Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Önsöz - Külliyat - Arapcaninonemi - 1. Sayfa

 

 
ÖNSÖZ

 

Bu kitabı yazmadan önce aklıma çok ilginç sorular geldi. Bunlara yanıt bulmak zorundaydım. Örneğin:

 

1.      Neden Türkiye’de ısrarla Arap alfabesini kullananlar, Arapça’ya en yabancı kesimlerdir? Meselâ üfürükçüler, büyücüler ve tarikatçılar hiç Arapça bilmezler. Buna rağmen tarikatçılarda, -Arap harfleriyle yazılmış çok sayıda- Osmanlıca ve Arap dil gramerini konu alan kitaplar bulunur. Tekkelerinde ve evlerinde yığınlarca bu kitaplardan vardır. Fakat çok ilginçtir ki tarikatçılar arasında -şeyhleri de dahil-, Arapça bilen hemen hiç kimse yoktur!  Üstelik ırkçı Nakşibendi cemaatleri, Arapça’ya karşı derin bir kin de beslemektedirler. Bu gerçeği, 1987 yılında verdiğim bir konferans sırasında çarpıcı bir şekilde tespit ettim.

 

Evet şu soru, gerçekten uzun zaman beni çok meşgul etmiştir: neden bütün üfürükçüler, muskacılar, büyücüler, medyumlar ve cinciler Arap alfabesini kullanmaktadırlar? Oysa bu adamların hiç biri Arapça bilmemektedir, evet neden?! 

 

2.      Türkiye’de namaz kılan milyonlarca insan vardır. Bunlar ibadet sırasında, Kur’ân’dan parçaları ve birçok duayı Arapça okumaktadırlar da; neden bu büyük kitle içinde -hiç değilse- namazda  okuduğunun anlamını merak edip öğrenebilmiş olanların oranı % 2’yi bile geçmemektedir?

 

3.      Avrupa ülkelerine ve Amerika’ya giden Türklerin İngilizce, Almanca ve Fransızca gibi Batı dillerini çok kısa süre içinde öğrendikleri bilinmektedir. Bu gerçek, aynı zamanda yapılan araştırmalarla tespit edilmiştir. Buna karşın, örneğin; Libya ve Suudi Arabistan’da on yıldan fazla kalmış ve hatta yerli halkla düşüp kalkmış binlerce Türk’ten şimdiye kadar bir tek kişi bile Arapça öğrenmemiş, ya da öğrenmek istememiştir?! Bu nokta çok ilginç değil mi?

 

Arap ülkelerinde uzun süre kalmış olup Arapça öğrendiklerini ileri sürenlerin hiç biri aslında bunu kanıtlayamamaktadır. Çünkü bu insanların konuştuğu Arapça, ancak sokakta sıradan insanlarla çok basit konularda haberleşebilmek için kullanılan sınırlı ve «ammîce» tabir edilen bir konuşma tarzıdır. Nitekim bu insanlar, TV. Ve radyolardan verilen haberleri bile anlayamazlar; Arapça bir gazetenin köşe yazıları şöyle dursun, en basit haberleri bile okuyamazlar. Başkası tarafından okunsa da ancak çok azını belki anlayabilirler.

 

4.      Türkiye’de gerek yasal, gerekse yasak yollarla yüz binlerce insan sırf Arapça gramer kurallarını ezberlemeye çalışmaktadır. Buna da «Arabiyât» adını takmışlar. Bu insanlara, neden böyle yaptıkları ve niçin gramer kuralları yerine Arapça öğrenmek istemedikleri sorulduğunda bunlardan (çok azı hariç), kimse bu soruya yanıt vermemekte, ya da vermek istememektedir; bazen de şiddetli tepki göstermektedirler! Bu insanlar acaba neyi amaçlamaktadırlar? 

 

5.      Her yıl Türkiye’den hacca giden yüz binden fazla insan arasında, Diyanet İşleri Başkanı, müftüler ve ilâhiyât profesörleri bile neden aydın bir Arapla hiç konuşmak istememektedirler, ya da konuşamamaktadırlar? Oysa küreselleşmeden emperyalizme, İslâm Dinarından ortak kalkınma projelerine, kurban etleri meselesinden İslâm’a mensup milletler arası yardımlaşmaya, temizlikten yozlaşmaya kadar konuşulacak ve dertleşilecek nice önemli konular vardır. Neden Türk din adamları bu konularda kendilerine yöneltilen soruları istisnasız tercüman aracılığıyla açıklamaya çalışmaktadırlar? Oysa bu şahıslar yaklaşık on yıl, hatta bazıları on beş yıl kadar Arapça yazılı kitaplardan ders okumuşlardır!

 

6.      Bazı vakıfların daveti üzerine hemen her yıl İmamlara Arapça öğretmek üzere «Suudi Arabistan»’dan gelen bir bilim heyeti bu amacında neden hiç başarı gösterememektedir?

 

7.      Bu çalışma henüz kâğıda basılmadan ve kitaplaşmadan önce birçok internet sitesinde yayınlandı. Bundan amaç; ehil okuyuculardan gelebilecek ilmî ve düzeyli eleştiriler doğrultusunda hataları düzeltmek, çalışmaya çeki düzen vermek ve ondan sonra kitap olarak yayınlamaktı. Ne var ki iyi niyetle ve seviyeli bir tek eleştiriden başka olumlu hiçbir uyarı almadık. Buna karşı, hakaret ve tehdit dolu birçok mesajlara muhatap olduk. Bu şahıslar, -çalışmada sergilenmiş olan gerçekleri- neden acaba soğukkanlılıkla ve bilimsel bir üslup içinde sorgulamak yerine hep öfkelenmişlerdi? 

 

Bu soruları çoğaltmak mümkündür. İşte bu sorular beni çok düşündürdü. Çünkü ben de Arapça ders verdim ve Öğrencilerim bir buçuk yıl sonra bir ilke imza attılar. Türkiye’de şimdiye kadar hiç kimsenin başaramadığı dört şeyi başardılar. Evet, İsteklerini Arapça yazılı ve sözlü anlatmayı, Arapça konuşulanı anlamayı, Arap medyasını ve yayınlarını anlayarak izlemeyi başardılar.

 

Bunun üzerine ben yukarıdaki sorulara yanıt bulabilmek için bir araştırma yaptım. Çabalarımın ürünü olarak işte şu elinizdeki kitapçık oluştu. Şimdi onu sizinle paylaşmak istiyorum. Bu çalışmanın satırları arasında, sanırım ilginç karşılayacağınız çok şeyler bulacak ve oldukça şaşıracaksınız, hatta bazen üzüleceksiniz.

 

Bu kitapta, önce Arapça’nın kısaca öneminden söz ettim. Sonra;

 

1.      Arapça’nın Türkiye’de şimdiye dek bir İletişim aracı olarak algılanamamış olmasının temel nedenleri hakkında,

2.      Arapça ile ilgilenen kurum ve kuruluşlar hakkında,

3.      Arapça öğretiminde izlenen yollar hakkında ve

4.      Arapça’nın önündeki engeller hakkında bilgiler sundum. Özellikle bu son madde üzerinde biraz fazla durdum.

 

İnsanlar, bu gerçekleri, nasıl olsa şu veya bu şekilde bir gün öğreneceklerdir. Onun için bunların bir süre daha gizli kalmasına gönlüm yatmadı. Çünkü Arapça, vahyin dili olmanın yanında benim de aynı zamanda -Türkçe ile birlikte- hem eğitim, hem de aile dilimdir. Ayrıca bu dili öğrenmek isteyenlere yıllarca ders verdim. O sırada Türkiye’de Arapça’ya ilişkin birçok sorunları ve çelişkileri saptama olanağını da buldum. Bunların belki birçoğu bilgisizliğin ve bilinçsizliğin sonuçlarıdır. Onun için bunlardan dolayı kimseyi suçlamak gerekmez. Fakat bu sorunların temelinde devleti kötüye kullanan, yaptırım gücüne sahip bazı şahıs, örgüt ve kurumların sinsi ve ideolojik tutum ve icraatını saptadım. Özellikle faşist çevrelerin Arapça’ya karşı sert tutumlarına hedef bile oldum. Nitekim yakın geçmişte Arapça konusunda seminerler verdiğim bir vakıfta sırf bu sebeple salona kamera yerleştirilmesi ve çok geçmeden seminerlerimize son verilmesi zihnimdeki kuşkuları artırdı. Özellikle de çalışmalarımın dinleyiciler üzerinde Arapça’ya karşı eğilim yarattığı yolunda (üstelik bir İlâhiyât profesörü olan) vakıf yöneticisinin, açıkça sezdiğim olumsuz kanaati üzerine bu kitabı kaleme alma azmim daha da arttı. Türkiye’de temel hak ve özgürlükleri baskı altına alan bu yaygın tutum üzerinde önemle durmam gerektiğine inandım. Bu tutumun aynı zamanda Anayasaya aykırı olduğunu da saptadım. İlerleyen sayfalarda bu noktaları çok çarpıcı biçimde açıklayarak deşifre ettim.

 

Arapça’nın önüne -daha çok Kur’ân’ın dili olduğu ilgisiyle- çeşitli engeller koyan şahıs, kurum ve çevreler ağır bir insanlık suçu işledikleri için bu kitap, aynı zamanda TC. sınırları içinde bir «suç duyurusu» hükmünü taşımakta ve bütün savcılara bu suçu haber vermektedir!

 

Bilimsel sistemle Arapça öğrenmek isteyen vatandaşları doğrudan veya dolaylı şekilde engelleyen tüm yasa, yönetmelik, talimat ve benzeri bürokratik uygulamalar, aynı zamanda Anayasaya açıkça aykırı oldukları için -daha yayınlanmadan önce- bu kitaptan, başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere, İnsan Hakları Derneği’ne, Mazlum Der’e, Özgürder’e, Dünya İnsan Hakları Mahkemesi’ne, İçişleri Bakanlığına, Milli İstihbarat Teşkilâtına, Avrupa Konseyi Başkanlığı’na, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne, İslâm Konferansı Genel Sekreterliği’ne ve Arap Birliği Teşkilâtı Genel Sekreterliği’ne birer nüsha gönderdim.

 

Bu çalışmayı esasen ilme hizmet amacıyla yaptım. Çünkü şunu söylemeliyim ki, yaşamım boyunca hep bilgisizlikle savaştım. Bu yüzden çok büyük sıkıntılar da yaşadım. Ama ben bilgisizliği hiç af edemedim. Onunla hiç barışmak istemedim ve barışmayacağım. Elimden geldiği kadar insanları kısa yoldan ve gerçekçi bir anlayışla aydınlatmaya çalışarak yoluma devam ettim, bundan sonra da devam edeceğim. Bu ilgiyle, çok iyi biliyorum ki bu kez, başta ırkçılar olmak üzere, (özellikle konu Arapça olduğu için!), bazı çevreler, tekerlerine çomak sokmakla beni yine hedef alacaklardır! Ama oyunun galibi yine ben olacağım. Buna kesinlikle inanıyorum. Çünkü ben -her defasında olduğu gibi- bu kez de yine insanlardan gizlenen gerçekleri ortaya çıkardım. Bunu başardım. Üstelik konuyu dünyanın gündemine taşıdım. Ve çünkü toplumu aydınlatıyorum….

 

Sevgili okurlarım,

 

Kitaplarımı, Türkiye’de hiçbir yayınevi yayınlamak istemediği için bu çalışmamın  kitaplaşması  da tamamen kişisel çabalarımla gerçekleşmiştir. Onu fotokopi yöntemiyle çoğaltarak, ilgili herkese gücüm oranında hediye etmeye çalıştım, bundan sonra da yapacağım. Ayrıca bu çalışmam bir süredir, birçok internet sitesinde yayınlandı. Sayaçlardan elde edilen sayısal verilere göre bu kitabı binlerce insan okudu. Dolayısıyla bu çalışma, amacına ulaşmış bulunmaktadır. Önemli olan da budur.

 

Türkiye’de kitaplar çabuk yaşlanmaktadır. Bunun birçok nedeni vardır. Bunların en önemlisi, Türkçe’nin, hemen her on yıl içerisinde önemli değişikliklere uğramasıdır. Yirmi, otuz yıl önceki Türkçe’nin yeni kuşak tarafından kolayca anlaşılamaması kitapların yaşlanmasını sonuçlandırmakta ve bilginin sonraki nesillere akışını sekteye uğratmaktadır. Ama bu kitap hiç yaşlanmayacaktır. Bilakis, zaman zaman onu güncelleştirdiğim için, gittikçe zenginleşmektedir. Ayrıca başka dillere de çevrildiği için daima gündemde kalacaktır. Buna rağmen içinde gözden kaçmış bazı hatalar bulunabilir. Onun için kitapta gözünüze çarpabilecek kusurları hoş görmenizi diliyorum. Böyle  bir nedenle beni uyaracak değerli okuyucularıma teşekkürü şimdiden bir borç bilirim. 

 

Bu çalışma Türkiye’de, yalnızca Arapça sorununu deşmekle sınırlı kalmamaktadır. Önemli çağrışımlarla bu ülkedeki sosyolojik gerçekleri de satırlar arasında gözler önüne sermektedir. Onun için bu kitap dikkatli ve yetenekli sosyologlar tarafından ele alınacak olursa yapacakları çok yönlü çalışmalar için önemli bir kaynak oluşturacağını söylemek mümkündür.

 

Son olarak bir hatırlatmada bulunmak istiyorum: Hz. Muhammed’in bile adının «Mehmet» olarak çarpıtıldığı bir ülkede benim adım hemen hiç kimse tarafından doğru telâffuz edilemediği için zorunlu olarak hep «Ferit» mahlâsını kullandım! Dilerseniz, siz de adımı telaffuz etmeyi deneyebilirsiniz. Kitabı okurken  bu önemli noktanın da ayrıca sizi derinden düşündüreceğini sanıyorum.

 

Şimdi de sizi, yukarıdaki soruların yanıtlarıyla baş başa bırakıyor, saygılar sunuyorum.

 

Feriduddin AYDIN

(Ferit AYDIN)