IV- GÜNÜMÜZDE RABB ANLAYIŞI - 17. Sayfa
IV- GÜNÜMÜZDE RABB ANLAYIŞI
“Rabb” kelimesi, kapsamının geniş olması ve insanlık hayatındaki fonksiyonu yönünden çok önem ifade eden dinî bir kavramdır. Özellikle, insanların çeşitli rabb'lere kul olduğu günümüzde, İslam’ın pratiği açısından taşıdığı önem daha da fazladır.
Günümüz insanlığının “Rabb" anlayışını, onların inançlarında ve pratik hayatlarında çok açık bir şekilde görmek mümkündür. Gerek inanç ve gerekse düşünce yönünden, Allah'a tek “Rabb” olarak inanılmadıkça, pratikte (ameli yönden) O'nun dinine uymak da mümkün olamaz.
Dinin ilk şartı, Allah'a O'nun emirlerine teslim ve tâbi olmaktır. Bu husus ibadetlerin yerine getirilmesinde olduğu kadar, Allah tarafından konulmuş ilâhî hükümlere uymakta da önem taşır. Allah'dan başkalarının koyduğu hükümlere uyanların, “Allah'ın Rabb'liğine ve ilahlığına inandık” demeleri kendilerini kurtarmaz. Çünkü İslam; Rabb olarak sadece Allah'a inandıktan ve O'na karşı kulluk vecibelerini yerine getirdikten sonra, O'nun koyduğu hüküm ve kurallara uyulmasını da ister. Bunun için, insanlar, Allah'ın kesin olarak bildirdiği hükümleri bırakıp, başkalarının ortaya koyduğu hükümlere uymaları halinde her ne kadar davaları Allah'a iman olsa da bu imanları asla geçerli olamaz.
Genel olarak ifade etmeye çalıştığımız bu gerçeklerden sonra, günümüz insanlığının “Rabb” anlayışını şöylece belirtmek-mümkündür.
a) Allah'ı, her şeyi yaratan, rızık veren, her şeyin sahibi ve maliki, dini hükümlerin koyucusu olarak kabul edip, böylece O'nun, kulluk edilecek tek “Rabb” olduğuna inananlar.
b) Allah'ı rızık veren, her şeyi yaratan bir “Rabb” kabul etmekle beraber, pratik hayatlarında, Allah'ın hükümlerinin yerine başkalarının koyduğu hükümlere tabi olanlar.
c) Allah'ın teşri (hüküm koyma) hakkını, Allah'dan başkalarında görmek suretiyle O'nu “Rabb” kabul etmemiş olanlar.
Din, bazılarınca vicdanlardaki bir inanç olarak kabul edilse bile, İslam'a göre gerçek anlamda dindarlık ve kulluk, Kur'an'ın hükümlerine, bu hükümleri açıklayan ve uygulayan Rasûlüllâh (s.a.v.)'ın sünnetine uymaktır. Ancak bu doğrultudaki bir yaşayış, Allah'i “Rabb” olarak kabul etmenin bir ifadesi olabilir.
Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri Rabb'la, yaşantılarında, hükümlerine teslim oldukları Rabb'lar aynı değildir. Teorik (Nazari) olarak inandıklarını ifade ettikleri Allah'ın “Rabb”lığını, vicdanlarına hapseden günümüz insanlarının pek çoğu, pratik hayatlarında, Allah'dan başka Rabb'larm emirlerine ve hükümlerine teslim olmaktadırlar. Üzülerek belirtelim ki, insanların pek çoğunun maruz kaldığı en büyük tehlike; Allah'ı günlük yaşantılarında Rabb kabul edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü'min ve müslüman olduklarını söylerlerken diğer yandan da Allah'ın emir ve yasaklarını bir tarafa atarak çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri önderlerinin emirlerine uyarlar, onların koyduğu hükümlere itaat ederler, böylece Kur'an'a göre Allah'dan başkalarını Rabb edinmiş olurlar.
Ayet ve hadislerde, anlamı güneş gibi apaçık olan Rububiyyet konusunda, geçmiş asırlarda olduğu gibi, günümüzde de yanlışlığa düşülmesinin sebepleri üzerinde durmak gerekir. Bu sebeplerin neler olduğu sorusuna, en doğru cevabı, geçmişden bahsederken geleceği de anlatan Kur'an'da buluruz. Eski milletlerdeki Rabb inancını ve anlayışını ayetlerin ışığı altında ortaya koymak, hiç şüphesiz günümüzdeki Rabb anlayışına daha da açıklık getirecektir.
Kur'an'ın zikrettiği toplumlar içinde, tarih yönünden en eskisi Nûh (a.s.)'un toplumudur. Bu toplumdan bahseden ayetlerden, Onların, Allah'ın varlığını, O'nun yaratıcı olduğunu kabul ettikleri anlaşılıyor. Meselâ Nuh (a.s.), onlara “Görmediniz mi Allah nasıl yedi göğü birbiri üstüne tabaka, tabaka yarattı ve Ay'ı bunların içinde bir nûr, Güneşi de bir lamba yaptı. Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi.”[1] dediği zaman, onlardan hiç biri kalkıp da (Nûh (a. s.)'a “Allah Rabb'ımız değildir, O, göklerin, yerin ve bizlerin yaratıcısı olamaz” dememiştir. Onların, Rabb konusundaki yanılgıları ve sapıklıkları, toplumsal, ahlâkî ve hayatî işlerinde, hükmün ve üstün otoritenin, doğru yolu gösterenin, emir ve yasaklama yetkisinin yalnızca Allah'a ait olmadığına, bu alemin idaresinde başka ilâhların ve Rabb'ların da olabileceğine kani olmaları idi.
Bu anlayıştan dolayı Allah'dan ayrı olarak, reislerini, önderlerini rabb ediniyorlardı. Nûh (a.s.) ise, onları, Allah'ın Rabblığını ayrı ayrı rabbler arasında taksim etmemeye, Allah'ı tek “Rabb “olarak kabul etmeye çağırıyordu. Oysa onların, Allah'dan başka önder edindikleri onlara “...sakm tanrılarınızı bırakmayın, Vedd, Suva, Yağûs, Ye'ük ve Nesr'i bırakmayın”[2] diyorlardı. O sapık rehberler böylece, adı ve şekli değişik putlar dikiyorlardı onların önlerine... Bu durum gerçek anlamda Allah'a inanılmayan tüm cahiliyet toplumlarında ve her asırda görülür. Allah'ın mutlak Rabb'lığı gerçeğine engel olan fikirler, kişiler ve görüşler, her asırda birer put olarak dikilmiştir insanların önlerine... Bunun nedeni ise, Allah'a giden yolu kapatmak, aksine insanların inkâr ve sapıklık içinde tıkanıp kalmalarına yol açmaktır.
Kur'an ayetlerinin ışığı altında ilerlerken, insanlık tarihinde, Hud, Salih ve İbrahim (r.a)'in toplumlarını görürüz. Onlarında “Rabb” konusunda inanç ve anlayışları öncekilerden farksızdır.
“Âd (kavmine) de kardeşleri Hûd (a.s.)'u gönderdik. “Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin Ondan başka ilâhınız yoktur. (O'na) karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” dedi.” [3]
“Dediler ki: Ya, demek sen tek Allah'a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi geldin...”[4]
“Semud (kavmine de) kardeşleri Salih'i gönderdik, dedi ki: Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, O'ndan başka îlâh'ınız yoktur...” [5]
“Dediler ki: Ey Salih, sen bundan önce bizim aramızda ümit beslenen biriydin, şimdi atalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi men mi ediyorsun?...” [6]
Yukardaki ayetlerde görüldüğü gibi onlar da, bütün rububiyyetin sadece Allah'a tahsis edilmesine, ibadete yalnız O'nun layık görülmesine karşı çıkıyorlar. Kişisel ve sosyal yaşantılarında, Pratik hayatla ilgili hükümlerini, Allah'dan değil de, önder edindikleri reislerinden almak istiyorlardı.
“İbrahim (a.s.): Peki dedi, siz Allah'ı bırakıp da size hiç bir fayda vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz?” [7]
“Hayır dedi Rabb'iniz göklerin ve yerin Rabb'idir ki onları yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim.” [8]
“Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye (şımararak) Rabb'i hakkında.İbrahim'le tartışanı görmedin mi? İbrahim: “Benim Rabb'im odur ki yaşatır, öldürür,” demişti, (O) “ben de yaşatır öldürürüm” dedi. İbrahim “Allah .güneşi doğudan batıya getirir, sen de onu batıdan getir!” deyince inkâr eden o adam şaşırıp kaldı. Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.” [9]
Hz. İbrahim (a.s.) de, Allah'a ilâhlıkda ve Rabb'lıkda ortak koşan bir topluma hitap ediyor; her sözünde, Allah'ın tek Rabb olduğu fikrine inanmaya çağırıyordu onları...
Daha sonra, insanlık tarihinde, Lût ve Şuayb (a.s.)'ın toplumlarını görüyoruz. Onların Allah'ı “Rabb“ tanımamakta, saplanıp kaldıkları sapıklık da, kendilerinden öncekilerin sapıklığının aynısı.
“Lût (a.s.)'u da (peygamber olarak gönderdik), kavmine dedi ki: “Siz, sizden önce, âlemlerden hiç birinin yapmadığı bir fuhşa gidiyorsunuz. Siz (kadınları bırakıp) erkeklere gidiyorsunuz, yol kesiyorsunuz ve toplantılarınızda edepsizce şeyler yapıyorsunuz ha...” [10]
“Medyen'e de kardeşleri Şuayb (a.s.)'i gönderdik: “Ey kavmim,” dedi, “Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka İlâhınız yoktur. Size, Rabb'ınızdan açık bir delil geldi, ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, eğer inanan (insan) lar iseniz bu sizin için daha iyidir.”[11]
Bu toplumlar da, Allah'ın “Rabb” oluşunun, insan yaşayışının ahlâk, cemiyet, iktisad ve siyaset yönlerine hiç bir tesiri olmadığına inanıyorlardı. Bunun için, günlük yaşantılarında, mutlak bir serbestliğe sahip olduklarını, diledikleri gibi hareket edebileceklerini rahatlıkla söylüyorlardı.
Daha sonra da, Kur'an ayetlerinin ifadesinden, Hz. Musa (a.s.) ile mücadele eden Fir'avn'ın, “Rabb”lık iddiasını öğreniyoruz. Fir'avn ve ona tabi olanların, Allah'a ortak koştuklarını, Hz. Musa'nın bildirdiği Alİah'ın Rububiyyet özelliğini inkâr ettiklerini, Fir'avn'ın Allah'ın mutlak “Rabb”lığını kabul etmemek suretiyle, siyasi bir ilâhhk ve Rabb'lık iddia ettiğini yine Kur'an’daki ayetlerden öğrenmekteyiz.
“Fir'avn dedi ki (Ey Mûsâ) Alemlerin Rabb'i nedir? (Mûsâ), göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb'idir...” [12]
“(Far'vn, ey Mûsâ) dedi: Andolsun ki, benden başka tanrı edinirsen, seni mutlaka zindana atılanlardan yapacağım.” [13]
“Fir'avn kavminin içinde seslenip dedi ki: Ey kavmim, mısır mülkü ve şu altından akıp giden ırmaklar benim değil mi?...” [14]
Nihayet, ayetlerin gösterdiği hakikatlar doğrultusunda, geçmiş toplumlardan, Yahudi ve Hıristiyanlar'daki “Rabb” anlayışına geliyoruz.
“De ki: Ey kitap ehli, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, düz yoldan şaşmış bir milletin keyiflerine uymayın.”[15]
“Yahudiler: Uzeyr Allah'ın oğludur, Hıristiyanlar da: Mesih İsa Allah'ın oğludur dediler.” [16]
“Onlar, Allahı bırakıp bilginlerini, rahiplerini rabb'ler edindiler.” [17]
Bu ve benzeri ayetlerin işareti ile anlaşıldığı üzere, Yahudi ve Hıristiyanların “Rabb” konusunda sapıklığa düşmeleri genelde iki sebepten ileri geliyordu. Birincisi, onların peygamber, velî ve melekler gibi mukaddes varlıklara hürmette aşırı gitmeleri, onları, hakikî makamlarının çok üstünde ilâhlık ve Rabb'lık mertebesine yükseltmeleridir. İkincisi ise, Rububiyyeti, göklerin, yerin ve her şeyin rabb'i olan Allah'a karşılık, insan oğluna tahsis etmeleri, kişisel, sosyal, ahlâkî ve siyasî hükümlerin esaslarının tümünü, Allah'ın dininden yüz çevirerek, insan oğlundan beklemeleridir.
Şimdi de peygamberlerin sonuncusu, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in gönderildiği asırdaki toplumların “Rabb” anlayışını görmeye çalışalım. Onların Rabb anlayışlarını da Kur'an bize açıkça bir delille bildirmektedir.
“De ki: Biliyorsanız söyleyin; Dünya ve içindekiler kimindir? Allah'ındır, diyecekler...” [18]
“...Allah'ı bırakıp da kendilerine bir takım velîler edinenler: Biz bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz derler.”[19]
“Bu putlar Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir derler.”[20]
“Yoksa onların, kendilerine, Allah'ın izin vermediği dini koyan ortakları mı var?.” [21]
Bütün bu ayetlerden Kur'an'ın en eski asırlardan, kendi nüzulü anına kadar, sapıklık ve inanç bozukluğu ile tanıttığı tüm milletlerin, doğrudan Allah'ın varlığını inkâr etmediklerini görüyoruz. Ancak onların hepsinin müşterek sapıklıkları; Allah'ın mutlak Rabb'lığını kabul etmeyişleri, Allah'ın yaratıcı olduğuna inansalar da O!nun tek Rabb’lığına pek çok varlıkları ortak etmeleri, Rabb'lığın bir kısım özelliklerini, Allah'dan başkalarında görmeleri, ahlâkî, sosyal ve kişisel hayatları için gerekli olan emir ve kuralları, Allah'dan başkalarından almalarıdır. Bunun için insanların pek çoğu, ya doğrudan doğruya Allah'dan başka Rabbler olduğuna inanıyorlar, veya Allah'ın Rabb'lığına teorik (nazarî) olarak inansalar da pratik hayatlarında Allah'dan başkalarının Rabb'lığına teslim oluyorlar. İşte 'Rabb' konusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri asıl sapıklık budur...
Bu gerçeklerden sonra günümüzde de, Allah'a inandıklarını söylemelerine rağmen, insanların pek çoğunun, Allah'ı tek “Rabb” tanıma konusunda aynı hataya düştüklerini söyleyebiliriz. Daha önce geçmiş olan Adiyy b. Hâtem hadisi, bu durumu açıkça ortaya koyar.
Adiyy b. Hâtem (r.a.) Rasûlüllâh (s.a.v.)'ın huzuruna geldiğinde Peygamberimiz (s.a.v.), “Yahudiler ve hıristiyanlar, Haham ve rahiplerini Allah'dan başka Rabb'lar edindiler.”[22] mealindeki ayeti okuyordu. Adiyy:
“Ey Allah'ın Rasûlü: Hıristiyanlar, Rahiplere ibadet etmediler ki (onları rabb edinmiş olsunlar)” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.):
“Evet ama (Hıristiyan Rahipler ve Yuhudi alimleri), Allah'ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl saydılar. Onlar da (yani Hıristiyan ve Yahudiler de) bunlara uydular. İşte onların bu tutumları, onlara ibadet etmeleri ve onları “Rabb” edinmeleridir.” buyurdu.
Bu hadisi şerif açık olarak gösterir ki, her hangi birini Rabb edinmiş olmak için ona hemen Rabb adını vermiş olmak şart değildir. Allah'dan başkalarının emrine, Allah'ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba katılmaksızın, itaat etmek, hükümle ilgili konularda Allah'dan başkalarının sözünü dinlemek, Allah'dan başkasına itaat ederek O'nun dininin emir ve hükümlerine muhalefet etmek, Allah'dan başkalarını Rabb edinmek ve onlara tapmak demektir.
Putlara, şeytanlara ve tağutlara tapmak nasıl şirk ise, Allah'ın emrine, Hakk'ın hükmüne uymayan kişilerin ortaya attıkları görüşleri benimsemek ve onlara uymak ta öylece bir şirktir. Bu durum, onlara kulluk mertebesinden fazla değer vermek, Allah'ın ilâhî hükümlerine uymayan görüş ve fikirlerini benimsemek olduğu için, hem bir çeşit şirk, hem de Allah'ı bırakıp onları Rabb edinmektir. Onlara her ne kadar dil ile Rabb denilmese de bu durum, onları Rabb tanımanın ta kendisidir...
Onların sözlerine itaat edip, Allah'ın emirlerini terk etmenin puta ve tağuta tapmakla aynı olmasının sebebi ise açıktır. Çünkü gerçek âlim, Hakk'ın kulu ve ilâhi hükümlerin mahkûmu olan kişidir. Hakkı batıl, batılı da hak yapmaya çalışıp, insanlara helâli haram, haramı da helâl tanıtarak Allah'ın hükümlerini değiştirmeye çalışanlar, ilmî haysiyetten uzak birer tağutturlar. Bunlara uymak da onları Rabb kabul etmektir. Çünkü bu duruma düşenler, Allah'ın hükmüne değil de onların isteklerine uyarak onlara Allah'a tapar gibi tapmış olanlardır.
Artık açıkça anlaşıldığı üzere, günümüzde de insanların hayatına hakim pek çok Rabb kabul edilenler var. Her insan, hangi rabb'in kulu olduğunu kendisi tayin edebilir. Ancak bunu yaparken, kimin mülkünde yaşadığını, hangi rabb'a kulluk ettiğini ve etmesi gerektiğini iyice düşünmelidir... Ve şunu bilmelidir ki, inanılan ve hayatın her safhasında emrine uyulan Tek “Rabb” Allah olmadıkça O'na kulukta bulunulmuş olunamaz. Peygamberimiz (s.a.v.) in: “Rabb'im Allah de ve bu sözünde doğru ol” anlamındaki mübarek sözü, Kur’an’daki Rabb kavramının ve O'na kulluğun en veciz bir ifadesidir...
Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmamak, Allah'dan başka hiç bir rabb'a kul olmamak, her işi Allah için yapmak, O'nun emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmak, Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur ilkesi üzerinde ölünceye kadar sabit kalmak, Allah'a itaatta doğru olup, hilekârlığa sapmamak, Allah'a Tek Rabb olarak inanmak ve bunda doğru olmak demektir.
“Rabb'imiz Allah deyip, sonra doğru olanlarm üzerine melekler iner: Korkmayın, üzülmeyin, Size söz verilen Cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da ahiret hayatında da sizin dostlarınızız. Orada size canlarınızın çektiği her şey var. Orada size istediğiniz her şey var (derler)” [23]
[1] Nûh: 71/15-17.
[2] Nûh: 71/23.
[3] A'raf: 7/65.
[4] A'raf: 7/70.
[5] Hûd: 11/61.
[6] Hûd: 11/62.
[7] Enbiya: 21/66.
[8] Enbiya: 21/56.
[9] Bakara: 2/258.
[10] Ankebut: 29/28-29.
[11] A'raf: 2/85.
[12] Şuârâ: 26/23-24.
[13] Şuârâ: 26/29.
[14] Zuhrûf: 43/51.
[15] Mâide: 5/77.
[16] Tevbe: 9/30.
[17] Tevbe: 9/31.
[18] Mü'minûn: 23/84-85.
[19] Zümer: 39/3.
[20] Yûnus: 10/18.
[21] Şûra: 42/21
[22] Tevbe: 9/31.
[23] Fussilet: 41/30-31.
İslami Okul Okulların En Önemlisi