Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Şirk Kavramı - Külliyat - Islamdainanc - 11. Sayfa

 

  ŞİRK KAVRAMI:

 

«Şirk», küfrün bir türüdür. Ortak koşmak demektir. Nifak ve zen­deka gibi diğer küfür biçimlerinden daha basit ve bayağıdır. Çünkü şir­kin her­hangi bir mantığı ve açıklaması yoktur. Çok rastgeledir ve âdetâ bir boca­lama ya da hastalık gibidir. Onun için kişiden kişiye, toplumdan top­luma, çeşitli komplikasyonlar şeklinde kendini gösterir. Bu nedenle tari­hin her döneminde şirk, farklı yorum ve yaklaşımlarla insanlara bulaşır ve değişik içerikler kazanır. Çağımızda da sırf inat ve küstahlıktan kaynaklanan oldukça bayağı şirk çeşitleri türemiştir. İslâm’ı bir «Arap dini» olarak damgalayan ve devlet gücünü kullanarak icat ettikleri yapay dini topluma dayatanların içinde bulundukları şirk gibi…

 

Bu saplantının tedavisi de kolay de­ğildir, hatta zaman za­man imkânsızlaşır. Bu nedenle peygamberler müş­rikleri tevhide davet eder­ken çok büyük zorluklar çekmişlerdir. Aynı zamanda müşriklerin sık sık hakaret ve saldırılarına uğramışlardır. Nitekim 1994 yılında, müşrikleri imâna davet ettiği için Mahmut Kaçar adındaki bir mü’min de linç edilmek istendi ve ileri gelen bir lâikçi onu «meczup» diye niteledi. Kur’ân-ı Kerîm bu konuda geniş bil­giler vermektedir. Bu cümleden olarak, Kalem Surisi’nin 68’inci âyetinde, müşriklerin Hz. Peygamber’e nasıl derin bir düşmanlık besledikleri, kendisine aynen şöyle anlatılmaktadır: «Kafirler, Kur'ân (âyetlerini) işittiklerinde neredeyse seni gözleri ile devireceklerdi. Bir de durmuşlar "o bir deli" diyorlar.»   

 

Bunun içindir ki Allah Teâlâ,: «Müşrikler, ancak ve ancak bir pis­lik­ten ibarettirler.»[1] buyuruyor. Bu âyetten de anlaşıldığı üzere şirk içinde olan insanı, Kur’ân-ı Kerîm «Müşrik» diye nitelemiş ve onu aşağılamıştır. Müşrik kişi ise, (bir put, bir türbe veya bir heykel karşısında, namaz kılar gibi dikilerek) bilinçli ya da bilinçsizce Allah'a ortak koşma sefaletine düşen insan kılığındaki yaratıktır.

 

Şirkin İçyüzü ve Müşrik Kişinin Psikolojisi:

 

Şirk, en büyük gerçeği, seviyeli duyumsama ölçüleri içinde algıla­ya­mamaktır. Yani çok basit bir idraksizliktir. En büyük gerçek ise hiç kuşku­suz Allah Teâlâ'dır. O'nu, yüce sıfatlarıyla tanımaya ve O'na inanma mutlulu­ğuna ermeye «Tevhid» denir. «Şirk» ise tevhidin tam karşıtıdır.

 

Tevhid, kısaca Allah Teâlâ'yı bir, tek, yegâne, eşsiz, benzersiz, eksik­siz, başlangıçsız, sonsuz, her şeyi yaratan (yani yoktan var eden ve mev­cut her şeyi tamamen yok edebilen), her şeye egemen olan en üstün güç ola­rak bil­mek ve böylece inanmaktır. Şirk ise, özellikle Allah Teâlâ'nın bir­liği ve mutlak egemenliği inancından herhangi bir yorumla sapmak­tır. Onun için şirkin, gizli hastalıklar gibi kolay teşhis edilemeyen sinsi ve habis türleri vardır.

 

Daha önce de belirtildiği üzere insan denen yaratık, tüm canlılardan farklı olarak inanma duygusuyla doğar ve büyüdükçe ondaki bu duygu da gelişir. Bunun açıklaması kısaca şudur: İnsan kendisini yaratan gü­cün da­ima arayışı içindedir. Bu, insanda bir melekedir, bir içgüdüdür, doğal bir karak­terdir ve tıpkı akıl ve zekâ gibi insanın tabiatında vardır. Dolayısıyla kişi yaratı­cısını her an aramak ve onu bulmak için âdetâ ruhunun de­rinliklerinden gelen itici dalgalarla hareket eder.[2]

 

Allah Teâlâ, insanın, sınırlı akıl ve zekâsı tarafından kuşatılamaya­cak yücelikte olduğu için insanı, namaz, oruç, hac, zikir ve dua gibi çe­şitli iba­detlerle göreve çağırarak onun bu arayışındaki isteklerini en uy­gun bi­çimde karşılamıştır. Dolayısıyla bu anlamda tevhid mutluluğuna bir türlü ere­memiş olan müşrik insan, Allah Teâlâ'yı sınırlı aklıyla ve zekâ­sıyla bul­maya çabalayan -yolunu şaşırmış - kimsedir. İşte şirkin esa­sen iç­yüzünü bu­rada yoklamak gerekir. Çünkü şirk, aslında bir arayış­tır. Ancak yanlış bir arayıştır. Hatta sapık bir arayıştır. Müşrik insan, çok değerli bir şeyini yitir­miş ve bu yüzden sapıtmış birine benzer. Böyle bir insanın ya­şadığı telaş ve paniği bir an düşünün. Bu insana öğütte bu­lunmak, ona yol göstermek, ona yardımcı olmak son derece zordur. Hatta bazen çok tehlikelidir. Çünkü adam kendini kaybetmiştir. Mantığını bir kenara it­miştir. Tamamen duygu­larıyla hareket etmekte­dir. Dolayısıyla ona öğüt ve yardımda bulunursanız sizi hiç dinlemeye­bilir; Hatta ısrar ederseniz size kötülük bile edebilir. Özellikle Ona, göz­leriyle göremeyeceği elleriyle tutamayacağı akıl ve zekâ­sıyla kuşatama­yacağı bir yaratıcıdan söz ederse­niz aklınıza bile gülebilir. 

 

İşte Kur’ân-ı Kerîm'de geçen ünlü Nemrut olayı ve Hz. İbrahim'in O'na yaptığı öğütlerden sonra uğradığı korkunç saldırı bu gerçeği kanıt­lamakta­dır.[3] Şirkin içyüzünü ortaya sermesi bakımından bu olay son derece önemlidir. Müşrik insanın inadı, mantıksızlığı ve anlaşıl­maz ha­let-i ruhi­yesi bu örnekte bütün çıplaklığıyla meydana çıkmakta­dır.

 

Şirk, uçsuz bucaksız bir karanlık dehliz gibidir. Müşrik insan, bu ka­ran­lığın içinde, "Seni kurtaracağız !" diye uzaktan haykıran şeytanların peşine takılmış, umudunu onlara bağlamış bir kişiye benzetilebilir. O, peşlerinden gittikçe şeytanlar  onu daha korkunç karanlıkların içine çek­mek için çeşitli aldatıcı vaatlerde bulunurlar. Şirk illetini, şifası pek mümkün olmayan bir paranoya olarak da nitelemek mümkündür.  Öyleki bu hastalığın da aynen paranoya gibi çeşitli semptomları vardır. Çünkü bazen  bakarsınız ki müşrik adam gâyet aklıbaşında üstü başı düz­gün biri gibi görünür. Onu mantıklı ve dengeli bir insan zanneder­siniz. Ancak ona musallat olan şirk illeti, bir an gelir onu bir heykelin, bir türbenin karşısına kadar sürükleyip götürebilir. Biraz önce akıllı, mantıklı, üstü başı düzgün, hatta cafcaflı üniformalar içinde gördüğünüz bu zavallının oracıkta ne hale düştü­ğünü,  içinde belki bir avuç gübreden başka şey bulunmayan mezar, türbe, anıt ya da herhangi bir ad verdiği fani yığınlar karşısında nasıl dikilip huşu içinde sünepeleştiğini ibretle seyredersiniz.

 

İşte insanı, şirkten başka hiçbir hastalık, hiçbir ihtiyaç bu hale dü­şü­re­mez. Öğrenim derecesi, kültür düzeyi ve sosyal mevkii ne olursa olsun bir insanı bu kadar pespayeleştirebilen bu mendebur illetin ne tehlikeli bir şey olduğunu ise akıl ve imânla şereflenmiş olan herkes tahmin ede­bilir.

 

Şirkin Tarihsel Kökeni:

 

Tarihin her döneminde Allah Teâlâ'yı yanlış anlamak, O'nu, yüce ni­te­likleri dışında vasıflandırmaya çalışmak ve özellikle kâinâttaki olaylar üze­rinde O'ndan başka güçlerin de rol oynadıklarına inanmak gibi sapık eği­limler, insanlarda sık sık görülmüştür.

 

İşte tarihin en eski çağlarından beri özellikle iki peygamber arasında ge­çen ve «Fetret Dönemi» denen kopukluklar sırasında gerçek dinle­rin, insa­nın ham içgüdüsü ile deformasyona uğramaları sonucu şirk dinleri doğ­muştur. Çünkü insan yaratıcısını o kadar sık, o kadar sü­rekli, o kadar hara­retle aramaktadır ki bu arayış, Allah'ın mesajları doğrultusunda he­men yönlendirilmediği ve hemen terbiye edilmediği takdirde derhal do­ğal çizgi­sinden sapar ve çığırdar çıkar. O bakımdan tarihi gerçekler ve Kur’ân-ı Kerîm'deki aydınla­tıcı bilgiler açıkça gösteriyor ki bir peygam­berin, görevini yapıp eceli gelince rabbinin huzuruna intikal etmesin­den hemen sonra o pey­gamberin üm­meti, kendilerine gelmiş olan ilâhî mesajdaki gerçekleri de­ğiştirmeye koyu­lurlar.

 

Bu olay yalnızca Hz. Muhammed (sav) den önceki ümmetlerle sı­nırlı değildir. Bilakis İslâm Ümmeti içinde de şirk inanışları -ne yazık ki - za­man zaman yayılma eğilimi göstermiş, bu yüzden vaktiyle Kur’ân-ı Kerîm üze­rinde yapılan yorumlarla İsmailîlik, Dürzîlik, Nusayrilik, Bahailik, Kadyanîlik, ve çeşitli tarikatlar gibi batıni şirk akımları İslâm'dan koparak birer bağımsız din kimliğine bürünmüş­lerdir. Durum bununla da sınırlı kalmamış, nihâyet Auguste Comte'un sa­pkın felsefesinden il­ham alınarak fanilerin ilâhlaştırıl­masıyla çağımızda Türkiye’de kökten putçu bir din daha kurulmuş­tur.    

 

Yukarıda işaret edildiği gibi tevhid inancının zaman içinde yozlaş­ması sonucu birtakım sapkın inanış biçimlerinin ortaya çıktığı ve şirk dinlerinin bu su­retle oluştuğu, kesin bir gerçektir.

 

Örneğin günümüzün modern dini olan kökten putçuluğun en önemli ayini «ti» sesiyle başlatılan ayakta saygı duruşudur. Bu ibadet es­nasında hiç kimse kımıldamamakta, bilakis son derece huşu içeri­sinde ve hareketsiz olarak belli bir yöne doğru durmaktadır. Görüldüğü üzere tev­hid dininden kalma motifler burada da çok canlı bir şekilde göze çarp­maktadır. Bu motif­lerin açık şekilleri şunlardır:

 

1- İbadete çağrı,

 

2- İbadet başlangıcını haber veren uyarı,

 

3- Ayakta ve belli bir yöne doğru hareketsiz duruş,

 

4-İ badetin sona erdiğini haber veren uyarı

 

5- Yazılı dua.

 

Bu ibadette tevhid dininden kalma kapalı motifler ise: Coşkulu bir imânla ilâha bağlılık ve huşu; Tanrılaştırma ve ebedîleştirme duygula­rı­dır. Bütün bunlar aynen Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta da vardır, hatta diğer tüm dinlerin ortak niteliğidir. Dolayısıyla mensupları tara­fından bu dinin: «Sadece devletin resmi bir geleneği olduğu, ya da salt bir  saygı tö­reninden başka bir şey olmadığı» yolunda, yapılan açıklama­lar tamamen spekülas­yondur. Nitekim Mısır'lı bazı kökten putçula­rın da son yıllar­daki tutumları bu çelişkiyi doğrulamıştır.

 

Gerçek anlamda ve tablolaşmış biçimiyle yaşanan tevhid ise yal­nızca İslâm’dır. Yukarıdaki gerçeklerin saptanmasında yine en büyük kanıt İslâm’dır.

 

Yozlaştırılmış tevhidin unsurları yukarıdaki örnekte olduğu gibi di­ğer tüm şirk dinlerinde de vardır. Dolayısıyla batılı araştırmacılar ve bir­takım tarih yazarları tarafından savunulduğu üzere dinlerin, baş­lan­gıçta ilk defa ataların ruhlarına tapınmak şeklinde ortaya çıktığı ve git­tikçe ge­lişerek gü­nümüzdeki «monoteist» biçimi aldığı yolundaki tez tama­men asılsızdır.[4] Çünkü bu tez, din kavramının, insan düşünce­sin­den pey­dahlandığı teme­line dayanmaktadır. Oysa fıtrî olarak din duygusunu taşı­mayan hemen hiçbir insan yoktur. Bu gerçeğe bakılacak olursa dinin, bir düşünce ürünü değil, bilakis insan doğasında zâten var olan bir eğilim, bir içgüdü, bir vicdânî refleks ol­duğu gâyet açıktır.   

 

Çünkü insan, dünyaya gözünü açtığı zaman annesinin memesini ara­mak gibi bir iç güdüyle dudaklarını nasıl ki hareket ettirmeye çalı­şırsa aynen böyle bir içgüdüyle yaratıcısını çeşitli kurgularla zihninde canlan­dırmaya ça­lışır. Bu konudaki zihinsel faaliyetler bilinç altında ce­reyan et­tiği için insa­nın bu içgüdüsü başlangıçta hamdır. Dolayısıyla bu içgüdü­nün eğitilmesi ve yönlendirilerek bilinç üzerine çıkarılması ge­rekir. Aksi halde kişi bu ham içgüdü ile metafizik gerçekleri fizik boyut­larda canlandırmak durumuna düşecektir. Yani şirk koşacaktır ki bu olay, çağlar boyu hep yinelenip dur­muştur. İşte beşeriyet tarihinin her döneminde pey­gamberler, vahyin ışı­ğında insanın bu ham içgüdüsünü terbiye etmeye çalışmış, onu bir önceki çağın cahilî etkilerinden kur­tarma hizmetini vermişlerdir.

 

Şirk Çeşitleri:

 

İnsan, doyuma ulaşabilmek ya da duyularıyla kavrayarak ikna ol­mak için çok kere zihinsel objeleri birer materyal biçiminde görmek is­ter. Dinin maddeötesi gerçekleri, insan muhayyilesini zorladığı için ba­sit dü­şünen in­san, bunları elbetteki aklın sınırları içinde kavramaya ve kavra­dığı gibi de ortaya koymaya çalışır. Bu tipler, toplumların da­ima çoğun­luğunu oluş­tu­rurlar. Öyle ise basit düşünce daha yaygındır. Onun içindir ki imajinas­yonla sınırlı kalan sapkınlıklarda İslâm, insanı mazur gör­müştür.[5] Hayat ve kâinât olaylarının karmaşık yönlerini inceleyenler ise daha çok ilimle haşır neşir olan eğtimli insanlardır. Hiç kuşkusuz ilim erbabının düşünce ve yar­gıları seviyeli ve tutarlıdır. Ne varki seviyeli ve tutarlı düşünceler genel­likle ilim meclislerinin ve eği­tim kurumlarının duvarları arasında ya da ki­tapların sayfalarında pa­ketlenmiş olarak kalır. Bu tesbitten ise şu so­nucu çı­karmak mümkün­dür:

 

Şirk, genellikle cahil veya doyumsuz insanların, tevhid gerçekleri üze­rinde yaptıkları basit yorumlarla ortaya çıkan çeşitli çarpık ve sapkın inanış­lardır. Ancak dünyada şirkin, okumamış kesimden çok okumuş insanlar arasında daha fazla yayıldığı gerçeğine bakarak bu açıklamada çe­lişki gören­lere hemen şunu hatırlatmak gerekir:

 

Esasen eğitim sistemleri vahyin feyiz kaynaklarından yoksundur. Kuşaklar, dünyada belli güçler tarafından materyalist felsefelere dayalı sö­mürü kültürü ile şartlandırıldıkları için bu nurlu kaynağa kolaylıkla ula­şamamaktadırlar. Bunun sonucu olarak da nesiller fanatik, kom­pleksli ve şekilci olarak yetişmektedir. Bu bakımdan okumuş, ancak hi­dâyet bulama­mış insanları aydın olarak nitelemek yerine onlara okuma yazma bilenler demek daha doğru olur.

 

Şu varki mantıksızlığın yanında kötü niyetlerin sonucu olarak yay­gın­laşan şirk inanışları da yok değildir. Örneğin Hıristiyanlığın, Hz. İsa'dan hemen sonra çığırdan çıkması yahudilerin planları sonucu­dur. Çünkü ya­hudiler, kendi içlerinden çıkan bir insanın -peygamber dahi olsa - eski ina­nışlarını yürürlükten kaldırmasını birtürlü içlerine sindiremiyorlardı. Özellikle halk arasında büyük saygınlığa sahip dina­damları, Hz. İsa'nın, or­taya çıkmasına çok şiddetli tepki gösterdiler. Çünkü meşru olmayan çıkar­ları tehlikeye düşüyordu. Sıfırlanıp her­kesle aynı hizaya gelmek gibi bir du­rumda kalıyorlardı. İşte buna bir türlü razı olamadılar. Onun için yalnız Hz. İsa'ya her türlü kötülüğü planlamakla yetinmediler, bilakis O'nun Allah'dan getirdiği vahyi de­ğiştirmeyi bile göze aldılar. Nitekim en kısa zamanda, domuz etini meşrulaştırmaktan tutun, Allah Teâlâ'yı üç ilâh ola­rak tanıtmaya va­rıncaya kadar gerek şerîat, gerekse tevhid bazında Hıristiyanlığın bütün temel değerlerini çarpıt­tılar ve bu dini tam anlamıyla tipik bir şirk ku­rumuna dönüştürdüler.     

 

Tevhid inancının çarpıtılmasıyla ortaya çıkan şirk türleri insanın da­ima duygusal yönünü meşgul eder. Onun için şirk, dikkat edilirse tevhi­din kay­nağı olan vahye alternatif bir gizemli kaynağa hep dayan­dırılmış­tır. Bu da destanlarda canlandırılan efsanelerdir. Tevhid mesaj­larını in­sanlara ileten mucizelerle destekli peygamberler yerine, efsane­lerde de Herkül, Zeus, lât, uzza, ku­tub, ulu önder ve Gavs gibi mitolojik kişilikler, herolar ve idollar vardır. Tevhidde Allah Teâlâ'nın, elle tutulmaktan gözle görülmekten mü­nezzeh Zât-ı İlâhîyesi'ne karşılık şirk inancında da gizemli ruhlar var­dır. Ancak ruh­ların da görüle­meyen ve kavranamayan yönleri basit düşünceli insanları ikna edemediği için, şirk inancının teorisyenleri  onları da doyuma ulaş­tırmada gecikme­miş, za­manla politeizm, efsane­cilikten şekilciliğe doğru bir gelişme seyri göstermiş­tir ki mücessem putların ortaya çıkışı işte bu sebepledir.

 

Şirk, genellikle şu biçimlerde ortaya çıkmıştır:

 



 

[1]. Kur’ân-ı Kerîm 9/28

 

[2]. Bk. Batıl Dinler.

 

[3].  Bu olay Kur’ân-ı Kerîm'de : Enbiya Sûresi'nin çok kısa olan 51-70 âyetlerinde, son de­rece özet şekilde anlatılmıştır. Nemrut'un adı ise Kur’ân-ı Kerîm'de hiç geçmemek­tedir.

 

Eski çağlarda yaşamış olan bir topluluğa peygamber olarak Allah ta­rafından gönderi­len Hz. İbrahim'in yaşadığı bu çok ilginç ve önemli olay hakkında yer, zaman, tarih ve ad­la­rın Kur’ân-ı Kerîm'de veril­memesi bize aslında bu gibi şeylerin hiç de önemli ol­madığını anlat­maktadır; daha çok şirk toplumlarının önem verdiği mitolojilerin te­melde hiçbir işe yaramadığını, insanların, ge­nellikle güçlü kimseleri, yani diktatörleri, kralları, kahramanları, rûhânî­leri, tarikat şeyhlerini, ve ozanları olağanüstü vasıf­larla yücelterek; onlara mitolo­jik birtakım nite­likler vere­rek, bir zaman sonra bu kimseleri tanrı­laştırdıklarını, ancak bir gün gelip bütün bu adamların öldüğünü ve birer külçe kemik, birer avuç gübre, birer kuru mumya, hatta birkaç avuç toprak olduğunu do­laylı olarak ortaya koymakta ve bu an­latımla da şirk denen pislikten ko­runmamızı işaret etmektedir.

 

[4]. Bu tezi Filozof Tylor, La Civilisatino Primitive adlı eserinde savunmaktadır. Ancak birçok ilim adamları ve bunlardan Herbert Spencer bu görüşü eleştirerek çürüt­müşler­dir. Çünkü pozi­tivistlere göre felsefeler deneye dayanmadıkları için yapıcı de­ğil bilakis yı­kıcıdırlar.

 

Burada hemen belirtmek gerekir ki tevhid dininin kaynağı, poziti­vizmin de felsefenin de asla ulaşamadığı vahiydir. Dolayısıyla poziti­vizmin, deneye dayanmayan felse­feyi reddetmesi ve felsefi çelişkileri çürütmesi, onun (aynı zamanda deneye dayanma­yan vahyi de çürüt­tüğü) şeklinde algılanmamalıdır. Bilakis pozitivizmin felsefeyi çü­rüt­mesi, vahyin aynı doğrultudaki hükmünü veya tutumunu kanıtlamış olur ki esasen vahyin doğ­rulanma­sında pozitivizm hiçbir zaman ölçü olamaz. şu varki vahiy ile bağdaşmayan fel­sefi çelişki­lerin herhangi bir surette çürütülmesi demek, bir doğrunun, insan aklının alabi­leceği daha ba­sit bir sistemle açıklanması demek olur.

 

şirk dinleri çok çeşitlidir. Çünkü her birinin çıkış noktası çok fark­lıdır. Bu dinlerin, her birinin, ilk oluşumu sırasında hangi neden ve eğilimle bir tevhid dininden koptuğu nok­tası önemlidir. Çünkü tev­hidden şirke doğru kayma olayının ilk sebebi  her sapık dinin sebe­bini oluşturur ve tarihi süre­cini başlatır. Bugün mevcut olan şirk dinlerinin birçoğu­nun, tevhidden kopan ilk halkasını sapta­mak artık mümkün değildir. Ancak İslâm'dan kopan şirk dinleri­nin başlangıç sebepleri ve tarihi gelişmeleri gayet açık ve meydan­dadır. Bu da bize şirk sapmaları­nın nasıl oluştuğu hakkında çok önemli ipuçları ver­mektedir.

 

[5]. Muhammed b. Süleyman el-Halebi, Nukhba'tul-Laâlî Lişarhi Badi’l-Amâlî, Beyit no. 10, S.23. Işık Kitabevi İstanbul-1979