2-FETİŞİZM (Büyü ve korku dini): - Islamdainanc - 13. Sayfa
2-FETİŞİZM (Büyü ve korku dini):
Fetişizmin temel faktörü ilkel insan psikolojisidir. Dolayısıyla belki de insan düşüncesinin ürünü olan tek dinsi inanç şekli fetişizmdir.
Fetişizm, sırf ilkel insan toplulukları arasında kendini göstermiş birtakım hurafî inanışlardır. Onun için fetişizmi tam bir din olarak tanımlamak doğru değildir. Bunun üç önemli sebebi vardır.
Birincisi: Fetişizmi bir din adı olarak ilk defa kullanan ne bir peygamber, ne de temelde ilâhî mesaja dayanan herhangi bir dinin rûhânî öncüsüdür. Bilakis Dess Brosses adında bir araştırmacıdır. Üstelik 1760 lardan önceki din literatüründe bu kelime bulunmadığına göre böyle bir isim altında yeni bir dinin tanımını yapmak mümkün değildir.
Her ne kadar Bahailik, Kadyânîlik ve Kökten putçuluk gibi daha dün denecek kadar yakın geçmişte İslâm'dan koparak oluşan dinsel kamplar da bugün bağımsız birer (batıl) din olarak tanımlanabilrlerse de bunlar temelde İslâm'dan ve Hırıstiyanlıktan esinlenilerek tertiplenmiş uydurma dinler olmak itibariyle yine de ilâhî mesajların çarpıtılması sonucu varlık göstermişlerdir. Halbuki Fetişizm böyle değildir. Fetişizmin herhangi bir tevhid diniyle ilişkisi yoktur.
Fetişizm'in bir din olarak nitelenemeyeceğinin ikinci sebebi şudur:
Fetişistler ilkel insanlardır. Korkup ürktükleri hayvanlara, canavarlara ve tabiat güçlerine, sanıldığı gibi ibadet etmemekte, bilakis onların şerrinden korunmak için büyü diyebileceğimiz bazı araçlara baş vurmaktadırlar. Bu araçlar onlara göre kurtarıcı birer çaredir. Ancak büyü niteliğinde kullandıkları şeyler birer ibadet özelliği taşımamaktadır. Onlar her ne kadar düşmanlarına karşı manevî birer silâh olarak bu büyüleri kullanıyorlarsa da bu şeyleri yaratıcı ve kâinâtı yönlendirip idare edici güçler olarak görmemektedirler.
Üçüncü gerekçe ise: Fetişizm'de belirgin dinî ayinler, rûhânîler ve mabed yoktur. Dolayısıyla bu inanışlara, ilkellikten kaynaklanan büyücü bir yaşam tarzı da diyebiliriz. Her şeye rağmen şirkin en bayağı görüntülerinden biri de bu fetişist inanışlardır.
Hemcinslerinin seyrek bulunduğu kuytu çevrelerde doğa ile kucak kucağa yaşayan, bu yüzden gerek vahşi hayvan saldırısı, gerekse yıldırım düşmesi ve anî seller gibi başa çıkamayacağı tabiat olayları karşısında çaresiz kalan insan daima ürkek ve tedirgindir. Binaenaleyh onu, uygar ve eğitimli insandan ayıran en karakteristik psikolojik özellik budur. İşte ilkel insanın maddi olmayan imajlara karşı duyguları ve değer yargıları da büyük ölçüde tabiat olaylarının yönlendirdiği bu psikolojinin ürünüdür. Uygar insan, ilkel insan gibi zaman zaman korkulu anlar yaşasa bile risklere karşı daha akılcı yollara başvurur. Din onun için riskleri önlemede öncelikli bir araç değil, bilakis yaratıcıya karşı sırf kulluk amacını taşır. İşte ilkel insandan uygar insana, din kavramının yüklendiği anlam ve değer farkı budur.
Örneğin idam sehpasındaki bir mü’min, kutsal metinlerden birşeyler okuyup üzerine üflediği, ya da iki rekat namaz kıldığı takdirde, burun buruna gelmiş olduğu (mukadder) bir ölüm tehlikesinden bu sayede kurtulacağına ihtimal vermez. Yani Allah (cc) dilememişse ibadet yaparak, ya da bu anlamda çeşitli rûhâni eylemlerde bulunarak bir şerri üzerinden defedemeyeceğine inanır. Buna rağmen sırf Allah'ın huzuruna imânla gitmek için yine dua eder. Çünkü Allah'a kesin surette imân eden insanın temel amacı şu veya bu beladan kurtulmak değil, bilakis Allah'a kul olmak ve kamil bir imânla âhiret âlemine intikal etmektir. Zira ebedî mutluluğun şartı dünyevî felaketlerden kurtulmak değil, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaktır.
İlkel insana gelince o, yaptığı bir büyü ile, örneğin bir vahşi hayvan saldırısına karşı kendini sağlama almış olduğuna inanır.
Öyle ise uygar insanın rûhânî eylemleri din niteliğini taşır. Buna karşın ilkel insanınki böyle bir nitelikten uzaktır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki Fetişizm, ilkel insanda dinsel bir eğilim gibi görünüyorsa da kesinlikle din değildir. Bilakis çok ilkel bir şirk türüdür.
Şirk kavramına bir din anlamı yüklemek ise
yerine göre değişir. Şirkin bir din olması şart değildir. Çünkü zâten
gerçek anlamda din niteliğine sahip olan tek inanç kurumu İslâm'dır.[1] İslâm'ın dışındaki tüm geçersiz inanç
kurumlarına din denilmesi ise mecâzîdir. Fakat şirk, daima tevhidin karşıtı
olarak bilinir. Dolayısıyla müşrik kişi
Çünkü bu insanlar, fetiş denilen birtakım büyüler yapar, bu büyülerin birçok tehlikelere karşı manevî güçler olduğuna inanırlar. Ayrıca doğadaki etkileyici şeylerde üstün ruhlar bulunduğuna da inanırlar.
Örneğin yüksek dağları, bulutları ve nehirleri üstün güçler olarak görür, onları birçeşit kutsal sayarlar. Ancak kutsallığı bu şeylerin görünürdeki maddelerine değil, onlarda -sözde - gizli bulunan birtakım karşıkonmaz yüce ruhlara bağlarlar.
Fetişizmin içyüzü
İnsanoğlu maddi çarelerle hedeflerine ulaşamadığı ya da sorunlarını çözemediği zaman bu kez gizli ya da gizemli yollara başvurur. Bu tercihler eskiden beri insanlar arasında genel bir eğilimdir.
Gizliliğin mazeretleri ve her zaman bir açıklaması vardır. Ancak gizemlilik daima karmaşıklığını koruyacaktır. Bu nedenledir ki Kur’ân-ı Kerîm'in onayladığı, hatta mü’minleri davet ettiği «dua» hariç, İslâm, büyü ve fal gibi gizemli yolların bazılarını en ağır suç olan «küfür» diye nitelemiş ve kâfirlere lanet etmiştir.[2]
İnsanoğlu, geniş bilgi birikimlerine sahip bulunmakla birlikte, yaşadığı olaylar içinde henüz çözümleyemediği ve sırlarına birtürlü erişemediği o kadar çok şeyler vardır ki bunlar hakkında bilginler, uzmanlar ve ilim adamları hâlâ susmayı tercih etmektedirler. Nitekim telepatinin, hipnotizmanın, spiritüel enerjinin, meditasyonun ve çeşitli alternatif tıp sistemlerinin içyüzleri hâlâ bilinmemektedir.
Gizemli konular, gerek kaynak ve temelleri yönünden, gerekse amaçları itibariyle birbirinden son derece farklıdırlar. O kadar ki bunların bazıları, hayat ve kâinât olaylarının, şimdiye kadar çözülememiş, belki de çözülemeyecek olan şifreleridir. Dolayısıyla bilinsin ya da bilinmesin, bunlar esasen birer realitedir. Ancak gerçekle hiçbir ilişkisi olmayan, buna rağmen yarı uygar toplumlarda, genellikle basit düşünen insanlardan çıkar sağlamak amacıyla -sözde - gizemli nitelikte yapılan büyü, fal, müneccimlik ve medyumluk gibi bazı işler daha vardır ki bunlar tamamen spekülatif muâmelelerdir. İslâm bunları hurâfe ve batıl inanç olarak değerlendirmiş, bunları yasaklamış ve bu işlerle uğraşanların cezalandırılmasını öngörmüştür. Çünkü bu insanlarda fetişist (müşrikâne) yaklaşımlar vardır.
Örneğin büyü yapan ve yaptıran insanlar (özellikle yaptıranlar), büyüye, amacı kestirme ve gizemli yollarla gerçekleştiren bir çare olarak inanırlar. Medyumlara ve kâhinlere başvuranların da inancı böyledir.
Düşmanını perişan etmek, başına dertler ve belâlar yağdırmak için silâh yerine büyüyü tercih eden insanın esasen ne istediğini şöyle açıklamak mümkündür:
Eğer silâh ya da herhangi bir şiddet yolunu kullanırsa yakalanacak ve ağır cezalara çarptırılacaktır. Halbuki büyüye başvurursa -kendince - hiç kimsenin sezinleyemeyeceği gizemli bir yolla bu amacını gerçekleştirmiş olacaktır (!) Öyle ise büyüye inanan insana göre hayat ve kâinât olaylarını büyü ile yönlendirmek mümkündür. Bu ise Allah Teâlâ’nın kâinat üzerindeki mutlak egemenliğini tanımamak, daha doğrusu, büyü gibi bir araçla ilâhî egemenlik sınırlarının, delinebileceğine inanmak demektir. Kuşkusuz, bu açık bir şirktir. Çünkü Allah'ın kâinât üzerindeki egemenliği mutlaktır. Hiçbir şey bu eğemenliğin dışında değildir, hiçbir olay bu egemenlikten bağımsız olarak cereyan edemez. Her şeyi Allah Teâlâ yönetmektedir.
Sebep-sonuç,temeline dayalı kâinât olaylarını etki-tepki
süreçlerine bağlayarak her şeyi hikmet ve kudretiyle yöneten Allah Teâlâ’dır.
Evrenin her noktasında cereyan edip duran akıl ve havsala almaz karmaşık
hadiseler, bir düzen içinde yürükülmektedir. Hiçbir şey te
Örneğin define
arayan bir insan,
Halbuki bu
araçların yerine fala başvuran insan, falcının bütün bu kanunları delebilecek
ve Allah'ın kâinât üzerindeki mutlak egemenliğinde O'na ortak olabilecek bir
güce sahip bulunduğunu bilerek veya bilmeyerek
İnsan, itikâdî yönü olmayan en ağır suçları bile işlerken son derece büyük vebal ve günahların altına girmesine rağmen yine de küfre ya da şirke saplanmaz. Halbuki itikadi yönü olan büyü ve fal gibi fetişist anlamda öyle suçlar vardır ki, kişi onları, hiç kimseye zarar vermeden, hiç kimsenin göremeyeceği yerlerde ve yalnız başına işlese bile Allah Teâlâ'ya ortak koşmuş olur ki bu suretle cinâyet işleyen bir kimseden daha çok Allah'ın öfkesini haketmiş olur ! Bunun mantıklı sebebi acaba ne olabilir? Sebebi gâyet açıktır.
Cinâyet işleyen bir insan, bu suça girişirken bile Allah tarafından yaratılmış bulunan ve yine O'nun koyduğu belli yasalarla işlevini yerine getiren akıl, silâh, tasarı ve planlı komplo projeleri gibi araçlara baş vurarak amacını gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu insan, en çirkin, en korkunç ve en vahşi bir amacın peşinde olmasına rağmen Allah'ın kâinat üzerindeki mutlak egemenliğini doğrularcasına O'nun koyduğu hayat kanunlarına göre davranmaktadır.
Halbuki büyüye veya fala başvuran insanın yargısı bundan çok farklıdır ve Yüce Allah'ı daha çok öfkelendirici bir anlam taşımaktadır. Büyü yaparak veya yaptırarak birini kazanmak, ya da birine zarar vermek isteyen insan, keza büyü veya fal aracılığıyla bilinmeyeni keşfetmeye çalışan insan, aslında Allah'a ait otorite sınırları dışında çözüm arayan insan demektir, Bu ise bir anlamda Allah'ın (haşa!) egemen olamadığı bazı bağımsız güçlerin ve alanların bulunduğunu bilerek veya bilmeyerek kabul etmek demektir. Belki bu nedenledir ki büyü, Kur’ân-ı Kerîm'de açıkça küfür olarak nitelenmiştir.[3] Küfür ise Allah'(cc) ın otoritesini tanımamak anlamını taşır.
Müslüman toplumlarda fetişist eğilimler
(Büyü, fal, havas, astroloji, râbıta, meditasyon vs.):
Fetişist inançlara, Müslümanlar arasında «Hurafeler» ya da «Batıl inançlar» denir.
Hurafe: Uydurulmuş, abartılmış, akla ve vicdana sığmayan asılsız inanç demektir.
Bâtıl da, geçersiz, hükümsüz ve bağlayıcılığı olmayan şey anlamına gelir.
Ne yazık ki Müslümansı toplumlar, hatta Müslümanlar (daha doğrusu bilgisiz ve eğitimsiz mü’minler) arasında bile batıl inanışların tutunabildiği, inkâr edilemeyen bir gerçektir. İlginçtir ki sahâbîlerden büyük şahsiyetler hariç, diğerlerinin de zaman zaman batıl inançlara kapıldıkları ve Hz. Peygamber (sav) tarafından şiddetle uyarıldıkları bazı eserlerde nakledilmektedir.[4] Ancak sahaâbîler, Rasûlullâh (sav)'ın uyarıları üzerine hemen tevbe etmiş ve kanaatlerını düzeltmişlerdir.
Yukarıda da açıklandığı üzere batıl inanç: Kulluk anlamını taşıyan imânî bir mesele olmaktan çok, insanın, ya ürküntü duyduğu şeylere karşı aklı sıra manevi çare diye başvurduğu birtakım şarlatanlıklardır; veya hayatta karşılaştığı sorunların çözümlenmesinde yardımlarını almak üzere evliyalar ve rûhâniler gibi «yarıtanrılar» dan medet ummalar ve onlara yapılan dua ve niyazlardır.
Elbetteki
Müslümanlar arasında da bu şarlatanlıklara ve ölülerden yardım dileyebilecek
kadar basit düşünceli insanlar vardır. İşin ilginç tarafı, bu insanların
hepsinin de eğitimsiz olmadıklarıdır. Medyumlardan medet uman, falcılara
başvurup geleceğini onlardan öğrenmek isteyen nice okumuş devlet adamlarının
yaşadığı skandallar, toplumu zaman
zaman meşgul etmiştir. Evet insanlar baş edemeyecekleri güçlere ve nereden
geleceğini tahmin edemedikleri kaza ve belalara karşı daima tedirginlik
duyarlar. Bu psikolojik durum, yalnızca inançlı insanlarla da sınırlı
değildir. Hemen herkes herhangi bir nedenle ve herhangi bir yerden gelebilecek
risk ve tehlikelere karşı önlem
Ne ilginçtir ki Kur'ân'ın feyiz ve nurundan yoksun bazı kimseler, hayattaki muhtemel risklere karşı -dua ve tevekkül hariç- dindarlardan daha akılcı ve daha meşru yollara başvurarak önlemlerini almaktadırlar. Nitekim Müslümansı topluluklar arasında yaygınlaşan hurâfe ve batıl inançlar yüzünden, gerçek Müslümanlar her münasebette, akılcı geçinen müşrikler tarafından küçümsenmekte ve alay konusu olmaktadırlar.
Tekrar kaydetmek
gerekir ki hastalığa ya da nazara karşı kurşun döktürmek, tütsü yapmak, sıtma
için el bileğine, okunup düğümlenmiş iplik bağlamak, eve, arabaya, ya da dikiş
makinesi ve bilgisayar gibi cihazlara (kaza
belaya karşı) nazar boncuğu, nalça, bebek papucu gibi tılsımlı sanılan
şeyler takmak batıldır, çirkindir,
şirktir. Çünkü bu yollara başvuran insan aslında nalın, papucun, nazar boncuğunun,
muskanın ve benzeri büyü araçlarının, Allah'ın egemenlik sınırları dışında birer
güç olduğunu
Başta eğitimsizlik olmak üzere çeşitli çıkar odaklarının, gayret ve propagandalarıyla şartlanan insanlar arasında özellikle batıl inanışlar daha çok yayılır. Şirke götüren bu tehlikeli anlayış ve kanaatler o kadar çok ve yaygındır ki hepsini örneklerle sıralayıp anlatmak imkânsızdır. Bunları, «nazar» gibi hak ve gerçek olan inançlardan ayırt edebilmek için Müslümanın iki ölçüsü vardır. Bunlar kitap ve sünnettir. Yani manevi değer olarak tanıtılan herhangi bir şeyin öyle olup olmadığı, Onun, Kur’ân-ı Kerîm'e ve Hz. Peygamber (sav)'in hayatına uyup uymamasına göre ancak anlaşılır. Dolayısıyla Müslümanların her konuda olduğu gibi bu noktada da başvuracakları mihenk taşları işte bu iki şeydir.
Batıl inanışların kaynakları ve yayılma şekilleri:
İslâm'ın korkutucu tehditlerine rağmen batıl inanışların, Müslümanlar arasında da tutunması ilginç bir olaydır. Çünkü İslâm'a göre neyin hak, neyin batıl; hangi düşünce ve inanışların doğru, hangisinin ise yanlış olduğu gâyet açıktır. İslâm bu konuda insanlığın bütün inanç kurumlarından çok farklı ve ciddî disiplinler getirmiştir. Bunlar özellikle «küfür» ve «şirk» kavramlarının içerikleri olarak akâid âlimleri tarafından her çağda ele alınmış ve açıklanmıştır. Buna rağmen çoğunun şirke sebep olduğu batıl inanışların, «bid'at» ve hurâfelerin Müslümanlar arasında yer yer yayılması bir türlü önlenememiştir. Dolayısıyla bu inanışların, esasen nerelerden, hangi kaynaklardan peydahlanıp geldiği ve hangi yollarla halk arasına yayıldığı önemli bir konudur.
Batıl inanışlar, aslında ciddî ve çok yönlü olarak ele alınıp incelenmeye muhtaçtır. Bu konuda gereken çalışmalar yapıldığı ve kesin sonuçlar alındığı takdirde birçok şirk faktörünün kökeni daha net olarak ortaya çıkacaktır. Çünkü bu inanışların çoğu, eski dinlerin birçeşit kir ve pasakları olarak tarihin akıntısı içinde günümüze kadar sürüklenip gelmiştir. Hatta bu telakkiler, tarihin seyri içinde çeşitli yorumlardan ve benzeri daha birçok batıl inanışlardan da beslenerek bugünkü şekillerini almış olabilirler. Bu açıdan bakıldığında batıl inanışların, Müslümanlar için ne kadar büyük imânî tehlikelerle yüklü olduğunu tahmin etmek güç değildir.
Özellikle şunu belirtmek gerekir ki, yüzyıllar önce, örneğin iki üç ay gibi çok kısa bir zaman zarfında kendi özgür irâdeleriyle ve büyük kalabalıklar halinde İslâm'a girmiş olan topluluklar, fetih ordularının heybeti altında paniğe kapılarak Müslüman olmuş kitlelere oranla eski inançlarından İslâm'a çok daha fazla şeyler taşımışlardır. Bu insanların, İslâm'ı severek O'na gönül kapılarını açarlarken bulundukları özgür ortamda eski dinlerinden hemen sıyrılıp arınmak için pek de zorlayıcı nedenlerle karşılaştıkları söylenemez. Örneğin vaktiyle dinlerden birinin saygın birer rûhânî şahsiyetleri iken, gelişen olayların etkisiyle bir sabah kendilerini İslâm'ın içinde bulan insanları bir düşünün. Bunlar, İslâm’ı birkaç ay içinde kabul eden koskoca bir toplumun arasında artık papucu dama atılmış bir dinin rûhânîleri olarak yaşayabilirler mi idi; ya da Müslüman olsalar bile bu adamlar eski saygınlıklarını koruyabilmek için şimdi de bir İslâm âlimi rolünü hiç mi oynamak istemeyeceklerdi ?!
Bütün bunlar insana çok şeyler hatırlatmaktadır. Öyle görünüyor ki vaktiyle bir şaman rahibiyken, İslâm’a girer girmez sırtına cübbeyi, başına da kavuğu geçirip ertesi gün hemen bir «Efendi Hazretleri» oluveren nice insan, bilerek veya bilmeyerek eski dinin öğretilerini, İslâm’a bulaştırmaktan hiç çekinmedi ve çekinmek için de o zaman belki bir neden bile bulamadı! İslâm'ın, batıl ve yabancı inanışlara karşı ciddî tavrını o günün henüz yeni Müslüman olmuş duygusal ve cahil kalabalıkları anlayamazlardı. Onlar, asırlar önce Hz. Peygamber (sav)'in Mekke müşriklerine karşı verdiği zorlu mücadeleleri, çektiği çileleri bilemez ve takdir bile edemezlerdi. Çünkü Kabe'deki yüzlerce putun nasıl kırıldığını gözleriyle görmemişlerdi. Onun için de elbette ki putlara ve çeşitli şirk sembollerine karşı eski Müslümanlar kadar hiç de duyarlı olamazlardı. Bugün de Müslümansı toplumların durumu aynı değil midir ?
Hz. Peygamber'(sav) in çağını ve yaşadığı çileleri canlandıran filmler her gün seyredilmektedir. Ancak bunlardan, tevhid inancı doğrultusunda acaba ne kadar ders ve ibret alınabilmektedir? Çünkü günümüzde Müslümanım diyen milyonlarca insanın hayatında o kadar trajik çelişkiler vardır ki bunlara dokunmaktan bile insan âdetâ utanç duymaktadır. Örneğin camiden çıkar çıkmaz hemen bir türbenin, bir mezarın başında dikilen, ya da bir törene katılan ve o sırada bir heykelin karşısında saygı duruşunda bulunan nice insan kılığında yaratık vardır ki bunlara şirk kavramının ne olduğunu anlatmak mümkün değildir. Çünkü gerçekten şirkin ne olduğunu anlamak için hem belli bir zaman gereklidir, hem de bu iş pedagojik bir eğitim meselesidir; Ve çünkü tevhid bilincine erişemeyen insan, hiçbir zaman şirk tehlikelerine karşı kendini koruyamaz. Özellikle toplumun manevi bağışıklık sistemini çökerten tarikatların yaygın olduğu Türkeye’de şirk tehlikelerine karşı korunmak oldukça zordur.
Aslında, Allah'a kesin ifadelerle ortak koşan bir kimseye rastlamak hemen hemen mümkün değil, denebilir. Örneğin (Haşa !) «Allah, filan güçlerle - ya da- şu kadar sayıdaki kimselerle birlikte âlemleri yönetiyor» diyen ve böyle inanan hiç kimseye rastladınız mı ? Buna rağmen Kur’ân-ı Kerîm, şirk üzerinde çok durmuş, ve Allah Teâlâ, şirk koşan kimseyi asla afetmeyeceğini kesin şekilde açıklamıştır. [5]
Öyle ise şirkten anlaşılan şudur:
İnsanlar çok kesin ifadelerle Allah'a ortak koşmazlar. Çünkü bu suretle çok fahiş bir mantıksızlık örneği vereceklerini genellikle bilirler. Dikkat edilirse kâfirler bile bu anlamda şirk koşmazlar. Örneğin bir heykelin karşısında saygı duruşunda bulunacak kadar basitleşen ve şeytana maskara olan insanlara bile bu eylemleriyle Allah'a ortak koşup koşmadıklarını sormak âdetâ bir cesaret işidir. Böyle bir soruyu yöneltecek insana «meczup» ya da «deli» demeleri hatta onu linç etmeleri bile muhtemeldir. Bu da insanların açıkça ve kolay kolay «Allah'ın ortağı vardır.» diyemeyeceklerini kanıtlamaktadır.
Öyle ise şirkten (yani Allah'a ortak koşmaktan) gerçek amaç, O'nun kâinat üzerindeki mutlak egemenliğini tanımamaktır. Bu da Allah’dan başka şeylere karşı, –ancak Allah’a gösterilebilecek şekilde- saygı duruşunda bulunmakla olur.
Şirk suçunun gerçekleşmesine neden olan sözler, eylem ve tavırlar özet olarak şu beş ana başlık altında toplanabilir:
a) Her türlü büyü:
Bütün tılsımlar; tütsüler; kurşun dökmek ve ipliklere üfleyip düğümlemek gibi şarlatanlıklar; (çeşitli baharat, mum, kıl, kemik, tırnak ve dışkı gibi) atık ve necis maddelerle yapılan maksatlı ve gizli işler; Havâs denilen okuma, şekil, şema, yazı ve heykelcikler bu bölüme girerler. Bu uğraşlar, sayılamayacak kadar çeşitlidir. Kenzu’l-Havas (Gizli İlimler Hazinesi), Şemsu’l-Maarif ve El-Lu'lu' ve'l-Mercan gibi büyü kitaplarında bunların uygulama şekilleri ve sözde sırları (!) anlatılmaktadır. Cahil insanların sırtından kolayca geçinmek için cinci üfürükçü birtakım açıkgözler tarafından yapılan bu büyülerin, geçici bir psikolojik yönlendirmeden başka gerçek anlamda hiçbir etkileri yoktur.
b) Fal ve her türlü kehânet:
Gerek günümüzde sosyete falı olarak bilinen tarot ve eskiden müneccimlik denilen astroloji (burçlar ya da yıldız falı), gerek daha çok çingeneler tarafından yarıdilencilik amaçlarıyla bakılan su, el ve ayna falı, gerekse şehir halkı arasında yaygın olan kahve falı bu kısma girmektedir.
Bazı kimselerin «Fala inanma, falsız da kalma» sözü açık bir çelişkidir. Şirk riskini ortadan kaldırmaz. İmânî açıdan son derece tehlikeli olan tüm eylem, söz ve tavırlar mizah konusu yapılamazlar. Nitekim ciddî anlamda olmasa bile bu tür sözleri sarfedenlerin yeniden Kelime-i Şahadet getirmeleri gerekir.
c) Ermişliğe bağlanan kehânetler:
Ermişlik, mitolojik bir kavramdır. Gizli bir kaynaktan metafizik anlamda ilham alarak meçhulleri ve geleceği bilmek demektir. Mitolojik anlayışta ermişliğin sınırları da yoktur. Kişi, ya da kişilerin hayal gücüne paralel olarak efsânevî içerikler kazanır. Daha çok Türk ve İranlı Müslümansı toplumlar arasında ermişlik mitolojisi yaygındır. Ehl-i Beyt'den imamlar, seyyidler, evliyalar, tarikat şeyhleri ve hatta bazen deliler bile bu cahil topluluklar tarafından ermiş sayılırlar ve tanrılaştırılırlar. İslâm akâidinin tanımladığı «kerâmet» in bu mitoloji ile hiçbir ilişkisi yoktur. Animist kökten gelen bu batıl inanç, şirkin en tehlekeli ve en bayağı türlerinden biridir..
Ermiş kişi; tarikatçılara ve onların etkisinde kalmış eğitimsiz, bilgisiz insanlara göre: Allah katına varmış, bu suretle de insan üstü bir kimlik kazanmış olan kimse demektir. Bazı örgütler ve organize çıkar güçleri tarafından yapılan çeşitli propagandalarla zaman zaman birilerine, mistik ve rûhânî kimlik içinde ün kazandırılır. Sadece Müslümansı topluluklar arasında değil, hemen her millet arasında tarih boyunca bir sömürü aracı olarak sürdürülen evliyacılık bugün de yaygındır. Velî ya da evliyâ sıfatıyla popüler olan kişi, genelde halinden memnun olduğu için, kendisine şöhret sağlayanları yalanlamaz. Bu durum ise onun zaman içinde yarı tanrı olarak zihinlere kazınmasına sebep olur. Ölünce üzerinde türbe inşa edilir, adına kurbanlar kesilir, kerâmetler örülür, hatta söylemediği sözler, yazmadığı kitaplar ve divanlar bile üretilir.
Türbeler, süslü sandukalar, kale bedenleri gibi anıt mezarlar, törenler, esas duruşları, râbıtalar, Hatm-i Huwâcegânlar, İslâm terminolojisiyle açıklanamayan patanjalist kavramlar ve öğretiler, İslâmî motiflerle kamufle edilmiş budist kaynaklı ayin ve zikirler, bu mitolojinin çeşitli malzemeleri ve görüntüleridir.
d) Ölüyü ya da faniyi tanrılaştırma:
Bu batıl inanç bazı yönlerden ermişlik mitolojisiyle ilintilidir. Geniş cahil topluluklar tarafından gavslar, kutuplar, abdallar, erenler , şeyhler, azizler, rûhânîler, ulu önderler ve kurtarıcılar gibi çeşitli adlar altında tanrılaştırılan faniler vardır. Bunların ölüleri de dirileri gibi kutsal karşılanırlar. Sağken müritleri, hayranları ve aveneleri tarafından veli ve ermiş olarak kabul edilen ve birçoğunun adlarının sonuna «Hazretleri» unvanı konarak yüceltilen bu kimselerin, Allah katında da yine veli ve hazret olduklarına inanılır. Dolayısıyla ölüm onlar için farklı bir anlam taşır. Hayattayken kınındaki kılıç gibi durduklarına inanılan bu adamları, öldükten sonra artık kınlarından çekilmiş kabul ederler. Yani daha etkin ve keskin olurlar (!) Nitekim bu adamların hayattayken sahip oldukları şöhret, öldükten sonra da bazen asırlar boyu devam eder ve türbeleri sürekli işleyen birer ziyaretgâh olur. Konya'daki Celaleddin-i Rûmî Müzesi ve Ankara'daki Anıtkabir bunun en çarpıcı birer örneğidir.
Bu türbe ve mezarlıklarda, ziyaret sırasında yakılan mumlar, yapıştırılan niyet taşları, bağlanan bezler, atılan paralar, adanan adaklar, kesilen kurbanlar, verilen yemekler, yazılan dilekçeler, düzenlenen mevlit şölenleri[6] yapılan dua ve yakarışlar «Rûhânîyetten istimdat»'çı kültün temel özelliklerini açık şekilde sergilemektedir.
Bu münasebetle ve özellikle kaydetmek gerekir ki Türkiye'de cahil kalabalıkların din anlayışı budur.
e) Eşya ve olaylarda birtakım kutsal gizemler bulunduğuna inanmak:
Manevi koruyucu olduğuna inanılarak çocukların üzerine, araçlara, evlere ve cihazlara asılan nazar boncukları, iğde çekirdeği, rûhânîlere ait tesbih, cübbe ve sikke gibi giyim ve kuşam eşyası, besledikleri köpeklerin maketleri, içinde içki içtikleri kadehler, kullandıkları müzik aletleri, kutsal sayılan niyet ve murad ağaçları, keza hastalık giderici olarak inanılan mekânlar, kayalar ve kutsal (!) pınarlar[7] bu kısma giren şirk sembolleridir.
Sonuç olarak özetle diyebiliriz ki kalabalıkların belki de İslâm'dan bir parça gibi gördüğü, (şirke neden olabilecek) o kadar bayağı inanışlar vardır ki bunların bir bölümü vaktiyle batıl dinlerden birinin mensubu iken İslâm'a girenler tarafından eski alışkanlıkla sürdürülen bir önceki dinin gelenekleridir; Hacı Bektaş, Mevlânâ, Oruç Baba, Telli Baba, Helvacı Baba, Veyselkarânî ve Zilli Dede etkinlikleri gibi... Bir diğer bölümü ise bazı cahil Müslümanların, haşır neşir oldukları yahudi ve Hıristiyan arkadaş muhitlerinde görüp özentiyle taklit ettikleri şeylerdir.
[1]. Kur’ân-ı Kerîm 3/19, 3/85
[2]. Kur’ân-ı Kerîm 2/159, 2/161, 33/64
[3]. Kur’ân-ı Kerîm 2/102
[4]. Hafız b. Ahmed el-Hakemî, Meâricu’l-Kabûl 1/273-274.
[5]. Kur’ân-ı Kerîm 4/48
[6]. Türkiye'de yalnız Türkler tarafından ölmüşlerin ruhuna okutulan Mevlid adı altındaki manzum risale Merhum, Bursa'lı Süleyman Çelebi (Öl.M. 1422) tarafından kaleme alınmıştır. Bu eserin asıl adı Vesile'tün-Necât'dır. Bu zat, Yıldırım Sultan Bayezit zamanında yaşamıştır. Buna göre İstanbul'un fethinden çok önceleri yazılmış olan mevlit, yaklaşık 150 yıl sonra Üçüncü Sultan Murad (1546-1595) zamanında ilk defa Hz. Peygamber (sav)'in, yalnızca doğum yıldönümü münasebetiyle okutulmaya başlanmıştır.
Ne yazık ki cami gibi kutsal ve belli ibadetlere mahsus mekanlarda mevlit okutmak o tarihlerden itibaren bir gelenek olarak yerleşmiştir. Bugün mevlit okumayı ve okutmayı bir ibadet sananların sayısı -maalesef- milyonları aşmaktadır. Artık bu yanılgıyı düzeltmek de pek kolay gibi görünmemektedir. Halbuki Süleyman Çelebi Merhum'un böyle bir amaç güttüğü asla kanıtlanamaz. Kuşkusuz O, Hz.Peygamber (sav)'in sırf derin sevgisiyle bu eserini yazmıştır. Mevlit, edebi değeri olan çok güzel bir eserdir. Onu elbetteki evlerde ve daha başka uygun yerlerde ibadet amacı güdülmeden okumakta ve terennüm etmekte hiçbir sakınca yoktur.
Bu türlü âyinlerin camilere kadar taşınmış olmasında Şiîlerin etkisi bulunabilir. Çünkü İran halkıyla komşu olan Kürtlerde ve «Güneydoğu»'daki Arap asıllı azınlık arasında da camilerde mevlit okutma geleneği vadır.
[7]. Bazı hastalıkların doğal yollarla şifaya kavuşturulması için ziyaret edilen kaplıca ve benzeri su kaynaklarını, şarlatanlıklara konu edilmiş şeylerle karıştırmamak gerekir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi