Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

c- Hamdin, Dinî Uygulamadaki Konumu: - 13. Sayfa

c- Hamdin, Dinî Uygulamadaki Konumu:

 

İslâmı, hayatına uygulayacak her insa­nın bu yaşantısmda geçmek zorunda olduğu bir takım merhaleler vardır. Bunların so­nuncusu “hamd” ve “şükürdür.”

İnsanın, geçmesi gereken bu merhaleleri şöyle sıralayabiliriz:

İslâmı, hayatına hakim kılmaya karar veren her insan, İslâmı yaşamaya önce İlâhî bir uyarı ve lütufla başlar. Bu durum, bir hadiste şöyle anlatılır.

“Kulun kalbine (ya­ni zihnine) bir ilim nuru girince, kalbi ger­çeğe açılır ve onu kabul etme yönünde ge­nişler.” Soruldu:

“Ey Allah'ın Rasûlü, bu du­rumun belirtileri var mıdır?” Cevap verdiler:

“Evet, çeşitli olumsuz etkileriyle, mal, makam hırsıyla aldatma özelliği ağır basan dünya (dar'ı gurur) dan uzaklaşmak, ebedî yurdun sonsuz mutluluğunu elde etme ve ölüm olayına hazırlanma yoluna girmekdir.

Bu aşamadaki insan, her şeyden önce kendisine çeşitli nimetleriyle ihsanda bulu­nan Yüce Allah'ın varlığını düşünür ve, “O Yüce yaratıcı benden nimetlerinin kıymetini bilmemi ve O'na kulluk etmemi istiyor. Al­lah'a isyan edersem, nimetini alıp maddi ve manevi azabını er geç verecektir. O' bize, itaat edene sevap, isyan edene de şiddetli azap edeceğini; her şeyi bilen, her şeye gü­cü yeten, beni ve her varlığı besleyen, büyü­ten, lıiç bir zaman unutmayan bir Rabb'imiz olduğunu, mucizeler vererek gönderdi­ği peygamberleriyle bildirmiştir.” der.

Bunları düşünen kul, Allah'a isyan et­mekten korkmaya başlar. Bu durumda kur­tuluş yolu olarak, Yaratanın varlığı hakkın­da kesin bir kanaat ve bilgi elde etme yo­luna girer. Bu düşüncesi onu, ilim sahibi olmaya, ve gerekli dinî bilgileri öğrenince de onları uygulayarak, kulluk vazifesini yapmaya çalışır.

Dini, hayatına uygulamada bu mesafe­yi alan insan, kendi durumunu daha yakın­dan görebilecektir. Günahlarının çok oldu­ğunun farkına varacaktır. Günahlarının içe­risinde yüzerken “nasıl itaat edebilirim?” diye düşünmeye başlayacaktır. Geliştirdiği bu düşüncesiyle, kulluk edebilecek bir yapı­yı kazanabilmek için, “işlemekte olduğum bütün günahlarımdan tevbe etmeliyim” der. Neticede, Allah'a karşı kulluk görevini ye­rine getirebilmek ve günah kirlerinden kur­tulabilmek için tevbe eder.

Şartlarını yerine getirerek, kesin karar­lı ve samimi olarak tevbe eden mü'min, im­tihan için gönderildiği dünyadaki hayatının bu aşamasında da, bir takım engellerle kar­şılaşacaktır. Aşmak zorunda olacağı bu en­geller dünya, halk, şeytan ve nefisten doğar. O, aşılması gereken bu engeller için özellik­le şu dört hususa dikkat etmelidir:

1- Kendisini kötü yola götürecek dünya ile ilgili her çeşit isteğin olumsuz etkisinden sıyrılmak ve uzak durmak.

2- Özellikle  kötü  alışkanlık  müptelası insanların şerlerinden kaçınmak.

3- Şeytanın iğvası olan isteklerin neler olduğunu  öğrenip, onlara uymaktan uzak durmak.

4- Nefis ve hevadan kaynaklanan gayri meşrû arzulara uymamak.

Bunlar arasında başarılıp aşılması en zor olanı, “nefs” ve “hevâ” engelidir. Çünkü ondan ayrılmak ve isteklerinin etkisinden kurtulmak hiç de kolay değildir. Zira nefis, kişinin ayrılmaz bir vasıtası ve bineğidir. Onun temel özelliği ilâhi emir ve yasaklara ters düşen kötü şeyleri istemek ve arzu et­mektir. Nefsin, kötülüklerden uzaklaştırılıp iyiliklere boyun eğdirilmesi için, “takva” ipi­ne yapışmak kaçınılmazdır. Nefisle olan bu mücadelesinde başarı sağlayan mü'min'in Allah'a karşı samimi bir kul olmak maksa­dıyla girdiği bu yolculuğunda da, önüne ye­ni bazı engeller çıkacaktır. Bunlar şunlardır:

1- Yeme-içme gibi tabii arzularında normal ölçüyü aşıp onların zarar verici du­ruma gelmeleri.

2- Sevdiği.sevmediği, korktuğu, korkmadiği şeyler konusunda, ilâhî iradeye tes­lim olup, kurtulacak mı yoksa bunu başaramayıp helak mı olacak?

3- Kaderinde yer alan ve yaşayacağı çe­şitli olaylar.

4- Karşılaşacağı sıkıntı, felaket ve dert­ler. Özellikle şeytan ve nefsi emmarenin za­rar verici telkinlerinden uzak durabilmesi, bu konudaki  engellerin  başhcalarını oluş­turur.

Bu dört engeli aşma durumunda olan kimsenin, aşağıdaki kurtarıcı dört vasıtaya baş vurması gerekir:

1- Rızkı konusunda, ilgili emir ve ya­saklara uyarak Allah'a tevekkül etmek.

2- Sevdiği, sevmediği, korktuğu, korkmadığı şeyler konusunda sonucu bütünüyle Yüce Allah'ın takdirine bırakmak.

3- Her çeşit sıkıntıyı “sabırla” karşıla­mak.

4- Kaderindekilerin tecellisini “rıza” ile karşılamak.

Bu engelleri, gerektiği şekilde geçen kimse daha sonra, nefsinin ibadetlere karşı tembel, pek isteksiz; ama buna karşılık gaf­let verici boş şeylere meyilli, arzulu olduğu­nu görür. Bu durumda kendisini Yüce Al­lah'a itaat etmeye teşvik edecek ve onu Al­lah'a isyan etmekten uzaklaştıracak sebep­ler arar. Sonunda “havf” ve “recâ” denilen “ümit ve korkuyu”, aradığı kurtarıcı sebep olarak bulur.

“Recâ”, vaadlarında hiç bir değişiklik yapmayan Allah'ın bildirdiği ecir, mükâfat ve sevap gibi şeyler hakkmda, tabii olarak pek ümitli olmak demektir. “Havf” ise, Yü­ce Mevla'nın, elem verici azabından kork­maktır.

Bu engelleri de başarı ile aşan mü'min, artık ibadetlerini ifa ederken harhangi bir engelle karşılaşmayacaktır. Çünkü o, ibadet ve kulluk görevine, şevk ve istekle devam eder. Ancak, o, hayatını İslâmî ölçülere gö­re düzenlemenin mutlu sonuçlarını, yaşaya­rak göreceği bu noktada, içinde gelişen he­lak edici iki önemli afetle karşılaşır. Bu iki tehlikeli duygu “riya ve ucub”dur. “Riya”, gösteriş, “ucub” kendini beğenme ve üstün görmedir. Bu kul, Allah'a itaatıyla bazan insanlara gösteriş duygusuna kapılacak, bazan da ibadetlerini gözünde büyüterek ken­disini herkesten üstün görebilecektir. Oysa imtihan için gönderildiği hayatı sona erme­den, hakkındaki nihai hükmü nasıl verebi­lir? Kendini üstün görmesi nasıl isabetli olabilir?

Bu kimse karşısına çıkan riya ve ucubdan kurtulmalıdır. Çare olarak da ibadet ve hayırlı işlerini yaparken Allah'ın emirleri­nin yasaklarının ve vaadlarının dışındaki hiç bir şeyin etkili olmaması demek olan “ihlas”a ve Allah'ın ihsan, buyurduğu nimet­lerin kıymetini bilmeğe dikkat etmelidir.

Artık, yaratılış gayesine uygun olarak, İslâmm istediği şekilde maddi ve manevi mutluluk içinde yaşamını sürdüren kişi, “şükür” görevini yerine getiremeyip yüksel­diği bu dereceden düşme endişesiyle karşıla­şır. İşte her türden nimet karşısında yapıl­ması Allah tarafından emredilen “hamd” ve “şükür” vazifesi gerçek anlamıyla burada karşısına çıkar. Diğer kulluk görevlerini ye­rine getirirken, hamd ve şükretmekten de geri durmaz. Nimet haline dönüşen bu ha­yatını, her imkân ve sebebi lütfeden Yüce Allah'dan bilir. Ve buna göre değerlendirip hamdeder, şükreder. Bu noktada hamd ve şükür ihmal edilemez bir vazife hüviyetine bürünmüştür.

Allah'ın emir ve yasaklarının işaretlediği bu hak yolda ilerleyen mü'min, artık bu yolun maksat ve gayesinin ileri bir nok­tasında seyretmektedir. Ahiret hazırlığı için­de, oradaki sonsuz mutluluğun özlemini du­yar; dünyanın haksız hiç bir arzusu onu hoş­nut edemez. İşte ölçülerini İslâm'dan alan kişilikli bir hayat ve onun mutlu sonucu... Netice olarak hamd, yapmakla mükel­lef bulunduğumuz dini görevlerimizden bi­ridir. Şuurlu olarak, gerçek anlamıyla yeri­ne getirilebilmesi için hayatın bütün safha­larında ve her konuda tevhid inancına sa­hip olunmalıdır. Bir insan her çeşit iyilik ve güzelliği, maddî ve manevi afiyeti (esen­liği) Allah'dan değil de, yine O'nun emriyle oluşan sebeplerden bilirse, nasıl O'na hamdedebilir? Her çeşit nimet için “Elhamdülil­lah” diyoruz.