Kulliyatlar - 4. Sayfa - Islamdainanc
DİN KAVRAMI VE ÇOK YÖNLÜ AÇIKLAMASI
(Rûhânî ve seküler yaşam)
Kur'ânî bir kavram olarak «din» teriminin verdiği orijinal anlam, felsefî yorumlarla veya avamın yoz anlayışıyla bu sözcüğe yüklenen yapay anlamdan çok farklıdır. Dolayısıyla Müslüman kişi dikkatini bu nokta üzerinde yoğunlaştırmak zorundadır.
«Din» sözcüğü, Kur’ân-ı Kerîm'in birçok yerinde anlam bakımından son derece ince farklarla geçmektedir.
Örneğin bir yerde: «Kargaşa yok olup, ortada din olarak yalnızca Allah'ın dini kalıncaya kadar onlara karşı savaşın. » [1] denilmekte; Bir diğer yerde: «Zina eden kadının ve erkeğin her birine yüz değnek vurun; eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız Allah'ın dinini uygulamada sizi, onlara karşı acıma duygusu tutmasın. » [2] diye geçmekte; Peygamber Hz. Yusuf (as)'la ilgili olarak bir başka yerde ise: « İşte Yusuf'a böyle bir çözüm ilham ettik, yoksa kralın dinine göre kardeşini alıkoyamazdı. » [3]diye ifade edilmektedir.
Dikkat edilecek olursa bu üç âyette de «din» sözcüğü -mutlak olarak-açıkça: düzen, rejim, yasalar manzumesi ya da yönetim biçimi anlamlarını vermektedir. Elbette ki bunun yanında- terimsel olarak- Allah Teâlâ'nın, imân ve amel kapsamında insanlara yönelttiği yasaların tamamına da denir.
Oysa yaşanmakta olan kavram kargaşası içinde bu terimin anlamı saptırılmıştır. Arapça olan «din» sözcüğü, Avrupa dillerinde kullanılan «Religion» sözcüğünün, büyük olasılıkla bir tercümesi olarak düşünülmüştür. Halbuki bu yanlıştır. Çünkü «religion» sözcüğü ile anlatılmak istenen şey, Hırıstiyanlığın öngördüğü din biçimidir. Hıristiyanlığın din anlayışı ise tamamen rûhânîdir. [4] Halbuki rûhânî yaşam, İslâm’daki dinin, son derece geniş alanı içinde çok küçük bir yer işgal eder. İslâm’daki din kavramının kapsamı ise o kadar geniştir ki Müslüman kişinin yaşadığı hiçbir olay din çemberinin dışında cereyan edemez. Dolayısıyla rûhânî yaşam, seküler [5] yaşamla birlikte dinin bütünlüğü içinde birbirlerini tamamlarlar.
İslâm’da din kavramının ne kadar geniş bir kapsama sahip olduğunu anlayabilmek için mükellef bir insanın-ne durumda olursa olsun - tüm eylem, tutum ve davranışlarını belli kayıtlarla hükme bağlayan İslâm'ın temel kurallarını incelemek yeterlidir. Çünkü insan ne yapıyor olursa olsun İslâm, onun işlediği her eylemi, takındığı her tavrı, sergilediği her tutumu, belli bir isim altında hükme bağlamıştır. Bu hükümlere fıkıh dilinde «Ef'âl-i mükellefîn»[6] denir. Bunlar dokuzdur ve fıkıh literatüründe şu adlar altında sıralanır:
Farz, vâcip, sünnet, müstehab, mübah, haram, mekruh, sahih, batıl.
Onun için, bir Müslüman ister ibadet gibi rûhânî bir eylem ve durum içinde bulunuyor olsun; ister yemek, içmek, alıp satmak, evlenmek, oy vermek, bilimsel bir çalışma yapmak, okumak, yürümek ve dinlenmek gibi -sayılamayacak kadar çok-ve tamamen seküler, meşru ya da gayrimeşru yaşamdan herhangi bir fiil ve hareket içinde bulunuyor olsun; ya da yasaklardan birini işlemekte olsun; onun bu eylemlerinden her biri yukarıda sayılan dokuz hükümden mutlaka birinin konusu olur. Dolayısıyla Müslüman kişinin işlediği her fiil dinin kapsamı içindedir.
Aslında «din» kavramı bundan da öte en geniş anlamda, bütün kâinâtı
kuşatan bir kapsam ifade eder. Din en öz tanımla: Allah'ın bütün varlıkları
yaratıp yönettiği âlemşümûl sistemin adıdır. Bu sistem Kur’ân-ı Kerîm'in «Sünnetullâh» diye adlandırdığı [7] evrensel yasalarla işler. Materyalistlerce «Doğa kanunları» denilen bu yasalardan
başka Allah Teâlâ'nın, yeryüzünde uygulanmak üzere peygamberlere indirdiği
vahiyler de vardır ki bunlara da «teşrii
yasalar» denir. Örneğin Tevrat,
İncîl ve Kur’ân-ı Kerîm,
insanların yaşam ve yönetim biçimini belirlemek ve düzenlemek üzere Allah
(cc) tarafından indirilmiş teşrii yasalardır. Bu yasalar - genelde - sanıldığı gibi insanların
sırf rûhânî yaşamını değil, bilakis dünyevi hayat tarzlarını da belli bir
disipline bağlayan maddeler içerirler. Peygamberlere indirilen vahiyler,
Allah'ın kelâm sıfatına bağlı «tenzilî»
anayasalardır; Doğa kanunları ise O'nun irâde sıfatına bağlı «Tekvînî» bir anaya
Ne varki zaman içinde temel değerlerin yozlaşması ve gelenekselliğin düşünce yapısına egemen olması, «din» kavramına da tek yanlı bir anlam yüklenmesine neden olmuştur. Bu yüzden, ilk İslâm akademisyenleri tarafından kâleme alınmış olan eserler çağdaş düşünce akımları karşısında kendini kanıtlayabilecek güçlü anlatım ve yorum üslûpları içinde yeniden sunulamamış, sonuç olarak «Din» kavramı, Kurân-ı Kerîm'deki evrensel anlamıyla çağdaş insana yansıyamamıştır. Dinin hemen her zaman namaz, oruç, itikâf, zikir, âyin ve dua anlamlarında algılanmasının nedeni budur.
Bunlar bir yana, dinin kesin şekilde yasaklamış olduğu, hatta dinden çıkma nedeni olarak açıkladığı fal ve büyü gibi şeylere dinî birer değer olarak bakanlar bile vardır. Bu nedenle çağdaş toplum, dinin kavram olarak ne olup olmadığı hakkında henüz yeteri kadar aydınlanmış değildir. Hatta birçok kimse, insanın seküler yaşamının din kapsamı dışında olduğu kanaatine kapılmıştır ki bu kanaat pozitivistlerle Müslümanlar arasında tartışmalara neden olmuştur. Dine ilişkin bu genel bilgisizlik nedeniyledir ki toplumun büyük bir kesimi, siyasi, sosyal ve ekonomik olayların dindeki yerini ve hükmünü bilmemekte hatta merak bile etmemektedir. Çünkü halk, dinin bu olaylar hakkında hüküm verebilecek bir güç ve kaynak olduğu gerçeğinden hemen hemen habersizdir. Halbuki meşru ve helâl diye bildiğimiz faaliyet ve çalışmalarımızın tümünde vicdanımızı serbest bırakan şey dindir; Ruh derinliğimizdeki bu özgürlük duygumuzun kaynağı dindir. Keza haram, yasak ve gayrimeşru olarak vicdanımızda mahkum ettiğimiz eylemlerden, faaliyetlerden, söz ve davranışlardan uzak durmaya bizi zorlayan yine dindir.
Bu otorite, yalnız vicdanlarımıza değil, aynı zamanda kültürümüze ve sosyal hayatımızın büyük bir kısmına da egemendir. Nitekim güvenlik ve yargı organlarının ulaşamadığı ve beşeri yasaların güç yetiremediği tenhalarda bile insanları frenleyerek yıkıcı eylem ve faaliyetlerin bu suretle yaygınlaşmasını engelleyen gizli kudret dinin vicdanlardaki müeyyidesidir. Kanunların tanıdığı serbestliğe rağmen alkollü içki kullanmaktan, domuz eti yemekten, faizle muamelede bulunmaktan, zina fiilinden ve daha nice haramlardan sakınan milyonlarca insanın bu hayat disiplinini -kuşkusuz- seküler yasalar değil, bilakis din sağlamaktadır. Çünkü dinin, insan vicdanında saygıdeğer bir yeri ve topluluklar üzerinde derin etkisi vardır. Aynı insanların din yasaları ile beşerî yasalar karşısındaki tutumları karşılaştırılacak olursa din lehinde çok büyük farkların saptanacağı kesindir. Öyleki beşerî yasaları, buldukları her fırsatta çiğneyen birçok insanın en mahrem yerlerde bile din yasalarına karşı son derece saygılı davrandığı bir gerçektir.
Şu noktaya dikkat etmelidir ki gerek zina, içki, faiz ve domuz eti gibi dinin yasakladığı şeylerle haşır neşir olmak, gerekse yaşam gerçeklerinin çoğu, aslında rûhânî durumlar değil, tam aksine dünyevi faaliyet alanları içine giren konulardır. Dolayısıyla pozitivistlerin sandığı gibi din denilince akla yalnızca ibadet ya da mistik yaşam geldiği yolundaki kanaat sadece yanlış değil, aynı zamanda cahilce bir yaklaşımdır. Belki de tutuculuğun ve kuru bir inadın sonucudur. Nitekim bu nedenledir ki harcanan çabalara rağmen devlet işleri bir türlü dinden soyutlanamamıştır. Çünkü buna hiçbir zaman imkân yoktur.
Örneğin laikler de karşıtları tarafından öldürülen adamlarına «şehit» demektedirler. Halbuki şehitlik, düşman tarafından savaşta öldürülen yalnızca Müslüman kişiye Kur’ân-ı Kerîm tarafından verilmiş bir sıfat ve mertebedîr.[8] Bu da demektir ki şehitlik sıfatı, islâmî ve Kurânî bir anlam taşır. Sonuç itibariyle dinî bir kavramdır. Şehitliğin, rûhânî bir olay mı, yoksa seküler bir olay mı olduğu konusuna gelince bu noktaya her iki cepheden de bakılabileceği gâyet açıktır. Çünkü şehid olmuş bir Müslüman, her şeyden önce bir ibadet olan cihad hizmetini üstlenirken hayatını feda etmiştir ki şehitlik bu yönüyle rûhânî bir mahiyet taşır. Ancak şehitliğin -dolaylı olarak- dünyevî bir yönü de vardır ki o da şehit olmuş kimsenin uğradığı böyle bir son nedeniyle geride bırakmış olabileceği çeşitli hayat meselelerinin görüşülmesi ve çözüme kavuşturulması olayıdır. Bu örnekte görüldüğü üzere bazı hadiseler aynı zamanda hem rûhânî, hem de seküler bir anlam taşımakta, ancak yine de dinin konusu olmaktan asla çıkmamaktadır.
Birkaç örnek daha vermek gerekirse, namaz kılmak üzere evinden camiye giden, ya da helâl rızık kazanmak ve meşru yoldan geçinmek üzere evinden işine giden Müslümanın, bu yollardaki yürüyüşünü, o sırada yaşayabileceği olayları, hiç din dışı sayabilir miyiz? Halbuki mutlak yürümek tamamen dünyevi bir olaydır. Ancak bu iki örnekten birincisindeki yürüme olayı, farzın edasına vesile olması bakımından farz, ya da cemaatle namaz kılma amacına bağlı olarak en azından sünnettir. İkincisi ise kişinin çalışma durumuna bağlı olarak «ef'âl-i mükellefîn»'den mutlaka birine dahildir. Keza herhangi bir suçu işlemek üzere davranan insanın, suç fiilini gerçekleştirinceye kadar onun bu amaçla attığı her adım, söylediği her söz, düzenlediği her plan ve sonuçta işlediği suç karşısında dinin hiç mi bir hükmü olmayacaktır !
Özet olarak diyebiliriz ki değil yalnızca ibadetler ve ibadet hükmünde olan fiiller, yiyip içmek, alıp satmak, çalışmak, okumak, dinlenmek, cinsel ilişkide bulunmak, hatta herhangi bir suçu işlemek bile dinin konusudur. Çünkü örneğin, hırsıza hırsız sıfatını veren ve ona bu suçtan dolayı bir ceza öngören din gerçeği varken ne rasyonalizm, ne pozitivizm, ne de bu felsefeler üzerinde temellendirilmiş olan seküler yasalar, rejimler ve yönetim biçimleri vardı.
Dinin insan yaşamını böylesine her cepheden kuşatıp sarmış bulunması, esasen onun, ilâhî bir düzen olmasından ileri gelmektedir. Yani (din-Allah ilişkisi) bu olguyu zorunlu hale getirmektedir. Öyle ise Allah (cc), madem ki her şeyin yaratıcısı, terbiyecisi ve düzenleyicisidir, O'nun eşya ve olaylar için koymuş bulunduğu yasaların da elbetteki kapsamı ona göre geniş, büyük ve engin olmalıdır.
***
Din kavramının gerçek olmayan yorumlarla zihinlere yerleşmesinde çeşitli faktörler vardır. Bunlardan özellikle iki tanesi çok önemlidir.
Birincisi: İslâm öncesi eski inanış tarzlarının çeşitli yorumlar içinde İslâm’a mal edilerek yaşanması ve yaşatılmasıdır. Bu inanışlar zamanla kurumlaşmış ve geniş bir tabana yayılmıştır. İslâm’daki din anlayışının yozlaşmasında bunların etkisi büyüktür. Daha çok mistik akımların ayin ve merasimleri şeklinde ortaya çıkan bu yorumların, din kavramını Kur'ân'ın ruhundan tamamen kopardığı söylenebilir.
İkincisi ise: 1789 da patlak veren Fransız ihtilalinden sonra Hıristiyanlığın muhitlerimize kadar yaydığı dünya görüşü ve hayata bakış açısıdır.
Bu her iki faktör de âdetâ birbirini destekleyerek yepyeni bir kutsallık anlayışının doğmasına neden olmuştur. Bu anlayışa göre yalnız kutsal olan şeyler dinseldir; kutsal olmayan şeyler ise sırf dünyevîdirler. Ancak bu anlayış, getirdiği çelişkilerle -özellikle çağımızda-düşünce ve siyaset alanında büyük sorunlara, kavram kargaşasına ve bitmek tükenmek bilmeyen ateşli tartışmalara yol açmıştır.
Din, İmân, İslâm, Amel Ve Ahlâk Kavramları Arasındaki İlişki
Din, imân, İslâm, amel ve ahlâk kavramları arasındaki ilişkinin, -genellik-özellik bakımından- açıklamasına gelince hiç kuşku yok ki din terimi, taşıdığı kuşatıcı anlam itibariyle, imân, İslâm, amel ve ahlâk kurumlarının hepsini birden kapsar. İmân, İslâm, amel ve ahlâk, dinin sırf insanla ilgili cephesini oluştururlar. Onun için bu önemli dört kavram, din sosyolojisinin temel taşları sayılırlar. Hindistan’ın içlerinden, Pasifik kıyılarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada, yaşamı büyük ölçüde etkileyen ve yönlendiren bu dört kavram üzerinde bir nebze durmak yararlıdır. İmân konusu üzerinde, ayrıca ilerde ayrıntılı olarak durulacaktır.
İmân
İmân, çok yüklü, çok anlamlı ve çok yönlü, Arapça bir sözcüktür. «Emn» kökünden türemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de, Hadislerde ve İslâm literatüründe çok geçer. İslâm’da imân, Hz. Peygamber (s) tarafından en mükemmel bir ifade ile tanımlanmıştır. Buhârî’nin naklettiği bir hadiste –bir soruya cevap olarak- imânı şöyle tarif eder: «İmân; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, O’nunla karşılaşacağına (yani mutlak surette bir gün O’na hesap vereceğine), bütün elçilerine ve öldükten sonra dirileceğine inanmandır.»[9]
Mükellef insanın, yalnızca vicdânında ve örtülü düşüncesinde Allah'a (ve Kur'ân gerçeklerine) ilişkin kabul, red veya tereddütleri, akâid boyutlarında imânın konusudur. İmân, çok gizli olmakla birlikte, kişi, zaman zaman ortaya koyduğu ciddi tavır ve tutumlarıyla vicdanını deşifre edebilir. İmânla amel arasındaki ilişki bu gibi durumlarda net olarak ortaya çıkar.
Örneğin, «Millî Türk Dini»ne yürekten imân etmemekle birlikte -sırf birtakım amaçlarını gerçekleştirmek için- Türkiye’de bu dine göre ibadet eden bazı siyaset adamları, -kaçamaklarla da olsa- bazen namaz ve oruç gibi İslâm’a ait ibadetleri de yaptıkları için, sırlarını ortaya atmış olurlar. Dolayısıyladır ki Millî Türk Dini Polit Bürosu, onlara güvenmez ve statüleri ne olursa olsun onları mercek altında bulundurur. Bu adamlar aynı zamanda mü’minlerin nazarında da şâibe altında bulunurlar. Çünkü iki dinli yaşamak, her bakımdan mümkün değildir.
Türkiye’de siyasal ve sosyal yaşamı oldukça etkileyen bu çelişki, hem İslâm’daki imân kurumunu aşındırmak, dolayısıyla da ahlâkı dejenere etmek bakımından, hem de Millî Türk Dini bağlılarını İslâm’a karşı kışkırtmak bakımından olumsuz sonuçlar doğurmaktadır.
İslâm
Sözlükte; boyun eğme, teslimiyet, bağlılık ve itaat anlamlarına gelen İslâm, terim olarak: -Hz. Muhammed’in vahy yoluyla Allah’dan aldığı Kur’ân-ı Kerîm’de belirlenen- inanış, yaşam ve yönetim biçiminin adıdır. İslâm’ın bilimsel ve gerçek tanımı işte budur.
İslâm’ın bir yaşam ve yönetim biçimi olarak uygulamaya konabilmesi için Kur’ân’a bir bütün olarak imân etmek şarttır. Çünkü İslâm’ın temeli imândır. Ancak, öteden beri kısa bir tanımın dar çerçevesine sığdırlan klasik anlamdaki imân, İslâm’ı yansıtamamaktadır. Dolayısıyla birçok insanın, imân-İslâm ilişkisi hakkındaki bilgileri yetersiz kalmaktadır. İmânla İslâm arasındaki bağın önemli ayrıntılarını bilmeyen yüzmilyonlarca insan, günümüzde bağlısı bulundukları dinin –sırf bilgisizlik yüzünden- aleyhinde faaliyet göstermektedirler, onu adeta yıkmaya çalışmaktadırlar. Bu insanlar arasında sözde yüksek öğrenim görmüş siyaset adamlarının, tanınmış işadamlarının ve üst düzey bürokratların bulunuyor olması ise düşündürücüdür.
Ayrıca «İslâm», «İslâmiyet» ve «Müslümanlık» kelimeleri Türkiye’de halk arasında çok yanlış anlamlarda kullanıldıkları için, imân-İslâm ilişkisinin bu coğrafyada yaşayan insanlara anlatılması oldukça zordur.[10] Bu sorun, tarihi sebeplerden kaynaklanmaktadır. Büyük ihtimalle Türkler ve onların yönettiği bazı kitleler, yaklaşık bin yıl önce, İslâm’a muhatap oldukları zaman bu evrensel düzeni tam anlamıyla algılayabilecek bir kültür birikimine sahip değillerdi. İslâm’ın mesajını onlara iletenlerin ehil olup olmadığı da belli değildir. Üstelik Türkçe’nin o gün için bu konudaki mesajları taşıyabildiği ihtimali de son derece zayıftır. Dolayısıyla ne bir alfabeye, ne de yazılı bir kültür birikimine sahip bulunan göçebe ve asker Türklerin, –bir bilim ve yaşam dini olan- Kur’ân’daki İslâm’la tanışmış olabildiklerini kanıtlayacak hemen hiçbir belge mevcut değildir. Bu da onların zaman içinde «Müslümanlık» adı altında, şamanlık temeline dayalı ve İslâm’dan esintiler taşıyan yapay bir din örmelerine neden oldu. Bugün Türkiye’de yaşanan din, işte budur. Onun için «Müslümanlık» dini,[11] İslâm’la ve Kur’ânla çatışma halindedir. Türkiyede’ki din anarşisinin kaynağı da budur. Çünkü Müslümanlık ile Kur’ân’ın bütünlüğüne imân arasında hemen hemen hiçbir bağ yoktur. Bunun tam tersine, İslâm ile Kur’ân’ın bütünlüğüne imân arasında çok güçlü bir bağ vardır.
Din sosyolojisi açısından bu durum, çok önemlidir. Çünkü imân, eğer İslâm’ın ve Kur’ân’ın bütünlüğü temeline dayanmıyorsa İslâm’ı Kur’ân’ın ölçüleri ile yaşamak ve yaşatmak mümkün olamaz.
Amel
Amel ve ahlâk, mükellef insanın eyleme dönüştürdüğü her türlü düşüncesi, tutumu ve davranışlarıdır. Bunlar, akâid kuralları göz önünde bulundurularak hükme bağlansalar da İslâm Fıkhı'nın konusudurlar.
Dolayısıyla imân, İslâm, amel ve ahlâk, dinin ayrı ayrı birer alt kümesini oluştururlar ve dinin bütünlüğü içinde incelenirler. [12]
Şu varki «din» terimi, bu kapsamlı bütünlüğün
Amel de dinin, mükellef insana yönelttiği emir ve yasaklara eylemsel biçimde uymak, emirleri hem kişisel olarak uygulamak, hem de toplum çapında hayata geçirilmesi için diğer Müslümanlarla işbirliği etmek ve Kur'ân'ın evrensel mesajını tüm insanlığa ulaştırmada katkıda bulunmaktır. Amel kısaca dinin, «teşrîi yasalar»'ına kişinin fiilen uymasıdır.
Örneğin «riba» yani faiz,[14] ile muamele etmenin «haram»[15] olduğuna inanmak imânî bir konudur. Bu tür bir işlemden eylemsel olarak sakınmak ise amelî bir konudur. Keza namazın farz olduğuna inanmak, imândandır.[16] Namazı fiilen kılmak ise ameldendir. Şu halde amel, kısaca: Emir ve yasaklara fiilen uymaktır. İşte imânla amel arasındaki bağıntı budur. Yukarıda da kısaca işaret edildiği gibi imân akâid ilminin, amel ise fıkıh ilminin konusudur.
İmân-amel ilişkisi üzerinde biraz durmakta yarar vardır. İnanmakla yapmak, hiç kuşkusuz birbiriyle sıkı ilişkili iki şeydir. Mantıksal açıdan olduğu kadar imân açısından da bu ilişki çok önemlidir. O kadar ki bu ilişkiyi belirleyen Kur'ân'ın, kesin hükümlerini inkâr etmeden onları yalnızca çiğnemekle Müslüman kişi İslâm'dan kopmazken, Çiğnemese bile bu hükümleri inkâr etmesi halinde kâfir olur. İslâm'da ister olumlu, ister olumsuz yönde olsun, inanmak ve yapmak geçerli, inanmadan yapmak ise geçersizdir. Buna göre:
a) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanan ve bunlara uyan insan, «Adl» (yani dürüstlük) niteliğini kazanmış olan mü’mindir.
b) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanan, ancak bunlardan en az birini çiğneyen insan, «Fâsık» (Suçlu ya da ahlâksız) mü’mindir.
c) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanmayan ve tabiatıyla bu emir ve yasaklara uyup uymamasının da artık hiçbir anlamı olmayan insan, ileride ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere «kâfir», «müşrik» ya da «mürted»dir.
d) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarını (Kur'ân'ın açıkladığı gibi değil) bilakis istediği şekilde yorumlayarak inanan ve bu şekilde uygulayan insan «Zındık»'dır. İslâm’ı bilinçli olarak yozlaştırmaya çalışan çevreler bu kelimeyi zihinlerden silmeyi başarabilmişlerdir. Onların işini –bilerek veya bilmeyerek- kolaylaştıran bazı din adamları da bunun yerine daha çok «bid’atçi» sözcüğünü kullanmaktadırlar!
e) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanmadan, bunlara maksatlı olarak uyan insan ise «münafık»'tır.
İşte bütün bu durumlar, imân-amel ilişkisinin sonuçlarıdır.
Ayrıca kişi, inanmadığı şeyleri çeşitli sebeplerle yapmak durumunda bulunabilir. Bunlardan bazıları mecburiyetten doğarken, bazıları da spekülatif amaçlarla yapılır. Nitekim, Kur'ân gerçeklerine inanmadıkları halde herhangi bir çıkar uğruna Müslüman gözüken münafıklar, günümüzde sayı olarak hiç de az değildirler!. Türkiye’de özellikle seçim mevsimlerinde, lâikçi-mitüdist siyasi parti yöneticilerinin kalabalıklar karşısında Kur’ân-ı Kerîm’i öpüp başlarının üzerine koymaları bunun en çarpıcı örneklerindendir.
Amelin geçerliliği, ancak tereddütsüz ve samimi bir imânın varlığına bağlı olduğundan, bu gibi insanların bir mü’min sıfatıyla emir ve yasaklara uymaları, onların lehinde bir sonuç doğurmaz. Buna karşın bazı insanların, baskı kullanılarak inançlarından vazgeçirildikleri, ya da bazı şeylere inanmaya zorlandıkları bir gerçektir. Bu durumda kalmış bir insanın, davranışlarının gerçeğe uymayacağı açıktır. Dolayısıyla İslâm, işkence altında inancından vazgeçtiğini söyleyen Müslümanı -niyetini bozmadıkça- sorumlu tutmaz.[17]
Müslüman kişi, imân-amel ilişkisi açısından İslâm'ın koyduğu ilkeleri çok iyi bilmelidir. Zira bu ilişkilerden sebep bazı hükümler anında değişebilmektedir. İşte bu hükümlerin değişmesiyle birlikte Müslüman kişi, tutum ve ilişkilerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalabilir.
Ahlâk
Ahlâkî değerlere gelince, bunlar da imânın meyveleridir. İslâm'da, ahlâkın da kaynağı vahiydir. Dolayısıyla başka milletlerin kültür değerleri ya da dinleri ölçü alınarak ahlâk kuralları konamaz. Şu varki İslâm'ın ruhuyla örtüşen yabancılara ait ahlâk ve görgü kuralları da reddedilmez ve esas itibariyle bu kuralların da ilhamını İslâm'dan aldığı olasılığı büyüktür. Örneğin «Musafaha», yani tokalaşmak, bir sevgi ve saygı alışverişinin sembolü olarak İslâm'ın malıdır. Çünkü tokalaşmak peygamberlerin sünnetidir. Bununla birlikte kâfir milletler de ilişkilerinde bu jest biçimine geniş yer vermişlerdir. Yani peygamberlerin bu sünneti milletlerarası bir içerik kazanarak dünyanın hemen her yerine yayılmış ve tutunmuştur. Aynı şekilde –Allah’a hamd ettiği taktirde- aksıran mü’min kişiye Allah'dan rahmet dilemek de küçük değişikliklerle yabancı milletlerce benimsenmiştir. Şu varki, Müslümanlar tokalaşmakla, ya da aksırana iyi dileklerde bulunmakla bu gelenekleri hayatlarında yaşatan kâfirlere benzemiş olmazlar; Bilakis Peygamberlerin sünnetlerinden birini uygulamış olurlar.
Bütün yapıcı ve güzel davranışlar İslâm'da ahlâk kurumunu oluşturmaktadır. Genelde ahlâklı olmak için zorlayıcı bir müeyyide yoktur. Örneğin bir insanın mağrur, kıskanç, kaprisli, geçimsiz, hoşgörüsüz, kirli ve düzensiz olmasını yasaklayan ya da bunların aksini emreden belli zecrî kanunlar yoktur. Bunların yerine çeşitli öğütler vardır. İnsan bu konudaki bilgileri gerek okul, gerekse aile içi eğitimiyle ve toplumdaki erdemli insanları örnek almakla öğrenir, aynı zamanda genelin otokontrolü sayesinde bunları hayata geçirir. Temiz, disiplinli, dürüst, çalışkan, alçak gönüllü, nazik, saygılı, güler yüzlü, yardımsever, hoşgörülü, fedakar, merhametli, paylaşımcı, sabırlı geçimli ve görgülü olmak ahlâktandır. Kişide imân, işte bu erdemlerle ancak olgunlaşır. Yani eğer mü’minin ahlâkı güzelse bu, onun temiz bir iç dünyaya ve olgun bir imâna sahip bulunduğunu ortaya koyar. Bu nedenle dinin bütünlüğü içinde ahlâkın çok önemli bir yeri vardır. Yalnızca emir ve yasaklara uymakla insan, toplumdaki yapıcı rolünü ideal biçimde yerine getirmiş olamaz. Bununla birlikte erdemleriyle ve örnek davranışlarıyla da toplumun daha mutlu olmasına katkıda bulunmalıdır. İşte onun, hiçbir zorlama söz konusu olmadan sergileyeceği yapıcı davranışlara din sosyolojisinde ahlâk denilmiştir.
[1]. Kur’ân-ı Kerîm 2/193
[2]. Kur’ân-ı Kerîm 24/2
[3]. Kur’ân-ı Kerîm 24/2
[4]. Rûhânî : Maddesel bir yanı olmayan, ruhla ilgili, metafizik.
[5]. Seküler : (Fr. Sèculaire) Dünyevî. dünya hayatıyla ilgili, dinle alakası olmayan.
[6].«Ef'âl-i Mükellefîn» : Mükellef olanların, yani Allah Teâlâ'nın yönelttiği teklif ve emirleri yerine getirmek ve yasaklarından sakınmak zorunrda olanların, içinde bulundukları dokuz durumdan her biri.
[7]. Kur’ân-ı Kerîm 17/177, 33/62, 35/43, 48/23 ; Bk. Dinsizlik.
[8]. Kur’ân-ı Kerîm 2/154, 3/169
[9] Buhari, İmân babı, Hadis no. 48
[10] Bu üç kelime arasındaki anlam farklarına ilk kez dokunan Prof. Dr. Ahmat Yaşar Ocaktır. Bk. A.Y. Ocak, Türkiye’de tarihin saptırılması sürecinde TÜRK SÛFÎLİĞİNE BAKIŞLAR, s. 14, 15.İletişim yy. İstanbul-1996
[11] Ülkemizde «Müslümanlık» dini İslâm’la yer değiştirdiği için bu kitapta, «İslâm» yerine çaresiz «Müslümanlık» tabiri zorunlu olarak kullanılmıştır. Bilinçli okuyucuların bunu fark edebilecekleri umulur.
[12]. Bu metodolojik özelliğe göre İmân, amel ve
ahlâk bölümlerinin bağımsız birer başlık altında değil, aslında «din» ana
başlığı altında incelenmesi gerektiği yolunda yöneltilebilecek bir
eleştiriye yanıt olmak üzere şunu kaydedebiliriz : «Din» bu çalışmada bir ana başlık konusu değildir. Çünkü baştan
beri yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere bu kavramı geniş kapsamıyla
burada ele almak mümkün değildir. Dolayısıyla din kavramı bu özelliğinden
soyutlanarak
[13]. Bk. Nifak Kavramı
[14]. Faiz : Kur’ân-ı Kerîm'de «rıba» olarak geçer. Bir kimseye vade ile ödünç olarak verilen bir paranın, belirli bir oran üzerinden hesaplanan hayali kazancıdır.
Paranın vade tarihine kadar kâr ya da zarar edeceğini ve olası kâr veya zararın ne oranda gerçekleşeceğini, taraflar önceden bilemedikleri için faizoranını karşılıklı anlaşarak belirlerler. Bu nedenle onlardan birinin öbürüne nazaran mağdur olması (zararlı çıkması), anlaşma tarihinden itibaren kesinleşir. Bu, zorunlu bir sonuçtur. Dolayısıyla faizli muamele –bizzat tarafların onayına dayanan- organize bir zulümdür. Zulüm ise ağır bir suçtur. Bu itibarla bütün semâvî dinler faizi kötülemiş ve yasaklamışlardır.
Bk. Kur’ân-ı Kerîm 2/257-276
[15]. Haram : şerîat dilinde «yasak» demektir. Bu anlam, fiilin kökünden türetilen ve yoksun demek olan «mahrum» veya «muharrem» sözcüklerinin verdiği ilgi sonucudur. Aynı kökten türeyen ve saygı anlamına gelen «hurma» sözcüğü ilgisiyle de «kutsal» demektir. Ancak buradaki «hurma» kelimesi, bildiğimiz hurma ağacı ya da meyvesi değildir. Türkçeye aksan bozukluğu nedeniyle «hürmet» diye geçen sözcüğün düzgün şeklidir.
[16]. Sözkonusu her iki örnek de imânın temel erkânından olan «kitaplara imân»'ın ayrıntılarındandır. Çünkü namazın farz olduğuna inanmak, bu farzı haber veren kitaba önceden inanmayı gerektirir.
[17]. Kur’ân-ı Kerîm 16/106
İslami Okul Okulların En Önemlisi