Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

AHİRET GÜNÜNE İMÂN - Islamdainanc - 24. Sayfa

AHİRET GÜNÜNE İMÂN

 

Kıyamet Nedir 

 

«Kıyâmeh» sözcüğü Kur’ân-ı Kerîm'de 70 kez geçmekte ve istisna­sız «Yevm'el-Kıyâmeh» (yani kıyamet günü) şeklinde bileşik olarak bu­lun­maktadır. Bu sözcüğün sonundaki değişken (h) Türkçede eskiden beri de­ğişmez (t) olarak seslendirilmiştir. Kur'ân'da ayrıca «es-Sâ’ah» kelimesi de kıyamet anlamında kullanılmıştır.

 

Bu olay, dille anlatılamayacak kadar çok büyük ve dehşetli olacaktır. Allah Teâlâ’nın vereceği emirle İsrâfil adlı meleğin yapacağı ilk korkunç uyarı üzerine bütün canlılar ölecek, ikinci uyarı üzerine de insanların tümü, ge­nel bir silkinişle yeniden dirilip neye uğradıklarını bilmeden şaşkın bir şe­kilde kalkacaklardır. İşte kıyâmet olayı kısaca budur. Elbetteki, yaşanmadan tam anlamıyla bilinemeyecek olan bu mukad­der hadisenin ne derece kap­samlı ve ne kadar müthiş olduğunu bazı âyet­ler bize haber vermektedir.

 

Ancak şunu açıklamak gerekir ki: Kı­yamet, henüz insanlar tamamen yok olmadan başlayacak ve belki de çok uzun bir süreç boyu birbirini izleye­cek olaylardır.[1] Öyle ki, ilk çalkantıların şokuyla anneler emzikteki be­bekle­rinden vazgeçip on­ları bir kenara atacak, gebe kadınlar çocuklarını dü­şüre­ceklerdir.[2] Kesin olarak bili­nen bir şey varsa o da bu hadisenin ola­ğanüstü ve korkunç değişimler, patlamalar, gürültüler, sar­sıntılar ve yıkım­larla ka­rışık olarak meydana geleceğidir.[3] 

 

Kâinatın ilk yaradılışı nasıl ki milyonlarca yıllık uzun devrelerle ger­çek­leşmiş ise kıyamet olayı için de aynı şeyi düşünmek mümkün­dür. Çünkü kıyametin, kâinât çapında bir yıkım ve çözülme şeklinde cereyan edeceği dü­şü­nü­lürse bu olay uzaydaki bütün sistemlerin, disiplin ve düzenini kay­bet­mesi anlamına ge­lir. Kâinattaki eşya ve olaylar arasında bulunan ince he­saba dayalı ilişkilerde Allah'ın dileyeceği bir sırada meydana ge­lebilecek bir kopukluktan sonra bunun birbirini izleyeceği ve niha­yet dünyamızın ve üzerindeki her şeyin de görülmedik bir yıkıma uğ­raya­cağı akla pek uy­gundur. Ancak bunu, «Big Bang» olayının bir kar­şıtı olarak açıklamak, yani ileri sürüldüğü üzere 20 milyar yıl kadar önce kâinâtın bir patlama sonucu meydana geldiğini, dola­yısıyla bu gerilim için bir de büzülme ve içe çekilme gibi tamamlayıcı bir zo­runlu dönüş olacağını kabul etmek herhalde erkenci bir gayret olur.

 

Bu dünyadaki hayatın tamamen sona ermesiyle birlikte üç büyük olay yaşanacaktır:

 

a) «Baas» (diriliş)

b) Kıyamet

c) Hesaba çekiliş

 

Kur’ân-ı Kerîm, bunların kesinliğini bildirmektedir. Diriliş olayının iç yüzünü yalnızca Allah Teâlâ bilir. Bizleri hiç yoktan var eden kâinatın yara­tıcısı, canlıları öldürdükten sonra aynı parça ve organlarla on­ları ye­niden diriltecek güce elbetteki sahiptir. Reenkarnasyon iddiaları ise İslâm âlimleri tarafından çürütülmüştür.

 

Dirilişle kıyamet, iç içe cereyan eden bir olaydır. Yani diriliş, kıya­me­tin bir parçası olarak gerçekleşecektir. Çünkü dünyada hayat henüz de­vam ederken kıyamet kopmaya başlayacak ve hayat tamamen sona erince de sü­recektir. İşte bu süreç içinde hem dünyadaki hayat tama­men son bu­lmuş olacak, hem de insanların yeniden dirilmesi olayı meydana gelecektir.

 

Hesaba gelince bu hadise, kıyamet ve âhiret gerçeğinin ağırlık mer­ke­zini oluşturur. Bu olay belki de sayılarını ifade etmek için rakamların yetmeye­ceği kadar insandan hesap sormak, bunların bir bölümünü ce­za­landırmak, bir kısmını ise ödüllendirmek demektir. Allah Teâlâ, el­bette ki ilâhî gücüyle bunu gerçekleştirecektir. Bu kadar insanı dün­yada yoktan var eden, onları rızıklandıran, kimisini aziz, kimisini de rezil eden, hik­met ve kudretiyle onlara türlü türlü olaylar yaşatan Yüce Allah, bu haya­tın hesabını âhirette onlardan sormaya ve herkesi adaleti veya lutfuyla yargılamaya kâdirdir.

 

Kıyamet: Nice masum kanların boş yere akıtılmasında parmağı bu­lu­nan canilerin; nice hak ve özgürlükleri çiğneyen, dokunulmaz mal ve mülkleri yağmalayan zâlimlerin; nice tertemiz namusları zorla kir­le­ten sa­distlerin; Allah'ın yüce divanında şaşmaz adalet terazisiyle yar­gılana­cakları korkunç gündür. Yine kıyamet: Dünyada adaletle hük­me­denlerin, daima hakkın ve ezilmiş haklının yanında yerini alanla­rın, erdemleri yaygınlaş­tırmak ve in­sanlığa gerçek mutluluğu yaşat­mak için çaba sar­fetmiş hayırlı insanların ödüllendirileceği güzel gündür.

 

İleride «Neden âhirete inanmalıyız?» sorusuna cevap verirken üze­rinde durulacak olan hesap olayının dünyamızdaki zaman kavra­mıyla ne kadar süreceği ve nasıl yapılacağı noktasında ne söylenirse ha­yalî olacak­tır. Ancak insanların bu dünyadaki tutum ve davranışla­rına, ahlâk ve gi­dişat­larına, kavga ve savaşlarına bakılacak olursa he­sabın herkes için ko­lay ol­mayacağı açıktır.

 

Bazen «Öbür dünya», bazen de «Ebedî âlem» dediğimiz âhiretin kapısı ölümle aralanır. Basit bir ifadeyle,  "Rûhun bedenden ayrılması" ola­rak ta­nımlanan ölüm olayının ise ne olduğunu insanoğlu gerçek yö­nüyle an­la­yamamış ve anlayamayacaktır.

 

Biyoloji dilinde: "Yaşamsal fonksi­yonla­rın geri dönüşsüz olarak son bulması" biçiminde tarif edi­len ölü­mün me­tafizik içyüzünü, bilim açıkla­maktan acizdir. Çünkü deyim ye­rinde ise bu olay, hücreler içindeki canlılık akımının madde­ötesi mer­kezden kesilen kontakla durdurulmasıdır. Ancak bunun mahiyetini kavramaya, insanın ne aklı, ne de bilgileri yeterlidir. Yalnız bunu değil, insan, berzah âlemini, kıyameti, sı­ratı, cenneti ve cehen­nemi de bu dünyadaki tahminleriyle ya da hayal gü­cüyle anla­yamaz. Esasında da insan bu gerçekleri duyumsa­malı, algılamalı an­cak anlamama­lıdır.

 

Çünkü insan bu dünyada ciddî bir sınavdan geçi­ril­mektedir. Bütün ya­ratıklar arasında Allah Teâlâ'nın doğrudan muhatabı olan insan, çok ayrıca­lıklı, so­rumlu, belli di­siplinlere bağlı bir varlık­tır; Kâinatın Rabb'i tarafın­dan özel bir amaçla yara­tıl­mıştır. Bu amacın önemli bir ayrıntısı da onun bu dünyadaki tüm ya­şa­mının evrensel bir sı­navdan ibaret olmasıdır. Dinin «Gayb» olarak örtülü tutuğu ve inanılma­sını teslimiyetle iste­diği gerçek­ler işte bu sı­navın en önemli sorularını oluş­turmaktadır. 

 

Bu dünyada mezara konabilenlerle bundan yoksun kalanlar ara­sında belki sağlar açısından psikolojik bir teselli farkı vardır. Çünkü ölümle bir­likte yolcu edilen insanın, bir mezara konabilmiş olmakla âhirette onun bir ayrıcalık kazanacağını hiç kimse kanıtlayamaz. Bu, aynı za­manda tür­belerin kubbeleri altında yatanlar için de söz konusu­dur. Peygamberler ha­riç, ahi­rete intikal etmiş olanlara biçilen değerle­rin ve takdir edilen ma­kam ve rüt­bele­rin hepsi insanların hayal ürü­nüdür ve insanlar bundan sorumludur. Çünkü ölümle birlikte insan önce aslına döner; Yüce Yaratıcının kurmuş olduğu zincirleme sistem içindeki biosferin kuca­ğında (hangi tip mezara konmuş olursa olsun ve kendisi kim olursa ol­sun) onu ayrıştıracak ve kı­yamet kopuncaya kadar yeniden ve tekrar tek­rar yararlı hale getirecek olan Allah'ın minicik as­kerlerine fani vücu­dunu kayıtsız şartsız teslim eder.

 

Dolayısıyla kurda kuşa yem olanlarla mermer lahitlere konan cesetler arasında sonuç iti­bariyle hiçbir fark yok­tur. Hatta ve hatta mumya­lanmış müşrik ceset­leri, basit mezarlara konan mü’minlerinkine oranla daha geç as­lına dö­nebilir. Şu da belirtilmelidir ki sağlam ve süslü türbelerin, mermer la­hitlerin ve mumyada kullanılan çeşitli kimyasal ve antibakteriyel mal­zemelerin tümü de kucaklarına tes­lim edilen cesetler gibi aynen ve ke­sin­likle fanidirler. Bir gün gelecek on­lar da yıkılacak, bozulacak çözüle­cek ve darmadağın olacaktır. Ahirete ilk yolculuk böyle başlar.

 

Ölen insanların, kıyamet kopuncaya kadar ruhlarının nerede bu­lun­duğu ve ne gibi bir muamele gördüğü ise Allah'dan başka hiç kimse tara­fından bilinmez. Allah Teâlâ, ruh ile ilgili olarak Hz. Peygamber (sav)'e şu bilgiyi vermiştir:

 

«Sana ruh hakkında sorarlar. De ki: "Ruh, rabbimin sistemlerin­den­dir" Size bilgi olarak pek az şey verilmiştir.» [4] 

 

Kıyamet ne zaman kopacaktır

 

Bu sorunun cevabını, kıyamete ve âhirete inanan hemen herkes me­rak eder. Ancak bu konuda bilinmesi gereken iki önemli nokta var­dır.

 

Birincisi: Geleceğin bilinmezliğidir. Allah Teâlâ, değil kıyametin ne zaman kopacağını, ileride meydana gelecek hiçbir olayı net bir şekilde in­sa­noğluna bildirmemiştir. İnsanlar geleceği çok merak ettikleri için yalnız kı­yamete ilişkin değil, çeşitli şeyler hakkında da bilgelere soru­lar yöneltir, meçhulleri araştırırlar. Hatta bu amaçla medyumlara, ka­hin­lere ve astro­log­lara gider fal açtırır yıldıznamelere baktırırlar ki bunla­rın hiçbirisinin ger­çekle ilişkisi yoktur. İnsana dünyada uygula­nan sı­navın bir esprisi de bu noktada saklıdır.

 

Tüm geleceğini karşısındaki bir ekranda seyreder gibi, hayatının so­nuna kadar başından geçecek her olayı önceden bilen birini hiç var say­mayı dü­şündünüz mü? Örneğin nerede ve nasıl kaza geçireceğini, hangi yollarla ve ne kadar büyük servetler kazanacağını ya da kaybe­de­ceğini, nice yıllar yükse­leceğini ya da sürüneceğini, kimlerle, nere­lerde ve nasıl ilişkiler kuracağını, nerede ve nasıl öleceğini ya da öl­dürülece­ğini bir in­sanın önceden bilmesi kadar korkunç bir olay dü­şünülemez. Elbette ki böyle bir şeyin, Allah Teâlâ tarafından kurul­muş bulunan ha­yat gerçekle­riyle ve kâinât kanunlarıyla ne büyük bir çelişki oluşturdu­ğunu her akıllı insan farkeder.

 

Kıyametin ne zaman kopocağını Hz. Peygamber (sav)'e de soruyor­lardı. Allah Teâlâ, O'na bu konuda şöyle emrediyor:

 

«Sana kıyameti soruyorlar; Ne zaman gelip çatacak diye. De ki: O ko­nudaki bilgi, ancak Rabb'ime özgüdür. Vaktinden önce açıklama­yan O'dur. O, göklere de yere de ağır gelir. Ancak o size ansızın gele­cek­tir. Onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki onu bilmek Allah'a aittir, fakat insanların çoğu (bu gerçeği)  bilmezler»[5] 

 

Kıyametle ilgili olarak bilinmesi gereken ikinci nokta, ise yeniden diri­len insanın dünyada yaşadığı süreyi çok azımsayacağıdır. Bu ko­nuda da Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

 

«Öyle ise sen de kararlı elçilerimizin dayandığı gibi sabret. Onlar (ın ce­zası ) için acele etme. Onalar tehdit edildikleri işkenceyi gördükleri gün, yalnızca gündüzün bir saati kadar dünyada kalmış olduklarını sa­nırlar (...)»[6] 

 

Neden âhirete inanmalıyız ?

 

Aslında bu soruyla birlikte kendimize bir çok soru daha yöneltmeli­yiz. Ahirete neden inanmamız gerektiği noktası o zaman aydınlana­cak­tır. Önce sosyal hayatımızda yaşadığımız gerçeklerden hareket ede­lim ve insanların bu dünyadaki hesaplaşmalarına bir göz atalım. Haksızlığa uğ­ramayan he­men hiçbir kimse yoktur. En güçlü insanlar, her istediğini zorla yaptırabi­lenler, krallar ve imparatorlar bile zaman zaman çok büyük haksızlıklara uğradıklarını söylerler. Bu bir yana, ger­çekten tarihin her döneminde zül­mün, terör ve işkencenin, en kor­kunç örnekleri bu dün­yada yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Nice haklar yenmiş, nice namuslar kirletilmiş ve nice can­lara kıyılmıştır. Birçok in­sanın, değil yalnızca malı ve meşru hakları, bilakis namusu ve canı gibi en değerli varlıkları bile saldırıya uğramıkta, haksız yere kanları akı­tılmakta ve bir hiç uğruna ha­yatlarına son verilmektedir.

 

Peki bu karışıklıklar, bu zorbalıklar sonsuza dek hep böyle sürüp gi­de­cek mi ? Haklar çiğnenecek, zayıflar ezilecek, zâlimlerin yaptıkları yanla­rında mı kalacaktır? Ama başımızı kaldırıp kâinâta şöyle bir bak­tığımızda görü­yoruz ki: İnsan tasavvurunu aşan bu muazzam varlık âleminin ya­radılı­şından, küçük bir yağmur taneciğinin bulut­tan yere inmesine varın­caya ka­dar cereyan eden bütün olayların hiçbir noktada şaşmayan olağa­nüstü ince­likte hesapları, sebep ve sonuç­ları vardır.

 

Şimdi bu iki tabloyu yanyana koyalım, birbirine tamamen aykırı olan bu iki gerçeği karşılaştıralım. Bir cephesinde, -özellikle canlılar ara­sın­daki ilişki­lerin oluşturduğu bu iki gerçekten birinde- âdetâ anarşi ve kaos ege­mendir. Hemen hiçbir şey mutlak ideale ve mutlak adalete da­yanma­maktadır. En güzel emekler, en büyük fedakarlıklar, en er­demli, hatta en yüce ve en kut­sal söz ve davranışlar bile ancak övül­mek sure­tiyle ödül­lendirilmektedir. İnsan övgüsü ise hiçbir zaman mutlak bir ölçü olamaz. Çoğunluğun öv­güsü, olsa olsa bir tolerans ve bir yaklaşık­lık ifade eder ve övgüler birbirin­den çok farklıdır. Hatta bi­rinin göklere çıkardığı şeyi, bir başkası çirkin gör­mekte ve aşağılamak­tadır.

 

Buna karşın, yine Allah'ın eseri olan doğa sistemlerinin ve arala­rın­daki ilişkilerin oluşturduğu ikinci cepheye baktığımızda görüyoruz ki, bu cephe tamamen matematiksel bir şekilde işlemekte ve bu sistem­ler oto­matik ola­rak işlevlerini yerine getirmektedirler. Örneğin cisimle­rin, maddelerin ve kütlelerin hareketleri, titreşimleri, hızları, çekim ve tep­meleri, akımları, ay­rışmaları, çökme ve açığa çıkmaları, nötr­leşme­leri, kaynama, buharlaşma, donma ve erime dereceleri, kırılma ve yan­sıma­ları, keza canlı yapıları mey­dana getiren sistemlerin işleyiş şekilleri ve bu sistemlerdeki hayat olayları, canlı ansız ilişkileri ve ta­biatın den­gesini sağ­lamada bütün bunların görev ve rolleri akılları durduran şaşmaz ve ince hesaplara dayanmaktadır.

 

Peki bu kadar dakik işleyen, asla sekmeyen ve şaşmayan böylesi ha­rika bir düzen ve disiplinin yaratıcısı ve yöneticisi, nasıl olur da aynı za­manda bu sistemin bir parçası olan insan adındaki eserini başıboş bı­ra­kır, sonsuza dek onun, istediği şekilde davranmasına ve üstelik yap­tıkt­ları­nın da yanında kalmasına izin verir ?    

 

Öyle ise bu iki cephe arasında çelişki gibi görünen bu durum geçici­dir ve mutlaka akıllı ve irâdeli yaratıklar yargılanacaktır. Cünkü Allah (cc) onları ve özellikle insanı diğer varlıklardan çok farklı yaratmıştır.  Allah Teâlâ’nın eserleri arasında ondan daha imtiyazlı bir varlık yoktur.

 

Örneğin melekler ve cinler de insanlar gibi akıllı ve irâdelidirler. Ama insan meleklerden de  cinlerden de daha özgür, daha bağımsız, daha çok yönlü ve daha zevklidir. Bu nedenle insan, sanat icra eder, müzik yapar ve dinler, olayları kritik eder, aklı ve irâdesi sayesinde düşü­nür, he­saplar ve ta­sarlar. Ondan sonra da kendince doğru, haklı ya da zorunlu gör­düğü ge­rek­çelere tutunarak seçimini yapar. Bu gerekçelerin, insan tarafından doğru, haklı  ya da zo­runlu bir hükme bağlanması, tamamen onun kişisel ve özgür irâdesinden doğar.

 

Dolayısıyladır ki insanların düşünce, görüş, inanış ve kanaatlerı ara­sında sürekli bir çatışma vardır. Bu çatışma, hayvanlar arasındaki kav­ga­lar gibi iç­güdüsel ve basit değil, bilakis, irâdeli ve genellikle ön­ceden plan­lıdır. İnsanın en haksız ve en vahşi davranışı bile muha­kemeli bir kriti­ğin sonu­cudur.  Onun içindir ki düşmanlıkları da ba­zan kuşaktan kuşağa zincirleme devam eder. Kan davaları, din mez­hep, ırk ve milli­yet bilin­cine dayalı sa­vaşlar bunu kanıtlamaktadır. Bu kavgalarda hangi taraf daha güçlü ise da­ima o, egemen olmaya çalışır. Yani insanlararası ilişki­lerde ölçü, her ne ka­dar yasalarla, geleneklerle, din ve ahlâk kural­ları ile belirlenmekte ise de in­sanın duyguları ve psikolojisi bu ölçüleri zaman zaman gizliden gizliye reddeder. Bu yüzden kaba güce baş vu­rur. Bütün haksızlıkların, dengesizlik­lerin ve mutsuzlukların kaynağı da işte budur.

 

Temelde ilâhî bir hikmete dayanan sürekli eşitsizliklerin neden ol­duğu haksızlıklar mutlak surette bir sonuca bağlanacak ve nötr bir or­tam sağlana­caktır. Bu da bir âhiret hayatının, bir hesap ve bilançonun kesin, kaçınılmaz ve şart olduğunu kanıtlamaktadır. Akıllı ve özgür insanın vicdanı, mantığı ve sağduyusu bunun tersini yalnız reddet­mekle kalmaz. Aynı zamanda onu bir hiç sayar ve asla tartışmaya yanaş­maz, hatta buna isyan eder ! Bu ger­çeğe bir örnekle açık­lık getirmekte yarar vardır.

 

Ahirete (yani ölüm sonrası yeniden dirilişe, hesaba, sırata, cennete, ce­henneme ve ebedî hayata) asla inanmadığını söyleyen insanların her birine denilse ki:

 

«Tamamen haksız yere ve faili mechul kalmak üzere kesinlikle öl­dü­rü­leceğin bir sırada ve - ölümü âdetâ her nefeste solumaya başladığın böy­lesi korkunç dakikalarda - seni bu tanıma sığmaz haksızlığa uğrat­mak ve bir hiç uğruna hayatına son vermek isteyen kimseye ( ya da kimselere) karşı içinde hiçbir intikam duygusu sezmez misin?»

 

Böyle bir soruya muhatap olan sağduyulu, ruh sağlığına sahip ve aklı başında hiçbir insanın «Hayır» demesi düşünülemez. Çünkü in­san bıçak altına yatan koyun değildir. Haksız yere idam cezasına çarptı­rıl­mış nice in­sanların sehpa üzerinde «Ben suçsuzum!» diye haykır­dık­ları bir ger­çektir. İşte insanın içinde, haksızlığa karşı doğan ve kendi­li­ğinden bir kö­rüklenme ile kabaran, irâdeli, gerekçeli ve pek anlamlı bu itiraz ya da in­tikam duygusu Allah'ın âhiretteki mukadder, kesin, ideal ve mutlak ada­letini haber ver­mektedir ki âhirete inanmayan in­san bile bir haksızlığa hedef olduğu za­man bunu yapanın, hakettiği ce­zaya mutlaka çarptırılaca­ğına -her şeye rağ­men - içinden gizli gizli ina­nır. Ama bunu diliyle ikrar etmediği ve ev­ren­sel bir realite olarak ka­bul etmediği sürece mü’min sa­yılmaz.

 

Ahiret inancı olarak bu gizli duygunun insandaki varlığına gelince, far­kında olsun ya da olmasın, onun doğasına kazınmış kesin bir mü­hür gibi zâten vardır. Çünkü insan, diğer bütün canlılardan farklı ola­rak -akıl kay­nağına bağlı - engin bir iç dünyaya sahiptir. Çeşitli inanış­lar, kültürler, anla­yışlar, yorumlar, fanteziler, sanatlar, ilimler ve fel­sefeler insanın bu zengin iç dünyasını haber veren kanıtlar cümbüşü­dür. Ondaki bilinç ol­gusuna da­yanan içsel fenomenler o kadar kalaba­lık, o kadar zengin, o ka­dar çetrefil ve karmaşıktır ki psikoloji bilimi bu de­rinliğin içinde âdetâ tı­kanmış, hatta boğulmuştur! İnsanoğlu, büyük bö­lümünü dışa vurama­dığı bu engin dünya­sını biyolojik ya­şamıyla ancak sürdürebilmektedir. Bu yaşam sona erince onun tanım­lara sığmaz dünyasının, verilen son ne­fesle geri dönüşsüz ola­rak bir mum gibi sö­nüverip ebedîyyen kayıplara karışması hiçbir şekilde açıklanamaz! Dolayısıyla bu biyolojik yaşam sü­resince insanın, nefes­ten he­ceye işle­diği her fiilin bir muhasebesi -zamanı gelince - kesin olarak yapıla­caktır.

 

Ahiret, Bilimsel Açıdan da Ölümün Çağrıştırdığı bir gerçektir.

 

Duygular ve eğilimler, gerçeklerin habercileridir. İnsan, en karma­şık gerçekleri bile doğasındaki duygular ve eğilimler sayesinde algılama imkânını bulur. İşte ölüm olayının da temelinde inkâr edilemez bazı gerçek­ler vardır ki bunlar insanı daima meşgul etmiştir.

 

Belirtmek gerekir ki ölüm denince hemen herkes kendi içinde gizli bir huzursuzluk yaşar. Ancak hiçbir insan ölümü, tamen yok olup git­mek gibi bir sonuç olarak düşünmez ve düşünemez; Hatta böyle dü­şün­meyi bile be­ceremez. Çünkü ölüm denince iki önemli nokta sözko­nusu olur. Bunlardan biri, «Hiçlik» ya da «Yokluk» kavramıdır. Diğeri ise, hiç­liğin asla tasavvur bile edilemeyeceği gerçeğidir.

 

Bu noktada, insandaki bütün duygu ve eğilimlerin mutlak surette ger­çek olan şeylerle ilintili bulunduklarını unutmamak gerekir. Kurgu, temel gerçekleri duyumsama açısından spekülasyon değildir. Yani bir şey eğer ger­çekte varsa, insan onu düşünür, ya da düşünebilir. Aksine mutlak yokluğu düşünmek mümkün değildir. Onun için «Yokluk» kavramı, «Var» olabile­cek şeylerin, henüz bulunmuyor olmaları ilgi­siyle kullanı­lır. İşte bu neden­ledir ki insan, ölüm sonrası bir hayatı dü­şünebilmekte­dir, hatta düşünmek zorundadır.

 

İnsanın, ölüm denince geçici olarak içsel bir huzursuzluk duyması ise aslında ölümden sonra  yeniden yaşanacak olan gerçeklerin bir çağ­rı­şımı­dır. Çünkü insanın düşünme mekânizmasında metafizik ve «Amorphe» ger­çekleri bile rahatça duyumsayabilen kabiliyetler var­dır. Nitekim bu gerçek­lerden biri de ölüm sonrası ebedî hayattır ki in­san işte bu hakikatı, sahip bu­lunduğu doğal bir dispozisyon sayesinde du­yumsar.

 

 Kur’ân'da âhiret 

 

«Ahiret» kelimesi Kur’ân-ı Kerîm'de 115 kez geçmektedir. Bunun üç tanesi hariç 112 si ölümle başlayan ebedî hayatı amaçlamaktadır.

 

Ahiret, ölümle başlayan berzah âlemini, kıyamet olayını, sıratı, cen­net ve cehennem hayatını kapsayan geniş bir kavramdır. Ahirete inan­mak, Allah'a, meleklere, kitaplara ve peygamberlere inanmak gibi imânın temel erkânındandır. Dolayısıyla âhirete inanmayan insan imânın diğer rükünle­rini de inkâr etmiş ve kâfir olmuş olur. Ahiret hayatı hem ruh hem de be­denle yaşanacağından, mü’min sıfatını ka­za­nabilmek için âhirete bu şekilde inanmak şarttır.

 

Cennete ve cehenneme ilişkin bazı tasvirlerin dışında âhiret hayatı­nın nasıl olduğu  Kur’ân-ı Kerîm'de çok ayrıntılı olarak açıklanma­mış­tır. Ahiretten Kur'ân'da 112 kez söz edilmiş olmasına ve ebedîli­ğine rağmen onun böyle yarı kapalı tutulmuş bulunması, belki de dünyada sahip ol­du­ğumuz sınırlı duyu ve duygularla oraya ait olağa­nüstü şey­leri tam an­la­mıyla kavrayamayacağımızdandır.

 

Örneğin cennetin tasviri yapılırken süt, şarap ve süzme bal ırmak­la­rın­dan söz edilmektedir.[7] Dünyada da süt, şarap ve süzme bal var­dır. Ancak bunların ırmak şeklinde akması dünyadaki kaynaklar ve şartlar ba­kımın­dan imkânsızdır. Keza cehennemde cezalandırılan inkârcılardan söz edilir­ken «...derileri piştikçe (yanıp dökülen çildin ye­rine)  onlara başka de­ri­ler vereceğiz (...)»[8] denilmektedir. Demek ki buna rağmen ce­hennem­deki in­san ölmeyecektir. Halbuki dünyada de­risi soyulup dökü­lecek kadar yanan insanın yaşaması imkânsızdır. İşte bu nedenle, dünya­daki sınırlı akıl ve du­yularımızla pek kavra­yamaya­cağımız, bu örneklere benzer âhiretin olağa­nüstü gerçeklerin­den Allah Teâlâ ancak gaybın ipuç­ları olarak bu sem­bolik bilgileri vermiştir.

 

Kur’ân-ı Kerîm'de daha çok hangi ilgilerle âhiretten söz edildiğine ge­lince bunu şu örneklerle özetlemek mümkündür:

 

1- Bakara Sûresi'nin 1- 4 âyetlerinde: Gayba inanan, namaz kılan, Allah'ın verdiği mal ve serveti onun hoşnutluğu uğrunda harcayan, (Hz. Muhammed'e ve ondan önceki peygamberlere indirilen)  vahye ve âhirete inanan kimselerden söz edilmekte ve Kur’ân-ı Kerîm'in bun­lar için yol gösterici olduğu ifade edilmektedir. Bundan çıkarılacak sonuç şudur:

 

Bu sayılan beş şey arasında güçlü bir ilgi vardır. Bunlardan Allah ve me­lek gibi gaybî gerçeklere ve Allah elçilerine inen kitaplara inan­mak, aynen âhirete inanmak gibi zâten imânın rükünlerindendir. Namaz kıl­mak ve zekât vermek de İslâm’ın şartlarındandır. Dolayısıyla bunla­rın hepsi imânın bütünlüğü içinde birer temel un­surdur. Allah ve me­lek gibi gaybî gerçeklere inanan insanın, âhirete inanmaması düşünü­lemez. Keza namaz kılan ve zekât veren insanın da mutlaka âhirete imânı var­dır. İşte âhiret bu güçlü ilgi sebebiyle imânın diğer unsurları yanında ve onları tamamlayıcı olarak âyet-i kerîmede yerini almıştır.

 

2- Allah Teâlâ, bazı âyet-i kerîmelerde, kötülük yapanların âhirette na­sipsiz kalacağını, bazılarında da onların ağır şekilde cezalandırılacak­larını açıklamıştır.[9] Ahiretin bu ilgiyle bir ceza yeri olduğu açıktır. Bu nedenle insanın, işlediği fiilerden daima sorumlu olacağı ve eğer bir kötülük yap­mış, ancak pişman olmamışsa, ya da hak yemiş, ama zimmetini ibra et­tir­memişse öldükten sonraki âlemde bunun hesabını vereceği ve ha­kettiği ce­zaya çarptırılacağı anlaşılmalıdır. Şirk, Allah'a isyan, imânsız­lık, nifak ve bir mü’mini kasten öldürmek gibi son derece ağır suçların âhirette cezası ebedî hüsrandır. Kur’ân-ı Kerîm bunu açıkça ifade et­mektedir.[10] Bundan ise günahkâr mü’minlerin cezalarının ge­çici ola­cağı sonucu çıkmaktadır. 

 

3- İmân eden, iyi niyetle ve hayırlı faaliyetlerle bu dünyada Allah Teâlâ'nın hoşnutluğunu kazanan kimseler için de, âhiret ebedî bir mü­ka­fat yeridir. Kur’ân-ı Kerîm'de buna ilişkin kanıtlar çoktur.[11] 

 

Cennet ve Cehennem

 

Ahiret hayatının, hesap ve mizandan sonraki en önemli ve en kalıcı par­çası cennet ve cehennemdir.

 

Cennet, ebedî mükâfat yeri, cehennem ise ebedî ceza yeridir. Ne cen­ne­tin güzellikleri, ne de cehennemin korkunçluğu dille ifade edilir gibi değil­dir.

 

Kur’ân-ı Kerîm’de «cennet» kelimesi yalın olarak 66 kez, ayrıca ta­kı­larla birlikte birçok kez; Cennet bahçeleri anlamına gelen «cennât» keli­mesi de 69 kez geçmektedir.

 

«Cehennem» kelimesi de 77 kez, aynı anlama gelen «cahîm» keli­mesi 25 kez, yine aynı anlamda kullanılan ve ateş demek olan «nâr» keli­mesi birçok defa Kur’ân-ı Kerîm’de yer almıştır.

 

Bütün bunlar, dünya hayatının sona ermesi ve âhiretin başlama­sıyla birlikte çetin bir hesap döneminin kesinlikle yaşanacağını, şaşmaz ilâhî ada­letin tecelli edeceğini açıkça haber vermektedir.

 

Gerek cennet, gerekse cehennem, ebedîyen var olacaklardır. Ancak mü’min olarak ölen (yani Kur’ân’ın ölçülerine göre imanla ölen) hiç kimse cehennemde ebedî olarak kalmayacaktır. Bunu Kur’ân-ı Kerîm’den anlıyoruz.[12] 

 



[1]. Ebulfida İsmail b. Ömer İbni Kesir, Tefsir'ül-Kur'âni’l-Azîm : 5/158- Kahraman Yayınları İstanbul-1985

 

[2]. Kur’ân-ı Kerîm 22/2

 

[3]. Kur’ân-ı Kerîm 22/1, 101/1-5

 

[4]. Kur’ân-ı Kerîm 17/85

 

[5]. Kur’ân-ı Kerîm 7/187

 

[6]. Kur’ân-ı Kerîm  46/35

 

[7].  Kur’ân-ı Kerîm 47/15

 

[8]. Kur’ân-ı Kerîm 4/56

 

[9]. Kur’ân-ı Kerîm 2/102, 2/114, 2/217, 3/77, 3/85, 5/5, 5/33, 9/69, 16/109, 17/10...

 

[10]. Kur’ân-ı Kerîm  2/39, 2/217, 3/116, 4/14, 4/48,5/80, 7/36, 9/68, 4/93...

 

[11]. Kur’ân-ı Kerîm 4/56

 

[12]. Kur’ân-ı Kerîm 4/48, 116. Akaid ve tefsir kitaplarında, bu âyetlerle ilgili tatmin edici açıklamalar vardır. Ayrıca Hz. İbrahim’in, anne ve babası için mağfiret duasında bulunduğunu, yine Kur’ân-ı Kerîm’den öğreniyoruz. (Bk. İbrahim Suresi, âyet: 41). Bütün bu âyetler sonuç olarak, imanla ölen insanın, cehennemde ebedî kalmayacağını kanıtlamaktadır. Allah’ın, -şirk dışında çok ağır günah işlemiş bile olsa- Mü’min kulundan rahmetini esirgemeyeceğine ilişkin bu inanış Kur’ân-ı Kerîm’e her bakımdan uygundur. (Bkz.: Ali b. Ali b. Muhammed b. Ebi'l-İz Ed-Dımışkıy, El-Akıyda'tu-Tahaviyya şerhi 2/524 Muassasa Ar-Risala, Beyrut-1988 Birinci basım; Muhammed b. Süleyman el-Halebi, Nukhba'tul-Laâlî Lişarhi Badi’l-Amâlî, Beyit no. 61, S.23. Işık Kitabevi İstanbul-1979 )