c- Hamdin, Dinî Uygulamadaki Konumu: - 13. Sayfa
c- Hamdin, Dinî Uygulamadaki Konumu:
İslâmı, hayatına uygulayacak her insanın bu yaşantısmda geçmek zorunda olduğu bir takım merhaleler vardır. Bunların sonuncusu “hamd” ve “şükürdür.”
İnsanın, geçmesi gereken bu merhaleleri şöyle sıralayabiliriz:
İslâmı, hayatına hakim kılmaya karar veren her insan, İslâmı yaşamaya önce İlâhî bir uyarı ve lütufla başlar. Bu durum, bir hadiste şöyle anlatılır.
“Kulun kalbine (yani zihnine) bir ilim nuru girince, kalbi gerçeğe açılır ve onu kabul etme yönünde genişler.” Soruldu:
“Ey Allah'ın Rasûlü, bu durumun belirtileri var mıdır?” Cevap verdiler:
“Evet, çeşitli olumsuz etkileriyle, mal, makam hırsıyla aldatma özelliği ağır basan dünya (dar'ı gurur) dan uzaklaşmak, ebedî yurdun sonsuz mutluluğunu elde etme ve ölüm olayına hazırlanma yoluna girmekdir.
Bu aşamadaki insan, her şeyden önce kendisine çeşitli nimetleriyle ihsanda bulunan Yüce Allah'ın varlığını düşünür ve, “O Yüce yaratıcı benden nimetlerinin kıymetini bilmemi ve O'na kulluk etmemi istiyor. Allah'a isyan edersem, nimetini alıp maddi ve manevi azabını er geç verecektir. O' bize, itaat edene sevap, isyan edene de şiddetli azap edeceğini; her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, beni ve her varlığı besleyen, büyüten, lıiç bir zaman unutmayan bir Rabb'imiz olduğunu, mucizeler vererek gönderdiği peygamberleriyle bildirmiştir.” der.
Bunları düşünen kul, Allah'a isyan etmekten korkmaya başlar. Bu durumda kurtuluş yolu olarak, Yaratanın varlığı hakkında kesin bir kanaat ve bilgi elde etme yoluna girer. Bu düşüncesi onu, ilim sahibi olmaya, ve gerekli dinî bilgileri öğrenince de onları uygulayarak, kulluk vazifesini yapmaya çalışır.
Dini, hayatına uygulamada bu mesafeyi alan insan, kendi durumunu daha yakından görebilecektir. Günahlarının çok olduğunun farkına varacaktır. Günahlarının içerisinde yüzerken “nasıl itaat edebilirim?” diye düşünmeye başlayacaktır. Geliştirdiği bu düşüncesiyle, kulluk edebilecek bir yapıyı kazanabilmek için, “işlemekte olduğum bütün günahlarımdan tevbe etmeliyim” der. Neticede, Allah'a karşı kulluk görevini yerine getirebilmek ve günah kirlerinden kurtulabilmek için tevbe eder.
Şartlarını yerine getirerek, kesin kararlı ve samimi olarak tevbe eden mü'min, imtihan için gönderildiği dünyadaki hayatının bu aşamasında da, bir takım engellerle karşılaşacaktır. Aşmak zorunda olacağı bu engeller dünya, halk, şeytan ve nefisten doğar. O, aşılması gereken bu engeller için özellikle şu dört hususa dikkat etmelidir:
1- Kendisini kötü yola götürecek dünya ile ilgili her çeşit isteğin olumsuz etkisinden sıyrılmak ve uzak durmak.
2- Özellikle kötü alışkanlık müptelası insanların şerlerinden kaçınmak.
3- Şeytanın iğvası olan isteklerin neler olduğunu öğrenip, onlara uymaktan uzak durmak.
4- Nefis ve hevadan kaynaklanan gayri meşrû arzulara uymamak.
Bunlar arasında başarılıp aşılması en zor olanı, “nefs” ve “hevâ” engelidir. Çünkü ondan ayrılmak ve isteklerinin etkisinden kurtulmak hiç de kolay değildir. Zira nefis, kişinin ayrılmaz bir vasıtası ve bineğidir. Onun temel özelliği ilâhi emir ve yasaklara ters düşen kötü şeyleri istemek ve arzu etmektir. Nefsin, kötülüklerden uzaklaştırılıp iyiliklere boyun eğdirilmesi için, “takva” ipine yapışmak kaçınılmazdır. Nefisle olan bu mücadelesinde başarı sağlayan mü'min'in Allah'a karşı samimi bir kul olmak maksadıyla girdiği bu yolculuğunda da, önüne yeni bazı engeller çıkacaktır. Bunlar şunlardır:
1- Yeme-içme gibi tabii arzularında normal ölçüyü aşıp onların zarar verici duruma gelmeleri.
2- Sevdiği.sevmediği, korktuğu, korkmadiği şeyler konusunda, ilâhî iradeye teslim olup, kurtulacak mı yoksa bunu başaramayıp helak mı olacak?
3- Kaderinde yer alan ve yaşayacağı çeşitli olaylar.
4- Karşılaşacağı sıkıntı, felaket ve dertler. Özellikle şeytan ve nefsi emmarenin zarar verici telkinlerinden uzak durabilmesi, bu konudaki engellerin başhcalarını oluşturur.
Bu dört engeli aşma durumunda olan kimsenin, aşağıdaki kurtarıcı dört vasıtaya baş vurması gerekir:
1- Rızkı konusunda, ilgili emir ve yasaklara uyarak Allah'a tevekkül etmek.
2- Sevdiği, sevmediği, korktuğu, korkmadığı şeyler konusunda sonucu bütünüyle Yüce Allah'ın takdirine bırakmak.
3- Her çeşit sıkıntıyı “sabırla” karşılamak.
4- Kaderindekilerin tecellisini “rıza” ile karşılamak.
Bu engelleri, gerektiği şekilde geçen kimse daha sonra, nefsinin ibadetlere karşı tembel, pek isteksiz; ama buna karşılık gaflet verici boş şeylere meyilli, arzulu olduğunu görür. Bu durumda kendisini Yüce Allah'a itaat etmeye teşvik edecek ve onu Allah'a isyan etmekten uzaklaştıracak sebepler arar. Sonunda “havf” ve “recâ” denilen “ümit ve korkuyu”, aradığı kurtarıcı sebep olarak bulur.
“Recâ”, vaadlarında hiç bir değişiklik yapmayan Allah'ın bildirdiği ecir, mükâfat ve sevap gibi şeyler hakkmda, tabii olarak pek ümitli olmak demektir. “Havf” ise, Yüce Mevla'nın, elem verici azabından korkmaktır.
Bu engelleri de başarı ile aşan mü'min, artık ibadetlerini ifa ederken harhangi bir engelle karşılaşmayacaktır. Çünkü o, ibadet ve kulluk görevine, şevk ve istekle devam eder. Ancak, o, hayatını İslâmî ölçülere göre düzenlemenin mutlu sonuçlarını, yaşayarak göreceği bu noktada, içinde gelişen helak edici iki önemli afetle karşılaşır. Bu iki tehlikeli duygu “riya ve ucub”dur. “Riya”, gösteriş, “ucub” kendini beğenme ve üstün görmedir. Bu kul, Allah'a itaatıyla bazan insanlara gösteriş duygusuna kapılacak, bazan da ibadetlerini gözünde büyüterek kendisini herkesten üstün görebilecektir. Oysa imtihan için gönderildiği hayatı sona ermeden, hakkındaki nihai hükmü nasıl verebilir? Kendini üstün görmesi nasıl isabetli olabilir?
Bu kimse karşısına çıkan riya ve ucubdan kurtulmalıdır. Çare olarak da ibadet ve hayırlı işlerini yaparken Allah'ın emirlerinin yasaklarının ve vaadlarının dışındaki hiç bir şeyin etkili olmaması demek olan “ihlas”a ve Allah'ın ihsan, buyurduğu nimetlerin kıymetini bilmeğe dikkat etmelidir.
Artık, yaratılış gayesine uygun olarak, İslâmm istediği şekilde maddi ve manevi mutluluk içinde yaşamını sürdüren kişi, “şükür” görevini yerine getiremeyip yükseldiği bu dereceden düşme endişesiyle karşılaşır. İşte her türden nimet karşısında yapılması Allah tarafından emredilen “hamd” ve “şükür” vazifesi gerçek anlamıyla burada karşısına çıkar. Diğer kulluk görevlerini yerine getirirken, hamd ve şükretmekten de geri durmaz. Nimet haline dönüşen bu hayatını, her imkân ve sebebi lütfeden Yüce Allah'dan bilir. Ve buna göre değerlendirip hamdeder, şükreder. Bu noktada hamd ve şükür ihmal edilemez bir vazife hüviyetine bürünmüştür.
Allah'ın emir ve yasaklarının işaretlediği bu hak yolda ilerleyen mü'min, artık bu yolun maksat ve gayesinin ileri bir noktasında seyretmektedir. Ahiret hazırlığı içinde, oradaki sonsuz mutluluğun özlemini duyar; dünyanın haksız hiç bir arzusu onu hoşnut edemez. İşte ölçülerini İslâm'dan alan kişilikli bir hayat ve onun mutlu sonucu... Netice olarak hamd, yapmakla mükellef bulunduğumuz dini görevlerimizden biridir. Şuurlu olarak, gerçek anlamıyla yerine getirilebilmesi için hayatın bütün safhalarında ve her konuda tevhid inancına sahip olunmalıdır. Bir insan her çeşit iyilik ve güzelliği, maddî ve manevi afiyeti (esenliği) Allah'dan değil de, yine O'nun emriyle oluşan sebeplerden bilirse, nasıl O'na hamdedebilir? Her çeşit nimet için “Elhamdülillah” diyoruz.
İslami Okul Okulların En Önemlisi