DİN HÜKMÜNDEKİ SİYASİ-RUHANİ ve - Islamdainanc - 8. Sayfa
DİN HÜKMÜNDEKİ SİYASİ-RUHANİ ve
SİYASİ-FELSEFİ AKIMLAR
Hayat ve kâinâtın karmaşık yapısı, olaylar arasındaki gizemli ilişkiler, sonsuzluk, ebedîlik ve ezelîlik tasavvurlarının aşılmazlığı, insanı zihinsel alanda büyük sorunlarla karşı karşıya bırakmıştır. Allah, vahiy, ilham, melek, ruh, cin, şeytan, büyü rüya ve telepati gibi metafizik ve metapsişik konuların fizik kapasiteyle kavranamaması; zaman, enerji, cazibe (etki-tepki) kozmoz ve teselsül gibi hayat kanunlarının temelinde yatan birinci derecedeki kilitleri tamamen açabilecek anahtarlara, insanoğlunun sahip bulunamaması; bütün bunlarla birlikte ölüm olayı karşısında, -aklınca- çaresiz kalması; onu, bu çözümlenmez sırlar hakkında çeşitli düşünceler üretmeye, birçok teoriler ve doktrinler ortaya atmaya, ilginç açıklamalar yapmaya itmiştir.
Bu durumdaki insanların arasında Allah (cc), peygamber (as) ve semâvî kitapların ortak mesajları hakkında sırf kuşku ve tereddüt içinde bocalayanlar, teorilerini rûhânî boyutlar dışında kurmaya çalışmışlardır. Bunların hemen hepsi de materyalisttir. Bunlara felsefi ve ideolojik akımlar da diyebiliriz.
Kuşkudan ve tereddütten çok Kur’ân-ı Kerîm’in içeriğini, Kur’ân’ın ruhuna aykırı felsefi ve tasavvufî açıklama sistemleriyle yorumlayanlar ise teorilerini rûhânî boyutlar içinde kurmaya çalışmışlardır ki bunlara da akaid terminolojisinde «zındık» denmiştir.
Ancak bütün bu akımların ortak bir yanı vardır; o da; her birinin başlattığı sürecin çıkış aşamasında kaydettiği karakteristik özelliktir. Zira bu cereyanlar, (ya felsefi ve ideolojik akımlarda olduğu gibi) ilk başta sanki bilimsel bir çalışma amacıyla yola çıkarlar; ya da (mistik akımlarda olduğu üzere) zühd ve takvâ yolunda «sülûk etmek» gibi insana çok masum gözüken görüntüler içinde varlık göstermeye başlarlar. Ondan sonra organize birer siyasi-felsefi, ya da siyasi-rûhânî cemaate dönüşürler.
Rûhânî tandanslı olup olmadıkları bakımından bu akımları iki ayrı grup olarak incelemek mümkündür.
1-İslâm’dan Kopan Kamplar:
İslâm tarihi boyunca gerek sırf siyasi alanda rol alarak, gerekse kendi mistik atmosferi içinde evrimler geçirerek temel ilkelerde İslâm’dan ayrılan ve belli bir doktrine dayanan tüm kampların kökü, esasen ilk ve en büyük fitneye dayanır. Bu fitne üçüncü Raşid Halife Hz. Osman (ra)’ın şehid edilmesi olayıdır.
Başlangıçta haricîler, ılımlı Şiîler ve zâhidler olmak üzere yalnızca üç gruba ayrılmış bulunan Müslümanların, her şeye rağmen birinci yüzyıl içinde Kur’ân-ı Kerîm’in ruhundan ayrılmadıklarını tahmin etmek güç değildir. Dünya Müslümanlarının itikad açısından ilk başlarda olduğu gibi asırlar sonra da sahip bulundukları en büyük şans, işte bu gerçeğin temelinde yatmaktadır. Çünkü Kur’ânî inanç ve anlayışın asırlar boyu yaşanmasında ve çağımızda bile bu inancın, ağırlığını koruyor olmasında İslâm’ın ilk üç kuşağının rolü çok büyüktür.
O dönemde, Müslümanların uzlaşamadıkları noktalar sırf siyasi idi. Ne var ki siyasal faktörlerin de etkisi altında Kur’ânî değerler felsefi ve mistik yaklaşımlarla yorumlanmaya başlayınca bu gruplar arasında ortak inançtan sapmalar başgösterdi. Yozlaşma, daha sonraları radikal kampların peydahlanmasını hızlandırdı. Dolayısıyla bu kampların da her birinin oluşmasındaki temel faktör, esasen Kur’ân-ı Kerîm’in içeriğine ilişkin olarak o kampın ortaya koyduğu sapkın yorumdan başka bir şey değildir. Sözkonusu gruplar işte bu nedenle Müslümanların cumhurundan kopmuşlardır.
Bunların İslâm'dan kopuşları, tarih yorumcuları tarafından ister Şiîlerde ve Haricîlerde olduğu gibi sırf siyasi nedenlere; ister Mutezile ve Mürcie gruplarında olduğu gibi sadece itikadî nedenlere bağlanmış olsun, bu kampların hepsi temelde imânî ve vicdânî dürtülerle ortaya çıktıkları için tümünün birden siyasî-rûhânî kamplar adı altında sınıflandırılması doğru olur. Ancak Kur’ân-ı Kerîm'in ruhuna uygun inanç üzerindeki Sünnî çoğunluğun dışında kalan Haricîlerle, ilk Şiîler ve Mutezilîler; Özellikle İslâm Tarihi boyunca daha çok «Batınîlik» genel adı altında gittikçe birbirinden koparak sayıları çoğalan çeşitli gruplar, eski yorumlarıyla artık günümüzde mevcut değildirler. Bunların ya kimisi ortadan kaldırılmıştır, ya görüşlerini değiştirmişlerdir, ya da taraftar bulamadıklarından, zaman içinde eriyip gitmişlerdir.
Dolayısıyla çok eskilere dönüp bu kampların görüş ve inançlarını İslâm'daki «din kavramı» boyutları çerçevesinde yeniden ele almak konumuzun dışıdır.
İslâm'dan koparak bağımsız birer din kimliğinde varlığını günümüze kadar sürdürmüş bulunan, ya da yakın geçmişlerde ortaya çıkan inanç kamplarına ise iki ayrı grup olarak bakmak gerekir.
Bunlardan birincisi: «Şiî-Bâtınî» kökenden gelen kamplardır. En önemlileri altı tanedir. Her biri İslâm'dan bağımsız bir kimliğe bürünmüş bulunan ve İslâm Ümmeti için birer potansiyel tehlike sayılan bu altı dinin içyüzünü bilmek Müslümanları bu akımların tehlikelerinden korumak için gereklidir! Bunlara ilişkin bilgiler kısaca şöyledir:
İsmailîlik:
İsmaîlîliğin kökü, tarihte Hicretin ikinci yüzyılı ortalarına kadar dayanır. Karmatîler ve Mısır Fâtimî Devleti (M. 910-1160)'nin kurucuları İsmailî'dirler. Bunlar İmam Cafer-i Sadık (ra)'ın oğlu İsmail'e bağlı olduklarını ileri sürerler. İmam Cafer-i Sadık (ra), Hz. Ali (ra)'nin beşinci torunudur. Aynı zamanda İmam Ebu Hanife (ra)'nin üvey babası olduğu söylenir. İsmailîler'in inançları ile İmam Cafer (ra)'in itikadı arasında hiçbir yakın benzerlik yoktur. Çünkü İmam Cafer (ra) de Ashâb, Tabiîler ve Çağdaşı olduğu ünlü müctehid Ebu Hanife (ra) gibi inanıyordu. Halbuki İsmailîler, (biri de Cafer-i Sadık olan) bütün imamlarına yarıtanrı olarak inanmaktadırlar.
İmametin, İsmail'den sonra oğlu Muhammed el-Mektûm'a intikal ettiğini ileri sürerler. Mektûm, gizli demektir. Bu yüzden İsmailîler, Batınî (gizlici) diye adlandırılmışlardır. Böyle anılmalarının bir diğer nedeni de onların Kur’ân-ı Kerîm hakkında sapkın bir kanaate sahip bulunmalarındandır. İsmailîler'e göre, Kur’ân âyetlerinin herkes tarafından açıkça anlaşılan manâlarından başka bir de kapalı anlamları vardır ve esas bunlar önemlidir. Nitekim bu inançladır ki Kur’ân-ı Kerîm'i açıkça anlaşılan manâlarından tamamen farklı yorumlayarak İslâm'dan kopmuşlardır. Yine İsmailîler'e göre imamın her davranışı haktır ve tanrısaldır. Onun için imam asla yanılmaz. Dolayısıyla bütün imamlar masumdurlar.
İsmailîler, tarih boyunca inançlarına yeni yeni içerikler kazandırmışlardır. Bu görüşleriyle de gittikçe İslâm'dan uzaklaşmışlardır. Öyle ki İsmailîlik bir zaman gelmiş tamamen bağımsız bir din kimliğine bürünmüştür. Örneğin vaktiyle kurdukları Mısır Fâtımî Devleti sırasında ölüler için özel törenler düzenlemek ve türbe inşa etmek gibi faaliyetlerle tanındılar. Bu etkinlikleri o günlerden beri gelenek olarak Müslümanların eğitimsiz tabanı arasında da yerleşti. Günümüzde de bunlar hac ibadetini Hindistan'ın Bombay kentinde yapmaktadırlar. Son yıllarda Allah'ın yeryüzünde temsilcisi olduğuna inandıkları ve «Ağahân» ünvanıyla yücelttikleri birinin etrafında örgütlenmeye başladılar. Ağahan'ın Hz. Ali (ra)'nin beşinci torunu Cafer-i Sadık (ra) ve oğlu İsmail'in soyundan geldiğine inanmaktadırlar. Mallarının, gelirlerinin ve mehirlerinin beşte birini O'na bağışlarlar. Keza varisi olmayan kişinin de bütün malı -ölümünden sonra - Ağahân'a intikal eder.
Dürzîlik (Dürzülük):
Dürzülük, Fergana'lı Anuştigin Derezî ( öl.M.1019) adında Türk kökenli biri tarafından kuruldu. Dürzîler, 6'ıncı Fatımî Hükümdarı el-Hâkim'i, ilâh kabul ederler. Bu dinin ilk kurucularından el-Hâkim'in veziri Hamza Bin Ali, Dürzîliği, Anuştigin'in görüşünden farklı bir felsefeyle açıkladı. Bu yüzden araları bozuldu ve Hamza, Derezî'yi ortadan kaldırdı, ya da Derezî kaçarak gizlendi. Dürzîlik esasen İsmailîlik’ten kopmadır. Günümüzde Dürzülerin dünyadaki sayısı 300 bin kadardır. Çoğu Lübnan ve Suriye'de yaşarlar. Mağrıp'ta da vardır.
Nusayrîlik:
Bu dinin kurucusu Ebu Şuayb Muhammed bin Nusayr el-Basrî en-Nümeyrî'dir. Bu adamın, Şiîlerin onbirinci imamı el-Hasan el-Askerî'nin yakın dostu olduğu ileri sürülmektedir. Bu doğru olmasa gerektir. Fakat hizmetinde bulunduğu ihtimali vardır.
Nümeyrî, bu şahsiyetin sosyal mevkiinden ve şöhretinden yararlanmak için el-Askerî'nin oğlu İmam Mehdî'nin ölümünden sonra O'nun vekili olduğunu ileri sürdü ve sapkın görüşlerini Şiîlik üzerinde temellendirerek Nusayrîliği kurdu. Nusayrîlere göre bu adam İmam Mehdî'nin vekilidir. Fakat diğer Şiîler bunu kabul etmezler ve Nusayrîler'i «Gulât-ı Şîa», (yani aşırı Şiîlerden) sayarlar. Bütün Şiîler gibi Nusayrîler de İmam Mehdî'nin öldüğüne inanmazlar. Aksine O'nun sağ ve bilinmeyen bir yerde saklı olduğunu ileri sürerler; O'nun kıyamete yakın bir zamanda kaldığı yerden ortaya çıkacağına inanırlar.
Bu inanç, Sünnî çoğunluğun geniş tabanını da etkilemiştir. Bu yüzdendir ki tarihte zaman zaman Mehdîlik iddiasıyla bazı kimseler ortaya çıkmış ve yönetimleri epeyce meşgul etmişlerdir.
Nusayrîler'in İslâm'dan kopmalarının nedenlerinden biri de: Allah'ın (haşa !) insan şeklinde zaman zaman yeryüzünde göründüğüne ilişkin inanışlarıdır. Onlara göre Allah, son olarak Hz. Ali'nin kişiliğinde gözükmüştür. Yani Hz. Ali, Nusayrîler'e göre Tanrıdır ve Hz. Muhammed'i O yaratmıştır. Yine onlara göre Hz. Muhammed Yarı Tanrı'dır ve O da (Ashab'dan) Selmân'ı Farisî'yi yaratmıştır. Nusayrîler'in bunlardan başka daha birçok ilginç inanışları da vardır. Hz. Peygamber'in ashâbına sövüp sayarlar. Daha çok Suriye ve Lübnan'da yaşarlar.
Râfızıylik:
Şiîliğin bir koluna verilen addır. Şiîlik Hz. Ali'nin yandaşlığı anlamına gelir. Bunun yerine Anadolu'da ve Suriye'de «Alevîlik» sözcüğü de kullanılır. Anadolu'da Hz. Ali'yi bir sembol olarak benimsemiş bulunan Mazdehistlerle, Suriye'de Nusayrîler, Müslüman halk tarafından «Alevî» adı altında anılırlar.
Tarih metinlerinde (Alinin taraftarları) anlamında «Şi'a'tu-Ali» tabiri çok geçer. Fakat Şiîliğin o kadar çok fraksiyonları vardır ki bunlardan bazılarının inanç ve görüşleri arasındaki uçurumlar, Sünnîlerle en sapkın Şiîlik kampı arasında bulunan açıdan daha küçük değildir. Nitekim Şiî fırkalarından Zeydiler ve İsna'aşerîler de aynen Sünnîler gibi Gulât-ı Şia'yı tekfir ederler. (onları kâfir sayarlar.)
Bunlardan ilk Râfızıyler, (Yani Hz. Hüseyn'in torunu Zeyd'e halife sıfatıyla biat ettikten sonra etrafından dağılıp O'nu rafzetmiş, red edip yalnız bırakmış olanlar) bu şekilde adlandırılmışlardır. Aslında bunlar Müslümanlar tarafından küfürle damgalanmış bir fraksiyon değildir. Bununla beraber Müslümanlar, «Gulât-ı Şi'a» (yani aşırı Şiîler) olarak İslâm’dan kopan grupları yine «Râfızıy» adı altında dışlamış ve onların küfrüne hükmetmişlerdir.
Şiî mezheplerinden hangilerinin «Gulât» olduğu, söylentilere dayanılarak belirlenemez. Bu konuda çok dikkatli olmak gerekir. Nitekim birtakım farklı yorumlarıyla Ehl-i sünnetten ayrılan nice Şiîler vardır ki İslâm onları da kucaklamaktadır. Ancak Hz. Ali'yi ilâhlıkla ya da peygamberlikle niteleyen, Kur’ân gerçeklerini inkâr eden onları batınî yorumlarla çarpıtan Rafıziyler vardır ki bunlar kâfirdir.
Kadiyanîlik:
İngilizler tarafından tertip edilen ve Mirza Gulâm Ahmed adında Hintli biri tarafından 1876 da kurulan (aynen Millî Türk Dinine benzer, siyasi temele dayalı) düzmece bir dindir. İngilizlerin siyasi amaçlarına hizmet etmektedir. Kadiyanîliğin temel hedefi budur. Bununla birlikte İslâm'ı içinden çökertmek de Kadiyanîliğin temel amaçlarındandır.
Kurucusu, 30. haz. 1931 tarihli El-Fadl gazetesinde İslâm'a karşı olduğunu açıkça ilan etti. «Allah, peygamber, Kur'ân, oruç, hac ve zekât konularında olduğu kadar başka meselelerde de her bakımdan Müslümanlardan ayrıyız.» dedi. Bu adamın ölümünden sonra 6 yıl kadar Hekim Nureddin, O'ndan sonra da Hoca Kemaleddin ve Muhammed Ali Lahorî tarafından bu din temsil edildi. Muhammed Ali Lahori'nin daha sonraları pişman olduğu söylenmektedir. İnançları şöyledir:
a) Mirza'nın Mesih olduğuna ve Hz. Muhammed'den sonra peygamber olarak geldiğine inanılır.
b) Cihad haram sayılır.
Kadyânîlik, Hindistan'da, Bahâîlik de İran'da aynı zamanda ortaya çıktılar.
Bahaîlik:
Bahâîlik, Bâbilik'ten gelişme sentetik bir dindir. Kurucusu, Mirza Hüseyin Ali Mazenderâni adında bir İran'lıdır. inançları şöyledir:
Dinler arasında -sözde - fark gözetmezler. Hümanist bir görüş ve inanca sahip olduklarını ileri sürerler. Her yılın son 19 uncu günü oruç tutar, günde üç kez namaz kılarlar. Her ayın ilk günü bir toplantı yaparlar. Merkezleri Hayfa'dadır. Daha çok sosyete ve zenginler arasında tutunmuştur.
Bâbilik'e gelince, kendine «Bâb» yani kapı ünvanını takan, Mirza Ali Muhammed seyyid adlı İranlı biri tarafından kurulan düzmece dinin adıdır. Şeyhîlik Tarikatı'ndan ilham alınarak öğretileri bu adam tarafından uyduruldu. Bâb'ı hiç gözüyle görmeyen Mirza Hüseyin Ali Mazenderâni adlı bir diğer İranlı tarafından yeniden düzenlenip Bahâîlik adı altında yeni bir din olarak ilan edildi. Bâb'ın yazdığı Beyân adlı kitap, babîliğin öğretilerini içermektedir.
Bu kampların ikinci grubu ise: Mistik doktrinlere dayanan örgütlerdir.[1]
Bunlar, Yunan Felsefesinin, ya da birçok eski Hint-Asya dinlerinin öğretilerinden olan Fisagorizm, Neo Platonisme, Vahdet-i vücud, Patanjalizm, Yoga ve Fakirizm'den beslenerek zaman içinde meydana gelmişlerdir. Doktrinlerinin önemli bir cephesini oluşturan bu felsefeler, İslâm'a ait değerlerle sentezlenmiştir.
Bu doktrinler, dış yönleriyle daha çok İslâm’a ait değerler içinde yansıdıklarından, üzerinde temellendirildikleri yabancı unsurları farketmek sıradan insanlar için çok güçtür. Dolayısıyladır ki «Nirvana»'nın bir başka ifadesi olan Fenâfillâh ideali ile yine Budizm'e ait Patanjali Meditasyonu üzerinde kurulan Nakşibendîlikteki râbıta ayini, bu yönden hiç kimsenin dikkatini çekmemektedir.
Sebebine gelince bu mistik-felsefî inanışlar ve onları sembolize eden çeşitli ritüeller, özellikle Müslümansı-ortodoks yığınlar üzerinde çok şaşırtıcı etkiler bırakmaktadır. Onlara göre bu inanışlar zühd ve takvâ yolunun en ideal çizgisini temsil etmektedir. Çünkü onlara göre «zühd ve takvâ»: (Kur'ân'ın belirlediği ölçüler içinde yaşamak değil), Tarikata bağlanmaktır; sofîliktir; dervişliktir; özetle mistik bir yaşam tarzıdır.
Bu yaşam biçiminin, bunalımlı çağdaş insanı
büyüleyen yanları ise olaya karmaşık bir nitelik kazandırmaktadır. Vahyin
ışıklandırdığı yolda gerçekleri görebilecek eğitimli, imânlı ve kararlı insan sayısı tahmin
edilemeyecek kadar azalmıştır! Teknolojinin ve başdöndürücü hızın neden olduğu
önemli gelişmelerle insanoğlunun epeyce mutsuzlaştığı gerçeğini eğer görmezlikten gelmiyorsak onun, ruhsal açıdan oldukça derin bir boşluk yaşadığına ve biraz kendine geldikçe de bir kurtuluş çaresi aradığına
inanmalıyız. Evet,
Ancak dış cepheden İslâm'a ait malzemelerle dekore edildikleri izlenimini uyandırdıklarından, İslâm âlimleri bu örgütler hakkında genellikle ihtiyatlı davranmışlardır. Belki de eğitimsiz kalabalıkların zamanla ancak aydınlatılabileceğine inandıkları için muhtemel bir fitne ve kargaşaye neden olmamak bakımından tarikatlar hakkında kesin bir hüküm vermekten kaçınmışlardır. Bu ise mistisizmin tutunma ve yayılma eğilimini hızlandırmış, imkânını kolaylaştırmıştır. Özellikle bağlılarının ağırbaşlılık, sükûnet ve sürekli ibadet gibi etkileyici yaşantıları, Geniş dindar kesimin nostaljik açıdan göz manzarasını okşayan ve onları psikolojik olarak etkileyen özel giyim tarzları, müritlerarası düzenli organizasyon, şeyhe karşı tarife sığmaz bağlılık ve fedakârlık gibi sosyal disiplinleri, bu mistik dinlerin, -özellikle avam arasında- geniş bir taban bulmasına yardım etmiştir.
Bu akımlardan başka, din hükmünde bir takım siyasi-felsefi oluşumlar daha vardır ki şimdi de bir nebze onlardan söz edelim.
2- Tamamen İslâm Dışı Çağdaş Düşünce ve İdeolojiler:
Bu akımların her biri, başlangıçta -genellikle – sosyal, toplumsal ya da ekonomik sorunların çözümünü amaçlar ve bunu belli bir düşünce modeli olarak ele alır. Bazen de sırf bilimsel bir çalışma olarak başlar, ancak daha sonra kaydettiği aşamalarla siyasi ve ideolojik bir içerik kazanarak âdetâ dine birer alternatif oluştururlar ve büyük kalabalıklar tarafından tutunurlar.
İdeolojilerde rûhânî bir cephe olmadığı için, belki de ideolojik teori ve düşüncelerin vicdanlarda yankı yapmadığı sanılır. Çünkü öyle ideolojiler vardır ki konusu imânî bir içerikten çok uzaktır ve temelde «Allah'a imân» la çatışma halindedir. Örneğin Marksizm böyledir. Çünkü Marksizm'in esas iddiası, insanlık dünyasını kapitalizmin sömürüsünden kurtarmaktır. Ne var ki dinleri (yani imân kurumlarını) ya da kestirme bir ifade ile Allah'a inanmayı, idealinin önünde en büyük engel olarak görmüştür; dini, afyon diye nitelemiştir. Bu yüzden Marksistler, ideolojilerini yaymak için kapitalizmin aleyhinde ne kadar mücadele vermişlerse «Allah'a imân» ilkesine karşı da o derece sert davranmışlardır. Şu var ki komünizm (ya da sosyalizm), hiçbir zaman tam anlamıyla bir din olarak empoze edilmemişlerdir.
Fakat öyle idelojiler de vardır ki, çok geçmeden tam anlamıyla birer din niteliğine bürünürler. Nitekim 1939 da Ankara’da gizlice kurgulandığı söylenen[3] «Millî Türk Dini», işte böyle bir ideolojidir. Türkiye’de, Cumhuriyetin ilk yıllarında İslâm’a ait argümanları kullanarak ortaya çıkan çeşitli milliyetçi görüşler, iktidardaki klik tarafından birleştirilip yönlendirilerek yirmi yıl kadar süren bir çalışmadan sonra İslâm’a alternatif bir din olarak ortaya kondu; İslâm’ı tamamen devreden çıkaracak bir din kalıbında şekillendirildi. Bundan amaç, -sözde- «Türk Milletini Arap kültürünün etkisinden kurtarmak» idi. Temelde İslâm’ın salt bir Arap dini olduğuna, dolayısıyla Türkiye halklarının kültürel bağımsızlığını «Türk Milliyetçiliği» şemsiyesi altında kazanabilmeleri için bu dinden mutlaka kurtulmaları gerektiğine inanan yöneticiler, 1939’da son şeklini verdikleri bu ideolojiyi, topluma «din» olarak kabul ettirmekte çok zorlanacaklarını ve şiddetli tepkilerle karşılaşacaklarını biliyorlardı. Salt bir ideoloji olarak milliyetçiliğin, İslâm’dan kalacak boşluğu tam anlamıyla doldurulamayacağına büyük ihtimal verdikleri için teorisyenler bu ideolojiyi büyük bir ustalıkla dinsel bir çerçeveye oturtmayı başardılar. Tanrısı, çağrısı, kâbesi ve ibadet biçimiyle ona tam bir din formunu kazandırdılar. Ancak o yıllarda İstanbul’da girişilen bir uygulamanın ardından aldıkları duyumlar, bu yeni dinin, «din» adı altında zihinlere ve vicdanlara kolay kolay kazınamayacağı izlenimini verdi. Nitekim bu dinin Ahiret, cennet ve cehennem gibi vaatleri yoktu. Dolayısıyla yürekleri imânla dolduramazdı. Üstelik İslâm’ı sabote etmek için kurulmuş olmasına rağmen İslâm’dan çok şeyler de kopye etmişti. Sonuç olarak bu dini tam bir mistik ve egzotik atmosfer içinde uygulamak ve yaşamak mümkün görünmüyordu.
Bunun üzerine «Millî Türk Dini», yalnızca devlet törenleri olarak uygulamaya kondu. Ancak İslâm’ı aşındırarak zaman içinde onu sosyal yaşamdan tamamen silebilmek için yeni dinin ritüellerine yasa, yönetmelik ve içtüzük gibi resmi yaptırımlarla süreklilik ve sertlik kazandırıldı. Bunda başarılı da olundu. Nitekim bu ibadetleri yerine getirmeyenler, -Avrupa Birliği’ne girmek üzere olduğumuz bu günlerde bile- vatan hainliğine varan suçlamalarla tehdit altında bulunmaktadırlar! Örneğin okullarda her sabah öğrencilere toplu halde söyletilen «Millî Türk Dini andı» tören niteliğinde fakat bir ibadet biçimi olarak zorunlu hale getirilmiş (farz kılınmıştır). Ne ilginçtir ki Müslüman, Yahudi ve Hırıstiyan çocukları da laiklik ilkesine rağmen bu ibadeti yapmaya zorlanmaktadırlar. Yakın gelecekte Avrupa’nın baskısıyla belki Yahudi ve Hıristiyan çocukları artık bu ibatede zorlanmayacaklardır; fakat böyle bir din özgürlüğünü aynı zamanda Mü’min azınlığın çocukları için sağlamak büyük ihtimalle mümükün olamayacaktır! Bu ise toplumsal barışın kurulmasına daima büyük engel oluşturacaktır.
Keza, Millî Türk Dini’nin bağlısı olmadıkları, -davranış ve düşüncelirinden açıkça anlaşılmasına rağmen- başbakan ve bakanlar gibi üst düzey bazı siyasiler de belli münasebetlerle bu dinin ibadethanesine giderek saygı (dua) duruşunda bulunmaya örfen zorlanmaktadırlar. Bu ibadeti yerine getirmeyenler -lâiklik ilkesinin sözde suvunuculuğunu yapan bizzat Mitüdistler (Millî Türk Dininin köktenci militanları) tarafından- toplumsal linçle cezalandırılmaktadırlar!
Bütün bu gerçeklerden şu sonucu çıkarmak mümkündür: bazı ideolojiler, güçlü propaganda ağları sayesinde, çeşitli beyin yıkama yöntemleriyle, siyasi baskılarla, medya terörü ile, psikolojik linçle, ve sürekli tehditlerle toplumun zihin ve vicdanını karartarak –tıpkı tarikatlar gibi- zaman içinde birer dine dönüşebilirler. Bu da imânla çatışma halinde olan ideolojinin, insan vicdanında aynen imânî bir etki yaptığını kanıtlamaktadır.
Nitekim insanlar canlarını dinleri uğruna nasıl tehlikeye atarlarsa gönül verdikleri ideolojileri uğrunda da aynı fedakarlığı gösterirler. Bu nedenle aynen din gibi, salt ideolojiden ibaret olan inanç ve düşüncede de maddi bir çıkar yoktur. Binaenaleyh bu özelliğiyle ideoloji, tıpkı din gibidir. Aradaki tek fark, bazı ideolojilerde bir tapınma biçiminin ve dinî (yani rûhâni ) törenlerin, ibadetlerin bulunmamasıdır. Ancak bu da genel değildir. Nitekim halen ideoloji gibi yansıtılmaya çalışılan «Millî Türk Dini»’nin amentüsü ve tam anlamıyla ibadet biçimleri vardır.
Aynı şekilde pozitivizmin kurucusu Auguste Comte, bütün dinleri reddettiği halde yine de pozitivizmi bir din olarak düşünmüş, hatta insanın dinsiz olamayacağını bile kabul ederek «İnsanlık Dini» adı altında bir imân kurumunun temelini atmaya dahi yeltenmiştir!
Çağımızda bu akımlardan komünizm ve sosyalizm, dünya çapında ön plana çıktı. Temelde siyasi, sosyal ve ekonomik birer dünya görüşü ve yönetim biçimi olan bu akımlara, âdetâ birer din niteliği kazandırıldığı içindir ki örneğin marksistler, kendi felsefelerine kutsal dogmalar gözüyle bakarak düşünceleri konusunda ne karşıtlarıyla tartışmaya yanaştılar, ne de canlarını bu uğurda verirken maddi bir karşılık beklediler. Ekonomik alandaki uygulamalarıyla hedeflerinin bir ütopya olduğu anlaşıldıktan sonra bile bu düşünceler birçok insanın vicdanında silinmez olarak yine de kaldı.
Şu halde esasen din olmaktan çok uzak bulunan bu ideolojiler ve dünya görüşleri, her şeye rağmen geniş insan toplulukları üzerinde birer din etkisi uyandırmış, bu nedenle aynı zamanda din ve ilim otoritelerini de meşgul etmişlerdir. Bunların arasında en çok ön plana çıkmış olanlar: Rasyonalizm, Darwinizm, Pozitivizm ve Sosyalizm'dir. Bunların etkileri o kadar derin olmuştur ki özellikle pozitivizm ve sosyalizm tüm dünyada olduğu gibi İslâm muhitlerinde de düşünceyi ve sosyal hayatı uzun zaman yönlendirmiştir. Elbette ki dolayısıyla İslâm'ın bu düşünce kurumları hakkında herhangi bir hükmü olmalıdır.
Kelâm ve akâid ilimlerinin yeni yeni kâleme alındığı, İslâm Tarihinin ilk dönemlerinde de Müslümanların inancını tehdit edebilecek düşünce ve eğilimler elbette ki vardı. Örneğin eski Hint ve İran dinlerinin henüz etkisinden tamamen kurtulamamış yeni Müslümanlar arasında birçok kimse bu tehlikenin kaynağını oluşturuyorlardı.
Daha sonraları da Yunan Felsefesi Müslümanları meşgul etti. Ayrıca tamamen içeride ve sırf Müslümanlar tarafından ortaya atılan: «Kur'ân'ın yaratık olduğu» düşüncesi, imân kurumu için başka bir tehlikenin çanını çalıyordu. İşte İslâm akâidi o dönemlerde, ancak bu tehlikelere karşı bir savunma sistemi geliştirmiştir. Ne yazık ki ondan sonra asırlar boyu derin bir karanlık içinde yaşayan Müslümanlar, yeni yeni ortaya çıkan saptırıcı düşünce ve felsefelere karşı hemen hiçbir fikir geliştirmemiş, bu yüzden de çeşitli bâtınî kamplar, tehlikeli ve gizli birçok ideolojik örgütler kurularak gittikçe sayı bakımından çoğalmışlardır. Özellikle son yüzyıl içinde yaygınlaşan ve milyonlarca cahil insanın İslâm'dan bağının çözülmesine neden olan batı kaynaklı düşünce akımlarına karşı Müslüman aydınlar âdetâ susmuş, ilmî cihad alanında varlık göstermekten aciz kalmışlardır. Bunun sonucu olarak da bu akımların tehlikesinden habersiz olan sıradan Müslümanlar, onları uygarlığın birer gereği olarak benimsemekte herhangi bir engel görmemişlerdir. Bazı kimseler de din ile ideoloji arasında herhangi bir çatışma olamayacağı düşüncesinden hareketle hem bu akımlardan birine bağlanmaş, hem aynı zamandan Müslüman kaldıklarını, imânlarını kaybetmediklerini sanmışlardır! Dolayısıyla İslâm’ın imân gerçekleri hakkında özellikle toplum tabanının bilgisi kıtlaştıkça bu akımlar daha fazla yayılma eğilimine girmişlerdir.
Karanlık yüzyıllardan beri İslâm'ın bir mabed dini olarak gösterilmesine alışan cahil kalabalıkların son kuşakları, İslâm'ın bu akımlara bakış açısı hakkında hemen hiçbir bilgiye sahip değildirler. Kimisinin, tamamen ideolojik ve siyasi bir mücadele kampanyasına dönüştüğü bu düşünce akımları hakkında İslâm'ın acaba yargısı nedir ? Bunu birçok kimse merak etmemiştir. Örneğin bir Darwinistin, bir pozitivistin, bir sosyalistin kestiği yenir mi ? «Ben komünistim, ama aynı zamanda Müslümanım.» diyen bir kimse ile (İslâm'a göre) evlilik yapılabilir mi ? «Ben laikim ama yine de Müslümanım.» diyen bir kimsenin arkasında namaz kılınır mı? Yani açıkçası bunlar Müslüman sayılır mı, sayılmaz mı? İşte bu soruların, Müslümanların geneli tarafından, cevaplarının araştırılmaması, çok önemli gerçekleri ön plana çıkarmaktadır !
Avrupa'da yaşayan Müslümanlardan özellikle Hıristiyan kadınlarla evlenmek üzere anlaşanlar (İslâm'a göre bir zorunluluk yokken) neden bu bayanların Müslüman olmasını şart koştukları halde bir Darwinistin, bir pozitivistin, bir sosyalistin cenaze namazını kılmakta hiçbir engel görmemişlerdir? Çok ilginç değil mi?! Yüzbinlerce insanın bu tutumu acaba sırf bilgisizlikle açıklanabilir mi?
Şu halde İslâm'ı bilmeden «Ben Müslümanım» diyenlerden çok, İslâm'ı kendilerine göre tanımlayanlar, bilgilerini yeniden gözden geçirmek durumundadırlar. Bu nedenle de önce çağdaş fikir akımlarını, bu akımların Kur’ân gerçeklerine göre ne olduğunu, yani küfür, şirk, nifak, zendeka ya da irtidad gibi imândan koparıcı birer neden olup olmadığını öğrenmek zorundadırlar. Aksi halde zimmetlerini İslâm’a ve Müslümanlara ibra ettiremezler.
Şimdi de bu akımları, tanımlarıyla ve amaçlarıyla inceleyelim (İslâm'la çeliştikleri noktalardan sebep) İslâm’ın bu akımlar hakkındaki yargısına bakalım.
Rasyonalizm:
Rasyonalizm, (fr. Rationalisme; İng. Rationalism) Usçuluk, Akılcılık demektir. Eski Arapçada: el-Aqliyye, Modern Arapçada: el-Aqlâniyye terimiyle ifade edilir. Rasyonalizm, bir felsefe ve kelâm terimidir; özetle açıklaması şudur:
Gerçekleri kavramak ve onları karşılaştırarak sonuçlar elde etmek, sırf akılla mümkündür; bilginin kaynağı olarak akıl, tartışılmaz bir önceliğe ve üstünlüğe sahiptir. İnsanın, bilinçli olarak yaptığı iş ve eylemler rastgele değil, bilakis ilkelere dayanır. İlkeler ise insan aklının ürünüdürler.
Buna göre deneyin konusu olan «Madde», «Neden» ve «Yargı» bile akıl tarafından üretildikleri için gerçeğin saptanmasında esas olan deney değil, akıldır. Dolayısıyla insanın en gizli duygularında bile matematiksel ilişkilerin bulunduğunu savunan ve aynı zamanda deneyi de hiçe sayacak kadar yargıyı soyut bir nedenselliğe dayandıran rasyonalizme göre "Allah, melek, ruh, cin, kıyamet, cennet, cehennem ve mucize gibi gerçekler, inanılacak şeyler değildir."
Şu halde vahyi bir çırpıda inkâr eden rasyonalizm, sonuç itibariyle materyalist bir düşünce akımıdır ve yorum gerektirmeyecek bir kesinlikle küfürdür.[4]
Vakıa, İslâm da akla gerektiği kadar önem vermiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetleri «akletmez misiniz?!»[5] ve «Akletmezler mi?!»[6] şeklindeki uyarılarla bitmektedir. Ancak aklın rolü ve görevi, hiç kuşkusuz sınırlıdır. Çünkü aklın da çok kere yanıldığı, bir gerçektir. Ne var ki İlk İslâm aydınlarından bazı şahsiyetler, aklı aşırı derecede ön plâna çıkarmış, bu yüzden ümmetin çoğunluğundan ayrılmışlardır. Bunlar İslâm tarihine Mu’tezilîler olarak geçmişlerdir. İlerde «Kelâmcı Kamplar» başlığı altında bu gruptan söz edilecektir.
Akıl elbette ki belli sınırlarda ölçü olabilir. Bu sınırlar içinde «Akılcı» olduğunu, ya da «Akılcı hareket etmek» gerektiğini söyleyen Müslümanı materyalist anlamda akılcılıkla suçlamanın imkânı yoktur. Ancak akılcılığın - bilimsel anlamda- söz konusu olduğu her yerde İslâm'ın ölçüleri hatırlanmalıdır.
Darwinizm:
« 19. yy. da yaşamış İngiliz düşünürü Darwin'in
kurduğu bir nazarıye, görüş. "Evrim
teorisi: Tekâmül nazariyesi" adıyle de anılan bu görüşe göre insan
dahil bütün canlıların başlangıçta tek hücreli canlı olarak meydana
geldiklerini, sonra te
Te
Evet işte bu sözlerin özetlediği ve eleştirdiği Darwinizm, ilim otoriteleri tarafından da tutucu ve tutarsız olarak nitelenmişitir. Çünkü Darwin, teorisinde beslenme ve çevre şartlarının canlı hücreleri üzerinde kökten değişikliklere neden olduğunu ve bu suretle de aynı kökten gelen canlıların, sonraki kuşaklarının çok farklı türler şeklinde ortaya çıktıklarını ileri sürmüştür.
Yine işbu Darwin, canlılar arasındaki zayıf-güçlü mücadelesinde genel olarak güçlünün, yaşama şansına sahip olduğunu, bu nedenle tabiatta güçlü lehinde sürekli bir ayıklanma olayının cereyan ettiğini ileri sürerek ayıklanmayı tabiatın bir çeşit kendi kendini yaratması şeklinde açıklamıştır.
Charles Darwin'in, 1859 da yayımladığı «Doğal Ayıklanma yoluyla Türlerin Oluşumu»[8] adlı eserinde ileri sürülen tez, içerik bakımından Allah(cc)'ı ve O'nun kâinât üzerindeki mutlak egemenliğini tanımamakta, O'nun kendine özgü yaratma sistemini yalanlamaya dönük bir açıklama ortaya koymaktadır. Bu nedenle Darwinizm kâfirâne bir anlayıştır. Bu düşünceyi doğrulayan ve benimseyen kimse aynı zamanda Kur'ân gerçeklerini kabul edemeyeceğinden kâfirdir.
Pozitivizm:
Bunalımlı bir Fransız filozofu olan Auguste Comte,[9] tarafından ortaya atılmış iki yönlü felsefi bir teoridir. Birinci yönüyle pozitivizm, sosyal evrimi konu alır. Sosyolojiyi tarih sürecinde bireyden aileye, aileden topluma ve toplumlararası ilişkilere varan bir gelişme olarak açıklar. Bu teze bakılacak olursa dinsel inanışlar da bu evrime paralel olarak zaman içinde değişmeye mahkûmdur. Dolayısıyla "«Din» denen şey, ortamın ve çeşitli etkenlerin yönlendirmesi altında bulunan insan düşüncesinin ürünüdür."
Nitekim bu nedenledir ki Auguste Comte, pozitivizmin ikinci yönüyle insana tapmayı bir din olarak öngörmüştür.[10]
«Pozitif» terimi, çeşitli konularla ilgili olarak özel anlamlar verir. Örneğin mantıkta «olumsuz»'un, matematikte ise «eksi»'nin karşıtıdır. Bilgi konusunda ise «varlık nedeni bilinmediği halde deney tarafından tanıtılan, var olanı tesbit eden, olması gerekeni açıklayan»[11] anlamına gelir. Öyle ise deney ile tesbit edilemeyen vahyin gerçeklerinden hiçbiri pozitif değildir. Yani pozitif düşünceye göre bunlar yok sayılırlar. Tabiatıyla bütün bu kanâatler, dinleri bir ilkellik, bir hayal ürünü olarak değerlendirmekte, dolayısıyla Allah'ı ve O'nun mesajlarını yok saymaktadır. Bu nedenle Pozitivizm de kâfirâne bir düşüncedir ve bu düşünceyi aynen benimseyen her insan kâfirdir.
İşte laiklik esasen bu düşünce üzerinde temellendirilmiştir. Bu nedenledir ki laikler din işlerinin devlet işlerinden ayrılmasını savunurlar. Çünkü din işlerinin kaynağı vahiydir. Laiklikte ise vahyin yeri yoktur. Ancak burada laiklikle ilgili olarak iki nokta çok önemlidir.
Bunlardan birincisi: Din işlerini devlet işlerinden ayırmanın mümkün olup olmadığıdır ki bu, konumuzun dışında kalır.
İkinci nokta ise: Laikliği bir dünya görüşü olarak benimseyen kimsenin aynı zamanda hem laik, hem Müslüman olmasının mümkün olup olmadığıdır. Konumuzu yakından ilgilendiren bu noktanın açıklığa kavuşturulması ise bilimsel sorumluluk açısından zorunludur. Bunu yapabilmek için elbette ki her şeyden önce laiklikle İslâm'ı karşılaştırmak gerekir. İşte bu suretle ancak ikisi arasındaki benzerlikler ya da aykırılıklar ortaya çıkacak ve bir kimsenin, aynı zamanda hem laik, hem Müslüman olup olmayacağı ortaya çıkacaktır. Fakat laiklik şimdiye kadar yetkili bir otorite tarafından henüz bilimsel olarak tanımlanmamıştır. Bu nedenle laiklik-İslâm karşılaştırmasına esneklik getirmek ve bundan sağlıklı bir sonuç çıkarabilmek amacıyla laiklik için mümkün olduğu kadar farklı birçok tanımlar yapmak ve bu tanımlardan her birine giren düşünce biçimini İslâmla karşılaştırmak bu soruna bir nebze ışık tutacaktır.
Bu konuda akla gelebilecek altı tanım vardır:
1- Laiklik: Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.
2- Laiklik: salt bir hoşgörüdür.
3- Bütün din ve inanışlar karşısında Tam bir tarafsızlıktır.
4- Dinsizliktir.
5- Salt bir din düşmanlığıdır.
6- Bunların birkaçını içine alan bir anlam taşır.
Hemen ifade etmek gerekir ki, birinci hayalî tanımda olduğu gibi eğer laiklik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına geliyorsa bu, Kur'ân'ın ve İslâm'ın bütünlüğü ilkesine aykırıdır. Bu noktada İslâm ile laiklik arasında açık bir uyuşmazlık vardır. Buna rağmen bilerek ya da bilmeyerek «Ben laikim, ama aynı zamanda Müslümanım» diyen kimse hem laiklik açısından, hem İslâm açısından çelişki içindedir. Ancak laiklik, bir dogmaya dayanmadığı için bu kimse, her şeye rağmen herhangi bir yoruma tutunarak belki laik olduğunu kanıtlayabilir, ancak Müslüman olduğunu kanıtlayamaz.
İkinci tanıma göre laiklik eğer salt bir hoşgörü ise bunun İslâm'la çelişen hiçbir yanı yoktur. Onun için laikliği böyle sanarak hem laik, hem de Müslüman olduğunu ileri süren kimse için imânî bir endişe söz konusu olmamalıdır. Ancak böyle bir yaklaşımın mantıklı bir açıklamaya dayanabileceği şüphelidir. Çünkü İslâm’ın bir özelliği olan hoşgörünün İslâm'dan ayrı bir anlayış olarak adlandırılması mantıksal bir çelişkidir. Aynı zamanda laikliği böyle anlayan insan, birinci tanımdaki görüşü inkâr etmiş sayılır ki genellikle laik düşünce bu tanım içinde empoze edilmektedir.
Eğer laiklik: «bütün dinler ve inanışlar karşısında Tam bir tarafsızlıktır,» diye tanımlanacak olursa böyle bir anlayışın İslâm'la uyuşan hiçbir yanı yoktur. Çünkü İslâm'a göre: İslâm'dan başka hiçbir hak ve geçerli din ve dünya düzeni yoktur.[12] Binaenaleyh bütün dinler İslâm'a göre batıldır, geçersizdir. Tabiatıyla bu yargı, İslâm'ın, diğer dinlere düşman olduğu ve onları hedef aldığı anlamına asla gelmez. İslâm, bütün insanları hak ve adalet divanında barışa ve yardımlaşmaya çağırır, yürürlükte olduğu topraklar üzerinde bütün kâfir vatandaşların da aynen Müslümanlar gibi yaşamlarını, hak ve özgürlüklerini teminat altına alır. Yalnızca tüm dinlerin artık geçersiz olduğunu ilan eder ve bütün insanlığı, Kur'ân'a inanmaya çağırır; Onları hanîf dinin bayrağı altında ve tevhid inancı etrafında birliğe davet eder. Dolayısıyla laikliği bütün dinler ve inanışlar karşısında tam bir tarafsızlık olarak anlayan, bununla birlikte hem laik, hem Müslüman olduğunu ileri süren kimse yine çelişki içindedir ve İslâm Dini ile hiçbir ilişkisi yoktur.
Laiklik eğer sıf dinsizlik demek ise bu takdirde ne İslâm'ın laiklikle karşılaştırılması için artık mantıklı bir neden kalmış olur, ne de hem laik, hem de Müslüman olduğunu ileri süren bir insanın bu yoldaki sözleri herhangi bir tartışmaya konu olabilir.
Laikliğin sırf din düşmanlığı olarak tanımlanması durumunda da sonuç değişmez. Ancak bu anlayışın sırf dinsizlik, ya da sırf din düşmanlığı şeklinde tanımlanmasına, laiklerin «Evet» diyebileceği ihtimalden uzaktır. Çünkü eğer böyle bir anlayış ve tutum içinde olduklarını açığa vuracak olurlarsa yalnızca Müslümanları değil, dünyadaki tüm inançlı insanları karşılarına alacaklarını bilirler. Bu da laikliğin mantık ölçülerine, insan haklarına ve ahlâk kurallarına ne kadar aykırı düştüğünü ortaya sermek bakımından ibret vericidir !
Laik anlayış eğer bu tanımlardan birkaçının ortak konusu olabilirse bu takdirde yukarıdaki sonuçlardan yine biriyle açıklanmak durumunda kalacaktır. Sonuç bu olunca da Laikliğin İslâm'la çakışabilmesi mümkün görülmemektedir.
Dolayısıyla hem laik, hem aynı zamanda Müslüman olduğunu ileri süren insanın açık bir çelişki içinde olacağı gerçek anlamda ortaya çıkmaktadır. Unutmamalıdır ki laik bir dünya düzenini onaylayan, ya da benimseyen bir kimse, aynı zamanda laik olduğunu ilan etmiş sayılır.
Sosyalizm:
Eflatun'la başlayan devletçilik anlayışı, Karl Marx'a kadar birçok filozof, siyaset ve ilim adamı tarafından yüzyıllar boyu işlenmiştir. Ancak bu anlayış, sosyalizm olarak materyalist bir temele oturtuluncaya kadar insanlık tarihinde vicdânî bir konu olmamıştır.
Şu halde sosyalist düşünce konstrüksiyonunda iki ayrı yapı taşı vardır. Bunlardan biri, belli bir siyasi düzenin sosyal ve ekonomik yönden açıklamasıdır ki sosyalizm bu yönüyle konumuzun dışında kalmaktadır. İkincisi ise, bu düzenin materyalist ideolojisidir. Sosyalizmin konumuzu ilgilendiren yönü işte budur.
Materyalizm, esasen ilim adamları tarafından çok eskiden defalarca yargılanmış ve çürütülmüştür. Özet olarak materyalizm: «Maddenin kendi kendini yarattığı» temeline dayanır ve başta Allah Teâlâ olmak üzere, vahyi, peygamberleri, bütün dinleri ve metafizik değerleri inkâr eder; Bunların tümünün hayal ürünü ve safsatadan ibaret olduğunu savunur.
Şu halde sosyalizmi bu anlamda benimseyen bir kimse ideolojisine nasıl bir ad verirse versin, (yani ister, komünizm desin, ister solculuk desin, ya da ister demokrasi desin) Müslüman olduğunu hiçbir surette kanıtlayamaz.
[1]. Bk. Zendeka.
[2] Bk. Mahmud Ustaosmanoğlu ve Grubu, Rûhu’l-Furkân Tefsiri, Cilt 2, Sayfa 63. Sirac Kitabevi İstanbul-1992
[3] Bu söylentiyi kanıtlayan ve «Millî Türk Dini» projesine ortam hazırladığı anlaşılan belgeler epeycedir. Önce, Hz. Muhammed’e karşı yapılan çok çarpıcı bir saldırı sözü, dikkati çekmektedir. Uzun yıllar boyu sıkı biçimde gizli tutulan bu cümle, nihayet Şemseddin Güler adında bir araştırmacı tarafından ortaya çıkarıldı. Bu cümle aynen şöyledir: «Evet Karabekir, arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’ân-ı Türkçeye çevirttireceğim.» Burada «Arap oğlu»’ndan amaç, Hz. Muhammed’dir ve açıkça şunu söylemektedir: Arap oğlunun, (yani, Hz. Muhammed’in) saçmalıklarını Türklere göstermek için Kur’ân’ı Türkçeye çevirttireceğim. Bk. Beyaz kitap, Şemseddin Güler, Aspaş Matbaası İstanbul, Yenibosna-1999; aynı şekilde bir dönemin ünlü kalemlerinden, Refik Ahmet Sevengil’in, «Allah’ı Sultanla birlikte tahtından indirdik» sözü de çok çarpıcıdır. Bk. Ahmet Kabaklı, Temellerin Durşması s. 214;
Mitüdizm’in temellerini atmak amacıyla Türkiye’de, İslâm’ın bütün izlerini silmeye yönelik çalışmaları kanıtlayan çeşitli belge referansları da şöyledir: Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu «Din» maddesi, Cilt III.I. s. 153 Cumhuriyet Basımevi İstanbul-1945; 2000’e Doğru Dergisi: 22-28 Şubat 1987 s. 8, 14, 15; Yakın Tarih Ansiklopedisi, Yeni Nesil yy. Cilt 2. s. 87. İst.-1990; Prof. Dr. Afet İnan, Medeni Bilgiler, 2. Basım, Türk Tarih Kurumu Yayınları s. 364, Ankara-1988; Doğu Perinçek, Din ve Laiklik üzerine, 2. Basım s. 145-155. Kaynak yy. İstanbul-1997; Ruşen Eşref Ünaydın, Hatıralar s. 53 Ankara-1954; Uğur Mumcu, Kâzım Karabekir Anlatıyor, Cumhuriyet Gazetesi 18 Haziran 1990; Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyat yy. s.188, 189, 214, 215, 246, 247; Dr. Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti, Dergâh yy. İstanbul-1975. s. 18, 24, 25, 26.
[4] Rasyonalizm hakkında fazla bilgi için Bk. Prof Dr. Süleyman Hayri Bolay, Felsefî Doktrinler ve Terimler Sözlüğü 8, Baskı, Akçağ yy. s. 8-14 Ankara-1999; Munir Ba’albaki, Mawsoo’at al-Mawrid, Cilt 8/127, Dâr-Al İlm lil-Malayen, Beyrut-1992; Meydan Larousse, 1/224; Bk. Enver el-Cundî, El-Muâmara'tu Al'el-İslâm s. 35-40.
[5] Kur’ân-ı Kerîm 2/44, 76; 3/65; 6/32; 7/169; 10/16; 11/51; 12/109; 21/10, 67; 23/80; 2860; 37/138.
[6] Kur’ân-ı Kerîm 36/68
[7]. Osmanlıca-Türkçe Büyük Ansiklopedik Lûgat, "Darwİncîlik" Maddesi. Türdav, İstanbul-1993
[8]. Eserin özgün adı : «On the Origin of Species by means of Natural Selection» dır
[9]. «Comte babasına yazdığı bir mektupta şöyle diyor : "14 yaşından beri Allah'a inanmayı bıraktım."» (Murtaza Korlaelçi, Pozitivizmin Türkiye'ye Girişi S.86)
«Talebelerinden biri kızkardeşini Clotilde de Vaux' yı Comte'a takdim etti. Bu, fena ahlâklı kocasının ebedîyyen küreğe mahkum olmasıyla dul kalmış, sıhhati bozuk bir kadındı. Clotilde de Vaux Comte'un zihni ve hissi hayatında netce itibariyle çok mühim olacak bir rol oynadı. 1845'de tanıştığı bu kadının 1846'da ölmesiyle Comte'un buna bağlılığı büsbütün arttı. Dinî bir ibadet duygusuyla Clotilde'in hatıralarını yaşattı. "Onu layemut kılmak istedi, kuracağı pozitivizm dininde Clotilde'i büyük varlık saydığı insaniyetin timsali yaptı. Ömrünün kalan kısmında her gün üç defa Clotilde'in hatırasına dua ediyordu. Saat beşbuçukta kalkar ve bazan onun oturduğu koltuğun önünde diz çöker ve kırk dakika müddetle tarih sırasıyla hatıralarını canlandırır ve sonunda bir birsem uyandırmaya çalışırdı.(...) Bu haleti ruhiye içinde bulunduğu sıralarda Comte “Système de Politique Positive“ adlı eserini yazdı.» (Murtaza Korlaelçi, Pozitivizmin Türkiye'ye Girişi S.89) «1814 Mektepten atılma, 1826 Zihnî buhran ve Derslere başlama, 1827 İntihara teşebbüs.(...)» (Murtaza Korlaelçi, Pozitivizmin Türkiye'ye Girişi S.90)
[10]. «Pozitif dogma İNSANLI⁄IN, insanın tek, gerçek ve hakiki Allah olduğu düşüncesine dayanır.» (Murtaza Korlaelçi, Pozitivizmin Türkiye'ye Girişi S.34)
[11]. Murtaza Korlaelçi, Pozitivizmin Türkiye'ye Girişi S.12)
[12]. Kur’ân-ı Kerîm 3/85
İslami Okul Okulların En Önemlisi