Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 18. Sayfa - Islamdainanc

BÖLÜM-II

 

İMÂNIN TEMEL İLKELERİ

 

İmânın temel ilkelerini Kur’ân-ı Kerîm'den öğreniyoruz. Allah Teâlâ kendi­sini, kendi sıfatlarıyla, güzel isimleriyle ve harika eserle­riyle bize ta­nıtmıştır.

 

Alimler, imân konularının herkes tarafından kolayca anlaşılabil­mesi için belli sistemler geliştirmiş ve metodolojik sıralamlarla bu ko­nuları açık­lamaya ça­lışmışlardır. Hiç kuşkusuz bunu, gerek Kur’ân-ı Kerîm'den, ge­rekse Hz. Peygamber (sav)'in hadislerinden ilham alarak yapmışlardır.

 

Ancak seleflerimizin hepsi de bu yolu seçmemiştir. Nitekim bu de­ğerli şahsi­yetlerden Ebu Cafer et-Tahâvi ile çağdaş alimlerimizden Ömer Nesefi merhumların yazdıkları gâyet kısa akâid metinlerinde örneğin imânın başlıca altı şartı bulunduğuna ilişkin bir kayıt yoktur. Bu demektir ki aslında Kur’ân-ı Kerîm'in haber verdiği bü­tün gerçeklere -herhangi bir sınır getirmeden - imân etmek gere­kir. Bununla birlikte taşıdıkları önem ba­kımından: (Allah, melekler, kitap­lar, peygamber­ler, âhiret günü, kaza ve kader) ol­mak üzere altı konuyu «İmânın Temel İlkeleri» olarak açıklamakta yarar vardır. Çünkü zâten ka­der hariç, diğer imân gerçek­leri Kur’ân-ı Kerîm'de de bir arada zikredilmiş­lerdir. Bunu göz önünde bulunduran son devrin âlimleri böyle bir metod izlemişlerdir. Aslında Kurânî gerçeklerin hepsi birbirine bağlıdır ve hepsi birden bir bütünlük oluş­turmaktadır. Binaenaleyh bu altı temel kurala ina­nan insan aynı zamanda Kur’ân-ı Kerîm'in tümüne inanmış sayılır. Şu halde İki ci­handa kurtuluşu­muzu borçlu olduğumuz bu altı temel gerçeğin altı­sına birden inanmakla an­cak imân oluşur. Burada çok ciddî bir ifadeyle belirtmek gerekir ki bunlardan değil bir tanesini, herhangi birinin bir ayrın­tısını bile inkâr etmek hepsini bir­den yok saymakla eş değerdedir !

 

Bilgi Araçları ve İmân

 

İnsan ancak kesin olarak bildiği şeye inanabilir. O halde bilmek ile inanmak arasında çok güçlü bir bağıntı vadır.

 

Bilmek: Bir şeyi bilinçle algılamak demektir. Algılamak ise dört tür­lü­dür.

 

1- Yanlış Algılamak: Doğal bir kusurdan da olabilir. Renkkörlüğü yü­zün­den, örneğin yeşili kırmızı görmek gibi... Bu durum, bir gerçeğe inanmak için bü­yük öl­çüde sorun oluşturmaz. Dolayısıyla imân konusunda so­rumlu­luğun ortadan kalmasının bir nedeni de olamaz. Ancak doğuş­tan zekâ özürlülüğü ya da aklî dengenin bozukluğu nedeniyle gerçekleri, olduğundan farklı algılamak ma­azerettir. Yanlış algılama, sonradan olma (ârızî) nedenlerden ya da yetersizlik ve imkânsızlıklar­dan da doğabi­lir. Örneğin zehirleyici bir maddeye, şifa ve­rici olarak kanmak gibi. Evrensel bir gerçeğe inanmak bakımından böyle bir durum, kişinin araştırma ve aydın­lanma imkân­larını ilgilendiren or­tam ve şartlara göre değişebilir. Kişi, içten­likle ger­çeği öğrenmek uğruna elinden geleni yaptık­tan sonra gücünün yet­me­diği engelleri aşamamanın sonucu olarak yanlış bilgilenmekten dolayı so­rumlu olmaz. Ancak bu nokta hemen her kişiye göre değişebilecek kadar görecelidir.  

 

2- Kuşku İle Algılamak: Bu durum, bir şeyin gerçek olup olmadığı hakkında te­reddütlü olma halidir. Bu durumda bulunan insanın zihnindeki bil­gi­ler kararsızdır ve gelgit sürecindedir. Böyle bir insanın kesin kanıtlar kar­şısında bile kuşkusu­nun devam etmesi eğer bir saplantıdan veya inattan dolayı ise asla mazeret değildir. Bilakis suç ve sorumluluk için ilk kesin nedeni oluş­turur.

 

3- Çözümleyememek: Bu durumdaki insan, yaşadığı sorunun ayrın­tı­la­rıyla meşguldür. Projesi kesin bir binanın malzeme miktarını bir türlü he­saplaya­mamak gibi. Bu durumdaki insan, kısmen kuşku için­deki kimse gi­bidir. Ondan tek farkı sonucun doğruluğundan peşin ola­rak emin bulun­masıdır. İmân konusunda bu kimsenin, kesin kanıtlara rağ­men, duygusal­lık ya da olumsuz propagandalar nedeniyle bocala­ması asla mazeret değil­dir. Genellikle inâdî küfür bu tür bir ruh hali­nin sonucu­dur.

 

4- Kavramak veya duyumsamak: Bu da, herhangi bir araç yardımıyla, ger­çeği kendi özel­liği ve tanımı içinde algılamaktır. Yani kişinin ikna olması halidir. Bu dört katego­riye giren zihinsel olguların tümü bilgidir. Ancak ilk üçü yetersiz, dördün­cüsü ise yeterli bilgidir. Yeterli bilgi aynı zamanda kesin ve doğru olan bilgidir. Şu varki kesin bilgi, kapsamlı kavrayış demek de­ğil­dir. Bu ne­denle ipuçları ve semboller de bilgidirdler. Çünkü bun­lar da kesin bir ka­naat için yeterli araçlar olabilirler. Nitekim birçok in­san şifre­lere tutu­narak amaçlarına ulaşmaya çalı­şırlar.

 

Örneğin doğuştan âmâ bir kimsenin güneş hakkındaki bilgisi, göz­le­riyle gü­neşi gören insanlarınki kadar kavrayıcı ve kapsamlı değildir. Bununla beraber onların bilgisi kadar kesindir. Keza duyuları sağlam, ufukları geniş ve kül­türlü birçok insanın güneş hakkındaki teknik bil­gi­leri, astronomla­rınki kadar kapsamlı ve kavrayıcı değildir. Bununla bir­likte kültürlü olmak şöyle dursun bilgi düzeyleri pek sıradan milyonlarca in­sanın bile örneğin güneşin dünyadan 150 milyon km. uzakta bulunduğuna, ça­pının: 1 391 000 km. olduğuna ve merke­zindeki sıcaklığın 150 milyon san­tigrad dereceyi bul­duğuna ilişkin bilgileri gökbi­limcilerinki kadar ke­sindir.

 

İnsanda imânın oluşabilmesi bakımından bilgi çok önemlidir. Ancak bilgi kavramı da ilim ve felsefede işlenen diğer birçok kavramlar gibi es­ki­den beri derin incelemelere ve tartışmalara konu olmuştur. Dolayısıyla bu yöndeki ça­lışmaların sonucu olarak «Bilgi teorisi» doğ­muştur. Psikoloji, sosyoloji ve mantığın ortak konusu olan bilgi, nice­lik, ölçüt ve değer gibi temel unsurlarla ancak tanımlanabilmektedir. Elis'li Pyrrhon'dan Gazalî'ye, David Hume ve Kant gibi Batılı şüpheci filozofla­rına kadar bir­çok ilim adamı bilgi hakkında farklı kanaatler or­taya koy­muşlardır. Ancak bü­tün bun­lar, basiret ve sağduyu süzgecin­den  geçirile­cek olursa özetle denebi­lir ki bilgi: Gerçeği kendi özelliği ve tanımı içinde; Aklın, duyuların ve doğru haberin yardımıyla kavramak veya duyum­sakmaktır. Nitekim İslâm âlim­leri bilginin sağ­lıklı bir şekilde elde edi­lebilmesi için bu üç aracı birlikte söz­konusu etmiş­lerdir. Örneğin Ömer Nesefî, Risalesi'ne: « Yaratıklar için bilgi araçları üç­tür: Sağlam duyu­lar, doğru haber ve akıldır.» diye başlamak­tadır. Evet, ev­rensel bilgileri algılayabil­mek ve bunlara bağlı olarak da en büyük gerçeği duyumsa­ya­bilmek ancak bu üç araç saye­sinde mümkündür. Şimdi bunları ayrı ayrı in­celeyelim:

 

1- Sağlam Duyular: Bunlar, görme, işitme, dokunma, tatma ve koklama his­leridir. Bunlardan her birinin işlevi farklıdır. Her biri tabiattaki belli ger­çekleri algılar. Aynı zamanda (aklın denetiminde) biri, diğeri­nin işlevini kolaylaştı­rır.

 

Göz görür ve değişik renkleri birbirinden ayırır;  Kulak işitir ve ses ton­ları­nın, notaların ve frekansların farklarını duyumsar; Cilt do­kunma uya­rısı alır ve eşyanın fizik karakterlerini algılar; Dil değişik tatları, bu­run ise değişik ko­kuları birbirinden farkeder. Bu beş duyu ile çevremizde ve kâinatta olup biten çeşitli olaylar hakkında sınırlı da olsa saniyede milyarlarca dalga boyu haber­cikler alırız. Aydınlık, karan­lık, sıcaklık, so­ğukluk, sertlik, yumuşaklık, kuru­luk, ıslaklık, yakınlık, uzaklık, matlık, parlaklık, kalınlık ve incelik farkları ile renkler, koku­lar, boyutlar, şekil­ler ve frekanslar bu duyular sayesinde algıla­nabil­mektedir.

 

İnsanın, bir şeyin gerçek olup olmadığını farkedebilmesi ve eğer ger­çekse ona inanabilmesi için dayandığı üç önemli araçtan biri, işte bu beş du­yudur. Peygamberlerin getirdiği vahiylere muhatap olan insan, önce bu du­yularına dayanarak ulaşan mesajı inceler.

 

Örneğin Allah Teâlâ, kendi varlığı ve kudreti hakkında insanı düşün­dür­mek ve bu suretle onun hidâyetini kolaylaştırmak için birçok açık­lamalar yap­mıştır.[1] Bu açıklamaları insan önce kulaklarıyla duyar; Sonra (düşünerek)  gözleriyle eşya ve olayları seyreder; Bu olaylar içinde koku, tat, renk, mesafe, yoğunluk hacım ve boyut gibi değerleri beş duyusu saye­sinde (ve ikinci, üçüncü derece­deki araçları da kullana­rak)  ölçmeye ve al­gılamaya çalışır. Böylece aldığı mesaj ile çevresindeki gerçekler arasında bulunan ba­ğıntıları inceler, muhakeme ya­par ve so­nunda da kararını ve­rir.

 

Beş duyudan bazılarının, işlevini yapmıyor olması evrensel gerçek­leri algıla­mada büyük aksamalara yol açmaz. Örneğin ilk Müslümanlar ara­sında âmâ kimselerin de bulunduğu söylenmektedir. Hz. Peygamber (sav)'in, in­sanlara ulaştırdığı vahiyleri bu âmâ kimseler de aynen, du­yu­ları sağlam olanlar gibi kolayca karşılayabilmişlerdir.

 

İşitme ve konuşma imkânlarından tamamen yoksun olmak gibi bir du­rumda bulunanlar, sayıca çok ender oldukları için hem bu konudaki genel tanımları bozmuş olmazlar (yani istisnaları oluştururlar), hem de sorum­lu­lukları, on­ların doğal imkânlarıyla orantılıdır.

 

2-Akıl: 

 

Akıl, Allah Teâlâ'nın insana en büyük nimetidir; Onu, bütün ge­liş­miş canlı­lardan ayıran sade bir fark değil, bilakis insanı, düşünmek ve muha­keme yapmak gibi pek nadir ve parlak ayrıcalıklarla bütün ya­ratık­lardan üs­tün kı­lan, yücelten ve onurlandıran olağanüstü bir özel­liktir.

 

Aklın sorumluluğu ve onun neyi kavrayıp neyi kavrayamayacağı ko­nusu ilim tarihinde enine boyuna tartışılmıştır. Aklı neredeyse in­kâr eden­lerin ya­nında onun, asla şaşmaz ve her konuda yegâne ölçü oldu­ğunu sa­vunanlar da bulunmuştur.

 

Örneğin, David Hume'ın şüpheciliği ile İmmanuel Kant'ın feno­me­nizmi, ak­lın, nesnel (cevherî) gerçekliği mutlak anlamda kavraya­mayaca­ğını savun­maktadır. Bu filozoflar, bilgi kavramına spekülatif birtakım açık­lamalar ge­tirmekle istikrarsız ve şaşırtıcı bir görüş ortaya koymuş, buna bağlı olarak da aklın rolünü küçümsemişlerdir. Buna karşın aklı tanrılaştı­ran, hatta işi akla tapmaya kadar vardıranlar bile olmuştur.

 

İslâm Tarihi'nin ilk dönemlerinde Mu'tezilîler olarak varlık göste­ren kelâmcı bir kampın mensupları da aklı, gereğinden fazla ön plana çı­karmış, bu konudaki rijit görüşleriyle İslâm'dan uzaklaşmışlar­dır. Bu cüm­leden olarak «İnsan, akıl ve irâdesiyle kendi fiilini, bizzat kendisi ya­ratır.» iddiasında bu­lunmuşlardır. Hatta aklı o kadar yücelt­mişlerdir ki bir şeyin hayırlı ya da şerli, iyi ya da kötü olduğunun ancak akılla belirle­nebileceğini, bu konuda kitap ve sünnetten ayrıca bir kanıt aramanın ge­rekli olmadığını bile ileri sürmüşlerdir.

 

Gerçekte ise akıl, ne öyledir, ne de böyle. Aynı zamanda akıl ne in­san­dan ba­ğımsız bir cevherdir, ne de bilginin kendisidir. Nitekim bilgi, yani ilim, Allah Teâlâ'nın sıfatlarından biridir. Bununla beraber O'nu akıllı ola­rak nitelemek doğru değildir. Yani, «Allah (cc) Alîm'dir», ilim sahibi­dir, denir; Ama «Allah Akıllı'dır» denemez.

 

Akıl, insanda doğal bir düşünme, ayırt etme ve yargılama gücüdür. Bu güç, esasen insanın, doğarken fıtratında karmaşık bir tür enerji ola­rak var­dır. Fakat diğer melekeleri ve natürel mevhibeleri gibi akıl da ilk başta ham bir potansi­yeldir. İnsanın zaman içinde, ruhundaki diğer ham yete­neklere paralel olarak gelişir ve olgunlaşır. Aklın, insandan insana deği­şen limitleri varsa da bu karmaşık farklar, nedensel zekâ de­receleri olarak açıklanabilir. Ama her nor­mal insanda bulunan aklın minimum dere­cesi, evrensel ger­çekleri tanımaya ve tanımlamaya elve­rişlidir.  Aksi halde ilâhî vahiylerin belli bir zümreye hi­tap etmesi ge­rekirdi. Bu ne­denle akıl, en alt tabanıyla genelde herkeste bulu­nur ve hayvandaki içgü­düsel tercih olgusundan çok farklıdır.

 

Aklın, beyinle ilişkisi olduğu kesindir. Ancak düşünme, ayırt etme ve yargı­lama olaylarının nasıl cereyan ettiği hakkında net ve anlaşılır bil­giler yoktur.

 

Akıl, yalnızca iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, doğruyu yanlıştan, ya­rar­lıyı za­rarlıdan ayırt edici olmakla kalmaz, aynı zamanda kavrana­bilir bütün gerçek­leri karşılaştırmada, yorumlamada ve yargılamada rol alır. Bu rolü yerine ge­tirirken de duyuların yanılmasına, ya da duyuları yanıl­tan etken­lere bağlı ola­rak yanılabilir. Nitekim küfür, şirk ve gü­nahların birçoğu aklın söz konusu nedenlerle yanılması sonucu işlen­mektedir. Ancak akıl aynı zamanda özgür ve denetleyici bir yetenekle yaratıldığı için faaliyetlerinden sorumludur. Bunun en açık kanıtı da insanın zaman zaman bizzat kendini suçlaması ve çok kere de kendini haklı görmesidir.

 

Aklın imân konusu ile olan ilişkisi, onun inanma olayında üstlen­diği yargı­layıcı rolden kaynaklanmaktadır. Peygamber denen yüce şah­siye­tin ulaştırdığı vahiy, insanın önce duyularına,  sonra da duyuları aracılı­ğıyla aklına hitap eder. Akıl kendi imkân ve sınırları içinde bir muha­keme yapa­rak karar verir. Onun için ikna olmada akıl, duyulara dayanan sınırlı bir araçtır. Nitekim sı­nırlarını aşmaya kalkıştığı zaman büyük aç­mazlarla karşı­laşır. Örneğin, Allah Teâlâ'nın, emrettiği abdesti mantıksal kritiğe konu ya­pan bir kimse eğer: «El, yüz ve ayakların yı­kanmasına ak­lım eriyor, ama kolların yıkanmasında acaba ne hikmet olabilir ?» derse bunun cevabını bu­lamaz. Binaenaleyh akıl her zaman ölçü değildir. Aklın eksiklerini tamam­layan vahiydir. (Kitap ve Sünnettir.)  Netekim bu nedenledir ki henüz baliğ olmamış çocuk ile hiçbir ilâhî mesaj almamış kimseler akıllı oldukları halde mükellef sa­yılmazlar; İbadetlerden, emir ve yasakları bilmemekten sorumlu de­ğildirler. Ancak akıllı insan mesaj almamış olsa bile Allah Teâlâ'yı ta­nımak durumundadır.

 

Şimdi de evrensel gerçekler hakkındaki bilgilerin insanlara ulaş­ma­sını sağla­yan araçlardan üçüncüsüne bakalım.

 

3- Doğru Haber: Duyular ve akıl, bilgi araçlarıdır; Fakat haber hem bilgi aracı­dır, hem aynı zamanda bilgi kaynağıdır. Yani haber, hem in­san­lara bilgi taşı­yan bir vasıtadır, hem de akıl ve yargıya konu oluştu­ran bilgi kümele­rinden meydene gelir.  Örneğin bazı âyet-i kerîmeler hem Allah Teâlâ'nın emir ve yasaklarını bildiren mesajlar olarak birer araçtırlar, hem de insan­ları evrensel gerçekler hakkında aydınlatan bi­rer bilgi kü­meleridir.

 

Allah Teâlâ'nın, insanları inanmaya çağırdığı gerçeklere ilişkin ha­ber­ler, her türlü haberlerden çok daha önemlidirler. Çünkü insana, te­melde onun, hangi amaç uğrunda var olduğunu bildiren bu haberler­dir. Dolayısıyla insan bu açı­dan muhatap olduğu davetin doğruluk de­recesi üze­rinde ciddîyetle durmak zorundadır. Özellikle tarihin her dö­neminde, hatta Hz. Muhammed (sav)'den sonra bile birçok macerape­rest insanın, peygam­berlik iddiasıyla ortaya çıktı­ğına bakılacak olursa Allah'ın mesaj­ları diye in­sanlara iletilen bilgilerin vahiy olup olmadığı konusunda muhataplar, ger­çeği araştırma sorumluluğunu ta­şırlar. Bu nedenledir ki kitap ve sünnetten ilham alan İslâm âlimleri akâid bi­li­min metodolojisini kurarlarken bilgi araç­larına ve bilgi kaynaklarına ilişkin çok önemli ilke­lerin var olduğuna işaret etmişlerdir. İşte bun­lardan biri de «doğru ha­ber» ilkesidir. Dolayısıyla Hz. Muhammed (sav)'den çok sonra bile İslâm'ı kabul etme şerefine ermek is­teyenler için bu suretle güvenli bir yol sağlanmıştır.

 

Doğru haber iki türlü olabilir.

 

a) Allah Elçisinin Verdiği Haber: 

 

Bunun anlamı şudur: Bilgiyi ileten insan peygamberdir. Allah'dan al­dığı vahyi insanlara iletmeye çalışırken kuşku içinde olan kimseleri ikna etmek amacıyla «Mucize» de­nen olağanüstü bir hadise sahneleyerek muha­taplarını gaybî gerçeklere inanmaya çağırır. İşte bu haber doğrudur. Çünkü büyü, kehâ­net, istid­râc, ya da hipnotizma gibi herhangi bir olaya benzeme­yen son derece deh­şetli ve tabiat yasalarını bir an için yumuşatan bu hadise, in­sandaki yargı mekâniz­masını altüst eder. İnsan ne kadar zeki, güçlü ve çevik olursa olsun; aynı zamanda ne kadar büyük imkân­lara sahip bulu­nursa bulunsun, mu­cize karşısında özel­likle üç noktada çaresiz kalır.

 

Bunlardan birincisi, mucizeyi boşa çıkaramamak, sonucuna engel ola­mamak­tır; İkincisi, mucizenin aynısını yapamamaktır; Üçüncüsü ise mu­cizenin ba­tıl olduğunu, herhangi bir açıklama ile kanıtlayama­maktır. Peygamberler, bir türlü ikna olamayan insanlara işte bu müthiş olayları ya­şatarak Allah Teâlâ’nın davetine onları inandırmaya çalışmış­lardır. [2] 

 

b) Mütevâtir Haber:

 

Bunun da anlamı şudur: Gerek mucize denen dehşetli olayın etki­siyle, ge­rekse kendiliklerinden ikna olarak muhatabı bulundukları pey­gambere ina­nan insanlar, onun, Allah Teâlâ'dan getirdiği vahyi kabul eder ve bizzat bu gerçekleri yaşarlar. Böylece toplulukların bizzat göre­rek, duyarak somut bir şe­kilde yaşadıkları böylesi mucizelerle destekli ilâhî mesajlar, onların sarsılmaz ve ortak bir inançla, üzerinde birleş­tikleri güçlü ve doğru haber niteliğini kazanır ki bu haberler sonraki kuşaklar için yalanlanamayan ka­nıtlardır. İşte Kur’ân-ı Kerîm bu nite­liğe sahip mütavâtir bir haber ve yaşa­yan tek mucizedir.[3] 

 

İlham

 

İlham, insanın zihnine aracısız olarak bir bilginin, kendiliğinden yan­sıması diye öteden beri söylenegelen bir meseledir. Herhangi bir il­giyle akla gelen şey­ler için de kullanılmıştır. Şairlere gelen ilham gibi. Ancak bu tür düşünce ürünlerine gerçek ilham diye bakılmadığından, şairlerin aklına ge­len espriler için daima bir ilham kaynağı da sözko­nusu olmuş­tur. Oysa zın­dık ve râfızıy­lerin amaçladığı ilham bundan farklıdır. Onlara göre: Peygamberlere inen vahiy gibi, bazı ulu kimsele­rin (?) de kalbine Allah tara­fından bilgiler doğar. Buna «Mükâşefe» der­ler ve bu bilgiler, hem ilham alan kimse için, hem de tüm insanlar için -yine onlara göre - birer kanıt sa­yı­lır.

 

Burada açıkça belirtmek gerekir ki daha önce sözü edilen: Sağlam du­yu­ların, aklın ve vahyin dışında kalan ilhamı, İslâm, bir bilgi kaynağı ola­rak tanı­maz.  Şu varki ilham da aynen vahiy gibi yalnızca peygamberler için sözko­nusudur. Yine belirtmek gerekir ki ilham denen şey, daima spekü­latif amaç­lara alet edilmiş ve Kur'ân gerçeklerinin çarpıtılması gibi teh­li­keli niyetlerle tarih bo­yunca ilişkili olmuştur.

 

Onun için, il­ham ve mükâşefenin İslâm'da hiçbir yeri yoktur. Konusu ne olursa ol­sun, tüm sorunların çö­zümlenmesinde, hak­kın batıl­dan, doğrunun yanlıştan ayırt edilmesinde da­ima ve istisnasız olarak Müslümanların bilgi kay­nağı yal­nızca kitap, sünnet ve akıldır. Ulu kimseler olarak nitelendi­rilen bazı adamla­rın «Riyâzet», «Çile» ya da «Seyrusülûk» denen pa­tanjalist yöntemlerle sözde aşkınlık kazandıktan sonra kendilerine Allah ta­ra­fından birtakım gerçeklerin yansı­tıldığı iddiaları İslâm'ın ru­huna aykı­rıdır. Hz. Muhammed (sav)'in vefatıyla vahiy kesin olarak son bulmuş­tur. Dolayısıyladır ki Müslümanların tepki­sini çekmemek için bu kim­seler,  sözde aldıkları vahyi feyiz, ilham ya da mükâşefe diye adlandır­mış, eş-Şems Sûresi'nin 8 inci Âyet-i kerîmesini de buna kanıt olarak göstermiş­lerdir. Oysa bu âyette sözü edilen ilham, Allah (cc) tarafından insana, isterse iyilik, isterse kötülük yapabilecek bir yetenek ve serbestlik ruhu aşılandığı anlamını vermektedir.[4] 

 

Şu halde Kur’ân-ı Kerîm'in ve Sünnet'in ışığında başvurulabilecek bilgi ve ölçüler içinde ilham denen bir şeyin bulunmadığı kesindir.     

 



[1].  Kur’ân-ı Kerîm 13/41, 16/48, 16/79, 21/30, 26/7, 27/86, 29/19, 30/37, 32/27, 34/9, 46/33, 67/19, 88/17-18-19-20

[2].  Bk. :

                a) Kitaplara İmân : Kur ân- Kerim Mucizelerle Doludur.

                b) Paygamberlere imân : Mucize ; Son Peygamber olarak Hz. Muhammed'in Kişiliği ve Misyonu.

 

[3]. Bk. Kitaplara İmân.

 

[4] İlham, mükâşefe, rüya, muska, kehânet ve üfürükçülük konularında fazla bilgi için bkz. Yusuf el-Qardâwî, Mawqıfu’l-İslâm Mine’l-İlhâm wa’l-Kashf, Wa’r-Ru’yâ, wa mine’t-Temâim, Wa’l-Kuhânah, Wa’r-Ruqyâ. Maktabat Wahba,  Kahire-1994