PEYGAMBERLERE İMÂN - Islamdainanc - 23. Sayfa
PEYGAMBERLERE İMÂN
Peygamber, Nebi, Rasûl ve mürsel sözcüklerinin Terimsel anlamları
«Peygamber» kelimesi farsçadır ve iki sözcükten oluşan bileşik bir isimdir. Bu terimin bir kesitini meydana getiren «Peygâm» sözcüğü, haber demektir. Diğer kesitini oluşturan «Ber» sözcüğü ise (götürmek anlamına gelen «Bürden» masdarının türevlerindendir ve) götürücü anlamına gelir.
Peygamber kelimesi Kur’ân-ı Kerîm'de geçmez; Onun Arapça karşılıkları olan ve elçi anlamına gelen: «Rasûl» ve «mürsel» ile haberci demek olan «nebî» sözcükleri Kur'ân'da vardır. «Rasûl» ve «mürsel», aynı kökkten gelirler. Dolayısıyla terimsel açıdan aralarında fark yoktur. Ancak bunlarla «nebî» kelimesi arasında bu bakımdan şu farklar vardır:
Her ikisi de yeni bir kitap ve yeni bir şerîatla gönderilen ilâhi elçi anlamında kullanılabilmektedir. Ancak bir önceki peygamberin şerîatına bağlı olarak gönderilen elçiye yalnızca nebî denir. Ona rasûl denmez. Bundan da «Rasûl» teriminin «Nebi» teriminden daha kapsamlı olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Peygamber kelimesi ise bu konuda belirgin bir anlam vermemektedir. Herhalde bu sözcüğün rasûl, ya da nebî anlamında kullanılmasının bir sorun olmadığı açıktır.
Peygamber, nebi, rasûl ya da mürsel sözcüklerinin Türkçedeki terimsel karşılığı ise «Allah elçisi» dir. «Nebi» sözcüğünün çoğulu «Enbiyâ», «Rasûl» sözcüğünün çoğulu «Rusul», «Mürsel» sözcüğünün çoğulu ise «Mürselîn» dir. Her üçü de peygamberler demektir.
Neden Peygamberlere İnanmalıyız
Peygamberlere inanmak, Allah Teâlâ’ya inanmanın gereğidir. Çünkü Peygamberler Allah Teâlâ’nın elçileridir, O'nun vahyettiklerini insanlara ancak bu elçiler iletmiş, O'nun emir ve yasakları doğrultusunda insanları bu yüce kişiler bilgilendirmiş ve eğitmiştir. Öyle ise "Neden peygamberlere inanmalıyız?" sorusu, aynen: "Neden Allah'a inanmalıyız, Niçin varız, Öldükten sonra ne olacağız..." gibi sorulara benzemektedir.
Görüldüğü üzere peygamberlere inanmak, daha birçok gerçeğe inanmakla eş değerdedir ve onlarla bir bütünlük oluşturur. İnsan genellikle çok basit hayat olaylarını kendi başına kavrayabilir, ama karmaşık evrensel gerçekleri, bir öncünün, bir öğreticinin yardımı olmadan yakalayamaz. İşte bu öncüler ve öğreticiler peygamberlerdir.
Hayatta çok sıradan ve somut aykırılıkları anlamak ve bu suretle de yararlıyı zararlıdan ayırt edebilmek kolaydır. Örneğin, ateşin, selin ve vahşi hayvan saldırısının tehlikelerini, en ilkel insan bile bilir; Bu konuda derin bilgilere, geniş kültüre, büyük tecrübelere ve bir akıl verene de ihtiyaç duymadan bazı önlemler almayı kendiliğinden idrak eder. Hatta hayvanlar bile içgüdüleri sayesinde tehlikelere karşı kendilerini savunmaya çalışır, yaşamak için avlanırlar.
Ancak eğer peygamberler olmasaydı insan, örneğin annesiyle babasıyla, öz ya da süt kardeşiyle cinsel ilişkide bulunmanın kötülüklerini, domuz etinin zararlarını, yalancı şahitliğin, faizin, ünlenme kompleksinin olumsuzluklarını öğrenemezdi. Özellikle: Allah (cc), rûh, melek, cin, şeytan, âhiret, cennet ve cehennem gibi gaybî gerçekler hakkında gerekli bilgilere ulaşamazdı.
İnsanlar da diğer canlılar gibi bir âlemdir. Buna «beşeriyet âlemi» diyoruz. Ancak akıllı olma ayrıcalığı ile birlikte ilâhî vahye ayak uydurarak toplu halde yaşayan insanlar diğer canlılardan çok daha mükemmel popülasyonlar oluştururlar. Çünkü eğer peygamberler olmasaydı insan yığınları da tıpkı arılar, karıncalar ve penguenler gibi yüce değerlerden yoksun, sadece egoya dayalı sürüler olarak kalırlardı. Tıpkı, moral değerlerden nasibi olmayan ve sırf maddesel ilgilerle ya da yasaların zoruyla, bir arada yaşayan çağımızın (toplum diye adlandırılan) kalabalıkları gibi.
Peygambersiz bir toplumun yaşamında belki bireylerarası ilişkiler belli bir disipline dayanabilir ve bu disiplin çok mükemmel bir işbölümü biçiminde ortaya çıkabilir; Ama bu düzen, hiçbir zaman otomatik ve mekanik olmaktan kurtulamaz. Böyle bir toplumun yaşamında esnekliğin ve hoşgörünün yeri olamaz. Böylece insanlar ya yasaların zoraki itişleriyle veya içgüdüsel dürtülerle ancak işlevlerini yerine getirmeye bakarlar, içsel güzelliklerin, manevi zenginliklerin ve rûhânî coşkuların farkına bile varamazlar.
Peygamberlerin ve Allah Teâlâ’dan getirdikleri göksel mesajların insanlık için ne kadar önemli olduğunu anlayabilmek amacıyla peygambersiz insan topluluklarının yaşamına şöyle bir bakmak yeterlidir. Buna iki örnek vermek mümkündür.
Birincisi, Roma Toplumudur ki Romalılar mimaride, güzel sanatlarda, siyaset ve eğitim alanında göz kamaştırıcı bir yaşam biçimi sergilemişlerdir. Dünyada çok geniş bir alana yayılabilmiş ve arkalarından hayranlık uyandıran devâsâ büyüklükte eserler bırakmışlardır. Bütün bunlara rağmen Roma Uygarlığı bir peygamberin öncülüğünden, ilâhi vahyin fazilet kaynaklarından, Allah Teâlâ’nın feyiz ve nurundan yoksun olduğu için tamamen seküler kalmış, zihinlerin ve gönüllerin derinliklerine hiçbir zaman nüfuz edememiş ve dünya uygarlıkları arasında sırf maddesel boyutlar içinde tıkanıp kalmıştır.
Romalılar'ın yaptığı o sanat harikası mermer heykeller, insanlara hiçbir zaman evrensel mesajlar verememiş, çarpıcı erotik görünümleriyle yalnızca sapık ruhları gıdıklamaktan ve sapkın eğilimleri kıpırdatmaktan öte bir işe yaramamıştır.. Bu gerçek her bakımdan donuk, seküler, ve insan kurgusuyla sınırlı tüm uygarlıklar için de sözkonusudur. Bu nedenledir ki ilâhî bir din kimliğinden uzaklaşmış olmasına rağmen, Hıristiyanlığın, örneğin Bizans Dönemi'nden kalma loş ve köhne bir kilisesi bile heybetli bir Roma tiyatrosundan veya bir Firavun piramidinden insanı çok daha etkileyicidir.
İkinci örnek ise, insanlara eşitlik ve mutluluk vadederken yaklaşık yüzyıl boyunca yüzmilyonlarca insanı tutsaklık, yoksulluk ve mutsuzluk içinde kıvrandırdıktan sonra dayanamayarak nihayet kendi kendine çatırdayıp yıkılan komünist rejimdir.
Dine afyon diyen bu rejimin teorisyenleri, peygamberlere ve ilâhi mesajlara hakaret gözüyle baktıkları için felsefelerini materyalist düşünceden hareketle kurmuşlardır. Bu felsefeler hayata geçirilince, insanlar yalnızca maddi alandaki özgürlüklerini yitirmekle kalmadılar, onlardan birçoğu bu yüzden Allah'a ve madde ötesi gerçeklere karşı kuşkuya düştükleri için stres altına girdiler bunalımlara düştüler; Maneviyat boşluğunun çok büyük ıstırabını çektiler. Öyleki zaman zaman haksızlığa uğrayan bu insanlar baskı gördükleri kimselere, hiç değilse içlerinden beddua edip biraz rahatlamayı bile bir çelişki saydılar. Halbuki dünyanın her yerinde hakimler, savcılar ve polisler bile sık sık haksızlığa uğrar ve delil yetersizliğinden dolayı kendilerine zulmedenlerden, yasal yollarla haklarını bir türlü alamazlar. Böyle durumlarda onların bile, haklarını çiğneyenlerin Allah tarafından cezalandırılması için el açıp beddua ettikleri nadir olaylardan değildir. Fakat materyalistlerin bu anlaşılmaz tutumu onları daha büyük sorunların içine itti. Tabiatıyla toplumun sosyal ve ekonomik düzeni de bundan olumsuz yönde etkilendi. Çünkü bu perişanlık, kesinlikle bir peygamberin terbiyesinden ve ilâhi bir mesajın yoksunluğundan doğmuştu.
İşte bu belirgin farklar, peygamberlerin getirdiği mesajlardan (doğru ya da yanlış) ilham alan insanlarla bu mesajlardan tamamen yoksun olanları birbirinden kalın çizgilerle ayırmaktadır. Bunların hangisi insan doğasına daha uygundur? Peygamberlerin getirdiği vahiyler mi, yoksa insanların kurgularına dayanan rejimler mi? "Kardeşle cinsel ilişkide bulunulabilir" diyen insanların tezi mi, yoksa bunu çirkin bir günah ve sapıklık sayanların inancı mı? Allah'ın emir ve yasaklarına aykırı olsa bile, İnsan eliyle çiziklenmiş yasalara uygun olan hiçbir söz ve eylemin suç sayılamayacağını ileri sürenlerin dediği mi, yoksa Allah Teâlâ’nın kitabına ve Elçisi'nin sünnetine aykırı olan her söz ve eylemin ancak suç sayılabileceğine inanan insanın imânı mı ?...
Bu ilgiyle burada önemli bir noktayı açıklamakta yarar vardır.
Bilindiği üzere hiçbir ipucu bırakılmadan işlenen suç, beşeri yasalara göre suç sayıldığı halde onu işleyen insan (saptanamadığı sürece) suçlu değildir. Oysa peygamberlerin getirdiği vahiylere göre bunun şöyle bir değerlendirilmesi vardır:
Harama tevessül etmek (yani yasaklı fiili işlemek) herhâlükârda suçtur. Onu işleyen insan da -eğer tespit edilirse- Şeriata göre suçludur. Ancak (ister tesbit edilsin ister meçhul kalsın), Allah huzurunda suçludur. Çünkü yakalanmasa bile Allah Teâlâ O'nun suçlu olduğunu bilir. İşte vahye dayanan bu yargı topluma ahlâk olarak verilir. Onun için peygamberlere ve onların getirdiği vahye inanan insanlar, resmi denetim ve kontrolların dışında kaldıkları yer ve zamanlarda da vicdan sorumluluğu ile hareket ederler. Çünkü herhangi bir ipucu bırakmadan bir suç işleseler bile bunun asla yanlarında kalmayacağına ve günün birinde işlediklerinin hesabını Allah Teâlâ’ya vermek zorunda kalacaklarına inanırlar. İşte bu, esasen peygamberlerin getirdiği terbiyedir. Halbuki peygamberlere ve vahye inanmayanlar ipucu bırakmadan işledikleri hiçbir suçu suç olarak görmez, hatta eğer bir çıkar sağlayacaksa böyle bir suçu işlememeyi aralarında aptallık sayanlar bile vardır. Nitekim dünyada işlenen katliamların, rüşvet ve yolsuzlukların, uluslararası uyuşturucu ve fuhuş ticaretinin failleri ve aracıları arasında peygamberlere ve vahye inanmayanların sayısı daha çoktur.
Şu halde dünya nüfusunun çok büyük bir kısmı şu veya bu şekilde peygamberlere inanır. Dünyadaki ahlâk kurumlarının tümü, yalanı, samimiyetsizliği, ikiyüzlülüğü, dalkavukluğu, aldatmayı ve bunlara benzer birçok ahlâkdışı davranışları reddeder. Bunları ise düşünürler ve filozoflar değil, en başta peygamberler reddetmiştir. Öyle ise bütün ahlâk kurumları, temelde peygamberlerin getirdiği vahiylerden ilham almaktadır. Bunların büyük bir kısmı yozlaşmış ve büyük ölçüde aslından kopmuştur. Buna rağmen bu gerçekler peygamberlere ve onların getirdiği vahiylere inanmanın aslında insan doğasının kaçınılmaz gereği olduğunu kanıtlamaktadır.
Peygamberlerin kişiliği ve peygamberlik
Peygamberler, Allah Teâlâ'nın, insanlar arasından seçip onlara elçi olarak gönderdiği değerli şahsiyetlerdir. Bundan da anlaşılacağı üzere Allah elçileri, bütün insanlardan belirgin bir şekilde ayrıldıkları birtakım niteliklere ve ayrıcalıklara sahiptirler.
Önce şunu belirtmek gerekir ki, Kâinatın Yaratıcısı, bütün varlıklar arasında insanları muhatap kabul etmekle onlara çok büyük bir değer vermiştir. Aralarından elçi seçmiş bulunduğu kimselere ise buna ek olarak bahşettiği üstünlükleri tahmin etmek güç değildir. Çünkü Allah'ın insanlara verdiği değer, genel bir anlam taşır. Kimse kendisi için bu onurdan özel bir pay çıkaramaz. Fakat peygamberler böyle değildir. Onlara verilen değer çok özel ve anlamlıdır. Aynı zamanda onlar bunun farkındadırlar. Dolayısıyla bu yüce şahsiyetler sıradan insanlarla karşılaştırıldıklarında çok farklı oldukları anlaşılır.
Aslında peygamberler, maddi açıdan diğer insanlarınkinden daha değişik ve özel çevrelerde, ya da ayrıcalığı olan ortamlarda değil, bilakis onlarla aynı şartlar içinde doğup büyürler. Mensubu oldukları milletin herhangi bir ailesi içinden çıkıp yetişirler. Her kes gibi yer, içer, sevinir, üzülür, hastalanır, gezer ve çalışırlar. Bununla beraber, ilâhi irâde ve takdir, ileride olağanüstü bir görevi üstlenebilecek yetenek ve güçle, ahlâk ve erdemlerle onları yetiştirir. Onlar vahiy alıncaya kadar kendilerini özel olarak yönlendiren bu yüce irâdenin farkında olmazlar. Hatta ilk vahyi alırlarken bu dehşet olayın, bir süre şokunu yaşarlar. Ama bünyeleri bu gerilime dayanabilecek güçte yaratıldığı için kısa bir süre sonra buna alışırlar.
Peygamberler, tertemiz sütle ve helâl besinle gıdalanarak yetişirler. Bütün çirkin söz ve eylemlerden, daha çocukluk yaşından itibaren uzak dururlar. Yaşamlarının ilk döneminde de (haşa!) hiçbir yakışıksız tutum ve davranış göstermezler. Onlar daha minik birer yavru iken bile onurlu, ağır başlı, sakin ve son derece dikkatli olurlar. Hafızaları çok güçlüdür. Gençlikte yaşıtları, dönemin doğal bir özelliği olarak bünyedeki enerjinin itişiyle çeşitli çılgınlıklara yönelirlerken onlar hiçbir hafiflik belirtisi göstermez, bilakis güçlerini çok daha yapıcı, yararlı ve saygın işlerde harcarlar. Bu suretle de Allah'ın koruması altında hayatın her türlü aşırılıklarından, çılgınlıklarından, israfından ve bütün çirkinliklerinden uzak kalarak insanlığa birer mürşit, birer öğretmen, birer öncü ve gerçek birer lider olarak yetişirler.
Peygamberlerin hepsi erkektir ve her birinde, Allah Teâlâ’nın elçisi olarak şu beş nitelik kesinlikle bulunur:
1- SIDK: Bu sözcük doğruluk demektir. Binaenaleyh bütün peygamberlerin özü ve sözü doğrudur. Bir peygamberin (haşa!) yalan bir söz söylemesi imkânsızdır. Aynı zamanda bu yüce şahsiyetler daha küçükken bile bir peygamber adayı olarak asla yalan söylemezler. İçinde yaşadıkları toplum ne kadar dejenere olmuş bulunursa bulunsun, onlar hiçbir zaman dürüstlükten ayrılmazlar. Hiçbir çıkar ya da baskı onların bu tutumunu değiştiremez.
2- EMANET: Bu sözcük, emin ve güvenilir olmak demektir. Bütün peygamberler son derece güvenilir şahsiyetlerdir. Onlarda hainlik yapmak gibi bir davranış asla görülmez. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın insanlara açıklanmak üzere onlara vahyettiği bilgiler ve değerler üzerinde en ufak bir değişiklik yapmaz, böyle bir şeyi akıllarının ucundan bile geçirmezler. Allah Teâlâ’nın emanetleri konusunda bu derece titiz olan peygamberler, elbetteki insanların onlara bıraktığı emanetler konusunda da aynı tutuma sahiptirler. Bu nedenle kimsenin sırrını ortalığa sermez, kimsenin emanetleri üzerinde tasarrufta bulunmazlar.
3- İSMET: Bunun anlamı, masum olmak, yani suçsuz ve günahsız olmak demektir. Peygamberlerin suçsuzluğu süreklidir. Son derece iffetli, namuslu, dürüst ve onurlu yaşadıklarından günah işlemek onlar için sözkonusu olmaz. Geçmişleri tertemiz olduğu gibi gelecekleri de öyledir. Allah Teâlâ, insanı günah ve suç işlemeye iten nedenleri -ilâhî hikmetiyle - onlardan uzaklaştırır. Bazı ufak hataları olabilir ise de bunlara: «Sehv» ya da «Zelle» denir. Ancak hemen düzeltir ve telafi ederler. Peygamberler, zaman zaman bazı yanlış kararlar alabilirler. Ancak bu kararlarda hiçbir kötü niyetleri yoktur ve genelde bu yanlışlıklar zararsızdır. Zâten çok geçmeden ilâhî vahiy onları en ideal doğrultuda yönlendirir. Bunlar aynı zamanda nadir birer ders ve ibret etkisi bırakır. Davranışlarının bir sonucu olarak başkalarının gördüğü zararlara gelince bunlar aslında birer hikmet ifade ederler. Bu, ya o insanların, bunu bir ceza olarak haketmiş olduklarından dolayı meydana gelir, ya da tamamen peygamberlerin kasıtsız yaptığı bir hareket ve hamlenin sonucu olarak Allah Teâlâ’nın takdirine kalır.
4- FATANET:[1] Üstün ve keskin zekâ demektir. Gerçekten de peygamberler son derece parlak bir zekâya, güçlü bir kavrayış yeteneğine, sahiptirler. Duyuları çok güçlü, dikkatleri keskindir. İnsanların hareket ve davranışlarını isabetle değerlendirirler. Gönül ve dimağları Allah Teâlâ’nın nuruyla apaydındır. Onlar için gaflet asla söz konusu olmaz. İyiyi kötüden, güzeli çirkinden, doğruyu yanlıştan haklıyı haksızdan ayırt etemede bütün insanlardan daha yetenekli, daha seri ve daha başarılıdırlar. Kötü niyetli insanların hile ve oyunlarına hiçbir zaman aldanmazlar. Peygamberler çeşitli baskılara uğramış, ama herkesin uğrayabileceği komploların, hiçbir zaman kurbanı olmamışlardır. Onlara yapılan kötülükler ve saygısızlıklar için önceden yapılmış hesaplar ve planlar hiçbir zaman tutmamış, bu nedenle düşmanları her zaman çok ani kararlar vererek, pek aşikar ve açık şekilde niyetlerini ortaya koymak zorunda kalmışlardır. Denebilir ki saldırıya uğramış peygamberler, önceden planlanmış komploların değil, çok anî ve seri şekilde girişilmiş süikastler sonucu ancak şehid edilebilmişlerdir.
Peygamberlerin, üstün zekâ, güçlü bellek ve keskin dikkat gibi niteliklere sahip bulunmaları Allah Teâlâ'ya elçilik yapma görevinin zorunlu gereğidir. Çünkü Alemlerin yüce Rabbi, aptal, bön, hantal, dikkatsiz, ruhsuz, şaşkın ve unutkan insanları elçi edinmekten münezzehtir.
5- TEBLİĞ: Bildirmek anlamına gelen bu nitelik peygamberlere özgü ve onlar için zorunlu olan beş önemli ayrıcalıktan biridir. Bu demektir ki peygamberler, Allah Teâlâ'dan aldıkları bilgileri, emir ve yasakları kesinlikle insanlara ulaştırır ve onlara açıklarlar. Bunun tersi onlar için sözkonusu olamaz. Dolayısıyladır ki bu yüce şahsiyetler, sorumluluklarının idraki içinde Allah Teâlâ’nın mesajlarını insanlara iletirken çok kere baskılara işkence ve saldırılara uğramışlardır. Hatta Kur’ân-ı Kerîm'den de anlaşıldığı üzere onlardan bazıları yahudiler tarafından şehid bile edilmişlerdir.[2]
Peygamberlerin Sayıları, mücadele ve çileleri
Gerçeklerin açıklanmasında sayısal ifadeler her zaman gerekli değildir. Çünkü sayılar yalnızca fizik güçlerin ve maddi değerlerin karşılaştırılmasında işe yararlar. Oysa peygamberlerin varlığında, mücadele ve çilelerinde sayılarla asla ifade edilemeyecek gerçekler vardır. Hem sonra peygamberleri hangi sınıfla, hangi örgüt veya toplulukla karşılaştırmak durumunda kalacağız ki onların sayısını öğrenmek bizim için bir işe yarasın? Onlar ki insanlık tarihinin en üstün liderleri, en büyük mürşitleri, en faziletli öğretmenleri ve en güçlü kahramanlarıdır; Öyle ise onları sayı ile anlatmaya ne hacet vardır!
Onlar önce hep tek başlarına mücadele alanına atılmış, ilâhi stratejilerle düşmanlarına karşı savaşmış, ve bu yüce elçilerden, tertemiz canını bu yolda verenler bile sonuç itibariyle hedeflerine ulaşmış, hasımlarını Allah Teâlâ’nın yardımıyla dize getirmişlerdir. Şu varki, ilâhi hikmet, onların sayısını bizden saklı tutmayı öngörmüştür. Nitekim Allah Teâlâ, en son elçisi Hz. Muhammed (sav)'e, O'ndan önceki peygamberlerin sayısı hakkında aynen şöyle buyurmuştur:
«Gerçek şu ki: Senden önce de elçiler gönderdik; Onlardan kiminin yaşamını sana anlattık, kiminin ise anlatmadık (...) »[3]
Evet, Kur’ân-ı Kerîm'de 28 ulu şahsiyetin adı geçmektedir ki selef âlimleri, bunların 25 inin peygamber oldukları hakkında görüş birliği içindedirler. Bunların adları şöyledir:
1. Hz. Adem
2. Hz. İdris,
3. Hz. Nûh
4. Hz. Hûd,
5. Hz. Salih,
6. Hz. Lût
7. Hz. İbrahim,
8. Hz. İsmail,
9. Hz. İshak
10. Hz. Yakub,
11. Hz. Yusuf,
12. Hz. Şuayb,
13. Hz. Harun,
14. Hz. Musa,
15. Hz. Davud,
16. Hz. Süleyman,
17. Hz. Eyyûb,
18. Hz. Zülkifl,
19. Hz. Yunus,
20. Hz. İlyas
21. Hz. El-Yasa',
22. Hz. Zekeriyya,
23. Hz. Yahya,
24. Hz. Hz. İsa,
25. Hz. Muhammed
(Allah'ın selâmı onların ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.)
Peygamber olup olmadıkları konusunda kesinlik bulunmayan, bunlardan başka üç zât daha vardır ki onlar da Uzeyr, Lokman ve Zülkarneyn'dir.
Zülkarneyn'in, Makedonya Kralı Büyük İskender olduğu yolundaki söylenti asılsızdır. Çünkü her şeyden önce İskender diye bir ad, Kur’ân-ı Kerîm'de yoktur. Zülkarneyn'in adı ise Kehf Sûresi'nin 83 üncü Âyet-i kerîmesi'nde geçmektedir. Ancak İskender diye ikinci bir adının daha bulunduğunu kanıtlayan güvenilir bir bilgiye rastlanmamaktadır. Kaldı ki Büyük İskender'in bir peygamber, ya da bir veli olması şöyle dursun putperest bir müşrik olduğu ihtimali çok güçlüdür. Çünkü tarihler Onun Asya Seferi sırasında (M.Ö. 334 ilkbaharında Çanakkale Boğazı'nı geçtikten sonra) Truva'da Priamos, Hektor ve Akhilleus adlarındaki putlara ibadet ettiğini, onlara kurbanlar sunduğunu kaydetmektedir.
Allah Teâlâ, Ahqaf Sûresi'nin 35 inci Âyet-i kerîme'sinde Hz. Muhammed (sav)'e:
«Öyle ise sen de peygamberlerden -kararlı olanlar - gibi sabret (...)» diye emretmektedir. «Kararlı» diye tercüme edebileceğimiz bu ifade, Kur’ân-ı Kerîm'de «Ulu'l-Azm» olarak geçmektedir. Seleflerimiz, kararlılıkla nitelenen elçilerin bütün peygamberlerden üstün olduklarını ve sayılarının beş olduğunu kaydetmektedirler. Bunlar başta peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) olmak üzere Hz. İbrahim, Hz. Nûh, Hz. Musa ve Hz. İsa efendilerimizdir.
Mucize
Peygamberler, insanları bilgilendirirken, onlara Allah'ın emir ve yasaklarını iletirken ruh asaletine sahip, zihinleri aydınlık ve iç dünyaları tertemiz kimselerle karşılaştıkları gibi, katı yürekli, küstan, edep ve terbiyeden yoksun, cahil, kaba ve anlayışsız kimselere de muhatap olurlar. Bu nedenle zor anlar yaşarlar. Allah tarafından insanlara elçi olarak gönderildiklerine bazen kötü niyetin bir sonucu olarak inanmayanlar bulunduğu gibi bir türlü ikna olamayan iyi niyetli kimseler de bulunabilir. İşte bunları inandırmak ve ikna etmek için Allah'ın izniyle «Mucize» denilen olağanüstü (belki de tabiatüstü) diyebileceğimiz olaylar sahnelerler.[4] Yani peygamberler, ilâhî mûcizelerle desteklidirler. Böylece Allah Teâlâ insanlara bu fırsatı da vermiş, onlara gerekçeli olarak inanma yollarını açık bırakmıştır.[5]
Son Peygamber Olarak Hz. Muhammed Mustafa (sav)'nın
Kişiliği ve Misyonu
Hz. Muhammed (sav)'in kutlu hayatı siyer denen özel bir tarih biliminin konusudur. Dolayısıyla burada, O'nun dünyaya şeref verdikten sonra uyandırdığı yankılarla, bıraktığı derin izlerle ve kıyamet kopuncaya kadar devam edecek olan yüce davasıyla imân ve akâid bilimine konu oluşturan yönleri bizi ilgilendirmektedir.
Hz. Muhammed (sav)'e, (Allah'ın bir elçisi olarak) imân etmek kadar O'nun sahip bulunduğu özelliklere ve ayrıcalıklara da aynı zamanda imân etmek şarttır. Ancak bu özellikler ve ayrıcalıklar tafsilî imânda sözkonusu olur. Bunları öğrenebilmek ise O'nun müstesna kişiliğini etraflıca tanımaya bağlıdır. Kur’ân-ı Kerîm'in açıklamaları ve bizzat kendisinin hadis-i şerifleri, O'nun yüce kişiliğini bize tanıtacak kadar yeterli bilgiler vermektedir. Allah Teâlâ'nın şu sözü, bu konuda söylenebilecek her şeyi özetler gibidir:
«Ve sen yüce bir ahlâka sahipsin.»[6]
Kâinatın Yaratıcısı tarafından böylesine övülmek, dünyada hiçbir insana nasip olmamıştır. Esasen Hz. Muhammed (sav)'in parlak meziyetleri, ruh zenginliği, fazilet ve ahlâkı O'nun, Allah'ın en iyi kulu olmasında saklıdır. Öyle ise O'na gerçek anlamda imân edebilmek için, «Kulluk»[7] kavramını, bu yüce kişiliği kapsayan evrensel boyutlarıyla öğrenmek gerekir. Evet Hz. Muhammed (sav)'in kişiliğinde gerçek ifadesini bulan kulluk nedir, ne demektir, O'nu en son elçi olarak seçen ve âlemlere rahmet olarak gönderen Rabb'ine nasıl kulluk etmiştir?..
Önce şurası belirtilmelidir ki «kulluk» kavramının, zaman içinde yozlaşmasıyla birlikte Hz. Muhammed (sav)'in kişiliği hakkındaki gerçek bilgiler de farklı yorumlarla yaygınlaşmıştır. Dolayısıyla yüzyıllar sonra O'nun hakkında yaratılan imajın gerçeğe uyduğunu söylemek güçtür. Aslında bu sorun, O'nun ölümü üzerinden üçyüzyıl bile geçmeden Müslüman toplumun İslâm'a bakış açısında oluşmaya başlayan çelişkilerin bir parçasıdır. Çünkü insan yaşamının her saniyesinde söz konusu olan kulluk olgusunun, daha sonraları, insanın yalnızca rûhani yaşamıyla sınılı bulunduğu görüşü egemen olmuştur. Bunun anlamı şudur:
İlk Müslümanlar, hayatın her alanında örnek davranışlar sergilemekle insanın, Allah'ı hoşnut edeceğine ve bu suretle de O'na kullak yapmış olacağına inanırlardı. Halbuki çok sonraları bu görüş değişti. Müslümanlar, insanın ancak namaz, oruç ve dua gibi rûhânî yaşamıyla kulluk yapabildiği kanaatine saplandılar; Bunun dışında, örneğin çalışırken, yürürken, alıp satarken, dünya işleriyle uğraşırken kulluk atmosferinin dışında kalındığı yanılgısına düştüler.
Tabiatıyla Hz. Peygamber (sav)'in kişiliğine de bu hatalı anlayışla bakmaya başladılar. Nitekim bu nedenledir ki O'nunla tarikat rûhanileri arasında benzerlikler aranmakta ve bu şahıslar O'nunla özdeşleştirilmektedir. Oysa Hz. Peygamber (sav)'in, kişiliği ve misyonu belgesel olarak ortadadır. Örneğin, kendisine vahiy inmeye başladıktan sonra vefat edinceye kadar geçen 23 yıllık süre içerisinde önce taş ve heykellere tapanları yola getirmeye, onları tevhid doğrultusunda ıslah etmeye çalışmış, her türlü ahlâksızlığa, iffetsizliğe, ilkelliğe, ve zorbalığa karşı mücadele etmiş; Ondan sonra da bir devlet kurmayı başarmış, birçok kez savaşa katılmış, orduları sevk ve komuta etmiş, ashâbına cemaatla namaz kıldırmış, cezaların infazında bizzat bulunmuş ve ümmetinin manevi atası olarak hayatının her alanında çarpıcı insanlık örnekleri sergilemiştir; Bütün bunlarla da Allah Teâlâ'ya kulluk etmiştir.
Öyle ise kesinlikle ifade etmek gerekir ki Hz. Peygamber (sav) 'i, (Allah'ın hem kulu hem elçisi olarak) nasıl idiyse öylece tanımadıkça; Aynı zamanda O'nun kişiliğini ve misyonunu, bizzat kendisinin açıkladığı «Kulluk» ve «İmân» kavramlarının gerçek ölçüleri içinde benimsemedikçe mü’min sayılmak mümkün değildir. Hele ruhânileri O'nunla özdeşleştirerek, tarikat şeyhlerini (haşa!) O’na benzeterek, yakışmayan yabancı kimlikleri O'na maletmek küfrün ta kendisidir!
Hz. Peygamber (sav)'in Allah Teâlâ’ya yaptığı kulluk ve elçilikle bu elçiliğin, cihanşümûl yönünü şu şekilde özetlemek mümkündür:
1- Davası uğruna, dünya liderlerinden ve tarihin en ünlü cengaverlerinden hiç kimsenin gösteremediği eşsiz bir cesaret, gayret, sabır, direniş ve kahramanlık örnekleri sergilemiştir. Allah Teâlâ’dan aldığı emirleri, ürpermeden, çekinmeden ve büyük bir soğukkanlılıkla müşriklerin mağrur liderlerine iletmiş, O'nları, batıl inançlarından ve içinde bulundukları çirkin yaşam biçiminden vazgeçip tevhidle şereflenmelerini her fırsatta öğütlemiştir.
2- Hz. Peygamber (sav), Allah Teâlâ'dan almış olduğu kutsal mesajlarla insanlık dünyasına evrensel değerler getirmiştir. Bunlar, insanın ruhunu yücelten, onu üstün ahlâk ve erdemlerle olgunlaştıran; Toplumların birlik ve beraberlik, dirlik ve düzen, adalet ve hoşgörü içinde yaşamasını sağlayan yüce değerlerdir.
Örneğin bunlardan bir tanesi de selâmlaşmadır. Hiçbir milletin selâm şekli, İslâm’ın «Esselâmu aleykum» ifadesiyle ortaya koyduğu evrensel kapsama sahip değildir. Meselâ İngilizce: «Good morning» , Fransızca: «Bonjour» Türkçe: «Günaydın» ve hatta Arapça: «Sabâh'ül-khayr» çok kısır anlamlar vermektedir. Çünkü bu tür ifadelerde:
a- Yalnızca bir günün iyi geçmesi dileği vardır. Halbuki İslâm’ın selâm ifadesinde bir zaman sınırı yoktur. Selâm veren Müslüman, din kardeşine bütün zamanları kapsayan bir barış, Allah'dan rahmet ve bereket dilemiş olur.
b- İslâm’ın selâm ifadesi Kur’ân-ı Kerîm'de tescil edilmiştir[8] ve Kur’ân-ı Kerîm'in diliyle söylenir. Dolayısıyla hangi milletten olursa olsun, hangi dili konuşuyor olursa olsun İslâm’ın koyduğu selâm şekli, her Müslüman için aynıdır. Bu bakımdan, milletlerarası bir özelliğe sahiptir. Halbuki diğer dillerde selâmlaşma böyle değildir. Her millete ait selâm şekli o milletin kültür ve anlayışıyla sınırlıdır. Örneğin Fransızlar, İngilizler, Almanlar, İtalyanlar, İspanyollar ve daha birçok milletler Hıristiyan oldukları halde bunların, Müslümanlar gibi ortak bir selâmlama şekli yoktur. Dolayısıyla başka bir millete ait selâm şeklini kullanan, ya da böyle bir selâm şekline muhatap olan insan, selâmın insancıl ve barışçıl içeriğine rağmen kendisini yabancı hissetmekten kurtaramaz.
Hz. Muhammed (sav)' in getirdiği vahye dayanan namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetlerle bütün emir ve yasaklar da aynen böyle evrensel birer anlam taşırlar. Özellikle ibadetler, hiçbir sporun, hiçbir âyinin, hiçbir alıştırma, geliştirme, terapi ve rehabilitasyon sisteminin insana kazandıramayacağı ruh ve beden sağlığını kazandırır, toplumun sosyal ve ekonomik disiplinini sağlar. Bu nedenledir ki Müslüman kişi bu ibadetleri yaptıktan sonra büyük bir rahatlık hisseder ve mutlu olur.
3- Hz. Muhammed (sav)'e inen vahiy, disiplin müeyyideleri dışında şekle pek önem vermemiş, işin ruhunu ve özünü ön planda tutmuştur. Bu nedenle her ne kadar giyim, kuşam ve beden temizliği konusunda ashâbını daima öğütlemiş ise de belli bir kılık ve kıyafet üzerinde asla durmamıştır. O, her zaman insanların ve toplumların düzen ve asayiş içinde yaşamalarına, adaletin dakik bir şekilde uygulanmasına, hiç kimsenin ezilmemesine, saygı ve sevginin, dürüstlük ve karşılıklı güvenin yayılmasına önem vermek gibi tüm insanlığı ilgilendiren büyük ve duyarlı konular üzerinde durmuştur.
O'nun traşla ilgili bazı sözleri, sırf Müslüman kişinin müşriklere benzememesi ve değerlerin bu suretle yozlaşmaması amacını gütmektedir. Buna abartılı içerikler kazandıranların hadisdeki gerçek amacı anlayamadıkları açıktır. Bu nedenle gerek kullandıkları özel kılık ve kıyafetler, gerekse İslâm’ın ibadet şekillerine zaman içinde eklenen çeşitli âyinler en azından kanıtlanmak zorundadır.
Ayrıca en büyük cihan peygamberi olarak Hz. Muhammed'in, yaşamına, kişilik ve misyonuna ilişkin şu ayrıntıların bilinmesinde yarar vardır:
1- Peygamberlik mevkiinin gizemli bir özelliği olarak (çok basit rahatsızlıklar ve vefatından önceki son birkaç günlük hastalığı hariç) giriştiği çetin ve yorucu mücadelelere rağmen Hz. Muhammed (sav), yaşamı boyunca hasta yatmamıştır. Uhud Savaşı sırasında isabet alarak hasar gören bir dişinden başka herhangi bir sakatlık geçirmemiştir. Dişindeki bu hasar, O'nun vücut bütünlüğü üzerinde herhangi bir olumsuz etki ve görünüm bırakmamıştır. Bu özellik aynı zamanda bütün peygamberlerde vardır. Nitekim yaralanır, daha önce tertiplenemeyen çok ani süikastlere uğrayarak şehid olurlar. Fakat yaralanarak ya da kaza geçirerek (sürekli şekilde) sakat kalmış hiçbir peygamber yoktur.
Peygamberlerden Hz. Eyyub'un uzun süre hasta yattığı ve (haşa!) vücudunun kurtlandığı yolundaki söylentiler doğru olmasa gerektir. Evet Hz. Eyyub hastalanmış, büyük ihtimalle uzun sürmeyen rahatsızlığını Allah'ın bir takdiri ve sınavı olarak önce sabırla karşılamış, ancak peygamberlik misyonunu yerine getirebilmesi için şifa dilemiştir. Allah Teâlâ da O'nun duasını kabul buyurarak şifasını ihsan etmiştir.[9] Çünkü ilâhi elçilik, sürekli beden ve akıl sağlığı yanında aktivite isteyen önemli bir görevdir. Peygamber seçilmiş olmanın en büyük hikmetlerinden biri de budur.
2- Hz. Peygamber (sav), Hakkın ve gerçeğin düşmanlarına karşı verdiği onca silâhlı mücadeleye rağmen hayatında yalnızca Uhud Savaşı sırasında üzerine doğru saldıran Ubey b. Halef[10] adlı bir düşman neferini öldürmüş, ondan başka hiçbir insan kanını kendi eliyle dökmemiştir. Çünkü O, Allah tarafından âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.[11] Vakıa O, bütün peygamberlerin aynasıdır. Çünkü onların cümlesinden üstündür. Bu nedenle elbette ki ne kadar Allah elçisi varsa temelde insanları öldürmek için değil, bilakis Allah’ın emir ve yasaklarını, O’nun vahyettiği değerli bilgileri, hayat ve kâinât gerçeklerini bildirmek, insanları eğitmek ve ıslah etmek üzere gelmişlerdir.
3- Peygamberlerden, insanlık tarihinin en ünlü kahramanlarından, liderlerinden, imparatorlarından, dahilerinden, bilgin, filozof, icatçı, buluşçu ve sanatçılarından hiçbir kişinin ünü, Hz. Muhammed'in şanı, şerefi, ve şöhreti kadar yayılmamıştır; Bir süre yayılmışsa da sonraları unutulmuştur. O'nun ise dünyanın her yerinde şanlı adı her gün milyarlarca kez yükseklerde, mimberlerde ve kürsülerde, ilim meclislerinde, namazlarda, kutsal mekânlarda ve gönüllerde anılmaktadır. Yüzyıllarca böyle anılmıştır, kıyamet kopuncaya kadar da sürekli yâd edilecektir. Bir mucizesi olarak O'nun mübarek adı her saniye, ama her saniye dünyanın her yerinde okunan ezanlarda ve namazlarda saygıyla anılmaktadır.
Hayatınızda şu ilginç olayı hiç düşündünüz mü ?
Dünya, -bilindiği üzere - yuvarlak olduğu için bütün ülkelerde sürekli olarak namazlar kılınmakta, bu namazlar için de ezanlar okunmakta ve kâmetler getirilmektedir. Tabiatıyla saat farkından dolayı beş vakit namaz, bütün dünyada aynı anda ve süreklilikle her saniye kılınmaktadır. Örneğin, dünyanın bir noktasında sabah namazı kılınırken birkaç boylam ötede öğle namazı, biraz daha ileride ikindi namazı, ondan biraz daha ötelerde de akşam ve yatsı namazları, aynı dakikalarda eda edilmektedir. İki rekatlı namazların ikinci, dört rekatlı namazların ise hem ikinci hem de dördüncü rekatlarında, (ka'delerde) Hz. Peygamber (sav), her gün milyarlarca kez saygıyla anılmaktadır. İşte bu gerçek O'nun, kıyamete değin yaşanacak olan canlı bir mucizesidir.[12]
İsrâ ve Mirâc
İsrâ: Hz. Peygamber (sav)’in bir gece vakti Mekke’deki Mescid’ül-Harâm’dan, Kudüs’deki Mescid’ül-Aksa’ya saniyelerle dahi ifade edilemeyecek bir hızla nakledilmesi olayıdır. Kur’ân-ı Kerîm bu olayın kesin şekilde cereyan ettiğini bize haber vermektedir.[13]
Mirac da, O’nun bu yolculuktaki ilk durağı olan Kudüs’den, (insan idrakiyle nerede olduğu bilinmeyen) Sidre’t-ül-Müntehâ Makamı’na yine pek süratli ulaştırılması olayıdır. Kur’ân-ı Kerîm bu olayı da doğrulamaktadır.[14]
İsra ve Mirac, Hz. Muhammed (sav)’in en büyük mucuzelerindendir. Bu hadise bizi kuşatan doğa yasalarının dışında olup bitmiştir. Bu nedenle İsra ve Mirac’ı, insanın akıl ve idrak sınırları içinde açıklamak mümkün değildir.
Gerek İsra gerekse Mirac, imânın temel ilkelerinin ayrıntılarındandır. Dolayısıyla bu iki olaya, ya da birine inanmayanın İslâm Dini ile ilişkisi kesilir.
[1]. Bu kelime, kimi yazarlar tarafından «Fetânet» olarak kullanılmıştır. Bilmek gerekir ki, Bu sözcükteki ilk (t), Arapça yazılımda (t) değil, (tı) dır. Yani kalındır. Dolayısıyla Türkçede bu harfi kalın okuyabilmek için ondan önceki harfin (e) değil, (a) olması gerekir. Daha önemlisi, «Fetânet» sözcüğü Araplar tarafından pek kullanılmıyor olsa bile Arap dil gramerinin ilgili kurallarına göre bir masdar kabul edilirse «Fitne» demek olur ki bunun «Fatânet» le hiçbir ilişkisi yoktur.
[2]. Kur’ân-ı Kerîm 2/61, 2/91, 3/21, 3/112, 3/181, 4/155
[3]. Kur’ân-ı Kerîm 40/78
[4]. Bk. İmânın İlkeli (Doğru Haber)
[5]. «Perişen olan da bir gerekçeyle perişan olsun, hayat bulan da -yine - bir gerekçeyle hayat bulsun»:Kur’ân-ı Kerîm 8/42
[6]. Kur’ân-ı Kerîm 68/4
[7]. Kulluk kavramının örfî ve fıkhî olmak üzere iki farklı anlamı vardır. Mü'min kişinin meşru olan her iş ve davranışı da örfen ibadet sayılır. «Dünyadan nasibini unutma » (28/77) meâlindeki ilâhî tavsiye, dünyevî de olsa yararlı her işin Allah Teâlâ’yı hoşnut edeceği umulur. Ancak rûhânî anlamdaki kulluğun, yani “ibâdet”in tanımı ve esasen nelerin ibâdet sayıldığı konusunda ölçü İslâm Fıkhı’dır.
[8]. Kur’ân-ı Kerîm 4/86, 6/54, 7/46, 13/24, 14/23, 16/32, 33/44, 39/73, ...
[9]. Kur’ân-ı Kerîm 21/83, 84
[10]. Ubey b. Halef, Mekke'li bir müşriktir. Hz. Peygamber (sav), vaktiyle zor günler yaşadığı Mekke'de bu adam O'na her rastlayışında :
«-Bak Muhammed ! Benim bir atım var, ona her gün mısır yediriyorum ; Bir gün binip onun sırtındayken seni öldüreceğim,» diye tehditler savururdu. Hz. Peygamber (sav) ise hiç telaşa kapılmadan, ağırbaşlı bir eda ile :
«-Bilakis, Allah'ın izniyle ben seni öldüreceğim,» diye cevap verirdi.
Peygamberlerin yalan söylemesi zaten imkânsızdır. Ayrıca bu nokta ile ilgisi bakımından açıklamak gerekir ki Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (sav) için Necm Suresi'nin üçüncü âyet-i kerîmesinde : «O, havadan konuşmaz !» buyurmuştur. Nitekim bu olay, Uhud günü O'nun bir mucizesi olarak gerçekleşmiştir.
[11]. Hz. Peygamber (sav) bir devlet başkanı olarak elbetteki gerektiğinde savaş ilan etmiş idam cezalarını onaylamıştır. Bu, O'nun bir rahmet peygamberi olmak ve savaşta bile mümkünse insan kanını kendi eliyle dökmemek gibi özellik ve gayretleriyle bir çelişki oluşturmaz. Çünkü gerektiğinde savaş ilan etmek ve ceza infazını onaylamak, hem dünya ve toplum disiplini açısından zaman zaman bir zorunluk haline gelir, hem de Hz. Peygamber (sav), mutlaka Allah Teâlâ’nın vahyi ile hareket ettiği için bütün kararlarında olduğu gibi bu konularda da elçilik ve kulluk görevlerini yerine getirmiştir.
[12]. Çağımız dünyasında «Müslümanım» diyen yaklaşık bir milyar 250 milyon insanın, ortalama %57'sinin namaz kıldığı söylenmektedir. Bu varsayımı kabul edecek olursak bu yüzde : 712 milyon 500 bin kişi eder. Bunlar her gün beş vakit namazın yalnızca farzını kılıyor olsalar, bu namazların toplam 9 ka'desi sırasında : Dokuzunu zamirle, onbeşini ise doğrudan olmak üzere Hz. Peygamber (sav)'i 24 er kez anmış olurlar ki bu takdirde 24 saat zarfında, dünya çapında Hz. Peygamber (sav), 24 x 712 500 000 = 17 milyar 100 milyon kez saygıyla anılmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki dünyada en yaygın olan Hanefi mezhebinin, mensupları sünnetlerini asla terketmez ve günlük namazları 17 değil, 38 rekat olarak kılarlar ki her gün 24 yerine 66 şar kez Hz.Peygamber (sav)'i anmış olurlar. Bayram ve cumalardaki artışa paralel olarak okunan yüzbinlerce ezanın, getirilen yüzbinlerce kâmetin ve Müslümanlarca sayılara sığmayacak kadar okunan salevat-ı şerife, kelime-i şahadet ve kelime-i tevhidlerin her birinde de mübarek adının ayrıca anıldığı hesaba katılacak olursa bu cihan peygamberinin, dillerde ve gönüllerde ne derece şan ve şerefle, saygı ve sevgiyle yaşadığını ve yaşayacağını tahmin edebilirsiniz.
[13]. Kur’ân-ı Kerîm 17/1
[14]. Kur’ân-ı Kerîm 53/7, 18
İslami Okul Okulların En Önemlisi