IV- GÜNÜMÜZDE ÎBADET ANLAYIŞI - Ibadet - 13. Sayfa
IV- GÜNÜMÜZDE ÎBADET ANLAYIŞI
Allah'a ibadetle yükümlü olan insanların günümüzdeki ibadet anlayışlarını, insan gerçeğinden hareket ederek ele almak istiyoruz. Çünkü îslâm dini, insan fıtratını göz önünde bulundurarak o f ıtratın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde hükümler koymuştur. İnsan gücünün hududunu aşmayan, onu her zaman yapıcılığa ve yüceliğe yönelten, hiç şüphesiz İslâm'ın prensipleridir.
Hz. Muhammed (s.a.v.)'in getirdiği nizam, bütün insanlığı mutlu kılacak ve en ileri noktaya götürecek kapasitededir. Bu din, her an değişen insanlık hayatına cevap verebilecek sürekli prensipler koymuştur. Bu temel prensiplerin gerisinde kalan ve günlük ihtiyaçlara göre şekil alması gereken cüz'i hükümleri, bu esaslardan çıkarma selâhiyetini insan aklına terk etmiştir. Ana kaynaklara -Kur'an ve Sünnet'e- ters düşmemek şartıyla, gelişen ve değişen hayat şartlarına uygun hükümleri, bu kaynaklardan elde etme yetkisi insan oğluna verilmiştir. Böylece Kur'an, insan aklına hür olarak çalışma teminatı vermiş, insanlık hayatı için koyduğu temel esaslar dairesinde, kişiye düşünme hürriyeti sağlamıştır. Bu temel prensiplerinden dolayı İslâm, her zaman önde gider. Hayatı durdurup geri çekmez. Bu dinin en önemli özelliği dengeli ve uyumlu olmasıdır. Ruhen yükselmek için bedene işkence yapmadığı gibi, bedenî eğlenceler içinde ruhu ihmal etmez ve öldürmez.
Ayet ve hadislerin ortaya koyduğu ilk gerçek “sadece Allah'a ibadet edip, O'ndan başkasına ibadet etmemektir”. İslâm, ibadeti sadece Allah'a ait kılmayı emrederken, O'na herhangi bir şeyi ortak koşma yasağını da getiriyor. İnsanlığın tanıdığı veya tanıyabileceği her türlü, Mabûd edinme çeşidini içine alan kesin bîr yasak...
Kur'an'm ortaya koyduğu bu gerçek karşısında, günümüz insanları değişik durumlar arz etmektedirler. Onların bu çeşitli durumları, ibadet anlayışlarını ortaya koymaktadır .
Bir kısım insanlara göre ibadet, kuru bir inanç kabul edilirken, bir kısmına göre de sadece belirli hareketleri yapmaktan ibaret sanılmaktadır. Yine bir kısım insanlar, Allah'a ibadetin gayesini tam olarak anlayamadıklarından, yaptıkları ibadetlerinde, ya şuursuz bir durum içine girerler ya da ibadeti fayda ve zarar unsuru olarak görürler. Bütün bunların yamnda pek çok insan Allah'ın ve O'nun dininin dışında bir takım varlıklara, sistemlere ibadet ederek onlara kul olmuştur .
Din, sadece vicdanlara hapsedilen kuru bir inanç değildir. Aksine din bütün hayatı kapsayan, hayatî olaylar arasındaki bağı temin ederek bütün yaşayışı en köklü ve sağlam esaslara bağlayan ilâhî bir nizamdır. Bu nizam, Allah'ın birliği esasına dayanır. İnsanî ilişkilerin en sağlamı bu inançtan doğar. Yine bu inanç insanlık hayatının her alanına ışık tutar.
İbadet, Kur'an'a müracaat edilerek incelendiği zaman, insan hayatının tümünü kapsayan bir terim olduğu anlaşılır. Sadece belirli hareketleri ve işleri ibadet kabul edip, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümleri ve bunları uygulamayı ibadet kabul etmemek, Kur'an'daki ibadet anlayışına ters düşer. İbadet, bir şekil ve formaliteden ibaret de değildir. Aksine bir din edinme, bir sisteme bağlanma ve günlük hayatta yaşanan bir doktrine uyma meselesidir. Bu özelliklerinden dolayı Kur'an'da en çok önem verilen bir konu olmuştur.
İslâm, başlangıçtan nihayete kadar, ibadet mefhumunu gerçekleştirmeyi en büyük gaye edinmiş bir dindir. İslâm'ın idarî ve iktisadî nizamında, ceza hukukunda, medenî ve aile hukukunda ve bu dinin içine almış olduğu diğer konularda, başka bir hedef yoktur. Kur'an'ın gaye olarak tayin ettiği bu hedefe, insanlar ancak Allah'ın hükümlerine uygun olarak yaşadıkları zaman ulaşabilirler.
Günümüz insanları, ibadetin, Allah'ın koyduğu bütün farzları kapsadığı gibi, kişiyi Allah'a yönelten her hareketi her işi de içine alan bir terim olduğunu bilmelidirler. İnsanoğlu, kalbini Allah'a yönelttikçe hayatında yaptığı her hareketin ibadet haline dönüşmesi mümkündür.
İslâm dini, Allah'ın varlığını ve birliğini beyân etmeye çok büyük önem vermiş, hiç bir yönden şirk şaibesi taşımayan bir ibadet esası ortaya koymuştur. Bunun için hiç bir varlığın, tüm varlıkların Yaratıcısı gibi olamayacağını ısrarla belirtmiştir. Yine İslâm dini, yaratıcı ile yaratılmışlar arasındaki bağın gerçeğini de belirtmeye özen göstermiştir. Her varlık gibi, insanla Allah arasında da bir bağın var olduğunu; bunun da “uluhiyyet” ve”ubudiyyet” esaslarından ibaret bulunduğunu kesinlikle belirtmiştir. İşte bu gerçek Kur'an'da şöylece ifade edilir:
“...Allah'a ibadet edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yok” [1]
Bütün Peygamberlerin kesinlikle belirttiği gerçek: “Allah'ın tek bir ilâh olduğu ve O'na ibadetle kulluk edilmesidir.”
Her asırda olduğu gibi günümüzde de her türlü şüphe ve bilgisizlikten kurtulmak için, bu gerçeğin aydınlık esaslarına sarılmak yeterli olacaktır. Çünkü insan şuurunun istikrarı, düşünce ve davranışının doğruluğu, Allah'ın bütün alemlerin tek Rabb'i; tüm yaratıkların da O'nun kulu olduğu gerçeğinin kavranmasına bağlıdır. Allah ile olan alakada, insanların hepsinin eşit olduğu da kesinlikle bilinmelidir. Hiç biri O'nun ilâhlığına ortak değildir, olamaz. Bundan dolayıdır ki İslâm'da, Kulluğun tabiî belirtisi olan takva ve ameli salih (iyi işler) den başka bir şeyle, Allah'a yaklaşmak, hiç bir insan için mümkün değildir.
Doğruyu kabullenmenin ve doğru olmanın biricik yolu, bütün insanların tek Mabûd olan Allah'a yönelmeleri ve O'na kulluk etmeleridir. İnsanlığın huzur ve mutluluğu, hakimiyeti hudutsuz, saltanatı ebedi olan Allah'a yönelmededir... İşte insanların Allah'a karşı durumu budur. Allah yaratan, insanlar ise -diğer varlıklar gibi- yaratılandır. O Rabb'dır. İnsan ise kuldur... Allah'a kul olmak, insanı kullara kulluktan kurtarır. Allah'a kulluktan kaçınanlar kendileri gibi kulların kulu olurlar, ya da nefsi, arzu ve isteklerinin kulu durumuna düşerler...
İnsan hayatı, sevinç ve kederin güzergâhıdır, însan psikolojik olarak elemden kaçınır sevinçten de hoşlanır. Keder veren sebepler karşısında öfkelenip korkarken, sevinç veren sebepler karşısında da ümitlenir ve hırslanır. İnsanların davranışlarında ve kazançlarında bu durumların peş peşe değişmesi önemli rol oynar. Ümit veren sebepler yok olunca ümitsizlik kaplar, faaliyet söner. Korku veren sebepler yok olunca da azgınlık (tuğyan) başlar, sonuç düşünülmez ve iyi davranışlar yapılamaz olur. Ümidin içinde bir korku, korkunun içinde de bir ümit bulunmazsa vazife duygusu atalete uğrar. İşte insan ruhunun, böyle bütünüyle müteessir olduğu mutlak bir “korku ve ümit” amiline karşı duyduğu bu ilgi yaratılıştaki Mabûd ve ibadet fikrinin kaynağıdır. Bütün vazife duygusu bunda toplanır. însan bu hissi (duyguyu) nereye bağlarsa Mabudu odur.
İnsan tarihinin çeşitli dönemlerinde olduğu gibi, günümüzde de bir kısım insanlar, yaratıklardan herhangi birine bütünüyle bağlanarak onun huzurunda öyle tapınmalar yapıyorlar ki, bütün şuurlarını o tapınmaya bağlayarak ilerisini göremez oluyorlar... Hâk Mabudu ve hakiki ibadeti unutturan, onları şirke düşüren kötülüğün menşei -her asırda olduğu gibi- bu günde Allah'dan başka varlıklara tapmak, onların koyduğu kurallara uyarak onlara mabûd muamelesi yapmaktır. Yer yüzünün her çeşit putlara, haksız ve bâtıl mabutları hep bu tür düşünce, davranış ve his sonucu ortaya çıkmıştır. Fakat şu bir gerçek ki bütün mevcudiyetini fanilere, Allah'dan başka varlıklara ve O'nun dininin dışındaki sistemlere bağlayanlar, tehlikeye namzettirler. Ancak Allah'a ibadet edilmelidir. Çünkü ibadet O'nun hakkıdır. Allah'a ibadet edenlerdir ki, O'ndan başkasından korkmaz ve ümit etmezler de sadece ona kul olurlar ...Gönüller Allah'tan başkasına bağlandığı zaman insanlar korku kaynağı ile ümit kaynağını ayrı ayrı görürler. O zaman bir de bakarsınız ki bîr tarafta dilber sevgi mabûdları, diğer tarafta da kahraman korku mabûdları dizilmiştir. İkisi arasında kalan zavallı insan, bu hâl içinde çırpınır, tapınır ve bunu da bir ibadet sanır. Tek Rabb, çeşitli Rabblardaıı iyidir. Yaratıklardan hiç biri Rabb olamaz. Her şeyin mutlak Rabb'ı Allah'tır. O'na ibadet edilmelidir. Çünkü ibadet ve ubudiyyet Allah'ın hakkı, insanın da vazifesidir.
Günümüzde bir takım insanların, heva ve heveslerini, her türlü menfaat ve çıkarlarını kendileri için ilâh edindiklerini görmekteyiz. Kur'an, Allah'ın ilâhî dinini bırakarak, değişik arzu, istek ve menfaatlerini, davranışlarının tek kaynağı yapan ve böylece bunları put mevkiine çıkarıp heva ve hevesinin kölesi olan insanları, hayret verici bir canlılıkla ortaya koyuyor.
“Gördün mü o kimseyi ki heva ve hevesini kendisine ilâh edinmiş...” [2]
Yani gerçeği kabul etmemiş, düşünememiş, keyfi ne isterse onu mabûd edinmiş, böylece de kendi zevkinin sevdasına düşmüş... Çünkü heva ve şehvet, gözü kör, kulağı sağır ederek kalbi duygusuz bırakır. Bu duruma düşen kişi, âlim de olsa ilmine rağmen gerçeği duyamaz olur...
Kur'an'ın, bu canlı tasviri karşısında, artık her insan, neye ibadet ettiğini ve kimin kulu olduğunu kendisi anlayabilir ve anlamalıdır. Şunu unutmamalıdır ki gerçek kulluk, her türlü bâtıl din ve mabûdlardan kaçınıp sadece Allah'a hiç bir şeyi ortak etmeden yönelmek demektir. Çünkü insan önce Allah'ı Mabûd tanıyıp O'na kulluk etmek için yaratılmıştır. İşte yaradılış sebebi... Allah'dan başkasına sarf edilen ömürler kaybedilmiş demektir. İbadet, kulun kendi isteğine bırakıldığı için ihtiyari işlerdendir. Ancak her insan Allah'a ibadetle yükümlüdür. İradesini Allah'a yönelterek hareket eden kişi salih kullardan olur.
İbadetin ruhu ve şartı, tevhid ile ihlâsdır. Allah'ın birliğine iman etmedikçe O'na ibadet edilemez. Allah'a gerçekten ibadet edenler de O'ndan başka Mabûd tanımazlar. Allah'dan başkasını O'na şerik (ortak) koşarak veya Allah'dan başkasını ilâh kabul ederek tapmak ise, Allah'ı tanımamaktır.
Din, tevhid ve ihlâs ile Allah'a ibadet etmekten ibarettir. Gerçekten de insan oğlunun maksadı ne ise mabudu da odur. Ve her mabudu onun ilâhıdır. Bunun için yalnız dili ile Kelime-i Şehâdeti söyleyip davranışları ona uygun olmayanların durumu Allah'ın dilemesine kalmıştır. Dilerse af, dilerse azâb eder. Bunun için Peygamberimiz (s.a.v.) “lâ îlâhe illâllâh-Allah'dan başka hiç bir ilâh yoktur” anlamındaki kelime-i Tevhidin manâsını, söz ve davranışları iîe ortaya koyarken, zikirde de onu tercih etmiştir. Yine geçen hadislerden de anlaşılacağı üzere, ihlâsla bu kelimenin anlamını uygulayarak yerine getirenlerin, cennete girebileceğini de bildirmiştir. Çünkü ihlâs, söz ile davranışın ilâhî ölçüler doğrultusunda birleşmesi demektir.
Söz ve davranışlarımızla, zahir ve batınımızla Allah'a gerçek ibadet eden ve kulluk imanı içinde son nefesinde de “lâ îlâhe illallah” diyen kullarından olmamızı, yüce Allah'dan dileriz......Amîn.
“Sana Yakın (yani ölüm) gelinceye kadar Rabb'ine ibadetle kulluk et.” [3]
[1] A'raf: 7/59
[2] Casiye: 45/23.
[3] Hicr: 15/99.
İslami Okul Okulların En Önemlisi