Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

PEYGAMBERLERE İMÂN - Islamdainanc - 23. Sayfa

 

PEYGAMBERLERE İMÂN

 

Peygamber, Nebi, Rasûl ve mürsel sözcüklerinin Terimsel anlamları

 

«Peygamber» kelimesi farsçadır ve iki sözcükten oluşan bileşik bir isim­dir. Bu terimin bir kesitini meydana getiren «Peygâm» söz­cüğü, haber de­mektir.  Diğer kesitini oluşturan «Ber» sözcüğü ise (götürmek anlamına ge­len «Bürden» masdarının türevle­rin­dendir ve)  götürücü anlamına gelir.

 

Peygamber kelimesi Kur’ân-ı Kerîm'de geçmez; Onun Arapça karşılık­ları olan ve elçi anlamına gelen: «Rasûl» ve «mürsel» ile haberci demek olan «nebî» sözcükleri Kur'ân'da vardır. «Rasûl» ve «mürsel», aynı kökk­ten gelirler. Dolayısıyla terimsel açıdan aralarında fark yoktur. Ancak bun­larla  «nebî» kelimesi arasında bu bakımdan şu farklar vardır:

 

Her ikisi de yeni bir kitap ve yeni bir şerîatla gönderilen ilâhi elçi anla­mında kullanılabilmektedir. Ancak bir önceki peygamberin şerîatına bağlı olarak gönderilen elçiye yalnızca nebî denir. Ona rasûl denmez. Bundan da «Rasûl» teriminin «Nebi» teriminden daha kap­samlı olduğu sonucunu çı­karabiliriz. Peygamber kelimesi ise bu ko­nuda belirgin bir an­lam verme­mektedir. Herhalde bu sözcüğün rasûl, ya da nebî anlamında kullanılması­nın bir sorun olmadığı açıktır.

 

Peygamber, nebi, rasûl ya da mürsel sözcüklerinin Türkçedeki terim­sel karşılığı ise «Allah elçisi» dir. «Nebi» sözcüğünün çoğulu «Enbiyâ», «Rasûl» sözcüğünün çoğulu «Rusul», «Mürsel» sözcüğü­nün çoğulu ise «Mürselîn» dir. Her üçü de peygamberler demektir.

 

Neden Peygamberlere İnanmalıyız

 

Peygamberlere inanmak, Allah Teâlâ’ya inanmanın gereğidir. Çünkü Peygamberler Allah Teâlâ’nın elçileridir, O'nun vahyettiklerini insanlara an­cak bu elçiler iletmiş, O'nun emir ve yasakları doğrultusunda in­sanları bu yüce kişiler bilgilendirmiş ve eğitmiştir. Öyle ise "Neden peygamber­lere inanma­lıyız?" sorusu, aynen: "Neden Allah'a inan­malıyız, Niçin varız, Öldükten sonra ne olacağız..." gibi sorulara benzemektedir.

 

Görüldüğü üzere peygamberlere inanmak, daha birçok gerçeğe inan­makla eş değerdedir ve onlarla bir bütünlük oluşturur. İnsan genel­likle çok basit hayat olaylarını kendi başına kavrayabilir, ama karma­şık evren­sel ger­çekleri, bir öncünün, bir öğreticinin yardımı olmadan yakalayamaz. İşte bu öncüler ve öğreticiler peygamberlerdir.

 

Hayatta çok sıradan ve so­mut aykırı­lıkları anlamak ve bu suretle de ya­rarlıyı zararlıdan ayırt ede­bilmek kolay­dır. Örneğin, ateşin, selin ve vahşi hayvan saldırısının tehli­kelerini, en ilkel insan bile bilir; Bu konuda derin bilgilere, geniş kül­türe, büyük tecrübelere ve bir akıl verene de ihtiyaç duy­madan bazı ön­lemler almayı kendiliğinden idrak eder. Hatta hayvanlar bile içgü­düleri saye­sinde tehlikelere karşı kendilerini sa­vunmaya çalışır, yaşamak için avla­nırlar.

 

Ancak eğer peygamberler olma­saydı insan, örneğin annesiyle baba­sıyla, öz ya da süt kardeşiyle cinsel iliş­kide bulunmanın kötülüklerini, domuz etinin zararlarını, yalancı şahitli­ğin, faizin, ünlenme kompleksi­nin olum­suzluklarını öğrenemezdi. Özellikle: Allah (cc), rûh, melek, cin, şeytan, âhi­ret, cennet ve cehennem gibi gaybî gerçekler hakkında gerekli bilgilere ula­şamazdı.

 

İnsanlar da diğer canlılar gibi bir âlemdir. Buna «beşeriyet âlemi» diyo­ruz. Ancak akıllı olma ayrı­calığı ile birlikte ilâhî vahye ayak uydurarak toplu halde yaşayan insanlar diğer canlılardan çok daha mü­kemmel popü­lasyonlar oluştururlar. Çünkü eğer peygam­berler olmasaydı in­san yığınları da tıpkı arılar, karıncalar ve penguenler gibi yüce değerlerden yok­sun, sa­dece egoya dayalı sürüler olarak kalırlardı. Tıpkı, mo­ral değerler­den nasibi olmayan ve sırf maddesel ilgilerle ya da yasaların zoruyla, bir arada yaşayan çağımızın (toplum diye adlandırılan) ka­labalıkları gibi.

 

Peygambersiz bir top­lumun yaşamında belki bireylera­rası ilişkiler belli bir disipline dayanabilir ve bu disiplin çok mükem­mel bir işbölümü  biçi­minde ortaya çıkabilir; Ama bu düzen, hiçbir zaman otomatik ve meka­nik olmaktan kurtulamaz. Böyle bir toplu­mun yaşamında esnekliğin ve hoşgö­rünün yeri olamaz. Böylece in­sanlar ya yasaların zoraki itişleriyle veya iç­güdüsel dürtülerle an­cak iş­levlerini yerine getirmeye bakarlar, iç­sel güzel­liklerin, manevi zen­gin­liklerin ve rûhânî coşkuların farkına bile varamaz­lar.

 

Peygamberlerin ve Allah Teâlâ’dan getirdikleri göksel mesajların insan­lık için ne kadar önemli olduğunu anlayabilmek amacıyla peygamber­siz insan topluluklarının  yaşamına şöyle bir bakmak yeterlidir. Buna iki ör­nek ver­mek mümkündür.

 

Birincisi, Roma Toplumudur ki Romalılar mimaride, güzel sanat­larda, siyaset ve eğitim alanında göz kamaştırıcı bir yaşam biçimi ser­gile­mişlerdir. Dünyada çok geniş bir alana yayılabilmiş ve arkaların­dan hay­ranlık uyandı­ran devâsâ büyüklükte eserler bırakmışlardır. Bütün bun­lara rağmen Roma Uygarlığı bir peygamberin öncülüğün­den, ilâhi vah­yin fazilet kaynakların­dan, Allah Teâlâ’nın feyiz ve nu­rundan  yoksun ol­duğu için tamamen seküler kalmış, zihinlerin ve gönüllerin derinlikle­rine hiçbir zaman nüfuz ede­memiş ve dünya uygarlıkları arasında sırf maddesel boyutlar içinde tıkanıp kalmıştır.

 

Romalılar'ın yaptığı o sanat harikası mermer heykeller, insanlara hiçbir zaman evrensel mesajlar ve­rememiş, çarpıcı erotik görünümle­riyle yal­nızca sapık ruhları gıdıkla­maktan ve sapkın eğilimleri kıpır­datmaktan öte bir işe yaramamıştır.. Bu gerçek her bakımdan do­nuk, seküler, ve in­san kurgusuyla sınırlı tüm uygarlıklar için de söz­konusudur. Bu nedenledir ki ilâhî bir din kimli­ğinden uzaklaşmış olmasına rağmen, Hıristiyanlığın, ör­neğin Bizans Dönemi'nden kalma loş ve köhne bir kilisesi bile heybetli bir Roma tiyatro­sundan veya bir Firavun pi­ramidinden insanı çok daha etkile­yicidir.

 

İkinci örnek ise, insanlara eşitlik ve mutluluk vadederken yaklaşık yüz­yıl boyunca yüzmilyonlarca insanı tutsaklık, yoksulluk ve mut­suzluk içinde kıvrandırdıktan sonra dayanamayarak nihayet kendi kendine çatırdayıp yı­kılan ko­münist rejimdir.

 

Dine afyon diyen bu rejimin te­orisyenleri, pey­gamberlere ve ilâhi me­sajlara hakaret gözüyle baktık­ları için felsefelerini materyalist düşünceden hareketle kurmuşlardır. Bu felsefeler hayata geçi­rilince, insan­lar yalnızca maddi alandaki öz­gürlüklerini yitirmekle kal­madılar, onlardan birçoğu bu yüzden Allah'a ve madde ötesi gerçeklere karşı kuşkuya düştükleri için stres al­tına girdiler bunalımlara düştüler; Maneviyat boşluğunun çok büyük ıstırabını çektiler. Öyleki zaman za­man haksızlığa uğrayan bu insan­lar baskı gördükleri kimselere, hiç de­ğilse içlerinden beddua edip biraz ra­hatlamayı bile bir çelişki saydılar. Halbuki dünyanın her yerinde hakimler, savcılar ve polisler bile sık sık haksızlığa uğrar ve delil ye­tersizliğinden do­layı kendile­rine zulmeden­lerden, yasal yollarla hak­larını bir türlü alamaz­lar. Böyle du­rumlarda on­ların bile, haklarını çiğneyenlerin Allah tarafından cezalandı­rılması için el açıp beddua et­tikleri nadir olaylardan değildir. Fakat materya­listlerin bu anlaşılmaz tutumu onları daha büyük sorunların içine itti. Tabiatıyla top­lumun sosyal ve ekonomik düzeni de bundan olumsuz yönde etkilendi. Çünkü bu perişanlık, kesinlikle bir peygamberin terbiye­sinden ve ilâhi bir  mesajın yoksunluğundan doğmuştu.

 

İşte bu belirgin farklar, peygamberlerin getirdiği mesajlardan (doğru ya da yanlış)  ilham alan insanlarla bu mesajlardan tamamen yoksun olanları birbirinden kalın çizgilerle ayırmaktadır. Bunların hangisi in­san doğasına daha uygundur? Peygamberlerin getirdiği vahiyler mi, yoksa insanların kurgu­larına dayanan rejimler mi? "Kardeşle cinsel iliş­kide bulu­nulabilir" diyen insanların tezi mi, yoksa bunu çirkin bir günah ve sapık­lık sayanların inancı mı? Allah'ın emir ve yasaklarına aykırı olsa bile, İnsan eliyle çizik­lenmiş yasalara uygun olan hiçbir söz ve eylemin suç sayılamayacağını ileri sürenlerin dediği mi, yoksa Allah Teâlâ’nın kitabına ve Elçisi'nin sünnetine aykırı olan her söz ve eylemin ancak suç sayılabi­leceğine inanan insanın imânı mı ?...

 

Bu ilgiyle burada önemli bir noktayı açıklamakta yarar vardır.

 

Bilindiği üzere hiçbir ipucu bırakılmadan işlenen suç, beşeri yasalara göre suç sayıldığı halde onu işleyen insan (saptanamadığı sürece)  suçlu de­ğildir. Oysa peygamberlerin getirdiği vahiylere göre bunun şöyle bir de­ğer­lendirilmesi vardır:

 

Harama tevessül etmek (yani yasaklı fiili işlemek)  herhâlükârda suç­tur. Onu işleyen insan da -eğer tespit edilirse- Şeriata göre suçludur. Ancak (ister tesbit edilsin ister meçhul kalsın), Allah huzurunda suç­ludur. Çünkü yakalanmasa bile Allah Teâlâ O'nun suçlu oldu­ğunu bilir. İşte vahye dayanan bu yargı topluma ahlâk olarak verilir. Onun için pey­gamber­lere ve onların getirdiği vahye inanan insanlar, resmi denetim ve kontrol­ların dışında kaldıkları yer ve zamanlarda da vicdan sorumluluğu ile hare­ket ederler. Çünkü herhangi bir ipucu bırakmadan bir suç işleseler bile bu­nun asla yanlarında kalmayacağına ve günün birinde işledikleri­nin hesa­bını Allah Teâlâ’ya vermek zorunda kalacaklarına inanırlar. İşte bu, esasen peygamberlerin getirdiği terbi­yedir. Halbuki peygamberlere ve vahye inan­mayanlar ipucu bırakma­dan işledikleri hiçbir suçu suç olarak görmez, hatta eğer bir çıkar sağ­layacaksa böyle bir suçu işlememeyi arala­rında aptallık sa­yanlar bile vardır. Nitekim dünyada işlenen katliamların, rüşvet ve yolsuz­lukla­rın, uluslararası uyuşturucu ve fuhuş ticaretinin fa­illeri ve aracıları arasında peygamberlere ve vahye inanmayanların sayısı daha çoktur. 

 

Şu halde dünya nüfusunun çok büyük bir kısmı şu veya bu şekilde pey­gamberlere inanır. Dünyadaki ahlâk kurumlarının tümü, yalanı, sa­mimi­yetsizliği, ikiyüzlülüğü, dalkavukluğu, aldatmayı ve bunlara benzer birçok ahlâkdışı davranışları reddeder. Bunları ise düşünür­ler ve filo­zoflar de­ğil, en başta peygamberler reddetmiştir. Öyle ise bü­tün ahlâk ku­rumları, te­melde peygamberlerin getirdiği vahiylerden ilham almaktadır. Bunların büyük bir kısmı yozlaşmış ve büyük öl­çüde aslından kop­muştur. Buna rağmen bu gerçekler peygamberlere ve onların getirdiği vahiylere inanma­nın aslında insan doğasının kaçınılmaz gereği oldu­ğunu kanıtlamaktadır.

 

Peygamberlerin kişiliği ve peygamberlik

 

Peygamberler, Allah Teâlâ'nın, insanlar arasından seçip onlara elçi ola­rak gönderdiği değerli şahsiyetlerdir. Bundan da anlaşılacağı üzere Allah elçileri, bütün insanlardan belirgin bir şekilde ayrıldıkları birta­kım niteliklere ve ayrıcalıklara sahiptirler.

 

Önce şunu belirtmek gerekir ki, Kâinatın Yaratıcısı, bütün varlıklar ara­sında insanları muhatap kabul etmekle onlara çok büyük bir değer vermiş­tir. Aralarından elçi seçmiş bulunduğu kimselere ise buna ek ola­rak bahşet­tiği üstünlükleri tahmin etmek güç değildir. Çünkü Allah'ın insanlara ver­diği değer, genel bir anlam taşır. Kimse kendisi için bu onurdan özel bir pay çıkaramaz. Fakat peygamberler böyle de­ğildir. Onlara verilen değer çok özel ve anlamlıdır. Aynı zamanda on­lar bunun farkın­dadırlar. Dolayısıyla bu yüce şahsiyetler sıradan in­sanlarla karşılaştırıldık­larında çok farklı oldukları anlaşılır.

 

Aslında peygamberler, maddi açıdan diğer insanlarınkinden daha de­ği­şik ve özel çevrelerde, ya da ayrıcalığı olan ortamlarda değil, bilakis on­larla aynı şartlar içinde doğup büyürler. Mensubu oldukları mille­tin her­hangi bir ailesi içinden çıkıp yetişirler. Her kes gibi yer, içer, se­vinir, üzü­lür, hastala­nır, gezer ve çalışırlar. Bununla beraber, ilâhi irâde ve takdir, ileride olağa­nüstü bir görevi üstlenebilecek yetenek ve güçle, ahlâk ve er­demlerle onları yetiştirir. Onlar vahiy alıncaya kadar kendilerini özel ola­rak yönlendiren bu yüce irâdenin farkında olmaz­lar. Hatta ilk vahyi alır­larken bu dehşet olayın, bir süre şokunu yaşar­lar. Ama bünyeleri bu geri­lime dayanabilecek güçte ya­ratıldığı için kısa bir süre sonra buna alışırlar.

 

Peygamberler, tertemiz sütle ve helâl besinle gıdalanarak yetişirler. Bütün çirkin söz ve eylemlerden, daha çocukluk yaşından itibaren uzak du­rurlar. Yaşamlarının ilk döneminde de (haşa!) hiçbir yakışık­sız tutum ve davranış göstermezler. Onlar daha minik birer yavru iken bile onurlu, ağır başlı, sakin ve son derece dikkatli olurlar. Hafızaları çok güçlüdür. Gençlikte yaşıtları, dönemin doğal bir özelliği olarak bünyedeki enerjinin itişiyle çe­şitli çılgınlıklara yönelirlerken onlar hiçbir hafiflik belirtisi gös­termez, bila­kis güçlerini çok daha ya­pıcı, yararlı ve saygın işlerde harcar­lar. Bu suretle de Allah'ın koru­ması altında hayatın her türlü aşırılıkla­rından, çılgınlıkla­rından, isra­fından ve bütün çirkinliklerinden uzak ka­larak insanlığa birer mürşit, birer öğretmen, birer öncü ve gerçek birer lider olarak yetişir­ler.

 

Peygamberlerin hepsi erkektir ve her birinde, Allah Teâlâ’nın elçisi ola­rak şu beş nitelik kesinlikle bulunur:

 

1- SIDK: Bu sözcük doğruluk demektir. Binaenaleyh bütün peygam­ber­lerin özü ve sözü doğrudur. Bir peygamberin (haşa!) yalan bir söz söy­lemesi imkânsızdır. Aynı zamanda bu yüce şahsiyetler daha kü­çükken bile bir pey­gamber adayı olarak asla yalan söylemezler. İçinde yaşadıkları toplum ne kadar dejenere olmuş bulunursa bulunsun, on­lar hiçbir za­man dürüstlük­ten ayrılmazlar. Hiçbir çıkar ya da baskı onların bu tutu­munu değiştiremez.

 

2- EMANET: Bu sözcük, emin ve güvenilir olmak demektir. Bütün pey­gamberler son derece güvenilir şahsiyetlerdir. Onlarda hainlik yap­mak gibi bir davranış asla görülmez. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın insan­lara açıklan­mak üzere onlara vahyettiği bilgiler ve değerler üze­rinde en ufak bir deği­şiklik yapmaz, böyle bir şeyi akıllarının ucundan bile geçir­mezler. Allah Teâlâ’nın emanetleri konusunda bu derece titiz olan peygam­berler, elbetteki insan­ların onlara bıraktığı emanetler ko­nusunda da aynı tutuma sahiptirler. Bu nedenle kimsenin sırrını or­talığa sermez, kimse­nin emanetleri üzerinde ta­sarrufta bulunmazlar.

 

3- İSMET: Bunun anlamı, masum olmak, yani suçsuz ve günahsız ol­mak demektir. Peygamberlerin suçsuzluğu süreklidir. Son derece if­fetli, namuslu, dürüst ve onurlu yaşadıklarından günah işlemek on­lar için söz­konusu olmaz. Geçmişleri tertemiz olduğu gibi gelecekleri de öyledir. Allah Teâlâ, insanı günah ve suç işlemeye iten nedenleri -ilâhî hikmetiyle - on­lardan uzaklaştırır. Bazı ufak hataları olabilir ise de bunlara: «Sehv» ya da «Zelle» denir. Ancak hemen düzeltir ve telafi ederler. Peygamberler, zaman zaman bazı yanlış kararlar alabilirler. Ancak bu kararlarda hiçbir kötü niyetleri yoktur ve genelde bu yanlış­lıklar zararsızdır. Zâten çok geçmeden ilâhî va­hiy onları en ideal doğ­rultuda yönlendirir. Bunlar aynı zamanda nadir birer ders ve ibret et­kisi bırakır. Davranışlarının bir so­nucu olarak başkalarının gördüğü zararlara gelince bunlar aslında birer hikmet ifade ederler. Bu, ya o in­sanların, bunu bir ceza olarak haketmiş olduklarından dolayı mey­dana gelir, ya da tamamen peygamberlerin ka­sıtsız yaptığı bir hareket ve hamle­nin sonucu olarak Allah Teâlâ’nın takdi­rine kalır.

 

4- FATANET:[1] Üstün ve keskin zekâ demektir. Gerçekten de pey­gamberler son derece parlak bir zekâya, güçlü bir kavrayış yeteneğine, sa­hip­tirler. Duyuları çok güçlü, dikkatleri keskindir. İnsanların hare­ket ve dav­ranışlarını isabetle değerlendirirler. Gönül ve dimağları Allah Teâlâ’nın nu­ruyla apaydındır. Onlar için gaflet asla söz konusu ol­maz. İyiyi kötü­den, gü­zeli çirkinden, doğruyu yanlıştan haklıyı hak­sızdan ayırt etemede bütün in­sanlardan daha yetenekli, daha seri ve daha başarılıdırlar. Kötü niyetli in­sanların hile ve oyunlarına hiçbir zaman aldanmazlar. Peygamberler çeşitli baskılara uğramış, ama her­kesin uğrayabileceği kom­ploların, hiçbir zaman kurbanı olmamışlar­dır. Onlara yapılan kötülükler ve saygısızlıklar için ön­ceden yapılmış hesaplar ve planlar hiçbir zaman tutmamış, bu nedenle düşmanları her zaman çok ani kararlar vererek, pek aşikar ve açık şekilde niyetle­rini ortaya koymak zorunda kalmışlar­dır. Denebilir ki saldırıya uğra­mış peygamberler, önceden planlanmış komploların değil, çok anî ve seri şekilde girişilmiş süikastler sonucu an­cak şehid edilebilmişlerdir. 

 

Peygamberlerin, üstün zekâ, güçlü bellek ve keskin dikkat gibi nitelik­lere sahip bulunmaları Allah Teâlâ'ya elçilik yapma görevinin zo­runlu ge­reğidir. Çünkü Alemlerin yüce Rabbi, aptal, bön, hantal, dik­katsiz, ruh­suz, şaşkın ve unutkan insanları elçi edinmekten münez­zehtir.

 

5- TEBLİĞ: Bildirmek anlamına gelen bu nitelik peygamberlere özgü ve onlar için zorunlu olan beş önemli ayrıcalıktan biridir. Bu demek­tir ki pey­gamberler, Allah Teâlâ'dan aldıkları bilgileri, emir ve yasak­ları kesin­likle insanlara ulaştırır ve onlara açıklarlar. Bunun tersi on­lar için söz­konusu olamaz. Dolayısıyladır ki bu yüce şahsiyetler, so­rumluluklarının idraki içinde Allah Teâlâ’nın mesajlarını insanlara ile­tirken çok kere baskı­lara işkence ve saldırılara uğramışlardır. Hatta Kur’ân-ı Kerîm'den de an­laşıldığı üzere onlardan bazıları yahudiler tarafından şehid bile edilmiş­lerdir.[2] 

 

Peygamberlerin Sayıları, mücadele ve çileleri

 

Gerçeklerin açıklanmasında sayısal ifadeler her zaman gerekli değil­dir. Çünkü sayılar yalnızca fizik güçlerin ve maddi değerlerin karşılaş­tı­rılma­sında işe yararlar. Oysa peygamberlerin varlığında, mücadele ve çile­lerinde sayılarla asla ifade edilemeyecek gerçekler vardır. Hem sonra pey­gamberleri hangi sınıfla, hangi örgüt veya toplulukla karşı­laştırmak du­rumunda kala­cağız ki onların sayısını öğrenmek bizim için bir işe yarasın? Onlar ki in­sanlık tarihinin en üstün liderleri, en büyük mürşitleri, en faziletli öğret­menleri ve en güçlü kahramanlarıdır; Öyle ise onları sayı ile anlatmaya ne hacet vardır!

 

Onlar önce hep tek başlarına mücadele alanına atılmış, ilâhi strateji­lerle düşmanlarına karşı savaşmış, ve bu yüce elçilerden, tertemiz ca­nını bu yolda verenler bile sonuç itibariyle hedeflerine ulaşmış, ha­sımlarını Allah Teâlâ’nın yardımıyla dize getirmişlerdir. Şu varki, ilâhi hikmet, onla­rın sayısını bizden saklı tutmayı öngörmüştür. Nitekim Allah Teâlâ, en son elçisi Hz. Muhammed (sav)'e, O'ndan önceki pey­gamberlerin sayısı hakkında ay­nen şöyle buyurmuştur:

 

«Gerçek şu ki: Senden önce de elçiler gönderdik; Onlardan kiminin ya­şamını sana anlattık, kiminin ise anlatmadık (...) »[3] 

 

Evet, Kur’ân-ı Kerîm'de 28 ulu şahsiyetin adı geçmektedir ki selef âlim­leri, bunların 25 inin peygamber oldukları hakkında görüş birliği içindedir­ler. Bunların adları şöyledir:

 

  1. Hz. Adem

  2. Hz. İdris,

  3. Hz. Nûh

  4. Hz. Hûd,

  5. Hz. Salih,

  6. Hz. Lût

  7. Hz. İbrahim,

  8. Hz. İsmail,

  9. Hz. İshak

10. Hz. Yakub,

11. Hz. Yusuf,

12. Hz. Şuayb,

13. Hz. Harun,

14. Hz. Musa,

15. Hz. Davud,

16. Hz. Süleyman,

17. Hz. Eyyûb,

18. Hz. Zülkifl,

19. Hz. Yunus,

20. Hz. İlyas

21. Hz. El-Yasa',

22. Hz. Zekeriyya,

23. Hz. Yahya,

24. Hz. Hz. İsa,

25. Hz. Muhammed

(Allah'ın selâmı onların ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.)

 

Peygamber olup olmadıkları konusunda kesinlik bulunmayan, bun­lar­dan başka üç zât daha vardır ki onlar da Uzeyr, Lokman ve Zülkarneyn'dir.

 

Zülkarneyn'in, Makedonya Kralı Büyük İskender ol­duğu yolundaki söy­lenti asılsızdır. Çünkü her şeyden önce İskender diye bir ad, Kur’ân-ı Kerîm'de yoktur. Zülkarneyn'in adı ise Kehf Sûresi'nin 83 üncü Âyet-i kerîmesi'nde geçmektedir. Ancak İskender diye ikinci bir adının daha bu­lunduğunu kanıtlayan güvenilir bir bil­giye rastlanma­maktadır. Kaldı ki Büyük İskender'in bir peygamber, ya da bir veli olması şöyle dur­sun putpe­rest bir müşrik olduğu ihtimali çok güçlüdür. Çünkü tarihler Onun Asya Seferi sırasında (M.Ö. 334 ilkbaharında Çanakkale Boğazı'nı geç­tikten sonra) Truva'da Priamos, Hektor ve Akhilleus adla­rındaki putlara ibadet ettiğini, onlara kur­banlar sunduğunu kaydetmek­tedir.

 

Allah Teâlâ, Ahqaf Sûresi'nin 35 inci Âyet-i kerîme'sinde Hz. Muhammed (sav)'e:

 

«Öyle ise sen de peygamberlerden -kararlı olanlar - gibi sabret (...)» diye emretmektedir. «Kararlı» diye tercüme edebileceğimiz bu ifade, Kur’ân-ı Kerîm'de «Ulu'l-Azm» olarak geçmektedir. Seleflerimiz, ka­rar­lılıkla nite­lenen elçilerin bütün peygamberlerden üstün oldukla­rını ve sayılarının beş olduğunu kaydetmektedirler. Bunlar başta pey­gamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) olmak üzere Hz. İbrahim, Hz. Nûh, Hz. Musa ve Hz. İsa efen­dilerimizdir.

 

Mucize

 

Peygamberler, insanları bilgilendirirken, onlara Allah'ın emir ve ya­sak­larını iletirken ruh asaletine sahip, zihinleri aydınlık ve iç dünya­ları terte­miz kimselerle karşılaştıkları gibi, katı yürekli, küstan, edep ve terbi­yeden yoksun, cahil, kaba ve anlayışsız kimselere de muhatap olurlar. Bu nedenle zor anlar yaşarlar. Allah tarafından insanlara elçi olarak gönde­rildiklerine bazen kötü niyetin bir sonucu olarak inan­mayanlar bulun­duğu gibi bir türlü ikna olamayan iyi niyetli kimseler de bulunabilir. İşte bunları inan­dırmak ve ikna etmek için  Allah'ın izniyle «Mucize» deni­len olağanüstü (belki de tabiatüstü) diyebilece­ğimiz olaylar sahnelerler.[4] Yani peygam­berler, ilâhî mûcizelerle desteklidirler. Böylece Allah Teâlâ insanlara bu fır­satı da vermiş, on­lara gerekçeli olarak inanma yolla­rını açık bırakmıştır.[5] 

 

Son Peygamber Olarak Hz. Muhammed Mustafa (sav)'nın

Kişiliği ve Misyonu

 

Hz. Muhammed (sav)'in kutlu hayatı siyer denen özel bir tarih bili­mi­nin konusudur. Dolayısıyla burada, O'nun dünyaya şeref verdikten sonra uyandırdığı yankılarla, bıraktığı derin izlerle ve kıyamet kopun­caya kadar devam edecek olan yüce davasıyla imân ve akâid bilimine konu oluşturan yönleri bizi ilgilendirmektedir.

 

Hz. Muhammed (sav)'e, (Allah'ın bir elçisi olarak) imân etmek kadar O'nun sahip bulunduğu özelliklere ve ayrıcalıklara da aynı zamanda imân etmek şarttır. Ancak bu özellikler ve ayrıcalıklar tafsilî imânda söz­konusu olur. Bunları öğrenebilmek ise O'nun müstesna kişiliğini etraf­lıca tanımaya bağlıdır. Kur’ân-ı Kerîm'in açıklamaları ve bizzat kendisi­nin hadis-i şerif­leri, O'nun yüce kişiliğini bize tanıtacak kadar yeterli bilgi­ler vermektedir. Allah Teâlâ'nın şu sözü, bu konuda söy­lenebilecek her şeyi özetler gibidir:

 

«Ve sen yüce bir ahlâka sahipsin.»[6] 

 

Kâinatın Yaratıcısı tarafından böylesine övülmek, dünyada hiçbir in­sana nasip olmamıştır. Esasen Hz. Muhammed (sav)'in parlak mezi­yet­leri, ruh zenginliği, fazilet ve ahlâkı O'nun, Allah'ın en iyi kulu olma­sında sak­lıdır. Öyle ise O'na gerçek anlamda imân edebilmek için, «Kulluk»[7] kav­ramını, bu yüce kişiliği kapsayan evrensel boyutla­rıyla öğrenmek gere­kir. Evet Hz. Muhammed (sav)'in kişiliğinde ger­çek ifade­sini bulan kulluk ne­dir, ne demektir, O'nu en son elçi olarak seçen ve âlemlere rahmet olarak gönderen Rabb'ine nasıl kulluk et­miştir?..

 

Önce şurası belirtilmelidir ki «kulluk» kavramının,  zaman içinde yoz­laşmasıyla birlikte Hz. Muhammed (sav)'in kişiliği hakkındaki gerçek bilgi­ler de farklı yorumlarla yaygınlaşmıştır. Dolayısıyla yüzyıl­lar sonra O'nun hakkında yaratılan imajın gerçeğe uyduğunu söyle­mek güçtür. Aslında bu sorun, O'nun ölümü üzerinden üçyüzyıl bile geçmeden Müslüman toplu­mun İslâm'a bakış açısında oluşmaya baş­layan çelişkilerin bir parçasıdır. Çünkü insan yaşamının her saniye­sinde söz konusu olan kulluk olgusu­nun, daha sonraları, insanın yal­nızca rûhani yaşamıyla sı­nılı bulunduğu görüşü egemen olmuştur. Bunun anlamı şudur:

 

İlk Müslümanlar, hayatın her alanında örnek davranışlar sergilemekle in­sanın, Allah'ı hoşnut edece­ğine ve bu suretle de O'na kullak yapmış olaca­ğına inanırlardı. Halbuki çok sonraları bu görüş değişti. Müslümanlar, in­sanın ancak namaz, oruç ve dua gibi rûhânî yaşamıyla kulluk yapabildiği kana­atine saplandılar; Bunun dı­şında, örneğin çalışırken, yürürken, alıp sa­tarken, dünya işleriyle uğraşırken kulluk atmosferinin dışında kalındığı ya­nılgısına düştüler.

 

Tabiatıyla Hz. Peygamber (sav)'in kişiliğine de bu ha­talı anlayışla bak­maya başladılar. Nitekim bu nedenledir ki O'nunla tari­kat rûhanileri ara­sında benzerlikler aranmakta ve bu şahıslar O'nunla özdeşleşti­rilmektedir. Oysa Hz. Peygamber (sav)'in, kişiliği ve misyonu belgesel olarak ortadadır. Örneğin, kendisine vahiy inmeye başladıktan sonra vefat edinceye kadar ge­çen 23 yıl­lık süre içerisinde önce taş ve hey­kel­lere tapanları yola getirmeye, onları tevhid doğrultusunda ıslah et­meye çalışmış, her türlü ahlâksızlığa, iffetsiz­liğe, ilkelliğe, ve zorbalığa karşı mücadele etmiş; Ondan sonra da bir devlet kurmayı başarmış, birçok kez savaşa katılmış, orduları sevk ve ko­muta etmiş, ashâbına ce­maatla namaz kıldırmış, cezaların infazında bizzat bulunmuş ve ümmetinin manevi atası olarak hayatının her alanında çar­pıcı insan­lık ör­nekleri ser­gilemiştir; Bütün bunlarla da Allah Teâlâ'ya kul­luk etmiştir.

 

Öyle ise kesinlikle ifade etmek gerekir ki Hz. Peygamber (sav) 'i, (Allah'ın hem kulu hem elçisi olarak)  nasıl idiyse öylece tanımadıkça; Aynı zamanda O'nun kişiliğini ve misyonunu, bizzat kendisinin açıkla­dığı «Kulluk»  ve «İmân» kavramlarının gerçek ölçüleri içinde benim­seme­dikçe mü’min sayılmak mümkün değildir. Hele ruhânileri O'nunla özdeş­leştirerek, tarikat şeyhlerini (haşa!) O’na benzeterek, yakışmayan yabancı kimlikleri O'na malet­mek küfrün ta kendisi­dir!

 

Hz. Peygamber (sav)'in Allah Teâlâ’ya yaptığı kulluk ve elçilikle bu elçili­ğin, cihanşümûl yönünü şu şekilde özetlemek mümkündür:

 

1- Davası uğruna, dünya liderlerinden ve tarihin en ünlü cengaverle­rinden hiç kimsenin gösteremediği eşsiz bir cesaret, gayret, sabır, dire­niş ve kahramanlık örnekleri sergilemiştir. Allah Teâlâ’dan aldığı emir­leri, ür­per­meden, çekinmeden ve büyük bir soğukkanlılıkla müşrik­lerin mağrur li­derlerine iletmiş, O'nları, batıl inançlarından ve içinde bulundukları çirkin yaşam biçiminden vazgeçip tevhidle şereflenme­lerini  her fırsatta öğütle­miştir.

 

2- Hz. Peygamber (sav), Allah Teâlâ'dan almış olduğu kutsal mesaj­larla insanlık dünyasına evrensel değerler getirmiştir. Bunlar, insanın ruhunu yücelten, onu üstün ahlâk ve erdemlerle olgunlaştıran; Toplumların birlik ve beraberlik, dirlik ve düzen, adalet ve hoşgörü içinde yaşamasını sağlayan yüce değerlerdir.

 

Örneğin bunlardan bir tanesi de selâmlaşmadır. Hiçbir milletin selâm şekli, İslâm’ın «Esselâmu aleykum» ifadesiyle ortaya koyduğu evren­sel kap­sama sahip değildir. Meselâ İngilizce: «Good morning» , Fransızca: «Bonjour» Türkçe: «Günaydın» ve hatta Arapça: «Sabâh'ül-khayr» çok kısır an­lamlar vermektedir. Çünkü bu tür ifadelerde:

 

a- Yalnızca bir günün iyi geçmesi dileği vardır. Halbuki İslâm’ın selâm ifadesinde bir zaman sınırı yoktur. Selâm veren Müslüman, din kar­de­şine bütün zamanları kapsayan bir barış, Allah'dan rahmet ve bere­ket di­lemiş olur.    

 

b- İslâm’ın selâm ifadesi Kur’ân-ı Kerîm'de tescil edilmiştir[8] ve Kur’ân-ı Kerîm'in diliyle söylenir. Dolayısıyla hangi milletten olursa ol­sun, hangi dili konuşuyor olursa olsun İslâm’ın koyduğu selâm şekli, her Müslüman için aynıdır. Bu bakımdan, milletlerarası bir özel­liğe sahiptir. Halbuki diğer dillerde selâmlaşma böyle değildir. Her millete ait selâm şekli o milletin kültür ve anlayışıyla sınırlıdır. Örneğin Fransızlar, İngilizler, Almanlar, İtalyanlar, İspanyollar ve daha birçok milletler Hıristiyan olduk­ları halde bunların, Müslüman­lar gibi ortak bir selâmlama şekli yoktur. Dolayısıyla başka bir millete ait selâm şeklini kullanan, ya da böyle bir selâm şekline muhatap olan insan, selâmın insancıl ve barışçıl içeriğine rağmen kendisini yabancı hissetmekten kurtaramaz. 

 

Hz. Muhammed (sav)' in getirdiği vahye dayanan namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetlerle bütün emir ve yasaklar da aynen böyle evren­sel birer anlam taşırlar. Özellikle ibadetler, hiçbir sporun, hiçbir âyi­nin, hiçbir alış­tırma, geliştirme, terapi ve rehabilitasyon sisteminin insana kazandıra­maya­cağı ruh ve beden sağlığını kazandırır, toplumun sos­yal ve ekono­mik disip­li­nini sağlar. Bu nedenledir ki Müslüman kişi bu ibadetleri yap­tıktan sonra büyük bir rahatlık hisseder ve mutlu olur. 

 

3- Hz. Muhammed (sav)'e inen vahiy, disiplin müeyyideleri dışında şekle pek önem vermemiş, işin ruhunu ve özünü ön planda tutmuş­tur. Bu nedenle her ne kadar giyim, kuşam ve beden temizliği konu­sunda as­hâbını daima öğütlemiş ise de belli bir kılık ve kıyafet üze­rinde asla dur­mamıştır. O, her zaman insanların ve toplumların dü­zen ve asayiş içinde yaşamala­rına, adaletin dakik bir şekilde uygu­lanmasına, hiç kimsenin ezilmemesine, saygı ve sevginin, dürüstlük ve karşılıklı güvenin yayıl­masına önem ver­mek gibi tüm insanlığı il­gilendiren büyük ve duyarlı konular üzerinde durmuştur.

 

O'nun traşla ilgili bazı sözleri, sırf Müslüman kişinin müşrik­lere ben­zeme­mesi ve değerlerin bu suretle yozlaş­maması amacını gütmek­tedir. Buna abartılı içerikler kazandıranların ha­disdeki gerçek amacı anla­yamadık­ları açıktır. Bu nedenle gerek kullandık­ları özel kılık ve kıya­fetler, gerekse İslâm’ın ibadet şekillerine zaman içinde eklenen çeşitli âyinler en azından kanıtlanmak zorundadır.

 

Ayrıca en büyük cihan peygamberi olarak Hz. Muhammed'in, yaşa­mına, kişilik ve misyonuna ilişkin şu ayrıntıların bilinmesinde yarar var­dır:

 

1- Peygamberlik mevkiinin gizemli bir özelliği olarak (çok basit rahat­sız­lıklar ve vefatından önceki son birkaç günlük hastalığı hariç) giriş­tiği çetin ve yorucu mücadelelere rağmen Hz. Muhammed (sav), ya­şamı bo­yunca hasta yatmamıştır. Uhud Savaşı sırasında isabet alarak hasar gören bir di­şinden başka herhangi bir sakatlık geçirmemiştir. Dişindeki bu hasar, O'nun vücut bütünlüğü üzerinde herhangi bir olumsuz etki ve görünüm bırak­ma­mıştır. Bu özellik aynı zamanda bütün peygam­berlerde vardır. Nitekim yaralanır, daha önce tertiplenemeyen çok ani süikastlere uğrayarak şehid olurlar. Fakat  yaralanarak ya da kaza geçi­rerek (sürekli şekilde) sakat kalmış hiçbir pey­gamber yoktur.

 

Peygamberlerden Hz. Eyyub'un uzun süre hasta yattığı ve (haşa!) vü­cu­dunun kurtlandığı yolundaki söylentiler doğru olmasa gerektir. Evet Hz. Eyyub hastalanmış, büyük ihtimalle uzun sürmeyen rahat­sızlığını Allah'ın bir takdiri ve sınavı olarak önce sabırla karşılamış, ancak pey­gamberlik mis­yonunu yerine getirebilmesi için şifa dilemiş­tir. Allah Teâlâ da O'nun du­asını kabul buyurarak şifasını ihsan et­miştir.[9] Çünkü ilâhi elçilik, sü­rekli beden ve akıl sağlığı yanında aktivite isteyen önemli bir görevdir. Peygamber seçilmiş olmanın en büyük hikmetlerinden biri de budur.

 

2- Hz. Peygamber (sav), Hakkın ve gerçeğin düşmanlarına karşı verdiği onca silâhlı mücadeleye rağmen hayatında yalnızca Uhud Savaşı sıra­sında üzerine doğru saldıran Ubey b. Halef[10] adlı bir düşman nefe­rini öldür­müş, ondan başka hiçbir insan kanını kendi eliyle dökme­miştir. Çünkü O, Allah tarafından âlemlere rahmet olarak gönderil­miştir.[11] Vakıa O, bü­tün peygamberlerin aynasıdır. Çünkü onların cümlesinden üstündür. Bu ne­denle elbette ki ne kadar Allah elçisi varsa temelde in­sanları öldürmek için değil, bilakis Allah’ın emir ve yasaklarını, O’nun vahyettiği değerli bilgileri, ha­yat ve kâinât gerçeklerini bildirmek, insanları eğitmek ve ıslah etmek üzere gel­mişlerdir.

 

3- Peygamberlerden, insanlık tarihinin en ünlü kahramanlarından, li­derlerinden, imparatorlarından, dahilerinden, bilgin, filozof, icatçı, bu­luşçu ve sanatçılarından hiçbir kişinin ünü, Hz. Muhammed'in şanı, şe­refi, ve şöhreti kadar yayılmamıştır; Bir süre yayılmışsa da sonraları unu­tulmuş­tur.  O'nun ise dünyanın her yerinde şanlı adı her gün milyarlarca kez yük­seklerde, mimberlerde ve kürsülerde, ilim meclislerinde, namaz­larda, kut­sal mekânlarda ve gönüllerde anılmaktadır. Yüzyıllarca böyle anılmıştır, kı­yamet kopuncaya kadar da sürekli yâd edilecektir. Bir muci­zesi olarak O'nun mübarek adı her saniye, ama her saniye dünyanın her yerinde oku­nan ezanlarda ve namazlarda saygıyla anılmaktadır.

 

Hayatınızda şu ilginç olayı hiç düşündünüz mü ?

 

Dünya, -bilindiği üzere - yuvarlak olduğu için bütün ülkelerde sürekli olarak namazlar kılınmakta, bu namazlar için de ezanlar okunmakta ve kâmetler getirilmektedir. Tabiatıyla saat farkından dolayı beş vakit namaz, bütün dünyada aynı anda ve süreklilikle her saniye kılınmaktadır. Örneğin, dünya­nın bir noktasında sabah namazı kılınırken birkaç boy­lam ötede öğle na­mazı, bi­raz daha ileride ikindi namazı, ondan biraz daha ötelerde de ak­şam ve yatsı namazları, aynı dakikalarda eda edil­mektedir. İki rekatlı namazların ikinci, dört rekatlı namazların ise hem ikinci hem de dör­düncü rekatlarında, (ka'delerde)  Hz. Peygamber (sav), her gün milyarlarca kez saygıyla anılmak­tadır. İşte bu gerçek O'nun, kıyamete değin yaşanacak olan canlı bir mucize­sidir.[12] 

 

İsrâ ve Mirâc

 

İsrâ: Hz. Peygamber (sav)’in bir gece vakti Mekke’deki Mescid’ül-Harâm’dan, Kudüs’deki Mescid’ül-Aksa’ya saniyelerle dahi ifade edi­le­meye­cek bir hızla nakledilmesi olayıdır. Kur’ân-ı Kerîm bu olayın ke­sin şekilde cereyan ettiğini bize haber vermektedir.[13] 

 

Mirac da, O’nun bu yolculuktaki ilk durağı olan Kudüs’den, (insan id­ra­kiyle nerede olduğu bilinmeyen) Sidre’t-ül-Müntehâ Makamı’na yine pek süratli ulaştırılması olayıdır. Kur’ân-ı Kerîm bu olayı da doğ­rulamak­tadır.[14] 

 

İsra ve Mirac, Hz. Muhammed (sav)’in en büyük mucuzelerinden­dir. Bu hadise bizi kuşatan doğa yasalarının dışında olup bitmiştir. Bu ne­denle İsra ve Mirac’ı, insanın akıl ve idrak sınırları içinde açıklamak mümkün değildir.

 

Gerek İsra gerekse Mirac, imânın temel ilkelerinin ayrıntılarından­dır. Dolayısıyla bu iki olaya, ya da birine inanmayanın İslâm Dini ile iliş­kisi kesi­lir. 

 



[1]. Bu kelime, kimi yazarlar tarafından «Fetânet» olarak kullanılmıştır. Bilmek ge­re­kir ki, Bu sözcükteki ilk (t), Arapça yazılımda (t) değil, (tı) dır. Yani kalındır. Dolayısıyla Türkçede bu harfi kalın okuyabilmek için ondan önceki harfin (e) değil, (a) ol­ması gerekir. Daha önemlisi, «Fetânet» sözcüğü Araplar tarafından pek kullanılmıyor olsa bile Arap dil gramerinin il­gili kurallarına göre bir masdar kabul edilirse «Fitne» demek olur ki bu­nun «Fatânet» le hiçbir ilişkisi yoktur.

 

[2]. Kur’ân-ı Kerîm 2/61, 2/91, 3/21, 3/112, 3/181, 4/155

 

[3]. Kur’ân-ı Kerîm 40/78

 

[4]. Bk. İmânın İlkeli (Doğru Haber)

 

[5].  «Perişen olan da bir gerekçeyle perişan olsun, hayat bulan da -yine - bir gerekçeyle hayat bulsun»:Kur’ân-ı Kerîm  8/42

 

[6]. Kur’ân-ı Kerîm 68/4

 

[7]. Kulluk kavramının örfî ve fıkhî olmak üzere iki farklı anlamı vardır. Mü'min kişi­nin meşru olan her iş ve davranışı da örfen ibadet sayılır. «Dünyadan nasibini   unutma » (28/77)  meâlindeki ilâhî tavsiye, dünyevî de olsa yararlı her işin Allah Teâlâ’yı hoşnut edeceği umulur. Ancak rûhânî anlamdaki kulluğun, yani “ibâdet”in tanımı ve esasen nele­rin ibâdet sayıldığı konu­sunda ölçü İslâm Fıkhı’dır.

 

[8].  Kur’ân-ı Kerîm 4/86, 6/54, 7/46, 13/24, 14/23, 16/32, 33/44, 39/73, ...

 

[9].  Kur’ân-ı Kerîm 21/83, 84

 

[10]. Ubey b. Halef, Mekke'li bir müşriktir. Hz. Peygamber (sav), vaktiyle zor günler ya­şa­dığı Mekke'de bu adam O'na her rastlayışında :

 

«-Bak Muhammed ! Benim bir atım var, ona her gün mısır yediriyorum ; Bir gün binip onun sırtındayken seni öldüreceğim,» diye tehditler savururdu. Hz. Peygamber (sav) ise hiç te­laşa kapılmadan, ağırbaşlı bir eda ile :

 

«-Bilakis, Allah'ın izniyle ben seni öldüreceğim,» diye cevap verirdi.

 

Peygamberlerin yalan söylemesi zaten imkânsızdır. Ayrıca bu nokta ile ilgisi bakımın­dan açıklamak gerekir ki Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (sav) için Necm Suresi'nin üçüncü âyet-i kerîmesinde : «O, havadan konuşmaz !» buyurmuştur. Nitekim  bu olay, Uhud günü O'nun bir mucizesi olarak gerçekleşmiştir.

 

[11]. Hz. Peygamber (sav) bir devlet başkanı olarak elbetteki gerektiğinde savaş ilan et­miş  idam cezalarını onaylamıştır. Bu, O'nun bir rahmet peygamberi olmak ve savaşta bile müm­künse insan kanını kendi eliyle dökmemek gibi özellik ve gayretleriyle bir çe­lişki oluş­turmaz. Çünkü gerektiğinde savaş ilan etmek ve ceza infazını onaylamak, hem dünya ve top­lum disiplini açısından zaman zaman bir zorunluk haline gelir, hem de Hz. Peygamber (sav), mutlaka Allah Teâlâ’nın vahyi ile hareket ettiği için bütün kararlarında olduğu gibi bu konu­larda da elçilik ve kul­luk görevlerini yerine getirmiştir.

 

[12]. Çağımız dünyasında «Müslümanım» diyen yaklaşık bir milyar 250 milyon insanın, or­talama %57'sinin namaz kıldığı söylenmektedir. Bu varsayımı kabul edecek olursak bu yüzde : 712 milyon 500 bin kişi eder. Bunlar her gün beş vakit namazın yalnızca farzını kı­lı­yor olsalar, bu namazların toplam 9 ka'desi sırasında : Dokuzunu zamirle, onbeşini ise doğru­dan olmak üzere Hz. Peygamber (sav)'i 24 er kez anmış olurlar ki bu takdirde 24 saat zar­fında, dünya çapında Hz. Peygamber (sav), 24 x 712 500 000 = 17 milyar 100 milyon kez say­gıyla anılmaktadır. Ancak unutul­mamalıdır ki dünyada en yaygın olan Hanefi mez­hebinin, mensupları sünnetlerini asla terketmez ve günlük namazları 17 değil, 38 rekat olarak kılar­lar ki her gün 24 yerine 66 şar kez Hz.Peygamber (sav)'i anmış olurlar. Bayram ve cumalar­daki artışa paralel olarak okunan yüzbinlerce ezanın, ge­tirilen yüz­binlerce kâmetin ve Müslümanlarca sayılara sığmayacak kadar okunan salevat-ı şerife, kelime-i şahadet ve kelime-i tevhidlerin her birinde de mübarek adının ayrıca anıldığı hesaba katılacak olursa bu cihan peygamberinin, dillerde ve gönüllerde ne derece şan ve şerefle, saygı ve sevgiyle yaşadığını ve yaşayacağını tahmin edebilirsiniz. 

 

[13].  Kur’ân-ı Kerîm  17/1

 

[14]. Kur’ân-ı Kerîm  53/7, 18