ALLAH'a İmân - Külliyat - Islamdainanc - 20. Sayfa
ALLAH'a İMÂN:
TEVHİD
İslâm'ı diğer bütün dinlerden ve ideolojik kurumlardan ayıran en büyük özellik «Tevhid» ilkesidir. Hiçbir din ve düşüncede Allah inancı, İslâm'daki kadar sağlam, tutarlı ve evrensel boyutlarıyla mevcut değildir.
«Tevhid» in sözlük anlamı: Birlemek, yani bir şeyin tek ve yalnızca bir taneden ibaret olduğunu ifade etmektir; Birleştirmek anlamına da gelir.
Terimsel anlamı, (yani İslâm inanç sisteminin akademi dilinde) ise, Allah Teâlâ'nın bir, tek ve yegâne, eşsiz, denksiz, benzersiz, öncesiz, sonrasız, sonsuz, noksansız, doğmamış ve doğurulmamış olduğuna [1] inanmak demektir. «Tevhid» in karşıt anlamı ise «şirk» tir. Yüce tevhid inancına sahip mü’min kişiye ayrıca «muvahhid» ve «hanîf» de denir. Muvahhid: Şirkin her türlüsünden ve tüm cahilî anlayış ve yaklaşımlardan uzak, Kur’ân-ı Kerîm'in ölçülerine uygun ve gerçek anlamda Allah Teâlâ'nın varlığına ve birliğine inanan kimsedir.
Tevhid, İslâmî akademik eğitimin hazırlık aşamalarında yukarıdaki kısa tanım içinde özetlenerek sunulmakla beraber, hayat ve kâinâtı kuşatıcı boyutlarıyla tanımlar üstü, geniş, engin ve evrensel bir anlam taşır. Bu nedenle imânın en büyük temel taşını temsil eden «tevhid» kavramını çok yönlü olarak ele almak gerekir.
Tevhid, hayat ve kâinat yasalarının olduğu kadar, İslâm'da sosyal ve toplumsal disiplinin de kaynağıdır. Çünkü Mü’min ve muvahhid kişi Allah Teâlâ’dan korkar ve Allah (cc)'ı sever. Dolayısıyla O'na asi olmamakta titizlik gösterir; Emir ve yasaklarını zaman zaman zorlayıcı sebeplerle çiğnese bile daha sonra derin bir pişmanlık duyar ve tevbe eder. Bunun esas nedeni şudur:
Her şey, Allah Teâlâ'nın, varlığı, birliği, eşsizliği ve sonsuzluğu eksenine bağlı olarak var olmuştur. Geçmişten geleceğe, zamandan mekana, merkezden çembere, ruhtan maddeye, sebepten sonuca, sükûndan harekete ne varsa, fizik ve metafizik, bilinen ve bilinmeyen, olmuş ve olacak her şey, ancak bu eksene bağlı olarak söz konusudur. Dolayısıyla «muvahhid» kişi tüm yaşamını hiçbir zaman bu eksenin merkezkaçından kurtulmayacak şekilde sürdürmek zorunda olduğunu bilir. Tevhidî yaşamı ideal edinmiş olan insan, günah işlerken bile bu eksenin etrafındaki yörüngeden asla sapmaz.
Çünkü bunun, ne ebedî bir hüsran olacağının farkındadır. Muvahhid kişi, -şirk ve şirk hükmündeki suçlar hariç - kebâir işlemekle İslâm’ın çemberi dışına çıkmayacağını bilir. Dolayısıyla Muvahhid, Allah Teâlâ’nın birliği temeline dayanan katıksız İslâm inancına sahip gerçek mü’min demektir. Çünkü «tevhid», imânın temel taşı olarak mü’minin yaşamını yönlendiren ve her adımda, her nefeste, her davranışta, onun hayat disiplinini sağlayan tüm yasaların kaynağıdır. «Tevhid» mü’mine, meşru, helâl ve mübah davranışlarında hareket serbestisini tanıyan geniş sınırların burçları üzerinde dalgalanan yüce bir bayraktır. Dolayısyla dünyadaki tüm bayraklar bu kutsal bayrağın yanında cüceleşir ve küçülürler. Tevhid, mü’mine belki zor, fakat şerefli ve özgür yaşama bilincini aşılayan ilâhî bir nurdur; tükenmez bir enerji, güç ve cesâret kaynağıdır. İşte bu gerçekten hareketledir ki mü’min ve muvahhid kişi, insanlardan, cahilî rejimlerden ve tağutlardan gelen her tehdit karşısında daima şu sözü çekinmeden haykırarak söyler:
«Ben Allah'dan başka hiçbir şeyden ve hiçbir kimseden korkmam; Allah'dan başka hiç kimseye de baş eğmem!»
Tarihin her döneminde mü’minler, en acımasız zâlimlerin ve en kanlı diktatörlerin karşısında, hatta idam sehpalarının üzerinde İmân-tevhid bağının kopmaz sağlamlığını daima bu ebedîleşmiş söylemle haykırmışlardır. Bu söz, Bilal-i Habeşi'den Seyyid Kutup'a, Yasir'den Abdulkadir Awde'ye kadar zulme uğramış tüm İslâm kahramanlarının yüce sinelerinde ve pâk alınlarında gerçek bir özgürlük nişanı olarak gözleri kamaştırmıştır.
Tevhid ve Ahlâk:
Tevhid, üstün ahlâkın ve tüm erdemlerin menbaıdır. Bu nedenle tevhid, kul için şereflerin en büyüğü, rütbelerin en üstünü ve mevkilerin en yükseğidir. Dolayısıyla muvahhid olma şeref ve şansından yoksun bulunan her insan, talihsiz, nasipsiz ve zavallı bir yaratıktır.
Tevhidle şereflenmiş insan ise doyumlu, cesur, cömert, çalışkan, sabırlı, atak, umutlu, paylaşımcı, katılımcı, nazik, saygılı, görgülü, iyi niyetli, ciddî, içten, yardımsever, özgür ruhlu, hakperest, başı dik ve tüm erdemlerle donanmış, her bakımdan örnek bir kişiliğe sahiptir.
Çünkü İslâm pedagojisinde çocuğa, bebeklik günlerinden hemen sonra Allah Teâlâ’nın varlığına ve birliğine inanma ilkesi temel ölçü alınarak ilk eğitim verilir. Bu eğitim aşamalı olarak çocuğun gelişen zekâ, yetenek ve kapasitesine paralel olarak bir yelpaze biçiminde ve gittikçe gelişen bir tempo ile yaşamının her alanına doğru yaygınlaştırılır. Zâten İslâm fıtratıyla dünyaya gelmiş olan ve bu fıtrat doğrultusunda mü’minleştirilen çocuk, alt yapısını tevhidî anlayışın oluşturduğu bir ruh ve ahlâk zenginliği içinde geleceğe doğru adımlarını atmaya başlar; Gerçek bir muvahhidin sağlam ve sarsılmaz imânıyla her türlü ırkçı, milliyetçi, kabileci, sınıfçı, partici, ayrılıkçı, bölücü, nifakçı, sentezci, putçu, çıkarcı ve benlikçi zihniyetten sıyrılmış bir fert olarak necib İslâm Ümmeti'nin bütünlüğü içinde (sıfır zeminde) yerini alır.
Onun içindir ki (kim olurlarsa olsunlar ve istedikleri
kadar mü’min olduklarını ortaya koysunlar), sıfır zeminde, herkesle eşit
bir kod ve seviyede durmayı göze alamayanların hayat ve gidişatında tevhidin
gerçek tecellileri gözlenemez. Yani açıkça söylemek gerekirse bu tip insanların
imânı şaibelidir! Dolayısıyla unutmamak lazımdır ki münafığın mü’
Elbette ki imân tevhidsiz oluşmaz ve oluşamaz. Allah Teâlâ’nın varlığına, birliğine, bütün veya bölüm olmaktan münezzeh bulunduğuna, eşsiz, denksiz, rakıybsiz, benzersiz, öncesiz, sonrasız, sınırsız, noksansız, doğmamış, doğurulmamış, aşılmaz ve kuşatılmaz olduğuna; Alemlerin yegâne yaratıcısı, düzenleyicisi ve terbiye edicisi olduğuna inanmakla ancak insanda imânın ilk basamağı oluşmaya başlar. İşte «tevhid» budur. Allah Teâlâ'nın tertemiz ve güzel isimlerinden «Vâhid» ve «Ehad» da bu aydın ve yüce inancın birer simgesidir. Bu kutlu simgeler Kur’ân-ı Kerîm'in birçok yerinde geçer. [2]
Müslümanların gerileyişi ve İslâm Dünyası'nın çöküşü, -bilindiği üzere - tarih yorumcuları tarafından birçok nedenlere bağlanır. Aslında bu nedenlerin arka planında bulunan (birinci derecede temel) bir neden daha aramak gerekir. Bu da hiç kuşkusuz tevhidî anlayışın bozulması, yozlaşması ve şirk kültürleriyle sentezlenmesidir.
Şunu kesinlikle ifade etmek gerekir ki: Allah Teâlâ’nın varlığına, birliğine, eşsizliğine, ve benzersizliğine, ezelîliğine, ebedîliğine ve kâinat üzerindeki rakıybsiz, aşılmaz ve mutlak egemenliğine içtenlikle inanan hiçbir insan, geçici ve fanî hiçbir şeyi tanrılaştırmaz, tanrılaştıramaz; Hiçbir faniye, herhangi bir yorumla, şu veya bu maazeretle tanrı süsü vermez veremez; Onun karşısında çağdaş bir söylemle «saygı duruşu» denen ancak ibadetten başka hiçbir şey olmayan spekülasyonlarda bulunmaz, bulunamaz ! Çünkü bunu göze alanların durumları kişisel bakımdan Allah (cc) ile kendi aralarında bir mesele olmakla beraber, bu kimseler, dünya mü’minleri nazarında değil mü’min, Müslüman olduklarını bile hiçbir zaman kanıtlayamazlar !
Bu tip insanların bir bölümü evrensel düşünme yeteneğinden son derece yoksun ve çok zavallı yaratıklardır. Bir diğer bölümü ise birlikte oldukları müşriklerden yararlanabilmek için akılları sıra «takıyye» yapmaktadırlar (!) Buna karşın yüce tevhid inancıyla zihni ve iç dünyası aydınlık olan mü’minlerin tüm düşünce ve idealleri evrenseldir. Dolayısıyla böyle insanlardan oluşan bir toplum elbette ki yüce bir ruh ve ahlâk zenginliğine sahip olur. Böyle bir toplum dünyadaki bütün milletlere örnek olmaya adaydır.
Öyle ise bu şaşmaz ölçü gösteriyor ki bugün dünya milletlerinin çoğundan geri kalmış bulunan Müslümanların başındaki yöneticiler tevhidî inanç ve anlayışlarını, yönetilenler de tevhidî bilinçlerini -ne yazık ki - yitirmişlerdir!
Burada denebilir ki: Müslümanlardan daha ileride bulunan milletlerin hiçbiri tevhid inancına sahip değildir. Peki onlar bu üstünlük ve güçlerini neye borçludurlar ?
Şunu hemen kaydetmek gerekir ki uzay çağı teknolojisine sahip bulunmalarına rağmen bu milletler, günümüzün çökmüş Müslümansı halkların problemlerinden (sözle anlatılamayacak) kadar kat kat daha büyük sorunlarla karşı karşıyadırlar. Meselelerini halletmiş gibi gözüken bu milletler, aslında hem siyasal hem de sosyal ve toplumsal bakımdan büyük açmazların içindedirler. Karşılıklı güç denemeleriyle bir çeşit insanlığın sonunu hazırlamakla meşguldürler.
Bu çirkin gidişatın doğal bir sonucu olarak: AIDS'le, domuz etinin sebep olduğu yaygın trişin, damar sertliği ve çeşitli kalp hastalıklarıyla, alkol, uyuşturucu ve sınırsız seksin getirdiği sosyal felaketlerle, stres ve derin moral çöküntüsünden kaynaklanan intiharlarla Allah Teâlâ onları ağır bir sınava çekmiştir. Ahlâk namına iflas etmiş ve dejenere olmuş bulunan, dolayısıyla manevi boşluk içinde bocalayan bu milletler, çıldırmışcasına başdöndürücü bir müzik ve eğlencenin kucağına kendilerini atarak teselli olmaya çalışırlarken, yönetim kadroları arasında bazı kamplar bu korkunç gidişi sezinlemiş olmalıdırlar ki kurtuluş için zaman zaman birtakım çıkış yollarının arayışı içine girmişlerdir.
Müslümansı milletler ise bu hasta toplumların, kenarında bulundukları felaket uçurumlarından Allah Teâlâ’nın bir lutfuyla kurtularak kendilerini Tevhid'in bağrına atan mühtedîleri örnek alacaklarına ve manen iflas etmiş bu milletlerin acıklı durumlarından ders ve ibret alacaklarına onların kokuşmuş hayat tarzına imrenerek kendi tevhid anlayışlarından geriye kalmış değerleri de şirk kültürüyle iyiden iyiye yoğurma basiretsizliğine düştükleri içindir ki artık kimliklerini tam anlamıyla yitirme sürecine girmiş bulunmaktadırlar. Özellikle Türkiye halkları, bu yüzden ağır bir kimlik bunalımının ıstırapları içinde kıvranmaktadır.
Bu boş, bilinçsiz, amaçsız, tehlikeli ve korkunç gidişin kurbanı olmaktan kurtulmanın tek çaresi ise kuşkusuz tüm câhilî anlayışlardan, her türlü şirk sembollerinden, tağutî yönetim biçimlerinden, kâfirce ve müşrikçe yaklaşım ve düşüncelerden tamamen arınarak Tevhid'e dönmektir. Çünkü sağlam, sarsılmaz, köklü ve evrensel imânın temel taşı «tevhid» dir.
Allah Teâlâ'nın Sıfatları
«Sıfat» ile «Vasıf» kelimeleri arasında sözlük anlam bakımından fark yoktur. Çünkü her ikisi de Arapça «wasafa» fiilinin masdarıdır. Bu iki kelimenin, yeni Türkçedeki karşılığı «Nitelik» tir. Ancak terimsel bakımdan bu iki sözcük arasında ciddî bir fark vardır. Şöyle ki:
Sıfat, daima nitelenende bulunan gerçek anlamdaki niteliği ya da nitelikleri ifade etmek için kullanılır.
Vasıf ise, (Nitelenende bulunsun, ya da bulunmasın), niteleyenin ona mal ettiği şeyler için kullanılır.
Örneğin: Gerçekten uzun boylu bir kimse için: «Filan adam uzun boyludur.» dediğiniz zaman onu sıfatlandırmış olursunuz. Çünkü gerçek anlamda kendisinde bulunan bir nitelikle onu nitelemiş bulunuyorsunuz. Ama bu gerçeğe rağmen onun kısa boylu olduğunu söylerseniz, bu kez de -kendinize göre - onu vasıflandırmış olursunuz.
Nitelik sözcüğüne gelince bu kelime yukarıdaki açıklamalar göz önünde bulundurulacak olursa yetersiz kalmaktadır.
Özet olarak Allah Teâlâ'nın gerçek niteliklerine: «O'nun vasıfları» değil, «O'nun sıfatları» demek daha doğru olur.
AllahTeâlâ’nın
sıfatları ezelî ve ebedîdirler; Kerrâmiye
kampı'nın ileri sürdüğü gibi sonradan olma değildirler; «O'nun Ezelî ve Ebedî Zâtıyla kaimdirler.»
Yani başlangıcı ve sonu olmayan Allah Teâlâ’nın bizzat kendisiyle birlikte
bu sıfatlar da -zorunlu olarak- daima
vardır. Onun Zâtıyla sıfatları arasındaki -akıl ermez - ilişkiyi, ehl-i
sünnet âlimleri hep bu özel deyimle açıklamışlar ve «Sıfatları, ne Zâtı'nın aynıdır ne de gayrıdır.» demişlerdir.[3] (Çünkü
Zâtı'nın aynıdır denildiği takdirde sıfatları inkâr edilmiş olur; Zâtı'nın
gayrıdır denildiği takdirde ise bir yerine iki şey söz konusu olmuş olur ki her
ikisi de batıldır.) Ancak Mâtüridîler ve Eş’arîler
tarafından kullanılan bu söylem de Selefîler’ce
Kur’ân-ı Kerîm Allah Teâlâ'yı bize nasıl anlatıyor
Kutsal Kitabımız Kur’ân-ı Kerîm'de Rabbimiz, birçok gerçekleri, çeşitli olayları ve uymamız gereken emir ve yasakları bildirirken bu ilgilerle varlığını, birliğini; başlangıçsız, sonsuz, hiçbir şeye benzemez, kendi başına yetkin, Hepdiri, her şeyi Hepgörür, her şeyi Hepduyar, Hepgüçlü, Hepyaratıcı ve Hepkonuşur olduğunu da ayrıca bizlere anlatmaktadır. Bu konudaki bilgiler, ilâhî üslûb içinde Kur’ân-ı Kerîm'in başından sonuna kadar serpiştirilmiştir. Dolayısıyla her konuda olduğu gibi O'nun yüce sıfatları hakkında da geniş ve mükemmel bir bilgi sahibi olabilmek için Kur’ân-ı Kerîm'i başından sonuna kadar çok iyi bilmek gerekir. Bu ise herkes için pek kolay olmadığından akâid yazarları bu yüce sıfatları bir araya getirerek ve hatta onları «Sıfat-ı Selbiye» ve «Sıfat-ı Zâtiyye ya da Sübûtiye» adları altında gruplandırarak açıklamışlardır. Selefî yazarlar ise (kendilerince) Kur’ân-ı Kerîm'in üslûbunu örnek alarak yalnızca ilâhî sıfatları değil, aynı zamanda bütün tevhid bilgilerini de serpiştirilmiş bir şekilde kâleme almayı bir gelenek haline getirmişlerdir. Ancak insan tarafından aktarılan bilgilerin yine insana ait olan sistem ve metodlar içinde verilmesi daha faydalı olur.
Bir kısım yazarlar Allah Teâlâ'nın sıfatlarından bazıları arasındaki yakınlık sebebiyle onları birleştirerek açıklamışlardır. Örneğin «Yoktan yaratıcılık» demek olan «Tekvin» ile «En üstün güç» demek olan «Kudret» sıfatlarını; keza, İşitme ve görme sıfatlarını aynı konunun çerçevesi içinde işlemişlerdir. Dolayısıyla bu yüce sıfatlar bazı eserlerde onüç, bir kısmında ise ondört olarak geçmektedir. Elbetteki amaç bu bilgileri mutlaka belli bir sayıyla vermek değil, bilakis en iyi ve en kolay anlaşılabilir bir açıklama ile sunmaktır. Onun için bu metod farkları kesinlikle bir sorun oluşturmamaktadır.
Allah Teâlâ'nın yüce sıfatları şunlardır:
1- VÜCUD (Varlık):
Klasik anlatımda «Vücud» olarak geçen bu sıfatın anlamı şudur: Allah Teâlâ EN BÜYÜK GERÇEK olarak vardır. O'nun Zât-ı İlahiye'si için varlığın tersi olanak dışıdır. Yüce Rabb'imizin varlığına, kâinâttaki her şey, canlı ve pek çarpıcı şekilde tanıklık etmektedir. Bu nedenle O'nun varlığını zâten temiz bir fıtratla doğan insanların çoğu sıcak bir şekilde duyumsar. O, «Vâcib'ül,Vücûd» dur. Yani zorunlu olarak vardır ve bu zorunluluk da O'nun varlığından kaynaklanmaktadır. Halbuki O'ndan başka her şeyin var ya da yok olması mümkündür. Dolayısıyladır ki bu karmaşık konunun anlaşılmasını kolaylaştırmak gibi olumlu bir amaç güdülse bile «Allah olmasaydı hiçbir şey olamazdı»[4] denilmez. Bu, diyalektik bir söylemdir. Böyle bir cürette bulunulamaz! Hatta bir insanın, sırf başkalarını ikna etmek için bu ifadeye benzer şeyler söylemesi, örneğin «Allah Teâlâ Muharrik-i evveldir; illet-i gaiyyedir; ya da Ultimate cause'dır» gibi felsefi deyimler kullanması zorlanmadan başka bir şey değildir. Kur’ân-ı Kerîm'in, insanı inandırmaya yönelik öğütlerine baktığımızda böyle bir anlatım bulamıyoruz. Fakat daha sonra «Allah'ın birliği» sıfatını işlerken göreceğimiz gibi farklı ve isabetli anlatımlar vardır.
Allah Teâlâ'nın varlığına inanmak esasen O'nun, insan doğasına yaptığı özel bir yetenek aşısıyla ortaya çıkar. Öyle ise Allah'(cc) ın varlığını duyumsamak, deyim yerinde ise bir «Tevfik-i İlâhî» dir; Onun, (imân şerefine nail buyurduğu kulu için) yüce takdiriyle hidâyet yolunu kolaylaştırmasıdır.
Şu kadarını da söylemek yerinde olur ki, kâinâta baktığımız zaman akılları durduran bu çeşitli varlıklar ve olaylar, aralarındaki ilişkiler ve bu ilişkilerin dayandığı düzen disiplin ve ince hesaplar, bir yaratıcının varlığını kesin olarak hatırlatmaktadır. Çünkü hiçbir şey kendi kendine var olamaz. Nedensellik ilgileriyle eşya ve olaylara tutunarak geriye doğru gidildiği takdirde her şeyin mutlaka bir sebebinin bulunduğu ortaya çıkar. Günlük hayatta da bunun sayısız örneklerini görürüz. Bütün bunlar gösteriyor ki Allah Teâlâ’dan başka her şey sonradan olmadır ve bu gerçek de her şeyin bir yaratıcı tarafından, yoktan var edildiğini kanıtlamaktadır. [5]
2- VAHDÂNİYET (Birlik):
Yine klasik anlatımda «Vahdâniyet» olarak geçen bu sıfatın anlamı şudur: Allah Teâlâ birdir, Tek ve yegânedir. Eşi, benzeri ve ortağı yoktur. Artmaktan, eksilmekten, bölünmekten, başka bir şeyle birleşmekten, bir bütün, ya da bütünün bir bölümü olmaktan münezzehtir. Bu gerçeği anlamak, anlatmak, ve aynı zamanda ona inanmak, tevhidin özünü oluşturur ve en kısa olarak «Kelime-i tevhid» ile ifade edilir.
Tevhidin özü, «La ilâhe illa'llah» dır. Buna «Kelime-i Tevhid» denir. Kişi bunu söylemekle Allah Teâlâ'dan başka hiçbir ilâh (yani hiçbir yaratıcı ve ibadet edilmeye lâyık hiçbir mâbûd) bulunmadığını ikrar etmiş olur. Allah Teâlâ'yı tevhid etmenin, Daha ayrıntılı bir anlatımla, O'nu tek, yegâne ve eşsiz bilmenin en idael biçimi: Kur’ân-ı Kerîm'de bizzat açıkladığı sıfatlarla ve isimlerle kendisini tanımak, bununla birlikte O'na Rabb ve İlâh olarak inanmaktır.
«La ilâhe İlla'llah» cümlesinde, Arapçaya özgü, karakteristik bir anlatım biçimi vardır. Bu cümle, aynı anlatım kalıbı içerisinde ve aynı vurguyla Türkçeye çevirilemez. Türk dil mantığı buna müsait değildir. Onun için mütercimler bu yöntemle kurulmuş anlatım ve söylemleri Türkçeye aktarırken çok zorlanırlar; Hatta bocalarlar. Belki bu nedenledir ki çeşitli dillerden Türkçeye yapılan çeviriler arasında başarısızlık oranı daha büyük olanlar Arapçadan yapılmış aktarımlardır. Bu yönteme Arap dil edebiyatında «Nefiy ve isbat» veya «Selb ve icâb»[6] denir ki Fransızca gibi olgun dillerde benzeri varsa da Arapçadaki kadar amacı parlak ve berrak biçimde ortaya çıkarıcı değildir. İşbu nefiy ve isbat yöntemi, bir kümedeki elemanlardan belli birini diğerlerinden kesin olarak ayırt etmek için kullanılır.
Örneğin: Arap, (a, b, c, d, e) kümesinden (c) yi seçtiği zaman bunu diğerlerinden kesin olarak ayırt etmek için şöyle der: «Ben, (a, b, c, d, e) elemanlarının hiçbirini seçmedim; Yalnızca (c) yi seçtim.» Yani önce kümenin tümünü yok saymış gibi negatif bir ifade kullanır, ondan sonra bu küme içinden seçtiği elemanı vurguyla ve pozitif bir anlatımla açıklar. İşte bu söylemin birinci bölümüne «Nefiy», yani negatif önerme; ikinci bölümüne ise «İsbat», yani pozitif önerme denir.
«Kelime-i Tevhid» işte bu yöntemle söylenmekte, Allah Teâlâ'nın varlığı ve birliği, zihinde kurgulanabilecek her türlü geçersiz ve sahte ilâhlardan kesin biçimde ayırt edilerek vurguyla, formel mantık kuralları çerçevesinde ve pozitif bir anlatımla açıklanmaktadır.
Bununla birlikte, Allah Teâlâ'nın varlığı ve birliği
matematiksel bir izahtan da münezzehtir. O'nun hakkında: “kaçtır, nicedir, ve nasıldır? " Gibi sorular sorulamaz. O'nun Zât-ı ilâhiyesi için zaman ve mekân söz konusu olamaz! Çok özel bir anlam taşıyan bu birlik, Kur’ân-ı
Kerîm'de O'nun güzel isimlerinden iki tanesiyle ifade edilmiştir. Bunlardan
biri «Vâhid», diğeri ise «Ehad» dir. Yalın olarak «Vâhid»,
Tevhid konusunda şu noktalar da pek önemlidir: Allah Teâlâ,
a) Ulûhiyetinde,
b) Rubûbiyetinde,
c) İsimlerinde ve sıfatlarında birdir. Bunların anlamı şudur:
Birincisi: Allah Teâlâ, ilâh olarak (yani tapılmaya yaraşır bir yüceler yücesi olarak) tektir. Buna: «Ulûhiyet tevhidi» denir. Müşriklerin daima içine düştükleri çelişkiler, ulûhiyetin birliğine aykırı inanışlara sapmalarından kaynaklanmıştır. Örneğin Mekke müşrikleri Allah Teâlâ’nın ne varlığını, ne de birliğini inkâr ediyorlardı. Peki öyle ise Hz. Peygamber (sav) onların bu konuda hangi yanlış inançlarını düzeltmeye çalıştı ve neden onca zorlu mücadeleler verdi? İşte bu sorunun cevabı şudur: O günün heykellere tapan müşrikleri, aynen bugünün modern putçuları gibi Allah'a inanıyorlardı. Fakat «Biz onlara, yalnızca bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz»[7] diyorlardı. Bu çürük gerekçe her çağın müşriklerine göre değişir.
Örneğin bugünün kökten putçuları da «Biz putlarımıza (heykellere), Allah diye tapmıyoruz ki! Sadece Önderimizi, kurtarıcımızı sembolize ettikleri için onlara saygı gösteriyoruz.» gibi sözler söylüyorlar. Halbuki saygı diye putlar için düzenledikleri törenlerin rûhâni içerikli motiflerine, bu amaçlarla yaptıkları astronomik harcama ve israflara baktığımızda onların ne kadar büyük yalanlar söylediğini gözlerimizle görüyoruz! Şu halde bilmek gerekir ki şirk, esas itibariyle ne Allah Teâlâ'yı tamamen inkâr etmektir, ne de O'na doğrudan doğruya ve açık şekilde bir şeyi ortak koşmaktır; Çünkü insan, bunları yapacak kadar çok basit aptallık örnekleri vermeyi ya da maskara olmayı pek göze alamaz; Zira bu tür safsatalara her şeyden önce kendini inandıramaz! Öyle ise şirkin özü: Allah Teâlâ’nın ulûhiyetini inkâr edici söz ve eylemlerde bulunmaktır. Yani Allah Teâlâ’ya inanmakla birlikte O'ndan başka şeylere de aynı zamanda ve aynı derecede saygı göstermek, ibadet etmek ya da ibadete benzer törenler düzenleyerek; figürler ve hareketler yaparak; örneğin ölülere hitab ederek, mezar ve türbelere karşı saygı duruşunda bulunarak, anıt defterlerine yazılar yazmak suretiyle ölülere yakarışlarda bulunarak, onlara çeşitli şekillerde tapınmaktır.
İkincisi: Allah Teâlâ, rubûbiyetinde (yani yaratıcılığında) tektir. Kâinatın, birden çok değil, tek ve yegâne bir yaratıcı tarafından meydana getirildiği inancına: «Rubûbiyet Tevhidi» denir. Bu gerçek o kadar berrak, o kadar açık ve parlaktır ki, Dünyada hemen hiç kimsede buna aykırı bir inanç yoktur. Bütün müşriklerin ve zındıkların hemen tamamı bu gerçeği ikrar etmekte, açıkça dile getirmektedirler.
Yaratıcılık Allah Teâlâ’nın yüce sıfatlarındandır. Bu anlama gelen «Khâlik» ve «Khallâk», O'nun yüce isimlerindendir ve Kur’ân-ı Kerîm'de geçmektedir. Yalnızca Yüce Rabb'imiz'in, yoktan var etmeye ve vardan yok etmeye gücü yeter. Halbuki O'ndan başka hiç kimse böyle bir güce sahip değildir.
Üçüncüsü ise, Sıfatların tevhididir. Yani Allah Teâlâ bütün yüce sıfatlarıyla birdir. Cehmiye adıyla bilinen kampın mensupları, O'nun -sözde - birliğini netleştirmek için sıfatlarını inkâr etmişlerdir. Halbuki bu yanlıştır. Çünkü Onun yüce Zâtı ancak sıfatlarıyla tanınabilir. Sıfatlarını ayrı ayrı söylemek O'nun birden çok olduğu anlamına hiçbir zaman gelmez.
3- MUHÂLEFE'TÜN Lİ'L-HAVÂDİS (Hiçbir şeye benzememe):
Allah Teâlâ'dan başka her şey eski anlatımla «Hâdis» tir. Yani sonradan olmadır. Halbuki Zât-ı İlâhîye için böyle bir şey söz konusu değildir. Bu nedenle O'nun benzeri yoktur.[8] Dolayısıyla kâinâtta ne varsa ya «pozitif», ya «negatif» veya «nötr» dür; Halbuki Allah Teâlâ'nın bunlarla nitelenmesi söz konusu değildir. Çünkü O, ne cisimdir, ne maddedir; O, ezelî ve ebedî'dir; Doğmamıştır, doğurmamıştır. Bu bakımdan «Hâdis» olan her şeye muhaliftir. (Yani sonradan olma her şeye aykırıdır.) İnsanın düşünce kapasitesi ve kavrayış gücü O'nun Zât-ı İlâhîye'sini idrak edemez. O'nun için Allah Teâlâ'nın zâtı hakkında düşünen insan, bütün kapıları kapalı bulur.
Bunun nedeni ise Yüce Allah'ın, en büyük gerçek[9] olmasında ve hiçbir şeye benzememesinde saklıdır. Başta en mükemmel yaratık olan insan aklı olmak üzere, Allah Teâlâ hiçbir şeye sığmayacak kadar yüceler yücesidir ve herhangi bir şeye benzemekten münezzehtir. İnsan aklı, bütün gerçeklere inanabilecek kadar olgundur; ancak bütün gerçekleri tam anlamıyla kavrayacak aşkınlıkta değildir. Bu nedenle Allah Teâlâ hakkında ulaşabileceğimiz en üst bilgi limitleriyle yetinmek zorundayız. Bu da ancak vahye bağlı kalmakla olur. Bununla yetinmek istemeyen insanlar zorunlu olarak bu limitlerin engellerine daima çok şiddetli bir şekilde toslamış ve bocalamışlardır. İşte «Vahdet-i vücûd»'çu, «Vahdet-i Şuhûd»’çu ve «Fenafillah»'çı zındıklarla[10] bazı filozofların ve diyalektisyenlerin başına gelen felaketler bundan kaynaklanmıştır.
4- KIYAM BİZATİHİ (Yetkinlik):
Allah Teâlâ «Kayyûm»'dur: Hiçbir şeye gereksinim duymaksızın kendi kendine vardır. İşte buna akâid dilinde «Kıyâm bizâtihi» veya «Kıyâm binefsihi» denir ve şöyle açıklanır: Yüce Allah bizzat kendi aşkınlığı ve yetkinliğiyle sonsuzdan sonsuza vardır. Allah'dan başka her şey, bir başka şeye dayalı olarak vardır. Yani her şeyin varlığı bir nedene dayanmaktadır. Çünkü her şey vaktiyle yokken sonradan varolmuş ve onu var eden yaratıcının koyduğu evrensel yasalarla ancak varlık gösterebilmiştir. Halbuki Allah Teâlâ'nın varlığı sınırsız olarak kendindendir. Onun için “Allah (cc), hangi sebepten dolayı vardır?» gibi bir soru yalnız abes değil, aynı zamanda -bilinçli sorulduğu takdirde - bir sapıklık alâmetidir. Var bulunmak hiçbir yer ve zamanla sınırlı olmaksızın Allah (cc) için süreklidir. Bununla birlikte her şey Allah Teâlâ’ya muhtaçtır, Allah (cc) ise hiçbir şeye muhtaç değildir. İşte O'nun yüce sıfatlarından biri olan yetkinlik budur.
Kayyûm, O'nun güzel isimlerinden biridir.[11]
5- HAYAT (Hepdirilik):
Allah Teâlâ «Hayy» dir, Hepdiridir; «La yemût» dur, Hepölümsüzdür.[12] O, her bakımdan olduğu gibi bu yüce sıfatı bakımından da zamandan münezzehtir. Yani «Ne zamandan beri diridir, ne zamana kadar sağ kalacak?» Gibi sorular O'nun için söz konusu olamaz. Bütün canlıların hayat bulması, sonradan meydana gelen bir olaydır. Dolayısıyla böyle bir hayat yaratıktır, sonludur; Ölümle son bulur. Halbuki Allah Teâlâ'nın hayatı, O'nun sonsuz varlığına bağlı olarak kendindendir ve sonsuzdur. Yüce Allah'ın hepdirilik sıfatı ise O'nun hepbilgili, hepistekli ve hepgüçlü olmasıyla yakından ilişkilidir. Çünkü hayattan yoksun birinin, bilgi, irâde, bilinç, tercih ve güç kullanma gibi sıfatlara sahip bulunması mümkün değildir. Allah Teâlâ ise bütün bu sıfatlara sahiptir. O'nun eseri olan kâinâttaki her şey, Yüce Rabbimizin bütün varlıkları kuşatan sonsuz bilgiye, dilediğini yapabilen sonsuz irâdeye, işlediğini isabetle icra eden sonsuz hikmete, nasıl istiyorsa öylece takdir eden ve ne istiyorsa onu hemen yapabilen sonsuz güce (kudrete) sahip bulunduğunu, dolayısıyla da Hepdiri ve Hepölümsüz olduğunu kanıtlamaktadır.
6- İLİM (Hepbilme):
Allah Teâlâ «Alîm» dir.[13] Yani hepbilgilidir, bilgisi de Zâtı ve tüm sıfatları gibi sonsuzdur. Bu, O'nun her şeyi bilgisiyle -sürekli olarak - kuşatıyor olması demektir. O'nun hakkında «geçmiş» ve «gelecek» kavramları söz konusu olmadığı için O, «Alîm» dir, yani Hepbilgilidir, demek gerekir. «Allah (cc), geçmişi de geleceği de biliyor» şeklinde zaman zaman kullandığımız ifade sadece bizim bakımımızdandır. O'nun için geçmiş ve gelecek diye bir şey sözkonusu değildir. Çünkü zaman (ve mekân) O'nu değil, bizi kuşatmaktadır. O ise, zaman ve mekânın dışındadır, zaman ve mekânın yaratıcısı ve kuşatıcısıdır. Dolayısıyla hiçbir şey yokken de Allah Teâlâ her şeyi biliyordu ve sonsuza dek olacak her şeyi bütün ayrıntılarıyla bilmektedir. Bu arada hemen söylemek gerekir ki Yüce Rabb'imiz zihnimizden geçen her türlü düşünceyi, her türlü kurguyu ve bütün duygularımızı da kesinlikle bilir ve zaten ezelden beri onları biliyordu. Bu bakımdan hiç kimse içinden geçen en ufak bir şeyi Allah'dan gizleyemez.
Bilindiği üzere insanda bilgi oluşması her zaman görmeye ve duymaya bağlı değildir. Bazen bilgi denen şey bir fenomen olarak görmeye ve duymaya gerek kalmadan da oluşabilir. Ama sanılacağı gibi bu, insanın sahip olduğu bir aşkınlık sonucu değildir. Çünkü bilgi, insanlarda çeşitli kurguların ve zihinsel faaliyetlerin bir sonucu olarak sonradan peydahlanır. Dolayısıyla insan bilgisi, yaratıklara özgüdür; Sınırlı ve eksiktir; Yanılgı sonucu veya zaman aşımına uğrayarak gerçekle uyuşmayabilir. Halbuki Allah Teâlâ'nın bilgisi sonsuz, sınırsız, tümü kapsayıcı ve kuşatıcıdır; Sürekli olarak gerçektir. Nitekim «(...) Allah her şeyi bilir.[14] buyurmaktadır. Bununla birlikte Allah Teâlâ ayrıca hem tümü görür hem tümü işitir. Yani bilmek demek olan, O'ndaki «İlim» sıfatından başka, ayrıca duymak ve görmek gibi sıfatları daha vardır.
Hiç kuşkusuz kâinât tablosunda seyrettiğimiz harikalar ve küçük aklımızla sınırlı kavrayış gücümüzle görebildiklerimiz bile Allah'ın sonsuz ve sınırsız ilmini apaçık bir şekilde kanıtlamaktadır.
7- İRADE (Hepdileme):
İrâde: Arapça bir sözcüktür ve dilemek demektir. Ancak Allah Teâlâ'nın dilemesi bizimkine benzemez; Kesintili, kopuk, belirsiz ve sınırlı değildir. Bilakis O'nun Zâtı gibi irâdesi de ezelî, ebedî, kesin, hikmetli ve tercihlidir. O, Hepdileyicidir. O'nun dilemesi kendisine yaraşır bir yücelikle, süreklilik ve sonsuzlukla olur ve kuşatıcıdır. Bu nedenle hayır ve şer, iyi ve kötü ne varsa O'nun dilemesi ile meydana gelir. Eşya ve olayların, yaratılmasındaki düzen ve disiplin ile aralarındaki çok ince hesaplara dayanan ilintiler, ilişkiler, etkileşim ve tepkileşimler Allah Teâlâ'nın, (bu hikmetli ve tercihli) hepdileme sıfatını açıkça kanıtlamaktadır.
Allah Teâlâ'nın dilemesi iki şekilde tecelli eder. Bunlardan biri, Yaratma irâdesi, diğeri ise yasama irâdesidir. Bunları şu şekilde açıklamak mümkündür:
a) Yaratma İradesi (İrâde-i Tekviniye): Buna akâid dilinde «Meşîet» ya da «Meşîet-i İlâhiye» denir, anlamı şudur:Allah Teâlâ bir şey dilediğinde hemen olur.[15] Örneğin bütün tabiat olayları böyledir. Keza, (iyi olsun ya da kötü olsun; faydalı olsun ya da zararlı olsun) İnsanların bilinçli ya da bilinçsiz bütün söz, kurgu, eylem ve davranışlarıyla hayvanların içgüdüsel hareketleri, Allah Teâlâ’nın tekvînî irâdesiyle (onların istekleri doğrultusunda) anında yaratılırlar.
b) Yasama İradesi (İrâde-i Teşriiye): Allah Teâlâ’nın bu tür dilemesi, O'nun, (İnsanlar tarafından istenen ya da yapılan) tüm güzel, yararlı ve iyi olan her şeyi sevmesi, tersini ise sevmemesi demektir. Bu niyet ve eylemler için söz konusu olan gerek güzellik, yararlılık ve iyilik ölçüleri, gerekse kötülük ve çirkinlik ölçüleri sırf Allah'ın koyduğu ölçülerdir. Bunları indirmiş olduğu vahiylerde açıklamıştır. İnsanların (henüz dilemeden) niyet ve eylemlerinin ise Allah (cc) tarafından hemen yaratılması gerekmez. Çünkü Allah Teâlâ insanı, (büyük kâinât disiplini içinde) serbest bırakmıştır. Ona, bütün varlıklardan farklı olarak «Cüz'î» bir irâde vermiştir. Binaenaleyh insan bu cüz'î irâdesiyle bir şey yapmak istediği zaman (yapabildiği kadarını) Allah (cc) hemen yaratır. Ancak onu bu eylemden sorumlu tutar.[16]
8- KELÂM (Söyleme):
Allah Teâlâ'nın ezelî ve ebedî sıfatlarından biri de Onun «söyler» olmasıdır. Ancak O'nun sözleri harflerle ya da sesle değil, vahiy ve ilham denilen aklın ulaşamayacağı ilâhî bir iletişimle olur. Harf, hece ve ses, O'nun yaratmış olduğu şeylerdir; Diğer yaratıklar gibi sınırlı ve eksiktirler. Dolayısıyla Allah Teâlâ, bu gibi şeylerle sıfatlanmaktan ya da vasıflandırılmaktan münezzehtir.
Vaktiyle Allah Teâlâ’nın sözlerinin, «yaratık» olup olmadığına ilişkin tarihte çok talihsiz bir tartışma olmuş, yaklaşık yarım yüzyıl kadar süren bu fitne yüzünden birçok değerli İslâm âlimi işkence görmüş, süründürülmüş ve bazıları da -maalesef - şehid edilmişlerdir.[17]
Şu kadarını söylemek gerekir ki: Allah'ın kelâmı yaratık değil, bilakis O'nun ezelî ve ebedî sözleridir. Öyle ise yaratık olmayan «kelâm», ancak «Allah’ın, ezelî ve ebedî sözleri» niteliğine sahip olan vahiydir. Vahyin, elçiye intikal şekli ise, insanın akıl ve havsalasına sığabilecek bir olay değildir. Elçinin harf, hece ve sesler yardımıyla naklettiği, ya da yazdırdığı fizyolojik duyumlar ve sözler, bunların yazıya geçirilmesinde kullanılan kağıt, kâlem ve mürekkep gibi bütün araçlar ise yaratıktır. Vahyin; «lâfız ve manâ olarak, -yaratık değil, bilakis- Allah kelâmı olduğu» şeklinde âlimler tarafından yapılan açıklama ise, tartışmaya konu olamayacak bir yük ve kapsama sahiptir. Mantığın ve akademik izah sistemlerinin, bu fenomeni insan aklına yaklaştırmak için devreye sokulması, doğru olmasa gerektir!
9- BASAR (Görme):
Sonsuzdan sonsuza her şeyi görür olmak yalnızca Allah Teâlâ'nın sıfatlarındandır. O «Basîr» dir, Hepgörür.[18] Hiçbir şey O'nun bu sıfatının tecellisinden gizli değildir. O'nun görme kudreti ve görme tecellisi hiçbir engel tanımaz. Görme özelliğine sahip her canlı, ancak belli şartlarda ve belli ortamda görebilir. Çünkü bütün varlıklar gibi hem canlılar, hem de onların görme özelliği Allah tarafından yaratılmıştır. Onlar, biyolojik ve optik sistemdeki görme kanunlarına uyarak ancak görür ve görebilirler. Halbuki, ne zaman ve mekan sınırları, ne de görüş mesafesi Allah Teâlâ için asla söz konusu olamaz. «Allah -her zaman- her şeyi görür.» şeklinde -sıradan kimseler- tarafından kullanılan ifadelerdeki (her zaman) deyimi ise bizim bakımımızdandır. Bilinçli olarak söylenmediği, kasıtlı da olmadığı bilenen bu ve benzeri sözler, Allah Teâlâ'nın yüce, sonsuz ve sınırsız sıfatları için -kasıtlı da olsa - bir kayıt anlamını taşıyamaz. Esasen, yukarıdaki deyim yerine; «Allah –her daim- her şeyi görür.» demek daha uygun ve daha ihtiyatlı olur. Gerçekte, var olan her şeyi daima görmek ve görebilmek O'nun şanındandır.
10- SEM' (Duyma):
Allah Teâlâ, Zât-ı ilâhîyesini, -ilim sıfatında da anlatıldığı gibi - «Her şeyi duyan ve gören»[19] olarak tanıtmıştır. O, «Semî'» dir; Hepişitir. Görmesi ve bilmesi nasıl ki hiçbir engel tanımazsa, duyması da öyledir. En gizli sesler O'na ayân beyândır. Peki madem ki zâten sonsuz, sınırsız, engelsiz ve kuşatıcı bir ilme sahiptir, neden ayrıca duymak ya da görmek gibi sıfatları daha vardır? Denilirse, bu soru abes olmakla beraber şunu demek gerekir: Duymak, duyulacak şeyler için, görmek görülecek şeyler için, bilmek ise bilinecek şeyler için söz konusudur. Kâinatta Allah'ın yarattıkları arasında görülmesi, işitilmesi ve bilinmesi gereken farklı şeyler vardır. Bunları ayrı ve farklı duygularla algılamak insanlar ve hayvanlar gibi sonlu, sınırlı ve yaratık varlıklar için mümkün iken bu sıfatların, Sonsuz, sınırsız, eksiksiz olan Allah Teâlâ için var olmaması düşünülemez.
11- KUDRET (Yeterlilik, Yapabilme, Güç yetirebilme):
Allah Teâlâ, «Kadîr» dir; Sınırsız güçlüdür. Hiçbir süper güç, O'nun gücü karşısında dayanamaz. Çünkü zâten her türlü enerjiyi, her türlü gücü ve her güçlüyü O yaratmıştır. Bütün enerji ve enerji dönüşüm kanunları O'nun yaratığıdır, O'nun eseridir. Kudreti de diğer yüce sıfatları gibi sonsuzdan sonsuza vardır. Bütün kâinâtın yaratıcısı olarak O’nun sahip bulunduğu güç hakkında bir an düşünülecek olursa, insan aklını dehşete düşüren ve uçu bucağı kestirilemeyen şu varlıklar ve çeşitli âlemler, görülebildiği kadar bile bir ibret kaynağıdır.
Hiçbir şey, O'nun irâdesi ve kudreti dışında cereyan etmez, edemez. Astronomik büyüklükteki gök sistemleri arasında süren ilişkiler, Uzayda ve küçücük dünyamızda olup biten türlü türlü hayat ve tabiat olayları hep O'nun denetimi altında, O'nun yüce irâdesi ve kudretiyle işleyip durur. Onun, dünyamız üzerinde hayranlıkla seyrettiğimiz, kudretinin bir harikası da canlılar ve cansızlar arasında kurduğu dengelerdir. İlâhî iradesiyle, hikmet ve kudretiyle gerek onların arasında kurduğu ilişkilerle, gerekse bir kısmını bir diğerine musallat ederek bu dengeyi sağlamış ve belli yasalara bağlayarak belli disiplinlere oturtmuştur. Ekosistemler, sürüler, topluluklar, insan cemaatları, organizasyonlar ve türlü türlü örgütlerle, bunlar arasındaki bitmek tükenmek bilmeyen rekabetler, mücadeleler ve savaşlar bu dengeyi sağlamakta ve Allah Teâlâ’nın üstün ve sonsuz kudretini kanıtlamaktadır.
Bazı kötü niyetli insanların, zaman zaman Müslümanları şaşırtmak, zihinlerini karıştırmak ve inançlarını sarsmak amacıyla yönelttikleri şeytani bir soruyu burada cevaplamakta yarar vardır.
Soru şu:
«Madem ki Allah her şeye kaadirdir, her şeye gücü yeter, öyle ise kendisi gibi birini yaratabilir mi? Yaratamıyorsa bu, O'nun gücünün sınırlı olduğunu kanıtlamaz mı? »
Hemen şunu söylemek gerekir ki: Allah Teâlâ'nın, aynen kendisi gibi birini yaratmasını düşünmek, O'nu, yaratılmış ve sonradan olmuş biriyle denk görmek gibi eşine rastlanamayan bir çelişki, bir aptallık ve zavallılık örneğidir. Çünkü baştan beri anlatıldığı ve daha da anlatılacağı gibi Allah Teâlâ, hem Zâtı, hem de sıfatlarıyla başlangıçsız, sonsuz ve sınırsızdır. Peki sonradan yaratılan bir varlıkta:
a) Bu olgunluklar bulunabilir mi ? Yani başlangıcı olan ve hele: (Başlangıçsız başka biri tarafından yaratılmış bulunan bir varlık), aynen O'nun gibi başlangıçsız olabilir mi; Ölümsüz olabilir mi; yoktan var edici olabilir mi; Kendisini yaratan: Başlangıçsız, sonsuz ve ölümsüz; yaratma, bilme, görme ve duyma gücü sınırsız birine karşı koyabilir mi ?!...
b) Yukarıdaki açıklama karşısında: «Aynen kendisi gibi birini yaratmaması gerektiği savunulan Allah (cc), her şeye rağmen "yaratamamak ve sonuç itibariyle aciz kalmak" gibi bir vasıfla nitenlenmek durumundadır.» diye düşünebilen insanın, içinde bocaladığı mantık çelişkisini şöyle açıklamak mümkündür:
Her şeyden önce böyle bir insan mantık kanunlarını ve bu kanunlara göre akıl yürütmeyi bilmeyen cahil bir kimsedir. Zira bilmek gerekir ki başta matematik olmak üzere tecrübeye dayanan bütün pozitif bilimler bu yasalarla açıklanmaktadır. Akademik dilde bunlar, özet olarak formel Mantık (formal logic) adıyla bilinen üç ana ilkeye dayanırlar. Bütün mantıksal kurgu ve sonuçların temelinde bu üç ilke vardır. Bunlardan:
Birincisi: Ayniyet, özdeşlik (İdentité) ilkesidir. Bu ilkeye göre bir şey, her ne ise odur; Onun dışında bir şey değildir. şu halde Allah Teâlâ, Zât-ı İlâhîyesini Kur’ân-ı Kerîm'de nasıl tanıtmışsa işte aynen öyledir, başkası değildir.
ikincisi: Çelişmezlik (Non-contradiction) ilkesidir. Buna göre bir şey, hem kendisi, hem aynı zamanda başkası olamaz; Bu mümkün değildir. Şu halde Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm'de kendisini nasıl tanıtmışsa aynen öyle olduğuna göre (sözde yaratması düşünülen aynen kendisi gibi) başka bir ilâha tıpatıp benzemek gibi bir çelişki O'nun için asla söz konusu olamaz. Aynı zamanda Allah (cc) dan başka ne varsa onların da her biri yine yalnızca kendini temsil eder; Hiçbir şey beşka bir şeyin aynısı olamaz.
Üçüncüsü: Nedensellik (Causalité)
ilkesidir. Bu ilkeye göre her şeyin
mutlaka bir nedeni vardır. Yani
Yukarıdaki
yakışıksız soru,
Örneğin Ebuhuzeyl el-Allâf'ın yandaşlarından Ali el-Esûrî, Allâf'ın ünlü öğrencisi En-Nizâm'a şu ilginç soruyu yöneltme cüretinde bulunmuştur:
«Madem ki Allah'ın her şeye gücü yetmektedir, öyle ise O, zulmetme ve yalan söyleme gücüne de sahip midir?»
Bu sorunun arkasında belki şöyle iyi bir niyet bulunabilir: "Zulüm ve yalan gibi bazı uygunsuz şeylerin Allah'a yakıştırılımak istenmiyor olması, acaba O'nun kendine rağmen ve bizzat kendi isteğiyle bu niteliklerden uzak kaldığı anlamına mı gelmektedir; yoksa O, bu gibi şeyleri istese de yapamamakta mıdır ?"
Fakat, en-Nizâm tarafından verilen cevap, ne sorunun, ne de cevabın, hiç de iyi niyetlere dayanmadığını, ya da sağlam ve olgun düşünebilen kafaların ürünü olmadığını kanıtlamaktadır. Nitekim en-Nizâm'ın yanıtı şöyle olmuştur:
«
En-Nizâm'ın bulanık bir kafa yapısına sahip olduğunu kanıtlayan, O'nun bu yollu hezeyanları bir miktar daha sürmektedir. Yukarıdaki sapkın ve yakışıksız sorulardan anlaşılan ise özetle şudur: Bu adamlar ve benzerleri, Allah ile insanı karşılaştırmak gibi bir gafletin girdâbına düştükleri içindir ki böylesine korkunç şekilde bocalamışlardır
Onun için, gafletten ve düşünce fukaralığından sebep, «Acaba Allah, aynen kendisi gibi birini yaratabilir mi, yaratamaz mı?» gibi yakışıksız soruları Müslümanlara saygısızca yöneltme talihsizliğinde bulunan zavalıların, derhal akıllarını başlarına devşirerek İslâm akâidini çok iyi öğrenmeleri gerekir. Bu soruyu bilinçli olarak sorma cüretinde bulunan küstahlara gelince, onların da bu cevabı aldıktan sonra mutlak surette tevbe etmeleri ve ayrıca İslâm Ümmeti’nden özür dilemeleri lâzımdır!
12- TEKVİN (Yaratma):
Allah Teâlâ, yoktan var edicidir. Buna yaratıcılık denir ve gerçek anlamda bu sıfat O'ndan başka hiçbir kimsede bulunmaz. Maddi ve manevi, büyük ve küçük, fizik ve metafizik, iyi ve kötü, güzel ve çirkin, hareket ve sükûn olarak ne varsa O'nun eseridir. Bunların miktar ve ölçülerini, tadlarını, renklerini ve kokularını, özelliklerini, etkilerini ve tepkilerini, faydalarını ve zararlarını, aralarındaki ilişkileri yine O yaratmış ve bütün bunların dayandığı tabiat kanunlarını O koymuştur. Bu sıfat keza O'nun, irâdeli olduğunu ve sınırsız güce sahip bulunduğunu kanıtlamaktadır. Yani, varlıkların tümünü, dileyerek üstün kudretiyle O yaratmıştır.[22] Hiçbir şey yokken her şeyi, O var etmiştir ve bu şeylere hareket ve sükûnu O vermiştir. Bu konuda O'nu zorlayan bir güç yoktur; Binaenaleyh dileseydi hiçbir şeyi yaratmayabilirdi. Yaratacağı eşya ve olayların tümünü ta ezelde, başlangıçsız ve sınırsız ilmiyle biliyordu.[23]
Burada önemli bir
noktaya işaret etmek gerekir: Bazı ilim adamları, kâinatın yaradılışını «Big
Bang Teorisi» ile açıklamaktadırlar. Bunlardan biri: «(...) Bu teorinin bugün aldığı şekle göre kâinât, bütün madde ve
enerjisinin toplamını ihtiva
13- KIDEM (Öncesizlik, öncesi olmamak):
Allah Teâlâ «Kadîm» dir, Ezelî'dir. Yani hep var idi... Daha doğrusu hep vardır. O'nun varlığı için bir başlangıç yoktur. Bize göre (geriye doğru sonsuzluk) gibi gelen bu olgu, gerçekte Allah Teâlâ için düşünülemez. Çünkü zaman O'nun için söz konusu değildir ki geriye doğru bir geçmişe sahip bulunmak Allah hakkında düşünülebilsin. Zira «Geçmiş», «Şimdi» ve «Gelecek» kavramları ancak zaman sınırları içinde sözkonusu olabilir. Allah Teâlâ ise zaman ve mekânın dışındadır; Her şeyin yaratıcısı olduğu gibi zamanın ve mekânın da yaratıcısı oduğu için zaman ve mekân yokken de O hep var idi. İşte bu nedenledir ki: «Daha doğrusu O hep vardır.» diyoruz. Binaenaleyh bazı akâid yazarlarının, çok iyi niyetle sölyemiş bulundukları anlaşılan; «O’nun yok olduğu bir an geçmiş olmamak demektir»[25] gibi bir ifade ve benzeri sözler tutarsızdır. Bu tür ifadelerin pek derin düşünülmeden sarfedildiği ve güçlü bir mantığın ürünü olmadığı açıktır. Bu nedenledir ki Selefî akaid yazarları Allah Teâlâ’yı, «Kadîm» diye nitelemeyi eleştirmişlerdır.[26]
14- BAKÃ' (Sonsuzluk, sonsuz kalıcılık):
Allah Teâlâ «Bâkî» dir, Ebedîdir. Yani hep var olacaktır. Varlığının sonu yoktur. Yukarıda söylendiği gibi «Daha doğrusu O hep vardır.» «Geçmiş», «Şimdi» ve «Gelecek» kavramları O’nun için söz konusu değildir. [27] O'nun Zât-ı İlâhiyesi gibi bütün sıfatları da ebedî ve ezelîdir.
Allah Teâlâ'nın Güzel İsimleri (Esmâ'ül-Hüsnâ)
Yüce Rabb'imiz meâlen buyuruyor ki: «Allah'ın güzel adları vardır. O'nu, onlarla -o güzel adlarla - çağırın ve O'nun adlarında sapkınlık yapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.»[28]
Bu âyet-i kerîmeden şu gerçekleri öğreniyoruz:
1- Allah Teâlâ'nın, Kur’ân-ı Kerîm'de bize bildirdiği, O'nun «Güzel İsimleri» vardır: «Allah, er-Rahman, er-Ramim, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü'min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Khalik, el-Bârî, el-Musavvir...» gibi...
2- Rabb'imiz, O’na dua ederken bu Güzel Adlar'la
O'nu anmamızı; dertlerimizi O'na dökerken, sorunlarımızın çözümünü O'ndan
dilerken, düşmanlarımızın şerrinden ve tehlikelerden bizi koruması için O'nu imdadımıza çağırırken;
günahlarımızı bağışlamasını, ibadetlerimizi
3- O'nun bu güzel isimleri yerine, kendisine ait olduğunu bildirmediği yabancı birtakım adları O'na yakıştıranlara uymamızı ise kesin şekilde yasaklamaktadır.
Şu halde putlara, ya da başka şeylere verilen adlarla O'na dua etmekten sakınmak gerekir. Hatta yalnızca Allah Teâlâ'ya özel olmak üzere başka dillerde kullanılan, ancak bu «Güzel Adlar»'ın dışında kalan «Tanrı», Khudâ», «Dieu» ve «God» gibi adlarla da O'na dua etmemek daha doğru olur. Bu demektir ki mü’min kişi, Rabb'ine yönelip O'na bir dileğini iletirken, O'ndan medet, mutluluk ve af dilerken: «Ey Tanrım !», «Ey Khudâ!», «O my God !» yerine: Allahümme; Y a da kendi diliyle: Allah'ım; Ey Rabb'im; Ey Aziz ve Latif olan, Ey Rahman ve Rahim olan yüce Allah'ım! diye duaya başlaması bu Âyet-i kerîme'deki emre en uygun davranış olur[29]
«Esmâ'ül-Hüsnâ» tabiri Kur’ân-ı Kerîm'de dört kez geçmektedir.[30] Bu da Allah Teâlâ'nın, «Güzel Adları»'nın, ne kadar önemli olduklarına ve Rabb'imize ancak bu adlarla yakarabileceğimize işaret etmektedir.
Allah Teâlâ'yı görmek mümkün müdür ?
Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
«Öyle çehreler vardır ki o gün ışıl ışıl parlar; Rabb'ine bakar.»[31] Allah Teâlâ’nın bu âyet-i kerîme'de «O gün» dediği, kuşkusuz, cennetteki günlerdir. Bu gerçeği ise yukarıdakilerden önce gelen âyetler ortaya koymaktadır ve hepsi birlikte şöyledir: «Bilakis siz bu âcil dünyayı seviyorsunuz da ahireti bırakıyorsunuz; Öyle çehreler vardır ki o gün ışıl ışıl parlar; Rabb’ine bakar.» Öyle ise İnsan, Allah Teâlâ'yı bu dünyada göremeyecektir.
Allah (cc)'ı görme olayının cennetteki gerçekleşmesine gelince, bunun nicelikle açıklanması kolay değildir. Çünkü bu konuda bütün Ehl-i Sünnet'in, üzerinde birleştikleri şu üç nokta vardır: Allah Teâlâ'yı görmek,
a) Belli bir yönden,
b) Belli bir mesafeden
c) Nesnel, (yani, Maddesel boyutlar içinde) olmayacaktır.
Özet olarak bütün bu bilgiler gösteriyor ki Ahirette ve yalnızca mü’minlerin cennette Allah Teâlâ'yı görmeleri kesindir. Ancak bu olayın nasıl gerçekleşeceğini dünyamızdaki hayat kanunlarıyla ve mantık ilkeleriyle açıklamak mümkün değildir. Bu dehşet olayın Ahiret ve cennet hayatıyla ilgili olarak bize verdiği ipucu belki de şu olabilir: Oradaki hayat kanunları bu dünyadaki hayat kanunlarından son derece farklıdır. Dolayısıyla Bu dünyadaki doğal yapımızla, akıl ve mantık ölçülerimizle bunu tam anlamıyla kavramamız mümkün değildir. Bu, tıpkı beş yaşındaki bir çocuğa bir cebir denklemini anlatmaya benzemektedir. Öyle ise bize düşen, vahyin haber verdiği bu gerçeği şimdilik teslimiyetle kabullenmek ve o günde bu şerefe ermeyi temenni etmektir.
ARŞ ve KÜRSİ
Arş ve Kürsi, Allah Teâlâ'nın yönetim makamını sembolize
Tâhâ Sûresi'nin 5'inci Âyet-i kerîme'si ile A'râf Sûresi'nin 54'üncü Âyet-i kerîme'sinde «Allah Teâlâ'nın, Arş üzerinde istivâ buyurduğu» anlatılmaktadır.
Sapkın topluluklardan Mücessime, Müşebbihe ve Haşviye gibi kamplara bağlı olanlar, çok eskiden beri Allah Teâlâ'yı (Haşa!) yaratıkların niteliğinde hatta insan şeklinde düşündükleri ve böyle inandıkları için îstivâ kelimesini lûgatteki fizik anlamıyla Allah'a isnad etme cüretinde bulunmuşlardır.[32]
«İstivâ» kelimesi Arap sözlüğünde her ne kadar bir şeyin üzerinde yerleşmek ve kurulmak demek ise de bunu, yaratık hakkında olduğu gibi Allah Teâlâ hakkında da aynen düşünmek mümkün değildir. Çünkü Yüce Rabb'imiz, zamanın kuşatımına girmekten münezzeh olduğu gibi herhangi bir yer işgal etmekten de münezzehtir.
Bu nedenle İslâm Ümmeti'nin ilk uluları, «istivâ» muammâsının yorumunda gâyet temkinli davranmışlardır.
Bunlardan örneğin İmam malik Hazretleri'nin, kendisine «istivâ»'nın ne olduğu hakkında yöneltilen soruyua şu cevabı verdiği nakledilmektedir: «İstivâ (nın sözlük anlamı) bilinmektedir; Niceliği ise meçhuldür; Buna imân etmek vaciptir; Bu konuda soru sormak ise bid'attir.» [33].
[1]. Kur’ân-ı Kerîm 112
[2]. Kur’ân-ı Kerîm : 2/133, 2/163, 4/171, 5/73, 6/19, 9/31, 12/39, 13/16, 14/48, 14/52, 16/22, 16/51, 18/110, 21/108, 22/24, 29/46, 37/4, 38/65, 39/4, 40/16, 41/6, 112/1
[3]. a) Sirâcüddîn Ebu’l-Hasan Ali b. Osman, Emâli Manzumesi : Beyit- 5
b) Siirtli Halil'ül-Ömerî, Kürtçe Nehc'ül-Enâm Mebhas : 3 (Sıfât-ı seb'a) beyit : 1
[4] Merhum Ömer Nasuhi Bilmen ve Ahmet Hamdi Akseki –maalesef- bu tabiri kullanmışlardır! Bk. Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli s. 10. Bilmen Yayınevi, İstanbul-1970. A. Hamdi Akseki, İslâm Dini s. 63. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları No. 31/16 Başbakanlık Basımevi Akara-1973 25. Baskı.
[5]. Bk. İmân Açısından Kâinata Bakış
[6]. «Nefiy ve isbat» veya «Selb ve icâb» : Arap edebiyatında Bedi' ilminin konusudur. Fazla bilgi için Bk. Es-Seyyid Ahmed el,Haşimî, Cevahiru’l-Belağa : S.386, Madde : 31 Kahraman Yayınları. İstanbul-1984
[7]. Kur’ân-ı Kerîm 39/3
[8]. Kur’ân-ı Kerîm 42/11
[9]. (Kur’ân-ı Kerîm Sure: 112)
Şeytanî eylencenin cümbüşü içinde kendini kaybetmiş sürülerin daha çok stadyumlarda attıkları bir slogan vardır ki, en az onlar kadar gaflet içinde bulunan insanların kulak zarlarını sıyırır geçer: «En büyük (...), başka büyük yok » (!) Bu gafil zavallıların, sevdiklerini göklere çıkarmak için o anki sersemlikle kustukları bu sözler, aslında sinsi pozitivistler tarafından uydurulmuş ve yaygınlaştırılmıştır. Bu tür sloganların asıl amacı EN BÜYÜK GERÇEĞ’i zihinlerde basitleştirmektir. Ama onlara rağmen : En büyük Allah Teâlâ'dır, başka büyük yoktur!!!
[10]. a) Vahdet-i Vücud : Kâinatla Allah arasında (haşa !) özde bir ayrılık olmadığı inancıdır. Bu inanca göre «kâinattaki her şey O'nunla eş değerdedir. Yaratıklar Yaratıcının bizzat özünden fışkırarak var olmuşlardır.»
İlk kez Helenistik Yunan filozofları tarafından ortaya atılan bu düşünce çok sonraları Zunnun-i Mısrî, Celalüddin-i Rûmî ve özellikle Muhiddin-i Arabi gibi filozoflar tarafından işlendi. Birçok insan bilerek veya bilmeyerek bu küfrün içine düştüler. Genellikle tarikatların hepsi bu inancı benimsemektedir. Bu, onların «Vahdet,i vücut» felsefesini ve amacını bildikleri için değil, -maalesef - bu felsefeyi yayan insanlara karşı duydukları aşırı saygıdan kaynaklanmaktadır. Örneğin Muhiddin-i Arabi Hallac-ı Mansur ve Bayezid-i Bistâmî gibi kimseler tarikatçıların gözünde o kadar yüce, o kadar büyüktürler ki bunların, -bir kerecik bile olsa- yanılmış olabileceklerine asla inanmamaktadırlar. Halbuki Muhiddin-i Arabî'nin, ünlü yahudi filozof Musa b. Meymun (M.1204)'un eserlerini okuyarak O'nun derin etkisinde kaldığı birçok kaynaklarda vardır. Keza Bayezid-i Bistâmî'nin, Namlı zındıklardan Ebu Ali es-Sindî aracılığıyla «Patanjalizm»’i aşılandığı, vaktiyle Hanefi fıkhı ile meşgulken bu yola saptığı yine kaynaklarda yazılıdır. «Vahdet-i Vücûd»'u, Muhiddin'i Arabî öyle edebi ve havalı üslûplar kullanarak anlatmış ve yorumlamıştır ki O'nun bu alanda sergilediği parlak başarı insanları büyülemiş, dolayısıyla bu kadar bilgili bir insanın ancak «evliya» olabileceği kanaatine saplanmışlardır.
b) Vahdet-i Şühûd, özetle: bütün varlıkları –birleşik ve tek olarak- görmek demektir. Bu suretle de bütün varlıkların yaratıcısı olakak Allah’ın, bir ve tek olduğu kanaatine varmanın sözde kestirme yolu çizilmiştir. Bu söylem, -yorumu ne olursa olsun-, İslâm’a ait değildir. Tam tersine Hintli bir spiritüalist olan Ahmed Farukî adındaki bir kişiye aittir. Bu şahıs, sözde kafaları karıştıran Vahdet-i Vücud felsefesine karşı Vahdet-i Şühûdu bir anti tez olarak geliştirmiştir. Ne varki ortaya attığı bu söylemle zihinlerin daha çok karışmasına neden olmuştur.
c) Fenâfillah: Tasavvuf dilinde «riyâzet» veya «çile » olarak bilinen bir çeşit yoga ile sözde zaman içinde «benlikten sıyrılarak Allah'ın varlığında yok olmak» (?!) demektir. Kaynağı bir Hind felsefesi olan patanjalizm'dir. Bazı kaynaklara göre «Fenafillah» sözcüğünü ilk defa kullanan Ebu Said El-Harrâz'dır. Gerek «Vahdet-i Vücûd», gerek «Vahdet-i Şuhûd» gerekse «Fenâfillah» idealleri anlatılırken : Genellikle ön açıklamalarda (Her şeyin Allah'ın tecellisi olduğu ve her şeyin ancak O'nunla var olduğu) şeklinde hazırlayıcı ve İslâm’ın ruhuna aykırı olmayan sözlerle insanlara yaklaşılmaktadır. Halbuki bu inanca kapılmış kimseler zaman zaman «Cennet ve cehennem önemli değildir.» diyerek Ku'rân gerçeklerini açıkça küçümsemiş ve bunu da «Önemli olan Allah'ın hoşnutluğudur.» gibi spekülatif sözlerle ve sinsi bir şekilde örtbas etmeye çalışmışlardır. Onlara göre «Fenâ» makamından sonra, yani Allah'da eriyip yok olduktan sonra (!) insan Allah'ın melekûtuna ulaşarak bu kez de «Bakâ», yani sonsuzluk makamına yükselir ve Allah ile birleşerek ölümsüzleşir. Bunun en çarpıcı bir örneği : Gerdek gecesi demek olan «şeb-i arus» söylemiyle anlatılmıştır.
[11]. Kur’ân-ı Kerîm 2/255
[12]. Kur’ân-ı Kerîm 25/58
[13]. «Alîm» Allah Teâlâ'nın güzel isimlerinden (Esmâ'ül-Hüsnâ'dan) dır. Ne yazık ki son yıllarda toplumumuzda büyük bir aksan bozukluğu başgöstermiş olduğu için bu ve benzeri kelimeler yanlış seslendirilmektedir. Burada «Alîm» kelimesinde (A) çok kısa, (İ) ise uzunca çekilerek tıpkı «Aliym» gibi okunmalıdır.
[14]. Kur’ân-ı Kerîm 2/282
[15]. Kur’ân-ı Kerîm 36/82
[16]. Bk. Kadere ve Kazaya İmân
[17]. Bk. İslâm Dünyasında Zındıklık Nasıl Başladı
[18]. Kur’ân-ı Kerîm 2/224, 2/227, 2/244, 2/256 (Daha birçok âyetler vardır
[19]. Kur’ân-ı Kerîm 4/58, 22/75, 31/28, 40/20, 40/56, 42/11, 58/1,
[20]. Allah Teâlâ'yı mantık kurallarıyla değil, vahyi esas alarak tanımak ve O'na teslimiyetle inanmak gerekir. Seleflerimiz hep bu yolu izlemişlerdir. Ancak yukarıdaki soruyla kuşku içinde bocalayan, ya da böyle bir soruyla Müslümanları şaşırtmaya çalışan insanlara ve onların tehlikesine uğramak üzere bulunan kimselere yardım etmek gibi bir maazere tutunarak yaptığımız bu diyalektik açıklamadan dolayı özür dileriz.
[21]. Dr İsmail el-Arabî, Mu'camu’l-Firak'i wa'l-Mezâhibi’l-İslâmiyya s. 220
[22]. Kur’ân-ı Kerîm 2/29, 6/73, 7/54, 10/3, 11/7, 14/19, 14/32, 16/3, 4; 17/99, 21/33, 24/45, 25/2, 29/44, 30/21, 36/36, 39/5, 64/3, 67/2...
[23]. Kur’ân-ı Kerîm 31/34
[24]. Ümit şimşek, BİG BANG (Kâinatın doğuşu) S. 25 Yeni Asya Yayınları İst.,1980
[25]. Bk. Ahmet Hamdi Akseki, İslâm Dini s. 64. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları No. 31/16 Başbakanlık Basımevi Akara-1973 yirmibeşinci Baskı.
[26]. Bk. Ali b. Ali b. Muhammed b. Ebi'l-İz Ed-Dımışkıy, El-Akıyda'tu-Tahaviyya şerhi 1/75-78 Muassasa Ar-Risala, Beyrut-1988
[27]. Kur’ân-ı Kerîm 57/3
[28]. Kur’ân-ı Kerîm 7/180
[29]. Kur’ân-ı Kerîm 7/180, 17/110, 20/8, 59/24
[30]. Kur’ân-ı Kerîm 7/180, 17/110, 20/8, 59/24
[31]. Kur’ân-ı Kerîm 75/22, 23
[32]. Bk. El-Bağdâdî, El-Fark'u Beyn'el-Firak S. 138-141 ; Muhammed Ali et-Tehânevi, Keşşaf'u Istılâhâti’l-Fünûn : 1/261 Kahraman Yayınları İstanbul-1984 ; şerhu’l-Mevâkıf 2/340
[33]. Fazla bilgi için Bk. Muhammed b. Süleyman el-Halebî , Emâli şerhi : Beyit 12, S.28, Işık Kitabevi İstanbul-1979
İslami Okul Okulların En Önemlisi