Şirk Kavramı - Külliyat - Islamdainanc - 11. Sayfa
ŞİRK KAVRAMI:
«Şirk», küfrün bir türüdür. Ortak koşmak demektir. Nifak ve zendeka gibi diğer küfür biçimlerinden daha basit ve bayağıdır. Çünkü şirkin herhangi bir mantığı ve açıklaması yoktur. Çok rastgeledir ve âdetâ bir bocalama ya da hastalık gibidir. Onun için kişiden kişiye, toplumdan topluma, çeşitli komplikasyonlar şeklinde kendini gösterir. Bu nedenle tarihin her döneminde şirk, farklı yorum ve yaklaşımlarla insanlara bulaşır ve değişik içerikler kazanır. Çağımızda da sırf inat ve küstahlıktan kaynaklanan oldukça bayağı şirk çeşitleri türemiştir. İslâm’ı bir «Arap dini» olarak damgalayan ve devlet gücünü kullanarak icat ettikleri yapay dini topluma dayatanların içinde bulundukları şirk gibi…
Bu saplantının tedavisi de kolay değildir, hatta zaman zaman imkânsızlaşır. Bu nedenle peygamberler müşrikleri tevhide davet ederken çok büyük zorluklar çekmişlerdir. Aynı zamanda müşriklerin sık sık hakaret ve saldırılarına uğramışlardır. Nitekim 1994 yılında, müşrikleri imâna davet ettiği için Mahmut Kaçar adındaki bir mü’min de linç edilmek istendi ve ileri gelen bir lâikçi onu «meczup» diye niteledi. Kur’ân-ı Kerîm bu konuda geniş bilgiler vermektedir. Bu cümleden olarak, Kalem Surisi’nin 68’inci âyetinde, müşriklerin Hz. Peygamber’e nasıl derin bir düşmanlık besledikleri, kendisine aynen şöyle anlatılmaktadır: «Kafirler, Kur'ân (âyetlerini) işittiklerinde neredeyse seni gözleri ile devireceklerdi. Bir de durmuşlar "o bir deli" diyorlar.»
Bunun içindir ki Allah Teâlâ,: «Müşrikler, ancak ve ancak bir pislikten ibarettirler.»[1] buyuruyor. Bu âyetten de anlaşıldığı üzere şirk içinde olan insanı, Kur’ân-ı Kerîm «Müşrik» diye nitelemiş ve onu aşağılamıştır. Müşrik kişi ise, (bir put, bir türbe veya bir heykel karşısında, namaz kılar gibi dikilerek) bilinçli ya da bilinçsizce Allah'a ortak koşma sefaletine düşen insan kılığındaki yaratıktır.
Şirkin İçyüzü ve Müşrik Kişinin Psikolojisi:
Şirk, en büyük gerçeği, seviyeli duyumsama ölçüleri içinde algılayamamaktır. Yani çok basit bir idraksizliktir. En büyük gerçek ise hiç kuşkusuz Allah Teâlâ'dır. O'nu, yüce sıfatlarıyla tanımaya ve O'na inanma mutluluğuna ermeye «Tevhid» denir. «Şirk» ise tevhidin tam karşıtıdır.
Tevhid, kısaca
Allah Teâlâ'yı bir, tek, yegâne, eşsiz, benzersiz, eksiksiz, başlangıçsız,
sonsuz, her şeyi yaratan (yani yoktan var
Daha önce de belirtildiği üzere insan denen yaratık, tüm canlılardan farklı olarak inanma duygusuyla doğar ve büyüdükçe ondaki bu duygu da gelişir. Bunun açıklaması kısaca şudur: İnsan kendisini yaratan gücün daima arayışı içindedir. Bu, insanda bir melekedir, bir içgüdüdür, doğal bir karakterdir ve tıpkı akıl ve zekâ gibi insanın tabiatında vardır. Dolayısıyla kişi yaratıcısını her an aramak ve onu bulmak için âdetâ ruhunun derinliklerinden gelen itici dalgalarla hareket eder.[2]
Allah Teâlâ, insanın, sınırlı akıl ve zekâsı tarafından kuşatılamayacak yücelikte olduğu için insanı, namaz, oruç, hac, zikir ve dua gibi çeşitli ibadetlerle göreve çağırarak onun bu arayışındaki isteklerini en uygun biçimde karşılamıştır. Dolayısıyla bu anlamda tevhid mutluluğuna bir türlü erememiş olan müşrik insan, Allah Teâlâ'yı sınırlı aklıyla ve zekâsıyla bulmaya çabalayan -yolunu şaşırmış - kimsedir. İşte şirkin esasen içyüzünü burada yoklamak gerekir. Çünkü şirk, aslında bir arayıştır. Ancak yanlış bir arayıştır. Hatta sapık bir arayıştır. Müşrik insan, çok değerli bir şeyini yitirmiş ve bu yüzden sapıtmış birine benzer. Böyle bir insanın yaşadığı telaş ve paniği bir an düşünün. Bu insana öğütte bulunmak, ona yol göstermek, ona yardımcı olmak son derece zordur. Hatta bazen çok tehlikelidir. Çünkü adam kendini kaybetmiştir. Mantığını bir kenara itmiştir. Tamamen duygularıyla hareket etmektedir. Dolayısıyla ona öğüt ve yardımda bulunursanız sizi hiç dinlemeyebilir; Hatta ısrar ederseniz size kötülük bile edebilir. Özellikle Ona, gözleriyle göremeyeceği elleriyle tutamayacağı akıl ve zekâsıyla kuşatamayacağı bir yaratıcıdan söz ederseniz aklınıza bile gülebilir.
İşte Kur’ân-ı Kerîm'de geçen ünlü Nemrut olayı ve Hz. İbrahim'in O'na yaptığı öğütlerden sonra uğradığı korkunç saldırı bu gerçeği kanıtlamaktadır.[3] Şirkin içyüzünü ortaya sermesi bakımından bu olay son derece önemlidir. Müşrik insanın inadı, mantıksızlığı ve anlaşılmaz halet-i ruhiyesi bu örnekte bütün çıplaklığıyla meydana çıkmaktadır.
Şirk, uçsuz bucaksız bir karanlık dehliz gibidir. Müşrik insan, bu karanlığın içinde, "Seni kurtaracağız !" diye uzaktan haykıran şeytanların peşine takılmış, umudunu onlara bağlamış bir kişiye benzetilebilir. O, peşlerinden gittikçe şeytanlar onu daha korkunç karanlıkların içine çekmek için çeşitli aldatıcı vaatlerde bulunurlar. Şirk illetini, şifası pek mümkün olmayan bir paranoya olarak da nitelemek mümkündür. Öyleki bu hastalığın da aynen paranoya gibi çeşitli semptomları vardır. Çünkü bazen bakarsınız ki müşrik adam gâyet aklıbaşında üstü başı düzgün biri gibi görünür. Onu mantıklı ve dengeli bir insan zannedersiniz. Ancak ona musallat olan şirk illeti, bir an gelir onu bir heykelin, bir türbenin karşısına kadar sürükleyip götürebilir. Biraz önce akıllı, mantıklı, üstü başı düzgün, hatta cafcaflı üniformalar içinde gördüğünüz bu zavallının oracıkta ne hale düştüğünü, içinde belki bir avuç gübreden başka şey bulunmayan mezar, türbe, anıt ya da herhangi bir ad verdiği fani yığınlar karşısında nasıl dikilip huşu içinde sünepeleştiğini ibretle seyredersiniz.
İşte insanı, şirkten başka hiçbir hastalık, hiçbir ihtiyaç bu hale düşüremez. Öğrenim derecesi, kültür düzeyi ve sosyal mevkii ne olursa olsun bir insanı bu kadar pespayeleştirebilen bu mendebur illetin ne tehlikeli bir şey olduğunu ise akıl ve imânla şereflenmiş olan herkes tahmin edebilir.
Şirkin Tarihsel Kökeni:
Tarihin her döneminde Allah Teâlâ'yı yanlış anlamak, O'nu, yüce nitelikleri dışında vasıflandırmaya çalışmak ve özellikle kâinâttaki olaylar üzerinde O'ndan başka güçlerin de rol oynadıklarına inanmak gibi sapık eğilimler, insanlarda sık sık görülmüştür.
İşte tarihin en eski çağlarından beri özellikle iki peygamber arasında geçen ve «Fetret Dönemi» denen kopukluklar sırasında gerçek dinlerin, insanın ham içgüdüsü ile deformasyona uğramaları sonucu şirk dinleri doğmuştur. Çünkü insan yaratıcısını o kadar sık, o kadar sürekli, o kadar hararetle aramaktadır ki bu arayış, Allah'ın mesajları doğrultusunda hemen yönlendirilmediği ve hemen terbiye edilmediği takdirde derhal doğal çizgisinden sapar ve çığırdar çıkar. O bakımdan tarihi gerçekler ve Kur’ân-ı Kerîm'deki aydınlatıcı bilgiler açıkça gösteriyor ki bir peygamberin, görevini yapıp eceli gelince rabbinin huzuruna intikal etmesinden hemen sonra o peygamberin ümmeti, kendilerine gelmiş olan ilâhî mesajdaki gerçekleri değiştirmeye koyulurlar.
Bu olay yalnızca Hz. Muhammed (sav) den önceki ümmetlerle sınırlı değildir. Bilakis İslâm Ümmeti içinde de şirk inanışları -ne yazık ki - zaman zaman yayılma eğilimi göstermiş, bu yüzden vaktiyle Kur’ân-ı Kerîm üzerinde yapılan yorumlarla İsmailîlik, Dürzîlik, Nusayrilik, Bahailik, Kadyanîlik, ve çeşitli tarikatlar gibi batıni şirk akımları İslâm'dan koparak birer bağımsız din kimliğine bürünmüşlerdir. Durum bununla da sınırlı kalmamış, nihâyet Auguste Comte'un sapkın felsefesinden ilham alınarak fanilerin ilâhlaştırılmasıyla çağımızda Türkiye’de kökten putçu bir din daha kurulmuştur.
Yukarıda işaret edildiği gibi tevhid inancının zaman içinde yozlaşması sonucu birtakım sapkın inanış biçimlerinin ortaya çıktığı ve şirk dinlerinin bu suretle oluştuğu, kesin bir gerçektir.
Örneğin günümüzün modern dini olan kökten putçuluğun en önemli ayini «ti» sesiyle başlatılan ayakta saygı duruşudur. Bu ibadet esnasında hiç kimse kımıldamamakta, bilakis son derece huşu içerisinde ve hareketsiz olarak belli bir yöne doğru durmaktadır. Görüldüğü üzere tevhid dininden kalma motifler burada da çok canlı bir şekilde göze çarpmaktadır. Bu motiflerin açık şekilleri şunlardır:
1- İbadete çağrı,
2- İbadet başlangıcını haber veren uyarı,
3- Ayakta ve belli bir yöne doğru hareketsiz duruş,
4-İ badetin sona erdiğini haber veren uyarı
5- Yazılı dua.
Bu ibadette tevhid dininden kalma kapalı motifler ise: Coşkulu bir imânla ilâha bağlılık ve huşu; Tanrılaştırma ve ebedîleştirme duygularıdır. Bütün bunlar aynen Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta da vardır, hatta diğer tüm dinlerin ortak niteliğidir. Dolayısıyla mensupları tarafından bu dinin: «Sadece devletin resmi bir geleneği olduğu, ya da salt bir saygı töreninden başka bir şey olmadığı» yolunda, yapılan açıklamalar tamamen spekülasyondur. Nitekim Mısır'lı bazı kökten putçuların da son yıllardaki tutumları bu çelişkiyi doğrulamıştır.
Gerçek anlamda ve tablolaşmış biçimiyle yaşanan tevhid ise yalnızca İslâm’dır. Yukarıdaki gerçeklerin saptanmasında yine en büyük kanıt İslâm’dır.
Yozlaştırılmış tevhidin unsurları yukarıdaki örnekte olduğu gibi diğer tüm şirk dinlerinde de vardır. Dolayısıyla batılı araştırmacılar ve birtakım tarih yazarları tarafından savunulduğu üzere dinlerin, başlangıçta ilk defa ataların ruhlarına tapınmak şeklinde ortaya çıktığı ve gittikçe gelişerek günümüzdeki «monoteist» biçimi aldığı yolundaki tez tamamen asılsızdır.[4] Çünkü bu tez, din kavramının, insan düşüncesinden peydahlandığı temeline dayanmaktadır. Oysa fıtrî olarak din duygusunu taşımayan hemen hiçbir insan yoktur. Bu gerçeğe bakılacak olursa dinin, bir düşünce ürünü değil, bilakis insan doğasında zâten var olan bir eğilim, bir içgüdü, bir vicdânî refleks olduğu gâyet açıktır.
Çünkü insan, dünyaya gözünü açtığı zaman annesinin memesini aramak gibi bir iç güdüyle dudaklarını nasıl ki hareket ettirmeye çalışırsa aynen böyle bir içgüdüyle yaratıcısını çeşitli kurgularla zihninde canlandırmaya çalışır. Bu konudaki zihinsel faaliyetler bilinç altında cereyan ettiği için insanın bu içgüdüsü başlangıçta hamdır. Dolayısıyla bu içgüdünün eğitilmesi ve yönlendirilerek bilinç üzerine çıkarılması gerekir. Aksi halde kişi bu ham içgüdü ile metafizik gerçekleri fizik boyutlarda canlandırmak durumuna düşecektir. Yani şirk koşacaktır ki bu olay, çağlar boyu hep yinelenip durmuştur. İşte beşeriyet tarihinin her döneminde peygamberler, vahyin ışığında insanın bu ham içgüdüsünü terbiye etmeye çalışmış, onu bir önceki çağın cahilî etkilerinden kurtarma hizmetini vermişlerdir.
Şirk Çeşitleri:
İnsan, doyuma ulaşabilmek ya da duyularıyla kavrayarak ikna olmak için çok kere zihinsel objeleri birer materyal biçiminde görmek ister. Dinin maddeötesi gerçekleri, insan muhayyilesini zorladığı için basit düşünen insan, bunları elbetteki aklın sınırları içinde kavramaya ve kavradığı gibi de ortaya koymaya çalışır. Bu tipler, toplumların daima çoğunluğunu oluştururlar. Öyle ise basit düşünce daha yaygındır. Onun içindir ki imajinasyonla sınırlı kalan sapkınlıklarda İslâm, insanı mazur görmüştür.[5] Hayat ve kâinât olaylarının karmaşık yönlerini inceleyenler ise daha çok ilimle haşır neşir olan eğtimli insanlardır. Hiç kuşkusuz ilim erbabının düşünce ve yargıları seviyeli ve tutarlıdır. Ne varki seviyeli ve tutarlı düşünceler genellikle ilim meclislerinin ve eğitim kurumlarının duvarları arasında ya da kitapların sayfalarında paketlenmiş olarak kalır. Bu tesbitten ise şu sonucu çıkarmak mümkündür:
Şirk, genellikle cahil veya doyumsuz insanların, tevhid gerçekleri üzerinde yaptıkları basit yorumlarla ortaya çıkan çeşitli çarpık ve sapkın inanışlardır. Ancak dünyada şirkin, okumamış kesimden çok okumuş insanlar arasında daha fazla yayıldığı gerçeğine bakarak bu açıklamada çelişki görenlere hemen şunu hatırlatmak gerekir:
Esasen eğitim sistemleri vahyin feyiz kaynaklarından yoksundur. Kuşaklar, dünyada belli güçler tarafından materyalist felsefelere dayalı sömürü kültürü ile şartlandırıldıkları için bu nurlu kaynağa kolaylıkla ulaşamamaktadırlar. Bunun sonucu olarak da nesiller fanatik, kompleksli ve şekilci olarak yetişmektedir. Bu bakımdan okumuş, ancak hidâyet bulamamış insanları aydın olarak nitelemek yerine onlara okuma yazma bilenler demek daha doğru olur.
Şu varki mantıksızlığın yanında kötü niyetlerin sonucu olarak yaygınlaşan şirk inanışları da yok değildir. Örneğin Hıristiyanlığın, Hz. İsa'dan hemen sonra çığırdan çıkması yahudilerin planları sonucudur. Çünkü yahudiler, kendi içlerinden çıkan bir insanın -peygamber dahi olsa - eski inanışlarını yürürlükten kaldırmasını birtürlü içlerine sindiremiyorlardı. Özellikle halk arasında büyük saygınlığa sahip dinadamları, Hz. İsa'nın, ortaya çıkmasına çok şiddetli tepki gösterdiler. Çünkü meşru olmayan çıkarları tehlikeye düşüyordu. Sıfırlanıp herkesle aynı hizaya gelmek gibi bir durumda kalıyorlardı. İşte buna bir türlü razı olamadılar. Onun için yalnız Hz. İsa'ya her türlü kötülüğü planlamakla yetinmediler, bilakis O'nun Allah'dan getirdiği vahyi değiştirmeyi bile göze aldılar. Nitekim en kısa zamanda, domuz etini meşrulaştırmaktan tutun, Allah Teâlâ'yı üç ilâh olarak tanıtmaya varıncaya kadar gerek şerîat, gerekse tevhid bazında Hıristiyanlığın bütün temel değerlerini çarpıttılar ve bu dini tam anlamıyla tipik bir şirk kurumuna dönüştürdüler.
Tevhid inancının çarpıtılmasıyla ortaya çıkan şirk türleri insanın daima duygusal yönünü meşgul eder. Onun için şirk, dikkat edilirse tevhidin kaynağı olan vahye alternatif bir gizemli kaynağa hep dayandırılmıştır. Bu da destanlarda canlandırılan efsanelerdir. Tevhid mesajlarını insanlara ileten mucizelerle destekli peygamberler yerine, efsanelerde de Herkül, Zeus, lât, uzza, kutub, ulu önder ve Gavs gibi mitolojik kişilikler, herolar ve idollar vardır. Tevhidde Allah Teâlâ'nın, elle tutulmaktan gözle görülmekten münezzeh Zât-ı İlâhîyesi'ne karşılık şirk inancında da gizemli ruhlar vardır. Ancak ruhların da görülemeyen ve kavranamayan yönleri basit düşünceli insanları ikna edemediği için, şirk inancının teorisyenleri onları da doyuma ulaştırmada gecikmemiş, zamanla politeizm, efsanecilikten şekilciliğe doğru bir gelişme seyri göstermiştir ki mücessem putların ortaya çıkışı işte bu sebepledir.
Şirk, genellikle şu biçimlerde ortaya çıkmıştır:
[1]. Kur’ân-ı Kerîm 9/28
[2]. Bk. Batıl Dinler.
[3]. Bu olay Kur’ân-ı Kerîm'de : Enbiya Sûresi'nin çok kısa olan 51-70 âyetlerinde, son derece özet şekilde anlatılmıştır. Nemrut'un adı ise Kur’ân-ı Kerîm'de hiç geçmemektedir.
Eski çağlarda yaşamış olan bir topluluğa peygamber olarak Allah tarafından gönderilen Hz. İbrahim'in yaşadığı bu çok ilginç ve önemli olay hakkında yer, zaman, tarih ve adların Kur’ân-ı Kerîm'de verilmemesi bize aslında bu gibi şeylerin hiç de önemli olmadığını anlatmaktadır; daha çok şirk toplumlarının önem verdiği mitolojilerin temelde hiçbir işe yaramadığını, insanların, genellikle güçlü kimseleri, yani diktatörleri, kralları, kahramanları, rûhânîleri, tarikat şeyhlerini, ve ozanları olağanüstü vasıflarla yücelterek; onlara mitolojik birtakım nitelikler vererek, bir zaman sonra bu kimseleri tanrılaştırdıklarını, ancak bir gün gelip bütün bu adamların öldüğünü ve birer külçe kemik, birer avuç gübre, birer kuru mumya, hatta birkaç avuç toprak olduğunu dolaylı olarak ortaya koymakta ve bu anlatımla da şirk denen pislikten korunmamızı işaret etmektedir.
[4]. Bu tezi Filozof Tylor, La Civilisatino Primitive adlı eserinde savunmaktadır. Ancak birçok ilim adamları ve bunlardan Herbert Spencer bu görüşü eleştirerek çürütmüşlerdir. Çünkü pozitivistlere göre felsefeler deneye dayanmadıkları için yapıcı değil bilakis yıkıcıdırlar.
Burada hemen belirtmek gerekir ki tevhid dininin kaynağı, pozitivizmin de felsefenin de asla ulaşamadığı vahiydir. Dolayısıyla pozitivizmin, deneye dayanmayan felsefeyi reddetmesi ve felsefi çelişkileri çürütmesi, onun (aynı zamanda deneye dayanmayan vahyi de çürüttüğü) şeklinde algılanmamalıdır. Bilakis pozitivizmin felsefeyi çürütmesi, vahyin aynı doğrultudaki hükmünü veya tutumunu kanıtlamış olur ki esasen vahyin doğrulanmasında pozitivizm hiçbir zaman ölçü olamaz. şu varki vahiy ile bağdaşmayan felsefi çelişkilerin herhangi bir surette çürütülmesi demek, bir doğrunun, insan aklının alabileceği daha basit bir sistemle açıklanması demek olur.
şirk dinleri çok çeşitlidir. Çünkü her birinin çıkış noktası çok farklıdır. Bu dinlerin, her birinin, ilk oluşumu sırasında hangi neden ve eğilimle bir tevhid dininden koptuğu noktası önemlidir. Çünkü tevhidden şirke doğru kayma olayının ilk sebebi her sapık dinin sebebini oluşturur ve tarihi sürecini başlatır. Bugün mevcut olan şirk dinlerinin birçoğunun, tevhidden kopan ilk halkasını saptamak artık mümkün değildir. Ancak İslâm'dan kopan şirk dinlerinin başlangıç sebepleri ve tarihi gelişmeleri gayet açık ve meydandadır. Bu da bize şirk sapmalarının nasıl oluştuğu hakkında çok önemli ipuçları vermektedir.
[5]. Muhammed b. Süleyman el-Halebi, Nukhba'tul-Laâlî Lişarhi Badi’l-Amâlî, Beyit no. 10, S.23. Işık Kitabevi İstanbul-1979
İslami Okul Okulların En Önemlisi