Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İNSAN İLİŞKİLERİNDE İNANCIN BELİRLEYİCİ ROLÜ - Islamdainanc - 28. Sayfa

 

İNSAN İLİŞKİLERİNDE İNANCIN BELİRLEYİCİ ROLÜ

 

İnanç, temelde içsel ve kişisel bir olaydır. Yani kişi neye inanıyorsa önce onu kendi içinde yaşar ve neye inanmıyorsa onu da önce kendi içinde red­deder. Ancak sanıldığı gibi konu bu kadar basit, bu kadar soyut ve sınırlı de­ğildir. Doğrusunu söylemek gerekirse insan kendi içinde neye inanıyor, ya da neye inanmıyorsa mutlaka ona göre psikolojik bir tutum içine de girer. Hatta zaman zaman, içindeki bu inanma ya da inanmama olgusu, en sert ta­vırlar olarak onun dışına yansıdığı bile olur. Akıl ve bilim bunu doğrula­maktadır.

 

Unutmamak gerekir ki ölüme meydan okuyanlar, gözlerini kırpmadan düşmanlarının üzerine saldıranlar; para, servet, zenginlik ve şöhret uğ­runa katlanılmaz uğraş verenler; definelere ulaşmak için havsalaya sığmaz maceralara sürüklenenler, bir şeye inandıkları için böyle yapabilmektedirler. Öyle ise hiç tereddüt etmeden diyebiliriz ki bütün arzuların, umutların, dâ­vâların ve ideallerin temelinde bir inanç vardır; Bütün savaşların, kavgala­rın, politik mücadelelerin, ticarî rekabetlerin, yarışların ya da barışların, hatta propaganda ve reklamların arka planında mutlaka birer inanç vardır.

 

Dolayısıyla bütün bu gerçekler gösteriyor ki inanç, insanın psikolojisini birinci derecede yönlendiren, hatta tavırlarını belirleyen bir zihin ve yürek gücüdür. Bu bakımdan inanç, kendi tanımı içinde statik bir potansiyel ise de en ufak bir manipülasyonla dinamik bir güce dönüşebilir.

 

İnanç, ya da İslâm'ın diliyle «imân» dediğimiz bu görünmeyen gücün, bütün insanlardaki ortak özelliklerini şu şekilde özetlemek mümkündür.

 

1. Bir şeye, gerçek diye kesinlik derecesinde inanan insanlar, temelde hak ya da batıl olsun, yeri ve zamanı geldiğinde bu inanç uğruna her şeyle­rini feda edebilirler. İnançlı insanlar için bu ihtimal daima vardır ve top­lumsal yaşam açısından çok önemli bir noktadır. Öyle ki gölgesinden kor­kan nice kimseler, zaman gelmiş inançları uğrunda arslan kesilmişler, ha­yatlarını bile hiçe saymışlardır.

 

Unutmamalıdır ki gerek rahmânî zaferler, gerekse şeytânî galebeler seve seve canını feda eden insanların cesetleri üzerinde daima bina edilmiştir.  Şu halde güçlü inanç, kişinin, rolünü üstlenmek durumunda olduğu du­yarlı dakikalarda en cesur tavrı göstermek, ya da en coşkulu bir kulluk ha­lini yaşamak için ona gerekli aktiviteyi kazandırabilecek bir kaynaktır. Onun içindir ki Allah'ın huzurunda, huşû içinde namaza duran bir mü’minin, ruh hali nasıl ise, bir heykel karşısında kılı kıpırdamadan dimdik duran müşrik bir insanın ruh hali de aynen öyledir.

 

2. Hakka ya da batıla inanan insan, hiçbir zaman tarafsız olamaz. Kişi neye inanıyorsa onu, inanmadığı şeye daima tercih eder. Buna bağlı olarak inandığı şeye inananları da tercih eder. İşte deneye tutunan ve bilimsellik iddiasında olan pozitivizm, bu noktada iflas etmiştir.

 

Allah Teâlâ, Hucurât Sûresi'nin 10'uncu âyet-i Kerîmesi'nde meâlen şöyle buyurmaktadır:

 

«Gerçek şu ki, mü’minler kardeştirler...» Mü’minler ise Allah'a, melek­lerine, kitaplarına, elçilerine, âhiret gününe ve kadere inananlardır. Şu halde bu gerçeklere içtenlikle inanan insanlar, renkleri, ırkları ve dilleri ne olursa olsun, hatta hangi ülkede ve hangi bayrak altında yaşıyor olurlarsa olsunlar, Allah'ın belirlediği bu imân ölçülerine göre kardeştirler. Bu da zo­runlu olarak şu sonuçları doğurmaktadır:

 

a) Mü’minler kardeş olduklarına göre birbirleriyle kardeşçe ilişkiler içinde olmak zorundadırlar. Keza bu ilişkileri bütün engellere rağmen sür­dürmek mecburiyetindedirler. Buna bağlı olarak onların birlik ve beraberli­ğine, dayanışma ve yardımlaşmalarına engel olan her şey, ama her şey on­ları, yüreklerindeki inanca aykırı bir doğrultuya yönlendiren düşmanların ve şeytanların planlarıdır.

 

b) Mü’min olmayan insanlara gelince bunlar, -değil yakın akraba - anne, baba ve öz kardeş bile olsalar, hiç akraba olmayan mü’minlere göre yabancı sayılırlar. Mü’min kişi, gerçekte yabancı olan bu yakınlarına karşı, duygula­rına belli bir yön vermek ve tedbirli olmak zorundadır. Mü’minin, gerek mü’min kardeşlerine, gerekse mü’min olmayanlara karşı eylemsel olarak nasıl davranacağı ise konumuzun dışıdır. Mü’minin uygulamalı yaşamı İslâm Fıkhı'nın konusudur.

 

Mü’minin İnsanlara Karşı İçsel Tutumu

 

Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ölümden sonraki ebedî hayata ve kadere inanan kimsenin, insanlara karşı içinden izleyeceği tutum, elbette ki muhataplarının imânî durumlarına göre farklı olacaktır. Bu, bü­tün dinlerde ve ideolojilerde, hatta karşılıklı yarışan oyun takımlarında bile söz konusudur. Tarih ve sosyoloji bu gerçeği daima kanıtlamıştır.

 

Örneğin gerçek bir yahudi, gerçek bir Hıristiyan ya da gerçek bir budist, dinine mensup olmayan bir kişiyi veya bir topluluğu kendi dindaşlarına karşı desteklemez. Keza gerçek bir komünist, gerçek bir faşist, “laik“ oldu­ğuna kendini gerçekten inandırabilmiş biri, ya da kulübüne gönülden bağlı bir futbolcu, inancını ya da ideolojisini paylaşmayanları, veya takımını tut­mayanları, kendi yandaşlarına karşı yine desteklemez.

 

Burada ince bir nokta daha vardır: Örneğin aynı insanda din ile ide­oloji, din ile milliyetçilik, din ile akrabalık ya da din ile başka bir duygu karşı karşıya gelebilir. Yani, aynı insanın içindeki farklı iki olgu arasında bazen herhangi bir nedenle çatışma doğabilir. İşte Müslüman kişi eğer böyle bir durumda kalacak olursa onun iç dünyasındaki bu çatışma, kendisinin ger­çek bir imâna sahip bulunup bulunmadığını ortaya çıkaran çetin bir sınav olur. 

 

Yeri gelmişken hatırlatmakta yarar vardır: Bu çetin sınavın en çarpıcı misallerini sahâbîler yaşamışlardır. Meselâ Bedir Savaşı'nda, müşrik yakın­larına karşı kahramanca silâh kullanmış olan, hatta kılıç darbeleri altında babasının, öz kardeşinin ve amcasının, parçalanmalarını serinkanlılıkla seyreden Ubu Huzeyfe (ra) ile babasını bizzat elleriyle öldüren Ebu Ubeyde (ra) gibi şanlı sahâbîler, derin bir imânın parlak örneklerini sergilemişlerdir.

 

Bir şeye inanmak, mutlak surette en az iki şeyden birine taraf olmak demektir. Esasen taraftarlık, kaçınılmaz bir hayat kanunudur. Onun için hiçbir kimsenin, imânî ve ideolojik konuda yan tutmaması mümkün değildir. İşte lâikliğin ebedî iflâsını ilân eden evrensel yasa budur! Hemen her insanın, bağlandığı bir din, bilinç ve kültür düzeyine göre be­nimsediği siyasal bir görüş, desteklediği bir örgüt, savunduğu bir ideoloji, ya da kutsal saydığı bir dâvâsı vardır. Ancak bu açıklama, bütün insanları ilkel bir ayırımla dost ve düşman diye iki kamp olarak görmek anlamına gelmez ve asla gelmemelidir de... Fakat her şeye rağmen Kur'ân'ın ölçüleriyle bütün insanlar, mü’min kişiye göre yine ikiye ayrılırlar. Bunların bir kısmı, Kur’ân-ı Kerîm'in tamamına inananlardır ki aralarında imân kardeşliği bağı vardır. Her çağda gerçek anlamdaki imân, bunların gönüllerinde varlı­ğını sürdürerek sonraki kuşaklara intikal eder.

 

İkinci kısma gelince bunlar da başlıca üç gruptur:

 

a)  Kur'ân'ın tamamına inanmayanlar;

 

b)  Kur'ân'ın içeriğini, istedikleri gibi yorumlayarak çarpıtanlar, ya da amacından saptıranlar;

 

c)  Kur'ân'ın bir bölümüne inanmayanlar, ya da (şerîat olarak) bu bö­lümü aşağılama cür'etini gösterenlerdir.

 

Tabiatıyla bu üç grup da kâfirdirler.

 

Mü’min kişinin, insanlara karşı içsel tutumunun, nasıl olması gerekti­ğini  Kur’ân-ı Kerîm çok net bir şekilde belirtmiştir. Buna göre mü’minin imânından kaynayan duyguları, bütün insanlara karşı en çok üç farklı şe­kilde ayrışabilir. Bunlar: «Muvâlât»,  «Hazer» ve «Müsâleme»'dir.

 

Şimdi Kur’ân-ı Kerîm'in ışığında bu kavramların ne demek olduğunu anlamaya çalışalım:

 

1. Muvâlât: Dostluk, taraftarlık ve yan tutma anlamına gelen Arapça bir masdardır. Bunun soyut kökünden türeyen ve (yerine göre)  dost anlamına gelen «veli» kelimesi Kur’ân-ı Kerîm'in birçok yerinde geçmektedir. İşte bu âyetlerden bazıları, mü’minin ancak kendisi gibi mü’min olan kimselerle -gerçek anlamda- dostluk kurabileceğini[1] hükme bağlamaktadır. Yani mü’min kişi, imân kavramının sınırları içinde ve gönül planında ancak ve ancak kendisi gibi imânlı kimselere karşı sevgi ve yakınlık duyabilir, onlara güvenebilir, onları dost ve kardeş sa­yabilir.

 

Bu kişisel duyguların uygulamadaki görüntüleri ise İslâm fıkhının ko­nusudur. Mesele, elbette ki bu kadar soyut değildir. Çünkü mü’minler ara­sında da istenmeyen çeşitli olaylar cereyan edebilir, ihtilaflar çıkabilir, hatta zaman zaman kavgalar ve savaşlar bile patlak verebilir. Ancak bütün olum­suzluklara rağmen bu gibi olaylar hak ve adalet sınırları içinde birer hesap­laşmadan ibaret kalmalı, mü’min kişi hiçbir zaman ve herhangi bir nedenle mü’min kardeşine (ancak imândan yoksun kimselere besleyebileceği)  ya­ban­cılık duygusunu beslememelidir. Aksi halde bir imân tehlikesi içine gi­rebi­lir.

 

2. Hazer: Korunmak, olası bir tehlikeye karşı duyarlı ve tedbirli olmak demektir. Yine Kur’ân-ı Kerîm'in ışığında anlıyoruz ki mü’min kişi, -en ya­kın akrabaları bile olsa - mü’min olmayanlara karşı sevgi besleyemez, için­den onlara yakınlık duyamaz.[2] Bunlar: küfrün çemberi içinde olan müş­rikler, münafıklar, zındıklar ve mürtedlerdir. İslâm'ın dışında kalmış olan insanlar, kim olurlarsa olsunlar, mü’minlere yabancıdırlar. Bu. Hz. Muhammed (sav)'den önceki ümmetler için de aynen geçerli olmuştur. Nitekim büyük peygamberlerden biri olan Hz. Nuh (as)'un çağrısını kabul etmeyen oğlu da diğer âsîlerle birlikte tufânın kabaran sularında boğulup gitmiştir. Hatta, baba olarak bir ara duygulanan Hz. Nuh (as), oğlunu kur­tarmak için Allah Teâlâ'ya yalvarmış: «Ey Rabb'im! Oğlum benim aile halkımdandır...» demişse de Yüce Allah O'na: «Ey Nuh! O senin ailenden değildir. O, kötü işli biridir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden is­teme. Seni öğütlüyorum ki cahillerden olmayasın.»[3] diye O'na sert bir karşılık vermiştir. Hz. Lût'un karısı da aynı suçu işlemiş ve asî yandaşla­rıyla birlikte yok olup gitmiştir.[4]

 

Dolayısıyla, mü’min kişi, inkârcı insanın kurtuluşu için şefaat ve aracı­lık da ya­pamaz; Ona Allah'dan rahmet dileyemez. Ancak bu örnekler ve açıklamalar, mü’minin, durup dururken se­bepsiz yere (kâfir bile olsa) insan­lara karşı düşmanlık beslemesi gerektiği an­lamına asla gelmez! Mü’min kişi, gerçek anlamda mü’min olmayanlarla da barış içinde yaşar, onlara zarar vermekten kaçınır. Ancak onlara güvenemez. On­lardan gelebilecek kötülüklere ve tehlikelere karşı, mü’minlerin duyarlı ve tedbirli olması gerekir. Çünkü mü’min­lerle kâfirler arasındaki ya­bancılık ne kan bağıyla, ne herhangi bir akrabalık bağıyla ortadan kalkar; Ne de onların kötülük ve tehlikeleri ihtimal olmak­tan çıkar. Allah Teâlâ’ya ve O'nun insanlığa en son mesajı olan Kur’ân-ı Kerîm'de bildirdiği gerçeklere inanan insan, bu konudaki ciddî hükmün bi­lincinde olmak zorundadır.

 

Dolayısıyla bu insan, Allah Teâlâ'nın, açıkça ateşle tehdit ettiği, ya da pis dediği kimselere karşı asla yakınlık ve hayranlık duyamaz. Onların hiçbir başarısına sevinemez, ilim, kültür ve sanat adına yaptıktlarını içinden be­ğenemez, onları alkışlayıp kutlayamaz. Aksi halde (istediği kadar "mü’minim" desin, ya da İslâm'ın bütün gereklerini yapsın), onlardan biri oluver­mekten kurtulamaz!

 

3. Müsâleme:  Bu kelime, başkalarıyla barış içinde olmak demektir. Arapca «silm» kökünden gelmektedir.

 

Kur’ân-ı Kerîm'in en önemli öğütlerinden biri de barıştır. Nitekim Allah Teâlâ, bütün mü’minleri, barış ortamına girmeye çağırmış[5] ve düşmanın barışa eğilim göstermesi halinde onların bu meyline olumlu kar­şılık verilmesini de emretmiştir.[6] Çünkü Kur'ân'ın amacı, insanları her iki cihanda da mutlu kılmaktır. Mutluluk ise ancak barışın egemen ol­duğu bir ortamda yaşanabilir.

 

Mü’min kişi, temelde bütün insanlarla iyi geçinen, elinden ve dilinden hiç kimsenin zarar görmediği örnek insandır. Elbette ki bu, bütün insanları sevgiye ve saygıya yaraşır görmek anlamını taşımaz. Allah Teâlâ’ya imân et­miş, Kur’ân-ı Kerîm'in feyiz ve nurundan nasibini almış her insan çok iyi bilir ki toplum içinde müşrikler, münafıklar, zındıklar ve mürtedler gibi zararlı unsurlar da vardır. Bunların hepsi de kâfirdir; Bunlar sevilmeyi, sa­yılmayı asla haketmiş insanlar değildir. Şu var ki bu insanların, yalnızca kendilerini ilgilendiren bulaşık vicdanları, İslâm'ın evrensel değerleri üze­rinde yozlaştırıcı ve çarpıtıcı bir etki yapacak şekilde dışa yansımadığı ve mü’minlere karşı saygılı oldukları sürece onları halleriyle, tarikat ve ayinleriyle, putları ve heykelleriyle, başbaşa bırakmak hem mü’minlerin esenliği, hem de genelin huzuru için gereklidir.

 

Düşünce planındaki bu barışçıl tutum, imâna bağlı bir ahlâk kuralıdır. Bu sessiz tutumun eylemsel cephesi ise, onlara zaman zaman yöneltilecek tevhid ve ıslah mesajlarıdır. Bu da İslâm'ın öngördüğü yöntemlerle ve yüce şerîatın belirlediği sınırlar içinde yapılır.

 

Büyük bir önemle belirtmek gerekir ki: Her çağda ve şartlar ne olursa ol­sun, Mü’minler, İslâm'ın -istisnasız - bütün emir ve yasaklarını yerine ge­tirmeye ve yüce Kur'ân'ı, resmen yürürlükte ise, tam anlamıyla uygulamaya; değilse, onu hayata geçirmeye çalışmak zorundadırlar.

 

Bu yükümlülük onlar için kıya­met kopuncaya kadar süreklidir. Dolayısıyla (mürted, zındık ve harbî ta­nımına girmeyen) aslî müşrikler, (yani İslâm devletinin zimmî vatandaş­ları) ile münafıklar gibi kâfir grup­lar, (mü’minlerin, Kur'ân'ı hayata geçirme faaliyetlerini sabote etmeye kal­kışmadıkları sürece)  bu grupların hak ve öz­gürlükleri dokunulmazdır. (Zındık, mürted ve harbi kâfirlerin İslâm'da hukuksal bir statüleri yoktur.)

 

Mü’minin İnsanlar Hakkındaki Kanaati

 

Mü’minin, görünürdeki gerçeklerden hareket ederek toplumda farklı davranış ve kanaatlere sahip Müslümanlar hakkında varabileceği yargı, en çok dört şekilden ibaret olabilir. Bunlar: Tahsin, te'vîl, tefsîk ve tekfîr'­dir.

 

1. Tahsîn:  Bir eylemi uygun, normal, legal ya da güzel görmek demek­tir. Bu düşünsel değerlendirme, İslâm'ın emir ve yasaklarından hiçbirini açıkça çiğnemeyen kimsenin dengeli, mübah ya da takdir toplayıcı olan dav­ranışlarına ilişkin olumlu kanaattir. Bu kanaat, ya tamamen önyargısızca olur, ya da bir beğeni duygusu olarak kalben yaşanır. Mü’min kişi, sadece gözlemlerine ve en doğru haber niteliğindeki bilgilerine bakarak bu çizgi­deki kimseler hakkında bir yargıya varmak durumundadır.

 

2. Te'vîl: Yorumlamak, daha doğrusu; kuşkulu bir durumu, önyargısız ve olumlu yorumlamak demektir. Örneğin bir Müslüman, eğer İslâm'ın ölçülerine aykırı bir düşünce ve inanca saptığını, şüpheli kişi ve çevrelerle ilişki içinde olduğunu ya da suç ve günahlardan birini işlediğini açıkça ortaya koymamışsa, yalnızca söylentilere dayanılarak veya ihtimal­lerden hareket edilerek onun aleyhinde bir değerlendirme yapılamaz. Tersine, bilgisizliğin, duygusallığın, ya da çeşitli yanlışlıkların, bu gibi söy­lentilere yol açmış olabileceği şeklinde, yapıcı yorumlarda bulunmak daha doğru olur. İşte buna «te'vil» denir. İmân ve ahlâk konusunda bu, bir kural ol­duğu gibi İslâm hukukunda da, «Berâ’at-ı Zimmet Asıldır.»[7] Yani, aksi ka­nıtlanmadıkça suçsuzluk esastır. 

 

Şunu da çok iyi bilmek gerekir ki, İslâm tecessüsü yasaklamıştır.[8] Mü’min kişi, mü’min kardeşinin mahrem hayatını araştıramaz, araştırmayı bile düşünemez. Kişinin, düşünce ve inanç suçları gizli kaldığı sürece o, yalnızca kul ile Allah (cc) arasındaki bir mesele olarak kalır. Şu var ki, eğer bir Müslümanın şüpheli kanaat ve düşünceleri hakkında alınan duyumlar, başka bir Müslümanın, veya İslâm Devleti'nin ya da İslâm Ümmeti'nin ha­yatı, sağlığı, esenliği, mutluluk ve başarısı ya da maddi ve manevi çıkarları açısından herhangi bir tehlike ihtimalini haber veriyorsa te'vîl yolu burada tıkanır. Bu olasılık, artık bir imân ve ahlâk konusu olmaktan da çıkar ve ciddî bir güvenlik sorunu olarak İslâm Fıkhı'nın, birinci derecede konusu haline gelir!

 

3. Tefsîk:  Bir kimseyi fâsıklıkla suçlamak demektir. Fâsıklığın anlamı şudur:

 

Müslüman kişinin, (küfüre ve şirke saplanarak, İslâm'dan çıkması sonucunu doğuran ağır suçlar hariç, öbür bütün) günah, yasak, çirkin ya da meşru örfe aykırı iş ve eylemlerden en az birini kanıtlanabilir şekilde işlemekle düştüğü sabıka­lılık durumuna «fısk», ya da «fâsıklık» denir. Kur’ân-ı Kerîm'de münafıklar[9] ve kâfirler[10] de fâsıklıkla nitelenmişlerdir. Ancak fâsık, daha çok bir fı­kıh terimi olarak sabıkalı Müslümanlar hakkında kullanılmıştır.

 

Mü’min kişi, «fâsık» ya da (yaklaşık olarak) aynı anlama gelen «fâcir» Müslümanı dışlayamaz. Onunla ilişkerini nasıl düzenleyeceğini ise İslâm Fıkhı ve İslâm ahlâk kuralları belirler.

 

4. Tekfîr:  Bir kimseyi kâfirlikle suçlamak demektir. İslâm âlimlerinin, çok dikkatli olunması uyarısında bulundukları noktalardan biri de budur. «Bu nedenle büyük şahsiyetlerin çoğu, "Günah işleyen hiç kimseyi kâfir diye suçlamayız." dememişlerse de, "Her günah işleyeni kâfirlikle suçlama­yız." demişlerdir.»[11]

 

Bunun anlamı şudur: Müslüman kişi, işlediği hemen her günah sebe­biyle kâfir olmaz. Ama öyle günahlar, öyle suçlar vadır ki işlendiği zaman (Allah korusun!) İslâm Dini'nden çıkmak için yeterli bir neden oluşturabi­lir.  Bunların başında ise; Kur’ân-ı Kerîm'i bir bütün olarak kabul etmemek, «Nas»'la (yani Kur’an, ya da belgesel Sünnetle) yasaklanmış olan bir şeyin yasaklığını tanımamak, ya da yasak olmayan bir şeyi yasak kabul etmek gibi durumlar gelir.[12] Örneğin, hayatında hiç alkol kullanmamış olan, hatta alkollü içkilerden nefret eden bir müslüman, eğer alkollü içki içmenin Haram (İslâm’da yasak) olmadığına inanır, ya da alköllü içkinin (aynen sidik gibi) pis olmadığını açıkça söylerse İslâm dininden çıkar. Buna karşın, sürekli alkol kullandığı için, hayatında hiç ayık gezmeyen bir müslüman, eğer buna rağmen alkollü içki içmenin haram (İslâm’da yasak) olduğuna inanır, ya da bunu açıkça ifade ederse –bu alışkanlığını sürdürse bile- sadece fâsık (yani suçlu) bir müslüman sayılır.

 

Küfür çok ağır bir suç olduğu için, mü’min kişi bu suçu işleyen kimse hakkında kesin yargıya varmadan önce bu durumdaki insanın gerçekten kâ­fir olup olmadığı hakkında duyduklarını ya da gördüklerini tekrar tekrar gözden geçirmeli, gerekirse âlimlere danıştıktan sonra bu konuda karara varmalıdır. Çünkü özellikle mü’min kişi eğer, babası, çocuğu, karısı ya da kardeşi gibi yakınlarından birini (sonradan) bu ağır suçun içinde görüyorsa, İslâm Fıkhı'na konu olan çok büyük bir sorunla karşı karşıya bulunuyor demektir!

 



 

[1]. Kur’ân-ı Kerîm  3/28, 9/71

 

[2]. Kur’ân-ı Kerîm  58/22

 

[3]. Kur’ân-ı Kerîm  11/45, 46

 

[4]. Kur’ân-ı Kerîm 7/83, 15/60, 27/57, 29/33

 

[5]. Kur’ân-ı Kerîm  2/208

 

[6].  Kur’ân-ı Kerîm  4/94, 8/61

 

[7]. Mecelle : Kavâid-i Külliye, Madde-8

 

[8]. Kur’ân-ı Kerîm  49/12

 

[9]. Kur’ân-ı Kerîm  9/67

 

[10]. Kur’ân-ı Kerîm  9/84

 

[11]. Ali b. Ali b. Muhammed b. Ebi’l-İzz ed-Dımışkıy, El-Akıyda'tut-Tahawiyya şerhi : 2/434, Muassa ar-Risâlah Beyrut-1988 (Birinci basım)

 

[12]. Bk. Küfür, şirk, zendeka ve irtidâd kavramları.