Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

ARAPÇA’NIN ÖNÜNDEKİ ENGELLER - Arapcaninonemi - 6. Sayfa

 

ARAPÇA’NIN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

 

Engel deyip hemen geçmemek lâzımdır. İnsanı, sevdiği şeylerden mahrum bırakan nice değerli ve yaşamsal amaçların gerçekleşmemesinde rolü ve etkileri bulunan, programları aksatan şeylerin hepsine engel diyoruz. Türkiyeli, yabancı dil öğrenicisinin Arapça öğrenmesine set çeken, bu uğurda onun, candan ve içten beslediği niyetleri –bütün imkânlarını seferber ederek- harcadığı çabaları boşa çıkaran birçok engel vardır.

 

Engel kavramına determinist bir bakışla yaklaşmak gerekir. Bir amacın gerçekleşmesini önleyen her şey engeldir. Onun için bunları, direkt ve dolaylı diye birbirinden kalın çizgilerle ayırmak, pragmatik açıdan doğru değildir. Dolayısıyla sizinle hedeflerinizin arasına giren her şey (bir ayrıntı bile olsa) eğer amacınızı gerçekleştirememiş olmanızda rol oynamışsa, elbette ki sonuç itibariyle o, önünüze çıkmış, hızınızı kesmiş ve maksadınıza ulaşmanızı imkânsızlaştırmış bulunan engellerden biridir.

 

Örneğin ilerleyen sayfalarda, üzerinde bir nebze duracağımız (bilgisizlik), işte böyle bir engeldir. Bilgisizlik, aynı zamanda (ırkçılık başta olmak üzere, lâikçilik, tarikatçılık ve kökten putçuluk gibi) birçok marjinal akımların, sapkın eğilim ve tutumların doğmasında da etkisi bulunan çok yönlü bir engeldir. Hayırlı birçok hedefin de aynı zamanda önüne çıkan bilgisizliğin, Türkiye’de Arapça’nın önüne nasıl bir engel olarak çıktığını aşağıda çarpıcı örnekler ışığında ibretle okuyacaksınız.

 

Aslında Arapça’nın ülkemizde gerek öğretildiği ve öğrenildiği şartlar, gerekse konuya ilişkin öbür sıkıntılar, burada anlatılacaklarla sınırlı değildir. Bu ülkede siyah kedi ve köpekleri yaklaşık yüzyıldır «Arap, Arap!!» diye çağıran zihniyet, hiç kuşkusuz Arapça’nın önüne büyük barikatlar koymuştur. Bu tertipler, yine şüphe yok ki vaktiyle çok bilinçli olarak düşünülmüş ve yaygınlaştırılmıştır. Arap milletinin antipatik, çirkin, hatta düşman olarak toplumumuza lanse edilmiş olmasının arkasında çok yönlü amaçlar vardır. Bunların en önemlilerinden biri de Arapça’ya karşı savaştır. Batının müziğinden giyim tarzına; dillerinden, düşünce ve inanışlarına kadar her şeyi uygarlık sayan egemen azınlık, Arapça’ya karşı yüz yıldır sürdürdüğü savaşa hiçbir zaman ara vermemiştir. Buna rağmen Türkiye’de her yıl yüz binlerce insan –yanlış yöntemlerle de olsa- bu dili öğrenmek için çaba harcamaktadır, âdeta laikçi düzene direnmektedir. Bu gerçek ise toplumumuzda Arapça’ya karşı, temelde iyi niyetli büyük bir kitlenin var olduğunu kanıtlamaktadır.

 

Şu var ki egemen azınlık tarafından çok yönlü olarak sömürülen bu geniş kitlenin hiç değilse Arapça’ya ilişkin sorunlar hakkında aydınlatılması gerekir. Çünkü bu kitle şimdiye kadar hep tarikatçıların tuzaklarına düşerek Arapça ile tanışmış ve onların ilkel yöntemleri yüzünden de bu dili bir türlü öğrenememişlerdir.

 

Bu kitleyi bilimsel bir yaklaşımla ve «Direct Action» yani doğrudan sistemle Arapça öğrenmeye yönlendirmenin ön koşulu, önce soğukkanlılıkla ve uygar yollarla toplumu aydınlatmaktır. Şu anda doğrudan sistemle ve bilimsel yöntemlerle Arapça öğretimi ilâhiyat fakülteleri de dahil, Türkiye’nin hiçbir yerinde yapılmamaktadır. Çünkü bu yolların önünde büyük engeller vardır.

 

Türkiye’de Arapça’nın ve Arapça öğrencisinin karşılaştığı sorunlar çoktur. Özellikle konuyu gündeme getirecek birinin bulunmaması bu sorunların en büyüğünü oluşturmaktadır. Bu nokta çok dikkat çekicidir.

 

Nitekim bugün Türkiye’de Batı dillerinin en iyi şekilde öğrenilmesi ve öğretilmesi konusunda birçok aydınlatıcı yayın bulabilirsiniz. Gerek devletin, gerekse sivil toplum kuruluşlarının katkılarıyla bu konuda çeşitli araştırmalar yapılmakta, konferanslar ve sempozyumlar düzenlenmektedir. Konu ile ilgili sorunların çözüme kavuşturulması için hazırlanmış doyurucu çalışmalar azımsanamaz. Fakat Arapça için durum tamamen farklıdır. Arapça’nın önünde ne gibi engeller vardır, kim, hangi amaçlarla bu engelleri koymuştur, bunlar nasıl aşılabilir, gibi sorulara cevap bulmak, bugünün Türkiye’sinde mümkün değildir.

 

Demek ki Arapça’ya ilgi duyan insanlara Cumhuriyet tarihi boyunca öyle bir gözdağı verilmiştir ki bugün hiç kimse, Arapça’nın ve Arapça öğrencisinin bu ülkede karşılaştığı sorunlar hakkında bir tek kelime bile konuşma cesaretini kendinde görememektedir! Üstelik bu amaçla yola çıkmış ve her türlü engele rağmen Arapça öğrenmek isteyen gençlerin sayısı Batı dillerinden birini öğrenmek isteyenlerin sayısından da az değildir. Türkiye’de zaman zaman darbelerle sertleşerek özgürlükleri kısıtlayan rejim, Arapça öğrencilerini daima tarikatçı kesimler arasında görmek istemiştir. Bu nedenle de Arapça öğrenmek isteyen her kes potansiyel suçlu sayılmış ve bu ülkede hak etmediği iki ayrı cezaya çarptırılmıştır:

 

1.      Arapça öğrenmekten engellenmiş olmak,

2.      Fanatik tarikatçı kesimlerle birlikte gerici olarak damgalanmış olmaktır.

 

Arapça’nın ve Arapça öğrencisinin üzerindeki bu şiddetli baskı sırf statükocuların tavır ve politikalarıyla da sınırlı değildir. Bu noktada, üzerinde durulması gereken bir gaflet ve bir zihniyet bozukluğu da söz konusudur. Toplum, kimlerin neye niçin yasak koyduğu hakkında yeterli bilgilere sahip değildir ve bunun arayışı içinde de değildir. Dolayısıyla eğer bu sorunu irdelerken, Arapça’ya doğal olarak karşı durmaları gereken insanları ve kesimleri suçlayacak olursak paradoksal bir hata yapmış oluruz. Onun için Cumhuriyet tarihi boyunca hükümetleri yöneten ve yönlendiren Makedon Yahudilerini, bu politikayı ürettikleri için suçlamak mantıklı olmaz. Onlar elbette ki kendi inanç ve ideolojilerine uygun politikalar üretmek durumundadırlar. Dolayısıyla onların bu tavır ve politikalarını âdeta desteklemiş olan başka bir engeli, daha doğrusu başka engelleri aramak gerekir. Bunları sekiz ana noktada toplayabiliriz.

 

1.      Mahalli Dillerin Yapılarından Kaynaklanan Engeller

2.      Yaygın mahalli dili (yani Türkçe’yi) çok iyi düzeylerde bilmemekten kaynaklanan engeller,

3.      Bilgisizlik Engeli

4.      Çarpık Zihniyetten Ve Bağnazlıktan Doğan Engeller

5.      Meâlcilik Engeli

6.      Irkçılık Engeli

7.      Statüko Engeli

8.      İllegal Baskı Engeli

 

Aslında bu engellerin, zincirleme olarak birbirlerini doğurduklarını söyleyebiliriz. Şimdi de bunları teker teker açıklamaya çalışalım:

 

***

 

Mahalli Dillerin Yapılarından Kaynaklanan Engeller:

 

Bunların başında hiç kuşkusuz Türkçe gelmektedir. Çünkü Türkçe hem en yaygın, hem de resmi dildir.

 

Türkçe, Ural-Altay dilleri grubundan gösterilmektedir. Arapça ise Sami Dilleri grubundandır. Yani bu iki dil, temelde çok farklı kökenlerden gelmektedirler ve tabiatıyla birbirlerinden çok farklı yapı ve karakterlere sahiptirler. Bu tespit ilk bakışta, sözü edilen iki dilden birini ana dil olarak konuşan kimsenin öbür dili öğrenmekte oldukça zorluk çekeceği anlamına gelmektedir. Bu ise hatırdan asla çıkarılmaması gereken çok çarpıcı bir gerçektir. Nitekim bunun şöyle bir kanıtı da vardır: Belli bir yaştan sonra Türkçe’yi merak etmiş hiçbir Arap, bu dili asla iyi düzeyde öğrenememiştir. Keza, belli bir yaştan sonra Arapça öğrenmek istemiş hemen hiçbir Türk, bu amaca, ideal düzeyde ulaşamamıştır. Bunu yalanlayabilecek hiçbir kanıt henüz yoktur! (Bu iki dilde «bilingual» olarak yetişenler elbette ki müstesnadırlar) İki taraf için de belki en büyük şanssızlık işte bu noktada odaklaşmaktadır. Yeri gelmişken söylemek gerekir ki bu gerçek, İslâm karşıtlarını daima sevindirmiş ve onları bu fırsattan yararlanarak çeşitli komplo teorileri kurmaya sevk etmiştir.

 

Bu noktadaki engel, hiç kuşkusuz iki dilin yapı bakımından birbirlerine oldukça aykırı özellikler taşıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Bu aykırılık, sözü edilen iki dilin her birine özgü cümle kuruluşundaki sadece söz dizimine ilişkin disiplinlerin farklılıklarıyla da sınırlı değildir. Bunun yanı sıra her iki dilin anlatım mantığı arasında da oldukça önemli aykırılıklar vardır. Bu nedenledir ki tarih boyunca Türkler ve Araplar birbirlerini doyarak anlayamamışlardır. Özellikle çok iyi derecede Türkçe bilmeyen bir Arabın, bir Türk tarafından anlaşılabilmesi ihtimali oldukça zayıftır. Dolayısıyla -aralarındaki ortak güçlü bağlara rağmen- bu iki milleti birbirine karşı antipatik hale getiren önemli nedenlerden biri de işte budur. Arapça’daki çok yönlü nüansların Türkçe’ye çevrilemiyor olması bu sorunun önemli kaynağıdır. Nitekim bu nedenledir ki Arapça’ya Türkiye’de (egemen azınlık) tarafından duyulan derin nefrete rağmen, halâ karşılıkları üretilemediği için Türkçe’de binlerce Arapça kelime mevcuttur.    

 

Türkçe ile Arapça arasındaki yapı, karakter ve mantık farkları o kadar büyüktür ki bu konu, bağımsız bir çalışma içinde ancak anlatılabilir. Ne yazık ki bu önemli mesele hakkında bugün Türkiye’de bir tek kitap bile bulmak mümkün değildir. Bunun sebebi ise gayet açıktır ve o da şudur. Eğer bir araştırmacı çıkar da, bu iki dil arasındaki yapı, karakter ve mantık farklarını açıklayacak olursa, her şeyden önce Türkiye’de pervasızca Arapça öğretmeye kalkışan binlerce bilgisiz insanın, bu işin asla ehli olmadıklarını, hiç birinin Arapça konuşamadığını, bu konuda allâme geçinenlerin hiç biri, Arapça bir mektup bile yazamadığını ve yazamayacağını ortaya koyacak ve bunu kanıtlayan çarpıcı deliller sıralayacaktır. Peki bunu kim yapabilecektir? İşte bu sorunun cevabı da çok önemlidir. Çünkü bu iş sanıldığı kadar kolay değildir ve çünkü bu konuda da iki önemli engel vardır. Bunlardan biri, bu görevi üstlenebilecek kişinin, her şeyden önce bizzat kendisi Türkçe’nin yanı sıra Arapça’yı da süper düzeyde bir yaşam dili olarak kullanıyor olması gereklidir, hatta şarttır. Tabir caizse böyle bir kimse, Türkçe’yi ve Arapça’yı «bilingual» olarak kullanıyor olmalıdır. Peki bu nitelikte biri var mıdır? Türkiye’de eğer böyle biri bulunmuş olsaydı, şimdiye kadar mutlak surette ortaya çıkacak ve hiç değilse şu satırlarda anlatılanlar meâlinde konuya dokunacaktı. Hatta, başka bir engel dolayısıyla bunu geniş boyutlarda işleyemeyeceğine ilişkin mazeretini ortaya koyup topluma zimmetini ibra ettirecekti. Çünkü bilgi, kutsal bir emanettir ve sahibine sorumluluk yükler. Şu var ki , bu konuyu enine boyuna işlemek elbette ki tehlikesiz değildir. İşte ikinci engel de budur.

 

Türkiye’de Arapça’nın öğrenim ve öğretiminde Türkçe’den kaynaklanan engellerden biri de asırlar önce Türkçe’ye alınmış olan Arapça kelimelerin hemen tamamının yanlış kullanılıyor olmasıdır. Evet, ne yazık ki bu bir gerçektir. Yıllardır sözde «Türkçe’yi yabancı unsurların etkisinden kurtarmak» amacıyla yüzlerce Arapça kelime Türkçe’den çıkarılmış olmasına rağmen, halen kullanımda olan yine yüzlerce Arapça kelime, günümüzde Arapça öğrenmek isteyenlerin karşısına âdeta birer baş belası olarak çıkmaktadır.

 

Geçmişte sadece devletin ve sosyete sınıfının dili olan Osmanlıca son zamanlarda tam anlamıyla bir veba halini almıştı. Osmanlıca, devletle halkın arasında oluşan uçurumun adıydı. Ömrünü tükettiği için değil, esasen hiçbir işe yaramadığı için, zamanı gelince âdeta çöpe atıldı. Bugün o dille yazılmış ne bir kitabı, ne bir divanı hiç kimsenin elinde bulamazsınız. Oysa daha dün kökü kazındı bu karakoncolos dilin… Atılmasına atıldı, ama Türkçe’de öyle bir dikenli yol bıraktı ki bugün özellikle Arapça öğrenenler için bu yol tam anlamıyla bir tuzak niteliğini taşımaktadır!

 

Arapça öğrenmek isteyen gençlerin çoğu, genelde tarikatçılara, Nurculara ve Osmanlıcı-ırkçı fanatiklere ait odaklara ilk önce uğradıkları için buralarda zihinlerine Osmanlıca ister istemez bulaşır. Onun için bu gençler daha sonra aydınlık bir ilim yuvasıyla tanışsalar bile uzun zaman kendilerini Osmanlıca’nın etkisinden kurtaramazlar. Bu da Arapça öğrenmelerine bir miktar engel oluşturur.

 

Türkçe’ye girmiş ve Arapların kullanmadığı anlamlarda kullanılmış, halen de kullanılmakta olan birçok kelime vardır ki Arapça öğrencisi bunları teker teker tanımalıdır. Bu sorunu çok iyi bilen birinin yardımıyla bu kelimelerin Arapça’daki doğru anlamlarını öğrenmelidir.

 

Doç. Dr. Emrullah İşler adında Bir araştırmacı, «Türkçe’de anlam kaymasına uğrayan Arapça kelime ve Kelime Grupları» başlığı altında bunlardan bir miktarını derleyip yayınlamış bulunmaktadır. Ancak sözü edilen araştırmacının, kibarca yukarıdaki başlığı kullanması, yüzyıllarca bu milleti uğraştırmış olan yanlışların sahiplerini hoş gördüğü izlenimini uyandırmaktadır. Bu da günümüzde ırkçılığın bir başka sembolü olan Osmanlı hayranlığının ilimle uğraşanları bile ne hale getirdiğini göstermek bakımından ibret vericidir!

 

Ana Dili Çok İyi Düzeylerde Bilmemekten Kaynaklanan Engeller :

 

Türkçe, Türkiye halkının yaygın olarak konuştuğu dildir. Asırlardır geçirdiği evrelerden sonra bugün –ileri derecede olmasa bile- epeyce yapılanmış, Türkiye coğrafyasında iletişim, basın-yayın ve eğitim dili haline getirilmiştir. «İstanbul Türkçesi» olarak kabul görmüş olan şekli, öbür bütün şivelere göre estetik bir fonetiğe de sahiptir. Bugün, düzenin meşruluğunu tartışan sivil entelektüel kesimler bile Türkçe’ye, rejimin resmi dili olma niteliğinin üzerinde bir değer olarak bakmakta ve onu korumaya çalışmaktadırlar. Çünkü bu dil, rejimin ve onu dayatan «Balkanlılar Musevi kulübü»’nün değil, bilakis halkın dilidir, Türklerin dilidir. Onlara ait üstün bir değerdir. Kur’ân-ı Kerîm’in Rum suresi, yirmi ikinci âyet-i kerimesinde ifade buyurulduğu üzere, İslâm’ın ölçüleri bakımından da bütün diller Allah’ın birer kudret mucizesi sayıldıklarından Türkiye’li «müslümanlar» Türkçe’ye önem vermek zorundadırlar. İslâm Ümmetinin çok diri ve hareketli bir parçası olan Türklerin dili olmak bakımından Türkçe, ayrıca büyük önem taşımaktadır. Onun için, gerek milli sınırlar içinde, gerekse koloniler halinde yaşadıkları ülkelerde Türklerin, sürekli biçimde Kur’ân’ın mesajlarını alabilmeleri ve tabiatıyla Kur’ânın dilini de öğrenebilmeleri için önce kendi dillerine sahip çıkmaları gereklidir. Özellikle genç mü’minlerin Türkçe’yi her bakımdan çok iyi öğrenip, yazılı ve sözlü anlatımda onu başarıyla kullanmaları hem inançlarının gereğidir, hem de varlıklarını ve değerlerini korumak ve savunmak için muhtaç oldukları zaruri bir araç ve güçlü bir silahtır.

 

Ne var ki son yıllarda baş gösteren çeşitli sosyo-politik sorunlar, toplumda eğitim ve kültür düzeyinin düşmesine neden olmuş, bu sonuç ise Türkçe’yi kurallarına ve aksanına uygun biçimde kullanamayan çok büyük kalabalıkları cesaretlendirmiştir. Özellikle ana dili Türkçe olmayan etnik kitleler, kısmen asimile olma korkusu ile, kısmen de ihmal sonucu olarak Türkçe’ye önem vermemişlerdir. Oysa Türkçe’yi kurallarına ve aksanına uygun olarak kullanmanın, Türk kökenli olmayanların inançlarına ve değerlerine hiçbir zararı yoktur. Tam tersine faydası vardır. Nitekim statükocu egemen azınlığın dayatmalarına karşı gerekli savunmaları ancak Türkçe yapmak mümkündür. Aynı zamanda Türkiye toplumunun Arap, Kürt, Zaza, lâz ve Çerkez gibi başka kökenlerden gelen mü’min unsurları, -sosyolojik gerçeklere bakılırsa- Türk kökenli mü’min kardeşleriyle ancak Türkçe iletişim kurmak durumundadırlar. Bu meseleye fıkhî açıdan bakıldığında, -hangi kökenden gelirlerse gelsinler-, Türkiye’de yaşayan Müslümanların bu dili öğrenmeleri farz-ı kifayedir, denebilir. Eğer bu dili hem yazılı hem sözlü anlatımda başarılı şekilde kullanamazlarsa onlarla ideal düzeyde iletişim de kuramazlar. Bu ise ortak değerlerin korunmasında Türkiyeli mü’minlerin perişanlığını hazırlayan önemli engellerden biri olabilir. Müslümanların en büyük ortak değerlerinden biri de hiç kuşkusuz Arapça’dır. Bu ortak ümmet dilinin Türkiye’de ihyası için lâzım olan araçların başında ise kesinlikle Türkçe gelmektedir. Dolayısıyla Türkiye’de yaşayan, istisnasız her insan için Türkçe son derece önemlidir.

 

Bu gerçek çok açık biçimde ortadayken, ne ilginçtir ki yabancı dil öğrenmek isteyen birçok genç, Türkçe’yi kullanmakta beklenen başarıyı gösterememektedir. Hele Türk kökenli gençlerin kendi ana dillerini başarıyla kullanamamaları büyük bir kusurdur! Oysa yabancı dil öğrenmek isteyen her insan önce kendi ana dilini her bakımdan çok iyi bilmesi ve onu en girift ve en çetrefil kavramları açıklamada başarıyla kullanması gerekir. Çünkü yabancı dil hedeftir; mahalli dil ise o hedefe ulaşmak için çok yönlü bir araçtır. Yabancı dili, uzun bir mesafeyi kat ettikten sonra ancak ulaşılabilecek bir saraya eğer benzetirsek, mahalli dili de, o saraya bizi götüren güzergâha, araçlara, yol işaretlerine ve yolculuk boyunca ihtiyaç duyacağımız şeylerin tümüne benzetebiliriz. Hal böyle olunca yabancı dil öğrencisi, nasıl olur da kendi mahalli dilini ihmal edebilir!

 

Yabancı dillerden birini, özellikle Arapça’yı öğrenmek isteyen gençler, Türkçe’yi vasat ve sıradan bir düzeyde değil, onu grameriyle edebiyat kurallarıyla, deyimleriyle ve çok yönlü terminolojisiyle öğrenmek ve başarıyla kullanmak zorundadırlar. Özellikle Türk kökenli olmayan gençler bu konuda çok daha fazla gayret göstermelidirler. Çünkü onlar genellikle aile ve muhitlerinin etkisi altında Türkçe’yi aksanına ve mantığına uygun olarak kullanamıyor olabilirler. İşte bu nedenle onların bu konuda biraz daha fazla gayret sarf etmeleri gerekir.

 

Bu tavsiyenin muhatapları, başta Kürt kökenli Türkiyeliler olmak üzere öbür etnik kitle mensuplarıdır. Arapça öğrenmek isteyen, özellikle Türkiyeli Kürtlerin ve Arapların Türkçe’yi çok iyi düzeylerde ve aksanıyla öğrenmeleri şarttır. Çünkü -bir bilim dili niteliğini kazanamamış olsa bile- Türkçe, Kürtçe’den çok daha ileri derecede yapılanmıştır. Kürtçe zaten hiçbir zaman bir bilim dili haline gelememiştir ve bundan sonra da gelme ihtimali hemen hemen yoktur. Dolayısıyla Türkiye şartlarında Kürt kökenli gençler, herhangi bir yabancı dili ve tabiatıyla Arapça’yı da ancak Türkçe aracılığıyla öğrenebilirler.

 

Günümüzde Siirt’in Tillo (Aydınlar) ilçesinde halâ varlığını sürdüren ve Molla Burhan adında bir şahsın ders okuttuğu medreseye benzer yerlerde Kürtçe aracılığıyla sözde Arapça öğrenmeye çalışan Kürt kökenli softalar asla Arapça öğrenemezler. Asırlardan beridir bu medreselerde okumuş ve sözde «âlim» diye ünlenmiş hiçbir kimse esasen Arapça öğrenememiştir. Bu medreselerde sözde ders veren müderrisler de -yığınlarca kitap okumuş- birer cahilden başka bir şey değildirler. Müderrisler bu sözü kendilerine yapılmış bir hakaret saymamalıdırlar. Tam tersine kendilerini test etmelidirler. Örneğin, kendilerine şu soruları yöneltip cevaplarını bulmalıdırlar:

 

1.      Eğer milletlerarası bir konferansa konuşmacı olarak davet edilecek olursam ve benden, (meselâ küreselleşme konusunda) İslâm’ın bakış açısı hakkında Arapça bir konuşma istense ben böyle bir konuşma yapabilir miyim?

 

2.      Kendilerine Arapça öğrettiğim öğrencilerimden, günün birinde İlkokul düzeyinde bile olsa, matematik ve geometri dersi vermem için bana bir teklif gelse halim ne olur? Onların karşısında ne duruma düşerim?

 

3.      Bir gün öğrencilerimden biri bana, «Hocam, insan İskeletini meydana getiren kemiklerin her birinin Arapça adını biliyor musunuz?» diye bir soru yöneltecek olsa, ben ona nasıl bir cevap veririm? Üstelik Arap ülkelerinde okutulan çok basit bir biyoloji kitabını eğer getirir ve bana: «Bakınız hocam! Adlarını bilmediğiniz kemiklerin, her birinin üzerinde adı yazılı bulunuyor ve bu kitap Arap ülkelerinde İlköğretim okullarında okutuluyor; siz bu dereceye düşmüş bilgisizliğinizi nasıl açıklayabilirsiniz?» derse, ben ona nasıl bir yanıt verebilirim, ben bunu nasıl açıklayabilirim?

 

Evet kimliklerini ve faaliyetlerini gizleyerek halâ ortaçağ kilise sistemiyle «sarf ve nahuw» dersleri vererek yüzlerce gencin hayatını karartan bu müderris efendilere eğer sadece yukarıdaki sorular yöneltilecek olsa bile bu şahısların kim oldukları ve topluma verdikleri zarar ve yıkımın yanında Arapça’nın karşısında da ne büyük birer engel oluşturdukları ortaya çıkacaktır. Kaldı ki bunların çoğu doğru dürüst Türkçe de bilmezler! Fakat Türkiye’de hiçbir medya kuruluşunun bu şahıslara bir muhabirini gönderip onlarla küçük bir röportaj yapmayı bile (bilinçli olarak) düşünmediğine göre, bu adamların sırf Arapça’ya zarar vermeleri için «Derin Devlet» tarafından nasıl korunduklarını kanıtlamaktadır. Çünkü bu medreselerin her biri bir tarikatçı cemaate aittir. Ve çünkü lâikçi rejimi ayakta tutan en güçlü destek bu odaklardan gelmektedir!    

 

Bu medreselerde Arapça’nın karşısında zincirleme birçok engel daha vardır. Bunlardan biri de ders anlatımında kullanılan Kürtçe’dir. Uygar dünyadan soyutlanmış bir bölge olduğu için, buralarda, hiç kimse bu sorunun üzerinde durmayı aklının ucundan bile geçirememiştir. 

 

Tekrar etmekte yarar vardır ki Türkiyeli gençler -hangi kökenden olurlarsa olsunlar- her şeyden önce Türkçe hakkında en ileri düzeyde bilgi sahibi olmadıkları ve onu en başarılı biçimde kullanamadıkları sürece herhangi bir yabancı dili ve tabiatıyla Arapça’yı da hakkıyla öğrenme şansını elde edemezler. 

 

Bilgisizlik Engeli:

 

Çok genel bir kavram olan bilgisizliğin, Arapça’ya engel oluşturan nedenlerden biri olarak burada özelleştirilmesini yadırgayanlar olabilir. Çünkü bilgisizlik, tabiatıyla -Arapça da dahil olmak üzere- hemen her şeyle birlikte söz konusu olabilecek göreceli bir kavramdır. Bilgisizlik, birçok yanlışlığın ve başarısızlığın nedeni olarak sık sık işlenen genel bir sorundur. Bu nedenle Türkiye’de Arapça’nın karşısına çıkan çok özel, çok belirgin ve somut engeller arasında bilgisizlik gibi genel bir sorunun gösterilmesini tuhaf karşılayanlar olabilir. Ancak önemle vurgulamak gerekir ki bu görüşte olanlar, salt bilgisizliği, sık tekrarlarla birçok olumsuzluğun temel nedeni olarak göstermekten de kendilerini alamazlar. Onun için özellikle Arapça’nın karşısına -çok yönlü ve çok sonuçlu olarak- çıkan bilgisizliği, bu önemli ilgiyle burada biraz irdelemekte yarar vardır. Kaldı ki burada Arapça’ya ilişkin bilgisizlikten ilk amaç, bu dil hakkındaki genel bilgisizliktir. İkinci amaç da bu sorunun yine Türkiye’de birkaç araştırmacıdan başka hiç kimse tarafından bilinmediğine dokunmaktır.  

 

Bu tespitten de anlaşıldığı üzere, pek farkına varılamayan bu engelin sebep ve sonuçları son derece ilginçtir. Bilgi ve onun tersi olan bilgisizlik, binlerce yıldır filozofları ve düşünürleri meşgul etmektedir. Bilgisizliğin doğurduğu hemen hiçbir sonuç hayırlı ve yararlı değildir.

 

Önce vurgulamak gerekir ki bilgisizliğin nedenleri çoktur. Sonuçları da sayılamayacak kadar çoktur ve -tabir caizse- dallı budaklıdır. Çünkü bilgisizlik, zincirleme olarak birbirini doğuran birçok tehlikeye ve tahmin edilmedik yanlışlıklara, olumsuzluklara ve karmaşaya kaynaklık eder. Bu sonuçlardan biri de yararlıyı zararlıdan ayırt edememektir. İşte bu yönü ile bilgisizliğin sonuçlarından biri de konumuzu çok yakından ve ilginç bir açıdan ilgilendirmektedir. 

 

Bilgisizliğin ya da bilgi eksikliğinin,  son derece ilginç olarak nitelenebileceği belki tek yer, bilgiyi bilgisizlik aracılığıyla aramaktır. İşte bu, çok tehlikeli ve çok vahim bir eylem ve davranıştır. Günümüz Türkiye’sinde pek yaygın biçimde yapılan yanlışlık budur. Arapça ile ilgili olarak da bu yanlışlık karşımıza sık sık çıkmaktadır.

 

Bilgisizliğin, önemli sonuçlarının başında Türkiye’de eğitim sistemlerinin rasyonel, bilimsel ve çağdaş olmaması gelmektedir. Türkiye’de gerek rejimin yönlendirdiği ideolojik eğitim, gerek tarikatların ve çeşitli sivil kuruluşların, gerekse ailelerin uyguladığı ırkçı-gerici eğitim şekilleri akılcılıktan, bilimsellikten ve çağdaşlıktan uzaktır. Bu uygulamaların hemen tamamı geleneklere dayanmaktadır ve tabiatıyla çarpıktır. Özellikle rejimin yönlendirdiği eğitim sistemi çok daha çarpıktır. Çünkü rejimin bütün uygulamaları ideolojiktir, lâikçidir, dayatmacıdır, şekilcidir ve inatçıdır. Rejimin bu konuda sergilediği dayatmacılık, inkârcılık ve inatçılık buraya sığdırılamayacak kadar büyük bir sorundur. Bunun, yakın gelecekte çözümlenmesi de hemen hemen mümkün değildir.

 

Türkiye’de eğitim uygulamaları, akılcılıktan ve bilimsellikten uzak olduğu için bu uygulamaların etkisinde kalan toplumun genelinde kör taklit, insanbiçimcilik, putçuluk ve hurafecilik yaygınlaşmıştır. Bu olgu ise büyük ölçüde kültür yoksulluğuna, zevksizliğe ve görgüsüzlüğe yol açmıştır. Nitekim halkının yüzde doksan dokuzunun «müslüman» olduğu ileri sürülen Türkiye toplumunda bugün, Kur’ân’daki evrensel gerçeklerden ve bu gerçeklere insanı büyük ölçüde götüren edebiyattan, şiirden, sanattan, felsefeden, hukuktan, adaletten ve mantıktan, pozitif bilimlerin hikmet ve sırlarından anlayan ve bunlardan zevk alanlar, ders ve ibret çıkaranlar, belki yüz bin kişiyi bile geçmemektedir!  Toplumdaki bu yaygın gafletin bir gerçek olup olmadığını test etmek zor değildir. Dilerseniz, siz de her gün beş on kişi ile kuracağınız sıcak sohbetler sırasında örneğin; küreselleşme, çevre kirliliği, kitle imha silahları, uyuşturucu maddeler, salgın hastalıklar, terör, açlık, yoksulluk, sağlık, özgürlükler, insan hakları, medeniyetler savaşı, masonluk, Siyonizm, dünya barışı, moda, sinema, müzik ve spor gibi günümüzde tüm insanları meşgul eden konulara bir bahane ile giriniz. Ondan sonra etrafınıza bakınız, çevrenizdeki insanların sizi ne kadar tuhaf bakışlar arasında dinlediklerini ve genelde sizi anlamadıklarını gözlerinizle göreceksiniz. Demek ki örneğin, sırf cep telefonu kullanmak, televizyon seyretmek ya da kravat takmak, bilgili, bilinçli ve uygar olmak anlamına gelmemektedir.

 

Yabancı dilin, Özellikle Arapça’nın (bir ilim ve uygarlık dili olarak) ne kadar önem taşıdığını kavrayabilmek, şüphesiz yeterli bir kültürel seviye ile ancak anlaşılabilir. Oysa bugün örneğin nefes borusu ile yemek borusunu birbirinden ayırt edemeyen, hücrenin, dokunun, alyuvarın, atomun, molekülün, adlarını bile hayatında bir kez olsun duymayan, karenin ve üçgenin bile alanını hesaplayamayan, baz ile asit arasındaki farktan haberi bulunmayan, zifiri karanlıkta bile karanfille gülün kokularını birbirinden nasıl fark edebildiğini anlatamayan, Türkiye’yi dünya haritası üzerinde gösteremeyen, hatta okuma yazma bilmeyen milyonlarca insan bu ülkede yaşamaktadır. Bunların dünyaya getirdiği ve sözde okullara gönderip yetiştirdiği milyonlarca insan daha vardır ki onların da, ailelerinin ve çevrelerinin etkisinden hiçbir zaman kurtulamadıkları, bu nedenle, –ne kadar öğrenim görürlerse görsünler-, uygarlıktan yeterli bir nasip alamadıkları ve alamayacakları açıktır. Nitekim bu ülkede doktor, Mühendis, avukat ve ekonomist gibi uzun yıllar eğitim görmüş, yüksek ihtisas yapmış nice insan vardır ki görgüden, saygı ve sevgiden yoksundurlar.

 

İşte uygarlığa ve onun yabancı diller gibi önemli araçlarına direnen Türkiye’nin genel manzarası budur. Bilgisizliğin ve kültür fukaralığının doğurduğu zihniyet bozukluğundan sebeptir ki Avrupa olarak bildiğimiz uygar dünya, Türkiye’yi bünyesine almamak için direnmektedir. Bunun yanı sıra, dünyanın en perişan milleti olan Arap camiası bile Türkiye’yi bu yüzden hiçbir zaman İslâm aleminin organik bir parçası olarak görmek istememiştir. Bilgisizliğin ve kültür yoksulluğunun müteselsil biçimde doğurduğu birçok olumsuzluktan yararlanmak için Amerika ve İsrail gibi süper güçler de sadece sömürü amacıyla Türkiye’ye yanaşmışlardır. Böylece yabancı milletlere ve dillerine karşı Türkiye’nin duyduğu yersiz ve sebepsiz ürküntü, onu dünyada yapayalnız bırakmıştır. Bu gerçeği, bugün Türkiye’de binlerce insan, «Türkün Türkten başka dostu yoktur» sözü ile dile getirmektedir.  

 

Hiç kuşku yok ki yabancı düşmanlığı ve yabancı dillerden ürkmek uygarlaşmaya engeldir. Uygarlaşmanın bir yolu da yabancı milletlerle tanışmak onların bilime, sanata ve yaşama yaptıkları katkılardan ve hizmetlerden yararlanmaktır. Bu imkânı elde edebilmek için elbette yabancı dile önem vermek gerekir. Bu dillerin başında ise Arapça gelmektedir. Onun için günümüzde birer süper güç haline gelmiş olan Amerika ve İsrail, Arapça’ya büyük önem vermektedirler. Oysa Türkiye, Arapça’ya ve Ortadoğu’ya sırf kendi çıkarları için de olsa önem vermeye daha önceliklidir. Hem büyük yer altı zenginliklerine sahip bulunan bu ülkelere komşudur, hem de gerçekçi anlamda olmasa bile bu ülkelerle «tarihi ve kültürel bağlarla» irtibatlıdır. Ne var ki çeşitli faktörlerin de etkisi altında yaygınlaşmış bulunan bilgi eksikliği ve kültürsüzlük dolayısıyla bu ülke insanı, manevi diğerlere karşı büyük ölçüde kayıtsızdır. Bu değerlerin başında ise Arapça gelmektedir.

 

Bilgisizlik, bilgi eksikliği, ya da yanlış bilgi, Türkiye toplumunda birbirini doğurmuş olan çeşitli ahlâk ve zihniyet bozukluklarının da aynı zamanda temel kaynağıdır. Bu sorunların başında ırkçılık, ayırımcılık ve yabancı düşmanlığı gelmektedir, örneğin son yıllara kadar Türkiye’de yaygın bir Yunan düşmanlığı, Ermeni düşmanlığı, İran düşmanlığı ve Arap düşmanlığı vardı. Bu tutumun temelinde elbette ki başta bilgisizlik yatmaktadır. Bu eğilim, günümüzde -Avrupa’nın baskısı altında- hızını biraz kesmiş ise de egemen azınlık tarafından yeniden körüklenebilir!

 

Ayırımcılık, toplumun anlayışına da egemendir. Nitekim bu zihniyetten dolayı halk: Sünni-Alevi, lâikçi-dinci, muvahhit-putçu, hanîf-tarikatçı, ortodoks-heterodoks, sağcı-solcu, ilerici-gerici, dindar-dinsiz, mütesettire-dekolte ve hatta cahil-kültürlü diye çeşitli karşıt gruplara ve kamplara ayrılmıştır. Yasalar sözde ayırımcılığı yasaklamış olmasına rağmen Kürtlere, Araplara ve daha nice etnik gruplara, -yakın geçmişe kadar- kendi dilleriyle konuşmak bile yasaktı. Binlerce yıldır, kullandıkları orijinal dillerini bu kitlelere yasaklamanın acaba açıklaması nasıl yapılabilir? Her yasak, acaba zorla gerçekleştirilebilir mi? Eskiden şimdiye kadar -çok sıkı denetimler altında bile olsa- yasaklanmış her inanç, her düşünce ve her gelenek acaba tamamen ortadan kaldırılabilmiş midir, yoksa bunlar çok mu daha köklü biçimde yerleşmiş ve yayılmışlardır? Seksen yıldır Kürtçe’yi ve Arapça’yı yasaklamak Türkiye’ye acaba ne gibi yararlar sağlamıştır? Bütün bu uygulamalar karşısında bugüne dek susmuş bulunan bir toplumun mantığından söz edilebilir mi? Bu sorular, ilim platformlarında uzmanlarca tarafsız olarak tartışılmaya gerçekten değer.

 

Bilindiği üzere Türkiye, uygar dünyanın baskısına daha fazla dayanamayarak nihayet Kürtçe’yi ve Arapça’yı şimdilik belli sınırlarda serbest bırakmıştır. Fakat Avrupa’nın baskısı altında alınmış olan bu kararda samimiyet ve dürüstlük var mıdır? Hem ayırımcılığı yasaklamak, hem de şu veya bu kitleye; sen -İngilizce, Fransızca ve Almanca konuşabilirsin- ama kendi ana dilini konuşamazsın, sen çocuğuna şu ismi veremezsin, sen şu kıyafeti giyemezsin diye engeller koymak acaba ne anlama gelir? Bu çelişkiler uygar dünyaya nasıl anlatılabilir? Üstelik zaman zaman bazı yetkililer tarafından «Bin yıldır birlikte yaşadığımız Kürtlere ve Araplara Türkçe’yi öğretememiş olmak büyük ayıptır» şeklinde verilen acımasız, seviyesiz ve saygısız demeçler, bu ülkeye ne kazandırabilir?!!!

 

Elbette ki bütün bunlar -ahlâksızlıktan çok- temelde bilgisizliğin ve onun kronik aşaması olan idraksizliğin sonuçlarındandır. Çünkü bu sözleri sarf eden insan, bir an için kendini ve mensubu olduğu egemen azınlığı başka dille konuşan bir çoğunluğun içinde küçük bir kitle olarak tasavvur edecek olsa, herhalde biraz daha düşünerek, daha dikkatli konuşmak zorunda olduğunu öğrenebilecektir. Ancak bunu takdir edememek ve baskıyı bir kural olarak benimsemek vahimdir.

 

İşte bu idraksizliğin bir sonucudur ki dünyanın en zengin, en köklü ve en ünlü dili olan Arapça, Türkiye’de, içinden çıkılmaz bir dizi sorunun konusu haline getirilmiştir. Aşağıdaki tespitlere bakınız, Arapça Türkiye’de hangi odaklarca, nerelerde ve nasıl içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağına dönüştürülmüştür; şimdi de bu nokta üzerinde biraz duralım.

 

1.      İmam-Hatip Liselerinde sözde Arapça öğretilmektedir. Oysa bu okullarda gerek ders verenlerin, gerekse mezun olanların hiç biri Arapça’yı yazılı ve sözlü anlatımda kullanamamaktadır.

 

2.      İlâhiyât Fakültelerinde de durum bundan farksızdır. Ne bir ilâhiyat profesörü, ne de onun mezun ettiği hiçbir öğrenci, Arapça’yı sözlü ve yazılı anlatımda kullanamamaktadır. Prof. Dr. Cemal Muhtar ve Dr. Osman Zeki Soyyiğit gibi, bir iki nadir istisna, bu gerçeği yalanlamaya kalkışacaklara kanıt olarak elbette ki yetmeyecektir! Kaldı ki bu iki zat ve benzerleri, Arapça’yı Türkiye’de değil, öğrenim gördükleri Arap ülkelerinde öğrenmişlerdir.

 

3.      Türkiye’de çeşitli tarikat cemaatlerine ve şeyhlere ait Kur’ân kursları ve medreseler halen faaliyet göstermektedirler. Bu kurs ve medreselerin hepsinde de sözde Arapça tedrisat yapılmaktadır. Fakat buralarda da ne hiçbir hoca, ne de onun okuttuğu ve mezun ettiği hiçbir öğrenci Arapça bilmektedir. Bunlar sadece gramer kurallarını ezberlerler.

 

Bu medreselerde: Emsile, Bina, İzzi, Avamil, Zuruf, Terkib, İzhar, Kâfiye, Şarhu’l-Muğnî, Hallu’l-Maaqid, Sa’dullah Gewra, Netaic, Elfiye Şerhi ve Molla Cami gibi sırf gramer kitapları okutulmaktadır. Bunların çoğunu öğrenciler –aynen Kur’ân ezberler gibi-  ezberlemektedirler. Esasen bu ilkel uygulamanın temelinde de yine bilgisizlik yatmaktadır. Çünkü bu medreselerde ders veren hocalar o kadar bilgiden yoksundurlar ki bunlardan bir tek kişi bile örneğin «iki kere iki dört» cümlesini Arapça söyleyecek kadar bir Arapça bilgisine sahip değildir! Bu gerçek konusunda kuşkusu bulunanlar, medrese hocalarına ve hatta ilâhiyat profesörlerine gidip, örneğin şu on basit cümleyi, Arapça söylemelerini isteyerek onların ne durumda olduklarını gözleriyle görebilirler. Evet bu adamlara örneğin şu cümleleri veriniz:

 

1.      Adam çıt bile çıkarmadı.

2.      Kaza, üç kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı.

3.      Umarım verdiğin sözde durursun.

4.      Artık yürüyecek durumda değil

5.      Neredeyse elimden düşecekti.

6.      kendini savunmak için elinden geleni yaptı.

7.      Delili ortaya koyunca, karşıtını susmak zorunda bıraktı.

8.      Onun tekrar dönmesi, uzak bir ihtimal değildir.

9.      Çabaları boşa çıktı.

10. İşkence en büyük suçtur.

 

Evet bu on cümleyi, Türkiyeli İlâhiyat profesörlerine, imamlara, müftülere, Kur’ân kursu ve medrese hocalarına ve hatta onların olağanüstü bir saygı ile yücelttiği tarikat şeyhlerine veriniz ve onlardan bu cümleleri Arapça’ya çevirmelerini rica ediniz. Bunlar arasında edep ve görgüden biraz nasip almış olanlardan çok azının, nasıl susup belki de sizden özür dilediklerini, geriye kalanların ise nasıl öfkelendiğini ve sizden intikam almak için tahmin edilmedik yollara baş vuracaklarını bizzat görecek, hayretler içinde kalacaksınız!  

 

Evet, Türkiye’de din adamlarının ve medrese hocalarının hemen tamamı, Arapça’yı, -orta düzeyde basit bir günlük hayat dili olarak bile- kullanamamaktadırlar. Örneğin kırk yılı aşkındır Siirt’te Arapça ders okutulan ve çevreden çok büyük destek gören medreseler, yasalara rağmen halen faaliyetlerini sürdürmektedirler. Bu medreselerde ders veren sözde müderrisler bile gramatik Arapça’yı kullanamamaktadırlar ve Arapça modern yayınları anlayamamaktadırlar. Bu hocaların hiç biri, hayatında bir kez bile herhangi bir konferansa, bir sempozyuma, bir panele katılmamış; bir forumda toplumu, insanlığı ve dünyayı ilgilendiren herhangi bir konuda Arapça bilimsel bir konuşma yapmamıştır! Bütün bunlar şöyle dursun, bu hocalardan herhangi birinin, bir gür Arapça bir gazete ya da bir dergi okuduğuna bile hiç kimse tanık olmamıştır!. Üstelik bu hocaların tümü de Siirtli ve Arap kökenlidirler! Oysa örneğin Irak gibi özgürlüklerin tartışıldığı bir ülkede, Kerküklü Türklerin çoğu, (günlük olmasa bile) Türkiye’den sağladıkları Türkçe gazete ve dergileri yaygın şekilde okumaktadırlar.

 

Türkiye’de (Arap filolojisi hariç), İmam-Hatip Liseleri, İlâhiyat fakülteleri, medrese ve kursların hiç birinde, -Arap ülkelerinde öğrenim görmüş-, Arap kökenli bir öğretim üyesi çalıştırılmamaktadır. Arap Filolojisinde de sürekli değil, arada bir sözleşmeli personel olarak çalıştırılan sadece bir iki Arap kökenli öğretim üyesine önem verilmediği için bu elemanlar Türkiye’de uzun zaman kalamamaktadırlar. Oysa Batı dillerini öğreten üniversitelere dışarıdan getirilen sözleşmeli personel sayısı hem çoktur, hem de bunlara (aşağılık kompleksi biçiminde kendini gösteren aşırı hayranlıkla) oldukça önem verilmektedir.

 

Bu nedenlerin yanında ayrıca şu nokta çok önemlidir: Türkiye’deki din okullarının tamamında, keza medrese ve Kur’ân kurslarında sözde ders veren hocaların hepsi Türk ya da Kürt kökenlidir. Bu şahısların hiç biri, Arapça’yı yazılı ve sözlü anlatımda kullanamamaktadır. Tabiatıyla başkalarına da bu dili öğretme imkânına sahip değildirler. Onun için bu hocaların tümü de sadece gramer kurallarını okutmaya çalışmaktadırlar. Sarf ve nahuw kuralları dışında Arapça olarak hiçbir şey bilmemektedirler. Bu insanlar Arapça’ya o kadar yabancıdırlar ki okuttukları Nahuw ilminin adını bile yanlış telaffuz ederler. Nitekim bu hocalar da dahil Türkiye’de Arapça ile ilgilenen yüz binlerce insan bu kelimeyi «nahiv» şeklinde yanlış telaffuz etmektedir!! Bu dereceye varmış olan bilgisizliğin karşısında ürpermemek mümkün değildir.

 

Bu nokta üzerinde eğer biraz derin düşünecek olursak özellikle Arapça ile ilgili olarak bilinçli bir bilgisizliğin ön plâna çıktığını görürüz. Bunu şöyle açıklamak mümkündür: 

 

Yukarıda adları geçen okullar ve fakülteler tabiatıyla devlete aittirler. Öyle ise devlet, hem bir yandan Arapça bilmeyen «öğretim görevlilerini» sözde bu dili öğretmek için âdeta bilinçli olarak kullanmakta, öbür yandan da yüz binlerce öğrenciyi yanıltmaktadır! Tekrar etmek gerekir ki devleti yönetenler, bu noktada bilinçlidirler. Örneğin gerek YÖK, gerekse Milli Eğitim Bakanlığı bu durumu çok net biçimde bilmektedir. Dolayısıyla bu kurumları yöneten insanların, bilgisizliği bilinçli olarak özendiriyor olmaları, açıklaması mümkün olmayan bir çelişkidir. Bu durumdan Elbette ki eninde sonunda Avrupa haberdar olacaktır. İşte o zaman Türkiye bu çelişkiyi büsbütün açıklayamayacaktır.

 

Bu dünyada beşerin yaptığı hiçbir şey gizli kalmaz. Hele somut ve çarpıcı gerçekleri sonsuza kadar gizlemek mümkün değildir. Aynı zamanda ne bir toplumu, ne de tüm dünya insanlarını uzun zaman yanıltmak mümkün olamamıştır. Bunu göze alabilen iktidarların, koydukları yasaların, kurdukları organizasyonların, hazırladıkları müfredatların, ve nihayet onları iktidar yapan zihniyetlerin bir gün en az bu satırlarda bütün dünyaya deşifre olduklarını bir an için düşününüz; aymazlığa, bağnazlığa, idraksizliğe ve nihayet inada ve acımasızlığa kadar varan bilgi yoksulluğunun sözde devlet adamı olmuş, öğretim üyesi olmuş, binlerce insanı aklın, bilimin ve mantığın karşısında hangi düzeylere düşürebileceğini ibretler içinde takdir edebilirsiniz. Gerek bu zihniyet, gerekse onun desteğindeki din okulları, Kur’ân kursları ve medreseler, hiç kuşkusuz idraksizliğe dönüşmüş bir bilgi yoksulluğunun ürünüdürler. Nitekim eğer bu toplum Kur’ân ile tanışmış olabilseydi İslâm’ın temel dili olan Kur’ân’ın diline önem verecek, hatta Türkçe, Kürtçe ve benzeri azınlık dilerini de Arapça sayesinde geliştirme imkânını elde edebilecekti.

 

Yetmiş milyon nüfuslu Türkiye’de bugün çok iyi düzeyde Arapça bilen en az yüz kişiye ihtiyaç duyulmaktadır. İslâm’ı ve dini bir kenara koysak bile sosyal bilimler alanında verimli çalışmaların yapılabilmesi ve uzman insan yetiştirilmesi bakımından ileri derecede Arapça bilgisine sahip ilim adamlarına ve istihbaratçılara Türkiye’de büyük gereksinim vardır. Fakat ne ilginçtir ki bugün ülkemizde bu dili en ince ayrıntılarıyla çok iyi düzeyde bilen ve onu her alanda kullanma yeteneğine sahip olan sadece birkaç kişi bulunmaktadır. Özellikle üç kişi, bu konunun üstatları sayılırlar. Bunlardan Prof Dr. Cemal Muhtar ile Dr. Osman Zeki Soyyiğit, büyük bir ihmale uğramışlardır. Bir üçüncüsü daha vardır ki O da yakın geçmişe kadar çok pasif bir mevkide çalıştırılmakta idi. Fakat tarikatçı iktidar sayesinde bu adam, uluslar arası bir organizasyonun başına geçmek üzere aday gösterildi ve seçildi; hem de «intihal» gibi çok ağır bir ahlâkî kusur nedeniyle geniş bir çevre üzerinde olumsuz etkiler bırakmışken!..

 

Medrese ve Kur’ân kurslarına gelince bunlar, tarikatçılar ve Nurcular tarafından organize edilen odaklardır. Tabir caizse «kitaba uydurularak!» resmi statüye kavuşturulmuş çok az sayıdaki kursların dışında Türkiye’de binlerce kurs ve medrese halen «illegal» olarak faaliyet göstermektedir. Bu çevrelerin tamamı «derin devletin» denetimi ve koruması altındadır. Türkiye’deki bütün medrese ve Kur’ân kurslarında da temelde bilgisizlikten kaynaklanan büyük yanlışlıklar sürüp gitmektedir. Bu yanlışların en büyüğü ise, Kur’ân’ın dilini bilmeden onu anlamanın mümkün olamayacağını önemsememektir. Asırlardır sürüp gelen ve zihinlerde kemikleşmiş bulunan yöntem bozuklukları, telaffuz bozuklukları, müfredatta disiplinsizlikler, kaynaklardan yararlanamama sorunları ve sapkın yorumlar üst üste yığılarak içinden çıkılmaz bir hal almıştır.

 

Yukarıda (son satırlarda) özetlenen sorunlar, Kur’ân kurslarını ve medreseleri Türkiye’de (üfürükçülük, büyücülük, muskacılık, falcılık, mealcilik, cevşencilik, tefriciyecilik, hurafecilik, Ölücülük, medyumculuk, Nurculuk ve tarikatçılık) gibi çok yönlü tehlikelerin kaynağı haline getirmiştir. Bu tehlikelerin her biri, bu çalışmanın sınırlarını aşan ayrı ve son derece önemli birer konudur. Bunları inceleyip araştırmak ise sosyal bilimcilerin işidir.

 

Bilgisiz, kültürsüz hocaların ve din adamlarının elinde kalmış olan Arapça gibi bir uygarlık ve bilim dilinin Türkiye’de ne büyük engellerle karşı karşıya bulunduğu, işte bu çarpıcı kanıtlar ışığında bir nebze ortaya konmuş oldu.

 

Bu günleri hazırlayan eski dönemlerde de durumun pek farklı olmadığı, mevcut birçok belge ve kanıtlardan açıkça anlaşılmaktadır. Bilhassa Osmanlı Devleti’nin yıkılmak üzere olduğu dönemde «İlmiye sınıfı» diye nitelenen «din adamları» her bakımdan çok cahil idiler. Nitekim bakınız Mehmet Akif Ersoy Safahât’ında (Süleymaniye Kürsüsü bölümünde) onlar için ne diyor; Şairin mısraları aynen şöyle:

 

Hele ilmiyye bayağdan da aşâ bir turşu,

Bâb-ı fetvâ denilen daire ümmi koğuşu.

 

Evet, Mehmet Akif Ersoy, son Osmanlı döneminin istisnasız bütün din hocalarına «turşu» diyor ve önemli bir bakanlık statüsüne sahip Şeyhülİslâmlık kadrosunun tümünü «ümmi koğuşu», yani okuma yazma bilmeyenlerin kampı diye nitelemekten çekinmiyor.

 

Osmanlı Devleti yıkıldığı sıralarda «din adamları» böylesine belgesel biçimde teşhir edilecek kadar bilgiden yoksun bulunduklarına göre, onların hiç Arapça bilmedikleri de bu tespitten anlaşılmaktadır. Bu tespiti destekleyen bir belge de, -Pensylvania Dickinson Collage öğretim üyelerinden- ünlü Araştırmacı-Yazar, David Dean Commins tarafından yayınlanan, «İslâmic Reform; Politics and social change in Late Ottoman Syria» adındaki eserde yer almaktadır. Yazar aynen şöyle diyor:

 

«27 Ocak 1896’da Kasımî ile beş arkadaşı, (sorgulama görevini, -herhalde kadı Arapça bilmediği için- Manini’nin yüklendiği) Özel Tahkikat Komisyonu önüne çıkar».

 

Bu belgeden açıkça anlaşılmaktadır ki, Osmanlı Devleti’nin, Arap eyaletlerinde görevlendirdiği hakimler bile kesinlikle Arapça bilmiyorlardı!

 

Türkiyeli «din adamları», aynen dünkü selefleri gibi, bugün de Kur’ân’ın dilini bir yaşam dili olarak bilmemekte ve onu yazılı ve sözlü anlatımda hiç kullanamamaktadırlar. Bu da şu anlama gelmektedir. Onlar her ne kadar Arap dil gramer kurallarını (en az on yıl kadar) sırf ezberlemeye çalışıyor iseler de, (Arapça’nın terim ve deyim bilgisi, Türkçe’ye asla çevrilmesi mümkün olmayan yüzlerce yoğun sözcüklerin anlamları, Arap dil mantığı, klâsik metinler ve cahiliyye şiirleri ile Arap dili edebiyatının çeşitli üslup ve esprileri hakkında) hemen hiçbir şey bilmemektedirler. Örneğin Türkiyeli hiçbir «din adamı», ya da ilâhiyat profesörü, (fesâhat ve belâgat kurallarına uygun olarak; örneğin; gerektiği yerlerde, ef’âl-i mukarebeyi, ef’âl-i teaccübü, temenni ve teracci edatlarını; selb ve icâb, hasr, qasr ve îcâz, lef ve neşr) gibi daha birçok anlatım üsluplarını kullanarak beş on satırlık bir yazı bile yazamaz, beş dakika bile ahenkli ve uyumlu bir konuşma asla yapamaz.

 

İşte Arapça hakkındaki bilgisizlik sorununun özeti budur.   

 

Çarpık Zihniyetten Ve Bağnazlıktan Doğan Engeller:

 

Hemen ifade etmek lâzımdır ki bu engel tarikatçılardır ve onların gerici zihniyetidir. Hiç bir zaman hiç bir noktada birleşememiş olan tarikat örgütleri Arapça’nın önünü tıkamak için âdeta omuz omuza vermişlerdir.

 

Tarikatçılar, Başta Ezher Üniversitesi olmak üzere, Arap ülkelerindeki eğitim ve öğretim kurumlarında Türk kökenli öğrencilerin okumasını hiç bir zaman istememişlerdir. Onlara ait tekke ve medreselerde bir süre kalmış, ancak kaçamaklar sayesinde aydınlanabilmiş gençler arasında, Arapça öğrenmek üzere Yurt dışına giden öğrenciler, bu cemaatler tarafından «baş belâsı» olarak damgalanmış, âdeta aforoz edilmişlerdir. Bu öğrenciler yurda dönüş yaptıktan sonra –resmi görev alamadıkları için- iş bulmak üzere başvurdukları tarikat şeyhleri ve örgütleri tarafından boş çevrilmişlerdir. Ezherlilere ve öbür Arap üniversitelerinden mezun olanlara karşı tarikatçıların koyduğu gizli ambargo son yıllarda işe yaramayınca bu kez bizzat kendileri, beyinlerini yıkadıkları öğrencilerini bu okullara göndermeye başlamışlardır. Bundan güdülen amaç son derece açıktır. Beyinleri yıkanan tekke öğrencileri sözde «Arapların ve özellikle Vahhabilerin sapıklıklarını aşılanmadan» (!) dillerini öğrenecek ve döndükten sonra yine tekkeye bağlılıklarını sürdüreceklerdir. Üstelik Arapça’yı da mükemmel öğrenmiş elemanlar olarak bu kez öbür aydın öğrenci kesimine karşı bir cephe oluşturacaklardır. Nitekim öyle de olmuştur.

 

Özellikle Tarikatçıların Mekke’deki Ummu’ul Qura ve Medine’deki El-Camiatu’l-İslâmmiye Üniversitelerine gönderdikleri öğrencilerin çoğu, orada bulundukları sürece takiyye yapmış, Haremeyn imamlarının arkasında namaz kılmak zorunda kaldıklarında bile onlara iktida etmemiş, Türkiyeli hacılar arasında yıkıcı propagandalar yapmış ve döndükten sonra da yine tekkede Emsile, Bina, İzhar ve benzeri çağdışı kitaplarla sözde Arapça dersi vermeye devam etmişlerdir. Aynı zamanda, «28 Şubatçılar» tarafından kovulan tarikatçı İlahiyat profesörlerinin hiç biri işsiz kalmamış, onlara, bağlısı oldukları cemaatler tarafından iş bulunmuştur.

 

Gerek statükocuların bu konudaki politikaları, gerekse tarikatçıların bu politikalarla örtüşen tavırları tamamen ideolojiktir. Türkiyeli Arapça öğrencisinin bilmesi gereken en önemli noktalardan biri de işte budur. Oysa mantıklı bir ilim yolcusuna göre ideoloji, bilimin karşısında engel oluşturamaz. Onun için gerekçesi ne olursa olsun, Türkiye’de Arapça öğrenmeyi yasaklayan bir zihniyet daima tepki görecektir. Ancak bu haklı tepkiyi gösterebilecek aydın insanlara ihtiyaç vardır. Daha doğrusu şimdiye kadar gizli bırakılmış olan bu sorun hakkında insanları aydınlatma zamanı artık gelip çatmıştır. Bu nedenle başta öğrenciler olmak üzere toplumun aydın kesimleri Arapça’nın önüne dikilmiş olan bütün gizli engeller hakkında bundan böyle bilgi sahibi olabileceklerdir.

 

Bu esrarlı engellerin temelini oluşturan çok önemli bir noktaya burada kısaca temas etmekte yarar vardır. Tarih boyunca İslâm’ı paylaşmada ilginç hilelere başvuran, bu konuda kıyasıya rekabete girişen ve birbirini ölesiye kıskanan Araplar ve Türkler, İslâm’ın ve onun getirdiği bilim ve uygarlık kurumları üzerinde büyük yıkımlara neden olmuş, sonuç olarak kendileri de tarihin sahnesinde çökmüşlerdir. Üstelik bu iki kardeş millet, geçmişlerinden halen de ibret almamış gibidirler!

 

Kur’ân’daki arı İslâm’ı, tarih boyunca sırf bir Arap dini olarak damgalayan Türkler, Tarikatlarıyla, tekkeleriyle, mezarlık ve ölü kültleriyle, Arapça’ya bakış açılarıyla kendilerine özgü bir din örmüşlerdir. Son bin yıl boyunca Türklerin egemenliği altında yaşamış olmayı zül sayan Araplar da yüzyıl kadar önce gösterdikleri şiddetli tepkilerden biri olarak İslâm’ı sırf kendilerine ait bir kültürel kurum gibi görmeye başlamışlardır. Bu iki farklı tepki birçok alanda yıkıcı sonuçlar verdiği gibi, «Ümmet dili» olarak algılanması gereken Arapça’ya bakış açısını da değiştirmiştir.

 

İşte tarikatçıların Arapça’ya bakış açısı bundan kaynaklanmaktadır. Nitekim Hint dinlerine dayanan ve Türkistan’da kurulan Nakşibendi Tarikatı’nın şeyhleri, medreselerinde, Arap olmayan Birgili Mehmed Efendi, Molla Cami ve Cürcüni gibi yazarların eserlerini okutmaya daha çok ağırlık vermişlerdir. Aynı zamanda eski Arap medreselerine özgü: sınav, ödev, kompozisyon, müzakere ve münazara gibi sistemleri; matematik, fizik, kimya, ve biyoloji gibi pozitif bilimlerin okutulmasını yasaklamışlardır. Bundan amaç; Arapça’yı bir yaşam dili olarak değil, sadece onu kutsal metinlerin okunmasına yarayan bir ibadet dili olarak akıllara yerleştirmektir. Çünkü onlara göre «Arapça konuşan insan, Araplaşmış demektir. Bu ise bir Türk insanına asla yakışmaz!» Bu gerçeğin en çarpıcı kanıtını ise Mahmut Toptaş vermiştir. Aynı zamanda bir «din adamı» olan ve «Cantaş Serisi» gibi Arapça kitaplar pazarlayarak geçinen bu şahıs, yazdığı bir sözlüğün önsözünü aynen şu satırlarla bitirmiştir: «Bu lügat arab milletinin dilini öğretmek için değil, Rabbimizin kelâmını öğretmek için hazırlanmıştır.»[1].

 

İşte bu zihniyetten cesaret alınmıştır ki pervasız bir genelleme ile sık sık Arap milletinin tümüne açık şekilde hakaret edilmiştir. Türkiye’de Araplara yönelik, yaygın aşağılama sözleri arasında özellikle, «Ben Arabım, ama Arap benden değil» gibi oldukça seviyesiz bir ifade vardır ki bunu hiç çekinmeden Hz. Peygamber (s)’e mal ederler. Büyük bir ciddiyetle burada bir uyarıda bulunmak gerekir ki bunu söylemeyi göze alanlar, Hz. Peygamber (s)’e büyük bir iftirada bulunmaktadırlar! Bu talihsiz örneği veren insanlara şu soruları yöneltmekte yarar vardır:

 

1.      Yukarıya doğru kaç atanızın adını bilirsiniz?

 

2.      Eğer örneğin dördüncü ya da beşinci atanızdan yukarıdakilerin adlarını, dillerini, dinlerini ve kökenlerini kesin ve belgesel biçimde bilmiyorsanız, sırf bugün Türkiye’de yaşıyor ve Türkçe konuşuyor olduğunuzdan dolayı Türk adını sömürerek Türler adına Arapları aşağılamayı hangi mantıklı gerekçelerle açıklayabilirsiniz?

 

3.      Hz. Peygamber (s)’e böyle bir iftirada bulunmayı göze aldığınıza göre, bu cesareti kimden alıyorsunuz? Türkleri sömürerek, cinâyet derecesindeki bu suçu Hem Hz. Peygamber (s)’e, hem de O’nun büyük ümmetinin önemli bir parçasını oluşturan Türklere karşı işlediğinizin acaba farkında mı sınız?

 

4.      Türkler’le Araplar İslâm Ümmeti’nin parçaları olarak hiç kuşkusuz kardeştirler. Çeşitli nedenlerle zaman zaman aralarında bazı uzlaşmazlıklar çıkmış olabilir. Nitekim ana-baba bir, öz kardeşler bile bazen kavga ederler. Bu hayatın cilvelerinden biridir. Fakat şu bir gerçektir ki kardeşler, her zaman kardeştirler. Özellikle İslâm’da iman bağı, öz kardeşlik bağından çok daha güçlüdür. Hal böyle olunca «Ben Arabım, ama Arap benden değil» gibi bir sözle Hz. Peygamber (s)’e ağır bir iftirada bulunarak Arap milletini aşağılamaya çalışırken, onların iman kardeşi olan Türkleri memnun edebileceğinizi mi sanıyorsunuz?

 

Evet Hz. Peygamber (s)’e böyle bir iftirada bulunmayı göze alabilecek kimselere bu sorular yöneltilebilir. Onun için bu kimselerin çok dikkatli olmaları gerekir!

 

Tekrar edelim ki, «Ben Arabım, ama Arap benden değil», cümlesi, Hz. Peygamber (s)’in hadisleri arasında kesinlikle bulunmamaktadır. Bu cümlenin Arapça’sı sözde şöyledir; «Ene Arabiyy’un, wa leyse’l-Arab’u minnî»...

 

Tarih boyunca uydurulmuş ve Hz. Peygamber (s)’e aittir diye ileri sürülmüş çok söz vardır. Ancak hadis alimleri tarafından bunlar büyük bir ferâset ve maharetle bilimsel yöntemler izlenerek ayıklanmışlardır. Bu söz de onlardan biridir. Bu cümle belki, -iyi niyetle ve duygusallıkla Hz. Peygamber (s)’i övmek için-, birileri tarafından uydurulmuş olabilir. Böyle bir niyetle eğer söylenmiş ise cümlenin doğru şekli şu olmalıdır: «Ene Arabiyy’un wa leyse A’rab’u minnî». Yani; «Ben Arabım, ama Arapçayı benden daha iyi bilen yoktur».

 

Günümüzde Türkiyeli Arapça öğrencisi, işte bütün bu gerçekleri öğrenmeden ne önündeki engellerin farkına varabilir, ne de onları kaldırmaya çalışanlara yardımcı olabilir.

 

Meâlcilik Engeli

 

«Meâl» kelimesi Arapça’dır ve çeşitli anlamları vardır.  Konumuzla ilgili manâsı ise, kısaca kavram, ya da anlam demektir.

 

Bu kelime genelde, «Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin Türkçe çevirisi» anlamında kullanılmaktadır.

 

Kur’ân-ı Kerîm’in, XI. Yüzyıldan beri Türkçe meâllerinin yazılmaya başlandığı ileri sürülmekte ise de 1961 yılından önce hemen hiçbir meâlin topluma inmediğini söylemek mümkündür. Her şeyden önce hatırlatılması gereken en önemli noktalardan biri budur. Çünkü bu tarihten önce (birkaç medrese ve üniversite hocasından başka) Türkiye’de hemen hiç kimsenin evinde Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe açıklaması yoktu.

 

Bir mukayese yapmak gerekirse, örneğin Kur’ân-ı Kerîm’in ilk kez Farsça’ya tercüme edilmesi, Sâmânoğulları’ndan Mansur b. Nuh zamanında (997-999 yılları arasında) gerçekleştirilmiştir. Bu hükümdarın döneminde Taberî tefsiri bir heyet tarafından Farsça’ya çevrilmiştir. İranlı âlimler dışında, belli sayıda okur-yazar bir kitle tarafından da bu çeviri izlenebilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in ilk kez Türkçe tercümesi ise ancak 1350 yıllarında gerçekleştirilmiştir. Uygur Türkçe’sine yapılan bu çeviriden ise Türk toplumu hiçbir zaman haberdar olamamıştır. Bu tarihten yaklaşık ikiyüz yıl sonra Avrupa’da da Kur’ân-ı Kerîm tercüme edilmiş; 1141 yılında Lâtince’ye, 1513’te İtalyanca’ya, 1616’da Almanca’ya, 1647’de Fransızca’ya ve 1648’de de İngilizce’ye çevrilmiştir. Hıristiyanlık dünyasında bu dönemde din adamları dışında, okur-yazar birçok kimse de bu çevirilerden haberdar olabilmiştir.        

 

Yukarıdaki karşılaştırmadan çıkarılabilecek önemli sonuçlardan biri de herhalde şu olmalıdır: Kur’ân’daki İslâm, Türkiye toplumunun tabanı için çok yeni bir şeydir. Şu halde meâlcilik ile Arapça arasındaki ilişki de dahil, Türkiye’de İslâm’ı ilgilendirecek hemen bütün konularda bu önemli noktayı hatırda tutmak gerekecektir.

 

***

 

Konuya tekrar dönecek olursak, kaydedilecek önemli gerçeklerden biri de şudur; bugünkü dile yakın bir Türkçe ile Kur’ân-ı Kerîm, ancak 1927 yılında Osman Raşit adında birinin yönettiği bir grup tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. Toplum bundan da habersizdir. Daha sonra Muhammed Hamdi Yazır tarafından «Hak Dini-Kur’ân Dili» adı altında dokuz cilt tutan bir Türkçe tefsir yazılmıştır. Bu tefsir ise sadece ilim erbabını ilgilendirmiştir. Diyânet İşleri Başkanlığı tarafından bugünkü Türkçe ile yaptırılan ilk tercüme için 1956’da girişimler başlatılmış ve ancak 1961 yılında bu amaç gerçekleştirilebilmiştir. Tabiatıyla bu nokta, Türkiye’de eskiden beri Arapça bilenlerin sayısı hakkında da insanı düşündürmektedir.

 

Onun için, Diyanet İşleri Başkanlığının 1961 yılında üç cilt halinde bir meâl yayınlamasından sonra bazı kimseler heveslenerek meâl yazmaya başlamışlardır. Bu heves o kadar astronomik tablolar içinde ortaya çıkmıştır ki hiç Arapça bilmeyen insanlar bile bu ülkede meâl yazmaya kalkışmış ve bu arzularını yerine getirmişlerdir!

 

Önceleri, kendini yavaş hissettiren bu faaliyet, son yıllarda oldukça hızlanmıştır. Ama bu gelişmenin hayra yorulması tartışılabilir. Çünkü bu çalışmaların yetkili ve yeterli bir otorite tarafından denetlendiğini söylemek mümkün değildir. Bu ise ehil ve yeterli olmayan birçok kimseyi cesaretlendirmiştir. Her dileyenin, Kur’ân-ı Kerîm gibi önemli bir kitabı Türkçe’ye çevirmeye kalkışması Türkiye’de İslâmî konularda öteden beri yaşanan kaosu körüklemiş, tehlikeli boyutlara doğru her gün biraz daha tırmanan din anarşisini azdırmıştır.

 

Şimdiye dek yayınlanmış bulunan onlarca Türkçe meâl, kalite bakımından, birbirlerinden epeyce farklıdırlar. Bu farklar, kuşku yok ki toplumu olumsuz etkilemektedir. Gerçek şu ki, Kur’ân-ı Kerîm’i Türkçe’ye güzel yansıtabilen meâllerin yanında bu işlevi yerine getiremeyen meâl örnekleri de vardır. Hatta bunlar sayıca daha çoktur ve daha yaygındır.

 

Bütün bu meâllerin, temelde iyi niyetle yazıldıklarını kabul etsek bile, yapılan araştırmalara göre, yazarlarının kişiliği, Kur’ân’la meşgul olmaya onları iten sebep ve ilgiler, bağlısı bulundukları cemaat ve örgütler, öğrenim ve eğitim düzeyleri, esas meslekleri ve çalışma alanları, bu şahıslardan birçoğunun, gerçek anlamda birer meâl yazarı olmadığını göstermiştir. Bunlar bir yana, onların hiç biri Arapça’yı bir yaşam dili olarak kullanamamaktadır. Meselenin en vahim yanı da işte budur. Evet hiçbir Türk meâl yazarı, Arapça’yı konuşma ve yazı dili olarak kullanamamaktadır!... Bu gerçeği test edip belgesel olarak saptamak, hiç de zor değildir. Örneğin KPS için hazırlanmış olan Arapça bir metnin Türkçesini bu şahıslara dağıtıp onu yeniden Arapça’ya çevirmeleri istense, bunu (bir kaynağa bakmadan) asla başaramayacaklardır! Türkiye’de İslâm’a karşı her gün gittikçe artan tehlikelere bir de bunu eklediğiniz zaman bu ülkede yaşanan din anarşisinin meâlcilik yüzünden yakında hangi boyutlara tırmanabileceğini ve tabiatıyla Arapça’nın önündeki engellerin büyümesine de ne kadar hız vereceğini tahmin etmek güç değildir. 

 

Mealciliğin Türkiye’de Arapça eğitimine vurduğu darbe, yukarıdaki veriler ışığında ele alındığı zaman çok daha iyi anlaşılacaktır. Örneğin;

 

Meâl yazarı, hemen hiç eğitim görmemiş, sıradan bir Arap ile anlaşabilecek kadar Arapça konuşma ve dert anlatma becerisine bile sahip değilken, Kur’ân gibi edebiyat mucizesi bir kitabı nasıl Türkçe’ye çevirebilecektir?

 

Bunun cevabı çok basittir. Türkçe meâllerin hemen tamamı, aslında birbirinin kopyasıdırlar. Fakat meselenin içinde önemli bir hile vardır: Meâl yazmayı göze alan şahıs, önce piyasada ne kadar meâl varsa bunlardan birer örnek sağlar. Ondan sonra bunları harmanlayarak kendince âyetlere birer karşılık bulur. Her âyetin meâlini tespit ederken de mecbur olmadıkça mevcut nüshalardaki hiçbir cümleyi aynen alıp kopyalamaz. Buna özellikle çok dikkat eder. Tabiatıyla işin sonunda -sözde- tamamen bağımsız ve özgün bir meâl ortaya çıkar (?!) Evet, mevcut meâllerin hemen tümünün bu şekilde «Kes-yapıştır» yöntemiyle yazıldığını söylemek mümkündür.

 

Peki bunun, Türkiye’de Arapça eğitimine ne gibi zararı vardır? Bu soruya yanıt ararken, her şeyden önce Arapça’yı öbür bütün yabancı dillerle karşılaştırmak gerekir. Çünkü Arapça ile ilgilenen insanın amacı ile örneğin İngilizce, Fransızca ve Almanca ile ilgilenen insanın amacı arasında çok büyük farklar vardır. Avrupa dilleri ile ilgilenen insan, daha çok, hayatını kazanmak, popüler olmak ve yurt dışına çıkarken yabancılarla rahat iletişim sağlamak için onları öğrenmek ister. Fakat Türkiye’de Arapça ile ilgilenen insan, genelde Kur’ân-ı Kerîm’in içeriğini anlamak amacıyla bu dili öğrenmek ister. Bu çok yaygın bir anlayıştır. Onun için Arapça öğrencisi, bir meâl aracılığıyla bu amacını gerçekleştirdiği inancına eğer kapılırsa Arapça’ya karşı tutumu büyük ölçüde değişebilir. Tabiatıyla böyle bir kimse için Arapça artık bir dil olmaktan çıkar. Dolayısıyla bir ilim yolcusuna, bu dile ne kadar muhtaç olduğunu anlatmak oldukça zorlaşır.

 

Popüler Müslümanlığı kışkırtan ve spekülatif bir meslek haline getirilmiş bulunan meâlciliğin, bu yıkıcı etkisinden başka Türkçe’ye de ayrıca büyük zararı dokunmuştur Çünkü meâlciler, çok sık ve yaygın bir şekilde Türkçe’yi Türk dil mantığına aykırı formlarda kullanırlar. Sözde Kur’ân-ı Kerîm’in metnine sadık kalmak gibi bir bahane ile izledikleri bu tutum, ne yazık ki ilim çevreleri tarafından şimdiye kadar ele alınıp irdelenmemiştir. Devleti kötüye kullanan statükocular bu durumdan çok iyi haberdar olmalarına rağmen, sırf Arapça dil eğitimi üzerindeki yıkıcı etkisini sürdürmesi için meâlciliğe hep göz yummuşlardır.

 

Elinize herhangi bir meâli alıp, içinden herhangi bir ayetin çevirisine bakacak olursanız, okuduğunuz cümlenin, eğitim görmüş bir Türk tarafından kurulduğuna kolay kolay inanamazsınız. Bunun doğru olup olmadığına inanmanız için meâlleri dikkatle tarayabilirsiniz. Düzgün kurulmuş, akıcı ve güncel bir Türkçe cümleye bu meâllerde çok ender olarak rastlayacaksınız.

 

Dilerseniz çeşitli meâllerden rasgele aşağıya alınmış birkaç örneğe bakalım ve Türk dil normlarına göre ortaya koydukları kaliteyi inceleyelim.

 

Örnek-1: Diyânet İşleri Başkanlığı’nın Dr. Hüseyin Atay ve Dr. Yaşar Kutluay’a hazırlattığı Meâl.

 

Kehf Sûresi ayet: 23-24;

 

«Herhangi bir şey için, Allah’ın dilemesi dışında: “Ben yarın onu yapacağım” deme!»

 

Bu cümlede oldukça arı Türkçe kullanmaya özen gösterilmiş olmasına rağmen, siz bu söz diziminin Türk dil mantığına uygun, akıcı ve doyurucu olduğuna kendinizi inandırabilir misiniz?! Acaba bu meâlin anlamını, -global olarak verebilecek- daha uygun ve anlaşılır bir söz dizimi yok muydu?

 

Önce ciddiyetle şunu ifade etmek gerekir ki, salt kelimelere tutunarak, Arap dil mantığı çerçevesindeki anlamıyla Yukarıdaki ayetleri Türkçe’ye çevirmek hemen hemen mümkün değildir. Bunun ayrıntılı açıklamasına burada girmek de yine mümkün değildir. Çünkü (yukarıdaki meâl de dahil), onun yerine, -daha anlaşılır gibi gözüken-, örneğin aşağıdaki açıklamaların hemen hiç biri, yukarıdaki ayetlerin anlamlarını Türkçe’ye aktaramamaktadır:

 

a)     «Eğer Allah dilememişse, şu işi yarın yapacağım deme!»;

b)     «Falân işi, yarın yapacağım deme Allah dilemedikçe»

c)      «Bir işi, yarın yapacağım deme, Ancak Allah dilerse hariç...»

 

Örnek-2: A. Fikri Yavuz Meâli.

 

Tevbe Sûresi ayet : 10

 

«Bir mü’min hakkında ne bir yemin gözetirler, ne de bir zimmet (sözleşme). İşte bunlar mütecâvizlerdir»

 

Müşriklerin, m’üminlere karşı tutumunu özetleyen bir ayetin Türkçe karşılığı olarak yukarıdaki cümleye baktığımızda şöyle bir eleştirel açıklama yapmak gerekmektedir:

 

Her şeyden önce Türkiye’de, –kimlik kartında İslâm sözcüğü yazılı olsa bile- İslâm’a yabancı ve Kur’ân’la hiç tanışmamış milyonlarca insan yaşamaktadır. Meâlciler, bu gerçeği hiçbir zaman hesaba katmamışlardır. Türkiye’de Hanefist dindar azınlığın okumuşları arasında yer alan meâlciler de aynen bu kesim gibi, her gün yüksek sesle okunan ezanlara aldanarak bütün Türkiye halklarının ortodoks Sünni ya da dindar olduklarını, dolayısıyla da hemen her kesin bu ülke’de Kur’ân’la çok yakından ilgilendiğini sanarak meâllerini hazırlamışlardır. Bu bakış açısı, Türkiye’de yaşayan yirmi milyon Alevi’yi görmezlikten gelerek, sattığı çayı reklam etmek için avazı çıktığı kadar «Tavşan kanı» diye bağıran kahveci garsonunun tıpkı basit kafa yapısına benzemektedir. Oysa Türkiyeli hiçbir Hanefist Sünnî, doğan erkek çocuğuna, örneğin, -meftuniyet derecesinde sevdiği ve saydığı- Muaviye’nin adını vermeye şimdiye kadar cesaret edememiştir!

 

İşte bu basit zihniyet, meâlcilerin, yaşadıkları ülkenin sosyolojisi hakkında ne kadar bilgisiz olduklarını öncelikle ortaya koymaktadır. Örneğin yukarıdaki ayetin meâli, onların bu konudaki bilgisizliğini  güçlü bir şekilde kanıtlamaktadır.

 

Çünkü bugün Türkiye’de, «Mü’min» ile «Muslim» kavramlarını, bile birbirinden ayırt edebilecek insan sayısının, birkaç bini aşmayacağı kesindir. Özellikle  «Muslim» ile «Müslüman» kavramlarını birbirinden ayırt edebilecek kadar din sosyolojisinde birikim sahibi olmuş bir kimseye rastlamak hemen hemen mümkün değildir. Onun için İslâm’ın, adetâ her kişiye göre başka bir anlam taşıdığı Türkiye’de, Kur’ân gibi olağanüstü bir kitabı tercümeye kalkışmak çok iddialı bir iştir. Tabiatıyla Arapça bilmedikleri için, bu konudaki büyük sorumluluğun da farkına varamadıklarından, birkaç kelimeden oluşan bir ayeti, yine birkaç kelime Türkçe ile açıklamaya çalışan meâlciler hem çok bocalamış, hem de insanların kafasını karıştırmışlardır. Yukarıdaki meâl, bu gerçeği çok açık şekilde ortaya koymaktadır.    

 

Çünkü dikkat ederseniz, pek de ağdalı olmamasına rağmen, yukarıdaki meâlde kullanılan; «Bir mü’min hakkında ne bir yemin gözetirler, ne de bir zimmet» sözlerinden, hemen hemen hiç bir şey anlaşılmamaktadır. Bugünün kültürsüz okumuşu, hele yarı okumuşu, bu meâli nasıl anlayacaktır?! Dilerseniz, İslâm’la henüz tanışmamış Türkiye’li yüz binlerce üniversite mezununa bu meâli göstererek yorumlarını alabilirsiniz. Göreceksiniz ki bunların bir kısmı, bu sözlerden hiçbir şey anlamadıklarını söyleyecek, büyük çoğunluğu ise rasgele çeşitli yanlış yorumlarda bulunacaklardır. Peki öyle ise meâl yazmanın, hele Arapça bilmeden, Arap ve Türk dil mantığı arasındaki farklar üzerinde yıllar alabilecek bir özel eğitim ve formasyon almadan böyle bir işe kalkışmanın, bu suretle de Kur’ân gibi yüce ve saygın bir kitap etrafında, milyonlarca insanın zihin ve vicdanında kuşku uyandırmanın ne hikmeti olabilir?!!!

 

Acaba A. Fikri Yavuz’un, yukarıdaki sözlerinin yerine şu örneği denesek, ayetin karşılığına daha anlaşılır bir biçim vermek mümkün olur mu?

 

Putlara tapanlar, (Kur’ân’a) İnanan bir kimseye karşı, ne sözleşmelerine bağlı kalırlar, ne de verilen emanete...

 

Tabiatıyla bu sadece bir deneme... Önemli olan, Kur’ân’ın anlaşılmasını sağlamaktır. Ancak bunu da güzel ve akıcı bir Türkçe ile yapmak gerekir. İşte meâlciler bunu başaramamışlardır. Çünkü genelde, her Arapça kelimeye karşılık, belki de sözlük yardımıyla bir Türkçe kelime bulup meâl yapmaya kalkışmışlardır. Bu suretle de her kelimenin mutlaka karşılığını kullanmaya kendilerini zorlayarak hem sözü çetrefil ve anlaşılmaz hale getirmişlerdir, hem üstelik Arapça’nın da yolunu tıkamışlardır.

 

A. Fikri Yavuz’un, özellikle Vakıa Suresi”nin 75’inci ayetine yakıştırdığı anlam, onun, ne kadar Arapça bildiğini ortaya koymaktadır. Bu noktayı merak edenler, gidip uzman birine meseleyi sormadan bile sözü edilen meâli, çeşitli meâllerle karşılaştırarak gerçeği öğrenebilirler.       

 

Örnek-3: Elmalı’lı M. Hamdi Yazır Meâli.

 

Beyyine Sûresi, ayet: 1.

 

«Kitab ehlinden ve müşriklerden kâfir olanlar, kendilerine apaçık delîl gelinceye kadar ona iman edeceklerine dair verdikleri sözden ayrılmadılar!»

 

Önce okuyucuya şunu sormak gerekir:

 

Sözde bir ayetin Türkçe açıklaması diye kurulmuş olan yukarıdaki cümleden siz bir şey anlıyor musunuz?

 

Arapça bilip, vaktiyle Kur’ân’ı Kerim’i inceleme imkânına sahip bulunmuş olanlar hariç, Bu soruya evet diyebilecek birinin ortaya çıkması, mucize gibi bir şeydir. Neden mi?

 

Dikkat ederseniz çevirmen, «Kitab ehlinden ve müşriklerden kâfir olanlar» diye bir söz etmiş bulunmaktadır. Bu ne demektir? Hem «Kitap ehli», yani hem (Hıristiyanlar ve Yahudiler), hem de müşrikler zaten kâfir değil midirler? Bunlardan bazıları, -esasen kâfir iken- nasıl yeniden kâfir olabilirler? Oysa ayetin orijinalinden açıkça anlaşılmaktadır ki, «Kitab ehlinden ve müşriklerden kâfir bulunuyor olanlar» amaçlanmıştır. Dolayısıyla eğer çevirmen; «Kitab ehli ve müşrik kâfirler», ya da «Kâfirlerden, Kitab ehli ve müşrikler» demiş olsaydı, zihinler karışmayacaktı. Mesele bu kadar basit.... Peki şimdi bu, nasıl açıklanmalıdır? Acaba, M. Hamdi Yazır, Türkçe’yi iyi kullanamıyordu demek mi lâzım; hayır Arapça bilmiyordu demek mi lâzım; yoksa, Kur’ân’ı Kerim’i anlayamıyordu, demek mi lâzımdır? Bu sorulara kim, nasıl cevap verecektir?

 

Meâlin bundan sonraki devamı da bundan pek farklı değildir. Bakınız çevirmen ne diyor:

 

«(...) kendilerine apaçık delîl gelinceye kadar ona iman edeceklerine dair verdikleri sözden ayrılmadılar!»

 

Siz, bu sözlerden de bir şey anlayabiliyor musunuz? Buna ihtimal vermek güçtür. Çünkü gerçekten, bu sözlerden bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Ve çünkü ayetin gerçek anlamını öğrendiğiniz zaman bu tespitin ne kadar doğru olduğunu göreceksiniz.

 

Sözde Türkçe açıklaması bu şekilde verilmiş olan ayetin, aslında anlatmak istediği şey özetle şudur: Ne Yahudiler ve Hıristiyanlar, ne de puta tapanlar Kur’ân’ı Kerim’le tanışıncaya kadar inançlarından vazgeçmediler.

 

Anlamı bu kadar açık olan bir ayeti tutup, «Kitab ehlinden ve müşriklerden kâfir olanlar, kendilerine apaçık delîl gelinceye kadar ona iman edeceklerine dair verdikleri sözden ayrılmadılar!» şeklinde çevirmenin, dolambaçlı ve anlaşılmaz olduğu kadar tamamen alâkasız ve yanlış aktarmış olması acaba nasıl açıklanabilir?

 

Gördüğünüz gibi topluma «Allame» olarak tanıtılan insanlar, «meâl yazarım» derken, göz kırpmadan Allah’ın kitabı üzerinde nasıl tasarrufta bulunmuşlardır. Bu sorunun, belki konumuzla doğrudan ilişkisi yoktur; fakat bilgisizlik ve eğitimsizlik yüzünden toplumda meâlcilere karşı duyulan güven, Arapça’nın Türkiye’de yolunu tıkamıştır. İşte konumuz budur. Çünkü meâl izleyerek, Kur’ân’ı Kerim’in içeriğinden haberdar olmak isteyenler, meâlcilerin gerçekten Arapça bilmediklerini hiçbir zaman ne öğrenebilmişlerdir, ne de bu önemli noktayı araştırmışlardır! Bu nedenle, Arapça’nın Kur’ân’ı Kerim’i keşfetmek için ne kadar önemli bir dil olduğunu Türkiye’de meâlcilerin etkisini yaşayan kalabalık bir kesime anlatmak mümkün değildir. 

 

Baştan beri söylenenlere bakıldığında görüldüğü üzere, aslında Türkçe, Arapça’yı taşımaya yetmemektedir. Üstelik bu yetersizliği, Türkçe anlatmak da oldukça zordur. Bu da ayrı bir sorundur. Çünkü bu sorun karşılaştırmalı «DİL MANTIĞI» konusudur. Bu nedenle Arapça’yı Türkçe ile kelime kelime karşılaştırabilecek kudrete sahip olmayan kimsenin meâl yazmaya kalkışması büyük cürettir ve önemli derecede manevi yıkımlara neden olabilir!

 

Dil mantığı ise yeni bir bilim dalıdır. Batılıların «Linguistics» adı altında geliştirdikleri bu branş, birkaç dil bilenleri ve özellikle tercüme sanatını meslek edinenleri yakından ilgilendirmektedir.

 

Bu ilgiyle mutlaka burada işaret edilmelidir ki dünya dilleri, anlatım kapasitesi bakımından çok farklıdırlar. Arapça ve Fransızca gibi oldukça zengin ve doğurgan dillerin yanında çok fakir ve kısır diller de vardır. onun için bir dilden öbür dile tercüme yaparken bu noktaya özellikle dikkat etmek gerekir. Çünkü bir dilin her kelimesinin ve her deyiminin tam karşılığını başka bir dilde bulmak mümkün değildir. İlginçtir ki bazen en fakir bir dilin kelimelerinden birinin tam karşılığı en zengin bir dilde bile bulunmayabilir. Örneğin Türkçe’deki «kaçıncı» sözcüğünün tam karşılığı Arapça gibi zengin bir dilde yoktur. Evet Arapça’da «kaçıncı» anlamına gelen bir kelime bulamazsınız. Sıra sayısını öğrenmek için Türkçe’de kullanılan bu kelimenin yerine Arapça’da «hangi» kelimesinin karşılığı olan «Eyyu» kullanılır. Örneğin siz bir Arap öğrenciye; Kaçıncı sınıfta olduğunu sormak için «hangi sınıftasın?» demek zorundasınız! Onun için muhatabınız eğer örneğin «üçüncü sınıftayım» yerine «şu sınıftayım», derse şaşmamalısınız! Keza, Türkçe’deki «caydırmak» sözcüğünün tam karşılığı yine Arapça’da yoktur. Aynı şekilde Türkçe’deki «merak» sözcüğünün karşılığı Arapça’da belirsizdir. Bu kelimenin Arapça’daki karşılıkları, kullanacağınız cümleye göre farklılık gösterir.

 

Mesele sadece bu noktalarla da sınırlı değildir. Ayrıca her milletin eğilimleri, gelenek ve görenekleri, zevkleri, ve dünya görüşleri ile o milletin dili arasında güçlü ilişkiler vardır. Bu yüzdendir ki bir dile ait bazı fıkraları, ata sözlerini, öz değişleri ve birçok argo ya da edebi tabirleri başka bir dile aktarmak mümkün olamaz. Nitekim Nasrettin Hoca’nın ve Bektaşilerin bazı fıkralarını –İngilizce’de ne kadar mahir olursanız olunuz- bir İngiliz arkadaşınızla paylaşamazsınız. Ona bu fıkralardaki incelikleri ve esprileri anlatamazsınız.

 

Türkiyeli meâlciler, işte bu önemli noktaları hiç hesaba katmamış, dolayısıyla çok büyük sorumluluk yüklenmişlerdir.

 

Irkçılık Engeli:

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı üzerine Arapların bir kesiminde kendini gösteren bu eğilim, Türkiye’de karşıt bir eğilimin azmasına yol açmıştır. Bu ise Türkiye’de Arapça’nın karşısına çıkan engelleri biraz daha sarp hale getirmiştir. Bilindiği üzere bilhassa çağımızda en ufak bir bahane bile ırkçılığın tahmin edilemeyecek sınırlarda kabarmasına neden olabilir. Onun için özellikle eğitimli kesimin, başka ırk, millet ve etnik kitle mensupları karşısında çok dikkatli olması gerekmektedir. Başka bir milletin, bir etnik kitlenin, ya da bir inanç grubunun saygı duyduğu bir anlayışı, bir değeri, bir kutsalı küçümsemek, bu anlamda basit bir ihtiyatsızlıkta bulunmak bile beklenmedik olumsuz gelişmelerin, fitne ve kavgaların yaşanmasına neden olabilir. Çünkü ırkçılıkla beyni yıkanmış bir insan, ne kadar eğitimli olursa olsun onun, en ufak bir gerçekle -ani biçimde- yaşayacağı temas şoku, muhatabını savunmasız halde yakalayabilir ve bu tür durumlardan beklenmedik sonuçlar patlak verebilir!

 

Türkiye’de ırkçılığın yakın tarihteki süreci, -bilindiği üzere- İttihat ve Terakki Partisi’nin kuruluşu ile başlar. Osmanlı Devleti’nin çöküş trendine girdiği yıllarda iktidara gelen İttihat ve Terakki Partisi’nin gerek yöneticileri, gerekse üyelerinin çoğu Yahudi kökenli Sabetaistlerden ve Musevi Karay Türkleri’nden oluşmakta idi. Bu azınlık tarafından İslâm’a, Kur’ân’a ve Kur’ân’ın dili olan Arapça’ya karşı amansız bir savaş başlatıldı.

 

Araplara karşı özellikle 1910’dan sonra girişilen Türkleştirme hareketi çok büyük tepkilere yol açmıştır. Türkleşmeye karşı direnen «Genç Araplar» örgütü, özellikle Arapça’nın, Osmanlı Arap eyâletlerinde resmi dil olarak kullanılması için büyük mücadeleler vermiş, bunların çoğu, bu uğurda idam sehpalarına gitmişlerdir. Bu gençler arasında yer alan Awni Abdulhadi, Nadra Matran, Abdulgani El-Uraysi, Şukri Gânim, Cemil Ma’lûf, Muhammed el-Muhammasânî, Charle Debbâs ve Cemil Merdum Arap bağımsızlık hareketinin «lâik öncüleri» olarak tarihe geçmişlerdir.

 

Bu cesur gençlerin girişimleri sayesinde 13-18 Haziran 1913 tarihleri arasında Paris’te düzenlenen Birinci Arap Konferansı’nda, özellikle Arapça konusu ele alınmış, -Arapların binlerce yıldır kullandıkları ana dillerini, aynı zamanda resmi dil olarak da kullanabilmeleri için- Osmanlı yönetiminden istekte bulunulmuştur. İlginçtir ki bu haklı istek, Osmanlı Devletini yöneten Yahudi ve Musevi İttihatçılar tarafından şiddetle reddedilmiştir. Yani bu adamlar, çok daha güçlü oldukları günümüzde, devleti kendi ideolojileri doğrultusunda kullandıkları gibi, henüz işin başında ve çok zayıf durumdayken, o gün bile aynı tutumda ısrar etmişlerdir.

 

Yine çok ilginçtir ki, İmparatorluğun yıkılışından sonra kurulan yeni Cumhuriyetin yönetim ve denetimi de bu iki kesim tarafından ele geçirilerek paylaşıldı. Çünkü Osmanlı Devleti, dış güçlerle işbirliği yapan bu iki ortak kampın, -içerdeki faaliyetlerinin sonucu olarak- ancak yıkılabildi. Ve yine ilginçtir ki köken bakımından Türk olmakla birlikte Yahudilerle aynı din ve inancı paylaştıkları için Selânikli Musevi Türkler, hiçbir zaman «müslüman» soydaşları olan Anadolu Türklerinin din ve inançlarına saygı göstermemişlerdir. Bu gerçeğin en güçlü belgesini görmek isteyenler Şemseddin Güler tarafından derlenen BEYAZ KİTAP adlı bir çalışmanın 63’üncü sayfasına bakabilirler. Bu sayfada Hz. Muhammed hakkında sarf edilen şu cümle çok önemlidir:

 

«- Evet Karabekir, Arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’ân-ı Türkçe’ye çevirttireceğim»

 

 Hz. Muhammed’ı sırf bir Arap olarak görmek ve Kur’ân-ı Kerîm-i O’nun yaveleri (yani Onun saçmalıkları) olarak nitelemek, Türkiye’de belli bir zümrenin niyetini açıkça ortaya koymaktadır. Onun için bunlar, devletin çok önemli stratejik mevki ve köşelerini daha o günlerden beri ele geçirmiş bulunduklarından, Kur’ân’daki İslâm’dan epeyce uzak ve onun son derece yozlaştırılmış zayıf bir yansıması olan Türk Sünniliği üzerinde bile inanılmaz baskılar kurmuş, bu cümleden olarak Kur’ânın dili olan Arapça’yı da 1924 de hemen yasaklamışlardır.

 

Bu gelişme gerek mantık açısından, gerekse konjonktür açısından esasen normaldir. Çünkü her şeyden önce Yahudi ve Musevi için, İslâm en önemli hedeftir. Bu konuda eğer bir kuşkunuz varsa Kur’ân-ı Kerîmin, Mâide sûresi’nin 82’inci âyetine bakabilirsiniz. Bu âyet, yaklaşık 1500 yıl önce indiğine göre Kur’ân’a hiç inanmayan bir insan bile bu âyetin içeriğine bakarak en azından Araplarla Yahudiler arasındaki bin beş yüz yıllık uçurumu tahmin edebilir! İşte bu nedenledir ki günümüzde İsrail, sırf stratejik açıdan duyduğu ihtiyaç üzerine, Arapça’ya ne kadar önem vermek istiyorsa, Osmanlı Devletini, son günlerinde yöneten Yahudiler ve Museviler de Arapların ve Arapça’nın o gün için kökünü sırf stratejik sebeplerle kazımak istemişler ve bu konuda ellerinden geleni de geri bırakmamışlardır. Hatta bunu Cumhuriyet döneminde de acımasız bir şekilde sürdürmüşlerdir.

 

Örneğin, Suriye’de dördüncü Ordu komutanlığına tayin edilen ve 05 Aralık 1914 günü Şam’a giren Türk kökenli (Musevi) bir paşa, bölgede, yüzyıllar sonra bile unutulamayacak bir terör estirmiştir. Bu şahıs, Tanınmış yerli Hıristiyan Araplardan, Nakhla Matran, Yusuf el-Hâni ve Petro Pavli’nin, Fransızlarla sözde gizli işbirliğini bahane ederek Suriye’de yaşayan ünlü Arap-İslâm aydınlarından birçok şahsiyeti göz kırpmadan idam etmiştir. Bunlar arasında özellikle, 21 Ağustos 1915 tarihinde idam edilen Abdulkerim el-Khalîl, Salih Haydar, Muslim Abidin, Muhammed el-Muhammasanî, Mahmud el-Muhammasanî, Selim Abdulhadî ile 06 Mayıs 1916 tarihinde idam edilen; Şeyh Abdulhamid ez-Zehrawî, Şukri el-Aselî, Ruşdi Şam’â, Refiq Rızq, Abdulgani el-Uraysî ve Şeyh Ahmed Hasan Tabbara gibi ünlü şahsiyetler, geniş bilgi ve kültürleriyle, cesaret ve yapıcı girişimleriyle yaşadıkları dönemde yerleri doldurulamayacak önder insanlardı. 1948 yılında kurulan İsrail Devleti’nin temelini daha o günlerde hazırlamış olan bu Musevi paşanın, Suriye ve Filistin’de öldürttüğü Arapların sayısının yirmi bin kişiden az olmadığı söylenmektedir.  

 

Türkiye toplumu tarafından, içyüzü henüz ayrıntılarıyla bilinmeyen işte bu ve benzeri olaylar, Arap toplumu arasında önemli bir kesimi tahrik etmiş, Türkiye aleyhinde milyonlarca Arabın bilinç altına nefret yerleştirmiştir. Oysa bu cinayetleri Türkler adına işleyen kişi, esasen Türk kökenli olsa bile, temelde Yahudi ırkçılığı duygusuyla hareket etmiştir. Dolayısıyla, bu paşanın Musevi olduğu ve dindaşları olan Yahudilerin inançlarını paylaştığı için Araplardan nefret ettiği ve Türk milliyetçiliğini sömürerek bu cinayetleri işlemek suretiyle Müslümanları birbirine düşürmek istediği hakkında, esasen Araplar Türkleri bilgilendirmeliydiler. Oysa Araplar büyük bir yanlışlık yaparak bu cinayetlerden daima bütün Türkeye’yi sorumlu tutmak gibi anlaşılmaz bir yaklaşım sergilemişlerdir. Bu konudaki duygular, yüz yıla yakındır zaman zaman herhangi bir ilgiyle dile getirildikçe, Türkiye’de de ağır misillemelerle karşılık bulmuştur. Tuhaftır ki bu misillemenin en büyük hedefi Araplardan çok, Arapça olmuştur. Nitekim, Arapça’nın, çok geri, kirli ve «Türk düşmanı» bir milletin dili olduğu yolunda onlarca yıldır sürekli biçimde yıkıcı propagandalar yapılmıştır. Oysa Arapça, -en az Türkçe ve Kürtçe kadar- mevcut dünya dillerinden biri olarak masum ve dokunulmaz bir değerdir.

 

Türk şovenizminin tarihsel sürecine baktığımızda bu eğilimi, en erken dönemlerinde kışkırtan ilk sebebin de yine Arap ırkçılığı olduğunu görürüz. Dolayısıyla bugün, Kur’ân’ın önüne, en tehlikeli engellerden biri olarak çıkmış bulunan Türk ırkçılığının, temelde -Muaviye tarafından başlatılan- Arap ırkçılığının ürünü olduğunu söylemek mümkündür. Arnavut kökenli ünlü Şair, Mehmet Akif Ersoy bunu çok iyi kavramış ve bundan son derece acı duymuş olduğu için, iki tarafa da şu çarpıcı öğütlerde bulunmaktadır:

 

Türk Arapsız yaşamaz, kim yaşar der delidir,

Arabın Türk ise hem sağ gözü hem sağ elidir.

 

Veriniz başbaşa zira sonu hüsran-ı mübin,

Ne hükûmet kalıyor ortada billahi ne din.

 

Medeniyyet size çoktan beridir diş biliyor,

Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor.

 

Arnavutlar size ibret olacakken halâ,

Ne bu şûrîde siyaset, ne bu fasit davâ.

 

Görmüyor gittiği yanlış yolu zannım çoğunuz,

Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz.

 

Bunu benden duyunuz, ben ki evet Arnavud’um

Başka bir şey diyemem işte perişan yurdum.

 

Türk ve Arap şovenizminin etkileşim sürecini eğer başından beri ele alır ve kronolojik bir sıra ile incelersek Türklerin tarih boyunca (Arapça’ya değil), Araplara tepki gösterdiklerini açık biçimde görürüz. Bu tepkinin sebepleri elbette ki önemlidir. Ancak konuyu bu yönüyle tarihçilere bırakmak gerekir.

 

Fakat bir soru vardır ki buna cevap arayanlar kolayca ve isabetli bir açıklama bulamayabilirler. O da şudur:

 

- Türkler bin yıl kadar uzun bir süre Arap alfabesini kullandıklarına göre onların Arapça’dan nefret ettiklerini nasıl açıklayabiliriz?

 

Önce şunu vurgulamak gerekir ki Türkler Arapça’dan hiçbir zaman nefret etmemişlerdir ve şimdi de nefret etmemektedirler. Son yıllarda (esasen Türk olmadıkları açıkça bilinen) egemen azınlığın, Arapça’ya karşı olumsuz tutumu bütün Türk halkına elbette ki mal edilemez. Nitekim saygın bir Türk ilim adamı olan Osman Öztürk, Seha Neşriyat tarafından yayınlanan «Arapça ve Diğer Lisanlar» adlı eserinin önsözünde Arapça hakkında aynen şunları söylemektedir:

 

«Yüce Allah insanı şerefli bir varlık olarak yarattı. Ona konuşma kabiliyeti verdi. İnsanı diğer yaratıklara karşı faziletli kıldı. Arap lisanını da diğer bütün dillere karşı üstün eyledi; buna şeref olarak Kur’ân-ı Kerîm’i Arap lisanı üzerine göndermesi yeterlidir».

 

Evet tekrar etmekte fayda vardır ki Arapça’ya Türkler değil, tam tersine «TC» karşı Çıkmıştır! Yoksa Türkiye halkları, tarih boyunca ve günümüzde de sürekli olarak Arapça ile ilgilenmiş, hatta ona, «Kur’ân’ın Dili» diyerek saygı göstermişlerdir.

 

Arapça konusunda, Türk ilim adamlarıyla yapılan ve Maverâ Dergisi’nin, 1983 Haziran sayısında yayınlanan röportajlardan bazı kesitleri bu ilgiyle nakletmekte yarar vardır:

 

Kahire Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Ali Yakup Cenkçiler, Arapça hakkındaki düşüncelerini şu şekilde açıklamaktadır:

 

«Hakiki manada bir Arapça öğrenimi, önce Arapça’nın lüzum ve ehemmiyetini kavramakla olur. Bunca asır, İslâm aleminin müşterek ilmî lisanı olan bir dilden nasıl uzak kalabiliriz! Asıl bu konuya devletin önem vermesi gerekmektedir. Bugün ticari Ve siyasi münasebetler sebebiyle daha çok ihtiyaç duyulan bir dil halindedir. Arapça, dün beynelmilel bir lisandı. Bugün de buna cevap verecek durumdadır. Hem bir milletin bütün geçmişe ait bir kültürü, kütüphanelerimizdeki kültür mirasına dayanmaktadır. Yabancılar bunu bizden daha iyi kavramışlar. Onlar araştırma yapıyorlar, biz duruyoruz. Maarif, nasıl diğer yabancı diller üzerinde duruyorsa, buna da ehemmiyet vermeli...»

 

«Dinî ilimler tahsili yapılan okullara gelince, görüyoruz okutulan Arapça’yı ve programı. O kitapla, o programla ancak tezgâhtarlık öğrenilir. O da öğrenilmiyor. (...)»

 

«Sadece Türkler değil, bütün yeryüzündeki Müslüman milletler Arapça eserler yazmışlardır, kendi dilleri dururken. Bu beynelmilel bir dildir. Bir dinin dilidir. Arapça eğer fasih bir dil ise, Kur’ân ve Hadis sayesindedir. Bundan 1400 sene önceki Türkçe nasıldı acaba? Bir Kutadgu Biliği kaç kişi okuyup kavrar! Fakat kısa zamanda cahiliye şiirine vakıf olunuyor. Kur’ân, Hadis ve Arapça olmasaydı Arap dili de bugünkü Türkçe gibi bozulurdu. Elbette, en üstün bir ilâhî kitabın dili de en üstündür.»

 

Gazeteci Fehmi Koru da şunları kaydetmektedir:

 

«Son yıllarda, toplumumuzda Arapça’ya karşı duyulan yakın ilgi gerçekten şaşılacak boyutlara ulaşmıştır. Bunun dinî olmayan sebepleri olsa da, sonunda Arapça bilen insanların sayısının artmasına, Müslümanlar arasında daha yakın ilişkilerin doğmasına yol açacağı için bu gelişmeyi hayırlı bir gelişme olarak kabul etmek gerekir.»

 

Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu ise Arapça’ya ilişkin görüşlerini şu sözlerle dile getirmektedir:

 

«Arapça, bir Müslüman için, benimsediği dinin Kutlu kitabının ve son elçisinin sözlerinin (Kur’ân-ı Kerîm ve Hadis-i Şeriflerin) dilidir ve anadilinden sonra öğrenmesi gereken ilk dildir, bir de Batı dili öğrenirse, dünyada neler olup bittiğini, kültür sanat ve fikir hareketlerini yakından takip etmek imkânına kavuşur. Arapça’nın dinî ehemmiyetinin yanında, günümüz dünyasında, petrole dayalı Arap zenginliği de Arapça’nın öğrenilmesini, Japonya’dan İtalya’ya Güney Amerika’dan, Demirperde gerisi ülkelerine kadar bütün milletlere gerekli kılmıştır ve bu dil, dünyanın her tarafında öğrenilmektedir. İşin, bizim için, bir de yerleşmiş, teşekkül etmiş değerler ve kültürümüz açısından başka hiçbir milletle kıyas kabul etmez bir ehemmiyeti vardır. kökü Arapça olup da bin yıldır kullandığımız kelimelerin günümüzde okumuşlarımız arasında bile yanlış telâffuzu, korkunç bir kültür çöküşünün ve sür’atle düşen zevk seviyesinin göstergesidir. Dilimizdeki birçok kelime, çok eskiden, Arapça’dan girmiştir. Ama, artık bizimdir. Bizim zevkimize göre telâffuz ve kullanım kazanmıştır. Sırtımızdaki elbisenin kumaşı İngiltere ve Fransa!dan geldi diye elbisemizi çıkarıp atmıyoruz. Kültür çıplaklığı daha da çarpıcıdır. Özetlersek, Arapça, biz Türkler için; İslâmî, kültürel ve ticari olmak üzere, üç boyutlu bir ehemmiyet arzetmektedir.»

 

Yazar, Ali Nar’ın sözleri de şöyle:

 

«Arapça, İslâm medeniyetinin müşterek bir dili ise, okullarda mecburi ders olarak okutulması şart olur. Yaygınlık ancak böyle sağlanır. Ülkemiz eğitimindeki programlar hiç de yeterli değildir. Bizim kültürümüz dine, dolayısıyla Arapça’ya dayanır. Din eğitimi yapılan okullarda üzerinde hassasiyetle durulması gereken meselelerimizden biridir.»

 

Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bekir Topaloğlu’nun ise Arapça’ya ilişkin sözleri oldukça çarpıcıdır. Topaloğlu’nun sözleri şöyledir:

 

«Arapça, din, felsefe, ilim, san’at, edebiyat, tarih... sahalarında kaynak dil vasfını taşıyan sayılı dillerden biridir. İnsanlığa sunuluşundan bu yana, onbeş asırdır değişikliğe uğramamış, yegâne dinî metinlerin dili olmaktan başka bu dine yani İslâmiyete bağlı bir milyar civarındaki insanın müşterek dilini de teşkil etmektedir. Bugün dünyada Kur’ân-ı Kerîm’den başka, asliyetini muhafaza edebilmiş ilâhî bir kitap bulunmadığı gibi büyük Müslüman nüfusunun dışında aynı dini lisana bağlı kalan kalabalık kitleler bulmak da mümkün değildir. Mukaddes Kur’ân metninin bütün kelime ve harflerine kadar aynıyla kalması, hayatiyetini sürdürmesi, ezanın orijinal kelimeleriyle bütün İslâm beldelerinde, yerleşim merkezlerinde günde beş defa tekrar edilmesi, ibadetlerin çoğu, dua ve dinî merasimlerin din lisaniyle yapılması, Arapça’yı, bir milyarın müşterek dili haline getirmiş, ve ona fevkalade bir güç ve hayatiyet kazandırmıştır. Ayrıca ticaret, turizm ve milletlerarası münasebetler açısından da, Arapça, ehemmiyetini gittikçe artırmaktadır.»

 

«Bütün bu gerçekler karşısında halkın yüzde doksandokuzu Müslüman olan, İslâm tarihinin askerlik, siyaset, ilim ve sanat sahalarında büyük başarılar elde etmiş bulunan milletimiz arasında ve ülkemiz içinde Arapça öğretimine gereken önem verilmemektedir.»

 

Türk bilim adamlarının Arapça’ya ilişkin bu görüşlerinden sonra, Türkiye halklarının Arapça’dan nefret ettiklerini ileri sürmek mümkün müdür? Elbette ki hayır! Fakat bu soruya gerçekçi ve doyurucu bir yanıt bulabilmek için Türklerin «Müslümanlaşma» sürecini, bilimsel ve belgesel verilere dayanarak çok iyi izlemek lâzımdır. Türklerin «Müslümanlığa» girdiği tarihten başlamak üzere onların İslâm’a ve Arapça’ya karşı izledikleri tutuma bile baktığımızda çok ilginç bulgularla karşılaşırız. Ancak rastladığımız bu bulguların çoğu onları, insaf, adalet ve mantık ölçüleri karşısında haklı çıkarmaktadır. Çünkü Türklerin ne «Müslümanlığa» girdiği günlerde, ne de o tarihten şimdiye kadar Kur’ân’daki İslâm’ı hiçbir zaman anlayamamış olmalarının temel nedeni Arap ırkçılığıdır.

 

İslâm’ın mesajını kimden aldıkları, İslâm’ı ilk başlarda kimlerden öğrendikleri, İslâm’la nasıl tanıştıkları bile belli olmayan Türklere eğer daha o günlerde Kur’ân ve Onun dili esaslı biçimde öğretilse idi bu sorun, hiç değilse bugünkü şiddetiyle karşımıza çıkmayacaktı. Fakat görüyoruz ki Türkler, daha bin yıl önce Kur’ân’ın ilk mesajını «İslâm» değil, «Müslümanlık» olarak ancak algılayabilmişlerdir. Bu ilk sapma çok önemlidir. Çünkü bu olay, onları Kur’ân’a ait evrensel gerçeklerden, daha ilk adımda uzaklaştırmıştır. Onun içindir ki tarih boyunca Türkler İslâm adına, «Müslüman» ve «Tarikatçı» olarak tarih sahnesine çıkmışlardır ve son bin yıllık tarihlerini Kur’âna, oldukça yabancı olan bu iki akım doğrultusunda örmüşlerdir. Bu ilgi ile hemen vurgulamak gerekir ki «Müslüman» ve «Tarikatçı» insan tipi, İslâm’ı algılayıp anlayabilecek bir yetenek ve kavrayış gücünü kolay kolay elde edemez.  Dolayısıyla Kur’ân’ın dili olan Arapça’yı da kavrayamaz. Tabiatıyla bir şeyi kavrayamamak ile onu sevmemek arasında çok yakın bir ilgi yoktur. Genelde kavranamayan, anlaşılamayan şey sevilmez, diye tahmin ederiz. Ancak bu tahminden yola çıkarak tarih boyunca Arapça’yı öğrenememiş olan Türklerin bu dilden nefret ettikleri sonucunu çıkarmak mümkün değildir.

 

Temelde «İslâm»’dan çok farklı bir anlam taşıyan «Müslümanlığa» gelince, bu iki kavram arasındaki uçurum hakkında eğer biraz bilgilenmek isterseniz, ünlü Araştırmacı, Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’a ait aşağıdaki satırlardan yararlanabilirsiniz. Yazar; «Türkiye’de Tarihin Saptırılması Sürecinde Türk Sufîliğine Bakışlar» adıyla kaleme aldığı eserinin önsözünde aynen şunları kaydetmektedir:

 

«İşte iyi bilmediğimiz bu Türkler ve İslâm konusunun, bilgisizlik ve ciddi bir tarih perspektifi yoksunluğu veya maksatlı hareket yüzünden Türkiye’de yarattığı, belki bazı ideolojik kesimler tarafından da özellikle manipüle edilen, henüz iyi algılanamamış birtakım meseleleri vardır. Bunların bir kısmı terminolojik alana da yansımakta, iyi anlaşılmadığı için, değişik kesimler tarafından çok farklı biçimlerde yorumlanması sebebiyle kargaşalara sebep olmaktadır.»

 

«Bunlardan –bu kitapta da sık kullanılan- bir grup, İslâm, İslâmiyet, Müslümanlık terimleridir. Türkiye’de yayımlanan pek çok araştırmada bunlar çoğu zaman birbiri yerine kullanılmakta, bu yüzden önemli bir fikrî karmaşa yaratılmaktadır. Oysa Türkçe’de kullandığımız bu terimlerin arasında çok belirgin ve önemli nüanslar vardır. Batı dillerinde bu üç kelime  bir tek İslâm kelimesiyle karşılanır. Bir de “Müslüman” anlamında kullanılan Muslim veya Musulman kelimesi vardır. Fakat Türkçe’de özellikle bilimsel araştırmalar söz konusu olduğunda İslâm, İslâmiyet, Müslümanlık kelimeleri farklı şeyleri ifade ederler.»

 

«İslâm, doğrudan doğruya esasları Kur’ân-ı Kerîme dayalı olup Hz. Muhammed tarafından insanlığa bildirildiğine inanılan ilâhî mesajı belirleyen bir terimdir, ki bu bizzat Kur’ân’da da bu çerçevede kullanılmıştır. İslâm ilâhiyatı, bu teorik çerçeve üzerinde uğraşır. İslâmiyet ise, bu ilâhî mesajın Müslümanlar tarafından pratiğe geçirilmesi sonucu yaşanılan, kültürleşen biçimidir. Bu biçim, zamana, mekâna uyularak bu zaman ve mekân içindeki daha eski kültürel altyapıların etkisiyle değişik yorumlar, uygulamalar ve zihniyetler yaratır ki işte buna da Müslümanlık denir.»

 

Günümüz Türkiye’sinde, kendi alanında önemli bir otorite kabul edilen bir ilim adamının yukarıdaki tespitlerine bakılacak olursa; İslâm’ı: Kur’ân’da tanımlanmış şekliyle EVRENSEL BİR YÖNETİM, İNANIŞ VE YAŞAM BİÇİMİ olarak anlamak zorunlu iken, «Müslümanlığa», tek ve net bir tanım bulmak mümkün değildir. Onun içindir ki inanış biçimi «İSLÂM» olan kişi, Kur’ân’ı bir bütün olarak kabul edebilmektedir. Oysa (ister Sünnî, ister Şii, ya da başka bir mezhep ve tarikat bağlısı olsun), hemen hiçbir «Müslüman», Kur’ân’ın bütünlüğüne inanmamaktadır. Bu durum ise, İslâm akâid ilkelerine göre çok önemli sorumluluklar getirmekte, çok yönlü sosyolojik bir sorunun ortaya çıkmasını sonuçlandırmakta ve Hanîf mü’minlerin çok büyük sıkıntı çekmelerine, hatta hayati tehlikelerle karşı karşıya gelmelerine neden olabilmektedir!

 

Bu ilgiyle hemen vurgulamak gerekir ki burada değinilen sorun, temelde yine Arapça’ya önem vermemenin doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Buna rağmen, ne çoğunluktaki «Müslüman» Sünniler, ne de başta Şiiler olmak üzere Sünnilerin; «Fırak-ı Dalle», ya da «Sapkın inanç grupları» diye niteledikleri, suçlayıp aşağıladıkları hiçbir kampın bağlısı Arapça’ya, Kur’ân’ın bölünmez bir parçası olarak bakmamıştır ve bakmamaktadır! Oysa bütün İslâm din bilginlerinin üzerinde görüş birliğine vardıkları ilkelerden biri de şudur: «Kur’ân hem söz, hem de anlam olarak vahiydir». Bugünün Türkiye’sinde çoğunluğu oluşturan «Müslümanların» azınlıktaki Mü’minlerden farklı olarak bu ilkeye inanmıyor olması çok önemli bir sorun oluşturmaktadır. Türkiye’yi belki de İslâm dünyasından koparan en büyük sorun işte budur.

 

Türklere özgü bir din formülünde peydahlanmış olan «Müslümanlık», tarihin akışı içinde Arap ırkçılığına karşı bir tepkinin ürünü olarak her muhit ve her döneme göre türlü şekiller ve içerikler kazanarak günümüze kadar gelmiştir. Dıştan ılımlı gözüken Sünniliği bile aşarak Hanefizm’e dönüşen, hatta onu da dejenere ederek onlarca tarikat şeklinde ortaya çıkan «Müslümanlık», Türkleri Kur’ân’a ve İslâm’a ait bütün temel değerlere karşı yabancılaştırmıştır. Bu şekillerin geçerli olduğu hiçbir dönemde ve hiçbir muhitte Arapça, ne bir yaşam dili, ne de bir bilim dili olarak ön plana çıkmıştır. Arap alfabesinin Türkler tarafından bin yıl kadar kullanılmış olması, onların, -Arapça’ya sempati duymuş olsalar bile- onu tam anlamıyla bir ilim ve uygarlık dili olarak (özellikle İslâm’ın dili olarak) benimsemiş bulundukları anlamına gelmez. Bu alfabenin vaktiyle Türkler tarafından bilinçli olarak seçilip seçilmediği de pek iyi bilinmemektedir. Nitekim Türkler, Arapça’yı her ne kadar «Kur’ân’daki İslâm’ın» dili olarak algılamamış olsalar bile, onu (kendi düşüncelerine uyarlayarak kurguladıkları «Müslümanlığın» dili) biçiminde değerlendirdikleri muhtemeldir. Ancak şu kadarını söylemek mümkündür: O gün için, zaman ve mekânın belirlediği şartlarda Arap alfabesini kullanmaktan başka çareleri de yoktu. Onun için böyle bir tercihte bulunmuşlardır. Çünkü Türklere özgü bir alfabe ve yazı şekli yoktur. Eğer olsaydı, mutlaka kendi yazılarını kullanarak Araplara karşı duydukları tepkiyi ortaya koyacaklardı. Bu, çok güçlü bir kanıttır. Çünkü Türkiye, Arap Alfabesinden vazgeçtiği zaman bu kez Lâtin Alfabesini almıştır. Bu da öteden beri ileri sürüldüğünün tam tersine, Türklere ait bir alfabenin ve yazı şeklinin mevcut olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

 

Olabilir ki Türkiye’de bugün bir azınlık arasında Arapça’ya karşı tedirginlik yaratan ve ırkçılığı azdıran nedenlerden biri de budur. Çünkü son zamanlarda okumuş, kültür almış ve kendini yetiştirmiş olan bazı kimseler; «Arap alfabesi yüzünden Türklerin kendilerine özgü bir yazı şekli geliştiremedikleri, bu nedenle erken dönemde eser veremedikleri ve sonuç olarak Türkçe’yi bir bilim dili haline getiremedikleri için» Arapça’yı sorumlu tutmaktadırlar. Bu duyguyu hissedilir bir kompleks biçiminde dışa vurmamak ve küçülmemek için sözü edilen kimseler, bu konu üzerinde hiç durmak istemezler. Ancak ortaya atıldığı zaman çok rahatsız oldukları hemen anlaşılır. Çünkü bu konu Türkiye’de ırkçılığı kışkırtan kimlik bunalımının önemli nedenleri arasında yer almaktadır.

 

Nitekim Türkiye’deki egemen «Gizli Musevi Polit Bürosu», Mosonik odaklar ve onların emrindeki «derin devlet» zaman zaman Yüksek tirajlı Yahudi gazetelerinde kalem oynatan köşe yazarları aracılığıyla bu konuları deşerler. Türkiye toplumu arasında Arap düşmanlığını körüklemek için yapay gündemler oluştururlar. İşte özellikle duyarlı hale getirilmiş böyle havalarda İslâm karşıtı birkaç figüran çıkıp örneğin, «ezanın ve ibadetlerdeki duaların Türkçe okunması gerektiği» hakkında ulu orta konuşarak zihinleri bulandırmaya çalışırlar. Birkaç gün bu dedikodular devam eder ama Arapça üzerinde hiç kimsenin yoğunlaştığı görülmez. Bu durum çok ilginçtir. Çünkü Arapça üzerinde durmak, kimlik bunalımı yarasını kaşımak demektir. Kur’ân’daki İslâm’dan uzak bir Türkün bu sızıya dayanması ise kolay değildir. Çünkü bu sancı ile birlikte onun aklına, -yanıtları oldukça sıkıntı veren- birçok soru daha gelir! Şimdilik bu soruların üzerinde durmak doğru olmayabilir!!!

 

Türkiye’de Arapça’nın önüne engel çıkaranlar, ona hangi suçları yüklüyorlarsa aslında bu konuda mertçe açıklama yapmalıdırlar. Çünkü bu tutum eğer sırf ırkçılıktan kaynaklanıyorsa ikna edici değildir. Hatta bugün İslâm’ı düpedüz bir «Arap dini» olarak algılamaya, ya da onu böyle nitelemeye kendini zorlayan binlerce insan bile bu suskunluk karşısında bir zaman gelir, sıkılabilirler. Çünkü bu bir çözümsüzlüktür. Ve çünkü Arapça eğer suçlu ise onun suçları açıkça dile getirilmeli ve «insanlar bu dili, şu veya bu zararından dolayı öğrenmemelidirler» denmeli; yok eğer böyle bir durum söz konusu değilse bu ülkede gizli ve yanlış yollarla Arapça öğrenmeğe devam eden öğrenciler artık bu dili ehlinden, serbest ve doğru yollarla öğrenme imkanına kavuşmalıdırlar; artık rahat bir nefes almalıdırlar. Dolayısıyla Milli Eğitim Bakanlığı da 20 Mart 1992 günü çıkarılan yasa doğrultusunda, Arapça okutmak isteyen dershanelere artık ruhsat vermelidir.

 

Kuşkusuz, ırkçı kaygılarla Arapça’yı suçlamanın hiçbir mantığı yoktur. Arapça’ya yüklenen sorumluluğu Araplara yüklemek daha doğru olur. Çünkü Türkleri tarih boyunca sırf bir askeri güç olarak görmüş olan Araplar, bu halkın bilim merkezlerine ve bilimsel çalışmalara yönelmesini bilerek veya bilmeyerek engellemişlerdir. Oysa İslâm bir bilim nizamıdır. Türkler, tarih boyunca daima bilim alanları dışında kaldıkları için İslâm yerine «Müslümanlık» adı altında kendi zevk ve anlayışlarına uygun bir din şekli geliştirmiş, hatta bu dinle yetinmemiş, birer bağımsız din haline gelen onlarca tarikat kurarak gittikçe Kur’ân’dan ve onun organik bir parçası olan Arapça’dan uzaklaşmışlardır.

 

Arap ırkçılığı, günümüzde de sürmektedir. Arap dünyasının, Türkiye’yi yöneten Sabetaistlere ve Selânik Yahudilerine duyduğu tiksintiyi, -bu iki kesimle hemen hiçbir bağı bulunmayan- Türkiye halklarının tümüne yöneltmesi insaf, adalet ve mantıkla bağdaşmaz. Türkiye halkları, tarikatçılarla laikçiler arasında; Yahudilerle Araplar arasında sıkışmamalıdırlar. Ne yazık ki Türkiye halkları, Filistinlilerin yaşadığı dramın bir başka türlüsünü iki katıyla yaşamaktadırlar! Şunu çok iyi bilmek gerekir ki Araplara ve Türklere yönelik Yahudi zulmü, bu iki millete bir tek farkla yansımaktadır; o da şudur: Yahudiler Filistinlileri imha etmeye çalışıyor, fakat onların yüzüne karşı mertçe «Biz Yahudiyiz!» diyorlar; Türkiye halklarının karşısındaki Selânik Yahudileri ise Türklere ait değerleri imha ediyor, ancak onlara «Biz Müslümanız ve Türküz!» diyorlar. Araplar bu nazik durumu hiçbir zaman anlamak istememişler, çok yanlış bir genelleme yapmışlardır. Üstelik günümüz Türkiye’sinde Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan yaklaşık elli bin kadar insan da yaşamaktadır. Bu hayırlı topluluğu hiç hesaba katmamak büyük bir gaflettir.

 

Ayrıca 1975-1985 yılları arasında Arap ülkelerinde çalışan ve sayıları yüzbinleri geçen Türklere Arapça’yı öğretmek konusunda da Arapların hiçbir ciddi çalışması olmamıştır. Bu kayıtsızlık da onların büyük bir kusuru olarak tarihe geçmiştir.

 

Araplar, Osmanlı döneminden kalma sorunları unutarak sahip bulundukları imkânlardan eğer son yıllarda Türkiye halklarını da yararlandırma yoluna gitselerdi bugün birçok sorunun yanında Kur’ân’a ve Onun diline karşı güdülen yanlış tutumlar da belki zaman içinde düzelebilirdi.  

 

Dincilik Engeli:

 

Dinci yaklaşımın, Türkiye’de Arapça’yı nasıl etkilediğini anlayabilmek için önce din kavramının ve dinciliğin ne olduğunu bilmek gerekir. Önemle belirtmek lâzımdır ki «din» kavramı, Türkiye’de –akılcı tanımı içinde- henüz bilinmemektedir. Bu ilgiyle hemen eklemek gerekir ki İslâm’ın dine bakış açısı da akılcıdır. Ancak bu ülkede dinin (özellikle İslâm’ın) çağrıştırdığı hemen her şey, rûhânîlikle  ve mistisizmle açıklanmaktadır. Türkiye’de dincilik bu iki akımdan beslenmektedir. Oysa İslâm’ın ibadetler dışında rûhânî hiçbir cephesi yoktur. Onun, yaşam alanlarına ilişkin tüm kural ve yasaları tamamen dünyasaldır, sekülerdir. Dolayısıyla Arapça, akılcı yaklaşımla ne ise İslâm’a göre de odur. İslâm’ın Arapça’ya bakış açısı, aklın ve bilimin bakış açısından farklı değildir. Arapça, – Kur’ân’ın organik bir parçası olmasına rağmen - bu bakışa göre kutsal bir özellik taşımaz. Ancak Kur’ân’ın dili olması bakımından büyük bir öneme sahiptir. Arapça, İslâm’a göre rûhânî bir araç da değildir, ama önemli bir bilişim ve iletişim aracıdır. Bununla birlikte sınırlı da olsa belli ibadetlerin değişmez dilidir. Farklı kültürlerden İslâm’a mensup milletler ve kitleler arasında birlik ve beraberliği amaçlayan önemli bir ölçüt sayıldığı için İslâm, Arapça’ya böyle özel bir statü tanımıştır.  Bu da tamamen akılcı bir yaklaşımdır. Çünkü birlik ve beraberlik özlemi kimler tarafından ve dünyanın neresinde savunulduğuna bakılmaksızın sağduyu tarafından daima kabul görmüş ve görecek olan evrensel bir eğilimdir.

 

Arapça, Kur’ân-ı Kerim’de övülmüş gibi gözüküyorsa da bu onun «gerçekleri yansıtmada yeterli» bir dil olduğunu ifade etmekten öteye gitmez. Ne var ki kutsal kitabın dili olduğu için Arapça’ya kutsal bir araç olarak bakmaya kendilerini alıştırmış kalabalık zümreler vardır. İşte dinci yaklaşımın temeli bu alışkanlığa dayanmaktadır. Ancak bu alışkanlığın hangi nedenlerle ve ne zaman ortaya çıktığını öğrenmeden dinciliğin Arapça’ya karşı nasıl bir engel oluşturduğunu anlamak güçtür. İşte bu ilgiyle önce dini, ondan sonra da dinci yaklaşımın ne olduğunu açıklamakta yarar vardır.

 

«Din» sözcüğü Arapça’dır. Türkçe’de de kalıp olarak aynen kullanılmaktadır. Ancak bu kelimeye, Kur’ân’ın yüklemiş bulunduğu anlamlar zaman içerisinde yozlaştırılarak din kavramı, tam anlamıyla bir inanç ve düşünce anarşisinin ekseni haline getirilmiştir. Türkiye’de dinciliği kolaylaştıran ana nedenlerden biri de budur.

 

«Din» kelimesinin Kur’ân’da belirgin olarak taşıdığı anlam, onun; rejim, yasalar zinciri, ve evrensel yaşam tarzı olduğudur. Oysa Türkiye’de «din»; çeşitli mistik seremonileri, ibadet ritüellerini, ve rûhânî yaşam tarzını çağrıştıran karmaşık ve çelişik anlamlar içinde algılanmaktadır. Din bu şekilde algılanınca, onun hayata yansıması hiç kuşkusuz dincilik olarak ortaya çıkar. Dinciliğin ise üç belirgin özelliği vardır: bilgisizlik, bilinçsizlik ve disiplinsizlik... Türk dinciliğinde, bu üç özelliğe samimiyetsizliği eklemek doğru olmasa gerektir. Örneğin bütün tarikatçılar dincidirler. Ancak bu kalabalık kitlelerin tamamının, inançlarında ikiyüzlü olduğunu ileri sürmek gerçekle bağdaşmaz. Nitekim hiçbir akıl hastası, «deli» olduğuna inanmaz. Çünkü akıl hastası, bu gerçeği kavrayabilecek kadar reşit değildir.

İslâm tarihinde dincilik epeyce eskilere dayanır. Çünkü İslâm’ın ancak ilk kırk yılı içinde din tam anlamıyla doğal bir yaşım tarzı olarak uygulama imkânını bulabilmiştir. İlk Emevî hükümdarı Muaviye tarafından bu evrensel yaşam tarzına son verilmiştir. Ondan sonra din, hep mistik bir inanç ve anlayışla yaşama yansımıştır. İlginçtir ki Türklerin ilk kez İslâm’la tanışmaları bu döneme rastlamaktadır. Dolayısıyla bu kavim, İslâm’ın doğal biçimde hayata geçirildiğine hiçbir zaman tanık olamamıştır. İslâm tarihinde (ilk kırk yıl hariç), Araplar arasında ve baştan beri Türkler arasında dincilik ilginç bir tarihi kavganın başlamasını hazırlamıştır. Bu kavgaya «İslâm’ı paylaşamama kompleksi» diye bir ad yakıştırabiliriz. Evet Araplar ve Türkler tarih boyunca İslâm’ı birbirinden kıskanmışlardır. İslâm Ümmetinin çökmesini ve tarih sahnesinden çekilmesini hazırlayan bu kavganın önemli konularından biri de Arapça’dır. Fakat bu kavgaya Arapça’nın özellikle II. Mahmut döneminden sonra konu oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz.

 

Arap dinciliğinde; «Arapça İslâm’ın milli dilidir». Türk dinciliğinde ise «Arapça İslâm’ın kutsal dilidir». Oysa Arapça bu ikisi de değildir. İslâm’a göre Arapça – dünyasal anlamda – Kur’ân’ın dilidir, aynı zamanda dünya mü’minlerinin ortak bilişim ve iletişim dilidir. Ayrıca belli bazı ibadetlerin dilidir, dinebilir. Arapça’yı, Dinciliğin bakış açısından değerlendirdiğimiz zaman bu eğilimin temelde ırkçı olduğunu sezmekte gecikmeyiz. Çünkü - Arap dinciliğine göre – bu dil, İslâm için bir milli iletişim aracı niteliğinde algılanmaktadır. Buna göre İslâm da Araplara özgü milli bir din anlamını taşımaktadır. Ortaya çıkan bu sonuç ise hiç kuşkusuz dünya İslâm birliği için önemli bir tehlikedir!

 

Türk dinciliğinde Arapça’ya kutsal dil olarak bakılmasına gelince, bu eğilim Arapça’nın bir bilişim ve iletişim aracı olmaktan çıkarılarak ruhsuzlaştırılmasına yol açmıştır. Ancak bu tutumun yüzyıllar öncesinden beri, bilinçli ve amaçlı olarak sürdürüldüğünü ileri sürmek doğruyu asla yansıtmayacaktır. Çünkü İbni Sina, Zehebî ve Muhammed Abduh gibi daha birçok Türk kökenli bilgin ve aydınlar, tarih boyunca eserlerini hep Arapça yazmışlardır. Esasen başka bir tercih de yapamazlardı. Çünkü neredeyse 1900’lerin başına kadar, Arapça genelde dünya müslümanlarının ortak dili olarak kabul görmüştür. Türkçe ise, – Osmalılar zamanında yönetim ve bürokrasi dili olarak kullanılmış ise de - son elli yıl hariç, tarihin hiçbir döneminde bilim ve literatür dili olarak kullanılmamıştır. Ancak milliyetçiliğin kızışmaya başladığı XVII. Yüzyıldan sonra bu coğrafyada Arapça’ya karşı ciddi tepkiler ortaya çıkmıştır. Bu tepkiler, son otuz kırk yıl öncesine kadar sadece laik ve pozitivist çevreler tarafından gösteriliyordu. Ancak son yıllarda Türkye’de yaşanan radikal sosyolojik değişimler laiklerle tarikatçıları özellikle iki şeye karşı birleştirdi. Bunların birincisi Kur’ân’daki İslâm’dır, ikincisi de Arapça’dır. Bu değişimlerden sonra tarikat cemaatleri bir yandan arı İslâm’a, öbür yandan Arapça’ya karşı geçit vermez sert bir engel oluşturdular. Özellikle Amerikancı Nurculuğun ve Irkçı Nakşibendiliğin bu konuda üstlendiği rol çok büyüktür. Bu önemli tespitin burada belgesel bir kanıta dayandırılması büyük bir anlam taşıyacak ve baştan beri sergilenen çarpıcı gerçeklerin inandırıcılığını pekiştirecektir. Bu belgesel kanıt; 07 Ocak 2005 tarihli Zaman Gazetesi’nin 17. sayfasında, (Sabah Gazetesinden alıntılar yapılarak Hüseyin Gülerce’ye ait köşede) yayınlanan yazının kısa bir bölümüdür. Aşağıda yorumsuz olarak sunulan bu alıntı, şimdiye kadar anlatılanları özetler mahiyettedir. Söz konusu makalenin bir kesiti aynen şöyledir:

 

«Gülen ve arkadaşları postmodern imaj çağının gereğine uygun bir taktik uyguluyorlardı. “tebliğ” değil, “temsil” etmek. Yani İslâmi değerleri anlatmak, propagandasını yapmak yerine, iyi, mütevazı, sorumluluk sahibi, inançlı, yardımsever bir Müslüman-Türk olmak.

 

Burada Türk kavramı çok önemli. Çünkü olup biteni kulaktan dolma bilgilerle ve ideolojilerin “at gözlüğü” ile değerlendirenler Fethullah Gülen’i bir Suudi, bir İran türü Müslümanlıkla aynı kefeye koyabiliyor. Halbuki Gülen her ikisine de karşıdır. Tekrarlamayı sevdiği sözlerden biri de özetle; “Dünya şimdiye dek Arap ve Acem Müslümanlığını tanıdı ve sevmedi. Artık Türk Müslümanlığını tanıyacak ve sevecek” şeklindedir».     

 

Yukarıdaki alıntıda Arapça ili ilgili hiçbir şeye rastlamıyoruz. Oysa son satırlarında “Arap Müslümanlığı” nın aşağılanması Arapça’dan dolayıdır. Bu açıdan biraz da Arap dinciliği üzerinde durmak gerekir. Çünkü bu tepki üç şeyi çağrıştırmaktadır: Kur’ân’daki İslâm’ı, Arap dinciliğini ve Arapça’yı...

 

Arap dinciliğinin İslâm’a ve elbette ki sonuç olarak Arapça’ya verdiği zarara gelince –yukarıdaki örnekte olduğu gibi doğrudan değil, dolaylıdır. Bu akımın da Arapça’yı iki şekilde olumsuz etkilediğini söylemek mümkündür. Birincisi; İslâm’ın milli dili olarak Arapça’ya bakılmasının özellikle Türk dincilerinde uyandırdığı tepkidir. Hatta sadece dinciler üzerinde değil, Arap ülkelerinde öğrenim gören ya da iş ve ticaret için bu ülkelerde bulunan samimi ve bilinçli Türk müminleri bile huzursuz eden ifadelerin her münasebette kullanılması, Türklerden geniş kitlelerin de bu tepkiye katılmalarını sonuçlandırmaktadır. Hemen her Türk insanına; Arap ülkelerinde; «Sen Müslüman mısın, o halde neden Arapça konuşmuyorsun?» sorusunun sıkça yöneltilmesi, Arap dinciliğinin – dolaylı da olsa - İslâm’a olduğu kadar bu dile de büyük zarar verdiğini söylemek yanlış olmaz. 

 

Arap ülkelerinde Arapça’yı olumsuz etkileyen hatta bu etkinin Türkiye’ye kadar yansımasına neden olan ikinci faktör de şudur: Dünya İslam birliği için Arapça’nın ne kadar önemli olduğunu bilen Batı dünyası, bu dilin saygınlığını sarsmak ve orijinal İslam kültürünü dejenere etmek için öteden beri oryantalistler aracılığıyla zihinleri bulandırmaya çalışmaktadır. Bu cümleden olarak gramatik Arapça’nın çok zor olduğu, dolayısıyla bürokraside, akademik çalışmalarda, basın ve yayında «ammice» nin, (yani sokak Arapça’sının) kullanılması doğrultusunda propaganda yaptırmaktadır. Bu yıkıcı propagandalara Arap ülkelerinde militan bir kitle kanmış bulunmaktadır. Bu kitle, gramatik Arapça’nın her Arap için zorunlu olduğunu savunan fanatik bir çevreye tepki göstermektedir. Bu ise formel Arapça etrafında başlamış olan tartışmaların, genel üzerinde huzursuzluğa neden olacak gelişmeler gösterebileceği anlamına gelmektedir. Ne var ki bu itirazcı kitle hem çok az, hem de Arap dünyasını etkileyecek bir güce – şimdilik - sahip değildir. Buna rağmen ileride bu tartışmaların Türk dincilerinin zihnini de bulandırabileceği ihtimali vardır. Ancak İslâm’ı, evrensel bir inanış, yaşayış ve yönetim biçimi olarak gören Arap çoğunluğun her alanda ağır basıyor olması, (ırkçı Türk dinciliği ile karşılaştırıldığında) Arabist Arap dinciliğinin, çok daha sönük kaldığını gözlemek mümkündür. Nitekim salt bir başvuru kaynağı olan ve Arap birliği Teşkilatı tarafından yayınlandığı için aynı zamanda resmi bir belge niteliğini de taşıyan Arapça bir sözlükte bile bu gerçeğin çarpıcı kanıtları bulunmaktadır. Bunlardan birkaç tanesinin Türkçe karşılığı aynen şöyledir:

 

«Dünya Müslümanlarının birlik ve beraberliğinden doğacak güç, Arapların birlik ve beraberliğinden doğacak güçten elbette ki çok dana muazzam olacaktır».[2]

 

«Irkları ve dilleri arasındaki farklara ve ülkeleri arasındaki mesafelere rağmen Müslümanlar bir tek ümmettirler».[3]

 

«Müslüman kişinin, dininin düşmanına boyun eğmesi ve ona sığınması beklenemez.»[4]

 

Türkiye’de, üstelik – dünyadaki bilim çevrelerine hitap eden - resmi bir belge söyle dursun, «İslamcılar» tarafından hazırlanan herhangi bir sözlükte bile böyle masum ve saygıdeğer bir ifade kullanmak bugün bir cesaret işidir. Çünkü bu ülkede, «Türkün Türkten başka dostu yoktur» sloganı ile geniş zümreler üzerinde etki bırakılmış ve Türkiye yalnızlaştırılmıştır. Onun için, yukarıda (zaman Gazetesi’nden yapılan) belgesel alıntıda sergilendiği üzere bu ülkedeki dinci kalabalık yığınlar faaliyetlerini serbestçe devam ettirdikleri sürece, dünya İslâm birliğinin en büyük sembolü olan Arapça’nın öneminden Türkiye’de söz etmek daima tehlikeyi davet edecektir!

 

Statüko Engeli:

 

Arapça deyince ülkemizde bu kelimenin çağrıştırdığı o kadar önemli sorunlar vardır ki bazılarını gündeme getirmek bile cesaret işidir! Örneğin Arapça dediğiniz zaman bu sözcüğün, bir bakıma İslâm’ı çağrıştırıyor olması belli bir kesimi huylandırmaktadır. Oysa Arapça Kur’ân’ın orijinal dili bile olsa -seküler açıdan- İslâm’la özdeşleştirilemez. Ne var ki onu İslâm’la özdeş gibi görmeye alışmış bir zihniyet, -sekülarist devlet politikasına rağmen- İslâm’ı Türkiye’de mahkum etmeye kalkışırken Arapça’yı da onunla birlikte cezalandırmaya çalışmıştır. Bu ise önemli bir mantık bozukluğunu ortaya koymaktadır. Türkiye’nin, Arapça konusunda Cumhuriyetin başından beri ısrarla sergilediği ilginç çelişkilerden biri de işte budur. Bu çelişkinin en büyük kanıtı ise Arapça’nın 1924 yılından 20 Mart 1992 tarihine kadar yasaklanmış olmasıdır.

 

Ancak sözü edilen tarihte yasağın kaldırılması Arapça’nın tamamen legale çıkmasını sağlayamamıştır. Nitekim özel dershanelerde okutulması için yapılan ısrarlı başvurulara rağmen, merciler şimdiye kadar gerekli izni bir türlü vermemişlerdir. Bu da Arapça’nın statükocu zihniyet tarafından hâlâ İslâm’ın organik bir parçası sayıldığını ortaya koymaktadır.

 

Arapça, bazı ilgilerle İslâm’ı hatırlatıyor olsa bile onu aslında seküler bakımdan salt bir dil olarak ele almak gerekir. Çünkü gerçekte İslâm başka, Arapça da başka şeydir. Dolayısıyla İslâm’dan ötürü Arapça’yı cezalandırmanın mantıksal hiçbir açıklaması yoktur. Unutmamak gerekir ki Dünyada İslâm’ı hedef almış birçok odaklar, kendi ideolojilerini ve felsefelerini, aynı zamanda Arapça’yı da kullanarak yaymaktadırlar. Örneğin vaktiyle Sovyet Rusya, Arap dünyasında komünizmi yaymak için, buradaki halklara hitaben Arapça yayın yaptırıyordu. Arap ülkelerindeki İslâm karşıtı Baas Partisi ve benzeri örgütler, propagandalarını, kendi ana dilleri olan Arapça olarak yapmışlardır. Bütün bunlar bir yana, bugün Arapça, bir dil olarak porno filmlerinde bile kullanılmaktadır. Bu ise İslâm düşmanlığının, mutlak surette Arapça düşmanlığını gerektirmediğini kesin biçimde kanıtlamaktadır.

 

Bu bilgilerin bize verdiği mesaj doğrultusunda Türkiye’de Arapça’ya ilişkin olarak yapılacak kapsamlı bir araştırma sayesinde son derece ilginç gerçeklerin saptanabileceğini söylemek mümkündür. Bu gerçeklere ulaşabilmek için kendimize örneğin şu soruları yöneltebiliriz:

 

1.      Arapça’yı yasaklamak, Türkiye’ye ne kazandırabilir?

 

2.      Arapça’yı yasaklamak, Tarikatçıların onu yanlış ve gizli yollarla milyonlarca gence sözde öğretmeye çalışmalarını acaba önleyebilecek midir?

 

3.      Arapça’yı yasaklamak, Türkçe’yi koruma kaygısından kaynaklanıyorsa; başta Batı dilleri olmak üzere Farsça’dan Kürtçe’ye kadar birçok dilin Türkçe üzerindeki baskın etkileri nasıl önlenebilecektir? Nitekim günümüzde Batı dillerinin etkisi birçok mağaza, dükkan, şirket ve ajansın levhalarına ve antetli kağıtlarına kadar taşmış bulunmaktadır. Bunu önlemek ise, -hele Avrupa birliğine girdikten sonra- hem mümkün olamayacaktır; hem de Türkçe gibi yabancı kelimelerle dolu bulunan bir dili kısa zamanda yozlaştıracaktır.

 

Bu sorular çoğaltılabilir; ancak bunların yanıtları üzerinde durmaya değmez. Çünkü bu yazı boyunca sergilenen bilgiler, İslâm düşmanlığından yola çıkarak Arapça’yı yasaklayan zihniyetle cebelleşmeyi amaçlamamaktadır. Bu çalışmanın tek hedefi, Türkiye’de Arapça’nın önüne çıkan engelleri deşifre etmektir. Ne var ki bu işlevi yerine getirirken bazı ilgilerle zihinlerde beliren birtakım soru işaretlerini ortadan kaldırma lüzumu da doğmaktadır. Çünkü Arapça’yı bir yaşam dili olarak öğrenmek isteyenlerin önüne o kadar büyük engeller çıkmaktadır ki bu insanlar, ister istemez karşılaştıkları bu sorunları irdeleme ve tabiatıyla yasakçılığı sorgulama gereğini duymaktadırlar. Onları elbette ki bu noktada da aydınlatmak gerekir.

 

Türkiye’de gerek tarikatçılar ve Nurcular tarafından sürdürülen gerici yer altı eğitim şekilleri, gerekse statükocuların stratejik merkezler olarak kullandığı İmam-Hatip okulları ve İlahiyat fakülteleri gibi engeller, öğrencilerin Arapça’ya giden bütün yollarını tıkamıştır. Onun için bu dili akılcı yollarla öğrenmek isteyenler, sözü edilen engelleri elbette ki kolaylıkla aşamazlar. Fakat Arapça’yı bilimsel yollarla öğrenmeye azmetmiş olan gençler, en azından İngilizce’yi Bilkent ve Boğaziçi Üniversitelerinde öğrenenler kadar bilinçlenmek zorundadırlar. İşte bu yazı size böyle bir bilinci aşılamaktadır. Dolayısıyla eğer Arapça’yı «Direct Action» sistemiyle öğreniyorsanız, doğru yoldasınız. Nerede olursanız olunuz, eğer bu yola girmişseniz, çizginizden asla sapmayınız ve yolunuza devam ediniz.

 

Bu münasebetle çok önemli bir noktaya burada işaret etmekte yarar vardır: Türkiye’de öğrenim gören bazı Arap öğrencilerden aydın Türk gençleri zaman zaman Arapça ders almak isterler. İşte bu çok tehlikeli bir yoldur. Çünkü derin devlet bunları tespit etmekte ve bu Arap gençleri, özellikle «Hizbuttahrir» olarak bilinen örgüte bağlı oldukları suçlamasıyla hemen göz altına almaktadır. Tabiatıyla bunlar, çok ağır cezalara çarptırılırlar. Şimdiye kadar bu tür şanssızlıklarla karşılaşmış olan Arap öğrencilerin hiç birinin herhangi bir örgüte bağlı oldukları, kesin kanıtlarla saptanamamıştır. Çünkü bu öğrenciler aynı zamanda kendi ülkelerinin istihbarat örgütleri tarafından da çok sıkı biçimde izlendikleri için sürekli bir korku ve panik içinde yaşarlar. Kaldıkları pansiyonlarla okulun dışında bir yere gitme şansları yoktur! Dolayısıyla bunlardan ders almak hem onlar için hem de Türk öğrenciler için son derece tehlikelidir!

 

İllegal Baskı Engeli:

 

Bundan  amaçlanan, «Derin Devlet»’in Arapça’ya karşı giriştiği faaliyetlerdir.

 

«Derin Devlet» kavramı, son yıllarda Türkiye medyası tarafından üretildi. İçyüzü hakkında açıkça görüş beyan edilemeyen, -deyim yerinde ise- mafyalaşmış resmi bir örgüte isim olmak üzere bu tabir kullanıldı. Bu esrarengiz yapının ne olduğu hakkında merak edenler, birikimli ve tarafsız bir gazeteci yazarla özel bir sohbet imkânını bulurlarsa çok önemli şeyler öğrenebilirler!!!

 

Bilindiği üzere Arapça yasağı, 20 Mart 1992 günü sözde kaldırıldı. Fakat eğer bugün siz bir dershane açar ve burada Arapça tarih, coğrafya, matematik, fizik, kimya ve biyoloji gibi pozitif bilim konularında öğretim yaptırmak isterseniz ilgili bakanlıktan asla izin alamazsınız. Yok eğer yapmak istediğiniz şeyin, hiç kimseye zarar vermediğine, üstelik gençlere hem bir yabancı dil, hem geniş bir kültür kazandırdığına bakarak girişiminizde ısrar ederseniz, başınıza neler gelebileceğini, daha önce böyle bir olayı yaşamış birinin yakınlarından öğrenebilirsiniz!  Ama eğer 300, 500 yıl önce çoğu acemler tarafından yazılmış; Emsile, Bina, Avamil, Zuruf, İzhar ve Molla Cami adındaki sarı yapraklı kalabalık kitapları gidip -bir bedevi ile iki lakırdı etmesini bile beceremeyen- tarikatçı mollalardan okumak ve hatta on yıl sırf Arapça gramer kurallarını ezberlemek isterseniz, ne size, ne de hocalarınıza kimse dokunmayacaktır!

 

Bunun nedenlerini şöyle açıklamak mümkündür:

 

Siz eğer tarikatçılar gibi Arapça gramer kurallarını ezberlemezseniz; tam tersine bütün duygularınızı ve isteklerinizi bir Arap aydını düzeyinde başarıyla ifade edebilecek şekilde bu dili eğer kullanır duruma gelirseniz; Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını aracısız olarak anlayacak ve onu insanlara aktaracak güce erişmiş olacaksınız. Fakat bu niteliği ve olgunluğu elde etmekle Türkiye’de başınıza dertler açabilirsiniz. Çünkü şirkin her çeşidine, hurafeye, batıl inanışlara, tarikatçılığa, kerametçiliğe, efsaneye, fala, büyüye, üfürükçülüğe, Cevşenciliğe, cenaze alkışlamaya, mumyacılığa, evliyacılığa, türbeciliğe, mumlara, heykeller, çaputlara, ölülere tapmaya, onları tanrılaştırmaya, onların karşısında lâikçi ayinlerine katılmaya, onlara dilekçe yazmaya, özetle dinciliğe ve din ticaretinin her türlüsüne karşı mutlaka konuşmak zorunda kalacaksınız! Çünkü evrensel düşünceniz, doğru ve geniş bilgileriniz, size bu sorumluluğu yükleyecektir. İşte o zaman da bu işlere bulaşmış olan bütün çevreleri ve onların oylarıyla iktidara gelen sağcıları, solcuları, putçuları ve lâikçileri de aleyhinizde kışkırtmış olacaksınız. Ondan sonra da nelerle karşılaşabileceğinizi tahmin etmelisiniz!

 

Evet acı gerçeği ifade etmek gerekirse; Arapça’nın karşısındaki en tehlikeli engel, -Balkan Yahudilerinin egemenliğini korumak için- Türkiye’de din mafyasını kullanan «Derin Devlet»’tir!

 

«Derin Devlet», üfürükçülere, büyücülere, cincilere, falcılara, medyumlara, cevşencilere, tarikatçılara, Nurculara ve bütün gerici topluluklara ait hurafe dolu sarı yapraklı kitaplara vize verir. Bu kitapların okutulduğu medrese ve kurslar, –ruhsatlı ya da ruhsatsız- hiçbir engelle karşılaşmadan harıl harıl işlemekte, dolup taşmaktadırlar. Buralara hiçbir jandarma ve polis girmez, buraları hiçbir güvenlik gücü aramaz. Hatta tam tersine bu odakların bazılarına (örneğin Güneydoğuda önemli bir tarikat odağına) mürit ve softa sağlamak için emekli astsubaylardan bir ekip bile oluşturulmuştur! Keza İstanbul’da Irkçı Nakşibendi Cemaatlerinden birinin liderliğini yapan ve yakın geçmişte ölen bir Albay emeklisi, «Arvasiler» adıyla bilinen doğulu bir şeyh ailesinin ününü sömürerek gerici tekke eğitimine büyük destek vermiş ve Arapça’nın Türkiye’de bilimsel yollarının tıkanmasında büyük rol oynamıştır. «Derin Devlet» bunlara hiç karışmaz. Tam tersine bu çevrelere el altından yardım bile eder.

 

Dolayısıyla bu kitaplar, Türkiye’nin her yerinde serbestçe satılmaktadır. Bu konuda hiçbir denetim, hiçbir sorgulama ve soruşturma yürütülmez.

 

İşte bundan cesaret aldıkları içindir ki binlerce üfürükçü, muskacı, cinci, büyücü, falcı, cevşenci, Nurcu ve tarikatçı serbestçe faaliyet göstermektedir.

 

Fakat bütün Türkiye’yi geziniz, Arapça resimli bir tarih, coğrafya, matematik, fizik, kimya, biyoloji ve benzeri bilim kitaplarından bir tek nüsha bile bulmanız mucizedir. Bu da lâikçi egemen Yahudilerin, -İsrail’deki dindaşlarının tersine- Türkiye’de Arapça’dan ne kadar çekindiklerini göstermektedir. Çünkü Türk insanı eğer Arapça öğrenecek olursa Arapla doğrudan anlaşabilecektir. Bu ise Yahudilerin Türkiye üzerindeki egemenliğini tehdit edecektir.

 

Arapça’nın yasalarla değil, «Derin Devlet» aracılığıyla böylesine baskı altına alınmış olması elbette ki insan haklarına ve özgürlüklere aykırıdır. «Derin Devlet» gibi illegal aracıları devreye sokmak hem şeffaflığa ve dürüstlüğe aykırıdır, hem de tam anlamıyla bir aczin belirtisidir. Zira Arapça, derin devletin takibine havale edilecek bir şey değildir. Arapça öğrenen insan, bu dili aynen İngilizce, Fransızca ve Almanca gibi masum bir iletişim aracı olarak kullanacaktır. Arapça’ya bir uyuşturucu gibi bakmak, bir ülkenin uygar dünya karşısında onurunu zedeler. Çünkü böyle bir yasağın açıklaması yoktur. Üstelik bugün Türkiye’de artık (mollaca değil), gerçek Arapça öğrenmek isteyen binlerce idealist genç, bu taleplerinin masum, hatta kutsal olduğuna inanmaktadırlar. Bu ise yasakçılığı, onların nazarında insani ve kutsal değerlere karşı saygısızlıkla eşdeğer hale getirmektedir.

 

Hiç kuşku yok ki onlar kutlu hedeflerine ulaşmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Üstelik bu gençlerin sayısı, gün geçtikçe çığ gibi büyümektedir. Umutla ve kıvançla belirtmek gerekir ki  onlar, türban mağdurlarının tersine tarikatçıların ve lâikçilerin tuzaklarına düşmeyeceklerdir. Ancak «Derin Devlet», Türkiye’de Kur’ân’ın dili karşısında yine de en tehlikeli engeldir. Onun için Arapça öğrenmek isteyen gençler bütün imkânlarını  harcayarak yurt dışında ve saygın ilim merkezlerinde bu dili öğrenmeye gayret edeceklerdir. «Derin Devlet»’in yurt dışı faaliyetlerine karşı da bu gençler oldukça duyarlı ve tedbirlidirler.

 

***

 



[1] Mahmut Toptaş, Arapça-Türkçe/Türkçe-Arapça Lügat (Önsöz), Cantaş yy. İstanbul-1991

[2] Madde: Hasale (Ha, sad, lâm)

[3] Madde: Beyne (Ba, ya, nun)

[4] Madde: Hama (Ha, mim, waw veya ye)