| VARLIK TELAKKİSİ
Milli Gazete - 15 Şubat 2003
E-posta adresime her gün pek çok soru geliyor.
Hiç birisini cevapsız bırakmamaya çalışıyorum. Bazan bütün gecemi,
hatta birkaç gecemi alsa da, bu soruları önemsiyor ve –konunun
ehemmiyetine göre– farklı uzunlukta cevaplar yazıyorum. Bugün,
onlardan birisine verdiğim cevabın bir kısmını sizinle paylaşmak
istedim:
"Allah niye var?" gibi bir soru, temel bazı
bilgiler olmadan doğru ve tatmin edici bir şekilde cevaplanamaz.
Zira Allah Teala "vacibu'l-vücud"dur dendiği zaman bunun ne anlama
geldiği bilinmiyorsa, bunun üzerine bina edilecek diğer meseleler de
havada kalacaktır.
Allah Teala için "yokluk" düşünülemez. Zira O'nun
varlığı bizimki gibi "izafî" (başka bir varlığın mevcudiyetine
bağlı) değildir. O'nun dışındaki bütün varlıklar "mümkin"dir. Yani
var olmaları da, yok olmaları da mümkündür, imkânsız değildir ve
dahi var olabilmek için başkasına muhtaçtırlar. Ancak O'nun varlığı
"mümkin" değil, "vacip" (zorunlu) ve "mutlak" (aksi düşünülemez)
tır.
İnsan aklı, kendi algı gücü ve kapasitesiyle
sınırlı düşünür ve hiçbir insan, "benim aklım mükemmeldir, ben her
şeyi gereği gibi kavrarım" diyemez. Bir diğer deyişle bizim
varlığımız da aklımız gibi "cüz'î"dir ve onun, varlığı
"küllî/mutlak" olanı tam anlamıyla kavraması mümkün değildir. Onun
için Kelam alimleri, inanılması gereken hususlarla ilgili (Kelamî)
meseleleri, "aklî" ve "sem'î" diye ikiye ayırmışlardır. Bunlardan
ilki akılla bilinebilecek hususları irdelerken, ikincisi akılla
bilinemeyecek olan, ancak "doğru haber" (vahiy, Kur'an/Sünnet) ile
bilinebilecek olan hususları ele alır. Dolayısıyla bizim bilgi
sistemimiz, "çağdaş" bilgi anlayışının parametreleri ile
değerlendirilmemelidir.
Kur'an'da Mü'minlerin başat vasıflarından
birisinin "gaybe iman" olarak vurgulanması bundandır. Gayp, sadece
"görünmeyen" değildir; insan algısının sınırları dışında kalan ne
varsa, hepsi gaybın sınırları içindedir.
Yukarıda "bizim bilgi sistemimiz, "çağdaş" bilgi
anlayışının parametreleri ile değerlendirilmemelidir" dedim. Çağdaş
bilgi anlayışına bağlı olan çağdaş "varlık" anlayışı, "özgürlük"
kavramı üzerine kuruludur. Buna göre insan, sonuna kadar özgürdür;
kendisi ve çevresiyle ilgili "her şeyi" kendisi belirlemelidir. Onun
"iyi/doğru" dediği iyi/doğru, "kötü/yanlış" dediği de
kötü/yanlıştır. Çünkü evrenin merkezinde "insan" vardır. Oysa Kur'an
buna "tuğyan" diyor.
Bizim bilgi ve buna bağlı olarak varlık
anlayışımız ise "itaat ve teslimiyet" üzerine kuruludur. İyi-kötü,
doğru-yanlış, güzel-çirkin... gibi temel ontolojik ayrımlar
sem'îyyatın belirlediği kategorilerdir. Bunda şaşılacak birşey de
yoktur. Zira günlük hayatta bile hepimiz, bilmediğimiz konularda,
bilenlerin (ya da bildiğini düşündüğümüz kimselerin) söylediklerine
teslim oluruz. Bu tıpkı hastanın, doktora teslim oluşu gibi bir
şeydir. Şu halde hepimiz, varlıkta Allah Teala'ya muhtaç olduğumuza
göre, yukarıda zikrettiğim kategorileri de O'nun belirlediği
sınırlar içinde bilir ve kabul ederiz.
Allah Teala için (haşa) "yokluk"
düşünemeyeceğimize göre, "Olmasaydı ne olurdu" gibi bir soru
saçmadır. Zira varlığı "izafî" ve "mümkin" bir varlığın, varlığı
"zorunlu" ve "mutlak" olan için böyle bir soruyu gündeme getirmesi
aklen muhal olmasa da, bu faraziyenin ciddiye alınabilirlik şansı
evrenden daha büyük bir "sıfır"dır.
|