BÜYÜ, KEHÂNET, MEDİTASYON - Islamdainanc - 27. Sayfa
BÜYÜ, KEHÂNET, MEDİTASYON
Büyünün İçyüzü
Büyü sözcüğü Türkçedir. Kur’ân-ı Kerîm'de bu anlamı veren «sihir»'den çok söz edilmiştir. Batı literatüründe ise «magi» (Maji), «magic» (meyjik, majik) olarak geçer.
Büyü -gizemli sanılan - ilkel bir çözüm arayışıdır. Bu kısa tanımdan da anlaşılacağı üzere büyünün temelinde üç şey vardır:
a) Gizemlilik iddiası,
b) ilkellik
c) çözüm arayışı
Bunlardan birincisinin açıklaması şöyledir:
Büyünün gizemli olduğu sanılır. Yani büyünün, herkes tarafından anlaşılamayan, herkes tarafından bilinemeyen ve yapılamayan birtakım esrarengiz ilişkilerden ve bu ilişkilere dayanan formüllerden oluştuğu sanılır. Bu sanı, birçok kimselerde kesin bir inanış ve kanaat olarak vardır. Ancak büyü, çeşitli şarlatanlıkların bazı şekilleridir. Çünkü büyünün gerçek olduğunu kanıtlayan bir kimseye rastlanmamıştır. Ayrıca büyünün bir aldatmaca olduğunu Kur’ân-ı Kerîm açık şekilde ortaya koymaktadır. Tâhâ Sûresi'nin 57-72 âyetlerinde Hz. Musa ile Mısır Firavun'u arasında olup biten bir mûcize-büyü mücadelesi canlandırılmıştır. Bunlardan özellikle 66. 67. 68. ve 69 uncu âyetlerde büyünün içyüzü bütün çıplaklığıyla ortaya serilmiştir. Bu âyet-i kerîmelerde özet olarak şöyle bir açıklama vardır:
Firavun'un büyücüleri Hz. Musa'ya, önce hangi tarafın gösteriye başlamasını sorunca Hz. Musa: "Hayır, siz atın." yani elinizdeki sicimleri ve değnekleri atarak büyü gösterisine önce siz başlayın dediği kaydedilmektedir.
66. ve 67 inci âyetler gösteriyi ve onu şaşkınlık içinde seyreden Hz. Musa'nın ruh halini anlatmaktadır. Bu âyetlerin meâli şöyledir:
«Bir de ne görsün, -büyücülerin- şarlatanlığından ötürü, sicimlerinin ve değneklerinin yürüdüğü onun hayalinde canlandırılıyordu.»
«Bu yüzden Musa, içinde bir ürperti duydu.»
66 ıncı Âyet-i kerîme, bu olaydaki büyünün bir dereceye kadar içyüzünü ortaya koymakta, en azından bu işlemin hayalde canlandırılan asılsız birtakım kımıldayışlar olduğunu ifade etmektedir. Sicimlerin ve değneklerin, Hz. Musa'nın hayalinde hareket eder gibi göründüklerini kaydeden bu âyetlerden iki farklı anlam çıkarmak mümkündür.
Birincisi: Büyüde kullanılan bu araçların gerçekte hareket ettikleridir.
İkincisi ise, hareket eder gibi göründükleridir.
Bilindiği üzere iplik ve sopa gibi cansız şeylerin -hele büyü gibi asılsız bir işlemde - kendi kendine hareket etmesi olanak dışıdır. Ama bunu illüzyonistlerin yaptığı gibi bazı hilelere baş vurarak yapmak, elbetteki mümkündür. Özellikle ilâhlık iddiasında bulunmuş mağrur ve çağının en kudretli hükümdarı olarak Firavun'un, sahip bulunduğu güç ve imkânlarla devrin profesyonel ve en mahir büyücülerini bularak bu hileleri yaptırması zor değildi. Kur’ân-ı Kerîm, büyünün bir gözbağcılık, bir şaşırtma ve duyuları spekülatif yöntemlerle yanıltma ve aldatma olduğunu yine bu olayı anlatan A'râf Sûresi'nin 116 ıncı Âyet-i kerîme'sinde açıklamaktadır.
Hz. Musa tarafından, büyücülerden hünerlerini göstermeleri istenince onların, seyirciler üzerinde nasıl psikolojik bir etki uyandırdıklarını Allah Teâlâ aynen şöyle ifade buyurmaktadır:
«Musa; (önce) "Siz atın."» dedi. Onlar da hünerlerini ortaya atınca, insanların gözlerini büyülediler. Onları ürperttiler ve muazzam bir büyü ortaya getirdiler.»
Âyet-i kerîme'deki: «İnsanların gözlerini büyülediler.» ifadesi çok açıktır ve bu olaydaki büyünün, gerçek değil, bilakis psikolojik bir etki yaptığını ortaya koymak bakımından da en büyük kanıttır. Bu ilâhî açıklamadan kolayca anlıyoruz ki büyünün birtakım hileler olarak izahı vardır. Bununla birlikte hiçbir gizemli yanı da yoktur. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm'de sicim diye geçen şeylerin -söylentilere göre - içleri birtakım kimyasal maddelerle doldurulmuş hayvan bağırsakları olduğu ve gösteri sırasında bu maddelerin reaksiyona girerek bağırsakların hareket etmesine neden oldukları ihtimali bulunduğu gibi büyücüler, benzer bazı spekülatif işler de yapılmış olabilirler.
İpliklerin ve sicimlerin gerçekte değil, fakat Hz. Musa'nın hayalinde hareket eder gibi görünmüş olabileceği ihtimali de vardır. Şöyle ki:
Hz. Musa, Firavun'un ve büyücülerinin yanı sıra, kalabalık seyirci karşısında ve belki de tek başına bulunmak gibi -peygamber bile olsa - insan moralini olumsuz etkileyen bir konumda idi. Allah Teâlâ'ya açıkça kafa tutacak kadar küstahlaşan Firavun'un, bu şedid ve kanlı diktatörün karşısında bulunmuş olmak ve hele moral verecek bir taraftar kitlesinden yoksun olmak gibi etkenler hesap edilirse Hz. Musa'nın bu olayda ne kadar zor dakikalar yaşadığını tahmin etmek güç değildir. Aslında bu ihtimali araştırmak yersizdir. çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bu gerçeği de çok berrak şekilde ortaya koymakta ve Tâhâ Sûresi'nin, 67. ve 68 inci Âyet- iKerime'lerinde şunları kaydetmektedir:
«Bu yüzden Musa, içinde bir ürperti duydu.»
«Biz O'na, korkma dedik, asıl üstün gelecek olan sensin sen!»
İşte gizemli sanılan büyünün özet olarak aslı esası budur. Onun için büyü tamamen bir hile ve safsatadır.
Büyünün ikinci niteliği, onun hem amaç, hem de araç bakımından ilkelliğidir. Evet büyü, hem kaynakları, hem de yapılış ve uygulaması bakımından ne vahye, ne de akla dayanır. Bilakis vahyi ve aklı hiçe sayan rezil bir düşünce ürünüdür. Bu gerçeği anlayabilmek için hiçbir incelemeye ve araştırmaya bile gerek yoktur. Sadece bir tek büyücü görmek bile büyünün her bakımdan ne olduğunu anlamak için yeterlidir. Bu sefil insanlar her türlü faziletten yoksun oldukları gibi onlara inanan ya da tuzaklarına düşen zavallılarda da sağlıklı bir moral yapı ve güçlü bir imân yoktur.
Allah Teâlâ, Tâhâ Sûresi'nin 69 uncu Âyet-i kerîme'sinde:
«Çünkü onların yaptığı bir büyü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa asla başarıya ulaşamaz!» Buyurmaktadır. Büyünün, etki yapmak bakımından bir «hiç» olduğunun, bundan daha büyük bir kanıtı olamaz.
Büyü, amaç bakımından ilkel ve zararlıdır. Çünkü:
a) Akılcı bir yol değildir. Bilakis büyü, aklı küçümsemekte, hatta onu inkâr etmektedir. Birçok saf ve cahil insan, gerçekleri anlayabilecek bilgi ve basirete sahip bulunmadıkları için, onların basit düşünce yapıları büyücüler tarafından kullanılmaktadır. Bu ise insan aklının küçümsenmesi demektir.
b) Büyü, akla dayanmadığı gibi vahye de dayanmamaktadır. Bilakis vahiy, sihri «küfür» olarak mahkûm etmekte ve sihirbazı kâfir olmakla suçlamaktadır. Büyü yapan insanın, İslâm Hukuku'nda cezası pek ağırdır.
c) Büyü, insanların aldatılmasına ve kötü yönlendirilmelerine neden olmaktadır. İnsanları karşılıksız, hatta günah karşılığında zarara uğratmaktadır.
Büyü, araç bakımından da ilkel ve zararlıdır:
Türüne göre büyüde kullanılan araçlar son derece iğrençtir. Katır toynağından, karga beynine, kıldan dışkıya kadar, büyüde en pis ve en necis maddeler kullanılır. Ne yazık ki bunların bir kısmı da insanlara şu veya bu şekilde yedirilir!
Bu ilkelliğin bir örneği de kutsal değerlere karşı bilinçli saygısızlıktır. Çünkü bazı büyü türlerinde -özellikle harap olması istenen mekânlar ve zarar görmesi istenen insanlar için yapılan büyülerde - Allah'ın yüce adları ve âyet-i kerîmeler pis sıvılarla yazılmakta ve ayakkabı topuklarına, eşiklerin altına ve benzeri yakışıksız yerlere gizli şekilde yerleştirilmektedir.
Büyünün üçüncü
niteliği ise onun, talihsiz bir çözüm arayışı olmasıdır. Çünkü büyü ile
derdine derman arayan insan,
Bazı akâid yazarları tarafından, «Sihir haktır.» şeklinde kullanılmış olan sözden amaç şudur: Sihir (yahi büyü) Kur’ân-ı Kerîm'de sözü edilmiş ve işlenmiş bir konu olarak vardır. Elbette ki büyü, tarih boyunca insanları meşgul etmiş bir hadisedir. En uygar sanılan toplumlar içinde bile sihir yapan ve sihre inanan insanlar bulunmuştur. Onun için sihrin bir toplum gerçeği olarak var olduğunu inkâr etmek imkânsızdır.
İlginçtir ki bazı
yazarlar da «Sihir haktır.» sözüne,
farklı bir yorum getirmiş ve büyünün gerçek anlamda etki yaptığına
inanmışlardır.
Bazı kimseler eğer Kur’ân-ı Kerîm'in 113 üncü Sûresi olan Felak Sûresi'nin 4'üncü Âyet-i kerîme'sini göstererek büyünün şerri hakkında bir kanaat ortaya koymak istemişlerse, hemen ifade etmek gerekir ki bu Âyet-i kerîme'de şerrinden söz edilen büyü değil, tam tersine «Düğümlere üfleyip tüküren» büyücü kadınlardır. Dolayısıyla bu kimseler, büyü ile büyücüyü birbirine karıştırmışlardır!
Hiç kuşku yok ki her devirde, bu gibi ilkel ve illegal işlerle uğraşan ve duygusal insanların psikolojisini olumsuz yönde etkileyen kadınlar bulunmuştur. Genelde cahil topluluklar arasında faaliyet gösteren bu kadınlar, iplik düğümlemek, bu düğümlere üflemek, muska ve tütsü yapmak, kurşun dökmek ve kehânetlerde bulunmak gibi batıl şeylerle bir yandan geçinmeye çalışırlarken bir kısım insanların iç dünyaları üzerinde etkili de olabilmektedirler. Aslında bunlardan yararlanmak isteyenler, onların şerrine daha çok uğrayanlardır. Çünkü büyücüye, falcıya ve medyuma inanmak küfürdür. Yani İslâm Dini'nden çıkmak için yeterli bir sebeptir. Bu ise şer ve kötülüğün en tehlikelisidir. Ayrıca kişinin büyücüye, medyuma ve falcıya yaptırdığı büyü ya da onların verdiği haber karşılığında ücret vermesi, hem işledikleri bu ağır günaha karşılık onları ödüllendirmek, hem zararlı faaliyetlerine değer biçmiş olmak, hem de bu tür faaliyetleri cesaretlendirmek bakımından elbette ki bu yapılanların hepsi şerdir, kötüdür. Rabb'imiz işte bütün bu kötülükleri işleyen kadınların şerrinden kendisine sığınmamızı istemiştir.
Büyü, hiçbir reşit toplum içinde legal bir meslek niteliğini kazanamamış, vicdanlarda mahkum olduğu için hep gizli yapılmış ve büyü yapanların da yaptıranların da sonu daima pişmanlık olmuştur.[1]
Kehânet
Kehânet: Genel anlamda gelecekten haber vermek demektir.
Eskiden Tevhid Dinlerinin, yozlaşarak asıllarını yitiren ve birer batıl din haline gelen uzantılarında din adamlarının yürüttüğü bir meslek olmuştu. Tıpkı bazı tarikat şeyhlerinin «İstihâre Namazı»'nı bir kehânet aracı haline getirdikleri gibi. Bu mesleği icra edenlere, literatürde «Kâhin» denir. Genellikle kurbanların parçalanan organları üzerinde çeşitli yorumlar yapılarak bu meslek icra edilirdi.
Ayrıca fala bakılarak geleceği okumaya da kehânet denilmiştir. Bu iş çok eski çağlardan beri yapılmaktadır ve yukarıda sözü edilen kehânetten farklıdır. Bunu bir hobi olarak yapanların yanı sıra ücretle fala bakanlar da vardır. Hatta gelecekte yaşanacağını ileri sürdüğü olaylar hakkında kitap yazanlar bile olmuştur. Yahudî kökenli Fransız tıp doktoru Nostradamus gibi.
İslâm'ın bu konudaki yargısı kesindir: Gelecekten haber vermek batıldır ve yasaktır. Falcı, medyum ve kâhin de aynen büyücü gibi kâfirdirler. Bunlara inanan da kâfirdir.
Hava raporları, uzay raporları ve sismik öngörüler gibi ilmî tahminleri elbette ki kehânet'in dışında tutmak gerekir. Çünkü bunlar, hem birtakım araçlara ve ince hesaplara dayanmaktadır; hem önceden hayat ve tabiat hakkında bazı sonuçlar elde ederek insanlığı bundan yararlandırmak gibi olumlu amaçlar gütmektedir; hem de adı üstündedir: «Tahmin»'den ibarettir.
Meditasyon
Meditasyon: Ses, hareket ve ışıktan uzak bir ortamda, belli biçimlerde oturarak, sakin şekilde solumak ve belli bir nesne üzerinde dikkati toplamak suretiyle uygulanan mistik-zihinsel bir davranış biçimidir; Aynı zamanda rûhânî bir çiledir, bir «Sülûk»'dur.[2]
Meditasyonu bir zihin sporu olarak tanımlayan ve onun, «Üstün bir fiziksel, zihinsel, ruhsal dinlenme ve rahatlama»[3] verdiğini ileri süren Hint'li spiritüalistler, bu uygulamanın, Budist tasavvufundan ilham aldığını açıkça söylemektedirler. Şu halde meditasyon, insan sağlığını düzenleyici etkileri bakımından bir spor ya da bir rehabilitasyon yöntemi olarak tanıtılmaya ve sevdirilmeye çalışılıyor olsa bile, sahip bulunduğu dinî içerikten soyutlanamaz. Çünkü dayandığı kaynak bir küfür ve şirk dini olan Budizm'dir.
Dolayısıyla ister sanat, ister spor, hatta ister bilimsel bir çalışma olsun; Ya İslâm'a ait olduğu, ya tamamen seküler bir içeriğe sahip bulunduğu, ya da ilhamını herhangi bir küfür doktrininden almadığı, (kitap, sünnet ve icma'a dayanan) tarafsız ve yetkili ilim otoritelerince deklare edilmemiş olan bütün inanç ve düşünce sistemleri İslâm dışıdır. Meditasyon, yoga ve aynı kaynağa dayanan Nakşibendîlikteki «Râbıta» gibi... İnancında bu sembollere yer veren Müslümanın bir imân krizi içinde bocaladığını söylemek mümkündür.
[1]. Büyü hakkanda, daha fazla bilgi için bkz.
Dr. İbrahim Kemal Edhem, es-Sihr wa’s-Sahara min mzãri’l-Qur’ãn wa’s-Sunnah.
Dãr an-Nadwa al-İslâmmiyyah, Beyrut-1991. bkz. Wahyd bin Abdisselãm Bãli,
Es-Sãrimu’l-Battãr fi’t-Ta
[2]. Sir James Bolevard, Çev. şebnem Gürpınar, Meditasyon S.28 OHM YAYINLARI, İstanbul-1993
[3]. A. g. e. S.13, 14
İslami Okul Okulların En Önemlisi