| ÖLÇÜ-1
Milli Gazete - 6 Şubat 2003
Başlangıçta Hamidullah'ın tenkide uğrayan
görüşleri konusunu bu köşede detaylı olarak ele almayı
tasarlamıştım. Ancak bu köşeyi aylarca işgal edeceği anlaşılan bu
meseleyi, müstakil bir makale halinde işlemenin daha uygun olacağı
kanaatiyle bu seriye, "tekfir" konusunda Ehl-i Sünnet ulemanın
koyduğu ölçüleri zikrederek son vereceğim.
Bugüne kadar –sadece Hamidullah, Mevdudi vb.
kimseler konusunda değil– bütün yazdıklarımda "ilkeler"i ön plana
alan bir tavır izlemeye çalıştım. Bu gayretim bundan sonra da devam
edecek. Tarihinin en müşevveş bilinç durumunu yaşayan bizler, modern
zamanların Müslümanları, birçok meselede "ölçünün tayininde" veya en
azından "okunması"nda sıkıntılar yaşıyoruz. Burada bunun sebeplerine
ayrıntılı olarak dalmak niyetinde değilim. Hiç olmazsa "ölçü"nün ne
olduğu konusunda görüş birliği içinde olanların birbirlerini
ithamdan uzak durmalarını bekliyor insan. Bunun ne kadar "elzem" bir
hassasiyet olduğunu, bu yazılara tepki olarak aldığım mesajlarda bir
kere daha derinden hissettim...
Bu yazı serisinin ilkinde de belirttiğim gibi, bu
konuda sözü uzatmamın sebebi, itikadî meselelerin hassasiyetidir.
Ehl-i Sünnet'i bu noktada diğer fırkalardan ayıran tavrı –temel bir
gösterge olarak– tebarüz ettirmemiz gerekiyor. Aşağıda vereceğim
nakiller, bu husustaki tavrımızın netleşmesi bakımından büyük önem
taşıyor:
İmam el-Gazzâlî, el-İktisâd fi'l-İ'tikâd adlı
eserinin sonunda (155 vd.) itikadî fırkalardan hangilerinin tekfir
edilmesi gerektiğini ve hangilerinin tekfir edilmesinin uygun
olmadığını açıklarken şöyle der:
"Dördüncü Grup: Felsefeciler dışında kalan
Mu'tezile, Müşebbihe ve diğer bütün fırkalar. Bunlar, tasdik
ehlidirler ve herhangi bir maslahat sebebiyle olsun olmasın, yalanı
(nasslarla bildirilen hususları tekzip etmeyi) caiz görmez, yalan
(tekzib) maslahatı uğruna (nassların) ta'lili ile iştigal etmezler.
Yaptıkları tevilden ibarettir; ancak tevillerinde hatalıdırlar.
Durumları içtihad sahasına girer. Haklarında hüküm verme durumunda
olan kişinin, tekfir edilmemelerine bir yol bulabildiği sürece
onları tekfirden sakınmaya meyletmesi uygundur. Zira "Lâ ilâhe
illallâh" sözünü açıkça söyleyen ve kıbleye yönelen musalli
kimselerin kan ve mallarını mübah görmek hatadır. Bin kâfirin
hayatta kalmasıyla sonuçlanacak bir hata, bir müslümanın hacamat
şişesini dolduracak kadar kanının akıtılmasına müncer olan hatadan
daha ehvendir. (...) Bize göre, tevilde yapılan hatanın tekfiri
gerektirdiği sabit değildir. Böyle bir hatanın tekfir gerektirdiği
konusunda delil gösterilmesi şarttır. (Buna mukabil) tasdik ehlinin
kanının korunmuşluğu ise "Lâ ilâhe illallâh" demesiyle kesin bir
şekilde sabittir. Bu delil, ancak "kesin" bir (muarız) delil ile
geçersiz kılınabilir. Bu söylediklerimiz, tekfirde aşırı gidenin
aşırılığının bürhan (kesin delil)'dan kaynaklanmadığı konusuna
dikkat çekmek için yeterlidir. Zira bürhan ya bir asıl veya bir asla
dayanan kıyas olabilir. Burada (bir kimsenin tekfiri için gerekli
olan) asıl, nassların açık bir şekilde yalanlanmasıdır. Nassları
yalanlamayan kimse(nin yaptığı) ise "yalanlama" anlamına kesinlikle
girmez. Bu itibarla, şahadet kelimesini söyleyen kimse, umumî ismet
(kanının ve malının korunmuşluğu) zırhı altında kalmaya devam eder.
(Devam edecek)
|