Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

IV- GÜNÜMÜZDE RABB ANLAYIŞI - 17. Sayfa

IV- GÜNÜMÜZDE RABB ANLAYIŞI

 

“Rabb” kelimesi, kapsamının geniş ol­ması ve insanlık hayatındaki fonksiyonu yö­nünden çok önem ifade eden dinî bir kav­ramdır. Özellikle, insanların çeşitli rabb'lere kul olduğu günümüzde, İslam’ın pratiği açı­sından taşıdığı önem daha da fazladır.

Günümüz insanlığının “Rabb" anlayışı­nı, onların inançlarında ve pratik hayatla­rında çok açık bir şekilde görmek mümkün­dür. Gerek inanç ve gerekse düşünce yönün­den, Allah'a tek “Rabb” olarak inanılmadıkça, pratikte (ameli yönden) O'nun dinine uymak da mümkün olamaz.

Dinin ilk şartı, Allah'a O'nun emirlerine teslim ve tâbi olmaktır. Bu husus ibadet­lerin yerine getirilmesinde olduğu kadar, Allah tarafından konulmuş ilâhî hükümlere uymakta da önem taşır. Allah'dan başkaları­nın koyduğu hükümlere uyanların, “Allah'ın Rabb'liğine ve ilahlığına inandık” demeleri kendilerini kurtarmaz. Çünkü İslam; Rabb olarak sadece Allah'a inandıktan ve O'na karşı kulluk vecibelerini yerine getirdikten sonra, O'nun koyduğu hüküm ve kurallara uyulmasını da ister. Bunun için, insanlar, Allah'ın kesin olarak bildirdiği hükümleri bırakıp, başkalarının ortaya koyduğu hü­kümlere uymaları halinde her ne kadar da­vaları Allah'a iman olsa da bu imanları asla geçerli olamaz.

Genel olarak ifade etmeye çalıştığımız bu gerçeklerden sonra, günümüz insanlığı­nın “Rabb” anlayışını şöylece belirtmek-mümkündür.

a) Allah'ı, her şeyi yaratan, rızık ve­ren, her şeyin sahibi ve maliki, dini hüküm­lerin koyucusu olarak  kabul  edip,  böylece O'nun, kulluk edilecek tek “Rabb” olduğuna inananlar.

b) Allah'ı rızık veren, her şeyi yara­tan bir “Rabb” kabul etmekle beraber, pratik hayatlarında, Allah'ın hükümlerinin yerine başkalarının koyduğu hükümlere tabi olan­lar.

c) Allah'ın teşri (hüküm koyma) hakkını, Allah'dan başkalarında görmek su­retiyle O'nu “Rabb” kabul etmemiş olanlar.

Din, bazılarınca vicdanlardaki bir inanç olarak kabul edilse bile, İslam'a göre gerçek anlamda dindarlık ve kulluk, Kur'an'ın hü­kümlerine, bu hükümleri açıklayan ve uy­gulayan Rasûlüllâh (s.a.v.)'ın sünnetine uy­maktır. Ancak bu doğrultudaki bir yaşayış, Allah'i “Rabb” olarak kabul etmenin bir ifa­desi olabilir.

Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri Rabb'la, yaşantıların­da, hükümlerine teslim oldukları Rabb'lar aynı değildir. Teorik (Nazari) olarak inan­dıklarını ifade ettikleri Allah'ın “Rabb”lığını, vicdanlarına hapseden günümüz insanla­rının pek çoğu, pratik hayatlarında, Allah'­dan başka Rabb'larm emirlerine ve hükümlerine teslim olmaktadırlar. Üzülerek belirte­lim ki, insanların pek çoğunun maruz kaldı­ğı en büyük tehlike; Allah'ı günlük yaşantı­larında Rabb kabul edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü'min ve müslüman oldukları­nı söylerlerken diğer yandan da Allah'ın emir ve yasaklarını bir tarafa atarak çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri önderleri­nin emirlerine uyarlar, onların koyduğu hü­kümlere itaat ederler, böylece Kur'an'a göre Allah'dan başkalarını Rabb edinmiş olurlar.

Ayet ve hadislerde, anlamı güneş gibi apaçık olan Rububiyyet konusunda, geçmiş asırlarda olduğu gibi, günümüzde de yanlış­lığa düşülmesinin sebepleri üzerinde durmak gerekir. Bu sebeplerin neler olduğu sorusu­na, en doğru cevabı, geçmişden bahseder­ken geleceği de anlatan Kur'an'da buluruz. Eski milletlerdeki Rabb inancını ve anlayı­şını ayetlerin ışığı altında ortaya koymak, hiç şüphesiz günümüzdeki Rabb anlayışına daha da açıklık getirecektir.

Kur'an'ın zikrettiği toplumlar içinde, ta­rih yönünden en eskisi Nûh (a.s.)'un toplu­mudur. Bu toplumdan bahseden ayetlerden, Onların, Allah'ın varlığını, O'nun yaratıcı ol­duğunu kabul ettikleri anlaşılıyor. Meselâ Nuh (a.s.), onlara “Görmediniz mi Allah na­sıl yedi göğü birbiri üstüne tabaka, tabaka yarattı ve Ay'ı bunların içinde bir nûr, Güne­şi de bir lamba yaptı. Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi.”[1] dediği za­man, onlardan hiç biri kalkıp da (Nûh (a. s.)'a “Allah Rabb'ımız değildir, O, göklerin, yerin ve bizlerin yaratıcısı olamaz” deme­miştir. Onların, Rabb konusundaki yanılgı­ları ve sapıklıkları, toplumsal, ahlâkî ve ha­yatî işlerinde, hükmün ve üstün otoritenin, doğru yolu gösterenin, emir ve yasaklama yetkisinin yalnızca Allah'a ait olmadığına, bu alemin idaresinde başka ilâhların ve Rabb'ların da olabileceğine kani olmaları idi.

Bu anlayıştan dolayı Allah'dan ayrı ola­rak, reislerini, önderlerini rabb ediniyorlar­dı. Nûh (a.s.) ise, onları, Allah'ın Rabblığını ayrı ayrı rabbler arasında taksim etmemeye, Allah'ı tek “Rabb “olarak kabul etmeye çağırıyordu. Oysa onların, Allah'dan başka ön­der edindikleri onlara “...sakm tanrılarınızı bırakmayın, Vedd, Suva, Yağûs, Ye'ük ve Nesr'i bırakmayın”[2] diyorlardı. O sapık rehberler böylece, adı ve şekli değişik putlar dikiyorlardı onların önlerine... Bu du­rum gerçek anlamda Allah'a inanılmayan tüm cahiliyet toplumlarında ve her asırda görülür. Allah'ın mutlak Rabb'lığı gerçeğine engel olan fikirler, kişiler ve görüşler, her asırda birer put olarak dikilmiştir insanla­rın önlerine... Bunun nedeni ise, Allah'a gi­den yolu kapatmak, aksine insanların inkâr ve sapıklık içinde tıkanıp kalmalarına yol açmaktır.

Kur'an ayetlerinin ışığı altında ilerler­ken, insanlık tarihinde, Hud, Salih ve İbra­him (r.a)'in toplumlarını görürüz. Onların­da “Rabb” konusunda inanç ve anlayışları öncekilerden farksızdır.

“Âd (kavmine) de kardeşleri Hûd (a.s.)'u gönderdik. “Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin Ondan başka ilâhınız yoktur. (O'na)  karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” dedi.” [3]

“Dediler ki: Ya, demek sen tek Allah'a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bı­rakalım diye mi geldin...”[4] 

 “Semud (kavmine de) kardeşleri Salih'i gönderdik, dedi ki: Ey kavmim, Allah'a kul­luk edin, O'ndan başka îlâh'ınız yoktur...” [5]

“Dediler ki: Ey Salih, sen bundan önce bizim aramızda ümit beslenen biriydin, şim­di atalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi men mi ediyorsun?...” [6]

Yukardaki ayetlerde görüldüğü gibi onlar da, bütün rububiyyetin sadece Allah'a tahsis edilmesine, ibadete yalnız O'nun layık görülmesine karşı çıkıyorlar. Kişisel ve sos­yal yaşantılarında, Pratik hayatla ilgili hü­kümlerini, Allah'dan değil de, önder edin­dikleri reislerinden almak istiyorlardı.

“İbrahim (a.s.): Peki dedi, siz Allah'ı bırakıp da size hiç bir fayda vermeyen şey­lere mi tapıyorsunuz?” [7]

 “Hayır dedi Rabb'iniz göklerin ve yerin Rabb'idir ki onları yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim.” [8] 

“Allah, kendisine hükümdarlık verdi di­ye (şımararak) Rabb'i hakkında.İbrahim'le tartışanı görmedin mi? İbrahim: “Benim Rabb'im odur ki yaşatır, öldürür,” demişti, (O) “ben de yaşatır öldürürüm” dedi. İbrahim “Allah .güneşi doğudan batıya getirir, sen de onu batıdan getir!” deyince inkâr eden o adam şaşırıp kaldı. Allah, zalim toplumu doğ­ru yola iletmez.” [9] 

Hz. İbrahim (a.s.) de, Allah'a ilâhlıkda ve Rabb'lıkda ortak koşan bir topluma hi­tap ediyor; her sözünde, Allah'ın tek Rabb olduğu fikrine inanmaya çağırıyordu onla­rı...

Daha sonra, insanlık tarihinde, Lût ve Şuayb (a.s.)'ın toplumlarını görüyoruz. On­ların Allah'ı “Rabb“ tanımamakta, saplanıp kaldıkları sapıklık da, kendilerinden önceki­lerin sapıklığının aynısı.

“Lût (a.s.)'u da (peygamber olarak gön­derdik), kavmine dedi ki: “Siz, sizden önce, âlemlerden hiç birinin yapmadığı bir fuhşa gidiyorsunuz. Siz (kadınları bırakıp) erkek­lere gidiyorsunuz, yol kesiyorsunuz ve toplantılarınızda edepsizce şeyler yapıyorsunuz ha...” [10]

“Medyen'e de kardeşleri Şuayb (a.s.)'i gönderdik: “Ey kavmim,” dedi, “Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka İlâhınız yoktur. Si­ze, Rabb'ınızdan açık bir delil geldi, ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryü­zünde bozgunculuk yapmayın, eğer inanan (insan) lar iseniz bu sizin için daha iyidir.”[11]

Bu toplumlar da, Allah'ın “Rabb” oluşu­nun, insan yaşayışının ahlâk, cemiyet, iktisad ve siyaset yönlerine hiç bir tesiri olmadı­ğına inanıyorlardı. Bunun için, günlük ya­şantılarında, mutlak bir serbestliğe sahip ol­duklarını, diledikleri gibi hareket edebilecek­lerini rahatlıkla söylüyorlardı.

Daha sonra da, Kur'an ayetlerinin ifa­desinden, Hz. Musa (a.s.) ile mücadele eden Fir'avn'ın, “Rabb”lık iddiasını öğreniyoruz. Fir'avn ve ona tabi olanların, Allah'a ortak koştuklarını, Hz. Musa'nın bildirdiği Alİah'ın Rububiyyet özelliğini inkâr ettiklerini, Fir'avn'ın Allah'ın mutlak “Rabb”lığını ka­bul etmemek suretiyle, siyasi bir ilâhhk ve Rabb'lık iddia ettiğini yine Kur'an’daki ayet­lerden öğrenmekteyiz.

“Fir'avn dedi ki (Ey Mûsâ) Alemlerin Rabb'i nedir? (Mûsâ), göklerin, yerin ve iki­si arasında bulunan her şeyin Rabb'idir...” [12]

“(Far'vn, ey Mûsâ) dedi: Andolsun ki, benden başka tanrı edinirsen, seni mutlaka zindana atılanlardan  yapacağım.” [13] 

“Fir'avn kavminin içinde seslenip dedi ki: Ey kavmim, mısır mülkü ve şu altından akıp giden ırmaklar benim değil mi?...” [14]

Nihayet, ayetlerin gösterdiği hakikatlar doğrultusunda, geçmiş toplumlardan, Yahu­di ve Hıristiyanlar'daki “Rabb” anlayışına geliyoruz.

“De ki: Ey kitap ehli, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, düz yoldan şaşmış bir milletin keyiflerine uymayın.”[15]

 “Yahudiler: Uzeyr Allah'ın oğludur, Hıristiyanlar da: Mesih İsa Allah'ın oğludur de­diler.” [16] 

“Onlar, Allahı bırakıp bilginlerini, rahip­lerini rabb'ler edindiler.” [17] 

Bu ve benzeri ayetlerin işareti ile anla­şıldığı üzere, Yahudi ve Hıristiyanların “Rabb” konusunda sapıklığa düşmeleri ge­nelde iki sebepten ileri geliyordu. Birincisi, onların peygamber, velî ve melekler gibi mu­kaddes varlıklara hürmette aşırı gitmeleri, onları, hakikî makamlarının çok üstünde ilâhlık ve Rabb'lık mertebesine yükseltmele­ridir. İkincisi ise, Rububiyyeti, göklerin, ye­rin ve her şeyin rabb'i olan Allah'a karşılık, insan oğluna tahsis etmeleri, kişisel, sosyal, ahlâkî ve siyasî hükümlerin esaslarının tü­münü, Allah'ın dininden yüz çevirerek, in­san oğlundan beklemeleridir.

Şimdi de peygamberlerin sonuncusu, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in gönderildiği asırdaki toplumların “Rabb” anlayışını görmeye çalışalım. Onların Rabb anlayışlarını da Kur'an bize açıkça bir delille bildirmektedir.

“De ki: Biliyorsanız söyleyin; Dünya ve içindekiler kimindir? Allah'ındır, diyecek­ler...” [18]

 “...Allah'ı bırakıp da kendilerine bir ta­kım velîler edinenler: Biz bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz derler.”[19]

 “Bu putlar Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir derler.”[20] 

 “Yoksa onların, kendilerine, Allah'ın izin vermediği dini koyan ortakları mı var?.” [21]

Bütün bu ayetlerden Kur'an'ın en eski asırlardan, kendi nüzulü anına kadar, sapık­lık ve inanç bozukluğu ile tanıttığı tüm mil­letlerin, doğrudan Allah'ın varlığını inkâr etmediklerini görüyoruz. Ancak onların hep­sinin müşterek sapıklıkları; Allah'ın mutlak Rabb'lığını kabul etmeyişleri, Allah'ın yara­tıcı olduğuna inansalar da O!nun tek Rabb’lığına pek çok varlıkları ortak etmeleri, Rabb'lığın bir kısım özelliklerini, Allah'dan başkalarında görmeleri, ahlâkî, sosyal ve ki­şisel hayatları için gerekli olan emir ve ku­ralları, Allah'dan başkalarından almalarıdır. Bunun için insanların pek çoğu, ya doğ­rudan doğruya Allah'dan başka Rabbler ol­duğuna inanıyorlar, veya Allah'ın Rabb'lığına teorik (nazarî) olarak inansalar da pra­tik hayatlarında Allah'dan başkalarının Rabb'lığına teslim oluyorlar. İşte 'Rabb' ko­nusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri asıl sapıklık budur...

Bu gerçeklerden sonra günümüzde de, Allah'a inandıklarını söylemelerine rağmen, insanların pek çoğunun, Allah'ı tek “Rabb” tanıma konusunda aynı hataya düştüklerini söyleyebiliriz. Daha önce geçmiş olan Adiyy b. Hâtem hadisi, bu durumu açıkça ortaya koyar.

Adiyy b. Hâtem (r.a.) Rasûlüllâh (s.a.v.)'ın huzuruna geldiğinde Peygamberimiz (s.a.v.), “Yahudiler ve hıristiyanlar, Haham ve rahiplerini Allah'dan başka Rabb'lar edin­diler.”[22] mealindeki ayeti okuyor­du. Adiyy:

“Ey Allah'ın Rasûlü: Hıristiyan­lar, Rahiplere ibadet etmediler ki (onları rabb edinmiş olsunlar)” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.):

“Evet ama (Hı­ristiyan Rahipler ve Yuhudi alimleri), Al­lah'ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl saydılar. Onlar da (yani Hıristiyan ve Yahudiler de) bunlara uydular. İşte on­ların bu tutumları, onlara ibadet etmeleri ve onları “Rabb” edinmeleridir.” buyurdu.

Bu hadisi şerif açık olarak gösterir ki, her hangi birini Rabb edinmiş olmak için ona hemen Rabb adını vermiş olmak şart değildir. Allah'dan başkalarının emrine, Al­lah'ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba ka­tılmaksızın, itaat etmek, hükümle ilgili ko­nularda Allah'dan başkalarının sözünü din­lemek, Allah'dan başkasına itaat ederek O'nun dininin emir ve hükümlerine muhalefet etmek, Allah'dan başkalarını Rabb edinmek ve onlara tapmak demektir.

Putlara, şeytanlara ve tağutlara tapmak nasıl şirk ise, Allah'ın emrine, Hakk'ın hük­müne uymayan kişilerin ortaya attıkları gö­rüşleri benimsemek ve onlara uymak ta öy­lece bir şirktir. Bu durum, onlara kulluk mertebesinden fazla değer vermek, Allah'ın ilâhî hükümlerine uymayan görüş ve fikir­lerini benimsemek olduğu için, hem bir çe­şit şirk, hem de Allah'ı bırakıp onları Rabb edinmektir. Onlara her ne kadar dil ile Rabb denilmese de bu durum, onları Rabb tanı­manın ta kendisidir...

Onların sözlerine itaat edip, Allah'ın emirlerini terk etmenin puta ve tağuta tap­makla aynı olmasının sebebi ise açıktır. Çünkü gerçek âlim, Hakk'ın kulu ve ilâhi hükümlerin mahkûmu olan kişidir. Hakkı batıl, batılı da hak yapmaya çalışıp, insan­lara helâli haram, haramı da helâl tanıta­rak Allah'ın hükümlerini değiştirmeye çalı­şanlar, ilmî haysiyetten uzak birer tağutturlar. Bunlara uymak da onları Rabb kabul etmektir. Çünkü bu duruma düşenler, Al­lah'ın hükmüne değil de onların isteklerine uyarak onlara Allah'a tapar gibi tapmış olanlardır.

Artık açıkça anlaşıldığı üzere, günü­müzde de insanların hayatına hakim pek çok Rabb kabul edilenler var. Her insan, hangi rabb'in kulu olduğunu kendisi tayin edebilir. Ancak bunu yaparken, kimin mül­künde yaşadığını, hangi rabb'a kulluk etti­ğini ve etmesi gerektiğini iyice düşünmelidir... Ve şunu bilmelidir ki, inanılan ve ha­yatın her safhasında emrine uyulan Tek “Rabb” Allah olmadıkça O'na kulukta bu­lunulmuş olunamaz. Peygamberimiz (s.a.v.) in: “Rabb'im Allah de ve bu sözünde doğru ol” anlamındaki mübarek sözü, Kur’an’daki Rabb kavramının ve O'na kulluğun en veciz bir ifadesidir...

Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmamak, Al­lah'dan başka hiç bir rabb'a kul olmamak, her işi Allah için yapmak, O'nun emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmak, Al­lah'tan başka hiç bir ilâh yoktur ilkesi üze­rinde ölünceye kadar sabit kalmak, Allah'a itaatta doğru olup, hilekârlığa sapmamak, Allah'a Tek Rabb olarak inanmak ve bun­da doğru olmak demektir.

“Rabb'imiz Allah deyip, sonra doğru olanlarm üzerine melekler iner:   Korkmayın, üzülmeyin, Size söz verilen Cennetle sevi­nin. Biz dünya hayatında da ahiret hayatında da sizin dostlarınızız. Orada size canla­rınızın çektiği her şey var. Orada size iste­diğiniz her şey var (derler)” [23]

 



[1] Nûh: 71/15-17.

[2] Nûh: 71/23.

[3] A'raf: 7/65.

[4] A'raf: 7/70.

[5] Hûd: 11/61.

[6] Hûd: 11/62.

[7] Enbiya: 21/66.

[8] Enbiya: 21/56.

[9] Bakara: 2/258.

[10] Ankebut: 29/28-29.

[11] A'raf: 2/85.

[12] Şuârâ: 26/23-24.

[13] Şuârâ: 26/29.

[14] Zuhrûf: 43/51.

[15] Mâide: 5/77.

[16] Tevbe: 9/30.

[17] Tevbe: 9/31.

[18] Mü'minûn: 23/84-85.

[19] Zümer: 39/3.

[20] Yûnus: 10/18.

[21] Şûra: 42/21

[22] Tevbe: 9/31.

[23] Fussilet: 41/30-31.