Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İSLAM ve YÖNETİM - Fahrettinyildiz - 73. Sayfa

İSLAM ve YÖNETİM... 1

Cumhuriyet İdeolojisi ve Devlet-Toplum İlişkisi 2

 

İSLAM ve YÖNETİM

 

“Siz ey imana ermiş olanlar! Allah 'a, peygambe­re ve aranızdan kendilerine otorite emanet edil­miş olanlara ilaat edin...” [1]

İslam, sadece itikâdi ve ahlaki değerler içeren bir din değil, aynı zamanda bütün hayatı kuşatan evrensel ve dinamik bir sistemdir. Eğer İslam, Kur’an ve Sünnet bağlamında incelenirse, onun insanın kişisel ve toplumsal pratiği ile ilgili hiçbir alanı dışlamadığı görülür. Evrensel bir dinin varlığı, doğal olarak içinde devlet düşüncesini barındırır. Devlet de, yönetim teorisi­ne dayanır. Şayet bu konuda açık bir nass yoksa, bu teoriyi di­nin mahiyetinden elde etmek mümkündür.

Kur’an'da belirlenmiş bir devlet yapısı ve yönetim biçimi önerilmez; ancak siyasal faaliyetin her zaman uymak zorunda olduğu evrensel kural ve ilkelerden söz edilir. Müslümanlara düşen görev belirtilen bu ilkeler doğrultusunda, içinde yaşadık­ları çağın ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir yönetim biçimini bulmaktır. [2]

Bilindiği gibi hem peygamber hem de belli bir dönemden sonra siyasi bir lider olan Muhammed (as), İslam'ı eksiksiz bi­çimde hayata taşıdı. Onun siyasal otoritesinin meşruiyyet kay­nağı, Kur’an'a dayanıyordu. Çünkü Kur’an, müminleri Allah'a itaatie birlikte sürekli olarak Peygamber (as)'e itaat etmeye de çağırmaktaydı.[3]

Peygamber (as)'in vefatından sonra siyasi otoritenin, meşru­lyyet kaynağını nereden alacağı konusunda farklı görüşler orta­ya çıktı. Aslında siyasi otoritenin temel ilkelerinin ve ahlaki kaynağının, Kur’an olduğunda bir ihtilaf yoktur. Fakat siyasi otoritenin, icraatta bulunmak için yetki alacağı güç kaynağının tespitinde farklı ölçütler öne sürüldü. Kur’an'daki şura tavsiye­sinin çağrıştırdığı aklın ve vicdanın çok rahatlıkla görebileceği Müslümanların icmaı, icma-i ümmet gibi bir ölçüt, [4] her ne hik­metse o dönemde bir türlü görülemedi. Üzülerek belirtelim ki Müslüman coğrafyasının büyük bir bölümünde değinilen ölçüt hâlâ görülebilmiş ve hayata geçirilebilmiş değildir. O gün bu gündür siyasi otoritenin yetki kaynağı, istisnalar hariç genelde Kur’an'ın hiç onaylamayacağı biçimde zulme dayalı güç odakla­rı olagelmiştir. En çağdaş ve en iyi yönetim biçimi olarak kabul edilen yönetim biçimlerinde bile, siyasetin, bazı liderlerin ve güç odaklarının keyfi yönetimi olmaktan tam olarak kurtula­mamış olmasını görmek, yukarıdaki tespiti doğrulamaktadır. Bu aşamada cumhuriyet ideolojisinin ve devlet-toplum ilişkisinin genel bir değerlendirmesini yapmak faydalı olacaktır. [5]

 

Cumhuriyet İdeolojisi ve Devlet-Toplum İlişkisi

 

1920 li yıllardan başlayıp 2000'li yıllara kadar uzanan siyasi sürecin geçirdiği evrelere bir göz atacak olursak genel! olarak şu gerçekleri tespit edebiliriz:

“Cumhuriyet Türkiye'sinde gerçekleştirilmeye çalışılan reformlarla temelde üç şey hedeflenmişti. Bunlar, ulusal bir kimlik, siyasal bir yapı ve bu yapıya uygun kurumsal yapılan­ma. Ulusal kimlik, Anadolu Türklüğü; siyasal yapı cumhuriyet olarak kabul edilmiş; modernleşme yolunda da önemli kurum­sal yapılanmalara gidilmiştir. [6] Ancak değinilen alanların hiç bi­rinde tam anlamıyla başarı sağlanamamıştır.

“Cumhuriyet arefesinde sultan merkezli olduğu iddia edilen siyasal sistemin, cumhuriyetle demokratikleştiği söylendi; ancak pratikte demokratik değil, bürokratik bir siyasal yapıyla karşılaşıldı. Çünkü siyasal sistemin  iktidar mekanizmalarını, entelektüel bürokrat kesim eline geçirdi.

1940'lı yılların sonuna kadar siyasal kurumların dizgin­lerini elinde tutan devletçi elit, anılan süre içerisinde sivil unsurun gücünü kırmaya ve onların siyasal yaşam içindeki direnç noktalarını zayıflatmaya çalıştı. Sonunda giderek güçlenen bir devlet ve onun karşısında oldukça zayıf kalan bir toplum ortaya çıktı. İmparatorluktan cumhuriyete geçilmiş olmasına rağmen, başlangıçta sadece siyasal isimler ve aktörler değişti. Sivil top­lumun güdük kalmasından dolayı da vatandaş, devlet karşısında hayli etkisiz bırakıldı. Zaten Türk siyasal deneyiminde vatan­daş, haklardan çok sorumluluk taşıyan birey olarak yerini al­mıştır. Mevcut siyasal yapı içinde vatandaş ne gerekli özerk alana ne de devlet karşısında yeterli bir kontrol ve denetim me­kanizmasına sahip olabilmiştir.

Harf devrimi, Türk toplumunu batılı ülkeler arasına so­karken aynı oranda kendi tarihsel birikiminden ve öz değerle­rinden kopardı. Milletin değerlerine ve ülke gerçeklerine göre değil de başkalarının eğitim anlayışlarına göre yetişen vatan evlatlarının bir bölümü, kendi değerlerine ve tarihine karşı çı­kacak kadar yozlaştınldı. Onlar dilde, dinde, sanatta ve millet varlığında büyük olumsuzlukların yaşandığı bir devrin yetimleri olarak yetiştirildiler. Eğitim alanındaki sorunlar bugün de çö­zülebilmiş değildir; tam aksine artarak devam etmektedir. So­rumsuzluk ve asaletsizlikle birleşmiş bir salgın, bu nesli zehir­lemektedir. Okullar, büyük ölçüde genç nesilleri iyi eğiten ve onları faydalı bilgilerle donatan yerler olmaktan çok sadece dip­loma dağıtan bürolar haline getirilmiştir. Okullarda ders, kabus halini almış, diploma arzusu, istikbal endişesiyle çekilmesi ge­reken bir çile kabul edilmektedir. Çünkü eğitim kurumlarını ilim ve fikir dışı uğraşlar meşgul etmektedir. Bugün bilgi ve düşünce üretme kısırlığının temelinde büyük ölçüde bu nedenler yatmaktadır.

Hilafetin kaldırılması da demokrasi açısından beklenen yararı sağlayamamıştır. Bunun nedeni, hilafet ve saltanatın kal­dırılmasıyla egemenliği millete taşıyan somut bir mekanizma­nın geliştirilememiş olmasıdır. Hilafetin lağvedilmesiyle birlik­te demokratik rejim harekete geçirilemediğinden gerçekte ege­menlik hakkı millete değil, bizzat devlete ve onun adına iş gö­ren elit kesime geçmiştir. Benzer sancıların bugün hâlâ yaşanı­yor olması sorunun devam ettiğinin göstergesidir.

Dış düşmanlara karşı milletçe verilen başarılı bir müca­deleden sonra devletçi elit kesim, İslam'la köklü bir hesaplaşma İçine girdi. İslam, sosyal, siyasal ve ekonomik hareketlerin te-mellendiği formdan çıkarılıp kişilerin vicdanına sığdırılmak is­tendi. O, inanç ve ahlakla ilgili işlevini sürdürmeli, sosyal, siya­sal, ekonomik ve toplumsal misyonunu terk etmeliydi. Devlete de dinin milli karakterini oluşturucu bir fonksiyon yüklendi. Böylece, sosyal ve siyasal alanın dinamik nizamı olan İslam, kişisel düzeyde bir yaşayış biçimi olarak bürokrasinin mutlak kontrolü altına alındı. Din yerine ikame edilen laisizm, İslam'ı bizzat kontrol altında tutan bir manifesto şekline getirildi. Zaten Türkiye'de uygulanan laiklik, iddia edildiği gibi din-devlet ay­rımını değil, bürokratların İslam üzerindeki siyasal kontrol me­kanizmasını ifade ediyor. Sivil toplumun en yaygın alanı olan dini yaşayışa tam, uygulanan baskılar sonucu güdük kaldı; bu durum toplumun mayasını oluşturan din bağının zayıflamasına ve toplumla devlet arasındaki uçurumun da giderek derinleşme­sine yol açtı.

Türkiye'nin, 1930'lu yılların başında edindiği yeni kimlik, onu girme ideali taşıdığı Batı ailesi içinde de zor duruma düşürdü. Türkiye anılan dönemde Batılı devletler tarafından anti demokratik bulundu ve bu yüzden şiddetle eleştirildi. Bu tepkiler karşısında 1930 yerel seçiminde çok partili bir sistemle bu imaj silinmek istendi ve Batıya Türkiye'nin demokratik ol­duğu mesajı verilmeye çalışıldı. Ancak İnönü'nün 1936 yılında CHP genel başkan vekili sıfatıyla yayınladığı bir genelgeyle, devletin ve hükümetin parti ile fiilen birleştiğini açıklaması; ay­rıca CHP'nin altı okunun 1937 yılında Anayasa maddesi haline getirilerek devletin temel unsuru olan Anayasa'nın CHP ilkele­riyle bütünleşmesi. [7] Türkiye Cumhuriyeti'ni adeta tek parti devleti konumuna getirdi. Tek parti zihniyetinin, devletin ve milletin tüm kurumları üzerindeki etkisi bugün de ağırlıklı ola­rak devam etmekte, hatta bazı yönleri sorgulanamaz bir ilke muamelesi görmektedir.

1938 yılında M. Kemal'in ölümüyle baskıcı bir anlayışa sahip olan tek parti zihniyeti. Türk toplumunun üzerinde mutlak bir hakimiyet kurdu ve demokrasiden yana olanların sesini bü­yük ölçüde kıstı. Tabii ki bu yöndeki baskıcı politikalar De­mokrat Parti'nin doğmasına zemin hazırladı. Tek parti zihniyeti 1938'den sonra M. Kemal dönemindeki anlamından sapan bir Atatürkçülük ideolojisi geliştirdi. M. Kemal'in ölümüne kadar Atatürkçülük, batıyı model alan, muasır medeniyetler seviyesi­ne çıkmayı hedefleyen, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel bir programdı. M. Kemal'in ölümünden sonra bu kavram, tek parti zihniyetinin baskıcı politikalarının ve yaptırımlarının meşrulaştırıcı bir dayanağı haline getirildi.

1940'lı yılların sonuna gelindiğinde, tek partinin baskıcı tavırlarına rağmen Türk siyasal yapısı sivil ve çoğulculuğa da­yalı bir topluma doğru gelişme gösterdi. Bütün baskılara rağ­men direncini kaybetmeyen sivil toplum unsurları 1950 sonra­sına taşınabildi ve siyasi sürece katılarak Türk siyasi hayatını renklendirdi. Ne var ki 2000 yılına girildiği şu günlerde bile, milletin iradesini ve rüştünü yansıtan siyasi gelişmelerin önü­nün hâlâ birileri tarafından kesilmeye çalışılması, sivil ve ço­ğulculuğa dayalı bir yönetimden yana olanları ciddi biçimde en­dişelendirmektedir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, cumhuriyetin kurucu öncüleri, cumhuriyeti ve demokrasiyi Türk toplumunun siyasal yapılan­masında nihai bir hedef olarak tasavvur etmiş olsalar dahi, geçmişteki ve günümüzdeki gelişmelerin pratik sonuçları, ta­savvur edilen hedefe arzulanan biçimde ulaşılamadığını açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü bugünkü çok partili dönemde bile hortlatılmaya çalışılan tek parti zihniyeti, Türkiye'deki demok­rasinin halka değil belli bir azınlığa ait siyasal bir rejim; Türki­ye Cumhuriyeti'nin de tek parti devletiymiş gibi algılanmasına neden olmaktadır. Bu yanlışlar eyyamcı tavırlarla ömür tüketen aciz kimseler tarafından değil, her zaman dinamik bir ruhla haktan, adaletten ve doğruluktan yana olan milletin sağ duyu­suyla düzeltilebilecektir. Yeter ki baştan beri değinilen konular, her türlü ön yargı, taraf ve karşıt olmanın ötesinde dürüst, cesur ve özgür biçimde tartışılıp yanlışlar düzeltilebilsin. Eğer yan­lışlar bugünden düzeitilmezse yarınların yanlış üzerine kurul­ması kaçınılmaz olur. [8]

 



[1] Nisa: 4/59

[2] Bkz. Muhammed Esed. İslam 'da Yönetim Biçimi, s-45-46

[3] Bkz. Enfâl: 8/20, 24, 46; Nisa: 4/59 vb.

[4] Bkz. Âl-i İmram: 3/159: Şûra: 42/ 38

[5] Fahrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, İşaret Yayınları: 299-300.

[6] Bkz. Çaha. Ömer. Cumhuriyet Türkiye'sinin İlk Yıllarında Sivil Toplum, İslami araştırmalar, C.8. S.2, s. 101

[7] Bkz. Tuncay. Mele. Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyet Dönemi Türk An­siklopedisi, C.8

[8] Fahrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, İşaret Yayınları: 300-303.