7- BİD'AT İBADETLERE Mİ MAHSUSTUR YOKSA ÂDETLERE DE BİD'AT GİRER Mİ - Itisam - 07 Bid'at Ibadetlere Mi Mahsust
7- BİD'AT İBADETLERE Mİ MAHSUSTUR YOKSA ÂDETLERE DE BİD'AT GİRER Mİ?
7- BİD'AT
İBADETLERE Mİ MAHSUSTUR YOKSA ÂDETLERE DE BİD'AT
GİRER Mİ?
Bid'atın tarifi sırasında geçtiği üzere bu konuda, yani bid'atın âdetten (ibadet dışında) olan işlere de girip girmediği hususunda farklı görüşleri gerektiren şeyler bulunduğu ifade edilmişti.
İbadetle ilgili konulara bid'atın girdiğinde şüphe yoktur. Bu konu o bölümün tamamını kaplamıştır. Çünkü ibadetle ilgili işler ya kalbin yaptığı inançla ilgili şeylerdir, ya da iş ve söz kabilinden organların yaptığı şeylerdir. Her iki kısma da bid'atın girdiği kesindir. Kaderiyye, Mürcie, Mutezile ve Hâriciler gibi mezheplerin yaptıkları bunun örneğidir. İbâhiyye mezhebi de böyledir. Birtakım ibadetler icat etmek, bir asla dayanmaksızın ve daha önce bir örneği görülmemiş şekilde olmaktadır.
Âdetlerle ilgili bid'ata gelince, akıl bunlarda farklılığın olmasını gerekli görür. Bunun örnekleri, bid'atın kısımlarının ele alındığı yerde açık bir biçimde geçmişti. Bunları burada bir kere daha ifade edersek şunları söyleyebiliriz:
Eziyet ve zulüm için icad edilen yöntemler ve (zor kullanarak) satış yapanlardan vergi almak[1]
Bilgi gerektiren yöneticiliklerde bilgili kimselere karış cahillere öncelik tanımak,
Şerefli makamları babadan oğula geçirerek ehil olmayanlara vermek,
Yönetici liderlerin, hâkimlik ve benzeri görevleri yapanların resimlerini bir yerlere koymak,
Elek kalbur gibi gereçleri kullanmak ve Eşnan denilen kokulu ot ile el yıkamak,
Taylasan[2] denilen bir giysi giymek, giysilerin yenlerini geniş yapmak ve benzeri şeyler.
Bunlar selef"i salihin faziletli zamanlarında olmayan şeylerdir. Bunlar insanlar arasında yaşanmış ve çokça yapılagelmiş ve yaygınlaşmıştır. Netice itibariyle bunlar da bid'ata karışmış ve ümmet içerisindeki uygulanan uyduruk ibadetler gibi olmuştur. Bu, bizim söylediğimizi destekleyen delillerdendir. Karafî'nin ve hocası ilm Abd'is-Selam'ın da eğilimi böyledir. Seleften bazılarının görüşü iflahı böyledir.
Hâfız Ebû Nuaym[3] Muhammed b. Eslem'den rivayet ettiğine göre Muhammed'in bir oğlu dünyaya gelmişti. Olayı Muhammed b. el-Kâsım anlatıyor:
Muhammed b. Eşlem bana para vererek, iki büyük koç almamı söyledi. Ona istediklerini satın aldım. Bana ayrıca on dirhem daha vererek şöyle dedi:
Bununla un al, ama unu elemeden ekmek yaptır. Ben unu elettikten sonra ekmek yaptırdım ve ona götürdüm. O bana dedi ki:
Bu unu elettin mi? Ve tekrar on dirhem daha verip:
Bununla un al ve onu eletmeden ekmek yaptır, dedi. Unu alıp ekmek yaptırdım ve kendisine götürdüm. Bana şöyle dedi:
Ey Abdullah'ın babası! Akika[4] sünnettir, unu elemek bid'attır. Sünnetin içerisinde bid'atın bulunması yaraşmaz. Bid'at, yoluyle yapılan bu ekmeğin evimde bulunmasını istemiyorum.
Bu olayda adı geçen Muhammad b. Eşlem, öyle bir zâttır ki İshak b. Rahuye kendisine "En büyük topluluktan ayrılmayınız." hadisi sorulduğu zaman bu hadisi "O topluluk, Muhammed (b. Eşlem) ve arkadaşlarıdır" diyerek açıklamıştır, ilerde konusu geldiğinde bu husustan ayrıca söz edilecektir. –İnşaallah-
Bundan başka bid'atın ibadetlerde vuku bulması düşünülürse, âdet olan şeylerde de meydana gelebilir. Çünkü bu ikisi arasında fark yoktur. Sonuç itibariyle meşru olan işler bazen ibadetle ilgili, bazen de âdetlerle ilgilidir. Her ikisi de din koyucu tarafından meşru kılınmıştır. Bid'at işlemek suretiyle aykırı davranmak birisinde olduğu gibi, diğerinde de olur.
Üçüncü bir şık daha vardır. Şöyle ki: İslam kaynaklarında âhir zamanda sünnet dışında gelişecek birtakım olaylardan haber verilmiştir. Yukarda geçen şeyler, bu grupta değerlendirilir. Zira bunlar aynı cinstendir.
Buhârî'nın Sahih'inde yer alan, Abdullah b. Mes'ud'dan rivayet edilen hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizler yakında benden sonra bencil kimseler ve makbul saymayacağınız işler göreceksiniz." Hz. Peygamber'in ashabı (o zaman) bize ne emredersiniz ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
Onlara (yöneticilere) haklarını veriniz, kendi hakkınızı da isteyiniz." Buyurdu.[5]
İbn Abbas Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Her kim yöneticisinin hoşlanmadığı bir şey yaptığını görürse, bu duruma sabretsin. Çünkü topluluktan bir karış kadar ayrılmış halde ölen kimse cahiliye dönemi ölümüyle ölmüş olur."[6]
*Yine Sahih-ı Buhârîde Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"İş ehil olmayana verildiğinde kıyameti bekleyiniz."[7]
Ebu Hüreyre'den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Zaman yakınlaşacak, ilim yok olacak, (insanların gönlüne) cimrilik (duygusu) atılacak, fitneler ortaya çıkacak ve herc çoğalacaktır. Ebû Hüreyre Hz. Peygambere;
O nedir? dedi. Hz. Peygamber:
Öldürmek, öldürmek buyurdu."[8]
Ebû Musa (r.a)'dan rivayet, edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyrulmuştur:
"Benden sonra, ilmin yok olacağı, cahilliğin geleceği günler vardır. Bu kesindir. Bu günlerde herc çoğalacaktır.[9] Herc öldürmektir.
Huzeyfe (r.a.)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Hz. Peygamber bize iki hadis söyledi. Bunlardan birini gördüm. Diğerini beklemekteyim.
Bunlardan birinci hadis şöyledir:
"Emanet(i korumak) adamların kalplerinin derinliğine (Allah tarafından) indirilmiştir. Sonra (insanlar onu) Kur'an'dan ve sünnetten öğrendiler."[10] Hz. Peygamber (ikinci olarak da) emanetin yok olacağını (şöyle buyurarak) bildirmiştir:
"İnsan bir uyumasında emanet kalbinden çekilip alınır. Kalpde benek gibi bir iz kalır. Sonra bir daha uyuduğunda o da çekilip alınır. Kalpde kabarcık gibi bir iz kalır. Bu kabarcık ayağının üzerinden bir kor parçasını yuvarlarsan meydana gelen bir kabarcık gibidir. Bu kabarcık patlar ve içinde hiç bir şey yoktur. İnsanların alış verişlerinde emanete riayet bulunmaz hâle gelir. (Hatta dürüst kimseler tarafından) "falanca kabilede güvenilir bir adam varmış" denilir. Bu adama "ne akıllı, ne kibar, ne güçlü" denir. Halbuki kalbinde hardal tanesi kadar iman yoktur."[11]
Ebu Hüreyre (r.a.)'den rivayete göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"İki büyük ordu biribiri ile savaşmadıkca kıyamet kopmayacaktır. Bunların her ikisi de aynı davayı ileri sürdüğü halde aralarında büyük bir savaş olacaktır. (Gene kıyamet öncesinde) otuza yakın yalancı deccaller türeyecek, bunların hepsi Allah'ın Peygamber'i olduklarını iddia edecekler. İlim yok olacak, insanlar yüksek binalar yapmak yarışında bulunacaklar."[12]
Abdullah (r.a.)den rivayete göre Rasülullah şöyle buyurmuştur:
"Âhir zamanda (dünyanın son zamanında) genç yaşta, aklı kıt kimseler çıkacaktır. Bunlar Kuranı okurlar, (fakat) okudukları boğazlarını geçmez. Yaratılmışların en hayırlısının (Peygamber'in) sözünden söylerler. Bunlar ok'un yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar.[13]
Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine göre Rasülullah şöyle buyurmuştur:
"Zifiri karanlık gibi fitneler meydana gelmezden önce birtakım (hayırlı) işler yapmaya girişiniz. (O fitneler çıktığı zaman) adam akşamleyin müslüman, sabahleyin kâfir olacak, dünyalık eşya karşılığında dinini satacaktır."[14]
Bunu Hasan şu sözü ile açıklamıştır: Adam sabahleyin din kardeşinin kanını, ırzını ve malını kendisine haram kılar, (yani bunların dokunulmazlığını ve saygınlığım kabul eder.) Akşam olunca bunları helâl sayar. Buna göre Hasan sanki bu hadisi bir başka hadisle yorumlamaktadır. Bu hadis şudur:
"Benden sonra birbirini vuran kafirler olarak dönüş yapmayın.”[15] En iyi bilen Allah'tır.
Enes b. Mâlik Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu söylemiştir:
"İlmin kaldırılması (yok olması), cahilliğin ortaya çıkması, zinanın yaygınlaşması, şarabın içilmesi, kadınların çoğalıp erkeklerin azalması kıyamet alâmetlerindendir. O derecede ki, 50 adet kadını yöneten bir erkek olacaktır.”[16]
Hz. Ali'den garip olarak[17] rivayet edilen hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Ümmetim on beş şeyi yapmaya başlayınca onların başına büyük belâ gelecektir. (Yanında bulunanlar) EyAllah'ın Rasûlü! Bunlar nelerdir? diye sordular. Hz. Peygamber (bunları sayarak) şöyle buyurdu:
Ganimet (yani servetin fakirlere uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) dolaşan bir meta haline geldiği zaman,
Emanet ganimet, (malı gibi yağmalanıp helal) kılındığı zaman,
Zekat vermek (ibadet olmaktan çıkıp bir angarya ve) ceza telakki edildiği zaman,
Kişi eşine itaat edip, annesinin haklarını çiğnediğinde,
Babasından uzaklaşıp dostlarına iyilik ettiğinde,
Topluma, onların en alçağı baş (lider) olduğu zaman,
Camilerde (Allah rızası gözetmeyen husumet, alış'veriş, eğlence ve dünyevi konularda) sesler yükseldiği zaman,
İpek (haram bilinmeyip, erkekler tarafından) giyildiği zaman,
Şarap (ve diğer alkollü içkiler) içildiği zaman,
Kişiye (zorbalığı ve şerrinden korkulduğu için) zararı dokunmasın diye ikramda bulunulduğu zaman,
Şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği zaman,
Bu ümmetin sonradan gelen (nesil) leri, önceden gelip geçenlere (çeşitli bahanelerle) hakaret ettiği zaman (İşte bunlar yapıldığı vakit) artık kızıl bir rüzgârı, yere batmayı veya şekil değiştirmeyi veya gökten taş yağmasını bekleyiniz."[18]
Aynı konuda Ebu Hüreyre'den rivayet edilen buna yakın bir hadis daha vardır. Bu hadiste "Kabilenin başı fâsık (günahkar) bir kimse olur, toplumun lideri onların en rezili olur." ifadesi vardır. Ayrıca, "çalgı aletleri ve şarkıcı kadınlar meydana çıkar." Denmektedir. Hadisin sonunda şöyle denmektedir:
"Bunlar meydana geldiği zaman kızıl bir rüzgârı, depremi, yere batmayı, sekil değiştirilmesini ve tas yağmasını bekleyiniz. Alâmetler (kıyamet alametleri) peşpeşe gelecektir. Tıpkı ipi çürüyen boncukların ipin kopması ile peşpeşe dağılıp dökülmesi gibi."
Bunlar ve benzerleri hadisler, bu ümmette Peygamber'den sonra olacak şeyleri haber vermektedir. Peygamber'den sonra meydana gelecek şey ise, gerçekte yapılması daha uygun olanın değiştirilip yapılmasıdır. İnsanlar yapılması gerekenlerin yerine başka şeyleri koyunca, bunlar yaygınlaşmış ve sanki meşru olarak yapılan bir şey olmuştur. Böylece ibadetlerde olduğu gibi sonradan meydana gelen şeyler kabilinden olmuşlardır.
Sonradan olan şeylerin sadece ibadetlere mahsus olduğu görüşünde olanlar, eskilerin söylediklerinin hepsini kabul etmemektedirler.
Karâfi'nin ve hocasının daha önce geçen görüşlerinin cevabı verilmiştir. Cahiliye döneminde satılan şeylerden vergi almak, insanlara eziyet ve zulüm yapmak, birtakım görevlerde bilginler dururken cahillere öncelik tanımak gibi şeyler genelde günahtır ve meşru olanlara aykırı davranmaktır.
Bunlardan elek-kalbur kullanmak kabilinden olanlar -mubah olduğu varsaydırsa- bunun mübahlığı şer'î bir delile dayanır ki bunda bid'atlık söz konusu değildir.
Yukarda geçtiği üzere elek-kalbur gibi şeyleri kullanmanın Mubammed b. Eşlem'in işaret ettiği gibi mekruh olduğunu varsayarsak, bunun gerekçesi ona göre sonradan icad edilmiş sayılmalıdır. Çünkü bu hususta tesbit edilen bir durum var: Hz. Peygamber'den sonra ilk icad edilen şey eleklerdir. Muhammed b. Eşlem gibiler bu meselede lafz'ın (kelimenin) ifade ettiği dış manaya itibar edip, onu dikkate almışlardır.
Bu meselenin dış görünüşe göre böyle olması bid'at olduğundan değil, Ahkaf suresi 20. Ayetinde işaret edilen lüks ve'israf yönündendir.
Onların "İbadetlerde bid'atın olması (aklen) nasıl düşünülebiliyorsa, âdetlerde de olabileceği düşünülür" sözü kabul edilebilir bir sözdür. Bunun aklen caiz olmayacağını biz de söylemiyoruz. Biz sadece bunun vuku bulup bulmayacağını konuşuyoruz. Tartışma noktası burasıdır.
Delil olarak ileri sürülen hadislere gelince, bunlarda meseleyi ilgilendiren bir delil yoktur. Çünkü bunların bid'at veya icad edilen bir sey olduğu nas olarak bildirilmemiş veya böyle bir manaya işaret, edilmemiştir.
Ayrıca şayet bunlar âdetle ilgili her sonradan olan şeyi bid'at sayıyorlarsa yiyecek, içecek, giyecek, konuşma ile ilgili eski zamanlarda olmayan şeylerin hepsini bid'at saysınlar. Bu çirkin bir şeydir. Çünkü âdetle ilgili şeyler zaman, mekân ve isimlendirme olarak değişkendir. Neticede sahabeye yetişip onların âdetlerini benimseyen, böylece (daha önceki) Araplara her ters düşen kimse eskilere uymamış olur. Bu gerçekten kabul edilmez bir şeydir.
Evet, birtakım âdetleri korumak mutlaka gereklidir. Fakat bu, dinin sınırlan içerisinde, Allah'ın sözü ve Hz. Peygamber'in sünnetinin gereği olarak cereyan eden kurallara uyarak olmalıdır.
Adette değişiklik söz konusu olmazsa hep aynı giysiyi giymek, aynı durum içinde olmak ve tek âdet içinde kalmak zor ve sıkıntılıdır. Çünkü zamanlar, durumlar, yöreler ve huylar değişiktir. İslam dini kendisi ile çelişmeyen ve caiz olduğunu bildirdiği sınırlar içinde olan şeylerde sıkıntıya düşmeyi ve zorluk çıkarmayı reddetmiştir.
Yukarda sözü edilen hadislerde bildirilen zamanın bozulması ve kıyamet alametlerinden ortaya çıkacak şeyler ve çirkinlikler geçmiş zamanlara nisbetle ifade edilmiştir. Çünkü o zamanlarda iyilik meydanda, kötülük oldukça az ve gizli idi. Kıyametten önce âhir zamanda durum bunun tersi olacaktır.
Bunların bid'at olması bid'atın tarifinde geçen iki yoldan da anlaşılmamaktadır. Oraya başvurunca durumun böyle olduğunu göreceksin.
Bu meselede doğru olan, iki bakış açısını birleştiren, bid'atın tarihlideki iki yoldaki amacı gerçekleştiren üçüncü bir yoldur. Bu yedinci bölümün üzerine kurulduğu şeydir. Bunu şimdi başlı başına bir fasılda ele alacağız. Doğruya ulaşma başarısını veren Allah'tır.[19]
Fasıl
Mükelleflerin fiilleri, din açısından bakılınca iki kısımdır:
Birincisi: İbadet kabilinden olanlardır.
İkincisi: Âdetler kabilinden olanlar.
Birinci kısım burada konumuz dışındadır. İkincisi âdetlerdir. Bu konuda ilk dönemi oluşturan seleften aktarılanların dış görünüşüne bakılırsa mesele ihtilaflıdır. Bunlardan kimisinin sözü, âdetlerin de ibadetler gibi olduğu yönündedir. Buna göre nasıl ki ibadetlerde bir şey icad etmemekle emrolunmus isek âdetlerde de böyleyiz.
Yukarda akika sünneti âdet kabilinden bir şey iken Muhammed b. Eşlem bunda unun elenmesini kendisinden öncekilere aykırı davranmak görerek bunu mekruh saymıştır. Halbuki unu elemek akla uygun bir şeydir. Muhammed b. Eşlem'e göre genellikle öncekilere uymak, ibadet ciheti ağır basan bir şeydir. "Peygamberden sonra ilk icad edilen şey eleklerdir." diyenin sözünde de aynı mana ortaya çıkmaktadır.
Rabi' b. Ebî Raşid'in şöyle dediği hikâye edilmektedir:
"Benden öncekilere aykırı davranmış olmaktan korkmasaydım ölünceye kadar mezarlığı mesken edinirdim." Şüphesiz mesken edinmek âdet ile ilgilidir.
Bu anlayışa göre âdetler de ibadetlere dahil olmaktadır. Bu itibarla bid'atların âdetlere de girmiş olması açıktır. Fakat çoğunluk böyle düşünmemektedir. Bizim sözümüz de buna dayalı olacaktır.
O halde deriz ki: İslamda usûl denilen bilim dalında ifade edilmiştir ki âdetle ilgili şeylerin her birinde ibadet anlamı bulunması şüphesi vardır. Çünkü emredilmiş ve yasaklanmış olan konuların detaylarına kadar akıl ile kavranılmayan şeyler, ibadetleri oluşturur. Akıl ile kavranılan, yararı ve zararı anlaşılabilen şeyler ise âdetleri oluşturur.
Buna göre abdest, gusul, namaz, oruç ve hac, bunların hepsi ibadetlerdendir. Alım-satım, evlenmek, boşanmak, kiralama ve cinayetler (suçlar), bunların hepsi âdetlerdendir. Çünkü bunların hükümleri akıl ile kavranabilir. Bunlarda aynı zamanda ibadet (manası) da bulunabilir. Zira bunlar şer'î kayıtlarla belirlenmiştir. Bu şer'î hususlarda mükellefin tercihine yer yoktur.
Hükmün ilgili olduğu mesele ister tahyîr (serbestlik), ister icâb (gereklilik) ifade etsin durum aynıdır. Çünkü ibadetlerde tahyir, bağlayıcılık ifade eder. Nitekim iktiza da böyledir. -Muvafakat isimli kitabımızda bu husus anlatılmıştır.-
Durum böyle olunca her iki kısmın da ibadet manasında ortak olduğu açıktır. Âdetlerle ilgili meselelere bu açıdan bid'at girdiği dikkate alınırsa, ibadetlerde olduğu gibi âdetlerde de bid'atm olması sahihtir.
Bu bölümün hükmü işte bu incelik üzerinde döner durur. Böyle olduğu (bu bölümün başında) Karâfi'nin verdiği insanların (ekonomik) işlemlerine vergi koymak (meks) misalinde ortaya çıkmaktadır. Bu haram uygulamanın insanların tasarruflarına (işlem ve eylemlerine) belli bir süre veya belli bir durumda el koymak/geçersiz saymak ihtimali vardır. Üstelik bu, dünyalık elde etmek için bir gaspçının gasbı, bir hırsızın hırsızlığı, bir eşkıyanın yol kesmesi veya bunlara benzeyen bir şekilde yapılmaktadır.
İkinci bir ihtimal ile insanlara böyle bir vergiyi sürekli veya belli vakitlerde, olmak üzere kesin bir emir veya bir din gibi yerleştirmek söz konusudur. Bu konulan hüküm, süreklilik ifade edecek ve herkesin sorumlu olduğu ve uymayanların ceza görmeleri gerektiği meşru bir hükme benzemektedir. Hayvanların veya arazi mahsulünün zekâtı ve buna benzeyen dini hükümler gibi.
İkinci ihtimalin bid'at olduğu açıktır. Çünkü bu fazladan bir şeriat koyma ve mükellefleri bağlayıcı bir hüküm icad etmedir. Bu hüküm farz olan zekatın, (birtakım suçlara ödenmesi gereken) belirli diyetlerin veya gaspçıların ve insanlara köle muamelesi yapanların (edindikleri) mallar hakkında verilen cezaların hükmüne benzemektedir. Hatta onlar hakkında farz ibadetler, kesinlikle yapılması gereken veya bunlara benzeyen bir şey olmuştur. Bu cihetten hiç şüphesiz bid'attır. Çünkü dine ilâve yapmak gibi bir durum, insanları yükümlü tutmakta geniş bir yol açılması söz konusudur. İnsanlara zulüm yoluyla vergi koymanın bu varsayıma göre iki bakış acısı vardır. Birisi bunu insanlara uygulayana diğer zulümler gibi haram olmasıdır. Diğeri ise başka yükümlülükler gibi ölünceye kadar uygulamak üzere bir hüküm icad edilmiş olmasıdır. Böylece bu meselede iki yasak bir araya gelmiş bulunmaktadır. Birisi günah, diğeri bid'at yasağıdır. Birinci kısımdaki bid'atta böyle bir durum yoktur. Birinci kısımdaki bid'atta sadece vacip veya mendup derecesinde insanlara dinî bir hüküm koymak ciheti vardır. Çünkü bunda günah olacak başka bir cihet yoktur. Konulan dini hüküm, yasaklanan şeydir.
Bilginler varken cahillere öncelik tanımak ve şerefli mevkilere, layık olmadıkları halde, babadan oğula veraset, yoluyla bu makamları vermek de bundan önceki bid'at kabilindendir. Çünkü bir cahili bilen birisinin yerine koyup onu dinde fetva verecek düzeye getirmek ve onun sözünü (verdiği fetvayı) mal, can ve evlenme ilgili konularda uygulamak dinde haram olan bir şeydir. Her ne kadar babasının rütbesinde değilse de veraset, yoluyla oğulu babanın derecesine getirmenin âdet haline gelmesi, bu işi yaygınlaştırır ve sürekli hale getirir ve insanlar onu hiç şüphesiz bid'ata ters düşmeyen bir din gibi tekrar tekrar yaparlar.
Buna ilaveten cahil kimse bilime uymayan keyfi ve kişisel görüşler söyler. Bu da bid'at veya bid'at sebebidir. İleride bunun açıklaması gelecektir –İnşaallah- bu husus, Hz. Peygamberin şu hadisi ile uyarıda bulunduğu bir husustur. Allah'ın Rasülü şöyle buyurur:
"Bilgin kişi kalmayınca insanlar câhilleri başlarına getirirler. Bunlara sorular sorulur, bilgisizce fetvalar verirler. Sonuçta kendileri sapıtır, insanları da saptırırlar."[20] Bunların sapıtması keyfi fetva vermelerindendir. Çünkü bilgi sahibi değillerdir.
Liderlerin, hakim ve yöneticilerin resimlerini birtakım yerlere asmak, selefin/daha önce geçenlerin yaptıklarına aykırıdır. Önceden geçtiği üzere bunda bid'at düşünülemez. Bu, sahihtir. Eğer bir kimse bunda bid'at olduğunu zorlama yoluyla düşünürse bu cidden uzak bir düşünce, olur. Bu meselede bid'atın tasavvuru şöyle bir varsayım ile olur: Bu işin yapılmasını mesalih-i mürsele[21] dışında özellikle liderler istemiş olur. Öyle bir hâle gelir ki halkın din kabul ettiği şeylerden sayılır. Veya bu sadece liderlere has sayılıp başkasının resmi konulmaz diye; inanılabilir. Nitekim altun yüzüğün sultanlar için caiz olduğuna, ipek giymenin sultanlara caiz olup başka erkeklere caiz olmadığına bazı kimseler inanmaktadır. Bu sonuncu örnekler bid'at'a birinciden daha yakındır.
Camileri süslü hale getirmek de bid'ata yakın bir şeydir. Zira insanlardan pek çoğu camilerde yapılan süslemenin Allah'ın evinin şanını yüceltmek olduğuna inanırlar. Camilere aşırı derece pahalı avizeler asmak da böyledir. Hatta bunun için yapılan harcama Allah yolunda yapılmış sayılmaktadır. Padişahların süslenmesi ve onların resimlerinin bir yerlere konmasının da İslamın şanını yüceltmek olduğuna, İslam'ın özelliklerini vo belirtilerini öne çıkarmak, okluğuna inanmak da böyledir. Yahut bunu ilk olarak yaparken Allah'ın izin vermediği bir biçimde bu yaptığı ile İslamı yüceltmeyi kasdederse dahi durum böyledir. Karâfî'nin Muâviye'den hikaye ettiği şeyler bu kabil süslenmelerden değildir. Belki giyinmede âdet olan ve perdelerin yırtılıp yamalıklı olması korkusundan dolayı ihtiyatlı bir davranıştır. Bu hüküm, söylenenin doğruluğuna göredir. Aksi halde tarihçilerin anlattıklarına güvenmemek gerekir. Naklettiklerine güvenilmeyen kimselerin söylediklerine dayanarak hüküm vermemek en layık olandır.
Elek-kalbur kullanmak meselesine gelince daha önce de geçtiği üzere bunda alışılmış olan onun ne din, ne de dünya tedbiri bakımından ondan ayrılmayan dini bir hükmü yoktur. Bu konuda sözü fazla uzatmıyoruz. Bu tertibe göre, İbn Abd'is Selam'ın sövlediklerine bir fark söz konusu olmaksızın bakılır. Böylece bid'atın adetlerdeki alanının diğerlerine göre ne olduğu ortaya çıkmıştır. Bu konuda daha önce söz geçmişti. İhtiyaç duyarsan oraya başvur.
Bid'atın âdetlere girmesi ile ilgili olarak bu bölümün başında geçen şıkların üçüncüsünde verilen misallerin arzu edilen tahkikinde deriz ki: Bu şıkda sözü edilen hadislerin hepsindeki özellikler on küsur husustur. Bunları hepsi veya birçoğunu bid'at olan esaslara indirgemek mümkündür. Bunlar ilmin azalıp cahilliğin ortaya çıkması, cimrilik, emanete riayetin kalmaması; kan dökme, zina, faiz, içki, erkeklerin ipek giymesi ve şarkının helal sayılması, zenginliğin tekel haline gelmesi, zekâtın angarya gibi telakki edilmesi, camilerde yüksek sesli konuşmaların olması, tecrübesiz gençlere öncelik verilmesi, ümmetin sonunun evvelkilere lanet etmesi, deccallerin çıkması ve topluluktan ayrılmaktır.
(Yazar bunların herbirini teker teker açıklamıştır. Şimdi bunları görelim)
İlmin azalıp cahilliğin ortaya çıkması: Bunun sebebi dünyaya çok zaman ayırmaktır. Bu, bilgisiz fetva verme sonucunun başlangıcıdır. Nitekim sahih hadiste bu husus bildirilmiştir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Yüce Allah ilmi insanlardan (bir şeyi) kökünden sökercesine söküp çıkarmaz..."[22] İlmin azalıp cahilliğin ortaya çıkması şöyle olacaktır: İnsanların mutlaka bir lidere, kendilerini yönetecek, vuku bulan suçlarda dinin hükmünü bildirecek, bildirip uygulayacak bir yöneticiye ihtiyaçları vardır. Aksi halde insanlar birbirini kınar ve düzen bozulur. Bu sebeple insanlar kendilerini aydınlığa çıkaracak birini bu mevkıye getirmek zorundadırlar. İşte bu kişi "âlim" denilen kimsedir. Bilgin yöneticinin onları dindeki görüsüne yöneltmesi kaçınılmazdır. Oysa (hadiste de ifade edildiği g bilginin yerine cahil kimse getirilince) varsayımımız bu kimsenin cahil olmasıdır. Sonuçta cahil yönetici kendisi saptığı gibi onları da dosdoğru yoldan saptırır. İşte bu bid'atın tâ kendisidir. Çünkü Kur'an'dan ve hadisten bir aslı olmadığı halde hüküm koymaktır.
Ayrıca bu hadis göstermiştir ki insanlara asla âlimlerden bir kötülük gelmez. Ancak bir toplumun âlimleri ölünce, âlim olmayanlar fetva verirlerse insanlara bundan zarar gelmektedir. İnşallah ilerde bu manayı daha çok açıklayıcı ifadeler gelecektir.
Cimriliğe gelince: Cimrilik haramı helâl kılmak için hileli yollara sapma bid'atının ön belirtisidir. Bunun meydana gelmesi şöyle olur: İnsanlar malları hakkında cimrilik edip onların güzel ahlak ve iyi meziyetler için sarfedilmesini hoşgörmezler. Sadakalar vermek, bağışlarda bulunmak, yardım etmek, diğer insanları kendisine tercih etmek, ödünç verip işbitirmek, alışverişlerde eli darda olana zaman tanımak, alacaktan vazgeçmek gibi güzellikleri yapamazlar. (Oysa müslümanlar Kur'an'da buna yönlendirilmişlerdir.) Ulu Allah şöyle buyurur: "Eğer (borçlu) darlık içinde ise, eli genişleyinceye kadar ona süre tanımak (gerekir). Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu sadakaya (veya zekâta) saymak sizin için daha hayırlıdır." (Bakara, 280)
Eski dönem müslümanları/selef böyle yaparlardır. Sonraları ilk dönemlerdeki bu iyilik çeşitleri eksilip azaldı. İnsanlar ödünç alıp vermeyi hoşgörür oldular. Sonraları bu da bozuldu. Nihayet, varlıklı kimseler ellerinde olanla hoşgörülü davranmaz oldular. Eli dar olanlar da işlemlerinde dış görünüşe göre caiz, ama iç yüzü yasak olan şeylere başvurdular. Faizli ve menfaat sağlayan ödünç vermeler gibi. Bu işlem dış görünüşte alış veriştir, insanlar arasında bu, din yönünden de uygun görülür ve yaygınlaşır. Bu tür işlemleri ticaret haline getirirler. Bunun aslı, malda cimrilik etmek, dünya arzu ve süsüne olan sevgidir. Durum böyle olunca, bunun dinde bid'at olması ve kıyamet alâmetlerinden olması yerindedir.
Şayet, "bu, meseleye uzaktan bir bakış ve delilsiz bir zorlamadır" denilirse bunun cevabı şudur: Eğer bu anlayış, dinden kaynaklanmasaydı, asla söylenmezdi.
Ahmed b. Hanbel Müsned'inde Ibn Ömer'den şu rivayete yer vermiştir: Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu işittim:
"İnsanlar dirhem ve dinarları (paraları) hususunda aşırı cimrilik ettiği, ıyne alış verişi yaptığı,[23] sığır kuyruğunun peşinden gittiği ve Allah yolunda cihadı bıraktığı zaman Allah (c.c.) onlara bir belâ indirir. Dinlerine dönünceye kadar da o belayı onlardan kaldırmaz."[24]
Yine Ebu Davud'un rivayet ettiği hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Iyne alış verişi yaptığınız, sığır kuyruğu peşinden gittiğiniz, ekin ekmeğe razı olduğunuz ve cihad'ı terk ettiğiniz zaman, Allah size öyle bir zillet/alçaklık musallat eder ki, dininize dönmedikçe o zilleti sizin içinizden çekip çıkarmaz."[25]
İyi düşün ki hadiste Iyne alışverişi, insanların cimriliği ile nasıl yakınlaştırılarak ifade edilmiştir? Bu gösteriyor ki ıyne türü alışveriş yapmak dünya malında cimrilik etmekten olmaktadır. Böyle olduğu aynı zamanda akla da uygundur. Çünkü insan kendisine normal satış yapacak veya ödünç verecek birini bulduğu sürece, ebediyyen ıyne türü alışverişi yapmaz. Meğer akılsız ve aptal biri ola!
Bu söylenenlere, Ebû Davud'un Hz. Ali'den rivayet ettiği şu söz de tanıklık etmektedir:
"İnsanlara çok sıkıntılı bir zaman gelecektir. Bu zamanda, zengin elinde ne varsa onu sıkarak elinden çıkarmak istemeyecektir. Oysa bununla emrolunmamıştır. Yüce Allah buyurur ki:
"Siz hayıra ne harcarsanız, Allah onun yerine hayır verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe, 39)
Allah'ın yarattıklarının en kötüsü, dara düşenin yapacağı satışı arar durur. Dikkat, edin! Dara düşenin (sıkıntı sebebiyle) sattığı (nı almak) haramdır. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, hainlik etmez. Eğer yanında hayır (lı bir varlık) bulunuyorsa onu (din) kardeşinin say. Din kardeşinin durumu kötü iken, onu bir de sen kötü duruma düşürme![26]
Bu üç hadis —her ne kadar senetleri ortada yok ise de- birbirini destekliyor. Bu hadisler, realitenin tanıklık ettiği gerçek bir haber vermektedir. (Hadiste geçen lyne'nin tefsirinde) bazıları şöyle diyor: Genel olarak Iyne, ancak zengin'in ödünç vermekte cimrilik ettiği, paraya ihtiyacı olan bir kimse tarafından zorunlu olarak meydana gelmektedir. Zenginin tek arzusu istediği kadar yüzde oranında kazanmaktır. Paraya muhtaç olan kimse (kendi aklığından) yüzde olarak daha az bir miktarla onu satmaktadır. Darda kalan kimsenin satışı lyne olarak da tefsir edilmiştir. Fıkıhta genişçe anlatıldığına göre lyne satışı, bir malın veresiye olarak değerinden fazlaya satılmasıdır. Sonuç itibariyle cimrilik, alış verişlerdeki bu fesatlara sebep olmaktadır.
"Burada sözümüz günah fesadı ve bid'at üzerinedir. Fakat içinde fesat olan alışverişlerden bahsedilmektedir. Bunlar başka bir konudur. Üzerinde konuştuğumuzla bir ilgisi yoktur." denilirse bu itiraza verilecek cevap şudur: Bu meseleye bid'at'ın girişi bazı kimselerin caiz gördüğü ihtiyal/hile kapısından olmuştur. Âlimler hile yolu ile (Iynede olduğu gibi) yapılan işlemi, sonradan icad edilmiş bid'at saymışlardır. Hatta hile yollarını gösteren bir kitap hakkında İbn'ul Mübarek[27] şöyle demiştir:
Bununla (bu kitapla) o kâfirdir. Her kim, bu kitabı dinler ve bu kitaptakilere razı olursa o kâfirdir. Onu bir yerden (başka bir yere) taşıyan kâfirdir. Bu kitap kimin yanında olur da bu kitaptan hoşnut olursa o kâfirdir. İbn'ul Mübarek'in böyle söylemesi bu kitapta kabul edilmez hilelerin bulunmasındandır. O derecede ki karı kocanın birbirinden ayrılmasına hile yolu ile kadının dinden çıkması gösterilmiştir.
Ishak b. Rahûye'nin Süfyan b. Abd'ül Melik[28] vasıtası ile rivayet ettiğine göre Ebû Gaşsan zamanında Ebu Ravh'ın kızına (kocasından ayrılması için bir hile yolu olarak) irtidat etmesi (dinden çıkması) emredilmişti. Abdullah b. Mübarek bu konuda öfkeli bir şekilde şunları söyledi:
İslam dininde yeni şeyler icad ettiler. Kim bu emri verdiyse o kâfirdir. Bu kitap kimin yanında veya evinde olursa, bu kitaplakilerle emrederse veya emretmede onun doğru olduğunu kabul ederse o da kâfirdir. Daha sonra İbn-u Mübarek şöyle dedi:
Şeytanın bu gibi güzel (bir hile) yapabileceğini sanmıyorum. Tâ ki bunlar geldiler. Şeytan bunlardan faydalanarak bunu yaygınlaştırdı. Bunlar gelinceye kadar bu hileleri yapan yoktu.
İki kitap ve benzerleri, hileye taraftar olanlarca iddialarına delil olmak üzere düzenlenmiştir. Bu kitapta gösterilen hile yolları ile haramı helâl etmeye, vacip olanı, vaciplikten çıkarmaya, din düzeni dışına çıkan buna benzer şeyleri yapmaya yol gösterilmektedir.
Nitekim bu kitapta eşinden üç defa boşanan kadını kocasına geri getirmeye bir hile yolu olarak hülle yapanın nikahı caiz görülmektedir. Yine bu kitapta zekat farzının emanet verme ve bağış yoluyla düşürülmesi yolu gösterilmektedir.
Sonuç itibariyle geçen hadislerde cimriliğe işaret edilmesinin gerekçesi ortaya çıkmıştır. Bu işaret edilen hususlar birçok günahı içerdiği gibi bid'atları da içermiştir. ;
Emanetin yok olması ise emanete hıyanetin yaygınlaşmasından ibarettir. Bu özellik, münafıklık belirtisidir. Lakin hıyanetini bazı türleri insanlarda bulunur.
İlme mensup olan bazı kimselerden ve pek çok yöneticiden rivayet edilmiştir ki hile mekanizmasını işletenler ıyne alışverişinde öyle bir şeyi gizlemişlerdir ki bunu açıklamış olsalardı satış geçersiz olurdu. Satışın geçerli olması için onu gizlediler. Çünkü elbiseyi veresiye olarak yüzelliye satması…[29] fakat satıcı ve alıcı satılan ve satın alınan mal olarak elbiseyi aracı olarak ortaya koymuşlardır. Fakat realite gösteriyor ki durum böyle değildir.[30]
Bir başkası (zekât vermekten kaçmak için) sene başında davranışı ile ve sözlü olarak (ikinci bir kişiye):
"Benim bu mala ihtiyacım yok. Sen buna benden çok muhtaçsın" der. Sonra da malını (veya parasını) ona bağış yapar. Diğer yılın tamamında kendisine bağış yapılan, bağış yapana aynı sözü söyler. Her ikisi de iki yılda para ile ilgili uygulamada eşittir. (Yani ikisi de zekât vermemiştir.) Bu emanete aykırı değil midir? Aslında yükümlülük (örneğimizde zekât verme yükümlülüğü) Rab ile kul arasındadır. Allah'a karşı görevin yapılmasında aykırı davranmak hıyanettir.
İnsanlardan bazısı ziyneti değersiz görüp yalandan reddeder. (Halbuki gerçekte onu yapar.) Burada ziynetin anlamı, kusurları kamufle etmek (kusurluyu dürüst göstermek)tir. Bu da emanete ve her müslüman için samimi davranma gerçeğine aykırıdır.
Yine yöneticilerden pek çoğu, malların kendilerinin olup müslümanların olmadığına inanarak insanların mallarını, süpürürcesine hepsini alırlar. Kâfirlerden kılıç gücüyle zafer elde ederek kazanılan ganimette de aynı inancı taşıyan yöneticiler vardır. Ganimeti beyt'ül, mala koyup gazileri haklarından, akıllarının yaptığı yoruma uyarak mahrum ederler. Bunda da bid'at yönü açıktır.
Bundan önceki bölümde zaruriyyata bid'atın girmesi ile ilgili örneklerde bu hususta bir uyarı geçmişti. Servetin tekel haline gelip hep zenginler elinde dolaşması dahi bu tarza girmektedir. Nitekim Hz. Peygamber'in şu hadisi de geçmişti.
"Benden sonra bencil kimseler ve makbul saymayacağınız yöneticiler[31] göreceksiniz...." Daha sonra Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
"Onların hakkını veriniz. Allah'tan onların güçsüz olmasını isteyin"
Kan dökmenin, faiz'in, (erkeklerin) ipek giymesinin, şarkı ve şarabın helal sayılmasına gelince, Bu hususları bildiren hadisler vardır. Şöyle ki:
Ebu Davud, Ahmed h. Hanbel ve diğerleri Ebû Mâlik el-Eş’arinin Hz. Peygamber'den şu hadisi işittiğini rivayet, etmişlerdir
"Ümmetimden birtakım insanlar başka ad altında mutlaka şarabı içecekler."[32]
İbn Mâce rivayette şu ilaveye yer vermiştir:
"Onların yanında çalgılar çalınır şarkıcı kadınlar bulunur. Allah bunlar sebebiyle yer yüzünü batırıp yok eder ve onlardan bazılarını maymun ve domuza dönüştürür".[33] Bunlar bu hadisi şöyle tahric etmiştir:
"Ümmetimden (birtakım) topluluklar zinayı,[34] ipeği, şarabı, çalgıyı helâl sayacaktır. Bir kısım topluluklar da bir dağın eteğine inecekler. Onların sürüsünü, çoban yanlarına getirecek. (Fakir) bir adam da bir ihtiyacı (nın giderilmesini istemek) için yanlarına gelecek Onlar adama: "Bize yarın gel!" diyecekler. Bunun üzerine Allah onları geceleyin yakalayıverir ve dağı tepelerine indirerek bir kısmını helak eder. Geri kalanların şekillerini değiştirerek kıyamete kadar maymun ve domuzlara çevirir."[35]
Bu hadis EbuDavud'un rivayetindeşöyledir:
"Ümmetimden (birtakım) topluluklar Hazz'ı ve ipeği helâl sayacaktır." Rivayetin sonunda:
"Onlardan diğerlerini kıyamete kadar domuz ve maymunlara çevirir." şeklindedir.
Bu rivayetteki Hazz ipeğin bir çeşididir. "Dağın eteğine inecekler" ifadesi, -En iyisini Allah bilir ya- bunların, sözü haramları helal sayacak kimselerden olacağını gösteriyor. Şekillerinin değişmesi de geceleyin başlarına bela geldiğinde olacaktır.
Bu hadis nas olarak ifade ediyor ki bu haramları helal sayanlar bunu bir yorum ile yapacaklardır. Güya içtikleri şarap değil, değişik isimle anılan nebiz veya başka bir şeydir. Çünkü şarap, üzümden sıkılan pişmemiş üzüm suyudur. Kûfelilerden bir gurubun görüşü şöyledir. Halbuki her sarhoş edicinin şarap (gibi) olduğu kesinlikle sabit olmuştur.
Bazıları bu hususta şöyle demiştir: Bunların başına gelecek ceza, şarap adı bulunmadığı zannı ile haramı helâl sayıp, haram kılıcı sebebin bulunup sâbit olduğunu dikkate almamaları yüzündendir. Aynı anlayış yahudilerin pazar günü balık tutmalarında ileri sürdükleri şüphede mevcuttur. (Cumartesi günü balık avlamak yahudilere haram idi.) Yahudiler cuma gününden attıkları ağ ve hazırladıkları kuyulara cumartesi günü düşen balıkları pazar günü alırlar ve: "Bu avlanma değildir, cumartesi günü yapılan bir iş de değildir. O halde haram olan cumartesi yasağını helâl saymak değildir." derlerdi.
Şarap olduğunu ve şaraptan ulaşacağı amacı içtiği şey ile de elde ettiğini bildiği halde içtiğinin şarap olmadığına inanarak şarabı helal sayan kimse yoruma fesat karıştırmıştır. Kûfeliler kıyası en çok yapan kimselerdir. Fakat bu hususta yapılan kıyas gerçek değildir. Çünkü nebiz denilen içkinin, üzümden sıkılmış şaraba kıyas edilmesi asıl manadadır. Bu celi kıyastır. Çünkü ikisi arasında haram kılınmada etkisi olacağı sanılacak bir fark yoktur.
Hadiste sözü edilen kimseler şarabı, "haram olan sadece şarap adı verilendir" zannından hareketle onu helâl sayarak içmişlerdir. Ayrıca bunlar şarap kelimesinin pişirilmemiş, sıkılmış üzüm suyundan başka bir şeye söylenmeyeceğini sanmışlardır.
Bunların ipeği ve çalgıyı helâl saymalarındaki şüpheleri açıktır. Şöyle ki: İpek bir kayıt ve şart söz konusu olmaksızın kadınlara, bazı hallerde erkeklere mubah kılınmıştır. Şarkı meselesi de böyledir. Tef çalmak düğün ve benzeri hallerde, mubah kılınmıştır. Devesiyle yol alan kimsenin sıkıntısını gidermek için şarkı söylemesi de mubahtır.
Bu türlerde haramlığı gösteren delil, şarapta olduğu gibi (güçlü) değildir. Sonuç itibariyle kendileri sebebiyle dünyanın batacağı ve bazı kimselerin şekillerinin değişeceği kişilerin (niçin) kötülendiği açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Onlara böyle bir cezanın verilmesi bozuk bir yorum/te'vil sebebiyledir. Onlar bu bozuk yorumla hile yoluna giderek haramları helâl saymış, Yüce Allah'ın bu şeyleri haram kılmasmdaki hikmet ve maksattan yüz çevirmişlerdir.
İbn Batta, Evzâi’den[36] rivayetle Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu bildiriyor:
"İnsanlar öyle bir zaman yaşayacaklar ki bu zamanda faizi alış veriş yoluyla helâl sayacaklardır."[37]
Bazıları bununla lyne alışverişi kasdedilmiştir, demiştir.
Faizin helâl sayılacağına dair bir başka hadisi İbrahim el Harbi[38] Ebû Sa'lebo'den[39] rivayet, etmiştir. Buna göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Dininizin ilk zamanı nübüvvet ve rahmettir!. Sonra krallık ve zorbalıktır. Daha sonra halkın zulüm ve eziyet gördüğü bir krallık, Bu dönemde zina ve (erkeklerin) ipek giymesi helal sayılacaktır."[40]
Buradaki zina kelimesini ifade eden lafızdan maksat (nikahsız ilişilmesi) haram olan kadının ırzıdır. Âlimler diyor ki -Allah'u â'lem bununla, ilişilmesi haram olan kadınların ırz ve namusunu hülle nikah ile helal saymak murad edilmiştir. Muhammed ümmetinden olan hiç kimse açıktan zinayı helal saymaz. Sonra helal saymak anlamındaki kelime, bir şeyin aslının helal olduğuna inanılması durumunda kullanılır. Gerçekde böyledir,. Hadiste ifade edilen "halkın zulüm ve eziyet gördüğü krallık" bir zorbalık ve krallık döneminden sonra tâbîûn döneminin sonlarında olmuştur. Bu zamanda yöneticiler hülle yapanın nikahının helâl olduğuna fetva verirlerdi. Bundan önce buna hiç bir surette fetva veren olmamıştı.
İbn Mes'ud'dan rivayet, edilen hadis bu anlayışı destekle tedir. Bu hadiste:
"Hz.Peygamber faiz yiyene ve faiz işlemine şahitlik edene, hülle yapana ve yaptırana lanet etmiştir." buyurulmuştur.
Ahmed b. Hanbel'in[41] İbn Mes'ud'dan rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Bir toplulukta faiz ve zina açık şekilde ise onlar kendilerini Allah'ın cezasına atmışlardır."[42]
Bu da gösteriyor ki hülle yapmak zina gibi, lyne satışı da faiz gibidir.
İbn Âbbas'tan mevkuf ve merfu olarak şu rivayet nakledilmiştir:
“İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki bu zamanda beş şey helal sayılacaktır. İnsanlar bu zamanda şarabı, ona verdikleri başka isimlerle, haramı hediye ile öldürmeyi şüphe ile zinayı nikah ile faizi satış ile helalleştireceklerdir."[43]
Hadiste geçenlerden ilk üçü gerçekleşmiştir. Bunlardan haramın hediye ismi ile helâlleşmesi yöneticilere verilen hediyelerdir. Öldürmenin helâlleşmesi de zâlim yöneticilerin siyaset ve sultanın heybeti dedikleri devlet terörüdür. Bu da açıktır ki sonradan icad edilen öldürme yollarından biridir.
Hz. Peygamber, Haricîleri bu tür özelliklerle vasıflandırmıştır. Allah'ın Rasûlü şöyle buyuruyor:
"Muhakkak bunun soyundan[44] bir topluluk (gelecek ki onlar) Kur'an'ı okuyacaklar, fakat okudukları gırtlaklarını geçmeyecek. Bunlar, müslümanları öldürecek, puta tapanları bırakacaklar. Bunlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar."[45]
Muhtemel ki Hz. Peygamber'in ".... Adam imanlı olarak sabaha çıkacak, kâfir olarak akşamlayacaktır." hadisinde kasdedilenler bunlardır. Bu manaya Hasen Basrî'nin tefsiri delâlet etmektedir. H. Basri şöyle diyor: "Din kardeşinin kanını ve ırzını sabahleyin haram sayıp, saygı değer olarak değerlendirirken, akşamleyin onu helâl saymaktadır."
Hadislerle geleceği müjdelenen kişi olduğuna inanan sahte mehdi, Allah'ın ve Peygamber'in yoluna aykırı olarak adam öldürmeyi kanun olarak koymuştur. Bu adam bir ceza olarak 18 çeşit suça ölüm cezası belirlemiştir. Bu suçlardan bazıları şunlardır: Yalancılık, dalkavukluk, kendisine itaat, etmek üzere bîat edenin emrini dinlememesi. Sahte mehdi, adamlarına her vakit öğütler verir hatırlatmada bulunurdu. Bu toplantılara katılmayan cezalandırılır, hu hâli devam ederse öldürülürdü. Önceleri yapılan cezalandırmadan ders almayan, kırbaç ile bir iki kere dövülürdü. Emirlere uymamakta direnirse öldürülürdü. Kardeşini, babasını, kendisine ikram eden birini veya kendisinden önde gelen birini aldatan ve zarara uğratan kimse de öldürülür. Mehdinin ma'sum/günahsız olduğunda veya geleceği müjdelenen mehdi olduğunda şüphe eden de öldürülürdü. Onun emrine kim karşı çıkarsa, adamlarına onunla ilgili emir verir, adamları ona musallat olurdu. Görüldüğü üzere bu adamın verdiği cezanın çoğu ölümdür. Bu sahte mehdi, görüşlerinden birine göre, ücret alarak imam ve hatiplik yapan kimsenin arkasında namaz kılmazdı. Bir diğer görüşüne göre ise, her ne kadar helâl şeyler giyse de kaliteli elbise giyen kimsenin arkasında namaz kılmazdı.
Hikaye edildiğine göre görüşleri yaygınlaşmazdan önce, bu sebeple Ağmat[46] hatibinin arkasında namaz kılmayı bırakmıştı. Bir başka hatip geldi. Onun da üzerinde basit olmayan giysiler vardı. Onlar elbisenin böyle olduğunu sanmışlardı. Onun arkasında da namaz kılmadı. Bir başka görüşü, akıl yürütmeyi bırakmak ve zahiri mezhebine tâbi olmak idi. Alimler diyor ki; Bu hicri 200 yılından sonra dinde ortaya çıkan bir bid'attır. Bir diğer görüşüne göre, zerre kadar hak olmayan bir şeyi devam ettirmek tamamen hak olmayan şeyde devam etmek gibidir.
Sahte mehdi "İmamet" isimli kitabında kendisinin "İmam" olduğunu, adamlarının da "İslam'a garip olarak başlanıldı.[47] Gelecekte de garip olarak dönecektir. O gariplere müjdeler olsun."[48] Hadisindeki garipler olduğunu bildirmiştir.
Sahte mehdi, adı geçen kitabında şöyle demiştir: "Allah mehdiyi ve ona itaat edilmesini berrak ve açık seçik bir şekilde beyan etmiştir. Bunun bir benzeri önce görülmemiş, sonra da görülmeyecektir. Gökler ve yer onunla (ayakta) durdu ve onunla ayakta duracaktır. Onun ne zıddı, ne benzeri ne de eşi yoktur." O bu sözü ile yalan söylemiştir. Mehdi İsa aleyhisselâm'dır.
Adı geçen kişi adamlarına sabah ve akşam namazlarından sonra devamlı belli dualar okumalarını emrederdi. Müezzinlere tan yeri ağardığmda "Sabah oldu! Allah'a hamd olsun" diye nida etmelerini emrederdi. Bunu şu yersiz inançtan dolayı yapıyorlardı: Tan yeri ağardı hemen ibadete sarılmalıdır, cemaate gitmelidir ve emrolunan her şeyi yerine getirmek üzere harekete geçmelidir.
Bu mehdi denilen adamın söylediklerimizden başka uydurma icatları vardır. Bunların hepsi, ibadetlerde ve âdetlerde kendi arzusuna göre hüküm vermesinden doğmaktadır. Bununla beraber keyfi bir hüküm vermediğini sanmaktadır. Bu çelişkinin ta kendisidir. Böylece bu yaptığı şeylerin bid'at üzere cereyan ettiği ortaya çıkmıştır.
Zekâtın zorunlu bir angarya gibi olmasına gelince, bazı yöneticiler insanları zekât vermekle yükümlü tutarlardı. Bunu yaparken zekatı verilecek malın azlığına çokluğuna, nisap miktarından eksik olup olmadığına bakmazlardı. Bilakis zekâtı ölünceye kadar alırlardı. Bunun bid'at olduğu açıktır.
Camilerde seslerin yükselmesine gelince, bu davranış dini konuların tartışılmasından kaynaklanmaktadır. Dini konularla ilgili bilgileri okumak, okutmak ve dinlemek (genellikle) camilerde olmaktadır. Bilgi öğrenmekte edep, cami dışında dahi olsa yüksek sesle olmamaktadır. Cami içinde ilim öğrenirken nasıl davranmalı sanırsın? Cami içerisinde kavga edercesine tartışmak daha ziyade keyfî davranmaktır. Çünkü aslında bu, meşru olmayan bir şeydir.
Alimler dini konularda üstünlük sağlamak üzere didişip tartışmayı terk etmeyi İslam inancından saymışlardır. Bu, Allah'ın sıfat ve fiillerinden ve Kur'an'dan müteşâbihat kabilinden olanlar üzerinde söz edilmesine izin verilmeyen konulardan söz etmektedir. Bunun içindir ki Hz. Aişeden rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber "Sana kitabı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar kitabın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir..." (Âl"i İmran, 6) ayetini okudu ve şöyle buyurdu:
“Bu hususta tartışma içinde olanları gördüğünüzde (biliniz ki) onlar Allah Teâla'nın (ayetin devamında) kasdettiği kimselerdir. Onlardan sakınınız."[49] Bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur:
"Hidayetten sonra sapıtan topluluk, ancak tartışma/çekişme derdine uğramıştır."[50]
Yine Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Kur'an hakkında çekişip tartışmayınız. Bunu yapmak küfürdür."[51] Bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kur'anın bazı bölümleri, diğer bazı bölümlerini tasdik eder. Siz Kur'an'dan bazı şeyleri bilmekle (bilmediğiniz) bazı kısımlarını yalanlamayınız. Bildiklerinizi kabul ediniz. Bilmediklerinizi onu bilene havale ediniz."[52] Yine Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Gönlünüz Kur'an'a yatkın olduğu sürece onu okuyunuz. (Kur'an hakkında) bir aykırılık içinde olursanız okumayı bırakınız."[53]Nehaî diyor ki:
"Aralarına düşmanlık ve kin soktuk" (Mâide 64) âyetinden maksat, dini konulardaki çekişme ve düşmanlıktır.
İbn Vehb, Muaviye b. Kurre'den şu rivayeti nakletmiştir:
"Din hususunda düşmanlık içeren davranışlardan sakının. Çünkü bu, amelleri yok eder." Ma'n b. İsâ[54] diyor ki:
Bir gün İmam Mâlik camiye yönelmişti. Mâlik benim ellerime dayanıyordu. Ebu'l Cedire denilen ve irca[55] görüşünde olan birisi Mâlik'e yetişti ve şöyle dedi:
"Ey Abdullah'ın babası! Sana bir şey söyleyeceğim. Konuştuğum şeyde seninle tartışıp görüşümü bildireceğim." İmam Mâlik ona:
"Beni aleyhinde şahit göstermekten sakın." dedi. Adam şöyle dedi:
Ben gerçekten başka bir şey arzu etmiyorum. Beni dinle, eğer söylediğim doğru ise sen de bu görüşe katıl ve aynı şeyi söyle. Daha sonra İmam Mâlik ile aralarındaki konuşma şöyle devam etti: Mâlik:
Bana üstün gelirsen? Adam:
Bana tabi ol. Mâlik:
Ben sana üstün gelirsem? Adam:
Ben sana tâbi olurum. Mâlik:
Yanımıza bir adam gelip onunla konuşsak ve o bize üstün gelse ne olacak? Adam:
O'na tabi oluruz. Mâlik:
Ey Allah'ın kulu! Hz. Allah Muhammed Aleyhisselam'ı bir tek din ile gönderdi. Görüyorum ki sen oradan oraya gidip geliyorsun. Ömer b. Abdül Aziz şöyle diyor:
Dinini birtakım düşmanlıklara maruz bırakan kimsenin (inanç hayatında) gel-gitleri çok olur. İmam Mâlik de şöyle demiştir:
Dini konularda keskin tartışmalar yapmanın hiç bir değeri yoktur.
Bu tarzda tartışmanın kötü bir şey olduğuna dair pek çok söz vardır. Böylesi bir tartışma, kötü bir şey olunca, kim bunu güzel bir şey olarak benimseyip, onu bir kayıt ve şart olmaksızın faydalı bilgi sayarsa dinde bir bid'at ortaya koymuş olur. Hevâ ve hevese uymak bid'atın aslı olduğuna göre düşmanca tartışma yapan kimse, üstünlük sağlamak üzere çekişme yapmaktan çekinmez. İşte (camilerde) ses yükseltmenin meydana gelme ihtimali olan nokta budur.
Burada "Yüksek sesle konuşmayı tartışmanın özelliği ve bir parçası sayıyorsun" diyerek bir itiraz varid olabilir. Fakat mesele böyle değildir. Zira yüksek sesli olmak (başka meselelerde olduğu gibi) bazen ilimle ilgili meselelerde de olabilir. Bundan dolayı cami içinde ses yükseltmek mekruhtur. Yüksek sesli olmak ilimle ilgili olsun, başka meselelerle ilgili olsun durum aynıdır.
İbn Kasım, Mebsut isimli eserde şöyle diyor: İmam Mâlik'i gördüm ki arkadaşlarının camide sesini yükseltmelerini ayıplıyordu. Muhammed b. Mesleme bunun iki gerekçesi olduğunu bildiriyor:
a- Cami olan mekân'ın bu tür şeylerden arındırılması vaciptir.
b- Cami namaz için yapılmış bir binadır. Biz Müslümanlar namazı ağır başlılık ve huzur içinde kılmakla emrolunduk. Namaz ibadetinin yapılacağı yer olan caminin sükunet içinde olması en münasip olandır.
İmam Mâlik'in rivayet ettiğine göre Hz. Ömer (r.a.) (Medine'deki Hz. Peygamber'in) mescidi ile Buteyha denilen yer arasında, etrafı çevrili bir meydan yaptırıp şöyle buyurmuştur:
"Gürültü yapmak, şiir söylemek ve yüksek sesle konuşmak isteyen bu meydana gitsin!"
Durum böyle olunca burada şöyle bir soru sorulabilir: Camide sesi yükseltmenin kötü olması, dini konularda tartışmanın yasak olduğunu nasıl göstermiş olabilir?
Bu soruya iki açıdan cevap verilebilir:
1- Yükseksesle konuşmak ufak tefek istisnalar hariç tutulursa genellikle kötü olan tartışmanın özelliklerindendir. Çünkü sesi yükseltmek ve konuşmada sesin normalin dışına çıkması, üzerinde konuşulmakta olan şeyde heva ve hevese uymaktan kaynaklanır. Cami içerisinde ses yükseltmeye en yakın olan özel söz, hakkında izin verilmeyen sözdür. Bu, daha önce geçen hadiste uyarıda bulunulan (düşmanlık içeren) tartışmadır.
Daha önceki zamanlarda "Kelam ilmi" dışında kalan ilimlerde gerçekten fazla şöz söylenmemiştir. Kelam ilminin hedeflediği amaca tenkid ve kötüleme okları çevrilmiştir. Öyle ise, o odur.
Mısırlı Umeyre b. Ebî Naciye'den rivayet edilmiştir ki, o bir topluluğu cami içerisinde üst giysilerini çıkarmış duruyorlarken görmüştü, (Aralarında konuşurken) sesleri yükseliyordu. Umeyre (kendi kendine) şöyle dedi: Bunlar ibadet etmekten bıkkınlık gelmiş bir topluluk, konuşmaya yönelmişler. Allah'ım! Umeyre'ye bunları gösterme.
Umeyre o yıl hacda vefat etti. Bir adam rüyasında şu sözü söyleyen birini gördü: Bu gecede insanların yarısı öldü. Bu gece meşhur oldu. Umeyre'nin ölümü de bu gece oldu.
2- Şayet sırf sesi yükseltmek bizim dediğimizin delili ise, bunu kabul ettiğimiz takdirde, sesin yükseltilmesi kesinlikle yine bid'attandır. Bu, yüksek sesle tartışmanın tüm bilgi türlerinde caizmiş gibi sayılıp uygulanmasından ileri gelir. Buna göre yüksek sesliliğin yasak olmadığı, engel olunmadığı düşünülürse sonradan ortaya çıkan bid'attan olması söz konusudur.
Küçük denecek yaştaki tecrübesizlerin öncelikle başa geçirilmesine gelince, bu daha önce geçen, cahillerin çoğalıp ilmin azalması kabilindendir. Burada sözü edilen başa geçirme işi ilmî rütbelerde ve diğer konularda olur. Zira genç yaştaki kişi, hep veya çoğunlukla deneyimsiz ve toy olur. Böyle bir kimsenin yaptığı iş, ayağı yere sağlam basan yaşlı (tecrübeli) birinin yaptığı iş gibi beğenilir durumda olmaz. Bundan dolayıdır ki darb-i mesel şeklinde şöyle denmiştir: İple bağlanmış yavru devenin, olgun ve iri deve gibi saldırıya gücü yetmez. Başa geçenin küçük yaşta olduğunu varsayarsak, bu husus İbn Mesud hadisinde nas olarak söylenmiştir. İş başına geçirilen kimsenin daha o işte yeni olduğunu dikkate alırsak bu da hadisteki "Toplumun lideri en rezilleri olur." ifadesi, "Kabilenin günahkar olanı kabilenin başına geçer" ifadesi ve "iş ehil olmayana verilince kıyameti bekle." ifadesi bu özelliği dile getirmektedir. Bu ifadelerdeki mana birdir. Çünkü bir işte daha yeni olan, o işteki ustanın derecesinde değildir.
Bu sebepledir ki Ebu Medyen'den hikaye olunduğuna göre kendisinden "tasavvuf şeyhlerinin yasakladığı gencin kim olduğu" sorulunca şöyle cevap vermiş:
Genç, henüz kemâle ermeyen/olgunlaşmayan kimsedir. İsterse seksen yaşına gelmiş olsun.
Bu itibarla tecrübesize diğerlerine göre öncelik verilmesi, bilgisizlere diğerlerinden daha ziyade öncelik vermek kabilindendir. Bundan dolayıdır ki onlar hakkında "aklı kıt kimseler" denmiştir. Ayrıca "Kur'anı okurlar, (fakat) okudukları boğazlarını geçmez" buyurulmuştur. Bu ikincisi, hariciler hakkında söylenen "Muhakkak bunun soyundan bir topluluk (gelecek ki onlar) Kur'an'ı okuyacaklar, fakat (okudukları) gırtlaklarını geçmeyecek..." hadisi ile aynıdır. Hadisten çıkan mana odur ki bunlar Kur'an'ı okurlar ama okuduklarını hakkıyle anlamazlar. Kur'an onların dilindedir, kalplerinde değildir.
Ümmetin sonunun evvelini lanetlemesine gelince, âlimlerin bildirdiklerinden açıkça anlıyoruz ki bazı sapık fırkalardan bunu yapanlar vardır. Şiîlerden Kâmiliyye fırkası, halifeliğin Hz. Ali'ye verilmeyişinden dolayı ashabın kâfir olduğunu söylemiş, hakkını arayıp almadığı için de Hz. Ali'yi kâfir saymışlardır.
Ümmetin evvelini kötülemede işi küfür ithamına vardırmayanlar, sebebe bağlı olarak değerlendirilir. Bu kabil saygısızlıklar (ve hükümleri) kitaplarda mevcuttur, Onlar bunu sahip oldukları kötü kanaat ve görüşlerden dolayı yapmışlar ve benzeri kötü ve çirkin anlayışlarını bunun üzerine bina etmişlerdir. Bundan dolayı bid'at ehli fırkalardan sayılmışlardır.
Mus'ab b. Zübeyrî[56] ve İbn Nâfı' şu olayı anlatmışlardır:
Harun Resi d (Hz. Peygamber'in) Mescidine girip, namaz kıldı. Sonra Allah Rasûlünün kabrine gelerek selam verdi. Daha sonra İmam Mâlik'in meclisine varıp "Esselâmü Aleyküm ve Rahmetullah" deyip İmam Mâlik'e "Hz. Peygamber'in ashabına/arkadaşlarına söven kimseye ganimetten hak/pay var mıdır?" sorusunu sordu. İmam Mâlik şöyle cevap verdi:
Hayır! Böyle bir kişinin saygınlık ve sevindirilmek hakkı yoktur. Harun Reşid bu cevap üzerine:
Bunu neye dayanarak söylüyorsun? dedi. Mâlik:
Yüce Allah Kur'an'da: "...Onlarla (ashab ile) kâfirleri öfkelendirmek için..." buyurmuştur. (Fetih, 29) Yüce Allah'ın böyle buyurduğu ashab'ı her kim ayıplarsa o kâfirdir. Kâfır'in ganimette hakkı yoktur.
İmam Mâlik bir defasında da aynı konuda Haşr suresi 8. ayetini ve bunun devamı olan üç ayeti delil olarak göstermiştir. Bu ayetlerin ilki şöyle başlıyor:
"(Allah'ın verdiği bu ganimet malları,) yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan, Allahtan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dinine ve Peygamber'ine yardım eden fakir muhacirlerindir." Mâlik:
Onlar Hz. Peygamberle birlikte hicret eden Rasûlullahın ashabı ve onlara yardım edenlerdir, diyor.
Bu ayetlerin sonuncusu şöyledir:
"Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla..." (Haşir, 10) Bunların dışındakilerin ganimette hakkı yoktur. (Bazı sapık) fırkaların ileri gelenlerinin bu manada (ümmetin evveline lanet etme manasında) işleri çoktur.
Deccallerin gönderilmesi meselesine gelince, deccaller (bir tek olmayıp) bir topluluktur. Bunlardan bir kısmı Abbasiler ve diğerlerinin döneminde gelip geçmiştir. Afrikayı ele geçiren kölemenlerden Ma'd[57] bunlardan biridir. Hikaye olunduğuna göre (onun zamanında) müezzin "Eşhedü enne Muhammeden Rasûlüllah" hak cümlesi yerine "Eşhedü enne Ma'den Rasûlüllah" derdi. Müslümanlar müezzini öldürmek istediler. Sonra onu Ma'da götürdüler. Acaba müezzin bunu onun emri ile mi yapıyordu? Ma'd'in huzuruna gelenler sözü müezzine getirdiklerinde Ma'd şöyle dedi:
Onların ezanı onların olsun. Allah onlara lanet etsin!
Her kim kendisinin günah işlemekten korunduğunu iddia ederse, peygamber olduğunu iddia edene benzemiş olur. Her kim göklerin ve yerin kendisi ile ayakta durduğunu iddia ederse peygamberlik iddiasından da öteye geçmiş olur. Bunu söyleyen Mağribli sahte mehdidir. Yakın bir zamanda Fâzâzi denilen bir adam vardı. Peygamber olduğunu iddia etmiş, bu iddiayı güçlendirecek keramet sanılacak şeyler, gaipten (gelecekten) haberler ve olağan dışı sanılacak olaylar meydana getirmişti. Halktan bir topluluk ona uydular. Bu talihsiz/sefil memleketin -bu şehir Mâlekâdır[58] talebelerinden bazılarını işittim ki "Peygamberlerin sonuncusu..." (Ahzab, 40) ayetini, yorumlama yapmak mümkün müdür? diye inceliyorlarmış. Hz. Muhanımed'den sonra peygamber gelmesinin mümkün olmasına yol açacak ihtimallerin olabileceğini dile getiriyorlarmış! Bu iftiracının öldürülmesi, hocalarımızın hocası Ebu Ca'fer b. Zübeyr'in eliyle olmuştur. Allah ona rahmet eylesin.
O zamanın yazarlarından birisi şunu hikaye etmiştir:
Bana hocamız Ebu'l Haşen b. el-Ciyab şöyle anlattı: Hapiste iken, öldürüleceği gün hazırlanması emredilince, hapsedildiği yerden öldürüleceği yere götürülürken açıktan Yasin suresin, okumaya başladı. Hapishanede onunla birlikte olup, korkuttuklarından birisi ona:
"Kendi Kur'anını oku! Niçin bugün bizim Kur'anımızı üstün tutuyorsun"? dedi veya bu manada bir şey söyledi. O da zekice davrandığını göstermek için hemen yasin okumayı bıraktı.
Birlik ve beraberlikten ayrılmaya gelince, bunun da bid'at olduğu açıktır. Çünkü nıüslüman topluluğundan ayrılan cahiliye dönemi ölümü ile ölmüş olmakla cezalandırılıyor. Haricilerde ve diğerlerinde bunu yapanlar çıkmıştır. Kölemenler ve benzerleri de haricilerin yolundan yürümüşlerdir. Topluluktan ayrılmak da hadiste bildirilen şeyler arasındadır. Zamanın yakınlaşması, bina yapmakta yarışmak, kadınların çoğalıp erkeklerin azalması gibi hadiste sözü edilen diğer hususlar bir başka çeşittir. Velhasıl, Hz. Peygamber'in meydana gelip yaygınlaşacağını haber verdiği olayların pek çoğu bid'at olan şeylerdir. Bunların bid'at oluşu şeriata benzeyip ibadet cihetiyle ele alınması yönüyledir, âdetle ilgili oluşu cihetiyle değildir. Bid'at olan günah ile bid'at olmayan günah arasındaki fark budur.
Âdetle ilgili şeylerde, âdet oluşu bakımından bid'at yoktur. Âdet ile ilgili bir şey, aynı zamanda ibadet alanı ile ilgili ise veya ibadet yerine konursa bu takdirde âdete bid'at girer. Böylece iki kavlin uyumu meydana gelmiş ve bu konudaki iki mezhep tek mezhep olmuş olur: -Başarı Allah'tandır.[59]
Fasıl
Burada söyle bir şey söylenebilir: Âdetlerin belirli ve makul vakitlere bağlanması sebebiyle ibadet şekline getirilmesi de bir çeşit şeriat koymak demektir. Bu anlamdaki bid'atçılık örnekleri Hariciler ve onlara yakın sapık gruplarda görülmektedir. Onlar bu tür bid'ati akıl yoluyle vacip veya caiz görmektedirler.
Bir şeyin güzel veya çirkin olduğunu akıl ile belirlemek, haberi vahid ile amel etmeyi terk etmek ve benzerleri de bu kabildendir.
Bunun bid'at olduğunun gerekçesi ortada ve manası açıktır. Ancak bir husus kalıyor ki buna benziyor, fakat bundan değildir. Şöyle ki: Birtakım günahlar, mekruhlar ve hoş olmayan şeyler, yaygınlaşmış, insanlar arasında açıktan açığa işlenmektedir. Ne halktan ne de kalburüstü kimselerden karşı çıkan yoktur. Bu durumda yapılan şey bid'at mıdır, değil midir?
Cevap: Bu tür bir meselenin iki bakış açışı vardır.
Birincisi: Temelde kendisine nasıl inanıldığı ve pratikte ortaya çıkışı açısından bakıldığında bunun bir bid'at, değil, sadece aykırı davranış olduğu kesindir. Çünkü bid'at, olmayıp yasaklanmış olmanın ve mekruh olmanın şartı onun açıktan işlenmemesi ve yaygın olmaması değildir. Aykırı davranışta ilan etme şartı yoktur. Yapılan işte aykırılık özelliği, o iş açıktan olsa da olmasa da, yaygın olsa da olmasa da hâlâ var olmaya devam eder. Amelin devamlı olması veya olmaması da onun bid'at veya aykırı davranış olmasında etkili değildir. Bid'at işleyen kimse, bid'atından vazgeçebilir. Aykırı davranan ise belki bu davranışına ölünceye kadar devam edebilir. -Allah korusun-
İkincisi: Bu meseleye dışarıdan bitişen şeyler açısından bakıldığında (onun bid'at olduğuna dair) Birtakım karineleri/ipuçlarını bulundurduğu görülebilir. Bunlar hem davranış yönünden hem de mâli yönden fesada/bozulmaya sebep olur ki her ikisi de (onun) bid'attır diye inanılması sonucunu doğurur.
Davranışla ilgili fesat iki şey ile olur:
1- Bu öyle bir davranıştır ki genel olarak insanlardan kalburüstü olanlar, özel olarak da âlim/bilgin kişiler yapar. Ortaya çıkışı bunlar tarafındandır. Bu öyle bir fesattır ki benzerlerini halkın kolayca benimseyip caiz görmesine yol açar. Çünkü Âlim kimse sözü ile insanlara fetva verdiği gibi, yaptığı ile de fetva verir, insanlar bir âlimin aykırı bir şey yapmakta olduğunu görünce, kendilerinde o işin caiz olduğu inancı meydana gelir. Bir yandan da şöyle derler: Eğer bu davranış yasak veya mekruh olsaydı âlim kimse bunu yapmaktan çekinirdi. Âlim kimse yaptığı şeyin yasak veya mekruh olduğunu net bir şekilde ifade etmiş ise, onun bu işi yapması söylediği ile çelişkili hale gelir. Halktan olan kimse şöyle der:
Alim söylediğine aykırı davrandı. Bu gibi şeyler ona caizdir. Onlar insanların en akıllılarıdır. Böyle değerlendirme yapanlar azınlıktır. Âlimin sözü ile davranışı arasındaki çelişkiyi görünce şöyle de diyebilir: O bu yaptığına bir ruhsat/izin bulmuştur. Eğer dediği gibi olsaydı, bunu yapmazdı. Böylece Âlimin yaptığı ile söylediği arasında bir tercih yapar. Muvafakat isimli kitabımızda da açıklandığı üzere örnek alma konusunda yapılanlar, sözden daha ağır basar. Halk, hakkında iyi düşünce beslediği için âlimin yaptığını yapar ve onun yaptığının caiz olduğuna itikad eder. Böyle davrananlar çoğunluktadır.
Netice itibariyle âlimin davranışı tıpkı sözü gibi halka göre hüccet/delildir, Mutlak olarak böyle olduğu gibi genellikle fetvalar da böyledir. Böylece halk/avam, hem o amelin caiz olduğuna inanır, hem de delilinde şüpheye düşer, işte bu, bid'atın ta kendisidir.
Hattâ buna benzer bir şey, sıradan halktan olan kimselerden âlimler rütbesinde olmak suretiyle ayrıcalıklı durumda olan bir grup tarafından dahi yapılmıştır. Bunlar, namazların arkasından toplu olarak dua etmek ve hizb denilen belli duaları okumak bid'atını, genel olarak bid'atın caiz olacağına hüccet/delil olarak değerlendirmişlerdir. Bu bid'atlann kimisi (aslında) güzeldir. Âlimlerden bu yolu tutanlardan kimisi, tasavvufi tarikata girmiş ve bid'at türü ibadetlerle Allah'a ibadet edilmesini caiz görüp daha önce de geçtiği gibi namazdan sonra (toplu) dua edilmesini ve hizb okunmasını delil olarak göstermiştir.
Bu âlimlerden bazısı, yaptığını (ve söylediğini) ancak bir dayanağa göre yaptığına inanmıştır: Bunu da bir kitaba yazmış ve fıkıh haline getirmiştir. Yalanı ilk olarak söyleyip, bunu insanlar arasında yayan, inatçı[60] bazı kimseler gibidir ki, bunlar İbn Zeyd'i ümmet hesabına (hüküm) yazan (kimse olarak sayan) lardandır.
Tüm bunların esası, özel kişi (durumundaki âlim)lerin açıklama yapmayıp susmasıdır. Bundan dolayıdır ki bilgin kimsenin hatası pek çirkin karşılanmaktadır. Hatta şöyle denmiştir: Üç şey dini yıkar: Âlim'in hatası, münafık kimsenin Kur'anla mücadele etmesi ve sapık yöneticiler. Bütün bunların vebali âlimlerin üzerindedir.[61]
Bilgin bir kimsenin hataya düşmesi âlimlere göre iki ihtimalden kaynaklanır:
a- Hataya düştüğü meseleyi tetkik ederken yanlış yapması birinci ihtimaldir. Netice olarak Kur'an ve hadislere aykırı fetva verir. İnsanlar da onun bu yanlış fetva ve sözüne uyar.
b- İkinci ihtimal, davranışlarının aykırılıklar şeklinde olmasıdır. Yukarda söylendiği gibi "caiz olmasaydı âlim yapmazdı" yorumuyla bilginin aykırı davranışlarına uyulur. Âlimin davranışı fetva yerine geçecek durumdadır. Çünkü biliniyor ki âlim kimse kendisinin nasıl davranacağı gözetilen ve kendisine uyulan bir kimsedir. O işe (bu sıkda ifade edildiğine göre) din koyucunun yasakladığını açıkça işlemektedir. Sanki bu davranışıyla -usûl ilminde ifade edildiği üzere- fetva verici gibidir.
2- Davranışla ilgili fesadın ikincisi, halkın bunu yapması, fesadın yaygınlaşıp açıktan yapılır olmasıdır. Fakat buna özel konumda olan kişilerin/âlimlerin karşı gelmeye güçleri yettiği halde başlarını dahi kaldırmayıp karşı çıkmamalarıdır. Halktan bir kimse hükmünü bilmediği bir şeyi yaptığı zaman karşı çıkan olmazsa onun caiz, güzel veya meşru olduğuna inanır. Yaptığına karşı çıkıldığında böyle olmaz. Bu durumda yaptığının kusur veya gayri meşru olduğuna yahut böyle bir şeyin müslümanlarm yapacağı bir şey olmadığına inanır.
Din hakkında bilgisi olmayan kişinin durumu budur. Çünkü böyle bir kimsenin caiz olan ve olmayan şeyler hususunda dayanağı âlimler ve özel konumda olan kişilerdir. Karşı çıkması gerekenler karşı çıkmazsa, bu tür şeylerin yapılması açıktan ve yaygın olursa, ayrıca karşı çıkmaya güç yettiği halde karşı çıkılma korkusu bulunmazsa, bu durum, halktan olanlara bu işin caiz ve sakıncasız olduğunu gösterir. Nihayet o yapılan işte, öyle bir bozuk itikat yaygınlaşır ki birinci kısımda olduğu gibi sıradan kimseler buna ikna olurlar. Neticede bu bozuk davranışa karşı çıkmak bid'at hale gelir.
Kaynaklarda bildirilmiştir ki âlimler, insanlar arasında peygamber makamında kimselerdir. Âlimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler sözleri, davranışları ve onayları ile hükümlerin ne olduğunu gösterirse, onların varisleri de sözleri davranışları ve onayları ile hükümleri göstermelidir. Buna riayet edilmelidir. Çünkü ezana "Sabah oldu Elhamdülillah" ilavesinin yapılması, "Namaz için abdest alın!" "Hazırlanın!" uyarılarının yapılması, geceleyin müezzinlerin minare şerefelerinden insanları çağırması gibi camilerde yasak olan şeyler yapılmıştır. Âlimler ise bunlara karşı çıkmamış veya aynı şeyleri yapmışlardır. Netice olarak bunlar daha sonra gelenlere uyulacak bir yol olmuş meşru hale gelmiştir. Bu davranışları benimseyen insanlardan bazıları, belki İbn Sehl'in Nevazil isimli eserinde gaflet eseri yer alan şeyleri huccet/delil olarak dikkate almışlardır. Bu konuda başlı başına küçük bir eser yazdık. Doyurucu bilgi isteyenler oraya başvursun. Başarı Allah'tandır
Ebu Davud'un rivayetine göre Hz. Peygamber insanları namaza nasıl toplayacağını (bir karara bağlamak) arzu etmişti. "Namaz vakti olduğunda bir bayrak dik. İnsanlar onu görünce birbirlerine haber verirler." dediler. Hz. Peygamber bundan hoşlanmadı. Ravi diyor ki:
Boru çalınmasını -bir diğer rivayette Yahudilerin borusunun çalınmayın- söylediler. Hz. Peygamber:
"O Yahudilerin işi" buyurdu. Çan çalınmasını söylediler,
"O Hristiyanların işi" buyurdu.
Abdullah b. Zeyd b. Abd'i Rabbib[62] Hz. Peygamber'in bu arzusunu önemseyerek konunun görüşüldüğü yerden ayrıldı. Kendisine uykuda (rüya olarak) ezan gösterildi.[63]
Müslim'de Enes b. Malikin şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Hz. Peygambere namaz vaktinin geldiğini bildikleri bir şey ile duyurmak gerektiğini söylediler. Ateş yakılmasını veya çan çalınmasını dile gelirdiler. Hz. Peygamber, Bilâl’e ezanı çift, kâmet'i tek olarak söylemesini emretti."[64]
Görüyorsun ki Hz. Peygamber kâfirlere ait şeyleri hoş karşılamamış ve onları benimsememiştir. İlim özelliğine sahip olan kimseye yaraşan, vakitleri duyurmak için veya benzeri şeyler hakkında camilerde icad edilen şeylere karşı çıkmaktır. Mağrib şehirlerinde vakti bildirmek için bayrak kullanmak yaygındır. Hatta denebilir ki ezan okuyarak vakti bildirmek, bayrakla bildirmeye tabi olmuş hükmündedir.
Boru ile vakit bildirmeye gelince, bu Ramazanda güneşin batıp iftar vaktinin girdiğini bildirmek için kullanılmaktadır. Mağrib ve Endülüs'te sahurun başlayıp bittiği boru ile bildirilmektedir.[65]
Hadis, Abdullah b. Ümmü Mektûm'un ezanının bir belirti olduğunu bildirmiştir. İbn Şihab diyor ki:
İbn Ümmü Mektûm gözü görmeyen bir kimse idi. Kendisine "sabah oldu, sabah oldu" denmeden ezan okunmazdı.
Müslim ve Ebû Davud'da şu rivayet vardır:"
"Bilâl'in ezanı sizden birinin sahurunu yemesine engel olmasın. Çünkü o sizden gece namazı kılanı uyarmak, uyuyanı uyandırmak için ezan okuyor."[66]
Görülüyor ki Bilal'in ezanı uyuyan kimsenin uyanıp sahur ve başka ihtiyaçlarını karşılanması için bir uyarı ve belirti olmuştur. Borunun (burada) işi nedir? Hz. Peygamber ondan hoşlanmamıştır.
Ateş (ışık) yakmak da böyledir. Geceleri, yatsı ve sabah vakitlerinde; Ramazanın girdiğini bildirmek maksadı ile camilerde ışık yakılmaktadır. Sahur vakitlerinde dahi cami içerisinde ışık yakılıp sonra vaktin girdiğini duyurmak maksadı ile minareye çıkarılmaktadır. Aslında ateş mecusilerin şiârı/göstergesidir.
İbn Arabi[67] diyor ki:
Camide ilk defa tütsü yapan Bermek oğullarından Yahya b. Hâlid ve Muhammed b. Halid'dir. Bunlar zamanın valisi Emruddin'in yönetimi altında idiler. Halid, valinin nerdedârı, Yahya ise vezir idi. Daha sonra oğlu Ca'fer vezir oldu. İbn'ul Arabi diyor ki:
Onlar Bâtınîlerden idi.[68] Felsefecilerin görüşlerine inanırlardı. Mecusiliği canlandırdılar, camilerde güzel kokan tütsüler icad ettiler. Sonraları içerisinde yanan közler bulunan buhurdanlıkları ilave ettiler. İçerisine koydukları ateşle onu (oradan oraya) taşırlardı. Nihayet Endülüslüler bunu sabit hale getirdiler.
Velhâsıl camilerde ateş yakmak, selef-i salihin işi değildir. Camileri ışıkla süslemek de böyledir. Daha sonraları ışık süslemeleri camilerde o hale geldi ki Ramazana saygı göstermenin aracı oldu. Halk (namaz vaktini duyurmada olduğu gibi) boru çalınmasını istedikleri tarzda ışıklandırmanın gerekliliğine de inanır olmuştur. Halkın ekseriyeti bu tür şeylerin camilerde meşru olduğuna, uygun olduğuna inanırlar. Bunun sebebi, özel konumdaki kişilerin (bilginlerin) karşı çıkmamalarıdır,
Hz. Peygamber tarafından vaktin girdiğini bildirmek için çan çalınması benimsenmemişken şeytan bir başka tuzağı camilere sokmağa girişmiştir. Üzerinde ateşin yakıldığı buhurdanlıklar benimsenmiş, bunlarla ve daha başka şeylerle kilise ve havraların süslendiği gibi camiler de süslenir olmuştur.
Kurban bayramı arefesinden bir gün önce Zilhiccenin 8'in gecesi mum yakmak da böyledir. Nevâvi'nin bildirdiğine göre bu, çirkin bid'atlardan ve aşırı sapıklıklardandır. Bu mum yakma işinde birkaç çeşit çirkinlik bir araya gelmiştir. Şöyle ki:
Gerekli olmayan bir yere para harcayarak zayi edilmiştir.
Mecusilerin alâmeti ortaya çıkarılmıştır.
Mum ışığında kadın-erkek yüz yüze bir araya gelmektedir.
Meşru olan vakti gelmeden önce, arefe günü karşılanmaktadır. Turtuşi, Ramazanda camilerde bu kabil şeylerin yapıldığını, hatta daha başka çirkinliklerin de yapıldığını bildirmiştir. Tüm bunlar nerede, İmam Malik'in karşı çıktığı müezzinin şafağın attığını bildirmek üzere öksürmesi, kapıları çalması veya namaz kılma sırasında giysiyi önüne koymak nerede? Oysa bunları yapanın meramı (dini anlayışa) daha yakın ve bunlar daha basit şeylerdir. Âlimlerin ve özel konumda olan kişilerin karşı çıkmaması veya bizzat yapmaları sebebiyle icad edilen ve halkın sünnet gibi inandığı bid'atlar daha tehlikelidir.
Mâli yönden fesada gelince, insanların hepsinin aykırı davrandıklarını varsayarsak şöyle bir durum söz konusudur: Küçükler gördükleri ve ortada var olan şeylere göre yetişirler. Yeni müslüman olup dine girecek biri, yaygın olarak gördüğü şeyleri benimseyerek dine girer. Gördüklerinin caiz ve meşru olduğuna inanır.
Aykırı davranışın yapılması, insanlar arasında yaygınlaşır ve bir karşı çıkma olmazsa, bununla diğer tâatlar ve mubahlar arasında bir fark kalmaz.
Rize göre âlimler, kâfirlerin müslümanlarm çarşısında kuyumculuk yapmasını mekruh görmektedir. Çünkü onlar faizli işlem yaparlar. Bizim çarşımızda onların kuyumcu, sarraf ve tüccar olduğunu ve karşı çıkılmadığını gören, faizli alış verişin caiz olduğuna inanır hale gelir.
Bizim ülkemizde (Gırnata'da) meşhur Maliki mezhebini görüyorsun ki altun ve gümüşten yapılan ziynet eşyalarının aynı cinsler arasında ancak aynı ağırlıkta olanların takas ile eşit olarak satılması caizdir. Kuyumculuk kıymeti (işçilik) dikkate alınmaz. Bizde kuyumculuk yapanların hepsi veya çoğu el işi değerini fazladan olarak veya bunun için kiralama yoluna giderek değerlendirirler ve bunun kendileri için caiz olduğuna itikad ederler.[69]
Selef-i sâlihten beri ve onlardan sonra gelen âlimler hâlâ bu kabil şeylerde muhafazakâr olmaya devam etmektedirler. Halkın sünnet olan bir şeyi terk etmekten daha kötü bir inanca saplanması korkusu ile sünneti terk etmişlerdir. Halkın meşru olmayan bir inanç sahibi olmaması için mubah olan bir şeyi terk etmeleri daha uygundur.
"Muvafakat" isimli kitabımızda bu hususu açıklamak için birtakım şeyler söylenmiştir. Buna göre Âlimler bildirmiştir ki Hz. Osman seferi durumda iken farzları kısaltarak kılmazdı. Kendisine: "Hz. Peygamberle birlikte farzları kısaltarak kılmamış mıydın?" denildiğinde:
"Evet, fakat ben insanların önderi durumundayım. Çölden gelen bedeviler bana bakıyor. Farzı iki rek'at kılarım da onlar:
İşte (Allah tarafından) farz kılınan buymuş derler." buyurdu. Turtuşi şöyle diyor:
Allah size rahmeti ile muamele etsin! İyi düşününki seferi iken farz namazları kısaltma hakkında İslam Âlimlerinin iki kavli vardır:
1- Farzdır. Dört olarak tam kılan kimse, mutlaka (kısaltarak) yeniden kılar.
2- Sünnettir. Dört olarak kılan kimse namazın vakti çıkmamış ise, (kısaltarak) yeniden kılar.
Hz. Osman sıkıntılı bir durumda kalınca, İnsanların farz kılınan namazın iki rek'at olduğuna inanırlar gibi kötü bir sonuçtan korktuğu için (seferde kısaltma) farzını veya sünnetini terk etmiştir.
Sahabe.-i kiram (dan bazıları) kurban kesmezlerdi. Yani kurban kesmenin zorunlu olduğunu bildirecek bir davranışta bulunmazlardı. Huzeyfe b. Esed diyor ki:
Ebu Bekir ve Ömer hazretlerinin "farz olduğu zan edilir" korkusuyla kurban kesmediklerine şahit oldum. Bilal de şöyle diyor:
İki koç veya bir horoz kurban etsem aldırmam.
Rivayet olunduğuna göre Abdullah b. Abbas kurban bayramı günü para ile et satın alır ve İkrime'ye şöyle derdi. Sana soran olursa "Bu İbn Abbas'ın kurbanıdır." de. Abdullah b. Mesud şöyle diyor:
Ben kurban kesmeyi kesinlikle terk ediyorum. Halbuki ben sizin hâli vakti en iyi olanınızım. Böyle yapışım, kurban kesmenin farz olduğunun sanılması korkusundandır. Tavus diyor ki:
Abdullah b. Abbas'ın evinden daha çok ilim, daha çok ekmek ve daha çok et olan ev görmedim. O her gün et keser, hayvan boğazlardı. Sonra kurban bayramı günü hayvan kesmezdi. Böyle yapışı, ancak insanlar kurban kesmeyi farz sanmasınlar diyedir. O örnek alınıp kendisine uyulan bir önder idi. Tartuşı diyor ki:
Bu konuda söylenecek şey, bundan öncekinde (seferilikde namaz kısaltma hususunda) söylenen gibidir. Kurban kesme hususunda İslam Âlimlerinin iki kavli vardır:
Birincisi: Kurban kesmek sünnettir.
İkincisi: Kurban kesmek vaciptir.
Sahabe-i kiram, insanların bu meseleyi layık olduğu şekilde değerlendirmeyip, farz olduğuna inanmalarından kaçındıkları için, sıkıntıya düşmüşler ve sünneti terk etmişlerdir.
İmam Mâlik Muvatta' isimli kitabında[70] Ramazan bayramından sonra altı gün oruç tutma konusunda ilim ve fıkıh ehlinden hiç bir kimsenin bu orucu tuttuğunu görmediğini söylüyor. Diyor ki:
Seleften bunu yapan olduğu bana ulaşmamıştır. Âlimler bunu mekruh görür, bid'at olmasından korkarlardı. Cahillerin ve kaba (anlayışlı) kimselerin Ramazandan olmayan bu orucu, Ramazana eklemelerinden endişe ederlerdi. İlim ehlinden bir kolaylık görseler ve onların bu orucu tuttuğunu görselerdi bunu yaparlardı.
İmam Malik'in bu sözünde, bazılarının zannettiği gibi altı gün orucu hadisini ezberlemediğine/hıfzetmediğine dair bir delil yoktur. Bil'akis onun bu sözü hadisi bildiğini göstermektedir. Fakat o, aslında bu orucu tutmak müstehab olduğu halde, amel edilmemesi görüşünde olmuştur. Onun böyle yapması Hz. Osmanın namaz kısaltma, sahabenin kurban meselesinde davrandıkları gibi, bid'at konusunda söylediğine yol açacak bir araç olmaması içindir.
Bu olay bir asıl/delil ise de Maverdi, bundan daha ilginç bir şey anlatıyor. Mâverdinin zikrettiğine göre insanlar Basra veya Tarafe camiinin avlusunda namaz kıldıkları zaman, secdeden başlarını kaldırdıklarında yüzlerindeki toprağı silerlerdi. Çünkü camiin avlusu toprak idi. Ziyâd, camiin avlusuna çakıl döşenmesini emretti ve şöyle dedi:
Uzun bir zaman geçip küçükler bunu görerek yetiştiğinde, namaz kılarken alnındaki secde izini silmenin sünnet olduğunu sanmasından emin olamıyorum. Bu anlayış mubah bir şey hakkındadır. Mekruh ve yasak bir şey hakkında nasıl olacağını sanırsın?
Bu zamanda bana ulaştı ki İslamı, tanımaya başlayalı az bir zaman olmuş kimselerden bazısı şarap hakkında şöyle demiştir:
Şarap haram değildir. Onu içmekte bir kusur da yoktur. Ancak kusur şarabı içip adam öldürmek ve benzeri şeyler gibi uygunsuz birşey yapmaktır. Böyle bir (söz ve) inanç müslüman olarak yetişen bir kimseden meydana gelmiş ise bu kişi kâfir olur. Çünkü bu, ümmetin dininde zorunlu olarak bilinen bir şeyin inkârıdır. Bu anlayış sebebiyledir ki yöneticiler tarafından şarap içenlere karşı yıkılmamış, onların şarabı (kolayca) temin etmelerine imkan verilmiş ve zimmet ehlinin bulunduğu mahallede içki satışı meşhur olmuştur.[71]
Yapılan bid'at iş, meşru olmadığı halde, bid'atı yapanın inancına göre meşru olarak benimsenmedikçe bid'atın bir anlamı yoktur. Böyle bir durum bid'atta gerçekleşmekte veya gerçekleşmesi beklenmektedir. Karafi Arap olmayan (müslüman) lardan, onlara göre altı gün orucunun Ramazana bitişik olduğunu benimsediklerini hikaye etmiştir. Çünkü onlar Ramazana ait olan halleri altı gün tamamlanıncaya kadar devam ettirmektedirler. Birinci bölümde geçtiği üzere aynısı bizde de meydana gelmiştir.
Tüm bunların günahı, bilginlerden veya diğer kimselerden bu davranışlara karşı çıkmayanlara, yahut bazı davranışları insanlar arasında onların gözü önünde yapanlaradır. Çünkü günahlarda veya başka şeylerde bu inançların yaygınlaşmasında asıl olan onlardır.
Buna göre bid'at dört şeyden meydana gelmektedir:
1- Bid'atı bid'atcının icad etmiş olması. Bu dört kısımdan en açık olanıdır.
2- Âlim kişinin (dine) aykırı olarak bid'atı yapıp, cahilin onu meşru sanması.
3- Câhil bid'atı işlerken âlimin buna karşı çıkmaya gücü yettiği halde sessiz kalması. Böyle bir durumda câhil yaptığı şeyin (sünnete) aykırı olmadığını anlar.
4- Yapılan şey aslında iyi bir şeydir. Ancak uzun süre yapıla yapıla hakkındaki inanç değişir. Bu kısımdaki bid'at, bid'ata vesile olmakla meydana gelir.
Şu kadar ki bu kısımların herbiri aynı ağırlıkta değildir. Bid'at ismi, bunların hepsine ittifak halinde verilmez. Her biri gerçek bid'ate farklı uzaklık ve yakınlık durumundadır.
Birincisi gerçekten bid'at adını ahr. Çünkü bid'at olduğunu nas olarak ifade etmek için bu kısımdaki bid'at gerekçe olarak almır. Bunu ikinci kısımdaki bid'at izlemektedir. Çünkü bir şeyi yapmak, sözlü olarak nas halinde ifade etmeye benzer. Hatta usul ilminde ifade edildiği üzere bazı hallerde yapmak, sözden daha çok etkili olur. Şu kadar ki bir şeyi yapmak, bu kısımda her yönden delil durumunda değildir. Zira âlim bazen kötü bir şeyi yapar ve yaptığının kötü olduğunu söyler. Bundan dolayıdır ki: "Alim'in yaptığına bakma, Lâkin ona sor seni onaylasın." Demişlerdir. Halil b. Ahrmul veya bir başkası şu şiiri söylemiştir:
''Benim yaptığıma bakma bilgime uy,
Sana bilgim fayda verir, zarar vermez bendeki kötü huy"
Bundan sonra üçüncü kısım gelir. Çünkü -karşı çıkan kimsenin, mertebesi etkili olmak kaydı ile- karşı çıkmayı terk etmek yapılan işin kötü birşey olmamasını gerektirir. Fakat bu kısım, bir öncekinden daha aşağı derecededir. Çünkü karşı çıkma gücünü engelleyen çok şey vardır. Karşı çıkmayı terk etmek bazen bir mazeret sebebiyle olur. Karşı çıkmak, bir şeyi yapmak gibi değildir. Bir insanın aykırı olduğunu bilerek bir şeyi yapması için mazeret yoktur.
Daha sonra dördüncü kısım gelir. Çünkü bundan öncekilerdekı sakıncalı durum geniş anlamda bu kısımda yoktur. Beklenti durumundaki zarar, gerçekleşen zarar derecesine asla ulaşmaz, işte bundan dolayı, bu kısım, bid'ata vesile kabilindendir. Bu itibarla bu kısımdaki bid'at, hemen bid'at derecesine ulaşmaz. Buna göre gerçek bid'at kısmına girmez. İkinci ve üçüncü kısımlarda aykırılık bizzat var olup, bid'at dıştan gelen bir özelliktir. Şu kadar ki normal olarak o, aykırılıktan kopmaz. İkinci kısımdaki bid'at üçüncüden daha etkili durumdadır;[72]
[1] Burada sözü edilen vergi, İslam'dan önce cahilîye döneminde alınan vergidir ki her eşya satandan alınırdı. Bu vergiye meks denirdi, Hz. Peygamber'den rivayet edilen: "Meks sahibi cennete girmez." hadisine göre bu haramdır.
[2] Taylasan başı ve omuzları ihata eden, kısaca hâla başımıza örttüğümüz şal olmalıdır. Mütercim Asım Efendi, Okyanus. 2/950 (Çeviren).
[3] Bu zât, büyük hadis hafızı ve çağının hadis bilgini elan Ahmed b. Abdullah b. Ahmed b. İshali b. Mush b. Mihran el-Mihranidîr. Isfahanli. mutasavvıf ve şafıi mezhebine mensuptur. Hilyet’ul Evliya isimli eserin sahibi olup çok doğru bir kimsedir. Hicri 430 yılının Muharrem ayının 20. günü vefat etmiştir. Bakınız: Tezkire. 3/1092; Şezerat, 3/245; Lisan. 1/201
[4] Akika, çocuk doğduğu zaman ailesi tarafından kurban kesilmesine verilen isimdir. Fıkıh literatüründe buna "Akika kurbanı" denir. (Çeviren)
[5] Hadisi Buharı Sahih'inde Fiten, Megazi ve Menakib kitaplarında rivayet etmiştir. Hadis, Feth'ul Bâri'de 3603-4330-7052 ve 7057 numaralardadır. Müslim. İmamet kitabında 1843 ve 1845, genel numaralarda, Tirmizi. Fiten kitabında 2189 ve 2190 numaralarda rivayet etmiştir. Aynen İbn Hıhban'ın Sahihine de bakınız: 9/195
[6] Hadisi, Buhâri Sahihinde Fiten kitabında (Fethul Barî'de 7053-7054 numarada) ve Ahkâm kitabında (Feth'de 7143 numarada) rivayet etmiştir. Ayrıca Müslim, İmamet kitabında 1849 genel numara ile, Dârîmi. Siyer kitabında 2019 numara ile rivayet etmiştir. Ayrıca Albâninin lrva’ul Galil'ine de bakınız: Hadis No: 2453.
[7] Hadis sahihtir. Onu Buharî bu lafızla sahih'inde Rikak kitabında (Feth’de 6496 numarada) ve ilim kitabında bir kelime farkı ile (Feth'de 59 numarada) rivayet etmiştir.
[8] Hadisi Buhari Sahih’inde Fiten kitabında -lafız Buhârînindir- Ebû Hüreyreden (Feth'de 7061 numara ile) rivayet etmiştir. Ayrıca Müslim İlim kitabında genel 157 numarada. Tirmizi Zühd kitabında kelime farklılığı ile ve ilim kitabında 2200 ve 2332 genel numaralarla, ibn Mace Fiten kitabında 4052 mimara ile. Ahmed b. Hanbel 2/537 de rivayet etmiştir.
[9] Hadisin lafzı Buharînindir. Buhârî hadisi fiten kitabında (Feth'de 7062-7063-7064-7066 numara ile). Müslim, ilim kitabında 2672 genel numara ile, Tirmizi, Fîten kitabında. 2200 numara ile. Ibn Mâre, Fiten kitabında 4050 ve 4051 numara ile rivayet etmişlerdir. İbn Mâce’deki rivayetlerden ikincisi "Sizin arkanızda...'" şeklinde başlamaktadır. Bunun dışındaki rivayetler ise "kıyametten önce...." şeklindedir. Buna göre tetkik etmekte olduğumuz ve yazarın zikrettiği rivayetin başında kelime düşüklüğü vardır. Bu husus dikkate alınsın.
[10] Rivayetin burasında eksiklik vardır. Zira tamamı şöyledir: Emanet duygusu adamların kalplerinin derinliğine (Allah tarafından) indirilmiştir. Sonra Kur'an indi ve ondan ve sünneti öğrendiler."
[11] Hadisin devamı vardır ve şöyledir: Ben öyle günler yaşadım ki hanginizle alış veriş yaptığıma aldırış etmezdim. Çünkü bu kimse müslüman ise dindarlığı ona hile yaptırmazdı. Hıristiyan ise yöneticisi hile yapmasına engel olurdu. Fakat bu gün ancak (güvendiğim tek tük) filan ve filan kişi ile alış veriş yapıyorum.” Hadisi Buhârî, Fiten kitabında (Feth'de 7086 numura ile). Müslim. İman kitabında 230 genel numara ile. Tirmizi, Fiten kitabında 2179 numara ile, İbn Mâce, Fiten kitabında 4058 numara ile. Ahmed b. Hanbel 2/166-303-36l-390-406 ve 3.4,5. ci cildlerin pek çok yerinde. Tayalisi, 424-432-803 numaralar ile rivayet etmişlerdir.
[12] Hadisi Buhari, Fiten ve Menakıb kitaplarında (Feth'de 3608 ve 7121 numara ile, Müslim Fiten kitabında 157 genel numara ile, Tirmizi. Fiten kitabında 2218 numara ile rivayet etmiştir.
[13] Hadisi Buhârî Menâkıb, Fezail'ul Kur'an ve İstitabet'ul Mürteddin kitaplarında (Feth'de 3611-5057-5058-6390 ve 693I numaralarla, Müslim Zekât kitabında 1066-1067-1068 genel numaralarla. Tirmizi Fiten kitabında 2188 numara ile, İbn Mâce, Mukaddimede 168-169-170-171-172-17 I ve 175 numaralarla rivayet etmiştir.
[14] Hadisi Müslim, Eyman kitabında 118 numara ile, Tirmizi, Fiten kitabında 2195-2197-2198 numaralar ile Ahmed b. Hanbel, Müsned’de (2/523) rivayet etmiştir.
[15] Bu hadis Hz. Peygamberin veda hacında söylediği uzun hadisin bir parçasıdır. Hadisi Buharî, Meğazi. Hudud. Fiten kitaplarında (Fethde 4403-4405-4406-6785-7077-7078-7079-7080 numara ile) Müslim. Uyman kitabında 2193 numara ile, Tirmizi, Fiten kitabında 2193 numara ile İbn Mâce, Fiten kitabında 3942 ve 3943 numara ile, İbn Hıbbân sahihinde. 1/250 ve 7/572 de Feyz'ıd Kadir 6/394 de 9767 numara ile rivayet etmiştir.
[16] Bu hadisi sahihtir. Buhârî Sahihinde İlim, Nikah,. Eşribe ve Hudud kitaplarında (Feth'de 81-5231-5577- ve 6808 numara ile) Müslim, Sahihinde İlim kitabında 2671 genel numara ile. ibn Mâce Fiten kitabında 4045 numara ile. Tirmizi. Fiten kitabında 2205 numara ile, Ahmed b. Hanbel Müsnedinde 3/98-120-l76-202-213-273 de Tayalisi Müsnedinde 1984 numara ile rivayet etmiştir.
[17] Burada geçen "garip" kelimesi Türkçemizde olduğu gibi tuhaf, acayip gibi bir mana ifade etmez. Bu kelime Hadis Usulü ilminde bir terimdir. (Çeviren).
[18] Bu hadisi Tirmizi, Fiten kitabında 2210 ve 2211 numaralarla rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Bu garib bir hadistir. Hz. Ali'nin hadisi olarak ancak bu vech ile biliyoruz. Hadisi Ibn Mace de Fiten kitabında rivayet etmiştir. İbn Mâce'nin rivayetinde sadece beş özelliğe yer verilmiştir. Fakat(buna rağmen) belgelemek bakımından onu da zikrettim. Ayrıca bakınız: Feyz’ul kadir. 1/409-410 Hadis numarası. 774.
[19] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/97-105.
[20] Bu hadis Buhârî nin sahihinde İlim ve İ'tisam kitabında (Feth'de 100 ve 7307 numara ile, Muslim İlim kitabında 2823 genel numara ile. Tirmizî, îlim kitabında 2652 numara ile, Dârimi Sünenin’de mukaddimede 239 numara ile, îbn Hıbbân 7/48 ve 8/254 ve 255 de rivayet etmiştir.
[21] Bu bir usulü fıkıh terimi olup bu hususta sekizinci bölümde bilgi ve örnekler verilecektir. (Çeviren).
[22] Bu bir usulü fıkıh terimi olup bu hususta sekizinci bölümde bilgi ve örnekler verilecektir. (Çeviren)
[23] Iyne, bir malı ödemesi belirli bir vakte ertelenmiş olarak para karşılığında satıp, sonra sattığından daha az fiyata satın alıp, daha az olarak belirlenen fiyatı peşin olarak vermektir. Duha çok olarak belirlenen fiyat, aynı malı ilk olarak alan kimsenin zimmetinde borç olarak kalır. Böyle bir satış işlemi Şafiilerce mekruh, diğerlerine göre haramdır.
[24] Bu hadisi Suyutî el-Cami’us-Sağîr'inde zikretmiş, hasen olduğunu bildirerek Ahmed b. Hanindin Müsnedinde, Beyhaki'nin Şuabu'l İmanında. Taberâni'nin Mu'cem'ul Kebîrin’ de rivayet ettiklerini ifade etmiştir. Bakınız: Feyz'ul Kadir. 1/397; Zâd'ul-.Meâd, 3/86.
[25] Hadisi Ehu Davud, Sünen'inde 3462 numarada rivayet etmiştir.
[26] Bunu Ebu Davud. Sünen’inde 3382 numara ile.
Ahmed b. Hanbel Müsned'inde 1/116 da. Ahmed Şâkirin tahkik ettiği nüshada 937 numarada rivayet etmiştir. Ahmed Şâkir dipnotta şöyle diyor: Bu rivayetin isnadı zayıftır. Çünkü senedde ki Temim oğullarından olan Şeyhin durum belirsizdir. Ahmed Şâkir daha sonra İmam Suyutinin bu rivayete "Led-Dürr'ul Mensur" unda özet bir şekilde yer verdiğine işaret etmiştir.1/293
[27] Bu zat Abdullah b. Mübarek el-Mervezi'dir. Künyesi EbuAbdirrahmandır. Hanzala oğullarının azatlı kölesi idi. Sağlam, dürüst, cömert, mücahid bir fıkıh âlimi idi. Kendisinde pek çok hayırlı meziyetler vardı. Sekizinci tabakadan olup hicretin 181 yılında Hit denilen yerde vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 1/445; Tezkire. 1/274; Şezerat. 1/295.
[28] Bu zat Süfyan b. Abd'ül Melik el-Mervezi'dir. İbn Mübarek'in arkadaşları arasında ileri gelen büyüklerdendi. Onuncu tabakanın ilklerinden olup hicretin 200. yılında vefat etmiştir. Hakiniz: Takrîb. 1/311: Cerh ve Ta'dil, 4/230.
[29] Eserin orjinalinde noktaların olduğu yerde cümleyi tamamlaması gereken ifadenin eksik olduğu bildirilmiştir. (Çeviren).
[30] Taraflardan birisi sıkıntısını çektiği parayı elde etmeyi, diğeri ise parasının geriye dönücünde kâr ile dönmesini istemektedir. (Çeviren).
[31] Daha önceki hadiste “yöneticiler” kelimesi yerine "işler" kelimesi vardır. Ayrıca bu hadisteki son cümle onda yoktur. (Çeviren).
[32] Hadisi Ebû Davud, Eşribe kitabında 3688 ve 3689 numara ile, Nesâi. Eşribe kitabında 8/312 ve 313 de, İbn Mâce Eşribe kitabında 3385 ve Fiten kitabında 4020 mimara ile. Dârûnî, Eşribe kitabında, 2100 numara ile, Ahmed b. Hanbel Müsned'inde 4/237 ve 5/318-342 de, Tayalisü Müsnedinde. 586 numara ile, İbn Hıbhân Sahih'inde 8/266 da rivayet etmişlerdir, Ayrıca bakınız: 'Zâd’ul Meâd. 5/748: Feyz'ul Kadir. 5/301 (7705 numaralı hadis)
[33] İbn Mace’nin bu fazlalık rivayeti Fiten kitabında 4020 numaralı hadistedir. Ayrıca Münavi'nin Feyz'ul Kadirine bakınız: 5/392 ve 7709 numaralı hadis.
[34] Hadisin metninde zina kelimesinin karşılığı yoktur. Bu mana dipnotta ifade edilen ve Buhârîde bulunan bir rivayete dayanarak metne alınmıştır. (Çeviren)
[35] Hadisi Buhari, Ebû Amir ve Ebû Mâlik el-Eş'ariden Eşribe kitabında (Feth'de 5590 numara ile) ve Ebu Davud libas kitabında 4039 numara ile rivayet etmiştir.
[36] Bu zât: Abdurrahman b. Amr b. Yuhmiddir. Künyesi Ebu Amr'dır. Şamlıların imamı idi. Doğru ve değerli bir fıkıh bilgini olan Evzai yedinci tabakadan olup hicretin 157. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 1/493 Tezkire. 1/178: Mizan. 2/580.
[37] Elimizdeki bu hadisin mürsel olduğu açıktır. Evzâi tabiin tabakasının büyüklerinden değildir. Hadisi kabul edemeyiz. Ancak Ebu Davud'un Buyu" kitabında 3462 numara ile rivayet ettiği hadis bu rivayeti desteklemektedir. Ayrıca bakınız: Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/494; Beyhaki, Sünen, 5/275 ve devamındaki sahife.
[38] 'Bu zat: İbrahim b. İshak el-Harbidir. Derya gibi bir imam, âbid ve zâhid bir kimse idi. Zamanında Ahmed b. Hanbele benzerdi. Karşılığını sadece Allah'tan bekleyerek kitap tasnif ederdi. Hicretin 285 yılında Bağdatta vefat, etmiştir. Bakınız: Şezerat. 2/190
[39] Bu zât: Ebû Sa’lebe el'Huşenî'dir. Ebû Sa'lebe künyesi ile meşhur bir sahabidir. Kendisinin ve babasının ismi hakkında çokça ihtilaf edilmiştir. Hayberin Fethine katılmış, hicretin 75. yılında vefat etmiştir. Bundan çok önce Muaviyenin hilâfetinin ilk yıllarında vefat ettiği de söylenmiştir. Bakınız: Takrib. 2/404: Şezerât. 1/82.
[40] Bu hadisi Darimi Eşribe kitabında 2101 numara ile rivayet, etmiştir. Ayrıca Ebu Yalâ, Bezzar ve Taberâni de rivayet etmiştir.
[41] Bu zat: Ahmed b. Muhammed b. Hanbel b. Hilâl b. Esed Seyhani el-Mervezidir. Bağdata yerleşen Ahmed. b. Hanbelin künyesi Ebu Abdillah’tır. Büyük imamlardan birisi, güvenilir bir hadis hafızı, Fakih ve hürmettir. Onuncu tabakanın başlarında yer alır. Hicretin 241 yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 1/24: Şezerat. 2/96: Tezkire. 2/431.
[42] Bu hadis Ahmed Şâkirin tahkik ettiği Ahmed b. Hanbelin müsnedinde 1/402 de 3809 numaradadır. Ahmed Şâkir dipnotta şöyle diyor. İkinci kısmı Münziri, Tergib'de 3/194 te zikretmiştir ve Ebu Ya'la da iyi bir isnadla rivayet etmiştir. Heysemi dahi Mecme'uz-Zevaid’ de 1/118 de zikretmiş ve Ebû Ya'lâya nisbet etmiştir. Ben derim ki: Birinci kısım yukarda lanet bildiren kısım, ikincisi de bu rivayettir.
[43] Bu hadise kaynaklarda rastlanmamıştır.
[44] Hz. Peygamber bu sözünü kendisine: "Ey Muhammed Allah'tan kork!" diyerek saygısızlık eden bir kimseyi göstererek söylemiştir. Bu adam Temim oğulları kabilesinden olup, adı Harkus veya Nâfı'dir. Bakınız: Ayni, Umde, 7/384 (Çeviren)
[45] Hadisi Buhâri Sahih'inde Ehadis'ul Enbiya kitabında (Feth'de 3344 numara ile). Müslim Sahihinde, Zekat kitabında,1064 genel numara ile; İbn Mâce ve Dârimi, Eşribe kitabında rivayet etmiştir. Ayrıca Elbâni'nin Silsilet'ül Ehâdis'is-Sahihasmda 270 ve 1956 numaraya bakınız.
[46] Ağmat: Mağripde Merakeş yakınlarında bir bölgenin adıdır. Bakınız: Merasıd, Bağdadi, 1/98 (Çeviren).
[47] Meşhur rivayetlerde bu kelime meçhul kipi ile "başlanıldı" şeklinde değil, "başladı" şeklindedir,
[48] Hadîs sahih olup, Müslim, Sahihinde İman Kitabında 145 ve 145 genel numara ile rivayet etmiştir. Müslim'in rivayetinde "İslam (ve iman Mekke ve Medine'deki) iki mescid arasına sığınıp kalacaktır." ifadesi vardır. Hadisi ayrıca Tirmizi, İman kitabında 2629 ve 2630 numara ile İbn Mâce Fiten kitabında 3986, 3987 ve 3988 numara ile Darimi, Rikak kitabında 27 55 numara ile Ahmed b. Hanbel Müsnedinde Ahmed Şakir'in tahkik ettiği nüshada 1/398, 4/73 ve 3/463, de rivayet etmiştir. Elbâni "Sahih'ul cami'inde “Hadis sahihtir." demiştir. 2/53
[49] Hadisi Buhâri Sahihinde Tefsir kitabında (Feth'de 4547 numara ile) ufak bir farkla, Müslim İlim kitabında 2665 genel numara ile Ebu Davud, Sünnet kitabında 4598 numara ile Tirmızi, Tefsir kitabında 2994 numara ile İbn Mâce Mukaddime de 47 numarada farklı bir şekilde rivayet etmiştir,
[50] Hadisi Tirmizi, Tefsir kitabında 3253 numara ile rivayet etmiş ve "Bu hadis hasendir. Sahihtir ' demiştir. Ayrıca İbn Mâce. Mukaddimede 48 numara ile, Ahmed b. Hanbel Müsnedinde 5/252-256 da rivayet, etmiştir. Ayrıca bakınız: Feyz'ul Kadir 5/453 Bizim zikrettiklerimize ilaveten Suyuti hadisi Hakim'in Müstedrek'ine nisbet etmiştir.
[51] Bu hadis Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde rivayet, ettiği hadisin bir parçasıdır. Hadisin baş tarafı şöyledir: “Kuran yedi harf (çeşit) üzere okunur...." Ayrıca Feyz'ul Kadir'e bakınız: 4/536 hadis numarası: 6185
[52] Ahmed b. Hanbel. Müsned, 2/181
[53] Hadis sahihtir ve Buhâri, Sahihinde Fezail'ul Kur'an ve İ'tisam kitaplarında (Feth'de 5060-5061-7364-7365 numaralar ile) rivayet etmiştir. Müslim îlim kitabında 2677 genel numarası ile Ahmed b. Hanbel, Müsnedinde 4/313 de, Dârimi, Fezail'ul Kur'an kitabında 3359-3360-3361 numaralarla. İbn Hıbban, Sahihinde 2/69 da rivayet etmiştir.
[54] Bu zat: Ma'n b. İsa b. Yahya el-Eşcaî'dir. Ebu Yahya el-Medeni el-Gazzâz ailesinin azatlısıdır. Sağlam, dürüst, hüccet ve hadis sahibidir. İmam-i Malik'in en sağlam arkadaşlarındandır. Onuncu tabakanın büyüklerinden olup hicretin 198. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrıb, 2/262- Tezkire. 1/332; Şezerat, 1/355
[55] İrca: mürcie mezhebinin görüşüdür ki bu görüş, iman varken günahın zararı, küfür varken tâatın faydası olmaz şeklinde özetlenebilir. (Çeviren)
[56] Mus'ab ibn Abdillah ibn Mus'ab ibn Sabit ibn Abdillah ibn Zübeyr ibn el'Avvam el-Esedi. Künyesi EbûAbdillah z-Zübeyri’dir. Medine'lidir. Bağdat'a yerleşmiştir. Sikadır, neseb alimidir. 10. tabakadandır. 236 da vefat etmiştir.
[57] Bu, kölemenlerin ilk halifesi Muiz Lidinillah’tır.
[58] Mâleka Endülüs'te bir şehrin adıdır. Şehrin surları deniz kenarındadır. Merasıd, Bağdadi, 3/1221 (Çeviren).
[59] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/106-127.
[60] Tercüme sırasında bu cümlenin başından buraya kadar kullandığımız ifadeler metinde geçen terkibinin karşılığıdır kelimesi hakkında değerlendirdiğimiz bu mana için bakınız: En-Nihâyetu fi Ğarîb'il Hadis vel Eser. Mead'ud-Din Ebû's-saâdât el-Mübarek b. Muhammed Cezeri Ibn'ul Esîr. (Tahkik: Mahmud Muhammed Tanâhi ve Tabir Ahmed Zâvi) 1. Baskı, 1963, 2/221.
[61] Hatta şöyle denmiştir: "Âlimin hatası âlemin kaymasıdır."
[62] Bu zât Abdullah b. Zeyd b. Abd'i Rabbih b. Sa'lebe el-Ensari'dir. Künyesi Ebu Muhammed olup Hazrec kabilesindendir. Rüyasında ezanı (n nasıl okunacağı) gösterilmiştir. Meşhur bir sahabıdır. Şezerât'da "Zeyd b. Abdullah" olduğu bildirilmiştir. Hicretin 32. Yılında vefat etmıştir. Uhud savaşında şehid olduğu da söylenmiştir. Bakınız: Takrib: 1/417; Şezerât. 1/39.
[63] Bu hadis Ebu Davud'un rivayet ettiği hadisin bir parçasıdır. Lafız onundur. Hadis Salat kitabında 498 ve 499 numaralarla. Tirmizi buna benzer bir şekilde Salat kitabında 189 numara ile rivayet etmiş ve “Abdullah b. Zeyd'in hadisi hasen ve Sahih'tir" demiştir. İbn Mâce, Ezan kitabında 706 numara ile Dârimî Ezan kitabında 1187 numara ile Ahmed b. Hanbel, Müsned"inde 4/43 de rivayet etmiştir. Ayrıca bakınız: Siyer, ibn Hişam. 2/128-129 Dâr'ul Hidâye. Mısır, ibn Hişam burada ibn İshak'tan uzun bir rivayete yer vermiştir. Sonuç olarak hadis sahihtir. Tirmizi 1/361 de Abdullah b. Zeyd ile ilgili olarak: Ondan, Hz, Peygamber'den sahih olarak bu hadisten başkasını bilmiyoruz." diyor. Beyhakî. Tirmizî'nin "el-îlel'ul Kebir" inden şunu aktarıyor: Muhammed b. İsmail el-Buhari'ye bu hadisi sordum. Buhari: "O hadis bana göre sahihtir," dedi. Sünen, Beyhakî, 1/390-391.
[64] Hadis sahihtir. Buhari, Ezan kitabında (Fethul Bari'de 605-606-607 numaralar ile) Müslim Salat kitabında 378 genel numara ile rivayet etmiştir. Şâtıbî'nin yer verdiği lafız, Müslim'de Salât kitabında, kitab içerisindeki 3 ve 4. rakamları ile yer almaktadır. Hadisi ayrım Ebu Davut Salât kitabında 508-509 numara ile Tirmizi, Salat kitabında 193 numara ile Nesai Ezan kitabında 2/3 de, İbn Mâce Ezan kitabında 729-730-731-732 numara ile Dârimî. Ezan kitabında 1193-1194-1195 numara ile İbn Hıbban, Sahihinde 3/92 de rivayet etmiştir. Ayrıca bakınız: Zâd'ul Meâd, İbn'ul Kayyım, 2/390.
[65] Tabiîdir ki örf haline gelen şekliyle top atmak, boru öttürmenin yerine geçmiştir.
[66] Hadis kitablarında (Feth’de 621-5298 ve 7247 numaralar ile Müslim Siyam kitabında 1093 genel numara ile Ebu Davud, Savm kitabında 2346 ve 2347 numaralar ile Tirmizi Savm kitabında 706 numara ile Nesâi Siyam kitabında 4/148 de. İbn Mâce, Sıvam kitabında 1696 mimara ile Ahmed b. Hanbel Müsnedinde (Ahmed Şâkirin tahkiki ile) 1/386 da 3654 numara ile rivayet etmiştir.
[67] Bu zât: Kâdi Ebu Bekir b. Arabi Muhammed b. Abdullah b. Muhammed İşbilîdir. Mâliki mezhebinden olan İbn'ul Arabi Endülüs halkının ileri gelen âlimlerinden, hadis hafızıdır. Hicretin 546. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Şezerât. 4/141
[68] Batıniler şîadan bir grup olup onların en kötüleridir.
[69] Tahkik ehlinden olan îbn'ul Kayyım'ın İlam'ul Muvakkıîn isimli eserinde "ziynet eşyasında el işi kıymetini dikkate alarak iki ziynetin birini diğerinden ağır gramajla satmanın caiz olması hususunda açıklaması vardır. Bakınız: İlam’ul Muvakkîn. 2/161. Beyrut, Dâr'ul Ciyl basımı.
[70] Muvatta sıyam kitabını sonu. 1/311 (Muhammed Fuad Abdullah Baki’nin tahkik ettiği nüsha.)
[71] Yazarın bu cümleden maksadı nedir? Buna iyi bakılmalıdır. Görünen odur ki bazı doğu ülkelerindeki müslüman şehirlerindeki gibi Endülüsde zimmet ehlinin yaşadığı veya çoğunlukta olduğu mahalleler vardır. Ve buralarda içki satılmaktadır. (Bu dipnot Reşid Kızanın dır.)
[72] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/127-136.
İslami Okul Okulların En Önemlisi