Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Mevât; sahipsiz olan, mera veya harman yeri olarak kullanılmayan ve yerleşim merkezinin en ücra köşesinden bat

Mevât; sahipsiz olan, mera veya harman yeri olarak kullanılmayan ve yerleşim merkezinin en ücra köşesinden batırıldığı zaman s

MÜSÂKAT VE ŞİRB BAHSİ. 4

BORÇLAR VE HACİR BAHSÎ. 8

DAVACILIK BAHSÎ. 9

LUKATA  (Yitik mal) BAHSİ. 9

ZULÜM   BAHSİ. 10

REHÎN BAHSİ. 15

KÖLE AZAD ETMEK BAHSİ. 16

MÜKATEB (SÖZLEŞMELİ KÖLE)  BAHSİ. 18

HİBE BAHSİ. 19

UMRA VE RUKE BAHSİ. 22

ŞAHİDLİK BAHSİ. 23

İFK İFTİRÂ BAHSİ. 25

SULH BAHSİ. 28

ŞARTLAR BAHSİ. 30

VASİYETLER BAHSİ. 36

CİHAD (SİYER) BAHSİ. 38

DÖRDÜNCÜ CÜZ.. 46

MÜSLÜMANLARA   DUA   BAHSİ. 46

YARATILIŞIN BAŞLANGICI BAHSİ. 57

ADEMİN YARATILIŞI VE PEYGAMBERLER BAHSÎ. 64

İSRAİL OĞULLARI BAHSİ. 74

MENAKIB BAHSİ. 77

PEYGAMBERLİK NİŞANLARI BAHSİ. 80

PEYGAMBER ASHABININ FAZİLETLERİ EBU BEKİR'İN  ÖZELLİKLERİ BAHSİ. 83

ÖMER'İN ÖZELLİKLERİ BAHSİ. 85

HAZRETİ OSMAN'IN ÖZELLİKLERİ. 86

HAZRETİ ALİ'NİN ÖZELLİKLERİ. 86

PEYGAMBER  SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM'İN YAKINLARININ ÖZELLİKLERİ. 87

ENSAR'İN ÖZELLİKLERİ. 89

İSRA VE MİRAÇ BAHSİ. 92

HİCRET VE MUHACİRLER BAHSİ. 95

BEŞİNCİ   CÜZ.. 97

GAZALAR BAHSİ. 97

BEDİR   MUHAREBESİ. 98

KA'B BİN EŞREF’İN ÖLDÜRÜLMESİ BAHSİ. 99

EBU RAFİ'İN ÖLDÜRÜLMESİ. 100

UHUD SAVAŞI BAHSİ. 101

HENDEK (AHZAB) SAVAŞI. 103

BENİ KURAYZA GAZASI. 104

RİKA GAZASI. 104

BENİ MUSTALIK GAZASI. 105

HUDEYBİYE GAZASI. 105

HAYBER GAZASI. 106

MÛTE GAZASI. 108

FETİH GAZASI. 109

HUNEYN GAZASI. 110

EVTAS GAZASI. 111

TAİF GAZASI. 111

ZİL —  HALASA GAZASI. 114

SEYFU'L-BAHR GAZASI. 114

SÜMÂME, MÜGEYLEME VE ESVED EL-ANSİ BAHÎSLERİ. 114


Mevât; sahipsiz olan, mera veya harman yeri olarak kullanılma­yan ve yerleşim merkezinin en ücra köşesinden batırıldığı zaman se­sin ulaşamıyacağı uzaklıkta bulunan yerlerdir. Çünkü yerleşim mer­kezlerine yakın yerler halk için mer'a ve harman yeri ve baltalık ol­mak üzere terk edilir. Bu yerlere metruk (terk edilmiş) araziler de­nilir; bunlara mevat (boş ve ölü)  arazi denmez.

 

643- Hazreti Ömer (Radiyallahu Anh) der: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu ki: «Bu gece Rabbimden bana bir haberci gelerek bu mübarek vadide (Akik'de) namaz kü ve buradan hac ile beraber ömreye niyet et, dedi.»

Hazreti Peygamber bunu Akik adındaki    yerde   buyurdu. (Bu ha-dîs-i şerif hac bahsinde geçmişti.)

 

644- İbni Ömer (Radıyallahu Anhüma) der ki:

Hayber'in fethinde Peygamber Sailallahu Aleyhi ve Sellem Haz­retleri orada yerli bulunan Yahudilerin tümünün çıkarılıp uzaklaş­tırılmalarını emredince, Yahudiler Hazreti Peygambere gelip şu ri­cada bulundular: Bizi buradan çıkartmayınız. Biz müsâkat yolu ile (ziraat ortaklığı ile) hurma bahçelerini bakıp yetiştirelim. Sonra el­de edeceğimiz ürünlerin yarısı bizim, yarısı da sizin olsun. Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«Bu şart dahilinde ve dilediğimiz müddetçe sizi burada bırakıyo­ruz.»

 

645- Züheyr bin Râfi (Radiyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallaliahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri beni özel ola­rak huzurlarına çağırdı ve bana,

«Siz tarlalarınızı ne yapıyorsunuz?» diye sordu. Dedim ki:

(Bunları, mahsulün dörtte biri karşılığında, hurma ve arpa ürü­nünden belirli ölçekler mukabilinde icara veriyoruz, dedim Bana şöyle buyurdular:

«İcara vermeyiniz. Ya kendiniz ekiniz veya ektiriniz veya tutu­nuz.»

Mütercim :

Râfi bin Hadîc'in amcası Zübeyr bin Râfi'den rivayet edilen bu hadîs-i şerif her ne kadar sahih ise de, İbni Ömer tRadıyallahu An-hünıa) ve diğer sahabe tarafından Rafi bin Hadîc'in yüzüne karşı: Bu rivayetiniz, Hazreti Peygamberin devrinde ve huzurlarında olan bütün Medine halkının işlem ve adetlerine aykırı olduğundan onu başka şekilde yorumlarız, dediler. Yani, ziraat arazilerinin icara ve­rilmesinin Hazreti Peygamber tarafman yasaklanması mutlak olma­yıp özel bir şarta veya bilinmiyen bir ücrete    bağlı kılınmasından dolayıdır;  yoksa muayyen bir ürün karşılığında veya nakid para ile arazilerin icara verilmesi caizdir, dediler. Fakat sonra. İbni Ömer bu hadisi şeriften korktu ve arazinin icara verilmesini terk etti; takva yolunu seçti. Yoksa fetva yönünden arazinin icara verilmesi, müza-raa yapılması caizdir. Müzaraa, bir taraftan arazi, diğer taraftan iş­tir. Sonra iki taraf arasında ürünün muayyen bir nisbetle bölünmesi­dir. Bu bir nevi ortaklıktır. Bunun rüknü icab ve kabuldür: Arazi sa­hibi çalışacak olan çiftçiye der ki, bu yerin ürününden şu mikdar almak şartı ile onu sana verdim. Çiftçi de, kabul ettim diye cevab verir. Böylece müzaraa bağlantısı yapılmış olur. Çiftçinin arazi, sa­hibine teklifi ile de bu bağlantı olur. Bu sözleşmede her iki tarafın akıl sahibi olması şarttır, baliğ olmaları şart değildir. Bir de ne eki­leceğinin söylenmesi yahut çiftçi her ne dilerse ekebilir kaydının kon­ması gerekir. Bununla beraber çiftçinin yarı, üçte bir veya üçte iki şeklinde üründen hisse alma hususu da tayin edilir.

Eğer çiftçinin hissesi tayin edilmez, yahud çıkan üründen başka bir şey vermek şart koşulursa, yahut hasılattan şu kadar kile hisse almak kesinleştirilirse bu müzaraa ortaklığı sahih olmaz. İşte bu ha­dîsi şerifte vaki olan Hazreti Peygamberin    yasaklaması da böyle fasid sözleşme hakkında varid olmuştur, diyerek hadîs-i "şerif tevil edilir. Fasid müzaraa sözleşmesinde elde edilen ürünün hepsi tohum sahibinin olur. Yer sahibi ise eğer tohumu vermemişse yerinin ücreti­ni alır. Tohum yer sahibinin olduğu takdirde çiftçi, çalışması­nın karşılığını, emsalinin ücreti ile kıyas edilerek alır.

Müzaraa sözleşmesinde ekin henüz yeşil iken arazi sahibi ölse, ekin yetişinceye kadar çiftçi işine devam eder. Ölenin varisleri çiftçi ye engel olamazlar. Eğer çiftçi ölürse, bunun varisleri kendi yerine geçer ve dilerlerse ekin yetişinceye kadar-işe devam ederler; yer sa­hibi onlara engel olamaz. Müsâkat akdinin hükmü de yukarda beyan olunduğu üzere tıpkı müzaraa sözleşmesi hükmü gibidir.

Bu müzaraa ortaklığı İmam Azam Hazretlerine göre caiz değilse de İmamneyn'e göre Ümam Muhammed ve İmam Ebû Yûsuf) ve diğer müctehid imamlara göre caizdir ve fetva da bu iki imamın gö­rüşüne göredir.

 

646- Ebû Hüreyre (Radıyallahu Anh) anlatır: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu ki: «Cennet ehlinden bir adanı, ziraat etmek İçin Rabbisinden izin istedi. Allah Teaîâ ona, sen istediğin durumda değil misin? buyurdu. Adam: Evet! dedi; fakat ziraat etmek istiyorum, (Sonra ziraat etmesi için Allah tarafından ona müsaade   edilir.), Tohumu ekti ve ekinin bitmesi  göz kırpması  kadar kısa bir zamanda oldu. Dağlar gibi ekin yığınları meydana geldi. Cenabı Hak ona buyurdu:

Ey insanoğlu! İşte önünde al. Gerçekten senin gözünü hiç bir şey doyurmaz.» Resûl-i Ekrem'in bu hadisi üzerine mecliste bulunan bir bedevi şöyle dedi: Vallahi, bu cennet ehlinden olan adamın ya Ku-reyşli veya Ensarlı olduğunu göreceksiniz. Çünkü ziraatla iştigal eden onlardır. Bizim ziraatla işimiz yok. Arabi'nin bu sözü üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Selime güldüler.

Mütercim :

Bu hadîs-i şeriften, çiftçilerin ziraata olan düşkünlük ve muhab­betleri anlaşıldığı gibi, arazinin icara verilmesi veya sahibi tarafın­dan kullanılması cevazı da çıkmaktadır.[1]

 

MÜSÂKAT VE ŞİRB BAHSİ

 

647- Sehl bin Sa'd (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerine bir bardak içecek getirildi. Birazını içti. Hazreti Peygamberin sağ tarafında o meclisin en küçüğü olan İbni Abbas bulunuyordu. Halid bin Velid ve diğer yaşlılar da sol tarafında bulunuyorlardı. Sonra Hazreti Pey­gamber sağ tarafında bulunan îbni Abbas'a dönerek: Ey delikanlı! Bunu (artan içeceği sol tarafımda bulunan) yaşlılara ikram etmeme müsaade eder misin?» buyurdular. İbni Abbas şu cevabı verdi:

— Ya resûlallah! Sizin bana düşen artığınıza hiç kimseyi tercih edemem. Bunun üzerine Hazreti Peygamber artan içeceği İbni Ab­bas'a verdi.

 

648- Hazreti Enes (Radiyallahu Anh) der ki: Evimizde besili bir koyun vardı. Bunun sütü sağılarak evimizin kuyusundan biraz su karıştırılıp Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Selleme bardakla sunuldu. Birazını içtiler. Hazreti Peygamberin sol tarafında Hazreti Ebû Bekir (Radıyallahu Anh) ve sağ tarafında bir bedevi bulunuyordu. Hazreti Peygamberin, "adetleri üzere arta kalan içeceği sağ tarafında bulunana vermesi ihtimali kuvvetli olduğun­dan, bedevi'ye vermesin diye Hazreti Ömer dedi ki:

— Ya Resûlallah, şu arta kalan sütü yanınızda oturan Ebû Be­kir'e ihsan buyurunuz. Hazreti Peygamber yine adetleri üzere o süt artığını sağ taraflarında oturan bedevî'ye uzatıp verdi ve şöyle bu­yurdu:

«Herhangi bir şey verilirken, sağ tarafta bulunan tercih edilme­lidir.»   (Sağdan itibaren sıra gözetilmelidir.)

Mütercim:

Böyle içilen şeylerden arta kalanı sağ tarafta bulunanları tercih ederek vermenin sünnet olduğunda ittifak vardır. Yalnız ibnı Hazm'a göre, sağ tarafta olanın tercihi vacibdir ve sağ tarafta olanın izni olmaksızın sol taraftakine. verilmesi asla caiz değildir.

Ayrıca, «Büyüklerinizden başlayınız» mealinde hadîs-i şerif var­sa da, bu hadîs-i şerif halka halinde oturulupta ikram eden kimse­nin ortada kaldığı durum içindir. Burada yaşlılar tercih edilir.

Bir de Hazreti Peygamber İbni Abbas'dan izin istediği halde be­deviden izin istememesinin hikmeti, îbni Abbas peygamberin akra-basıydı. Bedevi ise yabancı idi. Bedevinin gönlünü hoş etmek için ona vermiş olmalarıdır, deniliyor.

 

649- Ebü Hureyre (R.A.) anlatıyor.

«Suyun fazlası (akıp gitmesin diye) tutulmaz ve bu yüzden yeşil­liklerin bitmesine de engel olunur.»

Mütercim:

Aslında su, ot ve ateş mubahtır; bunlardan herkes faydalanabi-388

lir. Bunlar insanların faydalanma bakımından ortak malları gibidir. Kova testi ve küp gibi kaplarda biriktirilmiş olmayan sulardan bütün insan ve hayvanların içme hakkı vardır. Bir topluma ait olan bir ne­hirden, birinin arazisindeki su kanalından veya kuyusundan izin almaksızın bir kimse kendi arazisini sulayamaz sâde su içme hakkı olduğundan su içebilir ve eğer kanal ve kuyuya zarar verilmiyecek olursa hayvanlarını da sulayabilir. Testi ve kova gibi kaplarla su alıp evine ve bahçesine de götürebilir.

Sahipsiz arazilerde kendiliğinden yetişen otlar mubah olduğu gi­bi, bir kimsenin mülkünde kendiliğinden yetişen ve mülk sahibinin hiç bir emeği bulunmayan otlar da mubahtır. Ancak mülk sahibine zarar vermemek şarttır. Bir kimsenin mülkünde kendiliğinden yeti­şen otlar mubah ise de, mülk sahibi tarafından mülküne başkasının girmesi engellenebilir. Ev içinde bulunan ateş de böyledir. Ateş almak için başkası eve sokulmayabilir. Fakat açık ve sahipsiz yerlerde ya­kılan ateşlerden herkes faydalanabilir. Bu gibi ateşlerden ısınılır, ışı­ğından faydalanılarak iş yapılır, ondan lamba ve fener yakılabilir. Ateş sahibi bu faydalanmaya engel olamaz. Fakat izni olmadıkça o ateşten kimsedir kor alamaz.

Suyun hükmüne gelince : Bir kimsenin mülkü içinde devamlı su­yu bulunan bir kuyu, havuz veya bir nehir bulunduğu halde bunlar­dan su içmek isteyen kimse mülke girmekten engellenebilir; fakat yakında başka içecek mubah su yoksa, mülk sahibi o kimseye su çı­karıp vermeye yahud onun girip su almasına müsaade etmeye mec­burdur. Mülk sahibi su çıkarmadığı taktirde, o kimsenin girip su al­ma hakkı vardır. Ancak kuyunun, havuzun veya nehrin kenarını bozmak gibi zararları su sahibine vermemek şarttır.

 

650- Ebû Hüreyre'den   (Radıyallahu Anh)   rivayet edilmiştir:

«Suyun fazlasını tutmayınız ve bu yüzden  (meralarda) otların çoğalmasını önlemiş olursunuz.»

Mütercim:

Bir yerde mevçud sudan, hayvanların otunu yetiştirecek başka su bulunmadığı zaman böyle bir suya sahib olan kimse kendi   zaruri ihtiyacından artanı tutması hadls-i şerif ile yasaklanmıştır.

Hanefî, Şafiî ve Maliki nıezhebîerine göre, yukarıda açıkladığı­mız gibi, bu faydalanmaya engel olmak haramdır. Çünkü  bu gibi sularda insan ve hayvanların faydalanma hakkı vardır. Bazı alim­lere göre de, bu faydalandırma bir ihsan   ve iyiliktir. Çünkü kendi mülkünde veya boş bir yerde açılan kuyu, açanın şahsî menfaatine bağlıdır ondan başkasına bir ikram olur, denmektedir. Yoksa her­kes hava ve ışıktan faydalandığı gibi denizlerden, büyük göllerden, mülk olmayan nehirlerden, umuma ait kuyulardan faydalanmak her canlı için mubahtır. Bunlardan  isteyen kimse arazisini sulayabilir, su arkı açabilir, değirmen kurabilir. Ancak, bunlar yapılırken baş- kasma zarar vermemek şarttır. Bu itibarla su, taşırılarak insanlara zarar verilirse, yahut nehrin suyu büsbütün kesirlirse, yahud kayık­ların yüzmesine imkân bırakılmazsa,  bu takdirde böyle zararlara sebebiyet verenlere engel olunur.

 

651- Ebû Hüreyre'den  CRadıyallahu   Anh) rivayet edilmiştir: «Maden ocağının telefi Cicine düşmek suretiyle ölüm veya yara­lanma meydana  gelmesi)  hederdir. Kuyunun telefi hederdir. Hay­vanın telefi hederdir. Yeraltı servetlerinde beşte bir hazinenindir.»

Mütercim:

Bu hadîs-i şerife ait bir kısım hükümler 485 sayılı hadîs dolayısı ile geçmişti. Bu bir tekrar mahiyetinde ise de kelimeler yerlerini de­ğiştirmiş olduğundan ikinci defa nakledilmiştir.

Hayvanların telefi hakkında fıkıh kitaplarında belirtildiği üzere, bir hayvanın sebebiyet verdiği zararı sahibi ödemez. Fakat bir ada­mın malını telef etmekte olan hayvanını sahibi görür de ona engel olmazsa* zararı ödemesi gerekir. Bir de toslayıcı öküz, ısırıcı köpek gibi zararı belli bir hayvanın sahibine, hayvanına sahip ol, diye ön­ceden tenbihte bulunmuş ve buna rağmen hayvanını salıvermiş ise, bir ziyanda bulunduğu takdirde zararını sahibi öder.

Yine bir kimsenin hayvanı, kendi mülkünde iken bir başkasının canına veya malına herhangi bir şekilde zarar verirse, hayvan ister yalnız ve ister sahibi ile beraber olsun, tazmin gerekmez. Bir de hay­vanını başkasının mülküne mülk sahibinin izni ile soksa, kendi mül­künde imiş gibi hayvanın zararını ödemek gerekmez. Fakat mülk sa­hibinin izni olmaksızın sokulmuş olursa, hayvanın ister sürücüsü, ister yedekcisi olsun ve ister yakınında bulunsun, böyle bir hayvanın yapacağı zarar sahibi tarafından ödenir. Ancak hayvan kendiliğin­den boşanarak bir kimsenin mülküne girip zarar yapmış olursa sa­hibi bu zararı ödemez.

Ayrıca herkesin, umuma ait yolda hayvanı ile yürümek hakkı vardır. Böyle bir yolda hayvanına binerek yürüyen kimsenin hayvanı sakınılması mümkün olmayan bir zarar yaparsa, sahibi onu ödemez. Misal:

Hayvanın ayağından toz ve çamur sıçrayıpta başkasının elbise­sini kirletse, yahut hayvan arka ayağıyle teperek yahut kuyruğu ile çarparak bir zarar etse, tazmin gerekmez. Fakat hayvanın ya ön ayağı ile veya başı ile çarpışmasından meydana gelen zarar ve zi­yanı hayvan binicisi öder. Umuma ait yolda hayvan yedekcisi ile sürücüsü veya binicisi arasında tazminat ödeme bakımından fark yoktur. Ancak, umuma ait bir yol üzerinde hiç kimsenin, hayvanını durdurmaya veya bağlamaya hakkı yoktur. Eğer böyle bir yol üze­rinde hayvan durdurulur veya bağlanırsa, hayvanın ön veya arka ayağı ile tepmesinden veya başka hareketlerinden meydana gelen zararı hayvan sahibi öder. Fakat hayvanların durması ve bekleme­si için hazırlanmış olan yerlerde hayvanların etmiş olduğu ziyan ödenmez.

Bir kimse umuma ait olan yolda hayvanını başıboş salıverse, o hayvanın ettiği zararı öder.

Bir kimsenin bindiği hayvan ön veya arka ayağı ile ister binici­nin kendi mülkünde ve ister başka yerde olsun, bir nesneyi "çiğneye­rek ziyan etse, binici bu işe sebebiyet verdiği için o ziyanı öder; fakat at, gemi azıya alıp binici onu kontrol altına alamaz da bir ziyan ederse tazmin gerekmez. Bir de, bir kimse kendi mülkünde hayvanı­nı bağlamış olduğu halde diğer biri gelerek oraya kendi hayvanım bağlasa ve mülk sahibinin atı teperek onu helak etse yine tazmin gerekmez; fakat mülk sahibinin hayvanı   telef olursa onu diğerinin

ödemesi lazım gelir.

Bir yere iki kimsenin, hayvanlarını bağlamak hakkı olduğu halde her ikisi o yere hayvanlarını bağlasa ve bunlardan biri ötekini telef etmiş olsa, tazmin  gerekme hayvanlannı bir yere tazmin gerekmez Yine iki S hav T" hTmi dİ«erini « lunmayan bir yere öldürürse tazmin gerekmez bağlayanın sonra-ce bağlanan! öldürürse  tazm

 

652- Abdullah (Radıyaİlahu Anh) der ki, Peygamber Sallalİahu Aleyhi ve Seliem şöyle buyurdu:

*Kim yaJan yere yemin eder de, o yemin sebebiyle bir kişinin ma­lını haksız yere alırsa, kıyamet gününde Allah Tealâ'nın gazabına uğramış olarak O'nun huzuruna çıkar.»

Sonra bu hadîs-i şerifi tasdik etmek üzere Allah Tealâ Hazretleri: «Allah'ın ahdini ve kendi yeminlerini bir kaç paraya satan kimsele­rin ahirette hiç bir nasibi yoktur.» mealindeki ayeti kerimeyi inzal buyurdu. (Ali Imran, Ayet: 77)

Abdullah bu hadis-i şerifi rivayet ederken: - Siz ne soyuyorsu­nuz! Bu ayeti kerime benim hakkımda nazil oldu, dedi. Şöyle ki:

Benimle amcamın oğlu arasında ihtilâf konusu bir su kuyusu vardı. Davamızı bir hükme bağlamak için Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Seliem bana: «Şahitlerini getir,» dedi. Ben şahitlerim yok­tur, dedim. Hazreti Peygamber.- «O halde hasmın yemin etsin,» bu­yurdu. Ben: - Ya Resûlallah, bu adam yalan yere yemin eder, dedim. Sonra Hazreti Peygamber "bu hadîs-i şerifi buyurdu. Allah Tealâ Hazretleri de yukardaki ayeti kerimeyi indirdi.

Mütrcîm;

Yemin üç kısımdır:

1- Yemin-i gamûs ki, yalan yere kasden yemin etmektir. Ga-mûs'un manası, sahibini büyük günaha daldırır demektir. Bu türlü yemin-için Hanefî mezhebinde keffâret yoktur. Çünkü keffâret ile bunun günahı bağışlanmaz. Ancak tevbe ve istiğfarla beraber,   hak sahibi var ise ondan helallik almakla bu günah bağışlanır. İşte bu hadîs-i şerifteki tehdit, bu gibi yemin hakkındadır. Başka hadîslerde ve başka kitaplarda: «Gamûs   şeklindeki yemin, evleri harab eder,» diye varid olmuştur. Böyle kul hakları üzerine  yalan yere yemin edenleri, bu yemin helak eder, ocaklarını söndürür.

2- Mün'akıd yemin ki, gelecekte bir şeyi yapmak veya yap­mamak üzere edilen yemindir. Vallahi falan işi yapmam veya yapa­rım, şeklinde edilen yemindir. Bu türlü yemin bozulduğu takdirde, yemin keffâreti vermek gerekir. Bu keffâret de ya bir köle azad et­mek yok ise, on fakire birer fitre miktarı sadaka vermek veya on fakir giydirmek;' bunlara gücü yetmezse üç gün arka arkaya oruç tutmaktır.

Bir kimse : Vallahi, falan-ca kimse ile banşmam veya konuşmam veya evine gitmem, diye yemin ederse, bu türlü yeminin bozulması ve keffâret verilmesi matluptur. Böyle yeminlerde israr edip bozma­mak haramdır. Fakat meşru olan yeminde sebat etmek gerekir. Se­bat edilmez de bozulursa yine keffâret lazım gelir.İçki içmeyeceğine yemin eden kimse, bu yemininde sebat eder; bununla beraber yemi­nini bozacak olursa, bunun keffâretini öder.Ayrıca işlediği haramın günahını çeker.

3- Lağıv yemin ki, zanna dayanıp gerçeğe aykırı olarak kasıtsız yapılan yemindir. Geçen yıl hacca gittiğini sanarak buna yemin et­mesi ve aslında iki yıl önce hacca gitmiş olması gibi. Bu türlü ye­minlerin bağışlanması umulur.

Şafii mezhebinde lağıv yemin, söz arasında yemini kasdetmeye-rek söze güç kazandırmak için, vallahi gittim, vallahi geldim, vallahi okudum, billahi yazdım gibi yeminin Allah katında bağışlanması u-mulur.

Her iki mezhebe göre de, mümkün olduğu kadar böyle yeminler­den sakınmalıdır. Üzüntü ile kaydedelim ki, bazı kimseler, farkında olmaksızın böyle her sözde, konuşma aralarında bu lağıv yemini ya­par. Herkes bu şekildeki kötü alışkanlıktan kendini kurtarmalıdır, yeminsiz konuşmaya alışmalıdır.

 

653- Ebû Hüreyre  (Radıyaîlahu Anh) anlatıyor: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurmuştur ki: «Üç kimse vardır ki, kıyamet gününde Allah onlara   merhamet gözü ile bakmaz ve onları günahlardan temizlemez, hem de onlara acıklı bir azab vardır: Yolculukta suyunun ihtiyacından    fazlasını yolcuya vermeyen adam.

Bir idareciye yalnız dünya menfaati için biat eden (oy veren) ve kendisine dünyalık verirse memnun olan, vermezse kızan (aleyhine dönen) adam.

Akşam üstü satılık malını arzedip, «kendisinden başka ilâh ol­mayan Allah'a yemin ederim ki, bu mal karşılığında bana şu ve şu kadar para verildi Cde vermedim), diyen ve bu yeminine bir müşte­rinin kandığı adam.»

Sonra Hazreti Peygamber : «Allah'ın ahdini ve kendi yeminleri­ni bir kaç paraya satan kimselerin ahirette nasibi yoktur,» mealinde­ki ayeti kerimeyi okudu. (Ali İmran: Ayet 77)

 

654- Ebû Hüreyre (Radıyallahu Anh) rivayet eder:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurmuştur: «Bir adam yolda giderken ağır şekilde susadı. Derken bir kuyuya inip su içti. Çıktıktan sonra susuzluktan soluyup toprakları yalayan bir köpekle karşılaştı. Adam, bu köpek, benim çektiğim susuzluğun benzerini çekiyor, dedi ve kuyuya inerek kundurasına su doldurup ağzına taktı ve yukarı çıkıp köpeğe su içirdi. Allah Tealâ Hazretle­ri de onun bu işini beğendi ve günahlarını bağışlardı. (Cennetine gir­meye vesile kıldı)!» Ashab dediler ki: Ey Allah'ın Resulü, -hayvanlar yüzünden bize sevab var mı? Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«Her ıslak ciğer için (her canlının susuzluktan yanan ciğeri için) sevab vardır.»

Mütercim:

İnsan ve hayvan, her canlının içirilmesi ve yedirilmesinden do­layı sevab kazanılacağı bu hadis-i şeriften anlaşılmaktadır. Fakat İmam Nevevi'nin tercihine göre, kendisine ikram edilen hayvanın zararsız olması lâzımdır; öldürülmesiyle emredilmemiş olmalıdır.

 

655- İbni Ömer'den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiş­tir:

«Bir kadına, kendi yüzünden azap edildi. Bu kadın, açlıktan ölün­ceye kadar kediyi hepsetmiş ve bu yüzden cehenneme girmiştir.»

İbni Ömer der ki; Allahu alem, Hazreti Peygamber şöyle buyur­muştu: «O kadın, kediyi hapsettiği zaman ne yedirmiş, ne içirmiş ve ne de yeryüzü haşaratından yesin diye salıvermişti.»

 

656- Ebû Hüreyre'den   (radıyallahu    Anh)   rivayet edilmiştir: «Nefsim kudretlinde olan Allah'a yemin ederim ki kıvamptt Kevser Havuzuma birtakım kimseleri yaklaştırmayım.yabanr deyenin su kurnasından kovulduğu gibi...» Kevser haklan £" vulacaklar, ya münafıklar, ya bid'at sahihleri, ya da diğeTü^Jlî lerden olanlardır, deniliyor.

 

657- Sa'b bin Cessâme (R.A.) 'den rivayet edilmiştir: «Koru, ancak Allah'ın ve peygamberinin korusudur.»

Mütercim;

Müslümanların ihtiyaçları için Hazreti Peygamber tarafından veya devletçe korunmuş kuyu ve araziden başka korunmuş yer ola­maz. Bu hadîsi -şerfin geliş sebebi şu: Cahiliyet devrinde bir takım şeref sahibi ileri gelen kimseler.bir yere konakladıkları zaman, kö­pek sesinin ulaştığı yere kadar olan araziyi dört yönden çevirerek kendilerine ayırırlardı ve kendi koruları sayarlardı. Bu yeri kendi hayvanlarının otlamalarına tahsis ederlerdi. Bununla beraber diğer. insanların mer'alanna da ayrıca ortak olurlardı. Sonra Hazreti Pey­gamber bu cahiliyet adedini bu hadîs-i şerifle yasakladı. Gaza ve cihad için veya m üsl uman I arın diğer ihtiyaçları için meşru bir izin olmadıkça, hiç kimse kendi basma, umuma terk edilmiş yerlerden kendisi için koru edinemez; bu caiz değildir.

 

658- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir:

«At beslemek kimi için sevab kimi için örtü (geçim vasıtası) ve kimi için de vebaldir.

Sevab kazanan kimse, atı Allah yoluna bağlayan, bağını uzun yaparak çimenlikte veya bahçede otlatan kişidir. Bağının geniş alam içinde çimenlikten veya bahçeden otladiğı her şey, sahibine sevab olarak yazılır.

Eğer bağı kopar da şaha kalkarak bir veya iki tur atarsa izleri ve tersleri sahibine sevab olarak yazılır. Eğer bir nehire uğrayıp o nehirden içerse, sahibine, onu sulamak için bir himmet gösterme­miş olsa bile, bundan dolayı sevab yazılır. İşte at, bu gibi sebeplerle bir sevabdır.

Kim de atı, ihtiyacını karşılamak ve başkasına muhtaç olma­mak için besler, boyunlarında ve sırtlarında olan şer'i hakları (zekât ve yardım gibi hukuku) unutmazsa atlar, bu sebeple bir örtü (ge­çim vasıtası dır.

Kim de atları; iftihar, gösteriş ve müslümanlara karşı düşmanlık olarak beslerse bu sebeplerden ötürü bir vebaldir.

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e merkeplerin durumu soruldu ve şöyle buyurdular:

«Bana, bunlar hakkında, şu eşsiz ve mânası geniş ayeti kerime­den başka âyet nazil olmadı: Kim zerre miktarı hayır işlerse, onun karşılığını (sevabını) görecektir. Kim de zerre miktarı kötülük iş­lerse, onun karşılığını  (cezasını)   görecektir.»   (Beslenen hayvanlar iyi bakrfır ve iyi yolda kullanüırlarsa  sevab kazanılır   aksi eünaha düşülür.)

Mütercim ;

Mümin ve kâfir herkes kıyamette, dünyada iken yapmış olduğu şeylerin karşılığını görecektir. Fakat müminin günahı bağışlanır ve iyi işlerine sevab verilir. Kafirin iyi işi kabul olunmaz ve günahla­rından dolayı azab olunur.

 

659- Hazreti Enes (Radiyalla.hu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, Bahreyn arazisinin bir kısmını Medîne'li ashaba (Ensar'a) vermek, mülkiyet­lerine geçirmek istedi. Medine'li ashab dediler ki, muhacir (Mekke'-li) kardeşlerimize de vermedikçe gönlümüz razı olmaz. Bunun üze­rine Hazreti Peygamber şöyle buyurdu;

«Benden sonra size başkalarının tercih edildiğini tsize karşı on­lara üstünlük ve hak tanındığını) göreceksiniz. Fakat siz ahîrette bana kavuşuncaya kadar sabrediniz.»

(Bazı idareciler, sizin gibi hak sahihlerini bırakıp başkalarını tercih ve onlara ihsan ve ikram edeceklerdir. Fakat siz yine sabre­derek itaatten dışarı çıkmayınız.)

 

660- Abdullah  bin Ömer'den   (Radıyallahu    Anhüm)   rivayet edilmiştir:

«Kim bir hurmalığı budanıp aşılandıktan sonra satın alırsa o hurmalığın meyvesi, müşteri şart koşmadığı takdirde satıcınındır. Kim de mallı bir köle satın alırsa, o kölenin malı, müşteri şart koş­madığı takdirde onu satanındır.»

Mütercim :

Hurma ağaçları budanıp aşılanınca adeta meyvalı ağaç hük­münde olur. Pazarlıkta bu aşılanmış ye meyve hükmünde olan çiçek ler söz konusu edilmezse, o yılın mahsulü satışa dahil olmaz. Mey-valar satıcının ve ağaç müşterinin olur. Çünkü satılan malın ekle­rinden olmayan veya ona bitişik kararlı ilâvelerden sayılmayan, satılan malın bir parçası hükmünde olmayan veya beldenin örf ve adetinde satılan mala bağlı kabul edilmeyen şeyler, satış halinde alış-verişe girmezler, satılan malın dışında kalırlar. Fakat pazarlıkta müşteri bunlarla beraber malı satın almayı şart koşarsa, o zaman satılan malla beraber bu ekler de müşterinin olur.

Beldenin örf ve detine göre satılan malın eklerinden kabul edi­len şeyler, söz konusu edilmese bile, müşteriye ait olur. Bir ev satı­lınca gardırop, divan koltuk kanepe ve sandalya gibi eşyalar, evin sa­tışına girmediği gibi, bağ ve bahçe satışında çiçek ve meyva saksı­ları, başka yere götürülmek üzere dikilen fidanlar da alış-verişe girmezler. Yine arazi satışlarında ekin, ağaç satışlarında meyva pazarlıkta söz konusu edilmezse, bu ekin ve meyvalar, arazi ve ağaç satışlarına girmezler; müşteri bu ekinleri veya meyvaları da, arazi ve ağaçla almaya hakkı yoktur. Fakat örf ve adette ek hükmün de olan binek atının gemi ve yük hayvanının yuları, söz konusu edilmese bile, alış-verişe girerler. Satılan hayvanla beraber bu yular ve gem müşterinin olur.

Yine bir kimse, malı ve parası olan bir kölesini sattığı zaman, o kölenin mal ve parası, köleyi satan efendisine aittir. Zaten Hanefî ve Şafiî mezheblerinde köle hiç bir zaman mala sahib plamayaca-ğındn satılırken elinde bulunacak malın efendisine geri verilmesi gerekir. Maliki ve Hanbelî mezheblerinde, bir köleye efendisi mal temlik ederse, köle o mala sahip olur; fakat böyle satılırken o sa­hib olduğu mal efendisine geri verilir.    Ancak satılan bu kölenin

elindeki mal müşterinin olmak şartı koşulursa, köle ile o mal müş­terinin olur. Fakat malın belli ve muayyen olması lazımdır, Eğer sa­tılan kölenin elindeki mal altın veya gümüş olur ve kölenin bedeli de altın veya gümüş ise, bu pazarlık faizden hali olamayacağından, Hanefi ve Şafiî mezheblerinde alış-veriş sahih değildir. Maliki ve Hanbeli mezheblerinde mutlak olarak bu hadîs-i şerife dayanılarak sahihtir.[2]

 

BORÇLAR VE HACİR BAHSÎ

 

661- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh)   rivayet  edilmiştir;

«Kim insanların mallarını ödemek maksad ve niyeti ile (ödünç) alırsa, Allah Tealâ onun yerine Öder, (ona ödeme imkâni bahşeder). Kim de, bu malları batırmak kasdıyle alırsa, Allah Tealâ o kimseyi batırır.», (başkasının malını .batıranın Allah da ahirette amelini batırır.)

Mütercim;

Bir kimse başkasından ödünç olarak veya herhangi bir iş gereği mal ve para gibi eşya alırken o almış olduğu şeyi sonradan ödemek ni­yetini kesin olarak taşıyorsa, Allah ihsan ve kereminden bu borcu ödemeyi borçluya nasib eder ve ona kolaylık verir. Dünyada ödeye-inese bile, ahirette o borçlunun alacaklılarını razı eder, bu haktan borçluyu kurtarır.

Eğer böyle bir mal alırken, ödememek niyeti varsa, borçlunun bu cötü niyetinden dolayı ödünç alman malın dünyada hiç bir faydası

olmayarak batar. Ayrıca ahirette de hak sahipleri tarafından o borç­lunun iyi amelleri alınır. Alacaklıların günahları da bu borçluya yükseltilir, Böylece borcu ödenmiş olur, diye diğer hadîs-i şerifler­de varid olmuştur.                                                       

 

662- Ebû Zer El-Ğifârî  (Radıyallahu Anh) der ki: Bir savaş seferinde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile beraberdim. Dönüşte Medine'ye gelirken Uhud dağını gördüklerinde şöyle buyurdular:

«Şu dağ altın haline dönmüş olsa, o altınlardan hiç birinin üç geceden fazla yanımda kalmasını istemem; ancak bir kimseye bor­cum varsa, borcum kadarını saklayarak borcumu öderim.» Hazreti Peygamber, sözüne devamla : «(Dünyada! bolluk içinde yüzenler, on­lar (ahirette) darlık içinde kıvrananlardır. Ancak, malı şöyle ve şöyle saçanlar müstesnadır (bunlar, hem dünyada ve hem ahirette bolluk bolluk içindedirler).» diyerek mübarek eliyle önüne, sağma ve solu­na işaret ettiler ve:

«Böyle sadaka verip hayır yapanlar azdır!» buyurdular. Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Selleriı Hazretleri, bana hitaben:

«Ben gelinceye kadar yerinden ayrılma!» buyurdu ve kendisi bir parça uzaklaşınca bir ses işiterek hemen yanına varmak istedim. Fakat sonra efendimizin «Ben gelinceye kadar yerinden ayrılma» emrini hatırladım ve bulunduğum yerde kaldım. Sonra Hazreti Pey­gamber yanıma gelince:

—  Yâ flesûlallah,    işittiğim şey, veya işittiğim ses ne idi? diye sordum. Bana:

«İşittin mi?» diye sordular. Ben de:

—  Evet i dedim. Buyurdular ki:

«Cibril bana geldi, ümmetinden h*r kim, Allah Tealâ Hazretleri­ne hiç bir şeyi ortak koşmadan ölürse, cennete girer, dedi. Ben de, şöyle ve şöyle yapsa da girer mi? dedim. Cibril, evet! diye cevap verdi.»

 

663- Ebû Hüreyre'den   (Radıyallahu Anh)  rivayet  edilmiştir: «Eğer benim Uhud dağı kadar altınım olsa, borcum için sakladı-.dan başka bu altınlardan bir miktarı yanımda iken üzerimden üç ce geçmesi beni sevindirmezdi.»

 

664- Câbir (Radiyallahu Anh) Hazretleri der ki:

Bir savaş seferinde devem yorulmuş ve yürüyemez olmuştu. Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem deveme birkaç kamçı vurunca, yorgunluğu gitti, çok iyi bir şekilde yürümeğe başladı. Sonra Hazreti Peygamber bana şöyle buyurdu:

«Şimdi deveni nasıl buluyorsun, onu bana satar mısın?» Ben de:

Satarım, ya Resûlallah, dedim. Medine'y6 vardığımız zaman bu de­veyi götürdüm. Hazreti Peygamberi Mescid-i şerifin kapısında buldum. «Haydi, Mescid'e girip iki rekât namaz kıldıktan sonra bana gel,» bu­yurdu. Ben de Mescid'e girip namaz kıldım ve Hazreti Peygamberin huzuruna verdim. Deve bedeli olan alacağımı fazlasıyle aldım. Sonra devemi bırakıp giderken beni geri çağırdı ve devemi de bana bağış­ladı.

(590 Sayılı hadise bakınız)

 

665- Ebû Hüreyre  (Radıyallahu Anh) anlatıyor: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Seîlem buyurmuştur ki: «Ben bütün müminlere dünya ve ahirette kendi nefislerinden da­ha yakınım, (çünkü ben onları kurtuluşa davet ederim. Nefisleri ise, onları kötülüğe çekip götürür.)    İsterseniz: Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha yakındır, mealindeki âyeti okuyunuz. Bu itibarla ümmetimden hangi mü'min ölüpte mal bırakırsa,  varisleri kimlerse onun mirasını alsınlar. Eğer ölen bir mümin, geriye mal bırakmayıp borç yahut yardıma muhtaç çoluk-çocuğunu bırakırsa, ölenin dul ve yetimleri bana gelsinler, ben onların veli ve yardımcı­larıyım.»

(629 sayılı hadise bakınız.)

 

666- Muğıre bin Şube'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Analarınıza (ve babalarınıza) karşı gelmeyi, kız çocuklarınızı diri diri gömmeyi, hakları ödememeyi ve başkasının malına el uzat­mayı Allah Tealâ size haram kılmıştır. Dedi kodu etmeyi, lüzumsuz sorular sormayı ve malı ziyan etmeyi size mekruh (sakıncalı) kılmış­tır.»[3]

 

DAVACILIK BAHSÎ

 

667- Abdullah bin Mes'ud (Radıyallahu anh) der ki:

Kur'andan bir ayeti, benim, 'Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem'den işittiğim şekilden başka türlü okuyan birisini gördüm. Bu adamı, elinden sımsıkı tutup Hazreti Peygambere götürdüm. Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ikimizi de dinleyince bize şöyle buyurdu:

«Her ikiniz de güzel okudunuz. Sakın aranızda ihtilafa düşme­yiniz; çünkü sizden Önce olanlar ihtilafa düştüklerinden helak oldu­lar.»

Mütercim :

Kur'anı Kerim, Hicaz halkının yedi lehçesi üzere nazil olmuştur: Kureyş, Temim, Dabbe, Kinâne, Kays, Hüzeyl, Benî Esed, Sonra ke­sintisiz olarak birbirinden (an'ane ile) yedi imamın naklettikleri ye­di okuyuş (Kıraât-ı Seb'a) mütevatirdir. Yedi imam şu kimselerdir: Nafi, İbni Kesir, Ebû Amr, İbni Âmir, Âsim, Hamza, "Kisâ'î. Bu yedi okuyuştan on okuyuşa kadar, olan kırâetler - ki bunlar Ebû Cafer, Halef ve Hallâd kıraetleridir - mütevatir değil ise de meşhurdur. Hanefî mezhebinde meşhur kırâetle namaz sahih olur. Şaz olan kıraet-lerle namaz sahih olmaz. Şaz olan kıraetler de, Hanefî mezhebinde on kıraatin  (kırâet-i aşerenin) üzerinde Kıraati aşere'den başka)   olan

okuyuşlardır.

Şafiî mezhebinde ise, ancak yedi kırâetle (kıraet-i seb'a ile) yani inütevatir kıraetlerle namaz sahih olur. Yedi kıraetin gayri ile caiz değildir.

Bir de Kur'anm hattı, Hazreti Osman (Radıyallahu Anh) efendi­mizin imlâsına aykırı olmamak şarttır.

 

668- Ebû Saîd (Radıyallahu Anh) der ki:

Bir müslümanla bir yahudi kavga ettiler: Yahudi, çarşıda mal satarken, Musa'yı bütün insanlardan üstün kılan Allah hakkı için, diyen yemin edince müslüman da, Muhammedi bütün alemlerden üs­tün kılan Allah hakkı için, diye yemin etti ve ey mel'un! diyerek yahudi'nin suratına bir şamar indirdi. Yahudi, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e giderek müslümanı şikâyet etti. Hazreti Peygam­ber-.

«Vuran kim? Onu bana çağırınız,» buyurdu. Müslüman   çağrılıp huzura gelince, Hazreti Peygamber sordu:

«Onu sen mi dövdün?» Müslüman, evet! dedi ve kendisiyle Ya­hudi arasında cereyan eden hadiseyi anlattı. Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«Peygamberler arasında tercih yapmayınız, Kıyamet gününde kıyametin dehşetinden bütün insanlar yere serileceklerdir. Kabri yarı­lıp en önce kalkacak olan benim. Bir de göreceğim ki, Musa Aleyhîs-se-âm Arş'ın direklerinden bir direğe tutunmuş duruyor. Bilemiyo­rum, Musa Aleyhisselâm da bayılanlar arasında mı idi, yoksa   Tûr dağında olan tecellideki ilk bayılması, kıyamet baygınlığı yerine mi sayılmıştı?.»

Mütercim:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, bir tevazu olarak, peygamberler arasında bir tercih yapmaksızın hepsine sevgi ve saygı beslenmesine, çekişmeye meydan verecek şekilde araların­da üstünlük iddiasında bulunulmamasına işaret etmişlerdir. Gerçi peygamberimizin diğer peygamberlerden fazla olarak iki vasfı vardır. Bu iki sıfata iman etmek farzdır: Birinci vasıf, bütün peygamberlerin en faziletlisidir. İkincisi de, bütün peygamberlerin sonuncusu olma­sıdır. Böyle inanmayanın imanı sahih değildir. Bununla beraber diğer peygamberlerden hiç birinin yüksek değerlerine zerre kadar noksan­lık getirmemek de imanın sıhhatindendir.[4]

 

LUKATA  (Yitik mal) BAHSİ

 

669- Ubeyy bin Kâb (Radiyallahu Anhî derki:

Yolda, içinde yüz altın bulunan bir kese buldum. Hemen Hazreti Peygambere giderek durumu bildirdim.  Bana şöyle buyurdular: '

«Sen o parayı bir yıl ilân et, (sahibini ara).» Ben de gittim za­man zaman her tarafa ilân ettim. Sene dolup sahibi çıkmayınca, Haz­ret! Peygambere durumu arz ettim. Yine bana: «Bir yıl daha o parayı nan et,» buyurdular. Ben de ilân ettim; fakat bir türlü paraya sahip çıkan olmadı. Üçüncü defa gidip keyfiyeti Hazreti Peygamber anla­tınca bana şöyle buyurdular:

«Altınların kesesini, sayısını ve kese bağını aklında tut ki, sahibi çıkarsa (ve bu işaretleri vererek kendini tanıtırsa) ona verirsin. Aksi halde onlardan kendin yararlan.»

Mütercim:

Bir kimse yolda bir şey bulur da onu kendisine mal etmek üzere alırsa, gasıp olur. Başkasının malına haksız yere el atmış olur. Bu halde alman mal telef olsa, bir kasdı olmasa bile o malı ödemesi gere­kir. Eğer bulunan mal, sahibine verilmek üzere alınırsa, onu sahibine teslim etmek gerekir. Eğer sahibi bilinemiyorsa, bu yitik maldır. Yi­tiği bulanın elinde o nal emanettir. Yitiği bulan kimse, adet üzere onu ilân eder, sahibini araştırır. Sahibi çıkıncaya kadar elinde bu mal emanet kalır. Biri çıkar da kendisine ait olduğunu ispat ederse, malın ona teslimi gerekir.

Maliki ve Hanbelî mezheblerine göre, yitik bir malın sahibi gelir de bu malın vasıflarını tamamen açıklarsa, başka delile lüzum kal­maksızın o malı almaya hak kazanır. Bu hadîs-i şerifin delâleti budur, diyorlar. îmam Azam ve îmam Şafii mezheblerinde ise, mahn beyyine iîe yani hakim kararı ile adama ait olduğu sabit olmadıkça, mal verilmez. Ancak verilen haber ve işaretler üzerine kanaat getirilirse, malın iddia sahibine verilmesi caiz ve müstahabdir. Fakat sonradan başka birisi çıkar da hakim kararı ile hak sahibi olduğunu isptlarsa, yitiği bulanın o malı ödemesi gerekir. Daha önce hakim kararı ile sa­hibine verildikten sonra ikinci bir şahıs çıkar da yine hak sahibi oldu­ğunu ispat ederse, o yitik mahn tazmini gerekmez.

Şafiî alimlerinden îbni Hacer, Fethü'1-Barî adlı kitabında ve Hanefî Alimlerinden sarih Sindi, bu hususta bu hadis-i şerifin açık ifadesine bakarak Maliki ve Hanbeli mezheblerini tercih etmişler ve isabetli bulmuşlardır. Çünkü yitik mallarda şahid bulunması güç­tür, demişlerdir.

 

670- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir:

Bazan evime dönünce yatağımın üzerine düşmüş bir hurma tanesi buluyor ve onu yemek için (ağzıma) kaldırırken sadaka (ze­kât) hurması olmasından korkarak hemen bırakıyorum.»   .

Mütercim:

Bu hadîs-i şeriften, böyle yiyecek maddelerden olup pek kıymeti bulunmayan şeylerin ilân edilmeksizin alınıp yiyilebileceği hükmü çık­maktadır.[5]

 

ZULÜM   BAHSİ

 

671- Ebû Saîd'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Müminler, cehennemi aştıktan sonra da Cehennem ile cennet arasındaki bir geçitte bekletilerek aralarında olan haksızlıklardan dolayı kısasa tabi tutulacaklar, birbirlerinden haklarını alacaklardır. Nihayet temizlenip arındıkları vakit cennete girmelerine izin verile­cektir. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Seli em'in canı elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onlardan her biri, cennetteki evini, dün­yadaki evinden daha kolay bulacaktır.»

 

672- İbni Ömer'den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiştin «Sakın hiç kimse, başkasının hayvanını kendisinden izinsiz sağ­masın. Herhangi biriniz, süt kabına yaklaşılmasını veya dolabı kırıla­rak yiyeceklerinin taşınmasını ister mi? Hayvanlarının memeleri de onlara yiyeceklerini depolamaktadır. Hiç kimse, kendisinden izinsiz bir başkasının havanını sağmasın.»

 

673- İbni Ömer'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Allah Tealâ Hazretleri kıyamet gününde mümini kendine yaklaş­tırır. Koruyucu perdelerini üzerine gererek onu örter ve «falan günahı biliyor musun, filan günahı da biliyor musun?» diye sorar, o, da, evet, ey Rabbim! diye cevap verir. Nihayet ona bütün günahlarını ikrar et­tirdiği ve o da kendisinin helak olduğu kanısına vardığı zaman şöyle buyurur:

—  Ben, bu günahlarını dünyada gizli tuttum, bu gün de onları sana bağışlıyorum. Sonra kendisine sevablarınin defteri verilir. Fa­kat kâfir ve münafıklara gelince, şahitler (insan, melek, cin ve azalar) bunlar hakkında şöyle şahidlik edecekler:

—  îşte Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır. Hem de Al­lah'ın laneti böyle zalimler üzerine olsun!»

Mütercim:   .

Bir kimse günah işlemiş bulunursa onu gizli   tu,tmasi gerşMr. Onu açığa vurması demek, kıyamet gününde aleyhinde şehadet.edecek şahitleri çoğaltması; başkalarına aleyhinde şehadet fırsatı ver mesi demektir.

 

674- îbni Ömer'den (Radiyallahu Anhüma) rivayet edilmiştir:

«Müslüman, müslümamn (din) kardeşidir; ona haksızlık etmez ve onu ele vermez. Kim kardeşinin ihtiyacını karşılarsa, AUah da onun ihtiyacını karşılar. Kim, bir müslümamn tasasını giderirse Al­lah da onun kıyamet günü tasalarından bir tasasını giderir. Kim de bir müslümamn ayıbını örterse, Allah da kıyamet gününde onun gü­nahlarını Örter.»

Mütercim:

Bir kimse açık olarak bir haram işlemekte ise onu öğütle o işten alıkoymak gerekir. Kötülüğü bırakmazsa hakime başvurmak icab eder. Fakat bu günah işlenmiş ve bitmiş ise, onu örtmek daha iyidir.

 

675- Enes'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Zalim olsun, mazlum olsun, din kardeşine yardım et.» Ashab aeauer ki: Ey Allah'ın Resulü! Buna, mazlum olduğu için yardım ede-Jim, fakat zalim olana nasıl yardım ederiz? Peygamber Sallalahu Aley-nı ve Sellem şöyle buyurdu:

«Ona zulümden elçektirirsin.»

Mütercim:

Zalime yardım etmek, elden geldiği kadar onun zulüm ve tecavüzünü engellemektir. O zaman mazlum zalimin eziyetinden kurtula­cağı gibi, zalim de günah ilşemekten kurtulmuş olur. Bu durumda hem zalime ve hem de mazluma yardım edilmiş olur.

 

676- İbni Ömer'den  (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiştir:

«Zulüm, kıyamet gününde Csahibi) karanlıklardır. (İmânı bütün olanların nurları önlerinden yürür,) mealinde olan ayeti kerime gereğince, kıyamet gününde onlar nur içinde yürüdükleri zaman, in­san haklarına tecavüz eden zalimler karanlıklarda bocalayacaklar-dır.)»

 

677- Ebû Hüreyre'den  (Radıyalahu Anh)  rivayet    edilmiştir:

«Bir kimseye namusa veya herhangi bir şey bakımından haksız­lık eden varsa Dinar ve Dirhem'in geçersiz olmasından önce bugün ondan helâllik alsın. Aksi takdirde yaptığı haksızlığın bedelini, salih ameli varsa bununla ödeyecek ve eğer savabları yoksa (haksızlık ettiği)   adamının günahlarından alınarak kendisine yükletilecektir.»

Mütercim ;

Bu hadîs-i şerif, «hiç bir günahkâr başkasının günhım çekmez.»

mealindeki.ayeti kerimeye aykırıdır, diyerek bazı bid'atçılar tarafın­dan itiraz edilmişse de, bu itiraz yersiz ve batıldır. Çünkü mazlumun günahının zalime yükletilmesi hususu, zalimin kendi cezası karşılı­ğıdır. Sebepsiz olarak başkasının günahını yüklenme değildir.

 

678- Saîd bin Zeyd'den  (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir:

«Kim (başkasının arazi ve arsasından) bir parça toprak gasbe-derse o gasbetmiş olduğu yer kıyamette' yedi it at arza kadar boynuna halkalanır ve ona azab olur.»

 

679- Salim (R.A.) tarikiyle babasından rivayet etmiştin

«Kim (başkasın--.-! arazisinden) haksız yere bir parça toprak alır­sa, kıyamette gasbettiği toprakla birlikte yedi kat yerin dibine ba­tar.»

Mütercim :

Bu hadîs-i şeriften İmam Şafiî ve İmam Muhammed Hazretleri akarı gasb meselesini çıkardılar. İmam Azam ve İmam Ebû   Yûsuf

Hazretlerine göre gasb ancak taşınabilir mallarda olur. Arazi ve akar gibi taşınamaz mallarda gasb işi gerçekleşmez; çünkü gasb, zor­la ele geçirilen bir şeyin başka bir yere taşınıp kaçırılması ile ger­çekleşir. Akarda ise bu taşıma ve kaçırma düşünülemediğinden gas-bın imkânı yoktur.

Bunlara göre, bir kimse başkasının arsa ve arazisini veya aka­rını gasbeder de elinde telef olursa yahut o gasbettiği malda bir noksanlık meydana gelirse gasbedenin üzerine tazmin bile gerekmez. Çünkü gasb, ancak taşınabilir mallarda (menkulatta) meydana gelir. Fakat İmam Şafiî ve İmam Muhammed'e göre gasb edene tazmin la­zım gelir. Onun için Mecelle'nin 905. maddesi, İmam Muhammed'in görüşüne göre alınmıştır. Şöyle ki:

Gasbedilen mal, eğer akar cinsinden ise gâsıp onu değiştirmeye rek ve kıymetini noksanlaştırmayarak sahibine geri vermesi gere­kir. Gasb eden tarafından akarın kıymetine noksanlık gelmiş olursa, noksan kıymeti ödemesi icab eder. Meselâ-. Bir kimse gasbetmiş oldu­ğu bir evin bir yerini yıksa yahut oturması sebebiyle harap olup kıy­metine noksanlık gelsin, noksan miktarı öder. Yine  gasbetmiş olduğu evde yaktığı ateşten-ev yanmış olsa, esas kıymetini öder. Gasbedilen yer arazi olupda, gâsıp, onun üzerinde bina yapar, yahut ağaç dikerse, bunları söküp araziyi geri vermesi kendisine  emredilir. Eğer bina ve ağaçları sökmek araziye zarar veriyorsa, arazi sahibi o bina ve ağaçların sökülmüş olarak kıymetlerini ödemek suretiyle onları da ele geçirebilir. Fakat bina ve ağaçların kıymeti yerin kıymetinden çok olupta meşru bir sebep ile bina edilmiş veya dikilmişlerse, o zaman bina veya ağaçların sahibi yerin kıymetini vererek  araziye  sahib olur. Meselâ:

Bir kimse babasından intikal eden arsa üzerine, o arsanın kıyme­tinden çok para harcayarak bina yaptıktan sonra biri arsaya hak id­dia ederek sahip çıksa, arsanın kıymetini vererek arsayı alır. Hak sahibi de arsanın parasını alır.

Bir kimse başkasının arazisini gasbederek ziraat etse, sahibi arazisini geri alınca ziraattan dolayı meydana gelen noksanlık da gas-bedene ödetilir. Bir kimse başkası ile ortak olarak kullandığı araziyi, izin almaksızın müstakil olarak ziraat etse, ortağı araziden hissesini alınca, o kimsenin ziraatı ile hissesine ait yerin meydana gelen nok­sanını ödettirir,

Bir kimse "başkasının tarlasını gasbederek nadas ettikten sonra sahibi tarlayı alınca, gâsıb olan kimse nadas işi karşılığında bir üc­ret isteyemez.

Bir de, bu hadîs-i şeriften, yedi kat yerin altına kadar, gasbedilen arazi zalimin boynuna halka ve tasma olur, tabirinden şu mana anla şüabilir: Bir kimse bir yerin zahirine  (dış haline)  sahip olunca,  o yerin batınına da tiç kısmına da) sahib olur. Meselâ: Bir kimse bir yere sahib olursa, o yerin üstüne de, altına da sahib olur. Mülkü olan arsada istediği binayi yapmak ve dilediği kadar yukarı çıkmak ve de­rinliğine kazarak bodrum ve mahzen yapmak, dilediği kadar derin kuyu kazmak hakkı vardır. Çünkü herkes mülkünde başkasına za­rar vermemek şartı ile istediği tasarrufu yapabilir,

 

680- Hazreti Aişe'den (Radıyallahu Anha)  rivayet edilmiştir:

«Allah Teaiâ Hazretlerinin en çok buğzettiği kişiler, aşırı dere­cede düşman ve davacı olanlardır.»

 

681- Ümmü Seleme'den (Radıyallahu Anha) rivayet edilmiş­tir:

«Ben ancak bir insanım. Bana davacılar geliyor. Biriniz diğerin­den daha konuşkan olabilir. Ben de onun doğru söylediğini sanarak davada onun lehine hüküm verebilirim. Bu bakımdan bir müslüma-mn hakkını hükme bağlayarak her kime vermişsem, muhakkak bu hak, cehennem ateşinden bir parçadır. İsteyen onu alsın, isteyen bı­raksın.» (Cehennem ateşi hiç alınabilir mi?)

Mütercim :

O halde bir davacı veya davacının vekili hiç bir zaman haksızı haklı yapmak için çalışmamah, haklıyı hak sahibi yapmak için ça­lışmalıdır. Böyle hareket edilmezse ateşten gömlek giyilmiş demektir.

 

682- Ukbe bin Âmir (Radıyallahu Anh)  der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerine sorduk: - Ya Resûlallah, bizi herhangi bir göreve gönderiyorsunuz. Bir kabile veya topluma konuk olmak istediğimiz zaman, bunların bir kısmı bizi müsafirliğe kabul etmiyor. Biz de güçlük ve sıkıntı çekiyoruz. Bu hu­susta bize ne buyurursunuz? Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«Siz bir kabileye müsafir olmak üzere vardığınız zaman eğer size bir müsafiri ağırlamaya yaraşır şekilde davranırlarsa kabul edi­niz, Fakat bunu yapmazlarsa onlardan müsafir hakkını alınız.»

Mütercim :

Bu hadis-i şerifin zahirine bakılarak, taşra halkının müsafir ka­bul etmesi vacibdir ve kabul etmedikleri takdirde de onlardan zorla müsafir hakkını almak caizdir, denebilir. İşte Hanbelî mezhebine göre, sahra halkının böyle müsafir kabul etmesi, kendi üzerlerine vacibdir. Köy, kasaba ve şehir halkına vacib değildir. Çünkü sahra­da para ile yiyecek ve içecek bulmak zordur. Kasaba ve şehirlerde her zaman bulunabilir.

Hanefi, Şafiî ve Maliki mezheblerine göre, böyle müsafir kabul etmek vacib değildir, müekked sünnettir. Bu hadîs-i şerifin bu şekil­de tehdit yollu varid oluşu, taşrada çaresiz kalanlar hakkındadır. Çünkü çaresiz kalan ve açlıkta kıvranan kimsenin zorla bir şey al­ması caizdir; hatta vacibdir. Yahut bu hal islâmın ilk zamanlarında herkes darlık içinde iken idi. Sonra müslümanlar genişliğe kavuşun­ca hadîs-i şerifin hükmü kaldırıldı. Bu hadîs-i şerifin hükmünü kal­dıran, «müsafirin ağırlanması bir gün bir gecedir» mealindeki ha­dîsi şeriftir. Müsafirin ağırlanması da bir iyilik ve ikram manasını taşır. İşin vacib olmasını gerektirmez.   Yahud bu hadîs-i   şerif, bir devlet idarecisi tarafından bir topluma görevli olarak gönderilen he-•yetler ve memurlar hakkında varid olmuştur. Çünkü bu şekilde gön-. derilenlerin yiyip içmeleri, ikametleri ve binek vasıtaları için gerekli olan şeyler o toplum üzerine olur. Fakat zamanımızda   bir memur yolluk ve ikamet maaşı ile tayin edilmekte olduğundan onun idare ve geçimi halk üzerine gerekmez. Ancak ihtiyaç ve zaruret duyu­lursa savaş zamanında mal ve beden ile hizmet etmeleri vacib olur. Ayni zamanda savaşa yardımcı olacak  şeylerin zorla alınması da caiz olur.

İmam Buharî Hazretleri: bu hadîs-i şerifi delil olarak getirip, bir kimsenin başkasında alacağı olur da borçlu onu inkâr ederse ve el­de de bir senet veya şahit yoksa, sonra herhangi bir yolla alacaklı, borçlunun malını eline geçirirse alacağı kadar olan kısmı kendine ayırmasının helâl olduğunu söylemektedir. Ancak borcun şahid ve sened gibi bir delile dayanmaması şarttır. Bir de bu alacak alınırken herhangi bir fitne ve rezalete sebebiyet verilmemesi gerekir. Alacak için delil varsa mahkemeye baş vurularak tahsili yapılabilir.

Bu mesele Hanefî mezhebinde şöyle: Alacak altın ise, o miktar altının alınması caizdir. Gümüş ise o miktar gümüşün alınması caiz­dir. Ölçeğe bağlı bir mafişe, o miktar ölçeğin alınması, tartıya bağlı ise, o miktar ağırlığın alınması caizdir. Alacağın cinsi cinsine alın­ması caizdir, değişik mal alınması caiz değildir.

Şafiî ve Maliki mezhebi erinde, bir alacağın tahsili mahkeme ile mümkün olamadığı takdirde, İmam Buhari'nin içtihadı gibi, kendi alacağının cinsini bulamadığı zaman, onun kıymeti kadar, borçlunun başka malmdan alabilir. Alacaklının bu gayeye ulaşması için diğer müslümanların da o alacaklıya yardımcı olmaları caizdir.

 

683- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Bir komşu, komşusunu bitişik duvarına odun sokmaktan engel­lemesin.»

Mütercim:

Hanefi ve Şafii mezheblerinde bu hadîsi- şerifte olan emir istih-baba hamledilir. Duvar sahibinin izin ve müsaadesi olmaksızın kom­şusunun bu duvara odun sokması caiz değildir ve razı olmadığı tak­dirde de bu işi kabule zorlanamaz. Fakat Hanbeli mezhebinde ve hadis alimlerine göre, duvar sahibi ister razı olsun, ister razı olmasın, kom­şu duvara odun sokabilir. Ancak duvar sahibi razı olmadığı zaman, komşu, hakime müracaat ederek, duvar sahibi kabule mecbur edilir.

 

684- Ebû Saîd'den (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir:

«İnsanların gelip geçtiği yollar üzerinde sakın oturmayınız.» Ashab dediler ki-: Ya Resûlallah, bazı iş ve ihtiyaçlarımızı  görüşmek için böyle yol kenarlarında oturmaya mecbur kalıyoruz. Buna ce­vaben Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdular:

«Mademki oturmak zorundasınız; bari yolun hakkını veriniz.» Ashab dediler ki: Ya Resûlallah, yolun hakkı nedir? Buna şu cevabı verdiler:

«Yolun hakki; gözü haramdan korumak, kimseye eziyet etme­mek, selâma karşılık vermek, iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoy­maktır,»

Mütercim:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri ashabı kiramı yol üzerinde oturmaktan menettiler. Fakat ashabın ricaları üzerine yolun hakları gözetilmek şartı ile onlara izin vermişlerdi.

 

685- Abdullah bin Amr'dan (Radıyallahu Anh) rivayet edil­miştir:

«Kim malını korumak için Öldürülürse şehiddir.»

(Malının, canının ve namusunun korunması uğruna hırsız veya mütecavizler tarafından öldürülen kimse kıyamet gününde şehidler sınıfına katılır.)

Peygamber Salallahu Aleyhi ve Seliem, Hazreti Aişe'nin saadet-hanelerinde iken, müminlerin annelerinden biri (Hazreti Peygam­berin zevcelerinden Safiyye veya Ümmü Seleme) hizmetçisi ile bir tabak yemek gönderdi. Hazreti Aişe kıskançlık  duyarak hizmetçinin elindeki tabağa vurdu. Tabak düşerek kırıldı. Sonra peygamber Sal-lallahu Aleyhi ve Sellem kirılan tabağın parçalarını ve dağılan ye­meği topladı. Bu arada misafirlere: «Siz yiyiniz!» buyurdu. Sonra gelen hizmetçi ile kınlan tabağı yemek bitinceye kadar bekletti. Ye­mek bitince kırılan tabağın yerine Hazreti Aişe'nin evinden sağlam tabak alıp hizmetçi ile geri gönderdi. Kırık tabak, Hazreti Aişe'nin evinde kaldı, Böylece kırmış olduğu tabağı Hazreti Aişe'ye ödetmiş oldu. Yahut her iki tabak da Hazreti Peygambere ait olduğu için böyle yapmıştı. Başka bir rivayete göre, müsafirlere: «Annenize kıs­kançlık geldi, anneniz kıskandı.» buyurdu.

 

687- Seleme bin Ekva (Radiyallahu Anh) der ki:

Hevazin savaşında insanların azık ve yiyecekleri azaldı. Bunun üzerine ashab develerini keserek ihtiyaçlarını gidermek için Hazreti Peygamberden izin istediler. Hazreti Peygamber de birkaç devenin kesilmesine müsaade etmişti. Bu şekilde izin alanlar, Hazreti Ömer'­le karşılaştılar ve ona peygamberin bu iznini anlatınca, Hazreti Ömer dediki: Develerinizi kestikten sonra haliniz ne olacak? Yollar­da yaya kalırsınız, helak olursunuz. Sonra Hazreti Ömer, hemen Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna vardı ve şöyle de­di:

— Ya Resûlallah, böyle  develerini keserlerse  onların hali  ne olur? Bunun üzerine Hazreti Peygamber, ona şöyle buyurdu:

«Herkese duyur. Ne kadar artık azıkları   varsa buraya yanıma getirsinler.»

Hazreti Ömer bu emri herkese duyurdu. Herkes arta kalan yiye­ceğini getirip bir yaygı üzerine yığdılar. Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ayağa kalkarak erzakın bereketlenmesi ve çoğal­ması için Allah Tealâ Hazretlerine dua etti. Sonra bütün ashabı ki­ram, torba ve kapları ile gelip mevcut erzak yığınından almağa da­vet edildiler. Hepsi gelip avuç avuç torba ve kaplarını doldurdular. İhtiyaçlarının karşılanmış olmasından sevindiler. Böyle açık bir mu­cize karşısında Peygamber.de Sallallahu Aleyhi ve Sellem höşnud olarak nimetin şükrünü eda mahiyetinde buyurdular: «Şahidlik ede­rim ki, Allah'dan başka hiç bir ilâh yoktur ve ben de Allah'ın pey­gamberiyim.»

Mütercim ;

Velilerden meydana gelen olağan üstü işlere keramet denilir. Velilerin kerameti vardır, hakdır. Velilerden çıkan kerametler, ve­lilerin uymuş olduğu peygamber için mucize olur. Veliye nisbeti ise keramettir. Çünkü keramet, peygambere tam bir uyum sebebiyle meydana gelmiştir.

 

688- Ebû Musa'dan (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Gerçekten Eş'arîler (Yemenden gelen Ebû Musa El-Eş'arî kabi­lesi) yolculuk ve savaş halinde yiyecekleri tükenince yahud Medine'­de oldukları zaman çoluk -çocuklarının yiyeceği azalmca bütün ka­bilenin erzak ve yiyeceklerini bir araya getirip bir çuvalda toplarlar. Sonra bir kap (ölçek) ile eşit olarak onu aralarında bölüşürler. Onlar bendendir, ben de onlardanım.» (Bu işlerinden dolayı kendilerinden memnunum:)

 

689- Rafi bin Hadîc {Radıyallahu Anh) der ki:

Huneyn savaşından dönüşümüzde Zülhuleyfe'ye varınca çok acıkmıştık. Ganimet mallarından birçok koyun da ele geçirilmişti. Peygamber Sallallaîîu Aleyhi ve Sellem. biraz arkada kalmıştı. Ar­kadaşlarımız, Hazreti Peygamberin gelişine kadar sabretmeyip deve ve koyunlardan acele olarak boğazladılar. Etleri ateşte ve tencereler­de pişirirlerken, Hazreti Peygamber beraberindekilerle teşrif ettiler ve: «Bu tencerelerde ne var?» diye sordular. Biz.de: Ya Resûlallah, karnımız acıktı, sabredemedik. Yanımızdaki ganimet mallarından, deve ve koyunlardan bir kısmını kestik, dedik. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz, böyle umuma ait olan malın bölünme­den yenmesine razı olmayarak, tencerelerdeki etin herkese bölün­mesini emretti. Sonra oradaki bütün ganimet mallarını böldü. On baş koyunu bir deveye denk tutarak bölmeyi yaptı. Bu arada bir deve alabildiğine boşanarak kaçmaya başlamıştı. Arkasından ko­şanlar yetişemediler ve bunlardan biri ok atarak deveyi vurdu ve düşürdü. Bunun üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

«Yabani hayvanlarıi? ürküp kaçanları gibi bu hayvanların da ür­küp kaçanları vardır. Bu hayvanlardan hangisi sizi çaresiz bırakırsa ona böyle yapın.»

Rafi ibni Hadic, şöyle devam etti: Hazreti Peygambere sordum: Ya Resûlallah, kılıçlarımızı savaşta düşmana karşı kullanırız. Bazan bir hayvanın boğazlanması gerektiği zaman yanımızda kılıçlarımız­dan başka şey bulunmayabilir. Kılıçlarımızla da kesersek kılıçlanınız körelir, bozulur. Biz hayvanları keskin bir kamış ile boğazlarsak ol­maz mı? Cevaben bana şöyle buyurdular:

«Kan akıtan hangi alet olursa ve keserken besmele de getirilirse o hayvanın etinden yiyiniz. Fakat diş ve tırnak ile hayvan boğazlan­maz. Bunun sebebini size açıklayayım: Diş, kemiktir. Tırnak ise Habeş-lüerin bıçağıdır.»

Mütercim:

Hanefi ve Maliki mezheblerinde bu hadîsi şerifin zahiri ile amel edilerek hayvanın boğazlanmasında besmele getirmek şart olup kasden besmele terk edilirse kesilen hayvanın eti yenmez, haramdır. Çünkü b;u hadîs-i şerifte yemenin helal olması iki şarta bağlanmıştır. Birincisi: hayvanın kanını akıtmak, ikincisi de hayvan kesilirken Al­lah'ın adını anmak; besmele çekmek. Bu iki şart bulunmadığı zaman hayvanın etini yemek haramdır. Fakat unutularak besmele terk edil­miş olursa eti yenir.

Şafiî mezhebinde ise hayvan kesiminde   besmele getirmek şart değil, sünnettir. Bu hadis-i şefite besmele getirilmesinin   istenmesi, boğazlarken muhakkak besmele getiriniz manasında olmayıp hay­van etinden yerken besmele çekiniz anlamındadır. Bu görüşü kuv­vetlendiren sahih hadis-i şerifler hu hususu   açıklığa kavuşturmuş­lardır. Buna dair ayeti kerimeler de böylece tevil edilebilir. Bu ko­nuya dair geniş açıklama 579. hadis-i şerif münasebetiyle geçmişti. Oraya bakılabilir.

Bir de hadîs-i şerifin ikinci kısmında olan diş ve tırnakla hayvan boğazlamanın caiz olmadığı hususu var. Şafiî mezhebinde ifadenin zahiri ile amel edilerek mutlak surette diş ve tırnakla hayvan bo-ğazlanamaz, denmektedir. Bunlarla kesilen hayvan yenmez. Çün­kü diş, kemik ve tırnakla hayvanın tamamen kesim işi gerçekleşeme­diği cihetle, adeta hayvan boğulmak durumuna düşmüş olur.

Hanefî mezhebinde de, insan veya hayvanın üzerindeki diş ve tırnak ile hayvan boğazlanmaz, caiz değildir. Fakat insandan veya hayvandan ayrılmış olan diş ve tırnak ile hayvanın boğazlanması caizdir. Bunlarla kesilen hayvan, yenir. Bu hadîs-i şerif, insan veya hayvandan ayrılmamış olan diş ve tırnak hakkındadır, diye yorum­lamışlardır. Diş ile ısırarak veya tırnakla tırmalayarak bir hayvanı kesmek caiz değildir.                                 . .

 

690- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir : «Her kim, müşterek köledeki hissesini azad ederse, kendi malın­dan o kölenin tamamını azat etmelidir. Eğer (köleyi tamamen   azad edebilecek kadar) malı yoksa, köleye adilane kıymet   biçilerek, (de­ğeri makabilinde)   güç işlere koşulmamak şartıyle çalıştırılır.*

Mütercim:

Köleye ortak olanlardan kendi hissesini ilk azad edenin, geri kalan hisselerin kıymetini malından diğer    hissedarlara ödeyerek köleyi azad etmesi icab eder. Bu kıymeti ödeyecek malı yoksa, köle işte ve sanatta çalıştırılarak ortakların hisseleri ödenir.

îmam Azam Hazretleri, bu hadîs-i şerifin zahiri ile amel ederek, böyle bir kısmı azad edilen kölenin, kendi gayret-ve çalışması ile diğer ortakların hisselerini ödemesi gerekir, demiştir.

İmam Muhammed, îmam Ebû Yusuf ve diğer müctehid âlimlere göre, bu köle, çalışıp bedelini ödemek zorunda değildir. Hissesini azad edip böyle diğer ortaklan rahatsız eden kimsenin, bedelin tamamını ödemesi lazım gelir. Çünkü bu hadîs-i şerifte geçen «kölenin çalıştı­rılması» sözü, bazı râvilerin (hadîsi nakledenlerin) ilavesidir, dedi­ler. Diğer raviler bu sözü nâkletmemişlerdir.

: Bir de îmam Müslim'in bir hadîsi vardır, şöyle: Hazreti Peygâmberin devrinde bir kimse ölürken hastalık halinde altı tane kölesini azad etti. Ölümünden sonra varisleri buna razı olmadıklarından ve ölünün bunlardan başka malı da bulunmadığından Hazreti Pey­gamber, vasıyyeti ancak malın üçte birinden geçerli kılmış ve köleler arasında kur'a çekilmişti. Adı geçen altı kölelerden Cüçte bir .olarak) ancak ikisi azad edildi. Kur'a isabet etmeyen diğer dördü varislere teslim edildi.

Bu durumda eğer kölelerin çalışması icab etseydi, söz konusu altı köleden her birinin üçte biri azad edilmiş sayılarak bütünü azad edilmiş hükmünde olacaktı ve değerlerinin üçte ikisini de çalışarak ödemeleri emredilmesi gerekirdi. O halde' önce hissesini azad eden kiihsye malı olsun veya olmasın, diğer ortakların müracaat edip haklarını istemeleri gerekir.

 

691- Numan bir Beşir'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiş­tir:

«Allah'ın sınırlan önünde duranla bu sınırları aşanın misali, bir gemi üzerinde (güverte ve ambar bölümlerini paylaşmak için) kur'a çeken bir gruba benzer. Bir kısmına geminin güverte bölümü, bir kısmına da ambar bölümü çıkmıştır. Geminin ambar bölümünde olanlar, suya ihtiyaç duydukları zaman üstlerindekilerin yanların­dan geçerlerdi. Bunlar, kendi bölümümüzde bir delik açsak da tis-tümüzdekileri rahatsız etmesek, diye konuştular. Eğer üstekiler, bunları kendi isteklerine bırakırlarsa hepsi birden boğulurlar. Şayet onlara engel olurlarsa kendileri kurtulurlar ve hepsi de kurtulur.»

Mütercim ;

Bir milletin isyankârlarını alabildiğine bırakıp, ne yaparlarsa yapsınlar, denecek olursa hem isyankârları, hem de iyi kimseler bir­den helake ve azaba hak kazanırlar. Fakat böyle kötülüğe baş vu­ranlar, yetkili kimseler tarafından kötülüklerinden alıkonur ve ter­biye edilirlerse, hem onlar ve hem de toplum helâktan ve gelecek belalardan korunmuş olur.

Esas olarak herkes, mülkünde ve kendi hissesinde dilediği gibi kullanma hakkına sahibtir. Fakat başkasının hakkı ile ilgili durum olursa veya başkalarına zarar getirecek bir tasarruf olursa, mülk sahibi böyle bir tasarrufta bulunmaktan alıkonur.

Meselâ, üst katı birinin ve alt katı "başkasının olan bir binada üst kata sahib olanın tavan ve çatı hakkı var, alt kattakinin de ta­ban hakkı var. Bu maliklerden hiç birisi, diğerine zarar verecek şe­kilde bu haklarında tasarrufta bulunamazlar. Çatı sahibi alt kata zarar verecek şekilde çatıyı bozamaz, alt kattaki de üst kata zarar verecek şekilde temelde değişiklik yapamaz. İşte bu hadîs-i şeriften bu fıkıh meselesi çıkarılmıştır.

Bir de Kur'a'nm meşru olduğu bu hadis-i şeriften alınarak' ay­rılığa düşülen işlerde veya bazı menfaat bölüşmelerinde ortaklar arasında kur'a çekilir. Bunda alimlerin ittifakı vardır.

 

692- Abdullah bin Hişam  (Radiyallahu Anh) der ki:

Henüz küçüktüm. Annem CHumeyd kızı) Zeyneb Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna götürdü ve dedi ki: Ya Reslûlallah, bu oğlumdan İslama bağlı kalmak ve itaat etmek üzere biat al, ondan söz al. Hazreti Peygamber anneme cevab olarak şöyle buyurdu:

«O daha küçüktür.» Sonra başını okşadı ve ona (Abdullah'a) dua etti.

(Abdullah bin Hişam ticaret için çarşı ve pazara çıktığı ve ba­zı şeyler satın almak istediği zaman îbni Ömer ile îbni Zeyd, Abdul­lah'a karşı çıkarlar ve ona derlerdi ki, ne olur, satın alacağın ticaret malına bizi de ortak et; çünkü Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem sana bereket duasında bulunmuştur. Abdullah da bunları o malda ticaret ortağı yapardı. Bazan olurdu ki, ticaret kârından her birine bir deve. yüklü isabet ederdi ve erzakı evlerine gönderirlerdi. Bu şekilde ortak ticaret yaparlardı. Hanefi mezhebinde ve alimle­rin çoğuna göre ortaklık her mal ve mülkte yapılabilir. Mallar de­ğişik cinslerde olabilir. Birinin buğdayı, diğerinin arpası olursa, ikisini birleştirip ortaklık yapmak caizdir. Fakat İmam Şafiî Haz­retlerine göre ortaklık bir cinste yapılabilir. Cinsler değişirse, iki or­taktan her biri malının yansını diğerine. karşılıklı olarak satar, ya­hut pazarlık ederek para ile satar. Böyle yapılmakla ribadan sakı­nılmış olur.

Meselâ: Ortaklardan birinin buğdayını diğerinin arpasına karış­tırarak ortaklık yapılırsa bunda riba meydana gelir,  demişlerdir.

İmam Azam'a göre ortaklık iki kısma ayrılır: Biri mülk ortak­lığıdır. İki kişinin, mallarını bir yerde toplayıp karıştırmalanyle ya­pılan ortaklıktır.' Bu mal, aralarında ortak olur. İkinci ortaklık, akîd (sözleşme) ortaklığıdır. Bu, ortaklar arasında icab ve kabul ile ger­çekleşir. Bu iki kısımdan başka bir de İbâhe ortaklığı vardır, ki. kimsenin mülkü olmayan şeylerden faydalanmak için ortaklık ku­rulmasıdır. Bu da su gibi umuma ait olan şeylerde olur. Mülk sahi­bi kendi mülkünde istediği gibi nasıl tasarrufta bulunuyorsa, ortak­lar da ortak oldukları malda böylece tasarrufta yetkilidirler. Bunun daha geniş izahatı fıkıh kitaplarında vardır.[6]

 

REHÎN BAHSİ

 

693- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Rehin olan bir hayvana nafakası karşılığında binilir; sağılır bir hayvan   ise   nafakası   mukabilinde sağılır. Hayvanın nafakası (alafı) binene ve sütünü içene aittir.»

Mütercim :

Şafiî mezhebinde bu hadîs-i şerifin zahiri ile amel edilerek de­nilir ki: Bir kimseye rehin olarak bırakılan Cmerhun) hayvanın sütü, nıürtehine (rehini kabul eden kimseye) aittir. Alafı ve diğer masrafları da ona aittir. Ancak bu hayvan hasta olur da ilâç ve te­davi ücreti gerekirse, bu masraflar rehini veren kimseye   (râhine)

aittir.

Hanefî, Maliki ve Hanbeli mezheblerinde   ise, bu hadîs-i şerifin hükmü diğer nakillerle kaldırılmıştır. Yahud bunun manası, mür-tehînm (rehin alanın) hayvana binmesi ve sütünü alması gibi fay­dalanmalar ve hayvanın yiyeceğini temin gibi harcamalar râhinin (asıl mal sahibinin) izni ile mürtehine ait olur. Çünkü mürtehinin rehin bırakılan hayvandan hiç bir şekilde faydalanma hakkı yok­tur. Ancak mürtehin, râhinden alacağını ele geçirinceye kadar bu hayvanı yanında bekletme hakkı vardır.

Şafiî alimleri ise, böyle açık bir şekilde yarid olan hadîsin bir takım ihtimallerle ve kıyaslarla hükümsüz bırakılması caiz olamaz ve bu hadîsin hükmünün kaldırılması için açık bir delil de isteriz,

diyorlar. Böylece bu hadîs-i şerifin zahiri ile amel ederek mermin olan (rehin bırakılan) hayvanın binilmesi ve sütünün alınması gi­bi menfaatlerle yine merhun olan bir evin içinde oturma suretiyle ondan faydalanma mürtehine ait olmakla beraber bunların bakım masraflarının da mürtehine ait olduğuna hüküm vermişlerdir.

Hanefî mezhebinde ise, tahsil edilmesi mümkün olan bir hak karşılığında bir malı hapsetmek rehindir. Bu mala merhun dendi­ği gibi, rehin de denilir. Râhin, rehin veren kimsedir. Mürtehin de, rehini kabul eden adamdır, Rahin ve mürtehinin icab ve kabulü ile rehin bağlantısı meydana gelir. Fakat rehin mal ele geçmedikçe akid lazım ve tamani olmaz. Bunun için râhin, teslimden önce re­hin vermekten dönebilir. Mürtehin de bizzat kendisi rehin malı mu­hafaza eder, yahut ailesi, ortağı ve hizmetçisi gibi güvenilir kim­selere muhafaza ettirir. Yer kirası ve bekçi parası gibi rehin malın korunması için olan harcamalar mürtehine aittir.

Yine Hanefî mezhebinde, rehin bırakılan mal hayvan ise onun alafı ve çoban ücreti, eğer akar ise tamiri, sulandırılması, otları­nın ayıklanması, su yollarının temizlenmesi, akarın ıslahı yolun­daki masraflar râhine aittir. Râhin ve mürtehinden her biri, diğeri­ne ait olan masrafı kendi yaparsa, bu bir bağış sayılır, diğerinden yaptığı masrafı isteyemez.[7]

 

KÖLE AZAD ETMEK BAHSİ

 

694- Ebû Hüreyre'den   (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir: «Her kim, müslüman olan bir kölesini azad ederse, Allah Teaîâ Hasretleri, o azad edilen kölenin herbir azası karşılığında, azad eden

kimsenin bir azasını cehennemden azad eder.»

Mütercim

Şu muhakkak ki azad edenin, mü'min ve muvahhid olması şart-

 

695- Ebû Zer El-Gıfarî (Radıyallahu Anh) der ki: Ben, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellerri Hazretlerine  sor­dum: Ya Resûlallah, amellerin hangisi daha faziletlidir? Bana  şu cevabı verdiler: «Allah Tealâ Hazretlerine iman ve Allah    yolunda cihad etmektir.»

Yine sordum: Azad edilecek kölelerin en faziletlisi hangisidir? Buyurdular ki: «Kölelerin en pahalısı ve sahibince en çok beğenilen

ve değerli olanıdır.»

Ben yine sordum: Ya Resûlallah, böyle köleyi azad etmeğe gü­cüm yoksa ne yapayım? Cevab verdiler:

«Bir zanatkâra yardım edersin yahud zanaat bilmeyenlere za­naat işi yaparsın.

Ya Resûlallah! dedim, böyle zanaat gibi bir iş elimden gelmezse ne yapayım? Buyurdular:

«kısanlara kötülük dokundurmazsın ki, bu da kendine verdiğin sadakadır.»"

 

696- îbitf Ömer'den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiştir-«Kim ortak olduğu bir köledeki hissesini satar da elinde kölenin kıymetini karşılayacak kadar malı bulunursa, köle adalet üzere kıy­metlendirilerek diğer ortaklarına hisselerini verir. Köle de azad olur. Ancak köleyi azad edecek kadar malı yoksa, o zaman köleden azad etmiş olduğu miktar azad olur.»

Mütercim :

Bu hadîs-i şerifle ilgili hükümler 690 sayıda geçmiştir.

 

697- Ebû Hüreyre'den   (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir: «Allah Tealâ Hazretleri, ümmetimin kalblerinden geçen vesvese ve kuruntuları, yapmadığı yahut konuşmadığı müddetçe    bağışla­mıştır.»

Mütercim:

Bu ümmetin unutarak veya hata yolu ile işlemiş olduğu işler, Hazreti Peygambere ümmet olma şerefine binaen bağışlanmıştır. Fakat insanın kalbinden gelip geçen kuruntular devamlı olarak kalb-de beslenir ve üzerinde durulursa, bunlardan dolayı sorumluluk ge­rekir. Meselâ: Bir yıl sonra dinden çıkacağını veya fırsat bulursa îslâmı terk edeceğini kalbinden geçiren kimse, o anda dinden çık­mış olur. EmâirKasîdesinde bu husus şöyle ifade ediliyor: «Bir müd­det sonra dinden çıkmayı niyetine koyan kimse, hemen dinden sb-yuîmuş olur.» Fakat kölesini azad etti veya zevcesini boşadı diye kalbinden niyet etmiş oîsa, bu niyetlerini dili ile ifade etmedikçe azad veya boşama işi gerçekleşmez.

îmam Malik Hazretlerinin bir sözüne göre, böyle yalnız niyet etmekle azad ve talak işi meydana gelir; fakat zihar sırf bir niyetle meycfana gelmediğinde alimlerin ittifakı olduğu gibi, bir kimse na­mazda; birtakım lüzumsuz şeyleri düşünerek namazını btı kuruntularla kılarsa, o namazın iade edilmesi gerekmez. Halbuki bu kurun­tular namazda söylenmiş olsa, o namaz batıl sayılır; çünkü namazda konuşmak haramdır.                          

Hazreti Ömer'in «Namazda benim zihnim orduyu hazırlamakla meşgul olur» buyurmasından, kuruntularla namazın bozulmayaca­ğı anlaşılıyor. Bunun için. Maliki mezhebine bağlı olan. bazı alimler de, yalnız niyet etmekle azad ve boşama işlerinin, gerçekleşmeyece­ğini kabul etmişlerdir.

 

698- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh) rivayet    edilmiştir:

Ebû Hüreyre Hazretleri, kölesi ile beraber memleketinden çı­kıp her ikisi İslâmı kabul etmek için Medine'ye gelirlerken köle yolda kaybolur. Ebû Hüreyre Medine'ye vararak islâmı kabul eder. Ebû Hüreyre, Hazreti Peygamberin huzurunda bulunurken kaybolan kölesi çıkagelir. Köle gelir gelmez Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir mucize olarak şöyle buyurur:

«Ya Ebâ Hüreyre, işte kölen sana geldi.» Ebû Hüreyre de:

— Ben de onun artık hür olduğuna sizi şahit tutuyorum, der.

 

699- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir: Temim kabilesi hakkında Peygamber Sallallahu. Aleyhi vo Sel-lem Hazretlerinden işittiğim üç şeyden ötürü o kabileyi severim. Bu­yurdular ki-.

1 — «Decal'a karşı ümmetimin en sert olanları onlardır.» 2 — «Bu gelen sadaka ve zekâtlar, bizim cemaatimiz (Temim kabilesin) dendir.» 3 — «Ya Aişe, sen o (Temim kabilesinden olan) Cariyeyi azad et; çünkü Hazreti İsmail peygamberin s oyundandır.»

Mütercim :

Hazreti Aişe daha önce, îsmaîl Aleyhisselâm soyundan birini azad edeceğim, diye adak yapmıştı. Onun için Hazreti Peygamber Te­mim kabilesinden olan o cariyeyi azad etmeyi Hazreti Aişe'ye emre­derken bu kabilenin îsmaü Aleyhisselâm'in soyundan olduğuna işa­ret etmişti. Çünkü Temim Oğulları kabilesi, soy yönünden Mudar oğlu îlyas'da Peygamber Salallahu Aleyhi ve Sellem efendimizle birleşir. Savaş sonu esir edilenler hangi yabancı milletten olurlarsa olsunlar, köleleştirilebilecekleri gibi, azad edilmeleri de caizdir; fa­kat azad edilmeleri daha faziletlidir.

 

700- Ebû Hüreyre'den   (Radiyallahu Anh)   rivayet edilmiştir: «Herhangi biriniz, kölesine: Rabbine (sahibine) yemek ver, rab-bine abdest aldır, rabbine su ver, diye hitab etmesin. Köle efendisi­ne: Efendim, mevlâm desin. Ama hiçbiriniz: Kölem ve cariyem, de­mesin; yiğidim, hamarat kızım ve oğlum, diye hitab etsin.»

(Köle, efendisine «Rab» tabirini ve efendi de kölesine «Abd» ta­birini kullanmasın.)         

Mütercim:                                                  .

Bir kimsenin, efendisi hakkında «Rab» sözünü kullanması Yû­suf sûresinde: «Doğrusu o adam, benim Rabbim'dir = efendimdir.» mealindeki 23. ayeti kerimede kullanılmıştır. Fakat bir sebep yokken kölenin efendisine daima, «Rabbim'dir» yahud efendinin kölesine, «Senin Rabbin olduğum için şu ve bu hizmetlerde bulun» şeklinde hitab etmeleri haram değil ise de tenzih yollu mekruhtur. Çünkü «Rab» sözü, sahib manasına da gelir. Allah korusun, Rab kelimesini, mabud manasında yahud ibadete müstahak manasında bir kimse için kullanmak küfürdür.

Bizim dilimizde köle ve hizmetçilere hitab için bir efendinin, oğlum, kızım sözlerini kullanması en uygunjY>ir ifadedir. Bununla beraber, bir kimse kölesine veya cariyesine: 'Bu benim oğlumdur, yahud bu benim kızımdır, diye söz söylemiş olursa bunlar hemen azad olurlar. îmam Azam mezhebinde köle ve cariye    efendisinden yaş bakımından daha büyük bile olsalar yine: Bu benim oğlumdur veya kızımdır, diye hüküm verilirse, hemen azad olurlar. İki ima­ma göre  (İmam Muhammed ve İmam Ebû Yûsuf'a göre), bunlar yaşça efendilerinden daha küçük iseler, azad    olurlar; büyükseler azad olmazlar. Fakat sırf çağırmak maksadı ile bunlara: oğlum, kı­zım denilirse, ittifakla azad olmazlar. Çünkü çağırmakta bir hüküm yoktur. Yine böylece, kızım şöyle yap, oğlum böyle yap demek de çağırmak gibidir. Bununla beraber kız, şöyle yap, oğlan böyle kı­zım ve oğlum demekten daha güzeldir.

Köle ve cariyelerin ise, efendilerine karşı:     Efendimiz, veliyyi nimetimiz tabirlerini kullanmaları uygun düşer.

 

701- Ebû Hüreyre'den   (Radıyallahu  Anh)   rivayet edilmiştir: «Sizden birinize hizmetçisi yemeğini getirdiği zaman, hizmetçi­sini beraberinde sofraya oturtmayacaksa,    ona bir veya iki lokma yahut bir veya iki tadımlık yemek versin; çünkü o hizmetçi yemeğin hazırlama zahmetini çekmiştir.»

Mütercim:

Gerçekten efendilerin hizmetçileriyle yemek yemeleri, bazı köy ve taşra ağalarında uygulanmakta ise de, şehirlerde ve büyük ko­naklarda, özellikle İstanbulcia hizmetçiler ayrı olarak yemeğin geri kalanını yerler. Bu Hadîs-i şerifin gereği üzere, hizmetçilerin efen­dileri ile birlikte yemek yemelerinde herhangi bir sakınca yoktur. Bu tür harket efendilerin kıymet ve şereflerine bir noksanlık getir­meyeceği cihetle müstahabdır. Bir de beldenin mevcut örf ve adetine1 uyularak hizmeçilere bir miktar o yemekten verilmeyip ayrıca; ye­melerinde de bir günah yoktur. Zira hadîs-i şerifteki emir işin müs-tahab olduğuna yorumlanmıştır.

 

702- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh)  rivayet   ediln «Sizden biriniz döğüştüğü zaman  yüze  vurmaktan  kaçıns (Bir kimse lüzum halinde hizmetçisine, kölesine veya başka­sına tokat veya yumruk atmak yahut başka bir şey ile vurmak iste­yince onun yüzüne vurmasın. Yahut dayak cezasına çarpılan kimse­nin yüzüne vurulmasın; çünkü yüz, insanın en şerefli azasıdır. Bir de Adem Aleyhisselâm o simada yaratılmıştır, simaya hürmet gerekir[8]

 

MÜKATEB (SÖZLEŞMELİ KÖLE)  BAHSİ

 

703- Hazreti Aişe (Radıyallahu Anhakder ki:

Efendisi tarafından kitabete bağlanan (efendisine muayyen bir para ödemek şartı ile azad olmayı kabullenen) bir cariye, Hazreti Aişe'ye gelerek ondan kitabet bedeli olan paranın efendisine öden­mesi hususunda yardım istedi. Berîre adındaki bu cariye, henüz efendisine kitabet bedelinden bir şey ödememişti. Hazreti Aişe, Be-rîre'ye dedi ki:

— Git, efendine müracaat et de, dilerse senden istenen kitabet bedelini toptan ona ödeyeyim ve seni de Allah rızası için hemen azad edeyim. Ancak sen onun azadhsı değil, benim azadlım olmuş olur­sun. Seninle ilgili. velayet (miras) hakları bana ait olur. Bu şartla kabul ederse, onun parasını vereyim.

sonra Berire gidip bu durumu efendisine anlatınca, Hazreti Aişe' nin teklifi kabul edilmedi ve, Hazreti1 Aişe, velayet hakkı bize kal­mak şartı ile Allah rızası için senin bedelini öderse ödesin, denildi. Berîre dönerek Hazreti Aişe'ye almış olduğu cevabı söyledi, Hazreti Aişe de bu meseleyi Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e arz edince, Hazreti Peygamber, şöyle buyurdu:

«Sen onu (Berire adındaki cariyeyi)  satın al ve sonra azad et. Velayet hakkı ancak azad edene aittir.»

Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem   ashaba hitaben şöyle buyurdu:

«Bazı kimselerin düşüncesi nedir ki, onlar ahş-verişte Allah'ın, kitabında olmayan bir takım şartlar koşuyorlar. Allah'ın kitabında olmayan bir şartı koşan kimse için bu şart geçerli değildir; yüz defa şart koşsa bile... Geçerli ve muteber olan şart, Allah'ın şartıdır.»

Mütercim :

İmam Ahmed bin Hanbel, bu hadîs-i şerifin zahiri üe amel ederek, mükâteb olan kölenin kendi rızası ile satılması caizdir, diyor. İsterse bu mükâteb köle kitabet (sözleşme) bedelini ödemekten aciz olsun, isterse olmasın; çünkü bu Berire hadisinde, Berîre'nîn aczi-yetine dair herhangi bir işaret ve açıklık yoktur.

Fakat İmam Azam, İmam Şafiî ve bazı Maliki alimlerine göre, mükâtab olan bir köle, kitabet bedelini ödemekten aciz kalmadıkça satılması caiz değildir. Bu Berîre hadîsi de, Berîre hem kendi gücü, hem de zanaat yönünden çaresiz kalmış ki, Hazreti Aişe'ye müracaat etmişti. Ancak İmam Şafiî'ye göre, Mükâteb olan köle ile onun efen­disinin müşterek rızaları olursa köle ve cariyelerin satışa caizdir. Bu Berîre hadîsinde de nihayet hüküm, her iki tarafın nzajanyle ger­çekleşip Hazreti Aişe'ye satılmıştır. Hazreti Aişe de Allah rızası için o cariyeyi azad etmiştir. Velayetin de ancak azad edene ait oldu­ğu Hazreti Peygamber tarafından beyan edildiğinden Berire'nin sa-hibleri de buna razı oldular.

Bir de Şafiî mezhebinde kitabet bedelinin en az iki taksitle ol­ması lazımdır. Bir taksitle veya peşin olursa, caiz değildir; çünkü böyle olmayan köleye mükâteb denmez. Fıkıh kitaplarında ona «me'-zun = aiış-verişe yetkili» adı verilir. Zira kitabet, azad olmak için köle üzerine konan bir nevi haraç takdiri gibidir.

Hanefi ve Maliki mezheblerinde, gerek peşin ve gerekse bir tak-

sitle kitabet bedelinin ödenmesi caizdir. Ayrıca «velayet, azad ede­nin hakkıdır» sözünden, bir kimsenin îslamı kabul ederek hidayet bulmasına vasıta olanın, ona veli olması manası çıkmaz.

Aslında köle ve cariyelerin azad edilmesi bir kaç şekilde olur:

1- Hazreti Aişe tarafından Berîre'nin   aza dedildiği gibi, Sırf Allah rızası için azad etmek.

2- Efendinin köle veya cariyesine: Şu kadar para bana öder-sen azadsın, diyerek azad etmek ki, bu anlaşmaya   mükâtebe veya kitabet denir.    Sözleşmeyi   kabullenen   köleye de mükâteb denilir. Azad eden efendiye de Mükâtib adı verilir. Azad edilen kadın ise ona mükâtebe ve azad eden kadına da mükâtibe denir. Mükâteb olan köle bedelini tamamen ödemez de az bir miktar kalırsa yine köledir. Fakat kararlaştırılan miktarın tamamını ödeyince hür olur.

3- Köle veya cariyenin azadının, efendilerinin ölümüne bağ­lanması. Bir kimse vasiyyet ederek ölümümden sonra falan köle ve­ya cariyem hürdür, demek suretiyle olur. Bu kimsenin ölmesiyle o köle veya cariye azad olur. Fakat kölenin bedeli, ölenin malının üçte bir kıymetinden 'fazla olmaması gerekir. Ancak varisler razı olurlarsa fazla da olsa caizdir. Ölünün vasıyyeti ancak malının üçte birinden geçerlidir. Eğer bu müdebber köleden başka malı yoksa, o kölenin kıymetinden üçte bir indirilir. Ve gerisini köle çalışarak    varislere öder.

4- Bir cariyeden çocuk doğarsa o cariye Ümmü'l-veled (ço­cuk anası) olur. Böyle bir cariyenin tekrar satılması caiz değildir. Fakat hizmette kullanılması veya mükâtebe kılınması caizdir. Sonra bu çocuklu cariyenin efendisi (doğmuş olan çocuğun babası) ölünce, bu cariye kendiliğinden azad olur. Diğer varislerin bunun üzerinde hiç bir haklan olmaz.[9]

 

HİBE BAHSİ

 

704- Ebû Hüreyre'den   (Radıyallahu   Anh)   rivayet edilmiştir: «Ey İslâm kadınları! Sakın komşu kadm, komşu kadının hediye­sini küçümsemesin, bir koyun paçası olsa bile...

 

705- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

Bir hayvanın koluna veya paçasına davet edilmiş olsam icabet ederim. Bana bir hayvan kolu veya paçası hediye edilse kabul ede­rim.» (Hibe ve hediye edilen şey, az veya çok ıtq ise kabul edilmeli, demektir.)

 

706- Ebû Hüreyre (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallaliahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerine dışardan bir yiyecek veya başka bir şey getirildiği zaman, onun hediye veya sadaka olup olmadığını: «Hediyem i d ir- yoksa sadakamıdir?» diye sorarlardı. Sadaka olduğu söylenirse.- «Siz yiyiniz» buyururdu ve ken­disi ondan yemezdi. Hediye olduğu söylenirse, ashab ile birlikte mü­barek elini uzatarak yerlerdi.

Mütercim :                  .         .        .

Peygamber Sallaliahu Aleyhi ve Sellem efendimize ve onun aile ferdlerine hatta ailesine ait köle ve cariyelere ve azadlılarına da insanların sadaka ve zekâtları haramdır. Bunun tafsilâtı zekat bah­sinde geçmiştir. (Zekât ve sadaka malın kiridir.)

 

707- Enes (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimizin önüne bir defa pişmiş et getirildi ve : Ya Resûlallah! denildi, bu et, Hazreti Aişe'nin azadlısı Berire'ye sadaka olarak verilen ettendir. Hazreti Peygamber şöyle buyurdular:

«Bu et Berîre için sadaka, bizim için ise hediyedir.» (Berîre'nin bize bir hediyesidir.) Sonra ondan yediler.

Mütercim:

Berîre, Hazreti Aişe'nin azadlısı ise de, Peygamberin pak zev­celerinin köle ve cariyeleri bu sadaka hususunda, «Âl-i Muhammed den sayılmadıklarmdan bunlara sadaka caizdir. Sadaka haram olan (Al-i Muhammed) ise, İmam Azam Hazretlerine göre yalnız Haşimî'-lerdir. Ali, Abbas, Cafer, Akil, Haris bin Abdülmuttalib (Radiyallahu anhüm) Hazretlerinin sülâleleri ile onların azadlılandır. Zayıf bir görüşe göre de haram olan yalnız zekâttır. Nafile kabilinden olan sadaka ise caizdir.

 

708- Hazreti Aişe (Radıyallahu ÎVnha) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zevceleri iki kısma ay­rılmış ardı. Bir kısmı Hazreti Aişe tarafı ki, Hafsa, Safiyye ve Sev-oe idiler. Diğer kısmı de, Ümmü Seleme tarafı ki, Zeyneb Cbinti çatış) Meymûne, Ümmü Habibe ve Cüveyriye idiler. Bütün müs-lumanlar, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerinin en sevgilisi Hazreti Aişe olduğunu bildiklerinden, hediye gönderecek­leri zaman Hazreti Aişe'nin nöbetini beklerler ve Hazreti Peygamber Aişe'nin evinde iken çok hediye gönderirlerdi. Bu hal ise, Üm-mü Seleme taraftarı olan diğer pâk zevcelere güç geliyordu.- Bunun üzerine Ümmü Seleme hazretlerine dediler ki, hediyelerin yalnız Haz-reti. Aişe'nin evine gelmeyip Hazreti Peygamber kimin evinde ise ayı rım yapmaksızın oraya gönderilmeleri yolunda bütün müslümanla-ra bilgi verilmesi için Hazreti Peygambere dilekte bulun. Onların bu isteklerini Ümmü Seleme Hazretleri Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e arz edince, evet veya hayır diye bir cevab vermediler. Böyle­ce her nöbetinde Ümmü Seleme meseleyi ayrı ayrı günlerde olmak üzere üç defa peygambere arzetti. Üçüncü defada Hazreti Peygamber ona şöyle buyurdu.

«Sakın Aişe hakkında beni üzmeyin; çünkü zevcelerimden hiç bir kadının yatağında iken bana Vahy gelmemiştir; ancak    Aişe'nin

yatağında iken gelmiştir.»

Sonra Ümmü Seleme taraftan olan pâk zevceler, bu hususta yardımcı olmak için Hazreti Fatma (Radıyallahu Anha) ya müracaat ettiler ve onu vasıta kıldılar. Hazreti Fatma da babasına gidip: Ya Resûlallah, zevceleriniz, Ebû Bekir'in kızına karşı sizden adalet ve eşitlik isterler, dedi. Buna cevab olarak Hazreti Peygamber şöyle bu-yurdu:

«Ey Kızcağızım, benim sevdiğimi sevmezmisin?» O da, evet, se-yerim, dedi.

Sonra Hazreti Fatma, Hazreti Peygamberin pâk zevcelerine gide­rek aldığı cevabı anlattı. Yine bu zevceler Fatıma'nm tekrar Hazreti Peygambere bu mesele için gitmesini istedilerse de, Hazreti Fatma bundan kaçındı. Sonra bu zevceler içlerinden Zeyneb'i gönderdiler. Hazreti Zeyneb konuşmasında biraz öfke ve şiddet gösterdi:

— Ta Resûlallah! pâk zevceleriniz, Ebû Bekirin kızma karşı Alİah rızası için adalet ve eşitlik isteğinde İsrar ediyorlar, dedi. Hazreti Peygamberin huzurunda oturmuş bulunan Hazreti Aişe'ye karşı da bir takım öfkeli ve uygunsuz sözler söylemeğe başladı. Hazreti Aişe de onun sözlerini cevablandırarak onu susturdu. Sonra Hazreti Pey­gamber Hazreti Aişe'ye dair Hz. Zeyneb'e. şöyle buyurdu:

«Ey Zeyneb, bu Ebû Bekir'in kızıdır!»

Mütercim :

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri gülümseyerek söz söyleme bakımından Zeyneb ile Aişe'nin hangisi üstün gelecek diye beklerken Hazreti Zeyneb'i Aişe'nin susturması üzerine:

-Ey Zeyneb, sen Aişe'nin hakkında gelemezsin; çünkü o, Ebû Be kir'in kızıdır.» buyurdular. Nitekim Ebû Bekir; bütün arabların soy ve sülâlesini bildiği gibi, kızı da öylece bilirdi. Onun için neseb yarış masında da üstün gelmesi tabiî idi.

Hediye hususuna gelince: Herkes istediği eve hediye gönderme sinde serbesttir. Peygamberimizin bütün müslümanlara duyurarak diğer evlerime de hediye gönderiniz şeklinde istekte bulunması gü zel ahlâka aykırı düşeceğinden adalet ve eşitlikle bu meselenin ilgisi yoktur.

Bir de kalb sevgisi bakımından eşitlik insanın elinde değildir Bundan dolayı Hazreti Peygamber mazurdur. Bununla beraber Haz­reti, Peygamber, Hazreti Aişe'nin evine gelen bütün hediyeleri diğer zevcelerine de bölerlerdi. Fakat onlar: Bu bölüşme bize neden Haz­reti Aişe'nin evinden gelsin, diye iddia ederek kendi evlerinden de böyle bir bölüşmenin yapılmasını istiyorlardı.

 

709- Numan bin Beşîr (Radıyaîlahu Anh)  der ki.-

Babam Beşir, bana kendi malından bir bahçe bağışlamıştı. Son­ra annem Amre, bu bağış şahidsiz olamaz. Sen Hazreti Peygamberi şahid tutarak bu bağışını ona arz et, diye babama söyledi. Babam da Hazreti Peygamberin huzuruna vararak: Ya Resûlallah, zevcem Amre'den olma oğlum Beşir'e bir şey bağışladım. Fakat annesi Amre, sizi şahid tutmadıkça benim bu bağışımı kabul etmiyor, dedi Ba­bama Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«Bütün çocuklarına ayni şekilde bağış yaptın mı?» Babam: — Hayır, diğer çocuklarıma böyle bağış yapmadım, dedi. Bunun üzerine Peygamber Salallahu Aleyhi ve Sellem:

«Öyle ise, bağışından dön,» buyurdu. Babam da bağış yapmadı

 

710- Nüman bin Beşir'den rivayet edilmiştir:

«Diğer çocuklarına da buna yaptığın gibi bağışta bulundun mu?»

(Ey Beşir, bu oğlun Numan'a ettiğin bağış gibi diğer çocuklarına da ettin mi) Beşir: Hayır, etmedim; dedi. Sonra Hazreti Peygamber Be­şir'e şöyle buyurdu:

«Allah'dan korkunuz ve çocuklarınız arasında adaleti gözetiniz.» Beşir de yapmış olduğu bağışı geri aldı.

Mütercim :

Çocuklarına bağışta bulunmak isteyen bir kimsenin erkek ve kız çocuklarına eşit olarak bağışta bulunması nıüstahabdır. Birbi­rinden farklı olarak onlara bağışta bulunmak tenzih yolu ile mekruh­tur. Ancak güç durumda olan ama, kötürüm ve âciz çocuklara daha fazla vermekte kerahet olmaz.

Mirasta erkek çocuklar, kızların hissesinden iki kat fazla alır­larsa da, babanın hayatında yapılacak bağışta bunların ayrıca fay­dalandırılmaları uygundur ve müsthabdır.

îmam Tavus ve İmam Sevri'ye göre burada eşit tutmak vacib dir. İmam Ebû Yusuf da der ki: Bir baba, diğer evladlannı sıkıntıya sokmak için bazı evladına. ziyade bağışta bulunursa, bu haramdır ve çocuklar arasında eşitliğin gözetilmesi vecibdir.

Bir de bu hadîs-i şeriften anlaşılıyor ki, mubah olmayan bir iş için şahid gösterilmesi mekruhtur. Bir devlet başkanının tebası hak­kında şehadetleri caiz olduğu da bü hadîs-i şeriften meydana çık­mıştır.

Hanefî mezhebinde, bir batanın evladına olan hibesinden dön­mesi caiz değildir; çünkü akrabalık hibeden dönmeğe engeldir. Bu hadîs-i şerifte olan hibeden dönme ise, malın'teslim ve tesellümünden önce olmuştur. Hibe aslen tamamlanmamıştı. Onun için bağıştan dö-nülebümiştir.

İmam Şafiî ve İmam Malik mezhebi erinde, bu hadîsin zahirine bakılarak, bir babanın çocuklarına olan hibesinden dönmesi sahihtir. Gelecek hadîste daha geniş olarak anlatılacaktır.

tin Bağıştan (hibeden)  geri dönen kimse kusup da sonra na dönen köpek gibidir.» (Bir kimsenin bağışladığı şeyi geri alması çok çirkin ve kötü şeydir.)

Mütercim:

Hibe (bağış), karşılıksız olarak bir malı başkasının mülkiyetine geçirmektir. Hibe edene «Vahib,».hibe edilen mala «Mavhûb» ve onu kabul edene de «Mevhubun leh» denilir. «îttihab» da hibeyi kabul etmek demektir. Hibe icab ve kabul ile yapılır ve ele geçirilmekle tamamlanır.

Hibede icab, bağışladım, hibe ettim, hediye ettim, ihda ettim gibi, karşılıksız bir malı temlik manasında kullanılan sözleri söylemektir. Kabul de, o malı kabullenmek veya ele geçirmektir. Bir malı karşı­lıklı olarak verip almakla da geçerli olur. Hibede malı ele geçirmek, alışverişteki kabul gibidir.

îmam Azam mezhebinde, hibe eden kimse, malın tesliminden sonra da, malı alan kimsenin rızası ile hibesinden dönebilir eğer hibeyi kabullenip malı ele geçiren kimse, geri vermeye razı olmazsa, hibe eden hakime müracaat edebilir. Hakim de ileride izah edilecek geri dönme engelleri yoksa, hibeyi kaldırabilir. Ancak hibeden dön­meyi engelleyen sebeplerden biri var ise, yapılan bağışı bozamaz Meselâ:

Bir kimse, usul ve furu'una, kardeşlerine veya bunların çocuk­larına, amca ve halalarına, dayı ve teyzelerine bir şey bağışladıktan sonra o bağıştan geri dönemez. Akrabalık ve mahremiyet hibeden ^dönmeğe engeldir.

Karı ve koca arasında evlilik devam   ederken hibe yapıldıktan sonra ondan da dönülemez.

Alman hibeye bir karşılık   verilir de, hibe eden şahıs bu karşı malı ele geçirmiş bulunursa, yine hibeden dönülemez.

Bağışlanan mal arazi ve arsa cinsinden olur da, hibeyi kabul eden şahıs bu yer üzerinde bina kurar veya ağaç dikerse, yahud hibe edilen hayvan cılız olur da bu hayvan hibeyi kabul edenin ya­nında semizleşirse, yahud buğday olur da un haline getirilirse, böyle bağışlanan şeyin ismi değişecek şekilde bir değişildik meydana gel­mesi sebebiyle hibeden dönülmez. Ancak malın kıymetinin düşmesi hibeden dönmeye engel olmaz. Bunun için, bir kimsenin başkasına hibe ettiği kısrak sonradan yüklü kalırsa, bu hibeden dönülmez. Fa­kat kısrak doğurduktan sonra hibeden dönülebilir ve kısrağın yav­rusu bağış yapılan kimseye ait olur.

Eğer hibeyi kabullenen şahıs o malı satarsa, yahut onu başkasına hibe ve teslim ederse, artık hibe edenin geri dönmek hakkı kalmaz.

Yine hibe edilen mal, onu kabullenenin elinde helak olursa, geri dönmeğe mahal kalmaz.

Yine hibe edenle hibeyi kabul ,eden şahıslardan herhangi biri ölürse, bu ölümden sonra hibeden dönülemez.

Bir de alacaklı kimse, alacağını borçluya bağışlayınca artık o bağıştan geri dönemez. Hibeden dönmeyi engelleyen haller yedi madde olarak sayılır:

1) Hibe edilen malda ziyadelik meydana: gelmesi,

2) Hibe edenle hibeyi kabullenenlerden birinin ölmesi,

3) Hibe edilen mal karşılığında bir şey alınması,

4) Hibe olunan malın, hibeyi kabullenenin elinden çıkması,

5) Hibenin karı-koca arasında yapılmış olması,

6) Hibe edenle hibe olunan arasında akrabalık bulunması,

7) Hibe edilen .malm helak olması.

Verilen sadakadan da, fakirin eline geçişten sonra dönülemez.

îmam azama göre, yukarda, sayılan engeller bulunmazsa yapı­lan bağıştan dönülebilir. Hadis-i şerif, hibeden dönmenin çirkinliğini ifade etmektedir. Yoksa köpeğin kendi kusmuğunu yalaması, köpek mükellef olmadığından haranı değildir.

îmam Şafiî ve îmam Hanbelî'y© göre, aksine olarak, akraba ol­mayanlara (yabancılara) verilen bağışlardan dönmek asla caiz de­ğildir. Bu hadîsin tehdidi, haram demektir. Ancak baba oğluna bir şey hibe ederse, bundan dönülebilir. Nitekim yukarıda geçmişti.

İmam Malik'e göre, bir kimse yapacağı hibe karşılığında kendi­sine bir şey verilir ümidi ile bağış yapar da, sonra o karşılığı alamaz­sa, yapmış olduğu bu bağıştan dönebilir. İmam Hanbeli'nin bir görü­şüne göre de hüküm böyledir.

 

712- Hazreti Peygamberin pâk zevcelerinden Meymûne bînti Haris Radıyallahu Anha'dan rivayet edilmiştir!

Meymûne Hazretleri, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'-den izin almaksızın kendi cariyesini azad etmişti. Sonra Meymûne'-nin nöbetinde Hazreti Peygamber Meynıûne'nin evine teşrif edince, kendi cariyesini azad etmiş olduğunu ona söyledi, Hazreti Peygamber Meymûne'ye:

«Gerçekten sen bu işi yaptın mı?» dedi. Meymûnede: — Evet, ya Resûlallah, azad ettim; dedi. Sonra Hazreti Peygam­ber zevcesine şöyle buyurdu:

«Keski o cariyeyi dayılarına vereydüii daha büyük sevab alırdın»

Mütercim :

Bu hadîsi şeriften, köle ve cariyenin azad edilnıelerindense, akra­ba ve yakınlara bağışlanmalarının daha sevab olacağı anlasılıyorsa da1, durum ve ahvale göre hüküm değişir. Meselâ, bir kimsenin akra­bası bir hizmetçiye son derece muhtaç iken onun cariyesini bunlara bağışlaması, azad etmesinden daha sevabdır. Fakat ihtiyaçları yok­sa, azad etmesi daha sevab olur.

 

713- Misver bin Mahreme (Radıyallahu Anh) der ki

Peygamber Sallaîlahu Aleyhi ve Sellem herkese bir takım elbi­seler dağıttı; fakat babam Mahreme'ye bir şey vermemişti. Babam oem Ki, oğlum, biz beraberce Peygamber Sallaliahu Aleyhi ve Sellem efendimize gidelim. Belki bize de o elbiselerden verir. Ben de babamın

sSSha^rak.°?nIa beraber gİtÜm' Sonra Hazreti saadethanelennm kapısına varınca babam bana- ve gir de Hazreti Peygamberi bana çağır, de- Cafinhr mrf diye işi büyüttüm ve tereddüt ettim. Bunun üzerine babam bana- kibirlenenlerden, büyükienenler-reH pt L m,gİhİ ihti*arIa™ davetine gelir, dedi. Ben de Haz-bek!pZw S* huzuruna vardim ve dışarda babamın kendilerini belemekte o duğunu söyledim.  Gerçekten    Peygamber Sallallahu Hazretleri hemen dışarı çıktılar; üzerlerinde o el-oıseierden de güzel bir kaftan vardı. Babama şöyle buyurdular: -Bu kaftanı sana saklamıştım.» Sonra babam o kaftanı inceleyip gözden geçirdi ve son derece memnun oldu. Bunun üzerine Haz­reti Peybamber: «Artık Mahreme razı olmuştur!» buyurdular.

Mütercim :

«Mahreme razı oldu»  sözünün Mahreme'ye ait olduğu ihtimali de vardır, diye yorum yapılmıştır.

 

714- İbni Ömer (Radıyalîahu Anhünıa) der ki:

Bir defa Peygamber Sallaliahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, muh­terem kızları Fatma'nın evine şeref verdiler. Fakat kapıdan içeri girmeyip geri döndüler. Sonra Hazreti AH gelip eve girince, Hazreti Fatma, bu durumdan üzüldüğünü ona anlattı. Hazreti Ali hemen dönerek zevcesinin üzüntüsünü Hazreti Peygambere arz etti. Hazre­ti Peygamber bunun üzerine şöyle buyurdu:

«Ben, Fatmamn kapısında resimli ve motifli bir perde gördüm-, benim dünya ile işim ne? (Bunun için içeri girmedim).»

Sonra Hazreti Ali geri dönüp Peygamber Sallaliahu Aleyhi va Sellem'in üzüntüsünü Hazreti Fatma'ya bildirince, Hazreti Fatma:

— O halde bu perdeyi ne yapmam gerektiğini babam bana bil­dirsin, dedi. Hazreti Ali de bu hususu Peygamber Sallaliahu Aleyhi ve Sellem'e arz edince şu cevabı aldılar:

«Bu perdeyi, muhtaç durumda olan falan aileye (hediye olarak) göndersin.»

Mütercim:

Kapıya perde takmak haram değil ise de, böyle faydasız süslere rağbet gösterilmesi Peygamber ailesine uygun düşmediğinden.bunu Hazreti Peygamber kabul etmemiştir. Burada kabul edilmeyen şey kapı perdesi olmayıp.bu perde üzerinde olan nakışlar, sus ve resim­lerdir.

Bir de bu perde başkasına gönderilmiş ve onlar tarafından bi­çilerek elbise yapılmıştır. Eğer haram olaydı, bu perdenin, onlara da haram olması gerekirdi; çünkü alınması yasak olan şeyin veril­mesi de yasaktır. Böyle perdelerin kullanılmaması zühd ve takva yolunu benimsemedir.

 

715- Abdurrahman bin EM Bekir'den (Radıyallahu Anh) ri­vayet edilmiştir:

Bir gazada Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in maiye­tinde yüz otuz kişi idik. Bir ara Hazreti Peygamber sordu:

«Herhangi birinizde yiyecek bir şey var mıdır?» Sonra bir adam, yanında bulunan bir miktar unu getirdi. Bü un hamur yapılarak yoğruldu. Sonra boyu uzun, saçları toz toprak içinde dağınık, bir müşrik koyunlarını sürerek geldi. Hz. Peygamber o müşrik'e (koyun­ları kastederek)

«Satılık mı, yoksa hediye yahud bağış mı?» buyurdu.    Müşrik, hayır, satılık dedi. Bunun üzerine Hazreti   Peygamber, o koyunlar­dan bir tane satın alarak kestirdi. Sonra o koyunun ciğer'kısımları­nın pişirilmesini emretti  ve  pişirildi,  Abdurrahman  der ki:  Yüce Allah'ın adına, yemin ederim ki, mevcudumuz olan yüz otuz kişiden bu ciğerden yemedik hiç kimse kalmadı. Hazır bulunanlara bizzat o   ciğerden   efendimiz verdi.  Uzakta  bulunanların     hisselerini de ayırdı. Sonra o hamur ile o koyunun eti pişirilip iki sofraya bölündü. Biz de ikiye ayrılarak bu yemekleri yedik. Geriye yine iki sofra ola­cak kadar yemek arttı.  Artan yemeklerimizi deveye yükledik  ve beraberimizde götürdük. Hazreti Peygamberin  bir mucizesi olarak üç kilo civarındaki un ile bir koyun, yüzotuz kişiye kâfi geldikten sonra bir o kadar daha arttı.

Mütercim:

Bu hadîs-i şeriften müşrik ve kâfirin hediye ve hibesini almak caiz bulunduğu anlaşılmaktadır.

 

716- Esma binti Ebî Bekir {Radıyallahu Anha) der kii

Babam Ebû Bekir tarafından cahiliyet zamanında boşanmış bu­lunan müşrike annem bana geldi. Ben Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sordum: — Ya Resûlallah, henüz îslanıı kabul etmemiş olan annem bana geldi ve benden bir yardım bekler haldedir. Ona bir iyilik ve ihsanda bulunayım mı?

Hazreti Peygamber buyurdu ki:

«Evet, annene iyilik ve ikramda bulun.»

Mütercim :

Hangi din ve milletten olursa olsunlar, bunların karşılıklı olarak hediy ele sinelerinin caiz olduğu bu hadîs-i şeriften anlaşılmaktadır. Hatta İbni Uyeyne'riih rivayetine göre, bu hadîs-i şerifi doğrulayıcı olarak,

«Allah, din hususunda sizinle savaşmamış, sizi yurdlarmızdan da çıkarmamış kimselere sadakat göstermekten, onlara iyilik etmek­ten adaletli davranmaktan sizi yasaklamaz? çünkü Allah adalette bulunanları sever.» Mealindeki ayeti Jterime nazil oldu. (Mümtehi-ne sûresi, ayet 8)[10]

 

UMRA VE RUKE BAHSİ

 

717- Ebû Hüreyre'den rivayet edilmiştir: «Umrâ caizdir.»

Mütercim :

Bir kimse başka birine hitab ederek: Senin ömrün oldukça, ya­hut benim ömrüm oldukça sana bu evimi bağışladım, diyerek hibede bulunursa buna «Unıra» denilir. Bu şekilde yapılan bağış caizdir. Bir de buna benzer «Rukbâ» vardır. Bunun manası şu: Ben senden önce ölürsem, şu evim senindir; sen benden önce ölürsen sana bir şey yok, diyerek verilen sözdür.

Bu Rukbâ sözleşmesi, İmam Azam, İmam Malik ve İmam Mu-hammed Hazretlerine göre batıldır. Diğer müctehidlerle İmam Ebu Yusuf'a göre caizdir.

Birincisine «Umrâ» denilmesi, iş ömrün devamına bağlanmış ol­masındandır. İkincisine «Rukbâ» denmesi de, her iki tarafın karşı­lıklı olarak .ölümlerini gözetlemeleri yönündendir.

Umrâ üç türlü olur:

1- Buev senindir ve senin ölümün halinde de varislerinindir. Bu kısım adeta bir hibedir. Bunda bir ihtilaf yoktur.

2- Ömrüm oldukça bu ev senindir, denir. Başka bir söz söylen­mez. Bu da İmam Şafi'i Hazretlerinden tercih edilen söze göre sahih­tir.

3- Ömrün oldukça bu ev senindir;   ben ölürsem mülkiyet be­nim vereseme döner. Bu sözde de hibe sahihtir.

Hanbelî mezhebinde mutlak olarak «Umrâ» sahihtir; fakat bir vakte bağlanan umra sahih değildir.

Maliki mezhebinde ancak muvakkat şekilde, meselâ: Bir evin menfaatlerine sahib olmaktır. Yoksa o kimse mutlak surette eve ma­lik olamaz. Bu umrâ hususunda Hanefî mezhebi Şafii mezhebi gibi­dir. Fakat Rukbâ hakkında yukarıda açıklandığı üzere İmam Azam, İmam Malik ve İmam Muhammed Hazretleri, diğer alimlere aykırı olarak Rukba'nm sahih olmadığı görüşündedirler. Şerkavî şerhinde böyle yazılıdır.

 

718- ibni Amr'dan (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Kırk güzel iş vardır ki, bunların en iyisi sağılır bir davan mu­vakkat bir zaman için bir muhtaca bağışlamaktır. Allah'dan sevabım umarak ve Allah'ın vadini tasdik ederek bu güzel işlerden herhangi birini işleyen bir kimse yoktur ki, o işi sebebiyle Allah onu cennete

koymasın.»

Hassan der ki: Biz ashab. topluluğu aramızda, bu sağılır keçi­den başka bu kırk güzel işlerden olarak selâm almayı, aksırana «yer hamukellah» demeyi, yoldan zararlı şeyi kaldırmayı ve buna benzer şeyleri saydık. Fakat bu güzel işlerden onbeş tanesini bile sayama­dık.

Mütercim;

Mademki Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu kırk güzel hasletleri saymamıştır, ve bunları açıklamamıştır, bizim de bunları kapalı bırakmamız uygun düşer. Çünkü böylece bütün iyilik kapıları bu güzel İşlere açık bırakılmış olur. Eğer muayyen kırk iş olarak tesbit edilmiş olurlarsa, diğer güzel işler dışarıda kalmış olur ve onlara rağbet azalır. Bu itibarla herkes, iyi bildiği bir iş bu kırk güzel hasletten biri olabilir diye onu yapmaktan geri kalmaz ve böylece bütün iyilikler işlenmiş olur.[11]

 

ŞAHİDLİK BAHSİ

 

719- İmran'dan   (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«însanlarn en hayırlıları benim asrımın (insanları) dır. Sonra onların peşinden gelenler (tabiîler) dir. Sonra bunların peşinden ge­lenler (teba-i tabiîn) dir. Sonra birtakım insanlar gelir ki, onlardan birinin şahidliği yemininin önüne ve yemini de şahidliğinin önüne geçecektr.» (yemininde ve şahidliğinde ciddî olmayacaktır.)

Mütercim:

Malikî mezhebinde bu hadîs-i şerife dayanılarak, yemin ile şa-hidlik edenin şahidliği makbul değildir. Çünkü şahidlik Allah için­dir, yemine gerek yoktur. Fakat diğer müctehid alimlere göre, her ne kadar şahidlikte yemine lüzum yoksa da, kendi başına yemin ile şahidlik edenin şahidliği geçerlidir, kabul edilir.

Bir de Hanefî mezhebinde, aleyhlerine dava açılmış olan kimse­ler hüküm verilmeden önce, şahidler yalan söylemeyeceklerine dair onlara yemin verdir diye hakimden istekte bulunurlarsa ve şahidli-ğin yemin ile kuvvetlenmiş olacağına lüzum görülünce hakim o şa-hidlere yemin verdirerek şahidliklerini kabul eder, yemin etmezler­se kabul etmeyebilir.

 

720- EbûBekre (RadiyallahuAnh) derki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellenı Hazretleri şöyle  du.

«Dikkat ediniz! Size büyük günahların en büyüklerini haber ve-rey'm mi?» Hazreti Peygamber bu sözünü üç defa tekrarladı. Hazır olan topluluk:

— Evet.yaResûlallah haber veriniz, dediler, Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«Allah'a ortak  koşmak  ve Ana-babaya  asi  olmaktır.»  Resûl-i

Ekrem, duvara yaslanmış iken hemen doğrularak    dizleri üzerine oturdular ve şöyle buyurdular:

«Ve hele yalan konuşmak (yalan yere şahidlik etmek).» Bunu bir çok defa tekrarladılar; öyle kî, biz içimizden artık tekrarlamak­tan vazgeçmesini temenni ettik.

Mütercim;

Allah'a ortak" koşmak ve ana-babaya asi olmak günahlarından sonra Hazreti Peygamberin yapmış oldukları yeni bir uyarma işin önemini göstermektedir. Yaslanmışken diz üzerine oturarak, «hele yalan yere şahidlik etmekten sakınınız» buyurmasından, şirkten sonra en büyük günahın yalan yere şahidlik olması gerekir. Çünkü yalan yere şahidlik, bütün, hakların yok edilmesine sebep olacağı gibi, Allah, korusun, haksız yere bir kimsenin belki binlerce kişinin ölümüne de sebep olabilir. Bundan dolayı gerçekten yalan yere şa­hidlik etmek, şirkten sonra en büyük günahtır.

Bir de bu hadîs-i şeriften anlaşılıyor kî, günahlar birbirlerine nisbetle büyük ve küçük olurlar ve büyük günahlar içinde de en bü­yükleri vardır. Nitekim Kur'ani Kerimde:

«O kimseler ki, küçük günahlar müstesna, günahın büyüklerin­den Cşirkten) ve yolsuzluklardan sakınırlar, muhakkak Rabbin ge­niş magfiretlidir (onları bağışlar)» ve yine: «Eğer yasaklandığınız günahların büyüklerinden sakınırsanız, sizden diğer kabahatlerinizi örteriz» meallerindeki ayeti kerimelerle de bu husus sabittir. (Necin sûresi, ayet 32 ve Nisa sûresi, ayet 31) Bundan dolayı günahların birbirinden farklılığı ve kısımları inkâr edilmemelidir.

Bazı alimler, Cenabı Allah'a karşı işlenen günahlara küçük gü­nah demekten kaçmmışlarsa da, bu husus bir ifade değişikliğinden ibarettir. Yoksa Kur'ani kerimin açık ifadesine karşı tamamen küçük günahların inkârı uygun düşmez.

Bu hadîs-i şerifte sayılan büyük günahlar üç tane ise de, en bü­yük günahlar yalnız bu üç şeyden ibaret değildir. Ancak Hazreti Peygamber bu hadîs-i şerifi buyurdukları zaman, durum gereği ola­rak yalnız bu üçünü açıklamışlardır. Çünkü diğer hadîsi şeriflerde yarid olduğu üzere adam öldürmek, sihir yapmak, zina işlemek gibi büyük günahlar çoktur. Bu husus «Vasiyetler» bölümünde, «ye­di helak edici şeyden sakınınız» hadisi şerifinde gelecektir.

 

721- Hazreti Aişe  (Radıyallahu Anha)  der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Mescid'de Kur'an oku­yan bir kimsenin sesini işitti. O kimseye hayır dua ederek buyurdu:

«Allah o okuyucuya merhamet etsin:  gerçekten filan ve filan sûrelerden düşürmüş olduğum filan ve filan ayetleri bana hatırlattı»

Yine Hazreti Aişe'nin başka bir rivayetinde,    bir gece Hazreti Peygamber benim evimde teheccüd namazı kıldı. Bu sırada Mescid'de

kur'an okuyan Ensar'dan Abbad adındaki  şahsın sesini işitti. Sonra bana hitaben:

«Ya Aişe! Bu ses, Abbâd'in sesi midir?» buyurdu. Ben, evet, de­dim. Sonra Hazreti Peygamber:

«Ya Rab! Abbâd'a merhamet et,» diye dua buyurdu.

Mütercim:

Bu olayı bir defa değil, iki defa olmuştur; yahud bir gecede aynı zamanda Kur'an okuyan iki şahsın sesinin işitilmiş olması da muh­temeldir. Çünkü Kur'an okuyanlardan biri Abdullah bin Zeyd El-En-sari idi: İkincisi de, Abbâd idi.

Bir kimsenin şahsı görülmiyorsa da, sesin kesin olarak o kim­seye ait olduğu anlaşılınca, bu sese dayanarak bazı alimlere göre âmâ olanların şahidliğinin cevazı bu hadisten alınmıştır. Fakat Ha­nefi ve Şafiî mezheblerinde gözleri görmeyenlerin şahidliği makbul değildir.

İmam Ebû Yûsuf'a göre, neseb ve ölüm gibi sırf işitmekle şa-hidlik sahih olan yerlerde âmânın da şahidliği caizdir. Şafiî mezhe­binde de bazı yerlerde sahihtir.

Bir de Hazreti Peygamberin, «benim falan sûreden düşürdüğüm filan ayetleri bana hatırlattı» sözü, alimler arasında çeşitli yorum­lara sebep olmuştur. Eğer unutmak anlamında ise, ahkâm tebliği ile.ilgili olmayan bazı ayetlerin muvakkat bir zaman için Hazreti Peygamber tarafından unutulmuş olmasında beis yoktur. Şerkavî şerhinde böyle yazılıdır. «Bundan böyle sana Kur'an okutacağız, unutmayacaksın», mealindeki ayeti kerime buna şahiddir. (El-A'lâ' sûresi, ayet 6)

Bir de kul haklarında şahidliğin en az miktarı iki erkek, ya­hud bir erkekle iki kadındır. Fakat erkeklerin şahid olamayacağı, yerlerde, meselâ kadınlar hamamında meydana gelen olaylar îçin yalnız kadınların mal hakkında şahidlüderi kabul olunur.. Öldürme     ' olayında da diyet lâzım gelir,- fakat kısas lâzım gelmez. .Hatta bekâret ve kadınların ayıb ve kusurları ile ilgili olan ve erkeklerçe bilinemer yen hususlarda yalnız bir kadının • şahidliği bile kabuî olunutı.ltt kadın şahid olursa daha iyidir»

Bir de bu hadîste geçen Hazreti Aişe'nin şahidliği, sesin Abbad Hazretlerine ait olduğunu bildirmekten ibaret ise de, İmam Buharî'-nin bu hadîsi şerifi şahidlik bölümüne koyması, böyle erkek olmayan yerde kadının şahidliğine müracaat edilmesinin meşru oluşuna bi-naendir.[12]

 

İFK İFTİRÂ BAHSİ

 

722- Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir sefere çıkacağı za­man pâk zevceleri arasında kur'a çekerlerdi. Kime ktır'a çıkarsa o hanım Hazreti peygambere eşlik ederdi. Mustalıkoğulları gazasına giderken de adetleri üzere aramızda kur'a çekildi ve kur'a bana isa­bet ettiğinden Hazreti Peygamberin eşitliğinde ben bulundum. Bera­berce Medine'den çıktık. Bu sefer, kadroların örtünmesi hakkındaki ayeti kerimenin inişinden sonra olmuştu. Bunun için örtülü, hevdecli dove üzerinde  gitmiştik. Mustalıkoğulları fethi    tamamlandıktan sonra Hazreti Peygamber geri döndü. Medine'ye yaklaştığımız günün gecesinde dinlenmek için bir yerde konaklamıştık. Bü yerden hareke­timiz için adet üzere ilân yapıldı, Bu arada onlarla yola çıkabilmek için acele olarak ihtiyacımı gidermek maksadıyla kafile ve askerler­den biraz uzaklaştım. Hacetimi giderdikten sonra hemen eşyam ve . devemin yanma geldim. Bir de elimi göğsüme koyduğumda baktım ki,, boynumdaki Yemen yapısı kolyem kaybolmuş. Hemen dışarı çıkmış olduğum yere döndüm. Ben kolyemi aramakta iken, benim hizmetçi­lerim beni hevdec (mahfe) içinde sanarak hevdecinıi deveye yükleye­rek hareket ettiler. Ö zaman hanımlar çok az yemek yediklerinden vü-cud ağırlıkları çok hafifti. Bundan dolayı hevdecin boş olduğunu anlayamadılar. Zaten ben daha onbeş yaşımı doldurmamıştım. Son-, ra ben kolyemi buldum. Devemin bulunduğu yere geldiğim zaman ne göreyim, ortalıkta kimseler yok. Bir kaç defa bağırıp çağırdımsa da, hiç bir ses ve seda duyamadım. Sonra düşündüm  ve bulunduğum yerde kalmaya karar verdim. Nihayet beni arayacaklar ve  dönüp burada bulacaklar. Derken uyku  bastırmış ve uyumuşum. Ashab-dan 'Safvan bin Muattal, askerin arkasında kalmış olduğundan sa­baha yakın bir zamanda bulunduğum yere gelir, burada bir karar­tı görür ve yanıma gelince de beni tanır. Çünkü Örtünmek jn önce beni görürdü. Benim, bu halime şaşarak, «İnna Lillah ve inna ileyhi raci'ûn» deyince, sesinden uyandım. Bir de yanımda devesiyle Saf-van'ı gördüm. Devesini çöktürdü ve hareket etmesin diye de devenin ön ayağı üzerine kendi ayağını bastırdı. Ben de hemen deveye bin­dim. Safvan, devemin yularım tutup çekti. Sonra askerimizin bulun­duğu ordugâha ulaşıncaya kadar böyle önümde yürüdü. Ordumuz, güneşin kızgın sıcağında öğleye yakın kuşluk zamanında adet üzere bir yere konmuştu. îşte benim hakkımda iftira edip helak olanlar' bu sebepten ötürü helak oldular.

Hakkımda ilk iftirada bulunan, münafıkların başı meşhur Abdul­lah bin Ubeyy idi. Ashabdan Mistah ve Hassan gibiler de ona uyarak aldanan biçarelerdi. Sonra hepimiz Medine'ye geldik. Medine'de Hazret! Peygamberin yanında bir ay kadar hastalandım. Meğer haf­talığım halinde bir takım kimseler, kulaktan kulağa ye ağızdan ağı-za iftiracıların sözlerini yayarlarmış. Bundan dolayı da Medine hal­kı hakkımda töhmete ve şüphelenmeğe başlamışmış. Halbuki .benim bu işlerden haberim yoktu. Ancak Hazreti Peygamberden,' cfaha Ön­ceki hastalıklarımda görmüş olduğum şefkat ve iltifatı görmüyor­dum. Yalnız, hemen' yanıma gelip «nasılsınız?» diye sorup; geçerler-di, ismimi anmazlardı. Sonra bu hastalıktan kurtuldum, biraz iyi-leştim. Ashabın büyüklerinden ve Bedir'de savaşanlardan ünlü mis-tah adındaki zatm annesi ile ihtiyacımızı gidermek için geceleyin Medine dışında Menası denilen yere doğru /yürüdük. Çünkü Me­dine'de, evlerimize-yakın abdesthaneler yapılmazdan önce biz ihti­yacımızı gidermek için ancak geceden geceye taşraya çıkardık. O zamanki hareketimiz, bedevilerin adeti gibi idi. Böyle Mistah'm an­nesi Selma ile giderken ayağı çarşafının eteğine dolaştı ve yere düştü veya kaydı. Arablarm adeti,- bir kimsenin başına bir-felâket geldi mi, «lanet olsun şeytana» veya «düşmanım helak ölsün», diye beddua ederlerdi. Selma hatun da, böyle ayağı kayıp düşünce": Oğlum Mistah helak olsun, gebersin diye kentli oğluna beddua etmqye baş­ladı. Hemen ben, ne yapıyorsun? Sen ..ne kötü söz soyliyorsun?*: Bedir savaşında bulunan iyi bir oğlun' hakkında böyle kötü söz söylenir mi? dedim.                                

Selma Hatun bana şu cevabı verdi: Ey zavallı kadın! Senin hak­kında Mistah ve arkadaşlarının söylediklerini işitmiyor musun? de­di ve hakkımda iftiracıların söylemekte oldukları sözleri enine bo­yuna bana anlattı. Bunu işitir işitmez üzüntümden fenalaştım. Beni sıtma tuttu ve hastalığım bir kat daha arttı. Sonra eve döndüm. Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Seîlem Hazretleri yanıma geldi ve adeti üzre, «Nasılsınız?» dedi. Ben de, müsaade ediniz; artık ebeveynimin yanına gideceğim, dedim. Bundan maksadım, ebeveynimin yanına gidip bu dedi?-kodunun esasını ve kendilerinin de haberdar olup ol­madıklarını öğrenmekti. Hazreti Peygamber benim iyileşmeme ka­dar ebeveynimin yanında kalmama müsaade ettiler. Ebeveynimin yanına varır varmaz annem Ümmü Rûmah'dan sordum: Ortalıkta ne hadisler dönüyor, bu ne iştir? deçüm. Annem:

— Evladım, sen kendi sağlığım düşün, bu iş için böyle merak edipkendini üzmej Allah'a yemin ederim, böyle senin gibi güzel olup kocasının muhabbet ve üstün teveccühlerini kazanan ve bu kadar otakları olan bir  kadın hakkında elbette   böyle  dedi-kodu çoğalır. Sen vücudunun afiyetini düşün, dedi.

Ben bu işe şaştım ve üzülerek, sübhanellah dedim. Herkes hak kımda böyle çirkin havadisler yayıyormuş meğer, dedim. Hüngür hüngür ağlamağa başladım. Bütün gece böyle ağladım. Aralıksız göz yaşı döktüm ve sabaha kadar kederimden uyuyamadım. Doğ­rusu Hazreti Peygamber bu hususta Allah'ın vahyini bekledi ise de, hikmet icabı, o günlerde vahy gelmedi. Vahy-i İlâhi çok geciktiğin­den işittim ki, beni boşamak hususunda istişare etmek için Hazreti Peygamber, Ali bin Ebi Talib ile Üsame bin Zeyd'i davet ederek bun­larla meşvere etmiş. Üsame Hazretleri, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ailesine olan sevgisini bildiğinden:

—  Ya Resûlallah, bütün aile efradınız, peygamber şanına layık iffetli ve pak kimselerdir. Ben ehliniz hakkında hayırdan başka hiç bir şey bilmiyorum, dedi. Hazreti Ali ise, tereddüt etmeyerek:

—  Ya Resûlallah, Allah Tealâ sana dünyayı daraltmamış; ondan başka hanımlar çoktur,   (onu boşa) dedi. Tekrar   Hazreti Ali söze devamla:

—  İsterseniz bir de Hazreti Aişe'nin cariyesi olan Berire'ye so­runuz. Berîre size karşı doğru olanı söyler, dedi.

Sonra Hazreti Peygamber Berire'yi huzurlarına çağırtmış ve ona sormuş:

«Ey Berîre, Aişe hakkında şübhelendiğin bir şey gördün mü?»

Berire şu cevabı verdi:

— Hak Peygamber olarak seni gönderen yüce Allah adına yemin ederim ki, Aişe'nin'henüz yaşı küçük olduğundan hamur yoğurur-ken tekne başında uyur kalır. Evde besili koyun gelip Aişe'nin hamu­runu yer. Bundan başka benim kusur bulacağım hiç bir şey kendi­sinde görmedim. Sonra o gün Hazreti Peygamber hutbe okumak üze­re minbere çıkmış ve bütün, cemaata hitab ederek:

«En önce bu iftiraya cür'et eden münafıkların başı Abdullah bin Übeyy bin Selül aleyhinde söz söylemekte beni mazur tutunuz,» bu­yurdu, sonra yine söze devamla:

«Ailem hakkında fena halde iftira İle bana eza ve cefa eden kimseye karşı bana yardım edecek içinizde kimdir? Ben, Allah'a ye­min ederim ailem hakkında hayırdan başka hiç bir şey görmedim ve duymadım. Bir de o iftiracılar Safvan'a da isnadda bulundular". Vallahi onun hakkında da hayırdan başka bir şey görmedim ve duy­madım. Benim evime ve ailemin bulunduğu semte bu adam ancak benimle beraber uğramıştır.» buyurdu.

Bunun üzerine Evs kabilesinin reisi Sa'd bin Muaz ayağa kalkıp:' —Ey Allah'ın Resulü, size yardım edeceklerin birincisi benim. Eğer bu yolda size eziyet eden kimse bizim kabilemiz olan Evs -kabilesin­den ise, onun boynunu vururum.- Yok, eğer bizim Hazfşe kardeşle­rimizin kabilesinden ise, bize emrediniz. Ne gerekirse & îşı-demiş. Fakat bu defa Hazreç kabilesinin reisi Sa'd bin söyler aşiret duygusuna dokunarak, her ne kadar kendisi iyi ve. mil bir kimse idiyse de, insanlık gereği hemen ayağa kalkıp Sa'd Muaz'a karşı son derece öfke ile:

—  Sen  yanlış konuştun. Vallahi bizim Hareç kabilesinden bir ferdi öldüremezsin ve onu öldürmeğe gücün, yetmez, dedi-

Sonra Sa'd bin Hudayır adında bir adam ayağa kalk&rak İaâ'd bin Ebi Ubâde'ye sert bir cevap vardi:

—  Sen yanlış  söyledin.  Vallahi Peygamber  emrettikten Sonca hangi kabileden olursa olsun onu öldürürüz. Hem de sen gerçekten münafıksın ki, münafıklar taraftarı olup bizimle mücadele ediyor­sun, dedi. Böylece Evs ve Hazreç kabileleri birbirlerini  suçlayarak kavgaya tutuştular. Hatta birbirlerine saldırır oldular. Sonra Hazre-ti Peygamber minberden inerek iki tarafı yatıştırdı. Hazreti Pey­gamber de bu konuda artık başka dir şey buyurmadı.

Hazreti Aişe devamla anlatır: Ben bu olup bitenleri de duydum. Artık büsbütün fenalaştım. Gece gündüz göz yaşı dökmekte idim. Bütün geceler gözlerimi uyku tutmuyordu. Bu şekilde bir gün iki gece ağladim. Muhakkak surette ciğerimin parçalanacağını sanmış­tım. Ben bu ızdırab halinde iken annem ve babam bulunduğum odaya girip yanıma geldiler. îkisi de oturdular. Ben yine devamlı ağlıyordum. Dışardan Ensar'dan bir kadın yanıma gelip görüşmek üzere benden izin istedi. Ben de izin verdim ve gelsin, dedim. O ka­dın gelip oturdu ve o da benimle ağlamağa başladı. Biz bu halde iken, Hazreti Peygamber teşrif buyurarak odama girdi ve oturdu. Halbuki bana bu iftira edildiği günden bu güne kadar asla yanımda oturmamıştı. Bir ay bekledikleri halde, hakkımda herhangi bir îlâhî vahy inmemişti. Hazreti Peygamber önce yanımda Allah'a hamd ve sena etti. Şehadet kelimesini getirdi. Sonra bana:

«Ey Aişe! Gerçekten senin hakkında bana şöyle şöyle sözler ulaş­tı. Eğer sen bu iftiradan bert İsen, muhakkak surette Allah Tealâ Hazretleri seni yakında temize .çıkaracaktır. Sayesi sen umulmadık şekilde böyle büyük bir günaha yaklaştın ve bulaştın ise» tevbe ve istiğfar ederek AUah'dan mağfiret dile. Zira bir kul, Allah'a karşı

günahını itiraf eder de arkasından, tevbede bulunursa Allah Tealâ Hazretleri o kulun tevbesini kabul eder,* buyurdu. Bu sözü Hazreti Peygamber tamamlar tamamlamaz öfkemden göz yaşlarım tamamen kesildi. O hale geldim ki, gözlerimde bir damla yaş hissetmez oldum.

Babama hitaben: Benim tarafımdan Peygamber Sallallahu Aley­hi ve Sellem'e cevab veriniz, dedimse de babam bana:

—'Kızım, vallahi, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Solîem'e karşı ne söyliyeceğimi bilemiyorum, dedi. Sonra valideme dönüp:

—  Sen bari benim tarafımdan Peygamber Salîaîlahu Aleyhi ve sellem'e cevab ver, dedim ve o da ayni şekilde:

—  Vallahi kızım, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e karşı ne söyliyeceğimi bilemiyorum, dedi.

Ben henüz genç bir kadındım ve Kur'an'dan ezbere" okuyabildi­ğim fazla değildi. Hazreti Peygambere, ana ve babama karşı dedim ki: Ben şübhesiz biliyorum ki, siz insanların söylediklerini işittiniz ve dinlediniz. O sözjer artık sizin zihinlerinizde yerleşmiştir, bu sözü tasdik etmişsinizdir. Ben size muhakkak bu işten beriyim, demiş ol­sam, bu sözümde siz beni doğrulamıyacaksımz. Halbuki Allah Tealâ Hazretleri gerçekten benim bu işten beri olduğumu biliyor. Allah Tealâ bunu bilirken bu suçu itiraf etmiş olsam, siz hemen sözümü kabulleneceksiniz. Vallahi benimle sizin, durumunuza münasip bir örnek bulamadım. Ancak Hazreti Yûsuf Alayhisselârmn babasının «Artık (benîm yapabileceğim tek şey) güzelce sabırdır. Söyledikleri­nize karşı da, yardımına sığınılacak ancak Allah'dır.» sözünü bula­biliyorum. (Yûsuf sûresi: ayet 18)

Sonra yatağımın üstünde öbür tarafa döndüm. İçimdeki "inanç şu idi ki, muhakkak Allah Tealâ beni bu iftiradan kurtarır ve te­mize çıkarır. Fakat benim hakkımda Allah. Tealâ Hazretlerinin ayet indireceği aklımdan geçmedi; Çünkü kendimi Kur'an'da anılmaya lâyık görmüyordum. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Haz­retleri belki beni temize çıkaracak bir rüya görür ve böylece Allah beni o iftiradan kurtarır diye sağlam bir inancım vardı.

Vallahi Hazreti Peygamber oturmuş olduğu yerden ayrılmadan ve ev halkımızdan da hiç kimse yerinden kımıldamadan efendimize Allah'ın vahyi geldi ve vahyin gelişindeki hal, Hazreti Peygamber­de belirdi. Hatta o gün, kış olduğu halde mübarek yüzlerinden inci taneleri gibi ter akmağa başlamıştı. Hazreti Peygamberden o Vahy hali açılınca, gülümseyerek ilk söylediği söz şu oldu;

Ya Aişeî. Allah Tealâ Hazretlerine hamd et: Allah seni (iftira ve bühtandan) temize çıkardı.»

Sonra annem bana dedi ki, kızım kalk da Peygmaber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e teşekkürlerini arz et. Ben annemin bu sözüne karşı:

— Vallahi, bu hususta yüce Allah'dan başka hiç bir kimseye şükür etmem ve bu teşekkür için Hazreti Peygamberin yanına da gitmem, dedim. Allah Teâlâ: «(Aişe'ye) iftira haberini getirenler, içi­nizden (münafık) bir zümredir...» (Nur sûresi: ayet 11) mealindeki ayeti kerimeyi indirmişti.

Hakkımda böyle Kur'an ayetleri inince, babam Ebû Bekir eveîce fakirliği ve akrabalığı olduğu için teyze çocuğu Mıstah'a yapmakta olduğu yardımları kesmek isteyerek, mademki Mistah, kızım Aişe hakkında yapılan iftiralara katılmıştır, bundan böyle asla ona ver­mem diye yemin etti. Fakat bunun üzerine: «İçinizde fazilet ve ser­vet sahibi olanlar, akrabalara, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere (bir şey) vermemek üzre yemin etmesinler. (Onların ku­surlarını) affedip bağışlasınlar. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez-misiniz. Allah Gafûr'dur. Rahîm'dir.» (Nûr sûresi: ayet 22) mealin­deki ayeti kerime indi.

Bû ayeti kerime nazil olunca. Ebû Bekir:

—  Evet, ya Rab! Vallahi senin bağışlamanı ve mağfiretini iste­rim, dedi ve evelce olduğu gibi Mistah'a olan yardımını devanı et­tirdi.

Peygamber SallaHanır Aleyhi ve Sellem benim halimi araştırmak üzere pak zevcelerinden Zeyneb binti Cahş'a sormuştu:

«Aişe hakkında ne anladın, ondan ne gördün?» Zeyneb: — Vallahi, ben kulağımı ve gözümü, görmediğim ve işitmedi­ğim şeyden sakındırır, korurum. Vallahi, Aişe hakkında hayır ve if­fetten başka bir şey bilmiyorum, demiş.

Hazreti Peygamberin pâk zevceleri arasında Zeyneb her yönden bana rekabet eden, benimle denkleşme iddiasında olan bir kadın iken, onun sahib olduğu takva sebebiyle Allah onu bu iftiraya ka­tılmaktan korunmuştu.

Hoş bir hikâye: Bir hıristiyanla bir müslüman, aralarında dinler hakkında münazara ederlerken, hiristiyan, müslümana:

—  Sizin, peygamberinizin zevcesi Aişe, kolyem düştü,  diyerek bahane edip kafileden geri  kaldı.   Sonra   Safyan ile Peygamberin huzuruna acaba ne yüzle geldi? demiş. Müslüman da ona şu cevabı vermiş:

— Babasız ve kocasız olarak kucağına çocuğunu (Hz. İsayı) alıp kavmine gelen Hazreti Meryem'in yüzü gibi olması tabiîdir. Siz ken­di dininizde Hazreti Meryem'in beraatına inandığınız gibi, biz de Kur'an-x Kerimin açık beyanı ile Hazreti Aişe'nin beraatına inanırız. Böyle inanmayan kimse, dinimizden değildir. Onu müslüman say­mayız.

 

723- Ebû Bekre (Radiyallahu Anh) der ki:

Peygamber Salîallahu Aleyhi ve Sellem'in huzurunda bir kimse bir adamı övünce Hazreti Peygamber ona şöyle buyurdu:

«Yazıklar olsun sana! Arkadaşının boynunu kırdın, arkadaşının boynunu -kırdın!» Bu sözü bir kaç defa tekrarladıktan sonra buyur­dular

«Sizden her kim, din kardeşini mutlaka övmesi gerekiyorsa ve övgü sıfatının da onda mevcut olduğunu biliyorsa şöyle desin: Falan­cayı (iyi) sanıyorum; iç yüzünü Allah bilir ve ben Allah'a karşı hiç kimseyi tezkiye edemem. Ancak onun şöyle ve şöyle olduğunu sanı­yorum desin. CKesin olarak şöyledir, böyledir demesin. Çünkü hem o kimseye kibir ve gurur gelir, hem de onun sonunun ne olacağım an­cak Allah bilir.)

Mütercim :

Bu hadîsi şerife dayanarak îmanı Azam ile İmam Ebû Yûsuf Hazretleri demişlerdir ki, şahidlerin gizli tezkiyesinde bir kişinin tez­kiye etmesi yeter; fakat iki kimse olması daha iyidir.

Şafiî ve Maliki mezheblerinde ve İmam Muhammed'e göre, şa-hidlikte olduğu gibi, tezkiye edenlerin de en az iki kişi olması gere­kir. Açık tezkiyede ise, ittifakla şahidlerde olduğu gibi, en az iki kişi olması lazımdır.

 

724- Abdullah'dan (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Bir kimse yemin edecekse, Allah'a yemin etsin; yo&sa sussun, yemin, etmesin.»

Mütercim ;

Hüküm sebeplerinden biri de yemin etme yahud yeminden ka­çınmadır. Şöyle ki: Davacı, davasını ispat etmekten aciz kaldığı tak­dirde, onun isteği ile davalıya yemin teklif edilir.

Bir de, hasımlardan birine yemin verdiriîeceği zaman, vallahi, bülâ-hi, tallahi diye Allah'ın adına yemin verdirilir. Böyle haklarda yemin ancak hakimin huzurunda olur. Başkasının huzurunda ye­minden kaçışa itibar edilmez.

Bir kimse mahkeme dışında sözünü kuvvetlendirmek için yemin .  etmek isterse, yine Allah'ın adını yahud yüce sıfatını anarak yemin etmelidir. Vicdanıma yemin ederim veya güneşe ve göğe yemin ede­rim gibi şeylerle, gözüm kör olsun gibi sözlerle yemin etmemelidir.

Bir de, şart olsun, talak olsun, evladımın başına, evladımın hay­rım görmeyeyim gibi sözlerle yemin haram değilse de mekruhtur. Yi­ne Kâbe-i Muazzama hakkı için, diyerek yemin etmek de meşru de­ğildir. Fakat Mısır ve Hicaz'da umumi bir adet olmuş, insanların ço­ğu» Lâ vennebiyyi = Peygamber hakkı için Öyle değildir» diyereR yö­nün ederler. Bir yönden Hazreti Peygambere hürmeti gerektiriyorsa da, diğer taraftan bu hadîs-i şerifle yasaklanmış olan kısma düşül­müş olunuyor.

Cenabı Hak, Kur'anı Kerim-d e; güneşe, aya, kuşluk vaktine, göğe ve-yere yemin buyurmuş ise de, bu anılanların özelliklerini insanlara bildirmek hikmetine bağlıdır. Allah Tealâ yaptığından sorumlu olmaz. Hatta bazı t.fpştırmacı alimler ve edibler bu kelime­leri türkçeye tefsir ederken; Ben azimuşşan güneşi severim, ayı se--   verim gibi yorumlarla tefsir ederler. En doğrusunu Allah bilir.[13]

 

SULH BAHSİ

 

725- Ümmügülsüm binti Ukbe'den (Radıyallahu   Anha)  riva­yet edilmiştir:

«insanların arasını bulmak için hayırlı sözü nakledip aralarında yayan yahud hayırlı söz söyleyen kimse yalancı değildir.»

Mütercîm :

însanlarm arasını bulmak veya meşru bir işi yürütmek için ge­rektiğinde yalan söyleyen kimseye, o söylediği yalandan dolayı gü­nah yoktur; çünkü üç yerde yalan söylemek caizdir ve diğer sahih hadîslerle sabittir.

1 — Harp halinde düşmana karşı, 2 — Birbirlerine dargın olan­ların arasını düzeltmek için, 3 — Aralarında düşmanlık ve ayrılık olmasın diye kocanın karısına karşı söylemesi. Bu üç yerde yalan söylemek, kesin delil ile sabittir. Fakat tevilli yalan söylenmiş olursa daha uygun düşer.

Bir de iki kötülükten birini yapmak zarureti ortaya çıkarsa, bun­lardan hafifini yaparak h-lyük kötülükten korunulur. Bu bir fıkıh kaidesidir. Çünkü zaruretler, yasak oian şeyleri mubah kılar. Bir de umuma zarar vermeyi önlemek için kısmi zarar ihtiyar edilir.

 

726- Sehl bin Sa'd (Radıyallahu Anh) der ki:

Küba halkı kendi aralarında kavga etmişler;   hatta birbirlerini taşlamışlardı. Bu haber Peygamber Sallallahu    Aleyhi ve Sellem'e ulaşınca, Hazreti Peygamber bir kısım ashaba:

«Haydi birlikte gidelim, onların arasını bulalım» buyurdu.

Mütercim :

Sonra bizzat Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem giderek Küba halkını birbirleriyle barıştırdı. Anlaşılıyor ki, fitne ve fesadın giderilmesi ve durumun düzeltilmesine kuvvetli bir ihtiyaç duyulursa, bizzat devlet reisinin teşrifi lâzımdır.

 

727- Berâ bin Âzib (Radıyalîahu Anh) der ki: Peygamber Sallallahu Aleyhi ye Sellem Hazretleri hicretin altın­cı yılında zilkade ayında Ömre haccı yapmak niyeti ile ihrama gir­di. Mekke'ye yakın Hudeybiye adındaki yere varınca, Mekke halkı o yıl için Hazreti Peygamberin Mekke'ye girmesini engellediler. Bu yılideğil de, geleck yıl yine zilkade ayında Mekke'de üç gün kalmak ve dördüncü günü Medine'ye dönmek şartı ile Mekke'lüerin sulh teklifini hikmet icabı kabul buyurdular. Yapılacak sulh andlaşmasını yazmak için Hazreti Aliye emrettiler.

«tş bu andlaşma Allah'ın Peygamberi Muhammed'in yapmış olduğu sulh metnidir.» diye yazmaya başlayınca, Mekke müşriklerinin eiçisi buna razı olmadı" ve: — Biz senin Allah peygamberi olduğunu bilsek, seni Mekke'ye girmekten ahkoymazdık, diye Hazreti Peygam­bere karşı direnerek «Allah'ın peygamberi» sözünün kaldırılmasını ve onun yerine, Muhammed bin Abdullah, yazılmasını istedi. Bu iti­raza karşı Hazreti Peygamber:

«Ben hem Allah'ın Peygamberi hem de Abdullah'ın oğlu Mu-hammed'im,» buyurdu. Sonra Hazreti Ali'ye h'itab ederek: «Resûlüllah kelimesini sil» diye hitabetti. Hz. Ali yemin ederek, vallahi ya Resûlel-lah ben senin Resûlüllah ismini asla silemem, dedi.

Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem o andlaşma kâğı­dını bizzat mübarek eliyle alıp: «tş bu andlaşma, Abdullah'ın oğlu Muhammedin hüküm ve imzasını taşıyan sulhnâmedir,» diyerek yaz­dı. (Daha önce yazı yazmazlarken, bu defa mucize olarak yazı yazdı. Yahud başkasına yazdırdı da söylenebilir. Sonra andîaşmanın mad­deleri şöyle tesbit edildi:

1- Silâh ancak kında olduğu halde Mekke'ye girilecek.

2- Peygambere bağlı olupta Mekke'de bulunanlardan Medine'­ye gitmek isteyen olursa hiç kimseyi alıp   götüremiy e çektir. Ayrıca adamlarından Mekke'de kalmak isteyenlere engel olmayacaktır.»

O sene bu şekilde sulh yapılarak Medine'ye dönüldü. Ertesi yıl yine zilkade ayında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazret­leri ashabı kiram ile Mekke'ye vardılar. Üç gün geçtikten sonra, Mekke halkı Hazretleri Ali'ye müracaat ederek, artık sözleşme şart­larına göre Mekke'de kalma müddeti sona erdi Arkadaşına (pey­gambere) söyle Mekke'den çıksın, dediler.

Sonra Mekke'den çıkmak üzere yola koyuldular. Mekke'nin dı­şına çıkıp giderlerken bir de Hazreti Hamza'nın küçük kızı Hazreti Peygambere:

— Amca! Amca!... diye seslenerek bize yetişti. Hazreti Hamza, ayni zamanda Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in süt kardeşi idi. Onun için kızcağız ona: Amca! Amca... diye seslenmişti.

Hazreti Ali, hemen çocuğu alarak zevcesi Fatmanın bulundu­ğu deve üzerindeki hevdece koydu ve hanımına da: Bu amcanızın kızını alınız, beraberinizde Medine'ye götürünüz. Devamlı yanımızda kalacak, dedi. Fakat Medine'ye varınca bu kızı yanlarına almak hususunda Hazreti Ali, Hazreti- Zeyd ve Hazreti Cafer iddialaştılar. Hazreti Ali, bu benim amacımın kızıdır diye iddia ederek çocuğu almak istiyordu. Bunun terbiye hakkı bana aittir, diyordu.

Hazreti Cafer de-. Bu çocuk benim de amcamın kızı olduktan başka çocuğun teyzesi benim zevcenidir, diye iddia ediyordu.

Hazreti Zeyd de, Hazreti Hamza şehid olmadan önce, Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hayretleri Hamza ile Zeyd'i dünya ve ahiret kardeşi yaptığından bu kardeşliği ileri sürerek çocuğu ya­nma almak istiyordu. Kardeşimin kızı oiduğu için ona bakmak ba­na, düşer diyordu. Bu şekilde Hazreti Peygamberin huzurunda muha­keme edildiler. Sonra Hazreti Peygamber:

«Bir çocuğun teyzesi, annesi yerindedir; onun için kızı Cafer'e teslim ediniz!» diye hüküm verdi. Fakat onların bu iddialarından do­layı memnun kalarak onları sevindirecek şekilde taltif ederek Haz­reti Aliye:

«Sen, bendensin ve ben de sendenim, (ikimiz bir vücud gibi­yiz)» dedi. Cafere de; «Gerek yaratılış bakımından ve gerekse huy bakımından sen bana benziyorsun.» buyurdu.

Zeyde işe: «Sen bizim kardeşimiz ve mevlamızsm,» diyerek onu da taltif büyur.du.

Mütercîm:

Müctehidler, bu hadis-i şeriften, bir çocuğun teyzesi, yakınlık hu­susunda halasından önce geleceği hükmünü çıkarmışlardır; çünkü o çocuğun halası bulunan Abdulmüttalib kızı Safiyye o anda orada idi. Buna teslim edilmeyerek teyzesine teslim edilmiştir. O halde, bir çocuğun anne tarafından olan hanımlar çocuğa, bakmakta, baba tarafından  olan  akrabaya tercih  edilirler.

Bir de, Peygamber Sallallahu, Aleyhi ve Seliem Hazretleri, Haz­reti Ali'ye: «FtesûlüUah sözünü siî,» demişken, Hazreti Ali'nin:

— Vallahi, onu silmem, demesi, Peygamberin emrine muhalefet olmayıp müşriklerine taviz vermeyerek peygamberliğini ilân etmek azminden ileri geliyordu. Nitekim Hazroti Ebû Bekir'e de mihrabda durması için emretmişlerken, edebe uyarak geri çekilmişlerdi. Bu­nun için Hazreti Peygamber, Hazreti Ali'nin o kelimeyi silmedikle-rine gücenmediler.

Bir de başka rivayetlerde, «Ya Ali! O kelime nerededir, bana göster de ben şileyim.» diye nakil vardır. Hazreti Ali de gösterdi ve Peygamber bizzat kendi mübarek eliyle cnu sildi, yerine Abdul­lah'ın oğlu'cümlesini yazdı, yahud yaz diye emretti. Çünkü Ha.zreti Peygamber Ümmi idi, okumazdı ve yazmazdı. Kur'anı ise kitabdan değil ezbere okurdu. Başka yerden öğreniyor, denmesin ... Bir kısmı da demişlerdi ki, ümmî olan kimse, bir iki kelime yazar. Bu hal ol­mağa engel teşkil etmez.

Bir de böyle ağır şartlarda sulh yapılması, bir çok hikmet ve maslahatlara bağlı idi. Bu hikmetlerden birisi de, ertesi yıl hiç bir kimsenin burnu kanamadan emniyet ve güven içinde Mekke'ye gi­dip ömre haccım .tamamlamış olmaktı ki, aslında bu Hudeybiye se­ferinde Hazreti Peygamberin rüyası sebep olmuştu. Hac işleri ta­mamlandıktan sonra kimi başının saçını traş etti ve kimi de kısalttı ve böylece ihramdan çıktılar. Selâmet ve emniyet, içinde Medine'ye döndüler. Bir iki yıl sonra da kan dökülmeksizin küçük bir harp ma­nevrası ile Mekke tamamen feth edildi. Daha nice fetihlere sebep oldu. İşte bunların hepsi, adı geçen andlaşmanın güzel sonuçların­dan ve üstün meyvalarmdan sayılır. Bu, sırf bir akü ve daha üstün­lüğünden değil, Peygamber «mucizesinden olduğu Fetih sûresinin inmesiyle anlaşılmıştır. Bunu gerçek akıl ve irfan • sahihleri takdir ederler. Hatta andlaşmadaki ağır şartların kabulünden dolayı bazı itirazlar olmuş ve Hazreti Ömer gibi bazı sahabi, sonradan yüzbin kere pişman olarak tevbe ve istiğfar etmişlerdir. Nitekim bundan sonraki altıncı hadîste genişçe açıklanacaktır.

 

728- Ebû Bekre (Radıyallahu Anh) der ki:

Bir gün Hazreti Peygamberi minberde, yanında torunu Hazreti Hasan olduğu halde gördüm. Peygamber Sallalîahu Aleyhi ve Sel-lem arada bir cemaata döner bakarlar, arada bir de Hazreti Hasan'a bakarlardı. Bir ara Hazreti Hasanı göstererek:

«Bu benim oğlum, seyyiddir.  Allah'dan    ümid ederim ki, onun sayesinde müslümanîardan iki büyük toplum, aralarında   uzlaşacaktır.»

Mütercim :

Bu  hadîs-i  şerifin mucizesinin sonradan meydana  çıktığı her-kesce biliniyor. Çünkü Hazreti Hasan'm    babası olan    müminlerin emiri Hazreti Ali şehid olarak vefat ettikten sonra,  Hazreti Ali'ye bağlı kalan müslümanlar onun yerine Hazreti Hasan'a biat ederek hilafet makamına oturtmuşlardı. Fakat daha önce de Hazreti Ali'ye muhalefette bulunan ve Şam'da Hazreti Muaviye'ye bağlı kalanlar Hz. Hasan'm hilafetini kabul etmediler. Bunun üzerine her iki ta­raf, savaşa hazırlanarak iki büyük ordu halinde Medayin'de karşı karşıya gelince, Hazreti Hasan, kendisi hilafete en münasib biri ol­duğu halde ve emirleri altında bulunan kırk bin kişi Hazreti Hasan'-ın hilafeti uğruna canlarını feda edeceklerine   yemin etmişlerken, sırf zühd ve takvasından dolayı kan    dökülmesin    diye birtakım şartlarla anlaşma yaparak hilafeti Hazreti Muaviye'ye bırakmıştı. Sonra Kûfe'ye döndü ve daha sonra Medine'ye dönerek orada ömür­lerinin sonuna kadar kaldılar. Şimdi ziyaretgâhi, Balcı mezarlığın­da Hazreti Abbas ile bir yerdedir.

İşte Hazreti Hasan bir takım şartlarla iki İslam topluluğu ara­sında sulh yaparak büyük felâketi önlemiş olduğundan Hazreti Peygamberin müjdelediği İslahat gerçekleşmiş oldu.

Şartlardan biri, Muaviye'den sonra hilafetin Hazreti Hasan'a terki idi. Ayrıca Hazreti Hasana beş milyon dirhem paranın peşin olarak verilmesi, Fars vilayetinde olan bir bölgenin yıllık haracının Hazreti Hasan'a bırakılması gibi daha bazı şartlar vardı. Fakat Haz­reti Muaviye bu şartların bir kısmını yerine getirmişse de çoğunu yapamamıştır.

Bir de karşılık (taviz) alarak hilafetten çekilmenin cevazı bu hadîs-i şeriften çıkarılmaktadır.

 

729- Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) der ki: Hazreti Peygamber saadethanelerinde iken, kapıaa bir alacak davası yüzünden iki kişinin yüksek sesle birbirleriyle münakaşa et­tiklerini işitti. Borçlu, borcun bir kısmının indirilmesini ve bir mik­tar dolaylık göstermesini alacaklıdan istiyordu.  Alacaklı ise,  «Vallahi, yapmam!» diye yeminler ediyordu. Bunun üzerine, Hazreti Peygamber, evden çıkıp o iki kişiye yaklaştı ve onlara şöyle buyur­du:

«îyüik yapmam (alacağımdan düşürmem) diye Allah'ın adına yemin eden hanginiz idi?» Alacaklı gayet mahcub ve pişman ola­rak:

— Bendim, yâ Resûlallah! dedi, artık hangisini isterse yapsın.» Sonra- yan yarıya anlaştılar, diye rivayetler olmuştur.[14]

ŞARTLAR BAHSİ

 

730- Ukbe bin Amır'dan  (Radryallahu Anh)  rivayet edilmiş-

Şartlarm en «. kadınları ken-kılarken (nikahlarken) koşulan şarttır. (Nikâhda   kadı-

 

731- Ebû Hüreyre (Radıyallahu Anh) der ki:

Bir bedevi, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri­nin huzuruna gelip: Sizden Allah rızası için davamın hak üzere neticelendirilmesini ve hakkımda Allah'ın kitabı ile hüküm verme­nizi istiyorum, başka bir dileğim yoktur, dedi ve beraberinde bulu­nan bir şahıstan hak talebinde bulundu. Fakat kendisinden daha bilgili ve ifadesi daha düzgün olan davalı dsdi ki:

—  Evet, ya Resulallah! Aramızda Allah'ın kitabı ile hüküm ve­riniz; fakat olayı anlatmak ve kendimi savunmak için bana müsaade buyurunuz.  Hazreti  Peygamber'in müsaadesi  üzerine davalı şöyle anlattı:

—  Benim oğlum, bu adamın işçisi   (çobanı)     idi.  Her nasılsa, onun   karısı   ile zina etmiş ve bana   haber   verildi   ki, güya   her zina eden, recim  (taşla öldürme)   cezasına çarptırılırmış ve benim oğluma da recim gerekiyormuş. Bu durumda onlar benim oğlum­dan davacı olmasınlar    diye, oğlumu    kurtarmak     için yüz    baş koyun ve bir de cariye vererek oğlumu kurtarmıştım.   Fakat sonra ben, alimlere baş vurarak bu meseleyi sordum. Onlar bana, bu işin şer'î hükmünün böyle olmadığını, henüz    evli bulunmayan oğluma ceza olarak yalnız yüz değnek ile bir yıl sürgün gerektiğini söyledi­ler. Recim  cezası oğluma lazım gelmeyip,     bu  adamın    karısına gerekiyormuş.  Eğer gerçekten hüküm  bu ise,  daha önce bunlara vermiş olduğum koyunlarla cariyenin, bana geri verilmesini istiyo­rum.

Hazreti Peygamber şöyle buyurdular:

«Nefsim elinde olan Allah Tealâ Hazretlerine yemin ede­rim ki, ben, her ikinizin arasında Allah Tealâ Hazretlerinin kitabı ile hüküm vereceğim: Cariye ve koyunlar sana geri verilecektir. Senin oğluna yüz değnek cezası uygulanacak ve bir sene müddetle de sür­gün edilecektir.» Hazreti Peygamber, delillere veya suçluların ıkrarina dayanarak bu hükmü verdikten sonra, ashabın ileri gelenlerin­den Üneys (Radıyaîlahu anh)  Hazretlerine hitaben:

-Yâ Üneys! Şu davacının hanımına gidiniz. Eğer zinayı İkrar ederse, ona recim cezası uygula.»

Sonra Üneys hu görevle giderek kadının ifadesini aldı. Kadın şa-hid huzurunda suçu itiraf etti. Üneys Hazretleri de, Hazreti Peygam­berin emirleri üzere o kadını recim (taşlanma) cezasına çarptırdı.

Mütercim:

Zina davasının saklanması ve mümkün olduğu kadar gizlen­mesi meşru iken, araştırma açılmasının sebebi, tarafların ısrarları üzere olmuştur. Sonra suçluların defalarca ikrarları ile zina suçu s&bit olduğundan her iki tarafa da meşru had (ceza) uygulandı.

Eğer zina edenler, henüz evli değiller ise, Şafiî mezhebinde bu

hadis-i şerifin zahiri ile amel edilerek, bunlara yüz değnek vurulması ve en az üç günlük sefer mesafesi bir yere bir yıl müddetle sürgün edilmeleri gerekir hükmüne varılmıştır.

Hanefî mezhebinde ise, yalnız bunlara yüz değnek vurulması yeter. Sürgün cezası ise, sonraki uygulamalarla kaldırılmıştır.

Eğer zina edenlerden herhangi biri evli ise yahud başlarından bir kez nikah geçmişse, bu gibilerin suçu sabit olma halinde recme-dilerek öldürülmeleri gerekir.

Gerçekte bu recim cezası açık bir hükümle Kur'anda yok ise de, Hazreti Peygamberden tevatür yolu ile gelen uygulamalar ile sabittir. «Peygamber size he getirirse, onu kabul edin» mealindeki ayeti keri­mesi gereğince Allah'ın peygamberlerinin emirlerine ve icraatına uymak lazımdır.

Hazreti Peygamber Kur'an-ı Kerimdeki ayeti kerimeye dayana­rak «Bu zina hakkında uygulanacak yol ve hüküm, bekâra yüz değ­nek vurmak ve evliyi recmetmektir,» buyurdu. îşte bu hadîs-i şerifte vaki olan:

«Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ben sizin davanızı Allah'ın kitabı ile göreceğim ve hükme bağlayacağım,» de­mek, «Allah o zina edenlere yol kilıncaya kadar...» (Nisa sûresi: ayet 15) mealindeki ayetlö hüküm vereceğim demektir. Çünkü Peygamber Sallallahu Aleyht ve Sellem bu husustaki şeriat yolunu, bekâra değ­nek vurmak ve evlenmişi taşla öldürmek şeklinde tefsir etmiştir.

Yahud bazı alimlerin görüşüne göre Allah'ın kitabından maksad, Kur' an-ı Kerimden okunuşu kaldırılan ve yalnız hükmü baki kalan:

«Evli erkek ve evli kadın zina ettikleri zaman Allah'dan bir ceza olarak muhakkak onları recmediniz:    Allah    Aziz'dir.    hakîm'dir» mealindeki ayettir.

Allah korusun, bir kimse şeytana uyup zina ilşerse, onu hiç kim­seye açmayıp Allah ile kendisi arasında bırakmalıdır. Gerek hakim huzurunda ve gerekse insanlar arasında tamamen inkâr etmeli, tev-be ederek Allah'dan mağfiret dilemelidir. Bu şekilde ölürse, bağış­lanmış olması umulur. Fakat ilşediği bu suçu övünerek şurada bu­rada yayacak olursa, bağışlanmayan suçlular arasına girer, bunlar açıktan günah işleyenlerdir. Bir hadîs-i şerifte bu gibiler bağışla­nanlar dışında bırakılmışlardır.

 

732- Hazreti Ömer (Radiyallahu Anh) der ki:

Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hayber Yahudilerine hitaben şöyle buyurdu:

«Allah sizi (arazilerinizde bıraktığı müddetçe biz de (mahsull-e-rinizin bir kısmı bize ait olmak şartı ile) bırakıyoruz.»

Yine Hazreti Peygamber, Hayber yah" udilerinden Hakîk Oğulla­rı kabilesinin reisine hitaben şöyle buyurdu:

«Hayber'den çıkarıldığın ve güçlü deven seni birkaç gece (gün) aralıksız taşıdığı zaman ne yapacaksın?» (Sen ve sana bağlı olan Hayber Yahudi'leri bir zaman gelecektir ki, buradan Şam'a doğru uzaklaştırılacaksınız.)

Mütercim ;

Gerçekten daha sonra Hazreti Ömer'in hilafeti zamanında adı geçeri Yahudi'ler rahat durmadılar, emniyet ve düzeni bozdular, olaylar çıkardılar. Bu   olaylardan    biri de şu idi: Hazreti  Ömer'in oğlu Abdullah, Hayber'de bulunan arazisine bakmak için Hayber'e gitmişti. Gece yatmakta olduğu damdan, meçhul haşıslar tarafından uykuda iken aşağı atılarak kolları ve bacakları kırılmıştı. Bu olay üzerine Hazreti Ömer Medine'de minbere çıkarak cemaata hitab etti:

—  Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hayber Yahudilerinin bağ ve bahçelerini ellerinden almamış, onları arazileri üzerinde bı­rakmıştı. Fakat bakınız, oğlum Abdullah,. Hayberde bulunan kendi arazisine bakmak için gitmiş iken geceleyin onu damdan aşağı at­mışlar, kol ve bacak kemiklerinde kırık ve çıkık var. Bizim orada Ya­hudilerden başka düşmanımız ve suçlayacağımız kimsemiz yoktur. Simdi ben kesin olarak Yahudileri' oradan çıkarıp Şam tarafına sür­gün etmek, uzaklaştırmak firkrindeyim.

Hazreti Ömerin bu şekildeki kesin karan ve sözleri yahudiler1 tarafından duyulunca, Hakik Oğulları kabilesinden ve Yahudi'lerin ileri gelenlerinden bir adanı Hazreti Ömerin huzuruna geldi ve şöyle dedi:

—  Ey müminlerin Emîri! Hazreti   Peygamber,    bizi böyle yerli yerimizde bırakmış ve yerleştirmişken ve bazı şartlarla bizimle an­laşmışken, bizi yurdlarımızdan nasıl çıkarıp uzaklaştıracaksın? Haz­reti Ömer ona:

—  Sen hatırlıyor musun, evelce Hazreti Peygamber bizzat size hitaben «Bakalım ilerde Hayberden çıkarıldığın ve güçlü deven seni birkaç gece (gün) aralıksız taşıdığı zaman ne yapacaksın? buyurmuş, tu, cevabını verdi. Yahudi dedi ki: O söz, Ebû'l-Kasim'ın bana bir lati­fesi idi, gerçek değildi. Sonra Hazreti Ömer:

—  Ey Allah düşmanı! Sen yalan söylüyorsun, dedi. Sonra Hay­ber Yahudilerini Hayber'den çıkarıp Şam tarafına sürdü; fakat sa­hibi bulundukları hurma bahçeleri karşılığında mal, deve ve gerekli eşyayı onlara verdi.

 

733- Misver bin Mahreme (Radıyallahu Anh) der ki:

Hudeybiye seferinde Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Haz­retleri, Mekke yolu üzerinde bir yerde bize şöyle buyurdu:

«Gerçek şu ki, Halid bin Velid, Kureyş tarafından bizim harekâ­tımızı keşfetmek için birtakım süvarileri ile Gamım adındaki yerde­dir. Siz yolun sağını tutunuz. (Halid'in bulunduğu yöne gitmeyip doğrudan Kureyş ordusu üzerine gidelim).»

Ravi Misver devamla der ki: Vallahi, bizim ordumuzdan Halid' in haberi bile olmadı. Çok sonra bizim ordumuzun havaya: kaldırdı­ğı siyah tozu görünce Halid sür'atle hayvanın koşturarak Kureyş ordusuna haber vermeğe gitti. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem'in ordusu da mümkün olduğu kadar bir hızla Kureyş ordusu üzerine ilerliyordu. Ordumuz, sarp ve inişli yokuşlu bir yere vardığı zaman, Hazreti Peygamberin Kasva adındaki devesi çöktü, kaldı. Askerler dediler ki, Kasva huysuzlaştı, serkeş oldu. Hazreti Peygam­ber, şöyle buyurdu:

«Kasva çökmez; onun böyle yolda çökmek adeti yoktur. Fakat FiTi engelleyen (yüce kuvvet) onu engelledi. (Evelce Mekke'yi yıkmak için gelen ordudaki Fil'i bu işten engelleyen Allah, bizi de orada kan dökmekten engelledi). Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Kureyşî'Ier, Allah'ın mübarek kıldığı Haremi şerife hür­met hususunda bana ne kadar ağır şart koşarlarsa kabul edeceğim, bu yolda onların istediğini vereceğim.»

Sonra Hazreti Peygamber Kasva'yi bizzat zorlayarak yürüt­tü. Sonra orduyu, Kureyş'in bulunduğu yönden çevirerek Hudeybi­ye yoluna saptı ve Hudeybiye'nin yukarı kısmında çok az suyu bu­lunan bir kuyunun yanı başında konakladı. Bu kuyunun suyunu her­kes avuçla içmeğe başladı. Az sonra bütün su çekilmiş oldu. Sonra susuzluktan Hazreti Peygambere şikâyet ettiler. Hazreti Peygamber ok mahfazasından bir ok çıkararak onlara verdi ve bu oku o kuyu­nun dibine koyunuz, buyurdu. Ashab da onu o kuyuya koydular.

Misver, der ki: Yüce Allah'a yemin ederim ki, o anda kuyudan su fışkırdı ve taştı. Öyle ki, herkes kuyunun kenarında oturup'ju İcablarını doldurarak yerlerine döndü. Bu sırada Huza'a. kabilesin­den birkaç kişi ile birlikte Bedii bin Varaka El-Huza'î, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve SeUem'e geldi. Aslında Huza'â kabilesi, Hazreti Peygamberin arkadaşları ve güvenilir sırdaşları idi. içlerinden müs^ lüman olan ve olmayanların hepsi Hazreti Peygambere hizmet eder­ler, Mekke'deki olayları ona haber verirler ve sadakat gösterirlerdi. kez de yine iyi niyetle Bedii Hazretleri gelip: — Wy Allah'ın Re­sulü! Kâ'b bin Lüey ve Âmir bin Lüey kabileleri, hüdeybiye'nin suyu en bol olan kuyularının çevresine kondular. Bunlar bütün kavim ve kabileleri ve hayvanları ile sizden önce gelip bu yeri tutmuşlar. Harp­ten kaçmasınlar diye, kadınlarını da beraberlerinde getirdiler. Şim­di ben onları bu yerde bırakıp geldim. Bunların maksadı, size karşı savaşmak ve sizi Mekke'ye sokmamaktır,

Hazreti Peygamber Bedü'e cevab olarak:

«Biz hiç kimse ile savaş etmek niyeti üzre gelmedik; ancak biz ömre niyeti ile ihrama girip tavaf, sa'y ve traş işlerini yaparak öm-reyi tamamlamak ve geri dönmek için geldik. Bununla beraber Ku-reyş kavminin maddî ve manevî kuvveti çeşitli olay ve savaşlar yü­zünden hayli kırılmıştır. Bu durumda isterlerse, onlara bir müddet vereyim ve onlarla şöyle bir anlaşma yapayım: Mekke müşrikleri benimle diğer arab kabilelerinin arasını serbest bıraksınlar (onlarla yapacağım temaslara engel olmasınlar). Eğer ben onlara üstün gele-bilirsem, Mekke'liler de, bana teslim olan ve itaat eden insanlar gibi kendi arzuları ile teslim olup itaat ederler. Eğei1 o kabilelerle yapa­cağım savaşlarda üstün gelemiyecek olursam, o zaman Mekke'liler rahata kavuşmuş ve benden kurtulmuş olurlar.

Şayet Mekke'liler, bu şartlardan herhangi birini kabul etmeye­cek olurlarsa, canım elinde olan yüce Allah'a yemin ederim ki, bu din uğrunda onlarla savaşırım, tâ başım vücudumdan ayrılın-cr- a kadar, Allah yolunda savaşırım. Elbette Allah Tealâ Hazretleri Kur'anı Kerim'inde verdiği kendi dinini yüceltme va'dini gerçekleş­tirecektir.» buyurdu.

Hazreti Peygamberin bu yoldaki beyanlarını dinleyen Bedii de­di ki; Ey Allah'ın Resulü! Ben, sizin bu emirlerinizi Kureyş kavmine harfi harfine tebliğ edeceğim. Sonra Bedîl, beraberindekilerle geri dönüp Kureyş ordugâhına vardı ve bütün Mekkelüere karşı:

—  Ey Kureyş kavmi! Biz, peygamberin yanından geldik ve çok tesirli sözler dinledik. Bu işittiklerimizi dinlemek isterseniz, onları aynen olduğu gibi size açıklayalım, dedi.  Kureyş ordusunun bazı cahilleri Bedil'e karşı: — Senin, O'na dair vereceğin habere ihtiya­cımız yok! dediler. Fakat Kureyş ordusunun akıllı ve ileri görüşlü

kimseleri:

—  Peki, peki. Ne işittinse haber ver, dediler. Bedü, Hazreti pey­gamberden işitmiş olduğu emirleri harfiyyen açıklayıp onlara bildirdi. Sonra Urve bin Mes'ud .adında bir zat Kureyş kavmine güzel bir ifade ile şunları söyledi:,

—  Ey topluluk! Siz benim babam yerinde değil misiniz? Onlar da, evet, biz senin baban yerindeyiz, dediler. Urve tekrar sordu:

—  Ben sizin evladınız yerinde değil miyim? Onlar:

—  Evet, sen bizim evladımız yerindesin, dediler. Urve:

—  Benden hiç şüphelenir ve beni itham edermisiniz? dedi. On­lar.

—Hayır, senden hiç bir şüphemiz olmaz, dediler. Sonra Urve şöyle sözüne devam etti:

— Gerçek şu ki, bu defa size yardım etmek üzere Ukâz kabile­sini tam seferber olarak bu cenge davet etmiştim. Sonra bunlar bu davetime gelmediklerinden ben bütün çoluk-çocuğumla ve etrafımla size yardım etmek ve size ortak olmak üzere geldim; bunu biliyor­sunuz, değil mi? Onlar hep bir ağızdan:

—  Evet, biliyoruz, dediler. Urve:

—  Bu zat (Peygamber), size sulh teklifinde   bulunmuş. Siz onu kabul .ediniz. Bana da izin  veriniz,  gideyim ve bir kez de onunla ben konuşayım, dedi. Onlar da: — Peki, gidiniz, konuşunuz! dediler. Sonra Urve, yanlarından ayrılarak Hazreti Peygamberin huzuruna geldi ve konuştu. Kazreti Peygamber, Bedıl'e söylediklerinin aynini tekrarladı. Urve, Hazreti Peygamberin: «Eğer Kureyş kavmi göster­diğim yo!u kabul etmeyecek olurlarsa, ölünceye kadar onlarla sa­vaşacağım,» sözüne karşı dedi ki:

—  Eğer kavminiz olan Mekke'lilerin kökünü kazımak niyetinde iseniz bana söyleyiniz, sizden önce birçok liderler geldi geçti; bunların içinde kendi soy ve kabilesini yok eden var mı?

Vallahi, içinizde bazı şöhretli kimseleri gördüğüm gibi, harb ha­linde sizi bırakıp kaçacak bazı kimseler ve çeşitli kabileler de görü­yorum. Urve'nin bu sözüne karşı, Hazreti Ebû Bekir (Radıyallahu Anh) sabredenıiyerek kızdı ve ona çıkışarak dedi ki:

—  Biz Allah'ın Resulünü bırakıp kaçacak mıyız? Sen git kav­min Sakîf'ın putu olan LÂT'ın kıçını yala! Urve sordu:

—  Bu sözü söyleyen kimdir? Ebû Bekir olduğu    cevabını aldı. Sonra şöyle konuştu:

—  Ah Ebû Bekir! Eğer daha önce üzerimde karşılığını veremedi­ğim iyiliklerin olmayaydı, elbette seni cevapsız bırakmazdım.  (Siz bana bir diyet hususunda evelce yardım etmiştiniz, cahiliyet zama­nında bana on deve vermiştiniz. Eğer bunu yapmamış olsaydınız, ben de sizin bu sözünüze karşılık verirdim.)

Ravi Misver der ki, Urve hem Hazreti Peygamber ile konuşur, hem de konuşma arasında, Hicaz arablarıhm adetince eliyle Hazreti Peygamberin mübarek sakallanın okşardı. Urve, Hazreti Peygambe­rin mübarek sakalına elini her uzattıkça, Hazreti Peygamberi koru­mak için yanı başında zırh içinde ve kılıcı elinde dikilen ve Urve'nin yeğeni olan Muğîre bin Şu'be, amcasına: Senin gibi müşrik ve kafir­lere, Hazreti peygamberin mübarek sakalına dokunmak yakışmaz, diyerek kılıcının ökçesi ile ona dokunurdu. Bu harekete Urve'nin canı sıkıldı ve başını kaldırarak:

—  Benim elime kılıcının ötesi ile vuran kinidir?  dedi.   Ashab: —.Yeğenin Muğîre'dir, dediler. Urve yeğenine    mukabele etti: -— Ey gaddar! Senin cahiliyet zamanında işlediğin suçun tazmi­natını halâ ödemekle uğraşıyorum.   (Muğlre İslâmı kabulden önce Sakîf kabilesinden bir kısım arkadaşları ile Mekke'den Mısır'a gi­derken yolda sarhoş olmuşlar, aralarında kavga   çıkmış ve Muğıre arkadaşlarının hepsini öldürerek mallarını almıştı. Sonra Medineye geçerek İslâm'ı kabul etmişti. Hatta Müslüman olurken bu olayı da Hazreti Peygambere anlatınca şu cevabı almıştı: «Senden İslâmiyet cihetini kabul ederim: fakat diğer öldürme ve yağma işine   karış­mam, onu kabul etmem. «Çünkü bu işi savaş halinde değil, sulh za­manında yapmışsın.» Sonra Urve, gözlerini ashabı kirama çevirerek onları süzdü ve şöyle dedi:

—  Bu nasıl şeydir, bu ne tazim ve hürmettir? Vallahi, Peygam­ber bir tükürük tükürse mutlaka onlardan birisinin avucuna düşer ve onu yüzüne ve derisine' sürer. Bir şey emretse hepsi birden dav­ranıyor. Abdest alsa, onun abdest suyu için birbirlerini kıracak olu­yorlar. Konuştuğu zaman onun yanında kimseden çıt çıkmıyor. Say­gılarından ötürü bakışlarını ona dikemiyor. Sonra Urve, adamları­nın yanma dönerek şöyle dedi:

—  Ey kavim! Vallahi,    ben şimdiye kadar  elçi  olarak .birçok kralların, huzuruna çıktım: Rûm hükümdar    Ka'yser'in    huzuruna çıktım, Fars kralı Kisrâ'nm, Habeş hükümdarı Necaşı'nin huzurla­rına çıktım. Vallahi, Muhammed'm adamlarının Muhammed'e gosterdikleri hürmet ve tazimin, haşiyesi tarafından hiçbir krala gös­terildiğini görmedim. Vallahi, bir tükürük tükürse mutlaka onlar­dan birinin avucuna düşer ve onu yüzüne ve derisine sürer. Muham-med onlara bir şey emredince (onun emrini yerine getirmek için) hepsi birden davranıyor. Abdest alsa, onun abdest suyu için birbir­lerini kıracak (ezecek) oluyorlar. Konuştuğu zaman onun huzurun­da kimseden çıt çıkmıyor. Bütün ashab, hürmetlerinden dolayı onun yüzüne bakmazlar. Üstelik Muhammen -ize güzel bir sulh ve isabetli bir fikir beyan etti. Geliniz, siz bunu î^abul ediniz Hakkınızda hayırlı ve iyi olur.

Kinaneoğulları kabilesinden bınsi, Kureyş kavmine hitaben: —. Siz beni bırakın. Bir kere de Muhammed'in yanına ben gideyim, de­di. Onlar da: — Peki, gidiniz, dediler, bu adam İslâm ordusuna gelir­ken Peygamber Sallalîahu Aleyhi ve Sellem Ashabı kirama hitabederek:

«Şu gelen adam, hac ve ömre kurbanlarına hürmet ve tazim gös­teren kabileden falancadır. Yanlarınızda bulunan nişanlı ne kadar kurban (hedyJ devesi varsa, hepsini onun gözü önüne yayınız, salı­veriniz,» buyurdu. Ashab da bütün kurbanlık develerini salıverdiler, ona gösterdiler ve ashabdan çok kimseler telbiye getirerek (Lebbeyk diyerek) onu karşıladılar. Bu gelen (Kinane'li) adam, ashabın ve kurbanlıkların bu halini görünce şaşarak dedi ki: — Sübhanellah! Kabe'den bunları alıkoymak yerinde bir hareket değil. Hazreti Pey­gamberle konuştuktan sonra Kureyş ordusuna döndü ve dedi ki:

—  Ben, onların yanlarında, ömre tamamlandıktan sonra kesil­mek üzere kurbanlık Chedy) develer gördüm. Hepsi de tasmalanmış ve işaretlenmiş. Benim fikrime uyarsınız, onların Beyti şeriften alı-konmasmı doğru bulmam.

Onlar: — Dur bakalım, biraz daha düşünelim, dediler. Sonra mik-rez adındaki bir şahıs da:

—  Bırakınız, bir de ben gideyim, bakayım. Dedi. Onlar da; — Peki, gidiniz, bakınız. Dediler. Sonra Mikrez müslünıanların ordugâ­hına gelirken onu Hazreti Peygamber uzaktan gördü ve şöyle bu­yurdu :

«Bu gelen mikrez'dir. Bu ise zalim ve serkeşin biridir.»

Sonra bu Mikrez gelip Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem-ile konuşurken Kureyş ordusu tarafından sulh ve anlaşma yapılmak üzere görevlendirilen Süheyl bin Amir uzaktan gözüktü. Hazreti Peygamber ashaba hitaben:

«Artık işiniz bir derece kolaylaştı,» buyurdu. Sonra Süheyl Re-sûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile konuşmaya başladı:

On sene iki taraf birbirleriyle savaşmamak, taraflar emniyet ve güvenliği korumak, bu yıl ömreden vazgeçerek ertesi yıl yine ashab-la ömre yapmak   şartları ile bir andlaşma metni yazılmasına karar verildi. Sonra Süheyl: — Haydi kalem, kâğıd getiriniz.   Aramızdaki sözleşme metnini yazınız dedi. Hazreti Peygamber, özel kâtibi olan Hazreti Ali'yi yanna çağırttı ve ona hitaben: «Önce Bismillahirrah-manirrahim yazınız,» buyurdu. Fakat Sühely, cahiliyet inançlarına uyarak besmelenin bu tarzda yazılmasına karşı çıktı. Bu Rahman kelimesi ne sözdür, bilmiyorum. Eskiden yazmış olduğunuz gibi, Bis-mikellahümme, diyerek yazınız, dedi. Bunun    da manası, Allahım! Senin isminle başlarım, demektir. Ashab, Süheyl'in bu isteğine karşı çıktılar, biz besmeleyi değiştirmeyiz, dediler.  Hazreti    Peygamber, Hazreti Ali'ye:

«Zararı yok, Bismikellahümme, yaz,» diye emretti. O da aynı şe­kilde yazdı. Sonra Resûl-i Ekrem:

«İşbu Andlaşma, Allah'ın peygamberi Muhammed'in mutabık kalarak hnza ettiği...» buyurunca Süheyl, Allah'ın peygamberi sözü­ne itiraz etti ve:

— Vallahi, senin Allah'ın peygamberi olduğuna inanmış olsay­dık, seni Kabe'yi ziyaretten alıkoymazdık. Böyle yazmayınız, Abdul­lah'ın oğlu Muhammed diye yazınız, dedi. Hazreti Peygamber:

«Vallahi, siz beni her ne kadar tekzib etseniz de ben gerçekten Allah'ın peygamberiyim!» dedi ve kâtibe hitaben, zararı yok, Sü­heyl'in istediği gibi:

«Abdullah'ın oğlu Muhammed, diye yazınız,» buyurdu. Nihayet o şekilde yazıldı. Sonra Resûl-i Ekrem:

«Ka'beyi ziyaret edip tavaf etmemize mani olmamaları şartılyle...» deyince Süheyl bu şarta da itiraz etti: Arablar, bize baskı yapıldığın­dan söz ederler. Bu sene sizi Mekke'ye bıraksak, arablar nezdinde küçük düşeriz. Biz zorla istilâ edildik, diye dedi-kodu yaparlar. Fa­kat gelecek yıl, istediğiniz gibi, sizin için Mekke'yi üç gün müddetle boşaltırız. Hiç bir zarar olmaksızın ömre işlerinizi yaparak üç günden sonra Medine'ye dönersiniz, dedi ve o şekilde yazıldı. Sonra Süheyl bir madde daha ilâvesini isteyerek:

—  Sana bizden kim gelirse, senin dininden olsa bile, onu kabul etmeyecek ve bize geri vereceksin, dedi. Ashab:

—  Şaşılacak şey! Bir adam müslüman olarak bize gelmişken, biz onu nasıl geri vereceğiz,   müşriklere  teslim  edeceğiz?  oJur şey mi bu? dediler.

Ashab bu halde iken, daha önce Mekke'de İslâm dinini kabul et­tiğinden orada zindana atılan ve ayaklarına zincir vurulan Süheylin oğlu Ebû Cendel, bir yolunu bulup zindandan kaçarak ayaklarında zincir olduğu halde kendini İslâm ordugahına attı. Babası Süheyl, oğlunu görür görmez: — Ya Muhammedi İmza edeceğim andlaşma şartlarından birincisi uyarınca senin, bu oğlumu bana geri vermen gereklidir; bunu bana geri vermedikçe sözleşme metnine imza koy­mam, dedi. Hazreti Peygamber,

«Sözleşmemiz henüz imza edilmedi, (Ebû Cendel'in geri verilme­mesi gerekir).» buyurdu. Süheyl:

—  O halde, vallahi, seninle hiç bir hususta anlaşma yapmam, diye yemin etti. Yine Hazreti Peygamber:

«Haydi, onu bana bırak!» buyurdu. Süheyl:

—  Asla kabul edemem diye diretti. Hazreti Peygamber: «Evet, bunu benim için kabul et!» buyurdu. Süheyl:

—  Asla kabul etmem, diyerek İsrarını sürdürdü. Bu arada daha önce gelen ve Süheyl'in arkadaşı olan Mikrez adındaki şahıs:

—  Biz bu isteğinizi kabul ettik, Ebû Cendel'i hüküm, dışı bırakı­yoruz, dedi ise de, yine Süheyl eski inadında İsrar etti. Babasının bu kesin konuşmasını duyan Ebû Cendel, insanlar    ortasında yüksek sesle:

—  Ey müslümanlar topluluğu! Ben size müslüman olarak gelmiş­ken, tekrar müşriklerin eline teslim ediliyorum. Şu benim başıma ge­lenleri görmüyor musunuz? diye bağırmaya başladı. Gerçekten bu zavallıya, daha önce bu din uğruna çok işkence edilmişti. Bu şekilde bağırmasında haklı idi.

Bir rivayette de Hazreti Peygamber ona:

«İnşallah, yakında Allah seni kurtaracaktır; sabret!» diye    bu­yurmuştu.

Ömer bin Hattab Hazretleri der ki. Ben  Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna vardım ve:

—  Sen Allah'ın gerçek peygamberi   değilmisin!    dedim. O da: «Evet, Allah Tealâ Hazretlerinin hak peygamberiyim,» buyurdu.

Ben tekrar sordum:

—  Peki, biz hak dih üzere, düşmanlarımız ise batıl din üzere de­ğil midirler? Efendimiz:

«Evet, öyledir,» buyurdular. Ben devam ettim:

—  O halde dinimiz hususunda bu küçüklüğü neden kaD'ü edelim. Onların her istediklerini neden verelim? Bana şöyle cevab ver­diler:

«Ben yüce Allah'ın hak peygamberiyim. Ben bu işi yapmakla Al­lah Tealâ Hazretlerine isyan etmiş olmuyorum. Allah Tealâ benim yardimcımdır.» Sonra ben sordum:

—  Sen, bize, yakında Beyt-i şerife vanp tavaf edeceğiz diye haber vermiştin, değil mi? Efendimiz cevab verdiler:

«Evet, öylece haber verdim? fakat vaktini tayin ederek hemen bu sene varıp tavaf edeceğiz, diyerek mi haber verdim?»    Ben de:

—  Hayır, vakit tayin buyurmam iş tınız, dedim. Efendimiz Hazret­leri:

«Muhakkak sen Bey-i şerife varıp oraya gireceksin ve onu tavaf edeceksin, Cbu yıl olmasa, gelecek yıl tavaf edeceksin),» buyurdular. Ben tekrar Hazreti Ebû Bekir'in yanına döndüm ve dedim:

—  Bu .adam Allah Tealâ Hazretlerinin hak peygamberi değil mi­dir? Hazreti Ebû bekir:

—  Evet, hak peygamberdir, dedi. Ben yine sordum:

—  Biz hak üzere, düşmanlarımız ise batıl yol üzere değil midir? Hazreti Ebû Bekir:

—  Evet, öyledir: Dedi. Ben:

—  O halde, dinimiz hususunda neden bu aşağılığı kabul edelim, düşmanlarımızın her istediğini yapalım? dedim. Hazreti Ebû Bekir, beni azarlar şekilde:

—  Be hey adam! O kimse muhakkak ki, Allah Tealâ Hazretlerinin Resûl-i Ekremidir, peygamberidir. Hic bir zaman yüce peygamber Al­lah'a isyan etmez ve Allah Tealâ Peygamberinin daima yardımcısıdır. Sen, hemen Hazreti Peygamberin devesinin dizginine yapış,   (böyle yersiz sözler konuşma, o ne buyurursa ona uy), dedi. Tekrar Hazreti Ebu Bekir söze devamla:

—  Vallahi, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, her hareket ve işinde hak üzeredir. Haydi git, dedi. Ben yine Hazreti Ebû Bekir'e hitaben:

—  Peki, Hazreti Peygamber Medine'de bize : «Biz Beyt-i şerife varacağız ve Bey-İ şerifi tavaf edeceğiz,» diye haber vermemiş mi idi? dedim. Bu soruma Hazreti Ebû Bekir şu cevabı verdi:

—    vet, haber vermişti; fakat vaktini tayin ederek hemen bu yıl tavaf eo ceğiz, diye mi buyurmuştu? Ben de:

—  Hayır, vaktini tayin etmemişti, dedim. Sonra devam etti:

—  Gerçekten sen Beyt-i şerife varıp onu tavaf edeceksin, dedi. Hazreti Ömer der ki:

Benim bu aşırı derecede konuşmadan ve itirazda bulunmamdan dolayı sonradan keffaret olsun diye sadaka, kurban oruç ve köle azad etmek gibi iyi işlerden çok şeyler yaptım. Bu hadîs-i şerifi rivayet eden der ki:

Bu andlaşmanın hazırlanarak imza   edilmesinden    sonra Haz­reti Peygamber, ashabı kirama hitaben:

«Artık kalkınız, burada Hudeybiye adlı yerde hedy kurbanlarmı-kesiniz. Sonra da başlarınızı traş edip ömre ihramından çıkınız,» diye buyurdu ise de, vallahi ashabdan hiç bir ferd yerinden kıpırdamadı, (belki yüce Allah'dan bir vahy gelir de bu anlaşma bozulur diye emre uymakta acele etmediler). Bu emri Hazreti Peygamber üç defa tek-rarladığı halde yine hiç kimse ayağa kalkmadı. Bunun üzerine Hazreti Peygamber, beraberinde olan pâk zevcesi Ümmü Seleme (Radıyallahu Anhâ) validemizin yanma varıp ashabı kiramın bu tutumlarını anlattı. Ümmü Seleme Hazretleri şöyle konuştu:

— Ya Resûlallah, ashabın hepsinin sizin emrinize uymalarını ve böylece kurbanlarını kesmelerini istiyorsanız, şimdi hemen çıkınız ve kendi hedy kurbanınızı kesiniz ve işiniz bitinceye kadar onlara hiç bir şey söylemeyiniz. Sonra başınızın saçını traş etmek için bir berber çağırınız. Berber sizi traş etsin ve herkes görsün.

Ümmü Seleme validemizin dediği gibi, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem çıkıp bizzat kendisi kurbanını kesti ve bu kurbanını kesinceye kadar da onlara hiç bir söz söylemedi. Sonra berberini ça­ğırttı. Berber de mübarek başlarını traş etti. Bu hali gören ashabı kiram, hemen kalkıp kurbanlarını kestiler ve birbirlerini traş etme­ğe başladılar. Daha önce Hazreti Peygamberin emrine uymayı gecik­tirdiklerinden de pişman olduklarından kurban kesme ve traş olma işlerinde çok acele davrandılar ve birbirlerini ezecek şekilde sıkıştır­dılar. Nihayet traş olarak ihramdan çıktılar.

Sonra Hudeybiye mevkiinde iken, Mekke'de    daha önce islâm ıdinini kabul edip kâfirler içinde kalinis bulunan bazı müslüman ka­dınlar, Hazreti Peygamberi görmek ve müslümanlarla Medine'ye hic-, ret etmek gayesi ile islâm ordugâhına geldiler. Sonra bu hanımlar hakkında şu mealdeki ayeti kerime nazil oîdu:

«Ey iman edenler! Size, mümin kadınlar muhacir olarak geldik­leri vakit onları imtihan edin, (gerçekten mümin olup olmadıklarını ^eneyin) îmanlarını Allah (sizden) daha iyi bilir. Deneme neticesin­de mümin olduklarına kanaat getirirseniz artık kendilerini kâfirlere geri çevirmeyin. Mümin kadınlar, kâfirlere helâl değildir. Kâfirler de mümin kadınlara helal değildir. Bununla beraber (kâfirlerin, İslâmı kabul eden kadınlarına) vermiş oldukları mehri, o kâfirlere verin. Sizin o mümin kadınları nikâh.etmenizde de, mehirlerini ken­dilerine verdiğiniz takdirde, üzerinize bir günah yoktur. (İslâm di­ninden çıkan) kâfir zevcelerinizi nikâhınızda tutmayın; onlara ver­diğiniz mehri de geri isteyin. Kâfirler de, (İslâmı kabul eden ve size gelen kadınlarına) vermiş oldukları mehri istesinler. Bunlar size Al­lah'ın hükmüdür, aranızda hüküm veriyor. Allah Alîm'dir, Hakim'-dir.» (Mümtehine sûresi, ayet 10)

Mütercim:

Bu hanımların hicretlerinin kabul edilişi ve geri çevrilmeyişleri, adı geçen Hudeybiye andlaşmasınm hükmünü bozmamaktadır. Çün­kü hicretin kabul edilmeyişi, erkeklere mahsustu. Erkekler İslam ta­rafına geçtikleri takdirde onları Mekke'deki müşriklere geri vermek gerekliydi. Yahut bu ayeti kerime ile hüküm erkeklere has kılındı da erkekler dışta bırakıldı, diye de yorum yapılmaktadır.

Bu ayeti kerimenin nazil olması üzerine, Hazreti Ömer, o za­mana kadar nikâhında saklamış olduğu müşriklerden iki zevcesini birden boşadı. Bu kadınlardan birini sonra Muaviye bin Ebi Süfyan aldı. Diğerini de Safvan bin Ümeyye aldı. Sonra Hazreti Peygamber bütün ordusu ve İslâmı kabul eden o hanımlarla beraber Medine'ye döndüler. O günlerde Mekke'lilerden Ebû Basîr isminde bir zat islâmı kabul ederek kaçmış ve Medine'ye hicret etmişti. Hazreti Peygambe­re sığman bu adamı muahede gereğince geri almak için Kureyş kâ­firleri iki kişiyi Medine'ye gönderdiler. Bunlar Hazreti Peygamberin huzuruna varıp muahede hükümleri gereğince Ebû Basîr'in kendile­rine teslim edilmesini istediler. Hazreti Peygamber de andlaşma uya­rınca Ebû Basîr'i o iki adama teslim etti. Onlar Ebû Basîr'i alıp Me­dine'den çıktılar. Medineye yaklaşık olarak bir buçuk saat uzaklıkta bulunan Zül-Huleyfe adındaki yere vardıkları zaman beraberlerinde­ki hurma azıklarını yemek için orada konakladılar. Aralarında ko­nuşurlarken Ebû Basîr bir fırsat bularak o iki şahıstan birinin kılıcını kaparak onu öldürdü. Diğeri ise kaçarak Medine'ye döndü ve başına geleni Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e anlattı. Siz engel olmazsanız, arkadaşım gibi ben de Ebû Basîr tarafından öldürülece­ğim, dedi. Az sonra bunun arkasından Ebû Basîr da geldi ve şöyle konuştu:                                   

— Vallahi, siz ey Allah'ın Resulü, üzerinize düşeni yaptınız; çün­kü siz anlaşmaya uyarak beni kâfirlere teslim ettiniz. Sonra yüce Al­lah beni onlardan kurtardı.

Hazreti Peygamber Ashaba hitabem

«Helak olasıca, eğer ona yardım eden birisi olsa, harb ateşinin alevlenmesine sebep olurdu,» buyurdu, Ebû Basir, Hazreti Peygam­berin böyle konuşmasını duyunca, tekrar kâfirlere geri verileceğini sezdi ve oradan kaçarak Şam tarafında   deniz   kenarındaki Seyfui-bahr isimli yere.geçti. Orada oturdu. Ebû Basir'm orada bulunduğu­nu duyan Mekkedeki Ebû Cendel müşriklerden kaçarak Ebû Basîr'e katıldı. Yetmiş kadar süvari arkadaşı ile geldiği de söylenir. Bundan sonra Mekke'de İslâmı kabul eden herkes Seyfulbahr mevkiinde Ebû Basîr'e katıldı. Orada toplanan İslâm topluluğu,    ticaret için 'çıkan Kureyş kervanlarını vurur,  mallarını yağma ederdi.  Şam tarafına giden Kureyş ticaret kervanları çok sıkıntıya düştüler. Bu saldırılar­dan kurtulmak için Hazreti Peygambere Ebû Süfyam elçi olarak gön­derdiler. Ebû Basîr'in Medine'ye   arkadaşları iJe çağrılmasını ve ora,-dan alınmasını istediler. Buna karşılık da, sözleşmedeki Mekke'den kaçan müslümanlann geri   çevrilmeleri   şartının   da kaldırılmasını teklif ettiler ve bu yolda rica ederek merhamet dileğinde bulundu­lar. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem de Ebû Basîr'e haber gön­dererek Medine'ye gelmelerini ve artık Mekke'den müslüman olarak gelenlerin geri çevrilmeyeceklerini bildirdi. Bunun üzerine Ebû Basîr ile bütün arkadaşları Medine'ye geldiler, ashabı kirama karıştılar. Son ra Allah Tealâ Hazretleri şu mealdeki ayeti kerimeyi inzal buyurdu: «O Allah ki, sizi Mekke vadisinde kâfirlere karşı zafere erdirdik­ten sonra, onların ellerini sîzden, sizin ellerinizi de onlardan    çekti. (Birbirinizle savaşmadınız). Allah bütün yaptıklarınızı    görendir.» (Fetih sûresi,  ayet 24), Hudeybiyede kâfirler, câhiliyet  taassubuna kapılarak Hazreti peygamberin nübüvvetini ikrar etmeyip inkâr et­tiler. Besmelenin ^yazılmasını kabul etmediler,    müminlerin Kabe'yi ziyaret.etmelerine engel oldular. O sene   müsJümanlann. Mekke'ye girmesini, şereflerini çiğneyen ve gururlarını kıran bir mesele yaptı­lar.  Bu  şekildeki  tutumlarını ayeti  kerimenin  devamında   Cenabı hak «Cahilîyet gayretleri» diye vasıflamaktadır.

Bu ayeti kerimenin inişi, ilk bakışta Ebû Basîr olayı ile ilgili gö­rülüyorsa da gerçekte bu Fetih sûresinin tümü, Hudeybiye'de anlaş­ma yapıldığı günün ertesi gecesi nazil oldu. Hatta Hazreti Peygam­ber orada şöyle buyurmuştu: «Bu gece bana bir sûre nazil oldu ki, o sûre dünya ve dünya içinde bulunanlardan daha hayırlıdır.» Sonra da Fetih sûresini baştan sonuna kadar okumuştu. Nitekim ileride» Tefsir bahsinde? açıklanacaktır.[15]

 

VASİYETLER BAHSİ

 

734- îbni Ömer'den   (Radıyallahu Anhüma)  rivayet edilmiştir;

-Yanında vasiyet edeceği bir malı bulunan bîr müslüman için, yazılı vasiyetini yanında bulundurmadan iki gece geçirmesi uygun .(ihtiyatlı bir iş) değildir.»

Mütercim :

Üzerinde hac ve zekât gibi Allah haklan bulunan yahud şahid-siz insan hakları olan kimsenin kendi malından vasiyet etmesi vacib ise de, diğer hayır ve hasenat işleri için malının üçte birinden vasi­yet etmesi, dört mezhebe göre vacib değildir; ancak sünnettir ve mendûbdür.'F-akat bazı alimlere göre bu da vacibdir; çünkü bu hadîs-i şerifin metninde geçen hak kelimesinin görünüşteki manası itibar edilerek vasiyetsiz duran kimse haksız duruma düşmüş olacağı an­lamı çıkarılmaktadır. Halbuki dört mezheb imamları burada geçen hak kelimesine, tedbir ve ihtiyat manasını vermişlerdir. Böylece va­siyetsiz duran kimse, tedbirsiz ve ihtiyatsız hareket etmiş olacağını kabul etmişlerdir.

 

735- Ebû Hüreyre (Badıyallahu Anh) der ki:

Bir kimse Peygamber Sallaîlahu Aleyhi ve Sellem efendimize ge­lerek.- Sadakanın en faziletlisi hangisidir? diye sorması üzerine ona şu cevabı verdiler:

«Sağlıklı, ihtiraslı, zenginliği umar ve fakirlikten korkar olduğun halde verdiğin sadakadır. Sadaka vermeyi geciktirip de can boğaza dayanınca falana şu kadar, falana bu kadar deme. Bu durumda mal zaten falanın olmuştur. (Bu ölüm üzere olan sözlerin kıymeti yok­tur; artık mal başkalarının olmuştur. Senin bu durumda dağıtmaya kalkışmanın bir manası yoktur.)»

Mütercim:

Sadakanın en faziletlisi, sağlık halinde verilen sadakadır. Sonra hastalık halinde verilendir. Daha sonra da vasiyet suretiyle ölümden sonra verilen sadakadır. Hayatta iken yaptırılan cami, medrese, mek-teb ve hastahane gibi hayır işleri de sadakanın en faziletlilerinden sayılmışlardır.

 

736- Ebû Hüreyre (Radıyallahu Anh) der ki:

tarafından Peygamber Sallaîlahu Aleyhi ve Sellem ahretlerine: «Ey Resulüm! En yakın aşiretine (kabilen adamlarına imarda bulun., mealindeki ayeti kerime indirilince, Kureyş kabilesi­ni toplayarak onlara şöyle hitap ettiler:

«Ey Kureyş topluluğu! Siz, kendinizi (Allah Tealâ'dan) satın ah-mz t Allah m bir-Mfine iman ederek cehennem azabından canlarınızı kurtarınız). Allah'a karşı sizin için   elimden bir şey gelmez   (onun

azabından sizi kurtaramam).

Ey Abdi Menafoğullan! Allah'a karşı sizin için elimden bir şey gelmez.

Ey Abdülmuttaüb oğlu Abbas! Allah'a karşı senin için elimden bir şey gelmez.

Ey Allah'ın Peygamberinin halası Safiyye! Allah'a karşı senin için elimden bir şey gelmez.

Ey Muhammed Sallaîlahu Aleyhi ve Sellem'in kızı Fatma! Ma­lımdan ne dilersen benden iste. Allah'a karşı senin için yapabileceğim bir şey yoktur.»

Mütercim:

Bu olay Mekke'de geçtiğine göre, Ebû Hüreyre bu hadîs-i şerifi başkasından işiterek Mürsel olarak rivayet etmiştir, deniliyor. Ya-hud, bu ayeti kerimenin inmesinden sonra, Hazreti Peygamberin, ya­kınlarına ihtarda bulunması ayn ayrı vakitlerde iki defa olmuştur. Birincisi, Mekke'de iken Ebû Leheb'e varıncaya kadar bütün akra­basını Safa adındaki yere toplayarak olmuştur. Orada yapılan tebliğ ve ihtardan Ebû Leheb fena halde öfkelenmiş ve Peygamber Sallaîla­hu Aleyhi ve Sellem'e kötü sözler söylemişti. Bunun üzerine «Ebû Leheb'in elleri kurusun (helak olsun)» mealindeki Tebbet sûresi na­zil oldu. Tabii ki bu olayda Ebû Hüreyre bulunmamıştı.

İkincisi, Medine'de islâmı kabul etmiş olan akraba ve yakınlarını toplayarak yine birinci şekilde onlara ihtarda bulunmuştu, denil­mektedir.

«Allah'a karşı sizin için elimden bir şey gelmez.» demek, Allah korusun, kötü bir akıbetle ahirete göçüb azaba tutulursanız, ben sizi kurtaramam demektir. Yoksa Hazreti Peygamberin mü'minlere ahi-rette şefaatçi olacağı kesinlikle sabittir.

 

737- İbni Ömer (Radıyallahu Anhüm) der ki:

Babam Ömer (R.A.) Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in za­manında, Medine şehrinin karşısında Hayber arazisinde Semğ adıyla bilinen hurma bahçesini sadaka olarak vermek istedi. Bu maksadla Hazreti Peygambere gidip: — Ya Resûlallah, elime gayet nefis ve.kıy­metli,bir mal (hurmalık) geçti. Allah rızası için onu sadaka olarak vermek istiyorum. Bunu ne şekilde sadaka vereyim? dedi. Hazreti Peygamber ona şöyle buyurdu:

«Malın aslini; satılmamak hibe edilmemek ve varislere de inti­kal etmemek, ancak mahsulü dağıtılmak şartı ile sadaka (vakıf) yap.

İbni Ömer der ki: Sonra Hazreti Ömer, o şekilde arazisini vakfet­ti. Şimdi o bahçenin gelirinden öncelikle Allah yolunda cihâd edenle­re, sonra kölelikten kurtulmak için borçlanan kölelere, yoksullara, müsafirlere, yolda kalmış muhtaçlara ve aynı zamanda akraba ve yakınlarımızdan muhtaç olanlara verilir. Bir de bu vakfın mütevel­lisi, kazanç sağlamıyarak ve hududu aşmayarak bu bahçenin meyva-larmdan yiyebilir, dost ve arkadaşlarına da yedirebilir.

Mütercim :

Zamnda ilk yapman vakıf, Hazreti Ömer'in  Anh) bu vakfı olmuştur.   Bir de.- «Vakıf yapanın yapan kimse, ne şekilde  Ve hadîs hükmü ^ ^sinlik kazanır, ona vakfetmış olsa biIe «eçeril olur. imam Şafiî'ye göre olmaz;

varislerin   mülkiyetine   geçebilir, bir şahıs hem vakfeden hem de mütevelli olamaz.   Fakat mezheblere göre bu caizdir.

Bir de vakfın gelirinden ve yetimin malından, mütevellinin veya mallara bakmakla o-a™^ kişinin, emeği kanşlığmda haddi aşmaya-

tiilmesine dair hüküm bu hadisten çıkarıl-vakıf yapan kimse, vakfetmiş olduğu malın mütevsi kendisi ise,- onun da yöneticilik ücreti alması dahi caizdir, demiş­lerdir.                                                           

 

738- Ebû Hüreyre (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ashaba hitaben şöyle buyurdu:

«Yedi mahvediciden sakınınız: Allah'a ortak koşmak, sihir, Al­lah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymak (adam öldürmek), faiz yemek, yetim malı yemek, savaş günü düşmanın Önünden kaçmak ve çevrede olup bitenlerden habersiz mümin ve iffetli kadınlara zina isnad etmek.»

Mütercim:

Böyle büyük günahların ve insanı helake götüren fenalıkların burada sadece yedi tane gösterilmesi, diğer hadîslerde olan ziyadeye engel değildir. Daha önce açıklaması geçmişti. İleride de inşa Allah açıklamalı olarak üzerinde durulacaktır.

 

739- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu   Anh) rivayet   edilmiştir:

«Varislerim, Dinar (para veya miras) bölüşecek değillerdir. Ne-(miktar tereke) bırakırsam, zevcelerimin nafakası ve şahsi memu­rumun maaşından artanı sadakadır, (hazineye aittir),»

Mütercim:

Hazreti Peygamberin' pâk zevceleri, bütün müminlerin anneleri olmak hükmünde bulunduklarından bunların ebedi olarak başkâlarina varmaları haramdır. Bunlar ömürlerinin sonuna kadar, evelcö oldukları gibi, evlerinde oturmaları dinen gerekli bulunduğundan, ölünceye kadar geçim masraflarının karşılanması lâzımdır. Vakıf haline geçeiı malların bakımını ve idareciliğini yapan kimselere de tayin edilen ücret ne ise, onun da verilmesi gereklidir. Bunların dı­şında olan Peygambere ait gelir ve mallar, müslümanların hazinesi­ne aittir.

îşte bu hadis-i şeriften dolayı Hazreti Peygamberin hırkası, kılıcı ve diğer geriye bıraktığı mallar* onun varisi bulunan Fatma ve Abbas (Radıyallahu Anhüma) hazretlerine teslim edilmedi. Pâk zevce- Terine de miras diye hiç bir şey verilmedi. Hepsi müslümanların hazî­nesine intikal etti. Bütün müslümanlar, peygambere ait eserleri gör­mekle sevinç duymuşlar ve böylece sevab kazanagelmişlerdir.

 

740- Hazreti Osman'dan (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiş­tir!

Hazreti Osman'ın idaresine karşı çıkanlar, evini kuşatmışlar ve onu halifelikten çekilmeye zorlamışlardı. Hazreti Osman muhasa-racılara şöyle seslendi:

— Sizi Allah'a okuyorum, yalnız Peygamberin ashabını Allah'a okumaktayım. Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in, «Rûme kuyusunu kazana Cennet vardır.» buyurduğunu ve bu kuyunun, be­nim kazdırdığımı büenler değil misiniz? Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in, «darlık günlerinde (şahsi malından) orduyu donatana cennet vardır» buyurduğunu ve benim askerleri donattığımı bilenler değil misiniz? Hazreti Osman'ın bu sözleri onlar tarafından tasdik edildi.

(O halde bu gerçekleri bilerek beni öldürmeye nasıl kalkışıyorsunuz)

Mütercim;

Abdullah bin Sa'd bin Ebi Sarh adındaki adam, evelce vahy kâ­tibi iken dinden çıkarak (irtidat ederek) Mekke'ye kaçmış . Sonra Mekke fethedilince "kanı heder, sayılmışken Hazreti Osman'a olan akrabalığı dolayısıyle tekrar İslama girmişti. Hazreü Osman halife olunca, Hazreti Ebû Bekir'in oğlu Muhammed'in yerine Mısır valiliğine tayin edildi. Hazreti Osmatıın bu tasarrufundan Mısır halkı öf­kelendi ve ona karşı ayaklanarak Medine'ye girdiler. Hazreti Osma­n'ı kuşattılar. Sonunda da bu halifeyi şehid ettiler. Bu üzücü olay tarih kitaplarında uzunboylu geçmektedir. İşte o muhasara esnasın­da Hazreti Osman (Radıyallahu Anh) bu hadîs-i şerifi rivayet ederek kendisi hakkında Hazreti Peygamberin buyurdukları ile isyancıları insafa davet ederek bu hareketlerinden vaz geçmelerini istemişse de, onlar:

— Sen Hazreti Peygamberin zamanında iyi bir kimse idin; fakat

halife olduktan sonra, eveîce dinden çıkması ile şöhret bulan ve kanı hedef edilen Abdullah'ı bize vali tayin ederek başımıza musallat ettin, dediler ve muhasarayı devam ettirdiler. Sonunda da Hazreti Osman'ı şehid ettiler. Yezid'in — Alîah ona layık olduğu cezayı ver­sin — zamanına ve daha sonraki devirlere kadar devam eden fitne, fesada ve savaşlara, bu acıklı olay sebep olmuştur.[16]

 

CİHAD (SİYER) BAHSİ

 

741- Ebû Hüreyre (Radıyaîlahu Anh)  der ki: Bir kimse Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelerek: ~- Ey Allah'ın Resulü! Cihad sevabına eşit bir salih amel bana gösterir misiniz, dedi. Hazreti Peygamber:

«Cihada denk bir salih amel bulamıyorum.» buyurdu. Sonra Haz­reti peygamber,

«Mücahid gazaya çıkınca ibadethanene girip hiç kesilmeden na­maz kılabilir ve iftar etmeden oruç tutabilirmisin?» diye adama sor­du. O kimse şu cevabı verdi:                 "-       .

— Ey Allah'ın Resulü! Böyle insan gücünün   yetmeyeceği şeyi kim yapabilir?

Bu hadîs-i şerifi rivayet eden Ebû Hüreyre der ki:

—Mücahidin hayvanı, bağlı bulunduğu   yerde elbette şahlanır

ve hareketler yapar; bu bile, mücahidin sevap defterine yazılır. (Onun

için cihada denk hiç bir salih amel yoktur.)

 

742- Ebû Saîd El-Hudrî (Radıyallahu Anh) der ki: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerine:

—  Ya Resûlallah! İnsanların en faziletlisi kimdir? diye soruldu. Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«İnsanların en faziletlisi, malı ve canı ile Allah yolunda cihad eden mümindir.» Ashab,

—  Ya Resûlallah! Sonra kimdir? diye sordular. Resûl-ı Ekrem, «Kuytu yerlerden birine çekilip Allah'ın emirlerine sımsıkı sarı­lan ve insanları kendi şerrinden emin kılan kimsedir.» buyurdular.

Mütercim;

Bu kenara çekilip yalnızbaşına ibadet etmenin fazileti, fitne ve fesad zamanına bağlıdır. Yoksa huzur ve güven zamanında insanlar arasına karışarak onlara yardımcı olmak, düşmüşleri kaldırmak ve gafilleri irşad etmek gibi iyi işlerle uğraşmak kenara çekilip ibadet etmekten daha faziletlidir.

 

743- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir!

«Allah yolunda cihad eden — ki Allah, kendi yolunda citiad ede­ni çok iyi bilir — gündüz oruç tutup gece ibadet eden gibidir. Allah, kendi yolunda cihad edeni, vefat ettirirse cennete koymayı yahut se­vap veya ganimetle salimen geri çevirmeyi tekeffül etmiştir (üzerine almıştır.)

Mütercim:

Bir asker ölürse şehid, sağ. kalırsa gazi, sözü, bu hadîs-i şerife da­yanır.

Ğanimetsiz olarak savaştan dönenin, sevabı, ganimetle dönenden daha fazla olacaksa da, ganimet elde ederek dönenler de sevabdan mahrum kalmazlar. O halde hadîs-i şerifin son kısmının manası, o mücahidi ya salimen yalnız sevab ile, ya da hem sevab ve hem de ganimetle geri çevirmeyi tekeffül etmiştir, demektir.

 

744- Ebû Hüreyr'e (Radıyallahu Anh) der ki:

«Kim Allah Tealâ Hazretlerine ve onun peygamberine iman eder, namazı kılar, Ramazan ayını oruç tutarsa, Allah yolunda cil^ad etmiş veya doğduğu yerde oturup kalmış olsun, Allah tarafından cennete koyulmağa hak kazanır.»

Ashab dediler ki:

— Ya Resûlallah, biz bu müjdeyi bütün insanlara bildirelim mi? Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«Gerçekten cennette yüz derece vardır ki, Allah   Tealâ, onlan Allah yolunda cihad edenler için hazırlamıştır. Her iki derece arası, gökle yer arası kadardır. Allah'dan istediğiniz zaman Firdevs'i is­teyiniz; çünkü o, cennetin en üstün ve en yüksek makamıdır. Onun üzerinde de Rahman'm Arş'ı vardır. Bütün cennet ırmakları oradan kaynar.»

Mütercim :

Cihad. etmeyerek evlerinde oturanlar, mücahidlere mahsus olan yüksek derecelerden mahrum kalırlar. irirdevs, cennet ehlinin istira­hat ve gönül dinlendirme yeridir de denilmiştir.

 

745- Enes'den (Radiyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«rAllah yolunda bir sabah yürüyüşü veya akşam yürüyüşü elbet­te dünyadan ve dünya nimetlerinden daha hayırlıdır.»

 

746- Ebû Hüreyre'den (Radiyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Cennette bir ok yayı kadar yer, güneşin doğup, battığı   yerler­den (bütün dünyadan) daha hayırlıdır. Allah yolunda cihad   edenin sabah yahud akşam yürüyüşü, güneşin doğup battığı yerlerden daha hayırlıdır.»

Mütercim:

Cennette yarım metre kadar bir yer, dünyada güneşin doğup battığı yerlerden, daha hayırlı olduğu gibi, Allah yolunda cihad eden bir kimsenin düşmana karşı yürümesi de öylece güneşin. doğduğu ve battığı yerlerin hepsinden daha hayırlıdır.

Bir de bu hadis-i şerifin metninde geçen «Kaab» kelimesine mik­tar  (kadar) manasını verdik. Nitekim «Kabe Kavseyn» terkibini ihtiva eden ayeti kerimenin tefsirinde bu kelimeye müfessirler miktar manasını vermişlerdir. Bu hadis-i şerifi açıklayan bazı alimler de ay- , ni manayı verdiler.

Netice olarak, cennette bir ok yayı kadar olan yer, üzerine gü­neşin doğduğu battığı yerlerin hepsinden daha hayırlıdır.

Dünya ve dünyada bulunanlar tabiri ile güneşin doğup battığı yerler, tabiri arasında mana bakımından fark var mıdır? Bazı alim­lere göre ikisinin de manası birdir. Bazılarına göre. de ikisi arasında fark vardır. Çünkü bir görüşe göre dünya, arz ve hava küresinden ibarettir. Buna göre güneşin doğup battığı yerler daha geniştir. Eğer ahiretten- başka her şeye dünya denilirse, o zaman dünya bütün ya­ratıkları kapsayacağından dolayı güneşin doğup battığı yerlerde ala­bildiğine geniştir. Çünkü gökler de dünyadan sayılmış olacaktır.

Hadîs-i şerifte maksad dünya değerinin, cennete nisbetle küçük ve önemsiz olduğunu beyan etmektir. Cihad, böyle bir cenneti kazan­maya vesile olacağından cihadın büyüklüğü açıklanmış oluyor. Cen-netden bir yay veya bir karış miktarı yere. sahib olan kimse, bütün dünyalara sahib olandan daha iyi durumdadır, demektir. Artık en yüksek cennette saray ve hurilere kavuşanların hali, asla kıyaslana-maz derecede büyük olacağı anlaşılmaktadır.

 

747- Enes'den (Radiyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Allah katında sevabı olup da Ölen hiçbir kul, dünya ve dünya-

daki varlıklar kendisinin olmak şartı ile dünyaya dönmekten nunluk duymaz. Ancak şehid, gördüğü şehitlik faziletinden    Z^ tekrar dünyaya dönmek ve ikinci kez şehid edilmekten menim?»?? duyar. (Bir rivayette de, on defa öldürülmesini ister.) Allah v 1 bir akşam veya sabah yürüyüşü fyarım    günlük   cihad)    :„    Unda dünyadaki varlıklardan daha hayırlıdır. Cennette sizden    biri— ^ birinizin yay veya kamçısı kadar yer, dünya ve dünyadaki var­lardan daha hayırlıdır. Cennet kadınlarından     (hurilerinden)   h dünya halkma görünse yerle gök arasını aydınlatır ve güzel kol"1 ile doldururdu. O HûrTnin başında bağladığı eşarbı, dünya ve di" yadakilerden daha kıymetlidir.»

 

748- Enes (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Saîlallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, Benî Süleym kabilesinden ^ kalabalık bir heyeti, Benî Âmir kabilesini imana davet için göndermişti. Dayım Haram bin Milhan başkanlığında en seçkin hafızalardan (Kur'an alimlerinden) yetmiş kişiden ibaret bu­lunuyorlardı. Bu birlik Benî Amir kabilesine varınca, dayım maiye­tinde bulunanlara dedi ki:

—  Siz burada bekleyiniz. Ben Beni Âmir kabilesine    varayım. Eğer Reşül-i Ekrem sallellâhû Aleyhi ve sellem tarafından İslâm'a davet edildiklerini kendilerine tebliğ) etmem için. bana güvence ve­rirlerse maksad elde edilmiş olur. Eğer onlar bana güvence vermez­lerse, siz benim yakınımda bulunmuş olur ve ona göre tedbirinizi alırsınız.

Dayım, Benî Amir kabilesine gidince, bu kabile kendisine gü­vence verdi. Sonra dayım onlara Hazreti Peygamberin emirlerini an­latırken o hainler bir adama (Amir bin Tufeyl"e) işaret ettiler. Bu hain herif, hemen süngüsü ile dayımı vurdu, süngüsünü bir taraftan vurup diğer taraftan çıkardı. Dayım Haram,

—  Allahû Ekber! Kabe'nin Rabbisine yemin ederim ki, ben şa­hitlik mertebesini kazandım, diye bağırdı ve bu sözlerinin arkasın­dan şehid oldu. Beni Amir kâfirleri geride olan ashaba hücum ederek hepsini şehit ettiler. Yalnız içlerinden topal olan Kâ'b adında bir zat,dağa sığınarak kurtuldu. (Hadisin râvilerinden Hemmâm, bir ada­mın daha onunla birlikte kurtulduğunu sanıyorum, dedi.) Hazreti' Cibril, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelip onların, Rable-rine kavuştuklarını, Ailah onlardan razı olup kendilerini de mem­nun ettiğini bildirdi. Nitekim biz, «kavimimize bildirin: Biz Rahbimi-ze kavuştuk. Bizden razı oldu ve bizi de memnun etti.» diye bunu Kur'~ andan bir ayet olarak okurduk. Sonra bunun okunuşu kaldırıldı.

Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bahis mevzuu ha­fızları böyle zulüm ve hıyanetle öldürerek Allah ve Resulüne karşı gelen Rı'l, zekvan, Beni Lihyân ve Benî usayye'lilere kırk gün sabah namazının, kunut duasında beddua etti.

Mütercim

Şafii'ler, sabah namazında kunut duası okunmalını bu hadis-i şerifle ispat etmişlerdir. Hanefî'ler ise, kunut duasının okunması an­cak böyle olağanüstü hadiselerde olabilir. Bu hallerde yalnız sabah namazında değil, diğer her namazda olabilir, diyorlar.

Bir de okunuşu kaldırılan bu gibi ayetlerin yazılı bulunduğu kâ­ğıtların abdestsiz olarak ele alınması caiz olduğu gibi, cünub kimse­nin de onları okuması caizdir. Zira okumak suretiyle ibadet etme hükmünü yitirmişlerdir, deniliyor.

 

749- Cündüb bin Süfyan (Radıyallahu Anlı) der ki: Uhud gazasında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in mü­barek parmağı yaralandı, Resûl-i Ekrem; kanayan parmağı için şöy­le buyurdu:

«Sen ancak kanayan bir parmaksın,    üstelik de Allah yolunda kanadın.»

Mütercim ;

Bu hadîs-i şerifin metnini ele alan bazı inkarcılar, onu şiirden bir beyte benzeterek Hazreti Peygamber'in şair olduğunu iddia et­mişlerdir. O'nun şair olmadığı belirtildiği halde burada şiir söylemiş olmasına ne denilir? diyerek itirazca bulundular. Bu itirazcılara Ehli Sünnet şöyle, ceyab veriyor:

— Bu rasgele bir şeydir. Nitekim Kur'an-ı kerimde bile bazı ve­zinli söz bulunmaktadır; fakat, bunlarda şür kasdı yoktur. Şiir, özel bir maksatla düşünülerek söylenen ve yazılan vezinli sözlere denir Onun için bunlar şiir kısmından değilierdin

îmam. Ahfeş'in mezhebine göre, Bahri Recez, aruz vezinleri di şında kaldığı için kasden bile bu Bahri Recez'den bir beyit okunsa veya. yazılsa, ona beyt ve şiir denmez. Bahri Recez: Müstef'ilün müstef'ilün, müstef'ilün, veznidir. ;Eğer bazi nüshalarda olduğu gibi' «üemiyet, lâkıyek diye ya harflerinin fethi ve tâ harflerinin sükûnu ile okunursa, $ür vezni bozulur.

 

750- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu   Anh)  rivayet edilmiştir: «Nefsim elinde olan' Allah Tealâ'ya yemin ederim kî, Al­lah yolunda cihad edip yaralanan bir kimse —ki,' Allah, yolunda ya­ralananı çok iyi bilir—, kıyamet günü rengi kan renginde ve kokusu misk kokusunda olduğu halde gelecektir.»

 

751- Enes bin Malik (Radıyallahu Anh) der ki: Amcam Nadr oğlu Enes, Bedir savaşında bulunamamıştı. Bunun için Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e dedi ki:

—  Ya Resûlallah! Müşriklerle yapmış olduğun savaşta buluna­mazdım. Allah Tealâ, bir dahaki savaşta nasib eder de beni bulundu­rursa, neler yapacağımı görecektir.

Sonra Uhud savaşında müslümanlar   bozguna   uğrayıp   savaş meydanından dağıünca amcam' şöyle söyledi:

—  Ya Rab! Arkadaşlarımın yaptıkları  şu utanç verici halden sana sığınırını. Ben onların içinde değilim. Ya Rab! Şu müşriklerin yaptıkları din aleyhindeki savaştan da beriyim. Sonra amcam Enes, ashabdan Sa'd bin Muaz'a doğru yürüdü ve ona:

—  Ey Sa'd! Cennet istiyor canım. Babam Nadir'ın Rabbiolan Allah Tealâ Hazretlerine yemin ederim ki, gerçekten .cennetin kokusunu duyuyorum, dedi. Savaş bittikten sonra Sa'd bin;Muazr Haz­reti Peygambere gelerek:

—  Ya Resûlallah, ben, Nadr oğlu Enes'in yaptığını yapamadım, deyip itirafta bulundu.

Yine bu hadîsin ravisi Enes bin Malik anlatır:

—  Biz, amcamın (Enes bin Nadr'ın) vücudunda seksenden çok kılıç, süngü ve ok yaraları bulduk. Böyle şehid   edildikten başka, müşrikler bütün azalarını kesmişler, parça parça etmişlerdi. Onu ; ancak parmaklarimn uçlarından kız kardeşi (halam) Rubeyyi tam-

yabilmişti.

Ben, «müminlerden Öyle erkekler vardır ki, Allah'a vermiş oldukları sözde sadık kalmışlardır,» mealindeki ayeti kerimenin anv -cam ve arkadaşları hakkında nazil olduğunu, zannederdim.

Yine ravi Enes bin Malik söze devamla:

—  Amcam Enes bin Nadr'ın hayatında halam Rubeyyi, bir kadı­nın ön dişini kırmıştı. Sonra dava için Hazreti Peygambere müracaat edilmiş ve muhakeme olmuşlardı. Peygamber efendimiz de, Rubeyyi'e kısas yapılmasını, ön dişinin kırılmasına hüküm verdi. Fakat Rubey-yi'in kardeşi bu Enes bin Nadr, Hazreti Peygambere gelerek dedi ki:,

—  Ya Resûlallah! Seni Hak Peygamber olarak   gönderen Allah hakkı için, benim hemşiremin dişi kırılmaz,  (Ailah'dan umarım ki, hasımları onu bağışlar). Sonra davacılar kısası bıraktılar ve diyete razı oldular. Onun üzerine Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«Allah'ın kullarından öyle kimseler vardır ki, Allah adına ye­min ederler. Allah da onları yeminlerinde sadık kılar, (onları yalan­cı çıkarmaz.)»

 

752- Berâ bin Azib (Radıyallahu Anh)  der ki:

Bir kimse, başı ve vücudu demir zırhla örtülü olduğu halde Haz­reti Peygambere geldi ve:

— Ya Resûlallah, muharebe edeyim, savaşayım ve sonra nıüslü-man olayım, dedi. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Senem ona şöyle buyurdu:

«Önce müslüman ol, sonra savaş.»

Adam o anda müslüman oldu ve savaşmaya başladı. Hemen arkasından şehid oldu. Hazreti Peygamber onun için: «Az çalıştı? fakat çok sevab kazandı.» buyurdu.

Mütercîm:

Namaz kılmadan, oruç tutmadan kısa bir zaman içinde cennete giren bu adam olmuştur. Bir rivay.-.-u göre adı Ömer bin Sabit imiş (Radıyallahu Anh).

 

753- Enes (Radıyallahu Anh) der ki:

Bedir muharebesinde düşman tarafından atılan sayısız ok­ların isabetiyle şehid olan Harise bin Süraka adındaki gencin annesi Rubeyyi, peygamberin huzuruna gelerek:

— Ya Resûlallah, oğlum Harise'nin ahiretteki durumunu bana bildirir misiniz? Eğer cennette ise, kendime teselli vereyim ve sab­redeyim. Değilse, oğlum için devamlı ağlamaya koyulayım, dedi. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şu cevabı verdi:

«Ey Harise'niîî annesi! Cennet içinde birtakım (dereceleri bir­birinden yüksek) cennetler vardır. Senin oğluna en yüksek olan Fir-devs cenneti çıktı.»

Harise'nin annesi de sevincinden gülerek: Oh! Harise diye söyle­nerek geri döndü.

 

754- Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) der kii Peygamber Salîallahu Aleyhi ve Sellem, Hendek savaşından dö­nünce saadethanelerine gelip silâhlarını çıkardı. Vücudunun toz toprağını temizlemek için yıkanmış bir halde iken Hazreti Peygam­berin huzuruna Cibril Aleyhisselâm gelip: Sen silâhlarını çıkardın mı? Ben ise,vallahi henüz silahımı çıkarmadım, dedi. Hazreti Pey­gamber Cibril Aleyhisselâm'a sordu:

«Ne tarafa, (gidip savaşacağız)» Cibril:

__ (Beni Kurayza kabilesi yönünü göstererek) Bu tarafa... dedi.

Hazreti Aişe der ki: Peygamber Sallaîlahu Aleyhi ve Sellem Haz­retleri de (Hendek savaşında müşriklerle birleşip müslünıanlara karşı vaziyet alan) Beni Kureyze kabilesini cezalandırmak için se­fere çıktı.

Mütercim :

Hazreti Peygamber Medine şehrinden bütün ashab ile çıktılar. Zafer ve başarı kazandılar. Benî Kureyza şiddetli bir mukavemet gös­terip çarpıştıklarından onların savaşçılarının tümü öldürüldü. Geri kalanlara da esir işlemi uygulandı. Arazileri muhacirler arasında bö­lüşüldü.

 

755- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu   Anh)  rivayet edilmiştir:

«Allah Tealâ biri diğerini öldüren ve sonra birlikte cennete giren iki kişiye gülerek bakar. Bunlardan biri, Allah yolunda savaşır ve (o yolda) öldürülür (şahid olarak cennete girer). Sonra onun katili. müslümân olup Allah tarafından bağışlandıktan sonra şehid edilir.

(Böyle her ikisi cennetlik olur).»

 

756- Eneş'den .(Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: *Ta'ûn (veba) hastalığı her müslümân için şahadettir.»

(Ta'ûn hastalığından ölen her müslümân şehid olur, şehidlerin sevabmı alır. Ta'ûn hastalığı, veba cinsinden olup boyunda, koltuk altlarında, karın kısmının yumuşak yerlerinde ve burun ucunda çı­banlar halinde çıkan öldürücü bir hastalıktır. -Allah Tealâ hepimizi bu hastalıktan korusun.)

 

757- Enes (Radıyalîahu Anh) der :

Peygamber Sallallafru Aleyhi ve Sellem Hazretleri Hendek sa­vaşına hazırlanırken Medine şehri çevresinde Hendek kazmakta olan Muhacirin ve Ensar'ın yanma gelince, onların çalışacak köle ve hizmetçileri olmadığı için bizzat soğuk bir havada çalıştıklarını, açlık içinde ve yorgun bir halde olduklarını, gördü. Onları hem tesel­li ve hem de teşvik etmek üzere:

«Allahım! Yaşayış, ancak ahiret yaşayışıdır; sen Ensar ve Muha­cirleri mağfiret buyur,* diye dua ederek daha önce Revana adındaki şairin söylemiş olduğu beyti okudu.

 

758- Yine Enes (RadıyaUahu Anh) devam ederek der ki:

Ensar ve Muhacir'ler de, Peygamber SaİIallaiıu Aleyhi ve Selle-me cevab olarak:

— Biz yaşadığımız müddet cihad etmek üzere Muhammed'e bi'at eden adamlarız, dediler. Bunun üzerine Hazreti Peygamber onlara.-

Allahın! Hayır, ancak ahiret hayındır. Sen Ensar ve Muhacir­leri mübarek kıl!» buyurdular.

 

759- Berâ (Radıyallahu AnhJ derki:

Hefidefc savaşında hendekler açılırken, Peygamber   Hazretlerini gördüm, bizzat toprak taşıyordu ve şair   Revaha'nın şu beyitlerini okuyordu:

«Allahim! Sen hidayet etmeseydin biz hidayete eremezdik. Sa­daka (zekât) da veremezdik. Namaz da kılamazdık. Gönlümüze hu­zur ve güven indir. Düşmanla karşılaştığımızda bize sebat ver. On­lardır bize saldıranlar. Fitne (bozgunculuk) çıkarmak istediklerinde biz yanaşmadık.» (Dökülen kanların vebalı yalnız onlara aittir. Çün­kü saldıran ve kan dökülmesine sebebiyet veren onlardır.)

 

760- Enes (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem   Tebük seferine gider­ken, yolda şöyle buyurmuştu:

«Birtakım, kimseler Medine'de arkamızda kaldılar; fakat geç­tiğimiz hiç bir dağ ve vadi yoktur ki, bizimle beraber orada bu­lunmuş olmasınlar. Onları ancak özürleri alakoymuştur (kalbleri bizimle beraberdir).»

 

761- Ebû Saîd'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştin «Allah yolunda cihad ederken bir gün oruç tutan kimsenin- vücu­dunu, Allah Tealâ Hazretleri cehennemden yetmiş yıl uzaklaştırır.»

Mütercim :

Allah yolunda bir gün oruç tutan bir asker, asla cehennem yü­zü görmeyecektir. Gerçekte savaş halinde olan asker için oruç tut­mayıp iftar etmek daha iyi ise de, güçlü ve dayanıldı olanlar için hem cihad ve henl de oruç fazileti birden toplandığından daha fa­ziletli olur.

 

762- Zeyd bin Halid'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiş­tir:

«Allah yolunda bir savaşçıyı silahlandırıp donatan kimsenin kendisi de savaşmış olur. Allah yolunda cihad eden bir gazinin yeri­ne, onun ailesine iyilik eden kimse de aynen gaza (cihad) etmiş olur (gazinin sevabını alır).»

 

763- Enes (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, zevcelerinden başka hiç bir kadının evine girmezdi; yalnız annem Ümmü Süieym'i ba-zan ziyaret ederdi. Bunun sebeb ve hikmetinden Hazreti Peygam­bere sorulunca, şöyle buyurdular:

«Ümnıü Süleym'e karşı şefkatim var; çünkü onun kardeşi (Haram bin Milhan) beraberimde şehid edildi.»

Mütercim;

Kirmanî'nin açıklamasına göre, adı geçen. Ümmü Süleym, Haz­reti Peygamberin süt teyzesi idi. Hazreti Peygamberin ismeti sabit olduğundan namahrem olanlarla halvetin cevazı Peygamberliğinin özelliklerindendi. Bununla beraber Hazreti Peygamber, hiç bir ya­bancı kadınla halvet etmezdi (bâşbasa kalmazdı).

 

764- Hazreti Cabir (Radıyallahu Anh) der ki-

-Ya Resûlallah, ben getiririm. Hazret Peygamber tekrar:  haberüıi banâ kim getirecek?»  buyurdu. Hazreti Zü-

— Ya Resûlallah, ben getiririm, dedi. Sonra Hazreti Zübeyr Be­nî Kurayza'nuı ahvalini öğrenip gerekli haberi getirdi. Onun üzerine peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem:

«Her peygamberin bir yardımcısı (Havari'si) vardır. Benim de yardımcım Zübeyr'dir,» buyurdu.

Mütercim;

Hendek savaşında Benî Kurayza kabilesi sözleşmeyi, bozarak Medine'ye saldıracakları söylentileri ortaya çıkmıştı. Bu haberin gerçek olup olmadığını öğrenmek için önce Hazreti Zübeyr gitti, araştırma yaptı ve döndü. Tekrar Hendek muharebesi sırasında ikinci defa olarak Benî Kurayza kabilesi içine ayrılık düştüğü söy­lentileri çıktı. Bunun gerçek olup olmadığını öğrenmek için, Hazreti Peygamberin emriyle Huzeyfe gitti ve onların ayrılığa düşmüş ol­dukları haberini getirdi.

 

765- Enes'den (Radıyallahu.Anh) rivayet edilmiştir: Peygamberimiz Sallalîahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki: «Bereket, atların almlanndadır.»

 

766- Unre El-Barikî'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiş­tir/

«Hayır, kıyamet gününe kadar atların alınlarına bağîıdırs Sevab ve kazanç (gibi iki büyük fayda var atlarda).»

Mütercim:

İslâm toplumunun zafer ve başarısında bu güne kadar süvari birliklerinin önemli rol oynadıklarında şübhe yoktur. Bu hadisi şe­rif, çeşitli savaş vâsıtaları, icad edilirse de atların öneminin kıya­mete kadar baki kalacağım bildirmektedir. Ayrıca kıyamete kadar cihadın baki kalacağı da anlaşılmaktadır. Hatta Hazreti Peygamber: «Ümmetimin sonu, Deccal İle savaşacaktır.» buyurmuştur.

 

767- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh)  rivayet etilimi

 

768- Muaz (Radıyallahu Anh) derki

peygamberi biIir dedim. Sonra bunu şöyle açıkladılar.HazretIerinin k««a" üzerinde olan hakkı, kulla ibadet etmeleri ve hiç bir şeyi ortak kosnmnmlandır. Kul-f Jeaia ü^rindeki hakkı da, O'na hiç bir şeyi ortak koş­ azab etmemesidir. dedim bUnu Asanlara müjdeleyeyim mi? Pey,  Sallallahu Aleyhi ve sellem: sonra buna güvenirler (de amelde  davranırlar.)» buyurdu.

 

769- Enes (Radıyallahu Anh) der ki-.

Medine'de bir gece korku ve dehşet olmuştu. Hemen Hazreti Pey­gamber Mendûb adlı atımızı aldı ve çıplak ata binip Medine dışına çıktı/ Döndükleri zaman .şöyle buyurdu:

«Hiç bir korku (korkulacak şey) görmedik (korkmaymız.) * Bîr de, bizim atımız Mendûb çok yavaş yürüyen bir hayvandı. Peygam­berimizin bir mucizesi olarak   değişmiş   olacak ki, onun hakkında,

«Ben onu, pek süratli buldum,» buyurdu. Gerçekten o günden sonra hiç bir at, onunla yarışamazdı. Bir rivayette de şöyle denil­mektedir:  «Telaşlanmayınız, telaşlanmayınız!... Bu atınızı pek sür'-

atli bulduk.

 

770- İbni Ömer'den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiştir: «Uğursuzluk ancak üç şeyde bulunabilir: Atta, kadında ve evle.»

Mütercim:

At kısmı fena huylu ve ağır yürüyüşlü olursa, kadın kısmı kısır ,ve geçimsiz olursa, evin de komşusu fena ve müsafire elverişsiz olursa, bu durumda bu üç şey uğursuz sayılabilir. Yoksa aslında hiç bir şeyde uğursuzluk yoktur. Her şey Allah Tealâ Hazretlerinin kaza ve kaderi iledir. «Dünyanın saadeti rahat binişli at, güzel huylu zevce ve geniş evdir.» diye_hadis-i şerif varid olmuştur. Bununla be­raber bereket ve uğursuzluk, hayır ve şer hepsi Allah'ın takdiridir.

 

771- Berâ bin Azib (Radıyallahu Anh) der ki: Bir adam, Berâ bin Azib'e sordu:

—  Siz Huneyn savaşında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel lem*i yalnız bırakıp kaçtınız mı? Berâ, ona şu cevabı verdi:

—  Evet, gerçekten biz kaçtık; fakat   Resûlüllah asla bulunduğu ğu yerden ayrılmadı ve geri çekilmedi.   Perişanlığımızın   sebebine gelince: Düşmanımız olan Hevazin kabilesi çok iyi nişancı ve atıcı idi; Önce biz onlara hücum ettik, onları bozduk. Sonra müslümanlar ganimet malına rağbet ettiler ve ganimet malları ile meşgul iken, düşman fırsat, bularak'bizim üzerimize ok yağdırdı. Bu defa biz bo­zulduk. Ancak Hazretî Peygamber asla kaçmayıp yerinde Sebat etti.

Hatta ben, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Seilem'in, Eyle iıüküm-darı tarafından hediye edilen katırın üzerinde durduğunu ve amca­zadesi Ebû Süfyan bin Karis'in de katırın yularını tuttuğunu gözüm­le gördüm. Hazreti Peygamber, yüksek sesle şöyle buyuruyordu: «Yalan yok, ben Peygamberim! Ben, Abdulmuttalib oğluyum!» (Ben, Allah Tealâ'nın hak peygamberiyim. Bunda yalan yok. Peygamber düşmandan da kaçmaz. Çünkü Allah'ın bana va'd etmiş olduğu zafer bir gerçektir. Allah bu va'dini yerine getirecektir. Şek ve şübhesiz olarak buna inancım vardır. Benim için. firar düşünüle­mez. Ben, cesaret ve kahramanlığı ile dünyada ün salmış olan Ab-dülmuttalib soyundamm. Benim için firar etmek olamaz. Hazreti Peygamberin buradaki hadîs-i şerifleri görünüşte şiirden bir beyt gibi ise de, bir kasıd ve tasarlama olmadığından şiir sayılmaz.)

 

772- Enes CRadıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Adbâ isminde bir he­cin devesi vardı. Hiç bir hayvan onu geçemezdi. Sonra bir hecin devesi üzerinde bir A'rabî (Bedevi gelip Hazreti Peygamberin Adbâ'-sını geçti. Bu ise ashabı kirama ağır geldi. Hazreti Peygamber, as­habı kiramın bu durumu karşısında şöyle buyurdu:

«Dünya varlıklarından yükselen her şeyi alçaltmak Allah Tea-lâ'nın bir kanunudur.» Hiçbir varlığın her zaman Önde olması müm­kün değildir. Bir gün mutlaka alçalacaktir.

 

773- Hazret! Âişe CRadıyallahu Anhaî der ki* .

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri bir gece yolda uykusuz kalmıştı. Sonra Medine'ye dönünce:

«Keski ashabımdan salfh bir kimse, bu gece kapımda nöbet tutsa» buyurdu. O sırada- bir silâh şakırtısı işittik. Bunun üzerine Hazreti Peygamber:

«Kim o?» diye sordu. O gelen adam cevab verdi:

— Ben, Sa'd bin Ebi Vakkas'ım sizi beklemek  için geldim. Haz­reti Peygamber ona hayır dua etti ve sonra uyudu.

Mütercim:

Bir amirin kapısında onu korumak için nöbet beklemenin meşru olduğu bu-hadîs-i şerifle sabittir. Çünkü Hazreti Peygamberi düşman saldırısından korumak için ashabı kiram nöbet beklerlerdi. Fakat: «Allah, seni insanların saldırısından koruyacaktır.» mealindeki ayeti kerime nazil olduktan sonra nöbetçiye gerek kalmadığından sonra­dan bu adet terk edilmişti. Bu halde bu ayeti kerimenin Mekke fethi ile Huneyn gazasından sonra inmiş olması gerekir; çünkü Hazreti Abbas (Radıyallahu Anh) da bir gece nöbet tutmuştur. Hazreti Ab-bas ise Mekke'nin fethinden sonra Hazreti Peygamberle beraber bulunabildi.

Hazreti Peygamberin meşhur olan nöbetçileri on bir- kişi idi: Sa'd bin Ebî Vakkas, Sa'd bin Muaz, Muhammed bin Mesleme, Zü-beyr bin Avvam, Amr, Eba Eyyûb El-Ensarî, Zekvân, Mihcen (veya Seleme bin Edre', Abbad bin Bişr, Abbas, Ebû Reyhâne (Radıyaila­hu Anhüm).

 

774- Ebû Hüreyre'den (Radıyailahu Anh) rivayet edilmiştiri «Altına, gümüşe, kadifeye ve ipeğe kulluk edenler yüzükoyun sürünsünler! Kendilerine verilirse memnun olurlar, verilmezse sırı­tırlar. Bedbaht olsunlar ve boyunları altlarında kalsın! Vücutlarına batan diken de çıkmasın. Başı dağınık Ve ayakları toz toprak içinde olduğu halde Allah yolunda (cihad meydanlarında) atının dizginine sarılan kula da müjdeler olsun! Nöbete getirilirse nöbet tuta^ Geri hizmete verilirse geri hizmette bulunur. Üstelik (komutanlarının yanma) giriş izni istese kendisine izin verilmez ve (arkadaşların­dan birinin suçunun ' bağışlanması için) aracı olsa aracılığı kabul edilmez.»

 

775- Enes (Radıyallahu Anh) der ki:

Hayber gazasında Hazreti Peygambere hizmet etmek için yanla­rında bulunmuştum. Hayber'den dönüşümüzde, Peygamber Salla-lahu Aleyhi ve Sellem, Medine'ye yaklaştığımızda Uhud dağını gö­rünce şöyle buyurdular:

«Bu bir dağdır ki, bizi sever ve biz de onu severiz. Allahınl İbra­him (Aleyhisselâm) Mekkeyi harem kddığı gibi, ben de Medine'nin iki karataşlığımn arasını harem kılıyorum. AH ahi m! Bizim ölçeğimizi ve batmanımızı bereketli kıl.»

Mütercim:

Dağ bizi çok sever, Duyurulmuştu. Nitekim Hazreti Peygamber bir minber yaptırdığı zaman, daha önce üzerinde hutbe okumuş ol­dukları hurma ağacının gövdesi bu ayrılık dolayısıyla kederinden inilti çıkarmıştı. Yahud Uhud dağı civarında oturan .Medine halkı murad edilerek dağ anılmıştır. «Kasabaya sor» mealindeki ayeti ke­rimeden,, kasaba halkına sor, kasdedilmiş-olduğu gibi. Fakat birin­ci görüş. tercihe daha uygun bulunmuştur. Zira Hazreti Davud (AlevhiRRAU™* için: «Biz, Davud ile beraber teşbih etmek üzere - onun emrine bağlı kıldık» mealindeki ayeti ke-u gibi, Uhud ve diğer dağlar da Allah tarafın-Hazreti peygamberin enirine bağlı kılınmışlardı, sekizyıiz elli altıncı hadîs-i şerifte bu husus açıklanacak-

 — Hazreti Enes (Radıyallahu Anh) der Mı Biz, çok sıcuk bir günde Hazreti   Peygamberle   beraber sefere çıkmıştık. Herkes serinlenmek için hırka ve elbiseelrini gölgelik yap­mıştı. O gün içimizde oruçlu olanlar sıcağın tesirinden hiç bir iş yapamadılar. Hemen yatıp gölgelikte dinlendiler. Fakat oruç tut­mayanlar, çok iş' gördüler. Bütün insanlara su taşıdılar, onlara göl­gelikler yaptılar, hayvanlara su verdiler, oruçlu planlara hizmet ettiler, Bunun üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ye Sellem Haz­retleri:

«Bugün oruçlu olmayanlar, sevaba kondular.» buyurdu. (Oruç tutmayanlar çeşitli işler gördükleri için sevabın çoğunu aldılar, oruç­lular ise yalnız oruç sevabı ile kaldılar.)

 

777- Sehl bin Sa'd Es-Sa'idi'den (Radiyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Düşman karşısında Allah yolunda cihad için bir gün nöbet bek* lemenin sevabı, dünyadan ve dünya üzerindeki varlıklardan daha hayırlıdır. Cennette de, sizden birinizin kamçısı kadar bir yer, yine dünyadan ve dünya üzerindeki varlıklardan daha hayırlıdır. Yine Allah yolunda kulun bir akşam yürüyüşü yahud sabah yürüyüşü dünyadan ve dünya üzerinde olan varlıklardan daha hayırlıdır.»

 

778- Mus'ab^bin Sa'd'dan CRadîyallahu Anh) rivayet edilmiş­tir*

«Zafer ve nzık, kapılarının size açılması, ancak güçsüzleriniz yüzündendir.»

Sa'd bin Ebî Vakkas (Radıyaİlahu Anh), kuvvetine ve zengin­liğine bakarak bu bakımlardan kendisinden, geri olanlardan üstün olduğumu sanmıştı.

 

779- Ebû Saîd'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Bir zaman gelecek ki, müslümanlardan bir' ordu lavaşa çıka­cak ve onlara, içinizde Peygamber SallallaUu Aleyhi ve Sellem'e sa-habîlik Carkaşlık) eden var mı? diye sorulacaktır. Evet I cevabı vori-lecek ve bu ordu muzaffer olacaktır.

Sonra bir devir gelecek ki, içinizde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Selîem'in ashabına yetişen (Tabii) var mı? diye sorulacaktır. Evet, cevabı verilecek ve onlar da muzaffer olacaklardır. Sonra bir zaman gelecek ki, içinizde sahabîye yetişene arkadaşlık eden (Teba-i Tabiîn) var mı? diye sorulacaktır. Evet, denilecek ve onlar da mu­zaffer olacaklardır.»

(Sahabî, Tabiin ve Teba-i Tabiîn zamanında pek çok fetihler olacağı bir mucize olarak daha önceden haber verilmiştir.)

 

780- Ebû Üseyd (Radıyallahu Anh) der ki:

Biz, Bedir savaşında düşmana karşı savaşmak için saf saf dur­duğumuz zaman, düşman da saflar halinde ilerlemeğe başlamıştı. O vakit Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize şu- emri verdi:

«Düşman sizin ok ve nişan menzilinize girdiği zaman, atışı baş­latmalısınız.»

 

781- Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) der ki:

Ben hiç bir zaman Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Selîem'in: Anam-babam sana feda olsun, dediğim işitmedim; yalnız Uhud sa­vaşında Sa'd bin Ebî Vakkas'a:

«Ey Sa'd! Anam-babam sana feda olsun, at (oklarını düşmana)» buyurmuştur.

Mütercim:

Zübeyr hakkında da Hendek vak'asmda böyle buyurmuşsa da, bunu Hazreti Ali işitmemiş olabilir. Yalnız Sa'd Hazretlerine buyur­dukları bu sözleri kendi kulağı ile işitmiştir.

 

782- İbni Abbas (Radıyallahu Anhüm) der ki:

Bedir Savaşında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Selîem bir çar­dak altında bulunurken Allah'a yalvanyordu:

«Allah'ım!' Zafer için olan ahdini ve va'dini senden diliyorum. Allah'ım! Eğer müminleri helak edecek olursan, artık bundan sonra sana ibadet edilmez.» Hazreti Ebû Bekir (Radıyallahu Anh), Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in elinden tutarak:

— Ya Resûlallah, Allah Tealâ Hazretlerine İsrar ve devamla düa ettiniz, Allah Tealâ muhakkak ki size olan vaadini yerine getjrecek-tir, dedi. Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, zırh elbise­si içinde olduğu halde:

«Yakında düşman ordusu perişan olacaktır ve arkalarını dönüp kaçacaklardır. Asıl onların, azabı kıyamettedir. Kıyamet azabı ise (onlar için) daha dehşetli ve daha acıdır. (Kamer sûresi: ayet 46) mealindeki ayeti kerimeyi okuyarak çardağından dışarıya çıktı. Düşman da perişan oldu. Kimi öldürüldü, kimi esir edildi, kimi de kılıç artığı olarak perakende ve perişan bir halde Mekke'ye doğru kaçtılar.

 

783- Ümmü Haram (Radıyallahu Anha) derki: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurmuştur: «Ümmetimden deniz sayası yapacak olan ilk ordu, cennetlik ol­maya hak kazanacaktır.» Ümmü Haram der ki:

—  Ya Resûlallah, ben de onların içinde    miyim? diye sordum. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri:

«Evet, sen onlardansın,» buyurdu. Sonra Hazreti Peygamber: «Kayser'in şehrine  (Kostantiniye  = istanbul)  ümmetimden Uk

savaşa çıkacak olan ordu Allah tarafından bağışlanmıştır» buyurdu.

Ümmü Haram der ki:

—  Ya resûlallah, ben onların içinde miyim? diye sordum. Hazre­ti Peygamber: «Hayır,» buyurdu.

Mütercim :                                                                           .

Yani, ikinci kısım ordu içinde değilsiniz. Onlar arasında buluna­mayacaksınız. Ümmü Haram, gerçekten Kıbrıs'ın fethinde hicret yılı­nın yirmi sekizinde, kocası Ubade bin Samit ile bulundu. Kıbrıs'ın fethinden dönerken deveden düştü ve boynu kırılarak şehid oldu.

 

784- İbni Ömer'den (Radıyallahu Anhüma)    rivayet edilmiş

«Siz, Yahudilerle savaşacaksınız; öyle ki, Yahudi'lerden biri taş arkasında gizlenecek olsa o taş bile,

— Ey Allah'ın kulu! Su arkamdaki Yahudi'dir; onü öldür, diye­cektir.»

Mütercim:

Bu olayın, Hazreti İsa Aleyhisselâm'ın inişinden sonra olacağı rivayet edilmektedir.

 

785- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Siz Yahudi'lerle savaşmadıkça kıyamet konmayacaktır. Arka­sında Yahudînin gizlendiği her taş, ey müslüman! arkamda Yahudi var; onu öldür, diyecektir.»

 

786- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh) rivayet   edilmiştiTi «Siz; küçük gözlü, kırmızı benizli, yassı   burunlu olan, yüzleri sahtiyanla kaplı kalkanı andıran bir Türk boyu ile savaşmadıkça kı­yamet kopmayacaktır. Ve yine siz, kıldan ayakkabı giyen bir kavim­le savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır.»

Mütercim:

Dağıstan halkından dağlarda yaşayanlar vardır ki, ayakkabı yerine yünden yapılmış gayet kalın çorab giyerler. Bunları karda, yağmurda ve çamurda giyerler ve içlerine su sızmaz. Hadis-i şerifte belirtilen kaviminde ayak giysileri yünden olauilir. Allah'a hamd olsun ki, bu gibilerle savaşılmış ve hepsi müslüman olma şerefin* kazanmıştır.

 

787- Abdullah bin Ebî Evfa (Radıyallahu Anh) der W: , Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, Hendek sas-vaşı gününde müşriklere şöyle beddua yapıyordu:

-Ali ahi m! Ey Kûr'an-ı Kerimi indiren ve hesabı süratli olan Allah'ım! Müşriklerin müttefik ordularım hezimete uğrat. AUahım! onları hezimete uğrat ve onlara sarsıntı ver.»

 

788- Hazreti Aişe (Radiyallahu Anha) der ki: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerine birkaç Ya­hudi geldi ve «Esselâmü Aleyküm» yerine senin üzerine ölüm olsun manasına gelen  «Essâmu Aleykûm». dediler. Ben de o Yahudi'lere lanet okudum Hazreti Peygamber bana:

«Neden o Yahudilere lanet edip kötü söz söyledin?*    buyurdu. Ben de dedim ki:

— Ya Resûlallah! O mel'unlann dediğini işitemediniz mi? Onlar, size ölüm olsun, diyorlar. Buyurdular ki:

«Benim de onlara, sizin üzerinize olsun, dediğimi işitmedin mi?-

 

789- Ebû Hüreyre CRadryallahu Anh) der ki[17]

 

DÖRDÜNCÜ CÜZ

 

MÜSLÜMANLARA   DUA   BAHSİ

 

790- Sehİ bin Sa'd (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri Hayber sava­şı gününde buyurdular ki:

«Ben bu sancağı bir adama vereceğim ki, Allah Tealâ Hayber'in fethini ona nasib edecektir.» Ashabı kiram'dan herkes, sancağın kendisine verilmesini arzu ederek sabırsızlıkla beklemeğe ve acaba kime verilecektir diye merak etmeğe başladılar. Sonra Hazre.ti Pey­gamber:

«Ali nerdedir?» buyurdu. Hazreti Ali'nin göz ağrısından çok ra-tahsız olduğu haberi verildi. Hazreti Peygamber o halde iken huzura getirilmesini emretti. Hazreti Ali, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellenı'in huzuruna geldi. Hazreti Peygamber onun gözlerine dua ederek nefesleriyle üfürdü. Hemen orada Peygamberin bir mucizesi olarak Allah'ın izni ile göz ağrısı tamamen geçip gözleri iyileşti. Sonra sancak Hazreti Ali'ye verildi. Hazreti Ali:

— Ya Resûlallah, Hayber halkı bizim gibi nıüslüman oluncaya kadar onlarla savaşacağız, dedi. Hazreti Peygamber ona şöyle bu­yurdu:

«Savaş için acele etme; onların bölgesine girdiğin vakit onları İslama davet et ve üzerlerine düşecek vazifeyi onlara bildir. Valla­hi, tek bir kişinin hidayetine sebep olmaklığın senin için kırmızı deve sürüsünden daha hayırlı, (kazançlı) dır.» (Kırmızı deve, Arap­ların en değerli malı sayılmakta idi.)

Diğer bir rivayette de Hazreti Peygamber şöyle buyurmuş­tu:

«Ben sancağı yarın bir komutana vereceğim ki, Allah Tealâ Haz­retleri onun eliyle Hayber'i fethedecektir. O, Allah ve peygamberini seven, Allah ve Peygamberi   tarafından sevilen bir    komutandır.»

Sonra Hazreti Ali'nin sancağı altında bütün ashab birlikte olarak Hayber'i feth ettiler. Peygamberin mucizesi de orada gerçekleşmiş oldu.

 

791- Ebû Hüreyre (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri bizi bir sa­vaş ıçm öncü birliği olarak gönderirken Kureyş kabilesinden iki kim­senin adlarım açıklayarak şöyle buyurdular:

«Siz, falan ve falan kişileri yakalarsanız onları ateşte yakmak suretiyle öldürünüz.- Sonra biz sefere çıkarken vedalaşmak için Hazreti Peygamberin huzuruna vardığımız zaman bize buyurdular ki:

«Falan ve falan kişileri ateşte yakarak öldürmenizi emretmiştim. Oysa ateşle azab etmek yalnız Allah Teâlâ'ya mahsustur. Eğer on­ları yakalayabilirseniz, kılıçtan geçiriniz.»

 

792- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh)   rivayet edilmiştir!

«Biz, dünyada ümmetlerin sonuncusuyuz. Ahirette ise, her üm­metin Önüne geçeceğiz, (cennete her ümmetten önce biz gireceğiz). Bu itibarla bize itaat düşer. Bana itaat eden, gerçekte Allah'a İtaat etmiş ve bana karşı gelen, gerçekte Allah'a isyan etmiş olur. Benim tayin ettiğim âmir'e itaat eden bana itaat etmiş ve ona karşı gelen, bana isyan etmiş olur. Bir lider, (müslümanlan korumakta) kalkan gibidir. Onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur. Eğer o lider Allah'ın emir ve yasaklarına göre hareket eder ve adalette bulunur­sa, bundan dolayı ona sevab vardır. Eğer böyle hareket etmezse, günahı kendisine ait olur.»

Mütercim ;

Buharî'de daha önce: «tsyan ve günahla emrolunmadıkça dinle­yip itaat etmek gerekir; fakat masiyet (günah) ile emrolununca ar­tık dinlemek ve itaat etmek yoktur,» mealindeki hadis-i şerif Zübde1 mize sehven konmamıştı. îşte burada ayni mana geçmektedir.

 

793- Seleme bin Ekva (Radıyallahu Anh) der ki:

Hudeybiye'de «Rıdvan Biati» diye anılan ve bir ağaç altında ya­pılan biat olayında ben de herkes gibi Resûlüllah'a biat ederek ) ona gönülden bağlanıp yardımlaşmaya söz vererek) meşhur ağacın gölgesine çekilmiştim. Hazreti Peygambere biat edenlerin sayısı aza­lıp izdiham kalkınca Hazreti Peygamber bana:

Ey ibni'1-Ekva, sen biat etmiyecek misin?» buyurdu.

— Ya Resûlallah! dedim. Ben, diğer arkadaşlarla size biat et­miştim. Hazreti Peygamber:

«Tekrar biat ediniz» buyurdu. Ben de Hazreti Peygamberin emri­ne uyarak ikinci defa biat ettim. Sonra İbni'1-Ekva'    Hazretlerine: Siz o zaman ne üzerine biat etmiştiniz? diye .sorulunca şöyle demiş-. tik: Ölüm üzerine biat etmiştik (düşmandan kaçmayıp ölünceye ka­dar canımızı Allah yolunda feda edeceğimize söz vermiştik).

Mütercim:

Seleme ibni'1-Ekva', ashabın en cesur kahramanlarından oldu­ğu için fedakârlığı kemal derecesine ulaşsın diye ikinci defa olarak biat ettirilmiştir, deniliyor.

Bir de nikâh akdi yapılırken akıd için söylenen sözlerin iki ve­ya üç defa tekrarlanmasının bir mahzuru olmayacağına bu hadıs-i şerif delil gösterilmektedir. İmam Şafiî mezhebine bağlı bazı alim­ler, nikâh akdinde kullanılan sözler iki ve üç defa. tekrarlanırsa, evelki nikâhın hükümsüz kalacağını söyliyerek yâlnız bir defa olma­sını kabul etmişlerdir. Taraflardan her birinin «aldım, kabul ettim» sözünü birer defa söylemeleri gerekir. Fakat Şafii mezhebinde de doğru kabul edilen hüküm, tekrar söylenmesi ile nikâhın bozul-mamasıdır. Bununla beraber sözlerin tekrar edilmesi gerekli değil­dir.

 

794- Mticaşi1 (Radıyailahu Anh) der kii

Kardeşim Mücalid ile Peygamber SaMallahu Aleyhi ve SeUem'in huzuruna vardık ve. ben dedim ki:

— Ya Resûlallah! Hicret üzerine biatimizi kabul ediniz. Hazreti

Peygamber:

«Hicret biati hicret edenler içindi, artık geçti.» buyurdular, (Mekke'nin fethinden sonra hicretin hükmü kalmadı. Daha önceki­lere has kaldı.) Ben sordum: — O halde ey Allah'ın Resulü! ne üze­rine biatimizi kabul edeceksiniz? Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

«İslâm ve cihad üzerine (bunlara ölünceye kadar bağlı kalka­cağınıza dair biat edeceksiniz).»

Mütercim:

Mekke'nin fethinden önce biat edenler üzerine daima cihad farz idi. Fakat Mekke fethedildikten sonra, ihtiyaç olmadıkça cihad farz değildir.

 

795- Abdullah ibni Ebî Evfa (Radıyailahu Anh? der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi m ve Sellem Hazretleri, bir savaşta (bir gün sabahtan öğleye kadar düşmanla karşılaşma olmamıştîr ve-bu esnada askerlere hitaben bir konuşma yaparak) .şöyle buyurdu:

«Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz. Allah'dan afiyet iste­yiniz. Fakat düşmanla karşılaştığınız zaman da, sabrediniz, direni­niz. Biliniz ki, cennet kılıçların gölgeleri altındadır.» Sonra Hazreti Peygamber, şöyle dua ettiler:

«Allahım! Ey Kur'an'ı indiren, bulutlan yürüten ve müşriklerin müttefik ordularını hezimete uğratan Allahım! Bu düşmanları hezi­mete uğrat ve bizi onlara karşı muzaffer kıl.»

 

796- Ya'lâ bin Ümeyye (Radıyallahu Anh) der ki

Savaşa giderken yolda hizmetimde bulunmak üzere bir hizmet­çi kiralamıştım. Sonra hizmetçim yolda bir adamla kavga ederek bi­ri diğerinin elini ısırdı ve ışınlan adam, elini çekince ısıran adamın ön dişini kopardı. Dişi kopan adam, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimize müracaat ederek dişinin koparılmasından şi­kâyet edip diyetini istedi. Hazreti Peygamber dişine diyet biçmeyip boşa gittiğini ifade ederek ona şöyle buyurdu:

«Azgın devenin kıtır kıtır yemesi gibi, kıtır kıtır yiyesin diye eli-nl sana mı bırakmalıydı?»

 

797- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh)   rivayet edilmiştir:

«Ben, Allah tarafından toplu sözlerle gönderildim ve (düşmanı­mın kalbine, salman) korku ile muzaffer kılındım. Rüya aleminde de yeryüzü hazinelerinin anahtarları bana verilerek avuçlarımın içine kondu.»

 

798- Ebû Musa Ei-Eş'arî (Radıyallahu Anh) der ki;

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'Ie beraber bir sefere çıktığımızda, dere ve tepelerden geçerken yüksek sesle tekbir ahyor-auK, Lâ ilahe illallah, diyorduk. Bunun üzerine 'Hazreti Peygamber bize şöyle buyurdu:

«Ey İnsanlar! Kendinize geliniz. Siz, kulakları işitmeyene veya görünürde olmayana çağırmıyorsunuz O (sizin dua ettiğiniz Allah leala) sizinle beraberdir. O, her şeyi işitendir ve (size şah damarı­nızdan daha) yakındır.»

Mütercim :

Allah'ı zikretmenin en faziletlisi gizli olanı ise de.-aşikâre olarak sesle zikir yapılmasında da beis yoktur. Bir de bu hal, müridlerin. haline göre değişir. Bir kısmına aşikâre zikir, bir kısmına gizli zikir, bir kısmına dil ile zikir, bir kısmına da murakabe ile kalb huzura daha tesirli olur. Tasavvuf kitablarında bu hadîs-i şerif üzerinde çeşitli yorumlar yapılmıştır.

Aslında Allah Teaiâ Hazretleri için gizli ve aşikâr seslerin hepsi

müsavidir. Nitekim:

«İster sözlerinizi gizli tutun, ister onu açığa vurun; muhakkak cenabı Hak kalblerdekini bilir.» ve,  «Sözünü   saklayanınızla açığa vuranınız birdir,» mealindeki ayeti    kerimeler de bunu    açıklıyor. (Sûre: Mülk, ayet 13 ve süre: Ra'd, ayet 10)

 

799- Ebü Musa'dan (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Bir kul hasta olunca yahud sefere çıkınca, sıhhatte iken ya-hud evinde bulunurken yapmakta olduğu (nafile) ibadet ve hayırlı işler onun defterine sevab olarak yazılır.» (Hastalık ve sefer yüzün­den yapamadığı nafile ibadet ve hayırlar, onun sevab defterine ya­pılmış gibi yazılır.)

 

800- İbnl Ömer'den  (Radıyllahu Anhütna)' rivayet edilmiştir: Eğer insanlar, yalnız başına yola  çıkmanın zararını    benim gibi bilmiş olsalardı, hiç bir süvari geceleyin yalnız başına yola çık­mazdı.»

Mütercim :

Bir kimsenin arkadaşsız olarak yola çıkmasının mekruh olduğu bu hadîs-i şerifle. sabittir. Ancak tam bir güven hali bulunur veya bir zaruret olursa kerahet kalkarak  bir zaruret olursa kerahet kalkar.

 

801- Abdullah bin Amr (Radıyallahu Anh) der kî»

Bir kimse cihada çıkmak için Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna gelip izin istedi, Hazreti Peygamber ona:

«Annen ve baban sağ mıdırlar» diye sordu. O da.- — Evet, ha­yattadırlar, cevabını verdi. Hazreti Peygamber:

«Öyle ise, sen anne ve baban uğrunda cihad et (onların hizme­tinde bulun, rızalarını kazan).» buyurdular.

 

802- Ebû Beşîr El-Ensarî CRadıyallahu Anh) der kis

Bir seferde Hazreti Peygamberin maiyetinde geceleyin istirahat ederken, Hazreti Peygamber, Zeyd bin Harise'yi gönderip ashaba şu emri verdiler:

«Hiç bir devenin boynunda çan ve çıngırak gibi bir gerdanlık bırakılmasın^ muhakkak kesilsin ve kopanlsın.»

Mütercim:

Devenin boynuna çan ve çıngırak veya bunların benzeri bir şe­yin asılması tenzih yolu ile mekruh bulunduğuna bu hadis-i şerif delildir. Bunun sebep ve hikmetleri arasında şunlar sayılabilir:

Çan, kâfirler tarafından kullanıldığı için onlara muhalefet et­mek gerekir. Çan bulunan birlik içine melekler girmez. Yahud böy­le gerdanlıklar hayvanı boğar veya ona eziyet verir. Yahud düş­mandan saklanmak ve gizli kalmak için onların çıkarılması gerekir. Yahud, hayvanlara göz değmesin diye boyunlarına takılan bu gerdanlıklara lüzum yoktur. Allah Tealâ'nm hükmünü onlar değiştire mez. Onun için kaldırılmaları uygundur diye bazı sebepler ileri sü rülmektedir.

 

803- İbni Abbas'dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiş­tir:

«Hiç bir erkek yabancı bir kadınla başbaşa kalmasın ve bir ka­dın da beraberinde bir mahremi (nikâh düşmeyecek şekilde yakın bir akrabası) bulunmadıkça asla sefere (üç günlük bir yolculuğa) çıkmasın.»

Sonra ashabdan bir adam ay§ğa kalkıp:

— Ya Resûlallah! Ben falanca savaşa çıkmak için yazıldım. Haî buki zevcem hacca gitmek için yola çıktı. Ben nasıl hareket edeyim? dedi. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şu cevabı verdi:

«Git, karınla beraber haccet!» .

Mütercim :

Bu hadîs-i şerife dayanarak Hanefi mezhebinde bir kadın hac-ca, ancak kocası veya başka bir mahremi ile gidebilir. Şafiî mezhe-. binde ise, yol güveni varsa emniyetli kadınlarla beraber bir kadının hacca gitmesi caizdir.

 

804- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anlı)  rivayet edilmlştirt «Allah Tealâ Hazretleri, zincirler içinde cennete girecek kimse­lere taaccüb edecektir.»

Mütercim:

Düşman elinde esir kalarak yahud zulme uğrayıp hapishanelerde boyunlarına zincir vurulu oldukları halde ölenler kıyamete bu halde kalkacaklar ve Allah Tealâ onlardan razı olup özel bir tecellisi ile onlara tecelli edecektir. Yahud müslümanların eline esir düşen düşmanlar önce boyunlarına zincir vurularak habsedilmişlerken kalblerine doğan bir hidayet güneşi ile müslüman olanlar, öylece cennete gireceklerdir. Yahud zincirlerle yola getirip ehlileştiriîen yabaniler gibi, zorla ıslama giripte sonradan kalblerinde iman nuru kökleşerek cennete girecekler.kasdedilmektedir.

 

805- Sa'b bin Cesame (Radiyallahu Anh) der ki:

Ebvâ yahud Veddan gazası esnasında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimize sordum:

— Ya Resûîallah! Bazı düşmanlarımıza gece baskınları yaptığı­mız zaman arada cereyan eden çatışmada bilmeyerek o düşmanla­rın kadınlarını ve çocuklarını da öldürüyoruz. Bunun hükmü nedir? Hazreti Peygamber cevab olarak:

«O kadın ve çocuklar, onlardandır (düşmandan sayılırlar), Koru, ancak Allah'ın ve onun peygamberinin korusudur. (Başka hiç kimse için koru ve himaye yoktur. Şeriatın koruduğu kimseler ancak himaye edilir. Böyle kasıdsız olarak müşriklerden öldürülen kadın ve çocukların öldürülmelerinde günah yoktur.)»

Mütercim:

Düşmanla1 savaşırken kasden onların kadınlarını, çocuklarını, ihtiyarlarını ve rahiblerini öldürmek caiz değildir. Kadınların namus­larına, tecavüz etmek de kesin olarak haramdır. Fakat hata yolu ile savaş esnasında bunlardan herhangi birinin öldürülmesinde günah yoktur.

 

806- İbni Abbas'dan  (Radıyallahu Anhüma)  rivayet edilmiş­tir:

Sakın siz Allah Tealâ'mn azab ettiği (ateş) ile hiç bir yaratığa asab etmeyiniz. Bir de her kim dininden (islâmdan) dönerse, tevbe etmiyecek olursa) onu öldürünüz.»

 

807- Ebû Hüreyre'den (RadıyaHahu Anh) rivayet edilmiştir: «Bir karınca, geçmiş peygamberlerden bir peygamberi ısırdı. Bunun üzerine o peygamber, karınca yuvasının yakılmasını emret­ti ve yakıldı. Sonra Allah Tealâ Hazretleri, o peygambere vahyetti ki, seni bîr karınca ısırmakla sen Allah'ı teşbih eden toplumlardan birini yaktın.»

Mütercim ;

Bir rivayete göre, o karıncaları yaktıran    peygamber    Hazreti Üzeyr veya Hazreti Musa  (Aleyhisselâm)  idi. Böyle günahsız var­lıkları yakmasından dolayı Allah tarafından azarlanmasının sebebi, Üzeyr  (Aleyhisselâm) Allah'ın emriyle helak edilmiş bir kasabaya uğrayınca: Ya Rab! Bu helak edilenler içinde çocuklar, hayvanlar ve günahsız adamlar da var idi. Bunların toptan helak edilmesinin sebebi ne olabilir? diye hatırından geçmişti. Onun için adı geçen bu peygamberin kendisi de böyle bir işle karşılaşmıştı. Yani belâ gelin­ce, hepsine gelir; hükmünü anlamış oldu. Tevbe ve istiğfar etti.

Bir de Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) Hazretleri, kendisini rab tanıyıp ona ibadet eden dinsizleri ateşe atarak yaktığını İbni Abbas (Radıyallahu Anhüma) duyunca, şöyle demişti:

— Ben, Ali'nin yerinde olsaydım, o dinsizleri yakmazdım. Çün­kü Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz: «Siz. Allah'ın azabı ile azab etmeyiniz,» buyurmuştu. Ancak: «Kim dinini değişir­se onu öldürünüz» hadîs-i şerifi ile amel ederdim ve emredilen şe­kilde onları öldürürdüm.

Sonra Hazreti Ali'ye, İbni Abbas'm itirazı ulaşınca-— Ben öyle düşündüm ve ictihad ettim, dedi. Alimler bu husus ta Ibnı Abbas'm içtihadını isabetli görürler. Belki de bu hadîs-i se rıf Hazreti Aliye o zamana kadar ulaşmamıştı. Gerçek şu ki   hic bir ramının yakılması caiz değildir; ancak kısas müstesnadır,' kimse yakılır).                                                                    

 

808- Ebû Hüreyre'den CRadıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: Kisra (İran imparatoru) helak oîdu (muhakkak helak olacak­tır). Ondan sonra kıyamete kadar bir daha Kisrâ gelmeyecektir. Kayser (Bizans imparatorluğu) muhakkak helak olacaktırs ondan sonra kıyamete kadar Kayser gelmeyecektir. Yemin ederim ki, onla rın (Kisrâ ile Kayser'in) hazineleri Allah yolunda bölüşülecektir,»

Mütercim:

Bu hadis-i şerif, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in en büyük mucizelerinden sayılır. Çünkü o asırda Kisra ile Kayser mül­künden başka belli başlı büyük imparatorluk yoktur. Böyle dünyaya hakim durumda olan iki imparatorun elindeki büyük şehirlerle ge- niş arazilerin bir avuç müslümanm eline geçebileceğini hiç bir ferd düşünemezdi. Üstelik bu hadis-i şerif, müslümanlarm en güç ve sıkıntılı bir zamanı olan Hendek savaşı sırasında hendek kazılır­ken varid olmuştur. Kur'an-ı kerimden sonra bu hadîs-i şerif, Haz­reti Peygamberin mucizelerinin en büyüklerinden sayılır dersek, mü­balâğa etmemiş oluruz.

 

809- Cabir'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Harb, bir aldatmadır (düşmanı bozguna uğratmak ve yenmek için her çeşit taktik, hile ve aldatmaya baş vurulabilir).»

 

810- Berâ bin Azib (Radıyallahu Anhüma) der ki:

Uhud gazasında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem okçu piyade birliğine Abdullah bin Cübeyr'i komutan tayin etmişti. On­lar elli kişiden ibaret bir birliktiler. Hazreti Peygamber onlara şu kesin emri vermişti:

«Size haber gönderilinceye kadar, sakın yerinizden ayrılmayı­nız; bizi kuşların kaptığını görmüş olsanız bile .... Şayed düşmanı bozguna uğrattığımızı ve onları çiğnedimizi görürseniz, yine size haber gönderiiinceye kadar yerinizden ayrılmayınız.*»

Muhabereye tutuştuktan sonra önce islâm ordusu düşmanı boz­guna uğrattı. Hadis-i anlatan Berâ devamla der ki:

—  Vallahi ben, müşriklerin kadınlarının, eteklerini yukarı kal­dırmış, halhalları ve bacakları   açılmış bir halde kaçıştıklarını gör-, düm. Böyle, düşman ordusunun yenilgiye uğradığım gören Abdullah bin Cübery kumandası altındaki okçu birliği birbirlerine dediler ki:

— Ey arkadaşlar! Ganimete gidelim. Bizimkiler düşmana   galip geldiler. Haydi, ne bekliyorsunuz?   kumandanları olan Abdullah bin Cübeyr ise: Resûlüllah'm size verdiği emri unuttunuz mu? dedi. On­lar şu mukabelede bulundular:

—  Vallahi, biz de onlara katılacak ve ganimetten    nasibimizi alacağız. Böylece komutanlarını dinlemeyip mevzilerinden  ayrıldı­lar. Bunlar ordu içine girdikken sonra islâm ordusu bozularak Me­dine'ye doğru geri çekilmeğe başladı. Peygamber Sallaîlahu Aleyhi ve Sellem ricat edenlere şöyle seslendi:.' «Ey Allah Tealâ'nın mümin kulları!    Ben,    Allah'ın    hak   peygamberiyim.   Sizden   her    kim düşmana   karşı   koyar   ve   saldırırsa   onun   için   cennet   vardır.»

Halbuki Hazreti peygamberin etrafında yalnız on iki kişi kalmış, diğerleri geri çekilmişlerdi. Yanında kalanlar, Ebû Bekir, Ömer, Ali' Abdurrahman bin Avf, Sa'd bin Ebî Vakkas, Talha, Zübeyir, Ebû Ubeyde, Habbab bin Münzir, Sa'd bin Muaz, Üseyyid bin Hudayr idiler. Hazreti Peygamberin Çağrısını işitir işitmez geri çekilmekte olanların hepsi geri dönüp savaşmaya başladılar. O gün, düşmanlar yetmiş müslüman mücahidi şehit etmişti. Bundan önce Bedir sava­şında müslümanlar yetmiş müşriki öldürmüşler ve yetmiş kişiyi de esir almışlardı. Uhud savaşında, her iki taraf bozguna; uğrayıp savaş kesildikten sonra müşriklerin başı Ebû Süfyan, yüksek bir te­peye çıkıp müslümanlara karşı üç defa : - Muhammed aranızda mı (sağ mı)? diye bağırdı. Hazreti Peygamber ona cevab verilmemesi­ni ashaba bildirdi. Ebû Süfyan, tekrar üç defa: - Ebû Bekir aranızda mı? diye bağırdı. Buna da cevab verilmedi. Tekrar üç defa: - Ömer aranızda mı? diye bağırdı. Bundan sonra Ebû Süfyan kendi ordu­suna dönerek:

—Bunların hepsi öldürüldü, dedi ve sevincini    belirtti. Hazreti Ömer artık kendini tutamayarak:

—  Ey Allah'ın düşmanı! Vallahi,  söylediğin yalandır. Saydığın kimseler hep hayattadır. Seni kötü akıbete uğratacak kişiler yaşı­yorlar, diye cevab verdi. Ebû Süfyan karşılık verdi:

—  Bedir gününe karşılık bir gün  oldu.   Savaşlar karşılıklıdır (kimini siz, kimini de biz kazanırız). Siz ölüleriniz içinde kol ve baş­lan kesilmiş, karınlan deşilmiş, paramparça edilmiş cesedler bula­caksınız. Gerçi böyle yapılmasını ben emretmedim. Fakat bu hare­keti yadırgamış da değilim. Sonra Ebû Süfyan,

—  Ey Hübel  (putumuz)!  Sen yüce ol, diye şiir okumaya baş­ladı. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ashaba:

«Ona cevap vermeyecek misiniz?» buyurdu. Ashab:

—  Ya Resûlallah,  ne diyelim?  dediler. Hazreti Peygamber: «Allah en yüce ve en uludur, deyiniz.» buyurdu ve bu şekilde karşı­lık verildi. Ebû Süfyan:

—  Bizim Uzza putumuz var, sizin Uzza'niz    yok, dedi. Hazreti Peygamber Ashaba:

«Ona cevap vermeyecek misiniz?* buyurdu. Ashab:

—  Ya Resûlallah, ne diyelim? dediler. Hazreti Peygamber: «Allah Tealâ bizim yardımcımızdır, sizin  yardımcınız  yoktur deyin» buyurdu ve bu şekilde cevab verildi.

Mütercim:

Ebû Süfyan'm ordusu Mekke'ye döndü. Bu arada Ebû Süfyan'ın ordusunu takib için Medine'den bir birlik gönderildi. Ebû Süfyan tekrar Medine'ye hücum etme işini arkadaşlan ile görüştü ve isti­şarede bulundu. Ancak Medine'den bir müfreze çıkanldığma göre, müslümanlar yeniden toparlandılar diye kalblerine korku ve dehşet düşmekle geri dönüp müslümanlarla savaşmaktan kaçındılar ve Mekke'ye dönüşü tercih ettiler.

Uhud savaşında şehid olanlann en büyüğü, Hazreti Peygambe­rin amcası, (Seyyidü'ş-Şüheda) Hazreti Hamza Radıyallahu Anhu idi. İkinci derecede de ashabın en ünlülerinden olan ve ilk olarak Medine'ye hicret edip Medine halkına dinlerini öğretmek için görev­lendirilen Mus'ab bin (Radıyallahu Anh) Hazretleri idi. Şimdi her ikisinin ziyaret edilen mezarları Uhud dağının eteğinde bulun­maktadır. Allah Tealâ her ikisinden ve bütün ashabı kiramdan razı olsun.

 

811- Seleme bin Ekya (Radıyallahu Anhî der ki: Medine'den çıkıp meşeliğe doğru gidiyordum.  Meşeliğe yakın

bir yokuşta iken Abdurrahman bin Avf'm kölesi pek acele ve telâşlı

bir halde karşıma çıktı. Ben:

—  Allah sana iyilik versin, bu telâşın ne? diye sordum. Bana şu cevabı verdi:

—  Peygamber efendimizin meşelikte, çayırda olan bütün sağılır develerini aşınp götürdüler. Ben sordum:

—  Kim götürdü?

—  Gatfan ve Fezâre kabileleri götürdü, dedi. Ben var kuvvetim

ile üç kez seslendim:

—  Sabah baskını var!.. Geliniz, yetişiniz... Böylece sesimi, iki ka­ra taşlık arasında bulunan Medine şehrinin her tarafına işittirdim. Ben de develeri aşıranlann arkasından hemen yaya olarak koşmaya koyuldum. Nihayet yağmacılara yetiştim. Bunlann üzerine ok yağdır­maya, başladım. Hemde onlara:

—  îşte ben, ibnü'l-Ekva'yim. Bugün, alçakların akıbetinin belli olacağı bir gündür, diyor ve devamlı olarak yağdırıyordum. Sonun­da başarıyla ulaştım. Onlara su içme" fırsatını da vermedim. Deve­leri onlara bıraktırarak kurtardım. Topluca o develeri alıp Medine'ye götürürken yolda Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri karşıma çıkageldi. Yediyüz kadar süvari ile benim feryadım üzerine çıkıp geliyorlardı. Ben dedim ki:

—  Ya Resûlallah! Gatfan ve Fezâre kabilelerinden birkaç eşkıya son derece susamışlardı. Ben onlara su içmeğe bile fırsat vermedim, develerimizi kurtardım. Fakat onlar su temini ile meşgul olacakla-nndan onları takıp için bir birlik gönderiniz. Hepsini öldürelim veya esir edelim, ellerindeki malları alalım. Hazreti Peygamber bana şöy­le buyurdu:

«Ey ibnü'1-Ekva'! Develeri ele geçirdin, artık rahatlat Hem de kişiler, kendi kabilelerinde ağırlanırlar (onlar adi hırsız da olsalar kabileleri onlara arka çıkar).»

 

812- Ebû Musa'dan CRadıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir:

«Düşman elinde kalan esiri (fidye vererek)   kurtarınız. Açı do yurunuz. Hastayı ziyaret ediniz.

 

813- Enes (Radıyallahu Anh) der ki:

Ensar'dan bazıları: Ya Hesûlallah! dediler, müsaade buyurursa^ nız hemşiremizin oğlu (ve sizin amcanız) bulunan Bedir savaşı esir­lerinden Abbas*m kurtulması için vereceği fidyeyi kendisine ba­ğışlayalım, almayalım. Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem,

«Fidyenin bir Dirhemini dahi bırakamazsınız (fidyenin tamamı­nı ondan alacaksınız) > buyurdu.

Yani, Bedir'de esir edilen amcam abbas, amcazadem (Ebü Ta libin oğlu) Akîl ve Nevfel bin Haris'den, kurtulmaları için şart kı­lman kırk ukıyye altım tamamen alacaksınız. Sonra bu miktar altın-Hazreti Abbas'dan alınmış ve gaziler arasında bölüşülmüştü. Daha sonra Hazreti Abbas müslüman olarak islâm büyükleri ara­sına girdi. Ganimet malları da çoğalıncac, «Ey Peygamber! EUeriniz-deki esirlere söyle; Eğer Allah katında kalhlerinizde bir iman varsa Allah size, sizden alman fidyeden daha hayırlısını verir.» (Enfal si-ayet 70) mealindeki ayeti kerimeyi Hz. Peygamber okuyarak Allah'­ın va'dı üzere, Abbas Hazretlerine kaldırabileceği kadar altın alma­sını buyurmuşlardı.

 

814- Seleme bin Ekva (Radıyallahu Anh)  der ki: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir   seferde iken islâm ordusu içine bir casus girdi ve ashab ile bir müddet   konuştuktan sonra kayboldu. Hazreti Peygamber durumu öğrenince:

«Onu arayınız ve öldürünüz.» buyurdu. Sonra aranarak bulun­du ve Seleme bin Ekva' tarafından öldürüldü.

 

815- İbni Abbas'dan  (Radıyallahu Anhüma)   rivayet edilmiş­tir,

îbni Abbas (Radıyallahu Anhüma) hazretleri:

—  Ah perşembe günü! Nasıl bir perşembe günü idi O? diyerek ağlamağa başladı.   Ağladı,  ağladı... Göz    yaşlarından  yer ıslandı. Sonra dedi ki

—  Bir perşembe günü idi. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem Hazretlerinin hastalığı şiddetlendi. O esnada Hazreti Peygamber:

«Bana yazı yazılacak bir şey getiriniz; size bir yazı yazayım ki, bundan sonra ebediyyen sapıtmazsınız.» buyurdu. Kimi alimler, bu vasiyetin, Hazreti Ebû Bekir'in halifeliğine dair olabileceğini söy­lemişlerdir. Sonra Hazreti Peygamberin huzurunda bulunanlar_ara-sında ihtilâf oldu. Bazıları getirelim, dedilerse de Hazreti Ömer buna razı olmadı. Şimdi peygamber ağır sancılar içindedir, kendisini ra­hatsız etmiyelim. Elimizde Allah'ın kitabı Kur'an var ki, her ihti­yacımıza cevap verecek niteliktedir, dedi. Bu şekilde tartışmalar uza-yınca, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara şöyle buyurdu:

«Bir peygamberin huzurunda münakaşa çıkarmak uygun değil­dir.»

Orada bulunanların bir kısmi: - Peygamber Sallallahu Aleyhi ye Seliem Hazretleri, hastalığın şiddetinden kendinden geçmiş olabilir zannıyle, belki sayıkladı, dediler. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem,

«Beni yalnız bırakın. Şu anda içinde bulunduğum hal, bana izafe ettiğiniz halden çok iyidir (ağır sancılar içinde olmakla beraber şuurum yerindedir).» buyurdular. Sonra sonsuzluk aleminde göçer lerken üç şey vasiyet ettiler:

«D Bütün müşrikleri Arab yarımadasından çıkarınız, 2) Dış Ülkelerden gelen elçilere, benim yaptığım gibi ikram ediniz.» Hadîs-i şerifi rivayet eden, üçüncüsünü unuttum, dedi.

Mütercim:

Bir rivayete göre üçüncüsü, Üsame ordusunun hazırlanması idi. Yahud yakınlarına iyilik etmekle ilgili idi, şeklinde görüşler vardır.

Arab yarimadası, yalnız Hicaz bölgesi ile, İmam Şafii Hazretleri ne göre Mekke, Medine ve Umman bölgeleri ile bu üç yere bağlı yollar ve bütün kasabalardır. Fakat İmam Azam Hazretlerine göre, her­hangi bir iş için gayri müslimlerin Hicaz bölgesine hatta Harem-i şerife girmeleri caizdir. Şafiî Hazretlerine göre ise, bir ihtiyaç için gayri müslimler Hicaz bölgesine girebilirlerse de, Harem-i şerif hu­dutları içine giremezler.

Bu hadîs-i şerife uyularak Hazreti Ömer    zamanında    Hicaz bölgesi tamamen müşriklerden temizlenmişti.

 

816- İbni Ömer (Radıyallahu Anhüma) der ki: Babam Ömer (Radıyallahu Anh), Peygamber Sallallahu^Alehhi

ve Sellem'in beraberinde beş-c-n kişilik bir gurup halinde, 1kâhuüıK yapmakta olan îbni Sayyad adındaki Yahudî  ğu yere gittüer. Nihayet onu Beni Meğale'nin   bir yüksek   binası yanında erkek çocuklarla oynarken buldular. İbni Sayyad buluğ ça­ğma yakın bir yaşta idi. Hazreti Peygamber, elini onun sırtına oeg-dirinceye kadar o çocuk gelenlerin farkına varmamıştı. Hazreti pey­gamber ona-.

«Allah'ın peygamberi olduğuma sahidlik eder misin?» diye sor-du. îbni Sayyad, Hazreti Peygambere bakarak:

—  Ben sahicilik ederim ki, sen ümmülerin peygamberisin, dedî ve Hazreti Peygamber'e sordu:

—  Sen, benim Allah'ın peygamberi olduğuma, şahidlik edermi-sin? Hazreti Peygamber ona şu cevabı verdi:

«Ben Allah'a ve onun bütün peygamberlerine iman ettim.»

Hazreti Peygamber, o kâhine sordu:

«Ne görüyorsun?» İbni Sayyad dedi ki:

—r Bana doğru da geliyor, yalancı da geliyor.. Hazreti Peygam­ber ona:

«Senin işin karmaşık!» buyurdu. Sonra Hazreti -peygamber ona:

«Ben içimden senin için bir şey tuttum (bil bakalım nedir?).» buyurdu. İbni Sayyad; — DUH'dur! dedi (Hazreti Peygamber, Kur% anda geçen Duhan ayetini tutmuştu. Bu kâhin ancak kelimenin bir kısmını söyleyebildi:) Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona:

«Defol! Haddini hiçbir zaman aşamıyâcaksm (sen ancak bir kâ­hinsin) .» buyurdu. Ömer Radıyalîahu Anh dedi ki: — Ya Resûlallah, izin ver de şunun boynunu vurayım. Hazreti Peygamber ona şöyle buyurdu:

«Eğer bu çocuk Deccal ise, seç onu öldüremezsin, (onu ancak Hazreti İsa Aleyhisselâm öldürecektir). Eğer Deccal değilse, onu öl­dürmende sana bir fayda yoktur.»

Bir rivayette de ibni Sayyad'm annesj oğluna müdahale ederek dikkatini çekti ve oğlunun konuşmasına engeFoldu. Bunun üzerine Hazreti Peygamber: «Eğer annesi biraksaydı, durumunu meydana, koyacaktı.» buyurdu.

Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve-Şellem, insanlara hita? ben bir konuşma yaparak Allah'a yaraşır şekilde hamd ve sena etti. Sonra Deccal'i anlattı ve dedi ki:

«Ben sizi ondan sakındırırım. Her peygamber muhakkak ondan (Deccal'dan) kavmini sakındirmıştır. Hazreti Nûhda ondan kavmini sakındırdı. Fakat ben size onun hakkında bir söz söyleyeceğim ki, bu sözü niç bir peygamber, kavmine söylememiştir: Biliniz ki, o Deccal tek gözlüdür, (bir gözü kördür). Allah Tealâ tek gözlü değildir.»

Mütercîm;

Bu hadîs-i şerifin üst kısmının manası üçyüz seksen üçüncü hadisde geçmiştir.

— Ben şahidlik ederim ki, sen ümfhülerin peygamberi ve Hazreti Peygamber'e sordu:      

Peygamberisin,

—  Sen, benim Allah'ın peygatnberi olduğuma, şahidlik sin? Hazreti Peygamber ona şu cevabı verdi:

«Ben Allah'a ve onun bütün peygamberlerine iman ettim Hazreti Peygamber, o kâhine sordu: -Ne görüyorsun?» İbni Sayyad dedi ki ben ona

«Senin işin karmaşık!» buyurdu. Soiıra Hazreti ^peygamber ona:

«Ben içimden senin için bir şey tuttum (bil bakalım nedir?).» buyurdu. İbni Sayyad; — DUH'dur! dedi (Hazreti Peygamber, Kur'", anda geçen Duhan ayetini tutmuştu. Bu kâhin ancak kelimenin bir kısmını söyleyebildik Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona:

«Defol! Haddini hiçbir zaman aşamıyâcaksın (sen ancak bir kâ­hinsin) .» buyurdu. Ömer Radıyallahu Anh dedi ki: — Ya Resûlallah, izin ver de şunun boynunu vurayım. Hazreti Peygamber ona şöyle buyurdu:

«Eğer bu çocuk Deccal ise, seç onu öldüremezsin, (onu ancak Hazreti İsa Aleyhisselâm öldürecektir). Eğer Deccal değilse, onu öl­dürmende sana bir fayda yoktur.»

Bir rivayette de ibni Sayyad'ın annesj oğluna müdahale ederek dikkatini-çekti ve oğlunun konuşmasına engeFoldu. Bunun üzerine Hazreti Peygamber.- «Eğer annesi biraksaydı, durumunu meydana koyacaktı.» buyurdu.

Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, insanlara hitar ben bir konuşma yaparak Allah'a yaraşır şekilde hamd've sena etti. Sonra Deccal'i anlattı ve dedi ki:

«Ben sizi ondan sakındırırım. Her peygamber muhakkak ondan (Deccal'dan) kavmini sakındırmışlar. Hazreti Nûhda ondan kavmini sakındırdı. Fakat ben size onun hakkında bir söz söyleyeceğim ki, bu sözü hiç bir peygamber, kavmine söylememiştir: Biliniz ki, o Deccal tek gözlüdür, (bir gözü kördür). Allah tealâ tek gözlü değildir.»

Mütercim;

Bu hadis-i şerifin üst kısmının manası   üçyüz seksen   üçüncü hadisde geçmiştir.

 

817- Huzeyfe (Radıyallahu Anh) der ki: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize buyurdu: «Bana İslâm'ı kabul edip şehadet getiren erkeklerin    adlarını yazın.» Biz de binbeşyüz isim yazıp getirdik. Buyurdular ki: Artık biz, binbeşyiiz kişi olduktan sonra düşmandan korkarmıyız.

Huzeyfe der ki: Şimdi bakıyorum, mümlümanlar bu kadar çf> ğalmışken bizi bir korku kaplamış. Şimdi bir kimse, yalnız başına namaz kılıyor da, namazında bile korkuyor. Halbuki Hendek, Uhud ve Hudeybiye savaşlarında binbeşyüz gibi az kimseler olduğumuz halde düşmandan korku , hatırımıza bile gelmiyordu. Şimdi neden korkuyoruz, hayret ediyorum!...

 

818- I'tzreti Cabir (R.A.) der kiî

Hendek savaşma hazırlanırken bir gün Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem efendimize dedim ki, Ya Resûlallah, benim bir tok­lum vardı. Size ikram için kestim ve bir miktar, da arpa unu hazırla­dım. Beraberinizde birkaç kişi ile evimize buyurur musunuz? Haz­reti Peygamber Hendek'de bulunan bütün ashaba hitaben :

«Ey Hendek'tiler! Cabir bize sofra hazırladı. Çabuk olunuz, da­vete gidelim!» diye seslendi. (Böylece bir toklu ile bir miktar arpa unundan ibaret yemek binbeşyüz kişiye, peygamberin bir mucizesi olarak kâfi geldi.)

 

819- Ümmü Halid (B.A.) der ki :

Sırtımda sarı bir entari olduğu halde babam Halid'le beraber Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna vardık. Hazreti peygamber, benim entarim için:

«Cici, cici...» buyurdu ve sırtımı okşadı.

Bir ara, Hazreti Peygamber (iki kürek kemiği arasındaki) pey­gamberlik mührü ile oynamağa başladım. Babam, oynama diye beni azarladı. Peygamber sallallahu Aleyhi ve Sellem babama:

«Çocuğa ilişme» dedi ve yeni entarim için *güle güle) eskit ve yıprat, sonra (güle güle) eskit ve yıprat, sonra (güle güle) eskit ve yıprat!!» buyurdu.

Gerçekten Ümmü Halid, Hazreti peygamberin duası üzere çok yaşadı ve entarisini, büsbütün eskiyip soluncaya kadar atmadı.

 

820- Ebû Hüreyre (R.A.J der ki:

Sallailah» Aleyhi ve Sellem Hazretleri bir gün bize yurdu  maI aşırmadan   bahse*ti ve bize şöyle bu bir ko bîrinizle ayet gününde, boynunda meleyen m koyun veya kişneyen bir at oklusu halde karşılaşmayım! Ya Re-smellah ımdaçhma yetiş, diyecek. Ben de, senin için bir şey yapa­mam. Şana tebliğ etmiş idim, diyeceğim. Veya   boynunda böğüren ResûleUahl beni kurtar, diyecek. Senin İçin bir  tebliğ etnüs idim, diyeceftim.

bana yarduHt. diyecek. Ben de: senin için bir şey  yapan Sana  diyecek. Ben de. senin .îçln bir Sey yapa-

Mütercim :

hadîs i Serifte gecen ğıt manasında olması daha uygundur.

» kelimesine borç senedi, kâğıt ve-vermişlerdir. Bu kelimenin kâ-

 

821- Abdullah bin Amr m.A.ı der idi

Bir seferde. Peygamber Sallaîlahû Aleyhi ve Sellem'in eşyaları­nı taşıyıp koruyan Kirkire adında bir'adam. vardı. Sonra bu adam öldü. Bıınun için Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«O cehennemliktir.» insanlar gidip onun durumunu araştırdılar da, ganimet malından aşırmış olduğu bir hırkayı buldular.

(Çalınan mal az dahi olsa fena bir iştir.)

 

822- Enes (R.A.) der ki:

Usfan seferinden Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile bir­likte dönüyorduk. Resûlüllah devesine binmiş, arkasında (redifinde) (3a zevcesi Huyey kızı Safiyye (R.A.) vardı. Derken Hazreti Peygam­berin devesi sürçtü ve ikisi de yere düştüler. Ebû Tâlha atılarak:

— Ya Resûlallah! Canım, yoluna feda olsun, sana bir şey oldu mu? dedi. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem:

«Hayır, (bana bir şey olmadı). Sen kadına bak (ona yardımcı ol).» buyurdu. Ebû Talha hemen maşlahını yüzüne tutarak Hazreti Safiyye'nin yanma gitti ve onu Hazreti Saffyye'nin üzerine attı. Son­ra dönüp Resûli- Ekrem, ile Hazreti Safiyye'nin devesini iyileştirdi. Hazreti Peygamber ile Hazreti Safiyye ayni şekilde deveye bindiler. Biz de Hazreti Peygamberi çevreleyerek Medine'ye doğru yürüdük. Medine şehrini gördüğümüz zaman Peygamber Sal'lallahu Aleyhi ve Sellem:

«Biz dönenler, tevbe edenler, ibadet edenler ve Rabbimize hamd edenleriz.» buyurdu. Medine'ye girinceye kadar bunu söylemeye de­vam etti.

Mütercim:

Bu olayın Usfan gazasından dönüşte değil de,   Hayber gazasın­dan dönüşte olduğunu söyleyenler de vardır.

 

823- Cabir'den (R.A.) rivayet edilmiştir i

Bizden birimizin bir erkek çocuğu doğmuştu. Adam çocuğuna Kasım adını verdi. Sonra Ensar o kimseye dediler ki, biz sana Ebu'l-Kasım (kasımın babası) künyesini veremeyiz. Bunun üzerine adam,-Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna gelerek dedi ki:

— Ya Resûlallah! Benim bir erkek çocuğum oldu. Ona Kasım adını verdim. Fakat Ensar, biz sana Ebu'l-Kasim künyesini vereme­yiz ve sana: Ey Ebu'l-Kasim! gözün aydın olsun, diyemeyiz, dediler. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve. Sellem ona şöyle buyurdu:

«Ensar güzel söylemiştir. Siz benim adımı takınız; fakat benim künyemle künyelenmeyiniz. Hem de ben Kasim'im (Allah'ın verdiği nimetleri aranızda bölenim).»

Mütercîm :

Zahirîlerle îmam Şafiî Hazretlerinin bir görüşüne göre, Hazreti Peygamberden başkasına Ebu'l-Kasim künyesini vermek caiz değil­dir, îmam Malik'e göre, karışıklık olmasın diye bu yasak, Hazreti Peygamberin zamanına ait idi. Şimdi ise bu künye ile künyelenmek caizdir. îbni Cerir de, bu yasak haram olmayıp edeb yönünden ten-zihen mekruhtur, der.

Bir kısım alimler de, bu yasak, Muhammed veya Ahmed ismi ile birlikte Ebû'l-Kasim künyesi ile künyelenenler içindir; yoksa yalnız Ebu'l-Kasim künyesini almak caizdir, demişlerdir.

Netice olarak, Ebu'l-Kasim künyesini almamak en ihtiyatlı yol­dur.

 

824- Ebû Hüreyre'den  (R.A.) rivayet edilmiştir:

«Ben size (kendiliğimden) vermiyor veya veriyor   değilim. Ben bir taksimatçıyım. Bana emredildiği şekilde dağıtırım.»

 

825- Havle"den (R.A.)  rivayet edilmiştin

«Birtakım insanlar vardır ki, Allah'ın malına haksız yere dalar Iar (kapışırlar). Bunlar için kıyamet gününde cehennem vardır.»

 

826- Ebû Hüreyre'den (R.A.) rivayet edilmiştir -.

«Geçmiş peygamberlerden biri gazaya çıkacak oldu. Kavmine lordusuna) dedi ki, içinizde-henüz evlenmiş olupta zifafa girmeyen varsa, bana uymasın, (benimle savaşa gelmesin; çünkü onun zihni gennie meşguldür). Yine içinizde kim kendisi için bir ev yapmış da henüz çatı ve tavanlarını tamamlamamışsa, bana uymayıp ayrılsın. Yine İçinizde ticaret maksadı ile koyun   satın almış   yahut ticaret için yüklü develer saun almış da onların doğumunu bekleyen varsa, ayrılsın (savaşa katılmasın).

Böyle kimseleri o peygamber ayırdıktan sonra savaşa başladı. îkindi namazı vaktinde yâhud ikindi vaktine yakın bir zamanda şeh­re yaklaştı. Sonra o peygamber güneşe hitab ederek :

—  Ey güneş! Senin görevin batmaktır. Benim de görevim güneş batmadan önce bu şehri fethetmektir (bununla emredildim). Ya Rab! Sen şu güneşi, fetih tamamlanıncaya kadar tut, batmasın;   diye dua etti. Onun duası kabul edilerek, fethin tamamlanmasına kadar gü­neş batmadı. Allah Tealâ Hazretleri o peygambere şehrin fethini na-sib kıldı. Sonra o peygamber (Yuşa Aleyhisselâm), ganimet malları­nı bir yere topladı. Ganimet mallarını yemek için   ateş geldi ise de, onlara ağzını değdirmedi, Yuşa Aleyhisselâm, içinizde ganimet ma­lına hiyanet eden adam vardır. Her kabileden bir adam, gelsin, bana biat etsin, dedi. Her kabile reisi gelip Yuşa Aleyhisselâm'a biat etti; Ancak bunlardan bir reisin eli, Yuşa Aleyhisselâm'm   eline yapıştı, kaldı. Yuşa Aîeyhisselâm ona :

—  Bu hırsızlık ve hiyanet, senin kabilenden olmuştur; Öyle ise, bütün kabile ferdleri gelsin biat etsinler, dedi. Gelip biat ettiler. Biat ederlerken, iki veya üç kişinin eli Yuşâ Aleyhisselâm'm eline yapış­tı. Yuşa Aleyhisselâm onlara

—  İşte hıyanet ve hırsızlık sizdedir, dedi. Hemen öküz başı ka­dar altın külçesi getirildi ve ganimet malı içerisine konuldu. O anda ateş gelip ganimet mallarını yedi. Zamanımızda ise, Allah Tealâ Haz­retleri bizim acziyet ve zafiyetimizi gördü. Bize^ ganimet   mallarını helal kıldı.»

 

827- Cabir (R.A.) der ki i

Peygamber SaJlallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri Ciirrane .adın­daki yerde Hevazin kabilesinin ganimet mallarını bölerken, bir kim­se gelip Hazreti Peygambere hitaben :

— Adaletli ol, (ganimet mallarım adalet üzere böl), dedi. Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona :

«Eğer ben adaletli olmazsam, kendim bedbaht olurum.»

 

828- Abdurrahman bin Avf (R.A.)   der ki:

Bedir savaşında muharebe için saf halinde iken sağ ve sol tara­fıma göz gezdirdim. Medine halkından iki genç arasında bulundu­ğumu gördüm. Kendi kendime dedim ki, keşke böyle körpe delikan­lılar arasında değil de daha güçlü kişiler arasında olsaydım. Bu ara­da o gençlerden biri eliyle beni dürttü ve;

—  Amca! Ebû Cehil'i tanır mısın? dedi. Ben de:

—  Tanırım, Ebû Cehil'i ne yapacaksın? dedim. Bana şöyle dedi:

— Duydum ki, Ebû Cehil, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem Efendimize kötü sözler söylermiş. Canım elinde olan Aî-lah Teaîâ Hazretlerine yemin ederim ki, onu bir defa görecek olur­sam, hangimizin eceli daha yakın ise, ikimizden biri  ölmedikçe onu bırakmayacağım.

Abdurrahman bin Avf der ki: O delikanlının bu sözlerine şaş­tım. Hemen öteki genç de, beni eliyle dürttü ve aynı şeyi söyledi. Aradan fazla bir zaman geçmedi, savaşçılar arasında dolaşmakta olan Ebû cehil gözüme ilişti. Hemen o iki gence.- îşte aradığınız Ebû Cehil şu adamdır, diyerek işaret ettim. Hemen her ikisi fırlayıp kı­lıçlan ile Ebû Cehil'i öldürdüler. Bu iki genç, Hazreti Peygamberin huzuruna gelerek Ebû Cehil'i öldürdüklerini söylediler. Hazreti Pey­gamber onlara sordu-

Mütercim

Muaz bin Amr'm kılıcı, Ebû Cehil'in "bedenine daha çok girmiş olduğundan yahud önce Ebû Cehil'i yere düşürdüğünden eşyayı al­maya hak kazanmıştı. Yahud bu ganimet işi komutanın yetkisine bağlı olduğu için dilediğine verir, demişlerdir.

 

829- Enes"den (R.A.) rivayet edilmiştir :

«Ben kalblerini kazanmak için ganimet mallarından KureyşIUe-re veriyorum; çünkü cahiliyetten henüz çıkmışlardır.»

 

830- Enes (R.A.) der ki

Cenab-ı Hak, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve kabilelerinin mallarından ganimet ihsan edince Hazreti Mekke halkından islâmı henüz-kabul etmiş ^^J yüz deve verdi. Ensar'dan (Medîne'li ashabdan) yüz deve verdi. Ensar 

sözler söylediler: Allah Tealâ, Resûlüllahı bagıtfasui; Kureyş kavmine mal veriyor. Halbuki kılıçlarımızdan onların kanlan damlamaktadır.

Enes der ki: Ben hemen onlann bu sözlerini Hazreti Peygambe re arz ettim, bildirdim. Bunun üzerine Hazreti   Peygamber Ensara (Medine'n ashaba) haber gönderip hepsini deriden bir çadır altına topladı ve yanlarına Ensar'dan olmayan hiç kimse sokulmadı, umar böyle toplu halde iken Hazreti Peygamber   yanlarına geldi ve buyurdu:

«Sizden aldığım haberin aslı nedir?» Ensar'ın ileri gelenleri de­diler ki: Anlayışlı kişilerimiz hiç bir şey söylemediler. İçimizde bazı kişiler de var ki, pek genç sayılırlar; onlar söylemiştir. Hazreti Pey­gamber şöyle konuştu:

«Ben, küfürden henüz kurtulmuş olan bazı kimselere, kalbleri-ni İslâm'a ısındırmak için, ganimet mallarından veriyorum. Onlar (Mekke'deki) evlerine mallan ile gitsinler. Siz vatanınıza (Medine'­deki evlerinize) Allah Tealâ Hazretlerinin Peygamberi Saîlallahu Aleyhi ve Sellem ile döneceksiniz! buna razı değil misiniz? Allah'a yemin ederim ki, sizin, geri dönerken beraberinizde getireceğiniz (peygamber), onların geri dönerken beraberlerinde getireceklerin­den (maldan) daha hayırlıdır.» Ensar buna cevaben :

— Evet, bu bizim için daha hayırlıdır, Ya Resûlallah... Gerçek­ten biz razıyız, dediler. Sonra Hazreti Peygamber, şöyle devam etti:

«Benden sonra siz, çok ağır şekilde kayırmalara şahid olacaksı­nız. Kevser havuzu başında Allah'a ve onun peygamberine kavu­şuncaya kadar sabrediniz.»

 

831- Cübeyr bin Mut'im (R.A.) der ki:

Huneyn savaşından dönerken ben ve diğer ashab, Peygamber Saîlallahu Aleyhi ve Sellem ile beraberdik. Bir ara Bedeviler Haz­reti Peygamberin eteklerine yapışarak ganimet mallarından istedi­ler. Hazreti Peygamberi, rahatsız ettiklerinden onu semure (sakız) .ağacının altına sığınmaya mecbur ettiler. Bu arada bedeviler, Haz­reti Peygamberin üstlüğünü kaptılar. Hazreti Peygamber, bedevile­re şöyle buyurdular ;

«Benim üstlüğümü veriniz. Eğer yanımda bu dikenlerin sayısın­ca deve olsaydı, muhakkak onları aranızda bölerdim. Beni pinti ve­ya yalancı veya korkak bulma (sanma) yınız.»

 

832- Abdullah'dan  (R.A.) rivayet edilmiştir :

Huneyn gazasında Peygamber SallaHahu Aleyhi ve Sellem Haz­retleri, bazı kimseleri seçerek onlara ganimet mallarından fazlaca verdi. Bunlar arasında (Muellefe-i kulub'den = kaibleri İslama ısın­dırmak istenenlerden) Akra bin Habis adındaki zata yüz deve ver­di. Uyeyne adındaki adama da yüz deve verdi. Arabm eşrafından bazı kimselere de, diğerlerinden fazla mal verdi. Sonra bir adam, buna itiraz ederek: Vallahi bu. taksimde adaletsizlik oldu ve Allah'ın rızası gözetilmedi, dedi.

îbni Mes'ud der ki: Vallahi! bu adamın sözünü Peygamber Saî­lallahu Aleyhi ve Sellem'e bildireceğim, dedim. Sonra gittim haber verdim. Bunun üzerine peygamberimiz şöyle buyurdu :

«Allah. Tealâ ve peygamberi âdil   olmayacak   da kim âdil ola­cak? Allah Tealâ, Musa Aleyhisselâm'a rahmet etsin!   vaktiyle ona - bundan claha çok eziyet edilmişti dejsabretmişti.»

Mütercim ;

Enfal sûresinin birinci ayeti kerimesinde: «Sana ganimet malla­rından soruyorlar. De ki, bu ganimetlerin bölünmesi Allah'a ve onun peygamberine aittir.» buyurulduğu üzere ganimet mallarının bölün­mesi doğrudan doğruya Hazreti Peygambere bırakılmıştır. Bir de kaibleri kazanılmak istenen Kureyş kabilesinin bazı ileri gelenlerine fazlaca mal verilmesi elbette bir sebeb ve hikmete bağlıdır. Bu ba­kımdan hiç kimsenin Hazreti Peygamberin yaptığı iş ve taksime iti­raz hakkı yoktur.

 

833- Amr bin" Avf EI-Ensari (R.A.) der ki:

Peygamber SallaUahu Aleyhi ve Sellem, Bahreyn bölgesinin ciz­ye ve haraç vergilerini toplayıp getirmek için Ebû Ubeyds bin Cer-râh'ı görevlendirmişti. Daha önce Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Bahreyn halkı ile haraç ve cizye için belli bir miktar üzerine anlaşma yapılmış ve bu bölgeye ashabın meşhurlarından Ala bin Hadremî'yi de vali tayin etmişti. Sonra Ebû Ubeyde, Bahreyn halkı­nın vergilerini toplayarak geldi. Böyle büyük bir mal ile gelişi, asha­bı kiramın Hazreti Peygamber ile namaz kıldıkları bir sabah vaktine rasladı. Ebû Ubeydenin çok fazla bir mal ile geldiğini duyan ashab-ı kiram, sabah namazını bitirir bitirmez hemen Ebû Ubeyde'yi karşı­lamağa çıktılar. Bu esnada Peygamber Saîlallahu Aleyhi ve Seîlem Hazretleri, gülümseyerek onlara şöyle buyurdu:

«Sanıyorum ki, siz, Ebû Ubeyde'nin bir şeyle (mal ile) geldiğini İşittiniz? (onun için koşuşuyorsunuz).» Onlar:,

— Evet, ya resûlallah... dediler. Hazreti Peygamber onlara: İyimser olunuz ve sizi sevindirecek (hayırlı) şeyi isteyiniz. Vallahi, sizin için korktuğum şey fakirlik değildir. Fakat sizin için tek korktuğum şey, dünyalığın, sizden öncekilere bollaştiği gibi size de bollaşması, dünyalık için rekabete düştükleri gibi sizin de rekabe­te düşmeniz ve dünyalık, onları mahvettiği gibi sizi de mahvetme-sldir.»

 

834- Abdullah bin Amr'dan  (R.A.) rivayet edilmiştir :

«Kim (haksız yere) bir zimmîyi (islâm ülkesinde güvence ile ya­sayan gayri müslimi) öldürürse, cennet kokusunu alamaz, halbuki cennetin kokusu, kırk yıllık mesafeden alınır.»

Mütercim

Bu hadîs-i şerifin görünüşteki manasına bakılırsa, emniyet ve güven altında bulunan bir yabancıyı veya zimmîjâ    öldüren kimse cennetten mahrum kalır. Fakat bu hadisin inanası, Ehli Sünnet alim­lerine göre, böyle bir suç işleyen kimse ilk cennete girenlerle bera­ber giremez ve kırk yıllık mesafeden cennet kokusunu alanlarla bir­likte bu kokuyu alamaz. Çüakü insan öldüren kimse ebedi olarak .cehennemde kalmaz. Yahud bu hadîsi şe-rif tehdit için varid olmuş­tur, denilir.

 

835- Ebû Hüreyre (R.A.) der ki :

Hayber'in fethinde bir Yahudi kadını, pişirdiği zehirli bir koyu­nu Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gönderdi.   Hazreti Pey­gamber bunun farkına vararak ashabı kirama şöyle buyurdu : «Hayber'de ne kadar Yahudi varsa bana toplayın.» Ashab-ı Kiram da Hayber'de bulunan bütün   Yahudi'leri topla­yarak Hazreti Peygamberin huzuruna getirdiler. Hazreti Peygamber,

Yahudi'lere dedi ki:

«Gerçekten ben size bir şey soracağım, bana doğruyu söyler mi­siniz?» Yahudi'ler:

—  Evet, doğruyu söyliyeceğiz, dediler, Hazreti Peygamber onla­ra :

—  «Sizin atanız kimdir.»? diye sordular Onlar:

—  Falancadır, dediler. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem : «Yalan söylediniz, sîzin atanız falancadır,» dedi. Yahudi'ler Haz­reti Peygamberi doğrulayarak ;

—  Evet, buyurduğunuz gibi    falancadır, dediler.   Hazreti.Pey­gamber tekrar;

«Şimdi size bir şey sorarsam, bana doğrusunu söyler misiniz?»

diye sordu. Onlar :

—  Evet, yâ Ebe'l-Kasim! doğruyu söyîiyeceğiz; çünkü yalan söy­lemiş olsak, yalanımızı bileceksiniz. Az önce atamız hakkında yala­nımızı bilmiştiniz, decfiler.

Hazreti Peygamber onlara sordu :

«Cehennemlik olanlar kimlerdir?» Yahudiler dediler ki :

—  Cehennemde kısa bir müddet biz kalacağız ve sonra cehen­nemde bizim yerimizi siz alacaksınız. Peygamber   Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara :

«Defolun! Vallahi, cehennemde hiç bir zaman sizin yerinizi al­mayacağız» buyurdu. Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem

Yahudi'lere

«Şimdi size "bîr şey. sorarsam doğrusunu   bana söyler misiniz?»

diye sordu. Onlar ;

—  Evet, ey Ebe'l-Kasim! Sana doğrusunu söyleriz, dediler. Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem :

«Siz bu pişmiş koyunu zehirlediniz mi?» diye sordu. Yahudi'ler :

—  Evet biz ona zehir kattık, dediler. Hazreti Peygamber sordu : ^ «Bunu niçin yaptınız, sebebi ne idi?» Yahudiler:

—  İstedik ki, yalancı iseniz, sizden kurtulmuş olalım; yoksa ger­çek peygamber iseniz bu zehir size zarar vermiyecekti. dediler.

Mütercim :

Bu etten yiyen Bişr bin Berâ, zehirlenerek öldüğünden Zeyneb adındaki bu Yahudi kadın kısas olarak idam edildi; Diğer Yahudi'le­re ceza verilmeyerek serbest bırakıldılar.

 

836- Sehl ibni Ebî Hasme (R.A.) der ki-.

Hayber fethedilip sulh yapıldıktan sonra, Abdullah bin Sehl   ile amcası oğlu Muhayyisa, hurma satın almak için beraberce Hâyber'e gittiler. Hâyber'e girdikten, sonra birbirlerinden    ayrıldılar.    Sonra Muhayyisa, Abdullah'ın bulunduğu yere varınca, onu orada kanlar içinde ölü olarak buldu. Muhayyisa, Abdullah'ı   defnettikten sonra Medine'ye döndü. Maktulün amcası Abdurrahman bin Sehl ile, amca çocukları ve Mes'ud  bin Zeyd'in oğulları Muhayyisa ve kardeşi Hu-veyyisa, bu olayı haber vermek için üçü bir arada Hazreti Peygam­berin huzuruna girdiler. Bu üç kişinin yaşça en küçüğü Abdurrah­man idi. Önce -Abdurrahman söze başlayınca-, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri ona:

«Büyüğe söz ver, büyüğe söz ver  (önce yaşı büyük olan söze

başlasın)» buyurdu. Abdurrahman sustu. Sonra Muhayyisa ile Hu-

vayyişa ayrı ayrı olayi anlattılar. Sonra Hazreti Peygamber onlara:

«Sİz katilinize yahud hasmınıza karşı hak kazanmak için. (kim

olduğuna) yemin eder misiniz?» diye sordu. Onlar:

— Biz gözlerimizle görmediğimiz halde nasıl yemin ederiz, de­diler. Sonra Peygamber Salîallahu Aleyhi ve Sellem:

«Öyle ise Yahudilerden elli kişi, yemin ederek sizden yakalarını kurtarırlar.» buyurdu. Abdurrahman, Muhayyisa ve Huveyyisa de­diler ki: — Ya Resûlallah! Biz böyle kâfir bir kavmin yeminlerini na­sıl kabul edelim. Sonra Hazreti Peygamber öldürülen Abdullah'ın diyetini (bizzat kendi malından yahud hazineden) ödedi.

Mütercim

Burada geçen öldürme olayı ile ilgili davaya İslâm hukukunda «Kasâme» denilir. Meselâ, bir köyde; üzerinde- cinayet izi bulunan bir ölü bulunduğu ve, onu kfmîn öldürdüğü bilinmediği zaman, o köy halkından ölünün velisi tarafından isimleri, bildirilen elli kişiye ye­min teklif edilir.^ Onlar: Biz onu öldürmedik ve öldüreni de bilmi" yoruz, diye yemin ederler ve suçlu ortaya çıkmazsa, ölünün diyetini vermeleri de gerekir. Fakat burada davacılar, davalı olan Yahudile­rin «Kasâme» yolu ile yeminlerine razı olmadıklarından Yahudiler üzerine diyet gerekmedi. O ölünün diyetini yüz deve olarak bizzat Hazreti Peygamber ödemiştir.

 

837- Avf bin Mâlik (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilmiştir:

«Kıyametin önünde altı alameti say: 1) Benim vefatım, 2) Sonra Kudüs'ün fethi, 3) Sonra davarın kırılması gibi bir davar kıranın si­ze bulaşması. 4 Sonra malın çoğalması ve bir adama yüz altın veril­diği halde kırgın olarak kalması 5) Sonra bir fitnenin çıkması ve Arap evlerinden girmedik bir ev kalmaması. 6) Sonra Rumlarla ara­nızda bir sulh yapılması ve Rumların, seksen sancağın altında topla­nıp her sancağın altında oniki bin kişilik kuvvet olduğu halde ge­lerek sizi arkadan vurmaları.»

Mütercim;

Benî Asfer'in bütün kuvveti dokuzyüz altmış bin kişi buluna­caktır. Bu savaş, inşallah Balkan Muharebesi ile savulmuştur.

 

838- Enes'den iRadıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Kıyamet gününde her gaddarın bir sancağı olacaktır. O sancak dikilecek (ve bir rivayete göre) onunla tanınacaktır.»[18]

 

YARATILIŞIN BAŞLANGICI BAHSİ

 

839- İmran bin Husayn  CRadıyallahu Anhüma) der ki: Beni Temim kabilesinden bir grup Peygamber Sallallahu Aleyhi ' ve Sellem Hazretlerine geldiklerinde onlara hitabem

«Ey Temîm oğulları, size müjdeler olsun!...» buyurdu. Onlar bu müjdeyi dünya nimetine yorumlayarak dediler ki:

- Madem ki bizi müjdelediniz, o halde bize (dünya malından şimdi bir şey) veriniz. Bu cevab üzerine Hazreti Peygamberin mü­barek yüzü değişti. O anda Yemenliler Hazreti Peygamberin huzu­runa gelmişlerdi. Hazreti Peygamber onlara şöyle buyurdu:

«Ey Yemen'liler! Müjdeyi siz kabul edin? zira onu Temîm Oğul­ları kabul etmedi.» Yemenliler: — Kabul ettik, dediler.

Sonra Hazreti Peygamber, yaratılışın başlangıcını ve Arş'm na­sıl meydana geldiğini anlatmaya başladı. Tam bu esnada birisi ge­lerek, İmrân! dedi, deven boşandı. Ben de devemi bulup bağlamak üzere hemen Hazreti Peygamberin huzurundan ayrıldım. Keşke kalkm'as aydım!.. .

 

840- İmran'dan (Kadıyallahu Anh) rivayet edilmiştin -Ey Temim oğullan, müjdemi kabul edin. Müjdemi Temîm Oğul lan kabul etmediyse, siz kabul ediniz ey Yemenliler! Allah var ikn başka hiçbir varlık yoktu. Onun arşı su üzerinde idi, İîer şeyi takri» edip Levh-i Mahfuz'a takdir yazdı. Sonra gökleri ve yeri yarattı

 

841- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Allah Tealâ Hazretleri buyurur ki: insanoğlu bana dil uzatır; halbuki bana dil uzatmak ona yakışmaz. Beni yalanlar; halbuki beni yalanlamak ona yakışmaz. Bana dil uzatması, benim çocuğum oldu­ğunu, demesidir. Beni yalanlaması da, Allah beni başlangıçta ya-i attığı gibi, öldükten sonra diriltmez, demesidir.»

 

842- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir:

«Allah Tealâ Hazretleri alemi yaratıp tamamlayınca, Levh-i Mahfuz'a ki, Allah katında arşın üzerindedir-şöyle yazdı.- Benim rah^-metim, gazabımı yenmiştir.» (Nitekim «Allah Tealâ, rahmeti ken­dine farz kılmıştır» mealindeki ayeti kerime de bunu göstermekte­dir.)

 

843- Ebû Bekre'den  (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir-.

«Allah Tealâ Hazretleri gökleri ve yeri yarattığı günden beri zaman, aynı minval üzere dönmektedir. Yıl on iki aydır. Bu aylardan dördü mukaddes aylardır. Üçü, peş peşedir ki, Zilka'de, Zilhicce ve ve Muharrem aylarıdır. Biri de Cümâde'1-Âhir ile Şaban aylan ara­sındaki Mudar Receb'idir.»..

Mütercim:

Cahiliyet zamanımda iki kabile birbirleriyle savaşmak istedikle­ri zaman, haram aylarda savaş yasak olduğundan, bazı haram ayla­rın isimlerini değiştirerek meselâ Muharrem ayma Safer adını vere­rek o ayda savaşırlardı. Sonra harb bitince Safer ayma Muharrem diyerek isim değiştirirlerdi. Sonra Hazreti Peygamber zamanında bu çahilîyet adedi tamamen giderilerek alemin ilk yaratılışında olduğu gibi arabî aylar kararlaştı. Muharrem ayı kıyamete kadar Muharrem ayıdır, Receb ayı da< daima receb ayıdır. Bundan sonra islâmda ayla­rın değiştirilmesi mümkün olmayacaktır.

 

844- Ebü Zer (Radıyallahu Anh) der ki?

Bir gün güneş batarken Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem

Hazretleri bana:

«Biliyor musun, nereye gidiyor?» diye sordular. Ben de: — Allah Tealâ ve peygamberi bilir, dedim. Peygamber Sallalla­hu Aleyhi ve Selleöı buyurdular .ki:

«O güneş.gider ve Arş'ın altında secde ederek (normal seyrini devam ettirmesi için) AUah'dan izin ister ve ona izin verilir. Belki pek yakında secde edecek de secdesi kabul   olunmayacak   ve izin isteyecek de ona izin verilmeyecektir. Nereden    geldinse    oraya   dön denilecektir. Bunun üzerine güneş, battığı yerden doğacaktır. îşte bu Allah Tealânın, «güneş, kendi yerleşimi (yörüngesi) nde    hareket et­mektedir. Bu da, Aziz ve Alîm olan Allah'ın takdiridir.* âyeti kerime­sinin manasıdır.» (Yasin sûresi, âyet : 38)

Mütercim':

Güneşin secde etmesi, Allah'ın iradesine uyarak yörüngesinde hareket etmesidir. Kıyamete yakın, alemin düzeni bozulurken, güne­şin hareketi de bozulacaktır. Doğudan doğarken batıdan doğacağı, «Rabbihin bazı alâmetleri geleceği güü» mealindeki ayetin işareti ile ve bu hadîs-i şerifin açık delaletiyle ve diğer hadîslerle sabittir.

Bir de, «Arş'ın altında secde eder» sözü, bazı astronomi alimleri ile bid'at sahibi kimselerin ileri geri konuşmalarına sebeb olmuş ise de, bunda itiraza yer yoktur. Çünkü güneş ve .ay, yahud semadaki varlıkların hepsi Arş'ın altındadır.» Görmez misin ki, göklerde ve yerde olan varlıklar, güneş ve ay hep Allah'a secde ederler.» mea­lindeki ayeti kerimenin açık delaletiyle güneşin, ayın ve diğer yıldız­ların secdesi sabittir; ve devamlıdır.

 

845- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu   Anh) rivayet edilmiştir: «Güneş ve ay, kıyamet gününde durulmuş olacaklardır.»

(Güneş ve ay, ziyası sönmüş olduğu halde bunlara tapanlara ce­hennemde gösterileceklerdir. Nitekim «Siz ve Allah'dan başkasına taptığınız varlıklar, Cehennem odunusunuz» mealindeki ayeti keri­me bu hususu açıklıyor)

 

846- Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem gökte bir bulut veya bir karartı gördüğü zaman gider gelir ona bakardı. Bunun için dışarı çıkar, içeri dönerlerdi. Mübarek yüzlerinde de bir değişiliklîk olurdu. Ben bu telâşlarının sebebini kendilerine sordum. Bana şu cevabı verdiler:

«Bilemiyorum, belki bu bulut, Ad kavminin, «Vaktaki, kendileri­ne gelecek olan azabı, vadilerine doğru gelen bir bulut halinde gör­düler, dediler ki: Bu gelen bulut bize yağmur yağdıracak (bereket verecek)» dediği buluttur ki, yağmur getireceği sanılırken felâket getirebilir, diye korkuyorum.»

 

847- Abdullah bin Mes'ud Hazretlerinden  (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Herhangi birinizin ana karnında yaradılışı? kırk günde topar­lanır, sonra o kadar müddet zarfında kan pıhtısı olur,- sonra okadar müddet içinde et parçası olur, sonra Allah Teâlâ bir melek gönderir ve bu meleğe dört kelime (ceninin kaderiyle ilgili dört hüküm) em­redilerek onun amelini, rızkını, ecelini, mutlu veya mutsuz olduğunu yaz, denilir. Sonra ona ruh verilir. Sizden biriniz, cennetle kendisi arasında ancak bir arşmhk mesafe kalıncaya kadar iyi amel işlemiş­ken kaderi önüne geçerek cehennemliklerin amelini işler (ve cehen­neme girer). Yine sizden biriniz, cehennem ile kendisi arasında bir arşmhk mesafe, kalıncaya kadar kötü ameİ işlemişken kaderi önüne geçerek cennet ehlinin amelini işler (ve cennete girer) .»

Mütercim:

Önemli ve muteber plan hal, imanla ahirete göçmektir, mümin­lerin daima iyi işlerde (salih amellerde) bulunmalar* gerekir. Böyle güzel bir hal ile ahirete göçenler cennetliktirler, diye haklarında iyi zanda bulunulur. Onlar rahmetle anılırlar. Kötü bir hal ile göçenle-rede, günahlarının bağışlanması için dua edilir

 

848- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu   Anh)  rivayet edilmiştir!

«Allah Tealâ kulunu sevdiği zaman Cibril'e buyurur kiî Allah Tealâ falan kulu seviyor, sen de onu sev. Cibril de onu sever. Sonra Cibril göktekilere (meleklere) seslenir kb Allah Tealâ falan kimseyi seviyor, siz de onu seviniz. Böylece Göktekiler de (melekler) o kulu severler. Sonra o kul için yeryüzünde kabul hükmü konur, (herkes onu sever).»

 

849- Hazreti A işe'den (Radıyallahu   Anha) rivayet edihniştir:

«Melekler bulutlara inip gökte takdir edileı? işleri aralarında ko­nuşurlar. Şeytanlar, gizlice kulak vererek konuşulanı dinlerler ve bunu kâhinlerine iletirler. Fakat bunlara kendiliklerinden yüz yalan katarlar. (Böylece kâhinlerin verdiği haberlerin hemen hepsi yalan olmuş olur.)»

 

850- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Cuma günü olunca, mescidin her kapısında melekler bulunur. Onlar, mescide ilk gelenleri sirasıyle yazarlar. İmam minbere çıkıp oturunca, melekler defterlerini dürerler ve hutbeyi dinlemeğe gelir­ler.» (Böylece imam minbere çıktıktan sonra gelen cemaat için sevab yazılmaz. Fakat cuma sevabından mahrum kalmazlar. Ancak ce­maata ilk gelenlerin faziletini alamazlar.)

 

851- Berâ (Radıyallahu Anh) der kiî

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, Şair Hassan bin Sabit'e (Radıyallahu Anh) :

«Sen kâfirleri hicvet  tonları yer); Cibril de seninle beraberdir buyurdu.

Mütercim;

Meşru olan şiir ve manzumelerin mescidde dahi olsa okunmala­rı caiz bulunduğuna bu hadîs-i şerif delildir. Hassan Hazretlerine şiir söylemeyi Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in emredişi Mecidde olmuştur.

 

852 - Hazreti Aişe'den (Radıyallahu Anha) rivayet edilmiştir: «Ey Aişe! Bu gelen Cibril'dir, sana selâm ediyor.» Hazreti Aışe: Ona da selâm ve Allah'ın rahmeti ve berektleri olsun, dedi. Hem de, ya Resûlallah! siz, Benim göremediğimi görüyorsunuz, dedi.

 

853- Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) der ki:

Haris bin Hişam, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sor­du: Ya Resûlallah! Size Allah'ın vahyi nasıl gelir? Hazreti Peygamber ona şöyle buyurdu:

«Bazan vahiy bana çan sesi gibi gelir ve bu, vahyin bana en ağır şeklidir. Sonra, ses kesilir ve ben, onun söylediklerini kavramış olu­rum. Bazan da melek bana insan biçiminde gelerek benimle konuşur ve ben onun söylediklerini kavrarım.»

 

854- İbni Abbas (Radıyallahu Anhüma) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, Cibril Aley-hisselâma:

«Bize yapmakta olduğun ziyaretleri çoğaltamaz mısınız?» dedi.

Bunun üzerine şu mealdeki ayeti kerime nazil oldu: «Biz melek­ler, ancak senin Rabbinio emri ile ineriz. Önünüzde, arkamızda ve bunlar arasındakiler (yapacağımız, yaptığımız ve yapmakta olduğu­muz işler) G'nundur. Rabbin asla unutkan değildir.» (Meryem sû­resi: Ayet 64)

 

855- İbni Abbas'dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiştir:

«Cibril Aleyhisseîâm, bana Kur'anı bir harf (bir lehçe, şive) üzere okudu. Fakat ben ondan, lehçelerin (harflerin) çoğaltılmasını devamlı istedim; nihayet yedi harfe kadar çıktı.»

(Hazreti Cibril de Allah Tealâ Hazretlerine niyaz ederek, Allah Larafından kullarına bir genişlik olsun diye Hicaz kabilelerinden ye­di lehçe üzere Kur'an okunmasına izin verildi. O yedi kabileyi de şu beyt içine almaktadır:

Kureyş'un, Temim'un, Dabbe'tün ve Kinane. Ve bakîhim. Kays'un, Hüzeyl'ün, Benû Esed

Böylece, Kureyş, Temim, Dabbe, Kinane, Kays, Huzeyl ve Benî Esed'den ibaret yedi kabilenin lehçesi üzere kıraat caiz oluyor. Buna Kıraat-i Seb'a (yedi kıraat) deniyor. Allah kelâmında herhangi bir* değişiklik anlamında olmayıp hspsi mütevatir olmakla Hazreti Os­man (Radıyallahu Anh) Hazretlerinin hat şekline, onun yazmış oldu­ğu Mushaf m yazı esasına uygundur. Yoksa bazı imansızların san­dıkları gibi, asla mana ve ahkâm bakımından hiç bir değişiklik yok­tur.)

 

856- Hazreti Aişe' (Radıyallahu Anha) der kii Peygamber Saİlallahu Aleyhi ve Sellem'e sordum:

— Ya Resûlallahl Uhud muharebesindeki günden daha şiddetli bir gün geçirdiniz mi? Hazreti Peygamber bana şöyle buyurdular:

«(Ey Aîşe), senin kavminden (Kureyş'den)    çekeceğimi çektim. Onlardan çektiğimin en şiddetlisi Akabe gününde idi. Şöyle ki Taif halkının ileri gelenlerinden olan AbdiYâ liyl bin Abdi Külâl'e, (Tai­fe kadar gidip Kureyş'in eziyetlerinden korunmak için) baş vurmuş­tum. O ise isteğimi kabul etmedi. Ben kederli ve yüzümün yöneldiği tarafa (rast gele) yola koyuldum. Ancak Karni Seâlib adındaki yere vardığımda kendime geldim. Başımı kaldırdım ve birden   kendimi, beni gölgeleyen bir bulutun altında buldum. Baktım ve ansızın orada Cibril'i gördüm. Bana seslenerek şöyle dedi: Allah Tealâ,   kavminin sana söylediklerini ve sana verdikleri cevabı işitmiştir. Allah Tealâ. sana dağlara memur bir melek gönderdi Kavmin hakkında ona is­tediğin emri verebilirsin. Bunun üzerine dağlar meleği bana sesle­nerek selâm verdi ve dedi ki:

— Ya Muhammed (Saİlallahu Aleyhi ve Sellem)! Onların duru­mu senin arzuna bağlıdır. İstersen iki Ahşeb'i (karşılıklı iki dağı) üstlerine çevirebilirim. Peygamber Saİlallahu Aleyhi ve Sellem cevab olarak şöyle buyurdu:

«Hayır, Umarım ki, Allah Tealâ, onların sulbünden yalnız Al­lah'a ibadet edecek ve ona hiç bir şeyi ortak koşmayacak bir nesil çıkarır.»

 

857- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Bir kimse zevcesini yatağına çağırır da zevcesi kaçınırsa, me­lekler o kadına sabaha kadar lanet ederler.»

 

858- Cabir'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Yolda yürürken gökten bir ses işittim ve gözümü kaldırdığımda birden Hira dağında bana gelen meleğin, gök île yeryüzü arasında bir kürsi üzerinde oturmakta olduğunu gördüm. Kendisinden ürper­dim ve hemen eve dönerek örtün beni, Örtün beni, dedim. Bunun üzerine Allah Tealâ:

«Ey Örtüsüne bürünen peygamberi Kalk da (Kavmine Allah'ın azabını) ihtar et. Rabbini yücelt, üstünü temizle Kötülüklerden uzak dur.» mealindeki ayeti kerimeleri indirdi (Müddessir sûresi: ayet 1-5)

Bundan sonra vahy çoğaldı ve arka arkaya gelmeğe başladı!

Bir rivayette de: «Allah'ın, vahyi *ıir müddet kesildi ve sonra ben yolda yürürken...» diye nakledilmiştir. Bir aralık vahyin gelişinde üç sene kadar bir kesinti meydana gelmişti. Bu kesintiden- sonra Cibril'­in geldiği ve artık zaman zaman vahyin dövam ettiği anlaşılmakta­dır.

Mütercim :

Tâ-Hâ sûresi 21. ayeti kerimesinde, Musa Aleyhisselam'a, «Onu (asadan dönüşen yılanı) yakala ve korkma!» ve yine Araf sûresi 143 ayeti kerimesinde, Musa'nın Rabbi dağa tecelli edince, o dağı yfcr ile bir etti. Musa da bayılarak yere düştü.» buyurularak Hazreti Musa' nın ve diğer peygamberlerin Allah'ın vahyi ve teceliisiyle korktuk­ları anlaşılıyor. Bu tabiî.bir haldır. Hazreti Meryem de, Kur'anı Ke­rimin Meryem süresi 23. ayetinde: «Keşke ben daha önce ölseydim de unutulmuş gitmiş olsaydım.» diyerek korku ve endişesini göstermiş­tir.                    

 

859- İbni Abbas'dan CRadıyaîlahu Anhüma) rivayet edilmiş­tir:

«tsra (ve mi'râc) gecesi Musa Aleyhisselânı'ı esmer, uzun boylu ve kıvırcık saçlı bir kişi olarak gördüm; tıpkı Kahtan kabilesinden Şenûne erkeklerine benziyordu, İsâ Aleyhisselâm'ı Orta boylu, kırmı­zı Ue beyaz karışımı (sarışın) ve düz saçlı bir kişi olarak gördüm. Ce­hennem bekçisi Malik'i de gördüm. Allah'ın peygamberine göster­miş olduğu büyük alâmetler arasında Deccal'ı da gördüm. Artık sen (ey peygamber) Allah'ın mülakatından Ötürü şübheye kapılma.»

 

860- ibni Ömer'den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiştir! «Sizden biriniz ölünce ona sabah ve akşam oturacağı yer gösterilir. Eğer o kimse cennetlik ise, ona cennetten yeri gösterilir. Ceheıi-nemlik ise ona cehennemden yeri gösterilir.» (Akşam sabah kabirde ya azab çeker, ya da sevinç duyar.)                                                 

 

861- İmran bin Husayn'den (Radıyallahu Anh) rivayet edil­miştir:

«Cennete baktım da cennet ehlinin çoğunu fakir kimseler gör­düm. Cehenneme baktım da, Cehennem ehlinin ehlinin çoğunu ka­dınlar gördüm.»

 

862- Ebû Hüreyre'den (Radıyailahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Rüyamda kendimi cennette gördüm. Bir de baktım ki, bir kadın bir köşkün kenarında abdest alıyor. Bu köşk kimin? diye sordum. Dediler ki, Ömer bin Hattab'mdir. Sonra Ömerin kıskançlığı hatırı­ma geldi de o taraftan yüzümü çevirdim.» Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem böyle buyurunca, Hazreti Ömer ağlayarak:

— Ya Resûlallah! Sizden de mi kıskana'cağım! Dedi.

 

863- Ebû İiüreyre'den (Radıyallahu   Anh)  rivayet edilmiştir.-

«İlîj; cennete girecek olan topluluğun suretleri, dolunay şeklinde olacaktır. Onlar cennette tükürmezler, sümkürmezler ve büyük kü­çük abdeste çıkmazlar. Cennette onların kullandığı kaplar altındın, Tarakları altın ve gümüştendir. Buhurdanlıklarında yanan, öd ağacı­dır. Onların teri miskdir (misk kokusu gibi kokar).

Cennet ehlinden her birinin iki zevcesi vardır. Bacaklarının ilik­leri, parlaklıktan etlerinin arkasından göze çarpar. Aralarında' ayrı­lık yoktur, kindarlık yoktur. Kalbleri tek«bir kalb gibidir. Sabah ak­şam Allah'ı teşbih ederler.»

 

864-  Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu   Anh)   rivayet edilmiştin

«Jüt cennete girecek grup (un yüzleri), dolunay şeklinde olacak-ur Onların arkasından cennete girecekler, en çok ışık veren yıldız gibi olacaklardır. Cennet ehlinin kalbleri tek bir adamın kalbi gibi­dir. Aralarında ayrılık yoktur, birbirine kin tutma yoktur. Onlardan her bir erkeğin zevcesi vardır. Parlaklıklarından, her birinin bana Uİklerİ etlerüiin ^mdari görünür. Sabah-akşam Allah'ı büı ederler. Onlar asla hasta olmazlar, sümkürmezler, tükürmez-. KuUandıklan kaplar altın ve gümüştür. Taraklan altındır. Bu- danhklarında yanan, öd ağacıdır. Terleri de miskdir.»

 

865- Sehl bin Sa'd (Radıyallahu Anh) der kiî

«Muhakkak ümmetimden yetmiş bin yahud yediyüz bin kişi (cennet)) girecek ve onların öndekileriyle sondakileri aynı anda gireceklerdir. Yüzleri dolunay gibi parlaktır.»

Mütercim:

Yediyüz bin kişi veya yediyüz bin ordu veya büyük bir topluluk manasına da gelebilir. Böylece milyon ve milyarları da kapsayabilir. Hem de bu, hesabsız ve yüzleri dolunay gibi parlak olarak cennete girecekler hakkındadır. Diğer cennetlikler için değildir. Bazı hadîs­lerde de, her bin kişi ile beraber yine yediyüz bin kişi cennete gire­cektir diye varid olmuştur.

 

886- Enes (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ince ipekten yapılmış bir cübbe hediye edildi Kumaşının inceliği, yumuşaklığı, güzelliği herkesin hoşuna gitmişti. Bunun üzerine Hazreti Peygamber:

«Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Cennet'de Sa'd bin Muaz'ın mendilleri bundan daha güzeldir,» buyurdu.

 

867- Berâ (Radiyallahu Anh) rivayet ediyor:

«Elbette Sa'd bin Muaz'm cennetteki mendilleri bana hediye edilen cübbeden daha iyidir.» (Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem'e sündüsten yapılmış bir cübbe hediye edilmiş ve herkesin hoş-lana gitmişdi. Bunun üzerine bu hadîs-i şerifi buyurdular.)

Mütercîm:

Sa'd bin Muaz (Radıyallahu Anh), ahzab savaşında yaralanarak şehid olmuştu. Elbette şehid olarak cennete girenin mendilleri, kı­yas olunamayacak kadar dünya eşyasından daha iyidir.

 

868- Ebû Hüreyre'den (Radiyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Cennette bir ağaç vardır ki, onun gölgesinde bir süvari yüz se­ne yürür (de o mesafeyi alamaz). İsterseniz: Alabildiğine uzayan bir gölgede, ayeti kerimesini okuyun. Gerçek şu ki, sizden birinizin cen­nette ok yayı kadar yeri, dünyada, üzerine güneşin doğup battığı yerlerden daha hayırlıdır.»

 

869- Ebû Saîd El-Hudrî (Radiyallahu Anh) der ki:

«Dünyada insanlar doğudan veya batıdan gözüken parlak   bir yıldızı uzaktan gördükleri gibi, cennet ehli de yüksek çardakların halkını (Gufef ehlini) öyle göreceklerdir. Bu haî, aralarındaki fazi* let farkmdandır.»

Ashab dediler ki: Ya Resulallah! Bu makamlar peygamberlerin­dir, oraya başkaları ulaşamaz. Hazreti Peygamber cevab olarak:

«Öyle değil, canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Onlar, Allah'a iman edip peygamberleri tasdik eden kişilerdir.» bu­yurdu.

 

870- îbni Abbas'dan (Radıyallahu îVnhüma) rivayet edilmiştir:

«Humma hastalığı cehennem hararetindendir. Siz onu soğuk su ile soğutunuz.» Yahud: «Zemzem suyu ile soğutunuz.» buyurdu,

(Hastaya su içirmekle, yıkamakla ve üzerine, serpmekle ateşi düşürülür.)

Mütercim ;

Gerçekten doktorlar da tifo hummasını buz ve kar ile tedavi ederler. Hastanın basma buz ve kar koyarlar. Bu şekilde ateşi hafif­letilmeye çalışılır. Yahud bu hadîs-i şerif, bazı hasta veya bazı hum­ma hastalıkları hakkında varid olmuştur. O kimsenin veya o hasta­lığın şifası su ile olacağı peygamberin bir mucizesi olarak bilindi­ğinden böyle buyurulmuş olabilir. Yoksa her humma ve sıtma için soğuk su ile tedavi olur demek, manasını taşımaz. Ayrıca Hicaz bölgesi çok sıcak bir memleket olduğundan orada ateşli hastalığa ya­kalananlar için faydalı bir tedavi usulüdür de denilmiştir.

«Feyh» kelimesi, şiddetli hararet, koku dağılma ve yayılma ma­nalarına gelir. Bir rivayette de: «Min fevri cehennem» vardır. Ce­hennemin kaynaması manasınadır. Netice olarak, humma hastalığı­nın ateşi cehennem ateşi (harareti) kısmından ise de mümin için rahmet ve günahlarını örtücüdür. Kâfir için ise, cehennem azabın­dan bir azabdır.

 

871- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Sîzin (dünyadaki bu) ateşiniz, cehennem ateşinin yetmiş parça­sından bir parçadır.» Ashabı kiranı dediler ki:

— Ya Resûlallah, cehennem ateşinin harareti dünya ateşinin bu harareti derecesinde olsa da yeter. Hazreti Peygamber tekrar:

«Cehennem ateşinin harareti, dünya ateşinin hararetinden alt­mış dokuz derece fazladır.» buyurdular.

 

872- Üsame (Radıyallahu Anh) der ki:

«Kıyamet gününde bazı adamlar getirilip cehenneme atılırlar Bağırsakları hemen cehennenie dökülür ve değirmen merkebinin donuşu gibi dönerler. Sonra cehennemlik olanlar onun basma top­lanırlar ve ona:

-Ey falanca! Bu halin ne? Sen (dünyada) iyiliği emredip kötü işlerden sakmdırmaz miydin? der. O da şu cevabı verir: emrederdim, fakat kendim yapmazdım. Sizi n sakmdınrdim; fakat kendim yapardım.»

Mütercim:

İlimleriyle amel etmeyen   alimler - Allah   korusun - bu hal ile Karşılaşırlar, demektir.

 

873- Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) der ki: Bir vakit Peygamber Sallallahu, Aleyhi ve Sellem Hazretlerine sihir yapıldı ye bu sihir yüzünden yapmadığı bir şeyi yapıyormuş gibi hayal etmeye başladı. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bTT sihrin giderilmesi için bir gün Allah Tealâ Hazretlerine arka ar­kaya dua ettiler ve sonra bana buyurdular ki:

«Cenabı Allah'ın şifamın hangi şeyde olduğunu bana bildirdiğini hissettin mi?. Bana iki adam geldi (Cibril ve Mikâil). Bunlardan biri (Cibril) başucumda oturdu. Diğeri (Mikâil) de ayak ucumda oturdu. Bunlardan biri (Mikâil), diğerine (Cibril'e) sordu:

—  Bu zatın hastalığı nedir? Cibril:

—  Büyülenmiş, dedi. Mîkâil sordu:

—  Ona kim büyü yaptı? Cibril:

—  Labîd bin A'sam adındaki Yahudi, dedi. Mikâil sordu:

—  Ne ile büyü yaptı? Cibril:

—  Tarak, keten lifi ve erkek çiçeğin tacı ile, dedi. Mikâil sordu:

—  Büyü nerede? Cibril:

—  Zervan kuyusunda, dedi. Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, o kuyuya varıp geri döndüler. Oradan dönüşünde Hazreti Aişe'ye:

«O kuyunun çevresindeki hurmalar, sanki şeytan başları gibi.» buyurdu.

Hazreti Aişe der ki:

— Ya Rsûlallah! dedim, o sihir maddesini çıkardınız mı? Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

«Hayır! Bana gelince Allah Tealâ beni iyileştirdi. O büyünün çı­karılmasının da halk arasında şer (tedirginlik) uyandıracağından korktum. Sonra o kuyu kapatıldı.

Mütercim:

Sihrin kendisi gerçekte müessir değildir; fakat Allah'ın bir hik­meti olarak müessir olur. Ancak muavvizeteyn sûrelerinin (Felâk ve Nâs sûrelerinin) inişinden sonra bir daha Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sihirbazların* sihirleri tesir etmedi.

 

874- Ebû Hüreyre'den   (Radıyallahu Anh)   rivayet edilmiştirt

«Herhangi birinize Şeytan gelerek, falan şeyi kim yarattı, filan şeyi kim yarattı? diye sorar. Sonunda da senin Rabbini kim yarattı? der. Her kim, bu raddeye ulaşırsa, Allah'a sığınsın ve bu sorulara son versin.»

 

875- İbni Ömer (Radıyallahu Anhüma) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, doğuyu gös­tererek:  «Haberiniz: olsun! Fitne muhakkak buradadır,   muhakkak

fitne buradadır. Şeytanın boynuzunun çıkacağı yerden gelecektir.» buyurdu.

 

876- Câblr'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Akşam olunca yahud akşam karanlığı basınca, artık çocukları­nızı sokağa, dışarıya bırakmayınız. Çünkü o vakit şeytanlar sokak­lara dağılır. Yatsıdan bir müddet geçince onları serbest bırakınız. Bir de gece yatarken besmele ile kapını kapa, lâmbam söndürürken bes­mele çek. Besmele il© kırbanın ağzım bağla. Besmele ile kaplarının üstünü ört. Kabm üstüne herhangi bir şey koyuver.»

Mütercim:

Bu, insanlara doğru yolu göstermedir. Hazreti Peygamberin em­rine uyarak bunları'yapmakta maddi ve manevî faydalar var.

 

877- Süleyman bin Sured  (Radıyallahu An&) der Ms Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimizle oturuyor­dum, tki kişi de karşılıklı olarak çekişip söyleşiyorlardı. Onlardan bi­rinin öfkeden yüzü kızardı ve şah daman şişti. Bunun üzerine Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

«Bir söz biliyorum. Eğer şu (öfkeli) adam onu söylerse içini ke mlren öfke muhakkak gider. Euzü Billahi Mineşşeytan = Şeytandan Allah'a sığınırım, deseydi içini saran öfke giderdi.*

Sonra o adama dediler ki; Peygamber, senin şeytandan Allah'a sığınmanı istedi. Adam şu cevabı verdi: — Ben, aklımı mı oynattım?.

Mütercim;

O Kimse, bedevî'lerin cahillerinden ve henüz İslâm ahlâkı ile ah;-İâklanmamış biri olduğundan, şeytandan Allah'a sığınmanın ancak deli olanlara mahsus olduğunu sanmış. Yahud îmam Nevevî'nin yo­rumladığı gibi, o kimsenin münafıklardan biri olmak ihtimali de vardır.

 

878- Ebû HÜreyre'den  (Radıyallahu Anhî rivayet edilmiştin

«Her insan doğduğu zaman şeytan onun iki yanına (böğür ün e) parmağını batırır. Ancak Meryem'in oğlu Isa (Aleyhisselâml'a par­mağım batırmak istedi; fakat örtüye batırdı.

 

879- Ebû HÜreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: şeytandandır. Sizden biriniz esneyeceği zaman gücü

yemgi kadar onu engellesin, çünkü sizden biriniz (esneyipte) ha... dediği, zaman şeytan güler, sevinir.»

 

880-  Ebû Katade (R.A.) den rivayet edilmiştir:

«Salih (iyi) rüya Allah'dandır. Kötü rüya şeytandandır. Sizden biriniz, korkulu bir rüya görürse sol tarafına tükürsün ve o rüyanın şerrinden Allah'a sığınsın. Bu takdirde o rüya ona zarar veremez.»

 

881- Sa'd (Radıyallahu Anh) Hazretlerinden rivayet edilmiş­tir:

«Ey Ömer!) Az önce yanımda olan kadınlara şaştım. Senin sesi­ni duyduklarında hemen örtünmeye davrandılar. Canım elin­de olan Allah'a yemin ederim ki, Şeytan, senin bir yola saptığını gör^e mutlaka senin yolundan başka bir yola sapar.»

 

882- Ebû HÜreyre'den   (Radıyallahu Anh) .rivayet edilmiştir:

«Sizden biriniz uykudan uyanıp ta abdest aldığı zaman üç defa burnuna su çekerek sümkürsün; çünkü şeytan geceyi onun genzinde geçirir.»

Mütercim:

Allah Tealâ Hazretlerinin hikmetleriyle ilgili bu gibi sözlerin pey­gamberlik mucizelerinden olduğunu kabul ederiz, başka bir yorum yapmayız. Zira Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, insan aklı­nın bilemiyeceği hakikatlere ve esrara vakıf olmuştur. Bununla be­raber bazı alimler, geniz kısmında olan kir, toz gibi birikintiler, in­sanın halsiz ve tenbelliğine sebeb olur. Bu hal de şeytanın sevdiği şeylerden olduğu için o kir ve tozların giderilmesi emredilmiştir, gi­bi bir yorumlarda bulunuyorlarsa da, en iyisi bunları gerçek bilip üzerlerinde yorum yapmamaktır. En doğrusunu Allah Tealâ bilir.

 

883- İbni Ömer (Radıyallahu Anhüma) den rivayet edilmiştir:

«Yılanları Öldürünüz. Bilhassa sırtında iki siyah çizgi olan yılan­la engerek yılanını Öldürünüz. Çünkü bu iki cins yılan, insanın gözü­nü kör eder ve hamile kadının Çocuk düşürmesine sebeb olurlar.

Mütercim:

Yılanlar içinde bir cins yılan vardır ki, insana bakar bakmaz in­san ölür. Bazısı da, o cins yılanın sesini işitir işitmez ölürmüş.

Bir de sırtında iki siyah çizgi bulunan yılan ile kısa kuyruksuz olan engerek yılanı çok zehirli olup cinler bunların kıyafetine gir­mez. Onun için tereddüt etmeksizin bu iki cins yılanın öldürülmesi emredilmiştir.

 

884- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu   Anh) rivayet edilmiştir;

«Küfrün başı doğu tarafında. Öğünme ve böbürlenme, at ve de­ve sahipleri haydacı göçebelerde, ağırbaşlılık ise, davar sahiblerinde-dir.»

 

885- İbni Mes'ud (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri mübarek eliy­le Yemen tarafını göstererek:

«îman şurada, Yemen bölgesindedir! (Kâmil iman taşıyanların çoğu bu bölgededir). Dikkat ediniz, kabalık ve katı yüreklilik, devele­rini kuyruk diplerine haydayan bedeviler de iki şeytan boynuzu­nun çıkacağı Rabi'a ve Mudar kabilelerindedir.» buyurdu.

 

886- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Siz horoz sesi işittiğiniz zaman Allah'ın kereminden isteyiniz. Çünkü horoz öterken melek görmüştür. Eşeğin anırmasını işittiğiniz zaman da şeytandan Allah'a sığının; çünkü o (anırırken) şeytan gör­müştür.»

Mütercîm:

Gerçekten horoz mübarek bir hayvandır, namaz vakıtlarını in­sana bildirir. Hele seher vakti iîe sabah vaktini bir vakit hesaplama uzmanı gibi tayin ederek yaz-kış ötmesiyle ilan eder. Hatta Mısır halkı bizim gibi horoz öttü demez, horoz ezan okudu, derler. Horoz* sesi insana bir ferahlık ve genişlik verir. Merkeb anırması ise, insana hoşnudsuzluk verir.

 

887- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu   Anh)  rivayet edilmiştir-

«tsrâil Oğullarından bir kavim kayboldu ve ne işledikleri (hangi surete çevrildikleri) bilinmiyor. Kanaatimce onlar, farelerden başka­sı değillerdir. Çünkü bu farelerin önüne deve sütü konunca içmezler* fakat koyun sütü konunca içerler.» (İsrâîl Oğullarından bu kavim de böyle idi. Devenin eti ve sütü onlara haramdı, koyun ise helal idi.)                                    .

Mütercim ;

Bu hadîs-i şerifte farelerin o ümmetten türemiş oldukları kesin­likle beyan edilmiyor, kanımca sözü ile ifade ediliyor. Diğer hadîs-i şeriflerde ise insandan hınzır, maymun, fare gibi hayvan şekillerine çevrilenlerin tür ve nesillerinin kalmamış olduğu kesinlikle bildiril­diğinden, artık bu hadîs- şeriften sonra böyle bir neslin kalmadığı­nı Allah Tealâ Peygamberlerine bildirmiştir, deniliyor.

Ebû İshak Ez - Zeccâc ve İbni Arabi gibi bazı alimler, bu hadîs­ten hüküm çıkararak şimdi mevcut bulunan maymunların (gazabı ilâhiyeye uğrayıp) şekil değiştirdiklerini, insandan maymun olduk­larını söylüyorlarsada, doğru olan ve alimlerin çoğu tarafından ka­bul edilen, o şekil değişikliğinden gelen hayvan neslinin tükenmiş ol­masıdır.

 

888- Ebû Hüreyre'den   CR.A.3   rivayet edilmiştir:

«Herhangi birinizin içeceğinin içine sinek düşerse, onu içeceğin içine daldırsın ve sonra çıkarsın. Çünkü sineğin bir kanadında ze­hir ve diğerinde şifa (deva) var.»

 

889- Ebû Hüreyre'den (R.A.) rivayet edilmiştir:

«Fahişe bir kadına günâhı bağışlandı. Bir kuyunun başında so­luyan ve susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe rastlayan bu ka­dın, ayakkabısını çıkarıp baş örtüsüne bağladı ve onunla kuyudan köpeğe su çekti. İşte bu hareketinden dolayı günahları bağışlandı.»

Mütercim :

Allah Tealâ küçük bir iyilik karşılığında büyük mükâfat verir. Bu, Allah'ın bir ihsanıdır, onu dilediğine verir. O'nün ihsanının hududu yoktur.[19]

 

ADEMİN YARATILIŞI VE PEYGAMBERLER BAHSÎ

 

890- Ebû Hüreyre'den (R.A.) rivayet edilmiştir: «Allah Tealâ, Adem'i yarattı ve boyunu altmış arşın kıldı. Son­ra Allah Tealâ ona şöyle buyurdu: Git, şu melekleri selâmla ve seni nasıl selamlayacaklarına kulak ver. Senin ve zührriyetiniri   selam­laşması böyle    olacaktır.

Bunun üzerine Hasreti Adem, meleklere:

—  Esselâmü Aleyküm, dedi. Melekler de:

—  Esselâmü  Aleyke ve Rahmetullahi,    dediler.   "Melekler, ve Rahmetüllahi'yi ilave ettiler. Cennete girecek herkes, Adem Aley-hisselâm'ın suret ve biçiminde olacaktır. Vücut yapılarının eksilme­si (küçülmesi!  günümüze kadar devam ede gel mistir.»

 

891- Hazreti Enes, (R.A.) der ki:

Yahudilerin alimlerinden vg ileri gelenlerinden Abdullah bin Selâm, Peygamber Saîlallhu Aleyhi ve Sellem'in Medine'yi teşrif­lerini öğrenince huzurlarına çıktı ve Hazreti Peygambere:

— Size üç şey soracağım. Bunların cevabını ancak peygamber bilir, başkası bilemez dedi ve sordu:

1) Kıyamet alâmetlerinin ilki nedir?

2) Cennetlik olanlar Cennete girdikleri zaman ilk önce    yiye­cekleri yemek nedir?

3) Çocuklar, neden babalarına veya dayılarına (ana tarafına) çekerler?

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu cevabı verdi: «Bu soruların cevabım az önce Cib.rîl bana bildirdi:

cinsî münasebette bulununca erkeğin döîsuyu kadından önce gelirse, çocuk babasına benzer. Kadının dölsuyu erkekten önce gelirse çocuk annesine benzer.»

Bunun üzerine Abdullah bin Selâm şehadet kelimesini getirdi ve: Şahidlik ederim ki, sen Allah'ın peygamberisin, dedi ve şöyle konuş­tu:

—  Ya Resûlallah! Yahudi'ler iftiracı ve yalancı bir millettir. Siz benim halimi onlara sormadan önce, onlar benim müslüman oldu­ğumu duyarlarsa bana her çeşit iftirayı yaparlar ve aleyhimde çok şeyler uydururlar. Fakat şimdiden onlara benim durumumu lütfen sorun.

Sonra Yahudilerden bir grup geldi. Abdullah bin Selâm da bir bölmede saklandı. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu Yahu­di'lere sordu:

«Sizde Abdullah bin Selâm nasıl bir adamdır?» Onlar:

—  En bilginimizdir ve en bilginimizin oğludur. Bizim en iyimiz-dir ve en iyi olanımızın oğludur; dediler. Hazreti Peygamber sordu:

«Abdullah bin Selâm müslüman olursa ne dersiniz?» Onlar:

— Allah, onu bundan korusun! dediler. Bunun üzerine Abdullah onların karşısına çıktı ve; EŞHEDÜ EN. LÂ İLAHE İLLALLAH VE EŞ-HEDÜ ENNE MUHAMMEDEN RESULÜLLAH, diyerek şehadet keli­mesini getirdi. Bunun üzerine oradaki yahudiler,

—  Bu adam bizim en kötümüzdür ve en kötümüzün oğludur, de­diler ve onun hakkında ağızlarına geleni söylediler.

 

892- Ebû fîüreyre'den (Radıyallahu   Anh)   rivayet edilmiştir:

«Eğer İsrail Oğulları olmayaydı et kokmazdı ve Havva (valide­miz) de olmayaydı hiç bir dişi kocasına hıyanet etmezdi.»

Mütercim:

Tih sahrasında İsrail oğulları için Allah Tealâ Hazretleri gökten bıldırcın indirmişti. Bu bıldırcın etini saklayıp bekletmek onlara yasak edilmişti. Onlar bu yasağı dinlemeyerek et saklamaya başladı­lar. Etin kokması ile cezalandılar. İsrail Oğullan böyle yasağı çiğne-meseler de eti saklamamış olsalardı.kıyamete kadar et kokmaz ve bozulmazdı.

Hazreti Adem Aleyhisselâma. da Cennetde yasak ağacın meyve­sinden yemesi hakkında Hazreti Havva validemizin isteği olmasaydı ve Hazreti fiavva burada tam bir sadakat gösterip ağaçtan yememek cihetini tercih etseydi hiç bir zaman bir zevce kocasına karşı hıya­nette bulunmazdı.

 

893- Hazreti Enes (Radıyallahu Anh) der ki:

«Allah Tealâ Hazretleri, cehennemde azab yönünden en hafifini çeken kimseye şöyle diyecektin Yeryüzündeki bütün hazineler senin olsaydı* bu azabdan kendini kurtarmak için onların hepsini verir miydin? O cehennemlik de:

— Evet^verirdim, diyecektir. Yine Allah Tealâ ona:

— Sen, Adem'in sulbünde iken, bundan çok kolayını; bana or-taklaşmamanı senden istemiştim. Fakat sen, ortak koşmaktan zin­har vazgeçmedin, buyuracaktır.

 

894- Abdullah'dan (Radıyallahu Anh)   rivayet edilmiştir:

«Haksız yere (zulmen) hangi cana kıyılırsa, Adem Aleyhisselâm' in ilk oğlunun, bu cinayetten, payı vardır. Çünkü cana kıyma çığırını ilk açan odur.» (Hazreti Adem'in oğlu Kabil'dir.)

 

895- Hazreti Peygamberin pak zevcelerinden Zeyneb binti Cahş (Radıyallahu Anha) der kij

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri telâşla yanı­ma girerek: «Lâ İlahe İllallah. Yaklaşan serden vay Arapların başına geleceklere! Bugün, Ye'cüc ve Me'cüc şeddinden, (mübarek başpar­mağı ile işaret parmağını halka yaparak) şu kadar gedik açıldı,» bu­yurdu.

— Ya Resûlallah! dedim. İçimizde bunca salîh- (iyi) kimseler var iken biz helak, olur muyuz? Hazreti Peygamber:

«Evet, kirli işler çoğaldığı zaman helak olursunuz!» buyurdu. MÜTERCİM:

İhtimal ki bu fitneler, Hazreti Osman'ın şehid edilmesine sebep olan isyan, Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ olaylarıdır. Yahud ahir zamanda kıyametin büyük alâmetlerinden biri olarak çıkacak olan Deccal, Ye'­cüc ve Me'cüs fitneleri olması da muhtemeldir.

 

896- Ebû Saîd El - HudH (Radıyallahu Anh) der ki: «Allah Teaîâ Hazretleri kıyamet gününde Adem Aleyhisselâm'a hitaben: — Ey Adem! buyuracak. Adem de: Emrindeyim, hizmetinde­yim ve bütün hayır senin ellerindedir, diyecektir. Allah Tealâ   ona şöyle buyuracak:

—  Cehenneme gönderilecek olanları çıkar. Adem soracak:

—  Cehenneme gidecekler kimlerdir? Allah Tealâ Hazretleri:

—  Her bin kişiden biri cennete, dokuzyüz doksandokuzu cehen­neme, buyuracaktır. İşte orada küçük olan   yaşlanacak,   gebe olan her dişi kamındakini indirecek (düşürecek) ve herkesi sarhoş ola­rak göreceksin. Aslında onlar sarhoş değillerdir. Fakat Allah'ın azabı çok şiddetlidir.

Ashab sordular:

—  YajResûlallah! Bin kişiden biri hangimiz olabilir? Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem:

«İyimser olunuz! Sizden bir kişi, Ye'cüc ve Me'cüe'den bin kişi..>

buyurdu. Sonra Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem şöyle devam etti:

«Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, cennet eh­linin dörtte biri olacağımızı kuvvetle umuyorum.», Biz bu büyük müj­denin sevincinden» Aîlahu Ekber» dedik. Hazreti Peygamber:

«Cennet ehlinin üçte biri olmanızı umarım.» buyurdu. Biz yine

«Allahu Ekber» dedik. Hazreti Peygamber bu defa, Cennet ehlinin yansı olmanızı umarım,» buyurdu. Biz de Allah. Tealâ Hazretlerinin bu ihsanından dolayı sevinerek şükrettik ve Allahu Ekber» diyerek tekbir aldık. Sonra Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem bize şöy­le buyurdu:

«Mahşer halkına nisbetle siz ancak beyaz öküzün derisindeki bir siyah kıl yahud siyah öküzün derisindeki bir beyaz kıl kadarsınız.»

 

897- îbni Abbas'dan (R.A.) rivayet edilmiştir:

«Yalın ayak, anadan doğma çıplak ve sünnetsiz olarak Mahşere kalkacaksınız.» buyurdu ve sonra, «Onu ilk yaratmaya başladığı­mız şekle iade edeceğiz. Bu, bizim iltizamettiğimizbir va'ddır. Biz (bunu) mutlaka yapacağız.» mealindeki ayeti kerimeyi okudu. (En­biya/104) Sonra şöyle buyurdular:    .

«Kıyamette ilk giydirilecek olan, îbrahîm Aleyhisselâm'dir. As­habımdan bazıları, sol tarafa (cehenneme doğru) alınacaklar. Ben, ashabım! ashabım! diyeceğim. Sen, kendilerinden ayrıldığından beri, onlar gerisin geri küfre dönerek hayatlarını sürdürdüler, denilecek. Ben de Hazreti İsâ Aleyhisselâm'ın dediği gibi: (İçlerinde kaldığım müddetçe onlar üzerinde gözlemci idim. Sen beni vefat ettirince de kendilerini gözetleyen yalnız sendin. Sen her şeyi, en ince ayrıntıla­rına kadar görensin. Eğer onlara azab edersen, şübhe yok ki, onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şübhe yok ki, sen mutlak galibsin ve hükmünde hikmet sahibisin.) diyeceğim.) (Maide 117-ai8)

Mütercîm :

Bu, dinlerinden dönenlerin, Hazreti Ebû Bekir'in (Radıyallahu Anh) hilafeti zamanında, zekât vermeyiz, diyerek karşı çıkanlar ol­duğu muhtemeldir. Yoksa ashabı kiramdan belli başlı hiç kimse -Allah korusun dinlerinden dönmüş değildir.

 

898- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh)    rivayet edilmiştir:

«Kıyamet gününde, İbrahim Aleyhisselâm, babası Azer'in yüzü toz-toprak içinde olduğu halde onunla karşılaşacak. İbrahim ona di­yecek:

—  Dünyada ben sana, bana isyan etme, dememişini idim? Baba­sı ona cevab verecek:

—  Bugün sana isyan etmiyeceğim, sözünü dinleyeceğim. îhrahîm Aleyhisselâm:

~ Ey Rabbim! Beni mahşer, gününde utandırmayacağını va'det-miştin. Rahmetinden uzak kalan babamın çirkin durumundan daha utandırıcı ne olabilir? diyecek. Allah Tealâ Hazretleri ş'öyle buyura­cak:

—  Ben cenneti kâfirlere haram kıldım. Sonra denilecek ki!

—  Ey İbrahim, ayaklarının altında ne var? İbrahim, bakacak ve birden, kâna bulaşmış bir erkek sırtlan görecektir. Sonra o sirtan ayaklarından tutulup cehenneme atılacak.*

 

899- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh)   rivayet edilmiştir:

Ashab, Peygamber- Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sordular: — İn­sanların en asaletlisi kimdir? Buyurdular ki:

«İnsanların en takvalısıdır (Allah'ın emirlerini yerine getiren ve yasaklarından en ziyade kaçınandır).» Ashab:

— Bizim sormak (öğrenmek) istediğimiz, bu değil, dediler. Bu­nun üzerine:

< HalîluUah oğlu Peygamber oğlu peygamber oğlu peygamber Yit suftur.» buyurdular. Ashab yine, bizim sormak istediğimiz bu değil, dediler. Hazreti Peygamber!

«O halde Arab'ın soylarından soruyorsunuz. Onların cahiliyeti zamanındaki en soyluları, din bilgisine sahib olmak şartı ile İslâm'da da en soylularıdır.» buyurdu.

 

900- Semure'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Bu gece rüyamda bana iki melek (Cibril ve Mikâil) geldi. On-larla birlikte uzun boylu bir adamın yanına yardık. Az kaldı başını, boyunun uzunluğundan göremiyordum. O zat, İbrahim Aleyhisse­lâm idi.»

 

901- İbni Abbas'dan   (R^dıyallahu Anhüma)  rivayet edilmiş-

-İbrahim Aleyhisselâm'a gelince (onun simasını öğrenmek üter­seniz) kendi adamınıza (peygamberinize) bakınız.. Musa Aleyhisse lam ise. kıvırcık saçlı esmerdi. Onun, urganla yularlanmış kırmızt gdero üzerinde (Mekke'ye doğru) vadiye inişini sanki görür gibi-

 

902- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu   Anh) rivayet edilmiştir:

«Hazret! İbrahim Aleyhisselâm, seksen yaşmda keser ile (yahud kadum, adındaki yerde) sünnet oldu.»

Mütercim:

Bu hadîs-i şerifte geçen «Kadûm» kelimesi iki türlü okunur- Kad-dum ve Kadûm. Birinci şekilde daim şeddesiyle okunursa Şam'da bir yerin ismi olup orada kendisini sünnet ettiği anlaşılır. Eğer ikinci şe­kilde şeddesiz okunursa keser -manasına gelir ki, o zaman kendisini keser ile sünnet ettiği manası çıkar. Bu mana daha doğru kabul edil­miştir.

 

903- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştin

«ibrahim Aleyhisselâm, yalnız üç yalan söylemiştir: Bunlardan iki tanesi, Allah Azze ve Celle Hazretlerinin zatı ile ilgilidir. İbrahim Aleyhisselâm (kavmi şehir dışında bayram yerine giderlerken, ken­disi basta olmadığı halde, geri kalıp putlarını kırmak için) ben has­tayım, demişti. Bir de (kavminin putlarını kırdığı zaman kendisine, tanrılarımıza bunu kim yaptı? diye sorulunca) bu işi o putların şu büyüğü yapmıştır, demişti. Üçüncü yalanı da, Bir gün İbrahim Aley­hisselâm, zevcesi Sare beraberinde olduğu halde giderlerken hun­harlardan birinin ülkesine uğradılar. O hunhara haber verildi ki, bu­raya bir adam geldi. Beraberinde insanların en güzeli bir kadın var. Sonra o hunhar, İbrahim Aleyhisselâm'a haber göndererek yanına getirtti ve «beraberindeki kadın kimdir?» diye sordu. İbrahim Aley­hisselâm, kız kardeşimdir, dedi. Sonra İbrahim Aleyhisselâm zevcesi Sare'nin yanına dönerek ona:

—  Ey Sare! Şu ülkede senden ve benden başka hiçbir   mümin yoktur. Bana, o adam seni sordu. Ben de, kız kardeşim olduğunu söy­ledim. Artık sen beni1 yalancı çıkarma. Sonra çaresiz olarak Sare'yi o hunharın huzuruna gönderdi. Sare, hunharın yanına girince, onu eliyle tutmağa  (ona sarılmağa) kalkıştı. Fakat   (kollan)     tutuldu. Bunun üzerine S ar e'ye dedi kî:

—  Benim için Allah'a dua etj sana zarar vermiyeceğim. Sare, Allah'a dua etti ve hunhar salıverildi. Sonra ikinci defa Sare'ye el uzatmak isteyince yine Önceki gibi yahud daha şiddetli olarak tutul­du. Hunhar, yine:

—  Benim için Allah'a düa et; artık sana zarar   vermiyeceğim. Dedi. Sare, Allah'a düa etti ve hunhar salıverildi. Sonra bu hunhar, kapıcılarından birini çağırıp*

—  Siz, bana insan değil, ancak bir şeytan getirmişsiniz, dedi ve Sare'ye hizmetçi olarak Hacer isminde bir cariye verip    İbrahim Al ey hisse lam'a gönderdi. Sare, Hazreti İbrahim'in yarına vardığı za­man o namaz kılmakta idi/. Sare'ye, namazı tamamlayıncaya kadar beklemesi için eliyle işaret etti. Sonra Hazreti İbrahim namazı   ta­mamlayınca, Sare dedi ki:

—  Allah Tealâ Hazretleri, kâfirin hilesine (sarkıntılığına) mey­dan vermedi ve bize hizmetimiz için de Hacer'i verdi.» Hadîs-i   şerifi rivayet eden -Ebû Hüreyre şöyle dedi:

—  Ey gök suyunun (yağmurun) evladiarı! İşte Hacer sizin anne-nizdir. (Ey Hicaz arablan, siz Hazreti İsmail Aleyhisselâm'm soyun­dan geldiğiniz için Hazreti Hacer,  sizin büyük annenizdir.)

Mütercim:

Hazreti İbrahim Aleyhisselâm, yıldız, ay ve güneş hakkında «Bu Rabbimdir» diyerek yalan söylemişse de, bir an öyle sandığı ve sonra yalanını düzelttiği için bu sözleri yalan sayılmamaktadır. Bu hadis-i şerif, 615 sayıda geçmişti.

 

904- Ümmü Şerik (Radıyallahu Anha) derki:

Hazreti Peygamber kelerin öldürülmesini emretti Ve onun hak­kında şöyle buyurdu:

«Bu hayvan, İbrahim Aleyhisselâm ateşe atıldığı zaman onun ateşini (canlanması için üflemiştir>

 

905- İbni Abbas'dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiş­tir:

İsmail Aleyhisseîâm'ın annesine Allah. ICC.) rahmet etsin. Eğer acele etmeyeydi, zemzem kuyusu akar su pınarı olacaktı.» (Haz­reti Hacer, zem zem suyu çıkınca hemen etrafını örerek akıp gitme­sini önlemeye çalışmıştı.)

 

906- İbni Abbas'dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiş­tir:

«Kadınlardan ilk önce beline kuşak bağlayan Hazreti İsmail Aleyhisselâm'm annesi Hacer'dir. Hazreti Hacer elbise ve entarisi üzerine bir kuşak bağlayarak, izini Hazreti Sare'den gizlemek için entarisinin eteğini yerden çekerdi. Sonra Hazreti İbrahim Aleyhisse­lâm, zevcesi Haceri ve henüz memede bulunan oğlu İsmail1! yanına alarak Mekke'ye geldi. Hacer ile İsmail'i, Beytullah'ın yanında ve Zem­zem kuyusunun üstünde bir büyük ağacın yanına bırakıverdi. O za­man Mekke'de hiç bir insan yoktu. Orada şu da bulunmıyordu. Böy­le iken onları buraya bıraktı. Yanlarında sadece bir dağarcık hurma ile bir kırba (tulum) su vardı. Sonra Hazreti İbrahim Şam'a dönmek üzere ayrılırken Hacer onun arkasını takib ederek:

—Ey İbrahim! Tek bir insanı bulunmayan ve hiç bir şeyi olma­yan bir vadide bizi bırakarak nereye gidiyorsun? dedi ve bu sözü bir kaç defa tekrarladı. Hazreti İbrahim ise dönüp cevab vermedi. So­nunda Hazreti Hacer dedi ki:

—  Böyle hareket etmeyi Allah Tealâ mı sana emretti?

Hazreti İbrahim:

—  Evet, Allah Tealâ emretti! dedi. Hazreti Hacer de:

— Öyle ise, Allah Tealâ Hazretleri  bizi korur, dedi ve Kabe'nin yanına döndü. Hazreti İbrahim de yola koyularak Hacer üe İsmail'in gözlerinden kaybolduğu Mekke'nin, yukarısında bir yere varınca, Kabe'ye yönelerek ellerini kaldırıp şöyle dua etti:

-Ey Rabbimiz! Ben evladımdan bir kısmını senin mukaddes olan evinin (Kabe'nin) yanında, ekin bitmez bir vadide yerleştirdim. Ey Rabbimiz! Namazı gereği üzere kılsınlar diye... Artık insanlardan bir kısmının kainlerini onlara meylettir. (Yanlarına varıp Kabe'yi ziyaret etsinler.), Şükretmeleri için de, o belde halkını bazı meyva-Iarla rıziklandır.» (İbrahim sûresi: Âyet 37)

Hazreti İbrahim gittikten sonra Hacer, kırbanın suyu ile bir müddet idare etti, Kırbadaki su tükendi, Hacer susadı. Çocuğu da su-sadı. Hacer, çocuğu İsmail'e şafkat ve merhametle bakıyorkdu. Ço­cuk ise suzluğun şiddetinden yerde ağlayıp kıvranıyordu. Çocuğun bu haline tahammül .edemeyen annesi Hacer, çevreden gelip geçen var mı, diye bakmak için yüksek bir yer aradı ve en yakın Safa tepe­sini buldu. Hemen oraya çıkıp etrafı gözetledi, gonra mukabil tepe olan Merve'ye çıktı. Hacer, telaşlı bir vaziyette Safa ile Merve ara­sında koşup durdu. Bir safa tepesine, bir Merve tepesine çıkarak et­rafı gözetledi. Bir insan görebilir miyim diye bakındı. Hiç bir kimse­yi göremedi. İşte bu şekilde Safa ile Merve arasında yedi kez koştu. Peygamber Sallallah"u Aleyhi ve SeUem Hazretleri:

«Safa ile Merve arasında hacıların koşmasının aslı budur,» bu­yurdu.

îbni Abbas söze devamla der ki: Hazreti Hacer yedinci defa Merve'ye çıkınca, bir ses işitti; durdu ve iyice dinledi. Tekrar açık ola­rak o sesi işitti. Sesin geldiği tarafa baktı: Ey seslenen kimse I bize bir yardım ve faydan varsa bizim imdadımıza koş, diye bağırdı. Bir* de gördük ki, Zemzem kuyusunun şimdi bulunduğu yere bir melek İn­miş, kanadı veya ayağı ile toprağını eşeliyor. Böylece Hazreti Cibril Aleyhisselâm Zemzem suyunu meydana çıkardı. Sonra Hacer, su akıp gitmesin diye avuçları ile su kabım doldurdu ve suyun birik­mesi için taş ve toprakla etrafını ördü, «Allah İsmail'in annesine rah­met etsin! Eğer suyun akmasına engel olmayıp onu kendi haline bı-raksaydı yahud, sudan avuç avuç- alıp su kabına doldurmasaydı Zemzem suyu akar pınar olacaktı.» Hacer Zemzem suyundan içti ve çocuğuna da içirdi. Sonra Cibril Hacer'e,

— Sakın helak olmaktan korkmayım/; burada Beytullah vardır. Beytullah'ı bu çocuk ve onun babası bina edecektir. Allah hiç bir za­man bu oğlanın ehlini zayi etmez, dedi.

O zaman Beytullah, tepecik gibi bir yer kabartısı idi. Yağmur sulan gelince, sağından ve solundan akar giderdi. Hazreti Hacer bu Kaide Zemzem suyundan içerek ve çocuğunu da emzirerek bir müd­det devam etti. Sonra Cürhüm kabilesinden bir yolcu kafilesi gelip Mekke'nin aşağı tarafında bulunan Kedâ adındaki dag yönünde ko­nakladılar. Bunlar etrafa bakınca Zemzem kuyusunun   bulunduğu yerde kuşların uçuştuğunu gördüler. Aralarında dediler ki, bu kuş­ların su bulunan yerde olmaları lazımdır. Halbuki biz, bu çevrede su bulunmadığını -biliyoruz. Bununla beraber bir bakalım diye çevik iki kişiyi oraya gönderdiler. Orada Zemzem kuyusunu buldular. Sonra arkadaşlarına dönüp iyi bir su kuyusunun bulunduğunu haber ver­diler. Sonra bu yolcu kafilesi topluca Zemzem kuyusunun   yanına geldiler. Hazreti Hacer de kuyunun yanında idi. Onlar Hazreti Ha-

cere:

—  Bize izin verir misin, bu mübarek yerde konaklayalım? dedi­ler. Hazreti Hacer;

—  Evet izin veririm-, fakat bu sudan, içip faydalanmaktan başka sîze bir mülkiyet hakkı tanımam, dedi. Onlar da kabul edip razı ol­dular. Bu Hususta Peygamber Sallallahu Aleyhi ve SeUem:

«İşte İsmail'in annesini Çürhüm kabilesi buldu; zaten o (Hacer) böyle şenlik içinde olmayı arzu ediyordu.» Buyurdu. Sonra Cürhüm kabilesi burasını beğenerek memleketlerinde olan .diğer hısım ve ak­rabalarını buraya çağırarak Mekke'de ikamet    etmeğe   başladılar. Orası yapı ve binalarla imar edildikten sonra, Hazreti İsmail de ol­gunluk çağına erdi ve arapçayı fasih bir şekilde bu Cürhüm kabile­sinden öğrenmiş oldu. Hazreti İsmail Cürhüm kabilesi içinde ahlâkı çok beğenilen ve her yönden sevilen bir delikanlı oldu. Cürhüm kabi­lesi kendisi Üe hısımlık kurmayı arzulayarak ona kendi kabilelerin­den bir kız verdiler ve onu evlendirdiler. Bu evlenme işinden sonra annesi Hazreti Hacer vefat etti. Bu arada Hazreti1 İbrahim Aleyhisse­lâm Hacer ile oğlu îsmaü'i aramak üzere geldi. Daha önce de ayda bir defa olarak Şam'dan Mekkeye gelip dönüyordu. Bu defa adetleri üzere geldikleri zaman Hazreti İsmail'i evinde bulamadı. İsmail'in nereye gittiğini karısına sordu. Kadın, kendilerine yiyecek   temini için çıktığını Hazreti İbrahim'e söyledi. Hazreti îbrahün, oğlu İsmail'­in karısına geçimlerinin ve durumlarının nasıl olduğunu sordu. Ha­nım çok sıkıntılı ve zor durumda olduklarını söyledi. Hazreti İbra­him hanıma dedi ki, İsmail'e benden selâm söyle, eve döndüğü za­man kapının eşiğini değiştirsin.

İsmail Aleyhisselâm eve gelince, babasının gelip döndüğünü an­ladı. Bundan ötürü karısına sordu: — Bugünbize bir kimse geldi mi? kadın cevab verdi;

—  Evet, şöyle şöyle bir ihtiyar geldi ve seni sordu. Ben de cevab verdim. Sonra geçimimizden sordu. Ben de son derece sıkıntıda oldu­ğumuzu söyledim. Hazreti tsmail yine sordu:

—  O gelen adam sana bir tavsiyede bulundu mu? Hanım:

—  Evet, sana selâm söyledi ve kapının eşiğini değiştirsin, dedi.

Hazreti ismail dedi ki, o gelen zat benim muhterem babam Haz­reti İbrahim idi. Hem  de senden ayrılmamı bana  emretmiştir.  O halde bertden boş sun, sen ailene dön. Sonra Hazreti İsmail Cürhüm kabilesinden başka bir kadınla evlendi. Hazreti İbrahim Samda bir müddet kaldıktan sonra oğlunu görmek için tekrar Mekke'ye geldi. Yine ismail'i evinde bulamadı. Evde bulunan hanımına İsmail'in ne­reye gittiğini sordu. O da, eve yiyecek getirmek için evden çıkmış ol­duğunu söyledi. Sonra Hazreti İbrahim sordu:

—  İdare ve geçiminiz nasıldır? O da, Allah'a hamd ederek du­rumlarının iyi olduğunu söyledi. Sonra Hazreti İbrahim gelinine sor­du:

—  Yemeğiniz nedir? O da:

—  Av etidir, dedi. Yine sordu:

—  İçeceğiniz nedir? Hanım:

—  Sudur, dedi. Yahud su ve süttür şeklinde cevab verdi. Sonra Hazreti İbrahim onlara düa etti: Allahım! Bunların etine ve suyuna bereket ve bolluk ver. Bu duaları hususunda Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellemı

«O günde onların (ismail ailesinin) tahıl (hububat) yiyecekleri yoktu.. Eğer mevcut olsaydı, Hazreti ibrahim bunun da bereketine düa ederdi.» buyurdu.

Ibni Abbas der ki: Yalnız et ile su, Mekke'den başka hiç bir yerde sağlığa uygun düşmez. Yine îbni Abbas devamla der ki: Sonra Hazreti ibrahim, oğlu ismail'in hanımına:

—  ismail'e benden selâm söyle, kapısının eşiğini    sabit tutsun, dedi. Sonra Hazreti İbrahim Aleyhisselâm Şam'a döndü.

Hazreti İsmail evine dönünce hanımına sordu.

—  Bugün evimize gelen oldu mu? O da;

—  Evet geldi, hem de size selâm etti ve kapının eşiğini sabit tut­manı söyledi. Hazreti ismail:

—  İşte o adam benim babam Hazreti İbrahim idi. Sen de benim eşiğimsin. Seni boşamayıp daima hoş tutmamı bana emretmiştir, de­di

ibrahim Aleyhisselâm Şam'da bir müddet daha kaldıktan sonra tekrar İsmail'in yanına Mekke'ye geldi. İsmail Aleyhisselâm da o es­nada Zemzem kuyusunun yanındaki büyük ağacın altında ok yontuyordu. Hazreti İsmail babasını görünce, hemen kalkıp babasını kar­şıladı. Babanın oğula ve oğulun babaya karşı yapması gerekeni yap­tılar. Babasının elini eteğini öptü ve sevinçlerinden ağlaştılar. Sonra Hazreti İbrahim, oğlu Hazreti İsmail'e:

__ Ey İsmail! Allah Tealâ Hazretleri burada Beytullah'm binası

için bize emir buyurdu, dedi ve orada çevresinden yüksek olan bir tümseği işaret etti.

îbni Abbas der ki : İşte o zaman Hazreti İbrahim ile Hazreti ts­mail, baba oğul Kabe'nin temelini attılar ve duvarım Örmeye başladı­lar. Duvar taşlarını Hazreti İsmail verir, Hazreti İbrahim de duvarı örerdi. Sonra Kabe'nin duvarları iyice yükselince, Hazreti İsmail, şimdi, *Makam-i İbrahim» diye ziyaret edilen taşı getirdi. O taşı Haz­reti İbrahim'in ayakları altına koydu. Böylece Hazreti İbrahim o taş üzerinde durarak duvarı örüyor ve Hazreti İsmail de ona taşları ve­riyordu. Her ikisi de Allah'a şöyle düa ediyorlardı: «Ey Rabbimiz! Bu hayırlı işi sen bizden kabul buyur. Muhakkak ki sen duamızı işiten, niyetimizi de bilensin.»

Mütercim:

Alemde ve yaratıklar içinde Kabe'den daha şerefli bir yer yoktur. Çünkü onun bina edilmesini Allah Tealâ emretmiştir. Bu emri ulaş­tıran ve mimarlığını yapan Cibril Aleyhisselâm'dır. Ustalığını yapan da Halilürrahman İbrahim Aleyhisselâm'd ir. Yardımcısı ve çırağı da Hazreti İsmail Aleyhisseîâm'dır.

Hazreti îbrahhn Beytullah'm inşasını tamamladıktan sonra Cib­ril Aleyhisselâm gelerek bütün hac usullerini (menasikini) Hazreti İbrahim'e öğretti. Hazreti İbrahim de, M^kam-ı İbrahim adı verilen taş üzerinde durarak kıyamete kadar gelecek nesilleri hac etmeğe da­vet etti.

— Ey insanlar! Rabbinizin davetini kabul ederek hacca geliniz, diye konuştu. O yıl, Hazreti İbrahim ile Hazreti İsmail birlikte hac­cettiler. Arafat'da vakfe yaptılar. Hazreti Sare (Radıyallahu Anha) da Beyt-i Makdis'den (Kudüs'den) gelerek beraberce haccettiler. Sonra Hazreti Sare ve Hazreti İbrahim Kudüs'e dönerek her ikisi de orada vefat ettiler. Ziyaretgâhları Kudüs'de Halilürrahman adındaki yerdedir. Allah'ın salât ve selâmı hepsinin üzerlerine olsun...

 

907- îbni Abbas'dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiş­tin

- (Eğer Hazreti Hacer) Zemzem suyunu kendi haline bırakaydı, İbrahim Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in duası bereketi ile zemzem akar su olacaktı.»

 

908- Ebû Zer EI-Ğifarî (Radıyallahu Anh) der ki:

Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sordum:

—  Ya Resûlallah! Yeryüzünde ilk önce bina edilen mescid hangi mesciddir? Şöyle buyurdular:

«Mescid i Haram dır.» Yine sordum:

—  Sonra hangisidir?»   Mescidi Aksa.» buyurdular.   Aralarında kaç yıl var diye sordum. «Kırk sene var,» buyurdular ve şöyle devam ettiler:

«Her nerede namaz vakti sana erişirse, orada namazı kıl; fazilet oradadır (namazı vaktinde kılmaktadır).»

Mütercim:

Bir de, «insanlar için ilk bina edilen mescid Mekke'deki Kabe'­dir,» mealindeki ayeti kerimeyi bu hadis-i şerif teyid etmektedir. Ka­be'yi ilk bina eden Hazreti İbrahim Aleyhisselâm değildir. Kâ'be, gü­nümüze kadar onbir defa bina edilmiş ve yenilenmiştir.

Önce melekler tarafından nurdan bina edilmiştir. İkinci defa Hazreti Adem Aleyhisselâm tarafından yapılmıştır. Üçüncü defa Şît Aleyhisselâm tarafından, dördüncü defa İbrahim Aleyhisselâm tara­fından, beşinci defa Amalika tarafından, altıncı defa Cürhüm kabi­lesi tarafından, yedinci defa Kusayy tarafından, sekizinci defa Kureyş tarafından dokuzuncu defa îbni Zübeyir tarafından, onuncu defa da Haccec-i' Zalim tarafından bina edilmiştir. Daha sonra Bağdad fatihi kerrem ve müşerref kılsın.

 

909- Ebû Humeyd Es Sâidî (RadıyaUahu Anh) der kis

Ashab-ı kiram :

— Ya Resûlallah! Biz sana nasıl salât ve selâm getirelim? diye sordular. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle deyiniz, bu­yurdu:

«Allahıml İbrahim'in ailesine rahmet ettiğin gibi, Muİıammed'e zevcelerine ve zürriyetine rahmet et. İbrahim'in ailesini mübarek kıldığın gibi, Muhammed'i, ailesini ve züriyetine mübarek kıl. Sen hamde layıksın, kerem sahibisin.»

Kâb bin Acre (R.A.) 'nin rivayetinde şöyledir:

«Bana Salât ye selam İçin şöyle deyiniz: Allahım! İbrahim'e ve İbrahim ailesine rahmet ettiğin gibi, Muhammedi ve Muhammed ailesine rahmet et. Muhakkak ki sen hamde layıksın, kerem sahibi­sin. Allahım! İbrahim'i ve İbrahim ailesini mübarek kıldığın gibi, Muhammed'i ve Muhammed ailesini mübarek kıl. Muhakkak ki sen hamde layıksın, kerem sahibisin.»

 

910- tbiti Abbas (Radıyallahu Anhüma) der ki:

Peygamber Sallailahu Aleyhi ve Sellem torunlan Hazreti Hasan ve. Hazreti Hüseyin için Allah'a iltica ederek şöyle derdi:

«Sizin atanız CHazreti İbrahim), şu kelimelerle İsmail ve îshak İçin Allah'a iltica ederdi:

Her şeytan ve zararlı haşaratın ve nazar değdiren her gözün şer­rinden Allah'ın eksiksiz kelimelerine sığınırım.»

 

911- Ebû Hüreyre'den (Radıyalîahu Anhî rivayet edilmiştir:

«Biz, ey Rabbim! ölüleri nasıl diriltiyorsun? diyen ibrahim'den (bu soruyu sormaya) daha I^yikız. Allah Teâlâ; yoksa inanmıyomu-sun? buyurmuş -ve İbrahim, gerçi inanıyorum, fakat içim rahat et­sin diye (sordum), demişti.

Allah, Lût Aleyhisselâm'a da rahmet etsin. O da (Allah tarafın­dan korunacağını bildiği halde) Sağlam bir barınağa sığınmak iste­mişti.

Hazreti Yûsuf'un zindanda kaldığı kadar ben kafmiş olsaydım, ona çıkması için gelen haberciye hemen uyar ve çıkardım COnun gi­bi, hapse giriş nedeninin aydınlığa tamamen çıkmasını beklemez­dim).»

Mütercim:

Bu hadîs-i şerifin manası üzerinde, alimler çeşitli yorumlarda bu­lunmuşlardır. Şafiî Hazretlerinin .görüşü şöyle:

Hazreti İbrahim'in kalbine şübhe' gelmesi mümkün değildir. Pey7 amber Sallailahu Aleyhi ve Sellem murad eder/ki, benim kalbimde bu hususta hiç bir şüphe bulunmadığı    gibi,  Hazreti  İbrahim'in kalbinde de asla yoktu.

Lût Aleyhisselâm'uı sözüne gelince: Allah ona rahmet etsin. O cok sağlam bir yere dayanmıştı. Allah tarafından kavmini helak et­mek için gönderilen meleklerin farkına varmıyarak bu müsafirlere tecavüz etmeğe kalkışan kavmine: Ah! Eğer sizi engelleyecek gü­cüm olsa yahud sağlam bir barınağa dayanmış olsam, sizi bu mü*-safirlere tecavüzden engellerdim, demişti. Halbuki her zaman olduğu gibi, o sırada da Allah'a güveniyor ve dayanıyordu. Böyle olduğu içindir ki, kavminin helak edilmesi için melekler gelmişti.

Hazreti Yûsuf hakkında: Eğer Yûsuf Aleyhisselâm gibi, uzun sü­re ben zindanda kalıp da bana hükümdar tarafından davetci gelmiş olsaydı, ben başka bir haber beklemeksizin hemen o davetcinin çağ­rısına uyardım, buyurulması, Hazreti yûsuf'un sabır ve metanetini övmedir. Çünkü Hazreti Yûsuf, ben tamamen suç töhmetinden kur­tulmadıkça ve masum olduğum gerçekleşmedikçe çıkmam demişti. Aslında Peygamber Sallailahu. Aleyhi ve Sellem bütün peygamber­lerden daha sabırlı ve daha mütahamildir.

 

912- Seleme bin Ekva (Radıyalîahu Anh) der ki:

Eşlem kabilesinden birtakım kimseler, oklanyla nişan atarlar­ken Peygamber Sallailahu Aleyhi ve Sellem onlara tesadüf etti ve. şöyle buyurdu:

«Ey İsmail Oğulları (Hazreti İsmail'in soyundan gelen Eşlem oğullan)! nişan atınız, çünkü sizin atanız da (Hazreti İsmail) nişan cı idi. Ben de içinizden falan oğullarının tarafıyım.»

Bunun üzerine iki taraftan biri (Peygamber'in taraftar olduğu gmbun rakibi), nişan atmaktan el çektiler. Hazreti Peygamber sor-

«Siz neden atış yapmıyorsunuz? Onlar dediler ki:

— Ya Resûlallah! Sen onların tarafında olduğun halde bize na­sıl atabiliriz (sizin taraftarı olduğunuz grubu nasıl yenmeye çalışa­biliriz.)? Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem:

«Atınız, ben sizinle, hepinizle beraberim,» buyurdu:

 

913- İbni Ömer'den rivayet edilmiştir:

«Asil oğlu asıl oğlu asıl oğlu asil, İbrahim oğlu İshale oğlu Yakup oğlu Yûsuf'dur»

 

914- Ebû HÜreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Hızır Aleyhisselâm'a Hızar denmesinin tek sebebi beyaz (kurul otların üzerine oturmuştu ve birden yeşerip ardında sallanmaya başladı.» (Hızır, yeşillik demektir.)

Mütercim:

Hızır Aleyhisseiâm'm peygamber olup olmadığı hususunda ihti­lâf edilmiştirv Peygamberliğini ileri sürenlerin delili, «Ben bu işi ken­diliğimden yapmadım,» mealindeki ayeti kerimedir.

Diğer bazı alimlerle Şafii alimlerinin büyüklerinden îmam Ne-vevî gibi zatlar ve tasavvuf alimleri, Hızır Aleyhisselâm'ın halen ara­mızda bulunduğunu, hayatta olduğunu söylemektedirler.

 

915- Cabir (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in beraberinde Merruz'z Zehrân'da   Erâk   (misvak)   ağacından  yemiş topluyorduk.  Hazret!

Peygamber,

«Bu yemişlerin kararmışım toplayınız* çünkü kararmışı daha tat­lıdır.» buyurdu. Ashab sordular:

— Ya Resûlallah! kırda koyun güttünüz mü? (ki, böyle kırda yetişen meyvaları biliyorsunuz) Hazreti Peygamber,

«Her peygamber, mutlaka koyun gütmüştür» buyurdular.

 

916- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir!

«Adem Aleyhlsselâm ile Musa Aleyhisselâm tartıştılar Musa, Adem'e dedi ki: Sen, hatası yüzünden cennetten çıkan Adem'sin. Adem de ona cevab verdi: Sen de, Allah Teaîâ'nın, Peygamberlik gö­revleri ve (Tur'da) konuşmak için seçtiği Musa olduğun halde, ya­ratılmamdan önce Allah'ın bana takdir ettiği bir meseleden dolayı beni kınıyorsun. Hazreti Adem, delil üstünlüğü ile Hazreti Musa'yı iki yenilgiye uğrattı.»

 

917- Ebû Musa'dan. (Radıyallahü Anh) rivayet edilmiştin

«Erkeklerden çokları kemal derecesine erdiler. Kadınlardan ise, ancak Firavun'un karısı Asiye, îmran'm kızı meryem kemal derece­sine ulaştılar. Aişe*nin de diğerjkadmlardan üstünlüğü, tiridin diğer yemeklerden üstünlüğü gibidir»

Mütercim :

Haşlama etin ekmekle karışımından yapılan yemeğe tirid deni­lir. Bu yemek arablann en nefis yemeğidir. Hem hazım bakımından, hem kuvvet ye lezzet bakımından diğer yemeklere üstün olduğu gibi, Hazreti Aişe de, ahlâk, zekâ ve dirayet, fesahat ve bunlara benzer güzel vasıflara sahib bulunduğundan diğer hanımlara öylece üstün­lüğü vardır.

Burada Hazreti Asiye ile Hazreti Meryem'in kemal derecede bu­lunmalarının belirtilmesi ile onların peygamber olmaları gerekmez. Bunlar, kadınlarda bulunması gerekli vasıfların en üstün mertebe­sine ulaşmışlardır, demektir. Çünkü kadınlardan peygamber olmadı­ğı hususunda ümmetin ittifakı vardır. Fakat İmam Eş'ari'den nakle­dildiğine göre, kadınlardan altı. kişi peygamber olmuştu: Havva, Sâ-re, Hazreti Musa'nın annesi Yuhanez, Hacer, Asiye, Meryem. Çünkü bunların hepsine Allah'dan vahy gelmiştir. Bunların bir kısmı ile de ,/meH ekler ve Cibril konuşmuştur. Kadınlardan peygamber olduğuna daiı görüş, «Senden önce gönderdiklerimiz de ancak birtakım erkek­lerdi.» mealindeki ayeti kerime ile reddedilmektedir.

-Kurtubî ye bazı alimler, bu hadîs-i şerifte kemal ile vasıflanan Asiye ile' Meryem'in her halde peygamber oldukları görüşündedir­ler. Çünkü bu derecede kemal ile vasıflanmak ancak peygamberler için olur. Diğer taraftan velilik mertebesi pek çok kadınlarda mev­cuttur, diyorlarsa da onların bu görüşleri alimlerin çoğunluğu tara­fından kabul edilmemektedir. Buna dair geniş açıklama Şerkavî şer­hinde vardır.

 

918- îbni Abbaş'dan   (Radıyallahü Anhüma) rivayet edilmiş­tir:

«Metta oğlu Yunus'dan daha hayırlı olduğunu iddia etmek hiçbir kula yakışmaz.»

Mütercîm

Yûnus Aleyhisselânı balık tarafından yut.ulup onun karnından dışarı çıkması ve buna benzer güçlüklerle karşılaşması onun manevî değerini azâltnııyacağı itibarla hiç kimse, bizim peygamber ondan daha hayırlıdır diye söz söylememelidir. Bu gibi sözlerde bulunmak Muhammed ümmetine uygun bir iş değildir. Bizim peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri bütün peygamberlerin en fazi­letlisi ise de, ima.n ve peygamberlik yönünde, «Allah'ın peygamberle­rinden hiçbirini diğerinden ayırd etmeyiz» mealindeki ayeti kerime gereğince peygamberler arasında fark gözetilmez.

Bir de bu nadîs-i şerif tevazu yerinde buyurulmuştur, Ayrıca Yû­nus Aleyhisselâm'm Metta'ya nisbetiyle babacının Metta olduğu açıklanarak bazılarının sandığı gibi annesinin ismi olmadığı da bildi­rilmiştir.

 

919- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh)   rivayet edilmiştir:

«Davud Aleyhisselâm'a Zebur'u okuyup hatmetmek kolaylaştı­rılmıştı. Nitekim (bir yere gitmek için) hayvanlarının eyerlenmesini emreder ve eyerlenmenıleri bitmeden zebur'u okurdu (hatmederdi). Aynı zamanda Ancak kendi kazancından (el emeğinden) yerdi.»

Mütercîm:

Allah Tealâ Hazretleri bazı kullarına zaman içinde zaman yara­tır. Tayyımekân (uzak mesafenin dürülmesi) olduğu gibi, Tayyı za.-man (uzun zamanın dürülmesi, kısa zaman sığdırılması) da olabilir. İmam Nevevi Hazretleri,' Âdâb-ı Kur'an'da söylüyor: Gece dört ve gündüz de dört olmak üzere bir günde sekiz defa Kur'an-ı Kerimi hatmedenler olmuştur.

Kudüs'de Ebû Tahir adındaki bir zat, bir günde on hatim yapardı. Şeyhu'l-îslâm İbni Ebî Şerif Hazretleri de bir günde Cgece ve gün­düz) onbeş kere Kur'anı hatmederdi. Bu bir İlâhi sırdır. Bunu idrak edebilmek ancak Allah'ın feyzi ile olur. Şimdi bile muhtelif memle­ketlerde altı yedi saatte Kur'an-ı teravih namazlarında hatmedenler vardır. Allah'a hamd olsun...

 

920- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anhu) rivayet edilmiştir!

«Benim halim ile, İslama davet ettiğim insanların (kâfirlerin) hali, (etrafı aydınlatmak ve herkese ışık tutarak yol göstermek için) ateş yakan adama benzer ki, kelebekler. (İşte benim getirdiğim hi­dayet nurundan kafirler faydalanacak ve hak yolu bulacak yerde, bu aydınlığa karşı çıkararak cehennem ateşine düşüyorlar.)

Geçmiş zamanda iki kadın vardı. Her İkisinin de yanlarında birer erkek çocukları bulunuyordu. Yolda giderlerken kurt saldırıp bun­lardan birinin oğlunu .kaptı. Bu (oğlu kurt tarafından kapılan) ka­dın, arkadaşına, kurt senin oğlunu kaptı (hayatta kalan benim oğ-lumdur), dedi. Öteki de* hayır, senin oğlunu kaptı! diye karşılık ver­di. Sonra Davud Aleyhisselâriı'ın huzurunda muhakeme oldular. Da­vud Aleyhisselâm, çocuğun yaşlı olan kadına ait olduğuna, hüküm verdi. îki kadın, Davud Aleyhisselâm'ın oğlu Süleyman Aleyhisse-lâm'a gidip durumu anlattılar: Süleyman Aleyhisselâm, bana bıçak getirin,   bu çocuğu ikiniz arasında böleceğim, dedi.  Küçük kadın, yapma! dedi. Allah sani esirgesin! Bu çocuk onun oğludur. Bunun üzerine Süleyman Aleyhisselâm, çocuğun küçük kadına ait olduğu­nu hükme bağladı.» (Analık cihetiyle çocuğa gösterdiği merhamet­le ona sahib oldu.)

Mütercim :

Bu ikinci hüküm, ictihad ile bozulmaz, kaidesine aykırı gibi gö­rülüyorsa da, o zamanda bunun caiz olması ihtimali vardır. Yahud  ı ictihaddan sonra haksız olan kadının gerçeği itiraf etmesi üzerine bir önceki hüküm ikincisi ile bozulmuştur, denilebilir.  (Aynı zamanda yanlış olarak verilen hükümden dönülmesi    gerektiğine de delâlet eder.)

 

921- Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) der kiî

«Devrinin kadınların en hayırlısı İmran'ın kızı Hazreti Meryem'­dir. Bu ümmetin kadınlarının en hayırlısı da Hazreti Hatice'dir.»

 

922 - Ebû Hüreyre'den (Radıyallalm Anh) rivayet edilmiştir-.

Deveye binen kadmlarm en iyisi Kureys kadınlarıdm   Bunlar çocuğa en çok şefkat gösteren ve kocaya ait olan hukuk, en^okgb zetlerdir., Ebû Hüreyre, bu hadis-i şerifin hemen **Z**£*™£ ber'den rivayet olarak dedi ki: «tmran'ın km Hazreti Meryem, deve ye hiç binmemiştir.»

 

923- Ubade'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Her kim, Allah'dan başka hiç bir ilâh olmadığına, birliğine ve ortağı bulunmadığına, Muhanınıed'in O'nun kulu ve peygamberi ol­duğuna, isa'nın Allah'ın kulu, peygamberi, Meryem'e ilettiği kelime­si ve kendi tarafından bir ruh olduğuna, Cennetin hak ve Cehenne­min hak olduğuna şahidlik ederse, Allah onu, yaptığı amel karşılı­ğında cennete koyar.» Bir rivayette de «cennetin sekiz kapısından hangisinden dilerse onu cennete koyar» ilavesi yer almaktadır.

 

924- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh)   rivayet edilmiştir:

«Beşikte konuşan yalnız üç çocuktur. Birincisi Hazreti İsla Aley-hisselâm'dir. İkincisi: İsrail oğullarından Cüreyc adında bir şahıs var­dı. Bir gün Cüreyc, namaz kılarken, annesi geldi ve Cüreyc! diye ça­ğırdı. Güreye, anneme cevab mı vereyim, yoksa namaza devam mı edeyim? diye tereddüt etti. (Annesi böyle üç defa onu çağırdığı hal­de, namazda olması sebebiyle ona cevab veremedi.) Bunun üzerine annesi kızarak oğluna şöyle beddua etti:

—  Ali ahi m! Ona fahişe kadınların yüzünü, göstermeden canını alma, Cüreyc, manastırında ibadetle meşgul iken yanına bir kadın gelerek kendini ona teklif etti. Cüreyc kabul etmedi. Kadın, bir çoba­na gidip kendini teslim etti. Sonra bir oğlan doğurdu ve bu çocuğun (kimden olduğu kendine sorulunca)

—  Cüreyc'den olduğunu iddia etti. Bunun üzerine o belde halkı Cüreyc'in manastırını yıktılar. Kendisini de (halk arasına) indirerek sövüp saydılar. Cüreyc abdest aldı, namaz kıldı. Sonra yeni doğan ço­cuğun yanına vardı,

—  Ey bebek, senin baban kimdir? diye sordu. Çocuk Allah'ın izni ile konuşarak:

—  Benim babam falanca çobandır, dedi. Bunun üzerine onun ma­nastırım kınp yıkanlar ve kendisine hakaret edenler Cüreyc'e dedi­ler ki.

— Biz senin manastırını altından yapalım. Cüreyc:

—  Hayır, kerpiçten yapınız, dedi £ve öylece yapıldı). Beşikte konuşan çocukların üçüncüsü:

Yine tsraîl Oğullarından bir kadın, çocuğuna süt vermekte iken yanından şanlıca şöhretli bir süvari geçti. Bunu gören kadın, şöyle dua etti. Allahim! Bu benim oğlumu da şunun gibi şanlı ve şöhretli yap. Kucağında süt emmekte olan çocuk, annesinin hemen memesini bıraktı ve süvariye dönereki

—  Allahim! beni onun gibi yapma, dedi ve annesinin memesine dönüp tekrar emmeye başladı.

Sonra o kadının yanına kötü bilinen bir cariye uğradı. Bu defa: Allahim! oğlumu şu cariye gibi yapma diye dua etti. Süt emmekte olan çocuk memeyi bırakarak:

—  AHahım! beni onun gibi yap, dedi. Anne,

—  Bu nedendir? diye söyledi, çocuk dedi ki:

—  O senin hoşuna giden süvari, zorbalardan bir zorbadır. Bu ca­riye ise kötü bir iş yapmadığı halde, insanlar ona: sen hırsızlık et­tin, zina ettin, derler.»

(Hadîs-i şerifin ravisi Ebû Hüreyre der ki: Peygamber Sallaliahü Aleyhi ve Sellem bu hikâyeyi anlatırken mübarek parmağının ucunu ağzına koyarak çocuğun emişini bize gösterdi. Peygamberin o hali, halâ gözlerimin önündedir.)

Mütercim ;

Beşikte iken konuşan çocuklar, bu hadîs-i şerifte üç kişi olarak bildirilmekte ise de, diğer hadislerde başka çocukların da. konuştuğu beyan edilmektedir.

 

925- îbnî Ömer'den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiştir: «Ben (İsrâ gecesinde) İsa'yı, Musa'yı ve İbrahim'i gördüm. îsâ, kırmızı benizli, kısa boylu ve geniş göğüslü idi. Musa ise, esmer, iri yapılı, ve kıvamlı idi. Tıpkı zotîar gibi.»

Başka bir rivayette: «Hazreti İbrahim'i gördüm. Hazreti İbra­him'in soyundan en ziyade ona benzeyen benim,» diye varid ol­muştur.

 

926- Abdullah'dan  (Radıyallahu   Anh)   rivayet  edilmiştir:

«Allah Tealâ Hazretleri tek gözlü değildir. Biliniz ki, Mesîh Dec-caVın sağ gözü kördür; tıpkı su yüzüne çıkan üzüm tanesi gibi.

Bu gece rüyamda kendimi Kabe'nin yanında gördüm ve dalgalı saçları omuzlarının arasına vuran ve sarışın erkeklerin en güzeli gi­bi görünen sansın bir adamla aniden karşılaştım. Başından su dam­laları akıyor ve ellerini iki adamın omuzlanna koymuş olduğu hal­de Kabe'yi tavaf ediyordu. Bu kimdir? diye sordum Meryem'in oğlu Mesih İsa'dır, dediler. Sonra onun arkasında pek kıvırcık saçlı, sağ gözü kör ve tanıdıklarımdan İbn-i Katan'a en çok benzeyen bir adam gördüm. Ellerini bir adamın iki omuzuna dayamış Kabe'yi tavaf ediyordu. Sordum: Bu kimdir? Mesîh Deccal'dırl dediler.»

 

927- îbni Ömer'den  (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiştir: ^Rüyamda Kabe'yi tavaf ederken ansızın sarışın, düz saçlı ve iki kişi arasında yalpa vurarak yürüyen bir adam gördüm. Başından su Cter) damlıyor veya akıyordu. Bu kimdir? diye sordum. Meryem'in oğludur! dediler. Dönüp ona bakayım derken ansızın kzrmızı benizli iri yapılı, kıvırcık saçlı ve sağ gözü, su yüzeyine vuran üzüm tanesi' ne benzer şekilde kör bir adam gördüm. Sordum: Bu kimdir? Bu Dec cal'dny dediler. Ona en çok benziyen insan İbni Katan'dır»    Zührî demiştir ki, İbni Katan, Huzaa kabilesinden bir adam olup cahilivet devrinde Ölmüştür,     

Mütercim:

Daha önce Ebû Hüreyre'nin rivayet ettiği hadîs-i şerifte Hazreti îsâ Aleyhisselâm'm teninin beyaz ite kırmızı karışımı olduğu belir­tilmiştir, ibni Ömer'in rivayetinde ise sansın tenli gösterilmektedir. Ancak burada kullanılan «âdem» tabiri, Arap dilinde hem esmer ve hem sansın manalarında kullanılmaktadır. Diğer hadislere dayana­rak biz ikinci manayı tercih ettik. Aynı zamanda, güneş yakmasın­dan ileri gelen esmerlik de kaydedilmiş olabilir.

 

928- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu   Anh) rivayet edilmiştir:

«İnsanlar içinde Meryem'in oğlu îsâ'ya en yakın olan benim. Zaten bütün peygamberler, babadan kardeşdirler. Üstelik benimle onun (Hazreti İsa'nın) arasında başka bir peygamber de yoktur.»

 

929- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Dünya ve ahirette Meryem'in oğlu İsa'ya en yakın insan benim. Zaten peygamberler babadan kardeşdirler. Anneleri ayn, dinleri kı-h-i (tevhid dinidir),»

 

930- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh)   rivayet edilmiştir:

«Meryem oğlu İsa Aleyhisselâm, bir adamı hırsızlık yaparken gördü ve ona, çaldın mı? diye sordu. Adam dedi ki:

—  Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemin ederim ki, çalmadım. Bunun üzerine Hazreti tsâ:

—  Ben Allah'a iman ettim ve gözümü yalanladım, dedi.»

Mütercim:

İmam Malik ile îmam Ahmed bin Hanbel bu hadis-i şerif ten yal­nız hakimin (kadının) bilgisi ile hüküm vermek caiz olmadığını çı­karırlar.

İmam Azam ile îmam Şafiî Hazretleri ise, hırsızlık ve diğer şer'i cezayı gerektiren suçlarda hakimin bilgisi ile hüküm vermek caiz değilse de, diğer adi hukuk davalarında caizdir. Mecelle'de de haki­min bilgisi, hüküm sebeplerinden sayılmamaktadır.

 

931- Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) der ki:

«Hıristiyanlar Meryem oğlu İsa'yı ağın derecede övdükleri gibi

beni övmeyiniz. Ben ancak Allah'ın kuluyum. Benim için,   Allah'ın

kuludur ve resulüdür, deyiniz.»

Mütercim:

İlk zamanlar ashabdan bazı kimseler Peygamber Sallallahu Aley­hi ve Sellem'e secde edecek oldular. Secde etmek için izin istediler. Bunların isteğine karşı, secde ve ibadet ifadesi ancak Allah'a mah­sustur; eğer bir adamın bir adama secdesi caiz olsaydı, zevcenin kocasma secde e'anesini emrederdim, buyurdular. Hadîs-i şerif bu mü­nasebetle vari.d olmuştur.

 

932- Etoû Hüreyre'den   (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir:

«Hazretfı îsâ sizin aranıza inince ve imamınız da sizden olunca, bakalım nasıl olacaksınız?»

Mütercim:

Hazreti îsâ'nın gökten inmesi muhakkaktır. Dini inançlarnnız-dandır. Ayni zamanda kıyametin büyük alâmetlerindendir. İnişinde Kur'anın hükümleri iîe amel edecektir. Deccal'i öldürecektir. Bazı rivayete göre dünyada yedi sene, bir rivayete göre ondokuz sene ve zayıf bir rivayete göre de kırk sene hükmedecektir.[20]

 

İSRAİL OĞULLARI BAHSİ

 

933- Huzeyfe'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Deccal çıktığı zaman yanında su ve ateş bulunacaktır. Fakat in­sanların gölüne ateş görünen soğuk sudur. Soğuk su görünen de ya­kıcı ateşdir. Sizden kim Deccal zamanına yetişirse, ateş olarak göı.1-düğü tarafa düşsün Aslında O, (ateş değil) soğuk ve tatlı sudur.» Huzeyt'e der ki, Hazreti Peygamberin şöyle buyurduğunu işittim: «Sizden önceki bir devirde yaşayan bir adama, canını almak içlin melek geldi. Sonra (kabirde) kendisine soruldu: Hayırlı bir iş işledin mi? Bilemiyorum, cevabını verdi. Ona, bak (düşün), denildi. Adam dedi ki: Bir şey bilmiyorum, ancak ben dünyada insanlarla alış veriş yapardım. Onlara ikramh verir, varlıklı olanı sıkıştırmaz ve eli dar­da olam geçerdim (alacağımı   bağışlardım). Bu yüzden Allah onu cennete koydu.»

Yine Huzeyfe der ki, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve SelJ.em'in

şöyle "buyurduğunu işittim:

«"Bir adam, Ölümü yaklaşıp hayattan ümidini kesince çoluk ço­cuğuna vasiyet etti: Öldüğüm zaman benim için bir yığın odun toplayarak bir ateş yakınız. Ateş, etimi yiyip kemiğime dayanarak kemiklerimi de yakınca, yanmış kemiklerimi alın. Bunları, Öğütün. Sonra rüzgârlı bir gün bekleyin. Onları o günde denize saçın. Ada­mın vasiyetini yaptılar. Allah, onun parçalarını bir, araya getirdi ve ona sordu: Bu vasiyeti niçin yaptın? Adam-. Bunu senden korkduğum için yaptım, dedi. Allah da onu bağışladı.»

Ukbe bin Amir der ki, ben de bu hadîs-i şerifi Peygamber Sallal-lahu Aleyhi ve Sellem'den işittim; o adam da kefen soyucu idi.

Mütercim:

Başlta bir hadîâ-i şerifte: Deccalin hükmünde cennet ve cehen­nem gibi, azab ve mükâfat vasıtaları bulunacak. Fakat herkesin cennet sandığı şey, cehennemin kendisidir. Cehennem sandığı şey­de aynen cennettir, diye varid olmuştur.

 

934- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu   Anh)  rivayet edilmiştir!

«İsrail Oğullarını peygamberler idare ederdi. Bir peygamber Ölünce, onun yerini başka peygamber alırdı. Şu bir gerçek ki, benden sonra hiçbir peygamber yoktur. Fakat benden sonra halifeler gele­cek ve sayıları artacaktır.» Ashab sordular:

— (Ya Resûllllah) bize ne emredersin? Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«Sıralarına göre, onlara yaptığınız biati (n gereklerini) yerine getiriniz ve onlara haklarını veriniz. Çünkü Allah Tealâ Hazretleri onları, idare ettikleri kimselerden sorumlu tutacaktır.» (Halk, idare­ciye karşı sorumlu olduğu gibi, idareci de, idare ettiklerinden dolayı Allah'a karşı sorumludur.)

 

935- Ebû Saîd (Radıyallahu Anh) der ki.

«Muhakkak ki siz, sizden öncekilerin (kötü adetlerine) yollarma kans arsın arşın uyacaksınız. Hatta onlar, keler deliğine gireceksiniz.» Ya Resûlallah! dedik. Bizden ön ümme^r Yahuli ve Hıristiyanlar mıdır? Hazreti   Peygamber:

Başka kim olabilir? (Gayet tabu ki, onlardırl» buyurdu.

 

936- Ebû Amır'dan  (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Benden, bir ayet olsun tebliğ ediniz. İsrail Oğullarından da ri­vayet ediniz. Bunda bir sakınca yoktur Her kim benim adıma kesden yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın.»

Mütercim :

Bu hadîs-i şerif üzerinde alimler birbirinden ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları, yalan hadîs   uydurmayı, din aleyhinde olan sözler olarak değerlendirerek haramdır, diyorlar. Helali haram ve haramı helal veya farzı inkâr gibi şeyleri uydurmak cehennem aza­bını gerektirir. Fakat dinimizde meşru olan bir şeyi değerlendirmek ve ona rağbet kazandırmak için uydurulan hadîslerden dolayı bunu yapanlar o azaba layık değillerdir. Meselâ: Kâfirûn sûresini okuyan kimse, dünyada ne kadar kâfir varsa onların sayısınca sevab kaza­nır, diye hadîs rivayet eden gibi. Bu gibi uydurma hadisler Beyzavl tefsirinde vardır. Diğer va'z ve nasihat kitaplarında ise, bunlar sa­yılamayacak kadar çoktur. Bunlar dinin aleyhinde   olmayıp doğru olan sözlerdir. Çünkü Kâfirûn süresini okuyan kimsenin bu okuyuşu Allah katında makbul olursa, değil dünyada bulunan kâfirlerin sa­yısı, belki bütün dünyada bulunan tüm yaratıkların sayısı kadar. sevab kazanabilir. Zira bu okuyuş sebebiyle hem dünyadan ve hem-de dünya içinde bulunanlardan daha hayırlı olan cennete girebile­cektir.

Bir de hadis-i şerifin manas! ve hükmü     0££ lafizlan değiştirilmiş olursa bu ittifakla caizdir. Fakat ""^n ka­hir ekseriyetine göre, hangi sebeple olursa olsun hadis uydurmak ba tüdır.

 

937- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Arih) rivayet edilmiştir!

«Yahudi'lerle Hıristiyanlar saç - sakallarını boyamazlar; siz onla! ra muhalefet edin (kına ile boyanınız).»

Mütercim;

Kına ile sakal boyamak bizim türkiyede uygulanmamaktadır. Acemler, kına ile sakallarını boyarlarsa da bizde bu iş ayıb sayılmış­tır. Siyah boya ile boyamak her yerde göze çarpmaktadır. Halbuki mücahid askerlerden başkasının siyah boya ile saç sakalını boyaması mekruhtur. Fakat zevcesi küçük, kendisi yaşlı olan bir erkeğin siyah boya kullanmasını da caiz görmüşlerdir.

 

938- Cündüb bin Abdullah'dan  (Radıyallahu    Anh)  rivayet edilmiştir:

«Sizden Öncekilerden bir adam yaralanmıştı. Yaranın acısına dayanamadı ve bir bıçak alıp onunla kolunu kesti. Kanı dinmeyerek adamın ölümüne sebep oldu. (İntihar etmiş sayılan bu adam hak­kında) Allah Tealâ şöyle buyurdu: Kulum, kendi canına benden önce önce davrandı ve bende ona cenneti haram kıldım.»

Mütercim ;

întihar etmek büyük ginah olduğundan bunu yapan müşlünıan-lar cehenneme. düşerler. Ança-k imanları olduğu için ebedî olarak cehennemde kalmazlar. Fakat haram olan intihar işini helal kabul ederek işleyenler ise, ebedî olarak cehennemde kalırlar. Çünkü küfre varmışlar demektir. İntihar, cana kıymak olduğundan şirkten son­ra gelen en büyük günahtır.

 

939- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu    Ânh)   rivayet edilmiştir;

«îsraîl Oğullan İçinde abraş, kel ve amâ olan üç kişiyi Allah Tealâ imtihan etmek murad etti ve onlara bîr melek gönderdi. Önce melek, abraş olan adama vardı ve en büyük isteğin nedir? diye sor­du. Adam dedi ki: Güzel bir renk, ve güzel bir ciid (isterim); çünkü insanlar benden iğreniyorlar. Sonra o melek, abraş olan bu adamı sıvazladı. Hastalık adamdan gitti. Ona güzel bir renk ile güzel bir ciid verildi. Sonra melek bu adama sordu:

—  Dünya malından en çok sevdiğin nedir? Adam:

—  Deve veya sığir severim, dedi. Bunun üzerine adama on ay­lık gebe bir deve verildi. Melek adama dedi ki:

—  Sana bu deve mübarek (bereketli) olsun!

Bundan sonra-melek kel olan ikinci adama geldi ve;

—  Senin için en sevimli şey nedir? diye sordu. Adam:

—  Gür saç ve benden bu kelliğin gitmesi; çünkü insanlar ben­den tiksiniyor, dedi. Melek onun da başını sıvazladı. Hemen kelliği gitti ve kendisine gür saç verildi. Sonra melek adama sordu:

—  En sevdiğin mal nedir? Adam:

—  Sığır, dedi. Allah ona yüklü bir sığır ihsan etti. Sonra melek ona: Sana bu sığır mübarek (bereketli) olsun, dedi.

Daha sonra ama olan üçüncü adama geldi ve!

—  En sevdiğin şey nedir   (diye) sordvı. Adam:

—  insanları görebilmem için Allah'ın bana gözlerimi geri verme­sidir, dedi. Melek onun gözlerini sıvazladı. Allah da adamın gözle­rini açtı. Melek yine sordu:

—  Senin en sevdiğin mal hangisidir? Adam:

—  Davan severim dedi. Melek hemen bu adama dağurmalik bir koyun verdi: Bu üç adamın da hayvanları doğurdu, yavruladı. Birin­cisinin bir vadi dolusu devesi, ikincinin bîr vadi dolusu sığırı ve üçün­cüsünün de bir vadi dolusu koyunu oldu. Aradan   zaman geçtikten sonra aynı melek, eskiden abraş olan adama abraş suretinde gelip:

—  Ben yoksul bir adamım. Bu yolculuğumda bütün imkanlarımı yitirdim. Bugün, ancak Allah'ın ve bir de sizin    sayenizde ülkeme varabilirim. Sonra bu güzel rengi, bu güzel cildi ve bu develeri veren Allah rızası için senden bir deve isterim ki, onunla   yolculuğumu yaparak memleketime varayım, dedi. Adam:

—  Haklar çok  (senden daha muhtaçlar var,    sana veremem),

dedi. Melek adama dedi ki:

—  Ben seni tanır gibiyim. Sen evelce insanların senden tiksindi­ği ve fakir iken Allah'ın sana servet verdiği abraş değil misin? Adam cevab verdi:

—  Hayır, ben bu servete, babadan babaya intikal suretiyle kon­dum. Melek ona:

—  Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin, dedi. Sonra eski şekil ve suretinde kel âdâma geldi ve önceki adama söyle­diklerini aynen bu adama da söyledi. Bu kel adam da abraşın vermiş olduğu cevabı verdi. Melek bu ikinci adama   da dedi ki; Eğer yalan söylüyorsan Allah seni eski haline çevirsin.

Sonra melek, amâ olan üçüncü adama eski suretinde geldi ve:

—  Ben yoksul ve yolcu bîr adamım. Bu yolculuğumda   çaresiz kaldım. Bugün, beni memleketime ulaştıracak bir imkânım yokî an­cak Allah ve sonra sen varsın. Sana gözlerini çeviren   Allah rızası İçin senden bir koyun istiyorum ki, onunla memleketime gidebileyim Adam şöyle cevab verdi:                                                               

— Ben kör idim. Allah, gözlerimi bana geri çevirdi. Ayni zaman da fakir idim. Allah beni zengin yaptı. Malımdan dilediğini al Al lah'a yemin ederim ki, Allah rızası için bugün her ne kadar alırsan sana güçlük çıkarmam. Melek ona: Malına sahih ol. Siz imtihan edil diniz. Allah senden razı oldu; fakat diğer iki arkadaşına gazab etti»

 

940- Ebü Saİd'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«İsrail Oğulları içinde bir adam vardı; doksan dokuz insan Öldürmüştü. Sonra kendi akıbetinin ne olacağını sormak üzere evin­den çıkıp bir rahibin yanına vardı. Rahibe şovdu.- Benim İçin kabul olacak bir tevbe var mıdır? Rahib, hayır (senin için tevbe yoktur) dedi Katil adam, bu rahibi de Öldürdü. Adam yine soruşturmaya başladı. Birisi, ona dedi ki: falan ve falan kasabaya git (orada tev-ben kabul olur.) Katili yolda giderken ölüm yakaladı ve göğsünü o kasabaya doğru çevirerek can verdi. Sonra rahmet melekleri ile azab melekleri bu katil hakkında idtjialaştılar. (Rahmet melekleri, tevbe-ye yöneldiği cihetle azab edilmemesini ve azab melekleri de henüz tev­be yerine varmadığından ona azab edilmesi gerektiğini söylediler.) Bunun Üzerine Allah Tealâ Hazretleri; katilin gitmekte olduğu tevbe kasabasına, yaklaş! ve ayrıldığı kasabaya da, uzak I aş! diye emretti. Sonra meleklere buyurdu ki: Ölen adam iki kasabadan herbiri ara­sındaki mesafeyi ölçün sonra o, gitmekte olduğu kasabaya bir karış daha yakın bulundu. Bu sebepten  katil bağışlandı.»

Mütercim

Katil hakkında uygulanması gereken ceza kısastır. Ancak bu kısas işini ölünün varisleri dava açarak hakim huzurunda isbat et­meleri icab eder. Böyle bir dava olmadığı zaman, katilin tevbe ve istiğfar ederek Allah'a ibadetten başka kurtuluş çaresi yoktur. Ancak adam öldürme işinde kul hakkı olduğundan helâllik alma işi zor bir meseledir. Cenab-ı Hak dilerse, ölü tarafını razı ederek katili de ba­ğışlayabilir. Yoksa adam öldürme gibi büyük bir cinayetin kolay bir şekilde bağışlanması vardır, diye bir düşünce hatıra gelmemelidir.

 

941- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: -Adamın biri, birisinden bir akar satın aldı. Sonra akarı satın alan adam, o akarda İçi altın dolu bir desti buldu. Akarı satın alan adam, akarın eski sahibine, altınlarını al, dedi, ben senden ev satın aldım, altın satın almadım, Akarın eski sahibi de, ben bu yeri, için­dekilerle birlikte sana sattım, (altınlar senin hakkındır) dedi. Bunun üzerine, bir adamın hakemliğine baş vurdular. Bu hakemliğine baş­vurdukları adam sordut

—  Çocuklarınız var mı? İkisinden biriî

— Benim bir oğlum var, dedi. Diğeri de:

—  Benim bir kızım var, dedi. Hakem dedi ki:

—  Oğlanı kızla evlendirin ve altınları onlara harcayın ve sadaka

da; verin.»

 

942-Üsame bin Zeyd'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiş­tir*

«Taun hastalığı, İsrail oğullarından bir topluma yahut sizden önceki bir toplama gönderilen bir azaptır. Siz bir yerde Taun (veba) hastalığı olduğunu duyarsanız sakın oraya girmeyiniz. Bulunduğu­nuz yerde bu hastalık çıkarsa, ondan kaçarak yerinizden çıkmayı-nız.»

Mütercim ;

Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) Taun hastalığı zamanında Şam beldesine girmeyip Medine'ye döndü. Hatta Şam valisi Ebû Ubeyde (Radıyallahu Anh) Hazreti Ömer'e:

—  Ya Ömer! Sen Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun? dedi. Haz­reti Ömer'de ona şu cevabı verdi:

—  Allah'ın bir kaderinden diğer bir kaderine kaçıyorum. (Benim yaptığım iş de Allah'ın kaderi dışında değildir).

Ebû Musa El-Eş'arî Hazretleri, Taun hastalığı zamanında çocuk­larını taşraya uzaklaştırır olduğu ve bazı kimselerin de bu hastalık­tan çevre yerlere savuştuğu nakledilmektedir. Şerkavî, şerhinde bu­na işaret ediyor.

 

943- Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) der ki:

Ben, Resûlülîah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e Taun hastalığın­dan sorunca bana şu cevabı, vermişti:

«Gerçekten taun bir azabdır; onu dilediği kimselere gönderir. Allah Tealâ Hazretleri bu hastalığı müminlere bir rahmet kılmıştır. Hangi bir mümin, taun hastalığı çıkıpta Allah'd an sevab dileyerek, sabrederek ve ancak Allah'ın takdir ettiği şey kendisine isabet eder inancı ile memleketinde beklerse, ona bir şehid mükâfatı kadar sevab vardır (sonradan başka bir hastalık sebebiyle ölse bile^yine şehid se­vabım alır).»

 

944- Abdullah ibni Mes'ud (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu hadisini anlatır­ken, sanki onu görüyor ve ona bakıyor gibiyim:

«Peygamberlerden bir peygamberi, kavmi vurmuş ve kana bu­lamışlardı. O peygamber ise yüzünden kanları silerek: Allah*ım! Be­nim kavmimi bağışla; çünkü onlar (benim peygamber olduğumu) bilmezler, diye dua ediyordu.»

Mütercîm;

Bu olaya bizzat, Uhud savaşında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz uğradı. Mübarek yüzünden akan kanları hem si­liyor ve hem de: «Allahım! Kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmezler» diye dua ediyordu.

 

945- Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) rivayet etmiştir: «Böbürlenerek ve büyüklük taslayarak eteğinin uçlarını yerden çeken bir adam, Allah tarafından yere batırıldî ve o kimse, kıyame­te kadar toprak içinde kaynayıp gitmektedir.» (Büyüklük   taslayan-lar, giysilerinin eteklerini uzatarak yürürken yerden çekerlerdi.)[21]

 

MENAKIB BAHSİ

 

946- Ebû Hüreyre'den   (Radıyallahu Anh)   rivayet edilmiştir:

«İnsanları madenler gibi bulacaksınız. Cahiliyet devrindeki (İs­lâm'dan önceki) ipi insanlar, dinî bilgilere sahip oldukları takdir­de, fslâm devrinin de iyi insanlarıdır. Bu vazife (devlet idaresi) için en iyi kişiyi, insanların bu göreve en isteksiz olanı bulacaksınız. Bun­lara bir yüzle, bunlara da başka bir yüzle gelen iki yüzlü kişiyi, in­sanların en kötüsü bulacaksınız.»

 

947- Ebû Hüreyre'den   (RadıyaUahu Anh) rivayet,   edilmiştir: RU hususta  (devlet idaresinde)   insanlar   (Araplar),    Kureyş'e tabidirler. Müslümanları müslümanlanna tabi ve kâfirleri kâfirleri­ne tabidir.

insanlar madenler gibidir. Cahiliyette hayırlı olanları, dinî, bil­giyeLhip oldukları takdirde, islâm'da da hayırlı olanlarıdır.

Bu vazife (devlet idareciliği) için, içine düşünceye kadar insan­ların en isteksizi olan kişiyi, onların en iyilerinden   bulacaksınız.»

 

948- Muaviyeden (RadıyaUahu Anh) rivayet edilmiştir: «Bu görev (devlet idareciliği) Kureyş'indir. Hiç kimse Kureyş'in bu hakkına karşı çıkamaz; eğer çıkacak olursa, Allah onu, yüzünün üstüne yere çalar. Ancak Kureyş, din işlerini ve adaleti ayakta tut­tukları müddet bu hakka sahiptirler; aksi halde onu yitirirler.»

 

949- İbni Ömer'den (Radıyallahu Anhüma)  rivayet   edilmiş­tir:

«Kureyş'den iki kişi kalsa bu görev yine onlarda kalacaktır.»

 

950- Cübeyr bin Mut'ım'den (Radıyallahu Anhî  rivayet   edil­miştir!

Haşimoğullan ile Muttaliböğullan bir ailedir.»

 

951- Ebû Hüreyre'den   (Radiyallahu     Anh)   rivayet   edilmiş

«Kurqyş, Ensar, Cüheyne, Müzeyne, Eşlem, Eşça ve Ğifar kabile­leri benim velayetim altındadırlar. Onların Allah ve Resûlülündeiî başka velileri yoktur.»

 

952- Ebû Zer'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Bile bile kendisini babasından başkasına nisbet eden kimse an­cak nankördür. Kim de, soyundan olmadığı bir kavme kendisini nis­bet ederse, o kimse cehennemdeki yerine hazırlansın.»

 

953- Vaile bin Eska'dan  (Radıyalîahu Anh)  rivayet edilmiştir

«Bir adamın, kendisini babasından başkasına nisbet etmesi veya rüyasında görmediği bir şeyi gördüm yahut Peygamber Sal-î alî ahu Aleyhi ve Sellem'in söylemediği bir şeyi, söyledi demesi if­tira ve bühtanın en büyüğündendir.»

 

954- Ebû Hüreyre'den   (Radıyallahu Anh)   rivayet  edilmiştir:

«Gifar kabüesini Allah Tealâ mağfiret etti. Eşlem kabilesine Al­lah selâmet verdi. Usayye kabilesi ise, Allah'a ve onun peygamberine asi oldu.» (Bi'r-i Maûne'de peygamberin hafızlarını şehid etmiş­lerdi. Böylece isyan kökünden gelen adlarının gereğini yapmış oldu­lar. Nitekim gufrandan gelen Gifar ve selâmetten gelen Eşlem de Sdlarına layık oldular.)

 

955- Ebû Bekre'den (Radıyallahu Anhl rivayet edilmiştir:

Temimoğulları kabilesinden Akra bin Habis, Peygamber Sallal-lahu Aleyhi ye Sellem Hazretlerine dedi ki: Eşlem, Gifar ve Müzeyne (hadisin ravilerinden İbn~ü Ebî Yakub'a göre muhtr melen de Cü-heyne) kabilelerinden yalnız hacıları soyanlar sana tabi olmuştur.

Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

Eşlem, Gifar, Müzeyne ve Cüheyne kabileleri, eğer Temim oğul­ları, Âmir oğulları, Esed ve Gatfan kabilelerinden hayırlı ohirsalar bu (ikinci grup) kabileler hüsran ve mahrumluk içinde kalrriar mı dersin?» Akra: Evet, bizim kabilelerimiz için büyük bir noksanlık olur, dedi. Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu:

«Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onlar (Eş­lem, Gıfar, Müzeyne ve Cüheyne) bunlardan (Temîm, Ânür, Esed ve Gatfan'dan) daha hayırlıdır.»

 

956- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Eşlem kabilesi, Gifar kabilesi, Müzeyne ve den brc kişiler - yahut Cüheyne veya Müzevne'den buı£*h£ Allah katında- veya kıyamet gününde, - Esed, Temim, Hevazın ve Gatafan'dan daha hayırlıdır.»

 

957- Ebû Zer El-Ğifaıl (Radıyallahu Anh) der ki:

Ben, Ğifar kabilesinin bir ferdi idim. Mekke'de birinin Peygam­berlik iddiasıyla ortaya çıktığını duydum. Bunun üzerine kardeşim Enis'e, Mekke'ye gidip o zat ile görüş ve bana onun hakkında bilgi getir, dedim. Kardeşim Mekke'ye giderek görüşüp geri geldi. Kar­deşime ne haber var? diye sordum. Bana şu cevabı verdi*

—  Allah'a yemin ederim, bu zat daima insanlara hayır ve iyilik emrediyor. Kötülüklerden sakındırıyor. Onu iyi bîr kimse buldum.

Ben, kardeşime:

—  Sen bana yeterince haber getiremedin, d^dim. Sonra dağarcı­ğımı ve değneğimi alarak Mekke'ye gittim. Mescid-i Haram'a girdim. Hazreti peygamberi tanımıyor ve onu sorup tanımak da istemiyorum gibi hareket ettim, suyundan içtim. Hem su yerine, hem de gıda ye­rine geçti. Ben bu halde iken —sonradan Ali olduğunu öğrendiğim— bir adam bana: galiba sen yabancısın, dedi. Ben de: Evet, dedim. Adam:

—  Öyle ise, haydi bizim eve gidelim, dedi. Ben de:

—  Peki, dedim- Böylece onunla evine/   vardık. Fakat ne o ban£ bir şey sordu ve ne de ben ona bir şey sordum. O gece evinde mü-safir kaldım. Sabah olunca yine Mescid-î Haram'a girdim. Hazreti Peygamberden hiç kimseye yine soramıyordunı, hiç kimse de ondan bana bir haber vermiyordu. Sonra Hazreti Ali yanıma geldi ve bana:

—  Bu yabancı, daha konuklayacak olduğu yerini bulamadı mı? dedi. Hayır, dedim. Maksadımın Mekke'de kalmak  olmadığını bil­dirmek istedim. Hazreti Ali:

—  Öyle ise haydi gidelim, dedi. Beraberce gittik.  Sonra bana sordu:

—  Senin halin nedir, buraya kadar gelişinizin sebebi nedir? Ben dedim ki, halimi size anlatacağım. Ancak benim  halimi hiç kimseye açmayacaksınız. Bu şartla size anlatırım, dedim. Ev sahibi  (Hazreti Ali):

—  Peki, öyje olsun; dedi. Bunun üzerine anlattım:

—  Bize bir haber ulaştı. Burada peygamberlik   iddiasında bulu­nan bir zat ortaya çıkmış. Bunun üzerine kendisi ile görüşüp bana haber getirmek üzere daha önce kardeşimi buraya göndermiştim. Fakat kardeşim beni tatmin edecek yeterince bir haber getiremedi. Sonra bu peygamberle görüşmek için buraya geldim. Bu konuşma­ma karşılık ev sahibi bana:

—  Tamam, isabet etmişsin. Ben şimdi o peygamberin huzuruna gidiyorum. Beni takip et ve girdiğim yere gir eğer sana zarar ve­rebilecek bir kimseye rastlarsam güya ayakkabımın bağı kopmuş da onu düzeltiyormüşum gibi bir kenara çekilirim, sen yoluna devam edersin, dedi. Sonra kalkıp gitti. Ben de onu takiben yürüdüm. Ni­hayet önce o ve peşinden ben, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem'in huzuruna girdik. Ben:

—  Ya Resûlallah, bana İslâm dinini bildir, dedim. Hazreti Pey­gamber bana Şehadet kelimesini telkin etti. O anda İslam'ı kabul et­tim. Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana şöyle bu­yurdu :

«Ey Ebû Zer: Bu davayı (müslümanlığıni) gizli tut ve kendi memleketine dön. Ne zaman açığa vurduğumuz haberini alırsan bize gel.»

Bunun üzerine ben Hazreti Peygambere şöyle dedim:

—  Seni hak Peygamber olarak   gönderen   yüce Allah'a yemin, ederim ki, şimdi gidip insanların ortasında şehadet kelimesini hay­kıracağım.

Hemen huzurlarından çıkarak Mescid-i Haram'a gittim. Kureyş

kâfirlerinin hepsi orada idiler. Onlara hitaben:

—  Ey Kureyş topluluğu! Ben, EŞHEDÜ EN LÂ ÎLÂHE İLLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDÜHU VE RESÜLÜHÜ di­yerek Allah'ın birliğine ve Hazreti Muhammed'in de onun peygam­beri olduğuna şahidlik ediyorum, dedim. Kureyş kabilesinin ileri gelenleri;

Bu dinini değiştiren adamı kalkıp dögünüz, • çüye emrettiler. Kalktılar ve beni öldüresiye dövmeye başladılar. Hazreti Abbas, im­dadıma yetişerek üzerime kapandı. Sonra Kureyş topluluğuna dö­nerek:

—  Siz ne yapıyorsunuz? Bu, Ğifar kabilesindendir. Ğifar belde-,   si ise sizin ticaret yerinizdir, daima uğradığınız yerdir, dedi. Beni bı­raktılar. Ertesi gün sabah olunca ayni şekilde hareket ettim ve yine Kureyş kâfirlerinin saldırısına uğradım. Hazreti Abbas yine imda­dıma yetişerek üzerime kapandı ve beni onlardan kurtararak ayni sözleri Kureyş halkına söyledi,

Bu hadîs-i şerifi anlatan İbni Abbas, işte Ebû Zer El Gifarî (Ra-dıyallahu Anh) bu şekilde müslüman olmuştur, der.

Mütercim:

Hazreti Peygamberin ona: «İslâm dinini kabul ettiğini açığa vur­ma» diye emredişi, kesin bir emir olmayıp ona bir eziyet yapılma­ması içindi. Bir merhamet icabıydı. Ebu Zer Hazretleri bunu anla­dığı için islâmiyeti açığa vurmayı tercih etti.

 

958- Ebû  Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştin

«Kahtan kabilesinden bir adam çıkıp asası (sopası) ile insanları sürmedikçe (idare etmedikçe) kıyamet kopmayacaktır.»

Mütercim:

Kahtanî lakabıyla şöhret bulan bu şerefli zatın ismi Cehcah imiş. Bu zat güçlü ve adil bir idareci olan Hazreti Mehdi'den sonra ortaya çıkacaktır. Ayni zamanda Hazreti Mehdî'nin gidişatında bulu­nacaktır. Bir çoban koyunları bir, çomağı ile rahatça idare ettiği gibi, bu da bütün memleketler halkını öyle rahatça idare edecek ve halk da ona tam bir b.ağhhkla itaat edecektir. Şerkavî şerhinde böyle yazılıdır.

 

959- Hazreti Cabir (Radıyallahu Anh) der ki: Müreysi gazasında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile beraberdik. Muhacirler de bir hayli kalabalıktı. Muhacirler arasında oyunbaz, (Cehcah bin Kays El-Ğifarî, adında) bir adam vardı. Dö­nüşümüzde bu oyunbaz adam Ensar'dan birinin kıçına tekme attı. Ensarlı, şiddetli bir şekilde öfkelendi ve ikisi de yandaşlarını çağır­maya başladılar. Ensarlı: Ey Ensar, yetişin! diye bağırdı. Muhacir

—  Ey Muhacirler, yetişin! diye bağırdı.   Peygamber   Sallallahu Aleyhi ve Sellem çjkıp:

«Burada cahiliyet halkı davasının işi ne?» buyurdu ye sonra: «Bunların hali nedir?» diye sordu. Kendisine haber verildi ki, Muha­cirlerden bir zat, Ensar'dan birine tekme atmıştır. Olay bunun üze­rine çıkmıştır. Hazreti Peygamber:

«Bu cahiliyet adetini bırakın; o kötü bir şeydir.» (Münafıklardan olan) Abdullah bin Übey bin Selûl konuştu:

—  Muhacirler, bize (Medinelilere) karşı  çağrıştılar ha! Hele bir Medine'ye dönelim; muhakkak orada aziz (ev sahibi)    olanlar zelil (sığıntı)   olanları dışarı atacaktır (Medine'den Muhacirleri çıkara­caktır) . Bunu duyan Hazreti Ömer, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sordu:

—  Ey Allah'ın peygamberi! Şu münafık Abdullah'ı öldürelim mi? Hazreti Peygamber:

«Hayır!   sonra insanlar, Peygamber kendi adamlarını öldürür­dü, diye konuşurlar.» buyurdu.

 

960- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir: «Amr bin Lühayy bin Kam'ate bin Hindif, Hüzaa kabilesinin ata-sıdır.»

 

961- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir-«Amr bin Amir El-Hüzaf ye gördüm; Cehennemde bağırsaklarını yer den çekiyordu. Putlar uğruna develeri salıveren ilk insan     odur

(Putlara adanan bu develer çöle salıverilir; onların etinden sütünden ve sırtından yararlanılmazdı.)

 

962- Hazreti Aişe CRadıyalîahu Anha) der ki;

Hassan bin Sabit, Kureyş kâfirlerini hicvetmek için Peygamber SallaHahu Aleyhi ve Selîem'den izin istedi. Hazreti Peygamber ona şöyle buyurdu:

«Benim nesebim nasıl olacak? (Benim soyum onların soyu ile bir­leşmektedir.) " Hassan dedi ki:

— Ya Resûlallah! Hamurdan kıl çekilip çıkarıldığı gibi, seni onlar içinden çıkaracağım.

 

963- Cübeyr bin Mut'im (Radıyallahu Anh) rivayet eder:

«Benim beş ismim vardır: Ben Muhammed ve Ahmed'im. Ben Manî'yim ki, Allah benimle küfrü silecektir. Ben Hâşir'iniî kıyamette insanlar benim peşimden haşrolacaklar (toplanacaklar) dır. Ben Akıb'ım (peygamberlerin sonuncusuyum).»

 

964- Ebû Hüreyre'den (Radıyaîlahu Anh) rivayet edilmiştir: «Hayret etmiyor musunuz! Allah Tealâ Hazretleri, Kureyş kavminin beni kötüleyip terin etmelerini nasıl geri çeviriyor? Kureyş kavmi yerilen kişiye sövüp sayıyorlar ve yerilen kişiyi telin ediyor­lar. Oysa ben MUHAMMED'im (övülen kişiyim).»

Mütercim:

Kureyş kavmi, Peygamber SallaHahu Aleyhi ve Sellem. Hakkın­da, Muhammed isminin taşıdığı övülmüş manasının tafn aksini kul­lanarak ona dil uzatırlardı. Onların bu davranışlarının kendi aleyh­lerinde olduğunu ve Allah'ın bir peygamberi olarak Allah katında övülmüş bulunduğunu bu hadîs-i şerif belirtmektedir.

 

965- Hazreti Cabir'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Benim halim ile diğer peygamberlerin hali şuna benzer: Bir adam güzel bir bina yaptırmış, onu tamamlamıştır ve süslemiştir; fakat o binanın bir tuğla konacak kadar yerini açık bırakmıştır. în-sanlar, (seyretmek için) o binaya girip güzelliğine hayran olmaya ve Keşke bu bir tuğlanın (boş kalan) yeri olmasaydı, demeye başladı­lar.» (Peygamberler binasının son tuğlası Peygamber Efendimizdir. Bu bina O'nunla kemale ermiş ve gerçek değerini bulmuştur.)»

 

966- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: «Benim halimle benden Önceki peygamberlerin hali şuna benzer:

Bir adam bir bina yapmış da onu güzelleştirmiş ve süslemiştir; an­cak bir köşesinde bir tuğla yeri eksik bırakmıştır. İnsanlar o binavı dolaşıp seyretmeğe başlıyorlar ve bu binanın güzelliğine şaşıyorlar Diyorlar ki, keşke şu bir tuğla da konmuş olsaydı!..* Sonra Hazreti

Daurro-mVıor.

«îşte ben o bir tuğlayım ve ben peygamberlerin sonuncusuyum Peygamberler binası benimle tamamlamıştır).»

 

967- Ebû Hüreyre'den  (Radıyallahu Anh)  rivayet   edilmiştir:

«Ben, insanoğullari asırlarının asır asır en hayırlısından geldim ve nihayet içinde bulunduğum asırdan da peygamber olarak gönde­rildim.» (Peygamber «Efendimizin, insanlık tarihi boyunca en seçkin ve en temiz ailelerden geldikleri belirtilmektedir.)

 

968- İbni Abbas'dan (Radıyallahu Anhuma) rivayet edilmiştir: «Ahlâkı en güzel olanınız, en hayırlı olanmızdır.»

 

969- Hazreti Aişe'den (Radıyallahu Anha)  rivayet edilmiştir: «Benim gözüm uyur; fakat kalbim uyumaz (daima uyanıktır).»[22]

 

PEYGAMBERLİK NİŞANLARI BAHSİ

 

970- Abdullah bin Mes'ud (Radıyallahu Anh) der ki:

Bir seferde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri ile beraberdik. Yolda suyumuz azaldı. Hazreti Peygamber bize şöyle buyurdu:

«Suyun artanını bulup getiriniz.» Ashab, içinde soktu ve sonra şöyle buyurdu:

«Mübarek ve temiz olan suya geliniz; bereket     Allah'dandır.»

Abdullah bin Mes'ud der ki: Hazreti Peygamberin mübarek par­makları arasından su fışkırdığını gözümle gördüm. Nitekim Hazreti Peygamber yemek yerken yemeğin teşbihini duyardık.

 

971- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet    edilmiştin

«Siz, kıldan ayakkabı giyinen bir kavim ile savaşmadıkça ve ay­nı zamanda küçük gözlü, kırmızı benizli, küçük burunlu ve sanki yüzleri, birbiri üzerine katlanmış kalkanlara benzeyen (değirmi ve yumru olan) Türk boyu (Moğol) ile savaşa girmedikçe kıyamet kop-nıayacaktır. İnsanların bu vazifeye (devlet idareciliği görevine) düş­meden (girmeden) önce en isteksiz olanını, o sorumluluğa getirile­ceklerin en hayırlısı bulacaksınız. İnsanlar madenler gibidir. Cahili-yet zamanında hayırlı olanları islâmda da hayırlı olanlarıdır. Her­hangi birinize mutlaka bir zaman gelecektir' ki, beni bir kez görme­si aile ve servetinin bir misli artmasından kendisine daha sevimli olacaktır.» (Bağdad'ı. olarak Abbasî halifeliğini yıkan Türk Moğal (Serdarı Hûlâyâ (1217-1265) Peygamber efendimizin asırlar öncesin­den bildirdikleri bu korkunç savaşa öncülük eden kişi olabilir.)

Mütercim:

Dünyada hiç bir sâlih mümin düşünülmez ki, bu yolda Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerine .şiddetli bir sevgisi ve aşkı olmasın. Hatta değil malını ve ailesini, kendi canını bile feda etmeye razı olacak çok ask ve muhabbet ehli vardır.

 

972- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«SİZ: yüzleri kırmızı, burunları basık, gözleri küçük ve sanki birbiri üzerine katlanmış kalkanlar gibi (değirmi ve yumru) ve kıl­dan ayakkabı giyinen diğer milletlerden Hûz ve Kirman ile savas-madıkça kıyamet kopmayacaktır.

 

973- Ebû Hüreyre'den   (Radıyallahu Anh)   rivayet edilmiştir:

 

974- Ebü Hüreyre'den (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir: «Benim ümmetimin helaki, Kureyş kabüesinden bazı gençlerin

Mütercim:

Hadis-i şerif alimlerine göre bu zalimler. Mervan oğullanndan yezit ve Haccac-ı Zalim gibi kçtü idarecilerdir.

 

975- Huzeyfe (Radıyallahu-Anh) der ki:

Herkes Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerine gelecek hayırlı işlerden sorardı. Ben ise, uğramaktan korktuğum için gelecek kötülüklerden sorardım. Bir ara sordum:

—  Ya Resûlallah! Siz peygamber olarak    gönderilmeden önce biz cahiliyette ve kötülükler içinde bulunuyorduk. Sizin gönderil­menizle bize bu saadet ihsan edildi. Sizin bu zamanınızda mevcud olan bu hayır ve saadetten sonra herhangi bir şer tkötülük ve fitne), olacak mıdır? Hazreti Peygamber:

«Evet!» buyurdu. Yine sordum:.

—  O serden sonra hayır var mı? Buyurdu ki:

«Evet, hayır var ve fakat o hayırda bulanıklık bulunacaktır.»

—  Bulanıklığı nedir? diye sordum. Buyurdu kiî

«Benim gösterdiğim yolun dışına çıkacak bir toplum gelecektir ki, onların hareketlerinden kimini şeriata uygun ve kimini de aykırı bulacaksın.» Sonra sordum:

—  Bu bulanık hayırdan sonra şer olacak mı? Şöyle buyurdular: «Evet, insanları cehennem kapılarına çağıranlar olacaktır. Kim

onların çağrısına uyarsa, onu cehenneme atacaklardır.»

—  Ya Resûlallah! dedim, bunları bize tanıt, (nasıl   insanlardır bunlar?» Bunun üzerine Hazreti Peygamber şöyle buyurdular:

«Onlar bizim derimizdendir ve bizim dilimizi konuşurlar.» De­dim ki: Eğer o zamana yetiştirsem bana ne enir edersiniz? Buyur­dular ki:

«Müslümanların cemaatine ve liderine bağlanırsın.»

—  Eğer müslümanlarm bir cemaati ve bir lideri yoksa, dedim. Bunun üzerine Hazreti Peygamber:

«O zaman hütün fırkalardan (partilerin hepsinden) ayrıl. Ağaç kökünü ısırmak (ağaç altında barınmak) ve ölünceye kadar da bu durumda kalmak pahasına bile olsa.»

Mütercim :

Burada ağaç kökünü ısırmanın manası, son derece ihtiyaç içinde kalacak olsan bile yalnızlığı tercih et ve o zamanki fitne guruplaş-maları içine girme, demektir.

 

976- Hazreti Ali {Radiyalla.hu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den size bir hadîs an­lattığımda, yalan bir isnad da bulunmaktansa gökten düşüp param­parça olmayı yeğ tutarım. Fakat kendi işlerimiz konusunda size ko­nuştuğum zaman, savaş aldatmacadır, prensibinden hareket edebili­rim. Peygamber SaUallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğunu

işittim:

«Ahir zamanda bir kavim gelecek. Genç yaşlı, dar ve zayıf gö­rüşlüdürler. İnsanlığın en güzel lafım söylerler (laf ustandırlar) Okun av hayvanım Bir delip çıktığı gibi İslâm'dan çıkarlar. îmanla­rı haşerelerinden aşağı geçmez. Onları, nerede karşılaşırsam^ ol-dürünüz. Bunların öldürülmelerinin, öldürenler için kıyamet günü sevabı vardır.»

Mütercim:

Hadis alimlerinin açıklamasına göre bu hadîş-i şerif Pey­gamberin bir mucizesi olarak dinî hükümleri inkâr eden sapık fır­kalar ve fesad için koşanlar hakkında varid olmuştur. Gerçekten bunların hepsi meydana çıkmıştır.

 

977- Habbab bin Eret (Radıyallahu Anh} der ki:

Kureyş kâfirlerinden çektiğimiz ağır sıkıntı ve eziyetlerinden Peygamber Sâllallahu Aleyhi ve Sellem'e şikâyette bulunduk. Ken­dileri Kabe'nin gölgesinde, Bürde'sini yastık yaparak dinlenmekte idiler.

— Ya Resûlallah, dedik, kâfirlerin işkencelerinden kurtulmamız için Allah'a düa ediniz. Resûl-i Ekrem şöyle buyurdular:

«Sizden önceki ümmetler içinde imanlı kişiye düşmanları tara­fından bir çukur kazılarak (boğazına kadar) o çukura gömülür ve Sonra bir testere getirilip başı üzerine konularak iki yarık açılır ve ve bu işkence onu hak dininden çeviremezdi. Kiminin de eti altın­daki kemik ve sinirleri demir taraklarla taranır ve bu işkence? onu dininden çeviremezdi. Allah Tealâ Hazretlerine yemin ederim ki, muhakkak bu dîn tamamlanacaktır. O zaman bir atlı, San'a'dan Hadramut'a kadar tek başın gidebilecek ve yalnız Allah'dan, bir de koyunlarına kurdun saldırmasından korkacaktır. Fakat siz, acele ediyorsunuz fher şeyin bir vakti var, bekleyiniz).»

Mütercim:

Peygamberin mucizesi olarak çok zamanlar böyle emniyet ve güven içinde yolculuklar yapılmıştır. Daima böyle huzur ve güven içinde bulunmak'müslümanların arzu ve temennisidir.

 

978- Hazreti Enes (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri Ensar'dan Sabit bin Kays'ı bir kaç gün göremedikleri için merak edip sordu­lar. Ashabdan biri, Ya Resûlallah, dedi, sizin için gidip durumunu öğreneyim. Böylece adam Sabit'in yanına vardı. Sabit'i evinde çok kederli ve üzgün bir halde buldu ve ona bu halinin sebebini sordu. Sabit cevap verdi:

— Halim çok fena, çünkü bu Sabit, sesini Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sesinin üstüne çıkarttı. Muhakkak ki, onun işle^ diği ameller boşa gitmiş ve kendisi de cehennem ehlinden olmuştur. «Seslerinizi Peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın- mealindeki ayeti kerime mutlaka benim hakkımda nazil olmuştur. Akıbet ce­hennemlik olacağımdan kederlenerek evimde oturup ağlamakta­yım.

Sonra adam Hazreti Peygambere dönerek Sabit'in sözlerini an­lattı. Hazreti Peygamber haberciye şöyle buyurdu:

«Sabit'e git ve ona de ki: Sen cehennemlik değil cennetliksin.»

Adam gidip müjdeyi Hazreti Sabit'e verdi. Sonra Hazreti Sabit Yemame vak'asmdaki savaşta şehid oldu ve Peygamberin mucizesi de yerine geldi.

 

979- Berâ bin Âzib (Radıyallahu Anh) der ki:

Hazreti Peygamberin zamanında ashr^dan Üseyd bin Hudayır geceleyin namaz kılarken aşikâre olarak Kehf sûresini okuyordu. Evinin ahırında bağlı bulunan atı ürkmeğe başladı. Bunu duyan Üseyd, selâm vererek namazdan çıktı. Birden beyaz bir sis veya bulu­tun, etrafını sardığını gördü. Üseyd bu olayı Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e anlattı. Hazreti Peygamber buyurdular ki:

«Ey falan, okumalıydın! O gördüğün şey melek topluluğu idi.' Kur'an için indi.» Bir rivayette de şöyledir: «Kur'an okuyuşuna de­vam edeydiniz, sabaha kadar melekler Öylece kalacaklardı.»

Mütercim :

Bu hadîsin diğer rivayetlerinde: «Beyaz bulut İçinde bir takım kandiller gibi ışıklar gördüm.» demiştir.

 

980- İbni Abbas (Radıyallahü Anhüma) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, hasta, olan bir bedevî'yi ziyaret etmek ve hatırını sormak üzere yanına vardı. Hazreti Pey­gamber, adetleri üzere, «geçmiş olsun, inşallah günahlara keffaret-tir,» şeklinde o hastaya tesellide bulundu. Adam:

— Sen bana geçmiş olsun, diyorsun. Halbuki benim hastalığım öyle gelip geçici değildir. Ancak bu hastalık, yaşlı bir ihtiyarın ba­şında kaynayıp onu mezarları ziyarete götürecek humma (sıtma) hastalığıdır, dedi. Hazreti peygamber de: «Peki, Öyle olsun!» buyur­du. (Aradan bir gün geçmeden de bedevi ölmüştü.)

 

981- Cabir (Radıyallahü Anh) Hazretlerinden rivayet edilmiş­tir:

Peygamber, Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bana:

«Desenli halılarınız var mı? diye sordular. Ben de, bizim desenli halımız nereden olacak! dedim. Hazreti Peygamber şöyle   buyurdu:

«Ama yakında desenli halılarınız olacaktır.»

Gerçekten peygamberin mucizesi olarak sonradan müsîümanla-, nn öyle maddî kıymetleri yüksek halıları oldu. Hatta ben zevceme dedim ki, bu derecede kıymetli eşya kullanmaktan'hoşlanmam. Hay­di bu halıları gözümün önünden kaldır. Bana şu karşılığı verdi:

— Ama bunlar, bizim için Peygamberin bir mucizesidir. Hazreti Peygamber: «Sizin yakında desenli halılarınız olacaktır!» diye müjde vermemiş midir? Onun için savunmasına karşı başka bir şey söyle­meğe lüzum görmeyerek, öyle ise yaygınlarımız olduğu gibi kalsın, dedim.

 

982- Abdullah'dan (Radıyallahü Anh) rivayet edilmiştir: «Rüyamda bir meydanda toplanan insanlar gördüm. Ebû Be­kir kalkıp (o insanlar için kuyudan) bir veya iki bakraç su çekti. Onun çekişinde biraz za'f vardıyse de Allah onu bağışlar. Sonra vazi­feyi Ömer aldı ve bakraç Ömer'in elinde kocaman bir kovaya dö­nüştü. İnsanlar içinde onun yaptığını yapacak hiçbir dâhi görmedim. Nihayet insanlar, bu kuyunun çevresinde konakladılar.»

Mütercim:

Bu da Hazreti Peygamberin mucizelerinden olup gerçekten Haz­reti Ebû Bekir iki yıl ve bir kaç ay. hilâfette bulunduktan sonra Hazreti Ömer'in hilâfeti zamanında Şam, İran, Mısır gibi geniş bel­deler fethedildi. Şimdi de bütün cihan Hazreti Ömer'in yapmış ol­duğu fetihlere hayrandır.

 

983- Ümmtt Seleme (Radıyallahü Anha) der

Cebrail Aleyhisselâm, yakışıklı bir adam olan I çiminde Peygamber   Sallallahu Aleyhi ve SeHeme P>Mı ve o konuştuktan sonra kalkıp gitti. Peygamber Sallallahu Aleym

İ6m:.Bu kimdi?, diye sordular. Müslümanların annesi ümm-i Sele-

Ben, Hazreti Peygamberden  işitinceye kadar,  Cibril Aleyhisselâm ı hep Dihyetü'l-Kelbî sanırdım.                                  

Mütercim:

Cibril Aleyhisselânı'm böyle Dihyetü'l-Kelbi biçiminde aşikâre görünmesi peygamberin en büyük mucizelerinde ndir. Hazreti Cib­ril'i yalnız Ünımü Seleme değil, birkaç defa diğer ashab da gör­müşlerdir. Nitekim insanlar ortasında gelip Hazreti peygambere imandan, islâmdan sorduğu zaman yine Cibril Aleyhisselâm o in­san kılığında idi. Bu hadîs-i şerif daha önce geçmişti.

 

984- tbni Ömer fRadıyallahu Anhüm)  der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerine Yahudiler­den birkaç kişi gelerek kendi içlerinden zina eden bir erkekle bir kadın hakkında şeriatın hükmünü sordular ve uygulanmasını iste­diler. Hazreti Peygamber onlara sordu: «Zina hakkında Tevrat'da ne buluyorsunuz?» Onlar dediler ki:

—  Biz zina edeni teşhir ve terzil ederiz. Aynı   zamanda kırbaç­larız. Sonra (aslen yahudî olup islâmı kabul eden) Abdullah bin Se­lâm, Yahudilere: — Siz yalan söylüyorsunuz. Haydi Tevrat'ı getirin bakalım, dedi. O Yahudiler Tevrat'ı getirip Peygamberin huzurunda açtılar. Yahudî alimlerinden olan biri elini recim- ayeti üzerine ko­yarak bir evelki ayetle bir sonraki ayeti okudu, recim ayetini sakla­dı. Abdullah bin Selâm:

—  Elini kaldır, dedi. Adam elini kaldırınca baktilarki eli altında recim ayeti bulunuyor. Sonra kendileri de itiraf ettiler ve dediler ki, Abdullah bin Selâm'm dediği doğrudur, Tevrat'da recim ayeti var­dır. Bunun üzerine ikisi de dul olan bu kadin ve erkeğe Hazreti Pey­gamber recim cezası verdi ve uygulandı.

Mütercim:

Tevrat'da recim ayetinin bulunduğunu bilmesi de peygamberin mucizesidir.

 

985- İbni Mes'ud (Radıyallahu Anlı) der ki:

Hazreti Peygamber zamanında peygamberliğin açık mucizesi olarak ay ikiye bölündü. Bu mucizeyi gözleriyle görenlere hitaben Hazreti Peygamber:

«Siz buna şahitlik ediniz!» buyurdu.[23]

 

PEYGAMBER ASHABININ FAZİLETLERİ EBU BEKİR'İN  ÖZELLİKLERİ BAHSİ

 

986- Cübeyr bin Mut'im CRadiyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna bir kadın geldi ye dönüp giderken Hazreti Peygamber ona tekrar gelip müra-cat etmesini söyledi. Kadın dedi ki: Ben buraya gelir de sizi bula-mazsam ne yapayını (kime başvurayım) ? Hazreti Peygamber ona

«Eğer beni bulamazsan Ebû Bekir'e gitt» buyurdu.

Mütercim

Bu hadîs-i şerif Ebû Bekir (Radıyallahu Anh) Hazretlerinin hila­fetine ve onun diğer ashabdan daha faaitetii olduğuna işaret ettiği gibi, ayni zamanda da peygamberin bir mucizesi olarak da gerçek­leşmiştir.

 

987- Ebû'd-Derdâ (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzurunda oturmakta idim. Derken Hazreti Ebû Bekir'in, diz kapakları görülecek şekilde eteklerini toplayarak meclisimize doğru telâşla gelmekte olduğunu Hazreti Peygamber görünce bize şöyle buyurdu:

«Bu sizin arkadaşınız (Ebû Bekir) her halde birisi ile münaka­şa etmiştir.» Hazreti Ebû Bekir huzura gelip selâm verdi ve dedi ki:

—  Ya Resûlallah! Benimle Ömer bin Hattab arasında bir mesele vardı. Ben ona hızlı davrandım ve sonra pişman oldum. Kusurumun bağışlanması için Ömer'den rica ettim. O ise bağışlamadı. Ben de size geldim. Hazreti Peygamber ona üç kez şöyle buyurdu:

«Ey Ebû Bekir, Allah seni bağışlar!»

Hazreti Ömer de ettiğine pişman olarak Ebû Bekir'den özür dile­mek için evine gitti ve onu evinde bulamayınca, o da Hazreti Pey­gamberin huzuruna gelerek selâm verdi. Fakat Hazreti Peygamberin mübarek yüzlerinde bir değişiklik oldu. Hiddetlenmiş olduğu sezili­yordu. Öyle. ki, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer'e sert davranıîması endişesiyle hemen peygamberin huzurunda dizleri üzerine çökerek:

—  Ya Resûlallah! Bu işte ben Ömer'den    daha çok haksızdım, diye iki defa itirafta bulundu. Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, şöyle buyurdu:

«Allah Tealâ Hazretleri, beni size peygamber olarak gönderdi. Siz beni yalanladınız. Halbuki Ebû Bekir beni doğruladı ve hem malı, hem de canı ile bana iyilik etti. Benün arkadaşımı bana bıra­kacak mısınız?» Hazreti Peygamber bu sözü iki defa tekrarladı. Bu olaydan sonra artık hiç bir kimse Ebü Bekir Hazretlerine eziyet et­medi.

 

988- Amr bin Âs'darı  (Radıyallahu    Anh)   rivayet edilmiştir:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Amr bin Âs'ı, Zati-Selâ-sil gazasında ordu kumandanı yapmıştı. Amr der ki:

Bu savaştan dönüşümüzde Hazreti    peygamberin huzurlarına

vardım ve dedim ki:

—  Ya Resûlallah! Bütün insanlar içinde en çok kimi seversiniz? Bana: «Aişe'yi (severim) \» buyurdular. Yine sordum:

—  Erkeklerden en çok sevdiğiniz kimdir?

«Aişe'nin babasıdır!» cevabını verdiler. Ebû Bekir'den sonra ki­mi seversiniz? dedim. «Ömer bin HattaVi!» buyurdular. Bundan sonra böyle bir kaç erkek daha saydılar.

Böylece Amr bin Âs, ordu kumandanlığına tayin edilmiş olduğu halde ilk sıralarda yer alamadı, sandığı gibi olmadı.

 

989- tbni Ömer'den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiştir: «Kim, büyüklük taslayarak eteklerini yerden çekerse, kıyamet gününde Allah Tealâ Hazretleri ona rahmet gözü ile bakmaz.» Hazreti Ebû Bekir sordu:

— Ya Resûlallah! Bazan farkında ^olmadan giysimin bir ucu aşa­ğı sarkıyor ve ancak devamlı yoklarsam sarkmaz. Bunun üzerine Hazreti Peygamber ona şöyle buyurdu:

«Sen bunu böbürlenmek için yapmıyorsun.»

 

990- Ebû Saıd'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Sakın benim ashabıma kötü söz söylemeyiniz. Sizden biriniz Uhud Dağı kadar altın sadaka verse onlardan biri­nin verdiği bir batman tahıla bile ulaşamaz.

 

991- Ebû Musa El Eş'ari (R.A.)'den rivayet edilmiştir:

Ebû Musa, evinde abdest alıp çıktı ve bugün akşama kadar Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanında bulunacağım, diyerek Mescid-i saadete vardı. Orada bulunanlara Hazreti Pey­gamberi sordu. Şu tarafa gitti, dediler. Ebû Musa anlatır:

— Ben de Peygamberi bulmak için peşinden çıktım. Hazreti Pey­gamber Küba yanında Enis kuyusunun bulunduğu bostana girdi. Ben de bostanın kapısı yanında oturdum. Bostanın kapısı hurma dal­larından idi. Hazreti peygamber, ihtiyacını giderip abdestini aldıktan sonra huzurlarına vardıni. Bir de baktım ki, Hazreti Peygamber, Eriş kuyusunun kenarına oturmuş ve mübarek dizlerini çıplak ola­rak kuyuya sarkıtmışti. Kendilerine Selâm verdikten sonra, o gün Resûl-i Ekrem'in kapıcısı olmaya niyet ederek dönüp bostan kapısı­nın yanında oturdum. Derken Ebû Bekir gelip kapıyı itti. Kim o! Dedim. O da: Ebû Bekir'im dedi. Ben de: Bekle, izin isteyeyim, dedim. Hemen Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna çıktım ve:

— Ya Resûlallah, Ebû Bekir kapıdadır, huzurunuza gelmek için izin istiyor, dedim. Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«Ona izin ver ve kendisini cennetle müjdele

Ben hemen Ebû Bekir'e giderek:

— Girebilirsiniz ve de Hazreti Peygamber sizi cennetle müjde­liyor, dedim. Hazreti Ebû Bekir, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna çıktı ve .Hazreti .Peygamberin sağında oturarak O'nun yaptığı gibi ayaklarını kuyuya sarkıttı ve dizlerini açtı. Sonra ben yerime dönüp oturdum. Kardeşimi abdest alırken bırakmıştım ve bana yetişecekti. Eğer Alîah ona (kardeşini kasdediyor) hayır murat etmişse onu buraya getirir, dedim. Tam bu sırada kapıyı hareket ettiren biri peyda oldu. Ben:

— Kim o ! Dedim. O da :

—  Ben, Ömer bin. Hattab'ım, dedi.

— Biraz bekle, izin isteyeyim, dedim. Peygamberin huzuruna çıkıp selâm vertikten sonra dedim ki:

— Ya Resûlallah, Ömer bin Hattab kapıda bekliyor, izin. istiyor. Hazreti peygamber şöyle buyurdular :

 Sen ona izin ver. ve kendisini cennetle müjdele. Ben de kapıya dönerek Hazreti Ömer'e dedim ki:

—  Girebilirsiniz ve peygamber sizi cennetle müjdeliyor. Hazre­ti Ömer, ( Allah'a hamd ve şükrederek ) içeri girdi ve Hazreti  Pey­gamberin solunda oturarak ayaklarını kuyuya sarkıttı. Ben    yine dönüp kapımn iç tarafında beklemeye devam ettim   ve içimden: Al­lah Tealâ Hazretleri kardeşime  hayır murad etmişse onu buraya getirir, diye geçirdim. O anda-birisi gelerek kapıyı kımıldattı. Kim

o! Dedim. O da:

—  Ben Osman bin Affan'ım, dedi.

—  Biraz bekle, izin isteyeyim, dedim. Hazreti Peygamberin hu­zuruna varıp Osman bin Af fan'm kapıda izin beklediğini haber ver­dim. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana şöyle buyurdu:

«Ona izin ver, gelsin ve uğrayacağı bir    musibet    karşılığında onu cennetle müjdele.» Ben de Hazreti Osman'ın   yanına   dönerek:

— Girebilirsiniz ve Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, uğ­rayacağınız bir musibet karşılığında sizi cennetle müjdele li, dedim. Hazreti Osman da (Allah'a hamd ederek, Allah yardımcımız olsun, dedi ve) içeri girdi. Hazreti Peygamberin huzuruna vardığında kuyu kenarında oturacak yer bulamadı. Sonra kuyunun önünde Hazreti' Peygamberin karşısında oturdu.

Mütercim:

Bazı alimler, bu hadisenin Hazreti Osman'ın kabrinin Ravza-i Mutahhara karşısında Baki mezarlığında olacağına ve Hazreti Ebû Bekir'le Hazreti Ömer'in kabirlerinin ise Peygamber'in yanında ola­cağına işarettir, dediler.

Bir de Peygamberin mucizesi ^olarak Hazreti Osman n şehid ol-- masına sebep teşkil eden büyük fitneler olmuştur.

 

992- Hazreti Enes (R.A.) der ki:

Bir gün Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ashabdan Ebû Bekir, Ömer ve Osman'ı yanlarına alarak Uhud dağına çıktılar, Uhud dağı sallanmaya başladı. Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«Ey Uhud dağı! yerinde dur. Çünkü senin üzerinde bir peygam­ber, bir Siddîk (Ebû Bekir) , iki de şehid (Hazreti Ömer ile Hazreli Osman) var.»

(Uhud dağının sallanması, sevinç ve neş'esinden olmuştur. Bu­nun benzeri bir olay da Mekke'de Hira dağında olmuştur. Şairin biri güzel söylemiştir: Hira dağının altındaki sevinçten gelen bu ha­reket ne!.. Eğer bu dağa, peygamberin «Dur ve sakin ol» sözü olma­saydı» o dağ çöker ve yıkılırdı.)

 

993- Hazreti Ali'den (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir!

İbni Abbas (Radıyallahu Anhüma) der ki: Hazreti Ömer şehid edildiği zaman cenazesi bir divan üzerine konulmuştu. Ben de Hz. Ömer'e dua edenler arasında idim. O sırada arkamda bulunan ve dirseğini omuzuma dayamış olan kişi, Hz. Ömer için şöyle diyordu:

— Allah Teaîâ Hazretleri sana rahmet etsin. Zaten senin, iki ar­kadaşının (Hazreti Peygamberle Hazreti Ebû Bekir'in) yanında ola­cağını (defnedileceğini) umuyordum. Çünkü Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den sık sık şöyle buyurduğunu duyardım:

«Ben, Ebû Bekir ve Ömer beraberdik. Ben, Ebû Bekir ve Ömer yaptık. Ben, Ebû Bekir ve Ömer gittik.» (Bu itibarla üçünün de kabri şeriflerinin bir arada olması gerekliydi).

îbni Abbas der ki: Bu sözü söyleyen kimdir? diye baktım, arkam­da Hazreti Ali'yi gördüm.

Mütercîm:

Hazreti Ali (Kerremellahu Vechehu) efendimizin rivayet ettiği bu hadîs-i şerif, iki şeyhin (Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer'in) diğer ashabı kiramdan fazilet bakımından üstün olduklarına delâlet eder.[24]

 

ÖMER'İN ÖZELLİKLERİ BAHSİ

 

994- Cabir'den (Radıyallahu Anlı)  rivayet edilmiştir: «Rüyamda cennete girdiğimi gördüm. Orada Ebû Talha'nın zev­cesi Rumeysâ Üe karşılaştım Derken bir ayak sesi işiterek (yanımda bulunan Cibril'e), bu kimdir? dedim. O Bilâl'dır, dedi. Ayrıca cennet­te bir büyük köşk gördüm, avlusunda bir cariye vardı. Bu köşk ki­mindir? sordum. Ömer'indir, dedi. İstedim   ki, o köşkün içine girip onu göreyim. Fakat ey Ömer, senin kıskançlığını hatırladım     da girmedim!» Hazreti Ömer:

— Anam-babam sana feda olsun, ya Besûlallah! Senden hiç kıskanırmıyım dedi.

 

995- Hazreti Enes (Radıyallahu Anh) der ki:

Bir kimse, Hazreti Peygambere kıyametten sordu, ne zaman ki yamet kopacaktır? dedi. Hazreti Peygamber ona:

«Sen kıyamet için ne hazırladın?» buyurdu. O kimse dedi ki; Yaresûlallah kıyamet için hiçbir hazırlığım yoktur. Ancak Allah'ı ve onun peygamberini severim. Bunun üzerine Hazreti Peygamber ona:

«Sen sevdiğin kimse ;ile berabersin.» buyurdu. Enes diyor ki: Pey­gamberin «Sen sevdiğinle berabersin!» sözüne sevindiğimiz kadar hiçbir şeye sevinmemiştik. Ben de Peygamberi, Ebu Bekir ve Ömer'i seviyorum. Onlara olan bu sevgim sayesinde, onların yaptığını yapa­madığım halde kendileriyle birlikte olacağımı umuyorum. (Peygam­beri seven kimsenin derecesi başka olmakla beraber cennette daima Hazreti peygamberi görebilecektir. Bu yine bir beraberliktir. Haz­reti Enes de Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hizmetçisi ve onu en çok sevenlerden biri olması itibariyle cennette peygamberle bulunacağı da anlaşılmaktadır.

 

996- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir:

«Sizden önceki ümmetler içinde (mana aleminden) kendileriyle konuşulan kişiler var idi. Eğer benim ümmetim içinde böyle bir kim­se varsa, o da Ömer'dir (Allah tarafından ona bazı gerçekler ilham edilir).» Başka bir rivayette de:

«Sizden önce geçmiş fsrail oğullan içinde birtakım erkekler var­dı ki. Peygamber olmadıkları halde onlarla (melekler tarafından) konuşulurdu. Benim ümmetimde, o kimselerden biri varsa o da Ömer'dir.»[25]

 

HAZRETİ OSMAN'IN ÖZELLİKLERİ

 

997- İbni Ömer (R.A.) der İd:

Mısır halkından bir adam îbni Ömer'e gelerek:

—  Ey îbni Ömer! Uhud savaşında Osman'ın (Radıyallahu Anh) kaçtığını bilirmisin dedi. İbni Ömer;

—  Evet, bilirim; cevabını verdi. Adam sordu:

—  Ey îbni Ömer, Osman'ın Bedir savaşında bulunmadığını bi­tirmişin? îbni Ömer ona cevab verdi:

— Evet, Ostnanm Bedir savaşında bulunamadığını bilirim. Yine sordu:

—  Osman'ın Ridvan biatında (Hubeybiye vak'asında ağaç altın­da binbeşyüz kadar ashab biat ederlerken Osman'ın orada) bulun­madığını bilirmisin îbni Ömer:

—  Evet, Rıdvan biatmda Osman'ın bulunamadığını biliıim, dedi. Sonra o adam İbni Ömer'den aldığı cevablar kendi inancına uygun düştüğünü sanarak Hazreti Osman'ın kıymetinin   azaldığına hük­medip sevinmiş ve «Allahu Ekber» diye tekbir getirmişti. Sonra îbni

Ömer, o adama:

—  Şimdi yanıma gel de sana işin gerçeğini bildireyim, dedi ve söz© başladı: Önce Uhud savaşında Hazreti Osman'ın kaçışı husu­suna   gelince, ben şahidiik ederim ki, Allah Tealâ Hazretleri «Allah onları affetmiştir» mealindeki ayeti kerimeyi indirmekle onu     ve onunla beraber diğer ashabı bağışlamıştır.

Bedir savaşında Hazreti Osman'ın bulunamayışmın sebebi şu idi: Hazreti Osman'ın nikâhlısı bulunan Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Rukayye adındaki kızı hasta idi; ölüm döşeğinde bu­lunuyordum Onunla ilgilenmesini Hazreti peygamber Osman'a emir etmiş ve geri kalmasına müsaade etmişti. Hatta Osman geri kalma işinde tereddüt bile göstermişti. Bunun üzerine Hazreti Peygamber ona şöyle buyurdu:

«(Ey Osman) muhakkak surette sana, Bedir'de bulunacak ola­nın sevabı vardır. Ayrıca o savaşta bulunanın alacağı hisse kadar sana ganimet maundan vardır.» îşte bu emir üzerine Hazreti Os­man, Bedir savaşından geri kalmıştır.

Hazreti Osman'ın Hudeybiye vak'asında Rıdvan Biatında bulu-namayışı şundan: Eğer Hazreti Osman'dan Mekke içinde daha say­gın bir kimse bulunaydı, Peygamber Sallalîahu Aleyhi ve Sellem Mekke'ye elçi olarak onu gönderirdi, Osman'ı göndermezdi. Biat ise, Hazreti Osman Mekke'ye eiçi olarak gönderildikten sonra ve Osman Mekke'de görevli iken olmuştu. Bunun için Peygamber Sal­lalîahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri:

«Bu el Osman'ın elidir buyurarak sağ elini diğeri üzerine vurdu ve, *bu biat Osman içindir,» dedi.

Sonra İbni Ömer, o Mısırlıya hitab ederek:

— Şimdi al sorularının cevabını ve git. (Hazreti Osman'ı ayıp­lamak ve onun kıymetini düşürmek yolundaki inancını düzelterek memleketine dön.)

Mütercim:

Gerçekten Bedir savaşındaki zaferi müjdelemek için Zeyd bin Harise'nin Medine'ye geldiği gün, Hazreti "Osman'ın zevcesi Rukayye Radıyallahu Anha vefat etmişti. Zeyd bin Harisenin oğlu Üsame de, Rukayye'nin hastalığı sebebiyle Hazreti Paygamberin emirleri üze­re Medine'de kalmıştı.

Türkçede Rukayye ismi Rukıyye şeklinde kullanılmakta ise de doğrusu Rukayye'dir. Hazreti Rukayye'nin vefatından sonra Peygam­ber Sallalîahu Aleyhi ve Sellem diğer kızı Ümmü Gülsüm'ü Hazreti Osman'a nikahladı. İşte Hazreti Osmajı, Peygamber efendimizin iki kızını nikahladığı için kendisine «Zinnureyn = iki nur sahibi» de­nilmiştir.[26]

 

HAZRETİ ALİ'NİN ÖZELLİKLERİ

 

998- Hazreti AH (Kerremellahu Vechehü) der ki:

Hazreti Fatma (Radıyallahu Anha), el değirmenini çevirmekten elleri nasır tutmuştu. Kendisine bu hususta yardımcı olmak için ge­tirilen esirlerden bir cariye istemek üzere babası Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in evine gitti. Fakat Hazreti Peygamberi evde bulamayınca isteğini Hazreti Aişe'ye (Radıyallahu, Anha) anlattı. Sonra Peygamber eve dönünce, Hazreti Fatma'nın bir hizmetçi istemek üzere geldiğini Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e bildirdi.

Hazreti Ali der ki : Bunun üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bizzat evimize geldi. Biz ise yataklarımıza girmiştik. He­men yataktan kalkmaya davrandımsa da, Hazreti Peygamber   bize:

«Yerinizde kalınız (kalkmayınız)» buyurdu. Sonra Fatma ile be­nim aramda oturdu. Hatta göğsüme değen mübarek ayaklarının yumuşaklık ve serinliğini duyuyordum. Sonra ikimize hitab ederek şöyle buyurdu:

«Benden istediğiniz şeyden daha hayırlısını size bildireyim mi? Yatağınıza girdiğiniz zaman otuz dört defa ALLAHU EKBER, otuz üç defa SÜBAHANELLAH ve otuz üç defa da ELHAMDÜ LİLLAH deyi­niz. İşte bu sizin için bir hizmetçiden daha hayırlıdır.»

Mütercim:

Bu zikir ve teşbihler otuz üçer defadır; fakat «La İlahe İllallahu vahdehu La şerike leh» ile tekbirler otuz dört olur. Yahud bu hadisi şerifte olduğu gibi, gece yatarken, yapılacak teşbihlerin sayısı b\m lardan ibarettir. Bazı hadîs-i şeriflerde de teşbihlerin sırası değMkti Önce Sübhanellah ve sonra Elhamdü LiUâh ve Allahu EkberVei' Nitekim ayeti kerimelerde de bu sıra üzere gelirler Onun için b" sırayı gözetmek-daha faziletlidir, denmiştir. Bu teşbihlerin otuz üçer den doksan dokuz olması da Esmai- Hüsna'ya  (Allah'ın güzel dok sandokuz ismine)  uygun düşmesi içindir.  Namazlardan sonra ya puan bu teşbihlerin sonunda «La îlâhe îllallahu Vahdehu La Şerike Leh» denmekle teşbihlerin' sayısı yüze çıkar, ki Esma-i Hüsna'mn sa yısı da bir rivayete göre yüzdür. Bir hadîs-i şerifte: «Cennetin d-re çeleri yüzdür; Allah Teala o dereceleri mücahidler için hazırlanın tır.» buyurulduğundan gerek teşbihlerin  ve gerekse Allah'ın isimle rinin yüz olması bu cennet derecelerine uygun düşmektedir  diye bazı alimler söylemişlerdir.[27]

 

PEYGAMBER  SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM'İN YAKINLARININ ÖZELLİKLERİ

 

999- Abdullah bin Zübeyr (R.A.) der ki:

Hendek savaşında ben ve Ebû Seleme'nin oğlu Ömer birer ço­cuk olduğumuz için kadınlar arasında bulunuyorduk. Sonra baktım, babam ata binerek iki üç defa Kurayza Oğulları denen Yahudi kabi­lesine gidip geldi. Ben bu işe merak ettiğim için babam Zübeyr'e sordum:

—  Babacığım, iki üç defa Kurayza Oğullarına gidip geldiğinizi gordum. Niçin gitmiştiniz? Babam dedi ki:

— Yavrum, sen beni öyle Kurayza   Oğullarına    gidip gelirken gordun mü? Ben:

—  Evet, gördüm, dedim. Sonra babam Zübeyr anlattı:

—  Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Seliem Hazretleri bütün as­haba hitaben :

«Kim Kurayza Oğullarına gidip onların durumunu bana bildire­cek?» buyurmuştu. Sonra ben onlara gittim ve onların ne halde ol­duklarına dair bilgiyi Peygambere getirdim. Gerekli haberleri Hazreti Peygambere getirdiğim zaman çok memnun oldu ve bana iltifat bu­yurarak anne ve babasını anmak suretiyle: «Anam-babam sana feda olsun.» buyurdu.

 

1000- Misver bin Mahreme (Radıyallahu Anhî der ki: Hazreti Ali (Kerremellahu Vechehu), Ebû Cehü'in kızı ile evlen­mek üzere nişanlanmıştı. Bunu duyan zevcesi Hazreti Fatma (Radı­yallahu Anha), şikâyet makamında babası Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gitti. Dedi ki: Ya Resûlallah, ashab (arkadaşları­nız)  sanıyorlar ki, siz kızlarınıza kızmışsınız. Bunun için kocam Ali de benim üzerime Ebû Cehü'in kızını nikahlamak istiyor.

Hazreti Fatma'nın bu şikâyeti üzerine   Peygamber    Sallallahu Aleyhi ve Seliem bir konuşma yaptılar. Misver bin Mahreme der ki:-Hazreti Peygamber, konuşmasına Allah'a hamd ve övgü ile baş­ladıktan, sonra asıl konuya geçti ve şöyle buyurdu:

«Ben, kızım Zeyneb'İ Ebu'l-As bin R,ebi'a nikahladım, (nübüvvet ten önce Mekke'de bu nikâh-   kıyılmıştı)  Ebû'l-As, gerçekten bana karşı sözünde durdu, sadakat gösterdi (kızım üzerine başkasını ni­kahlamadı) . Fatma'ya gelince, muhakkak ki o, benden bir parçadır. Ona bir kötülük yapılmasını istemem Vallahi, Allah'ın Resulü Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem'in kızı ile Allah'ın düşmanın (Ebû Cehü'in) kızı bir erkeğin nikâhı altında toplanamaz.»

Bunun üzerine Hazreti Ali de evlenmekten vazgeçti.

 

1001- .İbni Ömer'den (Radiyâllahu Anhüma) rivayet edilmiş­tir:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Rûm'larla savaşmak üze­re bir birlik gönderdi. Bu birliğin üzerine de komutan olarak Zeyd'in oğlu Üsame'yi tayin etmişti. Genç yaşta olan Üsame'nin ordu komu­tanlığına tayini hakkında bazı kimseler ileri-geri lâf etmişlerdi. Bu­nu duyan Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, o yersiz söz söyle­yenlere hitaben şöyle buyurdu:

Üsame'nin kumandanlığına dil uzatıyorsanız, daha önce de ba­basının kumandanlığına dil uzatmıştınız. (Mûte gazasında komutan tayin edilerek orada şehid düşen babası Zeyd hakkında da söylen­miştiniz) Allah adına,yemin ederim ki, onun babası kumandanlığa hakkıyla layık idi ve insanlar içinde benim en sevdiklerimden biri idi. BU Üsâme de, ondan sonra insanlar içinde en sevdiklerimden biri­dir.»

Mütercim:

Üsâme Hazretlerinin kumandan tayin edilmesi ve ordunun top­lanması, Hazreti Peygamberin vefatına sebep olan hastalığı zamanı­na raslar. Hazreti Peygamber ahirete göçtükten sonra yine bu or­duyu1 Üsame'nin kumandası altında Hazreti Ebû Bekir savaşa gön­derdi. Tam bir başarı ile de Medine'ye döndüler. Daha önce Mûte savaşında şehid düşen babası Zeyd ile diğer ashabın intikamları alı­narak zaferle geri dönüldü.

 

1002- Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) der ki:

Bir gün, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem evde iken yanımiza Miczer adında bir kıyafet bilgici geldi. Zeyd ile oğlu Üsâme bir örtü altında yatmakta idiler. Her ikisinin sadece ayakları örtüden dışarı çıkmıştı. Adan» bunların ayaklarına bakarak: Şüphe yok ki, bu ayaklar birbirindendir dedi. Adamın bu teşhisi Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i sevindirdi ve bundan hoşlanarak onu Aişe'ye bildirdi.» (Zeyd, siyahi olduğu halde oğlu Üsâme beyaz idi ve bu yüzden onun nesebi hakkında bazı tereddütler bulunuyordu. Bu kıyafet bilgicinin teşhisi, bu tereddütleri izale eden maddi bir delil değerinde idi. Resûl-i Ekrem'i memnun eden de bu olmuştu.) Başka bir rivayete göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurdular:

«Ya Aişe! Görmedin mi, bana Miczer geldi. Üsame ile Zeyd'in başları örtülü ve ayakları meydanda olduğu halde onları gördü ve bu ayaklar birbirlerindendir, dedi.»

 

1003- Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) der ki:

Beni Manzum kabilesinden bir kadın hırsızlık yaptığından ceza olarak elinin kesilmesi icab etti. Bunun bağışlanması için Hazreti Peygamber'den affını dilemeğe kimse cesaret edemedi; ancak Üsame bin Zeyd söyleyebildi. Buna cevab olarak Peygamber Sallallahu Aley­hi ve Selîem şöyle buyurdu:

«İsrail oğulları içinden soylu bir kimse hırsızlık ettiği zaman onu bırakırlardı. Fakat zayıf (zavallı) bir kimse çaldığı zaman onun elini keserlerdi. Eğer o hırsız, kızım Fatma olsaydı muhakkak onun da elini keserdim.»

Yine Buharî'de başka bir hadîs-i şerifte Üsame'ye hitaben şöyle buyurmuştur: «Allah'ın takdir ettiği bir ceza hakkında aracı mı olu­yorsun?» (Böyle bir iltimas kabul edilemez.)

 

1004- Hazreti Üsame (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, küçük yaşta bulunan Üsame ile Hazreti Hasan'ı (Radıyallahu Anhüma) kucaklarına alır­lar ve şöyle buyururlardı:

«Allahımt Ben bunları seviyorum, sen de bunları sev.»

 

1005- Hazreti Hafsa'dan {Radıyallahu Anha)   rivayet edilmiş­tir:

«Gerçekten Abdullah bin Ömer iyi bir adamdır.»

Mütercim:

Abdullah bin Ömer'in görmüş olduğu bir rüya üzerine bu ha­dîsi -şerif varid olmuştur. îbni Ömer rüyasında cehennemi görmüş ve bir melek ona: «asla korkmayacaksın» demiş. Bunun açıklanışı 323. sayıda geçmiştir.

 

1006- Enes'den fRadıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Her ümmetin bir emini (sekreteri) vardır. Ey ümmetim! Bizim de eminimiz Ebû Ubeyde bin Cerrah'dır.

 

1007- Berâ bin Azib (Radıyallahu Anh) der ki: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i, mübarek omuzlarında torunu Hazreti Hasan'ı taşırken gördüm, şöyle dua ediyordu: «Allahım! Ben bunu seviyorum, sen de onu sev.»

 

1008- îbni Ömer (Radıyallahu Anhüma) der ki: Irak halkından bir adam, İbni Ömer'e, hac için İhramda iken karasinek öldürene ne ceza lazım gelir, diye sorunca ona hayret ederek şu cevabı verdi: Iraklılar bana kara sineği öldürmekten so­ruyorlar. Halbuki onlar, Hazreti Peygamberin kızı Fatma'nın oğlunu (Hazreti Hüseyin'i) öldürdüler. Üstelik Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri Hasan ve Hüseyin hakkmda şöyle buyurmuş­tu:

«Bu ikisi (Hasan ve Hüseyin), dünyadan benim iki fesleğenimdir (hoş kokulu çiçeklerimdir).»

Mütercim:

Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin, Allah'ın bana ihsan' ettiği ni­metlerdir, manasını taşır. Çünkü başka bir hadîste: «Çocuk, Allah'ın rahmetindendir,» Duyurulmuştur. Yahut «Reyhan» burada misk ve anber gibi güzel kokudur. Ayrıca «Reyhan» hoş kokusu bulunan bir çiçeğin adıdır. Buna göre mana: «Dünyada benim koklayacağım hoş koku ancak Hasan ile Hüseyin'in kokusudur.» Bazı alimler şu manayı da vermişlerdir:

«Benim ümmetim, benim kokumu kıyamete kadar Hasan ile Hü­seyin'den gelecek şerefli sülâleden koklayacaklardır.

Bir kısım alimlere göre de «Reyhan» iyi otların hepsine denilir Rızık ve rahmet manasına da gelir. Burada uygun düşen rahmet manasıdır.

 

1009- İbni Abbas  (Radıyallahu Anhüma) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem beni mübarek bağrına bastı ve şöyle buyurdu:

«Allahım! Sen buna Kitab'ı) (Kur'anı) öğret.» Diğer bir rivayette de: «Sen buna hikmeti öğret- buyurdu.

Mütercim:

Kitab öğretmekten maksad, Kur'anın gerçeklerini anlamak ve tefsir etmek, esrarını bilmektir. Onun için İbni Ömer Hazretleri İbni Abbas hakkında: Allah tarafından peygambere indirilen hüküm­leri en iyi bilendir, derdi.

 

1010- Hazreti Enes (Radıylllahu Anh> der ki:

Peygamber Sallalfahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, Mûte gaza­sında şehid düşen Zeyd, Cafer ve İbni Reyaha'nın ayni günde şehid olduklarını mucize olarak bilmiş ve üçünün de vefat etmiş olduğunu büyük bir üzüntü ve kederle hutbelerinde ashaba- haber vermişti:

«Zeyd sancağı aldı ve şehid edildi. Sonra Cafer aldı ve şehid edildi. Sonra îbni Bevaha (sancağı) aldij o da şehid edildi.»

Enes der ki: Hazreti Peygamber böyle söylerken mübarek gözle­rinden yaşlar boşanıyordu. Hazreti Peygamber sonra şöyle buyurdu:

«Sonunda sancağı, benim komutanlık vermediğim ve durum ge­reği Allah'ın kılıçlarından bir kılıç (Hâlid. bin Velid) aldı ve Allah onlara fethi ihsan buyurdu.»

Mütercim:

Bu hadîs-i şerif geniş olarak 351. sayıda geçti.

 

1011- îbni Arar'dan (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Kur'an-ı Kerimi dört kimseden okuyunuz ve öğreniniz: Abdul­lah bin Mes'ud'dan, Ebû Huzeyfe'nin azadhsı Sâlim'den, Übeyy bin Kâ'b'dan, Muaz bin Cebel'den.»

Hadisi rivayet eden der-ki; Hazreti Peygamber önce Übeyy'i mi, yoksa Muaz'ı mı andı, hatırlayamıyorum.

Mütercim:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hayatlarında Kur'anı kerimi ezberleyen ve bilen hafızlar çoktu. Fakat hadîs-i şerifte adlan geçenler, İbni Mes'ud, Salim, Übeyy ve Muaz hazretleri kıraat ilmi bakımından da hepsinden üstün idiler. Ayni zamanda bütün işleri de Kur'an öğretmekti. Yoksa ilim bakımından bunlardan daha üstünle­ri vardı. Bu büyük alimler arasında dört halife ve hususiyle Haz­reti Ali, Zeyd bin Sabit, Abdullah bin Anır, bin Âs ve bunlar gibi daha başkaları sayılabilir. Bunlar Kur'anı kerimin bir harfini bırak-mıyarak tesbit etmişler ve ezberlemişlerdi.[28]

 

ENSAR'İN ÖZELLİKLERİ

 

1012- Ebû Hüreyre'den (R.A.) rivayet edilmişti

«Eğer Ensar (Medine'n   ashab),   bir vadiye yahud bir yola koyulsalar, ben de onların yoluna girerdim, Eğer hicret olmayaydı, ben Ensar'dan bir kimse olurdum.»

 (Hicret, üstün bir ibadet olmamış olsaydı,fendimi ^echne kından sayardım. Fakat hicretin sevab ve mükâfatı daha ustun öldüğundan kendimi Muhacir saymaktayım.)               .

 

1013- Berâ'dan (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Ensar'ı ancak mümin sever. Onlara da ancak münafık buğze-der. Ensar'ı kim severse, Allah da onu sever. Onlara kim buğzederse, Allah ona buğz eder.»

 

1014- Hazreti Enes (Radıyallahu Anh) der ki:

Medîne'li bir çok kadınlar çocukları ile birlikte bir düğün ziyafe­tinden dönerlerken Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem onları görünce ayağa kalkıp onlara üç defa şöyle buyurdu:

«Allah'ı şahid tutarım, siz (Medîne'liler) insanlar içinde benim en sevdiklerimsiniz.»

 

1015- Hazreti Enes (Radıyallahu Anh) der kîi

Ensar'dan bir kadın çocuğu ile birlikte geldi. Hazreti Peygamber o kadının gönlünü hoş etmek için iki defa şöyle buyurdu:

«Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, insanlar içinde benim en sevdiğim sizsiniz.» Kadının dileğini yerine getirdik­ten sonra oha böyle buyurmuştu.

 

1016- Zeyd bin Erkam'dan (R.A.) rivayet edilmiştir;

Ensar (Medîne'li ashab) sordular:

— Ya Resûlallahj Her kavmin bağlıları vardır. Biz topluca size bağlandık. Düa ediniz de bizim bağlılarımız bizden olsun. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara şöyle düa etti:

«Allah'ım! Bunların tabilerini kendilerinden kü.»

 

1017- Ebû Humeyd'den (Radıyallahu Anh)  rivayet edilmiştir;

«Ensar'm (Medîne'li ashabın) ailelerinin en hayırlısı, Benî Nec-car ailesi, sonra Benî Abdl'l-Eşhsl ailesi, sonra Berü'l-Harîs ailesi, sonra Beni S aide ailesidir. Ensar ailelerinin hepsinde hayır vardır.»

Sa'd bin Ubade: Ya Resûlallah! Ensar   ailelerinin   birbirlerine   nis­petle faziletlerini, bildirdiğiniz sıralamada bizim ailemiz olan Benî Sâide, diğer ailelelerden sonraya kaldı, dedi. Kazreti Peygamber on?.: «Hayırlı kimselerden olmak size yetmez mi?» buyurdu.

 

1018- fiazreti Enes {Radıyallahu Anh) der kiî Ensar'dan biri: Ya Resûlallah! Falanca kimseye valilik verdiği­niz gibi, bana da verimlisiniz? diye rica etti. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

«Siz, tayinlerde adam kayırmayı benden sonra göreceksiniz. Bana kavuşuncaya kadar sabrediniz. Kavuşma yeriniz de cennetteki Kevser Havuzudur.»

 

1019- Ebû Hüreyre'den  (Badıyallahu Anh)   rivayet edilmiştir:

Bir adam Peygamber Sallaîlahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerine geldi. Çok yoksul ve aç idi. Hazreti Peygamber onun karnını doyur­mak için evlerinden yemek istedi. Hazreti Peygamberin pâk zedele­ri, evlerinde sudan başka şey bulunmadığım bildirdiler. Sonra Hazre­ti Peygamber ashaba sordu:

«Bu adamı kim yanma alacak yahud misafir edecek?» Ensar'dan biri: — Ben misafir ederim, ya resûlallah! dedi. Sonra adamı evine götürdü ve karısına, Hazreti peygamberin misafirini en iyi şekilde ağırla! dedi. Zevcesi cevab verdi:

—  Biz onu nasıl ağırlayacağız?. Evimizde ancak çocukların bir öğünlük yemeği var. Adam dedi ki:

—  Yemeği hazırlar, lambanı da yakarsın Gocuklar, akşam ye­meği isterse onları uyut. Bunun üzerine kadın   yemeğini   hazırladı, lambasını yaktı ve çocuklarını da uyuttu. Sonra lambasını onarıyor-muş gibi yaparak söndürdü. Sonra misafire   kendileri   yiyorlarmış gibi. göstererek o geceyi aç geçirdiler. Sabah olunca Ensar'dan bu zat Peygamber SallalJahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna çıktı. Haz­reti Peygamber ona şöyle buyurdu:

«Bu geceki iyi davranışınıza Allah gülümsedi (razı oldu) yahud beğendi ve : «İhtiyaç, içinde olsalar da başkalarını kendilerine tercik ediyorlar. îşte nefislerinin cimriliğinden kimler korunuyorsa kurtulu­şa erenler onlardır.» mealindeki ayeti kerimeyi indirdi. (Haşir sûre­si; 9)»

 

1020- Hazreti Enes (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallaîlahu Aleyhi ve Selîem'in vefatına sebeb olan hastalıkları zamanında Ebû Bekir ile Abbas Hazretleri,, bir arada top­lanmış bulunan Ensar meclisine uğradılar. Onlar ağlaşır halde idiler. Hazreti Abbas onlara sordu:

— .Neden ağlıyorsunuz? Cevab verdiler:

—  Peygamber Sallaîlahu Aleyhi ve Selîem'in meclisi hatırımıza geldi. Şimdi hastalıkları sebebiyle nîübarek sohbetlerinden mahrum kaldık. Bunun için ağlıyoruz.

Sonra Hazreti Abbas ile Hazreti Ebû Bekir, Peygamber Sallaîla­hu Aleyhi ve Selîem'in huzuruna varıp Ensar'm halini anlattılar. Hazreti Peygamber mübarek başını bir kumaş parçası ile bağlaya­rak saadethanelerinden çıktı. Mescide giderek minbere çıktı. îşte o günden sonra bir daha minbere çıkmaları kısmet, olmadı. Minbere bu en son çıkışlarında Allah'a hamd ve sena etti. Sonra cemaata hi-tab ederek şöyle buyurdu:

«Size Ensar'ı (Medineli ashabımı) tavsiye ederim. Onlar benim cemaatımdır ve sırdaşiarımdır. Onlar kendilerine düşen görevleri tamamiyle yerine getirmişlerdir. Şimdi onların (dünya saadeti ve ahiret cenneti ile mükâfatlandırümaları) hakkı kalmıştır. O halde siz, Ensar'dan iyilik edenin iyiliğini kabul ediniz; ona mükâfat veri­niz. Eğer onlardan fenalık eden olursa, onu da bağışlayınız.»

 

1021- İbni Abbas (Radıyallahu Anhüma) der ki:

Peygamber Sallaîlahu Aleyhi ye Sellem son defa olarak ölüm hastalıklarında, mübarek omuzlarında bir hırka ve mübarek başlan bir siyah bezle bağlanmış olduğu halde saadethanelerinden mescide girerek minbere çıktılar. Allah'a hamd ve sena ettikten sonra şöyle buyurdular:

4mdi, ey müslümanlar! İnsanlar çoğalacak, fakat Ensar (Medl ne'liler) azalacaktır. Öyleki, yemeğe konan tuz kadar az olacaklar­dır. Sizden her kim başkasına zarar veya menfaat verebilecek bir makamda olursa, Ensar'm iyilik edeninden iyiliğini kabul etsin. Onlardan kötülük edeni de bağışlasın.»

 

1022- Hazreti Cabir'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Sa'd bin Muaz'ın ölümünden dolayı Arş titredi.» Bir rivayette de: «Şafd bin Muaz'm ölümü için Rahman'ın Arş'ı titredi.» şeklinde varid olmuştur.

(Sa'd bin Muaz Hazretlerinin şehid olarak ahirete göçmesinden Arşın titremesi bu büyük insaftın ölümünün önemli bir hadise oldu­ğunun ifadesidir.)

 

1023- Hazreti Enes'den (Radıyallahu Anh)  rivayet   edilmiştir:

Übeyy bin Kâb'a hitaben Peygamber Sailallahu Aleyhi ve Sel-lem şöyle buyurdu:

«Sana BEYYİNE sûresini okumamı* Allah bana emretti.» Ubeyy sordu: - Ya Resûlallah! Allah Tealâ benim ismimi andı mı? Hazreti Peygamber:

«Evet.» buyurdu. Buna son derece sevinen Übeyy ağladı,

Mütercim:

Beyyine sûresinin Übeyy bin Kâ'b Hazretlerine Peygamber -tara­fından okumhasıriı hikmeti, olduğu gibi eda ve sadasiyle, şive ve nağ­meleriyle öğrenip sonra insanlara öylece öğretilmesi içindir, denili­yor.

 

1024- Hazreti Enes (îladıyallahu Anb) der ki: Uhud savaşında müslümanlar bozguna uğrayıp Peygamber Sal-lallahu Aleyhi' ve Sellemln yanından dağıldılar. Ebû Talha Hazret­leri ise, Hazreti Peygamberin huzurunda sebat.ederek kendi kalkanı-, m Peygamberin önüne koydu ve onu sipere aldı. Ebû Talha aslında çok nişancı biratıcı idi. Yayının kirişi de çok sert ve kuvvetli idi. Bu na rağmen o gün iki-üç yayını kırdı. Bu savaş sırasında bazı kimse­ler yanlarında ok torbaları ile Ebû Talha'mn   yakınından geçerdi. Hazreti Peygamber o geçenlere şöyle buyurdu-.

«Ok torbanızı Ebû Talha'ya açın (o atıcıdır, okları hedefini şaş­maz).»

Yine bu halde iken, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem mey-, dana çıkıp çekinmeksizin düşmana bakardı. Ebû Talha şöyle derdi:

—  Ya Resûlallah! Anam-babam sana feda olsun, düşmanın oku size değmesin. Böyle meydana çıkıp kendinizi göstermeyiniz Benim göğsüm ve vücudum size siperdir. îşte Ebû Talha bu sözleri söyleye­rek Peygambere kalkan ve siper oluyordu. Yine Hazreti Enes anlatır;

—  Ühud savaşında, müminlerin annesi ve Hazreti Ebû Bekir'in kızı Hazreti Âişe ile annem   Ümmü   Süleym,   her ikisi,   eteklerini toplayıp ayak bilezikleri görünür vaziyette   sırtlarında su kırbaları olduğu halde ordan oraya koşarak mücahidlere su taşıyorlar ve onla­ra su içirip yine koşarak su almaya dönüyorlardı. Bu şekilde devamlı olarak su taşıdıklarını gördüm. Yine o gün, üvey babam Ebû Talha1 -nm elinden iki-üç defa kılıç düştü. CBu, onun hiç dinlenmeden düş­manla çarpışmakta olduğunu goteriyordü.)

Çok geniş ve yemyeşil bir bahçedeyim. U bançemn ortasına* bir direk vardı. Direğin bir ucu yere saplanmış ve diğer ucu göğe doğ­ru yüklemişti. Tepesinde de bir kulp var. Bana, şu direğe çık, denildi. Ben çıkamam dedim. Sonra bana bir hizmetçi getirildi. O hizmetçi Benim sırtımdan elbiselerimi kaldırdı. Ben de kolaylıkla o direğe çıkıp tepesine vardım. Bana, direğin kulpuna sımsıkı sarıl, denildi. Ben de de sarıldım ve o esnada uyandım. Bu rüyamı Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e anlatınca onu söyle tabir ettiler:

«O bahçe islâmdır. Gördüğün direk islâm direğidir, O kulp da sağlam inançtır. Sen ölünceye kadar İslâm dini üzere kalacaksın.»

 

1026- Hazreti Ali'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Daha önce geçen ümmetler içinde kadınların en hayırlısı Mer­yem idi. Bu ümmetin kadınlarının en hayırlısı da Hatice'dir.»

 

1027- Hazreti Aİşe (Radıyallahu Anha) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in pak zevceleri içinde. Hazreti Hatice'yi kıskandığım kadar hiç birini kıskanmazdım. Ger­çekte ben Hatice'yi görmedim; fakat Hazreti Peygamber Hatice'yi çok anardı. Bazan evimizde koyun kesilirdi. Kesilen koyunun etini parça ayırarak hep Haticenin arkadaşlarına gönderirdi. Bazan da: Sanki dünyada Hatice'den başka bir kadın yokmuş gibi iş yapıyorsu­nuz, diye söylenirdim. Hazreti Peygamber (onun meziyetlerini sa­yarak) :

«O şöyle idi, o böyle idi, o benim çocuklarımın annesi idi.» bu­yururdu. (İbrahim'den başka bütün çocukları Hazreti Hatice dendi. İbrahim ise Hazreti Mariye'dendir.)

 

1028- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir :

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerine Cibril gelip şöyle dedi:

«Ya Resûlallah! Şu gelen Hatice'dir ve beraberinde azık yahud yemek yahud içecek var. Sana gelince, Rabbisinden ve benden ona selâm söyle, hem de onu müjdele ki, onun cennette inciden bir evi olacak. Öyle bir ev ki, orada ne gürültü var, ne de yorgunluk...»

(Hazreti Hatice sessiz ve sedasız iman edip Hazreti Peygamberin her türlü hizmetinde bulunmuş, yorgunluk ve zorluklara tahammül etmiş olduğundan buna karşılık olarak Cennette inciden yapılmış bir sarayda sessiz ve gürültüsüz ve zahmetsiz olarak yaşamaya hak kazanmıştır.)

 

1029- Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) der kii

Bir gün, Hazreti Hatice'nin kız kardeşi Huveylid kızı Hâle gele­rek Hazreti Peygamberin huzuruna çıkmak için izin istedi. Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hâle'nih sesini. Hazreti Hatice'nin sesine benzettiğinden tavırlarında bir değişiklik ve ürperme oldu ve şöyle buyurdu:

«Allahım, Hâle (geldi)

Hazreti Aişe der ki: Gerçekten ben bu davranışı kıskandım ve dedim ki, halâ Kureyş kocakarılar]ndan bir ihtiyarı hatırlayıp anı­yorsunuz. Yüzünde dudaklarından başka al rengi kalmamış, yüzün­den kan çekilmiş, ölümü üzerinden de hayli zaman geçmiş olan böy­le bir kadını halâ neden hatırlıyorsunuz? Hem de Allah size onun yerine daha iyisini vermiştir.

Mütercim:

Diğer hadîs kitablarında ve başka rivayetlerde Hazreti Aişe der­ki: Bu şekilde konuşmamdan dolayı Hazreti Peygamberin gönlünün kırıldığını anladığımdan: Seni hak peygamber olarak gönderen Al­lah'a yemin ederim ki, bundan sonra Hazreti Hatice'yi hep hayırla anacağız dedim. Böylece Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'iri gönlünü aldım.

 

1030- tbni Ömer'den (Radıyalîahu Anhüma) rivayet edilmiş­tir.

«Dikkat ediniz! Kim yemin edecekse, ancak Allah adına yemin etsin Sakın atalarınız adına yemin etmeyiniz.» (Kureyş kavmi ise, ataları adına yemin ederlerdi. Siz onlar gibi, babam hakkı için, ev­lâdım hakkı için, güneş hakkı için, Kabe hakkı için diye yemin etme­yiniz. Vallahi ve billahi diyerek, yemin ediniz.)

 

1031- Ebû Hüreyre'den  (Radıyalîahu Anh)   rivayet edilmiştir:

Ebû Hüreyre, Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem'in bera­berinde bulunuyor ve abdest için su matrasını taşıyordu. Hazreti Pey­gamber taharet için uzaklaşınca, Ebû Hüreyre su matrasını alarak Hazreti Peygamberi takib etti. Bunu fark eden Hazreti Peygamber:

«Bu (peşimden gelen) kimdir?.» buyurdu. Ebû Hüreyre;

—  Ben, Ebû Hüreyre,'yim, diye cevab verdi Resûl-i Erkrem: «Bana birkaç taş getir, onlarla temizleneyim. Ancak kemik ve te­zek getirme.» Ebu Hüreyre der kij

—  Kemik ve tezeğin nesi var? diye sordum. Peygamber Sallalla-hu Aleyhi ve Sellem bana cevaben şöyle buyurdu:

«Onlar (kemik ile tezek) cinlerin yemeklerindendîr. Nitekim ba­na Nasibin beldesinin cinlerinden bir heyet geldi. Onlar ne iyi cinler-diPBenden azık ve yiyecek istediler. Ben de onlar için Allah'a düa ettim ki, rastladıkları her kemik ve tezeğin üstünde behemehal bir yiyecek bulsunlar.»

 

1032- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur-

«Şairin söylediği sözün en doğrusu, Lebîd'in söylediği: AUah'dan başka her şey batıldır, sözüdür. Ümeyye ibni Ebî Sait'in şiirlerine bpkihrsa, müslüman olmaya çok yaklaşmıştır.»

 

1033- Halid'iri annesinden (Radıyalîahu Anha) rivayet edildi­ğine göre şöyle demiştir: Habeşistan'den (ailemle birlikte döndüğüm­de küçük bir kız çocuğu idim. Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem bana, işlemeli bir ipek elbise giydirdi ve işlemeleri eliyle okşa­yarak: «Cici, cici...» buyurdu.                                         .

 

1034- «azreti Abbas'dan (Radıyalîahu Anh) rivayet edilmiştik

Hazreti Abbas, Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem'e sordu:

Ya. Resûlallah, amcan Ebû Talib seni korur ve senin için (Kureyş'e) kafa tutardı. Senin ona ne faydan oldu? Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«Ebû Talib, cehennemin yufka yerindedir. Ben olmasaydım ce­hennemin en alt tabakasında olacaktı»

 

1035- Ebû Saîd (Radıyallahu Anh) der ki:

Bir gün Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Selle'm'in huzurunda Ebû Talib'den söz açıldı. Bunun üzerine Hazreti Peygamber şöyle buyurdu;

«Umarım ki, benim şefaatim kıyamet gününde ona fayda vere­cek ve o, cehennemin, topuklarına varan yufka yerine atılacaktır. Bundan onun beyni kaynayacaktır.» Bir rivayete göre, «başının içi kaynayacaktır.» buyurulmuştur.

Mütercim ;

Hadîste geçen «Dahdah» kelimesinin lügat manası, topuklara ka­dar olan su demektir. Burada ise, mecaz olarak ateş için kullanıl­mıştır.[29]

 

İSRA VE MİRAÇ BAHSİ

 

1036- Hazreti Cabir'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiş­tir! «Kureyş kavmi beni (İsrâ hadisesinde) tekzip edince (yalanlayın-ca), Hicr-i îsma il'de (Kâbenin kuzey yanında) durdum. AUah Teâla. Mescid-i Âksa'yi gözümün önüne getirdi. Ben de mescM-i Aksa'ya bakarak belirtileri hakkında onlara bilgi vermeye başladım.

 

1037- Mâlik bin Sa'saa (Radıyaliahu Anh) der ki:

Peygamber Sallaliahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, «İsrâ» gece­sini ashaba anlatarak şöyle buyurdular:

«Ben Hatîm'de yahud Hicri İsmail'de (Kabe'nin kuzey yanında) yatıyordum. Bana biri (Cibril Aleyhisselâm) geldi ve buramdan bu­raya kadar (boğaz çukurundan kasığına kadar) yararak kalbimi çı­kardı. Sonra bana iman dolu bir altın tas getirildi ve kalbim yıkandı. Sonra kalbim (nur ve hikmetle) doldurularak yerine konuldu. Sonra bana, katırdan küçük, merkebden büyük beyaz ve gözünün gördüğü en uzak yere adımını atan bir hayvan (Burak) getirildi ve ona bin dirildim. Cibril (Aleyhisselâm) beni alıp götürdü. Birinci göğe varın­ca, göğün açılmasını istedi. Kim o? diye soruldu. O da:

—  Cibril! dedi. Beraberinde kim var? denildi. Cibril:

—  Muhammed, dedi.

—  Muhammed çağırıldı mı? diye soruldu. Cibrîli

—  Evet, dedi. Bunun üzerine:

—  Hoş geldi ve ne mutlu bir geliş geldi, denildi. Hemen kapıyı açtı. Birinci göğe girince Hz. Adem ile karşılaştım. Cibril bana:

—  Bu senin atan Adem'dir, ona selâm ver dedi. Ben de selâm verdim. Selâmı aldı ve:

—  Merhaba, salih oğul ve salih peygamber, dedi. Sonra yüksele­rek ikinci göğe vardı1 ve göğün açılmasını istedi.

—  Kim o? diye soruldu. O da:

—  Cibril! dedi.

—  Beraberinizde kim var? denildi. Cibrîl:

__ Muhammed var, dedi.

__ Muhammed Çağırıldı mı? denildi. Cibril-.

__ Evet, dedi. Bunun üzerine:

—  Hoş geldi ve ne mutlu bir gelişle geldi? denildi. Hemen ka- * .«i açtı. İkinci göğe girdiğimde teyze çocukları  Hazreti Yahya ve

Uaareti îsâ ile karşılaştım. Hazreti Cibril bana:

__ Bu yahya, bu da İsa'dır; onlara selâm ver, dedi. Ben de selâm

verdim. Selâmı aldılar ve bana şöyle dediler:

__ Merhaba salih kardeş ve saîih peygamber.   Sonra Cibrîl beni

Üçüncü semaya çıkardı ve içeri girmek için İzin istedi- Bu gelen kim­dir? denildi. Cibril'dir, cevabını*verdi.

—. Beraberinde kim var? denildi. Cibril-.

—  Muhammed, dedi.

—  Çağrıldı mı? denildi. Cibril,

—  Evet, dedi.

—  Hoş geldi ve ne mutlu bir geliş geldi, denildi. Sonra kapı açıldı. Üçüncü semâya girdiğimde Hz, Yûsuf ile karşılaştım. Cibril bana de di ki, bu Yûsuf dur ona selâm ver. Ben de selâm verdim. Selâmı aldı.

Sonra şöyle dedi:

—  Merhaba saiih kardeş ve salih peygamber! Sonra Cibrîl   beni dördüncü semaya çıkardı ve içeri girmek için izin istedi.

—  Bu gelen kimdir? denildi. Cibril:

—  Ben Cibril'im, dedi.

—  Beraberinde kim var? denildi. Cibril:

—  Muhammed, dedi,

—  Çağrıldı mı? denildi. Cibril:

— 4£vet, dedi. Bunun üzerine:

—  Hoş geldi ve ne mutlu bir gelişle geldi, denildi. Sonra dördüncü semâ kapısı açıldı. Dördüncü semâya, girdiğim zaman Hz. îdrîs ile karşılaştım. Cibril:

—  Bu îdris'dir, oha selâm ver, dedi. Ben de selâm verdim. Selâmı aldı. Sonra şöyle dedi:

— Merhaba salih kardeş ve salih peygamber. Sonra Cibril  beni beşinci semâya çıkardı ve içeri girmek için izin istedi. Ona:

—  Bu gelen kimdir? denildi. Cibril:

—  Ben Cibril'im, dedi. Ona:

—  Beraberindeki kimdir? denildi. Cibril:

— Muhammed, (Sallaliahu Aleyhi ve Sellem)  dedi. Ona: — Çağırıldı mı? denildi. Cibril:

—  Evet, dedi. Bunun üzerine

—  Hoş geldi ve ne mutlu bir gelişle geldi, denildi. Beşinci semaya geçtiğimde Hz. Harun vardı. Cibril bana, bu Harun'dur ona selâm ver, dedi. Ben de selâm verdim. Selâmı aldı. Sonra:

—  Merhaba salih kardeş ve salih peygamber, dedi. Sonra Cibril benî altıncı semaya çıkardı ve içeri  girmek için izin  istedi. Ona

—  Bu- gelen kimdir? denildi. Cibril:

—  Ben Cibril'im, dedi. Ona:

—  Beraberinde kim var? denildi. Cibril:

—  Muhammed, dedi. Ona:

—  Çağırdı mı? denildi. Cibril:

—  Evet, dedi.

—  Hoş geldi ve ne mutlu bir geliş geldi, denildi. Altıncı semaya geçtiğimde Hz. Musa ile karşılaştım. Cibril bana dedi ki, bu Musa'dır, ona selâm ver. Ben de selâm verdim. Selâmı aldı ve şöyle dedi:

—  Merhaba salih kardeş ve salih peygamber. Ben geçince Hazreti Musa ağladı. Ona:

—  Niçin ağlıyorsun? denildi. O cevab verdi:

—  Ağlıyorum, çünkü benden sonra gönderilen genç bir peygam­berin ümmetinden cennete girecekler, benim   ümmetimden cennete gireceklerden çok daha fazladır.

Sonra Cibril beni yedinci semaya çıkardı ve içeri girmek için izin istedi. Ona:

—  Bu gelen kimdir? denildi. Cibril:

—  Ben Cibril'im, dedi. Ona:

—  Beraberinde kim var? denildi. Cibrîl:

—  Muhammed, dedi. Ona:

—  O çağırıldı mı? denildi. Cibrîl:

—  Evet, dedi.

—  Hoş geldi ve ne mutlu bir gelişle geldi! denildi. Yedinci semâ­ya geçtiğimde Hz. İbrahim ile karşılaştım.   Cibrîl  dedi ki, bu senin atan İbrahim'dir ona selâm ver. Ben de selâm verdim. Selâmı aldı vâ şöyle dedi:

—  Merhaba salih oğul ve salih peygamber.

Sonra ben, Sidre-i Mühteha'ya çıkarıldım. Orada Sidre ağacının meyvası, Hecer testileri gibi (iri) idi. O ağacın yaprakları da fillerin kulakları gibiydi. Cibril bana: Burası Sidre-i Münteha'dır, dedi. Ora­dan dört ırmak akıyordu. Bunların ikisi içten ve ikisi de dıştan akmakta idi. Ben sordum:

—  Bunlar nedir? Ya Cibrîl!.. Cibrîl dedi ki:

—  Bu içten akan iki ırmak cennet ırmaklarıdır. Dıştan akan di ger iki ırmak da Nil ile Fırat ırmaklarıdır.

Sonra bana Beyt-i Mamur gösterildi. Yetmiş bin meleğin her gün oraya girdiğini gördüm. Sonra bana bir kap şarab, bir kap süt ve bir kap bal getirildi. Ben sütü aldım. Bunun üzerine Cibril dedi ki: Bu tabiîlik) dir. Sonra namazlar, her gün elli vakit olarak bana farz kı­lındı. Ben geri döndüm. Musa'ya uğradığımda bana sordu:

—  Sana ne emredildi?

—  Her gün için elli vakit namaz, dedim.

—  Senin ümmetin, her gün elli vakit namaza güç yetiremez. Val­lahi, ben senden önce insanları denedim ve îsraîloğulları ile en ağır şekilde uğraştım. Rabbine dön ve ümmetinin yükünün hafifletilme­sini iste, dedi.

Ben de geri döndüm ve Allah Tealâ benden on vakti kaldırdı. Mûsaya döndüm. Bana ayni sözleri tekrarladı. Geri döndüm ve Allah benden on vakit daha kaldırdı. Musa'ya döndüm. Bana ayni sözleri söyledi. Geri döndüm ve Allah benden on vakit daha kaldırdı. Mu­sa'ya döndüm. Bana ayni sözleri söyledi. Geri döndüm ve Allah ben­den on vakit daha kaldırdı ve her gün için on vakit namaz ile emre­dildim. Musa'ya döndüm. Bana ayni sözleri tekrarladı. Geri döcdüm ve bana her gün için beş vakit namaz emredildi (tarz kılındı). Musa'ya döndüm. Sana ne emredildi? diye sordu. Her gün beş vakit namaz emredildi, dedim. Musa dedi ki: Senin ümmetin, her gün beş vakit namaza güç yetiremez. Ben senden önce insanları denedim ve îsrailoğuîları ile en ağır şekilde uğraştım. Rabbine dön de ümme­tin için hafifletilmesini iste.

Dedim ki: Ben Rabbimden, yüztfm kızarıncaya kadar istedim. Ar­tık razı ve teslim olacağım. Hz. Musa'dan ayrılınca bir münâdi bana, farzımı kesinleştirdirn ve kullarımın yükünü de hafiflettim, diye ses­lendi.» (Elli vakit beş vakite indirilmiş olmakla beraber elli vaktin sevabı verilmiştir.)

Bu îsrâ hadîsi, namaz bahsinin başında Enes Hazretlerinden nakledilmişti. Bu iki rivayetin herbirinde, diğerinde olmayan tafsilat vardır.

 

1038- Hazreti Aişe'den {Radıyallahu Anha) rivayet edilmiştir:

(Ey Aişe!) Rüyada iki defa bana ğösterildin. Bir defasında se-bir ipek örtü içinde görüyorum. Bana, bu senin karındır, denili-. Ben de örtüyü açıyor ve bir de bakıyorum ki, sensin. Bunun üze-

jne, eğer bu rüya Allah tarafından ise, elbette tahakkuk ettirecek diyorum.»

Mütercim:

Bu rüya, zahirine göre mi, yoksa tevil edilerek mi değerlendiril-iesi gerekir, diye üzerinde tereddüt edilmiştir. Çünkü bütün pey-amberlerin görmüş oldukları her rüyanın   vahy olduğunda şüphe oktur. Ancak bu rüyanın nübüvvetten önce görülmüş olması ihtima-de vardır, denilmiştir.[30]

 

HİCRET VE MUHACİRLER BAHSİ

 

1039- Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) der ki: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Mekke'de müslümanla-ra şöyle buyurmuştu:

«Ben, sizin hicret edeceğiniz yeri gördüm: İki kara taşlık arasın­da hurmalık bir yerdir.»   '

Bu işaret üzerine hicret edecek olanlar Medine'ye hicret ettiler. Daha önce Habeşistan'a hicret, etmiş olanlarla Mekke'ye döndükten sonra Medine'ye hicret ettiler. Bu arada babam Ebû Bekir de hicrete hazırlandı. Hazreti Peygamber babama şöyle buyurdu:

«Sen acele etme; çünkü bana (Allah tarafından hicret etmem için) izin verileceğini umuyorum.» Ebû Bekir sordu:

— Anam-babam sana feda olsun, siz bu hicret emrini gerçekten unıuyormusunuz? Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem:

«Evet,» buyurdu. Bunun üzerine babam Ebû Bekir de, Hazreti Peygamberin yanında kalarak hicret etmeyi orteledi. Bugün, yarın hicret ederiz düşüncesiyle dört ay iki devesini çayırlara salmaksızın bağlayıp ağaç yapraklan ile besledi.

Bir gün öğle üzeri evde topluca oturmakta iken Peygamber Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem'in, yüzü örtülü olduğu halde gelmekte ol­duğunu ev halkımızdan biri haber verdi. Babam Ebû Bekir dedi ki: Anam-babam ona feda olsun. Böyle bir vakitte ansızın gelmeleri, önemli bir iş sebebiyle olsa gerektir. Sonra içeri girmek için Hazreti Peygamber izin istedi. Babam da kendilerini Karşılayarak evfe gir­diler. Babam Ebû Bekir'e:

«Yanında bulunanları dışarıya çıkar (sizinle gizli konuşacağım)» buyurdular. Babam: — Ya Resûlallah! Anarn-babam sana feda olsun. Bunlar sizin kendi aüenizdir, dedi. Hazreti Peygamber buyurdu:

«Bana hicret etmek için izin verildi.» Hazreti Ebû Bekir, babam sana feda olsun, ya Resûlellah! Sana arkadaş olmak istiyorum, dedi

Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem: «Evet,» buyurdu. Ebû Bekir-— Y& Resûlallah, babam sana feda olsun! Şu iki devemden biri­ni al dedi Hazreti   Peygamber: «Bedeli mukabilinde alırım,» buyur­du.

Derhal biz yol azığını hazırlamaya koyulduk ve gerekli yiyecek ve eşyayı her ikisi için hemen getirdik. Kızkardeşim Esma da kuşa­ğından bir parça keserek bununla dağarcığın ağzım bağladı. Ona bu işinden dolayı «ZATI NÎTAKAYN» denildi. Hazreti Esma ikiye böl­düğü kuşağının bir parçası ile eşyaları ve diğer parçası ile de dağar­cığı bağladığı için ona İKÎ KUŞAK SAHİBÎ manasına gelen «ZATI NITAKAYN. adı verildi.

Sonra babam Ebû Bekir ile Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sel-iem SEVR dağındaki mağaraya çıktılar ve orada üç gece saklı kal­dılar. Perşembe günü mağaraya girdiler, pazartesi günü çıktılar, Ebû Bekir'in oğlu Abdullah da geceleri onlarla kalırdı. Abdullah çok anlayış ve kavrayışlı delikanlı idi. Gece seher vaktine kadar mağara­da kalır ve bu erken vakitte mağaradan çıkarak çabucak Mekke'ye inerdi ve Mekke'de imiş gibi görünürdü. Bütün gün Mekke müşrik­lerinin konuşmalarını ve peygamber aleyhindeki planlarını öğrenir-. di. Akşam karanlığı basınca Mekke'den çıkarak mağaraya döner ve aldığı haberleri aktanrdı. Ayrıca Âmir bin Füheyre adında bir azatlı­mız vardı. Âmir, mağara civarında sütü için ödünç alınmış koyunla­rı güderdi. Akşam vaktinden bir saat sonra bu koyunları onların ya­nına götürür ve onlar, kapların içine koyulan kızgın taşlarla ısıtıl­mış sütü içerek geceyi geçirirlerdi. Şafak sökerken de Âmir bin Fü­heyre koyunları haydalar ve o üç günün her gecesinde böyle yapar­dı.

Daha önce Mekke'de iken Hazreti Peygamberle. Hazreti Ebû Be­kir Kureyş kâfirlerinin dininden olup güvenilir bir kimse olan Abdul­lah bin Üreykıt ile sözleşme yapmışlar ve onu kılavuzluk yapmak için kiralamışlardı. Sevr dağına çıkıştan üç gün sonra sabahleyin bu kılavuz, kendisine teslim edilen iki deve ile gelecek ve onları Medi­ne'ye götürecekti. Adam sözüne bağh kalarak buluşma yerine üç gün sonra geldi. Sabahleyin Abdullah bin Üreykit'm kılavuzluğunda Haz­reti Peygamber, Hazreti Ebû Bekir ve Âmir bin Füheyre Medine'ye doğru yola çıktılar ve sahil yolunu seçtiler.

Süraka bin Malik anlatır: Hazreti Peygamber ile Hazreti Ebû Bekir'i öldüren veya esir alan kimseye, her biri için yüz deve verile­ceğine dair. Kureyş kafirlerinin almış oldukları karar elçileri vasıta-siyle bize bildirildi. Kabilem BeniMüdlic'in bir toplantısında iken on­lardan bir adam gelip yanıbaşımızda durdu ve bana hitaben:

— Sürâka! dedi, sahil yolunda birtakım karaltılar gördüm. On­ların Muhammed ile arkadaşları olabileceklerini sanıyorum.

Ben, onların Muhammed ve arkadaşları olduğunu anladım ve fakat büyük ganimete konmak için niyetimi sakladım. Yalnız başıma bu ganimete konabilmek için o haberciye dedim ki: Senin gördükle­rin onlar değildir. Sen, az önce gözümüzün önünden yitik mallarım aramak için o tarafa giden falan ve falanı görmüşsün. O toplantıda biraz bekledikten sonra kalkıp evime gittim. Cariyeme, atımı alıp te­penin arkasında beni beklemesi için emir verdim. Ben de mızrağımı alarak evin arka tarafından çıktım, Mızrağımın madenî ucunu (par­layıp farkedilmesin diye) yere çevirdim ve onu alçak tuttum. Böy­lece âtımın yanma gelerek bindim. Hemen kısrağımı dört nala .kal­dırarak verilen haber doğrultusunda onları takıb ettim. Nihayet Haz-reti Peygamber ile Hazreti Ebû Bekir'e yaklaştım. Derken atım sürç tu ve yere serildim. Hemen elimi kuburuma atıp fal oklarımı çıkar­dım ve onları vurayım mı, vurmayayım mı? diye fala baktım. İste­mediğim fal çıktı. Ben bu fala uymayarak yine atıma bindim ve hay­vanı koşturdum. Hazreti Peygamberin okuyuşunu işitecek kadar yak- , laştım. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem dönüp arkasına bak­mıyordu. Hazreti Ebû Bekir ise, sık sık dönüp bakıyordu. Bu esnada atımın ön ayakları dizlerifte kadar yere battı ve ben de yere yuvar­landım. Hayvanı kaldırmak için zorladım. Hayvan da kalkmağa ça­baladı ise de bir türlü ayaklarım kurtaramıyordu. Nihayet zorlukla yere batmış olan ayaklarını kurtardı ve ayak izleri yerinden bir toz dumanı havaya yükseldi. Ben yine fal oklarımı çıkarıp fala baktım ve yine istemediğim fal çıktı. Bunun üzerine onlara emniyet çağrısın­da bulundum. Durup beni beklediler. Ben de hayvanıma binerek yanlarına vardım. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bir mu­cizesi olarak .hayvanımın ayaklarının yere göçmesi ve onlara bir za­rar veremiyişimden, Peygamberin davasının üstün  geleceği  içime doğdu ve Hazreti Peygambere:

— Senin kavmin, seni öldürene veya seni esir alana mal vadetti-ler, dedim ve onların peygamber hakkında ne düşündüklerini bir bir anlattım. Hem de yanımda bulunan azık ve eşyayı onlara takdim et­tim; fakat kabul etmediler. Yalnız Hazreti Peygamber bana:

«Durumumuzu gizli tut (kimseye söyleme)! «buyurdu.

Sonra ben, Hazreti Peygamberden bir güven kâğıdı istedim. Haz­reti Peygamber de Âmir bin Füheyre'ye emredip bir deri parçası üze­rine bir güven kâğıdı yazdırdı ve bana verdi. Hazreti Peygamber de beraberindekilerle yoluna devam etti.  Müslümanlardan   müteşekkil şam ticaretinden dönen bir kafile ile birlikte Zübeyir bin Avvam, yol­da Hazreti Peygamberle karşılaştı. Zübeyir Hazreti Peygamber iie Hazreti Ebû Bekir'e beyaz giysiler giydirdi. Medine'li müslümanlar Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hicret maksadı üe Mekke ' den çıkıp Medine'ye gelmekte olduğunu duyunca, Hazreti Peygam­beri karşılamak için hergün sabahdan öğle sıcağına kadar Medine dı­şında Harre denilen taşlık bir yerde beklerler ve Sonra evlerine dö­nerlerdi.

Bir gün uzun bir beklemeden sonra evlerine dönmüş oldukları bir zamanda, Yahudi'lerden biri, bir iş için Medine burçlarından birine çıkıp etrafa bakmırken beyazlar içerisinde serab gibi bir parıltı gör­dü. Bu görüntü bazan kayboluyor ve bazan meydana çıkıyordu. Adam dikkat kesildikten sonra gelenlerin Hazreti Peygamberle ar­kadaşları olduğunu anladı ve kendisin© sahip olamayarak var sesiyle bağırdı-.

— Ey Arab toplulukları! Sizin beklemekte olduğvınuz lideriniz geliyor. Bu çağrı üzerine Medine'de bulunan bütün müslümanlar si­lâhlarını alıp evlerinden sıçradılar ve Hazreti Peygamberi karşıla­maya gittiler. Karşılamaya çıkanların hepsi Harre denilen taşlık yerde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Selîem ile karşılaştılar. Haz­reti Peygamber Medine yolundan sağa saparak Küba'ya doğru yönel­di. Küba'da Beni Avf bin Amr'm evine indiler. O gün Rebiul-Evvel ayının bir pazartesi günü idi. Gelenleri Hazreti Ebû Bekir karşılıyor. Hazreti Peygamber ise sessizce oturuyorlardı. Medîne'li müslüman-lardan daha önce Hazreti Peygamberi görmemiş olanlar, Hazreti Ebû Bekir'i Peygamber sanarak ona selâm yerip hürmet ediyorlardı. Ni­hayet güneş Hz. Peygamber'e değince Ebû Bekir hırkasını çıkarıp Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gölgelik yaptı ve o zaman herkes peygamberi tanıdı. Böylece Hazreti Peygamber on dört gec& Küba'da Beni Amr bin Avf in yanında müsafir kaldı ve hakkında, «Takva, üzerine kurulan Mescid» mealindeki ayeti kerime nazil oîan KÜBA MESCİDİNİ bina ederek orada namaz kıldılar. Sonra Hazret* Peygamber devesine binerek Medine şehrine doğru yola çıktılar. Di­ğer insanlar da beraberinde yürüdüler. Medine şehrine girip şimdiHi Peygamber Mescidinin bulunduğu yere geldikleri zaman Hazreti Pey­gamberin devesi çöktü. Daha önce de Medinedeki müslümanlar ora­da namaz kılarlardı. Aslen bu yer Es'ad bin Zürare'nin himayesinde bulunan Sehl ve Süheyl adlarında iki yetimin hurma kurutmak içi harman yerleri^ idi îşte Hazreti Peygamberin devesi oraya çökünce, Hazreti Peygamber şöyle buyurdular:

«Burası İnşallah meSkenimizdir.»

Sonra Hazreti Peygamber, o iki delikanlıyı huzurlarına çağırt j ve bu harman yerinde mescid yapılmak şartı ile arsa kıymetinin b;; dirilmesini kendilerinden istedi. Gençler:

— Biz bu yerimiz karşılığında herhangi bir şey istemiyoruz. Su Allah rızası için biz onu size bağışlıyoruz, dediler. Fakat Peygambe Sallallahu Aleyhi ve Sellem arsayı bağış olarak kabul etmedi. Tal min edilen kıymetin üstünde para vererek arsayı onlardan satln ald Sonra orada Mescidin inşasına başladı. Hazreti Peygamber bizzat d ger müslümanlarla kerpiç taşır ve şöyle buyururdu: «Bu yükler Ha^ ber'In (ticaret) yükleri değildir. Ey Rabbimiz, bu yükler daha iyi % daha değerlidir.» Ve yine:

«Allah'ım! Gerçek mükâfat, ahiret mükâfatıdır. Sen Ensar \ Muhacirleri esirge!»

 

1040- Hazreti Enes ÎRadıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerine hicret yo­lunda Süraka yetiştiği zaman:

«Allahım! On,u yere ser!» diye Hazreti Peygamber dua etti. Sü-raka'yı, binmiş olduğu at yere serdi. Hayvanın da iki ön ayağı kum­lara battı. Hayvan soluyarak güçlükle ayaklarını, kurtardı ve kalktı. Bunun üzerine Süraka:

—  Ya Resûlallah! Bana dilediğiniz emri verebilirsiniz, dedi. Hazreti Peygamber ona şöyle buyurdu:

«Yerinde kal ve kimsenin bize ulaşmasına meydan verme!»

Sonra Hazreti Peygamber Medine'ye girince:

«Akrabamızın evlerinden en yakını hangisidir?» diye sordu. Ebû Eyyub, benim, yâ Resûlellah! dedi, işte bu evim ve bu da kapma­dır. Hazreti Peygamber, Ebû Eyyub'a:

«O halde git de, dinlenmemiz için yer hazırla,» buyurdu.

Ebû Eyyub gitti ve yer hazırladı. Sonra dönerek Hazreti Peygam­berle Hazreti Ebû Bekir'e hitaben: Allah'ın mübarek (hayırlı) kıl­ması niyazıyle kalkınız (eve buyurunuz) dedi. Hazreti Peygamber böylece Ebû Eyyub El-Ensarî'nin evinde bir müddet kaldılar. O sıra­da Yahudilerin en büyük alimlerinden ve ulularından Abdullah bin Selâm müslünıan oldu. Hazreti Peygambere hitaben şöyle demişti:

—  Ya Resûlallah! Ben şahidlik ederim ki, gerçekten sen Allah'ın peygamberisin. Allah tarafından getirdiklerinin hepsi hakdır doğru­dur. Yahudiler bilirlerki, ben onların   efendisiyim ve efendilerinin de   oğluyum.   Aynı   zamanda   onların   en bilginiyim    ve en bil­ginlerinin de oğluyum. Müslüman olduğumu bilmeden kendilerini çağırıp beni nasıl tanıdıklarını sorunuz.   Benim kim olduğumu size söylesinler. Eğer müslüman olduğumu öğrenirlerse, aleyhimde çok şey söyler ve bana iftira ederler.

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem de, Yahudileri huzurla­rına davet etti ve onlara şöyle buyurdu:

«Ey Yahudiler topluluğu! Allah'dan korkunuz. Kendisinden baş­ka ilâh bulunmayan Allah'a yemin ederim ki, siz muhakkak benim Allah'ın Peygamberi olduğumu biliyorsunuz. Ben size hak dini g© tirdim? müslüman olunuz.» Yahudiler cevab olarak:

__Bizim bu hususta bilgimiz yok! dediler ve bunu üç defa tek­rarladılar.

Sonra Hazreti Peygamber Yahudilere sordu:

«Abdullah bin Selâm sizce nasıl bir adamdır?» Onlar cevab verdi-ler: O, bizim efendimiz ve efendimizin oğlu, en bilginimiz ve en bilgi­nimizin de oğludur.

Hazreti Peygamber yine onlara sordu:

«O müslüman olursa ne dersiniz?» Onlar:

—  Haşa, o asla müslüman. olmaz» dediler. Hazreti Peygamber bu. soruyu üç defa sordular. Onlar da ayni cevabı verdiler. Bunun üzeri­ne Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem:

«Ey İbni Selâm! Onların karşısına çık!» buyurchı. Abdullah biti Selâm da çıktı ve şöyle konuştu:

—  Ey Yahudi cemaatı! AÜâhMan korkun. Kendisinden   başka hiç bir ilâh bulunmayan Allah'a yemin ederim, ki, şiz O'nun Allah'ın peygamberi olduğunu biliyorsunuz. Hak dini de getirdiğini biliyorsu­nuz.

Yahudiler Abdullah bin Selam'a ştı karışlığı verdiler:

—  Sen yalan söylüyorsun. Bunun üzerine, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, o Yahudileri huzurlarından dışari ç> karttı.

 

1041- Hazret! Ebû Bekir (Radıyallahu Anh) der kit Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile Sevr dağındaki ma­ğarada idim. Bir aı/a başımı kaldırıp baktım ki, bizi takip eden Ku^ reyş kavminden- bazı kimselerin ayakları gözüküyor. Ya Resûlallah! dedim, onlardan biriı eğer gözünü aşağı indirirse, bizi görür. Hazreti Peygamber bana şöyle buyurmuştu:

«Sus, ya Ebû Bekir, Biz, Üçüncüleri AHah Teâlâ olan iki kişiyiz.» (Biz yalnız değiliz, bizi koruyan Allah var.)

 

1042- Ala bin Hadremî'den rivayet edilmiştir:

«Sadr (vacib olan veda) tavafından sonra muhacir   (Medine'ye hicret etmiş olan), Mekke'de üç gün kalabilir.»

Mütercîm:

Medine'de bulunan muhacirlerden Mekke'ye gidip hac yapan kim­se vacib olan Sadr tavafını yaptıktan sonra Mekke'de ancak üç gün kalabilir. Dördüncü gün hicret, yeri olan Medine'ye dönmesi gere­kir. Ancak bu hüküm, Mekke'nin fethinden önce geçerli idi. Mekke fethedildikten sonra hicretin hükmü kalktığından artık hac yapanla­rın Sadr (veda) tavafından sonra Mekke'de üç günden fazla kalma­larında bir sakınca yoktur. Şerkavi şerhinde böyle yazılıdır.

 

1043- Ebû Hüreyre'den (Radıyailahu Anh) rivayet edilmiştir :

«Eğer Yahudi'lerden on kişi bana iman etmiş olsaydı, hepsi bana iman ederdi.»

Mütercîm:

Medine'de ve Medine çevresinde bulunan yahudilerin ileri ge­lenlerinden on kişi iman etmiş olsalardı. Yahudilerin tümü imana gelirdi. O zamanki Yahudilerin eleba^ları arasında şunlar sayılabi­lir:

Kâ'b bin Eşref; Rafi, bin Übeyy Hakik, Yahya bin Ahtab, Ebû Yas bin Ahtab, Abdullah bin Hanif, Fâhhas, Rufa'a bin Yezid, Zü-beyr bin Batıya, Kâ'b bin Esed, Şemuyel bin Yezid... İşte bu gibiler islâmı kabul etmiş olsalardı, diğer bütün yahudiler müslüman ola­caktı.[31]

 

BEŞİNCİ   CÜZ

GAZALAR BAHSİ

 

BEDİR   MUHAREBESİ

 

1044- Hazreti Enes (Radıyailahu Anh) der ki: Bedir savaşından tam bir zaferle çıktıktan   sonra   Peygamber Saîlallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri ashabı kirama şöyle buyur­du:

«Ebû CehiVin ne olduğuna kim bakacak »onun halinden bize ha­ber getirecek) «Hemen İbni Mes'ud gidip onu, Afrâ'nın iki oğlu tara­fından kılıç darbeleriyle vurulmuş olduğu halde can çekişirken bul­du ve ona: -Ebû Cehil senmisin? diyerek sakalmı çekti. Ebû Cehil cevab verdi: — Öldürdüğünüz adamın veya kavmi tarafından öldü­rülen adamın üstünde (ondan daha yüksek) adam var mı?» (Kavmi­nin en büyük adamı olarak ölmekte olduğunu sayıklıyor.)

Mütercim:

İbni Mes'ud, Ebû Çehü'in başını keserek Hazreti Peygamberin huzuruna getirdi. Hazreti Peygamberin, bundan dolayı Allah'a hamd ve şükür ettiği bazı rivayetlerde yardır.

Ebû Cehil, Afra adındaki kadının Muaz ve Muavviz adlarındaki iki oğlu tarafından öldürülmüşse de, ilk kılıç darbesini Ebû CehiTin ayaklarına vurarak onu yere düşüren Muaz Hazretleri olduğundan Ebû Cehil'in üzerindeki eşyasını ganimet, olarak aldı.

 

1045- Ebû Talha (Radıyallahu Anh) der ki:

Bedir savaşından çıktıktan sonra, Peygamber Sallallahu Aley­hi ve Sellem, Kureyş'in. ulularından yirmibeş kişinin cesedlerini bir araya toplatıp Bedir semtinin en pis çukurlarından birine atılmaları için emir vermiştir. Emir yerine getirildikten sonra .Hazreti Peygam­ber dinlenmek için üç gece Bedir'de ordusu ile kaldı. Aslında her sa­vaş sonunda böyle yaparlardı. Üçüncü gün yola çıkmak üzere hazır­lıklara başlandı ve eşyalar bağlandı. Hazreti Peygamber devesine bi­nerek ve ashab da kendilerini takib ederek yürümeğe başladılar. Yol­da Kureyş ulularının bulunduğu çukura gelince, kenarında durdu­lar. Cesetleri bu çukurda gömülü olan Kureyş Ulularına adları ve baba adları ile seslenerek şöyle buyurdular:

«Ey falan oğlu falan, ey falan oğlu falan! Siz Allah'a ve onun peygamberine itaat etmiş olaydınız, sevinir miydiniz? Allah'ın bîze vadettiği zaferi biz gerçek olarak bulduk. Siz de, Allah'ın size vadet-tiği azabı gerçek olarak buldunuz mu?»

Hazreti Ömer sordu:

— Ya Resûlallah! Cansız cesetlere neler söylüyorsunuz?. Peygam ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bulurdular ki:

«Muhammed'in canı, elinde olan Allah'a yemin ederim ki, söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitenler değilsiniz.»    ,

Mütercîm ;

Gerek mümin vererek kâfir ölülerin görmesi, işitmesi-ve azab ile nimeti tadmaları, Kur'anı kerim ayetleriyle ve hadîs-i şeriflerle sabittir. Onun için bu hadîs-in teviline hacet yoktur.

 

1046- Rifa'a bin Râfi (Radıyallahu Anh) der ki:

Cibril (Aleyhisselâm), Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerine sordu-. Bedir gazilerini içinizde ne olarak sayarsınız? Hazreti Peygamber ona cevab verdi:

«Biz onları müsltimanların. en üstün kişilerinden sayarız.» Cib­ril Aleyhisselâm:

— Biz de, meleklerden Bedir'de bulunanları, öylece sayarız, de­di.

Mütercim.;

Bedir savaşında, bulunan ashabın.sayıları, Hazreti Talût ile Filis­tin nehrini geçenlerin sayısı kadar üçyüz oııbir veya, üçyüz on iki ki­şi idi. Görev icabı Hazreti Peygamberin emirleriyle Medine'de kalan sekiz kişi ile üçyüz ondokuz ashab idiler.

 

1047- îbni Abbas (Radıyallahu Anhüma) der ki:

Bedir savacı henüz başlamadan Peygamber Sallallahu Aleyhi ve

Sellem şöyle buyurdu:

.üzerinde savaş teçhizat! bulunan ve atmm başını    (dizginini)

tutmakta olan zat.»

Mütercim:

«Evet, eğer siz sabreder ve peygambere itaatsizlikten sakınu-sa-ruz, o düşmanlar da üzerinize gelecek olurlarsa, Rabbin™fi™£ besbin melekle yardnn edecektir. (Ali Iman/125)»..^ahndek^ aye ti kerimeden de anlaşılacağı üzre Hazreti Qtal. süvari ,^"eŞ bin melekle Bedir savaşına katılmış ve müslümanlara yardım etmiş tir.

 

1048- Rübeyyi' binti Muavviz (Radiyallahu Anha) der kii Ge-I lin olarak gerdeğe girdiğim gecenin ertesi günü Peygamber Sallalla:-| hu Aleyhi ve Sellem evimize şeref verdiler... Yanımda, def çalıp Bedir savaşında şehid düşen babalarına ağıt yakan küçük kızlar vardı. Der­ken kızlardan biri:

— İçimizde yarın ne olacağını bilen şanlı Peygamber var, dedi. Hazreti Peygamber o kıza şöyle buyurdu:

«Böyle söyleme, daha önce ne söyliyordunsa onu söyle!»

Mütercim:

Kızım, sen Bedir şehidlerini öven sözlerine devam et. Gaybi bili­rim diye beni övme, diye buyurmuştur. Her ne kadar ölü arkasından böyle sözler söylenmesi mekruh ise de, savaşçıları ve müslümanları cesaretlendirmek için yapılmasında bir sakınca yoktur.

 

1049- Ebû Talha El-Bedrî (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallaîlahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: «İçinde köpek ve resim (canlılara ait resimler kasdediliyor) bu­lunan eve melekler girmezler.» İçinde köpek ve canlı varlıklara ait (insan ve hayvan gibi) resimler bulunan evlere rahmet melekleri girmezler. İnsanların amellerini yazan kâtib melekler ise daima in­sanlarla bulunur ve ayrılmazlar.

Bu Hadis-i şerifin gaza ile ilgisi olmadığı halde Bedir savaşı mü­nasebetiyle getirilmesinin sebebi, bunu rivayet eden ravi Ebû Tal-ha'nın Bedir savaşma katılmış olmasıdır. Bundan sonra- gelen hadîs-i

şerifler de İmam Buharı tarafından ayni maksada işaretle' getiril­miştir.

 

1050- Ebû Mes'ud El-Bedrî (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallaîlahu Aleyhi ve Sellem buyurmuştur: «Bakare sûresinin sonundan iki ayeti bir gecede okuyan kimse­ye, o iki ayet yeter.»

(Anıene'r-Resûlü'yü sonuna kadar okuyan kimseye, o gece için bunun sevabı kâfi,gelir. Yahud insan ve cinlerin zararından korun­muş olur. Yahud bu okuyuş, gece namazının sevabını karşılar, de­mektir.

 

1051- Mikdad bin Amr El-Kindî El-Bedrî (Radıyallahu   Anh) der ki:

Peygamber Sallaîlahu Aleyhi ve Sellem'e sordum: — Ya Reşûlallah! kâfirlerden biriyle karşüaşsam da onunla çar-pişsak ve kılıcıyla vurup bir kolumu kestikten sonra benden korun­mak için bir ağacın arkasına sığınarak, Allah'a iman ettim, dese ne buyurursunuz, ya Reşûlallah, onu öldürebilirmiyim? Peygamber Sallaîlahu Aleyhi ve Sellem!

«Onu Öldüremezsin!» buyurdu. Mikdad yine sordu: — Ya Resûlallah! Benim iki kolumdan birini kesti ve müslüman olduğunu da o kolu kestikten'sonra söyledi!»    Hazreti   Peygamber şöyîe buyurdu:

«Onu öldüremezsin. Eğer öldürürden, senin onu öldürmeden ön­ceki durumunda o, olur; sen de, onun söylemiş olduğu sözü (şehadet kelimesini) söylemeden Önceki durumunda olursun. (O, müslüman yerine geçmiş olur; sen de bir müslümamn öldürülmesini helal kabul etmiş olacağın için kâfir durumunda olursun.)

 

1052- Cübeyr bin Mut'im (R.A.) der ki:

«Mut'un bin Adiyy hayatta olup da şu (Bedir savaşında esir edilen kokmuşlar Cm serbest bırakılmaları) hakkında benimle konuşmuş olsa onları kendisine bırakırdım.»

Mütercîm;

Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Taif'den dön­dükten sonra, Mut'im bin Adiyy'in himayesine müracaat etmişti. Mut'im, dört oğlunu Kâ'be'nin dört köşesinde durdurarak: Muham-med, bizim himayemizdedir, diyerek ilân ettirdi. Kureyş ileri gelen­leri de buna karşı çıkmayıp itaat etmek zorunda kaldılar. Yine Ha-şimoğulları aleyhine olarak Kureyş tarafından yazılan andlaşma metninin bozulmasma en çok çalışan da Mut'im idi.

 

1053- Hazreti Ebû Bekir (R.A.) der ki:

«Bize hiç kimse varis (mirasçı) olamaz. Bizim (Öldükten son­ra) geriye bıraktığımız mal sadakadır. Yalnız bü maldan Muham-nıed'in aüesi (ferdleri hayatta bulundukları müddet) yer.»

(Hazreti Peygambere ait olan gerek Hayber'de ve gerekse Fe-dek arazisindeki bahçeler, vereseler arasında bölünmeyip Hazreti Peygamberin aileleri hayatta bulundukları müddet, bu arazilerin gelirlerinden geçimlerini sağlarlar. Sonra bü malların hepsi sadaka olarak müslümanlann devlet hazinesine kalır.)

«Onu öldüremezsinU buyurdu. Mikdad yine sordu: — Ya Resülallah! Benim iki kolumdan birini kesti ve müslüman olduğunu da o kolu kestikten 'sonra söyledi!»    Hazreti   Peygamber şöyle buyurdu:

«Onu öldüremezsin. Eğer öldürürşen, senin onu öldürmeden ön­ceki durumunda o, olurj sen de, onun söylemiş olduğu sözü (şehadet kelimesini) söylemeden -önceki durumunda olursun. (O, müslüman yerine geçmiş olur; sen de bir müslümamn öldürülmesini helal kabul etmiş olacağın için kâfir durumunda olursun.)[32]

 

KA'B BİN EŞREF’İN ÖLDÜRÜLMESİ BAHSİ

 

1054- Hazreti Cabir (R.A.) der ki: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Kâ'b bin Eşrefin hakkından kim gelecek? Çünkü bu adam, Al­lah'a ve onun peygamberine eziyet etmiştir.» Bunun üzerine   Mu­hammet bin Mesleme kalkıp dedi ki:

—  Ya Resülallah! Onu öldürmemi  ister misiniz? Hazreti  Pey­gamber: «Evet,» buyurdu.Muhammet bin-Mesleme dedi ki:

—  O halde bir şey (uydurma ve asılsız şeyler) söylememe izin veriniz. Hazreti Peygamber: «Şöyle!» dedi.

Sonra Muhammed bin Mesleme, geceleyin Kâb bin Eşrefin evi­ne gitti. Kapıdan seslenerek dedi ki:1

—  Ey kâb! Bu adam (Hazreti Peygamber)  bizden zekât istedi ve bizi sıkıntılara sokuyor. Bana ödünç olarak   bir şey veresin diye sana geldim. Kâ'b cevab verdi:-

—  Evet, o, sizden daha çok şeyler isteyecektir. Vallahi siz ondan muhakkak bıkacaksınız. Muhammed bin Mesleme:

—  Ne yapalım, bir defa ona uyduk. Simdi onun sonunun neye varacağını görmeden kendisinden ayrılmak istemiyoruz. Şimdi siz­den bir veya iki deve yükü hurma ödünç vermenizi istiyoruz.

Kâ'b Şöyle konuştu :

—  Peki, vereceğim; fakat karşılığında rehin isterim. Muhammet

bin Mesleme sordu ;

—  Rehin olarak ne istersiniz? Kâ'b dedi ki :

—  Kadınlarınızı rehin veriniz. Muhammet bin Mesleme :

—  Sen araplarm en güzelisin, sana    hanımlarımızı    veremeyiz, dedi. Bu defa Kâ'b bin Eşref:

—  Öyle ise çocuklarınızı rehin   veriniz, dedi.   Muhammed   bin Mesleme cevab verdi:

—  Çocuklarımızı sana nasü rehin verebiliriz? Sonra bu çocuk­lardan birine sövüldüğü zaman bir veya iki yük burma  karşılığında rehin edilmiş denilecektir. Bu ise bizim için bir utançtır. Biz sana ancak silâhımızı rehin verebiliriz.

Sonra Kâ'b bin Eşref rehin olarak silâh ve zırh almayı kabullen­di ve bir gecenin muayyen bir zamanında alışverişi tamamlamak için sözleştiler. Sonra Muhammed bin Mesleme, Kâb'ın süt kardeşi Ebû Naile Hazretleri ile Kâb bin Eşref'in kalesine vardılar. Kale dışından haber verdiler. Kâb bin Eşref bunları kalenin içine aldı. Kendisi de yanlarına indi. Kâ'b aşağıya inerken karisi: Bu gece vak­tinde nereye iniyorsun, dışarı çıkma, diye seslendi. Kâ'b dedi ki: Bu gelenler Muhammed bin Meslame ile süt kardeşim Ebû Nailedir. Ka­risi: Ben bir ses işittim. O sesten sanki kan damlıyor, dedi. Kâb,

—  Asaletli kişi, geceleyin kılıç darbesine davet edilse bile, icabet eder, diye karşılık verdi. Sonra Kâ'b aşağı indi. Muhammed bin Mes-leme'nin yanında Ebû Naile'den başka iki kişi daha vardı. Muham­med bin Mesleme daha önce arkadaşlarına-şu direktif de bulunmuş­tu:

— Kâ'b yanımıza gelince ben onun saçını tutup koklayacağım. Belki size de koklatacağını. Onun başını kıskıvrak yakaladığımı gör­düğünüz zaman derhal saldırıp kılıçlarınızla vurunuz.

Gerçekten Kâ'b, müsafirlerinin yanına güzel elbiselerle ve hoş kokular sürünmüş olarak geldi. Muhammed bin Mesleme:

—  Bugünkü kadar güzel koku hayatımda görmedim? dedi. Kâ'b cevab verdi:

—  Elbette, yanımda Arab kadınlarının en mükemmel ve en gü­zel kokulu kadını vardır. Muhammed bin Mesleme:

—  Müsaade edermisiniz,  başınızı    bir koklayayim, dedi. Kâ'b

—  Koklayınız, dedi. Muhammed bin Mesleme kokîadı ve arka­daşlarına da koklattı. Muhammed bin Mesleme:

—  Bir kez daha müsaade- eder misin? dedi. Kâ'b Evet! diye cevap verdi. Kâ'b bin Eşrefin başını kıskîvrak.yakalayınca, hadi davranın, dedi ve arkadaşları da hemen kılıçlan ile vurup onu öldürdüler. Son­ra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzurlarına   dönerek Kâ'b'ı öldürdüklerini bildirdiler.

Mütercim:

Kâb bin Eşrefin öldürülmesi, hicret'in üçüncü yılında Rebİulev-vei ayında olmuştur. Bu adam Yahudilerden ve Nadir kabilesi ela başlarından çok üstün bir şair olup şiirleri ile Hazreti Peygamberi hicvederdi.. O sıralarda da Mekke'ye   gidip gelmiş ve Bedir savaşı hakkında da mersiyeler söyliyerek Kureyş kâfirlerini İslâm aleyhine kışkırtıp harekete geçiriyordu. Ensar'ın Evs  kabilesinden Muham­med bin Mesleme kendi kabilesi erlerinden dört arkadaşla gidip an­latıldığı şekilde Kâb'm başını kestiler. Başkalarına ela ibret olarak gösterdiler. Sonra Yahudi'ler sabahlayin Peygamberin huzuruna va­rıp yapılan işten şikâyet ettiler. Muhammed bin Mesleme'nin kısas olarak Öldürülmesini istediler. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem Hazretleri Kâb'm ne türlü fesadlar çıkardığını, anlatarak Yahu­diler bir cevab veremeden gittiler.[33]

 

EBU RAFİ'İN ÖLDÜRÜLMESİ

 

1055- Berâ bin Âzib (Radıyallahu Anh) der ki-.

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, Ebû Râfi'in öldürülmesi için Ensar'dan birkaç kişiyi görevlendirdi ve bunların başına da Abdullah bin Atik'i komutan yaptı.

Ebû Rafi, Yahudilerin ileri gelenlerinden ve zenginlerinden olup Hazreti Peygamber'e karşı İslâm düşmanlarına yardım eder, her za­man ve her fırsatta fesat çıkarak peygambere eziyette bulunurdu Ebû Rafi, kendisine özel olarak yaptırmış olduğu bir kalede oturur­du.

Onu öldürmek görevini üzerine alan Abdullah bin Atik, güneş battıktan ve herkes sürüleriyle birlikte evlerine döndükten sonra, arkadaşları ile Ebû Rafi'in kalesine yaklaştılar. Abdullah arkadaşlarina dedi ki, siz burada bekleyin. Ben kale kapısına gideyim. Belki bekçiyi kandırarak içeri girme fırsatını bulurum. Böylece arkadaşla­rından ayrıldı ve kale kapısına kadar yaklaştı. Sonra defi hacet yapı­yormuş gibi maşlahına büründü, Kale halkı içeri girmiş bulunuyor­du. Kapıcı da kapıyı kapamak üzereydi. Abdullah'ın karartısını fark edince, ona seslendi: - Ey Allah'ın kulu, kapıyı kapayacağım; girmek istiyorsan gir.

Abdullah der ki: Ben bu çağrıyı büyük bir fırsat bilerek hemen içeriye girdim. Kapının iç tarafında tenha bir yerde gizlendim. Çev­rede hiç kimse kalmadığından kapıcı kapıyı kapayıp kilitledi. Kapı­nın anahtarlarını kapının bir çivisine astı. Ben önce kapıyı o anah­tarlarla açtım ve açık bıraktım. Sonra yine saklandım. Ebû Rafi sa­rayının en üst katında dost ve yakınları ile sohbet eder ve eğlenirdi. Daha sonra arkadaşlarının hepsi kendi yerlerine çekilirlerdi. Ebû Rafi ise, haremlikte çoluk-çocuğu ile kalırdı. Ben yavaş yavaş yuka­rıya çıktım. Her kapıdan içeri girdikçe o kapıyı içerden sürmelerdim ki, şayet Ebû Rafi'in adamları beni duyarlarsa yetişip Ebû Rafi'i kur taramasınlar. Sonunda Ebû Rafi'in yatmakta olduğu odaya girdim. Fakat aileleriyle yatmakta olan Ebû Rafi'in kim olduğunu ve odanın hangi köşesinde bulunduğunu karanlıktan kestiremiyordum. Yerini belirlemek için: Ey Ebû Rafi!.. diye seslendim. Adam uykudan uya­narak : — Kim o? dedi. Ben sesin geldiği yere koşup kılıç darbeleri­mi indirmeye başladım. Fakat telaşlı olduğumdan bir netice alama­dım. Ebû Rafi, çığlık kopardı. Ben de odadan çıkarak sofada biraz bekledim. Tekrar içeriye girdim ve:

— Ebû Rafi, bu çığlık nedir? dedim. Ebû Rafi:

— Anası geberesice! dedi, az önce odada bulunan biri kılıçla ba­na vurdu. Hemen ona bir çlarbe indirerek ağır şekilde yaraladım ama öldüremedim. Sonra kılıcımın sivri ucunu karnına sapladım ve sırtından çıktı. Bu defa kesin olarak onu öldürdüğümü anladım. He­men geri dönerek sürgülü kapıları açmak suretiyle dışarıya çıktım. Kalenin merdivenlerinden aşağıya inerken son basamağa vardığım­da merdiveni bitmiş sanarak ayağımı yere attım ve bu mehtaplı ge-r cede düştüm. Bacağım kırıldı. Basımdaki sarıkla ayağımı bağlayarak yürüdüm ve kale kapısında oturdum. Kendi kendime dedim ki, Ebû Rafi'in ölümü kesinlikle meydana çıkmadıkça ben buradan ayrılma­yacağım. Böylece bekledim. Nihayet horozların öttüğü seher vaktin­de, Arabların adeti üzere bir ölüm habercisi kalenin yüksek bir ye­rine çıkarak: - Hicaz tüccarı Ebû Rafi öldürüldü, diye ilân etti. Ben hemen arkadaşlarımın yanına gittim ve onlara:

— Şimdi acele edelim. Allah Tealâ Ebû Rafiî öldürdü, dedim.

Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanma vardım ve olayı anlattım. Hazreti Peygamber bacağımın kırıldığını öğrenin­ce bana ;

«Ayağını uzat.» buyurdu. Ben de uzattım. Hazreti Peygamber bacağımı sıvadı. Sanki, o bacak hiç kırılmamış gibi oluverdi.[34]

 

UHUD SAVAŞI BAHSİ

 

1056- Hazreti Câbir (Radıyallahu   Anh) der ki:

Uhud savaşı gününde bir adam Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna gelerek:

— Ya Resûlallah! Ben bugün öldürülürsem neredeyim? diye sor­du. Hazreti Peygamber ona:

«Cennettesin!» buyurdu. O adam yemekte olduğu avucundaki hurmaları hemen yere attı. Sonra düşmana saldırarak çarpışmaya başladı ve şehid oldu. Allah ondan razı olsun.

Mütercim:

Böyle bir olay ashabı, kiramdan iki kişiye nasib olmuştur: Biri Bedir savaşında çarpışan Umeyr bin Humâm, diğeri de Uhud sava­şında şehid olan bu zattır ki, ismi açıklanmamıştır.

 

1057- Sa'd bin Ebî Vakkas' (Radıyallahu Anh) der ki:

Uhud savaşı gününde Peygamber Sallallahu Aleyhi v© Sellem Hazretleri kendi ok torbasını çıkarıp benim önüme koydu ve şöyle buyurdu:

«At... Anam babam sana feda olsun.»

 

1058- Hazreti Enes (Radıyallahu Anh) der ki:

Uhud savaşında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve* Sellem Hazret­leri mübarek başından isabet alarak bir dişi de kırılmıştı. Mübarek yüzünden kanlan siler ve de şöyle "buyururdu:

«Peygamberinin başını yaran bir kavim nasıl kurtulabilir?»

Mütercim:

Bu hâdise üzerine «Senin bu hususta yapabileceğin bir şey yok! Allah, ya onları tevbekâr kılar, ya da zalim olduklarından ötürü kendilerine azab eder» mealindeki ayeti kerime nazil oldu. (Ali îm-ran: 128) Allah, dilerse onları tevbekâr kılar ve küfürlerinde jsrar ederlerse onlara azab eder. Çünkü onlar zalimdirler. Bu ayeti keri­menin nüzulünde tefsir alimleri ihtilâf etmişlerdir. Bi'ri Maûne hal­kı hakkında yahud Uhud savaşındaki düşmanlar hakkında Hazreti Peygamberin bedduaya niyet etmeleri üzerine nazil oldu, denilmiş; fakat Buhari'de, bu hadis-i şerifte, Uhud savaşında nazil olduğu açık­lanmış bulunduğundan bu husus daha kuvvetlidir.

 

1059- tbni Ömer (Radıyallahu Anhümaî der ki:

Peygamber Salîallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerinin Uhud sa­vaşında mübarek başlan yanhp dişi kınldıktan sonra sabah namaz­larının son rekatlarında rükudan kalktıktan ve SEMIALLAHU Lt-MEN HAMÎDEH dedikten sonra: «Allahım! Falana, falana ve falana lanet et!» diye beddua ederlerdi. (Sonra Allah tarafından mealini bir önceki hadîs-i şerif münasebetiyle verdiğimiz ayeti kerime nazil ol­du.)

 

1060- Vahşî'den rivayet edilmiştir!

Abdullah bin Adiyy (RadıyallaŞu Anh) der ki, Hazreti Hamza'yı öldüren Vahşî'den, onu nasıl öldürdüğünü anlatmasını istedim. O da

şöyle anlattı:

— Hazreti Hamza, Bedir   savaşında   Tuayme bin Adiyy'i öldür­müştü. Efendim Cübeyr bin Mut'im bana dedi ki, eğer amcam Tuay-me'yi öldüren Hamza'yı öldürebilirsen seni kölelikten   azad ederim. Nihayet Uhud savaşı için  askerler toplanınca, ben de onlarla be­raber Mekke'den çıktım. Uhud dağına, vanp savaş için saf bağladık. Arablann adeti üzere içimizden Siba adında biri, karşı karşıya gelmiş olan iki ordunun ortasına çıktı ve karşısına bir savaşçı istedi. Önün karşısına hemen Hazreti Hamza çıktı ve: Allah'a ve onun peygam­berine karşı çıkan kadın kılıklı Siba, diyerek üzerine atıldı ve ona öldürdü. O zaman ben bir kayanın arkasında Hazreti Hamzayi öldür­mek için pusuya yatmış idim. Hamza bana yaklaşınca süngümü onun karnına doğru fırlattım. Süngüm, göğsü ile göbeği arasına isabet etti ve arkadan çıktı. Orada hemen şehid oldu. Savaş sonrası Mekke'ye dönen insanlarla bende döndüm. Sonra Mekke'de islâmiyet yayılma­ya başlayınca korktum ve Taife kaçtım. Daha sonra Mekke fethedi­lince Taif'den bazı heyetler İslâm'ı kabul için Hazreti Peygamberin huzuruna gitmeye başladılar. O heyetler arasında beni de gönderdiler ve asla korkmamamı, İslâm'ı kabul edenlere Hazreti Peygamber tara­fından hiçbir zarar gelmeyeceğini de öğütlediler. Böylece ben bir b.eyet içerisinde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna var­dım. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem beni görünce bana : «Vahşi senmlsin?» buyurdu. Evet, dedim.

Hamza'yı sen mi öldürdün?» diye sordu. Dedim ki: Durum sîze bildirildiği gibidir. Bunun üzerine bana şöyle buyurdular:

«Yüzünü bana göstermemeye gücün yeter mi?» Ben de çıktım ve bir daha kendilerine görünmedim; Peygamber   Sallallahu Aleyhi ve Sellem irtihal edince, Müseylemetü'I-Kezzab adında biri, peygam­berlik iddiası ile ortaya çıkmıştı. Ben kendi kendime dedim ki, bu kâfire karşı çıkar da ben onu öldürürsem, Hamza'nm yerine bana bir keffâret olur. Bu niyetle Hazreti Ebû Bekir tarafından Müseyle-metü'l-Kezzab'a karşı gönderilen akserin içine ben de girdim. Niha­yet gidip savaşa başladığım zaman yıkık bir duvarın deliğinden onu perişan bir halde su ararken gördüm. Hemen süngümü üzerine at­tım, iki memesi arasına saplandı ve arka taraftan iki kürek kemiği arasından çıktı. Ensar'dan Abdullah bin Zeyd de yetişerek onun başını kesti. Böylece Müseylemetü'l-Kezzab öldürülerek taraftarları da temizlendi.

 

1061- Ebû Hüreyre (Radıyaliahu Anlı) .der ki: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Uhud savaşında düşman­lar tarafından kırılan mübarek dişini göstererek:

«Peygamberine karşı bunu yapan bir kavime Allah'ın    gazabı

şiddetlidir.» buyurdu ve şöyle devam etti: -Allah yolunda Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in öldürmüş olduğu bir kişiye de Allah'ın gazabı şiddetlidir.»

Mütercim:

Uhud savaşında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazret­lerinin kırılan dişi, ön dişlerle azı dişleri arasındaki diş olup alt çene­nin sağ tarafında idi. Hazreti Peygambere bu tecavüzü yapan Utbe ibni Ebi Vakkas adındaki kâfirdi ve Hazreti Sa'd ibni Ebi Vakkas'm da kardeşidir. Hazreti Peygamberin mübarek başını taş ile yaralayan--da îbni Kamie adındaki mel'ûn idi. Bunların her ikisi de birer sebep­le helak olup cehennemi boyladılar.

îbni Kamie, bir dağ yolunda giderken büyük bir' yaban keçisi tarafından boynuzlanarak parça parça edildi.

Utbe ibni Ebi Vakkas ise, çok geçmeden helak oldu ve bu adamın, soyundan gelen çocukların ön dişleri anadan doğma hep kırık (ya­rım) halde olmuştur. Bunun atmış olduğu taş, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in başına giymiş oldukları çelik zırhın iki halkası na isabet ederek bu halkaları elmacık kemiği içine batırmıştı. Ebû Ubeyde bin Cerrah bu halkaları güçlükle çıkardı. Ne yazık ki, bun­lar çıkarılırken Hazreti Peygamberin iki ön dişi de çıktı [35] Böylece hem mübarek yüzleri, hem de mübarek ağızları kanlar içinde kaldı.

Sonra Ebû Said El-Hudrî'nin babası Malik bin Sinan gelerek el­macık kemiklerinde olan kanı emerek yuttu. Bunu gören Hazreti Peygamber: «Benim kanım karışan kimseye cehennem ateşi dokun­maz!* buyurdu.

Yine Uhud savaşında, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellenc'i öldürmek kaşdı ile gelmiş olan Kureyş öncülerinden Übeyy bin Halef adındaki mel'ûn, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bizzat attıkları okun isabeti ile yaralandı ve onun ızdırabı ile can verdi, ce­hennemi boyladı. (Allah'ın laneti kâfirler üzerine olsun...)

 

1062- Hazreti Aişe (Radıyaliahu Anha) der ki!

Uhud savaşında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, müşrik­ler Mekke'ye doğru dönüp giderlerken onların tekrar geri dönmeleri mümkün olacağı cihetle bir tehlike sezdiklerinden ashabı kirama şöyle buyurdular:

«Bu müşrikleri kim İzleyecek (arkalarını takıp   edecek)?»

Bunun üzerine ashabdan yetmiş kişi hazırlandı.

Mütercim:

Bu yetmiş kişi içinde Ebû Bekir, Zübeyr bin Avvam, Ömer, Os­man, Ammar bin Yasir, Talha, Sa'd ibni.Ebi Vakkas, Abdurrahman ibni avf, Ebû Huzeyfe,. İbni Mes'ud (Radıyaliahu Anhüm) gibi asha­bın büyükleri vardı. Gerçekten bunların takibedişini gören müşrikle­rin kalblerine Allah tarafından korku ve dehşet düştü. Daha önce dönüp tekrar hücum etmek niyetini taşırlarken, bu defa kaçmaya karar verdiler. Düzensiz ve dağınık bir halde Mekke'ye kaçıp gittiler.

Başka bir hadîs-i şerifte de, müşrikler Medine'ye üç mil uzaklık­taki Hamra'ul-Esed isimli yere vardıkları zaman, Allah, onların kalb-lerine korku düşürdü. Bundan dolayı savuşup gittiler şeklindedir.

Sonra o müşrikleri izleyen yetmiş kadar ashabı kiram hakkında: «O müminler ki, (Uhud savaşında) kendilerine yara isabet ettikten sonra Allah'ın ve peygamberin çağrısına uyar ve hele iyilik edip fe­nalıktan sakınırlar, onlar için çok büyük bir mükâfat vardır. Onlar, o kimselerdir ki, kendilerine insanlar: Düşmanlarınız size karşı ordu hazırladı; siz onlardan korkun; dediler de, bu söz onların imanını ar­tırdı ve üstelik: Allah bize kâfidir: o ne güzel vekildir, dediler.» (Alj îmran/172, 173)

Böylece düşmanın takibine gidenler, o yolda, hiç bîr zarara uğra-mıyarak selâmet içinde Allah Tealâ'nm ihsanı ile geri döndüler.[36]

 

HENDEK (AHZAB) SAVAŞI

 

1063- Hazreti Câbir (Radıyallahu Anh) derki:

Hendek savaşı için bütün ashab hendek kazarken,- kazmaların işlemediği sert bir tabakaya rastladık. Ashab durumu Peygamber Sal-îallahu Aleyhi ve Sellem'e bildirdiler. Peygamber Hazretleri:

«Ben inerim» buyurdu. Sonra (açlığ'a karşı) mübarek karınları­na taş bağlamış oldukları halde kalktılar. Nitekim hendek kazarken üç gün yiyecek namına hiç bir şey tadmamiştık. Resûlüllah hendeğe indi ve kazmayı alarak o sert tabakaya vurunca kum gibi parçalanıp

dağıldı.

—  Ya, Resûlallah! dedim. Bana izin ver de, evime kadar gideyim.

Sonra evime gittim ve zevceme dedim ki, bugün Hazreti peygamber­de bir hal gördüm ki, dayanılacak gibi değil* Yanında yiyecek bir şey. var mıdır? Zevcem, bir oğlak ile bir parça arpamız var, dedi. Hemen ben o keçi yavrusunu kestim. Etini ve arpayı pişirdim. Sonra Hazreti Peygamberin huzuruna giderek:

—  Ya Resûlallah! Evimizde birazcık   yemek   var. Birkaç ashab ile beraber evimize kadar teşrif eder misiniz, dedim. Hazreti Pey­gamber bana sordu:

«Evinizdeki yemek ne kadardır?» Ben de, miktarı   şu kadardır,

diye bildirdim. Hazreti Peygamber:

«Çoktur, iyidir.» buyurdu, ve ilâve etti:

«Sen evine dön ve hanımına söyle: Ben gelinceye kadar tencere­yi âteşten ve ekmekleri tandırdan çekmesin.» Sonra Hazreti Peygam­ber bütün ashaba hitab ederek:

«Kalkınız!.. (Cabir bize sofra hazırladı.)» buyurdu. Bu davet üze­rine, muhacirin ve ensar hep kalktılar ve evimize geldiler. Ben de hemen zevcemin yanına koşup: Allah sana iyilik versin. Bütün ensar ve muhacirler Hazreti peygamberle geldiler. Şimdi ne yapacağız?

dedim. Zevcem:

— Hazreti Peygamber, yemeğin ne kadar   olduğunu sordu mu?

dedi. Ben de-.

— Evet, sordu, dedim. CO halde bunun bir hikmeti vardır.) Son­ra Hazreti Peygamber buyurdu:

«Haydin (onar onar) giriniz. Geniş oturunuz, birbirinizi sıkıştır­mayınız.» Sonra Hazreti Peygamber tandırdan ekmek çıkarıp doğ­ruyor ve üzerine et doğradıktan sonra tencere ve tandın örterek sof­rayı ashabının önüne koyuyor; Sonra tekrar et ve ekmek çıkarıyor­du. Hepsi doyuncaya kadar et ve ekmek doğramaya devam etti. Bir miktar da arttı. Resûl-i Ekrem, CCabir'in karışma) şöyle buyurdu:

«Bunu sen ye ve bir kısmını da ikram et. Çünkü halk   kıtlığa uğramıştır.»

 

1064- Süleyman bin Sured (Radıyallahu Anlı) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hendek (Ahzab) savaşı esnasında: «Biz onlarla (kâfirlerle) savaşırız; fakat onlar bundan böyle bizimle savaşamazlar.» buyurdu.

Mütercim:

Bu hadîs-i şerif, Hazreti Peygamberin mucizelerindendir. Şöyle ki: Ahzab sûresinin dokuzuncu ayeti kerimesinde mealen Cenabı: Hak «Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın: Hani (Hendek savaşında sizi yok etmek için kâfirlere ait) ordular size gel­mişti de, biz onların üzerine (şiddetli) bir rüzgâr ile görmediğiniz (meleklerden ibaret) ordular salıvermiştik. Allah ne yapmakta oldu­ğunuzu görüyordu.» şeklinde beyan ettiği üzere, bütün kabileler bir araya gelerek müslümanları yok etmek için onbin kadar asker top­lamışlardı. Kesin bir zafer kazanmak niyeti ile Medine'ye geldiler ve çevresine kondular. İslâm askerlerinin sayısı üç bin civarında idi. Hazreti Peygamber Medine şehrinin etrafına hendek kazdırdı ve iç tarafa çekildi. Bir aya yakın düşmanla karşı karşıya bulunularak karşılıklı olarak birbirlerine ok ve taşlar atıldı. Hak Tealâ Hazret­leri müminlere yardım için bin melek gönderip askerlerin etrafında tekbir getirdiler. Kâfirler o melekleri görmeyip seslerini işittiler. O esnada bir de fırtına halinde şiddetli bir rüzgâr çıktı. Düşmanların yüz ve gözlerine kum ve toprak saçarak ateşlerini söndürdü, çadır­larını söktü. Hayvanlarını ve eşyalarını darmadağın etti. Bu hal sebe­biyle Allah tarafından kalblerine kprku sokuldu. Bu hengâmede iç­lerinden Tuleyha bin Huveyîid adındaki kâfir seslendi:

— Haberiniz olsun! Muhammed size sihir yapmağa başladı. Ca­nınızı kurtarmak isterseniz selâmet tarafına koşunuz. Bunu duyan askerler dağınıklık içinde ve perişan bir halde Mekke'ye doğru kaçıp gittiler. Bu savaşa dair geniş bilgi siyer kitaplarında vardır.

Bu olay üzerine Hazreti Peygamber bir müjde olarak ashabı ki­rama: «Artık bundan böyle biz onlarla savaşırız. Onlar bize savaş açamayacaklar,» buyurarak mucizelerini gösterdiler. Zira Hendek savaşının ertesi yılı Hudeybiye andlaşması oldu. Ondan bir yıl sonra da Ömre niyeti ile Mekke'ye gidilip hac vazifesi yerine getirildi ve orada üç gün kalındıktan sonra emniyet ve güven içinde selâmeti© Medine'ye dönüldü. Sonra Kureyş öncüleri andlaşmayı bozdukların­dan ertesi yıl Mekke fethedildi. Böylece Hazreti Peygamberin açık mucizesi gerçekleşti.

 

1065- Ebû Hüreyre'den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir!

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hendek (Ahzab) savaşı münasebetiyle şöyle buyururdu:

«Allah'dan başka hiç bir ilâh yoktur; birdir Ordusunu aziz Cşanlı ve üstün) kıldı. Kuluna yardım etti. Müttefikleri (Hendek sa­vaşma katılan hizipleri) hezimete uğrattı. Birdir. O ve O'nun dışında hiçbir şey (güç) yoktur.»[37]

 

BENİ KURAYZA GAZASI

 

1066- Ebû Saîd EI-Hudrî (Radıyallahu Anh) der ki:

Benî Kurayza adındaki Yahudi kabilesi, Hazreti Peygamber ta­rafından onbeş gün muhasara edilip sıkıştırıldıktan sonra, onlar Sa'd bin Muaz (Radıyallahu Arih) Hazretlerini hakem tayin ederek onun vereceği hükme razı oldular. Kale ve savunma mevzilerinden aşağı­ya indiler. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem de Sa.d bin Muaz Hazretlerine haber gönderdi. Sa'd, Hendek savaşında yaralanmış ve yarası da ağır olduğundan Medine'de bir çadırda yatmakta ve teda­vi edilmekteydi. Sa'd Hazretleri bir merkebe bindirilerek yola çıka­rıldı. Sa'd Hazretleri, daha önce Benî Kurayza yurdunda bulunduğu sırada kendisine mescid (namazgah) edindiği bir yere yaklaşınca, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ashaba hitaben şöyle buyur­du:

«Efendinizi veya en hayırlınızı kalkıp karşılayınız.» Bu emir üze­rine ashab ayağa kalktılar. Sonra Hazreti Peygamber Sa'd Hazretleri­ne hitaben:

«Şunlar (Beni Kurayza yahudileri) senin vereceğin hükme razı oldular (bunlara ne yapılması gerekiyorsa fikrini ve hükmünü bil­dir) .» buyurdu. Sa'd bin Mustz cevab verdi:

— Bunların savaşçılarını öldürür, diğerlerini esir alırsın. Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, Sa'd Hazretlerinin bu hükmüne karşı şöyle buyurdu:

«Sen, bu Yahudiler hakkında Allah'ın hükmü ile hüküm verdin (yahud Meleğin hükmü ile hüküm verdin, gerçeği ifade ettin).» (Sa'd bin Muaz, Hendek savaşında aldığı yaranın tesirinden kurtula-imyarak öldü.)[38]

 

RİKA GAZASI

 

1067- Hazreti Cabir (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile birlikte Necid bölgesi yönüne savaş için gittik. Sonra geri dönerken güneşin şiddetli sıcağın­da büyük ağaçları bulunan bir vadiye geldik. Hazreti Peygamber öğlen uykusu (dinlenmek) için buraya indi. Beraberinde bulunan in­sanlar da hep indiler ve birer ağacın gölgesine çekildiler. Hazreti Pey­gamber yalnız başına bir sakız ağacının (yahud dikenli bir ağacın) altına indi. Kılıcını da ağacın bir budağına astı ve uykuya yattı. Biz uyumakta iken Hazret; Foygairfcar bizi çağırdı. Biz de hemen yanla­rına koştuk. Baktık ki, Mr brdavî Peygamberin yanında oturuyor. Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri bize buyur­du:

«Uyumakta iken bu bedevi gelip kılıcımı kınından çekti ve uyafl-dımki, kılıç onun elinde yalın olarak bulunuyor. Bana, seni benden kim kurtaracak? dedi. Ben de ona-.

«Allah» dedim. İşte o, şurada oturuyor.» (Hazreti peygamber ona hiç bir ceza vermedi.)

Mütercim:

Bu olay Hazreti Peygamberin mucizelerindendir. Başka bir riva­yette de, Hazreti peygamber ona: «Senden beni Allah kurtarır.» bu­yurması üzerine o anda Hazreti Cibril gelerek o Bedevi'nin göğsüne bir yumruk vurdu. Bedevî yere serilerek elinden kılıç düştü. Hazreti Peygamber yere düşen kılıcı hemen alıp Bedevi'ye: «Şimdi seni ben­den kim kurtaracaktır?» buyurdu. Bedevî dedi ki: Senden beni kurta­racak yoktur. Aman ya resûlallah! Sonra şehadet kelimesini getire­rek müslüman oldu ve kavmine döndükten sonra onun vasıtasıyla çokları islâmı kabul etti.[39]

 

BENİ MUSTALIK GAZASI

 

1068- Ebû Saîd El-Hudrî (Radıyallahu Anh) der kiı Benî Mustahk gazasında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile beraberdik. Arab kâfirlerin esirlerinden cariyeler hissemize düş­müştü. Biz de evlerimizden uzak olarak uzun müddet taşrada kaldığı­mızdan bekârlık halimiz şiddetlenerek cariyelerimize yaklaşmayı ar­zu ettik. Fakat cariyelerimiz çocuğa kalırsa, artık onları satmak caiz olamayacağından korktuk. Çocuğa kalmamaları için korunmayı (dı­şarı dökmeyi) çare olarak düşündük. Ancak bunun caiz olup olmadı­ğını bilmediğimiz için Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sor­duk. Bize şu cevabı verdiler-.

«Bunu yapmanızda bir sakınca yoktur. Çünkü kıyamete kadar Allah katında yaratılması mukadder olan her insan dünyaya gelecek­tir {bunun için günah olur diye endişelenmeyiniz).»

 

HUDEYBİYE GAZASI

 

1069- Hazreti Ömer'den (Radiyallahu Anh) rivayet edilmiştir: Hazreti Ömer, Hudeybiye dönüşünde geceleyin Peygamber Sal-lallahu Aleyhi ve Sellem'in beraberinde bulunurken Hazreti Peygam-ber'e bir şey sordu; fakat cevab alamadı. Bu soruyu üç defa tekrar­ladı ise de yine cevab alamadı. Zira o esnada Hazreti Peygamber Âllah'dan gelen bir vahy ile meşguldü. Sonra Hazreti Ömer kendi nefsine söylendi:

— Ey Ömer, senin anan ağlasın! (ölesin). Üç kez ısrar ederek Resûlüllahı rahatsız ettin.

Hazreti, Ömer der ki: Sonra ben devemi koşturdum. Bütün in­sanların önüne geçtim. Hakkımda Kur'an nazil olmasından korku ve endişe içinde bulunuyor ve düşünüyordum. Ben bu hal üzere iken bir haberci beni çağırdı. Hakkımda bir ayet nazil olmuştur, korkusu ile Hazreti Peygamberin huzurlarına vardım. Bana şöyle buyurdular:

«Bu gece bana bir sûre nazil oldu ki, üzerine güneş doğan bütün varlıklardan bana daha. sevgilidir.» Sonra FETÎH sûresini baştan so­nuna kadar okudular.                                                                  '

Mütercim;

Bu Fetih sûresi, bugüne kadar meydana gelen ve bundan sonra da Jayamete kadar olacak bütün islâm fetihlerini müjdelemektedir. Hem Kur'an'ın bir mucizesi, hem de Hazreti Peygamberin ve onun ümmetinin geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlanacağını da müj­deliyor. Ayrıca Hudeybiye bancının hem Mekke'nin fethine ve hem de diğer fetihlerin olacağına işaret ettiğinden bu sûrenin dünya ve dünyadâkilerden daha sevimli olacağı tabiidir. Yine Hudeybiye ban-şına evvelce itiraz eden Hâzreti Ömer ve Arkadaşlan bu sûrenin in­mesiyle mahcub oldular ve çok pişmanlık duydular, tevbe ve istiğ­far ettiler.

Bir de, bu sûrenin her bir ayeti Kur'anın apaçık mucizelerinden olup çoğu meydana gelmiş ve daha da gelecektir.

 

1070- Hazreti Cabir (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri Hudeybiye'de ağaç altında BEY'ATÜ'R - RIDVAN (Allah'ın rızasına uygun biat) adı verilen biat sırasında bütün ashaba şöyle buyurmuştu:

«Siz, yeryüzündeki bütün insanların en hayırhsısınız.» Biz o gün orada bindörtyüz kişiden ibaret' idik.

 

1071- Misver bin Mahreme (Radıyallahu Anh) der ki:

Hudeybiye senesi, ömre yapmak niyeti ile Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ashabı ile Medine'den çıkmıştı. Mekke'de bulunan Kureyş kâfirlerinin tutum ve davranışlarını öğrenmek için de Hu-zaa kabilesinden birini casus olarak göndermişti. Mekke'ye doğru ilerleyen birliğimiz Gadîru'l-Eştat adındaki yerde konakladı. Mekke-ye gönderilmiş olan casus CBüser bin Süfyan) dönüp şu haberi getir­di:

—Ya Resûlallah, Kureyş -kâfirleri sizin bu hareketinizi öğrendi­ler. Aleyhinize çeşitli kabilelerden toplanan büyük bir ordu hazırla­dılar. Sizinle savaşmakta kararlıdırlar ve sizi Kabe'yi ziyaretten alı­koyacaklar.

Verilen bu haber üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem, ashaba hitaben istişare yolunda şöyle buyurdu:

«Ey insanlar! bana görüşlerinizi söyleyin, Kabe'den bizi engelle­mek isteyen o düşmanların soyu sopuna yönelmemi uygun görür-müsünüz? Bize karşı koyarlarsa Allah Teâlâ, müşriklerden bir göze­yi (insan kaynağını) kesmiş (kurutmuş) olacaktır. Aksi takdirde biz de onları yersiz yurtsuz ederiz (bir daha bize karşı koyacak gücü bu­lamazlar):» Ebû Bekir söz aidi:

— Ya Resûlallah! Kabe'yi ziyaret maksadı ile (Medine'den) çık­tınız. Hiç kimse ile savaşmak ve hiç kimseyi de öldürmek niyetinde değildiniz. O halde ayni maksadla yola devam ediniz. Bizi Kâ'be'yi zi­yaretten engelleyen olursa ona karşı savaşırız, dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:

«Bismillahi diyerek yolunuza devam ediniz.» buyurdular.

Mütercîm:

Mekke'ye doğru birlik yola devam ederken Hazreti Peygamberin Kusva adındaki devesi ilahi bir emirle Hudeybiye yönüne doğru isti­kamet değiştirdi ve orada çöktü. Gelecek yıl ömre yapmak üzere Hu-deybiye'de barış imzalandı. Gerçekten ertesi yıl Hazreti Peygamber ashabı ile ömreyi tamamladı ve üç gün Mekke'de kaldıktan sonra tekrar Medine'ye döndüler. Bundan bir yıl sonra da, Kureyş kavmi Hudeybiye barışının hükümlerini bozduklarından Mekke tamamen fethedildi ve Fetih sûresinin büyük mucizesi gerçekleşti.[40]

 

HAYBER GAZASI

 

1072-   Seleme bin Ekva (Radıyallahu Anh) der ki:

Hayber gazası maksadıyla Peygamber SaHallahu Aleyhi ve Sel-lem ile birlikte Medine'den çıktık. Gece yolda giderken Üseyd bin Hudayr Hazretleri, Âmir'e hitaben şöyle dedi:

— Ey Amir! Ezgilerinden bir şey söyle de dinleyelim. Âmir, güzel sesli iyi bir şair idi. Hayvanından indi ve şiir söylemeğe başladı:

Al la hım! Sen olmasaydın hidayete eremezdik.

Zekât vermezdik, namaz kılamazdık.

Sana, neyimiz varsa fedadır; bağışla bizi

Bize dirlik ver, huzurlu kıl, gönlümüzü.

Karşılaşırsak düşmanla kaydırma ayaklarımızı.

Haksız çağrılara biz tıkarız kulaklarımızı

Bir haksız çağrı île yıldırmak isterler bizi.

Bu beyitleri Arab şive ve ahenginin güzel nağmeleri ile okurken develer bunun tesirinden sür'atle yürümeğe başladılar. Peygamber SallaUahu Aleyhi ve Sellem sordu:

«Bu sürücü kimdir?» Ashabı kiram:

-^ Âmir bin Ekva'dır, ya Resûlallahİ dediler. Sonra Hazreti Pey­gamber bu şair için şöyle buyurdu:

«Allah ona rahmet etsin.»

Peygamber SallaUahu Aleyhi ve Sellem bir kimse hakkında böy­le dua etmezdi. Onun için Âmir'in şehid olacağına bir işaret vardır

düşüncesiyle Hazreti Ömer:

— Yâ Resûlallah! Âmir hakkındaki .duanızdan anlaşılan o, ya­kında şehid olacaktır. Fakat keşke böyle sefer halinde bizi neş'elen-dirmek için onu bize bağışlayaydınız? dedi. Sonra biz Hayber'e var dik ve Hayber'i kuşattık. Muhasara uzadı. Bizim yiyeceklerimiz tü­kendi ve açlığa tutulduk. Sonra Allah Tealâ bize fetih zaferini ver­di. O akşam herkes ayrı ayrı ateşler yakarak yemek pişirmeye koyul­du. Hazreti Peygamber ashaba sordu: «bu ateşler nedir, bunlar üze­rinde ne pişiriyorsunuz?» Ashab cevab verdi:

— Ya Resûlallah, et pişiriyoruz, Hazreti Peygamber yine sordu-«Ne eti pişirîyorsumız?» Ashab:

—  Evcil merkep eti, dediler. H&zreti Peygamber onlara:  «Etleri dökün ve güveçlerinizi kirm> buyurdu, Ashabdan  Hazreti    Ömer (R-adıyallahu Anh) sordu:

—  Etleri döküp tencerelerimizi güzelce yıkasak olmaz mı? Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem:

«Veya öyle yapınız.» buyurdu.

Yine bu Hayber savaşında düşmanla karşı karşıya saf bağlayıp döğüşürken, adı geçen şair Âmir'in kılıcı kısa olduğundan bir Yahu­di'nin bacağına vurayım derken, kılıcın keskin ağzı kendi dizine isa­bet etti ve onun tesiriyle öldü.

Seleme bin Ekva'der ki: Bazı kimseler, şair Amir hakkında, onun amelleri boşa çıkmıştır. Çünkü kendisini öldürdüğünden şehid olma­mıştır, diye söz ettiler. Buna çok üzüldüm. Beni bu derecede üzgün gören Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri elimden tur tarak: «Sana ne oldu?» buyurdu. Ben de:

— Ya Resûlallah Anam-babam sana feda olsun! Amcam Âmir'in. amelleri boşa gitti, diye söylenmektedir. Onun için kederliyim, de­dim. Hazreti Peygamber:

«Bu sözü söyleyen yalan söylemiştir. Onun İki mükâfatı vardır.» buyurdu ve iki parmağını bir araya getirerek devam etti: «O, hem câ-hiddir (güç işlere sabırlıdır) hem de mücahiddir. Onun yolunda yü­rüyen Arab pek azdır.» Bir rivayet de: «Bu arazide Amir gibi yetişen Arab azdır.» şeklindedir.

 

1073- Ebû Musa El-Eş'arî (Radıyallahu Anh) der ki:

Hayber gazasına giderken Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel ı I*a^etlerinin beraberinde olan ashab bir vadiye inince yüksek sesle tekbir ve tehlil getirmeye (Allahu Ekber ve Lâilâhe İllallah de­meye) başladılar. Hazreti Peygamber onlara şöyle buyurdu:

«Kendinize geliniz. Siz, sağıra veya uzakta olana seslenmiyorsu­nuz, biz, her şeyi işiten ve yakın olan Allah'a dua ediyorsunuz. Nere­de olursanız Allah sizinle beraberdir »

Ebû Musa sözüne devamla der ki:

O zaman ben. Hazreti Peygamberin arkasında onunla aynı hay­vana binmiştim. Hem de lisanımla LAHAVLE VE LA KUVVETE İLLA BİLLAH diyordum. Hazreti Peygamber bana şöyle buyurdu:

«Ya Abdullah bin Kay s! Ben sana cennet hazinelerinden bir hazine göstereyim mi? O, LA HAVLE VE LÂ KUVVETE İLLA BİL­LAH sözüdür.»

(Günahlardan korunmak ve ibadetlere güç   kazanmak,   ancak

Allah'ın kudretiyledir.)

Mütercim :

İşte bu «Lâ Havle...» cümlesinin manası, islâm dininin özü demek­tir. Çünkü bir kimse, günahlardan uzaklaşma ve ibadete güç kazan­manın ancak Allah'ın emir ve iradeleriyle olduğuna inanınca bütün işlerinde Allah'a dayanmış demektir. Bu hal, tasavvufta «Fani fillâh ve Bakı billah» diye ifade edilen gerçeğin özüdür. Fakat cüz'î irade­mizi unutmayalım ki, o da kulun sorumluluğu için yeterlidir. Allah Tealâ kulların bütün işlerini yaratıcıdır; kul ise, işi kazanandır (kâ-sibdir).

 

1074- Sehl bin Sa'd (Radiyallahu Anh) der ki-Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri, Hayber sava­şında düşmanla karşı karşıya gelip çarpıştıktan sonra her iki taraf birlikleri ordugâhlarına döndü. Bu arada ashab içinde Kuzman adın­da biri vardı ki,'düşman ordusundan çekilen ve ayrılan kimi görürse kılıçtan geçiriyor, öldürüyordu. Ben onun bu halini Hazreti peygam­bere bildirdim ve hiç birimiz bugünkü savaşta onun gösterdiği bece-rikliği yapamadık, dedim. Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«Dikkat ediniz, o cehennem ehlindendir.» Sonra ashabdan biri, öyle ise ben onu devamlı gözeteceğim ve akıbetinin ne olacağını gö­receğim, dedi ve onun her hareketini izledi. Nihayet Kuzman ağır şekilde yaralanarak çok acı çekmeğe başladı. Adam buna dayana­mayarak kılıcının kabzasını yere dayadı ve göğsünü kılıcının sivri ucuna dayayarak üzerine yüklendi ve böylece intihar etti. Onun bu halini gören takipçi hemen Hazreti Peygamberin huzuruna gelerek:

— Ya Resûlallah! Ben şahidlik ederim ki, Allah'ın gerçekten pey­gamberisin, dedi. Hazreti Peygamber ona:

«Bu söz neden gerekti?» buyurdu. Adam da Kuzman'ın akıbeti­ni olduğu gibi anlattı. Bunun üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellenı Hazretleri şöyle buyurdu:

«Gerçekten adam var ki, insanların gözünde cennet ehlinin İşini yapar; halbuki o kimse cehennem ehlindendir. Adam da var ki, in­sanların gözünde cehennem ehlinin işini yapar; halbuki cennet eh­linden dir.» Diğer bir rivayette de şöyle varid olmuştur:

«Kalk, ey Bilâl! İlân et ki, Müminden başkası cennete giremez. Allah bu dini facir (günahı açık) bir adamla da destekler.»

Mütercim:

Kuzman hakkında varid olan hadîs-i şeriften, her intihar edenin cehennemlik olacağı manası anlaşılmakta ise de, gerçekte dinî hü­küm böyle değildir. Kuzman kendisini öldürmesinden dolayı Allah tarafından bağışlanmazsa, ebedî olarak değil, uzun bir müddet ce­hennemde azab çeker. Fakat intihar etmeyi helal sayarak onu işle­miş ise, kâfir sayılacağından devamlı olarak cehennemde kalır. Yok­sa intihar edenin muhakkak cehennemlik olması gerekmez. Ayrıca Kuzman'ın iç hali Allah tarafından Hazreti Peygambere bildirilerek kâfir olduğuna işaretle cehennem ehlinden olduğu da söylenebilir. Şerkavi şerhinde böyle yazılıdır.

 

1075- Ebû Musa El-Eş'arî (Radıyallahu Anh) der ki:

Memleketimiz olan Yemen'de iken, Hazreti Peygamberin Medi­ne'ye göç ettiği haberini aldık. Kendi kabilemizden elli üç arkadaş olarak Medine'ye hicret etmek üzere bir .gemiye bindik. Beraberimde benden büyük Ebû Bürde ve Ebû Rühm adlarında iki kardeşim vardı. Sonra hava muhalefeti yüzünden gemi bizi Habeşistana, Necaşî'nin memleketine götürdü. Habeşistana inince orada, daha önce Mekke'­den Habeşistana hicret etmiş olan Hazreti Cafer Cibni Ebî Talib) ile karşılaştık. Onunla beraber bir müddet kaldık. Nihayet biz, Hazreti Cafer ve beraberindekilerle Medine'ye gitmek üzere, Habeşistan'dan ayrıldık. Bir gemiye binerek Hicaz sahiline indik ve Hayber'in fethi zamanında hepimiz Hazreti Peygambere kavuştuk.

Sonra insanlar içinde bir takım kimseler, biz hicret bakımından sizi geçmiş bulunuyoruz, diyerek övündüler. Hazreti Cafer'in hanı­mı Esma binti Umeys bizimle gelenlerdendi. Hazreti Esma, görüşmek ıiiaksadıyla kocası Tayyar Hazretleri ile beraber, müminlerin annesi ve Hazreti Ömer'in kızı Hafsa'nm evine gittiler. Orada   tesadüfen Hazreti Ömer'le karşılaştılar. Hazreti Ömer, kızı Hafsa'ya, Esma için: Bu kimdir? diye sordu. Hazreti Hafsa da: Umeys'in kızı Esmâ'dır, de­di. Bunun üzerine Hazreti Ömer lâtife ederek: Vay, bu deniz yolu ile gelen Bahriye Esma mıdır!.. Dedi ve bu latifeyi tekrarlayarak ilâve etti: Siz Medine'ye hicrette geri kaldınız. Biz hicret bakımından sizi geçtik. Hazreti Peygamber'e sizden daha çok yakın olmamız gerekir. Hazreti Esma, Hazreti Ömer'in bu şekildeki konuşmasına kızdı ve

şöyle konuştu:

— Vallahi, siz, Peygamber Sallallahu 'Aleyhi ve Sellem'e bizden daha layık değilsiniz; çünkü siz. Hazreti Peygamberin yanında bu­lunarak aç olanlarınızı doyurdu, cahillerinize ilim verdi. Siz refah ve rahatlık içindeydiniz. Halbuki biz, Allah'ın ve onun peygamberinin dini için vatanımızı bırakarak Habeşistan'a gittik. Orada dinden ve dindarlarımızdan uzak bir diyarda sıkıntılar içindeydik. Şimdi bu halde Allah'a yemin ediyorum, senin bana söylediğin bu sözleri Haz­reti Peygambere arz edinceye kadar ne yemek yiyeceğim ve ne de su içeceğim. Sonra Hazreti Peygamber, Hazreti Hafsa'nm evine şeref verdi. O zaman Hazreti Esma, Hazreti Ömer'in kendisine söylemiş olduğu sözleri aynen Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e anlat­tı. Hazreti Peygamber Esmâ'ya sordu:

«Sen ona (Ömer'e) ne söyledin?» Esma da beyan edilen şekilde konuşmalarını ve Ömer'e söylediklerini anlattı. Bunun üzerine Haz­reti Peygamber şöyle buyurdu:

«Gerçekten Ömer, bana sizden daha layık değildir. Ona ve onun arkadaşlarına bir hicret sevabı vardır. Size ve sizinle olan gemi ar­kadaşlarına ise iki hicret sevabı vardır (Habeşistan a ve Medine'ye hicret sevabı).»

Hazreti Esma der ki: Bu hadîsi duyan Ebû Musa El-Eş'arî ile di­ğer bizim gemi arkadaşları her gün grup grup yanıma gelerek bu hadisten bana sorarlardı. Arkadaşlarımızın hepsi son derece sevine ve ferahlık duyarlardı. Onlar için bundan daha sevinçli iş dünyada yoktu.

 

1076- Ebû Musa'dan (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

«Eş'arî kabilesinden sefer arkadaşlarının, gündüzleyin nerede konakladıklarını görmemiş olsam da geceleyin çadırlarına girdikleri zaman okudukları Kur'an seslerinden nereye indiklerini bilirim. On­lardan hikmetli kişiler de çıkar. Bir süvari müfrezesine (veya düş­man müfrezesine, buyurdu) rasladığı zaman onlara, arkadaşlarını burada kendilerini beklemenizi sizden istediler der (kendini elçi du­rumuna koyarak hayatını kurtarır ve aynı zamanda karşı tarafın içi­ne bir korku salar).»

Mütercim:

Bu hadîsi şerifin son kısmına iki mana verilebilir: Eğer süvari birliğinden maksad, düşmanlar ise, -o akıllı ve tedbir sahibi kimse, bu düşmanlara: Benim arkadaşlarım gelinceye kadar siz burada bek­leyin, onlar sizinle savaşacaklar, demesiyle düşmanları ilk karşılaş­mada manen korkutarak kendisini kurtarmış olur.

Eğer süvari birliğinden maksad müslümanlar ise, onları bekle­terek piyade olarak gelmekte olan müslümanlarla birleşmelerini sağ­lamış ve böylece aralarında birlik ve yardımlaşma kurularak düşmana karşı güç kazandırmış olur. Fakat bu fakirin içine doğan mana şudur:

Eş'arî kabilesi içinde Öyle olgun fikirli adam vardır ki, düşman birliği ile karşılaşınca, onlara karşı yılmadan tek basma durur ve düşmanın ilerlemesine engel olur. En doğrusunu Allah bilir.[41]

 

MÛTE GAZASI

 

1077- tbni Ömer (Radıyallahu Anhümaî der kiî Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Mûte gazasına ordu ku­mandanı olarak Zeyd bin Harise'yi tayin buyurdu ve şöyle emir ver­di:

Zeyd şehid edilirse Cafer komutandır. Cafer de şehîd edilirse

Abdullah bin Re vaha komutandır:»

îbni Ömer der ki: Ben. de bizzat Mûte gazasında bulunuyordum. Sonra biz Cafer'i şehidler arasında aradık ve onu orada bulduk. Onun vücudunda süngü ve ok yarası olarak doksan küsur yara gördük.

Mütercim:

Bu hadîs-i şerifin daha genişi cenaze bahsinde geçmişti.

 

1078- Üsame bin Zeyd (Radıyallahu Anhl der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bizi, gaza için Huraka kabilesine göndermişti. Biz de sabahleyin bu kabileye baskın yap-tak ve onları bozguna uğrattık, O sırada ben ve Ensardan bir arka, flaşım bu düşman kabilesinden birini yakaladık ve onu yere serok.

O adam hemen LÂ İLAHE İLLALLAH dedi. Bunun üzerine arkada-şıra ondan elini çekti. Fakat ben onu bırakmadım ve onu simgeleye­rek öldürdüm. Sonra Hazreti Peygamberin huzuruna vardığımda. kendilerine yapmış olduğum işi anlattım ve bana şöyle buyurdular: «Ey Üsame! Sen o adamı LA İLAHE İLLALLAH dedikten son­ra nasıl Öldürebildin!» Ben de:

— Ya Resûlallah, o bu tevhid kelimesini ölümden kurtulmak için söylemişti, dedim. Peygamber, Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bu sözü o kadar tekrarladılar ki, keşke o günden önce müslüman olmamış olsaydım, diye temennide bulundum. (Keşke bugün Hazreti Peygam­berin huzurunda islâmı kabul edeydim de böyle   mahcub olmayaydım.)

Mütercim:

Üsame Hazretleri «Bizim şiddetimizi (ölüm halini) gördükleri zaman, o kâfirlere iman etmeleri fayda vermez.» mealindeki ayeti kerimeye dayanarak o tevhid kelimesini getiren adamı öldürdüğü söylenebilir. Bunun için Hazreti peygamber de ona diyet vermesi için emir buyurmadı. Bununla beraber bazı alimlere göre, Hazreti Üsa-me'ye diyet ödemesi için Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem em­retmiştir.[42]

 

FETİH GAZASI

 

1079- Babasından rivayet ederek Hişam (Radıyallahu Anh) der ki:

Mekke'nin fethi yılında, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem1-İn Medine'den onbin kişi ile Mekke'ye doğru hareket etmiş olduğu haberini Kureyş kavmi alınca, Hazreti Peygamberin gelişinden bir haber almak üzere üç kişjyi Medine'ye doğru gönderdiler. Bu öncüler Mekke reisi Ebû Süfyan ile Hakim bin Hüzam ve Büdeyl bin Verka idiler. Bunlar Merru'l-Zehran adındaki vadiye vardıkları zaman, yanmakta olan pek çok ateşler gördüler. Ebû Süfyan arkadaşlarına:

—Bu nedir? dedi. Büdeyl bin Verka:

—  Bunlar Huzaa kabilesinin ateşleridir, cevabını verdi. Ebû Süf­yan:

—  Hayır, onların olsaydı, bu kadar çok olmazdı, dedi. Sonra on« lar, Hazreti Peygamberin öncü askerleri tarafından yakalanarak Pey­gamberin huzuruna getirildiler. Ebû Süfyan hemen Hazreti Peygam­berin huzurunda islâmı kabul etti. İslâm ordusu   daha sonra biraz ilerleyince, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazreti Abbas'a şöyle buyurdu:

«Sen, Ebû Süfyam, bütün süvarilerimizin geçecek olduğu yol kenarında durdur. İslâm ordusuna baksın (ve dehşeti görsün, hayret etsin) .

Hazreti Abbas bu emre uyarak Ebü süfyanı askerlerin geçit ye­rinde bekletti. Çeşitli kabilelere ait askerler alay alay Ebû Süfyan'-in önünden geçmeğe başladı. Bir kabile geçerken Ebû Süfyan, Hazre­ti Abbas'a sordu:

—  Bu hangi kabiledir? Hazreti Abbas:

—  Gifar kabilesidir, dedi. Ebû Süfyan:

—  Tuhaf şey! Benimle Gifar arasında ne var? Neden benimle savaşmak için gelmişler? dedi. Sonra Cüheyne,   Sa'd bin   Hüzeym, Süleym kabileleri de geçerken Ebû Süfyan ayni sözleri tekrarladı. Sonra Ebû Süfyan'm ömründe görmediği muhteşem bir alay önün­den gelip geçerken yine Ebû Süfyan, Hazreti Abbas'a sordu:

—  Bu hangi kabiledir? Hazreti Abbas:

—  İşte bunlar Medine'lilerdîr. Bunlar Sa'd bin übade'nin sanca­ğı ve komutası altında bulunan Ensar'dan ibaret askerlerdir, dedi.

Sonra Sa'd bin Ubade, Ebû Süfyan'm hizasına gelince, onu azar­lar şekilde:

—  Ey Ebü Süfyan! Bugün büyük savaş günüdür. Bugün Ka'be civarında cana kıymanın mubah sayılacağı bir gündür, dedi.

Ebû Süfyan, Hazreti Abbas'a hitab ederek:

—  Bu tehlikeli günde beni korumanız ne iyi şey!... dedi.

Sonra Hasreti Peygamber beraberinde bulunan ashabın seçkin-leriyle. Peygamberlik sancağı da Zübeyr bin Avvanı'ın elinde oldu­ğu halde Ebû Süfya'nın önünden geçerken Ebû Süfyan Hazreti Pey­gambere dedi ki: Bana Sa'd bin Ubade'nin söylediğini biliyormusu-nuz? Hazreti Peygamber: «Ne dedi?» buyurdu. Ebû Süfyan da:

—  Şöyle şöyle dedi, diye karşılık verdi. Hazreti Peygamber bu­yurdu ki:

«Sa'd yanılmıştır. İşin doğrusu, bugün, Allah Tealâ'nın Kâbenîn şerefini yücelteceği bir gündür ve ona örtü giydireceği hir gündür.»

Rayi der ki: Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Mek­ke şehrinin ken-mnda Hacûn adı verilen yerde Peygamberlik sanca­ğının dikilmesi için emir verdi. Sonra Mekke'ye yukarı tarafından inerek girmesi için Halid bin Velidi görevlendirdi. Hazreti Peygam­ber de o yerden (Kedâ adı verilen yerden) Mekke'ye girdi.

Mütercim:

Bu rivayet diğer sahih rivayetlere aykırıdır. Çünkü sahih'olan rivayette Halid bin Velid, Mekke'ye aşağı tarafından ve Hazreti Pey­gamber de yukarı tarafından girdiler.

Bu Mekkenin fethi gününde Halid bin Velid'in arkadaşlarından iki (Ceyş bin Eş'ar ve Kürz bin Cabir El-Fihrî) şehid olmuş ve müş­riklerden de on üç kişi öldürülmüştü. Bu şekilde müşrikler Mekke'yi teslim etmişlerdi.

 

1080- Abdullah bin Mes'ud (Radıyallahu Anlı) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Mekke'nin fethi günün­de Mekke'ye girince Kabe'nin çevresinde üçyüz altmış tane put var­dı. Hazreti Peygamber sopa ile bu putları dürterek;

«Hak (İslâm dini) geldi; batıl (putlar ve şirk) yok o!du. Hak gel­di; artık batıl, bir şey başlatamaz ve gideni de geri çeviremez.»

Mütercim:

îbni Hibban'm rivayetinde. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem'ın sopa ile putları dürtmesiyle o putlar kendiliğinden yere düşü­yorlardı, şeklinde anlatılmaktadır.

 

1081- Amr bin Seleme (Radıyallahu Anh) der ki:

Bizim oturmakta olduğumuz yer, insanların uğrak yeri olan bir su kenarı idi. Bize uğrayan yolculara, çeşitli meselelerden, Arabla-nn ahvalinden ve peygamberlik davasında bulunan zattan hep ha­berler sorardık. Yoldular, Allah Tealâ Hazretlerinin o zatı peygam­ber olarak gönderdiğini, ona Kur'an'ı vahyettiğini ve bir kısmı da böyle bir iddiada bulunduğunu soyuyorlardı. Ben küçük yaşımda o yolculardan epeyce ayetler ezberlemiştim. Ayetler sanki kalbime ve hafızama işlenirdi. Zaten Bedevi Arablarm çoğu, müslüman olmak için Mekke'nin fethini bekliyorlardı. O zat, Mekke'lilere üstün gelirse muhakkak peygamberdir, hele durun bakalım, diyorlardı. Mekke fet­hedilince, her kavim islâm olmak için koştu. Benim babam Seleme de islâmı kabul edip kendi kabilesi olan Seleme kavmine geldi ve de-diki: Vallahi, ben size, hak Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanından geliyorum! Bize şöyle buyurdu!

«Şu namazı şu vakitte şöyle kılınız. Şu namazı da şu vakitte şöyle kılınız. Namaz vakti gelince, sizden biriniz ezan okusun ve en çok Kur'an bileniniz size imam olsun.»

Bizim kabile adamlarımız baktılar ki, yaşım küçük olmasına rağ­men benden daha iyi Kur'an bilen yok. Altı - yedi yaşlarımda oldu­ğum halde beni imam yaptılar. Ben onlara namaz kıldırıyordum. El­bise olarak üzerimde bürde denilen bir entari vardı. Secdeye var­dığım zaman bu elbisem toplanıyor ve avret yerlerimden bir kısmı açılıyordu. Biz namaz kılarken oradan geçmekten olan bir kadın be­nim bu halimi görerek cemaata dedi ki, bu imamınızın örtünmesini sağlasanıza... Sonra cemaat bana uzun bir elbise satın aldılar ve giy­dirdiler. Artık o elbiseden duyduğum ferahlığı hiç bir şeyden duy­madım.

Mütercim:                                 

İmam Şafiî Hazretleri, çocuğun imam olmasının caiz olduğu hük­münü bu hadîs-i şeriften çıkarmaktadır. Çocuk mümeyyiz yaşta (kâr ile zararı ayırabilecek bir yaşta) olursa imameti  şafiî   mezhebinde caizdir. Avret yerlerinin açık olarak namaz kıldırması halinde na­mazı iade etmemek ise, o zaman bu kabilenin örtünmenin farz oldu ğunu bilmeyişlerinden olmuştur, denebilir.[43]

 

HUNEYN GAZASI

 

1082- Ebû Katade (Radıyallahu Anh) der kit

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile Huneyn gazasına çık­mıştık. Huneyn adı verjlen yerde düşmanla karşılaştık. Müslümanlar arasında biraz ilerleme ve gerilemeler oldu. O sırada ben müşrikler­den birinin bir müslümanla boğuşmakta olduğunu gördüm. Hemen o müşrikin arkasından boyun ile omuzu arasına bir kılıç darbesi in­dirdim ve zırhını kesdim. Sonra o müşrik dönüp beni yakaladı ve öyle sıktı ki, ölümü tadar gibi oldum. Sonra düştü ve öldü. Ben de kurtul­dum. Askerimiz böyle bozulup giderken Hazreti Ömer'e yetiştim ve-.

—  İnsanların bu hali nedir? dedim. Hazreti Ömer:

—  Allah Tealâ'nm emri ve kaderidir, dedi. Sonra müslümanlar geri dönerek düşman üzerine saldırdılar ve onları yendiler. Pek çok ganimet aldılar. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri de istirahata çekildiler. O esnada Hazreti Peygamber ashaba şöyle buyurdu:

«Kim bir müşriki öldürür de, onu öldürdüğüne dair bir delili bu­lunursa, öldürdüğü   müşrikin   üzerindeki   eşyasına   sahip   olur.»

Ben hemen ayağa kalktım ve:

—  Benim için kim şahidlik eder? dedim. Hiç kimse cevab verme­diği için oturdum. Hazreti Peygamber ayni sözleri tekrarladı, ben yine ayağa kalkıp:. Benim için kim şahidlik eder? dedim. Hiç kimse cevab vermediğinden yine oturdum. Hazreti   Peygamber dördüncü defa ayni sözü tekrarlayınca, yine ben ayağa kalktığım vakit,   Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana şöyle buyurdu: ile zararı ayırabilecek bir yaşta) olursa imameti şafiî mezhebinde caizdir. Avret yerlerinin açık olarak namaz kıldırması halinde na­mazı iade etmemek ise, o zaman bu kabilenin örtünmenin farz oldu­ğunu bilmeyişlerinden olmuştur, denebilir.

«Ey Ebû Katade, ne istiyorsun?» Ben de, yukarıda anlattığım şe­kilde bir müşriki öldürdüğümü ifade ettim. Sonra ashabdan biri de: Evet, ya Hesûlallah! Bunun söylediği doğrudur. Onun öldürdüğü müş­rikin eşyaları yanımdadır. Fakat onları bana bıraksın, dedi. Bunun üzerine Hazreti Ebû Bekir söz aldı ve şöyle-dedi:

— Vallahi bu olamaz. Çünkü Allah yolunda savaşıp bir düşman öldüren, Allah'ın aslanlarından bir aslandır. Ona ait eşyanın sana verilmesi için onun üstüne varılmaz. Sonra, Hazreti Peygamber şöy­le buyurdu:

«Ebû Bekir'in sözü doğrudur. Sen Ebû Katade'ye ait olan o ölü­nün eşyasını kendisine ver..

Bu emirden sonra adam bana ait olan eşyayı verdi. Sonra ben o eşya ile Benî Seleme arazisinde bir bostan satın aldım. îşte islâm'da ilk edindiğim mal, o maldı.[44]

 

EVTAS GAZASI

 

1083- Ebû Musa El-Eş'arî (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Huneyn gazasını zafer­le tamamlayınca, bu savaştaki bazı müşrikler, Hevazin diyarında olan EVTAS köyüne sığındılar. Hazreti Peygamber bunlar üzerine bir birlik gönderdi ve o birliğe de Ebû Amir'i komutan tayin etti. Bu birlik Evtas'a vardığı zaman, orada toplanan müşriklerin başı Dü-reyd bin Samme ve askerleriyle karşılaştılar ve savaşa tutuştular. Sonra müşriklerin başı olan Düreyd öldürüldü. Onun öldürülmesiy­le askerleri de dağıldı.

Ebû Musa der ki: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem beni de, amcam Ebû Âmir ile bu gazaya göndermişti.  Biz birlikte savaşır-

ken amcam Ebû Amir dizinden yaralanmıştı. Bir düşmanın atmış olduğu ok, bu komutanımızın dizini ağır bir şekilde yaralamıştı. Ben hemen amcamın yanma koşarak: Ey amca sana oku atan    kimdir? dedim. Amcam da parmak ile işaret ederek kendisini    yaralayan düşmanı bana gösterdi.  Ben hemen o düşmanın üzerine yürüdüm Benim yaklaştığımı görünce kaçmaya başladı. Arkasından koştum ve: Kaçmaktan utanmıyor musun, bana neden karşı çıkmıyorsun? dedim. Adam benim bu sözüm üzerine durdu. Karşılıklı olarak kı­lıçlarımızla dövüşmeğe başladık.  Sonunda onu  öldürdüm.  Hemen yaralı bulunan amcamın yanma döndüm.  Amcama,  kendisini ya­ralayan müşriki öldürdüğümü müjdeledim. Sonra amcam dedi   ki, şu dizime batmış olan oku çıkar. Ben de oku çıkardım. Amcanım di­zinden su boşandı. Ebû Âmir öleceğini anlayarak bana şöyle dedi:

— Yeğenim! Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'e benden selâm söyle. Hem de benim için AUah'dan mağrifet dilesin.

Sonra Ebû Âmir beni askerlerin basma komutan yaptı. Az son­ra da amcam vefat etti. (R.A.). Sonra savaştan başarı sağlayarak Medine'ye dönünce, Hazreti Peygamberin evine gittim ve onu bir şilte üzerine yatmış halde buldum. Şiltenin kalmca örgüleri müba­rek vücûtlarında iz bırakmıştı. Sonra ben savaşımız hakkında ken­dilerine bilgi verdim ve Ebû Amir'in vasiyetini de söyledim. Hazre­ti Peygamber hemen abdest suyunu istedi, abdest aldı. Sonra müba­rek iki elini kaldırarak dua etti:

«Allahım! Senin sevimli kulun Ebû Âmir'i bağışla. Allahıml kı­yamet gününde onu insan yaratıklarının birçoğundan Üstün kıl,» Bu duayı yaparlerken mübarek kollarını o kadar yukarı kaldırmışlardı ki, ben koltuklarının altını görmüştüm. Bunun üzerine dedim ki.

— Ya Resûlallah! Benim için de dua ediniz. Hazreti peygamber bana şöyle dua etti:

«Allah'ım! Abdullah bin Kays'in (Ebû Musa'nın) günahlarını bağışla ve kıyamet gününde onu şerefli bir makama erdir.»

Mütercim:

Abdullah bin Kays, Ebû Musa El-Eş'arî'nin adıdır.[45]

 

TAİF GAZASI

 

1084- Ümmü Seleme (R.A.H derki:

Evime kardeşim Abdullah bin Ümeyye ile (onun azadlısı olan) kadın kılıklı bir adam geldi, Sonra bu adam kardeşim Abdullah'a şöyle dedi: Ey Abdullah haberin var mı? Eğer Allah Tealâ Hazret­leri yarın size Taif'i fetheder de Taif sizin elinize geçerse, sen Taif halkından Ğayîan'ın kızını seç al. Çünkü o dört kıvrım gelir, sekiz kıvrım gider (vücut organları dolgundur, önden dört kıvrım ve ar­kadan sekiz kıvrım görünür). Hazreti Peygamber bu lafı duyunca hiddetlenerek şöyle buyurdu:

«Böyleleri, siz kadınların yanına hiç girmesinler.»

Mütercim:

Yersiz konuşma yapan ve aslen kadın kılıklı düşük bir adam olan; şahıs, Abdullah bin Ümeyye'nin azadlısı idi. Sonra Peygamber S&Llallahu Aleyhi ve Sellem onu Medine'den Hims'e sürdü. Hazreti Ömer'in hilâfeti zamanında ihtiyarladı ve sıkıntıya düştü. Bazı kim­selerin yardımı ile haftanın cuma günleri Medine-'ye gelerek dilenip geri dönmesine müsaade edilirdi.

 

1085- Abdullah bin Amr (R.A.) der ki:

Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Taif'i kuşattığı zaman, Taif halkı (Sakîf kabilesi), yüksek ve metin kalelerine sığınmış ol­duklarından kısa zamanda Taif'i almak mümkün olamıyordu. As­habı kirama zayiat verdirmemek için görüş sahibi kimselerle istişa­re yaptıktan sonra Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem, ashaba şöyle buyurdu:

«İnşaallah, yarın Medine'ye dönüyoruz.» Bu söz ashabı kirama ağır geldi ve: Fetih'yapmadan mı ayrılacağız? dediler. Hazreti Pey­gamber ikinci defa olarak:

«İnşallah, yarın Medine'ye dönüyoruz,» buyurdu. Ashab yine ay­nı tebkiyi gösterdiler. Bunun üzerine Hazreti Peygamber:

«Haydin (kalenin fethi için) çarpışınız.» buyurdu. Ashabı kırara savaşa başladılar; fakat Taif'i fethetmek mümkün olmadı Bununla beraber çok kimseler de yaralı düştü. Sonra Hazreti Peygamber:

«İnşallah, yarın Medine'ye dönüyoruz.» buyurdu. Bu söz bütün ashabın bu defa hoşuna gidince Peygamber sallallahu Aleyhi ve Sel-lem güldüler veya tebessüm ettiler.

 

1086- Ebû Musa El-Eş'ari (Radıyallahu Anh)  der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Huneyn gazasından son­ra Taife gitti. Taif'den dönüşte Huneyn ganimetlerini bölmek için Mekke ile Medine arasında yahud Taif ile Mekke arasındaki CÎ'RA-NE adlı yere indiler. Ben Hazreti Peygamberin huzurunda bulunu­yordum. Bilâl Habeşî de oradaydı. O sırada Hazreti Peygamberin huzuruna bir Bedevi gelip:

—  Huneyn ganimetlerinden bana vermeyi vad ettiğiniz şeyi ve-remiyecek misiniz? dedi. Hazreti Peygamber ona: «Müjdelen (gözün aydın)!» buyurdu. Bedevi bu sözden kırılarak:

—  Sen bana müjde lafını çok ettin, dedi. Hazreti   Peygamber, Ebû Musa ile Bilâl Habeşîye dönerek:

«Bu Bedevi (A'rabî) benim müjdemi kabul etmedi? bu müjdeyi siz kabul ediniz.» buyurdu. Biz de: — Kabul ettik, dedik. Sonra Haz­reti Peygamber bir kadeh su istedi. Mübarek ellerini ve yüzünü o kadehde yıkadı. Ağzına aldığı-suyu o kadehe püskürttü. Sonra her ikimize şöyle buyurdu:

«İkiniz de şu sudan içiniz. Hem de yüzünüze, göğsünüze akıtınız ve muştulanınız.»

Onlar da kadehi alıp içtiler, yüzlerine ve göğüslerine döktüler. O anda perde arkasında bulunan müminlerin annesi Ümmü Seleme (Radıyallahu Anha) Ebû Musa üe Bilâl Habeşî'ye seslendi:

— O mübarek sudan annenize de bırakınız. Onlar da kadeh için­de biraz su bıraktılar. Bu geri kalanını da Ümmü Seleme (Radıyalla­hu Anha) içti ve göğsüne döktü.

 

1087- Hazreti Enes (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Huneyn savaşından alı­nan ganimetleri bölerken Ensar'dan bazı kimseleri yanlarına; topladı ve onlara:

«Gerçekten Kureyş kavmi (Mekke'liler) henüz cahihiyetten (kü­für ve şirk bataklığından) çıkmışlardır. Ben onları denemek, sabır ve sebatlarını temin edîp kalblerini İslama ısındırmak istiyorum (ga­nimet malını onlara vermemin sebebi bu). Ey Ensar (Medine'lüer) topluluğu! İnsanlar dünya malı ile Mekke'ye dönerken, siz, Allah'ın Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile evlerinize (Medine'ye) dön­menize razı olmaz mısınız?» buyurdu. Ensar:

— Evet, razıyız ey Allah'ın Resulü! dediler. Sonra Hazreti Pey­gamber Ensar'ın kalblerini hoşnud etmek için;

«İnsanlar bir vadiye ve Ensar da başka bir vadiye veya dağ yoluna koyulsalar, ben Ensar'ın koyulduğu vadiyi veya yolu tercih ederim (onlardan ayrılmam).» buyurdular.

 

1088- tbni Ömer (Radıyallahu Anhüma) der ki:

Peygamber Sallalîahu Aleyhi ve Şellem, Beni Huzeyme kabilesi­ni İslâm'a davet için Halid bin Velid kumandasında bir birlik gön­derdi. Halid bin Velid onları İslâm'a davet etti. Onlar İslâm old.uk, sözünü beceremediklerinden onun yerine,» atalarımızın dininden ay­rıldık» manasında bir deyim kullandılar. Hazreti Halid onların bu sözünü kabul etmeyip onlardan bir kısmını öldürdü ve bir kısmını da esir etti. Alman esirleri komutası altındaki savaşçılara birer bi­rer teslim etti ve herkese kendi esirini öldürmek için de emir verdi.

îbni Ömer der ki: Bu emir geldiği gün ben dedim ki, vallahi ben kendi esirimi öldürmiyeceğim gibi, beraberimde bulunan arkadaşla­rımdan hiç birisi de kendi esirini öldüremez. Sonra biz bu durumda Peygamber Sallalîahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna vardık ve bu hali ona arz ettik. Bunun üzerine Hazreti Peygamber mübarek elle­rini göğe doğru kaldırarak:

«Allahım! Halid'in yapmış olduğu işten ben sana sığınırım, ben ondan beriyim.» buyurdu ve bu sözü iki defa tekrarladı.

 

1089- Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallalîahu Aleyhi ve .Sellem bir yere askeri bir birlik gönderdi. Bu birliğin başına da Ensar'dan birini komutan tayin et­ti. Her hususta komutana itaat edilmesini de birliğe tavsiye buyur­muştu. Yolda giderlerken her nasılsa komutanlarına karşı biraz sert­lik göstermeleri üzerine komutan onlara öfkelenerek:

—  Peygamber Sallalîahu Aleyhi ve Sellem size, her hususta bana itaat etmenizi emretmemiş mi? dedi. Onlar da:

—  Evet, emretmiştir, dediler. Komutan-.

—  Öyle ise, bana odun toplayınız, dedi. Onlar da topladılar, yığın yaptılar. Sonra komutan.-

—  Odunları ateşleyin, dedi Onlar yığın halindeki odunları ateşe verdiler. Sonra komutan onlara:

—  Haydi kendinizi ateşte atın, dedi. Onlar gerçekten kendilerini ateşe atmaya niyetîendüerse de, birbirlerine mani olarak:

—  Biz bu ateşten kaçıp nıüslüman olduk. Hazreti   Peygambere iman ettik, dediler ve kendilerini ateşe atmadılar. Nihayet ateş sön­dü, komutanın da kızgınlığı geçti. Sonra bu acıklı olayı Hazreti Pey­gamber duyunca şöyle buyurdu:

«Eğer onlar, o ateşe girmiş olsalardı, bir daha kıyamete kadar o ateşten çıkmazlardı (İdareci ve komutana) itaat, ancak iyi ve ha­yırlı işlerde olur.»

Mütercim:

Kendi canlarını ateşe atarak intiharı caiz görenler ve buna he­lâl diye inananlar ve böylece ölenlerin özürleri makbul olmayacağı için katil cezasını çekerler, ahirette kendilerine azab edilir.

 

1090- Ebû  Bürde'den   (Radıyallahu  Anh)  rivayet  edilmiştir!

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ebû Musa ile Muaz bin Cebel'i Yemen bölgesine göndermişti. Yemen iki bölgeye ayrılmış ol­duğundan her biri bir bölgeye gitmişti. Ebû Musa'yı Aden bölgesine ve Muaz bin Cebel'i de diğer bölgeye görevlendirirken onların her ikisine şöyle buyurmuştu:    .

«(Her işte idareniz altındakilere) kolaylık gösteriniz, güçlük çı­karmayınız. Sevindirici olunuz, bıktırmayınız.»

 

1091- Ebû Musa El-Eş'arî den (Radıyallahu Anh) rivayet edil­miştir:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri Ebû Musa'yı Yemen'e vali olarak gönderdiği zaman, Yemen'de yapılan içkilerden Hazreti' Peygambere sordu. Hazreti Peygamber ona şöyle buyurdu:

«Yapılan içkiler nasıl bir içkidir?» Ebû Musa:

— Bit denilen bal içkisi ile Mirz denilen arpa içkisidir, dedi. Son­ra Hazreti Peygamber:

«Her sarhoşluk veren şey haramdır,» buyurdu.

 

1092- Berâ (Radiyaîlahu Anh) der ki:

Taif gazasından dönerek Ci'rane adındaki yerde Huneyn gani­metlerini böldükten sonr^. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri bizi, Halid bin Velid ile Yemen bölgesine göndermişti. Da­ha sonra Halid bin Velid'in yerine Hazreti Ali'yi gönderdiler ve Haz-reti Ali'ye şöyle buyurdular:

«Halid'in adamlarına söyle: İçlerinden kim seninle kalmayı arzu ederse sana uysun, dileyen de gelsin.»

Berâ der ki: îşte ben de Hazreti Ali ile beraber kalanlardan idim. Ganimet olarak da bir miktar altın para almıştım.

 

1093- Büreyde (Radıyallahu Anh) der M:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri Yemen bölge­sine görevli olarak gönderilen Halid bin Velid'den ganimetlerin beş­te birini almak üzere Hazreti Ali'yi göndermişti. Büreyde der ki: Ben Hazreti Ali'ye (bir işten dolayı) kızmıştım. Sonra Hazreti Peygam­berin huzuruna vardığımız zaman, Hazreti Ali'ye kızdığım hususu anlattım. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana şöyle buyur­du:

«Ey Büreyde! Bu yüzden Ali'ye kızıyor musun?» JBen, evet, de­dim. Hazreti Peygamber:

«Sen ona kızma? çünkü onun ganimet mallarının beşte birinde bundan daha çok hakkı vardır.» buyurdu. (Ganimet mallarında al­dığı cariyeden daha çok hakkı vardır. Aldığı cariyet hakkının sadece

bir kısmıdır.)

 

1094- Ebû Saîd EI-Hudrî (Radıyallahu Anh) der ki:

Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) Yemen'den Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e deriden yapılmış bir kese içinde henüz toprağı ayıklanmamış altın külçesi göndermişti. Hazreti Peygamber o külçeyi dört kimse arasında paylaştırdı. Sonra ashabdan biri:

—  Biz bu mala o dört kişiden daha fazla hak sahibiyiz, dedi. Bu sözü Hazreti Peygamber duyunca şöyle buyurdu:

«Siz bana güvenmiyor musunuz? Halbuki ben gökte olanların da eminiyim. Sabah ve akşam bana göğün haberi (vahyi) gelir.»

Sonra çukur gözlü, elmacık kemikleri sivri, alnı tümsek, kaba sakallı, başı traşlı ve eteğini yukarı kıvırmış bir adam ayağa kalkıp: Ya Resûlallah! Allah'dan kork, dedi. Hazreti Peygamber ona, şöyle cevab verdi:

«Sana yazıklar olsun! Ben Allah'dan korkmaya yeryüzü insan­larının en layık olanı değil miyim?» Sonra o a4am arkasını dönüp giderken. Halid bin Velid:

—  Ya Resûlallah! Bana izin ver, şu adamın boynunu vurayım, dedi. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem cevab verdi:

«Hayır, belki namaz kılıyordur.» Halid bin Velid : — Nice namaz kılanlar vardır ki, kalblerinde olmayanı dilleri ile söylerler (müna­fıklar) , dedi, Hazreti Peygamber ona şöyle buyurdu-.

«Bana insanların kalblerini eşelemek ve karınlarını yarmak emredilmedi.* Hazreti Peygamber o adamın arkasından bakıp şöyle bu­yurdu:

«Gerçekten bu gibilerin soyundan birtakım insanlar gelecek ki onlar Kur'anı taptaze okuyacaklar; fakat Kur'anın manevi tesiri han-çerelerini geçmeyecektir (kalblerine ulaşmayacaktır). Av hayvanını delip geçen ok gibi dinden çıkacaklardır.»

Ebu Saîd der ki; Sanıyorum ki, Hazreti Peygamber şunu da ila­ve etmişti: «Eğer ben onlara ulaşırsam, Semûd kavmi gîbi onları be­hemehal öldürürüm.[46]

 

ZİL —  HALASA GAZASI

 

1095- Cerîr (Radıyallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana şöyle buyurdu: «Beni, Zil-Halasa putlarından kurtarıp rahata kavuşturmaz mı­sın?» Ben de= Evet, sizi onlardan kurtarıp rahata kavuşturacağım, dedim. Sonra ben, Ahmes kabilesinden yüzelli süvari ile Zi'I-Halasa' ya (puthaneye) gittim. Bu kabile iyi at kullanan biniciler idi. Ben ise bir türlü hayvan üzerinde duramıyordum, düşüyordum. Bu halimi Hazreti Peygambere arz ettim. Hazreti Peygamber mübarek elini göğsüme vurarak:

«AUahim! ona sebat ver. Onu hidayete eren ve başkaları için de bir hidayet vasıtası kül» diye dua buyurdu. Artık ben o duadan son­ra bir daha hayvandan düşmedim.

Zi'1-Halasa adındaki puthane, Yemen bölgesinde Haş'am ve Be-çile kabilelerinin tapmakları idi. İnsanlar arasında Yemen'in kâbesı diye ün salmıştı. O tapmakta putlar vardı ki, kafirler onlara ta­parlardı. Kurbanlaniıı bir putun yanında keserler ve akan kanları onun üzerine dökerlerdi. Hazreti peygamber bu puthanenin mevcu­diyetinden çok üzgündüler.

Sonra Cerir Hazretleri o puthaneye vardığı zaman, o puthane-de bir adam fal okları ile fal açıyordu. Falcıya biri dedi ki, şimdi Hazreti Peygamberin bu elçisi buradadır. Eğer bu elçi senin halini görürse, senin boynunu vurur. O esnada Hazreti Cerîr, bu falcının yanma geldi ve vaziyetini öğrenince o falcıya şöyle dedi:

— Şimdi sen bu putları kıracaksın, sonra şehadet kelimesini ge­tireceksin (Eşhedü En lâ İlahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve resûlühu, diyeceksin). Yoksa senin boynunu vuracağım. Falcı hemen şehadet kelimesini getirdi ve putları da kırdı. Hazreti Cerîr de o puthaneyi yaktı, yıktı. Bu sevinçli haberi Hazreti Peygam­bere ulaştırmak için Cerir Hazreti Peygambere bir elçi gönderdi. Ce-ilr'in elçisi Hazreti Peygamberin huzuruna varıp şöyle dedi:

— Ya Resûlallah, seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, o puthaneyi uyuzlu deve gibi bıraktım geldim. Toprak ve taş yığını halinde kaldı. Hazreti Peygamber, Ahmes kabi­lesine ve süvarilerine:

«AUahım! Ahmes kabilesinin atlarına ve  adamlarına    bereket ver.» diye dua ettiler ve bu duayı beş defa tekrarladılar.

 

SEYFU'L-BAHR GAZASI

 

1096- Câbir (Radıyallahu Anh) der kî:

Şam'dan gelecek olan Kureyş kabilesine ait kervanın gözetlen­mesi için, Peygamber Sallalîahu Aleyhi ve Sellem, deniz sahili tara-fına üçyüz kişilik bir birlik göndermiş ve Ebû Ubeyde bin Cerrahtı da bu birliğe kumandan tayin etmişti. Yolun bir kısmında yiyeceği­miz tükendi. Kumandanımız Ebû Ubeyde, kimde ne miktar yiyecek varsa çıkarıp ortaya koymasını emretti. Hepsinden toplanan yiye­cek iki dağarcık hurmadan ibaret oldu. Ebû, Ubeyde, her gün o hur­malardan bize az az vererek bizi idare etti. Nihayet tükendi. Adam basma birer hurma düşüyordu.

Bir adam Cabir'e sordu:

—  Günde yalnız bir hurma ile nasıl idare ettiniz? Cabîr:

—  Hurmalar tükendiği zaman o bir hurmanın yokluğunu hisset­tik, dedi. Cabir söze devamla der ki: Nihayet biz sahile vardık. Deniz kenarında bir küçük dağ kadar bir balık bulduk. Biz o balıktan on-sekiz gece doi bol yedik ve doyduk; yine de onu bitiremedik. Ebû Ubeyde Hazretleri, o balığın iki kaburga kemiğini diktirerek altın­dan deveyi geçirdi. Devenin hörgücü bile o kemiklere değmedi. O balığın yağından da süründük, semizienerek eski halimize döndük. Sonra Medine'ye dönüşümüzde bu olayı Peygamber Sallallahu Aley­hi ve Sellem efendimize anlattık. Bize şöyle buyurdu: «Allah Tealâ I. hasretleri size denizden çıkarmış olduğu rızıktan afiyetle yiyiniz; o balıktan yanınızda varsa (beraberinizde getirmişseniz) bize de yedî-riniz.» Arkadaşlarımızdan birinde o balıktan bir parça vardı. Onu getirip Hazreti Peygambere takdim etti. Hazreti Peygamber de o ba­lığın etinden yedi.[47]

 

SÜMÂME, MÜGEYLEME VE ESVED EL-ANSİ BAHÎSLERİ

 

1097- Ebû Hüreyre (Radryallahu Anh) der ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri Necid tarafı­na, bir süvari birliği göndermişti. Bu birlik, Mekke ile Medine arasın



[1] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:379-387

[2] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:387-400

[3] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:400-404

[4] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:404-406

[5] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:406-408

[6] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:408-424

[7] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:425-426

[8] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:426-432

[9] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:432-434

[10] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:435-445

[11] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:445-447

[12] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:447-451

[13] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:451-459

[14] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:460-466

[15] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:466-482

[16] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:483-489

[17] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:489-514

[18] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:517-553

[19] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:553-579

[20] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:579-612

[21] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:612-624

[22] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:624-634

[23] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:635-645

[24] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:645-650

[25] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:651-652

[26] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:653-654

[27] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:655-656

[28] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:656-663

[29] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:663-674

[30] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:674-682

[31] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:682-690

[32] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:691-696

[33] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:697-699

[34] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:699-701

[35] Diğer siyer kitaplarında: Bu halkların çıkması sırasında (Ebu ubeyde bin cerrah (R.A.)'m iki ön dişi çıktı) diye yazılmaktadır

[36] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:701-706

[37] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:706-709

[38] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:709-710

[39] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:710-711

[40] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:711-714

[41] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:714-721

[42] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:721-722

[43] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:722-726

[44] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi: 726-727

[45] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi: 727-728

[46] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:728-737

[47] Ömer Ziyaeddin Dağistâni, Zübdetü’l-Buhari, Hisar Yayınevi:737-738