ÜÇ YÜZ ONUNCU BÖLÜM - Riyaz6 - 6 1
ÜÇ YÜZ ONUNCU BÖLÜM
MESCİDDE ÇEKİŞMENİN, YÜKSEK SEStE
KONUŞMANIN, KAYIP EŞYA SORMANIN, ALIŞ-VERİŞ,
KİRA VS. MUAMELELERİN KERAHAT1
ÖZÜRSÜZ; SOĞAN, SARMISAK, PIRASA VE
BENZERÎ KÖTÜ KOKULU YtYECEKLERt YİYİP KOKUSUNU
GİDERMEDEN MESCtDE GİRMENİN NEHİY OLUŞU
CUMA GÜNÜ İMAM HUTBEDE İKEN DİZLERİ DİKİP, ELLERİ
KURBAN KESMEK İSTEYEN KİMSENİN, ZİLHİCCENİN İLK
ON GÜNÜ GİRDİĞİ ZAMAN, KURBAN KESİNCEYE KADAR
SAÇ VE TIRNAKLARINI KESMEKTEN NEHYEDİLMESİ
YARATIKLAR ADINA YEMİN ETMENİN NEHYİ
YALAN YERE KASTEN YEMİN ETMENİN BÜYÜK HARAMLARDAN OLUŞU
KİM YEMİN EDİP DE BAŞKASINI, YEMİN EDİLENİ
YAPMAKTAN DAHA HAYIRLI GÖRÜRSE YEMİNİNİ
BOZUP SONRA KEFFÂRET VERMESİNİN MENDUB OLUŞU
YEMİN-İ LAĞVIN BAĞIŞLANMA I VE BUNUN İÇİN KLFFÂRET GEREKMEMESİ
DOĞRU DA OLSA, ALIŞ VERİŞTE YEMİN ETMENİN KERAHATI
ALLAH RIZASI İÇİN CENNETTKN BAŞKASINI İSTEMENİN
VE ALLAH İÇİN, ONU VESİLE EDEREK BİR ŞEY İSTEYEN
KİMSEYE İSTEDİĞİNİ VERMEMENİN MEKRUH OLMASI
BİR HÜKÜMDARA ŞEHİNŞAH (PADİŞAHLAR PADİŞAHI) DENMESİNİN HARAM OLUŞU
FÂSIK, BİD'ATÇI VE BENZERLERİNE "EFENDİ" GtBl SÖZLERLE
HUMMA (SUMA)YA SÖVMENİN KERAHATI
RÜZGÂRA SÖVMENİN NEHYİ VE ESTİĞİ ZAMAN SÖYLENECEK SÖZ
BİR KİMSENİN, ŞU Y1LDI.Z SEBEBİYLE YAĞMURA KAVUŞTUK DEMESİNİN NEHYİ
BİR MÜSLÜMANA, "EY KÂFİR" DEMENİN HARAMLIĞI
KÖTÜ SÖZ SÖYLEMENtN VE DİLİ ÇİRKİN SÖZLERE ALIŞTIRMANIN NEHYİ
KONUŞURKEN EDİPLtK TASLAYARAK KONUŞMANIN, HALKLA
KONUŞURKEN BİLİNMEYEN KELİMELERİ KULLANMANIN VE
DİLBİLGİSİNİN İNCELİKLERİNE KAÇMANIN KERAHATI
"NEFSİM PİS OLDU" SÖZÜNÜN KERAHATI
ÜZÜMÜ "KERM" DİYE İSİMLENDİRMENİN KERAHATI
NİKÂH GİBİ MEŞRU BİR İHTİYAÇ HARİCİNDE BİR
KADININ GÜZELLİKLERİNİ BİR ERKECE NİTELEMENİN NEHYİ
"ALLAH VE FALANCA DİLERSE" DEMENİN KERAHATI
YATSIDAN SONRA KONUŞMANIN KERAHATI
BİR ADAM HANIMINI ÇAĞIRDIĞI ZAMAN, ŞER'İ BİR ÖZRÜ OLMAKSIZIN KADININ REDDETMESİNİN HARAM OLUŞU
BİR KADININ KOCASI HAZIR OLDUĞU HALDE İZİN
ALMADAN ORUÇ TUTMASININ HARAMDIR
CEMAATIN BAŞINI, RÜKÛ VEYA SECDEDEN İMAMDAN ÖNCE KALDIRMASI HARAMDIR
NAMAZDA Eli BÖĞÜRE KOYMANIN KERAHATI
YEMEK HAZIR OLDUĞU VE NEFSİN İŞTAH
DUYDUĞU BİR DURUMDA VEYA KÜÇÜK VE BÜYÜK ABDEST
GİBİ SIKINTI ANINDA NAMAZ KILMANIN KERAHATI
NAMAZDA GÖZÜ SEMÂYA DİKMENİN NEHYİ
NAMAZDA ÖZÜRSÜZ YERE BAŞINI SAĞA-SOLA ÇEVİRMENİN KERAHATI
KABİRLERE DOĞRU NAMAZ KILMANIN NEHYİ
NAMAZ KILANIN ÖNÜNDEN GEÇMENİN HARAM OLUŞU
MÜEZZİN KAMETE BAŞLADIKTAN SONRA İMAMA
UYACAK KİMSENİN NAFİLE, SÜNNET VEYA BAŞKA
BİR NAMAZA BAŞLAMASININ KERAHATI
SADECE CUMA GÜNÜ ORUÇ TUTMANIN VEYA
GECELER İÇİNDE SADECE CUMA GECESİNDE
NAFİLE NAMAZ KILMANIN KERAHATI
İKİ VEYA DAHA FAZLA GÜN YİYİP İÇMEDEN ORUÇ TUTMANIN HARAMLIĞI
KABİR ÜZERİNE OTURMANIN HARAM OLMASI
KABİRLERİ KİREÇLEMEK VE ÜZERİNE BİNA YAPMAK NEHYEDİLMİŞTİR
KÖLENİN EFENDİSİNDEN KAÇMASI BÜYÜK HARAMLARDANDIR
SERİ CEZALARDA SUÇLUYA İLTİMAS GEÇMENİN HARAMLIĞl
İNSANLARIN; GEÇTİĞİ YOLLARDA, GÖLGELİKLERİNDE,
SU KAYNAKLARINDA VB. YERLERDE BÜYÜK ABDEST
DURGUN SUYA KÜÇÜK ABDEST YAPMAK NEHYEDİLMİŞTİR
BABANIN HİBf.DE BAZI ÇOCUKLARINI DİĞER ÇOCUKLARINA ÜSTÜN TUTMASININ KERAHATI
KADIN; BİR KİMSE İÇİN ÜÇ GÜNDEN FAZLA
YAS TUTARSA HARAMDIR, ANCAK KOCASI İÇİN
SİMSARLIK YAPMANIN, KÖYLÜLERİ ŞEHİR
DIŞINDA KARŞILAYARAK MALINI UCUZA ALMANIN,
DİN KARDEŞİNİN MÜŞTERİSİNİ ELİNDEN KAPARAK
KENDİ MALINI SATMANIN VE BİRİNİN TALİP OLDUĞU KADINA DÜNÜR GÖNDERMENİN HARAMLIĞI
İSLÂM KANUNLARININ İZİN VERDİĞİ YERLERİN HARİCİNDE MALI BOŞ YERE HARCAMAK NEHYEDİLMİŞTİR
CİDDİ VEYA ŞAKA OLARAK MÜSLÜMANA SİLAH
VE BENZERİ ŞEYLERİ DOĞRULTMAK VE KILIÇLA
KARŞILIKLI OYNAŞMAK NEHYEDİLMİŞTİR
MESCİDDEN EZANDAN SONRA FARZ NAMAZ K1LINCAYA
KADAR ÖZÜRSÜZ ÇIKMANIN KERAHATI
ÖZÜRSÜZ OLARAK REYHAN KOKUSUNU REDDETMENİN KERAHAT1
KİBİRLENECEK VE KENDİNİ BEĞENME DUYGUSUNA
KAPILACAK KİMSELERİ YÜZÜNE KARŞI ÖVMENİN KERAHATI,
BÖYLE DUYGULAR TAŞIMAYACAĞINDAN EMİN OLUNAN
KİMSELERİ MEDHETMENİN CAİZLİĞİ
VEBA HASTALIĞI OLAN BİR BELDEDEN FİRAR ETMENİN
VE O BELDEYE GİRMENİN KERAHAT!
ŞAYET DÜŞMANIN ELİNE DÜŞMEKTEN KORKULURSA, KÜFÜR BELDELERİNE MUSHAF İLE GİTMEK NEHYEDİLMİŞTİR
İÇMEK VE TEMİZLİKTE KULLANMANIN HAHAMLIĞI
ERKEĞİN ZA'FERANLANMIŞ ELBİSE GİYMESİNİN HARAM OLUŞU
BÜTÜN BİR GÜN GECEYE KADAR SUSMAK NEHYEDİLMİŞTİR
İNSANIN NESEBİNİ BABASINDAN BAŞKASINA
NtSBET ETMESİNİN VE BİR KÖLENİN DE EFENDİLERİNDEN
BAŞKASINA İNTİSABININ HARAM OLUŞU
ALLAH VE RASÛLÜ'NÜN NEHYETTİĞİ YASAKLARI İŞLEMEKTEN SAKINDIRMAK
YASAKLARI İŞLEYEN KİMSENİN SÖYLEMESİ VE YAPMASI GEREKEN ŞEYLER
İLGİNÇ VE ÇEŞİTLİ KONULAR KİTABI
ÜÇ YÜZ YETMİŞİNCİ BÖLÜM DEĞİŞİK KONULARDA VE MUCİZEVÎ HADİSLER
ALLAH'IN CENNETTE MÜ'MİNLER İÇİN HAZIRLADIĞI NİMETLER
ÜÇ YÜZ ONUNCU BÖLÜM
MESCİDDE ÇEKİŞMENİN, YÜKSEK SEStE
KONUŞMANIN, KAYIP EŞYA SORMANIN, ALIŞ-VERİŞ,
KİRA VS. MUAMELELERİN KERAHAT1
1696. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edildiğine göre, RasûluİIah'ı (s.a) şöyle buyururken işitmiştir:
"Kim mescidde kayıp eşyasını sorduğunu işitirse: "Allah onu sana buldurmasın " desin. Çünkü mescidler bunun için bina edilmemiştir." (Müslim rivayet etmiştir).[1]
Hadİs-i şerif, mescidde alış veriş yapmak, kayıp ilam, şiir ve bunlar gibi dünya işlerini yapmak nehyedilmiştir.
Hadiste geçen kayıp sözü, hayvan ve diğer şeyleri de kapsar.[2]
1697. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur.
"Kimi mescidde bir şey satarken veya satın alırken görürseniz, şöyle deyiniz: "Allah ticaretinde kazanç ver nesin." Kimi de kayıp eşyasını sorarken görürseniz: "Allah onu sana buldurmasın" deyiniz." (Tirmizî rivayet etmiştir. Ve hasen olduğunu söylemiş.[3]
Hadis, mescidlerde alış veriş yapmayı yasaklamaktadır.
"Allah sana ticaretinde kazanç veımeşin " cümlesinin kullanılmasındaki maksat, Allah sana kazanç vermesin, çünkü sen dünyalık metaı pazarlar ve çarşılar yerine uhrevî ticaret mahallinde satmaya geliyorsun, burası onun yeri değildir, demektir.[4]
1698. Hz. Büreyde'den (r.a) rivayete göre bir adam mescidde kayıp sorarak şöyle dedi:
"Bana kırmızı deveyi kim gösterecek?" Rasüiullah (s.a);
"Bulamaz olasın, Mescidler ancak ne için yapılmışsa onun için yapılmıştır" buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir).[5]
Bu hadis, önceki ile beraber, mescidde kayıbını ilar. eden kimseyi işiten kimsenin o kimseye "kavuşamayasın" diye beddua etmesinin gerektiğine işaret ediyor. Mescid ve camilerde kayıp aramak yasaklanmıştır. Bu yasak bazı alimlere göre mekruh; bir kısım alime göre, haram seviyesindedir.[6]
1699. Amr b. Şuâyb, babasından, o da dedesinden (r.a) rivayet ettiğine göre; Rasûlullah (s.a), mescidde alış veriş yapmayı ve orada kayıp mal sorulmasını veya orada şiir irad edilmesini nehyetmiştir." (Ebu Dâvud ve Tirmizî rivayet etmiştir. Tirmİzî, hasen hadistir, demiştir).[7]
Râvi Amr b. Şuâyb'm babası, Şuayb'dır. Dedesi Ebu Şuâyb Abdullah b. Amr b. As'tır (r.a).
Mescidde yasak edilen şiir, tevhid veya Rasûl'ü (s.a) medh veya diğer matlub ilimlerle ilgili olmayan türdeki şiirlerdir.
Bu hadislerdeki nehiy; şayet o mescidlerde namaz kılan, Kur'an okuyan veya ilim tahsil eden kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde olursa kerahat manası taşır. Fakat, eğer rahatsız etme söz konusuysa o takdirde haram manas: taşımış olur.
Hadiste zikrolunan şeyleri yapan kimseye, aksi ile beddua etmek; her işiten, gören veya bilen kimse açısından mendub olur. Mescidler ahiret çarşılarıdır, dünya çarşıları değil. Mescidlerin adabı, onları ahiret ile ilgisi olmayan her şeyden uzak tutmaktır. Mescidlerde müslümanların dertleri hakkında konuşmakta bir sakınca yoktur.
Camilerde kayıp ilanı vermek yasaktır.
Mescidlerde alış veriş ve kira gibi akidler yapmak, kayıp aramak hükmündedir.
Ebu Hanİfe ile Mâlikîlerden Muhammed b. Mesleme'ye göre camilerde ilim tahsili, dava gibi insanların gerek duyduğu konularda yüksek sesle konuşmakta bir sakınca yoktur.
Mescidde kayıp arayanlara, "bulamaz olasın" karşılığında bulunmak onlara bir cezadır. Çünkü mescidler bu gaye için yapılmamıştır.
Bazı alimlere göre, mescidlerde dilenciye sadaka vermek bile caiz değildir.[8]
1700. Sâib b. Yezid es-Sahabî'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ben mescidde idim. Birisi bana bir çakıl taşı attı. Baktım ki Ömer b. Hattâb (r.a) şöyle dedi:
"Git... Bana şu iki kişiyi getir." Ben de ona getirdim. Hz. Ömer (r.a);
"Siz nerelisiniz?" dedi. Onlar;
"Taif halkındamz" dediler. Ömer (r.a);
"Eğer siz bu belde halkından olsaydınız, canınızı yakardım. Çünkü siz Rasühıllah'ın (s.a) mescidinde yüksek sesle konuşuyorsunuz!" (Buhârî rivayet etmiştir).[9]
Hadisin râvisî Sâib b. Yezid b. Güsame el-Kindî sahabîdir. Babası da şahabıdır. Hicretin 3. yılında doğdu. Hicri 94'de Medine'de vefat etti.
Mescidde, şayet zikir veya Kur'an kıraati da olsa sesi yükseltmek mekruhtur. Şayet bir karışıklığa sebep oluyorsa haramdır. Bu kerahat ve haramlık, çekişme ve benzeri konularda olursa daha da artar. Mescidde bir şey hakkında bir kimseye tenbihte bulunmak isteyen kimsenin, o kimseye işaret etmesi vrya bir şeyi ona dokundurması müstehabdır. Sesisi yükseltmemesi lazımdır. Mescid ve diğer yerlerde emri bİ'1-ma'ruf, nehyi ani'l-nürtker yapmak teşvik ediliyor. Çünkü bu islâm'ın en büyük maksatlanndandır. Allah'ın (c.c) dinine muhalefet eden kimseye, dövmek ve benzeri bedeni ceza vermek caizdir. Allah'ın evleri itaat ve ibadet maksadıyla yapılmıştır. Bunlara riayet etmek gerekir.
Allah (c.c) şöyle buyurur:
"Allah'ın yüksek tutulmasına ve işlerinde admın anılmasına izin verdiği evlerde, insanlar sabah akşam O'nu teşbih ederler. Bunları ne ticaret, ne de alış veriş Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyar. Bunlar gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar. Allah, onları işlediklerinin en güzeliyle mükâfatlandırır ve lütfundan onlara fazlasıyla verir. Allah dilediğini hesapsız şekilde nzıklandinr." (Nur, 36, 38)[10]
ÜÇ YÜZ ON BİRİNC! BÖLÜM
ÖZÜRSÜZ; SOĞAN, SARMISAK, PIRASA VE
BENZERÎ KÖTÜ KOKULU YtYECEKLERt YİYİP KOKUSUNU
GİDERMEDEN MESCtDE GİRMENİN NEHİY OLUŞU
Konu ile ilgili hadîsler
1701. İbn Ömer'den (r.a) rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kim bu ağaçtan, yani sarmtsaktan yerse, mescidimize yaklaşmasın..." (Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir) .[11]
Hadis-i şerif; soğan, sarımsak gibi koku veren yiyecekleri yiyip, mescide girmeyi nehyediyor. Ancak bu yiyecekleri pişmiş olarak yemek nehiy kapsamında değildir. Bu nehiy başkasını rahatsız etmediği zaman tenzihidir. Başkalarına eziyet verirse haramdır.[12]
1702. Hz. Enes'den (r.a) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur:
"Bu ağaçtan (sebzeden) kim yerse, bize yaklaşmasın! Bizimle beraber namaza durmasın. " (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[13]
Hadİs-i şerifte "Bu ağaç" sözü kullanılarak, ne olduğu belirtilmemiştir. Bu bir karineyle veya tanınması sebebiyle söylenmiştir. İfade ettiği sebze sarımsaktır.
Yenilmeyi} sebebi; başkalarına kötü kolcusu ile eziyet edilmemesi içindir. Hatta bazı alimler, "(mam üzerine kötü kokular sinmiş kimseyi cemaatten uzak tutmalıdır" derler.
"Namaz kılmasın " sözünde namazın zikredilmesi ile yasak tahsis edilmiştir. Bu yasak namazın önemine ve huşuyu ortadan kaldıran sebepleri namaz kılandan def etmeye, böylece müslümanların namazı kemali edeple kılmalarını sağlamaya yöneliktir.[14]
1703. Hz-Câbir'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Nebi (s.a) şöyle buyurmuştur:
'Kİm sarmısak veya soğan yerse, bizden uzak dursun veya mescidimizden uzak dursun.'* (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[15]
Müslimin bir rivayetinde; "Kim; soğan, sarımsak, pırasa yerse, mescidimize yaklaşmasın. Çünkü melekler, âdemoğullannın eziyet duyacağı şeylerden rahatsız olurlar" şeklinde geçer.
Bu hadiste yenilmesi nehyedilen yiyeceklerin kapsamı çoğaltılmıştır. Soğan, pırasa gibi çirkin kokuya sebep olan yiyecekler İlave edilmiştir.
Mescidlere beş vakit namaz esnasında olduğu gibi, bu vakitlerin dışında da pis kokularla girmek nehyediliyor. Çünkü insanların eziyet duyacağı şeylerden melekler de eza duyarlar.
Câmi'ûs-Sağîr de; "Bizden, mescidimizden uzak dursunlar. Evlerinde otursunlar" hadisi mevcuttur.
Ancak, oruç tutan kimsenin ağız kokusu buna dahil değildir. Çünkü bu koku Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.[16]
1704. Ömer b. Hattâb'dan (r.a) rivayete göre cuma günü hutbe verirken şöyle dedi: "Sonra size ey insanlar, iki ağaçtan yiyorsunuz ki, onları ben fena görüyorum. Ki onlar, soğan ve sarımsaktır. Ben Rasûlullah'ı (s.a) mes-cidde bu kokuyu duyduğu kimsenin çıkarılmasını emrederken gördüm. Bu adam Bakî kabristanlığına kadar çıkarılırdı. Onları kim yerse, pişirerek kokularını gidersin." (Müslim rivayet etmiştir).[17]
"Habis" kelimesi; zina gibi harama itlak edildiği gibi. tadı kokusu çirkin olan şeylere de denilir. Habâis de bu manayı aşır. Yılan ve akrep gibi arabın pis saydığı şeylerdir.
Bu bölümdeki bütün hadisler mescide gelmek isteyen kimsenin soğan, sarımsak, pırasa ve her türlü kötü kokulu şeyi yemesini nehyetmektedir. Buradaki nehıy tahrimidir. Ancak bunları pişirip kokuları izale olduktan sonra kerahat kalkar.
Müslümanın hep kokulu olması, özellikle toplantı yerlerinde ve ibadet mahallerinde buna dikkat etmesi gerekir. Böylece insanların onunla oturmasını ve ona yakın olmasını kerih görmesinler.
Mescîdlerin nezafetine önem vermek; oraya giderken çirkin, kokulu iş elbiselerini çıkanp, hoş ve temiz elbiseleri giymek gerekir. Bu gibi kokular daima soğan, sarımsak gibi kokulu şeylere kıyas edilir.
islâm; insanların aralarındaki ülfete ve onlan birbirinden nefret ettirici her tür eziyeti uzaklaştırmaya özen göstermiştir.
Emir sahiplerinin (devlet yineticilerinin) mesddleri gözetmeleri, onların temizliğine dikkat etmeleri ve insanların oraya yönelmelerini sağlamaları gerekir.
Bu bölümdeki hadislerden çıkarılan hükümler şunlardır.
Çiğ sarmısak yiyip, mescide gelmek mekruhtur. Kerahati, çirkin kokusu sebebiyledir. Haram olmaması; "Kim bundan yerse..." cümlesinden anlaşılmaktadır. Hz. Ali'den (r.a) rivayet edilen bir hadiste: Rasûlullah (s.a) sarmısak yemeyi nehyetmiş, ancak pişmiş olursa müstesna olduğu buyurul-muştur.
Sarmısak gibi çirkin kokusu olan soğan, pırasa, turp gibi yiyecekler de sarmısak hükmündedir. Bunların hükmü ehü sünnete göre mekruhtur.
Bu tür sebzeleri yiyen kimsenin mescide yaklaşmaması lazımdır. Bu ne-hiy; bayram, cuma, cenaze, düğün merasimi gibi insanların bir araya geldiği bütün toplulukları içerir. Çarşı ve pazarlara giderken sarmısak yemek mekruh değildir.
Hadiste soğan ile sarımsağın zikrolunması, onların yenilmeleri sebebiyledir. Dolayısıyla kendisinde pis koku olan bütün yiyecekler de bu kapsamda mütalâa edilir. Hatta bazı alimler; ağzı kokan kimseler veya kasap, balıkçı gibi sanat erbabı da bu hükmün kapsamına girer, demişlerdir.
Bazı alimler bu hadisin cemaate devamın farz olmadığına delil olduğunu söylemişlerdir. Çünkü sarmısak ve benzeri sebzeleri yemek caizdir. Bu takdirde cemaatla namazın terkedilmesinin de caiz olması gerekir.
Sarmısak, soğan gibi şeyleri yemek cemaatı terk hususunda bir özür sayılır.
Bazıları bu hadislerle ihtisas ederek, sarmısak soğan gibi kerih kokulu yiyeceklerin Hz. Peygamber'e haram olduğunu söylerler. Ancak bu doğru değildir. Çünkü Rasûlullah (s.a); "Ey Cemaat, Allah'ın bana helâl kıldığı bir şeyi haram kılmak benim elimde değildir. Şu var ki sarmısak benim kokusundan hoşlanmadığım bir sebzedir" buyurması buna delil teşkil eder.[18]
ÜÇ YÜZ ON İKİNCİ BÖLÜM
CUMA GÜNÜ İMAM HUTBEDE İKEN DİZLERİ DİKİP, ELLERİ
BAĞLAYARAK OTURMANIN KERAHATİ
Çünkü, bu oturuş uykuyu celbeder, böylece hutbeyi dinlemeye engel olur. Abdestin bozulmasına da sebep olabilir.[19]
Konu ile ilgili hadis
1705. Muâz b. Enes el-Cühenî'den (r.a) rivayet edildiğine göre; "Nebî (s.a) cuma günü imam hutbe okurken dizleri dikip, elleri bağlayarak oturmayı nehyetmiştir." (Ebu Dâvud ve Tirmizî rivayet etmişler; hadis, hasen-dir demişlerdir).[20]
Hutbe sırasında dizleri dikip, elleri bağlayarak oturmak mekruhtur. Çünkü bu oturuş uykuyu celbedebilir. Böylece hutbeyi dinlemek fevt edilmiş olur. Oysa hutbe dinlemek vacibdir. Bazen de abdest bozulma ihtimali vardır. Müs-lümamn cuma günü hatibi dinlemeye riayet etmesi ve hutbenin gayesini gerçekleştirmesi gerekir.
"İhtiba"; dizleri dikip, elbisenin içinde tutarak oturmaya denir. Kişinin ellerini elbisenin içinde değil ellerini elbisenin dışında tutup oturması da bu manaya gelir.[21]
ÜÇ YÜZ ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
KURBAN KESMEK İSTEYEN KİMSENİN, ZİLHİCCENİN İLK
ON GÜNÜ GİRDİĞİ ZAMAN, KURBAN KESİNCEYE KADAR
SAÇ VE TIRNAKLARINI KESMEKTEN NEHYEDİLMESİ
Konu ile ilgili hadis
1706. Ümmti Seleme'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûtul-lah (s.a); "Kimin kesecek kurbanı varsa, zilhiccenin hilâli girdiği zaman kurbanım kesinceye kadar saçından ve tırnaklarından hiçbir şey kırpmasın "buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir).[22]
"Hilâl"; ayın ismidir. Ayın başlangıcındaki üç gündür. Buna ihlâl de denmiştir. Çünkü insanlar, ayın bu durumunu gördüğü zaman seslerini yükseltirler.
Hadiste; kurban kesecek kimsenin zilhicce ayı girdiği zaman, kurban kesinceye kadar tırnak ve saçını kesmeyi terketmesi gerektiği ifade ediliyor. Bunun hikmeti; kurban sebebiyle doğacak mağfiretin, bedenin bütün parçalarını kapsaması düşüncesidir. Hacda, hedy kurbanında olduğu gibi...
Ancak hastalık, tedavi gibi meşru mazeretler olduğu zaman saç ve tırnak kesmenin kerahatı zail olur (ortadan kalkar).
"Kurban kesinceye kadar" ifadesi şayet kurbanı teşrik günlerinin sonunda kesecek olsa bu kerahat devam eder, demektir. Birkaç kurban kese-çekse ilk kurbanla maksat hasıl olur. Ancak son kurbanı kesinceye kadar nehyin devam edeceği görüşü de vardır. Bunu Esnevî bir usul kaİdesiyle açıklar: "Hüküm külli manaya bağlıdır. Burada en ednâ (az) mertebeyle iktifa edilir mi edilmez mi? Sahih olan görüş: Birinci görüştür. Yani iktifa edilir."
Kerahatın mahalli ihtiyacın yokluğudur. Ama ihtiyaç olursa kerahat kalkar. Diş çektirmek gibi... Hatta küçük çocuğun sünnet edilmesi bile sünnettir. Akil baliğin sünnet olması, hırsızın elinin kesilmesi ise vacibdir. Kirleri (etek traşı, koltuk altı trası) gidermek ihtiyaçtır. Bunda da kerahat yoktur.
Zilhicce girdikten sonra, 10. günü kurban kesinceye kadar kıl ve tırnaklarından bir şey almak Şafiîlerden bazılarına göre haramdır. İmam Şafiî'ye göre tenzihen mekruhtur, lmam-ı Azâm'a göre, mekruh değildir. İmam Mâ-lik'ten iki rivayet vardır. Birisi mekruh, diğeri ise mekruh değildir.[23]
ÜÇ YÜZ ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
YARATIKLAR ADINA YEMİN ETMENİN NEHYİ
Peygamber, kâbe, melekler, sema, atalar, hayat, ruh, baş, sultanın ikramı, falanın türbesi ve cennet gibi yaratılmış şeylerin adına yemin etmek nehyedilmiştir.[24]
Konu ile ilgili hadisler
1707. Ibn Ömer'den (r.a) rivayet edildiğine göre; Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Muhakkak Allah (c.c)sîzi, atalarınıza yemin etmekten nehyet-ti. Yemin eden kimse Allah 'a yemin etsin veya sussun," (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[25]
Sahih'tekİ bir başka rivayette; "Yemin eden kimse Allah 'tan başkasına yemin etmesin veya sussun" şeklinde geçmektedir.
Yemin ancak Allah'a olur. Veya O'nun sıfatlarından biri ile "Allah'ın kudreti...." gibi olur. Babalara ve sair yaratılmışlara yemin etmek haramdır.
Atalara yemin etmenin yasaklanmasındaki hikmet; yemin neye yapılmış ise öna tazim gerektirir, oysa gerçek büyüklük sadece Allah'a mahsustur.
"Sussun " demekle yemin etmek isteyen kimsenin Allah'a yemin etmekle, Allah'tan başkasına yemin etmeyi terketmek arasında muhayyer olduğunu anlatılmak istenmiştir.
Allah Teâlâ mahlukatuıdan, tîn (incir), zeytin, gök, Tür (Tur-u Sina dağı) ve tank (yıldız) gibi birçok şeylere yemin etmiştir. Bunu ya onun yüce şerefine işaret için yapmıştır veya ibarede hazf (cümlenin bir öğesinin gizlenmesi) vardır. Bu tür yeminler; "Tinin Rabbi..." "zeytinin Rabbi hakkı için..." demektir.[26]
1708. Abdurrahman b- Semûre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûluliah (s.a); "Putlara ve babalarınıza yemin etmeyiniz" buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir).[27]
"Tâğiye' put demektir. Bir hadiste; "Bu Devs'in tâğiyesidir" yani, putudur denilmiştir. Şeytan manasına da gelir. Lügatta; bâtılın her çeşidine itlak edilir.
Hadis-i şerif; atalara, reislere, putlara ve benzeri şeylere yemin etmeyi haram kılmaktadır. Şayet bunlara tazimi kastediyorsa bu küfürdür, özellikle Allah'tan başka takdis edilen şeylerden ise...
Hadiste geçen ilk kelimeye yemin tahrim, ikinci kelimeye yemin ise tenzihi ifade eder. Ancak bu nehyi her ikisine itlak etmeyi men eden kimse; "Bu nehy her ikisine genel olan mecazi manada istimal edilmiştir" demiştir.
Bir hadiste; "Tağutlara ve atalarınıza yemin etmeyiniz. Allah 'a yemin ediniz. Allah (c.c) kendisine yemin
edilmesi en sevimli olan kimsedir. O'-ndan başka hiçbir şeye yemin etmeyiniz" buyuruimuştur.[28]
1709. Hz. Büreyde'den r.a) rivayete göre, Rssûluilah (s.a) şöyle buyurdu: "Kim emanete yemin edersi, bizden değildir." (Sahih hadîstir. Ebu Dâvud sahih isnadla rivayet etmişir).[29]
Emanete yemin etmel haramdır.
İbn Allan; Suyütt'nin, Hattabî'den naklen ş iyle dediğini anlatır: "Bunun sebebi; yemin Allah'ın ismine veya sıfs darını an birine yapılırsa mün'a-kid olur. Aslında emanet sıfatlardan değildir. O AJ ah'm emirlerinden ve farz-lanndandır. Emanete yeminden nehyedilm^sinin ebebi; onun Allah ismine veya sıfatlarına denk olduğa anlayışını silmek içlidir. Ebu Hanife ve arkadaşları: "bir kimse, Allah'ın emanfiine... dediği zaman yemin olur ve ona keffâret gerekir" demişlerdir. İman Şafiî; "Bu yeninde olmaz. Keffâret de gerekmez" demiştir.
tbn Rislan; "Buradaki emanet i/e farzları kastı dmiştir. Yani hacca, oruç ve benzerlerine yemin etmeyiniz," demiştir.[30]
1710. Hz. Büreyde'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûluliah (s.a) söyle buyurdu: "Her kim yemin ederek; "Ben İslâm'dan uzağım" derse ve bu sözünde yalancı ise, o dediği gibi yalancıdır. Şayet yemininde doğru ise salim olarak islâm'a dönemez." (Ebu Dâvud rivayet etmiştir).[31]
Hadis-i şerifte geçen şekilde ve benzerleriyle yemin etmekten nehyedil-miştir. Mesela; "Şu işi yaparsam kâfir olayım" veya "şunun şunun dini üzere olayım" gibi... Alimler; "Yemin bu şekilde olur da yeminini bağladığı şey meydana geldiği takdirde küfre azmetmeyi kasdederse o durumda kâfirdir. Ancak kendisine yemin edilen şeyden ebedî kaçınmayı kasteder, başka bir $ey kasdetmezse kâfir olmaz. İstiğfar etmesi ve müslilmanlığna halel gelebileceği şüphesini kaldırmak için Kelime-i Şehâdet getirmesi g Tekir" demişlerdir, lmam-ı Şafiî; "Bu yemin değildir. Mün'akid olmaz, keffâret de gerekmez. Onu söyleyen günahkârdır" demiştir. Diğerleri "Bu küfürdür. İstiğfar ve tecdidi İslâm gerekir" demişlerdir.[32]
I711. İbn Ömer'in (r.a) bir adamı, "Kabe'ye yemin olsun ki" diye yemin ederken işittiği rivayet edilmiştir, tbn Ömer; "Allah'tan başkasına yemin etme, ben Rasûlullah'ı (s.a) şöyle buyururken işittim: "Allah'tan başkasına yemin eden kimse gerçekten küfretmiş veya şirk koşmuştur" demiştir." (Tirmizî rivayet ederek, hasen hadistir, demiştir). [33]
Hadts-i şerif, Allah'tan ve O'nun sıfatlarından başka bir şeye yemin etmeyi nehyetmektedir. Bu nehiy kapsamına hadislerde ve başka yerlerde zikredilen insanların şeref, evlat, babalarına rahmet vb. gibi çokça kullandıkları yemin türleri de girer. Yine mukaddes beldelere, peygamberlere, salihle-re yapılan yeminler de bu kapsama girerler.
Allah'tan ve O'nun sıfatlarından başka şeylere yemin edip, yemin edilen şeye, Allah'a gösterdiği tazim gibi tazim göstermeyi kastederse, yemin eden küfre girer. Hadisin zahiri buna hamlolunur.
Hadisdeki küfür ve şirkten murat zahiri değildir. Çünkü masiyet kebire (büyük günahlardan) de olsa sahibini îmandan çıkarmaz. Rasûlullah'ın (s.a) "Riya şirktir" buyurması gibi. Çünkü riya büyük günahtır. İnsanı îmandan çıkarmaz.[34]
ÜÇ YÜZ ON BEŞİNCİ BÖLÜM
YALAN YERE KASTEN YEMİN ETMENİN BÜYÜK HARAMLARDAN OLUŞU
Konu ile ilgili hadisler
1712. İbn Mes'ûd'dan rivayete göre; Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kim, müslüman birinin malı aleyhine, haksız olarak yemin ederse, Allah'ın gazabına uğradığı halde, huzura varır." İbn Mes'ûd şöyle der: "Sonra Rasûlul-lah (s.a) bize Allah'ın kitabından bunun delilini okudu." "Hakikat Allah'a olan ahidlerine ve yeminlerine bedel az bir bahayı (hasis bir menfaat) satın alanlar (yok mu?) İşte onlar için ahirette hiçbir nasip yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz. Onlara bakmaz, onları temize çıkarmaz. Onlar için pek acıklı bir azap vardır." (Al-i îmrân, 77) (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[35]
"Allah'ın gazabına uğradığı halde" bu tabir müslümanın malını almak için yalan yere yemin edenler için kullanılmış, diğer rivayetlerde Allah'ın kendilerinden îraz edeceği açıklanmış olur. Allah (c.c) hakkında bu tabirlerin hepsi "azap etmek" manasına mecazî olarak kullanılır. Kadı îyâz; "îraz, gazap, sahât lafızları yaratılmışlar için kullanılırsa, başkasına fenalık etmek maksadıyla durumun değişmesi anlamına gelirler. Bu ise Allah hakkında muhaldir. Bu tabirler Allah (c.c) hakkında azaptan kinayedir" der.
Hadiste söz konusu ayetin sebebi nüzulü Eş'as b. Kays kıssasıdır. Ancak Buhârî, bu ayet için başka sebep nakleder. Ona göre bu ayet, "Bir adam pazarda malını satarken müşteriye "Bu mala senin verdiğinden daha fazla verdiler" diye yemin ettiği zaman nazil olmuştur."
Ayetteki "ahd"dcn murat, yemindir. Ahdin hüküm yönüyle beş vechi vardır. İkisinde keffâret gerekir, ikisinde gerekmez. Birinde ihtilaf vardır. Bir kimse; "Allah'a ahd boynuma borç olsun" derse, bu yemini bozduğu zaman keffâret verir. Bunun yerine: "Allah'a vaad boynuma borç olsun" derse îmam-ı Azam ile Mâlik'e göre yine keffâret gerekir. İmam-ı Şafiî'ye göre bununia sözlü yemin kasdetmişse keffâret lazımdır. Yemin kasdetmemişse bir şey gerekmez.[36]
1713. Ebu Umame tyâs b. Sa'lebe el-Hârisî'den (r.a) rivayet edildiğine göre, Rasûtuüah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kim müslümanın hakkını yemini ile eünden alırsa, Allah ona cehennemi vacib, cenneti haram kılar." As-habtan biri; "Yâ Rasûlailah az bir şey de mi olsa?" dedi. Rasûlullah (s.a); "Misvak ağacından bir dal bile olsa" buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir)[37]
Yalan yere yemin etmek haramdır, özellikle insanların mallarım haksız yere yemek hususunda bu yasak daha ağırdır.
"O kimseye Allah cehennemi vacib, cenneti haram kılmıştır" cümlesinden maksat, ya bu yeminin helâl olduğunu kabul edenlerdir ve bunlar kâfir olduklarından dolayı ebedî cehennemde kalırlar. Veya helâl olduğuna inanmayanlardır, ama bilerek yemin ettikleri için cehenneme girmeye hak'kaza-nırlar. Dolayısıyla cennete ilk girenlerle beraber girmek onlara haram olur.
Hadiste; "Bir müslümanın hakkını elinden alırsa" sözü gayri müslimin malım helâl saydığı için değildir, onun hakkını almak da haramdır.[38]
1714. Abdullah b. Amr b. Âs'tan (r.a) rivayet edildiğine göre; Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Büyük günahlar; Allah'a şirk koşmak, ana babaya asi olmak, cana kıymak ve yemini gamûstur." (Buhârî rivayet etmiştir)[39]
Başka rivayette: "Bir arabî Nebî'ye (s.a) gelerek;
"Yâ Rasûlailah! Büyük günâhlar nelerdir?" dedi. Rasûlullah (s.a);
"Allah'a şirk koşmaktır" buyurdu. Arabi;
"Sonra hangisi?" dedi. Rasûlullah (s.a);
"Yemin'ül-gamûstur" buyurdu. Ben;
"Yemin'ül-gamûs ne demektir" diye sordm. Rasûlullah (s.a);
"Müslüman kişinin malını koparan, yani elinden alan yalan yemindir" buyurdu.
Yemin'ül-gamüs günahı kebâirdendİr. Bu yenvn sahibinin Allah'tan şiddetli azap görmesini gerekli kılar. Allah'a şirk koşmak, ana, babaya asi olmak, insan öldürmek ile aynı sözde zikredilmiştir. Çünkü bunlardan her biri zulümdür. Haklara tecavüzdür.
Bu tür yeminde keffâretin gerekip gerekmeyeceğinde ihtilaf edilmiştir.
Şafîiler keffâretin gerekeceğini söylemiştir.
Hane filer İse; yemini gamûsta keffâret yoktur. Çünkü o yalandır. Sahibine ancak tevbe gerekir. Haklan da sahiplerine iade etmek şarttır, derler.
Şirk koşmak günah-ı kebâirden sayılmıştır. Çünkü Rasûlullah (s.a) zamanında çok yaygın olan bir günahtı. İnsanlar putlara taparlar, Allah'a on-lan ortak koşarlardı.
Hadisteki yemine gamûs denilmiştir. Gamûsun manası, bîr şeye dalmaktır. Bu manaya göre, bu tür yemin sahibini günaha sokar. Bu yemin doğruyu bildiği halde yalan yere yemin etmektir.
Hadisten çıkarılan hükümler şunlardır.
Yalan yere yemin etmemesi için müddeâ aleyhe (aleyhinde dava açılana) nasihat edilir.
Yalan söylediği bilinmeyen kimsenin yemini de âdil kimsenin yemini gibi kabul edilir.[40]
ÜÇ YÜZ ON ALTINCI BÖLÜM
KİM YEMİN EDİP DE BAŞKASINI, YEMİN EDİLENİ
YAPMAKTAN DAHA HAYIRLI GÖRÜRSE YEMİNİNİ
BOZUP SONRA KEFFÂRET VERMESİNİN MENDUB OLUŞU
Konu İle İlgili hadisler
1715. Abdurrahman b. Semûre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) bana şöyle dedi:
"Bir şeye yemin ettiğin zaman, bîr başkasını ondan daha hayırlı görürsen, hayırlı olanı ifa et, yemininden dolayı keffâret ver. " (Müslim rivayet etmiştir).[41]
'Bir kimse bir yemin üzerine yemin ederse" cümlesindeki "yemin" sözü, üzerine yemin edilebilecek şey, manasında kullanılmıştır.
Hadis, bir şeye yemin eden kimse, bir başkasını hayırlı görmesi durumunda hayırlıyı yapıp, yemininden keffâret verir. Yemin ettiği şey bir vacibin terki veya haram olan bir şeyi yapmak ise, yeminini bozması vacibdir.
Mendub bir şeyi terketmeye veya mekruh olanı yapmaya yemin etse yemini bozmak mendubdur. Aynı şekilde mubahın terki üzerine yemin etse, yine bozmak mendubdur. Yeminini bozduğu zaman keffâret vacibdir.[42]
1716. Efau Hüreyre'den (r.a) rivayet edilmiştir ki, Rasûluüah (s.a) şöyle buyurmuştur:
"Kİm bir şeye yemin eder, başkasını ondan hayırlı görürse, yemininden keffâret versin. Hayırlı olanı yapsın." (Müslim rivayet etmiştir).[43]
Yeminin keffâretî, bozmadan önce İfa edilir mi?
Ebu Hanİfe (r.a); "Keffâretin, yeminden dönmeden önce caiz olmadığını söyler. Çünkü hadislerde yemini bozmadan önce keffâretin verilebileceğine dair yapılan atıf hükmün bu şekilde tertip edilmesini gerektirmez. Yeminden dönmek keffâret verilmesine sebepdir. Müsebbebin sebep üzerine takdimi cazi değildir" der.
Cumhur ulema ise; "Yemim bozmaya keffâretin takdim edilmesi, bunun cevazına delil olan hadislerin zahirine göre caizdir" der.
İmam Şafiî (r.a) ise; "Eğer keffâret oruç ile ise takdimi caiz olmaz" der.
Yeminin keffâreti; on fakiri bir gün sabahlı akşamlı doyurmaktır. Veya on fakiri giydirmektir. Yahut bir köle azat etmektir. Bunlara gücü yetmeyen kimse üç gün ara vermeden oruç tutarak yeminin keffâretini Ödeyebilir.[44]
1717. Ebu Musa'dan (r.a) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Ben, vallahi, Allah diler de bir şeye yemin eder ve sonra ondan daha hayırlı olanı görürsem, yeminimin keffâretini verir, hayırlı olanı yerine getiririm." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[45]
Başkası daha faziletli olmasına rağmen yeminde ısrar etmek, günahın artırılması ve devamlı olmasına sebep olan çeşitlerden biridir. Hadiste Ra-sülullah'a (s.a) özellikle şer'î işlerde uymak teşvik edilmektedir.
İmam Ebu Hanife; keffâreti, yemin bozmaya takdim etmeyi kesinlikle kabu! etmez.
Bir kimse bir işi yapmaya veya yapmamaya yemin eder de o yemininden dönmenin daha hayırlı olduğunu görürse, yemininden dönmesi müste-habdır. Keffâret vermesi ittifakla vacipdir.[46]
1718. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur:
"Birinizin ailesi hakkında yaptığı yemininde ısrar ve inat etmesi, Al' lah indinden (yeminini bozup) Allah'ın farz kıldığı keffâretini vermesinden daha günahtır." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[47]
Hadiste kastedilen mana, bir şahıs ailesine dair yemin eder, bu sebeple ailesi zarar görürse yeminini bozmasında bir günah olmadığı halde, o yenünden dönerek keffâret vermesi gerekir. Ben günahkâr olurum, diye yeminini bozmamakta ısrar ederse günahkâr oiur. Yeminini bozmayarak aileye devamlı zarar vermesinin vebali onun inandığı yeminden dönme günahından daha çoktur.
Akûiî; bu hadisin manası şudur: "Bir kimse, bir şeye yemin eder. Başkasını ondan hayırlı görür de, yeminine devam eder. Ne bozar ve ne de keffâret verir" demiştir.[48]
ÜÇ YÜZ ON YEDİNCİ BÖLÜM
YEMİN-İ LAĞVIN BAĞIŞLANMA I VE BUNUN İÇİN KLFFÂRET GEREKMEMESİ
Yemin-i lagv: Yemine kastetm :ksizin 'Hayır vallahi', 'Evet vallahi' gibi âdeten dillerde dolaşan sözlerdi.[49]
Konu ile İlgili ayet:
"Allah sizi yeminlerinizdeki lağvden dolayı sorumlu tutmaz. Fakat kalplerinizin azmettiği yeminler yüzünden muaheze eder. Bunun da keffâreti ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derecelinden on yoksulu doyurmak, ya onlan giydirmek, yahut bir kul azat etmektir. Fakat kim (bunları) bulamaz (bulmaya muktedir olamaz)sa üç gün oruç (tutmast lazımdır.) tşte bu ahid etiğiniz zaman yeminlerinizin keffâretidir. Yeminlerinizi muhafaza ediniz." (Maide, 89)[50]
Konu ile ilgili hadis
1719. Hz. Âişe'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah (c.c) sizi yeminlerinizdeki lağvden dolayı sorumlu tutmaz" mealindeki ayet, bir kimsenin "Hayır vallahi; olur vallahi!.." gibi sözleri üzerine indirildi. (Buhârî rivayet etmiştir).[51]
Bu babın başındaki ayeti kerimeyle beraber, yemin Üç kısımdır.
a. Yemin-i Gamüs: Bunun izahı önceki hadislerde geçmişti.
b. Lağv: Bu tür yeminde günah ve keffâret yoktur.
c. Münak'tde: Bu yeminde; yemin sahibi olan bir şeyi yapmaya veya yapmamaya yemin eder. Bu yeminini bozarsa, keffdret gerekir.
Keffâret; şu üç şeyden birini yapmakla olur:
a. On fakiri sabahlı akşamlı doyurur.
b. Veya elbise verir.
c. Veya köle azat eder.
Bu üç şeyden birinin yapılmasında muhayyerlik vardır. Dilediğini yapabilir.
Ancak bu üç hususta birini ifa etmekten aciz kalırsa, o zaman üç gün oruç tutar. Fakat orucu, ancak yukardaki üç maddeyi yapmaktan aciz kalırsa tutabilir.
Oruçda cumhur'u ulemaya göre, arka arkaya tutmak yoktur. Hanefî-ler ise arka arkaya olmasını şart koşmuştur. Elbisenin miktarı Şafiîlere gö-xe; mutlak elbise diye adlandırılan gömlek, pantc' ^ri gibi şeylerdir. Hanefî-lere göre ise; örfen elbise adı verilen şeydir. Hanbelî ve Mâlikîlere göre, kendisiyle namaz kılmanın caiz olacağı kadar elbisedir.
Yemin-i Lağv: İnsanın âdeten sözü esnasında kasıt olmadan "vallahi","evet billahi" gibi yapmış olduğu yeminlerdir.
Hz. Âişe'ye(r.a) "Lağv nedir?" diye soruldu. Hz. Âişe(r.a); "Bir adamın yeminde Lâ Vallahi... Belâ Vallahi gibi sözleridir" demiştir. Ve;
"Allah sizi yeminlerinizdeki lağv sebebiyle muahaze etmez..." (Maide, 89) ayetini şöyle tevil etmiştir: "Sizden biriniz bir şeye yemin eder. Bu yeminden ancak doğruluğu kasteder. Hulbukiyemin ettiğinin hilâfmadır."[52]
ÜÇ YÜZ ON SEKİZİNCİ BÖLÜM
DOĞRU DA OLSA, ALIŞ VERİŞTE YEMİN ETMENİN KERAHATI
Konu ile ilgili hadisler
1720. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: RasûluIIah'ı (s.a) şöyle buyururken işittim:
"Yemin matın (sürümünü) artırir. Kazancım giderir." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[53]
Hadis-İ şerifteki yeminden maksat, yalan yere yemindir.
"Men/aka"; harcamaya sebep, "memhaka" ise, bereketini gidermeye sebep anlamlarına gelirler.[54]
1721. Ebu Katade'den (r.a) rivayete göre Rasûlullah'ı (s.a) şeyle buyururken işitti:
"Alış verişte, çok yemin etmekten sakınınız. Çünkü yemin, mahn revacım artırır, bereketini giderir." (Müslim rivayet etmiştir).[55]
Bu iki hadis; alış verişte yemini terk etmeyi teşvik eder. Ve ondan sakındırır. Çünkü böyle yapmakla Allah Teâlfi'yı mahn sürümünü ve kazananı celp etmeye ve dünyevî faydayı elde etmeye alet etmek istemektir. Bu tür alış verişte doğru bile olsa yemin etmek mekruhtur. Yalan yere yemin etmek ise haramdır. Günahı kebîredir. Yemini gâmustur.
Yeminle mal satmak, satıcıya göre mahn harcanmasına sebep olursa da gerçekte bereketinin kaybolmasına sebep olur. Bu hem dünyevî, hem uhrevî düşünülebilir. Dünyada malı telef olabilir veya faydasız yere harcanır. Ahi-rette ise sevabı kalmaz.[56]
ÜÇ YÜZ ON DOKUZUNCU BÖLÜM
ALLAH RIZASI İÇİN CENNETTKN BAŞKASINI İSTEMENİN
VE ALLAH İÇİN, ONU VESİLE EDEREK BİR ŞEY İSTEYEN
KİMSEYE İSTEDİĞİNİ VERMEMENİN MEKRUH OLMASI
Konu ile ilgili hadisler
1722. Hz. Cabir'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) Şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın rızası ile ancak cennet istenir." (Ebu Dâvud rivayet etmiştir)[57]
Dünya ve menfaatlerinden birine ulaşmak için Allah'ın rızası ile tevessül ve talep etmek mekruhtur. Fakat Allah rızası ile ahiret nimetlerinin her türlüsünü istemek caizdir.
HaKmî şöyle der: "Allah'ın nzasıyla istemek çeşitlidir: Eğer isteyen kimse, Allah rızasıyla istediği takdirde istenilen kimsenin hemen vermeye davranacağını bilirse, Allah rızasıyla istemesi caizdir."
İbn Allan ise; "Evlâ olan bu surette istemeyi terketmektir. Çünkü bunda Allah'ın ismini dünyevî bir menf&ttte kuüınma vardır. Şayet istediği kimse hırçın olur ve isteği reddedeceğinden emin olursa ondan istemek haramdır. Ancak Allah'ın rızasıyla istenilen ki-.nseye gdince men etmemesi, İsteyeni boş çevirmeyip, ona gönül hoşluğu ve içten gelerek vermesi gerekir" demiştir.[58]
1723. Ibn Ömer'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kim Allah rızası için size sığınırsa, onu koruyunuz. Kim Allah için isterse, ona veriniz. Kim sizi davet ederse, ona icabet ediniz. Kim size bir iyiük yaparsa, ona karşılığını veriniz. Eğer ona verebilecek bir karşılık bulamazsanız, kendisine karşılık verdiğinize kani oluncaya kadar, ona dua ediniz." (Sahih hadistir. Ebu Dâvud ve Neseî; Buhârî ve Müslim'in is-nadlanyla rivayet etmiştir). [59]
Hadis-i şerif; Allah için sığınmak isteyen kimseyi korumaya teşvik eder.
Allah rızasıyla istemenin hükmü, isteyenin istediği kimsenin durumunu bilmesine göre değişir: Eğer istediği kimse, Allah rızasıyla kendisinden istenildiği zaman duyguları kabaran ve vermeye hemen davranan, Allah'a yakınlığı ganimet bilen bir kimseyse, ondan istemek caizdir. Ancak Allah'ın ismini dünyevî bir maksat için kullanacağı için terketmesi evladır.
Şayet istenilen kimse, kıvıracağı bilinir ve isteyene vermeyeceğinden emin olunursa, ondan istemek haramdır.
Bir kimsenin kendisinden Allah nzası için bir şey istenildiği zaman, mani olmaması, isteyeni reddetmemesi ve ona gönül hoşluğu ile ve Allah'ın rızasına gönlünü açarak, bir karşılık beklemeksizin vermesi gerekir.
Müslümanın iyiliğe karşı iyilikle muamelesi ve iyilikle yadetmesi velev İd dua ile olsun onun anlatandandır.
Kim Allah'ın adını anarak bir şey isterse, istediği $ey ister kıymetli, ister hakir olsun, ister dünyevî veya dini olsun sadece Allah'ın adına tazim için o şeyi vermesi gerekir.
"Kim size bir iyiük yaparsa ona karşılığım veriniz..." Bu hususta Allah Tefilâ söyle buyurmuştur;
"Size bir selâm verildiği zaman ondan daha iyisiyle selâm verin veya ayniyle mukabele edin..." (Nisa, 86) Müfessirler bu ayeti, karşılık verilmesiyle ilgili hususa hüküm olarak kabul etmişlerdir.[60]
ÜÇ YÜZ YİRMİNCİ BÖLÜM
BİR HÜKÜMDARA ŞEHİNŞAH (PADİŞAHLAR PADİŞAHI) DENMESİNİN HARAM OLUŞU
Çünkü onun manası padişahlar padişahı demektir. Bununla ise Allah'tan (c.c) başkası vasıflanamaz.[61]
Konu ile ilgili hadisler
1724. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayete göre; Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur:
"Allah (c.c) katında en adi, en çirkin isim "Melik'ül-Emlök" adını alan adamın ismidir." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[62]
Süfyan b. Uyeyne şöyle demiştir: "Melik'Ül-Emlâk, şehinşah gibidir."
Yaratılmışları, Allah'a mahsus takdis ve azamet vasıflarıyla vasfetmek haramdır.
Hadisin manası şudur: Kıyamet gününde en çirkin ve zelil adam, ismi "Melik'ül-Emlök" olan kimsedir. Bundan murat, muscmmâ (isimlendiril-mesî)dir. Kadı İyâz: "Bu hadis, isim ile isimlendirilen kimsenin aynı olduğuna delil teşkil eder" der.
"Meiik'al'Emlâk" bütün mülklerin sahibi manasına gelir. Böyle bir isimle ancak Allah (c.c) vasfedüir. Bu sebeple, "Allah'tan başka malik yoktur" denilir. Dolayısıyla doğan çocuğa bu ismi vermek haram olduğu gibi Allah'a mahsus, Rahman, Kuddüs, Müheymin, Halik ve bunların başka dildeki İsimleri mesela Şehinşah, Şahanşah, Şâhan'üf-Müluk gibi acem unvanlarını takmak da haramdır. Bu gibi isimlerde kula yakışmayan büyüklük vardır. Ra-sûlullah (s.a); "Çocuklarınıza Hâkim ve Eb 'ul-Hâkem adlarım koymayınız. Çünkü Hâkim ve Âtim olan yalnız Allah'tır" buyurmuştur.[63]
ÜÇ YÜZ YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM
FÂSIK, BİD'ATÇI VE BENZERLERİNE "EFENDİ" GtBl SÖZLERLE
HİTAP ETMENİN NEHİY OLUŞU
Konu ile ilgili hadis
1725. Hz. Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasülullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Münafığa "efendi (bey)" demeyiniz. Egeroefendi olursa gerçekten Rabb'inizİ (c.c) gazaplandırmış olursunuz." (Ebu Dâvud sahih isnadla rivayet etmiştir).[64]
Münafığı, hürmet ve tazim vasıflarıyla nitelemek haramdır. Şüphesiz böyle vasfetmek Allah'ın (c.c) gazabını
celbeder. Çünkü bu davranış; aşağılık ve horluğa "layık olan, taatten ayrılmış, Allah düşmanına tazim etmek demektir.
Hadiste geçen münafika sözüne; kâfir, fasık, müşrik, mülhid, Allah'ın (c.c) kitabı ve Rasülullah'ın (s.a) sünnetine muhalif bid'atçi de dahildir.
Takdir ve ihtirama ancak Allah'ın şuurlarını gözeten ve itaat ederek, tevazu gösteren kimse layıktır.
Bu şekilde münafık ve benzerlerine hürmet etmemek, onları belki itaa-ta teşvik eder. Aksi halde kibir ve gurura sevkeder.[65]
ÜÇ YÜZ YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM
HUMMA (SUMA)YA SÖVMENİN KERAHATI
Konu ile ilgili hadisler
1726. Hz. Câbir'den (r.a) rivayete göre Rasûlullah (s.a) ümmü Sâib veya Ümmü Müseyyeb'in huzuruna girdi ve;
"Ey Ümmü Sâİb ve Ümmü Müseyyeb sana ne oluyor ki titriyorsun?" buyurdu. O ise;
"Allah bereket vermesin sıtma hastalığı!" dedi. Rasûlullah (s.a);
"Sıtmaya sövme, çünkü o âdemoğlunun hatalarını, körüğün demirin pasını giderdiği gibi giderir" buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir).[66]
Muhakkak elemler ve hastalıklar günahlara keffâret ve iyiliklerin artmasına sebeptir. İnsaniara isabet eden hastabklara sövmek mekruhtur. Çünkü hastalıklarda İnsanlar içia hayırlar olmasına rağmen, sövmede Allah'ın kaderine bir nevi sızlanma ve itiraz vardır. Ancak bu davranış hastalıklara teslim olup, tedaviyi terketme anlamında değildir. Bilakis mü'min tedavi ile emrolunmaktadır.[67]
ÜÇ YÜZ YlRMÎ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
RÜZGÂRA SÖVMENİN NEHYİ VE ESTİĞİ ZAMAN SÖYLENECEK SÖZ
Konu ile ilgili hadisler
1727. Ebu'l-Münzir Übeyy b. Ka'b'dan (r.a) şöyle dediği rivayet olunmuştur: Rasûlullah. şöyle buyurmuştur: "Rüzgâra sövmeyiniz. Kerih bir şey gördüğünüz zaman şöyle deyiniz: Allah'ım bu rüzgârın hayırlısını, öndeki hayırdan ve emrolunduğu şeyin hayrını Sen 'den isleriz. Bu rüzgârın şerrinden, ondaki serden, memur kılındığı serden Sana sığınırız." (Tirmizî rivayet-ederek, sahih ve hasendir, demiştir).[68]
Rüzgâra ve diğer tabiat olaylanna sövmek mekruhtur. Çünkü kevnî (var olan) olayların hepsi yaratıldığı konuda Allah'ın emrine musahhardır (bağlıdır). Kâinatın olayları Allah'ın ayetlerindendir. O'nun kudretinin tezahürleridir. Allah'ın (c.c) rahmet edeceği kimse için hayır ve rahmet, azap edeceği kimse için İse yeyl ve azap vardır.
Kevnî olaylardan korkacağı ve z irar göreceğini müşahede eden kimsenin, Allah'a tazarrû (karşısında alcaiarak yalvarması) ve niyazla sığınması gerekir.[69]
1728. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah'ı (s.a) şöyle buyururken İşittim: "Rüzgâr Allah'ın rahmetindendir. O ya rahmet veya azap getirir. Onu gördüğünüzde sövmeyiniz. Allah'tan hayrını isteyin, şerrinden de Allah'a sığının." (Ebu Dâvud hasen bir isnadla rivayet etmiştir).[70]
Rüzgâr Allah'ın emrine tabidir. Onunla dilediğine rahmet, dilediğine azap eder. Müslümanın Allah'tan, onun hayrını istemesi gerekir. Şerrinden de Allah'a sığınması, tazarrû etmesi gerekir.
Rüzgârlarda nzık ve vücudun faydasına birçok hayırlar vardır.[71]
1729. Hz. Âişe'den (r.a) şöyle dediği rivayet olunmuştur; Nebî (s.a) rüzgâr şiddetle estiği zaman şöyle derdi: "Allah'ım, Sen'den rüzgârın hayrım, onda olan hayn, onunla gönderilenin hayrını istiyorum. Onun şerrinden, onda bulunanın şerrinden ve onunla gönderilenin şerrinden San'a sığınırım." (Müslim rivayet etmiştir).[72]
Rüzgârlarda, hem hayır ve hem de şer vardır.
MüslUmanm o rüzgârın hayınyla faydalandırmasını ve şerrinden korumasını Allah'tan (c.c) istemesi lazımdır.
Rüzgâr estiği zaman, hadiste zikredilen dua ile dua etmek müstehabdır.
Rasûlullah (s.a) şiddetli rüzgârla, yoğun buluttan hoşlanmaz, bunlann genel bir ceza olmasından ve ümmetine musibet getirmesinden endişe eder, bu hali yüzünden anlaşılırdı.
Dört çeşit rüzgâr vardır: Kabe tarafından esen rüzgâr; Saba rüzgârıdır. Arkasından esen ise Debur rüzgârıdır. Sağ tarafından esen Cenûb, sol tarafından esen Şimal rüzgârıdır. Saba rüzgârı; sıcak ve kurudur. Debur, soğuk ve nemli; Cenûb, sıcak ve nemli, Şimal, kuru soğuktur ki cennet rüzgârıdır.[73]
ÜÇ YÜZ YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
HOROZA SÖVMENİN KERAHATI
Konu ile ilgili hadis
1730. Zeyd b. Hâlid el-Cühenî'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştu:
"Horoza sövmeyiniz. Çünkü o namaza uyandırır." (Ebu Dâvud sahih isnadla rivayet etmiştir).[74]
Hadİs-i şerif horoza sövmeyi nehyetmiştir. Çünkü horoz uyuyan kimseleri uyandırarak, sabah namazına ve teheccüd namazı kılmalarına sebep olur. Aynca horoz sesinden ve bağırmasından rahatsız olmak mekruhtur. Allah'a (c.c) itaat etmeye yardım eden her bir şeye rağbet etmek müslüma-nın yapması gereken işlerdendir.
Hadisdeki nehiy tenzihidir. Lanet etmek haramdır.[75]
ÜÇ YÜZ YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM
BİR KİMSENİN, ŞU Y1LDI.Z SEBEBİYLE YAĞMURA KAVUŞTUK DEMESİNİN NEHYİ
Konu ile ilgili hadis
1731. Zeyd b. Hâlid'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlul-lah (s.a), Hudeybiye'de gece yağan yağmurdan sonra bize sabah namazını kıldırdı. Namazı bitirince insanlara dönerek;
"Rabb'iniz ne buyurdu büiyormusunuz?" buyurdu. Ashab;
"Allah ve Rasûlü daha iyi bilir" dediler. Rasüiuliah (s.a), Allah (c.c);
"Kullarımdan bazısı Bana iman etmiş olarak, bazısı da kâfir olarak sabahladı. Kim: "Allah'ın fazlı ve rahmeüyle yağmur yağdı", derse işte Bana iman etmiş, yıldıza küfür etmiştir. Ama "Falan falan yıldız sebebiyle yağmura kavuştuk" diyen kimseye gelince, Ben'i inkâr etmiş, yıldıza îman etmistir. buyurdu" dedi. (Bunâri ve Müslim rivayet etmişlerdir)[76]
Meydana gelen olaylarda gerçek fail Allah'tır (c.c). O'na nisbet etmek gerekir. Gerçekte müsebbebatı, (bir sebebe dayanan olayları) sebeplerin meydana getirdiğine inanmak küfür ve Allah'a şirk koşmaktır
Hadis-i şerifte, seferde farz namazlann cemaatle kılınmasına delil bulunmaktadır.
Hudeybiye, Mekke'nin Cidde tarafında, Mekke'ye on mil kadar uzaklıktaki bir yerin adıdır.
"Nev"; aslında yıldız manasına gelmemektedir. Bilâkis, "yıldız batması ve kaybolması" manasım taşımaktadır. Ayın menzilleri olarak malum yirmi sekiz yıldızdan biri her on Üç gecede bir batıda, fecir zamanında batar. Onun mukabilinde o saatte şarkta bir yıldız doğarmiş, şayet yağmur yağarsa cahilİye devri insanları bu yağmuru batan yıldıza nisbet eder. Yağmuru o yıldızın yağdırdığına inanirlarmış.
Hattâbî'ye göre; "Nev; yıldız" demektir. Zeccâc ise; garpta batan yıldızlara "enva", şarkta doğanlara da "bevarih" denildiğini söyler.
Hadisin manası hakkında iki görüş vardır:
a. Falan yıldızın doğması veya batmasıyla yağmur yağdı, demek Allah'a küfürdür. Bu söz dinden çıkarır. Ancak bu hüküm yıldızın yağmur yağdıracağına inanan kimselere mahsustur. Cahiliye devnjnancı^böyleydi. Böyle inanan kimsenin kâfir olduğunda şüphe yoktur.
b. Buradaki küfürden maksat; Allah'ın nimetlerine karşı" küfranda bulunmaktır. Bu mana, yıldızın yağmur yağdırdığına inanmayana nisbetîedir. Hadisin sonunda "İnsanlardan bazısı şükrederek, bazısı da küfranda bulunarak sabahladı" buyurması bu tevili destekler.
Fakat meteorolojinin çeşitli sebeplere göre yağmır yağacağını ve havanın sıcak veya soğuk olacağını tespit etmesi bu kapsama girmez. Zira bu sebepleri hak edenin yine Allah (c.c) olduğuna inanmak söz konusudur.[77]
ÜÇ YÜZ YlRMÎ ALTINCI BÖLÜM
BİR MÜSLÜMANA, "EY KÂFİR" DEMENİN HARAMLIĞI
Konu ile ilgili hadisler
1732. Ibn Ömer'den (r.a) rivayet edildiğine göre; şöyle demiştir: Rasû-lullah (s.a);
"Bir kimse kardeşine "Ey Kâfir" derse, bu sözle ikisinden biri, küfre döner. Eğer dediği gibi ise doğru. Ancak doğru değilse, o söz kendi aleyhine döner" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[78]
Hadis-i şerif, müslüman bir kimseyi küfürle veya küfür manası olan bir vasıfta nitelemeyi haram kılmaktadır.
Bu hadis hususunda bir takım görüşler mevcuttur ki şunlardır:
Hadis, din kardeşine kâfir demeyi helâl sayan kimse hakkındadır. Bu itibarla şayet kâfir diyen, sözünde doğruysa muhatabı kâfir olur. Yalan söylemime füzü '-çenelisine döner.
Din kardeşine nisbet ettiği noksanlık ve onu tekfirinin günahı kendisine döner.
Hadis mü'mini eri tekfir eden hariciler hakkındadır.
Din kardeşine küfür isnad etmek, sonuçta kendini küfre götürür. Bu sözü diline çok dolayanın akibeti küfür olacağından korkulur.
Ancak bu görüşler kâfir diyen şahsın sözünü tefsir etmediğine göredir. Fakat tekfirinin sebebini açıklarsa günahkâr değil, ma'zur (özürlü) sayılır. Çünkü Hâtİb'e Mekke müşriklerine müslümanlann durumunu bildirmek için mektup yazdığı ve yakalandığı zaman Hz. Ömer (r.a) münafık dediği, o sebepten dolayı söylediği için ma'zur sayılmıştır. Söylediği sözün hükmünü veya kâfir dediği şahsın durumunu bilmeyen de Allah'u a;lem ma'zur olur.[79]
1733. Ebu Zerr'den (r.a) rivayete göre; Rasülullah'ı (s.a) şöyle buyururken işitmiştir:
"Kim bir kimseyi kâfir diye çağırırsa veya Allah düşmanı derse; bu şahıs dediği gibi değilse, sözü kendi aleyhine döner." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[80]
Müsiümanı küfürle vasfeden kimse, kesin delil olmadığı halde kâfir olduğuna İnanırsa, imanlı bir kimsenin İmanını küfür kabul etmesinden dolayı kâfir olur.
Şayet müsiümanı, işlediği günahları sebebiyle küfran-ı nimet ile vasfe-der veya yaptığı işler kâfirin isi gibidir, manasını kastederse bu hadisin hükmüne girmez.[81]
ÜÇ YÜZ YÎRMt YEDİNCİ BÖLÜM
KÖTÜ SÖZ SÖYLEMENtN VE DİLİ ÇİRKİN SÖZLERE ALIŞTIRMANIN NEHYİ
Konu ile ilgili hadisler
1734. îbn Mes'ûd'dan (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Mü'min; ta'n edici, lanet eden, dili kötü ve utanmaz kimse değildir." (Tirmizî rivayet etmiştir. Ve hasen hadistir, demiştir).[82]
İmanın kemâli, çirkin ahlâktan soyutlanmak ve güzel ahlâkla süslenmektir. Hadis; lanet etmekten, ta'n (sövme, yerme ayıplama)dan, sövmek-ten ve çirkin söz sarfetmekten uzaklaşmaya teşvik eder. Ta'n, lanet ve benzeri şeylerle muttasıf olmak, îmanın noksanlığına delil olur.[83]
1735. Hz. Enes'ten (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir şeyde kötülük yoktur ki, onu lekelemesin. Haya ise, hangi şeyde varsa onu süsler." (Tirmizî rivayet etmiştir. Hasen hadistir, demiştir).[84]
"Fuhs": "Şer'an ve örfen ma'ruf (tanınmış, belli) sının aşmaktır.
Hadis-İ şerif, fuhşu terk etmeye teşvik eder. Çünkü fuhş sahibi her ayıp ve noksan işlere düşmeye cüret eder.
Yine hadiste, haya duygusuyla süslenmek teşvik edilmektedir. Çünkü haya, yapılması levmedüen (yerilen, ayıplanan, kınanan) şeyleri terkettirir. Haya ile vasıflanan kimse, ayıp ve noksanlıkla haşır neşir olmaktan uzaklaşır.[85]
ÜÇ YÜZ YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM
KONUŞURKEN EDİPLtK TASLAYARAK KONUŞMANIN, HALKLA
KONUŞURKEN BİLİNMEYEN KELİMELERİ KULLANMANIN VE
DİLBİLGİSİNİN İNCELİKLERİNE KAÇMANIN KERAHATI
Konu ile ilgili hadisler
1736. İbn Mes'ûd'dan (r.a) rivayet edildiğine göre; "Nebî(s.a); "İşlerde aşın davrananlar, helak oldular" buyururken bunu üç defa tekrarladı." (Müslim rivayet etmiştir).[86]
"Mütenetîıûn"; işlerde aşın davranan taşkınlık yapan kimseler anlamım taşımaktadır.
Hattâbt şöyle der: "Kendilerine faydası olmayan, akıllarının ulaşamadığı konulara dalan kelâmcıların yaptığı gibi, araştınlmasmda tekellüf (zahmet, külfet) olan şeylerde derinliğine araştıran kimselere denir."
Nihâye sahibi şöyle der: "Derinliğine dalanlar; yapmacık konuşan kimseler, sözünde asmcihğa kaçanlara denir."
Ne söylediğini bilmeyen, ölçüsüz konuşan ve aşın fiillerde bulunan bu gibi şahıslann İnsanlar tarafından sevilmedikleri ve çok defa yaptıklarının karşılığında çeşitli belalara düştükleri bilinmektedir.[87]
1737. Abdullah b. Amr b. Âs'tan (r.a) rivayet edildiğine göre; Rasütul-lah (s.a) şöyle buyurmuştur:
"Allah (c.c) erkeklerden, sığır cinsinin otlan ağzında evirip çevirdiği gibi, tekellüf göstererek (özentili, gösterişli bir şekilde) konuşan, dilini ağzında dolaştırarak belagat taslayanlara buğz eder." (Ebu Dâvud ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Tirmizî; hasen hadistir, demiştir).[88]
Allah'ın buğz etmesinden murat, meleküt âleminde onu en aşağı vasıflarla zikret mesidir.
Nihaye sahibi şöyle diyor: 'Hadiste söz konusu edilen kimse; belagat taslayarak, sığınn dilini ağzında dolaştırdığı gibi etilini tekellüf göstererek dolaştıran kişilerdir."[89]
1738. Câbir b. Abdullah'tan (r.a) rivayet edildiğine göre; RasûluUah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Sizin bana en sevgili olanlarınız ve kıyamet günü meclis olarak bana en yakınınız, ahlaken en güzel olanmizdır. Bana en sevmediğim ve kıyamet günü benden en uzak olanınız, avurdunu şişirerek ve tekellüf ederek çok konuşan bilgiçlik taslayarak, kibirli kibirli lügat parçalayan kimselerdir." (Tirmizî rivayet etmiştir. Hasen hadistir, demiştir).[90]
Hadisin şerhi "Güzel Ahlâk" bölümünde geçmiştir.
Hadislerin zahiri manalan bunlan haram kılar. Çünkü bu davranışlar; Allah'ın (c.c) buğzuna, kulu yardımsız bırakmaya, kıyamet gününde Rasû-lullah'tan (s.a) uzak durmaya neden olur.
Müslümanm şahsiyetini muhafaza etmesi, konuşurken; zorlanarak, fesahat, belagat, mantık gibi bilgiçlik taslayan vasıflardan uzaklaşıp, tabiî şekilde davanması gerekir.
Kişinin konuşurken, sözünü izah etmesi, netleştirmesi ve anlaşılır ifadeler kullanması gerekir. Sözünde ve konuşmasında mütevazi olması müs-lümanın taşıması gereken ahlâki kurallarından birisidir.[91]
ÜÇ YÜZ YİRMİ DOKUZUVCU BÖLÜM
"NEFSİM PİS OLDU" SÖZÜNÜN KERAHATI
Konu ile ilgili hadisler
1739. Hz. Âişe'den (r.a) rivayet edjdiğine göre; Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz "nefsim habis" oldu demesin. Fakat "nefsim fenalaştı" desin." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[92]
Hadis-i şerif, konuşurken edebe, güzei lafız kullanmaya ve çirkin sözden kaçınmaya teşvik eder. Müslümanın nefsini pislikle vasıflaması mekruhtur. Çünkü Allah (c.c) insanı onunla mükerrem kılmıştır.
Lügatçilere göre; bu iki tabir arasında mana bakımından fark yoktur. İkisi de pis ve çirkin oldu anlamındadır. Ancak it habuse" sözü çirkin görüldüğü için kullanılmaması tavsiye edilmiştir.
Gerçi sabah namazına kalkamayan kimse için Peygamberimiz (s.a) "Habis nefisli tenbel" demişse de meçhul bir şahıs için verijen bir haber mahiyetinde olduğu için mahzurlu değildir.[93]
ÜÇ YÜZ OTUZUNCU BÖLÜM
ÜZÜMÜ "KERM" DİYE İSİMLENDİRMENİN KERAHATI
Konu ile ilgili hadisler
1740. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayete göre şöyle demidir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Üzüme "kerm" demeyiniz. Kerm, mUslümanın kalbidir." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[94]
Yukarıdaki lafızlar Müslim'e aittir Başka bir rivayette: "Kerm" ancak mü'minin kalbidir.
Müslim ve Buhârfnin diğer rivayetlerinde; "Üzüm çubuğuna kerm diyorlar. Aslında kerm ancak mü'minin kalbidir'* şeklinde rivayet edilmiştir.
Araplar; "Kerm"kelimesini hem üzüm, hem bağ, hem de şarap manalarında kullanırlardı. Şarap, cömertliğe sevk ettiği için ona da kerm demişlerdir. Bu sebeple dinimiz, bu kelimeyi üzüme ve üzüm ağacına isim yapmayı mekruh saymıştır. Çünkü Araplar çoğu defa bu kelimeyi işitince şarap hatırlarına gelir, nefisleri kabanr ve içerlerdi.
RasflhıUah (s.a); bu İsme ancak mttslümanın veya mü'minin kalbi layık olduğunu bildirmiştir. Çünkü kenn, keremden alınmıştır. Mü'minin kalbine kerm denmesi; kalbinde îman, hidayet, nur ve takva olduğu içindir.[95]
1741. Vâil b. Hücn'den (r.a) rivayet edildiğine göre; Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Üzüme kerm demeyiniz. Fakat üzüm çubuğu ve asması deyiniz. " (Müslim rivayet etmiştir).[96]
Hadisin râvisi Vâil b. Hücr (r.a), Himyer meüklerindendir. Rasûiullah'a (s.a) bir grupla geldi. Rasûlullah (s.a) önceden geleceğini müjdeleyerek: "Size Vâil b. Hücr uzak diyarlardan, Hadremevtten A ilah 'a ve Rasûlü 'ne İtaatkâr olarak gelecek" buyurdu. Vâil, Rasûlullah'ın huzuruna girince Peygamberimiz (s.a) onu hoş karşıladı. Kendisine yaklaştırdı. Elbisesini ona yayarak, oturttu. Ve ona dua etti. Onu minbere çıkardı ve övdü. Beldesine vali tayin etti. Sonra Kûfe'ye yerleşti. Muaviye zamanına kadar yaşadı. Muaviye de ona hürmet etti.
"Habele": Üzüm ağacına denir.
îbn Cevzî şöyle der; "Hadiste üzüme kerm demekten nehiy vardır. Çünkü Araplar şarap içenlerin kalplerinde neşe meydana getirdiği için üzüme kerm demişlerdir. Üzüm şarabının haram olması sebebiyle onu methedici bir şeyle adlandırmaktan nehyedümiştir. Böyle bir isim olsa olsa îman nuru olan mü'minin kalbine verilebilir."[97]
ÜÇ YÜZ OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM
NİKÂH GİBİ MEŞRU BİR İHTİYAÇ HARİCİNDE BİR
KADININ GÜZELLİKLERİNİ BİR ERKECE NİTELEMENİN NEHYİ
Konu ile ilgili hadisler
1742. Ibn Mes'üd'dan (r.a) rivayete göre şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kadın kadınla mübaşeret etmesin. (Aksi halde) kadın kocasına, o kadının güzelliğim vasfeder de sanki adam onu seyreder gibi olur." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[98]
Kadının yabancı bir erkeğe vasfedilmesi haramdır. Çünkü nitelemek, nazar ve müşahede hükmündedir. Erkeğin yabancı bir kadına bakması ve seyretmesi ise haramdır.
Buradaki nehiyden hikmet, kendisine vasıflanan kimsenin vasfedilen kadını beğenmesi, dolayısıyla ona kalbinin bağlanıp, fitneye düşme korkusudur. Bu durum çoğu zaman boşanmalara neden olur ve neticede istenmeyen birçok kötülükleri beraberinde getirir.
Her bir cinsin, kendi cinsinin fitne körükleyen vasıflarını zikretmesi caiz değildir. Evlenmek maksadıyla olursa bir sakınca yoktur. Bu bakımdan müstüman kadınların güzelliklerini, süslerini, bu hususta sakınmayan kadınların yanında söz konusu etmekten sakınmaları gerekir.[99]
ÜÇ YÜZ OTUZ İKİNCİ BÖLÜM
İNSANÎN; "ALLAHIM... DİLERSEN BENİ MAĞFİRET ET" DEMESİNİN KERAKATI, BİLÂKİS DUASINDA KESİN İFADE KULLANMASI GEREKİR
Konu ile ilgili hadisler
1743. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayete göre Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz "Allah'ım, dilersen beni af/eyle, dilersen bana acı", demesin, isteğini kesin yapsın. Çünkü Allah'ı zoriayan bir kuvvet yoktur." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir)[100]
Dua yaparken isteği kesin yapmak, müstehab; duayı Allah'ın dilemesine bırakmak mekruhtur. Çünkü böyle bir istekte, talep edilen şeyden gizli bir istiğna 'nazlanma) hali vardır, sanki böyle bir isteğin meydana gelmesi ile gelmem si o kimsenin yanında farksizmış gibi bir durum ortaya çıkar. Ayrıca boy: : bir duada Allah'ı (c.c) hafife alma endişesi vardır.
Dâvûdî şöyte der: "Hadis-i şerif, duanın böyle istisna edilmesi halinde kerahaüna ancak teberrük için olursa kerahat olmadığına işaret eder."
"isteğini kesin yapsın " sözü için alimler; "İsteği kesin yapmak, istekte asın davranmak, zaaf göstermeden, muhayyer bırakmadan, azmetmektir" demiştir.
Duada hüsnü zan yapmaktır, diyenler de vardır.
Alimlerimiz şöyle der: "Kerahatm sebebi; "Yâ Rabbi dilersen sunu ver" gibi muallak istekler, mecbur edilmesi mümkün olan kimseler hakkında kullanılan istek cümleleri olması sebebiyledir. Allah (c.c) ise bundan münezzehtir.
Müslim'in bir rivayetinde: "Şüphesiz Allah (c.c) dilediğini yapar. Allah'ı zorlayan bir güç yoktur" buyunılmuştur.
"Yâ Rabbi beni tekrar dirilecekleri güne kadar ertele..." (A'râf, 14) diye dua etmiş ve kendisine bu vakte kadar süre tanınmıştır.[101]
1744. Hz. Enes'ten (r.a) rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Rasü-lullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz dua ettiği zaman, istekte azmetsin ve "Allah'ım dilersen bana ver" demesin. Çünkü onu zorlayan (hiçbir kuvvet) yoktur." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[102]
îbn Adİ'1-Berr şöyle diyor: "Hiçbir kimseye "Allah'ım bana dilersen ver" ve buna benzer dinî ve dünyevî sözlsr söylemesi caiz değildir. Çünkü böyle bir söz fuzûlidir. Zaten Allah (c.c) sadece dilediğini yapar."
Duada gayret etmek, dünyevî ve uhrevî hayırlar., Allah'tan (c.c! isterken, duamr kabulünü ümit etmekle birlikte ısrar etmek gerekir. Allah'ın rahmetinden ümit kesmemek gerekir. Çünkü Alİah Teâlâ isteyen kimseyi boş çevirmez.
Allah'a karşı bir kusur işlediğini bilen kimsenin kusuru, Allah'a dua etmesine mani oimamahdir. Çünkü Allah Teâlâ af ve kerem sahibidir. Böyle kimseler kusurlarını telafi etmeye çalışmalıdırlar.
Çünkü Allah (c.c) mahlukatın en şerlisi iblisin duasını dahi kabul etmiştir.[103]
ÜÇ YÜZ OTUZ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
"ALLAH VE FALANCA DİLERSE" DEMENİN KERAHATI
Konu ile ilgili hadisler
1745. Huzeyfe b. Yemân'dan (r.a) rivayet edildiğine göre Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Allah ve falanca dilerse" demeyin. Fakat "Allah dilerse ve sonra falan kimse isterse" deyiniz. (Ebu Dâvud sahih isnadla rivayet etmiştir). [104]
İnsanın dilemesini, Allah'ın dilemesine bağlamak mekruhtur. Çünkü bunda, dileme zamanında ortaklık ihtimali mevcuttur. Oysa aradaki fark büyüktür. Allah'ın dilemesi ezelîdir, kadîmdir. KuUin dilemesi ise hadistir, mümkündür. Ancak tertipte genişlik edatı olan epı "sümrac" yani sonra anlamındaki atıf caizdir. Bu takdirde insanın meşieti (istemesi), Allah'ın meişe-tinden (dilemesinden) sonra olmuş olur.
Hadiste, insanların "Allah ve senden başka kimse yoktur" veya "Allah'a ve sana güvendim" gibi günlük kullandıkları tabirleri değiştirmelerine aynca İşaret edilmiş olmaktadır. Bu ibareler yerine mesela; "önce Allah 'a sonra sana güvendim" denilmesi daha uygundur.[105]
ÜÇ YÜZ OTUZ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
YATSIDAN SONRA KONUŞMANIN KERAHATI
Bu kerahatla kastedilen sözler yatsı vaktinin haricinde konuşulan mubah sözlerdir. Diğer zamanlarda konuşulması haram veya mekruh sözlerin yatsıdan sonra konuşulması daha önemle haram ve mekruhtur.
Ama ilim müzakeresi, insanların kıssaları, güzel ahlâkla ilgili sözler, misafirle sohbet gibi hayır konularında konuşmanın hiçbir kerahati yoktur. Belki müstehabdır.[106]
Konu ile ilgili hadîsler
1746. Ebu Berze'den (r.a) rivayet edilmiştir ki; Rasûlullah (s.a) yatsıdan önce uykuyu, yatsıdan sonra ise konuşmayı kerih görürdü. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[107]
Râvi Ebu Berze'nin adı Nadla b. Abdullah'tır (r.a). Berze ise babasıdır. Önceden müslüman oldu. Mekke'nin fethi gününde hazır bulundu. Basra'ya yerleşti ve orada, bir görüşe göre, Muâviye'nin hilafeti zamanında Hicri 60'tan sonra Horasan'da vefat etmiştir. Sanabildin arasında ondan başka Ebu Berze ile künyelenmiş bir kimse yoktur.
Yatsı namazını kumadan önce uyumak, mekruhtur. Çünkü çoğu zaman fecir doğana kadar insan uyanamaz ve yatsı namazını kaçırabilir. Ayrıca şayet yatsıdan önce uyumaya müsaade edilirse, cemaate katılmakta gevşeklik doğabilir ve herkes yatsıyı klimadan sabahlayabilir.
Yatsıdan hemen sonra uyumak müstehabdır. Yine bu vakitte mubah kelâmla bile meşgul olmamak lazımdır. Çünkü çoğu zaman gece namazına uya-namamaya veya sabah namazını vaktinde küamamaya sebep olabilir.
Aynca mtt'minin o günün en son amelini en faziletli amel ile bitirmesi güzel olur. O da yatsı namazıdır ki, yatsıyı kılar, sonra hemen uyur.
Yatsıdan sonra kerih görülen kelâm; faydasız, fuzûli konuşmalardır. Faydalı ve güzel şeyler konuşmakta bir kerahat yoktur. Ders yapmak, salih kimselerle ilgili kıssalar okumak, misafirle ilgilenmek, çocuklarıyla sohbet etmek, dargınları barıştırmak gibi hayıra yönelik İşler mekruh değildir.
Boş şeylerin haram olması ve namazı kaçırmaya götüren şeylerle meşgul olmak, namazı tehir etmeye kasteden kimse hükmündedir.
Yatsıdan önce uyumayı Hz. Ömer, oğlu Abdullah, Ibn Abbas (r.a) ve daha birçok sahabî kerih görmüşlerdir. İmam Mâlik ve Şafiîlerin görüsü de budur. Ibn Mes'ûd ve Küfe fukahasına göre; yatsıdan önce uyumakta bir sakınca yoktur. Tahavî ise; "Bu şekilde uyuyan kimsenin yanında uyandıracak kimse varsa caizdir" der.[108]
1747. Ibn Ömer'den (r.a) rivayet edilmiştir; Rasûlullah (s.a) hayatının sonuna doğru yatsıyı kıldı. Selâm verince; "Bu gecenizi görüyorsunuz ya, işte bu geceden İtibaren yüz sene basında bugün yeryüzünde olanlardan hiçbir kimse hayatta kalmayacaktır" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[109]
Bu hadisten kastedilen o akşam doğan bir çocuğun yüz seneden çok yaşamayacağını açıklamaktır. Daha sonra doğan çocuğun yüz yıldan fazla yaşayıp yaşamayacağına ait bîr söz yoktur.
Bu hadiste; "yeryüzünde olanlardan " sözünden maksat; bütün insanlara şâmil olduğu gibi, "tanıdığı insanlar arasında" anlamı da mümkündür.
Doğru olanı ise Nebfnin (s.a) haber verdiği gibidir. Çünkü mevcut olan sahabüerden en son vefat eden Ebu't-Tufeyl Âmir b. Vaile'dir (r.a). Alimler bu zatın en son vefat eden sahabî olduğunda icma etmişlerdir. Rasûlul-lah'ın (s.a) sözünden 100 sene sonra Hicri 110 senesinde vefat etmiştir.
Bazı alimler bu hadisin Hızır ve tlyas'ın (s.a) öldüğüne delil olduğunu söylemişlerdir. Onların hayatta olduğunu söyleyenler ise bu yoruma, "Onlar yeryüzünde değil, denizde olma ihtimali vardır" diye cevap vermişlerdir.
"Yeryüzünde" sözüyle meleklerden ihtiraz edilmiştir. Hz. tsa (s.a) da bu kelimeden hariç tutulmuştur. Çünkü o su ve havadadır.
Hadiste, yatsıdan sonra ilim öğrenme gibi hayır isinde konuşmanın caiz olduğuna işaret vardır. Çünkü Nebî'nin (s.a) bütün gece boyunca ashabına İsrâiloğullannm hadiselerini anlattığı olmuştur.[110]
1748. Hz. Enes'ten (r.a) rivayet edildiğine göre, kendileri Nebî'yi (s.a) bekliyorlardı. Gecenin yansına yakın bir zamanda teşrif ederek onlara yatsı namazım kıldırdı. Ve râvi şöyle diyor: "Sonra bize hutbe verdi ve; "Haberiniz olsun ki, şimdi halk namaz kılmış ve uyumuştur. Siz ise namaza munta-zır oldukça namazdasınız" buyurdular." (Buhârî rivayet etmiştir).[111]
Hadis-î şerifte mescide erken gelmek ve namazı beklemek teşvik edilmektedir. Böylece büyük ecir ve mükâfata nail olunur. Aynca, yatsıdan sonra konuşmanın caiz olduğuna, hayır hususunda ise bunun mendub olduğuna delil olmaktadır.[112]
ÜÇ YÜZ OTUZ BEŞİNCİ BÖLÜM
BİR ADAM HANIMINI ÇAĞIRDIĞI ZAMAN, ŞER'İ BİR ÖZRÜ OLMAKSIZIN KADININ REDDETMESİNİN HARAM OLUŞU
Konu ile ilgili hadis
1749. Ebu Hüreyre*den (r.a) söyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûİuüah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Adam karısını yatağa çağırdığı zaman, kadın yüz çevirir de adam ona karşı kızgın bir şekilde gecelerse, melekler sabaha kadar ona lanet ederler." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[113]
Bir rivayette: "Kadın yatağa dönene kadar" denilmiştir.
Kocanın, karısı üzerinde bir takım haklan vardır. Bu haklan eda etmekten kaçınmaması ona icabet etmesi kadının görevlerindendir. Ancak ramazan orucu ve hayızh yahut cimaya manı bir hastalık sebebiyle İcabet etmemesi bu kapsamın dışındadır.
Hadiste kocanın yatağa çağırmasından kastedilen mana cima etmek istemesidir. Zahiri yönden sabahfayıncaya kadar, ifadesinden bunun geceye ait olduğu zannedilirse de, gece, gündüz her ne zaman cimaya davet ederse demektir. Nitekim rivayetlerden btris "sabahlaytncıya kadar" diğeri "dö-nünceye kadar" bir diğerinde ise "kocusı razı oluncaya kadar" ifadelen mevcuttur. Kadın nafile ibadete niyet edet se, kocasının onun nafilesini bozması
caizdir. Kadının, kocasının razı olmadığı bir kimseyi evine sokması haramdır. Velevki bu kimse kocanın mahremlerinden oisun. Ancak kocası izin verir veya ses çıkarmazsa o zaman caizdir.
Meleklerin laneti, kadının sebeps z olarak cimadan kaçınamayacağına delildir. Bu konuda kadının hayızh oln tası bile şer'an özür sayılmaz. Çünkü kocası olmadan başka bir şekilde ontan istifade edebilir.
Meleklerin laneti, kadının pişman alarak yatağa dönmesiyle son bulur.
Bu konuda "sabahlaymeaya kadar" kaydı cima ekseriyetle gece yapıldığı içindir. Yoksa bu söz gece ve gündüz manasını birlikte kapsar. Ancak koca, kadına özürden dolayı İmtina (çekinmesi, kaçınması) durumunda gazap etmezse kadının bu hareketi lanete sebep olmaz.
Lanet eden melekler Hafaza melekleri midir? Yoksa diğerleri midir? Bu sözün hepsini kapsama ihtimali vardır. Müslim'deki "semadaki" tabiri bu görüşü destekler.[114]
ÜÇ YÜZ OTUZ ALTINCI BÖLÜM
BİR KADININ KOCASI HAZIR OLDUĞU HALDE İZİN
ALMADAN ORUÇ TUTMASININ HARAMDIR
Konu ile ilgili hadis
1750. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayete göre, Rasülutlah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kadın, kocası olduğu halde, ancak onun izniyle nafile oruç tutması helâl olur. Yine onun izni olmadan kocasının evine kimsenin girmesine müsaade etmesi helâl olmaz." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[115]
Kadının, kocasının kendisinden faydalanma hakkına mani olacak herhangi bir nafile ibadetle meşgul olması haramdır. Kocasının izin vermediği durum da buna dahildir. Çünkü koca hakkı nafile ibadetten Önce gelir. Bu faydalanmakta kocayı haramdan koruma vardır. Nafile ibadete başlayan kadına, kocasının bu ibadeti bozdurması caizdir.
Ramazan orucu veya nezir orucunda kadının bunları tutması vacibdîr. tzin istemesine gerek yoktur. Eğer kaza orucu ise ve Şaban ayından kaza orucu kadar bir vakit kalmış olsa, yine tutması vacibdir.
"Kocası olduğu halde" demekle mukim olması durumunda denmek istenmiştir. Seferde iken kadın izinsiz oruç tutabilir.
Kadının, mahremleri bile olsa kocasımn razı olmadığı bir kimseyi eve alması haramdır. Ancak kocası izin verirse veya buna sükut ederse caiz olur. "Kocasının izni olmadan evine girmeye kimse izin vermesin " cümlesi için Nevevî,- "Bu cümle kocanın nzası bilinmediğine hamlolunmuştur. Kadın, koncasının evine girmesine razı olduğunu, bildiği kimseleri izinsiz de kabul edebilir" demiştir.[116]
ÜÇ YÜZ OTUZ YEDİNCİ BÖLÜM
CEMAATIN BAŞINI, RÜKÛ VEYA SECDEDEN İMAMDAN ÖNCE KALDIRMASI HARAMDIR
Konu ile ilgili hadis
1751. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayete göre, Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Sizden biri, başım imamdan önce kaldırdığı zaman, Allah'ın, başını merkep başına veya şeklini merkep şekline çevirmesinden korkmaz mt?" (Bu-hârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[117]
Cemaatın rükû, secde veya bunlardan kıyam gibi bir rükûnda imamdan önce hareket etmesi haramdır. Haram olmasının delili; hayvan suretine çevrilmekle tehdit edilmeleridir. Ki bu cezaların en ağındır. Ancak böyle olsa bile namaz günahla beraber şahindir. Ahmed b. Hanbel ise, sahih olmadığı görüşündedir, tbn Ömer de, "Namaz batıldır" der. Zâhîrler: "Buradaki nehiy fesadı gerektirir" derler.
"Başım eşek suretine çevirmesinden korkmaz mt?" cümlesi, o kimsenin eşek gibi bir şeyden anlamayan ahmak bir kimseye çevrilmesini kinaye ile anlatmak için kullanılmıştır. Ancak evla olan görüş; o kimsenin gerçek eşek sekline dönüşmesi manasım taşımasıdır. Çünkü bu mümkündür. Aklî ve naklî deliller buna aykırı değildir.
İbn Hacer Heytemt Mttcem'înde bu hadisenin bazı kimseler için meydana geldiğini nakleder. Allah muhafaza buyursun. Namazda hükmünü bildiği halde, kasten böyle davranmak haramdır.
Cemaatın İmama namazda uyması namazın derecesini artırır ve Allah katında kabule şayan olmasını daha da çoğaltır.
Bir şeyin suretini başka şeye çevirmeye "mesh" denir. Mesh, b.u ümmet hakkında caiz değildir.
İbn Arâbî: "Allah'ın eşek başına çevirdiği bir şahıs bu ümmette mevcut değildir. Ümmeti Muhammed bundan emindir. Bu cümleden maksat, olsa olsa eşeğin manası, basiretsizlik ve inatçılıktır" der. Fakat Aynî, buna itiraz etmiş, "Ahir zamanda mestim meydana geleceği bir kısım sahabeden rivayet edilmiştir" demiştir.
Şeyh Takiyüddîn: "Bugüne kadar birçok kimsenin imamdan önce rükû ve secdeden başlarını kaldırdıktan halde şekillerinin değiştirilmemiş olması, hadisi mecazî manasına yoranların sözünü teyid eder" demektedir. Ancak Aynî, bunu kabul etmeyerek şöyle demiştir: "Bu sözün doğru olduğunu kabul etsek bile cezanın Allah'ın dilediği bir zamana tehiri neden caiz olmasın. Çünkü bazı eserlerde okuduğumuza ve güvenilir kimselerden İşittiğimize göre Şiîlerden bir grup, ashaba sövdükleri İçin ölürken, bazısının yüzleri eşek, bazısının da domuz şeklini aldığı rivayet edilmiştir."
İbn Meş'ûd'da (r.a) başını imamdan Önce kaldıran kimseyi görünce; "Sen ne yalnız kıldın, ne de imama uydun" demiştir.[118]
ÜÇ YÜZ OTUZ SEKİZİNCİ BÖLÜM
NAMAZDA Eli BÖĞÜRE KOYMANIN KERAHATI
Konu ile ilgili hadis
1752. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet; göre şöyle demiştir: "Namazda eli böğüre kovmaktan nehyolunduk." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir). [119]
Namaz esnasında eli böğüre kovmak mekruhtur. Çünkü bu kibire delil olur. Nitekim; "Namazda eli böğüre koymak cehennem ehlinin fiilidir" hadisi varid olmuştur. Ancak özür olduğu takdirde kerahat ortadan kalkar. Başağnsı olanın elini alnına koyması gibi...
"Hasr"; Eli böğrüne koymak demektir. Ancak bu kelime namaza mahsus değildir.
"pttisa": Kısaltmak, eline sopa alıp, dayanmak demektir. Fakat birçok hadis alimleri buradaki mananın, elleri böğüre koymak olduğunu ifade etmişlerdir. Ebu Davud'un bir rivayetinde, Hz. Ömer'in yamnda namaza duran birisi, ellerini böğrüne koyduğu ve namazdan sonra Hz. Ömer'in onu azarladığı bildirilmiştir.
Hasnn sebebi ihtilaflıdır. Basıları tblis cennetten eUeri böğründe olarak çıktığı İçin nehiy edildiğini söylerler. Bazdan da yahudiler çok yaptığı için nehiy edildiğini söylerler. Namazda eüeri böğüre koymanın hükmü İmam-ı Azam ve Mâlik ve Şafrilere göre mekruhtur. Zahirilere göre ise; namazda ihtisar haramdır.[120]
ÜÇ YÜZ OTUZ DOKUZUNCU BÖLÜM
YEMEK HAZIR OLDUĞU VE NEFSİN İŞTAH
DUYDUĞU BİR DURUMDA VEYA KÜÇÜK VE BÜYÜK ABDEST
GİBİ SIKINTI ANINDA NAMAZ KILMANIN KERAHATI
Konu ile ilgili hadis
1753. Hz. Âişe'den (r.a) rivayete göre şöyle demiştir: Rasûlullah'ı (s.a) şöyle buyururken işitlim: "Yemek hazırken veya büyük ve küçük abdest sıkıştırırken namaz olmaz. " (Müslim rivayet etmiştir).[121]
Açlık veya susuzluk halinde olan kimsenin yemek ve suyun mevcut olması durumunda, yiyip, içinceye kadar namaz kılması mekruhtur. Aksi halde huşunun gitmesi ve kalbin namazdan başka bir şeyle meşgu! olması söz konusudur.
Rivayetlerin çoğunda akşam namazının ve akşam yemeğinin zikredilmesi, hükmün sadece o namaz ve o yemekle kayıtlanmasını gerektirmez. Akşam namazının zikredilmesi, oruçlunun iftan münasebeti ile olması ihtimaliyle İlgilidir. Yoksa bazen oruçlu olmayan bir kimse öyle acıkmış olur ki, oruçludan daha ziyade iştahlı olur. Dolayısıyla bu durumda hangi namaz olursa olsun, aç bir kimsenin önüne sofra getirilirse önce yemesi sonra namaz kılması lazımdır.
Bazı alimler: "Namaz için kamet getirilirken sofra da gelirse, açlığının Şiddetini giderecek bir veya iki lokma yer, namaz kıldıktan sonra karnını doyurur" demişlerse de hadisin bazı rivayetlerinde yemekte acele edilmesinin özellikle işaret buyurulması bu tevile yer bırakmamıştır.
Cumhura güre, karnı aç olan bir kimsenin sofra hazır olduğu takdirde önce yemek yemesi mendubdur. Zahirîlere göre ise, vacibdir. Şayet yemek yemez, namaza kalkarsa namazı batıl olur.
Büyük ve küçük abdeste İhtiyacı olan kimsenin bu ihtiyaçlarını giderin-ceye kadar namaz kılmaları mekruhtur. Çünkü bu hacetler giderilmediği takdirde zihni bulandırır. Namazdaki huşuyu giderir.
Buradaki kerahat namazın vakti geniş olduğu zaman söz konusudur. Vakit dar olursa kerahat kalkar.
Hadis-i şerif, namazın vakti uzun olduğu zaman yemek yiyen kimsenin karnını doyuruncaya (sünnete uygun şekilde) kadar yemesi gerektiğine delil teşkil eder.
tmam-ı Şafiî'ye göre; önüne sofra gelen şahıs oruçlu ve pek aç olursa önce yemeğini yer. Böyle değilse yemeği bırakarak namaz kılar.imam Mâlik'ten gelen bir rivayete göre; sofra ile namaz aynı zamana denk gelirse, önce namaz kılınır. Ancak yemek hafif ise önce yemek de yenilebilir.[122]
ÜÇ YÜZ KIRKINCI BÖLÜM
NAMAZDA GÖZÜ SEMÂYA DİKMENİN NEHYİ
Konu ile ilgili hadisler
1754. Enes b. Mâlik'ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu; "Bir kısım kimselere ne oluyor kî, gözlerini, namazlarında göğe dikiyorlar." Bu konuda sözü o kadar şiddetlendirdi ki; "Ya bundan vazgeçerler. Ya da gözleri alınır (da kör olurlar)" buyurdu. (Buhârî rivayet etmiştir).[123]
Namaz esnasında gözü göğe dikmek mekruhtur. Nevevî, bu konuda ic-ma olduğunu nakleder. Çünkü bunda edebe muhalefet vardır. Huşuyu giderir. Ancak namazın dışında, dua esnasında, tefekkür halinde gözü göğe dikmek mendubdur.[124]
ÜÇ YÜZ KIRK BÎRÎNCÎ BÖLÜM
NAMAZDA ÖZÜRSÜZ YERE BAŞINI SAĞA-SOLA ÇEVİRMENİN KERAHATI
Konu ile ilgili hadisler
1755. Hz. Âişe'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah'a (s.a) namazda başı sağa-sola çevirmenin durumunu sordum. Şöyle buyurdular: "O, kulu namazından şeytânın çekip aldığı bir şeydir." (Buhârî rivayet etmiştir). [125]
Namazda bası sağa-sola çevirmek mekruhtur. Çünkü bu davranışta, gaflete düşmek ve huşuyu noksanlaştırma sebebi vardır. Bu yüzden şeytandan ihtilas sayılmıştır. Şeytan namaz kılanın gaflet halini fırsat bilir. Ayrıca başı sağa-sola çevirmek, ibadet halinde Allah'tan (c.c) yüz çevirmek, şeytanın vesvesesine tabi olma ve helak olma sebeplerindendir.
Diğer yönden bu hareket, mekruhları hafif görmeye, onları işlemeye haramlara düşmeye ve azaba duçar olmaya götürür. Bununla beraber, namazda başı sağa-sola çevirmek haram değildir. Çünka namazın rükûnunu veya şartım terketme ameliyesi değildir. Namazı batıl kılan bir fiil de değildir.[126]
1756. Hz. Enes'ten (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûhıllah (s.a) bana şöyle buyurdu: "Namazda bası sağa-sola çevirmekten sakının. Çünkü namazda başı sağa sola çevirmek helake sebep olur. Ancak (bir kimse) bundan vazgeçmiyorsa nafilelerde yapsa bile farz namazda yapmasın." (Tİrmi-zî rivayet etmiştir. Hasen ve sahihtir, demiştir ).[127]
Hadiste, "Helake sebep olur" tabiri zahirî manası için zikredilmiştir. Bu söz böyle bir işin mesuliyetinin büyüklüğünü gösterir. Bu hareket helak olma sebeplerindendir. Çünkü mekruhları hafif görmek ve onları işlemek, insanı haramları işlemeye yönlendirir. Böylece o kimse azaba duçar olarak kendi helakine sebep olur.
"Ancak ... nafilelerde yapsa bile farz namazda yapmasın" çünkü farz namaza önem vermek ve özen göstermek, nafile namaza verilecek önemden daha önce gelir.
Namazda bir özür sebebiyle başı çevirmek mekruh değildir. Çünkü; "Ra-sûluüah (s.a) Hûneyn harbinde geceleyin düşmanlar üzerine casus gönderdi. Sabah namazını kıldığı zaman o sebeple namazda yüzünü sağa sola çevirdi" şeklinde bir rivayet bize ulaşmıştır.
Bütün bu zikredilenler yüzü çevirdiği zaman ki durumdur. Göğsü çevirmek ise haramdır. Namazı iptal eder. Çünkü bu durumda namazın şartlarından olan "istikbâl-İ kıble" (kıbleye yönelme) şartım ihlâl etmiş olur.[128]
ÜÇ YÜZ KIRK İKİNCİ BÖLÜM
KABİRLERE DOĞRU NAMAZ KILMANIN NEHYİ
Konu ile ilgili hadis
1757. Ebu Mersed Kennâz b. Husayn'dan (r.a) şöyle dediği rivayet edil-mişîir: Rasûlullah't (s.a) şöyle buyururken işittim: "Kabirlere karşı namaz kılmayınız. Ve üzerlerine oturmayınız. " (Müslim rivayet etmiştir).[129]
Râvi, Ebu Mersed Kennâz b. Husayn b. Yerbu el-Ganevî (r.a) sahabî-dir. Bedir harbine katılmıştır. Künyesiyle meşhurdur. Hicri 12 yılında vefat etmiştir.
Kabir üzerine oturmak İmam Şafiî ile diğer birçok alime göre haramdır. Hanefîlere göre; kabir üzerinde oturmak ve uyumak tenzihen mekruhtur. Büyük ve küçük abdest bozmak ise tahrimen mekruhtur. Malikîlere göre; kabir üzerinde oturmak ve uyumak caizdir. Büyük ve küçük abdest bozmak ise haramdır.
Bu hadisle kabre karşı namaz kılmak yasaklanmıştır. Hanefîlere ve diğer birçok alime göre, kabre karşı namaz kümak mekruhtur.
İmam Şafiî ise; "Bir canlının kabrinin mescid edinilecek derecede tazim olunmasını ben kerih görürüm. Çünkü bunun hem ona, hem de kendisinden sonra gelecek insanlar için fitne olmasından korkarım" demiştir.
Kabre doğru namaz kılan, eğer onu kıble olarak kastederse haramdır. Eğer kabirle kendi arasında engel varsa ve kabri de kıble olarak kastedmi-yorsa bunda bir sakınca yoktur. Bunun hikmeti sirke düşme korkusudur.
İmam Nevevî şöyle demiştir: Alimlerimiz şöyle der: "Kabri duvarla çevirmek mekruhtur. Üzerine oturmak, yaslanmak ve dayanmak da haramdır."
Bir rivayette; "Sizden birisinin ateş koru üzerine oturup, elbisesinin yanması ve cildine sirayet etmesi; kabirlere oturmasından kendisi için daha hayırlıdır" buyurulmustur.[130]
ÜÇ YÜZ KIRK ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
NAMAZ KILANIN ÖNÜNDEN GEÇMENİN HARAM OLUŞU
Konu ite İlgili hadis
1758. EbuM-Cüheym Abdullah b. Haris b. es-Simme el-Ensarî'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Namaz kılanın önünden geçen kimsenin üzerine ne kadar günah olduğunu bilseydi, onun önünden geçeceğine kırk gün beklemesi kendisi için daha hayırlı olurdu." Râvi şöyle diyor: "Kırk gün mü, kırkay mı veya kırk sene mi?" dedi. Onu hatırlamıyoruz." (Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir).[131]
Hadisin râvisi Ebu'l-Cüheym Abdullah b. Haris b. Sımme el-Ensarî (r.a) Übeyd b. Kâb'ın (r.a) kız kardeşinin oğludur.
Namaz kılanın önünden geçmek haramdır. Eğer mescidde namaz kılıyorsa kılan ile secde yeri arasından geçmek haramdır. Mescidin haricinde kılıyorsa, önünde stttre varsa, sütreyle namaz kılan arasından geçmek haramdır. Satresiz namaz kihyorsa, önünden geçmek mutlak olarak haram değildir.
Sütre; bazen asa ve benzeri gibi ne olduğu bilinecek bir fcy, bazen namaz kılan kimsenin önündeki namaz kılan kimse veya bir çizg, olur. Namaz kılanla sütrenin arasının bir buçuk metreden fazla bir mesafe olmaması şart kılınmıştır. Eğer kendisiyle sütre arasında bu mesafeden fazla miktar olursa önünden geçmek yine haram değildir.
Bütün bu zikredilen hükümlerde, namazın farz veya nafile olması arasında fark yoktur.
Rivayetlerin bir kısmında sadece kırk diye zikredilmiştir. Bazısında kırk yıl veya kırk ay yahut kırk sabah denilmiş, bu konuda ihtilaf edilmiştir.
Ibn Hibban'm Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet ettiği bir hadiste Rasûlul-lah (s.a); "Biriniz namaz kılarken din kardeşinin önünden geçmenin ne derece büyük günah olduğunu bilse, yüz sene yerinde durması onun önünden bir adım atmasından, kendisine daha hayırlı gelirdi" buyurmuştur.
Yine bir rivayette; "Ka'bu'l-Ahbâr: "Namaz kılanın önünden geçen kimsenin yere batması onun önünden geçmesinden daha hayırlıdır" demiştir. Bütün bu rivayetler namaz kılanın Önünden kasten geçmenin çirkin bir iş olduğunu göstermektedir. Sütrenin dışından geçmek ise memnu (yasaklanmış) değildir.
Hadisteki nehiy bütün namaz kılanları kapsar. Bazılarının bu yasağı yalnız imam ve tek başına namaz kılan kimseye tahsis etmeleri yersizdir.[132]
ÜÇ YÜZ KIRK DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
MÜEZZİN KAMETE BAŞLADIKTAN SONRA İMAMA
UYACAK KİMSENİN NAFİLE, SÜNNET VEYA BAŞKA
BİR NAMAZA BAŞLAMASININ KERAHATI
Konu ile ilgili hadîs
1759. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayete göre; Nebî (s.a) şöyie buyurmuştur: "Namaza kamet edildiği zaman, farz namazdan başka namaz yoktur." (Müslim rivayet etmiştir).[133]
Farz namazı için kamete başlanıldığı sırada veya ona yakın bir vakitte nafile namaza başlamak mekruhtur. Cumhura göre diğer namazlar için de bu hüküm geçerlidir. Ebu Hanife ve İmam-ı Mâlik şöyle demişlerdir: "Sabah namazının farzında ilk rekatı kaçırma korkusu olmadığı sürece farz namazı için kamet getirildikten sonra sabah namazının sünneti kılınır."
Buradaki nehyin hikmeti, farz namazın kemalini (mükemmelliğini) muhafaza etmektir. Farz namazın kemali, imamın namaza başlamasının akabinde, onunla iftitah tekbirini kaçırmaksızın namaza başlamasıdır. O kadar ki imamlarla cemaatın meşguliyetleri arasında bir fark olmaması gerekir.
Bazı alimler; "Farz namazdan başka namaz yoktur" sözüyle bayrım, İstiska gibi naille mekruh olduğunu beyan etmişlerdir. Farz namaz için kamet fetirildi|i zaman, nafile namaz kılan kimse, şayet cemaat namazını kaçırma korkusu varsa, namazını bozması müstehabdır.
Rasûhülah'ın (s.a); "Namaza kaamtt getirildiği zaman, farz namazdan başka namaz yoktur" sözünden maksat, namazın kemâli yani ecri yoktur, anlamındadır. Aksi halde kılınan namaz sahihtir. ÇflnkO kazası emredilmemistir.[134]
ÜÇ YÜZ KIRK BEŞİNCİ BÖLÜM
SADECE CUMA GÜNÜ ORUÇ TUTMANIN VEYA
GECELER İÇİNDE SADECE CUMA GECESİNDE
NAFİLE NAMAZ KILMANIN KERAHATI
Konu ile ilgili hadisler
1760. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayete göre, Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Geceler arasında sadece cuma gecesini kıyama tahsis etmeyiniz. Ve günlerden sadece cuma gününü oruca tahsis etmeyiniz. Ancak sizden birinizin tuttuğu oruca rastlarsa müstesnadır." (Müslim rivayet etmiştir).[135]
Hadisteki nehyin sebebi, şüphesiz Allah (c.c), cuma gününü o güne münasip bir ibadetle kendisine tercih etmiştir. Kulun, Allah'ın tahsis ettiği böyle bir ibadetten başka bir şeye bu günü tahsis etmesini uygun gönnetnesidir.
İmam Nevevî söyle der: Bunun sebebi cuma günü ibadet günüdür. Namaza erken gelme, çok zikir yapma ve gusttl günüdür. Bu günde bu vazifeleri, bıkmadan edâ etmenin kolay olması için oruçlu olunmaması mttstehabdır. Haalann arafe günü oruç tutmamasının da müstehab olması aynı sebeptendir.
Ancak şöyle sorulabilir: "Şayet durumu böyleyse, cumadan bir gün önce ve sonra tutulması durumunda da kcrahat devam ederdi?"
Buna söyle cevap verilmiştir: "Her ne kadar cuma günü yapılan vazifelerde fütur meydana gelse bile, bir gün ünce ve sonra tutulan oruçların faziletiyle bunu gidermesi mümkün olabilir."
Mazharî şöyle der; "Cuma gününü oruç tutmaya tahsis etmenin nehye-dilmesi, yahudi ve hristiyanlara uymaktan sakındırmak içindir. Çünkü onlar cumartesi ve pazarı oruç tutmaya, gecelerini de kıyama tahsis etmişlerdir. Böylece bu günlerin haftanın en aziz günleri olduğunu iddia etmişlerdir. Onlara günlerin en aziz olanına tazim konusunda muhalefet etmemiz raüs-tehabdır."
İmam Nevcvî; "Cuma gecesini namaza tahsis etmekten sarih nehiy vardır" demiştir.
Alimler bu hadisle, bu geceye ait regaib diye İsimlendirilen namazı kılmanın mekruh olduğuna delil getirmişlerdir.[136]
1761. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah'i (s.a) şöyle buyururken işittim: "Sizden birisi cuma günü oruç tutmasın. Ancak bir gün önce ve bir gün sonra ile beraber tutsun." (Buhârî ve Müslim
rivayet etmişlerdir).[137]
Hadiste sadece cuma günü oruç tutmak nehyedilmiştir. Ancak bir gün Önce ve sonraki günü ilave etmekle bu nehiy kalkar. Çünkü bir gün önce oruç tutmakla alışkanlık kazanılır. Bu sebeple, cuma günü işlenecek güzel amellerde bıkkınlık meydana gelmez.[138]
1762. Muhammed b. Abbâd'dan ş3*'!e dediği rivayet ediimîşür: Câbir'e (r.a) "Nebî (s.a) cuma orucundan yasakladı mı?" diye sordum. Câbir (r.a); "Evet" cevabını verdi. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[139]
Hadisin râvisi, Muhammed b. Abbâd b. Ca'fer b. Rifâa el-Mahzûmi'dir (r.a). Mekkelidir. Tafaiîndendir.
İki bayram günlerinde ve teşrik gününde oruç tutmanın haram olması gibi hadisteki nehıy tenzihidir. Çünkü haram sebebi yoktur. Böyle günlerde haram olma sebebi, Allah'ın ziyafetinden yüz çevirmektir.
Cuma günü oruca başlayan kimsenin orucu bozması mendubdur.
îbn Ömer'in (r.a); "Ben Rasûlullah'ı (s.a) hiçbir cuma günü oruçsuz görmedim" diye söylediğini tbn Abbas (r.a) da doğruluyor. Bu ve benzer hadisler de Rasülullah'ın (s.a) sadece cuma günü oruç tuttuğuna delil olmaktadır. Fakat mevcut rivayetlerden cuma ile beraber başka günler de oruç tuttuğu anlaşılır. Çünkü Rasûlullah'm (s.a) sözü başka, icraatı başka olamaz.
Alimler sadece cuma günü oruç tutmanın caiz olup olmadığı hakkında farklı görüşlere sahiptirler.
Cuma günü oruç tutmak kesinlikle mubahtır. İmam Mâük'in, İmam Âzâm'ın ve İmam Muhammed'in görüşleri budur.
İmam Mâlik: "İlim ve fıkıh ehlinin ve imamların hiçbirinden cuma günü oruç tutmanın nehyedildiğini duymadım. O gün oruç tutmak güzeldir" demiştir.
Yalnız cuma günü oruç tutmak mekruhtur. Bir gün Önce ve bir gün sonra ilave olunursa kerahat kalkar. İmam Ebu Yusuf ve İmam Şafiî'nin bir rivayetine göre görüşleri budur.[140]
1763. Ümmü'l-Mü'minin Cüveyiiye b. Hâra'ten (r.a) rivayete göre oruçlu olduğu bir cuma günü, Nebî (s.a) Cüveyriye'nin yanına geldi ve söyle buyurdu: "Dün oruçlu mu idin? CüvejTİye; "Hayır", dedi. Rasûlullah (s.a); "Yarın oruç tutacakmısın?" buyurdu. Cüveyriyc; "Hayır" dedi. Rasûlullah (s.a); "O zaman orucunu boz" buyurdu. (Buhâri ve Müslim rivayet et-mişlerdir).[141]
Hadisin zahirine göre bir kimse perşembe günü oruca niyetlendiği veya cumartesi günü oruca niyetlenecek olduğu zaman, cuma günü oruç tutmasında bir sakınca yoktur. Şayet bu kimse cuma günü oruç tutup da cumartesi günü bir özür sebebiyle oruç tutamazsa sakınca yoktur.
Hadiste nafile orucu bozmanın caiz olduğuna delil vardır.
Bir hadiste; "Nafile oruç tutmak mekruh olduğu zaman, bozmak mendubdur" buyurulmuştur.[142]
ÜÇ YÜZ KIRK ALTINCI BÖLÜM
İKİ VEYA DAHA FAZLA GÜN YİYİP İÇMEDEN ORUÇ TUTMANIN HARAMLIĞI
Konu ile ilgili hadisler
1764. Ebu Hüreyre ve Hz. Âİşe'den (r.a) rivayete göre; "Nebî (s.a) visal orucu tutmayı nehyetti." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[143]
Aralıksız oruç tutmak ümmete kati surette haramdır. Rasûlullah'a (s.a) ise caizdir. Cumhurun görüşü budur.
Ashabı Kiramın visal orucundan kaçınmamaları, Hz. Peygamber'e muhalefet için değil, buradaki nehyin tenzihi olduğunu anlamaları sebebiyledir. Rasûlullah'ın (s.a) visal orucunu yasaklaması; ondan doğacak zararı önlemek içindi. Visal orucundaki zarar; ibadetten bıkmak, zayıf ve yorgun düşüp, diğer ibadetlerden uzak kalmaktır.[144]
1765. Ibn Ömer'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Rasûluilah (s.a) visal orucundan nehyetti. Ashab;
—"(Yâ Rasûlallah) sen orucu vasi ediyorsun?" dediler. Rasûluilah (s.a);
—"Ben sîzin gibi değilim. Şüphesiz ben yedirilip, içiriliyorum" buyurdu. (Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir).[145]
Nebî (s.a) için teklifte (yapılması veya yapılmaması emredilen işler) birtakım özellikler vardır. Ümmete vacib olmayan bazı emirler ona vacibdir. Ümmet hakkında caiz olmayan, onun hakkında caizdir. Ümmete mubah olan şey müptelâ olmada ve teşrifte bazen ona haram olmuştur. Ona bu gibi özelliklerde uymak caiz değildir. Rasûlullah'ın (s.a) özelliklerinden biri de oruç-da visaldir. Çünkü Rasûlullah'a (s.a) diğer insanlara verilmeyen kuvvet, sabır ve tahammül verilmiştir.
"Ben yedirilip, içirilirim " sözünde ihtilaf edilmiştir, imam Nevevî şöyle der: "Bu husustaki en sahih görüş, Nebî'ye (s.a) yiyen ve içen insanın kuvveti verilirdi." Aksi halde bu sözü zahiri yönüyle alırsak, visal yapmamış olur. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: "Bu hadisin zahiri manası kasde-dilip, Allah (c.c), Rasûlü'nü cennet nimetleriyle ve içecekleriyle mi yedirip içirmiştir."
Bunu diyenler de olmuştur. Zahirî manası açısından bir engel de yoktur. Çünkü Allah'ın Rasülü, Allah katında cennet nimetiyle doyurulmaktan daha çok ikramlara sahiptir. Bu takdirde Rasûluilah (s.a) visal yapmış sayılmaz gibi bir durum da söz konusu olmaz. Zira cennet nimetleri dünya nimetlerine benzemez ve visal orucuna engel teşkil etmez.[146]
ÜÇ YÜZ KIRK YEDÎNCÎ BÖLÜM
KABİR ÜZERİNE OTURMANIN HARAM OLMASI
Konu ile ilgili hadisler
1766. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûluilah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Sizden birinizin bir ateş koruna oturup, elbisesin yakması ve de derisine dokunması, kabir üzerine oturmasından onun için daha hayırlıdır." (Müslim rivayet etmiştir).[147]
Kabir üzerine oturmak haramdır. Çünkü oturmanın zaran kalbe sirayet eder de anlamaz. Kalbin zararı, bedenin ararından çok daha büyüktür. Bazı alimler oturmanın mekruh olduğu görüşünü tercih etmişlerdir. Ibn Hacer Heytemî de bunlardandır. Bu alimler buradaki şiddetli tehdidi, "Kahire ise-mekyeya büyük abdest için oturanlar" manasına yorumlamışlardır. Bu zaten haramdır.
Ölülerin kabirlerine oturmamak ve hor davranmamak suretiyle hürmet etmek gerekir. Aynı şekilde kabir üzerini yükseltip, tazim etmek de caiz olmaz.
Hanefîlere göre; kabir üzerinde oturmak ve uyumak tenzihen mekruhtur. Büyük ve küçük abdest bozmak gibi şeyler ise tahrimen mekruhtur.[148]
ÜÇ YÜZ KIRK SEKİZİNCİ BÖLÜM
KABİRLERİ KİREÇLEMEK VE ÜZERİNE BİNA YAPMAK NEHYEDİLMİŞTİR
Konu ite ilgili hadis
1767. Hz. Câbir'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Rasûlullah (s.a) kabrin badanalanmasını ve üzerine oturulmasını ve üzerine bina yapılmasını nehyetmiştir." (Müslim rivayet etmiştir).[149]
Kabri kireçlemek mekruhtur. Çünkü bu faydasızdır ve malın zayi edilmesi demektir. İsraf derecesine varırsa haram olur. Süslenmesi, nakşı vs gibi. Kabir üzerine bina yapmak da mekruhtur. Çünkü bu da tazim şüphesini taşır ve malın israf edilmesi demektir.
Hanefîlere göre; Rasûlullah'm (s.a) sünnetinde görülmeyen her şey mekruhtur. Kabristanda meşru olan yalnız ziyaret dua ve Kur'an-ı Kerim okumaktır.
Nevevî, "Kabir üzerine bina yapmaya gelince; o yer bina yapana ait ise bu mekruhtur. Kabristanda ise üzerine bina yapmak haramdır" demiştir. İmam Şafiî ile diğer alimlere göre de hüküm bu minvaldedir.
Kabirleri kireçle badana yapmak, Şafiîlere ve diğer alimlere göre mekruhtur.[150]
ÜÇ YÜZ KIRK DOKUZUNCU BÖLÜM
KÖLENİN EFENDİSİNDEN KAÇMASI BÜYÜK HARAMLARDANDIR
Konu ile ilgili hadisler
1768. Cerîr b. Abdullah'tan (r.a) rivayete göre şöyle demiştir: Rasülul-lah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Hangi köle kaçarsa, zimmeti ondan beri olur." (Müslim rivayet etmiştir).[151]
İmam Nevevî Tehzib'inde şöyle der: "Zimmet, lügatta ahit manasına geldiği gibi emanet manasına da gelir." Peygamberimizin şu hadisi bu manayı taşır: "Kim sabah namazını kılarsa Allah'ın (c.c) zimmetindendir. "Yine başka hadiste; "Allah ve Rasûlünün zimmeti onlarındır" denilmiştir.
Kölenin kaçması haramdır. Çünkü bunda ahdi bozmak ve iyiliğin inkârı söz konusudur. Zamanımızda kölelik kalmadığı için bu şekilde ahdi bozmak olayı kalmamıştır.[152]
1769. Yine Cerîr'den (r.a) rivayete göre; Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Köle kaçtığı zaman, namazı kabul olunmaz." (Müslim rivayet etmiştir).[153]
Bir rivayette; "Küfret mistir" buyurulur
"Onun namazı kabul olunmaz"'-demek sevabını alamaz demektir. Gasp edilmiş arazide kılınan namaz gibi. Cumhurun görüşü budur. Namaz sahihtir, fakat ecrinden istifade edemez.
Bir hizmeti ve benzeri görevleri sorumluluğu altında toplayan kimsenin, görevleri yerine getirmesi ve insanların iyiliğe iyilikle karşılık vermesi için aynca teşvik edilmektedir.
"Kttfrctmiştir" sözü, eğer kaçmayı helâl sayarsa kâfir olur veya buradaki küfür efendisinin nimetine saygısızlık, onun hakkını edâ edememek manasını taşır. Şüphesiz onun ameli kâfirlerin ve cahiliye işlerindendir. Bîr diğer rivayette, "Cam helâldir" buyurulmuştur.[154]
ÜÇ YÜZ ELLİNCİ BÖLÜM
SERİ CEZALARDA SUÇLUYA İLTİMAS GEÇMENİN HARAMLIĞl
Konu ile ilgili ayet-i kerime
"Zina eden kadınla, zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız bunlara, Allah'ın dinini (tatbik) hususunda acıyacağınız tutmasın." (Nur, 2)[155]
Konu İle İlgili hadis
1770. Hz. Âişe'den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: Manzum oğullarından bir kadının durumu Kureyş'î üzmüştü. Kureyş topluluğu;
~"Bu kadın hakkında Rasûluüah (s.a) ile kim konuşabilir? Olsa olsa Rasûlullah'tn (s.a) sevdiği Usame b. Zeyd buna cesaret eder" dediler. Bunun üzerine Üsame, Rasûtullah'a (f;.a) durumu arzetti. Rasûluüah (s.a);
—"Allah Teâlâ'mn sınırlarından birinin kaldırılması için devreye mi giriyorsun? (Ey Üsâme)" buyurdu. Sonra kalktı, hutbe okudu ve şöyle buyurdu;
— Sizden öncekileri helak eden şuydu: İçlerinde soylu, hatın sayılır kimse hırsızlık yaptığı zaman onu bırakırlardı. Eğer zayıf bir kimse hırsızlık yaparsa, ona cezayı uygularlardı. Allah'a yemin olsun ki, şayet Muhammed'-in (s.a) kızı Fatıma hırsızlık yapmış lsa, elini keserdim." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[156]
Bir rivayette şöyle geçer: "Rasûlullah'tn (s.a) yüzü değişti ve; "Allah'ın sınırlarından bir sınırın kaldırılmasında araya mt giriyorsun?" buyurdu. Üsâme; "Yâ Rasûlallah! Benim için istiğfar «/"dedi. Râvi der ki: "Sonra Rasûlullah (s.a) emretti ve kadının eli kesildi.
Hadiste geçen Mahzum kabilesine mensup olan kadının adı; Falıma bİnti Esved b. Abdi'I-Esed'dir. Hırsızlık olayı Mekke fethi esnasında vuku bulmuştu.
Hadis, hırsız; erkek olsun kadın olsun elinin kesileceğine delil oluyor. Yemin istenmediği halde, büyük bir iş hakkında yemin etmek müstehabdır. Hadlerin tatbikinde şefaat yoktur. İmama olay ulaştıktan sonra araya girme yasaktır, tmama ulaşmadan önce ise ekseri alimlere göre; şayet şefaat olunacak kimse şer sahibi ve insanlara ezâ veren kimse değilse araya girip barıştırmak caizdir.
Had gerektirmeyen masiyetlerden ise önceki şarta uygun olarak şefaat etmek caizdir.
Allah'ın hükümleri ve hadleri önünde şerefli ile şerefli olmayan müsavidir (eşittir). Dine muhalefet hususunda, akraba ve yakınları kayırmamak gerekir.
Şer'ân takdir edilmiş hadler değiştirilemez.
Hadisteki Mahzum'lu kadının eli kesilmiştir. Kadın daha sonra böyle kötü hareketlerden vazgeçmiş ve evlenmiştir.[157]
ÜÇ YÜZ ELLÎ BİRİNCİ BÖLÜM
İNSANLARIN; GEÇTİĞİ YOLLARDA, GÖLGELİKLERİNDE,
SU KAYNAKLARINDA VB. YERLERDE BÜYÜK ABDEST
YAPMAK NEHYEDİLMİŞTİR
Konu ile ilgili ayet
"Erkek mü'minlerle, kadın mü'minlere işlemedikleri (bir günah) yüzünden eza edenler de muhakkak bir yalan ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir." (Ahzâb, 58)[158]
Konu ile ilgili hadisler
1771. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edildiğine göre; RasÛhıUah (s.a) şöyle buyurmuştur: "İki lânetçiden (lanete sebep olan şeyden) sakının" Ashab; "İki lânetçi nelerdir' diye sordular. Rasûlullah (s.a); "Insanlann yolunda veya gölgeliğinde abdest bozmaktır" buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir).[159]
Cumhur, bu hususta varid olan nehyin tenzihi olduğu görüşündedirler.
Şeyh Zekeriya el-Ensârî şöyle der: "Buradaki nehiy, müslümanlara eza vermek olduğu İçin tahrîmidir. Hadisin zahiri manası, haram olması sebebiyle bu hareketlerin nehyedildiğini gösterir." Bu yasağı işleyene lânet edildiği İçin bu günahın büyük günahlardan olduğunu nakleder.
Gölgelikte abdest bozmanın nehyeditmesine gelince, şayet bu gölgelik mubah bir toplantı için hazırlanmış bir gölgelik olursa geçerlidir. Ancak, kumar, dedikodu ve gıybet mahalli ise, buraya abdest bozan kimse de, bu kimselerin dağılmasını kastediyorsa bunda kerahat yoktur.
Buradaki hüküm yaz mevsimindeki gölgelik için ise de kışm güneşli yer de aynı hükme tabidir.
Hattâbî şöyle diyor: "Buradaki lânet edenlerden maksat, lânet sebebi olan iki şeydir. Bu iki hususa insanlar lânet ederler. Çünkü bu iki lanet sebebi olan âdetlere insanların lânet edip, sövmesi normaldir."
Buradaki gölgelikten maksat; her ağacın gölgesi değil, altında istirahat etmeye elverişli olan ağaçların gölgeleridir. Rasûİullah (s.a) abdest bozmak için hurma ağaçtan altına oturmuşlardır. Her ağacın gölgesi kastedilseydi Rasûİullah (s.a) bunu yapmazdı.
Bir başka hadiste Rasûİullah (s.a); "Şu üç lanete sebep şeyden sakınınız: Durgun su kaynaklarına, gölgelik ve yol güzergâhlarına abdest bozmak" buyurmuştur.[160]
ÜÇ YÜZ ELLİ İKİNCİ BÖLÜM
DURGUN SUYA KÜÇÜK ABDEST YAPMAK NEHYEDİLMİŞTİR
Konu ile ilgili hadis
1772. Hz. Câbir'den (r.a) rivayet edilmiştir: "Rasûlullah (s.a) durgun suya işemeyi nehyetti." (Müslim rivayet etmiştir).[161]
Hadiste, durgun suya, eğer çok da olsa küçük abdest bozmak nehyedil-miştir. Buradaki nehiy, su kendi mülkü olduğu takdirde tenzihidir. Şayet başkasına ait ise işemek haramdır. Büyük abdestteki kerahat daha şiddetlidir.[162]
ÜÇ YÜZ ELLİ ÜÇÜNCÜ BC LÜM
BABANIN HİBf.DE BAZI ÇOCUKLARINI DİĞER ÇOCUKLARINA ÜSTÜN TUTMASININ KERAHATI
Konu İle ilgili hadisler
1773. Numan b. Beşir'deri (r.a) rivayet edilmiştir: Babası kendisini Ra-süluilah'a (s.a) getirerek;
— "Bu oğluma kölemi bağışladım" dedi. RasûluIIah (s.a);
— "Bütün çocuklarına bunun gibi bağışladın mı?" buyurdu. O ise;
— "Hayır" dedi. RasÛluUah (s.a);
— "O takdirde hibenden dön" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivaytt etmişlerdir).[163]
Bir rivayette; RasûluİIah (s.a) şöyle buyurdu:
—"Botun çocukluma böyle bağışladın mı?*' Adam;
—"Hayır" dedi. RasûluUah (s.a);
—"Allah'tan korkunuz. Çocuklarınız ıramda adil davranınız" buyurdu.
Bunun üzerine babam eve döndü. Sadakayı geri aldı
Başka bir rivayette; Rasûlullah (s.a);
—"Yâ Beşir, bundan başka çocuğun var mı?" buyurdu. Beşir;
—"Evet" dedi. Rasûlullah (s.a);
—"Her birine bunun gibi hibe ettin mi?" buyurdu. Beşir;
—"Hayır" dedi. Rasûlullah (s.a);
—"O zaman beni şahit tutma! Çünkü ben zulme şahitlik etmem*1 buyurdu.
Diğer bir rivayette; "Beni zulme şahit tutma" buyurdu.
Bir başka rivayette; "Buna benden başkasını şahit tul" buyurdu. Son-r.a: "İyilik hususunda hepsinin eşit olmaları seni sevindirmez mi?" diye sordu. Beşir;
—"Sevindirir" dedi. RasÛtullah (s.a);
—"O halde onların arasında tercih yoktur" buyurdu.
Yukarıdaki rivayetlerin tamamını Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir.
Hadiste hibe olunan şeyin tayini hususunda çeşitli rivayetler vardır. Bu rivayette bağısın bir köle olduğu, İbn Hıbbân ve Taberânî'nin tbn Ccrir'den rivayetinde bağışın bir bahçe olduğu zikredilmektedir, tbn Hİbbân bu iki hadisi farklı olaylara hamlederek aralarım cemetmiştir. Şöyle ki, Numan doğduğu zaman kendisine bir bahçe verilmiş, büyüdükten sonra köle bağışlanmıştır. Bazı alimler bu görüşe itiraz ederek; "Beşir b. Sa'd gibi büyük bir kimset nasıl olur da aynı hadiseyi unutarak ikinci kez Rasü.ullah'a sorar" demiş-lerse de Aynî, "Bunda hayret edilecek bir şey yoktur. Dünya düşünceleriyle ahiret gamlan insana birçok şeyi unutturabilir" demiştir.
Rasûlullah'a (s.a) İlk danışdığı zaman; "Beni zulme şahit tutma" buyurmuştur. Bu olaydan sonra Beşir'in ikinci meselede tekrar Rasûlullah'a danışması biraz gariptir. Eğer tbn Hıbbân'm dediği şayet mümkün ise, o zaman Beşir ya önceki hükmün neshedildiğini zant .mis, veya o yasaklamayı
Hafız İbn Hacer de şöyle cemetmiştir. "Beşir Önce Numan için bir bahçe bağışlamış, sonra bu bağışın memnu olduğu zahir olunca geri almıştı. Çünkü onu kimse kabul etmemişti. Sonra Besir'in hanımı Amra, bahçenin yerine kölenin hibe edilmesine razı oldu, ancak gen alınmasından korktuğu için Rasûlullah'ın (s.a) şahitliğini istedi."
Bütün işlerde islâm'a ve alimlerine rflcu etmek mutlak zorunludur. Ra-sûlullah'm (s.a) ashabı, müşkül bir durumla karşılaştıkları zaman veya bir şeye karar verecekleri zaman âdetleri böyleydi.
Babaların kız olsun, erkek olsun çocukları arasında adaleti gözetmeleri, bir kısmını diğer kısmına üstün tutmamaları gerekir. Aksi takdirde aile yapısını alt üst eden zararların doğmasma neden olurlar. Ebu Hanife, îmam Ebu Yusuf, tmam Muhammed, tmam Şafiî; "Buradaki "geri al" emri vü-cub için değil, fazilet ve ihsan kabiHndendir" demişlerdir. Cumhura göre; eşitliğe riayet müstehabdır. Ebeveynin çocukları arasında tercih yapması mekruhtur. Onlara göre buradaki emir nedib, nehiy ise kera-han tenzihiyedir.
Kardeşler arasım telif etmek ve onları isyana sevk eden şeylerden kaçınmak gerekir.
Hibede şahit tutmak meşrudur. Gerekirse hâkim soruşturma yapabilir. Çünkü üçüncü rivayete dikkat edilirse Rasûlullah (s.a); "Başka çocukların var mı?" demiştir.[164]
ÜÇ YÜZ ELLİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
KADIN; BİR KİMSE İÇİN ÜÇ GÜNDEN FAZLA
YAS TUTARSA HARAMDIR, ANCAK KOCASI İÇİN
DÖRT AY ON GÜN YAS TUTABİLİR
Konu ile ilgili hadisler
1774. Ebu Seleme'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ne-bî'nin (s.a) zevcesi Ününü Habibe'nin (r.a) babası Ebu Süfyan b. Harb (r.a) vefat ettiği zaman yanına girdim. Safran veya başka bir koku istedi. (Getirildiği zaman) cariyeye ve sonra yanaklarına sürdü. Sonra da; "Vallahi benim kokuya İhtiyacım yoktur. Ancak ben Rasûtullah'ı (s.a) minber üzerinde şöyle buyururken İşittim: "Allah 'a ve ahirete inanan kadtntn zevcinden başka Ölüye üç günden çok yas tutması helâl olmaz. Fakat kocası için dört ay on gün yas tutar" dedi.
Râvi Zeyneb şöyle diyor: "Ben, Zeyneb b. Cahş (r.a) kardeşi Öldüğü zaman yanma girdim. Bir koku istedi. Sonra ondan süründü ve şöyle dedi: "Dikkat edin, vallahi benim kokuya ihtiyacım yoktur. Ancak ben Rasûlul-lah'ı (s.a) minber üzerinde şöyle buyururken dinledim: "Allah'a ve ahirete inanan bir kadının kocasından başka bir ölü için üç günden fazla yas tutması helâl olmaz. Kocası için dört ay on gün yas tutar". (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[165]
Habibe; Ebu Süfyan b. Hat'"'in kızı, Muâviye'nin kız kardeşidir. Babası Ebu Süfyan Hicri 32 yılında vefat etmiştir.
Hadiste geçen güzel koku; san esanstır. Zeyneb onu cariyesine sürdü. Efendisinin yaptığı bu işe razı olup, ona teslim oldu.
Hadiste; "Allah'a ve ahiret gününe îman eden kadının.,., yas tutması helâl olmaz" sözü; bu vasıfların haricindeki kimseleri bu hükümden çıkarmak için değildir. Belki böyle bir mü'mİne kadın şer'î hükümlere boyun eğer, demektir. Aksi halde kâfirlerde şeriatın füruuyla muhataptırlar.
"İhdas": Yas tutmak, yani alışa geldiği zineti ve süslenmeyi terketmektir.
"Kocası için dört ay on gün yas tutulması" sözüyle kadın için çoğunlukla geçerli olan süre kastedilmiştir. Şayet hamile ise onun iddeti, çocuğu doğurmasıyla biter.
Zeyneb binti Cahş'm kardeşi Abdullah b. Cahş'tır.
Şeyh'ül-lslâm'ın Tuhfefül-Kârî ve Feth'ül-BârTde ve tbn Hıbban'ın Sa-hihi'nde rivayet yukandaki gibidir. Ancak Muvatta'nın bazı tariklerinde Ab* dullah b. Cahş'ın Uhud'da şehid düştüğü yer almaktadır. Uhud gazvesi esnasında Zeyneb binti Ebu Seleme henüz çocuk idi. Bu durumda Zeyneb binti Ebu Sdeme'nin Zeyneb bînti Cahş'rn yanına gitmesi mümkün değildir. O takdirde Zeyneb binti Cahş'm kardeşi Übeydullah olması daha uygundur. Çünkü Ubeydullah'ın ölüm haberi Medine'ye ulaşınca Zeyneb binü Ebu Seleme mümeyyize bir kadındı. Aynca Zeyneb binti Cahş'ın kardeşi Ebu Ahmed b. Cahş da olabilir. Çünkü Ebu Ahmet, Hz. Ömer'in hilafeti zamanında ölmüştür. Zeyneb'ten önce ölmüş olması da mümkündür. Hatta Zey-neb'in defninde hazır olduğu bile variddir. O takdirde bu iki duruma göre isimde bir değişiklik olması gerekir. Veya ölen kardeşi ya Zeyneb'in süt kardeşi veya ana bir kardeşidir.
Kadının kocasından başka yakınlarının ölümüne üç günden fazla yas tutması caiz olmaz. Kadının kocasının ölümüne iddet süresince, ki dört ay on gündür, yas tutması helâldir.
Kadının kocası için yas tutmasındaki hikmet, rahiminin beraeti (temizlenmesi), töhmeti nefıy (şüphelerin giderilmesi) ve sui zanna sebebiyet vermemesidir.
Hadiste koca hakkım vefatından sonra bile itiraf etmesi ve İslâm'da evlilik bağının önemini açıklaması dikkate şayan bir husustur.[166]
ÜÇ YÜZ ELLİ BEŞİNCİ BÖLÜM
SİMSARLIK YAPMANIN, KÖYLÜLERİ ŞEHİR
DIŞINDA KARŞILAYARAK MALINI UCUZA ALMANIN,
DİN KARDEŞİNİN MÜŞTERİSİNİ ELİNDEN KAPARAK
KENDİ MALINI SATMANIN VE BİRİNİN TALİP OLDUĞU KADINA DÜNÜR GÖNDERMENİN HARAMLIĞI
Konu İle ilgili hadisler
1775. Hz. Enes'ten (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Rasûlullah (s.a) şehirlinin, köylüye simsarlık etmesini nehyetmiştir. tserse.o köylü, onun ana baba bir öz kardeşi olsun." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[167]
Şehirlinin köylüye aracı olması nehyedilmiştir. Çünkü bu takdirde şehirde oturan kimselerin köyden gelen satıcılardan belli bir fiyatla satın alması halinde meydana gelecek ülfet ve yakınlık önlenmiş olur.
Hadiste şehirli ve köylü diye zikredilmesi âdete göredir. Şayet şehirli satmaya gelse de köylü aran olsa hüküm aynıdır. Buradaki nehiy tahrimidir. Ancak alışveriş geçerlidir. Çünkü buradaki nehiy akdin kendisinden değil. ondaki manaya râcidir (dönücüdür, aittir).
Bu şekilde aracı olmakdaki zarar fiyattaki aldatmadır.
Şehirlinin, köylü adına satışı ücret karşılığında olduğu zaman mekruhtur. Çünkü böyle bir satış ona yardım için değil, para kazanmaya matuftur. Ücretsiz satması ona yardım etmektir.
Şehirli, köylü namına ücret karşılığı satış yapmadığı gibi alım da yapamaz.
Kirmanı; "Ebu Hanife, şehirlinin köylü namına mutlak surette satış yapabileceğine kaildir. Delil olarak "Din nasihattir" hadisini söylemiştir" der. Ancak Ebu Hanife'nin sözü mutlak değildir. Çünkü satış taraflardan birine zarar vermediği zaman caizdir.[168]
1776. İbn Ömer'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "Pazarlara gelinceye kadar satılık malları yolda karşılamayınız. " (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[169]
Satış için celb olunan mallan yolda karşılamak yasaklanmıştır. Taki satıcı şehire gelerek gerçek fiyatı öğrensin. Bu tür alış verişin haram olması için karşılayıcının hükmü bilmesi şarttır. Yine, karşılayıcının malı celbeienden, şehire ulaşmadan ve oradaki fiyatı öğrenmeden karşılaması tahrim için şarttır. İster karşılamayı kastetsin, isterse mesela, avlanmak için çıkıp celbciye rastlayıp ondan satın alması gibi, karşılama niyeti olmasın arada fark yoktur.
Böyle bir tasarrufun haram kıhnmasmdaki hikmet; mal sahibine zarar verilmesini ve aldatılmasını önlemektir.
İmam Ebu Hanife; "Şehir halkına zarar vermemek şartıyla malı karşılayıp, satın almakta sakınca yoktur. Zarar verdiği takdirde ise, karşılama mekruhtur" demiştir.[170]
1777. İbn Abbas'tan (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "(Ticıret mallarını) pazarlara getirenleri yolda karşılamayınız. Şehirli biri köyitt namına satmjstn."
Tavus, tbn Abbas'a; "Şehirli köylü namına satmasın, sözünün manası nedir?" dedi. İbn Abbas; "Onun simsarı olmasn" cevabını verdi. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[171]
Ticaret mallarını yolda karşılamak ve şehirlinin köylü namına satması her ikisi de haramdır. Çünkü öncekinde, satıcıyı zarar, ikincisinde ise alıcı insanlara zarar verilmektedir.
Simsardan murat tellâldır. Msh köylli hesabına tedrici olarak satar ve genellikle zamanın fiyatına göre onu satar.
Bazı alimler köylü hesabına satın almayı caiz görmüşlerdir. Onlar hadisin zahirine bakarak; "Nehiy sadece satış i;in var id olmuştur" demişlerdir. Bu söz Hasan Basrî'den rivayet olunmuştur.[172]
1778. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Rasûlullah (s.a) şehirlinin, köylü namına alış veriş yapmasını nehyetti ve "müşteri
kızıştırmayınız" (buyurdu.) Yine Rasûlullah (s.a); "Bir kimse kardeşinin satışı Üzerine satış yapmasın. Kardeşinin nişanlısına talip olmasın. Bir kadın kız kardeşinin, çanağındaki nimetinin kendi tarafına aktarılması için onun boşanmasını istemesin" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir),[173]
Buhârî ve Müslim'de geçen diğer bir rivayette, Ebu Hüreyre (r.a) şöyle dedi: "Rasûlullah (s.a) pazarcıları (yolda) karşılamayı, şehirlinin köylü namına simsarlık yapmasını, bir kadının evlenecek erkeğe din kardeşini boşama şartı koşmasını, malın fiyatını artırmayı, müşteri kızıştırmak İçin fiyat artırmayı, sağmal hayvanın sütünü sağmayıp bırakmayı yasakladı."
"Neeeş": Rağbeti artırmak için değii, belki başkasını aldatmak için malın fiyatını artırmak manasına gelir.
"Kardeşinin satışı üzerine "sözündeki "kardeşi" tabiri galib olan anlayışa göredir. Yoksa bu hususta zimmi de müslüman gibidir.
Kadının, kız kardeşinin boşanmasını İstemesi onun yerine kendisi varması İçindir. Veya boşanan kadın için onun nafakasından, iyiliğinden faydalanmak için bunu ister.
Sevm veya Sîme: Pazarlık yapmak demektir. Hadiste geçen cümledeki maksat; satıcı ile alıcı malın fiyatında anlaştıktan sonra, satış yapmadan başka birinin devreye girerek satıcıya: "Ben bu malı daha fazlasına satın alırım." Veya müşteriye; "Ben sana bu maldan daha iyisini, bundan ucuza veririm" demesidir.
Fiyat üzerinde anlaştıktan sonra bu şekilde araya girmek haramdır. Ancak anlaşma olmadan, bir mala fazla fiyat vermek haram değildir.
İmam Ebu Hanife, İmam Şafiî ve diğer birçok alime göre, yapılan satış yine de muteberdir. Ancak araya giren asi olur.
"Tasriye": "Hayvanın sağılacak sütünü memede bırakarak, sütünün bol olduğu imajını vermek, böylece rağbeti artırmaya denir. Bu müşteriyi aldatma olduğu için haramdır.
Böyle alış verişlerin nehyedilmesinin sebebi; bu tür ticarette başkalarının zarara uğratılmasmı, eziyet görmesini ve aldatılmasını engellemektir. Hadiste, insanlara darlık ve onlara zarar veren herşeyin yasaklanması, aileler arasında aynlık meydana getiren, gönüllerde kin ve nefret doğuran her şeyden uzaklaşılması gerektiği söz konusu edilmektedir. Müşteri kızıştırmak suretiyle yapılan satışta muhayyerlik yoktur, tmam Mâlik, "Muhayyerlik vardır" demiştir. Zahirîlere göre; bu tür satış batıl ve merdudtur.
Memesinde süt biriktirilen hayvan sahibine geri verilir. Ayrıca bir ölçek de zahire verileceği görüşünü ileri sürenler de vardır. Bunlara göre, bir kimse bir koyun satın alır, sonra o hayvanın süt eksikliğinden başka bir noksanı olursa, hayvanı sahibine iade eder. Fakat sağdığı süt kendinin olur.[174]
1779. İbn Ömer'den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Bir kısmınız, diğer kısmınızın satışı üzerine satış yapmasın. Din kardeşinin talip olduğu kadına talip olmasın. Ancak önce talip olan izin verirse müstesna..." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[175]
Satış üzerine satış yapmanın nehyi tahrim oiduğu yukarıda geçmişti. Ancak akdin yapılması halinde muhayyerlik yoktur. Çünkü ilk müşteriye bir zarar gelmediği için haram değildir.
"Httbe": Talip olmak, evlenmek için dünür göndermektir. Din kardeşinin talip olduğu kadına talip olmak nehiy edilmiştir. Bunun şekli şudur: Bir adam bir kıza talip olur, kız da onu ister ve karşılıklı razı olurlar. Veya rıza emareleri zahir olur, sıra akde gelir. Sonra başka birisi bütün bu konulan bildiği halde gelir, aynı kıza talip olur. İşte bu haramdır. Çünkü karşı tarafa eza vermek ve ilişkiyi koparmak olayı gündeme gelir. Bu sebeple hadis, ancak ilk talip olanın vazeçmesiyle başkasının talip olmasını mubah kılar. Veya ikinci dünüre izin vermesiyle caiz olacağını beyan eder. tik dünürün İstemeyi bırakması ve izin vermesinin manası; aradan zaman geçer de artık bu işten vazgeçmiş sayılırsa veya zarar hasıl olacak kadar bir vaktin geçmesi yahut kızı istemekten vazgeçmesidir. Buna rağmen önce kız isteyen kimseye bir şahsın araya girerek talip obuası halinde evlilik akdi sahih olur. Ancak nehyolunmuş bir işe atıldığı için günahkâr olur.
Alimlerden bazıları dünür üzerine dünür gönderme konusundaki yasağın Peygamber'imiz (s.a) tarafından neshedildiğini söylemişlerdir. Muâviye ile Ebu Cehm (r.a), Fatıma bint Kays ile evlenmek istemişler. Rasûlullah (s.a) ise ona Hz. Üsame ile evlenmesini arzetmişti. Ancak cumhura göre Rasûlullah'm (s.a) bu talebi yasaktan önce vuku bulmuş bir olaydır. Dolayısıyla bu babdaki yasak neshedilmemiştir.
Kız tarafı evlenme teklifini açıkça değil de dolayısıyla kabul ederse ikinci dünürlüğün haram olup olmayacağı konusunda da İmam Şafiî'nin sahih olan görüşüne göre ikinci dünürlük haram değildir.[176]
1780. Ukbe b. Âmir'den (r.a) rivayet olunmuştur: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Mü'min, mü'minin kardeşidir. Hiçbir mü'minin kardeşinin satışı üzerine satış yapması ve din kardeşinin talip olduğu kadına, vazgeçin-ceye kadar talip olması helâl olmaz". (Müslim rivayet etmiştir).[177]
"Mü'min mü'minin kardeşidir" demek îmanda beraberdirler anlamındadır.
önceki hadislerin ifade ettiği gibi, mü'min kardeşinin satışı üzerine satış yapmak, yine mü'min kardeşinin talip olduğu kıza talip olmak haram kılınmıştır. İslâm, müslümanlar arasında Ülfet sağlamaya, onların tefrikaya düşmemesine ve insanlara hürmet etmeye özen göstermiştir.
"Hiçbir mü'min kardeşinin satışı üzerine satış yapmasın" tabirinden "kâfirin pazarlığı üzerine pazarlık yapabilir" anlamı çıkarılmamalıdır. Burada mefhumu muhalife itibar olunmaz.[178]
ÜÇ YÜZ ELLİ ALTINCI BÖLÜM
İSLÂM KANUNLARININ İZİN VERDİĞİ YERLERİN HARİCİNDE MALI BOŞ YERE HARCAMAK NEHYEDİLMİŞTİR
Konu ile ilgili hadisler
1781. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Allah (c.c) sizin için üç şeye razı olur. Üç şeyi ise kerih görür. Sizin için kendisine ibadet etmenize, hiçbir şeyi ortak koşmamanıza, hepinizin toptan Allah'ın ipine sımsıkı sarılmanıza, ayrılmamanıza razı olur. Sizin için ise, dedi-koduyu çok soru sormayı ve malı zayi etmeyi kerib görür". (Müslim rivayet etmiştir).[179]
Hadisin şerhi 340. Ebu tsâ el-Muğire b. Şube hadisinde geçmiştir.
"Üç şeyi ise kerih görür": Kerih gördüğü şey de Allah'ın iradesiyle olur. Çünkü Allah'ın mülkünde hiçbir şey O'nun (c.c) iradesine aykın olarak meydana gelmez.
Hadisteki "Habl" tabiriyle kastedilen mana Allah'ın dinidir veya cemaattir, ya da Allah'ın ahdidir, yahut Kur'an-ı Kerim'dir.
"Aynlmammtza razı olur" sözünden maksat, yani toplu olarak bak Özere olunuz. Ehl-i Kitab gibi olup, sapmayınız, demektir.
"Çok soru sormak"; inadına, ihtiyaç duymadığınız konularda soru sormayın, demektir.
"Matı zayi etmeyi" de Allah sevmez. Çünkü Allah (c.c) hikmeti gereği, malı, yasama düzeni ve insanın ihtiyacını düzenlemek için kılmıştır. Mali zayi etmek, kişiyi; canını zayi etmeye ve onu ibadetten alıkoymaya ve Allah'a tam teveccüh etmekten meşgul eder.
Hadis-i şerif, bir olan Allah'a ihlâsla ibadet etmeye, dinin hükümlerine ve müslüman toplumun birlik olmasına teşvik eder. Ayrıca faydasız sözden, gereksiz fazla soru sormaktan kaçınmaya, malı darmadağın yapmaktan ve onu meşru olmayan yolda harcamaktan kaçınmaya teşvik etmektedir.
Hadisteki, "Allah razı olur" sözündeki rızadan murat, emretmesi ve emrini yerine getirene vereceği sevabıdır. "Kerih görür" tabiri ise, azap ve cezayı murat etmesidir.[180]
1782. Muğîre b. Şu'be'nin kâtibi Verrâd'dan şöyle dediği rivayet olunr muştur: Muğire Muaviye'ye (r.a) gönderdiği mektupta bana şöyle imlâ ettirdi. Nebî (s.a) her farz namazın sonunda şu duayı okurdu: "Tek Allah'tan başka ilâh yoktur. Mülk O'nundur. Hamd O'na aittir. O her şeye kadirdir. Allah'ım, Sen'in verdiğine hiçbir engel yoktur. Vermediğini de verecek kimse yoktur. Lütfün olmazsa mal ve servet sahibine fayda vermez."
Yine Muğîre, Muavi'ye'ye şunları yazmıştı: "Rasûlullah (s.a) dedikoduyu, malı boş yere harcamayı, çok soru sormayı ve ayrıca ana-babaya asi olmayı, kızları diri diri gömmeyi, (edası gerekli olanı) vermemeyi, (hakkı olmayanı da İstemeyi nehyederdi." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[181]
"Verrâd", Muğîre b. Şu'be'nin (r.a) kâtibidir. Sikadır. Tabiînin orta tabakasmdandir.
"Onun ortağı yoktur" Yani başka şeylerden münferittir. O'nun güzel vasıflarından herhangi bir vasfında O'nun ortağı yoktur."Dedikodudan nehyetti" sözü hakkında sahih bir hadiste Rasûlullah (s.a) "Kişiye yalan olarak duyduğu her şeyi söylemesi kâfidir" buyurmuştur. Hadiste, "Annelere asi olmayı nehyederdi" cümlesinde annelere âdeta eza olabilecek şeyle dahi eziyete sebebiyet vermekten nehyetti. Bu nehyîn içine babalar da dahildir. Ancak burada babalar zikredilmemiştir. Baba erkek olduğundan, safvetinden ve mizacından korkulur. Bu sebeple ona isyan daha az olur. "Kızları diri diri gömmeyi nehyetti. "Bu cahiliye âdeti idi. Bunu genellikle, büyüdükleri zaman onların utanç verici işler yapma ihtimaline engel olmak için yaparlardı. Ya da onlara yapılacak harcamanın doğuracağı sıkıntı ve korkusu yüzünden yaparlardı. Sonra onlardan bazısı kız çocuğunu doğduğu zaman öldürürdü. Bir kısmı büyümeye bırakır, sonra bîr çukur kazarak kızı çukura koyarlar ve üzerine toprak örterek, diri diri gömerlerdi. Hadisin tedvini sahabe devrinden beri başlamıştır. Hadiste özellikle anneler zikredilmiştir. Çünkü onlar zayıftırlar. Onlara asi olma olayı daha çoktur.[182]
ÜÇ YÜZ ELLİ YEDİNCİ BÖLÜM
CİDDİ VEYA ŞAKA OLARAK MÜSLÜMANA SİLAH
VE BENZERİ ŞEYLERİ DOĞRULTMAK VE KILIÇLA
KARŞILIKLI OYNAŞMAK NEHYEDİLMİŞTİR
Konu ile ilgili hadisler
1783. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz kardeşine silahla işaret etmesin. Çünkü o bilmez ki belki şeytan elinde silahı çeker de cehennem çukuruna düşüverir." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[183]
Müslim'in bir rivayetinde Ebu Hüreyre şöyle dedi: Ebu'l-Kâsım {r.a) şöyle buyurdu: "Kim kardeşine demirle İşaret ederse, muhakkak melekler onu elinden alıncaya kadar, ona lanet ederler. Velevki ana-boba bir, öz kardeşi olsun."
'Kardeşine silahla işaret etmesin " sözü ile müsiümana silahla işaret etmek haram kılınmakta. Zimmî de müslüman gibidir. Ancak zimmî hakkında bu hükümün haram olup olmamasında ihtilaf vardır.
"Velevki ana-baba bir olsun" sözündeki nehiyde mübalağa vardır. Demirle işaret etmek, ister itham edilen kimse tarafından olsun, isterse itham edilmeyen kimse tarafından olsun, ister şaka, isterse ciddi olsun aralarında bir fark yoktur. Çünkü müslümam korkutmak haramdır. Burada meleklerin lanet etmesi bu işin haram olduğuna dair delil teşkil etmektedir.
İslâm insanın selâmetine ve onun kerametine (kerem ve bağışı) özen gösterir. Müslümam gerek şaka ve gerekse ciddi olsun korkutmak yasaklanmıştır. Çünkü silah bazen tehlikelere sebep olur. Nitekim günümüzde silah İle oynarken nice öldürme ve yaralama olaylarının olduğu bir gerçektir.[184]
1784. Hz. Câbir'den (r.a) söyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûiulİah (s.a) kınından çekilmiş kılıcın karşılıklı alınıp verilmesini (elden ele dolaştırılmasını) nehyetti. (Ebu Dâvud, Tirmizî rivayet etmişlerdir. Tirmizî, hasen hadistir, demiştir).[185]
Hadis, kınından çıkarılmış kılıcı karşılıklı alıp vermeyi yasaklamaktadır. Çünkü böyle yapan kimse bazen hata edebilir. Bu durumda yaralama olup, fesat meydana gelir. Bıçak da kılıç gibidir. Sivri tarafının İnsaaa doğru çekilmemesi gerekir.
Ancak, kılıcın veya bıçağın sivri tarafını tutup, kabza kısmını doğrultmak edebe uygundur.
Bir ayette:
"Bir arkadaşlarım çağırdılar. O da kılıcım alarak deveyi kesti " (Kamer, 29) buyurulmuştur. Ki Hz. Salih'in (s.a) devesinden bahsedilen bu surede bildirildiğine göre, böyle elde dolaşan kılıçla Hz. Salih'in (s.a) devesini keserek, imtihanı kaybetmişlerdir. Bunun sonucunda o toplum helak edilmiştir.[186]
ÜÇ YÜZ ELLİ SEKİZİNCİ BÖLÜM
MESCİDDEN EZANDAN SONRA FARZ NAMAZ K1LINCAYA
KADAR ÖZÜRSÜZ ÇIKMANIN KERAHATI
Konu ile ilgili hadisler
1785. Ebu'ş-Şa'sâ'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Biz Ebu Hüreyre (r.a) ile beraber mescidde oturuyorduk. Müezzin ezan okudu. Mescidden bir adam kalkarak yürümeye başladı. Ebu Hüreyre onu mescidden çıkıncaya kadar göz ucuyla takip etti ve; "Bu şahıs Ebu'l-Kâsım Rasûiulİah'a (s.a) asi oldu" dedi. (Müslim rivayet etmiştir).[187]
Ebu Şa'sa Süleym b. Esved'dir.
Namaz vakti girip ezan okuduktan sonra özürsüz olarak, farz namazı kılmadan mescidden aynlmak mekruhtur. Çünkü bu Nebî'ye (s.a) isyan etmektir.
Mescidde olan bir sahsa ezan okumakla namaz farz olmaz. Ancak kamet ile namaz farz olur. Fakat bazen ezan ile kamet kastedilir.[188]
ÜÇ YÜZ ELLİ DOKUZUNCU BÖLÜM
ÖZÜRSÜZ OLARAK REYHAN KOKUSUNU REDDETMENİN KERAHAT1
Konu ile ilgili hadisler
1786. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "Kendisine reyhan kokusu arzedilen kimse, onu reddetmesin. ÇünkU o, taşınması hafif, kok osu hoştur." (Müslim rivayet etmiştir).[189]
Kurtubi şöyle der: "Hadis hoş kokunun kabulüne işarettir. Çünkü taşınmasında külfet yoktur. Âdetleri icabı insanların onu kabulü karşılığında minnet çekmeleri de söz konusu olmaz."
Kürtubî devamla; "Fakat misk değeri pahalı olduğu için minnet söz konusudur" demektedir.
Hadiste, koku kullanmak, onu kullananlara özellikle cuma ve kalabalık yerlerde ikram etmeleri için teşvik edilmektedir.
"Reyhan ": "Güzel kokulu her bitkiye verilen isimdir." Kadı lyâz; "Bu hadiste maksat bütün kokulardır" demiştir.
Misk en güzel kokudur. Temizdir. Her tür elbise ve vücut üzerinde kullanılması caizdir. Reyhan arz edilen kimsenin, onu kabul etmemesi mekruhtur. Kadınların koku süründüğü gibi erkeklerin de sürünmesi güzeldir. Ancak kadının cami veya başka yere giderken sürünmesi mekruhtur.[190]
1787. Enes b. Mâlik'ten (r.a) rivayete göre; "Nebî (s.a) hoş kokuyu red-detmezdi. (Buhârî rivayet etmiştir).[191]
Rasûlullah'm (s.a) güzel ahlâkından birisi de kokuyu reddetmesiydi. Ibn Ömer'den (r.a) rivayet edilen bir hadiste; "Üç şey vardır ki reddedilmez. Yastık ve yaslanacak şey, koku ve süt" buyurulmustur.
Bu hususta Suyûtî'nin yazdığı ve Ibn AHân'ın da ona ilave ettiği bir şiirde Rasülullah'm (s.a) geri çevirmediği yedi şey vardır. Ki şunlardır: Süt, helva, koku, (gül) yağı, yastık, muhtaç ise rızık ve reyhandır.[192]
ÜÇ YÜZ ALTMIŞINCI BÖLÜM
KİBİRLENECEK VE KENDİNİ BEĞENME DUYGUSUNA
KAPILACAK KİMSELERİ YÜZÜNE KARŞI ÖVMENİN KERAHATI,
BÖYLE DUYGULAR TAŞIMAYACAĞINDAN EMİN OLUNAN
KİMSELERİ MEDHETMENİN CAİZLİĞİ
Konu ile ilgili hadisler
1788. Ebu Musa el-Eş'ârî'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Nebî (s.a) birisini bir adamı överken ve övmesinde aşın davrandığını işitince: "Helak etliniz" veya "Bu adamın sırtını kestiniz"buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[193]
"Bu adamın sinini kestiniz" sözünden murat, onu helak ettiniz demektir. Helak dini açıdandır. Çünkü bîr kimseyi aşırı şekilde övmek, o kimse için gurur ve kendini beğenme vesilesi olur. Bu ise insanı helak eder.
"îtrâ": Bir kimseyi övmeyi güzel kılmak, bu konuda aşın davranmaktır.
Hadis-i şerif, yüze karşı övmeyi nehyetmiştir. Bu ise kibire ve medih sebebiyle gurura kapılacağından endişe duyulan kimse için geçerlidir. Ancak bu şekilde övmek ona zarar vermiyor, aksine fayda doğuruyorsa bunda sakınca yoktur.[194]
1789. Ebu Bekre'den (r.a) rivayet edilmiştir: Nebî'nİn (s.a) huzurunda bir adam zikredildi. Bir başka adam da onu hayırla övdü. Nebi (s.a); "Sana yazıklar olsun! Arkadaşının boynunu kestin" buyurdu, bunu birkaç defa tekrarladı ve devamla; "Sizden biriniz mutlaka medhedecekse ve eğer o kimse hakkında medhe değer vasıflar varsa; "Şöyle şöyle zannediyorum desin." Onun hesabı Allah'a aittir. Allah'a (c.c) karşı hiç kimse aklanamaz" buyurdu." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[195]
"Arkadaşının boynunu kestin" sözü İle manevî helâkma sebep oldun veya öldürmekte eşdeğer bir şey yaptın düşüncesine matuftur ki ikisi de he-lâk konusunda aynı sonuca götürürler. Ancak buradaki helak dindedir. Bazen bu helak kendini beğenmek suretiyle dünya İle ilgili de olur. Rasülul-lah'm (s.a) bu sözü birkaç defa tekrarlaması, onun yasaklığındaki önemi bildirmek içindir.
"Allah'a karsı kimse aklanamaz." Yani İnsanı Övmekle onu temize çıkaramaz. Çünkü Allah (c.c) işlerin îç yüzünü ve hakikatini bilir. Bütün sırlara vakıf olan O'dur. Allah Teâlâ; "Kendinizi temize çıkarmayın. O, sakınanı çok iyi bilir." (Necm, 32) buyurmuştur.
Hadis, insanları onlarda olmayan şey sebebiyle tahmini olarak övmeyi nehyetmiştir. Ancak onlan msdhe ...ufaur kalındığı takdirde "Şöyle zannediyorum" denmesi gerekir. Çünkü insanın durumunu ancak Allah bitir.[196]
1790. Hemmâm b. Hâris'in Mikdâd'dan (r.a) rivayet ettiğine göre, bir adam Osman'ı (r.a) medhetmeye başladı. Mikdâd dizleri üzerine çökerek, onun (övenin) yüzüne çakıl taşları atmaya başladı. Osman (r.a) ona; "Sana ne oluyor?" dedi. Mikdâd; "Şüphesiz Rasûlullah (s.a); "Medheden kimseleri gördüğünüz zaman, onların yüzlerine toprak serpiniz" buyurdu" dedi. (Müslim rivayet etmiştir).[197]
Bu hadisler nehy hakkındadır. Bu hususun mubah ,qlduğuna dair birçok sahih hadis varid olmuştur.
Hadisin râvisi Hemmâm b. Haris b. Kays b. Amr. el-Kûfi'dir. Sikadır. Tabiînin ileri gelenlerinden, abid bir kimsedir. Hicri 65 yılında vefat etmiştir, tmam Nevevî: "Hadiste geçen "yüzlerine toprak serpiniz" sözünü zahir manasına hamlederek, ashab, onların yüzlerine gerçekten toprak serpiyorlardı" demiştir. Bazı alimler; "Onlan medhettiğiniz zaman, topraktan geldiniz, diye zikrediniz" şeklinde şerh etmişlerdir. Ki bu görüş zayıftır. "Medh eden kimselerin sözlerine kulak asmamak ve onlara karşılıkta bulunmamak gerekir. Meddahların yüzüne toprak veya çakıl taşı atmak caizdir" denilmiştir.
Bu sedd-izerâyi babmdandır. K; övmeyi yalan* vesile kılmasın. Aynca bunu kazanç vesilesi yapıp, övülen kimseyi kibir ve gurura götürmesin.
Nehiy hakkındaki hadisler bunlardır. Medhetmenin mubah olması hususunda birçok sahih hadîs gelmiştir.
Alimler şöyle demiştir: Birbirlerine aykın olan hadislerin arasım bulma yolu şöyledir: "Eğer övülen kimse, kimi! îmsn ve yakîn sahibi, riyazeti nefse kadir (nefsini hesaba çekebilen), fi-neye düşmeyecek ve gururlanmayacak derecede tam bir marifete sahip ise v nefsi böyle bir övgüyle büyüklenme-yecekse ne haramdır, ne de mekruhtur. Ancak bu işlerden herhangi birinden korkutuyorsa, yüzüne karşı ovmtkte şiddetli kerahat vardır. Bu husus-daki çeşüli hadisler bu ayrıntı üzerine yerlerini bulur. Rasûlullah'ın (s.a) Ebu Bekir'e (r.a); (Cennetin bütün kapılarından girmesi için çağırılan kimseleri vasfederken), "Senin onlardan olmam ümit ederim" sözü yüze karşı övmenin mubah olduğuna dair gelen rivayetlerdendir.
Diğer bir hadiste; yine ftz. Ebu Bekir'e (r.a) (İşarlarını gururla yerde sürüyen kimseleri vasfederken) "Sen onlardan değilsin" buyürulmuştur.
Yine Rasûlullah'ın (s.a), Hz. Ömer'e (r.a) "Şeytan senin bir yoldan gittiğini görse, şüphesiz senin yolundan başka bir yo/a doğru yönelir" buyurması da bu kabildeki sözierîndendir.
Nevevî; 'Jtbâha hakkındaki hadisler pek çoktur. Bunlarda bir kısmını "Ezkâr" adlı kitapta zikrettim" demiştir.[198]
ÜÇ YÜZ ALTMIŞ BİRİNCİ BÖLÜM
VEBA HASTALIĞI OLAN BİR BELDEDEN FİRAR ETMENİN
VE O BELDEYE GİRMENİN KERAHAT!
Konu ile ilgili ayetler
"Nerede olursanız olun velev tahkim edilmiş yüksek kalelerde bulunun, ölüm size çatıp yetişir." (Nisa, 78)
•'Kendinizi tehlikeye atmayınız." (Bakara, 195) Konu ile ilgili hadisler[199]
1791. İbn Abbas'tan (r.a) rivayet edidiğine göre, Ömer b. Hattab (r.a) Şam'a doğru yola çıktı. "Serğ"a vardığında (o bölgedeki) kumandanları Ebu Ubeyde b. Cerrah ve arkadaşları onu karşılayarak; Şam'da veba hastalığının başgösterdiğini ona haber verdiler.
"İlk Muhacirleri bana çağır" dedi. Ben de onlan çağırdım. Ömer onlara danışarak, vebanın Şam'da zuhur ettiğini haber verdi ve (onların görüşünü istedi). Bir kısmı; "Sen bîr amaç için yola çıktın, o amaçtan vazgeçmeni (doğru) bulmuyoruz" dediler. Diğer bir kısım; "Halkın geri kalanı ve Rasülullah'ın (s.a) ashabı seninle beraberdir. Onları bu veba salgınına götürmeni uygun bulmuyoruz" dediler. Hz. Ömer r.a); "Yanımdan kalkınız" dedi.
(tbn Abbas) der ki, Ömer bana "bana Ensar'ı çağırın" dedi. Ben onları çağırdım. Hz. Ömer onlarla istişare etti. Onlar da muhacirlerin yoluna giderek, ihtilafa düştüler. Hz. Ömer (r.a.) "yanımdan kalkınız" dedi.
Sonra bana;
—"Mekke'nin fethinden önce hicret eden yaşlılardan burada bulunanları bana çağır" dedi. Ben onları çağırdım. Onlardan iki kişi bile ihtilaf etmediler. Ve şöyle dediler: "İnsanlarla beraber dönmeni ve onlan bu veba salgınına göndermemeni uygun görüyoruz." Bunun Üzerine Ömer (r.a) insanlara seslenerek; "Ben geri dönüyorum. Sizde dönünüz" buyurdu.
Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a);
—"Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun? (Yâ Ömer)" dedi.
Ömer (r.a); "Ey Ebu Ubeyde bunu senden başkası söyleseydi (gam yemezdim)" dedi. Ömer bu sözü hoş karşılamadı ve "Evet! Allah'ın kaderinden, yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz. Şayet senin develerin olsa, onlar biri verimli, diğeri çorak iki yamacı olan bir vadiye inip verimli yerde otlasalardı, Allah'ın kaderiyle otlamış olmayacaklar mıydı?" dedi.
İbn Abbas şöyle diyor: Abdurrahman b. Avf (r.a) bazı işlerinden dolayı orada mevcut değilken, çıkageldi ve; "Bende bu hususta bilgi var. Rasû-lullah'ı (s.a) şöyle buyururken işittim: "Bir yerde vebayı işitirseniz, oraya yönetmeyiniz. Vebanın çıktığı yerde bulunuyorsanız, oradan kaçarak, Çikmayımz" dedi. Ömer (r.a) Allah'a hamd ederek ayrıldı. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[200]
"Serğ"; Şam hacılarının menzillerinden birisidir. Medine'ye on üç merhale kadar uzaktadır. Tebük'e bağlı bir köy olduğunu söyleyenler de vardır. "Ecnâd emirleri" sözündeki Ecnad ile kastedilen; beş Şam şehridir. Onlar, Filistin, Ürdün, Dımaşk, Humus ve Kinesrîn'dir.
"Muhâcİrin-t Evvelin" sözü ile kastedilen; iki kıbleye karşı namaz kılanlardır. Kıblenin tahvilinden sonra müslüman olanlar bu gruba bağlı değildir.
"Muhâceretü'l-Feth" sözü ile de; Mekke'nin fethinden önce Müslüman olanlar kastedilmektedir. Çünkü fetihten sonra hicret yoktur.
İmam Nevevî der ki: "Bu hadisteki "Devenin verimli veya çorak arazide otlaması Allah'ın kaza ve kaderiyledir" sözü açık bir delil ve açık bir kıyastır. Bu anlayış Hz. Ömer'in vebalı yerden dönmenin takdir edileni geri
çevireceği inancında olduğunu göstermez. Bunun manası; Allah (c.c) ihtiyatı ve helak sebeplerinden kaçınmayı emretmiştir. Yine Allah (c.c), düşman silahından korunmayı ve helak edici şeylerden sakınmayı emretmiştir. Ancak bütün meydana gelen olaylar Allah'ın kazası ve ilmi sabık kaderiyle meydana gelmektedir. Hz. Ömer (r.a) kimsenin çekişemeyeceğİ şekilde kıyas-ı celî yapmıştır. Hz. Ömer'in maksadı; insanlar, Allah'ın kendisine nasip ettiği bir raiyedir (gözetmesi gereken topluluk), onlar hakkında ihtiyatı ele alması gerekir. Onları yalnız bırakması ve gözetmemesi aczine sebep olacaktır. Dolayısıyla bu durum, Allah Teâlâ tarafından cezayı gerektirecektir.
Hz. Ömer İstişare için danışacağı kimseleri faziletine göre sınıflandırmış, sonuçta geri dönmeyi arz edenler fazla olduğu ve ihtiyata daha uygun olduğu için kabul etmiştir. Hz. Abdurrahman'in rivayet ettiği hadisin, görüşüne uygun olduğunu görünce sevinmiş ve hamd etmiştir.
Hadise göre, idarecinin, raiyyesinin durumlarını görmesi, haksızlık varsa onu gidermesi, ihtiyaçlarını karşılaması, bozgunculuk çıkaranları terbiye etmesi görevleri arasındadır.
Her konuda fazilet sahibi kimselerle istişare caizdir. Kıyas yapmak ve onunla amel etmek de caizdir.
Veba olan yere girmek, orada ise oradan çıkmak yasaktır. Şûra oluşturmak müstehabdır. Ancak şûranın görüşü imamı bağlamayabilir. Vebalı yere girmemek veya oradan çıkmamak Allah'a tevekküle aykırı değildir.
Taun çıkan yere gitmek ve tau ıdan kaçmak amacıyla o yerden çıkmak nehyolunmuştur. Ancak zaruri bir sebeple çıkmakt ı bir sakınca yoktur. Cumhurun görüşü de bu yöndedir.[201]
1792. Usame b. Zeyd'den (r.a) rivayete göre, Nebî (s.a) şöyle buyurdu:"Taun hastalığını bir yerde işitirseniz, oraya gir neyiniz, öyle bir yerde bulunuyorsanız, oradan çıkılayınız." (Bahân ve Müslim rivayet etmişlerdir). [202]
Hastalığın sirayeti Alldh Teâlâ'nın izniyledir. İnsanın yaptığı ve terket-tiği her şey Allah'ın (c.c) I ilgisi dahilindedir. İnsan tehlikeli yerlere yaklaş-mamakla memurdur.
Taun: însan bedeninin koltuk ahi, el v-î parm ık gibi yerlerinde yara şeklinde tezahür eden ve şiddet i ağn ve kabamalarl ı kendini gösteren bir hastalıktır. Hastada kalp çarp.ntısı ve istifra gibi aniller görülür.
Veba: Bir kısım alimler; göre taundur, Yeryt zünün bir bölümünde alışkanlığın dışında birçok intanın yakalandığı bir 1 astalıktır. Hadislerde zik-rolunan taun Israiloğullarına bir azıp olarak gönderilirdi. Müslümanlar için ise rahmettir. Bir hadiste; "Taunı an öler şehittir" buyurulmuştur.[203]
ÜÇ YÜZ ALTMIŞ ÎKİNCİ BÖLÜM
SİHİR BÜYÜK BİR HARAMDIR
Konu ile ilgili ayet
"... Halbuki Süleyman asla kâfir olmadı. Fakat o şeytanlar kâfirdirler. Ki insanlara sihri (büyücülüğü) öğretiyorlardı." (Bakara, 102)[204]
Konu ile ilgili hadisler
1793. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edilmiştir ki, Nebî (s;a) şöyle buyurmuştur: "Şu yedi helak edici şeyden kaçınınız!" Ashab; Onlar nelerdir Yâ Rasûiallah?" dediler. Rasülullah (s.a); "Allah'a şirk koşmak, sihir.
Allah'ın, haram kıldığı cana haksız yere kıymak, faiz yemek, yetim mah yemek, harp günü (düşmandan) kaçmak, kötülükten habersiz iffetli mü'min kadınlara iftira etmektir." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[205]
Bu sayılan hususlar haram kılınmıştır. Çünkü bunlar azabı gerektiren helak edici hususlardır.
"Bu yedi helak edici şeylerden kaçınınız" cümlesinin anlamı, bu yedi şeyin her biri helak edicidir. Her birinden kaçınınız ki helik oimayasımz demektir. Sinirin; şirkin hemen akabinde zikredilmesi, durumunun vehameti ve çirkinliğine işarettir.
"Mü 'min, iffetli kadınlara zina iftirasında bulunmak" haram kılınmıştır. Kâfir ve zimmî olup, iffetli olan kadınlara iftira etmek de günahtır. Ancak günahı kebâirden değildir.
Yedi helak edici günahtan birincisi; Allah 'a şirk koşmaktır: Bu en büyük günahlardandır. Çünkü sahibi ebedî cehennemliktir.
ikincisi; sihirdir: Sihir, bir şeyin cihetini tebdil etmektir. Alimler sihrin gerçek olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak Ebu Hanİfe, sihrin gerçek olmadığını söylemiştir. Kurtûbî de bu görüştedir.
Bu konuda Ebu İshak Esferaini şöyle der: "Sihir bir tahayyül ve göz boyamadır; el çabukluğudur." Fahruddîn Râzî; sihrin meydana geldiğini ve tesirini Allah'ın icra ettiğini söylemiştir. Çünkü Allah (c.c) bir ayette:
"Onlar Allah'ın izni olmadan o sihirle hiç kimseye zarar veremezler." (Bakara, 102) buyurmuştur. Bu ayet ve Hz. Peygamber'in üzerinde görülen sihirin tesirini, Razî, sihrin hakikatinin olduğuna delil olarak gösterir.
"Sihir öğrenmek caiz midir?" sorusuna şöyle cevap verebiliriz: Fahruddîn Râzî; "Sihri öğrenmek ne çirkindir, ne de memnudur, demiştir. Çünkü ilim öğrenmek şerefli bir meslektir. Ancak onun bu sözü taraftar bulmamıştır. Ebu Hanife, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel; sihir öğrenerek, uygulamanın küfür olduğunu söylemişlerdir. Ancak bir kısım Hanefîler; "Sihrin şerrinden korunmak için sihri öğrenmek küfür değildir. Fakat sihir yapmanın caiz olduğuna veya fayda verdiğine inanmak küfürdür" demişlerdir.
İmam Şafiî şöyle der: "Bir şahıs sihir öğrenirse bu öğrendiği sihri eğer BabiIIİlerİn inandığı yedi yıldıza ibadet ederek yapıyorsa ve bu yıldızlann tesir icra ettiklerine inanırsa küfürdür."
Sihir yapan kimsenin tevbesi İmam Mâlik, Ebu Hanİfe ve İmam Ah-med'e göre kabul edilmez. İmam Şafiî'ye göre kabul edilir.
Üçüncüsü; öldürmektir: Haksız olarak öldürmek, Allah'a şirkten sonra en büyük günahtır. Katilin tevbesi hakkında muhtelif görüşler vardır, tbn Abbas (r.a); "Ebedî cehennemliktir" demiştir. Ebu Hanife ve diğer alimlere göre; uzun süre cehennemde kalacak, ama ebedî kalmayacaktır. Dünyadayken ceza olarak kısasen öldürülür. Ancak maktulün velileri bağışlarsa, o takdirde öldürülmez.
Dördüncüsü; yetim malı yemektir: "Yetim" babası ölen küçük çocuktur. Buluğa eren, babasız çocuklara yetim denmez. Yetim malım yemek mutlak surette haramdır. Nitekim Allah (c.c) bir ayette;
"Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarının dolusu bir ateşlen başka bir şey yemiş olmazlar. Onlar son derece yakıcı bir cehennem ateşine gireceklerdir. " {Nisa, 10) buyurmuştur.
Ancak ona bakmakla mükellef olan kimsenin onun malından israf etmeksizin yemesi cumhura göre caizdir.
Beşincisi; faizdir: Gerek ayet ve gerekse hadislerle en ağır şekilde haram kılınmıştır.
AItıncısı; düşmana hücum esnasında harpten firar etmektir: Ancak taktik gereği çekilir veya bir başka müslüman gruba katılırsa buna kaçmak denmez.
Yedincisi, iffetli, mü'mine kadınlara zina isnadında bulunmaktır: Bu hükme erkekler de dahildir.[206]
ÜÇ YÜZ ALTMIŞ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
ŞAYET DÜŞMANIN ELİNE DÜŞMEKTEN KORKULURSA, KÜFÜR BELDELERİNE MUSHAF İLE GİTMEK NEHYEDİLMİŞTİR
Konu ile ilgili hadis
1794. İbn Ömer'in (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Rasûlullah (s.a) Kur'an-ı Kerim ile düşman beldelerine yolculuk yapmayı nehyetmiştir." (Bu-hârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[207]
Kur'an ile küffâr diyarına sefere çıkmak nehyedilmiştir. Yalnız bu neh-yi şarta bağlayan bazı hadisler; Kur'an'm onların eline düşüp, hakaret etmelerinden korkulursa, bu nehyin gündeme geleceğine işaret eder. Ancak düşman ülkelerine yapılacak seferde böyle bir olaydan emin olunursa o zaman mekruh olur. İhtiyatı elden bırakmamak daha uygundur.
Kâfirlere, içinde ayet yazılı mektup yazmak ittifakla caizdir. Çünkü Ra-sûlullah'ın (s.a), Hîrakl'a yazdığı mektupta ayet mevcuttu.[208]
ÜÇ YÜZ ALTMIŞ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
ALTIN VE GÜMÜŞ KAPLARI; YEMEK
İÇMEK VE TEMİZLİKTE KULLANMANIN HAHAMLIĞI
Konu ile ilgili hadisler
1795. Ümmü Seleme'den (r.a) rivayete göre Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu: "Gümüş kaplarla su içen kimse, karnına ancak cehennem ateşi göndermiş olur," (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[209]
Müslim'in rivaytinde; "Alim ve gümüş kaplarda yiyen veya için kimse" şeklindedir.
Gümüş kaplan içeceklerde kullanmanın yasaklanması galib olan kullanışa itibarladır. Çünkü genellikle bu kaplarla içilir. Yoksa her tür kullanma haramdır. Altın kap ise nehiy bakımından gümüşten daha şiddetlidir.
"Cercere": Bu söz İnsanın suyu guruldata guruldata içmesine denilir. Ateşin-ses çıkarmasına da bu isim verilir.
İkinci rivayette, altın ve gümüş kaplarda yemek ve içmek yasaklanarak bu konudaki tehdit açıklanmıştır. Bu iki hadis ile birlikte bunları kullanmanın kebâirden olduğu açıklanmıştır. Ancak, alimler altın ve gümüşün kadınlar tarafından sus olarak kullanılmasını bu kapsamın dışında tutmuşlardır.
Nevevî; buradaki yasağın kâfir, müslüman tüm altın ve gümüş kullananları kapsadığını söyler.
Altın ve gümüşü kaşık, çatal ve sair kullanım eşyası yapmak da haramdır.
İpek kullanmak (bfltfia çeşitleriyle) erkeklere haramdır. Çoğu ipek olan elbise de bu nehyin kapsamına girer. Çünkü bunda böbürlenme ve erkekliğin asaletine aykın durum söz konusudur. Aynca bunu kullanmakla kâfirlere benzemiş olunur.
Hastalık sebebiyle erkeğin ipek giymesi bu haramdan istisna kılınmıştır. Kâfirlere; yiyecekte, İçecekte, giyimde benzemekten uzaklaşmak gerekir.[210]
1796. Hz. Huzeyfe'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Şüphesiz Nebî (s.a) bizim ipek ve atlas elbise giymemizi, altın ve gümüş kaplardan içmemizi nehyetti ve; "Bunlar dünyada onlar (kâfirler) içindir. Ahirette ise sizindir (mü'minîerindir)" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[211]
Sahihayn'da: Huzeyfe'den (r.a) gelen bir rivayette şöyle demiştir: "Ra-sûlullah'i (s.a) şöyle buyururken işittim:
"ipek ve atlas elbise giymeyiniz. Altın ve gümüş kaplardakini içmeyiniz ve bunlardaki yiyecekleri yemeyiniz."
"Dibace"; ipeğin bir çeşidine verilen İsimdir.
"Onlar dünyada kâfirler içindir" sözündeki maksat; dünyada onlara helâldir, anlamında değildir. Çünkü sahih olan görüş onlar da şeriatın fü-ruu ile muhataptırlar. Buradaki manası; dünyada bu gibi kaplan âdeten onlar kullanırlar. Bu gibi şeyler, Allah'ın onlar için dünyada takdir ettiği nimettir. Ahirette ise bunlan kullanmak onlara nasip olmayacaktır.
Altın ve gümüş kaplan kullanmak erkeklere haramdır. Bazıları kadınları da bu hükme dahil etmişlerdir. Ancak doğru olan görüş dahil olmamasıdır. Çünkü altın ve gümüş kullanmak kibirlilik sebebidir. Bu gibi kaplan edinmek de haramdır.[212]
1797. Enes b. Sîrîn'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Enes b. Mâlik (r.a) ile mecüsi bir grubun yarımdaydık. Gümüş bir kap içinde "Fâlûzec" tatlısı getirildi. Enes b. Mâlik onu yemedi. Ona (mecusiye); onu başka bir kaba boşalt denildi. O da bir ağaç kaba boşalttı. Aynı yemek kendisine getirilince onu yedi." (Beyhakî onu hasen isnadla r.vayet etti).[213]
Hadisin râvisi Enes b. Şîrîn el-Ensârî künyesi Ebu Musa veya Ebu Abdullah'tır. Basralıdır. Tabiînin orta tabakasından sİkâ bir râvidir. Hicri 118 veya 120 yılında vefat etmiştir.
"Fâlûzec" pelte cinsinden bir tatlı çeşididir.
Altın ve gümüş kaptaki yemeğin helâl olma yolu, o yemeği başka bir kaba boşaltıp yemektir.[214]
ÜÇ YÜZ ALTMIŞ BEŞİNCÎ BÖLÜM
ERKEĞİN ZA'FERANLANMIŞ ELBİSE GİYMESİNİN HARAM OLUŞU
Konu ile ilgili hadisler
1798. Hz. Enes'ten (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Nebî (s.a) erkeğin za'feran sürünmesini yasakladı." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[215]
Hadis, za'feran ve san bitki boyasıyla boyanmış elbiseyi erkeklerin giymesini nehyetmektedir. Buradaki nehiy, bir kısım alimlere göre haram, bazılarına göre mekruhtur. Buradaki nehyin illeti, kadınları za'feram süs olarak kullanmasıdır. Erkeklerin kadınlara benzemesi haram olduğu için bu da yasaklanmıştır. Ayrıca kâfirlerin itiyâden giydiği elbise olması sebebiyle, onlara benzemek caiz olmadığı için nehyolunmuştur.
1799. Abdullah b. Amr, b. As'tan (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Nebî (s.a) za'feranlanmış İki elbiseyi üzerinde görünce;
"Bunu sana annen mi emretti?" buyurdu. Ben;
"Onları yıkarım" dedim. Rasûlullah (s.a);
"Bilâkis, onları yak" buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir).[216]
Bir rivayette; "Bu kâfirlerin elbiselerindendir. Onu giyme" buyurulmuştur.
"Bunu sana annen mi emretti?" sözündeki maksat şudur: Bu şekilde za'feranla boyalı elbiseleri giymek kadınların âdetidir. Sana annen mî emretti, diye Rasûlullah (s.a) şaka yollu azarlamıştır.
"Bilâkis, onları yak" sözü bu t-ir boyalı elbisenin nehyindeki şiddeti açıklamaktadır.
Hadiste müslümanın şer'î giyimindeki temayüzünü koruması tavsiye ediliyor. Müslümanların, kâfirlere benzememeleri ve onları taklit etmemeleri gerekir.
Alimler, san renkli elbise giymenin cevazı konusunda ihtilâf etmişlerdir. Ebu Hanİfe, Mâlik ve İmam Şafiî'ye göre mubahtır. Ancak İmam Mâlik, diğer renklerle boyanmış kumaşları sarıya boyanmışlardan iyi görmüştür.[217]
ÜÇ YÜZ ALTMIŞ ALTINCI BÖLÜM
BÜTÜN BİR GÜN GECEYE KADAR SUSMAK NEHYEDİLMİŞTİR
Konu ite ilgili hadisler
1800. Hz. Ali'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasülullah'tan (s.a) şunu ezberledim:
"Akıl baliğ olduktan sonra yetimlik yoktur. Bütün bir gün geceye kadar da susmak yoktur." (Ebu Dâvud hasen isnadla rivayet etmiştir).[218]
Ali b. Ebu Talib (r.a) Rasûlullah'ın (s.a) amcaoğludur. Suyûtî şöyle der: "Sahabeden hiçbir kimse hakkında Hz. Ali'den (r.a) daha çok sahih tsnad-lar gelmemiştir. Çünkü onun ömrü uzun sürdü2, zamanında ihtilaflar meydana geldi. Savaşçılar onun zamanında çoğaldı. Ona asi olanlar da mevcuttu. Bu yüzden Hz. Ali'nin menkibeleri daha çok yayılmıştır. Bu menkıbeleri sahabeden birçok kimse ona muhalefet edenlere reddiye olsun diye rivayet etmekteydiler. Ondan önceki üç halifenin de aslında menkibeleri onun hakkındaki menkıbelerden az değildi. Hz. Ali hakkında Rasûlullah'a (s.a) ilk îman edendir denilmişse de, cumhura göre, sahih olan ilk îman edenin Ebu Bekir (r.a) olduğudur.
Hz. Osman'ın katlinden sonra Hz. Ali'ye (r.a) biat edildi. Muâviye ve Şam ehli, ona biat etmediler. Aralannda Sıffin ve diğer harpler vuku buldu. Sonra hariciler ayaklandı. Onlarla savaştı. Onların az bir kısmı hariç hepsini öldürdü. Kalanların en şakîsi Abdurrahman b. Mülcem, Hz. Ali'ye suikast yaparak, onu Hicri 40 yılında ramazân ayında yaraladı. Ramazanın 21. günü vefat etti. Defin yeri ve yaşı hakkında ihtilaf edilmiştir. Ebu Nuaym 63 yaşında öldüğünü söyler.
Yetimlik büiûğ ile kalkar. Yetimlik hükümleri de geçersiz olur.
"Bütün bir gün geceye kadar susmak yoktur. " Cahiliye âdetlerinden biri de dili konuşmaktan veya zikretmekten alıkoymak, yani susmak Allah'a yakınlık sayıkyordu. İnsanlarla konuşmayıp, susmaya gelince, bazı geçmiş şeriatlarda bu uygulanmaktaydı.
Allah (c.c) Meryem'den hikaye ile;
"... Ben Rahman'a oruç adadım. Bugün hiçbir İnsanla konuşmayacağım, de. " (Meryem, 26) buyurmuştur.
İslâm suskunluğu yasaklamıştır. Bunun yerine zikir yapmayı ve hayır sözü söylemeyi emretmiştir.[219]
1801. Kays b. Ebî Hâzim'den rivayete göre şöyle demiştir: Ebu Bekir Sıddîk (r.a) Zeyneb isminde Ahmes kabilesinden bir kadının yanma girdi. Onun konuşmadığım görünce;
"Ona ne oldu, niçin konuşmuyor?" dedi. Onlar;
"Konuşmamaya azmetti" dediler. Ebu Bekir;
"Konuş, bu sükut helâl değildir. Cahiliye işlerindendir" dedi. Kadın bunun üzerine konuştu. (Buhârî rivayet etmiştir).[220]
Hadisin râvisi Kays b. Ebu Hâzim Kûfeli'dir. Sika bir râvi olup mu-hadı inandandır. 90 yaşın üzerinde vefat etmiştir.
Konuşmaktan kaçınarak ibadet c.ıue şekli islâm dininde yasaklanmıştır. Bu tür davranış cahiliye âdetlerindendir. Cahiliye âdetlerine muhalefet etmek konusunda ise emir verilmiştir. Çünkü asıl (kendisiyle kıyas yapılan hüküm) şer'î bir hükme dayanmamaktadır. Ancak cahiliye âdetinin devamına dair emir gelmişse o bundan müstesnadır.
"Kadın bunun üzerine konuştu" cümlesiyle verilen emire hemen sarılmak ve bu konuda gevşeklik göstermemek gerektiğine işaret ediliyor.
İbnKudâme "Nuğni" adlı eserinde şöyle der: "Konuşmamak İslâm şeriatından değildir. Varid olan haberler bunun haram olduğuna delil olmaktalar. İbn Kudâme bu hususta Ebu Bekir hadisini delil saymıştır.
îbn Kudâme şöyle devam ediyor: "Şayet susmaya nezir etse ifası gerekmez." İmam Şafiî ve Re'y ashabı; "Bu konuda muhalif bir görüş bilmiyoruz" derler.
Gündüzden geceye kadar susmak mekruhtur.
İbn Rifat şöyle diyor: "Susmak bizden önceki şeriatta varid olmuştur, önceki şeriatta vârid olan hükmün bizim şeriatta da en azından mekruh değil, belki müstehab olması gerekir" demiştir. .
ibn Yunus: "Bunda nazar vardır" demiştir. Çünkü Maverdî İbn Ömer'den; "Oruçlunun susması teşbihtir" hadisini rivayet etmiştir. Eğer bu hadis sahih ise susmanın meşru olduğuna delil teşkil eder. Ancak İbn Abbas'tan bu konuda nehye dair hadis vardır.
tbn Rıfat; "Evet, önceki şeriatta vârid olan hüküm, bizim şeriatta da geçerlidir. Ancak bir nehİy olmadığı zaman bu hüküm bizde de geçerlidir. Oysa bu ko auda nehiy vardır, ibn Ömer'in hadisi ise sabit değildir. Çünkü Firdevs sahibi bu hadisin rivayet senedinde bir râvi düşmüştür" demiştir.
Şayet bu hadis sahih olsa, maksada uygun değildir. Çünkü, "Oruçlunun susması teşbih uykusu ibadet, duası mGstchabdır" h&dhi, oruçlunun fiillerinin hepsinin güzel olduğunu, yoksa sadece susmanın matlub olduğunu kastedmez.
Susmanın fazileti hakkında vftnd olan hadisler bu konudaki kerahat hükmüne aykın değildir. Çünkü maksatlar değişiktir. Teşvik edilen susmak, boş konulardaki konuşmalardır. Nehyolunan susmak ise, gücü yeten kimsenin hakkı konuşmamasıdır.[221]
ÜÇ YÜZ ALTMIŞ YEDİNCİ BÖLÜM
İNSANIN NESEBİNİ BABASINDAN BAŞKASINA
NtSBET ETMESİNİN VE BİR KÖLENİN DE EFENDİLERİNDEN
BAŞKASINA İNTİSABININ HARAM OLUŞU
Konu İle ilgili hadisler
1802. Sa'd b. Ebi Vakkas'tan (r.a) rivayete göre; Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur:
"Babası olmadığını bildiği halde, o kimsenin babası olduğunu iddia eden kimseye cennet haram olur." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[222]
Başkasına babalık iddiasında bulunan kimse bunun helâl olduğunu kas-dettiği takdirde cennet ona haram olur veya cennet ona azap görmeden önce haram olur.
Babasından başkasını, haram olduğunu bildiği halde, ya fakirlik veya makam talebi sebebiyle kendisine baba edinirse, bu küfürdür. Ancak bunu helâl kabul etmezse, büyük günahlardan birini işlemiş otur. Cehenneme girmeyi gerektirir.
İslâm nesepleri korumaya, babalık haklarına riayet etmeye özen göstermiştir.[223]
1803. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayete göre, Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur:
"Babalarınızdan yüz çevirmeyiniz. Kim babasından yüz çevirirse küfretmiş olur." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[224]
"Babalardan yüz çevirmeyiniz"; babalardan yüz çevirmek, çocuğun zengin veya makam sahibi olup, babası aşağı tabakadan olması halinde olabilir.
Bu husustaki nehyi bildiği halde helâl sayan kimse küfür etmiş olur. Veya buradaki küfür sözünden maksat, baba hakkına küfrân-ı nimet yapılmış olacağıdır. Üzerindeki nimeti inkâr İse onu yapanı îmandan çıkarmaz.[225]
1804. Yezîd b. Şerik b. Tarık'tan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Ali'yi (r.a) minberde hutbe verirken gördüm. Şöyle derken işittim: "Hayır! Vallahi yanınızda okuduğumuz Allah'ın kitabından başka yazılı bir şey yoktur. Ayrıca Nebî'den (s.a) yazdığım şu sahifedekiler vardır." Ali (r.a) o sayfayı açtı. Bir de baktık ki onda (diyet) develerinin yaşlan ve yaralama ile ilgili hükümler var.
Yine o sayfada, Rasülullah'ın (s.a) şu sözleri yazılı idi: "Medine'nin Sevr dağı ile Ayr dağı arası haremdir. Kim burada bid'at ihdas ederse veya bid'-atçıyı barındırırsa, Allah'ın, bütün meleklerin ve insanlann laneti onun üzerine olsun. Allah kıyamet günü onun, ne farzını ve ne de nafilesini kabul eder.
Müslümanların zimmeti (ahd ve emân) tektir. En alt tabakada olanları da o zimmeti verebilir. Kim ki bir müstümanın ahdini bozarsa Allah'ın, meleklerin ve insanlann laneti onun üzerine olsun. Allah kıyamet günü onun ne farzını, ne de nafilesini kabul eder.
Kim de babasından başkasını baba olarak çağırırsa veya hangi köle efendilerinden başka birini efendi olarak çağırırsa ona da Allah'ın, meleklerin ve insanların laneti olsun. Allah kıyamet gününde onun ne farzını ve ne de nafilesini kabul eder." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[226]
Hadisin râvisi Yezîd b. Şerik Kûfeli'dir. Sika bir râvidir. Tabiînin ileri gelenlerindendir. Yezîd Abdul-Melik'in hilafeti zamanında öldü.
"Vallahi yanımızda okuduğumuz kitaptan başka sahi/e yoktur" sözü, Râfizîlerin, "Allah'ın Rasûiü, Hz. Ali'ye başka insanların muttali olamadıkları ilmi tahsis etmiştir" sözünü yalanlamaktadır.
Medine'nin de Mekke gibi haremi vardır. Fakat Mekke hareminin hilâfına Medine hareminde telef edilen av, bitki ve canlılar için ceza verilmez.
Hadiste, Medine'de işlenen küçük günah, burdaki tehditten dolayı büyük sayılmıştır.
"Sarf ve adlini Allah kabul etmez" sözündeki "sarf" kelimesi cumhura göre farz, "adi" ise nafile demek olduğu için "Farz ve nafilesini Allah kabul etmez. Asmaî ise burdaki "sarf'ten maksat tevbe, "adl"den ise fidyedir, demiştir.
Kadı tyâz: Bu cümlenin manası; Allah onun farzını ve nafilesini kabulü rıza i!e kabul buyurmaz, demektir" demiştir. Buradaki "kabul etmez" sözü günahlara keffâret kılmaz manasında kullanılmıştır.
"Adi" kelimesinin fidye manasım taşıması durumunda cümle, bu azarlamaya sebep olan kimseler kıyamet gününde kendisini cehennemden kurtarmak İçin, fidyesini Allah kabul etmez, manasına gelir. Oysa günahkârlardan Allah'ın fazl ve keremiyle dilediği kimselerin, cehennemden kurtulmaları İçin fidyeleri kabul olunacaktır.
"Kim müslümamn kuyusunu kazarsa" cümlesi için Nevevî şöyle diyerek açıklıyor: "Onun manası, müslümamn emniyetini bozup, onun kâfire hedef kılınmasıdır."
Hadiste bir kimsenin babasından başkasını baba edinmesinin haram olduğu İfade edilmektedir. Çünkü bu durumda nimete nankörlük, miras haklarını zayi etmek, velâ ve diğer bağları koparmak gibi zararlar vardır.
Müslümanların maruf şartlarda, kâfire emân vermesi sahihtir. Bu şartlar bulunursa ona taarruz haram olur.
Büyük günah İşleyen kimselere, adını zikretmeden, genel olarak lanet etmek caizdir.
Hadiste geçen bu günahları bir kimse işleyip, tevbe etmeden ve onları helâl kabul ederek ölürse, Allah (c.c) o kimsenin farzını ve nafilesini kabul etmez.[227]
1805. Ebu Zcrr'den (r.a) rivayet edildiğine göre; RasûluIIah'ı (s.a) şöyle buyururken işitmiştir: "Babasından başka bir şahısa bilerek babamdır diye iddia eden hiç kimse yoktur ki, küfre girmesin. Kim de kendisinin olmayan bir şeye sahip çıkarsa bizden değildir. Cehennemdeki yerine hazırlansın. Kim bir kimseyi "kâfir" "Allah'ın düşmanı" diye çağırırsa, o kimse de bu sözlere layık değilse, söz kendine döner." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir. Bu Müslim'in lafzıdır).[228]
"Babasından başkasını babamdır diye iddia eden kimse yoktur ki, küfre girmesin" Bu cümlesiyle, böyle yapan kimsenin bizzat babasının nesebini reddetmesi sonucunda bu hükme dahit olacağı bildirilmektedir. Şayet bu kimsenin nesebi dedesİyle veya onu evlat edinen kimseyle şöhret bulmuşsa ve babasını inkâr etmeksizin, şöhretinden dolayı o kimseye kendisini nisbet ederse, bu tehdide muhatap olmaz.
Bu babın hadislerinden önce geçen açıklamalara ilave olarak, müslü-manları küfürle itham etmek veya onlara Allah'm düşmanı gibi tabirlerle hitap etmek haramdır. Haksız yere kardeşine böyje bir İthamda bulunması durumunda, o söze itham ettiği kardeşinden daha layık olur.
"Cehennemdekiyerine hazırlansın " cümlesinden murat, onun cezası budur, demektir. Ama ceza görür, ama affedilebilir veya tevbe ederse günahı bağışlanabilir. Buradaki hüküm ahirete mütealliktir.[229]
ÜÇ YÜZ ALTMIŞ SEKİZİNCİ BÖLÜM
ALLAH VE RASÛLÜ'NÜN NEHYETTİĞİ YASAKLARI İŞLEMEKTEN SAKINDIRMAK
Konu ile ilgili ayetler
"Artık onun (Rasûlullah'in) emrinden, uzaklaşıp gidenler kendilerini (dünyada) bir fitne (ve belâ) çarpmasından yahut (ahirette) onlara pek acıklı bir azap (gelip) çatmasından çekinsin(ler)." (Nur, 63)
"Hakikat Rabb'inin kıskıvrak tutup yakalayışı pek çetindir." (Burûc, 12)
"Rabb'inin yakalayışı -(ahalîsi) zulmeder halde bulunan memleketleri yakaladığı zaman- işte böyle (olur): Şüphesiz ki O'nun çarpması (cezası) pek acıklıdır, pek çetindir." (Hûd, 102)[230]
1806. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edilmiştir: Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur:
"Allah Teâlâ kıskanır. Allah 'm kıskançlığı, kişinin Allah'ın haram kıldığı şeyleri yapmasına karşı olmasıdır." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[231]
Hadis-i şerif, Allah'ın haram kıldığı kötülüklere düşmeken sakındırmak-tadır. Çünkü ktülükleri işleyene Allah'ın gazabı ulaşır. Allah (c.c) yasaklarına riayet etmeyenlere gazap eder.
"Gayret"; kıskanmak demektir. Allah'a isnadı İse, bir şeyi inanan kuluna yasaklamasıdır.
Nevevî; "Bunun gerçeği kullar için fayda olmasıdır. Çünkü kul Allah'a hamd eder. O da ona ecir ihsan eder. Bu şekilde kul, faydalanır."[232]
ÜÇ YÜZ ALTMIŞ DOKUZUNCU BÖLÜM
YASAKLARI İŞLEYEN KİMSENİN SÖYLEMESİ VE YAPMASI GEREKEN ŞEYLER
Konu ile ilgili ayetler
"Eğer şeytandan bir vesvese (gelip) seni dürterse hemen Allah'a sığın.1 (A"raf, 200)
"Takvaya erenler (yok mu?) onlara şeytandan herhangi bir arıza iliştiği vakit, (Allah'ın emir veya nehiy «itği şeyleri) iyice düşünürler. Bir de bakarsın ki onlar (hakikati) görüp bilmişlerdir, bile." (A'raf, 201)
"Ve çirkin bir günah işledikleri /anut n^fslerics zulmettikleri vakit Allah'ı hatırlayarak, hemen günahların n yargılanmasını isteyenlerdir. Günahları, Allah'tan başka kim yargılar? Bir de onlar işledikleri (günah) üzerinde bilip dururlarken ısrar etmeyenlerdir İşte otfiar (böyle). Onlann mükâfatı Rabb'lerinden bir yargılama ve altından ırmaklar akan cennetlerdir. Ki orada ebedî kalıcıdırlar. Böyle yapanların mükâfatı ne güzeldir." (Ât-i İmrân, 136)
"Hepiniz Allah'a tevbe edin ey mt'minler. Ta ki korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız." (Nûr, 31)[233]
Konu ile ilgili hadis
1807. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur:
"Kim yemin edip, yeminde; "Lât ve Uzzâ hakkı için" derse, hemen: "Lâ ilahe illallah" desin. Kim kardeşine "Gel kumar oynayalım" derse sadaka versin." (Buhârî ve Müslim rivayet etmİşlerdir).[234]
Putlara yemin etmek haramdır. Böyle putları anarak, yemin etmek insanı îmandan çıkanr. imanını yenilemesi lazımdır. Kumara çağırmak da haramdır. Bunun keffâreti için, ondan tevbe etmek ve sadaka vermeye teşebbüs etmek gerekir.
Lât: Taifte beni Sakîfe ait bir putun adıdır. Uzzâ ise Gatafan kabilesinin taptığı bir ağaçtır. Rasûluilah (s.a) Hz. Hâlidi (r.a) ona göndererek, kestirmiştir.
Hattâbî: "Yemin sadece ta'zim edilen ilâha yapılır. Müslüman, putlara yaptığı yemin sebebiyle kâfirlere benzemiş sayılır. Dolayısıyla kelime-i tev-hid ile bu giderilmiş olur."
"Sadaka versin" sözüyle güdülen maksat, kumara sarfedeceği parayı sadaka olarak versin, demektir.
Hanefîlerden bir kısmı, bu sözle yemin keffâreti gerekeceğini söylemişlerdir.
Ayrıca, "Şu işi yaparsam yahudi olayım" veya "İslâm 'dan beri olayım " gibi sözler yemin sayılmaz. İmam azam'a göre bunların tümünden keffâret lazım gelir.[235]
İLGİNÇ VE ÇEŞİTLİ KONULAR KİTABI
ÜÇ YÜZ YETMİŞİNCİ BÖLÜM DEĞİŞİK KONULARDA VE MUCİZEVÎ HADİSLER
Konu ile ilgili hadisler
1808. Nevvâs b. Sem'ân (r.a) dan şöyle dedği rivayet edilmiştir.
Bir sabah vakti Rasûİullah (s.a) deccali zikrederek, onu alçaktı, fitnelerini büyüttü o kadar ki, biz onun "Nahl" denilen yerde olduğunu zannettik. Bizler oraya gidince Rasûİullah (s.a) nzdeki telâşı anladı ve"Nedir bu durumunuz? Ne oluyor sîze?" dedi. Biz:
"Yâ Rasûlallah bu sabah deccali zikrettiniz. Onu alçaltımız. Fitnelerini büyüttünüz. Biz de onun "Nahl" bölgesinde olduğunu zannettik" dedik. Rasûİullah (s.a);
"Sizin hakkınızda beni en çok korkutan deccalden başka konulardır. Şayet o, ben içinizde iken ortaya çıkarsa, ben sizin önünüzde onu ilzam (sustururum) ve davasını iptal ederim. Eğer ben aranızda değilken çıkarsa, artık herkes kendisinin savunucusudur. O (deccal) gençtir. Saçları kıvırcıktır. (Sağ) gözü dışan fırlamıştır. Ben sanki onu Abd'ul-Uzzâ b. Katan'a benzetiyorum. Sizden kim ona ulaşırsa, ona karşı Kehf suretinin ilk ayetlerini okusun. O Şam ile Irak arasında bir yerde çıkacak. Sağı, solu, ortalığı fesada verecektir. Ey Allah'ın kullan (îmanda) sebat ediniz" buyurdu. Bizler;
"Yâ Rasûlallah o, yeryüzünde ne kadar kalacak?" dedik. Rasûlul-lah (s.a);
Kırk gün kalacak. (O kırk günün) bir günü, bir sene gibi bir günü, bir ay gibi ve bir günü de, bir cuma (hafta) gibidir. Geri kalan günter sizin bildiğiniz günlerden farksızdır'* buyurdu. Biz;
"Yâ Rasüiallah! Şu bir sene gibi olan günde bir gü sün namazı bize kâfi mi? Dedik. Rasûlullah (s.a);
Hayır, o gün için bir günün namazlarım takdir ediniz" buyurdu. Biz;
"Yâ Rasûlalİah, deccalin yeryüzündekisürati nasıldır?".dedik. Rasûlullah (s.a);
"Rüzgârın sürüklediği bulut gibi. O bir kavme gelir, onları (kendisinin Rab olduğuna) davet eder. Onlar ona inanırlar ve icabet ederler. Deccal, semâya emreder. Gök yağmur yağdırır, yerlerde ot bitirir. O kavmin hayvanları daha besili, daha sütlü geri dönerler.
Sonra bir başka kavme varır. Onları davet eder. Onlar da ona icabet etmezler. Deccal yanlarından ayrılır ayrılmaz, yağmurlar kesilir. Topraklar kurur ve hiçbir mallan kalmaz.
Daha sonra deccal bir harabeye varır ve "Hazinelerini çıkar" der. Harabede bal anlarının beylerini izledikleri gibi -deccalin emrine uyarak- defineleri çıkarır.
Sonra deccal, genç bir adamı (kendisine inanmaya) çağırır. (Çağrıyı reddedince) o gence Öyle kılıçla vurur ki, bedenini iki parçaya böler. Her bir parçası atılan ok menzili kadar uzaklara düşer. Sonra o genci çağırır. O da yüzü parıldayarak ve gülerek, gelir.
İşte deccal böyle bozgunculuğunu sürdürürken AHah Teâlâ Mesih (tsa) b. Meryem'i gönderir.
İsa (a.s) boyalı iki elbise içinde ve ellerini İki meleğin kanatlarına koyarak. Şam'ın doğusundaki beyaz minareye iner. Başını eğdiği zaman (saçı su) damlatır. Kaldırdığı zaman başından aşağı inci taneleri gibi damlalar iner.
Bir kâfirin, onun soluğunu koklaması helâl değildir. Onun nefesini hisseden kâfir hemen ölür. Onun soluğu gözünün vardığı yere kadar ulaşır.
İsa deccali arar: Sonunda onu Beyt-i Mukaddes yakınlarındaki "Lûd" kapısında yakalayıp öldürür. Sonra İsa (a.s) Allah'ın deccalden koruduğu bir cemaatın yanına gelir, onların yüzlerini okşa* e onlara cennetteki derecelerini haber verir. Böyle devam ederken, Allah Teâ'5, isa'ya (a.s);
"Ben kimsenin kendileriyle savaşmaya gücünün yetmeyeceği, Bana aid kullar çıkardım. (Bundan dolayı yanındaki) kullarımı Tûr dağına sığındır" dîye vahyeder.
Allah (c.c), Yecüc ve Mecücfl gönderir. Onlar her tepeden sökün ederler. İlk grupları Taberiye gölüne uğrayıp suyunu tamamen içerler. Son grupları da oradan geçerken: "Gerçekten burada önceleri su çok varmış" derler.
Sonra tsa ve ashabı kuşatılır, öyhle ki o gün onlar yanında bir öküz bası, sizin bugünkü yüz dinarınızın taşıdığı değerden kıymetli olur. Bu halde Allah'ın peygamberi İsa ve ashabı Allah'a yalvarırlar. Bunun Üzerine Yecüc ve Mecüc'ün boyunlarına kurtlan musallat kılar da hepsi birden oluverirler.
Sonra Allah'ın Nebîsi tsa ve ashabı (Tûr'dan) aşağı inerler. Ve yeryüzünde onlaın leşlerinin ve pis kokularının doldurmadığı bir karış yer bulamazlar. Allah'ın peygamberi İsa ve ashabı Allah Teâlâ'ya dua ederler. Bu duaları üzerine Allah (c.c) deve boyunları gibi (uzun) birtakım kuşlar gönderir. Kuşlar o leşleri yüklenerek Allah'ın dilediği bir yere atarlar.
Sonra Allah Teâlâ yağmur gönderir ki ondan hiçbir ev ve çadır korunmuş olmaz. Yağmur yeryüzünü öyle bir yıkar ki lekesiz ayna gibi olur. Sonra Allah (c.c) yeryüzüne: "Meyvelerini bitir, bereketini ver" der. O gün bir cemaat bir narı yer, doyarlar. Ve kabuğunda gölgelenirler. Sütlerde bereket olur. O kadar ki bir devenin sütü büyük bir kalabalığa bir ineğin sütü bir kabileye, bir koyunun sütü de yakınlardan bir cemaata yeter.
Bu aralarda Allah Teâla hoş bir rüzgâr gönderir. Bu rüzgâr mü'minleri koltuk altlarından yakalayarak her mü'min ve müslümanın ruhunu kabze-der. (Geride) insanların şerlileri kalır. Orada onlar erkek, kadın -merkepler -gibi cinsi münasebette bulunurlar. Artık kıyamet onların üzerine kopar." (Müslim rivayet etmiştir).[236]
"Deccal" kelime manası olarak çok yalan söyleyen demektir. "Deccali alçalttı ve yükseltti" sözünde iki görüş vardır.
Alçalttı: Yani onu hakir düşürdü. Yükseltti: Fitnesini büyüttü demektir. Kör olduğunu ve Allah'a aldırmamasını söylemesi onu horlamasıdır. Fitne ve olağanüstü olaylar göstererek insanlara belâ olacağını söylemesi, ise onu yükseltmesidir.
Diğer bir görüş ise; "Konuşmadan sonra, dinlemek için sesini kıstı. Sonra tam bir anlatım için ise sesini yükseltti" demektir.
"Sanki ben onu Abd'ul-Uzza'ya benzetiyorum" sözündeki Abd'ul-Uzza, Huzâa kabilesinden Müstalikoğullanndan bir adamdır. Cahilİye devrinde ölmüştür. Ahmet b. Hanbel'in rivayetinde ise o kimsenin Katan b. Abd'ul-Uzza olduğu ve Rasûlullah'a (s.a) "Yâ Rasûlaüah ona benzemem bana zarar verir mî?" diye sormuş.
RasûluHah (s.a), "Hayır sen mü'min o ise kâfirdir" demiştir. İbn Ha-cer bu hadisin zayıf olduğunu söylemiştir.
Bu rivayette, "Kehf suresinin baş taraflarını" bir başka rivayette "son on ayeti okumak deccâlin fitnecini def eder" buyurulmuştur.
Kurtubî ise: "İhtiyaten baştan on, sondan da on ayet okumak gerekir" demiştir.
"Sağı, solu, ortalığı fesada verecektir." Bu cümleden deccâ! ayak bastığı beldeleri ifsâd etmekle kalmayacak, bilâkis sağa ve sola seriyeier göndereceği için hiçbir mü'min ve insan onun şerrinden emin olamayacaktır.
"O gün için namazları takdir ediniz" yani fecr doğduktan sonra öğle vakti kadar süre geçince öğle, İkindi ile öğle arası kadar süre geçince ikindi, akşamla ikindi arası kadar süre geçince akşam, sonra da yatsı kıiınır. Bir sene gibi olacak günün namazları normal günlere kıyas edilerek takdir edilir. Cuma namazı da buna kıyasen hesaplanır.
Kadı lyâz; 'Şeriat sahibinin bize hükmettiği budur. Şayet bu hadis olmasaydı, malum vakitlerdeki namazlar gibi olduğuna ictihad ederdik" demiştir.
Akûli şöyle demiştir: Rasûlullah'a (s.a) bugünün namazlarını sormaları soruda taammüktür (derinine araştırmadır). Bu soruyu sormasalardı da sükut etselerdi, onun hükmü diğer günlerin hükmü gibi olacaktı.
"Buradaki günün bir sene gibi olması aslında zahiri değildir. Güç artmaz. Ancak o günkü korku ve fitnenin şiddetinden dolayı bir sene gibi gelecektir? Bu görüşü Tıırbeştî söylemiştir, tbn Cevzî ise bu tevüi reddetmiştir.
"Mesih b. Meryem sallallahüaleyi vesellem " sair peygambere salât-ü selam getirmenin gereğine delil oluyor.
"tsa (a.s) Attah 'm koruduğu bir kavme gelir. Bu kavim îman üzere olup fitneden uzak kalan bir topluluktur. Yüzlerini mesheder." Bu meshetmesî ya teberrük ve iyilik içindir veya içinde bulunduktan şiddet ve korkunun geçmesi içindir.
"Ye'cüc ve Me'cüc" iki büyük ümmettir. Ye'cüc erkekler, Me'cüc kadınlar için birer isimdir, diyenler de vardır.
"O günlerde öküzün başı, yüz dinardan daha hayırlıdır." Sözü o zamanki değerin yüksekliğini gösterir. Yani kıyasa uygun olması için değersiz bir şeyi zikretmiştir. Bazısı öküzün ziraat amacıyla bizzat kendisinin bu fiyata satılacağını söylemiş ise de tercihe şayan değildir. Çünkü Tur'da mahsur kalanların işi bu değildir. Zaten Tur ziraata da elverişli değildir.
"Biranda Oluverirler" Yani Allah (c.c) onları en düşük şey olan kurtlarla en kısa zamanda helak eder.
Şu soru akla gelebilir: Acaba hadiste vârid olan bu harikulade olaylar ve deceâl ile ilgili diğer olaylar, akılları saptırıp, batıla tâbi olmaya davet ve Allah'ın peygamberlerine verdiği mucizeleri ihlâl olmaz mı?
Buna şöyle cevap verebiliriz: Mel'un olan deceâle bu haller verilmiştir. Ve bizzat bu hadiste basiret sahibinin, onları kabul etmesi bir yana, ondan dönmeye çağırmaktadır. Sonra deccal peygamberlik iddia etmiyor, bizzat ilâh-lık taslamaktadır. Bu ise akıllarda, ilâhlık iddia eden kimsenin şahsında hadis delilleri kaim olduğu için, buna imkân bulamaz ve iddiası kalplerde yer tutmaz. Bununla birlikte davasını noksanlık gerekinceye değin bırakmadığı, onun tarafına bakan kimse ise, onun şaşı olduğunu farkedecektir. Bu yüzden RasûluHah (s.a), "Fakat ben hiçbir peygamberin kavmine söylemediğini söylüyorum. O şaşıdır" buyurmuştur.
Diğer bir soru da şu olabilir: "Deccal hadislerinde onun mehdinin zuhurundan sonra çıkacağı Hz. İsa'nın ise onu öldüreceği hadisin sonunda sabit olmuştur. Bu ise Rasûlullah'ın (s.a) olduğu anda çıkmayacağına delil olmaktadır. Bilâkis, ümmetin ilk asırda yaşayanları bile görmemiştir. O zaman "Eğer çıkarsa ben aranızdayım?" cümlesinin hükmü nedir?
Buna da şu cevabı verebiliriz: "Rasûİullah (s.a) deccâlin fitnesinden mükelleflerin korktmsını sağlamak ve şerrinden Allah'a (c.c) iltica etmek, böylece Allah'ın fazlına nail olmak için bu yolu takip etmiştir."
Hz. İsa'nın ineceği zikredilen ak minare Şam'da bu gün de mevcuttur.[237]
1809. Rib'î b. Hirâş'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ebu Mes'ûd el-Ensârî ile beraber Huzeyfe b. Yemân'a (r.a) gittim. Ebu Mes'ûd ona;
"Rasûlullah'tan (s.a) deccal hakkında dinlediğin şeyleri bana anlat" dedi. Huzeyfe;
"Şüphesiz deccal çıkar. Beraberinde su ve ateş vardır. İnsanların su diye gördükleri aslında yakan ateştir. Ateş diye gördükleri aslında soğuk, tatlı sudur. Sizden kim ona yetişirse ateşi gördüğü yere dalsın. Çünkü o, tatlı, hoş bir sudur" dedi. Ebu Mes'ûd;
"Şüphesiz ben onu İşittim" dedi. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir)[238]
"İnsanların su diye gördükleri ateş, ateş olarak gördükleri sudur. " Alimler; "Deccaün fitnelerinden birisi de budur. Allah (c.c) gerçek imanlı ile imansızı ayırmak için kullarını bununla imtihan eder. Sonra onu rezil rüsvay ederek, aczini ortaya koyar" demişlerdir.
Ibn Hacer; "Görülen bu gibi şeylerin değişik olması, gören kimseye nis-betledir. Yâ deccal bir sihirbazdır, o şeyi aksi şekilde göstermektedir. Ya da Allah (c.c), deccalın emrine verdiği cennet arzının aslını ateş, cehennemin aslını da cennet kılmıştır. Tercih edilen görüş de budur. Veya cemaatla nimet ve rahmet; cehennemle mihnet ve meşekkat kastedilmiştir. Kim ona itaat ederse onu nimetlendirir. Fakat o kimse ahirette cehenneme girer. Bunun aksine hareket eden ise cennete girer" demiştir.
Doktor Ramazan cl-Bûtî; "Kübrö el-Yakiniyat"adlı kitabında deccal ile ilgili şu bilgiyi verir: "Deccal yahudi bir adamdır. Yalana olması sebebiyle, hakkı batıl ile örtbas edeceği ve olağanüstü güce sahip olacağı için deccal diye lakaplanmıstır. Şark tarafından çıkacak insanlar arasında salah ve istikâmet vaad edecek, ilâhlık davasında bulunacaktır. Davet edeceği şeye, çoğunluğu yahudi olmak üzere birçok insan tâbi olacaktır. Deccaîe ait hadisler bütün hadis kitaplannda; sakındırma, ihbar ve vasıf yönünden şöhret bulmuş, zuhuru hakkında şüpheye mahal bırakmamıştır."[239]
1810. Abdullah b. Amr b. Âs'tan (r.a) söyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûiullah (s.a) şöyle buyurdu:
"Ümmetim içinde deccal çıkar. Kırk kadar kalır. Kırk gün mü? Kırk ay mı? Veya kırk sene mi bilmiyorum.
Allah Teâlâ İsa b. Meryem'i (a.s) gönderir. İsa (a.s) onu arar ve helak eder. Sonra insanlar yedi sene kalır. Bu zaman zarfında iki kişi arasında bile düşmanlık olmaz.
Sonra Allah (c.c), Şam trafmdan soğuk bir rüzgâr gönderir. Yeryüzünde kalbinde zerre ağırlığı îman olan hiçbir kimse kalmaz ki onu kabzeder (öldürür). O kadar ki, sizden birisi dağın arasına bile girse rüzgâr oraya girerek ruhunu kabzeder. Dünyada iyilik tanımaz, fenalıktan sakınmaz, şerre karşı kuş gibi süratle koşan, canavar gibi zalim şerli insanlar kalır. Şeytan onlara insan şeklinde görünerek;
"Hâlâ davete İcabet etmiyor musunuz?" der. Onlar;
"Bize ne emredersin?" derler. Şeytan da onlara putlara ibadet etmelerini emreder. Bunlar ahlâksızlık içinde yüzerlerler ve putlara taparlarken nzıklan bollaşır.
Sonra Sûr'a üfürülür. Bunu duyan herkes dehşetten boynunun bir tarafını koyup, kaldırıncaya kadar ölür.
Onu ilk işiten kimse devesinin havuzunu çamurla tamir ederken hemen ölür. Etrafındakiler de ölürler. Sonra Allah (c.c) hafifçe bir yağmur gönderir. Bundan insanların çürümüş bedenleri (kuyruk sokumundaki kemikten) lürer.
Sonra diriliş için ikinci kez Sûr'a üfürülür. Halk kabirlerden kalkarak Allah'ın emrine muntazır olurlar. Sonra onlara;
"Ey insanlar Rabb'inize geliniz!" denir. Meleklere de;
"Bunları durdurun. Çünkü onlar sorumludurlar" buyurmuştur. Sonra yine meleklere;
"Cehennemlikleri ayırınız-.. " emri verilir. "Kaçta kaçı çıkarılacağı sorulunca.... ";
"Her binden 999'unu ayırınız (Birini de cennete gönderiniz) " denir, işte bu hüküm çocukları hemen saçları ağarmış yaşlılara çevireceği, her gerçeğin apaçık açığa çıkacağı, hesap ve cezanın bütün dehşetİyle hüküm süreceği bir gündür." (Müslim rivayet etmiştir)[240]
"Yedi sene zarfında iki kişi arasında bile düşmanlık olmayacak" sözünden, Isa (a.s) zamanında üzüntülerden uzak olan bir zaman yaşanacağı kasdedilmiştir. Aksi halde Suyûtî, Hz. isa'nın (a.s) yere inmesinden sonra, kırk sene yaşayacağını zikretmiştir. Beyzâvî tefsirinin haşiyesinde de; "Yeryüzünde 40 sene kalacak" lafzı yer almaktadır.
İbn Kesir şöyle der; "Bu rivayetlerle Müslim'deki lbn Arnr hadisi ki, "İsa (a.s,) yeryüzünde yedi sene kalacak" ifadesi arasında işkâl vardır. Bu Hz. isa'nın (a.s) yere inişinden itibaren yedi sene kalacağına hamledilir. O zaman Hz. isa'nın 33 yaşında olacağı meşhur olan görüştür."
Beyhâki Ba's ve'n-Nûsûr adlı kitabında şöyle der: Bİr hadiste "Hz. İsa (a.s) yeryüzünde 40 sene kalır" buyurulmuştur. Sahihi Müslim'de ise; "Allah (c.c) İsa 'yi gönderir. (O da) deccalı arar ve onu helak eder. Sonra insanlar 7 sene yaşarlar. Bu süre içinde İki kişi arasında bile düşmanlık olmaz" buyurulmuştur. Beyhâkî; "Sonra insanlar kalır" yani "İsa (a.s) öldükten sonra" sözü ilk görüşe aykırı değildir. Bu tevil bana göre uygundur" demiştir. Hz. isa'nın birçok hadislerde yeryüzünde 40 sene kalacağı beyan edilmektedir. Ki sahih ofan görüş te budur. Taberânî'nin Ebu Hüreyre'den rivayetine göre Rasûlullah (s.a); "İsa b. Meryem iner ve yeryüzünde 40 sene kalacaktır" buyurmuştur.
Ahmet b. HanbePin Hz. Âise'den (r.a) yaptığı rivayette; "İsa b. Meryem (a.s) onu öldürür. Sonra yeryüzünde 40 sene adil imam ve adaletli idareci olarak kalacak" buyurulmuştur.
"Şerre karşı kuş gibi süratli olması" sözüne, alimler şöyle demişlerdir; "Onların şerre karşı ve şehvetlerini gidermeye ve bozgunculuğa olan sürati kuşun uçuşu gibidir."
Isa (a.s) yeryüzünde nüzul ettikten sonra bizim şeriatımızla hükmedecektir.
Kadı Iyâz; "Ehli sünnete göre Hz. isa'nın nüzulü ve deccalı öldürmesi gerçektir. Buna aykırı bir delil mevcut değildir" demiştir.
"Fakat o Allah'ın Rasûlü ve Nebilerin sonuncusudur." (Ahzab, 40) "Son peygamber" ayeti ile Rasûlullah'ın (s.a); "Benden sonra peygamber yoktur" buyurmasını delil getirip, bunu İnkâr edenler varsa da bu sahih değildir. Çünkü Hz. İsa (a.s) İslâm dinini nesheden bir peygamber olarak değil, bilakis bizim şeriatımızla hükmetmek için gelecektir.[241]
1811. Enes'ten (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir diyar yoktur ki, deccal oraya ayak basmasın. Ancak Mekke ve Medine'de hiçbir yolu boş bırakmadan melekler orayı saf halinde beklerler. Melekler onu men edince deccal kumiu çorak bir yere iner de Medine üç defa sarsılır. Cenabı Hak oradan her kâfir ve münafığı çıkarır." (Müslim rivayet etmiştir).[242]
Medine'nin sallanması, orada bulunan kâfir ve münafıkları deccalin önüne silkeleyip, atmak içindir.
Müzhirî şöyle der: "Medine'nin sallanması ihlâslı mü'mîn olmayanların kalplerine deccala karşı meyil ve sevgi uyandırmak amacıyladır" Üç defa sallandığı zaman üçüncüde kâfir ve münafıklar Medine'den çıkacak samimi müslümanlar kalacaktır.[243]
1812. Hz. Enes'ten (r.a) söyle rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Deccale Isfahan yahudilerinden yetmiş bin kişi tabi otur. Ki üzerlerinde taylasan vardı1:" (Müslim rivayet eitmiştir).[244]
Hadiste geçen taylasatı yahudilerin giymesi, müslümanlann giymesini kerih kılmaz.
"Taylasan": Biçilip, (ükilmeksizin omuzlarda taşınan bir çeşit elbisedir.
Suyûtî; "Bu açık bir husustur. Çünkü keranat özel bir nehye muhtaçtır. Oysa bu hususta nehîy voktur. Müslümanlar: n elbiselerini kâfirlerin giymesi, o elbiseyi müslümanlara kerih kılmaz" dar.
Buradaki taylasandan maksat tbn Hacer'in ifade ettiği gibi daire biçimindeki taylasandır. Suyûtî; "Bu en sahih gönçtür" der. Bu görüşü Ah-med b. Hanbel'in Câbir'den rivayet ettiği şu haüs teyid eder: "Deccal ite 70.000 yahudi beraber otur. Onların her birinde yeşil taylasan ve kılıç vardır.''
Taylasanı Araplardan ilk giyeı Cübeyr b. Mutîm'dir. Ibn Şirin bunu kerih görmektedir. Bunu müslümsnlardan ilk giyen ise Abdullah b. Amir b. Kûreyz'dir.
îbn Teymİye; "Böyle daire şeklindeki tayla&tnı giymek, sünnette yoktur. Rasûlullah'ın (s.a) fiili de değildir. Sehabe de giymemiştir. Belki o yahudi şiânndandır" demiştir.[245]
1813. Ümmü Serik'ten (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: Ki Nebfyi (s.a) şöyle buyururken işitmiştir: "Şüphesiz insanlar (mü'minler) deccalden dağlara kaçacaklardır. " (Müslim rivayet etmiştir).[246]
Hadisin râvisi Ummü Şerîk el-Âmiriyye'dir. Sahabîdir.
Rasûlullah'ın (s.a); "kaçacaklar" tabirini yeminle söylemesi deccalin şerrinin şiddetini ve fitnesinin büyüklüğünü göster[247]
1814. tmrân b. Husayn'dan (r.a) şöyle dediği rivayet e lilmiştir: Rasû-lullah'ı (s.a) şöyle buyururken işittim: "Âdem'in yaratılışından kıyamet ko-puncaya kadar deccaldan daha büyük fitne yoktur." (Müslim rivayet etmiştir).[248]
Deccalin fitnesinden ancak az bir topluluk kurtulacaktır.
Ebu Nuaym, Hasan b. Atiyye'nin lercemesi halinde şöyle der: "Deccalin fitnesinden ancak 12.000 erkek, 7.000 kadın kurtulacaktır." Bu sözde akli yönden değil, merfû bir hadisten istifade edilmiş olabilir veya Eht-i Ki-tab'tan alınmış bir rivayet olabilir.[249]
1815. Ebu Saîd el-Hudri'den (r.a) rivayete göre, Nebî (s.a) Deccalin casusları o kimseyi karşılayıp, "Nereye gitmek istiyorsun" diye sorarlar. "Ortaya çıkan bu adamın yanına" der. Onlar; "Sen bizim Rabb'İmiz (deccal)a inanmıyor musun?" derler. O da; "Bizim Rabb'imizde gizli bir şey yoktur. (Vasıfları zahirdir)" cevabını verir. Bunun üzerine deccalin bazı yardımcıları: "Bu adamı Öldürünüz" der. Bir kısmı da; "Rabb'iniz (deccal)in bilgisi olmadan hiç kimseyi öldürmekten yasaklamadı mı?" derler ve o mü'mini deccala götürürler. Mü'min deccali görünce; "Ey insanlar Rasûluilah (s.a)'m anlattığı deccal budur, deyince deccal, onun dövülmesini emreder. Mü'mini karnı üzerine uzatırlar. Deccal; "Bunu tutun ve dövün..." der. O şahsın karnını, sırtını, çok döverler. Deccal; "Bana İman etmiyor musunuz?" der. O şahıs; "Sen yalancı meşinsin' der. Emredilir, testere ile başının ortasından ayak uçlarına kadar vücudu iki parçaya ayrılır. Sonra deccal bu iki parça arasında yürür. Sonra cesede, "Kalk!.." emrini vermesi üzerine dirilip, ayağa kalkar. Bu sefer deccal ona; "Bana îman ediyor musun?" der. Mü'min; "Bu öldürme ve diriltme işi senin yalancı olduğun kanaatimi artırmaktan başka fayda vermedi" cevabını verir ve; "Ey insanlar!.. Deccal benden sonra bu işlemi hiçbir insana yapamayacaktır, der. Yine inanmadığı İçin deccal onu boğazlamak için yakalarsa da Allah tarafından (mü'minin) boynu ile omuzu arasında bakır gibi kılıç işlemeyecek bir şey yaratılır. Deccal onu öldürmeye güç yetiremez. Zarar da veremez. Bu defa da deccal, o mü'mini el ve ayaklanndan tutarak havaya fırlatır, insanlar onu cehenneme attığını sanırlar. Gerçekte onu, ancak cennete atmıştır." Râvi der ki, Rasûluilah (s.a); "Bu şahıs, âlemlerin Rabb'i katında halkın en büyük şehididir' buyurur. (Müslim rivayet etmiştir).[250]
Deccal ortaya çıkar, îman ve salahı savunur. Sonra peygamberlik iddia eder. Daha sonra ilâhtık davasında bulunur. Taberânî'nin tahriç ettiği Süleyman b. Şihâb hadisinde şöyle der: "Sahabî Abdullah b. Mağnem yanıma oturdu. Nebî'den (s.a) bana şöyle anlattı. Nebî (s.a) buyurdu: "Deccal da kapalılık yoktur. Doğudan gelecek ve dine davet edecektir. Kendisine uyulur. Bu şekilde devam eder. Küfe'ye gelerek dinini açıklar ve onunla amel eder. Sonra buna teşvik eder. Daha sonra nebîlik davasında bulunur. Her akıl sahibi kimse bundan korkar ve deccali terkederler. Sonra ilâhlık taslar. tki gözü arasında "kâfir" yazılıdır. Bu hiçbir müslümana gizli kalmaz. Kalbinde hardal tanesi kadar îman olan herkes onu terkeder."
"Ona mü'minlerden birisi yönelir" sözündeki mü'min için Ebu İshak: "O mü'min Nızırdtr, denilmiştir" der. Bu rivayet Hızır'ın hayatta olduğuna delil olur. Sahih olan görüşte budur.
"İnsanların Allah katında en büyük şehididir" sözüyle deccali karşılayan kimse kastedilmiştir. Çünkü zalim, yalancı kimsenin yanında hakkı söylemiştir. Önceki görüşe göre bu kimsenin Htzır olması durumunda bu rivayet onun vefat zamanını açıklar. Bu kimse tsa (a.s) île karşılaşmayacaktır.
Ebu Saîd hadisinden bir başka lafz da şöyledir: 'Deccal gelir. Medine yollarından geçmesi kendisine haramdır. Sonra Medine sınırındaki çorak yerlere gelir. O zaman onu İnsanların en hayırlısı karşılar. Ve "Şehadet ederim ki sen deccalsin. Rasûlullah (s.a) seni hadisinde bize zikretti" der. Deccal; "Bunu öldürüp dirilttiğim zaman benim hakkında şüphe eder misiniz?" der. Onlar "hayır" derler. Deccal onu öldürüp diriltir. Ve o adam; "Vallahi bugün senin hakkında basiretim daha da iyi oldu" diye cevap verir. Deccal tekrar ona kastederse de musallat olamaz."
"Mesâlih": Ordunun önündeki gözcülere denir. Ellerinde silah bulunduğu için bu tabir kullanılmıştır.[251]
1816. Muğire b. Şu'be'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasû-lullah'a (s.a) deccal hakkında hiç kimse benden fazla sormadı. Bir gün (konu açılmıştı) da bana;
"Sana zarar vermez" buyurdu. Ben;
"Halk; deccalin yanında dağ kadar ekmek ve su nehri var! diyorlar" dedim. Rasûlullah (s.a);
"Deccal, Allah katında en hakirdir"buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[252]
"Deccal, Allah katında en hakirdir" szündeki maksat; "O kimsenin Allah katında kendisine verilen olağanüstü olayları ile mü'minlerin sapmasına sebep olacak bir değeri yoktur. Bu gibi olaylar ancak mü'minlerin îmanını artırır" anlamındadır.
Veya "Deccai, Allah'ın ona verdiği malla, doğruluğuna delil kılmasından daha zelildir. Çünkü iki kaşı arasında kâfir yazılıdır. Bu onun deccal olduğuna en büyük alâmettir" demektir.
Onda görünen bu mal, ancak gözlere görünen ve hakikati olmayan bir şeydir. Bununla mü'min istikrar bulur. Kâfir ise sapar.[253]
1817. Hz. Enes'ten (r.a) şöyle dediği rivayet olunmuştur: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Her peygamber deccalin şerrinden muhakkak kavmini sakmdırmıştir. Haberiniz olsun; deccal şaşıdır. Yüce Rabb'imiz noksan sıfatlardan beridir. Deccalin gözleri arasında (ke-fe-re) harfleri yazılıdır." (Bu-hârî ve Müslim rivayet etmişlerdir)[254]
"Her peygamber deccalin şerrinden muhakkak kavmini sakmdtrmıştır." "Deccalşaşıdır. Yüce Rabb 'imiz noksan sıfatlardan beridir" sözüyle, en belirgin vasıf şaşılık olarak belirlenmiştir. Çünkü deccal da en hissedilir alâmet şaşılıktır. Bunu atim de, cahil de ve akli delillere yol bulamayan kimseler de anlayacaktır, tlâhlık iddiasında bulunduğu zaman, yaradılışı noksan olacaktır. Fakat ilâhın vasıfları noksanlıktan uzak olmasıdır. Yalancı olduğu da bilinecektir.
tbn Hacer şöyle diyor: "Bermü'min "ke-fe-re" yazısını okur"bu cümle gerçeği haber vermektir. Çünkü anlayış kabiliyetini, Allah kul için dilediği zaman ve dilediği şekilde yaratır. Yazıyı bilmese bile, mü'min onu görecektir. Kâfir ise yazıyı tamsa bile onu göremeyecektir. Allah (c.c) mü'min için öğrenmeden bile anlayış idraki yaratır.
İmam Nevevî de şöyle diyor: "Muhakkikler, zikredilen yazının gerçek olduğunu kabul etmişlerdir. Bu yazıyı Allah (c.c) deccalin yalanma kat'i bîr işaret kılmıştır. Allah (c.c) o yazıyı mü'mine izhar eder. Şekavet sahibine ise onu gizler."[255]
1818. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Dikkat ediniz. (Daha önce) hiçbir peygamberin kavmine deccal hakkında bahsetmediği bilgileri size anlatacağım. Deccal şaşıdır. O, beraberinde cennet ve cehennemin misalini getirir. Onun cennet dediği, cehennemdir." (Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir).[256]
Deccalin yanında ateşle cennet bulunması, Allah'm insanlara bir imtihanıdır. Cennetten maksat sudur. Ateşten maksat ise sıkıntı ve azaba sebep olacak hususlardır. Ancak insanları imtihan İçin bu olayları ona veren Allah, 3'eşi suya, suyu ateşe tebdil suretiyle onu insanlar huzurunda rezil edecektir. Bu şekilde deccalin gösterdiği olavlarm hayal mahsulü ve göz boyamadan ibaret olacağı ortaya çıkacaktır.[257]
1819. İbn Ömer'den (r.a) rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a) insanlar arasında deccali zikretti ve; "Allah (c.c) şaşı değildir. Dikkat edin Mesih deccalin sağ gözü şaşıdır. Sanki gözü fırlamış üzüm tanesi gibidir." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[258]
Deccal ile İlgili rivayetlerde, birbirine aykırı rivayetler mevcuttur. Örneğin bir rivayette sağ göz, diğerinde sol gözünün kör olduğu, bir rivayette gözünün silinmiş gibi düz, üzrinde deri olduğu vasıflan vardır. Başka bir rivayette, gözünün üzüm tanesi gibi yerinden fırlamış olduğu anlatılmıştır. Bu rivayetlerin arasını birleştirirsek, deccalin iki gözünün de sakat olduğunu görürüz. Bir gözü tamamen kördür.
Kadı lyâz şöyle der: "Sağ ve sol gözün kusurlu olduğunu bildiren İki rivayette sahihdir. Sağ gözünün nuru alınmış meshedilip, dümdüz bir şekildedir. Sol göz ise, patlak ve çukurundan çıkmış durumdadır. "A 'ver" tabiri her şeyde kusurlu olana denir."
İbn Hacer şöyle diyor; "Deccalin şerrinin ve fitnesinin büyüklüğünü ve peygamberlerin ondan ümmetini sakındırması o kadar ki namazda bile ondan isfiâze edilmesi, (Allah'a sığınması), hadislerde zikredilmesine rağmen niçin Kur'an da sarahaten beyan edilmemiştir? Bunun hikmeti nedir?
Buna birkaç şekilde cevap vermek mümkündür: a. Deccal Kur'anda zikredilmiştir.
"... Rabb'inin bir takım ayetleri (mucizeleri) geldiği gün, bir kimse daha önce inanmamışsa veya fmartıyla iyilik kazanmamışsa, imanı ona fayda vermez..." (En'am, 158)
Tirmizı'nin Ebu Hüreyre'den rvayet ettiği hadiste şöyle buyurulmuş-tur: "Üç şey vardır, anlar çıktığı zat ian, önceden îman etmemişse îmanları ona fayda vermez; deccal, dabbet'U'-arz, güneşin batıdan doğması."
b. Deccali öldüreceği bildirilen ha (a.s), buna İşaret etmiştir. îki zıddın birisinin zikredilmesi diğerinden vareste kılmıştır. Çünkü İsa (a.s) Mesih lakabı ile lakaplanmıştır. Çünkü deccal, delâlet mesihi, İsa (a.s) ise hidâyet mcsihidir.
c. Deccal, Kur'an da, ona hakaret olsun diye zikredilmemiştir. Bu görüş Yecüc ve Mecüc'ün zikri ile tenkit görmüştür. Çünkü Yecüc ve Mecüc fitnesi, deccalın fitnesinden aşağı değildir.
îbn Hacer: "Deccalın, Kur'an'da zikrolunduğu Bağavî tefsirinde izah edilmiştir. O da şu ayettir:
Şayet Allah (c.c) deccal harikulade olayları yapma gücü vermeyip, ona birçok hayırlar verseydi fitne olmayacaktır. Bu durum anlaşıldığı zaman deccalın durumunun gaybi olaylardan olduğu görülür. Akli araştırma, sahih nas-lar karşısında bu meseleyi irdeleyecek güce sahip değildir. Çünkü aklın nüfuz alanı, herhangi bir şeyi anlamak sınırına kadardır. Bu da yakîn bilgisinin dahilindeki bir haberdir. Şayet bu husustaki nasslar vârid olmasaydı, bunu tasavvur biîe edemezdik. Ancak deccalın çıkış zamanı gelince ve insanlara görününce o zaman onun durumu mücerret gaybi meseleden, gerçek tutulur bir anlayışa dönüşür.
Son olarak, gaybî hususlar sahih haberlerle sabit olduğundan onlara îman gerekir. Akli isbata gidilmez. Çünkü aklın hükümleri duyuya davanır. Bu zaruri olarak bunun ardındaki gayb ilmini nefyetmez."
"semaları ve yeri yaratmak insanları yaratmaktan daha büyüktür." (Mü'-min, 57) Burda geçen insanlar kelimesinden murat deccaldir. Eğer bu doğruysa en güzel cevaptır" demiştir.
Îbn Hacer şöyle diyor: "Allah (c.c), Ölüyü diriltme, diriyi öldürme gibi ancak peygamberlerin mucize gösterebildikleri bu olayları nasıl deccalın ellerinde gerçekleştiriyor?
Buna şu cevap verilir: Bu sadece kullar için bir imtihandır. Ancak onda davasını iptal edecek deliller mevcuttur. O da A 'ver ve alnında kâfir yazılı olmasıdır. Onun davası, küfür damgasıyla ve şaşılık gibi kusurla iptal olmaya mahkûmdur. Şayet ilâh olsaydı bu ayıbı kendisinden giderirdi. İnsanları kendisinin Rab olduğuna inanmayıp çağırdığı zaman, akıl sahibi kimselerin en kötü durumda olanı bile, noksanlığı kendinden gideremeyeceğini bilecektir.[259]
1820. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur:
"Müslümanlarla yahudiler savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Hatta bir yahudi taş ve ağaç arkasına saklanırsa, taş ve ağaç dile gelerek: "Ey müslü-man bu arkamdakiyahudidir. Gel, onu öldür" der. Garkad denilen dikenli ağaç bundan müstesnadır. Çünkü o, yahudi ağacıdır." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[260]
Müslümanların yahudiîerie savaş yapması ve onlara galip gelmesi sabittir. Bu îman edilmesi gerekli oîan gayb haberlerindendir. Olaylar, Nebî'-nin (s.a) haber verdiği gibi mutlaka vuku bulacaktır. Allah zamanını daha iyi bilir. Ağaç ve taşın konuşması ve arkasında gizleneni haber vermesi, Allah'm kudretine aykırı değildir.Allah bu gücü onlarda yaratır.
"Garkad": Dikenli bir ağaçtır ve Beyt-i Makdis civarında bulunur. Deccai ve yahudilerin öldürülmesi burada olacaktır. Ebu Hanife Dineverî ise; "Böğürtlen ağacı büyüdüğü zaman, garkad olur" demiştir.
Kadı İyâz; "Bu harp, deccai öldürüldükten sonra olacaktır. Çünkü dec-calın tâbilerinin çoğu yahudilerdir" demiştir.[261]
1821. Ebu Hureyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "Nefsim elinde (elinde) olan Allah'a yemin olsun ki bir adam kabir yanından geçerken, kabir üzerine yuvarlanıp da, din bakımından değil, birbirini takip eden dünyevî belâ ve musibetler sebebiyle; "Keşke bu kabirde yatanın yerinde olsaydım" diye temenni etmedikçe kıyamet kopmaz." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[262]
Serlerin ve günahların anacağını, musibet ve belâların yayılacağını hadis-i şerif haber vermektedir. O kadar ki, insan ölüler arasında olmayı arzu edecektir. Bu olay ahir zamanda meydana gelecek haberlerden biridir'.
ölümü temenni etmek dini bir iş sebebiyle değil, ancak dünyevî sıkıntılar ve meşakkatlarm arka arkaya gelmesiyle olacaktır. İşte o zaman kıyametin kopmasını beklemek gerekiyor.[263]
1822. Ebu Hüreyre'den (r.a) söyle dediği rivayet edilmiştir: RasûluUah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Fırat nehrinin suyu kesilip (yerine); altın bir dağ' meydana çıkmadıkça kıyamet kopmaz. Bu hazine üzerinde savaş vuku bulur. Her yüzden doksan dokuzu Ölür. (Savaşa katılanlardan) her kişi yalnız ben kurtulacağım, diye ümitlenir." Diğer bir rivayette: "Fırat nehrinin suyu çekilip, altın hazinesini açıklaması zamanı yaklaşıyor. Her kim, o zaman orada bulunursa o hazineden bir şey almasın. Aksi halde ya ötür veya öldürür." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[264]
Bu hadiste istikbâle ait haberlerdendir. Gerçeği ortaya çıkmamış gaybî olaylardandır. Müslümanın ancak bu olaya inanması ve vukuunu beklemesi gerekir. Bu maldan bir şey almamak vacibdir. Çünkü buraya ancak savaşla ulaşılacaktır. Ondan uzak durmak selâmettir.
"Altın dağdan" maksat definedir. Fırat suyu çekilince ortaya çıkacaktır. Burda savaşanların her yüzde 99'u öldürülecektir. Ölenlerden her biri, "Keşke bu defineye ben sahip olsam" diyecektir.
Definenin alınmasını yasaklamak, onun mucize olması sebebiyledir.[265]
1823. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edilmiştir: Şöyle dedi: Rasûlullah'ı (s.a) söyle buyururken işittim: "Kıyamete yakın bir zamanda Medine'yi, gelecek nesil, şu bulunduğu hayır letafeti ile terk edecekler de, Medine'de yırtıcı hayvanlar ve kuşlardan başka hiçbir mahluk bulunmayacaktır. Medine'ye en son gelen ve koyunları sesleriyle sevk için bağırarak giren, Müzeyne kabilesinden iki çoban olacaktır. Bunlar da Medine'yi vahşi hayvanlarla dolu bulacaklar. Ve (Seniyyetül-Veda) denilen yere vardıklarında, bunlarda yüzleri üzerine düşeceklerdir." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[266]
Hadiste Medine'yi terketmenin ahir zamanda, kıyamete yakın bir vakitte vuku bulacağı bildirilmektedir. Bu zamanda insanlar başka beldelere şehvetlerini gidermek için hicret edeceklerdir. O zaman Medine en hayırlı ve hoş belde sayılacaktır.
Kadı tyâz; "Bu ilk asırda olmuştur. Ve sona ermiştir. Bu Rasülullah'm (s.a) mucizelerindendir. Medine hilafet merkezi, Şam'a ve Irak'a nakledildikten sonra en güzel bir konumda bırakılmıştı. O zaman Medine, din ve dünya açısından en güzel şehirdi. Din açısından alimleri çoktu. Dünya açısından ise halkının durumunun iyi olmasıydı" demiştir.
"Avaft": Bir iyiliğe talip olanlar, demektir. Burada, bu tabir, kurt ve kuşlarla açıklanmıştır. Çünkü Medine terkedİIince ıssız kalacaktır. Bu hayvanlar da ıssız yerleri severler.
Nevevî ise; "Medine'nin terkedilmesi kıyamete yakın bir zamanda meydana gelecektir. Çünkü hadiste Müzeyne kabilesinden iki çobanın, Medine'yi vahşi hayvanların istila ettiğini görmeleri buna delildir" der.
Tarihçiler, Medine'de cereyan eden bazı fitneleri zikretmiştir. Bu yüzden korkarak insanların çoğu oradan ayrılmışlar, sadece orada meyveler veya sair şeyler kurtlara ve kuşlara kalmıştı. Bu süre bir müddet devam etti. Sonra oraya tekrar döndüler. Bugünkü hali buna yakındır. Bir kısım yerleri harap olmuştur.[267]
1824. Ebu Saîd el-Hudri'den (r.a) rivayet edilmiştir: Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "A kir zamanda halifelerinizden birisi, parayı iki el ile avuçlarla verirken, saymaz bile." (Müslim rivayet etmiştir).[268]
Yemen muhaddislerinden İbn Hayat şöyle diyor: "Zahir olan (Allah bilir) bu zaman Osman b. Affan devridir. Bu zatın devrinde mal oldukça çoğaldı. O kadar ki, malı zimmete geçirmenin helâl olduğu görüşüne kadar ulaştı."
Bu dönemdeki halifeleri mal çokluğundan dolayı saymadan vereceklerdir.[269]
1825. Ebu Musa el-Eş'ârİ'den (r.a) rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a) şöyle buyurdu: "İnsanlar üzerine bir zaman gelecek, insan altından sadaka vermek için dolaşır da o sadakayı kendisinden alacak fakir bulamaz. Yine bir erkek görülür ki, kırk kadın ona tabi olur. Erkeklerin azlığından, kadınların çokluğundan dolayı, bu kırk kadın bir erkeğe sığınır." (Müslim rivayet etmiştir).[270]
Bu hadis Rasülullah'm (s.a) bildirdiği hususlardan birisidir. Mutlaka insanlar arasında mal çoğalır. O kadar ki sadakayı kabul eden bulunmaz. Yine erkekleri Öldüren harplerin çokluğundan dolayı erkekler azalır. Kadınlar İse çoğalmaktadır. Bu ise doğumlarının devamlı kız olması şeklinde tezahür edecektir.
Aynî şöyle diyor: "Bu olay Hz. İsa'nın deccalı ve kâfirleri öldürmesinden sonra meydana gelecektir. O zaman İslâm beldelerinde tek kâfir kalma-yacaktır.'Bu yüzden bereket olacak, mal çoğalacak, ancak kıyametin yakın olduğunu bildikleri için biriktirme cihetine gitmeyeceklerdir. Bütün defineler ortaya çıkacak, fakat insanlar buna tamah etmeyecektir."[271]
1826. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayete göre, Nebî {s.a) şöyle buyurmuştur: "(İsraİloğullanndan) birisi diğerinin akarını satın aldı. Akan satın alan kimse arsada altın dolu bir testi buldu. Ve satan kimseye; "Haydi altınları al, ben senden sadece arsayı aldım. Altınları satın almadım" demiş. Satıcı da müşteriye; "Ben sana toprağı içindeki ile beraber sallım" deyince; tki şahıs bir hakime başvurarak durumu arzettiler. Hakim onlara: "Sizin oğlunuz ve kızınız var mı?" diye sordu. Birisi; "Benim bir oğlum var" dedi. Diğeri de; "Benîm de bir kızım var" dedi. Hakim; "Çocuğu kızla nikahlayın. Bu altının bir kısmını onlara veriniz- Bir kısmını da aranızda sarf ve tasad-duk ediniz" diyerek hükmeder." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[272]
Hadis, verâ'ın faziletini ve şüpheli şeyi terketmenin gerektiğine işaret ediyor.
Bu hadis, îsrailoğullan zamanındaki bîr olayı bize anlattığı için, bizden önceki şeriatın hükümlerinden sayılmıştır. Sahih olan görüşe göre, bizim için şer'î bir hüküm değildir.
Bizim şeriatımızda; şüphesiz bu kap, satıcının defnettiği maldan sayılır. Mutlak olarak bey'e girmez. Çünkü bu kap satılan mal cinsinden değildir. Eğer cahiliye devrinde defnedilmîşse, onun hükmü lukata hükmündedir. Onu bulanın bir sene ilân etmesi lazımdır. Sonra ona sahip olur. Eğer sahibi çıkarsa ona verir. Eğer onun durumunu bitmezse, onun hükmü kayıp mal hükmündedir. Beytül-Maİ'a konulur.[273]
1827. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edilmiştir: Rasûluliah'ı (s.a) şöyle buyururken işittim: "(Bir zamanlar) yanlarında birer çocuğu olan iki kadın yolda (yürürken), bir kurt gelip bunlardan birinin çocuğunu alıp gitmişti. Çocuğunu kurt kapan kadın, arkadaşına;
Kurdun kaptığı çocuk senindi, der. Diğer kadın da;
Hayır, senin oğlunu aldı, der. Bunun üzerine Davud'un (a.s) huzurunda muhakeme olurlar. Davud (a.s) sağ kalan çocuğun büyük kadına verilmesine hükmeder. Bunlar ayrıca Davud'un (a.s.) oğlu Süleyman'a (a.s) meseleyi arzederler. Süleyman (a.s) (durumu anlamak için);
Bana bir bıçak gelirin. Çocuğu aranızda paylaştırayım dedi. Küçük kadın;
Öyleyapma!.. Allah sana rahmet etsin. Çocuk onundur, der. Süleyman (a.s) kadının çocuğa karşı merhametinden dolayı çocuğun küçük ka-dmm çocuğu olduğuna hükmeder." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir)[274]
Kurtubî; "Davud'un (a.s) çocuğun büyük kadına ait olduğuna hükmetmesi, onun sözünü tercih etmesi sebebi ileydi. Çünkü onların İkisinin de bey-yinesi (delili, şahidi) yoktu" demiştir. Davud'un (a.s), çocuğun büyük kadına ait olduğuna dair hüküm vermesi, onun şeriatında bu durumda yaşı büyük olanın görüşü tercih sebebi kabul edilmesinden ileri gelmekteydi.
îbn Allan şöyle der: "Bu kıssa, zekâ ve anlayışın Allah tarafından bir mevhibe (ihsan) olduğuna delildir. Ne büyük yaşla ve ne de küçük yaşla ilgisi vardır." Peygamberlerin ictihadla hüküm vermesi caizdir. Hatta dayanacaktan hüküm vahye dayanacak bile olsa bu mümkündür. Bu durum hatadan masum olmalan sebebiyledir. Çünkü onlar batıla karar vermezler. Hakkı karine ve hilelerle araştırmak caizdir.
Süleyman (a.s), Davud'un (a.s) içtihadım bozmamıştır. Hz. Süleyman büyük kadını gerçeği ortaya çıkarmak için bekletmiş, her halde büyük kadın Hz. Süleyman'ın ciddiyetim görmüş, hakkı itiraf etmiş, Hz. Süleyman da ona göre hükmetmiştir. Bu şunun gibidir. "Münkir, iddia «iği şeyin nehyi üzerine yemin else beraatı ile hükmedilir."
İbn Cevzi; "Süleyman bu işi ihtimalli görünce, hükmü istinbat etmiş, güzel de yapmıştır. Buruda iki görüş tctihadladır. Yoksa Davud (a.s) nass ile hüküm verse, Süleyman onun hilafına hüküm veremezdi" demiştir.[275]
1828. Mirdâs el-Eslemî'den (r.a) söyle dediği rivayet edilmiştir: Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur:
"Birer birer sal İh insanlar giderler (ölürler) de (dünyada) arpa ve hurma artıkları gibi, halkın döküntüleri kalır. Allah (c.c) anlara kıymet vermez." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[276]
Hadisin râvisi Mirdâs b. Malik el-Eslemî (r.a) sahabîdir. Beyatı Rıdvan'da hazır bulunmuştur.
Salih insanların ölümü kıyamet alâmetlerindendir. Hadiste, hayır sahibi kimselerin yolunu takip etmek, teşvik edilmekte Allah'ın aldırış etmediği kimselerden olmamak için onlara muhalefet etmekten sakmdırmaktadır. Ahir zamanda hayır sahibi İnsanlar ölecek, geriye cahiller kalacaktır. Kıyamette bunların üzerine kopacaktır.
Bir hadiste; "Alim kalmayınca, insanlar cahilleri önder edinirler" bu-yurulmuştur.[277]
1829. Rîfâa b. Rafı ez-Zürakî'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Cebrail (a.s) Nebî'ye (s.a) gelerek;
"Yâ Rasûlallah, aranızda Bedir kahramanlarım ne sayarsınız?" dedi. Rasülullah (s.a);
"Müslümanların en faziletli k'tmselerindendir" buyurdu veya buna benzer bir söz söyledi. Cebail (a.s);
"İşte biz de meleklerden Bedİr'de bulunanları böyle addederiz" dedi. (Buhârî rivayet etmiştir).[278]
Hadisin râvisi Rifâa b. Râfi ez-Zürakî (r.a). Benî Züreyk kabilesine mensuptur. Akabe, Bedir, Uhud, Hendek ve bütün gazalarda hazır bulunmuştur. Babası Râfi de sahabîdir. Muâviyenin hilâfeti zamanında vefat etmiştir.
Bedir ehli 313 kişidir. Bu sayı Tâlut'la beraber nehri geçen kimselerin sayısını aşkındır.
Bu hadiste Bedir ashabının faziletine işaret ediliyor. Bunların fazilet bakımından, Ebu Bekir (r.a), Ömer (r.a), Osman (r.a) ve diğer 6 sahabîden sonra geldiği belirtilmiştir.
Meleklerin Bedİr'de bulunduğunu Kur'an-ı Kerim ifade etmiştir. Savaştıktan hususunda İhtilaf vardır. Racîh olan görüş, sadece melekler Bedİr'de savaştılar. Başka gazvelerde savaşmamışlardır.[279]
1830. İbn Ömer'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyie buyurdu:
"Allah Teâlâ bir kavme azap indirdiği zaman, azap o kavmin İçinde bulunan (iyi, kötü) kimselere isabet et'er. Sonra amellerine göre diriltilirler." (Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdr).[280]
Azap indiği zaman iyi ve kötü k mseleri kapsar. Fakat bu kimseler kıyamet gününde niyetleri ve amellerin? göre diriîtileccklerdir. Müslümanlar masiyet ehli ile oturmaktan ve onlara kirşi sükut etmekten sakindınlmaktalar.
Bir ayette; . .
"öyle bir fitneden de sakınınız ki, o fitne sadece ve sadece içinizden zalim olanlara erişmekle kalmayacak... " (Enfâl, 25) buyurulmuştur.
Niyet ile ilgili Hz. Âişe'den rivayet edilen hadiste de şöyle buyurulmuş-tur: "Bir ordu Kabe'de gaza eder. Beydâ denilen yere gelince, öncekiveson-rakileryere geçirilir. Sonra niyetlerine göre diriltilirler."[281]
1831. Hz. Câbir'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bir hurma
kütüğü vardı ki, Nebî (s.a) hutbe okurken onun üzerinde dururdu. Minber kurulduğu zaman, bu kütükten gebe develerin iniltisine benzer sesler çıktığını duyduk. Ta ki Nebî (s.a) minberden inerek, elini kütüğe koydu da inilti kesildi." (Buhârî rivayet etmiştir).[282]
Bir diğer rivayette; "Cuma günü olunca Nebî (s.a) minber üzerine oturdu. Yanında (daha önce üzerinde) hutbe okuduğu hurma kütüğü öyle bağtnrdı ki neredeyse yartlacaktı" denilmiştir.
Bir diğer rivayette de şöyle geçmiştir; "Çocuk bağırışı gibi bağırdı. Nebi (s. a) minberden indi. Onu teskin için bağrına basardı da kütük âdeta teskini gerektiren bir çocuğun inlemesi gibi inlerdi.
Peygamber (s.a); "Bu ağaç parçası işittiği zikirden dolayı ağladı" buyurdu. (Bu rivayetlerin tamamım Buhâri rivayet etmiştir).
tbn Hacer; "Hadiste cemâd (taş gibi cansız) olan cisimler için Allah'ın (c.c) anlayış yaratacağına delil bulunmaktadır. Hayvan gibi... Bu hadis Ra-sûlullah'ın (s.a) mucİzesidir" demiştir.
Beyhâkî şöyle der: "Ağacın iniltisi kıssası Halef ve Selefin öteden beri nakledegeldiği zahiri manasına dayanan olaylardır."
Dârimînin Büreyde hadisinde; "Nebî (s.a) inleyen ağaca şöyle demiştir: "Seni önce bulunduğun yere ekeyim, eskisi gibi ol, ama dilersen seni cennete ekeyim, nehirlerinden içersin. Bitkin güzel olur. Meyve verirsin. Allah dostları senden yesin. Tercihte bulun." Ağaç Nebî'ye (s.a); "Cennete ekilmemi tercih ederim" dedi.
Ebu Avare, İbn Huzeyme'nin Enes'ten (r.a) rivayet ettiği hadiste söyle demiştir. "Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Nefsim elinde olan Allah 'a yemin ederim ki, onu teskin etmeseydim. Onun iniltisi kıyamete kadar, Rasûlultah'a (s.a) hüzün duyarak devam ederdi." Rasûlullah (s.a) sonra emretti. Bu ağaç gömüldü." "Ey müslümanlar topluluğu, kütük, Rasü-lullah'a (s.a) kavuşmak için İnliyor, halbuki sizler ona iştiyak etmeye daha layıksınız."
İmam Safa şöyle diyor: "Allah (c.c) Muhammed'e (a.s) verdiği şeyi hiçbir nebiye vermemiştir. Hz. İsa'ya ölüleri dirUtmeyi vermiştir. Muhammed'e (s.a) de kütüğün İnlemesini bahsetmiştir. Sesi bile duyulmuştur. Bu ise ondan daha büyüktür."[283]
1832. Ebu Sa'lebe el-Hûşenî Cürsüm b. Nâşir'den (r.a) rivayete göre, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:
"Allah Teâlâ bir takım hususları farz kılmıştır, onları zayi etmeyiniz. Bir kısım hudutlar çizmiştir, onları aşmayınız. Birtakım şeyleri haram kılmış, onlara el uzatmayınız. Unuttuğundan değil de, sadece size merhametinden dolayı bazı şeylerin hükümlerinden sükut buyurmuştur, onları da araştırmayınız." (Sahih hadİsdir. Dârekûtnt ve diğerleri rivayet etmişlerdir).[284]
Hadisin, râvisi Ebu Sa'lebe el-Hüşenî Cürsüm b. Naşir (r.a) Hicri 75 yılında vefat etmiştir.
"Onları zayi etmeyiniz": Alah'ın farzlarını zayi etmek, ya onları ihlâl, etmekle veya terketmekle yahut rükünlerinden bir rüknünü ya da şartlarından bir şartım yapmamakla vuku bulur.
"Bir kısım hududlar çizmiştir": Meselâ; sabah namazının iki rekât olması, öğle, ikindi ve yatsının farzlarının dört rekât olması, orucun fecrin doğusuyla güneşin batışı arasında olması gibi...
"Onları aşmayınız": Bu farzlara ziyâde yapmayınız, meselâ orucu visale çevirmeyiniz, anlamındadır.
"Allah'ın hududu"ndan murat; O'nun emirleri, hükümleri ve nehiy-leridir.
"El uzatmayınız"; Allah'ın haram kıldığı yasaklar, sanki Allah ile mükellef arasında perde gibidir. Ona ancak, ya el uzatarak veya yırtarak ulaşılır. Ki bu da nehyedümİştir.
Allah'ın sükut ettiği hususları araştırmamak lazımdır. Çünkü böyle şeylerden sükut etmek zor tekliflere götürür. Bilâkis bu durumda beraatı asıl ile hüküm vererek; faydalı şeylerin helâl, zararlı şeylerin haram olduğuna
hükmederiz.
Müslim bu hadisin râvilerinin diğerlerinden rivayetini tahriç etmiştir. Bu râvilerden Mekhul, irsali çok olan râvidir. "An'ane*'siyle hüccet değildir. Ancak tahdis sigasıyla açıklamışsa müstesnadır. Mekhul'ün Ebu Sa'Ie-be'den duymadığını, dolayısıyla burada inkita olduğunu söyleyenler vardır.
Ebu Hatim, "Ebu Müshire, Mekhuİ, Rasûlullah'ın herhangi bir saha-bîsinden rivayet etti mi? diye sordu. Ebu Müshir; "Yalnız Enes b. Malik'-ten rivayet etmiştir" dedi, demiştir.
Hafız Ebu Saîd el-Alâî Merasil'inde; "Mekhul Ebu Sa'lebe ile yaş ve belde hususunda muasırdır" demiştir. Belki onunla buluşmuş ve ondan hadisi irsal etmiştir.[285]
1833. Abdullah b. Ebİ Evfâ'dan (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ra-sûlullah'la (s.a) beraber yedi gazada bulunduk. (Seferde) çekirge yerdik."
Bir rivayette; "Rasûlullah'la (s.a) beraber çekirge yedik" denilmiştir. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[286]
"Cerâd": Çekirge demektir. Bu hayvan yeri kazıdığı ve yerdekileri yediği için bu ad verilmiştir.
Asmaî; "Çekirgenin salyası ağaçlar için zehirdir. Bu salya değdiği yeri yakar" demiştir.
Ebu Hatim; "Tayr" kitabında şöyle demiştir: "Erkeğine de dişisine de "Cerâd "-denir. Balık gibidir. Yenir, Zebh (boğazlamak, kesmek) gerekmez.
Çekirge yemek, icma ile helâldir. Kufelilere ve tmam Şafiî'ye göre her halükârda yenir. Hatta mecusî de avlasa hüküm böyledir. Mâlikîlere göre. bunda ayrıntı vardır. Birçok hadisler zikrederek, yemenin helâl olduğunu söylerler. Yine Mâlikîlere göre çekirge kesilerek yenilebilir. Kesim hususunda da bir kısmı; "Kafasının kesileceği" bir kısmı da; **Onu yakalamanın kesmek mesabesinde olduğunu" söylemişlerdir.
Câbirden gelen bir rivayette; Hz. Ömer, Rasûlullah'ı (s.a) şöyle derken işittiğini söylemiştir: "Allah (c.c) bin ümmet yaratmıştır. Bunlardan altı yüzü denizde, dört yüzü ise karadadır. Bu ümmetten ilk helak olacak ;ey çekirgedir. Çekirge helak olunca, bunu diğer ümmetler takip eder."
Bu hadise dayanarak, çekirgenin yenmesinin helâl olmadığı görüşünü ileri sürenler de mevcuttur. Ancak bu zayıf bir görüştür.[287]
1834. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayete göre Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Mü'min bir (yılan) deliğinden iki defa ısırılmaz." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[288]
Hadisten maksad, akıllı mü'minin gafil avlanmaması ve tekrar tekrar aldatılmamasının gerektiğine işaret edilmektedir. Bu bazen dünya isteri hakkındadır ki sakınılmaya daha lâyıktır.
Ebu Ubeyd; "Mü'mîn bir şeyden aldandı mı, tekrar oraya dönmesi gerekmez" demiştir. Ekseri alimlerin anladığı mana da budur.
Ebu Dâvud ise bu hadisi, dünyada bir günah sebebiyle ceza gören kimsenin aihrette ikinci bir ceza görmeyeceğine hamîetmiştir
Yine hadisteki, "Mü'minden murat, kâmil olandır. Çünkü onun basireti işlerin ince yerlerine nüfuz eder de onlardan sakınır. Gafil mü'min ise birkaç defa aldanır" diyenler de olmuştur.[289]
1835. Ebu Hüreyre'd<;n (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur:
"Üç şahıs vardır ki, Allah (t .c) kıyamet günü onlara iyilikle hitap etmez. Onlara rahmet nazarı ile bakmaz. Onİan temize çıkarmaz. Onlar için elem verici azap vardır.
Birincisi; çölde ihtiyacından fada olan suyu, yolculardan esirgeyen kimsedir.
İkincisi: Bir adam ki, ikindi namazınd m sonra malını satışa arzeder ve malı, şu kadara satın aldığına dair yalan yere, Allah adına yemin eder. Müşteri de onu tasdik ederek, o fiyatla malı alır. Aslında gerçek öyle değildir.
Üçüncüsü, bîr şahıs ki, sadece dünyevî menfaatten dolayı devlet reisine biat eder. Reis ona verirse, bİatmda sadık kalır. Esirgerse biatim bozar." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[290]
"Allah onlarla konuşmaz." Yani, Allah (c.c) onlarla kıyamet günü iyi ve latif bir sözle konuşmaz, demektir. Veya Allah (c.c) onlara melekleri göndermez anlamındadır.
"Onlara bakmaz" sözünden murat, onlara rahmet ve acıma nazarıyla bakmaz, demektir.
"Onları temize çıkarmaz" sözü, günahlarım temizlemez ve onları övmez, demektir.
"Çölde, ihtiyacından fazla olan suyu, yolculardan esirger" cümlesinde sözü edilen kimse, suya ihtiyacı olan yolcudur. Şayet suya ihtiyaa olan misafir, harbî, mürted veya kafre karşı ısrarlı ise, bu tehdidin dışında kalır. Böyle kimseye suyu vermek gerekmez. ilkindi namazından sonra malım satışa arzeder ve matını şu kadara satın aldığına dair yalan yere Allah adına yemin eder" sözündeki ikindiden sonra tabirinin zikredilmesi, bu vaktin şerefi sebebiyledir. Ç iinkü bu vakitte gece ve gündüz melekleri toplanırlar.
Bu şekildeki yemin ve bu yemine karşı gösterilen şiddetli tehdit sadece İkindiden sonraki böyle yemine mahsus değildir. Bilâkis böyie yapan herkesi kapsar.
Allah (c.c) bu vakitte yapılacak günahın büyük olduğunu bildirmiştir. Çünkü bu vakit meleklerin toplandığı ve amellerin hitâm bulduğu bir zamandır. Bu vakitte böyle bir günaha cesarat etmek, şiddetli ceza görmeyi gerektirir. Bu vakitte günah İşlemeye cesaret eden kimse başka vakitte haydi haydi günaha cesaret eder. Veya ikindiye kadar pazara malını çıkarmaz, pazarda mal kalmaz, yahut az kalınca, malını çıkararak yüksek fiyatla satmak ister.
"Sadece dünyevi menfaatten dolayı devlet reisine biat eder. Reis ona verirse, biatında sadık kalır. Esirgerse biatim bozar." Bu kimsenin böyle bir cezayı haketmesi muslümanlann önderini aldatması sebebiyledir. Böyle kimseler, müslumanları ve imamlarını aldattığı zaman birçok fitnenin çıkmasına sebep olacağı için bu tehdidi hak etmiştir.[291]
1836. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Nebî(s.a); "tki nefhâ (sur üflenişi) arasında kırk.., vardır" buyurdu, deyince, onu dinleyenler;
"Yâ Ebu Hüreyrc kırk gün mü?" dediler. Ebu Hüreyre;
"Bunu tayinden çekmiyorum" dedi. Dinleyiciler; —"Kırk sene mi?" dediler. —"Kestiremiyorum" dedi. —"Kırk ay mı?" dediler.
"Tahmin edemiyorum" dedi. Ebu Hüreyre'den devamla; "Nebî(s.a); însamn kuyruk sokumundaki kemikten başka, bütün cüzleri çürür. Yaradılış ondan teşekkül eder. Sonra Allah (c.c) semadan yağmur yağdırır. Böylece insanlar, yeşil bitkilerin bitmesi gibi, dirilirler, buyurdu" demiştir. (Bu-hârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[292]
Hadiste geçen kırk sözü hakkında ihtilaf varsa da, bir başka rivayete göre; bunun 40 sene olduğu beyan edilmiştir. İnsanlar öldükten sonra kuyruk sokumu (Acbuz'Zeneb) hariç bütün cüzleri çürür. Bu ise paygamberler ve şehitlerin haricindeki insanlara mahsus bir durumdur. Bu kimselerin çü-rümeyeceğine dair nakli delil mevcuttur.
Âdemoğlu'nun bu "Acbuz-Zeneb"dtn yaratılacağı ve diğer cüzlerinin bu kısımdan terkîb edileceği ifade edilmiştir.
Hadiste, gaybî işlerden olan ölümden sonra iadenin (yaratılışın) keyfiyeti açıklanmıştır. Bunun nasıl olacağını Allah (c.c) daha iyi bilir.[293]
1837. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmişin Nebî (s.a) bir toplantıda orada bulunan gruba bir şeylerden bahsediyordu. (Bu sırada) bir bedevi gelerek; "Kıyamet ne zaman?" diye sordu. Rasûlullah (s.a) sözüne devam ettiğinden, orada bulunanların bazısı; "Rasûlullah (s.a) bedevinin ne söylediğini işitti, ama sualinden hoşlanmadığı için cevap vermedi" dedi. Bazısı da; "Belki işitmedi" dediler. Rasûlullah (s.a) sözünü bitirince;
— "Kıyametten soran nerede?" diye sordu. Bedevî;
— "İşte ben (buradayım) ya Rasûlallah!.." deyince.
— "Emanet zayi olunca kıyameti bekle" buyurdu. Bedevi;
— "Emanetin zayii'nasıldır?" dedi. Rasûlullah (s.a);
— "Dinî ve dünyevî İşler, ehliyetsiz adamlara verildiği zaman kıyameti bekle!.." buyurdu. (Buhârî rivayet etmiştir),[294]
Rasûlullah (s.a) som soran kimseye iltifat etmeyip, devam etmesi, özellikle bu konuda soru sormayı sevmediği İçindir. Veya başladığı sözü tamamlaması için iltifat etmedi. Yahut kendisine o esnada vahiy olunuyordu. Ya da bu konuda vahyin gelmesini beklemiştir.
İşlerin ve görevlerin salİh İnsanlara verilmemesi emanetin zayi olması sözüne dahil olur. Çünkü böyle yapılırsa haklar zayi olur. Fitneler baş gösterir.
Münîr şöyle diyor: "Bu hadisi; dersler, kıraat, hükümetler ve fetvalarda ası! kabul etmek lazımdır."
Bir hadiste; "timi küçüklerin yanında aramak, kıyamet alâmet/erindendir' buyurulmuştur.[295]
1838. Ebu Hüreyre'den (r.a) gelen bir rivayete göre Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "(İmamlar) sizin İçin namaz kılarlar. Eğer eksiksiz kılarlarsa, hem size, hem de onlara sevabı vardır. Eğer hata ederlerse sizin içip sevap, onlara ise vebal vardır." (Buhârî rivayet etmiştir).[296]
Kıyamet alâmetlerinden biri de müslümanlara cahil İmamların namaz kıldırmaları ve onlara önder olmalarıdır. Eğer onlar İbadeti edâ etmede isabet etmişlerse ecri hem onlara, hem de onlara uyanlara yazılır. Eğer hata ederlerse günahı sadece onların aleyhlerine yazılır, cemaata yorulmaz.
Hadisdeki, "Eğer isabet ederlerse, sizin için ecir vardır" cümlesine "onlar için bir ecir vardır1 sözünü aynen eklemeye gerek yoktur. Çünkü güzel amel İşleyen kimsenin mükâfatı zayi olmaz.
"Hata ederlerse", yani namazı iade etmeyi gerektirmeyen bir hata işlerlerse, meselâ, haram olan şeyi jhlâl etmek gibi... Çünkü bu, namazı tehir etmek gibi namazı iptal edici değildir. Oysa özürsüz olarak namazı vaktinde edâ etmemek haramdır.[297]
1839. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ey müs-lümanlar! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmet olarak vücuda geldiniz." (ÂI-i İmrân, 110) mealindeki ayeti; "İnsanların, İnsanlar için daha hayırlı ve faydalı olanları o kimselerdir ki, onlar tslâm camiasına boyunları zincirli esirlerle gelirler. Nihayet o esirler müslüman olurlar." şeklinde tefsir etmiştir. (Buhâri rivayet etmiştir).[298]
"İnsanların insanlara en hayırlı olanı" cümlesi hakkında İbn Kesir şöyle der: Bu sözün manası; "Ümmetlerin en hayırlısı ve insanların insanlara en faydalısı demektir. Bundan dolayı Allah Teâlâ;
"İyiliği emrederler" (Âl-i İmrân, 110) buyurmuştur. Hadis-i şerif, bu ayetin tefsiridir.
"Onlar İslâm camiasına boyunları zincirli esirlerle gelirler" sözü Allah'ın lütfunun genişliğini açıkça gösterir. Onlar dünya ve ahirette şerefe esir olduktan sonra kavuşurlar, demek olur.
"İnsanların en hayırlısı" hakkında Dürre Binti Ebu Leheb hadisinde bu söz açıklanmıştır. Bu açıklama şöyledir: "İnsanların en hayırlısı, en iyi okuyanı ve Allah'ın dininde enfakih olanıdır. Yine en çok korkan, iyiliği en çok emreden, münkerden en çok nehyeden ve en çok sıla-i rahim yapan kimselerdir."
İbn Abbas'tah mevkufen rivayet'edilen hadiste; "Allah (c.c);
"İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.-." (Âl-i İmrân, 110) buyurmuştur." tbn Abbas; "Bunlar RasûluHah'la(s.a) beraber Mekke'den Medine'ye hicret eden kimselerdir" demiştir.
İbn Kesir; "Sahih olan; bu ayet bütün ümmet hakkındadır. Her asır kendine göre bu ayetle muhataptır" demiştir.
Müstedrekte Hâkim rivayet etmiştir: "Bu ümmet başındaki Muhammed (s.a) ile faziletli kılınmıştır. Çünkü Muhammed (s.a) mahlûkatm en şereflisi ve en ekremidir. Allah (c.c) onu tam ve büyük bir şeriatla göndermiştir. Ki ondan önce hiçbir peygambere onun gibi vermemiştir. Onun metod ve yolu üzere az amel, onun metod ve yoluna göre olmayan pekçok amele üstündür."[299]
1840. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edilmiştir: Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Allah (c.c), (müslûmanlarla savaşırken) zincirlere bağlanan, sonra kendi arzusuyla müslüman olup da cennete giren bir kavimden hoşnut olmuştur." (Buhar! rivayet etmiştir).[300]
"Allah (c.c) hoşnut olmuştur" sözündeki "hoşnut olması" tabiri, mecazî olup, gerçek manasıyla Allah hakkında imkânsızdır. Bundan gaye Allah'ın rızasını kazanmaları ve onlara ikramının bildirilmesidir.
Rasûlullah'ın (s.a) ashabını efdâl kılan sebeplerden biri de; onların esirleri yakalamaları, sonra o esirlerin İslâm'a girmelerine vesile olmaları ve böylece cennete girmeleridir. Bu ise nimet ve fazlın zirvesidir.
Kendi arzusuyla İslâm'ı seçenler hakkında Allah (c.c) şöyle buyurmuştur:
"... Ateşten uzaklaştırılıp, cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur..." (Âl-i tmrân, 185)[301]
1841. Ebu Hüreyre'den {r.a) rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Allah katında beldelerin en hayırlısı, onun mescidleridir. En sevimsizi de çarşılarıdır". (Müslim rivayet etmiştir).[302]
"Allah katında beldelerin en hayırlısı mescidlerdir." Çünkü mescidler; Allah'ın; teşbih, takdis ve O'na hamd İle yükseldiği ve zikredildiği mekânlardır. Orada namaz kılınır, Kur'an okunur. İÜm neşredilir. Buralar Hayy ve Kayyum olan Allah'ın isim ve sıfatlarının tefekkür edildiği yerleridir.
Pazarların, Allah'ın en çok buğz ettiği yerler olmasının sebebi; buraların fuhş, aldatma, faiz, yalan yeminler ve Allah'ı zikretmekten yüz çevirİldi-ği yerler olması sebebiyledir.
Sevimliliğin ve sevimsizliğin Allah'a nisbet edilmesi, O'nun hayır ve şerri irade edip, saîd ve şak? olan kimseler İçin bu fiilleri yaratmasından dolayıdır.
Mescidler, rahmetin nüzul ettiği yerlerdir. Pazarlar bunun zıddıdır.
Yukarıda da açıklandığı gibi, Allah'ın mescidleri sevmesi, orada vâki olan zikir, Kur'an tilâveti, i'tikaf, ilmi yayma ve beş vakit namaz sebebiyledir.
Pazarlara buğz etmesi ise, orada vâki olan, aldatma, hile, hiyanet, kötü muamele sebebiyledir. Pazar halkı çoğunlukla iyiliği emretmez, kötülükten de nehyetmez ve gözlerini haramdan sakınmazlar.[303]
1842. Selmân-ı Farisî'den <r.a) şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Gücünüz yeterse, çarşıya ilk girenlerden ve en son çıkanlardan olmayın. Çünkü çarşı şeytanın alanıdır. Bayrağını orada diker." (Müslim rivayet etmiştir). [304]
Berkanî sahihinde Sehnân'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir. Rasûlul-lah (s.a); Çarşıya İlk giren ve oradan son çıkan olmayın. Şeytan orada yumurtlar ve palazlanır" buyurmuştur.
"Gücünüz yeterse" sözünden şer'î tekliflerin bu ümmete gücünün yettiği nisbette olacağına delil olmaktadır.
"Çarşı, şeytanın alanıdır" tabirinden murat, şeytan buralarda cirit atar. Şeytan; aldatmak, yalan yere yemin ve çirkin İşler gibi çirkinlikleri daima körükler.
Bu hadis, çarşıya erken gitmeye münafi (aykırı) değildir. Çünkü nzkı talep amacıyla erken gelen, mescidde namaz kılar. Böyle rızkı kazanmaya taatla başlar. Çünkü çarşıya erken gitmek berekete sebeptir. Bir kimse sabahleyin pazar kurulunca, oraya ilk giren olmamak suretiyle, bu konudaki nehye uymuş olur.
Berkânİ, Ebu Berk Ahmed b. Muhammed b. Ahmed el-HarezmTdir. Şafıîdir. Bağdad alimlerindendir.
Hatibi Bağdad! onun hakkında şöyle der; "Sikadır (güvenilirdir). Verâ sahibidir. Fıkhı iyi bilen ve müsncd sahibi birisidir. Ölünceye kadar ilimle meşgul oldu."
Taberânî'nin Sehnân'dan yapmış olduğu bîr rivayette şöyle buyurulmus-tur: "Pazara ilk giren ve oradan son çıkan olma, çünkü pazar şeytanın meydanıdır veya şeytanın ağılıdır veya orada bayrağını diker."
Bir başka rivayette; "Orada yumurtlar ve kuluçka olur" buyurulmuştur.
Çarşılara çok uğramak mekruhtur. Çünkü çoğu zaman insan oralarda günah işlemekten uzak kalamaz.
"Şeytan sancağını pazara diker" sözündeki maksat; bütün yardımcılarıyla beraber hazır olur. Satıcılara ve müşterilere vesvese vererek, çeşitli mün-keratı (günahları) işletirler, demektir.[305]
1843. Âsim el-Ahvel'den o da Abdullah b. Sercis'in (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir. Abdullah, Rasûlullah'a (s.a);
"Yâ Rasûlallah!.. Allah seni mağfiret etsin" dedim. Rasûlullah (s.a); —"Seni de" buyurdu.
Âsim şöyle dedi. Abdullah'a; "Rasûlullah (s.a) sana istiğfar etti mi?" diye sordum. Abdullah; "Evet, senin için de mağfiret dilerim" dedi. Sonra şu ayeti okudu: "Yâ Muhammed! Hem kendin, hem erkek ve hem de kadın mü 'minterin günahları için Allah 'tan mağfiret dile." (Muhammed, 19) (Müslim rivayet etmiştir).[306]
Hadisin râvisi Âsim, el-Ahvel b. Süleyman'dır. Künyesi Ebu Abdurrahman'dır. Basrahdır. Tabiînin orta tabakasından, sika bir râvidir. Hicri 104 yılından sonra vefat etmiştir.
Rasûlullah'a (s.a) mağfiretle dua etmek müstehabdır. Bu şekilde dua etmek, Allah'ın Nebîsi'ne tazimden ve kendisine verilen önemden kinayedir. Yoksa Rasûlullah (s.a) masumdur, günahı yoktur. Rasûlullah'ın (s.a) ahlâkından birisi de burada açıklanmıştır kî iyiliğe, hüsnü mukabelede bulunmuştur.
Abdullah, Rasûlullah'a (s.a) mağfiret dilemesini §u ayetten İktibas etmiştir:
"Allah böylece senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın..." (Fetih, 2)[307]
1844. Ebu Mes'ûd el-Ensârî'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur:
— "Gelmiş geçmiş peygamberlerden, insan hatırında kalmış bir söz vardır: Utanmazsan dilediğini yap (cezasını görürsün)." (Buhârî rivayet etmiştir)[308]
Hadiste söylenmek İstenen şudur: "Yapmak istediğiniz şey Allah'tan ve insanlardan utanılacak bir şey değilse, uygundur. O işi yapabilirsiniz. Aksi ise sakınmak gerekir." Buradaki emir ibâha (mubahların tespitinde bir ölçünün belirtilmesi) içindir.
Hadisdeki emrin tehdit için olması da caizdir. O zaman şöyle olur: "Haya senden alındığı zaman di'ediğin., yap, sen ons göre ceza göreceksin."
Veya burdaki emir twber manasmd ;dır. Bu durumda mana şöyle olur: "Haya senden alındığı z.man, dilediğim helâl ve haramı işlersin." Çünkü seni caydırıcı bir şey kaluamış nlur.[309]
1845. Ibn Mes'üd'dan (r.a) şöyle dediği rivıyet edilmiştir: Nebî (s.a); "Kıyamet günü İnsanlar arasında ilk çözilecek ? 'ava kan davalarıdır" buyurmuştur. (Buhârî ve Müslim rivayet etnüşlerdr).[310]
İnsanın nefsine hürmet etmek ve ona düşm ınhk etmenin tehlikesinin büyüklüğü İfade edilmiştir.
Kıyamet günü, ilk hesaba çekilecek insanlar, kan akıtan ve adam öldürenlerdir.
Bu hadis; "Kıyamet günü kulun ilk hrsaba ekileceği şey namazıdır" hadisine aykırı değildir. Çünkü önceki had s kulaklarına, ikinci hadis Allah hakkına taalluk eder.
Hadiste, kan davalarının büyük günah olduğu belirtilmektedir. Günah, fesadın büyüklüğü ve maslahatı kaçırma oranına göre büyür. İnsan bünyesini yok etmek, son derecede kötülenmiştir.
Katlin büyük günah olduğuna dair birçok ayetler ve sahih hadis mevcuttur.[311]
1846. Hz. Âise'den (r.a) rivayet edilmiştir. Şöyle demiştir. Rasülutlah (s.a); "Melekler nurdan yaratılmıştır. Cinler de dumansız ateşten yaratıldı. Âdem (a.s) de Kur'an'da size vasfedildiği gibi (topraktan) nalkedildi" buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir).[312]
Melekler nurdan yaratılmıştır. Bu sebeple latif ve nura n varlıklardır.
"Cin": Iblis'tir. Bu İblis şeytanların babasıdır. Cinlerin babası diyenler de vardır.
"Mark"; kırmızı, sarı, yeşil renklerin karışımıdır ki, ateşteki görüntülerdir.
Übbî; bunu dumanla karışık alev şeklinde tarif etmiştir.
Leys: "Mâric, şiddetli alevi olan parlak alevdir" demiştir.
İbn Abbas ise; "Ateşi kaplayan ve kırmızı, sarı, yeşil karışımı alevdir" demiştir.
"Âdem, size vasfedildiği gibi (topraktan) yaratıldı." Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:
"Sizi ondan yarattık. " (Tâhâ, 55) "Sonra balçık ve sonra da çamur oldu." Yine İblis'ten hikâye ile;
"... Beni ateşten yarattın. Onu çamurdan yarattın. " (A'raf, 12) buy-ruldu. Sonra çamur sertleşmeye bırakıldı, değişti. Sonra işlenebilen kara toprak, daha sonra da kuru bir balçık oldu ve ruhu üfürüldü. Bunu beyan İle Allah (c.c) şöyle buyurdu:
"Andolsun kî, insanı kuru balçıktan, işlenebilen kara topraktan yarattık. " (Hicr, 26)
Diğer bir ayette:
"O, insanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan yaratmıştır." (Rahman, 14) buyurulmustur.
Hadis-İ şerif; melekler, cin ve insanlar aleminden her birinin kökenini açıklamaktadır. Ayrıca allah'ın kudretini, dilediğini, dileyeceği surette yaratacağını, azamet ve kibriya sahibi olduğunu beyan etmektedir. Murat ettiği her şeyi yapmaya kadirdir. Bütün haber verilen hususlara îman gerekir.[313]
1847. Hz. Âise'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah'ın Pey-gamberi'nin (s.a) ahlâkı Kur'an'dı. (Müslim rivayet etmiştir).[314]
Bu hadis hakkında Arif biilah Sühreverdi, Avarif ve'l-Meârif adlı eserde şöyle demiştir: "Hz. Âişe'nin bu sözünde, Rabbânî ahlâka gizli bir işaret ve bir remz bulunması uzak bir ihtimal değildir. Hz. Âişe (r.a); "Allah'ın (c.c) ahlakıyla ahlaklanmıştı" demekten ürpermiştir. "Ahlâkı Kur'an'dı" sözüyle, Allah'ın Celâl sıfatından haya ederek Rasûlullah'ın durumunu hoş bir sözle anlatmıştır. Bu ise Hz. Âişe'nin akiî olgunluğunu ve ebedî güzelliğini gösterir. Kur'an'm manaları sonsuzdur. Rasûlullah'ın (s.a) ahlâkının büyüklüğüne işaret eden güzei vasıfları da böyle sonsuzdur. Her durum ve ahvâlde onun ahlâkî olgunluğu, karakter güzellikleri ve ancak Allah'ın bildiği birçok iüm ve marifetlerinden ona akıttığı bağışlar onun için yenilenir."
Harrânî ise; "Rasûlullah (s.a), Rabb'ini kalben bilince şöyle buyurmuştur. "Rabb'imle herşeyi bildim."Onun ahlâkı da en büyük ahlâk olmuştur. Bu yüzden Allah (c.c) bütün insanlığa onu göndermiştir ve risâleti sadece insanları'değil, cinleri de kapsamıştır. Sadece cinlere ve insanlara değil, bütün âlemlere gelmiştir" demektedir.[315]
1848. Hz. Âişe'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir. Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:
—"Kim Allah'a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah'a kavuşmayı hoş görmezse, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz." (Hz. Âişe (der ki):
—"Yâ Rasûlallah! (Allah'a kavuşmayı sevmemek sözündeki maksat) ölümden hoşlanmamak mıdır? Halbuki hiçbirimiz ölümü hoş karşılayamayız" dedim. Rasûlullah (s.a);
—"Öyle değil. Fakat mü'mİn kimse son nefesinde, ona Allah'ın rızası, rahmeti ve cenneti müjdelenir de O'na kavuşmayı arzu eder. Allah da ona kavuşmayı ister. Kâfir de ölürken kendisine Allah'ın azabı ve gazabına maruz kalacağı müjdelendiği (haber verildiği) zaman Allah'a kavuşmayı çirkin görür. Allah da onun likasını kerih görür (kendisine kavuşmasından hoşlanmaz) buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir).[316]
Hadiste, Allah'a (c.c) itaatla meşgul olmak, onlarla bezenmek teşvik ediliyor. Bu amellere terettüb edep ihlâs, Allah'ın (c.c) sayılamayacak kadar feyizlerinden doğar. Böylece amel eden kimse Allah'ın kendisi için hatırladığı nimetler sebebiyle O'na kavuşmayı sever. Allah da ondan hoşnut olduğu için, ona kavuşmayı sever.
ölüm, tabiatı gereği sevilmez. Ancak mü'minler tarafından, kendileri için, gözün görmediği, kulağın duymadığı, insan kalbine doğmadığı nimetler hazırlandığı için sevilmiştir.
"Allah da ona kavuşmayı sever"; yani ondan razı olur ye onu över, demektir.
"Kâfir, Allah'ın azabtyla müjdelendiği zaman " tabirinde kâfirin azapla müjdelenmesi, onunla bir nevi istihzadır (alay etmektir).
Allah (c.c):
"Onları elem verici bir azabla müjdele" buyurmuştur.
"Allah'a kavuşmayı kerih görür" çünkü varacağı yerin kötüakibeti kendisine bildirilecektir. Dünyada azaptan her ne kadar uzak ise de, ahirette ebedî cezaya müstehaktır.
Bu hadisin şerhi de sayılabilecek bir hadisi, Taberânî şöyle rivayet ediyor: Sahabe; —"Yâ Rasûlallah hepimiz ölümü kerih görüyoruz" dedi/er. Rasûlullah (s.a); —"ölümü kerih görmekten maksat bu değildir. Fakat mü'-minin son ne/esinde kendisine müjdesi gelir. Varacağı yeri müjdeler. O zaman Allah 'a kavuşmaktan daha sevimli bîr şey olmaz. Allah da ona kavuşmayı sever. Facireson nefesinde serden karşılaşacağı şey müjdelenir. Allah'a kavuşmayı çirkin görür. Allah da ona kavuşmayı sevmez" buyurmuştur.
Burada muteber olan kerâhat, can çıkarken kabul edilmemesi vb. gibidir. O zaman her bir hâle layık olanlara durum zahir olur. Saadet ehli Allah'ın nimetlerine nail olacakları için Allah'a kavuşmayı seveceklerdir. Şekavet ehli ise, karşılaşacakları şer ve kötü durum sebebiyle hoşlanmayacaklardır.
Nihaye'de şöyle izah vardır: "Allah'a kavuşmaktan murat; ahîret yurduna varıştır ve Allah katındaki nimeti taleptir. Bundan maksat "ölüm" değildir. Çünkü iyiler de, kötüler de ölümü çirkin görür. Kİm dünyayı terke-der, ahireti severse, Aüah'a kavuşmayı sever. Kim dünyayı tercih eder ve ona meylederse, Allah'a kavuşmayı çirkin görür."
Hatiâbi ise; "Allah'a kavuşmayı sevmenin manası; müslümanın ahireti dünyaya tercih etmesi, dünyaya mahabbet etmemesi (muhabbet, sevgi duymaması) ve buradan irtihale hazırlanması gerekir" demiştir.
Allah (c.c) dünyayı seven kavmi azarlamaktadır:
"Bizimle karşılaşmayı ummayan ve dünya hayatından hoşnut olup, ona bağlananların ve ayetlerimizden habersiz bulunanlar, işte bunların kazandıklarına karşılık varacakları yer cehennemdir." (Yunus, 7, 8)[317]
1849. Ümm'ül-Mü'minîn Safiyye bim Huyey'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Nebi (s.a) (Ramazan ayında) itikafta idi. Bir gece vakti onu ziyaret amacıyla geldim ve onunla konuştum. Sonra dönmek için kalktım. Rasûlullah da beni göndermek için kalktı. Bu arada Ensar'dan iki kişi geçiyordu. Nebî'yi (s.a) gördükleri zaman acele ettiler. Rasûlullah (s.a);
—"Yavaş yürüyün. O, Safiyye bint Huyey'dir" buyurdu. Onlar; —"Sübhânallâh! Yâ Rasûlallah" dediler. Rasûlullah;
—"Muhakkak şeytan, âdemoğİunun vücudunda kanın dolaşması gibi dolaşır. Ben sizin kalplerinize bir kötülük bırakmasından (veya) kalplerinize bir şey atmasından endişe ettim" buyurdu. (Buhârî rivayet etmiştir).[318]
Rasûlullah'in (s.a) o iki şahısı uyarması, onlara çok dokundu da bir başka rivayette; "Yâ Rasûlallah, senin hakkında ancak hayır düşünülür" dediler.
"Şeytan âdemoğİunun vücudunda kanın dolaşması gibi dolaşır" sözü gerçektir, denilmiştir. Şüphesiz Allah (c.c) ona bu kudreti vermiştir. Bu Sözden maksat çok aldatması, kan gibi insandan ayrılmamasıdır, diyenler devardır.
tbn Hacer şöyle diyor: "Bu rivayetlerin özü, Nebî (s.a) o iki kişi hakkında îmanları kuvvetli olduğu için sûizanda bulunmadı. Ancak masum olmadıkları için şeytanın vesvesesinden endişe etmiştir. Şeytan onları helake yuvarlamadan Rasûlullah (s.a) onlara durumu bildirmek için acele etmiştir."
İbn Asakir tarihinde; İmam Şafiî'nin, İbn Uyeyne'nin meclisinde iken bu hadisin fıkhı durumunu imama sormuş, İmam Şafiî şöyle demiştir: "Eğer bir kavim Nebî'yi (s.a) itham ederlerse, töhmetleri sebebiyle kâfir olurlar. Fakat Nebî (s.a) sonra gelenleri terbiye etmiş ve şöyle demiştir: "Şayet böyle olursanız, böyle yapınız. Tâ ki hakkınızda sûi zan yapmasınlar. Çünkü Nebî (s.a) itham el mez. O Allah'ın yeryüzündeki eminidir. "İbn Uyeyne de; "Allah seni mükâfatlandırsın ey Abdullah, senden bize ancak sevdiğimiz şey gelir" demiştir.
İbn Hacer; "Bu hadiste şu faydalar melhuzdur (hatıra gelir): Sûi zanna hedef olmaktan sakınmalı, şeytanın hilesinden korunmalı, bir hata yapınca özür dilemenin de gerektiği ayrıca söz konusudur" demiştir.
İbn Dakîk'il-îd; "Bu davranış alimler ve muktedâbin hakkında söz konusudur. Onların kendilerine sûi zan gerektirecek şeyleri yapmaları ciz olmaz. Velev ki çıkış yolu olsun. Çünkü böyle hareket etmek sûi zanna ve ilimleriyle faydalanmayı İptale sebeptir."[319]
1850. Ebu'1-Fadl Abbas b. Abd'İl-Muttalib'den (r.a) şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Rasûlullah (s.a) ile Huneyn günü beraberdim. Ben ve Ebu Süfyan b. Haris b Abd'İl-Muttalib, Rasûlullah'a (s.a) mülazeme ettik. Ondan ayrılmadık. Rasûlullah (s.a) beyaz katırında idi. Müslümanlar ve müşrikler karşılaşınca, müslümanlar arkalarını dönerek geri çekildi. Rasûlullah (s.a) katırını kâfirlere doğru sürüyordu. Ben katırın yularını tutuyor, acele etmesine mani oluyordum. Ebu Süfyan da üzengisini tutuyordu.
Rasûlullah (s.a): "Ey Abbas, semürelilere seslen" dedi. (Râvi) şöyle der: "Abbas yüksek sesli biri idi. "
Hz. Abbas; ben yüksek sesle; "Semüreliler nerede?.. " diye çağırdım. Vallahi onlar sesimi duyunca sanki onların şefkatleri sığırın yavrularına olan şefkaüan gibi; "Lebbeyk, lebbeyk" diyerek geri geldiler ve kâfirlerle savaşa başladılar.
Ensar hakkında davet; "Ey Ensar topluluğu...' Ey Ensar topluluğu!.. " şeklinde idi. Sonra davet sadece Hazreçoğullanndan 3enî Hârine hasr edildi.
Rasûlullah (s.a) katırı üzerinde dikilip, savaşanlara taktı ve; "Bu fırının kızıştığı andır" buyurarak yerden çakıl taşlan alıp, kâfirlerin yüzüne attı. Sonra; "Muhammed'in Rabb'ineyemin olsun ki mağlup oldular" dedi.
Ben bakmaya başladım, gördüğüm kadarıyla savaş aynı hal üzere devam ediyordu. Vallahi Rasûlullah ufak taşlarını onlara atar atmaz güçlerinin zayıfladığını, işlerinin ters gittiğini görür gibi oldum." (Müslim rivayet etmiştir).[320]
"Huneyn"; Arafat'a yakın bir yerdir. Hicri 8. yılı şevval ayında Hevâ-zin kabilesiyle burada savaş yapılmıştır. Rasûlullah'ın (s.a) (s.a) ordusu on iki bin kadardı. Bunlardan on bini Mekke'ye Rasûlullah'la (s.a) beraber gelenler, iki bini ise fetih sonrası müslüman olanlardır.
"Beyaz katırı üzerindeydi" ; Bu katıra Düldül de denilmişti ki, Ferve b. Nüfase el-Cüzzâmî onu hediye etmiştir. Ancak Buhârî'de onu Eyle Meli-kİ'nin hediye ettiği zikredilmiştir. Rasûlullah (s.a), barış bineklerinden olmasına rağmen harpte katıra binmiştir. Bunda Allah Rasûlü'nün, Rabb'ine olan aşın güveni ve yakînine İşaret vardır. Yani O'nun gözünde harp halı ile savaş hali arasında hiçbir fark yoktu.
Müslümanların mağlup olmalarının sebebi; bazılarının, müslümanların çokluğunu görüp, "bugün mağlup olmayız" demeleri sonucudur. Buna şu ayet işaret etmektedir.
"Andolsun ki, Allah size birçok yerlerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği, fakat bir fayda sağlamadığı, yeryüzü geniş olmasına rağmen size dar gelip de bozularak arkanıza döndüğünüz Huneyn gününde yardım etmişti." (Tevbe, 25)
"Abbas'ın sesi yüksekti. O kadar ki, çarşıda mal satarken sekiz mil mesafedeki ormanda bulunan hizmetçilerine sesini duyuruyordu."
Alimler şöyle diyor: "Bu hadis, onların uzağa kaçmadıklarına delildir veya kaçma olayı bütün müslümanların arasında meydana gelmemişti. Kaçanların çoğu Mekkeli ve kalbinde nifak bulunan kimselerdi."
"Rasûlullah (s.a)" küçük çakıl taşlarım aldı ve onlara attı"; sözünden maksadın çakıl değil de, toprak da olması mümkündür. Çünkü hadisin bir kısmında; "Allah onlardan hiçbir insan yaratmadı ki, o kabzadan gözünü
toprak doldurmasın" Duyurulması buna delildir. Veya toprak ve çakılın ka-nşık olması da ihtimal dahilindedir.
Toprağın her kâfirin yüzüne gelmesi, mucizedir. Çünkü her bir insanın yüzüne ulaşması beşerin gücü dahilinde değildir. Bu tamamen Allah Teâlâ'-nın Nebîsi'ne bir ihsanıdır. Bir ayette;
"... Attığın zaman da sen atmadın. Fakat Allah atmıştı,.." (Enfâl, 17) buyurulmuştur.
Hadis, RasûluUah'm (s.a) harpteki sebat ve cesaretine delil teşkil ediyor.
Burada müslümanların, düşmanlardan kaçmaları, ansızın ok baskınına uğramaları sebebiyledir.
Cihadda gerçek kuvvet; Allah'a îman ve zaferi talep ve Allah'ın yardi-mıyladır.[321]
1851. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "Ey insanlar, şüphesiz Allah (c.c) temizdir. Ancak temiz olanı kabul eder. Muhakkak Allah mü'minlere, peygamberlere neyi em-retmîşse onlara da onu emretmiştir.
Allah Teâlâ; "Ey peygamberler, temiz olan şeylerden yiyiniz ve güzel amellerde bulununuz" buyurdu.
Yine Allah (c.c); "Ey îman edenler, sizi nztklandırdığtmtz şeyin en temiz olanından yiyiniz."
Sonra Rasûlullah (s.a) uzun yolculuğa çıkmış, saçları dağınık, yüzü tozlu topraklı bir durumda, İki elini göğe kaldıran bir adamı zikretti ve bu adam; "Yâ Rab, yâ Rab " der. Halbuki yediği haram; içtiği haramdır, haramla beslenmiştir. Duası nasıl kabul olunacaktır!.." (Müslim rivayet etmiştir).[322]
Allah Teâlâ kemâl sıfatlarıyla muttasıftır (vasıflanmıştır). Haram kazançtan verilen sadakaları kabul etmez. Peygamberler ve mü'minler dinin hükümlerinde müsavidirler. Ancak onlara özel olan bazı hususlar bundan müstesnadır.
RasûluUah'm (s.a) bir kimseyi hadisteki söz konusu vasıflarla zikredip, tenkit etmesi bu kötü hasletlerden sakındırmak içindir. Aslında Allah (c.c) haram mat yiyenin duasını bile kabul eder.
Hadiste, "Uzunyolculuğa (İbadet için; hac veya cihad gibi) çıkmış, saçları dağınık, yüzü tozlu topraklı bir durumda elini göğe kaldıran" cümlesinde sayılan haller, dua yapanın duasının müstehab (kabul) olacağına açık delil oluyor. Bununla beraber haram sebebiyle duası müstehab olmaz. Durumu böyle olmayıp da harama bulaşan kimsenin ya durumu nasıldır?
Ayrıca hadiste yiyecek ve içeceğin helâl olması, duanın kabulüne sebep olabileceğine işaret vardır. Bu yüzden "Duanın helâl yemek ve doğru söz olmak üzere iki kanadı vardır" denilmiştir.
Bu hadis İslâm'ın temellerini oluşturan hadislerdendir.
Dua etmeyi arzu eden, helâl ve harama diğer kimselerden ziyade dikkat etmelidir.[323]
1852. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet olunmuştur: Rasûiul-lah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Üç kişi vardır ki, kıyamet günü Allah (c.c) onlarla konuşmaz, onları temize çıkarmaz ve onlara rahmet nazarıyla bakmaz. Onlar için elem veren azap vardır (ki şu kimselerdir): Zina yapan, yaşlı, yalancı idareci, kibirlenen muhtaç {fakir)." (Müslim rivayet etmiştir).[324]
Hadiste, mezkur (zikredilen, bahsedilen) üç zümre sayılan kötü ameller sebebiyle bu cezaya müstehakdırlar.
Kadı İyâz; "Bu tehditle tahsis olundular. Çünkü onlardan her biri ma-siyete, zaruret olmaksızın ve ona götüren amitlerin zayıf olmasına rağmen devam emler. Onların bu günahlara atılışları inat ve küçük görmeleri sebebiyledir. Yoksa bir zorunluluktan dolayı değil. İhtiyar adamın şehveti, helâl olan münasebete karşı zayıftır, harama karşı da öyledir. Genç insan gibi değildir. Çünkü gencin şehveti zinaya daha çok çağırır.
Fakir insan kolay kolay kibirlenemez. Çünkü mal, kibirliliğin alâmeti ve zaruri âmilidir. Ama fakirin kibirlenecek bir şeyi olmadığı halde kibirlenmesi inadîdir. Yalancı Melik de böyledir" demiştir.[325]
1853. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet olunmuştur: Rasülul-iah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Seyhan, Ceyhan, Frat ve Nil cennet nehirle-Tindendir." (Müslim rivayet etmiştir).[326]
Hadis bu nehirlerin faziletini beyan ediyor. Herhalde bunlardaki fazilet yönü sularının hoşluğu, İslâm'ın oniarın etrafında yayılmasıdır. Bu nehirler cennet suyunun şekline de benzer olabilir.
Suyûti; "Hadis, hakiki manaya göredir. Yani bu nehirler cennete patentlidir. Bunun hakikatim Allah daha iyi bilir" demiştir. Nevevî'de bu görüştedir. Veya bu nehirlerin suladığı cisimler, cennete girerler demek olur.
Seyhan ve Ceyhan nehirleri İç Anadolu'dan çıkarak Akdeniz'e dökülürler. Ancak bazı alimler, bunların Ceyhun ve Seyhun olduğunu söylemişledir ki, bunlar Horasan'da ve Orta Asya'dadırlar.[327]
1854. Ebu Hüreyre'nin (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) elimi aldı ve; "Allah (c.c) cumartesi günü toprağı yarattı. Pazar günü de topraktaki dağlan, pazartesi ağaçlan, salı günü de çirkin şeyleri, çarşamba günü nuru yarattı. Perşembe günü de hareketli canlıları hayvanları (yeryüzüne) yaydı. Âdem'i (a.s) de cuma günü ikindiden sonra yarattı. Diğer mahlûkatı da ikindiden geceye kadar, günün son saatlerinde yarattı." (Müslim rivayet etmiştir).[328]
Hadisdeki "kerih olan şeyter"den murat, insan hayatını düzenleyen, demir gibi madenler ve bir şeyin faydasına yarayan unsurlarıdır.
Diğer rivayetlerde "Nûr" yerine '7Vı/n"yani balık tabiri zikredilmiştir ki, bunda bir aykırılık söz konusu değildir.
Bazı alimlere göre Allah (c.c ) Hz. Âdem'i cuma günü icabet saatinde yaratmıştır.
Hadisdeki tertibin günlere göre kesin4ik arz etmesi söz konusu değildir. Allah (c.c) daha iyisini bilir.[329]
1855. Ebu Süleyman Halid b. Velid'in (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Muhakkak "Mute günü elimde dokuz kılıç kırıldı. Elimde geniş ağızlı Yemen kılıcından başkası kalmamıştı." (Buhârî rivayet etmiştir).[330]
Hadisin râvisi, Ebu Süleyman Halid b. Velid (r.a) el-Mahzûmî'dir. Hu-deybiye Musalahası'yla Mekke fethi arasında müslüman olmuştur. Riddet ehli ile savaşta kumandan oydu. Hicri 21 veya 22 yılında vefat edinceye kadar kumandanlığa devam etti.
Mûte, Şam yakınında bir yerdir. Hicri 8. yılda fethedilmiştir. Savaş çok şiddetli olması hasebiyle dokuz kılıç kırılmıştır.
Hadis, Halid b. Velid'in (r.a) savaştaki şecaati ve gücüne delil olmaktadır.[331]
1856. Amr b. Âs'ın (r.a) Rasülullah'ı (s.a) şöyle buyururken işittiği rivayet edilmiştir: "Hâkim hükmedeceği zaman icıihad eder de (hükmünde) isabet ederse, onun için iki ecir vardır, tctihad eder, hata ederse onun için bir ecir vardır." (Buhar! ve Müslim rivayet etmişlerdir).[332]
Burada ictihad edecek kimsenin, ictihad etmesi caiz olan işin ehli olması gerekir.
İki ecirden birisi içtihadı için, diğeri isabeti içindir.
Tek ecir olan ise, sadece içtihadından dolayı alır. Ancak içtihada ehil olmayan kimselerin ictihad etmeleri sonucu ister isabet etsin, ister etmesin günahkâr olurlar."
Bir hadiste kadılar üç kısım olarak belirtilmiştir: Bunlardan birinin cennetlik, diğer ikisinin cehennemlik olduğu zikredilmiştir. Bu hadise göre, gerçeği bilerek, onunla hükmeden hâkim cennetliktir. Hakkı bilerek bunun hilâfına hüküm verenle bir şey bilmeden hüküm veren iki kadı da cehennemliktir.
Hanefîler ve Şafiîlere göre, bir konu hakkında çeşitli hükümler veren müctehidlerden sadece biri hakka, yani Allah İndindeki hükme isabet, diğerleri ise hata etmiştir, fakat özürlü sayıldıkları için günahkâr sayılmazlar. Bİr ecre müstehak olurlar.[333]
1857. Hz. Âişe'den(r.a) rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Sıtma hastalığı cehennem hararetîndendir. Onu su ile soğutunuz. " (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[334]
"Su ile soğutunuz" cümlesiyle bildirilmek istenen maksat; Esma bint Ebu Bekir'in söylediği gibi; suyu, sıtmalı kimsenin bedenine ve elbisesine serpmektir. Yoksa sıtmalıyı su ile yıkamayı veya suya daldırmayı tavsiye etmek değildir. Çünkü bu zararlıdır. Sahabî ve özellikle Nebî'ye (s.a) mülâzemet eden Esma bint Ebu Bekir (r.a) buradaki muradın ne olduğunu daha iyi bilir. Veya hitab; şiddetli hararetten dolayı bildirilen bu korunma şekli, diğer korunma şekillerinin uygulandığı Hicaz ehlinedir. Soğuk su, gerek içmek veya yıkanmak suretiyle onlara faydalı geliyordu. Başka bir tedaviye gerek duymuyorlardı. Veya buradaki humma sözünden maksat; sanlık hastalığıdır. DoktoFİar, bu hastalığa yakalananları şiddetti soğuk su ile yıkarlardı.
Hadisdeki yıkamak sözü; gerçek yıkama veya ona yakm bir manayı taşımaktadır. Çoğu defa hastanın elbisesinin yakasından vücuda su dökülür ve sevrinletilirdi. Kısacası perhizler ve tedaviler çeşitlidir. Bazısına soğutmak uygun, bazısına da uygun değildir. Hadis, birincisine hamledilmiştir.[335]
1858. Hz. Âişe'den (r.a) rivayet edildiğine göre, Nebî {s.a) şöyle buyurmuştu: "Kim üzerinde oruç (borcu) olduğu halde ölürse, onun yerine velisi tutsun. " (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[336]
Hadisimize göre; üzerinde oruç kazası olup da, vefat eden kimsenin yerine. İsterse velisi kaza eder. İsterse terikesinden keffâret günleri sayısınca yiyecek ayrılır ve kaza niyetiyle ödenir. Şafiî'nin görüşü de budur. Ve veliye üzerinde kaza orucu olduğu halde ölen kimsenin yerine onun orucunu kaza etmesi caiz kılınmıştır.
Muhtar olan görüş, bu hadisten dolayı velinin borçlu yerine oruç tut-masıdir. Nezir ve keffâret orucu da bu hükme tâbidir. Veliden maksat, vâris veya yakınıdır.
Bazı alimlere göre ölen kimsenin yerine velisi oruç tutamaz. Her gün için buğday üzerinden hesaplanarak, bir fakire fidye verir, imam Mâlik'in görüşü budur. İmam Şafii'nin yeni görüşü de budur.
îmam-ı Âzâm'a göre ise, ölen kimse yerine velisi her gün için yarım sa', diğer zahirelerden ise birer sa' fidye verir. Ancak fidye vermek için, ölenin bnu vasiyet etmesi şarttır. Vasiyet yoksa velisi onun namına fidye veremez.
Hanefîlere göre, velisi o kimse namına oruç tutamaz. Çünkü bu hususta Neseî'nin rivayet ettiği İbn Abbas (r.a) hadisi mevcuttur.
Bu hadiste Rasülullah (s.a); "Bir kimse namına başkası namaz kılamaz. Fakat onun yerine yiyecek verir" buyurmuşlardır.
Diğer bir hadiste Rasülullah (s.a): "Bir kimse, üzerinde bir aylık oruç borcu varken ölürse, onun yerine her gün İçin bir fakir doyurulsun'' buyurmuşlardır.[337]
1859. Avf b. Mâük b. Tufeyl'den rivayet edilmiştir. Hz. Aişe'nin (r.a) bir satış veya verdiği bir bağış konusunda (yeğeni) Abdullah b. Zübeyr'in, "Vallahi Âişe ya bundan kaçınır veya ben onu bundan menedenm" dediği kendisine anlatılınca, Hz. Âişe; "Bunu o mu söyledi? dedi. Onlar; "Evet!" dediler. Hz. Âişe (r.a); "Allah için üzerime nezir olsun ben Zübeyir ile ebedî olarak konuşmayacağım* dedi.
Küslük müddeti uzayınca İbn Zlbeyir Hz. Âişe'ye aracılar gönderdi İse de Hz. Âİşe; "Hayır vallahi onun için hiçbir aracıyı kesinlikle kabul edemem. Nezrimden hânis olamam", cevabını verdi.
(Hz. Âişe'nin dargın durması ve aracı kabul etmemesi) uzayınca Abdullah, Misver b. Mahreme ve Abdurrahman b. Esved ile konuşup onlara;' 'Allah aşkına beni Âişe'nin yanına götürün yeter. Onun benimle ilgisini kesmeye nezretmesi helâl olmaz" dedi.
Bunun üzerine Misver ve Abdur ahman, İbn Zübeyir'i yanlarına alarak (Hz. Âişe'nin evine) yöneldiler. Hz. Âişe'den izin alarak selâm verdiler ve; "Girebilir miyiz?" dediler. Hz Âi;e; "Giriniz", dedi. Onlar; "Hepimiz mi?" dediler Hz. Âişe; "Evet hepiniz ', dedi. Hz. Âİşe, ibn Zübeyir'in onlarla beraber olduğunu bilmiyordu. tç;ri girdikleri zaman îbn Zübeyir perdenin arkasına girdi. Teyzesi Hz. Âişe'nin (r.a) boynuna sarılıp ve ağlayıp and vermeye başladı. Misver ve Abdurrahman da Allah aşkına onunla muhakkak konuşmasını, özrünü kabul etmesini ve Nebî'nin (s.a) küs durmayı yasaklayarak, "Bîr müsümamn kardeşini üç günden ziyade terketmesi helâl olmaz", dediğini söylediler.
Hz. Âişe'ye, hatırlatma ve baskıyı çoğaltınca, Hz. Âişe (r.a), Misver ve Abdurrahman 'a nezrini hatırlatarak ağlamaya başladı ve; "Ben nezretlim. Nezir şiddetlidir", dedi. Sonunda onların devamlı ısrarları üzerine îbn Zübeyir ile konuştu ve bu nezrinden dolayı kırk köle azâd eni. Hz. Âişe sonraları nezrini hatırlayıp ağlardı. Öyle ki, gözyaşları başörtüsünü ıslatırdı". (Bu-hârî rivayet etmiştir).[338]
Hadisin râvisi Avf b. Mâlik b. Tufel el-Ezdı tabiînin orta tabakasın-dandır. Hz. Âişe'nin süt kardeşidir.
"Onun benime ilgisini kesmeye nezretmesi helâl olmaz" sözü Abdulah b. Zübeyir'indir. Hz. Âişe, ilgisini kesmeyi nezreımesinin caiz olduğnu içti-had etmiştir. Çünkü nezri ifa etmek taattir. Nezretmekle bu taati iltizam etmiştir (gerekli görmüştür). Yoksa ilgi kesmeyi haram görmüş olmasaydı, bu nezri yapmazdı.
Ancak Misver ile Abdurrahman, Nebi'nin (s.a), müslüman kardeşine dargın durmanın helâl olmadığı sözünü Hz. Âişe'ye hatırlatılar. Yani müslüman kardeşle üç günden fazla dargın durmak yasak olunca, akraba ile dargın
durmanın nasıl yasak olacağını hatırlatmışlardır.
Allah (c.c) için dargın durmak ise, dargınlığına sebep olan masiyete devam ettiği sürece caizdir. Nitekim Nebi (s.a) ve ashabı, Tebük gazvesinden geri duran Kâ'b İle dargın olmaları tevbesinin kabulüne kadar devam etmiştir.
Hz. Âişe'ye bu hatırlatılınca bu nehyi ihlâl ettiği için ağlamıştır. Nezrinden hânis olması sebebiyle kırk köle azad etmesi verâsı gereğidir. Yoksa bir tek köle azad etmesi kâfiydi. Ayrıca mü'mînlerin annesi olması hasebiyle kat kat ecirlerle mükâfatlanması sebebiyle makam gereği bu kadar köle azad etmiştir.
Allah için dargm durmak caizdir. Üç günden fazla dargın durmak ise dünyevî bir sebepten dolayı ise haramdır.
Abdullah b. Zübeyr Hz. Âişe'ye hacr koymasını, onun alışveriş ve sadakalarda gevşek davranması sebebiyle kendisine caiz görmüştür.
Masiyette nezir yoktur. Nezrin ifası yapılmamışsa keffâreti yemin keff-fetidir, ki bu da; ya bir köle azad etmek veya on fakiri doyurmak ya da giydirmek, bunlara gücü yetmiyorsa üç gün oruç tutmaktır.[339]
1860. Ukbe b. Âmir'den (r.a) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a) sekiz yıl aradan sonra Uhud şehitlerini ziyarete çıktı. Dirilere ve ölülere veda eder gibi onlara namaz kıldı ve sonra minbere çıktı ve; "Ben sizin ahirete en önce varamnızım ve sizin için hazırlıkta bulunacağım. Şüphesiz bana Havz'-da kavuşacaksınız. Ben su makamımda Kevser havuzunu görüyorum. Agâh olun. Ben sizin benden sonra şirke düşeceğinizden korkmuyorum. Fakat ben, dünya hırsıyla çekişerek, imtiyaz peşinde olmanızdan korkanm" buyurdu. Ukbe (r.a); "Peygamberimiz'! (s.a) minber üzerinde en son görüşüm bu oldu" demiştir. (Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir).[340]
Bir başka rivayette: "Fakat sizin dünya arzusuyla ne/sâniyet peşinde bir-birinizie boğuşup da, sizden önceki milletlerin helak olduğu gibi, sizin de mahvolmanızdan korkarım " denilmiştir. Ukbe (r.a); "Rasûlulîah 't (s.a) minber üzerinde bu görüşüm, en son görüşüm idi" demiştir.
Buhârî'nİn bir rivayetinde de Rasûlulîah (s.a) "Kevser havuzuna ilk varanınız ben olacağım ve A ilah yolundaki amellerinize şehadeı edeceğim. Vallahi ben, şu anda cennetteki havzımi görüyorum. Ve şu anda bana arzm hazinelerinin anahtarı veya yerlerin anahtarları verildi. Vallahi ben, sizin benden sonra şirke düşeceğinizden korkmuyorum. Lâkin aranızda çekişmenizden korkarım" buyurmuştur.
Hadiste, "Dirilere veda eder gibi" demek, Veda Haccı'nda buyurduğ gibi remizledir (kapalı olarak ifade etmesidir). Şöyle buyurmuştur: "Belki siz bu yılımdan sonra bana kavuşacaksınız. " "Ölülere veda eder gibi" sözü ise Uhud şehitlerine yaptığı duada geçmiştir.
"Farat" kelimesi öne geçmesi demektir. Bu manasıyla "ben sizden önce varacağım" diyen Nebî'nin (s.a) bu sözünün manası; "Sizden önce gidip uhrevî menfaatlerinizi hazırlayacağım. Âsîlere şefaat ve itaatkârlara ise şahit olacağım" demektir. Bununla ilgili olarak Allah (c.c) şöyle buyurmuştur:
"Her ümmete bir şahit getirdiğimiz ve (ey Muhammed) seni de bunlara şahit getirdiğimiz zaman durumları nasıl olacak?" (Nisa, 41)
"Ben şu makamımda Kevser havuzunu görüyorum" sözünü söylerken Rasûlullah'a (s.a) durum keşfedilmiş ve onu gözüyle muayene ederek ora-dakilere haber vermiştir. Bu hadiste havuzun sabit olması ve cennetle cehennem gibi şu anda mevcut olduğuna delil olmaktadır.
"Benden sonra şirke düşeceğinizden korkmam" sözünden murat, kalp yüzeyine îman bulaştığı zaman, şirkin sizde meydana gelmesinden korkum yoktur, demektir. Bu hadis, "Sizden biriniz cennet ehlinin ameli gibi amel eder, o kadar ki kendisiyle cennet arasında ancak bir zir'a kalır. Kaza ve kaderi ona sebat eder de cehennem ameli işler, cehenneme girer" hadisiyle veya Nüvvas b. Sem'ân'in "Bütün hayırlılar ölecek, şerli İnsanlar kalacak, onların ibadeti putlara olacak" hadisine aykın değildir. Çünkü ilk hadis, nadir kimseler hakkındadır. Sonraki hadis, ahir zamanda yaşayacak olan bir kısım kimseler hakkındadır. Ancak bütün ümmetin îmandan sonra şirk koşması kesinlikle olmayacaktır.
Hadis, bütün rivayetleriyle birlikte îslâmın, ümmet içinde devam edeceğini müjdelemektedir. Şirkin o ümmette yol bulamayacağım da müjdeliyor.
Ayrıca hadiste, müslümanlarm birbirleriyle dünyada çekişmesini de neh-yediyor. Bu nehyin lazımı ile zühd sahibi olup, dünyevî süslerden yüz çevirmek emredilmektedir. Çünkü dünyada çekişmek dinî ve dünyevî helake sebeptir.
Kabirlerin ziyaret edilmesi ve ehline de dua edilmesi tavsiye edilmektedir. Rasûlulîah (s.a) dünyada kendisine bütün hazinelerin anahtarlarının verilmesine rağmen zühdü tercih etmiştir.[341]
1861. Ebu Zeyd Amr b Ahtab el-Ensâri'den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: "Rasûlulîah (s.a) bize sabah namazım kıldırdı ve minbere çıktı, öğleye kadar bize hutbe verdi. Minberden inip namaz kıldı. Sonra yine minbere çıkıp İkindi namazına kadar hutbe verdi. Tekrar inip naraaz kıldırdıktan sonra, minbere çıkıp güneş batıncaya kadar hutbesine devam etti, bize olmuş ve olacaklardan haber verdi. Ve; "Bizim en çok alim olanımız. Kur'an-ı Ke-rim'i en ziyade htfzedenimizdir" demiştir. (Müslim rivayet etmiştir).[342]
Hadisin râvisi Ebu Zeyd Amr b. Ahtab el-Ensârî (r.a) şahabıdır. Rasü-lullah'la (s.a) beraber on üç gazvede bulunmuştur. Rasûlullah (s.a), Ebu Zeyd'in başını mesh etmiş ve ona duada bulunmuştur. Yüz yirmi sene yaşamıştır.
Hadiste, Rasûlullah'ın (s.a) ümmetine dinî hususlarda gerek duyduğu bütün şeyleri bildirmeye olan hırsı, Öncekilerin başına gelen hususları, sonra gelecek hadisleri haber vermesi beyan edilmektedir. Ayrıca insanların en bilgininin Allah'ın Kitabi'nı en çok hıfzedenin ve Nebî'nin sünnetini en iyi kavrayan kimsenin olacağı beyan ediliyor.[343]
1862. Hz. Âişe'nin (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kim Allah'a itaat etmek üzere nezir ederse, itaat etsin. Allah'a âsî olmayı nezreden, sakın âsî olmasın." (Buhâri rivayet etmiştir).[344]
"Allah'a itaat etmek üzere nezir ederse"', yani, meselâ, namaz kılmak, oruç tutmak ve diğer iyi amelleri İşlemek üzere nezrederse, nezrini iltizâm etmelidir (yerine getirmelidir) Şer'î iltizam etmek de vacip gibidir.
Masiyet üzere yapılan nezir, mün'akid değildir. Çünkü nezir, Allah'a kurbiyyet (yakınlık) amacıyla iltizâm edilir.[345]
1863. Ümmü Serik'ten (r.a) rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) zehirli ve zararlı olan büyük kertenkeleyi öldürmeyi emretmiş ve; "ibrahim'in (a.s) ateşine üfîerdi" buyurmuştur. (Buhârî Müîlim rivayet etmiştir).[346]
Kertenkelenin, hayır!, kullara zararı büyük olması sebebiyle öldürülmesi emredilmiştir. Bu hayvan, n cürmü küçük olmısı hasebiyle Hz. İbrahim'in ateşine üfürmesinin tesiri 'oktur. Ancak düşmanlığını izhar etmesi sebebiyle Öldürülmesi emredilmiştir. Kertenkeleyi Öldürmek mustehabdır.[347]
1864. Ebu Hüreyre'den (r.a) jöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kim zehirli kertenkeleyi ilk darbede öldürürse, onun için şu kadar hasene yazılır. İkinci vuruşta öldüren için birincinin aşağısında şu kadar sevap vardır. Üçüncü vuruşta öidüren de ikincisinin aşağısında şu kadar hasene vardır." (Müslim rivayet e.miştir).[348]
Müslim'in diğer rivayetinde: "Kim zehirli kertenkeleyi ilk darbede öldürüşe, onun için yüz sevap verilir. İkinci darbede öldürürse, birincisinin aşağısında; üçüncü darbede öldürürse, ikincinin aşağısında hasene verilir" buyurulmuştur.
Taberâtıî'mn Cami'ül-Kebîr"indeki bir rivayette, "Kim kertenkeleyi ilk darbede Öldürürse, onun için yüz hasene vardır. İkinci darbede öldürüşe şu kadar hasene vardır, ama ilk darbedekinden aşağı, üçüncü darbede öldürürse ikincisinden aşağı şu kadar hasene vardır" buyurulmuştur.
Bir başka rivayette; "Kim kertenkeleyi öldürürse Allah onun yedi hatasına keffâret kılar" buyurulmuştur.
Alimler, kertenkelenin eza veren haşerelerden olduğunda müttefiktirler tik darbede onu öldürmenin günaha keffâm olmasına gelince; bunda onu öldürmeye önem vermek ve mübalağalı davranmaya teşvik olduğuna işarettir. Çünkü birkaç darbede onu öldürme istediği takdirde öidürmeyip, kaçırabileceğinden, ilk vuruş daha efdaldir.
Bu hayvana verilen hükme bütün zararlı hayvanlar dahildir. Akrep, yılan gibi hayvanlar da öldürülür.
Hz. İbrahim'in ateşine üfürmesi gerçek olabileceği gibi, âdemogluna eza vermesinden kinaye de olabilir.
Hatta Hz. Âişe elinde süngü ile dolaşırmış, kendisine sebebi sorulunca, Hz. Peygamber'in kertenkeleyi öldürmeyi emrettiğini, çünkü Hz. İbrahim'in ateşini bütün hayvanlar söndürmeye çalıştığı halde kertenkelenin, yanması için üfürdüğünü bildirmiştir.[349]
1865. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edilmiştir k., Rasülullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Israiloğullanndan bir adam "Muhakkak fakirlere sadaka vereceğim", diye yemin ederek geceleyin evinden çıkıp sadakasını bir hırsı-
zın eline koymuştu. Sabah olunca halk; "Vay filan hırsıza sadak verilmiş, böyle şey olur mu?" diye konuştular.
Sadaka veren kimse: "Allah'ım hamd Sana olsun" dedi ve; "Elbette tasadduk edeceğim" diye yemin etti. Gece evinden sadakası ile çıktığında, yine bilmeyerek, bir fahişenin eline verdi. Sabahleyin herkes; "Vay bir fahişeye sadaka verilir mif (olmaz böyle şey)" diye konuştular.
Sadaka veren kimse: "Allahım. Fahişeye verilen sadaka için Sana hamd olsun"dedi ve; "Muhakkaksadaka vereceğim"diye azmederek sadakasıy-la evinden çıkıp bu defa da bilmeden, tesadüfi, bir zenginin eline verdi. Sabahleyin halk; "Zengine sadaka verilmiş, (olmaz böyle şey)" diye söylendiler.
Sadaka veren kimse: "Allahım! Hırsıza, fahişeye, zengine sadaka verdiğim için yalnız Sana hamd ederim" dedi.
Sonra bu kimseye rüyasında şöyle müjdelendi: "(Allah sadakanı kabul etti) Hırsıza verdiğin sadakaya gelince; Ümit edilir ki bu sadaka sebebiyle hırsız ihtiyacını temin eder de hırsızlıktan vazgeçerek İffetli bir hayata kavuşur. Fahişeye verdiğin sadakaya gelince: Umulur ki bu sayede zinadan vazgeçer de iffetini kazanır. Zengine verdiğin sadaka ise, olur ki o da senden İbret alır da, bundan sonra senin gibi fakirlere Allah'ın bahşettiği maldan sadaka verir" denildi." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[350]
Bu adama uykuda iken rüyasında yaptığı hayırların kabul edildiği bildirilmiştir.
' 'Umulur ki zinadan vazgeçer'' cümlesinden, alışkanlık haline gelen kötülüğü terk etmenin zorluğu anlaşılır. Çünkü o kimse nefsinden kötü fiili terketmeyi ister, nefis ise, tekrar yapmayı ister.
Sadaka verenin niyetine göre ecir alacağı sabittir. Velev ki sadaka verdiği kimsenin durumunu bilmesin.
Sadakayı akrabalardan ihtiyaç sahibi insanlara vermek, başkalarına vermekten daha hayırlıdır.
Bu adam durumlarını bilemediği kimselere sadakayı vermiş, durumlarını öğrenince bu işten dolayı hamdetmiştir. Veya durumunu anladıktan sonra, bunlardan daha kötü halli olanlara rastlamadığı için Allah'a hamdetmiştir.
Allah (c.c) kulunun İyi niyetinden dolayı onu mükâftlandırır. Velev kî yaptığı şeyi kasıtsız yapsın.
Fakir hırsız İle fahişeye zekât vermek ittifakla caizdir.
Übbî şöyle diyor: "Namaz kılmayan şahsa sadaka vermek isteyen, onun namaz kılmasını şart koşması gerekir. Zekâtı atan kimsenin "ben namaz kılarım" demesi yeterlidir."[351]
1866. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: Bir gün Rasûlul-lah ile beraber bir davette idik. Sofraya getirilen etin kol tarafından bir parça Rasülullah'ın ta) önüne konuldu. Rasûlullah etin bu kısmından hoşlanirdı. Ondan bir lokma ön dişleriyle kopardı. Sonra şöyle buyurdu:
"Ben, kıyamet günü bütün insanların efendisiyim. Bilmiyor musunuz?' diyerek şöyle devam etti: "Allah (c.c), önce ve sonra gelmiş bütün İnsanları düz ve geniş bir alanda toplayacaktır ki, onlara bakan kimse (bütün mahşer halkını) görebilecek, seslenenin sesini duyabilecek, güneş onlara yaklaşacak, öyle ki, mahşer halkının üzüntü ve sıkıntısı tahammül edilemeyecek noktaya ulaşacak, bunun üzerine mahşer halkı birbirlerine; "Başınıza gelen bu sıkıntıyı görmüyor musunuz? Kurtuluşumuz için Rabb'inize delâlet edecek bîr şefaatçi bulmak çaresine neden bakmıyorsunuz?" diyecekler.
Bunun üzerine içlerinden bazısı bir kısmına; "Haydi babanız Âdem'e (a.s.) başvurunuz" demesi üzerine mahşer halkı Âdem'e (a.s) gelerek: "Ey Adem sen insanlığın babasısın. Allah seni eliyle yarattı. Sana ruhundan üfürdü. Meleklere emretti de secde ettiler. Seni cennete yerleştirdi. Bizim hakkımızda Rabb'ine şefaat eder misin? İçinde bulunduğumuz hali, bize ulaşan durumu görmüyor musun?" derler Âdem (a.s) "Benim Rabb'im, bugün öyie gazaplanmıştır ki, şimdiye değin böyle bir gazap etmemiş, bundan sonra da böyle gazap etmez. Bir de Allah (c.c), cennet meyvelerinden birini yemeyi yasaklamışken, o yasak meyveden yiyip Allah'a asi olmuştum. Nefsî, nefsi, nefsî, kendimi kurtarabilirsem bana yeter, siz başka bir şefaatçi bulunuz; Nuh'a (a.s) gidiniz" diyecek.
Onlar da Nuh'a (a.s) giderek; "Ey Nuh! Sen, yeryüzündeki insanlara gönderilen İlk peygambersin. Cenab-ı Hak sana: "Çok şükreden kul" adını verdi. İçinde bulunduğumuz bu ızdırabt, bize gelen bu durumu görmüyor musun? Bizim için Rabb'ine şefaat eder misin?" Nuh; "Bugün Rabb'imİn Celâl sıfatı öyie tecelli etmiştir kİ, şimdiye kadar benzeri görülmemiş ve bundan sonra da görülmeyecektir. Bir de ben kavmimin helaki için beddua etmiştim. Nefsî, nefsî, nefsî... Siz başkasına gidiniz. İbrahim'e gidiniz" der.
İbrahim'e (a.s) gelerek, "Ey İbrahim, sen Allah'ın peygamberi ve yeryüzünde O'nun dostusun. Rabb'ine bizim için şefaat eyle. İçinde bulunduğumuz hali ve başımıza gelen durumu görmüyor musun?" diyecekler. İbrahim (a.s.) "Rabb'im bugün öyle gazaplanmıştır ki, şimdiye kadar benzeri görülmemiş ve bundan sonra da görülmeyecektir. Bir de ben (putperestleri susturmak İçin) üç yerde yalan söylemiştim. Nefsim, nefsim, nefsim.. Siz benden başka şefaatçi arayınız. Musa'ya (a.s) gidiniz" diyecektir.
Onlar da Musa'ya (a.s) varıp; "Ey Musa sen Allah'ın peygamberisin, hem de Allah (c.c) seni risalet ve kelâmıyla insanlar üzerine faziletli kılmıştır. Rabb'ine hakkımızda şefaatçi ol, içinde bulunduğumuz hali ve başımıza gelen durumu görüyorsun?" diyecekler. Musa (a.s) onlara "Rabb'im, bugün öyle gazaplanmıştır kî, bu ana değin benzeri görülmemiş ve bundan sonra da görülmeyecektir. Bir de ben, katli iie emrolunmadığım bir adamı öldürmüştüm. Nefsim, nefsim, nefsim!... Siz beden başka bir şefaatçi arayınız. İsa'ya (a.s) gidiniz" diyecek.
Onlar da İsa'ya (a.s) gelerek; "Ey İsa, sen Allah'ın Rasûlü ve Allah tarafından Meryem'e İlkâ olunan kelimesi ve bir ruhusun ki, beşikte çocuk iken insanlarla konuştun. Rabb'ine hakkımızda şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?" diyecekler. İsa (a.s) onlara "Rabb'im bugün öyle gazaplanmıştır ki, bugüne kadar benzeri görülmemiş ve bundan sonra da görülmeyecektir" diyecek, fakat belirli bir günahtan bahsetmeyecek. "Nefsim, nefsim, nefsim!... Siz başkasına gidiniz. Muhammed'e (a.s) gidiniz" diyecek. Bir diğer rivayette: Onlar da bana gelirler ve şöyle derler: "Ey Mu-hammed, sen Allah'ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncususun. Allah (c.c) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir. Bizim İçin Rabb'ine şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?" Rasûluüah (s.a);
"Ben de arşın altına gelir, Rabb'ime secdeye varırım. Sonra secdede, Allah benden önce hiçbir kimseye bildirmediği en güzel hamd-dü senayı bana ilham buyuracak, ben Allah Teâlâ'ya hamd-ü sena edeceğim.
Sonra Allah (c.c) bana; "Ey Muhammed başını kaldır. İşte, dilediğin verilecek, şefaat et, kabul edilecektir" buyurur. Ben de secdeden başımı kaldırarak; '"Ümmetimi kurtar, ümmetimi bana bağışla yâ Rab" diye ümeti-min hakkında şefaat edeceğim.Cenab-ı Hak bana; "Yâ Muhammed! Ümmetinden hesap ve sorguya gerek olmayanları cennet kapılarının sağ kapısından, cennete koy. Onlar cennetin bundan başka diğer kapılarından da diğerleri ile ortaktırlar" buyurulur. Sonra Rasûlullah (s.a); "Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki cennet kapılarının iki kanadı arası Mekke ile Bahreyn veya Mekke ile Basra arası kadar geniştir" buyurdu." (Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir).[352]
Kadı İyâz; Rasülullah'ın (s.a) hayvanın kol parçasını sevmesi, ondaki eti olgun, hazmı kolay, lezzetli ve tadının güzelliği sebebiyledir" der.
TirmizH Şemailinde Hz. Âişe'den (r.a) rivayet ettiği bir hadiste; ^*Ra-sûlullah (s.a) etin kol kısmı daha makbul değildir. Fakat eti ancak bayat olarak bulur. Bu nedenle kürek tarafını tercih ederdi. Çünkü o tarafı daha çabuk pişerdi' demiştir.
Hz. Âişe'nin (r.a) bu rivayetinden başka zahir hadisler, Rasûlullah'ı ister et bulsun, ister bulmasın, eti fıtratı icabı sevdiğine delil olmaktadır.
RasûhıIIah'ın eti olgun ve pişkin sevmesinin sebebi; yemeye az vakit ayırmak, kendisinin de müslümanlann menfaatlarına daha çok zaman ayırmaktı. Lezzetli bir şeyi sevmekte mahzur yoktur. Çünkü yaradılışın olgunluğu bunu gerektirir.
Ancak kemâle münafi (aykırı) olan husus; nefse meyletmek ve bu gibi lezzetli şeyleri elde etmekte nefsi yormak, elden gidene İse teessür göstermektir.
"Kıyamet günü ben insanların efendistyim"kıyamet günü ile kayıtlanması, orada zuhur edeceğinden dolayıdır. Dünyada da efendidir. Ancak kâfir onu inkâr edip, dünyada onun faziletini hiçe saymaktadır.
"Din gününün Malikidir. " (Fatiha, 3) ayeti bunun gibidir. Oysa Allah (c.c) hem dünya ve hem de ahiret gününün malikidir.
"Meleklere emretti de sana secde ettiler" cümlesindeki secde olayı Allah içindir. Ancak insan o an meleklerin kıblesi rnesabesindeydi.
"Beni cennet meyvesinden nehyetti. Sen asi oldum" cümlesinde mü-fessirlerin beyanına göre Hz. Âdem asi olmamıştır. Her ne kadar
"Âdem Rabb'ine asi oldu..."(Tana 121) ayeti mevcutsa dahi asi, ma-siyeti devamlı yapana denir. Mesela: Bir gün elbise diken kimseye, "elbise dikti" denilir. Ona terzi denilmez. Terzi, ancak o işe alışkanlık kazanana denilir. Bunu tbn Kuteybe demiştir.
Müslim'in bir rivayetinde "Âdem (a.s); "Fakat, Allah 'm gönderdiği ilk peygamber Nuh'a gidiniz" der buyunılmuştur. Mâzirî "Tarihçiler: tdris'in, Nuh'un (a.s) dedesi olduğunu zikretmişlerdir. Eğer İdris'in peygamber olduğuna delil kaim olursa, onun Nuh'un dedesi olduğu görüsü sahih değildir. Çünkü Rasûlullah (s.a) Nuh'un Âdem'den sonra ilk peygamber olduğunu haber vermiştir."
Ancak peygamberliğine delil varsa, dedikleri doğrudur. O zaman Idris (a.s) nebidir. Rasûl değildir.
Kadı İyâz şöyle demiştir: 'İdris'in (a.s) llyas oiduğu ve Israiloğullan içinde peygamber olduğu söylenmiştir." Bu doğruysa itiraz düşer. Aynı şekilde Âdem ve Şit'in (a.s) peygamberlikleri etrafındakiler içindir. Âdem (a.s) çocuklarına gönderilmiştir. Onlara îmanı ve Allah'a itaat etmeyi emretmiştir. Kendisinden sonra Şit'i (a.s) bıraktı. Nuh'un (a.s) risâleti ise yeryüzü kâfirlerine olmuştur.
Kadı İyâz devamla; "İbn Battal'ı, bu itirazdan salim olmak için Hz. Âdem'in peygamber olmadığı görüsünü savunurken gördüm" demiştir.
Ebu Zerr'in uzun hadisi ise, Âdem ve Nuh'un bütün arz ehline gönderilmediğine delil olur. Bütün bunlardan Âdem, Idris ve Şit'in (a.s) nebî olup, rasûl olmadığı İbn Battal'ın da bu görüşe meylettiği onaya çıkar. Kadı İyâz bunu tenkit ederek, "Şit'e(a.s) vesahifelerin inmesi, onun peygamberliğine alâmettir' demiştir.
Kısaca: Hz. Âdem'in (a.s) risâleti çocuklannaydi. Onlar tevhid ehliydiler. Onlara şeriatı talim etmiştir. Nuh'un (a.s) risâleti ise küffara idi. Onları tevhide davet etmiştir.
Nuh'un (a.s) duasının;
"Yeryüzünde hiçbir inkarcı bırakma" (Nuh, 26) ve
"Rabb'im, yalanlamaları karşılığında bana yardım eyle. "(Mü'minün, 26) olması ihtimali vardır.
Hz. İbrahim'e "Sen Allah'ın nebî ve Halili'sin" dediler. "Rasûlü'sün demediler. Ya, onlar nebî sözü ile risâleti de kastettiler, ya da nübüvvet risâ-letten efdal olduğu için bunu söylediler ki, tbn Abd'is-Selâm bu görüştedir. Veya onlar sıkıntı ve korkunun şiddetinden "Rasûlti'sûn" hitabından gafil oldular. Hz. İbrahim'in (a.s) "Ben üç yalan söyledim" sözündeki yalanlar:
Ben rahatsızım dedi (Sâffat, 89) diğeri;
"(İbrahim), belki onu şu büyükleri yapmıştır" (Enbiya, 63) diğeri; ise: Zevcesi Sâre'ye "ktz kardeşim" demesidir ki, bununla İslâm kardeşliğini kastetmiştir. Gerçek olan şudur ki bunlar masiyet değildir. Ancak bunlar yalana benzediği için, yalan diye isimlendirmiş ve korktuğu günahtan saymıştır. Çünkü Allah'ı en iyi bilen ve menzil (rütbe) yönünden ona en yakın olan kimse, haşyet (korku) yönünden de ondan en çok korkan kimse olması en tabiî bir şeydir.
Hz. Musa'nın (a.s) öldürdüğü adam Firavun'un fırınctsıydi. Kıptî idi. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir:
"Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir..." (Hacc,39) ayetinde Allah'ın izni olmadan kafirlerle savaşmanın men edildiğine işaret vardır. Bunun için Hz. Musa bu kâfiri Öldürünce;
"Hz. Musa; bu şeytanın amelindendir, dedi." (Kasas, 15)
Bu söz Musa (a.s) tarafından söylenmiştir. Çünkü onun Rabb'inin azametini bilmesi tam bilgiye dayanmaktaydı. Allah (c.c) onu mağfiret ettiğini bildirmesine rağmen, onu öldürmesi' sebebiyle yine de korkmuştur.
İmam Nevevî; "Allah Teâlâ'nın önce Hz. Âdem'e, sonra sırasıyla peygamberlere soru sormayı ilham edip, doğrudan Nebî (s.a) efendimize sormamalarının hikmeti, Rasûİullah'ın (s.a) faziletini izhâr etmek içindir. Çünkü şayet onlar başlangıçta Nebî'ye (s.a) sormuş olsalardı, başka peygaberlerin de buna kadir olacağı ihtimali gündeme gelecekti. Ama diğer peygamberlere sorduktan zaman onlar brndan imtina eı.iler. Sonra Nebfye (s.a) sordular, o da cevap vererek, isteklerini yerine getirmişir. 3u ise Allah RasulÜ'nün derecesinin ne kadar yüksek olduğunu göstermiştir Yine bu olay Nebî*nin (s.a) diğer bütün peygamberlere üstünlüğü söz konusudur. Büyük olay olan şefaat etmeye ondan başka diyer hiçbir peygamber cesaret edemeyecektir.
Rasûİullah'ın (s.a) "Arşın altına gelirim" sözünde, bulunduğu yerden
mevkif yerine gelmesindeki hikmet; orası arz ve r esap yeridir ki, burası korku makamıdır, şefaatçi makamıdır. Böyle şerefi bir yerde olması münasip olmuştur.
"Busra"; Dımaşk ile iç merhale kuzeyde maruf bir şehirdir. Havran şehri de denir. Mekke ile arasında bir aylık mesafe vardır.[353]
1867. İbn Abbas'tan (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: îbrahim (a.s), İsmail'in annesi Hacer ve emzirmekte olduğu oğlu ismail ile birlikte Mekke'ye geldi. Hacer ile İsmail'i Beyt-i Şerifin yanıda yüksek bir yerde ve Zemzem kuyusunun üstünde büyük bir ağacın yanına bıraktı. Mekke'de o dönemde hiçbir kimse olmadığı gibi, içecek su da yoktu. îbrahim (a.s) Hacer ile oğlunu burada bıraktı. Yanlarına hurma dolu bir torba ve içi su dolu bir kırba bıraktı.
Sonra Hazreti îbrahim Şam'a gitmek üzere oradan döndü. İsmail'in annesi Hacer de İbrahim'i (a.s) ardı sıra takip etti ve; "Ey îbrahim, bizi ünsi-yet edecek kimse olmayan bu vadide bırakıp nereye gidiyorsun?" diyerek üç defa tekrar etti. Hz. İbrahim ona iltifat etmeyince, Hacer ona; "Bunu sana Allah mı emretti?" dedi. ibrahim; "Evet" dedi. Hacer; "O zaman Allah bizi zayi etmez, korur" dedi. Sonra döndü.
İbrahim (a.s), Mekke'nin üst tarafında ve Hacer ile İsmail'in gözlerinden uzak olduğu "Seniyye" denilen yere varıncaya kadar ayrıldı. Yüzünü Beyt-i Şerife döndü. Sonra ellerini kaldınrak, şu duaları okudu: "Ey Rabb'-imiz, ben soyumdan bir kısımmın hürmeti vacib olan mukaddes evinin yanına, ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabb 'imiz insanların gönüllerini onlara meylettir. Şükretmeleri için onları ürünlerle nzıklandtr." (ibrahim, 37)
İsmail'in annesi, İsmail'i emzirmeye ve kırbadaki sudan İçirmeye başladı. Nihayet kırbadaki su tükendi. Hem Hacer ve hem de ismail susadı. Hacer çocuğun susuzluktan toprakta yuvarlandığım görünce, yavrunun bu acıklı durumuna üzülerek, onun yanından kalkıp, o yörede Kabe'ye en yakın dağ olan Safa tepesini buldu ve bunun üzerine çıktı. Sonra vadiye karşı durup baktı, bir kimse görebilir miyim diye. Ancak kimseyi göremedi. Bu sefer Safa tepesinden indi. Vadiye gelince ayağım çelmelemesİn diye elbisesinin eteğini topladı. Sonra çok zor bîr işle karşılaşan bir insan tavnyla koştu. Sonunda vadiyi geçip Merve'ye geldi. Orada da biraz durdu ve birisim görebilir miyim diye baktı. Fakat kimseyi göremedi. Hacer bu şekilde Safa ile Merve arasında yedi defa gidip geldi.
İbn Abbas diyor ki: Nebî (s.a) şöyle buyurdu: "İşle bunun için müslümanlar Safa ile Merve arasında sa'y ederler.
Ibn Abbas devamla şunları söyledi: Hacer Merve üzerine çıktığında bir ses duydu ve kendi kendine hitab ederek; "Sus iyi dinle... " dedi. Sonra dikkatle dinleyince bir önceki gibi bir daha işitti. Bunun üzerine Hacer sesin geldiği yöne bakarak; "Ey ses sahibi, sesini duyurdun. Eğer sen bize yardım edeceksen imdadımıza yetiş, bize yardım et," dedi. Ve böyle deyince Zemzem kuyusunun bulunuğu yerde bir melek (Cebrail (a.s.) göründü. Topuğu ile veya kanadı ile toprağı eşti. Zemzemi ortaya çıkardı. Hacer de hemen suyu etrafını çevirip havuz haline getiriyor, bir taraftan da kırbasını doldurmaya çalışıyordu. Su ise avuç avuç alındıktan sonra yeniden fışkırıyordu. İbn Abbas (r.a) diyor ki, Nebî (s.a) "Allah İsmail'in anasına rahmet etsin! O, zemzemi kendi haline bırakmış olsaydı veya suyu avuçlamasaydı, şüphesiz zemzem akar, bir ırmak olurdu" buyurdu.
İbn Abbas sözlerine şöyle devam etti: Hacer suyu içti. Çocuğunu em-zirdi. Melek ona şöyle dedi: "Zayi olmaktan korkmayımz. Şüphesiz şurada Beytuüah'ın yeri vardır. O beyti şu çocukla babası yapacaktır. Şüphesiz Allah (c.c), o beytin ehlini zayî etmez ." Beyt-i Şerifin yeri, tepe gibi yerden yüksekçe idi. Seller gelip sağ ve sofundan almıştı.
Hacer böyle bir halde iken, bir gün yanlarında Cürhüm'den bir kafile veya -bir aile- uğradı. Bunlar Keda yoluyla gelip Mekke'nin alt tarafında konakladılar.
Cürhümîler su başlarında dolaşan bir kuşu görünce, "Muhakkak şu kuş, su başlarında dolaşır durur. Halbuki bizim bilgimize göre bu vadide hiç su yoktur," dediler. Hemen bir veya iki kişi gönderdiler. Baktılar ki su var. Derhal geri dönüp su olduğunu haber verdiler. Bunun üzerine Cürhümîler Mekke cvarına geldiler.
Oraya geldikleri zaman İsmail'in annesi, suyun başındaydı. Cürhümîler; "Yanında mola vermemize izin verir misiniz?'dcdi!er. Hacer; 'Evet, ama suda mülkiyet hakkınız yoktur" dedi. Onlar; "Tamam" dediler.
İbn Abbas diyor ki; Nebî (s.a) bu olay İsmail'in anasının arzusuna uygun oldu. Çünkü o ünsiyet edeceği kimseleri arzuluyordu. Cürhimîler oraya geldiler. Diğerlerine de haber saldılar, onlar da oraya geldiler. Sonunda onlar orada evler kurdular. Çocuk de gençlik çağına geldi. Cürhümîler'den arap-ça öğrendi. İsmail, Cürhümîler'in en çok beğendkleri ve sevdikleri bir genç İdi. Bülug çağına gelince kendilerinden bir kızla evlendirdiler. Bu arada ismail'in anası öldü.
İsmail evlendikcn sonra, ibrahim bıraktıklarını arayarak (Mekke'ye) geldi. İsmail'i bulamadı, hanımına sordu. Hanımı da; "Bize nzak aramaya çıktı" dedi.
Diğer bir rivayette; "Bizim için ava çıktı" cevabını verdi.
Sonra İbrahim ona durumlarından sordu. İsmail'in hanımı; "Biz fena bir durumdayız. Darlık ve sıkıntıdayız" diye şikâyette bulundu. İbrahim (a.s); "Kocan geldiği zaman ona selâm söyle ve ona 'de ki, kapısının eşiğini değiştirsin" dedi. ismail gelince bir şey duyar gibi oldu ve karışına; "Size (eve) kimse geldi mi?" diye sordu. O; "Evet" dedi. "Bize böyle böyle yaşlı birisi geldi. Bize seni sordu. Ben de (nereye gittiğini) söyledim. Sonra bana geçimimizin nasıl olduğunu sordu. Ben de darda ve sıkıntıda olduğumuzu haber verdim", ismail; "Peki sana bir şey tavsiye etli mi?" dedi. O; "Evet, sana selâmı var ve kapının eşiğini değiştirmeni tavsiye ettiğini sana iletmemi söyledi." İsmail; "O babamdır. Senden ayrılmamı emretmiş, haydi ailene katıl" deyip onu boşadı. Sonra Cürhümîler'den başka bir kadınla evlendi. İbrahim, Allah'ın dilediğ bir süre onlardan uzak kaldı. Sonra yine geldi, ismail'i bulamadı. Hanımının yanma gdip ismail'in nerede olduğunu sordu. Kadın da;
"Bize nzık aramaya çıktı" dedi. ibrahim "Nasılsınız, diye yaşayışlarından ve hallerinden sordu." Kadın;
Hayır ve bolluk içindeyim, deyip Allah'a hamdetti. İbrahim; "Yiyeceğiniz nedir?" dedi. Kadın; "Et" cevabını verdi. İbrahim; —"İçtiğiniz nedir?"* diye sordu. Kadın;
"Su" dedi. Bunun üzerine İbrahim; 'İlahî bunlar için etlerde ve sularda bereket kıl" buyurdu.
Ibn Abü.23 şöyle der: Nebî (s.a) "O zamanlarda (Mekke'de) hububat yoktu. Eğer onların hububatları olsaydı, herhalde onun için de dua ederdi" buyurdu.
îbn abbas diyor ki: İbrahim'in (a.s) duası berekeliyledir ki et İle su, Mekke'den başka yerlerde Mekke'deki kadar hiç kimsenin sıhhatına uygun değildir.
Bir diğer rivayette: İbrahim (a.s) geldiği zaman;
—"İsmail nerede?" dedi. Karısı;
—"Avlanmaya gitti" dedi ve İbrahim'e,
—"Yiyip içmez misiniz?" dedi. İbrahim (a.s.);
—"Ne yer, ne içersiniz?" dedi. Hanımı;
—"Yiyeceğimiz ettir. İçeceğimiz sudur" dedi. ibrahim (a.s.);
—"Allahım onlar için yiyeceklerinde ve içeceklerinde bereket kıl" diye dua etti.
İbn Abbas der ki: Ebu'I-Kasım (s.a); "ibrahim'in (a.s) duasının bereketidir" buyurdu.
İbrahim (a.s) İsmail'in hanımına;
—"Kocan gelince ona selâm söyle ve ona kapısının eşiğini yerinde tutmasını emret" dedi. İsmail gelince;
—"Sîze (eve) kimse geldi mi? diye sordu. Hanımı;
—"Evet, bize görünüşü güzel, yaşlı biri geldi" deyip, onu övdü. "Bana seni sordu. Ben de haber verdim. Bana geçimimizin nasıl olduğunu sordu. Hayır içinde bulunduğumuzu söyledim." ismail;
—"Peki sana tavsiyede bulundu mu?" diye sordu. Hanımı:
—"Evet" dedi. "Sana selâmı var. Kapının eşiğini yerinde tutmanı emrediyor" dedi. ismail;
—"İşte o zat, babam ibrahim'dir (a.s) Sen de evimizin eşiğisin. Babam bana seni hoş tutup geçinmemi emreylemiş" dedi.
Sonra İbrahim (a.s) Allah'ın dilediği bir süre daha ismail ve ailesinden uzakta yaşadı. Ondan sonra Mekke'ye geldi. O arada İsmail, Zemzem kuyusunun etrafında büyük bir ağacın iltinda okunu düzeltmekteydi. İsmail babasını görünce hemen kalkıp karşıladı. Her ikisi de çoktan beri hasretlik çeken bir babanın oğluna, bir çocuğu.ı da babasına karşı ne yapmaları gerekirse o şekilde sevgi ve saygıda bululdular.
Sonra ibrahrim oğluna: Ey İsmail Aİlah TdUâ bana şerefli bir iş emretti" dedi. İsmail de "Rabb'in ne emretti ij,e, o emri yerine getir" dedi. İbrahim (a.s):
—"Oğlum, bu işte sen de bana yardım edeceksin!" dedi. işaret ederek; "Allah (c.c) şurada bir beyt yapmamı emir buyurdu" dedi.
İbn Abbas rivayetine şöyle devam ediyor "Orada baba, oğul, Kabe'nin temelini atıp duvarlarını yükselttiler. İsmail taş getirir, İbrahim (a.s) de binayı örerdi. Nihayet Beyt-İ Şerifin binası ilerleyip epeyce yükselice Makam-ı İbrahim, taşını getirdi. Hz. İbrahim de onu ayağının altına koydu. Üzerinde de inşaata devam etti. İbrahim (a.s) yapar, İsmail de taş uzatırdı. Bina tamamlanınca, her ikisi de Allah Teâia'ya şu mealde dua ettiler:
"Ey Rabb'imiz, bizden kabul buyur. Şüphe yok ki duamızı duyan, niyetimizi bilen Sen'sin."
Diğer bir rivayette: "İbrahim (a.s), oğlu İsmail ve İsmail'in anası Ha-cer İle beraber çıktı. Yanlarında İçinde su bulunan bir kırba vardı. İsmail'in anası kırbadan su içiyor, sütü çoğalıyordu. Sonunda İbrahim (a.s) Mekke'ye gelince, Hacer ile İsmail'i büyük bir ağacın akma koydu. Sonra İbrahim Şam'daki ailesi Sâre'nin yanma döndü. Bunun üzerine İsmail'in anası Hacer, İsmail ile beraber İbrahim'i (a.s) takip etti.
Kedâ denilen yere varınca, Hacer, İbrahim'in (a.s) arkasından "Ey İbrahim, bizleri kime bırakıyorsun?" diye seslendi.
İbrahim {a.s) de; "Allah'a bırakıyorum" dedi.
Hacer; "Allah'ın himayesine razı oldum" dedi. Hacer de yerine döndü. Kırbadan su içiyor ve sütü çoğalıyordu. Sonunda su tükenip de sütü kesilince, Hacer; "şöyle etrafa bir göz gezdirsem burada durmaktan daha iyi olacak. Belki bir kimse bulurum" dedi.
Yola düşüp Safa'ya çıktı. Birini görebilir miyim diye tekrar bakındı. Kimseyi göremedi. Vadiye gelince Merve denilen yere geldi. Burada Üç defa sa'y etti. Sonra kendi kedine gidip de çocuk ne yapıyor, görsem, dedi ve dönüp gitti. Baktı ki çocuk bıraktığı gibi susuzluktan bitkin bir halde duruyor. Canı rahat etmedi. Şayet gidip de bir daha etrafa bakarsam belki bir kimse görürüm, diyerek yola koyuldu. Bir defa daha Safa'ya çıktı. Baktı, fakat kimseyi göremedi. Nihayet Safa ile Merve arasında yedi defa sa'yettî. Sonra kendi kendine: "Acaba çocuk ne yapıyor, bir daha görsem" derken bir ses işitti.
Sese doğru; "Yanında hayır varsa imdada yetiş" dedi. Bir de ne görsün! Zemzem yerinde Cibril (a.s) ökçesiyie yeri eşiyordu. Su çıktı. İsmail'in annesi Hacer, hayret içinde kaldı ve avuçlarıyla kırbasına su doldurmaya başladı." (Bütün bu rivayetleri Buhâri rivayet etmiştir)[354]
Hadiste, Mekke'de mukim olan kimsenin Mevlâ'ya ibadet etmesi ve dünyadan yüz çevirmesi teşvik edilmektedir. Bu takdirde duası müstecâb olur.
Hz. İbrahim (a.s) şu kelimelerle dua etmiştir;
"Rabb'imiz, ben çocuklarımdan kimini namaz kılabilmeleri için Sen'in kutsal evinin yanında ziraate elverişsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabb'imiz.. İnsanların gönüllerini onlara meylettir. Şükretmeleri İçin onları ürünlerle n-zıklandır." (İbrahim, 37)
"Allah, İsmail'in annesine merhamet etsin " diye Rasülullah'ın (s.a) dua etmesi hususunda Demîrî şöyle der: Nebî'nİn (s.a) "Allah 'dan Mûsâya rahmet etsin " şeklinde dua etmesi peygamberler hakkında olan âdetin hilâfmadır. Peygamberlerden başkasına dua etmekte ise Özel bir âdet yoktur.
İbn'ül-Cevzî; "Zemzemin çıkması Allah'ın halis bir nimetidir. Hiçbir kimsenin ürünü değildir. Hacer'İn havuz yapması bu işe kanşınca beşer eli değmiş olduğu için bu halis nimet kuyuya hasr edilmiştir, yani; bu nimetin bolluğu kuyu ile sınırlandırılmıştır.
"ismail, Cürhümîler'den arapçayı öğrendi" sözü, arapçayı ilk konuşan İsmail'dir, diyenlerin sözünü zayıflatır". Bu rivayet Hâkim'in rivayet ettiği şu hadistir: "Allah 'in (c.c) dilini ilk defa açık arapçayla konuşturduğu şahıs İsmail'dir." Bu rivayetin manası; önce arapçayı Cühümîler biliyordu. Hz. İsmail onlardan öğrendiği arapçayı iik defa fasih konuşmuş olmalıdır. Veya buradaki evleviyet (öncelik) İbrahim'in çocukları içinden arapçayı ilk konuşanın İsmail olmasıdır.
Hz. İbrahim'in her ay burak üzerinde olduğu halde Mekke'ye zevcesi ve oğlu İsmail'i ziyaret ettiği söylenmiştir.
Hz. İbrahim, İsmail'in hanımını ziyaret ederek durumunu sordu. Hanımı; "Biz şer bir haldeyiz, sıkıntı içindeyiz" diye şikayet edince, Hz. İbrahim, bu halin, (aynı sızlanmaların) oğlu İsmail'e de sirayet etmemesi için hanımını boşamasını emretmiştir.
Hadiste; kadını, musibetlere sabredemediği zaman boşamanın müste-hab olduğu, ayrıca babaya iyilik etmek ve onun emrini infaz etmede acele davranmanın gerektiği bildiriliyor.
Hz. İbrahim, KBe'yi inşa etmesi esnasında rükün olduğu yere gelince makamı Beyt-i Şerife bitişik yaptı. Kabe'nin binasını bitirince Cibril (a.s) gelerek hac menâsikini ona gösterdi. Sonra İbrahim ve İsmail orayı haccetti. Sonra Hz. İbrahim Şam'a döndü ve orada vefat etti.
Hadis, Peygamberimiz (s.a) hakkında bilgisi olmadığı şeyi haber vermesiyle nübüvvetinin sübûtuna delil oluyor. Ayrıca peyamberterin Rab'leri-ne itaat etmede acele davanmasi ve sırf O'nun nzast uğruna çocuklarını ve hanımlarını kurban edecek kadar bağlı oldukları sözkonusu ediliyor.
Dua esnasında kıbleye dönmek müstehabdır.
Yaşam durumlarından şikayet etmek mekruhtur. Daima şükür etmek müstehabdır.
Babaya İtaat etmek, onun rızasını ifa etmek için Allah'a masiyet konusunda olmadığı sürece acele davranmak gerekir. Hz. İbrahim oğlu İsmail'e, zevcesinin veryansın ettiğini görünce boşamasını emretmiştir. Çünkü bu durumlar AHah'ın takdiridir. Bu sızlanmaların oğluna sirayet etmesinden korkmuştur.
Taat ve ibadetlerde salihlere uymak, Allah'ın rızasını dünya ve süsüne tercih etmek gerekir.[355]
1868. Saîd b. Zeyd'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah'ı (s.a) şöyle buyururken İşittim: "Kırmızımsı beyaz mantar kudret hetvasın-dandır. Onun suyu da göze şifadır." (Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir). [356]
Hadisin râvisi Saîd b. Zeyd el-Kureşî'dir. Babası cahiliye döneminde Tev-hid inanana sahip olanlardandı.
"Tağutlara kulluk etmekten kaçınıp, Allah'a yönelenlere müjde vardır... " (Zümer, 17) ayeti Selman, Übeyy ve bu şahıs hakkında nazil olmuştur. Zevcesi Hz. Ömer'in kızkardeşi Fatıma'dır. Hz. Ömer'in müslüman oluşuna sebep olan kadındır. Saîd Aşere-i Mübeşşere'dendir.
Rasûlullah (s.a) Said ile Talha'yı Şam yoiuna Bedir günü casusluk amacıyla göndermiştir. Bu sebepten Saîd de Ashab-ı Bedir'den sayılmıştır. Duası makbuldür. Hicri 51 yılında vefat etmiş Cennet'ül-Bâkİ'ye defnedilmiştir. Vefatında 70 küsur yaşındaydı.
Hadiste tedavinin meşruiyeti vardır. Mantar suyu pratik metodla kullanılırsa; göz ve bazı hastalıklardan Allah'ın izniyle şifaya sebep olur. Bu tıbbı Nebevidir.
Mantarın göze şifa olmasının, sıkılan suyu ile mi yoksa onu bitiren suyu ile mi, olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir.[357]
ÜÇ YÜZ YETMİŞ BİRİNCİ BÖLÜM
İSTİĞFAR
Konu ile ilgili ayetler
"Kendi günahının yarlığamasım iste." (Muhammed, 19)
"Ve Allah'tan mağfiret iste. Çünkü Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir". (Nisa, 106)
"Hemen Rabb'ini hamd ile teşbih (ve tenzih) et, O'nun yarlığamasım iste. Şüphesiz ki O tevbeleri çok kabul edendir". (Nasr, 3)
"Takvaya erenler için Rabb'leri katında altlanndn ırmaklar akan cennetler vardır... (O takvaya erenler) seherlerde Allah'tan mağfiret İsteyenlerdir". (Âl-i İmrân. 15, 16)
"Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse o, Allah'ı çok yarlığaytcı ve esirgeyici bulur". (Nisan, 110)
"Halbuki sen içlerinde iken (Habibim) Allah onları azaplandırıcı değildir. Onlar istiğfar ederlerken de Allah yine onları azaplandırıcı değildir". (Enfâl, 33)
"Ve çirkin bir günah işledikleri veya nefislerine zulmettikleri vakit Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının yarlığanmasını isteyenlerdir. Günahları Allah'tan başka kim yarlığar? Bir de onar işledikeri (günah) üzerinde bilip dururlarken ısrar etmeyenlerdir". JÂl-i İmrân, 135)
Bu bab hakkında birçok ayet vardır. [358]
Konuyla ilgili Hadisler
1869. Eğarr el-Müzenî'den (r.a) rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Gerçekten kalbim (dünyevî işlerle) örtülürde bundan dolayı günde yüz defa istiğfar ederim." (Müslim rivayet etmiştir).[359]
"Kalbim ortalar"sözündeki kslbin örtülmesi, Rabbânî tecelliler ve Ah-medî terakkilerledir. Rasûluliah (s.a) yüce makama yükseldiği zaman, önceki makamdaki eksikliği görür. İstiğfar ederdi.
Kadı îyâz şöyle der: "Ğân " kelmesinden murat edilen mana; daimî olarak yapılan zikrin ara verilen kısımlarıdır. Zikire ara verdiği zaman, onu günah saymış ve ondan istiğfar etmiştir:"
Yine "Nefiste meydana gelip kalbi Örten şeydir, denilmiştir. Veya bu, kendisini etkisi altına alan, bir sekînet (gönül rahatlığı) halidir. Allah'a ubudiyet (kulluğunu) ve şükrünü göstermek için istiğfar eder" denilmiştir.
Sühreverdi ise; "Ğan, noksanlık hâü olamaz, bilâkis, o kemâl (olgunluk) ve kemâlin tetimmesidir (tamamlanması için lüzumlu şeydir)" demiştir.
Nebî'nin (s.a) çok istiğfar etmesin ümmetine bunun gefekli olduğunu uy-gulayarak göstermek içindir. Yoksa Nebi (s.a) masumdur, Allah (c.c) onun geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir.
Alimlerden bazıları İse; "Rasûlullah'm ümmeti için duyduğu endişeye" ğan demişlerdir. Ve "Peygamber, sonra gelecek ümmetine muttali olmuş ve onlar için istiğfarda bulunmuştur" demişlerdir.[360]
1870. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasülullah'ı (s.a) şöyle buyururken işitttim:
"Vallahi şüphesiz ben, günde Allah'a yetmişten fazla İstiğfar ve tevbe ederim." (Buhârî rivayet etmiştir).[361]
Hadisteki "yetmişten fazla" çokluktan kinayedir. Yani. çokluğu İfade etmek için kullanılmıştır, önceki hadiste de "yüz defa" seklinde geçmiştir.
Hadis, çok istiğfar etmeyi teşvik etmektedir. Günah işlemeyi terkedme* dikçe İstiğfarın bir kıymeti yoktur. Aksi halde günah işlemeye devam etmekle beraber istiğfar bir çeşit Allah (c.c) İle -hâşâ- alay etmek olur.[362]
1871. Ebu Hüreyre'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: RasûluIIah (s.a) şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, şayet günah işlemese> diniz Allah sizi gönderir (ortadan kaldırırdı) yerinize bir başka kavim getirirdi. Onlar günah İşleyip Allah'a İstiğfar ederlerdi de Allah da onları mağfiret ederdi." (Müslim rivayet etmiştir).[363]
RasûluIIah (s.a) bu şekilde yemin ederek, tevbe etmeyi ve günahtan vazgeçmeyi teşvik etmektedir.
İstiğfar edip Allah'a sığınmak her müslümanm teşebbüs etmesi gereken şeylerdendir. Çünkü böyle yapmak kul ile Rabb'i arasındaki yakınlaşmayı arttırır.[364]
1872. İbn Ömer'in (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Biz Rasûlul-lah'ın (s.a) bulunduğu bir toplulukta yüz kere: "Yâ Rab beni yarlığa, tevbe'mi kabul buyur. Çünü Sen Tevvâb (tevbeleri kabul eden) Rahim 'sin " dediğini sayardık." (Ebu Dâvd, Tirmizî rivayet etmiştir. Tirmizî sahih hadistir, demiştir).[365]
P'i hadiste dua edenin duasını, ona uygun olan Allah'ın İsimlerinden biriyle bitirmelinin duanın edeplerinden olduğvr.a işaret edilmektedir. Bir kimse mağfiret ve rahmet istemişse "Şüphesiz Sen tevbeleri kabul eden ye acıyansın " demesi, eğer dünyevî veya uhrevî bir mükâfat istiyorsa "inneke ent'e Cevad'ül-Kerim" "Şüphesiz Sen cömert ve ikram sahibisin. " demesi gerekir.[366]
1873. îbn Abbas'ın (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir. Rasülullah (s.a) şöyle buyurdu: "Kim istiğfara devam ederse, Allah (c.c) onun her sıkıntısından çıkış yolu gösterir. Her tasadan ferahlık verir. Onu aklına bile gelmeyecek bir şekilde nzıklandırır". (Ebu Dâvud rivayet etmiştir).[367]
"Kim istiğfarı çoğaltırsa, gerek dünyevî veya uhrevî bütün sıkıntılardan, Allah (c.c) ona çıkış yolu gösterir" Yani ona lütufta bulunarak, bu sıkıntıdan onu kurtarır.
Hadisimizden istiğfar etmenin iki dünyanın da saadetini elde etmeye yardımcı olacağını anlamaktayız.[368]
1874. İbn Mes'ud'dan (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "Kim Allah'tan mağfırei dilerim, O Allah kî, O'ndan başka mabudyoktur. O, Hayy ve Kayyûm'dur, O'na tevbe ederim" derse, harp meydanından kaçmış olsa da bütün günahları yarlığanır." (Ebu Dâ-vud, Tirmİzî ve Hâkim rivayet etmişlerdir. Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir demiştir).[369]
"Harp meydanından kaçmış olsa ia bütün günahları affedilir" sözü ile kastedilen mana bütün küçük günahla ı affedilir, o kadar ki işlemiş olduğu büyük günahları bile kapsar. Bu af sadece "harpten kaçma" günahına ait değildir.
Bu hadis, Muhakkiklerin, "îyi ameller, ancak Allah hakkı olan küçük günahlara keffârettir", görüşüne muhalif değildir.
İmam Nevevî, bu hadisle; Rebi' b. Heysem'in; "Estağfurullah ve etü-bü ileyh (Allah'tan affımı isterim ve O'na tevbe ederim)" deme, çünkü gerçekten tevbe etmezsen yalan olur. "Allahümmegfîrlî ve tüb aleyye" (Alla-hım beni mağfiret et ve tevbemi kabul et) de" sözünü reddeder.
İmam Nevevî;-"Bu daha güzeldir. Çünkü "Estağfurullah "m manası "O'ndan mağfiret dilerim" demektir. Bu yalan değildir. İbn Mes'ud'un "Kim estağfurullah" derse hadisi, Rebi' b. Heysem'in sözünü reddetmek için kâfidir" demiştir.
İbn Hacer; "Estağfurullah ellezi lâ ilahe illâ huve'l Hayy'ul-Kayyum" demek güzel, ancak İbn Heysem'in kastettiği cümle "Ve etûbü ileyh "tir. Çünkü böyle deyip, tevbe etmezse yalancı sayılır demiştir.
Sübki şöyle der: 'İstiğfar, ya dil ile veya kalp ile ya da bu ikisiyle mağfireti talep etmektir. Dil ile istiğfar sükuttan hayırlıdır. Hayırlı söze alışmaktır. Kalp ile istiğfar ise gerçekten faydalıdır. Her ikisiyle istiğfar etmek en faydalısıdır." İstiğfar; tevbe etmek manasına gelmez. Bu lafzın kullanılışına göredir. Fakat birçok kimseye göre "Estağfurulah" lafzının manası tevbedir.
Bazı alimler ise "Tevbe ancak istiğfar ile tamam olur" demişler ve;
"Rabb 'inizden mağfiret dileyiniz ve O'na tevbe ediniz.." (Hud, 3) ayetini bu görüşlerine delil olarak göstermişlerdir.[370]
1875. Şeddâd b. Evs'ten rivayete göre, Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Seyyid'ül-İstiğfar kulun şöyle demesidir: Allahım! Sen benim Rab'imsin. Sen'den başka hiçbir ilâh yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Sen'in kulunum. Gücüm yettiğince ezelden Sana verdiğim söz ve vaadime bağlıyım. Yaptıklarımın şerrinden Sana sığınırım. Üzerimdeki nimetini ve günahlarımı Sana ikrar (itiraf) ediyorum, beni mağfiret buyur. Çünkü günahları ancak Sen bağışlarsın."
Rasûlullah (s.a) "Kim bu duayı sevap ve faziletine kalben inanarak gündüz okur da, o gün akşama varmadan Ölürse o cennet ehlindendir. Kim de bu duayı sevap ve faziletine kalbiyle inanarak gece vakti okur da sabaha çıkmadan ölürse, o da cennet ehlindendir" buyurdu. (Buhârî rivayet etmiştir).[371]
Hadisteki duaya istiğfarın bütün sözlerini topladığı için "Seyyid" (efendi) tabiri verilmiştir.
"Ve ene ala ahdike ve va'dike" sözü hakkında Hattabî şöyle der: "Bu söz, ben Sana söz verdiğim ve Sana vaad ettiğim îman ve itaatla, ihlâs üzere olacağım, demektir."
"tstitaa" kelimesini bu duaya katmak, Allah'ın hakkını gereği üzere yapmaktan aciz olduğunu ve kusurlarını itiraf etmektir.
İbn Batal; "Ben ahdin ve vaadin üzereyim" demek şudur:
And: Allah'ın kullarından Âlem-i Berzah *ta "Ben sizin Rabbîniz değil miyim?" dedi. Onlar da "Evet" dediler.
Vadise: Allah'ın Nebî'nin (s.a) diliyle müjdelediği "Şüphesiz kim Allah'a şirk koşmayıp üzerine kılınan farzları ifa eder ve ölürse, Allah onu cennete koyar" sözüdür. Bu hadisin ikici kısmı ziyadedir. Çünkü, Âlem-i Ber-zah'ta alınan misak (söz) sadece tevhiddir. Vaad ise, tevhit üzere ölen kimsenin cennetlik olmasıdır.
" Gücümün yettiği nisbette" Allah'a (c.c) karşı vazifelerini yerine getiremeyen ve O'na kemâliyle itaat edip, verdiği nimetlere şükür etmeye güç yetiremeyen kimsenin Allah'ın merhametinden istifade edeceğini ve onları ancak gücü nisbetinde mükellef kılacağını bildirmektedir.
"Üzerimdeki nimetini ve günahlarım Sana ikrar (itiraf) ediyorum" sözü hakkında Tîbî şöyle der: "İstiğfar eden kimse önce kendisine verilen nimetleri sonra da kusurlarını İtiraf etmiştir. Böylece kusurlarını daha sonra itiraf ettiği için, nimet sözü ile kendisine verilen nimetlerin bir kısmını değil, tamamım kastetmiştir."
îbn Hacer; Günahımı Sana itiraf ederim" sözü vuku bulmuş günah içindir. Bu sebeple istiğfar sahih olur. Yoksa sözü edilen istiğfar nimete karşı işlenen kusur günahı değildir" demiştir.
İbn Ebî Hamza şöyle demiştir: "Nebi (s.a) bu hadiste güzel manaları, hoş lafızları Seyyid'Ül-tstİğfara layık bir şekilde toplamıştır. Bu duada; Allah'ın birliği ve ulûhiyeti ve Hâlık olduğu da ikrar edilmektedir. Allah'ın kullarından aldığı ahd, vaad ettiği şeyi ikrar ve ümit etmek, kulun; nefsine karşı işlediği cürmün şerrinden Allah'a (tc) sığınma, nimetleri sahibine, günahı İse nefsine izafe etmesi, mağfirete rağbet gibi bütün hususlarda hakikat ile şeriatın arasının cem edilmesine işaret ediliyor. Şeriatın teklifleri, ancak Allah Riyaz'Ot-Sâlihîn Tercflme ve Şerhi tan (cx) elde edilen yardım sayesinde yerine getirilebilir.
İmam Nevevî şöyle diyor: "İstiğfarın şartı; niyet, yönelme ve edebin sahih olmasıdır. Bu şartlan taşıyan kimse bu duayı okursa, Seyyid'ül-lstiğfar yapılmış olur?[372]
1876. Sevbân'dan (ra) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) namazından aynîdığı zaman Allah'a üç defa istiğfar ederdi ve; "Allahümme ent'es-selâmu ve mink'es-selâm. Tebâreke yâ ze'l-Celâli ve'l-îkrârn" derdi.
Evzâî'ye (hadis râvilerindendir) "İstiğfar nasıldır?" denildi. Ezvâî; "Estağfurullah, Estağfurullah" derdi, demiştir. (Müslim rivayet etmiştir).[373]
"Selâm"; bütün nokanlardan salim ve münezzehtir, demektir.
Namazdan sonra hadiste vârid olduğu şekilde istiğfar etmek müstehâbdır.
Selâm, Allah'ın isimlerindendir. Selâmla vasıflanmak sadece zarar gelmesi düşünülen hususlardan, yani mahlukatta düşünüldüğünden, Allah (c.c) onlardan daha mümtaz (üstün) bir şekilde selâm vasıflandırmıştir.[374]
1877. Hz. Âişe'den (m) rivayet edildiğine göre şöyle demiştin Rasûlul-lah (s.a) vefatından önce şu sözleri çok tekrarlardı: "Allah'ı hamdı ile teşbih ederim. Allah'a istiğfar ederim ve O'na teybe ederim." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[375]
Rasûlullah (s.a) bu duayı ömrünün sonuna doğru namazının rüku ve secdesinde çokça okurdu. Bu durumuyla
"Rabbi'ini hamdiyle teşbih et ve ona istiğfar eyle" (Nasr, 3) ayetine ik-tidâ etmiştir (tâbi olmuştur).
istiğfardan sonra tevbe etmek, istiğfarın sonucunun husulünde muteberdir.[376]
1878. Enes'ten (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: RasûluUah'ı (s.a) şöyle buyururken işittim: "Allah Teâlö şöyle buyurmuştur:
Ey Âdemoğlu muhakkak sen Bana dua ettiğin ve Ben 'den ümid ettiğin sürece senden meydana gelen günahlara rağmen seni affeder ve (günahlarına aldırmam).
Ey Âdemoğlu şayet günahların semadaki bulutlara ulaşsa, sonra Bana İstiğfar etsen; seni istiğfar eder, günahlarına atdıns etmem.
Ey Âdemoğlu şayet sen Bana yerler dolusu hatalarla gelsen, sonra Bana hiçbir şeyi şirk koşmadan gelsen, sana yer dotusu istiğfarla gelirim." (Tirmizî rivayet etmiştir. Hadis, hasendîr, demistir).[377]
"Bana dua etliğin ve ümid ettiğin sürece [ümit, hayn ummaktır. seni af/ederim" sözündeki maksat, günahları ahiret e cezalandırmamak suretiyle örterim, demektir. Çün îü dua ibadetin özüdUr. Bir hadiste; "Dua sadece, ibadettir" buyurulmuştur
Allah (c.c) bir ayette;
"Rabb'iniz şöyle buyurdu: Bana dua edin size icabet edeyim" (Ğafir, 60) buyurmuştur.
Recâ; (ümit) Allah'a hüsn-ü zanni da tazamınun (içine alır) eder. Allah (c.c) bîr hadisi kutside "Ben, kulumun Bana oLın zannı üzereyim" buyurmuştu. Bu İtisarla Allah'ın rahmeti kula yönelir. Rahmet yönelince artık hiçbir şey ona büyük gelmez. Çünkü Rahm :t her şeyi kaplamıştır.
Bİr hadiste; "Biriniz dua ettiğiniz zaman himmeti yüce tutsun (kabulü için gayretle çalışsın) Çünkü Allah'a hiçbir şey zor olmaz Allah'ın hükmünü rakip edecek yoktur. Fazl ve keremine mani olacak da yoktur" buyurulmuştur.
"Günahların gökleri tutsa", yani yer ve semanın arasını doldursa demektir. Bir hadiste; "Şayet hata etseniz, hatalarınız sema ve yer arasım dol-dursa da sonra istiğfar etseniz, Allah sizi affeder" buyurulmuştur.
"Aldırış etmem"; yani tevbe eden kimse günah işleyip tevbe etse bu böyle tekerrür ederek, işlenen günah ulaşacağı yere ulaşsa bile Allah'ın hilmi ve affı karşısında yok olur.
Büyük' günahları ancak tevbe temizler. Küçük günahları ise kebâirden kaçınmak, abdest, namaz ve diğer haseneler (hayırlı işler) temizler. Ancak bu günahları istiğfarın temizlemesi de uzak değildir.
Bazı alimler de, Âl-i İmrân süresindeki ayet gereği istiğfarın kabulü için ısrar etmemeye bağlamışlardır. Çünkü o ayette Allah (cc) günahlardan istiğfar edip ısrar etmeyen kimselere istiğfarı vaad etmiştir. İstiğfarın bütün hasları bu kayda bağlıdır, çünkü ısrar bazen İcabete mani olur. İstiğfarın ademi .(yokluk) ısrar ile mu karin (bitişik) olması tevbe-i nasuhtur. İsrarla beraber ise mücerred duadır. "Yalancıların tevbesidir" diyen kimsenin maksadı gerçek tevbe olmadığı içindir.
"Estağfurullah ve etübü ileyh" dediği halde kalbiyle masiyette (günahta) ısrar eden yalancı ve günahkârdır. Çünkü tevbe ettiğini haber veriyor, ama durumu böyle değildir. Ancak tevbe eder de kalbi ile günahtan uzak durmakla ısrar üzere olmazsa, fakat sonra günaha dönerse Seleften bazıian, "Bu hâl onun açısından mekruhtur. Çünkü günaha dönmüştür, sözünde kâziptir (yalancıdır)" demişlerdir.
Cumhur ise; kerahat olmadığı görüşündedirler. Çünkü günaha dömeye-ceğine azmetmiştir. Gelecekte tekrar günahın sadır olması buna münâfi (aykırı) değildir.
Mağfiret olunmak için, şirkin dışında îman şarttır. Çünkü îman asıldır; taat ve mağfiret onun üzerine bina edilir. Şirkle beraber olursa bina edilemez. Mağfiretin en büyük sebebi tevhiddir. (Allah'ın birliğini kabul etmek) Kim onu kaybederse mağfireti kaybetmiş olur. Kim tevhidle gelirse, Allah'ın birliğini kabul etmesiyle birlikte ameli yoksa, mağfiret olunmasının en büyük sebebiyle gelmiştir. Her halükârda yeri cennettir.
Tevhidini, ihlasını tamamlamış, şer'î hükümleri ifa etmişse, geçmiş tüm günahları mağfiret olunur. Cehenneme girmez. Allah'ın mağfireti çok geniştir.
"(Ey Muhammed. Benim tarafımdan de ki): Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O bağışlayandır. Merhametlidir." (Zü-mer, 53)[378]
1879. İbn Ömer'den (na) rivayete göre Nebî (s.a) şöyle buyurdu: "Ey kadınlar topluluğu, tasaddukta bulunun ve istiğfarı çoğaltın. Çünkü ben sizi cehennem ehlinin çoğunluğu olarak görüyorum?' Onlardan bir kadın;
—"Bize ne oluyor ki cehennem ehlinin çoğunluğu oluyoruz?" dedi. Ra-sûiullah (s.a)
—'Sizler laneti çok yaparsınız, kocalarınıza karşı nankörlük yaparsınız. Sîzin kadar noksan akıl ve eksik dinli olanlardan hiç kimsenin; eksiksiz, akıllı bir erkeğe sizden daha üstün geldiğini görmedim" buyurdu. Kadın; —'Akıl ve din eksikliği nedir?" diye sordu. Rasûluîlah (s.a); —'İki kadının şehadetinin bir erkeğin şehadetine eşit olması ve namaz kılmadan günlerce beklemesidir" buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir).[379]
"Cehennem ehlinin en çoğu kadınlardır" sözü, "Bir adama cennet ehlinden yetmiş iki kadın, dünya kadınlarından da iki kadın verilecektir" hadisine muhalif değildir. Çünkü kadınlar, başlangıçta cehennem ehlinin çoğunluğu olacak, sonuçta ise cennet ehlinin çoğu olacaktır.
"Kadının tam akıllı erkeğe üstün gelmesi", kadının hilesinin büyüklü-ğündendir.
"Siz kadınların fendi büyüktür." (Yusuf, 28)
Kadınların âdet günlerinde namaz kılmaması, din eksikliği sayılmıştı. Çünkü kılınmayan namazlar sevap terettüp etmeyecektir.
Sadaka ve istiğfar, azabı def eder ve hatalar keffâret olur. österi*rnİn (S'a) kadmlara *"* Wmesi> lslâm'm ladına verdiği öneı Nimeti inkâr, iânet ve sövmek gibi çirkin söz kullanmak haramdır.[380]
ÜÇ YÜZ YETMİŞ İKİNCİ BÖLÜM
ALLAH'IN CENNETTE MÜ'MİNLER İÇİN HAZIRLADIĞI NİMETLER
Konuyla ilgili ayetler
"Takva sahipleri muhakkak cennetlerde pınar başlarındadır. Selâmetle korkusuz girin oraya. Biz onların göğüsle tindeki kini söküp attık (atacağız. Onlar) kardeşler halinde karşı karşıya tahtları üzeri ndedirler, (Tahtlarına dayanarak oturacaklardır). Orada bunlara hiçbir yorgunluk ve zahmet değmeyecek, oradan bunlar çıkarılacak da değillerdir." (Hicr, 45, 48)
"Ey Ben'im ayetlerime îman edip de müslüman olan kullarım, bugün size hiçbir korku yoktur. Siz mahzun da olmayacaksınız. Sürür ve ikrama müs-tağrak olduğunuz halde siz de mü'min zevceleriniz de girin cennete. Onlar altın tepsiler ve testilerle tavaf (ve ziyaret) edileceklerdir. Canlarının isteyec-ği, gözlerinin hoşlanacağı ne varsa oradadır ve siz, içinde ebedî kalıcılarsınız. İşte bu sizin yapageldiğiniz iyi amel (ve hareketleriniz) sayesinde mirasçı kılındığınız çenettir Burada sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz." (Zuhruf 68, 73)
'MüttakİJer ise hakikaten emin bir makamda, cennetlerde pınar (başla-rındadır. ince ipekten ve kalın atlaslardan elbiseler) giyerek; karşı karşıya (gelerek muhabbet edecekler)dir. İşte (emir) böyledir. Onları iyi gözlü hurilerle de evlendirmişizdir.
Orada emniyet İçinde (hizmetçilerden) meyvenin her türlüsünü istefyip getirtirler) Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar. (Allah) onları cehennem azabından korumuştur. (Bütün bunlar) Rabb'inden bir fazl(u kerem) olarak (verilmiştir), işte bu, en büyük saadetin ta kendisidir." (Duhan, 51, 57)
"Şüphesiz o iyiler (cennet) nimetleri içinde (süslü) tahtlar üzerine oturup (kendilerine verilen nimetleri temaşa edeceklerdir) bakarlar, öyle ki sen o nimetin (her dem taze güzelliğinin) sevinç ve parıltısını yüzlerinde (görünce) tanırsın. Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek kî, onun (içiminin) sonu bir misktir. O halde nefaset isteyenler bunu anu etmelidir(ler). (O şarabın) katkısı; tesnimdendir. (O) bir pınardır ki mukarrebler onu içerler?' (Mu-taffıfm, 22, 28)
Bu babda bilinen birçok ayetler vardır.[381]
Konu ile ilgili hadisler
1880. Câbİr'den (na) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasülullah (s.a) şöyle buyurdu: "Cennet ehli orada yerler, içerler. Büyük abdeste çıkmazlar. Sum-kürmezler. İdrar dökmezler. Fakat onların yiyeceği, şu geğirme \e misk gibi kokan ter yoluyla çıkar. Onlara (sıkımı duymadan) nefes alıp vermek gibi teşbih ve tekbir getirmeleri de itham olunur." (Müslim rivayet etmiştir).[382]
İbn Cevzi; "Cennet ehlinin gıdaları, gayet latif olunca, onda eziyet ve çirkin fazlalıklar öimaz. Bilakis bu gıdalardan en güzel ve en hoş kokular çıkar.
Cennet ehli teşbih ve tekbiri teklif yoluyla değil, lezet ve teraffüh ile getirirler. Kendilerine bir külfet olmadan zikrederler."
Kurtubî, "Teşbih gibi zikirleri insan cennette nefes alıp verir gibi söyler. Onların kalpleri Rabb'in marifetiyle nurlanmış, sevgisiyle dolmuştur" demiştir. Bu hadisler, ve Kur'an ayetleri cennet nimetlerinin ebedî olacağı ve tükenmeyeceğine delil teşkil ediyorlar.[383]
1881. fcbu Hüreyre'den (na) şöyle dedi|i rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Allah Teâlâ; "Ben salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir insanın kalbinden geçmeyen şeyler hazırladım", buyurdu."
Ebu Hüreyre (bu hadisi rivayetten sonra) dilerseniz şu ayeti okuyunuz; "Artık onlar için gözlerin aydın olacağı (nimetlerden) kendilerine neler gizlenmiş bulunduğunu kimse bilmez" (Secde, 17) demiştir. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[384]
Hadis-i şerif, cennet nimetinin kemâlini beyan (açıklama) etmektedir. Cen^ net ehli, orada keder ve endişeden uzak olup sevinç içinde bulunacaklardır. Zemâhşerî şöyle demiştir "Allah'ın cennet ehli için hazırladığı nimetlerin tümünü değil, birini bile bilen yoktur. Ne mukarreb melek ve ne de bir peygamber görmüştür. Yalnız Allah (c.c) bilir"[385]
1882. Ebu Hüreyre'den (ra) şöyle dediği rivayet olunmuştur: Rasûlullah (sa) şöyle buyurdu: "Cennete girenlerin ilk zümresinin yüzleri ayın ondör-düncü gecesindeki aydınlığı gibi berraktır. Onlan takip edenler de inci gibi en parlak bir yıldız gibidir. Onlar işemezler defi hacet gereği duymazlar, süm-kürmezler, tükürmezler, taraklan altındır. Terleri misktir. Buhurdanlıkları tid ağacıdır. Hanımları da Hûr'il-tyn'dir. Onlar (cennet ehli) babalan Âdem'in (a.s.) suretinde yaratılmış bir kimse gibidir. Boylan altmış, zira uzunluğundadır" (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[386]
Buhârî ve Müslim'in diğer bir rivayetinde; 'Oradaki kaplan altındır. Terleri misktir. Onlardan her birinin iki zevcesi vardır ki güzelliklerinden iki baldırı (kemîği)nin iliği etinin üzerinde görülür. Aralarında anlaşmazlık ve buğz yoktur. Kalpleri sanki birdir. Sabah ve akşam Allah'ı teşbih ederler!' şeklinde geçer.
"Ayın on dördüncü gecesindeki aydınlığı gibi berraktır" şeklinde benzetme ayın zifiri karanlığı aydınlatması gibi onlann güzellikleri de öyle dikkat çekici olduğunu anlamak için yapılmıştır. Buradaki benzetme güzellikleri konusundadır.
"Onların tarakları altındır" bir başka rivayette "gümüştür" buyurul-muştur. Sanki birini zikretmekle diğerinden iktifa edilmiştir (yeterli görülmüştür). Bir hadiste; "iki cennet ve onlardaki kapları da altındır. iki cennet ve içindeki kapları da gümüştür" buyurulması buna delil oluyor.
Kurtubî şöyle der: "Onların tarağa ne ihtiyaçları vardır? Onlar köse ve saçları kirlenmeyen kimselerdir", denilirse bu cevap verilir "Cennet ehlinin yemek, içmek, giymek, hoş koku gibi nimetler, elem, açlık, susuzluk, çıplaklık, kirlilik gibi hallerden dolayı değildir. Bunlar ancak arka arkaya olan lezzetler ve nimetlerdir. Bundaki hikmet; onlar cennette, dünyadaki nimetlerin, benzerleriyle nimetlenecekîeri içindir''
Nevevî; "Ehl-i sünnet mezhebi cennet ehli, dünya ehlinin nimetlendİği gibi nimetlenir. Aralarında lezzet farkı vardır görüşündedir" demiştir.
Taberânî'nİn rivayet ettiği bir hadiste "Muhakkak cennet ehlinin en alt tabakası başında 10.000 hizmetçi bulunan kimsedir. Her birinin elinde biri altın diğeri gümüş iki sahife vardır" buyurulmuşur.
Bir başka hadiste; "Onun İçin cennette hurilerden 72 tane vardır. Dünya zevcelerinden hariç" buyurulmuşîur.
Alimler bu hususta birçok hadis zikretmişler. Cennetle mfl'minc bahsedilecek kadınların sayısı hakkında çeşitli sayılar rivayet etmişlerdir.
İbn Kayyım; "Sahih hadislerde İki dünya zevcesinden fazla zikredilmemiş tir. Ancak Ebu Musa'nın hadisinde "Mü'min için cennette inciden bîr çadır vardır. Aileleri onları dolaşır," buyurulmuştur" demiştir.
Taberânî'nin rivayetinde; "Cennet ehliden bir adam yüz bakire kadına meyleder" buyuruimuştur.
Kitab ve sünnet, cennet nimetlerinin kesintisiz olacağına delil oluyor. Cennet ehli arasında hasetleşme yoktur. Çünkü onların kalpleri kötü ahlaktan beridir, uzaktır.[387]
1883. Muğire b. Şu'be'den (ra) o da Rasûlullah'tan (s.a) şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Musa (a.s) Rabb'ine cennetliklerin en alt derecesini sordu." Allah (c.c); 'O kimsenin derecesidir ki, o bütün cennetlikler yerlerini almış alacaklarını elde etmişler" der, kendisine; "dünya hükümdarlığından, bir hükümdarın mülkü gibi bir mülk senin olsa razı olur musun?" denilir. Adam;
"Razıyım yâ Rab" der. Allah (cc) "İşte o kadar mülk senindir. Bir de o kadar daha, bir o kadar datif, bir o kadar daha bîr o kadar daha" buyurur. Beşinci defasında; "Razıyım yâ Rab" der. Allah (cc); "Bunlar senin, bunların on misli de, canının istediği, gözünün lezzet duyduğu her şey senindir" buyurur. Adam; "Razı oldum yâ Rab" der.
Musa (a.s); '*% Rab cnnetliklerin en yüksek makam sahibi nasıldır?" diye sordu. Allah (cx) "İşte kendim için ssçtiğirr onlardır. Onların keramet fidelerini kendim ektim ve rıühürledün. Hiçbir gö; görmedi, hiçbir kulak duymadı ve hiçbir kimsenin kalbine doğmamıştır!' (Euhârî rivayet etmiştir).[388]
"Senin İçin nefsinin arzu duyduğu, gözünün lezzet duyduğu şeyler vardır" cümlesinde sayılan bu nimetler cennetteki her bir insan için geçerlidir.
Bir ayette
"Canlarının İstediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada temelli kalacaksınız" (Zuhruf, 71) buyurulmuştur. "Onların keramet fidanlarım kendi kudretimle diktim" sözü ile kastedil* n mana, onları Ben seçip ayırdım. Dolayısıyla onlara yapacağım ikramda ala bir değişiklik meydana gelmeyecektir, demektir. kat kat fazla iyilikler gerçektir. Fakat ben bunlara layık olmadığım halde, yine de vermene şaşıyorum" demektir" demiştir.
Kadı lyâz ise; "bu şahıs bu sözleri ne söylediğini bilmeyerek söylemiş olacaktır. Çünkü bu kadar büyük nimetler karşısında çıldıracak gibi olmuş, kendini tutamayarak bu sözleri söylemiştir" der.[389]
1884. İbn Mes'üd'dan (r.a) şöyle dediği rivayet olunmuştur: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Ben cehennemliklerin cehennemden en son çıkacak ve cennetliklerin en son cennete girecek olanını muhakkak biliyorum. Bu, Öyle kimsedir ki, cehennemden sürünerek çıkar.
Cenab-ı Hak ona, öyle gelir ki. cennet ağzına kadar dolmuş, açık bir yer kalmamıştır, bu düşüncesiyle döner ve "Yâ Rabb'i, cenneti dolu buldum1' der.
Cenab-ı Hak, yine ona: "Git cennete gir, dünya kadar ve dünyanın on misli veya (râvi şekki) dünyanın on katı kadar senin için hazırdır" buyurur. O şahıs, hatır ve hafsalasma gelmeyen bu ilâhî lütuf ve iyilik karşısında, sevincinden şaşırarak; "Yâ Rabb'İ, Sen bütün kâinatın bir hükümdarı olduğun halde benimle alay mı ediyorsun veya bana mı gülüyorsun?" der.
İbn Mes'ud; "Bunun üzerine Rasûlullah'a (s.a) baktım azı dişler görü-nünceye kadar gülüyor; "İşte cennet elinin en alt mevki ve derece sahibi bu kimsedir" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir)[390]
"Bana gülüyor musun?" sözü sevinmenin dehşetinden olduğunu Kur-tubî ifade etmiştir.
Rasûlullah'ın (s.a) gülüşü çoğunlukla tebessüm şeklindedir. Fakat bazen duruma göre azı dişleri görününceye kadar güldüğü de olmuştur.
"Benimle alay mı ediyorsun?" sözü hakkında alimlerden birkaç görüş serdedilmiştir.
Ebu Bekir Sayrafî; "Bu sözün anlamı: Allah hakkında imkânsız olan alay ve istihzayı nefydir (sürüp atmaktır). Bu kimse sanki "Yâ Rabb'i biliyorum ki Sen benimle alay etmezsin. Sen 'in verdiğin bu nimetler ve dünyadan[391]
1885. Ebu Musa'dan (r.a) rivayete göre, Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Muhakkak cennette mü'min için altmış mil yüksekliğinde, içi boş, tek bir inciden imal edilmiş bir çadır vardır. Burada mü'minîerin yakınları bulunur. Mü'minler onları ziyaret eder (mesafenin genişliğinden) bazıları bazılarını göremezler!' (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[392]
"Hayme", Nevevî'in beyanına göre; araplann ev çeşitlerinden olan dön köşeli bir ev çeşididir.
"Bazılarım göremezler". Ya genişliğinden veya aralarının uzaklığından dolayıdır. Ya da gerekli bir hikmet gereği bunun diğerlerinden perdelenme-siyle gizlenmesidir.
Hadiste, Allah'ın cennetteki büyük nimetlerinden bir kısmı açıklanmaktadır. Mü'min bu devamlı nimetlerden faydalanacak ir.
Bir başka hadiste; "Çadır bir tek incidendir. Onun yetmiş kapısı vardır" buyurulmuştur.[393]
1886. Ebu Saîd el-Hudrf den, o da Nebî'den (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Cennette bir ağaç vardır ki, antrenmanlı, süratli bir ata binen bir süvari, onun gölgesinin altında yüz sene gitse, o gölgenin sonuna varamaz." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[394]
Buhârî ve Müslim Sahihayn'da Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayetle Rasülul-lah'ın (s.a); "Binekli bir kimse o ağacın gölgesinde yüz sene gider de o gölgeyi kat edemez" buyurduğunu bildirmişlerdir.
"Ağacın gölgesini yüz senede geçemez" tabiri ağacın büyüklüğünü ifade etmek için kullanılmıştır.
"Gölgeden" maksat, nimet, rahat ve bahçelerdir. Dünyadaki manası; malum, güneşin sıcaklığından korunuian şeydir. Cennette güneş olmadığına göre, oradaki manası mahza (ancak) nimet ve rahatlık demektir.
Cennet ağaçlarının büyüklüğü, Allah'ın kudretine delil oluyor. Ayrıca kullarına, onları ibadet ve taata çağıracak, çenette mesut bir şekilde yaşamaları için faz! ve kereminin büyüklüğü de söz konusu edilmiş oluyor.
Hamd Minnet ve Fazl O'na aittir.
Atın idmana alınması; önce şişmanlayıncaya kadar besleyip sonra çeşitli metodlarİa yağını eritinceye kadar zayıflatmaktır. Böylece antrenmanlı hale gelir, güç, kuvvet ve dayanıklılık kazanır.[395]
1887. Ebu Saîd el-Hudrî (ra) Nebî'nin (&a) söyle buyurduğunu rivaye etmiştir "Cennetliker, cennette, kendilerinin fevkindeki odalarda oturanları uzaktan görürler. Şöyle ki, fecrin doğuşundan sona, doğu ve batı semasında olan parlak yıldızları gördükleri gibi ehl-i ugraf denilen yüksek köşklerin sahiplerini görebilirle^' Ashab; Yâ Rasûlallah o yüksek köşkler, peygamberlerin makamlarıdır da, başkaları oraya erişemezler mi?" dediler. Rasûlullah (s.a)
'Evet o köşkler peygamberlerin mevkileridir. Fakat Allah Teâlâ başkalarına da lütuf ve iyilik edebilir. Ruhum elinde olan Allah'a yemin olsun ki o makamların halkı Allah'a İman edip, peygamberleri (gerçekten) tasdik eden kimselerdir" buyurmuştur. (Buhâri ve Müslim rivayet etelerdir).[396]
Sünnet ehli fazilet bakımından farklıdırlar. Hatta yüksek derecedeki cennetlikler, kendilerinden aşağıda bulunanları göreceklerdir'
Kurtubî; "Cennette ğuraf sahibi kimsenin görüşü uzaklığa rağmen, aydınlık bakımından doğu ve batı tarafında kalan parlak yıldıza bakan kimsenin görüşüne benzetilmiştir" demiştir.
Doğu ve batının zikredilmesinin faydası, yükseklik ve uzaklığı İfade etmektir.
Muhakkak, salih mü'minler îmanları ve peygamberleri tasdik sebebiyle peygamberlerin derecelerine ulaşacaklardır. Buradaki odaların bu ümmete mahsus olma ihtimali de vardır. Onlardan başkaları tevhid ehlidirler. Veya ğuraf ashabı, cennete önce girecek kimselerdir, onların haricindekiler ise cennete şefaatla girerler.
"Allah'a îman eden ve peygamberleri tasdik eden kimseler, o menzillere ulaşırlar" sözüyle kastedilen, ümmeti Muhammed'dir. önceki ümmetler bunun aksinedir.[397]
1888. Ebu Hürcyrc'den (ra) rivayet edildiğine göre, Rasülullah (sa) şöyle buyurmuştur: "Cennette yay kadar bir yer bile, üzerine güneş doğan ve batan şeylerin hepsinden elbette hayırlıdır." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[398]
Hadis, cennetin faziletini anlatmaktadır. Oradaki küçük bir yer; güne-şin doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlıdır. Çünkü cennet bakîdir, ebedîdir Dünya ise fani ve zaildir (ziyan olacaktır).[399]
1889. Enes'ten (r.a) rivayet edildiğine göre Rasülullah (s.a) şöyle buyu-ruştur: 'Cennette bir pazar vardır ki, cennet ehli oraya her hafta gelirler. Kuzey rüzgârı esip onların yüzlerine ve elbiselerine cennet kokulan saçar. Böylece onların güzelliği artar. Onlar güzellikleri arttığı halde çarşıdan ailelerine döndükleri zaman; aileleri: "Vallahi siz bizden ayrıldıktan sonra güzelliğinizi artırmış oldunuz" derler:' (Müslim rivayet etmiştir).[400]
Hadisteki pazardan murat insanların dünyadaki pazarlarda toplandığı gibi toplantı yerleridir. Oralarda herkesin arzu ettiği ve almak isteyeceği şeyler arz olunur.
Hadisteki "Cumua" tabiri dünyanın cuma günü miktarım mı, yoksa ahi-retin cuma günü miktarım mı olduğu konusunda ihtilaf vardır.
İmam Nevevî; "Buradaki cumadan maksat, gece, gündüz güneş olmadığı için bir haftalık bir vakittir" demiştir.
Kadı lyâz şöyle der: "Cennet rüzgârı Şam tarafından eser ve bu rüzgâr yağmur bulutlarını getirir. Onlar Şam bulutlarım arzu ederler. Bir hadiste, bu bereketli rüzgârın ismi mevcuttur. Çünkü bu rüzgâr onların yüzüne sanki cennet miskini ve diğer nimetlerini saçmaktadır.
Hadis-i şerifte, cenetliklerin güzeliği ve elde ettikleri nimetlerin ziyadeli-ği aralarındaki sevgi ve muhabbetin de artacağı açıklanmaktadır.[401]
1890. Seni b. Sa'd'dan (r.a) rivayet edildiğine göre, Rasülullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz cennet ehli, sizin (dünyada) gökyüzündeki yıldızları gördüğünüz gibi, cennette yüksek köşkleri görürler." (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[402]
Bu hadisin şerhi 1887 no'lu hadiste geçmiştir. Lütfen o hadisin şerhine müracaat edilsin.[403]
1891. Seni b. Sa'd'dan (ra) şöyle rivayet edilmiştir: "Bir gün Rasûlullah'm (s.a) meclisinde bulundum. Rasülullah (s.a) o mecliste cenneti vasfettikten sonra; "Cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve kimsenin hatırına gelmediği birçok nimetler var" buyurarak şu ayeti okudu: "Müminlerin yanları, yataklarından (geceleri) uzaklaşır. Onlar, Rab 'lerine korkarak ve ümit ederek, dua ederler. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz nimetlerden hayra sar/ederler. Onların ne mükâfat olarak saklanmış olan gözler sü-ruru nimetlerin mahiyetini kimse bilmez" (Secde, 16,17) (Buhârî rivayet etmiştir).[404]
"Verdiğimiz nimetlerden in/ak (derler " ayetiyle iktisatlı olmak ve israfı terk etmek tavsiye edilerek, bununla muhtaçlara sırf Allah'ın rızası için yardım edilmesinin sonucunda, o kimselerin kavuşacağı derecenin büyüklüğü anlatılıyor.
Hadis, cennet ve içindeki nimetlerin faziletini açıklamakta.[405]
1892. Ebu Saîd ve Ebu Hüreyre'den (na) rivayet edildiğine göre Rasûlul-lah (s.a) şöyle buyurmuştur: Cennetlikler, cennete girince bir münâdi (tellal) şöyle nida eder: "Muhakkak siz (cennette) ebedî yaşayacak ve hiç ölmeyeceksiniz. Hastalanmayacak ve devamlı sıhhatli olacak, yaşlanmayacak, devamlı genç kalacaksınız. Ebedi nimetlere nail olacak ve hiçbir zaman hüzün ve keder görmeyeceksiniz." (Müslim rivayet etmiştir).[406]
"Cennetlikler cennete girince" sözündeki maksat; ilk cennete girenlerdir ki, müttakilere teşrifte ziyadeük vardır. Cennette yaşlanmamak, devamlı genç kalmak bir nimet olarak zikredilmiştir. Zira yaşlanmak da ölüm gibi tabtî bir hastalıktır. Bu dünyada ise yaşlılıkan kaçış yoktur.
Cennet nimetleri dünya nimetlerinden değişiktir. Cennet nimetlerinde değişiklik, tahavvül, tükenme, hastalık, kocama arız olmaz. Dünya nimetleri ise bunun tam aksidir.[407]
1893. Ebu Hüreyre'den (r.a) rivayet edilmiştir ki, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz sizden biriniz cennetin en alt tabakasında bulunsa, ona; "Gönlünden geçeni temenni er" denir. O da devamlı temenni eder, kendisine; "Temenni ettin mi?" denilir. "Evet" deyince, "Muhakkak temenni ettiğin şeyler, bir katı fazlasıyla sana verilecektir" denir. (Müslim rivayet etmiştir).[408]
Bu hadiste ifade edilen hususla, önceki Muğire hadisindeki; "Onun için dünya mülklerinden şu kadar, şu kadar, şu kadar misli vardır. Ve on misli daha vardır" sözü ve İbn Mes'ud hadisindeki "Ona dünya kadar ve on misli vardır" sözü arasında ihtilaf yoktur. Çünkü "Temenni ettin mi?" sorusuna, "Evet" cevabı vermiştir ki, dünya kadar ve onun o misli, bir miktar istemiş olması ihtimal dahilindedir. Veya bu hadiste Nebî (s.a) önce o kimseye muttali olmuş, sonra haber vermiştir. Daha sonra bu hadiste yer almayan ziyade-lik ona haber verilmiştir.[409]
1894. Ebu Saîd el-Hudri'den (r.a) rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.â) şöyle buyurmuştur: Şüphesiz Allah (cc) cennetliklere şöyle buyurur:
"Ey çenet ehli! Onlar;
"Ey Rabb'imiz emrine hazırız, bütün hayırlar Sen'in elindedir" derler. Allah (c.c);
"Razı oldunuz mu?" buyurur. Onlar;
"Nasıl razı olmayalım, ey Rabb'imiz hiçbir mahrukatına vermediğini bize verdin" derler. Allah (c.c);
"Size bundan daha fazîletlesini vereyim mi?" buyurur. Onlar;
"Ey Rabb'imiz bundan daha faziletli ne olabilir" dîye hoşnutluklarını arz ederler. Cenab-ı Hak;
"Size rızamı helâl kıldım, bundan böyle ebedî olarak size azap etmeyeceğim" buyurur. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[410]
"Hayırlar Sen'in elindedir" denmiş olduğu halde, hadiste, "şer" zikre-dilmemiştir. Halbuki hayır ve şer Allah'tandır. Ancak burada Allah Teâlâ'-ya hitapta edep vardır. Çünkü O'na yalnız güzel şeyler izafe olunur. Bu me-yanda kullara talim (öğretmek) maksadıyla şu ayete işaret edilmiştir:
"Nimettendirdiğin kimselerin yoluna, gazap olunanların yoluna değil." (Fatiha, 7)
Hadisin son cümlesi "Allah'tan olan rıza ise en büyüktür" sözü ile (ÂI-i îmrân, 15) ayetine telmîh (ima) vardır. Çünkü Allah'ın rızası her türlü saadetin sebebidir. Efendisinin razı oldugunu bilen herkesin gözü daha aydın, kalbi her tür nimetten daha hoş olur. Hadiste, cennet ehlinin ulaştığı nimetlerden daha büyük nimet olmadığı bildirilmiştir. Ancak Süheyb hadisinde en efdal nimetin Rü'yetullah olduğu bildirilmiştir. Çünkü rü'yet onlara yapılan, sırf bir inam (nimet verme) ve tafaddüldür (verilen üstünlüktür) ki bu da Allah'ın (c.c) nzasının ta kendisidir.[411]
1895. Cerir b. Abdullah'tan (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Biz Ra-sûlullah'ın (s.a) yanmdaydik. Ayın on dördücü gecesi aya baktı ve "Muhakkak siz şu ayı göreceğiniz gibi Rabb'İnizi aynen göreceksiniz. Onu görmede birbirinize sıkıntı vermeyeceksiniz" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivayet ei-mişlerdir).[412]
"Siz Rabb'İnizi göreceksiniz'' sözü bizzat göz ile kıyamet günü cennette görülecektir, demektir. Çünkü, Allah (cc), onlar İçin göz yaratacaktır. Onunla göreceklerdir. Dünyadaki gözler fena bulan (yok olan) şeyler İçin hazırlanmıştır. Dünya gözü bakî olan Allah'ı görmekten acizdir. Rasûlullah1 tan (s.a) başka kimselerin dünyada O'nu görmeleri men edilmiştir.
Mü'minler cennette Allah'ı keyfiyetsiz, temsilsiz, teşbihsiz göreceklerdir. Bir ayette:
"O gün birtakım yüzler, Rab 'lerine bakıp parlayacaktır." (Kıyame, 22, 23) buyurulmuştur.
İmam Mâlik (na); "Allah (cc) dünyada görülmemiştir. Çünkü O bakîdir. Bakî, fani ile görülmez. Ancak cennetlikler için bakî gözler verilecektir. Bakî olan gözle, Bakî olan Allah (cc) görülecektir" demiştir.[413]
1896. Suheyb'den (r.a) rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Cennetlikler cennete girdiği zaman Allah (c.c) şöyle buyurur: "Sîz bir şey İsler misiniz ki, verdiğim nimetlerden fazlasını vereyim." Onlar, "Yâ Rabb'i, Sen yüzümüzü ak etmedin mi? Bizi cennete koymadın mı? Bizi ateşten korumadın mı? Daha ne isteriz" derler. Bunun üzerine perde kalkarsa cennetliklere Rablerini müşahededen daha sevimli bir şey verilmemiştir!1 (Müslim rivayet etmiştir).[414]
İmam Nevevî'in eserini bu hadisle bitirmesinin sebebi; salih insanların Mevla Teâlâ tarafından kendilerine ihsan edilen kerametin doruk noktasını ihtiva etmesi sebebiyledir. Eserin son hadisi, salihlere verilecek son ikram münasip olmuş, böylece Hüsnü Hitâm (en güzel son) olmuştur.
Mü'minlerin ahirette Allah'ı görmelerinin delilleri Kitab ve sünnetle sabittir. Kâfirler ise O'nu görmekten mahrumdurlar.
"Hayır, doğrusu onlar o gün, Rab 'lerinden yoksun kalacaklardır." (Mu-taffifin, 15) buyurulmuştur.
Ahirette mü'minlerin Allah'ı (c.c) görmeleri konusunda İcma-i ümmet vardır. Bid'at ehlinden olan Mu'tezîle, Haricîler ve mürcîlerden bir kısım kimseler; 'Allah'ı (cc) görmek hiçbir mahlûkati için mümkün değildir. Hatta aklen imkânsızdır" demişlerdir.
Allah'ın kıyamette görülebilmesi Kitab, sünnet ve icma-i ümmetle sabittir. Ashab-ı Kiram ile selef alimleri bu hususta icma etmişlerdir.
Allah (cc) şöyle buyurmuştur: "(Fakat) îman edip de güzel amel (ve hareketlerde bulunanlara gelince); onların Rabbi, imaları sebebiyle kendilerini altlarından ırmaklar akan, o nimet dolu cennetlerdeki (saadetlere) erdirir. Bunların oradaki duaları "Al-lahım. Seni teşbih ve tenzih ederiz" (sözüdür). Orada (aralannda)ki tahiy-yetleri (sağlık temennileri, iltifatları) selâmdır. Bunların sonu da; Elhamdülillah! Rabb'il-Âlemîn" Hamdolsun, kâinatın Rabb'i olan Allah'a (demektir)" (Yunus, 9, 10)
Allah'a hamd olsun, bizi hidayetiyİe buna erdirdi. Allah (cc) bize hidayet etmeseydi, biz kendimizden bunun yolunu bulmazdık. Allahım İbrahim'e ve onun âline rahmet ettiğin gibi Muhammede ve onun âline de rahmet eyle. Hz. İbrahim'e ve İbrahim'in ailesine mübarek kıldığın gibii Muhamed'e ve onun ailesine de mübarek kıl. Şüphesiz Sen hamde layıksın ve şeref sahibisin.
Müellif Muhyiddîn Nevevî -Allah ona mağfiret etsin- şöyle diyor: "Bu eseri Hicri 670 ramazanın 14'ü pazartesi günü bitirdim."[415]
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/7.
[2] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/7.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/8.
[4] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/8.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/8.
[6] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/8.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/9.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/10.
[10] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/10-11.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/13.
[12] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/13.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/14.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/14.
[16] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/14-15.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/15.
[18] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/15-16.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/17.
[21] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/17-18.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/19.
[23] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/19-20.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/21.
[26] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/21-22.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/22.
[28] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/22.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/23.
[30] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/23.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/23.
[32] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/23-24.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/24.
[34] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/24.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/25.
[36] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/26.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/26.
[38] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/27
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/27.
[40] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/27-28.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/29.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/30.
[44] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/30.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/31.
[46] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/31.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/31.
[48] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/31-32.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/34.
[52] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/34-35.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/37.
[54] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/37.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/38.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/39.
[58] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/39-40.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/40.
[60] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/40-41.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/43.
[63] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/43-44.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/45.
[65] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/45-46.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/47.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/49.
[69] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/49-50.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/50.
[71] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/50.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/51.
[73] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/51.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/53.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/55-56.
[77] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/56.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/57.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/58.
[81] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/58.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/59.
[83] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/59
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/60.
[85] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/60.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/61.
[87] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/61.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/62.
[89] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/62.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/62.
[91] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/63.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/65.
[93] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/65
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/67.
[95] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/67-68.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/68.
[97] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/68.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/69.
[99] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/69.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/71.
[101] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/71-72.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/72.
[103] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/72-73.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/75.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/77.
[108] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/77-78.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/78.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/79.
[112] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/80.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/81.
[114] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/81-82.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/83.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/85.
[118] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/85-86.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/87.
[120] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/87-88.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/89.
[122] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/89-90.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/91.
[124] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/91.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/93.
[126] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/93-94.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/94.
[128] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/94.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/95.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/97.
[132] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/97-98.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/99.
[134] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/99-100..
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/101.
[136] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/101-102.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/102.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/103.
[140] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/103.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/104.
[142] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/104.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/105.
[144] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/105.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/106.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/107.
[148] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/107-108.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/109.
[150] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/109.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/111.
[152] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/111.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/112.
[154] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/112.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/114.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/115-116.
[160] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/116.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/117.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/119.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/124.
[166] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/124-125.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/127.
[168] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/127-128.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/128.
[170] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/128.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/129.
[172] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/129.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/129-130.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/131.
[176] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/131-132.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/132.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/133.
[180] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/133-134.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/134-135.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/137.
[184] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/137-138.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/138.
[186] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/138.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/139.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/141.
[190] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/141-142.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/142.
[192] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/142.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/143.
[194] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/143-144.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/144.
[196] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/144-145.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/145.
[198] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/145-146.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/148-149.
[201] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/149-150.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/150-151.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/153-154.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/157.
[208] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/157.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/159.
[210] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/159-160.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/160.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/161.
[214] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/161.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/163.
[217] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/163.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/165.
[219] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/165-166.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/166-167.
[222] Buhârî; Kittb'ul-Fertiz, Müilim; Kittb'ul-tmfln, 1802, bKîub'ul-Fcrliz, Müslim; Kitab'uHmân, 63, Ahmed b. Hanbd, Ebu Dtvud, ve İbn Mace
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/169.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/170.
[225] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/170.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/171.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/173.
[229] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/173.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/176.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/178.
[235] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/178-179.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/183-185.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/188.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/190-191.
[241] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/191-192.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/192.
[243] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/192.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/193.
[245] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/193.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/193.
[247] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/193.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/194.
[249] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/194.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/195-196.
[251] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/196.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/197.
[253] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/197.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/197-198.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/198.
[257] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/198-199.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/199.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/201.
[261] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/201-202.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/202.
[263] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/202.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/203.
[265] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/203.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/203-204.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/205.
[269] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/205.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/205.
[271] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/205
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/206.
[273] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/206.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/207.
[275] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/207-208.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/208.
[277] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/208-209.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/209.
[279] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/209.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/210.
[281] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/210.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/210-211.
[283] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/211.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/212.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/213.
[287] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/213-214.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/214.
[289] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/214.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/215.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/216-217.
[293] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/217.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/218.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/218-219.
[297] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/219.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/219.
[299] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/219-220.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/220.
[301] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/221.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/221.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/222.
[305] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/222-223.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/223.
[307] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/223-224.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/224.
[309] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/224-225.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/225.
[311] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/225
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/226.
[313] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/226-227.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/227.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/228.
[317] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/228-230.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/230.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/232-233.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/234-235.
[323] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/235.
[324] Müslim; Kilah'ul-îmİn. 107
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/236.
[325] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/236.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/236.
[327] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/236-237.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/237.
[329] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/237.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/238.
[331] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/238.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/238.
[333] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/238-239.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/239.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/240.
[337] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/240.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/241-242.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/243-244.
[341] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/244-245.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/245.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/246.
[345] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/246.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/246-247.
[347] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/247.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/247.
[349] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/247-248.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/248-249.
[351] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/249-250.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/251-253.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/260-265.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/267.
[357] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/267.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/270.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/271.
[362] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/271-272.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/272.
[364] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/272.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/272-273.
[366] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/273.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/273.
[368] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/273
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/274.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/275.
[372] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/276-277.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/277.
[374] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/277.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/278.
[376] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/278.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/278-279.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/281.
[380] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/281-282.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/285.
[383] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/285.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/286.
[385] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/286.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/287.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/289
[391] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/290.291.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/291.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/292.
[395] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/292.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/293.
[397] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/293
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/294.
[399] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/294.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/294.
[401] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/294-295.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/295.
[403] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/295.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/295-296.
[405] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/296.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/296.
[407] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/296-297.
[408] Müslim; Kitab'ul-Imân, 167
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/297.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/298.
[411] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/298-299.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/299.
[413] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/299.
İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 6/300.
İslami Okul Okulların En Önemlisi