8- BİD'AT İLE MESALİH-İ MÜRSELE VE İSTİHSAN ARASINDAKİ FARK - Itisam - 08 Bid'at Ile Mesalih I Mursele Ve Isti
8- BİD'AT İLE MESALİH-İ MÜRSELE VE İSTİHSAN ARASINDAKİ FARK
8- BİD'AT İLE
MESALİH-İ MÜRSELE VE İSTİHSAN ARASINDAKİ FARK
Bu bölümde, bakıldığı zaman bid'at olan ile bid'at olmayan şeyler hakkında konuşmak zorunluluğu vardır. Çünkü insanlardan pek çoğu "mesâlih-i mürsele"nin büyük bir kısmını bid'at saymış ve bunları sahabe ve tabiîn'e nisbet etmişlerdir. Ayrıca kendi icadları olan bid'atlara, mesalih-i mürsele kabilinden olan uygulamaları huccet/delil olarak göstermişlerdir. Bir kısım kimseler de bid'atı, dini hükümlerin kısımları gibi kısımlara ayırmışlar ve şöyle demişlerdir: Bid'atlardan bir kısmı vacip, bir kısmı menduptur. Kur'anın yazılmasını ve (buna benzeyen) başka şeyleri vacip, Ramazan gecesi (teravih) ibadetini bir imama uyarak kılmayı da mendup saymışlardır.
Mesalih'i Mürselenin anlamı, belirli bir asl'a dayanmayan, fakat uygun bir şeyi muteber saymaktır. Özellikle bu uygun şeyin dini bir delil ve dayanağı yoktur. Ayrıca akıl yürütmeye de gerek yoktur. Çünkü akıl tabiî olarak bunları benimser. Bu özellikler güzel görülen bid'atlerde de aynen mevcuttur. Çünkü dinde bunların yararı olduğu gibi bir anlayış, onu icad edenin inancında mevcuttur. Bu anlayışa göre mesalih-i mürseleyi muteber saymak bir hakikatin ifadesidir. Güzel görülen bid'atları da muteber saymak dahi öyledir. Çünkü her ikisi de aynı vadide cereyan etmektedir. Eğer bu tür bid'atları hak olarak kabul etmezsek, mesâlih-i mürseleyi muteber saymak sahih olmaz.
Ayrıca mesalih-i mürsele hakkında söylenilen söz, görüş birliği/ittifak ile söylenmemiştir. Aksine bu konuda usûl/metodoloji âlimleri dört ayrı kavil halinde ihtilâfa etmişlerdir:
1- Kâdî ve bir grup usûlcü mesalih-i mürseleyi kabul etmemişler ve bir asıl'a dayanmadıkça bu husustaki mana muteber değildir, demişlerdir.
2- İmam Mâlik mesalih-i mürseleyi muteber saymış, hiçbir kayıt ve şart olmaksızın birtakım hükümleri bunun üzerine bina etmiştir.
3- Şafiî ve Hanefi'lerin büyük bir kısmı sahih bir asla dayanmayan mesalih-i mürsele manasını benimsemişlerdir. Şu kadar ki sabit olan asılların ifade ettiği manaya yakın olması şarttır. İmam Cüveynî[1] nin naklettiği budur.
4- Gazzali ise şu görüştedir: Mesalih-i mürseleden uygun şey, tahsiniyat, yani güzelleşme anlamı ifade edecek alanda ise, belirli bir asla dayanmıyorsa muteber değildir. Şayet zaruriyat alanında ise Gazzalinin eğilimi kabul yönündedir. Fakat bir şartı vardır. Gazzali der ki: Böyle bir sonuca ancak bir müctehidin içtihadı ile ulaşmak
imkanı vardır.
Şayet mesâlih-i mürsele'nin gerçekleştiği alan, orta derecede yani hâciyyat alanında ise Gazzalinin farklı/çelişkili görüşleri vardır: "Mustasfâ" isimli eserinde kabul etmemiştir. Bu iki kavlinden en sonuncusudur. Fakat daha önceleri bunu kabul ettiği gibi "Şifâ'ul Alıl" isimli eserinde dahi kabul ettiğini ifade etmiştir. Gazzali'nin farklı görüşü dikkate alınırsa mesâlih-ı mürsele hakkındaki kavil, beş olmaktadır.
Bu durum karşısında mesâlih-i mürsele'yi kabul etmeyenler açısından sahabe yaşantısmdaki olayların bir belge niteliği kalmaz. Şu kadar ki Hz. Ömer'in teravihi cemâatle kılma olayını değerlendirirken: "Ne güzel bid'at bu" dediği gibi mesalih-i mürsele güzel sayılan bid'at durumundadır. Çünkü sahabenin hepsi bu konuda birlik olduğundan bu uygulamayı reddetmeleri mümkün değildir.
İstihsan hakkında söylenecek şey de aynıdır. Çünkü önceki dönem âlimlerinin söylediğine göre istihsan, "delil olmaksızın hüküm vermek" ile ilgilidir. İstihsanı kabul etmeyen onu bir sebep olarak dikkate almamaktadır. O halde, hükümlerde istihsana asla itibar edilmez. İstıhsanın kabul edildiği söylenince "mesalih-ı mürsele" gibi olur.
Bu konu ayağın kaydığı bir konudur. Bid'at ehli, bid'atına bu noktadan hareketle delil gösterebilir. Bu itibarla gerçekten yapılması en gerekli şey, bunların nerede hataya düştüğüne bakmaktır. Tâ ki mesâlih-i mürsele'nin bid'atla hiç bir ilgisinin olmadığı Allah'ın izni ile ortaya çıksın. Başarı Allah'tandır.
Öyle ise deriz ki:
Hüküm ile ilintili olan uygun manada üç halden birisi bulunur:
1- Kabul edilmesine dinden bir dayanağı vardır. Bunun sahih olduğunda bir şüphe uygulanmasında görüş ayrılığı yoktur. Aksi halde şeriatla çelişkiye düşülmüş olur. Canı ve organları korumak hususunu düzenleyen hükümler gibi.
2- Reddedildiğine dair dini bir dayanağı vardır. Bunun kabul edilmesine bir yol yoktur. Çünkü sadece uygun olmak bizzat hükmü gerekli kılmaz. Bu, ancak akılca güzel sayılanları dikkate alanların yoludur.
Bil'akis (hükümdeki) mana ortaya çıkınca onun hükmü gerektirmekte makbul olduğunu dinden anlamış isek, onu kabul ederiz.
Çünkü maslahattan maksat bize göre halkın yararına olanı getiren, zararına olanı engelleyen şeydir. Bu maksat öyle bir özelliktir ki akıl hiçbir şekilde onu kavrayamaz. Bunun muteber olduğuna dair dinde bir dayanak olmayıp, bil'akis onu reddettiği söz konusu olunca tüm müslümanlarm ittifakı ile red edilir.
Burada Gazzâli'nin bazı büyük alimlerden hikaye ettiği şey, bir örnektir. Anlatıldığına göre bir âlim, sultanlardan birinin huzuruna girer. Sultan âlime Ramazan günü cinsel ilişkide bulunsa, hükmünün ne olduğunu sorar. Âlim şöyle cevap verir:
"Hiç ara vermeden iki ay oruç tutman gerekir." Bilgin dışarı çıkınca fıkıh âlimlerinden bazıları bu cevaba karşı çıkarlar. Ona şöyle dediler:
"(Keffaret olarak) köle azad etmeye güç yeterken, oruç şıkkına nasıl dönülüyor? Oruç, ekonomik sıkıntıda olanların yapacağı keffaret (türü) dür. Bu ise sultandır, sayısız kölesi vardır." Âlim zât onlara şöyle dedi:
Eğer ona "köle âzad etmen gerekir" deseydim, bu ona basit gelir, tekrar tekrar bunu yapardı. Köle azat etmek (cezası) onu caydırmaz. Onu caydıracak olan, iki ay peş peşe oruç tutmaktır.
Bu görüş uygun bir manadır. Çünkü dinde keffaret uygulamasının maksadı (caydırma ve) engellemedir. Sultan durumundaki kimseyi köle azad etmek caydırmaz, oruç caydırır. (Bununla beraber) bu fetva bâtıldır. Çünkü âlimler bu konuda iki gruptur. Birinci grup, keffarette (köle azad etmek, yoksula yemek vermek ve oruç tutmak hükümlerinden birini) tercih etmekte serbestlik vardır görüşündedir. İkinci grup (keffaret konusunu düzenleyen hükümdeki) sıraya uymak görüşündedir. Buna göre köle azad etmek, oruçtan önce gelir. Zengin bir kimseye göre oruç tutmaya öncelik verilmesini söyleyen yoktur. İmam Mâlik'ten buna benzeyen bir rivayet gelmişse de, o rivayet fıkhın dış görünüşüne göredir.
Yahya b. Bükeyr[2] diyor ki:
Harun Reşid bir yemini bozmuştu. Bilginleri topladı. Bilginler köle azad etmesi üzerinde görüş birliği ettiler. Harun Reşid meseleyi İmam Malik'e sordu. O:
"Üç gün oruç tut, dedi. İmam Mâlik'in bu görüşüne Kurtuba Âlimlerinden İshak b. ibrahim[3] de uymuştur.
İbn Beşküval'in anlattığına göre Mü'minlerin emiri olan Hakem, fıkıh âlimlerine haber salarak, basma gelen bir alay hakkında onlara danışmıştır. Onlara kendi başına gelen olayı anlatmış, nikahlı eşlerinden birisi ile Ramazanda (oruçlu iken) kasıtlı olarak cinsel ilişkide bulunduğunu söylemiştir. Fıkıh âlimleri ona fakirlere yemek yedirmesi yönünde fetva vermişler. İshak b. İbrahim orada suskun duruyormuş. Sultana şöyle demiş;
Ben oruç tutman gerekir diyorum, demiş. Kendisine:
"Mâlik'in mezhebi yemek yedirmek değilmiydi?" denildiğinde onlara şöyle demiştir:
"İmam Mâlik'in mezhebini ezberliyorsunuz, (ezbere biliyorsunuz) ne var ki sultana yapmacık bir iyilik etme hareketi içinde bulunuyorsunuz. İmam Mâlik, (Keffaretlerde) yemek yedirmeyi ancak ekonomik durumu iyi olanlar için emretmiştir. Sultanın elindeki mal (kendisinin değil), ancak müslümanların mülkü olan "Beytülmal" indir."
Sultan, İshak b. ibrahim'in bu sözünü benimsemiş ve kendisine teşekkür etmiştir. Bu, sahihtir.[4]
Evet, İbn Beşküval'in anlattığına göre kendisi Hakem'in oğlu Abdurrahman'ın Ramazan ayında yukarda anlattığı gibi bir olaya rastlamıştır. Abdurrahman fıkıh bilginlerine (bu kusurdan) tevbesini ve keffaretinin ne olduğunu sordu. Yahya b. Yahya[5] şöyle dedi:
"Bunun keffâreti aralıksız iki ay oruç tutmaktır." Yahya bu fetvasını açıklayınca diğer fıkıh bilginleri susup sultanın yanından çıkıncaya kadar bir şey söylemediler. (Dışarı çıkınca) Yahya'ya:
"Sana ne oluyor da bizim mezhebimize (ve) Mâlik'e göre fetva vermiyorsun? Buna göre o köle azâd etmek, yemek yedirmek veya oruç tutmak (dan birini yapmak) arasında serbesttir." dediler. Yahya onlara şöyle karşılık verdi:
"Eğer ona bu kapıyı açmış olsaydık her gün (Ramazanda olmasına rağmen) cinsel ilişki ile orucu bozup köle azad etmek onun için kolay olurdu. Fakat ben, bir daha (aynı kusuru işlemeye) dönmemesi için en zor keffaret şıkkını yükledim."
Yahya b. Yahya'dan nakledilen bu rivayet doğru ise onun sözü dış görünüşe göre icmâ'a aykırıdır.
3- Dini deliller özel olarak ne muteber, ne de reddedilmiş olduğuna dair bir şey söylememiştir. Bu tür iki çeşittir:
a- Bu söylediğimiz manaya uygun bir nassın gelmiş olması, (Bir kimsenin yakınını öldürmesi durumunda) öldürmenin varis olmayı engellemesi gibi. (Bu kişiye öldürmekten maksadı olan öldürdüğü yakınının malını elde etmek düşüncesinin) zıddı ile muamele etmek (yani katili mirastan mahrum etmek), eğer hakkında uygun bir nas yok ise[6] takdiri bir işlemdir. Çünkü bu gerekçe dinin uygulamalarında bilinmiyor. Ona uygun muteber bir cins de bulunmuyor. Bunu gerekçe olarak ileri sürmek doğru olmaz. Görüş birliği ile onun üzerine hüküm bina etmek de doğru olmaz. Böyle bir şey, (kendiliğinden) söyleyenin hüküm koymasıdır, kabul edilmesi mümkün değildir.
b- Dini uygulamalara uygun düşen bir durum söz konusudur. Bu ise belirli bir delil olmaksızın genelde din koyucunun muteber saydığı bir cinsin bu mana için mevcut, olmasıdır. İşte bu "Mesâlih-i mürsele" adı verilen mürsel bir delillendirmedir. Bu hususun aydınlatılması için mutlaka geniş bir şekilde örneklendirilmesi gerekir. Biz on adet örnek vermekle yetineceğiz:
Birinci Örnek: Hz. Peygamberin arkadaşları/ashâb, Kur'anın toplanması hususunda ittifak etmişlerdir. Oysa Kur'an'ın yazılıp bir araya getirilmesine dair bir delil yoktur. Bil'akis sahabeden bazısı: "Hz. Peygamber'in yapmadığı bir şeyi biz nasıl yaparız?" demiştir.
Zeyd b. Sabit'den[7] şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hz, Ebu Bekir Yemâme halkının savaşı ile ilgili olarak bana haber gönder(ip beni çağır)dı. Yanında Hz. Ömer de vardı. Ebu Bekir dedi ki:
Ömer bana gelip: Yemame savaşında pek çok kurrâ (Kur'an hafızı) şehid oldu. (Böyle giderse) her yerdeki kurrâ'nın öldürülmesinden korkuyorum. Böylece Kur'an'ın çoğu gidip yok olacak. Görüşüm odur ki Kur'anın toplanmasına emir versen (iyi olacaktır). Ben Ömer'e dedim ki:
Hz. Peygamber'in yapmadığı bir şeyi ben nasıl yaparım? Ömer bana şöyle cevap verdi:
Vallahi o (yapacağın iş) çok hayırlı bir iştir. Ömer bu konuda sürekli bana müracaat etti durdu. Nihayet, bu iş için Allah benim kalbimi genişletti. Ben de Ömer gibi düşündüm, onun fikrine katıldım.
Hz. Zeyd diyor ki Ebû Bekir (r.a.) bana şöyle buyurdu:
Sen genç ve akıllı bir kimsesin. Seni (hiçbirimiz) itham etmiyoruz. Sen Hz. Peygamber'e gelen vahy'i yazmıştın. Kur'an âyetlerini araştır ve bir araya getir. Allah'a yemin ederim ki Hz. Ebu Bekir bana dağlardan bir dağı taşıma görevini yüklese idi bu görevden daha ağır olmazdı. Onlara:
Hz. Peygamber'in yapmadığı bir şeyi nasıl yapıyorsunuz? dedim. Ebu Bekir (r.a.):
Vallahi o hayırlı bir iştir, dedi. Hz. Ebu Bekir sürekli bana müracaat etti durdu. Nihayet Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer'in kalbini genişleten Allah benim kalbimi de genişletti. Kur'an ayetlerini araştırıp, (yazılı olduğu) hurma dallarından, ince beyaz taşlardan ve ezberlemiş olanların ezberlerinden (yararlanarak) topladım. Bu öyle bir iştir ki sahabenin hiçbirinden bu konuda ihtilaf nakledilmemiştir.
Sonra Enes b. Mâlik'ten gelen şu rivayeti görmekteyiz. Huzeyfe b. el-Yemân[8] Ermenistan ve Azerbeycân'ın fethinde Şamlılar ve Iraklılarla birlikte bulunuyordu. Orada onların Kur'an okumadaki ihtilafları Huzeyfe'yi endişelendirdi. Hz. Osman'a şöyle dedi:
Ey Mü'minlerin emiri! Yahudilerin ve Hristiyanların anlaşmazlığa düştükleri gibi bu ümmet de kitabı hususunda ihtilaf etmeden onlara yetiş! Bunun üzerine Hz. Osman (Rasûlullahın eşi) Hafsa'ya şu haberi gönderdi:
Bana (yanında bulunan) Kur'an sahifelerini gönder. Onun aynısını (kitap halinde) yazıp, aslını gene sana iade edelim. Bunun üzerine Hz. Hafsa Kur'anı Hz. Osman'a gönderdi. Hz. Osman da Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Zübeyr,[9] Said b. Âs[10] ve Abdurrahman b. Haris b. Hışam'a[11] gönderip onlara Hafsa'dan gelen sahifeleri mushaflara geçirmelerini emretti. Kureyşlilerden oluşan üç kişilik gruba şöyle buyurdu:
Zeyd b. Sabit ile anlaşmazlığa düştüğünüz (kelime) olursa, onu Kureyş lehçesine göre yazınız. Çünkü Kur'an onların dili ile gelmiştir. Enes b. Mâlik diyor ki:
Bu ekip görevini yerine getirip (Hz. Hafsa'dan gelen) sahifeleri mushaflara yazdılar. Hz. Osman bu yazılan mushafları her bir yana gönderdi. Daha sonra bu mushaflarda bulunanın dışında kalan sahife veya mushafta yer alan okunacak her şeyin yakılmasını emretti.
Bu olay, Kuranın yazılması ve insanların (aynı) okuyuş üzerinde birleştirilmesi hususunda bir icma' (görüş birliği) dir. Bu hususta genelde bir ihtilaf yoktur. Çünkü onlar, bu konu ile ilgilenen âlimlerin bildirdiğine göre sadece okuyuş (tarzın)da değişiklik göstermişlerdir.
Bu meselede muhalefet eden tek kişi Abdullah b. Mes'ud'dur. O, Hz. Osman'ın yazılmasını emrettiği mushafa uymayan okuyuş tarzlarından yanında bulunanı yok etmekten çekinmiş ve şöyle demiştir: Ey Iraklılar ve Şamlılar! Yanınızdaki mushafları saklayıp gizleyiniz. Çünkü Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Kim bir şeyi çalmak suretiyle gizleyecek olursa, Allah teâla kıyamet günü (o kimseyi) çaldığı ile getirir." (Âli İmran, 161) Bunun üzerine onlar (ellerinde bulunan) mushafları ona iletip verdiler.
Abdullah b. Mes'ud'un sözünü düşünürsen, o Kur'anın bir araya getirilişine karşı değildir. Onun muhalefet ettiği başka bir şeydir.
Sahabenin bu yaptığı ile ilgili olarak peygamberden bir nas (emir veya yasak) yoktur. Fakat onlar kesinlikle dinin emirlerine uygun düşen bir maslahat (yarar) gördükleri için bunu yapmışlardır. Çünkü Kur'anın toplanması ve tek mushaf haline getirilmesi dinin korunması ile ilgilidir. Dinin korunması ile ilgili emirler malumdur. Dinin temeli olan Kur'an'da anlaşmazlığa giden yolların yasak olduğu da malumdur. Bu husustaki yasak, daha fazla bir şey söylemeğe gerek olmaksızın bilinmektedir.[12]
Bu esas doğru olunca, hadis ile ilgili kitapların dahi, hadis ilminin yok olmasından korkulunca toplanması gerektiği ortaya çıkar. Buna ilaveten ilmin/hadisin yazılmasına dair Hz. Peygamber'in sözleri de vardır.
Şu anda önümde bulunan bu kitabın da bu kabilden olmasını umarım. Çünkü bid'at konusunun âlimler tarafından gerçekten ihmal edildiğini gördüm. Ancak İbn Vaddah'ın aktardığı gibi bir kısım açıklamalar veya ucundan kıyısından söz edilmiş meseleler vardır. Bunlar gereği gibi bilgilenmek için yeterli ve hastayı iyileştirecek derecede değildir. Çok sıkı bir araştırma yapmış olmama rağmen Ebu Bekir Turtuşi'nin ortaya koyduğu çalışmadan başkasını bulamadım. O da ihtiyaca oranla pek az bir şeydir. Şu kadar ki Âlimler 72 fırkaya ilişkin çalışmalar ortaya koymuşlardır. Bu ise (genelde bid'atlara göre) ana bölümün alt başlıklarından birisi ve parçalarından bir parçadır. Bu itibarla kendimi yoracak bir çalışmanın içine girdim. Umarım ki Yüce Allah bu kitabı yazana, okuyana, yayana, bundan faydalanacaklara ve tüm müslümanlara yararlar ihsan edecektir. Çünkü o rahmetinin genişliği ile bunu lutfedici ve bunu gerçekleştirecek olandır.
İkinci Örnek: Hz. Peygamberin ashabı şarap içenin seksen sopa vurularak cezalandırılması konusunda görüş birliği etmişlerdir. Onların bu husustaki dayanağı maslahata bakmak ve mürsel delillere yapışmak olmuştur.
Âlimler diyor ki:
Hz. Peygamber zamanında bu konuda belirli bir miktar yok idi. Şarap içmeyi engelleyecek derecede olması, ta'zir cezası olarak uygulanıyordu. Hz. Ebu Bekir kendisine gelen böyle bir olayda kırk sopa vurulmasını görüş olarak benimsedi. Sonra mesele Hz. Osman zamanında gündeme geldi. Hz. Osman insanlar arasında bir inceleme yapıp sahabeyi toplayarak onlara danışmada bulundu. Hz. Ali şöyle dedi:
Sarhoş olan abuk sabuk şeyler saçmalar. Saçmalayan kişi iftira eder. Benim görüşüm sarhoş olan kimseye, iftira edene verilen cezanın verilmesidir (ki bunun miktarı seksen sopa vurmaktır.)
Meselenin mürsel delillendirmeye uygulanış ciheti şöyledir: Sahabe-i kiram veya şeriat, bazı yerlerde sebepleri sonuç yerine koymaktadır. Bu durumda, zan bilgi yerine geçer. Pek çok (kadın-erkek ilişkisini içeren) meselede, erkeğin organının kadının organına girmiş olması meninin akmış olması yerine konmuştur. Her ne kadar içerisine kendini atıp ölen bulunmasa da bir yere kuyu kazıp (öylece bırakmak), düşmanca davranmak olarak değerlendirilmiştir. Fesada yol açmasından sakınmak için erkeğin yabancı bir kadınla başbaşa kalması haram sayılmıştır. Daha böyle pek çok fesada yol açan şeyler (hakkında benzeri hükümler) vardır.
İşte şarap içme meselesinde de çok saçmalamanın gereği olan iftiraya yol açmamak için bu ceza uygun bulunmuştur. Saçmalama hâli sarhoşta ilk görülen haldir. Âlimler diyorlar ki:
Bu mesele dinde özel bir dayanağı olmayan meselelerin birtakım hükümlere bağlanması hususunda en açık delillerden birisidir. Bu konu hakkında sahabenin görüşü kesindir.
Üçüncü Mesele: Raşid halifeler, sanatkârların (işini yaparken iş sahibine verdiği) zararı ödemeleri hükmünü vermişlerdir. Hz. Ali diyor ki:
İnsanları ancak bu, yola getirir.
Bu meseledeki maslahat şudur: İnsanların sanatkârlara ihtiyacı vardır. Sanatkârlar çoğunlukla (kendilerine emanet bırakılan) eşyaların devamlı olarak yanında olmazlar. Çoğu kere onlar bu eşyaları korumazlar ve ihmalci davranırlar. Şayet onlar bu eşyaları kullanmaya muhtaç olmakla beraber yaptıkları zararlar ödetilmez ise iki durumdan birisi olur; ya sipariş vererek iş yaptırmak tamamen yok olur veya onlar "ziyan oldu, telef oldu" iddiası ile mal sahibinin zararını ödemeden işlerini yaparlar. Bu ise sanatkâra (işlemek üzere emanet edilen) malların yok olmasına ve sanatkârların da tedbirli davranmamasına sebep olur. Böylece hainliğe yol açılır. Bu itibarla zarar verenin zararı ödemesi, meselenin maslahata uygun olarak çözümüdür. Hz. Ali'nin:
"İnsanları ancak bu, yola getirir" sözünün anlamı da budur.
Burada "suçsuz yere ödetmede bulunmak bir çeşit fesattır. Çünkü belki sanatkâr gerçekten bir zarar vermemiş, zarar olduysa bunda kusuru bulunmamış olabilir." denemez. Çünkü biz şöyle diyoruz:
Bir işte zarar ile fayda karşılıklı durumda ise akıllı kimseler faydanın ve zararın ne derecede olduğuna bakarlar. Sanatkârlar tarafından (eşyaya) verilen zararın sebepsiz ve kusursuz olması uzak bir ihtimaldir. Çoğu kere gökten (Allah tarafından) bir sebebe dayanmaksızın mallar yok olmaktadır. Bu husustaki zararlar ya doğrudan doğruya veya kusur yoluyla kullar tarafından meydana gelmektedir. Bir hadiste:
"Zarar vermek ve zarara uğramak yoktur." buyurulmuştur.[13] Genel olarak dindeki (ana) kurallar bu hadise tanıklık etmektedir. Çünkü Hz. Peygamber şehirlilerin, köylü adına satış yapmasını yasaklamış ve şöyle buyurmuştur:
"Bırakın insanları, Allah insanların bazılarını bazıları aracılığı ile rızıklandırır."[14] Aynı konuda bir diğer hadisi de şöyledir:
"(Şehire mal getiren) kafileleri (yolda) satış yapacak şekilde karşılamayın. Tâki mallar (getirenler tarafından) çarşıya inmiş olsun."[15] Hz. Peygamber'in bu emirleri kamunun yararını ferdin/bireyin yararına tercih etmek tarzında bir uygulamadır. Sanatkârların sebebiyet verdikleri zararı ödemeleri de bu kabildendir.
Dördüncü Örnek: Âlimler suç zanlısı kişinin dövülerek cezalandırılması konusunda ihtilaf etmişlerdir. İmam Mâlik suç zanlısının hapsedilmesinin; her ne kadar hapis de bir çeşit işkence ise de caiz olduğu görüşündedir. Maliki mezhebi âlimleri bu kişiyi dövmenin de caiz olduğunu bildirmişlerdir, âlimlere göre bu konudaki hüküm, sanatkârların sebebiyet verdiği zararı ödemesi kabilindendir. Çünkü suç zanlısına hapis ve dayak cezası uygulanmazsa hırsızların ve gaspçıların ellerindeki malları kurtarmak imkânsız hâle gelir. Çünkü bazen delil ile isbat güçleşebilir. Suçun belirlenmesi ve itiraf edilmesi sonucunu elde edebilmek için zanlıyı cezalandırmakta maslahat vardır.
Şayet "Bu, suçsuz kimselere işkence edilmesi kapısını açar" denirse, buna söyle cevap verilir: Suç zanlısı olan kimseye ceza vermemek, (insanların çalınan) mallarını geri almak imkanını ortadan kaldırır. Hatta böyle kimselere ceza vermemenin zararı daha şiddetlidir. Çünkü sadece kuru iddia ile hiç kimseye işkence edilmez. Bu tür bir cezaya yönelmek, zan kabilinden de olsa insanın kalbinde etkili olan, gönlünde iz bırakan bir ipucunun bulunması halinde olur. Suçsuz, günahsız insanlara ceza verilmiş olması mümkün ise de çoğunlukla suçsuza ceza verilmez. Verilse dahi buna göz yumulabilir. Nitekim sanatkârlara zarar ödetmede de böyledir.
Burada "Böyle bir kimseyi dövmekle cezalandırmanın bir faydası yoktur. Bu durumda ikrar/itiraf ederse bu durumdaki ikrar kabul edilmez." denilirse, bunun cevabı şöyledir:
Bu cezalandırmanın iki faydası vardır:
Birincisi: Bu yol ile (çalınan) mal belirlenir. Sahibi delil ile malın kendisine ait olduğunu isbat eder. Bunun faydası açıktır.
İkincisi: Bu durumdaki kimseye bu ceza verilince, başkaları için caydırıcı olur. Bu tür suçlara yönelme çoğalmaz. Benzeri fesat çeşitleri azalır.
Sahnûn bunlardan başka üçüncü bir fayda daha söylemiştir. O da cezayı görünce yaptığı ikrar/itiraf dikkate alınır. Gerçi alimler bunun zayıf olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Yüce Allah:
"Dinde zorlama yoktur." buyurmuştur. (Bakara, 256)
Fakat Sahnûn'a göre bu ayet, meşru olmayan zorlamaları ifade etmektedir. Eşini boşaması için bir adamın zorlaması gibi. Fakat doğru bir yol ile (sağlıklı ve meşru bir gerekçe ile) zorlanırsa, bu geçerli olur. Nitekim kılıç zoru ile müslüman olan kimsenin müslümanlığı geçerli olur. Sahnun'un görüşünde olmayanlarca da bu faide uygun düşebilir. Cezalandırma sırasında ikrar edip, güvenli duruma döndüğünde ikrarına devam ederse, bu ikrarı dikkate alınıp, kabul edilir.
Gazzali, İmâm Şafiî'nin bu görüşte olmadığını naklettikten sonra şöyle diyor: Genel bir ifadeyle mesele ictihad alanı içindedir. Biz, kesinlikle Mâliki mezhebindeki görüşle hükmetmeyiz. Maslahatlarda çelişki olduğu zaman bu, etkili kıyaslarda çelişki olduğu görüşüne yakındır.
Beşinci Örnek: Emrine itaat edilen bir devlet başkanı, sınırları geniş olan ülkeyi korumak için ordunun (asker sayısının) artırılması ihtiyacı içinde olabilir. Fakat hazine boştur. Askerin ihtiyacı o derece artmıştır ki devlet bu ihtiyacı karşılayamayacak haldedir. Bu durumda devlet başkanı adaletli biri olmak şartıyle zenginlere ordunun ihtiyacını derhal karşılayacak şekilde görevlendirme yapabilir. Hazinede varlık oluşuncaya kadar buna devam edebilir. Devlet başkanı bu görevlendirmede mahsul, gelir ve başkaca kaynakları kullanmaya dikkat etmelidir. Tâ ki bu parasal görevlendirme insanların hoşnut olmamasına yol açmasın. Pek çok insandan azar azar toplanacak katılımlarla, hiçbir kimseye zarar vermeden amaca ulaşılmış olur.
Daha önceleri böyle bir şey yapıldığı nakledilmemiştir. Çünkü o zamanlar hazinede bolluk var idi. Zamanımızda ise böyle değildir. Problem bu uygulamaya gitmeye elverişlidir. Bunda maslahat açıktır. Çünkü eğer devlet başkanı bu düzenlemeyi yapmaz ise otoritesi yok olur ve ülkemiz kâfirlerin eline geçme tehlikesi ile karşı karşıya kalır.
Bu düzenleme tamamen devlet başkanının adaletli otoritesi ile olmalıdır. Devlet başkanının bu uygulamasının bir bela olduğu çekincesini ileri sürenler, devletin otoritesi yok olunca, sahip oldukları malların birazını vermek şurda dursun, tamamını kaybetme durumunda olurlar. İnsanların malının bir kısmını almak zararı ile bu büyük zararın karşılaştırılması, ikincinin yerine birinciyi tercih etme hususunda tartışma söz konusu olmaz. Delil incelemesine gerek kalmadan, dinin amaçlarından birinin malı korumak olduğu bilinen bir şeydir.
Burada bir başka uygunluktan söz edilebilir. Baba çocuğu, vasi (bakımını üstlendiği) yetimi veya kefil kefili olduğu kimse hakkında yaptığı işlemlerde onun için en iyiyi yapmaya riayet etmekle yükümlüdür. Bu kimse bu yükümlülüğü sebebiyle baktığı kişinin masraflarını, ihtiyacı olan harcamaları ve malım korumak veya çoğaltmak için uygun gördüğü her şeyi yapar. Bu hususlarda sonuç elde etmek için bol bol harcama yapar. İslamın maslahatı daha geneldir. İslamla ilgili maslahat çocukla ilgili maslahattan daha aşağı derecede değildir. Müslümanların başkanı durumunda olan kimsenin ilgisi/dikkati, sıradan bir kimsenin bakımı ile yükümlü olduğu kimseye olan ilgisinden daha geride bir düzeyde olamaz.
Kâfirler müslümanların toprağını işgal etse, bunlara karşı durmak için yardımcı olmak farz olur. Devlet başkanı müslümanlara çağrıda bulununca, bu çağrıya cevap vermek farzdır. Böyle bir durumda mal harcamadan fazla olarak, canları bitkin bırakmak ve tehlikeye belki de yok olmaya maruz bırakmak vardır. Bu ise ancak dini korumak ve müslümanların maslahatını sağlamak içindir.
Topraklarını kâfirlerin işgal ettiği müslümanların karşı saldırıya geçtiğini varsayarsak, devlet başkanı da devletin gücünün zayıfladığını hissederse, tüm müslümanların onlara imdat yetiştirmesi farzdır. Nasıl olmasın ki her dinde, cihadda bulunmak halka farzdır. Cihad ancak (ölmemek için) rızkını elde etmek zorunda olandan düşer. Böyle bir durumda para ve mal sarf etme hususu tartışılmaz.
Kendilerinden korkulan kâfirlerin yok olduğunu varsaysak, müslümanlar arasında fitne çıkıp birbirlerine düşmesinden emin olunamaz. Mesele gene aynen olduğu gibidir. Bozgunculuk beklentisi hazır kapıdadır. Mutlaka korunmak gereklidir.
İşte bu da doğru/yerinde bir uygunluktur. Şu kadar ki zorunluluk halinde başvurulan bir uygulamadır. Dolayısıyle zorunluluğun derecesine göre buna başvurulur. Zorunluluk olmadıkça bu hüküm sahih olmaz. Ekonomik sıkıntıda devlet hazinesine girdi beklentisi ve ümidi varsa (halktan) ödünç alınır. Hazineye işe yarayacak bir girdi beklentisi yok ise, mutlaka varlıklı kimselere ekonomiyi (destekleme) görevi yüklenir.
Bu meseleye Gazzali, kitaplarında pek çok yerde değinmiştir. Daha sonra İbnu’l Arabi Ahkâm'ul Kur'an'ında Gazzaliyi izlemiştir. Bu uygulamanın caiz olması için devlet başkanının adaletli olması şarttır. Ayrıca halkın malının alınıp verilmesi meşru bir şekilde olmalıdır.
Altıncı Mesele: Devlet başkanı bazı suçlara karşı para cezası uygulamak isterse, bu konuda bilginler -Gazzalinin bildirdiğine göre- ihtilaf etmişlerdir. Buna göre Tahâvi bu uygulamanın İslamiyetin ilk yıllarında olduğunu, sonraları bu hükmün kaldırıldığını, neticede bunun yasak olduğunu görüş birliği ile ifade etmişlerdir.
Gazzali'ye gelince o, bu uygulamanın İslam'da bilinmeyen garip bir şey olduğu ve dinin tasarruflarına uygun düşmediği görüşündedir. Bununla beraber hapis ve dayak cezaları ve başka cezaların meşru olması yanında, Birtakım suçlar için kişinin malını cezalandırmak belirlenmiş değildir.
Gazzali burada bir itiraza yer veriyor ve diyor ki:
"Rivayet olunduğuna göre Hz. Ömer (valisi olan) Halid b. Velid'in malının yarısını elinden aldı. Hatta Hz. Ömer'in bu kararını uygulamak için gönderdiği görevli Halid b. Velid'in ayakkabısının bağını ve başına sardığı sarığın yarısını almıştır." denirse buna verilecek cevap şudur: Hz. Ömer, bunu dinde bilinen ve alışılmış olanın dışında yeni bir ceza icad ederek yapmadığı zannından hareket ederek yapmıştır. Hz. Ömer bunu ancak geniş bilgisi sayesinde Halid b. Velid'in elinde bulunan mala valiliğin malının karıştığını bildiği ve devletin malını geri almak için yapmıştır. Yoksa Halid b. Velidin malını cezalandırmak için yapmamıştır. Çünkü böyle bir şey İslam kurallarına uymayan garip bir şeydir. Gazzâli'nin söylediği budur. Bir de Hz. Ömer'in bu yaptığının başka bir gerekçesi dahi olabilir. Fakat bunda Birtakım suçlara mali ceza vermenin meşru olduğunu gösteren bir delil yoktur. Maliki mezhebine gelince: Bu mezhepde mal ile cezalandırma hususunda iki kavil ve durum vardır.
Birincisi: Gazzâli'nin de dediği gibi şüphesiz, böyle bir şey sahih değildir. Ancak İbnu'l Attar, Rakâik isimli kitabında bunun caiz olduğu eğiliminde olduğunu ifade etmiştir. İbnu'l Attar diyor ki:
Hakimin yardımcılarına ödeme yapmak için hazinede imkan yok ise bunu davacı karşılar. Şayet davalı gereken ödemeyi yapmış ise ondan alınır. İbn Rüşd de bu görüşe meyillidir. Fakat Kurtubalı İbn Neccâr bunu reddetmiş ve şöyle demiştir:
Bu, mal ile ilgili bir cezalandırmadır. Hiç bir surette caiz olamaz.
İkincisi: Suç, bu mal üzerinde veya ona karşılık olacak şeyde işlenmiş ise, bu takdirde mal ile ilgili olarak ceza uygulanır. Maliki mezhebinde şöyle denmiştir: Karışık (içerisine başka madde karıştırılmış) za'feran, karıştıranın elinde bulunursa, bu za'feranı (veya bedelini) miktarı az olsun, çok olsun fakirlere sadaka olarak dağıtmak gerekir. İbn Kasım, Mutarrıf[16] ve İbn Mâcişûn böyle karışık malın az olduğu takdirde yoksullara dağıtılacağı, çok olursa dağıtılmayacağı görüşündedir. Bu kavil Hz. Ömer'den de rivayet edilmistir. Hz. Ömer'in su karıştırılan sütü döktüğü bilinmektedir. Bunun gerekçesi sahtekârlığı yapanı cezalandırmaktır. Böyle bir cezalandırmaya tanıklık edecek bir nass yoktur. Fakat bu, kamu menfaati için kişi aleyhine hüküm vermek kabilindendir. Nitekim bunun bir benzeri sanatkârın zararı tazmin etmesi meselesinde geçti.
Ebu'l-Hasan el-Lahmi, buna dinden bir asıl/dayanak bulmuştur. Şöyle ki, Hz. Peygamber eşek eti haram kılındığı sırada tencerelerde kaynamakta olan eşek etlerinin taksim edilmeden önce tencerelerin ters çevrilerek dökülmesini emretmiştir. Müsle yapılan kölenin azat edilmesi de bu kabildendir.
Malik'in ele aldığı meselelerden birisi şöyledir: Bir müslüman bir hristiyandan şarap satın almış olsa, Müslümanın aleyhine olmak üzere şarabın kabı kırılır (ve şarap telef edilir). Şayet hıristiyan parayı almamış ise hıristiyana bir ders olmak üzere para (fukaraya) sadaka olarak verilir. Maliki mezhebi âlimleri bu mana üzerinde bu meseleyi detaylandırmışlardır. Bunların hepsi malı ilgilendiren cezalardır. Şu kadar ki nasıl olduğu yukarda geçmiştir.
Yedinci Örnek: Şayet haram, dünyanın tamamını veya bir kısmını kaplasa ve oradan (başka yere) gitmek zor olsa, öte yandan helal kazanma yolları kapanmış olsa, ölmeyecek kadardan fazla (gıda, giyecek ve diğer gerekçelere) ihtiyaç kaçınılmaz derecede ise durum ne olacaktır? Gereksinmeler zaruret, ihtiyaç ve tahsiniyat (lüks) çeşitlerini içermektedir.
Yukarda anlatılan durumda (haram kazanç yolundan da olsa) zaruret miktarına ilaveten, ihtiyaç kategorisindeki yiyecek, giyecek ve konut gereksinimlerini de karşılaması caizdir. Çünkü (insan) bu gereksinimleri karşılamakta (haramdan kaçmak gerekçesi ile) sadece ölmeyecek kadarlık yararlanma yolunu seçerse tüm kazanç ve çalışma yolları yok olacaktır. Ayrıca insanlar ölene kadar bu tarz yaşamanın katılığını ve sefilliğini çekmeğe devam edeceklerdir. Aynı zamanda bu seçimde din dahi harap olup gidecektir, insan bu gereksinmeleri karşılarken zaruret derecesinde kalmayacağı gibi lüks derecesine varacak şekilde de davranamaz.
İşte bu tür bir uygulamaya dinde açık bir belge yok ise de, bu dinin tasarruflarına uygundur. Çünkü din zorunluluk halinde ölmüş hayvan eti, kan, domuz eti ve başkaca haram kılınmış pis şeylerin yenmesini caiz görmüştür. İbnu'l Arabi açlığın devamı halinde (haramdan) doyasıya yemenin caiz olduğunda görüş birliği olduğunu hikaye etmiştir. Doyasıya yemek hususunda ancak açlık halinde devamlılık bulunmadığı zaman ihtilaf edilmiştir. Bu durumda (haramdan) doyasıya yemek caiz midir, değil midir" görüş ayrılığı vardır. Yine zorunluluk halinde başkasının malını almayı caiz görmüşlerdir. Bizim üzerinde söz ettiğimiz konu bundan daha aşağı derecede önemi olan bir şey değildir. Gazzâli "İhyâ"sında bu meseleyi gerçekten geniş bir şekilde ele almıştır. Ayrıca "Menhûl" ve "Şifâ'ul Alil" isimli usul kitaplarında da bu meseleye yer vermiştir.
Sekizinci Örnek: Bir kişiyi bir grubun öldürmesi durumunda, onu öldürenlerin hepsinin bir kişi karşılığında öldürülmesi caizdir. Bu meselenin dayanağı mürsel maslahattır. Çünkü bizzat, bu mesele bakkında bir nas/delil yoktur. Fakat Hz. Ömer'den nakledilmiştir. Malik ve Şafiî'nin[17] mezhebi budur. Burada maslahatın gerekçesi şöyledir: Öldürülen kişi suçsuzdur. Ve kasıtlı olarak öldürülmüştür. Onun kanının boş yere akıtılması kısas esasının ortadan kaldırılmasına yol açar. Öldürmede kısas olmayınca öldürmeye yardımcı olmak ve katılmak öldürmeye koşmaya yol açan bir durumdur. Öldürülen tek kişiye karşı, onu öldürmeye katılan grubu öldürmek aslında tek kişiyi öldürmek değildir. Çünkü tek kişiyi öldürmek, gerçekten katil olmaktır. Öldürmeye katılan ise gerçekten katil değildir.
Burada: "Tek kişi karşılığında bir grupun öldürülmesi katil olmayanı öldürmektir. Bu ise dinde bir örneği olmaksızın birşey icad etmektir."[18] Denilirse, cevabı şöyledir:
Mesele böyle değildir. Bil'akis ancak katil olan öldürülmüştür. Mâlik ve Şafiiye göre öldürmek üzere bir araya gelmek bakımından grupu oluşturanların hepsi katildir. Öldürmenin tek şahsa nisbetini gerçekleştirmek için, öldürmek hepsine birden nisbet edilir. Öldüreni belirlemek birden fazla kişileri tek kişi mertebesine indirmekle olmaktadır. Maslahat bu sonuca götürmektedir. Sonuç itibariyle bu uygulamada, dinin kan dökmeyi önlemek hususundaki amaçlarını korumakla beraber bunda bir bid'at icad etmek söz konusu değildir.
İmam Malik'e göre tek el karşılığında (kısas olarak) birden fazla eli kesmek de hırsızlıkta çalınan mal, el kesme cezasını gerektiren miktarda ise birden fazla el kesilmesinde (yani hırsızlığa katılanların hepsinin cezalandırılmasında) de[19] aynı kurallar geçerlidir.
Dokuzuncu Örnek: İlim adamları devlet, başkanı olabilmek için dini ilimlerde ictihâd ve fetva mertebesinde olmak gerektiği hususunda ittifak/görüş birliği olduğunu bildirmişlerdir. Ayrıca ittifaka yakın derece ile ifade etmişlerdir ki insanlar arasında hüküm verecek hâkim olabilmek için ancak ictihâd mertebesinde olmak gerekir. Bunların hepsi doğrudur. Fakat varsayalım ki insanlar arasında bu mertebede bir insan bulunmuyorsa durum ne olacak? İnsanlar arasında hükümlerin yürümesi, intikam alma duygusu içerisinde olanların yatıştırılması, müslümanların kanlarının ve mallarının korunması için mutlaka müctehid derecesinde olmayanlardan en elverişli olanın bu göreve getirilmesi gerekmektedir. Çünkü iki şeyden birini seçmek durumundayız: Ya insanları başı bozuk düzensizlik içinde bırakacağız ki bu bozgunculuğun ve kargaşanın ta kendisidir. Veyahut müctehid olmasa da en uygun olanı başa getireceğiz ki, kesin olarak bozgunculuk ortadan kaldırılsın. Bu durumda ancak ictihâd olayını yerine getirenleyiz. İmkan nisbetinde taklid yeterlidir. Bu tesbit edildikten sonra, bu görüş devlet başkanlığı durumunun tanıklık ettiği bir maslahat, bir bakış açısıdır. Bu öylesine kesindir ki devlet başkanlığı meselesi sahih olmak ve uygun olmak hususunda ayrıca bir tanığa ihtiyaç göstermez.
Bu durum, yukarıda ifade edilen o icma/görüş birliğine gerçekten, aykırı görünüyor. Oysa bu görüş birliği her zaman müctehid derecesinde, insanın bulunacağı varsayımına göre meydana gelmiştir. İşte bu meselenin benzeri dinde hakkında nas olmayan bir şey değildir. Bu itibarla böyle meselelerde maslahata dayanmak sahih olur.
Onuncu Örnek: İmam Gazzali, en üstün bir kimse varken ondan daha aşağı derecede olan birinin devlet başkanlığını kabul etmek hususunda şöyle diyor:
Görevlendirmenin başında dini ilimlerde müctehid olan birisi ile bu özelliği taşımayan birisi arasında seçim yapmak durumunda olursak, müctehid olana öncelik vermek durumundayız. Çünkü müctehid derecesinde olan başkana uyanlar, kendisini bilir ki başkasına uyanlara göre ayrı bir meziyeti vardır. Birtakım meziyetlere ve (müctehide) uymaya kudret varken bunu ihmal etmeye yol yoktur.
Fakat biat edilmek suretiyle veya müctehidlik mertebesi bulunmayan birisine görev verilmek suretiyle devlet başkanlığı gerçekleşmiş olabilir. Başkan otoritesini kurmuş ve o zamanda Kureyşli ve müctehid olup tüm şartları kendisinde toplamış birinin bulunmayışı sebebiyle insanlar ona itaat etmiş ise bu durumun devamı farz olur. Hal böyle iken Kureyşli yeter derecede ve fer'i meseleleri kendisinde toplayan müctehid ve devlet başkanı olmak için tüm şartlara sahip birisi başkanlık gücüne sahip olsa durum ne olacaktır? Müslümanlar bu durumda birinci başkanın görevine son verme hususunda fitne ve kargaşaya düşme durumu içerisinde iseler, birincinin görevine son verip onu değiştirmeleri caiz olmaz. Bil'akis onlara birinci imama itaat edip, başkanlığının sahih, yönetiminin geçerli olması farz olur. Çünkü biliyoruz ki bilgili olmak bir meziyettir. (İlk) başkanın belirlenmesinde, bağımsız görüş sahibi olmak ve taklide ihtiyaç olmaması için maslahatı ziyadesiyle elde edebilmek için, bilgi meziyetinin bulunmasına riayet edilmiştir. Devlet başkanını belirlemenin faydası, birbirinden nefret eden görüşlerin bölünmesi ile ortaya çıkacak bozgunculuğu ve kargaşayı söndürmektir. Akıl sahibi bir kimse, bir meziyete arzu duymak ve taklid ile görüş sahibi olmak arasında ince bir fark için elde var olan otorite maslahatını nasıl elden çıkarır? Düzeni karmaşık hale getirerek bozgunculuğu/fitneyi harekete geçirmeyi nasıl caiz görür? Gazzâli daha sonra şöyle diyor:
Bu durumda insana yaraşan, müctehid başkanı bırakıp, müctehid olmayanı başkan edinmekle doğacak zarar ile birinci imamın başkanlığına son verip değiştirmek veya onun başkanlığının geçersiz olduğunu söylemekten doğacak zararı karşılaştırmaktır.
Gazzali'nin söylediği budur. O bu görüşünde maslahat bakış açısına yönelmektedir. Bunu destekleyen belirli bir nas yoksa da bu, dinin tasarruflarına uygundur.
Gazzali'nin ortaya koyduğu bu esas İmam Mâlik'in mezhebinin aslıdır. Yahya b. Yahya' ya:
"Biat mekruh mudur?" denildi. O:
Hayır, dedi. Ona:
"Biat edilen başkan zulüm yapan biri ise?" denildi, O şöyle dedi:
"İbn Ömer'in[20] Abd'ül Melik b. Mervan'a[21] biat ettiği kesindir. Halbuki o yönetimi kılıçla ele geçirmiştir. Bunu bana Mâlik haber verdi. Bu haberde ifade ettiğine göre Abdul Melik'in ona Allah'ın kitabı ve Peygamber'inin sünneti üzere itaat ve bağlılığı emrettiği de bildirilmiştir. Yahya şöyle demiştir:
Bîat etmek ayrılıktan iyidir. Yahya diyor ki:
Amrî, İmam Malik'e gelerek şöyle dedi:
Ey Abdurrahman'm babası! Bana Haremeyn'in (Mekke ve Medine'nin) halkı biat etti. Sen Ebû Ca'fer'in yaşantısını biliyorsun. Görüşün nedir? Malik ona şöyle dedi:
Ömer b. Abdülaziz'in, salih/hayırlı birini (yerine) tayin etmesine engel olan nedir, biliyor musun? Amrî:
Hayır bilmiyorum, deyince İmam Mâlik:
Ben biliyorum. Ömer b. Abdül Azizden sonra kendisine biat edilecek kişi sadece Yezid idi. Ömer salih birini tayin etseydi Yezid'in ayaklanıp düzeltilemeyecek bir kargaşa çıkarmasından korktuğu için böyle yaptı. Şu Âmrî'nin görüşü Malik'in görüşünün önüne geçti.
Bu rivayetin dış görünüşüne bakılırsa başkanlığa hak etmemiş olarak geçen kimsenin başkanlıktan indirilip yerine başkanlık hakkı olan kimseyi geçirmek durumunda, fitneden ve düzeltilmeyecek kargaşadan korkulursa, maslahata (uygun olan) başkan olmaya hakkı olanı başkan yapmaktan vaz geçmektir. Buhari Nafi'den şöyle bir rivayete yer veriyor: Nafı dedi ki:
Medine halkı Muaviye'nin oğlu Yezid'in başkanlıktan atılmasını benimseyince İbn Ömer, adamlarını ve çocuklarını toplayıp şöyle dedi:
Ben Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu işittim:
"Kıyamet gününde, her ahdini bozana (hesaba çekilmek üzere) bir bayrak dikilecektir."[22] Biz bu adama, Allah'a ve Rasûlüne biat eder gibi biat ettik. Sizden birinizin buna itaattan vazgeçtiğini veya bunun peşini bıraktığını bilirsem, onunla benim aram ayrılmıştır.
İbnu'l Arabi şöyle diyor:
İbnu'l Hayyat şöyle demiştir: Abdullah b. Ömer'in Yezide biatı istemeyerek olmuştur. İbn Ömer nerede? Yezid nerede? Fakat o dinine olan bağlılığı ve bilgisi sayesinde Allah'ın emrine teslim olma ve fitneye düşmekten kaçma görüşünde olmuştur. O fitne kopsaydı mal ve canların telef olacağı gizli bir şey değildir. Yezide biat edilmeyip başkanlıktan düşürülse idi işlerin yerli yerine oturacağı nereden biliniyordu? Bu çok büyük bir ana kaidedir. Onu iyi anlar ve ona sarılırsanız, İnşaallah doğruyu bulanlardan olursunuz.[23]
Fasıl
Bu on örnek sana mesalih-i mürselenin ilmî yönünü açıkça bildirmektedir. Bunun açıklanması birkaç noktada olacaktır:
1- Mesalih-i mürselede dinin maksadına uygunluk din esaslarından ve delillerinden birine aykırı olmamalıdır.
2- Mesalih-i mürseleye genel bakış şöyle olmalıdır: Mesalih-i mürsele türünden olan meseleler akıl ile kavranılır durumda ve akıl yürütme kurallarına sunulduğunda akıl tarafından makbul görülecek uygunluğun altında bir uyum içinde olmalıdır. Aslında ibadetle ilgili meselelerde ye dini ilgınlendiren işlerde aklın bir rolü yoktur. Çünkü tüm ibadetlerin anlamı, detaylarına varıncaya kadar akıl ile kavranılamaz. Abdest, namaz, özel zamanında oruç tutmak, (bunun dışındaki oruç akıl ile kavranılabilir.) hac ve diğerleri gibi.
Başarılı ve dikkatle inceleyici olan kimse iyi düşünsün ki, detaylarıyla birlikte birtakım uygunluklara ters düşen hükümler nasıl konulmuştur?
a- Görülmüyor mu ki, her bir çeşidine göre taharet/temizlenme -ki değişik türleri vardır- ilk bakışta ortaya çıkan anlayışa aykırı bir ibadet konumundadır. İdrar ve dışkı vücuttan çıktığı vakit, sadece çıktığı yer veya vücudun tamamı değil, belirli organlar yıkanarak abdest temizliği yapılmaktadır. Erkekten meni, kadından hayız kanı çıkınca ise sadece çıktığı yer veya abdest organları değil, vücudun tamamını yıkamak farz olmaktadır.[24]
Ayrıca organları temizlemekle beraber necis/pis olan şeyi de temizlemek farzdır. Abdest bozulmadıkça (ve necaset söz konusu olmadıkça) pis ve kir olanların yıkanması farz değildir.
b- Sonra (teyemmümde) toprak kullanmak, kendisi bulaştığı yeri kirleten bir şey olduğu halde temizleyici suyun yerine geçmiştir.
c- Sonra namaz vakitlerine baktığımızda her vakit (zaman parçası olmak bakımından) bir birinin aynısı olduğu halde vakitler arasında bir uygunluk yoktur.
d- Namaz vakitlerinin duyurulması için belli kelimeler (ezan) meşru olmuştur. Bunlarda eksiltme olmadığı gibi ilâveler de söz konusu değildir.
e- Namaz, kılmaya başlarken belli sözlerin söylenmesi gereklidir.
f- Her bir namaz vaktinde farklı rek'at sayısı ile namaz kılınması meşru olmuştur. Her rek'atta bir rukü ve iki secde vardır. İki rukü bir secde şeklinde aksi olamaz. Şu kadar ki güneş tutulmasında kılınan namaz böyle değildir. Sonra günde beş vakit namaz emredilmiş, bu dört, altı veya bir başka sayıda olmamıştır.
g- Abdestli olarak camiye girildiğinde "Tahiyyet'ül mescid" adı ile iki rek'at namaz kılınması emredilmiştir. Bu namazın vitir gibi tek sayılı rek'atları veya öğle namazı gibi dört rekatlı olması söz konusu değildir.
h- Namaz kılarken unutarak bir hata yapan kimse iki secde (sebv secdesi) yapar, tek secde yapmaz. Secde ayeti okunduğunda ise iki değil bir secde yapar.
ı- Ayrıca nafile namazlar emredilmiştir. Belli vakitlerde namaz kılınması yasaklanmıştır. Bu yasağın gerekçesi (tam olarak) akıl ile kavranılmaz.
i- Bazı nafile namazların cemaatla kılınması meşrudur. Bayram namazı[25] güneş tutulması ve yağmur duası için kılınan namazlar gibi,[26]fakat nafile oldukları halde gece namazı ve farz namazların önünde ve son sünneti olarak kılınan namazların cemaatle kılınması meşru değildir.
j- Cenazenin yıkanmasında dahi akıl ile kavranılacak bir mana yoktur. Çünkü ölen kimse (artık) yükümlü değildir. Ayrıca cenazeye kıldığımız namaz sadece tekbir ile olmakta, rukûsu, secdesi, oturması bulunmamaktadır. Cenaze namazındaki tekbir sayısı dört olup, iki, dört, altı veya başka bir sayıda değildir.
k- Oruca baktığımızda da pek çok akıl ile kavranılamayan durumlar görmekteyiz. Yeme içme yasağı/imsak gece değil, gündüz vaktidir. Ayrıca imsak yeme içme ile ilgili olup, giyilenle, binilenle, konuşma, bakma, yürüme ve benzeri şeylerle ilgili değildir. Oruçta yemek gibi cinsel ilişki de yasaktır. Fakat bunlar birbirine zıttır. Cinsel ilişkide vücuttan akıntı çıkar, yemekte ise vücuda bir şeyler girer.
l- Ramazan ayı kendisinde Kur'an indirildiği halde, üzerine güneş doğan günlerin en hayırlısı olduğu halde, diğer aylardan en çok oruç tutulanı olduğu halde (hac gibi) büyük bir toplantıyı gerektirmemektedir.
m- Ayrıca hac ibadeti bunların hepsinden daha çok ibadeti içermektedir.
İşte fıkıhtaki uygulamaları ile her bir bölümdeki ibadetlerin hepsi böyledir. Bu ibadetlerin incelenmesinde dinin amaçlarından ve yöneldiği, tuttuğu yoldan bir mana çıkıyor. Şöyleki: Dinde yükümlü tutulan görevlerden bu kabil olanlarda din koyucu bir sınırda durmayı ve kişisel gayretle oluşan bakış açısını tamamen terk etmeyi istemiş ve ibadetlerdeki amacın ne olduğunu, onu emredene bırakmayı ve ona teslim olmayı dilemiştir. Bu hususta, "Allah'ın yükümlü tuttuğu ibadetler, kulların maslahatına/yararına yöneliktir" gerekçesini söylesek de söylemesek de durum eşittir. Şu kadar ki pek az meselede bu mana açıktır. Onu da yine dinden anlıyor ve muteber sayıyoruz. Veya bazılarında hakkında nas olanla bir şey söylenmemiş olan arasında fark olmadığını görüyoruz. Bu durumda, iş içinden çıkılmaz bir hal aldıysa mutlaka bu ana kaideye başvurmalıdır. Yani bir sınırda durup, Allah'a teslim olarak işi O'na havale etmek kuralı, dinde fıkıh öğrenen kimse için en sağlam yapışılacak kulp ve (kendisine sığınıldığında) en iyi koruyucu bir dağ (gibi) dir.
Bundan dolayıdır ki Huzeyfe (r.a.) şöyle demiştir:
"Allah Rasûlünün ashabının ibadet olarak istemediği hiçbir şeyi ibadet olarak benimsemeyiniz. Eğer daha öncekiler sonrakilere bir söz bırakmamışlarsa, ey bilginler topluluğu! Sizden öncekilerin yolunu tutunuz." Bu sözün bir benzerini İbn Mes'ud söylemiştir. Buna benzer pek çok ifade daha önce geçti.
Bundan dolayıdır ki İmam Mâlik, ilk bakışta ortaya çıksa bile ibadetlerin niçin emredildiği manası ile ilgilenmemeyi benimsemiştir. Din koyucunun maksadından neyi anladıysa orada durmuş, onu olduğu gibi kabul ederek teslim olmuştur.
Meselâ necis/pis şeylerin temizlenmesinde, abdest ve gusülde mutlak anlamda başkalarının dikkate aldığı temizlenme manasına ilgi göstermemiştir. Hadesten taharetde/abdest ve gusulde niyet edilmesini şart koşmuş, her ne kadar temizliği gerçekleştirse de sudan başka bir şeyi suyun yerine geçerli saymamıştır. Bunun içindir ki Mâlik'e göre hadesten taharet mutlak su[27] ile olmaktadır. Yine İmam Mâlik namazda tekbir almak selam vermek ve kıraat yükümlülükleri yerine getirilirken Arapçanın yerine başka bir dil ile bunların yapılmasını kabul etmemiş yapılırsa yeterli olmadığını söylemiştir.
Ayrıca zekatta zekat olarak verilmesi gereken şeyin yerine kıymetinin verilmesini İmam Malik kabul etmemiştir. Keffaretlerde sayılarla ifade edilen hususlara ve buna benzer şeylere titizlikle özen göstermiştir.
Tüm bunların dönüp dolaştığı nokta, din koyucunun belirlediği sınırda durmaktır, gayet düşünülse bile, ibadetin gerektirdiği uygun manayı dikkate almamaktır. Çünkü ibadetlerde böyle bir mana az ve nadir olur. İbadet dışında kalan dini meselelerde böyle değildir. Onlarda akılca ortaya çıkan uygun mana geçerlidir.
İmam Malik delilleri köklü bir şekilde irdelemiş, mesâlih-i mürseleyi anlamakta titizlik göstermekle beraber, din koyucunun maksadına da riayet etmiştir. O, mesalih-i mürselede din koyucunun maksadından dışarı çıkmamış, onun esasları ile gelişmemiştir.
Âlimler İmam Malik'in mesalih-i mürsele konusundaki görüşlerini, "(Yeni) bir din kapısı açtı ve böylece İslam ile olan bağlantısını kopardı" zannederek hoş karşılamamışlardır. Heyhat! O, bu zannedilenden ne kadar uzaktır? Allah ona rahmet eylesin. O fıkhında (gerektiğinde başkasının görüşüne) tâbi olmaya razı olmuş bir kimsedir. Öylesine ki (İmam Malik mezhep kuran bir müctehid olmasına rağmen) bazı kimseler onu kendisinden öncekileri taklid eden birisi sanmışlardır. Oysa o, mezhep âlimlerinin kitaplarında açıklamış oldukları gibi Allah'ın dininde zekâya dayalı derin bir idrak sahibidir.
Hatta Ahmed b. Hanbel'den şöyle bir şey rivayet edilmiştir:
"Bir adamın İmam Malik'e buğz ettiğini görürsen, bil ki o bid'atcıdır." Bu rivayet, İmam Mâlık'in (Peygamber'e) uyması konusunda tanıklık bakımından zirvedir. Ebu Davud[28] şöyle diyor:
İmam Malik'e buğz eden kimsenin bid'atçı olmasından korkarım. İbnu'l Mehdi ise şöyle demiştir:
Hicazlı birinin Mâlik bin Enes'i sevdiğini gördüğün zaman bil ki, o kişi sünnet sahibidir. Fakat bir Hicazlıyı da ona dil uzatırken görürsen, bil ki o sünnete aykırıdır. İbrahim b. Yahya b. Hişam şöyle demiştir:
Ebu Davud'un şu iki kişiden başka hiç bir kimseye lanet ettiğini işitmedim. Bunlardan birisi İmam Malik'e lanet, ettiği söylenilen bir adam idi. Diğeri de Bişru'l Müreysî[29] idi.
Genel olarak Malik'den başka da onun gibi düşünüp ibadetlerde asıl olanın akıl ile kavranılmaması olduğunu söyleyenler vardır. Her ne kadar bazı detaylarda farklı görüşler varsa da Zahiriyye dışında, ümmetin tamamında meselenin aslında görüş birliği vardır. Zahirîlere göre ibadetlerle ibadetin dışındaki meselelerde fark yoktur, Hepsi de akıl ile kavranılmayan ibadet durumundadır. Zahiriler, mesalih-i mürseleye inanmak şöyle dursun, mesalih'in dayanağının olmadığını söylemeye en yakın kimselerdir.
3- Mesalih-i mürselenin özü, zaruri bir işin korunmasına ve dinde kaldırılması gerekli olan bir güçlüğe ilişkindir. Güçlüğün kaldırılması da zaruri olan bir şeyin korunmasına ilişkindir. Bu "Kendisi ile farz tamam olan şey de farzdır." kabilindendir. Buna göre mesalih-i mürsele amaç değil, araçtır. Güçlüğün kaldırılmasına ilişkin olması da hafifleticiliktir, katılık değildir. Zaruriye ilişkin oluşu yukarda geçen örneklerle ortaya çıkmıştır. Güçlüğün kaldırılması ile ilgisi olması da ya zaruriye veya ihtiyacı karşılamaya ilişkindir. Her iki durumda da kesin bir şekilde çirkinleştirme ve güzelleştirme ile alakası yoktur. Eğer bu anlamda bir şey ortaya çıkarsa başka bir husus ile ilgilidir. Ramazan geceleri camilerde teravih kılınması gibi veya selefi salihin hoş görmediği bid'at kabilindendir. Camileri süslemek ve namaz vaktinin geldiğini (ezandan başka) cümleler söyleyerek bildirmek gibi ki bu da (bir bakıma) uygun şeylerdendir.
Mesalih-i mürselenin zaruri bir hususa ilişkin olması, vesile babından ve "kendisi ile farz tamam olan şey farzdır" kabilindendir. Şayet bunun şart olduğu nas olarak bildirilmiş işe bu, dini bir şarttır. Bu durumun, üzerinde konuşmakta olduğumuz bahisle bir ilgisi yoktur. Çünkü din koyucunun şartı, bizi konuyu inceleme külfetinden kurtarıyor.
Eğer hakkında bir nas yok ise bu ya akıl ile veya gelenek yoluyla bilinir. Çünkü Kur'anın ve ilmin kitap şeklinde olmaksızın düzenli olarak korunacağını varsaymış olsaydık, bu elbette sahih olurdu. Diğer zorunlu maslahatların da aynı varsayımla korunması sahih olurdu. Nitekim devlet başkanlığının başkan olmadan yürüyeceğini -hakkında nas olmadığı takdirine göre- varsaymış olsaydık devlet başkanı belirlememek elbette sahih olurdu. Diğer zaruri maslahatlar da böyledir. Bu durum sabit olduğuna göre vesile/araç durumunda olmayan dini maksatlardan hiçbirini mesalih-i mürsele yoluyla ortaya koymak sahih olmaz.
Mesalih-i mürselenin ihtiyaç kabilinden olan gereksinmelerde hafifletici durumda olması da açıktır. Bu husus, dinde zorluğun kaldırılması delilinde en kuvvetli şekilde bellidir. Bu kabilden olan mesâlihin katılığı ve yükümlülüğü fazlalaştırıcı olduğunu gösteren bir durum yoktur. Örnekler bu esası da açıklamaktadır.
Bu şartlar kesin bir şekilde ortaya konduktan sonra, bid’atların mesalih'-i mürseleye zıt olduğu bilinir. Çünkü mesalih-i mürselenin konusu detaylarına kadar akıl ile kavranılabilir. Gerçekte ibadetler, detaylarıyla birlikte akıl ile kavranmaz. Daha önce de geçtiği üzere ibadetler dışında kalan konulara bid'atın girmesi genel olarak değil, ancak onlarda ibadet cihetinin bulunması açısından olmaktadır.
Yine daha önce geçmişti ki bid'atlar genelde dinin amaçlarına uygun düşmezler. Aksine bid'atın tasavvuru iki cihetten biri ile olmaktadır: Bu, "Sultana peşpeşe iki ay oruç tutma fetvasını veren kimsenin durumunda anlatıldığı üzere" ya dinin amacına ters düşer. Veya hakkında bir şöy söylenmemiş olur. Mirasçısını öldüren katilin mirastan mahrum edilerek, arzusunun (ki onun arzusu yakının öldürerek mirasına konmaktır) zıddı ile kendisine muamele edilmesi gibi. (Şu yorum) bu konuda nas bulunmama takdirine göredir.
Daha önce (on örneğin birincisine başlamazdan evvel kendisi ile hükmün irtibatlı olduğu uygun mananın üç halden biri olduğu geçmişti Bu üç halden) ikisinin dikkate alınmayıp terkedilmesine dair icma/görüş birliği olduğu geçmişti. Burada "Hakkında bir şey söylenmemiş olan mesele izin verilmiş gibidir" denemez. Çünkü bundan, icma'ın zedelenmesi lazım gelir. Zira uyum yoktur. Aynı zamanda ibadetlerin hükmü âdetlerin hükmü gibi değildir ki hakkında bir şey söylenmemiş olan, izin verilmiş gibi olsun. Bu itibarla bunlar birbirinden ayrılırlar. Zira bir dayanağı olmadan ibadet ortaya koymaya yönelmek olmaz. Çünkü ibadet açıkça izin verilmiş bir hükme mahsustur. Âdetlerle ilgili meseleler böyle değildir. Daha önce de değinildiği gibi ikisi arasındaki fark, genel olarak ibadetlere akıl ile yol bulunmayıp, âdetlere akıl ile yol bulunmasıdır. Bu manaya ve bu konuya "Muvafakat" isimli kitabımızda işaret edilmiştir.'
Bu husus sabit olduğuna göre, mesalih-i mürsele ya vesile kabilinden zaruri bir gereksinimi korumuş olur veya hükümde bir hafiflik meydana getirir. Mesalih-i mürseleden hareketle ne bid'at ortaya çıkarmak, ne de menduplarda bir fazlalık meydana getirmek mümkün değildir.
Çünkü bid'atlar, ibadetmiş gibi benimsenmeye yol açan ve ibadet olduğu sanılan vesilelerdir. Netice itibariyle bidatlar, yükümlülüğü artıran ve hafifletmeye aykırı olan şeylerdir.
Tüm bunlardan ortaya çıkıyor ki bidat işleyen kimsenin mesalih-i mürsele ile bir ilgisi yoktur. Olsa olsa âlimlerin ittifakı ile geçersiz olan kısımla ilgili olabilir. Bu da ilgi olarak sana yeter. Muvaffakiyeti veren Allah'tır.
Tüm bunlardan biliniyor ki din koyucunun maksadı ibadetler konusunda hiç bir şeyi kulların görüşüne bırakmamaktır. Burada geriye bir şey kalıyor ki o da Allah'ın koyduğu sınırda durmaktır. Bu sınırın üzerine fazlalık koymak bid'attır. Nitekim bu sınırdan eksiltmek de öyledir. Bu konuda örnekler geçti. Kitabın devamında ileride (başka) örnekler gelecektir. İnşaallah.[30]
Fasıl
İstihsana gelince bid'at ehli buna da yapışmıştır. Çünkü istihsan -ki anlamı güzel görmektir- mutlaka bir güzel gören tarafından meydana getirilir. Güzel görme olayı ise ya din aracılığı veya akıl yoluyla olur.
Dinin güzel görmesinde de, çirkin görmesinde de söylenecek söz yoktur. Çünkü bu sonucu, deliler ortaya koymaktadır. O halde buna istihsan demenin bir faydası yoktur. Kur'an sünnet (hadis) ve icmâ'ın üzerine ilaveten yeni bir ünvan koymaya da gerek yoktur. Bu üç dayanaktan doğan kıyas ve delillendirme de böyledir. Geriye sadece akıl yolu ile güzel görmek kısmı kalıyor.
İstihsan hakkında söylenen şu söz bunun şahididir: "İstihsan, müctehidin aklı ile güzel gördüğü, görüşü ile meylettiği şeydir." Bilginler dediler ki, istihsan müctehidlere göre âdetlerde güzel görülen şeyler cinsinden bir şeydir. Mizaç dahi buna meyleder. Şayet dinde bu söze ters gelen ve ortada ibadetle ilgili olduğuna dair açıklama yapan bir durum yok ise gereğince hüküm vermek caiz olur. İşte bid'at adı verilen (istihsan'ın) bu kısmıdır. Bu, mutlaka güzel ve çirkin kısımlara ayrılır. Çünkü her istihsan gerçek (istihsan) değildir.
İkinci yoruma göre usulcülerce istihsanda şöyle bir durum vardır: İstihsandan maksat, müctehidin elindeki ibarede kendisine yardım etmeyen ve nefsine doğan, fakat ortaya çıkarması zor bir delildir. Bu yorumun yapılmasına istihsan yardımcıdır. Çünkü istihsan âdetlerle ilgili olandan uzaktır. Bir kimsenin kendisine hoş gelmeyen ve şüphesi olmayan delil ile bid'at ortaya koyması uzak bir şeydir. Bil'akis bid'atların hepsinde mutlaka onu işleyen kimse, dini bir delile dayanır. Fakat bazen delili ortaya çıkarmak mümkün olur, bazen mümkün olmaz, çoğunluk böyledir. İşte bid'atçıların delil olarak ileri sürdüğü budur.
Birinci yoruma taraftar olanların ileri sürdükleri delillerdeki bakış açısı, ikincilerin görüşünü zedelemektedir. Bunlar üç delil ileri sürmüşlerdir:
1- Aşağıdaki ayetler:
a- "Size ansızın, farkına varmadan, azap gelmeden Rabbinizden size indirilen en güzel söze (Kur'ana) uyun." (Zümer, 55)
b- "...Allah, kitabı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir." (Zümer, 55)
c- "Ey Muhammed! Dinleyip de en güzel söz'e uyan kullarımı müjdele." (Zümer, 18) ayetindeki "en güzel söz" onların akıllarının güzel gördüğüdür.
2- Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Müslümanların güzel gördüğü, Allah katında da güzeldir."[31] Hadisteki "güzel görmek"ten maksat, akılların güzel gördüğüdür. Aksi halde dinî delile dayalı olarak güzel görülen kastedilmiş olsaydı, kendilerinin güzel gördükleri olmazdı. Çünkü bunların inancına göre dini kuralları koymakta aklın bir fonksiyonu yoktur. Böyle olmasaydı hadisin bir anlamı olmazdı. Bu itibarla hadis, maksadın Müslümanların kendi görüşleri ile gördükleri olduğunu ifade etmektedir.
3- Müslümanlar ücreti, durma süresi ve kullanılacak su miktarı belirlenmeden hamama girmeyi istihsan yolu ile caiz görmüşlerdir. Bunun tek sebebi bu tür (basit) şeylerde tartışmanın, âdet bakımından çirkin olmasıdır. Sonuç itibariyle bunu tartışmayı bırakmak hoşgörülmüştür. Oysa fıkıh bakımından kesin olarak biliyoruz ki belirgin olmayan kiralama işlemi veya kiralama süresinin veya kiralama konusu olan şeyin miktarının belirlenmemiş olması durumunda kiralama geçersizdir. Böylece yukarda bildirilen özelliklerle hamama girmek istihsan yoluyla, delile aykırı olduğu halde geçerli sayılmıştır; Delile aykırı olmadığı zaman caiz olması daha uygundur.
Görüyorsun ki bu konu, bid'ata düşme durumunda olanlar için ayağın kaydığı bir yerdir. Bid'at işleyecek kimse şöyle diyebilir" Ben şöyle şöyle güzel görmüş isem, benden başka âlimler de güzel görmüşlerdir. Böyle olunca bu kısma ziyadesiyle özen gösterilmesi kaçınılmazdır. Tâ ki bilgisiz kimseler veya kendisini âlim sananlar istihsan konusunda aldanmasınlar. Başarıyı veren Allah'tır. Bu itibarla deriz ki:
Dini hükümlerde istihsanı İmam Malik ve Ebu Hanife[32] muteber görmektedir. İmam Şâfii ise istihsana ciddi bir şekilde karşı çıkmıştır. Hatta Şâfıi istihsan hakkında şöyle diyor:
"Her kim istihsan yapar(ak bir hüküm koyar)sa, din ortaya koymuş gibidir".
İmam Malik ve Ebu Hanife'nin mezhebini inceleyen kimse, onlara göre istihsanın "iki delilden en kuvvetlisi ile amel etmek" olduğunu görecektir. İbn'ul Arabi de böyle demiştir. İbnu'l Arabi ayrıca şunu da söylemiştir: Genel olan şey devamlı, kıyas ise düzenlidir. İmam Mâlik ve Ebû Hanife bu genelliğin açık bir delil veya bir manadan dolayı tahsis edilmesi görüşündedir. Mâlik, genelliği maslahat ile Ebu Hanife Kıyasın aksine sahabeden birinin sözü ile tahsis etmek suretiyle istihsan yapmışlardır. Mâlik ve Ebu Hanife kıyası da tahsis edip illeti eksik görmektedirler. Şafii ise, dini bir illet sabit olduğu takdirde onun tahsis edilmesi görüşünde değildir.
İbnu'l Arabi böyle söylemektedir. Onun bu söyledikleri Kerhî'nin (istihsan hakkındaki) şu yorumuna işaret etmektedir:
"İstihsan, bir meselenin hükmünden, o meselenin benzerlerindeki hükme, daha güçlü bir gerekçeden dolayı bir aykırılık da olsa dönmek demektir." Bazı Hanefi mezhebi âlimleri şöyle demiştir:
İstihsan, kendisi ile amel edilmesi gerekli olan kıyastır. Çünkü illet, etkisi ile illettir. Bu kimseler, illetin etkisi zayıf olana kıyas, güçlü olana istihsan demişlerdir. Yani istihsan bir çeşit kıyas-i müstahsendir. Sanki istihsan bir çeşit, iki kıyasın en güçlü olanı ile amel etmektir. Hanefi mezhebindeki meselelerin incelenmesinde problemlerin durumuna göre bu mana ortaya çıkmaktadır. İmam Mâlik'ten şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"İstihsan ilmin onda dokuzudur." Mâlik'ten bu sözü İbnu'l Kasım vasıtası ile Asbağ[33] rivayet etmiştir.
Asbağ istihsan hakkında şöyle diyor:
"İstihsan bazen kıyastan üstün gelir." İmam Mâlikin şöyle dediği rivayet, edilmiştir:
"Kıyasta öyle bir ayırım noktası vardır ki, bu nokta neredeyse insanları sünnetten koparacak hassasiyettedir."
Mâlik'in bu sözünün, daha önce geçen istihsan hakkında söylenilen "müetehidin "aklı ile bir şeyi güzel görmesi" manasında olması mümkün değildir. Bir diğer ifade de geçen "istihsan müetehide ifadesi zor gelen ve nefsine doğan bir delildir" manasında olması da mümkün değildir. Çünkü böylesi bir şey ilmin onda dokuzu olmadığı gibi bir delil olarak kıyastan daha üstün de olamaz. İbnu'l Arabi bir başka yerde şöyle demiştir:
"İstihsan, istisnai olarak ve ruhsat yoluyla delilin gereğini terk etmeyi tercih etmektir." Bu, bazı gereksinmelerde ortaya çıkan bir çelişkiden dolayı olur. İbnu'l Arabi daha sonra istihsanı kısımlara ayırmış ve bunlardan dördünü saymıştır. Bunlar şöyle sıralanmıştır:
a- Delili, örf (gelenek) için terk etmek,
b- Delili, maslahat için terk etmek,
c- Delili, kolaylık için terketmek,
d- Delili, güçlüğü kaldırıp genişliği tercihten dolayı terk etmek.
Maliki mezhebinden olan İbnu'l Arabi'den başkaları İmam Mâlike göre istihsanı şöyle tarif etmiştir:
"İstihsan, külli bir kıyas karşılığında cüzi bir maslahatı kullanmaktır." Bir başka deyişle istihsan:
"Mürsel delillendirmeye kıyastan öncelik vermektir." İbn Rüşd istihsanı şöyle tarif etmiştir:
"İstihsan -ki çok kullanıldığı için kıyastan daha yaygındır- hükümde aşırılık ve abartmaya yol açan kıyası, hükümdeki etkili bir manadan dolayı bazı yerlerde o yere mahsus olmak üzere atmaktır."
Bunlar birbirine yakın tariflerdir.
İstihsanın anlamı İmam Mâlik ve Ebû Hanife'ye göre böyle olunca, istihsan kesinlikle delil dışında değildir. Kur'an ve sünnetten delillerde olduğu gibi, delillerden bir kısmı diğerini tahsis eder veya kayıt altına alır. İmam Şafii bu tür delili asla reddetmez. Netice itibariyle bid'atçı için (yaptığı bid'atı) istihsan olarak isimlendirmekte bir hüccet yoktur.
Bu kısımda maksadı açıklayan örneklere kesinlikle ihtiyaç vardır. Burada on örnekle yetineceğiz:
Birinci Örnek: Bu örnekte, Kur'an'dan bir delile dayanarak benzerlerindeki hükümden dönüş yapılmaktadır. Tevbe suresi 103. ayetin de: "Onların mallarından sadaka al; Bununla onları temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin." Ayetteki ifadenin zahiri, mal denilebilen tüm varlıkları içine almaktadır. Fakat sadaka ifadesi dini bir terim olarak, özellikle zekât mallarına mahsustur. Bir kimse "benim sadakam yok" deyince, bu sözün zahiri hiçbir malının olmadığını ifade eder. Fakat biz bu sözü zekat verecek malının olmadığı şeklinde anlarız. Çünkü Kuranda böyle manalandırılmıştır.
Alimler diyor ki sanki bu, genel bir ifadeyi Kur'an'dan anlaşılan mana ile tahsis etmektir. Bunu istihsan hakkında söylediğini misallendirmek üzere Kerhî örnek olarak zikretmiştir.
İkinci Örnek: Hanefi mezhebinde şöyle denmiştir: Yırtıcı kuşların artığı, yırtıcı hayvanlara kıyasla necis/pistir. Bu açık bir şeydir. Fakat yırtıcı kuşun artığı, istihsan cihetiyle temizdir. Çünkü yırtıcı hayvanın kendisi necis'ul ayn değildir. Fakat etinin zorunlu olarak haram oluşu sebebiyle, salyasının yakınlığından dolayı artığın da necis olduğu sabit olmuştur. Buna göre yırtıcı kuşlarda durum farklıdır. Çünkü kuşlar gagası ile içer. Aslında gaga temizdir. Allığının temiz olması gerekir. Bu gerekçe gizli ise de güçlü bir izdir. Neticede her ne kadar durumu gizli ise de, önceki hükme (necislik hükmüne) ağır basmaktadır. İki kıyasın en kuvvetlisini almakta ittifak vardır.
Üçüncü örnek: Ebu Hanife diyor ki: Dört kişi bir erkeğin zina ettiğine şahitlik etseler, fakat şahitlerden her biri diğerinin belirlediği yönden başka yönü belirlese, kıyasa göre zina ettiği ileri sürülen kişiye had cezası verilmez. Fakat istihsana göre bu kimseye had cezası verilir. Bunun gerekçesi şudur: O kimse hakkında dört kişi şahitlik etmedikçe kendisine had uygulanmaz. Şahitlerden her biri (ayrı) bir ev belirleyince, aynı mertebede dört şahit bulunmamış olur. Zira bu durumda hepsinin aynı mertebede birleşmesi imkânsızdır. Şahitlerden her biri ayrı bir köşe belirlemiş olunca zahiren zina fiili birden fazla olmuş demektir. (Bir köşeden diğerine) kaymak da mümkündür. (Böylece şahitlerden her biri ayrı köşede görmüş olabilir.)
"Kıyasa göre had cezası verilmez" demenin manası, zahiri duruma göre dört şahit bir zina eyleminin yapıldığında birleşmedi demektir. Fakat sonuç itibariyle meselenin vardığı yer, adalet özelliği olan şahitlerin fasık sayılmasıdır. Çünkü zina yaptığı iddia olunan kişiye had cezası verilmeyince şahitler fasık olmuş olur, Şahidin adaletli sayılmasına yol oldukça fâsık sayılmasına yol yoktur. Mümkün oldukça şahitlerin adil olduklarını dikkate almak (uzak da olsa) bu uzak imkana götürür. Bu ise ancak hükmü Kur’an’dan almaya sarılmaktır. Bu gerçekte hükmün asıl sebebine ilişkili bir durumdur.
Dördüncü Örnek: İmam Mâlik'in mezhebinde örf için (bazen) delil terk edilir. Mâlik yeminler (ile ilgili meseleleri) örfe bırakmıştır. Halbuki yeminlerde kullanılan kelimelerin sözlük anlamı, örfün gerektirdiğinden başka anlamlara gelmektedir. Meselâ: "Vallahi filan (kimse) ile eve girmem" diye yemin eden kimse, sözlük anlamı olarak "ev" adı verilen her yere girmekle yemini bozmuş olur. Camiye de sözlükte ev denildiğinden, camiye girerse yemini bozulur. Ancak insanların örfü, camiye ev adını vermediğinden, örfe göre bu kimse ca'miye girerse yemini bozulmaz.
Beşinci örnek: Malik, maslahattan dolayı delili terk etmiştir. -Her ne kadar sanatkâr gibi değilse de -birden çok kimseye iş yapan, onların namına çalışan kimsenin (çalışırken verdiği zararı) ödemesi gibi. Çünkü İmam Mâlik'in mezhebinde bu meseleye ait iki kavil vardır. (Bu iki kavilden birine göre) hamam sahibinin elbiseyi, gemi sahibinin (taşıdığı eşyayı) ödemesi gibidir. Yiyecek taşıyan hammal da İmam Malik'e göre (taşıdığı mala zarar verirse) öder. İmam Malik'e göre bunlar (zararı ödemede) sanatkar gibidirler. Bunların ödemesindeki sebep, sanatkârın (verdiği zararı) ödemesindeki sebepten sonra gelir.
Burada: "Bunlar mesalih-i mürsele bâbındandır, istihsan babından değildir" denilirse şöyle deriz: Evet, şu kadar var ki onlar istihsanı kurallarından istisna edilen istisna gibi düşünmüşlerdir. Mesalih-i mürsele böyle değildir. Verilen zararı ödemede bu tasavvur edilebilir. Çünkü ücretli çalışan kimseler "Berâet-i asliyye" ile değil, delile dayalı olarak "emanetçi" diye tanımlanmışlardır. Bunların ödemesi, bu delilden müstesna tutulmuş durumdadır. Bu bakış açısına göre istihsan içine girer.
Altıncı Örnek: Onlar kâdî'nin bindiği hayvanın kuyruğunu kesen kimseye ceza ödemesinde icma/görüş birliği olduğunu söylüyorlar. Cezadan maksat, hayvanın tam olarak kıymetidir, sadece hayvanda meydana gelen eksiklik değildir. Bunun gerekçesi açıktır. Çünkü kâdi, bu hayvana sadece binmek için ihtiyaç duyar. Bu kusurun aşırı olmasından dolayı kuyruğu kesilen hayvana binmesi imkansızlaşır. Kâdî'nin böyle bir hayvana binmesi yok hükmündedir. Bu sebeple bu işi yapan kimseye hayvanın kıymetini tam olarak ödemesini gerekli görmüşlerdir. Bu hüküm özel bir maksada yönelmiş durumdadır. Aslında sadece meydana gelen eksikliği ödemesi gerekir. Fakat onlar istihsan yoluyla bu hükmü vermişlerdir.
Bu hükümdeki icma tartışılır. Çünkü meselede mezhepte ve başkasında iki kavil vardır. Fakat Maliki mezhebinde meşhur olan hüküm, yukarda geçen gibidir. Kadı Abd'ul Vehhab nas olarak bunu bildirmiş böyle hüküm vermiştir.
Yedinci Örnek: Az, basit ve değersiz şeylerde güçlüğü kaldırmak ve balkı sıkıntıya düşürmemek için delilin gereği terk edilir. Çok sayıda ölçekle alınan bir malda pek az bir fazlalık caiz görülmüştür. İkisinden biri diğerine tâbi olduğu takdirde sarf[34] yoluyla satış ca'iz görülmüştür. Keza tam dirhemle eksik dirhemin[35] aralarındaki çok basit farklılıktan dolayı takas edilmesi caiz görülmüştür. Aslında bunların hepsi yasaklanmıştır. Çünkü hadiste şöyle buyurulmuştur:
"Gümüşle gümüş, altımla altun, bir birinin aynısı ve eşit olmak üzere takas edilir. Her kim artırır, (birinin) fazla olmasını dilerse, mutlaka (aldığı fazlalık) faizdir."[36] Caiz olmasının gerekçesi basit ve değersiz bir şeyin yok hükmünde olmasıdır. Bunun içindir ki çoğunlukla değersiz şeylere yönelmiş bir amaç olmaz. Basit bir şeyin üzerinde ısrarla durmak sıkıntı ve güçlüğe yol açar. Bunlar ise yükümlüden kaldırılmıştır.
Sekizinci örnek: Utbiyye isimli kitapta Asbağ'dan şöyle bir mesele nakledilmiştir: İki kişi arasında ortak olan bir câriye ile ortaklardan her ikisi de bir temizlik döneminde cinsel ilişkide bulunsalar, câriye bu durumda bir çocuk dünyaya getirse, ortaklardan birisi çocuğu kabul edip diğeri inkar etse durum ne olacaktır?
Çocuğu inkar eden ortak, bulunduğu cinsel ilişki hakkında açıklama yapar; eğer yaptığı ilişkide cariyenin rahmine spermin inmesini ifade eden bir durum varsa inkârı dikkate alınmaz. Çocukta da aralarında ortak olmuş gibidirler. Eğer yaptığı cinsel ilişkide spermini cariyenin rahmine bırakmayıp dışarıya bıraktı ise Asbağ bu durumda şöyle demiştir:
Burada istihsan yoluyla çocuğu diğer ortağa bırakırım. Kıyasa göre eşit derecede çocukta ortak olmaları gerekir. Çünkü (spermi dışarıya bıraktığını söylemesine rağmen) belki ilişki sırasında baskın gelen bir durum olmuştur da farkında değildir. Amr b. Âs buna benzer bir durumda şöyle demiştir.
"Tulumun bağı bazen insanın elinden kaçıverir."[37] Burada istihsan olarak çocuğu diğer ortağa bırakırım. Kıyasa göre ikisinin de dikkate alınması gerekir. Asbağ daha sonra İmam Mâlik’ten yukardaki hükmü hikaye etmiştir.
İbn Rüşd bunu şu esasa indirgeyerek şöyle değerlendirmiştir: Bir kimse cariyesi ile cinsel ilişkide bulunur ve spermini dışarıya bırakırsa cariye bu sırada bir çocuk doğurursa (spermin dışarıya bırakıldığı söylenmesine rağmen) ilişkide bulunan çocuğu inkar da etse, çocuk onundur. Kıyasa göre cariye iki kişi arasında ortak ise ve her ikisi de cariye ile ilişkide bulunmuş, bunlardan birisi spermini içeri, diğeri dışarı bıraktığını söylüyor, spermi dışarı bırakan çocuğu kabul etmiyor, diğeri çocuğun kendisinin olduğunu iddia ediyorsa, her ikisi de spermi dışarı bırakmış veya içeriye bırakmış hükmünde olurlar. İstihsana göre ise çocuk, onun kendisinden olduğunu rahimine bıraktığını söyleyenindir. Çünkü çoğunlukla çocuk spermin içeri bırakılması ile olur. Spermin dışarı bırakılmasına rağmen çocuğun olması nadir görülür. Ağır basan kanaat/zannı gâlip odur ki çocuk spermi içeri bırakanındır. Hükümlerde zannı galip ile karar vermek asıldır. Bu meselede dahi zannı galibin etkisi vardır. Böylece Asbağ'ın da dediği gibi istihsana göre bu sonuca gitmek vacip olur.
Dokuzuncu örnek: Daha önce de geçtiği üzere[38] müslümanlar ücreti, içerde durma süresi ve kullanılacak su belirlenmediği halde hamama girmeyi istihsan yoluyla caiz görmüşlerdir. Halbuki bu meselede asıl olan, caiz olmamasıdır. Fakat bid'atcilerin bidatlarına delil gösterdiği gibi değil, bir başka husustan dolayı hamama girme işi caiz görülmüştür. Buna göre o, delilin dışında kalmayan hüküm kabîlindendir.
Hamam meselesinde ücretin belirlenmesi örfe bırakılmıştır. Ayrıca bir ücret takdirine ihtiyaç yoktur, içeride durma miktarı ve kullanılacak suyun miktarı ise örf ile belirlenmemiş ise zaruretten dolayı düşer. Bu meselenin caiz olması bir fıkıh kaidesine göredir. Bu kaideye göre "Akitlerde tüm bilinmezlikleri ortadan kaldırmaya güç yetmez." Böyle bir şeye kalkışmak insanlar arası alım satım ve diğer işlemlerin kapısını daraltır ve anlaşma kapılarını yok eder. Akitlerde zarar verici olmamak, ilerde ortaya çıkacak anlaşmazlıklar olmasın diye tamamlayıcı mahiyette bir uygulamadır. Demek oluyor ki bu, mükemmeli elde etmeye ulaştıran bir keyfiyettir. Mükemmeli elde etmeye yol açan şeyleri dikkate almak, bir başka mükemmeli iptal ediyorsa ikisi de muteber olmaz, dikkate alınmaz. Mühimmi elde etmek için, mükemmel bırakılabilir. Usulde dahi böyle geçmektedir. Netice itibariyle akitlerden ayrı düşünülmeyen bazı bilinmezlere göz yumulması gerekli olur. Çünkü bu durumdaki bilinmezlerin ayrılması güçlüğe yol açar. Az bir zarara yol açması ve kaçınmanın sıkıntıya yol açması durumunda yükümlüye basit belirsizliklerde tolerans gösterilir. Fakat belirsizlik çok ise tolerans gösterilmez. Çünkü zaruret yeri olmadığı gibi tehlikesi de büyük olabilir. Fakat bu hususta az ile çok arasındaki farkı tüm işlerde belirleyen bir nass yoktur. Ancak aldanmaya yol açan belirsizliklerden bazı türlerden büyük çapta olanı yasaklanmıştır. Böylece Birtakım esaslar konulmuş ve az olmayan belirsizlikler caiz olmakta veya dikkate alınmamakta bu esaslara göre kıyas edilmektedir. Böylece çok olan belirsizlik ve aldanma yasak hükmünde olmuştur. Az ve çok olan, Birtakım esas meselelere ait teferruatta âlimlerin dikkatini çeken hususlar vardır. Eğer aldanma az, mesele basit, çekişme çok değil ve hoş görüye de ihtiyaç varsa, müsamaha olduğu söylenir. İşte hamamın suyunu belirleme ve hamamda kalma süresi bu kabildendir.
Bilginler dediler ki; İmam Mâlik bu konuda çok derinlere inmiş ve ileri derecede ilgilenmiştir. İmam Malik her ne kadar, ne miktarda yiyeceği tam olarak belirlenemezse de, işçiyi yemeği iş sahibine ait olmak üzere çalıştırmayı câız görmüştür. Çünkü işçiye yemek vermek kolay ve basit bir şey olup, bu hususta tartışma olmaz.
İmam Malik belirsizliğin ve aldanmanın az olup vakit ile ilgili olanıyla fiyat ile ilgili olanı arasında fark gözetmiş, birinciyi caiz görmüş, diğerini yasaklamıştır. Malik şöyle demiştir:
Bir insanın bir malı hasat zamanında veya (bazı mahsullerin) kesim zamanında bedelini ödemek üzere satın alması caizdir. İsterse günü tam olarak belirlenmemiş olsun. Fakat bir malı yaklaşık bir dirheme satsa bu caiz olmaz. Sebebi yukardaki farktır. Fiatı belirlemek veya takdir etmek sıkıntılı bir iştir ve örfte böyle bir şey yoktur. Zamanı belirlemede bir sıkıntı yoktur. Çünkü bazen satıcı, alacağını alma zamanında günlerce hoşgörülü davranabilir. Fakat satıcı, alacağı para hususunda toleranslı davranmaz.
Amr b. Âs'ın Hz. Peygamber1 den "Rasulüllahın zekât, memurunun (zekât toplamaya) çıkacağı zamana kadar (parası ödenmek üzere) deve satın alınmasını emr ettiğini" rivayet etmesi, İmam Malik'in görüşünü desteklemektedir. Bu tür zamanlara yapılan ertelemelerin, günü ve saati tam olarak belirlenemez. Fakat bu bir kolaylıktır ve yaklaşık olarak tayin edilebilir.
İmanı Malik, sabit olan esaslardan, güçlük ve zorluk karşısında olağan dışı meseleleri nasıl yönlendirmiştir, düşünülsün. İyi düşünülsün ki İmam Malik'in bu içtihatları nerede, bunun sadece âdetlere göre aklın güzel gördüğü istihsali olduğunu sananın görüşü nerede? Netice de ikisi arasında dağlar kadar fark vardır,
Onuncu örnek: Âlimler diyor ki İstihsanın türlerinden biri de âlimler arasındaki ihtilafı göz önünde bulundurmaktır. Bu tür, İmam Malik'in mezhebinde, üzerine pek çok meselenin bina edildiği bir temeldir. Şöyleki:
a- Az miktarda olan suya[39] pek basit derecede necaset/pislik girer de suyun (tat, renk ve koku) özelliklerinden birisi bozulmamış olursa bu su ile abdest alınmaz. (Böyle bir sudan başka su yok ise) teyemmüm edilir ve su terk edilir. Eğer bu su ile abdest alır ve namazını kılarsa, hâlâ namazın vakti içinde ise namazını yeniler. Vakit geçmiş ise yenilemez. İmam Malik'in "vakit içinde iken yeniler" demesinin yegane sebebi "o su, temizdir ve temizleyicidir" diyen fıkıh âliminin sözünü dikkate almış olduğundandır. Bu su ile abdest almanın caiz olduğu da rivayet edilmiştir. Bu sözün kıyası namazın vakit içi de olsa, vakit dışı da olsa yenilenmesini gerektirir. Çünkü o kimse terk edilmesi ve kendisinden teyemmüme geçilmesi sahih olan bir su ile abdest almış olmaktadır.
b- Alimlerin fesh edilmesi vacip olan fasid nikah hususunda "Nikahın fâsid olduğunda ittifak yok ise boşanmak suretiyle feshedilir. Böyle bir nikahta eşler arasında (ölüm halinde) miras söz konusudur." demeleri bir diğer örnektir. Sahih nikahta olduğu gibi bunda da boşanma yolu ile de ayrılık gerçekleşir. Eğer nikahın fasit olduğu hususunda Âlimlerin görüş birliği/ittifakı var ise boşanma olmaksızın feshedilir, miras söz konusu değildir ve boşanma da lazım gelmez.
c- İftitah tekbirini unutup (cemaate rükû halinde yetişerek) rükû için tekbir alan kimsenin imamla birlikte olmaya devam etmesi gerekir. Çünkü "böyle bir namaz kılışın yeterli olduğunu" söyleyen vardır. Bu kimse imam selam verdikten sonra namazını yeniler.
Mâliki mezhebinde bu manada hüküm gerçekten çoktur. Bunun gerekçesi, bazı durumlarda muhalif görüşte olanın görüşünü dikkate almaktır. Çünkü bu görüş ağır basmıştır. Bazı hallerde ise muhalif görüş ağır basmamış ve dikkate alınmamıştır.
Âlimler arasındaki ihtilafı dikkate almak meselesinde Afrika ve Mağrib şehirlerine bu meselede iki yönden problem çıktığı için mektuplar yazdım. Bu yönlerden birisi, sahih olduğu varsayımına göre bu konudur. Bu konunun aslı nedir? Fıkıh usulünde hangi kaide üzerine oturmaktadır?
Şu sırada görünen odur ki uyulması gereken şey delildir. Delil nerede ise orada olmak gerekir. Müctehide göre iki delilden hangisi ağır basarsa -isterse tercih yollarından en aşağı derecede olanı ile ağır basmış olsun- ona dayanmak, onun dışındakileri geçersiz kılmak gerekir. Usul ilminde yerleşen kural da böyledir. O halde müetehidin başka birisinin görüşüne başvurması, kendisine göre çürütülmüş olan onun deliline işlerlik kazandırmak, kendisine göre tercih edileni ise geçersiz kılmak demektir. Oysa o delil, uyulması vacip olandır. Böyle bir uygulama kaidelere aykırıdır.
Bu yazdıklarıma bazıları cevaplar verdiler. Cevaplardan kimisi (akla) yakın, kimisi uzak idi. Şu kadar ki ben onlardan bazısına araştırmak maksadı ile başvurdum. O, bana faydalı olan (din) kardeşim Ebu'l Abbas b. Kubab idi. -Allah ona rahmet eylesin. O bana aşağıdaki bilgileri yazdp gönderdi:
"Adı geçen mektup ihtilafları dikkate almak meselesinde sorunun yeniden gündeme gelmesini içermektedir. Diyorsunuz ki, iki emareden (işaretten) birinin diğeri üzerine tercihi, birine diğerine nazaran öncelik tanınması, mutlak olarak geçersiz sayılanın olmamasını gerektirir. Ayrıca fetva veren kimsenin, işin başında "bu caiz değildir" deyip, iş meydana geldikten sonra "caizdir" demesini çirkin bir şey saymaktasınız. Çünkü yasak olan bir şey, yapıldıktan sonra caiz olmaktadır.
Yine demişsiniz ki, bu tür şeylerde iki (aykırı) şeyin bir araya gelmesi tenzihi yasaklamada olur, tahrimi yasaklamada olmaz. Vesaire vesaire... Bunların hepsi, istihsan yolunu kabul etmeyen akıl yürütmeci bir bilimsel yaklaşımdan ortaya çıkarılan güçlü görüşlerdir. Âlimlerden ve görüş sahiplerinden kalburüstü olanlar da bu yola eğilimlidirler. Hatta Ebu Abdullah es-Şâfii şöyle demiştir:
"Her kim istihsan yaparsa (yeni bir) din ortaya koymuş olur."
Sizin de bildiğiniz gibi istihsanm aslını ifade ederken söylenen sözler dar kalıplarda kalmıştır. İstihsanı anlatırken şöyle demişlerdir:
İstihsan hususunda en sağlıklı olarak söylenen, onun müctehidin ifade etmekte zorlandığı fakat içinde doğan bir mana olduğudur. İstihsanın detaylarının üzerine oturduğu temel bu olunca, acaba detayların durumu nasıl olur? Elbette onların anlatımı daha dar kalıplar içinde olacaktır.
İstihsana itibar edilmemesi hususunda ben de bu değerli âlimlerin dediğini diyordum. Ne var ki Hulefâ-i Râşidin'in ve sahabenin ileri gelenlerinden oluşan bir topluluğun fetvalarında pek çok şekilde bulunan hükümler istihsanı takviye edip güçlendirdi. Bir inkâr ile de karşılaşmadı. Böylece istihsan fikri bende son derece güçlendi: Gönlüm bu işe yattı ve kalbim bu iş için genişleyip güven duydu. Neticede onlara uyup, onların gittiği yoldan gittim.
Bu kabil hükümlerden birisi, birbirinden haberi olmayan iki kişinin aynı kadınla nikahlanmasıdır. İkincisi kendisinden önce nikahlanma olduğundan zifaf gecesinde haberdar oluyor. Bu durumdaki kişiden (yani ikinciden) Hz. Ömer, Muaviye[40] ve Hasan[41] Allah onlardan razı olsun- kadının boş olup ayrılması gerektiğini söylemişlerdir.
Soruda dile getirdiğiniz hususlar, bu meselede de geçerlidir. Çünkü kadınla zifafa girmeyen kimsenin birinci nikah kıyan olduğu tahakkuk etmiştir. İkincisinin kadınla zifafa girmesi, başkasının nikahlısı ile zifafa girmesi demektir. Onun bu (işte hatalı olduğunu varsaysak bile) hatası, başkasının nikahlısını devamlı olarak kendisine nasıl mubah kılar? Helâl bir nikaha isabet etmediği halde kıydığı nikahı nasıl geçerli kılabilir? Her yönüyle kitap ve sünnete uygun olarak gerçekleşen, kendisinden önceki nikahı nasıl iptal edebilir? Şu kadar ki bu olayda uygun olan şudur: Bu hata, hatayı yapandan günah ve cezayı kaldırır fakat başkasının eşini kendisine mubah kılıp, eski kocasına kadını yasak kılamaz.
Bunun bir diğer örneği, kaybolmuş adamın karısı hakkında âlimlerin söylediğidir. Buna göre kayıp adam, kadın başkasına nikahlanmadan bulunur gelirse eşi onundur. Eğer kadın başkası ile nikahlanıp cinsel ilişki gerçekleştikten sonra bulunur gelirse karısı boş olup kendisinden ayrılmış sayılır. Nikah kıyılıp ilişki gerçekleşmeden adam bulunup gelmiş ise iki kavil vardır: Birincisi, bulunup gelen eski kocası kadınla ilgisini kesmek istiyorsa kadın eski kocasından iddet bekler ve boş olur. Artık eski kocasının o kadında bir hakkı kalmaz. İsterse (ikinci erkekle) nikah kıyılmazdan önce gelmiş olsun. İkinci kavle göre, kadının eski kocası, kadınla ilgisini kesmek istemiyorsa, hâlâ onun nikahı altındadır. Başkasına nasıl mubah olur?
Hz. Ömer ve Osman'dan bu olaydan daha enteresan bir rivayet vardır. Buna göre, kayıp kişi bulunup geldiği zaman kendisi serbest bırakılır; dilerse eşini, dilerse (ikinci koca tarafından verilen) mehri seçer. Mehri seçtiği takdirde, kadın ikinci kocanındır. Kıyas nerede, bu hüküm nerede? İbn Abd'il Berr[42] bu rivayetin Hz, Ömer ve Osman'dan sahih olarak nakledildiğini bildirmiştir. Kendisinden meşhur olarak bilmen bunun tersi ise de Hz. Ali'den dahi Hz. Ömer ve Hz. Osman'dan rivayet edilen gibi rivayet nakledilmiştir. Hatta Hz. Ali bu hükmü onaylamıştır. Sahabenin hükümlerinde böyle pek çok örnekler vardır.
İbn Muaddil diyor ki: (Giysisine pislik bulaşmış) iki kişiden birisi bu elbise ile namazı kılsa, diğeri namazı kılmayıp beklese ve namazın vakti çıksa hüküm nedir?
Pek çok âlimden necasetin giderilmesine bir icma/görüş birliği nakledilmiş olmasına rağmen, necasetli giysi ile namazı kılana, kılmayıp oturan (hüküm bakımından) yakın olamaz. O, bilerek namazı geciktirdiği için namazı kılanla eşit olamaz. Bunu nakledenlerden bazıları şu zevattır: el-Lahmî, Mâzerî ve bunu tashih eden Bâci, Abdul Vehhab da Telkin isimli eserinde aynısını benimsemiştir.
Sizin de ifade ettiğiniz gibi "Başlangıçta yasak olan şey, artık makbul değildir." Yukardaki örnekteki iki kişinin durumu bu kurala İbn Muaddil'in söylediğinin aksine olmak üzere tam uygundur. Çünkü namazı kılmayıp vakit çıktıktan sonra kılan, kusurunu kaza ederek gidermiştir. Diğeri ise emredildiği gibi hareket etmemiş ve (kusurunu) kaza da etmemiştir. Demek ki başlangıçta yasak olan herhangi birşey vuku bulduktan sonra makbul hale gelmez.
Dârekutni Ebu Hüreyre'den sahih olarak rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Kadın kadını evlendirmez. Kadın kendisini evlendiremez. Kendisini (velisinin izni olmadan) evlendiren kadın zina etmiştir."[43]
Yine İbn Mâce Hz. Aişe'den rivayet etmiştir ki Rasûlullah şöyle buyurmuştur:
"Hangi kadın ki velisinin izni olmaksızın evlenirse onun nikahı batıldır.” -Peygamber o nikahın bâtıl olduğunu üç kerre tekrarladı- (ve devamla şöyle dedi):
“Eğer (nikahlandığı) erkek kadınla cinsel ilişkide bulunursa, kadına verdiği mehir bu ilişkinin karşılığıdır.”[44]
Hz. Peygamber Önce kıyılan nikahın batıl/geçersiz olduğunu bildirmiş bunu üç kere tekrarlamıştır. Bu işlemi ise, zina olarak isimlendirmiştir. Bunun en aşağı derecede gereği, kıyılan nikahın tamamen geçersiz olmasıdır. Fakat Hz. Peygamber bu durumdaki nikahın meydana geldikten sonra geçerli olacağını bildiren bir ifade ile: "Erkeğin o kadına iliştiğinin karşılığında kadına mehir vardır." buyurmuştur. Halbuki zina edenin bu iş karşılığında aldığı mehir (adı ile de olsa) haramdır.
Yüce Allah buyurmuştur ki:
"Ey iman edenler! Allah'ın (ibadet) alâmet (i) kıldığı şeylere saygısızlık etmeyin." (Maide, 2) Bu ayetteki yasaklamanın gerekçesi (ayetin devamında) kâfir oldukları halde "Rablerinin lütuf ve rızasını arayanlara da saygısızlık etmeyin" buyurularak açıklanmıştır. Oysa kafir olmakla hiç bir amel/yapılan iş sahih ve makbul olmaz. Bu hüküm her ne kadar yürürlükten kalkmış/mensuh ise de aynı manada delil olarak kullanılmasına bir engel yoktur.
Bu cümleden olmak üzere Ebu Bekir (r.a.) şöyle demiştir:
"Gelecekte öyle topluluklar göreceksin ki kendilerini Allah için bir yere kapadıklarına inanacaklar. Onları ve inançlarını başbaşa bırakınız." Hz. Ebu Bekir'in bu sözüne dayanarak (savaş halinde) papazlar esir edilmez. Malı da kendisine bırakılır. Veya kendisine malından birazı bırakılır. Malının bırakılması hususunda ihtilaf vardır. Papazın dışında olup savaşa katılmayanlar esir edilir, savaşçıların mülküne geçer. Papaza bu uygulamanın yapılması kendisini Allah'a ibadet için bir yere kapatmış olmasındandır. Her ne kadar onun ibadeti bâtılın en bâtılı ise de papaz esir edilmez ve malı alınmaz. Buna göre her ne kadar hata zannı bulunursa da, hata olduğu kesin olmadıktan sonra müslümanın, dini delile dayanan ibadetinin makbul olması nasıl uzak görülebilir? Bu kabil örnekleri saymak meseleyi uzatır.
Din koyucu tarafından getirilen yasağın neleri gerektirdiği konusunda ihtilaf vardır: Acaba yasak, yasaklanan şeyin fâsid olmasını gerektirir mi? Bu hususta fıkıh bilginleri ve usûlcüler arasında sizce de bilinen meseleler vardır. Acaba bu mesele nasıldır?
Bir mesele hakkında ihtilaf var ise, bu meselenin dayanağında da ihtilaf edilmişse problem yok demektir. Çünkü geriye, ihtilaflı meselelerden bazısını tercih etmek kalıyor. Herkes kendisine doğru geleni gönlüne uygun düşene göre tercih eder. Bu meselede bu kadar ile yetiniyoruz."
Arkadaşımın bana yazdığı burada sona ermiştir. Onun yazdıkları, istihsanın dayanağı ile ilgili delillerin geniş bir tanıklığından ibarettir. Bütün bunlardan sonra delilsiz istihsana yapışmak asla mümkün değildir.[45]
Fasıl
Bunu ortaya koyduktan sonra istihsanla ilgili olarak ileri sürülenlere dönelim: Önce "istihsan, müctehidin aklı ile güzel görüp, görüşü ile meylettiği şeydir." Tarifini ele alalım. Bunu söyleyenler bu tür istihsanı dini hükümlerin delili gibi görmektedir. Şüphe yok ki dinde böyle bir şeyin olmasını akıl caiz görebilir. Hatta olabilir ki sıradan/avâm insanların kuruntu olarak akıllarına gelen şeyler için bile, "Allah'ın hükmü budur, Öyle ise gereği ile amel edilmelidir" denebilir. Fakat böyle bir şey vuku bulmamış, ne delile dayalı, ne zaruret hali, ne kesin, ne de zan olarak böyle bir yol ile ibadet edilmemiştir. Bunun Allah'ın hükmüne dayandırılması caiz değildir. Çünkü bu akıl açısından (yani akıldan hareketle) yeniden bir din ortaya koymaktır.
Ayrıca, biliyoruz ki sahâbe-i kiram, hakkında nas bulunmayan olayları incelemişler, bunlarla ilgili hükümleri çıkarıp, var olan esaslardan anladıklarına bu olayları bağlamışlardır. Onlardan hiç birisi "Ben şu konuda şöyle hükmediyorum. Çünkü gönlüm ona meyletti" veya "Çünkü bu hoşuma gidiyor, böyle olmasını seviyorum" dememiştir. Şayet onlardan birisi böyle demiş olsaydı şiddetli bir tepki ile karşılaşır ve kendisine şöyle denilirdi: Neye dayanarak sırf gönlünün meylettiği şey ile Allah'ın kullarına hüküm veriyorsun? Bunun bâtıl/geçersiz olduğu kesindir.
Bil'akis onlar aralarında tartışır, fikir alış verişinde bulunur ve bazılarının kaynağına itiraz ederler ve dinin kurallarını belirlerlerdi.
Ayrıca meseleyi sırf istihsan bazında ele alırsak tartışmanın da bir faydası yoktur. Çünkü yeme, içme, giyim ve diğer hususlarda insanların amaç ve arzulan değişik olur. Bu hususlarda tartışmaya ihtiyaç duymazlar. Mesela: Bu suyun, sana göre niçin başka sulardan içimi daha güzeldir? denmez. Ama din böyle değildir.
Fiilen bid'atı yaşayanların pek çoğu bir kimse ile tartışmaktan hoşlanmazlar. Yaptıklarına bir dini dayanak bulamayacaklarından, rezil olacaklarından korkup arzu ettikleri şey hakkında, bilgin bir kimseye veya başkasına söz etmezler.
Onların yaptığı şudur: Bir âlimle karşılaşırlarsa ona yaltaklanır, halktan birini bulurlarsa onun temiz dini hakkında gönlüne şüpheler sokarlar. Nihayet onları sarsar (bildiklerini) karmaşık hale getirip, dinlerini karıştırırlar. Onlarda bir şaşkınlık ve karışıklık olduğunu anladıkları zaman, yavaş yavaş bid'atlarını, parça parça onlara sunarlar. İlim adamlarını "dünyaya düşkün kimselerdir" diyerek kötülerler. Kendilerinin ise Allah ehli özel bir grup olduklarını söylerler. Halktan olan kimselere tasavvufçuların aşırı olanlarının sözlerinden dayanaklar gösterip ileri sürdükleri fikirleri belgelemeye çalışırlar. Böylece (söylediklerini yapmayanların) cehenneme düşeceğini propaganda yaparlar. Fakat köklü bilgisi olan ilim adamları ile tartışıp, bilgi işini gereği gibi ortaya koymaya yanaşmazlar.
Gazzâlî'nin, Bâtinîlerin ve diğerlerinin mezheplerine yavaş yavaş insanları nasıl çektiklerine ilişkin naklettiklerini düşünün. Bu bilgilerde görülecektir ki onlar, ortaya bir ilim koymadan sadece insanları aldatmaya ve çeşitli hileleri ileri sürmeye dayanırlar. Neticede insanları sünnet dışına veya tamamen din dışına çıkarırlar. Eğer konuyu uzatmasa idi Gazzali'nin söylediklerine burada yer verirdim. Bu konudaki bilgileri Gazzali'nin "Fedâih'ul-Bâtıniyye" isimli eserinde mütalaa ediniz.
İkinci tarife gelince, bu tarif "Eğer bu kapı açılırsa deliller iptal olur, dileyen dilediğini iddia eder." gerekçesi ile reddedilmiştir. Ortada sadece söz kalmış ve onunla yetinilmiştir. Neticede karşı taraf, iptal zorunda kalmıştır. Bu da fesada yol açar ki bu gizli birşey değildir. Bu delilin dikkate alınması söz konusu olursa bakılır: Eğer delil fâsid ise muteber değildir. Eğer sahih bir delil ise, dini deliller ile ilgilidir ki zarar söz konusu değildir.
Âyet ve hadis olarak ileri sürülen delillere gelince, birinci delilde[46] tutunacak bir yön yoktur. Çünkü bize göre uyulacak en güzel şey dini deliller, özellikle Kur'an'dır. Zira Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Allah sözlerin en güzelini birbiriyle uyumlu bir kitap olarak indirmiştir." [47]
Müslim'in sahih olarak rivayet ettiği hadiste Hz. Peygamber (bir) hutbesinde şöyle buyurmuştur:
"...İmdi: Sözlerin en güzeli Allah'ın kitabıdır."[48] Bu delili ileri sürenler insanın mizacının meyledip nefsi arzuların, delillerin en güzeli olduğu şurada dursun, bize (Allah tarafından) indirildiğini açıklamak durumundadırlar.
"...dinleyip de sözün en güzeline uyanlar..."[49] ayetine gelince, gönlün meyline "söz" dendiğini ortaya koyan bir açıklamaya ihtiyaç vardır. O zaman sözün en güzeli olduğuna bakılır. Daha önce geçtiği üzere bunların hepsi bâtıldır.
Ayrıca aklımız bu tür bir istihsanın iptali eğiliminde olduğu için buna karşı çıkıyoruz ki bu hüccet değildir. Hüccet olan, ancak dinden alman dinî delillerdir.
Buna göre avamın/halkın ve görüş sahibi olmayanların istihsanından söz edilebilir ki, bunda hüküm, sırf gönlün meylettiğine ve mizacın arzusuna uyar. Bu ise olacak şey değildir. Çünkü bunun dine aykırı bir şey olduğunu biliyoruz. Nerede kaldı ki delil olsun.
İkinci delile (yani "müslümanların güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir" hadisine) gelince, birkaç yönden bu da delil değildir. Şöyle ki:
1- Hadisin dış görünüşünün ifadesi, müslümanların güzel gördüğü şey güzeldir. Bu dinin ümmeti, bâtıl bir şey üzerinde birleşmez. O halde ümmetin bir şeyin güzel olduğu hususunda birleşmesi onun dini yönden de güzel olduğunu gösterir. Çünkü icma yani görüş birliği dini bir delildir. O halde hadis sizin lehinize değil, aleyhinize bir delildir.
2- Hadis haber-i vahid'dir. İlgili olduğu mesele ise kesinlik isteyen bir meseledir. Öyle ise delil olarak dikkate alınmaz.
3- Hadis ile istihsan yapacakların icmâ' ehli olan kimselerin hepsi değil, bazıları murat edilmiştir. Bundan avamın istihsanı lazım gelir. Bu ise icma/görüş birliği ile bâtıldır. Burada "Hadisteki istihsan yapacaklardan maksat ictihad ehlidir." denemez. Çünkü bu hadisin dış/zahirî manasım terk etmektir. Netice itibariyle hadisin delil olarak kullanılması geçersiz olur. Sonra istihsanı yapmak için ictihad şartını ileri sürmekte bir fayda yoktur. Çünkü delillerde istihsan yapacak kimsenin varsayımla sınırlanması olamaz. İstihsan için ictihad şartına ne ihtiyaç var?
Eğer, "ictihad şartı delillere aykırı davranma korkusundan gereklidir. Çünkü avam/halk delilleri bilmez, aykırı davranabilir" denirse cevap olarak şöyle denilir: İstihsandan maksat delile dayanan iatihsandır. Bunun da delili, sahabenin hükümlerini delillere uymaya ve dinin amaçlarını anlamaya hasretmiş olmalarıdır.
Velhasıl bidatçıların bu tür şeylere yapışmaları işe yarar ve faydası olan bir girişim değildir. Aksine onlar bid'atlarında kimi şüphelere dayanmaktadırlar.[50]
Fasıl
(İtiraz Ve Cevaplar)
Dini hükümlerden açık veya kapalı bir delil bulunmayan durumda kalbe doğan ve gönülden geçen şeye başvurmayı öngören hadisler yok mudur? denilerek hadisler ileri sürülmektedir. Şöyle ki:
a- Hz. Peygamber'den sahih olarak rivayet olunduğuna göre söyle buyurmuştur:
"Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphesi olmayana yönel. Çünkü doğruluk gönül huzuru, yalan belâdır."[51]
b- Müslim, Nevvas b. Sem'an'dan[52] şu rivayeti kaydediyor: Hz. Peygamber'e iyilik ve günah nedir? Diye sordum. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
"İyilik güzel ahlak, günah ise kalbini tırmalayan ve insanların haberdar olmasından hoşlanmadığın şeydir."[53]
c- Ebû Ümame'den[54] rivayet olunduğuna göre şöyle demiştir: Bir adam Hz. Peygamber'e şöyle dedi:
Ey Allah'ın Peygamberi! İman nedir? Rasûlullah buyurdu:
"İyiliklerin seni memnun ediyor, kötülüklerin üzüyorsa sen iman sahibisin." Bunun üzerine adam:
Ey Allah'ın Rasulu günah nedir? Deyince Hz. Peygamber buyurdu:
"Bir şey gönlünü tırmalıyorsa onu bırak."[55]
d- Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle demiştir: Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu işittim:
"Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphesi olmayana yönel."
e- Vâbısa (r.a.) dan[56] şöyle rivayet edilmiştir. Hz. Peygambere iyilik ve günah nedir? diye sordum. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Ey Vâbısa! Kalbinden fetva iste, kendinden fetva iste. İyilik, gönlün ve kalbin tatmin olup huzur duyduğu şeydir. Günah ise gönlü tırmalayan ve kalpde (yerleşip karar kılmayan) gidip gelen (huzursuzluk veren) şeydir. Sana insanlar fetva verseler de böyledir."[57]
f- Beğavî[58] Mu'cem'inde Abdurrahman b. Muaviye'den[59] şu rivayeti kayd etmiştik "Bir adam Peygamber (s.a.v.)'e şöyle bir soru sordu:
Ey Allah'ın Rasûlü! Bana helâl olan nedir? Haram olan nedir? Hz. Peygamber (cevap vermeyip) sustu. Adam üç kere sorusunu tekrarladı. Her defasında Rasûlullah sustu. Sonra
"Soru soran kişi nerede?" buyurdu. Adam:
Ben işte buradayım, ey Allah'ın Rasûlü! Dedi. Hz. Peygamber:
Eli ile (göğsüne) vurarak: "Kalbinin kabul etmediğini bırak!" buyurdu.
g- Abdullah demiştir ki: Günah kalbi etkileyicidir. Kalbinde (kazınmış gibi) iz bırakanı terk et. Bakış olan her şeyde şeytanın. (insanı günaha düşürme) ümidi vardır." Bir başka sözü de şöyledir:
"Helal açıkça bellidir. Haram da açıkça bellidir. İkisi arasında şüpheli şeyler vardır. Seni şüpheye götüren şeyi bırak. Şüpheye götürmeyene yönel."
h- Rivayet olunduğuna göre Ebu'd'Derdâ şöyle demiştir: "İyilik huzurdur. Kötülük belâdır. Seni şüpheye götüren şeyi bırak. Şüpheye götürmeyene yönel."
I- Şüreyh şöyle demiştir: "Seni şüpheye götüren şeyi bırak. Şüpheye götürmeyene yönel. Allah'a yemin ederim ki (kalbimde) bir şeylerin kaybolduğunu hissettiğim zaman, onu Allah rızâsını gözeterek bıraktım."
Bu aktardığımız rivayetler, dini hükümlerden pek çoğunda kalbe doğan, gönle düşen ve içten geçene başvurmanın söz konusu olduğunu ortaya koymaktadır. Buna göre insanın gönlüne doğan şeye içinden meyletmek gelirse onu yapmaya yönelmek sahih olur. Şüpheye düşer ve duraklama geçerirse onu yapmaya yönelmek sakıncalıdır. Bu, ortada dini bir delil bulunmadığı zaman kalbe doğan ve gönlün meylettiği şeye başvurulan ve fakat (bir delil olarak) karşı çıkılan istihsanın aynısıdır, ("bir delil olmadan" dedik) çünkü dini bir delil olursa veya istihsanın dini delile dayanması kaydı bulunursa, mesele kalbe doğan ve gönlün meylettiği şeye havale edilmez. Kaldı ki, bu, size göre de faydası olmayan ve abes olan bir şeydir. Nitekim dini hükümleri uyumlu durumlara ve dini hükümlerle ilintisi olmayan hususlara havale etmek de böyledir. Tüm bunlar gösteriyor ki aklın ve gönlün meylettiği istihsanm dini hükümlerde etkisi vardır. İstenen de budur.
Buraya kadar ileri sürülenlerin cevabı şudur: Bu hadisleri ve bunların manasında söylenenleri Taberî "Tehzîb'ul Asar" isimli kitabında selefden bir grupun bunların doğru olduğunu söylediklerini, bu ifadelerin zahirine göre amel edileceğini sandığını söylemiştir. Ayrıca yukardaki rivayetleri Hz. Ömer, İbn Mes'ûd ve diğerlerinden nakletmiştir. Daha sonra başkalarından bu rivayetlerin zayıf olduğunu ve manalarının (başka şekilde) havale edildiğini zikretmiştir.
Taberi'nin sözü ve bu husustaki yöntemi, bizim üzerinde durmakta olduğumuz konuda layık olduğu gibi ele alınmalıdır. Ben onların daha çok manası üzerinde durdum. Lafızları, işi uzatacağı için ele almadım. Taberî'nin açıklamalarına göre:
Bir grup âlimin şöyle dediği hikaye edilmiştir: Yüce Allah din ile ilgili ne varsa hepsini açıklamıştır. Bu açıklama ya bir nas ile veya mana yolu ile olmuştur. Eğer bir şey helâl ise, onun helâl olduğunu bilen kimseye onu öyle benimsemesi gerekir. Şayet bir şey haram ise onu haram olarak benimsemelidir. Haram değil de mekruh ise onun helâl olduğuna da inanabilir. Mekruha ilişmeyeyim diye onu terk de edebilir.
Fakat insanın (her zaman) içinden geçene ve kalbine doğana uyarak hareket etmesi söz konusu değildir. Bunu, Yüce Allah şu ayeti ile Peygamber'ine yasaklamıştır:
"Allah'ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin diye sana kitabı hak ile indirdik." [60]
Görülüyor ki Yüce Allah Peygamber'ine Allah'ın kendisine gösterdiği ile hüküm vermesini emretmiş, kendi görüşü ile içinde geçen ile hükmetmesine müsaade etmemiştir. Peygamber böyle olunca onun dışındaki kimselere bunun yasak olması daha uygundur. Eğer neyin haram, neyin helâl olduğunu bilmiyorsa âlimlere sorması, kendi gönlüne doğana uymaması gerekir.
Hz. Ömer'in bir hutbesinde şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Ey insanlar! Farzlar ve sünnetler size bildirilmiştir. Sağa sola sapmamanız için açık bir yol üzere bırakılmış bulunuyorsunuz.
Abdullah b. Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Kur'an'da helâl ve haram olduğu bildirilenler aynen bildirildiği gibidir. Hakkında bir şey söylenilmeyen ise affedilmiştir.
İmam Malik şöyle demiştir:
Hz. Peygamber'in ruhu kabzedildiğinde bu iş (din işi) tamamlanmış, kemâle ermiş idi. Bu itibarla Hz. Peygamber'in ve ashabının izine uyulması en yaraşan harekettir. Kişisel görüşe uyulmamahdır. Çünkü kişisel görüşüne uyan adam, görüşü ondan daha güçlü biri gelir, ona uyar. Görüşü her üstün gelene uyulur. Kanaatim odur ki bunun sonu gelmez.
Hz. Câbir'den rivayet edilen şu hadis ile amel edilmelidir:
"Size öyle bir şey bıraktım ki ona sarıldığınız sürece benden sonra sapıtmazsınız. Size bıraktığım Allah'ın kitabı ve benim sünnetimdir. Allah'ın kitabı ve benim sünnetim, havz-ı Kevser'e gelinceye kadar birbirinden ayrılmayacaktır."[61]
Amr b. Suayb'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber bir gün (bir topluluğun bulunduğu yere) çıktığında insanlar Kur'an hakkında tartışıyorlardı. Peygamber'in yüzü kan gibi (öfkeden) kıpkırmızı kesildi. Şöyle buyurdu:
"Ey halkım! Sizden öncekiler işte böyle yaptıkları, kitapları hakkında tartışıp birbirlerini vurdukları için helak oldular. Helal olanları yapınız. Haram olanlardan kaçınınız. Müteşâbih olanlara da iman ediniz."[62]
Ebu'd-Derdâ'dan merfu' olarak rivayet olunduğuna göre şöyle demiştir:
"Allah'ın kitabında helâl olduğu bildirilen helâl, haram olduğu bildirilen de haramdır. Hakkında bir şey söylenmeyen ise affedilmiştir, Allah'ın affettiklerini kabul ediniz. Çünkü Allah bir şeyi unutmuş değildir". "Kur'an'da da : "Senin Rabbin unutkan değildir:"[63] buyurulmuştur.[64]
Taberî devamla şöyle der:
Âlimler şöyle de demişlerdir: Bu rivayetler Allah'ın kitabındaki ile amel edilmesini ve onunla amel eden kimsenin hiç sapmayacağını bildirmek içindir. Hiçbir kimseye Allah'ın kitabı ve sünnet dışında üçüncü bir anlam ile amel etmeye izin verilmemiştir. Eğer üçüncü bir uyulacak şey olsaydı açıklanırdı. Uyulacak üçüncü bir yol olmadığı bildirilmiştir. Bunu iddia edenin iddiası geçersizdir. Alimler diyorlar ki:
Eğer "Hz.Peygamber "kalbine danış", "günah kalbi etkileyicidir" ve benzeri sözleri ile üçüncü bir yol belirlemiştir" denilirse cevâp olarak deriz ki:
Eğer bu rivayetler doğru ise bunlarla birlikte doğru olan "kitap ve sünnet'e uymak" emri iptal edilmiş olur. Çünkü Allah'ın ve Peygamberinin hükümleri insanların içinden gelen güzel görme ve çirkin sayma ile var olmamıştır. Eğer bunlar ile dinden bir şey çıkarılmış olsaydı üçüncü bir yol olabilirdi ki böyle bir şey varid değildir. Bu itibarla uyulması vacip olan üçüncü bir yol yoktur.
Eğer "Hz. Peygamber'in "kalbine danış" ve benzeri sözleri, hakkında kitap ve sünnetten bir nas bulunmayıp ümmetin hakkında ihtilafa düştükleri meselelerde üçüncü bir yol sayılır" denilirse bunun cevabı birkaç cihetle "Hayır" olacaktır, şöyle ki:
1- Hakkında belirli bir nas bulunmayan her meselenin hükmü delâlet yoluyla belirlenmiştir. Eğer böyle meselelerin delili, kalbin fetvası olsaydı bu delâletin bir manası olmazdı. Bu ise abes olur ki, hu geçersizdir.
2- Yüce Allah buyurmuştur ki:
"Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah'a ve Rasûlüne götürün."[65] Görülüyor ki Yüce Allah, anlaşmazlık içinde olanlara Allah ve Rasûlüne başvurmayı emrediyor. Kalbin fetvasına ve içinden geçene başvurmayı emretmiyor.
3- Yüce Allah buyurmuştur ki:
"Eğer bilmiyorsaruz bilenlere sorun."[66] Görülüyor ki Yüce Allah Peygamber'in getirdiği din hususunda ihtilafa düşülen hususlarda kendilerine gerçeği bildirmesi için bilgi sahiplerine sormasını emretmiştir. Onların bu kabil meselelerde kendi nefislerinden fetva sormalarını emretmemiştir.
4- Yüce Allah, birliğini inkar edenlere bir hüccet olmak üzere Peygamber'ine şöyle buyurmuştur:
"(İnsanlar) devenin nasıl yaratıldığına bir bakmazlar mı?....." [67]
Görülüyor ki Yüce Allah devenin yaratılışına bakarak ibret almalarını, kendilerine gelen bilgilerin doğruluğuna delil çıkarmalarını emretmektedir. Yoksa Allah kullarına kendilerinden fetva sormalarını, kalpleri neye yatkın ise onu karar olarak ortaya koymalarını emretmemiştir. Allah, yarattıklarında Birtakım delalet ve belirtiler koymuştur. O halde Yüce Allah'ın koyduğu her delili, delâlet ettiği yerde kullanmak vacip olup, nefsinden ve kalbinden fetvaya yönelmemen Allah'ın hükümlerini bilmeyenler bu yolu izlememclidir.
Taberi'nin buraya kadar söyledikleri budur. Taberi daha sonra rivayet, edilen bu hadisleri, ya kendisine göre doğru bulduğu için veya bunlardan kendine uygun manalar çıkardığı için kullanmayı tercih etmiştir.
"Helâl açıktır; haram da açıktır." hadisi bunlardandır. Bu hadis sahihtir. Buharı ve Müslim tarafından rivayet edilmiştir. Şu kadar ki bu hadisi fıkhın her bölümünde geçerli kılmak söz konusu olamaz. Çünkü dini hükümleri koyup, ibadetleri oluşturmak bu hadis ile mümkün olmaz. Dini bir eylemi oluşturmak için "Gönlün şu işe yatıyorsa o iyiliktir" denilmediği gibi, bir davranışı yapmak için "şu iş gönlüne yatıyorsa yap, yoksa yapma" denilemez.
Birtakım şeylerin yapılmaması hususunda da böyledir. Yani bu hadislerin manasını "filan işi yapmamaya gönlün yatıyorsa onu yapma" denilemez. Bu hadislerin dikkate alınması "Helal açıktır. Haram da açıktır,..." hadisi çerçevesinde değerlendirilirse doğru olabilir.
Su, yiyecek ve içecekleri kullanmak, evlenmek, giyinmek ve bu manada âdet kabilinden olan meselerde dahi, helâl ve haram olanlar açıktır. Helâl mi, haram mı olduğu şüpheli olan meseleler de vardır. Durumu bilinmeyen hallerde onu yapmaktan vazgeçmek, yapmaya yönelmekten daha uygundur. Bunun örneği aşağıdaki hadis'i şeriftir. Hz. Peygamber buyurdu ki;
"Döşeğimin üzerine düşmüş hurma bulduğum (zamanlar) oluyor. Hurmanın sadakadan olmasından korkmasaydım, onu kesinlikle yerdim."
Hadiste sözü edilen hurma iki durumdan birindedir; ya sadaka verilmiş bir hurmadır, bu Hz. Peygambere haramdır. Veya sadaka hurması değildir, ona helâldir. Hz. peygamber, hurmanın sadaka hurma olma korkusu ile onu yemeyi terk etmiştir. Taberi diyor ki:
Şüpheli olup, kulun terk etmeye durumu elverişli olan veya kesin vacip olmayan şeyi terk etmesi Allah'ın kul üzerinde bir hakkıdır. Kul bu durumda şüpheliyi bırakıp şüphe olmayana yönelmelidir. Çünkü böyle yapmakla nefsindeki şüpheyi yok edecektir.
Bir örnek verirsek diyebiliriz ki, bir kadınla evlenme girişiminde bulunan kimseye bir başka kadının "seni ve o kızı ben emzirmiştim" diye haber vermesi durumunda, adam kadının doğru veya yalan söylediği hakkında kesin bilgisi yok ise nasıl hareket etmelidir? Adam bu kız ile evlenmekten vazgeçerse kadının verdiği haber ile içinde oluşan şüpheyi ortadan kaldırmış olur. Mutlaka onunla evlenmesi vacip değildir. Oysa bu durumda o kızla evlenmesi bunun aksinedir. Çünkü o kızın kendisine (sütkardeşi olma şüphesinden dolayı) helal olduğu hususunda gönlü huzur içinde olmaz.
Hz. Ömer'in (yukarda geçen) sözü de alım satım işlerinde helal mi haram mı olduğu biîinmeyip problemli meselelere dâirdir. Böyle bir işi yapmazsa kalbi rahat, gönlü huzurlu olacaktır. Yapması halinde acaba bunda bir günah var mıdır, yok mudur diye tereddüt söz konusudur. Hz. Peygamber'in Nevvas ve Vâbısa'ya söyledikleri de aynı manadadır. Şüpheli şeylerde nasıl hareket edileceğini bildiren hadis bunu göstermektedir. Yoksa cahillerin yaptığı gibi kişisel görüşüne uygun geleni uygulamak, bilginlere sormadan hoşlanmadığını terk etmek söz konusu değildir. Taberi demiştir ki:
Bir adam karısına "sen bana haramsın" dese, bu sözünün fetvasını âlimlere sorduğunda âlimler ihtilafa düşseler: Kimisi "Eşin senden üç talak ile boş olmuş" dese, kimisi "Eşin sana helâldir. Fakat yemini keffareti vermen gerekir" dese, bir kısmı da, "Sonuç niyetine bağlıdır; boşamayı niyet ettiyse boş olur. Zıhâr'a[68] niyet ettiyse zıhâr olur. Yemine niyet ettiyse yemin olur. Hiçbir şeye niyet etmediyse bir şey gerekmez." dese bu farklı cevaplar, bir kadının, evlenecek olan kadın ve erkeği emzirdiğini haber vermesi üzerine evlenecek olanların ayrılmasında olduğu gibi, burada da karı kocanın ayrılmasını gerekli kılar mı? Emişenlere de olduğu gibi burada da harama düşme korkusu var mıdır?
Böyle bir durumda söylenecek şey şudur: Bu kimse meselesinin fetvasını âlimlerden sorduğunda âlimlerin durumunu araştırır. Onların emanete riayet eden ve Allah için davranan kimseler olup olmadığını inceler. Neticede en iyi tercih edilenin dediğine uyar. Bu mümkündür. Bu araştırma ile gönüldeki tereddüt ortadan kalkar, Fakat emzirme haberini veren kadının durumunda vaziyet böyle değildir. Bunda tereddüt ortadan kalkmaz. Yapılan araştırma kadının iyi ahlaklı birisi olmadığını ortaya çıkarırsa, eşler anlaşmazlık durumunda olurlar. Âimlerin durumunu araştırmada ise ittifak edebilirler. Bu durumda Âlimlerin hali soruyu sorana göre eşit olur da birisini tercih etmek söz konusu olmazsa, eşlerin beraber olmaktan kaçınmaları, emredilen ve yapılması gereken şey olur. Bu hal ile eşleri emzirdiğini haber veren kadının meselesi durumdadır. Çünkü bu durumda aralarında fark yoktur. Taberi'nin sözü burada sona erdi.
Âlimlere fetva soran kimsenin meselesi ortaya koymuştur ki bu kişi (fetvalardan dilediğini seçmekte) serbest değildir. Onun hükmü, bir şeyin helâl mi haram mı olduğu kendisine karışık gelen kimsenin hükmü gibidir. Burada şüpheden kurtuluşun tek yolu, Âlimlerden en faziletlisine uyup verdiği fetvayı uygulamaktır. Aksi halde hiçbir şey yapmamak gerekir. Zira daha önce geçen delillerin gereği olarak gönül ancak bununla tatmin olur.[69]
Fasıl
Bundan önce ele alıp sona erdirdiğimiz fasılda bir problem kalmış bulunuyor. Şöyle ki: Taberî'nin de görüşü bu olmak üzere mutlak veya bir kayda bağlı olarak kalbin fetvasını tercih edenin durumu şudur: Bu meselede işin hulasası şunu gerektirmektedir. Kalbin fetvası ve gönlün meylettiği şey dini hükümlerde muteber olmaktadır. Bu başlı başına bir dinî hüküm koymaktır. Çünkü bir delile dayanmaksızın kalpten duyulan huzur ve gönlün tatmini ya muteberdir veya değildir. Eğer muteber değilse, bu durum, bizzat bu haberlere bir aykırılıktır. Daha önce geçtiği üzere bu haberler delillere göre uygundur. Eğer kalbin ve gönlün benimsediği muteber ise, Kitap ve sünnetin dışında üçüncü bir kısım ortaya çıkmaktadır. Bu ise Taberî'nin ve başkalarının dahi kabul etmediği bir şeydir.
Şayet "Kalbin tatmin olup gönlün meylettiği husus, bir şeyi yapma hususunda değil, vazgeçme hususunda muteberdir." denilirse, bu durumda dahi mesele ilk problemli halin dışına çıkmaz. Çünkü bir şeyi yapmak da vazgeçmek de, mutlaka dini bir hüküm ile ilintilidir. Bu dini hüküm, caiz olmak ve caiz olmamaktır. Halbuki meselemizde, bu hüküm gönlün o işe meyledip etmemesine bağlanmıştır. Eğer delile bağlı ise bu, öncekinin aynıdır. Her hâl ve durumda hüküm hâkidir.
Yukarda ileri sürülen görüşün cevabı şudur: İlk söylenen söz doğrudur. Ancak sözün gerçekleşmesi bakış açısını gerektiriyor.
Bil ki her mesele iki bakış açısına muhtaçtır. Bunlardan birincisi hükmün deliline, diğeri hükmün nasıl çıkarıldığına ilişkindir.
Hükmün delilinin ya ancak kitap ve sünnetten elde edilmesi mümkündür veya icma, kıyas yahut diğerleri gibi Kur'an ve hadisten çıkarılan delillerden elde edilmesi mümkündür. Bu hususta gönlün huzuru muteber değildir. Kalbin şüphesini yok etmek de muteber değildir. Ancak delilin delil olduğuna veya olmadığına olan inanç ciheti ile muteber olabilir.
Bir işi delile dayanmaksızın güzel veya çirkin olduğunu gönlün meyledişine göre söyleyen bid'atçılardan başka bunu söyleyen yoktur. Onların inandığı gibisi müslümanların icma'ına/görüş birliğine aykırıdır.
Hükmün nasıl çıkarıldığına dair bakış açısına gelince, hükmün çıkarılması sadece dini bir delil ile olmaz. Hükmü çıkarmak dini delil dışında veya delilsiz de mümkün olur. Hükmü çıkarmak için ictihad derecesine varmış olmak şart değildir. Âlim olmak bile şart değildir, kaldı ki içtihat şart olsun.
Görülmüyor mu ki halktan bir adama, namaz kılarken namazdan olmayan bir işi yapmak namazı bozar mı? Sorulsa (ihtimal ki) şöyle der: Yapılan şey az ise bir zarar gelmez, çok ise namaz bozulur. Halbuki yapılan az şeyin, bir âlimin incelemesinden sonra zarar verir veya vermez olduğu ortaya çıkar. Bilakis akıllı bir kimse (önce) az ile çoğun arasını ayırır. Oysa burada namazın bozulup bozulmayacağı hükmü, halktan biri olanın kalbine doğan şey üzerine bina edilmiştir. Kitap ve sünnetten birine bina edilmemiştir. Kalbe doğan şey hükme delil olmaz. Ancak hüküm çıkarmak olur. Hüküm çıkarmagerçekleştiği zaman -hangi yol ile gerçekleşirse gerçekleşsin- hüküm dini delili ile gerçekleşmiş olur. İstenen de budur.
Gecikmeden temizlenmenin gerekliliğini söyleyip abdest alırken (abdest bozucu olayın) azı ile çoğu arasında fark olduğunu ifade ettiğimiz zaman, halktan biri, belki çok ve azı belirlemekte kalbine doğan kanaatla yetinecektir. Kalbine doğana göre abdesti geçerli veya geçersiz olacaktır. Çünkü o (kendine göre) hükmü çıkarmakta bakış açısını dikkate alıp değerlendirmiştir.
Buna göre, usûlüne göre kesilmiş bir ete sahip olan kimseye, onu yemek helal olur. Çünkü onun helâlliği kendisine göre açıktır. Helâl olmanın şartı (olan usûlüne göre kesilmek) hâsıl olunca hüküm çıkarmanın yolu ona nisbetle gerçekleşmiş demektir. Veya ölü hayvan etine sahip olan kimseye onu yemek helâl olmaz. Çünkü onun haram oluşu, helâllik şartını kaybetmesi cihetiyle açıktır. Ayrıca o kişiye göre hüküm çıkarma yolu da gerçekleşmiştir.
Her iki hüküm çıkarma yolu, meselenin kendisinde bulunan bir özelliğine göre değil, kalbe doğan ve gönlün meyilli olduğu şeye ilişkindir. Görülmüyor mu ki et (madde olması bakımından her iki durumda da) tektir. Fakat kişilerden birisi, kendince izlediği hüküm çıkarma yoluna göre onun helâl, diğeri ise gene kendince izlediği hüküm çıkarma yoluna göre haram olduğuna inanmıştır. Bu iki kişiden birisi helâli yer, diğeri onu yemekten kaçınır. Çünkü (ölmüş hayvan) eti haramdır.
Eğar kalbe gelen şeye uymakda dini delil şart olsaydı, bu örnek doğru olmazdı. Örnek olarak ortaya konması imkansız olurdu. Çünkü dini deliller asla çelişki içerisinde olmaz. Et sahibi bir kimse için (etin helâl veya haramlığı hakkında) hüküm çıkarma yolunun güçleştiğini varsayarsak, etin helâl olduğu cihetine de, haram olduğu cihetine de yönelemez. Usulüne uygun kesilen et ile ölmüş hayvan etinin, (kendisine helâl olan) eşinin yabancı bir kadın ile karışması gibi. Burada şüphe, tereddüt ve problem meydana gelmiştir.
Böyle bir hüküm çıkarma yolu, hükmünün ne olduğunu açıklayan dini delile muhtaçtır. Bu deliller yukarda geçen "Seni şüpheyegötüreni bırak, şüphe vermeyene yönel" "İyilik gönlünün huzur duyduğu, kötülük gönlünü tırmalayan şeydir." gibi hadislerdir. Burada sanki şöyle denmektedir: Bizim deyimimizle helâllik ve haramlıkta hüküm çıkarma yolu gerçekleşince bu husustaki hüküm dini bakımdan açıktır. Hüküm çıkarma yolunu gerçekleştirmekte müşkil olanı bırak, sakın ona bulaşma. -Eğer doğru ise- "Sana fetva verseler de kalbine danış" sözünün manası budur. Kendi meselenin hükmünü çıkarma yolunu gerçekleştirmek sana mahsustur. Senin durumunda olan başkasına ait değildir.
Bu durum hüküm çıkarma yolunun senin için problem teşkil ettiği yerde —başkasına bir problem olmasa da- ortaya çıkar. Çünkü senin başına gelen onun başına gelmemiştir.
Hadisteki "Sana fetva verseler de..." sözünden maksat, "sana dinî hükmü nakletseler de onu bırak, kalbinin verdiği fetvaya bak" demek değildir. Böyle bir mana bâtıldır/geçersizdir. Hak olan din üzerine bir uydurmadır. Bu mana ancak, "hüküm çıkarma yolunu gerçekleştirmek" tir.
Evet, bazen hüküm çıkarma yolu hedefe vardırmaz ve gerçekleşmesi insanı rahatlatmaz. Bu durumda, hüküm çıkarmayı senin için başkası gerçekleştirir ve sen onu taklid edersin. Bu şekil, hadisin dışındadır.
Bazen hüküm çıkarma yolu, dinin bildirdiği esasa bağlı olur.
Zekât vermeyi gerekli kılan zenginlik sınırı gibi, bilindiği üzere bu sınır durumun değişmesi ile değişir. Din koyucu bu sınırı altunda 20 miskal (dinar), gümüşte 200 dirhem olarak belirlemiştir. Meselemizde ise bakış açısı, gerçekleşmesi mükellefe bırakılan hususlardandır.
Meselenin anlamı ortaya çıkmıştır ki hadisler, problemi ortaya atan soru sahibinin ileri sürdüğü gibi dini hükümleri kalbin ve gönlün meyline göre elde etmeye delalet etmemektetir. Bu husus açıkça ortaya çıkmıştır. Nimeti ile iyilikler tamam olan Allah'a hamd-ü senalar olsun.[70]
[1] Bu zât: Ebu'l Meali İmam'ul Haremeyn el-Cüveynî'dir.
[2] Bu zât Yahya b. Abdullah b. Bükeyr'dir. Aslen Mısırlı iken velâ (dostluk anlaşması) ile Mahzumi kabilesinden olmuştur. Bazen dedesine nisbet edilmiş "Ebu Zekeriyya" künyesini almıştır. Leys b. Ha'd (in ifadesine göre.) de güvenilirdir. İmam Mâlik'ten hadis dinlediği hususunda bazı konuşmalar olmuştur. Onuncu tabakanın büyüklerindendir. Hicretin 231. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 2/351: Şezerat. 2/71; Cerh ve Tadil, 9/154.
[3] Bu zât İhak b. İbrahim el'Huneynî’dir. Medineli olup, Künyesi Ebu Ya'kub'dur. Tarsus'a yerleşmiştir. Rivayette zayıf bir kimsedir. Dokuzuncu tabakadandır, hicretin 216. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 1/55; Cerh ve Ta'dil. 2/208
[4] İmam Mâlik diyor ki: "Âlimlerin şöyle dediklerini işittim: Ramazan ayında eşi ile ilişkide bulunmak suretiyle veya başka bir sebeple orucu bozan kimseye, Ramazanda eşi ile cinsel ilişkide bulunan kimse ile ilgili olarak Hz. Peygamber'den nakledilen şey yani keffaret gerekmez. Ancak o günü kaza etmek gerekir." İmam Mâlik âlimlerden duyduğu bu ifade üzerine şöyle diyor: Kazaya kalmış ramazan orucunu bozmak hususunda bana en sevimli gelen budur. Bakınız: Muvatta, Mâlik, 1/297 (M. Fuat Abdul Baki nüshası)
Çevirenin Notu: Yukarıda Mâlik'e nisbetle bîr takım hükümler söyleniyor. Bu kitap bir fıkıh ve fetva kitabı değildir. Eseri tahkik eden zât, îmam Mâlik'in görüşünü yansıtmak için bu nakli yapmıştır düşüncesindeyiz. Ayrıca keffaret konusundaki hüküm için fıkıh kitaplarına bakılmalıdır.
[5] Bu zat. Yahya b. Yahya b. Kesir’dir. Aslen Kurtubalıdır, fakat velâ (dostluk andlaşması) ile Leysi olmuştur. Künyesi Ebu Muhammed'dir. Doğru sözlü bir fıkıh bilginidir. Hadis'i azdır. Vehimli bir kimsedir. Onuncu tabakadan olup, sahih olan kavle göre hicretin 234. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 2/360; Şezerât, 2/82.
[6] Eseri tahkik eden Nedvî "Bu şekliyle ifadede kapalılık vardır." demektedir.
[7] Bu zât, Zeyd b. Sabit b. Dahhak b. Levzân el-Ensâri el-Buhari'dir, Künyesi Ebu Saîd ve Ebû Hâricedir. Meşhur bir sahabidir. Vahy kâtipliği görevinde bulunmuştur. Mesruk diyor ki: Zeyd b. Sabit köklü bilgi sahibi ve kurrâdan idi. (Hz. Peygamberle birlikte) ilk katıldığı savaş, Hendek muharebesidir. Hicretin 45. yılında vefat etmiştir. Bir başka kavle göre 51. hicri yılda vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 1/272; Şezerât. 1/54; Cerh vs Ta'dîl, 3/558.
[8] Bu zâtın adı Huseyl'dir. Hısl'de denmiştir. Enaar ile dostluk anlaşması vardır. İlk müslümanların değerlilerinden meşhur bir sahabidir. Müslim'de sahih olarak yer alan bir rivayete göre Hz. Peygamber kıyamete kadar olacakların hepsini ona bildirmiştir. Babası da sahabi olup. Uhud savaşında şehid düşmüştür. Huzeyfe Hz. Ali'nin halifeliğinin ilk yıllarında hicretin 36. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Tâkrib, 1/156; Şezerat, 1/44; Cerh ve Tâdil, 3/256.
[9] Bu zat Abdullah b. Zübeyr b. A'vâm'dır. Kureyşten Esedilerdendir. Künyesi Ebu Bekir ve Ebu Hubeyb'tir. Medine'de muhacirlerden ilk olarak dünyaya gelen bu zâttır. Dokuz sene halifelik görevinde bulunmuş, hicretin 73. yılında zülhicce ayında öldürülmüştür. Bakınız: Takrib. 1/415: Şezerat. 1/79; Cerh ve Ta'dil. 5/56.
[10] Bu zat. Said b. As b. Ümeyye'dir. Emevilerden olup, babası Bedir'de öldürülmüştür. Hz. Peygamber vefat ettiğinde dokuz yaşında idi. Sahabiler arasında zikredilmiştir, Kûfe'de Hz. Osman'ın, Medine'de Muaviye'nin valisi olarak görev yapmıştır. Hicretin 58. yılında vefat etmiştir. Vefatı için başka tarih de söylenmiştir. Bakınız: Takrib, 1/299; Şezerat, 1/65; Cerh ve Ta'dil. 2/48.
[11] Bu zat. Abdurrahman b. Haris b. Hişam b. Muğire'dir. Mahzumi kabilesindendir. Hicretin 43. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 1/476; Cerh ve Ta'dil, 5/224.
[12] Bu söz bir parça açıklamaya muhtaçtır. Şöyle ki: Hz. Allah Kur'ana "Kitab" adını vermiştir. Bu onun yazılmasının gerekliliğini ifade etmektedir. Bunun içindir ki Hz. Peygamber (gelen vahyi yazmak üzere) vahiy kâtipleri edinmiştir. Yazılmış sahifelerin ayrılmasının din koyucu tarafından istendiği akıl ile kavranılamaz ki toplanması için özel bir delile ihtiyaç duyulsun. Âlimlerin dediği gibi Hz, Peygamberin hayatta iken Kur’anı kitap halinde bir araya getirtmemesi, her bir sûreye ilave vahy'in gelme ihtimalinden dolayıdır.
[13] Bu hadisi İbn Mâce, Ahkam kitabında Ubâde b. Sâmit'ten 2340 numara ile İbn Abbastan 2341 numara ile Ebu Sırmadan 2342 numara ile küçük farklarla rivayet etmiştir. İbn Abbas'tan gelen rivayetin senedinde Cebir el Cu'fe olduğu için zayıf sayılmıştır. Hadisi ayrıca Ahmed b. Hanbel. Müsned'inde rivayet etmiştir. 1/313 Ahmed Şâkirin tahkik ettiği nüshada 2867 numaralı hadis.
[14] Bu hadis Müslim'in rivayet ettiği hadisin bir parçasıdır. Müslim'de, Büyü kitabında 1522 genel numara ile İbn Mâce, Ticârât kitabında 2176 numara ile Ebu Davud Büyü kitabında 3-142 numara ile rivayet etmiştir.
[15] Hadisi, benzer bir lafızla Buhari, Buyu' kitabında (Feth'de 1522 numara ile) Müslim. Buyu' kitabında 1517-1518-1519 ve 1521 genel numara ile. Ebu Davud, İcâre kitabında 3436 ve 3437 numara ile Tirmizi Buyu' kitabında 2121 numara ile Nesaî, Buyu" kitabında 7/257 de, İbn Mâce Ticarât kitabında 2178 numara ile Darimi, Buyu' kitabında 2566 ve 2567 numara ile rivayet etmiştir.
[16] Bu zât, Mutarrıf b. Abdullah b. Mutarrıf el-Yesârî'dir. Künyesi Ehu Mus'ab olup Medinelidir. İmam Mâlik'in kız kardeşinin oğludur. Güvenilir bir kimsedir. İbn Adiy Mutarifi zayıf saymakta isabet etmemiştir. Onuncu tabakanın büyüklerindendir. Sahih olan kavle göre hicretin 220. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 2/253; Cerh ve Ta'dil 8/315
[17] Bu zat Hz. Peygamber "in sülâlesinden ve onun sünnetinin yardımcısı Muhammed b. İdris b. Abbas b. Osman b. Şâfi' b, Sâib b. Ubeydullahtır. Kureyş kabilesinden ve Muttalip soyundandır. Künyesi Ebu Abdullah'tır. Aslen Mekkeli olup Mısır'a yerleşmiştir. Hadis ve sünneti bilen, doğru bir imamdır. Meşhur Şafiî mezhebini kuran odur. Hicretin 2. yüzyılında dini yenileyen/müceddid'dir. Dokuzuncu tabakanın başında yer alır. Hicretin 204. yılında Mısırda vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 2/143; Tezkire. 1/361; Şezerat. 2/9.
[18] Bunun anlamı şudur: Bunun dinde özel bir dayanağı yoktur ki ona kıyas edilsin. Genel bir dayanağı da yoktur ki mesalih-i mürseleden sayılsın.
[19] Bir grup insan bir kişinin elini keserse kısas olarak; yine bir grup insan yardımlaşıp katılmak suretiyle nisap miktarı malı çalarlarsa hepsinin eli kesilir.
[20] Bu zât Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'tır. Künyesi Ebu Abdurrahman'dır. Rasulullaha Peygamberlik görevinin verilmesinden az bir zaman sonra dünyaya geldi. Hz. Peygamber'in izinden gidenlerin en çok titiz olanlarından idi. Sahabe ve Abdullahlar arasında çok hadis rivayet edenlerdendir. Mekke'de hicretin 73. yılının sonlarında veya 74. yılının başlarında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 1/435; Tezkire. 1/37; Mizan, 2/465.
[21] Bu zât Abd'ül Melik b. Mervan b. Hakem b. Ebil' Âs'dır. Emevilerden, Medineli olan Abd'ul Melikin künyesi Ebü'l Velid'dir. Daha sonra Şam'a yerleşmiştir. Halife olmazdan önce ilim tahsil ediyordu. Daha sonra halifeliği sırasında durumu değişti. Müstakil olarak 13 yıl halife oldu. Ondan önce îbn Zübeyr ile tartışmalı olarak 9 yıl bu makamda bulundu. Hicretin 86. yılında Şevval ayında öldü. Bakınız: Takrib, 1/523; Şezerat, 1/97.
[22] Bu hadisin devamı vardır. Çeşitli lafızlarla rivayet edilmiş ise de hepsi birbirine yakındır. Hadisi Buhari, Cizye, Edeb, Hıyel ve Fiten kitaplarında rivayet etmiştir. Hıyel kitabındaki rivayet talik yoluyladır. Hadis Feth'ul Bari'de 3186-3187-3188-6177-6178-6966 ve 7111 numarada geçmektedir. Müslim, Cihad kitabında 1735-1736-1737 ve 1738 genel numara ile, Ebu Davud Cihad kitabında 2756 numara ile Tîrmizi Siyer kitabında 1581 numara ile İbn Mace, Cihad kitabında 2872 ve 2873 numara ile Ahmed b. Hanbel. Müsned'inde 1/411-417 ve 444. 2/16-29-48-49-56-70-75-96-103-112-116'123-126-l42 ve 156; 3/7-35-39-46-63-67-70-84-142-l50-250 ve 270- 5/223-224 ve 236 da, Ebu Davud et-Tayalisi., 254—1268-2156 ve 2159 numara ile rivayet etmiştir. Ayrıca Tirmizi: "Bu sahih ve hasen bir hadistir." demiştir. Çevirenin notu: Hadisteki "bayrak dikilmesini'' hesaba çekilmek üzere bir divan kurulması gibi anlamak mümkündür.
[23] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/137-154.
[24] Daha önceki âlimlerin bazılarından buna benzer rivayetler gelmiş, abdest ve gusulün akıl yürütmeye ve mantığa uygun sayılmadığı söylenmiştir. İnsanlar da bunu kabul edegelmişlerdir. Bununla beraber abdest ve gusulün hikmeti akıl ile kavranabilmektedir. Çünkü meni ve hayız kanı vücuttan çıktığı vakit, idrar ve dışkı çıktığında görülmeyen derecede vücutta bir zayıflık ve gevşeme olmaktadır. Bundan dolayı vücut eski aktifliğine dönmesi için meni ve hayız kanından dolayı gusül emredilmiş, idrar ve dışkıda bu durum daha az olduğu için abdest ile yetinilmiştir. Gusül ile gevşeyen sinirler uyarılır, insan ibadet etmek için güç kazanır. Abdest ve gusul'ün başka hikmetleri de vardır. Şöyle ki Abdest her gün tekrarlanır. Gusül ise haftada -hatta bazı kereler- aylarca gerekli olmayabilir. Yazarın söyleyeceği diğer örneklerinde bir takım hikmetler vardır. Bununla beraber her ibadette Allah'a kulluk etmek manası bulunduğu inkar edilmez. (Reşid Rıza)
[25] Yazar Maliki mezhebinden olduğu için bayram namazını nafile namazlar arasında göstermiştir. Bayram namazı Malikli mezhebinde sünnet, Hanefi mezhebinde vaciptir. (Çeviren)
[26] Yazarın mezhebi olan Malikli yağmur yağmasını istemek için namaz kılmak sünnettir. Hanefi mezhebinde ise bunun için namaz kılınmaz. Sadece toplu olarak dua edilir.(Çeviren)
[27] Burada "mutlak su'! ifadesi "mukayyed su" karşılığında kullanılmıştır. Mutlak ve mukayyeti su hakkında geniş bilgi için ilmihal kitaplarına başvurmak gerekir. (Çeviren)
[28] Bu zat Süleyman b. Eş'as b. ishak b. Beşir b. Şeddad el-Ezdî es-Sicistani'dir. Ebu Davud güvenilir bir hadis hafızı ve "Sünen" ile diğer kitapları yazan kimsedir. Onbirinci tabakanın büyüklerinden olan Ebu Davud, hicretin 275. yılında vefat etmiştir: Bakınız: Takrib, 1/3211 Şezeraî. 2/167: Cerh ve Tadil, 4/101.
[29] Bu zat Kelam ve Fıkıh bilginidir. Kuranın mahluk olduğu fikrine çağrıda bulunurdu. İbnu’l Ehdel diyor ki: Bu adam, mürcie mezhebinden olup, irca anlayışının propagandasını yapardı. Mürcie mezhebinin Müreysiyye kolu kendisine mensup idi. Babası Küfede kuyumculuk yapan bir Yahudi idi. İmam Şafii ile tartışır, fakat grameri iyi bilmediği için aşırı hata ederdi. Bakınız: Şezarat. 2/44.
[30] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/155-161.
[31] Hadise Suyuti. "Dürer-i Münteşire"sinde yer vermiştir. Shf,388, hadis no 400 (Muhammed Abd'ul Kadir Atâ tahkiki olan nüsha) Suyuti hadisle ilgili olarak şöyle demiştir: 'Hadisi Ahmed b. Hanbel. İbn Mes'ud'dan mevkuf olarak rivayet etmiştir.'' Tahkiki yapan Nedvî şöyle diyor: Sanıldığı gibi hadis A. b. Hanbelin Müsnedinde değil, "Kitab'us-Sünne" sindedir. Ayrıca hadisi Bezzar. Tayâlisi, Taberani, Ebu Nuaym ve Beyhakî "İtikad" ında İbn Mes'ud'dan rivayet etmiştir. Ayrıca bakınız: Mecme'uz-Zevaid. Heysemi. 1/177.
[32] Ebu Hanife, meşhur Hanefi Mezhebinin kurucusu rey ekolünün sahibidir. Adı Nu'man b. Sabittir. Ecdadı Teymullah b. Sa'lebenin azadlı kölelerindendir. Meşhur fıkıh âlimidir. Aynı zamanda Küfede manifaturacılık yapardı. Zamanın yöneticilerinden İbn Hübeyre Ebu Hanife’ ye kadılık görevini kabul etmesini teklif etti. Ebu Hanife bunu kabul etmedi. Bu yüzden hor gün on sopa vurulmak suretiyle günlerce Ebu Hanife'yi döverek cezalandırdı. Nesâi Ebu Hanife'yi hâfıza/ezber cibetiyle zayıf görmüş, İbn Adiy ve diğerleri buna katılmıştır. Altıncı tabakadan olan Ebu Hanife hicretin 150. yılında 70 yaşında iken Bağdat'ta vefat etmiş. Hayzeran mezarlığına defnedilmiştir. Bakınız: Takrib. 2/303: Tezkire, 1/168; Meârif. shf. 495 Çevirenin notu: Muhakkık. Ebu Hanife'yi zayıf sayanların olduğunu söylemiş, nedense onun zekası ve kuvvetli hıfzı hakkında söylenenlere yer vermemiştir. Halbuki kaynak olarak gösterdiği Tezkirede şöyle denmektedir: Yahya b. Maîn, Ebu Hanife hakkında şöyle diyor: O itham edilmeyen ve mahzuru olmayan biridir." Tezkire, 1/168.
[33] Bu zât. Asbağ b. Ferec b. Said dir. Aslen Mısırlı olup velâ yoluyla Emevilerden olmuştur. İmam Mâlik'in görüşlerini mesele mesele, tek tek en iyi bilen kimsedir. Abbasi halifelerinden Me'mun zamanında ortaya çıkan, âlimleri "Kur'anın mahluk olduğunu söylemeye zorlayan" fitne zamanında bir yerde gizlenirken ölmüştür. Onuncu tabakadandır. Hicretin 225. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 1/81; Şezerat. 2/56; Cerh ve Ta'dil, 2/321.
[34] Sarf, altunun altunla, gümüşün gümüşle satışında alınıp verilenden birinin diğerine göre fazlalığıdır. Çevirenin notu: Buradaki fazlalık günümüzün ifadesiyle mili gramla ifade edilecek kadar basit bir şeydir. Aksi halde az sonra gelecek hadiste de ifade edildiği üzere altın ve gümüş takaslarında fazlalık caiz değildir, (Çeviren)
[35] Dirhem, gram gibi küçük değerde bir ağırlık ölçüsü birimidir. Fakat buradaki anlamı başkadır. Burada para birimi olarak kullanılmıştır. Yazarın ifadesinden lira gibi basılmış madeni para olarak iki dirhemin değiştirilmesi anlaşılmalıdır, (çeviren)
[36] Ubadetübnü Sâmit’in rivayetinde birbiri ile takas edilmesinde eşitliğe riayet edilmesi gereken maddeler altun, gümüş, buğday, hurma, arpa ve tuz olarak sayılmıştır. Hadisi Müslim, Müsâkât kitabında 1587 genel numara ile Ebu Davud, Büyü' kitabında 3349 ve 3350 numara ile. 3/541 de. Nesâi, Büyü' kitabında 7/274 ve 275 de, İbn Mâce, Ticaret kitabında 2254 numara ile. Dârimi, Büyü' kitabında 2579 numara ile rivayet etmiştir.
[37] Bu söz burada mecazi anlamda söylenmiştir. Spermin dışarı bırakılması söz konusu ise de, ipin ucu elden kaçıp belki içeri bırakıldığını ifade etmek maksadı ile söylenmiştir.
[38] İstihsan konusunu ele alan fasılda geçen üçüncü delile bakınız, (Çeviren)
[39] Suyun azlık miktarının sınırı Hanefi mezhebinde "Havz-i kebir" olmayan durgun sudur ki, yüz ölçümü elli metre kareden az olan sudur. (Çeviren)
[40] Bu zat, Muaviye b. Ebî Süfyan b. Sahr b. Harb b. Ümeyye'dir. Künyesi Ebu Abdirrahman'dır. Mekke'nin fethinden önce müslüman olmuş, vahiy kâtipliği yapmış, emevi halifesi ve sahabidir. Hicretin 60. yılında Recep ayında vefat etmiştir. Vefatı sırasında 80 yaşına yaklaşmıştı. Bakınız: Takrib, 2/259; Şezerat, 1/65; Cerh ve Tadil, 8/377.
[41] Bu Hasan, Hz. Alînin oğlu, Hâşimi soyundan, Allah Rasûlünün torunu, Cenab-i Hakk'ın ona bağışladığı cennet çiçeğidir. Dedesi ile birlikte olmuş ve ondan pek çok şey ezberlemiştir. Hicretin 49. yılında 47 yaşında iken zehirlenerek şehid edilmiştir. Bakınız: Takrib, 1/168; Şezerât. 1/55-56; Cerh ve Ta'dil, 3/19.
[42] Bu zât, büyük âlimlerden biri ve hadis hafızıdır. Künyesi Ebu Amr, adı Yusuf b. Abdullah b. Muhammed b. Abdul Berr b. Asım en'Nemerî olup Kurtubalıdır. Hadis ve rivayette çağının imamı idi. Birçok eseri vardır: Temhid fil'muvatta', İstîâb ve Câmiu Beyan'il İlm-i ve fadlih, bakınız: Şezerât, 3/314; Tezkire. 3/1128.
[43] Hadisi İbn Mace, Nikah kitabında 1882 numara ile. l/605/606 da ve Tirmizi bunu yakın bir mana ile 1103 numarada rivayet, etmiştir.
[44] Hadisi Ebu Davud. Nikah kitabında 2083 numara üe. Tirmizi, Nikah kitabında 1102 numara ile İbn Mâce Nikah kitabında 1879 numara ile, Dârimi Nikah kitabında 2184 numara ile. rivayet etmiştir. Ayrıca bakınız: Müsned, Ahmed b. Hanbel, 6/166; İbn Hıbban. 6/151; Zad’ul Meâd, İbn'ul Kayyım. 5/101; Sahih'ul Cami', Albâni. 2/3931 irvâ'ul Ğalîl. Albâni, hadis no: 1840.
[45] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/162-175.
[46] Bu delil, daha önce geçtiği üzere Zümer 23 ve 55. ayetlerdir. (Çeviren).
[47] Zümer:23
[48] Hadisi Buharı. Edeb ve İ'tisam kitaplarında (Fetih'de 6098 ve 7277 numara ile) Müslim, Cuma kitabında 867 genel numara ile Tayâlisi, Müsned'inde 367 numara ile Ahmed b. Hanbel. Müsned'inde 3/310-319 ve 371 de rivayet, etmişlerdir.
[49] Zümer: 18
[50] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/176-178.
[51] Hadisi Buhari. Büyü' kitabında muallak ve muhtasar olarak rivayet etmiştir. (Feth'de 2052 numaradadır.) Ayrıca Nesaî, Eşribe kitabında 8/327 ve 328 de, Ahmed b. Hanbel. Müsnedinde 1/200 de 1723 ve 1727 numara ile Dârimi, Mukaddime 129,165 ve 168 numaralar ile mevkuf olarak. İbn Hıhban Sahihinde 2/52 de. Hâkim, Müstedrekinde, 2/13 de Taberâni, Mu'cem-i Sağir'inde 1/19 da. Suyuti, el-Cami'us-Sağir'inde elimizde bu kitaptaki şekli ile Feyz'ul Kadirde 3/529 ve 4213 de ayrıca özet, fazlalık ve karşı rivayetler 3/528 de 4211-4212 ve 3/529 da 4214 de rivayet etmiştir. Ayrıca bakınız: Meeme'uz-Zevaid, Heysemi, 4/74; İrvâ'ul Galîl. Albani. 12 ve 2074 numaralı hadisler. Bunlardan başka Nevevî'nin Erbam'inde muhtasar olarak II. hadistir.
[52] Bu zât Nevvas b. Sem'an b. Hâlkl el-Kilani veya el'Ensari'dir. Meşhur sahabidir. Şam'a yerleşmiştir. Bakınız:Takrib, 2/308; Cerh ve Ta'dil, 2/507.
[53] Hadisi. Müslim. Birr ve Sika kitabında 2553 numara ile rivayet etmiştir. Ayrıca Tirmizi, Zühd kitabında 2389 numara ile Birr ve Sıla kitabında 1987 numara ile Ahmed b. Hanbel, Müsnedinde 4/182 ve 5/153 de, Hâkim. Müstedrekinde 2/14 de, Beyhaki, Sünen'inde 10/192 de Dârimi Süneninde Rikak kitabında 2789 ve 2790 numara ile rivayet, etmiştir. Albâni, Sahih'ul Camiinde hadisin hasen olduğunu bildirmiştir. 1/86. Ayrıca Feyz’ul Kadire de bakınız: 3/217-3197 numaralı hadis ibn Rece Cami'ul Ulûm'unda bu hadis hakkında bolca izahat vermiştir. Bakınız: Sahife. 147-148.
[54] Bu zât Suday b. Aclân'dır. Bahili Kabilesinden olup künyesi Ebû Ûmamedir. Meşhur ashapdandır. Şam'a yerleşmiş ve orada hicretin 80. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 1/366. Şezerât. 1/96: Cerh ve Ta'dil, 4/454.
[55] Hadisi Suyuti, el'Câmi'us-Sağir'inde "....İyiliğin seni hoşnut ettiği zaman.-." cümlesiyle başlayan bir hadis içerisinde rivayet etmiş, sahih olduğunu söyleyip hadisi Ahmed b. Hanbel'in Müsned'ine. İbn Hıbban'a, Hâkim'in Müstedrek'ine ve Beyhaki'nin Sünen'ine nîsbet etmiştir. Bakınız: Fevz'ul Kadir. Münavi, 1/677 Hadis No: 677.
[56] Bu zât Vâbısa b. Ba'bed Utbe el-Esedi'dir. Sahabeden olup Cezireye yerleşmiştir. Doksan yaşına yakın yaşamıştır. Bakınız: Takrib. 2/328; Cerh ve Ta'dil, 9/47.
[57] Bu hadisi Suyuti. el'Carm'us-Sağir'inde Buhari'nin Târih-i Kebir'ine nisbet etmiş ve hasen olduğuna işaret etmiştir, bakınız: Feyz'ul Kadir. Münâvi, 1/495, Hadis No-991. Allâme Münâvinin bu konuda hoş bir sözü vardır, başvurunuz. Ayrıca Hadisi Dârimi, Büyü' kitabında 2/320 de 2533 numara ile rivayet etmiştir. Nevevi Erbain'inde 27. hadis olarak bu hadisi zikretmiş ve şöyie demiştir: Bu hadisi Ahmed b. Hanbel ve Darimi'nin Müsnedlerinden rivayet ettik. Bakınız: Cami'ul ulum vel'Hikem, İbn Receb shf. 221-222.
[58] Bu zât Hüseyin b. Mesut, b. Muhammed b. Ferrâ el-Beğâvî'dir. Künyesi Ebu Muhammed olup Şafiî mezhebindendir. Hadis ve tefsir âlimidir ve birçok eser kaleme almıştır. Horasan halkının âlimi olan Beğâvi hicretin 516. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Şezerat. 4/48-49; Tezkire. 4/1257
[59] Bu zat Abdurrahman b. Muaviye b. Hudeyctir. Mısırlıdır ve künyesi Ebu Muviye'dir. Mısır'da kadılık yapmış makbul birisidir. Üçüncü tabakadan olup, hicretin 195. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 1/496; Cerh ve Ta'dil, 5/284.
[60] Nisa: 105
[61] Hadisi Tirmizi. Menakıb kitabında 3786 numara ile rivayet etmiştir. Bu rivayetin sonunda: Size bıraktığım iki şey Allahın kitabı ve ehl-i beyt'imdir." demektedir. Tirmizi ayrıca 3788 numara ile de rivayet etmiş, her ikisinde de "Hadis hasendir, gariptir" demiştir. Hadisi ayrıca Ahmed b. Hanbel. Müsned'inde, 3/14-17-26-59; 4/36fi; 5/181 de, Suyuti, el-Câmi'us-Sağir'de (Feyzul Kadir. 3/240-3282 no ve 3/14/2631 no'da) İmam-ı Zeyd'in Müsned'inde 969 numara ile rivayet etmiştir.
[62] Hadisi İbn Mâce. Mukaddime'de 1/33'de 85 numara ile rivayet etmiştir. Tahkiki yapan zât şöyle demiştir: Zevaid'de, bu isnad sahihtir. Senedindeki kimseler güvenilir kişilerdir.
[63] Meryem: 64
[64] Hadisi Tirmizi. Libas kitabında 1766 numara ile İbn Mace, Etı'me kitabında 3367 numara ile rivayet etmiştir. Ayrıca Suyuti, el-Cami'us-Sağir'de bu hadisi Hakim'in Müstedrek'ine nisbet etmiştir. Bakınız: Feyz'ul Kadir. 3/425. hadis no:3858.
[65] Nisa: 59
[66] Nahl: 43
[67] Ğaşiye: 17
[68] Zıhâr: Mücadele suresi 1 ilâ 4. ayetlerinde düzenlenmiştir. Yeterli bilgi için bu ayetlerin meal ve tefsirine, ayrıca fıkıh kitaplarına bakılsın. (Çeviren)
[69] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/179-186.
[70] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/187-189.
İslami Okul Okulların En Önemlisi