Afyon-Sanat - Külliyat - Sanatbilinci - 4. Sayfa
AFYON-SANAT
Günümüzde Sanat Denince...
Allah'a kul olabilme ve her an ibâdet/kulluk yapabilme bilincinden uzaklaştırılan günümüz insanı, çok tanrılı dinlerin kucağına düşmüş, bir sürü sahte ilâhların yanında nefsini de tanrı kabul ederek hevâî isteklerin dışına çıkamaz bir duruma gelmiş. Müstekbir güçler, tâğûtî düzenler insanları kolay sömürebilmek ve rahat güdebilmek için afyon-sanattan yararlanıyorlar. Daha açıkçası, sanatı uyuşturucu fonksiyona indirgiyorlar. Her tarafı kuşatan dejenerasyon sanatta da kendini gösteriyor.
Özellikle yaşadığımız topraklarda spor denilince akla hemen futbol gelir. Spor sadece futbol demektir. Hem de kumara, israfa, kavgalara, ilâhlaştırılan futbolculara, "en büyük", yani "ekber" kabul edilen takımlara, yani tüm çirkinliklere batmış şekliyle futbol. Aynen bunun gibi, sanatçı denilince, iki tip akla gelir: Şarkıcı veya artist. Sanat denilince de bunların cıvıklıkları.
Beş-on sahâbînin adını sayamayan gençler, Michael Jackson'ın ayakkabı numarasını biliyor, Madonna'nın video kliplerini ezbere sayabiliyor. Bir-iki TV. dizisinde veya filmde rol alan aşüfteleri ise göklere çıkartıp "yıldız"laştırıyor. Bu yıldızlara aktrist de değil, artist deniyor. "Art" batı dillerinde "sanat" demektir; artist de sanatçı. Türkçe'de başka hiçbir sanat dalıyla uğraşana artist denmez, sadece filmlerde boy gösterenlere denir. Filmde rol yapmanın dışında başka sanat kabul edilmediğinin çok kesin göstergesidir bu.
Şâire, edebiyatçıya, mimara, hattata, tezhipçiye, çini işleyen ressama... sanatçı diyen yoktur artık. Sadece şarkıcı ve artist bu unvânı alır. Yalnız, burada biraz durmak gerekiyor. "Sanatçı" damgası bunlar için güzel bir yanlış sıfat olmalı. "Sanatçı" ile "sanatkâr" arasında büyük fark var gibi geliyor bana. Sanatkâr, sözlüğe bakılırsa sanatçı demektir ama, kullanılışta hiç de aynı değil. "Sanatkâr"ın kitle nazarında bir ağırlığı, bir saygınlığı vardır. Ciddî bir sanat dalında veya ustalık isteyen bir meslekte (zanaatta) mâhir birine "sanatkâr" denilir de "sanatçı" denmez. Ama fâhişe rollerini çok iyi beceren, iki şarkı ezberleyip hoplayıp zıplayan veya orasını burasını gösterme sanatını(!) icrâ eden, bunların dışında hiçbir mârifeti olmayan orta mallarına "sanatkâr" dendiğini duydunuz, gördünüz mü? Onlara olsa olsa "sanatçı" denilmekte. Sanatçı! Domatesçi, patatesçi dediğimizde, nasıl onları satan zerzevatçı aklımıza geliyorsa, aynen onun gibi, sanat adına köşeyi dönen, yani sanat alıp satan veya sanat adına alınıp satılan tüccar veya kölelere sanatçı deniyor.
Günümüzde halk yığınlarına mal olmuş şekliyle sanatçı diye ya şarkıcıya denir, ya artiste. Sanat da ya sinemadır, ya müzik. Bunların her ikisinin sanat olabilmesi için sadece tek şart vardır. O da cinselliğin, seksin alabildiğine serpilmiş olması. Yoksa, ağzıyla kuş tutsa kişi sanatçı olamaz. Sanat, mânâ ve hakikat âleminin penceresi değildir artık, kasap vitrinidir. İnsan sadece maddedir, tendir. Mânevî kimlik çoktan unutulduğundan, sanat, teşhir ve şov demektir. Müzik sadece sesle söylenen, çalgı âletleriyle çalınan ezgiler değildir; eşek dansı ve hayvansal çıplaklık olmadan müzik düşünülemez hale gelmiştir. Yedinci sanat kabul edilen sinema da beyaz değil, kara perdedir; ahlâksızlığın, çirkefliğin aksettiği perde. Televizyon da, gazino ve sinemanın evin içine girmesi.
"Bekri Mustafa imam olmuş deyin, onlar anlar memleketin halini!" cinsinden yukarıdaki manzarayı düşünün. Sanatın(!) ne olduğunu ârifler anlar; daha doğrusu, ne hale geldiğini sanatın ve memleketin. Bu ortam, bu anlayış içinde sanat, emperyalizmin kötü emellerinin âletinden başka bir şey değildir artık. Emperyalizm sanatı istismar, insanı da istihmar etmek için devreye girmiştir.
Emperyalizmin Hizmetinde Sanat
Koyunları gütmek için çoban, kavaldan yararlanır. Kaval çalmasını iyi bilen bir çoban, müzikle sarhoş ettiği koyunlara istediğini kolayca yaptırır. Biraz da kavalların yardımıyla her çobana boyun eğen koyun haline getirdiler halk yığınlarını. Çobanların rejimin en tepesine çıkmasını yadırgamayabiliriz ama, yönettiklerini sürü haline getirip istedikleri gibi güttüklerini görmezden gelemeyiz. Zulüm, isterse kendilerine karşı olsun, hiçbir haksızlığa sesini çıkarmayan uysal koyunlar haline getirildi toplum. Bu neticede müziğin payını unutmamak gerekir. Yorgun-argın işinden eve dönen adamı düşünün. Çobanların teyip, tv. gibi aygıtlarla evin içine kadar soktukları kaval seslerinden başını kaldırıp da namaza, düşünmeye, okumaya, çoluk-çocuğuyla ilgilenmeye fırsat bulamıyor. İşini, sokağını, çevreyle ilişkisini yönlendiren emperyalist rejim, onu evinde bile bırakmıyor. Gündüz evde kalanlar yine müzikle uyutulacak, tv. filmleriyle avutulacaktır. Evden işe giderken dolmuşların motor gürültüleri, kasetlerdeki modern gürültülerle işbirliği yapacak.
Hasan Sabbah'ın cennet fedâilerini herhalde bilirsiniz. Esrar yutturularak liderlerinin her emrini yerine getiren fedâilerdir bunlar. Bugün de Hasan Sabbah'lar gönüllü fedâilerine (kurbanlarına) afyon-sanat yutturmaktadırlar, onları kullanabilmek için. Esrarkeşler gibi yalancı cennet içinde, gerçeklerden kaçmaktadır halk uyuşturucu ses ve görüntülerle. Tembel tembel uyumak, uyuşmak, eğlenmek, vur patlasın çal oynasın anlayışı; boşvermişlerin yaşam felsefesi. Bunların boş vermeyenlere oranı ise, Avrupa'da bile rahatlıkla birincilik kürsüsüne çıkacak boyutta.
Bazı dört ayaklılara su verirken, sahipleri ıslık çalmak zorunluluğu hisseder. Hayvan, su içerken bile ıslıksız, müziksiz yapamaz. Bazı sulular da yemek yerken, su içerken bile müziksiz yapamazlar. Sözgelimi, çoğu dolmuş şoförü direksiyonun başına müziksiz geçemez. Hem de müzik ve sanat demeye bin şâhit olsa kabullenemeyeceğiniz tarzda bayağılıklar.
Çocukları uyutmak için ninniler söylenir. Çocuk akıllı gençleri uyutmak için de düzen ninniler söylemektedir hep. Yeter ki sesleri çıkmasın, mışıl mışıl uyusun çocuklaştırılanlar. Çocukları oyalamak için ağızlarına emzik tıkadıkları gibi, çocuklaştırılanların kulaklarına volkmenler tıkamakta, hakkı dinleyecek kulak bırakmamaktadırlar.
Gerçek sanat, ne koyun gibi güdülme aracı, ne uyuşturucu bir afyondur, ne de ninni. Gerçek sanat uyanıklıktır aslında. Tüm âzâların uyanıklığı, hassâsiyeti gerekir sanat için. Her şeyden önce de rûhun uyanıklığı, dikkati şarttır. Sanat düşüncedir, tefekkürdür aslında. Hem göz, hem gönül açıklığıdır. Piyasada görülense sanatın istismarı, hislerin sûiistimâlinden başkası değildir.
İnsanlar nelerle meşgul edilmektedir? İbâdet için yaratılan kul, dünyaya oyun ve eğlenmeye geldiğini zannetmektedir. Oyun ve eğlence, çocukların hayatında önemli yer tutar. Çocuk ruhlu, çocuk akıllılar da oyun ve eğlencelerle hayatlarını tüketiyorlar. Eğlenip felekten bir gün çaldığını zanneden delikanlı, şeytana gününü ve daha neyini çaldırmaktadır, bir düşünse...
Bu topraklarda afyon-sanatın, özellikle de müziğin fecî şekilde, bulaşıcı hastalık gibi yaygınlaşması ve desteklenmesi, çeşitli sosyal ve siyasal hesaplardan kaynaklanmaktadır. Kitlelerin sömürülmesini kolaylaştırmak için egemen güçler ve emperyalizm çeşitli planlar uygulamaktadır. Bunların başında kalabalıkların dikkatini oyun ve eğlence gibi şeylere çekmek ve onları boş şeylerle oyalamak gelir. Futbol ve müzik, milyonlarca müstaz'afın en önemli meselesi haline gelerek bir deşarj (boşalma) sebebi olmaktadır.
Çağdaş Firavunlar, propaganda ve eğitim kurumlarıyla insanları gerçek dinden uzaklaştırarak âhiretlerini mahvettikleri gibi, oyun ve eğlence kurumalarından oluşan emniyet sübapları aracılığıyla dünyalarını da mahvetmektedirler. Koyun sürüsü haline getirilen milyonlarca insan, kendilerine en büyük zulümleri revâ gören müstekbirleri bu şekilde alkışlayabilmektedirler. İspanya'nın meşhur diktatörü General Franco şöyle diyordu: "Futbol, seks ve piyango olmasaydı, ben kırk yıl bu halkı nasıl istediğim gibi yönetebilirdim?" Bu taktik, sadece Franco'nun değil; her asırdaki ve her ülkedeki tâğutların ortak prensibidir. Halkın ayaklanmasına giden yolu tıkamak için milât öncesi Yunan idareleri zamanında bile halkı lüzumsuz oyunlar, spor yarışları ve çılgın eğlencelerle uyutma ve uyuşturma politikaları güdülmüştür. Futbolla birlikte günümüzdeki sanat da çağdaş tâğutların can simidi. Sanat emperyalist güçlerin elinde bir atom bombası, bir kitle imhâ silâhıdır. Artık savaşlar, sanat denilen silâhlarla dolaylı olarak psikolojik alanda yapılmaktadır. İnsanlar dünyada dönen zulüm çarklarının farkına varmasın diye müzik ve sinema ile iğdiş edilmekte, uyutulmakta ve uyuşturulmaktadır. Halk yığınlarını afyon yutmuş Hint horozuna çeviren bir sihirbaz değneği olan sanat, aynı zamanda büyük bir propaganda aracıdır.
"Coca Cola"sını (Kaka Kola diye okunmalıdır) bütün dünyada reklam kandırmacasıyla ihtiyaç kabul ettiren ülke, Madonna'sını, Michael'ını tüm memleketlerde kendi üstünlük ve egemenliğinin sembolü olarak kullanmaktadır. Sık sık dünya turneleriyle ABD başkalarından önce sanatçı-ajan Mıchael'lar ülkeleri ele geçirmektedir öncü kuvvetler olarak. Bu, eli bilmem neresinde, yarı erkek yarı kadın kılıklı, yarı hayvan yarı insan ihtiyar delikanlı, sömürülen kurban kullar gözünde yarı insan yarı tanrı gibi görülmektedir. Eylül 1993'teki İstanbul turnesinde tekrar görüldü ki, uğruna her şeylerini fedâ edebilecek çılgın hayranlarına stadyum denilen tapınaklar bile dar gelmekte, kahraman Türk gençliği sömürgelik andı içmekte, T.C. çoktan ABD mandalığını benimsemekte. Gençliğin onun şahsına karşı gösterdiği batı ve Amerika hayranlığı, onların dilinden anlamasa bile âyin gibi dinlediği müzik ve sanatına tutkunluğuyla bütünleşmiş olmaktadır. Yeni dünya düzeni bu olsa gerek.
Türkiye'de kolay şöhret olmuş, daha doğrusu şöhret yapılmış sanatçı kabul edilenlere bir bakın; Tatlıses'ler, Emrah'lar, Ferdi'ler... artist veya şarkıcı kızlar, hepsi kültürsüz, eğitimsiz insanlar. Böyle olması gerekiyor kolay kullanılmaları için. Sömürü çarklarının başındakiler için en kestirme, en kolay yol bu. Medya, fuhuş sektörü, düzen ve egemen güçlerden oluşan emperyalist koalisyon, sanatçı(!)yı kullanıyor. Sanatçı da birazcık onları. Ya da, kullanılan sanatçı, kullandığını sanıyor. Sanatçı, emperyalist sektörün kuklasından başka bir şey değildir; yığınlar da kukladan zevk alan, ipleri fark edemeyen çocuk akıllılar.
İçki ve esrar cinsinden uyuşturucuların haram kılınmasının hikmetleri; aklı gidermesi, insanı uyuşturması, düşünceden ve iyi şeylerden alıkoyması ve bağımlılık yapmasıdır. Bu sayılan özelliklerin tümü, günümüzdeki sanatta ve en çok da müzikte bulunmaktadır.
Müzik kafalı müzikomaniler, daha da ileride müzikomanyaklar, yeni türeyen varlıklardır. Yarınlarımız da bu türedilere emânet. İzinden gittikleri Ata'larının emirlerini daha çağdaş hale getirip uygulama içindedirler: Ey Türk gençliği! Birinci vazifen müzik dinlemek, maça gitmek, TV. seyretmek, chat yapmak ve atari oynamak; böylece boşvermiş gençlik olmaktır. Her türlü rezâlet için muhtaç olunan araç Yeni Dünya Düzeni ve T.C. düzeni tarafından ortaklaşa karşılanacaktır. Her aradığın, medyada mevcuttur...
* * *
Uluslar arası emperyalizm, Türkiye'ye sık sık övgüler, birincilikler, madalyalar dağıtır. Hangi konuda mı? Sanat konusunda. Durun, hemen sevinmeyin, sanatımız Avrupa'da bile takdir ediliyor diye. Daha çok cinselliği, dini karalamayı, ahlâksızlığı ön plana çıkaran o biçim sanatlardadır bu ödüllendirilenler. Festivallerde başarılı olan filmlerin hemen hepsi o biçimdir ya da insanımızı karalayan, inancına düşmanlık edilen cinstendir. Güzellik(!) yarışmalarında ön sıralarda yarışmalı Türk kızları ki, batı uygarlığına yaklaşılsın! Folklorda (halk danslarında) birincilikler verilir, halk bunlara daha fazla önem versin. El sanatlarını överler; Türk halkı bunlarla meşgul olup ciddî şeylere vakit ayıramasın. Ne güzel halıları vardır Türklerin, dantelleri, oyaları, oynamaları, oyalanmaları, avlanmaları...
* * *
Emperyalistler sadece rûhu sömürmezler; onların dini-imanı para olduğuna göre, sanat, ayaklarıyla insanın parasına da sülük gibi yapışacaklardır. İlmî bir kitap 70 milyonluk ülkede üç bin basıp satamazken, bir arabesk müzik kaseti iki milyon, üç milyon satabiliyorsa, gerisini siz düşünün; hem maddî yönünü, hem mânevî yönünü. Bir kaset kaç liradır; yüzlerce sanatçı(!)nın binlerce kasetinin tüketimini hesaplayın. Milyonlarca lira vererek aldığı biletle bir gece önce stadyum kapılarında sıraya giren on binlerce gençliğin rock starını dinlemek için mânevî fedâkârlıklar yanında, maddî kayıplarını toplamaya çalışın. Bunun hemen göze çarpmayan yönleri de var. Uydurma ses yarışmalarıyla kandırılıp dolandırılanlar, hayranı olduğu şahıs gibi sanatçı, artist olmak için evden kaçıp kötü yola düşenler, hayranı olduğu sanatçının giydiğini giymek için varını yoğunu verenler, hem parasından, hem başka şeylerinden olanlar...
Kapitalist düzenlerde her şey menfaat ve kâr amacına yöneliktir. Çok lüzumsuz şeyler bile ihtiyaç zannettirilerek tüketimini sağlamak için insanlar zayıf yanlarından yakalanacaktır. Göz ve kulak, hakkı görüp işitmeyeli, iyice zayıflamış; kalp ibâdetlerle gıdâlanmadığından kendine tuzak kuran avcıları hissedemez olmuştur. Emperyalistlere kolay yem olmak için, insanların, gerçek dinden uzaklaşmaları gerekir. Bu iş, sanat ve düzen işbirliğiyle sağlanarak altyapı oluşturulmuştur çoktan. Cinsel duygular sömürülerek, sanat ve güzellik anlayışı daha da bayağılaştırılarak bir sektör geliştirilir: Fuhuş sektörü. Fuhuş sektörü deyince sadece genelev patronunun kaç yıldır vergi rekortmeni olması aklınıza gelmesin. O aysbergin sadece görünen küçük parçasıdır. Müziğin, eğlencenin, sinemanın, gece hayatının, TV. programlarının, makyaj ve her türlü güzellik malzemelerinin, modanın, daha sayılabilecek buna benzer şeylerin oluşturduğu büyük bir sektördür bu.
Büyük şehirlerin caddelerinde küçük bir gezinti yaparsanız, dükkânların en az yarısının cinsellik ve fuhuş sektörüne (pardon, sanata) hizmet ettiklerini görecek, gariban halkın paralarının hangi yollarla nereye aktığını anlayacaksınız.
Modayı düşünün. Özgür olduğunu zanneden insanlar, neyi giyeceğine bile kendileri karar veremiyor. Onları kimler kukla gibi kullanıyor?! Paris'teki modacının isteği dışına çık bakalım kolaysa. Tabii, moda sık sık değişecek, birkaç defa giyilen tuvalet, artık tuvalete giderken bile giyilemez olacak, yerine bir başka giysi gelecek. Paralar da sektöre akacak. Mankenler ve sanatçılar bu sektörün başrol oyuncuları; modacılar, kumaş satıcıları, dokuma sanayicileri ve terziler de figüran kadrosu.
Sanat maskesi takan fuhuş sektörü (fuhuş, Kur'ânî kavram olarak her türlü aşırılığı, özellikle günah yoluyla aşırılıkları ifâde eder), sadece inançsızlığın, ahlâksızlığın değil; aynı zamanda enflasyonun da en önemli sebebidir.
Sanat da arz-talep işidir. Sanat ticârî bir metâdır. Halkı çağdaş uygarlığa çıkarmak hedefiyle fuhuş sektörünün kurbanı yapan düzenin kendisi de, bu sektör için ne bütçeler ayırmaktadır...
Düzen ve toplum değişmeden sanatın kurtulmasını beklemek safdillik olur. Sanat, toplumun aynası olduğundan, toplumdaki yanlışların sanata yansımaması mümkün değildir.
Sanat ve Toplum
Sanat, sanatçının iç dünyasını dışa yansıtan ayna olduğu gibi, toplumun da aynasıdır. Toplum ile sanat arasında öyle yakın bir münâsebet vardır ki, bir toplumun bütün özelliklerini sanatından çıkarmak mümkün olur. Sanatçı, içinde bulunduğu toplumu etkilediği gibi, toplumdan da büyük ölçüde etkilenir.
Toplumun değerlerini ve estetik anlayışını dikkate almak zorunda olan sanatçının, içinden çıktığı topluma karşı birtakım sorumlulukları vardır. Evrensel değerlere ulaşabilmek, genelin kapılarını yoklayabilmek için, sanatçının kendi toplumunun çağdaş problemleriyle hesaplaşması gerekir. Sanatçı, istese de istemese de kendi toplumundan başlayarak insanlığa yönelmiş bir mesajın sahibidir. Ya toplumunu veya toplum düzeninin kutsar ya da bu toplum ve düzeni değiştirme çabasında olur sanatçı. Sanatı sanat için bile kabul etse, uğraşısı bu iki seçenekten biriyle sonuçlanır. Kendini anlatan bir sanatçı, kendisi belli bir düzen ve toplum içinde şekillendiğinden, bir ölçüde çevresini yansıtmış olur. tekil olma özelliğini fildişi kulesine çekilse bile sürdüremez. En çok "ben" olduğu yerde bile "biz"den kurtulamaz. Toplumun onunla ilgilenmesi için, o toplumla ilgilenmek zorundadır. Bu noktada toplumun anlayışı, beğenisi, yargısı tek ölçü kabul edilirse toplum putlaştırılmış olur. Muhâfazakârlık ve milliyetçiliğin uç noktasıdır bu. Yok, toplum önemsenmezse -ki bu, aslında mümkün değildir- sanatçı, boşlukta yaşıyor veya hiç yaşamıyor demektir. Toplumun önemsenmesi, dikkate alınması, topluma karşı sorumluluğun yüklenilmesi anlamına gelir.
Sanatçı, ancak kendisini anlayabilecek dereceye gelmiş bir toplum üzerinde etkili olabilir. Sanatçı, gerektiğinde toplumun değişmesine öncülük etmelidir elbette. Ama bu, toplumla bağlarını koparmak değil; güzel bağlar oluşturma çabasıdır aslında. Her peygamber, kendi toplumunun içinden çıkmıştır. Toplumun içinden biridir o. Kendi kavminin kardeşlerinden birisidir peygamber. İthal malı kurtarıcı olmaz; bu nedenle toplumunu iyi tanımalıdır lider ve sanatçı. Toplum da onları.
Tanzimat'tan beri iki tür sanatın mücâdelesini daha çok görürüz Anadolu topraklarında. Bir tarafta doğulu olduğunun farkın ve bundan utanç duymayan, geleneksel kalıplarda bile olsa müslüman sanatçı; diğer tarafta da batılı olamayışına üzülen ve müslümanlıktan başka her şeye sempati duyan yabancılaşmış sanatçı vardır. Bu ikisi arasındaki savaş, egemen güçlerin ve rejimin desteğiyle, bâtılı savunan ve batılı olmaya çalışanın lehine ivme kazanarak gelişmiştir. İslâm'dan olduğu kadar, halktan, toplumdan da bağlarını koparabilme riskini göze alabilmiştir yabancılaşmış sanatçı.
Bu yarı batılılaşmış ve İslâm'la ilgisi var diye, içinden çıktığı toplumun temel değerlerine uzak kalıp "tıpkı Avrupalılar gibi olacağız ve olmalıyız" diyen sanatçının, niçin orijinal bir eser meydana getiremediğini anlamak kolaylaşacaktır. Taklitçilikle sanat oluşmaz. Sanat rûhun ifâdesidir, şahsiyetin tezâhürüdür. Kendi kendisini kabul etmeyen, fıtratını, değerlerini inkâr eden bir insan veya toplum, nasıl güzel veya yeni bir sanat ortaya koyabilir? Kendini aşağı görme hissiyle, aşağılık duygusuyla orijinal eser ortaya konamayacağını çocuk bile bilir. Batılı da, doğulu da olamayan ucûbe bir tip çıktı. "Onlar gibi olacağız" diyenler, kendilerini de unuttu. Kendine âit ne varsa, yakıp yıkmaya çalıştı. Bu, mânevî intihardı. Bu intiharı, çağdaş medeniyet seviyesine yükselmeyi en büyük hedef kabul eden rejim arzulamıştı. Sanata ve sanatçıya çok yönlü baskı ve yönlendirmeler yapmıştı T.C. rejimi. Bugünkü sanat ve sanatçı, çok yönleriyle onun eseridir. Eseriyle övünebilir rejim.
Sanat ve Rejim
Şöyle düşünebilir miyiz?
Şu anda cehâlet asrını değil; asr-ı saâdeti yaşıyoruz. Önderimiz hayatta. Sanata, daha doğrusu bugün sanat denilenlere karşı tavrı ne olurdu peygamberimizin?
Hz. Ebûbekir veya Hz. Ömer devrindeyiz. Bu halîfelerin televizyon karşısında film seyrettiklerini veya bir sanatçı(!) şarkı söylerken onu dinleyip izlediklerini düşünebilir misiniz? Bu soruları, benzer şekilde çoğaltabilirsiniz. Eğer onları tanıyorsanız ve yalancı şâhit değilseniz cevabınız çok nettir. Peki niçin? Onlar mı hidâyet üzere, bugünkü toplum ve sanat mı? Biz kimi örnek alır, kimin yolundan gidersek kurtulabiliriz? Peki, onların hükmettiği devlet olsaydı ve biz de câhiliyye hükmüyle değil; onların uyguladığı şeriatla idare edilseydik, sanat anlayışımız bugünkü gibi mi olurdu? Toplumda nelere sanat, kimlere sanatçı denirdi?
Tarihi değiştirmek mümkün değil; olan oldu, geçen geçti. Fakat, biraz daha yakınlara gelip düşünelim: Osmanlı, batının kucağına oturmasaydı, Tanzimat olmasa, Cumhuriyet ilân edilmeseydi, meselâ klasik Osmanlı idaresi Fatih dönemindeki gibi devam edip bugünlere gelinseydi; bale, opera gibi sanat(!)lar bir tarafa, klasik batı müziğini, her şeyiyle hafif olan hafif müziği, eşek dansını, bugünkü çirkef sinemayı... sanat kabul eder miydik? Rejimin bu sanatları, gümrüklerden ambargo koymadan geçirmesini bekler miydik? Bu sanatların(!) etkisinde kalır mıydık? Demek istiyorum ki, sanat anlayışı, düzenle direkt ilgilidir.
Meselâ Kanuni'nin, o dönem Fransa'sında ilk defa yaygınlaşmaya başlayan, kadınlı-erkekli, adına modern dans denilen sanata(!) karşı tavrını bilirsiniz. Kendi ülkesindeki insanlara, müslümanlara bu hastalığın bulaşmaması için Fransa'ya ültimatom veriyor, bu sanatı yasaklamazsa Fransa'ya savaş açacağını sert bir dille söylüyordu. O zaman dünyayı Osmanlı yönlendirdiğinden, hemen yasak işliyordu. Şimdi batı ve Amerika'nın yön verdiği dünyada, bu ülkelerin "bizi taklit edin!" ültimatomuna gerek kalmadan bu tür hastalıklar yayılabiliyor, tarih tersine tekerrür ediyor.
Her düzenin kendine uygun bir sanat anlayışı vardır. Düzen, her şeyiyle gelir. T.C. kurulduğunda halkın sanat anlayışını da değiştirmek için imkânlarını seferber etti. Savaştan çıkmış halkın yiyecek ekmeği olmadığı 1920'li yıllarda yeni rejim, yurdun dört bir yanına heykeller dikmeyi, sık sık balolar tertip edip oralarda çeşitli sanatları sergilemeyi, kilise müziğine benzer müziği yaygınlaştırmayı, opera ve baleyi batıdan ithal edip emrine genel müdürlük vererek devletin himâyesine almayı öncelikli görev bildi. Çünkü "cumhurbaşkanı olmak kolaydı, ama sanatçı olmak, sanatçı yetişmek zordu." Devlet de, bu zor(!) görevleri başardı. Kurtarıcılar, halkı İslâm'dan kurtarabilmek için batının heykelinden müziğine her sanatını ithal etme kahramanlığını şanla yerine getirdiler. Devrimler önce sanatta ve sanat anlayışında gerçekleştirildi. Bu da tabiîdir. Her inkılâp, kalıcı olmak için sanatı kendi yanına ve hizmetine alır. Fetihler (veya işgaller), önce sanatla ve sanatta yapılırsa başarı oranı büyük olur.
T.C. Rejimi, meselâ devlet edebiyatı, devlet şiiri diye bir kurum değil; Devlet Opera ve Balesi, Devlet Tiyatroları, Devlet Konservatuarları, sadece resim ve heykelle uğraşan Devlet Güzel Sanatlar Akademisi gibi kurumlar oluşturmuştur, hem de 1920'li yıllarda. Rejimin anlayışına hizmet eden sanatçılar "devlet sanatçısı" unvanını alır, devletin himâyesine girer. Devlet, kendi seçtiği branşlardaki kendi sanatçılarına maddî yardımlarda bulunur. Sanatla uğraşanların bazıları zindanları boylarken, bazıları da düzenin sağladığı tüm imkânlardan sonuna kadar yararlanır. Önce şunu belirtelim: Sanatın devletçe korunması sanat açısından da son derece olumsuz bir durumdur. Devletin sanatı destekleyeyim derken, kısırlaştırdığı, en iyisi şöyle dursun, sanatçının en kötüsünü tuttuğu hemen her ülkede çok görülmüştür. Sanat açısından olaya baktığımızda, bazılarının desteklenmesi, diğer sanatçıların aleyhine yarışın neticelenmesini sağladığı gibi, dalkavuk sanatçıların artmasına, sanatçının duraklamasına sebep olur. Sanat, rejimin emrine girdikçe kaybolur. Bir borazandan farkı olmaz. Sonra hangi hükümet, sanatçının gerçeğini sahtesinden ayırt edebilecek yetenektedir?
Ama kasıt bellidir. Söylemezler söyler, yazmazlar yazar, çizmezler çizer, bilmezler bilir kabul edilmeli, rejime payandalar oluşmalıdır. Gerçek sanata giden yol tıkanmalı, hakiki sanatçının yetişeceği ortam oluşmamalı, bal vermez arılara fakir fukarânın parası bol keseden dağıtılmalıdır. Tâ ki, rejim güçlensin. Yoksa sanat-manat düzenin nesine?
Müslüman sanatçı için hiçbir altyapı yoktur bu rejimin gölgesinde. Müslümanlar adına sanat diye ortaya konulanlar, ya birer çocuk oyuncağı cinsinden şeyler, ya da yabancı malzemeyle, yabancı öğelerle iğreti bir İslâm kılıfı giydirilmiş aslı bize âit olmayan şeylerdir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi