Kulliyatlar - 18. Sayfa - Islamdainanc
BÖLÜM-II
İMÂNIN TEMEL İLKELERİ
İmânın temel ilkelerini Kur’ân-ı Kerîm'den öğreniyoruz. Allah Teâlâ kendisini, kendi sıfatlarıyla, güzel isimleriyle ve harika eserleriyle bize tanıtmıştır.
Alimler, imân konularının herkes tarafından kolayca anlaşılabilmesi için belli sistemler geliştirmiş ve metodolojik sıralamlarla bu konuları açıklamaya çalışmışlardır. Hiç kuşkusuz bunu, gerek Kur’ân-ı Kerîm'den, gerekse Hz. Peygamber (sav)'in hadislerinden ilham alarak yapmışlardır.
Ancak seleflerimizin hepsi de bu yolu seçmemiştir. Nitekim bu değerli şahsiyetlerden Ebu Cafer et-Tahâvi ile çağdaş alimlerimizden Ömer Nesefi merhumların yazdıkları gâyet kısa akâid metinlerinde örneğin imânın başlıca altı şartı bulunduğuna ilişkin bir kayıt yoktur. Bu demektir ki aslında Kur’ân-ı Kerîm'in haber verdiği bütün gerçeklere -herhangi bir sınır getirmeden - imân etmek gerekir. Bununla birlikte taşıdıkları önem bakımından: (Allah, melekler, kitaplar, peygamberler, âhiret günü, kaza ve kader) olmak üzere altı konuyu «İmânın Temel İlkeleri» olarak açıklamakta yarar vardır. Çünkü zâten kader hariç, diğer imân gerçekleri Kur’ân-ı Kerîm'de de bir arada zikredilmişlerdir. Bunu göz önünde bulunduran son devrin âlimleri böyle bir metod izlemişlerdir. Aslında Kurânî gerçeklerin hepsi birbirine bağlıdır ve hepsi birden bir bütünlük oluşturmaktadır. Binaenaleyh bu altı temel kurala inanan insan aynı zamanda Kur’ân-ı Kerîm'in tümüne inanmış sayılır. Şu halde İki cihanda kurtuluşumuzu borçlu olduğumuz bu altı temel gerçeğin altısına birden inanmakla ancak imân oluşur. Burada çok ciddî bir ifadeyle belirtmek gerekir ki bunlardan değil bir tanesini, herhangi birinin bir ayrıntısını bile inkâr etmek hepsini birden yok saymakla eş değerdedir !
Bilgi Araçları ve İmân
İnsan ancak kesin olarak bildiği şeye inanabilir. O halde bilmek ile inanmak arasında çok güçlü bir bağıntı vadır.
Bilmek: Bir şeyi bilinçle algılamak demektir. Algılamak ise dört türlüdür.
1- Yanlış Algılamak: Doğal bir kusurdan da olabilir. Renkkörlüğü yüzünden, örneğin yeşili kırmızı görmek gibi... Bu durum, bir gerçeğe inanmak için büyük ölçüde sorun oluşturmaz. Dolayısıyla imân konusunda sorumluluğun ortadan kalmasının bir nedeni de olamaz. Ancak doğuştan zekâ özürlülüğü ya da aklî dengenin bozukluğu nedeniyle gerçekleri, olduğundan farklı algılamak maazerettir. Yanlış algılama, sonradan olma (ârızî) nedenlerden ya da yetersizlik ve imkânsızlıklardan da doğabilir. Örneğin zehirleyici bir maddeye, şifa verici olarak kanmak gibi. Evrensel bir gerçeğe inanmak bakımından böyle bir durum, kişinin araştırma ve aydınlanma imkânlarını ilgilendiren ortam ve şartlara göre değişebilir. Kişi, içtenlikle gerçeği öğrenmek uğruna elinden geleni yaptıktan sonra gücünün yetmediği engelleri aşamamanın sonucu olarak yanlış bilgilenmekten dolayı sorumlu olmaz. Ancak bu nokta hemen her kişiye göre değişebilecek kadar görecelidir.
2- Kuşku İle Algılamak: Bu durum, bir şeyin gerçek olup olmadığı hakkında tereddütlü olma halidir. Bu durumda bulunan insanın zihnindeki bilgiler kararsızdır ve gelgit sürecindedir. Böyle bir insanın kesin kanıtlar karşısında bile kuşkusunun devam etmesi eğer bir saplantıdan veya inattan dolayı ise asla mazeret değildir. Bilakis suç ve sorumluluk için ilk kesin nedeni oluşturur.
3- Çözümleyememek: Bu durumdaki insan, yaşadığı sorunun ayrıntılarıyla meşguldür. Projesi kesin bir binanın malzeme miktarını bir türlü hesaplayamamak gibi. Bu durumdaki insan, kısmen kuşku içindeki kimse gibidir. Ondan tek farkı sonucun doğruluğundan peşin olarak emin bulunmasıdır. İmân konusunda bu kimsenin, kesin kanıtlara rağmen, duygusallık ya da olumsuz propagandalar nedeniyle bocalaması asla mazeret değildir. Genellikle inâdî küfür bu tür bir ruh halinin sonucudur.
4- Kavramak veya duyumsamak: Bu da, herhangi bir araç yardımıyla, gerçeği kendi özelliği ve tanımı içinde algılamaktır. Yani kişinin ikna olması halidir. Bu dört kategoriye giren zihinsel olguların tümü bilgidir. Ancak ilk üçü yetersiz, dördüncüsü ise yeterli bilgidir. Yeterli bilgi aynı zamanda kesin ve doğru olan bilgidir. Şu varki kesin bilgi, kapsamlı kavrayış demek değildir. Bu nedenle ipuçları ve semboller de bilgidirdler. Çünkü bunlar da kesin bir kanaat için yeterli araçlar olabilirler. Nitekim birçok insan şifrelere tutunarak amaçlarına ulaşmaya çalışırlar.
Örneğin doğuştan âmâ bir kimsenin güneş hakkındaki bilgisi, gözleriyle güneşi gören insanlarınki kadar kavrayıcı ve kapsamlı değildir. Bununla beraber onların bilgisi kadar kesindir. Keza duyuları sağlam, ufukları geniş ve kültürlü birçok insanın güneş hakkındaki teknik bilgileri, astronomlarınki kadar kapsamlı ve kavrayıcı değildir. Bununla birlikte kültürlü olmak şöyle dursun bilgi düzeyleri pek sıradan milyonlarca insanın bile örneğin güneşin dünyadan 150 milyon km. uzakta bulunduğuna, çapının: 1 391 000 km. olduğuna ve merkezindeki sıcaklığın 150 milyon santigrad dereceyi bulduğuna ilişkin bilgileri gökbilimcilerinki kadar kesindir.
İnsanda imânın oluşabilmesi bakımından bilgi çok önemlidir. Ancak bilgi kavramı da ilim ve felsefede işlenen diğer birçok kavramlar gibi eskiden beri derin incelemelere ve tartışmalara konu olmuştur. Dolayısıyla bu yöndeki çalışmaların sonucu olarak «Bilgi teorisi» doğmuştur. Psikoloji, sosyoloji ve mantığın ortak konusu olan bilgi, nicelik, ölçüt ve değer gibi temel unsurlarla ancak tanımlanabilmektedir. Elis'li Pyrrhon'dan Gazalî'ye, David Hume ve Kant gibi Batılı şüpheci filozoflarına kadar birçok ilim adamı bilgi hakkında farklı kanaatler ortaya koymuşlardır. Ancak bütün bunlar, basiret ve sağduyu süzgecinden geçirilecek olursa özetle denebilir ki bilgi: Gerçeği kendi özelliği ve tanımı içinde; Aklın, duyuların ve doğru haberin yardımıyla kavramak veya duyumsakmaktır. Nitekim İslâm âlimleri bilginin sağlıklı bir şekilde elde edilebilmesi için bu üç aracı birlikte sözkonusu etmişlerdir. Örneğin Ömer Nesefî, Risalesi'ne: « Yaratıklar için bilgi araçları üçtür: Sağlam duyular, doğru haber ve akıldır.» diye başlamaktadır. Evet, evrensel bilgileri algılayabilmek ve bunlara bağlı olarak da en büyük gerçeği duyumsayabilmek ancak bu üç araç sayesinde mümkündür. Şimdi bunları ayrı ayrı inceleyelim:
1- Sağlam Duyular: Bunlar, görme, işitme, dokunma, tatma ve koklama hisleridir. Bunlardan her birinin işlevi farklıdır. Her biri tabiattaki belli gerçekleri algılar. Aynı zamanda (aklın denetiminde) biri, diğerinin işlevini kolaylaştırır.
Göz görür ve değişik renkleri birbirinden ayırır; Kulak işitir ve ses tonlarının, notaların ve frekansların farklarını duyumsar; Cilt dokunma uyarısı alır ve eşyanın fizik karakterlerini algılar; Dil değişik tatları, burun ise değişik kokuları birbirinden farkeder. Bu beş duyu ile çevremizde ve kâinatta olup biten çeşitli olaylar hakkında sınırlı da olsa saniyede milyarlarca dalga boyu habercikler alırız. Aydınlık, karanlık, sıcaklık, soğukluk, sertlik, yumuşaklık, kuruluk, ıslaklık, yakınlık, uzaklık, matlık, parlaklık, kalınlık ve incelik farkları ile renkler, kokular, boyutlar, şekiller ve frekanslar bu duyular sayesinde algılanabilmektedir.
İnsanın, bir şeyin
gerçek olup olmadığını farkedebilmesi ve
Örneğin Allah Teâlâ, kendi varlığı ve kudreti hakkında insanı düşündürmek ve bu suretle onun hidâyetini kolaylaştırmak için birçok açıklamalar yapmıştır.[1] Bu açıklamaları insan önce kulaklarıyla duyar; Sonra (düşünerek) gözleriyle eşya ve olayları seyreder; Bu olaylar içinde koku, tat, renk, mesafe, yoğunluk hacım ve boyut gibi değerleri beş duyusu sayesinde (ve ikinci, üçüncü derecedeki araçları da kullanarak) ölçmeye ve algılamaya çalışır. Böylece aldığı mesaj ile çevresindeki gerçekler arasında bulunan bağıntıları inceler, muhakeme yapar ve sonunda da kararını verir.
Beş duyudan bazılarının, işlevini yapmıyor olması evrensel gerçekleri algılamada büyük aksamalara yol açmaz. Örneğin ilk Müslümanlar arasında âmâ kimselerin de bulunduğu söylenmektedir. Hz. Peygamber (sav)'in, insanlara ulaştırdığı vahiyleri bu âmâ kimseler de aynen, duyuları sağlam olanlar gibi kolayca karşılayabilmişlerdir.
İşitme ve konuşma imkânlarından tamamen yoksun olmak gibi bir durumda bulunanlar, sayıca çok ender oldukları için hem bu konudaki genel tanımları bozmuş olmazlar (yani istisnaları oluştururlar), hem de sorumlulukları, onların doğal imkânlarıyla orantılıdır.
2-Akıl:
Akıl, Allah
Teâlâ'nın insana en büyük nimetidir; Onu, bütün gelişmiş canlılardan ayıran
Aklın sorumluluğu ve onun neyi kavrayıp neyi kavrayamayacağı konusu ilim tarihinde enine boyuna tartışılmıştır. Aklı neredeyse inkâr edenlerin yanında onun, asla şaşmaz ve her konuda yegâne ölçü olduğunu savunanlar da bulunmuştur.
Örneğin, David Hume'ın şüpheciliği ile İmmanuel Kant'ın fenomenizmi, aklın, nesnel (cevherî) gerçekliği mutlak anlamda kavrayamayacağını savunmaktadır. Bu filozoflar, bilgi kavramına spekülatif birtakım açıklamalar getirmekle istikrarsız ve şaşırtıcı bir görüş ortaya koymuş, buna bağlı olarak da aklın rolünü küçümsemişlerdir. Buna karşın aklı tanrılaştıran, hatta işi akla tapmaya kadar vardıranlar bile olmuştur.
İslâm Tarihi'nin ilk dönemlerinde Mu'tezilîler olarak varlık gösteren kelâmcı bir kampın mensupları da aklı, gereğinden fazla ön plana çıkarmış, bu konudaki rijit görüşleriyle İslâm'dan uzaklaşmışlardır. Bu cümleden olarak «İnsan, akıl ve irâdesiyle kendi fiilini, bizzat kendisi yaratır.» iddiasında bulunmuşlardır. Hatta aklı o kadar yüceltmişlerdir ki bir şeyin hayırlı ya da şerli, iyi ya da kötü olduğunun ancak akılla belirlenebileceğini, bu konuda kitap ve sünnetten ayrıca bir kanıt aramanın gerekli olmadığını bile ileri sürmüşlerdir.
Gerçekte ise akıl, ne öyledir, ne de böyle. Aynı zamanda akıl ne insandan bağımsız bir cevherdir, ne de bilginin kendisidir. Nitekim bilgi, yani ilim, Allah Teâlâ'nın sıfatlarından biridir. Bununla beraber O'nu akıllı olarak nitelemek doğru değildir. Yani, «Allah (cc) Alîm'dir», ilim sahibidir, denir; Ama «Allah Akıllı'dır» denemez.
Akıl, insanda doğal bir düşünme, ayırt etme ve yargılama gücüdür. Bu güç, esasen insanın, doğarken fıtratında karmaşık bir tür enerji olarak vardır. Fakat diğer melekeleri ve natürel mevhibeleri gibi akıl da ilk başta ham bir potansiyeldir. İnsanın zaman içinde, ruhundaki diğer ham yeteneklere paralel olarak gelişir ve olgunlaşır. Aklın, insandan insana değişen limitleri varsa da bu karmaşık farklar, nedensel zekâ dereceleri olarak açıklanabilir. Ama her normal insanda bulunan aklın minimum derecesi, evrensel gerçekleri tanımaya ve tanımlamaya elverişlidir. Aksi halde ilâhî vahiylerin belli bir zümreye hitap etmesi gerekirdi. Bu nedenle akıl, en alt tabanıyla genelde herkeste bulunur ve hayvandaki içgüdüsel tercih olgusundan çok farklıdır.
Aklın, beyinle ilişkisi olduğu kesindir. Ancak düşünme, ayırt etme ve yargılama olaylarının nasıl cereyan ettiği hakkında net ve anlaşılır bilgiler yoktur.
Akıl, yalnızca iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, doğruyu yanlıştan, yararlıyı zararlıdan ayırt edici olmakla kalmaz, aynı zamanda kavranabilir bütün gerçekleri karşılaştırmada, yorumlamada ve yargılamada rol alır. Bu rolü yerine getirirken de duyuların yanılmasına, ya da duyuları yanıltan etkenlere bağlı olarak yanılabilir. Nitekim küfür, şirk ve günahların birçoğu aklın söz konusu nedenlerle yanılması sonucu işlenmektedir. Ancak akıl aynı zamanda özgür ve denetleyici bir yetenekle yaratıldığı için faaliyetlerinden sorumludur. Bunun en açık kanıtı da insanın zaman zaman bizzat kendini suçlaması ve çok kere de kendini haklı görmesidir.
Aklın imân konusu ile olan ilişkisi, onun inanma olayında üstlendiği yargılayıcı rolden kaynaklanmaktadır. Peygamber denen yüce şahsiyetin ulaştırdığı vahiy, insanın önce duyularına, sonra da duyuları aracılığıyla aklına hitap eder. Akıl kendi imkân ve sınırları içinde bir muhakeme yaparak karar verir. Onun için ikna olmada akıl, duyulara dayanan sınırlı bir araçtır. Nitekim sınırlarını aşmaya kalkıştığı zaman büyük açmazlarla karşılaşır. Örneğin, Allah Teâlâ'nın, emrettiği abdesti mantıksal kritiğe konu yapan bir kimse eğer: «El, yüz ve ayakların yıkanmasına aklım eriyor, ama kolların yıkanmasında acaba ne hikmet olabilir ?» derse bunun cevabını bulamaz. Binaenaleyh akıl her zaman ölçü değildir. Aklın eksiklerini tamamlayan vahiydir. (Kitap ve Sünnettir.) Netekim bu nedenledir ki henüz baliğ olmamış çocuk ile hiçbir ilâhî mesaj almamış kimseler akıllı oldukları halde mükellef sayılmazlar; İbadetlerden, emir ve yasakları bilmemekten sorumlu değildirler. Ancak akıllı insan mesaj almamış olsa bile Allah Teâlâ'yı tanımak durumundadır.
Şimdi de evrensel gerçekler hakkındaki bilgilerin insanlara ulaşmasını sağlayan araçlardan üçüncüsüne bakalım.
3- Doğru Haber: Duyular ve akıl, bilgi araçlarıdır; Fakat haber hem bilgi aracıdır, hem aynı zamanda bilgi kaynağıdır. Yani haber, hem insanlara bilgi taşıyan bir vasıtadır, hem de akıl ve yargıya konu oluşturan bilgi kümelerinden meydene gelir. Örneğin bazı âyet-i kerîmeler hem Allah Teâlâ'nın emir ve yasaklarını bildiren mesajlar olarak birer araçtırlar, hem de insanları evrensel gerçekler hakkında aydınlatan birer bilgi kümeleridir.
Allah Teâlâ'nın, insanları inanmaya çağırdığı gerçeklere ilişkin haberler, her türlü haberlerden çok daha önemlidirler. Çünkü insana, temelde onun, hangi amaç uğrunda var olduğunu bildiren bu haberlerdir. Dolayısıyla insan bu açıdan muhatap olduğu davetin doğruluk derecesi üzerinde ciddîyetle durmak zorundadır. Özellikle tarihin her döneminde, hatta Hz. Muhammed (sav)'den sonra bile birçok maceraperest insanın, peygamberlik iddiasıyla ortaya çıktığına bakılacak olursa Allah'ın mesajları diye insanlara iletilen bilgilerin vahiy olup olmadığı konusunda muhataplar, gerçeği araştırma sorumluluğunu taşırlar. Bu nedenledir ki kitap ve sünnetten ilham alan İslâm âlimleri akâid bilimin metodolojisini kurarlarken bilgi araçlarına ve bilgi kaynaklarına ilişkin çok önemli ilkelerin var olduğuna işaret etmişlerdir. İşte bunlardan biri de «doğru haber» ilkesidir. Dolayısıyla Hz. Muhammed (sav)'den çok sonra bile İslâm'ı kabul etme şerefine ermek isteyenler için bu suretle güvenli bir yol sağlanmıştır.
Doğru haber iki türlü olabilir.
a) Allah Elçisinin Verdiği Haber:
Bunun anlamı şudur: Bilgiyi ileten insan peygamberdir. Allah'dan aldığı vahyi insanlara iletmeye çalışırken kuşku içinde olan kimseleri ikna etmek amacıyla «Mucize» denen olağanüstü bir hadise sahneleyerek muhataplarını gaybî gerçeklere inanmaya çağırır. İşte bu haber doğrudur. Çünkü büyü, kehânet, istidrâc, ya da hipnotizma gibi herhangi bir olaya benzemeyen son derece dehşetli ve tabiat yasalarını bir an için yumuşatan bu hadise, insandaki yargı mekânizmasını altüst eder. İnsan ne kadar zeki, güçlü ve çevik olursa olsun; aynı zamanda ne kadar büyük imkânlara sahip bulunursa bulunsun, mucize karşısında özellikle üç noktada çaresiz kalır.
Bunlardan birincisi, mucizeyi boşa çıkaramamak, sonucuna engel olamamaktır; İkincisi, mucizenin aynısını yapamamaktır; Üçüncüsü ise mucizenin batıl olduğunu, herhangi bir açıklama ile kanıtlayamamaktır. Peygamberler, bir türlü ikna olamayan insanlara işte bu müthiş olayları yaşatarak Allah Teâlâ’nın davetine onları inandırmaya çalışmışlardır. [2]
b) Mütevâtir Haber:
Bunun da anlamı şudur: Gerek mucize denen dehşetli olayın etkisiyle, gerekse kendiliklerinden ikna olarak muhatabı bulundukları peygambere inanan insanlar, onun, Allah Teâlâ'dan getirdiği vahyi kabul eder ve bizzat bu gerçekleri yaşarlar. Böylece toplulukların bizzat görerek, duyarak somut bir şekilde yaşadıkları böylesi mucizelerle destekli ilâhî mesajlar, onların sarsılmaz ve ortak bir inançla, üzerinde birleştikleri güçlü ve doğru haber niteliğini kazanır ki bu haberler sonraki kuşaklar için yalanlanamayan kanıtlardır. İşte Kur’ân-ı Kerîm bu niteliğe sahip mütavâtir bir haber ve yaşayan tek mucizedir.[3]
İlham
İlham, insanın zihnine aracısız olarak bir bilginin, kendiliğinden yansıması diye öteden beri söylenegelen bir meseledir. Herhangi bir ilgiyle akla gelen şeyler için de kullanılmıştır. Şairlere gelen ilham gibi. Ancak bu tür düşünce ürünlerine gerçek ilham diye bakılmadığından, şairlerin aklına gelen espriler için daima bir ilham kaynağı da sözkonusu olmuştur. Oysa zındık ve râfızıylerin amaçladığı ilham bundan farklıdır. Onlara göre: Peygamberlere inen vahiy gibi, bazı ulu kimselerin (?) de kalbine Allah tarafından bilgiler doğar. Buna «Mükâşefe» derler ve bu bilgiler, hem ilham alan kimse için, hem de tüm insanlar için -yine onlara göre - birer kanıt sayılır.
Burada açıkça belirtmek gerekir ki daha önce sözü edilen: Sağlam duyuların, aklın ve vahyin dışında kalan ilhamı, İslâm, bir bilgi kaynağı olarak tanımaz. Şu varki ilham da aynen vahiy gibi yalnızca peygamberler için sözkonusudur. Yine belirtmek gerekir ki ilham denen şey, daima spekülatif amaçlara alet edilmiş ve Kur'ân gerçeklerinin çarpıtılması gibi tehlikeli niyetlerle tarih boyunca ilişkili olmuştur.
Onun için, ilham ve mükâşefenin İslâm'da hiçbir yeri yoktur. Konusu ne olursa olsun, tüm sorunların çözümlenmesinde, hakkın batıldan, doğrunun yanlıştan ayırt edilmesinde daima ve istisnasız olarak Müslümanların bilgi kaynağı yalnızca kitap, sünnet ve akıldır. Ulu kimseler olarak nitelendirilen bazı adamların «Riyâzet», «Çile» ya da «Seyrusülûk» denen patanjalist yöntemlerle sözde aşkınlık kazandıktan sonra kendilerine Allah tarafından birtakım gerçeklerin yansıtıldığı iddiaları İslâm'ın ruhuna aykırıdır. Hz. Muhammed (sav)'in vefatıyla vahiy kesin olarak son bulmuştur. Dolayısıyladır ki Müslümanların tepkisini çekmemek için bu kimseler, sözde aldıkları vahyi feyiz, ilham ya da mükâşefe diye adlandırmış, eş-Şems Sûresi'nin 8 inci Âyet-i kerîmesini de buna kanıt olarak göstermişlerdir. Oysa bu âyette sözü edilen ilham, Allah (cc) tarafından insana, isterse iyilik, isterse kötülük yapabilecek bir yetenek ve serbestlik ruhu aşılandığı anlamını vermektedir.[4]
Şu halde Kur’ân-ı Kerîm'in ve Sünnet'in ışığında başvurulabilecek bilgi ve ölçüler içinde ilham denen bir şeyin bulunmadığı kesindir.
[1]. Kur’ân-ı Kerîm 13/41, 16/48, 16/79, 21/30, 26/7, 27/86, 29/19, 30/37, 32/27, 34/9, 46/33, 67/19, 88/17-18-19-20
[2]. Bk. :
a) Kitaplara İmân : Kur ân- Kerim Mucizelerle Doludur.
b) Paygamberlere imân : Mucize ; Son Peygamber olarak Hz. Muhammed'in Kişiliği ve Misyonu.
[3]. Bk. Kitaplara İmân.
[4] İlham, mükâşefe, rüya, muska, kehânet ve üfürükçülük konularında fazla bilgi için bkz. Yusuf el-Qardâwî, Mawqıfu’l-İslâm Mine’l-İlhâm wa’l-Kashf, Wa’r-Ru’yâ, wa mine’t-Temâim, Wa’l-Kuhânah, Wa’r-Ruqyâ. Maktabat Wahba, Kahire-1994
İslami Okul Okulların En Önemlisi