Allah İçin Sanat - Külliyat - Sanatbilinci - 7. Sayfa
ALLAH İÇİN SANAT
Günümüzde Müslümanların Sanata Yaklaşımı
İnsanlık her şeyiyle yozlaşmayı yaşıyor. İnsanî değerlerin tümünde büyük bir çöküntü var. İnançla, ahlâkla, düşünceyle, zevkle, mânevî özelliklerle... ilgili her alanda büyük bir kaos yaşanıyor. Tabii, sanatın bu buhran ve bunalımdan nasibini almaması beklenemez. Hatta tek başına sanata baksanız, dejenerasyonun büyüklüğünü anlayabilirsiniz. Çünkü sanat, toplumların aynasıdır. İnançtan ahlâka, tefekkürden zevke, şahsiyetten hayata bakışa kadar her şeyi olduğu gibi yansıtır sanat denilen ayna. Ne biçim bir uygarlık yaşandığı sanat eserlerinden kolaylıkla çıkarılabileceği gibi, sanata karşı olumlu ve olumsuz tavır da insanı her şeyiyle ele verir, içyüzünü ortaya kor.
Sanat, günümüzdeki insanların çoğu için olduğu gibi, müslümanların çoğu açısından da "en fazla bir fanteziden, bir lüksten, gereksiz bir uğraştan başka bir şey değildir; o olmasa da olabilir. Zaten hayatın bunca keşmekeşi, uğraşısı yanında sanata yer ve zaman da kalmamaktadır." Dahası da var: Müslümanı cezbeden, duygularını coşturan, tutarlı, kaynak ve ilhâmını Kur'an ve Sünnet'ten alan sanatı karşısında göremediği için müslüman, sanatın kendisine de ters bakmaktadır. Bunun da ötesinde müslümanın karşısında sanat diye sunulan şeyler tümüyle küfür kokmaktadır, fuhuş ve fesat kokmaktadır.
İnsanımızın önemli bir kesimi, sanatın günümüzdeki yozlaşmasına tepsini, sanatın kendisine karşı da gösterdi. Böylece kendisi de yozlaştı. Bıçağın zararlı bir şekilde kullanıldığını görenin bıçak kullanmayı kendine yasak görmesi ve o aracın tüm faydalarından uzak kalması gibi. Asr-ı Saâdet'te, yeni yeni nâzil olan Kur'an'ın îcâzı, fesâhat ve belâgatı, yani sanatı birçok şâir sahâbîyi şiirle uğraşmaktan vazgeçiriyordu. O zevat Kur'an için "bu kadar güzel sanat eseri varken, benimkinin sanat adına lâfı mı olur?" diyordu. Günümüzdeki câhilî sanat anlayışı ise, güzelim müslümanı sanattan tiksindirmiş. Birinci örnek ne kadar takdir edilecek hakşinas bir davranış ise; ikinci olay da o kadar meydanı sapıklara ve isyankârlara terk etmektir. Birinci örnek insanın haddini ve Rabbini bilmesi demektir. İkinci örnekse, teslim bayrağı olduğu kadar, güzel yaratılışa, fıtrata ters bir durumdur. Yığınlar, düzen ve medya vâsıtasıyla çirkinleri güzel kabul ediyor diye, güzelliğe düşman olmak değil; tanıdığımız ve hayran olduğumuz gerçek güzelliği tekrar topluma yaymak gerekmez mi?
İnsan en güzel sûrette yaratılmıştır. Müslüman bu güzelliğin farkına varan kimsedir. Müslüman güzel insan demektir. O, insanca yaşamanın güzellikleriyle huzurlu ve mutlu, Rabbının sanatına hayran, hayatı sanat haline getiren, ince ruhlu, zevk sahibi insandır. Dini güzel, ahlâkı güzel, bakışı güzeldir. Güzellikleri görebilmek için güzel gözle bakabilmek gerekir. Müslümanda ise basar yanında basîret vardır. O, Allah'ın nûruyla bakabildiği için, kafa gözünün göremediği güzellikleri kalp gözüyle görecektir. Ufku geniş, hisleri derin, hazzı büyük olacaktır. Tefekkürle içli-dışlı olduğundan duygulu, düşünceli, hassas, yani sanatkâr ruhlu olacaktır.
Peki, bakıyoruz günümüzdeki realiteye: Bırakın Sinan gibi mimarları, herhangi bir sanat dalında evrensel bir sanatçı çıkartamamışız müslümanlar olarak. Haydi, heykeltıraşımızın, bir ölçüde ressamımızın çıkmaması doğal karşılanabilir, ama meşhur şâir ve ediplerimizin yokluğu, karikatür ve her türlü hiciv sanatlarıyla uğraşanlarımızın bulunmayışı, özellikle soyut resim, afiş, grafik gibi sanatlarla uğraşan sanatçılarımızın parmakla bile gösterilemeyişi, usta fotoğrafçı, kameraman ve büyük yönetmenimizin olmayışı, ebruyla, tezhiple, hatla uğraşanlarımızın kalmayışı... neyle izah edilebilir?
Müslüman sanatçının yetişmesi için uygun ortamın olmadığı bir gerçek, ama insanımızın sanatı önemsememesi, boş vermesi de gerçek. Makineye ve insanı makineleştirmeye dayanan kapitalist düzen ve naylon medeniyet, insanımızda incelik diye bir şey bırakmadı, yozlaştırdı. Ekonomik sıkıntılar bir yanda, rûhî özelliklerin tümüne darbe vuran şartlar bir yanda hakiki güzelliğe ve sanata, derûnî his ve tavırlara giden yolları tıkadı. Aşkın yerini birkaç dakikalık gönül eğlendirmeler aldı. Bırakın Mevlâ aşkına yer bulmaya, Leylâ aşkı bile kalmadı. Sevginin yerini çıkar duyguları kapladı. Bosna'yı, Filistin'i hiç olmazsa gözyaşlarıyla dinleyip seyreden, bir şey yapamamanın ıstırabıyla kahrolan insanımız bile yok artık. Güzel sesli hâfızların okudukları Kur'an nağmeleri artık kalplerimizi titretmiyor, sabah ezanlarının yanık makamları uyuyan gönül ve gözlerimizi açmaya yetmiyor. Bunca zulüm, bizde hâlâ kıyam kıvılcımlarını tutuşturacak bir etki yapmıyor. Hâlâ kahkahalarla gülebiliyor, ağlamayı unutan, ağlatmayı tercih eden insanımız. Duygu özürlü sakat nesiller, atari ve makinelerin yalancı memelerini saf sanat sütüne tercih ediyor. Gül ve bülbüle şiirlerde bile yer yok artık. Duygusal ve romantik olmanın modası çoktan geçtiği için, İslâmî duyarlılığın altyapısını oluşturan geçitler bile yok.
Sanatın intihar alanıdır elbet bu ortam. Tamam, ama müslüman, ortamı aşamayan, ortama kul olan sıradan insan mıdır?
Çoğu müslümanın rûhunda güzellik ve sanata giden yollar, düzen ve ortam putlarının egemenliğinden dolayı kapanmış durumda. Çirkinin, haramın sanat diye takdimi, sanata tavır alan müslümanları ortaya çıkaran bir tefrit ise; bunun yanında entel takılan müslümanları etkisine alan bir tehlike de, sanat konusundaki ifrat. Güzellik ve sanat oltasına takılarak emperyalizmin, düzenin yemi olmak. Sanat diye yutturulan çeşit çeşit rezâlete ayak uydurmak. Kalbini imanla, beynini ilim ve fikirle, rûhunu ibâdet ve zikirle yeterli miktarda dolduramayan aç gençlerimiz ve entellerimiz, her çeşit müziğe kulaklarını açabiliyor, her çeşit filmi sanat putu adına kaçırmamaya çalışıyorsa oltaya takılmış demektir. Nice gencimiz dindeki hükümlerini bilmediğinden değil, nefsine hoş geldiği için sanat adına ruhuna mikropları depo ediyor. Kur'an okumadan yapabilen gençler, müziksiz gün geçiremiyorsa, İslâm kahramanları yerine zibidi ve fâhişe sanatçıların(!) hayranı olabilmişse, bu, önce Akaid'le ilgili bir problemdir.
Bazılarına göre günümüzde sanat, batı egemenliğinin kuşatmasında olduğundan, reddedilmesi gereken bir anlayıştır. Çıkış yolu ancak millî sanatı, tarihteki sanat anlayışını ihyâ etmekle bulunacaktır. Milliyetçi veya muhâfazakâr yığınlarda bu kabullenmenin göze çarpması doğal. Ama müslüman isminden başka isim almayı reddeden bazı kimseler de çözümü millî-tarihî sanatta görmektedirler. Tarih ve tarihteki sanat tekrar sorgulanmalıdır tevhidî duyarlılıkla. Millî sanatta, eski gelenekte güzel unsurlar yanında câhilî sanat örnekleri o kadar çoktur ki...
Meselâ Ramazan ayı bir tevbe, arınma ve ibâdete daha fazla yer verme ayından çok, oburca tıkınma ve eğlence ayıdır bazılarınca. Direklerarası tiyatroları, kantolar, Karagöz (kukla), ortaoyunu, halkı "tiyatora" dediği danslı müzikaller, meddah, soytarı (palyaço), çadır tiyatroları Ramazan aylarında daha çok hatırlanır ve piyasaya sürülür. Hiç değilse radyolar, televizyonlar unutmaz bu eğlenceleri. (Aslında bu eğlencelerin çoğu, Osmanlı'nın yıkılışı ve Cumhuriyet'in kuruluşu dönemlerindeki dinî boşluğun ve Rum-Ermeni hegomanyasının kendi varlığını ve gücünü hissettirme anlayışının ortaya çıkardığı, hemen hepsinin sanat değeri de tahtessıfır olan, ibâdetlere darbe vurma niyetiyle özellikle Ramazan'larda züppelerin ve azınlıkların ilgi gösterdiği eğlencelerdir. Halka da hiçbir zaman yayılmamıştır.) Halkın millî anlayışına uygun bunun gibi sanatlar, unutulmuş örf ve âdetlerdeki halk sanatları canlandırılmak istenmektedir bazılarınca. Bunlar batı taklidi dejenere sanatlara alternatif gösterilebilir mi bilmiyorum, ama İslâm adına bunlara sarılmak herhalde cinâyet üstü cinâyettir. Özellikle TRT ve özel kanallar, her Ramazan ayında Din ve Ramazan Özel Programlarında bu cinâyetleri müslümanlarla alay edercesine en vahşîce işlemektedir.
Çoğu müslümanın sanata bakışında bir netlik göremezsiniz. Bazen dinin kabullerini, hatta güzel gördüklerini din adına reddettilerine; bazen de tersine şâhit olursunuz. Fotoğrafa din adına karşı çıkanların, bazı tv. veya sinema filmlerini ibâdet havasıyla seyrederken düştükleri çelişkiye şaşarsınız. Denge sağlanamamıştır sanat konusunda da. Kişiliksiz ucuz damgalandırmalar veya sınırı belli olmayan kabuller, hem farklı cemaatler arasında, hem de fert olarak farklı sanat dalları karşısında çelişkili şekilde kendini gösterir.
Gücü yettiği oranda ve kabiliyeti olduğu dallarda müslümanca güzellik sergilemek için yanıp tutuşan, çırpınan güzel müslümanlara selâm olsun!
Kur'an ve Sünnette Sanat
Kur'ân-ı Kerim, hakiki sanatkâr Yüce Allah'ın kelâmı olması hasebiyle en büyük sanat eseridir. Kur'an'ın mûcize olmasının (îcâz) en önemli göstergesi, onun fesâhat ve belâğatı, yani edebî üstünlüğüdür. Bu söz sanatlarındaki tartışılmaz üstünlük, Kur'an muârızlarını onun küçük bir benzerini meydana getirmekten âciz bırakır. Onun gerçekten Allah'a âit bir kitap olduğu, ulaşılamaz bir sanat eseri olmasıyla da ispatlanmış olur. Kur'an bu konuyu meydan okuyarak gündeme getirir (Bkz. Bakara, 23).
Böyle bir kitabın gerçek sanata karşı olumsuz tavır takınması beklenemez elbette. Yeter ki yapılan gerçekten sanat olsun; câhiliyyenin sanat zannettiklerinden olmasın.
"Ey "Adem oğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbiselerinizi giyin. Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez. De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kıldı? De ki: Bunlar dünya hayatında hak olarak iman edenler içindir. Kıyâmet gününde ise yalnız mü'minlere mahsustur. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz. De ki: Rabbim ancak açık ve gizli fuhşiyâtı, her türlü günahı, haksız isyanı, hakkında hiçbir delil indirilmeyen bir şeyi Allah'a şirk/ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." (A'râf, 31-33)
Kur'ân-ı Kerim'de sanatla ilgili birçok âyet vardır. Bunların önemli bir kısmı Allah'ın sanatı ile ilgilidir. "Sanat" kelimesinin kullanıldığı yer de vardır, yani "sanat" Kur'ânî bir kavramdır: "Ona (Dâvud'a) savaş sıkıntılarından sizi koruması için zırh sanatını (san'ate lebûs) öğrettik." (Enbiyâ, 80) buyrulur. Yine Dâvud (a.s.)'a bir mûcize ve nimet olarak verilen güzel sesten sitayişle bahsedilmektedir. Hz. Dâvud, bu güzel sesi ile mezmurları okur ve herkesi mest ederdi. Hayvanlar ve kuşlar bile o güzel sesin tesiri altında kalırlardı: "Andolsun Dâvud'a tarafımızdan bir üstünlük verdik. 'Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin' dedik. Ona demiri de yumuşattık. Geniş zırhlar imal et. Biçimleme ve dokumasını ölçülü yap (diye emrettik). Siz de iyi işler yapın, sâlih ameller işleyin. Çünkü Ben, bütün yaptıklarınızı görmekteyim. Süleyman'ın emrine de rüzgârı verdik. Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık yol idi ve erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle elinin altında cinlerden de çalışan vardı. Onlardan kim emrimizden dışarı çıkarsa, ona ateş azâbından tattırırdık. Onlar Süleyman'a kalelerden, heykellerden, havuz gibi büyük çanaklardan ve sâbit kazanlardan her ne isterse yaparlardı. Çalış ey Dâvud hânedânı. Şükür için çalışın. Kullarım içinde şükreden azdır." (Sebe', 10-13)
* * *
Müslim, İbn-i Mâce, Ahmed bin Hanbel gibi meşhur hadis kitaplarında rivâyet edilen şu hadis-i şerif, dinin güzelliğe ve sanatlara bakışını en güzel şekilde ifâde eder: "Şüphesiz Allah güzeldir, güzeli sever." Allah'ın güzelliği sevmesi, kullarının güzel olmasını ve güzeli sevmelerini istemesi demektir. Başka bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: "Allah, her şeyin üzerine iyilik ve güzellik yazmıştır. Bir kimseyi katl (idam) ederken bile onu güzel bir tarzda öldürün. Bir hayvanı boğazlarken de güzel bir şekilde boğazlayın." (Müslim). Öldüreceğimiz düşmanı dahi güzel bir şekilde öldürmeyi emreden dinimiz, inancın, ibâdetin, eylemin, düşüncenin, sözün, sesin, kısaca her şeyin güzelini istemektedir.
Peygamber Efemdimiz (s.a.v.) bir gün üstü iyi düzeltilmemiş bir kabir gördü. Bozuk yerlerin düzeltilmesini emir buyurdu ve ilâve etti: "Bu işin ölüye ne faydası, ne zararı olur; fakat yaşayanların gözlerine düzgün kabir daha güzel görünür. Kim bir şey yaparsa Cenâb-ı Hak, onun mükemmel ve güzel bir şekilde yapılmasını sever." Bu tavrın sanat ve estetik açısından öğretici mâhiyeti büyüktür. Göze hoş gelmeyen şeylere karşı ilgisiz kalınmaması ve her şeyde güzellik aranması sanata giden yolların açılması demektir. Yine bir hadis-i şerif rivâyetinde şöyle buyrulur: "Cenâb-ı Hak, mâhir (işinde ehil) sanat sahibini sever."
Mescid-i Nebevî'de Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)'in insanlara hitap ederken, cemaat tarafından daha net duyulup görülebilmesi için minber yapılıyordu. Minber nar büyüklüğünde iki top şeklinde ağaçla süslendi. Yine Efendimiz, nikâhlarda def çalınmasını, güzelce şarkı söylenip eğlenilmesini teşvik ediyordu (Buhârî, Tirmizî, İbn-i Mâce; Kitâbu'n-Nikâh bölümleri).
Yine bir gün Habeşliler, Mescid-i Nebevî'de kılıç-kalkan oyunu oynuyorlardı. Hz. Âişe'nin bunları rahatça seyredebilmesi için Peygamberimiz yardım ediyordu (Buhârî; Müslim).
Kur'ân-ı Kerim'de bâtıl yolda dilini ve kalemini kullanan şâirlere dikkat çekilir ve küfre hizmet eden şiir kınanırken, Peygamberimiz (s.a.v.) de bu âyetlerin izahı olacak tarzda hak yoldaki şiir ve şâirleri övüyordu: "Şiirin bazı nevîleri hikmettir." Efendimiz, şâir-i Rasûlullah diye meşhur olan Hassan bin Sâbit'i şiir söylemeye teşvik eder ve o şiir söylerken: "Rûhu'l-Kudüs Hassan'la beraberdir" derdi (Buhârî, Müslim). Hatta Rasûlullah (s.a.v.) Hassan için Mescidde bir kürsü yaptırmıştı. O da kürsüye çıkar, şiir okurdu. Yine Hayber'in fethi için Rasûlullah (s.a.v.)'ın da aralarında bulunduğu topluluk içinde nağme ile şiir (ilâhî, ezgi) okuyan şair Amr bin Ekvâ için duâ etmişti (Buhârî, Müslim).
Yine Buhârî ve Müslim'in rivâyetlerinde şöyle buyurmuşlardır: "Kur'an'ı seslerinizle süsleyiniz, Cenâb-ı Hak, güzel sesiyle cehren ve teğannî (makam) ile Kur'an okuyan bir peygambere kulak verdiği gibi hiçbir şeye kulak vermemiştir."
Bütün bunlar okyanustan bazı damlalardır. Kur'an ve Sünnet'te güzel sanatları ve zanaatları öven birçok nass vardır. Kur'an âyetleri ve hadis-i şeriflerin tümü, ifâde tarzı bakımından çok sanatkârânedir. Âyetlerin edebî bakımdan îcâzı gibi; sahih hadislerin de, başkalarının sözlerinden hemen ayrılacak sanat ve edebî üstünlükleri ehlince hemen bilinir ve bu yönden de tefrik edilir. Kur'an ve Sünneti ölçü kabul eden müslümanların da söz ve davranışları sanatlı, güzel olmalıdır. Bilinmelidir ki, sanatkârâne yaratılmış kâinat içinde, sanat eseri cennete lâyık kul olmak için indirilen en sanatlı eser Kur'an, Yaratıcının en büyük sanatkâr olduğunun açık delilleridir. Evet, en büyük sanatkâr, hakiki sanatkâr Allah'tır...
Hakiki Sanatkâr: ALLAH
Tıpla ilgilenenler ve her branştan doktorlar, ya Ebû Cehilvârî çok inatçı birer kâfir veya olgun birer mü'min olma ile karşı karşıyadırlar. Eğer bile bile küfrü seçen inatçılardan değillerse, insan vücudunu tanıdıkça, onu yaratan zâtın büyüklüğünü daha iyi görecekler, kendi bilgileri ve yaptıklarının çok küçük şeyler olduğunu anlayacaklardır. Acziyetlerini itiraf ve Yaratıcının büyüklüğünü kabul, onları iman basamaklarının zirvesine doğru tırmandıracaktır. Aynen böyle, güzelliğe ve sanata düşkün insanlar da kâinatta ve insandaki sanata bakıp hayran olacaklar ve bu güzellikler karşısında şükür secdelerini arttıracaklardır. Kendilerinin ortaya koydukları sanat eserleri ile Allah'ın yarattıkları arasındaki mesâfenin büyüklüğünü kavramaları oranında iman ve teslimiyetleri artacaktır. Öyle ya, sanatçı insan, hiçbir şeyi yoktan var edememektedir. Allah'ın yarattıklarındaki âhenk ve nizamı görebildiği kadarıyla, tâbir câizse taklitten başka bir şey olmayan eserine uyum ve intizamı ancak küçük çapta yansıtabilmektedir. Öyleyse insana ancak mecâzî anlamda sembolik olarak sanatçı denmekte, gerçek sanatkâr, en büyük sanatkâr Allah olmaktadır.
İnsanın sanatı; Bedî', Mu'ciz, Hâlik, Bârî ve Musavvir olan zâtın sanatını anlamak içindir. Aslında sanat tefekkürdür. Allah'ın sanatına hayran olmaktır. Sanatı bu şekilde anlayan Efendimiz (s.a.v.) tefekkür içinde şöyle duâ ederlerdi: "Allah'ım, hayretimi, hayranlığımı artır!" Sanat, Allah'ın her alandaki büyüklüğünü takdir edebilmek; bu takdir ve hayranlık içinde sübhânallah diyebilmek, Allahu Ekber diye coşkusunu dile getirebilmektir.
Varlıklara ve onlardaki güzelliklere bakarak Yaratanı hatırlama, maddeye mânevî bir yönden kazandırır. Her varlık taşıdığı sanatlarla "Ben, Allah'ın sanat eseriyim" der. Bu sesi kalp kulağı açık sanatçı ruhlu insanlar iyi duyar.
Allah'ın Sanatına Örnek: Kâinat
Kâinata, tabiata, göklere, mevsimlere, mahlûkata ibret nazarlarıyla ve sık sık bakmamızı ister Kur'ân-ı Kerim. Bu şekilde nizamı daha iyi görece, dolayısıyla Sâni-i Hakiki'yi (Gerçek Sanatkâr'ı) O'nun sanat eserleri arasıcılığıyla daha iyi tanımış olacağız. Kâinat, akılları yerinden oynatan, Allah'ın eşsiz kudret sergisidir. Tabiat galerisindeki sanat eserlerine bakan insan eğer devamlı gördüğü şeyleri alışkanlık ve âdet haline getirmese, basite indirgememiş olsa idi, hayranlık ve şaşkınlıktan, bırakın kendisi sanat eserleri meydana getirmeyi, hiçbir şeyle uğraşamaz hale gelirdi.
Allah'ın büyük âyetleri olan kânat kitabına kısaca bir bakalım: "Yeryüzünde peş peşe akıp giden, mevsimlerin değişmesiyle uzunluk ve kısalığı değişen gece ve gündüz...
Her gün doğup batan, bir gün bile bu hareketinden sapma göstermeyen güneş...
Sanki karanlıkta etrafı gözetleyen, aralarındaki uzaklığa rağmen birbirlerine seslenen, gecenin karanlığında salındıkça parıldayan yıldızlar...
Nerede ise görülemeyecek derecede küçük bir kavis olarak görünmeye başlayan, yüzü aydınlıkla doluncaya kadar devamlı bir şekilde büyüyen, güzel, sâkin, akıcı, rüyamsı aydınlığını yeryüzüne salan, sonra başladığı gibi geri dönüp görülmeyecek derecede küçücük bir çizgicik halinde küçülen ve boşlukta gizlenen ay...
Küçücük çekirdekte biten, sonra büyük bir kuvvetle yeri delen, ufacık yeşil yapraklar çıkaran bitkideki canlanma olayı...
Doğar doğmaz annesini emerek yaşayan, yahut annenin getirdiği besinleri yiyen, gagasıyla beslenmeyi öğrenen, annesinin peşinde yavaş yavaş büyüyen çelimsiz hayvanda, küçücük yavruda gelişen hayat...
Hakikatinde canlı ve hareket halinde bulunan, görünürde ölü sanılan kâinatın katları arasında serpilmiş hayat nizamı..."
Bahar; arzın öldükten sonra tekrar dirilişi. Yeşeren yapraklar, rengârenk açan çiçekler, ötüşen bülbüller, uçuşan kelebekler...
Kış; bembeyaz kar... Ve kar kristalleri, hiçbiri diğerine benzememekte. Hiç kar tanelerini mikroskop altında inceledin veya fotoğraflarını gördünüz mü? Her biri tek tek süslenmiş bir tablo gibi sanat eseri... Hem de milyarlarca. Kim bilir ne kadar yüksekten indiği halde yere düşerken birbirine değmiyor, şekilleri bozulmuyor. Kocaman kütleler halinde başımıza düşmüyor, dolu halinde yağınca buzdan kayalar halinde kocamanca tepemize inmiyor. Her şey hesaplı. Ölçü içinde ve büyük bir sanat. Güzellik içinde güzellik. Sanatkârı takdir etmemek mümkün değil.
"Milyonlarca sene takdir edilen uzun zamanlar boyunca yolundan kıl kadar şaşmayan, bir tek gezegeninde veya yıldızında dahi bir bozukluk meydana gelmeyen, tüm kâinatın intizam içinde yürümesini temin eden, inceliğinde akılları şaşırtan, parlaklığında ruhlara dehşet veren evrenin düzeni...
İşte bunların hepsi kâinatta Allah'ın âyetleridir. Onlardan her biri başlı başına birer mûcizedir; yani insanı bir benzerini yapmaktan âciz bırakır. Hepsinde bir azamet, bir heybet, bir büyüleyici tesir vardır. Lâkin uzayıp giden âdet ve alışkanlıkların etkisiyle insan, bu âyetlerin yanından duygusuz ve düşüncesiz olarak geçip gider, bu üstün sanat eserlerinden ibret almaz, bu mahlûkat gibi, varlıklar gibi Allah'a teslim olup kulluk yapması gerekirken, tereddütler eder.
İnsanın, kâinattaki âyetlere karşı basîret gözünü açması, bunlardaki mübdî elini idrâk etmesi için Kur'an, rûhun bütün sistemlerini yakalar; onu alışkanlık ve âdetlerinden uyandırır. Sanki yeni bir olayla karşılaşmışçasına bu âyetleri gönül alıcı bir üslûp içinde insana yöneltir"
"(Bunlar) Her şeyi sapa sağlam yapan Allah'ın sanatıdır." (Neml, 88)
Allah'ın Sanatına ikinci Örnek: İnsan
İnsan: Allah'ın muhteşem sanat örneği olarak, kendisi için yaratılan dünyaya efendi olarak gönderilmiş. Küçük kâinat olan insan, Allah'ın canlı bir âyeti, canlı bir sanatıdır. Yapısındaki bedenî, fikrî ve rûhî faâliyetler, varlığına yerleştirilmiş çok ince sistemler... İnsan muazzam bir makine olduğu kadar, muazzam bir sanat. Rûhî fonksiyonları birbirine benzemediği gibi; şekilleri, yüzleri, gözleri, kokuları, sesleri bile birbirine tümüyle benzeyen iki insan yoktur. Zevkleri, karakterleri, kabiliyetleri farklı olduğu gibi, fizikî yönde de benzer yön kadar benzemeyen yönler... Allah, fabrikadan çıkan arabalar gibi birbirinin aynısı ve kopyası olan iki şeyi yaratmayı sanatının büyüklüğüne münâsip görmez. Her yarattığı orijinaldir.
Hz. Ömer'in de bulunduğu bir mecliste sohbet edilirken, orada bulunanlardan biri: "Şu satranca şaşıyorum. Satranç tahtasının eni de boyu da birer arşından fazla değilken, insan onun üzerinde binlerce oyun oynasa, bir oynadığı oyun diğerine hiçbir zaman benzemez. Küçücük bir tahtada binlerce değişik kombinezon oluşur" demişti. Hz. Ömer bu söze cevap olarak şöyle dedi: "Bundan daha fazla hayret edilecek şeyler var. Meselâ insanın eni bir karış, boyu bir karıştan ibâret olan yüzünde kaşlar, gözler, burun ve ağız gibi âzânın yerleri kesinlikle değişmediği halde, bütün dünyada yüzleri tamamen birbirine benzeyen iki insan bulamazsın. Şu ufacık deri parçası üzerinde bu sayısız değişiklikleri, bu sınırsız sanatı gösteren Allah ne büyük kudret ve hikmet sahibidir!"
İnsanın hiç taklit olunamayacak imzası parmak basmasıdır. Parmak uçlarındaki çizgiler insan sayısı kadar değişiklik arzeder. Gözler ve kokular da öyle. Bu kadar küçük yerde görünen benzerlikler yanında benzemeyen özellikleri sığdırmak, ancak acının içine tat ve lezzet koyan, zıtlarda bile âhengi sağlayan Allah'a mahsustur.
Allah'ın Sanatına Üçüncü Örnek: Cennet
Güzel yaratılışlarına uygun güzellikte yaşayanlara hazırlanmış güzel mekân. Hiçbir gözün benzerini görmediği, kulakların işitmediği ve rûhun hayal edemediği güzellikler...
Diğer Bir Örnek: Kur'an
Lafzı: Edebî sanat şaheseri. Mânâsı: Sanatların mayası. Yazısı: Orijinal bir sanat, hat. Kırâatı: Çeşitli makamlarda çeşit çeşit sanat. Tezhibi sanat; cildi, kapağı sanat. Okumak, anlamak ve yaşamak: İnsan için esas sanat.
Fıtrat ve Sanat
İnsan, yaratılışı gereği birtakım estetik duygular, estetik özellikler taşır. Bazı olay ve eserlerin etkisiyle özel estetik tatlara, yüksek haz ve zevke ulaşır. Sanat, insanın işte bu yaratılış özelliğine dayanan estetik bir uğraştır.
İnsan, maddî ve mânevî yapısıyla Allah'ın muhteşem bir sanat eseridir. Bu güzel yaratığı diğer varlıklardan ayıran birçok özellik vardır. Düşünme, konuşma, gülme, irâde, Allah'ın emânetini yüklenme, yeryüzünde halifelik, tefekkür ve hepsinden önemlisi din duygusu; yani irâdesiyle, serbest seçimiyle Allah'a inanıp kulluk etmesi, cihada koşması bunlardan bazıları. Güzeli sevmesi, estetik duygular gibi yüksek hisler de insanın yaratılışında, yani fıtratında mevcuttur. İnsan bu hislere doğuştan sahip bulunmaktadır.
Din fıtrattır. Yaratılışımıza ters bir şey emredilmez. İslâm hayat dinidir, fıtrata yani insanın rûhî ve bedenî özelliklerine tümüyle uygun dindir. Yaratılış özelliklerimiz, her konuda önem taşır ve din hiçbir zaman bunları gözardı etmez, inkâr etmez. Ama başıboş da bırakmaz. Din fıtrî özelliklerimize, özellikle zevklerimize sınır koyar; alabildiğine azmasına, haddi aşmasına, insanın efendisi, rabbı olmasına müsâade etmez. Aynı zamanda onlara istikamet verir. Eğer kabiliyet ve zevklerimiz doğru istikamet üzere gitmezse araba yoldan çıkıp devrilir veya başka arabalara çarpar. Verilen emânet ve hilâfet ehliyeti kötüye kullanılmış, istismar edilmeye başlanmış olur. O zaman helâkı, cehennemi dünyadan yaşamaya başlar insan. İşte din, sınır koyma ve istikamet gösterme hidâyetiyle insanın fıtratına uygun davranmasını ibâdet sayar. Kabiliyetlerin geliştirilmesini ve olgunlaştırılmasını ister. Sanat ve estetik duygularımızı bu açıdan değerlendirmek gerekir. Allah tarafından insan rûhuna yerleştirilen güzellik duygusu ve sanattan zevk alma, ölçü ve âhengin rûha tat vermesi gibi özellikleri insandan söküp atmak mümkün değildir. Bunlara sahip olmaktan daha önemlisi, bunları yerli yerince ve kararınca kullanmaktır. Bu konuda kullanma kılavuzuna (Kur'an'a) uymuş olsa insanın huzurlu olmaması imkânsızdır.
Varlık âleminde bulunan her şey, Allah'ın çizdiği yolda yürümekte, O'nun buyruğu doğrultusunda hareket etmektedir (Bkz. Tâhâ, 50). Tüm varlıklar Allah'a ibâdet ve itaat içindedirler: "O'nu ham ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur." (İsrâ, 44). Şu varlıklar âleminde Allah'ın kanunlarına riâyet etmeyen bir tek yaratık gösterilebilir mi? Varlıklardan hangisi fıtratının dışına çıkmış, fıtratını bozmuştur? Sadece insan. İnsanın dışında hiçbir varlık gösterilemez. Zâlim ve câhil insan, istek ve kaprislerine uyduğunda tabiattaki İlâhî kanunların dışına çıkmaktadır. Bu, fıtratı bozmadır. Evrende hiçbir bölüm kendi isteği yönünde seyretmemektedir. Arzu ve hevâsına tâbi olmamaktadır. Rabbıyla ve kendi dışındaki diğer varlıklarla bağlantısını koparmamaktadır. Aksine varlıklar arasında çok sağlam ve etkili bir ilişki sözkonusudur.
Kabiliyet ve zevklere doğru istikamet verilmemesi ve sınır çizilmemesi halinde hudûdullaha riâyetsizlik olacak, insan tuğyâna başlayacaktır. Bu, rûhun tüm dengelerini alt-üst eden bir sapma ve sapıklıktır. Fesat ve kargaşadır. Ahsen-i takvimlikten vazgeçip esfel-i sâfilîni tercihtir. İnsan hayvanlaşmaya başlamıştır. Bu fıtrata da isyandır. Fıtrat bozulmaya başlamıştır artık. Bu kötü değişiklik başka bozulmalarla neticelenecektir: "Şüphesiz ki bir toplum, kendilerindeki iyi hali değiştirmedikçe, Allah da onlara verdiği nimeti değiştirmez." (Ra'd, 11). Rûhun, rûhî zevklerin sapması insanın bozulmasına sebep olacak, insanlar bozulunca içinde yaşanılan toplum da, idaresi ve tüm değerleriyle bozulmadan nasibini alacak, insanlar nasılsa, lâyık oldukları şekilde öyle yönetileceklerdir.
* * *
Allah her şeyi yerli yerince yaratmış. Güzellikleri yaratmış görmemiz için. Göz vermiş güzellikleri görmek için. Biri yaratılıp diğeri yaratılmasaydı, rûhun güzeli arama ve sevme ihtiyacı nasıl giderilecekti? Ne güzel fıtrat, ne güzel uyum! Sen ne güzelsin Allah'ım!
Kalp, insanın merkezi; Kâbe, arzın merkezi, yeryüzü mescidinin temsilcisi sayılır. Sanatın ve güzelliğin de etrafa halka halka yayıldığı bir merkez vardır müslümanların medeniyetlerinde. Bu güzellik merkezleri câmilerdir...
Sanat ve Güzellik Merkezi: Câmi
Laik düzenlerde topluma yön veren tüm kurumlar, beşerî diktaların tekelindedir. Sokakları, meydanları, okulları, mahkemeleri, meclisleri... dinin düzenlemesine müsâade etmeyen demokratik, laik ve dine saygılı(!) rejimler, câmilerde bile dinin hâkim olmasını istemezler. Tümüyle Allah'a ait ve O’nun için olması gereken mescidler, tâğûtî düzenlerde “Allah’ın evi”nden ziyade “devlet dairesi”ne benzerler.
İslâm’da câmiler sadece namaz kılınıp “dağılınan” yerler değil; kendisinde devamlı “toplanılan” mekânlardı. “Câmi”, kelimesi, bilindiği gibi “toplayan” demektir; İnsanları açtığı bağrında toplayıp cemaat haline getiren yerdir cami. Câmi, aynı zamanda bir kıyam merkezi, savaş yeri, istişâre meclisi, devletin idare edildiği mekân, yönetenlerle yönetilenlerin yüz yüze görüşüp dertleştikleri, hesaplaştıkları mahal, bir okul, kimsesizler yurdu, bir huzur evi...dir. Bu kadar işlevi olan bir merkezin üstünkörü bir yapısının olması beklenemez elbette. Bunca ihtiyaçlara çözüm getirecek büyüklük ve sağlamlıkta olması gerekir. Binanın muhkem olması da yeterli değildir. Aynı zamanda güzel de olması lâzımdır. “Mescidler, Allah için” (Cinn, 18) yapılan binâlardır. Bu ifade, esas olarak câminin işlevi, yani içinde yapılacak eylemlerin ihlâslı ibâdet cinsinden olması, câminin inşâsı ve kullanılmasında Allah rızâsından başka bir amaç güdülmemesi anlamına gelir. Bununla birlikte “câmilerin Allah için olması” dış yapıyı da kapsar. Binanın maddî güzellikte ve sanatlı olması gerektiği anlamına da gelebilir.
Allah için, O’nun adına yapılan bina, O’na arz ve takdim edileceği için güzel ve îtinâlı, her şeyiyle sanat eseri olmalıydı; nice müslümanların görüş ve anlayışı buydu. O yüzden câmilerin merkezlik ettiği bir medeniyet ve sanat anlayışı İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren kendini göstermeye başladı. Câmilerin sanat ve güzelliğe nasıl merkezlik ettiğini inceleyelim:
a) Mimarî Yönden Câmi:
Kur’ân-ı Kerim, câmilerin inşâsında azameti tavsiye eder: “Allah’ın, yükseltilmesine izin verdiği (emrettiği) evler” (Nûr, 36) ifadesi, câmilerin mimarisinde sanatı ortaya çıkartan en büyük etkendir denilebilir. İnsanın içine huzur veren, kişiye sonsuzluk ufku açan, mü’mini birlik ve yücelik duyguları içinde huşûa götürmeyi amaç edinen bir mimarî tarzı... Yüksek kubbesiyle hâfızların güzel seslerine mikrofonun veremediği ekoyu/yankıyı oluşturduğu gibi, gökkubbe gibi sonsuzluğa açılan pencere görevi yaparak yüce duyguları galeyana getiren mimari. Kulu mânen yükselmeye hazırlayan füzeye benzer minâreleri, ezan sesindeki Allah'a dâvet ve ilâh taslağı tâğutları reddedip onlara meydan okumayı yüksek şerefesinden çok uzaklara kadar ulaştırma görevi yanında, zarifliği ve ilme irşâdı çağrıştıran kalem gibi incecik yapısıyla âdetâ şehâdet parmağı vazifesi görmekte ve göklere yükselmekte.
Müslümanların ortaya koyduğu güzel sanat eserleri içinde câmiler her dönemde ilk sırayı almıştır. Meselâ İstanbul’u câmisiz düşünebiliyor musunuz? O güzelim şehrin güzelliğinde câmilerin katkısını inkâr edebilir misiniz? Selimiye’siz Edirne ve Süleymaniye’siz İstanbul, mâbedsiz şehir Ankara gibi en kara olmaz mı? Turistik amaçlı İstanbul tanıtımlarında bile câmisiz bir afiş veya tanıtımın olmadığını görüyoruz. Câmiler, müslümanların sanat anlayışlarını, tarihî medeniyet birikimlerini gösteren sanat şaheserleri olduğu gibi, müslümanların tapu senedi hükmündedir. Şimdi değilse bile tarihin belirli dönemlerinde müslümanların o topraklardaki hâkimiyetini simgeler. O beldenin “dâru’l-harb”e dönüşmesine isyan bayrağıdır minâreler.
b) Tezyînî Sanatlar Yönünden Câmi:
Mescid-i Nebevî’de Peygamberimiz (s.a.s.) için hazırlanan minber, nar büyüklüğünde iki topla süslenmişti ve Efendimiz’in torunları Hz. Hasan’la Hz. Hüseyin onlarla oynarlardı. Minber süsü olarak bu iki yuvarlak ağaç, ahşap yontma sanatının başlangıcı olduğu gibi, ondan sonraki minber ve câmi süslerinin ilk örneğini teşkil ediyordu.
Minber: Câminin
en göz alıcı yerlerinden biridir. Güzel amaca hizmet ettiğinden yapısının,
tezyînâtının sanatı da âdetâ konuşmakta, üzerindeki hatibin sesi gibi ses
vermekte, ruhun derinliklerine hitap etmektedir sanat l
Mihrab: Mermer işlemeciliğinin ve özellikle çini sanatının şaheserlerinin galerisi gibidir. Çini panolar renk ve desenleriyle baştan sona sanattır. En ince kıvrımlar nakşedilebilmiş, mozaikleştirilmiş, hamur gibi yoğrulmuş mermerler... Rengârenk ama gizemli ve derûnî his uyandıran camlar. Bu vitraylardan süzülen nûranî ışıkların akisleri ruhu tümüyle sarar. Gözü fazla meşgul etmemesine de özen gösterildiği anlaşılan canlı desenler... Bunlarla bütünlük arzeden halı, kilim ve seccâde gibi el emeği ve göz nurunun iplik iplik dökülerek sanatlaştığı dokuma ürünleri... Bütün bunlar birbirleriyle uyumlu ve irtibatlıdır. Birbirini çok güzel şekilde tamamlar. Öyle ki, bakan göze bir sanat birliği tesiri uyandırır. Câmiye giren insan, bu güzellikler ve etrafını saran hârikalar karşısında heyecanlanır, ruhunun tüm noktalarında huzur, zevk, coşku... hisleri kıpırdanır.
Mahyâ ayrı bir sanattır. Zannederim günümüzdeki neonlar ve ışık gösterilerinin ilk kaynağıdır. Ezanla birleşince ışık-ses gösterisine dönüşür mahyâ. İçindeki tebliğ yazıları iç-dış güzelliğini, bütünlüğünü ve ezanın mesajını yansıtır.
c) Hat ve Câmi:
Hat; Câmi tezyînatında vazgeçilmeyen bir unsurdur. Hem cemaate tebliğ, hem de güzellik duygusuna hitap eden, müslümanlara ait orijinal bir sanat. Kur’an metninin muhâfazasından doğmuştur hat. Devamlı gelişme göstererek soyut resimle birleşen bir âhenge dönüşmüştür.
d) Mûsikî ve Câmi:
Kur’an’ın tilâveti, ezanın makamla okunması müslümanlar için meşrû mûsikîye kaynaklık etmiştir denilebilir. Güzel sesin, okunan Kur’an ve ezanın tesirini artırdığı ve Kur’an’ı güzel bir şekilde ve güzel sesle okumanın Sünnette tavsiye ve teşvik edilmesi, kıraatin aynı zamanda bir sanata dönüşmesine yol açmıştır. Gerçek ses sanatkârı olan güzel sesli hâfızlar, câmi kubbelerini olduğu kadar, ruhları da doldurup çınlatmışlar, dinleyenleri coşturup onların ibâdete meyillerini arttırma görevi üstlenmişlerdir.
e) Güzel Elbise (Giyimde Sanat) ve Câmi:
Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbisenizi giyin.” (A'râf, 31). Dış ve iç mimarî güzelliği, ses ve söz güzelliği, câmi içindeki insanların maddî ve mânevî güzellikleriyle de bütünlük kazanmalıdır. Mekânın büyüklüğüne ve güzelliğine yakışan elbise giyinmeli ki, Allah’ın evinde bulunduğumuz, O’nun huzuruna çıktığımız, yüce makama ayrıcalık verdiğimiz belli olsun. Bedenini tertemiz yapan, temizliğin güzellik için ön şart olduğunu bilerek abdest alan musallî, elbisesini de necâsetlerden arındırmakla yetinmeyecek, aynı zamanda süslenerek bayrama gelir gibi gelecek câmiye. Çünkü Rabbıyla beraber olduğu zaman bayramdır onun için; câmi de bayram yeri. Her şeyden çok sevdiği zat, huzuruna kabul için onu çağırmıştır. Çağıran güzel, çağrı güzel, çağrılan yer güzel olunca çağrıya koşan da güzel olmalı, hem de her şeyiyle.
f) Edebiyat Sanatı ve Câmi:
Hutbe, vaaz, sohbet, eğitim çalışmaları ve her çeşit emr-i bi’l-ma’rûf merkezi olan câmilerin edebiyat sanatına katkısı çok büyüktür. “İnsanlara güzel söyleyin.” (2/Bakara, 83) emrine uygun, sanatlı, güzel sözler söyleyecektir câmide konuşan. Câmidekiler yumuşak, tatlı ifadelerle, hikmet ve güzel mev’ızalarla müjdelenerek Allah’ın yoluna dâvet edilecekler. Konuşulanların güzelliği gibi, konuşmanın şekli de güzel ve sanatlı olacaktır.
g) Namaz ve Sanat:
Beden ve kalbin beraberce kulluğu, uyum, âhenk, intizam, rûhî coşkunluk, Allah sevgisi, ezanla zamana tam riâyet, askerî disiplin içinde saf tanzimi, komutana (imam) tam ve hemen itaat, tüm cemaatin aynı anda uyumlu hareketleri, tekbirler ve kıraatlerdeki güzellik, kalbe huzur veren zikir... Evet, bütün bunlar her şeyiyle sanat değil midir? İşte buna sanat içinde sanat denir.
Tüm ibâdetler sanattır. Yani, müslümanın bütün hayatı kulluk ve ibâdet şuuru içinde geçtiği nisbette ve o oranda sanattır. Müslüman da ne kadar güzel kulluk yapıyorsa o kadar sanatkâr.
Bir yer, câmiye (takvâ mescidine) benzediği oranda sanatlı ve güzel olur. Bir insan da câmide ve namazda olunması gereken hale benzediği oranda kendi canlı sanat eseri olur.
Tüm ibâdetlerin prototipi olarak namaz, bir sanat olduğu gibi, yeryüzü mescidinin prototipi olan câmilerimiz de sanatın ve güzelliklerin icrâ yeridir. Câmi ruhunu tüm arza taşımalı, güzellikleri yeryüzünün her yanına yaymalıdır sanatkâr âbid. Çünkü tüm arz mescid kılınmıştır onun için.
Namazsız mescidin maddî güzelliği, mimarî özelliği bir anlam taşımayacaktır. İslâm, her şeyi dengelemiştir. Dışla iç bütünlüğünü, dünya ile âhiret dengesini esas alan din, güzelliğin sadece maddî süslerle olmayacağını bildirir. Mânevî unsurlar olmadan maddî güzelliğin değeri çok azdır. Maddî güzelliğe mânâ yön vermiyorsa denge de sağlanamaz. Demek istiyorum ki, câmideki maddî güzellikler, câmi içindeki mü’minin dış güzelliği hiçbir değer ifade etmez; ibâdet şuuru tüm zerrelere kadar hissedilmez, takvâ, huşû ve huzur olmazsa. “Allah sizin dışınıza, sûretlerinize bakmaz; Sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” Hele câmide Allah’ın hükmü gizleniyor, anlatılmıyor, sansüre tâbi tutuluyorsa... Ve bir de zâlimler, tâğutlar ve onların düzenleri, kanunları övülüyor veya onların koydukları sınırlar hudûdullah’tan önemli görülüyorsa... Câminin süsü, ziyneti neye yarar?
Allah’ı hissettirmeyen, O’nu hatırlatmayan câmi, ne kadar muhteşem olsa da güzel değildir.
Önce rûhî, mânevî güzelliği, sonra bununla uyumlu olarak buna ters düşmeyen maddî güzelliği önemlidir güzel diyeceğimiz her şeyin, tüm ibâdetlerin. İçindeki ruh, mânevî yön ihmal edilir veya bozuk olursa mescid, takvâ mescidi olmaktan çıkar, güzelliğini kaybeder, zararlı bir mescid, dırar mescidi oluverir. Tabii, tüm süsü, maddî güzelliği böyle bir câminin ayakta kalmasını, ibâdet edilmeye lâyık yer olmasını sağlayamaz. Yıkılıp yeri çöplük yapılmayı hak eder bu anıt (Bkz. Tevbe, 107-110).
Câmileri takvâ ruhuna mâlik, hâlis niyetli, gerçek mü’minler inşâ etme hakkına sahiptir (9/Tevbe, 18). Allah'a hakkıyla iman etmeyen, nefislerini veya tâğutları Allah'a ortak koşan, hâkimiyet hakkını Allah’ta görmeyen, O’nun kanunlarıyla hükmetmeyen, başta namaz olmak üzere ibâdetlerini yerine getirmeyenlerin Allah’ın câmilerini yapmaya ve tamir etmeye hakları, yetkileri yoktur (Tevbe, 17-18). Çünkü bu tipteki insanlar, câmilerin ruhunu maddesine kurban edecek, süslü-püslü inşâ ettikleri câmilerde esas ziynet olan kulluk yapılmasını istemeyeceklerdir. Niyetleri hâlis değildir. Bunlar, Allah’ın mescidlerinde Allah’ın zikredilmesine, insanlara Allah’ın hükmünün ve nizamının anlatılmasına engel olmak isteyen en büyük zâlimlerdir (Bakara, 114).
Takvâ, mânevî özellikler, câmi mimarisine ve süslerine kurban edilince, güzel elbise giydirilmiş odunların hali gibi, câmi de içiyle dışı (ruhuyla maddesi) bir ve uyumlu olmayan münâfık bir yapı oluşturur. O zaman şeklen dırar (zarar) mescidi ortaya çıkmış olur. Zaten câmiye bu şekli veren, câmiyi aslen ve tümüyle dırar yapmak için vâsıta ve imkânlarını tamamlamış olmaktadır. Gerisi kolaydır artık.
Tarihten günümüze İslâm âleminde nice sultanlar, krallar, başkanlar ve yöneticiler, câhil halkın gözünü boyama, dikkatleri zulüm, sömürü, fakirlik gibi önemli meselelerden uzaklaştırma, halkı kandırma ve oyalama kasdıyla, içinde yaşadıkları saraylar kadar büyük ve yüksek değilse bile, onlara benzeterek câmiler inşâ ettirdiler. Kendilerinin namazla ve namazın temsil ettiği dâvâ ile ne kadar ilgilerinin olduğu bilinen bu yöneticilerin bu görkemli câmileri inşâ ettirme sebepleri bellidir. Halka ancak bu şekilde müslümanlıklarını ispat edip, kendi rejim ve saltanatlarına destek sağlamak. Yani kazın geleceği yerden tavuğu esirgememek.
Müslümanların, hatta onlardan daha önce İslâm dâvâsının bunca zarûrî ihtiyaçları varken Ağustos 1993’de Fas’ın Kazablanka kentinde tam beş yüz milyon dolar harcanarak inşâ edilen bir câminin açılışı yapıldı. Câminin inşâsı, müslümanlara akla gelmedik zulümler yapan, Allah’ın dini olan İslâm’ı devlet dini haline getirip kuşa çeviren Kral II. Hasan tarafından yaptırıldı. Bu, Mescid-i Harâm ve Mescid-i Nebevî’den sonra dünyanın en büyük üçüncü câmisi. Ne ki, kalabalık yerleşim yerlerinden hayli uzakta, bir deniz kenarında. İslâm, sanat denilen gösteriş adına bu kadar israfa müsaade eder mi dersiniz? Bir de câminin kullanımını değerlendirin: Câmilerinde “Halîfe-i Müslimîn Kral Hasen-i Sânî” ifadesiyle her hutbede ve her duâda bütün namaz kıldırma görevlilerinin krala duâlar ve övgüler yağdırma zorunluluğunu düşünün. Fas’ta da câmilerin devlet dairesi şeklinde kullanıldığını hesap edin.
Tarihte ve günümüzde Allah’ın rızâsı dışında, meselâ gösteriş ve dünyevî yarış için “bizim köyün minaresi, sizinkinden daha büyük”, “bizim câminin kubbesi, sizinkinin iki katı!” cinsinden tavırlar... İhtiyaç olan yerlerden ziyade, gösterişli yerlere dikilen binalar... Altından kubbesi olan câmiler, türbeler, minâreler... Bugünkü basit mahalle câmilerinin birisinin parasıyla Mescid-i Nebevî prensiplerine sahip sadelikte en az on câmi yapılır.
Esas ziynet olan cemaat bulma, onları şuurlandırma eylemi tümüyle terkedilip, ilim yayma yerine kilim yayma öne çıkartılarak, sadece şekil olarak câmilerin süslere boğulması sanat filan değil; eğer sahihse hadis-i şerif rivâyetine göre kıyâmet alâmeti olarak kabul edilir. Hadis sahih değilse bile anlam olarak bu ifade sahihtir, doğrudur. Kıyâmet, cisimlerin ister kendi parçaları arasında, ister diğer cisimler arasında var olan uyumun, nizam ve birliğin kalkmasıdır. Mânevî yönü ihmal edilip tek kanatlı kuş gibi tek yönlü maddî süs ve güzellik, hele câmi gibi bir mekânda olursa bu elbette bir kıyâmettir, dehşettir, sanat filân değil; sanatın kıyâmetidir bu. Ve bu kıyâmeti câmiler başta olmak üzere çok şeyde yaşıyor günümüz insanı.
Ruh mânevî varlıktır. Onun yok olması, insanın ölümü demektir. Rûhî özelliklerle irtibatı kopmuş bir eşya, sanat eseri kabul edilse bile, ölü bir yapıdan başka bir şey değildir. Ve bize göre ruhsuz sanat, diğer olumsuzlukları yanında taş yığını, çocuk oyuncağı cinsinden süslü oyalamaca, fantezi ve israftan ibarettir. Allah’ı düşündürmeyen, rûhî hislerimizi öne çıkarmayan süslerin, hele aşırı biçimde, hem de câmilerimizde boy göstermesi, câmi ve sanat anlayışımızın dengeyi bozan şekilde dünyevîleştiğini gösteren bir doğu zevkidir.
Öyleyse bütün bu câmi sanatına, yanlışsız din olan “İslâm sanatı” mı, yoksa, yanlışlar da yapabilen, eksikleri ve zaafları da olan “müslümanların sanatı” mı demek daha uygundur?
İslâm Sanatı mı, Müslümanların Sanatı mi?
İslâm, hak dinin adı. Müslüman da bu dinin mensûbuna Allah'ın verdiği isim. Biri her şeyiyle kutsal, eksiksiz, yanlışsız bir nizam; diğeri ise bazı üstün vasıfları yanında, beşer oluşundan dolayı eksiklik ve yanlışlıklarla mâlûl.
Müslümanların tarihten bu yana iyi-kötü yapageldikleri şeyleri İslâm'a maletmek büyük yanlış. Günümüzde bu yanlışlık o kadar geniş bir alanda ve o kadar büyük ki... Müslümanlara kan kusturan zâlim tâğutların yönettiği ülkelere hiç tereddüt etmeden İslâm ülkeleri denilebilmekte. Bu ülkelerin aralarında oluşturacakları kapitalist ve pragmatist ticarî birlikteliğe İslâm Ortak Pazarı gibi adlar kolaylıkla verilebilmekte. Örtülü fâiz dâhil, diğer bankalarda olan tüm şeylerin aynısının mevcut olduğu kapital işleriyle uğraşılan yerlere hiç çekinmeden İslâm Bankası tesmiye edilebilmekte. Örnekleri çoğaltmak mümkün, fincancı katırları ürkütmek de...
Meşhur hadis-i şerifte buyrulduğu gibi "İslâm yücedir. Ondan daha üstün hiçbir şey olamaz." O, Allah katında makbul tek dindir. Allah'a âittir. Müslümanların bütün beşerî zaaflarıyla ortaya koydukları bir şey zayıfsa, güçsüzse, yanlışsa... İslâm mı güçsüz olacak?
Osmanlı saray çevrelerinde oluşturulan Divan Edebiyatı, aşk şiirleri olan gazellerle, ucuz meddahlık (övgü) şiiri kasideleriyle, hamamnâmeleriyle ne kadar İslâmîdir? İslâmî Edebiyat adını vermemiz ne kadar doğru olur? İslâm gerçekten böyle bir sanatı mı hedefler? Böyle bir edebiyatın ve sanatın eleştirilecek yönleri varsa, nasıl İslâmî olabilir? Eleştirilince İslâm eleştirilmiş olmaz mı?
Demek istiyorum ki, tarihten günümüze müslümanların ortaya koydukları tüm sanat eserleri şu veya bu sebeplerle "İslâmî" denecek ideal ölçülere uyğun değildir. Bu sanat eserlerine müslümanların sanatı denebilir. Eksiklik ve yanlışlıklar İslâm'a değil, müslümanlara âittir. Bu değerlendirme, câmi mimarisini de kapsayacak şekilde tüm sanat eserleri için istisnâsız şekilde geçerlidir.
Ayasofya'yı bilirsiniz. Doğu Roma İmparatorluğunun önemli kiliselerinden biri olarak 537 yılında yapılan bu eser, Fatih'in yaptırdığı minâreleri saymazsanız mimarî şeklini aynen korumuştur. Osmanlı câmileri bu kilise mimarisine ne kadar benzer, bilmem karşılaştırma yaptınız mı? Hele Tanzimat dönemi câmileriyle kiliseler aynı mimarî özelliktedir. Daha eski olan Babil gözetleme kuleleri ise kiliselerin çan kuleleri ve onlarla minâreler arasında büyük benzerlikler vardır. Bizans, eski Mısır, Suriye gibi eski uygarlıklardan câmi mimarisinde de büyük çapta etkilenmeler olmuştur. Bunlar birer vâkıadır. Olması gerekiyor veya gerekmiyordu, ama bunları şunun için söylüyorum: İslâm sanatı diyebilmemiz için Hıristiyanların veya diğer dinlerin eserlerinden çok farklı, orijinal bir tarz gerekmez mi? Veya şöyle de sorulabilir: Peygamberimiz aynen bu tarz bir mimariyi mi isterdi? Meselâ, ilk minâre ne zaman, hangi ihtiyaçtan dolayı, neye benzetilerek, nelerden etkilenerek yaptırıldı? Bugün hangi ihtiyacı görüyor? Sorular daha derinleştirilerek arttırılabilir.
Mimarlık sanatı yönüyle câmilere yakın önem taşıyan kümbet ve yatırların mimarisinden önce, böyle anıtkabirlerin inşâsının İslâmî olup olmadığı sorgulanmalıdır. Bunlara İslâm sanatı demeden evvel, hangi dinlerin ürünü olduğu ortaya konmalıdır.
İslâm sanatı, ilhamını Kur'an'dan, Rasûlullah'ın sünnetinden alan sanattır. Bir müslüman kültür ve hassâsiyetiyle bu kaynaklara inilmedikçe, yapılmak istenenler takvâ ürpertisi, ihsan ve ibâdet bilinciyle değerlendirilmedikçe İslâm sanatı oluşamaz. Tabii, böyle bir sanatın oluşması için İslâmî bir ortama da ihtiyaç duyulacak, bu sanatın altyapıları mevcut olacaktır. Bize göre bugün de, tarih dilimlerinde de böyle bir sanat oluşmamıştır. Oluşan şey, batının veya bâtılın sanatına basit adapte ve küçük değişimlerle İslâm kılıfı giydirmekten ibârettir. Mankenlere başörtüsü taktırılarak onları podyuma sürmek cinsindendir yapılanların çoğu.
Asr-ı Saâdet, dört halîfe döneminin sonuna kadar yeni İslâm devletinin oluşum dönemidir. Bundan kısa bir süre sonra ise oluşan düzen ve ortamın da etkisiyle eski Arap câhiliyyesine veya yeni fethedilen topraklarda izleri görülen eski câhilî medeniyetlere yöneldiği kadar Kur'an'a yönelmemiştir sanatçı. Türkler İranlılar gibi İslâm'a yeni giren kavimlerse, İslâm öncesi sanat anlayışlarını da beraberlerinde getirmişler, saf İslâm sanatı oluşturma imkânlarını baştan kurutmuşlardı. Müslüman sanatçıya zor geliyordu Kur'an'ı sanatkâr ruhla okuyup yorumlamak, ona dayalı bir sanat anlayışını sıfırdan oluşturma çabasına girmek... O kolay yolu seçti. Eski sanatı İslâm kılıfıyla devam ettirmek veya yeni fethedilen yerlerdeki sanattan esinlenmek ve adaptasyon. Bu kolaycılık, İslâm sanatına doğru giden yolun ilk adımında sanatçının Kur'an sanatının dışında yollar aramasına sebep oldu.
Unvanları halife veya zıllullahi fi'l-arz da olsa, yöneticilerin hemen hepsinde Kur'an kaynaklı sanat ruhuna destek olacak bir anlayış ve yaşama biçimini, tevhid penceresinden bakınca görememekteyiz. Tam tersine, sanatçıyı oyalayacak oyuncakları ellerine tutuşturma işlevi görmüşler, sanata Kur'an'ın değil, sarayın yön vermesi için çabalamışlardır.
Kur'an her şeyden önce kâinat, hayat ve insan için çok geniş bir düşünce sistemi ortaya koyar. Sanata en güzel hedefler çizer. Sanat için gerekli metodun örneklerini bolca ihtivâ eder. Hem konu, hem üslûp bakımından sanat için de en mükemmel kaynak Kur'an'dır... Hayatı İslâm düşüncesine uygun ve evrensel çapta yorumlamak isteyen bir sanat için başvurulabilecek en geniş, en sağlam kaynak Kur'an'dır... Sanat alanında Kur'an'dan faydalanmak için Kur'an kavramlarına ve Kur'an'ın üslûbuna yönelmek zorunluluğu vardır...
Kur'an'ın hayat geçirilmesi gibi, Kur'an'ın sanata geçirilmesi de ütopik bir rüya değildir. Elbette mümkündür. Bunun için her şeyden önce canlı Kur'an haline gelecek hamele-i Kur'an olan sanatçı rûhuna ihtiyaç vardır.
Müslümanların oluşturduğu sanatın, ideal İslâm sanatı ile karşılaştırıldığında olumsuzlukları yanında, kâfirlerin sanatı ile mukayese yapıldığında elbette nice güzellikler ve üstün özellikler bulunacaktır. Tarihe övgü yaklaşımı da sövgü yaklaşımı da yanlıştır. Her şeye âdil olarak bakmak gerekir. Müslüman sanatçının ya da müslümanların oluşturduğu sanatın alâmet-i fârikalarının bilinmesi bu sanatın müspet yönünü ortaya çıkaracaktır.
Müslüman Sanatçı ile Diğer Sanatçıların Farkı
Müslümanın inancı, hayat görüşü ve yaşayışı farklı olduğundan, sanat konusunda da tabii ki müşrik veya münkirden farklı yönleri olacaktır.
İdeal tipten ne kadar uzak olursa olsun, kendisine müslüman denilebilecek asgarî şartlara sahip olan insan, ister sanatçı ister başka biri olsun, Allah'ın koyduğu kurallara uymak zorunluluğu hissedecektir. Normal olarak da bunları imanı nisbetinde hayatına geçirecektir. Başka türlü olması beklenemez. Müslümansa belli edecektir müslümanlığını.
Kur'an'dan ilhamını alarak ideal ölçüler içinde İslâmî bir sanat ortaya koyamamakla itham ettiğimiz müslüman sanatçı, tarihten bu yana kâfirlerden nice yönleriyle farklı müslümanca bir sanat oluşturmaya çalışmıştır. Eksiğine aksağına rağmen müslümanların sanatında müslümanca güzellikler bulmak zor olmasa gerek.
Câmi başta olmak üzere her çeşit mimarlık, hat sanatı, dinî mûsikî denilen müzik, stilizasyon, arabesk, ebru, tezhip gibi tezyînî sanatlar, çeşitli el sanatları, halk sanatları ilk akla gelen türler. Ama bizim üzerinde durmak istediğimiz esas farklılık, sanata bakış açısında ve haramlığında ittifak edilen tür ve tarzlara karşı oluştur. Maddeler halinde, çok kısa olarak bu farklılıkları sıralayabiliriz:
a. Batı sanatçısı Allah'la mücâdele içindedir. Sanat da onun "yarattığı"dır. Buna karşılık müslüman sanatçıda en küçük çapta bile olsa Allah ile bir çatışma yoktur. Hatta o, sanatı ibâdet olarak görmek zorundadır. Batılılar Allah'ın yarattığını taklit için insan vücutlarını kaslarıyla birlikte çizmiş veya heykellerini yapmışlarken; müslümanın sanatında insan vücuduna hemen hiç rastlanmaz.
b. Müslüman sanatçı, güzelliği yaratma iddiâ ve cür'etinde değil; güzeli keşfetme görevindedir.
c. O kural, disiplin, ölçü tanımayan değil; haram-helâl hudutlarına ve kendi fıtratına uyan, ritme, âhenge, ölçüye, birliğe, sonsuzluğa ulaşmak isteyen bir anlayış içindedir.
d. O, nefsinin hevâ ve fantezilerinden ziyâde, mutlak güzelliğin peşinde koşar.
e. Ne sanatı, ne kendini putlaştırır. Sanatı amaç olarak görüp ona Allah'ı karıştırmayarak putlaştırmaktan sakındığı gibi, sanatçı olarak kendini de putlaştırmaya götüren her şeyden kaçıp "ben"ini gizler.
f. Sadece duyularıyla ve hisleriyle değil; kalbî ve rûhî tüm özellikleriyle de güzele yaklaşır, gözünün yanında basîreti ile, Allah'ın nûruyla bakar.
g. Değişen şeylerin ardındaki değişmeyeni arayıp yakalamaya çalışır.
h. Gayri müslim sanatçı Allah'ı, tabiatı, yaratıkları taklit etmeye, -hâşâ- Allah gibi yaratmaya kalkışma cür'etini gösterir, bunun için benzetme metoduyla eserini ortaya koyarken; müslüman sanatçı taklitçi değildir. Allah'ın yarattığına benzetmeye kalkmaz eserini. O, eşya ve hâdiseleri yansıtma metoduyla idrâk eder. Onun için batıdaki heykel ve figüratif resme karşılık, müslüman sanatçı minyatüre sığınır.
i. Müslüman sanatçı için tabiat, batıdaki gibi bir dış görünüşten ibâret değildir. Dış görünüşten ziyâde iç görünüştür, derinliktir tabiat. Rûhî hâletin yansımasıdır. O, gözünü dış dünyadan fazla içe doğru açmıştır. Hâdise ve eşyaları aynen değil; insanda bıraktığı intibâlara göre ele alır.
j. O her şeyi daha parlak, daha şen görür. Tabiat devamlı bahar mevsimini yaşar. Gül ve bülbül de bahçededir hep. Her şey güzel görünür sanatçıya. Çünkü onun bakışı mutluluk ve huzur doludur. Örneklerinde çirkinlere ve çirkinliklere yer yoktur.
k. Batıdaki arayıp bulamamanın getirdiği çırpınış ve isyanların yerine; huzur, sükûnet, olgunluk ve ritm vardır.
l. O, sanatı, batılılar gibi faydadan uzak düşünmez. Onun için sana bir lüks ve fantezi değildir; bir oyuncak da. Sanat daha çok hayatta lâzım olacak bir güzelliktir. Kullanılan güzel bir eşya veya onun tezyînatıdır sanat.
m. O taklitçi olmadığından yaptığının aynısını tekrar etmez. Birbirinin aynı olan iki çiçeği bile resmetmez. Aynı iki kompozisyon ortaya koymaktan sanat adına hayâ eder.
n. Özellikle son asırda tatbiki güzel sanatlarda ve dekoratif sanatlarda batı makineyi ele tercih etmeye başlamıştır. Makineleşen insan, sanatı da makineye ezdirmeye başlamıştır. Müslüman sanatçı ise göz nurunu el emeğiyle birleştirmeyi tercih eder. Ucuzluğa ve tekdüzeliğe prim vermez. Makineye teslim olmaz, sanatını da teslim etmek istemez.
o. O tabiatla iç içedir. Kendisini küçük tabiat bildiğinden onunla uyum içindedir. Topraktan yaratıldığına inanır. Tabiata hükmedenle kendine hükmedenin aynı zât olduğunu, aralarındaki kanunların ayniyet arzettiğini görür. Onunla bütünleşmek ister, tabiattan kopmaya rızâ göstermez.
p. Batılı sanatçı, dinini bile trajedi haline getirdiğinden, hayatı trajik biçimde algılar. Karamsarlık ve tedirginlik içindedir. Yeni çözümler peşinde koşar; daha doğrusu çılgınlıklar peşinde. Müslüman sanatçı ise sanatta yeni yollar aramaktansa daha çok bulduğuyla yetinmeyi tercih etmiş, fakat bu sınırlı yolda derinleşmeye ve çeşitlemeye yönelmiştir.
* * *
18. Yüzyıldan sonra, özellikle de Tanzimat'ın ilânıyla birlikte doğulu sanatçı ile batılı sanatçı arasında fark-mark kalmadı. Batı taklitçiliği müslümanca sanatın tüm değerlerini kemirmeye başladı. Taklit hastalığı şekilden ibâret olmadığından, öncelikle kalbi, rûhu mahvetti. "Müslüman sanatçı" değildi artık doğulu sanatçı. O sadece sanatçıydı. Sanatçının müslümanı gâvuru mu olurdu? Sanat da sanattı işte. Onun da kurallarını din belirleyemezdi!
Artık Tanzimat'tan sonra sadece saraylar değil, câmiler bile batılılaşmıştı. Batıdaki kiliselerin mimarî özellikleri aynen câmilere taşınıyor, câmileri bile halkın gâvur dediği hıristiyan mimarlar inşâ ediyordu. Ne yapalım büyükler(!) böyle istiyordu. Her konuda batı tek örnekti. Sanat da batılılaşacaktı. Câmiler de buna ayak uydursundu efendim. Batıdaki sanat ve sanatçı, her konuda taklit edilmeye başlandı. Artık bunun dışında sanat-manat yoktu. Ve derken Amerika'nın Michael'ı, Madonna'sı bile sanat adına okul defterlerinin kapaklarına, oradan gençlerin kalplerine yerleşmişti.
Anlayacağınız artık fark kalmadı, sanat da kalmadı.
Buyrun sanatın cenâze namazına. Sonra da gömmek için hıristiyan mezarlığına!
Sanat ve Cihad
Sıcak savaşta silâhların önemi neyse, soğuk savaşta sanatın yeri odur. Hak-bâtıl savaşının kıyâmete kadar süreceğini de bilmeyen yok. Cephe her dönemde ve her yerde isteyene açık. Arada kalmak mümkün değil; ya o cephe seçilecek, ya bu cephe. İslâm savaşçısı olmayan herkes, sadece savaş kaçkını bir korkak olmakla kalmayacak, bâtıl savaşçısı konumuna girmiş olacaktır: "İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut yolunda savaşır. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki, şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır." (Nisâ, 76). Bu ikisinin dışında üçüncü bir savaşçı yok. Aradakiler, üçüncü bir yol arayanlar mı? İşte: "Bunlar (İslâm savaşçılarıyla kâfir savaşçıların) arasında bocalayıp durmaktalar (o münâfıklar). Ne onlara, ne bunlara (dâhil değildirler). Allah'ın şaşırttığı kimseye asla bir çıkar yol bulamazsın." (Nisâ, 143)
Kâfirler memleketleri önce sanat denilen araçlarla işgal ediyorlar. Silâhlı işgallerin zaten modası geçti ve çok pahalıya mal olduğu görüldü. Bununla birlikte kalıcı egemenlikler silâha değil, sanata dayanmak zorundadır. Silâhla insanı zorla ve geçici bir süre etkisiz hale getirebilirsiniz, ama sanatla insanı fetheder, kendi cephenize alabilirsiniz.
Hz. Ömer'in yalın kılıç Hz. Peygamber'e karşı öldürme kastıyla giderken Kur'an'ın sanatı karşısında kılıcının işe yaramadığını hatırlayıverelim. Ama bu sanattan anlamayana anlayacakları dilden anlatmak için Hz. Ömer kılıcını da elinden atmamıştı.
İslâm, insanı rûhundan yakalar; onu iknâ eder, inandırır. İşte bu, sanatla cihadın kaynaşmasıdır. Müslümanın cihadı da en güzel şekilde olmak zorundadır: "Onlarla en güzel şekilde mücâdele et." (Nahl, 125). O yüzden cihat sanattır, sanatın cihad olduğu gibi.
Buhârî ve Müslim'in rivâyetine göre İslâm düşmanlarını şiirle hicveden Hassan bin Sâbit, Hz. Peygamber'in "onları hicvet, Cebrâil de seninle beraber olsun!" şeklindeki duâ ve iltifâtına nâil oldu. Bilindiği gibi hiciv, birini şiirle kötülemek ve küçük düşürüp alay etmek, ona saldırmak demektir. Dolayısıyla sanatın hiciv gibi cihad için kullanılmasını Peygamberimiz emretmişti.
Sanat, rûhî özelliklerin dışa yansıması olduğundan, rûhî mücâdelesiyle sanatın büyük yakınlığı vardır. İnsan kendi rûhunun derinliklerinde, aynı anda hepsine karşılık verilmesi ve tatmin edilmesi mümkün olmayan gelip geçici ve iç içe duygu ve arzularla mücâdele eder. İçteki mücâdele sanatın cephesini, yönünü, şeklini, keyfiyetini, kalitesini belirler.
Müslüman için hayat, iman ve cihaddan ibâret olduğu gibi, diğer insanlar için de bu böyledir. Herkes hayatı boyunca bir şeylere inanır ve o uğurda mücâdele eder. Yani herkes savaşçıdır, dininin savaşçısı. İnsan hayatının bir ânı bile mücâdelesiz geçmez. Ya hak yolda, ya da bâtıl. Kime karşıdır bu mücâdele? Diğer insanlara, varlıklara, eşyaya. Düzenlere, değerlere, güçlere, akımlara; sosyal veya siyasal zulümlere. Arzular ve eğilimlerle; tâğutlarla mücâdele. Sanat, bu mücâdeleyi güzel bir şekilde, hikmetle yansıtabildiği oranda sanat olacaktır.
Hayat cihaddan ibârettir de, sanat cihaddan ibâret değil midir? Artık insanlar fırçalarla, kalemlerle, filmlerle, kasetlerle savaşıyorlar. Savaş âletlerinin mermileri, bombaları bedenleri değil; rûhu, kalbi hedef alıyor. Kalpler, evler, sokaklar, memleketler ve dünya sanatla ve sanatçıyla işgal ediliyor.
Sanata karşı sanatla mücâdele edilmelidir; orduya karşı orduyla mücâdelenin şart olduğu gibi. Hem de sahte sanata karşı gerçek sanatla. O takdirde mücâdele daha kolay kazanılacaktır. Hz. Mûsâ'nın sihirbazlara, yani sahte sanatçılara, göz boyayıcılara galebesi gibi.
Sanat ve Tebliğ
Sanat, dâvânın en sihirli tebliğ ve telkin vâsıtasıdır. İnsanlara güzeli sunmak için güzel bir görünüm içinde güzel unsurları kullanmak gerekir ki, bu usûllere sanat diyoruz. Sanat rûhundan yoksun kaba ve çirkin bir tebliğ (ki buna tebliğ denmez, propaganda denir) çağırmak değil, kaçırmaktır. Bu ince telkin edâsından yoksun, yani sanatsız tebliğcilik, ham softalık ve kaba yobazlık olur.
Sanatın bir gâyesi de gönülle duyduklarımızı başkalarına güzel bir şekilde ifâde etmektir. Rûhumuzu gönlümüzü açmak, oradaki huzuru, hazzı, zevki, güzelliği, derdi, çileyi başkalarıyla paylaşmaktır. "Ballar balını buldum. Kovanım yağma olsun!" demektir. Yani tebliğdir.
Doğruluk ve güzellik tebliğle, telkinle yayılır. Gerçek sanatın tüm dalları tebliğ vâsıtalarıdır. "Gerçek sanat" diyoruz, çünkü meşrû olmayan sanat dallarını ve sanatın gayr-ı meşrû kullanılışını tebliğ kabul etmiyoruz. Meşrû dâvâ, meşrû vâsıtalarla gelir. Neticeye tesir eden her şey meşrû olamaz. Müslümanlarca bu sanat dalları içinde tebliğe en müsâit olanlar, en önemli sanat kabul edilir. Hitâbet, edebiyat: Kur'an'ın ve peygamberlerin sanat yönünün dışa vuruşu. İnsanlar arasında en güzel tebliği yapan peygamberler en büyük sanatkârlardır. Edebiyattan sonra da hat, mimarî ve mûsikî, dâvâyı tebliğ edebildiği oranda makbul diğer sanatlar. Ve diğerleri...
Tebliğ demek, müslümanca sanat demektir; ille Kur'an âyetlerinin veya hadislerin anlamlarını vermek, vaaz ve nasihat demek değildir. Hayatla ilgili herhangi bir konu İslâmî ölçülere uygun şekilde müslümanca ele alınır; sözle, sesle, çizgiyle veya başka bir yolla meşrû ve güzel bir tarzda sunulursa bu sanat olduğu kadar tebliğ de olur. İkisini birbirinden ayıramazsınız. Sanat bir inancın tebliğidir, ama kuru ve soğuk bir sunma, hiçbir zaman, yapılana sanat vasfı verdirmez. Sanatkâr yönü herkesçe kabul edilen Mehmed Âkif'in şekilden ziyâde sunulanın önemli olduğunu belirten bir sözü vardır: "Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek." Sözümüz odun gibi olacaksa, Yunus Emre'nin dergâha taşıdığı odunlar gibi olsun; yontulmamış olmasın ki, kalem misâli sanat vesîlesi olsun. Yontulmamış odun yanmağa yararken, kalem gibi yontulan odun insanı yanmaktan kurtarabilir.
"Rabbının yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et." (Nahl, 125). Hikmet ve güzel öğüt sanattır. Sanat da Rabbın yoluna dâvet için kullanılmalıdır. Kuru kuru tebliğ değildir istenilen. Rûha nüfuz edici, gönle hitap edici, kalbi fethedici özelliklere sahip olacak; yani sanatlı olacaktır tebliğ. Tebliğin sanatlı olması gibi, büyük sanat eserleri de güzel bir tebliğdir. Gayri müslim sanatçıların meşhur eserleri de propaganda. Mozart, Bethoven, Pascal gibi batılı sanatçılar, sadece hıristiyanlığın etkisinde kalmamışlar, aynı zamanda sanatlarıyla hıristiyanlık propagandası yapmışlardır. Günümüzde hemen hemen her eve giren medyanın yaptığı, batılıların hıristiyanlık, kapitalizm, materyalizm, hümanizm, sosyalizm, demokrasi, laiklik gibi dinlerinin sanat kılıfı içinde propagandasından ibârettir denilse hiç abartılmış olmaz. Televizyondaki en mâsum çocuk programlarından eğlence programlarına, çizgi filmlerden dizilere kadar bir dünya görüşünün propagandası, karşı dünya görüşünün de tenkididir. Gazeteler zaten birer ideoloji çığırtkanı. Dergilerse ya dâvâ adamlarının ya da dâvâsızlık dâvâsının organları.
Kâfirler her türlü sanat araçlarıyla çekinmeden açıkça kendi inançlarının en kesin şekilde propagandasını yaparken, bir insan hem "müslümanım" diyecek, hem de sanatına inancını aksettirmeyecek. Olmaz böyle şey. Ne böyle sanat, ne de böyle müslümanlık!
* * *
Müslümana ve müslümandan önce İslâm'a faydası dokunmayan sanat, bir oyuncaktan, fantezi ve lüksten başka bir şey değildir. Dâvâ açısından faydasız sanat, çok yönden zararlı bir uğraştır.
Sanat ve Fayda
Bazıları sanatın fayda ile ilgisi olduğu oranda sanat olmaktan uzaklaşacağını söyleyerek, sanatın sadece sanat için olması gerektiğini savunurlar. Bunlara göre sanat, ahlâk ve faydayla kesinlikle uğraşmaz. Günümüz sanat anlayışında da toplum açısından maddî-mânevî hiç yararı olmayan yapıtlar, sanat eseri olarak takdim edilir. Başta heykel olmak üzere, modern resimden müzik anlayışına kadar günümüzde sanat diye takdim edilenlere yararlılık açısından bakıp tekrar değerlendirmek gerekmektedir. Câhilî sanat anlayışı, sanat putuna toz kondurmak istemeyebilir: "Sanat, hiçbir şeyin aracı olmamalı, sanatta sadece estetik özellikler aranmalıdır. İnsana direkt faydalı olan şey, zanaat olur. Güzellik anlayışı, faydaya kurban edilemez..."
İslâm, hayra vesîle olmayan, faydası dokunmayan herhangi bir şeyi kesinlikle meşrû görmez. Efendimiz: "Allah'ım! Öğrettiklerinle beni yararlandır. Bana faydası olanları öğret" diye duâ ederken, ilim bile olsa faydası olmayandan sakınır: "Allah'ım! Faydasız ilimden Sana sığınırım."
Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim'de, kurtuluşa erecek olan gerçek mü'minleri "Onlar lağvdan (faydasız söz, iş ve davranıştan) sakınanlardır." (Mü'minûn, 3) şeklinde vasfederek över. Peygamberimiz (s.a.v.) de bu konuda şöyle buyurur: "Faydasız söz ve işleri bırakması, mü'minin müslümanlığının güzelleşmiş olmasındandır."
Faydası olmayan herhangi bir şey, zararlı kabul edilmese bile, kaçınılması gereken bir lağvdır. Vakit ve nakit isrâfıdır, mâlâyânidir, abesle iştigaldir. Dolayısıyla her faydasız şey zararlıdır. Allah'ın yarattığı, başta insan olmak üzere tüm yaratıklar, sadece şekil olarak güzel ve sanatlı olarak yaratılmamış, bir gâye için var edilmiştir. "Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?" (Mü'minûn, 115). Müslüman sanatçı, yaptığı işin meşrû ve hayırlı bir iş olduğu, kendisine ve başkalarına faydası dokunduğu oranda ibâdet olduğu bilinciyle sanata yaklaşmak zorundadır. Tabii bu fayda, bazen sadece âhirette beklenen müeccel bir hayır olabilir. Bilinmeli ki "Âhiret bâki (devamlı) ve daha hayırlıdır." (A'lâ, 17). Cennetteki nimetler, dünyevî süs ve faydalardan çok daha hayırlı ve büyüktür (Bkz. Âl-i İmrân, 15).
Bir iş veya sanat eseri faydalı olduğu halde, inancımıza ters düşüyorsa terk edilmelidir. Çünkü müslüman, olaylara pragmatizm açısından bakamaz. Zararlı bir şey, çok kapsamlı değerlendirilemediği için faydalı zannedilebilir. Bir şey de bazı küçük faydaları olduğu halde, meşrû olmayabilir (Bkz. Bakara, 219). Fayda ile zarar aynı şeyde, meselâ bir sanat eseri veya anlayışında ortaklaşa bulunursa, "zarardan korunmak, faydanın gelmesinden daha önemli" olduğu için (Mecelle kuralı), hayra şerri karıştırmadan olmuyorsa o, hayır olmaktan çıkmış, içine zehir damlatılan suya benzemiştir.
"Fayda"yı, nefsimizin hoşuna giden, egomuzu tatmin eden, sömürüye benzer kazanç, basit ve küçük dünyevî çıkar kaygısı olarak anlarsak, bu kabul İslâm'ın hayır ve fayda anlayışına ters olduğu gibi, bu tür çıkar endişesi sanatı sanat olmaktan çıkaran bir parazit olur. Müslüman açısından fayda; Allah'ın rızâsına ulaştıran, insanlığa hizmetle alâkalı, dünya ve âhiret için gerçekten yararlı olan mâruf ve meşrû olandır, hayırdır.
Sanatın karın doyurmadığı, insanın sağlığını ve rahatını arttırmadığı doğru olabilir. Hatta insana çile çektirdiği, yorduğu, düşüncesini zorlattığı, bazen tedirgin ettiği, hâmile anne adayının katlandığı zahmet gibi güzel eser doğurabilmek için bin bir zahmetlere sebep olduğu söylenebilir. Bütün bu zahmetlerin rahmete dönüşeceği özellikler bir eseri sanat yapar. Sanat bu zahmetlerin yanında, güzel insan olmanın güzelliğini güzelce duyurabildiği için, insanî değerleri ihyâ ettiği, rûha huzur ve tatminlik hissi verdiği, onu beslediği ve bunun gibi güzelliklere hizmet ettiği için faydalı şeylerin ön sıralarında gelir.
Güzellik ile fayda, tarihin eski dönemlerinden beri çok iyi geçinen evli çift idi. Fitneci felsefe bile aralarını bozamadı. 18. Yüzyılın sonunda estetik adlı batı büyücüsü "bi-izzeti Rûm" deyip süslü sihirbaz değneğiyle bu evli çiftin arasını açmayı başardı. Ne yaptığını, ne aradığını bilmeyen bazı Rönesans miras yedileri eski Roma'nın töre ve zevklerini yeniden hortlatmayı amaç edindikleri için arkeoloji düşkünlüğünün etkisinde bir anlayış geliştirdiler. Mimarî, bir ihtiyaca cevap verdiği ve faydalı olduğu için onu sanattan saymamaya başladılar. Mimarî ne kadar süslü ise, ancak o kadar değeri vardı bu anlayışta. Faydalı ile güzelin hiçbir zaman bağdaşamayacağı ilân edildi. Tek-tük cılız karşı çıkmalara rağmen, bu anlayış, tüm batı sanatını bugüne kadar önemli çapta etkisine aldı. Böylece sanat hayattan uzaklaşmış oluyor, bir lüks eşyadan başka şey olmayan bu sanat, bütünüyle yozlaşmış oluyordu. Tabii ki sadece fanteziden ibâret olan bir sanat, bazılarınca tümüyle önemsiz bir şey kabul edilecek, bazılarınca da hiçbir şeyin hizmetinde olmadığından, aşırı yüceltilerek putlaştırılacaktır.
Müslümanların kültüründe sanatla zanaat iç içe girmiş kavramlardır. Sanat kelimesi "yapmak, işlemek" anlamına gelen Arapça "sun' " kelimesinden türediği; sözlük anlamı olarak sanatın; ustalık, hüner, mârifet anlamlarına geldiği gözönüne alınırsa, sanatın bugün zanaat dediğimiz marangozluk gibi el işlerini kusursuz yapabilme anlamında kullanıldığı anlaşılır.
Bugün endüstri kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılan "sanayi" kelimesi, Arapça sanat kelimesinin çoğuludur. Sanayi kelimesi günümüzde yararlı eşyaların üretimi amacıyla madde veya ürünlerin değişim işlemleri veya hammaddeleri işlenmiş hale getirip değerlendirmeye yarayan işlem ve araçların tümü anlamında kullanılmaktadır. Eskiden bu tür işler, zevk verecek tarzda güzellik unsuru öne çıkarılarak ve el emeği ile yapıldığından sanat kabul ediliyor; bugünkü anlamından farklı anlamda kullanılıyordu sanayi. Demek istiyorum ki, sanatla sanayi aynı şeylerdi. Belirli zanaatları öğretmek amacıyla açılan okullara Sanat Okulu, Sanat Enstitüsü gibi adlar verilirdi. Marangozluk, demircilik gibi el ustalığı ile ilgili zanaatlar için halk hâlâ "sanat altın bileziktir" der, zanaatla sanatı ayrı düşünmez. Halkımızın dünkü ve bugünkü anlayışı, zanaatın sanata götüren bir köprü olduğu, sanatın estetik kaygıların daha belirgin olan zanaattan başka bir şey olmadığı istikametindedir ki, bu anlayış, sanat-fayda ilişkisi açısından önemlidir.
Batının sanat anlayışı da yüz elli, iki yüz sene öncelerine kadar aynıydı, denilebilir. Sanat kelimesi bugün ona verilen anlamı batıda 19. yüzyılda almıştır. Bu yüzyıla kadar sanat, ustalık ve el işlerinde mahâret demekti. Zanaat sanat sayılıyordu. Sanatçı, üstün bir işçi demekti. Şimdi sanatçıdan beklendiği gibi, orijinal bir eser ortaya koyma şartı aranmıyordu.
Sanatı ve tüm güzellikleri, çarkları arasında ezerek yürüyen Kapitalizm, kendi eliyle yaptığı helvadan put olan "sanat, faydası olmayan güzelliktir", "sanat, ancak sanat içindir" lokmalarını karnını aç bıraktığı ezilmişlere çoktan yedirdi. Artık ciddî anlamda sanattan söz etmek için tarihe yolculuk etmekten başka çare kalmıyor. Ya da tımarhanelik delilerin tuvale boya fırlatmaları, bazılarının orasını burasını göstererek hoplayıp zıplamaları, dört ayakla tepinip bağırmalarını sanat kabul etmek gerekiyor. Batıda özellikle dekoratif sanatlar, süsü faydaya fedâ ederek gittikçe yalınlığa doğru yönelmektedir. Mimarî, ev eşyası yapımı, tekstil sanayii, seramikçilik vb. alanlara uygulanan güzel sanatlar demek olan tatbikî güzel sanatlar bir ihtiyaca cevap vermek gibi faydalarından ötürü artık güzel sanat kabul edilmektedir. Yani, açıkçası batı da artık fayda konusundaki görüşünün faydasızlığını anlamış, faydası oranında sanata güzel sanat demeye başlamıştır.
Sanat-fayda ilişkisini belirtirken, bir müslümana göre zararlı bir şeyin sanat olamayacağını vurgulamaya gerek var mı, bilmiyorum. Tabii, en büyük zararın da mânevî-uhrevî olduğunu. Direkt zararı gözükmese bile, faydasız bir şeyi mâlâyâni, israf ve lağv özelliklerinden dolayı onaylamayan bir dinin; inanca, ahlâka, akla, düşünceye, ekonomiye... zarar veren bir şeyi güzel görmesine, meşrû kabul etmesine ihtimal verilemez.
Zarar verici özelliğinden (dırar), takvâ üzere yapılmayan mescidi/câmiyi bile onaylamaz, onu güzel görmez İslâm. Putlaştırmaya yol açtığı için, inanca zararlı olduğundan canlıların heykellerine güzellik vasfını lâyık görmez. Yine meşhur İran halısının aşırı şekilde övülüp gözde büyütülmesinden dolayı putlaştırılıp inanca zarar vermesinden ötürü Hz. Ömer tarafından kılıçla lime lime edilmesi, müslümanların onayını alır. Bu arada belirtelim ki, "zarar" kavramının da "fayda" gibi İslâm'ın anladığı gibi anlaşılması gerekir. Kiralık veya satılık sanatçı olmamak için çırpınan değeri takdir edilmemiş sanatçının sanatını icrâ ederken karşılaşacağı zorlukları, güzel çileleri "zarar"la karıştırmamalı.
Sanatın, halkı sömürmeye varmayan meşrû ölçüler içinde sanatkârın ekonomik durumu yönünden maddî fayda sağlaması da gâyet tabiidir. Bundan bir iki asır önce İstanbul'da boğazdan karşı tarafa kayıkla geçen bir meşhur hattatın para cüzdanını yanına almadığını fark edince, kayıkçıya yirmi paralık ücret karşılığı bir kâğıda vav harfi yazıp, "bunu çarşıda kitapçıların hangisine satsan, sana en az yirmi para verir" deyip ücretini o şekilde ödemesini küçük bir nükte olarak belirtelim. Şimdi "vav"ın yerine geçirilen "v"lerin sanat olmayacağı ve para da kazandırmayacağı, kalemiyle geçinen kimselerin sanatçıdan çok kiralık kalemler olduğu gerçeğiyle açığa çıkıyor diye düşünüyorum.
"Sanat karın doyurur mu, doyurmaz mı?" tartışılabilir, ama gerçek sanatın faydası, hayırlara vesîle olması, mideden daha önemli olan rûhu doyurması tartışılamaz.
* * *
Yapılanın faydalı olması için yalancı sanat olmaması gerekir. Gerçek sanat, gerçek üzere olan sanattır. Hak üzere olmayan yalan sanatın faydası da yalandır.
Sanat ve Gerçek
"Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar günaha, iftirâya düşkün olan herkesin üstüne inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdır. Şâirler(e gelince) onlara da sapıklar uyarlar. Onların her vâdide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi? Ancak iman edip sâlih/iyi ameller yapanlar, Allah'ı çok zikredenler ve zulme uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Zâlimler hangi inkılâba döndürüleceklerini yakında bileceklerdir." (Şuarâ, 221-227)
Şeytanların ilhamları ile sanat(!) yapanların önemli özelliklerini bu âyetlerde görüyoruz. Yalancı, iftirâcı, yapmadıkları şeyleri söyleyen kimselerdir bu günahkârlar.
Açıkça görüyoruz ki, İslâm, sanat için de olsa yalana asla geçit vermez. Daha doğrusu, yalanı sanattan saymaz. Yalanı güzel kabul edenler, yalancı güzellikle karşı karşıyadırlar, aldanmışlardır. Yalancının mumu yatsıya kadar yandığından, sanatın uzun ömürlü olması için gerçek sanat olması gerekir. Doğruluktan güven ve sevgi oluşur. Yalan ise, güvensizlik, nefret ve çirkinliklere götürür. Yalan, çirkinliklere bulaştırdığı için güzellik kaynağı olan imana zıttır. Müslümanın sanatı, güzel bir gerçek (hak) arasında tam bir âhengin teminini hazırlayan bir sanattır. Çünkü kâinatta "güzel" bir "gerçek"tir. Gerçek ise, güzelin doruğu.
Batıda gerçek için tek ölçü, bilimsel araç ve gereç dedikleri bazı aygıtlar ve gözdür. Bunun dışında gerçek yoktur. Hakikatin hakikat olabilmesi için deneyci bilim adamlarının laboratuarında onaylanması şarttır. Bazıları daha da ileriye (geriye) giderek hakikatin çerçevesini öyle daraltmışlardır ki "Tanrı'yı neşterlerimizin altında görmedikçe varlığını kabul etmeyeceğiz" demişlerdir. Ruh denilen bir gerçeğin tamamen yok sayılması ve maddî gerçekliğin tek ölçü kabul edilmesidir bu. Halbuki insanın ruhunda yer etmeyen ve ruhla bir etkileşim içerisine girerek bu doğrultuda harekette bulunmayan hiçbir şey, gerçekte mevcut sayılmaz. İnanç, düşünce, fikir, dâvâ gibi maddî gerçeklerin dışındakileri ele alalım. Bunlar bizim için büyük rûhî gerçeklerdir. Bunlarla yaşar, bunlarla hareket eder ve bunların etkisinde kalırız. Davranış, iş ve bilincimizde hep bunların etkisi vardır. Onun için bir dâvâ bizden başkası tarafından görülmese ve bizden başkası ona varlık hakkı tanımasa da, bizim için var olan her şey gibi mevcut bir gerçektir.
Sanatkâr yazdığı, söylediği, yaptığı her şeyi bizzat yaşamış olmalı. Hem de bu yaşama, herkesin yaşadığı gibi basit ve sıradan bir şekilde değil; rûhunda, benliğinde de yaşamalı sanatkâr. Onunla yatıp kalkmalı, onunla içli-dışlı olmalı. Yoksa samimiyet, ihlâs, sâlih amel olmaz yaptıkları. Mücerreb bir hakikattir ki, hissetmeyen hissettiremez. İnanmayan inandıramaz. Yaşamayan yaşamaya çağıramaz. Görmek, öğrenmek başka şeydir, tâ ruhta duymak, yaşamak daha başka. Bir sanat eserinin etkisi veya etkisizliği, o eserin anlattığı şeyleri sanatçının iç dünyasında yaşamış olup olmamasına bağlıdır. Bu samimiyet, eserin kalıcı, uzun ömürlü olmasını sağladığı gibi, sahibinin amel defterlerinin kapanmaması ve onun sık sık hatırlanması cihetiyle onun ölümsüzleşmesi ve ebedîleşmesi demeyelim, ama çok uzun yaşaması demektir. Dolayısıyla madde dünyasında doğanlar kısa müddet sonra ölür, ama gerçek sanat dünyasında doğanlar, sanatlarının mutlak hakikatten aldığı pay kadar yaşamaya devam eder. Hem de evrensel bir yaşamadır bu.
Sanat Dallarına Bakış Açımız
"De ki: 'Size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar) güzel sanat yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir." (Kehf, 103-104)
Sanatı ve sanat kabul edilenleri değişik biçimde tasnif etmek, farklı bölümlerde incelemek mümkün. Güzel sanatlar, zanaatlar, göze hitap eden sanatlar, kulağa hitap edenler, fonetik sanatlar, plastik sanatlar, el sanatları, süsleme sanatları, halk sanatları, grafik sanatlar, tatbiki güzel sanatlar gibi.
Batıda mimarlık, heykeltıraşlık, resim, müzik ve edebiyat sanatının ana dalları; diğer türler bunların birer kolu kabul edilir.
Sanatı ve sanat kabul edilenleri hiçbir genel sınıflandırmaya tâbi tutmadan saymaya çalışalım:
Edebiyat, müzik, resim, heykel, mimarî, tiyatro, dans, opera, operet, bale, sinema, minyatür, karikatür, fotoğrafçılık, seramik, çanak-çömlek yapımı, mobilyacılık, halı-kilim dokumacılığı, metal işleme, ağaç oymacılığı, iç mimarlık, mermercilik, vitray, grafik sanatlar, edebî sanatlar, el sanatları, stilistlik, modelistlik, mankenlik, moda, şehircilik, bahçe mimarisi, dekor sanatı, döşemecilik, aşçılık, kuaförlük, makyaj, parfüm gibi tuvalet sanatları... (en iyisi, sanatın iyice kokusu çıkmadan noktayı koyalım).
Müslümanlara göre güzel sanat denilince ilk sırayı edebiyat alır kanaatindeyiz. Kur'an ve Sünnet'in hem edebiyat şaheserleri olmaları, hem edebiyatı teşvik ve tavsiye etmeleri, hem de dinin tebliğine en müsâit sanat dalları olmaları hasebiyle şiir, hikâye, hiciv, edebî sanatlar ve her türlü dallarıyla edebiyat. Sonra mimarî, süsleme sanatları. Tabii ki hat, kıraat, tezhip, ebru...
Resim, müzik, tiyatro ve sinema çok sıkı kayıt ve şartlarla kabul edilebilecek dallar. (Bu sanat dallarının aslının kötü olduğundan değil; özellikle günümüzde çok çeşitli haram ve küfürlere bulaşmasından dolayı bu sanatlara biraz soğuk bakıyor, sıcak ortamları bekliyoruz.) Heykelin sadece soyut olanı, resmin daha çok minyatür ve karikatür şeklinde ya da figür halinde tezâhürü, zanaat denilen el sanatlarının hemen her çeşidi. Ölçü belli: Allah'ın hudûdu.
İnsan ve hayvan figürlerine âit heykellerin, dans, bale gibi etkinliklerin sanat kabul edilmesi bizim açımızdan mümkün değil. Herhangi bir harama veya küfre âlet ve vesîle olan şekliyle sanat kabul edilenlerin güzelliği de meşrûluğu da kaybolur. Genel ölçü, Allah'a yaklaştıran herhangi bir şey meşrû, Allah'tan uzaklaştıran; tâğutlara, şeytana, nefsin hevâsına hizmet eden herhangi bir şey çirkin ve yasak. Müslümana göre sanatın mutlaka bir hayra hizmet etmesi ve yalan değil, hakikat olması gerekir. Tabii ki dinî ölçüler, selim akıl ve fıtrat kalıpları içinde güzel olması, estetik, zevke uygun olması şarttır ki sanat olabilsin. Bütün bu sanatlar vecd, tefekkür ve tebliğe hizmetleri ölçüsünde dince makbuldür.
Sanat deyince dejenere edilmiş toplumun aklına gelen iki şeyden biri müzik. Müziğin helâl ve haram türleri var. Ayrıca müziğin icrâ edildiği yere ve icrâ edildiği maksada göre de hükmü değişir. Haddi aşmadığı ve herhangi bir günaha sebep olmadığı takdirde çoğu âlimlerce mubah görülen müziğin günümüzdeki durumu dikkate alınmadan değerlendirme yanlış olur. Günümüzde müziğin içkili gazinolarda, fısk u fücuru ihtivâ eden, haramla birleşerek icrâ olunan, hayvanî duyguları öne çıkaran, cinsiyet ve seksin ön planda olduğu, şarkı sözlerinin çoğunun İslâmî edep ve hayâyâ ters düşmesi bir yana, küfür lafızlarını da içermesi değerlendirilince mubah damgasını vurmak mümkün değildir. Vakit israfı, para israfı, sayılanların yanında daha küçük problem. Bu problemlerin hiçbiri yoksa, salt olarak müzik, insanı şeytanî düşüncelere yaklaştırmıyor ve müslümanlığını unutturmuyorsa o takdirde helâl denilebilir. Günümüzde adına yanlış olarak dinî mûsikî denilen ilâhî, marş ve ezgileri buna örnek verebiliriz.
Sinema için de benzer şeyler söyleyebilir, aynı hükümleri tekrarlayabiliriz. Hep kadın ve çıplaklık, gayri meşrû ilişkiler, sevgililer, kâfirlerin câhilî hayatlarının reklamı... Türk filmleri de batı hayatının ve batı filmlerinin hem de çok kötü birer taklidi. Konular bizim insanımıza tümüyle ters olduğu halde, izleye izleye insanımızın hayatı da film oldu. Bugünkü ortamda sinemaya gitmeyene, film seyretmeyene tavsiye edilecek, onu filme alıştıracak, yani içinde hiçbir çirkin ve haram unsur bulunmayan bir film var mı, bilmiyorum. Bana sorarsanız, bugünkü şartlarla tebliğe müsâit görünmüyor sinema. Çünkü onlarca problemi var sinemanın. Meselâ bayan eleman, yani aktrist problemi var. Oyuncu kızcağızın kıyafetinden zarâfetine dişiliğinin ortaya çıkmaması nasıl mümkün olacak? "Bâtılı tasvir, saf zihinleri saptırır." Müşrik veya günahkârları, kötüleri tasvir etmeyen, onların çirkefliklerini gözler önüne sermeyen film biliyor musunuz? Bu rolleri müslümanın mı, bir başkasının mı oynayacağından tutun, elfâz-ı küfrü ve ef'âl-i küfrü rol icabı da olsa söyleyip yapmaları... Bunların ibret olduğu kadar bazıları açısından kötü örnek teşkil etmesi, bazılarını olumsuz yönde etkilemesi gibi birçok sakıncalar. Oyuncu, senaryo yazarı, yönetmen ve diğer teknik elemanların gerçek anlamda müslaman, hatta dâvâ adamı olup olmamaları; olaya tüccarca mı, sanatçı olarak mı, yoksa tâvizsiz dâvâ adamı olarak mı baktıkları, bunların genel olarak İslâm'ı, Kur'an'ı ve yaptıkları işle alâkalı teferruatlı hükümleri ne oranda bildikleri, yaşadıkları değerlendirilmeli. Bütün bu problemlerin aşılması için ortam, bağımsız ve helâl finansman temini, hangi televizyonda veya hangi salonlarda oynanabileceği, rejimin sansür kurumlarını nasıl geçeceği... Film seyretmeyeni sinemaya alıştırma tehlikesi, muayyen bir şahsın taklidinin hükmü, hayalde büyük yeri olan bir zâtın veya peygamberin basit bir artist tarafından canlandırılması (ne demek canlandırma?), yani rol olarak taklidi. Sözgelimi gençlere Hz. Hamza dediğinizde akıllarına Yunan asıllı Amerikalı kâfir Anthony Quinn geliyor. Züleyha denilince Fatma Girik vb.
Bütün bu problemler aşılsın, ortaya müslümanca bir şey konulsun, sonra konuşalım hükmünü.
Tiyatro için de aşağı yukarı aynı problemler sözkonusu. Hükmü de benzer.
Peki, öyleyse bunlardan İslâm adına yararlanmayalım mı? Yararlanma yollarını arayalım, ama nasıl? Din, "ille yararlanın, haram veya büyük günahlar önemli değil!" diyorsa, tamam. Haramlarla İslâm'a hizmet ve tebliğ olmayacağını, alkolle abdest alınmayacağını bilelim. Şu anda öncelikle ilimle mi, filmle mi uğraşmalıyız, din bizden ne bekliyor, bu ortam içinde tekrar değerlendirelim. Dünyaya hizmet için değil; kulluk için geldiğimizi hesap edelim. Kulluğun içine ne kadar hizmet giriyorsa, yani yaptığımızın ne kadarı ibâdet ise, ancak o kadarını yaratılış amacımız, diğerlerinin ise nefsin aldatmacası, şeytanın sağdan yaklaşarak bizi kandırması olarak düşünelim.
Edebiyata gelince... Haramlara ve küfre vâsıta olması, günahkâr yalancılar elinde şeytanî ilhamlarla küfre hizmet edilmesi Kur'an'ın dikkatleri çektiği büyük günah. İslâm için kullanılması ise Kâ'b bin Züheyr için olduğu gibi Hz. Peygamber (s.a.v.)'e cübbesini çıkartıp ikram ettirecek ölçüde teşvike şâyân.
Müslüman açısından sanatlar içinde ilk sırada sayılabilir edebiyat. Müslümanlar söz sanatlarında, hitâbet ve edebiyatta söz sahibi olmalıdır. Laf adamı olmaktan ve gevezelikten kurtulmak, sanatla bu çirkinliklerin farkını ayırabilmek için de gereklidir bu. Savunduklarının ve yaşadıklarının güzelliğinin dile yansıması, "İnsanlara güzel söyleyin" (Bakara, 83) emrine uyulmasıdır bu.
Kur'an müslümanlar için birinci ve en büyük sanat kaynağı olmasına rağmen, bundan çok az yararlanılmıştır.
Sadece müslümanlara has orijinal sanatlar daha çok Kur'an'la direkt ilgili sanatlardır. Hat sanatı bunlardan biridir. Yasaklanan canlı resimlerine karşı, yazıdan tablo gibi resim yapar müslüman sanatçı. Hem tebliğdir hüsn-i hat, hem süs.
Kur'ân-ı Kerim tilâveti, müslümanla has orijinal sanatlardan bir diğeridir. Rasûlullah (s.a.v.)'ın "Kur'an'ı seslerinizle süsleyiniz." (Buhârî, Müslim) emri ve teşviki, bu sanatın gelişmesine en büyük etken olmuştur.
Hayber'in fethi sırasında bir sahâbî, nağme ile şiir (ilâhî-marş) okumaya başlayınca Rasûlullah (s.a.v.) ona duâda bulunmuşlardı (Buhârî, Müslim). Ezanı güzel sesli ashâba okuturlardı. Güzel sesli bazı sahâbîden Kur'an dinlerlerdi. Dinin bu teşviki hoş sadâ ile Kur'an tilâvetinin, makamla ezanın ve meşrû mûsikinin gelişmesi açısından büyük rol oynamıştır.
"Güzel sesin ne önemi var, okunan Kur'an'ın mesajı yeterli" diyemezsiniz. Güzel ses, mesajın etkisini arttırır. Bir divan şâirinin "Bozulmaz mâni-i Kur'an, olursa bed sadâ hâfız" demesine nazîre yaparak Bağdat'lı Rûhî şöyle cevap veriyordu: "Uçar te'sîr-i Kur'an olursa bed sadâ hâfız." (Yani, bir şâirin, "Hâfızın sesi kötü olursa, Kur'an'ın mânâsı bozulmaz" demesi üzerine şâir Rûhî: "Hâfızın sesi kötü olursa, Kur'an'ın etkisi uçup gider." Yani "Kur'an'ın tefsiri değilse de tesiri bozulur" diye cevaplamıştır.)
Resim ve heykele gelince... Canlı resmi, özellikle insan figürü resimde yasak kabul edilmiş. Özellikle heykel için bu yasaklık daha net ve daha tartışmasızdır. Tevhid inancının temel esaslarını korumak, bu yasağın en büyük hikmetidir. Kendi eliyle yaptığına tapma ahmaklığını bazı insanlar, sadece eski câhiliyye döneminde değil; şu asırda ve çok yakınlarımızda bile göstermekte. Sadece imal ettiği halde "yaratma" vehmine kapılmak, çıplak kadın heykeli, sahte tanrılar, bâtıl dinlerin sembolleri gibi şeyler yapmaya kalkmak ve bunların demirden, tunçtan yontusu için büyük paralar sarfetmek, faydasız bir lüks, yani israf, heykelin yasaklanması için diğer hikmetler.
İslâm'da canlı resim ve heykellerin yasaklanmasının, bazı iddiâların aksine, sanat için çok olumlu etkileri vardır. Biyolojik bir vâkıadır ki, kullanılmayan bir kabiliyet, kullanılmakta olan diğer yeteneği takviye eder. Meselâ bir âmânın hâfızası ve hassâsiyeti normal insanlarınkinden kat kat üstündür. Meyvesini çoğaltmak için ağacın budanması gibi canlı yaratıkların resim, yontma ve heykellerinin tasvirinden uzak kalan sanatkârın kabiliyeti diğer sahalarda daha büyük kuvvetle kendini gösterir. Hat sanatı, minyatür, arabesk, stilizasyon ve her çeşit süsleme sanatındaki müslüman sanatçının başarıları bunun delilidir. Resim ve heykelin soyun olanına İslâm yasak koymaz. Dolayısıyla resimle veya heykelle uğraşmak isteyen için soyut resim ve heykelin kapıları ardına kadar açıktır. Modern resim ve heykel sanatı bile soyut resim ve heykele yöneldi. Minyatür modernize edilebilir, soyut resmin sınırsız imkân ve güzelliklerinden yararlanılabilir. Hat modern resme adapte edilebilir. Heykelden tebliğ amaçlı olarak da yararlanılabilir. Allah'ı, âhireti, ölümü, kulluğu hatırlatan, canlı figürlerden uzak, soyut heykel ve anıtlar gerekirse meydanlara dikilebilir. İsrafa kaçmadan ve yararlı bir şekilde müslümanca bu sanatlarla uğraşılabilir.
* * *
Sanat konusunda çok az yasak vardır. Yeme-içme konusundaki birkaç yasak gibi. Geniş olan alan, meşrû olan alandır. Yasakların çoğu putçuluk, seks, fitne, fesat, israf gibi, sanatın aslına âit olmayan unsurlardır ki, şeytanın süsleyip güzel gösterdiği ârızî dış etkenlerle ilgilidir. Bunlar sanatla birlikte olmasa da yasak olan inanç ve ahlâk dışı çirkinliklerdir. Müslüman sanatkârın önünde, kabiliyetini gösterebileceği çok geniş saha vardır. Ancak, oynamasını bilmeyen gelin "yenim dar, yerin dar" der.
"Müslümanım" diyen sanatçı, Kur'an'a yönelmek zorundadır. Ancak bu şekilde evrensel çapta, güçlü ve orijinal eserler üretebilir. Sanatın da, sanatçının da kurtuluşu Kur'an'dadır...
İslami Okul Okulların En Önemlisi