Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 22. Sayfa - Islamdainanc

 

KİTAPLARA İMÂN

 

Allah Teâlâ, insanı akıllı yarattığı için onu sorumlu tutmuştur. Dolayısıyla ona, bu dünyadaki temel görevlerini, kavrayış düzeyine uy­gun olarak her çağda bildirmiştir. İlâhî kitaplar işte bu amaçla indirilmişlerdir..

 

Bu kitaplara inanmak, İslâm'ın temel ilkelerinden biridir. Nitekim Allah Teâlâ, bu ilkelere inanmayanlar hakkında şöyle buyurmaktadır:

 

«(...) Kim Allah'a meleklerine, kitaplarına, elçilerine ve âhiret gü­nüne inanmazlık ederse O, (gerçeklerden)  uzak bir sapıklığa düşmüştür.[1] 

 

İlâhi mesajların nasıl indiğini ise Kur’ân-ı Kerîm şöyle anlatıyor:

 

«Allah, hiçbir insanla karşılıklı konuşmaz. Ancak vahy ile ya da bir en­gel arkasından; veya dilediğine, izniyle vahyedecek bir elçi göndererek ko­nuşur. O yücedir, hikmet sahibidir.»[2] 

 

Vahiy olayını beşeri kapasiteyle kavramak mümkün değildir. Bu me­ta­fizik hadise, en öz ifadeyle ancak: MADDE ÖTESİNDEN MADDEYİ ETKİLEYEN OLAĞANÜSTÜ EVRENSEL BİR İLETİŞİM olarak tanımlanabi­lir. Bu kadar insa­nüstü bir olaya inanmak ise (beşerî dileğin, ilâhî onayla ça­kış­masından do­ğan) yönlenme sonucu ancak mümkün olabilir ki bunun bilgi ve kültürle hemen hiçbir ilişkisi yoktur.

 

Dolayısıyla bu (yönlenebilme yeteneği) ne, çok kere hiç okumamış bir insan doğal olarak sahip bulunurken, kültürlü bir pagan bundan yoksun olabilir. Bu durum aynı zamanda bütün gaybî gerçekler için de aynen ge­çer­lidir. Buna «Tevfîk-i îlâhî» denir.

 

Vahyin zaman ve mekân sınırları içinde cereyan eden bir bölümü var­dır. Bu da madde ötesi sınırları aştıktan ve peygamberlerin duyula­rında yankı uyandırdıktan sonraki kısmıdır.

 

Ancak birçeşit elektrik şokuna benzeyen bu dehşetli olayın açıklaması çok zordur. Bu nedenledir ki ümmetine en parlak ve en berrak bilgiler ve­ren Hz. Muhammed (sav) bile vahiy olayının cereyan ediş şekli hak­kında çok az şeyler söylemiş, insan tasavvurunu zorlayıcı bu müthiş ha­diseyle akılların şaşkınlık içinde bocalamasını önlemiştir. İnsan tarafın­dan irde­lenmesinde faydadan çok zarar bulunan bu duyarlı nokta, zaman zaman bazı kimselerin zihnini karıştırmış, bu yüzden de Allah kelâmı­nın yaratık olup olmadığı tartışılır olmuştur.[3] 

 

Hiç kuşkusuz Allah'ın kelâmı, O'nun ezelî ve ebedî sıfatı olmak ba­kı­mından, zaman ve mekâna sığmaktan münezzehtir ve yaratık değildir. Ancak bu kelâmın, Peygamber'in duyularında yankılanmasından sonra ses, söz, düşünce, kagıt, mürekkep ve kâlem gibi materiyalla işlenmesi gibi olay­lar yaratıktır.

 

Allah Teâlâ'nın indirmiş bulunduğu kitapların sayılarına gelince, bun­lardan sadece  Kur’ân-ı Kerîm'de adları geçenlerle bilgilerimiz sınır­lı­dır.

 

«Bunlardan başka da ilâhî kitaplar varsa, neden hepsine ilişkin bilgi ve­rilmemiştir?» gibi yöneltilebilecek bir soru, tıpkı «Neden her şeyi bil­miyo­ruz?» sorusuna benzemektedir ve tabiatıyla anlamsızdır. Böyle bir soruyu ise yöneltmeye hiçbir insanın hakkı yoktur. Her bilgi, kendi özü bakımın­dan faydalı ise de insanın onu alması, ya da alıp kullanması ba­kımından faydalı değil, bazen zararlı bile olabilir; Bazen de tamamen an­lamsız olabilir. Yukarıdaki muhtemel soru gibi... Kaldı ki insan, kendisini aşan bilgileri kav­rayamaz, sindiremez ve özellikle getirdiği gerilime ve aşırı yüke dayana­maz. Bugüne kadar ve eldeki kapsamlı ilim potansiyeline rağmen insa­noğlu hâlâ rüya ve telepatinin içyüzünü keşfedememiştir. Vahyin metafi­zik aşamasına ilişkin bilgiler de böyledir. Nitekim halk di­linde «Yedi uyur­lar» olarak bilinen «Ashâb-ı Kehf» in sayısı hakkında birçeşit söylentilere cevap olmak üzere Allah Teâlâ Hz. Peygamber'(sav)'e şöyle buyuruyor:

 

«Hedefe gözü kapalı taş atar gibi:

 

"-Onlar üç kişidirler, dördüncüleri köpekleridir." diyecekler;

 

"-Beştirler, altıncıları köpekleridir." diyecekler;

 

"-Yok yedidirler, sekizİncîleri köpekleridir." diyecekler.

 

Sen de ki: Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onları bilen azdır. Bu nedenle yüzeysel bir tartışma dışında onlar hakkında münakaşaya girme ve bunlara ilişkin onlardan hiçbirine bir şey sorma!»[4] 

 

Rivâyete göre -İslâm'dan çok önce - inançlarından sebep baskı gördük­leri için kaçıp izlerini kaybetmiş olan, ancak (Kur’ân-ı Kerîm'de açıklan­dığı gibi) gerçekten uzun yıllar, belki de asırlarca uyuduktan sonra uya­nan bir grup imânlı gencin kaç kişi olduklarına ilişkin yüzyıllar sonra ya­pılan an­lamsız tartışmalara, Allah Teâlâ, yukarıda meâli verilen âyet-i kerîme ile cevap vermiş, her şeye rağmen bu birkaç kişilik grubun sayı­sını kesin olarak bil­dirmemiştir.

 

Binaenaleyh «Allah katından (Kur’ân-ı Kerîm'de anlatılmamış)  kaç ki­tap daha indi, içlerinde neler vardı?» gibi sorular da anlamsızdır.

 

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm'de bile şifreler halinde verilip ne demek ol­dukları açıklanmamış âyetler vardır ki şifreleri tam anlamıyla ibret veri­ci­dir. Bunlar Kur’ân-ı Kerîm'in 114 sûresinden 29 unun başında bulunan il­ginç sembollerdir.[5] Hz. Peygamber (sav), eğer bunların ne anlama gel­dikle­rini açıklamış olsaydı, ilk tefsir âlimleri görüş birliği içerisinde mut­laka bize bunları nakledeceklerdi. Halbuki onlardan birçoğu bu şifreli ilk âyetler hak­kında kişisel görüşleriyle bazı yorumlar yapmış iseler de son söz olarak «Allah'u â'lem» yani, ne demek olduklarını ancak Allah bilir, demişlerdir.

 

Hayat ve kâinât hakkında son derece karmaşık gerçeklere özet ve par­lak açıklamalar getiren; İlk planda anlaşılması güç tabiat olaylarının bir çeşit çözüm formüllerini ve gizem anahtarlarını sunan; çeşitli bilin­mez­leri böylece gün yüzüne çıkararak insanlığı aydınlatan yüce kitabımı­zın ayrıca birtakım sırlar taşıyarak sanki «Bu şifreleri çözemezsiniz, an­lamalı­sınız ki bilemeyeceğiniz çok şeyler daha vardır, onları bilmemeli­siniz!» der gibi bu şeylerin içeriklerine ilişkin hiçbir bilgi vermemesi yukarıdaki sorunu en kısa yoldan çözüme kavuşturmaktadır. Çünkü Allah Teâlâ za­ten son üm­met olarak bize gerekli ve yararlı olan bilgileri, hikmetli ifade­ler içinde  Kur’ân-ı Kerîm'de vermiştir.

 

Yüce kitabımız, aynı zamanda Hz. Muhammed (sav)'den önceki pey­gamberlere gönderilmiş olan bütün kitapları özetleyici bir kapsama sahip­tir. Bu nedenle önceki semâvî kitapları merak edenler, onların bütün içe­rikle­rini özetlenmiş olarak Kur’ân-ı Kerîm'de bulabilirler. Bununla bir­likte Hz. Muhammed (sav)'den önce gönderilmiş olan üç kitabın adları Kur’ân-ı Kerîm'de verilmiş, ayrıca «İbrahim ve Musa'nın sayfaları»'ndan[6] söz edilmiştir.

 

Bu üç semâvî kitap, iniş sırasına göre: Tevrat, Zebûr ve İncîl'dir. Bunlardan Tevrat Hz. Musa'ya, Zebûr, Hz. Davud'a, İncîl ise Hz. İsa'ya in­di­rilmiştir. Rivâyete göre bazı peygamberlere de sayfalar gönderilmiştir. Bunlar ve kendilerine gönderilen sayfalar şöyledir:

 

Adem Aleyhisselâm'a    : 10 Sayfa

Şît Aleyhisselâm'a          :  50 Sayfa

İdris Aleyhisselâm'a       : 30 Sayfa ve

İbrahim Aleyhisselâm'a: 10 Sayfa olmak üzere toplam 100 sayfadır. Bunlara akâid dilinde «Suhuf» denir, Sayfalar demektir.

 

Allah'ın indirmiş olduğu bütün kitaplara inanmak mü’min olmak için kesin şarttır. Ancak yukarıda sözü edilen kitaplar ve sayfalarla ilgili olarak bu konuda çok önemli bazı noktaları bilmek icap eder.

 

Gerek Tevrat, gerek Zebûr, gerekse İncîl, Allah tarafından indirildik­leri şekli koruyamamış, zaman içinde birçok değişikliklere uğramışlardır. Öyleki günümüzde Tevrat, Zebûr ve İncîl diye ileri sürülen kitapların hiçbir nüshası aslının aynı değildir. İçlerinde aslını koruyan tek tük âyetler şa­yet varsa bile bunları diğerlerinden ayırt etmeye de artık imkân yoktur.

 

Bu nedenle yine de içlerinde Allah kelâmından bazı şeyler kalmış olabi­le­ceği ihtimalini düşünerek, bu kitapların nüshalarına ve içeriklerine karşı (toplu olarak)  saygısızlık edilemez. Şu varki İncîl'in içinde Örneğin Matta, Bap 14/32 de havarilerin Hz. İsa'ya «Sen Alleh'ın oğlusun.» dedik­leri ve O'na tapındıkları kaydedilmektedir. İşte bu sözler başta yüce Allah'a, on­dan sonra da O'nun şerefli elçisi Hz. İsa'ya ve kutsal kitabı olan İncîl'e çir­kin bir iftira­dır. Bu sözlerin saygıdeğer hiçbir yanı yoktur.

 

Aynı şekilde mevcut Tevrat'ın nüshalarında da peygamberlerin kişi­li­ğine karşı çok ağır suçlar işlenmiştir. Örneğin Tevrat'ın Tekvin Bölümü Bap 19/30 ila 36 da Hz. Lût Aleyhisselâm hakkında aynen şu sözler sarfe­dil­mektedir:

 

«30. Ve Lût Tsoar'dan çıkıp dağda oturdu, ve iki kızı O'nunla bera­berdi; Çünkü Tsoar'da oturmaktan korktu; ve O, ve iki kızı bir mağarada oturdu­lar. »

 

«31. Ve büyük kızı küçüğüne dedi: Babamız kocamıştır, ve bütün dün­yanın yoluna göre yanımıza girmek için memlekette erkek yoktur.;»

 

«32. Gel babamıza şarap içirelim, ve babamızdan zürriyeti yaşatmak için O'nunla yatarız.»

 

«33. Ve o gece babalarına şarap içirdiler; Ve büyük kız girip babası ile yattı. Ve O'nun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. (Yani baba sarhoş ol­duğu için ne yaptığının farkında olamadı)»

 

«34. Ve vaki oldu ki ertesi gün büyük kız küçüğüne dedi: İşte dün gece babamla yattım;  bu gece de O'na şarap içirelim, ve babamızdan zür­riyet ya­şatmak için gir, O'nunla yat.»

 

«35. Ve o gece dahi babalarına şarap içirdiler, ve küçük kız kalkıp O'nunla yattı;  ve O'nun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. (Yani baba sar­hoş olduğu için ne yaptığının farkında olamadı)»

 

«36. Lût'un iki kızı böylece babalarından gebe kaldılar.»

 

Evet bugünkü muharref Tevrat'da aynen bu satırlar var! Sözde Allah'a ait olduğu ileri sürülen bu çirkin sözlerden O'nun Zât-ı İlâhîyesini tenzih ederiz. Sarfedilmiş olan bu sözlerin Yüce Allah'a isnad edilmiş olması ve O'nun şerefli bir elçisi olan Hz. Lût Aleyhisselâm'a bu çirkin fiillerin yakış­tırılması bugünkü Tevrat nüshalarının, Allah katın­dan Hz. Musa'ya indi­rilmiş olan gerçek Tevrat'a ne kadar benzemediğini, aynı zamanda Kutsal kitabı göz kırpmadan bu hale getirmiş bulunan Yahudi Milleti'nin  ve on­lara inanan Hıristiyanların karakter ve seciye­sini açıkça ortaya sermektedir.

 

Gerek Tevrat, gerek Zebûr, gerekse İncîl, beş çeşit hile ile değiştirilmiş­lerdir. Bunlar:

 

a) Doğru ile yanlış karıştırılarak,

b) Gerçekler tamamen inkâr edilerek,

c) Bazı gerçekler üstü kapalı hale getirilerek,

d) Kelimenin ya yeri değiştirilerek, ya da anlamı çarpıtılarak,

e) Spekülatif yorumlar yapılarak tahrife uğratılmışlardır.[7] 

 

Sayfalara gelince, günümüzde bunlardan herhangi bir iz kalmamıştır. Öyle ise kitaplara imân ancak şöyle olur:

 

Allah Teâlâ, insanlık tarihi boyunca zaman zaman elçiler göndermiş, onların kimilerine kitap indirmiştir. Bu kitaplarla onlara bilgiler vermiş, emir ve yasaklarını bildirmiştir. Herhangi bir sayı ile sınırlamaksızın bu ki­tapların tümüne (Allah katından nasıl indirilmiş iseler)  öylece inanı­yo­ruz.

 

Kur’ân-ı Kerîm'le İlgili İnancımız Nasıl Olmalıdır

 

Allah'ın en son elçisi Hz. Muhammed (sav)'e inen yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm, semâvî kitapların sonuncusudur. Bunu gerek Hz. Muhammed (sav)'in en son peygamber olduğuna ilişkin âyet-i kerîme'­den,[8] gerekse dinin artık kemale erdirildiğini, ilâhî nimetlerin bu suretle tamamına ulaştırıldığını ve insanlık dünyası için tek din olarak İslâm’ın se­çildiğini bildiren âyetten[9] anlıyoruz. Kur’ân-ı Kerîm'le ilgili ayrıntılar ve geniş bilgiler, aslında ( Kur'ân İlimleri) adı altında kurum­laşmış olan bir bi­lim dalının konusudur. Şu varki yüce kitabımıza ilişkin inancımızın daha bir mükemmellik kazanabilmesi bakımından şu açık­lamalar yararlıdır:

 

Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed (sav)’e, kırkıncı yaşından başlamak üzere ölümüne yakın bir zamana kadar yirmiüç yıllık bir süre içerisinde aralıklarla Arapça olarak vahyedilmiştir. Hem sözleri hem anlamları va­hiy­dir. Tamamı yüzondört «sûre»'den oluşmaktadır. Sûreler, Kur’ân-ı Kerîm'in birbirinden bağımsız bölümleridir. Bir kısmı Mekke'de bir kısmı ise Medine'de inmiştir. Bunların her biri, baştan sona kadar aynı şeyi değil, farklı konuları da işlemektedir. Kur’ân-ı Kerîm'in her cümle­sine «âyet» denir. Çoğulu «Âyât» dır. Bu sözcük Arapçada ayrıca belirti, kanıt, işaret ve olağanüstü kanıtlayıcı hadise anlamına da gelir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm'in her cümlesi (yani her âyeti)  insanlarınki gibi sıradan bir söz dizisi değil, ev­rensel gerçekleri bilgi comprimeleri halinde içeren, öz, hikmetli, akıcı, ahenkli, açıklayıcı, kanıtlayıcı ve mucizevi ifadelerdir. Bu nedenledir ki Hz. Peygamber (sav)'in en azılı düşmanları dahil olmak üzere, gerek O'nun çağ­daşları olan şairler, edipler ve hatipler, gerekse ondan sonraki bil­gin­ler, şiir ve edebiyat erbabı, Kur’ân-ı Kerîm'in berraklığı, akıcılığı, ahengi, edebi üstünlüğü ve anlam zenginliği karşısında mest olmuş, şaşkınlık ve hay­ranlıklarını daima ifade etmişlerdir.

 

Kur’ân-ı Kerîm'in âyetlerine gelince, bazılarının bitişik, ya da ayrık sa­yılmasından ötürü değişik görüşler ileri sürülmüştür. Kur'ân ilimleri­nin ünlü akademisyenlerinden Ebu Amr ed-Dânî, âyetlerin 6000 olduğu gö­rü­şündedir. Kur’ân-ı Kerîm'deki âyet sayısının, 6204, 6214, 6219, 6225 ve 6239 olduğunu söyleyenler de vardır.[10] 

 

Bu görüşler, Kur’ân-ı Kerîm'in içeriğinde herhangi bir değişiklik ol­duğu anlamına asla gelmez. Zâten Onun hiçbir yerinde en ufak bir deği­şiklik ol­mamıştır. Onu değiştirmek gibi kötü bir niyetle kim harekete geçmişse, da­ima hüsrana uğramıştır. Kur’ân-ı Kerîm'in azılı düşmanları için sınırsız özgürlüklerin yaşandığı laik ülkelerde bile bu cinâyeti hemen hiç kimse ko­lay kolay göze alamamış, buna cüret etme talihsizliğine dü­şen tek tük bed­bahtlar olmuş ise de Allah Teâlâ, çok kısa zamanda onlara belalarını ver­miştir! Nitekim kâinâtın bu yüce anayasasını her türlü teh­likelere karşı ko­ruması altına aldığını, bizzat Allah Teâlâ açıklamıştır.[11] 

 

Kur’ân-ı Kerîm evrenseldir. Her ne kadar Arabistan'da ve Arapça in­mişse de, kıyamet kopuncaya kadar bütün dünya insanlarına hitap et­mek­tedir ve edecektir. Irkçılık ve materyalizm gibi sapık temellere daya­nan her türlü yıkıcı ve saldırgan ideolojilerin açtığı amansız savaşa rağ­men Kur’ân-ı Kerîm'in mesajları tarihin her döneminde olduğu gibi ça­ğı­mızda da dü­şünmesini bilen seviyeli insanları derinden etkilemekte­dir. Yüce kitabın fe­yiz ve nuru, sağduyulu topluluklar üzerinde çağlar boyu bu etkiyi yaratmış ve aralıksız olarak sürdürmüştür. Şu var ki Kur’ân-ı Kerîm'de Yusuf Sûresi'nin 103 üncü âyetinden de açıkça anla­şıldığı üzere bu seviyeli toplu­luk her çağda dünyadaki toplam insan sayı­sının daima çok azını oluştur­muştur. Elbette ki bundan sonra da böyle olacaktır. Çünkü bu bir ilâhî yasa­dır. Gerçekleri yakalayabilme onur ve mutluluğu ise Allah'ın ender bir ödülüdür. Bu ödülün sıradanlaşma­ması, hiç kuşku­suz onu kazanma şere­fine erenlerin, bilinçsiz sürülerden farklı bir vicdan kimliğine sahip bu­lunmalarıyla ancak mümkün olabilir.

 

Kur’ân-ı Kerîm, başta İngilizce, Fransızca, Almanca İtalyanca, Rusça ve Japonca olmak üzere birçok dünya dillerine; aynı zamanda Arapça ko­nuş­mayan Hintli, İranlı, Türk ve çeşitli Afrika yerlileri gibi Müslüman millet­lerin dillerine de tercüme edilmiştir. Şu var ki tercüme, Kur'ân'ın kendisi sayılmaz. Dolayısıyla namaz gibi kesin bir disiplin çerçevesinde icra edil­mesi şart olan ibadetlerin içinde Kur’ân-ı Kerîm, aynen vahye­dilmiş olan şekliyle okunur. (Keza diğer tesbih, tahmîd, salevat ve dualar da yine yal­nızca Arapça okunur.) Namazın dışında ise istenen dille dua edilebilir. Kur'ân okumak en hayırlı amellerdendir ve aynı zamanda iba­det sayılır. Buna karşın örneğin, Hz. Peygamber (sav)'in hadislerini, yani sözlerini, ya da Kur'ân tercümelerini okumak her ne kadar faydalı ve ha­yırlı işlerden ise de ibadet sayılmazlar.

 

Kur’ân-ı Kerîm'den başka hiçbir semâvî kitap, bağlıları tarafından ez­berlenmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm ise her çağda yüzbinlerce Müslüman ta­ra­fından ezberlendiği gibi oryantalistler ve Lübnan'lı Arap asıllı Hıristiyan ay­dınlar tarafından da ezberlendiğine rastlanmıştır. Bunlardan Şeyh İbrahim el-Yazıcı'yı[12] örnek göstermek mümkündür.

 

Hayret uyandırıcı bir nokta da şudur ki, Kur’ân-ı Kerîm'in anlamını hiç bilmedikleri halde, Arap olmayan Müslümanlardan (büyük hacmına rağ­men)  onu ezberleyenlerin sayısı Arap olanlardan hiç de az değildir.

 

Kur’ân-ı Kerîm, mucizelerle doludur.

 

Örneğin bunlardan biri de Tebbet Sûresi'dir. Bu sûre, Hz. Peygamber (sav)'i yuhalama küstahlığında bulunan Ebu Leheb adındaki amcasını kı­namak üzere Mekke'de inmiştir. Ebu Leheb bu sûre'nin ini­şin­den yıllar sonra H. 624 de yıkılıp gitmiştir. Bu müddet içinde Mekke'li müş­riklerden birçok kimse Müslüman oldu. O'na ise bu nimete ermek nasip olmadı. Çünkü olamazdı. Tebbet Sûresi'nin inişinden sonra yıl­larca yaşa­masına rağmen O'nun, günün birinde İslâm'ı kabul etmeyi ak­lından bile geçirme­mesi Kur’ân-ı Kerîm'in geleceğe ilişkin içerdiği sırla­rın ve yargıla­rın hiçbir zaman bir çelişkiyle sonuçlanmadığını ve sonuç­lanma­yacağını çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.

 

Kur’ân-ı Kerîm, söz, ifade ve üslûp olarak tamamen ilâhî bir ayrıca­lığa sahiptir. O'nun için ne nazım, ne de düz anlatım (nesir) olarak ta­nımlana­bilir. Kavramları sınırsız derecede zengindir. İnsan aklının ala­bildiği kada­riyla bu kavramları ancak uzun açıklamalarla başka dillere ak­tarmak müm­kündür.

 

Örneğin güneş sisteminden ve uzaydan söz eden Yasîn Sûresi'nin 38. 39. ve 40. âyetlerinde farklı anlamlar, aynı sözlerin kalıbı içinde konsantre olarak verilmiştir. «Güneş, kendisine özgü bir merkezde akmakta ( ya da mer­keze akmakta) dır.» meâlindeki âyette, güneşin hem kendi etrafında dön­düğü, hem aynı zamanda sistemiyle birlikte (stabl bir duruma geleceği nok­taya doğru)  akmakta olduğu yine sadece bu iki sözcükle anlatılmakta­dır.

 

Keza En'am Sûresi'nin 125. âyetinde: «Allah kimi saptırırsa ona, tıpkı göğe tırmanırken göğsünü daralttığı gibi sıkıntı verir.» derken, aynı za­manda deniz seviyesinden yükseldikçe basıncın düştüğü gerçeğini de böy­lece açık şekilde ortaya koymaktadır. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm'in aydınlattığı Ortaçağda, henüz eskiçağın karanlıklarından kurtulamamış insanlık dünyası, basıncın ne olduğundan tamamen habersizdi.

 

Kur’ân-ı Kerîm'in ilginç bir mucizesi de Arapçaya ait yüzlerce gramer kuralının homojen bir şekilde eyetlere yayıldığı gerçeğidir. Bu kurallar özel­likle kelimenin son sesini belirlemede birer disiplin müeyyidesidir. Hiçbir öğretmenden ders almamış olan Hz. Peygamber' (sav)'in bu âyet­leri bir tek gramer hatası yapmadan nakletmiş olması akılları durduracak dehşet bir olaydır. Arapça bilmeyenlere bunu anlatmak pek güç ise de Arap dil grame­rinin dünya ilim literatüründe sahip olduğu matematiksel yapı hakkında biraz malumatı olanlar bu mucizeyi az çok sezer gibi olur­lar.

 

Kur’ân-ı Kerîm, bölünmez bir bütündür. Onun için bir kelimesini bile inkâr eden, onu yok sayan, ona açıkça saygısızlık eden aynen Allah'ı inkâr etmiş gibi olur ve İslâm'dan çıkmak gibi korkunç bir hüsrana uğrar.

 

Levh-i Mahfûz

 

«Levh-i Mahfûz» tabiri bir tek defa, Kur’ân-ı Kerîm'in 85'inci Sûresi olan Burûc Sûresi'nin 22'inci ve en son âyet-i kerîmesi'inde geçmekte ve «Korunmuş Levha» anlamına gelmektedir. Allah Teâlâ ilâhî katında Yüce Kur'ân'ın bu korunmuş levhada olduğunu bize haber vermektedir. Bu levhanın gerçeği hakkında beşer olarak herhangi bir bilgimiz yoktur.

 



 

[1]. Kur’ân-ı Kerîm 4/136

 

[2].  Kur’ân-ı Kerîm 42/51

 

[3]. Bk. İslâm Dünyasında Zındıklık Nasıl Başladı Nasıl Gelişti

[4]. Kur’ân-ı Kerîm 18/22

 

[5].  Bu yirmidokuz sûre şunlardır :

                Sûrenin adı    Kur'ân'daki Sıra no.          İlk Âyeti

                1-Bakara                 2                             Elef-lâm–Mîm

                2-Ali İmrân              3                             Elif-Lâm-Mîm

                3-A'râf                     7                             Elif-Lâm-Mîm

                4-Yunus                  10                           Elif-Lâm-Râ

                5-Hûd                     11                           Elif-Lâm-Râ

                6-Yusuf                   12                           Elif-Lâm-Râ

                7-Ra’d                     13                           Elif-Lâm-Mîm-Râ

                8-İbrahim                14                           Elif-Lâm-Râ

                9-Hicr                      15                           Elif-Lâm-Râ

                10-Meryem             19                           Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd

                11-Tâhâ                  20                           Tâhâ

                12-şuarâ                 26                           Tâ-Sîn-Mim

                13-Neml                  27                           Tâ-Sîn

                14-Kasas                28                           Tâ-Sîn-Mîm

                15-Ankebût             29                           Elif-Lâm-Mîm

                16-Rûm                   30                           Elif-Lâm-Mîm

                17-Lokman              31                           Elif-Lâm-Mîm

                18-Secde                                32                           Elif-Lâm-Mîm

                19-Yâsîn                 36                           Yâsîn

                20-Sâd                    38                           Sâd

                21-Mü’min               40                           Hâ-Mîm

                22-Fussilet              41                           Hâ-Mîm

                23-şûrâ                   42                           Hâ-Mîm-Ayn-Sîn-Kâf

                24-Zuhruf                43                           Hâ-Mîm

                25-Duhan               44                           Hâ-Mîm

                26-Casiye               45                           Hâ-Mîm

                27-Ahkâf                 46                           Hâ-Mîm

                28-Kâf                     50                           Kâf

                29-Kalem                68                           Nûn

 

[6]. Kurân-ı Kerîm 87/19

 

[7].  İbn Kayyım el-Cevziyye, Hidâye'tul-Hayârâ Fi Ecvibe'til-Yehûd'i ve'n-Nasârâ S. 49, El-Cami'atul-İslâmiyya Yayınları Medhine-İ Münevvere.

[8]. Kurân-ı Kerîm 33/40

 

[9]. Kurân-ı Kerîm 5/3

 

[10]. Celâlüddin Abdurrahman es-Suyûtıy, el-İtkan Fi Ulûmi’l-Kurân : 1/88-89 Kahraman Yayınları, Dördüncü Baskı İstanbul-1978

 

[11]. Kurân-ı Kerîm 15/9

[12]. şeyh İbrahim el-Yazıcı : (1847-1906) Lübnan'ın ünlü şair ve ediplerinden şeyh Nasıf el-Yazıcı'(1800-1871) nın oğludur. Ailesi ortodoks iken katolik mezhebine geçti.

 

Lüis Ma'lûf el-Yesûî, Onu aynen şöyle tanıtmaktadır : «Beyrut'da doğdu. Dil ve edebiyat röne­san­sının öncülerindendir. Arap dili ve edebiyatını, Babası şeyh Nasıf'dan okudu. Kur’ân-ı Kerîm'i ezberledi. El-Patriyarkiyye Medresesinde ilim halkalarına katıldı. (...) » (El-Müncid S.747 26. Baskı. Beyrut-1986)