Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

ALLAH'a İmân - Külliyat - Islamdainanc - 20. Sayfa

 

ALLAH'a İMÂN:

 

TEVHİD

 

İslâm'ı diğer bütün dinlerden ve ideolojik kurumlardan ayıran en bü­yük özellik «Tevhid» ilkesidir. Hiçbir din ve düşüncede Allah inancı, İslâm'daki kadar sağlam, tutarlı ve evrensel boyutlarıyla mev­cut değildir.

 

«Tevhid» in sözlük anlamı: Birlemek, yani bir şeyin tek ve yal­nızca bir taneden ibaret olduğunu ifade etmektir; Birleştirmek anla­mına da ge­lir.

 

Terimsel anlamı, (yani İslâm inanç sisteminin akademi dilinde) ise, Allah Teâlâ'nın bir, tek ve yegâne, eşsiz, denksiz, benzersiz, öncesiz, son­ra­sız, sonsuz, noksansız, doğmamış ve doğurulmamış olduğuna [1] inan­mak demektir. «Tevhid» in karşıt anlamı ise «şirk» tir. Yüce tevhid inan­cına sa­hip mü’min kişiye ayrıca «muvahhid» ve «hanîf» de denir. Muvahhid: Şirkin her türlüsünden ve tüm cahilî anlayış ve yaklaşım­lar­dan uzak, Kur’ân-ı Kerîm'in ölçülerine uygun ve gerçek anlamda Allah Teâlâ'nın varlığına ve birliğine inanan kimsedir.

 

Tevhid, İslâmî akademik eğitimin hazırlık aşamalarında yukarıdaki kısa ta­nım içinde özetlenerek sunulmakla beraber, hayat ve kâinâtı kuşatıcı bo­yutla­rıyla tanımlar üstü, geniş, engin ve evrensel bir anlam taşır. Bu ne­denle imânın en büyük temel taşını temsil eden «tevhid» kavramını çok yönlü olarak ele almak gerekir.

 

Tevhid, hayat ve kâinat yasalarının olduğu kadar, İslâm'da sosyal  ve toplumsal disiplinin de kaynağıdır. Çünkü Mü’min ve muvahhid kişi Allah Teâlâ’dan korkar ve Allah (cc)'ı sever. Dolayısıyla O'na asi ol­ma­makta titizlik gösterir; Emir ve yasaklarını zaman zaman zorlayıcı sebep­lerle çiğnese bile daha sonra derin bir pişmanlık duyar ve tevbe eder. Bunun esas nedeni şu­dur:

 

Her şey, Allah Teâlâ'nın, varlığı, birliği, eşsizliği ve sonsuzluğu ek­se­nine bağlı olarak var olmuştur. Geçmişten geleceğe, zamandan me­kana, merkezden çembere, ruhtan maddeye, sebepten sonuca, sükûn­dan hare­kete ne varsa, fizik ve metafizik, bilinen ve bilinmeyen, olmuş ve olacak her şey, ancak bu eksene bağlı olarak söz konusudur. Dolayısıyla «muvahhid» kişi tüm yaşamını hiçbir zaman bu eksenin merkezkaçın­dan kurtulmayacak şekilde sürdürmek zorunda olduğunu bilir. Tevhidî yaşamı ideal edinmiş olan insan, günah işlerken bile bu eksenin etrafın­daki yörüngeden asla sapmaz.

 

Çünkü bunun, ne ebedî bir hüsran olacağı­nın farkındadır. Muvahhid kişi, -şirk ve şirk hük­mündeki suçlar hariç - kebâir işlemekle İslâm’ın çem­beri dışına çıkma­yacağını bilir. Dolayısıyla Muvahhid, Allah Teâlâ’nın birliği temeline da­yanan katıksız İslâm inancına sahip gerçek mü’min demektir. Çünkü «tevhid», imânın temel taşı olarak mü’minin yaşamını yönlendiren ve her adımda, her nefeste, her davra­nışta, onun hayat disipli­nini sağla­yan tüm yasaların kaynağıdır. «Tevhid» mü’mine, meşru, helâl ve mü­bah dav­ranışlarında hareket ser­bestisini tanıyan geniş sınırların burç­ları üzerinde dalgalanan yüce bir bayraktır. Dolayısyla dünyadaki tüm bayraklar bu kutsal bayrağın yanında cüceleşir ve küçülürler. Tevhid, mü’mine belki zor, fakat şerefli ve özgür yaşama bilincini aşılayan ilâhî bir nurdur; tükenmez bir enerji, güç ve cesâret kaynağıdır. İşte bu gerçekten hareketledir ki mü’min ve muvahhid kişi, insanlardan, cahilî re­jimlerden ve tağut­lardan gelen her tehdit karşısında daima şu sözü çekin­meden haykırarak söyler:

 

«Ben Allah'dan başka hiçbir şeyden ve hiçbir kimseden korkmam; Allah'dan başka hiç kimseye de baş eğmem!»

 

Tarihin her döneminde mü’minler, en acımasız zâlimlerin ve en kanlı diktatörlerin karşısında, hatta idam sehpalarının üzerinde İmân-tevhid ba­ğının kopmaz sağlamlığını daima bu ebedîleşmiş söylemle hay­kırmışlardır. Bu söz, Bilal-i Habeşi'den Seyyid Kutup'a, Yasir'den Abdulkadir Awde'ye kadar zulme uğramış tüm İslâm kahra­manlarının yüce sinele­rinde ve pâk alınlarında gerçek bir özgürlük ni­şanı olarak gözleri kamaş­tırmıştır.

 

Tevhid ve Ahlâk: 

 

Tevhid, üstün ahlâkın ve tüm erdemlerin menbaıdır. Bu nedenle tev­hid, kul için şereflerin en büyüğü, rütbelerin en üstünü ve mevkile­rin en yükseğidir. Dolayısıyla muvahhid olma şeref ve şansından yok­sun bu­lunan her insan, talihsiz, nasipsiz ve zavallı bir yaratıktır.

 

Tevhidle şereflenmiş insan ise doyumlu, cesur, cömert, çalışkan, sa­bırlı, atak, umutlu, paylaşımcı, katılımcı, nazik, saygılı, görgülü, iyi ni­yetli, ciddî, içten, yardımsever, özgür ruhlu, hakperest, başı dik ve tüm erdemlerle do­nanmış, her bakımdan örnek bir kişiliğe sahiptir.

 

Çünkü İslâm pedagoji­sinde çocuğa, bebeklik günlerinden hemen sonra Allah Teâlâ’nın varlığına ve birliğine inanma ilkesi temel ölçü alınarak ilk eği­tim verilir. Bu eğitim aşamalı olarak çocuğun gelişen zekâ, yetenek ve kapa­si­tesine paralel olarak bir yelpaze biçiminde ve gittikçe gelişen bir tempo ile yaşamının her alanına doğru yaygınlaştırılır. Zâten İslâm fıtratıyla dün­yaya gelmiş olan ve bu fıtrat doğrultusunda mü’minleştiri­len çocuk, alt yapısını tevhidî anlayışın oluş­turduğu bir ruh ve ahlâk zenginliği içinde geleceğe doğru adımlarını at­maya başlar; Gerçek bir muvahhidin sağlam ve sarsıl­maz imânıyla her türlü ırkçı, milliyetçi, kabileci, sınıfçı, partici, ayrılıkçı, bö­lücü, nifakçı, sen­tezci, putçu, çıkarcı ve benlikçi zihniyetten sıyrılmış bir fert olarak necib İslâm Ümmeti'nin bütünlüğü içinde (sıfır zeminde) yerini alır.

 

Onun için­dir ki (kim olur­larsa olsunlar ve istedik­leri kadar mü’min ol­duklarını ortaya koysun­lar), sıfır zeminde, herkesle eşit bir kod ve seviyede durmayı göze ala­mayanların hayat ve gidişatında tevhidin gerçek tecellileri gözlenemez. Yani açıkça söylemek gerekirse bu tip insanların imânı şaibeli­dir! Dolayısıyla unutmamak lazımdır ki mü­nafığın mü’minden, riyakârın sa­mimiden küstahın mütevazı insandan ayırt edilmesinde en şaşmaz ölçü ve formül «tevhid» dir; Tevhidî bir inanış, anlayış ve ahlâktır.

 

Elbette ki imân tevhidsiz oluşmaz ve oluşamaz. Allah Teâlâ’nın varlı­ğına, birliğine, bütün veya bölüm olmaktan münezzeh bulunduğuna, eş­siz, denksiz, rakıybsiz, benzersiz, öncesiz, sonrasız, sınırsız, noksansız, doğma­mış, doğurulmamış, aşılmaz ve kuşatılmaz olduğuna; Alemlerin yegâne yaratıcısı, düzenleyicisi ve terbiye edicisi olduğuna inanmakla an­cak in­sanda imânın ilk basamağı oluşmaya başlar. İşte «tevhid» budur. Allah Teâlâ'nın tertemiz ve güzel isimlerinden «Vâhid» ve «Ehad» da bu aydın ve yüce inancın birer simgesidir. Bu kutlu simgeler Kur’ân-ı Kerîm'in bir­çok yerinde geçer. [2] 

 

Müslümanların gerileyişi ve İslâm Dünyası'nın çöküşü, -bilindiği üzere - tarih yorumcuları tarafından birçok nedenlere bağlanır. Aslında bu neden­lerin arka planında bulunan (birinci derecede temel) bir neden daha aramak gerekir. Bu da hiç kuşkusuz tevhidî anlayışın bozulması, yozlaş­ması ve şirk kültürleriyle sentezlenmesidir.

 

Şunu kesinlikle ifade etmek gerekir ki: Allah Teâlâ’nın varlığına, bir­li­ğine, eşsizliğine, ve benzersizliğine, ezelîliğine, ebedîliğine ve kâinat üze­rindeki rakıybsiz, aşılmaz ve mutlak egemenliğine içtenlikle inanan hiçbir insan, geçici ve fanî hiçbir şeyi tanrılaştırmaz, tanrılaştıramaz;  Hiçbir faniye, her­hangi bir yorumla, şu veya bu maazeretle tanrı süsü vermez veremez;  Onun karşısında çağdaş bir söylemle «saygı duruşu» denen an­cak ibadetten başka hiçbir şey olmayan spekülasyonlarda bu­lunmaz, bu­lunamaz ! Çünkü bunu göze alanların durumları kişisel bakımdan Allah (cc) ile kendi arala­rında bir mesele olmakla beraber, bu kimseler, dünya mü’minleri nazarında değil mü’min, Müslüman ol­duklarını bile hiçbir zaman kanıtlayamazlar ! 

 

Bu tip insanların bir bölümü evrensel düşünme yeteneğinden son de­rece yoksun ve çok zavallı yaratıklardır. Bir diğer bölümü ise birlikte olduk­ları müşriklerden yararlanabilmek için akılları sıra «takıyye» yap­maktadır­lar (!) Buna karşın yüce tevhid inancıyla zihni ve iç dün­yası ay­dınlık olan mü’minlerin tüm düşünce ve idealleri evrenseldir. Dolayısıyla böyle insan­lardan oluşan bir toplum elbette ki yüce bir ruh ve ahlâk zenginliğine sahip olur. Böyle bir toplum dünyadaki bütün millet­lere örnek olmaya adaydır.

 

Öyle ise bu şaşmaz ölçü gösteriyor ki bugün dünya milletlerinin ço­ğun­dan geri kalmış bulunan Müslümanların başındaki yöneticiler tev­hidî inanç ve anlayışlarını, yönetilenler de tevhidî bilinçlerini -ne yazık ki - yi­tirmişlerdir!

 

Burada denebilir ki: Müslümanlardan daha ileride bulunan millet­le­rin hiçbiri tevhid inancına sahip değildir. Peki onlar bu üstünlük ve güç­lerini neye borçludurlar ?

 

Şunu hemen kaydetmek gerekir ki uzay çağı teknolojisine sahip bu­lunmalarına rağmen bu milletler, günümüzün çökmüş Müslümansı halkların problemlerinden (sözle anlatılamayacak)  kadar kat kat daha bü­yük sorunlarla karşı karşıyadırlar. Meselelerini halletmiş gibi gözüken bu mil­letler, aslında hem siyasal hem de sosyal ve toplumsal bakımdan bü­yük aç­mazların içindedirler. Karşılıklı güç denemeleriyle bir çeşit insanlı­ğın so­nunu hazırlamakla meşguldürler.

 

Bu çirkin gidişatın doğal bir sonucu olarak: AIDS'le, domuz etinin se­bep olduğu yaygın trişin, damar sertliği ve çeşitli kalp hastalıklarıyla, alkol, uyuşturucu ve sınırsız seksin getirdiği sosyal felaketlerle, stres ve derin mo­ral çöküntüsünden kaynaklanan intiharlarla Allah Teâlâ on­ları ağır bir sı­nava çekmiştir. Ahlâk namına iflas etmiş ve dejenere ol­muş bu­lunan, do­layısıyla manevi boşluk içinde bocalayan bu milletler, çıldırmış­casına baş­döndürücü bir müzik ve eğlencenin kucağına kendi­lerini ata­rak teselli ol­maya çalışırlarken, yönetim kadroları arasında bazı kamplar bu korkunç gi­dişi sezinlemiş olmalıdırlar ki kurtuluş için zaman zaman birtakım çıkış yollarının arayışı içine girmişlerdir.

 

Müslümansı milletler ise bu hasta toplumların, kenarında bu­lun­dukları felaket uçurumlarından Allah Teâlâ’nın bir lutfuyla kurtularak ken­di­lerini Tevhid'in bağrına atan mühtedîleri örnek alacaklarına ve manen if­las etmiş bu milletlerin acıklı durumlarından ders ve ibret alacaklarına on­ların kokuşmuş hayat tarzına  imrenerek kendi tevhid anlayışlarından ge­riye kalmış değerleri de şirk kültürüyle iyiden iyiye yoğurma basiretsiz­liğine düştükleri içindir ki artık kimliklerini tam an­lamıyla yitirme süre­cine gir­miş bulunmaktadırlar. Özellikle Türkiye halkları, bu yüzden ağır bir kimlik bunalımının ıstırapları içinde kıvranmaktadır.

 

Bu boş, bilinçsiz, amaçsız, tehlikeli ve korkunç gidişin kurbanı ol­mak­tan kurtulmanın tek çaresi ise kuşkusuz tüm câhilî anlayışlardan, her türlü şirk sembollerinden, tağutî yönetim biçimlerinden, kâfirce ve müşrikçe  yakla­şım ve düşüncelerden tamamen arınarak Tevhid'e dönmektir. Çünkü sağlam, sar­sılmaz, köklü ve evrensel imânın temel taşı «tevhid» dir. 

 

Allah Teâlâ'nın Sıfatları

 

«Sıfat» ile «Vasıf» kelimeleri arasında sözlük anlam bakımından fark yoktur. Çünkü her ikisi de Arapça «wasafa» fiilinin masdarıdır. Bu iki keli­menin, yeni Türkçedeki karşılığı «Nitelik» tir. Ancak terimsel bakım­dan bu iki sözcük arasında ciddî bir fark vardır. Şöyle ki:

 

Sıfat, daima nitelenende bulunan gerçek anlamdaki niteliği ya da ni­te­likleri ifade etmek için kullanılır.

 

Vasıf ise, (Nitelenende bulunsun, ya da bulunmasın), niteleyenin ona mal ettiği şeyler için kullanılır.

 

Örneğin: Gerçekten uzun boylu bir kimse için: «Filan adam uzun boy­ludur.» dediğiniz zaman onu sıfatlandırmış olursunuz. Çünkü ger­çek an­lamda kendisinde bulunan bir nitelikle onu nitelemiş bulunu­yorsu­nuz. Ama bu gerçeğe rağmen onun kısa boylu olduğunu söyler­seniz, bu kez de -kendinize göre - onu vasıflandırmış olursunuz.

 

Nitelik sözcüğüne gelince bu kelime yukarıdaki açıklamalar göz önünde bulundurulacak olursa yetersiz kalmaktadır.

 

Özet olarak Allah Teâlâ'nın gerçek niteliklerine: «O'nun vasıfları» de­ğil, «O'nun sıfatları» demek daha doğru olur.

 

AllahTeâlâ’nın sıfatları ezelî ve ebedîdirler; Kerrâmiye kampı'nın ileri sür­düğü gibi sonradan olma değildirler; «O'nun Ezelî ve Ebedî Zâtıyla kaim­dirler.» Yani başlangıcı ve sonu olmayan Allah Teâlâ’nın bizzat ken­di­siyle bir­likte bu sıfatlar da -zorunlu olarak- daima vardır. Onun Zâtıyla sı­fatları ara­sındaki -akıl ermez - ilişkiyi, ehl-i sünnet âlimleri hep bu özel deyimle açık­lamışlar ve «Sıfatları, ne Zâtı'nın aynıdır ne de gayrıdır.» demişlerdir.[3] (Çünkü Zâtı'nın aynıdır denildiği takdirde sıfatları inkâr edilmiş olur; Zâtı'nın gayrıdır denildiği takdirde ise bir yerine iki şey söz konusu olmuş olur ki her ikisi de batıldır.) Ancak Mâtüridîler ve Eş’arîler tarafından kullanılan bu söylem de Selefîler’ce kabul görmemiş ve eleştirilmiştir. Bu grup; gerek Zat-ı İlâhiye, gerekse O’nun yüce sıfatları konusunda sadece Kur’an ve sünnette yer alan bilgilerle yetinmeyi önermiş, insan tasavvurunu aşan bu girift meseleleri tartışma konusu yapmaktan çekinmeyi daha uygun görmüşlerdir. Böylece Müslümanlar da­ima vahye bağlı kala­rak yüceler yücesi ve tüm âlemle­rin Rabbi Allah Teâlâ ve sıfatları hakkında teslimiyet göstermiş, ihtiyatlı davranmış ve nerede durulması gere­kirse orada durmuşlardır. Buna karşın "Allah Teâlâ’nın Zât'ı ve sıfatları" denilince bu ifadenin sözde «bir» i değil, «iki» yi çağ­rıştırdığı tezini ileri süren Mu'tezile ekolünün mensupları, Allah Teâlâ’nın sıfatlarını yok saymışlardır.

 

Kur’ân-ı Kerîm Allah Teâlâ'yı bize nasıl anlatıyor

 

Kutsal Kitabımız Kur’ân-ı Kerîm'de Rabbimiz, birçok gerçekleri, çe­şitli olayları ve uymamız gereken emir ve yasakları bildirirken bu ilgi­lerle varlı­ğını, birliğini; başlangıçsız, sonsuz, hiçbir şeye benzemez, kendi başına yet­kin, Hepdiri, her şeyi Hepgörür, her şeyi Hepduyar, Hepgüçlü, Hepyaratıcı ve Hepkonuşur olduğunu da ayrıca bizlere an­latmaktadır. Bu konudaki bil­giler, ilâhî üslûb içinde Kur’ân-ı Kerîm'in başından sonuna kadar serpişti­rilmiştir. Dolayısıyla her konuda olduğu gibi O'nun yüce sı­fatları hakkında da geniş ve mükemmel bir bilgi sa­hibi olabilmek için Kur’ân-ı Kerîm'i ba­şından sonuna kadar çok iyi bilmek gerekir. Bu ise herkes için pek kolay olmadığından akâid yazar­ları bu yüce sıfatları bir araya getirerek ve hatta onları «Sıfat-ı Selbiye» ve «Sıfat-ı Zâtiyye ya da Sübûtiye» adları altında gruplandırarak açık­lamışlardır. Selefî yazarlar ise (kendilerince) Kur’ân-ı Kerîm'in üslû­bunu örnek alarak yalnızca ilâhî sı­fatları değil, aynı zamanda bütün tevhid bilgilerini de serpiştirilmiş bir şekilde kâleme almayı bir gele­nek haline getirmişlerdir. Ancak insan tara­fından aktarılan bilgilerin yine insana ait olan sistem ve metodlar içinde verilmesi daha faydalı olur.

 

Bir kısım yazarlar Allah Teâlâ'nın sıfatlarından bazıları arasındaki ya­kınlık sebebiyle onları birleştirerek açıklamışlardır. Örneğin «Yoktan yaratı­cılık» demek olan «Tekvin» ile «En üstün güç» demek olan «Kudret» sıfat­larını; keza, İşitme ve görme sıfatlarını aynı konunun çer­çevesi içinde iş­lemişlerdir. Dolayısıyla bu yüce sıfatlar bazı eserlerde onüç, bir kısmında ise ondört olarak geçmektedir. Elbetteki amaç bu bil­gileri mutlaka belli bir sa­yıyla vermek değil, bilakis en iyi ve en kolay anlaşıla­bilir bir açıklama ile sunmaktır. Onun için bu metod farkları kesinlikle bir sorun oluşturma­maktadır.

 

Allah Teâlâ'nın yüce sıfatları şunlardır:

 

1- VÜCUD (Varlık):

 

 Klasik anlatımda «Vücud» olarak geçen bu sıfatın anlamı şudur: Allah Teâlâ EN BÜYÜK GERÇEK olarak vardır. O'nun Zât-ı İlahiye'si için varlı­ğın tersi olanak dışıdır. Yüce Rabb'imizin varlığına, kâinâttaki her şey, canlı ve pek çarpıcı şekilde tanıklık etmektedir. Bu nedenle O'nun varlığını zâten temiz bir fıtratla doğan insanların çoğu sıcak bir şe­kilde duyumsar. O, «Vâcib'ül,Vücûd» dur. Yani zorunlu olarak var­dır ve bu zorunluluk da O'nun varlığından kaynaklanmaktadır.  Halbuki O'ndan başka her şeyin var ya da yok olması mümkündür. Dolayısıyladır ki bu karmaşık konunun anlaşılmasını kolaylaştırmak gibi olumlu bir amaç güdülse bile «Allah ol­masaydı hiçbir şey ola­mazdı»[4] denilmez.  Bu, diyalektik bir söylemdir. Böyle bir cürette bulu­nulamaz! Hatta bir insanın, sırf başkalarını ikna etmek için bu ifadeye benzer şeyler söylemesi, örne­ğin «Allah Teâlâ Muharrik-i evvel­dir; il­let-i gaiyyedir; ya da Ultimate cause'dır» gibi felsefi deyimler kullan­ması zorlanmadan başka bir şey de­ğildir. Kur’ân-ı Kerîm'in, insanı inan­dırmaya yönelik öğütlerine baktı­ğımızda böyle bir anlatım bulamı­yoruz. Fakat daha sonra «Allah'ın bir­liği» sıfatını işlerken göreceğimiz gibi farklı ve isabetli anlatımlar vardır.

 

Allah Teâlâ'nın  varlığına inan­mak esasen O'nun, insan doğasına yap­tığı özel bir yetenek aşısıyla or­taya çıkar. Öyle ise Allah'(cc) ın varlığını du­yumsamak, deyim yerinde ise bir «Tevfik-i İlâhî» dir; Onun, (imân şerefine nail buyurduğu kulu için)  yüce takdi­riyle hidâyet yolunu kolaylaştırmasıdır.

 

Şu kadarını da söylemek yerinde olur ki, kâinâta baktığımız zaman akıl­ları durduran bu çeşitli varlıklar ve olaylar, aralarındaki ilişkiler ve bu iliş­kilerin dayandığı düzen disiplin ve ince hesaplar, bir yaratıcının varlığını kesin olarak hatırlatmaktadır. Çünkü hiçbir şey kendi ken­dine var olamaz. Nedensellik ilgileriyle eşya ve olaylara tutunarak ge­riye doğru gidildiği tak­dirde her şeyin mutlaka bir sebebinin bulunduğu or­taya çıkar. Günlük ha­yatta da bunun sayısız örneklerini görürüz. Bütün bunlar gösteriyor ki Allah Teâlâ’dan başka her şey sonradan olma­dır ve bu gerçek de her şeyin bir yaratıcı tarafından, yoktan var edildi­ğini kanıtla­maktadır. [5]       

 

2- VAHDÂNİYET (Birlik):

 

Yine klasik anlatımda «Vahdâniyet» olarak geçen bu sıfatın anlamı şu­dur: Allah Teâlâ birdir, Tek ve yegânedir. Eşi, benzeri ve ortağı yok­tur. Artmaktan, eksilmekten, bölünmekten, başka bir şeyle birleşmek­ten, bir bü­tün,  ya da bütünün bir bölümü olmaktan münezzehtir. Bu gerçeği an­la­mak, anlatmak, ve aynı zamanda ona inanmak, tevhidin özünü oluş­turur ve en kısa olarak «Kelime-i tevhid» ile ifade edilir. 

 

Tevhidin özü, «La ilâhe illa'llah» dır. Buna «Kelime-i Tevhid» de­nir. Kişi bunu söylemekle Allah Teâlâ'dan başka hiçbir ilâh (yani hiçbir yara­tıcı ve ibadet edilmeye lâyık hiçbir mâbûd) bulunmadığını ikrar etmiş olur. Allah Teâlâ'yı tevhid et­menin, Daha ayrıntılı bir anlatımla, O'nu tek, ye­gâne ve eşsiz bilmenin en idael biçimi: Kur’ân-ı Kerîm'de bizzat açıkladığı sıfatlarla ve isim­lerle kendisini tanı­mak, bununla birlikte O'na Rabb ve İlâh olarak inanmaktır.

 

«La ilâhe İlla'llah» cümlesinde, Arapçaya özgü, karakteristik bir an­la­tım biçimi vardır.  Bu cümle, aynı anlatım kalıbı içerisinde ve aynı vur­guyla Türkçeye çevirilemez. Türk dil mantığı buna müsait değildir. Onun için mütercimler bu yöntemle ku­rulmuş an­la­tım ve söylemleri Türkçeye aktarırken çok zorlanırlar; Hatta bocalarlar. Belki bu nedenledir ki çeşitli dillerden Türkçeye yapı­lan çeviriler arasında ba­şarısızlık oranı daha büyük olanlar Arapçadan ya­pılmış aktarımlardır. Bu yönteme Arap dil edebiyatında «Nefiy ve isbat» veya «Selb ve icâb»[6] de­nir ki Fransızca gibi olgun dillerde benzeri varsa da Arapçadaki kadar amacı par­lak ve berrak biçimde ortaya çıkarıcı değildir. İşbu nefiy ve isbat yöntemi, bir kümedeki elemanlardan belli birini diğerlerinden kesin ola­rak ayırt et­mek için kullanılır.

 

Örneğin: Arap, (a, b, c, d, e) kümesinden (c) yi seçtiği zaman bunu di­ğer­lerinden kesin olarak ayırt etmek için şöyle der: «Ben, (a, b, c, d, e) eleman­larının hiçbirini seçmedim; Yalnızca (c) yi seçtim.» Yani önce kümenin tümünü yok saymış gibi negatif bir ifade kullanır, ondan sonra bu küme içinden seçtiği elemanı vurguyla ve pozitif bir anla­tımla açıklar. İşte bu söy­lemin birinci bölümüne «Nefiy», yani negatif önerme; ikinci bölümüne ise «İsbat», yani pozitif önerme denir.

 

«Kelime-i Tevhid» işte bu yöntemle söylenmekte, Allah Teâlâ'nın var­lığı ve birliği, zihinde kurgulanabilecek her türlü geçersiz ve sahte ilâhlar­dan kesin biçimde ayırt edilerek vurguyla, formel mantık kuralları çerçevesinde ve pozitif bir anla­tımla açıklan­maktadır.      

 

Bununla birlikte, Allah Teâlâ'nın varlığı ve birliği matematiksel bir izahtan da mü­nez­zehtir. O'nun hakkında: “kaçtır, nicedir, ve nasıldır? " Gibi sorular soru­la­maz. O'nun  Zât-ı ilâhiyesi için zaman ve mekân söz konusu olamaz! Çok özel bir an­lam taşıyan bu birlik, Kur’ân-ı Kerîm'de O'nun güzel isimlerin­den iki tanesiyle ifade edilmiştir. Bunlardan biri «Vâhid», diğeri ise «Ehad» dir.  Yalın olarak «Vâhid», sadece «bir» demektir. Bu nedenle O'nun özel an­lam taşıyan bir­liğini öbür tüm birliklerden ayırt etmek üzere bu sözcük, Kur’ân-ı Kerîm'de ya «İlâh» öznesine yüklem olarak, ya da O'nun «Kahhâr» adına sıfat olarak geçmiştir.

 

Tevhid konusunda şu noktalar da pek önemlidir: Allah Teâlâ,

 

a) Ulûhiyetinde,

 

b) Rubûbiyetinde,

 

c) İsimlerinde ve sıfatlarında birdir. Bunların anlamı şudur:

 

Birincisi: Allah Teâlâ, ilâh olarak (yani tapılmaya yaraşır bir yüceler yü­cesi  olarak)  tektir. Buna: «Ulûhiyet tevhidi» denir. Müşriklerin da­ima içine düştükleri çelişkiler, ulûhiyetin birliğine aykırı inanışlara sapmalarından kaynaklanmıştır. Örneğin Mekke müşrikleri Allah Teâlâ’nın ne var­lığını, ne de birliğini inkâr ediyorlardı. Peki öyle ise Hz. Peygamber (sav) onların bu konuda hangi yanlış inançlarını dü­zeltmeye çalıştı ve neden onca zorlu mücadeleler verdi? İşte bu soru­nun cevabı şudur: O günün heykellere ta­pan müşrikleri, aynen bugü­nün modern putçuları gibi Allah'a inanıyor­lardı. Fakat «Biz onlara, yalnızca bizi Allah'a yaklaştır­sınlar diye tapıyoruz»[7] diyorlardı. Bu çürük gerekçe her çağın müşrik­lerine göre değişir.

 

Örneğin bugünün kökten putçuları da «Biz putları­mıza (heykellere), Allah diye tap­mı­yoruz ki! Sadece Önderimizi, kurtarıcımızı sembolize ettikleri için onlara saygı gösteriyo­ruz.» gibi sözler söylüyorlar. Halbuki saygı diye putlar için düzen­ledik­leri törenlerin rûhâni içerikli motifle­rine, bu amaçlarla  yaptık­ları as­tronomik harcama ve israflara baktığı­mızda onların ne kadar büyük ya­lan­lar söylediğini gözlerimizle görüyo­ruz! Şu halde bilmek gerekir ki şirk, esas itibariyle ne Allah Teâlâ'yı ta­mamen inkâr etmektir, ne de O'na doğrudan doğruya ve açık şekilde bir şeyi ortak koşmaktır; Çünkü insan, bunları yapa­cak kadar çok basit aptal­lık örnekleri vermeyi ya da maskara olmayı pek göze alamaz; Zira bu tür safsatalara her şeyden önce kendini inandıramaz! Öyle ise şirkin özü: Allah Teâlâ’nın ulûhiye­tini inkâr edici söz ve eylemlerde bulunmaktır. Yani Allah Teâlâ’ya inan­makla birlikte O'ndan başka şeylere de aynı zamanda ve aynı derecede saygı göstermek, ibadet etmek ya da ibadete benzer törenler düzenleyerek; fi­gürler ve hare­ketler yaparak; örneğin ölülere hitab ederek, mezar ve türbe­lere karşı saygı duruşunda bulunarak, anıt defterlerine yazı­lar yazmak suretiyle ölülere yakarışlarda bulunarak, onlara çeşitli şekillerde tapınmaktır.

 

İkincisi: Allah Teâlâ, rubûbiyetinde (yani yaratıcılığında) tektir. Kâinatın, birden çok değil, tek ve yegâne bir yaratıcı tarafından mey­dana ge­tirildiği inancına: «Rubûbiyet Tevhidi» denir. Bu gerçek o ka­dar ber­rak, o kadar açık ve parlaktır ki, Dünyada hemen hiç kimsede buna aykırı bir inanç yoktur. Bütün müşriklerin ve zındıkların hemen tamamı bu ger­çeği ikrar et­mekte, açıkça dile getirmektedirler.

 

Yaratıcılık Allah Teâlâ’nın yüce sıfatlarındandır. Bu anlama gelen «Khâlik»  ve «Khallâk», O'nun yüce isimlerindendir ve Kur’ân-ı Kerîm'de geçmekte­dir. Yalnızca Yüce Rabb'imiz'in, yoktan var etmeye ve vardan yok etmeye gücü yeter. Halbuki O'ndan başka hiç kimse böyle bir güce sahip değildir.

 

Üçüncüsü ise, Sıfatların tevhididir. Yani Allah Teâlâ bütün yüce sı­fat­la­rıyla birdir. Cehmiye adıyla bilinen kampın mensupları, O'nun -sözde - bir­liğini netleştirmek için sıfatlarını inkâr etmişlerdir. Halbuki bu yanlış­tır. Çünkü Onun yüce Zâtı ancak sıfatlarıyla tanınabilir. Sıfatlarını ayrı ayrı söy­lemek O'nun birden çok olduğu  anlamına hiçbir zaman gelmez.   

 

3- MUHÂLEFE'TÜN Lİ'L-HAVÂDİS (Hiçbir şeye benzememe):

 

Allah Teâlâ'dan başka her şey eski anlatımla «Hâdis» tir. Yani son­ra­dan olmadır. Halbuki Zât-ı İlâhîye için böyle bir şey söz konusu değil­dir. Bu ne­denle O'nun benzeri yoktur.[8] Dolayısıyla kâinâtta ne varsa ya «pozitif», ya «negatif» veya «nötr» dür; Halbuki Allah Teâlâ'nın bunlarla nitelen­mesi söz konusu değildir. Çünkü O, ne cisimdir, ne maddedir; O, ezelî ve ebedî'dir; Doğmamıştır, doğur­mamıştır. Bu bakımdan «Hâdis» olan her şeye muhaliftir. (Yani sonradan olma her şeye aykırıdır.)  İnsanın düşünce kapasitesi ve kavrayış gücü O'nun Zât-ı İlâhîye'sini idrak edemez. O'nun için Allah Teâlâ'nın zâtı hakkında düşünen insan, bü­tün kapıları kapalı bu­lur.

 

Bunun nedeni ise Yüce Allah'ın, en büyük gerçek[9] olmasında ve hiçbir şeye benzememesinde saklıdır. Başta en mükemmel yaratık olan in­san aklı olmak üzere, Allah Teâlâ hiçbir şeye sığmayacak kadar yüce­ler yü­cesi­dir ve herhangi bir şeye benzemekten münezzehtir. İnsan aklı, bütün ger­çeklere inanabilecek kadar olgundur; ancak bütün gerçek­leri tam anla­mıyla kavrayacak aşkınlıkta değildir. Bu nedenle Allah Teâlâ hakkında ula­şabile­ceğimiz en üst bilgi limitleriyle yetinmek zo­rundayız. Bu da ancak vahye bağlı kalmakla olur. Bununla yetinmek is­temeyen in­sanlar zorunlu olarak bu limitlerin engellerine daima çok şiddetli bir şe­kilde toslamış ve bocala­mışlardır. İşte «Vahdet-i vücûd»'çu, «Vahdet-i Şuhûd»’çu ve «Fenafillah»'çı zındıklarla[10] bazı fi­lozofların ve diyalektisyenlerin ba­şına gelen felaketler bundan kaynaklan­mıştır.

 

4- KIYAM BİZATİHİ (Yetkinlik):

 

Allah Teâlâ «Kayyûm»'dur: Hiçbir şeye gereksinim duymaksızın kendi kendine var­dır. İşte buna akâid dilinde «Kıyâm bizâtihi» veya «Kıyâm bi­nef­sihi» de­nir ve şöyle açıklanır: Yüce Allah bizzat kendi aşkınlığı ve yet­kinliğiyle sonsuzdan sonsuza vardır. Allah'dan başka her şey, bir başka şeye dayalı olarak vardır. Yani her şeyin varlığı bir nedene dayanmak­tadır. Çünkü her şey vaktiyle yokken sonradan varolmuş ve onu var eden yaratıcının koyduğu evren­sel yasalarla ancak varlık gösterebilmiştir. Halbuki Allah Teâlâ'nın varlığı sınırsız olarak kendindendir. Onun için “Allah (cc), hangi sebepten dolayı vardır?» gibi bir soru yal­nız abes değil, aynı zamanda -bilinçli sorulduğu takdirde - bir sapıklık alâmetidir. Var bulunmak hiçbir yer ve zamanla sı­nırlı olmaksızın Allah (cc) için sürek­lidir. Bununla bir­likte her şey Allah Teâlâ’ya muhtaç­tır, Allah (cc) ise hiçbir şeye muhtaç değil­dir. İşte O'nun yüce sıfatların­dan biri olan yetkinlik bu­dur.

 

Kayyûm, O'nun güzel isimlerinden biridir.[11]

 

5- HAYAT (Hepdirilik):

 

Allah Teâlâ «Hayy» dir, Hepdiridir; «La yemût» dur, Hepölümsüzdür.[12] O, her bakımdan olduğu gibi bu yüce sıfatı bakı­mın­dan da zamandan münezzehtir. Yani «Ne zamandan beri diridir, ne za­mana kadar sağ kalacak?» Gibi sorular O'nun için söz konusu olamaz. Bütün canlıların hayat bul­ması, sonradan meydana gelen bir olaydır. Dolayısıyla böyle bir hayat yara­tıktır, sonludur; Ölümle son bu­lur. Halbuki Allah Teâlâ'nın hayatı, O'nun sonsuz varlığına bağlı ola­rak ken­dindendir ve sonsuzdur. Yüce Allah'ın hepdirilik sıfatı ise O'nun hepbil­gili, hepistekli ve hepgüçlü olmasıyla ya­kından ilişkilidir. Çünkü hayat­tan yoksun birinin, bilgi, irâde, bilinç, tercih ve güç kul­lanma gibi sıfatlara sahip bulunması mümkün değildir. Allah Teâlâ ise bütün bu sıfatlara sa­hiptir. O'nun eseri olan kâinâttaki her şey, Yüce Rabbimizin bütün var­lıkları kuşatan sonsuz bilgiye, dilediğini yapabi­len sonsuz irâdeye, işledi­ğini isabetle icra eden sonsuz hikmete, nasıl is­ti­yorsa öylece takdir eden ve ne istiyorsa onu hemen yapabilen sonsuz güce (kudrete) sahip bulunduğunu, dolayısıyla da Hepdiri ve Hepölümsüz oldu­ğunu ka­nıtlamaktadır. 

 

6- İLİM  (Hepbilme):

 

Allah Teâlâ «Alîm» dir.[13] Yani hepbilgilidir, bilgisi de Zâtı ve tüm sı­fatları gibi sonsuzdur. Bu, O'nun her şeyi bilgisiyle -sürekli ola­rak - ku­şatı­yor olması demektir.  O'nun hakkında «geçmiş» ve «gelecek» kav­ramları söz konusu olmadığı için O, «Alîm» dir, yani Hepbilgilidir, de­mek gerekir. «Allah (cc), geçmişi de geleceği de biliyor» şeklinde zaman zaman kullan­dı­ğımız ifade sa­dece bizim bakımımızdandır. O'nun için geçmiş ve gele­cek diye bir şey söz­konusu değildir. Çünkü zaman (ve mekân) O'nu değil, bizi kuşatmaktadır. O ise, zaman ve mekânın dışındadır, zaman ve me­kânın ya­ratıcısı ve kuşa­tıcısıdır. Dolayısıyla hiçbir şey yokken de Allah Teâlâ her şeyi biliyordu ve sonsuza dek olacak her şeyi bütün ayrıntıla­rıyla bilmektedir. Bu arada he­men söylemek ge­rekir ki Yüce Rabb'imiz zihnimizden geçen her türlü dü­şünceyi, her türlü kurguyu ve bütün duygularımızı da kesin­likle bilir ve za­ten ezel­den beri onları biliyordu. Bu bakımdan hiç kimse içinden geçen en ufak bir şeyi Allah'dan gizleye­mez.

 

Bilindiği üzere insanda bilgi oluşması her zaman görmeye ve duy­maya bağlı değildir. Bazen bilgi denen şey bir fenomen olarak görmeye ve duy­maya gerek kalmadan da oluşabilir. Ama sanılacağı gibi bu, in­sanın sahip olduğu bir aşkınlık sonucu değildir. Çünkü bilgi, insan­larda çeşitli kurgula­rın ve zihinsel faaliyetlerin bir sonucu olarak son­radan peydah­lanır. Dolayısıyla insan bilgisi, yaratıklara özgüdür; Sınırlı ve eksiktir; Yanılgı sonucu veya zaman aşımına uğrayarak gerçekle uyuşmayabilir. Halbuki Allah Teâlâ'nın bilgisi sonsuz, sı­nırsız, tümü kapsayıcı ve kuşatıcıdır; Sürekli olarak gerçektir. Nitekim «(...) Allah her şeyi bilir.[14] buyurmak­tadır. Bununla birlikte Allah Teâlâ ayrıca hem tümü görür hem tümü işitir. Yani bilmek demek olan, O'ndaki «İlim» sıfatından başka, ayrıca duymak ve görmek gibi sıfatları daha vardır.

 

Hiç kuşkusuz kâinât tablosunda seyrettiğimiz harikalar ve küçük ak­lı­mızla sınırlı kavrayış gücümüzle görebildiklerimiz bile Allah'ın sonsuz ve sınırsız ilmini apaçık bir şekilde kanıtlamaktadır. 

 

7- İRADE (Hepdileme):

 

İrâde: Arapça bir sözcüktür ve dilemek demektir. Ancak Allah Teâlâ'nın dilemesi bizimkine benzemez; Kesintili, kopuk, belirsiz  ve sı­nırlı değildir. Bilakis O'nun Zâtı gibi irâdesi de ezelî, ebedî, kesin, hikmetli ve tercihlidir. O, Hepdileyicidir. O'nun dilemesi kendisine yaraşır bir yü­celikle, süreklilik ve sonsuzlukla olur ve kuşatıcıdır. Bu nedenle hayır ve şer, iyi ve kötü ne varsa O'nun dilemesi ile meydana gelir. Eşya ve olayla­rın, yaratıl­masındaki düzen ve disiplin ile aralarındaki çok ince hesaplara dayanan ilintiler, ilişkiler, etkileşim ve tepkileşimler Allah Teâlâ'nın, (bu hikmetli ve tercihli) hepdileme sıfatını açıkça kanıt­lamaktadır.

 

Allah Teâlâ'nın dilemesi iki şekilde tecelli eder. Bunlardan biri, Yaratma irâdesi, diğeri ise yasama irâdesidir. Bunları şu şekilde açıkla­mak mümkündür:

 

a) Yaratma İradesi (İrâde-i Tekviniye): Buna akâid dilinde «Meşîet» ya da «Meşîet-i İlâhiye» denir, anlamı şudur:Allah Teâlâ bir şey diledi­ğinde hemen olur.[15] Örneğin bütün tabiat olayları böyledir. Keza, (iyi olsun ya da kötü olsun; faydalı olsun ya da zararlı olsun) İnsanların bi­linçli ya da bi­linçsiz bütün söz, kurgu, eylem ve davranışlarıyla hay­vanla­rın içgüdüsel hareketleri, Allah Teâlâ’nın tekvînî irâdesiyle (onların istekleri doğrultusunda) anında yaratılırlar.

 

b) Yasama İradesi (İrâde-i Teşriiye): Allah Teâlâ’nın bu tür dilemesi, O'nun, (İnsanlar tarafından istenen ya da yapılan) tüm güzel, yararlı ve iyi olan her şeyi sevmesi, tersini ise sevmemesi demektir. Bu niyet ve ey­lemler için söz konusu olan gerek güzellik, yararlılık ve iyilik ölçü­leri, ge­rekse kötülük ve çirkinlik ölçüleri sırf Allah'ın koyduğu ölçü­lerdir. Bunları indirmiş ol­duğu vahiylerde açıklamıştır. İnsanların (henüz di­lemeden)  niyet ve eylem­leri­nin ise Allah (cc) tarafından he­men yaratıl­ması gerekmez. Çünkü Allah Teâlâ insanı, (büyük kâinât disiplini içinde) serbest bırakmıştır. Ona, bütün varlıklardan farklı ola­rak «Cüz'î» bir irâde vermiştir. Binaenaleyh insan bu cüz'î irâdesiyle bir şey yapmak istediği zaman (yapabildiği kadarını) Allah (cc) hemen yaratır. Ancak onu bu ey­lemden sorumlu tutar.[16]                        

 

8- KELÂM (Söyleme):

 

Allah Teâlâ'nın ezelî ve ebedî sıfatlarından biri de Onun «söyler» olma­sıdır. Ancak O'nun sözleri harflerle ya da sesle değil, vahiy ve il­ham deni­len aklın ulaşamayacağı ilâhî bir iletişimle olur. Harf, hece ve ses, O'nun ya­ratmış olduğu şeylerdir; Diğer yaratıklar gibi sınırlı ve ek­siktir­ler. Dolayısıyla Allah Teâlâ, bu gibi şeylerle sıfatlanmaktan ya da vasıflan­dırıl­maktan münezzehtir.

 

Vaktiyle Allah Teâlâ’nın sözlerinin, «yaratık» olup olmadığına ilişkin ta­rihte çok talihsiz bir tartışma olmuş, yaklaşık yarım yüzyıl kadar sü­ren bu fitne yüzünden birçok değerli İslâm âlimi işkence görmüş, sü­ründürül­müş ve bazıları da -maalesef - şehid edilmişlerdir.[17]         

 

Şu kadarını söylemek gerekir ki: Allah'ın kelâmı yaratık değil, bi­lakis O'nun ezelî ve ebedî sözleridir. Öyle ise yaratık olmayan «kelâm», ancak «Allah’ın, ezelî ve ebedî sözleri» niteliğine sahip olan vahiydir. Vahyin, elçiye intikal şekli ise, insa­nın akıl ve havsalasına sığabilecek bir olay değildir. Elçinin harf, hece ve sesler yardımıyla naklettiği, ya da yazdırdığı fizyolojik duyumlar ve sözler, bunların yazıya geçirilmesinde kullanılan kağıt, kâlem ve mürekkep gibi bütün araçlar ise yara­tıktır. Vahyin; «lâfız ve manâ olarak, -yaratık değil, bilakis- Allah kelâmı olduğu» şeklinde âlimler tarafından yapılan açıklama ise, tartışmaya konu olamayacak bir yük ve kapsama sahiptir. Mantığın ve akademik izah sistemlerinin, bu fenomeni insan aklına yaklaştırmak için devreye sokulması, doğru olmasa gerektir!  

 

9- BASAR (Görme):    

 

Sonsuzdan sonsuza her şeyi görür olmak yalnızca Allah Teâlâ'nın sı­fat­larındandır. O «Basîr» dir, Hepgörür.[18] Hiçbir şey O'nun bu sıfa­tının te­cel­lisinden gizli değildir. O'nun görme kudreti ve görme tecel­lisi hiçbir en­gel tanımaz. Görme özelliğine sahip her canlı, ancak belli şartlarda ve belli or­tamda görebilir. Çünkü bütün varlıklar gibi hem canlılar, hem de onların görme özelliği Allah tarafından yaratılmıştır. Onlar, biyolojik ve optik sistemdeki görme ka­nunlarına uyarak ancak görür ve görebilirler. Halbuki, ne zaman ve me­kan sınırları, ne de görüş mesafesi Allah Teâlâ için asla söz konusu ola­maz. «Allah -her zaman- her şeyi görür.» şeklinde -sıradan kimseler- ta­rafından kullanılan ifadelerdeki (her zaman) de­yimi ise bizim bakımı­mızdandır. Bilinçli olarak söylenmediği, kasıtlı da olmadığı bilenen bu ve benzeri sözler, Allah Teâlâ'nın yüce, sonsuz ve sınırsız sıfatları için -kasıtlı da olsa - bir kayıt an­lamını taşıyamaz. Esasen, yukarıdaki deyim yerine; «Allah –her daim- her şeyi görür.» demek daha uygun ve daha ihtiyatlı olur. Gerçekte, var olan her şeyi daima görmek ve görebilmek O'nun şanındandır.   

 

10- SEM' (Duyma):

 

Allah Teâlâ, Zât-ı ilâhîyesini, -ilim sıfatında da anlatıldığı gibi - «Her şeyi duyan ve gören»[19] olarak tanıtmıştır. O, «Semî'» dir; Hepişitir. Görmesi ve bilmesi nasıl ki hiçbir engel tanımazsa, duyması da öyledir. En gizli ses­ler O'na ayân beyândır. Peki madem ki zâten sonsuz, sınır­sız, engelsiz ve kuşatıcı bir ilme sahiptir, neden ayrıca duymak ya da görmek gibi sıfatları daha vardır? Denilirse, bu soru abes olmakla bera­ber şunu demek gerekir: Duymak, duyulacak şeyler için, görmek görü­lecek şeyler için, bilmek ise bi­linecek şeyler için söz konusudur. Kâinatta Allah'ın ya­rattıkları arasında gö­rülmesi, işitilmesi ve bilinmesi gere­ken farklı şeyler vardır. Bunları ayrı ve farklı duygularla algılamak in­sanlar ve hayvanlar gibi sonlu, sınırlı ve yara­tık varlıklar için müm­kün iken bu sıfatların, Sonsuz, sınırsız, eksiksiz olan Allah Teâlâ için var olmaması düşünüle­mez.

 

11- KUDRET (Yeterlilik, Yapabilme, Güç yetirebilme):

 

Allah Teâlâ, «Kadîr» dir; Sınırsız güçlüdür. Hiçbir süper güç, O'nun gücü karşısında dayanamaz. Çünkü zâten her türlü enerjiyi, her türlü gücü ve her güçlüyü O yaratmıştır. Bütün enerji ve enerji dönü­şüm ka­nunları O'nun yaratığıdır, O'nun eseridir. Kudreti de diğer yüce sıfatları gibi son­suzdan sonsuza vardır. Bütün kâinâtın yaratıcısı olarak O’nun sahip bu­lunduğu güç hakkında bir an düşünülecek olursa, insan aklını dehşete düşüren ve uçu bucağı kestirilemeyen şu varlıklar ve çeşitli âlemler, gö­rülebildiği kadar bile bir ibret kaynağıdır.

 

Hiçbir şey, O'nun irâdesi ve kudreti dışında cereyan etmez, ede­mez. Astronomik büyüklükteki gök sistemleri arasında süren ilişkiler, Uzayda ve küçücük dünyamızda olup biten türlü türlü hayat ve tabiat olayları hep O'nun denetimi altında, O'nun yüce irâdesi ve kudretiyle işleyip du­rur. Onun, dünyamız üzerinde hayranlıkla seyrettiğimiz, kudretinin bir harikası da canlılar ve cansızlar arasında kurduğu denge­lerdir. İlâhî ira­desiyle, hik­met ve kudretiyle gerek onların arasında kurduğu ilişkilerle, gerekse bir kısmını bir diğerine musallat ederek bu dengeyi  sağlamış ve belli yasalara bağlayarak  belli disiplinlere oturt­muştur. Ekosistemler, sü­rüler, topluluk­lar, insan cemaatları, organi­zasyonlar ve türlü türlü örgüt­lerle, bunlar ara­sındaki bitmek tükenmek bilmeyen rekabetler, mücadele­ler ve savaşlar bu dengeyi sağlamakta ve Allah Teâlâ’nın üstün ve sonsuz kudretini kanıtlamak­tadır.

 

Bazı kötü niyetli insanların, zaman zaman Müslümanları şaşırtmak, zihinlerini karıştırmak ve inançlarını sarsmak amacıyla yönelttikleri şeytani bir soruyu burada cevap­lamakta yarar vardır.  

 

Soru şu:

 

«Madem ki Allah her şeye kaadirdir, her şeye gücü yeter, öyle ise ken­disi gibi birini yaratabilir mi? Yaratamıyorsa bu, O'nun gücünün sınırlı oldu­ğunu kanıtlamaz mı? »

 

Hemen şunu söylemek gerekir ki: Allah Teâlâ'nın, aynen kendisi gibi birini yaratmasını düşünmek, O'nu, yaratılmış ve sonradan olmuş biriyle denk görmek gibi eşine rastlanamayan bir çelişki, bir aptallık ve zavallılık örneğidir. Çünkü baştan beri anlatıldığı ve daha da anlatıla­cağı gibi Allah Teâlâ, hem Zâtı, hem de sıfatlarıyla başlangıçsız, sonsuz ve sı­nırsızdır. Peki sonradan yaratılan bir varlıkta:

 

a) Bu olgunluklar bulunabilir mi ? Yani başlangıcı olan ve hele: (Başlangıçsız başka biri tarafından yaratılmış bulunan bir varlık), aynen O'nun gibi başlangıçsız olabilir mi; Ölümsüz olabilir mi; yoktan var edici olabilir mi; Kendisini yaratan: Başlangıçsız, sonsuz ve ölümsüz; ya­ratma, bilme, görme ve duyma gücü sınırsız birine karşı koyabilir mi ?!...

 

b) Yukarıdaki açıklama karşısında: «Aynen kendisi gibi birini ya­rat­ma­ması gerektiği savunulan Allah (cc), her şeye rağmen "yarata­mamak ve so­nuç itibariyle aciz kalmak" gibi bir vasıfla nitenlenmek durumunda­dır.» diye düşünebilen insanın, içinde bocaladığı mantık çelişkisini şöyle açıkla­mak mümkündür:

 

Her şeyden önce böyle bir insan mantık kanunlarını ve bu kanun­lara göre akıl yürütmeyi bilmeyen cahil bir kimsedir. Zira bilmek gere­kir ki başta matematik olmak üzere tecrübeye dayanan bütün pozitif bi­limler bu yasa­larla açıklanmaktadır. Akademik dilde bunlar, özet olarak formel Mantık (formal logic) adıyla bilinen üç ana ilkeye dayanırlar. Bütün mantıksal kurgu ve sonuçların temelinde bu üç ilke vardır. Bunlardan:

 

Birincisi: Ayniyet, özdeşlik (İdentité) ilkesidir. Bu ilkeye göre bir şey, her ne ise odur; Onun dışında bir şey değildir. şu halde Allah Teâlâ, Zât-ı İlâhîyesini Kur’ân-ı Kerîm'de nasıl tanıtmışsa işte aynen öyledir, baş­kası değildir.

 

ikincisi: Çelişmezlik (Non-contradiction) ilkesidir. Buna göre bir şey, hem kendisi, hem aynı zamanda başkası olamaz; Bu mümkün de­ğildir. Şu halde Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm'de kendisini nasıl tanıt­mışsa aynen öyle olduğuna göre (sözde yaratması düşünülen aynen kendisi gibi) başka bir ilâha tıpatıp benzemek gibi bir çelişki O'nun için asla söz konusu ola­maz. Aynı zamanda Allah (cc) dan başka ne varsa onların da her biri yine yal­nızca kendini temsil eder; Hiçbir şey beşka bir şeyin aynısı olamaz.

 

Üçüncüsü: Nedensellik (Causalité)  ilkesidir. Bu ilkeye göre her şe­yin mutlaka bir nedeni vardır. Yani eğer bir şey varsa onun var bu­lunuyor olması, mutlak surette bir nedene dayanmaktadır; Bu neden zorun­ludur. Allah Teâlâ zâten bütün varlıkların ilk nedenidir, (Première ca­use’dur). Yani bü­tün varlıkların yoktan var olabilmeleri için (Başlangıçsız, Sonsuz ve Sınırsız bir yaratıcı olarak)  O'nun var olması kesin şarttır. O'nun var ol­ması ise, yukarıdaki ikinci ilkeye göre (aynen ve tıpatıp O'nun gibi) ikinci birinin var olması nedenini kesin şekilde ortadan kaldırmaktadır.[20]

 

Yukarıdaki yakışıksız soru, sadece basit bir örnektir; Aslında tarih boyunca birçok kimse yukarıdaki soruya benzer, çeşitli sapkın ve mantıksız düşüncelerle zihinlerini boş yere meşgul etmiş, ancak bu yüzden büyük sorunların yaşanmasına neden olmuşlardır.

 

Örneğin Ebuhuzeyl el-Allâf'ın yandaşlarından Ali el-Esûrî, Allâf'ın ünlü öğrencisi En-Nizâm'a şu ilginç soruyu yöneltme cüretinde bulunmuştur:

 

«Madem ki Allah'ın her şeye gücü yetmektedir, öyle ise O, zulmetme ve yalan söyleme gücüne de sahip midir?»

 

Bu sorunun arkasında belki şöyle iyi bir niyet bulunabilir: "Zulüm ve yalan gibi bazı uygunsuz şeylerin Allah'a yakıştırılımak istenmiyor olması, acaba O'nun kendine rağmen ve bizzat kendi isteğiyle bu niteliklerden uzak kaldığı anlamına mı gelmektedir; yoksa O, bu gibi şeyleri istese de yapamamakta mıdır ?"

 

Fakat, en-Nizâm tarafından verilen cevap, ne sorunun, ne de cevabın, hiç de iyi niyetlere dayanmadığını, ya da sağlam ve olgun düşünebilen kafaların ürünü olmadığını kanıtlamaktadır. Nitekim en-Nizâm'ın yanıtı şöyle olmuştur:

 

«Eğer Allah onları yapabilseydi (yani, zulmetmeye ve yalan söylemeye eğer O'nun gücü yetmiş olsaydı) belki de bunları işleyecekti; ya da gelecekte yalan söylemesi olasıdır.» [21]

 

En-Nizâm'ın bulanık bir kafa yapısına sahip olduğunu kanıtlayan, O'nun bu yollu hezeyanları bir miktar daha sürmektedir. Yukarıdaki sapkın ve yakışıksız sorulardan anlaşılan ise özetle şudur: Bu adamlar ve benzerleri, Allah ile insanı karşılaştırmak gibi bir gafletin girdâbına düştükleri içindir ki böylesine korkunç şekilde bocalamışlardır

 

Onun için, gafletten ve düşünce fukaralığından sebep, «Acaba Allah, aynen kendisi gibi birini yaratabilir mi, yaratamaz mı?» gibi yakışıksız soruları Müslümanlara saygısızca yöneltme talihsizliğinde bulunan zavalıların, derhal akıllarını başlarına devşirerek İslâm akâidini çok iyi öğrenmeleri gerekir. Bu soruyu bi­linçli olarak sorma cüretinde bulunan küstahlara gelince, onların da bu cevabı al­dıktan sonra mutlak surette tevbe etmeleri ve ayrıca İslâm Ümmeti’nden özür dile­meleri lâzımdır!

 

12- TEKVİN (Yaratma):

 

Allah Teâlâ, yoktan var edicidir. Buna yaratıcılık denir ve gerçek an­lamda bu sıfat O'ndan başka hiçbir kimsede bulunmaz. Maddi ve ma­nevi, büyük ve küçük, fizik ve metafizik, iyi ve kötü, güzel ve çir­kin, ha­reket ve sükûn olarak ne varsa O'nun eseridir. Bunların miktar ve ölçü­lerini, tadla­rını, renklerini ve kokularını, özelliklerini, etkile­rini ve tep­kilerini, fayda­larını ve zararlarını, aralarındaki ilişkileri yine O yaratmış ve bütün bunla­rın dayandığı tabiat kanunlarını O koymuş­tur. Bu sıfat keza O'nun, irâdeli olduğunu ve sınırsız güce sahip bu­lunduğunu kanıt­lamaktadır. Yani, var­lıkların tümünü, dileyerek üs­tün kudretiyle O ya­ratmıştır.[22] Hiçbir şey yokken her şeyi, O var et­miştir ve bu şeylere ha­reket ve sükûnu O vermiş­tir. Bu konuda O'nu zorlayan bir güç yoktur; Binaenaleyh dileseydi hiçbir şeyi  yaratmayabi­lirdi. Yaratacağı eşya ve olayların tümünü ta ezelde, baş­langıçsız ve sı­nırsız ilmiyle biliyordu.[23]

 

Burada önemli bir noktaya işaret etmek gerekir: Bazı ilim adamları, kâinatın yaradılışını «Big Bang Teorisi» ile açıklamaktadırlar. Bunlardan biri: «(...) Bu teorinin bugün aldığı şekle göre kâinât, bütün madde ve enerjisinin toplamını ihtiva eden "iptidâî atom" veya "koz­mik çorba" nın, dehşetli bir patlama ile genişletilmesi sonucu vücûda gelmiştir» demekte ve bu olayın yaklaşık 15 milyar yıl önce meydana geldiğini ifade etmektedir.[24] Kesin bir kanaatle bunu savunan insan, «Önce hareket mi yoksa sükûn mu vadı?» sorusuna cevap bulmak du­rumundadır. Bu ise birbirini doğuran neden­le­rin geriye doğru sıralan­masına ve insan bilgisi­nin asla yakalayamayacağı madde ötesi uzaklara doğru korkunç bir kapı açacaktır ! Bu tezin diyalektik tartışmaya konu oluşturmasını özendirmek ise ilmin susmak zorunda ol­duğu yerde en güvenilir alternatif olan «Teslimiyet» ilkesine aykırıdır.       

 

 13- KIDEM (Öncesizlik, öncesi olmamak):

 

Allah Teâlâ «Kadîm» dir, Ezelî'dir. Yani hep var idi... Daha doğrusu hep vardır. O'nun varlığı için bir başlangıç yoktur. Bize göre (geriye doğru son­suzluk) gibi gelen bu olgu, gerçekte Allah Teâlâ için düşünü­lemez. Çünkü zaman O'nun için söz konusu değildir ki geriye doğru bir geçmişe sahip bu­lunmak Allah hakkında düşünülebilsin. Zira «Geçmiş», «Şimdi» ve «Gelecek» kavramları ancak zaman sınırları içinde sözko­nusu olabilir. Allah Teâlâ ise zaman ve mekânın dışında­dır; Her şeyin yaratıcısı olduğu gibi zamanın ve mekânın da yaratıcısı oduğu için zaman ve mekân yokken de O hep var idi. İşte bu nedenledir ki: «Daha doğrusu O hep vardır.» diyo­ruz. Binaenaleyh bazı akâid ya­zarlarının, çok iyi niyetle sölyemiş bulundukları anlaşılan; «O’nun yok olduğu bir an geçmiş olmamak demektir»[25] gibi bir ifade ve ben­zeri sözler tutarsızdır. Bu tür ifadelerin pek derin düşünülmeden sarfe­dildiği ve güçlü bir mantığın ürünü olmadığı açıktır. Bu nedenledir ki Selefî akaid yazarları Allah Teâlâ’yı, «Kadîm» diye nitelemeyi eleştirmişlerdır.[26] 

 

14- BAKÃ' (Sonsuzluk, sonsuz kalıcılık):

 

Allah Teâlâ  «Bâkî» dir, Ebedîdir. Yani hep var olacaktır. Varlığının sonu yoktur. Yukarıda söylendiği gibi «Daha doğrusu O hep vardır.» «Geçmiş», «Şimdi» ve «Gelecek» kavramları O’nun için söz konusu değildir. [27] O'nun Zât-ı İlâhiyesi gibi bütün sıfatları da ebedî ve ezelîdir.

 

Allah Teâlâ'nın Güzel İsimleri (Esmâ'ül-Hüsnâ)

 

Yüce Rabb'imiz meâlen buyuruyor ki: «Allah'ın güzel adları var­dır. O'nu, onlarla -o güzel adlarla - çağırın ve O'nun adlarında sapkınlık ya­pan­ları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.»[28] 

 

Bu âyet-i kerîmeden şu gerçekleri öğreniyoruz:

 

1- Allah Teâlâ'nın, Kur’ân-ı Kerîm'de bize bildirdiği, O'nun «Güzel İsimleri» vardır: «Allah, er-Rahman, er-Ramim, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü'min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Khalik, el-Bârî, el-Musavvir...» gibi...

 

2- Rabb'imiz, O’na dua ederken bu Güzel Adlar'la O'nu anmamızı; dertlerimizi O'na dökerken, sorunlarımı­zın çözümünü O'ndan dilerken, düşmanlarımızın şerrinden ve tehli­keler­den bizi koruması için O'nu imdadımıza çağırırken; günahları­mızı bağış­lama­sını, ibadetlerimizi kabul bu­yurmasını ve bizi her iki ci­handa mutlu kılma­sını isterken hep bu güzel ad­larla dilekte bulun­mamızı emretmek­tedir.

 

3- O'nun bu güzel isimleri yerine, kendisine ait olduğunu bildir­me­diği yabancı birtakım adları O'na yakıştıranlara uymamızı ise kesin şe­kilde ya­saklamaktadır. 

 

Şu halde putlara, ya da başka şeylere verilen adlarla O'na dua et­mek­ten sakınmak gerekir. Hatta yalnızca Allah Teâlâ'ya özel olmak üzere başka dil­lerde kullanılan, ancak bu «Güzel Adlar»'ın dışında ka­lan «Tanrı», Khudâ», «Dieu» ve «God» gibi adlarla da O'na dua etme­mek daha doğru olur. Bu demektir ki mü’min kişi, Rabb'ine yönelip O'na bir dileğini iletir­ken, O'ndan medet, mutluluk ve af dilerken: «Ey Tanrım !», «Ey Khudâ!», «O my God !» yerine: Allahümme; Y a da kendi diliyle: Allah'ım; Ey Rabb'im; Ey Aziz ve Latif olan, Ey Rahman ve Rahim olan yüce Allah'ım! diye duaya başlaması bu Âyet-i kerîme­'deki emre en uy­gun davranış olur[29]

 

«Esmâ'ül-Hüsnâ» tabiri Kur’ân-ı Kerîm'de dört kez geçmektedir.[30] Bu da Allah Teâlâ'nın, «Güzel Adları»'nın, ne kadar önemli olduk­larına ve Rabb'imize ancak bu adlarla yakarabileceğimize işaret etmek­tedir.

 

Allah Teâlâ'yı görmek mümkün müdür ?

 

Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

 

«Öyle çehreler vardır ki o gün ışıl ışıl parlar; Rabb'ine bakar.»[31] Allah Teâlâ’nın bu âyet-i kerîme'de «O gün» dediği, kuşkusuz, cennetteki gün­ler­dir. Bu gerçeği ise yukarıdakilerden önce gelen âyetler ortaya koymaktadır ve hepsi birlikte şöyledir: «Bilakis siz bu âcil dünyayı se­viyorsunuz da ahi­reti bırakıyorsunuz; Öyle çehreler vardır ki o gün ışıl ışıl parlar; Rabb’ine ba­kar.» Öyle ise İnsan, Allah Teâlâ'yı bu dünyada göremeyecektir.

 

Allah (cc)'ı görme olayının cennetteki gerçekleşmesine gelince, bu­nun nicelikle açıklanması kolay değildir. Çünkü bu konuda bütün Ehl-i Sünnet'in, üzerinde birleştikleri şu üç nokta vardır: Allah Teâlâ'yı gör­mek,

 

a) Belli bir yönden,

 

b) Belli bir mesafeden

 

c) Nesnel, (yani, Maddesel boyutlar içinde) olmayacaktır.

 

Özet olarak bütün bu bilgiler gösteriyor ki Ahirette ve yalnızca mü’min­lerin cennette Allah Teâlâ'yı görmeleri kesindir. Ancak bu ola­yın na­sıl ger­çekleşeceğini dünyamızdaki hayat kanunlarıyla ve mantık ilkele­riyle açık­lamak mümkün değildir. Bu dehşet olayın Ahiret ve cennet ha­yatıyla ilgili olarak bize verdiği ipucu belki de şu olabilir: Oradaki hayat kanunları bu dünyadaki hayat kanunlarından son derece farklıdır. Dolayısıyla Bu dünya­daki doğal yapımızla, akıl ve mantık öl­çülerimizle bunu tam anlamıyla kavramamız mümkün değildir. Bu, tıpkı beş yaşın­daki bir çocuğa bir cebir denklemini anlatmaya benze­mektedir. Öyle ise bize düşen, vahyin haber verdiği bu gerçeği şimdilik teslimiyetle kabul­lenmek ve o günde bu şerefe ermeyi temenni etmek­tir.

 

ARŞ ve KÜRSİ

 

Arş ve Kürsi, Allah Teâlâ'nın yönetim makamını sembolize eden ad­lar olarak Kur’ân-ı Kerîm'de geçmektedir. Bu iki şeyin gerçekte ne olduk­larını anlamamız mümkün değildir. Ama var olduklarından asla kuşku yoktur.

 

Tâhâ Sûresi'nin 5'inci Âyet-i kerîme'si ile A'râf Sûresi'nin 54'üncü Âyet-i kerîme'sinde «Allah Teâlâ'nın, Arş üzerinde istivâ buyurduğu» an­latılmaktadır.

 

Sapkın topluluklardan Mücessime, Müşebbihe ve Haşviye gibi kamplara bağlı olanlar, çok eskiden beri Allah Teâlâ'yı (Haşa!) yaratıkların niteliğinde hatta insan şeklinde düşündükleri ve böyle inandıkları için îstivâ kelime­sini lûgatteki fizik anlamıyla Allah'a isnad etme cüretinde bulunmuşlar­dır.[32]    

 

«İstivâ» kelimesi Arap sözlüğünde her ne kadar bir şeyin üzerinde yer­leşmek ve kurulmak demek ise de bunu, yaratık hakkında olduğu gibi Allah Teâlâ hakkında da aynen düşünmek mümkün değildir. Çünkü Yüce Rabb'imiz, zamanın kuşatımına girmekten münezzeh ol­duğu gibi herhangi bir yer işgal etmekten de münezzehtir.

 

Bu nedenle İslâm Ümmeti'nin ilk uluları, «istivâ» muammâsının yo­rumunda gâyet temkinli davranmışlardır.

 

Bunlardan örneğin İmam malik Hazretleri'nin, kendisine «istivâ»'nın ne ol­duğu hakkında yöneltilen soruyua şu cevabı verdiği nakledilmektedir: «İstivâ (nın sözlük anlamı)  bilinmektedir; Niceliği ise meçhuldür; Buna imân etmek vaciptir; Bu konuda soru sormak ise bid'attir.» [33].

 



[1]. Kur’ân-ı Kerîm 112

 

[2]. Kur’ân-ı Kerîm : 2/133, 2/163, 4/171, 5/73, 6/19, 9/31, 12/39, 13/16, 14/48, 14/52, 16/22, 16/51, 18/110, 21/108, 22/24, 29/46, 37/4, 38/65, 39/4, 40/16, 41/6, 112/1

 

[3].  a) Sirâcüddîn Ebu’l-Hasan Ali b. Osman, Emâli Manzumesi : Beyit- 5

            b) Siirtli Halil'ül-Ömerî, Kürtçe Nehc'ül-Enâm Mebhas : 3 (Sıfât-ı seb'a) beyit : 1

 

[4] Merhum Ömer Nasuhi Bilmen ve Ahmet Hamdi Akseki –maalesef- bu tabiri kullanmışlardır! Bk. Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli s. 10. Bilmen Yayınevi, İstanbul-1970. A. Hamdi Akseki, İslâm Dini s. 63. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları No. 31/16 Başbakanlık Basımevi Akara-1973 25. Baskı.

 

[5]. Bk. İmân Açısından Kâinata Bakış

 

[6]. «Nefiy ve isbat» veya «Selb ve icâb» : Arap edebiyatında Bedi' ilminin konusudur. Fazla bilgi için Bk.  Es-Seyyid Ahmed el,Haşimî, Cevahiru’l-Belağa : S.386, Madde : 31 Kahraman Yayınları. İstanbul-1984

[7].  Kur’ân-ı Kerîm 39/3

 

[8].  Kur’ân-ı Kerîm  42/11

 

[9]. (Kur’ân-ı Kerîm Sure: 112)

Şeytanî eylencenin cümbüşü içinde kendini kaybetmiş sü­rü­lerin daha çok stadyumlarda attıkları bir slogan vardır ki, en az onlar kadar gaflet içinde bulu­nan insanların kulak zarlarını sıyırır geçer: «En büyük (...), başka büyük yok » (!) Bu ga­fil zavallı­ların, sevdiklerini göklere çıkarmak için o anki sersemlikle kus­tukları bu sözler, aslında sinsi pozi­tivistler tarafından uydurulmuş ve yaygınlaştırıl­mıştır. Bu tür sloganların asıl amacı EN BÜYÜK GERÇEĞ’i zihinlerde basitleştirmek­tir. Ama onlara rağmen : En bü­yük Allah Teâlâ'dır, başka bü­yük yoktur!!!

 

[10]. a) Vahdet-i Vücud : Kâinatla Allah arasında (haşa !) özde bir ayrılık olma­dığı inancıdır. Bu inanca göre «kâinattaki her şey O'nunla eş değerdedir. Yaratıklar Yaratıcının bizzat özünden fışkırarak var olmuşlardır.»

 

İlk kez Helenistik Yunan filo­zof­ları tarafından ortaya atılan bu düşünce çok sonraları Zunnun-i Mısrî, Celalüddin-i Rûmî ve özellikle Muhiddin-i Arabi gibi filozoflar tarafından işlendi. Birçok insan bi­lerek veya bilmeyerek bu küfrün içine düştüler. Genellikle tarikatla­rın hepsi bu inancı benim­semektedir. Bu, onların «Vahdet,i vücut» felsefesini ve amacını bil­dikleri için değil, -maalesef - bu felsefeyi yayan insanlara karşı duydukları aşırı saygıdan kay­naklanmak­tadır. Örneğin Muhiddin-i Arabi Hallac-ı Mansur  ve Bayezid-i Bistâmî gibi kimseler ta­rikatçıların gözünde o kadar yüce, o kadar büyüktürler ki bunların, -bir kerecik bile olsa- yanılmış olabileceklerine asla inanmamaktadır­lar. Halbuki Muhiddin-i Arabî'nin, ünlü ya­hudi fi­lozof Musa b. Meymun (M.1204)'un eserle­rini okuyarak O'nun derin etkisinde kaldığı bir­çok kaynaklarda vardır. Keza Bayezid-i Bistâmî'nin, Namlı zındıklardan Ebu Ali es-Sindî aracılığıyla «Patanjalizm»’i aşılandığı, vak­tiyle Hanefi fıkhı ile meşgulken bu yola saptığı yine kaynaklarda yazılıdır. «Vahdet-i Vücûd»'u, Muhiddin'i Arabî öyle edebi ve havalı üslûplar kullanarak an­latmış ve yorumla­mıştır ki O'nun bu alanda sergi­lediği parlak başarı insanları büyüle­miş, dolayısıyla bu ka­dar bilgili bir insanın ancak «evliya» olabileceği kanaatine saplanmışlardır.

 

b) Vahdet-i Şühûd, özetle: bütün varlıkları –birleşik ve tek olarak- görmek demektir. Bu suretle de bütün varlıkların yaratıcısı olakak Allah’ın, bir ve tek olduğu kanaatine varmanın sözde kestirme yolu çizilmiştir. Bu söylem, -yorumu ne olursa olsun-, İslâm’a ait değildir. Tam tersine Hintli bir spiritüalist olan Ahmed Farukî adındaki bir kişiye aittir. Bu şahıs, sözde kafaları karıştıran Vahdet-i Vücud felsefesine karşı Vahdet-i Şühûdu bir anti tez olarak geliştirmiştir. Ne varki ortaya attığı bu söylemle zihinlerin daha çok karışmasına neden olmuştur.

 

c) Fenâfillah: Tasavvuf dilinde «riyâzet» veya «çile » olarak bilinen bir çeşit yoga ile sözde zaman içinde «benlikten sıyrılarak Allah'ın varlığında yok olmak» (?!) demektir.  Kaynağı bir Hind  felsefesi olan patanjalizm'dir. Bazı kaynaklara göre «Fenafillah» sözcü­ğünü ilk defa kullanan Ebu Said El-Harrâz'dır. Gerek «Vahdet-i Vücûd», gerek «Vahdet-i Şuhûd» gerekse «Fenâfillah» idealleri anla­tılırken : Genellikle ön açıklamalarda (Her şeyin Allah'ın te­cellisi olduğu ve her şeyin ancak O'nunla var olduğu) şeklinde hazırlayıcı ve İslâm’ın ruhuna aykırı olmayan sözlerle insanlara yaklaşılmaktadır. Halbuki bu inanca ka­pılmış kimseler zaman zaman «Cennet ve cehennem önemli değildir.» diyerek Ku'rân gerçekle­rini açıkça kü­çümsemiş ve bunu da «Önemli olan Allah'ın hoşnutluğudur.» gibi spekülatif sözlerle  ve sinsi bir şekilde örtbas etmeye çalışmışlardır. Onlara göre «Fenâ» makamın­dan sonra, yani Allah'da eriyip yok olduktan sonra (!) insan Allah'ın mele­kûtuna ula­şarak bu kez de «Bakâ», yani sonsuzluk makamına yükselir ve Allah ile birleşerek ölümsüzleşir. Bunun en çarpıcı bir örneği : Gerdek gecesi demek olan «şeb-i arus» söyle­miyle anla­tılmıştır.

 

[11].  Kur’ân-ı Kerîm 2/255

 

[12].  Kur’ân-ı Kerîm 25/58

 

[13]. «Alîm» Allah Teâlâ'nın güzel isimlerinden (Esmâ'ül-Hüsnâ'dan) dır. Ne yazık ki son yıllarda toplumumuzda büyük bir aksan bozukluğu başgöstermiş olduğu için bu ve ben­zeri keli­meler yanlış seslendirilmektedir. Burada «Alîm» kelimesinde (A) çok kısa, (İ) ise uzunca çekilerek tıpkı «Aliym» gibi okunmalıdır. 

[14].  Kur’ân-ı Kerîm 2/282

 

[15].  Kur’ân-ı Kerîm 36/82

 

[16]. Bk. Kadere ve Kazaya İmân

 

[17].  Bk. İslâm Dünyasında Zındıklık Nasıl Başladı

 

[18]. Kur’ân-ı Kerîm  2/224, 2/227, 2/244, 2/256 (Daha birçok âyetler vardır

 

[19].  Kur’ân-ı Kerîm  4/58, 22/75, 31/28, 40/20, 40/56, 42/11, 58/1,

 

[20]. Allah Teâlâ'yı mantık kurallarıyla değil, vahyi esas alarak tanımak ve O'na tes­li­miyetle inanmak gerekir. Seleflerimiz hep bu yolu izlemişlerdir. Ancak yukarıdaki so­ruyla kuşku içinde bocalayan, ya da böyle bir soruyla Müslümanları şaşırtmaya çalı­şan in­sanlara ve on­ların tehlikesine uğramak üzere bulunan kimselere yardım etmek gibi bir ma­azere tutunarak yaptı­ğımız bu diyalektik açıklamadan dolayı özür dileriz. 

 

[21]. Dr İsmail el-Arabî, Mu'camu’l-Firak'i wa'l-Mezâhibi’l-İslâmiyya s. 220

 

[22]. Kur’ân-ı Kerîm  2/29, 6/73, 7/54, 10/3, 11/7, 14/19, 14/32, 16/3, 4; 17/99, 21/33, 24/45, 25/2, 29/44, 30/21, 36/36, 39/5, 64/3, 67/2...

 

[23]. Kur’ân-ı Kerîm  31/34

 

[24]. Ümit şimşek, BİG BANG (Kâinatın doğuşu) S. 25 Yeni Asya Yayınları İst.,1980

 

[25]. Bk. Ahmet Hamdi Akseki, İslâm Dini s. 64. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları No. 31/16 Başbakanlık Basımevi Akara-1973 yirmibeşinci Baskı.

 

[26]. Bk. Ali b. Ali b. Muhammed b. Ebi'l-İz Ed-Dımışkıy, El-Akıyda'tu-Tahaviyya şerhi 1/75-78 Muassasa Ar-Risala, Beyrut-1988

 

[27].  Kur’ân-ı Kerîm  57/3

 

[28]. Kur’ân-ı Kerîm  7/180

 

 

[29]. Kur’ân-ı Kerîm   7/180, 17/110, 20/8, 59/24

 

[30]. Kur’ân-ı Kerîm   7/180, 17/110, 20/8, 59/24

 

[31]. Kur’ân-ı Kerîm  75/22, 23

 

[32]. Bk. El-Bağdâdî, El-Fark'u Beyn'el-Firak S. 138-141 ;  Muhammed Ali et-Tehânevi, Keşşaf'u Istılâhâti’l-Fünûn : 1/261 Kahraman Yayınları İstanbul-1984 ; şerhu’l-Mevâkıf 2/340

 

[33]. Fazla bilgi için Bk. Muhammed b. Süleyman el-Halebî , Emâli şerhi : Beyit 12, S.28, Işık Kitabevi İstanbul-1979