| "HAKİKATLER ARASI
DİYALOG"-3
Milli Gazete - 15 Ağustos 2005
Dinlerarası diyalog faaliyetlerinin
vazgeçilmezliğini savunanlar, –daha önce de zikrettiğim gibi– dünya
barışının tesisi, insan haklarına riayet, ekolojik tahribatın
önlenmesi vb. hususları öne çıkarıyor ve bütün bu hususların dinler
tarafından aynı/benzer tepkilerle karşılandığının altını çiziyor.
Acaba aynı hassasiyetleri paylaşan mesela çevreciler, bir kısım
ateistler ve komünistler, hippiler vs. ile niçin diyalog kurulmuyor?
"Hılfu'l-Fudul" ("Erdemliler İttifakı" diyorlar) müşriklerin
oluşturduğu bir yapı değil miydi ve Efendimiz (s.a.v) bu durumu bile
bile oraya iştirak etmemiş miydi?
Sanıyorum burada dinler arasında temel müşterek
noktalar bulunduğu tesbitinin belirleyiciliğini aramak gerekiyor.
Eğer bu tesbit doğruysa, diyalog faaliyetlerini hangi zeminde
değerlendirmemiz gerektiğini yeniden ve ciddi biçimde ele almalıyız.
Diyalog çerçevesinde yapılan hemen her toplantının ardından,
Müslüman tarafın, İslam'ın güzelliklerini fark etmenin heyecanını
yaşayan Hristiyan, Budist vs. diyalogculardan bahsedip durması "tek
taraflı" bir yönelişin ifadesi olarak mı algılanmalı? Acaba "bizim
taraf"ta da diğer dinlerin ihtiva ettiği "derin hakikatler"
bulunduğunu fark ederek vecde gelenler oluyor mudur?..
En modernistinden en gelenekçisine kadar geniş ve
renkli bir yelpazede savunulan diyalog sürecinde gündeme getirilen
"izafi mutlaklık" ve "dinsel çoğulculuk" kavramları ile Ehl-i Kitap
hakkında "sert" ifadelerin yer aldığı ayetlerin tarihselliği tezi,
yönelişin tek taraflı olmadığın açık seçik gösteriyor…
Şu bir gerçek ki, Efendimiz (s.a.v)'in hayatında
Ehl-i Kitap ile "dinî/itikadî müştereklikler" tesbit ve tesisi
anlamına gelebilecek herhangi bir yöneliş asla söz konusu
olmamıştır. Bu böyle olunca, Ehl-i Kitap kategorisi dışında kalan
dinlerin durumunu varın siz düşünün.
"Onlarla en güzel tarzda mücadele et"
(16/en-Nahl, 125; 29/el-Ankebût, 46) emr-i ilahîsinin gereğini en
güzel tarzda yerine getirdiğinde şüphe bulunmayan Efendimiz (s.a.v)
ne yapmıştı da, Necran heyetini "mübahale"ye davet edecek kadar
işler sarpa sarmıştı? Ebû Cehil'in ayağına İslam'ı tebliğ için
defalarca gittiği diyalogcular tarafından sıklıkla ve iştahla dile
getirilen Efendimiz (s.a.v), aynı tavrı Necran heyetine karşı
göstermemişse –ki bunu Kur'an'ın direktifi ile yaptığını biliyoruz–
burada diyalogcular bakımından izahı gerçekten sıkıntılı bir durum
var demektir: Ya "dinsel çoğulculuk" saçmalığını savunacak kadar işi
iyice sulandırmış bulunan bir kısım diyalogcular Efendimiz
(s.a.v)'den –haşa– daha geniş yürekli ve işin hakikatini daha iyi
kavramış durumda, ya da bugünkü Hristiyanlar o günkülere kıyasla
daha "İslamcıl"!..
Ehl-i Kitap ile ilişkilerin diyalogcuların arzu
ettiği istikamette seyretmemiş olması "tarihsellik" ile
açıklanacaksa, Mekke döneminde Ehl-i Kitab'a göreceli olarak yakın
duran Efendimiz (s.a.v)'in, Medine döneminde onlarla aynı kıbleye
yönelmemek, kılık-kıyafette ve –"Muharrem orucu" örneğinde olduğu
gibi– ibadette benzeşmemeye özel bir önem atfetmesi nasıl izah
edilecektir? Bu Nebevî tavır, "Kim kendini bir kavme benzetirse,
onlardandır" (Ebû Dâvûd, Ahmed b. Hanbel, et-Taberânî…) hadisi ile
birlikte ele alındığında tarihsellik iddiasının ne kadar komik
durduğu daha net görülecektir.
Bir yanda "hakikat"in bütün dinler tarafından
–farklı formlarda da olsa– ihtiva ve temsil edildiği tezi, diğer
yanda Hak ve Hakikat'i İslam'a özgüleyen nasslar… Nereye
gidiyorsunuz?!
|