Kulliyatlar - 22. Sayfa - Islamdainanc
KİTAPLARA İMÂN
Allah Teâlâ, insanı akıllı yarattığı için onu sorumlu tutmuştur. Dolayısıyla ona, bu dünyadaki temel görevlerini, kavrayış düzeyine uygun olarak her çağda bildirmiştir. İlâhî kitaplar işte bu amaçla indirilmişlerdir..
Bu kitaplara inanmak, İslâm'ın temel ilkelerinden biridir. Nitekim Allah Teâlâ, bu ilkelere inanmayanlar hakkında şöyle buyurmaktadır:
«(...) Kim Allah'a meleklerine, kitaplarına, elçilerine ve âhiret gününe inanmazlık ederse O, (gerçeklerden) uzak bir sapıklığa düşmüştür.[1]
İlâhi mesajların nasıl indiğini ise Kur’ân-ı Kerîm şöyle anlatıyor:
«Allah, hiçbir insanla karşılıklı konuşmaz. Ancak vahy ile ya da bir engel arkasından; veya dilediğine, izniyle vahyedecek bir elçi göndererek konuşur. O yücedir, hikmet sahibidir.»[2]
Vahiy olayını beşeri kapasiteyle kavramak mümkün değildir. Bu metafizik hadise, en öz ifadeyle ancak: MADDE ÖTESİNDEN MADDEYİ ETKİLEYEN OLAĞANÜSTÜ EVRENSEL BİR İLETİŞİM olarak tanımlanabilir. Bu kadar insanüstü bir olaya inanmak ise (beşerî dileğin, ilâhî onayla çakışmasından doğan) yönlenme sonucu ancak mümkün olabilir ki bunun bilgi ve kültürle hemen hiçbir ilişkisi yoktur.
Dolayısıyla bu (yönlenebilme yeteneği) ne, çok kere hiç okumamış bir insan doğal olarak sahip bulunurken, kültürlü bir pagan bundan yoksun olabilir. Bu durum aynı zamanda bütün gaybî gerçekler için de aynen geçerlidir. Buna «Tevfîk-i îlâhî» denir.
Vahyin zaman ve
mekân sınırları içinde cereyan
Ancak birçeşit elektrik şokuna benzeyen bu dehşetli olayın açıklaması çok zordur. Bu nedenledir ki ümmetine en parlak ve en berrak bilgiler veren Hz. Muhammed (sav) bile vahiy olayının cereyan ediş şekli hakkında çok az şeyler söylemiş, insan tasavvurunu zorlayıcı bu müthiş hadiseyle akılların şaşkınlık içinde bocalamasını önlemiştir. İnsan tarafından irdelenmesinde faydadan çok zarar bulunan bu duyarlı nokta, zaman zaman bazı kimselerin zihnini karıştırmış, bu yüzden de Allah kelâmının yaratık olup olmadığı tartışılır olmuştur.[3]
Hiç kuşkusuz Allah'ın kelâmı, O'nun ezelî ve ebedî sıfatı olmak bakımından, zaman ve mekâna sığmaktan münezzehtir ve yaratık değildir. Ancak bu kelâmın, Peygamber'in duyularında yankılanmasından sonra ses, söz, düşünce, kagıt, mürekkep ve kâlem gibi materiyalla işlenmesi gibi olaylar yaratıktır.
Allah Teâlâ'nın indirmiş bulunduğu
kitapların sayılarına gelince, bunlardan
«Bunlardan başka da ilâhî kitaplar varsa, neden hepsine ilişkin bilgi verilmemiştir?» gibi yöneltilebilecek bir soru, tıpkı «Neden her şeyi bilmiyoruz?» sorusuna benzemektedir ve tabiatıyla anlamsızdır. Böyle bir soruyu ise yöneltmeye hiçbir insanın hakkı yoktur. Her bilgi, kendi özü bakımından faydalı ise de insanın onu alması, ya da alıp kullanması bakımından faydalı değil, bazen zararlı bile olabilir; Bazen de tamamen anlamsız olabilir. Yukarıdaki muhtemel soru gibi... Kaldı ki insan, kendisini aşan bilgileri kavrayamaz, sindiremez ve özellikle getirdiği gerilime ve aşırı yüke dayanamaz. Bugüne kadar ve eldeki kapsamlı ilim potansiyeline rağmen insanoğlu hâlâ rüya ve telepatinin içyüzünü keşfedememiştir. Vahyin metafizik aşamasına ilişkin bilgiler de böyledir. Nitekim halk dilinde «Yedi uyurlar» olarak bilinen «Ashâb-ı Kehf» in sayısı hakkında birçeşit söylentilere cevap olmak üzere Allah Teâlâ Hz. Peygamber'(sav)'e şöyle buyuruyor:
«Hedefe gözü kapalı taş atar gibi:
"-Onlar üç kişidirler, dördüncüleri köpekleridir." diyecekler;
"-Beştirler, altıncıları köpekleridir." diyecekler;
"-Yok yedidirler, sekizİncîleri köpekleridir." diyecekler.
Sen de ki: Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onları bilen azdır. Bu nedenle yüzeysel bir tartışma dışında onlar hakkında münakaşaya girme ve bunlara ilişkin onlardan hiçbirine bir şey sorma!»[4]
Rivâyete göre -İslâm'dan çok önce - inançlarından sebep baskı gördükleri için kaçıp izlerini kaybetmiş olan, ancak (Kur’ân-ı Kerîm'de açıklandığı gibi) gerçekten uzun yıllar, belki de asırlarca uyuduktan sonra uyanan bir grup imânlı gencin kaç kişi olduklarına ilişkin yüzyıllar sonra yapılan anlamsız tartışmalara, Allah Teâlâ, yukarıda meâli verilen âyet-i kerîme ile cevap vermiş, her şeye rağmen bu birkaç kişilik grubun sayısını kesin olarak bildirmemiştir.
Binaenaleyh «Allah katından (Kur’ân-ı Kerîm'de anlatılmamış) kaç kitap daha indi, içlerinde neler vardı?» gibi sorular da anlamsızdır.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm'de bile şifreler halinde verilip ne demek oldukları açıklanmamış âyetler vardır ki şifreleri tam anlamıyla ibret vericidir. Bunlar Kur’ân-ı Kerîm'in 114 sûresinden 29 unun başında bulunan ilginç sembollerdir.[5] Hz. Peygamber (sav), eğer bunların ne anlama geldiklerini açıklamış olsaydı, ilk tefsir âlimleri görüş birliği içerisinde mutlaka bize bunları nakledeceklerdi. Halbuki onlardan birçoğu bu şifreli ilk âyetler hakkında kişisel görüşleriyle bazı yorumlar yapmış iseler de son söz olarak «Allah'u â'lem» yani, ne demek olduklarını ancak Allah bilir, demişlerdir.
Hayat ve kâinât hakkında son derece karmaşık gerçeklere özet ve parlak açıklamalar getiren; İlk planda anlaşılması güç tabiat olaylarının bir çeşit çözüm formüllerini ve gizem anahtarlarını sunan; çeşitli bilinmezleri böylece gün yüzüne çıkararak insanlığı aydınlatan yüce kitabımızın ayrıca birtakım sırlar taşıyarak sanki «Bu şifreleri çözemezsiniz, anlamalısınız ki bilemeyeceğiniz çok şeyler daha vardır, onları bilmemelisiniz!» der gibi bu şeylerin içeriklerine ilişkin hiçbir bilgi vermemesi yukarıdaki sorunu en kısa yoldan çözüme kavuşturmaktadır. Çünkü Allah Teâlâ zaten son ümmet olarak bize gerekli ve yararlı olan bilgileri, hikmetli ifadeler içinde Kur’ân-ı Kerîm'de vermiştir.
Yüce kitabımız, aynı zamanda Hz. Muhammed (sav)'den önceki peygamberlere gönderilmiş olan bütün kitapları özetleyici bir kapsama sahiptir. Bu nedenle önceki semâvî kitapları merak edenler, onların bütün içeriklerini özetlenmiş olarak Kur’ân-ı Kerîm'de bulabilirler. Bununla birlikte Hz. Muhammed (sav)'den önce gönderilmiş olan üç kitabın adları Kur’ân-ı Kerîm'de verilmiş, ayrıca «İbrahim ve Musa'nın sayfaları»'ndan[6] söz edilmiştir.
Bu üç semâvî kitap, iniş sırasına göre: Tevrat, Zebûr ve İncîl'dir. Bunlardan Tevrat Hz. Musa'ya, Zebûr, Hz. Davud'a, İncîl ise Hz. İsa'ya indirilmiştir. Rivâyete göre bazı peygamberlere de sayfalar gönderilmiştir. Bunlar ve kendilerine gönderilen sayfalar şöyledir:
Adem Aleyhisselâm'a : 10 Sayfa
Şît Aleyhisselâm'a : 50 Sayfa
İdris Aleyhisselâm'a : 30 Sayfa ve
İbrahim Aleyhisselâm'a: 10 Sayfa olmak üzere toplam 100 sayfadır. Bunlara akâid dilinde «Suhuf» denir, Sayfalar demektir.
Allah'ın indirmiş olduğu bütün kitaplara inanmak mü’min olmak için kesin şarttır. Ancak yukarıda sözü edilen kitaplar ve sayfalarla ilgili olarak bu konuda çok önemli bazı noktaları bilmek icap eder.
Gerek Tevrat, gerek Zebûr, gerekse İncîl, Allah tarafından indirildikleri şekli koruyamamış, zaman içinde birçok değişikliklere uğramışlardır. Öyleki günümüzde Tevrat, Zebûr ve İncîl diye ileri sürülen kitapların hiçbir nüshası aslının aynı değildir. İçlerinde aslını koruyan tek tük âyetler şayet varsa bile bunları diğerlerinden ayırt etmeye de artık imkân yoktur.
Bu nedenle yine de içlerinde Allah kelâmından bazı şeyler kalmış olabileceği ihtimalini düşünerek, bu kitapların nüshalarına ve içeriklerine karşı (toplu olarak) saygısızlık edilemez. Şu varki İncîl'in içinde Örneğin Matta, Bap 14/32 de havarilerin Hz. İsa'ya «Sen Alleh'ın oğlusun.» dedikleri ve O'na tapındıkları kaydedilmektedir. İşte bu sözler başta yüce Allah'a, ondan sonra da O'nun şerefli elçisi Hz. İsa'ya ve kutsal kitabı olan İncîl'e çirkin bir iftiradır. Bu sözlerin saygıdeğer hiçbir yanı yoktur.
Aynı şekilde mevcut Tevrat'ın nüshalarında da peygamberlerin kişiliğine karşı çok ağır suçlar işlenmiştir. Örneğin Tevrat'ın Tekvin Bölümü Bap 19/30 ila 36 da Hz. Lût Aleyhisselâm hakkında aynen şu sözler sarfedilmektedir:
«30. Ve Lût Tsoar'dan çıkıp dağda oturdu, ve iki kızı O'nunla beraberdi; Çünkü Tsoar'da oturmaktan korktu; ve O, ve iki kızı bir mağarada oturdular. »
«31. Ve büyük kızı küçüğüne dedi: Babamız kocamıştır, ve bütün dünyanın yoluna göre yanımıza girmek için memlekette erkek yoktur.;»
«32. Gel babamıza şarap içirelim, ve babamızdan zürriyeti yaşatmak için O'nunla yatarız.»
«33. Ve o gece babalarına şarap içirdiler; Ve büyük kız girip babası ile yattı. Ve O'nun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. (Yani baba sarhoş olduğu için ne yaptığının farkında olamadı)»
«34. Ve vaki oldu ki ertesi gün büyük kız küçüğüne dedi: İşte dün gece babamla yattım; bu gece de O'na şarap içirelim, ve babamızdan zürriyet yaşatmak için gir, O'nunla yat.»
«35. Ve o gece dahi babalarına şarap içirdiler, ve küçük kız kalkıp O'nunla yattı; ve O'nun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. (Yani baba sarhoş olduğu için ne yaptığının farkında olamadı)»
«36. Lût'un iki kızı böylece babalarından gebe kaldılar.»
Evet bugünkü muharref Tevrat'da aynen bu satırlar var! Sözde Allah'a ait olduğu ileri sürülen bu çirkin sözlerden O'nun Zât-ı İlâhîyesini tenzih ederiz. Sarfedilmiş olan bu sözlerin Yüce Allah'a isnad edilmiş olması ve O'nun şerefli bir elçisi olan Hz. Lût Aleyhisselâm'a bu çirkin fiillerin yakıştırılması bugünkü Tevrat nüshalarının, Allah katından Hz. Musa'ya indirilmiş olan gerçek Tevrat'a ne kadar benzemediğini, aynı zamanda Kutsal kitabı göz kırpmadan bu hale getirmiş bulunan Yahudi Milleti'nin ve onlara inanan Hıristiyanların karakter ve seciyesini açıkça ortaya sermektedir.
Gerek Tevrat, gerek Zebûr, gerekse İncîl, beş çeşit hile ile değiştirilmişlerdir. Bunlar:
a) Doğru ile yanlış karıştırılarak,
b) Gerçekler tamamen inkâr edilerek,
c) Bazı gerçekler üstü kapalı hale getirilerek,
d) Kelimenin ya yeri değiştirilerek, ya da anlamı çarpıtılarak,
e) Spekülatif yorumlar yapılarak tahrife uğratılmışlardır.[7]
Sayfalara gelince, günümüzde bunlardan herhangi bir iz kalmamıştır. Öyle ise kitaplara imân ancak şöyle olur:
Allah Teâlâ, insanlık tarihi boyunca zaman zaman elçiler göndermiş, onların kimilerine kitap indirmiştir. Bu kitaplarla onlara bilgiler vermiş, emir ve yasaklarını bildirmiştir. Herhangi bir sayı ile sınırlamaksızın bu kitapların tümüne (Allah katından nasıl indirilmiş iseler) öylece inanıyoruz.
Kur’ân-ı Kerîm'le İlgili İnancımız Nasıl Olmalıdır
Allah'ın en son elçisi Hz. Muhammed (sav)'e inen yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm, semâvî kitapların sonuncusudur. Bunu gerek Hz. Muhammed (sav)'in en son peygamber olduğuna ilişkin âyet-i kerîme'den,[8] gerekse dinin artık kemale erdirildiğini, ilâhî nimetlerin bu suretle tamamına ulaştırıldığını ve insanlık dünyası için tek din olarak İslâm’ın seçildiğini bildiren âyetten[9] anlıyoruz. Kur’ân-ı Kerîm'le ilgili ayrıntılar ve geniş bilgiler, aslında ( Kur'ân İlimleri) adı altında kurumlaşmış olan bir bilim dalının konusudur. Şu varki yüce kitabımıza ilişkin inancımızın daha bir mükemmellik kazanabilmesi bakımından şu açıklamalar yararlıdır:
Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed (sav)’e, kırkıncı yaşından başlamak üzere ölümüne yakın bir zamana kadar yirmiüç yıllık bir süre içerisinde aralıklarla Arapça olarak vahyedilmiştir. Hem sözleri hem anlamları vahiydir. Tamamı yüzondört «sûre»'den oluşmaktadır. Sûreler, Kur’ân-ı Kerîm'in birbirinden bağımsız bölümleridir. Bir kısmı Mekke'de bir kısmı ise Medine'de inmiştir. Bunların her biri, baştan sona kadar aynı şeyi değil, farklı konuları da işlemektedir. Kur’ân-ı Kerîm'in her cümlesine «âyet» denir. Çoğulu «Âyât» dır. Bu sözcük Arapçada ayrıca belirti, kanıt, işaret ve olağanüstü kanıtlayıcı hadise anlamına da gelir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm'in her cümlesi (yani her âyeti) insanlarınki gibi sıradan bir söz dizisi değil, evrensel gerçekleri bilgi comprimeleri halinde içeren, öz, hikmetli, akıcı, ahenkli, açıklayıcı, kanıtlayıcı ve mucizevi ifadelerdir. Bu nedenledir ki Hz. Peygamber (sav)'in en azılı düşmanları dahil olmak üzere, gerek O'nun çağdaşları olan şairler, edipler ve hatipler, gerekse ondan sonraki bilginler, şiir ve edebiyat erbabı, Kur’ân-ı Kerîm'in berraklığı, akıcılığı, ahengi, edebi üstünlüğü ve anlam zenginliği karşısında mest olmuş, şaşkınlık ve hayranlıklarını daima ifade etmişlerdir.
Kur’ân-ı Kerîm'in âyetlerine gelince, bazılarının bitişik, ya da ayrık sayılmasından ötürü değişik görüşler ileri sürülmüştür. Kur'ân ilimlerinin ünlü akademisyenlerinden Ebu Amr ed-Dânî, âyetlerin 6000 olduğu görüşündedir. Kur’ân-ı Kerîm'deki âyet sayısının, 6204, 6214, 6219, 6225 ve 6239 olduğunu söyleyenler de vardır.[10]
Bu görüşler, Kur’ân-ı Kerîm'in içeriğinde herhangi bir değişiklik olduğu anlamına asla gelmez. Zâten Onun hiçbir yerinde en ufak bir değişiklik olmamıştır. Onu değiştirmek gibi kötü bir niyetle kim harekete geçmişse, daima hüsrana uğramıştır. Kur’ân-ı Kerîm'in azılı düşmanları için sınırsız özgürlüklerin yaşandığı laik ülkelerde bile bu cinâyeti hemen hiç kimse kolay kolay göze alamamış, buna cüret etme talihsizliğine düşen tek tük bedbahtlar olmuş ise de Allah Teâlâ, çok kısa zamanda onlara belalarını vermiştir! Nitekim kâinâtın bu yüce anayasasını her türlü tehlikelere karşı koruması altına aldığını, bizzat Allah Teâlâ açıklamıştır.[11]
Kur’ân-ı Kerîm evrenseldir. Her ne kadar Arabistan'da ve Arapça inmişse de, kıyamet kopuncaya kadar bütün dünya insanlarına hitap etmektedir ve edecektir. Irkçılık ve materyalizm gibi sapık temellere dayanan her türlü yıkıcı ve saldırgan ideolojilerin açtığı amansız savaşa rağmen Kur’ân-ı Kerîm'in mesajları tarihin her döneminde olduğu gibi çağımızda da düşünmesini bilen seviyeli insanları derinden etkilemektedir. Yüce kitabın feyiz ve nuru, sağduyulu topluluklar üzerinde çağlar boyu bu etkiyi yaratmış ve aralıksız olarak sürdürmüştür. Şu var ki Kur’ân-ı Kerîm'de Yusuf Sûresi'nin 103 üncü âyetinden de açıkça anlaşıldığı üzere bu seviyeli topluluk her çağda dünyadaki toplam insan sayısının daima çok azını oluşturmuştur. Elbette ki bundan sonra da böyle olacaktır. Çünkü bu bir ilâhî yasadır. Gerçekleri yakalayabilme onur ve mutluluğu ise Allah'ın ender bir ödülüdür. Bu ödülün sıradanlaşmaması, hiç kuşkusuz onu kazanma şerefine erenlerin, bilinçsiz sürülerden farklı bir vicdan kimliğine sahip bulunmalarıyla ancak mümkün olabilir.
Kur’ân-ı Kerîm, başta İngilizce, Fransızca, Almanca İtalyanca, Rusça ve Japonca olmak üzere birçok dünya dillerine; aynı zamanda Arapça konuşmayan Hintli, İranlı, Türk ve çeşitli Afrika yerlileri gibi Müslüman milletlerin dillerine de tercüme edilmiştir. Şu var ki tercüme, Kur'ân'ın kendisi sayılmaz. Dolayısıyla namaz gibi kesin bir disiplin çerçevesinde icra edilmesi şart olan ibadetlerin içinde Kur’ân-ı Kerîm, aynen vahyedilmiş olan şekliyle okunur. (Keza diğer tesbih, tahmîd, salevat ve dualar da yine yalnızca Arapça okunur.) Namazın dışında ise istenen dille dua edilebilir. Kur'ân okumak en hayırlı amellerdendir ve aynı zamanda ibadet sayılır. Buna karşın örneğin, Hz. Peygamber (sav)'in hadislerini, yani sözlerini, ya da Kur'ân tercümelerini okumak her ne kadar faydalı ve hayırlı işlerden ise de ibadet sayılmazlar.
Kur’ân-ı Kerîm'den başka hiçbir semâvî kitap, bağlıları tarafından ezberlenmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm ise her çağda yüzbinlerce Müslüman tarafından ezberlendiği gibi oryantalistler ve Lübnan'lı Arap asıllı Hıristiyan aydınlar tarafından da ezberlendiğine rastlanmıştır. Bunlardan Şeyh İbrahim el-Yazıcı'yı[12] örnek göstermek mümkündür.
Hayret uyandırıcı bir nokta da şudur ki, Kur’ân-ı Kerîm'in anlamını hiç bilmedikleri halde, Arap olmayan Müslümanlardan (büyük hacmına rağmen) onu ezberleyenlerin sayısı Arap olanlardan hiç de az değildir.
Kur’ân-ı Kerîm, mucizelerle doludur.
Örneğin bunlardan biri de Tebbet Sûresi'dir. Bu sûre, Hz. Peygamber (sav)'i yuhalama küstahlığında bulunan Ebu Leheb adındaki amcasını kınamak üzere Mekke'de inmiştir. Ebu Leheb bu sûre'nin inişinden yıllar sonra H. 624 de yıkılıp gitmiştir. Bu müddet içinde Mekke'li müşriklerden birçok kimse Müslüman oldu. O'na ise bu nimete ermek nasip olmadı. Çünkü olamazdı. Tebbet Sûresi'nin inişinden sonra yıllarca yaşamasına rağmen O'nun, günün birinde İslâm'ı kabul etmeyi aklından bile geçirmemesi Kur’ân-ı Kerîm'in geleceğe ilişkin içerdiği sırların ve yargıların hiçbir zaman bir çelişkiyle sonuçlanmadığını ve sonuçlanmayacağını çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm, söz, ifade ve üslûp olarak tamamen ilâhî bir ayrıcalığa sahiptir. O'nun için ne nazım, ne de düz anlatım (nesir) olarak tanımlanabilir. Kavramları sınırsız derecede zengindir. İnsan aklının alabildiği kadariyla bu kavramları ancak uzun açıklamalarla başka dillere aktarmak mümkündür.
Örneğin güneş sisteminden ve
uzaydan söz eden Yasîn Sûresi'nin
38. 39. ve 40. âyetlerinde farklı anlamlar, aynı sözlerin kalıbı içinde
konsantre olarak verilmiştir. «Güneş,
kendisine özgü bir merkezde akmakta ( ya da merkeze
akmakta) dır.» meâlindeki âyette, güneşin hem
kendi etrafında döndüğü, hem aynı zamanda sistemiyle birlikte (stabl bir duruma geleceği noktaya
doğru) akmakta olduğu yine
Keza En'am Sûresi'nin 125. âyetinde: «Allah kimi saptırırsa ona, tıpkı göğe tırmanırken göğsünü daralttığı gibi sıkıntı verir.» derken, aynı zamanda deniz seviyesinden yükseldikçe basıncın düştüğü gerçeğini de böylece açık şekilde ortaya koymaktadır. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm'in aydınlattığı Ortaçağda, henüz eskiçağın karanlıklarından kurtulamamış insanlık dünyası, basıncın ne olduğundan tamamen habersizdi.
Kur’ân-ı Kerîm'in ilginç bir mucizesi de Arapçaya ait yüzlerce gramer kuralının homojen bir şekilde eyetlere yayıldığı gerçeğidir. Bu kurallar özellikle kelimenin son sesini belirlemede birer disiplin müeyyidesidir. Hiçbir öğretmenden ders almamış olan Hz. Peygamber' (sav)'in bu âyetleri bir tek gramer hatası yapmadan nakletmiş olması akılları durduracak dehşet bir olaydır. Arapça bilmeyenlere bunu anlatmak pek güç ise de Arap dil gramerinin dünya ilim literatüründe sahip olduğu matematiksel yapı hakkında biraz malumatı olanlar bu mucizeyi az çok sezer gibi olurlar.
Kur’ân-ı Kerîm, bölünmez bir bütündür. Onun için bir kelimesini bile inkâr eden, onu yok sayan, ona açıkça saygısızlık eden aynen Allah'ı inkâr etmiş gibi olur ve İslâm'dan çıkmak gibi korkunç bir hüsrana uğrar.
Levh-i Mahfûz
«Levh-i Mahfûz» tabiri bir tek defa, Kur’ân-ı Kerîm'in 85'inci Sûresi olan Burûc Sûresi'nin 22'inci ve en son âyet-i kerîmesi'inde geçmekte ve «Korunmuş Levha» anlamına gelmektedir. Allah Teâlâ ilâhî katında Yüce Kur'ân'ın bu korunmuş levhada olduğunu bize haber vermektedir. Bu levhanın gerçeği hakkında beşer olarak herhangi bir bilgimiz yoktur.
[1]. Kur’ân-ı Kerîm 4/136
[2]. Kur’ân-ı Kerîm 42/51
[3]. Bk. İslâm Dünyasında Zındıklık Nasıl Başladı Nasıl Gelişti
[4]. Kur’ân-ı Kerîm 18/22
[5]. Bu yirmidokuz sûre şunlardır :
Sûrenin adı Kur'ân'daki Sıra no. İlk Âyeti
1-Bakara 2 Elef-lâm–Mîm
2-Ali İmrân 3 Elif-Lâm-Mîm
3-A'râf 7 Elif-Lâm-Mîm
4-Yunus 10 Elif-Lâm-Râ
5-Hûd 11 Elif-Lâm-Râ
6-Yusuf 12 Elif-Lâm-Râ
7-Ra’d 13 Elif-Lâm-Mîm-Râ
8-İbrahim 14 Elif-Lâm-Râ
9-Hicr 15 Elif-Lâm-Râ
10-Meryem 19 Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd
11-Tâhâ 20 Tâhâ
12-şuarâ 26 Tâ-Sîn-Mim
13-Neml 27 Tâ-Sîn
14-Kasas 28 Tâ-Sîn-Mîm
15-Ankebût 29 Elif-Lâm-Mîm
16-Rûm 30 Elif-Lâm-Mîm
17-Lokman 31 Elif-Lâm-Mîm
18-Secde 32 Elif-Lâm-Mîm
19-Yâsîn 36 Yâsîn
20-Sâd 38 Sâd
21-Mü’min 40 Hâ-Mîm
22-Fussilet 41 Hâ-Mîm
23-şûrâ 42 Hâ-Mîm-Ayn-Sîn-Kâf
24-Zuhruf 43 Hâ-Mîm
25-Duhan 44 Hâ-Mîm
26-Casiye 45 Hâ-Mîm
27-Ahkâf 46 Hâ-Mîm
28-Kâf 50 Kâf
29-Kalem 68 Nûn
[6]. Kurân-ı Kerîm 87/19
[7]. İbn Kayyım el-Cevziyye, Hidâye'tul-Hayârâ Fi Ecvibe'til-Yehûd'i ve'n-Nasârâ S. 49, El-Cami'atul-İslâmiyya Yayınları Medhine-İ Münevvere.
[8]. Kurân-ı Kerîm 33/40
[9]. Kurân-ı Kerîm 5/3
[10]. Celâlüddin Abdurrahman es-Suyûtıy, el-İtkan Fi Ulûmi’l-Kurân : 1/88-89 Kahraman Yayınları, Dördüncü Baskı İstanbul-1978
[11]. Kurân-ı Kerîm 15/9
[12]. şeyh İbrahim el-Yazıcı : (1847-1906) Lübnan'ın ünlü şair ve ediplerinden şeyh Nasıf el-Yazıcı'(1800-1871) nın oğludur. Ailesi ortodoks iken katolik mezhebine geçti.
Lüis Ma'lûf el-Yesûî, Onu aynen şöyle tanıtmaktadır : «Beyrut'da doğdu. Dil ve edebiyat rönesansının öncülerindendir. Arap dili ve edebiyatını, Babası şeyh Nasıf'dan okudu. Kur’ân-ı Kerîm'i ezberledi. El-Patriyarkiyye Medresesinde ilim halkalarına katıldı. (...) » (El-Müncid S.747 26. Baskı. Beyrut-1986)
İslami Okul Okulların En Önemlisi