Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

BÜYÜ, KEHÂNET, MEDİTASYON - Islamdainanc - 27. Sayfa

 

BÜYÜ, KEHÂNET, MEDİTASYON

 

Büyünün İçyüzü

 

Büyü sözcüğü Türkçedir. Kur’ân-ı Kerîm'de bu anlamı veren «sihir»'den çok söz edilmiştir. Batı literatüründe ise «magi» (Maji), «magic» (meyjik, majik) olarak geçer.

 

Büyü -gizemli sanılan - ilkel bir çözüm arayışıdır. Bu kısa tanımdan da anlaşılacağı üzere büyünün temelinde üç şey vardır:

 

a) Gizemlilik iddiası,

 

b) ilkellik

 

c) çözüm arayışı

 

Bunlardan birincisinin açıklaması şöyledir:

 

Büyünün gizemli olduğu sanılır. Yani büyünün, herkes tarafından an­laşılamayan, herkes tarafından bilinemeyen ve yapılamayan birta­kım esra­rengiz ilişkilerden ve bu ilişkilere dayanan formüllerden oluş­tuğu sanılır. Bu sanı, birçok kimselerde kesin bir inanış ve kanaat ola­rak var­dır. Ancak büyü, çeşitli şarlatanlıkların bazı şekilleridir. Çünkü büyünün gerçek oldu­ğunu kanıtlayan bir kimseye rastlanmamıştır. Ayrıca büyü­nün bir aldat­maca olduğunu Kur’ân-ı Kerîm açık şekilde ortaya koymak­tadır. Tâhâ Sûresi'nin 57-72 âyetlerinde Hz. Musa ile Mısır Firavun'u ara­sında olup bi­ten bir mûcize-büyü mücadelesi can­landırılmıştır. Bunlardan özellikle 66. 67. 68. ve 69 uncu âyetlerde bü­yünün içyüzü bü­tün çıplaklığıyla ortaya se­rilmiştir. Bu âyet-i kerîme­lerde özet olarak şöyle bir açıklama vardır:

 

Firavun'un büyücüleri Hz. Musa'ya, önce hangi tarafın gösteriye baş­la­masını sorunca Hz. Musa: "Hayır, siz atın."  yani elinizdeki sicim­leri ve değnekleri atarak büyü gösterisine önce siz başlayın dediği kay­dedilmek­te­dir.

 

66. ve 67 inci âyetler gösteriyi ve onu şaşkınlık içinde seyreden Hz. Musa'nın ruh halini anlatmaktadır. Bu âyetlerin meâli şöyledir:

 

«Bir de ne görsün, -büyücülerin- şarlatanlığından ötürü, sicimleri­nin ve değneklerinin yürüdüğü onun hayalinde canlandırılıyordu.»

 

«Bu yüzden Musa, içinde bir ürperti duydu.»

 

66 ıncı Âyet-i kerîme, bu olaydaki büyünün bir dereceye kadar içyü­zünü ortaya koymakta, en azından bu işlemin hayalde canlandırılan asıl­sız birta­kım kımıldayışlar olduğunu ifade etmektedir. Sicimlerin ve değ­neklerin, Hz. Musa'nın hayalinde hareket eder gibi göründüklerini kay­deden bu âyet­lerden iki farklı anlam çıkarmak mümkündür.

 

Birincisi: Büyüde kullanılan bu araçların gerçekte hareket ettikleri­dir.

 

İkincisi ise, hareket eder gibi göründükleridir.

 

Bilindiği üzere iplik ve sopa gibi cansız şeylerin -hele büyü gibi asıl­sız bir işlemde - kendi kendine hareket etmesi olanak dışıdır. Ama bunu il­lüz­yonistlerin yaptığı gibi bazı hilelere baş vurarak yapmak, el­betteki müm­kündür. Özellikle ilâhlık iddiasında bulunmuş mağrur ve çağının en kud­retli hükümdarı olarak Firavun'un, sahip bulunduğu güç ve imkânlarla devrin profesyonel ve en mahir büyücülerini bularak bu hileleri yaptırması zor değildi. Kur’ân-ı Kerîm, büyünün bir gözbağ­cılık, bir şa­şırtma ve duyu­ları spekülatif yöntemlerle yanıltma ve aldatma olduğunu yine bu olayı anlatan A'râf Sûresi'nin 116 ıncı Âyet-i kerîme'sinde açıklamakta­dır.

 

Hz. Musa tarafından, büyücülerden hünerlerini göstermeleri iste­nince onların, seyirciler üzerinde nasıl psikolojik bir etki uyandırdıkla­rını Allah Teâlâ aynen şöyle ifade buyurmaktadır:

 

«Musa; (önce) "Siz atın."» dedi. Onlar da hünerlerini ortaya atınca, insan­la­rın gözlerini büyülediler. Onları ürperttiler ve muazzam bir büyü or­taya getir­diler.»

 

Âyet-i kerîme'deki: «İnsanların gözlerini büyülediler.» ifadesi çok açık­tır ve bu olaydaki büyünün, gerçek değil, bilakis psikolojik bir etki yaptığını ortaya koymak bakımından da en büyük kanıttır. Bu ilâhî açık­lamadan ko­layca anlıyoruz ki büyünün birtakım hileler olarak izahı var­dır. Bununla birlikte hiçbir gizemli yanı da yoktur. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm'de sicim diye geçen şeylerin -söylentilere göre - içleri birtakım kim­yasal maddelerle dol­du­rulmuş hayvan bağırsakları ol­duğu ve gösteri sıra­sında bu maddelerin reak­siyona girerek bağırsakla­rın hareket etmesine neden oldukları ihtimali bu­lunduğu gibi büyücü­ler, benzer bazı speküla­tif işler de yapılmış olabilir­ler.

 

İpliklerin ve sicimlerin gerçekte değil, fakat Hz. Musa'nın haya­linde ha­reket eder gibi görünmüş olabileceği ihtimali de vardır. Şöyle ki:

 

Hz. Musa, Firavun'un ve büyücülerinin yanı sıra, kalabalık seyirci kar­şı­sında ve belki de tek başına bulunmak gibi -peygamber bile olsa - insan mo­ralini olumsuz etkileyen bir konumda idi. Allah Teâlâ'ya açıkça kafa tutacak kadar küstahlaşan Firavun'un, bu şedid ve kanlı diktatörün karşı­sında bu­lunmuş olmak ve hele moral verecek bir taraf­tar kitlesinden yoksun olmak gibi etkenler hesap edilirse Hz. Musa'nın bu olayda ne ka­dar zor dakikalar yaşadığını tahmin etmek güç değildir. Aslında bu ihti­mali araştırmak yer­sizdir. çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bu gerçeği de çok berrak şekilde ortaya koy­makta ve Tâhâ Sûresi'nin, 67. ve 68 inci Âyet- iKerime'­lerinde şunları kay­detmektedir:

 

«Bu yüzden Musa, içinde bir ürperti duydu.»

 

«Biz O'na, korkma dedik, asıl üstün gelecek olan sensin sen!»

 

İşte gizemli sanılan büyünün özet olarak aslı esası budur. Onun için büyü tamamen bir hile ve safsatadır.

 

Büyünün ikinci niteliği, onun hem amaç, hem de araç bakımından il­kelliğidir. Evet büyü, hem kaynakları, hem de yapılış ve uygulaması ba­kı­mından ne vahye, ne de akla dayanır. Bilakis vahyi ve aklı hiçe sa­yan rezil bir düşünce ürünüdür. Bu gerçeği anlayabilmek için hiçbir in­cele­meye ve araştırmaya bile gerek yoktur. Sadece bir tek büyücü gör­mek bile büyünün her bakımdan ne olduğunu anlamak için yeterlidir. Bu sefil in­sanlar her türlü faziletten yoksun oldukları gibi onlara ina­nan ya da tu­zaklarına düşen zavallılarda da sağlıklı bir moral yapı ve güçlü bir imân yoktur.

 

 Allah Teâlâ, Tâhâ Sûresi'nin 69 uncu Âyet-i kerîme'sinde:

 

«Çünkü onların yaptığı bir büyü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa asla başarıya ulaşamaz!» Buyurmaktadır. Büyünün, etki yapmak ba­kı­mından bir «hiç» olduğunun, bundan daha büyük bir kanıtı olamaz.

 

Büyü, amaç bakımından ilkel ve zararlıdır. Çünkü:

 

a) Akılcı bir yol değildir. Bilakis büyü, aklı küçümsemekte, hatta onu inkâr etmektedir. Birçok saf ve cahil insan, gerçekleri anlayabilecek bilgi ve basirete sahip bulunmadıkları için, onların basit düşünce yapı­ları bü­yücüler tarafından kullanılmaktadır. Bu ise insan aklının kü­çümsenmesi demektir.

 

b) Büyü, akla dayanmadığı gibi vahye de dayanmamaktadır. Bilakis va­hiy, sihri «küfür» olarak mahkûm etmekte ve sihirbazı kâfir ol­makla suç­lamaktadır. Büyü yapan insanın, İslâm Hukuku'nda cezası pek ağırdır.

 

c) Büyü, insanların aldatılmasına ve kötü yönlendirilmelerine ne­den olmaktadır. İnsanları karşılıksız, hatta günah karşılığında zarara uğrat­mak­tadır.

 

Büyü, araç bakımından da ilkel ve zararlıdır:

 

Türüne göre büyüde kullanılan araçlar son derece iğrençtir. Katır toyna­ğından, karga beynine, kıldan dışkıya kadar, büyüde en pis ve en necis mad­deler kullanılır. Ne yazık ki bunların bir kısmı da insanlara şu veya bu şe­kilde yedirilir!

 

Bu ilkelliğin bir örneği de kutsal değerlere karşı bilinçli saygısızlık­tır. Çünkü bazı büyü türlerinde -özellikle harap olması istenen mekân­lar ve za­rar görmesi istenen insanlar için yapılan büyülerde - Allah'ın yüce ad­ları ve âyet-i kerîmeler pis sıvılarla yazılmakta ve ayakkabı to­puklarına, eşiklerin altına ve benzeri yakışıksız yerlere gizli şekilde yer­leştirilmekte­dir.

 

Büyünün üçüncü niteliği ise onun, talihsiz bir çözüm arayışı olma­sı­dır. Çünkü büyü ile derdine derman arayan insan, eğer sorunun çö­zümü için akılcı ve legal bir yol varsa bu yola inanmayacak ya da gü­venmeyecek kadar rüşdünü yitirmiş biridir. Eğer tamamen çaresizlik içinde ise bunu, ikinci bir çaresizlikle birleştirecek kadar Allah'ın feyiz ve nurundan uzak, bilakis da­lalet karanlığına saplanmış biridir.

 

Bazı akâid yazarları tarafından, «Sihir haktır.» şeklinde kullanılmış olan sözden amaç şudur: Sihir (yahi büyü) Kur’ân-ı Kerîm'de sözü edil­miş ve işlenmiş bir konu olarak vardır. Elbette ki büyü, tarih bo­yunca in­sanları meşgul etmiş bir hadisedir. En uygar sanılan toplumlar içinde bile sihir ya­pan ve sihre inanan insanlar bulunmuştur. Onun için sihrin bir toplum gerçeği olarak var olduğunu inkâr etmek imkân­sızdır.

 

İlginçtir ki bazı yazarlar da «Sihir haktır.» sözüne, farklı bir yorum ge­tirmiş ve büyünün gerçek anlamda etki yaptığına inanmışlardır. Eğer bü­yü­nün gerçek anlamda etkisi olsaydı, büyücülerin açamadıkları kapı, çö­züm­leyemedikleri sorun kalmayacaktı. Tarihte büyücülerden ve şar­latan­lardan medet uman nice krallar olmuştur ki bunların hepsi de so­nunda hayal kı­rıklığına ve hüsrana uğramışlardır. Büyünün bir tek kere dahi başa­rıya ulaş­tığı kanıtlanamamıştır. Kaldıki büyücülere meydan okuyan in­sanlar, hiçbir zaman onların büyü yoluyla tertip ettikleri bir kötülüğe uğramamış, onların büyüsel bir komplosuna kurban gitmemişlerdir. Bu bile büyünün ne büyük bir yalan olduğunu or­taya koyan başlı­başına bir kanıttır.

 

Bazı kimseler eğer Kur’ân-ı Kerîm'in 113 üncü Sûresi olan Felak Sûresi'nin 4'üncü Âyet-i kerîme'sini göstererek büyünün şerri hak­kında bir kanaat ortaya koymak istemişlerse, hemen ifade etmek gere­kir ki bu Âyet-i kerîme'de şerrinden söz edilen büyü değil, tam tersine «Düğümlere üfleyip tüküren» büyücü kadınlardır. Dolayısıyla bu kimseler, büyü ile bü­yücüyü birbirine karıştırmışlardır!

 

Hiç kuşku yok ki her devirde, bu gibi ilkel ve illegal işlerle uğraşan ve duygusal insanların psi­kolojisini olumsuz yönde etkileyen kadınlar bu­lunmuştur. Genelde cahil topluluklar arasında faaliyet gösteren bu kadınlar, iplik düğüm­lemek, bu düğümlere üflemek, muska ve tütsü yapmak, kur­şun dökmek ve kehânetlerde bulunmak gibi batıl şeylerle bir yandan geçin­meye çalışırlar­ken bir kısım insanların iç dünyaları üzerinde etkili de ola­bilmek­tedirler. Aslında bunlardan yararlanmak isteyenler, onların şer­rine daha çok uğra­yanlardır. Çünkü büyücüye, falcıya ve medyuma inan­mak küfürdür. Yani İslâm Dini'nden çıkmak için yeterli bir sebeptir. Bu ise şer ve kötülü­ğün en tehli­kelisidir. Ayrıca kişinin büyücüye, medyuma ve falcıya yaptırdığı büyü ya da onların verdiği haber karşılı­ğında ücret vermesi, hem işledikleri bu ağır günaha karşılık onları ödül­len­dirmek, hem zararlı fa­ali­yetlerine değer biçmiş olmak, hem de bu tür faaliyetleri cesaretlendirmek ba­kımından elbette ki bu yapılanların hepsi şer­dir, kötüdür. Rabb'imiz işte bü­tün bu kötülükleri işleyen kadınların şerrin­den kendisine sığınmamızı is­temiştir.

 

Büyü, hiçbir reşit toplum içinde legal bir meslek niteliğini kaza­na­ma­mış, vicdanlarda mahkum olduğu için hep gizli yapılmış ve büyü ya­panla­rın da yaptıranların da sonu daima pişmanlık olmuştur.[1] 

 

Kehânet

 

Kehânet: Genel anlamda gelecekten haber vermek demektir.

 

Eskiden Tevhid Dinlerinin, yozlaşarak asıllarını yitiren ve birer ba­tıl din haline gelen uzantılarında din adamlarının yürüttüğü bir meslek ol­muştu. Tıpkı bazı tarikat şeyhlerinin «İstihâre Namazı»'nı bir kehânet aracı haline getirdikleri gibi. Bu mesleği icra edenlere, litera­türde «Kâhin» denir. Genellikle kurbanların parçalanan organları üze­rinde çeşitli yo­rumlar yapı­larak bu meslek icra edilirdi.

 

Ayrıca fala bakılarak geleceği okumaya da kehânet denilmiştir. Bu iş çok eski çağlardan beri yapılmaktadır ve yukarıda sözü edilen kehânet­ten fark­lıdır. Bunu bir hobi olarak yapanların yanı sıra ücretle fala ba­kanlar da var­dır. Hatta gelecekte yaşanacağını ileri sürdüğü olaylar hakkında kitap yazan­lar bile olmuştur. Yahudî kökenli Fransız tıp doktoru Nostradamus gibi.

 

İslâm'ın bu konudaki yargısı kesindir: Gelecekten haber vermek ba­tıldır ve yasaktır. Falcı, medyum ve kâhin de aynen büyücü gibi kâfirdirler. Bunlara inanan da kâfirdir.

 

Hava raporları, uzay raporları ve sismik öngörüler gibi ilmî tah­min­leri elbette ki kehânet'in dışında tutmak gerekir. Çünkü bunlar, hem bir­takım araçlara ve ince hesaplara dayanmaktadır; hem önceden hayat ve tabiat hakkında bazı sonuçlar elde ederek insanlığı bundan ya­rarlandır­mak gibi olumlu amaçlar gütmektedir; hem de adı üstündedir: «Tahmin»'den iba­rettir.

 

Meditasyon

 

Meditasyon: Ses, hareket ve ışıktan uzak bir ortamda, belli biçim­lerde oturarak, sakin şekilde solumak ve belli bir nesne üzerinde dik­kati top­la­mak suretiyle uygulanan mistik-zihinsel bir davranış biçimi­dir; Aynı za­manda rûhânî bir çiledir, bir  «Sülûk»'dur.[2] 

 

Meditasyonu bir zihin sporu olarak tanımlayan ve onun, «Üstün bir fi­ziksel, zihinsel, ruhsal dinlenme ve rahatlama»[3] verdiğini ileri süren Hint'li spiritüalistler, bu uygulamanın, Budist tasavvufundan ilham al­dı­ğını açıkça söylemektedirler. Şu halde meditasyon, insan sağ­lığını dü­zenle­yici etkileri bakımından bir spor ya da bir rehabilitasyon yöntemi olarak ta­nıtılmaya ve sevdirilmeye çalışılıyor olsa bile, sahip bulunduğu dinî içerik­ten soyutlanamaz. Çünkü dayandığı kaynak bir küfür ve şirk dini olan Budizm'dir.

 

Dolayısıyla ister sanat, ister spor, hatta ister bilimsel bir çalışma ol­sun; Ya İslâm'a ait olduğu, ya tamamen seküler bir içeriğe sahip bu­lunduğu, ya da ilhamını herhangi bir küfür doktrininden almadığı, (kitap, sünnet ve ic­ma'a dayanan)  tarafsız ve yetkili ilim otoritelerince deklare edilmemiş olan bütün inanç ve düşünce sistemleri İslâm  dışı­dır. Meditasyon, yoga ve aynı kaynağa dayanan Nakşibendîlikteki «Râbıta» gibi... İnancında bu sembollere yer ve­ren Müslümanın bir imân krizi içinde bocaladığını söylemek mümkün­dür.   

 



[1]. Büyü hakkanda, daha fazla bilgi için bkz. Dr. İbrahim Kemal Edhem, es-Sihr wa’s-Sahara min mzãri’l-Qur’ãn wa’s-Sunnah. Dãr an-Nadwa al-İslâmmiyyah, Beyrut-1991. bkz. Wahyd bin Abdisselãm Bãli, Es-Sãrimu’l-Battãr fi’t-Tasaddy li’s-Sharat’i-l-Eshrãr. Maktabat’us-Sahãbah, Jeddah-Saudi Arabia; Maktabatu’Tabi’een, Cairo-Egyp 1412-Hejree;

 

[2].  Sir James Bolevard, Çev. şebnem Gürpınar, Meditasyon S.28 OHM YAYINLARI, İstanbul-1993

 

[3].  A. g. e. S.13, 14