Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

ARAPÇA’NIN TÜRKİYE’de ÇAĞRIŞTIRDIĞI ÇELİŞKİLER - Arapcaninonemi - 7. Sayfa

 

ARAPÇA’NIN TÜRKİYE’de ÇAĞRIŞTIRDIĞI ÇELİŞKİLER

 

Bu konuda zor sayılabilecek kadar çelişkiler mevcuttur. Bunlardan aşağıda sadece sekiz örnekle yetinilmiştir:

 

1.      Türkiye’de kültürsüzlük çok yaygın olduğu için halk birçok şeyi birbirine karıştırmaktadır. Örneğin günümüzde Türkiyeli birçok üniversite mezunu bile halâ İran’ı bir Arap ülkesi olarak bilmekte, İran’ın resmi dili olan Farsça’yı Arapça ile karıştırmaktadır.

 

2.      Yine bu kültürsüzlüğün bir sonucu olarak Türkiye’de halkın büyük çoğunluğu, Arapça’ya «Eski Türkçe» demektedir. Oysa bu adın yakıştırılabileceği sözde bir dil vardı. Bu dil birkaç yüz yıl zorla yaşatılmıştı. Çünkü kısa dönemlerle birçok değişikliğe uğramıştı. Ve çünkü doğal bir dil değildi. Nihayet «Harf Devrimi»’nin «kanla irfanla» gerçekleştirildiği 03 Kasım 1928 günü hemen ortadan kayboldu. Sanki bu dille hiç konuşulmamış, bu dille hiç bir kitap yazılmamıştı!  Bu dilin adı «Osmanlıca» idi. Osmanlıca ise, çok az Türkçe ve binlerce Arapça ve Farsça kelimeden oluşan son derece karmaşık bir dildi. Cumhuriyet dönemi boyunca Arapça hep bu dille karıştırıldı. Nerede Arap harfleriyle bir yazı, bir kitap görüldü ise ona hep «Eski Türkçe» adı verildi.

 

Bu dil, sadece saray, devlet ve bürokrasi dili olarak kullanılıyordu. Halk bu dili hemen hiç anlamıyordu. onun için devletle vatandaş arasında bu dil bir uçurum oluşturmuştu. Çünkü bu dil, Arap alfabesiyle Türkçe yazmak ve Arap sözlüğünden alınıp, başka anlamlar yüklenmiş binlerce kelime ile sözde Türkçe konuşmak gibi tarifi güç bir iletişim aracı idi. Bu kelimelerin birçoğu, günümüzde de –Arapça’daki anlamlarından farklı olarak- kullanılmaktadır. Örneğin sıkça kullandığımız «ithalât» ve «ihracat» kelimeleri bunlardandır. Bu iki sözcük Arapça’da, «sokmalar» ve «çıkarmalar» demektir. Araplar, «dışalım» anlamında «İstîyrâd», «dışsatım» anlamında da «tasdîr» terimlerini kullanırlar. Bu anlamda, «İthalât ve İhracat» diye bir tabir, Arap ülkelerinde kullanılmamaktadır. Bu da Arapça kelimelerin Türkçe’de ne kadar rasgele kullanıldığını yansıtmak bakımından ilginçtir.

 

Uygar dünyanın Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı baskının kaçınılmaz bir sonucu olarak bu tuhaf dil tarihe karıştı. Halk zaten bu dili hiç anlamıyordu. Onun için toplum, «Eski Türkçe»’yi hiç özlemedi ve hiç aramadı. Böylece Türkler kendi öz dillerine biraz yakın olan Anadolu Türkçesi ile konuşma imkânına kavuştular.

 

Ne var ki Osmanlıca’yı Arapça ile karıştırma yanlışlığı halâ devam etmektedir. Çünkü Türkiyeliler Arapça’yı, Farsça’dan ve Osmanlıca’dan ayırt edebilecek kültüre sahip değildirler.

 

3.      Bütün büyücüler, üfürükçüler ve şarlatanlar yaptıkları türlü türlü büyü, ve muskalarda, hemen her zaman Arap alfabesini ve Arapça metinleri kullanmaktadırlar. Bu insanların hepsi de eğitimsiz oldukları için kopya yolu ile muska ve büyülerini hazırlamaktadırlar. Onun için hemen hiç bir büyücünün muskası okunamaz. Bu ilginç çelişkinin Arapça ile ne ilgisi olabilir? Çünkü Arapça bir dildir. Kur’ân’ın dili olması, Onun, bu illegal ve zararlı amaçlar uğruna kullanılması için bir gerekçe oluşturamaz. Üstelik bu husus, Arapça’yı yukarıdaki amaçlarla kullanmayı imkânsızlaştırır. Çünkü Kur’ân’a göre büyücülük, falcılık, medyumluk, şarlatanlık ve her türlü sahtekârlık ağır suçlardan sayılmıştır.

 

4.      Türkiye’nin içinde, tren, vapur ve otobüs gibi toplu ulaşım araçlarından biri ile yolculuk yaparken veya büyük kentlerimizden birinde örneğin bir parkta, bir çay bahçesinde çantanızdan, önce İngilizce, Fransızca veya Almanca bir gazete veya dergi gibi bir yayını çıkarıp içinizden okurken, arada bir, göz altından etrafınıza bakınız; kimsenin fazla dikkatini çekmediğinizi göreceksiniz. Buna karşın eğer elinizdeki gazete Arapça ise, durum hemen değişir, yüzlerdeki ifadelerin hemen değişiverdiğini fark edersiniz. Etrafınızdaki insanların âdeta rahatsız olduklarını görürsünüz. Aslında onları rahatsız eden siz değilsiniz.  Tam tersine onlar bilerek veya bilmeyerek sizi rahatsız etmektedirler. Nitekim o gazeteyi çantanıza koyuncaya kadar (belki daha sonra da), uzun süre göz hapsinde sessiz bir işkence yaşarsınız. Dilerseniz bunu bir deneyiniz, fakat bu sırada merakından dayanamayıp sizinle iletişime geçen kimselere karşı çok dikkatli olunuz!

 

5.      İlk kez (örneğin Hac münasebetiyle), Türkiyeli Tarikatçı medrese hocalarından birini, Arap ülkelerinden birine ayak basarken görürseniz, unutamayacağınız sahneler yaşayabilirsiniz.

 

«Hoca Efendi»’nin, meselâ bir Arapla konuşmak için -adetâ cama tırmanırcasına- nasıl zorlandığını, kelimeleri nasıl gevelediğini, kullandığı yanlış sözcükler ve bozuk aksanı yüzünden Arap muhatabını nasıl tuhaf bir manzara karşısında bıraktığını gözlerinizle görür ve Arapça bilmediğiniz halde hoca ile birlikte nasıl bir işkence yaşadığınızı çok iyi anlarsınız.

 

Bu durum, Arapça bildiğini ileri süren bir Türk gazeteci için de  aynen söz konusudur. Fakat gazeteci, medrese hocası gibi gözü kapalı ve yabani olmadığı için, Arapça bilmediğini size sezdirmeyecek nice hilelere başvurarak sizi yanıltabilir; ta ki onun oyunlarını bozabilecek biri çıkıp kendisini mahcup edinceye kadar... Tabi eğer onun kızaran bir yüzü varsa!

 

1.      Türkiye’nin İstanbul, Ankara İzmir ve Konya gibi büyük kentlerinde Bayram, Cuma ya da kandil günlerinde büyük bir camiye girerseniz kürsüde, -binlerce insana karşı- va’z eden koca kavuklu, cüppeli, havalı bir adam görürsünüz. Bu şahıslar; ayet, hadis, kitap, sünnet, din, iman ahlâk diye birçok şeyi saatler boyu anlatır dururlar. İşin iç yüzünü bilmeyenler bu kişilerin, Kur’ân’ın dilini çok iyi bildiklerini; onu, bir sözlü ve yazılı anlatım dili olarak da başarıyla kullandıklarını sanırlar. Oysa mümkün olsa de bunların karşısına örneğin Mısırlı bir çöpçü bile çıksa o sırada ne ilginç manzaralar yaşanacağını tahmin etmelisiniz!

 

2.      Halkı Arap olmayan; Endonezya, Malezya, Pakistan, Bangladeş ve Nijerya gibi ülkelerde bile yüz milyonlarca «müslüman» ve mü’min, «Esselâmu aleykum» diye selamlaşırlar. Fakat Türkiye’de, bu her iki kelime de hem sentaktik, hem de fonetik olarak çarpıtılmıştır. Nitekim bu selâm şeklini tercih edenler, bu iki kelimeyi «Selâmün aleyküm» şeklinde telâffuz ederler. Oysa Arapça’da «Ü» sesi hiç yoktur. Ne dersiniz, acaba «Kem küm etmek» tabiri, bu yanlışa ilk karşı çıkarların hatırası olarak mı kaldı?!

 

3.      «İlâhiyât Fakültesi» yerine, neden örneğin, «Din Bilimleri Fakültesi» ya da «İslâmî İlimler Fakültesi» gibi çok daha uygun ve anlaşılır Türkçe bir isim kullanılmadığını biliyor musunuz? Eğer bilmiyorsanız, Türkiye’nin dışında, tarafsız ve birikimli ilim adamlarına bu soruyu yöneltiniz, ülkemizde yaşanan din anarşisini deşifre edecek çok ilginç cevaplar alabilirsiniz; çünkü «İlâhiyât Fakültesi», aslında «Papaz Okulu» demektir ve tabiatıyla Papaz okulunda Arapça öğrenmek şart değildir!!!

 

4.      Arap ülkelerine ait haberler verilirken, ya da Arap devlet adamlarının katıldığı toplantılardan söz edilirken Televizyonunuzu bundan sonra dikkatle seyrediniz; ekranınıza hemen hiçbir Arapça yazının yansıdığını göremezsiniz. Çünkü kameramanlar bu konuda o kadar çok uyarılmışlardır ki altında ezildikleri tehditlerin etkisiyle, üstünde Arapça yazı bulunan herhangi bir levhayı ekrana yansıtmamak için olağanüstü çaba harcarlar. Bu görüntüler içinde eğer örneğin bir caddenin tamamı zorunlu olarak kameraya alınmış ise ancak bu taktirde bazı Arapça yazıları belki görmek mümkün olabilir. Bu tür istisnai görüntüler ise daha çok Filistin ve Irak’ta yapılan ve ayıklanamayan acil çekimlerde göz çarpabilir. Genellikle bir kamera oyunu ile Arapça yazı görüntüleri bulandırılır!

 

Aynı şekilde Arap devlet adamlarının ve misyon şeflerinin Arapça konuşmaları da hiçbir zaman verilmez. Keza Araplara ait bir film verilirken –genelde adet olduğu üzere, başta ve sonda sunulan filme ait tanıtım yazılarını- yine ekranlarda hiçbir zaman göremezsiniz.

 

Kürtler tarafından yıllardır gösterilen tepkiler sayesinde Kürtçe ile birlikte yayında kullanılmasına izin verilen ve 08 Haziran 2004 tarihinden itibaren her Salı Saat: 10:30’da TRT-3’te başlatılan (yarım saatlik) sözde Arapça yayın, bu kitapta anlatılanları hemen hepsini özetler mahiyettedir.

 

Bu birkaç çelişki bile, -«Türkiye» ile «Arapça» kelimeleri yan yana geldiği zaman akla ne şaşırtıcı şeyler gelebileceği, Türkiye’de egemen azınlık çevrelerinde Arapça’ya karşı ne kadar derin bir kin ve düşmanlık beslendiği hakkında- yeterli ipuçlarını vermektedir.

***