vimlidir. Farz namaz bundan müstesnadır.İsnadının sahih ve ricalinin sıka oldukları  Zevâid'de •bildirilmiştir. [218]

 

İzahı

 

Zevâid türünden olan bu hadîs de farz namazların mescidde na­file namazın da evde kılınmasının efdal olduğuna delâlet eder. Bay­ram namazları ve teravih gibi cemaatla kılınması meşru olan sün­netlerin dQ farz namazlar gibi mescidlerde kılınması efdaldır. Bun­lara âit bâblarda gerekli açıklama yapılmıştır. [219]

 

187 - Duhâ   (Kuşluk)   Namazı Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

1379)   Abdullah bin el-Hâris[220]  (Radıyallâhü anhümâ)'dan; Şöy-•mİıjtir :

Osman bin Affân (Radıyallâhü anh) zamanında halk çok veya tam iken ben kuşluk namazını soruşturdum. O'nun yâni Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bu namazı kıldığını haber veren Ümmü Hânı (Radıyallâhü anhâ)dan başka hiç bir kimseyi bulama­dım. Ümmü Hâni (Radıyallâhü anhâ) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in kuşluk namazını sekiz rek'at olarak kıldığını bana ha­ber verdi." [221]

 

İzahı

 

Müslim de bu hadîsi rivayet etmiştir. Bunun bir benzerini Ebû Dâvûd ve Tirmizî, İbn-i Ebİ Leylâ (Ra­dıyallâhü anh)'dan rivayet etmişlerdir. O rivayette Ümmü Hâni (Radıyallâhü anhâ), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in Mekke' nin fetih günü onun evinde gusledip sekiz rek'at kıldı­ğını ve ondan sonra bunu kıldığını kimsenin görmediğini söylemiştir.

Ebû Dâvûd'un başka bir rivayetinde Ümmü Hâni (Radıyallâhü anhâ)  şöyle demiştir :

"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Fetih günü kuşluk na­mazını sekiz rek'at olarak kıldı ve her iki rek'atin sonunda selâm verdi."

Ebû Dâvûd'un bu rivayeti. Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve SellemJ'in Fetih günü kıldığı namazın kuşluk namazı olduğunu açıkça bildirir ve Fetih namazı olduğunu söyliyenleri reddeder. E 1 -H â f ı z " in el-Fetih'te zikrettiği ve Ibn-i Abdi'1-Berr (Radıyallâhü anh)'in rivayet ettiği Ümmü Hâni (Radıyallâ­hü anhâ)'nin :

"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke'ye geldi de se­kiz rek'at namaz kıldı. Ben : Ne namazıdır? diye sordum. Buyurdu ki: «Kuşluk namazıdır.»' mealindeki hadisi de bunu teyid eder.

Müellifin hadisi, kuşluk namazının seki/ rekat olarak kılınma­sının meşruluğuna delâlet eder.

 

1380) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)'det\. Şöyle demiştir: Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den işittim. Buyur­du ki :

-Kim oniki rek'at kuşluk namazı kılarsa Allah Teâla onun için Cennet'te altından bir köşk yaptırır.»" [222]

 

İzahı

 

T i r m i z i    de bunu rivayet etmiştir :

Kuşluk namazının en çok rek'at sayısı bu hadiste bildirilmiştir. Sindi: Yâni; kim kuşluk namazını oniki rek'at olarak devamlı kılarsa Allah ona Cennet'te bir köşk yaptırır. Kuşluk namazını bir defa bile oniki rek'at olarak kılana bu mükâfatın verilmesi mânâsı kastedilmiş olabilir. Çünkü Allah'ın  keremi sonsuzdur,  demiştir.

 

1381) Muâza el-Adevivye [223] (Radıyallâhü anh aydım. Şöyle de­miştir :

Ben. Âişe  (Radıyallâhü anhâi'ya: Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)  kuşluk namazını kılar mıydı? diye sordum. Dedi ki:

Evet, dört rek'at olarak  (kılardı)   ve Allah'ın dilediği kadar fazlalaştırırdı.'[224]

 

İzahı

 

Ahmed, Müslim ve Hâkim de bunu rivayet etmiş­lerdir. Tirmizî de Şemailde Nesâ î ise Süneni Kübrâ'sın-da bunu rivayet etmişlerdir.

Sindi şöyle demiştir :  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin mak­sadı. Peygamber (Sallallahü .Aleyhi ve Sellem)'in zaman zaman kuş­luk namazı kıldığını ifâde etmektir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kuşluk namazı kılmadığı da kendisinden riva­yet edilmiştir. O rivayeti de şöyle yorumlamak gerekir. Yâni devam­lı kılmamıştır. Böylece  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'dan olan fark­lı iki rivayetin arası bulunmuş olur. Şöyle de denilebilir:  i ş e (Radıyallâhü anhâ), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in kuşluk namazı kıldığını görmemiş, sonra başkasının haber verme­siyle mümkün olmuştur.

Nev'evî    de    M ü s 1 i m ' İn    şerhinde ez cümle şöyle der : "Hulâsa, kuşluk namazı Sünnet-i Müekkede'dir. En az iki rek'at en mükemmeli sekiz rek'attir. Dört  veya altı rek'at da kılınabilir. Peygamber  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bunu kıldığına ve kıl­madığına dâir   Â i ş e    (Radıyallâhü  anhâ)'dan  olan rivayetlerin arasını bulmaya gelince; Peygamber   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bazen kılardı. Farz kılınması endişesiyle bazen terkederdi.    Â i ş e (Radıyallâhü anhâ) 'nin :

"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yalnız bir seferden dönüşünde kılardı, diğer zamanlarda kılmazdı" mealindeki hadîsi, şâir zamanlarda kendisinin görmediğine yorumlanır. Nitekim bir ri­vayetinde :

"Ben görmedim» demiştir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kuşluk zamanı çoğu zaman Onun yanında olmazdı. Yola giderdi, mescidde olurdu veya başka yerde bulunurdu. Eşlerinin ya­nında bulunduğu günlerden de ancak dokuz günden bir gün  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin yanında olurdu..."

 

1382) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Kim kuşluk namazının çiftine (iki rek'atine) devam ederse gü­nahları deniz köpüğü kadar bile olsa bağışlanır. [225]

 

İzahı

 

Tirmizî de bunu rivayet etmiştir. Hadîs, kuşluk namazı­nın iki rek'atine devam etmenin faziletini belirtiyor. Hadîsteki mu­hafazadan maksat, bu iki rek'ati her gün kılmaktır. Sindi' nin beyânına göre bundan yâni muhafazadan maksat, bu iki rek'ati hak-kiyle ve lâyıki veçhiyle kılmak olabilir. Bir defa olsun böyle kılanın mezkûr mükâfata kavuşması umulur.

«...Deniz köpüğü kadar...» ifâdesinin kullanılmasına gelince; Tuhfe yazarının beyânına göre deniz köpüğü halk arasında çokluk­la meşhur olduğu için, günahların çokluğunu ifâde etmek amacıy­la bu tâbir kullanılmıştır.

Kuşluk namazı vakti, güneşin bir mızrak boyu kadar yükselme­siyle başlar. Ve güneş gök ortasına varıncaya kadar devam eder.

Kuşluk namazının rek'at sayısına gelince; en az iki ve en çok oniki rek'at olduğu yukarıda belirtilmiştir.

Cumhûr'a göre kuşluk namazı sünnettir. Bu namazda Fâtiha'dan sonra birinci rek'atte "Eş-Şems" sûresini ve ikinci rek'atte "Ed-Duhâ" sûresini okumak müstehabtır. [226]

 

188 - İstihare Namazı Hakkında Gelen Hadisler Babı

 

1383) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü anhüntâ)'dan; Şciyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize Kur'an'dan sûre öğretir gibi istihare  (keyfiyet ve duasını)  öğreterek buyururdu ki:

-Sizden birisi bir işi yapmak istediği zaman farz değil (istihare niyetiyle nafile olarak) iki rek'at namaz kılsın. Namazdan sonra şöy­le duâ etsin :

Allah'ım! Hakkımda hayırlısını Sen bildiğin için ben hayırlısına irşad edilmemi senden isterim ve gücünden yardım diliyerek hayırlı­sına gücümün yetmesini senden dilerim. Senin büyük fazl (ve ke-rem)ından isterim. Çünkü Sen (her şeye) kadirsin. Ben hiç bir şeye kadir değilim. Sen (her şeyi) bilirsin. Ben (bir şey) bilmem. Sen (herkese) gizli olan herşeyi çok bilicisin. Allah'ım! İstediğim bu iş (burada yapmak istediği şeyi belirtir) Senin ilminde benim için dî­nime, hayatıma ve âhiretime hayır ise (yahut şimdiki ve gelecekteki işlerim bakımından hayırlı ise) bunu bana mukadder kıl. (Buna gü­cümü yetiştir.) Bunu bana müyesser kıl. Ve bu işi bana mübarek ey­le. Ve eğer senin ilminde (birinci defa söylediğinin mislini burada söyler) şer ise bu işi benden, beni (ve kalbimi) de bu işten çevir ve hayır nerede ise o hayrı bana mukadder eyle! Sonra nefsimi bu hay-re razı kıl.»" [227]

 

İzahı

 

Kütüb-i Sitte sâhibleri ve B e y h a k i de bunu rivayet etmiş­lerdir.

İstihare : Yapılmak istenen işlerde Allah Teâlâ'dan hayır dile­mektir. Yâni yapılmak istenen işin yapılmasından veya yapılmamasından hangisi hayırlı ise onu yapmaya muvaffak olmayı ve gön­lün ona yatışmasını dilemektir.

Hadîsin "...bize istihare öğreterek..." cümlesinden maksat şu­dur : Mubah işler hakkında nasıl istihare edileceği ve ne duâ oku­nacağı öğretilirdi. Haram ve mekruh işlerin terkedilmesinin hayırlı olduğu bilindiği için bunlar hakkında istihare edilmez. Keza belirli zamanda yapılması gerekli farz veya vâcib veya müstehab olan iş­ler için de istihare edilmez. Çünkü bunların yapılması mutlaka ha­yırdır. Ancak müstehablardan geniş zaman içinde yapılabilenin şu veya bu zamanda yapılabilmesi için istihare edilebilir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kur'an sûresini öğret­meye önem verdiği gibi istihareyi öğretmeye önem vermiştir. Çün­kü namazda okumak için Kur'an'ı bilmeye genel ihtiyaç bulunduğu gibi istihareyi öğrenmeye de genel ihtiyaç vardır. İstihare-, yolculuk etmek, ticaret ve evlenmek gibi mühim işler için yapılır. Yemek ve içmek gibi günlük mes'eleler için yapılmaz.

Hadiste farz olmayan iki rek'atın kılınması emredilmiştir. Bun­dan anlaşılıyor ki istihare niyetiyle iki rek'at kılınır. Bir rek'atla is­tihare namazı olmadığı gibi iki rek'atten fazla namazla da olmaz. Bâzıları: İkiden fazla rek'atlarla da olur, demişlerdir.

Hadîsin zahirine göre farzın dışında herhangi belirli bir sünnet kılınırken istihareye de niyet edilirse bununla yetinilebilir.Nevevi, bu görüşü benimseyerek : Fâtiha'dân sonra birinci rek'atta Kâ-firün sûresi, ikinci rek'atta İhlâs sûresi okunur, demiştir.  Bâzıları ise : Birinci rek'atta :[228] âyetleri, ikinci rek'atta da:[229]âyeti okunur, demişlerdir.

El-Fetih yazarı: En mükemmeli Kâfirûn sûresi ile ilk âyetleri bi­rinci rek'atta ve İhlâs sûresi ile son âyeti ikinci rek'atta okumaktır, demiştir.

Bâzı âlimler : İstihare namazı, başka bir nafile ile yerine getiri­lemez. İstihare niyetiyle kılınacak müstakil namaz ile gerçekleşir, de­mişlerdir.

Hadisteki duanın açıklaması hakkında eI~Menhel yazarı özetle şöyle der:

 Yâni: "Allah'ım!    Sen hangi işte yarar

olduğunu bildiğin ve ben bilmediğim için Sen beni en yararlı işe yönelt." Şöyle de denilebilir: "Allah'ım! Şümullü ilmin hakkı için en yararlısına beni yönelt."

Yâni :    "Senin kudretinden yardım dileyerek en hayırlısına muktedir olmamı dilerim." Şöyle de denilebilir: "Sen ka­dir olduğun için hayırlısını bana mukadder ve müyesser eylemem di lerim."

Hadisin: «...büyük fazl (ve kerem)ından isterim.» cümlesi Al­lah'ın verdiği ikramların herhangi bir kimse tarafından hak edildi­ği için değil, Allah'ın fazl ve keremiyle olduğuna işaret eder.

Hadîsin : cümlesinin zahiri mânâsına göre yorum yapılmamalıdır. Çünkü ilk anda hatıra gelen mânâ : "Allah'ım! Şu işin bana hayırlı olduğunu bilirsen..." şeklindedir. Bu tür mânâ; Al­lah'ın ilminin kesinliğine ters düşer. Kastedilen mânâ ise: "Allah'ım! Senin sonsuz ilminde bu iş bana hayırlı ise..." şeklindedir. Tercemede buna işaret etmek istedim. Şu halde cümledeki şüphe, Allah'ın ilmine ait değil, yapılmak istenen işin hayırlı olup olmamasındadır.

Kişi duâ ederken burada yapmak istediği şeyi dile getirecektir.

Hadîsteki 'Maaş' kelimesinin tercemede "hayat" olarak yorum-ladım. Bu kelime ile, ticâret gibi geçim vesilesi olan şeyler de kaste­dilmiş olabilir.

Hadîsteki "Akîbef'ten maksad, Âhirettir cümlesi: "Bunu bana mukadder eyle." veya "Buna gücü­mü yetiştir" diye yorumlanabilir. cümlesinin  mânâsı: Birinci defa söylediğinin mislini söyler, demektir. Yâni şöyle duâ edecek:

«Allah'ım! Senin ilminde bu iş benim için dinim, hayatım ve âhi-retim bakımından şer ise...»

cümlesindeki tereddüt mânâsını ifâde eden "Ev" kelimesi, râvinin şüphesini ifâde  eder.  Yâni :  Yâ;

buyurulmuş veya; buyurulmuştur.

"Ev"  kelimesinin  muhayyerlik için  olması  muhtemeldir.     Yâni duâ eden kişi isterse o şekilde söyler, isterse diğer şekilde söyler.

= «Dünya hayatımdaki dinim ve dünyam ile ilgili işlerim» demektir.

-Gelecekteki dünya hayatımdaki dinim ve dünyam, ahiretimle ilgili işlerim* demektir.

İstihare yapan kişinin namaz ve namazı takiben okuyacağı dua­dan sonra ne yapacağı hadiste zikredilmemiştir. Nevevî: Kişi istihare ettikten sonra gönlü hangi tarafa meylederse onu yapmalı ve istihareden önceki temayülüne dayanmamalıdır. Bilâkis kendi ih­tiyarini bırakmalıdır. Böylelikle gerçek mânâda hayırlısını Allatılan dilemiş olur, demiştir.

İstihareye rağmen bir temayül ve gönül yatışması görülmezse ba­zılarınca üç defa, bazılarınca da yedi defa istihare tekrarlanmalıdır. EI-Menhel yazarı bu görüşlerin delilleri olan hadisleri zikretmiştir. [230]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

 

1 - Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ümmetine dünya­ları ve dinleri hakkında yararlı olan şeyleri öğretmiştir.

2  - Önemli işler için istihare yapmak meşrudur.

Câbir bin Abdillah <R.A.)'ın Hâl Tercemesi

Câbir bin Abdillah el-Ensâri es-Selemî Ebû Abdillah'tir. İkinci Akabe görüş­mesine katılan Ensâr'dandır. Bizzat Peygamber (S.A.V.)'den ilim almış, Medine'­nin Müftîlerindendir. Annesi bint-i Akabe'dir. Bedir savaşma katıldığı ihtilaflıdır. Fakat Hendek ve Bîat-i Rıdvan'da bulunduğu kesindir. Ayrıca ondokuz gazada bulunmuştur. Çok hadîs rivayet eden altı sahâbîdendir. 1540 hadîsi vardır. Buhârl ve Müslim 58 hadîsini ittifakla, 28 hadisini Buhârî, 126 hadîsini Müslim münferiden rivayet etmişlerdir. Râvilerinin başında Saîd bin Minâ, Ebû Zübeyr, Ebû Süfyân, Talha bin Nâfi', Hasan-i Basrl ve Muhammed bin Münkedir gelir. Yüz yıl kadar yaşamış olup, hicretin 78. yılı 94 yaşında vefat etmiştir.  Medine'de en son vefat eden sahâbidir.

Sahâbîler arasında Câbir bin Abdillah isminde iki zât daha vardır. Birisi Cabirbin Abdillah bin Rabâh. diğeri de Câbir bin Abdillah Râbisi'dir. (Hulâsa : 50 ve Tezkiretü'l-Huffaz : C. 1. Sah. 37) [231]

 

189 - Hacet Namazı Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

1384) Abdullah bin Ebi Evfâ[232] el-Eslemî (Radtyallâhü anh)'den; ŞÖyie demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanımıza çıkıp gelerek buyurdu ki:

«Her hangi bir kimsenin Allah katında bir haceti veya Allah'ın mahlûkatından bir kimsenin yanında ihtiyacı olursa; abdest alıp iki rek'at namaz kılsın. Sonra şöyle duâ etsin: 'Halim ve Kerim olan Al­lah'tan başka ilâh yoktur. Büyük arşın Rabbî olan Allah Teâlâ'yı teşbih ve tenzih ederim. Âlemlerin Rabbı olan Allah'a hamdolsun.

Allah'ım! Şüphesiz ben Senin rahmetine vesile olan sebepleri, mağfiretini gerektiren hasletleri, her hayrin ganimetini ve her gü­nahtan selâmette olmayı senden dilerim.

(Allah'ım!) Her günahımı bağışlamanı, her kederimi gidermeni ve rızâna uygun her hacetimi yerine getirmeni Senden isterim! Son­ra dünya ve âhiretle ilgili dileğini Allah'tan iste. Çünkü şüphesiz O dilek takdir edilir.»"

Not: Bu hadisi Tirmizi de tahriç ederek garib olduğunu söylemiştir. Hadi­sin isnadı söz götürür. Çünkü râvi Pâid bin Abdirrahman, hadîste zayıftır. Pâid, Ebü'l-Varkâ'dır. [233]

 

İzahı

 

Tirmizi bunu rivayet etmiş, yalnız duanın sonundaki fık­rayı rivayet etmemiştir. Bir de hacet namazı kıldıktan sonra hadis­teki duaya başlamadan önce kişinin Allah'a sena ve Peygamberine salavât getirilmesi ilâvesi vardır.

Halim : Suç işleyeni cezalandırmakta acele etmeyen ve cezayı geciktiren elemektir.

Kerim : Kulun istihkakı olmaksızın ve minnet etmeden ikram eden demektir.

«Rahmetine vesile olan sebepler...»İbnü'1-Me1ik'in de diğine göre ilâhi rahmete vesile olan fiiller, sözler ve vasıflardır.

T ı y b i ise; Hadisteki "Mucibât" kelimesi, "Mucibe"nin çoğulu­dur. "Mucibe" Sahibini cennetlik eden kelimedir, demiştir.

Azâîm î "Azîmef'in çoğuludur.Tıybî'nin dediğine göre azimetlerden maksat, ilâhi mağfirete kavuşmayı pekiştiren ameller­dir.

Birr ; Â1iyyü'1 - K â r î tarafından tâat ve ibâdet olarak yo­rumlanmıştır.

Hadîs, günahlardan masum olmayı dilemenin câizliğine delâlet eder. Bâzıları: Günahlardan masum olmak Peygamberlere ve melek lere mahsus olduğu için bunu istemek caiz değildir, demişler ise bu söz reddedilmiştir. Çünkü Peygamberler ve meleklerin günahsız olmaları vâcibtir. Başkalarının günahsız olması caizdir. Caiz olan bir şeyi istemek caizdir. Şu var ki Peygamberlere karşı saygısızlık yap­mamak için günahlardan masum olmayı değil, günahlardan korun­mayı dilemek uygundur.

 

1385) Osman  bin  Huneyf[234]  (Radıyallâhü anh)'den;   Şöyle de-

Gözü kör veya çok az gören bir adam, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellernTe gelerek: Benim için Allah'a duâ et, bana afiyet versin. (Gözümü sıhhata kavuştursun.) diye dilekte bulundu. Efen­dimiz :

Dilersen bu hastalığın mükâfatını kendin için âhirete bırakırsın. Bu daha hayırlıdır. Ve eğer dilersen ben duâ ederim.» buyurdu.

Adam t Duâ et, dedi. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Seli e m) adama güzelce abdest almasını, iki rekat namaz kıl­masını ve şu duâ İle duâ etmesini emretti:

«Allah'ım! Şüphesiz ben Senden isterim ve rahmet Peygamberi olan Muhammed  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Sana yönelirim.

Yâ Muhammedi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu ihtiyacımın yerine getirilmesi için Senin yardımınla Rabbime yöneldim. Allah'ım! Mu­hammed   (Sallallahü Aleyhi  ve  SellemJ'i benim hakkımda şefaatçikıl.»

Râvi Ebû İshak demiştir ki: Bu hadîs sahihtir.Tirmizi bu hadisi dualara ait bâblarda rivayet ederek bunun hasen -sahih garib olduğunu ve yalnız râvi Ebû Ca'fer tarîki ile bildiklerini söylemiştir. [235]

 

İzahı

 

Tirmizi ve Nesâi de bunu rivayet etmişlerdir. Tir­mizi' nin rivayetinde adam, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'den duâ isteyince şöyle buyurulmuştur:

Dilersen duâ ederim, dilersen sabredersin. Sabretmek senin için daha hayırlıdır.»

Tuhfe yazarı şöyle der: Duâ istiyen kişi, yâ âmâ idi veya az gö­rüyordu. Göz hastalığından şifâ bulması için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den duâ dilemiştir.Tıybi: Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)  adama:

«Dilersen duâ ederim» buyurmuş, adam da onun duâ etmesini is­temiş, sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), adamın duâ etmesini emretmiştir. Bana öyle geliyor ki; adamın duâ edilmesini sabretmeye tercih etmesi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hoşuna gitmemiştir. Nitekim adamla konuşurken :

«Sabretmek senin için daha hayırlıdır» demiştir. Mamafih Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Ona tavsiye ettiği duada zât-ı Nebevisini şefaatçi kılması ve duanın kabulü yolunda zâtını ve­sile kılması, yapılacak duaya Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in iştirak ettiği mânâsı anlaşılır, demiştir.

Duanın mânâsı: Allah'ım! Ben dileğimi Senden isterim. Âlemle­re rahmet olarak gönderilen Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) Peygamljer'i vâsıta kılarak Sana yönelirim. Ey Muhammed (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)! Ben Allah katında şefaat etmeni dilerim. Tâ ki Senin şefaatin la ihtiyacım yerine getirilsin. Allah'ım! Peygam-ber'i benim hakkımda şefaatçi kıl.

Nesâi' nin    rivayetinde, hadîsin sonunda şu ilâve vardır:

-Allah, o adamın gözünü açmış oldu­ğu halde adam dönüp gitti.»

El-Hâki m de bu hadîsi, Mesâi' deki ilâveyle birlikte rivayet etmiştir. Taberâni de bunu rivayet etmiş ve bu riva­yetin başında şu kıssayı anlatmıştır :

"Bir adam, bir iş için defalarca halîfe Osman bin Af fan (Radı-yallâhü anh)'ın yanına gidip gelmiş, buna rağmen işi görülmemişti. Adam bir gün Osman bin Huneyf (Radıyallâhü anh)'e rastlamış ve derdini dökmüştür. Osman bin Huneyf (Radıyallâhü anh) Ona: İb-riki getir, abdest al sonra camiye gidip orada iki rekat namaz kıl­dıktan sonra şöyle duâ et: (Hadîsimizdeki duayı zikretmiş) Bu duayı yaptığın zaman işini dile getir. Sonra bana uğra ki, ben de seninle geleyim, demiş. Adam da gidip Onun dediklerini yapmış, sonra ha­lîfenin kapısına varmış. Kapıcı hemen gelip elinden tutarak halife'-nin yanına çağırmış. Halîfe onu yanına ve minder üzerine oturt­muş ve:

Hacetin nedir? diye sormuş. Adam da işini söylemiş. Halîfe der­hal onun dileğini yerine getirmiş, sonra ona :

Bu saate kadar ihtiyacını niye bana anlatmadın? Ne işin olursa bize gel, demiş. Adam halife'nin yanından çıktıktan sonra Osman bin Huneyf (Radıyallâhü anh) a rastalmış ona duâ etmiş ve:

Seninle görüşünceye kadar işim olmuyordu demiştir. Osman bin Huneyf (Radıyallâhü anh) da :

Vallahi senin işin hakkında ben halîfe ile konuşmadım. Lâkin Besûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i gördüm. Âmâ bir adam O'na gelerek gözünden şikâyet etti..."

Taberânî bu hadisi zikrettikten sonra sahih olduğunu söy­lemiştir.

İbn-i Teymîye "Ettevessül Vel Vesile" adlı risalesinde de bu hadîsi zikrettikten sonra aynen şunları söyler: Bu hadîsi B e y h a k i ve başkaları,-"Nübüvvet'in delilleri" bahsinde riva­yet etmişlerdir.

-Tuhfe» yazarı yukardaki bilgil&ri verdikten sonra şöyle der: Eş-Şeyh Abdü'1-Gâni, Miftâhü'I-Hane adlı kitabında şöy­le demiştir: Üstadımız    e s - S i n d î    kendi risalesinde şöyle der:

Bu hadis Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken Ondan şefaat dilemenin ve Onu vâsıta kılmanın câizliğine delâlet eder: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefatından sonra da Ondan şefaat dilemek ve Onu vâsıta kılmak caizdir. Çünkü Taberânî, el-Kebîr'de Osman bin Huneyf (Radıyallâ­hü anh) 'den rivayet ettiğine göre bir adam bir ihtiyaç için defalarca halife Osman bin Affân (Radıyallâhü anh)'a gidip gel­miş... ve mezkûr hadîsi zikretmiştir.

Şeyh Abdü'1-Cani daha sonra şöyle der : Mezkûr üs­tadımız bu konuda tafsilâtlı bir risale yazmıştır. İsteyen oraya mü­racaat etsin.

.Şevkâni de Tuhfetü'z-Zâkirînde : Her şeyi veren ve verme­yen, dilediği olan dilemediği olmayanın Allah Teâlâ olduğuna itikad etmek kaydıyla Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i kendisiy­le Allah arasında vâsıta kılmanın câizliğine bu hadîs delâlet eder. Peygamberlerle tevessül etmek için Osman bin Huneyf (Radıyallâhü anh) 'in hadîsi bir örnektir. Sâlihlerle tevessül etmeye gelince; Sahih hadisle sabit olmuştur ki kuraklık dolayısıyla saha bi­ler Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in amcası A b b â s (Radıyallâhü anh)'a tevessül ederek yağmur duasını yapmışlar. Yâ­ni duâ ederlerken:

"Yâ Rabb! Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in amcası Abbâs (Radıyallâhü anh) in hatırı için bize yağmur ihsan eyle", de­mişlerdir.

B u h â r i' de ve diğer hadis kitablarında rivayet edildiği gibi Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh) yağmur duasını yaparken şöyle demiştir:

"Allah'ım! Başımıza kuraklık geldiği zaman biz Nebimize teves­sül ederdik. Sen bize yağmur verirdin. Biz Peygamberimizin amcasıy­la sana tevessül ediyoruz bize yağmur ver!" Bu duadan sonra Allah yağmur vermişti. Hazret-i Ömer (Radıyallâhü anh) böyle duâ ederken hiç bir sahâbî buna karşı çıkmamıştı. Böylece bu ko­nuda sahâbîlerin icmâı oluşmuştu. Geniş bilgi için Tirmizİ1 nin 'Dualar bâblarından müteferrik hadîsler böltimü'nde rivayet edilen bu hadisin şerhine ait Tuhfetü'I-Ahvezî yazarının verdiği bilgiye mü­racaat edilebilir. [236]

 

190 - Teşbih  Namazı Hakkında Gelen Hadisler Babı

 

1386) Ebû Râfi' (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre, Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Abbâs (Radıyallâhü anh) 'a şöyle buyur­muştur.

«Ey Amcam! Sana. bir hediye vermiyeyim mi? Sana yararlı mmıyayim mı? Sana karşı üzerime düşeni yapmıyayun mı?. Abbâs (Radıyallâhü anh) :

— Buyur yâ Resûlallah! dedi. Efendimiz:

— «Dört rek'at (nafile)  namaz kıl. Her rek'atta Fatihayı ve bir sûre oku. Kıraat bitince rüküa gitmeden önce onbeş defa;

Sübhanallahi velhamdülülâhi ve lâilâhe illâllahü vallahü ekber, deyiver. Sonra rükû et (Rükû teşbihinden sonra) bunu on defa söyle. Sonra (rükûdan) başını kal­dır. Doğrulunca bunu on defa söyle. Sonra secde et. (Secdedeki teş­bihten) sonra bunu on defa söyle. Sonra (başını) secdeden kaldır. (Bu oturuş teşbihinden sonra) da on defa söyle. Sonra secde et. (Yi­ne ondaki teşbihten) sonra bunu on defa oku. Sonra başını kaldır ve ayağa kalkmadan önce (oturduğun yerde) bunu on defa söyle. İşte her rek'atta yetmiş beş defa olmuş olur. Bu zikir, dört rek'atte üçyüz defadır. Eğer artık günahların kum yığınları misli olmuş olsa Allah senin için onları bağışlar.» buyurdu. Abbâs   (Radıyallâhü anh) .

—  Bir kimsenin gücü bunu bir günde söylemeye yetmezse? diye sordu. Efendimiz:

—  «Bunu bir Cuma'da  (bir haftada)  söyle. Eğer  (Bir haftada) yapmaya gücün yetmezse bunu bir ayda söyle» buyurdu. Ve nihayet:

—  «Bunu bir yılda söyle» buyurdu."

Not : Sindi : Bu hadîs hakkında hadis hafızlan konuşmuştur. Sıhhatli olan söz bu hadisin sabit olup halkın bununla amel etmesinin uygunluğudur. Âlimler bu hususta geniş bilgi vermişlerdir. Ben bunun bir parçasını yazdığım Sünen-i Ebû Dâvûd haşiyesinde ve Nevevi'nin el-Ezkâr adlı kitabının haşiyesinde zikretmişim dir, demiştir.

 

1387) Abdullah bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâydan rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahn Aleyhi ve Sellem) Abbâs bin Abdi'l-Muttalib (RadtyaUâhü ank)'a şöyle buyurmuştur:

-Ey Abbâs! Ey Amcam! On haslet (on çeşit günahın keffaretinH sana vermiyeyim mi? Sana ikram etmiyeyim mi? Sana bildirmiye-yim mi? Sen onu (o keffareti) işlediğin zaman Cenabı Allah senin için günahını bağışlar. Günahının'evvelini, âhirini, eskisini, yenisini, hatâsını, kasıtlısını, küçüğünü, büyüğünü, gizlisini, açığını. (Bu günahlar) on haslet (çeşit)tir. (Bu on hasletin keffareti) dört rek'at namaz kılınandır. Her rek'atte Fatiha ve bir sûre okursun. İlk rek'at-te kıraati bitirince sen henüz ayakta iken onbeş defa;zikrini okursun. Sonra rükû edersin. Sen rükû1 hâlinde iken (bunu) on defa söylersin. Sonra rü-kû*dan başını kaldırırsın. Bunu on defa söylersin. Sonra secde için eğilirsin. Secde hâlinde iken bunu on defa söylersin. Sonra secde­den başını kaldırırsın. Bunu on defa söylersin. Sonra secde edersin, bunu on defa söylersin. Sonra başını secdeden kaldırırsın ve bunu on defa söylersin. İşte bunların toplamı her rek'atte yetmiş beş defa­dır. (Bunu) dört rek'atte yaparsın. Eğer her gün bir defa bu namazı kılmaya gücün yeterse yap. Eğer gücün yetmezse her Cuma'da (her haftada) bir defa yap. Eğer hjunu yapamazsan her ayda bir defa yap. Eğer bunu da yapamazsan ömründe bir defa yap.-" [237]

 

İzahı

 

Ebû    Dâvûd,    Beyhaki,    îbn-i    H u z e y m e ,    Ta-berânî,   Hâkim,   Ihn-i   Hibbân   ve   Tirmizî   de bunu rivayet etmişlerdir. Bâzıları bu hadisi îbn-i Abbâs (Ra­dıyallâhü anh)'dan, bâzıları da Ebû R a f i' (Radıyallâhü anh)'-den rivayet etmişlerdir. Meselâ Tirmizî, Ebû Râ fi' (Ra­dıyallâhü anh) 'den, Ebû Dâvûd ise îbn-i Abbâs (Ra­dıyallâhü anh)'dan rivayet etmişlerdir.

Hadîsin baş kısmındaki "Elâ" kelimesi bundan sonra söylenecek söze dikkati çekmek için kullanılan uyarma edatıdır, istifham ve olumsuzluk edatlarından mürekkeb olabilir. Bu edatın yanında ge­len "Uutîke, Emnehuke, Ahbûke" fiilleri aynı mânâyı ifâde ederler. Te'kid için mükerrer gelmişlerdir.

Hadisteki «... on haslet...»ten maksad, on çeşit günahtır ki, bun­lar hadiste sıralanmıştır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Abbâs (Radıyallâhü anh)'a bu günahları değil, bunlara kefaret olacak teşbih namazını öğretmek ve bir hediye olarak vermek iste­miştir. Bu mânânın tamamlanması için on hasletin başında bir mu-

zaf takdir edilir. Bunun asli; Hadisteki "Zâlike" ism-i işareti, takdir edilen, "Mükeffir" kelimesine işarettir.

«Allah senin için günahını mağfiret eder.» cümlesi iki şekilde yo rumlanabilir: Yâni Allah senin günahını meleklerden gizler ve dola­yısıyla melekler onu yazamazlar. Yahut günahın yazıldıktan sonra Allah onu siler.

Hadiste sıralanan on çeşit günahın hepsi birdir. Bâzı bakımlar­dan dolayı çeşitlenmiş olur.

Hadiste hatâ olarak işlenen kusur günah sayılmıştır. Halbuki T a b e r â n î' nin Sevbân (Radıyallâhü anh) 'dan ve Müellifin Ebû Zerr (Radıyalâhü anh) 'den, Hâkim'in îbn-i Ab­bâs (Radıyallâhü anh)'dan merfu' olarak rivayet ettikleri hadîs­lere göre müslümanların unutarak veya zorlanarak, yahut hatâ ola­rak işledikleri günahlar bağışlanmaya tâbidir. Bu durumda neden bu hadiste hatâ da günah cümlesinden sayılmıştır? diye bir soru ha­tıra gelebilir. Buna cevaben denilir ki; Günahtan maksad, cezayı ge-rektirmese dahi, sevabı noksan eden şeydir. Şöyle de denilebilir : Mak­sat, hatâ olarak işlenen kusur dolayısıyla doğan zararların bağış-lanmasıdır. Zararların bağışlanması ise karşı tarafı razı etmekle ger­çekleşebilir. Cenab-ı Allah dilerse hatâ işleyen ve dolayısıyla başka­sının zarara uğramasına sebebiyet vereni bağışlar ve zarara uğra­yan tarafı, hazînesinden yapacağı ikramla memnun eder.

Hadîsteki hasletten maksat, onar defa okunan mezkûr zikir ola­bilir. Ayakta onbeş defa okunuyor ise de rüku', i'tidal, secdeler, iki secde arası ve secdelerden sonraki hallerde onar defa okunduğu için buna on haslet denilmiş olabilir.

Teşbih namazında Fâtiha'dan sonra her hangi bir sûre okunabi­lir. Bâzıları: Dört rek'atte Zilzâi, Âdiyât, Asr ve İhlâs sûreleri okun­malıdır. Bazen de Tekâsür, Asr, Kâfirûn ve İhlâs sûreleri okunma­lıdır, demişlerdir. Başka sûrelerin okunmasını tercih edenler de var­dır.

Bu bâbta rivayet edilen iki hadîse göre ayaktaki teşbih, kıraat-tan önce değil sonradır. Fıkıhçıların cumhurunun kavli de budur. T i r m i z i ' nin Ebû Veheb' den rivayet ettiğine göre ken­disi Abdullah bin el-Mübârek'e teşbih namazının keyfiyetini sormuş, İ bnü'l-M übâre k de özetle şöyle ta­rif etmiştir ; 'İftitah tekbirinden sonra Sübhâneke duasını okursun. Sonra onbeş defa Sübhanellahi... teşbihini okursun. Sonra Euzü ve besmeleyi çekerek Fatiha ve bir süreyi okursun. Sonra on defa Süb-hânellahi... duasını okursun. Sonra rükûa gidensin ve on defa okur­sun..."

Hulâsa İbnü'l-M übârek'in rivayetine göre kırâattan önce onbeş ve kırâattan sonra on defa teşbih okunur. Rüku', i'tidâl, secdeler ve secdeler arasında da onar defa okunur. İkinci secdeden sonra okunmaz. Toplam yetmişbeş olur.

El-Mirkât sahibi S ü b k î' nin şöyle dediğini nakletmiştir: İbnü'l-M ü bâre k'in yüceliği, ona muhalefet etmeye mâni­dir. Ama ben, İ b n-i A b b â s (Radıyallâhü anh)'ın hadîsin-deki usûle göre teşbih namazını kılmayı severim. İkinci secdeden son­ra on defa teşbih okumakla secde ile kıyamın arasına fasıla vermek engel teşkil etmez. Çünkü teşbih namazında istirahat oturuşu meş­rudur. İbâdete düşkün mü'min, bir defa İbn-i Abbâs (Ra­dıyallâhü anh)'m hadîsiyle. diğer bir defa Îbnü'l-Mübâre k'in hadîsiyle amel etmelidir.

E 1 - M ü n z i r İ de: : Râvilerin cumhuru İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) ve Ebû R â f i' (Radıyallâhü anh)'in hadîs-lerindeki tarif üzerinde ittifak etmişlerdir. Bununla amel etmek ev­lâdır. Çünkü İbn ü'l-M übârek'in rivayetinin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'e ulaşması sabit değildir, demiştir.

Bu teşbihler, rüku', i'tidâl, secde ve secdeler arasındaki oturuş­ta okunması müstehab olan teşbih v° benzerî zikirlerden sonra oku­nur.

Teşbih namazım kılan kişi bir yerde sehvedip teşbihleri eksik ya par da diğer bir rükünde hatırlarsa, hatırladığı yerde eksiğini tamam lar. Teşbih namazında sehiv secdesini gerektiren bir hâl zuhur eder se yapacağı sehiv secdesinde bu teşbihleri tekrarlamaz. Sair zaman larda okunması müstehab olan teşbihi okumakla yetinir.

Teşbih namazına âit hadis sahihtir, sabittir, bununla amel etmeli uygundur. îbn-i Huzeyme, Hâkim ve Askalâni' nin dâhil bulunduğu bir cemâat, hadîsin hasen olduğunu söylemiş­lerdir, îbn ü'1-Cevzi bunu mevzu' hadisler arasında zikret­mekle iyi etmemiştir. Askalâni Onu tenkid etmiştir. Dârekutnî de: Nafile namazların fazileti hakkında vârid olan hadîslerin en sahihi teşbih namazının faziletine âit hadistir. î b -nü'1-Mübârek de teşbih namazı: Matlubtur, her zaman iti-yâd edinilmesi ve ondan gafil olunmaması müstehabtır, demiştir.

İbn-i Abbâs, İbn-i Amr bin el-As, Ebû Raf i', Fadl bin Abbâs, Abbâs, îbn-i Ömer, Ali bin Ebî Tâlib, kardeşi Ca'fer ve Ümmü Se­leme (Radıyallâhü anhümJ gibi bir çok sahâbi tesbîh namazını Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'den rivayet etmişlerdir. [238]

 

191 - Şaban Ayının Onbf.Şinci Gecesi Hakkında Gelen Hadisler Babı

 

1388) Ali bin Kbî Tâlib (Radıyallâhü atıfıf'âen rivayet edildiğine gö­re; Resûlullah (SaîlaUahii Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğu zaman, gecesinde ibâdete kalkın. Ve o gecenin gündüzünü {onbeşinci günü) oruç tutunuz. Çün­kü o gece güneş batınca Allah Teâlâ (keyfiyeti bizce meçhul bir hal­de) dünyaya en yakın göğe inerek (o andan) fecir oluncaya kadar: Benden mağfiret dileyen yok mu? ona mağfiret edeyim. Benden rı-zık isteyen yok mu? onu rızıklandırayim (bir belâ ile) mübtelâ olan yok mu? ona afiyet vereyim (belâdan kurtarayım.) Şöyle olan yok mu? böyle olan yok mu? buyurur.»"

Not : Zevâid'de şöyle denmiştir : İsnadı zayıftır. Çünkü n'ıvi İbn-i Ebî Sebre zayıtfır Adı Ebû Bekir bin Abdillah bin Muhammed bin el- Besre'dir. Ahmed bin Hanbel ve Ibn-i Muin :   O. mevzu badis rivayet eder, demişlerdir.

 

1389) Aişe (Rudıyallâhii an ha)'dan: Şöyle demiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir gece (Şa'ban'ın onbeşinci gecesi) odamdan ayrıldığının farkına vardım. Hemen Onu aramaya çıktım. Baktım ki Bakıyy'dedir. Başını semâya kaldırmıştır. Bana:

«Yâ Aişe! Allah ve Resulünün sana zulüm etmelerinden mi kork­muş idin?» buyurdu.

Âişe (Radıyallâhü anhâ) demiştir ki: Bende bu (korku ve kötü zan) yoktur. Lâkin senin bâzı hanımlarının yanına gittiğini zan et­tim, dedi. Bunun üzerine O buyurdu ki:

-Şüphesiz Allah Teâlâ Şaban ayının onbeşinci gecesi dünyay; en yakın olan semâya (keyfiyeti bizce meçhul bir şekilde) iner. Vı (Beni) Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısından daha çok gü nahları  (veya günah sahiplerini)  bağışlar.»" [239]

 

İzahı

 

A 1 i (Radıyallâhü anh)"ın hadisi Zevâid türündendir. Â ı ş e (Radıyallâhü anh)'nin hadisini Tirmizi ve Beyhani rivayet etmişlerdir.

Bu hadîslerde geçen «Allah Teâlâ en yakın olan semâya iner.»

cümlesindeki inişle ilgili gerekli bilgi 1366 nolu    Ebû    Hüreyre (Radıyallâhü anh)'ın hadîsine âit İzahta geçti.

Şa'ban ayının onbeşinci gecesine "Beraat gecesi" denilir. Bu gecenin ibâdetle geçirilmesinin fazileti bu hadîsJerden anlaşılıyor

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hanımları yanında nöbetleşe yattığı bilinmektedir. Âişe (Radıyallâhü anhâ)'ya âit bir gece; ki Şa'ban ayının onbeşinci gecesi olduğu hadîsten an­laşılıyor. Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem) odadan ayrılarak Bâkiü'I-Garkad[240] adlı semte giderek orada ibâdet ve duâ ile vaktini meşgul etmiştir. Âişe (Radıyallâhü anhâ) Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) odasında bulamayınca baş­ka hanımlarının yanına gittiğini zanetnıiştir. Ancak bu gidişin Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e mubah olduğu kanısında olduğundan dolayı, bu zan kötü bir zan ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i zulüm etmekle ithamı gerektirmez. Yâni Âişe (Radıyallâhü anhâ) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "in başka hanımlarına gitmesinin bir zulüm ve haksızlık olduğu kanaa­tinde değildi. Bu sebeple Âişe (Radıyallâhü anhâ) tahmin ve zanmnın, kötü zan olduğunu sanmıyordu. Onun için Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'e verdiği cevapta Allah ve Resulünün zu­lüm etmelerinden korkusu olmadığını ifâde etmek istemiş ve mubah olarak başka hanımlarda gitme zannmı taşıdığını söylemiştir. Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e isnad edilecek haksızlığın Allah'a da isnad edilmiş sayıldığı hadîsten anlaşılıyor. Çünkü Resû-lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Allah'ın izni olmadıkça bir şey yapamaz.

 i ş e (Radıyallâhü anhâ> Kemâl-i aklıyla en güzel cevabı ver­miştir. Çünkü beslediği zannı gizlemiş olsaydı, hâşâ Ondan yalan söylemiş olacaktı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in so­rusuna; Evet! diye cevap verseydi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'e haksızlık isnad etmiş olacaktı. Fakat öyle yapmayıp ayrın­tılı cevap vermiştir. Kıskançlığını belirtmiş olmakla beraber, Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in başka hanımlarının yanına git­mesinin Allah tarafından mubah kılındığı kanısını açıklamıştır. Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve bellem) ise  i ş e (Radıyallâhü anhât'nin nöbetinde başka hanımlarının yanına gitmesinin haksız­lık olduğunu ve bu haksızlığı yapmadığını bildirmiştir.

Koyunculukla meşhur olan Beni K e 1 b kabilesinin koyun­larının kıl sayısından daha çok günahların bağışlandığı veya kıl sa­yısı kadar günahkâr insanların bağışlandığı bildirilmiştir. Tuhfe ya­zarının e 1 - E b h e r i ' den naklen beyan ettiği yoruma göre mak­sat, mezkûr koyunların üzerindeki kıllar sayısından daha çok günah­ların o gece bağışlanmasıdır. Kıllar kadar günahkâr insanların ba­ğışlanması değildir. Aliyyü-l'Kaari" nin dediğine göre B e y h a k i de böyle rivayet etmiştir.

El Mirkât ta beyân edildiğine göre râvi Rezin bu hadisin biti­minde :

«Cehennem ateşine müstahak olanlardan* ilâvesini rivayet etmiştir. Bu rivayete göre ise kastedilen mânâ, anı­lan koyunların kıllarından daha çok cehennemlik olan mü'minlerin bağışlanmasıdır.

 

1390) Ebû Musa t'1-Kş'âri (Radıyallâhü anh)\\v\\ rivâytM edildiğine göre. Kesûlııllah (SuHultahü Aleyhi ve Srlh-nı) ^öyle buyurdu, demiştir:

«Şüphesiz Allah Teâlâ Şa'ban ayının onbeşinci gecesi (kullarına rahmetle) bakar ve herkese mağfiret eder. Yalnız Ona şirk koşana veya müşahine mağfiret etmez.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Senedi zayıftır, çünkü râvi Abdullah ijin Lâhia zayıftır. El-Velid bin Müslim de tedlisçidir. Sindi de : tbn-i Arzab Ebû Musa ile görüşmemiştir. El-Münziri, kendi rızasıyla bu durumu bildirmiştir. [241]

 

İzahı

 

Zevâid türünden olan bu hadisi müellif iki senedle rivayet etmiş­tir. Ancak notta zayıflığı belirtilen İ b n-i L a h i a her İki se-nedde de mevcuttur.

Taberânî ve tbn-i Hibbân, bu hadisin benzerini Muâz bin Cebel (Radıyallâhü anh)den ve B e z z â r ile Beyhaki, Ebü Bekr-i Sıddil (Radıyallâhü anh) 'den merfu" olarak rivayet etmişlerdir.

Hadisteki: "Müşâhin" kelimesi, çeşitli mânâlarda yorumlanmış­tır. Nihâye'de : Müşâhin, düşmanlık eden, kin ve husûmet besliyen-dir, denilmiştir. Sindi' nin beyânına göre Ev zâi: Müşâ-hin'den maksad, İslâm cemaatından ayrılan bid'at sahibidir, demiş­tir.

T ı y b i ; Müşâhin kelimesiyle müslümanlar arasında düşman­lık, kin ve husûmetin sokulmasının zem edilmesi kastedilmiş olabi­lir. Din için başkalarından nefret duymak, onlara buğz etmek meş­rudur. Bencillik yaparak kin ve husûmet beslemek ise kötüdür, de­miştir.

Şa'ban ayının onbeşinci gecesinin faziletine âit başka ha­dîsler de rivayet edilmiştir. Tuhfe yazarı, bunları senedleriyle bera be. rivayet etmiştir. Bu konuda vârid olan hadislerin senedleri, ge nellikle zayıf olmakla beraber, bunların toplamı, bu gecenin fazile tinin bir aslı olduğuna delâlet eder. Bu geceyi kısmen de olsa çeşitl ibâdet, zikir ve duâ ile geçirmekte behemehal fayda vardır.

Şa'ban ayının çoğunun Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) tarafından oruçla geçirildiği vârid olmuştur. Hattâ bazen ta­mamının oruçla geçirildiği rivayeti vardır. Bu sebeple Şa'ban'in onbeşinci gününün oruçla geçirilmesine âit Ali (Radıyallâhü anh)'in hadîsi zayıf ise de bununla amel etmekte bir mahzur yok­tur. [242]

 

192 - Şükür Namazı Ve Secdesi Hakkında Gelen Hadisler Babı

 

1391) Abdullah bin Ebî Evfâ (Radıyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir: Resûlullah   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  Ebû Cehil'in başınin kesilmesi)   ile müjdelendiği gün iki rek'at     (şükür olarak)    namaz kıldı."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir; Bunun senedindeki Şa'sâ'nın aleyhinde veya lehinde konuşanı görmedim, diğer râvi Seleme bin Recâ ise; İbn-i Muin onu gevşek görmüş, İbn-i Adiyy : O. Mütaba ile te'yid edilmeyen hadisler rivayet et­miş, demiştir. Nesâl onu zayıf görmüştür. Dârekutni : O sikalardan ayrılarak mün­feriden bâzı hadisler rivayet etmiş, demiştir. Ebû Zür'a ise : O, çok sâdıktır, de­miş; Ebû Hatim : Onun hadislerinde beis yok demiştir. îbn-i Hibbân da onu si­kalardan saymıştır.

 

1392) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anfi)\\en\ Şöyle demiştir : Peygamber   (Sallallahü  Aleyhi  ve Sellem)   büyük  bir ihtiyacın görüldüğü ile müjdelendi. Bunun üzerine hemen secdeye kapandı.Bunun isnadında zayıf olan İbn-i  Lahia'nın bulunduğu  Zevâid'de bil­dirilmiştir.

 

1393) Kab bin Mâlik[243]  (Radtyattâhü anh)\\e\\ rivayet edildiği­ne göre :

Allah Teâlâ Onun tevbesini kabul edince (şükür olarak) secdeye kapandı.Zevâid'de şöyle denilmiştir :   Bu hadis  mevkuftur.  Lâkin isnadı sahih ve ricali sıka zâtlardır. Ebû Bekir (R.A.) ve Ali (R.A.)'dan da bunun misli rivayet edilmiştir.

 

1394) Ebû Bekrete (RadtyaUâhü anh ) "dan Şöyle demiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kendisini sevindiren veya onunla sevindiği önemli bir şey Ona gelince Allah Tebâreke ve Teâlâ'ya şükür olarak secdeye  kapanırdı." [244]

 

İzahı

 

Abdullah bin Ebi Evfâ (Radıyallâhü anh)'ın ha­dîsi Zevâid türündendir.

Müslümanlara çok eziyet etmekle meşhur olan azgın Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden sayılan Ebû Cehil, Bedir savaşında katledilmiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in Is'âm'a çok zarar veren bu kâfirin öldürülmesi üzerine iki rek'at şü­kür namazı kıldığı bu hadîste bildirilmiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in şükür namazı kılmış olması, şükür secdesinin meşruluğuna mâni değildir. Çünkü şükür secdesinin meşruluğu, bun­dan sonra gelen hadislerin zahirinden anlaşılıyor.

Enes bin Mâlik {Radıyallâhü anh)'in hadîsi de Zevâid türündendir. Bu hadisteki "Hacet" kelimesi ile görülmesi gerekli bü­yük bir ihtiyaç kastedilmiştir. Ehlinin ma'lumu olduğu üzere bu ke­limedeki nekirelik, ta'zim içindir. Çünkü hergün sayısız ihtiyaç gö­rülür. Her ihtiyacın görülmesi dolayısıyla şükür secdesinin yetiştiri-lemiyeceği ma'lumdur.

Ka'b (Radıyallâhü anh)'ın hadisi de Zevâid türündendir. Özür­süz olarak Tebük savaşma katılmaması ve sonradan Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve SeilemJ'e doğrusunu söylemesi neticesinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve'Sellem)'in emriyle müslümanlar kendisiyle ve onun durumunda olan iki arkadaşıyla münâsebetleri kesmişler, aradan iki aya yakın bir süre geçtikten sonra inen Tevbe sûresinin 118. âyetiyle bu üç zâtın tevbelerinin kabul buyurulduğu müjdelenmiştir. K a' b (Radıyallâhü anh) durumu öğrenince şü­kür secdesine kapanmıştır.

Ebû Bekrete {Radıyallâhü anh) 'nin hadisini E bû D â -vûd ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir. T i r m i z î hadi­sin hasen - garib olduğunu ve ilim ehlinin çoğunun bu hadîsle amel ederek şükür secdesinin meşruluğu görüşünde olduklarını belirtmiş­tir.

Tuhfe yazarı şöyle der:

"Şevkâni, en-Neyl'de şükür secdesine âit hadisleri zikret­tikten sonra : Bu hadisler, şükür secdesinin meşruluğuna delâlet eder­ler. Şafiî ve Ahmed bununla hükmetmişlerdir. Mâlik ve bir rivayete göre Ebû Hanîfe: Şükür secdesi mekruh­tur. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemVe nimetler ardarda geldiği halde şükür secdesi ettiği sabit olmamıştır, demişler.

Ebü Han if e' den diğer bir rivayete göre şükür secdesini mu­bah saymıştır. Müellifin bu tariklerden zikrettiği ve bizim de zikret­tiğimiz hadislerin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'e vârrei ol­masına rağmen bu iki imamın Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lemJ'den şükür secdesinin vârid olmasını inkâr etmeleri garibsenir. Şükür secdesinin sübutünü te'yid eden delillerden birisi de Sâd süre­sindeki secde hakkında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in:

Bu secde bizim için şükür, Dâvûd (Aley-hisselâm) için Tevbe (secdesi)dir.» hadîsidir, demiştir.

Sindi' nin beyânına göre Hanefi âlimlerinden İmam Muhammed Şeybanî de şükür secdesinin meşruluğuna hükmedenlerdendir.

El-Fıkh Ala'I-Mezâhibi'l-Erbaa adlı kitabta şükür secdesi hakkın­da şöyle denilmiştir:

Şükür secdesi, tilâvet secdesi gibi bir secdedir. Bir nimetin görül­mesi veya bir belânın defedilmesi hâiinde yapılır. Şükür secdesi an­cak namazın dışında yapılır. Namaz içinde yapılmasıyla namaz bo­zulur. Namazda yapılan rüku' ve secdeye varılırken bunun zımnın­da şükür secdesine de niyetlenirse; ; apılan rüku' ve secde kâfi gel­mez. Şafii ve Hanbeli âlimleri şükür secdesinin meşru­luğunda ittifak etmişlerdir.

Hanefi âlimleri : Fetva verilen kavle göre; şükür secdesi müstehabtır. Namazın rüku' vey secdesinin zımnında buna niyet edilirse kâfidir. Namazdan sonra şükür secdesini yapmak mekruhtur. Çünkü avam tabakası bunun sünnet veya vâcib olduğunu zannede­bilirler, demişlerdir.

Mâliki' ler; Şükür secdesi mekruhtur. Bir nimetin doğması veya bir belânın gitmesi zamanında iki rek'at şükür namazı kılmak müstehabtır, demişlerdir. [245]

 

193 - Namazın Günahlara Keffâret Olduğuna Dâir Gelen Habisler Babı

 

1395) Alî bin Ebl Tâlib (Radtyallâhü a>th)'âen; Şöyle demiştir:

Ben, Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den bir hadis işit­tiğim zaman, Allah dilediği kadar beni o hadîsten yararlandırırdı. Ve başkası ondan bana hadîs rivayet ettiği zaman râviye yemin tek­lif ederdim. Yemin ettiği zaman onu tasdik ederdim. Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) da bana bir hadîs rivayet etti. Ebü Bekir (Radı-yallâhü anh) doğru söyledi. Dedi ki: Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bir günah işleyen hiç bir adam yoktur ki, günah işledikten son­ra abdest alır, abdestini güzelce alır, sonra iki rek'at namaz kılar (Mîs'ar demiştir ki: Sonra namaz kılar) Ve günahının mağfiretini Allah'tan diler de Allah Ona mağfiret etmez.» buyurdu.Sindi Tirmizi'nin de bunu rivayet ederek hasen olduğunu söylediğini nakletmiştir. [246]

 

İzahı

 

Tirmizi, Ebü Dâvûd ve Nesâî de bunu rivayet etmişlerdir.

'A1î (Radıyallâhü anh) bizzat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den işittiği her hadîsle amel etmek suretiyle din ve dün­ya işlerinde âzami derecede yararlanmaya çalıştığını beyan etmiş­tir. Başkası Peygamber (SaJlallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir hadîsi­ni rivayet ettiği zaman rivayetin fazlasıyla tevsiki ve ihtiyat için râ­viye yemin teklif ederdi. Aslında bütün sahâbîler sıka zâtlardır. Ye­minsiz rivayetleri de muteberdir.

Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) bu hadisi A 1 i (Radıyal­lâhü anh)'a rivayet etmiş, A 1 i (Radıyallâhü anh) ona yemin tek­lif etmeyerek doğru söylediğine inandığını ifâde etmiştir. Zâten Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) doğruluktaki sebatı dolayısıy­la Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'a (Sıddîk) lâkabım vermiş­tir.

Buharı ' nin beyânına göre A 1 i (Radıyallâhü anh); As-hâb'tan Ömer, Mikdad, Ammâr ve Fâtıma (Ra-diyallâhü anhüm)'den yeminsiz rivayetlerde bulunduğunu söylemiş­tir.                                 

Hadiste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem Teâit olan met­ne gelince; Bundaki: «...abdestini güzelce alır...» ifâdesi, abdestin adâb ve sünnetlerine riâyet etmek suretiyle alınmasına teşvik ma­hiyetindedir. Hadis, beşer olarak günah işleyen bir kimsenin hemen pişmanlık duyarak güzelce abdest alıp iki rek'at namaz kılması ve içtenlikle Allah'tan mağfiret dilemesi hâlinde günahının bağışlana­cağını müjdeliyor. Bununla küçük günahların kastedildiği gelecek hadislerin izahından anlaşılıyor.

Hadisi râvi Osman' dan S ü f y a n ve M i s ' a r rivayet etmiştir. Süfyan'ra rivayetinde : «. . sonra iki rek'at namaz kı­lar.» ifâdesi bulunur. Mis'ar ' in rivayetinde «... iki rek'at...» kay­dı yok, sadece: «sonra namaz kılar...» ifâdesi vardır.«... iki rek'at...» kaydı bulunan rivayette iki rekat nafile nama­zın, kastedildiği ihtimâli kuvvetlidir. Yâni bununla farz namazın kas-tedilmemesi ihtimâli kuvvetlidir. Fakat diğer rivayete göre namazla farz namaz veya nafile namaz kastedilmiş olabilir. Bu bâbtaki diğer hadislerde geçen namaz ifâdesi ile farz namaz kastedildiğine göre buradaki namazla farz namazın kastedilmesi muhtemeldir.

 

1396) Asım bin Süfyân es-Sakafî (Radıyullâhü anh) rivayet edil­diğine göre :

Selâsil savaşına katılmak istemişler ise de savaşı kaçırmışlar da nöbet tutmuşlar (veya savaşın faziletini elde etmek için çokça zühd ve tâatla meşgul olmuşlar.) Sonra Muâviye (Radıyallâhü anh)'ın ya­nına dönmüşler. Bu esnada Muâviye (Radıyallâhü anh) in yanında Ebû Eyyûb ve-Ukbe bin Âmir (el-Cüheni) (Radıyallâhü anhümâ) bu-lunuyorlarmiş. Âsim  (Radıyallâhü anh) :

Ey Ebâ Eyyûb! Bu yıl savaşı kaçırdık. Bize haber verildiğine gö­re dört mescidde namaz kılanın günahı bağışlanır, demiş. Ebû Ey­yûb (Radıyallâhü anh) :

Ey kardeşimin oğlu! Bundan daha kolayını sana göstereyim mi? Şüphesiz ben, Resûlutlah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'i şöyle buyu­rurken işittim :

-Kim emrolunduğu gibi abdest alır ve emrolunduğu gibi (farz) namazları kılarsa, onun geçmişteki günah ameli bağışlanır.» Böyle midir yâ Ukbe? diye karşılık vermiştir. Ukbe (Radıyallâhü anh) da :

Evet  (diyerek Ebû Eyyûb  (Radıyallâhü anh)'ı doğrulamıştır.» '[247]

 

İzahı

 

Ahmed, Nesâi ve İbn-i Hibbân da bunu rivayet etmişlerdir.

Müellifin zikrettiği senedde Süfyân bin Abdillah'ın Asım bin Süfyân" dan rivayet ettiğinin sanıldığı belirtil­mektedir. Sünenin Miftâhü'1-Hâce hâşiyeli nüshasının derkenar no­tunda : Doğrusu Süfyân bin Abdirrahman bin Âsim bin Süfyân bunu dedesinden yâni Âsim bin Süfyân' dan    tahdîs etmiştir, denilmiştir.

Nesâi' nin zikrettiği senedde de Süfyân bin Abdir­rahman'in Âsim bin Süfyân' dan rivayet ettiği sa­bittir. N e s â î' deki sened durumu, buradaki haşiyenin verdiği bilgiyi te'yid eder. Hadisteki "Murâbata" kökünden alınma "Râbetû" fiilinin hakiki mânâsı, nefis ve cesedi tâata bağlamaktır. Bu fiilden "Rıbât" mânâsı, yâni düşmana karşı önemli mevkilerde nöbet tut­mak mânâsı kastedilmiş olabilir. İbâdet ve tâatlar, şeytanların yol­larına set çekerek nefsi şehvetlerden menettikleri için, âdeta nöbet bekliyen askerlere benzerler. Nefis ve şeytanın düşmanlığı ma'lum-dur. Hattâ onlarla savaşmaya büyük cihad ismi verilmiştir. Bu hu­sustaki hadîs meşhurdur.

Hadisteki dört mescidden maksad, herhangi mescidler olabilir. Sindi' nin dediği gibi bununla Mekke' deki M e s c i d - i Haram" in, Medine' deki Mescid-i Nebevi' nin, Kudüs' teki Mescid-i Aksa' nin ve Küba Mescidi­nin kastedilmiş olması kuvvetle muhtemeldir.

Âsim (Radıyallâhü anh), Muâviye (Radıyallâhü anh) 'in yanında gördüğü Ebû Eyyûb (Radıyallâhü anh) ve Ukbe (Radıyallâhü anh)'ye savaşı kaçırmadan dolayı duyduğu üzüntüyü ve kusuru ifâde ederek, bu kusurun bağışlanmasına bir çâre olarak dört mescidde namaz kılmayı düşündüğünü belirtmek istemiş, Ebû Eyyûb (Radıyallâhü anh) daha kolayını bildirerek Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'dan bizzat işittiği hadisi rivayet etmiş ve Ukbe (Radıyallâhü anh)'in tasdikini istemiş, Ukbe (Ra­dıyallâhü anh) de onu doğrulamıştır.

Hadisteki namaz ile farz namazın kastedilmesi muhtemeldir. Bâ­zı âlimler, bununla farz namazın kastedildiğini bildirmişlerdir.

Hadisin «...emrolunduğu gibi...» tabiriyle, vücub için olan emir kastedilmiş olabilir. Böyle yorumlanınca abdest ve namazın farzla-rıyla yetinen kimse, hadîsteki mükâfatı almış olur. Bu tâbirle men-dupluk için olan emir kastedilmiş olabilir. Bu takdirde hadisteki mükâfat, alınacak abdest ve kılınacak namazın farzları yanında sün­net ve âdabına riâyet etmeye bağlanmış olur.Bağışlandığı haber verilen geçmiş günahla, küçük günahlar kastedilmiştir.

 

1397) Osman bin Affân (Radtyallâhü atıh)'den rivayet edildiğine gö­re, şöyle demiştir.:

Ben, Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'den işittim. Bu­yurdu ki :

-Söyleyiver, sizden birisinin evinin yakınında akar bir nehir bu­lunur da ev sahibi her gün beş defa o suda yıkanırsa vücûdunun kirinden ne kalır?» Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in mu­hatabı : Adamın kirinden hiç bir şey kalmaz, dedi. Bunun üzerine Efendimiz :

«Şüphesiz suyun kiri giderdiği gibi namaz günahları giderir.» buyurdu."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Osman bin Affân (R.A.)'m hadîsinin ri-câlı sıka zâtlardır. Tirmizî ve Nesâi. bu hadîsi Ebü Hüreyre (R.A.Vden rivayet etmişlerdir

 

1398) Abdullah bin Mes'ûd (Radıyalâhü an!ı)'(\en: Şöyle demiştir:

- Bir adam, bir kadına uygunsuz dokunmuş, yâni zinadan noksan bir şey yapmış, artık yaptığının nereye ulaştığını bilemiyeceğim. An­cak zina olmadığını biliyorum. Adam, bilâhere Peygamber (Sallallahi Aleyh ive Sellem)'e gelerek başından geçeni anlatmış, bunun üze­ne Allah Sübhânehu  ve Teâlâ :etini indirmiş, o adam : Yâ Resûlallah!  Bu yalnız benim için mi? ye sormuş; Resûllulah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Ümmetimden bunu tutan herkes içindir.» buyurmuştur." [248]

 

İzahı

 

Osman (Radıyallâhü anh) 'in hadisini Buhâri, Tirmi-I ve Nesâî, Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den ri-iyet etmişlerdir.

Finâ : Evin yakını demektir.

Deren : Kirdir.

Hadîs, günde beş defa temiz suyla yıkanan bir kimsenin vücû-j üzerinde kir kalmadığı gibi beş vakit namaz kılanın üzerinde mâ-3vî kir mesabesinde olan günahların kalmadığını ve namazın su gi-mânevî kiri giderdiğini bildiriyor.

Sindi: Âlimler, hadîsteki günahları küçük günahlarla yo-ımlamışlardır. Ancak hadîsin zahiri bu yoruma pek uygun düşmez, ünkü namaz, temizleyicilik bakımından suya benzetilmiştir. Su, her ırlü kiri giderir. Gideremiyeceğİ bir şey kalacak olsa dahi büyük 5 çok kirin değil, az ve küçük kirin kalması düşünülür. Bu duruma ire büyük günahların kalışı ve küçük günahların gidişi, benzetme akımından akla yatkın görülmüyor. Ancak şöyle düşünülebilir: Kü-ik günahlar, vücûdun dış kısmını manen kirletir. Nitekim abdest ah­ırken küçük günahların abdest uzuvlarından döküldüğü, vârid olan adislerden anlaşılıyor. Büyük günahlar böyle değildir. Çünkü büyük ananlar, insanın,içini de kirletir. Nitekim bir hadîste:

«Kul, günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta hâsıl olur.»

jyurulmuştur.  Bu hadîsin benzerleri vardır.[249] âyeti de bu mealdedir.

En şiddetli büyük günahların ciddî tevbe ile giderilmesinin müm-künlüğü bilinmektedir. Ciddî tevbe, kalbin pişmanlık duymasıyla hâsıl olur. Vücûdu yıkamak yalnız dıştaki kiri giderir. İç kiri gi-dermez. Namaz yıkamaya benzetildiği için onun gibidir. Dıştaki mâ­nevi kiri giderir. İçe nüfuz eden Kiri, yâni büyük günahları gider-mez.

İ b n - i M e s ' ü d (Radıyallâhü anh)'un hadisini B u h â r İ ve T i r m i z i de rivayet etmiştir. Oradaki rivayette bir adamın yabancı bir kadını öpmek suçunu işlediği, sonra başına geleni Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e bildirdiği ve bunun üzerine anılan âyetin indiği belirtilmektedir.

Öpülen kadının Ensâr'a mensup olduğu bilinmekle beraber, adı meçhul kalmıştır. Onu öpen adamın kimliği hususunda ihtilâf olmuş­tur. En sahih kavle göre Ebii'l-Yeser, Ka'b bin Amr bin Abbâd e 1 - E n s â r i es-Selemî' dir. Akabe ve Be d i r' de bulunan sahâbîlerdendir. Bedir savaşında Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in amcası A b b â s {Radı­yallâhü anh)'ı esir eden odur. Bedir ehlinin en son yaşıyanı olup, hicretin 55. yılı vefat etmiştir. Abbâs (Radıyalâhü anh)'a : Avucunda ezebileceğin Ebü'l-Yeser (Radıyallâhü anh)'e na­sıl esir oldun? diye sorulmuş, kendisi : Karşıma gelir gelmez koca Handeme    dağı gibi oldu, cevâbını vermiştir.

A 1 i (Radıyallâhü anh)'den şöyle bir rivayet vardır: Ensâr'dan birisi Abbâs (Radıyallâhü anh)'ı esir olarak getirdi. Abbâs (Radıyallâhü anh) Allah'a yemin ederim ki beni esir eden bu de­ğildir. Beni esir eden alabacak bir ata binmiş, güzel yüzlü, başının yan tarafları taz bir kimsedir ki, onu içinizde görmüyorum, deyince Ensârî : Vallahi ben esir ettim Yâ Resûlallah, dedi. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ensâri'ye :

-Sus! Yemin ederim ki, Allah seni bir melekle te'yid etmiştir.»

buyurdu.

Hadîste belirtilen suçu işleyen zât, gizli işlemesine rağmen Al­lah'a karşı beslediği korku vepışmanlık nedeniyle behemehal gerek­li cezaya çarptırılmasını ve Allah'ın huzuruna ak bir yüzle çıkma­sını şiddetle arzuladığı için gizli olan bu hâlini Peygamber {Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) e arzetmiştir. T İ r m i z i' nin rivayetinde, adam başından geçeni Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e arzedince. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Allah yolunda savaşmaya giden bir müslümanın karısına böyle mi bakarsın?» buyurmuş. Ebü'l-Yeser {Radıyallâhü anh) bunun üzerine kendisini Cehennemlik olmuş zannıyla : Ah bu saa­te kadar keşke îman etmemiş olsaydım diye temennide bulunmuş ve biraz sonra Hûd sûresinin 114. âyeti inmiştir. Âyet, hadisin terce-mesi esnasında zikredilmiştir. Meali şöyledir :

«Ve namazı gündüzün iki tarafından ve geceden de gündüze ya­kın saatlerde dosdoğru kıl. Şüphe yok ki güzellikler, kötülükleri gide­rir. Bu, güzelce düşünenler için iyi bir öğüttür.»

Bu âyette emredilen namazların Farz namazlar olduğunda ittifak vardır. Gündüzün iki tarafından maksat gündüzün ilk yarısı ile son yarısıdır. İlk yarısına sabah, son yarısına öğle ve ikindi namazları girer. İ bn-i Ab b â s (Radıyallâhü anh)'a göre akşam namazı da girer. Gecenin gündüze yakın zamanlarındaki farz namazlar ise akşam ile yatsı namazlarıdır.

Hadisin sonundaki;   cümlesi yerine  B u h â r i' de :-Bütün ümmetimin hepsi içindir» cümlesi var­dır.    B u h â r i ' nin    bir başka rivayetinde :«Ümmetimden bununla amel edenler içindir. ifâdesi var  Bu rivayetin mânâsı bir birine yakındır. [250]

 

194 - Beş Vakit Namazın Farziyeti Ve Bunları Muhafaza   (= Devam)  Etmek Hakkında Gelen Hadisler Babı

 

1399) Enes bin Mâlik (Rüdıyallâhii an/ı)'(\en rivayet edildiğine göre. Resûlullah  (Sallallahü Alcvhî ve Selle m) şöyle buyurdu, demiştir :

- (Mi'râc olayında) Allah Teâlâ, ümmetime elli namazı farz etti. Ben bu (teklifi) farziyeti yüklenerek döndüm. (Dönüşümde) Musa (AleyhisselâmTa rastladım. Musa (Aleyhisselâm) :

Senin Rabb'in Senin ümmetine neyi farzetti? diye sordu. Ben : -'Bana (ve ümmetime)  elli namazı farz etti' dedim. Musa (Aleyhis-selâm)  dedi ki:

Rabb'ine dön (de azaltılması için şefaat et.) Çünkü, Senin üm­metinin buna takati yetmez, dedi. Bunun üzerine Rabb'ime müracaat ettim de bunun bir şartım (= kısmını) indirdi. Ben Musa (Aleyhis­selâm)'in yanına dönerek durumdan Ona haber verdim. Dedi ki:

Rabb'ine müracaat et. Çünkü Senin ümmetin buna takat getire­mez. Ben de Rabb'ime müracaat ettim. (AUah Teâlâ) :

Onlar beştir, yine onlar ellidir. Benim katımda kaza hükmü de­ğiştirilemez.' buyurdu. Sonra Musa   (Aleyhisselâm) a döndüm.  Tek rar Rabb'ime dönmemi söyledi. Ben :

(Artık) Rabb'imden utanır oldum.» dedim.»" [251]

 

İzahı

 

Bu hadisi Buhâri, Müslim ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir.

Beş vakit namazın farziyeti Mi'raç gecesi olmuştur. Allah Teâlâ her gün elli vakit nama/ı farz etmiş. Hadîste işaret edildiği gibi Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dönüşünde Musa (Aleyhis­selâm) ile mülakatı neticesinde bu sayının azaltılması için Allah Teâ-lâ'ya defalarca müracaat etmiştir. Müellifin rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in iki defa müracaat ettiği belirtilmiş­tir.

T i r m i z î' nin rivayetinde : İsrâ gecesi elli vakit namazın farz kılındığı, sonra beşe ininceye kadar eksiltildiği ve beş vakit namaz kılmakla elli vaktin sevabının verileceği belirtilmiştir. Tuhfe yazarı, e İH â fi z ' in : Ben Miraç gecesi namazın hafifletilmesine dâir rivayetleri tahkik ettim. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in her müracaatında beşer namazın indirildiğine dâir Sabit (Radı-yallâhü anh)'in rivayetini sağlam gördüm. Sabit (Radıyallâhü anhl'in rivâyetindeki bu ilâve, güvenilir bir ilâvedir. Diğer ilâveleri ona hamletmek gerekir, dediğini nakletmiştir.

El-Hâf ız'ın beyânına göre Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Allah'a müracaatı iki değil dokuz defa tekrarlanmıştır.

M ü s 1 i m ' in rivayeti de e 1 - H â f ı z ' in dediğini te'yid eder. Çünkü o rivayette Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) her mü­racaatında beş namazın indirildiğini açıkça bildirmiştir.

El-Menhel yazarı "Cünüblükten gusül bâbı'nda el Fetihten nak­len şöyle der:

Bâzı âlimler, Musa (Aleyhisselâm)'ın Peygamberimiz (Sal­lallahü Aleyhive Sellem)'i defalarca Allah'a döndürmesinin hikmeti hakkında şöyle demişlerdir : Musa (Aleyhisselâm), Alîah Teâlâ'-yı görmek istedi. Bundan menedildi. Allah Teâlâ'yı görmek şerefinin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e verildiğini öğrenince, Al­lah'ı gören Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i defalarca gör­mek istedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) her müracaa­tında Allah'ı görüyor, Musa (Aleyhisselâm) da Allah'ı göreni görüyor.

El-Menhel yazarı daha sonra şöyle diyor : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in defalarca Allah'a müracaatı, Allah'ın günlük namaz sayısı hakkındaki ilk emrinin ve bunu ta'kib eden mürâcaat-lardaki emrinin değişmez emir türünden olmadığına delâlet eder. Son emrin değişmez emir türünden olduğu Allah tarafından Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e bildirilmiştir.

Sindi: 'Son emir, beş vakit namaz sayısının artık indirilemi-yeceği hakkında olmayıp, kılınacak beş namazın elli namaza denk tutulduğuna aittir. Çünkü eğer bu sayının değişmiyeceğine âit olmuş olsaydı, Musa (Aleyhisselâm), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i tekrar müracaat etmeye teşvik ederken Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) :

-Artık ben Rabb'imden utanır oldum- demiyecekti. Bu sayının artık değişmiyeceginin Allah tarafından emredildiğini söyiiyecekti' demiştir.

Hadisin ; cümlesi Kâaf sûresinin 29. âyetinde

geçen : na/m-ı celil'e işaret gibidir.

Hadisle geçen Şatr kelimesi,"Yarım" mânâsına geldiği gibi, ya­rımdan -a/, veya çok miktara da denilir,

 

1400) Abdullah İbn-i Abbâs (Rathyatlûhü anhümâ) dan ; Şöyle demiştir: Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  Mi'rac gecesi elli namazla emredildi. Sonra bunu beş namaz etmesi için Rabb'inize mü­racaat etti.Zevâid'de şöyle denilmiştir: İbn-i Mâceh bu hadisi İbn-i Abbâs (R.A.i'den rivayet etmiştir. Doğrusu Ebû Davud'un rivayetinde olduğu gibi, bunu Ibn-i Ömer (R.A.)'den rivayet etmektir. Îbn-İ Abbâs <R.A.)'ın hadisine âit sened çok zayıftır. Çünkü râvi Abdullah bin Usm ve Ebü'l-Velid et-Tayâlisî, hıfz ve sağ­lamlık ehlinin derecesinden aşağıdır.

 

1401) Ubâde bin es-Sâmit (Ho<hyallâkü anh)\\er\  rivayet edildiğine göre :

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den işittim. Şöyle buyurdu, demiştir:

-Allah Teâlâ, kullarına beş namazı farzetmiştir. Kim bunların hakkını hafife tutmakla bunlardan en ufak bir şeyi noksan bırak­madan hakkıyla edâ ederse, şüphesiz Allah Teâlâ kıyamet günü (azap vermeden) Onu Cennet'e dâhil etmesine dâir va'dini yerine getirici­dir. Kim bunların hakkını hafife tutarak bunlardan bir şey noksan bırakarak kılarsa Onun için Allah katında bir va'd yoktur. Dilerse Onu ta'zib eder, dilerse bağışlar.-" [252]

 

İzahı

 

Ahmed, Mâlik, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Ibn-i H i b b â n   de bunu benzer lafızlarla rivayet etmişlerdir.

Hadis, hergün beş namazın farz olduğuna delâlet eder. Vitrin vacip olmadığını söyliyenler bunu delil göstermişler ise de bu onlar için pek delil olmaz. Çünkü vitir namazının farz olmadığı bu hadis­ten anlaşılır. Vitrin vacip olduğunu söyliyenler de farz olmadığını

söylerler.

Hadisin «... bunların hakkını hafife tutarak...» kaydı, yamlarak veya unutarak noksan kılanı bu hükümden çıkarır. Hadisin «Onu Cennet'e dâhil etmesine...» ifâdesinden maksad, azap vermeden Cen­net'e sokmaktır. Çünkü netice itibariyle her mü'min Cennet'e girer. Namazın farziyetini kabullenmekle beraber kılmıyan mü'min de so­nunda Cennetliktir. Şu halde burada kastedilen mânâ, azap görme­den Cennet'e girmektir. Hadîsten şu neticeyi çıkarmak mümkündür. Beş vakit namaza sımsıkı sarılarak noksansız devam eden mü'min, sâlih amellere Allah'ın inâyetiyle muvaffak olur. Kötülüklerden ko­runur ve böylece azap görmeden Cennet'le mükâfatlandırılır.

Hadisteki istihfaftan namazın hakkını hakir görmek ve küçüm­semek kastedilmemiştir. Çünkü namazı ve hakkını hakir görmek maazallah insanı küfre götürür. İstihfaftan maksad, pek önem verme­mektir.

Allah Teâlâ noksansız olarak beş namaza vaktinde devam eden için bu va'adde bulunmuştur. Hadîs, Allah'ın bu va'dini âhirette ye­rine getireceğini hükme bağlamıştır.

 

1402) Enes  bin   Mâlik   (Radtyaltâhü anh)'den:   Şöyle demiştir: Biz bir gün mescidde oturmuş iken bir adam devesine binmiş mazallah insanı küfre götürür. İstihfaftan maksad, pek önem verme­mektir.

Allah Teâlâ noksansız olarak beş namaza vaktinde devam eden için bu va'adde bulunmuştur. Hadis, Allah'ın bu va'dini âhirette ye­rine getireceğini hükme bağlamıştır.

 

1402) Enes  bin   Mâlik   (Radtyallâhii anh) den :   Şöyle demiştir: Biz bir gün mescidde oturmuş iken bir adam devesine binmiş olarak geldi. Devesini mescidin bir tarafında çökerterek ayağını bağ­ladıktan sonra mescidde oturanlara:

— Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hanginizdir? dedi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mescidde oturanlar arasın­da yaslanmış vaziyette idi. Enes (Radıyallâhü anh) demiştir ki: Ora­dakiler :

—  Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yaslanan bu beyaz adamdır, dediler. Adam Ona:

—  Ey Abdülmuttalibin oğlu!  (diye)  hitâb etti. Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) :

—   «Seni dinliyorum.» mealinde bir cevap buyurdu. Adam O'na:

—  Yâ Muhammed  (Sallallahü Aleyhive Sellem)! Ben sana (bir şeyler)  sormak istiyorum ve soru sormakta şiddetli davranacağım. Bana kızma, dedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  -Sormak istediğini sor» buyurdu. Adam O'na:

—  Senin Rabb'in ve senden öncekilerin Rabb'inin hakkı için sa­na soruyorum. Allah mı seni bütün insanlara Peygamber olarak gön­derdi? diye sordu. Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  -Allah'ım!   (Sen şahitsin)   Evet»  buyurdu. Adam:

—  Allah hakkı için sana soruyorum. Allah mı sana hergün ve gecede beş namazı kılmanı emretti? diye sordu. Resûlullah   (Sallal­lahü Aleyhi ve Seliem) :

—  -Allah'ım! Evet» buyurdu. Adam :

—  Peki, Allah hakkı için sana soruyorum. Allah mı senenin bu ayım (= Ramazana) oruçla geçirmeni emretti? diye sordu. Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—   «Allah'ım! Evet» buyurdu. Adam :

—  Peki, Allah adıyla sana soruyorum. Bu sadakayı zenginleri­mizden alıp fakirlerimize taksim etmeni Allah mı sana emretti? diye sordu. Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  «Allah'ım! Evet.» buyurdu. Bundan sonra adam :

—  Senin getirdiğin dine inandım ve ben arkamdaki kavmimin elçisiyim. Ben Beni Sa'd bin Bekr'in kardeşi Dımâm bin Sa'lebe'yim, dedi." [253]

 

İzahı

 

Buhâri    ve    Müslim    de bunu benzer lafızlarla rivayet etmişlerdir.

Hadisin metni uzun olduğu için Buharı ve Müslim'­deki benzer rivayetlerden bahsetmek konuyu uzatır.

M ü s 1 i m ' in rivayetinde E n e s (Radıyallâhü anh) hadisin baş kısmında meâlen şöyle demiştir:

Biz, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e bir şey sormak­tan menedilmiştik. (Enes (Radıyallâhü anh) bu sözüyle Mâide sû­resinin 101. âyetindeki yasaklamayı kastetmiştir. Âyetle sorulması yasak kılınan şeyler, ihtiyaç duyulmayan, gereksiz sorulardır.) Bu sebeple bedevilerden aklı başında bîr adamın gelip soru sormasını ve bizim de dinleyici olarak faydalanmamızı arzuluyorduk. Bir gün bedevilerden bir adam gelerek...

M ü s 1 i m ' in rivayetinin sonunda adam, hac farziyetini sormuş ve bunun cevâbını aldıktan sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e:

Seni hak din ile gönderen Allah'a yemin ederim ki bu farzlardan ne fazla yaparım, ne de bunları eksiltirim, diyerek dönüp gitmiş; Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de:

-Yemin olsun.  Eğer doğru söylediyse mutlaka Cennet'e  girer*buyurmuştur.

Bu hadisin ihtiva ettiği ilmi mes'eleler çoktur. Bunların bir kıs­mına göz atalım :

1 - Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ümmeti arasında büyük bir tevazu' ile ve onlardan farksız bir kıyafetle bulunurdu. Ashâb arasında oturmuş iken gelen yabancılar, makam, mevki ve kıyafet farklılığı ile Onu ayird edemezlerdi.

2 - Adam çetin soru sormak istediğini ve hoşgörü ile karşılan­masını istemiş, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) büyük bir müsamaha ile karşılayarak rahatça soru sorması imkânım bahset­miştir.

3 - Adam soru yöneltirken âdeta Peygamber {Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'e yemin yöneltir gibi olmuş,    Peygamber    (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de buna uyarak her cevabın doğruluğuna Allah'ı şâhid göstermiştir.

4 - Hadîs, Peygamber   (Sallallahü Aleyhi  ve Sellem)'in bütün insanlara gönderildiğini,

5 - Hergün ve gece beş namazın farz olduğunu,

6 - Ramazan ayı orucunun farz olduğuna,

7 - Zekâtın farz olduğunu hükme bağlamıştır.

Nevevî, Müslim'in şerhinde Şeyh Ebû Amr bin S a 1 â h ' in şöyle dediğini nakletmiştir : Taklidi îmana sa­hip avam tabakasının mü'min sayılıp, tereddütsüz olarak İslâmiyet'e inanmalarının kâfi olduğuna dâir İslâm âlimlerinin mezhebinin sıh-hatma bu hadîs delâlet eder. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e bu soruları soran D ı m â m (Radıyallâhü anh) aldığı cevapları doğrulamış, bunların derinliğine inmemiş. Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) de Onun böyle itikâd etmesinin yeterli sa-yılmıyacağını bildirmemiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem}'in sükutu bunun kifayetine delildir. Eğer bu kadarı kâfi gelme­seydi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona: Benim muci­zelerimi görmek suretiyle ve kesin delillerle itikâd sahibi olman ge­rekir şeklinde cevap verecekti.

N e v e v İ bu arada : Haber-i Vâhid ile amel etmenin meşrulu­ğu bu hadisten çıkarılıyor, demiştir.

 

1403) Ebû Katâde bin Rib'[254] (Radtyallâhü anft)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi vr Sellem) şöyle buyurdu, de­miştir :

«Allah (Azze ve Celle) buyurdu ki: Ben senin ümmetine beş na­mazı farz ettim ve bunlara vakitlerinde devam edip sımsıkı sarılan­ları Cennet'e dâhil etmemi kendi katımda va'dettim. Bunları vaktin­de kılmaya devam etmiyenler için benim yanımda hiçbir va'd yok­tur.Râvi Dubâre ve Düveyd'den dolayı isnadına itiraz olabileceği Zevâid'de bildirilmiştir. [255]

 

İzahı

 

Ebü  Dâvûd    da bunu rivayet etmiştir. Zevâid yazarının bu­nu Zevâid türünden saymasının sebebini bilemedim.

El-Menhel yazarının dediği gibi hadisin mânâsı şudur: Allah Teâlâ Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemVe ve Onun ümmetine hergün ve gece beş namazı farzetmiş ve bunları zamanın­da sıhhatli bir şekilde kılmaya devam eden mü'minleri azaba sok­madan Cennet'e kavuşturacağını va'detmiş, namaza devam etmiyen-ler için Cennet'e azapsız kavuşturma va'di yoktur. Namazı kaçıran veya kılmıyan mü'minleri dilerse affeder, dilerse cezalandırır. [256]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

 

1 - Beş vakitle emredilen namazlar farzdır.

2 - Bunlara devam edenler Cennet'e müstehak olur.

3 - Bunlara devam etmiyenler için büyük tehlike vardır. [257]

 

195 -  (Mekke'deki)  Mescid-İ Harâm'da Ve (Medine'deki)   Mescid-İ Nebevî'de Kılınan Namazın Fazileti Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

1404) Ebû   Hüreyre   (Rad.yallâhü  anh)'<\en   rivayet   edildiğine  göre, Kesulullah (Sallallahü Aleyhi ve Setlern) şöyle buyurdu, demiştir :

«Benim (Medine'deki) bu mescidimde kılınan bir namaz, (Mek­ke'deki) Mescidi Haram müstesna, başka mescidlerde kılınan bin na­mazdan (sevap bakımından)  hayırlıdır.-"

 

1405) Abdullah bin Ömer (Radiyalfâhü anhümâ)\\an. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve ScUcm)"\\\ şöyle buyurduğu rivayet  edilmiştir:

-Benim (Medine'deki) bu mescidimde kılınan bir namaz, (Mek­ke'deki) Mescidi Haram müstesna başka mescidlerde kılınan bin na­mazdan (sevab bakımından) hayırlıdır.-" [258]

 

İzahı

 

Müellif, Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'in hadîsini iki senedle rivayet etmiştir. Ebû Dâvûd hâriç, Kütüb-i Sitte'nin diğerlerinde de Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'in mezkûr hadisi rivayet edilmiştir.

İb n-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in hadîsini Mü s 1 i m ve    N e s â i    de rivayet etmişlerdir.

Her iki hadisin mânâsı aynıdır.

Hadîslere göre, Medine' deki Meseid-i Nebevi'de kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hâriç, diğer mescidlerde kılınan bir namaz­dan fazilet bakımından hayırlıdır.

Tuhfe yazan, bu hadisin şerhinde şöyle der:

"Nevevi; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Mes­cidinde namaz kılmaya düşkün olan kimse. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanındaki mescid semtinde namaz kılmalıdır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den sonra ilâve edilen kı­sımda değil. Çünkü faziletin bin kat artışı. Onun Mescidi hakkında vârid olmuştur. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu mânâ­yı : «...bu mescidimde...- buyruğuyla te'yid etmiştir. Fakat M e k-k e    mescidi böyle değildir. Çünkü Mescidi Haram tâbiri, tüm Mekke "y i kapsar. Hattâ sahih kavle göre bütün    Harem    mıntıka­sını kapsar,' demiştir.    Hafız,   el-Fetih'te   N e v evi' nin    bu kavlini anlatmış ve bu görüşe katılıp katılmadığı hususunda sükut etmiştir.     Ben  derim  ki,    Aliyyel-Kaâri'    el-Mirkât'ta ' S ü b k i    ve başkaları,    N e v e v î' nin   mezkûr görüşüne katıl­mışlardır.   İbn-i    Teymiye   ve   Muhibb-î    Taberi    bu görüşe karşı çıkarak bâzı eserleri delîl göstermişlerdir. Ez cümle şöy­le demişlerdir:    İmâm    Mâlik'e   bu husus sorulmuş ve fazile­tin Peygamber  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   zamanındaki mescid semtine münhasır olmadığını savunarak : Çünkü Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) kendisinden sonra olacak şeylerden haber ver­miş, yer onun için durulmuştur. Kendisinden sonra meydana gelecek şeyleri bildirmiştir. Eğer Mescid-i Nebevfye yapılan ilâveye bu fazi-Jet şümullü olmasaydı    Hulefâ-i    Râşidin    bunca sahâbıle-rin huzurunda ilâve yapmayı caiz görmiyeceklerdi. Halbuki hiç kim­se, yapılan ilâveye karşı çıkmamış, demiştir. Diğer taraftan    M e d i -n e    târihinde   Ömer    (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre Mescid-i Nebevi'ye ilâve işi bitince şöyle söylemiştir: 'Eğer mes­cid cebâneye kadar, bir rivayete göre Zülhüleyfeye kadar uzasaydı hepsi Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in mescidi olurdu.'

Bunların bir deiili de    Ebû    Hüreyre     (Radıyallâhü anne­den rivayet edilen Peygamber (Sallaİlahü Aleyhi ve SellemJ'in:

-Eğer bu mescid San'a'ya kadar büyütülseydi mescidim olacaktı.

mealindeki hadisidir. Bunun bir rivayeti de ş'öyledir:

«Bu mescidde ne ilâve yapılsaydı, hepsi benim mescidim olurdu.»

Yukarıdaki bilgi,    îbn-i    Hacer'in    el-Cevherü'l-Munazzam adlı kitabından özetlenmiş' demiştir."

Tuhfe yazan, yukardaki nakilleri yaptıktan sonra : Eğer Ebû H ü r e y r e (Radıyalâhü anh)*nin yukarıdaki hadisi sahih olsaydı, aradaki ihtilâf-ı kesip atardı. Lâkin hâlinin ne olduğunu bilemiyece-ğim. Acaba delil olmaya müsait midir, değil midir? Ben Onun sene­dini de bulamadım, demiştir.

Hadîs, Mescid-i Harâm'daki namazın faziletini bu ölçüden hâriç tutmuştur. Mescid-i Harâm'ın-istisnâ edilmesi çeşitli mânâlara muhL temeldir. Beyan edilen ihtimalleri Tuhfe yazarı şöyle sıralamıştır.

"Bâzıları demişler ki :. İstisnanın mânâsı, muhtemelen şöyledir : Benim Mescidimdeki bir namaz, Mescid-i Haram'da kılınan bin na­mazdan üstün değil, daha az sayıyla üstündür.

İkinci ihtimal : Mescid-i Haram'da kılınan namaz, benim mesci­dimde kılınan namazdan daha faziletlidir.

Üçüncü ihtimal : Her iki mescidde kılınan nama/ın fazileti eşittir.

Ben diyorum ki : Bu ihtimalleri sıralayan kişiler, Mescid-i Harâm'-da kılınan namazın, Mescid-i Nebevi'de kılınan namazdan efdal ol­duğuna delâlet eden hadîsleri her halde görmemişlerdir. Bu hadis­lerden birisi, Ahmed ve İbn-i Hibbân'ın Abdullah bin Zübeyr (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettikleri şu hadis­tir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Benim bu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram müs­tesna diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir ve Mescid-i Haram'da kılınan bir namaz bu (mescidimde) kılınan yüz namazdan efdaldır.» buyurdu.'

Diğer bir hadis, îbn-i Mâceh'in Câbir (Radıyallâhü anhl'den rivayet ettiği şu hadistir: ... (Tuhfe yazan 1406 nolu hadîs­inizi kastediyor.)

Tuhfe yazarı, bu hususa âıt başka hadisleri de zikretmiştir.

 

1406) Câbir (Rııütyatâhü anh)\h*n rivayet edildiğine göre. Resûlul­lah  (Satlallühu Alıv/ır vr Selhnı)  §üyle duyurdu, demiştir:

-Benim (Medine'deki) bu mescidimde kılınan bir namaz, (Mek­ke'deki) Mescidi Haram müstesna, diğer mescidlerde kılınan bin na­mazdan (sevab bakımından) hayırlıdır. (Mekke'deki) Mescidi Ha­ram'da kılman bir namaz, başka mescidlerde kılman yüz bin namaz­dan (sevap bakımından) efdaldır.Zevâid'de şöyle denilmiştir. Câbir <R.A.)'in hadisinin isnadı sahih ve ricali sıka zâtlardır. Çünkü Bezzâr, Dârekutni ve Zehebi; İsmail bin Esed'i sıka saymışlardır. Ebû Hatim de : O çok sâdıktır. İsnadın kalan rAvilerini Buhâri ve Müslim hüccet saymışlardır. [259]

 

İzahı

 

Zevâid türünden olan bu hadisi A h m e d de rivayet etmiştir. Bu hadis Mescid-i Harâm'i istisna etmenin mânâsını açıklıyor. Bun-dan önceki hadislerde mevcut istisna buna göre yorumlanır. Hulâsa şudur:

Medine' deki Mescid-i Nebevi" de kılman bir na­maz, diğer mescîdlerde kılman bin namazdan hayırlıdır. Mekke'­deki Mescid-i Haram'da kılınan bir namaz, diğer mescid-lerde kılınan yüz bin namazdan hayırlıdır. Şu halde Mescid-i Harâm'da kılınan bir namaz Mescidi N e b e v i' de kı­lman yüz namazdan hayırlı olur. Çünkü Mescîd-i Harâm'­da kılınan namazın sevabının, Mescîd-i N e b' e v i ' de kı­lman namazın sc\âbının yüz katı olduğu hadisten anlaşılıyor.

Fethü'l-Bâri'de şöyle denilmiştir: 'Hadîste «Mescid-i Harâm'da kılınan bir namaz, diğer mescidlerde kılınan yüz bin namazdan ha­yırlıdır.» buyurulurken bu hükümden Medine Mescidi müs­tesna tutulmuştur. Hadîsi böyle yorumlamak gerekir.' Çünkü M e-dîne' deki mescidin diğer mescidlerden namaz sevabı bakımından bin kat üstünlüğü bu bâbtaki hadislerle sabittir. [260]

 

196 - Kudüs'teki Mescîd-İ Aksâ'da Namaz Kılmak Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

1407) Peygamber (Salhıllahiİ tlrvhi ve Seilem)"\n mevlâsı Meymû-ne[261] (RadtyaUâhii anhâ)'tkın; Şöyle demiştir :

Ben (bir gün) : Yâ Resûlallah! Beytül-Makdis (Mescîd-i Aksa) hakkında bize fetva ver, dedim. Buyurdu ki:

-(Orası) mahşer (kıyamet günü) yeridir. Oraya varıp içinde na­maz kılınız. Çünkü Onda kılınan bir namaz, başka yerde kılınan bin namaz gibidir.» Ben -.

Eğer oraya kadar yolculuk etmeye gücüm yetmezse ne edeceği­mi haber verir misin? diye sordum. Buyurdu ki :

«Sen Ona zeytin yağını hediye edersin, aydınlatılmasında kulla­nılır. Kim bunu yaparsa, oraya varmış gibi olur."

Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Ebû Dâvûd bunun bir kısmını rivayet et­miş. İbn-i Mâceh'in senedi sahih, ricali de sıka zâtlardır. Bu sened Ebû Davud'un rivayet indeki senedden daha sıhhatlidir. Çünkü Ziyâd bin Ebî Sevdete ile Mey-mûne (R.A.) arasında Osman bin Ebî Sevdete vardır îbn-i Mâceh, senedinde bu­nu tasrih etmiştir. Selâhüddin de el-Merasil'de bunu anlatmıştır. Ebû Davud'un senedinde ise râvi Osman bin Ebi Sevdete terkedilmiştir. [262]

 

İzahı

 

Zevâid türünden olan bu hadisin şerhinde Sindi şöyle der : Bey t ü'l-M a kd i s hakkında fetva soran M e y m û n e (Radıyallâhü anhâ)'nin maksadının namazda Beytü'l-Makdis' e karşı durma hükmü neshedilerek müslümanların kıblesi Kâ'be Olunca Beytü'l-Makdis'de namaz kılmanın mü-bah olup olmadığını öğrenmek olabilir. Hattâ maksadının bu olduğu kuvvetli umulur. Hadîsin : «Orası mahşer ve menşer arzıdır» İfâde-sindeki mahşer ve menşerden maksad kıyamet günüdür. Yâni kıya­met günü onun yakınında halk toplanır. Hadisler buna delâlet eder.

Beytü'l-Makdis    ve    Mescid-i    Aksa,    Kudüs'­teki meşhur mescidin isimleridir. Bu mescid'de kılınan namazın diğer mescidlerde kılınan bin namaz gibi olduğuna dâir buradaki hü­kümden Mescid-i Nebevi ve Meccid-i Haram müstesnadır.

Bu hadîse göre bu mescid'de kılınan namaz fazilet bakımından Mescidi    Nebevi'de    kılman namaz gibidir.

M e y m û n e (Radıyallâhü anhâ)'nin "Oraya kadar gitmeye gücü yetmezse" şeklinde sorduğu soruya karşılık verilen cevapta, o mescidin aydınlatılmasında kullanılmak üzere zeytin yağının hedi­ye edilmesi hâlinde oraya kadar gidilmiş gibi sevabın kazanılacağı bildirilmiştir.

Ebû Davud'un rivayetinde M e y m ü n e (Radıyallâ­hü anhâ)'nin :

"Beytül - Makdis hakkında bize fetva ver" sorusu üzerine Pey­gamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğu belirtil­miştir :

= Beytü'l-Makdis'e gidip içinde namaz kılınız. O günlerde (soru sorulduğu zaman) o memleketlerde savaş vardı. Eğer içinde namaz kılmak için oraya gidemezseniz kandilerinde yakılacak zeytin yağını gönderiniz.-

Peygamber  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   devrinde    Kudüs müşriklerin elinde idi. Orası Dar"ül-Harb olduğu İçin müslümanlar gi-remiyorlardı.    Kudüs    hicretin 15. yılı    Ömer t â b    (Radıyallâhü anhüm)'ın devrinde fethedildi. [263]

 

Hadisin Fıkıh Yönü

 

l - Mescid-i Aksa' nın fazileti belirtilerek orada kılı­nan namazın diğer mescidlerde kılınan bin namaz gibi faziletli oldu­ğu bildiriliyor.

 

1408) Abdullah bin Aınr (Radtyallûhü anh)\W\\ rivayet edildiğine yüre, Pe> »amber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

-Dâvüd (Aleyhisselâm)'ın oğlu Süleyman (Aleyhisselâm) Beytü'l-Makdis'in binasını bitirince Allah Teâlâ'dan üç dilekte bulunmuştur:

1 - İlâhî hükme uygun bir hüküm verme kudreti.

2 - Kendisinden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ve saltanat.

3 - Yalnız namaz kılmak için Mescidi Aksâ'yi kastedip gelen kimsenin annesinden doğduğu gün gibi günahlarından çıkması.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: Süleyman   (Aleyhisselâm) in dilediği ilk iki şey kendisine veril­miştir. Üçüncü dileğinin de kendisine verilmiş olmasını umarım.*" Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Ebû Dâvûd hadîsin baş kısmım rivayet etmiş ve;   ilâvesini rivayet etmemiş, Nesâî de Sünen-i Suğra'sında

bu hadîsi Amr bin Mansûr'dan. Ebû Misher'den, Saîd bin Abdül-Azîz'den, Rabia bin Bureyd'den, Ebû İdris el-HÜlânî'den, İbnü'd-Deylemî'den... mislini rivayet etmiştir. İbn-i Mâceh'in târikine ait sened zayıftır.  Çünkü Ubeydullah bin el-Cehm'İn hâli bilinmemektedir. Ve Eyyûb bin Süveyd'in zayıflığı üzerinde ittifak vardır.

Müteahhirinin bâzı âlimleri, hadîsin zahirini tutarak : Yasin sü­resi cenaze üzerinde definden önce okunur, demişlerdir. Bâzıları da: Definden Önce de sonra da okunur diyerek İbn-i Adiyy'in Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiği şu mealdeki hadisi de­li] göstermişlerdir:

«Kim babasının ve annesinin veya bunlardan birisinin kabrini Cuma günü ziyaret ederek orada Yasin süresini okursa, Allah kabir sahibini mağfiret eder.» [264]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

 

Hadis, Yasin sûresinin okunmasının faziletine, ölüm döşeğine dü­şen hastanın başında okunmasının, matlub olduğuna; ikinci yoruma göre definden önce ve sonra ölünün yanında okunmasının matlub olduğuna ve gei'ek hasta gerek ölünün okunan Yâsîn süresinden ya­rarlandıklarına delâlet eder.

Ölünün duâ ve sadakadan da faydalandığı hususunda al imlerin ittifakı vardır. Cumhura göre kişinin yaptığı nafile ibâdetin sevabı m bir ölüye veya diriye vermesi caizdir. Yapılan ibâdet; namaz, oruç, hac, sadaka, Kuran okumak ve başka ibâdetler olabilir. İbâdeti ya­pan kişinin sevabından hiç bir şey noksan olmaksızın olu bundan ya rarlanır.    İmam    £ b ü    H a n t f e    ve    A h m e d    de bununla hükmeden âlimlerdendirler.

Cumhurun delillerinden birisi, Taberâni ve Beyha-k i' nin İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'den merfu' olarak rivayet ettikleri şu mealdeki hadistir: «Sizden birisi, nafile bir sada­ka vereceği zaman, sevabını baba ve annesine bağışlasın. Çünkü bu takdirde onlara sevap verilir. Kendisinin sevabından bir şey eksil­mez.-

Diğer bir delil; Ahmed, Müslim, Nesâi ve İbn-i Mâceh'in Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettikleri şu mealdeki hadistir.-

"Bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'e: Babam öldü. Vasiyet de etmedi. Onun yerine benim sadaka vermem ona ya­rar sağlar mı? diye sordu. Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : -Evet» buyurdu."

Allah : [265]   âyetinde baba ve anneye duâ etmeyi emretmiş ve:[266]âyetinde melek­lerin mü'minler için istiğfar etliklerini haber vermiştir. Keza :[267]âyeti Hameie-i Arş  Meleklerinin  mü'minlere istiğfar ettiklerini bildirir.

Bir kısmı yukarıya alınan deliller, başkasının amelinden yarar sağlanabildiğini kesinlikle bildirirler.

«Ve şüphesiz insan ancak çalıştığına erişir.[268] âyeti, yukarıdaki delillere aykırı değildir. Çünkü mü'miri, hayırlı bir amel işleyip sevabını bir mü'min kardeşine bağışladığı za­man, sevap bağışlanana ulaşır. Artık kendisi işlemiş gibi olur. Diğer taraftan bu âyet, bir kısmı yukarıda zikredilen deliller muvacehe­sinde husûsileşmiştir. İ k r i m e ' den rivayet edildiğine göre bu âyet Musa (Aleyhisselâm) ve İbrahim (Aleyhisselâm)'in kavimlerine mahsustur. Ümmet-i Muhammediye ise birbirinin amelinden yararlanır. Çünkü mezkûr deliller bunu gerek­tirir. Ayrıca Buharı ve Müslim'in İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'dan rivayet ettikleri bir hadîste meâlen şöyle Du­yuruluyor :

"Bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e: Kız kardeşim Hacc yapmayı adadı. Ve adağını yerine getirme­den öldü, dedi. Peygamber  (Sallallahü Aleyhi ve Sellsm) :

«Eğer kardeşinin boynunda bir borç olsaydı sen onun yerine bor­cunu ödiyecek miydin?» diye sordu.

Adam: Evet, diye cevap verdi. Efendimiz:

«O halde kardeşinin Allah Teâlâ'ya ait borcunu öde. O, ödenme­ye daha lâyıktır.- buyurdu."

Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbn-i Mâceh'in rivayet ettikleri şu mealdeki hadîs de ayrı bir delildir :

«İnsan öldüğü zaman ameli kesilir. Ancak üç şeyden kesilmez : Sadaka i Câriye, yararlı ilim ve ona duâ eden sâlih bir evlât.»

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kabrini ziyaret et­menin fazileti hakkında pek çok hadîs rivayet olunmuştur. Bunla­rın bir kaçının mealini söylemekle yetineceğim :

a - Eş-Şifâ Fi Hukûki'l-Mustafâ'da Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anh)'dan rivayet edildiğine göre efendimiz.-

«Kim kabrimi ziyaret ederse, onun için şefaat etmem sabit bir hak olur.» buyurmuştur.

b - Enes    bin    Mâlik    (Radiyallâhü anh)'den:

-Kim sevap niyetiyle Medine'de beni ziyaret ederse, o benîm kom­şum sayılır. Kıyamet günü ona şefaat ederim.» buyurulduğu rivayet olunmuştur.

c - Abdullah bin Ömer (Radıyalâhü anh)'dan gelen bir rivayette de :

«Kim vefatımdan sonra beni ziyaret ederse hayâtımda ziyaret et­miş gibidir.- buyurulmuştur.

d - 1bn-i    Adiyy'in    rivayet ettiği bir hadiste:

«Kim Kâ'be'yi ziyaret edip de beni ziyaret etmezse, bana cefâ et-mJs olur.» buyurulmuştur.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kabrini ziyaret et­menin fazileti hakkında ciltler dolusu müstakil kitablar yazılmıştır. Hac menasiki hakkında yazılan kitaplarda bu konuda yeterli bilgi vardır. Ayrıca Şevâhidü'1-Hak adlı kitap, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kabrini ziyaret, ondan yardım dilemek ve şefaa­ti gibi önemli konular için yazılmış, tavsiyeye şayan bir kitabtır. Sa-hih-i Buharî'nin muhtasarı Tecrid-i Sarih terceme ve şerhinin Diya­net İşleri Başkanlığınca basılan nüshasının 1972 baskılı dördüncü cil­dinin 175. sahifesinde başhyan ve bir kaç sahife devam eden yeterli bilgi vardır. İsteklilerin oralara müracaat etmeleri tavsiyesiyle yeti-neyim. EI-Menhel yazarının verdiği ma'lumatın devamı:

2 - Hadîs, bu üç mescidin faziletine, diğerlerine üstünlüğüne ve onlarda kılınan namazın faziletine delâlet eder.

Mescid-i Harâm'a gitmeyi adayan kimseye bu adağın ifâsı gerekir. Mescid-i- Nebevi veya Mescid-i A k -s â ' ya gitmeyi adayan hakkında Şâ fi î' nin iki kavli var. Bi­risine göre bu adağı ifâ etmek müstehabtır. Diğer kavline göre vâcibtir. Bir çok âlim de vücübuna hükmetmiştir. Mâlik ve A h -m e d ' in kavli de budur. Ebû Hanîfe'ye göre böyle ada­ğın yerine getirilmesi vâcib değildir.

Diğer mescidlere gitmeyi adamakla oralara gitmek vâcib olmaz. Ve adak oluşmuş sayılmaz. Mâ likiler' den Muhammed bin   Mesleme   hâriç, tüm âlimlerin mezhebi budur.

A h m e d' e    göre bu adağı yapana yemin kefareti gerekir.

Bu üç mescidin üstünlüğünün sebebine gelince; M e s c i d - i Haram' daki K â ' b e , müslümanların kıblesidir. Hac için ora­ya gidilir. Mescid-i Nebevi, Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve SellemJ'in mescididir. Ona ikram olsun diye Allah Teâlâ Onun mescidine özel fazilet vermiştir. Mescid-i Aksa ise, geçmiş ümmetlerin kıblesi idi. Taberâni ve Bezzâr'm tahric ettikleri Ebü'd-Derdâ' nın merfu1 bir hadîsine göre Mes­cid-i Haram'da kılınan bir namaz, diğer mescidlerde kılı­nan yüz bin namaza; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemTin mescidinde kılınan bir namaz, diğer mescidlerde kılınan bin nama­za ve Mescid-i Aksa'da kılınan bir namaz diğer mescid­lerde kılınan beşyüz namaza bedeldir. [269]

 

197 - Küba Mescidinde Kılınan Namaz Hakkında Gelen Hadisler Babı

 

1411) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellrm)"ın ashabından olan Üseyd bin Züheyr el-Ensârî (Radıvallâhü anh)den rivayet edildiğine göre. Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellrm) şöyle buyurdu, demiştir:

-Küba mescidinde kılınan bir namaz bir umre gibi (faziletli)dir.-"

 

1449) Abdurrahman bin Ka'b bin Mâlik (Radıyalİâhü anhümâ)\\a.n; Oda babası (Ka'b bin Mâlik)  (Radıyallâhü an hy dan rivayet ettiğine &öre :

Ka'b (Rad;yallâhü anh) vefat edeceği zaman yanma gelen el-Be-râ bin Ma'rur'un kızı Ümmü Bişr  (Radıyallâhü anhâ) .

Ey Ebâ Abdurrahman! (Öldükten sonra) falan adama rastlarsan benden  ona selâm söyle,  demiş.  Ka'b   (Radıyallâhü  anh)   de:

Allah seni bağışlasın ey Ümmü Bişr! Biz (şu anda) başka şey­lerle çok meşgulüz, demiş. Ümmü Bişr  (Radıyallâhü anhâ) :

Ey Ebâ Abdurrahman! Sen Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lemJ'den şöyle buyururken işitmedin mi?:

«Şüphesiz mü'minlerin ruhları, yeşil kuşların içindedir. Cennetin ağaçlarından rızıklamrlar.» Ka'b  (Radıyallâhü anh) :

Evet, (işittim) diye cevap verdi. Ümmü Bişr (Radıyallâhü an­hâ) da : İşte bu odur, dedi." [270]

 

İzahı

 

Bu hadîsin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemVe âit met­ninin bir benzerini T i r m i z i ve A h m e d de rivayet etmiş­lerdir.

bindi:    Benim gördüğüm müellifin sünen nüshalarının tü­münde hadîsin ilk râvisi Ka'b   (Radıyallâhü anh)'dır. Hadis   Ka'b (Radıyallâhü anh)'m ölüm döşeğinde iken olan bir durumdan bah­settiğine göre  ilk râvinin    Ka'b    (Radıyallâhü   anh)   değil,   onun oğlu    Abdurrahman    (Radıyallâhü anh) olması zahirdir. Ve olay    Abdurrahman     (Radryallâhü anh) tarafından anlatılmış gibidir. Çünkü olaya şahit olan odur. Rivayet eden de odur. Halbuki ilk  râvi    Ka'b    (Radıyallâhü anh)   olunca olayı  anlatan    Ka'b (Radıyallâhü anh) olmuş olur. Oğlu    Abdurrahman    (Radı­yalİâhü anh) da kendisinden rivayet etmiş olur. Bu da mümkündür.

Şöyle ki: Muhtemelen : Abdurrahman (Radıyallâhü anh), Ümmü Bişr (Radıyallâhü anhâ) ile Ka'b (Radıyallâhü anh) arasında cereyan eden konuşmada hazır bulunmamış, bilâhere gelince babası yapılan konuşmayı kendisine nakletmiştir, demiştir.

T i r m i z i' nin    rivayetinde Peygamber (Sullulltthü Aleyhi vu Sellem)'e âit hadis metninin baş kısmi:    «Şehitlerin ruhları yeşil kuşlardadır...» şeklindedir.

Ümmü Bişr (Radıyalİâhü anhâ), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeUem)'in o hadisini rivayet etmekle mü'minlerin Ölümden sonra Allah katında yaşamaya devam ettiklerim ve dolayısıyla on­lara selâm göndermenin mümkün olduğunu anlatmak istemiştir.

Müellifin rivayetinin zahirine göre bütün mü'minlerin ruhları, anılan durumdadır. Ka'b (Radıyallâhü anh) şehit olmadığı hal­de Ü mm ü Bişr (Radıyallâhü anhâJ'nin bu hadîsi ona da şü­mullü olduğu mânâda zikretmesi, ilâhî mağfirete mazhar olan tüm mü'minlerin ruhlarının böyle olduğuna delâlet eder. T i r m i z i' nin rivayetine bakılırsa müellifin rivâyetindeki mu'minler kelimesi, şehit­ler mânâsına yorumlanır.

Müslim'in İbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh) 'den olan rivayetinde :

•Şehitlerin ruhları, yeşil kuşların içlerindedir. Onlar için arşa ası­lı kandiller vardır. Onlar cennetten diledikeri yerlerde serbestçe do­laşırlar. Sonra o kandillere dönerler.» mealinde bir hadîs vardır.

Tuhfe yazarı el-Mirkafta şöyle demiştir: 'Ruhların tenâsuhuna ve ruhların ceset değiştirdiğine inanan bâzı kimseler, bu hadîsi delil göstermeye çalışmışlardır. Bu sapık akidede olanlara göre ruhlar gü­zel cesetlere girerek nîmetlenir. Ve müreffeh yaşar. Çirkin cesetle­re sokulmakla ta'zib edilirler. Mükâfat ve ceza bundan ibarettir. Yâ­ni hakikî cennet ve cehennem yoktur. Ruhlar iyi cesetlere yerleştiril­mekle Cennete kavuşturulmuş olur. Çirkin cesetlere yerleştirilmekle Cehenneme sevk edilmiş olur. Bu akide bâtıldır. Çünkü şer'î Şerifin getirmiş olduğu ölümden sonra dirilmek, hesaba çekilmek, Cennet ve Cehennemin varlığı gibi dinin esaslarına ters düşer. Şerhü'1-Akâ-idin bâzı haşiyelerinde deniliyor ki: Tenasüh akidesinde olanlara göre tenasüh, ruhların âhirette değil, yaşadığımız âlem içinde bâzı bedenlerden çıkıp başka bedenlere geçmesidir. Çünkü onlar âhireti,

maz evde kılınan farz namazdan beşyüz derece üstündür. Vârid oian sahih hadislere göre Cuma namazı kılınan camiler ile kılınmayan mescidler arasında bir fark kaydı olmaksızın buralarda kılınan bir farz namaz evde kılınan namazdan yirmibeş derece üstündür. El-Menhel yazarı: Bu hadîs ile diğer hadislerin arasını bulmak şöyle demekle mümkündür.

Cemaatla kılınan bir farzın tek başına kılınan namazdan yirmi­beş derece üstünlüğüne dâir hadîsler, ilk zamanlara âit idi. Sonra Cuma namazı kılınan mescidlerdeki namazın sevabı beşyüz dereceye çıkarıldı. Mescid-i Aksa ve Mescid-i Nebevi'de kılınan namazın sevabı hakkında da aynı şekilde uzlaştırıcı yorum yapılabilir, diyerek bunu açıklar.

Her ibâdetin en az on kat arttırıldığına dâir hadisin hükmü umu­mîdir. Evde kılınan namaz da bunun hükmüne dâhildir. Namazla­rın farklı derecelen bu hadiste ifâde edilirken mezkur hadîs hükmü mahfuz tutulmakla beraber belirtilmemiştir. [271]

 

199 - Mescid-İ Nebeviye Minber Konulma Babı

 

1414) Übeyy hin  Kâb  (Radtyailûhü an/t)'(\en:  Şöyle demiştir:

(Medine'deki) Mescid-i Nebevi çardak şeklinde iken Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Mescidin kıble tarafında bulunan) bir hurma kütüğüne doğru namaz kılıyor ve o kütüğe dayanarak hutbe okuyordu. Ashâb'uıdan bir adam Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellemî'es

Cuma günü üzerinde duracağın bir şey (minber) yapmamızı ar­zu eder misin? Tâ ki, cemâat seni görebilsin ve hutbeni ona duyura-bilesin.diye sordu.  Efendimiz:

-Evet,» buyurdu. Bunun üzerine adam onun için üç basamak yaptırdı. Minberin en yükseği odur. Minber konulmak istenince efen­dimizin (konuşunken) bulunduğu yere koydular. Sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minbere doğru kalkmak isteyince ev­velce yaslanarak hutbe okuyageldiği kütüğün yanından geçti. Kütü­ğü geçince; kütük, yarıhncaya kadar feryat etti. Resûlullah (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) kütüğün sesini işitince minberden indî ve kü­tük sesini kesinceye kadar mübarek elini ona sürdü. Sonra minbere döndü. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bundan sonra na­maz kılmak istediği zaman kütüğe doğru namaz kılıyordu. Mescid yıkılıp değiştirilince Ubeyy bin Kâ'b (Radiyallâhü anh) bu kütüğü alıp götürdü. Ve çürüyünceye kadar onun evinde yanında idi. Son­ra ağaç kurdu kütüğü yedi ve dağılmış oldu."

 

1415) Enes   bin   Mâlik   (Radtyalâhü  </>//>/den     .Şöyle  demiştir:

Peygamber  (Sallallahü Aleyhi  ve Sellem)   bir hurma kütüğüne dayanarak hutbe okurdu. O, minber ittihaz edilince minbere doğru Hadis, muhtelif şekillerde yoııui^ıimıştu'. üu  konuda Tuhl'e'de şöyle denilmiştir :

Hadîs, ölümün şiddetini ifâde eder, diyenler chr.uştur. Varı i se-kerâtta duyulan ıstırabın şiddetiyle, hastanın alnı terler.

Bâzıları : Sekerâtta. hinin terlemesi hayra alârneüır, diye yorum-lü mıhlardır.

İbnü'l-Melik: Yanı mü'minin günahlardan arınması ve­ya derecesinin yükseltilmesi için sekerâtı öyle şiddetli olur ki, alnı terler, demiştir.

T u r b e ş t i :    Hadis, iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi olu mun şiddetidir. İkincisi mü'min helâl rızik talebi yolunda vû namaz, oruç gibi  ibâdetlerin ifası uğrunda aJın teri döker.  Tâ ki, ak  bir yüzle Allah'a kavuşsun. Birinci yorum daha açıktır, demiştir.

E 1 -1 r â k i de : Hadîsin mânâsında ihtilâf edilmiştir. Bâzıîa rı sekerâtm şiddetinden dolayı alın terler demişlerdir. Bâzıları da . Mü'min sekerâtta Allah Teâlâ'dan haya ettiğinden dolayı terler. Se­bebi de şudur: Mü'min günahkâr olmakla beraber sekerâtta mağfi­ret ve nimetle müjdelenince mahcup kalır ve bunun için alnı terle*

EKSİK

1419) El-Muğîre  (bin Şu'be)   (Radtyallûhü anfı)\len; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gece namazında ayak­ta o  kadar durdu  ki  iki  ayağı   (veya   iki baldırı)   şişti.   Kendisine

(Âişe  (Radıyallâhü anhâ)  tarafından) :

Yâ Resûlallah! Allah senin geçmiş ve gelecekteki günahlarını mağfiret etmiştir. (İbâdet hususunda niçin bu derece güçlüğe kat­lanıyorsun?) denildi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bu ilâhi mağfirete karşı gece ibadetiyle) :

«Şükreder bir kul olmıyayım mı?» diye cevap buyurdu." [272]

 

İzahı

 

Buhâri, Müslim, Tirmizi ve Nesâi de bunu rivayet etmişlerdir.

Buharı gece namazı bahsinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ayaklarının namazda uzun süre ayakta durmasından dolayı şiştiğine dâir açtığı bâbta bunu rivayet etmiştir.

Burada Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e neden nama­zı bu kadar uzattığını soran zâtın ismi belirtilmemiştir. Diğer riva­yetlerden soru sahibinin (Âişe (Radıyallâhü anhâ) olduğunu an­lıyoruz.

Peygamberlerin, bütün günahlardan masum olduğu bilinmekte­dir. Bâzı âlimler demişler ki : Kitab ve Sünnetle bâzı peygamberlere günah isnad edilmiştir. Meselâ    Âdem    (Aleyhisselâm)  hakkında

Kuranı    Kerîm'de:   «Âdem Rabb'ine isyan etti.» buyurulmuştur. Bu ve benzeri yerlerdeki günahlardan maksad, en iyisini bırakmaktır. Bu da peygamberler için çok görülerek buna günah ismi verilmiştir. Kur'an ve Sünnet dışında peygamberlere ku­sur isnadı, kesinlikle haramdır.

Âişe (Radıyallâhü anhâ) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e ibâdete düşkünlüğünün sebebini sorarken :

"Sizin geçmiş ve gelecek tüm günahlarınız mağfiret olmuştur." sözü ile Fetih süresindeki ilâhî müjdeye[273] işaret etmek istemiştir. Ni­tekim bundan sonra gelen Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadîsinde :

"Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını tamamen mağfiret eylemiştir." denilmiştir. Peygamberler her tür günahtan masumdur­lar. Allah Teâlâ onları korur ve bilhassa Peygamber efendimize özel bir mükâfat olarak faraza kusur sayılabilecek bir durum olsa dahi bunun peşinen bağışlanmış sayılacağını müjdelemiştir. Âişe (Ra­dıyallâhü anhâ)'den başkası da bu soruyu sormuş olabilir. Soru sa­hipleri, çok ibâdet etmenin ilâhi mağfireti elde etmek için olduğunu saymışlar, mağfiret hâsıl olunca çok nafile ibâdete hacet olmadığı kanısını taşımış olabilirler. Verilen cevabta çokça ibâdetin, nimetle­rin şükrünü edâ etmek için olduğu buyurulmuştur. Mü'min bu amaç­la çok ibâdet etmelidir. Olan günahlar da bu vesile ile bağışlana­bilir.

 

1420) Ebû Hüreyre (RadıyaUâhü anhyAen; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  ayakları  (veya baldırlan) şişene kadar (geceleyin) namaz kılardı. Kendisine: Şüphesiz Allah, senin geçmiş ve gelecek günâhını mağfiret eylemiştir. (Hâl böyleyken niçin bu kadar nafile namaz kılıyorsun?) denilmiş- ken­disi :

«Ben çok şükreden bir kul olmiyayım mı?» diye cevap vermiştir."

Not: Zpvâid'de şöyle denilmiştir: Ebû Hüreyre (R.A.)'in hadisinin senedi kuvvetlidir. Müslim, bu senedin bütün râvilerini hüccet saymıştır. Ebû Dâvûd hâ­riç Kütüb-i Sitte sâhibleri bu hadisi el-Muğıre (R.A )'den rivayet etmişlerdir. Tir mizî de Câbir  tR.A.I'den rivayet etmiştir

 

1421) Câbır bin Abdülah (Radıyallâhü anhümâ )'dan; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellern)'e: Hangi nama£ ef'dal-dir? diye sorulmuş; kendisi:

«Kunutu (kıyamı)  uzun olan» buyurmuştur." [274]

 

İzahı

 

Müslim, Tirmizî ve Ahmed de bunu rivayet etmiş­lerdir.

Âlimler, bu hadîsteki kunutu, kıyam ile yorumlamışlardır.

Bu bâbtaki hadîsler, kıraati uzun tutulan namazın kıraati kısa tutulup rek'at sayısı ve dolayısıyla rükû ve secdesi çok olan namaz­dan efdal olduğuna delâlet ediyorlar.

E M r â kî: Kıyamı uzun tutmanın efdâliyetine âit hadîsle­rin, cemaatla kılınması meşru olmıyan nafile namaza ve tek başına kılınan farz namaza âit olarak yorumlanması açıktır. Çünkü imâm farz namazlarda ve cemaatla kılınması meşru olan nafilelerde kıya­mı hafif tutmakla memurdur. Ancak kendisine uyanlar, belirli kişi­ler olup, uzatmayı tercih etseler ve çocuk ağlaması gibi hafif tut­mayı gerektiren bir mazeret p ydâ olmazsa, kıraati uzatmakta beis yoktur, demiştir.

Hanefîler ve Şâf iller, bu bâbtaki hadîsleri delil göstererek : Nafile namazlarda kıyamı uzun tutmak, çok rüku' ve secdeden efdaldir, derler.

T i r m izi: Âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Bâzılarına göre kıyamı uzun tutmak, çok rükû ve secde etmekten efdaldir. Bâ­zılarına göre bunun aksine çok rükû ve secde, kıyamı uzun tutmak­tan efdaldir. Ahmed bin Hanbel demiştir ki: Bu husus­ta Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'den iki hadîs rivayet olunmuştur: Yâni. hem kıyamı uzun tutmanın efdâliyeti hakkında hadîs vardır. Hem de çok rükû ve secde etmenin faziletine âit hadîs vardır. Bu sebeple bir hüküm beyan etmemiştir, t s h a k ise şöyle demiştir : Gündüz kılınan nafilede rükû ve secdenin çok yapılması efdaldir. Geceleyin kıyamı uzun tutmak efdaldir. Ancak her gece bel­li bir hizbi olan kimse, namazda o hizbini zâten okuyacak ve kıya­mı uzun tutacak. Bunun yanında çok rükû .ve secde etmesi efdaldir, derim  Çünkü bu da onun için yeni bir kazanç olmuş olur, demiştir. [275]

 

201 - Çok Secde Etmek Hakkında Gelen Hadisler Babı

 

1422) Ebû Fâtime[276]   (Radıyallâhü ankâ)'den; Şöyle demiştir:

Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e: Yâ ftesûia İlahî Üzerine dosdoğru durup işliyeceğim bir ameli ba­na haber ver dedim. Buyurdu ki:

«Secdeye sarıl. Çünkü şüphesiz sen Allah Teâlâ'ya bir secde et­mezsin ki, Allah onunla seni bir derece yükseltmesin. Ve senden bir

hatâvı  onunla  riıieîirmpcin ."

hatâyı onunla düşürmesin

 

1423) Ma'dân   hin   Kbî  Talhâ  d-Yamıırî[277]   (Radiyallâhü  anh)'-den ; Şöyle demiştir :

Ben, Sevbân   (Radıyallâhü anh)'a rastladım. Ona dedim ki: Allah Teâlâ'nın  beni yararlandıracağı  umulan  bir hadîsi  bana anlat. Ma'dân (Radıyallâhü anhJ demiştir ki:

Sevbân (Radıyallâhü anh) sükût etti. Sonra ben dönüp söyleri?-ğimin mislini söyledim. O (yine) sustu. Üç defa tekrarladım. Ondan sonra Sevbân (Radıyallâhü anh)  bana dedi ki:

Allah için secdeye sarıl (bol secde et.) Çünkü ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'den işittim. Buyurdu ki:

«Allah'a secde eden bir kul yoktur ki, Allah onu secde ile bir derece yükseltmesin. Ve o secdeyle ondan bir günahı düşürmesin.» Ma'dân   (Radıyallâhü anh)   demiştir ki:

Sonra Ebü'd-Derdâ' (Radıyallâhü anh) a rastladım. Ona da aynı dilekte bulundum. O da Sevbân (Radıyallâhü anh) in sözünün mis­lisini söyledi."

 

1424) Ubâde bin.es-Sâmit (Radıyallâhü <z«/r/den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selle m) şöyle buyururken işitmiştir :

-Allah'a bir secde eden hiç bir kul yoktur ki, Allah ona o secde ile bir hasene yazmasın, onun bir günahını silmesin ve onu o secde ile bir derece yükseltmesin. Artık çok secde ediniz.Râvi el-Velîd bin Müslim'in tedlisciliği nedeniyle Ubâde (R.A.)'ın ha­disinin zayıflığı Zevâid'de bildirilmiştir. [278]

 

İzahı

 

Ebû Fâtirae (Radıyallâhü anh)'nin hadîsini başkaca bir rivayet edene rastlamadım.

Sevbân (Radıyallâhü anh) in hadîsini Müslim, T i r-mizi, Ebü Dâvûd ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Tuhfe yazarının dediğine göre Müslim, Ahmed ve Ebû D â v û d ' un rivâyetindeki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem)'e âit hadis metninin başı şöyledir:

= «Çok secde etmeye devam et...»

Ş e v k â n i, en-Neyl'de : Bu hadîs, çok secde etmenin matlûb olduğuna delâlet eder. Buradaki secdeden maksat, namaz içindeki secdedir. Yâni: Bol namaz kıl ki bol secde edesin. Çok secde etmeye teşvikte bulunmanın sebebi, Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) den rivayet edilen şu mealdeki hadîstir:

-Kulun Rabb'ine en yakın olduğu hâl, kulun secdede olduğu hâl­dir.» Nevevi böyle demiştir. Bu hadîs, secdenin kıyamdan ve namazın diğer rükünlerinden efdal olduğunu söyliyenler için delil­dir, demiştir.

Tirmizi ve Bağavi' nin anlattıklarına göre içlerinde Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anh)'in bulunduğu bir cemâat, çok secde etmenin kıyamı uzatmaktan efdal olduğunu söy­lemiştir. Mâliki mezhebinde iki kavil vardır. Bir kavle göre kıyamı uzatmak efdaldir. Diğerine göre çok secde etmek efdaldir. Kı­yamı uzatmanın efdâliyetine âit gerekli bilgi bundan önceki bâbta verilmiştir.

U b â d e    (Radıyallâhü anh)'nin hadîsi Zevâid türündendir.

Ş e v k â n i :Bu bâbta rivayet edilen hadisler, çok secdenin kıya­mı uzatmaktan efdal olduğuna delâlet etmezler. Hak olanı, kıyamı uzatmanın efdâliyetidir. Çünkü çok rükû ve secde edilmesine âit ha­dîslerde : «Efdaldir (= Yâni daha faziletlidir.)- ifâdesi yoktur. Sâde­ce fazileti belirtilmiştir. Fakat kıyamın uzatılmasına âit hadîslerde : «Efdaldir  (= daha faziletlidir.)-  ifâdesi kullanılmıştır, demiştir. [279]

 

Bu Bâbtaki Hadîslerden Çıkarılan Fıkıh Hükümleri

 

1 - Çok secde etmek tavsiye edilmiştir. Bu secdeden maksadın, namaz içindeki secde olduğu yukarıda belirtilmiştir.

2 - Kulun yaptığı her secdeye karşılık Allah onun mertebesini bir derece yükseltir, bir günahını siler ve ona bir hasene yazar. [280]

 

202 - Kulun İlk Hesaba Çekileceği Şey Namazdır, Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

1425) Knes bin Hakîm ed-Dabbî[281] (Rndıyallâhü anh)'den; Şöy­le demiştir :

Ebû Hüreyre  (Hadıyallâhü anh) bana dedi kî : Sen şehrinin halkına vardığın zaman, benim Resûlullah (Sallal-lahü Aleyhi ve Sellem)'den şunu buyururken işittiğimi onlara haber

ver :

«Kıyamet günü müslüman kulun ilk hesaba çekileceği şey, farz namazdır. Eğer farz namazı tam yapmış ise (mesele yok.). Aksi tak­dirde  (Allah tarafından meleklere) :

Bakınız, onun nafile namazı var mı? buyurulacak. Eğer nafilesi varsa, farz namazları ondan ikmâl edilir. Sonra şâir farz ameller hakkında bunun misli işlenir,»"

 

1426) Temîm ed-Dârî (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre. Peygamber  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   şöyle buyurdu, demiştir :

-Kıyamet günü kulun ilk hesaba çekileceği şey (farz) namazıdır. Eğer farzı tam yapmış ise ona sevap sayılır. Şayet farzı tam yapma­mış ise Allah Sübhânehü ve Teâlâ meleklerine :

Bakınız!  Kulum için nafile namazdan bir şey bulur musunuz?

ikmâl ediniz . Sonra dıger ameller buna göre ele alınır (hesaplanır) »[282]

 

İzahı

 

(Radıyallâhü anh)'ın hadîsini Tirmizi temim  ed-Dari     (Radıyallâhü anh) '-Ebû    Dâvûd    ve    Ahmed    deri-

Ebû Hüreyre de rivayet etmiştir.

Müellifin iki senedle den rivayet ettiği hadîsi vâyet etmişlerdir.

Bu hadislerde : «Kıyamet günü müslüman kul önce farz namaz­dan hesaba çekilecek. Farz namazı vaktinde edâ etmiş ise bu namazı onun için ecir ve sevab olur. Şayet tam olarak kılmamış ise bunun eksikleri varsa nafile namazından kapatılmaya çalışılacaktır.» buyu-rulmuştur.

Hadislerin zahirine göre kişinin kılmadığı farz namazların yeri, nafile namazlarla doldurulacak. Bu nafile farza bağlı sünnetler ola­bildiği gibi şâir nafileler de olabilir,

El-Irâkî, Tirmizî' nin şerhinde bu yorumu vermekle beraber, diğer iki yorumun muhtemel olduğunu belirterek : Farzlar-daki sünnetler ve sehiv secdesi ile tamiri mümkün olan mühim hu­suslar, namazdaki huşu1, zikirler ve dualarda görülecek noksanlık­lar, nafile namazları ve onlardaki benzen şeylerle kapatılır. Veyahut farz namazların şartlarında ve rükünlerinde bir eksiklik görülürse nafilelerle tamir edilir, demiştir.

İbnü'l-Arabi: Farzların sayısında görülecek noksanlıkla­rın nafilelerle ikmali muhtemel olduğu gibi, farz namazda bulunma­sı gerekli huşu' bakımından görülecek noksanın nafilelerle telâfi edil­mesi mânâsı da muhtemeldir. Bence birinci ihtimal daha açıktır. Çün­kü hadîslerde buyuruluyor ki:

-Namazın hesabı bittikten sonra zekât v.s. amellerin muhasebesi de namaz gibi yapılacaktır.» Bilindiği gibi zekâtta ancak ödenen farz kısmı var. Bir de farzdan fazla olarak ödenen meblâğ var. Zekâtın farz bölümünde görülecek eksiklik, zekâttan ayrı olarak ödenen faz­lalıkla ikmâl edileceği gibi farz namazdan fazla olarak kılınan nafi­leler ile eksik kalan farz namazların yeri doldurulur. Allah'ın fazl-ı geniştir, demiştir.

Hadislerde : «Namazın muhasebesinden sonra diğer farz ibâdet­ler namaz gibi hesap edilir» buyurulmuştur. Yâni zekât, oruç, hac gibi sair farzlarda noksanlık varsa, nafile olarak verilen sadaka, tu­tulan oruç ve yapılan hac ile tamir edilir. [283]

 

203 - Farz Namazın Kılındığı Yerde Nafile Namazın Kılınması Hakkında Gelen Hadîsler Bâb

 

1427) Ebû Hüreyre (Radtyallâkü a«A/den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selİetn) şöyle buvurdu. demiştir :

«Sizden birisi namaz (yâni sünnet) kılacağı zaman (yerini değiş­tirmekten) ileri gitmekten veya geri çekilmekten veya sağına yahut soluna (çekilmekten)  âciz mi kalıyor?»" [284]

 

İzahı

 

Ahmed, Ebû Dâvûd ve Beyhaki de bunu riva­yet etmişlerdir.

Hadîsin mânâsı şudur: Biriniz farz namazı kıldığınız yeri değiş­tirerek nafile namazı kılmak için önce, arkaya, sağa veya sola gitmek­ten âciz midir?

Hadîsteki "Subhâ" nafile demektir. Hadîsteki «...yâni subhâ...» ifâdesi, bâzı râvilerin açıklamasıdır.

Hadîs, kişinin farz namazı kıldıktan sonra nafileyi kılmak istedi­ğinde yerini değiştirmesinin meşruluğuna delâlet eder. Bu hususta imam olan ve olmayan arasında bir fark yoktur. Bunun hikmeti, sec­de yerlerinin çoğaltılmasıdır. Çünkü Buhâri ve Bağavî' nin dediği gibi secde yerleri, secde eden kişi için kıyamet günü şehâdet edecektir.

En-Neyl yazarı: Kişi, farz olsun, sünnet olsun her namazdan son­ra kılacağı ikinci namaz için yer değiştirmelidir. Eğer yer değiştir-miyecek olsa, hiç olmazsa yanındakilerden birisiyle, usûlü dâiresin­de bir konuşma yapmalıdır. Çünkü arada konuşmadan ve yer değiş­tirmeden iki namazı üst üste kılmak, Ebû Dâvûd, Hâkim ve Taberâni' nin el - E z r a k (Radıyallâhü anh)'dan riva­yet ettikleri bir hadîsle yasaklanmıştır, demiştir. [285]

 

Hadisin Fıkıh Yönü

 

Farzdan hemen sonra aynı yerde nafileye durmak mekruh tur.    Hanefîler'e    göre "Allâhümme Ente's-Selâmü..." zikriyls ara vermek müstehabtır.    Diğer mezheblere göre namazdan sonra okunması vârid olan istiğfar, teşbih, hamd ve tekbirle ara vermek mendubtur.

 

1428) El-Muğîre bin Şube (Radıyallâhü anh)\\cn rivayet edildiğine göre;   Peygamber (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«İmam farz namazı kıldırdığı yerden başka bir yere geçmedikçe aynı yerde namaz kılamaz.»" [286]

 

İzahı

 

Müellifin iki senedle e 1 - M u ğ i r e (Radıyallâhü anh)'den ri­vayet ettiği bu hadîsi Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir. Ebû Dâvûd, râvi A t â ' nın e 1 - M u ğ î re (Radıyallâhü anh) 'ye ulaşmadığını söylemekle hadisin munkatı' olduğunu belirtmek iste­miştir. El-Menhel'de  belirtildiğine göre    A  t â    meşhur kavle göre

Hicretin 50. yılı doğmuş, bu tarih    e 1-M u ğ i r e    (Radıyallâhü anh)'in vefat târihidir.

Hadis, yasak anlamında kullanılmıştır. EI-Menhel yazarı şöyle der:

"Bu hadis, imamın farzı bitirince başka yerde sünnet kılmak üze­re yerini değiştirmesinin müstehabhğına delâlet eder. Fıkıh âlimleri bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki:

1 - Ebû   Hanife'ye   göre son sünneti olan her farzdan sonra imam yerini değiştirmelidir. İkindi ve sabah gibi son sünneti olmayan namazlardan sonra yer değiştirmemelidir.

2 - Hanefîler' den    İmam    Muhammed'e   göre tüm farzlardan sonra imam yer değiştirmelidir. Tâ ki herkes imamın boynunda sehiv secdesinin bulunmadığını  iyice  anlasın. El-Bedâyf de ; Rivayet edildiğine göre    Ebû    Bekir    (Radıyallâhü anh) ve Ömer    (Radıyallâhü anh) farz namazı bitirince kızgın taşlar üs-tündeymişler gibi hızla yerlerinden kalkarlardı, denilmiştir.

3 - Mâliki,    Şafii    ve    Hanbeliler'e    göre imamın farz kıldığı yerde sünnet kılması mekruhtur.

Yukardaki görüşler, yerin müsait olması hâline mahsûstur. Ye­rin sıkışıklığı gibi bir mazeret olduğu zaman imam, bulunduğu yerds sünnetini kılar. [287]

 

204  -  Mescidde Muayyen Bir Yeri Yurt Eüınip Dâima Orada Namaz Kılmak Hakkında Gelen Hadîsler Babı

 

1429) Abdurrahman bin Şibl [288] (Radıyallâhü anft)'den; Şöyle de­miştir :

Hesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üç şeyden nehiy bu­yurdu :

Karganın gagalaması (gibi çabuk secde etmek)ten, yırtıcı hay­vanın yayılışı (gibi secdede kollan yere yaymak) tan ve devenin (su çevresinde çökmek için) belirli bir yeri yurt edinmesi gibi adamın (mescidde)  namaz kıldığı yeri yurt edinmesinden." [289]

 

İzahı

 

Ebû Dâvûd, Ahmed, Nesâi, İbn-i Huzey-me, İbn-i Hibbân ve Hâkim de bunu rivayet etmiş­lerdir.

El-Menhel yazan, hadîsin açıklaması bahsinde şöyle der: "Karganın gagalaması rükû ve secdeye varış ve kalkışında ace­le etmekten kinayedir. Bilindiği gibi rükû ve secdelerde rükû'dan ve birinci secdeden sonraki kalkışlarda, yâni i'tidâl ve iki secde arasın­daki oturuşta asgari bir veya üç "Sübhânellâh" diyecek kadar dur­mak gerekir. Bu rükünlerde acele edenler, gagasıyla yerden bir şey alan karga'ya benzer.

Yırtıcı hayvanın yayılışından maksad, secdede kolları yere yay­maktır. Bilindiği gibi köpek ve başka hayvanlar yatarken kollarını yere yayarlar.

Deve, sulanmaya götürüldüğünde biraz su içtikten sonra su çev­resinde muayyen bir yere çöker. Orada dinlendikten sonra tekrar su içmeye gider. Dönüşünde aynı yere çöker. Devenin çökmek için bel­li bir yeri seçmesi ve hep oraya çökmesi gibi kişinin mescidin muay­yen bir yerini kendine tahsis edip dâima orada namaz kılması ve mescidin başka yerlerinde namaz kılmaması yasaklanmıştır. Bunun hikmeti; Böyle bir davranışın «şöhret, riyakârlık ve gösterişe yol aç­masıdır."

Secdede acele etmek ve kolları yere yaymak hususları, beşinci kitabın yirmi birinci babında geçen 891 - 892 nolu hadîsler bölümün­de izah edilmiştir.

 

1430) Yezîd bin Ebî Ubeyd (RadtyaUâhü anh)'den rivayet edildiğine Seleme bin el-Ekvâ (Radıyallâhü anh), kuşluk namazını kılma-ya gelirdi. (Mescid-i Nebevî'deki Osman bin Affân (Radıyallâhü anh) a âit) Mushaf a yakın sütünün yanına giderek ona yakın bir yer­de namaz kılardı. Ben ona :

Niçin şurada namaz kılmıyorsun? diyerek mescidin bâzı taraf­larını işaret ederdim. O derdi ki:

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i gördüm. (Namaz kılmak için)   burayı arzulardı." [290]

 

İzahı

 

Hadis, Seleme bin el-Ekvâ (Radıyallâhü anh)'in kuşluk namazı için Hz. Osman (Radıyallâhü anh)'ın mus-hafının bulunduğu yere yakın olan sütunun bulunduğu semti seçerek orada kuşluk namazına durmayı itiyad ettiğine delâlet eder ve sebe­bi sorulduğunda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in orada namaz kıldığı için Ona uymak ve feyiz ve bereketini almak niyetiyle böyle yaptığı verdiği cevaptan anlaşılır.

Sindi: Bu hadîsten anlaşılıyor ki; Mescidin muayyen bir ye­rinde çok namaz kılmakta beis yoktur. Bilhassa büyük zâtların izle­rinden feyiz almak ve onlara uymakla bereket kazancı düşüncesiyle böyle davranmakta hiç mahzur yoktur. Bir önceki hadîsteki yasakla­ma, mescidin muayyen bir yerini tahsis etmek hakkındadır, demiş­tir. [291]

 

205 - Ayakkabının Namazda Çıkarılacağı Zaman Nereye Konulacağı Hakkında Gelen Hadisler Babı

 

1431) Abdullah bin es-Sâib[292]   (Radtyalâhü anhümâ)'dan:   Şöyle demiştir :

Ben, Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i (Mekke) Fetih günü namaz kılarken gördüm. Ayakkabılarını sol tarafına bıraktı." [293]

 

İzahı

 

Ebü    Dâvûd    ve    Nesâi    de bunu rivayet etmişlerdir.

Hadîs, namaz kılanın ayakkabısını sol tarafına bırakabileceğine delâlet eder. Ancak sol tarafında kimsenin bulunmaması şarttır. Bu­nu böyle yorumlamak gerekir. Çünkü bundan sonra gelecek hadiste sol tarafta bir kimse varsa ayakkabının oraya konmaması emredil­miştir.

 

1432) Ebû Hüreyre (Radıyailâhü anh)\]en rivayet edildiğine yöre: Resülullah (Sallallahü Alevhi ve Scllem)  şövle buyurdu, demiştir :

«Ayakkabılarını ayaklarından çıkarma. Eğer çıkarırsan ayakla rının araşma koy. Onları ne sağ tarafına ne arkadaşının sağ; tara­fına ne de arkana bırak ki, sen aradakilere eziyet etmiyesin.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Ebû Dâvûd bu hadîsin bir parçasını riva­yet etmiştir. Bunun senedindeki Abdullah bin Saîd'in zayıflığı hususunda ittifak vardır. [294]

 

İzahı

 

Notta belirtildiği gibi Ebü Dâvûd bu hadîsin bir kısmını rivayet etmiştir. Oradaki hadîs meâlen şöyledir:

«Biriniz namaz kılmak isteyip ayakkabılarını çıkarırsa ayakkabı-larıyla kimseye eziyet etmesin. Onları ayaklarının arasına bıraksın ve­ya onlarla namaz kılsın.» Ebû Dâvûd'un Ebû Hüreyre (Radıyailâhü anhl'den olan diğer bir hadisi de meâlen şöyledir:

* Biriniz namaz kılacağı zaman ayakkabılarını sağ tarafına bırak­masın, sol tarafına da, başkasının sağ tarafında olacaksa bırakma­sın. Ancak sol tarafında kimse yoksa oraya bırakabilir.    Ayakkabı larım iki ayağının arasına bıraksın.-

Hadîsin : «Ayakkabılarını ayaklarından çıkarma!» hükmü ayak­kabıların temiz olması hâline mahsustur. Necis olduğu takdirde çı­karılmasının zorunluğu mûlumdur. Ayakkabı ile namaz kılma hük mü ve bu husustaki âlimlerin görüşleri beşinci kitabın 86. babında geçen 1037- 1039 nolu hadîsler bahsinde geçmiştir.

Hadîs, çıkarılan ayakkabıların kimseye eziyet vermemesi için ayakların arasına konmasını meşru görmüştür.

Sindi bu hususta şöyle der: 'İki ayak arasındaki boşluk, nor­mal olarak ayakkabıların konmasına müsait değildir. Bu sebeple mak­sat; ayakkabıların iki ayağın hizasında ve kişiyle secde yeri arasın­daki boşluğa konması olabilir. Yâni secde edilirken dizlerin ilerisine ve göğüs hizasına gelecek yere konması kastedilmiş olabilir. Şöyle de­mek de mümkündür: Asr-ı Saâdet'teki pabuçlar çok ince idi. Ayak­lar arasına konması mümkündü. Hüküm bu tip ayakkabılara mah sustur."

Ayakkabıların ayaklar arasında yere konması veya göğüs hiza­sına konması, ayakkabıların temiz olması veya ayakkabıların üstü­nün temiz bir şeyle örtülmesi şartına bağlıdır. Çünkü namazın sıhha­tinin şartlarından birisi de namaz kılınacak yerin temiz olmasıdır. Namaz kılan kişinin vücud veya elbisesinin bir necasete dokunma-sıyla namaz bozulur.

Hadis, kimseye eziyet olmayacaksa, yâni sol tarafta bir kimse yoksa ayakkabının o tarafa konabileceğine delâlet eder. [295]

 



[1] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/583-584

[2] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/584-587

[3] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/587

[4] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/587-589

[5] Belden aşağı giyilen elbisedir.

[6] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/589-592

[7] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/592-593

[8] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/593-594

[9] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/594

[10] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/595

[11] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/595-597

[12] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/597-598

[13] Namaza bina etmekten maksat şudur: Kişinin namazın bir kısmını kıldıktan sonra abdesti bozulunca veya abdestsiz olduğunu hatırlayınca gidip ab-dest aldıktan sonra gelip namazın kalan kısmmı evvelce kalmış olduğu kısım üze­rine ilave edip namazını böylece tamamlamasıdır. Mesela öğlenin İki rek*atinı kıl­dıktan sonra mezkûr hal belirince gidip abdest aldıktan sonra gelir, namaza yeni­den başlamaz da sadece .kalan iki rek'atı kılıp selam verir. Son iki rek'atı İlk iki rek'at üzerine bina etmiş olur.

[14] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/599

[15] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/599-602

[16] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/602-605

[17] Kitabımızın 1221 nolu hadisidir.

[18] Kitabımızın 624 nolu hadîsidir.

[19] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/605-608

[20] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/609

[21] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/610

[22] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/610-612

[23] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/612-613

[24] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/614-615

[25] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/615-616

[26] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/616

[27] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/616-618

[28] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/618-619

[29] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/619-625

[30] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/625-628

[31] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/628-629

[32] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/629-630

[33] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/630-631

[34] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/632-633

[35] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/633-636

[36] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/636-637

[37] Ebû Malik Sa'd bin Târik el-Eşcai el-Kufİ (R.A.) babası Tank ve Enes bin Mâlik (B.A.)'dan rivayet etmiş, kendisinden de ŞuT» ve Sevr! rivftyet etmiş­lerdir. Ahmed ve tbn-i Muin onu sıka saymışlardır. Hicri 140 yılı dolaylarına ka­dar yaşamıştır. Kütüb-i Sitte sahibleri onun rivayetlerini almışlardır. (Hulâsa: 134)

Tank bin Eşyem tbn-t Mes'ud (R.A > sahabîdir. 14 hadisi vardır. Müslim iki hadisini, diğerleri de iki hadisini almışlardır. Kendisinden de Oflu Ebû Malik (R.A.) rivayet etmiştir. (Hulasa : 178)

[38] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/637-638

[39] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/638-639

[40] Ali tmran: 128

[41] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/639-640

[42] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/640-642

[43] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/642-643

[44] Yûsuf : 48

[45] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/643-645

[46] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/646

[47] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/646-647

[48] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/5-6

[49] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/6-7

[50] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/7-8

[51] 283 nolu hadis bahsinde hal tercemesi geçmiştir.

[52] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/8-9

[53] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/9-13

[54] Hulâsa: 231

[55] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/13-14

[56] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/14

[57] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/14-15

[58] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/15-16

[59] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/16-18

[60] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/18-19

[61] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/19-21

[62] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/21-23

[63] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/23-25

[64] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/25

[65] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/25-26

[66] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/26-29

[67] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/29-31

[68] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/31-33

[69] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/33-34

[70] İshak bin Abdîllah bin el-Hâris bin Kinâne el-Âmirİ (R.A.) Peygamber (S.A.Vj'den mürsel olarak rivayette bulunmuş, ayrıca Ebû Hüreyre <R.A.) ve İbn-i Abbâs (R.A.)'den rivayette bulunmuştur. Âmir bin Sa'd ve Abdülmelik bin Ebî Bekir (R.A.)'den rivayetleri var. Kendisinden de iki oğlu Abdurrahman ile Hişâm ve Ömer bin Muhammed el-Esleml, rivayet etmişlerdir. Sıkadır. Üçüncü tabaka­dandır. Ebû Davûd, Nesai ve Tirmizl de rivayetlerini almışlardır. (El-Menhel : cild 7, sahife 6)

[71] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/34-35

[72] El-Velîd bin Utbe veya bin Ukbe'nin, hicretin 58. yılı Medîne emiri bu­lunduğu tbn-i Cerlr tarafından nakledilmiştir.

[73] Hal tercemesi 434 nolu hadîsin izahında geçmiştir.

[74] Musalla şehir ve köy dışında namaz kılmak için tahsis edilen sahadır.

[75] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/35-36

[76] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/37-38

[77] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/38-39

[78] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/39-42

[79] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/42-45

[80] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/45

[81] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/45-47

[82] Emevî halîfelerinden olan Mervân bin el-Hakem, halîfe Abdülmelik'in babasıdır. Muâviye (R.A.) halîfe iken Mervân'ı Medîne Valiliğine atamıştı. Msrvan h. 64 yılının sonlarına doğru halîfe olmuş ve 65 yılında vefat etmiştir. (Tuhfe ; C. 1. Sah. 375)

[83] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/47-49

[84] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/49-51

[85] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/51-52

[86] Kesir'in dedesidir. adı Amr bin Avf el-Müzenl'dir. Künyesi Ebû Abdil-lah'tır. Sahâbidir Bedir savaşına katılmıştır. (Tuhfetü'l-Ahvezl : Cild 1. Sah. 376)

[87] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/52-53

[88] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/53-55

[89] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/55

[90] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/55-56

[91] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/56-57

[92] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/57-59

[93] Ebû Kâhil'in isminin fcays bin Aiz olduğu vs sahâbüik şerefine maz-har olduğu müellifin beyan ettiği senedlerde belirtilmiştir. Râvisi îsmâil bin Ebi HâUd'dir.

[94] Nubayt bin Şarît bin Enes bin Mâlik el-Eşcai el-Kufi (R.A.) sahâbidir. Peygamber, Enes bin Mâlik ve Salim bin Ubeyd'den rivayetleri vardır. Kendisinden de oğlu Seleme, Nuaym bin Ebi Hİnd ve Ebû Mâlik el-Eşcai rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd, Nesâi, tbn-i Mâceh onun hadîslerini rivayet etmişlerdir. (El-Menhel : cild Tekmile 2. Sah. 52)

[95] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/60-61

[96] Hâl tercemesi 820 nolu hadis bahsinde geçmiştir.

[97] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/62

[98] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/62

[99] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/63-64

[100] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/64-65

[101] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/65-66

[102] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/66-67

[103] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/67-69

[104] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/69

[105] Iyaz bin Amr el-Eş'ârî'nin sahâbiliği ihtilaflıdır Râvileri Şa'bi ve Samk bin Harb'dır. Ebû Hatim : Iyaz tabiîdir, mürsel rivayetleri vardır. Ebû Ubeyde'yi gönnüştür. der. < Hulâsa :   Sah. 301)

[106] Enbar Irak'ta bir şehirdir.

[107] Hâl Urcemesi 466 nolu hadis bahsinde geçmiştir.

[108] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/70-71

[109] Müzmûr ve mizmâr ; Düdük, ney ve kaval ve bunları çalmak, ıslık çal­mak anlamlarına gelir. Zemir de güzel ses ve makamla şiir okumaktır. Burada son mânâ kastedilmiştir.

[110] Bu hadis müellifimizin 1898 noJu hadisidir. Geniş bilgi için oraya mü­racaat edilebilir.

[111] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/71-73

[112] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/73-75

[113] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/75

[114] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/75

[115] Hâl tercemesi 647 nolu hadis bahsinde geçmiştir.

[116] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/76

[117] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/77-78

[118] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/78-79

[119] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/79-80

[120] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/80-81

[121] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/81-83

[122] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/83-84

[123] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/84

[124] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/84-85

[125] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/86

[126] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/86-87

[127] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/87

[128] Sahâbi olan bu zâtın râvisi. torunu olan Abdurrahman bin Ukbe bin el-Fâkih'tir. İbn-i Mâceh. onun hadislerini rivayet etmiştir. (Hulasa-311)

[129] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/87-88

[130] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/88

[131] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/89

[132] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/89-90

[133] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/90-91

[134] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/91-92

[135] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/92-93

[136] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/93-94

[137] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/94-95

[138] Hâl tercemesi 465 nolu hadis bahsinde geçmiştir.

[139] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/95-96

[140] El-Muttalib'in hangi zat olduğu hususunda ihtilâf olmuştur. Çünkü bi­risi : el-Muttelib bin Ebl Vedâa es-Sehmİ Ebû Abdülah'tır. Bunun hadisleri var­dır. Râvileri ise Ca'fer, Kesir ve Abdurrahman'dır. Diğeri de : El-Muttalib bin Rebia bin el-Hâris bin Abdilmuttalib el-Hâşimî'dir. Bu zât sahâbîdir. Râvîsi Ab­dullah bin el-Hâris bin Nevfel'dir. Tehzîb'te belirtildiğine göre Ibn-i Mâceh bu zâta el-Muttalib bin Ebî Vedâa demiştir. (Hulâsa : 379)

[141] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/96-98

[142] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/98

[143] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/99-100

[144] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/100-102

[145] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/102-104

[146] En-Nadr biri-Ş«ybân el-Huddâni el-Basri Ebû Seleme (R.A.)'den riva­yet etmiştir. Hâvisi el-Kasitfı'djr. Buhâri : Onun hadisi sahih degîî, demiştir. (Hu­lâsa : Sah. 401 >

[147] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/104-106

[148] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/106

[149] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/106-107

[150] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/107-109

[151] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/109

[152] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/109-110

[153] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/111-112

[154] Fetih Sûresi: 29.cu âyet

[155] Hâl tercemesi 1095 nolu hadis bahsinde geçmiştir.

[156] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/112-114

[157] Furkan, 63.

[158] Furkan, 67.

[159] Furkan, 64.

[160]  Furkan, 75.

[161] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/114-115

[162] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/116-117

[163] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/117

[164] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/117-118

[165] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/118

[166] Abdurrahman bin es-Sâîb isminde olup Sahâbîlerden rivayeti olan üç kişiden Hulâsa'da bahsedilir. Bunlardan birisinin râvisinin tbn-i Ebî Müleyke ol­duğu bildiriliyor. Buradaki râvisi de odur. Bu itibarla Abdurrahman bin es-Sâib bin Ebî Nehik el-Mahzumİ'nin kastedildiği kanısına vardım.

[167] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/118-119

[168] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/119-121

[169] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/121-122

[170] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/122-123

[171] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/123-124

[172] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/124-125

[173] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/125-126

[174] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/126-127

[175] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/127

[176] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/127-128

[177] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/128-129

[178] Evs bin Huzeyfe'ye Evs bin Ebi Evs es-Sakafi de elenir. Bu zâtı Evs bin Evs es-Sakafî ile karıştıranlar olmuş ise de ayrı ayrı zatlardır. Diğerinin ha­disi 1087 noda geçmiştir. Buradaki Evs (R.A.) Peygamber (S.A.V.)'den ve Ali (R.A.)'den rivayet etmiştir. Kavileri de oğlu Amr, torunu Osman, Numan bin Sa­lim ve bir cemâattir. (EI-Menhel: C. 8, Sah. 8)

[179] Kaf Sûresinden itibaren Kur'an'ın son bölümüdür.

[180] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/129-132

[181] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/132-134

[182] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/134-135

[183] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/135-136

[184] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/136-137

[185] Mâide-118

[186] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/138-139

[187] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/139-141

[188] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/141-143

[189] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/143-144

[190] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/144-147

[191] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/147-148

[192] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/148

[193] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/149

[194] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/149-151

[195] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/151-153

[196] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/153-154

[197] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/155

[198] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/156

[199] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/156-158

[200] Şûra sûresi, Ayet: 11                                     

[201] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/158-161

[202] Rıfâa bin Arâbe el-Cühenî veya el-Cühnî el-Medenî sahâbîdir. Hadîs­leri vardır. Râvisi Ata' bin Yesâr'dır. Hadislerini İbn-i Mâceh kendi Süneninde, Nesâi de «Kitâb-u Amelî Yevmin ve Leyletin» adlı kitabında rivayet etmiştir. (Hu lâsa :  Sah. 118)

[203] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/161-162

[204] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/162-163

[205] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/163-164

[206] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/164-165

[207] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/165-166

[208] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/166-167

[209] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/167

[210] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/167-168

[211] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/168

[212] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/168-169

[213] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/169

[214] Âsim bin Amr veya bin Avf eJ-Bicli el-Kûfi  (R.A.)'den mürsel olarak ve Ebû Ümâme'den rivayet etmiştir. Râyfjeri de ŞâTrt, Ebû İshak ve Şu^e'dir. Ebû Hâkim çok sâdık olduğunu ve Butygfî'nin zayıf râvllere it kitabında tahvil edildiğini söylemiştir. (Hulâsa : 183)

[215] Nefer, üçten az ve ondan fajd^ olmayan erkekler topluluğudur.

[216] Ibn-t Hibban onu sikalardan saymıştır.

[217] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/170-172

[218] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/172-173

[219] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/173

[220] Bin Nevfel bin Abdülmuttalip el-Hâşiml sahâbîlerin çocuklarındandır Yeni doğmuşken Peygamber <S.A.V.)'e götürülmüş, Peygamber (S.A.V.) onun da­mağına bir şey sürmüştür. Kendisi Ömer. Osman ve Ali (R.A.)'den rivayette bu­lunmuştur. Râvileri de Abdurrahman, Ubeydullah ve Süleyman adlı oğullan ile Zühri'dir. îbn-i Muin ve başkaları, onu sıka saymışlardır. îbn-i Sa'd ; O, Amman'da hicri 84 yılı ölmüş, demiştir. (Hulâsa-194

[221] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/173-174

[222] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/174-175

[223] 656 nolu hadiste dip notu olarak geçmiştir.

[224] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/175-176

[225] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/176-177

[226] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/177

[227] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/177-178

[228]    Kasas, 68. âyet

[229] Ahzâb sûresi, âyet: 36

[230] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/178-181

[231] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/181

[232] Hâl tercemesi 416 nolu hadîste geçmiştir.

[233] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/182-183

[234] Osman bin Huneyf bin Vâhlb el-Ensârl el-Evsl, el-Medenl meşhur bir sahâbîdir. Halife Ömer (R.A.) zamanında Kûfe'ye arazi ölçümü görevi ile gön­derilmiş ve halîfe Ali (R.A.) zamanında Cemel vak'asmdan önce Basra Valiliğine tâyin edilmiştir. Rivayet ettiği hadisleri vardır. Râvileri Ubeydullah bin Abdillah bin Utbe ve Hâni' bin Muâviye es-Sadefi'dir. Muâviye (R.A.)'ın hilâfeti zama­nında vefat etmiştir. Ebû Dâvûd, Nesâl ve îbn-i Mâceh onun hadîslerini rivayet etmişlerdir. (Hulâsa: 259)

[235] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/183-185

[236] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/185-187

[237] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/188-190

[238] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/190-193

[239] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/193-195

[240] Bu semt Medine şehrinin kcıarında bir semt'tir. Burada Garkad ağacı bulunduğoı için bu ismi almıştır, peygamber (S.A.V.)'in zaman>r*dan bugüne kadar bu semt mezarlık olarak kulanıla gelmiştir.                                

[241] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/195-197

[242] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/197-198

[243] Ka*b  (R.A.)'m hâl tercemesi ve tevbesi İle ilgili özlü bilşi  1082 sayılı hadisin izahı bahsinde geçmiştir.

[244] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/198-199

[245] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/200-201

[246] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/201-202

[247] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/202-204

[248] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/204-207

[249] Mutaffifîn, 14

[250] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/207-209

[251] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/209-210

[252] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/210-213

[253] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/213-215

[254] Hâl tercemesi 36 nolu hadiste geçmiştir.

[255] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/215-217

[256] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/218

[257] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/218

[258] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/218-219

[259] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/219-221

[260] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/222

[261] Bu hatun, Sa'd kızı Meymûne'dir. Peygamber (S.A.V.)'in hizmetçisi idi. Beytü'l-Makdis'in fazileti hakkında Peygamber (S.A.V.)'den rivayette bulunmuştur. Mezkûr rivayette bulunan kadının Sa'd kızı Meymûne değil, başka bir Meymûns olduğu söylenmiş ise de birincisi sıhhatlidir. Kendisinden rivayet edenlerin başın­da Ziyâd bin Ebi Sevdete. Ziyâd'm kardeşi Osman. Ebû Zeyd ed-Dabî, Hitâl bin Ebi Hilâl ve Eyyub ttin Hâlid el-Ensârİ gelir. Dört Sünen sahipleri onun rivayetle­rini almışlardır

[262] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/222-223

[263] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/223-224

[264] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/224-226

[265] İsrâ : 24

[266] Şûra :  5

[267] MÜ'min : 7

[268] Necm :  39  

[269] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/226-229

[270] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/229-230

[271] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/230-232

[272] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/240-242

[273] Fetih sûresinin 2. âyetindeki : «Allah senin için geçmiş ve gele­cek olan günahını bağışlasın, diye...» nazm-ı celiltne işarettir.

[274] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/240-242

[275] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/242-243

[276] EI-Leysî veya ed-Devsî sahâbldir. İki hadisi var. Şam'a yerleşmiştir. Râvileri Kesir bin Murre ve Ebû Abdirrahman el-Hablî'dir. Ebû Dâyûd, Nesâî ve îbn-i Mâceh hadislerini rivayet etmişlerdir.  (Hulâsa-457)    

[277] Ma'dân eş-Şâmi, Ömer (R.A.)'den rivayet etmiş, Râvisi Salim bin Ebî Ca'd'cUr. Hicri ve İbn-i Sa'd onu sıka saymışlardır. (Hulâsa : 383)

[278] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/243-245

[279] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/245-246

[280] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/246

[281] Enes bin Hakim ed-Dabbî el-Basrî, Ebû Hüreyre (R.A.)'den hadis ri­vayet etmiş, kendisinden de el-Hasan ve Alî bin Zeyd rivayet etmiştir. Ebû Dâvûd ve İbn-İ Mâceh onun rivayetlerini almışlardır.  (Hulâsa:   Sah. 40)

[282] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/246-248

[283] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/248-249

[284] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/249

[285] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/249-250

[286] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/250

[287] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/250-251

[288] Abdurrahman bin Şibl bin Amr bin Zeyd bin Necde el-Ensâri el-Evsi'-"^-l^ Olduğunu Buhâri söylemiştir. Abdu's-Samet de onun Humus'a yerleşen sahabilerden olduğunu söylemiştir. Râvileri Yezîd bin Humeyr, Ebû Râşid el-Hib-râni, Ebu Selâm el-Esved ve Temim bin Mahmud'dur. <E1-Menhel, Cild : 5 Sah 307)

[289] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/251-252

[290] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/252-253

[291] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/253

[292] Hâl tercemesi 820 nolu hadis bahsinde geçmiştir.

[293] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/254

[294] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/254-255

[295] Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/255-256