Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

IV- GÜNÜMÜZDE ÎBADET ANLAYIŞI - Ibadet - 13. Sayfa

IV- GÜNÜMÜZDE ÎBADET ANLAYIŞI

 

Allah'a ibadetle yükümlü olan insanla­rın günümüzdeki ibadet anlayışlarını, insan gerçeğinden hareket ederek ele almak istiyo­ruz. Çünkü îslâm dini, insan fıtratını göz önünde bulundurarak o f ıtratın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde hükümler koymuştur. İnsan gücünün hududunu aşmayan, onu her zaman yapıcılığa ve yüceliğe yönelten, hiç şüphesiz İslâm'ın prensipleridir.

Hz. Muhammed (s.a.v.)'in getirdiği ni­zam, bütün insanlığı mutlu kılacak ve en ileri noktaya götürecek kapasitededir. Bu din, her an değişen insanlık hayatına cevap verebilecek sürekli prensipler koymuştur. Bu temel prensiplerin gerisinde kalan ve günlük ihtiyaçlara göre şekil alması gere­ken cüz'i hükümleri, bu esaslardan çıkarma selâhiyetini insan aklına terk etmiştir. Ana kaynaklara -Kur'an ve Sünnet'e- ters düşme­mek şartıyla, gelişen ve değişen hayat şart­larına uygun hükümleri, bu kaynaklardan elde etme yetkisi insan oğluna verilmiştir. Böylece Kur'an, insan aklına hür olarak ça­lışma teminatı vermiş, insanlık hayatı için koyduğu temel esaslar dairesinde, kişiye dü­şünme hürriyeti sağlamıştır. Bu temel pren­siplerinden dolayı İslâm, her zaman önde gider. Hayatı durdurup geri çekmez. Bu dinin en önemli özelliği dengeli ve uyumlu olma­sıdır. Ruhen yükselmek için bedene işkence yapmadığı gibi, bedenî eğlenceler içinde ru­hu ihmal etmez ve öldürmez.

Ayet ve hadislerin ortaya koyduğu ilk gerçek “sadece Allah'a ibadet edip, O'ndan başkasına ibadet etmemektir”. İslâm, ibadeti sadece Allah'a ait kılmayı emrederken, O'na herhangi bir şeyi ortak koşma yasağını da getiriyor. İnsanlığın tanıdığı veya tanıyabile­ceği her türlü, Mabûd edinme çeşidini içine alan kesin bîr yasak...

Kur'an'm ortaya koyduğu bu gerçek karşısında, günümüz insanları değişik du­rumlar arz etmektedirler. Onların bu çeşitli durumları, ibadet anlayışlarını ortaya koy­maktadır .

Bir kısım insanlara göre ibadet, kuru bir inanç kabul edilirken, bir kısmına göre de sadece belirli hareketleri yapmaktan ibaret sanılmaktadır. Yine bir kısım insanlar, Al­lah'a ibadetin gayesini tam olarak anlayamadıklarından, yaptıkları ibadetlerinde, ya şuursuz bir durum içine girerler ya da iba­deti fayda ve zarar unsuru olarak görürler. Bütün bunların yamnda pek çok insan Al­lah'ın ve O'nun dininin dışında bir takım varlıklara, sistemlere ibadet ederek onlara kul olmuştur .

Din, sadece vicdanlara hapsedilen kuru bir inanç değildir. Aksine din bütün hayatı kapsayan, hayatî olaylar arasındaki bağı te­min ederek bütün yaşayışı en köklü ve sağ­lam esaslara bağlayan ilâhî bir nizamdır. Bu nizam, Allah'ın birliği esasına dayanır. İnsanî ilişkilerin en sağlamı bu inançtan do­ğar. Yine bu inanç insanlık hayatının her alanına ışık tutar.

İbadet, Kur'an'a müracaat edilerek incelendiği zaman, insan hayatının tümünü kapsayan bir terim olduğu anlaşılır. Sadece belirli hareketleri ve işleri ibadet kabul edip, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen hü­kümleri ve bunları uygulamayı ibadet kabul etmemek, Kur'an'daki ibadet anlayışına ters düşer. İbadet, bir şekil ve formaliteden ibaret de değildir. Aksine bir din edinme, bir sisteme bağlanma ve günlük hayatta yaşa­nan bir doktrine uyma meselesidir. Bu özel­liklerinden dolayı Kur'an'da en çok önem verilen bir konu olmuştur.

İslâm, başlangıçtan nihayete kadar, iba­det mefhumunu gerçekleştirmeyi en büyük gaye edinmiş bir dindir. İslâm'ın idarî ve ik­tisadî nizamında, ceza hukukunda, medenî ve aile hukukunda ve bu dinin içine almış olduğu diğer konularda, başka bir hedef yok­tur. Kur'an'ın gaye olarak tayin ettiği bu he­defe, insanlar ancak Allah'ın hükümlerine uygun olarak yaşadıkları zaman ulaşabilir­ler.

Günümüz insanları, ibadetin, Allah'ın koyduğu bütün farzları kapsadığı gibi, kişi­yi Allah'a yönelten her hareketi her işi de içine alan bir terim olduğunu bilmelidirler. İnsanoğlu, kalbini Allah'a yönelttikçe haya­tında yaptığı her hareketin ibadet haline dönüşmesi mümkündür.

İslâm dini, Allah'ın varlığını ve birliğini beyân etmeye çok büyük önem vermiş, hiç bir yönden şirk şaibesi taşımayan bir ibadet esası ortaya koymuştur. Bunun için hiç bir varlığın, tüm varlıkların Yaratıcısı gibi olamayacağını ısrarla belirtmiştir. Yine İslâm dini, yaratıcı ile yaratılmışlar arasındaki ba­ğın gerçeğini de belirtmeye özen göstermiş­tir. Her varlık gibi, insanla Allah arasında da bir bağın var olduğunu; bunun da “uluhiyyet” ve”ubudiyyet” esaslarından ibaret bulunduğunu kesinlikle belirtmiştir. İşte bu gerçek Kur'an'da şöylece ifade edilir:

“...Allah'a ibadet edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yok” [1]

Bütün Pey­gamberlerin kesinlikle belirttiği gerçek: “Al­lah'ın tek bir ilâh olduğu ve O'na ibadetle kulluk edilmesidir.”

Her asırda olduğu gibi günümüzde de her türlü şüphe ve bilgisizlikten kurtulmak için, bu gerçeğin aydınlık esaslarına sarıl­mak yeterli olacaktır. Çünkü insan şuurunun istikrarı, düşünce ve davranışının doğruluğu, Allah'ın bütün alemlerin tek Rabb'i; tüm ya­ratıkların da O'nun kulu olduğu gerçeğinin kavranmasına bağlıdır. Allah ile olan ala­kada, insanların hepsinin eşit olduğu da ke­sinlikle bilinmelidir. Hiç biri O'nun ilâhlığına ortak değildir, olamaz. Bundan dolayı­dır ki İslâm'da, Kulluğun tabiî belirtisi olan takva ve ameli salih (iyi işler) den başka bir şeyle, Allah'a yaklaşmak, hiç bir insan için mümkün değildir.

Doğruyu kabullenmenin ve doğru olma­nın biricik yolu, bütün insanların tek Mabûd olan Allah'a yönelmeleri ve O'na kulluk etmeleridir. İnsanlığın huzur ve mutluluğu, hakimiyeti hudutsuz, saltanatı ebedi olan Allah'a yönelmededir... İşte insanların Al­lah'a karşı durumu budur. Allah yaratan, insanlar ise -diğer varlıklar gibi- yaratılan­dır. O Rabb'dır. İnsan ise kuldur... Allah'a kul olmak, insanı kullara kulluktan kurtarır. Allah'a kulluktan kaçınanlar kendileri gibi kulların kulu olurlar, ya da nefsi, arzu ve is­teklerinin kulu durumuna düşerler...

İnsan hayatı, sevinç ve kederin güzer­gâhıdır, însan psikolojik olarak elemden ka­çınır sevinçten de hoşlanır. Keder veren se­bepler karşısında öfkelenip korkarken, se­vinç veren sebepler karşısında da ümitlenir ve hırslanır. İnsanların davranışlarında ve kazançlarında bu durumların peş peşe değiş­mesi önemli rol oynar. Ümit veren sebepler yok olunca ümitsizlik kaplar, faaliyet söner. Korku veren sebepler yok olunca da azgın­lık (tuğyan) başlar, sonuç düşünülmez ve iyi davranışlar yapılamaz olur. Ümidin için­de bir korku, korkunun içinde de bir ümit bulunmazsa vazife duygusu atalete uğrar. İşte insan ruhunun, böyle bütünüyle müte­essir olduğu mutlak bir “korku ve ümit” amiline karşı duyduğu bu ilgi yaratılıştaki Mabûd ve ibadet fikrinin kaynağıdır. Bütün vazife duygusu bunda toplanır. însan bu his­si (duyguyu) nereye bağlarsa Mabudu odur.

İnsan tarihinin çeşitli dönemlerinde ol­duğu gibi, günümüzde de bir kısım insan­lar, yaratıklardan herhangi birine bütünüy­le bağlanarak onun huzurunda öyle tapın­malar yapıyorlar ki, bütün şuurlarını o tapınmaya bağlayarak ilerisini göremez olu­yorlar... Hâk Mabudu ve hakiki ibadeti unutturan, onları şirke düşüren kötülüğün menşei -her asırda olduğu gibi- bu günde Allah'dan başka varlıklara tapmak, onların koyduğu kurallara uyarak onlara mabûd muamelesi yapmaktır. Yer yüzünün her çe­şit putlara, haksız ve bâtıl mabutları hep bu tür düşünce, davranış ve his sonucu ortaya çıkmıştır. Fakat şu bir gerçek ki bütün mev­cudiyetini fanilere, Allah'dan başka varlık­lara ve O'nun dininin dışındaki sistemlere bağlayanlar, tehlikeye namzettirler. Ancak Allah'a ibadet edilmelidir. Çünkü ibadet O'­nun hakkıdır. Allah'a ibadet edenlerdir ki, O'ndan başkasından korkmaz ve ümit etmez­ler de sadece ona kul olurlar ...Gönüller Al­lah'tan başkasına bağlandığı zaman insanlar korku kaynağı ile ümit kaynağını ayrı ayrı görürler. O zaman bir de bakarsınız ki bîr tarafta dilber sevgi mabûdları, diğer ta­rafta da kahraman korku mabûdları dizil­miştir. İkisi arasında kalan zavallı insan, bu hâl içinde çırpınır, tapınır ve bunu da bir ibadet sanır. Tek Rabb, çeşitli Rabblardaıı iyidir. Yaratıklardan hiç biri Rabb olamaz. Her şeyin mutlak Rabb'ı Allah'tır. O'na iba­det edilmelidir. Çünkü ibadet ve ubudiyyet Allah'ın hakkı, insanın da vazifesidir.

Günümüzde bir takım insanların, heva ve heveslerini, her türlü menfaat ve çıkarlarını kendileri için ilâh edindiklerini görmek­teyiz. Kur'an, Allah'ın ilâhî dinini bırakarak, değişik arzu, istek ve menfaatlerini, davranışlarının tek kaynağı yapan ve böylece bunları put mevkiine çıkarıp heva ve heve­sinin kölesi olan insanları, hayret verici bir canlılıkla ortaya koyuyor.

“Gördün mü o kimseyi ki heva ve hevesini kendisine ilâh edinmiş...” [2]

Yani gerçeği kabul etmemiş, düşünememiş, keyfi ne isterse onu mabûd edinmiş, böylece de kendi zevkinin sevdasına düşmüş... Çünkü heva ve şehvet, gözü kör, kulağı sağır ederek kalbi duygu­suz bırakır. Bu duruma düşen kişi, âlim de olsa ilmine rağmen gerçeği duyamaz olur...

Kur'an'ın, bu canlı tasviri karşısında, ar­tık her insan, neye ibadet ettiğini ve kimin kulu olduğunu kendisi anlayabilir ve anla­malıdır. Şunu unutmamalıdır ki gerçek kul­luk, her türlü bâtıl din ve mabûdlardan ka­çınıp sadece Allah'a hiç bir şeyi ortak etme­den yönelmek demektir. Çünkü insan önce Allah'ı Mabûd tanıyıp O'na kulluk etmek için yaratılmıştır. İşte yaradılış sebebi... Allah'dan başkasına sarf edilen ömürler kay­bedilmiş demektir. İbadet, kulun kendi iste­ğine bırakıldığı için ihtiyari işlerdendir. An­cak her insan Allah'a ibadetle yükümlüdür. İradesini Allah'a yönelterek hareket eden kişi salih kullardan olur.

İbadetin ruhu ve şartı, tevhid ile ihlâsdır. Allah'ın birliğine iman etmedikçe O'na ibadet edilemez. Allah'a gerçekten ibadet edenler de O'ndan başka Mabûd tanımazlar. Allah'dan başkasını O'na şerik (ortak) ko­şarak veya Allah'dan başkasını ilâh kabul ederek tapmak ise, Allah'ı tanımamaktır.

Din, tevhid ve ihlâs ile Allah'a ibadet et­mekten ibarettir. Gerçekten de insan oğlu­nun maksadı ne ise mabudu da odur. Ve her mabudu onun ilâhıdır. Bunun için yalnız di­li ile Kelime-i Şehâdeti söyleyip davranışları ona uygun olmayanların durumu Allah'ın dilemesine kalmıştır. Dilerse af, dilerse azâb eder. Bunun için Peygamberimiz (s.a.v.) “lâ îlâhe illâllâh-Allah'dan başka hiç bir ilâh yoktur” anlamındaki kelime-i Tevhidin ma­nâsını, söz ve davranışları iîe ortaya koyar­ken, zikirde de onu tercih etmiştir. Yine ge­çen hadislerden de anlaşılacağı üzere, ihlâsla bu kelimenin anlamını uygulayarak yeri­ne getirenlerin, cennete girebileceğini de bil­dirmiştir. Çünkü ihlâs, söz ile davranışın ilâ­hî ölçüler doğrultusunda birleşmesi demek­tir.

Söz ve davranışlarımızla, zahir ve batını­mızla Allah'a gerçek ibadet eden ve kulluk imanı içinde son nefesinde de “lâ îlâhe illal­lah” diyen kullarından olmamızı, yüce Al­lah'dan dileriz......Amîn.

“Sana Yakın (yani ölüm) gelinceye kadar Rabb'ine ibadetle kulluk et.” [3]

 



[1] A'raf: 7/59

[2] Casiye: 45/23.

[3] Hicr: 15/99.