Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Meleklere İmân Melek Arapça Bir Sözcüktür - Külliyat - Islamdainanc - 21. Sayfa

MELEKLERE İMÂN

 

Melek Arapça bir sözcüktür. Çok ender kullanılan «ulûke» masda­rı­nın bir türevi olarak (haber taşıyıcı veya elçi anlamında ) «Sıfat-ı mü­şeb­behe» dir. Dilciler ve bazı tefsirciler bu sözcüğün etimolojik analizi üze­rinde dur­muşlardır.

 

«Ulûke» ise ulağın taşıdığı haber, ya da yazılı belgeye denir. Türkçedeki «ulak» sözcüğünün, «ulûke» ile bir ilişkisi olduğu ihtimali uzak gibi gö­rünmekte ve konumuzun dışında kalmaktadır.

 

Melek kelimesi Kur’ân-ı Kerîm'in birçok yerinde geçmektedir. Çoğulu «Melâike» dir. Ancak günümüz Türkçesinde bu kelime «Melekler» şek­linde kullanılmaktadır.

 

Melek kavramı, insan tasavvurunu zorlayan bir karmaşıklığa sahip­tir. Bu nedenle melek denen varlığı, duyularımızla algılanabilecek bir ni­telik içinde tanımlamak mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerîm'de me­lekler­den çokça söz edilmesine rağmen onların yapıları ve orijinleri hakkında pek açık bilgiler verilmemiştir. Bu nedenle günümüze kadar kâleme alınmış bütün kaynak eserlerde meleklerle ilgili bölümler son derece kısa ve anlam bakımından kapalıdır.

 

Fakat hemen  söylemek gerekir ki melek, bir Kur'ân gerçeği olarak ke­sinlikle vardır. Her ne kadar zaman zaman fizik boyutlarda ve genel­likle yakışıklı bir insan tipinde peygamberlere görünmüş iseler de yapı­ları hak­kında insanoğlunun bilgisi yoktur. Peygamberlerin, bu konuda daha farklı bilgilere sahip bulunmuş olduklarına da ihtimal vermek gerekir. İlâhi ter­biye ile fıtrattan seçilmiş bulunan bu müstesna şahsi­yetleri sıra­dan insanlar gibi düşünmemek icap eder.

 

Eğer denirse ki: Peygamberler, bildiklerini insanlara kesinlikle an­lat­mak durumundadırlar, Aksi halde onlar için, ilâhî elçilik gibi olağa­nüstü bir görevi kötüye kullanmak söz konusu olacaktır ki böyle bir çe­liş­kiye düş­mek peygamberler için imkânsızdır.

 

Hemen şunu hatırlatmak gerekir ki meleklerin yapıları hakkında on­la­rın sahip bulunmuş olabilecekleri bilgiler eğer insanlara iletilmesi ge­reken ilâhi mesajların kapsamı içine girmemişse (ki girmemiş ol­duğu açıktır) bu bilgileri insanlara aktarmak onlar için bir zorunluluk değildir. Farklı ve yüce bir algılama yeteneğine sahip bulunan peygam­berlerin, ilâhî mesajlar dışında da öğrendikleri o kadar çok olağanüstü bilgiler ola­bilir ki sıradan in­sanların beyin gücü bu şifreleri yüklene­mez. Dolayısıyla onlara bu bilgileri vermek şöyle dursun, peygamber­lere özgü sırlar olarak bunların asla açık­lanmaması gerektiği bile büyük olasıdır. Her şeye rağ­men Hz. Peygamber (sav)'in melekler hakkında sahâbîlerine hiç bilgi vermediği ileri sürülemez. Ama bu bilgileri her­halde onların anlayabile­ceği düzeylere indirgeyerek vermiş olması dü­şünülmelidir. 

 

Şurası bir gerçektir ki, haklarında sadece: «Nurânî ve latif varlık­lar­dır, nurdan yaratılmışlardır.» diye kaynaklarda ancak bu kadarcık bilgi­lere rast­ladığımız melekler, Allah (cc) ile elçileri arasındaki yoğun vahiy trafiğinde, peygamberlerle o kadar yüzyüze gelmiş, o kadar çok görüşmüş­lerdir ki pey­gamberlerin onlar hakkında tıpkı bizim gibi hiçbir şey bil­memiş olmaları ihtimalden uzaktır.

 

Melekleri (Aynı zamanda cinleri) görmemek, onları kavrayama­mak, aramızdaki yapı farklarından, daha doğrusu onları algılayacak do­ğal yapı ve yeteneklere, bizim sahip bulunamayışımızdan kaynaklanı­yor olsa ge­rektir. Çünkü insan olarak bizim algılama, duyma ve görme yetenekle­rimiz son derece sınırlıdır.

 

Örneğin «(...) Gözün, duyarlık alanının dışında kalan mor ötesi (Ültraviyole) ve kızıl ötisi (İnfraruj) ışınları da aynı şekilde idrak edi­le­me­mektedir.» [1] Keza «Genç bir insanın kulağı saniyede 16'dan 20 000'e ka­dar tit­reşimleri duyabilmektedir.» [2] Yani bu limitlerin ne altındakilerini, ne de üstündekilerini duyabilir.

 

İçinde yaşadığımız dünyada ve bu­lunduğumuz fizik ortamda bile bu kadar kalın surlarla çevrili oldu­ğu­muzu bir an düşü­necek olursak, melekler ve cinler gibi başka âlem­lere mensup esrarengiz varlıkları neden göremedi­ğimize artık şaşmamalıyız..

 

Günümüzde bazı ilim adamları, çağımızın teknik terimlerini kul­la­na­rak melekleri tanımlamaya çalışıyorlar. Tabiatıyla bu gayret, bilin­me­yen şey­leri merak etmekten kaynaklanıyor. Ancak belki de bilin­memesi gereken bazı şeyler vardır. Örneğin meleklerin ve cinlerin ger­çekte yapı­larının ne olduğu, her şeye rağmen insanoğlu tarafından hiçbir zaman keşfedilemeye­cekse bir ilim adamının çıkıp melekleri «Atomaltı boyuta ait mikrodalga bedenli canlılar ve kuantsal yapı»[3] olarak nitelemesi, in­sana lüks bir açık­lama gibi gelmektedir.

 

Kur’ân-ı Kerîm Melekleri Nasıl Anlatıyor

 

Kur’ân-ı Kerîm'de,  buraya aktarılamayacak kadar meleklerle ilgili bir­çok âyetler vardır. Bunlar arasında bir fikir vermesi bakımından aşa­ğıya alı­nan âyet-i kerîmeler  önemli bilgilerle yüklüdür.

 

Örneğin Mekke'li müşrikler, gözlerinin önünde Hz. Peygamber (sav)'e bir melek inmediğini gerekçe göstererek O'nu sihirbazlıkla suç­lu­yorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onlara şu cevabı verdi.

 

«Eğer O'nu bir melek kılsaydık, yine de O'nu bir adam yapardık da on­ları düştükleri kuşkuya yine düşürürdük.» [4] 

 

Bu âyet-i kerîmeden meâlen anlaşılanlar, biraz daha ayrıntılı olarak şu­dur: "Eğer Hz. Muhammed (sav)'e, onların görebileceği bir melek gönder­seydik, onu yine adam şeklinde onlara gösterecektik. (Çünkü beşerî kapasi­teyle insanoğlu, melekleri görme imkânına sahip değildir.)  Hal böyle olunca da tabiatiyla onlar yine itirazda bulunacaklardı. Çünkü insan sûre­tinde gör­dükleri meleğin, gerçekten melek olduğuna birtürlü inanamaya­caklardı.     

 

Öyle ise değil bir melek göndermek, Hz. Muhammed (sav) in bizzat ken­disi Allah tarafından melek kılın­saydı, insanlar O'nu göremeyeceklerdi. Binaenaleyh Allah Teâlâ yine O'nu bir adam şekline koyarak ancak insan­larla yüzyüze getirecekti. Bu da demek oluyorki: peygamberlerin dışında ka­lan sıradan insanlar, melekleri göre­bi­lecek özel yetilere ve onları algılaya­bilme gücüne sahip değildirler. 

 

Müslüman olmuş Mekke'li arkadaşlarını yanından kovması için müş­rikler Hz. Peygamber (sav)'e baskı yapınca Allah (cc) O'na şu cevabı verme­sini emretti:

 

«Ben size demiyorum ki Allah'ın hazineleri yanımdadır; Gizliyi de bilmem; Meleğim de demiyorum. Gözleriniz hor gördü diye "Allah O'nlara iyilik yapmayacak“ da demiyorum.» [5] 

 

Bu âyet-i kerîmede Hz. Peygamber'in ısrarla gizliyi bilmediğini ve me­lek olmadığını müşriklere anlatması emredilmektedir. Bundan an­laşılan şudur: Gizliyi Allah Teâlâ'dan başka hiç kimse bilemez (Gizlinin şifre­lerin­den, ancak Allah'ın verdiği kadarını bilmek mümkün olabilir) Ayrıca: «Ben me­leğim de demiyorum.» sözlerinin, «gizliyi bilmem» sözleriyle birlikte söy­lenmiş ol­ması, melekle gizlilik arasındaki ilişkiyi işaret etmek bakımından önemli ve anlamlıdır.

 

Özellikle melekler hakkında bilinmesi gereken dört önemli nokta var­dır:

 

1- Onlar için erkeklik ya da dişilik gibi bir özellik söz konusu değil­dir. Buna rağmen cahiliyet döneminde meleklerin dişi olduğu ileri sü­rülü­yor, hatta onlara (haşa!) «Allah'ın kızları» deniliyordu. Allah (cc) bu yakı­şıksız is­nadları şu âyet-i kerîmelerle reddetmiştir:

 

«Onlar Rahman'ın kulları olan melekleri dişi sayıyorlar. Yoksa na­sıl ya­ratıldıklarını mı gördüler (!) Bu (yalan) şahitlikleri yazılacak ve sorgu­lana­caklardır. »[6] 

 

«Şimdi de sor onlara: Rabbine kızlar da onlara oğlanlar mı (?!) »[7] 

 

 2- Melekler yemez ve içmezler, evlenmek onlar için söz konusu de­ğil­dir. Dolayısıyla doğmazlar, doğurmazlar. Nasıl yaratıldıklarını, nasıl çoğal­dıkla­rını ve sayılarının ne kadar olduğunu ancak Allah Teâlâ bilir.

 

3- Çeşitli şekil ve biçimlere girmeye, çeşitli görünümler kazanmaya yapı­ları uygundur. Tahmin ve takdir edilemeyecek kadar güçlüdürler. Bu ba­kımdan insanın, sayı ve ölçü ile ifade edemeyeceği olağanüstü iş­leri yapmak üzere Allah tarafından görevlendirilir ve bu görevleri yine Allah'ın izniyle yaparlar. Onların biçimleri hakkında bir fikir vermesi bakımından (35'inci) Fatır Sûresi'nin birinci Âyet-i kerîme'si dikkat çeki­cidir. Bu sûreye ayrıca «Melâike Sûresi» de denir. Âyetin meâli şöy­ledir:

 

«Gökleri ve yeri yoktan var eden; Melekleri ikişer, üçer, dörder ka­natlı elçiler yapan  Allah'a hamd olsun. Bünye yaratmada (dilediğine) di­lediği kadar fazla organ verir. Kuşkusuz Allah her şeye gücü yeten­dir.»

 

4- Allah Teâlâ'nın, devamlı alarm durumunda bulunan askerleri­dir­ler. O'nun emirlerine asla aykırı hareket etmez, ilâhî buyrukları har­fiy­yen ye­rine getirirler.[8]

 

«Ondan önce konuşmaya başlamaz, O'nun emriyle iş yaparlar.»[9] 

 

«(...) O'na kulluk etmekten büyüklenmez ve usanmazlar.»[10] 

 

«Gece gündüz Allah'ı överler, (İbadete) ara vermezler.»[11] 

 

Kaynaklarda dört büyük melekten söz edilmekte, adları ve görev­leri şöyle anlatılmaktadır:

 

1- Cebrâil (Aleyhisselâm): Allah (cc) ile peygamberler arasında elçi­lik yapar, Yüce Allah'ın vahiylerini (mesajlarını) onlara iletir. Cebrâil Aleyhisselâm'ın Kur’ân-ı Kerîm'de adı «Cibrîl» olarak üç kez geçmek­te­dir.[12] Hz. Peygamber (sav)'e Allah Teâlâ'dan Kur’ân-ı Kerîm'i getir­diği ise -meâlen - şöyle anlatılmaktadır:

 

«O'nu (Kur’ân-ı Kerîm'i) er-Rûhu’l-Emîn (Cebrail), senin kalbine in­dirdi; »

«Ki uyarıcılardan olasın.»[13] 

 

«De ki: "Rûh'ül-Kudüs O'nu gerçek olarak Rabb'inden indirdi ki inanmış olanları (n inancını)  sağlamlaştırsın ve Müslümanlara yol gös­te­rici ve müjde olsun.»[14] 

 

Şu halde Cebrâil (as), Kur’ân-ı Kerîm'de ayrıca « er-Rûhu’l-Emîn» ve «Rûh'ül-Kudüs» unvanlarıyla da anılmaktadır.

 

Cebrail (as)'ın Hz. Peygamber (sav)'e, bir kez el-Abtah 'da, bir kez de mi­raca çıkarken Sidre'tül-Münteha denilen yüce makamda kendi ori­jinal şek­liyle göründüğü, diğer görüşmeler sırasında ise genellikle Dıhya b. Halife[15] adındaki sahâbî'nin fizik biçimine girerek göründüğü kaynak­larda geçmek­tedir.[16] 

 

2- Mikâil (Aleyhisselâm): Kaynaklara bakılacak olursa yağmurla il­gili olduğu anlaşılmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm'de ise bir tek yerde sadece şöyle anılmaktadır:

 

«Kim Allah'a, meleklerine, elçilerine, Cibril (Cebrail)'e  ve Mikâl (Mikâil)'e düşman olursa bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır.»[17] 

 

3- İsrâfil (Aleyhisselâm): Kur’ân-ı Kerîm'de yalnızca bir harfi deği­şik olan ve buna çok benzeyen "İsrâil"[18] adı, tam 43 kez geçmesine kar­şın, Allah'a en yakın oldukları söylenen dört melekten birinin bu ismi bir tek defa bile geçmemektedir. Kaynaklara göre Kıyametin kopması için ilk uya­rıyı, Allah'ın izniyle bu melek verecektir. Bu uyarı ise "Sûr'a üfle­mek" le gerçekleşecektir. Kur’ân-ı Kerîm bu olaydan on kez söz etmekte  [19] ve bun­lardan birinde şöyle demektedir:

 

«Gerçek şu ki ayırt günü belirlenmiştir; »

«O gün Sûr'a üflenecek, akın akın geleceksiniz.»[20] 

 

 Sûr'a üfleyecek olan melek ise -kaynaklara göre - işbu İsrâfil'dir.

 

Sûr'a üflemek: Boru, ya da düdük öttürmek anlamına gelir. Bazı âyet­lerden bu uyarının dehşet verici olduğu anlaşılmaktadır. Ancak “Sûr“ deni­len aracın gerçekte ne olduğu ve nasıl öttürüleceği hakkında söylenmiş bir­çok şeyler ve çeşitli görüşler bulunmakla beraber bu ola­yın içyüzünü, bizim için takdir edilmiş bilgilerle anlamak ve kavramak pek mümkün olmasa gerektir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm'de buna ilişkin ay­rıntılara rastlamamak­tayız. 

 

4- Azrâil (Aleyhisselâm): Azrâil adı da Kur’ân-ı Kerîm'de geçme­mekte, bu melekten sadece «Meleku’l-Mevt»[21] yani ölüm meleği olarak şöyle söz edilmektedir:

 

«De ki: sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabb'inize döndürüleceksiniz.»[22] 

 

Tabiatıyla ölüm meleği olduğu için Azrâil'in adı insanlar arasında âdetâ korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu me­leğe karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir hem de imân ger­çeğiyle uyuşmaz. Çünkü imân, ayrıca sevgi, saygı, bağ­lılık ve teslimiyet ister.

 

Aynı zamanda şunu da bilmek gerekir ki Azrâil, Allah Teâlâ'nın, can almak için görevlendirdiği bir melektir. Dolayısıyla can almak onun gö­re­vidir. Can ise Allah Teâlâ’nın, bir çeşit bize ödünç olarak verdiği bir emane­tidir. Emanetin adı üstündedir; Bir gün gelir asıl sahibine iade edilir. Hem sonra Allah Teâlâ’nın bu dünyamızda canlılar için koy­duğu disiplin ve yasalara ba­kıldığında, hiç kimsede bu emanetin son­suza dek kalmayacağı ve kalmaması gerektiği açıkça anla­şılmaktadır.[23]

 

Azrâil'in, kimseye karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle Allah'ın bütün elçileri gibi Azrâil (aleyhisselâm)'ı da saygı ile anmak, imânımızın ge­re­ği­dir. Allah'ın selâmı O'nun ve diğer bütün Allah elçilerinin üzerine ol­sun. 

 

Azrâl'in, bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasın­daki büyük mesafeleri nasıl kestiği ve aynı anda birçok insanın, (daha doğrusu birçok canlının) rûhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafın­dan daima me­rak konusu olmuştur. Eski çağların basit düşünen bazı insanları için bu me­rakın gerekçeleri vardı. Ama günümüzün başdön­dürücü açılımları artık zihinlerdeki bu tür soru işaretlerine fazlasıyla cevap vermektedir.

 

Bunlardan başka, biz insanlarla ilgili daha birçok melekler vardır. Kur’ân-ı Kerîm onlardan da şöyle söz etmektedir:

 

«Onu (yani insanı), önünden ve ardından izleyiciler vardır; Onu Allah'ın emrinden korurlar.»[24] Yani insanı, Allah'ın henüz gerçek­leş­memiş kazalarından, belalarından ve intikamın­dan yine Onun izniyle ko­rurlar.

 

Gerçekten de insan, risklerle ve tehlikelerle dolu bir dünyada yaşa­mak­tadır. Bunlara, ayrıca işlediği kötülüklerin karşılığı olarak Allah Teâlâ'dan her an gelebilecek intikam darbelerinin ihtimallerini de ek­le­yecek olursak onun, yaşadığı yıllar boyu ne büyük bir manevi koruma al­tında bulundu­ğunu kestirebiliriz. Bu girift olayın içyüzünü daha de­rin­lemesine bilmek bi­zim için mümkün değildir.

 

Ancak bu kadarıyla bile Rabbimizin bizi ne çetin bir sınavdan geçir­di­ğini, bizzat hayatımıza karşı yaratmış bulunduğu tehlikelerin bile ge­lip bizi bulmasına melekleri engel yaparak bu sınavda bize nasıl süre tanıdı­ğını bu âyetlerden ibretle öğreniyoruz. Doğrusu bu bir ilâhî lütuf ve bize bir müjde olsa gerektir.

 

Dolayısıyla insanın, bu harika nöbetçilerini her zaman hatırlayarak özel­likle kuytularda, zifiri karanlıklarda ve tehlikelerle burun buruna ol­duğu anlarda onların kendisini korumaya devam etmeleri için Allah'a dilekte bulunması -Allah'ın izniyle- belaların bertaraf olmasına bir vesile oluştura­bilir. Bu, aynı zamanda insanın, Rabbiyle olan irtıba­tının güçlü­lük ve sürek­liliğini kanıtlamış olur.

 

Kur’ân-ı Kerîm'de ayrıca:

 

«Kesinlikle üzerinizde koruyucular vardır; »

«Onlar değerli yazıcılardır; »

«Yaptığınız her şeyi bilirler.»[25]

 

diye kendilerinden söz edilen melekler daha vardır ki bunlar söyle­di­ğimiz her sözü yazarlar. Dolayısıyla insanoğlunun havada kaybolup git­tiği tek kelimesi bile yoktur.

 

Kâinat öyle kesin bir disiplin içindedir ki bu disiplinin gözümüzle gö­re­bildiklerimiz veya daha doğrusu ilmin ve aklın kanıtlayabildiği bir cephesi vardır, bir de ilmin ve aklın asla ulaşamayacağı, açıklayıp ta­nım­layamaya­cağı diğer bir cephesi daha vardır. İşte bu görünmeyen cepheyi melekler or­dusu oluşturmaktadır. Kâinatın fizik kozmozun­daki disiplin ve yasalar böy­lece metafizik bir kozmozun daha var oldu­ğunu açıkça ka­nıtlamaktadır.

 

Mü’min olabilmenin kesin şartlarından biri de bu gerçeğe inan­mak­tır. Dolayısıyla meleklere inanmamak, Allah'a, peygamberlere, ki­taplara ve âhiret gününe inanmamakla eş değerdedir.

 



[1]. . Prof. Dr. Ayhan Songar, Beynimiz ve Sinirlerimiz. Yeni Asya Yayınları, S.34

 

[2].  A. g.e. S. 37

 

[3].  Ahmed Hulûsi,  RUH İNSAN CİN  S. 23 10. Baskı , KİTSAN

[4].  Kur’ân-ı Kerîm  6/9

 

[5]. Kur’ân-ı Kerîm 11/31

 

[6].  Kur’ân-ı Kerîm  43/19

 

[7]. Kur’ân-ı Kerîm  37/149

[8]. Kur’ân-ı Kerîm  66/6

 

[9].  Kur’ân-ı Kerîm  21/27

 

[10]. Kur’ân-ı Kerîm  21/19

 

[11]. Kur’ân-ı Kerîm  21/20

 

[12]. Kur’ân-ı Kerîm  2/97, 98; 66/4

 

[13]. Kur’ân-ı Kerîm  26/193,194

 

[14]. Kur’ân-ı Kerîm  16/102

 

[15].  Dıhya b. Halife el-Kelbhi (ra) :  Hz. Peygamber (sav)'in elçilerindendir. Bizans İmparatoru Herakleios'a gönderdiği mesajı ileten elçisi olarak kaynaklarda geçmektedir. Genç, güzel giyinen, güzel konuşan, cesur ve yakışıklı olduğu nakledilmektedir.

 

[16]. Hafız b. Ahmed el-Hakemî, Maâric'ül-Kabûl 2/64.

 

[17]. Kur’ân-ı Kerîm  2/98

 

[18]. İsrâil: Peygamber  Hz. Yakub (as)'un bir diğer adı olduğu söylenmektedir.

 

[19]. Kur’ân-ı Kerîm 6/73, 18/99, 20/102, 23/101, 27/87, 36/51, 39/8, 50/20, 69/13, 78/18

 

[20].  Kur’ân-ı Kerîm 78/17, 18

 

[21]. Müslüman Kürtler, bu bileşik ismi «Melkemot» şeklinde bozmuşlardır.

 

[22]. Kur’ân-ı Kerîm  32/11

 

[23]. Kur’ân-ı Kerîm 34/30, 7/34, 10/49, 16/61

 

[24]. 13/11

 

[25].  Kur’ân-ı Kerîm 82/10, 11, 12