Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

MODERN MÜNÂFIKLIK VEYA AMERİKANCI İSLÂM - Makaleler - 97. Sayfa

 

MODERN MÜNÂFIKLIK VEYA AMERİKANCI İSLÂM

 

      Kıyam, Sayı 11, Ağustos 1987

 

Günümüzde gerek sıcak, gerek soğuk savaş şeklinde nice coğrafyalarda tüm şiddetiyle sürmekte olan hak-bâtıl mücâdelesi, aslında ilk insandan başlayıp son insana, yani kıyâmete kadar sürecek olan İlâhî bir kanun, Rabbânî bir cilvedir.

 

Allah (c.c.) nâmına yeryüzünü ıslah edecek halife olarak yaratılan insan, çok kısa bir zaman sonra bâtıl savaşçısı Şeytanın hileli savaşıyla karşılaşmış ve halife olmanın, hak cephesinde Allah'ın askeri olarak savaşta yer almanın eğitim ve imtihanından geçmiştir. İnsanlık (ve İslâmlık) tarihi, peygamberlerin veya vârislerinin komutanlığındaki "hak"la, tâğutların komutanlığındaki "bâtıl" savaşının görüntüleri, teferruâtı farklı; cephe ve asılları aynı olan bu mücâdele olaylarından başka bir şey değildir.

 

Bir müslüman için, bu savaşta tarafsız kalma, savaşın zorluklarından kaçarak sulhu isteme, barışçı ve insancıl(!) olma tercihi sözkonusu değildir. O, şeytanın askerleriyle, tüm hayatı boyunca savaş içinde olacaktır. Tâ ki, fitne yeryüzünden tümüyle kalksın ve din tümüyle Allah'ın olsun (8/Enfâl, 39; 2/Bakara, 193).

 

Mü'min bu savaşta mutlaka safını seçmek zorundadır. Çünkü hakkın safında yer almayan, bu tavrıyla bâtılın safında seçmiş kabul edilecektir. "İman edenler, Allah yolunda savaşır, kâfirler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın dostları ile (kâfirlerle) savaşın. Muhakkak ki şeytanın hilesi zayıftır." (4/Nisâ, 76)

 

Sıcak savaşın (canla cihadın) terk edildiği, bununla birlikte "ben de müslümanım" diyen insanların resmî nüfusa göre çoğunlukta olduğu topraklarda bu savaş, günümüzde "hakiki İslâm" ile "sahte İslâm" arasındaki savaşa dönüştü. Evet, T.C. ve benzeri memleketlerde Kur'an ve Sünnet çizgisindeki inkılâpçı müslümanların karşısında, yine kendisini müslüman; savunduğu ve koruduğu şeyleri de İslâm diye takdim eden zihniyet vardır. İslâm'ın ve müslümanların karşısına erkekçe çıkılmıyor. Müslümanın eğer birazcık ferâseti, azıcık basîreti varsa, hemen sahteliğini teşhis edebileceği şekilde İslâm maskesi takarak bâtıl, hak adı ve görünümüyle hakkın karşısına olanca zulüm ve istibdâdıyla çıkıyor. Bu maske yırtılmadan, altındaki iğrenç yüz teşhir edilmeden, halkın kıyâma katılmasına, hakiki İslâm safında yer almasına imkân ve ihtimal yoktur. Kıyâmın önündeki en önemli engel, bu sahte müslümanlar ve bu sahte İslâmlardır.

 

Nâsır'lar, Kaddâfi'ler, Ziyaülhak'lar, devleti ele geçirinceye kadar hep bu maskeyi takmışlar, durumlarını kuvvetlendirinceye kadar tâvizsiz İslâm inkılâpçısı geçinmişler, oyunlarını sürdürebilmek için zaman zaman kullanmak üzere bu maskeyi yanlarında hazır bulundurmayı ihmal etmemişlerdir. Çağın en büyük tâğutu bile, T.C. topraklarında önce kurtarıcı ve İslâm savaşçısı rolünü oynamış, hutbeler okumuş, meclisi duâlarla açmış, sarıklı hocaları lâzım olduğu yerde kullanmak üzere yanından eksik etmemiş, halkı kandırdıktan, yerini sağlama aldıktan sonra maskesini çıkarmış, fakat yine de dobra dobra ve halkın anlayacağı dille İslâm'a karşı küfür safında yer alarak savaş açtığını hiçbir zaman söylememiş, fakat "din nâmına" diyerek nice keferelikler yapmıştır. Afganistan'ın Rus keferesi tarafından işgâlinden sonra bile aynı oyun oynanagelmiştir. Necibüşşeytan ve ondan önceki Rus kuklaları devamlı câmi inşâ ettirmişler, Diyânet teşkilatlarına büyük çapta bütçeler ayırmış, müftü, vâiz ve imamlara çokça yardımlar etmiş, mücâhidlerin vatan hâini olduğunu, ülü'l-emrin kendisi olduğunu vb. anlatmak şartıyla, hatta T.C.'den daha avantajlı bir şekilde onlara hizmet(!) imkânları vermiş, kendisi de sık sık "Allah", "din", "saygılıyız" gibi kelimeleri ağzına yerleştirmekten geri durmamıştır.

 

Bu oyun, T.C. topraklarında daha zengin mizansenlerle oynanmaktadır. Bugün, cihadı reddedip çağdışı kabul eden, İslâm nizamına irtica adıyla acımasız savaş açan, İslâmî tesettüre en hayâsız bir şekilde saldıran devlet başkanı, bu İslâm düşmanlığını, yine Kur'an'dan âyetler okuyarak yapma gereği duyuyor. Asr-ı saâdet ruhuna ve o günkü örnek müslümanların bir araya gelerek cemaat ve devlet oluşturdukları, cihad aşkıyla tüm dünyayı unutacak hale geldikleri câmii ve cemaat ruhu, devlet ve cihad ruhu, başka yerde değil; öncelikle câmii denilen mescid-i dırarlarla öldürülüyor.

 

Bugün din, din adına tahrip ediliyor. Din adına, ehl-i sünnet adına İslâm'ın devlet ve şeriat anlayışına en büyük düşmanlıklar yapılıyor. Radyo ve T.V. deki din programlarıyla hakiki İslâm'a en büyük iftiralar atılıyor. Din, önce câmilerde sonra dinin öğretildiği okul ve din dersi ve dinle ilgili programlarda kâfirlerin ve düzenlerinin hizmetine sunuluyor.

 

Din dersleriyle putlar ve putçu düzenler gençlere sevdiriliyor. Kur'an Kurslarında ve İmam-Hatip Liselerinde, İlâhiyat Fakültelerinde bu uzlaşmacı, tâvizci, Amerikancı İslâm'ın askerleri yetiştiriliyor. İslâmî cihad ve kıyâma, tâğutlarla mücâdeleye, câhil halktan önce Diyanet karşı çıkıyor.

 

Küfre ve küfrün tüm kurumlarına, din ve dinî kurumlarla yardım ediliyor. Öyle ki, futbolda dünyada daha ileri sıralar almak isteyen milli takıma yardım amacıyla spordan sorumlu devlet bakanı, Diyanet İşleri Başkanıyla görüşmeler yapıyor. Yarın cami kürsüleri ve minberlerinden "nasıl gol atılır, rakip oyuncu ofsayda nasıl düşürülür, millî ve dinî heyecanla nasıl başarılı olunur, bu konular anlatılabilir; yıllardır ağaç nasıl dikilir, veremle savaş nasıl yapılır konuları, trafik dersleri anlatıldığı gibi.

 

Allah'la harbetme kabul edilen fâiz, hac için Diyanetin mecbûriyetlerinden biri haline geliyor. Câmi, siyasete âlet edilmemeli diyen kefere, câmileri ve tüm dinî kurumları kendi devlet siyasetine istediği doz ve şekilde âlet ediyor ve kullanıyor.

 

Devlet okuma-yazma seferberliği mi açtı, imam ve vâizler bu konuyu anlatacaktır, keferelerin bayramı mı var, haydi hatib efendi, vâiz bey! Yine aynı yerler, devlet siyaset ve politikasına âlet edilip demokrasinin hizmetinde kullanılarak seçim sandıkları câmilerin içlerine kadar giriyor, hasta haldeki kadının o mekâna girmesi câiz görülmediği halde, seçim ve cezâ gerekçesiyle girmek zorunda bırakılıyor, câmilerde de kurulan sandıklara oy atılarak yapılan bu demokratik seçimler de siyasete güya câmileri âlet etmiyor.

 

Vaazlarla, dinî konuşma ve din dersleriyle devlete ve kanunlara saygılı, putlara hürmetkâr veya en azından müsâmahakâr, düzene ayarlanmış vatandaş yetiştiriliyor. Allah'ın evi olması, sadece Allah'a çağrı yapılması gereken yerler olan câmiler (72/Cinn, 18), devlet dairesi; Peygamber'in vârisi ve Allah'ın memuru olması gerekenler de kâfir bir devletin memuru haline geliyor. Câmiler bile Allah'ın değil, kefere kanunlarının hâkimiyeti altına giriyor.

 

Hanefî fıkhına göre devlet namazı olan Cuma namazı, kâfir sistemlerin ve tâğutların râzı olduğu ve sınırlarını tespit ettikleri Amerikancı İslâm için kullanılıyor: Yine devlet namazı olarak fonksiyonunun icrâ ediyor, ama devlet İslâm olmadığı için, Cumalar bile düzenin ekmeğine katmer katmer yağ sürüyor.

 

Putlara karşı öncelikle savaşması gereken hoca adayları, İmam-Hatip vb. okullarda putların karşısında, bu değişik İslâm'a hizmet etmek amacıyla saygı duruşunda bulunabiliyor. Câhil cemaata "nasıl şirkten uzak kalınabilir, mürted olmaktan nasıl kurtulunur" onu ilk planda anlatması gereken müftüler, vâizler, imam ve müezzinler, laik düzene, dinsiz devlete, Atatürk inkılâplarına bağlı kalacaklarına dâir taahhüde giriyor, belge imzalamakta tereddüt etmiyorlar. Din eğitimi almak isteyen bir kız, İmam-Hatip ve İlâhiyat Fakültelerinde yine bazı din hocalarının zorlamasıyla başını açmak zorunda bırakılıyor.

 

Küfre isyânı emreden din, kâfirlerin ve küfrün koltuk değneği, düzenin destek ve dayanağı haline gelmiş durumda. Laiklik ve demokrasi, Din dersleriyle sevdirilirken, Allah ve Rasûlü'nün istediği hakiki dine giden yollar din adına tıkanıyor. Müslümanların kestiği kurbanların derileriyle küfür kurumları biraz daha güçleniyor. Müslümanların vergi kaçırmamaları, devlete yardımcı olmaları her vesileyle din nâmına teşvik ediliyor. Kur'an'ı seçim nutuklarında öpüp alnına koyanlar Kur'an'ı mahkûm ediyor, ahkâmına düşmanlık yapıyor. Karısının ölüm mevlidini okutup, hacı çocuğu olduğunu söyleyen Evren gibi devlet başkanları Şeriatı ve başörtüsünü en anarşinin en büyüğü ilân ediyor.

 

Özetin özeti olarak kısa ve basit bir çerçevesini çizdiğimiz Atatürk ilkelerine ters düşmeyen, Anayasa ve yasalara uygun ve saygılı bu İslâm, Amerika ve Rusya'nın da râzı olduğu İslâm'dır. Nasıl işgal altındaki Afganistan'da diyânet teşkilâtı ve resmî din okullarında görevli, maaşlarını Rusya'nın karşıladığı, kendilerine hoca denilen insanların öğrettiği dinden Rus komünistlerinin bırakın rahatsız olmayı, çıkarlarına uygun geldiği için teşvik ettiği bir gerçek ise; yine aynı şekilde resmen değilse de fiilen, tüm kurumlarıyla Amerika ve Batının işgali altındaki T.C. ve benzeri yerlerdeki dinî faâliyetlerden de A.B.D. ve Batı râzıdırlar. Halbuki Kur'an, Rasûl-i Ekrem'in şahsında tüm müslümanlardan, hıristiyan ve yahûdilerin milletine (dinine) tâbi olmadıkça onların kesinlikle râzı olmayacaklarını beyan ediyor (2/Bakara, 120).

 

Yine, laikliğe aykırı olup olmadığı hiç tartışılmadan, büyük tâğut Atatürk ve İsmet İnönü'den beri müftü, vâiz ve imamlara, din öğretmenlerine maaş, makam ve imkânlar veriyorlar. Tabii, Allah'a inanmayan bir düzenin, bu maaşları Allah rızâsı için vermeyeceğine göre, niçin veriyor dersiniz?

 

Bütün bunların sebebi, yaşanılan, anlatılan, serbest olan, teşvik gören dinin, adına İslâm denilse de İslâm'la alâkası olmayan tahrif edilmiş sahte bir din olduğudur. Aslında, tek hak din olan İslâm'ın, o devirdeki şekli olan gerçek hıristiyanlık nasıl tahrif edilmiştir?  Müslümanların tekrar düşünmesi gereken bir husustur. Ve aynı oyun İslâm'a karşı oynanmaktadır. Müslümanlar ise çoktan bu oyuna gelmişler, onları uyaracak olanların kendi horlamaları, şeytanî bir müzik gibi ruhlara dinî(!) gıda ve heyecan vermekte, uyarıcılar icrâ ettikleri mûsikîye ninnileri de güfte ve nağme olarak katmakta, bu sanatlarının karşılığı olarak ücretlerini de efendilerinden almaktadırlar.

 

Önceleri örf-âdet dini haline getirilmiş, pasifize edilerek uyuşturulmuş şekliyle, bid'at ve efsânelerle, Kesikbaş hikâyeleri, Bektaşî fıkraları, uydurma kerâmet ve evliya olaylarıyla, gâfil veya hâin, câhil veya yobaz, sıfır veya yarım hocalar vâsıtasıyla yarı yarıya tahrif edilmiş ve sultanların emrine, sarayların yönlendirmesine çoktandır girmiş bir İslâm'ı devralan Kemalizm, hiç de güçlük çekmedi dini bugünkü haline getirmek için. İnkılâplarla, zorlamalarla, karşı çıkan üç-beş hocayı darağaçlarında sallandırma, diğerlerine maaş ve makamlar dağıtarak avlamayla, devletin tahakkümü ve değişik yönlendirmeleriyle, küfür rejiminin kurumlarıyla (Diyânet, okullar, medya, partiler vb.) vatancılık, milliyetçilik ilâvesiyle, atalar mirası olan din anlayışını bugünkü noktasına kolaylıkla getirdi. Ve bugün İslâm, aslî hüviyetini halk yığınlarının zihninde ve yaşayışında kaybederek şu çizgilere geldi:

 

Putlara ve putçulara (isteyerek veya istemeyerek) yardım eden,

Tüm kâfirlere değil; sadece komünizme, biraz da Yunan ve Bulgar'a (tabii bu arada bir de İran'a) düşman olan,

Düzeni veya düzenin bazı kurumlarını savunan,

Dini siyasetten ayrı kabul eden,

Güzel nutuk atan, fakat söylediğiyle ameli/eylemi çok farklı olan,

Rahatına düşkün, menfaat ve makama taparcasına bağlı olan,

Mü'min-kâfir ayrımı değil; Türk-yabancı ayrımı yapan,

Renkli basınla iç içe, televizyonlar göz göze, kahveyle haşır-neşir yaşayan,

Grupçu, partici, ağabeyci, üstadcı olan, sahte kahraman, sahte kurtarıcı ve sahte şeyhlerin izinden gitmeyi şeref sayan,

Dâvâ için her yolu meşrû gören,

Müslümanım demek yerine; Türküm, milliyetçiyim, mukaddesatçıyım demeyi tercih eden,

Cihad denilince ürken, korkak, uyuşuk, mıymıntı ve pasif yaşayan,

Doğduğu veya doyduğu yeri putlaştıran, ümmetçi değil, ırkçı olan,

Ulusal bayrak, ulusal marş, ulusal sınır ve ulusal tarihleriyle gurur duyan,

Namaz ve tesbihle, virdlerle yetinen, mukaddesâta ve farzlara hücum edilir, haramlar şiirleşip süslenirken, nâfilelerle uğraşıp kapısına ve kalbine kadar gelen tehlikeden haberdar olmayan,

Yöneticisinin müslüman olup olmadığını, düzenin İslâm olup olmadığını cehâlet veya ihânetinden ötürü tesbit edemeyen,

Bildiği hakikatleri ketmedip gizleyerek lânete uğrayan ve dilsiz şeytanlığa rızâ gösteren,

Rızık endişesiyle Allah'ın dinini ve âyetlerini satan, âyet ve hadisleri kâfirlerin istediği şekilde te'vil ve tefsir eden,

Kâfir bir devletin sanayileşip zenginleşmesini, kalkınmasını İslâmlaşmasından önce isteyen,

Bazı küçük tamir ve ıslahatlarla yetinen, düzenin her şeyiyle değişmesi gerektiğini düşünmeyen,

Üç kuruşluk dünya menfaati için kâfir rejime uşaklık yapan,

Koalisyoncu, uzlaşma ve tâvizci, biraz Allah'ı, biraz da tâğutları memnun etmeye çalışan,

Mescid-i Aksâ işgal edilince kılı kıpırdamayıp, bunu Arapların meselesi sayan,

Yaşadığı ülkede iki kişinin öldüğü bir âfete üzüldüğü kadar, Filistin'deki vahşete üzülmeyen, onlara duâlarıyla bile destek olmayan,

Amerika'nın çıkarları doğrultusunda Kore'de savaşmayı normal gördüğü halde, meselâ Filistin, ya da sözgelimi Lübnan'da siyonist yahûdilere karşı müslümanlarla beraber savaşmayı aklının ucundan geçirmeyen,

İslâm devleti, şeriat, bey'at gibi konulara ehemmiyet vermeyen, günümüzde bu gibi konularda takınılacak tavrı belirleyemeyen,                                          

Hafta sonu müslümanı, Cuma ve Bayram müslümanı haline gelen... müslüman tipi sadece yetişmedi, tümüyle kökleşti. Ve o noktaya gelindi ki, müslüman gençler, tâğutlara karşı ayaklansa, kâfirlerden önce; müslümanım diyen halk, hatta câmi cemaati, başlarında namaz kıldırma görevlisi olmak üzere kıyâm eden gençlere karşı çıkmakta tereddüt etmeyecek.

 

Kur'an, tahrif edilmekten Allah tarafından korunacak, ümmetin tümü dalâlette birleşmeyecek, az sayıda da olsa, daima hakkın müdâfiîleri her devirde mevcut olacaktır. "Şüphe yok ki Kur'an'ı Biz indirdik ve muhakkak onu (tahrif ile tebdilden, değişikliğe uğramaktan) Biz koruyacağız."  (15/Hıcr, 9). "(Kâfirler) istiyorlar ki, Allah'ın nûrunu (İslâm Dinini), ağızlarıyla (kötü söz ve iftirâlarıyla) söndürsünler. Allah ise n3urunu tamamlayacaktır; isterse kâfirler hoşlanmasınlar." (61/Saf, 8)

 

Ama Allah bunu kullarının eliyle yapmak istiyor. Sünnetullah bunu gerektirir. Halifeliğin anlamı budur. Tüm tarih boyunca peygamberler ve mü'minlerin, Efendimiz ve ashâbının çile çekmesinin sebebi budur. "Yoksa, siz ey mü'minler, kendinizden evvel geçenlerin halleri hiç başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle ezici sıkıntılar, kımıldatmaz zarûretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, peygamber ve beraberinde iman edenler; 'Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?' diyesiye kadar. Bilin ki Allah'ın yardımı muhakkak yakındır." (2/Bakara, 214)

 

Evet, Allah (c.c.) Kur'an'ı ve İslâm'ı koruyacak, ama müslümanım deyi Allah için fedâkârlık yapıp çileye katlanmayanları, müttakî olmayanları koruyacağına dâir, onların fikir ve İslâm anlayışlarını tahrifattan muhâfaza edeceğine dâir bir vaadi yoktur. Aksine, kıyâmete yakın müslümanların bu sapmalarının vuku bulacağını, âhir zaman fitnelerini, müslümanların inanç, fikir ve amellerinin müthiş bozulmaya uğrayacağını anlatan, kurtuluş için Kur'an ve Sünnete'e yapışmayı salık veren yüzlerce hadis rivâyeti vardır.

 

Bütün bu tahrifatçı İslâm anlayışı, Amerikancı İslâm tavrı:

a- Kaynağın karışık, bulanık olmasından: Tarihî mirasın bozuk ve muharreflerinin ayıklanmadan, eski yanlışlıkların, eski kitapların, eski fetvâların, eski tarikat anlayışlarının aynen esas kaynak kabul edilerek okunması, anlatılması, kutsanması, yaşanması. Düzenin kitapları, kalabalıkların görüşü, ataların dini (taklitçilik anlayışı), (nakil süzgecinden geçmemiş) salt kuru mantık ve yarım bilgi vb. sebeplerden,

 

b- Devletin, düzenin İslâm olmadığında, otoritenin İslâm'a dayanmadığından (Devlet İslâm'ı diyebileceğimiz şekilde düzenlerin yönlendirdiği İslâm anlayışından) dolayı,

 

c- Tüm müslümanların ihtilâf ve tartışmalarını çözümleyip hükme bağlayacak olan imamlarını (halifelerini) nice müslümanın görüp tanıyamadığı şer'î bir ototenin bağlarından kopuk (bey'atsiz) olmalarından ötürü, 

 

d- Mü'minlerin yeterli samimiyete sahip olmaması, eylemlerinin söylemlerini yalanlaması, nefsî arzularını dizginleyememeleri, hevâlarını ilâh haline getirenlerin ayıklanmamasından; yani özellikle öne çıkan mü'minlerin ihlâs, ihsân ve takvâ bilincine sahip olmamasından dolayı, bu sapmalar bütün azgınlığıyla ortadadır.

 

Hakiki İslâm'ın tüm kesimleri kuşatabilmesi için bu üç unsurun halledilmesi şarttır. Yani Kur'an ve sahih hadislerin aslî kaynaklar olarak müslümanlar için esas mürâcaat ve hüküm kaynağı olarak yeniden ihyâsı, devletin ve otoritenin İslâm'da olması, müctehid bir imamın problemleri halletmesi için bütün öncü ve dâvetçi müslümanların üzerlerine düşen görevi yapmaları, hem kendilerini kurtarmanın, hem de yaşadıklarını İslâm zanneden kalabalıkları kurtarma gayretinin vazgeçilmez bir vecîbesidir.

 

Kurtuluş, hakiki İslâm'ı bilmek ve ona tâbi olmakta. O safta yerimizi alarak sahte müslümanlarla, modern münâfıklarla savaşmaktadır. Yalancı peygamberle ve Mescid-i Dırara asr-ı saâdette ne yapıldı, nasıl tavır alındıysa, tavrımız bugün de aynı olmalıdır. Konumuzu birkaç âyet meâliyle noktalayalım:

 

"Muhakkak münâfıklar, cehennemin en aşağı tabakasındadırlar." '4/Nisâ, 145)

"Ey Peygamber (ve onun şahsında, ey mü'minler)! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı çetin ol." (9/Tevbe, 73)

"Kâfirlere ve münâfıklara boyun eğme (itaat etme)." (33/Ahzâb, 48)

"Ey Rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla 'innadık' diyen kimselerden ve yahûdilerden küfür içinde koşuşanlar (ın hali) seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler, sana gelmeyen (bazı) kimselere kulak verirler; kelimeleri yerlerinden başkasına kaydırıp değiştirirler. 'Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!' derler. Allah bir kimseyi şaşkınlığa (fitneye) düşürmek isterse Allah'a karşı sen, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve âhirette onlara mahsus büyük bir azap vardır.

Hep yalana kulak verir, durmadan haram yerler. Sana gelirlerse ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüzçevir. Eğer onlardan yüzçevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen aralarında adâletle hükmet. Allah adâletten ayrılmayanları sever." (5/Mâide, 41-42)               

 

Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini

 

“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denilse, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki ama, ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının yoluna uyacaklar)?” (2/Bakara, 170). Aklı olmayan kimsenin dini de yoktur:  “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve rezilliği), akıllarını kullanmayanlara verir.” (10/Yûnus, 100)

 

Bizden önce yaşayan atalarımızdan bize intikal eden mirasın içinde hem doğruların, hem de yanlışların olabileceğini kabullenmek gerekir. Bize intikal eden miras, hem bazı doğruları, hem de bazı eksiklik ve yanlışları içermektedir. Bu miras, çeşitli siyasî ve itikadî tartışmaların yoğun olduğu bir ortamda doğup yine çeşitli siyasî entrikalardan geçmek sûretiyle bize ulaşmıştır. Bu mirasın intikalinde çok samimi kimseler olduğu gibi; çok bağnaz kimselerin de olduğunu unutmamalıyız. Bize intikal eden mirasın sahiplerinin de birer insan olduklarını, yanılabileceklerini kabul etmeliyiz. O halde bize intikal eden mirası analiz etmeden, araştırmadan, Kur’an ve sahih sünnet terazisinde tartmadan, nakil ve akıl sağlamalarından geçirmeden kabul etmemek gerekir.       

 

İslâm dünyasında insanlara, müslümanlara yön veren kimselerin değişmeyen dinin temel esaslarıyla değişen ve değişmesi gereken özellikleri ayırt edebilmesi ve kendilerini sürekli yenilemeleri gerekir. Dengelerin kısa sürede değiştiği bir dünyada mü’minlerin pasif kalmaları, tamamıyla nakilci/taklitçi/şerhçi ve düşünemeyen kimseler olmaları, din açısından üzücü bir olaydır. Böylesi bir tablonun sorumlusu, bu insanların kendileridir. Çünkü Allah, Kur’an’da  hayra doğru değişmenin mutlak sûrette gerçekleştirilmesi gerektiğini beyan etmektedir: “Bir toplum, kendi durumlarını değiştirmedikçe şüphesiz Allah da onların durumunu değiştirmez. Allah bir kavme kötülük murad ettimi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onların, O’ndan başka koruyup kollayanları da yoktur.” (13/Ra’d, 11)

 

Her konuda analizci, araştırıcı olmamız gerekir. Câhiliyye Araplarının yaptığı gibi hayra doğru değişmeye, yenilenmeye karşı olmak, ataların yolunu körü körüne taklit etmek demektir. Câhiliyye Araplarına tebliğ edilen gerçek dine karşı çıkanların tavrı, tamamıyla İslâm’a karşı mücâdele olmuştur. Âyet-i kerimelerde de sık sık atalar dinine körü körüne bağlılığın kötülüğünden söz edilir. Bu bağlılığın ne kadar tehlikeli olduğu vurgulanır. Bu tehlike, müslümanlar için de söz konusudur. Kur’an ve sünnete bağlı kalmakla birlikte, çağın dilini ve çağın gündemini kendi lehimize kullanmak zorundayız. “Hayır, (ne bilgileri var, ne de kitapları.) Sadece: ‘Biz, babalarımızı bir din üzere bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz’ dediler (Bütün delilleri bundan ibâret). İşte, böyle senden önce de hangi memlekete uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın varlıklıları: ‘Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk; biz de onların izlerine uyarız’ dediler. Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız ?)’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz.” (43/Zuhruf, 22-24) “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman ‘babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: ‘Allah, kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (7/A’râf, 28)

 

Hz. Peygamber (s.a.s.), müşrik Araplara yepyeni bir din sunmamıştı. Çağın ihtiyaçlarına cevap verecek bazı yenilikleriyle bu din; İbrâhim (a.s.)’in ve ondan önceki peygamberlerin getirdiği Tevhidin/hak dinin aynısı idi. Ancak müşrikler İbrâhim (a.s.)’in dininin kalıntıları ve kırıntıları üzerine atalarının hurâfe ve bâtıl inanışlarının inşâsı ile yeni bir din çıkarmış, onların tâkipçileri de araştırıp soruşturmadan aynı şeyi taklit etmişlerdi. Allah’ın dinine isnad edilen bu yanlışlıkları ortadan kaldırmak için Allah Teâlâ bir peygamber gönderdi. O’ndan sonra artık bir peygamber gelmeyecek ama, Hz. Muhammed (s.a.s.)’den bize kalan tertemiz ve dupduru iki kaynak var (Kur’an ve Sünnet). Bu iki kaynak, devamlı bulandırılmak istendi. İlkine kimse dokunamadı, çünkü onun her her şeye kaadir bir koruyucusu var. “Kur’an’ı kesinlikle Biz indirdik; elbette onu yine Biz koruyacağız.” (15/Hicr, 9).

 

Ancak, ikincisi için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “Kim Benim adıma yalan söylerse (hadis uydurursa) cehennemdeki yerine hazırlansın.” (Buhârî, İlim 38, Cenâiz 33, Enbiyâ, 50, Edeb 109; Müslim, Zühd 72; Ebû Dâvud, İlim 4; Tirmizî, Fiten 70, İlim 8, 13, Tefsir 1, Menâkıb 19; İbn Mâce, Mukaddime 4; Dârimî, Mukaddime 25, 46; Ahmed bin Hanbel, 2/47, 83, 133, 150, 159, 171). Buna rağmen insanlar bu kaynağı devamlı bulandırmaya çalışmış ve O’nun adına zaman zaman hadis uydurulmuştur. İslâm toplumunun içinde bulunan münâfıklar, İslâm kisvesi altında müslümanların kafasına şüpheler sokmaya çalışmış; bunun yanında hadis uydurma cür’et ve cesâretinde bulunamayanlar da kanaatleri doğrultusunda hikâye, kıssa ve menkıbeler uydurarak kafalarına göre bir İslâm şekillendirmeye çalışmışlardır.

 

Hikâyecilerin İslâm tarihinde yaygın bir yeri vardır. Hz. Ali, bu kıssacıları câmiden kovmuş, onların bu yolla din kaynağını bulandırmasına izin vermemiş, ama ondan sonra yine bu olay devam edegelmiştir. Felsefecilerin, Kelâmcıların, tasavvufçuların kaynağa soktukları yanlışlar, halkın hikâye ve hurâfelere düşkünlüğü, İslâm’a vahiyden ayrı bir kimlik ortaya çıkardı. Her ne kadar, ana kaynakları bulandırmadan, dini eksiltme ve ona ilâvelerde bulunma gibi cinâyetleri işlemeden, sahih din anlayışı; her asırda az veya çok insan tarafından takip edilse de, genel halkın çoğunluğu vahyi yanlış anlamış insanlardı. Bu konuda suçun büyüğü, halktan daha çok, onlara yanlış dini öğreten, ya da halkın yanlışlarını düzeltmeye çalışmayan etkili ve yetkililerde, şeyh, başkan, ağabey, hoca ve tebliğcilerdedir.                           

 

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsa da mı?” (2/Bakara, 170). Bizim dinimiz, acezelerin, meczupların dini değildir. Geleceği beklerken bu gününü unutanlar da bize yabancıdır. Atalarının dinleri, yaptıkları ile öğünmekle yetinenler de. Çünkü peygamber oğlu olmak bile kurtuluş için yeterli değildir. Dinimiz, geçmişin sanıkları ve tanıkları kaybolmuş dâvâlarının kavgasından da ibâret değildir. Din, Allah’ın, Peygamberi vâsıtasıyla bize bildirdiği, eksiği ve fazlası olmayan Kitapta yazılı olandır; Peygamber’in bize tebliğ ettiğinden ibârettir. Hz. Peygamber ve O’nun dostları, bize bu dinin pratiklerini göstermişler ve O’nun sahih sünneti tevârüs edilerek bize ulaşmıştır.

 

Toplumların câhiliyye dönemlerinden kalma gelenekleri dinimizin bir parçası değildir. Kuşkusuz onların, tevhide/vahdâniyete karşı olmayanlarını koruyabilir ve geliştirebiliriz. Ancak, kendi atalarımızdan, ırkımızın ve halkımızın geleneklerinden gelen her özellik dinimizin bir parçasını oluşturmayacaktır. Atalarımızın yaşadıkları zaman, mekân ve şartlar farklıdır. Geçmiş zamanı tekrar etmek mümkün değildir. Biz bu gün Kur’an’ı, burada ve bu şartlarda yaşamak, onun için de eskiyi tekrar etmek değil; yeniden, Kur’an’da belirtilen sorumluluğumuzu asrın idrâkine söyletmek zorundayız.

 

Özellikle uzun bir fetret döneminin, esâret, yoksulluk ve sapma döneminin ardından, bu gün dini anlama ve yaşama mücâdelesinde yığınla İsrâiliyat ve nefsimize kolay gelen, atalarımızın örflerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil etmeye kalkışmak, bizi çok farklı mâceralara sürükleyebilir. Bugünkü iletişim akışı içinde, medyanın; uzun boyluları cüce, cüceleri uzun boylu gösteren, hâinleri kahraman, kahramanları hâin olarak tanıtan konkav ve konveks aynaları arasında gerçeği yakalamak için yoğun çaba göstermek zorundayız.

 

Eskilerin 32 ya da 54 farzdan ibâret din telakkileri ile bu günü açıklamak mümkün değildir. Daha önceki dönemlerin siyasal ve sosyal şartları içinde şekillenen din anlayışının, günümüzde dini yeniden aslî yapısına döndürme gayreti içindeki insanlar için kesin ve mutlak bir örnek teşkil etmesi düşünülemez. Ancak, tarihî bilgi ve belgeler, tarihî tecrübeler de hiçbir zaman görmezlikten gelinecek olaylar değildir. Gelenekleri aynı ile tekrarlamaya çalışmak gibi, geleneklerden kesin olarak koparak, geçmişi, geçmişin birikim ve tecrübelerini görmezlikten gelmek de bize bir şey kazandırmaz; çok şey kaybettirir.

 

Tarih, övgü ya da sövgü kitabı değildir. Sanıkları ve tanıkları kaybolmuş bir d3avâda kahramanlar ve hâinler üretmek, bize bir şey kazandırmaz. Onlar, bizden önce gelip geçen bir topluluktu, onların yaptıkları onlara, bizim yaptıklarımız bizedir. Tarihi, bugünümüzü inşâ ederken bir tecrübe alanı olarak ciddiye almamız gerekir. Kahramanlar üretmek adına ihânetleri görmezlikten gelmek, ihânetlerden söz ederken faziletleri görmezlikten gelmek, tarihte kalanlar için hiçbir şeyi değiştirmez; ama bize birçok şeyi kaybettirir. Tarihi, bu günlerini ispat için malzeme olarak kullananlar ve tarihî gerçekleri çarpıtanlar, hem kendi geleceklerini ve hem de toplumun geleceğini karartırlar. Zaman içinde doğruluğunu kanıtlamış, insanların ortak faziletini oluşturmuş, berraklaşmış değerlere elbette sahip çıkmak, dürüst herkes için ahlâkî bir görevdir.

 

“İnsanlardan kimi de vardır ki, ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’ derler; oysa inanmamışlardır. Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki yalnız kendilerini aldatırlar da farkında olmazlar. Onların kalplerinde hastalıkr vardır... Onlara ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın’ dendiğinde ‘biz ancak ıslah ediciyiz’ derler. İyi bilin ki onlar bozgunculardır.” (2/Bakara, 8-10). Nasıl, kimi zaman insanlar katil ruhlarının üstüne cihad elbisesi giyerek din adına cinâyetler işleyebiliyorsa, kimi zaman da şeytan aklımızı çelip bize birtakım fantezileri din gibi göstererek onları kafamıza sokmaya çalışmaktadır.

 

“Onlar kalbimiz temizdir” diyerek kendilerini aldatmaktadırlar. Hayatlarına, dinlerine göre yön vermek yerine, hayatın içinde buldukları şeyleri kendileri için din haline getirmektedirler. İslâm adına rasyonalizm, İslâm adına demokrasi, İslâm adına sağcılık, İslâm adına solculuk, İslâm adına Kemalizm, İslâm adına laiklik... İslâm’ın neyi kabul edip neyi kabul etmediğini nerede ise Allah’ın rızâsı değil; çağın icapları tayin etmekte ve den çağın icaplarına göre te’vil edilmek sûretiyle sürekli değişen bir din anlayışı ortaya çıkmaktadır.

 

Elbette Kur’ân-ı Kerim, kıyâmete kadar bâki kalacağına göre, çağın getirdiği yeniliklere karşı İslâm’ın mesajı olacaktır. Müslümanların bilgileri ve tecrübeleri geliştikçe Kur’ânî anlayışları da gelişecektir. Ancak, burada çağın gereklerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil etmek değil; Kur’an’dan yola çıkarak çağı yorumlayıp onu meşrû bir yoruma tâbi tutmak zorundayız. Reddettiğimiz şeyin doğrusunu, savunduğumuz şeyin delillerini ortaya koymamız gerekir.

 

Birinci yolda, yani çağın gereklerini din zannetmede bireyin aktif, entelektüel bir katılımı yoktur. Sadece dinini te’vil etmek sûretiyle edilgen bir yola girmektedir. Şuurlu bir müslüman ise, İslâmî sorumluluk şuuru ile olayı yeniden yorumlamak ve onu tashih ederek ona yeni bir biçim vermek durumundadır. Sağcılığın dine eklenmesi, ya da Arap ülkelerindeki ve özellikle Libya’daki solcu müslümanlık iddiaları, dini te’vil gayreti, dini moda akımlarla sentez etme gayretini belgelemektedir.

 

Demek ki sentezcilik modası, sadece dini ırkla sentez etmek değil; dini şahsî kanaatlerimiz, lider ve örgütlerimizle ve de aynı zamanda, birtakım çağdaş felsefî akımlar, moda ideolojilerle, kavramlarla sentez etme gayretleri de gözükmektedir. Bütün bunlara karşı uyanık olmak zorundayız. Eğer her şeyi bu kadar birbirine karıştıracak olursak, sonra bu işin içinden çıkamayan insanlar, bal peteğindeki lafza-i celâl yazısının hikmeti üzerinde gereğinden fazla kafa yorarak, imtihan olmak için geldikleri dünyanın gerçeklerinden koparlar ve sorumluluk duygusunu yitirerek inançlarını eyleme dönüştürme irâdesini kaybederler.

 

Hacca giden biri teraziye el sürmemeli imiş. Artık o, Allah adamı olduğundan, dünya menfaati ile işi olmazmış. Kim uydurmuşsa... İyi bir tüccar, nebîlerle birlikte haşrolmayacak mı? Bizim dinimiz, bu dünya ile ilgilidir. Bize âhiretin sırlarını açıklar; ama ve bu dünyada yaşanmak üzere, bu dünyadaki insanlar için inmiştir.

 

Câmide dünya kelâmı konuşulmazmış. "Din nasihattir (nasihatten ibârettir)." (Müslim, İman 55; Ebû Dâvud, Edeb 67) diyen bir dinin tebliği, anlaşılması için dünya kelâmı konuşmadan nasıl nasihatleşeceğiz? Câminin asr-ı saâdetteki hayatın hemen her alanıyla ilgili fonksiyonu, dünyayı ve dünya kelâmını dışlayarak nasıl icrâ edilecektir? Din ve dünya işlerini birbirine karıştırmayacakmışız. Gerçeğini bilmediğimiz âhiret işlerine bu dünyayı nasıl karıştırabiliriz ki!? Bizim dinimiz konuşmamızı, ticaretimizi, ekonomik ve sosyal ilişkilerimizi, her şeyi kapsar. Yaptığımız ve yapmamız gerekirken yapmadığımız, söylediğimiz ve söylememiz gerekirken söylemediğimiz herşeyi!

 

Kimine göre din sadece vicdan özgürlüğü gibi bir şey. Bunlar din ve vicdan özgürlüğünün ayrı ayrı şeyler olduğunu bile bilmeyecek kadar zekâ sorunu olan insanlar... Din Allah’la kul arasında imiş. Bu din, kimin dini ise, kim uydurdu ise... Her din, kendi bağlılarını birbirleri arasında hukuk sahibi kılar. Onlarınkisi şeytanın uydurduğu hayal âleminde olan bir din... Elbette kimsenin kalbini yarıp bakmadık ama, Allah’ın kitabı Kur’an, müslümanları kardeş yapmak sûreti ile birbirleri üzerinde hak sahibi yapmadı mı?

 

Dini dünya hayatının dışına itme iddiası, şeytanı bile güldüren bir komedi olsa gerekir. Allah, peygamberlerini bizim gibi birer beşer olan insanlardan seçip gönderdi. Dinin bütün hükümleri, bu dünya içindir, bu dünyada uygulanır. Âhiret, sadece geleceğe ilişkindir; cennet ve cehennem, bu dünyadaki amellerimizin sonucu olarak varacağımız yerdir. Bu gün yaşanacak gerçek, bu dünya ile ilgilidir. Öbür kısmı, haber verilen gerçektir. Dini dünya hayatından soyutlamak, dini yok etmekle eş anlamlıdır. Bu bir inkârdır, küfürdür!

 

Onlar bilmedikleri bir dine iman ettiklerini sanıyorlar. Onu kendi gönüllerince süslüyor ve ona şeytanlarının söylediği şekilde bir muhtevâ kazandırıyorlar. Eski putperest toplumlarda zenginlerin kendi adlarına özel tanrılar, özel putlar edinmeleri gibi... Din, onlar için bir nazar muskası gibi bir şeydir. Kalplerinin temiz olduğunu sanıyorlar, ama şeytan kalplerine yuva yapmış.         

 

Bu Din Benim Dinim Değil!

Bugün okullarda öğretilen mecburî din ve aynı şekilde câmilerden halka empoze edilmeye çalışılan, yine dinde reform gayreti sahiplerinin yaymaya çalıştıkları sahte bir din sözkonusudur. Bu sahte dinle bırakın müslüman olmayı, hıristiyan olmak bile mümkün değil. Hatta dinsiz bile olunamaz, ancak din düşmanı olunabilir. Bugün hıristiyan misyonerliğinden daha korkunç olan radyodan, TV’den, kimi bürokratların, sözde aydınların ağzından kafasını uzatan şeytanın tebliğ etmeye çalıştığı bu sahte dindir.  

 

Amaç, devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip yetiştirmek. Yeni Türk müslümanının standartlarını düzen ve kemalist ilkelerle tesbit edip TSE damgalı bir din oluşturmak. Bu standartların dışındaki dine “irticâ” damgası/yaftası vurarak onu yasaklamak. Cumhuriyet çocuğu, demokrat, laik, Atatürk ilkelerini benimsemiş, Türk standartlarına uygun, düzenle uyum içinde, etliye sütlüye (tabii zâlimlere ve sömürücü tâğutlara) karışmayan müslüman(!) vatandaşlar yetiştirmek.

 

Laiklik, batı kökenli bir kelime... Batı şartlarında ortaya çıkmış ve o şartlarda mümkün olan bir şey. Kaldı ki, bugün birçok batılı ülke laiklik ilkesine bağlı değil. Hele Türkiye’deki laiklik, onlar için çok yabancı. Ama müslüman Türk halkı ille de laik olmak zorunda... Laikliği batı şartlarında bile mümkün kılmak sorunken, müslüman bir toplumda nasıl mümkün olabilir? 23’den beri bunun yolu aranıyor. Önce dini yasaklamak istediler, olmadı. Kaleyi içeriden fethetme yolunu denediler, tutmadı. Okullara zorunlu din dersi koyarken, maksatları, dini yaymak ve güçlendirmek değil; halkın elindeki kitabı almak mümkün olmadığına göre, dini öğreten kitabı kendileri yazıp öğretmek, dini yeniden yorumlamak ve standardize etmek.

 

Türkiye ille de laik olacaktı ya, devlet değişmeyeceğine göre, din devlete uymalıydı. Batılı anlamda bir laikliği mümkün kılmak için imamın papaza, caminin kiliseye, Kur’an’ın da İncil’e benzemesi gerekiyordu. Bütün gayret de onun için… Yani, hıristiyan gibi (hatta dinsiz gibi) yaşayacak, yine de müslüman gibi ölüp törenle müslümanca gömülecektiniz… Âhiret, dinin alanına girdiği için, öldükten sonra imama teslim olacaktınız; yaşarken Sezar’lara, tanrının tüzel kişilik kazanmış hali olan iktidar irâdesine! Bu, aslında laiklik filan değil; doğrudan doğruya din düşmanlığı idi aslında.