AHİRET GÜNÜNE İMÂN - Islamdainanc - 24. Sayfa
AHİRET GÜNÜNE İMÂN
Kıyamet Nedir
«Kıyâmeh» sözcüğü Kur’ân-ı Kerîm'de 70 kez geçmekte ve istisnasız «Yevm'el-Kıyâmeh» (yani kıyamet günü) şeklinde bileşik olarak bulunmaktadır. Bu sözcüğün sonundaki değişken (h) Türkçede eskiden beri değişmez (t) olarak seslendirilmiştir. Kur'ân'da ayrıca «es-Sâ’ah» kelimesi de kıyamet anlamında kullanılmıştır.
Bu olay, dille anlatılamayacak kadar çok büyük ve dehşetli olacaktır. Allah Teâlâ’nın vereceği emirle İsrâfil adlı meleğin yapacağı ilk korkunç uyarı üzerine bütün canlılar ölecek, ikinci uyarı üzerine de insanların tümü, genel bir silkinişle yeniden dirilip neye uğradıklarını bilmeden şaşkın bir şekilde kalkacaklardır. İşte kıyâmet olayı kısaca budur. Elbetteki, yaşanmadan tam anlamıyla bilinemeyecek olan bu mukadder hadisenin ne derece kapsamlı ve ne kadar müthiş olduğunu bazı âyetler bize haber vermektedir.
Ancak şunu açıklamak gerekir ki: Kıyamet, henüz insanlar tamamen yok olmadan başlayacak ve belki de çok uzun bir süreç boyu birbirini izleyecek olaylardır.[1] Öyle ki, ilk çalkantıların şokuyla anneler emzikteki bebeklerinden vazgeçip onları bir kenara atacak, gebe kadınlar çocuklarını düşüreceklerdir.[2] Kesin olarak bilinen bir şey varsa o da bu hadisenin olağanüstü ve korkunç değişimler, patlamalar, gürültüler, sarsıntılar ve yıkımlarla karışık olarak meydana geleceğidir.[3]
Kâinatın ilk yaradılışı nasıl ki milyonlarca yıllık uzun devrelerle gerçekleşmiş ise kıyamet olayı için de aynı şeyi düşünmek mümkündür. Çünkü kıyametin, kâinât çapında bir yıkım ve çözülme şeklinde cereyan edeceği düşünülürse bu olay uzaydaki bütün sistemlerin, disiplin ve düzenini kaybetmesi anlamına gelir. Kâinattaki eşya ve olaylar arasında bulunan ince hesaba dayalı ilişkilerde Allah'ın dileyeceği bir sırada meydana gelebilecek bir kopukluktan sonra bunun birbirini izleyeceği ve nihayet dünyamızın ve üzerindeki her şeyin de görülmedik bir yıkıma uğrayacağı akla pek uygundur. Ancak bunu, «Big Bang» olayının bir karşıtı olarak açıklamak, yani ileri sürüldüğü üzere 20 milyar yıl kadar önce kâinâtın bir patlama sonucu meydana geldiğini, dolayısıyla bu gerilim için bir de büzülme ve içe çekilme gibi tamamlayıcı bir zorunlu dönüş olacağını kabul etmek herhalde erkenci bir gayret olur.
Bu dünyadaki hayatın tamamen sona ermesiyle birlikte üç büyük olay yaşanacaktır:
a) «Baas» (diriliş)
b) Kıyamet
c) Hesaba çekiliş
Kur’ân-ı Kerîm, bunların kesinliğini
bildirmektedir. Diriliş olayının iç yüzünü yalnızca Allah Teâlâ bilir. Bizleri
hiç yoktan var
Dirilişle kıyamet,
iç içe cereyan
Hesaba gelince bu hadise, kıyamet ve âhiret gerçeğinin
ağırlık merkezini oluşturur. Bu olay belki de sayılarını ifade etmek için
rakamların yetmeyeceği kadar insandan hesap sormak, bunların bir bölümünü cezalandırmak,
bir kısmını ise ödüllendirmek demektir. Allah Teâlâ, elbette ki ilâhî gücüyle
bunu gerçekleştirecektir. Bu kadar insanı dünyada yoktan var
Kıyamet: Nice masum kanların boş yere akıtılmasında parmağı bulunan canilerin; nice hak ve özgürlükleri çiğneyen, dokunulmaz mal ve mülkleri yağmalayan zâlimlerin; nice tertemiz namusları zorla kirleten sadistlerin; Allah'ın yüce divanında şaşmaz adalet terazisiyle yargılanacakları korkunç gündür. Yine kıyamet: Dünyada adaletle hükmedenlerin, daima hakkın ve ezilmiş haklının yanında yerini alanların, erdemleri yaygınlaştırmak ve insanlığa gerçek mutluluğu yaşatmak için çaba sarfetmiş hayırlı insanların ödüllendirileceği güzel gündür.
İleride «Neden âhirete inanmalıyız?» sorusuna cevap verirken üzerinde durulacak olan hesap olayının dünyamızdaki zaman kavramıyla ne kadar süreceği ve nasıl yapılacağı noktasında ne söylenirse hayalî olacaktır. Ancak insanların bu dünyadaki tutum ve davranışlarına, ahlâk ve gidişatlarına, kavga ve savaşlarına bakılacak olursa hesabın herkes için kolay olmayacağı açıktır.
Bazen «Öbür dünya», bazen de «Ebedî âlem» dediğimiz âhiretin kapısı ölümle aralanır. Basit bir ifadeyle, "Rûhun bedenden ayrılması" olarak tanımlanan ölüm olayının ise ne olduğunu insanoğlu gerçek yönüyle anlayamamış ve anlayamayacaktır.
Biyoloji dilinde: "Yaşamsal fonksiyonların geri dönüşsüz olarak son bulması" biçiminde tarif edilen ölümün metafizik içyüzünü, bilim açıklamaktan acizdir. Çünkü deyim yerinde ise bu olay, hücreler içindeki canlılık akımının maddeötesi merkezden kesilen kontakla durdurulmasıdır. Ancak bunun mahiyetini kavramaya, insanın ne aklı, ne de bilgileri yeterlidir. Yalnız bunu değil, insan, berzah âlemini, kıyameti, sıratı, cenneti ve cehennemi de bu dünyadaki tahminleriyle ya da hayal gücüyle anlayamaz. Esasında da insan bu gerçekleri duyumsamalı, algılamalı ancak anlamamalıdır.
Çünkü insan bu dünyada ciddî bir sınavdan geçirilmektedir. Bütün yaratıklar arasında Allah Teâlâ'nın doğrudan muhatabı olan insan, çok ayrıcalıklı, sorumlu, belli disiplinlere bağlı bir varlıktır; Kâinatın Rabb'i tarafından özel bir amaçla yaratılmıştır. Bu amacın önemli bir ayrıntısı da onun bu dünyadaki tüm yaşamının evrensel bir sınavdan ibaret olmasıdır. Dinin «Gayb» olarak örtülü tutuğu ve inanılmasını teslimiyetle istediği gerçekler işte bu sınavın en önemli sorularını oluşturmaktadır.
Bu dünyada mezara konabilenlerle bundan yoksun kalanlar arasında belki sağlar açısından psikolojik bir teselli farkı vardır. Çünkü ölümle birlikte yolcu edilen insanın, bir mezara konabilmiş olmakla âhirette onun bir ayrıcalık kazanacağını hiç kimse kanıtlayamaz. Bu, aynı zamanda türbelerin kubbeleri altında yatanlar için de söz konusudur. Peygamberler hariç, ahirete intikal etmiş olanlara biçilen değerlerin ve takdir edilen makam ve rütbelerin hepsi insanların hayal ürünüdür ve insanlar bundan sorumludur. Çünkü ölümle birlikte insan önce aslına döner; Yüce Yaratıcının kurmuş olduğu zincirleme sistem içindeki biosferin kucağında (hangi tip mezara konmuş olursa olsun ve kendisi kim olursa olsun) onu ayrıştıracak ve kıyamet kopuncaya kadar yeniden ve tekrar tekrar yararlı hale getirecek olan Allah'ın minicik askerlerine fani vücudunu kayıtsız şartsız teslim eder.
Dolayısıyla kurda kuşa yem olanlarla mermer lahitlere konan cesetler arasında sonuç itibariyle hiçbir fark yoktur. Hatta ve hatta mumyalanmış müşrik cesetleri, basit mezarlara konan mü’minlerinkine oranla daha geç aslına dönebilir. Şu da belirtilmelidir ki sağlam ve süslü türbelerin, mermer lahitlerin ve mumyada kullanılan çeşitli kimyasal ve antibakteriyel malzemelerin tümü de kucaklarına teslim edilen cesetler gibi aynen ve kesinlikle fanidirler. Bir gün gelecek onlar da yıkılacak, bozulacak çözülecek ve darmadağın olacaktır. Ahirete ilk yolculuk böyle başlar.
Ölen insanların, kıyamet kopuncaya kadar ruhlarının nerede bulunduğu ve ne gibi bir muamele gördüğü ise Allah'dan başka hiç kimse tarafından bilinmez. Allah Teâlâ, ruh ile ilgili olarak Hz. Peygamber (sav)'e şu bilgiyi vermiştir:
«Sana ruh hakkında sorarlar. De ki: "Ruh, rabbimin sistemlerindendir" Size bilgi olarak pek az şey verilmiştir.» [4]
Kıyamet ne zaman kopacaktır
Bu sorunun cevabını, kıyamete ve âhirete inanan hemen herkes merak eder. Ancak bu konuda bilinmesi gereken iki önemli nokta vardır.
Birincisi: Geleceğin bilinmezliğidir. Allah Teâlâ, değil kıyametin ne zaman kopacağını, ileride meydana gelecek hiçbir olayı net bir şekilde insanoğluna bildirmemiştir. İnsanlar geleceği çok merak ettikleri için yalnız kıyamete ilişkin değil, çeşitli şeyler hakkında da bilgelere sorular yöneltir, meçhulleri araştırırlar. Hatta bu amaçla medyumlara, kahinlere ve astrologlara gider fal açtırır yıldıznamelere baktırırlar ki bunların hiçbirisinin gerçekle ilişkisi yoktur. İnsana dünyada uygulanan sınavın bir esprisi de bu noktada saklıdır.
Tüm geleceğini karşısındaki bir ekranda seyreder gibi, hayatının sonuna kadar başından geçecek her olayı önceden bilen birini hiç var saymayı düşündünüz mü? Örneğin nerede ve nasıl kaza geçireceğini, hangi yollarla ve ne kadar büyük servetler kazanacağını ya da kaybedeceğini, nice yıllar yükseleceğini ya da sürüneceğini, kimlerle, nerelerde ve nasıl ilişkiler kuracağını, nerede ve nasıl öleceğini ya da öldürüleceğini bir insanın önceden bilmesi kadar korkunç bir olay düşünülemez. Elbette ki böyle bir şeyin, Allah Teâlâ tarafından kurulmuş bulunan hayat gerçekleriyle ve kâinât kanunlarıyla ne büyük bir çelişki oluşturduğunu her akıllı insan farkeder.
Kıyametin ne zaman kopocağını Hz. Peygamber (sav)'e de soruyorlardı. Allah Teâlâ, O'na bu konuda şöyle emrediyor:
«Sana kıyameti soruyorlar; Ne zaman gelip çatacak diye. De ki: O konudaki bilgi, ancak Rabb'ime özgüdür. Vaktinden önce açıklamayan O'dur. O, göklere de yere de ağır gelir. Ancak o size ansızın gelecektir. Onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki onu bilmek Allah'a aittir, fakat insanların çoğu (bu gerçeği) bilmezler»[5]
Kıyametle ilgili olarak bilinmesi gereken ikinci nokta, ise yeniden dirilen insanın dünyada yaşadığı süreyi çok azımsayacağıdır. Bu konuda da Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
«Öyle ise sen de kararlı elçilerimizin dayandığı gibi sabret. Onlar (ın cezası ) için acele etme. Onalar tehdit edildikleri işkenceyi gördükleri gün, yalnızca gündüzün bir saati kadar dünyada kalmış olduklarını sanırlar (...)»[6]
Neden âhirete inanmalıyız ?
Aslında bu soruyla birlikte kendimize bir
çok soru daha yöneltmeliyiz. Ahirete neden inanmamız gerektiği noktası o zaman
aydınlanacaktır. Önce sosyal hayatımızda yaşadığımız gerçeklerden hareket edelim
ve insanların bu dünyadaki hesaplaşmalarına bir göz atalım. Haksızlığa uğramayan
hemen hiçbir kimse yoktur. En güçlü insanlar, her istediğini zorla yaptırabilenler,
krallar ve imparatorlar bile zaman zaman çok büyük haksızlıklara uğradıklarını
söylerler. Bu bir yana, gerçekten tarihin her döneminde zülmün, terör ve
işkencenin, en korkunç örnekleri bu dünyada yaşanmıştır ve yaşanmaktadır.
Nice haklar yenmiş, nice namuslar kirletilmiş ve nice canlara kıyılmıştır.
Birçok insanın, değil yalnızca
Peki bu
karışıklıklar, bu zorbalıklar sonsuza dek hep böyle sürüp gidecek mi ? Haklar
çiğnenecek, zayıflar ezilecek, zâlimlerin yaptıkları yanlarında mı kalacaktır?
Ama başımızı kaldırıp kâinâta şöyle bir baktığımızda görüyoruz ki: İnsan
tasavvurunu aşan bu muazzam varlık âleminin yaradılışından, küçük bir yağmur taneciğinin buluttan yere
inmesine varıncaya kadar cereyan
Şimdi bu iki tabloyu yanyana koyalım, birbirine tamamen aykırı olan bu iki gerçeği karşılaştıralım. Bir cephesinde, -özellikle canlılar arasındaki ilişkilerin oluşturduğu bu iki gerçekten birinde- âdetâ anarşi ve kaos egemendir. Hemen hiçbir şey mutlak ideale ve mutlak adalete dayanmamaktadır. En güzel emekler, en büyük fedakarlıklar, en erdemli, hatta en yüce ve en kutsal söz ve davranışlar bile ancak övülmek suretiyle ödüllendirilmektedir. İnsan övgüsü ise hiçbir zaman mutlak bir ölçü olamaz. Çoğunluğun övgüsü, olsa olsa bir tolerans ve bir yaklaşıklık ifade eder ve övgüler birbirinden çok farklıdır. Hatta birinin göklere çıkardığı şeyi, bir başkası çirkin görmekte ve aşağılamaktadır.
Buna karşın, yine Allah'ın eseri olan doğa sistemlerinin ve aralarındaki ilişkilerin oluşturduğu ikinci cepheye baktığımızda görüyoruz ki, bu cephe tamamen matematiksel bir şekilde işlemekte ve bu sistemler otomatik olarak işlevlerini yerine getirmektedirler. Örneğin cisimlerin, maddelerin ve kütlelerin hareketleri, titreşimleri, hızları, çekim ve tepmeleri, akımları, ayrışmaları, çökme ve açığa çıkmaları, nötrleşmeleri, kaynama, buharlaşma, donma ve erime dereceleri, kırılma ve yansımaları, keza canlı yapıları meydana getiren sistemlerin işleyiş şekilleri ve bu sistemlerdeki hayat olayları, canlı ansız ilişkileri ve tabiatın dengesini sağlamada bütün bunların görev ve rolleri akılları durduran şaşmaz ve ince hesaplara dayanmaktadır.
Peki bu kadar dakik işleyen, asla sekmeyen ve şaşmayan böylesi harika bir düzen ve disiplinin yaratıcısı ve yöneticisi, nasıl olur da aynı zamanda bu sistemin bir parçası olan insan adındaki eserini başıboş bırakır, sonsuza dek onun, istediği şekilde davranmasına ve üstelik yaptıktlarının da yanında kalmasına izin verir ?
Öyle ise bu iki cephe arasında çelişki gibi görünen bu durum geçicidir ve mutlaka akıllı ve irâdeli yaratıklar yargılanacaktır. Cünkü Allah (cc) onları ve özellikle insanı diğer varlıklardan çok farklı yaratmıştır. Allah Teâlâ’nın eserleri arasında ondan daha imtiyazlı bir varlık yoktur.
Örneğin melekler ve cinler de insanlar gibi akıllı ve irâdelidirler. Ama insan meleklerden de cinlerden de daha özgür, daha bağımsız, daha çok yönlü ve daha zevklidir. Bu nedenle insan, sanat icra eder, müzik yapar ve dinler, olayları kritik eder, aklı ve irâdesi sayesinde düşünür, hesaplar ve tasarlar. Ondan sonra da kendince doğru, haklı ya da zorunlu gördüğü gerekçelere tutunarak seçimini yapar. Bu gerekçelerin, insan tarafından doğru, haklı ya da zorunlu bir hükme bağlanması, tamamen onun kişisel ve özgür irâdesinden doğar.
Dolayısıyladır ki
insanların düşünce, görüş, inanış ve kanaatlerı arasında sürekli bir çatışma
vardır. Bu çatışma, hayvanlar arasındaki kavgalar gibi içgüdüsel ve basit
değil, bilakis, irâdeli ve genellikle önceden planlıdır. İnsanın en haksız ve
en vahşi davranışı bile muhakemeli bir kritiğin sonucudur. Onun içindir ki düşmanlıkları da bazan
kuşaktan kuşağa zincirleme devam eder.
Temelde ilâhî bir hikmete dayanan sürekli eşitsizliklerin neden olduğu haksızlıklar mutlak surette bir sonuca bağlanacak ve nötr bir ortam sağlanacaktır. Bu da bir âhiret hayatının, bir hesap ve bilançonun kesin, kaçınılmaz ve şart olduğunu kanıtlamaktadır. Akıllı ve özgür insanın vicdanı, mantığı ve sağduyusu bunun tersini yalnız reddetmekle kalmaz. Aynı zamanda onu bir hiç sayar ve asla tartışmaya yanaşmaz, hatta buna isyan eder ! Bu gerçeğe bir örnekle açıklık getirmekte yarar vardır.
Ahirete (yani ölüm sonrası yeniden dirilişe, hesaba, sırata, cennete, cehenneme ve ebedî hayata) asla inanmadığını söyleyen insanların her birine denilse ki:
«Tamamen haksız yere ve faili mechul kalmak üzere kesinlikle öldürüleceğin bir sırada ve - ölümü âdetâ her nefeste solumaya başladığın böylesi korkunç dakikalarda - seni bu tanıma sığmaz haksızlığa uğratmak ve bir hiç uğruna hayatına son vermek isteyen kimseye ( ya da kimselere) karşı içinde hiçbir intikam duygusu sezmez misin?»
Böyle bir soruya
muhatap olan sağduyulu, ruh sağlığına sahip ve aklı başında hiçbir insanın «Hayır» demesi düşünülemez. Çünkü insan
bıçak altına yatan koyun değildir. Haksız yere idam cezasına çarptırılmış
nice insanların sehpa üzerinde «Ben
suçsuzum!» diye haykırdıkları bir gerçektir. İşte insanın içinde, haksızlığa karşı doğan ve
kendiliğinden bir körüklenme ile kabaran, irâdeli, gerekçeli ve pek anlamlı
bu itiraz ya da intikam duygusu Allah'ın âhiretteki mukadder, kesin, ideal ve
mutlak adaletini haber vermektedir ki âhirete inanmayan insan bile bir
haksızlığa hedef olduğu zaman bunu yapanın, hakettiği cezaya mutlaka
çarptırılacağına -her şeye rağmen -
içinden gizli gizli inanır. Ama bunu diliyle ikrar etmediği ve evrensel bir
realite olarak
Ahiret inancı olarak bu gizli duygunun insandaki varlığına gelince, farkında olsun ya da olmasın, onun doğasına kazınmış kesin bir mühür gibi zâten vardır. Çünkü insan, diğer bütün canlılardan farklı olarak -akıl kaynağına bağlı - engin bir iç dünyaya sahiptir. Çeşitli inanışlar, kültürler, anlayışlar, yorumlar, fanteziler, sanatlar, ilimler ve felsefeler insanın bu zengin iç dünyasını haber veren kanıtlar cümbüşüdür. Ondaki bilinç olgusuna dayanan içsel fenomenler o kadar kalabalık, o kadar zengin, o kadar çetrefil ve karmaşıktır ki psikoloji bilimi bu derinliğin içinde âdetâ tıkanmış, hatta boğulmuştur! İnsanoğlu, büyük bölümünü dışa vuramadığı bu engin dünyasını biyolojik yaşamıyla ancak sürdürebilmektedir. Bu yaşam sona erince onun tanımlara sığmaz dünyasının, verilen son nefesle geri dönüşsüz olarak bir mum gibi sönüverip ebedîyyen kayıplara karışması hiçbir şekilde açıklanamaz! Dolayısıyla bu biyolojik yaşam süresince insanın, nefesten heceye işlediği her fiilin bir muhasebesi -zamanı gelince - kesin olarak yapılacaktır.
Ahiret, Bilimsel Açıdan da Ölümün Çağrıştırdığı bir gerçektir.
Duygular ve eğilimler, gerçeklerin habercileridir. İnsan, en karmaşık gerçekleri bile doğasındaki duygular ve eğilimler sayesinde algılama imkânını bulur. İşte ölüm olayının da temelinde inkâr edilemez bazı gerçekler vardır ki bunlar insanı daima meşgul etmiştir.
Belirtmek gerekir ki ölüm denince hemen herkes kendi içinde gizli bir huzursuzluk yaşar. Ancak hiçbir insan ölümü, tamen yok olup gitmek gibi bir sonuç olarak düşünmez ve düşünemez; Hatta böyle düşünmeyi bile beceremez. Çünkü ölüm denince iki önemli nokta sözkonusu olur. Bunlardan biri, «Hiçlik» ya da «Yokluk» kavramıdır. Diğeri ise, hiçliğin asla tasavvur bile edilemeyeceği gerçeğidir.
Bu noktada, insandaki bütün duygu ve eğilimlerin mutlak surette gerçek olan şeylerle ilintili bulunduklarını unutmamak gerekir. Kurgu, temel gerçekleri duyumsama açısından spekülasyon değildir. Yani bir şey eğer gerçekte varsa, insan onu düşünür, ya da düşünebilir. Aksine mutlak yokluğu düşünmek mümkün değildir. Onun için «Yokluk» kavramı, «Var» olabilecek şeylerin, henüz bulunmuyor olmaları ilgisiyle kullanılır. İşte bu nedenledir ki insan, ölüm sonrası bir hayatı düşünebilmektedir, hatta düşünmek zorundadır.
İnsanın, ölüm denince geçici olarak içsel
bir huzursuzluk duyması ise aslında ölümden sonra yeniden yaşanacak olan gerçeklerin bir çağrışımıdır.
Çünkü insanın düşünme mekânizmasında metafizik ve «Amorphe» gerçekleri
bile rahatça duyumsayabilen kabiliyetler vardır. Nitekim bu gerçeklerden biri
de ölüm sonrası ebedî hayattır ki insan işte bu
Kur’ân'da âhiret
«Ahiret» kelimesi Kur’ân-ı Kerîm'de 115 kez geçmektedir. Bunun üç tanesi hariç 112 si ölümle başlayan ebedî hayatı amaçlamaktadır.
Ahiret, ölümle başlayan berzah âlemini, kıyamet olayını, sıratı, cennet ve cehennem hayatını kapsayan geniş bir kavramdır. Ahirete inanmak, Allah'a, meleklere, kitaplara ve peygamberlere inanmak gibi imânın temel erkânındandır. Dolayısıyla âhirete inanmayan insan imânın diğer rükünlerini de inkâr etmiş ve kâfir olmuş olur. Ahiret hayatı hem ruh hem de bedenle yaşanacağından, mü’min sıfatını kazanabilmek için âhirete bu şekilde inanmak şarttır.
Cennete ve cehenneme ilişkin bazı tasvirlerin dışında âhiret hayatının nasıl olduğu Kur’ân-ı Kerîm'de çok ayrıntılı olarak açıklanmamıştır. Ahiretten Kur'ân'da 112 kez söz edilmiş olmasına ve ebedîliğine rağmen onun böyle yarı kapalı tutulmuş bulunması, belki de dünyada sahip olduğumuz sınırlı duyu ve duygularla oraya ait olağanüstü şeyleri tam anlamıyla kavrayamayacağımızdandır.
Örneğin cennetin tasviri yapılırken süt, şarap ve süzme bal ırmaklarından söz edilmektedir.[7] Dünyada da süt, şarap ve süzme bal vardır. Ancak bunların ırmak şeklinde akması dünyadaki kaynaklar ve şartlar bakımından imkânsızdır. Keza cehennemde cezalandırılan inkârcılardan söz edilirken «...derileri piştikçe (yanıp dökülen çildin yerine) onlara başka deriler vereceğiz (...)»[8] denilmektedir. Demek ki buna rağmen cehennemdeki insan ölmeyecektir. Halbuki dünyada derisi soyulup dökülecek kadar yanan insanın yaşaması imkânsızdır. İşte bu nedenle, dünyadaki sınırlı akıl ve duyularımızla pek kavrayamayacağımız, bu örneklere benzer âhiretin olağanüstü gerçeklerinden Allah Teâlâ ancak gaybın ipuçları olarak bu sembolik bilgileri vermiştir.
Kur’ân-ı Kerîm'de daha çok hangi ilgilerle âhiretten söz edildiğine gelince bunu şu örneklerle özetlemek mümkündür:
1- Bakara Sûresi'nin 1- 4 âyetlerinde: Gayba inanan, namaz kılan, Allah'ın verdiği mal ve serveti onun hoşnutluğu uğrunda harcayan, (Hz. Muhammed'e ve ondan önceki peygamberlere indirilen) vahye ve âhirete inanan kimselerden söz edilmekte ve Kur’ân-ı Kerîm'in bunlar için yol gösterici olduğu ifade edilmektedir. Bundan çıkarılacak sonuç şudur:
Bu sayılan beş şey arasında güçlü bir ilgi vardır. Bunlardan Allah ve melek gibi gaybî gerçeklere ve Allah elçilerine inen kitaplara inanmak, aynen âhirete inanmak gibi zâten imânın rükünlerindendir. Namaz kılmak ve zekât vermek de İslâm’ın şartlarındandır. Dolayısıyla bunların hepsi imânın bütünlüğü içinde birer temel unsurdur. Allah ve melek gibi gaybî gerçeklere inanan insanın, âhirete inanmaması düşünülemez. Keza namaz kılan ve zekât veren insanın da mutlaka âhirete imânı vardır. İşte âhiret bu güçlü ilgi sebebiyle imânın diğer unsurları yanında ve onları tamamlayıcı olarak âyet-i kerîmede yerini almıştır.
2- Allah Teâlâ, bazı âyet-i kerîmelerde, kötülük yapanların âhirette nasipsiz kalacağını, bazılarında da onların ağır şekilde cezalandırılacaklarını açıklamıştır.[9] Ahiretin bu ilgiyle bir ceza yeri olduğu açıktır. Bu nedenle insanın, işlediği fiilerden daima sorumlu olacağı ve eğer bir kötülük yapmış, ancak pişman olmamışsa, ya da hak yemiş, ama zimmetini ibra ettirmemişse öldükten sonraki âlemde bunun hesabını vereceği ve hakettiği cezaya çarptırılacağı anlaşılmalıdır. Şirk, Allah'a isyan, imânsızlık, nifak ve bir mü’mini kasten öldürmek gibi son derece ağır suçların âhirette cezası ebedî hüsrandır. Kur’ân-ı Kerîm bunu açıkça ifade etmektedir.[10] Bundan ise günahkâr mü’minlerin cezalarının geçici olacağı sonucu çıkmaktadır.
3- İmân eden, iyi niyetle ve hayırlı faaliyetlerle bu dünyada Allah Teâlâ'nın hoşnutluğunu kazanan kimseler için de, âhiret ebedî bir mükafat yeridir. Kur’ân-ı Kerîm'de buna ilişkin kanıtlar çoktur.[11]
Cennet ve Cehennem
Ahiret hayatının, hesap ve mizandan sonraki en önemli ve en kalıcı parçası cennet ve cehennemdir.
Cennet, ebedî mükâfat yeri, cehennem ise ebedî ceza yeridir. Ne cennetin güzellikleri, ne de cehennemin korkunçluğu dille ifade edilir gibi değildir.
Kur’ân-ı Kerîm’de «cennet» kelimesi yalın olarak 66 kez, ayrıca takılarla birlikte birçok kez; Cennet bahçeleri anlamına gelen «cennât» kelimesi de 69 kez geçmektedir.
«Cehennem» kelimesi de 77 kez, aynı anlama gelen «cahîm» kelimesi 25 kez, yine aynı anlamda kullanılan ve ateş demek olan «nâr» kelimesi birçok defa Kur’ân-ı Kerîm’de yer almıştır.
Bütün bunlar, dünya hayatının sona ermesi ve âhiretin başlamasıyla birlikte çetin bir hesap döneminin kesinlikle yaşanacağını, şaşmaz ilâhî adaletin tecelli edeceğini açıkça haber vermektedir.
Gerek cennet, gerekse cehennem, ebedîyen var olacaklardır. Ancak mü’min olarak ölen (yani Kur’ân’ın ölçülerine göre imanla ölen) hiç kimse cehennemde ebedî olarak kalmayacaktır. Bunu Kur’ân-ı Kerîm’den anlıyoruz.[12]
[1]. Ebulfida İsmail b. Ömer İbni Kesir, Tefsir'ül-Kur'âni’l-Azîm : 5/158- Kahraman Yayınları İstanbul-1985
[2]. Kur’ân-ı Kerîm 22/2
[3]. Kur’ân-ı Kerîm 22/1, 101/1-5
[4]. Kur’ân-ı Kerîm 17/85
[5]. Kur’ân-ı Kerîm 7/187
[6]. Kur’ân-ı Kerîm 46/35
[7]. Kur’ân-ı Kerîm 47/15
[8]. Kur’ân-ı Kerîm 4/56
[9]. Kur’ân-ı Kerîm 2/102, 2/114, 2/217, 3/77, 3/85, 5/5, 5/33, 9/69, 16/109, 17/10...
[10]. Kur’ân-ı Kerîm 2/39, 2/217, 3/116, 4/14, 4/48,5/80, 7/36, 9/68, 4/93...
[11]. Kur’ân-ı Kerîm 4/56
[12]. Kur’ân-ı Kerîm 4/48, 116. Akaid ve tefsir kitaplarında, bu âyetlerle ilgili tatmin edici açıklamalar vardır. Ayrıca Hz. İbrahim’in, anne ve babası için mağfiret duasında bulunduğunu, yine Kur’ân-ı Kerîm’den öğreniyoruz. (Bk. İbrahim Suresi, âyet: 41). Bütün bu âyetler sonuç olarak, imanla ölen insanın, cehennemde ebedî kalmayacağını kanıtlamaktadır. Allah’ın, -şirk dışında çok ağır günah işlemiş bile olsa- Mü’min kulundan rahmetini esirgemeyeceğine ilişkin bu inanış Kur’ân-ı Kerîm’e her bakımdan uygundur. (Bkz.: Ali b. Ali b. Muhammed b. Ebi'l-İz Ed-Dımışkıy, El-Akıyda'tu-Tahaviyya şerhi 2/524 Muassasa Ar-Risala, Beyrut-1988 Birinci basım; Muhammed b. Süleyman el-Halebi, Nukhba'tul-Laâlî Lişarhi Badi’l-Amâlî, Beyit no. 61, S.23. Işık Kitabevi İstanbul-1979 )
İslami Okul Okulların En Önemlisi