Meleklere İmân Melek Arapça Bir Sözcüktür - Külliyat - Islamdainanc - 21. Sayfa
MELEKLERE İMÂN
Melek Arapça bir sözcüktür. Çok ender kullanılan «ulûke» masdarının bir türevi olarak (haber taşıyıcı veya elçi anlamında ) «Sıfat-ı müşebbehe» dir. Dilciler ve bazı tefsirciler bu sözcüğün etimolojik analizi üzerinde durmuşlardır.
«Ulûke» ise ulağın taşıdığı haber, ya da yazılı belgeye denir. Türkçedeki «ulak» sözcüğünün, «ulûke» ile bir ilişkisi olduğu ihtimali uzak gibi görünmekte ve konumuzun dışında kalmaktadır.
Melek kelimesi Kur’ân-ı Kerîm'in birçok yerinde geçmektedir. Çoğulu «Melâike» dir. Ancak günümüz Türkçesinde bu kelime «Melekler» şeklinde kullanılmaktadır.
Melek kavramı, insan tasavvurunu zorlayan bir karmaşıklığa sahiptir. Bu nedenle melek denen varlığı, duyularımızla algılanabilecek bir nitelik içinde tanımlamak mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerîm'de meleklerden çokça söz edilmesine rağmen onların yapıları ve orijinleri hakkında pek açık bilgiler verilmemiştir. Bu nedenle günümüze kadar kâleme alınmış bütün kaynak eserlerde meleklerle ilgili bölümler son derece kısa ve anlam bakımından kapalıdır.
Fakat hemen söylemek gerekir ki melek, bir Kur'ân gerçeği olarak kesinlikle vardır. Her ne kadar zaman zaman fizik boyutlarda ve genellikle yakışıklı bir insan tipinde peygamberlere görünmüş iseler de yapıları hakkında insanoğlunun bilgisi yoktur. Peygamberlerin, bu konuda daha farklı bilgilere sahip bulunmuş olduklarına da ihtimal vermek gerekir. İlâhi terbiye ile fıtrattan seçilmiş bulunan bu müstesna şahsiyetleri sıradan insanlar gibi düşünmemek icap eder.
Eğer denirse ki: Peygamberler, bildiklerini insanlara kesinlikle anlatmak durumundadırlar, Aksi halde onlar için, ilâhî elçilik gibi olağanüstü bir görevi kötüye kullanmak söz konusu olacaktır ki böyle bir çelişkiye düşmek peygamberler için imkânsızdır.
Hemen şunu hatırlatmak gerekir ki meleklerin yapıları hakkında onların sahip bulunmuş olabilecekleri bilgiler eğer insanlara iletilmesi gereken ilâhi mesajların kapsamı içine girmemişse (ki girmemiş olduğu açıktır) bu bilgileri insanlara aktarmak onlar için bir zorunluluk değildir. Farklı ve yüce bir algılama yeteneğine sahip bulunan peygamberlerin, ilâhî mesajlar dışında da öğrendikleri o kadar çok olağanüstü bilgiler olabilir ki sıradan insanların beyin gücü bu şifreleri yüklenemez. Dolayısıyla onlara bu bilgileri vermek şöyle dursun, peygamberlere özgü sırlar olarak bunların asla açıklanmaması gerektiği bile büyük olasıdır. Her şeye rağmen Hz. Peygamber (sav)'in melekler hakkında sahâbîlerine hiç bilgi vermediği ileri sürülemez. Ama bu bilgileri herhalde onların anlayabileceği düzeylere indirgeyerek vermiş olması düşünülmelidir.
Şurası bir
gerçektir ki, haklarında
Melekleri (Aynı zamanda cinleri) görmemek, onları kavrayamamak, aramızdaki yapı farklarından, daha doğrusu onları algılayacak doğal yapı ve yeteneklere, bizim sahip bulunamayışımızdan kaynaklanıyor olsa gerektir. Çünkü insan olarak bizim algılama, duyma ve görme yeteneklerimiz son derece sınırlıdır.
Örneğin «(...) Gözün, duyarlık alanının dışında kalan mor ötesi (Ültraviyole) ve kızıl ötisi (İnfraruj) ışınları da aynı şekilde idrak edilememektedir.» [1] Keza «Genç bir insanın kulağı saniyede 16'dan 20 000'e kadar titreşimleri duyabilmektedir.» [2] Yani bu limitlerin ne altındakilerini, ne de üstündekilerini duyabilir.
İçinde yaşadığımız dünyada ve bulunduğumuz fizik ortamda bile bu kadar kalın surlarla çevrili olduğumuzu bir an düşünecek olursak, melekler ve cinler gibi başka âlemlere mensup esrarengiz varlıkları neden göremediğimize artık şaşmamalıyız..
Günümüzde bazı ilim adamları, çağımızın teknik terimlerini kullanarak melekleri tanımlamaya çalışıyorlar. Tabiatıyla bu gayret, bilinmeyen şeyleri merak etmekten kaynaklanıyor. Ancak belki de bilinmemesi gereken bazı şeyler vardır. Örneğin meleklerin ve cinlerin gerçekte yapılarının ne olduğu, her şeye rağmen insanoğlu tarafından hiçbir zaman keşfedilemeyecekse bir ilim adamının çıkıp melekleri «Atomaltı boyuta ait mikrodalga bedenli canlılar ve kuantsal yapı»[3] olarak nitelemesi, insana lüks bir açıklama gibi gelmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm Melekleri Nasıl Anlatıyor
Kur’ân-ı Kerîm'de, buraya aktarılamayacak kadar meleklerle ilgili birçok âyetler vardır. Bunlar arasında bir fikir vermesi bakımından aşağıya alınan âyet-i kerîmeler önemli bilgilerle yüklüdür.
Örneğin Mekke'li müşrikler, gözlerinin önünde Hz. Peygamber (sav)'e bir melek inmediğini gerekçe göstererek O'nu sihirbazlıkla suçluyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onlara şu cevabı verdi.
«Eğer O'nu bir melek kılsaydık, yine de O'nu bir adam yapardık da onları düştükleri kuşkuya yine düşürürdük.» [4]
Bu âyet-i kerîmeden meâlen anlaşılanlar, biraz daha ayrıntılı olarak şudur: "Eğer Hz. Muhammed (sav)'e, onların görebileceği bir melek gönderseydik, onu yine adam şeklinde onlara gösterecektik. (Çünkü beşerî kapasiteyle insanoğlu, melekleri görme imkânına sahip değildir.) Hal böyle olunca da tabiatiyla onlar yine itirazda bulunacaklardı. Çünkü insan sûretinde gördükleri meleğin, gerçekten melek olduğuna birtürlü inanamayacaklardı.
Öyle ise değil bir melek göndermek, Hz. Muhammed (sav) in bizzat kendisi Allah tarafından melek kılınsaydı, insanlar O'nu göremeyeceklerdi. Binaenaleyh Allah Teâlâ yine O'nu bir adam şekline koyarak ancak insanlarla yüzyüze getirecekti. Bu da demek oluyorki: peygamberlerin dışında kalan sıradan insanlar, melekleri görebilecek özel yetilere ve onları algılayabilme gücüne sahip değildirler.
Müslüman olmuş Mekke'li arkadaşlarını yanından kovması için müşrikler Hz. Peygamber (sav)'e baskı yapınca Allah (cc) O'na şu cevabı vermesini emretti:
«Ben size demiyorum ki Allah'ın hazineleri yanımdadır; Gizliyi de bilmem; Meleğim de demiyorum. Gözleriniz hor gördü diye "Allah O'nlara iyilik yapmayacak“ da demiyorum.» [5]
Bu âyet-i kerîmede Hz. Peygamber'in ısrarla gizliyi bilmediğini ve melek olmadığını müşriklere anlatması emredilmektedir. Bundan anlaşılan şudur: Gizliyi Allah Teâlâ'dan başka hiç kimse bilemez (Gizlinin şifrelerinden, ancak Allah'ın verdiği kadarını bilmek mümkün olabilir) Ayrıca: «Ben meleğim de demiyorum.» sözlerinin, «gizliyi bilmem» sözleriyle birlikte söylenmiş olması, melekle gizlilik arasındaki ilişkiyi işaret etmek bakımından önemli ve anlamlıdır.
Özellikle melekler hakkında bilinmesi gereken dört önemli nokta vardır:
1- Onlar için erkeklik ya da dişilik gibi bir özellik söz konusu değildir. Buna rağmen cahiliyet döneminde meleklerin dişi olduğu ileri sürülüyor, hatta onlara (haşa!) «Allah'ın kızları» deniliyordu. Allah (cc) bu yakışıksız isnadları şu âyet-i kerîmelerle reddetmiştir:
«Onlar Rahman'ın kulları olan melekleri dişi sayıyorlar. Yoksa nasıl yaratıldıklarını mı gördüler (!) Bu (yalan) şahitlikleri yazılacak ve sorgulanacaklardır. »[6]
«Şimdi de sor onlara: Rabbine kızlar da onlara oğlanlar mı (?!) »[7]
2- Melekler yemez ve içmezler, evlenmek onlar için söz konusu değildir. Dolayısıyla doğmazlar, doğurmazlar. Nasıl yaratıldıklarını, nasıl çoğaldıklarını ve sayılarının ne kadar olduğunu ancak Allah Teâlâ bilir.
3- Çeşitli şekil ve biçimlere girmeye, çeşitli görünümler kazanmaya yapıları uygundur. Tahmin ve takdir edilemeyecek kadar güçlüdürler. Bu bakımdan insanın, sayı ve ölçü ile ifade edemeyeceği olağanüstü işleri yapmak üzere Allah tarafından görevlendirilir ve bu görevleri yine Allah'ın izniyle yaparlar. Onların biçimleri hakkında bir fikir vermesi bakımından (35'inci) Fatır Sûresi'nin birinci Âyet-i kerîme'si dikkat çekicidir. Bu sûreye ayrıca «Melâike Sûresi» de denir. Âyetin meâli şöyledir:
«Gökleri ve yeri yoktan var eden; Melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a hamd olsun. Bünye yaratmada (dilediğine) dilediği kadar fazla organ verir. Kuşkusuz Allah her şeye gücü yetendir.»
4- Allah Teâlâ'nın, devamlı alarm durumunda bulunan askerleridirler. O'nun emirlerine asla aykırı hareket etmez, ilâhî buyrukları harfiyyen yerine getirirler.[8]
«Ondan önce konuşmaya başlamaz, O'nun emriyle iş yaparlar.»[9]
«(...) O'na kulluk etmekten büyüklenmez ve usanmazlar.»[10]
«Gece gündüz Allah'ı överler, (İbadete) ara vermezler.»[11]
Kaynaklarda dört büyük melekten söz edilmekte, adları ve görevleri şöyle anlatılmaktadır:
1- Cebrâil (Aleyhisselâm): Allah (cc) ile peygamberler arasında elçilik yapar, Yüce Allah'ın vahiylerini (mesajlarını) onlara iletir. Cebrâil Aleyhisselâm'ın Kur’ân-ı Kerîm'de adı «Cibrîl» olarak üç kez geçmektedir.[12] Hz. Peygamber (sav)'e Allah Teâlâ'dan Kur’ân-ı Kerîm'i getirdiği ise -meâlen - şöyle anlatılmaktadır:
«O'nu (Kur’ân-ı Kerîm'i) er-Rûhu’l-Emîn (Cebrail), senin kalbine indirdi; »
«Ki uyarıcılardan olasın.»[13]
«De ki: "Rûh'ül-Kudüs O'nu gerçek olarak Rabb'inden indirdi ki inanmış olanları (n inancını) sağlamlaştırsın ve Müslümanlara yol gösterici ve müjde olsun.»[14]
Şu halde Cebrâil (as), Kur’ân-ı Kerîm'de ayrıca « er-Rûhu’l-Emîn» ve «Rûh'ül-Kudüs» unvanlarıyla da anılmaktadır.
Cebrail (as)'ın Hz. Peygamber (sav)'e, bir kez el-Abtah 'da, bir kez de miraca çıkarken Sidre'tül-Münteha denilen yüce makamda kendi orijinal şekliyle göründüğü, diğer görüşmeler sırasında ise genellikle Dıhya b. Halife[15] adındaki sahâbî'nin fizik biçimine girerek göründüğü kaynaklarda geçmektedir.[16]
2- Mikâil (Aleyhisselâm): Kaynaklara bakılacak olursa yağmurla
ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm'de ise bir tek yerde
«Kim Allah'a, meleklerine, elçilerine, Cibril (Cebrail)'e ve Mikâl (Mikâil)'e düşman olursa bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır.»[17]
3- İsrâfil (Aleyhisselâm): Kur’ân-ı Kerîm'de yalnızca bir harfi değişik olan ve buna çok benzeyen "İsrâil"[18] adı, tam 43 kez geçmesine karşın, Allah'a en yakın oldukları söylenen dört melekten birinin bu ismi bir tek defa bile geçmemektedir. Kaynaklara göre Kıyametin kopması için ilk uyarıyı, Allah'ın izniyle bu melek verecektir. Bu uyarı ise "Sûr'a üflemek" le gerçekleşecektir. Kur’ân-ı Kerîm bu olaydan on kez söz etmekte [19] ve bunlardan birinde şöyle demektedir:
«Gerçek şu ki ayırt günü belirlenmiştir; »
«O gün Sûr'a üflenecek, akın akın geleceksiniz.»[20]
Sûr'a üfleyecek olan melek ise -kaynaklara göre - işbu İsrâfil'dir.
Sûr'a üflemek: Boru, ya da düdük öttürmek anlamına gelir. Bazı âyetlerden bu uyarının dehşet verici olduğu anlaşılmaktadır. Ancak “Sûr“ denilen aracın gerçekte ne olduğu ve nasıl öttürüleceği hakkında söylenmiş birçok şeyler ve çeşitli görüşler bulunmakla beraber bu olayın içyüzünü, bizim için takdir edilmiş bilgilerle anlamak ve kavramak pek mümkün olmasa gerektir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm'de buna ilişkin ayrıntılara rastlamamaktayız.
4- Azrâil (Aleyhisselâm): Azrâil adı da Kur’ân-ı Kerîm'de
geçmemekte, bu melekten
«De ki: sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabb'inize döndürüleceksiniz.»[22]
Tabiatıyla ölüm meleği olduğu için Azrâil'in adı insanlar arasında âdetâ korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir hem de imân gerçeğiyle uyuşmaz. Çünkü imân, ayrıca sevgi, saygı, bağlılık ve teslimiyet ister.
Aynı zamanda şunu da bilmek gerekir ki Azrâil, Allah Teâlâ'nın, can almak için görevlendirdiği bir melektir. Dolayısıyla can almak onun görevidir. Can ise Allah Teâlâ’nın, bir çeşit bize ödünç olarak verdiği bir emanetidir. Emanetin adı üstündedir; Bir gün gelir asıl sahibine iade edilir. Hem sonra Allah Teâlâ’nın bu dünyamızda canlılar için koyduğu disiplin ve yasalara bakıldığında, hiç kimsede bu emanetin sonsuza dek kalmayacağı ve kalmaması gerektiği açıkça anlaşılmaktadır.[23]
Azrâil'in, kimseye karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle Allah'ın bütün elçileri gibi Azrâil (aleyhisselâm)'ı da saygı ile anmak, imânımızın gereğidir. Allah'ın selâmı O'nun ve diğer bütün Allah elçilerinin üzerine olsun.
Azrâl'in, bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki büyük mesafeleri nasıl kestiği ve aynı anda birçok insanın, (daha doğrusu birçok canlının) rûhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu olmuştur. Eski çağların basit düşünen bazı insanları için bu merakın gerekçeleri vardı. Ama günümüzün başdöndürücü açılımları artık zihinlerdeki bu tür soru işaretlerine fazlasıyla cevap vermektedir.
Bunlardan başka, biz insanlarla ilgili daha birçok melekler vardır. Kur’ân-ı Kerîm onlardan da şöyle söz etmektedir:
«Onu (yani insanı), önünden ve ardından izleyiciler vardır; Onu Allah'ın emrinden korurlar.»[24] Yani insanı, Allah'ın henüz gerçekleşmemiş kazalarından, belalarından ve intikamından yine Onun izniyle korurlar.
Gerçekten de insan, risklerle ve tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamaktadır. Bunlara, ayrıca işlediği kötülüklerin karşılığı olarak Allah Teâlâ'dan her an gelebilecek intikam darbelerinin ihtimallerini de ekleyecek olursak onun, yaşadığı yıllar boyu ne büyük bir manevi koruma altında bulunduğunu kestirebiliriz. Bu girift olayın içyüzünü daha derinlemesine bilmek bizim için mümkün değildir.
Ancak bu kadarıyla bile Rabbimizin bizi ne çetin bir sınavdan geçirdiğini, bizzat hayatımıza karşı yaratmış bulunduğu tehlikelerin bile gelip bizi bulmasına melekleri engel yaparak bu sınavda bize nasıl süre tanıdığını bu âyetlerden ibretle öğreniyoruz. Doğrusu bu bir ilâhî lütuf ve bize bir müjde olsa gerektir.
Dolayısıyla insanın, bu harika nöbetçilerini her zaman hatırlayarak özellikle kuytularda, zifiri karanlıklarda ve tehlikelerle burun buruna olduğu anlarda onların kendisini korumaya devam etmeleri için Allah'a dilekte bulunması -Allah'ın izniyle- belaların bertaraf olmasına bir vesile oluşturabilir. Bu, aynı zamanda insanın, Rabbiyle olan irtıbatının güçlülük ve sürekliliğini kanıtlamış olur.
Kur’ân-ı Kerîm'de ayrıca:
«Kesinlikle üzerinizde koruyucular vardır; »
«Onlar değerli yazıcılardır; »
«Yaptığınız her şeyi bilirler.»[25]
diye kendilerinden söz edilen melekler daha vardır ki bunlar söylediğimiz her sözü yazarlar. Dolayısıyla insanoğlunun havada kaybolup gittiği tek kelimesi bile yoktur.
Kâinat öyle kesin bir disiplin içindedir ki bu disiplinin gözümüzle görebildiklerimiz veya daha doğrusu ilmin ve aklın kanıtlayabildiği bir cephesi vardır, bir de ilmin ve aklın asla ulaşamayacağı, açıklayıp tanımlayamayacağı diğer bir cephesi daha vardır. İşte bu görünmeyen cepheyi melekler ordusu oluşturmaktadır. Kâinatın fizik kozmozundaki disiplin ve yasalar böylece metafizik bir kozmozun daha var olduğunu açıkça kanıtlamaktadır.
Mü’min olabilmenin kesin şartlarından biri de bu gerçeğe inanmaktır. Dolayısıyla meleklere inanmamak, Allah'a, peygamberlere, kitaplara ve âhiret gününe inanmamakla eş değerdedir.
[1]. . Prof. Dr.
[2]. A. g.e. S. 37
[3]. Ahmed Hulûsi, RUH İNSAN CİN S. 23 10. Baskı , KİTSAN
[4]. Kur’ân-ı Kerîm 6/9
[5]. Kur’ân-ı Kerîm 11/31
[6]. Kur’ân-ı Kerîm 43/19
[7]. Kur’ân-ı Kerîm 37/149
[8]. Kur’ân-ı Kerîm 66/6
[9]. Kur’ân-ı Kerîm 21/27
[10]. Kur’ân-ı Kerîm 21/19
[11]. Kur’ân-ı Kerîm 21/20
[12]. Kur’ân-ı Kerîm 2/97, 98; 66/4
[13]. Kur’ân-ı Kerîm 26/193,194
[14]. Kur’ân-ı Kerîm 16/102
[15]. Dıhya b. Halife el-Kelbhi (ra) : Hz. Peygamber (sav)'in elçilerindendir. Bizans İmparatoru Herakleios'a gönderdiği mesajı ileten elçisi olarak kaynaklarda geçmektedir. Genç, güzel giyinen, güzel konuşan, cesur ve yakışıklı olduğu nakledilmektedir.
[16]. Hafız b. Ahmed el-Hakemî, Maâric'ül-Kabûl 2/64.
[17]. Kur’ân-ı Kerîm 2/98
[18]. İsrâil: Peygamber Hz. Yakub (as)'un bir diğer adı olduğu söylenmektedir.
[19]. Kur’ân-ı Kerîm 6/73, 18/99, 20/102, 23/101, 27/87, 36/51, 39/8, 50/20, 69/13, 78/18
[20]. Kur’ân-ı Kerîm 78/17, 18
[21]. Müslüman Kürtler, bu bileşik ismi «Melkemot» şeklinde bozmuşlardır.
[22]. Kur’ân-ı Kerîm 32/11
[23]. Kur’ân-ı Kerîm 34/30, 7/34, 10/49, 16/61
[24]. 13/11
[25]. Kur’ân-ı Kerîm 82/10, 11, 12
İslami Okul Okulların En Önemlisi