Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İKİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ - Hadismudafaasi - 1 283

İKİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ.. 3

Te'vil'in Arapça Metni Hakkında. 3

Tercüme Hakkında. 3

TAKDİM... 4

BİRİNCİ BASKININ ONSOZU.. 6

MUHTELİFU'L-HADÎS İLMİ NEDİR ?. 8

İBNU KUTEYBE; HAYATI, ESEJRLERI (213-276/828-889) HAYATI: 9

I - Neşredilmiş Olanlar: 11

II - Neşredilmemiş Olanlar: 11

Türkçe: 12

İngilizce: 12

Te'vil'in Fransızca Tercemesi Üzerine. 12

Meselâ: 13

İkinci Misal: 13

MUSAHHİHİN MUKADDİMESİ: 15

Kitabın İsnadları Ve Sema'ları 16

İmam Ebû Muhammed, Abdullah B. Müslim İBNÜ KUTEYBE (Allah Ona Rahmet Etsin) Der Ki: 17

Kelâmcılar (Ashabu'l-Kelâm) Ve Re'y Taraftarı Fıkıhçılar (Ashâbu'r-Re'y) Hakkında. 21

A) Re'y Taraftarlarına Ve Kelâmcılara Tevcih Edilebilecek Hücumlar: 21

B) Cebriyye'nin Meşhurlarından Birkaçı 23

I-En-Nazzâm.. 23

İbnu Kuteybe.En-Nazzam'a Cevap Vermeğe Başlıyor 26

II-Ebu'l-Huzeyl El-Allâf 33

III-Ubeydüllah B. El-Hasen. 33

IV-Bekril-Ammî 34

V-Hişam B. El-Hakem.. 34

VI- Sumame. 35

VII- Muhammed  B. El-Cehm El-Bermekı 35

VIII-Ehl-İ Re'y-Özelükle Ebû Hanîfe 35

Re'y Ehlinin Kur'ân'a Muhalefeti 37

IX-eI-Câhız(     -255) 39

C-Kelâmdan Uzak Durmayı Gerektiren  Sebepler: 39

Kelâmcılara Göre;Rivayet Edilen Bir Haberin Sabit Olması İçin Gerekıi Râvi Sayısı 41

D-Kelamcıların Tefsirlerinden Örnekler 42

E-Rafizîlerin Tefsirlerinden Örnekler: 43

Rafızî Fırkasının Kolları: 44

Ashâbu'l-Hadîs (Hadısçıler) 44

Hadisçilerin.Unuttuğu Bir Hadisi Kendi  Kendilerinden Rivayet Etmeleri 45

Hadısçılerın Zayıf Rivayetlere Karşı İkâzı 46

Bizzat Hadisçilerin Bazı Hataları 47

Kelamcıların İddılarına Göre: Çelişik .Allahın Kitabına (Kur'an'a) Muhalif Olan Ve Nazar {Akli Muhakeme Ve Düşüncenin) Ve Aklın Delillerinin Reddettiği Hadisler !... 50

1-Bu Cümleden Olarak.Allahu Taâlânın Kitabına Muhalif (Aykırı) Olduğunu Söyledikleri Bir Hadis... 50

2-Mütenakız (Çelişık) iki Hadis... 51

3-Mutenakız Ikı Hadis... 51

4-Mütenakız (Çelişik) İki Hadis ... 51

5-Kur'âna Muhalif (Aykırı) Zannettikleri Bir Hadis... 52

6-İcmâ'ın İptal Ettiği (Hükmünü Bozduğu) Bir Hadis.. 52

7-Akli Delillerin Ve Düşüncenin (Nazar) Reddettiğini  Söyledikleri Bir Hadis..,. 53

8-Görülen Realitenin Yalanladığını Söyledikleri Bir Hadis ... 54

9-Düşüncenin (Nazar) Ve Aklî Delillerin (Huccetu'1-Akl) Reddettiğini Söyledik Leri Bir Hadis... 55

10-Mütenakız (Çelişik) Olduğunu Söyle Dikleri İki Hadis... 55

11-Mütenâkız  Olduğunu İleri Sürdükleri İki Hadis... 58

12-Mütenakız Olduğunu Söyledikleri İki  Hadis... 58

13-Mütenakız Olduğunu Söyledikleri İki Hadis... 60

14-Mütenâkız Dedikleri İki Hadis... 60

15-Çelişik  Dedikleri  İki  Hadis.. 61

16-Kur'an'ın İptal Ettiğini  Söyledikle Ri  Bir Hadis... 62

17-Kur'ân'ın İptal Ettiğini Söyledikle Ri Bir Hadis... 62

18-Aklın .Müşahâdenîn  (Gözlemin) , Kur'ân    Ve    Hadisin    Yalanladığını Söyledikleri Bir Hadis... 62

19-Mütenâkız (Çelişik) Dedikleri İki Hadîs... 63

20-HABER VE İnazarın (RİVAYETLERİN VE AKLIN) YALANLADIĞINI SÖYLEDİKLERİ BİR HADİS... 64

21- Mütenâkiz (Çelişik) Dedikleri İki Hadis... 66

22-Dedîklbrine Göre Sonu .Başını Hükümsüz Bırakan Bir Hadis... 66

23-Dediklerine Göre Sonü.Başını Hükümsüz Bırakan Bir  Hadis... 67

24- Söylediklerine Göre Bir Kısmı Diğer Bir Kısmını Bozan Bir Hadis... 68

25-Dediklerine Göre Başı Sonunu İfsad Eden (Bozan) Bir Hadis... 69

26- Düşüncenin Yalanladığını İleri Sürdükleri Bir Hadis... 71

27- Kıyasın İptal Ettiğini Söyledikleri Bir Hadis... 72

28- Birbirine Uymadığını Söyledikleri İki Hadis... 73

29-  Dediklerine Göre Kur'an'ın Ve Düşüncenin Yalanladığı Bir Hadis... 73

30-Çelişik Olduğunu Söyledikleri İki Hadis... 75

31-Dedıklerine Göre Çelişik İki Hadis.. 75

32- Dediklerine Göre Düşünce Ve Hadisin Yalanladığı Bir Hadis... 76

33-Çeüşik Dedikleri İki Hadis... 79

34-Çelışık  Dedikleri  Ikı  Hadis... 80

35-Çelişik Dedikleri İki Hadis.., 80

36-Çelişik Dedikleri  İki Hadis. 81

37-Çeüşik Dedikleri İki Hadis.... 83

38-Çelişik Dedikleri İki Hadis... 83

39-Çelışık  Dedikleri  İki   Hadis... 84


İKİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ

 

Bundan on sene önce ilk baskısını yaptığımız ibn Çuteybe'nin "Te'vilu Muhtelifi'I-Hadis" adlı mühim eserinin ikinci baskısını yaparken,gerek eser gerek tercümesi ile ilgili bazı açıklamalarda bulun­makta yarar görmekteyim.

Bilindiği üzere İbn Quteybe sadece bir arap dil­cisi veya Hadis ve Kufan ile meşgul olmuş bir âlim değildir.Kelimenin tam anlamıyla bir ansiklopedist olan yazarımızın el atmadığı,kalem oynatmadığı ilim yok gibidir.Nitekim onun eserleri de bunu doğrulamakta­dır. İbn Çuteybe'nin bu yönü ise,eserleri içersinde en çok "Te'vi'inde görülmektedir.Zira bu eserde o,başta hadis olmak üzere,kelam,akaid,Kut'an ilimleri ve mezhebler tarihi gibi konulara da yer vermiş, bu ko­nuları işlerken çoğu yerde arab dilindeki ihtisasından faydalanmış,ayrıca geniş bir kültüre sahip olduğunu da ortaya koymuştur.Eserin sadece hadisi değil,bu kadar çeşitli ilimleri ve kültürü de ihtiva etmesi,onu tercüme edecek olan için gerçekten büyük bir güçlüğü de beraberinde getirmiştir. Zira eser sadece hadisle il­gili olsaydı tercümesi bizim için o kadar güç olmayabi­lirdi. Ne var ki "Te'viV'i tercüme etmek sadece arapça bilmekle veya hadis kültürüne vakıf olmakla başarıla­bilecek bir iş değildir.Buna ilaveten İbn Çuteybe'nin sahip olduğu geniş kültür ve formasyona da sahip olmak kaçınılmaz bir zarurettir.Bu gerçeği biz.eserin tercümesini yeniden gözden geçirirken açıkça görmüş bulunmaktayız.

Tercümesi böylesine zor bir eseri biz,öğrenciliğimizin son yıllarında tercümeye kalkışmamız ve ilk ter­cüme denememiz olması dolayısıyla bir takım hatala den tercüme etmiş olduk.Bunu yapmaktaki gayemiz ise,eksikliklerimizin bulunduğunu itiraf ederek.mümkün mertebe en iyi ve en güzele varma yolunda icab edeni yapmaktır.[1]

 

Te'vil'in Arapça Metni Hakkında

 

İşe önce Te'vil'in arapça matbu nüshası hakkın­da bazı açıklamalarda bulunmakla başlamak yerin­de olur.

Eserin naşiri,arapça metni neşre hazırlamada şu üç elyazma nüshayı esas aldığını söylemektedir ki bunlar:

1. Dımeşq (Şam) nüshasv Bu nüsha H.401 sene­sinde istinsah edilmiş,ayrıca Cemaleddin el-Qâsımî tarafından tashih edilmiş olan eski bir nüshadır ve Za-hiriyye kütüphanesinde bulunmaktadır.

2. Bağdad nüshası: Vasıfta H .472 senesinde istinsah edilmiş, aynca Mahmud Şükrü el-Âlusî ef­endi tarafından tashih edilmiştir.

3. Mısır nüshası: Ragıp Paşa kütüphanesi hâfı-zu'l-kütüb'ü olan Mehmed Hulusi efendinin elyazısıy-la olup H.1253 senesinde istinsahı tamamlanmış-   i tır.Mısır'da Hidiviyye kütüphanesinde bulunmakta-   j dır.

Ancak bu üç nüshaya dayanılarak hazırlanmış olmasına rağmen matbu metnin hatâdan hali olduğu­nu söylemek kabil değildir.Zira,nâşir Şüleymaniye kütüphanesinde bulunan ve bir takımfarkhlıklar ihti-

va eden iki elyazmasını görmemiştir.Biz,matbu nüs­hadaki bu eksikliği telafi gayesiyle, bu iki elyazma nüshadaki farklılıklara gerektiğinde işaret ettik.Bu düzeltmeler sayesinde matbu nüshadaki bazı yanlış­lıklar düzeltilmiş ve tercüme daha da sıhhatli bir hale gelmiştir. Sözünü ettiğimiz bu iki el yazma nüsha şun­lardır:

LEsâd Efendi Nüshası: Şüleymaniye Kütüpha­nesi Esad Efendi bölümü 161 no'da kayıtlı ve "Muhta-lifel Hadis" adını taşıyan nüsha. 113 yaprak olup,her sayfada 21 satır vardır. Ve 217 x 150 milimetre eba-dındadır. Nesih hat ile yazılmış olup müstensihi Gu-lam Ahmed b. es-Şeyyid Cafer Bâlî el -Hüseynî el-Ka-zımî'dir. Bu nüsha, Ezhefden Abdulllatif b. Ahmed ed-Dımeşqî tarafından H. 1161 senesinde tashih de edilmiştir.

2. Reisu'l-Kuttâb nüshası: Şüleymaniye Kütüp­hanesi Reisu'l-Kuttâb bölümü 107 no'da kayıtlı ve "ih­tilâf u'l-Hadis ve's-Sunen" adlı el yazma nüsha-dır.Nüsha 167 varak olup her sayfada 15 satır vardır. 177 x 133 milimetre ebadvndadvr. Nesih hattı ile yazıl­mış olup müstensihi belli değildir.

Te'vil'in Beyrut'ta son yıllarda Dâru'l-Kitâbi'l-Arabi tarafından (tarihsiz) yeni bir baskısı daha yapıl­mıştır. Bu aslında, yeni bir baskı olmayıp, tercümede esas aldığımız nüshanın yeniden dizilerek basılma­sından ibarettir.[2]

 

Tercüme Hakkında

 

Te'vil'in bu ikinci baskısında tercümede bazı de­ğişiklikler yaptığımızdan sözetmiştik.Bunlar ya bazı hataların düzeltilmesinden ya da tercümede dil ve üslûb yönünden yapılması gereken değişikliklerden ibarettir. Keza, eserin Fransızca tercümesine uyula­rak konan konu başlıkken bu defa metne uygun bir hale getirilerek değiştirilmiştir.

Ayrıca birtakım yeni dipnotlar ilave edilmiş, ha­dislerin kaynaklarında da ilaveler yapılmıştır.

Tercüme esnasında matbu nüshayı neşredenin açıklamalarına her zaman itibar edilmemiş,ancak doğru görülenler gözönünde tutulmuştur. Ay rica matbu nüshanın bazı dipnotları kısaltılarak tercüme edilmiş, bazen de gereksiz görülen yerler atlanmıştır. Bizim koyduğumuz dipnotları nâşirinkinden ayırmak için her dipnotun sonuna (M) yani mütercim kısaltma­sı konulmuştur. Bu kısaltmanın bulunmadığı dipnot­lar ise naşire aittir.

Eserin birinci baskısı için yazdığımız önsözde, metnin bazı yerlerinde kapalılık ve anlaşılmazlik bu­lunduğundan söz etmiştik. Bu baskıda bunların çoğu halledilmiş, sadece bir-iki yerde tam anlaşılamayan cümleler kalmıştır ki, bunlara yerinde işaret edilerek okuyucunun uyanlması ihmal edilmemiştir.

Birinci baskıya yazdığımız giriş'te Muhtelifi'l-Hadîs ilmi hakkında kısa bir bilgi vermiş Daha son­ra bu konuda bir araştırma yayınlanmış olması dola­yısıyla, bu bilgilere herhangi bir ilavede bulunmaya gerek kalmadığından sadece bu araştırmaya işaret etmekle yetiniyoruz [3]

îbn Çuteybe'nin bu mühim eserinin tahlile tabi tutularak değerlendirilmesi de okuyucu için elbette son derece faydalı olurdu. Ancak bunu yapmak maa­lesef mümkün olmamıştır.Burada böyle bir inceleme­nin lüzumuna hâlâ inandığımızı tekrar ifade edi-yor, şimdilik yine bu konuyla ilgili bir makaleye işaret etmekle yetiniyoruz.[4]

Bütün bu değişiklik,düzeltme ve ilavelerden son-ra,îbn Çuteybe'nin bu mühim eserinintmümkün olan en iyi bir şekilde Türk okuyucusuna sunulmakta oldu­ğunu söyleyebiliriz.

Bu vesileyle,tercümenin kontrolü esnasında me­tindeki bazı problemlerin hallinde yardımlarını esirge­meyen sayın Doç.Dr.Salih Akdemir ile fakültemiz arapça okutmanı sayın Süleyman Baybara'ya teşek­kürlerimi arzetmek isterim,

Te'vil'in bu ikinci baskısıyla,ilmî,ciddî ve titiz tercümecilik anlayışına bir katkıda bulunmuş olmayı umar,eserin ülkemizdeki İslam kültürüne hizmete ve­sile olmasını Allah'tan dilerim.

1.1.1989 Doç.Dr.Mehmet Hayri KIRBAŞOĞLU[5]

 

TAKDİM

 

Hicrî birinci asnn sonlarına doğru "Mutezile" adı ile tanınan itikadı bir mezhebin doğuşu+îslâm düşün­ce hayatına değişik bir canlılık getirmiştir. Aslında, bu canlılığı "değişik" kelimesi ile nitelendirmemiz, düşün­ce hayatının,Mutezilenin doğuşundan önce donmuş olduğu zannvnı uyandırmamak içindir. Zira ilk asır tamamlanmadan önce, Hazreti Peygamberi küçük yaş­larda da olsa gören bir kaç sahabî henüz hayatta bulunuyordu. O sıralarda yaşayan nesil ise,kamilen, as­hap ile birlikte yaşamış akihi ile,muhaddisi ile ve müessiri ile bütün âlimleri ashabın dizi dibinde yetiş-miş,iman ve itikadda,amel ve ahlakta onların düşün­ce ve davranışlarını görüp öğrenmiş ve bu düşünce ve davranışların geniş ölçüde tesiri altında kalmış kim­selerden müteşekkil idi Tam bir inanç ve kusursuz bir teslimiyetle Hazreti Peygamberi aralarında barındır­mış olan ashabı devrinde İslam düşüncesUdinin ge­reklerine uygun bir ihtişam içinde canlılığını sürdürür-ker^aynı ashab ile içice yaşamış olan tabiileri arasın­da bu canlılığın yok olabileceğini ileri sürmek elbette mümkin değildir.

Bununla beraber,birinci Hicrî asrın sonlarına doğru Mutezile'nin doğuşujslâm düşüncesine yön veren,daha doğrusu onu mecrasından saptıran geniş tesirli bir olay olmuştur.

Mutezile nasıl ortaya çıkmıştır? Onun ortaya çı­kışını hazırlayan sebepler nelerdir? Bu sorulara veri­lecek cevapların ayrıntılarına ve münakaşasına giriş-meksizinjslâmî kaynakların ittifaka yakın görüşleri­ne istinaden şunu belirtelim ki, Mutezilejrak'ın Basra şehrinde,o sıralarda yaygınlaşma istidadı gösteren iman-küfür ikilisi ile ilgili bir meselenin münakaşasın­da getirdiği değişik bir görüşle kendisini hissettirmiş­tir. Bu münakaşanın esası,üçüncü halîfe Osman İbn Affan'ın şehtd edilmesinden sonra müslümanlar ara­sında patlak veren derin ihtilâf ve kavgalara ve,halîfe olarak bey'at edilmiş olmasına rağmen hilâfetin Mu'aviye'ye geçişine istinad ediyordu. Daha doğrusu, başlangıçta iç savaşlara, sonra da izleri zamanımıza kadar süren görüş ayrılıklarına sebep olan kimseler münakaşa konusu ediliyor, sonra da yargılanıyorlar-dv Hazreti Peygamber tarafından kurulan ve ashabı­nın yardımları ile tahkim edilen İslâm binasını sar­sanlar ve onarılmaz çatlakların meydana gelmesine sebep olanlar kimlerdi? Hazreti Osman mı ve o olduğu için mi şehid edilmişti?Hz.Ali mi ve o olduğu için mi hilafet elinden alınmıştı ? Yoksa Hazreti Mu'aviye mi ve o olduğu için mi bu kadar kötüleniyordu? Belki bunlardan biri, belki de üçü; fakat hepsi de Hazreti Peygam­berin yakınları idiler ve imanlarından ve islâmla dan hiç kimsenin şüphe etmeye hakkı yoktu. Bununla beraber şüphe edenler çıktı ve hattâ şüpheden de öte, herbiri muhalifleri tarafından kâfir olmakla itham edildi. Osman hilâfeti esnasında büyük hatalar gü­nahlar işledi; Ali hilâfeti Mu'aviye'ye teslim etti; Mu'aviye de Ali'den hilafeti gasbettL Her üçü de bu se­beplerden büyük günah işlediler ve bu günahlarından tövbe etmeden öldüler."

hamcıların bu görüşleri müslümanlar arasında büyük tepkilere sebep olmakla beraber, büyük günah sahibi (murtekibu'l-kebire)nin kâfir sayılıp sayılama­yacağı konusunu münakaşa sahasına çıkarmaktan da geri kalmadı.

Aslında büyük günah sahibi hakkında İslâm'ın görüşü açık ve kesin idi: Mü'min, Allah'a şirk koşmak dışında, işlediği günahtan dolayı imanını yitirmiş ol­maz. Allah dilerse, dilediği kimse için günahını afve-der. Bu açık ve kesin hükme rağmen, konunun müna­kaşası yaygınlaştı. Müslümanlar günah sahibinin , mü'min, ithamcılar ise kâfir olduğu görüşünü müdâ­faa ederlerken, Basra camiinde Hasan Basri'nin Vâsıl îbn Atâ ismindeki bir talebesi yeni bir görüş ortaya attı ve büyük günah sahibinin mü'min de kâfir de sayıla­mayacağını, belki iman ile küfür arasındaki bir merte­be (menzile beyne menzileteyn) de bulunduğunu ileri sürdü. İşte, Vâsılın bu görüşle ortaya çıkması ve hoca­sının görüşüne muhalif cephe alması, etrafına topla­nanlarla yeni bir mezhebin çıkışına sebep oldu. Bu mezheb Mutezile mezhebi idi

Mutezile kısa bir zaman içinde geniş taraftar top­layarak büyüdü, gelişti Vâsıldan sonra Amr İbn Ubeyd (Ö. 143), daha sonraları Bişr el-Merîsi (Ö. 219), en-Nazzâm (Ö. 221), el-Câhız (Ö. 255), Ebu'l-Huzeyl el-AUâf(Ö. 235) ve daha bir çok imamları ile büyük bir mezheb oldu.

Mezhebin meşgul olduğu konular, genellikle, akaide taalluk eden konulardı. Bunların en önemlileri­ni de kulların fulleri ile Allah'ın sıfatlan teşkil ediyor­du. Diğer akaid meselelerinde olduğu gibi bu iki mese­lede de Mutezile, Kufân ve sünnete bağlı müslüman-lara muhalefet ediyorlar ve o zamana kadar hakim olan akaide cephe alıyorlardı.

Mutezileye göre kuüannfierl Allah tarafından değil kendileri tarafından yaratılır. Sevab ve ıkaba müstehak olmaları da bu sebeptendir. Sünnet ehlinin görüşlerinde ise, kulların fiilleri Allah tarafından yara­tılır. Onların bu yaratmada, kendi kesb ve ihtiyarlagerektirir Sünnet ehli ise,bu sıfatların, Allah'ın zâtı ile ka­im kadîm sıfatlan olduğunu, bunların zâtın aynı da gayrı da olmadığını kabul ediyorlardı.

Mutezilenin sıfatlar hakkındaki bu görüşü,başkafer'î görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur:Kelâm sıfa-tı,madem ki kadîm değil,hadistir,yani sonradan yaratılmış­tır^ halde Allah'ın kelâmı olan Kur'ân-ı Kerîm de mahluk­tur sonradan yaratılmıştır İşte bu görüş, mutezile mezhebi­nin ,Abbasî halifesi Me'mun eliyle devletin resmî mezhebi olarak ilan edilmesinden sonra müslümanlara zorla kabul ettirilmek istenen bir akide olmuş;başia Ahmedİbn Hanbel olmak üzere bir çok imam ve fakîh,Kur'ânın mahlûk oldu­ğunu ikrar etmeleri için işkenceye tâbi tutulmuşlar dır.Fa­kat bu işkencelere ve sünnet ehlinden bazı imamların öldü­rülmesine rağmen,gerek Me'mûn'dan sonra yerine geçen. ' kardeşi Mu'tasım (0.227) ve gerekse Mu'tasım'ın oğlu halî­fe Vâsık (Ö.232) ıamanında,bu mutezilî hareket tam bir ba­şarısızlığa uğramış;Halife Mütevekkil zamanında ise,bu hareketin faydasızlığı anlaşılarak ısrardan vazgeçilmiş­tir Ne var ki islâm tarihinde "mihne" tabir edilen bu hâdise­ler,kelâm ehlini temsil eden Mutezile ile,sünnet ehlini tem­sil eden Hadîsçiler arasında derin uçurumlar açmış ve birbirlerine yönelttikleri ithamlar giderek yoğunlaşmıştır.

Mutezile,akaide taalluk eden görüşlerinin müdafaa­sında Kur'ân ve hadîsten çok akıllarına dayanıyorlar}aklı her şeyin üstünde görüyorlardı.Halîfe Mansûr,Raşîd ve Me'mün devirlerinde İran ve bilhassa Yunan dillerinden tercüme edilen felsefe kitaplarının bunda büyük tesiri oldu­ğunu inkâr etmek mümkin değildir.Nitekim başlangıçta islâm akaidinin müdafaası için felsefeden faydalanan Mu­tezilenin,daha sonraları felsefeyi İslâm akaidi içine sok­maları bunun en açık delilini teşkil eder.Keza akla bu dere­ce ağırlık vermenin bir neticesi olarak da Mutezile, "akıl ve nakil tearuz ettiği (çatıştığı) zaman akıl tercih edilir" pren­sibini vazetmiş ve bu prensibe istinaden,akıllarına aykırı düşen Kur'ân âyetlerine ve hadîs metinlerine akıllarının

kabul edeceği manâlar vermekten geri kalmamışlardır.

Fakat şunu itiraf etmek gerekir ki,zamanın aristokrat zümresini teşkil eden ve dinî meselelerde umursamaz bir ilerici görünümü arzeden Mutezile,akıllarını yalnız Kur'ân âyetleri söz konusu olduğunu zaman yormak lüzumunu his­setmişler ve onları kendi felsefi doğrultularında manâlan-dırmaya çalışmışladır.Hazreti Peygamberden rivayet edil­miş hadîsler karşısında ise,bu külfete katlanmamışlar,on­ları "sahîh değildir,itibar edilmez" kaydı ve ellerinin tersi ile reddetmişlerdir.Kanaatımızca bunun tek bir sebebi var­dır ;o da ^hadîslerin Kur'ân'ın tefsiri oluşu dolayısıyla daha açık ve daha şümullü manâları ihtiva etmeleridir Nitekim bu sebepledir ki " sünnetin Kur'ân üzerine kâdî olduğu fa­kat bunun aksi olmadığı" bazı hadîsçilerin sözü olarak nak­ledilmiştir ki}bununla,bmm işaret etmek istediğimiz husus belirtilmiş olmaktadır.Bunu bir iki misalle de açıklamak mümkindür:

Mutezile, Kur' ân'da yer alan "ru'yet" (Allah Ta' âlâ­nın cennette mü'minler tarafından görülmesi) ile ilgili bazı âyetleri tevîl ederek kendi görüşlerine uygun manâlar ver­meğe çalışmışlar ve "ru'yet" 'i reddetmişlerdir;çünkü onla­rın felsefesinde ru'yet mümkin değildir.Eğer bu tevillerinde bir derece başarılı görülebilirlerse - başarılı olduklarını ileri sürebilmek için kendileri kadar mutezilî olmak gerekir - bu başanları,o âyetlerin tevile müsait olmaları dolayısıy-ledir.Fakaî ru'yetle ilgili hadîsler o kadar açık vefiuhârî, Müslim ve diğer sahîh hadîs kitaplarında yer almaları do-layıstyle o kadar kesindir ki Mutezilenin bunları tevîl de­ğil reddetmekten başka yapabilecek bir şeyleri yoktur. Reddetmeleri de, tabiatiyle, bu hadîslerin ru'yeti isbat et­meleri dolay ısıyledir.

Keza Mutezile kaderi reddetmiş ve bu yüzden kendi­lerine " kaderiyye " denilmiştir. Kaderi reddederler-ken,Kur'ân-ı Kerîmde kaderi isbat eden âyetleri de tevîl et­mişlerdir.İnsan iradesinin hür olduğunu belirten âyetler gözönünde bulundwulursa,kaderle ilgili âyetlerin de tevî-le müsait oldukları söylenebilir.

nndan başka hiçbir rolleri yoktur.

Mutezilenin sıfatlar meselesindeki görüşleri de sünnet ehlinin görüşlerine aykırı idi. Onlara göre Al­lah, sem', basar, hayat, kudret, kelâm gibi zâtı ile ka­im sübût sıfatlarından münezze Mir; çünkü bunların kadîm olduğunu ileri sürmek kudemânın teaddüdünü

Fakat sahih lıadîs kitaplarında kaderin reddi ile ilgili tek bir hadisin bulunmamasma rağmen kaderi is­bat eden hadislerin açık ve kesin bir şekilde yer alma­ları Mutezileyi yine çaresiz bırakmış; yegâne çareyi de onların reddinde bulmuşlardır.

Bu iki örneğin başka Örneklerini Mutezilenin akaide taalluk eden bütün çarpık görüşleri için bul­mak mümkindir. Bu sebepten denebilir ki mutezili inancın karşısında dikilen en büyük tehlike Kufön de­ğil hadîslerdir ve onları naîdeden hadisçilerdir. O hal­de bunların bertaraf edilmelerinden başka çıkar yol yoktur. îşte Me'mûn devrinde, İslâmi hiç bir değen bu­lunmayan Halku'l-Kur'ân inancını hadîs imamlarına zorla kabul ettirmek için başlatılan işkence olaylarının sebebi budur, onları bertaraf etmeye matuftur. Eğer bu inanç hadîsçiler tarafından kabul edilmiş olsaydı, bunu diğer mutezili inançların teklifi takip edecek ve böylece aksi inançların kaynağını teşkil eden hadîsler arak değerini yitirmiş olacaktı.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Mutezilenin baskısı hadîsçilerin direnişi karşısında başarısızlığa uğradı; fakat Mutezile tarafından hadîsçilere yönelti­len ithamlar ve kötülemeler onların iktidarları süresin­ce devam edip gitti. Bu ithamların neler olduğu ve ne­relere kadar uzandığı, okuyucuya tercemesi sunulan İbn Kuteybe'nin bu meşhur eserinde görülecektir.

Fakat Mutezilenin hadîsçilere yönelttikleri it­hamların en ağın ve en şiddetlisi, Kufan'a, akla ve bir­birine zıt hadîslerin rivayetidir. Bu itham, bilhassa:

mütenakız (manâ yönünden birbirini nakzeder] gibi görünen hadîslerin çokluğu itibariyle daha da ileri git­miştir. Ancak şuna işaret etmek gerekir ki, bazı hadî­slerin manâ lan arasında görülen tenakuz, basit bir itham ile geçiştirilebilecek bir mesele değildir. Eğer zıt manâlarda gelen iki hadîsin her ikisi de sahih ise. hadîsçitere yöneltilmiş olan ithamın Hazreti Peygam­bere rücû etmesi kaçınılmaz haldir; çünkü hadîsçiler bu sözleri sadece nakletmişlerdir. Hazreti Peygamber ise birbirini tutmayan sözler söylemekten beridir. O halde meseleye başka yönden yaklaşmak gerekir. Hadîs ilmi bu yoldaşımın bütün usûl ve kaidelerini or­taya koymuştur:

Eğer manâları birbirine zıt gibi görünen iki sahih hadîs varsa, ya bu hadîslerden birinin diğerini nes-hettiğine, yani birisi ile getirilen hükmün diğeri ile geti­rilen hüküm vasıtasıyla ibtal olunduğuna hükmedilir; bu takdirde iki hadisin manâları arasında gerçek bir zıtlığın bulunması gayet tabiidir. Nitekim Hazreti Pey­gamber bir hadîsinde bazı mahzurları gözönünde bu­lundurarak kabir ziyaretini menetmiş; bir başka hadî­sinde ise, bu mahzurların ortadan kalktığına hükme­derek ziyaret yasağını kaldırmıştır. Gerçeği bu şekli ile bilen hiç kimsenin, artık hadîsçileri bu iki hadîsi ri­vayet ettikleri için kötülemeye hakkı yoktur.

Yahutta iki hadîs arasında nesh keyfiyeti yok­tur; fakat her iki hadîsin de değişik zaman ve zemin­lerde, değişik meselelere çözüm getirmek maksadıyle söylendiğine hükmolunur ve hadîslerin telifi cihetine gidilir. Nitekim Hazreti Peygamber bir hadîsinde cü­zam denilen hastalığa yakalanmış kimseden arslandan kaçar gibi kaçmayı emretmiş; bir başka hadîsin­de ise, hastalıklarda sirayet olmadığını belirtmiştir. Bu iki hadîsin nerede, ne zaman ve ne maksatla söy­lendiğini bilmeyen bir kimse aralarında tenakuz bu­lunduğunu zannedebilir ve  "eğer sirayet yoksa cüzzamlıdan kaçmak niye?" diyebilir. Oysa. iki hadîsin manâları arasında tenakuz yoktur. Önemli olan, İslâm akaidine vâkıf olarak, bu akaidin özüne uygun bir şekilde aralarını cem ve telif edebilmektir:

İslâm'a göre her şey Allah'ın takdiri ile olur. İnsan, bu takdirin gerçekleşmesinde kesb ve ihtiyar sahibidir. Hastalıkların sirayeti bu yönden incelene­cek olursa şöyle denebilir: İnsan sâri bir hastalığa ya­kalanmamak için, her şeyden önce, o hastalığa yaka­lanmış olan kimseden uzak durmak zorundadır; bu, onun ihtiyarında, yahut elinde olan bir şeydir. Bunun­la beraber yine de o hastalığa yakalanacak olursa, ar­tık burada söz konusu edilecek şey sirayet değil tak-dir-i ilâhinin tecellisidir. Bu manâda sirayet yoktur; fakat bazı hallerde de sirayet, hastalığın bir kimsede belirmesi ve dolayısıyla takdir-î ilâhinin tecellisi için sebep olabilir. Eski bir Arap Şâiri bu gerçeği şöyle dile getirmiştir: "Tabib, tıbbı ve devası ile kaderi bozmaya muktedir olamaz ve daha önce tedavi ettiği hastalık­tan kendisi ölüf.

Sahih oldukları halde manâları arasında zıtlık bulunduğu sanılan hadîslerin cem ve telifi hadîs ilmi­nin önemli konularından birini teşkil eder. Bu konu ile ilgili olarak kitap telif edenlerin başında İmam Şâfi'î (O. 204) ile İbn Kuteybe (Ö. 276) gelir.

Değerli taleberimizden Mehmed Hayri Kırbaşoğ-lu tarafından Türkçeye tercüme edilerek okuyucuya sunulan Te'vîhıMuhtelifi'l-Hadîs, İbn Kuteybe'nin teli­fi olup, hem Mutezilenin hadîsçilere yönelttikleri hak­sız ithamları cevaplandırır; hem de mütenakız hadîs rivayeti ile ilgili ithamlar için, hadisler arasında tena­kuz bulunmadığını, verdiği örneklerin cem' ve telifini yaparak gösterir.

Mehmed Hayri Kırbaşoğlu, henüz Fakülte sıra­larında öğrenci iken gayretti çalışmaları ile bu eseri bize kazandırmış; daha önemlisi, ilme ve İslâm'a bü­yük hizmet etmiştir. Kendisini tebrik eder, başarısının ve hayırlı hizmetlerinin devamını dilerim.

Ankara, 30 Ekim 1978

Prof. Dr. Talât Koçyiğit[6]

 

BİRİNCİ BASKININ ONSOZU

 

İslâm'ın en doğru bir şekilde anlaşılmış olduğu devrin, Ashâb, Tâbiûn ve Tebeu't-Tâbün devirleri ol­duğu bilinen bir husustur. Kabaca bir tarihle bu dev­renin hicrî ilk iki asır olduğunu söyleyebiliriz. Bu dev­rede İslâm coğrafyası en geniş sınırlara ulaşmış; fikhî, itikâdi ve siyasî mezhep ve fırkalar bu devrede ortaya çıkmış ve gelişmiş; hadis bu devrede tedvin edilmiş ve en mühim hadis mecmuaları bu devirde telif edilmiş­tir. Kısaca bu devir, müteâkib asırlardaki müslüman-lann gerek nazarî, gerekse tatbiki olsun dini düşünce, anlayış ve tatbikatları üzerinde şekillendirici bir tesire mâlik olmuştur.

Asrımızda da yeniden bir "İslama dönüş" hareke­ti göze çarpmaktadır. Bu harekete doğru bir istikâmet vermek, zamanımız İslâm araştırmacı ve âlimlerine düşen bir vazifedir. Bu vazifenin yerine getirilmesi sa­dedinde üzerinde durulması gerekli hususlardan biri­si, belki de en mühimi İslâmın ilk üç asnna âid görüş ve düşünceleri bize aksettirecek olan eserlerin gün ışı­ğına çıkarılmasıdır. Bu devre âid kaynakların pekçoğu bugün elimizdedir. Fakat bunlar İlmî bir şekilde neşre­dilmiş değildirler. Bu devre âid pekçok eser de kütüph­anelerde yazmalar halindedir. İşte, gerek matbu, gerek yazma halinde bulunan bu ilk devir kaynakları­mızın ilmî usullere uygun tenkidli neşirlerini yap­mak, bunları çeşitli dillere çevirmek bugünün ilim adamlarının başta gelen vazifesidir. Her müslüman, ilmi nisbetinde bu vazifenin mesuliyyetini yüklenme­li, herkes kendisine düşeni yapmalıdır.

İşte biz de bu mesuliyyetin idrâkiyle, ilmimizin yetersizliğine bakmayıp, tercüme etmek cür'etini gösterdik, Allah'ın (C.C)-Iutfu sayesinde ter­cümeyi tamamlamak müyesser oldu.

Eser, gerek "muhtelifu'l-hadîs" ilmi, gerekse ha­disin ve Ehl-i Sünnet'in müdâfaası alanında yazılmış ilk ve mühim bir eserdir denilebilir. Bu balamdan onu kültürümüze kazandırmakla bir hizmet yapmış ola­cağımıza inanıyoruz. Üstelik 'TeVir'in fransızca ter­cümesinin bundan onbeş sene evvel neşredilmiş ol­ması, bizim onu tercüme etmede geç bile kaldığımızı göstermektedir.[7]

Tercümede takibettiğimiz yolla alâkalı olarak açıklamamız icabeden bazı hususlar vardır. Şöyle ki:

Herşeyden önce, doğru bir metin elde etmek için Te'vü'in elimizdeki matbu nüshasıyla yetinmeyip, eserin mevcud elyazmalanndan da faydalandık ve bu nüshalara dayanarak yaptığımız tashih ve ilaveleri dipnotlarda gösterdik. Bunun için İstanbul Süleymaniye Kütüphanesinde mevcud iki nüshadan fayda­landık. Bu nüshalar bibliyografyada zikredilmiştir.

Te'vir'in tercümesinde metne sadâkat esas ka­bul edilmiştir. Müellifin ifade hususiyyetleri, türkçernizin verdiği imkân nisbetinde aksettirilmeğe çalışıl­mıştır. Metnin birkaç yerinde, ifâdede kapalılık ve an-laşılmazlık varsa da bunlar pek fazla ehemmiyet ar-zetmezler. Bu, eserin oldukça eski (takriben 1089 se­ne öncesine âid) oluşundan ve elimizdeki arapça matbu metnin dayandığı elyazma nüshalardaki müs-tensih hatalarından ileri gelmiş olsa gerektir..

Tercümede sâde bir türkçe kullanılmış, ancak türkçede tam karşılığı bulunmayan bazı kelimeler, tâbir ve ıstılahlar aynen alınmış, ve dipnotlarda gere­ken açıklama yapılmıştır.

Tercüme esnasında tarafımızdan birçok notlar ilâve edilmiştir. Bunlar:

a) Metinde geçen hadislerin hadis kaynakların­daki yerlerini,

b) Kendilerinden bir görüş nakledilen veya mü­him görülen isimler hakkındaki kısa biyografik malûmatı,

c) Bâzı başlıkları,

d)  Metin ile ilgili açıklamaları ihtiva etmekte­dir.

Hadislerin kaynakları: "Te'viTde geçen hadis­lerin kaynaklan eserin fransızca tercümesinden ak­tarılmış, hataya mahal vermemek için gösterilen yer­ler tarafımızdan tek tek kontrol edilmiştir. Fransızca­ya tercüme edenin bulamadığı kaynaklardan bir kıs­mı tarafımızdan bulunup ilâve edilmiştir.

Hadislerin kaynaklarını gösterirken fransızca tercümede kullanılan kısaltmalar muhafaza edilmiş­tir. Kendimiz de bazı kısaltmalar kullandık» bunları topluca veriyoruz:

ABDURRAZZAK el-Musannef,Abdurrazzak

BUH: Sahihul-Buhâri (Verilen rakamlar ki-tab/bab numaralandır.)

DÂRİMİ: Sunenu'd-Dârimî [Verilen rakamlar kltab/bab numaralarıdır.)

EBÛ DÂVÛD: Sunenu Ebû Dâvud [Verilen ra­kamlar kitab/bab numaralandır.)

GS: Gesammelte Schriften, Ignaz Goldziher.

HAN: Musnedu Ahmed b. Hanbel (Verilen ra­kamlar cild/sahife numaralandır.)

İBNU SA'D: Kitâbu't-Tabakâti'l-Kebir (Tabaka-tu İbn Sa'd) (Verilen rakamlar cild/sahife numarala­rıdır.)

İBNU MÂCE: Sunenu İbnu Mâce (Verilen ra­kamlar kitâb/bab numaralandır.)

İSL. MEZ. TAR: İslâm Mezhebleri Târihi (I- ) Ne­şet Çağatay-îbrahim Agah Çubukçu.

LİSÂN: Lisânu'1-Arab, İbnu Manzûr.

el-MECRÛHÎN: Kitâbu'l-Mecrûhîn, İbnu Hıbbân.

el-MUĞNÎ: el-Muğnî fi'd-Duafâ, ez-Zehebî.

MUS: Sahihu Müslim (Verilen rakamlar ki-tab/bab numaralandır.)

MUVATTA: Muvatta, İmam Mâlik (Verilen ra­kamlar kitab/bab numaralandır.)

(M): Mütercim..

NESÂÎ: Sunenu'n-Nesâî (Verilen rakamlar ki­tab/bab numaralandır)

en-NİHAYE: en-Nihaye fî Garibi'l-Hadîs.

TAC: Tâcu'1-Arûs

TECRİD: Tecrid-i Sarih Tercümesi

TEHZİB: Tenzibu't-Tehzib, İbnu Hacer.

TIR: Sunenu't-Tirmizî (Verilen rakamlar ki­tab/bab numaralarıdır.)

Okuyucunun arapça metni tercümeyle karşı­laştırmasını kolaylaştırmak maksadıyla 1966 basımı arapça metnin sahife numaralan tercümede sayfa kenarlarına konulmuştur.

Kitapta kullanılan bütün tarihler hicri tarihler­dir. Sadece giriş kısmındaki kısa kronoloji hicri milâdî tarihe göre tertib edilmiştir.

"GİRİŞ" kısmında "Muhtelifu'l-Hadîs" ilmine dâir bilgi verilmiştir.İbn Kuteybe'nin hayatı ve eserle­rine dair kısım, Gerard Lecomte'un "İbn Qutayba" ad­lı fransızca eserinden kısaltılarak alınmış, tarafımız­dan da bazı ilaveler yapılmıştır.

Prof. M. Tayyib Okiç'in  tanıtan makale­sinin, bizi alakadar eden kısmı aynen alınmıştır. [8]

Kitabın sonuna da, "İçindekiler" kısmında gös­terilen indeks gurubu ilave edilmiştir.

Hulâsa, okuyucunun azamî istifade edebileceği şekilde bir "ilmî usullere uygun tercüme örneği" tak­dim etmeğe, çalıştık. Gayet tabii hatalarımız olacaktır. İlim ehlinin, muttali olduklan kusur ve hatalan bize bildirmek lütfunda bulunacaktan inancındayız.

Bu kıymetli eserin ilmî, titiz ve noksansız bir şe­kilde tercüme edilmesi için bize teşvikte bulunan ve yardımlarım esirgemeyen hocalarımıza olan şükran borcumuz, burada kendilerine teşekkür etmekle ödenmiyecek kadar büyüktür. Aynca tercümeyi, ese­rin arapça metni ve fransızca tercümesiyle birlikte kontrol etme imkânını sağlayan Dr. Orhan Karmış hocamıza teşekkürü de bir borç bilirim.

Mehmed Hayri Kırbaşoğlu[9]

 

MUHTELİFU'L-HADÎS İLMİ NEDİR ?

 

Rasûlullah'tan sahih isnadla birbirine zıd iki hadis rivayet edildiğini bümiyorum. Kim böyle iki hadis bitiyorsa, getirsin aralartnı te'lifedeyim.

İmam İbnu Huzeyme [10]

Makbul haberler, amel olunan ve olunmayan haberler olmak üzere kısımlara aynlırlar. Eğer bir ha­ber muârazadan salim bulunursa, yani ona zıd bir haber gelmezse bu habere muhkem denir. Bunların misali çoktur.

Fakat bir haberin muarızı veya zıddı bulunur­sa, bu muânzı da ya kendisi gibi makbul olur yâhutta merdûd olur. İkincisinin hiçbir tesiri yoktur. Zira za­yıf hadisin muhalefeti, kuvvetli haber üzerine tesir et­mez. Eğer muâraza sıhhat yönünden kendisi gibi bir hadisle olursa, ya iki hadisin mânâları arasında uzak bir tevile gitmeksizin cem1 ve te'lif mümkün olur; ya­hut ta bu mümkün olmaz. Eğer cem' mümkün olursa bu, muhtelifu'l-hadis denilen kısmı teşkil eder [11]

Muhtelifu'l-hadîs, ".Zahiren birbirine zıd hü­kümleri ihtiva eden, fakat hakikatte tezad halinde bu­lunmayan, diğer tabirle; aralan telfik ve cem' edilebi­len (conciliation, harmonisation) iki hadis'e "Muh-telifu'l-hadis" denir." diye de tarif edilmiştir.[12]

Fakat bu çetin işe ancak, fikıh ve hadis ilimleri ne vâkıf, ince mânâları bilebilen âlimler girişebilirler.[13]

Bu telfik arneliyyesinde birkaç rnetod takibedil-miştir. Meselâ bunlardan biri, umûmî olan bir keyfi­yeti tahsis, mutlak'ı ise takyid etmek veya bir hadisi müteaddid hâdiselere hamletmek yollarına başvur­ma metodudur.[14]

İki hadis arasını cem' etmek mümkün olduğu takdirde, her iki hadisle de amel edilir. Fakat bu iki hadisin arasını cem1 etmek mümkün olmazsa, bu takdirde iki şık vardır:

1) Hadislerden birinin nâsih, diğerinin mensûh olması. Bu bilindiği takdirde nâsih ile amel edilir, mensûh terkedilir.

2) Hangisinin nâsih, hangisinin mensûh oldu­ğuna dâir herhangi bir delil bulunmazsa o takdirde iki hadisten birini tercih etme cihetine gidilir ve ercah olanla (tercih edilenle) amel edilir.[15]

Bu mühim mevzua ilk defa ehemmiyet veren ve bu hususta söz söyleyen İmâm eş-Şâfîî ( 204) ol­muştur. Kendisi el-Umm ve er-Risâle adlı eserlerinde muhteliru'l-hadîs'e müteaddid defalar temas ettiği gi­bi, bu meseleye dâir bir

defalar temas ettiği gi­bi, bu meseleye dâir bir eser de yazmıştır.[16] Ancak eş-Şafiî bütün muhtelif hadisleri bu kitapta toplama­yı gaye edinmemiştir.[17]

İkinci olarak İmam eş-Şâfîî'nin vefatından on sene sonra dünyaya gelen İBNU KlTTEYBE'nin hadis­teki tezadlan ileri süren muhtelif fırka ve mezheb (bil­hassa Mu'tezile ve ehlu'r-re'y) mümessillerinin iddia­larını çürütmek maksadıyla kaleme aldığı mühim eserini zikredebiliriz. Kitabın ismi 'Te'vîlu muhtelifli-hadîs'tir. (Elinizdeki eser). Müellif, itiraza uğrayan ve mutezâd olarak ileri sürülen hadisleri telif edip arala­rında ihtilâfın mevcud olmadığını isbata büyük gay­ret sarfetmiştir. Eserin büyük meziyyetlerini belirten İbnu's-Salâh bilhassa? daha kuvvetli, daha mühim misalleri terketmekle müellifin hata ettiğini ileri sür­müştür.[18]

Bu iki mühim eserden başka, aynı mevzua te­mas eden diğer esefler şunlardır:

İbnu Cerir et-Taberi'nin ( -301) bu mevzudaki bir eseri[19]

Zekeriyyâ b.Yahya es Sâci'nin ( -307) eseri,[20]

Ebû Ca'fer Ahmed b. Muhammed et-Tahavî'nln (320) Muşkilu'l-Âsâr"i[21]

İbn Hıbbân'm ( - 354) "Kitâbul-Cem'i beyne'l-Ahbâri'I-Mutezâdde "si. [22]

Ebu'l-Ferac Îbnu'l-Cevzi'nin ( -597) "et-Tahkik fi ehâdîsi'l-hılâfı.[23]

Mahmûd b. Tâhir'in "el-Muğis min muhtelifi'l-Hadîs"i.[24]

Ali b. Abdillah b. Ca'fer el-Medînî'nin "İhtiiâfu'l-Hadîs"i[25]ve, Osman b. Saîd ed-Dârimî'nin bu mevzudaki bir eseri şöhret kazanmıştır.[26]

Şiîler de bu mesele ile eskiden alâkadar olmuş­lardır. Bunu Muhammed b. ebî Umeyr el-Bağdâdî'nîn ( -217) "İhtilâfu'l-Hadîs" adlı eseri teyid etmektedir.[27]

 

İBNU KUTEYBE; HAYATI, ESEJRLERI (213-276/828-889) HAYATI:

 

Adı: İbnu Kuteybe'nin tam adı, Muhammed b. Müslim b. Kuteybe; künyesi Ebû Abdillah, nisbetleri el-Kûfî, el-Mervezî ve ed-Dîneveri'dir.Kuteybe, bar­sak manasına gelen "kıtbe" kelimesinin ism-i tasgiri­dir. el-Kuteybi de denmiştir. el-Kûû denmesi, doğum yerinin Küfe olduğunu söyleyenlere göredir. el-Mer-vezî, babasının Merv'li olmasından dolayıdır, ed-Dîneverî denmesi de Dînever şehrinde kadılık yaptı­ğından dolayıdır.

Doğum yeri, tarihi: Doğum yerinin Bağdâd ve­ya Küfe olduğu biyografik eserlerde zikredilmiştir. Fa­kat ekseriya doğum yeri olarak Bağdad kabul edil­mektedir. Ibnu Kuteybe 213/828 senesinde doğmuş­tur. Onun doğumu Abbasi halifesi el-Me'mun'un hilâfetinin son zamanlarına tesadüf eder.

Menşei: İbnu Kuteybe. bizzat kendisinin ifade­siyle "Acem (İranlı)"dır. Babası Merv'li idi. Dedesinin babasının da muhtemelen İranlı bir mühtedi olduğu düşünülebilir. İbnu Kuteybe'nin babası Irak'a yerleş­miş ve Abbasî hanedanını desteklemiştir.[28]

Çocuklugu:îbnu Kuteybe'nin çocukluk hayatı­na dair hemen hemen hiçbir şey bilmemekteyiz. Sâdece kendi eserlerinde çocukluk devrine âid bir-iki işarete rastlanmaktadır. (Meselâ bkz. Bu kitap, s: 139).

Meslekî hayatı : îbnu Kutebye, edebiyat, lügat, tarih, nahiv, fıkıh, hadis ve tefsir olmak üzere hemen hemen bütün ilim dallan ile ilgilenmiş ve bu sahalat-da çeşitli eserler vermiştir. Muasırlan Ebû Hanîfe ed-Dîneyerî (270/885) ve el-Câhız (150-255/767-868) gibi İbnu Kuteybe'nin de malumatı bütün ilimlere şa­mil bulunmaktaydı. Edebî ve tarihi anane bakımın­dan muhtelit yahut İktitafçı namı verilen Bağdad Na­hiv mektebinin ilk mümessilidir. Tahsil arzusunu hisseden kibar sınıf halkına ve bilhassa o sıralarda devlet teşkilâtı arasında nüfuz sahibi olmağa başla yan Küttâb'a, Küfe sarf âlimlerinin toplamış olduğu lisani ve edebi malzeme ile, tarihe dair malumatı arzetmeğe çalışmıştır. Şüpheciliğe karşı Kur'anı ve Ha­disi müdafaa etmek suretiyle zamanının din mücade­lesine de kanşmıştır.[29]

Kendisinin de dinsizliğinden şüphe edilmiş,[30] Kerrâmiyye inancında olduğu, teşbihe (=antropho-morphism) meylettiği söylenmiştir. [31]Bu iddialar karşısında kendisini müdafaa zımnında bilhassa mü-şebbihe taraftarlanndan birinin ithamlannı karşıla­mak kasdıyla bunlar aleyhine bir kitap yazmıştır.

İbnu Kuteybe Dinever kadılığından sonra tekrar Bağdad'a dönmüş ve Ömrünün sonuna kadar burada eserlerini okutmuştur.                               

Fıkhı ve itikadı görüşü: İbnu Kuteybe'nin fıkhı bakımdan bağlı olduğu mezhep bizce meçhuldür. Elimizdeki malumatta da bu hususta bir sarahat ol­mayıp değişik rivayetler öne sürülmüştür. İbnu Tey-miyye onun Ahmed b. Hanbel'e müstesib olduğunu söylemişse de[32] bunu destekleyen başka bir ifadeye rastlanmış değildir. İbnu Kuteybe'nin İshak b. Râhûye'nin mezhebine mensub olduğu söylendiği gi­bi,[33] Zekeriyyâ b. Abdul'1-alâ da, onun Mâliki mez­hebinde olduğunu söylemiştir.[34]

Umumi olarak İbnu Kuteybe'nin Ahmed b. Han-bel ve İmâm Mâlik'in mezhebine yakın; Ebû Hanife ve İmâm eş-Şâfîî'ye daha uzak olduğu söylenebilir.

İtikâdî bakımdan da Selefin yolunu takibeden, kalemini Ehl-i Sünnetin hizmetine vermiş bir EHL-İ SÜNNET ÂLİMİDİR. İbnu Teymiyye onun hakkında: "Mutezile için Câhız ne ise, Ehl-i Sünnet için de İbnu Kuteybe odur. Câhız mutezilenin hatibi (hatîbıi'l-mu'tezile) ise, İbnu Kuteybe de Ehl-i Sünnet'in hatibi (hatîbu ehli's-sünne) dir"[35] demektedir.

Hocaları, üstadları: İbnu Kuteybe'nin çeşitli dallarda kendilerinden ilim aldığı üstadlannı bir liste halinde aşağıda veriyoruz:

1 - Seni b. Muhammed el-Cuşemî el-Basri, Ebû Hatim es-Sicistânî (   -   248).

2- el-Abbâs b. el-Farac er-Riyâşî el-Basri, Ebu'l-Fadl ( - 257).

3- İshâk b. İbrahim b. Râhûye (  - 237) Kendisin­den hadis ilmi almıştır.

4- Muhammed b. Ubeyd b. Abdulmelik el-Ese-di, Ebu Abdullah el-Hamdani. Meşhur bir hadisçidir.

5- Abdurrahman b. Abdullah b. Kurayb, Ebu Muhammed.

6 - Yezîd b. Amr b.el-Berâ, el-Ganavl, Ebû Sufy-ân.

7- Muhammed b. Ziyâd b. Ubeydullah b. Ziyâd b. er-Rabîr ez-Ziyâdî, el-Basrî (- 250) .Hadisçi.

8 - Ziyâd b. Yahya b. Ziyâd el-Hassânî el-Basrî en-Nukrî el-Adanî, Ebul-Attâb {   - 254) .Hadisçi.

9 - Ahmed b. Halil b. Harb b. AbduUah b. Savvar b. Sabık el-Kuraşî, Ebu Abdullah el-Kumâsî. Hadis­çi.

10 - Dı'bil b. Ali el-Huzâî ( - 246).

11  - Zeyd b. Ahzem et-Tâî, el-Basrî, el-Hâfız, Ebû Talib. Hadisçi.

12 - Amr b. Bahr el-Kinani el-Fugaymî el-Basrî Ebû Osman EL-CÂHIZ.

13 - Muhammed b. Hâlid b. Hidâs b. Aclan el-Muhallebi, el-Basri, ed-Darir, Ebu Bekr.

14 - Abda b. Abdullah el-Huzâî el-Kûfî, Ebu Sehl es-Seffâr (    -257).

15 - İshak b. İbrahim b. Habib b. eş-Şehid es-ŞEHIDI el-Basri, Ebu Ya'kub (   -257).

16 - İbrahim b. Süfyan b. Süleyman b. Ebûbekr b. Abdurrahman b. Ziyâd b. Ebih, Ebu İshak b. Ebî Habib ( 249) Nahiv ve lisan alimi.

17 - Muhammed b. Yahya b. ebî Hazm (el-Kutaî, Ebü Abdullah el-Basrî (   -253}. Hadisçi.

18 - Ahmed b. Hanbel (164-241).

19 - Şebâbe b. Savvâr el-Fezari, Ebu Amr el-Me-daini (     -246) .Hadisçi.

20 - el-Hüseyn b. el-Hasen b. Harb es-Sulemi, Ebu Abdullah el-Mervezi (     -246) Hadisçi.

21 - Muhammed b. Sellâm el-Cumahî el-Basrî, Ebû Abdullah (    -231).

22 - Muhammed b. Muhammed b. Merzûk b. Bukeyr b. el-Buhlûl el-Bâhilî el-Basrî (    -248).

23 - Ahmed b. Sâd el-Lihyânî.

24 - Ahmed b. Hâlid ed-Darir el-Bağdâdî, Ebû Said:

25 - Müslim b. Kuteybe.

26  - Yahya b. Eksem et-Temîmî el-Useydi el-Mervezi, el-Kadi, el-Fakih, Ebû Muhammed.

27 - İshak b. İbrahim b. Muhammed es-Savvâf el-Bâhili el-Basri, Ebû Ya'kûb ( -253). Hadisçi.

28 - Harmele b. Yahya b. Abdullah b. Harmele b. Imrân et-Tugîbî, Ebû Hafs, el-Mısrî (-243).[36]

Vefatı: İbnu Kuteybe'nin biri Zilkade 270 (Ma­yıs 884) diğeri Receb 276 (Ekim-Kasım 889) olmak üzere iki vefat tarihi zikredilmektedir. Kûfe'de vefat ettiği söylenmişse de, doğru olanı Bağdad'da vefat et­miş olmasıdır.

Fiziki Portresi: İbnu Kuteybe'nin fiziki portre­sini "Edebu'l-Kâtib"in'kenarındaki bir nottan [37]öğreniyoruz.Talebesi Kasım b.Asbağ'a atfedilen bu not şöyle elemektedir:

"İyi giyinirdi, uzun, beyaz ve yanaklarını örten bir sakalı vardı.Yakışıklı ve güzel tenli idi."

Bu portrenin, İbnu Kuteybe'nin hayatının son­larına doğru çizildiği anlaşılmaktadır. Nitekim, Kasım b. Asbağ'ın İbnu Kuteybe'nin vefatından iki sene önce doğuya geldiğinin bilinmesi, bu hususu doğrular ma­hiyettedir.

Bu İfadeden, İbnu Kuteybe'nin ihtiyarlığında bile yakışıklı ve güzel görünüşlü olduğu anlaşılmaktadır.

Oğulları ve torunları :İbnu Kuteybe'nin bir oğ­lu vardır, Oğlunun adı Ahmed, künyesi Ebû Ca'fer'dir. Oğlu da fakih idi. Mısır'da kadılık yapmış ve İbnu Kuteybe'nin eserlerinin Mısır'a İntikalini sağla­mıştır. İbnu Kuteybe'nin oğlu Ahmed, biyografilerde Mâliki olarak gösterilmektedir. Kat'iyyete yakın bir ihtimalle Ahmed, Dineverde doğmuştur.

İbnu Kuteybe'nin torunu Abdulvâhid ise Bağ-dad'da doğmuştur.

Muasırları: İbnu Kuteybe'nin muasırı veya ona pek yakın tarihlerde yaşamış olan isimlerden meşhur olan birkaçı şunlardır:

Buhârî (194-256/809-869).

Müslim (206-261/821-874).

Tirmizî (209-297/824-909).

Ebû Dâvud (    -275/888).

İbnu Mâce (207-275/822-888).

Dârimî (    -255/868).

Belâzûrîf   -279/892).

Ebû Hanîfe ed-Dîneverî ( 282/895).

Nesâî (215-303/830-915).

ESERLERİ: 63 gibi çok ileri sayılmayan bir yaş­ta vefat etmesine, aynca kadılıkla da meşgul olması­na rağmen İbnu Kuteybe, oldukça velüd bir müelliftir. Aşağıda vereceğimiz listede, eserlerinin sayısı 60'a varmaktadır.

İbnu Kuteybe'nin eserlerinin tamamını oğlu Ah­med rivayet etmiştir. İbnu Deresteveyh el-Fâ^sî ve Abdullah b. Abdurrahman es-Sukrî de onun eserleri­ni nakledenlerdendir.

İbnu Kuteybe'nin eserlerini, çeşitli başlıklar al­tında tasnif edilmiş olarak veriyoruz.[38]

 

I - Neşredilmiş Olanlar:

 

1 - Edebu'l-Kâtib.

2 - el-Envâ.

3  - Kitâbul-Arab (veya Kitâbul- Arab ve'l-Acem- Kitabu't-Tesviye beyne'1-Arab ve'1-Acem).

4 - Kitabul-Eşribe.

5  - Kitabu'l-İhtilâf fîl-lafz ve'r-redd ala'1-Ceh-miyye ve'1-Müşebbihe.

6 - Kitabu Maâni'ş-Şi'r.

7 - Kitabul-Maârif.

8 -Kitabu'l-Mesâilvel-Ecvibe [39]

9 - Kitâbu'l-Meysir vel-Kıdâh.

10 - Kitâbu'ş-Şi'r ve'ş- Şuarâ.

11  - Kitâbu Tefsiri Garibil-Kur'an.

12 - Kitâbu Te'vîli Muhtelifti-Hadîs (Elinizdeki eser}.

13 - Kitâbu Te'vili Müşkilil-Kur'ân.

14 - Kitâbu Uyûni'l-Ahbâr.[40]

 

II - Neşredilmemiş Olanlar:

 

a) Kendisine âid olduğu kat'î olanlar:

15 - Kitâbu Ğarîbfl-Hadîs.

16 - Kitâbu Islanıl- Galat fî Ğarîbil-Hadîs li Ebû Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm.

b - Kaybolan veya ona âidiyyeti şüpheli olan eserler:

aa) Müellif ve başkaları tarafından zikredilen, fakat mevcud olmayan eserler:

17 - 'Kitâbu Delâili'n-Nubuvve.

18 - Kitâbul-Fıkh.

19  - Kitâbu İ'râbil-1-Kur'ân (İ'râbul-Kıraat? -Âdâbul-Kırâât?)

20 - Kitâbu'n-Nahv.

21  - Kitâbul-Kalem.

22 - Kitâbu'l-Kırâât.

23 - Kitâbu Ta'bîri'r-Ru'yâ.

bb) Mevcudiyeti şüpheli olan eserler:

24 - Kitâbu Âlâti'l-Kuttâb.

25 - Kitâbu Sınâati'l-Kitâbe.

26 - Kltâbu't-Tefkîh.

27 - Kitâbu't-Tefsir.

28 - Kitâbu Uyûni'ş-Şi'r.

cc) Hakkında hiçbir malumat bulunmayan eserleri:

29 - Kitâbu Âdâbi'1-İşrâ.

30 -  Kitâbu Ferâidi'd-Durr.

31  - Kitâbu'1-Hatt.

32 - Kitâbu'l-Hikemve'l-Emsâl.

33 - Kitâbu'l-Hikâye ve'1-Mahkî.

34 - Kitâbu İstimâı'1-Ğınâ bi'1-Elhân.

35 - Kitâbu's-Sıyâm.

dd) İbnu Kuteybe'nin eserlerinden,.başka isim altında veya kısmî olarak görünenler:

36 - Kitâbu'l-Ebniyâ.

37 - Kitâbu Edebi'l-Kırâa (İ'râbu'l-Kur'ân'ın di­ğer bir ismi olabilir).

38 - Kitâbu Divani'l-Kuttâb.

39  - Kitâbu'l Cevâbâti'l-Hadıra (K. el-Mesail'in başka bir ismi).

40-Kitâbu'l-İbil. 41-Kitâbu'l-îlm.

42-Kitâbu İlmi Menâziri'n-Nucûm.

43-Kitâbu İ'râbi'l-Kırâât.

44-Kitâbu Halkı'l-însân.

45-Kitâbu'l Hayl.

46-Kitâbu .Maâni'l-Kur'ân ,

47-Kitâbu Mu'cizâti'n-Nebî (Delâilu'n-Nübüvve ile aynı kitab olabilir.)

48-KitâbuMunhatabi'l - Luğa ve Tevârihi'1-Luğa.

49-Kitâbu Müşkilil-Hadis.

50-Kitâbu'n-Neseb.

51-Kitâbu'r-Redd ala'l-Kâili bi Halkıl-Kur'ân (K. el-İhtilâf fî'1-Lafz adlı eserin bir bölümün tamamen aynısıdır.)

52-Kitâbu Takvirhi'l-Lisân.

53-Kitâbu't-Târih.

54-Kitâbu'l-Vahş.

ee)îbnu Kuteybe'ye aidiyyeti şüpheli ve aid ol­madığı kafi olanlar:

55-Kitâbu'l-Elfâzi'l-Muğrabe bil Elkâbi'l-Mu'rabe.

56-Kitâbul-Cerâsinı. 57-Kitâbu'l-İmâme ve's-Siyâse. 58-Kitâbu Telkini'l-Muteallim fi'n-Nahv. 59-Vasıyye. 60-Kitâbul-Vuzerâ

İbnu Kuteybe'nin hayatı ve eserleri hakkında gerek Türkçe,gerek yabancı dillerde yapılmış olan neşriyat ile ilgili olarak şunları zikredebiliriz:[41]

 

Türkçe:

 

1- Prof. Muhammed Tayyib Okiç, A.Ü.İ.F. dergi­si (C.XIV/1966) 288-290. sahifelerinde 'Te'vilu Muh-telifİ'l-Hadis"i, 290-292. sahifelerde de Gerard Le-comte'un "İbn Qutayba"sını tanıtmaktadır.

2 - slâm Ansiklopedisi (C.V/2, s: 762-763) "İbn Kuteybe" maddesi.

3 - el-Maârif, İbnu Kuteybe (Tercüme: Hasan Ege) Şelâle yayınlan, İst.[42]

 

İngilizce:

 

The life and Works of İbn Qutayba, İshak Mûsâ el-Hüseynî.

Fransızca:

 Rube'yte ilgili olarak fransızca neşre­ş birkaç mühim makale için bkz: Prof Muham-med Tayyib Okiç'in yukarıdaki mezkûr »

Tîbn Quta^ha rhomme, son oeuvre, ses idees Gerard Lecomte, Damas, 1965. des Divergences du Hadith d'İbn ı Serard Leco^te, Damas. 1962 (Te'vilu 'l-Hadis'in fransızca tercümesi).

Blİ İGrcûmeyı ÜgÜi olarak hocamız Prof Dr Mehmed S. Hatiboğlu şöyle demektedir:[43]

 

Te'vil'in Fransızca Tercemesi Üzerine

 

İslâm kültürünün ilk anlarda sahib olduğu manzarayı kavramakta, o devir ilim adamlarının yaz­mış oldukları eserler, şüphesiz temel kaynak hüviye­tine sahibtir. Bu nevi eserlerin, müellif nüshalarına uygun şekilde basımları, nasıl ilmî araştırmanın ilk yapılacak işini teşkil ediyorsa, onların tahlil ve değer­lendirilmelerini bizzat yapmak veya yapacak olup da, bu eserin yazıldığı dili bilmeyenlere onu terceme et­mek suretiyle yardımcı olmak da ikinci adımı teşkil etmektedir. Herhangi bir ilmî kitabın muhtevasını daha iyi değerlendirebilecek ehliyette olanları, o dili bilmemeleri sebebiyle bu işten mahrum bırakma­mak, ancak terceme yoluyla büyük ölçüde sağlana­bilmektedir.

Bir tercemede basan nisbetinin, o eseri anlaya­cak ve anlatabilecek kültürü gerektirdiği herkesçe bi­lindiği içindir ki, ilmî eserleri terceme etmek her lisan bilenin harcı olmamaktadır. Bu sebepledir ki İbn Ku-teybe üzerinde ilmî araştırmalarda bulunmuş Gerard Lecomte isimli muasır Fransız şarkiyatçısının Te'vil'i fransızcaya terceme etmiş olduğunu görmekten ilk bakışta bayağı sevinç duymuş ve terceme eserin bas­kı ve tertib şeklinin arzettiği dış güzellikten de, bir ilim talibi olarak, iftihar etmiştik. Ne var ki arabça aslıyla karşılaştırdığımız baş kısımları, bu müsbet intibâımızın devamına imkân bırakmamakta, hattâ bazı basit ibarelerin tercemesinde düşülen çocukça hatalar, sa­yın fransiz âliminde görmek istediğimiz seviyeyi sar­sacak mahiyet arzetmektedir. Tevil tercemesininin, sayfalarca sürecek tashih cedvellerine ihtiyâç göstereceğe benzeyen yanlışlarından vereceğimiz aşağıda­ki örnekler, maalesef bu neticeyi haklı gösterecek isti­kam kamettedir. [44]

 

Meselâ:

 

Arabça metinde (ilk baski, s: 48, ikincisinde, s: 38), İbn Kuteybe, sahâbi Ebû Hureyre hakkında ileri sürülen şüpheler meyânında muhaliflerin:

"Hz. Peygamber ile Ebû Hureyre üç sene kadar birlikte bulunduğu halde, (bu zamana nisbetsiz dere­cede) Hz. Peygamber'den rivayette bulunmuştur. (Hz. Peygamber'den) sonra elli sene kadar yaşadı, (Hicrî) 59, senede vefat etmişti..." dediklerini nakletmekte­dir. Bu gayet basit ibareyi Lecomte şu şekilde fransız-caya çevirmiştir:

"Abu Hurayra fut le Compagnon du Prophete environ trois ans, et la plus grande partie de la Tra-dition est passee par son canal. (il fut le Compag­non de) Umar environ cinquante ans, et mourut en 59/679." (p: 44, 42)

Yani: "Ebû Hureyre üç yıl kadar peygamberin sahâbisi oldu ve Hadisin en büyük kısım onun tara­fından nakledildi. Elli sene kadar Ömer'in (Arkadaşı oldu) ve 59/679'da öldü."

Sayın mütercim, "ömür verildi, yaşadı" demek olan Uz. Ömer zannettiği içindir ki, bu gülünçlüğe düşmüş ve cümleyi ziyadeleştirmiş bulunmaktadır. Gülünçtür çünkü, Hz. Peygamberin ve­fatından sonra, Hz. Ömer ile kimsenin elli sene arka­daşlık yapamayacağını İslâm tarihinden biraz behre­si olan herkes bilir, ve böyle bir mantıksızlık bir müs­teşrikten beklenmemek lazım gelir.[45]

 

İkinci Misal:

 

İbn Kuteybe, Re'yalere tahsis ettiği bölümde, onîann hadislere pek kıymet vermeyip kendi şeyhleri­nin görüşlerine tâbi olduklarını ileri sürmekte ve mi­sal olarak meselâ Ebû Hanife'nin hadise uyması gere­kirken, kendi hocası îbâhim Nehâî'nin görüşünü ka­bul ettiğini ileri sürmektedir:

Mütercimimiz, yine fıkhı bilgisinin yetersizliğin­den olmalıdır ki metinde İbrahim Nehâî'ye aid olan gö­rüşü tercemesinde Hz. Peygamber'e isnad etmekte­dir:

"Abu Hanifa s'ecria lors: -Laisse-nous tran-quilles avec cela: j'ai entendu Hamraâd dire (d'ap-res İbrahim) que le Prophete avait declare: "II est tenu de la kaffâra!" (p: 58, a 60)

"O zaman Ebû Hanife bağırdı: "Bırak bununla kafamızı şişirme. Ben (İbrahim'den naklen) Ham-mad'ı, Hz. Peygamber'in şöyle beyanda bulunduğunu söylerken işittim: "Ona keffâaret gerekir."

Keza, G. Lecomte'un fıkıh tarihiyle meşgul ol­madığı, İmâm Zufer'in ismini "Zafr" şeklinde okuma­sından da belli olmaktadır, (p: 62, a 69) ve tercemede bunun pekçok emsali vardır.

Maalesef mütercimin zaman zaman çala kalem terceme yaptığına insanın inanası geliyor.

 Abdullah bı Amr'ın sahifesi (ya­ni hadis risalesi, defteri) ibaresini "La famille " (p: 87,104)  Ailesi" şeklinde yazdıktan bir satır sonra ayin kelimeyi "une feuille", yaprak, kâğıd diye tercüme etmesi başka nasıl yorumlanabilir?

Sayın Fransız orientalistinin kayıdsızlığma de­liller bir ikiye inhisar etmediği için son bir misal daha vererek bu seriyi kapatmak istiyoruz:

Meşhur Kaderiyye imamlarından Amr b. Ubeyd'in, yine kendi devrinin meşhur muhaddis-fa-kih'lerinden Eyyûb, İbn Avn, Yûnus ve Teymî hakın-da:

"Bunlar birtakım pisler, ruhsuz ölülerdir." dedi­ği çeşitli kaynaklarda nakledilir.

İbn Kuteybe, bu iddiaya verdiği cevaba şöyle başlıyor:

Yani, "Onun zikrettiği bu dört zat, kendi devirle­rinin ilimde, fıkıhta... en gözde kimseleridir.

"İsimleri geçen âlimlerin, E. hicrî asrın ortaların­da, yani İbn Kuteybe'nin doğumundan en az yarım asır önce vefat etmiş oldukları erbabınca malum­dur.

Ne var ki, bu noktaya dikkat etmeyi lüzumsuz sayan mütercimin fransızcasmdan öğreniyoruz ki! bu âlimler İbn Kuteybe'nin muasırıdırlar!...

"Abu Muhammedi dit: Or les quatre personna-ges cites sont l'elite de nos contemporains en ce qıü touche la selence, le fiq..." (p: 95, Pİ21)

Verdiğimiz bu misaller Lecomte'un tercemesine pek itimad edilemiyeceğini yeter derecede göstermek­le beraber, bu haliyle dahi onun İslâm ilmine bir hiz­met sunduğunu belirterek kendisine teşekkür etme­liyiz.

Bu vesileyle şunu da belirtmeliyiz ki İslâm kül­türünün gayr-ı müslim aydınlara tanıtılmasında hüsn-i niyetle çalışan orientalistlerin bulunduğu in­kar edilemez. Onlardan bu nevi çalışmalarında hiç hata yapmamalarını beklemek de kimsenin hakkı ol­mamak gerekir. Fakat Dımeşk Fransız Entitüsü'nün pek kıymetli ilmî neşriyatına büyük meblağlar tahsis ediliyorken, TeVil gibi bir eserin tercemesinin, bu işle­ri bilen bir müslüman âlime kontrol ettirilmesinden kaçınılmış olması herhalde büyük bir eksikliktir.

Bu defa bu pek değerli eser, İlahiyat Fakültemi­zin 1978 mezunu Sayın Kırbaşoğlu tarafından türk-çeye kazandırılmış bulunmaktadır. Ve muhakkaktır İd fransızcasmdan daha sağlamdır. Bu genç ilim ada­mımızın yorulmak bilmez araştırıcılığına eş ilim aşkı ve ihlası, İslâm kültür hayatına daha nice kıymetli hizmetlerde bulunacağına en sağlam teminattır. Bu İlk denebilecek ilmi hizmetinin, erbabının iyi niyetli tenkidleriyle değerini tescil ettireceğinden şüphemiz yoktur.

Bu eseri bastırarak ilim dünyamıza kazandır­makta emeği geçenlere de ayrıca şükranlarımızı sun­mak borcumuz olacaktır.

Prof. Dr. Mehmed Said Hatİboğlu

İBN KUTEYBE'NİN 'TE'VİL'l ile alakalı olarak kıymetli âlim merhum Prof. Muhammed Tayyib Okiç'in, eserin fransızca tercümesinin tanıtılma­sına dair makalesinin ilgili kısmını aynen aliruz:

"... Mütercim mukaddimesinde "Kitâbu Ta'vili Muhtalifi'l-Hadith"'in, İbnu Kuteybe'nin eserleri arasında ayrı ve hususi bir yer işgal ettiğini hatırlat­maktadır. Aynı zamanda bu kitabın, İbn Kuteybe'nin en son eseri veya en son eserlerinden biri olduğuna bilhassa işaret etmektedir. Dolayısıyle eserin te'lifi 256/869 ile 276/889 yılları arasına tesadüf eder (ya­ni müellifin Bağdad'a dönüşü ile vefatı arasındaki za­man içinde, diğer bir tabirle, Halife el-Mutevekkil ve vezirlerinin Mu'tezile aleyhindeki reaksiyonlarından sonra). Eser, Ehlu'l-Kelâm, Mutekellimûn, daha doğ­rusu Mu'tezilenin hadis hususundaki bazı sapık fi­kirlerini reddetmek için kaleme alınmıştır. Bu bakım­dan, eser bir nevi polemik kitabıdır. Her babın başın­daki "Kalû" (muarızlarımız derler ki)[46] fıkrasından sonra "Nahnu nekûlu" veya "Kale Ebû Muhammed" (biz veya Ebû Muhammed, yani müellif, bunu şöylece cevablandırıyoruz) [47]başlıklı cevabi fıkra gelmekte­dir. Müellif eserinde, mu'tezileyi, feylesofları ve bazı ahvalde şahsi te'villere mütemayil görünen Hanefi Fakihlerini hedef edinmektedir. Mukaddimesinde hadisleri muhtelif gayeler için kullanan Hâriciyye, Mürcie, Kaderiyye, Râfiziler ve diğer bazı fırkaların hadise tevcih ettikleri itirazlara işaret, etmektedir. Bilhassa burada Râfiziler başta gelmektedir. Mu'tezi­le tabirinin eserde ancak iki defa geçmesi calib-i dik­kattir. Bu meyanda Cehmiyye'nin zikredilmeyişinin sebebi anîaşılamıyorsa da, eserin muhtasarı telakki edilen, müellifin. "Kitabu'l-ihtilaf fi'1-lafz" adlı kitabın­da bunlara yer verilmiştir. (ar-Raddu' ala'l-Cahmiyya wa'l-Muşabbiha). İbn Kutayba, eserin birinci babın­da, Mu'tezileye, felsefeye ye Hanefiliğe temas etmek­tedir. Mu'tezile kelâmını, İbrahim an-Nazzâm, Abu'l-Huzayl al-Allâf, Ubaydullah ibnu'l-Hasan, Sumâme ibnu'l-Aşras ve Bakr al-'Ammî; felsefeyi, Muhammed ibnu'1-Cahm al- Barmakî ve Hanefiliği büyük İmam Abu Hanifa temsil etmektedirler. Ayrıca Mu'tezile şeklindeki Rafızi ilahiyatını temsil eden Hişam ibn'l-Hakam ve bilhassa nereye konulabileceği bilinmeyen al-Câhiz, hususi birer yer işgal etmektedirler. (İbnu Kutayba onu sadece son mütekellim diye adlandır­maktadır.) İbn Kutayba, Câhiz'in eserlerini fevkalade, iyi bildiğinden onları birkaç cümle ile ustaca tahlil eder. Hülasa İbn Kutayba, bütün muhaliflerin naza-riyeyelerini ve doktrinlerini izah ettikten sonra, ikinci babda hadis ehlinin, üçüncü babda ise bizzat hadisin müdafaasını yapmaktadır[48]

Prof. Muhammed Tayyib Okiç

İBNU KUTEYBE nin doğum ve ölüm tarihleri arasındaki vak'alan ihtiva eden ksa bir kronoloji:

Hicri         Miladi  

212            827     Mutezile görüşünün Halife

                             Me'mun tarafından resmi bir mezheb olarak tanınması.

213           828      İBNU   KUTEYBE'NİN   DOĞUMU

215           830      Halife Me'mun tarafından

Ankara ve havalisinin fethi. . Bağdad ve Şam'da birer Ra­sathane kurularak gökyüzü hareketlerinin izlenip yazıl­masına başlanması-Me'mun tarafından Bağdad'a öğretim için yollanması istenen Sela­nikli bir bilgin rahibin Bizans imparatoru Teofil tarafından gönderilmemesinin Bizanslı­lara savaş sebebi sayılması. Halife Me'mun tarafından Bağdad'da "Beytü'l-Hikme" adlı ilim akademisinin kuru­luşu.

216           831  Bağdad'da Zübeyd türbesinin inşası-Palermo'nun Araplar tarafından zaptı (Sicil­ya'nın zaptına 825'te başlan­mış ve 902'de Taormina'mn zaptı ile tamamlanmıştır) Halife Me'mun'un Anadolu

seferi-Yunanca'dan tercü­melere başlanması- İslâm bilginlerinden bir heyetin Sencar sahrasında iki boy­lam derecesi ile ekliptik eğili­mi ölçmesi ve yerkürenin bü­yüklüğünü hesab etmesi.

218-228     833-342    Halife MUTASIM

218-228     833-842    Halife  Mutasım'm,  büyük kardeşi Me'mun'un tutumu­nu devam ettirerek Kur'an'ın mahluk olduğu davasını ka­bul ettirmeye uğraşması ve Ehl-i Sünnetin tepkileri.

222            836          Samarra'nm  kuruluşu  ve Abbasi devletine merkez olu­şu. -Türklerden bir hassa or­dusu kurulması -Arapların Bâri'ye çıkmaları.

223            837          Kayrevan'da Büyük Camiin inşası.

223-228    837-842 Bizanslıların Araplara sal­dırmaları ve yenilgiyle çekil­meleri.

226            840          Kırgızların Uygur İmparatorluğunu yıkmaları.

228-233   842-847    Halife VASIK

228           842  Samarra'daki Büyük Camiin inşası. -Strasburg yeminleri. Arapların Messina ve Toranto şehirlerini zaptı.

229            843  Verdün antlaşması.

230            844  Endülüs Emevi devletinde

POSTA teşkilatı kurulması.

231            845  Güney İtalya  şehirlerinin

Arab istilasını önle-mek üze­re birleşmeleri. -Ebu Tem-mam'ın ölümü (doğ. 788 - ?) (Kasideler, Divan).

232            846  İtalya yarımadasını güneyden istilaya başlayan Arab kuvvetlerinin Roma kapıları­na dayanması.

233-247    847-861      Halife MÜTEVEKKİL

233            847            Türk muhafız birliklerinin ötekilere üstün tutulmaya başlanması.

235          849               Halife Mütevekkilin Alevileri

ve Mutezile mensuplarını imha etmek suretiyle dini inançta eski geleneğe dön­mesi -İtalya'da Beneventum şelırinin Araplar tarafından zaptı.

235-236    849-850     Arapların Güney Fransa'da Provence bölgesine akınları.

236             850           Büyük matematikçi Harizmi (Mehmed b. MusaJ'mn ölü­mü.

237             851           Arab seyyahı Vahid ile Said'in Çin'e seyahatlan.

241            855           Hanbeli Mezhebi'nin İmamı Ahmed b. Hanbel'in (doğ. 780) Bağdad'da ölümü.

244       ,     858           Hazarların Hristiyanlığı kabulü.

247             861           Halife Müteveekkil'in ulema ve vükelasının elbirliğiyle öl­dürülüp yerine oğlu MUS-TANSIR'm geçirilmesi.

248             862           Halife Mustansır'm zehirle öldürüLrnesi üzerine yerine MUSTAİN'in geçmesi - Türk Erniru'l-Ümeralarının bütün devlet işlerini ele almaya ve Halifede yalnız kuru bir un­van bırakmaya başlamaları.

254             868           Mısır'da Tulunlulann (sonu: 905) İran'da Toharistan'da Saffarilerin (sonu: 908) dev­let kurmaları.

255             869           Sicilya'ya yerleşen Araplar tarafından Malta adasının zaptı -Cahız'in ölümü (doğ. 775-?)- Ünlü Hadis bilgini Buhari'nin (doğ. 810). ölü­mü -İstanbul'da dokuzuncu Konsilin toplanması-îstanbul ve Roma kiliselerinin bir­birinden ayrılması (Orto-doksluk-Katoliklik).

256-270    869-883     Güney Irak'ta siyahi esirler (zenciler)in ayaklanması ve bunlarla mücadeleler. Mer­kezleri Muhtare'nin zaptı su­retiyle haraketin bastırılma­sı.

257            870           İfratçı Şiiliğin bir kolu olan İsmaililik (Batıniler)in yayıl­maya başlaması.

258            871           Zencilerin bir Cuma namazı sırasında ani olarak Basra'yı basmaları.

261            874           Buhara'da  Samanoğulları devletinin kuruluşu (sonu: 999)

262            875           Şiraz'daki Ulu camiin yapıması.

263-266    876-879     Kahire'de Tulunoğlu camiinin inşası.

264            877           Yunan fen kitaplarını arapçaya çeviren Huneyn b. İs-hak'ın ölümü-Ahmed b. Tu-lun'un Filistini ve Suriye'yi işgali.

265            878           Sicilya'ya    hakim    olan Araplar'ın Papa VIII. Jan'dan vergi almaya başlamaları. -12. Şii imamı Muhammed el-Muntazar (Mehdi)m ihtifası

268           881           Kudüs piskoposunun İslam idaresinden şikayetlere baş­layarak Avrupa hristiyanla-rını Haçlı seferlerine hazırla­maya başlaması.

273            886           Din bilgini (Muhaddis) İbnu Mace (Hafız Ebu Abdullah)ın f ölümü (doğ: 824).

274            887           Fransa'da Feodalizmin başlangıcı.

275            888     .      Hadis bilgini Ebu Davud (Süleyman b. Eş'as'ın ölümü (doğ: 817).

276            889           DİN BİLGİNİ İBNU KUTEYBE

(MüsHm)in ölümü-Nişabur camiin inşası.[49]

 

MUSAHHİHİN MUKADDİMESİ:

 

Hamd, kendisinde eğrilik bulunmayan dosdoğru Kitab'ı, kulu ve rasûlü Muhammed'e indiren Allah'a mahsustur. Bâtıl hiçbir cihetten o Kitab'a yanaşamaz. O, Hakim ve Hamid olan Allah'ın indirdiği bir kitap­tır,

Salât ve selâm da mahlukatın en faziletlisi, hak rasûl olan efendimiz Muhammed'e olsun ki, Rabbi ona Kur'ân'ı şerhedip açıklamasını şu ayette emretmiştir: "(Ey Rasûlüm) Sana da Kur'ân'ı indirdik ki, kendile­rine indirileni İnsanlara açıklayasın." (16. en-Nahl: 44) Kullarına da, Rasûlünün açıklamalarıyla amel et­melerini, onun emirlerine uymalarını, nehyettiklerin­den sakınmalarını şu ayetle emretmiştir: "Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasak ettiyse onu da almayın." (59. el-Haşr: 7)

İlimden nasibi olan akıl sahibi her müslümana, sünnetin İslâm şeriatındaki yeri-gerek fıkhı, gerek itikadı cihetten- apâşikârdır. İtikadı ve fikhî sünnet bi­ri diğerine muhtaç iki cüz'dür.

Kur'an, şer'î ve itikadı hükümleri mücmelen ge­tirmiş, sünnet de onları açıklamıştır. Meselâ namazı ele al:

Kur'an-rekât ve secdelerin sayısından bahset-meksizin- namazın kılınmasını emretmiş, sünnet de namazın ne şekilde kılınacağını, rekâtlarda ne kadar Kur'an okunacağını, duaların şeklini, celse (oturuş)-lann sayısını ve celselerde ne okunacağım, namazın nasıl bitirileceğini açıklamıştır.

Namaz hakkında söylediklerimiz, İslâmın diğer rükunlan, akaid, edeb, terbiye, aile nizamı, içtimai adalet, İslâmi siyaset vb. Kur'an'm tafsilatını zikret­mediği her husus için aynı şekilde söylenebilir. Çünkü Kur'an muhkem, külli kaideler getirmiştir. Bu muh­kem (esas) kaideler ile, bu kaidelerin gayelerine aykın olmayan ve yeni yeni zuhur eden cüz'i şeyler arasında bir irtibat (alaka) kurmak mümkündür.

Lâkin İslâmî fetihler genişlediğinde bu mağlub milletler îslâmı kabul ettiler. Bunların bir kısmı müs-lümanlıklannda samimi idi, bir kısmı değildi. Üstelik bu sonuncuların kalbinde, İslâm'a ve müslümanlara karşı kin ve hilekârlık; İslâm'ın yerle bir ettiği İran ve Bizans hükümdarlıklarına, darmadağın ettiği saray ve köşklere karşı içlerinde öyle derin bir hüzün vardı ki, îslâmdan ve müslümanlardan intikam almaya ve İsl­âm devletine tuzak kurmaya kalktılar. Bunun için bir­takım gizli cemiyet ve teşkilatlar kurdular. Bu teşkilat­ların yaptığı ilk iş bu ümmetin Faruk'u, hulefa-i raşidi-nin ikincisi, Emîru'l-mü'minin Ömer b. el-Hattab'ı öl­dürmek olmuştur.

Siyasetteki mevkii ve hüküm vermede şark ve garba şamil adaleti darb-ı mesel haline gelen, batılı alimlerin "Dünyanın ilk demokratik devlet adamı" un­vanını verdikleri Hz. Ömer, işte bu alçak ve rezil teşki­latların kurbanı olmuştur. Bunların intikamının, Hz. Ömer'in "Rabbim Allah, Rasûlüm Muhammed (S.A.V.)" diyen bir müslüman arab olmasından,başka bir sebebi yoktu. Lakin onların Hz. Ömer'i öldürmeleri islâm'ın süratle ilerlemesini durdurabilmiş inidir? As­la... işte kafaları ve kalpleri İran felsefesi ve putperest manu  üe dolmuŞ bu güruh 'ilm-i hikmet ve akli ilimler dedikleri silah ile İslama karşı harbetmeğe karar verdiler. Böylece Kur'an ve Hadis hakkında müslümanlan şüpheye sevketmeye çalıştılar ve kalp­lerine İslâm'dan hiçbir şey girmemiş olan dinsizlik ve zındıklığın önderleri müslüman kılığında ortaya çıktı­lar.     

Fakat İslâm âlimleri bunlara karşı koydular ve ortaya attıkları şüpheleri yok ettiler. Bunlar da böyle­ce mağlub ve koğulmuş olarak gerisin geriye döndü­ler.

İşte mukaddes sünneti müdafaaya girişen İslâm âlimlerinden birisi de Hicri 3. asır ricalinden Allâme-tu'l İslâm, Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim b. Ku-teybe'dir. Elinizdeki kitabı da bunun için te'lif etmiştir. Fakat bu kitap salih selefimizin yazdıkları eserler ara­sında gömülmüş, kaybolmuş idi. Tâki Allah (C.C.) merhum selefi âlim eş-Şeyh İsmail el-Hatib el-İs'ırdi'yi bizlere lütfetti. Şeyh İsmail anılmaya lâyık gayretlerle bu eseri H. 1326 senesi cemaziye'I-ûlâ ayının ortala­rında (Haziran 1908) nefis açıklama ve talikleriyle, ti­tiz ve ilmi bir şekilde neşir dünyasına takdim etti. Gü­zel bir tesadüf eseri olarak bu ikinci baskının tarihi, ilk baskının tarihine rasgeldi. Biz bu baskıyı 25 cemazi­ye'I-ûlâ 1386 (Ağustos 1966) da bitirdik. Birinci baskı­sı da yine cemaziye'1-ûlâ ayında 1326'da bitmiş idi.[50]

 

Kitabın İsnadları Ve Sema'ları

 

Kitabın ilk musahhihi (el-İs'ırdi) diyor ki: "Bilin­sin ki elimizde bu kitabın müellifi Ebû Muhammed Ab-dullah b. Müslim b. Kuteybe'ye varan dört isnadı var­dır. Bu dört nüshadan dördüncüsü tahriften ve nok­sandan salim değildi. Bu mezkur nüshayı yazan zat da, kitabın müellife varan senedindeki bazı kelimele­rin güve yemesi sebebi ile yok olduğunu, bir kısım keli­melerin ise nokta konmadığı için hatadan salim olma­dığını ve bu kelimeleri doğru olarak okuyup yazdığına kendisinin de güvenmediğini ifade etmektedir. Bu nüsha sadra şifa vermediği, "Vefayat" gibi teracüm (bi­yografi) kitaplarına müracaat İle dahi bu nüshanın tashihi mümkün olmadığı için biz esas aldığımız üç nüsha ile iktifa edip dördüncüden vazgeçtik.

Senedden maksad, kitabın müellife aid olduğu­nu göstermektir. Bu kitabın ise İbnu Kuteybe'ye aid ol­duğunda hiçbir şüphe yoktur. Nasıl öyle olmasın ki...? Hadis âlimlerinden pekçoğu -mesela İbnu Hacer el-Askalani "Nuhbe" şerhinde - onun "Muhtelifu'l-hadis" mevzuunda bir kitabı olduğunu zikretmektedirler. Müelliften, İmam Ebu'l-Farac İbnu'l-Cewzi ve İmam İbnu Furak gibilerinin bu kitaptan kendi kitaplarında naklettikleri şeyler aynı ibarelerle bu kitapta mevcud-dur. İşte kitabın bu üç isnadı:

Birinci sened: Bize eş-Şeyh Ebu'l Hasen Ali b. Meymûn el-Askalanî Askalan şehrinde 430 senesi cemaziye'1-ûlâ ayında haber verdi ve dedi: Bize İbnu Bat­ta ismiyle maruf E^u Abdillah Ubeydullah b. Muham­med el - Ukberi haber verdi. İbnu Batta dedi ki: Bize Ebubekr Ahmed b. Muhammed b. el-Hasen ed-Dine-veri tahdis etti. O da dedi ki: Ebu Abdillah b. Müslim b. Kuteybe'nin huzurunda kendi eserini ona okudum ve derim ki: "İbnu Kuteybe dedi: Bundan sonra -Allah se­ni mesud kılsın- ilah..."

ikinci sened: Bize eş- Şeyhu'1-İmam Ebu'l-Ha-sen AH b. İbrahim el-Bağdadi en-Nahhas "Cem'ıyyeMe haber verdi. en-Nahhas dedi ki: Şeyhu'l-İslam Hafız

Ebubekr Muhammed b. Ali b. Sabit el-Bağdadi bana yazdığı icazet ile tahdis etti. O da dedi ki: Bize Ebu Ali b. el-Hasen b. Şihab el-Ukberi, benim ona okumam suretiyle haber verdi. O da dedi ki: Bize Hemedan şeyhi ve fakihi Ebu Abdillah Ubeydullah b. Muhammed ha­ber verdi. O da dedi ki: Bize Ebubekr Ahmed b. Huseyn b. İbrahim ed-Dineveri "Dîneverî" de tahdis etti. O da dedi: Ebu Muhammed Abdullah b. Müslim b. Kuteybe dedi: "Hamd âlemlerin rabbi olan Allah'adır. Akıbet müttakiler içindir. Allah, Muhammed'e ve onun temiz ve pak âline salât etsin. Bundan sonra -Allah seni me-sud etsin-ilâh..."

Üçüncü sened: Fakih, mukri, muhaddis Ebu­bekr Muhammed b. Hayri el-İşbili,şeyhlerininçeşitli bilgiler ve muhtelif ilimler hakkında yazdıkları eserle­rin fihristinde bu kitap ile alakalı olarak şunları söyle­mektedir. "Kitâbu muhtelifi'l-hadis el-Muddeâ aleyhi't-tenakuzf İbnu Kuteybe'nin eserdir. Bana bu kitabı eş-Şeyh Ebu Cafer Ahmed b. Muhammed b. Ab-diîaziz, Ebu Ali Huseyn b. Muhammed el-Gassani ri­vayet etti. O da dedi ki: Ebu'1-Âsî Hakem b. Muham­med b. el-Cuzâmî, Ebu İshak İbrahim b. Ali b. Muham­med b. Galib et-Temmar'dan o da Ahmed b. Mervani'l-Maliki'den, o da Ebu Muhammed b. Kuteybe'den ha­ber verdi. Ebu Ali dedi ki: Keza bana Hakem b. Mu­hammed, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed b. Ab-dilwişahi'den, o da Abduhvahid b. Ahmed b. Abdillah b. Müslim b. Kuteybe'den, o da babasından ,o da dede­sinden rivayet etti.[51]

 

İmam Ebû Muhammed, Abdullah B. Müslim İBNÜ KUTEYBE (Allah Ona Rahmet Etsin) Der Ki:

 

Hamd âlemlerin Rabbi'ne mahsustur, mükâfat da takva sahiplerinedir. Allah, nebilerin sonuncusu Muhammed'i ve onun pâk ve temiz âlini rahmetiyle kuşatsın.

"İmdi: Allah seni tâatıyla mesud kılsın, muhafa-zasıyla kuşatsın, rahmetiyle hakka muvaffak kılsın ve seni kendi ehlinden eylesin. Sen, Kelâmcılarıri hadis-çileri hor görüp onlara hakaret ettiklerine, kitapların­da Hadisçileri (Ehlu'l-Hadis) kötülemek için pekçok söz sarfettiklerine, onlan uydurma ve mütenakız riva­yetlerde bulunmakla, dolayısıyla ihtilâfın vukuuna, fırkaların çoğalmasına, (müslümanlar arasındaki) bağların kopmasına, müslümanlann birbirine düş­man olup, birbirini küfürle itham etmelerine sebep ol­mak ve (bu uydurma ve mütenakız rivayetleriyle) her fırkanın kendi mezhebi için birtakım hadislere bağla­nabilmelerine imkan vermekle suçladıklarına dair bil­diğin şeyleri bana haber vermek için yazıyorsun:

1- Bu fırkalardan Hariciler (hadisçüerin) şu riva­yetleriyle kendilerini savunuyorlar:

"Kılıçlarınızı kuşanın, sonra onların (muhaliflerinizin) cemaatlarını helak edin.[52]

"Ümmetim içerisinde daima hakka müzahir (yar­dımcı) bir grup olacaktır. Hiçbir muhalifin muhalefeti onlara zarar vermez".[53]

"Kim malı (m koruma) uğrunda Öldürülürse şehiddir".[54]

II- Kaade'nin[55] delilleri ise hadisçilerin rivayet ettiği şu hadislerdir:

"Cemaata sanlınız. Çünkü Allah'ın eli (yardımı) cemaat üzerindedir.[56]

"Kim cemaattan bir kanş aynlırsa, İslâmın ipini boynundan çıkarmış olur.[57]

"Dinleyiniz ve itaat ediniz. Başınıza burnu ve ku­lağı [58] kesik Habeşli bir köle geçse bile.[59]

"Berr (iyi) ve fâcir (kötü) olsun, her imamın arka­sında namazı kılınız"[60]

"Berr (iyi) olsun, fâcir olsun mutlaka bir imam in bulunması) şarttır.[61]

"Evinden çıkma. Eğer (seni öldürmek için) evine girerlerse, sen evin yüklüğüne (daha içeri) çekil. Oraya da girerlerse o zaman hem benim, hem de kendi güna­hın senin üzerine olsun, de.[62]

"Allah'ın öldürülen kulu ol, öldüren (katil) kulu olma...[63]

III- Murcie delil olarak Hadisçilerin şu rivayetle­rini kullanırlar:

"Kim 'Lâ ilahe illallah' derse cenete girer. Zina et­se de, hırsızlık yapsa da mı? denildi. (Evet) zina etse de hırsızlık yapsa da, dedi.[64]

"Kim ihlas ile 'Lâ ilahe illallah' derse cennete gi­rer, cehennem ateşi ona dokunmaz.[65]

"Şefaatimi, ümmetimden büyük günah sahiple­rine hazırladım. [66]

IV- Murcie'nin muhalifleri ise Hadisçilerin şu ri­vayetlerini delil gösterirler:

"Zina eden zina ederken mü'min olarak zina et­mez. Hırsız da çalarken mü'min olarak çalmaz.[67]

"Komşusu kendisinin şerrinden emin olmayan kimse mü'min değildir.[68]

"Dilinden ve elinden müslümanların emniyette olmadığı kimse mü'min değildir.[69]

"Bir adam, güzelliği yüzünden gitmiş ve şekli bo­zulmuş olarak cehennemden çıkar"[70]

"Bir kısım insanlar, yanmış olarak cehennemden çıkarlar ve selin getirdiği milîi toprak (alüvyon) da sü­ratle büyüyen otların veya filizlerin bittiği gibi biterler" [71]

V- Kaderiyye (Mu'tezilejnin, onların rivayetlerin­den aldıkları deliller ise:

"Her doğan fıtrat üzre doğar, sonra ebeveyni onu ya hristiyan yapar veya yahudi[72] hadîsi ve Cenab-ı Hakk'ın "Ben kullarımın hepsini Hanifler olarak (Tev-hid dini üzre) yarattım. Sonra şeytan onîan dinlerin­den saptırdı." sözüdür.

VI- Mufavvıda' şu rivayetleri delil gösteriyorlar:

"Çalışınız... Herkes ne için yaratıldı ise onu İşle­meye muvaffak olur. (Eğer) saadet ehli ise saadeti için  çalışır. Şekavet, (dalâlet) ehli ise şekavetine çalı­şır.[73]

"Allah Âdem'in sırtını mesnetti (sıvazladı) ve iki avuç aldı (Âdem'in zürriyetini sulbünden çıkardı). Sağ eliyle aldıklarına: "Rahmetimle cennete...", sol eli ile aldıklarına: "Cehenneme... mühimsemem", dedi.[74]

"Said (hidâyette olan} anasının karnında iken sa-id olan; şaki (dalâlette olan) da anasının kamında şaki olandır", [75]ve buna benzer hadisler.

VII "Râfıza[76] kendilerinin Ashab-ı Kirâm'ı tekfir etmelerini muhaddislerden aldıkları şu hadisle­re bağlıyorlar:

"(Kıyamet günü) havzıma birtakım insanlar gele­cek. Sonra önümden çekilip uzaklaştırılacaklar. Ben de: 'Ey Rabbim.. Ashabcağızım, ashabcağızım...' diye­ceğim. Rabbim de: Onlar senden sonra neler yaptılar bilmezsin. Senin vefatından sonra hep yüz geri edip dinlerinden döndüler.' diyecek.[77]

"Benden sonra birbirinizin boynunu vurup küfre dönmeyin"[78]

Hz.Ali'nin Ashabın en üstünü olduğunu da Ha-disçilerin şu hadisleriyle iddia ediyorlar:

"Sen benimle, Harun'la Mûsâ gibisin. [79]Şu ka­dar var ki benden sonra peygamber yoktur.[80]

"Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır.[81]

"Allahım... Onun (Ali'nin) dostlarının dostu ol, ona yardım edenlere sen de yardım et, ona düşmanlık edenlere sen de düşman ol...[82]

"Sen benim vasimsin (ey Ali)".[83]

VIII-  Şia'nın muhalifleri de Ebûbekr ve Ömer'i takdim etmeleri (üstün tutmaları) hususunda Hadis-çilerin şu rivayetlerini delil getiriyorlar:

"Benden sonra şu ikisine (Ebubekr ve Ömer'e) uyun.[84]

"Allah, Rasûlü ve müslümanlar Ebûbekr'den başkasına razı olmazlar.[85]

"Bu ümmetin, peygamberinden sonra en hayırlı­sı Ebûbekr'dir.[86]

IX- Zenginliği üstün görenler de onların şu riva­yetlerine dayanırlar:

"Allahım... Senden benim ve mevlâmın[87]zen­gin olmasını isterim.[88]

"Allahım.:. insanın yakasını bırakmayan fakir­likten sana sığınırım".[89]

X- Fakirliği üstün görenler de onların şu rivayet­lerine dayanırlar:

"Allahım, beni miskin olarak yaşat, miskin ola­rak ruhumu al ve beni miskinler zümresi içerisinde hasret.[90]

"Fakirlik mü'min için atın yanağından sarkan perçemden daha güzeldir.[91]

XI- Bedâ' [92] fikrine taraftar olanlar hadisçilerin şu rivayetlerini delil gösterirler:

"Sıla-i rahim ömrü uzatır. [93] Sadaka da, gel­mesi muhakkak olan belayı uzaklaştırır" rivayeti ve

Hz. Ömer'in: "Ey Allahım... eğer şakiler (defteri­ne) yazdıysan beni sil ve saidler (defterine) geçir" sö­zü.

"(Kelâmcılar, Hadisçileri ithama devam ediyor­lar): Bunlara ilaveten, ahkama dair rivayetlerin çoklu­ğu sebebiyle fakihler farklı fetvalar verdiler. Pekçok fı­kıh meselelerinde Hicaz ekolü ile Irak ekolü ayrıldı ve her biri Hadisçilerin rivayetlerinden bir esasa dayan­dılar.

Üstelik (Hadisçiler) teşbih ifade eden hadisleri ri­vayet etmekle Allah'a iftira ettiler. Bu hadisler: "Ara-ku'1-hayl (atın teri)" [94]"zeğabu's-sadr (göğsün kılı)" [95] "nûru'z-zirâayn (iki kolun ışığı, nuru)" "ıyâde-tu'1-melaike (meleklerin hasta ziyareti)" [96]"arefe gününün akşamında boz deve üzerindeki altın kafes" [97]"önünde (yüzünde) altın örtü bulunan kıvırcık saçlı genç" [98]""Kıyamet günü, neredeyse yakalaya­cakları esnada baldırın açılması" [99]""(Allah) Âdemi kendi suretinde yarattı" [100]""(Allah) elini iki omuzum arasına koydu. Öyle ki parmaklarının soğukluğunu iki göğsüm arasında hissettim[101]"ve "mü'minin kal­bi, Allah'ın parmaklarından iki parmağının arasında­dır[102]" hadisleridir.

(Hadisçiler) bütün bu ahmakça rivayetleriyle İsl­âm düşmanlarını İslâm'ın üzerine kışkırtmış ve zın­dıkları güldürtmüşlerdir. İslama girmeye meyli olanla­rı soğutmuş, şüphede olanların şüphelerini arttırmış­lardır.

Hurilerin kalçası hakkındaki rivayetleri de böyle­dir: "(Hurilerin kalçaları) bir mile bir mil (genişliğin-de)dir." Yine: "Kim şu sureyi okur veya, kim şu şu işi yaparsa çenette yetmişbin köşkte oturur. Her köşkün yetmişbin hususi odası vardır. Her odada yetmişbin döşek, her döşeğin üstünde de yetmişbin şu, şu... bu­lunur", gibi rivayetler de (onların) bu tip rivayetlerin-dendir.

Fare hakkındaki: "O, Yahudidir. Yahudiler gibi o da deve sütü içmez" rivayeti de böyledir.[103]

"Karganın fasık olduğu [104]kedinin arslanın ak­sırığından, domuzun filin aksırığından yaratıldığı, İs­takozun [105]önceden terzi olduğu, fakat iplikleri çaldığı için İstakoz haline getirildiği kelerin (büyükçe kerten­kele) âsi bir yahudi olup, mesholunarak keler haline getirildiği, Süheyl yıldızının önceden Yemen'de bir ver­gi toplayıcısı [106]Zuhre (Venüs) yıldızının ise fahişe, baği) olduğu ve İsm-i Ekber (veya Ism-i Âzam) duası ile göğe yükseldiği ve Allah'ın onu bir yıldız haline getirdi­ği, zehirli keler'in, İbrahim (AS.) üzerine ateşi üf le(yip körükle)diği [107]kertenkelenin ise ağzıyla ateşe su püskürttüğü ,gûl (dev, gulyabani) denen cirminin her-gece Ebu Eyyub el-Ensarfnin suyuna geldiği, Hz. Ömer'in bir cinni ile güreşip onu yendiği [108]yeryüzü­nün balığın sırtında olduğu, cennete girenlerin İlk ola­rak bu balığın ciğerinden yiyeceği [109]bir vergi topla­yıcısını yediği için kurtun cennete gireceği [110]'Yeme­ğe bir sinek düştüğü zaman onu yemeğe daldırın. Çünkü kanadının birinde zehir diğerinde de onun panzehiri vardır. Sinek önce zehirini, sonra panzehiri­ni akıtır." hadisi [111]ve "Devenin şeytandan yaratıldığı " [112]gibi anlatılması [113]uzun sürecek pekçok şeyleri (hep bu hadisçiler) rivayet etmişlerdir.

Yine Hadisçilerin acaibliklerindendir ki, onlar hadis rivayet eden bir "Şeyh"i yalancılıkla itham eder­ler ve sırf Yahya b. Main (158-233) [114]ve Ali b.el-Medini (161-234)[115]ve benzerlerinin kadh'ı (kötülemesi, cerhetmesi) sebebiyle, muhaddislerin de rivayet ettikleri hadisleri o şeyhten yazmazlar da, Ömer, Osman ve Âişe (R.A.) kendisini yalanlamasına rağmen Ebu Hurayra'nın -hiçbir sahabenin kendisini tasdik etmediği- bir hadisini delil olarak kullanırlar.

Keza,Hz.Ömer ve Âişe'nin (R.A.) yalanladığı ve Hz. Ömer'in: "Biz Rabbimizin Kltabı'nı ve Peygamberimizin sünnetini, bir kadının sözü için terkedemeyiz"[116]dediği Faüma binti Kays [117]in sözünü delil olacak kullanırlar.

Bir kimseyi kadercilik {mu'tezili olmak}la suçla­yıp, Ğaylan ( -80) [118]Amr b. Ubeyd (80-144) [119]Ma"bed el-Cuheni ( -80) [120]Amr b. Faid [121]gibile­rinden ilim (hadis) almayı kabul etmezlerken, bunla­rın emsali, fakat kendilerinden olan Katade (61-118) [122], İbnu Ebi Arube (   -156) [123]İbnu Ebi Nuceyh (131) [124]Muhammedb. el-Munkedir (55-131) [125]ve İbnu Ebi Zi'b (-159) [126]gibilerinden (bunlar da mu'tezili fikirler taşıdığı halde) rivayette bulunurlar. Hz. Ali ve Osman'ı bir tutan veya Ali'yi Os­man'dan üstün tutan bir şeyhi (hadis ravisini) suçlar­lar da, Muhtaru's-Sakafı'iîin (l?-68) [127] bayraktan Ebu't-Tufeyl, Âmir b. Vasile (1 -100) ve Cabiru'l- Culî (-128) [128]ric'at [129]inancına sahip oldukları halde onlardan rivayette bulunurlar.

(Kelâmcılar devamla:) Bununla beraber bunlar (Hadisçiler) rivayet ettikleri şeyler hakkında insanla­rın en cahili ve taleb ettikleri şeylerden en az nasibi olan kimselerdir. Bu gibiler hakkında şöyle demişlerdir. (Şiir):

"Şiir hamalları şiirin iyisini, ancak devenin bil­gisi kadar bilebilirler. Yemin ederim ki deve, sabah ve akşam yüküyle yola çıktığında yüklendiği çuvallarda ne olduğunu bilmez.[130]

Bunlar (Hadisçiler), ilmin zahiri, dış görünüşü ile, hadisin de sadece ismi ile yetindiler. Bunlar, "fulan isnadlara ve rivayet usûlüne vakıftır." denilmesini kafî gördüler. Fakat, "yazu"ığını bmr veya bildiği ile amel eder." denilmesine rağbet etmediler. Bu muhaddisler-den, kendisinden ilim alınan, ve ellli senedir insanla­rın ondan ilim almak için yollara düştükleri birisine, bir topjuluk içerisinde, içine fare düşmüş olan bir ku­yu (nun suyu) sorulsa, o da kalkıp: "kuyu temizdir.[131] dese, bu adama ne dersiniz?

Bunlardan bir diğerine, Cenab-ı Hakk'm: beraberinde kavurucu bir soğufc

bulunan rüzgâr.." (3 Âl-i İmrân: 117) âyetinden so­rulsa, "sırr" kelimesinin kavurucu soğuk mânasına geldiğini bilmez ve: "Burada sırr'dan kasdedilen, gece öten bir çekirge cinsi olan "sursur"dur, der.

Bir başkası ise Şu'be ve Sufyan'ı (yazılışları benzediği için, yetmiş yedi manasna gelen)  seb'a ve seb'in diye ri­vayet eder.

Yine bir diğeri  semerin sırta dî yanan arka kısmı) kelimesini,  âhıratu'r-racul (=adamın arkası) veya    âcurratu'r-

racul (=adamın kiremiü) ile karıştırır ve] "namaz kılan kimse, semerin arka kısmında binicinin sırtını daya­dığı çıkıntı yüksekliğinde sütre edinir[132]cümlesini, "namaz kılan kimse adamın kiremit! (veya, adamın ar­kası) yüksekliğinde sütre edinir." şeklinde rivayet

eder.

Bir başkasına: Bu vâde[133] ne zaman sona ere­cek? diye sorulur. "İlâ kamerayni=İki Ay'a ka-dar"der.Bununla da iki aylık bir müddeti kasdeder.[134]

Bir diğeri ise:"...elini ağzına sokar, turp ısınr.gibi ısırır." der.Halbuki kasdı:"..kuvvetli bir hayvanın ısır­ması gibi ısırır." demektir. [135]

Yine bir diğeri:"...kitabımda-Rasûlullah'ı kasdederek- Rasûl (kelimesinji buldum, fakat Allah'ı bula­madım." der. Bunun üzerine hadis yazdıran mustemlî [136]Yazın: "Allah hakkında şüpheye düşmüştür" der.

Buna benzer, sayılması uzun sürecek daha neler neler...

(Kelâmcılar devam ederek) dediler ki: Muhaddis ne kadar ahmak olursa, onların (Hadisçilerin) naza­rında o kadar itibarlı olur. Ne kadar telaffuzda hata yaparsa veya kelimeyi yanlış yazıp okursa, o kadar gü­venilir olur. Bir muhaddisin huyu kötü olsa, çok sert ve öfkeli biri olsa, hadiste çok zorluk ve titizlik göster­se, hemen onun üstüne üşüşürler. Bu sebeple el-A'meş (61-148) [137]kürkünü ters çevirip giyer ve omu-zuna sofra bezi atardı.[138]

Adamın biri el-A'meş'e bir hadisin isnadını sor­muş. (el-A'meş) hemen adamın boğazını tutmuş ve du­vara dayayarak: "İşte onun isnadı" demiştir. [139]

Yine el-A'meş (61-148): "Fıkıhla meşgul olmayan bir hadis şeyhi görünce, ona bir tokat atasım gelir." derdi. Bunun gibi pekçok ahmaklıklar el-A'meş'den rvayet edilir. Kanaaümıza göre o bunları hadisçiler na­zarında itibar kazanmak için yapıyordu.

EBÛ MUHAMMED: Sen onların (Kelamcılann) Hadisçüeri (Ashâbu'l-Hadis) suçladıkları hususları ve onlara ettikleri hakaretleri anlattın. Ve hiçbir kimse­nin çıkıp da bu hakaretlere cevap vermediğinden, hiç­bir kimsenin bu hadislere dair, hadisçiler lehine delil aramadığından, bu durumun böyle devam edip gitti­ğinden, hattâ Hadisçilerin, ayıp ve kusur ile itham olunmağa alıştıklarından, iftiralara boyun eğdiklerin­den ve sanki yukarıda zikredilen, şeyleri kabul etmiş biri gibi, cevap vermekten âciz kaldıklarından yakını­yorsun.

Benim "Garibu'l-hadis" isimli eserimde bir bö­lüm bulunduğunu ve , orada, Kelamcılann nazarında rnutenâkız (çelişik) olan şeylerin bir kısmını zikrede­rek onları te'vil e(dip halle) ttiğimi söylüyorsun.Bu yüzden sen, bütün yukarıda zikredilen (ithamlar) hak­kında, bende "Garibu'l-hadis "teki gibi cevaplar bula­bileceğini umdun ve benim Allahtan sevabını umarak bu külfete girişmemi istedim. Ben de ilmim ve takatim nisbetinde bu işe giriştim. Yazdığım bu kitabın ta'n(hakaret) etmek istedikleri (hadis) ilmi(in)de tam ,ve noksansız olması için, diğer eserlerimdeki bu kabil hadisleri de ona ilâve ettim.

Hadislere geçmeden ve manâlarını açıklamadan önce, Kelâmcılar ve Hadisçilerden her bir grup hak­kında bildiğim malumatı verdim. İlim sahiplerinin hakkı bâtıl göstermeğe çalıştığıma, hislerime uyduğu­ma ve hasmıma (hâksızhklık edip) zulmettiğime muttali olmamalarını umanm. istediğim şey hususunda Allah'a tevek­kül eder, Ondan yardım düerim.[140]

 

Kelâmcılar (Ashabu'l-Kelâm) Ve Re'y Taraftarı Fıkıhçılar (Ashâbu'r-Re'y) Hakkında

 

A) Re'y Taraftarlarına Ve Kelâmcılara Tevcih Edilebilecek Hücumlar:

 

EBÛ MUHAMMED: Allah sana rahmet etsin-Kelâmcılann dedikleri üzerinde düşündüm ve onların Allah hakkında, bilmedikleri şeyleri söylediklerini, or­taya attıkları şeylerle insanları fitneye düşürdüklerini, başkalarının gözündeki çöpü gördükleri halde, kendi gözlerindeki merteği [141]görmediklerini, başkalarını (hadis) rivayet(i) hususunda itham ettiklerini, fakat bu rivayet edilen şeyleri te'vil ederken, kendi şahsi gö­rüşlerini itham etmediklerim gördüm.

Kur'ân ve Hadis'in manaları ve ihtiva ettikleri in­ce hikmetler ve garip kelimeler ," tafra[142],tevellüd, araz, cevher ,keyfiyet kemmiyyet ve eyniyyet (neredelik)[143] "ile anlaşılamaz. Eğer (Kelâmcılar) Kur'ân ve Hadisteki halledemedikleri müşkülerini, bu ilimlerin ehline havale etseler idi.hangi yolu takib edeceklerini-ve işin içinden nasıl çıkacaklarını öğrenirlerdi. Fakat onların baş olma sevdaları insanların kendilerine uymalarını ve arkadaşlarının söz ve görüşlerine inan malarını istemeleri, buna engel olmaktadır.

İnsanlar koyun [144]sürüsü gibidirler, birbirinin ardından giderler. Bu sebeple biri çıkıp, onlara kendi­sinin peygamber olduğunu veya rububîyyet (ilahlık) iddiasında bulunduğunu ilan etse, Rasulullahın son peygamber olduğu bilinmesine rağmen, yine de bu id­dia sahibi, kendisine tabi ve taraftarlar bulur.

Kıyas ve mantıklı düşünme metodları hakkında bilgileri olduğunu iddia etiklerine göre, onların (Ke-lamcılann) da hesap, topografya (alan ölçme) ve geo­metri uzmanları gibi ihtilafa düşmemeleri gerekirdi.Çünküfhesap, topografya ve geometri) uzmanları­nın aletleri aynı sayıyı.aynı şekli gösterir.Mütehassıs tabibler de su ve damann atışı [145] hakkında ihtilafa düşmezler. Çünkü bu ilmin esasları, onları tek bir noktada birleştirmiştir.

Ya Kelamcılannjnsanlann en çok ihtilafa düşe­ni olmalarına, onların ileri gelenlerinden iki kişinin bile dini bir mevzuda tek bir noktada birleşememele-rinene demeli...!

Ebu'l-Huzeyl el-Allâf (135-235),[146] en-Nazzâm'a(160-231)[147]  muhalefet eder; en-Neccar ( -230) [148]  ise, her ikisine de muhalefet eder. Hişam b.

el-Hakem de (vefab Halife Me'mun devri)[149]  bunla­rın hepsine muhaliftir. Keza Sümame { -213)[150]  Mu-veys (Ebu'I-Huzeyl'in muasırı)[151] Haşimu'l-Evkas, [152] Ubeydullahb. el-Hasen (-168)[153] Bekr'il-am-mi (en-Nazzamın muasırı) [154] Hafs,[155]  Kubbe [156]  ve emsalleri de böyledir.

Bunların herbirinin dinde ayn bir mezhebi var­dır ve bunların herbirinin görüşü din kabul edilir. Herbirinin, kendisine tabi olan taraftarları vardır.

EBÛ MUHAMMED: Eğer onların ihtilafları (iti-kadda ve farzlarda değil de ) sünnetlerde ve teferruat­ta (furû) olsa idi -kendileri için iddia ettikleri şeyler­den dolayı gösterecekleri mazeretleri olmamasına rağmen- yine de Fikıhçılan (Ehlu'l fıkh) mazur gördü­ğümüz gibi, onlan da mazur görebilirdik. Bu suretle onlar, Fıkıhçılarla aynı durumda olurlardı. Lakin on­lar (Kelâmcılar) tevhid, Allah'ın sıfatları, kudreti, Cennetliklerin nimetleri, Cehennemliklerin aza-bı.berzah aleminin azabı, levh-i mahfuz ve buna ben­zer, bir peygamberin büe ancak vahiyle bilebildiği hu­suslarda ihtilaf etmişlerdir.

İnsanların akıl, irade ve ihtiyarlarının birbirin­den farklı oluşu sebebiyle dinin bu gibi esaslarını, in­sanların (aklına) istihsan, nazar ve kıyasına terket-mekten dolayı, bu ihtilaflar asla ortadan kalkmaya­caktır. Çünkü sen, taklid yolu hariç, bir tek hususta anlaşan ve birinin kabul ettiğini diğeri de kabul eden, bîrinin kötülediğini diğeri de kötüleyen iki kişiyi he­men hemen hiç göremezsin.

İnsanların şekillerini, görünüşlerini, renklerini, dillerini, seslerini, avuç içi çizgilerini (veya elyazılan-nı) -bir iz sürücünün (kaif) kadın ile erkeğinkini ayıra­bileceği kadar- ayak izlerini değişik yaratan (Allah), insanların görüşlerini de farklı kılmıştır. İşte görüşle­ri farklı kılan, insanların ihtilafını murad eden (Al­lah) dır. Hikmet ve Kudret her şey zıddı ile bilinebilme­si için ancak birşeyi ve onun zıddını yaratmakla ta­mam olur.

Aydınlık karanlık ile, ilim cehalet ile, iyilik kötü­lük ile, fayda zarar ile, tatlı acı ile bilinir. NiteHm Ce-nab-ı Hakk da: "Arzın bitirdiklerinden, kendi ev-

ladlanndan ve daha bilmedikleri şeylerden, bütün (erkek ve dişi türlerden ibaret) çiftleri yaratan Al­lah çok yücedir." (Yasin,36) buyurmuştur. Çiftler­den murad, zıtlar ve türlerdir. Dişi-erkek, yaş-kuru gibi. Yine Allahu Teala şöyle buyurmuştur: "Gerçek­ten O'dur, erkeği ve dişiyi iki eş yaratan..." (53,en-Necm, 45).

İşte, eğer biz -Allah sana rahmet etsin- Hadisçi-lerden (Ashabu'l-Hadis) uzaklaşıp, ayrılır, Kelamcıla-ra (Ashabu'l-Kelam) rağbet edip onlann tarafına ge­çersek, topluluktan ayrılığa, nizamdan, dağınıklığa, ünsiyyetten vahşete, ittifaktan ihtilafa çıkmış oluruz. Çünkü Hadisçiler (Ashabu'l-Hadis), Allah neyi dilerse o'nun olacağı, neyi dilemezse onun da olmayacağı hu­susunda ittifak etmişlerdir. Yine Allanın, hayrın da şerrin de yaratıcısı olduğu, Kur'an'm Allah kelamı olup, mahluk olmadığı, Allanın kıyamet günü görüle­ceği. Hz. Ebubekr ve Ömer'in (RA.) takdimi (diğer sa­habelerden üstün tutulması), kabir azabına iman edilmesi gibi esaslarda müttefik olup, bu hususlar­dan hiçbirisinde ihtilaf etmemişlerdir. Bu hususlarda kim- kendilerinden aynlırsa, ona muhalefet edip buğ-zetmişler, onu bid'atçı saymışlar ve terketmişlerdir. Onlann ihtilafı sadece Kur'an'ın telaffuz edili­şinde olmuştur. [157]Bununsebebi ise, bu husustaki kapalılık ve muğlaklıktır. Fakat hepsi de hangi halde olursa olsun, okunan, yazılan, dinlenen ve ezberle­nen Kur'an'ın mahluk (yaratılmış) olmadığında bir­leşmişlerdir. Bu ise bir icma'dır.

Kendilerine uyulması gerekenlere gelince, bun­lar: Sufyan es-Sevri (97-161), [158]Malik b. Enes (95-179), [159]el-Evzai (88-157),[160] Şu'be (82-160)[161]eI-Leys b. Sa'd (94-175)[162] gibi ilimde emsallerini geçmiş olan ulema ile bizden önceki fakihler ve çok ibadet etmekle meşhur zahidler -ki bunların seviyesi­ne erişmek mümkün değildir ve , İbrahim b. Edhem ( -162), [163]Müslim el-Havas (?-?), Fudayl b. Iyad ( -187),[164] Davud et-Tai ( -165), [165]Muhammed b. en-Nadr el-Harisi (?-?), Ahmed b. Hanbei (164-241)

[166]Bişru'l Hafi (150-227)[167] ve bunların em­sallerinden zamanımıza yakın olan .İslam memleket­lerindeki diğer alimlerdir.

Mütekaddimin (bizden önce gelenler) ise say­makla ve adedle ifade edilemeyecek kadar çoktur. Bu alimlerden sonra ise her asırda ve her beldede bulu­nan ekseriyetin görüşüne uymak gerekir. Çünkü bir-şeyin hak olduğunun alametlerinden biri de, insanla­rın onu kabul etmede fikirbirliği edip birleşmeleri­dir.

Eğer bir adam, meclislerinde ve çarşılarında on-ların( Hadisçilerin) -yukarıda anlattığımız- üzerinde ittifak ettikleri fikirlerini anlatsa, onlardan hiçbirisi bu görüşlere karşı çıkmazdı. Şayet bu kimse bu gö­rüşlere aykın olan, Kelamcılann inandıkları bir gö­rüşten bahsetse, göz açıp kapamasına fırsat verme­den onu derhal öldürürlerdi.!?[168]

 

B) Cebriyye'nin Meşhurlarından Birkaçı

 

I-En-Nazzâm

 

Kelâmcılara geldiğimizde baktık ki onlar, kıyas hakkında bilgileri olduğunu, hüsnü nazar (sağlam düşünce) ve kemal-i irade sahibi oldukların: iddia et­mekteler. İstedik ki onların mezheplerinden birşeyler öğrenelim ve inançlarından bazı şeyleri kabul edelim. Fakat en-Nazzâmm ahlaksızlardan bir ahlaksız oldu­ğunu gördük. Yine onun gece gündüz içki içer, sonra da günahlanyla geceler, pisliklere girer, fuhuş ve hay­siyetsizlikleri işler olduğunu gördük. Nitekim:

Tulumun ruhunu zerafetle almaktayım [169]Yaradan akmayan kanı mubah kılıyorum [170]İki büklüm oldum, tulum ruhsuz atıldı.[171]

Tulum ruhsuz bir cesed olduğu halde, benim cesedimde iki ruh var [172]diyen O 'dur.

Sonra taraftarlan,en-Nazzâm'ın :"Allah dünyayı ve içindekileri,her an.yoketmeksizin (yeniden) yaratır [173]sözünü.onun hatalarından biri olarak saydıkları­nı gördük.

(en-Nazzam'm taraftarları) dediler ki:"Ona göre Allah Kur'an'da var olanı yarattığını söylemiştir. O halde var olanı yaratma caiz olursa, yok olanı yok et­me de caiz olur."Bu zayıf görüşlülüğün ve kötü seçi­min daniskasıdır.

Yine ondan.müslümanlarm hata üzerine icma etmelerinin caiz olduğunu naklettiler.Güya.müslümanların Peygamberimizin-diğer peygamberlerden farklı olarak-bütün insanlığa gönderilmiş olduğuna dair icmaı bu neviden bir icma imiş. Çünkü ona göre mesele böyle olmayıp,Allah kimi peygamber gönder-mişse,bütün insanlığa göndermiştir.Peygamberlerin mucizeleri-iştiharı (herkes tarafından duyulması) se­bebiyle-yüryüzünün her tarafına ulaşmış ve kendisi­ne bu ayetlerin (mucizeler) ulaştığı herkesin de onu tasdik etmesi ve ona tabi olması gerekmiştir.

en-Nazzam,Peygamberimizm:"Bütün insanlı-ğa,kırmızıya ve siyaha [174]gönderildim[175]hadisine muhalefet etmiş ; "Peygamber (S.A.V) sadece kendi kavmine gönderilmişti" diyerek hadisi te'vil etmiştif.Hadislere muhalefet etmenin sonu kötü olursa, sadece kendi istihsanı (şahsi görüşü ve düşüncesi) sebebiyle hem hadislere hem de icmaa muhalefet et­menin sonu nasıl olur...

Yine, "sen haliye'sin, beriesin, ipin boynunda-dır, mutlaka'sm[176] ve buna benzer lafızlarla vukua gelen kinaye talak'ın [177]bu kelimelerle talaka (boşa­maya) niyet etsin, etmesin vuku bulmuş olmayacağı­nı söylemiş ve böylece, müslümanların icmaına ve hadislere, kendi görüşüne dayanarak muhalefet et­miştir.

Keza "Fere (tenasül uzvu) veya karın ile zıhar[178] yapanın, zıhar yapmış olmayacağını, Allanın gay­rı ile İlâ [179]yapanın da ilâ yapmış olmayacağını, çün kü îlâ'nın, Allanın İsminden müştakk (türemiş) oldu-. ğunu, söylemiştir.

Yine: "Bir adam gecenin başlangıcında taharet (abdest) üzre, yan yatarak, oturarak veya bağdaş ku­rarak veya herhangi bir şekilde sabaha kadar uyuşa, abdesti bozulmuş olmaz. Çünkü uyku abdesti boz­maz" demiştir. (en-Nazzam şöyle) demektedir: "İnsan­ların, yatarak uyuyunca abdestin bozulacağı üzerin­de İcma etmelerinin sebebi, kendilerinden evvelkile­rin, gece uyuyup, sabah kalkınca temizlendiklerini görmeleridir. Zira sabahleyin büyük ve küçük haceti­ni gidermek insanların adetidir. Ayrıca bir kimse uya­nınca gözünde çapak, ağzında koku, yüzünde mah­murluk olur. İnsan, abdesti bozan birşeyden, gözdeki çapaktan veya ağızdaki kokudan dolayı abdest alır, yoksa uykudan dolayı değil... İnsanların "Cuma günü gusletmek vaciptir" demelerinin sebebi de, sabahtan bağ ve bahçelerde çalışmaları ve dinlenmek istedikle­ri zaman gusletmeleridir."

(EBÛ MUHAMMED): Hz. Peygamber (S.A.V.), "Ümmetim hata üzerinde birleşmez.[180]buyurmuş iken bu sözleri ile en-Nazzam, icmaa ve hadislere mu­halefet etmiştir.

(en-Nazzam), Hz. Ömer'in (RA.): "Eğer bu din kı­yas ile olsaydı, mestin üstüne değil alüna meshedü-mesi daha uygun olurdu.[181] sözünü zikretmiş ve şöyle demiştir: "Ömer'e gereken, bütün hükümlerin­de bu dediğine uygun şekilde amel etmesi idi. (Hz. Ömer'in) : "Dede'nin mirası hakkında[182] (fetva ver­meye) en cür'etli olanınız, ateşe atılmaya da en cür'etü olanınızdır" deyip de sonra bizzat kendisinin bu me­selede yüz değişik hüküm vermesi onun yukardaki sözünden daha çok şaşılacak birşey değildir.

Yine Hz. Ebubekr'in (R.A.), kendisine Kur'an 'dan bir ayet hakkında sorulunca: "Ben Allahın kita­bındaki bir ayet hakkında Allahın kasdettiği mana­dan başka bir şey söylersem, beni hangi gökyüzü göl­gelendirir, hangi arz beni taşır.ben nereye giderim ve ya ne yaparım...?" dediğini [183]fakat "kelale"den so­rulunca da: "Kendi görüşümü söylüyorum. Eğer isa­bet edersem Allahtan, hata edersem bendendir: Kela-le, (mirasçı olarak) babası ve çocuğu olmayan kimse­dir" dediğini zikretmiş ve (en-Nazzam) şöyle demiştir: "Ebubekr'in bu sözü, birinci sözüne aykırıdır. Bir kimse re'yi ile söz söylemeyi bu kadar büyük bir me­suliyet olarak görürse, o kimse hükümlerin ona göre verileceği bir görüşü, bu kadar cür'etle ileri sür­mez".

O, Hz. Ali'nin (R.A.) de, bir eşeği öldüren öküz hakkında sorulunca: "Ben kendi görüşümü söylüyo­rum. Eğer Rasulullahın hükmüne muvafık olursa ne âlâ, aksi takdirde benim görüşüm- değersiz ve adi bir-şeydir" dediğini ve "Kim cehenneme atılmaktan hoş­lanırsa dede'nin miras durumu hakkında (re'yi ile) fetva versin!" dediğini, fakat kendisinin bu hususta değişik hükümler verdiğini de zikretmiştir.

Yine (en-Nazzam) İbnu Mes'ud'un, Birva' binti Vaşık[184] in hadisi hakkında: "Bu hususta ben kendi görüşümü söylüyorum. Eğer hata ise benden, doğru ise Allahtandır" dediğini zikretmiş ve: "İşte bu zann ve şüphe ile hüküm vermenin ta kendisidir. Zann ile şa­hadet (şahidlik) haram olursa, zann ile hüküm ver­mek daha büyük (bir haramidir. Eğer İbnu Mes'ûd, aklını fetva ile meşgul edeceğine, $aki( dalâlette olan) niçin şaki oluyor, said (hidâyette olan) da niçin said oluyor? bunun üzerinde düşünseydi, Allaha karşı bu kadar çirkin birşey söylemez, hatası da büyümezdi ve bu da onun için daha iyi olurdu" demiştir.

 (en-Nazzam, devamla): "İbnu Mes'ud, Ay'ın ya-nldığmı ve kendisinin de bunu gördüğünü iddia et­miştir. Bu apaçık bir yalandır. Çünkü Allah, ne sade­ce onun için, ne de onunla beraber olanlardan bir başkası için Ay'ı yarmaz. Ancak âlemlere hüccet, pey­gamberler için bir delil, kullar için bir teşvik ve bütün beldeler için bir burhan olması için Ay'ı böler.Nasıl oluyor da Ay'ın bölündüğünü bütün insanlar bilmi­yor, niçin insanlar, bu hadisenin vuku bulduğu sene­yi tarih olarak kaydetmediler, niçin bir şair bunu te­rennüm etmedi, niçin bunu gören bir kafir, müslü-man olmadı, niye bir müslüman, bir zındığa karşı bu­nu delil getirmedi..?   „

Sonra İbnu Mes'ud, Allanın kitabından iki sure­yi de inkar etmiştir. Farzet ki o, Rasulullahın bu iki sureyi okuduğu sırada hazır değildi, lakin o, bu iki su­renin te'lifinin hoşluğu, Kur'an'm diğer kısımlarının nazmı gibi oluşu ve belagat sahiplerini, benzerini meydana getirmekten ve onun gibi güzel bir sure te'li-finden aciz bırakışı ile istidlal etmeli değil mi idi?

Sanki hiç peygamberimizle birlikte namaz kıl­mamış veya onunla bulunmamış gibi ölünceye kadar, rükuda ellerini dizlerinin arasına koymağa (tatbik'e) devam etmiştir.

Müslümanlar, Zeyd b. Sabitin kıraatim -(Kur'an'm) en son arz edilen şekli olması sebebiyle-kabul edince onun hakkında kötü sözler sarfetmiştir [185]

Hz. Osman'ın Mina'da (iki rekat olarak kılması gereken seferi) namazı dört rekat kılıp sonra yoluna devam ettiği haberi kendisine ulaşınca onu ayıplamıştır.[186] Hz. Osman bu namazı dört rekat olarak kılan ilk kimse idi. Bu husus kendisine söylenildiğin­de: "İhtilaf bir şer, tefrikacılık da serdir" demiş olduğu halde Hz. Osman pekçok hususta tefrika meydana getirecek şekilde hareket etmiştir." demiştir. Zeyd'in kıraatim seçtiğinden beri, (İbnu Mes'ud) Hz.Osman'a kötü sözler söylemeye devam etmiştir.

Hindlilerden[187] bazı insanları görünce İbnu Mes'ud: "Bunlar cin gecesi gördüğüm cinlere çok ben­ziyor" demiştir. Bunu Süleyman et-Teymî (46-143),[188] Ebû Osman en-Nehdî ( -100)[189]den nak­letmiş tir.

Dâvud, ( -140) [190] eş-Şatn (17-104) [191]den, o da Alkame (   -62) [192] den: Alkame şöyle demiştir:

İbnu Mes'uda, "Sen cin gecesi Rasulullah ile beraber miydin? dedim, cevaben: O gece Hz. Peygamberin ya­nında bizden hiç kimse yoktu." dedi [193]

(en-Nazzam) Huzeyfetu'bnu'l- Yemân hakkında ise şunları söylemiştir:"Bir çok şey hakkında Os­man'a Allah'a yemin ederek öyle birşey söylemediğini ifade etmiştir.Fakat onun bunları söylediğini duyan­lar vardı.Ona niçin böyle söylediği sorulunca:"Dini-min tamamının gitmesinden korkarak, bir kısmını di­ğer kısmı ile satın alı(p kurtarıyorum." demiştir.Bu-nu Mis'ar b.Kidam ( -155),[194] Abdulmelik b. Meyse-ra'den ( -120),[195] o da en-Nezzâl b.Sebre (?-?)[196] den rivayet etmiştir.

Ebû Hurayra hakkında da: "Ömer,Osman,Ali ve Âişe (R.A) onu yalanlamıştır." demiştir.

Ebû Hurayra,bir tek mest ile yürümenin aley­hinde bir hadis rivayet etmiş, Hz. Âişe bunu duyunca bir tek mestle yürümüş ve "Vallahi Ebû Hurayra'ya muhalefet edeceğim.[197] [198] demiştir.

Yine Ebû Hurayra, "köpek, kadın ve eşek (na­maz kılanın önünden geçince) namazı bozar [199]diye rivayet edince, Hz. Âişe: "Çoğu zaman olurdu ki, ben sedir üstünde, enine ve kıble ile onun arasında yattı­ğım halde, Rasulullah sedirin ortasına doğru namaz kılardı." demiştir.

Hazreti Ali, Ebû Hurayra'nın, abdestte, elbise giyerken, sağdan başladığını duyunca su istemiş,sol dan başlayarak abdest almış ve:"Vallahi Ebû Huray-ra'ya muhalefet edeceğim" demiştir.[200]

Ebû Hureyra:"Bana Halilim(dostum) söyle-di,Halîlim dedi,Halîlimi gördüm.."derdi.Bunun üze­rine Hz.Ali ona:"Ey EbûHurayra.Rasulullah ne za­man senin halilin oldu?"demiştir.

(en-Nazzam devamla) Ebû Hurayra:"Kim cünüb olarak sabahlarsa onun orucu yoktur, "hadisini riva­yet edince bunu duyan (Halife) Mervan[201]bu hususu-sormak için Hz.Âişe ve Hafsa'ya adam göndermiş-tir.Her ikisi de:"Rasûlullah ihtilamsız(yani cinsi mü­nasebet neticesi)cünüb olarak sabahlardı,sonra da o gün oruç tutardı".[202]deyince gelen adama:Ebû Hu-rayra'ya git ve bunu ona öğret "demiştir. Ebû Hureyre de bunun üzerine:"Bana bunu el-Fadl b.Abbas[203]rivayet etti. "demiştir. Bu suretle Ebû Hureyre bir ölüyü şahid kılmış ve böylece işitmediği halde kendisinin Rasûlullahtan bu hadisi işittiği zannını uyandırmış­tır.[204]

 

İbnu Kuteybe.En-Nazzam'a Cevap Vermeğe Başlıyor

 

EBÛ MUHAMMED:Ashabın ileri gelenleri hak­kında bu sözleri söyleyen en-Nazzâm,Allah azze ve celle'nin Kitab-ı Kerimindeki:"Muhammed Allahin Peygamberidir.Onun beraberinde bulunan­lar, .ilâh" (48 el-Feth,29) ve"Hakikaten Allah,(Hu-deybiye'de) ağacın altında sana biat etmekte ol­dukları vakit.o mü'minlerden razı olduBöylece kalplerinde olan sadâkati bildi de,üzerlerine ma­nevi huzuru indirdi."(48 el-Feth, 18) ayetlerini sanki hiç duymamış gibidir.

Eğer (en-Nazzâm'm)Ashab hakkında anlattığı şeyler,özür,tevil ve açıklama kabul etmeyecek ve an­cak onun dediğinin doğru olmasını gerektirecek de­recede hakikat olsaydı büe,bunları anmamak bun­lardan yüzçevirmek daha doğru olurdu.Çünkü bu gi­bi şeyler .Ashabın güzel davranışları, pekçok menkı­beleri ve Rasûlullahla olan sohbetleri ile Allah yolun­da mallarını ve canlarını feda etmeleri yanında pek ehemmiyetsiz kalırdı.

EBÛ MUHAMMED:Benim nazarımda en acaib şey.en-Nazzam'm kendisi nazar (düşünce ve istidlal) ve kıyas ehli olduğu halde,Hz.Ömer'in,dede'nin mi­rastaki hukukî durumu hakkında,yüz değişik hü­küm verdiğini iddia etmesidir.

Hz.Ömer'in.bir meselede yüz farklı hüküm ver­mesinin imkansız olduğunu hiç düşünmedi mi? O halde bu hükümler nerededir?Nerede bu hükümlerin on tanesi.hatta beş tanesi..?Hadis ravilerinden olup

da bu hükümlerden beş veya alfasını hiç mi ezberle­yen olmadı...?Bir müçtehid,[205]dedenin mirastaki hu­kuki durumu hakkında,mümkün olan bütün ihti­malleri toplamaya çalışsa.yine de bu hususta yirmi hüküm bile getiremez.

Nasıl olur da bu hadisi-muhal olması sebebiyle-red ve inkar olunan hadislerden addetmez ve sika(gü-venilir) ravüer tarafından rivayet edilmeyen bu hadi-si(rivayeti)reddetmez?[206]Bu iddia.Hz Ömer'e besleni­len kin ve düşmanlıktan başka birşey değildir

EBÛ MUHAMMED:Hz.Ebûbekr,kendisine bir ayetin manası sorulunca.bu ayetin manası hakkında söz söylemeyi büyük bir mesuliyet görüp kaçındı.fa-kat sonra da"Kelâle(mirasçı olarak babası ve çocuğu olmayan kimse)"hakkında kendi re'yi İle söz söyle­di, "diye Hz.Ebûbekir'i ayıplamasına gelince:

Ebûbekr'e (r.a) birtakım müteşâbih âyetler hak­kında sual sorulmuştu.Bu âyetlerin teVilinifaçıkla-masmı)ise ancak Allah(c.c)ve ilimde rusûh sahibi olanlar bilebüir.[207]Bundan dolayı Ebûbekr.Allahm muradından başka bir mana ile bu ayetleri tefsir et­mekten korkarak.müteşâbih âyetler hakkında söz söylemeyi menetmiştir.

"Kelâle"hakkında re'yi ile fetva vermesine gelince;zira bu.müslümanlann halletmek zorunda olduk­ları ve miraslarında bu meselenin halline ihtiyaç duy­dukları bir husustur.Bu sebeple Kur'an ve Hadiste açıklık bulunmayan bir hususta İçtihad etmesi mu­bah olmuştur.Üstelik,Hz.Ebûbekr,müslümanlann imamı, başlarına gelen zor durumlarda (mühim me-selelerde)onlann sığınağı idi ve bu yüzden görüşünü ortaya koymağa mecbur idi.

Hz.Ömer,Osman,AH,İbnu Mes'ud ve Zeyd b.Sâbit(r.a)de,kendilerine bir mesele sorulunca aynı şekilde,cevab vermişlerdir.Çünkü onlar.yeni ortaya çıkan meseleler karşısında.müslümanlann sığındığı önderler idiler.

O halde onlann ne yapmaları gerekirdi?Yeni çı­kan meseleler karşısında, o (en-Nazzam) [208]ve benzer­leri gelip bu meseleleri halledinceye kadar, "kelâ-le"hakkında görüşlerini ortaya koymayı terk mi etse­lerdi?!!

Sonra,Ay'ın varıldığını ve kendisinin bunu gör­düğünü söylemesinden dolayı İbnu Mes'ud'u ayıpla­masına ve ona yalan isnad etmesine gelince:Bu,İbnu Mes'ud'u yalancı saymak değil,aslında Peygamberlik alametlerinden birinin değerini düşürmek ve Kur'an.ı inkar etmek demektir. Çünkü Allah"Kıyamet yaklaş-tı.Ay bölündü."(54 el-Kamer, l)buyurmaktadır.Ger-çekten Ay o zaman yarılmamış ve Cenâb-ı Hakkın kasdı"ileride Ay varılacaktır, "demek olsaydı bu ayetin arkasından:"Eğer bir mucize görseler.yüz çevirip şöyle derler:Bu devam edegelen kuvvetli bir sihir­dir." el-Kamer,buyurmasının ne gibi bir manası olabilirdi?Bu ayet birkısım insanllann Ay'ı yarılmış olarak gördüklerine delâlet etmez mi?Onlar Ay'ı bu halde görünce:"Bu,onun (Muhammed'in)sihirlerin-den devamlı bir sihirdir,bir hayaldir, "demişlerdir. Ni­tekim Peygamberimizin diğer mucizeleri hakkında da böyle şeyler söylüyorlardı.

Nasıl olur da Rasûlullahın mucizelerinden bir mucizeyi peygamberlik alametlerinden bir alameti-büyük bir topluluğun haricinde-bir veya iki kişinin veya az sayıda insanın görmesi mümkün olmaz?As habtan biri.kurdun onunla konuştuğunu [209]bir diğeri devenin (sahibini)Rasûlullaha şikayet ettiğini,[210]bir başkası da.kabrin ölüyü dışarı fırlattığını[211]haber vermiştir.Bunun gibi.bu meseleyi de bir,M veya daha çok sayıdaki kimselerin haber vermesi mümkün ola­maz mı?

"Muawizeteyn(el-Felâk ve en-Nâs)"surelerini inkar etti diye İbnu Mes'uda hakaret etmesine gele-lim:İbnu Mes'udun böyle söylemesinin bir sebebi var-dı.İnsanlar bazan zanlannda hataya düşebilir, ayak­ları sürçebilir.Bu ayak sürçmesi(zelle)Peygamberler hakkında caiz olursa,onların dışındakiler için evlevi-yetle caiz olur.

İbnu Mes'udun bu iki sureyi mushafına dahil etmeyişinin sebebi, Rasuiullahın (torunları) Hasan ve Huseyn'in kötülüklerden korunması için "Eûzu bi ke-limâü'llâhi'tâmmeti" duasını okuduğu gibi, "muavvi-zeteyn"i de Hz. Hasan, Huseyn ve başkalarının, kötü­lüklerden korunması için okuduğunu görmüş olması ve bu iki surenin Kur'an'dan olmadığını zannetmesi-dir. Bu sebeple de bu iki sureyi mushafına dahil etme­miştir.

Buna benzer bir sebeple Ubeyy.b. Ka'b da Kunut duasının baş tarafinı Kur'an'a dahil etmiş ve bunu iki ayn sure kabul etmiştir. Çünkü o, Rasuiullahın bu iki dua ile namazlarda daima dua ettiğini görünce, Ku-nut'un da Kur'an'dan olduğunu zannetmiştir. [212]

 (İbnu Mes'ûd'un namazda) tatbîk[213] yapma sına gelince: Bu namazın farzlarından değildir. Farz olan "rükû' ve secde ediniz" (22 el-Hacc, 77) ayeti ge­reğince sadece rükû ve secde etmektir. Kim tatbîk yaparsa rükû etmiş olur, kim ellerini dizleri üzerine koyarsa o da rükû etmiş olur. Elleri dizler üzerine koymak veya tatbik yapmak ise rükunun sadece ada-bındandır. Bu durumda ihtilaf da namazın adabında olmuş olur. Ashabın kimisi (namazda, tahiyyat esna­sında) kaba yeri üzerine, kimisi yayılarak kimisi de bağdaş kurarak otururdu. Bunların hiçbirisi de, bir­birinden ayrı olmasına rağmen, namazı bozmaz.

 (en-Nazzamm); Şaki (dalâlette olan) anasının karnında iken şaki, said de anasının karnında iken said (hidayette) olandır"[214]hadisi dolayısıyla İbnu Mes'ud'u yalancılıkla itham etmesine gelince; İbnu Mes'ûd'un, böyle meşhur ve yüce bir hadis ile Rasu-lullah'a yalan isnad etmesi nasıl caiz olabilir? O: Bana sadık ve masduk olan (Rasulullah) haber verdi" diyor da, pekçok sayıda Ashab mevcud olduğu halde niçin hiçbiri onun bu sözünü inkar etmiyor?[215]

Hem ne için ve ne gaye ile Rasulullaha yalan is­nad etsin ki? Bu ona ne bir fayda getirir, ne onu bir za­rardan korur, ne sultan ve idarecilere yaklaşmasına vesile olur, ne de bununla malı artar... Onun bu riva yetini destekleyen pekçok kimsenin rivayeti varken nasıl olur da yalan söylemiş olur? Bu rivayet sahiple-' rinden birisi de Ebu Umame'dir ki, Rasulullahtan şu hadisi rivayet etmiştir: "Saadetin (hidâyetin) iman eden ve takva sahibi olanlara, şekavetin (dalaletin) de, (dini) yalanlayan ve (dine) küfredenlere takdir olunduğuna dair. Allah'ın ilmi sebkat etmiş (ezeli ilimde takdir edilmiş), (kaderi yazan) kalemin mürek­kebi kurumuş ve kader tamamlanmıştır. (Artık hiçbir şey kaderi değiştiremez.) Bu Kur'an'ın ve peygamber­lerin şehadetiyle sabittir.[216]

Allahu Taala da şöyle buyurmuştur: "Ey Âdem oğlu, sen, benim dilememle var oldun. Nefsin için dile­diğini dileyen sensin. Benim irademle var oldun. Nef­sin için istediğini isteyen sensin. Benim lütuf ve rah­metim ile farzlarımı yerine getirdin ve benim nimetim ile bana karşı günah işledin."

İşte el-Fadl b. el-Abbas b. Abdulmuttalib, o da Rasulullahın kendisine: "Ey çocuğum, Allahı(n hak­kını) gözet ki Allah da seni korusun. O'na tevekkül et ki O'nu önünde (heryerde kendine yardımcı) bulasın. Rahat anlarında kendini O'na tanıt ki, O da sana dar­lık ve sıkıntı anlarında yardım etsin. Şunu bilesin ki, sana isabet edecek olan şaşacak (ve başkasına isabet edecek) değildir. Sana gelmeyecek olan da asla sana dokunmaz. Çünkü kalem, kıyamete kadar olacak şeyleri yazmıştır"[217] dediğini rivayet etmiştir.

O halde İbnu Mes'ud, Kur'an'm kendisini des­teklediği bir hususta nasıl yalancılıkla itham oluna­bilir? Allahu Taala: "İşte Allah, böyle (zalim) kimse­leri sevmeyen bir kavmin kalplerine imanı yazmış ve kendilerini yüce katından bir rahmet ile kuv vetlendirmiştir." (58, el-Mucalede, 22) buyurmuş­tur. "... kalplerine imanı yazmış" yani onların kalpleri ne imanı yerleştirmiştir. Rahmeti hakkında da Ce-nab-ı Hakk: "Onu (rahmetimi) küfürden sakınanla­ra ve zekatı verenlere yazacağım" (7 el-A'raf, 156) buyurmuştur, "...yazacağım" yani, onlara has kılaca­ğım, demektir. Allah kimin kalbine imanı yerleştir-mişse, muhakkak ki onun saadetine hükmetmiş de­mektir.

Yine Allah azze ve celle Rasulüne şöyle buyur­muştur: "Doğrusu sen istediğini hidayete eriştire-mezsin. Fakat Allah dilediği kimseye hidayet ve­rir." (28 el-Kasas, 56) . Bu ayetin manasının: "Sen is­tediğine "hâdî=hidayette olan" ismini veremezsin, fa­kat Allah dilediğine "hâdî" ismini verir." şeklinde ol­ması caiz değildir. Yine: "Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de hidayet verir." (16 en-Nahl, 93) bu­yurduğu gibi: "Böylece Fir'avn, kavmini sapıkhğ a sürükledi, hidayete götürmedi" (20 Ta-ha, 79) bu­yurmuştur. Burada Fir'av'nm kavmine ne "sapıtan-lar" ismini vermesi, ne de "hidayete erenler" ismini vermesi düşünülemez. Keza "Allah kime hidayet et­meyi dilerse* İslama onun göğsünü açar, gönlüne genişlik verir. Her kimi de sapıkhkta bırakmak is­terse, onun kalbini göğe çıkıyormuşcasma daral­tır, sıkıştırır." (6 el-En'am, 125) ve "Eğer dilesey-dik, herkese hidayetini verirdik. Fakat benden şu söz gerçekleşti: "Muhakkak ki Cehennemi, bütün (kafir olan) cinlerle insanlardan dolduracağım" (32 es-Secde, 13) buyurmuştur. Bunların benzeri, Kur'an ve Hadls'te pek çoktur.

Bizim burada maksadımız Kaderiyye aleyhine delil getirmek olmadığı için onları reddeden şeyleri, onların tevillerinin fasid (bozuk) ve muhal olduğunu zikretmeyeceğiz. Zira ben bunları başka bir yerde, Kur*an ile ilgili olarak yazdığım eserlerimde anlat­tım.

Gerek Cahiliyye'de, gerekse İslam'da Arapların kendisini desteklediği bir hususta İbnu Mes'ud nasıl

yalanlanabilir..? Nitekim bazı recez şairleri şöyle de­mişlerdir:

"Ey içinde endişe gizleyen kimse, endişelen­me...

Eğer sana sıtma takdir olunmuşsa muhakkak yakalanırsın.

Dağın zirvesine yükselsen bile. ..

Kalem bunu yazdıysa, bundan nasıl kaçabilir­sin?

Bir diğer şair şöyle der:

Kader bu... Beni ister ayıpla, ister ayıplama...

Ben hata etmiş olsam bile, kader hata etmez.

Leb id de şöyle demiştir:

Şüphesiz Rabbimizden ittika etmek en hayırlı ganimetttir.

Acelem de gecikmem de, Allanın emriyledir.

Kimi doğru yola iletirse o, huzur içersinde hida­yete erer ve kimi dilerse saptırır.

el-Farazdak şöyle demektedir:

Kusa'i nedametiyle nadim oldum.

"Navar" benden boşanarak gittiğinde..

O bir cennet idi, çıktım oradan,

Âdem gibi ki, o zaman onu, şeytan çıkarmıştı oradan.

Eğer onu ellerimle tutsaydım ve nefsim onu sevşeydi,

O takdirde kader karşısında ihtiyarım olurdu. [218]

en-Nabiğa ise şöyle diyor:

Bir kişi istediğine ermiş değildir. Eğer o (kaderde) yazılmamışsa...

Artık, Allah'ın kitabları kendisini destekleyen İbnu Mes'ud, nasıl yalancılıkla suçlanabilir?

İşte Vehb b. Munebbih (34-114, 6) [219]diyor kt: "Allanın (mukaddes) kitaplarından yetmişiki kitap okudum. Yirmi ikisi batın, ellisi zahir ile ilgili idi. Bü­tün bu kitaplarda gördüm ki, kim bir şeyi kendi gü­cüyle yaptığını iddia ederse, küfre girmiş olur."

İşte Tevrat da şöyle demektedir: "Allah Musa'ya; "Fir'avn'a git ve.ona, benim Bekr'im (ilk seçtiklerim) olan Beni Israili -bana hamd etmeleri, beni temcid ve takdis etmeleri için- Kenan'dan Arz-ı mukaddese ba­na göndermesini söyle. Git ve ona bildir M, (eğer dedi­ğimi yapmazsa) Ben onun kalbini taş gibi yaparım da, hiçbir şey yapamaz (veya bir rivayette, hiçbir şey anla­yamaz). [220]

EBÛ MUHAMMED: Benim "Bekr'im" demek ya­ni, onlar (Beni İsrail) benim için, bir adamın ilk evladı menzilesindedir demektir. "O bekrimdir" yani, ilk seç­tiklerim, demektir.

Hammad (er-Raviye) [221]MukatiTden ( -150) [222] şöyle rivayet etmiştir: (Mukatil) dedi ki: "Amr b. Faid bana: Allah, birşeyi istemediği halde onu em­reder mi?" dedi.                                         

Ben: Evet emreder. Çünkü İbrahim'e (A.S.) oğ­lunu kurban etmesini emretti. Fakat bunu yapmasına istemiyordu" dedim. O, sadece bir rüya idî." dedi.

Ben: "Sen (İsmail'in), "Ey babacığım, emrolun-duğun şeyi yerine getir." dediğini duymadın mı? de­dim,"

Ve işte, Arapların dışındaki bütün milletler. On­lar da Kaderin varlığını kabul ediyorlar. (Bu milletler­den) Hindliler "Kelile ve Dimne" de -ki onların kadim kitaplarının en esaslılanndandır- diyorlar ki:" Kadere yakin (en inanmak), işinde kararlı ve azimli olan bir , kimsenin, tehlikelerden korunmasına mani değildir. Hiç kimse, kendisi için gayb olan kaderini bilmekle mükellef değildir. Ona gereken temkin ve azimle çalış­maktır. [223]

EBÛ MUHAMMED: Biz de kaderi tasdik etmekle beraber, azmedip çalışılması (gerektiği)ni kabul ede­riz.

EBÛ MUHAMMED; Yine, Acemlerin kitapların­da okuduğuma göre Hürmüz'e "Firuz'u el-Heyatıle [224]kavmi üzerine göndermesinin, sonra da (Firu-zun) onlara karşı sözünde durmamasının sebebi nedir?" diye sorulunca (Hürmüz) şöyle demiştir: "Kullar, kendilerinin dahli olmayan, ne Üeri ne de geri kaçamı-yacaklan bir hususta, Rabbimizin kaderinden ve me-şietinden (dilemesinden) kaçıyorlar. Bizim bu husus­ta anlattıklarımızı bilmek isteyen bir kimse, bu soru­su ile sadece, bu iş (savaş ve gadre uğrama) kendisi­nin başına gelen kimsenin üzerinde cereyan eden ka­derin, kendisiyle cari olduğu illeti (sebebi) sormakta dır.Zahiri sebep insanların dillerinde dolaşan "fulan ne yapü?" sözünden kasdedilen gözle görülen (zahiri) sebeptir. Aslında insanlar bu sözleriyle, "Ona ne ya­pıldı?" veya "Onun ellerinde ne cereyan etti?" demeyi

kasdederler.

Fulan öldü, fulan yaşadı sözleri de böyledir. İn­sanlar bu sözleriyle ancak, o kimseye, o işin (Allah ta­rafından) yapıldığını kasdetmektedirler. Onun (bana sormuş olduğu) sorusundan kasdettiği de budur. Ar tık kim bu noktadan (kader noktasından) öteye geç­mek isterse bu hususta ona cahillik (bilgisizlik) yakı-şır.Bu vak'ada vuku bulan şeyleri, kadere yükleme­miz, onu (Firuzu) ma'zur göstermek, onun yaptıkları­nı tasvib etmek veya mahlukat üzerine takdir edilen şeylerin onun tesiriyle olduğunu inkar etmek için de­ğildir. Eğer sıkıntıları defetmeye, iyi şeyleri celbetme-ye (kulun) gücü yetmiyorsa, bu Allahm adaletinin mahlukatı-için kesinlikle takdir ettiği ve bizim meç­hulümüz olan, azab ve sevab verilmesini gerektiren sebeptir."

İbnu Mes'ud'un yalancılıkla itham olunduğu son hadisine gelince: İbnu Mes'ud Hindliler (=ez-Zutt) dan birtakım kimseler gördüğünü, onların Cin gecesi gördüğü cinlere çok benzediğini söyleyince, kendisi­ne: "Sen Cin gecesi Rasulullah ile beraber mi. idin?" denildiğinde, o: "O gece Hz. Peygamberin yanında biz-

den hiç kimse yoktu." demiştir. Halbuki ilk^hadiste, kendisinin o gece orada bulunduğunu söylemiş, diğe­rinde de bunu inkar etmiştir. Bu iki, haberin İbnu Mes'ud'dan rivayet edilmesi nasıl doğru olabilir? Hal­buki o, parlak bir anlayışa, emsallerini geçen bir ilme sahip olmuş, sünnette de, ilmin kendilerinde son bul­duğu ve ümmetin onlara uyduğu Ashab'ın önde ge­lenlerini geçmiş, Rasulullah ile hususi münasebet peyda etmiş ve onun yanında iyi bir mevki kazanmış­tır.

Onun yalan söylemesi nasıl mümkün olur ki, bugün bulundum desin, ertesi gün bulunmadım de­sin... Eğer düşmanı ona bir kötülük yapmaya gayret sarfetse, onun kendi kendine ettiği bu kötülükten da­ha fazlasını yapamaz. Veya onda delilik, bunaklık ve­ya akli bir dengesizlik olsaydı, yine de kendini bundan fazlası ile kötüleyemezdi.

Hadisçiler bu ez-Zutt (=Hlnd liler) hadisini ve cin gecesi İbnu Mes'ûdun Rasulullahla beraber oldu­ğunu kabul etmemektedirler. Hadislerin sağlamını, çürüğünü ayırmada bizim önderlerimiz onlardır. Çünkü onlar bu ilmin ehli ve bu işe itina gösteren kimselerdir. Her mesleği ve sanatı da en iyi şekilde, o mesleğin erbabı bilir.

Şu kadar ki biz, bu iki haberden birisinin batıl olduğundan şüphe etmiyoruz. Çünkü Abdullah b. Mes'ûdun (R.A.) kendisinin yalan söylediğini insanla­ra haber vermesi ve onların nazanndaki itibarını dü­şürmesi düşünülemez. Eğer böyle olsaydı o zaman ona: "Niçin dün, orada bulunduğunu söyledin?" deni­lirdi. Eğer mesele Hadisçilerin (Ashabu'l-Hadis) dedi­ği gibi ise birinci haberin sakıt [225]olması gerekir. Fa­kat her iki hadis de sahih ise, o zaman bana kalırsa, ikinci haberi nakleden, bu haberden bir kelime dü­şürmüştür. Bu kelime de "benden başkası" kelimesidir. Ona "Sen Peygamber (S.A.V.) ile Cin gecesi bera­ber mi idin?" denilince, "O gece benden başka, bizden hiç kimse bulunmadı?" demiş olması (ihtimali) dedi­ğimizin doğruluğunu gösterir. Ravi, "Benden başka" kelimesinden, ya işitmediği için ya da işitip de unut­tuğu veya ondan nakleden ravi iskat ettiği için gafil olmuş olabilir. Bu ve buna benzer şeyler bazen vuku bulabilir, pek güvenilmez...

Bizim sözümüz {ün doğruluğunla delalet eden husulardan birisi de, ona: "Sen cin gecesi Rasulullah ile beraber mi idin?" denilince: "Bizden hiç kimse yok­tu" demesidir. Bu ise "Sen orada mı idin?" sualinin ce­vabı olamaz. Bu ancak "Siz Cin gecesi Rasulullah ile beraber mi idiniz?" sualini sorana bir cevab teşkil ede­bilir. Binaenaleyh, sual soranın suali: "Sen Cin gecesi Rasulullah ile beraber mi idin?" şeklinde olursa, ceva­bın: "O gece benden başka bizden hiç kimse yoktu" şeklinde olması uygun olur ve İbnu Mes'ud'un evvelki *sÖzü de bizim bu dediğimizi te'yid etmektedir.

 (en-Nazzam'm) Huzeyfe'den (RA.) naklettiği şe­ye gelince: Güya Huzeyfe (RA.) Osman (RA.) aleyhin­de söylediği pekçok şey hakkında, onlan söylemediği-. ne dair ona yemin etmiş. Halbuki onun bunları söyle­diğini işiten varmış ve bu durum kendisine söylenin­ce: "Ben -dinimin tamamının gitmesinden korkarak-bir kısmını, diğer bir kısmı karşılığında satın alı(p kurtarıyorum." demiştir.

Huzeyfe'nin mazereti veya haklı olduğu bir nok­ta olup olmadığı araştırılmadan, bir hadis nasıl bu kadar çirkin bir şekilde yorumlanabilir...? Evet Hu­zeyfe (RA) mazeretini açıklamıştır ve buda onun : "Dinimin bir kısmını diğer bir kısmı karşılığında satın alı(p kurtarıyorum." sözünden anlaşılmakta­dır.                                                  .

(en-Nazzam) Huzeyfe'nin sözünü iyice anlamadı mı? Hiç düşünmedi mi, onun ne söylediğini? Bilakis (anlamasına anladı. Fakat) Rasulullahın Ashabına olan düşmanlığı ve onlara olan amansız kini, onu dü­şünmekten alıkoymuştur.

İnsanın heva(y-ı nef)si, nasıl insanı kör ve sağır ederse, buğz (nefret) ve düşmanlık da öylece insanı kör ve sağır eder.Bil ki -Allah sana rahmet etsin- yalan söylemek ve yeminini bozmak, bazı hallerde kişi için en uygun iş olur. Doğru sözlülük ve yeminine sada-kattan daha çok Allah (m nzasın)a yakın olur.

Düşün bir kere, bir adam zalim bir sultan görse, kudretli ve kahredici bir sultani Bir müslümanın veya zımminin kanını haksız yere dökmek istiyor veya onun ailesinin ırzına göz dikmiş. Veya onun evini ya­kacak. Eğer o kimse kendini kurtaracak bir yalan söy­lerse, veya yalan yere yemin ederse, Allah katında se-vab kazanır, kullar tarafından da kendisine teşekkür edilir.

Yine bir adam sıla-i rahim yapmamaya, zekat vermemeye yemin etse, sonra da fakihlerden fetva is­tese, onların hepsi de onun yeminine uymamasına fetva verirler. Allahu Teala da: "Allah'a yaptığınız ye­minleri; iyilik yapmanıza, günahtan sakınmanıza ve İnsanların arasını düzeltmenize engel yapma­yın." (2 el-Bakara, 224) buyurmaktadır. Yani Allaha yemin etmiş olmayı, sizi hayır işlemekten meneden bir engel haline koymayın. Böyle yemin edince onu yerine getirmeyin, fakat kefaret verip hayırlı olan şeyi \ yapın .demektir.

Keza Rasulullah da şöyle buyurmuştur: "Kim bir şeye yemin eder de, yeminini bozmanın hayırlı J olduğunu görürse, kefaret versin ve hayırlı olanı yapsın.[226]

Harpte -çünkü harb bir hiledir- , insanların arsını düzeltmekte ve bir kimsenin karısını razı etmeye çalışmasında da yalan söylemek caizdir.

Yine, eğer zulme uğrayacaksa veya nefsinin za­rar görmesinden korkarsa, o kimseye tevriye için de ruhsat tanınmıştır. Tevriye ise, kendisinden yemin etmesini isteyen kimsenin düşündüğünden, başka bir şeye niyet etmektir.Mesela, birisi eli darda olan bir kimseden -Allah borcun ertelenmesini alacaklıya em­rettiği halde- hakim huzurunda, ondan alacağı oldu­ğuna yemin etmesini ister. Mali sıkıntıda olan bu kim­se de, hapse düşmekten korkarak şöyle der: "Vallahi bunun bende hiçbir alacağı yoktur." içinden de ilave eder: "bugün" .Yahud "Vallahi" der, kasdettiği ise lehv (oyun, eğlence) fiilinin ismi faili olan el-Lahî (oyna-yan)dır. Yalnız "vallahi"nm sonundaki (y harfini söy­lemez ve hazfettiği (y) harfine delalet etmesi için kesre­yi olduğu gibi bırakır. Nitekim Kur'an'da da (hazfe mi­sal olarak) Allahu Taala: 'Ya ibadi'llezine âmenû" "yevme yed'u'ddâi" ve "yunâdi'l-munâdi" buyurmak­tadır.[227]

Yahut "malik olduğum herşey sadakadır." der, bununla "asla malik olamayacağı şeyleri" kasdeder[228]

Yine bir adam, bir kimseye "şu evin kapısından

çıkmayacağım11 diye yemin ettirir. Bu ise ona zulüm­dür. O da kapıdan çıkmış olmamak için duvara tırma­nır ve çıkar. Aslında yemin ettiren, ne şekilde olursa olsun, onun evden çıkmamasını kasdetmiştir. İşte bunlar ve benzerleri hep tevriyeye birer misaldir.

Maarid'e (üstü kapalı söz söylemeğe) de ruhsat verilmiştir. Bunda yalandan kurtuluş vardır [229]de­nilmiştir. tbrahimu'l-Halil (A.S.)in, karısı hakkında: "O, kardeşimdir" sözü de üstü kapalı sözlerdendir. Halbuki İbrahim (A.S.) bu sözü söylerken mü'minle-rin kardeş olduğunu kasdederek söylemiştir.[230]Yi­ne İbrahim (A.S.): "Belki onların şu büyüğü bunu yapmıştır. Sorun bakalım onlara, eğer söylerler­se." (21 el-Enbiya, 63) sözünden de "Eğer konuşursa şu büyükleri yaptı" manasını kasdetmiştir. Yani ko­nuşmayı, o işin yapılması için şart kılmıştır. O da ko­nuşmadığına göre, o (put) yapmadı demektir.

Keza (İbrahim'in): "Ben hastayım" (37 es-Saf-fat, 89} sözünden kasdı, ileride hasta olacağım de- . mektir. Çünkü ölüm ve yok olmak kime yazıldıysa, o kimse mutlaka, hasta olacaktır demektir.[231]

Keza Allah Peygamberine:   "(Ey Rasûlüm) el­bette sen ölüsün ve elbette o kâfirler de ölüdürler." (39 ez-Zumer, 30) buyurmuşun Halbuki o vakitte Ra-sulullah ölü değildi. Allah bu ayette: "Muhakkak ki sen öleceksin, onlar da ölecekler", demek istemiştir.

(en-Nazzam) yukarıda zikredilen hususlardan hangisini, Huzeyfe için bir mazeret olarak aramaya çalışmıştır... Huzeyfe: "Ben dinimin bir kısmını, diğer bir kısmı ile sahn alı(p kurtarıyorum." sözü ile , ken dişinin kurtuluş noktasına işaret etmiştir. Eğer onun mazeretinin nerede olduğunu bilmek istersen, sana bazı misaller vereyim.

Mesela: Haricilerden bir adam Rafızilerden biri­ne rastlar ve ona, rYa Osman ve Ali'den teberri edersin yoksa seni -Allaha andolsun- öldürmeden bırak­mam" der. Rafızi de: "Vallahi ben Aliden ve Osmandan beriyim. (Ene vallahi min 'Aliyyin ve.min Usmâne ber-îun)" der ve kurtulur. Burada "Ben Aliden(im) " (ene vallahi min Ali) sözü ile kendisinin Ali taraftarların­dan olduğunu, "ve Osmandan beriyim(ve min Usm­âne berîun)" sözü ile de sadece Osmandan beri oldu­ğunu söylemiş olmaktadır.

Yine sultanın adamlarından biri, sultana buğ-zetmek ve sövmekle itham ettiği birine, sultanın adamlarının giydiği siyah elbiseden sormuş, adam da: "Vallahi nur siyahtadır" demiş ve sultanın ada­mından kurtulmuştur. Halbuki, o, bu sözü ile "Gözle­rin nuru (görme kuvveti) gözbebeklerinin siyah kıs-mındadır" demek istemiş ve böylece yemini ile ne gü­nahkar olmuş, ne de yeminini bozmuştur.

Hz. Ali (R.A.) bir hutbesinde: "Cennete ancak Osmanın katili girecek olsa, ben Cennete girmem. Ce­henneme de, ancak Osmanın katili girecek olsa, ben Cehenneme de girmem" deyince, kendisine: "Ey mü'minlerin emiri, ne yaptınız? İnsanları bölük pör­çük ettiniz" denildi. Bunun üzerine tekrar onlara hi-tab ederek şöyle dedi: "Siz Osmanın öldürülmesi hu­susunda aleyhimde pekçok laf ettiniz. İyi biliniz ki, onu Allah öldürdü ve ben de onunla beraberim". İn­sanlarda sandılar ki Ali, Allahın Osmanı öldürmesi ile beraber Osmanı öldürmüştür. Halbuki Ali (R.A.) Os­manı Allahın öldürdüğünü ve kendisini de birgün onun gibi öldüreceğini kasdediyordu.

Yine bir başka misal: Kadı Şurayh ( -80) [232]

Ziyad (b.Ebih)[233]in vefatı ile neticelenen, hastalığı esnasında huzuruna girdi. Oradan çıkınca Mesruk [234] adam gönderip, ona emiri ne vaziyette bıraktın, diye sordu. Kadı Şurayh da: "Emreder ve nehyeder bir halde bıraktım" dedi. Mesruk: "Şurayh, sözü zor anlaşılır bir adamdır, ona tekrar sorun" dedi. (Tekrar Şurayh'a sorulduğunda): "Onu, vasıyyetini emreder ve kendisine ağlanılmasmı nehyeder (meneder) bir halde bıraktım" dedi.

Şurayh'a oğlunu sormuşlardı. Oğlu ise (henüz) vefat etmişti. Dediler ki: "Ey Eba Umeyye... hastamız nasıl sabahladı?" O da: "Şimdi ağnsı dindi, ailesinin beklediği de buydu" dedi. Yani, ailesi onun Allah ka­tındaki sevabını bekler, umar demek istemiştir( ve bununla oğlunun öldüğünü ifade etmiş) tir.

Misaller bizim bitiremiyeceğimiz kadar çok­tur.

Huzeyfenin (R.A.) Osmana söylemiş olduğu sö­zü ve ettiği yemini de tevriyeden hali değildir. Onun-sözü(nün tamamı) nakledilmedi ki[235] tevil edelim; çünkü onun nakledilen sözü mücmel (kapalı) dir.

Huzeyfe için sana bir misal verelim: Huzeyfe sanki şöyle söylemiş gibidir: "İnsanlar öfke anında bildikleri en kötü şeyleri, hoşnutluk anında da bildik­leri en güzel şeyleri söylerler."

"Osman (R.A.) iki dostuna (Ebubekr ve Ömer) muhalefet ederek, işleri yerli yerinde yapmadı. Asha-bıyla müşavere etmedi ve mallan hakkı olmayanlara dağıttı" bu ve benzeri şeyler söylemiş, bir jurnalci de bunları, Hz. Osmana haber vermiştir. O da çok kötü sözler söylemiş ve ona: "Benim zalim, hain vb. olduğu­mu söylediğin kulağıma geldi" demiştir. Bunun üzeri­ne Huzeyfe, böyle birşey söylemediğine dair yemin et miş, Osman da onun bu sözleri söylemediğini'tasdik etmiştir. Huzeyfe yemini ile onun öfkesini yumuşat­mak, kabarmış öfkesini yatıştırmak ve onun öfkesini kendi üzerine çekmemek istemiştir.

İmamın (devlet reisinin) teb'asma olan öfkesi, babanın evladına, efendinin kölesine, kocanın karısı­na olan öfkesi gibidir. Hatta İmamı öfkelendirmek da­ha büyük bir günahtır. Huzeyfe de küçük bir günah karşılığında, ondan daha büyük bir günahtan kurtul­muş ve: Dinimin bir kısmını diğer bir kısmı ile satın alı(p kurtan) yorum" demiştir.

Hz. Ömer, Osman, Ali ve Aişe'nin (R.A.) Hz. Ebu Hurayra'yı yalanlamalarından dolayı ona ta'n etmesi­ne gelince: Ebu Hurayra, üç sene kadar Rasulullah ile beraber bulunmuş ondan pekçok hadis rivayet et­miştir. Rasulullahtan sonra daha elli sene yaşamış ve H. 59 senesinde vefat etmiştir. Aynı sene Rasululla-hın hanımı Ummu Seleme (R.A.) ve bu ikisinden bir sene önce de Hz. Aişe (R.A.) vefat etmiştir..

Ebu Hurayra (R.A.) ashabın ileri gelenlerinin ve ilk müslüman olanların pekçoğunun dahi rivayet et­mediği kadar çok sayıda hadis rivayet edince, ona karşı çıkmışlar ve: "Sen bu kadar hadisi tek başına nasıl işittin? Bunları seninle birlikte işiten başka kimse var mı?" diye çakışmışlardır. Hz. Aişe, ona karşı çıkanların en serti idi. Çünkü o, Ebu Hurayra ile uzun müddet beraber bulunmuş idi.

Ömer de aynı şekilde, çok rivayet eden veya hüküm bildiren bir hadis nakledip de bunu Rasulullah'tan işittiğine dair bir şahid getirefniyenlere serdavranırdı. Hz. Ömer, Ashaba, az rivayette bulunma­larım emrederdi. Bunu insanların rivayeti çoğaltma­ması münafıkların, facirlerin ve (cahil) bedevilerin hadislere yabancı şeyler karıştırmaması, tedlis'in (=kanşıkhk) ve uydurma rivayetlerin ortaya çıkma­ması için yapıyordu.

Ebubekr, Zubeyr, Ebu Ubeyde, Abbas b. Abdil-muttalib gibi Ashabın ululan, Rasullah ile olan yakın­lıklarına ve onunla uzun müddet beraber bulunmala­rına rağmen az hadis rivayet ediyorlardı. Hatta Said b. Zeyd b. Amr b. Nufeyl ki Cennetlik olduğuna şehadet edilen on kişiden biridir.-gibileri hemen hemen hiç-birşey rivayet etmemişlerdir.

Hz. Ali de: "Ben Rasulullahtan bir hadis işitiğim zaman, Allah beni onunla dilediği kadar faydalandı­rır. Birisi bana bir hadis rivayet ettiği zaman ondan (bunu Rasulullahtan işittiğine dair) yemin etmesini isterim. Eğer yemin ederse onu tasdik ederim. Ebu­bekr de bana rivayet etti (fakat) Ebubekr doğru söy­ler", demiş, sonra hadisi zikretmiştir.

Ashabın hadis rivayeti konusundaki titizlik ve sıkılığına, ve hadislerde tahrif, fazlalık veya noksanlık vuku'a gelmesinden korkarak rivayetten çekinmele­rine bir baksana. Çünkü onlar Peygamber'i (S.A.V.) şöyle derken işitmişlerdi: "Kim benim ağzımdan yalan söylerse, cehennemde oturacağı yeri hazırlasın.[236]

ez-Zubeyr'den (R.A) de aynı hadis rivayet olun­muştur. Ve o: "insanların bu hadise "kasden" kelime­sini eklediklerini görüyorum. Allaha yemin ederim ki ben, Rasulullahın "kasden" lafzını söylediğini işitme­dim" demiştir.

Mutarrifb.Abdiilah'ın( -95) [237] rivayetine göre İmran b. Husayn şöyle demiştir: 'Vallahi eğer iste­sem, iki gün arka arkaya hiç durmadan hadis rivayet edebilirim. Lakin beni bundan alıkoyan şudur ki, As-habtan bazıları benim gibi hadisleri işittiler, benim gibi hadiselere şahid oldular. Birçok hadis rivayet edi­yorlar, fakat hadisler onların dedikleri gibi değildir. Ben de onların karıştırdıkları gibi karıştırmaktan korkuyorum. Sana şunu söyleyeyim ki, onlar hataya düşüyorlardı, fakat bunu kasden yapmıyorlardı."

Ebu Hurayra Ashaba: Kendisinin -Rasulullaha hizmet etmek ve (aynı zamanda) karnını doyurmak için -Ashabın en çok Rasulullahla beraber bulunanı olduğunu, fakir olduğu ve hiçbir şeyi olmadığını dola­yısıyla kendisini Rasulullahtan alıkoyacak, çift sür­mek veya çarşıda alışveriş etmek gibi bir meşgalesi bulunmadığtm,diğer ashabın ise, vakitlerinin çoğunu < ticaret ve mal peşinde koşmakla geçirdiklerini .kendi­sinin ise Rasulullahtan hiç ayrılmadığını, bu sebeple onların bilemediklerini öğrendiğini, onların ezberle-yemediklerini ezberlediğini söyleyince Ashab ona ta­rizde bulunmayı bıraktılar.Bununla beraber o, ken­disinin işitmediği, fakat kendisi nezdinde güvenilir birinden duyduğu bir hadisi rivayet ederek (Rasulul­lahtan işitmediği halde) "Rasûlullah şöyle dedi..." der ve hadisi naklederdi. Bunu İbnu Abbas ve diğer ashab da yapardı. Böyle yapmakta -elhamdülillah- yalancı­lık mevzuubahs değildir. Bu sözü söyleyene de, bunu dinleyen, onun bu hadisi Rasulullahtan işitmediğini bilmese bile -inşaallah- günah yoktur.

Ebu Hurayranın "Halilim (yani Peygamber 'S.A.V.) şöyle dedi, Halilimi işittim.." gibi sözlerine, Hz. Ali'nin "Rasûlullah ne zaman senin Halilin oldu?" demesine gelince:

Halillik, dostluk ve samimiyet manasına gelir ki, biri diğerinden daha değerli olmak üzere iki derecedir. Arkadaşlık (suhba) da böyle biri diğerinden daha kıy­metli olan iki dereceye ayrılır.

Nitekim birisi "Ebûbekr Rasulullahın sahibi fya-reni)dir." dediği zaman Rasulullahın Ashabı ile olan sohbetini kasdetmez. Çünkü onların hepsi de saha­bedir. Bu sözde Ebubekr için ne gibi bir üstünlük ola­bilir? Burada kasdedilen, Ebubekr'in, Rasulullahın en yakını olmasından başka birşey değildir.

Rasulullahın ashabı arasında tesis ettiğ kardeş­lik (muâhât) de, Allanın "Mü'minler ancak kardeş­tirler" ( 49 el-Hucurat, 10) ayetiyle, mü'minler arasın­da vücud bulan kardeşlikten daha değerli ve güzeldir. İşte halillik de böyledir. Cenab-ı Hakk'ın: "Allah İbra-îıimi dost edinmiştir." (4 en-Nisa, 125) ayetinde ve Rasûlullahın: "Eğer bu ümmetten bir haîil edinsey-dim. Ebubekri edinirdim.[238] hadisinde -ki burada, onu, Allah'ın Hz. İbrahim'i dost edindiği gibi dost edi­nirdim demek istemiştir- kasdedilen halillik (dostluk) hususi olan dostluktur.

Ama umumi olan halilliğe gelince: O, Allanın mü'minler arasında tesis ettiği hainliktir ki, "Dostlar o gün birbirlerine düşmandırlar, ancak takva sa­hipleri bundan müstesnadır." (43 ez-Zuhruf, 67) ayeti bu halilliğe işaret etmektedir.

Hz. Ali, Ebu Hurayra'nm "Halilim.. ve Halilimi şöyle derken işittim.." sözlerini duydu. Ebu Hurayra hakkındaki düşüncesi iyi olmadığı içindir ki ona: "Rasûlullah ne zaman senin Halilin oldu? demiştir.

Hz. Ali Rasulullahın (yukarıdaki hadiste ifade edilen) ittihaz etmediği halilliği anlamıştı. Çünkü Rasûlul­lah, halil edinseydi, bu kişi Hz. Ebubekr olacaktı. Ebu Hurayra ise, Allanın bütün mü'minler arasında tesis ettiği halilliği (dostluğu) ve yakınlığı kasdediyordu. Çünkü Rasûlullah bu cihetten, bütün mü'minlerin halili ve bütün müslümanlann velisidir.

Rasulullahın: "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır.[239] hadisi de yukarıdakiler gibi an­laşılmalıdır. Rasûlullah ile mü'minler arasındaki velayet (dostluk), mü'minlerin kendi aralarındaki dostluktan daha üstündür. İşte Rasûlullah da bu dostluğu Ali'ye (RA.) tahsis etmiştir. Eğer Rasûlullah bunu kasdetmemiş olsaydı, Ali (R.A.) için, bu söz do­layısıyla bir fazilet veya bu sözün herhangi bir şeye de­lalet etmesi mevzubahs olmazdi. Çünkü zaten mü'minler birbirlerinin velileridirler. Rasûlullah da her müslümanın velisidir. Veli ile mevlâ arasında fark yoktur (manaları aynıdır.)[240]

Cenabı Hakkın: : Çünkü Allah İman edenlerin mevlâsı (yardımcısı) dır.." (47 Muhammed, 11) aye-tindeki ve Rasulullahın: "Hangi kadın, mevlâsmm (velisinin) emri olmaksızın nikah edilirse, onun nika­hı batıldır, batıldır[241]hadisindeki mevlâ kelime­leri, velî manasmdadır.

İşte bunlar, en-Nazzamm iddialarıdır. Onları açıklayıp, cevaplandırdık.

Bir de onun, Kur'an ile tenakuz hâlinde olan ha­disler bulunduğuna, yine akli delillere dayanarak çir­kin olup kabul etmediği hadisler bulunduğuna, akli delillerin bazan hadisleri neshedebileceğine, birbirini nakzeden hadislerin bulunduğuna dair iddiaları var dır ki bunları inşaallah ileride ele alacağız.[242]

 

II-Ebu'l-Huzeyl El-Allâf

 

EBÛ MÜHAMMED: Gelelim Ebu'l-Huzeyl el-Al-lafın (135-235) [243]sözlerine... Görüyoruz ki, o da yalancının ve iftiracının biridir. Onun görüşlerinin ta­raftarlarından birisi anlattı ki o, Muhammed b. Cehm'in (?-?)[244]yanında iken şöyle demiştir: "Ey Ebu Cafer... Benim ellerim kazanç hususunda ma­hirdir. Fakat sadaka vermekte beceriksizdir. Yüzbin-lerce dirhemi ihvana dağıttım. Fulan bunu bilir. Allah hakkı için ey fulan sana soruyorum, sen bunu biliyor-musun?" Ben de: 'Ta Eba'l-Huzeyl, söylediklerinin doğruluğunda hiç şüphe yok." dedim. (Bu sözü söyle­yen devam ederek:) el-Huzeyl benim orada bulun­mamla yetinmedi, benim şehadette bulunmamı iste­di. Onunla da yetinmedi, benden yemin etmemi talep etti, demiştir.

Yine Ebu'l-Huzeyl, Muveys b. İmran'a [245]bir tavuk hediye etmiş ve tavuğu herşeye mesel yapma­ya, onu tarih olarak kabul etmeye başlamıştır. Artık, "şu işi, sana o tavuğu hediye etmeden önce yapmış­tım, şu işi de, o tavuğu verdikten sonra yaptım..." di­yordu.Besili bir deve görse, "Hayır vallahi, bu sana hediye ettiğim tavuk değildir" derdi.

İşte bu, ikiyüz bin dirhem şöyle dursun, on ku­ruşu bile arkadaşlarına dağıtmayan bir adamın görüş kapasitesidir.

Onun ıstıtaa[246]hususundaki hataları da nak ledilir. O, "bir işi yapan, o işi yaptığı anda başka bir fiili işlemeye kadir değildir" demiştir. Çünkü onlar failin ıstıtaa'sının fiil ile birlikte.bulunmasını ittifakla (icma ile) şart kıldılar ve dediler ki: "İnsanların birleştikleri (icma ettikleri) husus şudur ki, her fail bir fiili işler­ken, o fiili işleme gücüne sahiptir. Isütaat fiil ile bera­berdir."

Istıtaatm fiilden önce olduğunda ise ihtilafa düşmüşlerdir.

Biz, onların icma ettikleri hususta müttefikiz. Istıtaatın fiilden önce mevcud olduğunu iddia edenin ise delilini getirmesi gerekir. Bu yüzden o da bu görü­şe sığınmıştır.

İdrak mevcud olduğu halde doğru görmenin yokluğundan ve ilim mevcud olduğu halde hayatın yokluğundan soruldu. Ne aradaki farkı açıkladı, ne de görüşünden döndü.

Yine onun iddiasına göre bulûğa eren bir kimse­nin, bulûğ anındaki ısütaası ile bir işi yapması im­kansızdır. Bu ıstıtaa ile ancak, ikinci bir halde iş ya­par.

Ona: "Peki o halde bu ıstıtaa ile ne zaman iş ya­par? ıstıtaanın selbedildiği (yok olduğu) an mı, yoksa bulûğ halinde mi? denilecek olursa, ıstıtaa selbedildi­ği an da yapması sana göre muhaldir. O halde bu ısü-taa ile sadece ve sadece bulûğ anında yapmıştır.

(Biraz önce geçen) "ikinci hal" hakkında hoş ol­mayan sözler söylemiştir. Buna ilaveten, Cehennem­liklerin azabının, Cennetliklerinin de nimetlerinin ebedi olmayıp sona ereceğini söylemiştir[247]

 

III-Ubeydüllah B. El-Hasen

 

Sonra Ubeydullah b. el-Hasen'e ( -168) geliyo-ruz. Kendisi Basra kadısı idi. İnsanların inkar etmiş olduğu görüşlerinin çirkinliğinden ve sözlerinin son derece çelişkili oluşundan dolayı -ki bu sözler hakika­ten çelişki denmeğe layık sözlerdir-hücuma uğramış­tır.

Onun {hücuma uğramasının) sebebi şudur. O şöyle diyordu: "Kur'an'da İhtilafa delalet vardır. Kade­ri reddedenler doğru söylemişlerdir. Bu görüş için Kur'anda bir asıl (mesned) vardır. Cebriyyenin de de­dikleri doğrudur, onların görüşleri için de, Kur'anda bir asıl vardır. Kim kaderi reddederse, doğrudur, kira Cebr görüşünü kabul ederse o da doğrudur. Çünkü bazan bir tek ayet, iki muhtelif manaya[248] delalet eder ve birbirine zıd iki manaya çekilebilir."

Birgün kendisine Mu'tezile ve Cebriyeyye'den sorulmuş: "Hepsi de isabet etmiştir. Bunlar (Mu'tezi­le) Allahı tazim edenlerdir, diğerleri (Cebriyye) ise ten­zih edenler..." demiştir. Ona göre isimler hakkında söylenilenler de böyledir. Binaenaleyh, her kim "zina eden mü'mindir" derse isabet etmiştir, her kim kafir­dir, derse o da isabet etmiştir. Bir başkası "O (zina eden) ne mü'mindir ne de kafirdir, fakat fasıktır." der­se, o da isabet etmiştir. "O ne mü'nıindir, ne fasık, o . münafiktir." diyen de doğrudur. Bir başkası: " O kafir­dir, müşrik değildir" derse o da isabet etmiştir. "Kafir ve müşriktir" diyen de isabet etmiştir. Çünkü Kur'an, bütün bu manalara delalet etmektedir.

(Ubeydullah şöyle) demiştir: Birbirinden farklı olan sünnetler de böyledir. Kur'a çekmek de caizdir, aksi de [249]Siâye[250] de caizdir, aksi de [251]Mü'minin kafire karşılık öldürülmesi de doğrudur, öldürülmemesi de [252]Fakih bu farklı görüşlerden hangisini alırsa alsın isa­bet etmiştir.

Birisi "Katil şüphesiz Cehennemdedir" dese isabet et­miş olur. Eğer "Katil Çenettedir" dese yine isabet etmiş olur. Eğer bu hususta birşey söylemeyip, neticeyi Allaha havale etse yine isabet etmiş olur. Çünkü o, bu sözüyle, Allanın onu bu işte (katilin akıbeti hakkında) gaybı bil­mek mecburiyyetinde olmadığını kasdetmektedir.

(Ubeydullah), Ali'nin (4R.A), Talha ve ez-Zubeyr (R.A.) ile, bu ikisinin de Ali ile savaşması hususunda; "Bunlar, hepsi de Allaha itaat etmektedirler." derdi.

Kendisi Kelam ehlinden, kıyas ve nazar ehli birisi ol­duğu halde, onun bu söz(ler)inde, gördüğün gibi (ne ka­dar da) tenakuz ve tutarsızlık vardır!..[253]

 

IV-Bekril-Ammî

 

EBÛ MUHAMMED: Gelelim Bekriyye fırkasının kurucusu "Bekr"e. O, kelamcılann takva hususunda hali en güzel olanıdır. Biz onun: "Birisi bir hardal tohumu çal­sa, sonra da bundan tevbe etmeksizin ölse, o kimse Ce­hennemde Yahudi ve Hristiyanlarla beraberdir" dediğini görüyoruz. Halbuki Allah, dostunun haberi yok iken, onun malından yemesi için müslümana genişlik tanımıştır. Yine bah­çeye giren birisinin -alıp götürmemek şartıyla- o bahçenin mey-vasından yemesine de müsaade etmiştir. Bir yolcu, karnı aç iken bir koyuna rastlasa, onun sütünden istifade et­mesini de Allah mubah kılmıştır.

O halde nasıl olur da, hiçbir kıymeti olmayan bir hardal tohumunu alan bir adama azab olunur ve na­sıl olur da o tohum adamın cehennemde ebediyyen kalmasına sebep olur?

Bir hardal tohumunu almanın günahı ne ki, on­dan tevbe etmek icab etsin? Veya bu taneyi aldığın­dan dolayı ne gibi bir zarar[254] mevzuubahs olabi­lir?

Bazan bir adam, müslüman bir kardeşinin odunlarından, dişlerini karıştıracak kadar küçük bir parça, veyahut çamurundan biraz çamur alabilir. Onun havuzundan su içebilir. Halbuki bunlar bir hardal tohumundan daha büyüktür.

Keza Bekr, "Çocuklar acı hissetmez" derdi. Ken­disine: "Peki çocuk çimdiklenince veya kendisine acı verecek birşey olunca niçin ağlar." diye sorulduğun­da, "Bu, ancak onun ebeveynine eziyettir. Çünkü Al­lah, günahsız bir çocuğa elem ve acı vermeyecek ka­dar adaletlidir" derdi. "Günahı olmadığı halde hay­vanların acı çekmesine ne dersin?" denildiğinde, "Al­lah onu ancak Adem oğlunun faydası için demlendi­rir. Hayvanın acı çekmesi, Adem oğlunun ihtiyaç anında onları gütmesine, durdurup koşturmasına yarar" derdi.

Bir başkasının menfaati için Allah'ın hayvana acı çektirmesi, ona göre adalet idi. Belki bu dediğinin aksini söylemiştir de, ondan rivayette bulunanlar ka­rıştırmışlardır.

(Bekr) "tulumdaki sert nebiz (üzüm ve hurma suyundan yapılan bir nevi içkijden içmek sünetten-dir, keza oğlak yemek, mestlere meshetmek de sün­nettendir" derdi.

Halbuki sünnet yiyecek ve içecek şeylerde değil, ancak dini hususlarda mevzuubahs olur. Eğer bir adam ömrü boyunca, Rasulullah yediği halde, karpu­zu hurma ile yemese, veya Rasulullah kabak sevdiği halde kabak yemese, bu adam için "sünneti terketti" denemez.[255]

 

V-Hişam B. El-Hakem

 

EBÛ MUHAMMED: Sonra Hişam b. el-Hakem'e (Ö. 148/765) geliyoruz. Onun da aşın bir râfızî oldu­ğunu görüyoruz.

Hişam, Allah'ın kenarı ve hududu (sınırı) oldu­ğunu (boyunun) şu kadar karış olduğunu ve buna benzer, Kelamcılara aşikar olan anlatılması güç [256] pekçok şeyler söylemiştir.

Sünnet mezhebi mensublanndan (seleften) da­ha şiddetli bir cebr anlayışına sahib idi.

Birisi ona: "Zannediyor musun ki Allah, re'feti, rahmeti, hikmeti ve adaletiyle beraber, bizi emirleriy­le mükellef kılsın da sonra bizim onu yapmamıza ma­ni olsun ve sonra da bunu yapmadığımızdan dolayı bize azab etsin?" demiş, o da cevaben: "-Vallahi- şüp­hesiz Allah böyle yaptı. Lakin biz bunu söyleyemiyo-ruz," demiştir.

Bir adam ona: "Ey Eba Muhammed, Ali'nin Fe-dek [257]arazisi hakkında Ebubekre gidip Abbas'ı (R.A.) dava ettiğini biliyor musun? [258]dedi. O da, evet dedi. Adam tekrar: "Hangisi zalim idi?" deyince, İkisi de zalim değildi." dedi. Bunun üzerine adam: "Subhanallah... Bu nasıl olur?" dedi.'O da: "Bu ikisi (Ali ve Abbas), Davud' a (A.S.) .gidip davacı olan iki ha­sım melek gibidir. Bu meleklerinin ikisi de zalim değil idi. Bunlar ancak, Davud'a (A.S.) hatasını ve zulmü­nü haber vermek istediler,[259] Ali ile Abbas da Ebu-bekr'e hatasını bildirmek istediler" dedi.

Kelamcılann onun hatası olarak kabul ettikleri sözlerinden biri de: "Allah çakıl taşını -ağırlığı, genişli ği, uzunluğu ve derinliği ile- bir dağ haline çevirebilir. Yerde bir parmak yer kaplarken, onu yerde bir fersah yer kaplar hale getirebilir. Bunu da (dağın) cisim ve arazlarından (sıfatlarından) eksiltip arttırmaksızın, yapabilir." sözüdür.[260]

 

VI- Sumame

 

EBÛ MUHAMMED: Sonra Sumame'ye ( -213/828) geliyoruz. Onun da dininin zayıf olduğunu, İslama noksanlık isnad edip İslam ile alay ettiğini, Al-lahı tanıyıp ona iman eden hiçbir kimsenin söyleye-miyeceği şekilde İslam'a dil uzattığını görüyoruz.

Yine onun herkesçe malum meşhur bir sözü nakledilir: Bir gün Cuma namazını kaçırma korku­suyla mescide doğru koşuşan bir grubu görür ve: "Şu öküzlere, şu eşeklere bakınız" der. Sonra adamların­dan birine: "Şu arab [261]Hz. Muhammed'i (S.A.V.) kasdediyor- insanlara neler yaptı.." der.[262]

 

VII- Muhammed  B. El-Cehm El-Bermekı

 

EBÛ MUHAMMED: Sonra da Muhammed b. el-Cehm el-Bermeki'ye geliyoruz. Onun mushafı (Kur'anı), Aristo'nun, kevn ve fesad, ve mantığın tarif­leri hakkındaki kitapları idi. Ömrünü bunlarla geçi­rir, fakat bir ay ramazan orucunu tutmazdı. Çünkü -denildiğine göre- oruç tutmaya gücü yokmuş..!

(el-Bermeki) şöyle derdi: "Hiçbir kimse, birisine yaptığı birşeyden veya bir iyilikten dolayı teşekküre müstehak değildir. Çünkü bu iyiliği yapan, Allahtan bir sevab ummaktan hâlî değildir. Bu takdirde ise, kendi nefsini düşünmüş olur. Yahud yaptığı işi karşı­lığını umarak yapar. Bu durumda ise o, kendi kazan cini gözetmiş olur. Yahud da, övgü ve kendi iyiliğinin anlatılması için yapar.Bu takdirde de kendi haz ve zevkine çalışmış ve kendisine yardım etmiş olur. Ve­ya o kimseye merhameten veya kalbinin yufkalığın­dan ötürü iyilik eder. Ama bu takdirde, bu iyiliği ile ancak kendi rahatsızlığını teskin etmiş ve bununla hastalığını tedavi etmiş olur."

Bu sözler, Rasulullahm: "İnsanlara şükür (te­şekkür) etmeyen, Allaha da şükretmemiş olur.[263]hadisine aykırıdır.

Kelamcılardan biri, el-Bermeki'nin vefatı anın­da vasiyette bulunduğunu ve şöyle dediğini anlatır: Rasûlullah "Evet, üçtebir kafidir. Uçtebir de (madununa nisbetle) çoktur.[264] demiştir. Ben ise derim ki, "üçtebir'in üçtebiri de çoktur. Miskinlerin hakları beytü'l-mal'dedir. Eğer adam gibi (çalışarak) isterlerse alırlar. Fakat kadınlar gibi (çalışmayıp) otu-rurlarsa bundan mahrum kalırlar. Kim onlara mer hamet ederse, Allah o kimseye merhamet etmesin."

EBÛ MUHAMMED: Onunla beraber yolculuk eden bir adam bana rivayet etti ki; Birgün, el-Berme-kinin hayvanı ürküp kaçınca şöyle demiş: "Rasulul-lah, hayvana ayağı sürçünce vurunuz, kaçınca vur­mayınız."[265]demiştir. Ben ise, ne tökezleyince ne de kaçınca vurun derim."

EBÛ MUHAMMED: Rasulullahın bu hadisi söy­lediği sahih midir, değil midir? bilmiyorum. Bu ancak el-Bermeki'den rivayet edilen birşeydir ki, o da bunda hata etmiştir.

Doğru olan birinci söylenen (tökezleyince vurul-masıjdır. Çünkü hayvan, bir kuyu (veya nehir)den ve­ya binicisinin görmediği herhangi birşeyden korkar ve binicisini düşürür ki bunun sonucunda helak ol­mak vardır.

Rasulullahın, hayvanın kaçmasından dolayı dövülmesini yasaklamasının, tökezlenince vurulma­sını emretmesinin sebebi, tökezlenince (vurulmak suretiyle) hayvanın gayret etmesi ve tökezlememesi içindir. Çünkü tökezleme çoğu zaman hayvanın gev­şekliğinden meydana gelir.[266]

 

VIII-Ehl-İ Re'y-Özelükle Ebû Hanîfe [267]

 

EBÛ MUHAMMED: Re'y ehline gelince, onlar da diğerleri gibi ihtilaf içersindedirler. Önce kıyas yapar­lar, sonra kıyası bırakıp istihsana başvururlar. Bir meselede bir görüş ileri sürüp ona göre hüküm verir­ler, sonra da o hükümlerinden dönerler.

Bana Seni b. Muhammed tahdis etti ve dedi: Bize el-Asmaî, Hammad b. Zeyd'den tahdis etti, (Ham-mad) dedi: Yahya b. Mihnaf ı işittim şöyle diyordu: "Maşnk ehlinden (Doğudan) bir adam, bir sene evvel Mekke'de kendisine verdiği bir yazı ile Ebu Hanife'ye (80-150) geldi. Sormuş olduğu şeyi ona (tekrar) arzet-ti. Ebu Hanife de vermiş olduğu bu hükümden tama­men döndü. Bunun üzerine adam başına toprak sa­çarak şöyle dedi: "Ey insanlar geçen sene bu adama geldim, bana şu yazdığı şekilde fetva verdi.Ben de bu fetvaya dayanarak, pekçok kan akıttım, pekçok kim­seyi (bu fetvaya dayanarak) evlendirdim. Bu sene de kalkmış dediğinden dönüyor...!"

Bana Sehl b. Muhammed tahdis etti. Ona da el-Muhtar b. Amr haber vermiş ki, bir adam Ebu Hani­fe'ye (80-150) {yukarıdaki mesele için) bu nasıl olur?" demiş;

Ebu Hanife: O, geçen seneki görüşüm idi. Bu se­ne ise görüşüm geçen senekinden başkadır, demiştir.[268]

Adam: Bana, gelecek sene başka bir görüşte bu­lunmayacağını teminet (garanti ver) dermiş.

Ebu Hanife: Bu nasıl olur bilmem ? Cevabını vermiş.

Adam da: Lakin ben, Allanın lanetinin senin üzerine olduğunu biliyorum, demiştir .

el-Evzai (88-157)[269] şöyle derdi: "Biz, Ebu Ha-nife'yi re'y ile hüküm verdiğinden dolayı ayıplamıyo­ruz. Nitekim hepimiz re'y ile hüküm veriyoruz. Fakat biz onu, kendisine bir hadis ulaştığı halde (hadis- i bı­rakıp başka bir görüşle) hadise muhalefet ettiğinden dolayı kınıyoruz."

Bana Sehl b. Muhammed tahdis etti. (Sehl) dedi: Bize el-Asmai, Hammad b. Zeyd'den haber verdi.

Haramad (98-179) [270] şöyle dedi: Ebu Hanifeye, İhra­ma giren ve İzar (ihramın alt kısmı) bulamayıp, don giymiş olan bir adamın durumundan sorulduğunda ben de orada idim. Ebu Hanife: "Fidye gerekir" dedi. Ben bunun üzerine: "Subhanallah.. Bize Amr b. Di­nar, Cabir b. Zeyd'den o da İbnu Abbas'dan tahdis etti ki, (İbn Abbas) şöyle demiştir: "Rasulullahı ihrama gi­recek olan hakkında şöyle derken işittim: "İzar bula­mazsa don giyer, na'leyn (ayakkabı, sandalet) bula­mazsa mest giyer.[271] dedim.

Ebu Hanife: "Bırak onu.. Bize Hammad ( -120)[272] İbrahim'den ( -95) [273] tahdis etti ki, İbrahim: "O kimseye kefaret gerekir." demiştir." dedi.

Ebu Asım, Ebu Avane ( -179)[274]den rivayet et­ti ki (Ebu Avane) şöyle demiştir: "Ben Ebu Hanife'nin yanında idim. Kendisine hurma fidesi çalan bir adam(ın cezası) soruldu. Elinin kesilmesi gerekir, de­di. Ben ona: Bize Yahya b. Said, ona Muhammed b. Yahya b. Hıbban, ona da Rafı b. Hudeyc rivayet etü ve dedi ki: Rasulullah (S.A.V.): "Meyvede ve hurma özünde [275]el kesme yoktur.[276] buyurdu, dedim. Ebu Hanife: Benim bu hadisten haberim yok, dedi.

Ben: Fetva verdiğin adamı geri çevir, dedim.

Ebû Hanife:Bırak gitsin..Zaten boz katırlar onu alıp götürdü,dedi."

Ebû Âsım(121-212) [277] Boz katırların adamın kanını ve etini götürmüş olmasından [278]korkarım.demiştir.

Ali b.Âsım(l 05-20 l)[279]dedi ki:Ebû Hanife'ye Abdullah b.Mes'ud'un"Kim halkın yemesi için bir ko­yun keserse,ilk doğacak kızımı ona vereceğim"diyen ve bunun üzerine bir koyun boğazlayan adam hak­kında, "Doğacak kız,koyunu kesenin karısı olur.Kıza da diğer kadınlarının mihri kadar mihir gerekir, "diye hükmettiğini rivayet ettim.Ebû Hanife.bunun üzeri-ne:"Bu şeytanın hükmüdür."dedi.

İbnu Râhûye('veya Râhaveyhjdiye bilinen ,İs hakb.îbrahim el-Hanzali( 166-238) kadar Re'y ehlini diline dolayan,onların kusurlarını ortaya se­ren, onların çirkin görüşlerine karşı insanları kışkır­tan ve                                         uyaran birini görmedim.[280]İbnu RâhûyefRe'y ehli hakkında}:"Allanın Kitabını ve Rasulünün sünnetini attılar_da,kıyasa sarıldüar.[281]derdi.

(İbnu Râhûye)bu hususta daha birçok şeyler söylerdi.Meselâ(Re'y ehlinin)şu görüşlerini zikreder­di: "Bir adam oturarak uyuşa ve uykusu ağırlaşsa bile onun abdest alması gerekmez. "derler.Sonra da"Her kim bayüırsa,onun abdesti bozulmuştur, "diye İcma ederler.Halbuki bu ikisi arasında hiçbir fark yoktur

Üstelik bayılan kimse hakkında bir asıl (nass)yok ki, o asılla abdestinin bozulduğuna delil getirsinler ÎUykunun abdesti bozduğuna dair.pekçok hadis vardır.Rasûlullahın:"Göz dübürün bağıdır göz uyuduğu zaman bu bağ açılır"[282]ve "Kim uyursa abdest aIsın.[283]hadisleri bunlardandır.

Yine (Re'y ehli) yan üstü yatıp,uyku bastınnc abdesti tazelemeyi vacib gördüler de,secde halinde] veya rükû halinde uyuyan ve uykuya dalan kimselef rin abdestini tazelemesini şart koşmadılar.Halbukij yan üstü yatmakdan daha çok rükû ve secde halinde] abdestin bozulmasından korkulur.Onlar bu suretle] ne hadise tâbi oldular ,ne de kıyasa uymuş oldular

Onlar,"Kim teşehhüdden sonra kahkaha ile gü-lerse.namazı tamamdır .Ancak.diğer bir namaz için tekrar abdest alması gerekir."derler.Hangi hata he­nüz vakti gelmeyen bir namaz için ihtiyatı gözeten, fa­kat kılmakta olduğu namazda ihtiyata riayet etmeyen kimsenin hatasından daha açıktır..!

Keza.vefat eden ve geride dedesini (yani)annesi-nin babasını ve kızının kızını bırakan bir adamın mi­rası hakkında;mal kızının kızının değil dedenin-dir.dediler.Keza dede,onlara göre,bütün mirasçı olan akrabalarla beraberdir.

Hangi hata bundan daha fahiştir?Çünkü de-de.anne vasıtasıyla akrabadır.O halde nasıl olur da kızının kızından efdal olur?Kızınm kızı.kızı vasıtasıy­la akrabadır .Ancak, annesinin babası,, babasının babasma-isimleri aynı olduğu için-benzetilmiş olabi­lir.

EBÛ MUHAMMED:Bize İshak-İbnu Râhûye-,tahdis etti(ve)dedi:Bize Veki'(129-197)[284] haber ver di ki Ebû Hanife(80-150): (Namaz kılanlarajne oluyor da,her eğiliş ve dogruluşta ellerini kaldırıyorlar?Yok sa uçacaklar mı?demiş,Abdullah b.el-Mubârek(l 18-181)[285]de ona:Eğer(Hanefiler)iftitah tekbirinde uçmayı istiyorsafdiğerleri de) eğilip dogruluşta uç­mak istiyorlar,demektir."diye cevab vermiştir[286]

Sanki çömlek ve cam eşya mal değümiş.ve sanki abanoz,ağaç değilmiş gibi..onun;"Ben Abanoz ve hur­ma salkımında el keserim.fakat kereste ve kütükte el kesmem. Kireçte el keserim, fakat çömlek ve cam eşy­ada el kesmem"demesi gibi dini konulardaki keyfîliği de cabası!

İshak b.Râhûye(166-238)şöyle dedi:Ebû Hani-fe'ye.gümüş kaplama bir kab ile su içmenin hükmü soruldu,Ebû Hanife:"Bir beis yoktur.Bu kap sadece senin parmağmdaki yüzük mesabesindedir ki,elini suya sokar ve parmağmdaki gümüş yüzük ile suyu içersin(Gümüş kaplama kab ile su içmek de buna benzer.)[287]dedi.

İbnu Râhûye,anlatıldığı takdirde kitabı uzata­cak bu gibi pekçok şeyler anlatırdı.[288]

 

Re'y Ehlinin Kur'ân'a Muhalefeti

 

Bundan daha önemlisi (re'y ehlinin)sanki hiç okumuyorlarmış gibi Kur'an'a muhalefet etmeleridir.

Ebû Hanife,kasden öldürülen kimsenin velisi­nin diyet alamayacağınıza kısas istemek ya da affet­mek mecburiyetinde olduğunu söylerdi.[289]Halbuki Allah(C.C)Kur'an'da:"Ey iman edenler! (Kasden) öl­dürülenler hakkında kısas , size farz kılındı.Hüre hür, köleye köle, kadına kadın kısas yapıhr.ÖIdü-ren ölenin velisi olan din kardeşi tarafından affe­dilirse, örfe uymak ve diyeti güzellikle ona öde­mek gerekir. Bu, Rabbin izden size bir kolaylık ve rahmettir.ft(2,el-Bakara, 178)buyu rmaktad ir .Ayet -te,"kim kısastan vazgeçerse, ma'rufa(örfe)uyarak di­yet istesin"buyuruluyor,yani,güzel bir şekilde isteye­ceği diyeti istesin, diyet alacak olan acele etmesin.di yeti verecek olan da vakit geçirmeden ve uzatmadan güzel bir şekilde diyetini versin, denmektedir. Sonra ayet devamla:"Bu Rabbinizden bir kolaylık ve rah-mettir"diyor ki, Yahudiler deki "öldürülenin velisi ya afveder ya da kısas is ter "şeklindeki hükmün,müslü-manlardan kaldırılması suretiyle bir kolaylıktır, de-mektir.Ayet devamla:"Kim bu bağışlama ve diyet alış­tan sonra(katil veya katilin akrabasına düşmanlık yaparak)tecavüzde bulunursa"yani diyet aldıktan sonra katili öldürürse, "onun için ahirette çok acıklı bir azab vardır."demektedir.

(Âlimler) diyet aldıktan sonra katili öldüren kimse,öldürülür ve ondan diyet alınmaz demişler-dir.Rasûlullah(S.A.V)da:Diyet aldıktan sonra katili öldüreni affetmem demiştir.

İşte (rey ehli) bu ve buna benzer hususlar-da.özürsüz olarak Kur'an'a ve Rasulullahm sünneti­ne -böyle bir hadisin mevcudiyetini öğrendikten son­ra dahi-muhalefet etmektedirler.

Feri meselelerde rey ile hüküm vermeğe gelin ce-her ne kadar hükümlerin esaslarının,farzların ve sünnetlerin kaynaklan,akıllarm takdirine ve kıyasa muhalif olsa da-bu daha hafiftir.

Bana ez-Ziyâdî tahdis etti(ve) dedi:Bize İsâ b.Yunus,el-A'meş'den[290]O da Ebû İshak'dan,o da Abduhayr!dan haber verdi.{Abduhayr)dedi:Ali b.ebi Tâlib(r.a)şöyle dedi:"Ben,mestin üstünün altından daha ziyade meshedilmesi gerektiğini,Rasulullahm mestlerinin üstünü meshettiğini görünceye kadar ka­bul etmiyordum[291]

Bana Ebû HâÜm.el-Asmaî'den tahdis etti.(el-Asmaî)dedi:Zufer b,Huzeyri(110-158)[292]birisine on ile yirmi arasım vasiyyet eden bir adam hakkın-da:"pokuz verilir,ne on verilir ne de yirmi.Nasü ki sen:"İki direk arasındaki onundur, "dediğin zaman ,sadece bu iki direk arası onundur.Bu iki direk ona dahil değildir, "derken işittim?[293]

Biz ona: "Bir adamın başı kınalı[294]bir oğlu ol-sa,adama:Oğlun kaç yaşında?denilince adam da,alt-mış ile altmış iki arasında dese,bu takdirde sizin kıya­sınıza göre adamın oğlu bir yaşında demektir, "de­dik.

ZufenBen bu mevzuda istihsan ile hüküm veri­yorum, dedi.

Bize Muvatta'da Mâlik'den (95-179),[295]o da Ra bia b. ebî Abdirrahman'danf136)[296] rivayet edil­di. (Rabîa)dedi:Saîd b.el-Museyyib'e(   -94),[297]Bir ka­dının bir tek parmağının diyeti nedir?"dedim,"On de-ve"dedi.

Ben:İki parmağinki kaç devedir?dedim.

Saîdi'Yirmi deve"dedi.

Ben:Üç parmağınki kaç devedir?dedim.

Saîd:"Otuz deve"dedi.

Ben: "Dört parmağınki kaç devedir?dedim.

Saîd:'Yirmi deve"dedi.

" Ben:Yara büyüyüp,zarar arttıkça diyeti azalıyor [bu nasıl iş?)dedim.

Saîd:Ey kardeşimin oğlu,sünnet böyle.. !dedi.[298]

EBÛ MUHAMMMED: Re'y ve kıyasa karşı Irak ehlinin en serti eş-Şa'bi(17-104)[299] en yumuşak davrananı da Mucâhid(21-103)[300]idi.

Bana Ebu'l-Hattâb tahdis etti(ve)dedi:bana Mâlik b.Said tahdio etti (ve) dedi :bana el-A'meş.Mucâ hid'den haber verdi.Mucâhid şöyle demiştir: "ibadet­lerin efdali.güzelfisabetlijreydir."

Yire bana Muhammed b.Hâlid b.Hıdâş tahdis etti (ve) dedi: (bana babam tahdis etti (ve) dedi;) [301]ba­na Müslim b.Kuteybe[302]tahdis etti (ve) dedi:Bize Mâlik b.Miğvelf -159)[303] haber verdi (ve) dedi:eş-Şa'bire'y ehline baktı-ve bana şöyle dedi: "Bunlar sana Rasulullahın ashabından ne rivayet ederlerse onu kabul et.fakat kendi reyleri (görüşleri) ile söyle­diklerini helaya fırlat..! "

eş-Şa'bi:Kıyastan sakınmız.Çünkü siz kıyas yaptınız mı,haramı helâl.helâh da haram yaptınız de-mektir."derdi.

EBÛ MUHAMMED:Bana er-Rıyâşî tahdis et-ti(ve)dedi:bize el-Asmâî,Ömer b.ebî Zâide'den haber verdUÖmer b.ebî Zâide)( -15?)şöyle dedi:"eş-Şa'bi-ye:"Bu,kıyasa uymuyor!"denildi,bunun üzerine eş-Şa'bi, (erkeğin tenasül uzvunu zikrederek)kıyasa söv­dü.

Bana er-Rıyâşî,Ebû Ya'kûb el-Hattâbî'den,o da amcasmdan,o da ez -Zuhri'den(50-124) [304] tahdis et ti,ez-Zuhrî şöyle demiştir:"Hadis erkektir.onu adam lann erkek olanlann sever.kadın olanları da sevmez­ler. [305]

EBÛ MUHAMMED:Fürû asla tabi olduğuna gö­re,asıllarına uymayan furû (teferruat) meseleler-de,sen nasıl   düzenli bir kıyas yapabilirsin?

Nasıl olur da kıyasta, on dirhem çalanın eli kesi­lir de, yüzbin dirhemi gasbedenin eli kesilmez ?.Yine nasıl olur da.facir olan hür bir kimseye iftira edene kazf cezası olarak sopa vurulur da.iffetli (namuslu) bir köleye iftira edene kazf cezası tatbik edilmez?Nasıl olur da cariyelerin rahimlerinin temiz olduğu bir hayz ile anlaşılır da,hür olan kadınların temizliği üç hayız ile anlaşılır?Nasıl olur,bir adam (hür olan)ihtiyar ve çirkin bir kara kadınla evlendiğinde evli sayılır da yüz güzel cariyeye sahip olduğu halde evli sayılmaz ?[306]

 

IX-eI-Câhız(     -255)

 

EBÛ MUHAMMED:Gelelim el-Câhız'a.[307] O, Kelâmcıların sonuncusu,geçmiş âlimleri ayıpla­yan, kelâmcılar içinde en iyi delil getiren, küçük birşe-yi büyütesiye veya byyük bir şeyi küçültesiye kadar ona en fazla iltifat eden bir kimsedir. Öyle ki o, bu kud­reti sayesinde,bir şeyi ve onun zıddını yapabilecek ve siyahların beyazlardan üstün olduğunu ispat edebi­lecek bir seviyeye erişmiştir

Onun bazan Osman taraftarlarını Rafızilere karşı müdafaa ettiğini,bazan da Zeydiyye'yi Osman taraftarlarına ve EhM Sünnete karşı müdafaa ettiğini görürsün.Bazan Ali'yi(R.A.) üstün tutar,bazan da aşağı düşürür.

"Rasûlullah şöyle dedi"der ve hemen arkasin-dan"el-Cemmâz[308] şöyle dedi.'Veya'lsmail b.Gazvân[309] şöyle dedi,"diyerek bu adamların fahiş (çirkin.kötü) sözlerinifRasûlullahın sözleri ile yan yana)zikre-der .Halbuki Rasûlullah(S.A.V)el-Cemmaz ve İsmail b.Ğazvan'm isimlerinin bulunduğu bir kitapta zikredilmekten münezzehtir.nerede kaldı ki aynı sa-f hifede veya bu isimlerden bir iki satır sonra zikredil sin!                                            

Bir kitap yazar,orada Hristiyanların Müslü-? manlara karşı olan delillerini zikreder.Sıra Hristiyan-| ların hatalarını saymaya gelince,delil getirmektenj vazgeçer.Böyle yapmakla.o adeta,Hristiyanlara,onla-nn bilmedikleri(müslümanlann aleyhine olanjşeyleri göstermek ve imanı zayıf müslümanlan şüpheye dü­şürmek ister gibidir.

el-Câhız'm kitaplarında gülünç ve abes (boş) şeyler yazdığını ve bununla,gençlerin ve nebiz (bir ne­vi içki) içenleri kendisine  çekmek istediğini, görür­sün.

Hadislerle öyle alay eder ki.bütün ilim ehli bu­nun alay olduğunu anlar. Meselâ "balığın ciğeri [310]şeytanın boynuzu,[311]Hacer-i Esved'in beyaz oldu­ğu,onu müşriklerin karartüğı,bu takdirde müslü-manlann.müslüman olunca on beyazlatmalan ge­rektiği gibi şeyleri;içinde nda (süt emme) ile ilgili ayet­leri ihtiva eden ve Hz.Âişenin sedirinin altında bulu­nan bir sahifeyi koyunun yemesini [312] zikreder.

Yine karga ve horozun içki başına oturmaları, hüdhüdrkuşunun, anasının cenazesini başının içine defnetmesi, kurbağanın teşbih etmesi,güvercinin boynundaki gerdanlık ve buna benzer şeyler hakkın-daki Ehl-i Kitabın sözlerini zikreder. Bunları inşaallah ileride açıklayacağız.

Bütün bu arattıklarımızla birlikte o.üstelik bu ümmetin en yalancısı ve ençok hadis uyduranı ve ba­tıla ençok yardım edenidir.

Kim sözünün de amelinden sayıldığını bilirse.az ve sadece faydalı şeyler konuşur.

Her kim, telif ettiklerinden ve yazdıklarından mesul olduğunu bilirscbirşeyi ve onun tam tersini yapmaz,ve batıl olduğuna inandığı bir şeyi yerleştir­mek için bütün gücünü sarfetmez.Bu hususta er-Riyâşî şu şiiri söylemiştir:

"Elinle,Kıyamet günü görmekle sevinecek oldu­ğundan başkasını yazma..."[313]

 

C-Kelâmdan Uzak Durmayı Gerektiren  Sebepler:

 

EBÛ MUHAMMED: Duyduğuma göre kelama-lann bazıları şarabın haram olmadığını söylüyorîar-mış.Gûya Allah(C.G)şarabı te'dib cihetinden nehyet miş imiş. "Elini boynuna bağlafyıp cimri kesiljme ve büsbütün de aç(ıp israf et)me" (17,el-İsra:29) ve"...kendilerini yataklarda yalnız birakın.Yine dinlemezlerse (hafifçe) dövün.."(4,en-Nisa:34) ayetleri de bunun gibi te'dip için imiş.

Onlardan kimisi de,dokuz hür kadınla evlenile-bileceğini söylemekte ve şu âyeti delil getirmektey-miş:"Sizin için helâl olan kadınlardan iki-şer.üçer.dörder olmak üzere nikah edin."(4,en-Ni-sa:3) Diyorlarmış ki;iki,üç ve dördün toplamı dokuz eder.Bunun delili de şudur ki;Rasûlullah vefat et­tiğinde dokuz hanimi vardı.Allah'ın(C.C) Kur'an'da Rasûlüne mubah kıldığı şeyler,bize de mubah kılın­mış olan şeylerdir.

Diğer bazı kelamcılar da domuzun yağ ve derisi­nin helal olduğunu kabul etmekte ve "Çünkü Allah(C.C),"Size,ölü hayvan,akmış kan ve domuz eti haram kıhndi."(5,el-Mâide:3)ayetinde,domuzun an­cak etini haram kümıştır.bunun haricinde başka bir-şeyini haram kıîmamışür. "demektedirler.

Kelamcüardan bir başka gurup,Allah,birşeyi,o şey meydana gelmeden bilemez ve en iyisini araştır­madan birşeyi yaratamaz, demişlerdir.

Bu kadar ihtilaf karşısında bu Kelamcılardan hangisine bağlanılır ve hangisinin mezheb ve fırkası­na tabi olunur...?Bunlann arasından hakkı bulup çı­karmak nazil arzu edilebilir?

Onlar,-günler geçtiği.zaman akıp gittiği halde-hala kıyas ve tartışmalarla uğraşmakta.böylelikle sadece ihtilailan artmış olmakta,haktan ise uzaklaş­maktadırlar.

Ebû Yusuf (113-182)[314] "Kim dini,kelam ilmi üe öğrenmek isterse zmdıklaşır,kim malı simya ilmi ile kazanmak isterse iflâs eder,kim hadislerin garibleri-ni.araştınrsa,yalanlanır."derdi.

EBÛ MUHAMMED:Ben ilk gençlik yıllarımda ve çeşitli ilimleri Öğrenmeye ihtiyaç hissettiğim devir-de,bütün ilimlere bir bağla bağlanmak ve her ilimden nasibimi almak istiyordum.Bazan bunlara (Kelamcı-lara )aldanıp,onlann meclislerine gider,oradan,hayra götüren veya doğruyu gösteren faydalı birşeyi öğren­miş olarak çıkmayı arzu ederdim. Onların Allah'a karşı cür'etlerini.salunmalanmn azlığını,kıyasın dü­zenli olması veya kıyasta kopukluk olmaması için kendilerini günahlara sürüklediklerini görür, oradan hüsran içersinde,pişmanlıkla geri dönerdim.

Şair Muhammed b.Beşir,[315]

Bırak tartmadan söz söyleyeni,

Vera' sahibi böyle bir söz söylemez.

Her fırkanın başlangıcı güzeldir.

Ondan sonra kepazeleşirler.

Ona söylenilebilecek tek şey,

"Hiç duraksamadan konuşurdu."denilmesidir."

derken onlan isabetli bir şekilde vasfetmiştir. Abdullah b.Mus'ab[316] da şöyle demiştir: Adamı görürsün söz söylemek hoşuna gidiyor.

Halbuki kişi için en salim yol konuşmamaktır. Sözün fazlasından sakın,

Çünkü her sözün lüzumsuzu bardır.

Sakın bir bid'atçıya arkadaşlık etme.

Hiçbir zaman da onun dediğini dinleme. onların sözleri gölgelere benzer.

Gölgelerin ise zail olması yakındır.

Allah âyetlerini muhkem kılmıştır.

Rasûl(ullah) de onlara delil olmuştur.

Ve müslümanlara yolu açık eylemiştir.

Sakın bu yoldan başkasını takib etme [317]

Onlar,göğüslerinde şüphe,

İçlerinde ise kin ve hile saklarlar.

Kur'an'la ilgili bir bid'at çıkardıklarında herbiri bu bid'ata sarılıp kendini haklı görür.

O halde bırak onlan ve ahmaklar gibi salına salı­na yürüyenleri

Onlara uzun bir sessizlikle cevap ver.

EBÛ MUHAMMED:Ben Ömer b.Abdilaziz'in "Kim dinin[318] husûmetlere (münakaşalara)hedef ya­parsa , sık sık görüş değiştirmek durumunda kalır.[319]sözünü işitmiş idim.Hakikaten,kelâmcılan,"Hak(kıyas ve nazar[düşünce) ile bilinebilir.Kim bir delil ile ilzam olunursa.ona boyun eğmesi gere­kir, "dediklerini işitiyor, fakat sonra onların .araştır­ma ve nazarları boyunca birbirlerini delillerle sustur­duklarını, her mecliste kaç kere müşahade ettiğim halde, onların kendi iddialarından vazgeçmedikleri­ni, iddialarını terketmediklerini görüyordum.

Hişam b.el-Hakem'in [320] taraftarlarından biri bir mu'teziliye şöyle bir soru sorar:

Bana söyler misin,bu âlemin sonu ve hududu var mıdır?

Mu'tezili:"-Son-bana göre- iki kısımdır.Biri, za­manın şu vakitten şu vakte kadar olan sonudur.Diğe-ri.uç ve kenarların (yâni mekânın)nihayeti (sonu) dir ki,âlem de bu iki sıfatla sonludur." dedi.

O:"-Sani (yaratıcı) olan Cenab-ı Hak sonlu mudur?dedi.

Mu'tezilî:-Bu muhaldir, "dedi.

O: "-Sen sonlu olmayan.sonlu birşeyi yaratabi­leceğini mi iddia ediyorsun?dedi.

Mu'tezilî:"Evet,dedi.

O : Sonlu olmayanının sonlu olanı yaratması caiz olduğu gibi, niçin "şey" olmayanın "şey"i yarat­ması caiz olmasm?dedi.

Mu'tezilî : "-Çünkü "birşey"olmayan,yokîuktur veiptaldir."dedi.

O Sonlu olmayan da,yokluk (adem) ve iptal­dir, dedi.

Mu'teziîî O :-"Birşey değildir",demek,"yok" de­mektir, dedi.

O Sonsuz değildir."demek te "yok" demektir.dedi.

Mu'tezilî:-Cehm b.Safvân[321] ve ashabı hariç,insanlar Allah'ın bir "şey" olduğunda ittifak ettiler.dedi.

O İnsanlar onun (Allah'ın) sonlu olduğunda da ittifak etmişlerdir.dedi.

Mu'tezlî :-Mütenâhi (sonlu) olan herşeyin muh-des, masnu'(yaratılmış), ve aciz olduğunu gör­düm, dedi.

OBen de bütün "şeylerin muhdes (sonradan yaratılmış) ve âciz olduğunu gördüm, dedi.

Mu'tezilî:"-Bu "şey'lerin yaratılmış (masnû') olduğu­nu görünce, bildim ki.onlann yaratıcısı da"şey" dir.". dedi.

OBu "şeylerin sonlu olduğunu görünce bildim ki, onların yaratıcısı da sonludur."

Mu'tezilî Eğer (Allah) sonlu olsaydı .yaratılmış olurdu,çünkü her sonlu olan şey yaratılmışür,dedi.

O Eğer (Allah) "şey" olsaydı,yaratılmış ve aciz olurdu.çünkü her "şey" in yaratılmış ve aciz olduğu­nu gördüm,eğer mesele böyle değilse,o halde (Allah ile yaratılanlar arasındaki) fark nedir? deyince, Mu'tezilî sustu..

(Kelâmcılardan)iki kişiden biri,diğerine" ilim "hakkında sordu ve ona:"Sen,,Semi'(işitici) demenin , Alîm (bilici)demek olduğunu mu söylemek istiyor­sun?   " dedi.

O da:Evet,dedi.(Bunun üzerine aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti):

Allah fakirdir.."diyenlerin sözünü elbette Allah işitmiştir." (3.Â1-İ Imrân: 181) buyurulmuş-tur.Yani Allah, onlar bu sözü söylediklerinde onları işitti mi?

Evet,işitti.

Onlar o sözü söylemeden önce,Allah onlan işit­ti mi?

Hayır, işitmedi.

Onlar söylemeden önce,onlann bu sözü söyle­yeceklerini bildi mi?

Evet...

Öyleyse ben "Semî" den,Alîm manasından baş­ka bir mana anlıyorum, "deyince öbürü cevab vereme­di.

EBÛ MUHAMMED:Ona ve ewelkine:"İkinizi de deliller susturdu.Öyle ise,niçin (yanlış olan) inancı­nızdan vazgeçip de delillerin icabettirdiği şeye inan­mıyorsunuz?" dedim.

Onlardan biri: "Eğer dediğin gibi yapar-sak,hergün kaç kere inancımızı değiştirmemiz gere­kir" dedi.

(Benim bu anlattıklanmjsenin Kelâmcılara hay­ret etmen için kafidir.

BEN (EBÛ MUHAMMED) DERİM Kİ:Madem ki hakikat ancak kıyas ve delil ile bilinmektedir, eğer sen bu ikisine kat'î bir şekilde tabi olup (bunlara dayanı­larak mağlup edildiğinde) boyun eğmezsen kıyas ve delili ne yapacaksın?O zaman senin için taklid [322] da­ha kazançlı ve Rasûlullahın izinden gitmek de daha uygun olur.[323]

 

Kelâmcılara Göre;Rivayet Edilen Bir Haberin Sabit Olması İçin Gerekıi Râvi Sayısı

 

Onlar (Kelâmcılarjbir haberin nasıl sabit ola­cağında da ihtilaf ettiler.Bazısı,sadık(doğru)bir kişi ile haber sabit olur,derken diğeri,"iki kişi ile sabit olur.çünkü Allah iki adil şâhid getirmekle emretmiş­tir. "der.Bir diğeri ise "üç kişi ile sabit olur.çünkü Al-lah'Bununla beraber mü'minlerin hepsinin topla­nıp birden savaşa çıkmaları uygun değildir. Her ka­bileden büyük bir kısım savaşa git m eli, onlardan bir kısmı da dini öğrenmek ve kabileleri savaştan geri döndüğü zaman,onları Allah'ın azabı ile uyar­mak için geri kalmalıdır." (9,et-Tevbe:122) buyur­muştur. (Ayette geçenjtâife (=onlardan bir kısmı) ise en az üç kişiden teşekkül eder."der.

Onlar bu sözleriyle iyice sapıtmışlardır. Çünkü "tâife"bir de olur.iki de,üç veya bunlardan daha fazla sayıda da olur.Çünkü taife; kısım,parça manasına-dır.Binâenaleyh.bir kişi de bir kavmin.parçası olabi lir.Nitekim Cenâb-ı Hak "Mü'minlerden bir taife de hazır bulunsun." (24,en-Nûr:2) buyurmaktadır.Bu rada Allah tâife'den,bir veya iki kişiyi kasdetmekte-dir.

(Kelâmcılardan)bir başkası, Cenab-ı Hakkın "Bunun üzerine dört şahid getirselerdi ya..!" (24,en-Nûr: 13} ayetini delil getirerek,bir haberin dört kişi ile sabit olabileceğini söyler...Bir diğeri"...içlerin­den on iki nazır bulundurmuştuk." 5,el-Mâi-de, 12âyeti sebebiyle,haberin on iki kişi ile sabit ola­cağını; bir başkası "...içinizden sabır ve sebat ede­cek yirmi kişi bulunursa, onlar iki yüz kişiye gale-

be eder." (8,eİ-Enfâl:65) âyetiyle istidlal edip.yirmi ki­şi ile sabit olacağını;diğeri ise"Mûsâ (buzağıya tapan arkadaşlarından ötürü özür dilemek üzere} tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seç­ti." (7,el-A'râf: 155)ayeti sebebiyle .haberin yetmiş kişi ile sabit olacağını söyler.

Onlar (Kelâmcılar ve re'y ehli),haberin sahih ol­ması için delil teşkil edecek her sayı için Kur'an 'dan birer sayı buldular.Herhangi bir kimse.haber ancak sekiz kişi ile sabit olur.çünkü Allah, o zamanın insan­larına hüccet olan Ashâb-ı Kehf hakkmda"Bunlar ye­di kişidir,sekizincileri köpekleridir."(18,el-Kehf:22)buyurmuştur(diyebilir.-Halbuki onların se­kiz olmaları ancak köpeğin onların sekizincileri olma­sıyla mümkündür-veya haber ancak ondokuz kişi ile sabit olur.çünkü Allah,Cehennem bekçilerinden bahsederken"üzerinde ondokuz melek var." (74,el-Muddessir:30) buyurmuştur,diyebilir.Aym şekilde bu rakamlar da.Kur'an'dan çıkarılmış birer sayı ol­muş olur.

Bütün bu tercihler ,ancak insanlaıın akıllarının farklı seviyede olması sebebiyle farkhlaşmış-tır.Herkes aklının seviyesine göre bir sayı kabul et­miştir. Eğer onlar Allah'ın tek bir vakitte,bütün in­sanlara iki,dört,yirmi veya yetmiş değil de bir tek Pey­gamber göndermesine ve ona uymalarını,emirlerini dinlemelerini emretmesine baksalardı.tek bir Pey­gamber nasıl Allah'dan haber verdiği şeylerde sâdık (doğru) ise,aynen âdil ve sâdık bir kimsenin verdiği haberin de tasdik olunması gerekeceğini anlarlardı.

Bu kısımda maksadımız bu olmadığı için sözü daha fazla uzatmayacağız...[324]

 

D-Kelamcıların Tefsirlerinden Örnekler

 

EBÛ MUHAMMED:Kur'an'ı en acaib bir şekilde tefsir ettiler.Maksadları da mezheblerini destekle-mek.te'vüleri kendi fırkalarına hamlettnektir.

Onlardan bir fırka,"Onun kürsüsü,gökleri ve yeri kaplamıştır. (2.el-Bakara:255)âyeti hakkında yani "ilmi" kaplamıştır.demiş ve iddialanm isbat için duyulmamış bir delil getirmiştir ki o da şairin şu sözü­dür:

"Velâ Yukersiu ılmallâhi mahlûku"

Sanki bu şiirin manası onlara göre "İnsan.Al-lah'ın ilmini bilemez"demektir.

el-Kursiyyu,hemzesizdir.Yukersiu fiili ise hem-zelidir.

Onlar Allah'ın kürsüsü veya şeriri olduğunu söylemekten ürkerek, Arş'in şerir veya kürsüden baş­ka birşey olduğunu söylemişlerdir.Halbuki araplar arş denilince ancak şeriri (taht'ı),yüksek çatıları ve kuyuların yerden yükselen kısımlarını anlarlar.Nite­kim Allah:MEbeveynini arş üzerine çıkardı." (12,Yûsuf: 100)buyurmaktadır ki.taht üzerine çıkardı demektir.

Umeyye b. ebi's-Salt da (serir taht ile ilgili ola­rak) şöyle demektedir:

Allahı ululayınız,O ululanmağa lâyıktır.

Rabbimiz gökte yüce oldu,

İnsanları aşan en büyük binada.

Ve göğün üzerine bir şerir (taht) kurdu.

(Bu taht öyle Juzundur ki göz ona yetişemez.

O tahtın altında sen,melekleri boyun eğmiş ola­rak görürsün.

Onlardan diğer bir fırka"Kadın gerçekten ona niyetlenmiş ve o da kadına niyetlenmişti." (12,Yûsuf:24) âyetinde, kadının fuhşa niyet ettiğini,

onun E Yusuf un) da kadından kaçmağa veya ona vur-rnağa niyet ettiğini söylemiştir.Nitekim Allah "Eğer Yûsuf,Rabbinin burhanını (ilâhî ihtanjgönnemiş olsaydı,olacak olan olurdu." (12.Yûsuf:24)buyur-rrmştur.Demek ki Yûsuf kaçmak veya kadına vur­mak istemiş ve ,Rabbinin burhanını gördüğü vakit kadının yanında kalmıştı."demişlerdir.

Senin, iki niyetin farklı olduğunu ve sen birine ihanet etmeği kasdederken, o kimsenin sana ikrama niyet edebileceğini kasdederek "fulana niyetlendim.o da niyetlendi" demen caiz değildir.Bu söz ancak iki niyyet aynı olduğu zaman caiz olur.

Diğer bir firka  "Âdem, Rabbine âsi oldu da (yolunu) şaşırdı." (20,Tâ,hâ:121) âyetinde Âdem'in ağacın meyvesinden yediği için hastalığa mübtelâ olduğunu söylemiştir.Bu kimseler,sütteri kesilen deve yavrusu,midesi bozulacak kadar süt iç­tiği zaman Arab'ın "ğaviye'l-fasüu,yağvâ,gâvan"de-mesindeki manayı kasdettiler.Halbuki âyetteki (şaştı manasına gelen) ğavâ,"ğavâ-yağvi,ğayyen"fiilidir.On-lann dediği ise.midesi bozulmak manasına gelen "ğa-viye-yağvâ-ğavan"fiilidir. Bir başka fırka da

Yemin olsun ki cin ve insanlardan birçoğunu Ce­hennem için yarattık)  ( 57.el-A'raf: 179) yani onları

cehenneme atük,âyetindeki zatına )

insanların (onu savurdu)sözündeki fiil­le aym olduğunu kabul etmişlerdir. fiilinin,  fiilinden olması mümkün

"Zu'n-Nûn'u hatırla.Hanİ öfkelenerek gitmiş­ti de.kendisine hiçbir zaman güç yetiremiyeceği-mizi sanmıştı." (21.el-Enbiya:87) âyeti hakkında da Zu'n-Nûn'un -Allah'ın Peygamberlere verdiği ismet sıfatı dolayısıyla"Rabbine kızmış olduğumTsöyle-mekten ürkerek onun, kavmine öfkelenerek çıkıp git­tiğini söylemişlerdir.

Böyle demekle onlar.kavmi iman ettiği zaman Zu'n-Nûn'un öfkelenerek çıktığını söylemiş olmakta ve (âyete) verilmesini çirkin buldukları manaya ben­zer bir mana vermiş olmaktadırlar .Çünkü kavmi iman ettiği zaman,Allah1 in bir Peygamberinin onlara öfkelenmesi nasıl caiz olabilir?Halbuki o.zaten kav­minin iman etmesi

(lVadîn:Genîş bir astar veya iç elbiscsi.Deri sırımların­dan veya kıldan dokunur.Sadece deriden de yapılır.

lunmuştur.Eğer bir Peygamber yüzbin veya daha faz­la sayıda insanın iman etmesine öfkelenecek olur sa,bu takdirde onunla bir Allah düşmanı arasında ne fark kalır?Binaenaleyh o,ne kavmine ne de Rabbine öfkelenerek çıkıp gitmemİştir.Bu husus benim te'li-fim olan "Muşkilu1l-Kur'an"adlı kitabımda açıklan mıştır.[325]

Maksadım bu kitapta.bu gibi hataları anlatmak değildir.Benim gayem, (Kelamcıların ve re'y ehlinin) Allah'ın kitabını keyiflerine göre manalandırmak ve kendi fırkalarını destekleyecek şekilde tevilde bulun­mak sur etiyle, Allah'a karşı gösterdikleri cüretkârlık­larını ve cahilliklerini ortaya koymaktır.

Kezâ"AlIah İbrahim'i (AS) halîl (=dost) edin­miştir." (4.en-Nisâ:425) âyetinde dost manasına ge­len "HaliT'i "rahmetine muhtaç" manasına aldılar.Al-lah'a.insanlardan birini halîl(=dost) kılmış olmaktan korkarak halU'in,fakirlik manasına gelen "el-halle-tu'"dan geldiğini söylediler ve sözlerine delil olarak da Zuheyr'in[326] şu beytini ileri sürdüler:....

"Eğer ona isteme günü bir halil(=fakir) gelirse. Der ki:Malım ne ğâibdir ne de memnû(yasak)"

Şimdi, (mesele onların dediği gibi olursa,bu tak-dirdejîbrahîm (A.S)için bu âyette ne gibi bir fazilet mevzubahs olabilir?

Onlar bütün insanların Allah'a muhtaç olduğu­nu bilmiyorlar mı?İbrâhim'e "halîlullah" denme­si,, "Musa kelîmullah'tır" veya "îsâ rûhullahtır" de­mekten farksız değiîmidir?

"Bir de Yahudiler'-Allah'ın eli bağlıdır (cö-merd değildir)dediler."(5.el-Mâide:64) âyetindeki "er.arapların "...bende fulanın eli (yani nimeti ve iyiliği )vardır. "dediği gibi,burada da nimet manası-nadır,dediler.Bu âyetteki "el" in nimet manasına ol­ması mümkün değildir, çünkü Allah (âyetin devamın­da), onların dediklerinin aksine.cevab olarak "onla­rın (Yahudilerin) elleri bağlıdır, buyurmuş ve sonra da "Doğrusu Allah'ın elleri açıktır."demişür.(Bu son iki âyette) Allah'ın "..onların nimetleri bağlıdır.Doğ-rusu Allah'ın iki nimeti de açıktır."gibi bir mana kas-detmiş olması caiz değildir.Çünkü nimetler bağlan­maz (cimrileşmez). Zira bilinen bir husustur ki iyilik­ten kinaye olarak "el" kullanılır, fakat "iki el" kullanıl-maz.Ancak birbirinden farklı iki iyilik kasdolunursa o takdirde "benim onda iki el'im (=iyiliğim) vardir"deni-lebilir.

Allah'ın nimetleri ise sayılamayacak kadar çok­tur.[327]

 

E-Rafizîlerin Tefsirlerinden Örnekler:

 

EBÛ MÜHAMMED:Bu (yukarıdaki Jtefsirlerden daha acaib bir tefsir, Rafızilerin tefsirleri ve onların el­lerinde bulunan cifr [328]yolu ile Kur' an'ın bâtın (manas) im bildiklerini iddia etmeleridir ki, bu cifr hakkmda.Zeydiyye'nin reisi olan Harun b.Sa'd el-lclî şöyle demiştir:

Görmedin mi Râfizüerin parçalandığını,

Hepsi de Ca'fer [329]hakkında kötü söylediler.

Bir taife Ca'fer imamdır dedi.

Onlardan diğer bir gurub da ona "mutahhar (temizlenmiş ) bir peygamberdir "dediler.

Benim kabul etmediğim acaibliklerinden biri de onların cifr derileridir.

Onlardan cifr'le uğraşanlarından Rahman'a sığınınm.

Bütün Rafîzilerden Rahman'a sığınırim.

(O rafızîlerki) küfür kapısını görür fakat dinde ise şaşıdır.

Ehl-i hak.btr bid'atten el çektikleri zaman,onlar(bidate) devam ettiler.

Onlar (ehl-i hak)hakka müdavim olsalar.bun dan geri kalırlar.

Eğer fll.kelerdir dese tasdik ederler.

Eğer zencinin rengi değişti,kırmızı oldu dese (onu da tasdik ederler.)

Devenin idrarından dana kararsız (düzensiz) dirler.

Zira ileri giderken geri geliverir

Tıpkı Hristiyanîann İsa'ya (a. s) iftira ettikleri gi bi

Cafer'e iftira edenlere de yazıklar olsun.

EBÛ MUHAMMED:Cifr!den maksat,Cifr derişi­dir.

Rafıziler İmâm-ı Câfer'in,kıyamete kadar olacak olan ve kendilerinin bilmesi gereken herşeyi bu deri­ye (cifr) yazdığını iddia etmişlerdir.

(Rafızilerin tefsirlerine gelince:) "Ve Süleyman (A.S) .Davud'a (A.S) vâris oldu." (27.en-NemI:16) âyetindeki "Süleyman" onlara göre" İmam"larıdir ve Peygamberimizin (S.A.V) ilmine vâris olmuştur.

Allahu taalanın "Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor.." (2.el-Bakara:67) âyetindeki boğazlan­ması istenen sığırın Hz.Âişe (R.A) olduğunu, (boğazlanan) sığırın bir parçası ile (katili bi­linmeyen) ölüye vurun." (2.el-Bakara:73) âyetindeki vuran ve vurulanın Talha ile Zubeyr olduğunu,

(Kur'an'da geçen) hamr f şarap) ve meysir (ku-mar) dan kasdedilenin Ebûbekr ve Ömer olduğu­nu...

Cibt ve tâğut (ruhlu ve ruhsuz putlar)[330] dan maksadın Muavtye ve Amr b.el-As olduğunu ve bu­nun gibi -zikretmeyip terkettiğimiz ve bizim bu kitabı mızı görenin Okumaktan vazgeçeceği kadar-acaib şeyler söylemişlerdir,

Ediblerden bazısı, şöyle derdi:Ben Rafızilerin Kur'an'ı tefsir etmelerini, tıpkı Mekke'li birinin yap­mış olduğu şiir teviline benzetirim.Birgün,o,şöyle de­mişti: "Benû Temîm kabilesinden daha yalancısını görmedim. Onlar şâirin:

"İçinde Zurâra,Mucâşi,Ebu'l-Fevâris ve Neh-şel'in bulunduğu bir ev"

(Yani:Temim kabilesi öyle bir kabiledir ki,içer-sinde Zurâra,Mucâşi,Ebu'l-Fevâris ve Nehşel gibi meşhur adamlar mevcuttur. -Mütercim-)beytinin kendi kabilelerinden bazı adamlar hakkında söylen­diğini iddia ediyorlar."dedi.Bunun üzerine kendisine bu beyt hakkında sen ne diyorsun" denilince;el-Beyt (ev) Beytul'lah (Allah'ın evi Ka'bejdir, zurâre ise Hace-r -l Esved'dir,dedi.Peki mucâşi nedir?denildi."Zem-zem"dir,suyu taştığı için mucâşi denmiştir,dedi."E-bu'l-Fevâris"nedir?denildi,o da (Mekke'deki)Ebû Ku-beys dağıdır,dedi."Nehşer'nedir?denildi,"nehşel bun­ların en zoru!"dedi,bir müddet düşündükten sonra,"nehşel"de Ka'be'nin kandilidir.Çünkü uzun ve si­yahtır .İşte nehşel budur, dedi.[331]

 

Rafızî Fırkasının Kolları:

 

Rafıziler bid'at fırkalarının ençok parçalananı ve ençok kollara ayrılanıdır. Onların bir kısmına "Beyân" adı verilen bir adama mensub olmalarından dolayı el-Beyâniyye denilmiştir.Bu adam, taraftarla-nna:Allah"Bu (Kur'an)insanlara bir açıklama.Al-lah'tan korkanlara yol gösterme ve öğüttür." (3.Â1-İ Imrân:138) âyetinde-beyân sözü ile-bana işaret et-nıektedir,demişür.Bu adamlar Kur'an'ın mahluk (ya­ratılmış) olduğunu ilk olarak söyleyen kimselerdir.

Mansûriyye kolu ise.Ebû Mansûr el-Kisf in as­habıdır. Birgün el-Kisf,ashabma:"Eğer gökten bir

parça (kisf), düştüğünü görseler.." (52.et-Tûr:44) âyeti benim hakkımda nazil oldu,demiştir...

el-Hannâkûn ve eş-Şeddâhûn fırkaları da Rafi-zilerdendir.

Rafızilerden.el-Gurâbiyye ise,Hz.Ali'nin,Hz. Pey gamber'cbir karganın (el-ğurâb) diğer bir kargaya benzemesinden daha fazla benzediğini söyleyenler­dir. Gebrâil Ali'ye gönderildiği halde,bu benzerlikten dolayı şaşırıp (vahyi Hz.Muhammed'e getirmekle) ha­taya düştü,derler.

EBÛ MUHAMME: DrBiz bid'at ve hevâ ehli içinde bir beşere ilahlık isnad eden.onlardan başka bir kim­se bilmiyoruz.Çünkü Abdullah b.Sebe Ali'nin rubu-biyetini iddia etmiş tir. Hz.Ali cie onlan böyle söyledik lertnden dolayı ateşte yaktırmıştır.Bu hususta Hz.Ali şöyle bir beyt söylemiştir:

"Baktım ki iç kötü bir hale varmış, yaktım ateşimi çağırdım Kanber'i"

Keza o nlardan başka,kendisi için peygamberlik iddia eden bir kimse bilmiyoruz.Zira el-Muhtar b.ebi Ubeyd (es-Sakafî)[332]kendisinin peygamber olduğu­nu iddia etmiş ve Cebrail ve Mîkâü'in kendisine geldi­ğini söylemiş,etrafındakiler de onu tasdik edip ona ta­bi olmuşlardır.Bunlara el-Keysâniyye denilir.[333]

 

Ashâbu'l-Hadîs (Hadısçıler)

 

EBÛ MUHAMMED:Hadisçilere gelince.onlar hakkı (hakikatı),bulabilecekleri yerlerde arayıp ,araş tırdıIar.Şarkta ve garbta,karada ve denizde Rasûlullahın hadislerini,eserlerini (haberlerini) aramalan ve onun sünnetine uymaları sebebiyle Allah'a yaklaştı­lar.

Onlardan biri.tek bir hadis veya sünnet için,ya-yan yola çıkar ıssız çöllerde konaklar ve bunu sade-ce,o hadisi,nakledenin ağzından işitebilmek için ya­pardı. ..

Sonra hadis çiler, sahihini ve sakîmini (sahih ol-mayanını),nâsihini ve mensûhunu, fukahâdan kim­lerin hadislere muhalif bir görüş ileri sürdüğünü an-layasıya kadar,haberleri (hadisleri )araştırmaya ve incelemeğe devam ettiler.Yukarıdaki hususları açık­layıp bildirmeleri sayesinde "Hak" gizli iken ortaya çıkmış, kaybolmuş iken yayılmış,dağınık bir halde parça parça iken biraraya toplanmıştır .Yine onların bu çalışmaları sayesinde sünnetten yüz çevirenler ona boyun eğmiş,sünnetten haberi olmayan sünnet­ten haberdâr olmuş.önceleri Rasûlullahın hadisleri­ne muhalif olsa bile fulan veya falan kimsenin reyi (iç­tihadı) ile hüküm verirken,bundan sonra Rasûlulla­hın hadisleri ile hüküm verir olmuştur.

Ayıplayanlar,onlan,zayıf hadisleri naklettikleri ve zararlı olan garip hadisleri aradıkları için ayıpla­maktadırlar. Hadis çiler zayıf ve garip hadisleri doğru kabul ederek nakletmiş değillerdir.Bilâkis birbirin­den ayırmak ve her ikisini de bildirmek için çürüğü ile sağlamını, sahihi ile sakimini (zayıfını) biraraya getir-mişlerdir.Bunu yapmışlar ve meselâ merfû bir hadis olan "Aç karnına su içmek vücutta yağ yapar."sözü­nün uydurma olduğunu ve bunu Asımu'l-Kevzi'nin uydurduğunu söylemişlerdir.

İbnu Abbâs'ın hokkaya tükürüp.bununla yazı yazdığı şeklindeki hadisi de Âsımul-Kevzi'nin uydur­duğunu söylemişlerdir.

el-Hasen (el-Basri'n) in "Rasûlullah hasta olan kimsenin talâk (boşaması) na cevaz vermedi [334] hadi sinin de uydurma olduğunu ve bunu Sehl es-Serrâc'ın [335] uydurduğunu söylemişledir..

Yine hadisçiler demişlerdir ki:Sehl,el-Hasen'i ka birler arasında namaz kılarken gördüğünü rivayet ederdi.Bu ise bâtıldır.Çünkü el-Hasen el-Basrî kendi­si Rasulûllahm kabirler arasında namaz kılmaktan nehyettiğini rivayet etmiştir.[336]

Keza Enes'in "Rasûlullah, "kişi ayakkabısını çı­karmadığı müddetçe,hayvana binmiş biri (hükmünde)dir."buyurdu" hadisi de bâtıl (asılsız) dır,ye bunu Eyyûb b. Havt[337] uydurmuştur.demişlerdir!

Amr b.Hurays[338] ın,"Rasûlullahı,bayram gü-nü,huzurunda harbe (mızrak)lar ile oyun oynanırken gördüm[339] hadisinin de bâtıl olup onu el-Munzîr b. Ziyâd [340]uydurduğunu,

İbnu ebî Evfâ'nın [341]"Rasûlullahı.namazda sa­kalım sıvazlarken gördüm" hadisinin de keza el-Munzir b. Ziyâd tarafından uydurulduğunu,

Yûnus'un,el-Hasenu'l-Basrfden rivayet ettiği "Rasûlullah on (aded) künye (kullanılmasını) yasak­ladı" hadisinin mevzu olduğunu ve Merv kadısı Ebû Isme'nin [342] uydurduğunufhep hadisçiler) söylemiş­lerdir.

Hadisçiler, insanların (hadis olmadığı halde ha­dis diye)dillerinde dolaştırdıkları pekçok hadis hak­kında "..ashyoktur"demişlerdir.Bu tip hadislere mi­sal olarak insanlar:

"Sakalının seyrek olması kişinin saadetinden-dir."

"Onları en çok sevdikleri isim ile isimlendiri-niz,ve onlara en çok sevdikleri künyeleri veriniz."

Ticaretinizin en hayırlısı elbise ticareti,işlerini-zin en hayırlısı da terziliktir."

"Dilenen doğru söyleseydi onu geri çeviren iflah etmezdi. [343]

"İnsanlar birbirine denktir,ancak dokumacı ve­ya hacamatçı müstesna.."hadislerini ve bunlara ben­zer -hepsini zikretmek mümkün olmayan- pekçok hadisi rivayet etmişler,hadisçüer de bunları rivayet edip batıl olduklarını söylemişlerdir.

İbnu'l-Mubârek (118-181) [344]Ubeyy b.Ka'b 'm"Kim şu sûreyi okursa ona,şu kadar (sevap) vardır ve kim şu sûreyi okursa ona şu kadar (sevab v.s) var­dır." gibi hadisleri hakkında "Bunlan zındıkların uy­durduğunu zannediyorum" demiştir.

İşte Hadisçilerin (rivayet ettikleri için) sövülüp kötülendikleri "atın terlemesi","göğüs kılları","altın kafes","meleklerin ziyareti[345] hadisleri de uydur-madır.Bunlann hepsi de batıl (asılsız)dır.Onların hiç­birinin sahih bir isnadı yoktur. Bu hadislerin ravileri de yoktur. Onların zındıkların uydurması olduğun­dan hiç şüphe etmiyoruz.

EBÛ MUHAMMED:Muhakkak ki "Mü'minin kalbi Rahman'ın parmaklarından iki parmağı arasın dadır."

"Allah Âdem'i kendi suretinde yaratü.[346]

"Onun (Allah'ın) iki eli de sağ (el) dir."

"Allah yeryüzünü parmağı üzerinde taşır [347] ve parmağı üzerinde onu şöyle yapar."

"Rüzgara sövmeyiniz...Çünkü o,Rahman'm nefesindendir.'Ve

"Kâfirin Cehennemde derisinin kalınlığı iri yan bir adamın (el-Cebbâr) zirâi ile kırk zira'dır"gibi sahih

hadisler de mevcuddur.

EBÛ MUHAMMED:Bu hadislerin açıklamaları mevcuddur.Bunlan,kitapta yeri geldikçe anlataca­ğız, inşâallah.[348]

 

Hadisçilerin.Unuttuğu Bir Hadisi Kendi  Kendilerinden Rivayet Etmeleri

 

Bazen Hadisçilerden birisi rivayet ettiği bir ha­disi unutabilir.O hadis kendisinden ezberlenir ve kendisine tekrar hatırlatılınca o hadisi bilemez ve bu durumda bu hadisi rivayet etmiş olduğu kendisine bildirilir.O da-sünnete olan rağbeti ve sağlam bir ha­dise olan hırsı sebebiyle-hadisi,kendisinden işiten kimseden rivayet eder.

Rabîa  b.ebî  Abdirrahman'm,Süheyl  b.ebî Sâlih'deruönun babasmdan,onun da dedesinden onun da Ebû Hurayra'dan rivayet ettiği "Rasûlul-lah,bir   şâhid ve onun yemini ile hükümde bulundu [349]rivayeti bu tip bir rivayettir.

Rabîa ( -136) [350] dedi ki:"Suheyl'e[351] bu ha­disi hatırlattım.onu hatırlamadı.Bundan sonra o.bu hadisi benden , kendisinden.babasından ve Ebû Hu­rayra'dan olmak üzere rivayet ederdi."

İbnuUyeyne( -198}[352]nin,Vekî '(129-197) [353] ve EbûMuâviye ( -195) [354]den rivayet ettiği iki hadis de böyledir.Bu hadislerden birisi İbnu ebi Nu-ceyh'den,o da Mucâhid'den rivayet edilmiştir.

(İbnu Kuteybe):Bu hadisi bize Muhammed b. Harun tahdis etti.o da dedi ki:Bize İbnu Uyeyne,Ebû Muâviye 'den o, İbnu ebî Nuceyh'den.o da Mucâ­hid'den haber verdi. (Mucahid) (52.et-Tûr:9) âyeti hakkında "yani semâ döner çalka­nır' emiş tir.

Yine Amr (b.Dinar) dan ,o da İkrime rden( 105) [355] (V (33.el-Ahzab: 26) kelimesinin 'kale­ler.." manasına geldiğini rivayet etmiştir.

İbn Uyeyne'ye bu iki hadis soruldu .bunlan bile-medi.ve bunlan Vekî ve Ebû Muâviye1 den, ve kendi­sinden rivayet etti İbnu Uleyye (110-193)[356]İbnu Uyeyne'den.o da Amr b.Dinâr'dan (45-125)[357] o da Ömer b.Abdilaziz'den ( -101),[358]onun "İkrah (zorlama)ile yapılan boşama­nın bir hüküm ifade etmeyeceğini[359] kabul ettiği-nfrivayet etti.İbnu Uyeyne'ye, bu hadisi sordujbnu Uyeyne bu hadisi bilemedi.Bundan sonra artık bu hadisi İbnu Uleyye'den ve kendisinden rivayet etme­ğe başladı.

EBÛ MUHAMMED:Mu'temir b.Süleyman ( -187) [360] şöyle derdi:Munkız [361] bana,benden (ben) Eyyûb'dan o da el-Hasen (u'l-Basri)'den'Vayh"ın rah­met (acıma)bildiren bir kelime olduğunu,rivayet etti..[362]

 

Hadısçılerın Zayıf Rivayetlere Karşı İkâzı

 

Hadisçiler zayıf isnadlan da ( bildirmişler ve )ikaz etmişlerdir.Meselâ:Amr b.Said'in.babasından.o da dedesinden rivayet ettiği bir hadis de böyledir, (za­yıftır).Çünkü Hadisçilere göre bu (bizzat işitilme-yip)kitaptan alınmıştır.

MuğM -136),[363]ne Salim b.ebi'1-Ca'd ( 100) [364] ve Hılâs'ın ( -100)[365] hadisine.ne de Ab­dullah b.Amr'm [366]"Sahife"sine kıymet vermez­di..Mugira: "Abdullah b.Amr'm "Sâdıka"denilen bir (hadis) sahifesi vardı.O sahife iki kuruşa benim olsa bile yine de sevinmem"demiştir.

Yine (Muğira) "Abdullah b.Mes'ud'un ashabının Ali'den (R.A) rivayeti .Ali'nin ashabının Ali'den yaptığı rivayetten daha sahihtir"demiştir.

Keza,Şu'be (82-160) [367]"Şu şu kadar zina et mek benim için Eban b.ebi Ayyâş'dan ( -138) [368] hadis rivayet etmekten daha iyidir, "demiştir.

 (Kelamcılarm)Hadisçilere,rivayet ettikleri şeyler hakkındaki malûmatlarının azlığı.lahn ve tasnif (oku­ma ve yazma hatalarının çokluğu sebebiyle hakaret etmelerine gelince:

Muhakkak ki insanların hepsi de bilgi ve fazilet­te müsâvî değillerdir.İnsanlardan hiçbir sınıf yoktur ki.onlann içersinde düşük ve âdî insanlar da bulun­masın!

Nerede ez-Zuhrî [369] gibi ilmin her dalında in­sanların en âlimi olan biri ve Hammâd b.Sele­me, Mâlik b.Enesjbnu Avn.Eyyûb, Yûnus b.Ubeyd,Süleyman et-Teymî,Sufyân es-Sevrî,Yahyâ b.Saîd,İbnu Curayc,el-Evzâî,Şu'be,Abdullah b.el-Mubârek ve emsalUlimde itkân sahibi[370]muhaddis-ler.nerede onlan ayıplayanlarf [371]

İlmin sadece bir dalında ilerleyen bir kimse,di-ğer dallardaki ayak kaymalarından dolayı ayıplana-maz.Bir muhaddis için i'rabta (okunuşta)şaşırmak veya bir fakih için şiirde hata yapmak ayıplanacak birşey değildir.

Her ilim sahibinin,insanlar kendisinin ilmine muhtaç olduğu ve kendisi o sahada söz sahibi oldu­ğu zaman,kendi dalında derinleşip mükemmelleşme-si başlıca vazifesidir.

Bazan da bir kişide pekçok ilim toplanabilir.     :

Zira Allah lütfunu dilediğine verir.

Ebû Hanife'ye (80-150) -ki fetva ve görüşünün inceliği hususunda zamanında tek idi- bir kaya par­çasını alıp bir adamın başına vuran ve onu öldüren bir adam hakkında ne dersin? Bu sebeple onu kısas edermisin?denilince, "Hayır (kısas etmem) Hatta ada­mın başına (Mekke'nin )Ebû Kubeys dağını atmış ol­sa bile[372] demiştir.

Bişru'l-Merisi[373] arkadaşlarına:Allah sizin ih­tiyaçlarınızı en güzel ve en rahat bir şekilde yerine ge­tirmiştir" [374]dedi.Kâsımu't-Temmâr[375] bir gurup insanın,Bişrin bu sözüne güldüklerini gördü ve:"Bu (Bişr'in sözü) şâirin:

"Muhakkak ki Allah Suleyma'yı koruyor.o ise kendisine verilmeyen birşeye karşılık cimrilik ediyor.[376] sözü gibidir, "dedi.

Bişr,re'y (ehlin)in ileri geleni,Kâsımu't-Temmâr ise Kelâmcılarm önde gelenidir.Kâsım'ın,Bişr'i des­teklemek için delil getirmesi, Bişr'in i'rabta hata etme­sinden daha tuhaftır.

Bilâl ( -17-25) [377] Abdu'1-A'lâ b.Abdillah b. Âmir'e [378] karşı yardım isteyen Şebib b.Şeybe'ye

[379]O'nu bana getir."dedi.(Şebib):"(Daha önce de) onu çağırmıştım.Fakat onun hepsi de(=fe küllü zâli-ke) dayattı (gelmedi)"deyince Bilâl:Suç"hepsi"nin dir,dedi[380]

Ben ilim ve edebiyat sahiplerinden, el-Asmaî Ebû Zeyd,Sibeveyhtel-Ahfeş,el-Kisâî,el-Ferrâ,Ebû Amr eş-Şeybâni gibileri olsun veya Kıraat ve Tefsir il­minin imamları gibi olsun.ilminde hata etmeyen bir tek âlim görmedim.

İnsanlar,gerek İslâmda.gerek Cahilliyyede şair-lerin-Lisan ilminin ehli oldukları ve sözleri delil olarak kullanıldığı halde-i'rab ve manalarda hata et­melerini kınamışlardır.[381]

 

Bizzat Hadisçilerin Bazı Hataları

 

Hadisçiler hatalannda.insanların herhangi bir sınıfından hiç de farksız değildir.

Elbette biz kitabımızda onların pekçoğu-nun.yazdıklannı iyice öğrenmeyi ve topladıkları (ha­disler)! iyice anlamayı bırakıp ölünceye kadar (topu topu) bir hadisi on veya yirmi vecih (tarik)ten elde et­me sevdasına düşmelerini kötülemekten geri kalacak değiliz!

Halbuki sahih olan bir veya iki (isnadla gelen bir) hadîs,Allanın ilim sahibi olmasını murad ettiği bir kimse için kâfidir.

Onların bir hadisi on veya yirmi tarik (isnad) dan aramalarından,ellerine,hadisi arayanı yorgun düşü­ren ve geridekilere bir faydası olmayan yolculuklar dan başka birşey geçmemiştir.

Her kim bu tabakadan (bir hadisçi) ise o, bize göre vaktini boşa harcamış ve daha faydalı olanı bira kıp daha az faydalı olan şeylerle uğraşmış demek­tir.

Onlara (Hadisçilere) Haşeviyye,Nâbite,Mucbi re,bazan da Cebriyye denilmiştir.Mecâzi olarak el-Ğusâ' (sel arüklan) ve el-Gusr (insanların en rezilleri) de denmiştir..Bütün bunlar.bir takım lâkablardır ki,bunlarm hiçbiri,Kaderiyye (Mu'tezile) de olduğu gibi bir hadîste zikredilmiş değildir.Kaderiyye hak­kında ise "onların bu ümmetin mecûsileri oldu­ğu, hastalanırlarsa ziyaretlerine gidilmemesi.ölürler-se cenazelerinde bulunulmaması" Rasûlullahtan ri­vayet edilmiştir [382]

Râfıza hakkında,Meymûn b.Mihrân'm İbnu Ab-bas'tan rivayet ettiği :"Rasulullahı "Âhir zamanda bir-takım insanlar olacaktır.Onlara Râfıza denilir.İsl-âmiyeti fırlatıp atarlar,sadece ismi ile yetinirler.Onla-rı öldürünüz,çünkü onlar müşriktirler.."hadisi [383]

Murcie hakkında: "Ümmetimden iki sınıf insan vardnr ki.şefaatıma nail olamazlar.Onlar yetmiş pey­gamber tarafından lanetlenmişlerdir. Bunlar Murcie ve Kaderiyyedir.. "hadisi,

Hariciler hakkında: "Ok'un yaydan çıkması gibi dinden çıkar lar. Onlar Cehennemliklerin köpekleri­dir"[384]hadîsi vârid olmuştur.

Bunlar Rasûlullah tarafından verilen isimler­dir. Onların (Hadisçilere Jverdikleri isimler ise böyle olmayıp sonradan çıkarılmıştır.

Bazan taassub, onlardan birkısmını "Cebriy­ye, Kaderiyye'dir"demeğe götürmüştür.Eğer bu isim onların olması gerekseydi,onlara sadace Kaderiye ismi yeterdi.Eğer bu kaderciler için caiz olsaydı,bu-nun gibi Râfiza,Hârîciler ve Murcie için de (Kaderiyye) demek caiz olurdu.Çünkü bütün bu guruplardan herbiri Hadisçiler hakkında, Kaderiyye ne demişse onu söylemişlerdir.İsimler ise sahibinden başkasına yakışmaz.İsimler ancak ehline yaraşır.

Nitekim ayakkabı tamircisine "ayakkabı boyacı­sı" ve demirciye " marangoz"demek imkânsızdır.

Keza insanların yaratıldıkları fıtratları ve salim düşünce de onların iftiralarının asılsızlığını ortaya çı­karır.

Fıtrata gele!im:Bir adam bir şehre gitse ve orada kaderiyyeyi veya murcieyi kendisine göstermelerini istese, küçük - büyük, kadın veya ihtiyar,avâm veya havas veya sokak takımı hepsi de şüphesiz, bu isimde kim varsa onu gösterirler.Eğer Ehl-i sünnet'i göster­melerini istese insanlar hadisçileri gösterirlerdi.

Eğer içersinde kaderi ( mu'tezüi),sünnî .râfızî ,murciî ve haricînin bulunduğu bir topluluk oradan geçse ve adamın biri kaderiyye aleyhine atıp tutsa.ve-ya lanet etse, onlara göre bu atıp tutma veya lanet ile Hadisçiler (Ashâbu'l-Hadîs) kasdedilmiş olmaz. .Bu ,hiç kimsenin reddedemiyeceği ve inkar edemiyeceği bir husustur.

Salim düşünce'ye (nazar) gelince:Şüphesiz Ka­deriyye kaderi kendilerine izafe etmişlerdir. Başkaları ise kaderi kendilerine değil.Allaha izafe etmişler-dir.Bu sebeple,birşeyin kendisine aid olduğunu iddia eden kimse.o şeyin başkasına aid olduğunu kabul eden kimseden daha ziyade o isme nisbet edilmeye lâyıktır. Çünkü hadîste bize, onların (kaderiyye)bu ümmetin mecûsileri olduğu vârid olmuştur.Gerçek-len onlar Mecüsîlere ençok benzeyen kimseler-dir.Çünkü mecûsiler iki ilâh'ın varlığını .kabul etmek­tedirler. Nitekim Allah onları kasdederek "..iki ilâh edinmeyin.O ancak bir İlâh'dır" (I6.en-Nahl : 51) buyurmuştur.Kaderiyye "Biz Allah'ın olmasını iste-

mediği şeyleri ve takdir olunmayan şeyi yapabiliriz T demektedirler.

Duyduğuma göre.Kelâmcılardan birisi,zimm-îlerden birine "Ey fulan müslüman olmuyor mu-sun?der.

Zimmî de:"-Allah murad etmedikçe (müslüman olmam) "diye cevab verir.

Kelâmcı tekrar:"-Şüphe yok ki Allah murad et-mektedir,fakat iblis seni bırakmıyor."deyince zimmî:"Ben o ikisinden (Allah ve iblis)daha kuvvetli olanı ile beraberim."der..

Bana İshak b.îbrahım b.Habib b. eş-Şehîd tah-dis etti:Bize Kurayş b;Enes ( -209) [385] tahdis eti:Amr b.Ubeyd'i [386]işittim.şöyle diyordu:Ben kıyamet gü­nü getirilirim ve Allanın huzurunda durdurulu­rum.Bana "Niçin katil cehennemdedir de-din?"der,ben:"Böyle olduğunu sen söyledin,de-rim"dedi ve sonra şu âyeti okudu:Kira bir mü'mini kasden öldürürse,onun cezası,içinde devamlı kal­mak üzere Cehennemdir." (4.en-Nisâ:93) Ben -ki ev­de benden küçük kimse yoktu-ona:(Allah)sa-na:"Beir'Doğrusu AUah, kendi ne eş koşulmasını ba­ğışlamaz. Ondan başkasını,dilediği kimse için ba­ğışlar." (4. en-Nisâ:48) buyurdum.Sen benim onu (kâtili)affetmek istemeyeceğimi nereden bildin? der-se,sen ne cevab verirsin?dedim,bana hiçbir cevab ve­remedi...

Bana Ebu'l-Hattâb tahdis etti (ve)dedi :Bize Dâvud b.el-Mufaddal,Muhammed b.el-Mufad-dal'dan.o da Muhammed b.Süleyman'dan o da,el-As-bağ b.Câmi'den,o da babasından haber verdi ki baba­sı şöyle demiştir:Ben Ömer b: el-Hattâb ile beraber Ka'beyi tavaf ediyordum.Hz.Ömer.Ka'be kapısı ile

Haceri Esved arasındaki mültezem'e geldi.vücudu nu oraya yapıştırdı ve "Allahım,benim aleyhime tak­dir ettiklerini affetbenim aleyhime takdir etmedikle­rini affetme, "dedi.

Bana Sehl b.Muhammed tahdis etti (ve) dedi:bi-ze el~Asmaî,Muâz b.Muâz'dan haber verdi.Muâz b.Muâz (119-196)[387]şöyle dedi:el-Fadlu'r-Rakâşî[388]bir adamın "Allahım beni (sana teslim olan) müs-lüman kıl (Allâhumme'c'alnî muslimen) .." dediğini işitmiş ve adama, (senin bu dediğin) muhaldir.deyince adam "Ey Rabbimiz,ikimizi sana teslim olmakta sabit kıl. Soyumuzdan da bir topluluğu sana teslim olan bir ümmet yap.." (2.eH3akara:128) âyetini okumuştur.[389]

Bana Sehl tahdis etti (ve) dedi:bize el-As-maî,Ebû Ma'şer el-Medenî'den (-170) (50) Muham-med b.Ka'b el-Kurazî (40-120) nin [390] "KuIlar.Allah dilemedikçe, O 'nun mülkünden herhangi bir şeye sa-hib olamayacak kadar âcizdirler" dediğini haber ver­di.

Bana Sehl tahdis etti (ve) dedirbize el-Asmaî tah­dis etti (ve) dedi:Ebû Amr (68-154) [391]"Allahın dilediğini hidayete erdireceğine,ve dilediğini[392] saptıracağına şehadet ederim.Allah'ın bize karşı hücceti vardır.Kim bana "Gel seninle münakaşa edeceğim"derse,ben ona "kendini benden uzak tut"derim."demiştir.

Bana Ebu'l-Hattâb tahdis etü (ve) dedi:Bize Ebû Dâvud,el-Hasen b.ebî'l-Hasen'in (22-110) [393]şöyle dediğini haber verdi.(el-Hasen) dedi:el-Hacc-âc'ı,"Vâsıt"ta hutbe okurken dinledim,"Ey Alla hım,bana hidâyeti hidâyet olarak göster ki ona uya­yım ve dalâleti de dalâlet olarak göster ki ondan sakı-nayım.Hidayet'im hususunda beni şüpheye düşür-me,o zaman ben uzak (derin)bir dalâlete saparım." di­yordu.

EBÛ MUHAMMED;(el-Haccâc'ın)bu (sözü)Alla-hm "...elbette onları düşmekte oldukları şüpheye yine bırakırdık." (6.el-En'am:9) âyeti gibidir.

Amr b Avn el-Kaysî ( -225) [394] gözleri kör olun­caya kadar ağlayanlardan (el-bekkâûn) idi,şöyle dedi: Saîd b. ebî Arûbe'yi ( -156) [395]"Kur'anda bana, Musa'nın \A.S}"..Onların bu canilikleri,ancak senin İmtihan ve ihtiyanndır.Sen bu imtihanla dilediği­ni sapıklıkta bırakır, dilediğine hidayet verirsin." (7.el-A'raf: I55)sözünden daha ağır gelen bir âyet yok­tur, "derken işittim.Ona "Demek Kur1 an sana ağır ge­liyor hâTVaîlahi seninle ebediyyen bir kelime bile ko nuşmayacağım. "dedim ve ölesiye kadar da onunla konuşmadım.

Bana İshâk b.İbrahim eş-Şehîdî,Yahyâ b.Hamîdft-Tavîrden.o da Amr b.en-Nadr'dan [396]tahdis etti ki (Amrjşöyle demiştinAmr b.Ubeyd'e {80-144) [397]uğradım ve yanma oturdum. Birşeyden bah-setti.bunun üzerine ben:"Bizim ashabımız böyle söy-lemiyor"dedim.O:"Senin ashabın kim?"dedi.Ben de "Eyyûb,İbnu Avn,Yûnus,ve et-Teymı" dedim..."Onlar murdarlardır, pisliklerdir, Ölülerdir,diri değiller-dir."dedi.

EBÛ MUHAMMED:(Amr b.Ubeyd'in)zikrettiği o dört kişi,ilimde,fıkıhta,çokça ibadet etme ve helâl ye­me hususunda zamanının ululan idiler.Ve onlar ken­dilerinden önce gelen Ashab ve Tabiîlerin İzini takib etmişlerdi.Bu gösterir ki(Amr b.Ubeyd 'e göre)Ashab ve Tabiûn da murdardırlar,pisliktirler.

£ğer (kelâmcüar),Ashab ve tabıînin.bu adamla-nn takib etmiş olduğu yolu takib etmediklerini ve As­hab ve tabiînin kader hususunda kendileri gibi düşündüklerini iddia ederlerse,biz onlara"O halde ni­çin el-Hasen,Amr b.Ubeyd ve Gaylân'a bağlandınız? Hz.Ali,(Abdullah)İbnu Mes'ud, Ebû Ubeyde, Muaz, Saîd b.el-Museyyib,ve bunların emsallerine tabi ol­saydınız ya..! Çünkü onlar,kendilerine uyulması ba­kımından Katâde, el-Hasen ve İbnu ebî Arûbe'den da­ha büyüktürler ve delilleri de onlannkinden daha sağlamdır, "deriz.

KelâmcıIarın"Hadisçiler kendilerine (kader konusunda) muhalif olan Katâdejbnu ebî Nuceyh ,İbnu ebî Zi'b   gibilerinden hadis yazryorlar.fakat bunların emsali olan,Amr b.Ubeyd.Amr b.Fâid ve Ma'bed el-Cuhenî gibilerinden hadis yazmıyor-lar?"demelerine gelince,Hadisçilerin hadis yazdıkları bu kimseler ilim ehli ve rivayette doğru kimseler-dir.Her kim bu mertebede ise,ondan (hadis) yazmak­ta, onun rivayet ettiği ile amel etmekte bir beis yok-tur.Ancak sapık inançları hariçtir.Bu gibi şeyler on­dan yazılmaz ve onunla amel edilmez.

Ancak âdil ve sika (güvenilir) bir ravinin nasıl başkası hakkındaki şehâdeti kabul olunur da kendi şahsı,oğlu,..veya babası hakkında veya kendisine bir menfaat getirecek veya kendisinden bir zararı defede­cek hususlarda şehâdeti kabul edilmezse,sâdık (doğ­ru) bir râvinin sözlerinden de sadece ,kendi mezhebi­ne muvafık olan ve hevây-ı hevesine uyan hususların kabul edilmesi menedilir.Çünkü nefsi ona Hakk'ın kendi inandığı şeyde,Allah azze ve celle'ye yakınlığın da bu inancı çeşitli yönlerden sağlamlaştınp destek­lemekte    olduğunu gösterir.

Buna ilaveten (kendi mezhebine muvafık riva-yetlerde)tahrif,ziyade ve noksanda bulunmasından da emin olunamaz.

Eğer:"Kelamcılardan her fırka kendi itikadının hak (doğru} olduğuna,muhâlifin ise dalâlet ve hevây-ı nefs üzerinde olduğuna inanır.Hadisçiler de kendi mezhepleri (nin hak olduğu ) hususunda böyledir-ler.Hadisçiler hak üzre (doğru yolda) olduklarını kat'î bir şekilde nasıl bildiler?"derlerse,onlara şöyle cevab verilir:

"Muhakkak ki Kelam ehli (Ehlu'l-Makâlât) her-ne kadar ihtilâf içerisinde olsalar ve onlardan her bir sınıf,hakk'm kendisinin iddia ettiği görüşte olduğunu söylüyor ise de ,yine de hepsi,Allahın kitab'ma san-hp.Rasulullahm sünnetine yapışan kimsenin, (hak-kın)nûr(u) ile aydınlanmış,rüşd (doğruluk)kapısmı açmış ve hakkı tam yerinde aramış olacağı üzerinde ihtilafları olmayıp.bu hususta müttefiktirler.

Hadisçileri bu yolda yürümekten ancak zâlimler alakoyabilir.Çünkü onlar dîni hususların hiçbiri için.ne istihsâna.ne kıyâs ve nazara (aklî muhake­me),ne geçmişlerin felsefe kitaplarına ve ne de sonra­ki Kelamcılara hiçbirşey havale etmezler.

Eğer, yalan ve birbirini nakzeden rivayetleri nakletmelerinden dolayı Hadisçilere hata nisbet edi­lirse, onlara denir ki:

Uydurma, hatalı (yanlış) ve zayıf rivayetlere ge­lince, sana anlattığım gibi, bunlara karşı ikazda bu-lunmuşlardır

Birbirini nakzeden, çelişkili rivayetlere gelin-ce;Bu tenakuzdan kurtulmanın yolunu sana haber vereceğiz,bilmediğin ve görüşünün yetmeyip kısır kaldığı şeylere senin dikkatini çekeceğiz.

Itimâd Allahadır.Yardım istenecek olan da O'dur."..[398]

 

Kelamcıların İddılarına Göre: Çelişik .Allahın Kitabına (Kur'an'a) Muhalif Olan Ve Nazar {Akli Muhake­me Ve Düşüncenin) Ve Aklın Delilleri­nin Reddettiği Hadisler !...

 

1-Bu Cümleden Olarak.Allahu Taâlânın Kitabına Muhalif (Aykırı) Oldu­ğunu Söyledikleri Bir Hadis...

 

İDDİA:Siz Allahu taâlâmn.Âdem'in (A.S)sırtını sıvazladığını,ve sırtından Kıyamete kadar meydana gelecek olan ve güne^ ışığının huzmesinde görülen toz zerreleri gibi sayısız zürriyetini çıkardığını,"Ben sizin Rabbiniz değilmiyim?"diyerek onları kendi nefisleri üzerine şahid kıldığını ve onların da"Evet (sen bizim Rabbimizsin..) dediğim [399]rivayet ettiniz^Bu ise Cenâb-ı Hakkın"Hatırla ki.Rabbin.Âdem oğullan-nın sulblerinden zürriyyetlerini çıkarıp da onları nefislerine karşı Şahit tutarak:" - Ben sizin Rabbi­niz değil miyim? diye buyuduğu vakit onlar da :"-Evet, Rabbimizsin, şâhid oiduk."demişlerdi." (7.el-A'râf: 172)kavl-i şerifine muhâliftir.Çünküha-dis,Cenâb-ı Hakkın,Âdemin zürriyetini.onun (Âde-min) sırtından(sulbünden) çıkardığını, Kur'an ise Âdem oğullarının sırtlarından aldığını haber veri­yor.

CEVAB:Biz deriz ki.bu iş onların sandığı gibi de-ğildir.Bilakis her iki mana-AUahın lütfü sayesinde-müttefıktir.ve her ikisi de doğrudur.Çünkü Kur'anın mücmel ve özet olarak gelen cümlelerini hadis ve sün­net açıklar.

Görmüyor musun ki Allah,hadiste vârid olduğu üzre Âdem'in (A.S) sırtını sıvazlayıp,ondan,Kıyamete kadar olacak ve toz zerreleri gibi sayısız olan zürriye-tini çıkarmıştır ki.bu zürriyetin içersinde tâ Kıyamete kadar meydana gelecek olan çocukları ve çocukları­nın çocukları vardır.Bunların hepsinden ahid (söz) aldığı,ve nefislerine karşı onları şahid kıldığı za-man,bütün Âdem oğullarmdan.onların sırtlarından zürriyetlerini almış ve nefislerini şâhid tutmuş olur..

Cenâb-ı Hakkm"Gerçekten ilk defa sizi (ruh­larınızı] yarattık, sonra size şekil verdik ve sonra da meleklere: "-Âdeme secde edin...!"dedik"(7.el-A'râf: 11) âyeti de buna benzer.Burada Allah,melekle-re söylemiş olduğu "Âdeme secde edin"sÖzünü,"..sizi yarattık" ve "..size şekil verdik"sözlerinden sonra söy­lemiş tir. Şüphe yok ki Allah "..sizi yarattık" ve "..size şekil verdik" kavl-i celîli ile, Âdemi yarattığını ve ona şekil verdiğini, sonra da meleklere "Ademe secde edin" dediğini kasdetmiştir,ve bu da caizdİr.Çünkü Âdemi yarattığı zaman,bizi de onun sulbünde yaratmış ve bizi dilediği şekilde hazırlamış ve bu şekilde Âdemi ya­ratmakla, bizi yaratmış oldu.Çünkü biz hepimiz Âdemdeniz.

Bunun misali şuna benzenBen bir adama bir dişi,bir de erkek iki koyun veririm ve ona:"-Sana pek-çok davar bağışladım. "derim.Burada benim maksa­dım, "Ben sana bu iki koyunu bağışlamakla,bunların yavrulamasından hâsıl olacak pekçok davan bağışla­mış oldum, "demektir.

Ömer b.Abdilaziz (      -101),[400]recezci şâirDu-keyn'e[401] bin dirhem bağışlamış, o da bu parayla bir kaç deve satın almıştı.Allahu Taâla da ona bereket ihsan etü,develer artıp çoğaldı.

Dukeyn,"-Bunlar Ömer b.Abdilaziz'in bağışlan­dır. "derdi.Halbuki o hayvanların hepsini ona.Ömer

b.Abdilaziz vermemişti.O,sadece hayvanların ana ve babalarını vermişti.Dukeyn de.çoğalan bu hayvanları Ömer b.Abdilaziz'e nisbet etmiştir.Çünkü onların hepsi d e, bağışladığı hayvanların yavrularıydı

Buna benzeyen diğer bir söz de el-Abbas b.Ab-dil-muttalib'in [402] Rasûlulah hakkındaki şu sözü­dür. (Şiir:)

"..ondan önce sen,gölgeler altında ve yapraklar la örtünülen emanet yerinde de pâk idin."

Demek istiyor ki:Sen,Cennetin gölgelerinde pâk idin."...emânet yerinde" yani "Âdeme Cennette ema­net (geçici)olarak verilen yerde"... "...yaprakla örtünü­len yer." yani,Âdem ve Havva (A. M. S) nın, Cennet yap­raklan ile örtündükleri yerde.." demektir ve bundan Peygamberimizin o zaman Âdem'in (A.S) sulbünde pâk olduğunu kasdetmektedir.

Sonra devam ederek şöyle demiştir.

"Sonra insan olmayan yerlere tndin.Halbuki da­ha henüz,ne rahimde asılı bir et parçası ne de bir çiğ­nem et parçası değildin."

Demek istiyor ki:Âdem (A.S) yeryüzüne indi,sen de onun sulbünde yeryüzüne indin ve sen o zaman ne bir insan idin,ne bir çiğnem et parçası.ne de rahimde asılı bir et parçası.."

Sonra şöyle dedi:

"Bilâkis bir nufte idin ve Nesr [403] ve ona tapanlar sulara garkolurken sen gemiye binmiştin.'Yani: Sen ,Nûh (A.S) gemiye bindiğinde,onun sulbünde nutfe idin   ."

Devam ederek şöyle dedi:

"Sulblerden rahimlere naklonursun; Bir âlem (nesil) kaybolup gittiği zaman.yeni bir nesil ortaya çı­kar."

Yani:"Rasûlullah sulblerde ve rahimlerde inti­kal ediyordu, "demek istiyor.

(el-Abbas),Rasûlullahı daha yaratılmamış iken,pâk olarak nitelemiş, yeryüzüne indirmiş ve ge­miye bindirmiştir.Bundan maksadı ise.Rasûlulla-hın.kendilerinin sulblerinden geldiği babalan ve ecd­adıdır.[404]

 

2-Mütenakız (Çelişık) iki Hadis...

 

IDPIÂîRasûlullahın (S.A.V) "Gerek küçük.ge-rek büyük hacetinizi giderirken kıbleye dönmeviniz.[405] dediğini rivayet ettiniz.Bir de Isâ b.Yûnus'dan,o da Ebû Avâne'den.o da Hâlid el-Hazzâ'dan o da Arrâk b.Mâlik'den,o daÂişe'den (R.A)onun "Rasulullaha (S.A.V),l)ir kısım insanla­rın,küçük ve büyük hacet için kıbleye dönülmesi­ni hoş karşılamadıkları söylenince,Rasulullah (S.A.V) kendi helâ'sınin kıbleye döndürülmesin! emretti.[406] dediğini rivayet ettiniz.Bu ise önceki ri­vayetinizin tersinedir.

CEVAB:Biz deriz ki: ikinci hadîsin nesholun-muş olması mümkündür. Çünkü emir ve nehiyle ilgi­lidir. O halde niçin onlar bu iki hadisin mânâsını kav­rayamadıkları zaman bunlardan birinin nâsih diğeri­nin mensuh olabileceğini düşünmediler?

Bize göre bunlar ne nâsih ne de mensûhtur-lar.Fakat herbir hadîsin kullanılacağı yer vardır.

Büyük ve küçük hâcet'in defi esnasında kıbleye dönülmesi caiz olmayan yerler sahralar ve açık arazilerdir. (Birinci hadiste zikri geçenler)yolculuklan es­nasında namaz için bineklerinden indikleri za-man.bir kısmı namaz için kıbleye dönmüş, diğer bir kısmı ise hacetini gidermek için kıbleye dönmüşler-di.Rasulullah da namazı tenzihen ve kıbleye ikrâmen ne küçük ve ne de büyük hacet esnasında kıbleye dönmemelerini onlara emretti.Bazıları kıbleye dön­menin evlerde ve çukur helalarda da mekruh olduğu­nu zannettiler.Rasulullah da helasının kıbleye döndürülmesini emretti ve böylece evlerde, pisliklerin örtüldüğü çukur yerlerde ve namaz caiz olmayan,boş yerlerde kıbleye dönmenin mekruh olmadığını onlara öğretmek istedi.[407]

 

3-Mutenakız Ikı Hadis...

 

IDDIÂ; Vekfden.o el-A'meş'den,o da Ebu Sâ-lih'den, o da Ebû Hurayra'dan o da Rasulullah1 tan (S.A.V) onun Birinîzln ayakkabısının tasması koptuğu zaman,tek ayakkabı ile yürümesin.[408]

dediğini ve sonra da:

Mindel'den,o Leys'den,o da Abdurrahman b.el-Kâsım'dan.o da babasından,o da Âişe'den (RA).onun "Bazan Rasululahın ayakkabısının tasması kopar­dı da onu tamir ettirene kadar tek ayakkabı ile yü­rürdü.[409] dediğini rivayet ettiniz.Bu hadis bir önce­kinin tersidir.

CEVAB;Biz deriz ki: Elhamdülillah burada herhangi bir terslik yoktur. Çünkü bir kimsenin ayak­kabısının tasması koparsa,ya o ayakkabıyı atar veya eline alır ve onu tamir edinceye kadar tek ayakkabı ile yürür.

İki ayakkabı,iki mest ve diğer.ikili olarak kulla­nılan elbiselerdcbunlardan birinin kullanılıp diğeri­nin kullanılmaması çirkin ve hoş karşılanmayan bir harekettir.

Keza ridâ (abâ,cübbe gibi üste giyilen elbisej'nın sadece bir omuza atılıp,diğer omuzun açık bırakılma­sı da çirkindir.Fakat bir kimsenin tasması kopabilir ve onu tamir ettirene kadar bu halde.bir iki veya üç adım atabilir.Elbette bu,ne çirkindir ve ne de kötü gö­rülen bir harekettir.

Az'ın hükmü,pekçok yerde,çok'un hükmüne muhalif olabilir.GÖrmüyor musun.namaz kılan bir kimsenin rükû halinde iken önündeki boş saffa doğru bir-iki veya daha çok adım atması caizdir de,yine rükû halinde olduğu halde,yüz veya iki yüz zira'far-şınjyürümesi caiz değildir...

Keza ndâ'sı düşünce onu omuzlarına atıvermesi (namazda)câizdir de.namazda elbisesini toplaması veya uzunca bir iş yapması caiz değildir.

Yine bir kimse namazda tebessüm ederse na­mazı bozulmaz.Fakat kahkaha ile   gülerse namazı bozulur.[410]

 

4-Mütenakız (Çelişik) İki Hadis ...        

 

İDDİÂ:Hz,Âişe (R.A) "Rasulullah (S.A.V) asla ayakta bevletmedi"[411]dediğini, sonra da Huzey-fe'den (R.A) "Rasuîullah'm (S.A.V) ayakta bevlettigini"[412] rivayet ettiniz.Bu ise evvelki hadisin tersidir

CEVAB:Biz deriz ki.burada-Elhamdülillâh-herhangi bir aykırılık yoktur.

Rasulullah, evinde ve Hz.Âişe'nin de bulunduğu yerde asla ayakta bevletmemiştir.Fakat balçık.sulu çamur veya pislik sebebiyle oturmak mümkün olma­yan yerlerde ayakta bevletmiştir.Nitekim Huzeyfe'nin Rasûlullahı ayakta bevlederken gördüğü yer .birileri­nin çöplüğü(mezbeleliği) idi.Orada ne oturmak,ve ne de düzgün bir şekilde durmak mümkün değildi.

Üstelik zaruretin hükmü,iradeye bağlı olanın hükmünün hilâfına (aksine) dır.

EBÜ MÜHAMMED: Bana Muhammed b. Ziyad ez-Ziyâdî tahdis etti,(ve) dedi:bize İsâ b.Yunus haber verdi (ve) dedi:bize el-A'meş,Ebû Vâil'den,o da Huzey-fe'den (R.A) haber verdi. (Huzeyfe şöyle) dedi: "Rasû­lullahı gördüm.Bir kavmin çöplüğüne (subâta) geldi ve ayakta bevletti.Ben uzaklaşmak için geri gittim.ba-na:"-Yaklaş" dedi.Ben de ona yaklaştım ve arkasında durdum.Rasulullah (S.A.V) abdest aldı ve mestleri üzerine mesnetti."...

es-Subâta,mezbele,yani çöplük demektir.el-Kusâha ve el-Kumâme de çöplük demektir.[413]

 

5-Kur'âna Muhalif (Aykırı) Zannettikleri Bir Hadis...

 

İDDİÂ:Suryân b.Uyeyne'den,o ez-Zuhrî'den,o da Ubeydullah b.Abdillah b.Utbe'den o da Ebû Hu-rayra.Zeyd b.Hâlid (R.A) ve Şibl'den.rivayet ettiniz ki"Bir adam kalktı ve RasÛluUaha (S.A.V) dedi ki: "- Tâ Rasûlallah! Allah İçin.aramızda Allahın kitabı ile hükmetmeni istiyorum." Sonra hasmı kalktı-Bu diğerinden daha zeki İdi-ve:"-Doğru söyle­di,aramızda Allah'ın kltab İle hükmet .yalnız bana müsaade ef'dedi.

Rasûluilah:Iı-Söyle"dedi

Adam;Benim oğlum,bu adamın yanında işçi

idi.Onun karısı ile zina etti.Ben de ondan,yüz ko­yun ve bir köle mukabilinde oğlumu serbest bırak­masını istedim.Sonra İlim ehlinden olanlara sor­dum,bana,"oğluna yüz değnek ye bir sene sürgün cezası,bu adamın karısına İse recin cezası gereke­ceğini" söylediler,dedi.

RasûlullahrNefsimi elinde bulunduran Al­lah'a andolsun ki,ikinizin arasında Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim:Yüz koyun ve köle sana İade edilmiştir.Senin oğluna yüz değnek ve bir sene sürgün cezası, bu adamın karısına İse recm cezası! Yâ Uneys.bu adamın karısına git, eğer suçunu iti­raf ederse onu recmet.dedi.Uneys gitti,kadın su­çunu itiraf etti,o da onu recmetti" [414]

EBÛ MUHAMMED:Bunu bana Muhammed b. Ubeydjbnu Uyeyne'den bu şekilde tahdis etti.

Bu hadis Allah azze ve ceîle'nin Kitabına muha-liftir.Çünkü adam,ondan aralarında Allah Taâlâ' run Kitab'ı ile hükmetmesini istedi.O da adama:Nefsimi elinde bulunduran Allah'a andolsun ki.ikinizin ara­sında Allah'ın kitab'ı ile hükmedeceğim,dedi.Sonra da recm ve sürgün cezalan ile hükmetti.Halbuki Kur'an'da ne recm, ne de sürgün cezalarının ismi geç-memektedir.Ya bu hadis asıîsızdır,ya da,şayet doğru ise o zaman Allah'ın kitabından recim ve sürgün ek­silmiş demektir.

CEVAB Biz deriz ki;Rasûlullah (S.A.V) buradaki "...ikinizin arasında Allanın Kitabı ile hükmedeceğim" " sözü ile Kur'an'ı kasdetmemiştir.O sadece "ikinizin arasında Allahu taâlânın hükmü ile hükmedece-ğim"demek istemiştir.

Kitap(yazı) kelimesi çeşitli manalarda kullanılır.

Bu manalardan birisi.Allah azze ve cel le'nin"...buiılar,üzerinize Allah yazısı olarak ha ramdır.Haram kılınanların dışında kalanlar size helal kılındı. " (4.en-Nisâ:24) ayetinde de olduğu gibi hüküm ve farz demektir. "... Allah'ın yazısı olarak " demek, Allah'ın sizin üzerinize farzı olarak demek­tir.

Yine Allah "... size kısas yazıldı " (2,el-Bakara, 178) buyurmuştur. Yani size farz kılındı, demektir.

"-Ey Rabbimiz, üzerimize şu savaşı niye yaz-dm ..." dediler. (4.en-Nisa, 77} ayeti,"...niye farz kıl­dın'^ emektir.

Keza "Tevratta İsrail oğulları üzerine şunu yazdık:Cana can." (5.el-Mâide:45) buyurmuştur.Ya-ni "...şunu hükmettik ve farz kıldık" demektir.

en-Nâbiğatul-Ca'dî'de şöyle demiştir:

"Velâ bağlan,bizim (şerefli) soyumuzu lekele-di.Siz de (zâten)lekeliydiniz.Fakat yazdığı zaman Al­lah böyle dememişti."

Yani:Akrabalık bağlan,bizim soylu şerefimizi le­keledi. Hükümde bulunuyorken Allah bunu vâcib kıl­mış değildir, "demektir.[415]

 

6-İcmâ'ın İptal Ettiği (Hükmünü Bozdu­ğu) Bir Hadis..

 

İDDİÂ:ez-Zuhrfden,o Urve'den,o da Âişe'den (R.A):Kadmm biri insanlardan emanet olarak mü­cevher ve süs eşyası alır.sonra da onları satardı.Bu husus Rasulullaha haber verildi.O da.kadının eli­nin kesilmesini emretti.[416]diye rivayet ettiniz.

Halbuki insanlar[417]kendisine emanet edilen kimse olduğu için.emanet alanın elinin kesümiyeceği üzerinde icma etmişlerdir.

CEVAB:Biz deriz ki bu hadis.şüphesiz sahihtir.Şu kadar var ki bir hükmü gerektirmez. Çünkü hadiste "Rasulullah kadınn elini kes(tir)di" denmemiş, sadece "...kadının elinin kesilmesini emretti"denil rniştir.Rasû-lullahın emredip de,emrettiği şeyi yapmaması bazan câizdir.İmamlar (devlet başkanları) da bazan.cezânm tatbik edilmesini istediğinden değil de tahzir ve korkut­ma için böyle emirler verebilir.

Bunun benzeri,el-Hasen'in,Semura b.Cun-dub'dan (R.A) rivayet ettiği hadistir ki,Rasûlullah (S.A.V) şöyle demiştir:"Kim kölesini öldürürse.biz de onu öldürürüz.Kim kölesinin bir uzvunu keserse biz de onunkini keseriz.[418]

Ulemânın hepsi de,bir kişinin kölesine karşılık öl­dürülmeyeceği[419] ve kölesini öldürdüğü için ona kısas tatbik edilmeyeceği görüşündedirler. Onlar ancak.baş-kasının kölesini öldürenin durumu hakında ihtilaf et­mişlerdir.[420]

Rasulullah (S.A.V) köle sahiplerini,kölelerini öl­dürmekten veya uzuvlarını kesip onlara işkence etmek­ten sakındırıp korkutmak istemiştir .Yoksa o cezayı ger­çekten tatbik etmeyi kasdetmemiştir.

Bir hüküm ifade edilebilmesi için hadiste;"..köle­sine karşılık adamı öldürdü veya kölesine karşılık ona kısas tatbik etti" denilmesi gerekir.Fakat Rasûlullahın (S.A.V)."11...kim şunu yaparsa.biz de ona şunu yapa-rız"demesi,şüphesiz bu, bir tahzîr ve korkutmadır.

Kezâ'Kim içki içerse ona sopa vurun.Tekrar içerse yine sopa vurun.Tekrar içerse yine sopa vurun.Eğer tekrar içerse.onu öldürün"[421] hadisi de böyledir ve sadece içki içeni, tekrar o işi işlemesin diye korkutmaktan ibarettir.

Nitekim, dördüncü defa içki içtiğinde adam ken­disine getirilince Rasûlullahın onu öldürmeyerek, sa­dece sopa vurdurması [422] da bunu gösterir.

Ebû Hurayra'nın Rasûlulahtan rivayet ettiği "Al­lah kime sevap vermeyi vâdetmişse.Allah o kimse­ye muamelesinde muhayyerdir (dilerse affeder.di-leise azab eder)[423]  hadisine binaen ,biz (Hadislerde geçen) bütün tehdîd ifadeleri hakkında,deriz ki:Bu tehdidlerin yerine getirilmesi de caizdir.getirilmemesi de!...[424]

 

7-Akli Delillerin Ve Düşüncenin (Nazar) Reddettiğini  Söyledikleri Bir Hadis..,.

 

İDDİÂ Siz ez-Zuhrî'den,o Ebû Seleme'den.o da Ebû Hurayra'dan ,o da Rasûlullahtan.onun (S.A.V) "Ben şüphe etmeğe babam (dedem)İbra-him'den (A.S) daha Iayığım.[425]  Allah Lût'a (A.S) rahmet etsin,bulabilseydi "rükn-ü şedîd" e (kuvvet­li bir dayanağa) sığınacaktı.[426] Eğer Yusuf un (A.S) çağırıldığı şeye davet edilseydim kabul eder­dim.[427] "dediğini rivayet ettiniz.Bu ise İbrahim'e (A.S),Lût'a (A.S) ve kendi şahsına hakaret etmek de­mektir

CEVAB:Biz deriz ki-Allahın lütfü sayesinde-bu hadiste.onların dediği şeylerin hiçbiri mevcud değil­dir.

Rasûlullahın "Ben şüphe etmeğe babam İbra­him'den (A.S) daha layığım" demesine gelince.bu "Bir vakit İbrahim şöyle demişti:"-Ey Rabbim,ölüleri nasıl diriltirsin?bana göster."Allah" Ölüyü dirilttiğime inanmadın mı?"buyurdu.İbrahim:"Evet inan­dım, fakat kalbim tam yatışsın diye sordum"dedi"

(2.el-Bakara:260) âyeti nazil olurica.bu âyeti duyan bazı kimselerin,"İbrahim (A.S) şüpheye düştü,fakat bizim Peygamberimiz şüpheye düşmedi"demeleri üze­rine söylemiştir.

Rasûlullah da tevazuundan ve İbrahim'i (A.S) kendinden üstün tutarak "Ben şüphe etmeğe,babam İbrahim'den daha layığım"demiştir.Yani bu sözüyle "Biz ondan daha aşağı derecede olduğumuz halde şüpheye düşmedik,o nasıl şüphe eder?"demek iste­miştir.

İbrahim'in (A.S)"...fakat kalbim tam yatışsın di­ye.." demesinin manası ise,yani "..(ölünün diriltilmesi-nijyakînen görüp mutmain olmam için.."demektir.Ya-kin de iki türlüdür.Bunlardan biri.işitme sûretiyle,di-ğeri de görmek suretiyle elde edilen yakindir. Görme yoluyla olan yakîn,bu iki yakînin en kuvvetli olam-dır.Bu sebepten Rasûlullah,Musa'nın (A.S) kavminin buzağıya tapmalarından bahsedilince "Haber verilen şey.gözle görülen gibi olmaz.[428] demiştir.

EBÛ MUHAMMED: (Rasûlullahın bu sözünün manası şudur:) Allah (C.C) Musa'ya (A.S) kavminin buzağıya taptığını haber verdiği zaman, Mûsâ elindeki levhaları atmadı.Fakat.bİzzat gözüyle onların buzağı­ya taptıklarını görünce,kızıp öfkelendi,levhaları attı ve levhalar parçalanıp dağıldı.

Keza mü'minler.Kıyamet.Ba's (dirilme) ,Cen-net,Cehennem.,bütün bunların hepsinin hak olduğu­na yakinen inanırlar. Kıyamet günü ise-Kıyameti gö­rüp müşahade ettiklerinde- onların yakînleri daha kuvvetli olacaktır.

îşte İbrahim (A.S) de iki çeşit yakînin en kuvvet­lisi olan görme suretiyle, kalbinin itminana kavuş msini arzu etmiştir.

Rasûlullahın (S.A.V) "AUah Lût'a (A.S) rahmet et-sin,bulabilseydi bir rükn-ü şedîd'e (kuvvetli bir daya­nağa) sığınacaktı" sözüne gelince:Burada Rasûlul-lah,Lût'un (A.S) kavmine söylediği "Keşke size karşı bir kuvvetim olsa, yahut kuvvetli bir dayanağa (sağlam bir topluluğa) dayansam (sığınsam) " (ll.Hûd: 80) sözünü kasdetmekte, göğsünün daraldı-ğı,kavminin yaptığı kötülüğe karşı sabrmin taştığı o zamanda,Lût'un (A.S) yanlışlık yaptığını kastetmekte-dir.Halbuki Lût (A.S) bu sözü söylediği anda.en kuv­vetli rükn (=dayanak) olan Allaha sığınmakta.ona da­yanmaktaydı.

(Hadis imamları),"Allah,Lût'tan sonra gönderdi­ği bütün Peygamberleri,kendi kavmi içersinden kendi­sine yardımcı olan ve koruyan bir gurupla birlikte gön­dermiştir." demişlerdir.

Rasûlullahm( S.A.V) 'Yusuf un çağrıldığı şeye çağnlsaydım,elbette (hemen) icabet ederdim" sözüne gelince:Yâni Yusuf (A.S),uzun bir sıkıntı çektikten sonra hapisten çıkması istendiğinde,gelen elçiye "Efendine dön ve ellerini kesen kadınların hali nedir? diye sor" demiş ve o anda (hemen) hapisten çıkmamış-tır.Allah (bu ayette)Yûsuf un sabır ve teennisini gös­termektedir.

Rasûlullah, "Onun yerinde ben olsam ve hapis­ten çıkmam istenseydi,hiç durmaz hemen çıkardım." demiştir.Bu sözü de,onun tevâzuundandır.Rasûlul-lah.Yusuf un yerinde olsaydı ve hemen hapisten çık­saydı ,veya Yusuf (A.S) elçi ile beraber hapisten çık­saydı, bu hareket onlar için bir noksanlık veya günah teşkil etmezdi. Yusuf (A.S) hemen hapisten aceleyle çıkmamakla.Allahtan gelen meşakkatlan ağır kabul etmediğini,fakat kendisinin sabır sahibi ve meşakkat­lerin sevabını Allahtan bekleyen biri olduğunu ve bu­nun için hemen aceleyle hapisten çıkmadığını ifade et­mek istemiştir.[429]

 

8-Görülen Realitenin Yalanladığını Söyledikleri Bir Hadis ...

 

İDDİÂ:Ebû Saîdi'l-Hudri, Câbir b.Abdillah ve Enes b.Mâlik 'ten (RA) Rasûlullahın (SAV) yüzüncü seneden bahsederek "Muhakkak ki o gün yeryüzün-de.nefes alan hiçbir insan kalmayacak" [430]dediği­ni rivayet ettiniz.Bu ise bâtıldır.Gören gözlere aşikar­dır ki biz üçyüzüncü seneye girdiğimiz halde[431]in­sanlar (ölmek şöyle dursun)eskisinden daha çoktur­lar.

CEVAB:Biz deriz ki,bu ya unuttukları veya Rasûlullah bunu alçak sesle söylediği ve onlar da bu­nu duymadığı için.râvilerin bir kelimeyi düşürdüğü bir hadistir.

Bize kalırsa-hattâ böyle olduğundan şüphemiz de yok-Rasûlullah 'Yeryüzünde o gün( o zaman) siz­den hayatta kimse kalmayacak" demiştir. Yani burada,bu sözün söylendiği yerde hazır bulunanları veya Ashabın hepsini kasdetmiştir.Râvi de " "..sizden" keli­mesini düşürmüştür.

Bujbnu Mes'ud'un (R.A) "Cin gecesi" hakkında söylediği "O gece ben hariç,bizden kimse bulunmadı" sözüne benzer.Râvi,burada da "ben hariç"sözünü düşürmüştür.

Benim söylediklerimi doğrulayan diğer bir husus şudunEbû Kudeyne, Mutarriften,o da el-Minhâl b. Amr'dan rivayet etti ki:Hz.Ali (R.A) İbnu Mes'ud'a:

"Sen insanlara fetva mı veriyorsun?" dedi.O da "Evet , ve onlara,sonradan gelenlerin (âkibetleri-ninjtehlikeli olduğunu bildiriyorum. "dedi.Ali:"Bana söyler misin,sen bunu Rasûlullahtan işittin mi?de-di.İbnu Mes'ud:"RasûluUahı "Yüzüncü sene geldi­ğinde, yeryüzünde göz açıp kapayan birtek kimse   kalmaz " derken İş!ttim"dedl.

Ali (R.A) "Çukura isabet edemedin (hata et-tin)!Rasûlullah bunu sadece.o gün orada bulunanlar için söyledi.Recâ"[432] da yüz senesinden sonra olma­yacak mıdır? [433]  dedi.

Buna benzeyen ve içinde hatâ vuku bulan diğer bir hadis de.Muhammed b. Hâlid b. Hidaş'ın bana tah-dis etüği hadistir.(Muhammed b. Halid şöyle) dedi:Ba-na,babam,Hammâd b.Zeyd'den,o Eyyûb'dan,o da el-Hasen'den,o da Sahr b. Kudâmetu'l-Ukaylî'den (RA) haber verdi. (Sahr):"RasûluIIah,"Yüz senesinden sonra doğanların Allah nazarında bir kıymeti (ehemmiyeti) yoktur" buyurdu'demiştir.

Eyyûb dedi ki;Sahr b.Kudâme (RA) ile karşılaş­tım ve ona bu hadisi sordum. "Bu hadisi bilmiyo­rum, "dedi.

EBU MUHAMMED:İşte içinde hata bulunan ve rivayetlerin birbirini tutmadığı hadis budur.[434]

 

9-Düşüncenin (Nazar) Ve Aklî Delillerin (Huccetu'1-Akl) Reddettiğini Söyledik Leri Bir Hadis...

 

İDDİÂ:Abdulaziz b.el-Muhtâr el-Ansârî'den,o da Abdullah ed-Dânâc'dan[435] rivayet ettiniz ki (ed-Dânac şöyle) dedi:Ebû Seleme b.Abdirrahman'ı ( 22-94) [436] Basra mescidinde gördüm. el-Hasen (ul-Basrî) (22-110) [437] geldi, onun yanına oturdu.ve ona Ebû Hurayra'dan.RasüluUah'm (S.A.V) "Güneş ve Ay.kıyamet günü dürülüp sarılarak ateşe atılmış iki Öküzdürler[438]  dediğini rivayet etti [439]

el-Hasen :Güneş ve ay'ın günahı ne?" dedi.

Ebû Seleme: "Ben sana Rasûlûllahtan hadis riva­yet ediyorum...!dedi ve sustu.

(Dediler ki:) el-Hasen "Güneş ve ay'ın günahı ne-dir?"demekte haklı ve doğrudur.Ve el-Hasen 'in bu sö-zü,Ebû Seleme'yi veya Ebû Hurayra'yı reddetmekte­dir.

EBÛ MUHAMEMD:Biz deriz ki:Güneş ve ay.ate-şe sokulduklannda onunla azâb edilmiş olmazki "bu ikisinin günahı nedir?"denilsin.Bilakis ikisi de ateşte yaratılmışlardır ve böylece yine ateşe döndürülmüş ol­maktadırlar.

Rasulullah.Allahın kızgın ateşi (olan güneş Jbattığı zaman: "Eğer Allahın emrinden,onu (güne-şi)meneden birşey olmasaydı,yeryüzünde ne varsa hepsini helak ederdi"buyurmuştur.[440]

Yine, "Güneş gökte bir kasme (=derece)[441]yükselince,mutlaka ona Cehennem kapılarından bir kapı açılır.Tepeye dikildiği vakitte ise kapıların hepsi açılır." buyurmuştur.

Bu hadis de sana gösterir ki,güneşin sıcaklığı Cehennemin galeyana gelmesindendir.Bu sebeple Raslûllah (S.A.V) "(öğle) namazını serinlikte kıhnız.Çünkü sıcaklığın şiddeti Cehennemin galeya­na gelmesindendir[442]buyurmuştur.

Ateşten olan birşey tekrar ateşe döndürüldüğü zaman "Ona azab olunmuştur."denemez...

Ateş,devamlı dönen itaatkâr yörünge (ve geze-gen)ler,dopdolu deniz ve benzerleri gibi.belli bir iş gören varlıkların meydana getirdikleri etkilerden do­layı ne azab vaki olur ne de sevab.Bunun misali tıpkı Cenâb-ı Hakkın " ...artık o ateşten sakının ki, onun yakıtı insanlarla taşlardır." 2, el-Bakara :24 ayeti­ni duyan bir adamın 'Taşlatın günahı ne?" demesine benzer.[443]

 

10-Mütenakız (Çelişik) Olduğunu Söyle Dikleri İki Hadis...

 

İDDİÂ:Rasûlullahm "Ne sirayet vardır ne de uğrsuzluk [444] dediğini, bunun üzerine kendisi­ne "Nukbe [445]devenin dudağında belirir, bu yüz­den de bütün sürü uyuza yakalanır." denildiği­ni,onun da (S.A.V):"Peki İlk deveye hastalığı sirayet ettiren nedir? dediğini veya bu manada birşey söyle­diğini rivayet ettiniz.[446]

Sonra da bunun aksine olarak" Hastalıklı olan sakın sıhhatlilerin yanına sokulmasın.[447] Cüz-zamlıdan.arslandan kaçar gibi kaçın..[448]ve Cüz-zamlı bir adam.müslüman olmak için biat etmeğe Rasulullaha geldi.Bunun üzerine Rasûlullah ona kendisinin biatini kabul ettiğini bildirdi ve geri dönmesini emretti .kendisiyle görüşmesine izin vermedi." ve "Uğursuzluk; kadında,evde ve (binek) hayvanında olur"[449]hadislerini rivayet ettiniz.

Bunların hepsi de birbirine aykırı olup,birbirine benzememektedir.

CEVAB:Biz deriz ki: Bu hadislerde herhangi bir ihtilaf (aykırılık)yoktur.O hadislerin herbirinin kendi­sine has yeri ve zamanı vardır. Herbirisi kendi yerine konulduğu zaman ihtilaf ortadan kalkar.

Sirayet iki çeşittir:

Birincisi:Cüzzamın sirayeti (bulaşması)dır.Zira cüzzamlı kimsenin kötü kokusu fazlalaşır.öyle ki.onunla uzun bir müdet oturan veya birlikte yemek yiyen kimse de hastalığa yakalanır...

Cüzzamlı kimsenin karısı da böyledir.kocası ile birlikte tek örtü altında yatar ve böylece pislik ona da bulaşır ve muhtemelen o da cüzzama yakalanır.

Bunun gibi çccuklan da çoğu zaman babalarına çekerler.

Kendisinde akciğer veremi,verem ve uyuz hasta­lığı bulunan kimse de böyledir.Doktorlar verem ve cüzzam hastaları ile beraber oturulmamasını emre-derler.Fakat bununla .sirayeti kasdetmezler.Onlar bununla sadece kötü kokuyu kasdederler.Zira bu ko-ku,uzun müddet koklayan kimseyi hasta edebilir.

Halbuki uğur veya uğursuzluk inancından en uzak olan kimseler doktorlardır.

Devede olan nukbe yani yaş (irinli) uyuz da böy-ledir. D eve, hemcinsleriyle ihtilât eder ve yarasını diğer develere sürter, onların ağılına vanr ve yarasından akan irin ile uyuzu oraya bulaştırır.Hayvanın pa-lan'mın sürtmesinden meydana gelen yara da buna benzer bir şekilde bulaşır.

İşte Rasûlullahın Hastalıklı olan.sağlam ola­nın yanına sokulmasın, "derken kasdetmiş olduğu mana da budur.Hasta olanın sağlam ile karışmasını ve ona-uyuzdaki gibi pislik ve kaşıntısını bulaştırma­sını hoş karşılamamışür.

Bazıları .bununla Rasûlullahın, deveye musallat

olan şeyin, (Allah'tan değil) hastalıklı birinden olduğu-t na inanıp da günaha girmemesini kasdettiğini zannetmişlerdir.

Bana kalırsa hadisi bu şekilde açıklamak mümkün değildir. Çünkü biz,benim anlatülanmın doğru ol­duğunu gözlerimizle görmekteyiz.

Sirayetin diğer çeşidine gelince:O da vebanın si­rayetidir .Veba bir yerde ortaya çıkar ve insan vebanın bulaşmasından korkarak oradan kaçar gider.

EBÛ MUHAMMED: Bana Sehl b.Muhammed tahdis etti (ve) dedi:Bize el-Asmaî,Basralı birinden haber verdi ki:O adam vebadan korkup kaçarken,bir eşeğe binerek ailesini Safevân'a [450]doğru götürdüğü sırada, kendisinin arkasından gelen bir deve sürücü­sünün şunları söylediğini duymuş:

Allah'tan ne bir eşeğe binilip kaçılabilir, ne de koşucu ve rüzgar gibi bir at üzerinde... Ölüm takdir edilen zamanda gelir de, Allah,gece yol alanın.sabah karşısında oluve­rir."

Rasûlullah: "Bulunduğunuz beldede veba olur-sa,oradan çıkmayın..! ve "Bir beldede veba olursa oraya girmeyin.[451]buyurmuştur.

"Veba bulunan bir beldeden çıkmayın"sözü ile sanki siz,Allahın kaderi (olan veba) dan kaçmakla,Al-lahtan kaçabileceğinizi sanıyorsunuz!..."demek istemiştir.[452]

"Bir beldede veba olursa, oraya girmeyin" sözü ile de,vebâ olmayan beldedeki yeriniz.sizin için daha hu­zurlu ve yaşayışınıza daha elverişlidir..11 demek iste­miştir.

Bu cümleden olarak,kadın ve ev de,uğursuzluk-la bilinir.Adamın başına ,onun hoşuna gitmeyen bir-şey veya bir musibet gelince adam."(Ev veya kadın) uğursuzluğunu bana sirayet ettirdi (bulaştırdı)" der.Rasûlullahın, "sirayet yoktur" dediği sirayet (bu­laşma ) da işte budur.

Ebû Hurayranm Rasûlullahtan rivayet ettiği "Uğursuzluk ;kadında,evde ve (binek) hayvanında olur[453]hadisine gelince;Bu,Ebû Hurayranın hata etmiş olabileceğini.onun Rasûlullahtan birşey işittiği­ni fakat onu iyi anlayamadığını insanın aklına getiren bir hadistir.

EBÛ MUHAMMED:Bana Muhammed b.Yahyâ el-Kat'î tahdis etti (ve) dedi:Bize Abdu'l-A'lâ,Saîd'den,o da Katâde'den o da Ebû Hassan el-A'rac'dan haber verdi ki:iki adam Âişe (R.A) nin huzuruna girdiler ve ona,Ebû Hurayranın Rasûlullahtan "Uğursuzluk ancak kadında,evde ve hayvanda olur dediğini" ri­vayet ettiğini söylediler.Hz.Âişe (R.A) dehşetle (ve esefle):"Kur'anı indirene yemin ederim ki,bu hadisi rivayet eden.Ebûl-Kâsım'a (Muhammed'e) (S.A.V) iftira etmiştir. "Rasûlullah sadece "Cahiliyye in­sanları,uğursuzluk hayvanda.kadmda ve evde olur derlerdi." demiştir." dedi ve "Ne yeryüzünde .ne de sizlere bir musibet gelmez kl.biz onu yaratmazdan önce (o) ,bir kitapta yazılmış olmasın." (57.el-Hadîd:22) ayetini okudu."

Bana Ahmed b. el-Halîl tahdis etti (ve ) dedi:Bize Mûsâ b. Mes'ûd en-Nehdî,îkrime (b. Ammâr) danjs hak'danjbnu Abdullah b. ebî Talha'dan o da Enes b.Mâlik'den (r.a) haber verdi .(Enes) şöyle dedi:Biz den bir adam.Peygamber'e (S.A.V) geldi ve "Yâ Rasûlallah.biz, bir eve taşındık,orada sayımız ço­ğaldı, mallarımız da arttı.Sonra başka bir eve taşın­dık,orada ise hem sayımız,hem de malımız azal-dı'dedi.Bunun üzerine Rasûlullah:"Orayı terkedin ve bırakın .O ev kötü (bir ev) dir.1 'buyurdu.[454]

EBÛ MUHAMMED:Ne bu hadis,birinci hadisi nakzeder,ne de birinci hadis,bu hadisi...

Rasûlullah onlara sadece o evden ayrılmalarını emretmiştir.Çünkü onlar,o evin havasını ağır bulma­larına ve başlarına gelen şeylere rağmen tedirgin ve sı­kıntılı bir halde orada oturuyorlardi.Bu yüzden Rasû­lullah onlara evi terketmelerini emretmiştir.

Şüphesiz insanların,kendilerine bir kötülüğü dokunan yerin-bu hususta her hangi bir sebep mevT cud olmasa bile-ağırhğını hissetmeleri,Ailahın onların tabiat ve mizaçlarında yaratmış olduğu bir şeydir.

Keza,kendisine iyiliği dokunan kimsenin-o kim­senin maksadı iyilik etmek olmasa bile-insana sevimli gelmesi; kötülüğü dokunan kimsenin-maksadı kötü­lük etmek olmasa bile-sevimsiz ve kötü gelmesi de Al-lahın insanlarda yaratmış olduğu bir şeydir.

Rasûlullah,nasü olur da cibt( kehânet) kabilin­den olan uğursuzluğa inanabilir...? Cahiliyye ehlinin bile pekçoğıu uğursuzluğun mevcud olmadığı kanaa-tında idiler ve onlar uğursuzluğa inanmayan kimseyi medhederlerdi.

Şâir [455] bir adamı medhederek şöyle demiştir:

"Korkak değildir .Yükünü sardığı zaman, "Bugün bana vâk ve hatim düşman oldu" der, fakat uğursuzluğuna inanan bu adam, bu"şey lerden (vâk ve hâtim'den) yüzçevirdiği za. man, (uğursuzluğuna inandığı şeye rağmen) yo luna devam eder..."

EBÛ MUHAMMED:el-Husarîm, uğursuzluğa inanan kimsedir .Vâk, göç eğen kuşu,hatim de karga demektir.

el-Murakkış [456]da (vâk ve hatim hakkında )şöy-le demiştir:

'Vâk ve hâtim'den dolayı hiç yolculuğa çıkmazken.yola çıkmış bulundum...

Baktım ki uğursuz ile uğurlu, uğurlu ile uğursuz aynı imiş.

Onun gibi,bir kimse için ne devamlı uğur ne de uğursuzluk sözkonusudur."

Bize İshâk b. Râhûye tahdis etti. (ve) dedi :Bize Abdurrazzak,Ma'mer'den,o da İsmail b.Umeyye'den haber verdi ki,Rasûlullah:"Üç şey vardır ki,hiçbir kimse onlardan kurtulamaz:UgursuzIuk,(sû-i) zan ve hasedlik..!buyurxnuş, "Bunlardan kurtulmanın çaresi nedir?" diye sorulunca,"Bir şeyi uğursuz saydın mı o yüzden birşeyden geri dönme,sû-i an'da bulunduğun zaman onu araştırma,hased etti­ğin zaman ( o şeyi) arzu etme!"-bu veya buna benzer birşey söyledi-demiştir.

Bana Ebû Hatim tahdis etti (ve) dedi:Bize el-As-maî.Saîd b.Müslîm'den.o da babasından[457] onun (babasının) uğursuzluğa inanan bir kimseye şaştığını onu şiddetle ayıpladığını ve şöyle dediğini haber ver­di:

"Ben bir tepede dururken.devenin birisi kaçtı[458].Ben onun izini takib ederken,Vâil oğullan kabile­sinden Hâni' b. Ubeyd'le karşılaştım.O hızla gidiyor ve şunları söylüyordu:

"ve şer,tepelerin üzerine sanlıp,sarmalanır.[459]

Sonra kabileden başka bir adamla karşılaştım, o ise:

"Eğer sen bizim üzerimize şakileri salarsan, on­lar bizi (asla) bulamayacaktır. [460]

diyordu. Sonra.küçükken ateşe düşmüş ve ateş­te yandığı için yüzü çirkinleşmiş ve şekli bozulmuş bir çocuğun yanına vardık.Ben çocuğa: "Sürüden kaçan bir deve (gördüğünü) hatırhyormusun?" dedim...Ba-na:Burada bedevilerden buralı olanlar var.onlara bir bak (sor) dedi.Ben de baktım,bir de ne göreyim.deve onlarda ve yavrulamış.Ben de onu ve yavrusunu al­dım.

EBÛ MUHAMMED: el-Fârık,hâmile olan ve ar­kadaşlarından ayrılan deveye denir.

Ikrimede (-150) [461]şöyle demiştir: İbnu Abbâs'm (R.A) yanında oturuyorduk.Öterek bir kuş geçti Oradakilerden bir adam:"Hayır olsun,.hayır ol­sun..!" dedi.İbnu Abbas da:"Ne hayır ne de şer...! Rasûlullah güzel isimleri (9) ve hayır ummayı ( el-fe'lû's-sâlih) [462] severdi." dedi.[463]

Bana er-Rakâşî tahdis etti (ve) dedi:Bize el-As-maî haber verdi (ve) dedi:İbnu Avn'a (66-151) [464]Fe'l (hayır umma,uğur) nedir?diye sordum,bana:"Bir kim­senin .hasta olduğu zaman kendisine 'Yâ Salim" [465]dendiğini işitmesi;birşey aradığında da "Tâ Vâcid[466]dendiğini duymasıdır." dedi.(?)

EBÛ MUHAMMED:Bu (anlatılan) da insanların yaratılış icabı hoşlandığı ve ünsiyyet duyduğu şeyler-dir.Bu tıpkı onların âdetleri olan,selâmlaşırken birbir­lerine selâmet dilemeleri,dilek ve temenni hususunda mübalâğa etmeleri,hayırla müjdelemeleri gibidir.Keza "...afiyette olasın,selâmette olasın'Ve " hayırlı,bereket­li sabahlar olsun" denilmesine benzer.İranlılar da:"Bin nevruz (boyunca) yaşayasın!" derler.

Bu sözü işiten kimse.o kimsenin ömrünün uza­yıp kısalmayacağını.artıp eksilmeyeceğini bilir.Lâkin hayn (iyiliği)sevmek,müjdeli haberden,güzel manzaradan,hoşa giden isimden dolayı ferahlık duymak in­sanın tabiatında mevcuddur...

Bazan insan çiçekli bir bahçeye uğrar ve -kendi­sine herhangi bir faydası olmadığı halde-bundan dola­yı sevinir,veya berrak bir su görür, suyu içmediği veya içirmediği halde o su kendisinin hoşuna gider.

Bazı hadislerde Rasûlullahın turunç [467] kırmızı güvercin [468] ve el-fâğıye yani (kına çiçeğin)den hoş­landığı [469]rivayet edilmiştir.[470]

Bu,Rasûlullahın güzel isimden ve hayra yormak­tan hoşlanmasına benzer.

Onun,"ateşin oğullan (=benu'n-nârj","yangının oğullan (=benu hırâk)rı,"Zina oğullan (=benû zinye) ve "hüzün oğulları(=benû huzn) [471] ve buna benzer isimlerden hoşlanmaması da buna benzer bir sebep­ten dolayıdır.[472]

 

11-Mütenâkız  Olduğunu İleri Sürdükleri İki Hadis...

 

İDDİÂ:Siz,Habbâb b.el-Eretten rivayet ettiniz ki (Habbâb şöyle) demiştir:RasûIuIIaha (S.A.V) sıcağın şiddetinden şikâyette bulunduk,bizim şikâyetimi­zi dinlemedi.".

Yani:Onlar sıcağın fazlalığından ve kendilerinin bundan mutazarrır olduğundan yakındılar ve Rasû-lullahtan namazı.sıcağın şiddeti geçince kıldırmasını istediler. Rasûlullah onların şikâyetlerin kabul etmedi (yani namazın tehir edilmesine evet demedi).

Sonra Rasûlullahtan (S.A.V) bir de :"Namazı ha­va serinleyince kılınız.Çünkü sıcağın şiddeti,Ce­hennemin galeyana gelmesîndendir.[473] hadisini rivayet ettiniz.

İşte bu,apaçık bir ihtilâf ve tenakuzdur.

CEVAB:Biz deriz ki-hamdolsun-burada ne ih­tilâf vardir.ne de tenakuz...Çünkü vakitlerin evvelinde Allanın rızası,sonunda da afvı vardır.Affetmek ise.an-cak bir kusurdan dolayı mevzuubahs olabilir.Vakitle­rin evvelinde (namazların kılınması)te'kidli bir emir­dir. Vakitlerin sonlarında kılınması ise bir ruhsat­tır. Rasûlullahın kendi şahsı için ise.işlerin en âlî (yü­ce) si ve Allaha yakını İle amel etmekten başkası caiz olmaz.O,herhangi bir şeyin caiz olduğunu insanlara göstermek için bir veya iki kere ruhsatla amel edebi lir.Fakat Rasûlullahın, düşük ve ehemmiyetsiz olana devam edib de ,müekked ve efdal (daha üstün ve kıymetli)olanı terketmesi caiz olmayacak birşeydir.

Sıcağın şiddetli olduğu bir zamanda,kendisi ile beraber namazı kılan ashabı, sıcağın şiddetinden şikâ­yet edip.sıcak azalıncaya kadar namazın tehir edilme­sini istediklerinde onların bu isteklerini kabul etme­di.Çünkü ashâb o anda kendisiyle beraber bulunu-yordu.Sonra,orada hazır bulunmayanlara,sünnetin-de genişlik ve kolaylık olsun diye namazın hava serin­leyince kılınmasını emretti.Sabah namazının alaca karanlıkta kılınmasını emrettiği halde[474]"Sabah na­mazını ortalık aydınlanınca kılın![475] buyurması da böyledir.

Rasûlullahın öğle namazını zeval vakti kıldığına namazı (hava serinleyinceye kadar) tehir etmediğine delâlet eden şeylerden birisi de İsmail b.Uleyye'nin Avf dan, onun da el-Minhâl'den,onun da Ebû Ber-ze'den (R.A) rivayet ettiği şu hadistir:

Rasûlullah,ûlâ dedikleri öğle namazını,gü­neş batıya meylettiği vakit,yani zeval vakti kılar­dı.[476]

 

12-Mütenakız Olduğunu Söyledikleri İki  Hadis...

 

İDDİÂ:Rasûluilahm:MAslâ hiçbir Peygamber Allahı İnkâr etmemiştir."buyurduğunu ve bir de "Küçük yaşta

iken kendisine iki melek geldiği­ni,kalbinden bir kan pıhtısı çıkardıklarını,sonra kalbini yıkadıklarını ve yerine koyduklarıni[477]rivayet ettiniz.

Sonra da Rasûlullahın kırk sene kavminin dini üzre olduğımu,iki kızını,ikisi de kâfir olan Utbe b.ebî Leheb ve Ebu'l-As b.er-Rabî'e nikahladığını rivayet et­tiniz.

Bunda ise ihtilâf ve tenakuz vardır .Ve bu Rasû-lullah için bir nakısa (eksiklik) dir.

CEVAB:Biz deriz ki,manası anlaşılmca,bunda hiç kimsenin - Allaha hamd olsun-bunu tenkid etmesi veya buna dil uzatması meavzûbahis değildir.

Çünkü Yemenliler hariç bütün araplar İbrahim (A.S) oğlu İsmail'in (A.S) neslidir ve dâima İbrahim (A.S) dininden kalma bazı esasları muhafaza edegel-mişlerdir.

Ka'be'yi haccetmek ve ziyaret etmek,hıtan (sünnet olmak),nikâhlanmaktüç kere boşayınca (kat'î) aynhğm vuku bulması.bir veya iki boşamada erkeğin tekrar hanımına dönme hakkının bulunması,öldürü-lenin diyeti olarak yüz deve verilmesi[478] cünüb olunca boy abdesti alınması,hunsâ'nın kadın mı erkek mi sa­yılacağı hususunda bevletme uzvuna bakılması.akra-balık sıhriyet ve soy cihetinden mahrem olanların ni­kahlarının haram kılınması bu kabil esaslardandır ve araplann bunlara uydukları herkes tarafından bilinen bir husustur.

Üstelik onlar (günah ve sevabları) yazan iki me­leğin varlığına da inanıyorlardı.

Cahiliyye şairlerinden el-A'şâ:

"Senin nimetini inkar ettiğimi sanma, şahidim üzre ey Allahın şahidi.şahid ol.." demiştir.

Yani:Dilim üzre ey Allahın meleği,dediklerime şahid ol.."demektir.

Arapların bir kısmı ba's(diriliş)ye hesâb'a da inanırdı.Zuheyr b.ebî Sulmâ Cahilidir,İslama erişme­miştir- Muallakât-ı Seb'a'dan addedilen meşhur kasi­desinde şöyle demektedir:

"...ya geri bırakıhr.bir kitaba (yazılıp) konulur ve hesap gününe saklanır veya geri bırakılmaz,hemen cezalandırılır."

Sahibinin kabri başında ayakları bağlananan ve ölesiye kadar ne yem ne su verilen deve hakkında da"Kıyamet günü sahibi o deveye binerek gelir.Eğer yakınları,kendisi öldükten sonra bunu yapmazlar-sa,çıplak ayakla,yaya olarak gelir."derler.

Ebû Zubeyd de bunu anlatarak şöyle demiştir:

"Başları velâyâ içersinde olan develer gibi,

Yanaklarının pembeliğini sam yeline veren (sev­gili) ler"

el-velâyâ,devenin hamutunun (semerinin) altına konulan örtüye denir.Araplar bunun ortasını oyarlar ve devenin boynuna geçirirlerdi. en-Nâbiğa da şöyle demiştir:

"Mahalleleri İlâh' in canibidir, dinleri de tam­dır. Mükafattan başka birşey de beklemezler,"

en-Nâbiğâ'nm mükâfattan kasdı,amellerin kar­şılığıdır. Mahalleleri de Şam (Suriye) dir[479]

Rasûlullah kavminin dini üzre idi,dendiği zaman kasdedilen,RasûlulIahın,kavmi gibi Allaha iman et mesi;sünnet olmak,boy abdesti almak.haccet-mek, tekrar diriliş e, kıyamet ve amellerin karşılığının görüleceğine inanmak gibi hususlarda onların şeriat-lanyla amel etmesidir.Bununla beraber Rasûlul-lah,putlara yaklaşmaz,onlan ayıplamaz ve "Bana sev­dirilmedi" derdi.

Şu kadar ki Rasûlullah,kendisine vahyolunana kadar,Allahm farz (olan emir)lerini ve kullan için (da­ha sonra} kendisi vasıtasıyla koymuş olduğu hüküm­leri bilmiyordu.

Allahu taâlâ da:"O (Rabbin).sen bir yetim iken (seni) barındırmadı mı?Seni (şeriat hükümlerini) bilmezken (nübüvvet nimeti ile şer'ı) yola koyma-dımi?" (93.ed-Duhâ:6-7) buyurmuştur.Cenâb-ı Hak­kın âyetteki "dâl" lafzından muradı,îman,İslâm ve onun esaslarının tafsilatını bümiyordun,Allah da sa­na yol gösterdi,demektir.

Yine Cenâb-ı Hakkın:" Sen kitap nedir.iman ne-dir,biliniyordun." (42.eş-Şûrâ: 52) ayeti de böyle-dir.Yani:Sen Kur'an nedir,imanm esasları neler dir.bilmezdin, demektir.

Allah bu ayette.ikrar manasına olan imanı kas-detmemiştir.Çünkü Rasûlullahın küfür ve şirk üzre ölen ecdadı Allahı bilirler.O'na inanırlar.O'nun (rızası) için haccederler, (fakat) Allaha yaklaşmak için O'ndan başka ilahlar edinirler ve söylediklerine göre bu ilah­lar onları Allaha yaklaşünrdı.Kezâ zulümden sakınır-lar.zulmün neticelerinden kaçınırlar,ve, "Hiç kimseye karşı haddi aşmayalım ve zulmetmeyelim" diye anlaş­ma yaparlardı.

Habeş meliki (Ebrehe) Abdulmuttalib'e ne istedi­ğini sorduğu zaman,onun"Kaçan develerimi..."deme­sine, Ebrehe, "Nasıl olur da Ka'beyi yıkmamamı istemi­yorsun da (kalkmış develerini istiyorsun)" deyince,Ab-dulmuttaîib:

"Bu evin (Ka*be) yıkılmasına mani olacak bir (sa-hib)i var" demiş veya buna benzer birşey söylemiş­tir.

Onlar Allanın varlığını kabul ederler,O'na inarur-lardı.Böyle olunca,tertemiz ve pâk olan Rasûlullah -vahiyden önce - nasıl olur da Allaha iman etmez?

Bu (bizim anlattığımız) husus,herkese aşikâ-rdır.Hiç kimse Allanın "Sen kitap nedir.iman nedir bilmiyordun"ayetindeki îmân'dan kasdedilenin,ima-nın esasları olduğunu hatırdan uzak tutamaz.

EBÛ MUHAMMED:Bu hadisin mânâsı şu­dur iRasûîullah İbrahim ve İsmâil£A.M.S) dinleri üzre idi.Rasûlullahın kavmi bunlardır yoksa Ebû Cehil ve diğer kâfirler değildir. Çünkü Allah İbrahim'in (A.S)"Kim bana tâbi olur, izimden giderse, iş t e o ben-dendir.Kim de bana isyan ederse,tevbe ettiği tak­dirde muhakkak ki sen çok bağışlayıcı,çok merha­met edicisin" fl4.İbrâhim:36) dediğini Kur'an'da hi­kaye etmiştir.

Cenab-ı. Hak Nûh 'a (A.S)"O senin ailenden de-ğildir."(l l.Hûd: 46) demiş tir. Yani Nuh'un oğlu,baba-sının dininden ayn olduğu için (onun ailesinden değil­dir)

Rasûlullahın iki kızını.iki kâfire nikahlamasına gelince :Bu da Rasûlullahın bilmediği dini hükümler­den idi.Birşey,haram kılınmakla kabin ve çirkin olur,mübah ve helal kılınmakla da güzel olur.Rasûlul-lahın,Allahın kafirlerle nikahlanmayı haram kılma­sından ve bu hususta âyet inzal etmesinden önce kız­larını iki kâfire nikahlamasında, onu Allaha küfretme­ğe götürecek herhangi birşey yoktur.[480]

 

13-Mütenakız Olduğunu Söyledikleri İki Hadis...

 

İDDİA :Rasûlullahm "Ümmetim yağmura ben-zer.başı mı hayırhdır.yokşa sonu mu.bilinmez" [481]

buyurduğunu ,sonra da"İslâm başlangıçta garip idi.Sonra tekrar garip olacaktır."[482] ve"Ümmeti-min hayırlısı benim peygamber gönderildiğim asır­dır.[483] hadislerini rivayet ettiniz.Bu bir ihtilaf ve tenakuzdur.

CEVAB:Biz deriz ki,bunda ne tenakuz vardır ,ne de ihtilaf. Çünkü Rasûlullah "İslâm başlangıçta garip idi.Sonra tekrar garip olacaktır."sözü ile İslâmın zu­huru esnasında müslümanlann az olduğunu,âhir za­manda da az olacağmı,şu kadar ki,bu az olanların ha­yırlı olanlar olduğunu kasdetmiştir.

Bu dediğimizin şahidi de Muâviye b.Amr'ın.Ebû İshak'dan,onun el-Evzâî'den,onun Yahya'dan veya Urve b.Ruvevm'den rivayet ettiği şu hadistir:Rasûlul-lah (S.A.V)"Ümmetimin hayırlıları başı ve sonu­dur .Bu ikisinin arası ise çoğunluğu teşkil edip eğri büğrüdürler. Onlar senden değildir.sen de onlardan degilsin."buyurmuştur.

Bu hususta daha birçok hadis varid olmuş-tur.Bunlardan bazılan:

Rasûlullah (S.A.V) âhir zamandan bahsederek şöyle dedi:"O zaman dinine sanlan.kor ateşi avuç-layen kimse gibi olacaktır.[484]

Başka bir hadiste,o zamanın şehidlerinin Be­dir şehidleri gibi olacağını İfade buyurmuştur.[485]

Bir başka hadiste de,ngaripler"in kim olduğu sorulmuş,"insanların (terketmek suretiyle) öldür dükleri sünnetimi,ihya eden (dirilten)lerdir.[486]buyurmuştur.

"Ümmetimin en hayırlısı,benim Peygamber gön­derildiğim asırdır." hadisine gelince:Onun ashâbı-nın.âhir zamandaki müslümanlardan daha hayırlı ol­duğundan ve insanların hiçbirisine, onlara verilen üs­tünlüğün verilmediğinden şüphe ediyor değiliz.

"Ümmetim yağmura benzer.başı mı hayırlı-dır.yoksa sonu mu,bilinmez" hadisini,onlann derece­sinin Ashabına yakın olduğunu ifade etmek için söyle-miştir.Nitekim,'Bu elbisenin önü mü daha güzel arka­sı mı?" denilir.Önü daha güzeldir,ancak sen bununla (güzellik bakımından) elbisenin önü ile arkasını birbi­rine yaklaştırmayı kasdetmiş olursun.Keza,"Bu kadı­nın yüzü mü güzel,yoksa ensesi mi?" demen de buna benzer.Yüzü daha güzeldir, fakat sen güzellikte yüz ile enseyi birbirine yaklaştırmak istiyorsun.

Rasûlullahın Tihâme hakkında[Tihâme) bal-tulumuha benzer,başı mı daha iyidir.yokşa sonu mu büinmez.[487] buyurması da bunun gibidir.

Bal,tulumda;şütün kapta kesilip bozulduğu gibi bozulmaz ki.başı sonundan iyi olsun.Başı da sonu da hemen hemen birdir.Başının sonundan pek fazla bir üstünlüğü yoktur...[488]

 

14-Mütenâkız Dedikleri İki Hadis...

 

İDDİÂ:Rasûlullahm,"Beni Yûnus b. Met tâ (A.S) dan üstün tutmayın.Peygamberler arasında da (bi­rini diğerinden üstün tutarak) tercih yapmayın.[489] buyurduğunu sonra da"Ben Âdem oğullarının efendisiyim-ögünmüyorum ve ben kendisi için yer yarılıp parçalanacak (ve kabirden çıkacak olan) ilk kimseyim-öğünmüyorum[490]  dediğini rivayet ettiniz.Bu ise tenakuz ve ihtilaftır.

CEVAB:Biz deriz ki:Burada ne ihtilaf vardır.ne de çelişki.

Peygamberimiz sadece kıyamet günü Âdem oğullarının seyyidi (efendisi) olduğunu kasdetmiş-tir.Çünkü o gün,şâfi'( şefaat edici) ve şehîd (şâhid) olan odur.livâu'l-hamd'ın[491] ve Havz (-i Kevser) in sahibidir[492]O kendisi için yer yarılacak (ve kabirden çı­kacak) olan ilk kimsedir.

Rasûlullâh,"Beni Yûnus'dan (A.S) üstün tutma­yın." sözünü tevazu yoluyla söylemiştir.Nitekim Hz.Ebûbekr'in (R.A)" En hayırlınız olmadığım hal-de,başınıza halife oldum" sözü de böyledir (tevazu yo­luyla söylenmiştir)

Rasûlullah,İbrâhim,Mûsâ ve İsâ (A.M.S) gibi peygamberleri değil de derecesi onlardan aşağı olan Yûnus'u zikretmiştir.Bu suretle Rasûlullah "Ben Yûnus'tan bile üstün tutulmamı sevmezken,nasıl olur da Yûnus'dan daha faziletli olan (ulu'l-azm)peygam-berlerden üstün tutulmamı isteyebilirim..!" demek is­temiştir.

Zira Cenâb-ı Hak "Rabbinin hükmüne sabret d e, Yûnus Peygamber gibi olma" (68.el-Kalem:48) buyurmakla,Yûnus'un (A.S) diğer peygamberlerin sabrı gibi bir sabra sahip olmadığını kasdetmiştir.Bu âyette aynca,RasûluUahın Yûnus'dan (A.S) daha üs­tün olduğuna delâlet vardır.Çünkü Allah ona 'Yûnus gibi olmamasını" söylemiştir.

Demek ki Rasûlullah, "Beni ondan üstün tutma­yın." sözünü tevazu yoluyla söylemiştir.

"Beni ondan üstün tutmayın" sözü ile, "Beni amel bakımından ondan üstün tutmayın. Onun amelinin

benden çok olması mümkündür .Beni belâ ve imtihan cihetinden de üstün tutmayın.Şüphesiz o,benden da­ha çok belâ ve musibetlere maruz kalmıştır." demek is­temiş olması da mümkündür.

Allahu taâlânın kıyamet günü Peygamberimizi bütün diğer peygamberlerden daha yüce ve faziletli bir mevkiye çıkarması, onun işlemiş olduğu amellerinden dolayı değildir.Bilakis Allahın ona olan fazl-u ihsanın­dan ve bunu ona has kılmasından dolayıdır.Keza onun ümmeti de mihnet (belâ,sıkıntı) bakımından ümmetlerin en kolay (rahat) olanıdır.

Allah,Rasûlünü bu ümmete,kolay olan hanîf di­ni (el-hanefiyyetu's-sehle) ile gönderdi ve İsrail oğulla-rındaki farzlardaki ağırlık ve boyundurukları bu üm­metten kaldırdı. Bununla beraber bu ümmet, -Allanın lütfü ile- insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet­tir.[493]

 

15-Çelişik  Dedikleri  İki  Hadis..

 

İDDİA :Rasûlullahın,MKalbinde hardal tohumu kadar kibir bulunan Cennete giremez.Yine kalbin­de hardal tohumu kadar iman olan da Cehenneme girmez.[494] buyurduğunu,sonra da,"Zinâ etse de.hırsızlık etse de," La ilahe illallah" diyen Cenne­te girer.[495] dediğini rivayet ettiniz.Zinâ ve hırsızlık ise Allah nazarında hardal tohumu kadar kibirden daha büyük günahtır.

İşte bu,bir tutarsızlıktır.

CEVAB:Biz deriz ki:Burada herhangi bir tutar­sızlık mevzuubahis değildir .Ve bu hadisler sadece, (sözü edilenlerin) hükmünm ne olduğunu ifade etmek için söylemiştir.

Hadiste kasdedilen, "Kalbinde hardal tohumu kadar imân olan kimsenin hükmü Cehenneme girmek değildir .Ve kalbinde hardal tohumu kadar kibir bulu­nan kimsenin de hükmü Cennete girmek değii-dir.Çünkü kibriyâ (ululukjAllahındır.başkasmın ola­maz." demektir.

Bir kimse ululuk ve büyüklük hususunda Allahu taâlâ ile çekişirse, o kimsenin hükmü Cennete gir­mek olamaz. Fakat Allah bundan sonra ona dilediğini yapar.

Senin,küçük bulduğun bir ev hakkında,"Bu ev­de ümerâ (emirler) kalamaz" demen de buna benzer bir sözdür.Sen bu sözünle o evin ve emsalinin hükmünün "ümerânın orada kalmaması" olduğunu belirtmiş olu­yorsun. Fakat ümerânın o evde kalması da caizdir.

Yine,"Burası,hür bir kimsenin kalamayacağı bir beldedir." sözün ile,o beldenin hükmünün,orada hür insanlann kalmaması olduğunu kasdediyorsun. Fa­kat hür insanların orada kalmaları da caizdir,

Rasûlullahın, "Kim bütün yıl (fasılasız) oruç tutarsa,Cehennem onu sıkıştırır" hadisi de böyle-dir.Çünkü o kimse,Allahm hediyesine ve sadakasına tenezzül etmemiş ve Allanın verdiği ruhsat ve kolaylık­la amel etmemiştir. Ruhsatı terkeden ise azimeti terke-den gibidir.Her ikisi de -şayet Allah cezalandıracak olursa- cezaya müstehakür.

"Kim bir mü'mini kasden öldürürse,onun ce­zası,içinde devamlı kalmak üzere Cehennemdir. " (4.en-Nisâ:93) ayeti de böyledir.Yani:O kimsenin hük­mü Cehennem üe cezalandınlmaktır.Fakat Allah dile­diğini yapar .Allah,-Ebû Hurayra hadisinde de belirtil­diği gibi-kime bir amel karşılığında sevab vâdetmiş-se,onu verir.Kime de bir amel karşılığında onu ceza­landıracağını bildirmişse.bu hususta Allah dilediğini yapar, (ister cezalandırır, isterse affeder) [496]

Bana İshak b. İbrahim eş-Şehîdî tahdis etti (ve) dedi:Bİze Kurayş b. Enes haber verdi (ve) şöyle de-di:Amr b.Ubeyd'i (80-144)[497] şöyle derken işit­tim: "Ben kıyamet günü getirilirim ve Allanın huzurun­da durdurulurum. (Allah) bana: "Niçin katil Cehen­nemdedir, "dedin? der.Ben de:"Ey Rabbim bu (nun böyle olduğu)nu sen söyledin"derim,dedi ve"Kira bir mii'mini kasden öldürürse,onun cezası.içinde de­vamlı kalmak üzere Cehennemdir."ayetini okudu.Ben ona -ki evde benden küçük olan yoktu-;Eğer sana Allah.ben, "Doğrusu Allah kendine eş ko­şulmasını bağışlamaz.Ondan başkasını dilediği kimse İçin bağışlar ve mağfiret buyurur." (4.en-Nisâ;48) dedim.Sen benim,onu (katili) bağışlamak is­temeyeceğimi nereden bildin? derse.ne cevab verirsin dedim.

Kurayş b.Enes (-209) [498]dedi ki:Benim bu su­alim üzerine bana birşey diyemedi..[499]

 

16-Kur'an'ın İptal Ettiğini  Söyledikle Ri  Bir Hadis...

 

IDDIÂ: iz,adamın birinin oğullanna:"Ben ölün­ce benim cesedimi yakın ve külünü denize savurun. Ola ki Allaha kendimi unuttururumda kurtulurum)" dediğini,onların da babalarının deçliğini yaptıklan-nı.Allahın da onu(n cesedini) biraraya getirdiğini ve sonra: "Seni bu işi yapmağa zorlayan nedir? (veya bu manada birşey) dediğini ve o adamın da:"(Beni bu işe zorlayan) senin korkundur,Yâ Rab..!" dediğini ve Alla­nın da onu bağışladığını rivayet ettiniz [500]

Halbuki bu adam kâfirdir.Allah da kafiri bağışla-maz.Nitekim Kur'an da böyle söylemektedir.

CEVAB:Biz deriz ki:"(ola ki) Allahı şaşırtırım (=udıHu'llâhe) sözünün manası, "(Ola ki) Allaha kendi­mi unuttururum."demektir.Nitekim sen,"şunu şunu unuttum" veya "şunu unutturdum" (=daleltu keza ve keza, adleltuhu)" dersin.

Cenab-ı Hakkın"(Musa) dedi ki:Onların İlmi Rabbimin katında bir kitaptadır.Rabbim hata et­mez (şaşırmaz) ve unutmaz." (2O.Tâ-Hâ:52) ayeti de böyledir .Yani Rabbim hiçbir şeyi kaçırmaz demektir.

Bu klmse,Allaha iman etmiş.O'nun varlığını ka­bul eden,O'ndan korkan bir adamdır .Ancak Allanın sıfatlarından birini bilmemektedir.Adam,cesedi yakı­lıp rüzgarda savrulunca.Allahtan kurtulabileceğini zannetmiştir .Allah da kendisinin tevbîhini (azarlama­sını) bildiği ve azabından korktuğu için, o adamın.ken-disinin sıfatlarından birini bilmemesini aivetmiştir.

Allanın sıfatlan hakkında bazı müslümanlar da hatâ'ya düşebilir.ancak bu gibilerin Cehennemlik ol­duklarına hükmedilemez.Sadece onların hükmü.on-ları ve niyetlerini en iyi bilene (Allaha) bırakılır.[501]

 

17-Kur'ân'ın İptal Ettiğini Söyledikle Ri Bir Hadis...

 

İDDİA:Rasûlullahm,"Kİmtİntikam alır korku-suyla.yılanlan öldürmeyi terkederse,şüphesiz küf­re girmiş olur.[502]dediğini rivayet ettiniz Halbuki Allah (C.C):"Eğer siz,yasak edildiğiniz günahların büyüklerinden sakınırsanız,sizin diğer kabahatla-rınızı örteriz."(4.en-Nisâ:31) buyurmaktadır.

Eğer bu bir günah ise ,küçük günahlardandır.O halde siz,"Zina eden ve hırsızlık eden bir kimsenin La İlahe illallah derse mümin olduğunu ve Cennete gireceğini.[503] rivayet edip dururken.biz bu şahsı nasıl küfürle itham edebiliriz? Sonra da (bu rivayetini­ze rağmen) yılanları öldürmeyi terkettiğinden dolayı bir kimseyi tekfîr ediyorsunuz.Bunda çelişki ve tutar­sızlık vardır.

CEVAB:Biz deriz kİ:Burada ne bir çelişki ne de tutarsızlık vardır.Burada,yılanı öldürmenin.kişiyi küfre götürecek büyük günahlardan olduğu hususu kasdedümemiştir.Büyük günah.intikam alır korku­suyla yılanı (öldürmeyi) terketmektir.Bu ise Cahiliyye inançlarından idi. Cahiliyye araplan derlerdi ki;Bir yı­lan öldürüldüğünde,cinler o yılanın intikamını almak isterlermiş.Bazan katili Öldürür,bazan aklî dengesini bozar,bazan da katilin çocuğunu öldürürlermiş...

İşte Rasûlullah, (bu hadisiyle) onlara bunun asılsız olduğunu bildirmiş ve kim buna inanırsa küfretmiş olur.demiştir.Bu sözüyle bizim de anlattığı­mız üzre onun batıl fesılsız) olduğuna inanmayı kas-detmiştir.

Küfür bize göre iki kısımdır.

Birisi,dinin asıllarından (esaslarından) birinin meselâ Allah'ı {C.C),peygamberlerini, kitaplarını veya yeniden dirilişi inkar etmek gibi.İşte bu esaslardır ki, bunlardan herhangi birini inkar eden bir kimse.İslam cemaatından çıkmış olur.Ölürse.müslüman akraba­ları ona mirasçı olamaz.cenaze namazı da kılınmaz.

Diğeri iscdinin fürûundan bir fer'i {dinin aslın­dan olmayan birşeyi) tevil yoluyla inkar etmek,Kade-ri.mestlere meshetmeyi,( bir defada yapılan} üç talâ kın vukuunu ve buna benzer şeyleri inkâr etmektir.Bu inkar ile İslamdan çıkılmış olmaz,bunlardan birini in­kar edene de kâfir denmez.Tıpkı münafığa,iman etti denilip de mü'min denilmediği gibi.[504]

 

18-Aklın .Müşahâdenîn  (Gözlemin) , Kur'ân    Ve    Hadisin    Yalanladığını Söyledikleri Bir Hadis...

 

İDDİÂ RasûlullarTm (S.A.V)"Benim bu minbe­ri m, Cennet kapılarından bir kapı üzerindedir[505]ve "Benim kabrim ile minberim arası,Cennet bahçe­lerinden bir bahçedir.[506] buyurduğunu rivayet ediyorsunuz...

Halbuki Allah, "Sidretu'l-müntehâ'mn yaninda..Me'vâ Cenneti onun yanındadır."( 53.en~Necm: 14-15) ve .."..eni göklerle yer kadar olan Cennete (koşun).O Cennet müttakiler İçin hazırlanmış-tır.(3.Âl-i İmrân: 133) buyurmaktadır.

Yine pekçok hadiste de Cennetin yedinci kat gökte olduğunu rivayet ettiniz. [507]Bu ise çelişki ve tutarsızlıktır. CEVAB:Biz deriz ki,burada ne bir tutarsızlık ne de bir çelişki vardır.Çünkü Rasûlullah,"Kabrim ile minberim arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir" sözü ile.buramn bizzat Cennet olduğunu kasdetme-miştir.O ancak burada kılınacak namazın ve zikrin in­sanı Cennete götüreceğini, onun Cennetten bir parça olduğunu.minberinin Cennet kapılarından bir kapı üzerinde olduğunu kasdetmiştir. (Hadisteki kapı, ya-ni)"et-tur'a,kanal ağzına denir.Yani:Benim minberim sadece Cennete açılan bir kapıdır, demek olur.

EBÛ MUHAMMED:Bize Ebul-Hattâb tahdis etü (ve) dedijBize Bişr b.el-Mufaddal haber verdi (ve) de-di:Bize Gurfa'nın mevlâsı Amr b. Abdillah,Eyyûb b. Hâlid el-Ensârî'den haber verdi. (Eyyûb) dedi ki:Ensâ-rdan Câbir b. Abdillah (RA) dedi ki:Rasûlullah çıka-geldi ve "Cennet bahçelerinde yayılınız" dedi.Cen­net bahçeleri nerede Yâ Rasûlullah ?" dediler."Zikr meclisleridir, "buyurdu.

Bu o'nun başka bir hadisindeki: Hastalan ziya­ret eden Cennet yollan üzerindedir." sözü[508]gibi­dir. (Hadisteki)el-Mahârif "yollar" demektir, tekili "Mahrefe" dir.

Ömer b. el-Hattâb'm (RA) "Sizi develerin yolu gi­bi (=misli mahrafeti'n-naam) bir yol üzerinde bırakıyo­rum, "sözü de böyledir.Mahrafe,yol demektir.

Rasûlullah sadece,hasta ziyaretinin Cennete girmeğe vesile olacağını ve sanki Cennete giden bir yol olduğunu kastetmiştir.Zikir meclisleri de böyle-dir.Cennet bahçelerine girmeğe vesiledir,(yani) o bah­çelerdendir.

Ammâr b. Yâsir'in ( -37)[509]"Cennet bârikaların altındadır." sözü-kılıca mecazen bârika (=şimşekli bulut )denir-ve "Cennet kılıçların gölgesi altındadır.[510] sözü de böyledir...Burada Cihadm-sankİ Cennet onun altında imişçesine -Cennete vesile olaca­ğı kasdolunmaktadır. Bazıları Rasûlullahın kabri ile minberinin arası.Cennet bahçelerinden bir bahçenin hizasındadır ve minberi de Cennet kapılarından bir kapı üzerindedir, diyebilirler ve bu suretle.kabri de minberi de Cennetten addedebilirlerse de, birinci gö­rüş ,benim nazarımda daha güzeldir-Allah en iyi bilen­dir[511]

 

19-Mütenâkız (Çelişik) Dedikleri İki Hadîs...

 

İDDİÂ: Rasûlullahın "İmamlar Kureyş kabile­sinden olur.[512] buyurduğunu ve Hz.Ebûbekirin de Sakîfetu beni Sâıde (hadisesi) günü.Ensâra karşı bu hadisi delil olarak ileri sürdüğünü rivayet ettiniz. [513]

Sonra da Hz.Ömer'in/vefatı esnasında:"Ebû Hu-zeyfe'nin kölesi Salim hayatta olsaydı hiç tereddüd et­mezdim." dediğini rivayet ettiniz.

Sâlim,Ebû Huzeyie'nin azadlı kölesi değildi.Sa-dece Ansâr'dan bir kadının kölesi idi.Kadm onu azad edip,yetiştirmişti.Ebû Huzeyfe'ye nisbet edilmesi ise aralarındaki anlaşma (hıli) dan dolayıdır.

Siz (Hadis ehli] imameti, Ensâr'in azadh köleleri­ne layık gördünüz.

Eğer Salim Kureyş'in kölesi olsaydı, mümkündür ki siz.bir kavmin azadlı kölesi onlardan ,o kavimden sayılır diyerek delil getirirdiniz.

Bu ise bir çelişki ve tutarsızlıktır.

CEVAB: Biz deriz ki:Bu sözde herhangi bir çelişki yoktur.Şayet Hz.Ömer, "Eğer Salim hayatta olsay­dı, onu sizin üzerinize vali ve başınıza emir yapmakta tereddüd etmezdim." demiş olsaydi.o zaman çelişki olurdu.Hz.Ömer'in "...hiç tereddüd etmezdim." sözü­nün onların anladıklarından başka bir mana ifade et­mesi mümkündür.

Zira Hz. Ömer'in .Rasûlullahın kendilerini Cen­netle müjdelediği Aşere-i Mübeşşere ve Muhacirlerin seçkinleri varken,halife seçimini onlardan birini seçe­cek bir şûraya havale etmemesi ve Sâlim'i (R.A) halife seçmekte tereddüt etmemesi hiç düşünülebilir mi?Bu, hatalı bir söz ve kısır bir görüştür.

Lakin Hz.Ömer, halife seçilmesini onların araların­da yapacaklan meşverete havale edince, onlar kendilerin­den birini imam seçesiye kadar namaz kıldıracak bir imam tayin etmek istedi. Seçim için onlara üç gün mühlet verdi. Oğlu Abdullaha da onlara (şûra heyetine) biran evvel se­çimi yapmalarını söylemesini emretti, ve Sâlim'i hatırla­yarak "Eğer hayatta olsaydı, hiç tereddüt etmezdim." dedi. el-Cârud el-AbdTyi de hatırlamış ve "Eğer Abdu'1-Kays oğullarından Uaymiş ( = A'meşcik) hayatta olsaydı, onu öne geçirirdim." demiştir."..onu öne geçirirdim" sözün­de Hz.Ömer'in Salim hakkında (el-Cârud gibi) onu namaz kıldırması için imam yapmayı düşündüğüne deiiî vardır.

Sonra Hz.Ömer Suheyb b.Rûmi üzerinde karar kıl­mış ve Ashab ittifak edip, içlerinden birini seçinceye ka­dar (namaz için) imamlık yapmasını ona emretmiştir [514]

 

20-HABER VE İnazarın (RİVAYETLERİN VE AKLIN) YALANLADIĞINI SÖYLEDİKLERİ BİR HADİS...

 

İDDİA;Rasûluüahm "Güneş, şeytanın iki boynuzu arasından doğar. Binaenaleyh, güneş doğarken namaz kılmayınız.[515] buyurduğunu rivayet ettiniz.

Siz, (bu rivayetinizle) şeytanın göklere kadar va­ran boynuzlan olduğunu,yeryüzünden kat kat büyük olan güneşin de onun iki boynuzu arasında hareket ettiğini kabul etmiş oluyorsunuz.

Siz-bununla beraber- bir de şeytanın,insanın damarlarında dolaştığını[516] kabul ediyorsunuz.Bu iki durumda şeytan,hem herşeyden daha latif (ince) ve hem de herşeyden daha büyük olmuş oluyor.

Güneş doğarken namaz kıhnmamasma sebep olarak da güneşin.şeytanın iki boynuzu arasından doğmasını'gösteriyorsunuz.

Güneşin, şeytanın iki boynuzu arasında hareket etmesiyle Allah için namaz kılmanın ne alakası var?Bunda,Allah için namaz kılmaya mani olacak ne var?

CEVAP:Biz deriz ki:Onlann bu hadisi inkar et-meleri,onların, şeytanların ve cinlerin varlığına,Allahın onların terkiblerinde halden hale geçmelerini mümkün kılmasına,cin ve şeytanların bazan bir ihti­yar suretinde.bazan bir genç sûreünde.bazan ateş.ba-zan köpek,bazan bir yılan şeklinde görünmesine,ba-zan göklere ulaşıp.bazan kalplere girdiğine.bazan da insanın damarlarında dolaştığına inanmadıklarından dolayı ise onlar,Kur'ân'ı ve bu hususta Rasûlullahtan ve geçmiş peygamberlerden gelen haberleri,ewelki mukaddes kitapları ve geçmiş ümmetleri inkar ediyor­lar demektir.Çünkü Allahu taâlâ Kur'ân'm'da şeytan­ların gökyüzünde kulak hırsızlığı yapabilecekleri yer­lerde oturduğunu ve kendilerine yıldızlar atıl(alarak yakıl)dıklanm haber vermektedir.

Allahu taâlâ şeytanm-bize görünmediği halde-"Onlan (insanları) gerçekten saptıracağım,kendi Ierini uzun emellere düşürüp, olmayacak kuruntu­larla aldatacağım ve elbette onlara emredeceğim de, davarlann kulaklarını (putlara adamak üzere) kesip ya­racaklar. Çaresiz onlara emredeceğim de Allah in yarattı­ğım (puilaştırarak, aslından çıkararak) değiştirecek­ler. "(4.en-Nisâ: 119) dediğini bize haber vermektedir. Eğer Allahın kendisine verdiği bir kuvvet ile insanın kalbine girmiyorsa- Allahu teâlânın da dediği gibi- bütün bunları şeytan bize nasıl emredebilir, nasıl bize vesvese verebilir, nasıl bizi kuruntulara sevkeder ve bizi uzun emellere dü­şürebilir?

Hadiste de, şeytanın bir kere Neci d'1 i bir ihtiyar su­retinde, bir kere kurbağa, bir kere de yılan şeklinde görül­düğü rivayet edilmektedir.

Allahu taâlâ bizlere rical (= erkekler) dediği gibi cin­lere de "erkekler" adını vermiştir. Allahu taâlâ şöyle bu­yurmuştur:" Doğrusu insanlardan bazı erkekler, Cinler­den bazı erkeklere sığmıyorlardı." (72, el-Cinn: 6).

Hûru'1-ayn (Cennet hurileri) hakkında da Allahu ta­âlâ: "Bu (Cennetteki) kocalarından önce kendilerine ne bir insan dokunmuştur ne de bir cânn (cin)" (55. er-Rahmân:56) buyurmuştur. Bu ayet, insanların cinsi mü­nasebette bulunması gibi, cinlerin de cinsi münasebette bu­lunduklarını gösterir.

EBÜ MUHAMMED: Biz bu kitapta zındıklara ve Allahın ayetlerim, Peygamberlerini yalanlayan inkarcıla­ra cevap vermeyi gaye edinmedik. Bizim maksadımız, sa­dece müslümanlardan olduğunu söyleyip de, hadislerde tu­tarsızlık, çelişki ve muhal (akıl dışı) şeyler bulunduğunu iddia edenlere cevab vermektir.

Eğer, aklı almadığı, güneşin şeytanın iki boynuzu ara­sında doğmasından dolayı namazı terketmede bir mana gö­remediği için bu hadisi inkar ediyorsa, biz-AUahın izniyle-onun aklına yatacak, onun beğeneceği ve onun nazarında akıl dışı olmayacak olan manayı kendisine gösteririz.

(Rasûlullah)güneş doğarken.namaz kümamayı ancak sununun için menetmiştir. Çünkü ateşe tapan­lar bu vakitte güneşe secde ederler.

Geçmiş ümmetlerden pekçoğu güneşe ibadet ve secde etmişlerdir.Bu kavimlerden birisini Allah bize Sebe' (Sabâ) melikesinin kıssasını hikaye ederken zik-retmiştir.Bu kıssada Hüdhüd .Süleyman' a (A.S):"Onu (Sabâ melikesini)ve kavmini Allâha değil,güneşe tapıyorlar buldum. Şey tan onların amellerini ken­dilerine güzel göstermiş."(27.en-Neml:24) der.

Araplar içersinde de güneşe tapan,ona ta'zim eden ve ona "ilahe" diyen bir kısım insanlar vardı.(Me-selâ) el-A'şâ,güneşi kasderek şöyle demiştir:

"Ona yakın bir şekilde İlâhe'nin önünde eğildi­ğimde duyduğum korku gibi bir korku duymadım."

Kıraat imamlarından kimisi,"Musayı ve kavmi­ni fesadçıhk yapmaları ve Musa'nın hem seni.hem de senin taunlarım terketmesi için mi bu yerde bı­rakacaksın. "(7. el-A'raf: 127) ayetindeki ilahlar mana­sına olan "âlihe" yi, "ilahe" olarak okumuştur.Bu tak­dirde mana"..hem seni,hem de taptığın güneşi terket­mesi..."şeklinde olur.

Rasûlullah da.güneşe tapanların güneşe taptık­ları vakitte bizim namaz kılmamızı istememiş ve şey­tanların veya iblis'in o vakitte güneşin doğduğu yerde bulunduğunu, onların güneşe secde etmekle iblise (veya şeytana) secde etmekte ve ona uymakta olduk­larını bize bildirmiştir.

Rasûlullah karn (=boynuz) sözüyle.onlarm zi­hinlerinde tasavvur ettikleri sığır veya koyun boynuzu gibi bir boynuz kasdetmemişür.Burada boynuz başın bir tarafıdır. Başın iki tarafi.yanı vardır.

Bana kalırsa başta boynuzun çıktığı yerden çı­kan boynuz'a bu ismin verilmesi sadece birşeye.onun bulunduğu yerin isminin verilmesinden ibarettir.Tıpkı bunun gibi arapiar da bir şeyi, onun yerinin ismi ile ve­ya kendisinin sebebi ile isimlendirirler.

{Meselâ Araplar) "fulan kesik bacağını kaldırdı" der­ler ve bununla "sesini yükseltti" demek isterler. Çünkü adamın birisinin ayağı kesilmiş ve o da kopuk ayağını kal­dırıp onunla yardım istemiş. Bu sebeple sesini yükselten kimseye de "..kesik bacağını kaldırdı. demişlerdir. Bu gibi şeyler araplann konuşmalarında pekçoktur.

Maşrık (doğu) ciheti hakkındaki "Şeytanın boynuzu işte buradan çıkar" hadisi de böyledir. Bu sözüyle, bu sö­zü işitenin aklına gelen sığır boynuzu gibi bir boynuz kas-detmemektedir. Ancak "Şeytanın başı işte buradan çıkar" demek istemektedir.

Vehb b.Munebbih {34- 114) [517] de Zulkarneyn hak­kında söyle derdi: "O İskenderiyye halkından biridir. İs­mi el-îskenderus'dur.[518] Bir rüya görmüş, rüyasında güneşe yaklaşmış ve onun biri şarkta ve diğeri garbta olan iki boy­nuzundan tutmuştur. Sonra rüyasını kavmine anlatmış, kavmi de ona "Zulkarneyn = iki boynuzlu" ismini vermiş­tir. "O, güneşin iki boynuzunu tutmakla, güneşin iki ta­rafından tuttuğunu söylemek istemiştir.

Aynı şekilde saç örgülerine de karn ( = boynuz) deni­lir. Saçın her bir örgüsü bir karn (= buynuz)dur. Bundan dolayı Rumlara da "Zâtu'I-kurim (boynuzlular)" denilmiş­tir. Bununla onların saçlarını uzattıkları kasdedilmiştir.

Rasûlullah da bize, güneşin doğuş vaktinde, güneşe tapan­ların ona secde ettiği zamanda şeytanın, güneş ile beraber mey­lettiğini, güneşin şeytanın başının bulunduğu cihetten hareket ettiğini bildirmek istemiş ve güneşe tapanların küfre girdikleri .güneşe ve şeytana taptıkları bu vakitte namaz kılmamamızı emretmiştir.

Bu,bizim bilemiyeceğimiz ve bizim ancak bize bildirildiği kadar bilebileceğimiz bir husustur.

İşte sana anlattığım şeyler, hadisin tevilini müm­kün kılan ve onu çirkinlikten uzaklaştıran şeyler­dir .Vallâhu alem...

İnkarcıların bu ve benzeri inkarlarını ileri sür­meleri ancak onların,görmedikleri varlıkları, gör dük­leri varlıklar gibi zannetmelerinden .(görmedikleri )bu varlıkları kendileri ve canlı ve cansız şeyler gibi tasav­vur etmelerinden ve cismi, cüssesi olan varlıklar hak­kındaki hükümleri, ruhanî varlıklar hakkında da tat­bik etmeğe kalkışmalarından dolayıdır..

Meleklerin, omuzlarında Arşı taşıdıklarını, ayak­larının ise yeryüzünün en aşağısında olduğunu duy­dukları zaman.görmüş oldukları şeylere aykırı oldu­ğundan bunu yadırgarlar ve "Bu meleklerin bedenle-ri,gökleri ve arasını .yeryüzünü ve onun üzerini.biz herhangi bir İz görmememize rağmen nasıl geçebilir­ler? Bu büyüklükte bir yaratık nasıl düşünülebilir? Omuzları ve ayakları olan rûhânî varlıklar olur mu? derler.

Cebrail'in Peygamberimize (S.A.V) bazan a'râbî (bedevi) sûretinde,bazan (Ashabdan) Dıhyetul-Kelbî sureünde,bazan genç bir delikanlı suretinde ve bazan da iki kanadı ile şark ile garb arasını kaplamış bir hal­de geldiğini işitince."(Cebrâil) bir şekilden diğer bir şekle nasıl girebilir? Nasıl olur da cisminde.bedeninde ve sıfatlarında bir artma olmaksızm.bazan son derece küçük.bazan da son derece büyük olabilir?"der­ler. Çünkü onlar gözleriyle ancak bu şekilde {cisim ve sıfatlarda bir artma ile birlikte büyüyen) şeyleri gör­mektedirler.

Şeytanın Âdem oğlunun kalbine girdiğini ve ona gizlice vesvese verdiğini işitince de,"(Kalbe] nereden giriyor?Bir cisimde (bedende) iki ruh mu birleşiyor? Damarlarda nasıl dolaşıyor?' derler.

EBÛ MUHAMMED: Eğer onlar görmedikleri şeyle­ri, Allahın kudretinin eseri olan gördükleri şeylere muka­yese etselerdi; yeryüzünü ve yeryüzündeki varlıkları yarattığı andan beri, yeryüzünün sularını denize akıtanın -kî bu sular denizde bir artış veya azalma hasıl etmeksizin denize dökülürler, ve eğer bu yer yüzü sularından Dicle, .Fırat ve Nil gibi bir nehir, bir ay müddetle şehirlere, köy­lere, mamur ve harab yerlere doğru akıtılsa, buralarda hiç­bir hayat izi kalmazdı- işte onların inkar ettikleri şeylerde gücü yeten (Allah) olduğunu anlardı.

Yine, bu büyüklük ve kesafetine (ve ağırlığına) deniz­lerine yüksek, dağlarına ve nehirlerine rağmen, bu yeryü­zünü dağlar parça parça olasıya, sular kuruyasıya, dağlar biryerden bir yere gidesiye (yani kıyamete) kadar- hareket ettirenin takdir ettiği şeylerde lütuf (bağış)ta bulunan (Al­lah) olduğunu;

Küçük ve zayıf olmasına rağmen, insanın gözüne, bü­yüklüğüne rağmen gökyüzünün yarısını, doğudaki yıldızı ve onun tam batısındaki yıldızı ve bu ikisinin arasındaki-leri görebilecek ve gözü (bakışı) ile havada beşyüz senelik mesafeyi katedecek genişliği verenin, insanın kulak memesi ile omuzu arasında bir melek yaratan (Allah) olduğunu an-Iarlardu

O halde onun inkar ettiği ile bilip kabul ettiği ve gör­düğü ile görmediği arasında ne fark vardır? Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir!...[519]

 

21- Mütenâkiz (Çelişik) Dedikleri İki Hadis...

 

İDDİA: Rasûlullahm, "Her doğan fırat üzre doğar, sonra anası babası onu Yahudi veya Hristiyan yapar. [520]hadisini rivayet ettiniz.  

Sonra d a, "Şaki (bedbaht yani cehennemlik) anasının karnında şaki olandır.Saîd (mesud yani cennetlik) da anasının karnında saîd olandır.[521] hadisini;nutfe,çocuğun uzuvları şekillenecek hale gelince Allanın o çocuğun ömrünü,rızkını.bedbaht veya mes'ûd olduğunu yazan iki melek gönderdiği­n[522],Allanın Âdemin sırtını sıvazladığını,bir avuç (zürriyet,nesil) aldığını ve "Rahmetimle Cenne-te!",ve bir avuç daha alıp,"Cehenneme- umurumda değil !" dediğini [523] rivayet ettiniz.

Bu (rivayetler) müslümanlan tefrikaya düşüren bir tezad ve çelişkidir .Ve bununla hem kaderi redde-denler,hem de kabul edenler kendilerini savunmuş­lardır.

CEVAB:Biz deriz ki:Allahın lütfü sayesinde bu­rada ne bir tezad ne de bir çelişki vardır.

Eğer ihtilaf sadece bu hadis yükünden olsay-dı.bu hadisin manasını anladığı takdirde Mutezile,ka­deri kabul edenlerden ayrılmazdı.

Fıtrat-burada-başlamak ve yaratmak demek­tir. "Gökleri ve yeri yaratan Ali ah a hamd olsun"(35.Fâtır: 1) âyetindeki fâtır (= yaratan) kelime-si.yer ve gökleri (n varlığını) başlattıran (yaratan) de­mektir.

"..insanları onun üzerine yarattığı Allanın fit-rat'ı.."(30.er-Rûm: 30) ayeti de böyledir.Cenab-ı Hak,insanlan onun üzerine yarattığı cibilleti (yaradılı­şı) kasdetmektedir.

"Her doğan fıtrat üzre doğar"sözü ile de,babalannın sulblerinde iken insanlardan aldığı "...onları ne fişlerine karşı şahid tutarak: -Ben sizin Rabbiniz değil mi­yim? diye buyurduğu vakit onlar da "-Evet Rabbimizsin" demişlerdi." (7.el-A'râf: 172) misakmın (sözünün) alınma­sını kasdetmiştir.

Gördüğüm herkes -O'na başka bir isim verse de, ya­hut kendi zannına göre onu Allaha yaklaştıracak olan Al-lahtan başka birşeye ibadet etse de, O'nu, O'na yakışmayan bir sıfatla tavsif etse veya Allanın o şeyden çok yüce oldu­ğu bir şeyi O'na izafe etse dahi- mutlaka kendisinin bir sânii (yaratıcısı) ve müdebbiri (tertib ve idare edeni) bulundu­ğunu kabul etmektedir.

Allah taâlâda "O müşriklere kendilerini: kim yarat­tı? dîye sorsan, elbette "Allah" derler. (43.ez-Zuruf:87) buyurmuştur.

Bu dünyada bütün doğanlar bu ahd ve ikrar üzere­dirler. Bu ahd ve ikrar da yaradılışın başlangıcında vuku bulan ve akılların yaratılması esnasında cereyan eden "hanîflik" (Tek Allaha tapmak) tir. Rasûlullah da, şöyle demiştir: "Allah tebareke ve taâlâ," -Şüphesiz ben kulla­rımın hepsini hanifler (tek Allaha ibadet edenler) olarak yarattım. Sonra şeytan onları dinlerinden saptırdı. Bun­dan sonra Yahudiler çocuklarını Yahudileştirdi, mecusi-ler de çocuklarını mecusileştirdi." Yani: Yahudilik ve tnecusiliği çocuklarına öğrettiler, buyurdu."

Birinci ikrar hüküm icabettiren veya karşılığında se-vab olan birşey değildir. Görmüyor musun, müşriklerin ço­cuklarından bir çocuk, ana babası ile beraber bulunduğu müddetçe, onun ana babasının dininde bulunduğuna hük-molunur. Eğer çocuk ölecek olsa, cenaze namazı kılınmaz... Sonra bu müşrik çocuğu, ana babasının himayesin­den çıkar ve müslümanlardan birinin mülkiyetine girer ve çocuğun, sahibinin dini üzre olduğuna hükmolunur. Ve eğer ölürse, cenaze namazı kılınır.

Bunun ötesi (yani işin hakikati) ise Allahm ilmine ha­vale olunur.

Bu hadis hakkında.kaderi reddedenlerle,kabul edenler arasındaki fark şudur:Fıtrat,kaderi reddeden­lere göre.İslâm'dır ve onlara göre iki hadis birbirine zıttır.Kaderi kabul edenlere göre ise fıtrat.yaratılırken onlardan alınmış olan ahd (sözJdür.Bu takdirde ise.iki hadis müttefik olup.birbirine muhalif değildir. Ve böy­lece her iki hadisin de ayn ayrı yeri olmuş olur.[524]

 

22-Dedîklbrine Göre Sonu .Başını Hükümsüz Bırakan Bir Hadis...

 

İDDİÂ:Rasûlullahın,MBiriniz uykudan kalkın­ca, üç kere yıkamadan .ellerini su kabına sokma­sın.Çünkü o, elinin nerede gecelediğini ( gece vü­cudunun neresine dokunduğunu ) bilemez.[525]

dediğini rivayet ettiniz.Eğer "...çünkü o,elinin nerede gecelediğini bilemez." sözü olmasaydı, bu hadis (in manası) doğru olabilirdi.Fakat hepimiz mutlaka,eli-nin; bedeninin,ayağının,kulağının,burnunun ve sair uzuvlarının gecelediği yerde gecelediğini biliriz. Olsa olsa en kötüsü bir kimse eli ile fercine (avret yerine )do-kunmuş olabilir

Eğer bir kimse uyanık iken avret yerine dokunsa bu onun taharetini bozmaz. O halde bilmediği halde dokununca nasıl olur ( da bozulur)? Allah insanları bilmediği şeylerden mesul tutmaz. Çünkü uyuyan kimse,uykusunda sayıklayabilir veya karısını boşaya-bilir yahut (küfrü icabettirecek şeyler söyleyerek) küf­re girebilir,iftira edebilir.komşusunun hanımı ile mü­nasebette bulunabilir ve kendisine göre o,uykuda zi­na eden bir kimsedir.Sonra (uyanınca) bütün bunlar­dan dolayı ne dünyevi ne de uhrevi hükümler bakı­mından mesul tutulmaz.muâhaze edilmez...

CEVAB:Biz deriz ki:Bu akılcının (en-nazzâr) bil diği bir ise bilmediği pekçoktur.

Fıkıhçılarin çoğunun bu hadisle ve "Kim fercine (av­ret yerine) dokunursa abdest alsın.[526] hadisi ile amel ederek, gerek uykuda, gerek uyanık iken fercine dokun­manın abdesti icabettireceğini kabul ettiklerini bilmiyor mu?

Mamafih biz, fakihlerin bu görüşünü kabul etmemekte ve ferce dokunmaktan dolayı emredilen abdestten kasdın elleri yıkamak olduğunu, bunun da sebebinin ferclerin ha-des (küçük-büyük dışkı ve yel) ve necasetlerin çıkış yeri ol­duğunu kabul etmekteyiz.

Aynı şekilde ateşte kızartılan etin yenmesinden dola­yı olan abdest te[527] bize göre, elleri yağdan, kızartılan ve pişirilen yemeklerden dolayı yıkamaktır.

Biz bunu pekçok yerde açıklamış ve bu husustaki de­lilleri zikretmeştik.

Ferce dokunmaktan dolayı olan abdestten maksat el­leri yıkamak olunca, Rasûiullahın, uykudan uyanana ka­ba sokmadan ellerini yıkamayı emrettiği de anlaşılmış olur. Çünkü o kimse, elinin nerede gecelediğini bilmez. Belki o, uykusunda fercine veya dübürüne (ön ve arka avret yerle­rine) dokunur. Onun eline idrar damlası veya -uykudan ön­ce cinsi münasebette bulunmuşsa- meni bulaşmasından emin olunamaz. Böyle iken elini yıkamadan önce kaba so­karsa suyu pisletmiş ve ifsad etmiş olur.[528]

Hadiste bilhassa, uyuyan kimse zikredilmiştir. Çün­kü uyuyan kimsenin eli, bu yerler ve dübürüne farkında olmadan dokunur...

Uyanık olan kimse ise, bu yerlerden birine dokun­duğu   ve   eline  bir   pislik   bulaştığı   zaman,   bunun farkında olur ve durumunu bildiğinden ,elini kaba sokmadan veya yemekten ve musafaha etmeden Önce ellerini yıkar.[529]

 

23-Dediklerine Göre Sonü.Başını Hükümsüz Bırakan Bir  Hadis...

 

İDDÎÂ:Rasûlullahın (S.A.V) develerin yattığı yerlerde namaz kılmaktan nehyettiğini .çünkü de­velerin şeytandan yaratıldığını rivayet ettiniz[530]

Rasûlullahın develerin yatüğı yerlerde namaz kılmaktan nehyetmesi inkâr olunamaz.Taabbudî (ibadetlerle ilgili) hususlarda bu câizdir.Ama bunu , devenin şeytandan yaratılmasına bağlamanıza gelin-ce:Biliyoruz ki Rasûlullah da sığırın sığırdan,aün at-tan,arslanın arslandan,sineğin sinekten yaratıldığı gi-bi.devenin de deveden yaratıldığını (meydana geldiği­ni! hiHrnl) bilir.

CEVABEN: Biz deriz ki:Rasûlullah olsun,başka-sı olsun devenin ancak deve yavruladığmı;ve ne bir şeytanın deve,ne de bir devenin şeytan yavrulmayaca-ğını bilir. (Rasûlullah ) bize sadece, yaratılışın aslın­da, deve ile şeytanın müşterek bir cinsten yaratıldığını bildirmiştir.

Rasûlullahın başka bir hadisindeki,"Deve şey­tanların cihetinden (tarafından ) yaratılmıştır, "sözü de sana bunu gösterir.O (S.A.V) bununla.şeytanın canibini,şeytanın cihetini (tarafını) kasdetmekte-dir.Tıpkı bunun gibi,"fulan göğe vardı" denilir.Ya-ni,gök tarafma,gök canibine demektir.

Eğer şeytanın neslinden olsaydı,elbette Rasûlul­lah (S.A.V) devenin şeytanın neslinden veya neslinin kollarından veya soyundan yaratıldığını veya buna benzer birşey söylerdi.

Araplar dâima develerden bir cinsi,cinlere (elhûş)[531] nisbet edegelmiş ve "Cinnî deve (= îbilun hûşiyyetun)" tabirini kullanmışlardır.Bu cins deve, develerin en huysuzu ve en azgınıdır..

Araplar,cinlerin el-Hûş beldesinde bir devesi olduğuna.bu devenin insanların develeri ile çiftleştiğine ve bu vahşi deveyi yavruladığına inanırlar.

Nitekim Ru'be de şöyle demiştir:

"Develerimiz Hûş diyarından geldi."

Bu görüşe göre devenin aslının bizzat cinlerden değil de .cinlerin devesinin yavrusundan olması müm-kündür.Rasûlullah da bu sebeple,"Şeytanların cani­binden.." buyurmuş tur. Yani (bizzat cinlerden değil) onların tarafından,cihetinden demektir.

Bu ancak,cinlerin ve şeytanların varlığını inkar eden ve sadece gözü ile gördüğüne ve hisleri ile idrak ettiğine inanan kimsenin inkar edebileceği bir şeydir.Bu ise,zındıklardan ve felsefecilerden"Dehriy-ye=Materyalist" denilen bir zümrenin inancı (itikadı) dır.yoksa müslümanlann itikadı değildir.[532]

 

24- Söylediklerine Göre Bir Kısmı Diğer Bir Kısmını Bozan Bir Hadis...

 

İDDİA: RasûluUahm (S.A.V) ."Eğer köpekler ümmetlerden bir ümmet olmasaydı,onların öldü­rülmesini emrederdim.Lâkin,onlardan sadece simsiyah olanların hepsini öldürün.[533] ve "Siyah (olan köpek) şeytandir."buyurduğunu rivayet etti­niz.

Sanki Rasûlullah (birinci) hadiste köpek cematını.bir cemaat (üinmet) oldukları için affetmekle bera­ber, (siyah köpeği Jsadece siyah olduğu için veya şey­tan olduğu için öldürtmektedir. Halbuki köpeklerin bir ümmet (cemaat) olmasında ise,ne onlann Öldürülme­sine mani olacak,ne de öldürülmelerini gerektirecek bir illet (sebep) yoktur...

Sonra üstelik,Rasûlullahın (S.AV) Medinede.bir tane bile kalmamak üzere bütün köpeklerin öldürül­melerini emrettiğini rivayet ettiniz.Köpekler bir üm­met olduğuna göre onları nasıl öldürtebilir?Onlann ümmet olmalan.Rasûlullahı bundan menetmeli değil-miidi?

Bu durumda köpekleri affetmesinin illeü.aynı zamanda onlan öldürtmesinin de illeti olmuş oluyor.

CEVAB:Biz deriz ki:Allahu taâlânın hayvanlar­dan yaratmış olduğu her cins,birer ümmettir.Köpek-ler,arslanlar,siğırlar,koyunlar,kanncalar,çekirgeler

ve bunların benzerleri.insanlar gibi birer ümmettir­ler

Aynı şekilde cinler de bir ümmettir.Allahu taâlâ.'Terde yürüyen hayvanların ve iki kanadıyla uçan kuşların hepsi de sizin gibi ümmetlerdir.

"(6.el-En'âm: 38) buyurmuştur.Yani onlar da saban ve akşam yemek ve nzık aramakta ve öldürücü şeylerden korunmakta biz insanlara benzerler,de-mektir.

Cinler de böyledir .Allah onlara,bize hitâb ettiği gibi hitâb etmiş ve"Ey insan ve cin t oplululuğu! içi­nizden size (ayetlerimi anlatan ve bugünle karşı­laşmakla uyaran) peygamberler gelmedi mi?" (6.el-En-âm:130) buyurmuştur.Eğer Rasûlullah,hangi halde olursa olsun köpeklerin öldürülmesini emret­miş olsaydı.bir ümmet yok olur.izi eseri kaybolur-du.Köpekler ise, avcılığına ilave ten, insanların evleri­nin beklenmesinde.hayvanların ve ekinlerin korun­masında birçok faydalar sağlar. Çünkü bedevilerin ve ıssız ve çorak yerlerde yaşayanların çoğu sabah ve ak­şamlan karınlarını ancak köpekler sayesinde doyu­rurlar..Nitekim Allâhu taâlâ da "...avcı hayvanların size tutuverdiklerinden de yeyin.."(5.el-Mâide:4) buyurmuştur.Bu ayette Allahın,köpeği çeşitli faydala­rı için yarattığına delâlet vardır.

Ebû Ubeyde (Ma'mer b.el-Musennâ) ( -209) [534] anlatırdı:Iki adam yolculuğa çıkmişlar.Birisinin yanında köpeği varmış .Hırsızlar bunlara hücum et­miş ve bu İki kişiden birisi onlarla mücadele etmiş ve yenilerek yakalanmış.Sonra başı dışarıda kalmak üze­re toprağa gömülmüş.Kargalar ve yırtıcı kuşlar gel­mişler, onu parçalamak ve gözlerini oymak için etra­fında dönmeğe başlamışlar .Adamın yanındaki köpek bunu görünce,onun etrafındaki toprağı eşelemeğe başlamış ve onu oradan çıkarmış.Arkadaşı ise daha önce kaçmış ve onun yardımına koşmamış. (Ebû Ubeyd sözüne devam ederek şöyle demiştir:)Şâir bu hadise hakkında:

"Komşusu ve arkadaşı ondan kaçıyor,

Dövdüğü köpeği ise onun toprağım eşiyor." de­miştir.

Fenalık edilerek dövülüp kovulmasına rağmen-sahibini korumak (köpeklerden başka] hiçbir hayvan­da yoktur. Köpeklerin bu meziyeti hakkında anlatılan­lar pekçoktur ve doğrudur.Biz bunlan anlatıp sözü uzatmak istemiyoruz.                                              :

İbnu Abbâs 'm (R.A) da "Köpekler el-hınn'dan,[535] bir ümmettir. Onlar cinlerin zayıf olanlarıdır.Ye­mekte iken yanınıza gelirlerse,onlara yiyecek verin.El-bette onların da nefisleri vardır.- yani:onların gözleri; vardıranların da canı çeker" buyurduğu gibi köpek­ler, Cinlerden veya yırtıcılardan bir ümmet olmaktan hâlî değildir.

Nefs.göz manasına (da) gelir.Nitekim falana nefs yani nazar değdi, denilir.

Yine İbnu Abbâs :'Yılanlar, cinlerden mesholu-nanlardır. Tıpkı maymunun İsrail oğullarının mesho-lunmasından meydana gelmesi gibi.Aynı şekilde köpeklerin de böyle (mesholunmuş cin) olması uzak (bir j ihtimal) değildir.

İşte bu gibi hususlar düşünce,kıyas ve akılla kavranamaz.Ancak Rasûlullahm veya Rasûlullahı görüp işitenlerin (Ashabın) söyledikleriyle anlaşılabi­lir. Çünkü onlar bu gibi meselelerde ancak Rasûlullahtan veya Rasûlullahı işiten birinden işittikleri ile  veya geçmiş mukaddes kitapların doğru haberleri ile . hüküm verirler.                                                       

Bu husus farzlarla veya sünnetlerle ilgili bir me- ; sele değildir.Köpeklerin yırtıcı hayvanlardan.cinlerden veya memsûh (mesholunmuş) olmasından dolayı bize herhangi bir kusur veya noksanlık gelmez.

Eğer yırtıcı hayvanlardan is'e.o zaman sadece on­lardan siyah olanların öldürülmesini emretmiş ve on­ların şeytan olduğunu söylemiştir. Çünkü köpeklerin simsiyah olanları,insanlara en zararlı olanı ve en ısır­ganıdır. Kuduz hastalığı da ençok onlarda olur.Üstelik o faydası en az olan ve bekçiliği en kötü olandır.Avlan-maktan en uzak (kabiliyetsiz) olan ve en çok uyuklayan da odur.

(Siyah köpek) şeytandır" sözü ile Rasûlul-lah,onun köpeklerin en kötüsü ve en şerlisi olduğunu ifade etmek istemiştir.Tıpkı,"Falan azgın bir şeytan­dan başka birşey değildir.","O ancak parçalayıcı bir arslandır.","O parçalayıcı bir kurttur."denildiği gi-bi.Bu sözlerle sadece,o kimsenin bunlara benzediği kasdedilir.

Eğer köpek cinlerden ise,veya cinlerden memsuh (meshedümiş) ise,bu takdirde "Köpeklerin siyahı,şey~ tanlarıdır.Onları zararlarından ötürü öldürün."de-mek istemiştir. Şey tan ise cinlerin azgın ve isyankar olanlarıdır.el-Hırın ise, cinlerin zayıf olanlarıdır ve cin­lerden daha zayıftır.

Rasûlullahm Medine'nin köpeklerini öldürtme-sine gelince:Bunda onun"Eğer köpekler ümmetlerden bir ümmet olmasaydı,onlann öldürülmesini emreder-dirn."sözünü nakzedecek birşey yoktur.Çünkü Medi­ne O'nun zamanında meleklerin vahiy indirdiği yer idi.Meleklerin ise,içinde köpek veya resim bulunan eve girmediği Rasûlullahtan rivayet edilmiştir.

Bana Muhammed b.Hâlid b.Hıdâş tahdis etti (ve) dedi:Bana Müslim b.Kuteybe,Yûnus b.ebî İshak'dan,o da Mucâhid'den ,o da Ebû Hurayra'dan (R.A),o da Rasûluüahtan (S.A.V) tahdis etü ki (Rasûlullah) şöyle buyurmuştur:IıCebrâîI bana "Dün gece senin huzu­runa girmekten beni ancak,evinin kapısındaki re­simli örtü ve evindeki köpek menetmiştir.Emretde köpeği çıkarsınlar."dedi.[536]

Bahsi geçen köpek ise.Hasan ve Hüseyin'in (RA) sedirlerinin (en-nadad) altında duran yavru (enik) idi.

Bu (hadis) aynı zamanda köpeğin.evlerde oldu­ğu gibi, şehirlerde de bulundurulmasının mekruh gö­rüldüğüne delildir. Rasûlullah da .köpeklerin tama­men öldürülmesini veya hiç olmazsa Medine'ye yakın olanlarının azaltılmasını emretmiş,mel eklerin iniş yerine ve vahyin nüzul ettiği yere uzak olan diğer kö­peklere ise dokunmamıştır.

EBÛ MUHAMMED: en-nadad,sedir demektir. Çünkü elbiseler onun üzerine dürülüp.yerleştirilir.fyani yerleştirmek manasına gelen (nadade) filin­den müştakdır).[537]

 

25-Dediklerine Göre Başı Sonunu İfsad Eden (Bozan) Bir Hadis...

 

İDDİÂ:Rasûlullahın,"Beş fâsık vardır ki Harem (Mekke hududlan) dâhilinde de,bu hududlann ha­ricinde de ÖIdürülür:Karga,çaylak veya akbaba, kö­pek .yılan ve fare ...[538]

Eğer,"...şu beş hayvanı ve onlara,Üaveten şu beş hayvanı da öldürün." demiş olsaydı.bu taabbudî (iba­detlerle alâkalı) bir hüküm olduğu için öldürülmeleri caiz olurdu.Ama mezkûr hayvanların.fâsık oldukları' için öldürülmesine gelince, bu caiz değildir. Çünkü fısk veya hidayeti bu gibi şeyler için düşünmek uygun değildir.Yılan ,çıyan,yırtıcı hayvanlar ve kuşlar şey­tan değildirler .Yahut kendisi için fısk (günah) ve hida­yet sözkonusu olan insan veya cin de değildirler.

CEVAB: Biz deriz ki:Yılan,çıyan,yırtıcı hayvanlar ve kuşlar için,isyan veya tâatın mevzubahis olamaya­cağına dair bir itikad (inanç) Allah'ın kitabına (Kur'an'a),Peygamberlerine,ve Allah'ın gönderdiği geç­miş kitaplara muhalif bir inançtır.Çünkü Allahu Te âlâ bize Süleyman 'dan (A.S),onun,(hüdhüd) kuşufnu) göremeyince,Hüdhüd'ü neye (yerinde) göremiyo-rum.yoksa gâiblerden rai oldu?Ya (gecikmesine dâir) açık bir mazeret getirir,ya da mutlaka onu şid­detli bir azaba maruz bırakınm.veya onu keserim." (27.en-Neml:20,21) buyurduğunu haber vermiştir.

Âyetteki "..açık bir delil" den maksat, açık bir ma­zeret ve kayboluşunun ve gecikmesinin sebebidir.    .

Süleyman'ın (Â.S) hüdhüd'e ancak bir günahtan veya isyandan dolayı azab etmesi caizdir.Günahlara ve isyankârlıklara,fısk denilir ve âsî denilmesi caiz olan bir kimseye fâsık demek de caizdir.

Sonra Allahu taâlâ,Hüdhüd'ün,Süleyman'dan (A.S).özür diledikten sonra"Ben senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe'den çok sağlam ve iyi ha­ber getirdim.Ben bir kadın buldum.Sebe' halkına padişahlık yapıyor,kendisine herşey verîl-miş.Muhteşem bir de tahtı var.Onun ve kavminin Allah'a değil,güneşe taptıklarını gördüm.Şeytan onlara amellerini güzel göstermiş.böylece kendile­rini hak yoldan sapıtmış da .doğru yola giremiyor-lar.(Şeytan onlara amellerini güzel gösterdi ki) göklerde ve yerde gizli olanı meydana çıkaran.giz-ledikleri ve açıkladıkları şeylerin hepsini bilen Al­lah'a secde etmeslnler.(23.en-Neml:22-25) dediğini hikâye etmiştir.

Eğer bu (kıssa) hukemâ sözü olsaydı,hele Pey­gamber sözü olsaydı bile,yine de güzel bir söz, etkileyi­ci bir nasihat ve apaçık bir delil olurdu.Bu durumda hüdhüd'ün muti (itaatkâr),âsî.fâsık ve muhtedî (hida­yete ermiş ) olması nasıl caiz olmaz..!

Yine Cenâb-ı Hak,bu sûrede (en-Neml) karıncadan bahsederken şöyle byurmuştur:"Süleyman,ba-bası Dâvuda vâris oldu.ve dedi ki:"Ey insanlar bize kuşdili öğretildi."(27.en-Neml:16) Burada Süleyman (A.S) kuşların insanlar gibi konuştuğunu söylemekte­dir.

Yine Allah'u taâlâ:"Nihayet karınca vadisine varınca,bir karınca şöyle dedi:Ey karıncalar ...ilâh"(27.en-Neml: 18) buyurmuş ve burada karınca­lan insanlar gibi konuşturmuştur.

Aynı şekilde"Hiçbir varlık yoktur ki, O'nu hamd ile teşbih etmesin.Fakat siz onların teşbihini anlayamazsımz!"(34.Sebe:10) ve "Ey dağlar ve kuş­lar, Dâvud ile beraber teşbih edin." (34,Sebe; 10) bu­yurmuştur.

EBÛ MUHAMMED :Tevratta da şunu oku-dum:Nûh (A.S) (tufandan )kırk gün sonra yapmış ol­duğu geminin penceresini açmış, sonra kargayı sal­mış. Karga gitmiş ve sular yeryüzünden çekilinceye kadar dönmemiş..Bunun üzerine tekrar tekrar güver­cini göndermiş .Akşam olunca güvercin,gagasında bir zeytin yaprağı ile dönmüş.Nûh (A.S) da bundan, yer­yüzünde suyun azalmış olduğunu anlamış, Nûh (A.S.) da Allah'a güvercinin boynuna (renkli tüylerin meyda­na getirdiği) bir gerdanlık ve ayaklarına da renk(li tüy­lerden süs) vermesi için dua etmiş.

EBÛ MUHAMMED: Yine Tevratta, Allah'ın, ya­rattığı zaman Âdem'e: "Firdevs (cennetin)in ağaçların^ dan dilediğin (meyvayı) ye. Ancak hayır ve şer ilmi ağa­cından yeme. Çünkü ondan yediğin gün ölürsün. -Ya­ni: -Ölen bir kimsenin haline dönersin-" demiş oldu­ğunu okudum.

Yılan, karada yaşayan hayvanların en kötüsü [539]idi. Kadına (Havva'ya) "eğer o ağaçtan yerseniz, ikiniz de (asla) ölmezsiniz. Gözleriniz açılır. Birer (ölümsüz) ilah olursunuz. Hayrı ve şerri bilirsiniz" dedi. Kadın ağacın meyvasmdan alıp yedi. Eşine de yedirdi. Bu­nun üzerine ikisinin de gözleri açıldı ve kendilerinin çıplak bir halde olduklarım anladılar. Hemen incir ağacının yapraklarından aldılar ve onlardan izar (vü­cudun alt kısmını örten elbise) yaptılar.

Sonra ortalık aydınlanınca Âdem ve eşi Cennet­teki bir ağaca gizlendikleri sırada Allahu taalanın se­sini işittiler. Allah onlan çağırdı.

Âdem: Firdevs (cennetin) de sesini işittim. Kendi­min çıplak olduğunu gördüm ve senden gizlendim." dedi.

Allah (C.C.): "Sana, senin çıplak olduğunu kim gösterdi? Demek ki sen, seni menettiğim ağaçtan ye­mişsin" dedi.

Âdem: (Eşim olan) kadın yedirtti bana! dedi.

Kadın (Havva): Bana da yılan yedirtti, dedi.

Bunun üzerina Allah yılana: "Yaptığın bu kötü­lükten dolayı., sen lanetlendin. Bundan sonra karnı­nın üzerinde (sürünerek) yürüyeceksin ve toprak yiye­ceksin. Seninle, kadın ve onun çocukları arasını boza­cağım. Onlar senin başını ezecekler, sen de onların to­puklarından sokacaksın" dedi.

Kadına da: - Sana gelince, senin gebelik (müdde­tin) i ve doğum sancılarını arttıracağım. Sen çocukları­nı acı ve elem ile dünyaya getireceksin. Kocana gele­ceksin ve o, sana hakim olacak" dedi.

Âdem'e de: "Senin yüzünden yeryüzü lanetlen­miştir. Toprak deve dikeni ve diğer dikenleri bitirecek. Sen de yiyeceğini topraktan, güçlükle ve alnın terleye­rek elde edeceksin. Toprak'tan olduğun için, neticede toprağa döneceksin" dedi.

EBÛ MUHAMMED: Yılanın (Havva'yı) saptırıp, aldattığını, Allah'ın da yılana lanet ettiğini, onun yara­dılışını değiştirdiğini ve toprağı onun yiyeceği yaptığını görmüyor musun? Şimdi bu yılanın keza Nuh'a (A.S.)

isyanından dolayı karganın- fasık ve asi olarak isim­lendirilmesi caiz olmaz mı?

Ehl-i nazar (düşünürler, akılcılar) Nuh'dan ayrı­lıp gittiği için kargaya "Ayrılık kargası" dendiğini kabul etmişler ve bu sebepten onu uğursuz saymışlar, karga bağırınca, bunun ayrılık ve gurbete işaret olduğuna inanmışlardır. "Gurbet" kelimesini de karganın ismin­den (gurab) çıkarmışlardır.

(Mesela): "Onu uzak bir yere attım=kazaftuhu nevan gurbeten" ve "Bu yabani bir koyundur haza şaun muğarrabun (veya muğribun)" ve "Ankaun muğribun"[540]derler. Muğrib, uzaktan gelen demektir. Bununla kartalı kasdederler.

Bunların hepsi de, el-gurab (=karga) isminden Nuh (A.S.)u terkettiği ve ondan ayrıldığı için- müştak­tır (türemiştir.)

EBÛ MUHAMMED: Anlattıklarımıza diğer bir delil de, Muhammed b. Sinan el-Avfi'nin Abdullah b. el-Haris b. Ebza el-Mekki'den, onun da annesi Raita binti Müslim'den, o da babasından olmak üzere riva­yet ettiği hadistir. (Raita'nın babası Müslim [541]şöyle demiştir): Rasulullah ile beraber Huneyn'de bulun­dum. Bana, "Senin adın nedir?" dedi. Ben: "Gurab" de­dim. (Bana) Senin adın "Müslim" olsun, dedi.

Karganın fasıklığından ve isyankarlığından do­layı Rasulullah, onun isminin Gurab (=Karga) olma­sından hoşlanmamıştır ve ona Gurab kelimesinin ma­nasının zıddına olarak Müslim adını vermiştir. Çünkü karga asidir, Müslim ise itaatkardır ve (Müslim) ismi, itaat ve boyun eğme manasına gelen el-istislamdan alınmıştır. Bu kitapta daha önce de anlattığımız gibi, Rasulullah (S.A.V.) güzel ismi sever, çirkin isimden hoşlanmazdı.[542]

Eğer biz, yılan, karga, fare için itaat ve ma'sıyye-tin (günahkarlığın) caiz olduğuna dair, müslümanlann kabul ettikleri görüşü terkedip Arap kelamında ve dilinde caiz olana baksak yine de bizim, bu saydığımız şeylerden herrjirisine fasık dememiz caiz olur. Çünkü fısk, insanlara karşı gelip isyan etmek ve onları incit­mek demektir.

Mesela: Hurma kabuğundan çıkınca "Fasakat-i'r-rutbatu" denilir. Bir şeyden çıkan herşeye de fasık denilir. Allâhu taala da: "... yalnız İblis, cinden idi de Rabbiuin emrinden çıktı" (18 el-Kehf: 50) buyurmuş­tur. "Fefesaka an emri rabbih" yani: Rabbinin emrin­den ve taatinden dışarı çıktı, demektir.

Yılan insanlara karşı deliğinden çıkar, onların yiyeceklerini karıştırır, onları ağzına alıp ısırır, içecek­lerin içine ağzını sokup içer ve tükrüğünü bırakır. Fare de aynı şekildedir. Deliğinden çıkar, onların yiyecekle­rine zarar verir, elbiselerini kemirir, lambayı devirerek . evde yangın çıkarır. Yer haşeratı arasında fareden da­ha zararlısı yoktur.

Karga da, devenin semerinin sürtmesinden dola­yı meydana gelen yaranın üstüne konar, yarayı gaga­lar ve neticede deveyi öldürür. Bu sebeple araplar kar­gaya "İbnu Daye (veya İbnu Deye)" derler.[543] Karga hayırdan uzaktır ve insanların yiyeceklerini de kapıp kaçar.

Köpekde ısırır ve yaralar. Saldırgan ve yırtıcı olan diğer hayvanlar da böyledir.

Bunların hepsine de, insanlara saldırdıkları ve onlara zarar verdikleri için, fasık denebilir.

Bu hayvanlardan herhangi birisinin taat veya ma'sıyete nisbet edilmesinin çirkin olduğunu söyle dikleri zaman, (bizim açıkladığımız bu hususlar) onla­rın akıllarına gelmedi mi?![544]

 

26- Düşüncenin Yalanladığını İleri Sürdükleri Bir Hadis...

 

İDDİA: Rasulullahın, zırhı birkaç sa' arpa[545]karşılığında bir yahudide rehin iken vefat et­tiğini [546]rivayet ettiniz.

Fesubhanallah..! Müslümanlardan (O'na) yar­dım edecek, ikram edecek ve borç verecek biri yok muydu? Halbuki Allah (C.C.) onların mallarını, gelirle­rini çoğaltmış, onlara birçok beldeyi fethetmeyi nasib etmiş, Yemen'in bir ucuyla Bahreyn'in ve Uman'ın bir ucu arasındaki yerlerin ve Necid ile Hicaz'ın çorak top-raklannı(n gelirlerini) toplamışlardı. Üstelik Osman, Abdurrahman ve emsalleri gibi (zengin) sahabenin malları da vardı. Onlar neredeydi?!

Bu bir yalandır. Bunu söyleyen, Rasulullahı zühd ve fakr ile medhetmek istemiştir. (Fakat) Pey­gamberler böyle medhedilmez..!

Orduları teçhiz eden (donatan), yüzlerce kurban­lık deve ve sığırı önüne katıp süren bir kimse, Allah i kendisine Fedek ve diğerlerini ganimet olarak vermiş ; iken nasıl aç kalır?

Malik b. Enes, Ebû'z-Zubeyr'den, o da Cabir'den (RA.) naklen anlattı ki Cabir (RA.) şöyle demiştir: "Ka-sulullah Hudeybiye'de yedi kişiye bir deve olmak üzere, yetmiş deve boğazladı[547] (Müşriklerin ma­ni olduğu umresinin yerine yaptığı Umratu'1-kada (ka­za umresijda altmış deveyifkurban etmek için)önüne katmıştı

Keza Aliye'de[548] birbirine yakın yedi bahçeyi vak­feden bir kimse nasıl aç kalır? Sonra bununla beraber, nasıl olur kendisine birkaç sa' borç arpa verecek birini bulamaz da zırhını rehin verir?

CEVAP: Biz deriz ki: Bunda öyle büyütülecek, hele inkar edilecek birşey yoktur. Çünkü Peygamber (S.A.V.) mallan için başkalarını kendi nefsine tercih eder, onları as­habından gerekenlere, fakirlere ve miskinlere ayırır, müs-lümanların başına gelen felaketlerde yardımda bulunur, hiçbir yardım isteyeni geri çevirmez, bulduğu zaman da mutlaka çok verir, birbiri üstüne iki dirhemi koy(up biriktir)mezdi.

(Birgün) Ummu Seleme (R.A.)): "Ya Rasulallah! si­zi renginiz değişmiş görüyorum, yoksa hastalıktan mı?" diye kendisine sorunca, Rasulullah: "Hayır, Fakat şu dün gelen yedi dinar yok mu, onları yatağın altında unutmu­şum ve taksim ed(ip dağıt)madan geceledim (o yüzden)" dedi.[549]

Hz. Aişe (R.A.)de Rasulullahın vefatına ağlarken, "Yumuşak yatak üzerinde uyumamış ve arpa ekmeği ile doymamış olana babam feda...![550] demiştir.

Hz. Aişe'nin bu sözü iki ihtimalden hâli değildir:

Ya, Rasulullah elindekini başkalarına vermiş ve ken­dini doyuracak birşey kalmamış olabilir ki, bu onun me-zivyetlerinden birisidir. Allahu teâlâ da: "...kendileri muhtaç olsalar bile başkalarını kendilerine tercih ederler.'* (59 el-Haşr:9) buyurmuştur.

Yahud Rasûlullahın ne arpa ekmeğinden, ne de diğerlerinden doyasıya kadar yememiş olması müm­kündür. Çünkü o, aşın olarak karın doyurmaktan hoşlanmazdı. Salih kişilerden ve abidlerden pek çoğu da bundan hoşlanmazlardı. Rasulullah ise, faziletçe onların en üstünü ve onları (bu konuda) geçmeye en layık kişidir.

Bize Ebû'l-Hattab tahdis etti (ve) dedi: Bize Ebu Asım Ubeydullah b. Abdillah haber verdi (ve) dedi: Bi­ze el-Muhabber b. Harun [551]Ebu Yezid el-Mede-ni'den, o da Abdurrahman b. el-Murakkı'dan haber verdi. (el-Murakkı1) Rasûlullahın, "Allah mideden da­ha kötü. doldurulan bir kab yaratmamıştır. Eğer mutlaka mideyi doldurmak gerekiyorsa, onun üçte birini yemeğe, üçte birini içecek (suy)a, üçte birini de nefes(iniz)e ayınn." [552]buyurduğunu, naklet­miş tir.

Malik b. Dinar da ( -130) [553]Müslüman me'bureye (iğne yutmuşa) benzer, demiştir Yani: Yiye­ceğinin içersinde iğne yutmuş olan ve yem yediği za­man azıcık yiyen , yediği de belli olmayan bir hayvana benzer, demek istemiştir.

İbnu Ömer'e (TLA.) "Cevarişne" den [554]bahse­dilmiş; İbnu Ömer: Ne yapayım onu. Ben şu günden beridir karnımı doyurmuş değilim ki! demiştir. Ya-ni:Ben yemeği, canım daha yemek istediği halde bira kırım" demek istiyor. el-Hasen (el-Basri) (22-110), [555]yemek yerken yanına vardığı bir adama: 'Yemeğine devam et! dedi.

(Adam): Tamam, yedim. Artık hiçbir şeye iştah duymuyorum, deyince, el-Hasen: "Fesubhanallah! Hiç insan, birşeye iştahı kalmayıncaya kadar yer mi?" dedi.

Malik b. Dinar veya başka birisi: "Keşke rızkım bir taşta olsa da onu emsem. Gerçekten ben, helaya çok girmekten dolayı Allahu taaladan utanır oldum" demiştir.

Bekr b. Abdillah (-108)[556] Açlığı toklukla de-ğişinceye, kıymetli elbise giymeyinceye, ancak, el yıka­mayı gerektirmeyecek (sade) yiyecekleri yiyinceye ka­dar, hayattan tad alamadım" demiştir.

Hz. Aişe de Rasûlullahın vefatına ağlarken: 'Yu­muşak yatak üzerinde uyumamış ve arpa ekmeği ile doymamış olana babam feda..! demiştir. Halbuki Ra­sulullah buğday ekmeği de yiyordu, arpa ekmeği de.Şu kadar ki, ne buğday ekmeğini, ne de arpa ekme­ğini (zikrettiğimiz) ya birinci ya da ikinci ihtimalden dolayı karnı doyasıya kadar yemiyordu.

Hz. Aişe yiyeceklerin en kabasını zikretmiş ve "Kaba olmasına rağmen* yine de kamını ekmekle do­yurmazsa, diğerleri ile karnını doyurmaması daha ev­ladır" demek istemiştir.

Hz. Ömer (RA.), "Eğer dileseydim, kebaplar, har­dal ve kuru üzümle yapılan katıklar (=sınab), deve gö­ğüsleri ye hörgüçlerinden (yemekler) hazırlatırdim ve yine: Eğer isteseydim körpe bir hayvan emrederdim, kesilirdi. İnce un emrederdim, elenirdi. Yine kuru üzüm emrederdim, et yağının içine konur ve ceylan yavrusunun kanı gibi olurdu. Ve buna benzer şeyler emrederdim. Fakat ben Allah'ın (C.C.) bir kav-me:"Dünya hayatınızda bütün nimetlerinizi yaşa­yıp bitirdiniz ve bunlarla safa sürdünüz. Artık bu­gün alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız" (46 el-Ahkaf: 20) dediğini işittim" demiştir.

Cimri zenginlerin başına öyle zamanlar gelir ki, hiç mal gelmez ve malı mülkü, ev eşyası, alacakları ol­duğu halde borç alacak, rehin verecek kadar muhtaç kalır.

O halde bir dirhemi bile kalmayan ve yardım et­mekten kendisine bir lokma bile kalmayan (Rasululla-hın) hali nice olur?

Müslümanlar ve Ashabın servet sahipleri onun yiyecek ihtiyacını o söylemez ve onlara bunu açmaz­ken- nasıl bilebilirler?..

Bazan biz bu durumu, kendimizde ve başkala­rında da görebiliriz.

Mesela bazan biz birşeye ihtiyacı olan birini gö­rürüz. Bu adam ne çocuğuna, ne ailesine ne de kom­şusuna gidip birşey söylemez, kıymetli şeylerini satar, uzak ve yabancı kimselerden borç alır.

Rasulullah zırhını yahudiye rehin bırakmıştır, çünkü yahudiler Rasulullah zamanında gıda madde­leri satarlardı. Müslümanlar ise, Rasulullah kendileri­ni ihtikardan nehyettiği için yiyecek satmazlardı.[557]

Bu hadiste, onları inkara sevkedecek ne var ki buna şaştıklarını izhar ediyorlar, hatta dinsizler[558] bundan dolayı(rehin hadisinin ravisi) el-A'meş'i hadis uydurmakla itham ediyorlar?![559]

 

27- Kıyasın İptal Ettiğini Söyledikleri Bir Hadis...

 

İDDİA: RasuluUahm Amr b. el-As'a (R.A.) bir topluluk arasında hakimlik yapmasını emrettiği­ni, Amr b. el-As'm Rasuluüaha: "Sen varken mi ha­kimlik yapacağım?" dediğini, Rasulullahin da ce­vaben: "Onların aralarında hüküm ver. Eğer (hük­münde) İsabet edersen sana on sevap, hata eder­sen bir sevap var" dediğini [560]rivayet ettiniz.

Allanın (sizin dediğiniz şekilde) sevab vermesi caiz değildir. Çünkü Amr'ın hakikata uygun olan ile, hatalı olan içtihadı aynı icühaddır. Onun verdiği hü­kümde isabet etmesi şart değildir. Ona gereken sadece ictihad etmektir. O doğruya isabet ederken olduğu gibi hatalı bir ictihad yaparken de aynı şekilde çalışmakta, bu işe aynı şekilde eğilmekte ve ehemmiyet vermekte ve aynı derecede meşakkate katlanmaktadır. O halde neye göre iki ictihaddan birisine bir, diğerine on sevab verilecek?

CEVAB: Biz deriz ki, doğruya muvafık olan bir ic­tihad, hatalı bir ictihad gibi değildir. Eğer bu ictihad, istinad ettiği (çalışma, gayret, meşakkatlara katlanma gibi) esaslara göre değerlendirilseydi. Yahudiler, Hris-tiyanlar, Mecusiler ve Müslümanlar (keza) çeşitli iıkir ve görüş sahipleri de -ictihad edip kendilerini ve kafa­larını yorduktan sonra, şahsi kanaatlanna göre ken­dilerinin haklı, muhaliflerinin ise hatalı oldukları neti­cesine vardıkları zaman- birbirinden farksız olurlar­dı.

EBÛ MUHAMMED: Lakin, biz deriz M, her ferdin içtihadının ötesinde, bir de Allah'ın tevfiki (muvaffak kılması) mevzuubahistir. Bu mevzuda söz uzar. Bura­sı ise onun yeri değildir.

Eğer adamın biri, kaybolan herhangi birşeyini araştırması için iki adam gönderse ve onlara.aramakta son gayretlerini ve ciddiyetlerini göstermelerini emretse, buldukları takdirde onlara mükafat vereceği­ni vaadetse, onlardan birisi aramak için elli fersah yol gitse, kendirli yorsa, geceyi uykusuz geçirse fakat eli boş dönse, diğeri ise rahat bir şekilde bir fersah yol git­se ve kaybolan şeyi bularak geri dönse -evvelkinin, ka­yıp eşyayı bulandan daha çok meşakkatlara katlan­mış olmasına, gayret etmesine rağmen- bol aüyye ve ihsana, bu iki adamdan, mutlaka kaybolan şeyi bulan hak kazanır.

Eğer (çalışma ve gayret bakımından) eşit olurlar­sa, (mükafatın, bulana veyahut da, isabet eden müctehide) verilmesi evleviyyetle caiz olur.

İnsanlar amel bakımından eşit olabilirler. Allah da bunlardan dilediğini üstün kılar. Çünkü kimsenin Allah (C.C.) üzerinde ne bir alacağı ne de ondan yana (isteyeceği) bir hakkı vardır.

EBÜ MUHAMMED: İncil'de okudum. Hz. İsa (A.S.), havarilerine şöyle demiştir: "...Gökyüzünün melekûtu, bir adama benzer. Adam sabahın alaca ka­ranlığında üzüm bağı için amele tutmak ister. Her bir ameleye günde bir dinar vereceğini söyler. Sonra ame­leleri bağa salar. Üc saat arae oaga gidin, ben si­ze layık olan ücreti vereceğim" der. Onlar giderler. Altı saat sonra, dokuz saat sonra ve onbir saat sonra hep çıkar ve aynı şekilde davranır. Akşam olunca kahyası­na: "İşçilere ücretlerini ver, sonra en son gelenden baş­la, ilk gelenlere kadar tekrar-ver. Verirken aralarını eşit kıl?" der. (İşçilerjhaklannı alınca, bağ sahibine kı­zarlar ve: "Şu en son gelenler sadece bir saat çalıştıkla­rı halde, ücrette onları bize eşit kıldın." derler. Bağ sa­hibi: "Şüphesiz ben size zulmetmedim (hakkınızı ye­medim). Size şart koştuğum ücreti verdim. Diğerlerine ise cömerd davrandım. Mal benim malım, dilediğimi yaparım" der. İşte böylece evvelkiler sonuncu, sonuncular da birinci olmuş olurlar [561]

 

28- Birbirine Uymadığını Söyledikleri İki Hadis...

 

İDDİA: Rasulullahın (S.A.V.), "Kim bir iyilik yapmağa karar verir, o iyiliği yaşamazsa, ona sade­ce bir sevab yazılır. Kim bu iyiliği işlerse (o takdir­de) ona, on sevab yazılır.[562] buyurduğunu, (baş­ka bir hadiste de):

"Kişinin nlyyeti [563]amelinden hayırlıdır.[564]dediğini rivayet ettiniz.

Birinci hadiste niyyet, amelden aşağı bir derece­de: ikinci hadiste ise niyyet amelden üstün olmuş olu­yor. Bu ise bir çelişki ve tutarsızlıktır.

CEVAB: Biz deriz ki burada -Allah'a hamdolsun-herhangi bir çelişki yoktur.

Bir iyilik yapmağa niyetlenen onu yapmadığı za­man, onu yapan kimseden farklıdır. Çünkü iyilik yapmağa niyetlenen onu yapmamıştır, iyiliği yapan ise, onu yapmadan, önce niyyet eder, sonra (o) iyiliği yapar.

"Kişinin niyyeti, amelinden hayırlıdır." sözüne gelince: Hiç şüphesiz Allah mü'mini, niyyeti ile ebedi Cennetlik kılar, ameliyle değil! Eğer ameline göre mü­kafat verilseydi, o kimsenin (Cennette) ebedi olmama­sı gerekirdi. Çünkü o, muayyen seneler müddetince amel etmiştir. Onun karşılığı da, ya amel ettiği müddet kadar, ya da onun birkaç misli olur.Halbuki Allah onu, niyyeti ile ebedi kılar. Çünkü o,eğer Allah kendisini ebediyyen baki kılacak olsaydı, ebediyyen Allah'a itaat etmeğe niyyet etmişti. Ne zaman onu bu niyyeti ile efat ettirirse, onun karşılığını verir.

Kafir de böyledir. Niyyeti amelinden kötüdür. Çünkü o - eğer Allah kendisini ebedi kılacak olsaydı-küfürde kalmağa niyyetlidir. Allah da onu, bu niyeti ile öldürünce, bu niyetine göre onu cezalandırır.[565]

 

29-  Dediklerine Göre Kur'an'ın Ve Düşüncenin Yalanladığı Bir Hadis...

 

İDDİA: Rasulullahm, Bedir kuyusu başında durup, "Ey Utbe b. Rabia, ey Şeybe b. Rabia, ey fü-lan, ey ful an..! Rabbinizin size va'dettiği (azabı)ni hak olarak buldunuz mu? Biz Rabbimlzin bize va'dettiği (zaferi) hak olarak bulduk" dediğin1, ken­disine (ölülerle mi konuşuyorsun?) denilince, "Nef­sim elinde olana yemin ederim ki onlar, sizin İşitti­ğiniz gibi (söylediklerimi) işitirler.[566] dediğini rivayet ettiniz. Halbuki Allah (C.C.) kendisine; "...sen kabirde bulunanlara sesini duyuramazsın..."  (35, Faür, 22) ve "...muhakkak ki sen ölülere duyuramaz­sın.' (30, er-Rum, 52) buyurmuştur.

Sonra Rasulullahm Ahzab günü: "Ey çürümüş cesedlerin ve fani ruhların Rabbİ olan Allahımî" de­diğini,

İbnu Abbas'a (R.A.), ruhların cesedlerini ter-kedince nerede bulundukları, çürüyünce cesedlerin nereye gittiği sorulunca: "Lambanın ışığı, lamba sö­nünce nereye gider, göz kör olunca, görme duyusu ne­reye gider ve hastalanınca, sağlam vücud nereye gi­der?!" dediğini rivayet ettiniz.

Bunlar hiçbir yere gitmezler. İşte cesedi terketti-ği zaman ruhlar da böyledir. Bu ise ne Rasulullahm, "Şüphesiz onlar sizin işittiğiniz gibi işitirler[567] sözüne, ne de sizin kabir azabı ile ilgili rivayetinize benzemektedir.

CEVAB: Biz deriz ki: Akıl, düşünce (nazar), Kur'an ve Hadise göre ; Allah'ın cesedler çürüdükten, kemikler parçalandıktan sonra kabirdekileri diriltme­si nasıl mümkün ise; yine akıl, düşünce, Kur'an ve Hadis'e göre onların öldükten sonra Berzah aleminde azabolunmalan da doğrudur.

Kur'an'a gelince: Allahu Taala şöyle buyurur: "Onlar sabah ve akşam ateşe arzedilecekler. Kıya­met koptuğu gün de: "Fir'avunun kavmini en şid­detli azaba sokun." denilecektir. (40 el-Mü'min, 46)                              

Onlar öldükten sonra -Kıyameten önce- sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyamet günü ise, azabın en şiddetlisine duçar olurlar.

Yine Allah (C.C): "Sakın Allah yolunda öldürü­lenleri ölüler sanma. Doğrusu onlar Rableri katında diridirler, cennet meyvalanndan rızıklanırlar. On­lar Allah'ın kendilerine verdiği ihsandan dolayı se­vinçlidirler ve arkalarından kendilerine şehidlik rütbesi İle katılamayan mücahidler hakkında şunu müjdelemek isterler: Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır." (3 AH İmran: 169, 170) buyurmuştur.

Bu, Allah'ın Bedir şehidlerine has kıldığı birşey-dir. Onların cesedleri, kanalın kazılması esnasında taptaze olarak çıkarılmıştı. Öyle ki birisi: "Bunu gör­dükten sonra artık hiçbir şeyi inkar edemeyiz (inkarcı olamayız)" demiştir.

Bana Muhammed b. Ubeyd, İbnu Uyeyne'den, o da Ebu'z-Zubeyr'den, o da Cabir'den (R.A.) tahdis etti ki (Cabir şöyle) demiştir: Muaviye (RA.) kazdırmış ol­duğu kaynağın suyunu (kanal ile) akıtmak istediği va­kit -Süfyan b. Uyeyne bu kaynağın Medine'deki Ebu'z-2iyad suyu olduğunu söylemiştir- Medine'de, "Kimin harpte öldürülmüş bir kimsesi varsa, ölüsünfü al-mağ)a gelsin" diye ilan ettiler. (Cabir) dedi: Biz de Bedir Şehidlerine gittik. Birisinin ayağına bel[568] isabet etmiş ve kanı damlamış olduğu halde onları (katılaşma-mış bir halde) taptaze çıkardık. Ebu Said el-Hudrî fbu hadise karşısında): "Bundan sonra ebediyyen hiçbir münkir inkarcılık edemez" dedi.

Aişe b. Talha [569]rüyasında babasını görmüş, babası ona: "Ey kızcağızım! Benim yerimi değiştirin. Rutubet bana zarar veriyor." demiş. Kızı otuz veya ona yakın sene sonra, babasını taptaze, hiç bozulmamış bir halde, bu ıslak yerden çıkarmış ve Basra'da, el-Hic-riyyin'e[570] defnetmiş tir.

Babasının (kabirden) çıkarılması işini, Abdurrahman b. Selame et-Teymi üzerine almıştır.

Bunlar o kadar meşhur şeylerdir ki, gözle gör­müş olmamızdan farksızdır. O halde, bu şekilde şehid-lerin diri olup, Rableri katında nzıklanmaları caiz olunca, keza onların ferahlanmaları ve sevinmeleri ca­iz olunca, onlarla harbeden ve onları öldüren düşman­larının da diri olup, ateşle azaba uğramaları niçin caiz olmasın?!

Onların diri olmaları, mümkün olunca, işitmele­ri niçin mümkün olmasın? Üstelik bunu Rasulullah (S.A.V.) bildirmiştir ve onun sözü mutlaka doğru­dur.

Hadislere gelince : Rasulullahın Cafer b. ebi Talib [571] hakkında: "O, cennette meleklerle beraber uçmaktadır." buyurması, onu "zu'I-cenahayn=iki kanatlı" diye isimlendirmesi [572]Rasulullahın Mün-ker ve Nekir (melekleri) ve kabir azabı hakkındaki bir-çek hadisleri ve "Hayatın ve ölümün fitnesinden[573] kabir azabından [574]ve Mesih Deccalın fit­nesinden [575]sana sığınırım." diye Allah'a dua et­mesi, bu kabil hadislerdendir.

Bu hadisler sahihtirler, .(insanların) bu gibi ha­disleri uydurmak için ittifak etmeleri mümkün değil­dir.

Eğer bu gibi hadisler sahih olmayacak olsa, dini­mizle ilgili hiçbir şey ortada kalmazdı. Peygamberimi­zin haber verdiklerinden daha doğru hiçbir şey ola­maz.

Cenab-ı Hakk'm: "...muhakkak ki sen ölülere sesini duyuramazsın." (30 er-Rum, 52) ve "...sen ka­birde bulunanlara sesini duyuramazsın." (35 Fa tır, 22) ayetlerine gelince: Onların dediklerinin bu ayetle hiçbir alakası yoktur. Çünkü burada ölüler sözüyle cahiller kasdedilmiştir ki onlar da kabir ehlidir.

Yani Allah (C.C.) ayette demek istiyor ki: Sen Al­lah'ın cahil kıldığı kimseye hidayet namına birşey anlatamazsın. Ve yine Allah'ın sağırlaştırdığı birine de hi­dayeti işittiremezsin.

Bu ayetlerin baş tarafları bizim dediklerimizi is-bat eder. Çünkü bu ayetin başında '...a'ma ile gözleri gören bir olmaz." (35 Fatır, 19) Cenab-ı Hak -a'mâ üe kafiri «gözleri gören ile mü'mini kasdetmektedir .

Karanlıklarla, aydınlık da bir olmaz." (35 Faür: 20} -Cenabı-Hak, karanlıklar ile küfrü, ay­dınlık ile de imanı kasdediyor.

Ne de gölge ile sıcaklık bir olur." (35 Fatir, 21)

Gölge ile Cenneti, sıcaklık ile de Cehennemi kasdediyor.-

Dirilerle ölüler, hiç de bir olmaz." (35 Fatır, 22) -Dirilerle, akıl sahiplerini, ölülerle de cahilleri (be­yinsizleri) kasdediyor.

Ve sonra da: "...Doğrusu Allah dilediği kimse­ye işittirirse de, sen, kabirde bulunanlara sesini du-yuramazsın." (35 Fatır, 22) buyurmuştur. Yani Allah (C.C.) şunu kasdetmiştir: "...Sen, kabirdeki ölülere benzeyen cahillere işittiremezsin."

Buna benzer misaller Kur'an'da pekçoktur.

Cahillere misal olarak verdiği ölüler ile. Bedir şe-hidlerini kasdetmemiştir ki, onlarla bizim aleyhimize delil getirilsin! Bedir şehidleri, Allahu taalanm da bu­yurduğu gibi, Rableri katında diridirler.

"Ey çürümüş cesedlerin ve fâni ruhların Rabbi olan Allahım!" sözüne gelince: Bu söz insanların bilgi­lerine ve müşahadelerine nazaran söylenmiş bir söz­dür. Çünkü insanlar, birşeyi, ortadan kalkınca, boş ve fani sayarlar .Hakikatte o şey Allah katında malumdur ve fani değildir.

Görmüyor musun, eti budu yerinde, iri vücudlu sağlam bir adam, bir veya iki gün hasta oluverince, be­deninin yansı veya üçte biri gidiveriyor da, biz bunun nereye gittiğini bilmiyoruz. Bu, bize göre fani ve hü­kümsüzdür. Allahu taala ise (vücudun) o eriyen giden kısmının nereye gittiğini ve ne olduğunu bilir.

Keza, büyük cam kapların içinde su günlerce du­rur ve havanın sıcaklığı onun bir kısmını, hatta müd­det uzarsa tamamını götürür. Camın suyu çekmesi ve­ya suyun camdan sızması mümkün olmadığına göre, içindeki su nereye gider, bunu bilemeyiz [576]Allahu taala ise nereye gittiğini bilmektedir.

Aynı şekilde, üfürerek lambanın ateşini söndürürüz Ateş (sönüp) gidiyor ve bize göre fani olmuş oluor Biz de nereye gittiğini bilmiyoruz. Allahu taala ise ateşin nasıl gittiğini, nerede bulunduğunu bilmekte

İşte bunun gibi, ruhlar da -Rasulullah onların (ruhların) yeşil kuşların kursaklarında [577]ılliy-yinde, siccinde [578]ı olduğunu ve havada birbirle­riyle koklaştıklannı [579]ı (veya havada gezindik­lerini) ve buna benzer şeyler söylediği halde bize göre fanidir (yokolmuştur.)[580]

 

30-Çelişik Olduğunu Söyledikleri İki Hadis...

 

İDDİA: Rasulullahın: "Namazda size en seçkin­leriniz imamlık etsin. Çünkü onlar, sizin Cennete gönderdiğiniz elçilerinizdir[581]ı Namazlarınızda kurbanlarınızdır. Önünüze ancak, en seçkinlerini­zi geçirin.[582]ı buyurduğunu; sonra da:

"Her berr (iyi)nin ve Facir (kötü)nün arkasın­da namazı kılınız" ve Berr (iyi) olsun facir olsun, mutlaka bir imam(ın bulunması) şarttır.[583]ı bu­yurduğunu rivayet ettiniz.

İşte bu, bir çelişki uyuşmazlıktır.

CEVAB: Biz deriz ki -Allah'ın bir nimeti olarakburada herhangi bir tutarsızlık yoktur. Birinci hadisin de, ikinci hadisin de ayn ayrı yerleri vardır. Her birisi kendi yerine konulunca tutarsızlık ortadan kal­kar. "Namazda size, en seçkinleriniz imamlık etsin... Çünkü onlar sizin Cennete gönderdiğiniz elçileriniz-dir. Önünüze ancak en iyilerinizi geçirin," hadisine ge­lince: Rasulullah bu hadisinde kabile ve mahallelerde-ki mescid imamlarını ve onların kendilerinden ancak ençok iyilik yapan, takva sahibi ve alim olanlarını imamlığa geçirmelerini, cahil ve facirleri geçirmemele­rini kasdetmiştir.[584]

"Her berr (iyi)nin ve facir (kötü)nün arkasında namazı kılınız." ve "Berr (iyi) olsun facir olsun, mutla­ka bir imam(in bulunması şarttır." hadislerine gelince: Bununla Rasulullah, insanları biraraya getiren Cuma ve Bayram günlerinde onlara namaz kıldıran devlet başkanını kasdetmiş;" ona karşı isyan etmeyin, İhtilaf çıkarmayın, müslüman cemaatından ayrılmayın! Devlet reisiniz facir bile olsa (ayrılmayın). Çünkü İyi ol­sun kötü olsun mutlaka bir imam (devlet reisi) şarttır. İnsanlar ancak böylelikle düzelir ve işleri intizama gi­rer." demek istemiştir.

Bu, el-Hasen (el-Basri)nin (22-110) [585]"İn­sanlara; onlari (haramdan) meneden bir menedici şarttır.[586] sözüne benzemektedir. el-Hasen, insan­ların birbirine zulmetmelerine, doğru olmayan şeyleri işlemelerine, kan dökülmesine ve haksız yere malların alınmasına mani olacak bir sultan, (devlet reisi) şart­tır, demek istemiştir.[587]

 

31-Dedıklerine Göre Çelişik İki Hadis..

 

İDDİA: Rasulullahın: "Kim malı uğrunda öldü rülürse şehiddir.[588]buyurduğunu, rivayet etti­niz.

Bir de: "Evinin çulu ol (evinden çıkma). Eğer evine girilirse, sen evinin yüklüğüne (daha içeri) çekil. Oraya da girerlerse, o zaman "Benim güna­hım da kendi günahın da senin üzerine olsun!" de [589] ve "Allah'ın öldürülen kulu ol, öldüren kulu ol­ma. [590]Şüphesiz Allah size Adem'in iki oğlunu[591] (Habil ve Kabil) misal vermiştir. Bu iki misal­den iyisine uyun, kötüsünü terkedin" buyurduğu­nu rivayet ettiniz. Bunlar ise birinci hadise aykırıdır.

CEVAB: Biz deriz ki: Her bir hadisin, öbüründen ayn bir yeri vardır. Bunlar kendi yerlerine konulunca, uyuşmazlık ortadan kalkar. Çünkü "Kim malı uğrun­da öldürülürse, şehiddir." sözü ile Rasulullah, evinde veya yolculuk esnasında malını korumak için çarpı­şan ve öldürülen kimseyi kasdetmiştir. Bu sebepten başka bir hadiste: "Evinde bir karaltı gördüğün zaman sen, iki karaltının (sen ve hırsız) en korkağı olma!" bu­yurmuştur. Yani, silahla onun üzerine yürü, demek istemiştir.

Bu birinci hadisin yeri..!

(Gelelim ikinci hadisin yerine..!) "Evinin çulu ol [evinden çıkma). Eğer evine girilirse, sen evinin yüklü­ğüne çekil. Oraya da girerlerse o zaman: "Benim güna­hım da kendi günahın da senin üzerine olsun!" de. Al­lah'ın öldürülen kulu ol, katil kulu olma" hadisine ge­lince: Bu, şu demektir:

Fitne zamanlarında insanlar görüşlerinde ayrıl ga düştüklerinde, iki sultan birbiri ile çekiştiği ve her-biri başa geçmek istediğinde ve kendisinin bu konuda nakli olduğunu İddia ettiğinde, bu şekilde hareket et.

Yani Rasulullah: "Bu vakitte evinin çulu ol (evin­den çıkma). Ne kılıcını çek, ne de bir kimseyi öldür. Vunkü sen, iki gruptan hangisinin haklı, hangisinin naksız olduğunu bilemezsin. Sen, dininin selameti uğruna kendi kanının akıtılmasına razı ol." diyor.

Bu gibi haller için Rasulullah: "Katil de, maktul (öldürülen) de Cehennemdedir.[592]buyurmuş­tur.

Allahu taalanın: "Eğer mü1 mini erden iki gurup çarpışırlarsa, hemen aralarını düzelterek barıştı­rın. Eğer onlardan bîri (razı olmayarak) tecavüz edi­yorsa o vakit tecavüz edenle, Allah'ın emrine dö­nüne ey e kadar savaşın." (49 el-Hucurat, 9) ayetine gelince: Allah savaşmayı bizim hepimize ancak; ıslah mümkün olmaz da bir taraf tecavüz ederse o takdirde emretmiştir. Rasulullahın, "Evinden çıkma" emri ise bir iki veya üç kişiye olup, insanlar iki tarafin arasını bulmak için anlaşamazlarsa, o takdirde bizim evimize çekilmemizi ve mallanınız ve canlarımızla (onları feda etme bahasına) dinimizi korumamızı emretmiştir.[593]

 

32- Dediklerine Göre Düşünce Ve Hadisin Yalanladığı Bir Hadis...

 

İDDİA: el-A'meş'in Amr b. Murra'dan, onun da Ebul-Bahteri'den, Ali'nin (R.A.): "Rasulullah beni aralarında hükmetmem için Yemene gönderdi. Ben kendisine: "Benim hakimlik hakkında bir bil­gim yoktur." dedim. Eliyle göğsüme vurdu ve, "Ey Allahım, onun kalbini doğruya yönelt, lisanını (hak üzre) sabit kıl!" dedi. O zamandan beri, şu oturdu­ğum yere o turun caya kadar, hiçbir meselede şüp­heye düşmedim." dediğini rivayet ettiniz.[594]

Sonra da, Hz. Ali'nin, çocuk doğurmuş olan cariyeler hakkında değişik görüşleri olduğunu önce bir-şey söylediğim, sonra ondan caydığını...

Hem, "Kim Cehennemin dibine dalmak istiyorsa, de-de(nin mirası) hakkında görüşünü beyan etsin..'* dediği­ni, halbuki kendisinin, dedenin mirası hakkında farklı hükümler verdiğini,

İbnu Abbas'ın bir fetvası kendisine ulaştıktan sonra, mürtedleri (müslüman olduktan sonra İslam'dan dönen­leri, evvelce) yaktırdığına pişman olduğunu.[595]

İçki içmiş olan birine seksen sopa vurduğunu, adamın (sopadan) öldüğünü, Hz. Ali'nin, adamın diyetini verdi­ğini ve: "Onun diyetini verdim. Çünkü bu, bizim aramız­da takdir ettiğimiz birşeydir." dediğini rivayet ettiniz.

Halbuki kendisi, Hz. Ömer'e, içki içene seksen sopa vurdurmasını söylerdi.

Keza, Hatıb'ın cariyesinin recmedileceği kanaatma varmış, fakat Osman'ın (R.A.) "Had (cezası) ancak böy­le bir cezadan haberdar olana gerekir" sözünü duyunca -ki bu cariye de böyle bir had bulunduğunu bilmiyordu, zira arap değildi onun görüşüne uymuştur.

Zeyd b. Sabit (R.A.) de mükateb (anlaşmalı) köle hak­kında onunla münakaşa etmiş ve Hz. Ali'yi (R.A.) susturmuştur.

Hakemeyn (iki hakem) hadisesi hakkında da (Hz.Ali) şöyle demiştir: "Öyle bir tökezleyiş tökezledim ki, toparlanamadım.

Bundan sonra aklımı kullanıp, düzeleceğim.

Dağılıp, parçalanmış görüşü de, birleştireceğim."

Davud b. ebi Hind (-140), [596]eş-Şa'bi'den (17-104)[597] naklederek, Hz. Ali'nin, (bir defada yapılan) üç talakın (tekrar nikah yenilemeyi) haram kılacağı görüşünden.[598] (hırsızın) elinin parmaklarının di­binden kesilmesi ve hırsızlık yapan çocuğun parmak­larının tahriş edilmesi görüşlerinden döndüğünü an­latmıştır.

Yine, Allah (C.C.): "...İçinizden adalet sahibi iki erkeği şahid yapın." (65 et-Tfolak, 2) ve "...Doğru­luğuna güvendiğiniz şahitlerden.." (2 el-Bakara, 282) buyurduğu halde; çocukların birbiri hakkındaki şehadetlerini kabul etmiştir.

Sabah namazında Kunut duasında da bazı adamların [599] isimlerini yüksek sesle okumuştur.

Keza, (bir kadını öldüren) katilin vereceği diye­tin yansını öldürülenin akrabasından almış, tek gözü kör olan adama yapılacak kısasta, göz diyetinin yan­sını almıştır...

Bayram namazı için imam (şehir dışındaki) mu­sallaya (namazgaha) çıktığında şehrin merkez cami­inde düşkünlere bayram namazı kıldırması için bir adamı bırakmıştır.

Bütün bunlar, Hz. Ali'nin (RA.) bütün fakihlere, kadılara ve kendi emsali olan bütün ümeraya muha­lefet ettiği noktalardır. Bunlar, onun "...Şu oturdu­ğum yere oturuncaya kadar, hiçbir meselede şüpheye düşmedim." sözüne hiç uymamaktadır. Rasululla-hin, onun dilini ve kalbini (hak üzre) sabit kılmasına dair duasına da uymamakta, bilakis dediğinin aksine sanki Rasulullah, kendisinin aleyhine dua etmişe benzemektedir.

CEVAB: Biz deriz ki: Rasulullah, onun lisanının ve kalbinin sabit kılınması için dua ettiğinde; Hz. Ali'nin ebediyyen hataya düşmeyeceğini, yanılmaya-cağını, unutmayacağını ve hangi halde olursa olsun, asla hata yapmayacağını kasdetmemişür. Çünkü bu sıfatlar, yaratılmışlann sıfatları değildir. Bunlar an­cak, Halik (Yaratıcı) azze ve cellenin sıfatlandır.

Rasulullah, Allah'ı en iyi bilendir, Allah'a neyin dua edilmesinin caiz olduğunu neyin caiz olmadığını, Allah mahlukatı üzerine Ölümü takdir etmişken, biri­nin ölmemesine ve yine Allah ihtiyarlamayı insanın terkibine ve yaratılışının aslına yerleştirdiği halde, o kimsenin yaşadığı müddetçe ihtiyarlamamasına dua etmenin caiz olmadığını en iyi bilendir.

Rasulullah bizzat kendisi yanılabilirken ve Kur'an'dan birşeyi unutabilir ve Allah kendisine: "Bundan böyle sana Kur'an'ı okutacağız da unut­mayacaksın" (87 el-A'la, 6) buyururken,

Keza, Bedir günü fidye almayı kabul ettiğinde, Eğer Allah'ın geçmişte verilmiş bir hükmü olma­saydı, aldığınız fidyeden dolayı mutlaka size bü­yük bir azab dokunurdu." (8 el-Enfal: 68) ayeti in­mişken ve "Eğer azab inseydi, Ömer'den başka kurtu­lan olmazdı" buyururken -Çünkü Ömer (RA.) esirle­rin öldürülmesini ve fidye alınmamasını teklif etmişti[600] nasıl olur da Ali (RA.) için bu (Hahk'a yaraşır) sıfatlar için dua eder ve Ali de onun duası ile bu sıfat­lara nail olur?!

Rasûlullah Ahzab savaşı günü, Medine'nin meyvalarının bir kısmını verme karşılığında müşrikler­den korunmak istemiş ve Ansar'dan bazıları (ileri geri konuşup) ona sitem etmişlerdi.

Neredeyse, sempatilerini kazanmak için, müş­riklerin istediklerini kabul edecekti ki Allah (C.C.), "Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık az daha sen onlara meyledip sempati duyacaktın. O tak­dirde dünya ve ahİret azabını iki kat olarak sana muhakkak tattıracaktık. Sonra bize karşı, kendin için hiçbir yardımcı bulamayacaktın." (17 el-İsra: 74, 75) ayetini indirdi.

Hata ve unutma hususunda geçmiş peygamber­ler de işte böyledir. Bunları tek tek anlatmak uzun sü­rer, çok (vakit) alır. Bunlar bilenlerin malumudur.

Rasûlullah Ali'ye (RA.) sadece; onun (her za­man değil) ekseriya doğru üzerinde olması ve hüküm verirken, çoğu zaman hakkı söylemesi için dua etmiş­tir.

İbnu Abbas'a (RA.), "Allah'ın ona teVili Öğretme­si, ve onu .dinde anlayışlı kılması" hususunda ettiği dua da bunun gibidir. İbnu Abbas, Rasulullahın bu duasına rağmen, Kur'an'ın tamamının te'vilini (tefsi­rini) bilmiyor;.ve "Hanan [601]nedir?, el-evvah [602] nedir?,elğıslîn [603] nedir?,er-rakîm [604]nedir? bilmiyorum." diyordu.

İbnu Abbas'm, beğenilmemiş ve terkedilmiş pekçok fıkhi görüşleri vardır. Mesela: Mut'a nikahı(na ce vaz vermesi), sarf [605] ve iki kardeş cariyenin ikisi ile bir anda evlenilmesi gibi hususlardaki görüşleri böyledir.

Üstelik, Peygamberlerin de, dua edip istedikleri şeylerin hepsi kabul edilmiş değildir. Peygamberi­miz (SAV.) Ebû Talib İçin dua eder, onun günahla­rının bağışlanmasını Allah'tan isterdi.[606] Bunun üzerine: "Müşriklerin Cehennemlik oldukları müminlere belli olduktan sonra -bunlar akraba bi­le olsalar- artık onlar İçin ne Peygamberin, ne de mü'min olanların mağfiret dilemeleri doğru değil­di İr." (9 et-Tevbe, 113) ayeti nazil oldu.

Aynı şekilde, "Allahım kavmime hidayet ver. Çünkü onlar (hakikati) bilmiyorlar." demesi üzeri­ne, "(Ey Rasulüm) doğrusu sen, istediğine hidayet veremezsin. Fakat Allah dilediği kimseye hidayet verir." (28 el-Kasas, 56) ayeti nazil olmuştur.

Üstelik Ali'nin (RA.) görüşlerinin hepsi de terke­dilmiş ve hatalı olduklarına hükmedilmiş değildir.

Onun görüşlerinin en hatalısı; çocuk doğurmuş olan cariyelerin satılabileceği görüşüdür. Halbuki ço­cuklu cariyeler Rasûlullah zamanında ve Ebu Bekr'in hilafeti zamanında ancak borç sebebiyle ve zaruret halinde satılırdı.

Daha sonra çocuklu cariyeler (alınıp satılan) bir mülk olduğu takdirde, muhtelif sebeplerle çocuklara anaları cihetinden, utanç ve ayıp gelmesin diye Hz.Ömer, çocuklarından dolayı, (çocuk sahibi) cariyelerin satılmasını yasaklamıştır.

Müslümanlar cariyenin ancak, satmak, hibe edilmek veya azad edilmek suretiyle sahibinin mülki­yetinden çıkabileceği üzerinde icma etmişlerdir. Ço­cuklu cariyeler hakkında ise bunların hiçbirisi mev-zuubahis değildir. Sahibi ölesiye kadar, onun hak­kında cariyelik hükümleri caridir.

Çocuk ne gibi bir sebeple, cariyenin satılması hükmünü kaldırabilir? Bu ancak, Ömer'in uygun gördüğü birşey (=istihsam) dir. Bununla Ömer (RA) çocuklara iyilikte bulunmak istemiştir.

Biz ne bu görüşteyiz ne de bu inançtayız. Lakin biz cariyenin satılması konusunda Ali'nin delilini ve ondan öncekilerin bu satışı mutlak olarak caiz gör­melerine dair delillerini göstermek istedik.

Bu adamlar, Hz. Ali'nin latif, gamız (kapalı), ince ve benzerlerinden önde gelen sahabelerin bile aciz kaldıkları hükümlerini nereden anlayacaklar,!

(Hz. Ali'nin bu latif ve ince hükümlerinden) Me­sela: Birinin gözüne tokat vurulunca veya gözü çıka­rılınca veya göze görmeyi zayıflatan birşey isabet etti­ği zaman, suçlunun gözünün beyaz (Cornea) tabaka­sına çizgiler çizilerek cezalandırılmasına hükmetme­si, keza birinin dili kesildiği ve dil konuşma kabiliyeti­ni biraz kaybettiği zaman, "Hurufu mukattaa"[607]Üe hüküm vermesi gibi..

Yine el-Kansa (çimdiren kız), el-kamısa (tepinen kız) ve el-vakısa (boynu kınlan kız) hakkındaki verdiği hüküm de böyledir: Bunlar üç komşu kız imiş. Oyun oynarlarken biri diğerinin üzerine binmiş. Üçüncüsü alttakini çimdiklemiş. Üzerine binilmiş olan tepinmiş ve kendisinin üstüne binmiş olan da yere düşüp boy­nu kırılmış.

Ali (RA.) diyeti üçe taksim etmiş ve arkadaşının üstüne binenin hissesini düşmüştür. Çünkü o, boy­nunun kırılmasına kendisi sebep olmuştur.

Keza, bir temizlik müddeti içerisinde (=fi tuhrin vahid) aynı kadınla cinsi münasebette bulunan ve kadının dünyaya getirdiği çocuk hakkında hüküm vermesi için Hz. Ali'ye gelen iki adam hakkındaki hükmü de böyledir: Adamların ikisi de çocuğun ken­disine aid olduğunu iddia ediyorlardı. Hz. Ali, çocu­ğun, ikisinin birden çocuğu olduğuna, çocuğun o iki adama, o iki adamın da çocuğa varis olacağına, bu iki adamdan birisi ölünce de çocuğun diğerine aid olaca­ğına hükmetmiştir.[608]

Hammad'm, İbrahim'den, onun da Ömer(RA.) 'den rivayet ettiğine göre, Hz. Ömer de bu hususta Ali'ye (RA) muvafakat ederek aynı şekilde hüküm vermiştir.

O Ömer ki, Kur'an onun verdiği hükümlere (uy­gun olarak) inerdi. Şeytan onun gölgesinden bile kor­kardı. Sükunet ve ölçülülük onun lisanında zuhur ederdi.

Hz. Aişe (RA.) Ömer'i anlatarak derdi ki: 'Valla­hi o işbilir ve becerikli idi. Bir benzeri yoktu. İşlerin başına layık olanlarını getirmiştir. -Bununla Hz. Aişe (RA.) onun hüsnü siyasetini (isabetli bir politika ta-kıb ettiğini) kasdediyor.

Muğira (b. Şube) onu şöyle anlatıyor: Vallahi o, aldatmayacak kadar faziletli ve aldatılamıyacak ka­dar da akıUı idi.

el-Ahnef b. Kays ( -67 veya 72)[609] da onun (RA.) hakkında: 'Vallahi o, ileride olacak bir şeyi; bi­zim olanı bildiğimizden daha iyi bilir!" derdi. Yani: Onun tahminlerinde isabetli olduğunu, hataya düş­mediğini kasdediyor.

Rasulullah (S.A.V.) da onun hakkında:   "Her ümmetin ilham alan (=muhaddesin) veya kendisi­ne doğrunun ilham edildiği kimseleri (=murawa-in) vardır. Eğer bu ümmette de böyle birisi olsaydı, o Ömer olurdu."[610]buyurmuştur.

Sariye b. Zuneym ed-Dueli[611] ye, "Ey Sariye! dağfa), dağ (a)!" demiş ve o esnada (kilometrelerce öte­de) düşmanla karşı karşıya olan Sariye Hz. Ömer'in bu sözünü kalbinde hissetmiş ve hemen dağa arkası­nı vererek düşmanla tek taraftan savaşmıştır.

Bu kadar meziyetlerine rağmen Ömer (R.A.): "Ali'nin kendisini ikaz ettiği bir hükmü hakkında: "Eğer Ali'nin ikazı olmasaydı, Ömer mutlaka helak olurdu." demiştir. Yine Ömer. "EBÛ Hasen'in [612]bulunmadığı her güç meseleden Allah'a sığınırım." derdi.

Bize ez-Ziyadi tahdis etti (ve) dedi: Bize Abdulva-ris, Yunus'dan, o da el-Hasen (el-Basri)den rivayet et­ti ki: Hz. Ömer'e, çocuğunu altı ayda doğuran bir ka­dın getirildi. Ömer , kadını zina suçuyla ithama kalkisaçaktı ki Ali (R.A.) ona: "Bu (altı ayda doğum) ba-zan olabilir. Nitekim Allahu taala da, "Onun (ana kar­nında) taşınması ile sütten kesilmesi müddeti otuz aydır." (46 el-Ahkaf, 15) ve "Anneler çocukları­nı tam iki yıl emzirsinler." (2 el-Bakara, 233) bu­yurmuştur." dedi. (Yani Birinci ayetteki otuz ay'dan, ikinci ayetteki iki yıl (= yirmidört ay) çıkarılınca geriye altı ay kalır. Demek ki altı aylık çocuk olabilir.)[613]

 

33-Çeüşik Dedikleri İki Hadis...

 

İDDİÂ:Rasûlulahın:"Tek başına yolculuk eden şeytandir.İki kişi olarak yolculuk eden de iki şey-tandır.Üç kişi ise.bir kafile (birlik) sayılır.[614]buyurduğunu; sonra da,"Rasûlullamn elçi (ha­berci) leri tek basma yolladığım," [615]yine "Kendi -sinin,hicret etmek için EBÛbekr ile (iki kişi olarak Mekke'den) çıktığını.[616] rivayet ettiniz.

Tek başına yolculuk eden nasıl şeytan olur?Rasûlullah, ya onun şeytan menzilesinde ( dere­cesinde) olduğunu;ya da o kimsenin şeytana tahav-vül ettiğini (dönüştüğünü) kasdetmiş olmaktan-ki bu da mümkün değildir-hâlî değildir.

CEVAB:Biz deriz ki:O (S.A.V),"Tek başına yola Çıkan şeytandır."sözü ile.tek kişinin yalnızlığını ve korku içinde oluşunu kas d etmiş tir. Çünkü yırtıcı hayvanların ve hırsızların kendisine karşı heveslen­dikleri gibi,şeytan da ona karşı heveslenir.Tek başına yola çıktığı zaman şeytana hedef olur,bütün saldır gan ve yırtıcı hayvanlara ve hırsızlara hedef teşkil eder. (Onu tek başına yola çıkmağa sevketmeklejsan-ki şeytan o kimsede temessül etmiş gibidir.

Sonra "..İki kişi olarak yola çıkan da iki şeytan­dır." buyurmuştur. Çünkü onların herbiri de ayn,ay-rı.bu tehlikelere maruzdur.Dolayısıyla ikisi de şey­tandır. Üç kişi birden yola çıkarlarsa,yalnızlık ve kor­ku ortadan kalkar.alışkanlık meydana gelir.Onlara zarar vermek isteyen bütün heveskârlann hevesleri kursaklarında kalır.

Arabın lisanı, îmâ.işâret ve benzetmelerle dolu­dur. Meselâ:Hiç kılıç kuşanmadığı halde birine "fulân tavîlu'n-nicâd1dır"(Yani fulanın kılıcının kınının kayı­şı uzundur) derler.en-nicâd,kılıç kınlarının kayışlan-na denir.Bu sözleriyle o kimsenin uzun boylu olduğu­nu kasdederler ve kılıcının kayışının uzunluğu ile.bo-yunun uzunluğuna işaret ederler. Çünkü kısa bir kı­lıç kayışı,uzun boylu bir adama uymaz.

Yine:"fulân,külü çok bir adamdır." derler..Hal­buki adamın ne evinde, ne de kapısının önünde kül vardır.Onlar bununla ,o kimsenin çok misafirperver olduğunu , evinde ateşin devamlı yandığını kasdeder-ler.Ateş çok yanarsa tabiatıyla külü de çok olur.

Allah (C.C) da Kur'an'da "Meryem oğlu Mesîh ancak bir peygamberdir.Ondan önce birçok pey­gamberler geçti.Anası çok doğru bir kadındı.ikisi de yemek yerlerdi." (5.el-Mâide: 75) buyurmuş­tur.. .Onların ikisinin yemek yemesiyle,bize onların yaratılmış (mahlûk) olduğunu ima etmektedir. Çün­kü yiyip içen her varlığın yaratılmış olması zaruri­dir. (Çünkü yeme içme yaratılmışlann sıfatıdır.)

Cenab-ı Hak,müşriklerin Rasûlullah hakkın­da: "Bu peygambere (!) ne oluyor? Yemek yi-yor,çarşılarda geziyor"( 25.el-Furkân: 7) dediklerini bize hikâye etmiştir .Allah ojıun çarşılarda dolaşması-nı;insanlann karşılamak için çarşılara gittikleri ihti­yaç maddelerinden kinaye olarak zikretmiştir. Çün&u

müşrikler,sanki,peygamber olarak gönderdiği zaman Allah'ın onu; insanlardan ve insanî ihtiyaçlardan müstağni kılacağını zannediyorlardı.

Onlann,"Elçi (haberci)leri tek başına gönderir­di, "demelerine gelince:Elçi (haberci) kendisiyle bir beldeden diğerine mektub gönderilen kimsedir.Ona el-feyc[617] de derler.Rasûlullah onu bir yerden di­ğerine tek başına gönderir ve ona; yolda kendileriyle beraber olacağı,onlarla yalnızlığını gidereceği arka­daşlara katılmasını emrederdi.Bu,insanların her za­man yapageldikleri birşeydir.Bir mektup yazıp da onu eiçi ile uzak bir beldeye göndermek isteyen biri-nin;Rasûlullah:"Bir kişi şeytandır.İki kişi şeytan-dır.Üç kişi ise kafile (birlik) dir."dedi.diye üç adam ki­ralaması gerekmez.Bu (yalnız yola çıkmamak)ancak elçinin vazifesidir.Yola çıktığı zaman elçinin yol arka­daşları araması ve yalnızlıktan sakınması gerekir.

Rasûlullahın Ebûbekr ile.hicret edeceği zaman (iki kişi olarak) yola çıkmasına gelinceıOnlann ikisi de, o vakitte müşriklerin kendilerini öldürmelerinden korkuyorlardı [618].Bu sebeple (iki kişi olarak) yola çıkmağa mecbur oldular...Nasıl ki,bir adam yol arka­daşı bulma ümidiyle evinden tek başına çıkarsa;onların da aynı şekilde bir kafileye Taslayacaklarını um­muş olmaları mümkündür.Fakat sayılarını arttırma­ları mümkün olunca,Ebûbekr,Benu'd-Dil kabilesin­den olan bir rehber kiralamış ve kölesi Amr b.Fuhey-re'yi de yanında götürmüştür.Sonunda dört veya beş kişi olarak Medine'ye girmişlerdir.[619]

 

34-Çelışık  Dedikleri  Ikı  Hadis...

 

IDDIÂ:Rasûlullahın,"Allah hırsıza lanet etsin! Yumurta çalar eli kesİlir,İp çalar eli kesilir![620] buyurduğunu; sonra da,

"Ancak (en az) çeyrek dinar (değerindeki bir eşyanın çalınmasınjda el kesme cezası uygulanır.[621] dediğini rivayet ettiniz.

Buna göre birinci hadis.Hâricilerİn lehine bir delil teşkil eder.Çünkü onlar çalının şeyin değeri az olsun, çok olsun hırsızın elinin kesileceğini söylüyor­lar.

CEVAB:Biz deriz ki:Allah (C.C) ,Rasûlüne"Er-kek olsun kadın olsun hırsızların .yaptıklarına karşılık ve Allahtan bir azab olmak üzere (sağ) elle­rini kesin."(5.el-Mâide: 38) âyetini indirince.Rasû-lullah da;o anda Allah'ın indirdiği âyetin zahirine ba­karak, "Allah hırsıza lanet etsinîYumurta çalar eli ke­silir, "demiştir.Sonra Allah kendisine, elin ancak çey­rek dinar veya daha fazla kıymetteki şeylerden dolayı kesilebileceğini bildirmiştir.

Rasûlullah Allah'ın hükmünü ancak,O bildirdi­ği zaman bilebilirdi.Allah ona her şeyi.birden bildir-nıiyor,bilâkis tedricen (azar azar) indiriyordu.Cebrâil ona Kur'an'ı getirdiği gibi,sünnetleri de getirmiştir.Bu sebepten"Bana Kitap (Kur'an) ve onun bir benzeri verildi.[622]buyurmuştur."..benzeri" ile sünneti kasdetmiştir.

Görmüyor musun Rasûlullah.İslâm'ın başlangı çında Uraniyyîn'in [623]ellerini, ayaklarını kestir­miş, gözlerine mil çektirmiş ve onları taşlık bir yere at­tırmış ve neticede ölmüşlerdi.[624] Fakat, sonradan işkenceyi yasaklamıştı. Çünkü cezalar, o zaman he­nüz kendisine vahyedümemiş idi. Rasûlullah da söz­lerinde durmadıkları, iyiliğe kötülükle karşılık ver­dikleri, develerin çobanlarını öldürdükleri ve develeri çalıp götürdükleri için;onlan kısasın en şiddetlisi ile cezalandırmıştı. Sonradan cezalar (hakkında) vahiy gelince, işkenceyi yasakladı.

Fakihlerden; bu hadisteki yumurtanın, harpte başı örtmeğe yarayan demir miğfer , ipin de gemi ha­latı olduğunu söyleyen ler vardır ve bunların her iki­sinin de değeri pekçok dinara ulaşır.

Bu te'vil arapçayı ve araplann ifade hususiyetle­rini bilenlere göre doğru değildir. Çünkü bu (hadis) hırsızın çaldığı şeyin değerini arttırmaya uygun değil­dir ki, değeri dinarlara varan miğfere veya hırsızın ta-Şıyarmyacağı kadar büyük halata hamledilsin.

Ne Araplar ne de Arab olmayanlar; "Allah falanın .yüzünü kara etsin. Çünkü o, mücevher takmak uğru­na kendisini dövülmeğe maruz bıraktı ve bir çanak misk uğruna, hıyanet cezasına maruz kaldı." demez­ler...Bu gibi şeylerde âdet,"Allah ona lanet etsin.Eski bir ip veya bir yumak saç veya eski bir su kabı için eli­nin kesilmesine razı oldu." denmesidir.Bu çalınan şeyler ne kadar değersiz ve hakir olursa, söz de o ka­dar belağatlı olur.[625]

 

35-Çelişik Dedikleri İki Hadis..,

 

İDDİA; Rasûlullahın fakirlikten Allah'a sığındı­ğını ve "Senden benim ve mevlâmın[626] zenginliğini

isterim.[627] diye dua ettiğini rivayet ettiniz.

Sonra da onun:"Ey Ali a hım! beni miskin ola­rak yaşat ve miskin olarak ruhumu al ve beni mis­kinler zümresi içersinde hasret (dirilt)" dediği-ni,kezâ"Fakirlik mü'min için atın yanağından sar­kan perçemden daha güzeldir." buyurduğunu riva­yet ettiniz.

Bu ise bir tutarsızlık ve çelişkidir.

CEVAB: Biz deriz ki:Allah'a hamdolsun burada herhangi bir tutarsızlık yoktur.Onlar yorumda yanıl-dılar ve haksız bir karşılaştırma yaptılar. Çünkü onlar fakirlikle miskinliğin-ikisi ayrı şeyler olduğu halde-aynı olduğunu zannetmişlerdir.Eğer/'Allahım beni fakir olarak yaşat.fakir olarak ruhumu al ve fekirler zümresinde hasret." demiş olsaydı.dedikleri gi­bi bu, bir çelişki olurdu.

"Allahun! beni miskin olarak hasret." sözündeki miskinliğin mânası,tevazu ve boyun bükmektir.San-ki Rasûlullah Allah'tan kendisini cebbarlardan ve mütekebbirlerden kılmamasını ve onların zümresin­de kendisini hasretmemesini istemiş gibidir.

"el-meskenetu (miskinlik)" "sükûn" kökünden ahnmadır.Bir adam yumuşak huylu olduğu,tevazu gösterdiği,huşû ve hudû (alçak gönüllülük) sahibi ol­duğu zaman," temeskene'r-raculu adam miskinleş-ü)" denilir.

Rasûlullahın, namaz kılan birine söylediği :"Mütevazi ol.miskin ol,boynunu eğsözündeki" temes-ken (= miskin ol)" emri de " sükûn" dan almmadır.Rasûlulah bu sözü Üe,huşû sahibi ol,Allah azze ve celle'ye karşı tevazu göster." demek istemiştir.

Araplar, "Ben miskin'in basma iş geldi, "derler.Bununla fakirliği kasdetmezler.Ancak düşkünlük ve zayıflığı kasdederler.

Keza Rasûlullahın Kayle'ye[628]söylediği,"Ey miskine!ffsözü de böyledir.Burada "Ey fakir kadın" demek istememiş,sadece onun zayıflığını kasdetmiş Dediklerimizi doğrulayan diğer bir delil de şuaur:Rasûlullah eğer Allah'tan fakirlik mânasına nıeskenef'i istemiş olsaydı Allah onu bu isteğinden rnenederdi.Çünkü Allah onun ruhunu her ne kadar iki dirhemi bile üstüste koymamış olmasına rağmen-kendisine verdiği birçok ganimetle zengin iken kab-zetmiştİr.Medînedeki bahçeleri,çeşitli malları ve Fe-dek gibi bir araziyi miras bırakan biri için,"Fakir ola­rak öldü" denemez.

Allah (C.C) da:"O (Rabbin) sen bir yetim iken (seni) barındırmadı mı?Seni (şeriat hükümlerini) bilmezken (nübüvvet nimeti ile şer'î) yola koyma­dı mı?" Muhtaçken seni bu sıkıntı ve darlıktan kurtarmadı mı? " (93.ed-Duhâ:6.7) buyurmuştur:

Fakir ve muhtaç birinin bakacak aile efradı ya olur ya olmaz.Bakacak ailesi olanın da malı ya olur ya da olmaz.

Rasûlullahın Peygamber olarak gönderildiğinde ve vefatı anındaki hâli,Allah'ın (yukardaki âyette) bu­yurduğu hususa delâlet eder.Çünkü o,fakir olarak Peygamber oldu,zengin olarak ruhu kabzolundu.Bu da, onun Rabbinden istediği meskenetin fakirlik ol­madığını gösterir.

Fakirlik mü'min için atın yanağından sarkan perçemden daha güzeldir." sözüne geline e: Şüphesiz fakirlik dünyanın musibetlerinden büyük bir musi­bet ve dünyanın âfetlerinden bir âfettir ve acı verici­dir.

Kim Allah rızası için musibetlere sabreder,kis-metine razı olursa.Allah bununla dünyada onu süs­ler ve âhirette de sevabını çoğaltır.

Fakirlik ve zenginlik,hastalık ve sıhhata benzer. .Allah bir kimseyi hastalığa mübtelâ kılar,o da sabre­derse sanki fakirliğe dûçâr olmuş da .sabretmiş gibi olur.Allah'ın,bizim bunlara sabretmemiz karşısında sevab vermesi,bizim O'ndan afiyet ve selâmet isteme­mize manî değildir.Fakirliği zenginlikten üstün gö­renler ise,Rasûlullahın Allah'a (mal fakirliğinden deil) nefsin fakirliğinden sığındığına zâhib oldular ve insanların bir kimseye,hâlî vakti yerinde olsa bile "fa­lanın nefsi fakirdir (cimridir)" ve hâli kötü olsa bile bir kimseye/falanm gönlü zengindir." demelerini delil olarak ileri sürdüler ki, bu yanlıştır.

Ne peygamberlerden,ne de onların ashabın­dan ne âbidlerden ne de müctehidlerden bir kişi bil­miyoruz ki,"EyAllahım! Beni fakir kıl,Allahım! Beni hasta et."diye dua etmiş olsun.Allah azze ve celle,on-ların böyle diyerek kulluk etmelerini istemez .Aksine "Allahım bana nzık ver.Allattım bana afiyet ver. "diye­rek kulluk etmelerini ister.

Onlar: "Ey Allahım! Bizi ancak en güzel (olan) ile imtihan et." derlerdi.Yani "Bizi ancak hayır ile imti­han et,şer ile imtihan etme,"demek isterlerdi.Çünkü Allah kulların nasıl şükredip sabredeceklerini bilmek için,onları ikisi (hayır ve şer) ile de imtihan eder.Nite-kim Kuranda da :"Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz."(21.el-Enbiyâ:35) buyurul-muştur...

Mutarrif (-95) [629]"Âfîyette olub şükretmeyi (musibetle) imtihan edilip sabretmeye tercih ederim " demiştir.

EBÛ MUHAMMED:Bunu ben"Ğaribu'l-Hadis" adlı eserimde bu açıklamalardan daha geniş bir şe­kilde zikretmiştim.Ancak üzerinde durduğumuz il-ntin kapsamlı olması için, mecburen bu kitaba da bu açıklamaları aldım.[630]

 

36-Çelişik Dedikleri  İki Hadis

 

İDDİA: Rasûlulahın (S.A.V.): "Zina eden zina ederken mü'min değildir. Hırsız da hırsızlık eder­ken mü'min değildir.[631]dediğini rivayet etti Sonra da :Kim lâ ilahe illallah derse.o Cennette-dİr.Zina etse de,hırsızlık yapsa da.! [632]buyurdu-ğunu rivayet ettiniz.Bu ise bir çelişki ve uyuşmazlık­tır.

CEVAB Biz deriz ki :Burada -Allah'ın lütfuyla -ne çelişki ve ne de uyuşmazlık vardır. Çünkü imanjûgatta,tasdik etmek manasınadir.Allah (C.C},"Şİmdi biz ne kadar doğru söylesek , sen yine de bize inanmazsin."(12.Yûsuf:17) dediklerini nak-letmiştir. (Bize inanmazsın) yani: Bizi tasdik etmez­sin, demektir.

İnsanların "Dediklerinin hiçbirine inanmıyo­rum, "sözü de bu kabildendir .Yani, "dediklerini tasdik etmiyorum." demektir.

îman ile vasıflandmlanlar.üç guruptur:

BİRİNCİSİ:Kalbiyle değil.sadece düiyle tasdik edendir.Münafıklar gibi..Bu gibi kimselere îman etti diyebiliriz.AHah (C.C) da.münafıklar hakkında: "Bu kötü halleri şundandir.Çünkü onlar (görünüşte) iman ettiler sonra (kalbleri ile) inkar ettiler." (63.el- Munâfıkûn:3) ve yine,"Doğrusu (dilleriyle) iman eden (münafık) Ierden.YahudÜerden.Sâbii-lerden ve Hristiyanlardan.."(5.el-Mâide: 69) ve bu­nu takiben, "...Kim Allah'a ve âhiret gününe îman ederse .." (5.el-Mâide: 69) buyurmuştur.Çünkü onlar Allah'a ve Âhiret gününe ( gerçekte ) inanmıyorla-dı..

Eğer (Allah), "İman edenler" ile -burada-müşlü-manlan kasdetmiş olsaydı, "Onlardan Allah'a ve Ahi-ret gününe îmân edip.." buyurmazdı.Çünkü onlar , zaten Allah'a ve âhiret gününe îman etmektedirier.[633]Burada sadece;yalnız dilleriyle îman eden mü'nâfiklarla.Hristiyanlar ve Yahudileri kasdetmiştir.

Biz bu gibi bir kimseye mü'min diyemeyiz.Tıpkı münafıklara da "..îman ettiler."-dediğimiz halde "mü'mindirler." diyemediğimiz gibi...Çünkü müna­fıklar ne samimiyyetlerinden ne de gerçekten niyyet ettiklerinden inanmışlardır.

Peygamberlerin itaatsizlerine de "... itaatsizlik etti....şaşırdı[634]diyebiliriz fakat,onlara "âsî.şaş-kın.." diyemeyiz.Çünkü onların günahı,Aîlah düş-maniarımn günahlan gibi, günaha bağlılıklarından ve ısrarlarından dolayı değildir.

İKİNCİSİ:Günahlarla kirlenmiş ve -ısrar ( de­vam) etmeksizin- tâatta kusur etmiş olmakla birlik-te.kalbiyle ve diliyle tasdik etmiş olan kimseler­dir. Bunlar hakkında "îman etti" deriz.Ve bu gibi kim­seler,büyük günahlan terkettikleri müddetçe mü'mindirler.Fakat büyük günahları işlediği za-man.günahı İşlediği esnada mü'min değildir.Yani: "imanı kâmil değildir." demekür.

Görmüyor musun,Rasûlullah (S.A.V) :"Zina eden zina ederken.mü'min değildir."buyurmuştur. Günahı işlediği vakitte" mü'min değildir.diyor.Çün-kü ondan önce,günahta ısrar edici değildir ve njü'mindir.Günahtan sonra da ısrar edici değil­dir. .Tevbe etmiş olan bir mü'mindir.

(o h  Başlca  hadis.bunu daha iyi açıklamaktadır: iu da şu hadistir) :"Zina eden.zina ederken iman ken dişinden soyulur.Eğer tevbe ederse ona tekrar giydi­rilir.[635]

ÜÇÜNCÜSÜ:DÜiyle ve kalbiyle tasdik etmiş ve farzları eda etmiş,büyük günahlardan kaçınmış olan kimsedir.Bu kimse imanın şartlarını tamamen hâiz olan ,hakiki bir mü'mindir.

Rasûlullah,"Komşusu belâsından (zarar ve eziyetinden) emin olmayan kimse,mümin değil­dir.[636]derken,... "îmanı kâmil değildir." demek is­temiştir.

Yine,"MüslümanIarın,elinden ve dilinden emin olmadığı kimse,îman etmiş olmaz.[637] bu­yururken, imanın kâmil olamayacağını kasdetmiş-tir...

Keza,"Komşusu gece aç yatarken,karnı tok olarak yatan kimse îman etmiş olmaz"[638]buyur­muştur. Yani îmanı kâmil değildir,demektir.

Bunlar Rasûlullahın,"Abdest alırken besmele çekmeyenin abdesti yoktur.[639] sözüne ben-zer.Yani abdesti mükemmel değildir,abdesttnin fazi­leti (ve sevabı) yoktur.demek istemiştir.

Hz.Ömer'in (R.A),"Haccetmeyenin imanı yok­tur.[640] sözü de böyledir.Ömer'in kasdı, "kâmil imanı yoktur." demektir.

İnsanlar da bir kimsenin aklının tam olmadığını kasdederler ve "falanın aklı yoktur." derler.Keza di­ninin kâmil olmadığını kasdederler ve "onun dini yoktur." derler.

"Kim lâ ilahe illallah derse,o cennettedir.Zina et­se de,hırsızhkyapsa da.." hadisine gelince:Bu söz de iki şıktan hâlî değildir.

Birisi :Bu özü,o kimsenin akıbetini nazar-ı iti­bara alarak söylemiş olmasıdır.Bu takdirde, "Zina ve hırsızlıktan dolayı azab olunsa da,âkıbeti Cennettir." demek istemiş olur.

Diğeri ise:Allahu taâlânın rahmeti ve Rasûlulla-hın (S.A.V) şefaati ona yetişir ve "Allah'tan başka ilâh olmadığına " şehadet etmesinden ötürü Cennetlik olur.

Bana İshak b.İbrâhîm b.Habîb b.eş-Şehîd baba­sından,o da dedesinden,o da el-Hasen (el-Basrî)'den(22-110) [641]onun şöyle dediğini rivayet etmiştir.: "Cennetin bedeli "Lâ ilahe illallah" tır.

Bana Muhammed b.Yahyâ el-Kât'î tahdis etti (ve) dedi:Bana Ömer b.Ali,Mûsâ b.el-Museyyib es-Sa-kafi'den haber verdi (ve) dedi:Sâlim b.ebîl-Ca'd"ı; Rasûlullah'tan şu hadisi rivayet ederken işit­tim. (Rasûlullah) şöyle demiştir: Rabbiniz şöyle bu-yuruyor:"Ey Âdem oğlu! Bana yeryüzü dolusu gü­nah getiriyorsun..Bana hiçbir şeyi ortak koşma-diktan sonra hiç mühim degil.ben o günahları .yer­yüzü dolusu mağfirete çeviririm.[642]

Bana Ebû Mes'ud ed-Dârimi ki Hırâş'ın [643]oğîudur-tahdis etti (ve) dedi:Bana dedem.Enes b. Mâlik'den tahdis etti.(Enes) dedi:"Rasûlullah (S.A.V) "Ümmetimin yansının Cennete girmesi ile şefaat arasında muhayyer bırakıldım.Ben şefaati seçtim.Çüukü şefaat daha umûmî ve daha çoktur.Bel-ki siz benim şefaatimin takva sahiplerine has ol­duğunu zannediyorsunuz. Hayır! Bilâkis günahla­ra bulaşıp kirlenmişler İçindir.[644]buyurdu.[645]

 

37-Çeüşik Dedikleri İki Hadis....

 

IDDIÂ:Hammâd'dan,o da İbrâhim'den.o da el-Esved (b.Yezîd en-Nahaî) den,o da Âişe'den (RA) riva­yet ettiniz ki (Âişe): "Ben Rasûlullahın elbisesindeki menİ'yi elle eltilerdim,o da bu elbiseyle namaz kılardı.[646] demiştir.

Sizin rivayet ettiğiniz bu hadise dayanarak ba­zıları, elbiseden meniyi çitileyip,o elbise ile namaz kılmaya cevaz verdiler .Ve bunu sünnet hâline getir­diler.

Sonra bir de Amr b.. Meymûn b. Mihrân'dan, o da Süleyman b. Yesâr'dan rivayet ettiniz ki (Süley­man) Hz. Aişe yi. "Rasûlullahın elbisesindeki meni lekesini yıkardım. Sonra elbisede, yıkadığım ye­rin izini- veya izlerini-görürdüm.[647]derken işit-miştir.

Bu rivayetiniz üzerine bir kısım insanlar, meniyi elle çitilemek suretiyle temizlemeyi terketmiş ve o el­biseyle namaz kılacağı zaman, muhakkak meninin yıkanması gerektiğini söylemişlerdir. Bu ise, bir çe­lişki ve tutarsızlıktır.

CEVAB: Biz deriz ki: Burada ne çelişki vardır, ne de tutarsızlık... Çünkü Âişe (RA.) Rasûlullahın elbi­sesindeki meniyi, kuru olduğu zaman çitilerdi. Oğuş-turma ise ancak kurumuş menide mümkündür. Ba-zan meni, iç çamaşırında kuruyasıya kadar kalırdı. Meni ise - bilhassa yaz mevsiminde - az bir zamanda kuruyuverir.

Âişe (R.A) meninin yaş olduğunu görünce, onu yıkadı. Çünkü yaş olunca çitilemekle temizlemek mümkün değildir. Fakat onu, kuruyuncaya kadar bekletip, sonra çitileyen bir kimse için, böyle yapma­sında bir beis yoktur.

İbnu Râhuye diye bilinen, İshak b. İbrahim (166-238) [648]bana, meniyi çitilemenin sünnet olduğunu haber verdi.[649]

 

38-Çelişik Dedikleri İki Hadis...

 

İDDİÂ:Rasûlullahın "Deri dibağatlandı mı,te-miz olmuş olur." buyurduğunu,keza ölü bir koyuna rasgeldiğini vet"Onun derisinden faydalansaydınız

ya! [650]buyurduğunu rivayet ettiniz. Fakihlerden birkısmı bu görüşü kabul ettiler ve bununla fetva ver­diler.

Sonra Rasûlullahın, "Meytenin (ölü hayvanın) ne derisinden faydalanın,ne de sinirinden..[651] buyurduğunu rivayet ettiniz.Fakihlerden diğer bir gurup da bu görüşü kabul edip.bununîa fetva verdi­ler.

Bu bir çelişki ve tutarsızlıktır.

CEVAB:Biz deriz ki:Burada-Allah'a hamdolsun -ne bir çelişki vardır,ne de tutarsızlık!..Çünkü hadis­teki el-ihâb,dibağatlanrnarmş deridir.Dibağatlanınca bu isim ondan kalkar.

Nitekim bir hadiste Ömer.Rasûlullahın yanına girdiğini ve evde-dibağatlanmamış kokmuş deriyi kasdederek- kokmuş deriler (=uhubun atmetun) bu­lunduğunu söylemiştir.

Hz.Âişe (R.A) babasıfnın mürtedleri öldürmesi) hakkında : "Başlan omuzlara düşürdü ve kanlan de­rilerin (=uhub) içersinde topladı" demiştir.[652]De­riler ile cesedleri kasdetmiştir-

Hz.Aişe, burada derileri (= uhub),cesedlerden kinaye olarak kullanmıştır.Eğer el-uhub, dibagatlan-mış deri olsaydı, uhub, kelimesini cesedden kinaye olarak kullanması caiz olmazdı.

en-Nâbiğâtu'1-Câ'dî, kendisi yokken yavrusunu kurt yemiş olan ve sonra geri dönen.yabani bir sığır­dan bahsederek:

'Yavrusuyla ilk beraber olduklan yerde.hâdise-yi açıklayan bir deri (=ihâb) ve parçalanmış kanlı bir cesedle karşılaştı." demiştir.

Rasûlullah da, "Deri (=ihâb) dibağatlandı mı, te­miz olmuş olur." buyurmuş,sonra da ölü bir hayvana rasgelmiş ve : "Sahibi hayvanın derisinden faydalan-saydı ya." demiştir.Yani :Onu dibağat etseler de on­dan faydalansalar ya! demektir.

Sonra da (yazılı bir talimatta): "Ölü hayvanın ne derisinden faydalanın, ne de sinirinden.." diye emret miştir.Bununla "Dibağatlanmamış deriyi,dibağatla-runcaya kadar kullanmayın!" demek istemiş tir. Nite kim/'...ne de sinirinden." sözü de bunu gösterir.Çün-kü sinir,dibağat kabul etmez.Bu sebepten onu,diba-ğatlanmamış deri ile birlikte zikretmiştir.Bu başka bir hadiste açıklanmıştır. (O hadis de şudur: )

İbnu Uyeyne ,ez-Zuhrî'den.o da Ubeydullah b.Abdillah'tan,o da İbnu Abbâs'tan rivayet etmiştir ki, "Rasûlullah (S.A.V) Meymûne 'nin (R.A) azadlı cariyesine aid bir hayvan ölüsüne rastlamış ,ve "Onun derisini alsalar ve dibağatlayıp kullansalardı ya! " buyurmuştur. [653]

 

39-Çelışık  Dedikleri  İki   Hadis...

 

İDDİÂ:el-Eş'as-Muhammed b. Sîrin -Abdullah b..Şakîk -ve Âişe'den rivayet ettiniz ki (Âişe) şöyle de­miş tir: "Rasûlullah bizim ne İç çamaşırımızla,ne dış elbiselerimizle namaz kılmazdı[654]

Sonra yekî-Talha b. Yahya-Ubeydullah b.Abdil-lah b.Utbe -Âişe (R.A) tarîkıyla,Hz.Âişe'nin,"Rasûlul-lah.gece namaz kılardı.Ben de hayızh ve üzerimde mirt (yün veya ipekten yapılan,kadınların elbise üstüne giydikleri bir başka elbise) olduğu hal-de.onun yambaşinda olurdum ve benim elbisemin bir kismi.onun üzerinde olurdu.[655] dediğini riva­yet ettiniz.Bu bir çelişki ve tutarsızlıktır.

CEVAB:Biz deriz ki:Bu iki hadiste ne çelişki ne de tutarsızlık vardır. Çünkü birinci hadiste, "Bizim iç çamaşırlarımızla (eş-şuûr)namaz kılmazdı." denil-miştir.İç çamaşır mânasına gelen eş-şuûr ise,şiâr'ın çoğuludur.Şiar ise vücuda temas eden elbiseye de-nir.Cesede temas etmedikçe [656]ona şiar (iç çama­şır ) denmez.

Rasûlullahm,Ansâra:"Sİz bana,iç çamaşır gibisiniz.diğer insanlar ise,iç çamaşırın üstüne giyi­len elbise (=disâr] gibidir.[657]demesi de.bu husus ta sana bir delildir. Rasûlulah demek istiyor ki:Sİz, vücuda temas eden iç çamaşır gibi.insalann bana en yakın olanlarısınız .Diğer insanlar ise.onun üstü gibi-dir.Bana,size nazaran daha uzaktırlar.

Bazen iç çamaşıra; insanda devamlı idrar dam­laması olur veya ondan herhangi birşey çıktığı zaman meni, ter veya ıslaklık bulaşır.

Rasûlullah.cinsî münasebette bulunduğu veya kadının hamileliği ağırlaşüğı veya aybaşı olduğu za­man, elbiseye kan bulaşmasından emin olmadığı için.harumlannın iç çamaşırı ile namaz kılmazdı.

İkinci hadiste de: "Ben onun yanında olduğum ve üzerimde mirt olduğu halde, (Rasûlullah) namaz kılardı.Mirt'in bir kısmı da onun üzerinde olurdu."de-nilmiştir.Mirt ise.izâr'm (vücudun alt kısmını örten elbisenin) iç çamaşırı olarak kullanıldığı gibi kullanıl­maz. Çünkü mirt yünden.bazan kıl.bazan da ipek ve yün karışığından olur ve sadece izann üzerine giyilir.

EBÛ MUHAMMED :Sana bunu açıklayacak di­ğer bir husus da ,bana Abedetu'bnu Abdillah'm tah-dis ettiği bir hadistir.Abede dedi:Bana Muhammed b Bişr el-Abdî haber verdi (ve) dedi: Bana Zekeriyyâ b. ebî Zâide,Mus'ab b.Şeybe'den.o da Safîyye binti Şey-be'den.o da Âişe'den (RA):"Rasû!ulIah birgün.güneş doğmadan önce.üzerinde siyah kıldan mamul süs­lü bir mirt (-mirtun murahhalun) olduğu halde dı­şarı çıktı." dedi. [658]

Murahhal süslü demektir.Bu (süsleme) sanatı­na da et-terhîl denir.

İmru'1-Kays da hanımından bahsederken :

"Arkamızda,izlerimiz üzerinde süslü mirt'inin (=mirtun murahhalın) ucunu sürükler bir halde onunla yürümeye başladım..."demiştir.

Hz.Âişe'nin,"Rasûlullah namaz kılardı.Elbise­nin (=mirt) bir kısmı benim,bir kısmı da onun üzerin­de olurdu." demesi,mirt'in;Hz.Âişe'nin iç çamaşırı ol­madığını sana açıklar. Eğer mirt.iç çamaşırı olsaydı.Rasûlullahın vücudu belli olurdu.Çünkü iç çama­şırı ince olur.onunla namaz kılmmaz.ve Hz.Aişe'nin bununla örtünmesi (tesettür) de mümkün olmazdı.[659]



[1] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları:5-6.

[2] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 6-7.

[3] Bkz:Dr. İsmail L.Çakan,Hadislerde görülen ih­tilaflar ve çözüm yollan-Muhtelifu'l-Hadis flmi-.ist.1982.

[4] Bkz Gerard Lecomte,Şafiî'nin Ihtilafu'l-Hadis'inden İbn guteybe'nin MuhteIifi'1-Hadis'ine-..terc: İ.K.Dönmez.İslam

[5] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 7-9.

[6] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 10-18.

[7] Te'vil" gibi bir eserin Türkçeye tercüme edilmezden on. beş sene önce Fransızcaya tercüme edilmiş olması bizler için üzülünecek bir haldir. Bu, kendi kültür mirasımıza bir ba­tılı kadar bile sabib çıkamayıştmızın, ona gereken ehemmiye­ti veremeyişİmizin bir ifadesidir.

[8] A.Ü.İ.F. Dergisi XIV/1966, S: 289.

[9] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 19-24.

[10] el-Kifâye fî hmi'r-Rivâye: 606.

[11] Nuhbetu'I-Fiker şerhi, İbnu Hacer el-Askalânî, s: 47.

[12] Bazı hadis meseleleri üzerine tetkikler, M. Tayyib Okiç.s: 116.

[13] Ulûmu'l-hadîs, İbnu's-Salâh, s: 257.

[14] Bazı hadis meseleleri üzerine tedkikler; M .Tayyip Okiç. s: 116.

[15] Ulûmu'l-hadîs. İbnu's-Salâh. s: 257, 258.

Tercih sebepleri usûl-i hadîs kitaplarında zikı Edilmiş-tir. el-Hâzımî .el-İ'tibâr'ında bunların ellisini zikretmiş; Irâkî İbnu's-Salâh'ın Ulûmu'l-Hadîsine yaptığı şerhte bunları nak­letmiş ve bu sayıyı yüze yükseltmiştir. Suyûtî bunları Tedr-îb'inde (2/198-202. Mısır 1385/1966 tab'ı) hulâsa etmiştir. (el-Bâisu'I-hasîs, s; 176).

[16] Bazı hadis meseleleri üzerine tedkikler s: 116.

[17] Nuhbctu'l-Fiker şerhi, Ibnu Hacer el-Askalânî s: 49 (Hattâ imâm eş-Şâfiî bu eserini müstakil bir eser olarak dü­şünmemiş ve sâdece "el-Umm" adlı eserinde bu mevzua dair bir fasıl ayırmıştır. Bkz: el-Umm c. 7 (Kenarında) (Kitâ-bu'ş~Şa1> neşri) ve c. 8 s: 473-568, Mısır 1393/1973 (ofset) baskısı.)

[18] Ulûmu'l-hadîs, İbnu's-Salâh ,s: 257.

[19] Nuhbetul-Fiker şerhi, s: 49 (Dipnot)

[20] Bazı hadis meseleleri üzerine tedkikler ,s: 116.

[21] A.c. s: 117.

[22] İbn Hıbbân, Kitâbul-Mecrûhîn (Halep, 1396), (Mu­kaddime, s. (Z).

[23] A.c. s: 117.                                         

[24] Zeyl-İ Keşfu'z-Zunûn: 11/520.

[25] Ma'rifetu Ulûmi'I-Hadis, en-Neysâbûrî, s: 71.

[26] Nuhbetu'l-Fiker şerhi ,s: 49 (Dipnot).

[27] Bazı hadis meseleleri üzerine tedkîkler ,s: 117. İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 25-28.

[28] İbn gutayba, Gerard Lecomte, s: 30.

[29] İslâm Ansiklopedisi 5/2,s: 763

[30] A.y.

[31] Usânu'I-Mizân.İbnu Hacer el -Asfcalâni:3/3 57,358.

[32] Tefsiru Sûratî'l-İhlâs.İbnu Teymiyye,s:12O,121 el-Munirİyye (Mısır) 1352 tab'ı.

[33] Usânu'l-Mizân, İbnu Hacer: 3/358.

[34] A.e.: 3/358.

[35] Tefsîru Sûrati'l-İhlâs, İbnu Teymîyye, s: 12O, 121.

[36] Ibn Qutayba,Gerard Lecomte,s:50- 71.

[37] Edebu'l-Kâtib.İbnu  Kuteybe   (İst. Sül ey m a niye küt.Reİsu'l-Küttab kısmı,nu:742 varak: 145 b).

[38] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 29-34.

[39] Mesâil EUeti suile anhâ Abdullah b.Müslim.b Kutey­be (Kayseri Raşid Ef.Ktb.eki,no2l540 varak 1 b-79a) (M)

[40] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 34-35.

[41] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 35-37.

[42] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 37.

[43] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 37.

[44] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 39-40.

[45] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 40-41.

[46] Bizim tercümemizde, Fransızca tercümesine uya­rak "İDDİA" şeklindedir.

[47] Bizim tercümemizde, Fransızca tercümesine uya­rak "CEVAB" şeklindedir.

[48] A.Ü.İ.F. Dergisi, C, XIV / 1966, s. 289

 

[49] islâm Dünyası Kısa Kronolojisi, Jean SAUVAGET (Tere: Suut Kemal Yetkin - Faik Reşit Unat) A. Ü. İ. P. yayını. Ank. 1963, s: 23-28).

İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 41-51.

[50] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 52-54.

[51] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 54-56.

[52] Krş, BUH: 58/18; HAN: 4/387, 3/485 ve bkz: Miza-riu'l-İ'tidâl, 11/272.

[53] BUH: 96/10, Krş, HAN: 5/34. 269, 278, 279; MÜS: 33/53.

[54] BUH: 46/33, HAN: 1/79 ,188; 2/163. İ93.

[55] Kaade, Haricilere muhalefet etmediği gibi. onlara ta­raftar da olmayan bitaraf fırka (M).

[56] TIR: 34/7; Krş. BUH: 92/2, 9.11.

[57] BUH: 92/2 .Krş. HAN; 1/275, 297; BUH; 93/4.

[58] Başka bir rivayette: "uzuvları".

[59] Başka bir rivayette: "geçirilse bile" Bkz. HAN: S/161, 171;, BUH: 93/4; 10/56.

[60] Krş. BUH: 10/56,

[61] Bulunamadı.

[62] HAN: 4/226 ; Krş. BUH: 92/9

[63] Hadisin sıhhati tartışmalıdır. Bkz; el-Makâsıdu'l-Hasene. s. 328-329, no: 846; Keşfu'1-Hafâ, II. 134, no: 2022; Esne'I-MatâUb, s. 244, no: 1117. (M).

[64] Krş. BUH: 60/47 Bkz. HAN: 3/135, 224; MUS: 12/9

[65] Krş. A.g.e.

[66] Bkz. HAN 3 / 2. 3

[67] BUH: 46/30; 86/6

[68] BUH: 78/29, HAN: 1/387; 2/288, 336; Bkz; MUS: 1/18.

[69] HAN: 3/154.

[70] Krş. BUH: 10/129.

[71] BUH: 10/129. HAN: 2/276. 293, 534.

[72] BUH: 23/80. 93, HAN: 2/233

[73] BUH: 65/sure: 92, n: 7. HAN: 1/6. 29; 2/52. 77: 4/427. 431.

[74] HAN: 5/239 ,Krş. HAN: 1/272; 6/441.

[75] Krş. BUH: 82/1.

[76] Zeyd (b. Ali Zeynelabidin fa. el-Huseyn b. Ali)yi rafz (terk) eden Sâbbe'dir ki, terk ettiklerinden dolayı kendilerine "Râfıza" dendiği gibi, Zeyd'in öldürülmesinden sonra bir imam seçmeye kalktıklarından dolayı da "İmamiye" adını aldılar. Ösl. mez. tar: 54) (M).

[77] BUH: 60/8, HAN: 1/235. 453; 5/50, Tecrid, K/104, 105

[78] BUH: 3/43. HAN: 2/104; 5/39.

[79] Yani: benim vezirimsin (M).

[80] BUH: 62/9, HAN: 1/170; 3/32.

[81] HAN: 1/118; 4/281

[82] A.g.e.

[83] Aksi bir hadis İçin bkz; BUH: 55/1.

[84] HAN: 5/382, 385.

[85] HAN: 4/322; 6/34.

[86] HAN: 1/106, 110 (Bu son üç not için bkz: BUH: 62/4).

[87] Mevlâ, köle, azadlı köle, köleyi azad eden, seven, ar­kadaş, komşu, ortak, akraba ve tâbi olan, gibi pekçok mânâya gelir. (M)

[88] HAN: 3/453. Bkz: Lisân; 15/407.

[89] Bulunamadı.

[90] el-Leâliu'1-Masnûa: 2/324, 325 ;Lisân: 17/79, Tâc: 9/238 (M).

[91] Tâc: 3/387.

[92] Bedâ, görünme, zuhur etme demektir. Kelam ıstıla­hı olarak, mesbûk (geçmiş) bir hükm-i ilâhinin değişmesini is­tilzam eden bazı yeni hallerin peyda olması manasınadır. Bedâ mezhebini Muhtaru's-Sakafi'nin çıkardığı ve o zamandan beri Keysaniya şii fırkasının akaidinde bir umde haline geldiği söy­lenir. Şiilerin kabul ettiği bu Bedâ fikrini Ehl-i sünnet redde­der. (Bkz: İslâm Ansiklopedisi 2/433-35, İslami Bilgiler Ansik­lopedisi, I, 332), (M).

[93] el-Makâsıdu'1-Hasene, s.260, no: 618, Keşfu'1-Ha-fa, II, 22, no: 1593 (M).

[94] Araku'I-hayl şudur: Allah kendini yaratmayı murad edince at'ı yarattı ve onu koşturup terletti. Sonra kendini bu terden yarattı. "Ibnu Asakir, "atın koşturulması" hadisi uydur­madır. Bunu bazı zındıklar, muhal olan birşey rivayet ediyorlar diyerek Hadisçileri kötüleyebilmek için uydurdular. Bunu an­cak aklı olmayan kabul eder. Bu; kati surette aklen ve şer'an asılsızdır", demektedir. -Suyûti, Ibnu Asakir'den naklen. (Bkz: el-Leâliu'1-Masnûa: 1/3) (M).

[95] Bunlar birtakım zındıkların uydurdukları bir ha­dise işaret etmektedir. O hadis de şudur: "Allah melekleri İki kolunun ve göğsünün kıllarından (veya iki kolunun ve göğsü­nün nurundan yarattı." Bu husus ileride gelecektir.

[96] Biz bu hadisi elimizde mevcud mevzuat kitapların­da araştırdıktan sonra bulamamıştık. Nihayet Şehristani'nuı el-Milel'inin "Müşebbihe"den bahseden kısmına bakarken bu­nu gördüm. Bu benim arayıp durduğum kaybım idi. (Şehrista-ni) nıüşebbihenin "Haşeviyye" kolundan bahsettiği esnada bu­nu zikretmektedir: "(Haşeviyye) hadislere, uydurup RasuUul-laha nisbet ettikleri yalanları kattılar. Bu yalanların çoğu Ya' hudilerden alınmadır. Çünkü teşbih Yahudilerde mizaç halin' dedir. Hatta dediler ki, Allah'ın gözleri rahatsızlandı. Bunun üzerine melekler onu ziyarete geldiler."(el-Milel ve'n-nihal, I 141  (M). -Musahhih İsmail el-İs'irdî-

[97] Burada şu rivayete işaret edilmektedir: O rivayete göre Allah, arefe günü akşamı, boz bir devenin üzerinde yeryü­züne iner ve binekti olanlarla tokalaşıjp, yaya yürüyenlerle ku-caklaşırniış. Ibnu Teymiyye'nin de dediği gibi bu, Allah ve Ra-sulüne en büyük iftiradır. Bu sözü söyleyen de AUaha iftira edenlerin en çok günahkar olanıdır. Ibnu Kuteybe ve başkala­rından, zındık kafirlerin bu ve emsali hadisleri. Hadis ehli için: "işte onlar ancak böyle şeyler rivayet ederler." diyerek onları kötüleyebilmek için uydurdukları nakledilmiştir.

[98] Kıvırcık saçlı genç" sözü de şu rivayete işarettir: "Rabbimi rüyamda, uzun saçlı çok güzel bir genç suretinde gör­düm. Yeşil bir elbise giymiş, ayaklarında altın nalınlar vardı. Yüzünde de altından bir perde vardı." (Bkz. el-Leali'1-masnua: 1/28, 29, İbn Huzeyme, Kitabu't-Tevhid, 198), (M).

[99] Bu da Ebu Hurayra'nın rivayet ettiği uzun bir hadise işarettir. O hadiste şöyle geçmektedir: "Cebbar olan (Allah) ge­lir ve: "Ben sizin rabbinizim..." der, onlar da: "Evet sen bizim rabbimizsin" derler. Onunla ancak Peygamberler konuşur. "Si­zinle O'nun arasında tanımanıza yardımcı olacak bir alamet, bir işaret var mıdır?" der. Onlar da: "O alamet sak (baldır)dır." derler. Bunun üzerine (Allah) sakından açar. (Bu müteşabih ha­disle ilgili olarak bkz: (Hak Dini Kur'an Dili: 8/5292) .Keza Bkz: BUH: 97/24; 10/129, HAN: 3/16 Krş: BUH: 65/sure 68, no:

[100] BUH: 79/1, HAN: 2/244, 251.

[101] HAN: 1/368, Bkz: s .

[102] HAN: 2/173, 4/251, 302 ,Bkz: s

[103] Bkz: MÜS: 53 ez-Zühd, II, hadis no: 2997 (IV/2294) (M.)

[104] BUH: 59/16, HAN: 2/52.

[105] Esad Efendi nüshasında: "Tavşanın".

[106] el-Mecnıhin: 1/101.

[107] BUH; 60/8; Mezkur hayvanlar için bkz: el-Leallu'l masnua: 157-160) (M).

[108] Krş, BUH: 8/75.

[109] BUH: 63/51; 81/51.

[110] Vergi toplayıcısı (=aşşar) için bkz: Lisan: 6/246

[111] BUH: 59/17.

[112] HAN: 4/85, 86; 5/54

[113] Diğer bir nüshada: "...araştırılması..."

[114] Yahya b. Main (b. Avn b. Ziyad b. Bistam b. Abdirrah-man), Cerh ve Ta'dîl ilminin imamı. Kendisinden Buhari, Müs­lim, Ebu Davud ve Ahmed b. Hanbel rivayet etmişlerdir. Bizzat kendisi bir milyon hadis yazdığını söylemiştir. Medine'de ve­fat etmiş ve Baki Kabristam'na defholunmuştur. (Bkz: Tehzi-Wt-Tehzib: 11/280-88) (M)

[115] Ali (b. Abdİllah b. Ca'fer b. Necih) b. el-Medini. Üelul-hadis'te imam idi. Kendisinden Buhari, Ebu Davud rivayette bulunmuşlardır. (Tehzibu't-Tehzib: 7/349-57) (M).

[116] Fethu'1-Bari: 9/424.

[117] Fatıma binti Kays (b. Halid el-Fihriyye). Hanım Sa-habilerdendir. ed-Dahhak b. Kays'ın kardeşidir. Güzellik ve akıl sahibi bir kadın İdi. Hz. Ömer katledildiğinde Ashab-ı Şura onun evinde toplanmışlardı. (Tehzibu't-Tehzib: 12/443-44) (M.)

[118] Gaylan b. Marwan ed-Dımaşki. Mu'tezile imamların-dandır. (Bkz. İsi. mez.tar: 6) (M).

[119] Ebu Osman Amr b. Ubeyd b. Bab. Mu'tezileniiı Am-riyye fırkasının kurucusudur. (İsi. mez. tar: 98) (M).

[120] Ma1ed b. AbdiIIah el-Cuheni. Kader hakkında ilk de­fa konuşan kimsedir. Bu fikri bir hristiyandan öğrenmiş ve be­nimsemiştir. Bu yüzden el-Hasen el-Basri onu meclisinden koğmuştur. H. 80 yılında öldürüldü. (A.g.e.: 98) (M).

[121] Amr b. Faid el-Aswari. Basrahdır. Kaderi olmakla it­ham edilmiştir. (el-Muğni fi'd-Duafa: 2/487) (M).

[122] Katade (b. Diamati-hni KatadetiTmi Aziz b. Amr b. Rabia b. Amr b. el-Haris b. Sadus, Abu'I-Hattab. as-Sadu-si, al-Basri) Tabiinin alimlerindendir. Kaderi olmakla it­ham edilmiştir. (Bkz: Tehzibu't-Tehzib: 8/351-56).

[123] Said b. ebi Aruba. Adı Mihran al-Adawi'dir. Bas-ralıdır. Muhaddis (Tabakatu'l-Huffaz, s. 78; Tehzibu't-Teh­zib: 4/63-66) (M).

[124] Abdullah b. Ebi Nuceyh. Mekkeli. Babasından, Ata, Mucahid, Ikrime, Tawus ve bir cemaattan hadis rivayet etmiş­tir. Kaderi olduğu söylenir. (Tehzibu't-Tehzib: 6/54, 55) (M).

[125] Muhammed b. el-Munkedir b. Abdillah b. el-Hudeyr b. Abdiluzzâ b. Âmir B. el-Hâris b. Sa'd b. Teym b. Murretu't-Teymî , Ebû Abdillah. Tabiî  alimlerdendir. (Bkz: Tehzibu't- ) (M)

Teymî , Ebû A Tehzîb :,       9/473) (M.),  d b Tehzîb :,       9/473) (M.).

[126] Muhammed b. Abdirrahmân b. el-Muğira b. el-Haris b. ebi Zi'b. Medineli. Kaderi olmakla itham edilmiştir. (Bkz:) Tehzîbu't-Tehzib: 9/303-307) (M).

[127] Muhtar b. ebî Ubeyd es-Sakafı. Hz. Huseyn b. Ali'nin intikamını almak üzere Şianın Keysâniye fırkasını kurmuş­tur. Keysân adı hakkında ise birçok ihtilaf vardır. (Bkz: İsi. mez.Ur: 51. 52, 64) (M).

[128] Ebû't-Tufeyl, Âmir b. Vasile b. Abdillah b. Amr b. Cahş-Sahâbî . Hadiste sika İdi. Ali ve Ehli beyt taraftarı idi. (Bkz: Tehzibu't-Tehzib: 5/82, 83) (M).

Câbir b. Yezîd b. el-Hâris b. Abdiyegûs el-Cu'fî. Ebu't-Tu-feyl, Herime, Atâ ve Tâvus'tan rivayette bulunmuştur. Metruk bir ravidir. Hz. Ali'nin ric'atına inanırdı. (Daha fazla malumat için bkz: Tehzib: 2/46-51; el-Mecrûhin: 1/208-9) (M).

[129] Ric'at: Bazı ölüllerin kıyamet gününden evvel dün­yaya geri geleceğine inanmak, ilk önce ric'ata inanan Abdullah b. Sebe' İdi, ki bununla kasdı Hz.Peygamber'in (S.A.V.)geri gele­ceği idi. Ebu't-Tufeyl ve Cabir el-Cu'fi'nin ric'attan kasdettik-leri ise Hz. Ali'nin geri dönmesidir. (İsi. mez. tar.: 51) (M).i

[130] el-MUZHİR, 2/198.

[131] BÜH: 42/3.

[132] MUS: 4/47.

[133] Herhalde tayin edilen herhangi bir vâde, müddet kas d ol un maktadır. (M).

[134] Burada da cevaben, gökteki gezegen olarak ay ma­nasına gelen "Kamer" yerine, zaman ölçüsü olan "Şehr" keli­mesini kullanması ve "ilâ kamerayni" yerine "ilâ şehray hilâ­lin" demesi gerekirdi. (M).

[135] Turp manasına gelen el-fuclu ile, kuvvetli erkek hayvan manasına gelen cl-fahlu kelimelerinin arapçada yazı­lışları birbirine çok benzer. Bu sebeple, bu iki kelimenin karış­tırılmasından dolayı, manada da tamamen ayn bir şey ortaya çıkmıştır. Bu tip yanlışlıklara Hadis ününde "Tashif • denilir. (M).

[136] Mustemlî aslında Şeyh'den hadis yazana denirse de, burada hadîs yazdırmakta olduğuna nazaran, bu kimsenin, yi­ne hadis yazan biri olduğunu fakat talebelerin kalabalık olma­sından dolayı Şeyh'i işitemiyenlere onun sözlerini naklettiğini anlıyoruz. (M)

[137] Süleyman b. Mihrân el-Esedî el-Kâhilî el-Â'mes. Kûfe'de doğdu. Zamanında Küfe ehlinin muhaddisi idi. Kendi­sinde şiilik vardı. (Bkz: Tehzîb: 4/222-226) (M).

[138] el-A'meş'İn diğer tuhaflıkları için bkz: Şarafu Ash-âbİl- Hadİs: 130-136 (M).

[139] el-Hatib el-Bağdadi'nİn naklettiği bir rivayetten, is-nad soranın Hanefi kadısı, Muhaddis Hafs b. Gıyâs (115-194) olduğunu öğreniyoruz. (Bkz: Şerefu Ashâbi'l-Hadis s. 133) (M)

[140] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 59-76.

[141] Reisül-Küttâb: "ağacı"

[142] Tafra: Sıçrama nazariyesidir ki, buna göre iki mesafe arasındaki bazı yerleri katetmeksizin, sıçramak suretiyle geç­mek mümkündür. (M)

[143] Bunlar Kelamcılann dillerinde dolaşan, kitaplarında geçen Kelam İle ilgili ıstılahlardır, ilkçağ felsefecilerinin eser-lerinin-bilhassa Abbasi halifesi Me'mun devrinde -arapçaya tercüme edilmesiyle bu terimler Kelam İlmine de geçmiştir. (M)

[144] Metinde "kuş sürüsü" olarak geçtiği halde, türkçe-mizdeki kullanılış nazar-ı itibara alınarak "koyun sürüsü" diye tercüme edildi.(M)

[145] Burada anlatılmak istenen suyun,tansİyonun inip çık     masındaki fonksiyonu olsa gerek (M)

[146] Ebu'I- Huzeyl Muhammed b.el-Huzeyl el-AUâf,Mute-zile imamlarından ve el-Huzeyliyye fırkasının kurucusu. Bil­gisi geniş, şair ,edib ve cedelci bir kimseydi. (İsl.mez. tar.99î

[147] ibrahim b. Seyyar en-Nazzam. Mutezilenin Nazza-miye fırkasmm kurucusu. Bir rivayete göre nesir ve şiir yaz­makta (tanzim etmekte) çok usta olduğu için; diğer bir rivaye­te göre ise, pazarda boncuk nevinden bazı maddeleri dizip ni­zama sokmakla ve onları satmakla meşgul olduğu için kendi­sine Nazzam dendi. Çok zeki bir insandı. Kur'an'ı İncil ve Tev­rat'ı ezberlemişti. Mutezileye en çok hizmet eden mütekellim budur. (A.g.e.: 100, 101) (M)

[148] el-Huseyn b. Muhammed en-Neccar. Neccarîye fır­kasının kurucusu. Neccariye mezhebi mensupları bazı bakım­lardan Eş'ariyye'ye, bazı bakımlardan da Mutezileye uymuş­tur. Kendilerine has bazı görüşleri de vardır. (A.g.e. 119) (M)

[149] Hişam b. el-Hakem. Şia mütekellimlerindendir. Hi­şam, müşebbihe fikrini benimsemiştir. (A.g.e.:  132) ve Bkz:S.12l (M)

[150] Sümame b. Eşras en-Numeyri. Mutezile mezhebinin Sümamiyye fırkasının kurucusu. Dine karşı çok gevşek ve hatta müÛıid (zındık, dinsiz) olduğu söylenir. (A.g.e.: 107, 8) Sümamenin mülhidliğine misal olarak bkz:s.l21 (M)

[151] Muveys b. Imran. (bkz: s.İlâ) Şehrîstani onun Ha­ricilere ve Murcieye mensub olduğunu söylemektedir. (Kita-bu'I-ıntisar, el-Hayyat: Ta'likat no: 108, s: 139) (M)

[152] Doğum ve vefat tarihleri bulunamadı. Yukarıda zikri geçen isimlerin, birbirleriyle muasır oldukları.vefat ve doğum tarihleri bilinenlerden anlaşılmaktadır. Doğum ve ve­fat tarihlerini veremediklerimiz hakkında bu nokta gözönün-de bulundurulmalıdır. (M)

[153] Tabakatu'l-fukaha (s:91) da geçen, Basra kadısı UbeyduUah b. el-Hasen el-Huseyn el-Anberi, bu zat olsa gerek. Ibnu Kuteybe'nîn, onun Basra kadılığı yaptıgını(Bkz. s.ll8) zikretmesi, bu kanaatimizi kuvvetlendirmektedir. (Keza bkz: el-Beyan ve't-Tebyin: 1/366; 3/110) (M)

[154] Bekr b. Uhti Abdilvahid b. Ziyad. Bekr'in ortaya çı­kışı. Vasıl b. Ata ve Cehm b. Safvan'in ortaya çıktığı devredir. Mizanu'I-İ'tidal: 1/16'da zikredilen Bekr b. Ziyad el- Bahilî, o olması muhtemeldir. Çünkü ondan Ibnu Hıbban "deccal, ha­dis uydurucu" olarak bahsetmektedir. Bu sebeple onun, raev-zuumuz olan şahıs olması mümkündür. (Kitabu'l-Intısar, el-Hayyat: Talikat no: 121, s: 141, Watt, İslam düşüncesinin te­şekkül devri, s. 329) (MJ

[155] Hafs el-ferd, Ebu Amr,. Önce mut e zili idi. İbnu'n-Nedim onun Ebul-Huzeyl'e, Mutezileye ve Hristiyanlara karşı reddiye yazdığını kaydeder. (el-Fihrist: 180, Kitabu'l-İntısar, el-Hayyat: Ta'likat no: 111) (M)

[156] Salih Kubbe b. Subeyh b. Amr. Şehristani onu bazan Haricilere bazan Murcieye dahil etmektedir. (Kitabul-İntısar, el-Hayyat: Ta'likat no: 108, s: 139) (M)

[157] Yani insanın Kur'an'ı telaffuz edişi, mahluk mudur değil inidir, meselesinde ihtilaf etmişlerdir. İhn Kuteybe bu mesele ile ilgili olarak, "el-ihtilaf fi'1-lafz" adlı bir de eser telif etmiştir. Eser Kevser! tarafından Mısır'da 1349'da neşredil­miştir. (M.)

[158] Sufyan b. Said b. Mesruk es-Sevri. Ebu Abdillah, el-Kûfi. Hadis imamlarının önde gelenlerindendir. Şu'be ve baş­kaları onun hakkında: "Sufyan, hadiste emiral-mu'minindir" demişlerdir, Basra'da vefat etmiştir. (Tabakatu'l-huffaz: 88, 89) (M)

[159] Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amr b. el-Haris el-Asba-hi, el-Himyeri, Ebu Abdillah, el-Medenİ, Şeyhu'I-eimme ve hicret yurdu (Medine'nin) imamı. Medine'de vefat etmiştir) (A.g.e. 89) (M)

[160] Abdurahman el-Evzai b. Amr, Ebu Amr, Zamanında Şam'ın imamı idi. Beyrut'ta yerleşmiştir. (A-g.e.: 79) (M)

[161] Şu'be b. el-Haccac b. el-Verd el-Ateki el-Ezdi. Ümin hafızı, İslamm imamı. Basra'ya yerleşti. Bin civarında hadis rivayet etmiştir, (A.g.e.: 83) (M)

[162] el:Leys b. Sa'd b. Abdİrrahman el-Fehmi, Ebul Ha­ris el-Mısri, Önde gelen imamlardandır. (A.g.e.:95) (M)

[163] İbrahim b. Edhem b. Mansur el-Icli, Ebu İshak. Şam'da oturdu. Meşhur zahid. (Tehzibu't-Tehzib: 1/102, 103) (M)

[164] el-Fudayl b. Iyad b. Mes'ud et-Temimi, el-Yarbûî, Ebu Alî. Çok ibadet edenlerdendir. Mekke'de vefat etmiştir. (Tabakatu'l-huffaz: 104) (M)

[165] Davud b. Nasr, Ebu Süleyman et-Tâî, el-Kufi. Önce ilimle meşgul oldu. fıkıh dersi verdi. Sonra uzleti, yalnızlığı ve ıssızlığı tercih etti ve kendisini ibadete verdi. (Vefeyatu'l-A'yan: 2/29-31) (M)

[166] Ahmed b. Muhammed b. Hanbei b. Hilal b. Esed, eş-Şeybani, Ebu Abdillah. Önce Mervez'U sonra da Bağdad'h "Musned" ve "Kitabu'z-Zuhd" sahibi meşhur imam. Onbeş ya­şında hadis tahsiline başladı. Çeşitli beldeleri dolaştı. Küfe, Basra, Hicaz, Yemen. Şam (Suriye) ve Cezire'ye gitti. Bu üm­metin büyük alimlerinden idi. H. 241 senesinde Bağdad'da ve­fat etmiştir. (Tabakatu'İ-huffaz: 186, 187) (M)

[167] Ebu Nasr, Bişr b. el-Haris b. Abdİrrahman b. Ata b. Hilal b. Mahan b. Abdillah. Adı Babur idi. Hz. Ali'nin elinde müslüman olmuştur. Merv'de doğmuş, Bağdad'd oturmuş ve orada vefat etmiştir. el-Hâfî diye meşhurdur. Tasavvufun ön­derlerinden idi. (Vefeyatul-A'yan: 1/248-251) (M).

[168] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 77-83.

[169] Yani: Tulumun içindeki şarabı içmekteyim.

[170] Yaradan akmayan kan: Şarap

[171] içe içe iki büklüm oldum, tulum boşaldı ve ruhsuz (şarapsız) olarak atıldı

[172] Tulum ruhsuz bir ceseddir, çünkü içindeki şarap bo­şalmıştır. Benim cesedimdeki iki ruh İse birisi kendi ruhum-dur, diğer de tulumun ruhu Cyani şarap) tır (M)

[173] Onun iddiasına göre, cevherler araz (sıfat) lar gibi, iki zamandan mevcud olamaz. Cevherler devamlı olarak,misalle-rinin yenilenmesiyle,bir yenilenme içersindedir.

[174] Kırmızıya ve siyaha yani : Acem (Arabın dışında olanlar) e ve Arab'a demektir.Çünkü Arablarm dışındakilerde hakim renk, umumiyetle kırmızılık ve bayazlıktır.Araplar'da ise hakim renk esmerliktir. Rasulûlullahın »kırmızı ve siyah ile ins ve cinni kasdettiği de söylenmiştir.  (en-Nihaye: 1 / 437)

[175] HAN: 1/250

[176] Bu ve benzeri tabirler için bkz: Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat'i Fıkhıyye Kamusu: 2/187 (M)

[177] Bkz: BUH: 68/6, 11.

[178] Zevcin, karısını, neseb, süt veya müsaharet sure­tiyle ebedi olarak mahremi olan bir kadının kendisince, bakıl­ması caiz olmayan, arkası, karnı, uyluğu gibi bir uzvuna teş­bih eylemesidir. (Hukuk-ı İslamiyye Kamusu: 2/179) (M)

[179] Zevceye (karısına) yaklaşmamak Üzere yapılan ye­mine denir. (A.g.e.: 2/178) (M)

[180] TIR: 34/7 (4/466), el-Esraru'1-Marfuaiîl-ahbari'l-mevdua: s: 86) (M).

[181] EBU DAVUDî 1/63.

[182] Diğer bir nüshada: "fetva verme hususunda"

[183] Bkz: Tabakatul-Hanabİle, II. 148 (M)

[184] Bİrva' binti Vaşık er-Ruvasiyye, el-Kİlabiyye. Ha-mm Sahabelerden. Hilal b. Mur^a'nın hanımı. (Bkz: Us^u'l-Ga-be: 7/37) (M)

[185] Bunları kıskançlık saikiyle söylemiş olsa gerek

[186] BUH: 18/2

[187] Metinde "kavmen mine'z-zutt" denmektedir. Zutt, ise Hindistan'da bir kavim adıdır. Bkz: Lisan, VII, 308 (M)

[188] Süleyman b. Tarhan et-Teymi, Ebu'I-Mu'temİr, Basra'lı sika ve abiddir. 97 yaşında vefat etmiştir. Benu Teym'den olmadığı halde, onlarla birlikte yaşadığı İçin bu ka­bileye nisbet edilmiştir. (Bkz: Tehzibu't-tehzib: 4/201, 202) (M)

[189] Abdurrahman b. MuII b. Amr b. Adiyy b. Vehb b. Ra-bia b. Sa'd b. Huzeyme b. KaTı b. Rıfaa b. Malik b. Nehd, Ebu Os­man en-Nehdİ , Kufe'de , sonra da Basra'da oturdu. Cahiliyye devrine erişti. Rasulullah devrinde müslüman olmuş, fakat Rasulullahı görememiştir. Ibnu'l-Medini, Ebubekr'in ölümün­den sonra Medine'ye geldiğini ve Ömer'in hilafete geçmesine rasladığıni söylemiştir. Öldüğünde 130 veya 140 yaşmda iki. (A.g.e.: 6/276, 77) (M)

[190] Davud b. Ebi Hind. Adı Dinar b. Azafir'dir. Tabiin-dendir. (A.g.e.: 3/204) (M

[191] eş-Şalıi, Amir b. Şerahil b. Abd. Ebu Amr el-Kufl, Tabiînin orta tabakasındandır.Ashabtan beşyüzkişiye yetişti­ğini ifade etmiştir. (A.g.e.: 5/65) (M)

[192] Alkame b. Kays b. Abdillah b. Malik, en-NahH, Ku-fe'Ii. Tabiinin ikinci tabakasındandır. Rasulullah hayatta İken doğmuştur. (A.g.e.: 7/276) (M)

[193] BUH : 63 / 32, bkz: HAN: I / 458

[194] Mis'ar b. Kidâm b. Zuheyr b. Ubeyde el-HiIâlî,el-Âmirî.Ebû Seleme, el- Kufi (bkz: Tabakatul-huffâz: 81,82)

[195] Abdulmelik b. Meysera el- Jiüâlî,Ebû Zeyd, el-Anürî el- Kufi (Tehzibu't-tehzib: 6/426) (M)

[196] en-Nezzâl b. Sebre el-Hilâlî, el-Kûiî. Sahabe olduğu ihtilaGıdır.(A.g.e.: 10/423) (M)

[197] Esad Efendi ve Reisul Küttâb : "...Yalancı çıkaraca­ğım."

[198] BUH: 77/40

[199] BUH: 8/102, HAN: 4/86

[200] Krş..BUH:4/18,19;HAN:4/383.

[201] Reisu'l-Kuttâb nüshasmda:"Hârun b.el-Hakem"

[202] BUH:30/22,2S,HAN:l/211;6/34.38 Krş.BUH:5/13.

[203] HAN:l/211.el-Fadl b.Abbâs,Rasûlullahın amca oğ-ludur.H. 13 veya 18 yılında vefat etmiştir.(UsduıI-ğâbe:4/366)CM)

[204] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 84-92.

[205] Burada müctehid tamamen lügat manasında yani, elinden gelen gayreti gösteren manasında olabileceği gibi fıkhı anlamda da olabilir.(M)

[206] Bu tercüme Es'ad efendi nüshasına göredir. (M)

[207] Krs:3,Âl-i İmrân,7(M)

[208] Reisul-Kuttâb nüshasından.

[209] BUH:62/6

[210] HAN:4/172,173.

[211] BUH:61/25.

[212] Bkz:el-Baqıllânî, İ'câzu'l-Qnrân, (Tahkik: Ahmed Saqr), Mısır (tarihsiz), s. 291-292. (M)

[213] Tatbik; Kamusta şöyle demektedir; "Namazda rüku esnasında elleri uyluklar arasına koymaktır" en-Nihayede de; 'Tatbik, parmakları yummak ve rüku ve teşehhüdde dizlerin arasına koymaktır" denmektedir. (en-Nihaye: 3/114) (M)

[214] Krş. BUH: 82/1

[215] Aynı yer

[216] Bkz: BUH: 82/2

[217] Krş. BUH: 82/2, HAN: 2/176, 197

[218] Bu şiir ve "Kusai nedameti" için bkz: Mecmeul-em-sal: 2/275, (M)

[219] Vehb b. Munebbih. Ebu Abdillah, es-San'anİ. Biraz Ebu Hurayra'dan olmak üzere, Abdullah t. Umar, Ibn Abbas, Ebu Said, Cabİr b. Abdillah ve başkalarından rivayet etmiştir. Ehli kitabın ilimlerine dair pekçok şey biliyordu. Kardeşi Hemmam'ın Ebu Hurayra'dan yazdığı bir hadis sahifesİ var­dır. (Tezkiratu'l-huffaz: 1/100) (M)

[220] Krş. Kitab-ı Mukaddes, Çıkış kitabı: VH/4;X/1

[221] Hammâdu'r-Raviye: Ebu'l Kasım, Hammad b. ebi Leyla ed-Deylemi, el-Kufi. Arapların şiirlerini, tarihini, neseb-lerini ve dillerini en iyi bilenlerden idi. Emevi halîfeleri ona il­tifat eder, ihsanda bulunur ve Arapların tarihinden sorardı. Zındıklıkla itham olunurdu. Yalancılığı da meşhurdur. (Bkz: Vefeyatu'I-A'yan:   1/448; Lisanul-Mizan: 2/352) (M)

[222] Ebu'l-Hasen, Mukatil b. Süleyman el-Ezdi, Meşhur müfessirlerden biridir. Geniş bilgi için bkz.: A.Ü.Î.F. Dergisi; XXI/I-35 ve Tehzibu't-Tehzib: 10/279-285) (M).

[223] Yani, Allah'ın kaderine tam bir itikad ve yakin ile bağlanmak, bir işte kararlı olan birini, İşleri için çalışmaktan, dünya ve ahirete aid çirkinlikleri defetmekten alıkoymaz. Çünkü kararlı olmak, sebeplere tevessül etmemek demek de­ğildir. Aksine bu, (sebeplere tevessül etmemek) zayıf görüşlü-lük ve gevşekliktir, ve azmin zayıflığıdır. Bu sebeple bir adam Rasulullaha "'Devemi bağlayıp da mı tevekkül edeyim, yoksa bağlamadan mı?" diye sorunca:" Onu bağla da tevvekkül et" buyurmuştur. Bu hadîsi Tirmizi, Enes'den (R.A.) rivayet et­miştir. -Musahhih-

[224] Kuvveti ile bilinen bir Türk kavmi. BJez: Lisân: "Heytal" maddesi (M)

[225] Diğer bir nüshada: batıl

[226] BUH: 83/1, 4, 18; HAN: 2/185, 212

[227] Burada "ıbâd, yed'u, ed'dâi, yunâdi ve el-munâdi" kelimelerinin sonlarındaki (y) harfleri hazfolunmuş olup, bu kelimelerin asılları: "ıbadî, yed-û, ed-daî, yunadî ve el-mu-nadî" şeklindedir. (M)

[228] Burada mal (=eşya, mal] kelimesinin mansub hali olan "M al en" ile "Ma" ve "len"in birlikte okunuşundan İbaret olan "Malen" tabirirlerine dikkat çekilmektedir. Bunların o-kunuşları aynı manaları İse farklıdır. (M)

[229] el-Makasıdu'l-hasene: 115, BUH: 78/116 (M)

[230] BUH: 68/10

[231] Burada kasdedilen ölüm hastalığı olsa gerek (M)

[232] Şurayh b. el-Haris b. Kays, EbuUmeyye, Muhadra-min'dendir. Hz. Ömer onu Küfe kadılığına tayin etmiştir. Ömer, Osman ve Ali devirlerinde kadılığına devam etmiş, Haccac devrinde bu vazifeden alınmasını istemiş ve alınmış­tır. Kufe'de altmış sene kadılık yapmıştır. (Bkz: Usdu'1-gâbe: 2/517,518 ; Tezkiratu'l-huffaz: 1/59; Tabakatul-fukaha: 80) (M)

[233] Meşhur Ziyad b. ebih ki, Hicret-i Nebeviyye sene­sinde Ebu Sufyan'ın sulbünden tevellüd eylemişti. Lakin ve-led-İ zina olmakla ona nisbet olunmayıp, Ziyad b. ebih yani ba­basının oğlu diye maruf olmuştu. Muhtelif zamanlarda Basra, Küfe, Horasan, İran ve Sicistan valilikleri yapmıştır. (Bkz. Kı-sas-ı Enbiya: 1/606, 609) (M)

[234] Mesruk b. el-Ecda1, Ebu Aîşe, el-Hemedani, el-Kufi, Fakih. Küfe kadılığı yapmıştır. Kadı Şurayh onunla istişare eder, fakat Mesruk (istişare için) Ş ur ay ha ihtiyaç duymazdı. (Tezkiratu'I-Huffaz: 1/49,50; Tabakatu'l-fukaha: 79), (M)

[235] Esad Efendi ve Reîsu'l-Kuttâb:"Bu söz bize göre mu­hal değildir ki.."

[236] Hadisin kaynakları İçin bkz: Miftahu Kunuzi's-Sunne: 452, el-Camiu's-sagir: cüz: 2, s: 180 (M)

[237] Mutarrif b. Abdillah b. eş-Şıhhir el-Amiri, Ebu Ab-dillah, Basrali. İlim ve amelde baş idi. Hz. Ali, Ammar, imran b. Husayn, Aişe, lyad b. Hımar ve Abdullah b. Muğaffel el-Mu-zeni'den (RA) rivayette bulunmuştur. Kıymetli elbiseler giy­meyi, ata binmeyi severdi. (Bkz: Tezkiratu'l-huffaz: 1/64; Ta-bakatu'l-Huffaz: 24) (M)

[238] BÜH: 8/80; 62/3, 5; 63/45, HAN: 1/270, 377, 389

[239] HAN: 1/118; 4/281, krş. HAN: 6/47

[240] HAN: 1/118:4/281.

[241] HAN: 6/47, 66. krş, HAN: 1/250; 4/413. 418.

[242] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 93-115.

[243] Bkz. s.7S (dipnot).

[244] Muhammed b. el-Cehm el-Bermeki, Halife Me'mun zamanında birçok vilayetlerde valilik yapmıştır. (Bkz: el-Be-yan ve't-tebyin: 1/38), (M)

[245] Bkz.s.79.(dipnot)

[246] Bir şeyi yapabilme gücü. (M)

[247] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 116-117.

[248] Esad Efendi: "... iki muhtelif mezhebe (görüşe)"...

[249] Bkz. HAN: 4/26, 428, 430.

[250] Mükateb (anlaşmalı) kölenin, kendisinin azad olmasını sağ­layacak iş yapması (M)

[251] BUH: 49/5. Siaye için bkz: Lisan: 19/109

[252] BUH: 87/31; HAN: 2/215

[253] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 118-119.

[254] Esad Efendi nüshasında böyledir.Matbû metinde ise "ısrai" şeklindedir. (M) .

[255] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 119-121.

[256] Es'ad efendi nüshasında :" ..anlatmaktan sarf-ı nazar ettiğimiz... " (M)

[257] Medine'<*en iki gün mesafede bir yerdir. Ömer'in IR-A.) hilafeti zamanında, Ali ve Abbas burası hakkında anla­şamadılar. Ali, Rasulullah Fedek'i kızı Fatıma ve onun eylad-jaruıa verdi, dedi. Abbas buna itiraz etti. Bunun üzerine Ömer IK.AJ de Fedek'i ikisine teslim etti. -Misbah- "Esad Efendi" de *edek" yerine Feres (at) şeklindedir. (M)

[258] NESAI: 7/136 (Kitabu kasmil-fey') (M)

[259] Bkz, (Kur'an, 38, Sad: 21-24), Kîtab-ı Mukaddes: Samuel, XII/l-4

[260] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 121-122.

[261] Diğer bir nüshada: "Şu Kureyşli..."

[262] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 122.

[263] HAN: 2/258, 295. 303

[264] BUH: 55/2, 3

[265] Krş, HAN: S/59, 71, 365

[266] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 123-124.

[267] Reisul-Küttab nüshasında şu başlık yer almaktadir; "Ebu Hanife'nin acaiblîkleri ve hükümleri."

[268] Krş: el-Fakih ve'1-Mütefakkih: 11/202 (Hz. Ömer'in sözü) (M)

[269] Bkz. s. 82 (dipnot).

[270] Hammad b. Zeyd b. Dirhem, Ebu ismail, el-Ezdi, Irak'ın şeyhi. Hadisleri hep ezberler, yazmazdı. (Bkz. Tezkira-tu'1-huffaz: 1/228; Tabakatu'I-huffaz: 96) (M)

[271] BUH: 28/15, 16, HAN: 1/215, 221

[272] Hammad b. ebi Süleyman, Adı, Muslinidir. Kufeli, fakih. Enes, en-Nahai, Said b. Cubeyr, İbnul-Museyyib ve eş-Şa'bi'den rivayet etmiştir. (Tabakatul-huffaz: 48) (M)

[273] İbrahim en-Nahai, Ebu İmran, İbrahim b. Yezid b. Kays b. el-Esved el-Kufi, Küçük bir çocuk iken Hz. Aise (R.A-) ile görüşmüştür, İhlas sahibi alimlerden idi. (Tezfcİratuİ-huf-faz: 1/73) (M)

[274] Ebu Avane el-Vaddah b. Halid, el-Yeşkuri, el-Vasıti, Sikattandır, Okurdu fakat yazamazdı. Bu sebeple (hadis) ya­zacak bir katib kullanırdı. elHasen el-Basri ve İbnu Sirini-gör-müştür. (Tezkiratu'l-huffaz: 1/236, 7; Tabakatu'I-huffaz: 100) (M)

[275] HAN:3/463;4/140.

[276] Ebû Asım ed-Dahkâk b.Mahled b.ed-pahhâk ,eş-Şeybânî el-Basrî ,Sika, hafız bir zat idi.el-Evzaî, İbnu Curayc ve başkalarından rivayette bulunmuştur.Daima ezberinden hadis rivayet ederdi. (Tezkira:  1/ 366 , 7 ; Tabakât: 156 ) (M)

[277] Adamın elinin kesilmesini kasdedıyor.(M)

[278] Ali b.Âsım b.Suheyb el-Vâsıtî. Atâ b. es-Sâib, ve başkalarından rivayette bulunmuş,kendisinden Ahmed b.Hanbel ve Abd b. Humeyd rivayet etmişlerdir. (Tezkiratu'I-huffez : 1 / 316, 7 ; Tabakâtul-huffaz: 131 (M)

[279] Ishak b. İbrahim b. Mahled b, İbrahim el-Hanzalî ,

fbnu Râhûye, Merv' li.Neysâbûra yerleşmiştir. Hadis, fı-j^h.hıfzetrae kabiliyeti, sidk, vera' ve zühd onda toplanmış-tı.Irak.Hicaz, Yemen, Şam (Suriye) a gitmiş ve Horasan'a dön-^uştür.Abdurrazzak'dan ve İbnu Uyeyne*den rivayet etmiş-^•(Tezkiratul-huffez : 1/433, 4; Tabakâtul- huffaz: 188) CM)

[280] Buradaki tertip Dımaşk nüshasının tertibidir.Bağ| dad nüshasında İse "...birini görmedim." sözünden "..re kıyaf sa sarıldılar " cümlesine kadar olan kisım,Ebû Ali b*Âsım ded sözünden Öncedir. Bundan sonra da bazı ravÜerin müellifte*, naklettikleri şu sözler yer almaktadır: "Bu (Ali b. Âsım'ın nak-j lettiği) kıssayı bize İbnu Kuteybe yazdırmadı." -biline- Musah-i hih el-İs'ırdî-

[281] Esad Efendi:" kıyası da terkettiler." (M)

[282] HAN: 4/97,

[283] BUH: 59 /İl, HAN: 1 / 220, 234, 244;3/ 277.

[284] Vekî b. el-Cerrâh b. Muleyh er-Ruvâsî (veya er-Ruâsî ) Hammad b.Seleme, Malik ve el-Evzaî den rivayette bu-lunmuştur.Kendisinden, İbnul-Mubârek »Ahmed b. Hanbel ve Ibnu'I-Medînt rivayet etmiştir. (Tezkiratu'l-huöaz: 1 / 306,9, Tabakatû'l-huffaz : 127 ) (M)

[285] Abdullah b el-Mubarek b. Vâdıh el-Hanzalî, el-Mer-vezî. Babası Türk, annesi Havârezmli İdi.Çok seyahat eden, gazalara iştirak eden bir mücahid idi.Bir  çok eserleri var-dır.Kendisinden.Yahyâ b. Maîn, Ebûbekr b. Şeybe ve kardeşi Osman   .Ahmed   b.Menî*   rivayet   etmiştir.Hadis,   fı­kıh, zühd,kendisinde toplanmıştı.Zamanının imamı idi. (tez-kiratu'l-huffaz :1/ 274-79;Tabakâtul-hu£faz : 117,8) (M).

[286] Tarîhu Bağdad :XIII  / 40 (M)

[287] Krş ; BUH: 23/2

[288] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 124-130.

[289] Krş. BUH: 87 / 8; HAN: 2 / 183, 217.

[290] Bkz. 5-74

[291] HAN: 1 / 114, 124, 148.

[292] Ebul-Huzeyl, Zufer b. el-Huzeyl el-Anberî .Ebû Ha-nife'nin talebesi .Önce hadis ehlinden idi -Sonra re'ye dön­dü. (Tabakâtu'l-fukahâ: 135) (M)

[293] Halbuki bu kıyasa göre adama dokuz değil, onbir ile ondokuz arasının verilmesi gerekir. (M)

[294] Adamın oğlunun oldukça yaşlı olduğunu işaret et­mektedir. Başka bir nüshada ise "şanslı" denmektedir. (M)

[295] Bkz S.82

[296] Rabia b. ebî Abdİrrahman, İsmi Ferrûh.Ebû Osman, el Medenî. Rabîatu'r-re'y diye bilinen meşhur faküı ve muhad-dîs.Sahabeden Enes b.Mâlik, es-Sâib b. Yezîd'i ve bütün tabiî­ni görmüştür. Kendisindeki Imâm-ı Mâlik ,el-Evzaî ve başkala­rı rivayette bulunmuştur. (Tezkiratu'l-huffaz : 1/ 157;Ta-bakâtu'l-fukaha : 65; Tabakâtu'l-huffaz ; 63 ) (M)

[297] Sâid b. el-Museyyib b. Hazn el-Mahzûmî, Ebû Mu-hammed ,el-Medenî, Tabiînin en Önde gelenl.Hz. Ömer'in hila­fetinin ikinci senesi doğmuştur.Zamamnda Medine'de  tek idi. (Tezkiratu'l-Huffez: 1 / 54; Tabakâtu'l-huffaz: 17,Tabakâ-tu'1-fukahâ: 57,8) (M)

[298] MUVATTA: 43/ 11 (s:536),Krş.HAN:2/182

[299] Bkz.s.9O.

[300] Mucâhid b. Cebr .Zamanında tefsir saha­sının otoritesi idi.Hz.Âişe, Ebû Hurayra, Abdullah b.Ömer ve Ibnu Abbas'ı işitmiştİr .Kendisinden Katâde.Amr b. Dinar ve el-A'meş rivayet etmişlerdir. (Tezkiratul-huffaz: 1/92; Ta­bakâtu'l-huffaz : 35) (M)

[301] Es'ad efendi nüshasından.Matbû nüshada bu kısım düşmüştür. (M)

[302] Diğer bir hüshada :"Selm b. Kuteybe " (Doğrusu da bu olsa gerek .Selm b.Kuteybe için bkz:Tehzîbu't-Tehzîb: 4/ 134 (M)

[303] Mâlik b.Miğvel el-Becelî,EbÛ Abdülah.el-Kûfî.eş-Şa'bî ve Nâfı'den rivayet etti.Kendisinden,Şu*be, Sufyân ve başkaları rivayet etti. (Tabakâtul-huffaz: 85) (M)

[304] ez-Zuhrî,Ebûbekr Muhammed b.Müslim b. Ubeydil-lah b. Abdülah.İbnu Şihâb, el-Medenî.Hafızların en aÜmi.Sehl b.Sa'd.İbnu Umar.Câbir.Enes ve diğer sahabelerden ve bazı Tabiinden   rivayet   etmiş,kendisinden m de.Ebû   Hani-fe.Mâlik.Atâ b.ebî Rabâh.Ömer b.Abdilaziz,İbnu Uyeyne ,el-Evzaî, Ibnu Curayc ve benzerleri rivayet etmiştir. (Tezkira-tu4I-huffaz: 1/108,113; Tabakâtu'l-huffaz: 42;Tabakâtul-fu-kahâ: 63, 64) (M) (M)

[305] eİ-Fakih ve'1-Mütefekkih :II/76 (M)

Nasıl olur,hayız gören kadının orucunu kaza et­mesi gerekir de.namazı kaza etmesi gerekmez?ve na­sıl olur da zina iftirasına , küfürle (kâfirlikle) iftira et-mekden daha çok kazf (iftira) cezası verilir ,ve katil iki şahid ile öldürülür de.zinada şahidler dörtten az olunca (suçlu) öldürülmez?

[306] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 130-135.

[307] el-Câhız,Ebû Osman Amr b.Bahr b.Mahbûb el-Kinânî,el~Leysî,Meşhur mütekellim.en-Nazzamin öğrencisi İdi.Edîb,akla ve düşünceye önem veren bir insandi.Haber ve rivayetleri olduğu gibi kabul etmenin aleyhinde îdi.dsl.mez.tar: 108){M)

[308] eI-Cemmâz Muhammed b.Abdillah,Bkz.:el-Ağânî:3/lŞ8; 12/6İJ 18/4; 20/37;21/;77) (M)

[309] İsmail b.Gazvân için bkz:(el-Beyân ve't-tebyîn; 2/315; 3/163,212) (M)

[310] BUH:63/5l;81/51

[311] Bkz:HAN:2/86.

[312] HAN;6/269.

[313] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 135-137.

[314] Ebû Yusuf.Ya'kûb b.Ibrâhim el-Ansârî el-Kûfi.Imam-ı Azam Ebu Hanife'nin talebesi.Önceleri hadis ehlinden iken Mlahere Re'y ehline dahil olmuştur. (Tabakâtu'I-huf-faz:121;Tabakâtu'l-fukahâ:l34) (M)

[315] Bkz:eI-Ağânî:12/132 (Şiirdeki az bir farklılık ile) (M)

[316] Diğer bir nüshada: Mus'ab b. Ab d ili ah b.Mus'ab .Me­tindeki isim Abdullah b.Mus'ab b.Sâbit b.Abdülah b.ez-Zubeyr b.el-Avvâm'dır.Halife Harun (er-Reşîd) zamanında Medine va­lisi idi.(Bkz:İbnu Sa'd:V/2,322;el-Ağânî,24/237-244) (M)

[317] Diğer bir nüshada:"...isteme"

[318] Reîsu'l-Kuttâb nüshasında:"kendisini" (M)

[319] el-Fakİhve'l-Mutefakkih:I/235;ed-Dârîmî,I/91.(M)

[320] Bkz.s.79, 121.

[321] Cehm b.Safvân Cebrîyye mezhebinin.el-Cehmiyye «olunun kurucusudur.Hakiki Cebriye mezhebi olarak el-Ceh-"uyye meşhurdur.H.128 tarihinde Salim b.Ehvâz tarafindan oIdÜrülmüştÜr.(İsl.mez:H5

[322] Taklidden murad hadislere uymaktır.(M)

[323] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 138-143.

[324] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 144-145.

[325] Te'vîlu MuşkiüIl-Kurıan:4O2.

[326] Zuheyr b.ebî Sulmâ.Herem b.Sinan el-Merrî'yi öven kasidesinin (metinde geçen kaside)matlaı şöyledir:"Oyle bir diyarda dur ki eskilik onu silmemiş olsun.bilakis onu esinti­ler ve sürekli yağmular değiştirmiş olsun"

[327] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 146-150.

[328] Cifr:Rakamlar ve harflere dayanarak gelecekten ve gaybden haber verme iddiasında bulunan asılsız bir bilgi.

[329] Cafer b.Muhammed .Lakabı es-Sâdık.12 imamın al­tıncısı .H, 80 de doğmuş, 148 de vefat etmiştir.Hadiste derin bilgi sahibi idi.Söyiendigiiıe göre astrolajî.simya ve diğer ulû­mu ğaybiyye ile meşgul olmuştur.(İslam Ansiklopedisi:

[330] Bkz.4.en-Nisâ:51 (Cibt ve tâğut için)

[331] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 151-153.

[332] Bkz.s.71 (dipnot)

[333] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 153-154.

[334] Krş.MUVATTA:29/40(44.

[335] Sehl b.ebî's-Salt es-Serrâc,Bkz:(el-Muğnl:l/287)(M}

[336] BUH:8/48,S4

[337] Eyyûb      b.Havt,Ebû      Umeye      el-Basrî

[338] Amr b.Hurays ,Ebû Said el-Mahzûmî,Sahabe,Kûfe'de oturdu.{tt-Târîhul-Kebîr:6/305,Tehzîbu't-tehzîb:8/18)

[339] Krş.BUH:8/69;HAN:2/308 ,540

[340] Munzir b .Ziyâd et-Tâî,Dârakutnî metruktür,demiş­tir. (el-Mugnî:2/676) (M)

[341] Abdullah b.eb! Evfâ,Alkame b. Hâl id el-Eslemî ,EbÛ İbrahim,.Sahabe (Tehzib:5/151)(M}

[342] Ebû isme el-Mervezî. Nûh b.ebî Meryem.Metrüklar­dan biridir.(el-Mu|nî:2/798) (M)

[343] Bkz.s.l29.-       (Dipnot)

[344] Ash yoktur.Bkz;Esne'l-Matâlib, 255,el-Makâsıdu'l-Hasene,344 (M)

[345] Bu hadisler için Bkz.s.66-67

[346] Bu iki hadis için Bkz.s.67

[347] Diğer bir nüshada:"...parmağı Üzerine koyar"

[348] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 154-158.

[349] HAN:l/248,315,323;3/305; S/28S.

[350] Bkz.s.m

[351] Uejsuheyl b.ebî Salih ,Ebü Yezîd.el-Medenî. Ömrünün sonlanna doğru hafızasına bozukluk arız olmuştur.Halife el-Mansur devrinde vefat etmiştir.(Tehzîb:4/263) (M)

[352] Sufyân b.Uyeyne b.ebî Imrân Meyraûn el-HiIâlî.Meşhur hadis imamlanndan .Kendisinden eş-Şafiî,İbnu Maîn ve İbnu Râhaveyh rivayet etmiştir.(Tabakâtu'l-huf-

[353] Bkz.s. 12.9

[354] Ebû Muâviyeti'd-darîr,Muhammed b.Hâzim et-Teymî el-Kûfî.Hâfız.Şu'be'den.Hişâm b.Urve'den rivayet et-miştir.kendisinden ise Ahmed b.Hanbeljbnu'l-Medînî ve İb­nu Râhaveyh rivayet etmiştir.(Tabakâtul-huffaz:122î (M)

[355] Ikrimc,Ebû Abdülah.İbnu Abbâs'ın kölesi.Ash Ku-2fy Afrika'nın Berbcrîlerindendir. Kendisi "Kırk sene ilim tah-su ettim.îbn Abbas içerde iken, ben evininin kapısında fetva ^erirdim." demiştir.(Tabakâtu'l-Huf£âz, 37; Tehzîbu'-Tenzîb, X/275)(M)

[356] İsmâÜ b.İbrahim b.Uleyye.el-Esedî.Ebû Bişr.Şul)e ve Sufyân es-Sevrî'den rivayette bulunmuş,kendisinden de Ahmed b.Hanbel.Ibnu Râhuye ve başkaları rivayet etmiş­tir. Hafız, sika,sadûk bir zat idi.(Tabakâtul-Huffaz: 133;Tehzi-bu(t-Tehzib:l/ 275) (M)

[357] Axxa'b.Dinar el-Mekkî,Ebû Muhammed el-Cumahî. Ebû Hurayra.Câbir.ve ibnu Ömer'den rivayette bulunmuş-tur.Kendisinden İbnu Uyeyne.Şu'be ve Ebû Hanlfe rivayet et-miştir.(Tabakâtu'l-Huffaz: 43; Tehzîbu't-Tehzib: 7/28) (M)

[358] Ömer b.Abdilaziz b.Mervan b.el-Hakem.el-Emevî.Emîru'l-Mü'minin,meşhur Emevî halifesi.Enes b.Mâlik'den.Saîd b.el-Museyyib'den rivayet etti .Kendisinden ez-Zuhrî,Ebû Seleme b.Abdirrahman rivayet etmiştir.(Ta-bakâtu'l-Huffaz: 46; Tehzîb : 7 / 47S) (M)

[359] Krş.BUH: 68/11.

[360] Mu'temir b.Süleyman b.Tarhân et-Teymî.el-Basrî (Tabakâtul-Huffaz: 114) (M)

[361] Munkız b. Ab di .rahman b.Dİsâr el-Hilâlî .Abbasîler devrinde yaşamıştır.Zındıklıkla itham olunmuştur. [Bkz.el-Beyan ve't-Tebyîn: 3/227 (Dipnot)] (M).

[362] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 158-160.

[363] el-Muğîra b.Miksem.el-Kûfî.Fakih.Hâfız bir zat idl.Tedlis yaptığı zikredilmektedir.(Tehzibu't-Tehzîb: 10/ 269- 271) (M)

[364] Şalim ..ebi'l-Ca'd.Râfi1 el-Eşcaî.Ebû Saîd ,Ebû Hu-rayra,Ibnu Ömer.Ibnu Abbâs .Câbir ve Enes'den rivayet etmiş-tir.(Bkz:Tehzîbu't-Tehzîb: 3/ 432)(M)

[365] Hüâs b.Amr el-Hacerî,el-Basrî,Hz.Ali,Âişe,Ammâr b.Yâsir ,Ebû Hurayra ve İbnu Abbas'tan rivayet etmiştir.Riva-yette bulunduğu bir sahifesi vardı. (Tafsilât için bkz: Tehz-Îbu't-Tehzîb:3/ 176-178) (M)

[366] Abdullah b.Amr b.el-Âs.Sahabî.Rasûlullahın hadis­lerini yazdı.Bu hadisleri topladığı sahifesi meşhurdur.Sâlİm b.ebi'1-Ca'd ondan rivayet etmiştir (Tehzib: S/ 337)tM)

[367] Bkz.Bu kitap s: 82 (Dipnot).

[368] Ebân b. ebî Ayyaş, Firüz. Ebû İsmail .Metruk bir ra-vidir. (Bkz: Tehzîbu't-Tehzİb : 1/ 97; et-Târihul-Kebîr: 1/454) (M)

[369] Bkz.Bu kitap s:i3 (Dipnot).

[370] Metinde (el-Mutkıhîn (itkan sahibi)dir.Esad Efendi de "el-Mutefenninîn (mütehassıslar)" şeklindedir. (M)

[371] Metinde "el-Ğaîb" geçmektedir.Doğrusu el-Âib (ayıplayan(lar)] olacaktır.Nitekim Esad Efendi nüshasında da "el-Aib" şeklindedir.(M)

[372] Metinde "el-Ğaîb" geçmektedir.Doğrusu el-Âib (ayıplayan(lar)] olacaktır.Nitekim Esad Efendi nüshasında da "el-Aib" şeklindedir.(M)

[373] Bişr b.Ğıyâs el-Merîsî,Kur'an'ın mahlûk olduğunu propaganda ederdi (el-Muğnî: 1/ 107) (M)

[374] alâ ahseni'l-umûri ve ehnejjhâ (...en güzel ve en rahat bir şekilde).Burada da"...ehneuhâ" değil.mecrur olarak "ehneihâ" demesi gerekirdi.(M)

[375] Kâsım b.Habîb et-Temmâr.îbnu Maîn "bir işe yara­maz" demiştir.(ei-Mugn'î:2/ 517) (M)

[376] dannet bİ şey'in mâ kâne yerzeuhâ" (o ise kendi­sine verilmeyen birşeye karşılık cimrilik ediyor) (M)

[377] Bil âl b.Rabâh et-Teymî,Rasulûlullahın müezi-ni,Bedir ve diğer savaşlarda bulunmuştur.Şam'a yerleşmiş ve orada vefat etmiştir. (Tezhîbu't-Tehzîb: 1/ 503 (M)

[378] Abdu'1-A'Iâ b.AbdUlah b.Âmir b.Kureyz.Ebû Abdir-rahman ^el-Basrî Osman bJVffân .Abdullah b.el-Hâris ve Safiy-ye binti Şeybe'den rivayet etmiştir.(Tehzîb:6/ 95) (M)

[379] Şebîb b.Şeybe , Şamlıdır.Ebu'd-Derdâ'dan rivayet­te bulunmuştur.(Bkz.TehzîbuIt-Tehzîb:4/ 308) (M)

[380] Yani Biâl bu sözüyle ,onun "fe kullu zâlike "sözün­den "kullu" lâfzını kullanmasına itiraz e t mistir. Çünkü "kullu" lafzı, sadece cüzleri ve ferdleri olan şeyler için kullanılır.Hü-küm meclîsinde hazır bulunmak ise böyle (parçalanabUir.bö-Iünebilir) birşey değildir.-Musahhih eMs'ırdî-

[381] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 161-164.

[382] HAN:2/ 86,125; 5/ 406.

[383] HAN: 1/ 103.

[384] HAN:4 / 355,382.

[385] Kurayş b.Enes el-Ansârî.Hammâd b.Seleme.Habî-bu'ş-Şehid ve Hamîdu't-Tavîl'den rivayet etmiştir. (Tehzibu't-Tehzib: 8 / 374)(M)

[386] Bkz. s:70 (Dipnot)

[387] Muâz b.Muâz el-Haşhâş el-Anberî Ebu'l-Musennâ ct-Temîmî.Hâfiz. Basra kadısı İdi.Alkame.Şu'be ye başkala­rından rivayet etmiştir.(Tehzîbu't-Tehzîb: 10/ 194 (M)

[388] el-Fadl   b.lsâ b.Ebân er-Rakâşî,el-B asri, Vaiz .Kaderi olduğu kaydedilmektedir.Hadiste zayıf ve metruk idi.(Tehzflra't-Tehzîb : 8/ 283; el-Muğnî: 2/ 512; el-Mecrûhİn : 2/ 210 )(M)

[389] Adanun sözü ile âyetteki "Rabbena vec 'alna' musli-meyni" sözü arasındaki benzerliğe dikkat edilsin, (M)

[390] Necîh (NuceyhJ b. Ab d İr rahman es-Sindî,EbÛ Ma'şer,el-Medenî,Yemen asıllıdır .Metruk ve zayıf bîr râvîdir (Tehzîbu't-Tehzîb: 10/ 419; el-Muğnî: 2/ 694 ) (M)

[391] Muhammed b.Ka'b eI-Kurari.Mesb.ur tabiî.Kûfede,sonra dfl Medine'de oturdu.Hz.Ali.İbnu Mes'ud ve Amr b.el-Âs'dan rivayet etmiş­tir. (Tehzîbu't-Tehzîb: 9/ 420) (M)

[392] Ebû Amr b.el-Alâ' et-Temîmî,el-Mâzinî.BBsralı,nahivci ,Ycdi kıraat İmamından biri.Ondan el-Asmaî,Ma'mer b.Râşid ve başkaları riva­yet etmiştir.(Tehzîb: 12 / 178) (M)

[393] el-Hasen b-ebî'1-Hasen.Yesâr el-Basrj.Ebû Saîd.Meşhur,fakİh .muhaddis ve zâhid.Hz.AH,Talha ve Aişe'yi görmtiştür.(Tehzîb :2 / 262; Tabakatu'l-Huffaz: 28 ) (M)

[394] Amr b.Avn b.Evs b.el-Ca'd ,Ebû Osman el-Vâsitî.Hammâd b.Zeyd ve Hammad b.Seleme'den Ebû Avâ-ne'den ve başkalarından rivayet etmiş,ondan da Buharî ve Ebû Dâvud rivayette bulunmuşlardır.(Bkz.Tehzîbu't-Tehzîb: 8/ 86) (M)

[395] Bkz.:s ,70Dipnot)

[396] Amr b. en-Nadr.Meçhul bir ravi (el-Muğnî fî'd-du-afa: 2/ 490) (M)

[397] Bkz.s .70(Dipnot)

[398] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 164-172.

[399] HAN: 1/ 272; 6/ 441; 5/ 239,krş.HAN: 3/ 127; 5/ 135.

[400] Bkz.s.l60 (ve dipnot).

[401] Dukcyn b.Racâ .Şâir (Bkz.:eş-Şl'r: 143,Mısır 1322 tab'if

[402] Hz,Peygamber'in amcası .(M).

[403] en-Nesr:Nûh'un (A.S) kavminin putlarından biri.

[404] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 173-176.

[405] BUH:4 /12,14;HAN: 3 / 12; S / 300.

[406] BUH:4/ 11.

[407] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 176-177.

[408] BUH: 77 /40;HAN: 1/ 321;TIR: 4 / 242

[409] TIR: 25 / 36 (4/  244).

[410] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 177-178.

[411] HAN: 4 / 196; 6 / 136,192, 213.

[412] BUH:4 / 60.62; HAN:  4 / 246; S / 382, 394.

[413] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 178-179.

[414] BUH: 53 / S ; 54 / 9; 83 / 3 (Bkz.s.300)

[415] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 179-181.

[416] HÂN: 2/ İSİ ; 5 /4O9; 6 / 162

[417] Halbuki İnsanlar emanet alanın elinin kesilmeye­ceğinde icma ettiler" sözündeki "insanlar" dan kasdedilenin" cumhûr(çoğunluk) ulemâ" olduğu açıktır.Aksi takdirde İmâm

Ahmed.Işhâk .Zufer ve Zahiriler emaneti inkâr edenin elinin kesileceğine kail olmuşlardir.İbn-i Hazm da onları destekle­miştir.

Cumhur'un (çoğunluk) delili,emaneti inkâr edene hır­sız denilmesinin doğru olmadığıdır .Mamafih İnkarın,,hırsız­lık kelimesinin şümulüne dahil olduğu varid olmuştur.Çünkü o (emanet alan) ve hırsız .her ikisinden de korunmak müm­kün değildir.Zorla alan veya kapıp kaçan ise böyle değildir.îb-nu'1-Kayyım da böyle söylemektedir.

Cumhur ise.Sahîhayn ve gayrısında.kaduıın hırsızlığı­nın sarahatle zikredildiği ve Hâkim ve diğerlerinin rivayetin­de de .kadının mücevher çaldiğı.bu sebeple elinin kesildiği va­rid olmuştur .diyerek buna cevab vermişlerdir.İnkârın zikre­dilmesi, sadece kadının halini tarifetmek ve bu vasıf ile meş­hur olduğunu bildirmek içindİr.Ve elinin kesilmesi de hırsız­lıktan dolayıdır.

Buna,"Rasûlullah (S.A.V) bu inkân,hırsızlık menzilesi­ne indirdi (ve bu yüzden kadının elini kestirdi) diye cevab ver­mek mümkündür.O zaman bu,"Emaneti inkâr edene .hırsız denilmesi doğrudur" diyenlere delil   teşkil eder.

Aşikârdır ki,hadi sinin zahlri.kadının elinin emaneti inkâr sebebiyle kesilmesidir.

Bu kadının bazı rivayetlerde hırsızlıkla nitelendirilme­sine münafi değildir.Çünkü emaneti inkâr edene hırsız den­mesi doğrudur.Doğru olan da emaneti inkâr edenin elinin ke­silmesidir .Ve bu durum elin kesilebİlmesi için çalınan şeyin koruma altında olmasını şart koşan delilleri tahsis edip sınır-lamaktadır.Bunun gerekçesi de şudur: Emanet almak,insan-lar arasmda zarurî bir ihtiyaçtır .Eğer emanet veren.emanet alanın emaneti inkâr edince elinin kesilmeyeceğini bilir-se.bu,emanet verme kapısının kapanmasına varır .Bu ise meş­ru olanın tersidir.

Neylu'l-evtâr (7/ 44- 45) dan hulâsa olarak,( Dımeşk nüshasından).

[418] HAN: 5 / 11, 12, 18, 19.

[419] EBÛ DÂVUD:38/7, MUVATTA: 43 / 3,krş. HAN:5/19.

[420] TIR: 14/ 18 (4/ 26).  

[421] HAN: 2/ 136,166,191,211,214; 4 / 93.9S.

[422] BUH: 86 / 4, krş.HAN: 1/ 125,130.

[423] Krş.HAN: 5/ 325..

[424] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 181-184.

[425] BUH: 60/ 11.

[426] BUH: 60 / 11.19.HAN: 2 / 326,332,350.

[427] BUH: 60/ 11.

[428] HAN: 1/ 215.271.

[429] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 184-186.

[430] HAN:3 /322,34S,384.

[431] Bu kitabın Fransızca mütercimi.burada .eserin ( 256- 270 / 869-883) yıllan arasında yazıldığını hatırlatmakta­dır. (M)

[432] Vâsıtiyye nüshasında bu kelime " er-Recâ" şeklin-dedir.Mânası da "İslâmın yayılması ve İslâmî fetihlerin ta­mamlanması yüz senesinden sonra değil midir?" seklinde ol­sa gerektir.

Hidiviyye kütüphanesinde mevcud nüshada İse "Dec-cal veya bolluk (=er-Rahâ)l( (yüz senesinden sonra değil mi?) şeklindedir.Bu nüshaya göre şek râvidendir.Bu takdirde mânâ:"Deccal'ın çıkması veya refah ve bolluğun vuku bulma­sı -ki bu ikisini Rasûlullah (S.A.V) haber vermiştir-yüz sene­sinden sonra değil mi?"şeklinde olur.Yani,sen. nasıl olur da bütün insanların inkırazını (yok obuasını) icabettiren bu ha­disi duyduğunu iddia edersin? demek olur.Vallâhu a'lem-Mu-sahhih-

[433] Krş.HAN: 1/ 93,er-Rahâ için: HAN: 1/ 140. krş: HAN: 2/88,121,131,

[434] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 187-188.

[435] Abdullah b.Feyrûz ed-Dânâc (Tehzîbu't-Tehzîb : 5 / 359 (M)

[436] Ebû Seleme b.Abdirrahman b.Avf ez-Zuhrî,el-Me-denî.Fakîh.cok hadis rivayet ederdi.(Bkz.:Tehzibu't-Tehzîb: 12/ HSîTabakâtu'l-Hufiaz^S; Tabakâtu'I-fukahâ: 61) (M)

[437] Bkz.s.169 (ve dipnot)

[438] BUH: 59 / 4(Yani,sanki güneş ve ay mesholunup iki öküz haline getirilmiş gibidir.(iki öküz(=sevrân) kelime-si,(nevrân) olarak da rivayet edilmiştir.Bu "sevrân" kelimesi­nin yanlış yazılmasından meydana gelmiş bir hatadır.-en-Ni-haye-J

[439] et-Taberî'nin Ikrime'den naklen rivayetine göre Ibn Abbas güneş ve ay'ın kıyamet günü adetâ iki iğdiş öküz şeklin­de getirilip Cehenneme atılacağını ileri süren Ubeyy b.KaVe çok kızmış ve onu yalancılıkla suçlayarak şöyle demiştir:"Bu dediği Yahudiliğe ait birşeydir.onu İslam'a da sokmak isti-yor.Allah kendine itaat edenlere azab etmeyecek kadar yüce ve ihsan sahibidir.Allahu Taâlâ'nm şu âyetini duymadın mı?"Sürekli görevlerini yapan güneş ve ay'ı emrinize verdi" (14,İbrahim,33)Burada onların sürekli olarak itaat halinde ol­duklarını kasdetmektedir.O halde,O'na itaat eden iki kulu­na, onları methettiği halde nasıl azab eder? Halbuki onlar de­vamlı itaat halindedirler! Bu yahudi âlimini .Allah kahret-sin.âlimliği de yere batsın!" (et-Tâberi,Tarîhu'r-Rusul ve'l-Mulûk (Beyrut(?) ,1, 65.)

[440] HAN: 2/ 207

[441] Kamusta,kasme " basamak" demektir.Nihaye'de ise 'derece" demektir.

[442] BUH: 9/9,HAN:2/ 229,266; 3/ 52.

[443] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 189-191.

[444] BUH: 76 / 19,43 54,  HAN: 1 / 174.180; 2 / 152

[445] en-Nukbe,uyuzun ilk açığan çıkan belirtileri demek-tir.Çoğulu en-Nukab.gelir.-Musahhih-

[446] BUH: 76/ 23, 53; HAN: 1/ 269,2 / 24.

[447] BUH: 76 /53, 54;HAN: 2/ 406,434.

[448] BUH: 76/ 19;HAN: 2/ 443.

[449] BUH: 56 / 47; 76/ 43; HAN: 1 / 174,180; 2/ 8,36,85; 5 / 335,338.

[450] Basra'da bir yer.

[451] BUH: 76/ 30;HAN: 4 / 177; 5 / 200.

[452] Bize göre Rasûlullah bu sözü,hastalığın yayılmasını Önlemek maksadıyla söylemiştir. (M)

[453] BUH: 76/ 53

[454] EBU DAVUD: 27/18; MUVATTA: 54/ 23.

[455] Doğru olan bu şair'in er-Rakkas el-Kelbi olduğu­dur. Bunu Ibnu's-Sayrâfî söylemiştir.Şiirdeki ilk "..değil-dir.(=leyse)" nin zamiri.bu beytten önceki beytte kendisine hi-tab ettiği şahsa aiddir .Bu beyt şudur.

"Babanı.yardım konusunda bir iyilik denizi olarak bul­dum ki, bu (meziyyeti) ona,koku şişesinden daha güzel bir şe­ref bînâ etmiştir."

Burada kendisine hitab edilen kimse Mes'ud b.Bahr'dır.Hâtim.kara karga demektir.Onlara göre karga ayrı­lığa hükmedici olduğundan hâtîm demİşlerdir.Husârim ise uğursuzluğa inanan kimse demektir.-Kâmus ve şerhinde böyle denmektedİr-

[456] Bu beytler ,zikredildiği gibi el-Murakksş'a aiddir. Hu-zaz b.Levzân es-Sedusî'ye aid olduğu da rivayet edilir.Bu beyt-lerin ilki:"Nazarlık takman.senİ hayrı aramaktan menetme­sin." ve sonu da:"İşte bunlar eskilerin Zebûrunda yazılmıştır." -Tâcul-Arus'dan-

[457] Babası, Müslim b.Bânek'dir.İbnu Ömer'i işitmiş-tir.(et-Târihul-Kebîr: 7 / 256 ) (M)

[458] Bu tercüme Reisu'l-Kuttab ve Es'ad efendi nüshaları­na göredir.(M)

[459] Diğer bir nüshada -"...atılır."

[460] Bıırada kasdedİlen kaçma.yalnız başına doğurmak için devenin uzaklaşmasıdır. (M)

[461] Bkz.s. 159 ve dipnot.

[462] Krş.BUH: 78 / 107, 108.

[463] el-fe'l.için krş.BUH: 76 / 43, 44, HAN: 1 / 257; 3/ 118.

[464] Abdıülah b.Avn b. Er taban el-Muzenî,Enes b.Mâlik1 i gördü. Ibnu Şirin ,en-Nahaî,el-Hasen ve eş-Şa1>i'den rivayet et-ti.(Tehzîbu't-Tehzîb: 5/ 346,el-Beyân ve't-Tebyin: 2/ 91,190, 211, 318,322; 3/ 159) (M)

[465] Salim ,burada insana selâmet.sihhat afiyet bahşe­den manasına gelir.(M)

[466] Vâcid de bulma manasına gelen (v.c.d) Milinin ism-i fâilidir.(M

[467] Krş,BUH: 70/ 30.HAN: 4/ 397,el-Câmiu's-Sağir: 2/ 119.

[468] el-Câmiu's-Sağir: 2/ 119

[469] Atiyyul-Qârî "turunç ve kırmızı güvercin" hadislerini 11 Mevzuât.ında zikretmiş ve Sahih olmadığını söylemiştir, (el-Esrâru'l-M*arfu'a,s.468).İbn Quteybe'nin" bazı hadislerde" sözü de,onun bu hadislerin sıhhatinden şüpheli olduğunu göste-rir.(M)

[470] el-Câmiu's-Sağir: 2/ 118.

[471] Krş,BUH:78 / 107,108.

[472] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 191-199.

[473] BUH: 9/ 9,HAN: 2/ 229,266; 3/ 52.

[474] Bkz.BUH: 9/ 21.

[475] el-€âmiu's-Sağir.I/4î.

[476] Bfcz.BUH:  9/11,21. İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 200-201.

[477] BUH: 8/ l.HAN: 3 / 121, 149,288; 4 / 207; 6/ 122, 139.

[478] Diğer bir nüshada: 'Ve hayız (âdet görme) zamanı ya­tağının ayrılması..."

[479] Ebû Muhammedi "mahalleleri mahalletuhum) " yerine" mecelletuhum" olarak da rivayet edilir. Mahalle tŞam (Suriye) dîr.Mecelle ise kitaba denir.(Dimeşk nüshasından]

Bağdad nüshasının hamişinde ise şu ibare vardır:"Ma-halletuhum cim ve hâ İle de rivayet edümiştir.Mecelle olursa içinde hikmetli sözlerbulunan sahife manasına gelir.Çünkü onlar Hristiyan İdiler jncile tabi olan kimselerdi. Mahalle tu-hum olarak rivayet eden (Şam) arazisini kasdeder ki orada Cef-ne oğulları kabilesi vardı.

Cevheri der ki:Bu beytin manası "Onlar haccediyorlar ve mukaddes yerleri ziyaret ediyorlardı" demektir.

Ebû Ubeyd: Araplar nazarında bütün yazılı şeylermecel-ledir .demiştir. -Musahhih-

[480] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 201-205.

[481] TIR: 41/ 91.

[482] HAN:l/398.4/73.

[483] HAN:5/ 357;krş.BUH: 62/1

[484] Krş.HAN:2/ 390.

[485] Krş.EBÛ DÂVUD: 36 / 10

[486] Krş.TIR: 39/ 16.

[487] Lisân: 9/ 353.

[488] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 206-207.

[489] BUH: 65,Sure:6,nu:4,5;HAN:  1/ 205,  242,440;2 /405,45 i ,468.

[490] HAN:1 / 5; 2 / 540; 5/ 388.

[491] DÂRİMM/26.

[492] HAN:1/ 4S3,Bkz.HAN: 5 / 50.

[493] Bkz.Âl-i Imrân: 110 İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 207-209.

[494] Krş,BUH: 81 / 51;HAN: 1 / 399,412,451.

[495] Bkz;s.61 ve dipnotu

[496] Bkz.HAN: 5 /325.

[497] Bkz.s. 70 ve dipnotu.

[498] Kurayş b.Enes,el-Ensârî.Hammad b.Seleme.Hami-du't-Tavil ve başkalarından rivayet etmiş, kendisinden de Alî b.el-Medînî.Yahyâ b.Maîn rivayette bulunmuştur.Sonradan hafızası bozulduğundan infirad ettiği hadisler kullanıl­maz. 203 senesine kadar aklî muvazenesinin yerinde olduğu­nu Ebû Hatim er-Râzî nakletmektedir.(Tehzîbu't-Tehzib, 8/374) (M)

[499] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 209-211.

[500] BUH: 60 / 54.

[501] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 211-212.

[502] HAN : 1 / 230 .krş: BUH: 59 / 15.

[503] Krş: 3/ 49.HAN: 3 / 135,174.

[504] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 212-214.

[505] Lisân:  9/ 381,Bkz:HAN: 2 / 360,450;3/ 389; 4/ 41

[506] HAN:3 / 389; 4/ 41.BUH: 20/5.

[507] Krş:BUH: 8/ l.HAN: 1 / 422.

[508] HAN: 1/81,91.

[509] Sahabî.İslâm uğruna işkencelere uğrayanlardan­dır. An ne s i Sumeyye İslâmın ilk şehididir. (Bkz.:Tehzîbu't-Tehzîb: 7/ 408 )(M)

[510] BUH: 56/ 22.112.

[511] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 214-215.

[512] HAN: 3/ 129,183;4 / 421

[513] BÜH: 86 / 31.

[514] HAN: 2/ 13, 19, 24, 106, 210;4/349 İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 216-217.

[515] Reîsu'l-Kuttâb nüshasında şu fazlalık vardır: "Ebu Ca'fer Ahmed b. Abdillah b. Müslim şöyle demiştir.:" Hz. Ömer'in, Sahabe aralarından birini hatife seçmeye karar verinceye ka­dar, namaz kıldırması için Suheyb er-Rûmiyi imam seçmesinin sebebi şudur: Zira Hz. Peygamber, "İmamlar Kureyş'ten olur" demiştir. Şa­yet Hz. Ömer, hatife olmaya da ehil bir KureyşIFyi namaz için imam tayin etseydi Sahabenin "Madem ki bu imam Kureyşlidir, o halde ha­life de olabilir" demesi mümkündü. Hz. Ömer'in Suheyb'i tayini, sa-. hâbenin böyie dememesi İçindir." (Varak, 57 a)

[516] BUH: 33/ 8,11. 12;5S/11,HAN: 3/156,285;6 /337

[517] S.101 ve dipnotu

[518] Esad Efendi nüshasında: "O Himyer'li bir adamdır. Adı Mus'-ab, lakabı "zü'I-karneyn"dir(M)

[519] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 217-223.

[520] BUH: 23 / 80, 93,HAN:2/ 233.

[521] Krş. BUH: 62/ 1

[522] BUH: 59/ 6;82 / l,HAN:l/374,382

[523] HAN: 5/ 239,krş,HAN: l/272;6/ 441

[524] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 223-226.

[525] BUH: 4 / 26, HAN: 2/241, 253.

[526] HAN: 2/ 233,333.

[527] Bkz.EBÛ DÂVUD: 1/ 47,48;TIR:1/ 58

[528] Burada müellifin, mutlak olarak meninin necis olduğunu kabul etliğine işaret vardır, ki tmâm-ı Mâlik ve Ebû Hanife'nin mezhebi de budur.-Musahhih-

[529] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 226-228.

[530] HAN: 4 / 85,86,5/54.

[531] el-Hûş .cinlerin erkek hayvanıdır ki Araplar bu er­kek hayvanın .insanlard an bazıların devesi ile çiftleştiğine jnanırlar.Bu çiftleşmeden doğan deveyi de Hûş'a nisbet eder­ler ve Hûşî derler ki, vahşî,azgın deve demektir..(el-Hayevân, Demîrî- l / oom nm Demîrî: 1/ 237) (M)

[532] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 228-229.

[533] HAPÎ: 4/85:5/54

[534] Nahiv âlİmİ.Haricl görüşlere sahib idi.(el-Beyân ebyîn: 1 / 347 ) (M)

[535] el'Hınn: Cinlerden bir taifedîr.Alacasız siyah renk­teki köpekler bunlardandır .Veya cinlerin zayıflarıdır ve düşkimler kısmıdır.Veya cinlerin köpekleridir.Veyahut da insanla   < cin arası bir yaratıktır.-Kamus-

[536] Krş.BUH: 59 / 7, HAN: 6 / 143,330.

[537] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 230-234.

[538] BUH: 28 / 7..HAN : 1 /2S7; 2 / 52; 3 / 3.

[539] Reîsu'l-Kuttâb nüshasından böyledir:(a'rem).Matbû nüshada ise " en kararlı.azimli (a'zem) " denmektedir. (M)

[540] Türkçedekİ deyişle "Ankây-ı mağrib " yani anka ku­şu (M)

[541] Muslİm el-Kuraşi CBkz:Tehzibu't-Tehzİb;lO /143 ) (M)

[542] Bkz:s. 19S

[543] De'ye .semer çıkıntısının devenin sırtında yarala- yere denir. Karga da buraya dadandığı için bu künyeyi almŞtır. (M)

[544] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 234-240.

[545] Bir Sâ'.üç ile üç buçuk kilo  arasında değişen bir ağırlık ölçüsüdür.(M)

[546] BUH: 34 / 14,33,88,HAN: 1 / 3O0; 6/ 42, 160,230

[547] HAN: 3 / 316,353,krş,HAN: 3 / 292 ,304,318, 335.

[548] el-Âliye:Necid'in Tihâme kısmında Mekke'den ötede olan yer­ler veya Medinenin dışındaki köylerdir. Buraları Medine nin banliyö­sünü teşkil eder.-Kâmus-

[549] HAN: 6/ 293,314.

[550] Krş:BUH: 70/23

[551] HAN: 4 / 132.

[552] Mâltk Dinar .Ebû Yahya. Basralı meşhur zfihİd .Üc­retle mushaf yazar ve bununla geçinirdi. (Tehzîbu't-Tehzîb: 10/ 14, İS.) EM)

[553] Kitabın naşiri ye muhakkiki bu İsmi tabakât ve rical kitaplarında bulamadığını söylüyorsa da Tabsİru'I-Munte-büı.rv.1254 de zikredümiştir.(M)

[554] el-Cevârişne:Mürekkeb bir nevi İlaçtır.Yemeğin hazmedİlmesİ ve midenin düzeltilmesi için kullanılır,Lisânul-Arab'dakİ ifadeye göre kelime .yabancı bir dilden arapcalaş-mıştır.(Bkx:Lisân : 13 / 88)                                                  

[555] Bkz.s.l6&    ve dipnotu

[556] Bekr b.Abdillah b.Amr el-Muzenî.Ebu Abdİllah.el-; .En« b-Mâlik,el-Hasen el-Basrî.İbnu Abbâs, ve İbnu er den rivayette bulunmustur..(Tehrfbuıt-Teh3tîb: 1 / 484)

[557] Bkz:HAN: 1/21.

[558] Reisu'l-Küttâb nüshasında: "el-mütefakkıhe(fakihlik taslayanlar) " (M)

[559] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 240-244.

[560] HAN: 2 / 187.

[561] Mattâ:XX / 1-16. İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 245-247.

[562] HAN: 1 /279.310;  2 / 234.

[563] Diğerbİr nüshada :"...mü'minin niyyeti'1

[564] Krş:el-Makâsıdu'l-Hasene  :s: 450 (nu: 1260 )

[565] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 247-248.

[566] BUH: 64 / 8.12.HAN: 1/26; 2/31,131; 3 / 104,145.

[567] HAN:.l/26.

[568] Ucu sivri,küreğe benzeyen,tarlanın toprağını ka­bartmağa yarayan âlet.

[569] Talha b.UbeydulIah (R.A) in kızıdır.Teyzesi Hz.Âişe fR.Aj den rivayet etmiştir.Kendisinden de Atâ b.ebî Rabâh ve benzerleri rivayet etmiştir.(Tehzîb:12 / 436 ) (M)

[570] el-Hicriyyin'de sözünden maksad,muhacirinin mevtâlarıyla birlikte demektir.Hicret'e nisbetle el-Hicriyyîn denmiştir. -Vallâhu a'lem- (Musahhih}

[571] RasûIullahm amca oğludur.Mûte gavzesinde hicre­tin sekizinci senesinde şehid düşmüştür.Ca'fer-i Tayyar diye meşhurdur.(Bkz:Tehzibu't~Tehzîb: 2 / 98) (M)

[572] BUH: 62 / lO.krş.HAN: 2 / 413.TIR: 46 / 29

[573] HAN: 2 / 288.414, BUH: 80 / 38.

[574] BUH: 80 / 38,HAN: 2 / 185.288.

[575] BUH: 56 / 25.HAN: 2 / 185.288,414.

[576] Bugün,suyun buharlaşarak havaya karıştığını bil­mekteyiz. (M)

[577] Bkz:HAN: 1/ 266.

[578] Bkz:Lisân: 17 / 65.      

[579] HAN: 3 / 455,456.

[580] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 248-253.

[581] Bulunamadı.

[582] Krş:HAN:3 / 399.

[583] Krş:BUH: 10 / 56.HAN: 5 / 159 (Keza bkz:s.60,61 ve dipnot)

[584] Krş,HAN: 3 / 24. 34, 84,163.

[585] Bkz.:s. 16Ö ve dipnotu

[586] 14sfin: 10 / 270

[587] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 253-254.

[588] BUH: 46 / 33, HAN: 1 / 79.188;2 / 163,103

[589] Krş.HAN: 4 / 226,BUH:92 /9.

[590] Krş,BUH: 87 / 2.

[591] Tercümede esas aldığımız arabca metindebu ki-sun,kitabın birinci baskısındakl "bi ibney Adem (Âdemin iki oğlunu...)" yerine "Yâ benî Âdeme (Ey Âdem oğlu)" şeklinde hatalı basılmıştır.Doğrusu kitabın birinci baskısındaki şekil-dir.(M)

[592] BUH: 92 / 10; 87 / 2.HAN: 4 / 401.

[593] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 254-256.

[594] Krş,HAN: 1/83,88.111,136,156.

[595] BUH: 88 / 2.HAN: 1 / 217

[596] Bkz.s.9O ve dipnot

[597] A.y

[598] Krş,BUH: 68/7

[599] Rasûlullah (S.A.V) bîr ay süreyle kunût dualarında bazı zayıf ve çaresiz snüslümanlara ismen duâ etmlş.ashabın-dan yetmiş kişiyi Bi'r-i Maûne'de şehid eden kâfir kabilelere de beddua etmiştir.Daha sonra bunu terketmiştîr.Herhalde Hz.AH kunût dualarında bu isimleri zikretmeyi sürdürdüğün­den burada tenkid ediliyor olmalı! (M) (BkziMuslim.5 Kitâbul-Mesâcid,54, (1.466-470),no: 294-308.

[600] HAN: 1 / 30,32.

[601] 19.Meryem: 13.

[602] et-Tevbe: 114.

[603] el-Hâkka: 36.

[604] el-Kehf: 9.

[605] Altın veya gümüşü birbirine karşılık satmak,para

[606] BUH: 23 / 81 ; 63 / 40 krş, BUH:81 / Si.

[607] Yani dilin telaffuz edemediği harflerin sayısına baka­rak diyetin belirlenmesi kasdedilmektedir .(M)

[608] Krş,HAN: 4 / 373,374,

[609] eI-Ahnef b.Kays b.Muâviye et-Temîmî.el-Basrî.Rasûluüah'a erişmiş fakat henüz müslüman olmamış-tı.Hz.Ömer,Ali,Osman,İbnu Mes'ud ve başkalarından rivayet etmiş, kendisinden de el-Hasen el-Basrî ve benzerleri rivayet etmiştir..(Tehzîbu't-Tehzîb: 1 / 19Î ) (M)

[610] BUH: 62 / 6; 60 / 54.HAN: 2 / 339; 6 / 56.

[611] Sahabe olduğu ihtilafimir.Hâdise Hicrî 23 yılında cerayan etmiştir.(Bkz:el~îsâbe : 2 / 302 ) (M)

[612] HzJUi'nin künyesîdir.(M)

[613] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 256-265.

[614] MUVATTA: 54 / 35, HAN: 2 / 186.214.

[615] Bkz. EBÛ DÂVÜD : 11 / 96 ( 3 / 83)

[616] Bkz: BUH: 61 / 25.

[617] el-feyc:Sultahın,yaya olarak giden elçisi demek-tır.-el-Mısbah-

[618] Rasûlullaha korkak demekten Allaha sığmı-nm.Çünkü o Mekkeden sadece Rabbinin emrine imtisalen Çikmıştır.Insanlar.hususiyle şu zamanımızda-RasûlulIahın jnagaraya saklanması mevzuunda pekçok laf etmektedir-jer.Onların hepsinin sözlerinden anlaşılan şudur:Rasûlul-jah.müşriklerden.onlardan korktuğu için kaçmıştır.Hiç şüp-d ıf °î kİ bu' ^s^uüaha hakarettir.Eğer İş onların dediği ve aa divecekleri gibi olsaydı, niçin Rasûlullah müşrikler «rasında on üç seneye kadar varan bir müddet oturdu ve onla-

otmÇ!roU ezivyetlerine tahammül etti de Habeşistana hicret uv C Agahım sen biliyorsun ki O ,ancak senin emrinedefü? kk.eden Ç^41 -Şüphesiz senin peygamberin korkak hiui Şüphesiz ve münakaşasız.onların bütün söyle­men iftiradan İbarettir.-Musahhih-

[619] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 265-268.

[620] BUH: 86/7

[621] BUH: 86 / 13.

[622] DÂRİMİ:l/45.

[623] Urayne kabilesine mcnsub olan ve irtidad eden Kimseler. (M)

[624] BUH: 56 / 152.HAN: 3 / 107,163.

[625] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 268-270.

[626] HAN: 3 / 453.

[627] Yakınlarımın,akrâbâlanmın (M)

[628] Kayle binti Kays b.Ma'dîkerb el-Kindiyye.Rasûlul- ?nu nikahladı^ rivayet edilmekle beraber.bu husus ih-dırfbklİâb    4 / 393 ) (M)

[629] Bkz: s. 113 ve dipnotu

[630] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 270-273.

[631] BUH: 46 / 30; 74 / 1; 86 / 1;  86/6.

[632] BUH: 60 / 47.HAN: 3 / 135.

[633] Rwul-Küttâb ve Esad Efendi nüshasında "..İman et-dirfei" şeklindedir.Matbû nüshada ise " iman etmemek-er.» denmektedir ki,yanlıştır. (M)

[634] Bkz.Tâ-Hâ: 121

[635] EUH: 86 / 20.

[636] BUH: 78 / 29,HAN: 1 / 387; 2 / 288,336.

[637] HAN:  3 / 154

[638] Krş.BUH: 2/21.

[639] HAN: 2 / 418; 5 / 381; 6 / 382

[640] Krş,BUH: 2/1

[641] Bkz:s. s. 169 ve dipnotu

[642] Krş: TIR: 34 / 27.

[643] Tehzîb'de "Hıdâş" maddesinde zikredilmiş ve "Hırâş" olarak da rivayet edildiğine işaret edilmiştir. (Bkz : Tehzîbu't-Tehzîb: 3 / 137) (M)

[644] HAN: 2 / 75; 4 / 404; 5 / 232.

[645] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 273-278.

[646] HAN: 6 / 35,43,67.

[647] BUH: 4/ 64.65.HAN: 3 / 485; 6 / 47.

[648] Bkz: s. 127 ve dipnotu.

[649] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 278-279.

[650] BÜK 72 / 30.HAN: 1 / 227.

[651] HAN: 4 / 310,311.

[652] Burada.Hz.Ebûbekr devrinde vuku bulan irtidad Wketine,ve mürtedlerin öldürülmesine i.aret edikte

[653] HAN:6/1OL İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 279-281.

[654] Krş,BUH: 6 / 4,21,22.

[655] Krş,BUH: 6 / 4,21,22.

[656] Metinde "...hattâ ala'l-cesede..." şeklindedir. Reî-su'I-Küttâb nüshasında ise "...hattâ yeli'l-cesede..." şeklinde­dir." Biz de bu şekilde tercüme ettik. (M)

[657] UH: 64 / 56.HAN : 2/419

[658] MUS: 44 / 6Lkr?HAN: 6 / 99,199.

[659] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 281-283.