Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

DİN HÜKMÜNDEKİ SİYASİ-RUHANİ ve - Islamdainanc - 8. Sayfa

 

DİN HÜKMÜNDEKİ SİYASİ-RUHANİ ve

SİYASİ-FELSEFİ AKIMLAR

 

Hayat ve kâinâtın karmaşık yapısı, olaylar arasındaki gizemli ilişkiler, sonsuzluk, ebedîlik ve ezelîlik tasavvurlarının aşılmazlığı, insanı zihinsel alanda büyük sorunlarla karşı karşıya bırakmıştır. Allah, vahiy, ilham, melek, ruh, cin, şeytan, büyü rüya ve telepati gibi metafizik ve metapsişik konuların fizik kapasiteyle kavranamaması; zaman, enerji, cazibe (etki-tepki) kozmoz ve teselsül gibi hayat kanunlarının temelinde yatan birinci derecedeki kilitleri tamamen açabilecek anahtarlara, insanoğlunun sahip bulunamaması; bütün bunlarla birlikte ölüm olayı karşısında, -aklınca- çaresiz kalması; onu, bu çözümlenmez sırlar hakkında çeşitli düşünceler üretmeye, birçok teoriler ve doktrinler ortaya atmaya, ilginç açıklamalar yapmaya itmiştir.

 

Bu durumdaki insanların arasında Allah (cc), peygamber (as) ve semâvî kitapların ortak mesajları hakkında sırf kuşku ve tereddüt içinde bocalayanlar, teorilerini rûhânî boyutlar dışında kurmaya çalışmışlardır. Bunların hemen hepsi de materyalisttir. Bunlara felsefi ve ideolojik akımlar da diyebiliriz.

 

Kuşkudan ve tereddütten çok Kur’ân-ı Kerîm’in içeriğini, Kur’ân’ın ruhuna aykırı felsefi ve tasavvufî açıklama sistemleriyle yorumlayanlar ise teorilerini rûhânî boyutlar içinde kurmaya çalışmışlardır ki bunlara da akaid terminolojisinde «zındık» denmiştir.

 

Ancak bütün bu akımların ortak bir yanı vardır; o da; her birinin başlattığı sürecin çıkış aşamasında kaydettiği karakteristik özelliktir. Zira bu cereyanlar, (ya felsefi ve ideolojik akımlarda olduğu gibi) ilk başta sanki bilimsel bir çalışma amacıyla yola çıkarlar; ya da (mistik akımlarda olduğu üzere) zühd ve takvâ yolunda «sülûk etmek» gibi insana çok masum gözüken görüntüler içinde varlık göstermeye başlarlar. Ondan sonra organize birer siyasi-felsefi, ya da siyasi-rûhânî cemaate dönüşürler.

 

Rûhânî tandanslı olup olmadıkları bakımından bu akımları iki ayrı grup olarak incelemek mümkündür.

 

1-İslâm’dan Kopan Kamplar:

 

İslâm tarihi boyunca gerek sırf siyasi alanda rol alarak, gerekse kendi mistik atmosferi içinde evrimler geçirerek temel ilkelerde İslâm’dan ayrılan ve belli bir doktrine dayanan tüm kampların kökü, esasen ilk ve en büyük fitneye dayanır. Bu fitne üçüncü Raşid Halife Hz. Osman (ra)’ın şehid edilmesi olayıdır.

 

Başlangıçta haricîler, ılımlı Şiîler ve zâhidler olmak üzere yalnızca üç gruba ayrılmış bulunan Müslümanların, her şeye rağmen birinci yüzyıl içinde Kur’ân-ı Kerîm’in ruhundan ayrılmadıklarını tahmin etmek güç değildir. Dünya Müslümanlarının itikad açısından ilk başlarda olduğu gibi asırlar sonra da sahip bulundukları en büyük şans, işte bu gerçeğin temelinde yatmaktadır. Çünkü Kur’ânî inanç ve anlayışın asırlar boyu yaşanmasında ve çağımızda bile bu inancın, ağırlığını koruyor olmasında İslâm’ın ilk üç kuşağının rolü çok büyüktür.

 

O dönemde, Müslümanların uzlaşamadıkları noktalar sırf siyasi idi. Ne var ki siyasal faktörlerin de etkisi altında Kur’ânî değerler felsefi ve mistik yaklaşımlarla yorumlanmaya başlayınca bu gruplar arasında ortak inançtan sapmalar başgösterdi. Yozlaşma, daha sonraları radikal kampların peydahlanmasını hızlandırdı. Dolayısıyla bu kampların da her birinin oluşmasındaki temel faktör, esasen Kur’ân-ı Kerîm’in içeriğine ilişkin olarak o kampın ortaya koyduğu sapkın yorumdan başka bir şey değildir. Sözkonusu gruplar işte bu nedenle Müslümanların cumhurundan kopmuşlardır.

 

Bunların İslâm'dan kopuşları, tarih yorumcuları tarafından ister Şiî­lerde ve Haricîlerde olduğu gibi sırf siyasi nedenlere; ister Mutezile ve Mü­rcie gruplarında olduğu gibi sa­dece iti­kadî nedenlere bağlanmış olsun, bu kampların hepsi temelde imânî ve vic­dânî dürtülerle ortaya çıktıkları için tümünün birden si­yasî-rûhânî kamplar adı altında sınıflandırılması doğru olur. Ancak Kur’ân-ı Kerîm'in ruhuna uygun inanç üzerindeki Sünnî ço­ğunluğun dışında ka­lan Haricîlerle, ilk Şiîler ve Mutezilîler; Özellikle İslâm Tarihi boyunca daha çok «Batınîlik» genel adı altında gittikçe birbirinden ko­parak sayıları çoğa­lan çeşitli gruplar, eski yorumlarıyla artık günü­müzde mevcut değil­dirler. Bunların ya kimisi orta­dan kaldırılmıştır, ya görüşlerini değiştir­mişlerdir, ya da taraftar bulamadık­larından, zaman içinde eriyip gitmiş­lerdir.

 

Dolayısıyla çok eskilere dönüp bu kampların görüş ve inançlarını İslâm­'daki «din kavramı» boyutları çerçevesinde yeniden ele almak konu­muzun dışıdır.

 

İslâm'dan koparak bağımsız birer din kimliğinde varlığını günü­müze kadar sürdürmüş bulunan, ya da yakın geçmişlerde ortaya çıkan inanç kam­plarına ise iki ayrı grup olarak bakmak gerekir.

 

Bunlardan birincisi: «Şiî-Bâtınî» kökenden gelen kamplardır. En önem­lileri altı tanedir. Her biri İslâm'dan bağımsız bir kimliğe bürün­müş bulu­nan ve İslâm Ümmeti için birer potansiyel tehlike sayılan bu altı di­nin iç­yüzünü bilmek Müslümanları bu akımların tehlikelerin­den koru­mak için gereklidir!  Bunlara ilişkin bilgiler kısaca şöyledir:

 

İsmailîlik:

 

İsmaîlîliğin kökü, tarihte Hicretin ikinci yüzyılı ortalarına kadar da­ya­nır. Karmatîler ve Mısır Fâtimî Devleti (M. 910-1160)'nin kurucuları İsmailî'dirler. Bunlar İmam Cafer-i Sadık (ra)'ın oğlu İsmail'e bağlı oldukla­rını ileri sürerler. İmam Cafer-i Sadık (ra),  Hz. Ali (ra)'nin beşinci torunu­dur. Aynı zamanda İmam Ebu Hanife (ra)'nin üvey babası olduğu söylenir. İsmailîler'in inançları ile İmam Cafer (ra)'in itikadı arasında hiçbir yakın ben­zerlik yoktur. Çünkü İmam Cafer (ra) de Ashâb, Tabiîler ve Çağdaşı ol­duğu ünlü müctehid Ebu Hanife (ra) gibi inanı­yordu. Halbuki İsmailîler, (biri de Cafer-i Sadık olan)  bütün imamla­rına yarıtanrı olarak inanmakta­dırlar.

 

İmametin, İsmail'den sonra oğlu Muhammed el-Mektûm'a intikal et­ti­ğini ileri sürerler. Mektûm, gizli demektir. Bu yüzden İsmailîler, Batınî (gizlici) diye adlandırılmışlardır. Böyle anılmalarının bir diğer ne­deni de onların Kur’ân-ı Kerîm  hakkında sapkın bir kanaate sahip bu­lunmala­rın­dandır. İsmailîler'e göre, Kur’ân âyetlerinin herkes tara­fından açıkça anlaşı­lan manâlarından başka bir de kapalı anlamları vardır ve esas bun­lar önem­lidir. Nitekim bu inançladır ki Kur’ân-ı Kerîm'i açıkça anlaşılan manâla­rından tamamen farklı yorumlayarak İslâm'dan kop­muşlardır. Yine İsmailîler'e göre imamın her davranışı haktır ve tanrı­saldır. Onun için imam asla yanılmaz. Dolayısıyla bütün imamlar ma­sumdurlar.

 

İsmailîler, tarih boyunca inançlarına yeni yeni içerikler kazandır­mış­lar­dır. Bu görüşleriyle de gittikçe İslâm'dan uzaklaşmışlardır. Öyle ki İsmailîlik bir zaman gelmiş tamamen bağımsız bir din kimliğine bü­rün­müştür. Örneğin vaktiyle kurdukları Mısır Fâtımî Devleti sırasında ölü­ler için özel törenler düzenlemek ve türbe inşa etmek gibi faaliyet­lerle ta­nın­dılar. Bu et­kinlikleri o günlerden beri gelenek olarak Müslümanların eği­timsiz tabanı arasında da yerleşti. Günümüzde de bunlar hac ibadetini Hindistan'ın Bombay kentinde yapmaktadırlar. Son yıl­larda Allah'ın yer­yüzünde temsil­cisi olduğuna inandıkları ve «Ağahân» ünvanıyla yücelt­tikleri birinin etra­fında örgütlenmeye baş­ladılar. Ağahan'ın Hz. Ali (ra)'nin beşinci torunu Cafer-i Sadık (ra) ve oğlu İsmail'in soyundan geldi­ğine inanmaktadırlar. Mallarının, gelirlerinin ve mehirlerinin beşte bi­rini O'na bağışlarlar. Keza varisi olmayan kişi­nin de bütün malı -ölümünden sonra - Ağahân'a intikal eder.  

 

Dürzîlik (Dürzülük):

 

Dürzülük, Fergana'lı Anuştigin Derezî ( öl.M.1019) adında Türk kökenli biri tarafından kuruldu. Dürzîler, 6'ıncı Fatımî Hükümdarı el-Hâkim'i, ilâh kabul ederler. Bu dinin ilk kurucularından el-Hâkim'in veziri Hamza Bin Ali, Dürzîliği, Anuştigin'in görüşünden farklı bir fel­sefeyle açıkladı. Bu yüz­den araları bozuldu ve Hamza, Derezî'yi ortadan kaldırdı, ya da Derezî kaça­rak gizlendi. Dürzîlik esasen İsmailîlik’ten kopmadır. Günümüzde Dürzüle­rin dünyadaki sayısı 300 bin kadardır. Çoğu Lübnan ve Suriye'de yaşarlar. Mağrıp'ta da vardır. 

 

Nusayrîlik:

 

Bu dinin kurucusu Ebu Şuayb Muhammed bin Nusayr el-Basrî en-Nümeyrî'dir. Bu adamın, Şiîlerin onbirinci imamı  el-Hasan el-Askerî'nin yakın dostu olduğu ileri sürülmektedir. Bu doğru olmasa ge­rektir. Fakat hizmetinde bulunduğu ihtimali vardır.

 

Nümeyrî, bu şahsi­ye­tin sosyal mevkiinden ve şöhretinden yararlanmak için  el-Askerî'nin oğlu İmam Mehdî'nin ölümünden sonra O'nun vekili ol­duğunu ileri sürdü ve sapkın görüşlerini Şiîlik üzerinde temellendire­rek Nusayrîliği kurdu. Nusayrîlere göre bu adam İmam Mehdî'nin ve­kilidir. Fakat diğer Şiîler bunu kabul et­mezler ve Nusayrîler'i «Gulât-ı Şîa», (yani aşırı Şiîlerden) sayarlar. Bütün Şiîler gibi Nusayrîler de İmam Mehdî'nin öl­düğüne inanmazlar. Aksine O'nun sağ ve bilinme­yen bir yerde saklı ol­duğunu ileri sürerler; O'nun kı­yamete yakın bir zamanda kaldığı yerden ortaya çıkacağına inanırlar.

 

Bu inanç, Sünnî çoğunluğun geniş tabanını da etkilemiştir. Bu yüzdendir ki ta­rihte za­man za­man Mehdîlik iddiasıyla bazı kimseler ortaya çıkmış ve yö­netimleri epeyce meşgul etmişlerdir.

 

Nusayrîler'in İslâm'dan kopma­larının nedenlerin­den biri de: Allah'ın (haşa !) insan şeklinde zaman za­man yeryüzünde göründüğüne ilişkin ina­nışlarıdır. Onlara göre Allah, son olarak Hz. Ali'nin ki­şiliğinde gö­zükmüştür. Yani Hz. Ali, Nusayrîler'e göre Tanrıdır ve Hz. Muhammed'i O ya­rat­mıştır. Yine onlara göre Hz. Muhammed Yarı Tanrı'dır ve O da (Ashab'dan) Selmân'ı Farisî'yi yaratmıştır. Nusayrîler'in bunlardan başka daha birçok il­ginç inanışları da vardır. Hz. Peygamber'in ashâbına sövüp sayarlar. Daha çok Suriye ve Lübnan'da ya­şarlar.

 

Râfızıylik:

 

Şiîliğin bir koluna verilen addır. Şiîlik Hz. Ali'nin yandaşlığı anla­mına gelir. Bunun yerine Anadolu'da ve Suriye'de «Alevîlik» sözcüğü de kulla­nılır. Anadolu'da Hz. Ali'yi bir sembol olarak benimsemiş bu­lu­nan Mazdehistlerle, Suriye'de Nusayrîler, Müslüman halk tarafın­dan «Alevî» adı altında anılırlar.

 

Tarih metinlerinde (Alinin taraftarları) anlamında «Şi'a'tu-Ali» ta­biri  çok geçer. Fakat Şiîliğin o kadar çok fraksiyonları vardır ki bunlar­dan bazı­la­rının inanç ve görüşleri arasındaki uçurumlar, Sünnîlerle en sap­kın Şiîlik kampı arasında bulunan açıdan daha küçük değildir. Nitekim Şiî fırkala­rından Zeydiler ve İsna'aşerîler de aynen Sünnîler gibi Gulât-ı Şia'yı tekfir ederler. (onları kâfir sayarlar.)

 

Bunlardan ilk Râfızıyler, (Yani Hz. Hüseyn'in torunu Zeyd'e halife sıfatıyla biat ettikten sonra etrafından dağılıp O'nu rafzetmiş, red edip yalnız bırakmış olanlar) bu şekilde adlandırılmışlardır.  Aslında bunlar Müslümanlar tarafından küfürle damgalanmış bir fraksiyon değildir.  Bununla be­raber Müslümanlar, «Gulât-ı Şi'a» (yani aşırı Şiîler) olarak İslâm’dan kopan grupları yine «Râfızıy» adı altında dışlamış ve onların küfrüne hükmetmiş­lerdir.

 

Şiî mezheplerinden hangilerinin «Gulât» olduğu, söylentilere dayanı­la­rak belirlenemez. Bu konuda çok dikkatli olmak gerekir. Nitekim bir­ta­kım farklı yorumlarıyla Ehl-i sünnetten ayrılan nice Şiîler vardır ki İslâm onları da kucaklamaktadır. Ancak Hz. Ali'yi ilâhlıkla ya da pey­gamber­likle nitele­yen, Kur’ân gerçeklerini inkâr eden onları batınî yo­rumlarla çarpıtan Rafıziyler vardır ki bunlar kâfirdir. 

 

Kadiyanîlik:

 

İngilizler tarafından tertip edilen ve Mirza Gulâm Ahmed adında Hintli biri tarafından 1876 da kurulan (aynen Millî Türk Dinine benzer, siyasi temele dayalı) düzmece bir dindir. İngilizlerin si­yasi amaç­larına hizmet etmektedir. Kadiyanîliğin temel hedefi budur. Bununla bir­likte İslâm'ı içinden çökertmek de Kadiyanîliğin temel amaç­larındandır.

 

Kurucusu, 30. haz. 1931 tarihli El-Fadl gazetesinde İslâm'a karşı olduğunu açıkça ilan etti. «Allah, peygamber, Kur'ân, oruç, hac ve zekât konularında olduğu kadar başka meselelerde de her bakımdan Müslümanlardan ayrı­yız.» dedi. Bu adamın ölümünden sonra 6 yıl kadar Hekim Nureddin, O'ndan sonra da Hoca Kemaleddin ve Muhammed Ali Lahorî tarafından bu din temsil edildi. Muhammed Ali Lahori'nin daha sonraları pişman ol­duğu söylenmektedir. İnançları şöyledir:

 

a) Mirza'nın Mesih olduğuna ve Hz. Muhammed'den sonra pey­gam­ber olarak geldiğine inanılır.

 

b) Cihad haram sayılır.

 

Kadyânîlik, Hindistan'da, Bahâîlik de İran'da aynı zamanda ortaya çık­tılar.

 

Bahaîlik:

 

Bahâîlik, Bâbilik'ten gelişme sentetik bir dindir. Kurucusu, Mirza Hüseyin Ali Mazenderâni adında bir İran'lıdır.  inançları şöyledir:

 

Dinler arasında -sözde - fark gözetmezler. Hümanist bir görüş ve inanca sahip ol­duklarını ileri sürerler. Her yılın son 19 uncu  günü oruç tutar, günde üç kez namaz kılarlar. Her ayın ilk günü bir toplantı yaparlar. Merkezleri Hayfa'dadır. Daha çok sosyete ve zenginler arasında tutun­muş­tur.

 

Bâbilik'e gelince, kendine «Bâb» yani kapı ünvanını takan, Mirza Ali Muhammed seyyid adlı İranlı biri tarafından kurulan düzmece di­nin adı­dır. Şeyhîlik Tarikatı'ndan ilham alınarak öğretileri bu adam ta­rafından uydu­ruldu. Bâb'ı hiç gözüyle görmeyen Mirza Hüseyin Ali Mazenderâni adlı bir diğer İranlı tarafından yeniden düzenlenip Bahâîlik adı altında yeni bir din olarak ilan edildi. Bâb'ın yazdığı Beyân adlı kitap, babîliğin öğ­retilerini içermektedir.  

 

Bu kampların ikinci grubu ise: Mistik doktrinlere dayanan örgüt­ler­dir.[1] 

 

Bunlar, Yunan Felsefesinin, ya da birçok eski Hint-Asya dinlerinin öğ­re­tilerinden olan Fisagorizm, Neo Platonisme, Vahdet-i vücud, Patanjalizm, Yoga ve Fakirizm'den beslenerek zaman içinde mey­dana gelmişlerdir. Doktrinlerinin önemli bir cephesini oluşturan bu felsefeler, İslâm'a ait de­ğerlerle sentezlenmiştir.

 

Bu doktrinler, dış yönleriyle daha çok İslâm’a ait değerler içinde yan­sı­dıklarından, üzerinde temellendirildikleri yabancı unsurları far­ketmek sı­radan insanlar için çok güçtür. Dolayısıyladır ki «Nirvana»'nın bir başka ifadesi olan  Fenâfillâh ideali ile yine Budizm'e ait Patanjali Meditasyonu üzerinde kurulan Nakşibendîlikteki râbıta ayini, bu yönden hiç kimsenin dik­katini çekme­mekte­dir.

 

Sebebine gelince bu mistik-felsefî inanışlar ve onları sembolize eden çeşitli ritüeller, özellikle Müslümansı-or­todoks yığınlar üzerinde çok şaşırtıcı etkiler bırakmaktadır. Onlara göre bu inanışlar zühd ve takvâ yolunun en ideal çizgisini temsil etmektedir. Çünkü onlara göre «zühd ve takvâ»: (Kur'ân'ın belirlediği ölçüler içinde yaşa­mak değil), Tarikata bağlanmaktır; sofîliktir;  dervişliktir; özetle mistik bir yaşam tarzıdır.

 

Bu yaşam biçiminin, bunalımlı çağdaş insanı büyüleyen yanları ise olaya karmaşık bir nitelik kazandırmaktadır. Vahyin ışıklandırdığı yolda gerçek­leri görebilecek eğitimli, imânlı ve kararlı insan sayısı tahmin edilemeyecek kadar azalmıştır! Teknolojinin ve başdöndürücü hızın neden olduğu önemli gelişmelerle insanoğlunun epeyce mutsuzlaştığı gerçeğini eğer görmezlikten gelmiyorsak onun, ruhsal açıdan oldukça derin bir boşluk yaşadığına ve biraz kendine geldikçe de bir kurtuluş çaresi aradığına inanmalıyız. Evet, hakikaten insanların çok büyük bir bölümü bugün, ağır stres aldında ezildiği için mmanevî bir teselli aramaktadır. Unutmamak gerekir ki bunalımlı insanları gerçekler değil, tam tersine tatlı hayaller ancak teselli edebilir. İşte tarikatların içyüzü ve doktrinlerinin kaynağı üzerinde dikkatlerin yoğunlaşamaması esasen bu sebebe dayanmaktadır. Çünkü tarikatlar, insanlara (haşa!) «Allah'da eriyip ölümsüzleşerek sonsuza dek pembe dünyalarda yaşamayı» vadetmektedir.[2] Bu ise insanların yorgun, mutsuz ve yaralı ruhları üzerinde müthiş bir te­rapi etkisi uyandırmaktadır.

 

Ancak dış cepheden İslâm'a ait malzemelerle dekore edildikleri izleni­mini uyandırdıklarından, İslâm âlim­leri bu örgütler hakkında genellikle ih­tiyatlı davranmışlardır. Belki de eğitimsiz kalabalıkların zamanla ancak ay­dınlatılabileceğine inandıkları için muhtemel bir fitne ve kargaşaye neden olmamak bakımından tarikatlar hakkında kesin bir hüküm ver­mekten ka­çınmışlardır. Bu ise mistisizmin tu­tunma ve yayılma eğilimini hızlandırmış, imkânını ko­laylaş­tırmıştır. Özellikle bağlılarının ağırbaşlılık, sükû­net ve sürekli iba­det gibi etkileyici yaşantıları, Geniş dindar kesimin nostaljik açıdan göz man­zarasını okşayan ve onları psikolojik olarak etkileyen özel giyim tarzları, müritlera­rası düzenli or­ganizasyon, şeyhe karşı tarife sığmaz bağ­lılık ve fedakârlık gibi sosyal disiplinleri, bu mis­tik dinlerin, -özellikle avam ara­sında- geniş bir taban bulmasına yardım etmiştir.

 

Bu akımlardan başka, din hükmünde bir takım siyasi-felsefi olu­şum­lar daha vardır ki şimdi de bir nebze onlardan söz edelim.

 

2- Tamamen İslâm Dışı Çağdaş Düşünce ve İdeolojiler:

 

Bu akımların her biri, başlangıçta -genellikle – sosyal, toplumsal ya da ekonomik sorunların çözümünü amaçlar ve bunu belli bir düşünce mo­deli olarak ele alır. Bazen de sırf bilimsel bir çalışma olarak başlar, ancak daha sonra kaydettiği aşamalarla siyasi ve ideolojik bir içerik ka­zanarak âdetâ dine birer alternatif oluştururlar  ve büyük kalabalıklar tarafından tutunur­lar.

 

İdeolojilerde rûhânî bir cephe olmadığı için, belki de ideolojik teori ve düşüncelerin vicdanlarda yankı yapmadığı sanılır. Çünkü öyle ideolojiler vardır ki konusu imânî bir içerikten çok uzaktır ve temelde «Allah'a imân» la çatışma halindedir. Örneğin Marksizm böyledir. Çünkü Marksizm'in esas iddiası, insanlık dünyasını kapitalizmin sömürüsünden kurtarmaktır. Ne var ki dinleri (yani imân kurumlarını) ya da kestirme bir ifade ile Allah'a inanmayı, idealinin önünde en büyük engel olarak görmüştür; dini, afyon diye nitelemiştir. Bu yüzden Marksistler, ideolo­jilerini yaymak için kapita­lizmin aleyhinde ne kadar mücadele vermiş­lerse «Allah'a imân» ilkesine karşı da o derece sert davranmışlardır. Şu var ki komünizm (ya da sosyalizm), hiçbir zaman tam anlamıyla bir din olarak empoze edilmemişlerdir.

 

Fakat öyle idelojiler de vardır ki, çok geçmeden tam anlamıyla birer din niteliğine bürünürler. Nitekim 1939 da Ankara’da gizlice kurgulandığı söylenen[3] «Millî Türk Dini», işte böyle bir ideolojidir. Türkiye’de, Cumhuriyetin ilk yıllarında İslâm’a ait argümanları kullanarak ortaya çıkan çeşitli milliyetçi görüşler, iktidardaki klik tarafından birleştirilip yönlendirilerek yirmi yıl kadar süren bir çalışmadan sonra İslâm’a alternatif bir din olarak ortaya kondu; İslâm’ı tamamen devreden çıkaracak bir din kalıbında şekillendirildi. Bundan amaç, -sözde- «Türk Milletini Arap kültürünün etkisinden kurtarmak» idi. Temelde İslâm’ın salt bir Arap dini olduğuna, dolayısıyla Türkiye halklarının kültürel bağımsızlığını «Türk Milliyetçiliği» şemsiyesi altında kazanabilmeleri için bu dinden mutlaka kurtulmaları gerektiğine inanan yöneticiler, 1939’da son şeklini verdikleri bu ideolojiyi, topluma «din» olarak kabul ettirmekte çok zorlanacaklarını ve şiddetli tepkilerle karşılaşacaklarını biliyorlardı. Salt bir ideoloji olarak milliyetçiliğin, İslâm’dan kalacak boşluğu tam anlamıyla doldurulamayacağına büyük ihtimal verdikleri için teorisyenler bu ideolojiyi büyük bir ustalıkla dinsel bir çerçeveye oturtmayı başardılar. Tanrısı, çağrısı, kâbesi ve ibadet biçimiyle ona tam bir din formunu kazandırdılar. Ancak o yıllarda İstanbul’da girişilen bir uygulamanın ardından aldıkları duyumlar, bu yeni dinin, «din» adı altında zihinlere ve vicdanlara kolay kolay kazınamayacağı izlenimini verdi. Nitekim bu dinin Ahiret, cennet ve cehennem gibi vaatleri yoktu. Dolayısıyla yürekleri imânla dolduramazdı. Üstelik İslâm’ı sabote etmek için kurulmuş olmasına rağmen İslâm’dan çok şeyler de kopye etmişti. Sonuç olarak bu dini tam bir mistik ve egzotik atmosfer içinde uygulamak ve yaşamak mümkün görünmüyordu.

 

Bunun üzerine «Millî Türk Dini», yalnızca devlet törenleri olarak uygulamaya kondu. Ancak İslâm’ı aşındırarak zaman içinde onu sosyal yaşamdan tamamen silebilmek için yeni dinin ritüellerine yasa, yönetmelik ve içtüzük gibi resmi yaptırımlarla süreklilik ve sertlik kazandırıldı. Bunda başarılı da olundu. Nitekim bu ibadetleri yerine getirmeyenler, -Avrupa Birliği’ne girmek üzere olduğumuz bu günlerde bile- vatan hainliğine varan suçlamalarla tehdit altında bulunmaktadırlar! Örneğin okullarda her sabah öğrencilere toplu halde söyletilen «Millî Türk Dini andı» tören niteliğinde fakat bir ibadet biçimi olarak zorunlu hale getirilmiş (farz kılınmıştır).  Ne ilginçtir ki Müslüman, Yahudi ve Hırıstiyan çocukları da laiklik ilkesine rağmen bu ibadeti yapmaya zorlanmaktadırlar. Yakın gelecekte Avrupa’nın baskısıyla belki Yahudi ve Hıristiyan çocukları artık bu ibatede zorlanmayacaklardır; fakat böyle bir din özgürlüğünü aynı zamanda Mü’min azınlığın çocukları için sağlamak büyük ihtimalle mümükün olamayacaktır! Bu ise toplumsal barışın kurulmasına daima büyük engel oluşturacaktır.

 

Keza, Millî Türk Dini’nin bağlısı olmadıkları, -davranış ve düşüncelirinden açıkça anlaşılmasına rağmen- başbakan ve bakanlar gibi üst düzey bazı siyasiler de belli münasebetlerle bu dinin ibadethanesine giderek saygı (dua) duruşunda bulunmaya örfen zorlanmaktadırlar. Bu ibadeti yerine getirmeyenler -lâiklik ilkesinin sözde suvunuculuğunu yapan bizzat Mitüdistler (Millî Türk Dininin köktenci militanları) tarafından- toplumsal linçle cezalandırılmaktadırlar!  

 

Bütün bu gerçeklerden şu sonucu çıkarmak mümkündür: bazı ideolojiler, güçlü propaganda ağları sayesinde, çeşitli beyin yıkama yöntemleriyle, siyasi baskılarla, medya terörü ile, psikolojik linçle, ve sürekli tehditlerle toplumun zihin ve vicdanını karartarak –tıpkı tarikatlar gibi- zaman içinde birer dine dönüşebilirler. Bu da imânla çatışma halinde olan ideolojinin, insan vicdanında aynen imânî bir etki yaptığını kanıtlamaktadır.

 

Nitekim in­sanlar canlarını din­leri uğruna nasıl tehlikeye atarlarsa gö­nül verdik­leri ideolojileri uğrunda da aynı fedakarlığı gösterirler. Bu ne­denle ay­nen din gibi, salt ideolojiden ibaret olan inanç ve düşüncede de maddi bir çıkar yoktur. Binaenaleyh bu özelliğiyle ideoloji, tıpkı din gibidir. Aradaki tek fark, bazı ideolojilerde bir ta­pınma biçiminin ve dinî (yani rû­hâni ) törenlerin, ibadetlerin bulunma­masıdır. Ancak bu da genel de­ğildir. Nitekim halen ideoloji gibi yansıtılmaya çalışılan «Millî Türk Dini»’nin amentüsü ve tam anlamıyla ibadet biçimleri vardır.

 

Aynı şekilde pozitivizmin kurucusu Auguste Comte, bütün dinleri red­det­tiği halde yine de pozitivizmi bir din olarak düşünmüş, hatta insa­nın din­siz olamayacağını bile kabul ederek «İnsanlık Dini» adı altında bir imân kuru­munun temelini atmaya dahi yeltenmiştir!

 

Çağımızda bu akımlardan komünizm ve sosyalizm, dünya çapında ön plana çıktı. Temelde siyasi, sosyal ve ekonomik birer dünya görüşü ve yö­ne­tim biçimi olan bu akımlara, âdetâ birer din niteliği kazandırıl­dığı için­dir ki örneğin marksistler, kendi felsefelerine kutsal dogmalar gö­züyle ba­karak düşünceleri konusunda ne karşıtlarıyla tartışmaya ya­naştı­lar, ne de canla­rını bu uğurda verirken maddi bir karşılık bekledi­ler. Ekonomik alandaki uygulamalarıyla hedeflerinin bir ütopya ol­duğu anla­şıldıktan sonra bile bu düşünceler birçok insanın vicdanında silinmez olarak yine de kaldı.

 

Şu halde esasen din olmaktan çok uzak bulunan bu ideolojiler ve dünya görüşleri, her şeye rağmen geniş insan toplulukları üzerinde bi­rer din etkisi uyandırmış, bu nedenle aynı zamanda din ve ilim otorite­lerini de meşgul etmişlerdir. Bunların arasında en çok ön plana çıkmış olanlar: Rasyonalizm, Darwinizm, Pozitivizm ve Sosyalizm'dir. Bunların etkileri o kadar derin olmuştur ki özellikle pozitivizm ve sosyalizm tüm dün­yada ol­duğu gibi İslâm muhitlerinde de düşünceyi ve sosyal hayatı uzun za­man yönlendirmiştir. Elbette ki dolayısıyla İslâm'ın bu düşünce ku­rum­ları hak­kında herhangi bir hükmü olmalı­dır.

 

Kelâm ve akâid ilimlerinin yeni yeni kâleme alındığı, İslâm Tarihinin ilk dönemlerinde de Müslümanların inancını tehdit edebile­cek düşünce ve eğilimler elbette ki vardı. Örneğin eski Hint ve İran dinleri­nin henüz etki­sinden tamamen kurtulamamış yeni Müslüman­lar ara­sında birçok kimse bu tehlikenin kaynağını oluşturuyorlardı.

 

Daha sonra­ları da Yunan Felsefesi Müslümanları meşgul etti. Ayrıca tamamen içe­ride ve sırf Müslümanlar tarafından ortaya atılan: «Kur'ân'ın yaratık ol­duğu» düşüncesi, imân kurumu için başka bir tehlikenin çanını çalı­yordu.   İşte İslâm akâidi o dönemlerde, ancak bu tehlikelere karşı bir sa­vunma sistemi geliştirmiş­tir. Ne yazık ki ondan sonra asırlar boyu derin bir karanlık içinde yaşayan Müslümanlar, yeni yeni ortaya çıkan saptırıcı dü­şünce ve felsefelere karşı he­men hiçbir fi­kir geliştirmemiş, bu yüzden de çeşitli bâtınî kamplar, teh­likeli ve gizli birçok ideolojik örgütler kuru­larak gittikçe sayı bakımından çoğal­mış­lardır. Özellikle son yüzyıl içinde yaygın­laşan ve milyonlarca ca­hil in­sa­nın İslâm'dan bağının çözülmesine neden olan batı kaynaklı dü­şünce akım­larına karşı Müslüman aydınlar âdetâ sus­muş, ilmî cihad ala­nında varlık göstermekten aciz kalmışlardır. Bunun so­nucu olarak da bu akımların teh­likesinden habersiz olan sıra­dan Müslümanlar, onları uy­garlığın birer ge­reği olarak benimsemekte herhangi bir en­gel gör­memiş­lerdir. Bazı kimseler de din ile ideoloji ara­sında herhangi bir ça­tışma ola­mayacağı düşüncesinden hareketle hem bu akımlardan birine bağlanmaş, hem aynı zamandan Müslüman kaldıkla­rını, imânlarını kay­betmedikle­rini sanmışlardır! Dolayısıyla İslâm’ın imân gerçekleri hakkında özellikle toplum tabanının bilgisi kıtlaş­tıkça bu akımlar daha fazla yayılma eğili­mine girmişlerdir.

 

Karanlık yüzyıllardan beri İslâm'ın bir mabed dini olarak gösterilmesine alı­şan cahil kalabalıkların son kuşakları, İslâm'ın bu akımlara bakış açısı hakkında hemen hiçbir bilgiye sahip değildirler. Kimisinin, ta­mamen ide­olojik ve si­yasi bir mücadele kampanyasına dönüştüğü bu düşünce akımları hakkında İslâm'ın acaba yargısı nedir ? Bunu birçok kimse me­rak etmemiş­tir. Örneğin bir Darwinistin, bir pozitivistin, bir sosyalistin kestiği yenir mi ? «Ben komünistim, ama aynı zamanda Müslümanım.» diyen bir kimse ile (İslâm'a göre) evlilik yapılabilir mi ? «Ben laikim ama yine de Müslümanım.» diyen bir kimsenin arka­sında namaz kılınır mı? Yani açıkçası bun­lar Müslüman sayılır mı, sayılmaz mı? İşte bu sorula­rın, Müslümanların geneli tarafından, ce­vaplarının araştırılmaması, çok önemli gerçekleri ön plana çıkarmakta­dır !

 

Avrupa'da yaşayan Müslümanlardan özellikle Hıristiyan kadınlarla ev­lenmek üzere anlaşanlar (İslâm'a göre bir zorunluluk yokken) neden bu ba­yanların Müslüman olmasını şart koştukları halde bir Darwinistin, bir pozi­tivistin, bir sosyalistin cenaze namazını kılmakta hiçbir engel görmemiş­lerdir? Çok ilginç değil mi?! Yüzbinlerce insa­nın bu tutumu acaba sırf bil­gisizlikle açıklanabilir mi?

 

Şu halde İslâm'ı bilmeden «Ben Müslümanım» diyenlerden çok, İslâm'ı kendilerine göre tanımlayanlar, bilgilerini yeniden gözden ge­çir­mek durumundadırlar. Bu nedenle de önce çağdaş fikir akımlarını, bu akımların Kur’ân gerçeklerine göre ne olduğunu, yani küfür, şirk, nifak, zendeka ya da irtidad gibi imândan koparıcı birer neden olup ol­madığını öğrenmek zo­rundadırlar. Aksi halde zimmetlerini İslâm’a ve Müslüman­lara ibra ettire­mezler.

 

Şimdi de bu akımları, tanımlarıyla ve amaçlarıyla inceleyelim (İslâm'la çeliştikleri noktalardan sebep) İslâm’ın bu akımlar hakkındaki yargısına ba­kalım.

 

Rasyonalizm:

 

Rasyonalizm, (fr. Rationalisme; İng. Rationalism) Usçuluk, Akılcılık demektir. Eski Arapçada: el-Aqliyye, Modern Arapçada: el-Aqlâniyye te­rimiyle ifade edilir. Rasyonalizm, bir felsefe ve kelâm terimidir; özetle açıklaması şudur:

 

Gerçekleri kavramak ve onları karşılaştırarak sonuçlar elde etmek, sırf akılla mümkündür; bilginin kaynağı olarak akıl, tartışılmaz bir önceliğe ve üstünlüğe sahiptir. İnsanın, bilinçli olarak yaptığı iş ve eylemler rastgele değil, bilakis il­ke­lere dayanır. İlkeler ise insan aklının ürünüdürler.  

 

Buna göre deneyin konusu olan «Madde», «Neden» ve «Yargı» bile akıl tarafından üretildikleri için gerçeğin saptanmasında esas olan de­ney değil, akıldır. Dolayısıyla insanın en gizli duygularında bile mate­matiksel ilişkile­rin bulunduğunu savunan ve aynı zamanda deneyi de hiçe saya­cak kadar yargıyı soyut bir nedenselliğe dayandıran rasyona­lizme göre "Allah, melek, ruh, cin, kıyamet, cennet, cehennem ve mu­cize gibi ger­çekler, ina­nılacak şeyler değildir."

 

Şu halde vahyi bir çırpıda inkâr eden rasyonalizm, sonuç itibariyle ma­teryalist bir düşünce akımıdır ve yorum gerektirmeyecek bir kesin­likle kü­fürdür.[4] 

 

Vakıa, İslâm da akla gerektiği kadar önem vermiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetleri «akletmez misiniz?!»[5] ve «Akletmezler mi?!»[6] şeklindeki uyarılarla bitmektedir. Ancak aklın rolü ve görevi, hiç kuşkusuz sınırlıdır. Çünkü aklın da çok kere yanıldığı, bir gerçektir. Ne var ki İlk İslâm aydınlarından bazı şahsiyetler, aklı aşırı derecede ön plâna çıkarmış, bu yüzden ümmetin çoğunluğundan ayrılmışlardır. Bunlar İslâm tarihine Mu’tezilîler olarak geçmişlerdir. İlerde «Kelâmcı Kamplar» başlığı altında bu gruptan söz edilecektir.

 

Akıl elbette ki belli sınırlarda ölçü olabilir. Bu sınırlar içinde «Akılcı» olduğunu, ya da «Akılcı hareket etmek» gerektiğini söyleyen Müslümanı materyalist an­lamda akıl­cılıkla suçlamanın imkânı yoktur. Ancak akılcılığın - bi­limsel anlamda- söz konusu olduğu her yerde İslâm'ın ölçüleri hatır­lanmalıdır. 

 

Darwinizm:

 

« 19. yy. da yaşamış İngiliz düşünürü Darwin'in kurduğu bir naza­rıye, görüş. "Evrim teorisi: Tekâmül nazariyesi" adıyle de anılan bu gö­rüşe göre insan dahil bütün canlıların başlangıçta tek hücreli canlı ola­rak mey­dana geldiklerini, sonra tesadüfen nesilden nesile farklılaşıp başkalaştı­ğını, bu te­sadadüfi değişikliklerden çevre şartlarına uygun olanlara sahip canlıların yaşadığını, diğerlerinin yok olduğunu, böylece canlıların git­tikçe mükem­melleşerek bugünkü şekle girdiğini, insanın da maymun soyun­dan geldi­ğini iddia eder. Bu iddianın ortaya atıldığı zamanlarda canlı hüc­renin kim­yasal ve genetik yapısı bilinmiyordu. Hücre, canlının bir yapı taşı zannedili­yordu. Bugün elektromikroskop­lar sayesinde canlı­nın kim­yasal ve genetik yapısıyla ilgili büyük ve önemli keşifler yapıldı. Canlıların sahip oldukları vasıfların hücre çe­kirdeğinde yer alan ve gen­le­rin yapısını meydana getiren DNA denilen protein moleküllerinde na­sıl muhafaza edildiği ve bunların nasıl baba­dan oğula geçtiği açıklanmış­tır. Gerek genlerin, gerek hücrenin yapısında yer alan çeşitli protein mo­lekül­leri 20 çeşit aminoasit adı verilen  daha küçük parçacıkların çeşitli şekilde birleşmesinden meydana gel­miştir. Amino asitlerin meydana ge­lişi bir yana DNA moleküllerinin ve diğer pro­tein moleküllerinin her bi­rinin te­sadüfen meydana gelip gelemeyeceği ma­tematik olarak hesap­lanmıştır. Bir hücredeki tek bir molekülün meydana gelişi ihtimali l sayı­sının önüne 240 tane sıfır ko­yarak elde edilen sayı kadar molekül mey­dana gelse bunlardan yalnız biri işe yarayan bir molekül olabi­lirdi. Tesadüfen bu ka­dar çok sayıda kimyasal birleşim olabilmesi için kâinatın ömrünün tril­yonlarca defa katlanarak daha fazla zamanın geçmesi gerekir. Daha doğrusu imkân­sızdır. Canlı hücrenin bütün moleküllerinin bu şekilde te­sadüfen bir araya gelip hücreyi meydana getirmelerini hayal etmek bile imkân dahi­linde de­ğildir.

 

Tesadüfen bir hücrenin meydana gelişini açıklamak imkânsız olunca yeryüzündeki bunca canlının tesadüfen meydana geldiğini iddia etmek ise ilim ve akıl dışı bir vehimden başka bir şey değildir. İlim adamlarının la­bo­ratuarda yaptıkları çalışmalar sonunda bir canlının değişip başka bir canlı haline gelemeyeceği de ispatlanmıştır. Sirke si­neği üzerinde yapılan deney­ler sonunda sinekten daha mükemmel bir canlı meydana gelme­miş, aksine kesik kanatlı, hastalıklı, sakat bir yavru sinek doğmuştur. Canlılar "mütas­yon" denilen bir kazaya uğra­dıkları zaman ancak sakat bir yavru meydana geliyor. Kazaya uğrayan bir araba, jet uçağına dönüşmez, sadece kazalı bir araba meydana gelir. Tek hücreyi yaratan da insanı yara­tan da birdir. O da atomdan yıldızlara kadar her varlığın yaratıcısı olan Allah'dır.»  [7] 

 

Evet işte bu sözlerin özetlediği ve eleştirdiği Darwinizm, ilim otori­te­leri tarafından da tutucu ve tutarsız olarak nitelenmişitir. Çünkü Darwin, teori­sinde beslenme ve çevre şartlarının canlı hücreleri üze­rinde kökten değişik­liklere neden olduğunu ve bu suretle de aynı kök­ten gelen canlıla­rın, son­raki kuşaklarının çok farklı türler şeklinde or­taya çıktıklarını ileri sürmüş­tür.

 

Yine işbu Darwin, canlılar arasındaki zayıf-güçlü mücadelesinde ge­nel olarak güçlünün, yaşama şansına sahip olduğunu, bu nedenle tabi­atta güçlü lehinde sürekli bir ayıklanma olayının cereyan ettiğini ileri sürerek ayık­lanmayı tabiatın bir çeşit kendi kendini yaratması şeklinde açıklamış­tır.

 

Charles Darwin'in, 1859 da yayımladığı «Doğal Ayıklanma yoluyla Türlerin Oluşumu»[8] adlı eserinde ileri sürülen tez, içerik bakımın­dan Allah(cc)'ı ve O'nun kâinât üzerindeki mutlak egemenliğini tanı­ma­makta, O'nun kendine özgü yaratma sistemini yalanlamaya dönük bir açıklama or­taya koymaktadır.  Bu nedenle Darwinizm kâfirâne bir anla­yış­tır. Bu düşün­ceyi doğrulayan ve benimseyen kimse aynı za­manda Kur'ân gerçeklerini kabul edemeyeceğinden kâfirdir. 

 

Pozitivizm:

 

Bunalımlı bir Fransız filozofu olan Auguste Comte,[9] tarafından or­taya atılmış iki yönlü felsefi bir teoridir. Birinci yönüyle pozitivizm, sos­yal ev­rimi konu alır. Sosyolojiyi tarih sürecinde bireyden aileye, aileden top­luma ve toplumlararası ilişkilere varan bir gelişme olarak açıklar. Bu teze bakıla­cak olursa dinsel inanışlar da bu evrime paralel olarak zaman içinde değiş­meye mahkûmdur. Dolayısıyla "«Din» denen şey, ortamın ve çeşitli etken­lerin yönlendirmesi altında bulunan insan düşüncesinin ürünü­dür."

 

Nitekim bu nedenledir ki Auguste Comte, pozitivizmin ikinci yö­nüyle insana tapmayı bir din olarak öngörmüştür.[10] 

 

«Pozitif» terimi, çeşitli konularla ilgili olarak özel anlamlar verir. Örneğin mantıkta «olumsuz»'un, matematikte ise «eksi»'nin karşıtı­dır. Bilgi konusunda ise «varlık nedeni bilinmediği halde deney tara­fından ta­nıtılan, var olanı tesbit eden, olması gerekeni açıklayan»[11] an­lamına ge­lir. Öyle ise deney ile tesbit edilemeyen vahyin gerçeklerin­den hiçbiri po­zitif değildir. Yani pozitif düşünceye göre bunlar yok sayı­lır­lar. Tabiatıyla bütün bu kanâatler, dinleri bir ilkellik, bir hayal ürünü olarak değerlen­dirmekte, dolayısıyla Allah'ı ve O'nun mesajlarını yok saymak­tadır. Bu nedenle Pozitivizm de kâfirâne bir düşüncedir ve bu düşünceyi aynen be­nimseyen her insan kâfirdir. 

 

İşte laiklik esasen bu düşünce üzerinde temellendirilmiştir. Bu ne­den­ledir ki laikler din işlerinin devlet işlerinden ayrılmasını savunur­lar. Çünkü din işlerinin kaynağı vahiydir. Laiklikte ise vahyin yeri yok­tur. Ancak burada laiklikle ilgili olarak iki nokta çok önemlidir.

 

Bunlardan birincisi: Din işlerini devlet işlerinden ayırmanın müm­kün olup olmadığıdır ki bu, konumuzun dışında kalır.

 

İkinci nokta ise: Laikliği bir dünya görüşü olarak benimseyen kim­se­nin aynı zamanda hem laik, hem Müslüman olmasının mümkün olup olma­dığıdır. Konumuzu yakından ilgilendiren bu noktanın açık­lığa ka­vuştu­rulması ise bilimsel sorumluluk açısından zorunludur. Bunu yapa­bilmek için elbette ki her şeyden önce  laiklikle İslâm'ı karşı­laştırmak ge­rekir. İşte bu suretle ancak ikisi arasındaki benzerlikler ya da aykırılıklar ortaya çıkacak ve bir kimsenin, aynı zamanda hem laik, hem Müslüman olup olmayacağı ortaya çıkacaktır. Fakat laiklik şim­diye kadar yetkili bir otorite tarafından henüz bilimsel olarak tanım­lanmamıştır. Bu nedenle laiklik-İslâm karşılaş­tırmasına esneklik ge­tirmek ve bundan sağlıklı bir sonuç çıkarabilmek ama­cıyla laiklik için mümkün olduğu kadar farklı bir­çok tanımlar yapmak ve bu tanımlar­dan her birine giren düşünce biçi­mini İslâmla karşılaştırmak bu soruna bir nebze ışık tutacaktır.

 

Bu konuda akla gelebilecek altı tanım vardır:

 

1- Laiklik: Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.

 

2- Laiklik: salt bir hoşgörüdür.

 

3- Bütün din ve inanışlar karşısında Tam bir tarafsızlıktır.

 

4- Dinsizliktir.

 

5- Salt bir din düşmanlığıdır.

 

6- Bunların birkaçını içine alan bir anlam taşır.

 

Hemen ifade etmek gerekir ki, birinci hayalî tanımda olduğu gibi eğer laiklik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına geli­yorsa bu, Kur'ân'ın ve İslâm'ın bütünlüğü ilkesine aykırıdır. Bu nok­tada İslâm ile la­iklik arasında açık bir uyuşmazlık vardır. Buna rağmen bilerek ya da bilme­yerek «Ben laikim, ama aynı zamanda Müslümanım» diyen kimse hem la­iklik açısından, hem İslâm açısından çelişki içindedir. Ancak laik­lik, bir dogmaya dayanmadığı için bu kimse, her şeye rağmen herhangi bir yoruma tutunarak belki laik olduğunu kanıt­layabilir, ancak Müslüman olduğunu kanıtlayamaz.

 

İkinci tanıma göre laiklik eğer salt bir hoşgörü ise bunun İslâm'la çeli­şen hiçbir yanı yoktur. Onun için laikliği böyle sanarak hem laik, hem de Müslüman olduğunu ileri süren kimse için imânî bir endişe söz konusu olmamalıdır. Ancak böyle bir yaklaşımın mantıklı bir açık­lamaya dayana­bi­leceği şüphelidir. Çünkü İslâm’ın bir özelliği olan hoş­görünün İslâm'dan ayrı bir anlayış olarak adlandırılması mantıksal bir çelişkidir. Aynı zamanda laikliği böyle anlayan insan, birinci tanımdaki görüşü inkâr etmiş sayılır ki genellikle laik düşünce bu tanım içinde empoze edil­mektedir.  

 

Eğer laiklik: «bütün dinler ve inanışlar karşısında Tam bir tarafsız­lık­tır,» diye tanımlanacak olursa böyle bir anlayışın İslâm'la uyuşan hiçbir yanı yoktur. Çünkü İslâm'a göre: İslâm'dan başka hiçbir hak ve ge­çerli din ve dünya düzeni yoktur.[12] Binaenaleyh bütün dinler İslâm'a göre ba­tıldır, geçersizdir. Tabiatıyla bu yargı, İslâm'ın, diğer dinlere düş­man ol­duğu ve onları hedef aldığı anlamına asla gelmez. İslâm, bü­tün insanları hak ve ada­let divanında barışa ve yardımlaş­maya çağırır, yürür­lükte ol­duğu topraklar üzerinde bütün kâfir vatan­daşların da ay­nen Müslüman­lar gibi yaşamla­rını, hak ve özgürlüklerini teminat al­tına alır. Yalnızca tüm dinlerin artık geçer­siz olduğunu ilan eder ve bü­tün insan­lığı, Kur'ân'a inanmaya çağırır; Onları hanîf dinin bayrağı altında ve tevhid inancı etrafında birliğe davet eder. Dolayısıyla laikliği bütün din­ler ve ina­nışlar karşısında tam bir taraf­sızlık olarak anlayan, bununla birlikte hem laik, hem Müslüman olduğunu ileri süren kimse yine çe­lişki içindedir ve İslâm Dini ile hiçbir ilişkisi yok­tur.

 

Laiklik eğer sıf dinsizlik demek ise bu takdirde ne İslâm'ın laiklikle kar­şılaştırılması için artık mantıklı bir neden kalmış olur, ne de hem laik, hem de Müslüman olduğunu ileri süren bir insanın bu yoldaki sözleri herhangi bir tartışmaya konu olabilir.

 

Laikliğin sırf din düşmanlığı olarak tanımlanması durumunda da so­nuç değişmez. Ancak bu anlayışın sırf dinsizlik, ya da sırf din düş­manlığı şeklinde tanımlanmasına, laiklerin «Evet» diyebileceği ihti­malden uzak­tır. Çünkü eğer böyle bir anlayış ve tutum içinde olduklarını açığa vuracak olurlarsa yalnızca Müslümanları değil, dünyadaki tüm inançlı insanları karşılarına alacaklarını bilirler. Bu da laikliğin mantık ölçülerine, insan haklarına ve ahlâk kurallarına ne kadar aykırı düştüğünü ortaya sermek bakımından ibret vericidir !

 

Laik anlayış eğer bu tanımlardan birkaçının ortak konusu olabilirse bu takdirde yukarıdaki sonuçlardan yine biriyle açıklanmak duru­munda ka­la­caktır. Sonuç bu olunca da Laikliğin İslâm'la çakışabilmesi mümkün gö­rülmemektedir.

 

Dolayısıyla hem laik, hem aynı zamanda Müslüman olduğunu ileri sü­ren insanın açık bir çelişki içinde olacağı gerçek anlamda ortaya çık­mak­tadır. Unutmamalıdır ki laik bir dünya düzenini onaylayan, ya da benim­seyen bir kimse, aynı zamanda laik olduğunu ilan etmiş sayılır. 

 

Sosyalizm: 

 

Eflatun'la başlayan devletçilik anlayışı, Karl Marx'a kadar birçok fi­lo­zof, siyaset ve ilim adamı tarafından yüzyıllar boyu işlenmiştir. Ancak bu anla­yış, sosyalizm olarak materyalist bir temele oturtulun­caya kadar in­sanlık ta­rihinde vicdânî bir konu olmamıştır.

 

Şu halde sosyalist düşünce konstrüksiyonunda iki ayrı yapı taşı var­dır. Bunlardan biri, belli bir siyasi düzenin sosyal ve ekonomik yön­den açık­la­masıdır ki sosyalizm bu yönüyle konumuzun dışında kal­maktadır. İkincisi ise, bu düzenin materyalist ideolojisidir. Sosyalizmin konumuzu ilgilendi­ren yönü işte budur.

 

Materyalizm, esasen ilim adamları tarafından çok eskiden defalarca yar­gılanmış ve çürütülmüştür. Özet olarak materyalizm: «Maddenin kendi kendini yarattığı» temeline dayanır ve başta Allah Teâlâ olmak üzere, vahyi, peygamberleri, bütün dinleri ve metafizik değerleri inkâr eder; Bunların tümünün hayal ürünü ve safsatadan ibaret olduğunu sa­vunur. 

 

Şu halde sosyalizmi bu anlamda benimseyen bir kimse ideolojisine na­sıl bir ad verirse versin, (yani ister, komünizm desin, ister solculuk de­sin, ya da ister demokrasi desin) Müslüman olduğunu hiçbir surette ka­nıtlayamaz.

 



 

[1]. Bk. Zendeka.

[2] Bk. Mahmud Ustaosmanoğlu ve Grubu, Rûhu’l-Furkân Tefsiri, Cilt 2, Sayfa 63. Sirac Kitabevi İstanbul-1992

[3] Bu söylentiyi kanıtlayan ve «Millî Türk Dini» projesine ortam hazırladığı anlaşılan belgeler epeycedir. Önce, Hz. Muhammed’e karşı yapılan çok çarpıcı bir saldırı sözü, dikkati çekmektedir. Uzun yıllar boyu sıkı biçimde gizli tutulan bu cümle, nihayet Şemseddin Güler adında bir araştırmacı tarafından ortaya çıkarıldı. Bu cümle aynen şöyledir: «Evet Karabekir, arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’ân-ı Türkçeye çevirttireceğim.» Burada «Arap oğlu»’ndan amaç, Hz. Muhammed’dir ve açıkça şunu söylemektedir: Arap oğlunun, (yani, Hz. Muhammed’in) saçmalıklarını Türklere göstermek için Kur’ân’ı Türkçeye çevirttireceğim. Bk. Beyaz kitap, Şemseddin Güler, Aspaş Matbaası İstanbul, Yenibosna-1999; aynı şekilde bir dönemin ünlü kalemlerinden, Refik Ahmet Sevengil’in, «Allah’ı Sultanla birlikte tahtından indirdik» sözü de çok çarpıcıdır. Bk. Ahmet Kabaklı, Temellerin Durşması s. 214;

 

Mitüdizm’in temellerini atmak amacıyla Türkiye’de, İslâm’ın bütün izlerini silmeye yönelik çalışmaları kanıtlayan çeşitli belge referansları da şöyledir: Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu «Din» maddesi, Cilt III.I. s. 153 Cumhuriyet Basımevi İstanbul-1945; 2000’e Doğru Dergisi: 22-28 Şubat 1987 s. 8, 14, 15; Yakın Tarih Ansiklopedisi, Yeni Nesil yy. Cilt 2. s. 87. İst.-1990; Prof. Dr. Afet İnan, Medeni Bilgiler, 2. Basım, Türk Tarih Kurumu Yayınları s. 364, Ankara-1988; Doğu Perinçek, Din ve Laiklik üzerine, 2. Basım s. 145-155. Kaynak yy. İstanbul-1997; Ruşen Eşref Ünaydın, Hatıralar s. 53 Ankara-1954; Uğur Mumcu, Kâzım Karabekir Anlatıyor, Cumhuriyet Gazetesi 18 Haziran 1990; Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyat yy. s.188, 189,  214, 215, 246, 247; Dr. Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti, Dergâh yy. İstanbul-1975. s. 18, 24, 25, 26.

 

[4] Rasyonalizm hakkında fazla bilgi için Bk. Prof Dr. Süleyman Hayri Bolay, Felsefî Doktrinler ve Terimler Sözlüğü 8, Baskı, Akçağ yy. s. 8-14 Ankara-1999; Munir Ba’albaki, Mawsoo’at al-Mawrid, Cilt 8/127, Dâr-Al İlm lil-Malayen, Beyrut-1992; Meydan Larousse, 1/224; Bk. Enver el-Cundî, El-Muâmara'tu Al'el-İslâm s. 35-40.

 

[5] Kur’ân-ı Kerîm 2/44, 76; 3/65; 6/32; 7/169; 10/16; 11/51; 12/109; 21/10, 67; 23/80; 2860; 37/138.

 

[6] Kur’ân-ı Kerîm 36/68

 

[7]. Osmanlıca-Türkçe Büyük Ansiklopedik Lûgat, "Darwİncîlik" Maddesi. Türdav, İstanbul-1993

 

[8]. Eserin özgün adı : «On the Origin of Species by means of Natural Selection» dır

 

[9]. «Comte babasına yazdığı bir mektupta şöyle diyor : "14 yaşından beri Allah'a inan­mayı bıraktım."» (Murtaza Korlaelçi, Pozitivizmin Türkiye'ye Girişi S.86)

 

«Talebelerinden biri kızkardeşini Clotilde de Vaux' yı Comte'a tak­dim etti. Bu, fena ahlâklı ko­casının ebedîyyen küreğe mahkum olma­sıyla dul kalmış, sıhhati bozuk bir ka­dındı. Clotilde de Vaux Comte'un zihni ve hissi hayatında netce itibariyle çok mü­him olacak bir rol oy­nadı. 1845'de tanıştığı bu kadının 1846'da ölmesiyle Comte'un buna bağlı­lığı büsbütün arttı. Dinî bir ibadet duy­gusuyla Clotilde'in hatırala­rını yaşattı. "Onu la­yemut kılmak istedi, kuracağı poziti­vizm dininde Clotilde'i büyük varlık say­dığı insani­yetin timsali yaptı. Ömrünün ka­lan kıs­mında her gün üç defa Clotilde'in ha­tırasına dua ediyordu. Saat beşbuçukta kalkar ve bazan onun oturduğu koltuğun önünde diz çöker ve kırk dakika müddetle tarih sırasıyla hatırala­rını canlandırır ve so­nunda bir birsem uyandır­maya çalışırdı.(...) Bu haleti ruhiye içinde bu­lunduğu sıralarda Comte “Système de Politique Positive“ adlı eserini yazdı.» (Murtaza Korlaelçi, Pozitivizmin Türkiye'ye Girişi S.89) «1814 Mektepten atılma, 1826 Zihnî buhran ve Derslere başlama, 1827 İntihara teşebbüs.(...)» (Murtaza Korlaelçi, Pozitivizmin Türkiye'ye Girişi S.90)

 

[10]. «Pozitif dogma İNSANLI⁄IN, insanın tek, gerçek ve hakiki Allah olduğu düşünce­sine dayanır.» (Murtaza Korlaelçi, Pozitivizmin Türkiye'ye Girişi S.34)

 

[11]. Murtaza Korlaelçi, Pozitivizmin Türkiye'ye Girişi S.12)

 

[12].  Kur’ân-ı Kerîm 3/85