Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 1. Sayfa - Feyzullahbirisik

Kulliyatlar - <span id="hadis-1"></span>1. Sayfa

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL KURULABİLİR?

 

Ben Leylam’a gidiyorum,

çekil önümden Leyla

Gayrı cennet olsa durmam;

bak, çağırıyor beni...

 

Hamd kendisini gizlemeyip bütün isim ve sıfatları ile zâtını bize tanıtan Allah (c.c.)’adır. (O Allah ki, çevremizde gördüğümüz herşeyi –bizzat bizleri– varlığına birer alamet kıldı.) Sevdiği ve sevmediği şeyleri yüce kitabımız Kur’ân ve alemlere rahmet olarak gönderilen, söz ve davranışları ile insanlığa örnek, ümmetine önderlik teşkil eden Rasulullah (s.a.v.) aracılığı ile kendisiyle dost olmanın yollarını –esasında tek yol: İSLAM– bizlere bildiren Allah (c.c.)’adır.

“Allah ile dostluk nasıl kurulabilir?” sorusuna cevap verebilmemiz için öncelikle dostluk kavramını incelememiz gerekir. Nedir dostluk?!

Dostluk edinilmesi en zor, ama en sıcak kavramdır. Zira dostluk karşılıklı rıza işidir. Sevdiğinin sevgilisi olabilmek için çaba ve gayret ister. Dünyaya ve olaylara dostunun gözüyle bakmak, “dostum” dediğinin ahlakıyla ahlaklanmaktır. Kendisine baktığında aynada  kendini görüyor gibi olmaktır. (Kişi dostunun dinindendir /Ebu Davud-Tirmizi) Kısaca dostluk “dostum” eşittir “ben” işlemidir nefislerde!

Kendisi ile dost olmayı istediğimiz; kullar arasındaki dostluklarımızı dahi rızası üzerine bina ettiğimiz, dostlarımızı O’nu razı etmeye çalışanlardan seçtiğimiz Allah Teâla olunca da yukarıda yazılanların çoğu geçerlidir, ama eksiktir. Zira Halilullah olmanın şifresi İbrahim’dir bizim için! O halde Allah ile dostluğun ilk adımında İbrahim (a.s.)’ı tanımak gerekir. Çünkü İbrahim (Allah’ın selamı üzerine olsun)’in hayatı diğer bütün peygamberlerin mücadelelerinin hülasasıdır. Onların hayatından kareler taşır: Hz. Muhammed (s.a.v) ile Musa (a.s)’ın bütün kapılar kapatıldıktan sonra ki hicretleri, İmran ailesinin kabul edilen adakları, putçuluğu red ve buna bağlı olarak peygamberliğin özü olan politeizmden uzak iman/tevhid inancının O’nun hayatında da var oluşu gibi...

“De ki: Rabbim beni dosdoğru yola; kendisinde eğrilik olmayan dine, hanif İbrahim’in yoluna iletti. O, müşrik değildi.”

(En’âm/161)

Gerçekten İbrahim, Hakk’a yönelen, Allah’a itaat eden bir önder idi. Allah’a ortak koşanlardan değildi. Allah’ın nimetlerine şükrediciydi. Çünkü Allah, O’nu seçmiş ve doğru yola iletmişti. O’na dünyada güzellik verdik, muhakkak ki O, âhirette de salihlerdendir.

(Nahl/120-123)

“Yahudiler ve Hıristiyanlar müslümanlara ‘yahûdi yada hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız’ dediler. De ki (onlara), ‘Bil’akis biz, hanif olarak (dosdoğru) yaşamış İbrahim’in dinine uyarız. O müşrik değildi.’”

(Bakara/135)

“De ki: Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olarak İbrahim’in dinine uyunuz. O, müşriklerden değildi.”

(Àli İmran/95)

İbrahim (a.s.)’ın tefekkür devresi, gerçeği arayışı, put yontucusu olan babası Àzer’in ve kavminin tevhidden sapmış, bozuk akidelerini sorgulaması ile başlar. O, “atalarının dini üzere olma”yı, geleneksel inancı yani taklidi imanı red ile bulmuştur hakiki imanı! Bu süreci Allah-u Teâla En’âm suresinin 74-83. ayetlerinde şöyle zikretmektedir:

“İbrahim, babası Àzer’e demişti ki: Sen bir takım putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben, seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.

Böylece biz, (birlik ve kudretimize) kesin iman edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin muhteşem varlıklarını gösteriyorduk.

Gece karanlığını üstüne örtünce bir yıldız gördü, “Rabbim budur” dedi. Yıldız batınca da “batanları sevmem” dedi. Ay’ı doğarken görünce “Rabbim budur” dedi. O da batınca, “Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette (doğru yoldan) sapan topluluklardan olurum” dedi. Güneşi doğarken görünce: “Rabbim budur, zîra bu daha büyük” dedi. O da batınca, dedi ki: “Ey kavmim” Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Çünkü ben yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben O’na ortak koşanlardan değilim.”

Kavmi (bu hususta) onunla tartışmaya kalkıştı. Onlara dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak, Rabbim ne dilerse o olur! Rabbimin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Hala ibret almıyor musunuz? Siz, Allah’ın size haklarında hiçbir hüküm göndermediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz putlardan nasıl korkarım! fiimdi biliyorsanız (söyleyin), iki gruptan hangisi: Allah’ı birleyen mi yoksa putları ona ortak koşanlar mı) güvende olmaya daha layıktır?

İnanıp da imanlarına zulüm karıştırmayanlar (var ya) işte güven onlarındır. Ve doğru yolda olanlar da onlardır. İşte bunlar bizim hüccetimizdir. Biz onu, kavminin karşı koymasına rağmen İbrahim’e verdik. Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. fiüphesiz ki, Rabbin hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.”

İbrahim (a.s.), bu imanî olgunluğa erer ermez kınayıcıların kınamasından korkmadan mü’min kimliğini açıkça bildirmiş, kavmini imanına şahit kılmıştır. Bu noktada sünnetullah gereği şirke dayanan bâtıl, İbrahim (a.s.)’ın şahsında -ki O tek başına ümmetti!- tevhide dayanan Hakk’ı yargılamış, Allah’ın nurunu O’nu ateşlere atmakla söndürebileceklerini, Hakk’ın sesini zulüm ve işkenceyle kısabileceklerini sanmışlardı. Oysa ki Allah, nurunu tamamlayacaktı:

Andolsun biz, daha önce İbrahim’e de hidayet, dürüstlük ve bilgi gücü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.

O, babasına ve kavmine “şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle? demişti.

Dediler ki: Biz, atalarımızı bunlara tapar kimseler olarak bulduk.

“Doğrusu, siz ve atalarınız açık bir sapıklık içindeymişsiniz” dedi.

Dediler ki: Bize gerçeğimi getirdin, yoksa sen oyunbozanlardan biri misin?

“Hayır, dedi. Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, bunları o yaratmıştır ve ben, buna şehadet edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!”

Sonunda İbrahim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye.

“Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zalimlerden biridir” dediler.

(Bir kısmı) “Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrahim denilirmiş” dediler.

“O halde, dediler, onu hemen insanların gözü önüne getirelim. Belki şahitlik ederler.”

“Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim?” dediler.

“Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa” dedi.

Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) doğrusu asıl zalimler sizsiniz” dediler.

Sonra tekrar eski kafalarına dönüp: “Sen, bunların konuşmadığını pekala biliyorsun” dediler.

İbrahim, “öyleyse, dedi, Allah’ı bırakıp da hiçbir şekilde size ne fayda, ne de zarar verebilen bir şeye hala tapacak mısınız? Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylerede yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?”

Aralarında bir kısmı, “Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin” dediler.

“Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol!” dedik. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.”

(Enbiya/51-70)

İbrahim (a.s.) çağın putunu/putlarını bir bir kırmış, bize de tevhid için put kırmayı miras olarak bırakmıştır:

“Bir zaman İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: “Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana taparım. Çünkü O, beni doğru yola iletecektir.” (Zuhruf/26-28) Bu sözün ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki insanlar (dinine) dönsünler.

“İnsanların çoğu şirk koşmaksızın iman etmezler” (Yusuf/106) ayeti gereği putçuluk her devirde varolmuştur; olacaktır da (...) Ancak yer ve zamana göre isim ve şekil değiştirerek! Kimi zaman “tuğyan” eden bir kişi, kimi zaman “ilah”lık taslayan bir topluluk, bazense heva ve heves ürünü “izm”ler vs. olarak kılık değiştirmiş bir şekilde çıkar karşımıza; ama maskenin altında hep aynı tanıdık yüz durur: İbrahim (a.s.)’ın döneminden kalma putlar, hem de bütün çıplaklığıyla!!!

“De ki: Namazım, kulluğum, hayatım ve ölümüm hiçbir ortağı olmayan Allah içindir.”

(En’âm/162)

Evet, Allah’ın dostu olabilmemiz için çaba sarfetmemiz gerekir (kan-gözyaşı-ter!) Dünyaya ve olaylara Allah’ın gözüyle (Kur’an ve sünnet perspektifinden) bakmamız gerekir. Kur’ân ve Rasulullah’ın ahlakıyla ahlaklanmamız gerekir. İBRAHİM OLMAMIZ GEREKİR!

İbrahim (a.s.)’ın çizgisinden gidip Halilullah olunca da şüphesiz hem dünya hem ahiret mutluluğu bizim olacaktır:

“İyi bilin ki Allah’ın dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmezler de...”

(Yûnus/62)

Àl-i İmran suresi 68. ayette Allah (c.c.) kimlerin dostu olduğunu dolayısıyla kendisi ile nasıl dostluk kurulabileceğini öz bir biçimde- bildirmiştir:

“İnsanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar, şu peygamber (Muhammed) ve ona iman edenlerdir. ALLAH, MÜ’MİNLERİN DOSTUDUR!”

Dilek DELİKAYA

 


 

Merhaba

 

Bu mektubu Allah (c.c.) ile dostluk bağları kuvvetli iken bir an şeytanın hilesine düşüp bu dostluğu sekteye uğrattığım bir anda yazıyorum. Ruhum sıkkın, düşüncelerim tarumar... Küçüklüğümden bu yana İslâmi terbiye içerisinde büyümüş birisiyim. İslâm’la yoğrulmuşum. 1982 yılında doğdum. İmam Hatip Lisesi mezunu, babası imam olan bir gencim. Vakit Gazetesindeki ilanınızı gördüm ve bir şeyler karalamak istedim. Yazdıklarım aslında bir itiraf... Siz kayda değer bulup değerlendirirseniz benim için şeref olur.

Bundan  bir sene önce yaşadığım bir hadiseyi, bir ruhi bunalımı paylaşmak istiyorum sizlerle. Belirttiğim gibi babası imam olan ve İslâm’la yoğrulan birisiyim. Dinimin emirlerini yerine getirmede azami gayret sarfediyordum. Mutluydum, huzurluydum. En sevdiğim ibadetlerden birisi de dua idi. Dua etmek bana tarifsiz bir haz veriyordu. Ve de bu dualar sayesinde kalbim huzur buluyor, Rabbime biraz daha yakın olmanın heyecanı tüm benliğimi kuşatıyordu. Rabbime o kadar dua ediyordum ki, kimisi hemen, kimisi bir müddet sonra gerçekleşiyordu. Ta ki lanet olası şeytan bana bulaşıncaya kadar. Bir şeyi çok arzuladım. Yaşantımda o, rüyalarımda o, hayallerimde yine o. Namazlarımda ve sair vakitlerde o şey için uzun müddet dualar ederdim. Yaptığım her şeyden manevi bir lezzet duyardım. O şey için çok dua ettim, ümitliydim. Dua yaşantımın bir parçasıydı. Bazen bir namaz vakti, bazen de saatler boyunca sürerdi dualarımda Rabbimle olan muhabbetim. O gün geldi ve benim dileğim gerçekleşmedi. Çok üzüldüm, hıçkıra hıçkıra ağladım. Bu boşluğumu fırsat bilen şeytan boş durur mu? Başladı fitnelerini saplamaya “Bak gördün mü Rabbin (haşa) gerçekleştirmedi. Bir de o kadar dua ediyordun. Hiçbir işe yaramadı. Bundan sonra dua etme, istedin istedin de ne oldu? Duayı bırak isteme!” diye zehirli oklarını durmadan saplıyordu. Ne yapacağımı şaşırmış durumdaydım. Hüznümü mü yatıştırayım, şeytana mı laf yetiştireyim? Bir müddet sonra ruhum pes etti. Bunları üzülerek yazıyorum, duayı bıraktım, tüm güzel şeyleri terketmeye başladım. Kıldığım namazlardan haz duyamaz oldum. Bir kaç gün sonra namazı da bıraktım. İsyan derecesine geldim. “Niye, niçin, neden böyle oldu?” soruları ruhumu amansız bir şekilde sardı. Ben, ben değildim adeta. Eski mazbut halimden eser kalmamıştı.

Ağladım, ağladım, ağladım. İçimde müşfik bir ses, benim yalnız olmadığımı, Rabb’in kullarına zulmetmeyeceğini “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?” ayet-i celilesini haykırıyordu. Ruhumda bir sarsıntı hissettim. Ve nihayet bu kasvetli durumdan, azab dolu anlardan çok şükür kurtuldum. İlk işim güzel bir abdest alıp secdeye kapanmak oldu. Hem ağlıyor, hem de dua edip yalvarıyordum: “Rabbim beni affet!” diye. Elhamdulillah eski huzurumu, eski ruh özgürlüğümü yeniden kazandım. O günden bu yana şeytan yine boş durmadı. Binbir türlü hilelerle karşıma çıkıyor. İmanımı istiyor, isyan etmemi istiyor. Rabbim bir daha bu hale düşürmesin.

Velhasıl insan dua etmeyi bıraktığı anda Rabbiyle olan bağları kopuyor ve Rabbinden uzaklaşıyor. Ve şu da bir gerçek ki kul Rabbini bıraktığı anda bile, O kulunu bırakmıyor. “Kulum” diyor, “Gel” diyor. Bu ne  büyük rahmet, ne büyük merhamet...

Dua acziyetimi, acziyetimizi ifade eden durum. Dua insanı Rabbine yakınlaştıran, kul ile Rabb arasında bir bağ oluşturan sihirli bir formül.

Allah (c.c.) ile dostluk kurmanın yolu duadan geçer.

Kardeşiniz Ümmühan ÖNAL

 

O’NA DOST OLMAK

 

Hamd Alemlerin Rabbi olan Allah’adır. Salat ve Selam O’nun Peygamberi olan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ve ashabına ve ona ümmet olmayı hakeden mü’minlerin üzerine olsun.

Allah ile dostluk;

Öncelikle Allah ile dostluk kurmamız için tek nedeni bilmemiz lazım ki; bu da tek kelime ile O’na ait oluşumuz yani kulluğumuzdur.

Allah ile dost olabilmemiz için onu çok çok sevmemiz ve büyüklüğünü bilmemiz gerekir ki; O’nun emirlerini yerine getirmeliyiz. Allah ile dostluğumuz arasında bir duvar olan şeytanı tamamen kendimizden uzaklaştırmalıyız. Bu da nefsimizi terbiye etmemiz ile ilgilidir. Böylelikle ona çok yakın olmalıyız.

Benim Allah ile en yakın olduğum an, O’na teşekkür ve şükrümüzü bildirdiğimiz anlardan biri olan beş vakit namaz ve ardından secdede yaptığım dua anıdır. O’nun büyüklüğünü ve kudretini en iyi anladığım yer ve zamandır.

Biz müslümanlar Allah ile dostluğumuzu öldükten sonraya, Ahirete bırakmışız. Halbuki ben neden yaratıldım? Bu dünyaya neden geldim? Benim kalbim temiz demekle, O’na itaat etmedikçe, yani; şükrümüzü ibadet ile gerçekleştirmedikçe tam anlamıyla iman etmiş olamayacağımızı, bu dünyada ne ekersek öbür dünyada onu biçeceğimizi biliyor muyuz? Bunu ancak gerçek mü’minler bilir.

Kısacası, ben eğer Allah’u Teâlâ’nın kudretini biliyor, O’nun sev dediklerini seviyor, yer dediklerini yeriyorsam, yap dediklerini yapıyor, yapma dediklerini yapmıyorsam, verdiklerine her zaman şükredip bunu yaşantımla gösteriyorsam, her şeyde onun büyüklüğünü anlıyor, bize gönderdiği peygamberi ve ona gönderdiği Kur’an-ı Kerim’i rehber olarak kabul ediyorsam, işte o zaman Allah ile dostluk kurabilirim ve Elhamdulillah ben bunu başarabiliyorsam o zaman sözde değil özde müslümanımdır. Allah cümlemize bunu nasib etsin ve kendisiyle dostluğumuzda bize yardım etsin.

Allah’a emanet olun.

 

Aslıhan BAYAR

 


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL KURULABİLİR?

 

Bismillahirrahmanirrahim

Eğer ki biz Allah’ın dostluğunu kazanmak istiyorsak gözümüz ne cennetinde ne de cehenneminde değil sadece onun rızasında olmalı. Onun rızasını kazanacak unsurları iyi bilmeli ve ona göre davranmalıdır. Burada öncelik farz emirlerden gelir, farzları eda ettikten sonra nafile ibadetler sırayı alır. Çünkü kul farzlarla Allah’a yaklaşır, nafile ibadetlerle de aradaki perdeleri bir bir kaldırabilir. Ama bir de öyle şeyler vardır ki Allah emretmiştir, farz değildir ama yaparsak Rabbim bizi sever, hoşuna gideriz, ona daha da çok yaklaşırız.

Örneğin: Allah için sevmek, hastayı Allah rızası için ziyaret etmek, bir yetimin, yoksulun merhametle başını okşamak, sadaka vermek, verdiği rızıkları bulunca dağıtmak, bulamayınca şükretmek, ve bildiğin iki kelime-i amel edip, öğretmek, güler yüzlü olmak, alçak gönüllü olmak, kalp kırmamak, her ağzına gelen sözü lüzumsuz yere söylememek, ve en önemlisi de dünyaya gönül vermemek. Bütün bu davranışlar insanı Allah’a yaklaştıran unsurlardır. Bunların yanı sıra kendimin Allah’a yaklaşmak için gösterdiğim çabalardan bahsetmek istiyorum. fiunu belirtmek gerek ki; Allah ile dost olmak o kadar kolay değil. Ama Allah aşkıyla yanarsak bu engelleri aşabiliriz inşaallah.

Öncelikle dünya ve ehlinin bir sevgisini ne yapıp ne edip kalbimizden çıkarmalıyız. Allah ve Rasulullah sevgisi önce bir yerleşmeli. Nasıl olacak; Onlardan çok bahsetmeli ve Rasulullah’ın yolundan giderek Allah’a yaklaşmalıyız. Ben şöyle anlatayım nasıl yaklaşmaya çalıştığımı. Bir tekstil atölyesinde çalışıyorum. Her gün onbeş dakikalık molalarımda ilimle uğraşmaya yani kitab okumaya çalışıyor ve etrafımdaki insanlarada anlatıyorum. Çünkü Rabbimden bahsetmek beni o kadar memnun ediyor ki kelimelerle anlatamam. Akşamları eve geldiğimde ise akşama kadar işlediğim günahlardan pişman olup odama giriyor ve tevbe etmeye başlıyorum ve tefekküre dalıyorum. O kadar güzel ki, Yaşayan bilir. Çünkü biz erkeklerle beraber çalışıyoruz gerçi bayanların bölümü ayrı ama yinede hatalarımız oluyor. Her akşam belli vakitlerde odamda tefekküre dalmak O’nu anmak, Rabbimle konuşmak, günahlarımı itiraf ederek ağlamak. Bu gibi ibadetler Allah’a dost olmak için birer başlangıçtır. Amma velakin devamlı olanıdır. Nasıl ki bir insan dostuyla samimi olur, sık muhabbet ile, Allah ile muhabbetkar olmalıyız. Her an onun yarattıklarına baktığımızda onu görebiliyorum ve Rabbim sen çok güzel yaratıcısın iyi ki varsın, iyi ki seni tanımışım diye söyleyebiliyorum. Nasıl ki bir insan kul aşkıyla yandığında hep ondan bahseder, ben de kendi aşkımdan (Allah’tan) bahsetmekle mutlu oluyor ve yaşayabiliyorum. Allah’ı çok seviyorum ama ne yapsam bir türlü ona layık olamıyorum. Nefsim çok günah işlediğinde Rabbimle aramızda perdeler çoğalıyor. Günahı az oranda işlediğim zamanda Rabbimi çok yakınımda hissediyorum. Gerçekte öyle, kendimi sürekli kontrol ettiğim için biliyorum. Ve böyle devam etsem inanıyorum Allah’a dost olabilirim.

Ve en önemlisi de ölümü düşündüğüm zaman yani her şeyin fani ve Allah’ın baki olduğunu düşünüpte anladığımda o zaman ona yakınlığım daha da artıyor. O kadar hasretim çoğalıyor ki, bazen ona kavuşmak bile istiyorum. Ama herkesin Allah’a dost olmak isteği farklıdır. Fakat ben yaşayabildiğim kadarını anlatıyorum. Ama hepsi içimden gelen şeyler. Allah’a en yakın olunan vakitten biri de gecedir. Tatlı uykudan kalkıpta Allah’ın huzuruna durduğumda o güzelliği hiçbir şeye değişmem. Seher vaktinde ise huşulanarak makamlı Kur’an-ı Kerim okumak, yine biraz tefekkür yapmak, istiğfar etmek, Allah’a dost olmak için, yaklaşmak için sebep ibadetlerdendir. Bunların yanı sıra Allah’tan gelen musibetlere, felaketlere sabretmek, “Kahrında hoş, lutfunda hoş” diyebilmek. Her işimizde acaba biz bunu gerçekten Allah rızası için mi diye düşünüp öyle yapmak. Riyadan sakınmak gerekir. Allah’a dost olmanın en büyük unsuru günahları azaltmaktır. Haramlardan kaçıp, emirlerine itaat etmektir. Dört elle sarılıp hiçbir emrini küçümsememektir. Hafife almamaktır. Değerli üstadlarımız son cümlelerimize gelmişken şunu belirteyim ki Allah’a dost olmak o kadar kolay değil, anlatmak da kolay değildir. Yaşamak lazımdır. İnşaallah hepimiz gerçekten Allah’a birer dost oluruz. Allah’a emanet olun. Esselamualeykum ve Rahmetullah.

Gön: Ayşe GÜLBAHAR

 


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL KURULABİLİR

 

Allah Hak yolunda olan yazarlarımıza yardım etsin, istedikleri hedefe doğru koşmalarını nasib etsin. AMİN.

Ben bu mektubu yazarken kazanmak veya yarışma düşüncesi ile yazmadım. Böyle bir iddiam yok.

Genelde her şeyin maddileştiği, kabuğa önem verildiği, özlerin kaybolmaya yüz tuttuğu bir dönemde çok ufak da olsa bazı ayrıntılara değineceğim.

Elbette böyle ciddi ve kutsal bir konuda yazmak beni ve benim gibileri aşar. Çünkü yazmak için yaşamış olmak veya ilim öğrenmiş olmak gerekir. Takdir edersiniz ki, satırlara kitaplara sığmayacak kadar hikmetli ve geniş bir konu.

Ben inandığım ve çok az da olsa yaşamaya çalıştığım konulara değineceğim.

Her şeyden evvel iyi niyet, samimi bir kalb, karşılık beklemeden hizmet etmek, sevmek, sadece Allah Hakk’ın rızasını gözeterek ve onun için vermek ve ilim gerek.

Hangi konumda olursan ol, ister yolcu, ister hancı ol, fakir, zengin, ev sahibi, kiracı, öz, üvey, oğul, kız, gelin, peder, kayınvalide farketmez. Bütün sermayemiz olan ebedi bir hayatı kazanmak için  bize verilen şu fani dünyadaki misafirliğimizi imtahan süresini iyi değerlendirmemiz gerekir.

Deyim yerindeyse bize verilen kısacık hayatın rolünü iyi oynamamız gerekir. Bulunduğumuz durumu en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekir. Nerede olursak olalım mutlaka birisine iyilik etmemiz için fırsat vardır.

Bir yazar diyor ki; yokken veremeyen varken hiç veremez. Çok yerinde bir söz, herkesin muhakkak infak edeceği bir şey vardır yeter ki istesin. Sende en iyi ne ise dostuna onu ver  (yanılmıyorsam Hadis-i fierif)

Hz. Mevlana’nın bir sözü var: Birisine iyilik etmek istediğin zaman acele et, nefsin seni caydırmadan.

Bir yakınımdan benim olan bir şeyi istedim hediye etmek için. Ona sordum ki hangisini versem birisi daha iyiydi. Bana verdiği cevaptan çok etkilenmişdim, hem de utanmışdım da. Kararlı bir sesle cennette hangisini kullanmak istiyorsan onu ver, dedi.

Paylaşmak ne güzeldir. Hasan Basri (k.s.) der ki: Ben verdiğim yemeğin lezzetini alırım.

Paylaşmalıyız varlığı, yokluğu, derdi, sevinci, sevgiyi. Dertler paylaşıldıkça eksilir. Sevinçler, sevgiler paylaşıldıkça artar.

Ne zaman pişirdiğim yemekten birisine vermek isteyip de vazgeçsem mutlaka birazı çöpe gider. Vermekle eksilmez. Komşular arasında muhabbet, sevgi artar.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hediyeleşiniz, hediyeleşmek sevgiyi artırır, buyurmuştur.

Senin kazanmanla veya almanla acaba senin mi sana mı harcamak kullanmak kısmet olacak. Hiç düşünmediğin birisine kısmet olabilir.

Seninde bir ihtiyacın hiç ummadığın bir yerden gelebilir. Mülk sahibi Allah’tır, taksim eden de odur. İyi niyet, samimiyet, cömertlik, yardım etmek sırf Allah (c.c.) rızası için karşılığında birşey beklemeden yapmak. Çıkara dayanan ilişkiler dostluklar uzun sürmez, dostca bitmez.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuş ki:

Cebrail (a.s.) komşu hakkında bana o kadar tenbih de bulundu ki komşuyu komşuya mirascı kılacak sandım.

A.Geylani Hz. buyuruyor ki bir sözünde: Yakınında yardıma muhtac biri varsa onu ganimet bil. Senin kurtuluşuna sebep olabilir.

Hiçbir şey duadan daha kıymetli olamaz. Zahirde kaybediyor görünsende kazanacağına inan. ALLAH mazlumların, iyilerin yanındadır.

Hz. Ali (r.a.) diyor ki: Bir defa zalim olmaktan bin defa mazlum olmak iyidir.

Hastalığa sabret şartlar nasıl olursa olsun. Yoktan vareden varı elbette düzeltmeye muktedirdir. Rahatlık gaflet getirir. Bir musibet bin nasihate bedeldir misali. Hastalık insanı eğitir, acizliğini hiçliğini anlar, dünyanın faniliğini geçici olduğunu daha iyi kavrar, ona göre hayatını düzenlemeye çalışır. Hakk’a hakkıyla kul olmaya azmeder.

Bazı hastalıklara dayanmak sabretmek öylesine zordur ki yaşayan bilir. Ama unutmamalı ki ne kadar ağır olursa olsun mutlaka geçicidir. Hem Hz. Eyyub’u yeniden yaratan, Seni de elbette yeniden inşa edebilir.

Derdin varsa bil ganimet

Olacak günahlarına kefaret

Hak sevdiği kula derdi verirmiş

Mükafatın büyük sabredersen şayet

           Dert çekmeyen bilmez hayat kıymetin

              Yüzer içinde gönlü gafletin

           O çok eksiktir insanlıktan yana

              Farkında değildir Hakk’ın rahmetin

Üç günlük dünyayı amaç edinme   

Onu hakka giden bir yol bil

Sonsuz hayat için her an hazırlan

Olursun belki de Hakka dost kul.

Sarp yokuş yollar, dikenli çıkmaz  sokaklar, sevdiklerimizden gelen darbeler, ömrünü hizmetle geçirdiğin kişilerin zulümleri seni ümitsizliğe sevketmesin. Bilmez misin ki halkın kapısı kapanmamış, Hakkın kapısı açılmaz.

Halktan gelen darbelere sabır, Hakka doğru giden merdivenin basamaklarıdır.

Görünürde şer olanların nice hayırların başlangıcı olduğunu ileride elbette görülecektir, onun için biraz tefekkürle sabredip bekleyelim ümitvar olarak.

Geylani Hz. bir sözünde diyor ki, bütün malını mülkünü aileni bırakıp çöllere hakkı aramaya çıksan dikkat et seni yine imtahana tabi tutabilir. Sakın geriye dönme. En büyük musibetlere Peygamberler maruz kalmışlar. Allah’ın veli kulları musibetlere sabırda yarış ederdiler, geriye bakmaz ileri giderdiler. Hayatı gerçekleriyle olduğu gibi kabul etmek lazım. Hak ve hakikat yolundan ayrılmamak şartlar ne olursa olsun hak ve adaletten ayrılmamak.

Yaradana tefekkür etmek, kendini hesaba çekmek, eleştirmek, ahlakımızı düzeltmesi için ALLAH’a dua etmek, her an dua zikir etmek, iş yaparken bile. Haktan gafil olmamak.

Hayatı paylaşmak, sevgi, hoşgörü çerçevesinde yokluğu, varlığı, sevinci, derdi, güzellikleri beraber yaşamak ufuklara ümitle bakmak.

Dünyanın faniliğini düşünerek dertleri abartmamak aşmaya çalışıp aşmak.

Gönülleri sevgilere açmak, sevgilinin hatırı için dikenleri gül görmek gerek.

Yokuşlar düz, geceler gündüz, fırtınalı denizleri sahil görmek, üzülmemek gerek.

Her derdin sonu, zorluğun kolaylığı, hastalığın ferahlığı vardır.

Fani dünyanın dertleri, sıkıntıları da elbette geçicidir.

Bunlar Allah’a giden yolda ufak çakıl taşları hükmündedir. Zor olsada çaresiz olsan da elbette geçici, çaresiz dert yoktur, yaşıyorsan yine fırsatlar önündedir aldırma.

Gönül bahçendeki çiçekleri sevgiyle, hoşgörü, teslimiyet, tefekkür ve muhabbetle sula, sula ki yeni tomurcuklar açsın. Dostlarımıza çevremizdeki herkese o çiçeklerden demet demet sunalım yerinde yenileri açsın. Saygılarımızla.

Ana baba duası şifadır sana

İnan ki duasını almadan olmaz

Bir defa kalbini kırarsan eğer

Hakk’ın cemalini asla göremez

              Elinden geldikce hizmet eyle

              Soru sorma deme niye

              Onlar sana büyük hediye

           Ne deselerde sen yor iyiye

 

Bahçedeki güller gibi/Elbet bir gün açacaksın

Seherde bülbüller gibi/Gün gelecek öteceksin

 

Kadere boyun eğersen/Kedere göğüs gerersen

Belalara sabredersen/fiüphesiz sen uçacaksın

 

Düşenin tut kolundan/Anla onun halinden

Ne koparsa gönlünden/Tereddütsüz vereceksin

 

Ümitsiz olma bir an/Gerçekleşir bil ki ruyan

Bir gün kabul olur duan/Sen yeniden doğacaksın

 

Göğüs gerersen her derde/Kalkar hak ile aranda perde

Ahirette ve mahşerde/Kurtulandan olacaksın

Hak Dostu Olacaksın

İnsan rütbe ile değil Takva ile yükselir.

Kişinin Aklını eğitiyorda Ahlakını eğitmiyorsanız

topluma bela yetiştiriyoruz demektir.

T. Rozvellt

Nimet KOÇASLAN

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

Allah hak subhanehu ve teala ile dostluk kurabilmemiz için devamlı abdestli olup Hak subhanehu ve teala’yı ve Habibullahı alemlere rahmet Muhammed Mustafa (s.a.v.) tesbih edip gece namazlarında dua ve yakarışlarda bulunarak (sır) kapısını aralamaya devam etmeli.

Allah hak subhanehu ve teala’dan korku ile sevinç arası Allah’tan korkup tövbeye devam etmeli ve Allah’a yakarmalı.

 

Temel KILIÇ


 

İYİ Kİ VARSIN

 

1986 Bulgaristan doğumlu bir genç kızım. Aslen Türk olmamıza rağmen, annem babam Bulgaristan’da doğup büyümüş ve 1989’da ben üç yaşındayken, yapılan baskılar sonucu Türkiye’ye gelmişiz. Annem babam, sözde müslümanlar ama Bulgaristan’da büyüdükleri için müslümanlığını unutmuşlar diyebilirim.

Günümüzde kendini modern olarak nitelendiren pek çok insan gibi onlar da inançlı kişilere geri kafalı gözüyle bakıyorlar. Öyle ki kapalı biriyle arkadaşlık bile kurmuyorlar. Benim de kapalı biriyle görüşmemi pek istemiyorlar. Kendimi bildim bileli evimizde dinle ilgili bir söz edildiğini hatırlamıyorum. Böyle konular bizim evde hiç konuşulmaz. Ramazanda oruç tutulmaz, namaz kılınmaz. Sıradan bir ay kabul edilerek, günlük yaşantıya devam edilir. fiu ana kadar bir kere bile camiye gitmediklerini size rahatlıkla söyleyebilirim. Evimizin kitaplığında veya herhangi bir yerinde dini bir kitaba rastlamak pek de mümkün değildir. Annem de, babam da ölümden sonra yaşam olduğuna inanmaz. Babam, sürekli dünyaya bir kez geldiğimizi ve bunu iyi değerlendirmemiz gerektiğini söyleyip durur. Annem ise öldükten sonra kemiklerin toprağa karışıp gittiğini ve dolayısıyla her şeyin bittiğini düşünür.

İşte ben, böyle bir ailenin içinde, anne ve babamla aynı değer yargılarına sahip olarak büyüdüm. Allah’ın varlığına inanıyordum. Cennetin ve cehennemin varlığına da inanıyordum ama hepsi bu kadarla sınırlıydı. Allah’a olan inancım bile öyle zayıftı ki orta okulda din öğretmenimle insanların maymundan geldiği konusunda tartışmaya girmiştim.

Okul hayatımda hep başarılı ve örnek bir öğrenciydim. Sekizinci sınıfın sonunda girdiğim Anadolu Liseleri Sınavında da başarılı oldum ve Anadolu Lisesi’ni kazandım. Okulun İstanbul’un en gözde yerlerinden biri olan Kadıköy’de olması, beni serbestliğe ve inançsızlığa biraz daha itti. Okula gittiğim ilk gün, tek kelimeyle şok olmuştum. Kızlar makyajlı, saçlar kuaförden çıkmış gibi ve etekler kısacık, erkeklerin ise saçları uzundu. Okuldaki ilk yılımı bitirdiğimde ise artık kendimi o çevrenin bir parçası olarak hissetmeye başlamıştım. Ama o yaz sahilde bisiklet sürerken tanışacağım birinin tüm hayatımı, düşünceleremi, doğrularımı değiştireceği, aklımın ucundan bile geçmiyordu.

Tanıştığım kişi benden yedi yaş büyüktü ama yine de iyi anlaşıyorduk. Tek sevmediğim yönü, sık sık dini konulardan bahsetmesiydi. O bu konuları açınca rahatsız oluyor, konuyu değiştirmeye çalışıyordum. Ama o hiç yılmadı ve tanışmamızdan üç, dört ay sonra bana okumam için kitaplar vermeye başladı. Kitapların hepsi inançsız kişilerin dönüşlerini konu ediniyordu. Önceleri istemeyerek, yalnızca onu kırmamak için okudum kitapları. Ama okudukça kendimden bir şeyler buldum. Bazen hayretler içinde kaldım, bazen gözyaşlarına boğuldum. Ve sonunda ilk defa bir kandil gecesi namaz kıldım. O an yaşadığım duyguları kelimelerle anlatamam... Hayatımda daha önce hiç bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Kalbim delicesine çarpıyordu. İlk defa Rabbimin huzuruna çıkacağım için öyle heyecanlanmıştım ki okuyacağım duaları unuttum ve namazımı tam dört kez baştan kıldım. Ama o namaz bana daha önce hiç yaşamadığım duyguları yaşattı. Daha önce içime hiç böylesine huzur dolmamıştı ve hiç kendimi böylesine rahat, böylesine güvende hissetmemiştim. Meğer özgürlük adı altında kendimi korkuya tutsak ediyormuşum senelerdir. Benimsediğim yaşam tarzı, doğru sandığım yanlışlar, beni sonsuz bir mutsuzluğa, çıkmaza götüren bir yolmuş aslında.

Ama şimdi ne için yaşadığımı, mutluluğu nerede aramam gerektiğini çok daha iyi biliyorum. Her sabah ailemden gizli kıldığım namazlar ve her gece yatmadan önce okuduğum dualar sayesinde içime huzur doluyor, kendimi hiç olmadığım kadar güvende hissediyorum. Ve her gece yatağıma yattığımda bana, bir buçuk sene önce tanıştığım o müthiş insanı tanıma fırsatı verdiği için Allah’a şükrediyorum. fiimdi tek istediğim ailemin de değişmesi, inançlı insanlar olması.

Yolunu kaybetmiş herkesin doğru yolu bulması dileğiyle...

Saygılarımla

 

Neşe MUTLU

 


 

TAKVANIN BEREKETİ

 

Bismillahirrahmanirrahim

                 “Takva’nın Bereketi”

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla”

Değerli din kardeşlerim! Allah (cc)’a dostluk ona ciddi anlamda yönelmekle mümkün olur. Onun emrettiği farzlardan sonra yapacağımız nafileler, bize onun sevgisini dostluğunu kazandırmaya yetecektir. Ebu Hureyre (ra)’ın haber verdiği bir Hadis-i fierif’te (Allah-u Teala “Kulum farzları yapmakla bana yaklaştığı gibi, başka şeyde yaklaşamaz, kulum nafile ibadetleri yapınca onu çok severim. Öyle olur ki benimle işitir, benimle görür, benimle her şeyi tutar, benimle yürür, benden her ne isterse ona veririm bana sığınınca onu korurum buyurdu) Bu hadis gösteriyor ki farzlardan sonra yapılacak nafileler bizi hakiki dosta yakınlaştıracaktır. Peygamberimiz (s.a.v.) “Ebu Hureyre’ye buyurdu ki: (Takva sahibi ol ki insanların en abidi olursun) Evet muttakilerden olabilmemiz için, nafilelere ağırlık vermek durumundayız. Kendimize yönelip şöyle bir değerlendirme yapalım! Allah (cc)’a dost olma yolunda gösterdiğimiz ciddi bir çabamız var mı? Ölçü olarak neleri ön plana koymuşuz? Evet! mekruhları ciddiye almadığımız sürece, Allah (cc) bize asla kefil olmayacaktır. Biz ne zamanki Takva yoluna girdik, işte o zaman başımıza gelecek bela ve sıkıntılarda muhakkak Allah (cc) bir yol açacaktır. Bize ummadığımız yerden yardımını gönderecektir. Ve bizi zor duruma düşmekten kurtaracaktır. Biz ona Tevekkül ettiğimiz sürece o, kesinlikle bize yardım edecektir. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Allah (cc) şöyle buyuruyor: “Allah (cc)’a Tevekkül eden, Güvenen kimseye Allah yeter” Bu ayetlerin muhatabı olan bizler Dünyevi işlerimizi, Allah’u Teala’ya havale edersek Allah bizimle olacaktır. Takva’nın bizlere kazandıracağı kârlardan biri de, Dini işlerimizde engel olacak mekruh durumlardan kurtarmasıdır. Ayrıca Allah (cc) Takva ehlini rızıklandırır. Peygamberimiz (s.a.v.) “ümmi olmasına rağmen tüm dünyaya meydan okudu. Bu kendisine benzeri bulunmayan ruhani rızk’tan dolayı gerçekleşmişti. Kur’an-ı Kerim’de Allah (cc) dostu! sadece muttaki kimsedir” diye buyurulmakta. Evet bir düşünün “Allah (cc)” sen benim dostumsun dediği kimsenin rütbesi ne kadar yüce olur. Bir Hadis-i Kudside Allah (cc) (Kullarımın benimle böyle bir yakınlık mertebesine ulaşabilmeleri, ancak nafilelerde gerçekleşmesi mümkündür) Evet az bir zahmete katlanmanın sonucu Allah’ın dostu olmak ne büyük bir nimet, inşaallah bu nimeti elde edebilme gayreti ve çabası içinde oluruz. Allah cümlemize bu nimeti bahşetsin.

Aliye DURAN

 


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL KURULUR?

 

“Eğer kullarım sana benim hakkımda sorular soracak olurlarsa (Bilsinler ki) ben çok yakınım dua edenin yakarışına her zaman karşılık veririm. Öyleyse onlarda bana karşılık versinler ve bana inansınlar ki doğru yolu bulabilsinler” (Bakara/186)

İnsanı yaratan ve ona akıl veren Allah (c.c.) Kendini bulma ve kul olma yolunda insana akıl yanında bir de nakli delillerde vermiştir. Akıl yoluyla kusursuz, muhteşem bir kainatta yaşadığını idrak eden ve bir iğne ustasız, bir köy muhtarsız, bir kitap kâtipsiz olmaz o halde şu koca kâinat nasıl başıboş sahipsiz olur diyerek gayet basit bir kıyasla bir yaratıcının varlığına iman eden bir insana Peygamberleri vasıtasıyla nakli delilleri de göndererek “Eğer kullarım sana benim hakkımda sorular soracak olurlarsa (Bilsinler ki) ben çok yakınım dua edenin yakarışına her zaman karşılık veririm” buyurarak, kendisini tanıtmak, tanışmak ve dost olmak için kendine mahsus bir lisanla ve kelamı olan Mubarek Kur’anıyla insanlara hitap etmiştir. Nitekim Halilullah ünvanına mazhar olan İbrahim (a.s.)’ın Rabbisini tanıma ve dost olma yolculuğu da bu meyandadır.

Doğaldır ki; bir insanla dost olmanın yolu, onu tanımaktan vasıflarını öğrenmekten geçer. Bir insanı tanıdığımız nispette sever ve dostluğumuzu pekiştiririz. Rabbi Rahim’de bizlere Mubarek Kur’an-ının hemen hemen her yerinde kendini tanıtmış “Yerlerin ve göklerin ve bu ikisi arasındaki her şeyin sahibinin” kendisi olduğunu bildirmiş. “Anılmaya değer birşey değilken” bize hayat, eş, evlat, sevgi ve huzur gibi nimetler vererek bizleri ne kadar çok sevdiğini, değer verdiğini ve tek tek ilgilendiğini göstermiştir. Bütün bu nimetleri veren Mun’im-i Hakim, bütün bu nimetlerin fakiri ve bu nimetleri yapmaktan aciz olan bizlere Rahmet hazinesinden bol bol ihsanda bulunarak ve eşi benzeri olmayan herşeyiyle bizler için hazırlandığı aşikar olan Dünya denilen bu nakışlı, sanatlı, mükemmel saraya bizleri misafir olarak davet edip ve en güzel şekilde ağarlayarak sevgisini, merhametini göstermiştir.

İşte; en ufak bir ikrama karşı vicdanı sükut etmemiş her insanın içinden yükselen teşekkür etme duygusu esasında insana Rabbinin külli nimetlerine karşı teşekkür, hamd ve minnettarlıkları sunmak için verilmiştir. Bu teşekkürün ve hamdin de nasıl yapılacağını Mubarek Kur’anın da ve onun bir numaralı tefsiri olan Resul-i Ekrem Aleyhisselat-ı Vesselamın hayatıyla bizlere öğretmiştir. Bir ilahi fermanında “Her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koysun ve Rabbine özgü kullukta hiç kimseyi, hiçbir şeyi (O’na) ortak koşmasın!” (Kehf/110) buyurarak bizlere Allah ile dostluğun edebini ve yöntemini göstermiştir. Mubarek Kur’an-ın bir çok ayetinde de nelerden hoşlandığını ve hangi davranışları sevdiğini bizlere birer lutuf ve ikram olarak bildirmiştir. Bunlardan bazıları;

“Öyleyse beni anın ki ben de sizi anayım, bana şükredin ve beni inkar etmeyin” (Bakara/152)

“Siz ey iman etmiş olanlar! Allah’a karşı sorumluluğunuz bilincinde olun ve (her zaman) hakkı ve doğruyu konuşun (o zaman) Allah işlerinizi değerli kılar ve günahlarınızı affeder. Ve (bilin ki) kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse büyük bir zafere erişmiş olur.” (Ahzap/70-71)

“Onlar ki hem bolluk hem de darlık zamanında (Allah yolunda) harcarlar, öfkelerini kontrol altında tutarlar ve insanları affederler, çünkü Allah iyilik yapanları sever” (Al-i İmran/134)

“Allah O’na güven duyanları sever” (Al-i İmran/159)

“Allah sıkıntılara göğüs gerenleri sever” (Al-i İmran/146)

“Allah yalnızca kendisine karşı sorumluluk bilincinde olanları sever” (Tevbe/4)

Mubarek Kur’an’da Rabb-i Rahim’in neleri sevdiğini ve nelerden hoşlandığını bildiren daha birçok örnek vardır. Vedud ve Veli olan Rableriyle dostluklarını pekiştirmek, O’na olan sevgilerini arttırmak isteyenler Mubarek Kur’an da zevkli bir gezintiye çıkabilirler.

Evet Allah (c.c.) ile dostluk yalnız Allah’a kul olmak, O’nun Kur’an-ın da bildirdiği iyilikleri yapmak, tavsiyelerine uymak, yasaklarından kaçınmak ve her şeyi verenin O (c.c.) olduğunu bilip yalnız O’na dua edip O’ndan istemekle olur. Kısacası Mubarek Kur’an-a sımsıkı sarılıp, Mubarek Kur’an-ı giyinip, hayata geçirmekle olur. Ne mutlu Kur’an-a sımsıkı sarılıp Allah’a hakkıyla dost olanlara.

 

Not: Bu çalışmamda alıntı yaptığım ayet meallerini Merhum Muhammed Esed’in İşaret Yayınlarından çıkan “Kur’an Mesajı” adlı çalışmasından aldım.

 

Ferdi OLUR


 

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın adıyla

 

ALLAH’LA DOST OLMAK

 

Allah’la dost olabilmek için öncelikle şeytanla olan dostluğumuzu kesmeliyiz. İçimizdeki bu şeytan kisralarını yıkmak ve onu en büyük bir lanetle lanetlemeliyiz. İnsanın en büyük şeytanı kendi nefsani şehvet ve duygularıdır.

fieytanı kızdırmak için Allah’la olan dostluğumuzu daha da sıklaştırmalı, ona daha çok şükretmeli, ona daha çok secde etmeli ve ona daha çok tefekkür etmeliyiz.

Allah’ın dediklerine iltifat etmeyen, azabın iltihabına kapılır. Misyonsuz bir hayatın şeytanın lehine olduğunu ve bizi her zaman hegemonyası altına aldığını bilmeliyiz. Böyle bir zamanda da unutulmamalıdır ki bizim tek bir Rabbimiz ve tek bir dostumuz vardır. O da; kimsesizlerin ve zayıf bırakılmışların Rabbi olan Allah’tır.

Aracısız bir dostluk, Allah ve sen. Eğer böyle olursa işte o zaman sen hür ve özgürsün. İşte o zaman sen en yüce ve değerlisin, emin ve güvenilirsin.

İştiraksız bir dua, şirksiz bir ibadet ve müştereksiz bir nifak bu dostluğun ana metodudur.

Muhammedi bir aşk ve sevgi, mesajın çağlar üstü olması ve her kalbte Muhammedi bir papatya Allah’ın en sevdiği bir harekettir.

Allah’ın yardımı ve dostluğu; şeytana ve şeytanlaşmış insanlardan uzaklaşmakla olur. Allah’a kullukta olur, yardımda olur.

Allah’la dostluk!

İslam dışı bütün ideoloji, kanun, felsefe ve doktrinleri inkarla olur.

Allah’la dostluk!

Dua ile, yalvarma ile, düşünme ile, akletme ile, tefekkür ile, emre uymak ile, nehiyden kaçınmak ile, nebiye uymak ile olur.

Allah’la dostluk!

Zulme karşı durmak ile, haksızlığa karşı durmak ile, hakkı haykırmak ile olur.

Allah’la dostluk!

Fakiri doyurmak, miskini sevmek, mazluma kol-kanat germek ile olur.

Allah ile dostluk!

Kur’an-ı yaşamakla, yaşayıp akletmekle, Muhammedi (s.a.v.) önder ve rehber bilip; Rasul’ün dediklerini yapmakla olur.

Allah ile dostluk! Hayat programlarımızı İslam’a ayarlamakla, kalbimizi Allah’a bağlamakla olur.

Allah ile dostluk!

İnsanın kendini bilmesini, ahsen-i takvim olduğunu yani “en güzel şekilde” yaratıldığını bilmesiyle olur.

Allah ile dostluk!

Sücut etmekle, rüku ve kıyam etmekle, belalara sabredip tefekkür ve şükretmekle olur. Tağutun rüknünü inkar etmekle olur.

Allah ile dostluk!

Allah’ı bir bilip, yaratıcı ve hüküm sahibi bilip, (hem dünyada hem de ahirette) hayrın ve şerrin ancak ondan geleceğini, ölümümüzün onun elinde olduğunu, öleceğimizi ve dirileceğimizi ve hepimizin bir gün hesap vereceğimizi bilmemizle olur!

Allah ile dostluk!

Dostlarıyla dostluktan, ashabıyla sevgiden, Rasul ve nebileri sevmekten geçer.

Allah’la dostluk!

Yolun birlik vahdet olması, yönünde bir tek Kabetullah olmasından geçer. fieytana ve şeytanizme göz dağı vermekle olur.

Allah’la dostluk!

Hayatlarını Allah’a endeksli yapmakla, onun dostlarıyla ittifak kurmakla, hakka teslim olmakla, gerçek birer kul olmakla, gerçek birer Ebu Zer olmakla, Ömer ya da Mus’ab olmakla olur.

Allah’la dostluk!

Korkuları aşmak ve tutkuları yenmek ile olur.

Esselamu Aleykum ve Rahmetullah.

Rahmi DAYAN

 


 

NASIL DOST OLUNUR

 

Dostuma güvenebilmeliyim. Dostumun beni yarı yolda bırakmayacağından emin olabilmeliyim. Dostumun beni her zamanda ve her mekanda kolladığını, görüp işittiğini hissetmeliyim. Sonra ben ona içimi döksem, dertlerimi anlatabilsem, o da beni dinlese. Sonra ondan yardım dileyebilsem veya dilenebilsem. Sonra o da bana yardımı gönderse. Sonra ben bir daha yardım dilesem, o da bana bir daha yardımını gönderse.

Tabii ki bu özelliklere sahip alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)’den başka kim vardır. Ona güvenebileceğim, dertlerimi, sıkıntılarımı açabileceğim yani dostum diyebileceğim kim var. Bana böyle davranan biriyle nasıl olur da dost olmak istemem. Bu akla ve mantığa sığar mı? Peki ben hep böyle eli kolu bağlı ondan gelecek olan güzelliklerimi seyredeceğim? Yani ben hiçbir şey yapmayacak mıyım? Dostum Allah’a bu yüzsüzlüğü nasıl yapabilirim. Nasıl böyle nankör olabilirim. Peki sonra benden hesap sormaz mı? Hadi artık dostluğumuz bitti sen nankörlüğünle yaşamaya devam et demez mi? Dostlar birbirinden uzak olamazlar. Onlar birbirlerine yakındır. Ben de ona yakın olmalıyım. Tabii ki onun emir ve yasaklarını yerine getirerek. Onu sadece dilde bırakarak değil de kalpte hissederek. En önemlisi de Rasulünü örnek alabilmeliyim. Oh be! fiükürler olsun ki ben dostumu seçtim. Ve iyi bir seçim yaptım. Dostu Allah olanın, mekanının da cennet olduğu kesindir. Varın şimdi siz kahve köşelerinde veya herhangi bir yerde sahte dost arayışlarınızı sürdürün. Allah’tan uzak olanları, gaflet uykusundaki insanları dost seçin bakalım. Yani diyorum ki haydi bakalım o dost dedikleriniz kurtarsın sizi.

Takip edeceğim, baş koyacağım yoluna

Rasulüm yeter ki darılma bana

Benzeteceğim hayatımı hayatına

Yeter ki Rasulüm darılma bana

(Rasulü örnek alma bölümüne küçük bir dörtlük)

Allah Razı Olsun. Sevgi ve Selamlar ile.

SELAMUN ALEYKUM

Gökhan ARSLAN

 


 

Bismihi Teala,

 

DOSTLUK

 

“Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve doğrularla olun!” (Tevbe/119)

“O gün, muttakiler dışında, dostlar birbirine düşmandır.” (Zuhruf/67)

Ömür mühletinin ecelle noktalandığı fani dünya hayatının kendisi gibi, bütün dostlukları geçici ve bağlılıkları nisbidir. Mutlak ayrılık ve sonsuzluk kapısı olan ölüm anında en yakındakiler bile yabancı, bütün akrabalıklar ve dostluklar şekli ve itibaridir! Önce de sonra da insanı hiç terketmeyen, bir lahza bile gaflete düşmeyen gerçek dost sadece Allahu Teala; diğer dostluklar ise tamamen izafi ve mecazidir!

“İşte burada yardım ve dostluk, Hak olan Allah’a mahsustur. Mükafatı en iyi olan O, en güzel akıbeti veren de yine O’dur.” (Kehf/44)

O halde gerçek dostluğun mecazi ve nisbi bir yansıması olan fani dostluklar yalnızca ebedi dostluğa matuf olmalı, Allah için ve kişiyi ilahi rızaya ulaştırıcı birer vesile kılınmalı; dünya hayatının imtihanlarında yardımlaşma esasına dayanmalıdır. Zira dünya hayatında “Allah’a doğru” olmayan bütün dostluklar, ahirette pişmanlık sebebi olacak; Allah için olmayan her dostluk, Allah’tan uzaklaştırıcı, “ilahi gayeden” saptırıcıdır!

Hz. Peygamber (s.a.v.) “kişi sevdiği ile beraberdir...” buyurmuş, sevgi ve dostluğun içiçe olduğunu haber vermiştir. İnsan dostlukta bulunduğu kişinin iyi veya kötü huylarından etkilenir, az çok ondan bir şeyler edinir. Çünkü dostluğun hissi mayası olan ülfet mutlaka bir takım müştereklikler üzerine kurulur. Arada ünsiyete köprü olacak hiçbir müştereklik bulunmadan dostluğun oluşması imkansızdır. Bazen bir tek müşterek noktada başlayan dostluk, zamanla gelişmeye ve aynileşmeye dönüşür. Giderek taraflar birbirinden etkilenmeye, yönelişleri, zevkleri, huy, istek ve davranışları benzeşmeye başlar.

Başka bir rivavette; “kişi arkadaşının dini üzerinedir” buyrulmuş, dostluk ve yakınlığın din kardeşliğinden ayrı olamayacağı, dostluğun kaçınılmaz neticesi olan ülfet ve ünsiyetin dini etkilenmeye neden olacağı zımnen ifade olunmuştur. Her konuda “benzeşme ve aynileşme”, dostluğun kaçınılmaz neticesi olduğuna göre, kişi kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etmeli, ahirette pişmanlık sebebi olacak dostluklardan şiddetle çekinmelidir! Zira arkadaşlık ettiği kimseder pek çok şey alacak, arada hukuk ve yakınlık oluşacak, taraflar birbirlerinin huy ve davranışlarından az veya çok müteessir olacaktır.

Ey iman edenler, sakın mü’minlerin dışında kafirleri dostlar edinmeyin!” (Nisa/144)

Eğer imana karşılık, küfrü sevip tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi sakın dostlar edinmeyin!” (Tevbe/23)

Sizin dostunuz ancak Allah, Rasulu ve mü’minlerdir.” (Maide/55)

Dostluk ve yakınlığın manevi ifadesi olan “ülfet ve ünsiyet”, zıtlıkları izale ederek aynileşmeyi sağlar; aynileşme sonucu, giderek uzaklıklar her konuda yakınlaşmaya ve aykırılıklar bir potada erimeye başlar. “Sadıklarla birlikte olan” onların ahlak ve adabını kazanır; kaziblerle birlikte olan da onların yalan ve sahtekarlığına boyanır! Neticede herkes yanında olduğu ve yakınlık duyduğu kimselerin yaşayış ve davranışlarından bir şeyler alır! Zira ruhların birbirini etkilemesi ve birbirinden etkilenmesi ayni bir hakikattir.

İnsan yaradılış itibariyle hem “etkileyen” hem de kolayca “etkilenebilen”dir. Bir zaman içinde bulunduğu şartlardan ve dostlukta bulunduğu insanlardan etkilenir, bazen de şartları ve dostlukta bulunduğu kimseleri etkileyebilir. Zaten karşılıklı bir etkileme ve etkilenme olmaksızın dostluktan bahsetmenin imkanı yoktur! (Kişi her halukarda sevdiği kimseden etkilenir; bilahare etkilendiği kimsenin huy ve davranışlarını benimsemeye, dolayısıyla ona benzemeye başlar.)

İlminden ve manevi feyzinden istifade edeceği kişiyle dostluk; ona hürmet ve hizmettir. Kişinin kendinden küçük olanlarla dostluğu, himaye ve şefkattir. Hemseviye olanlar arasında ise dostluk; birbirinin hukukuna sadakat ve dostlukta refakattir.

Bir insanın dostlukta bulunabilmesi ve başkalarını sevebilmesi için, herkesten önce kendi kendisiyle dost olabilmesi ve kendisiyle barışık olması gerekir. Haddizatında en zor dostluk, kişinin kendisiyle olan dostluğudur. Uzletle ünsiyet edemeyen ve bir gün bile kendi ruhuyla yalnız kalmaya sabredemeyen kimsenin, kendisiyile barışık olma iddiası yalan, sözleri çelişki dolu birer hayaldir!

Ruhuyla barışmak ve kendisiyle dost olmak, zor değil, sadece yeterince samimi olmaya, hata ve kusurlarını kabul edip, kendi nefsini arındırmaya ve vicdanını uyandırmaya bağlıdır. Arınmaya doğru atılan her kararlı adım, kişiyi hevai arzularından ve olumsuz duygularından giderek uzaklaştırır ve biraz daha kendisine yaklaştırır. Böylece kendisiyle dost olmayı başarabilen kimse, herkesten önce hayrı kendine ulaştırmış ve kendisiyle barışmış olur.

Kendisiyle dost olmak, vicdanın uyanmasına, nefsi tutkularının girdabından kurtulup ruhsal özgürlüğe kavuşmasına bağlıdır. Gerçek şu ki, nefsi hevanın boyunduruğundan kurtulmaksızın (ruh bütünlüğü)  sağlanamaz! Dolayısıyla değil başkalarıyla, kendisiyle bile dost olamaz! Devamlı kendi vicdanıyla çatışma halinde yaşayan, nefsi arzularının esaretinde ruh bütünlüğü bozulmuş, iç dünyası tarumar olmuştur!

Haddi zatında süfli tutkuların ve bir takım alışkanlıkların toplamı demek olan nefis, sadece kendisini sever, daima kendi arzu ve isteklerini tercih eder. Nefsin tabiatında bencillik ve kendini beğenmişlik vardır. İnsan nefsini fucurundan arındırmadıkça, kendi ruhuna bile dost olamaz ki başkalarıyla dost olabilsin. Zira dostluk, nefsi arzularından feragat ve dostu için fedakarlıkta bulunmaktadır.

O halde kişi ancak arınmışlığı nisbetinde dost olabilir; ancak yeteri kadar arınmış ve fucur duygularından, nefsani arzu ve tutkularından uzaklaşmış olanlar gerçekten fedakarlıkta bulunabilir. Nefsi arzularının kölesi ve süfli alışkanlıklarının esiri olanlar hayırdan uzak, hayır da onlardan mesafelerce uzaktır!

Hayırsız dostluktan uzak durmalı, kendisine bile hayrı olmayanlarla yakınlıktan şiddetle kaçınmalıdır. Dostluklar yalansız, riyasız ve içten olmalı, feragat ve fedakarlık temeli üzerine kurulmalıdır. Gafil ve cahillerle ünsiyet eden, giderek onların cehalet karanlığına bürünmeye, onların ahlak ve karakterinden etkilenmeye başlar. Artık onlar gibi yaşamaya, onlar gibi düşünmeye, onlar gibi konuşmaya, onlarla aynı noktada buluşmaya başlar. Dostlukta aynileşme nihayetinde kişiyi dostlarıyla bütünleşmeye sevkeder.

Kişiye Rabbini hatırlatmayan, takva, huşu, hayır ve salaha mebni olmayan her dostluk, şerre ve nedamete sürükler! Allah için olmayan dostluklar, kıyamet günü sonsuz bir hasretliğe ve amansız bir pişmanlığa dönüşecek ve kişi şöyle diyecektir;

“Nihayet yanımıza geldiklerinde arkadaşına şöyle der; “keşke seninle benim aramda doğu ile batı arası kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü bir arkadaşmışsın.” Kötülükte ortak olduğunuz gibi azabta da ortaksınız. Artık pişmanlık fayda vermeyecektir.” (Zuhruf/38)

Rahmani dostluklar kişiyi, hakka, doğruluğa, zikre ve takvaya yöneltir. fieytani dostluklar ise, kötülüğe, zulme, Allah’a isyana ve her türlü günaha götürür. Kişi dostunun dininden ayrı olamaz; Zira dostluk din beraberliğini de gerektirir. “İnanmayanları sakın dostlar edinmeyin!” diye emredilmiş, hak din üzere olmayanlarla dostluk şiddetle nehyedilmiştir.

Takva üzere dostluk, kişiyi takva ve veraya, facirle dostluk; kişiyi, günaha ve fısku fucura götürür. Dostluk bir boya kabı gibidir; içine giren, mutlaka onun boyasından etkilenir. Dostlukta bulunup da, dostundan bir huy ve haslet edinmeyen, az veya çok dostuna benzemeyen yok gibidir.

(O kadar ki, kişi sadece birlikte yemek yediği kimselerin bile huy ve ahlakından bile kolayca etkilenir!)

Ne üzerine olursa olsun nihayetinde, “dostluk” bir paylaşma, ilgilerde benzeşme, değerlerde bütünleşme, paydalarda bölüşme, huy ve davranışlarda giderek aynileşmedir. Bazen bu yakınlık öyle bir dereceye varır ki, dostların düşünceleri bile birbirine benzemeye, yaşayışları neredeyse tek bir insan gibi aynileşmeye başlar.

(Dostluk potası içinde paylaşılan bir şey önce garipsense bile zamanla meşrulaşarak kolayca benimsenir!)

Samimi bir dostluk, aykırılıkları süratle eriten güçlü bir ülfet potasıdır; ikilikler ve çelişkiler zamanla erimeye, huylar tekliğe ve ayniliğe dönüşmeye başlar. Dostluk potasının eritemediği ayrılıklar ve zıdlık oluşturan aykırıklar nihayet dostluğun parçalanmasına ve kopmasına yol açar.

 

Zira dostlukta ayrılığa ve aykırılığa yer yoktur. Dostlardan hangisinin potası daha güçlü ve ölçülü ise, diğerindeki aykırılıkları eritecek, nihayet onu kendisine benzetecektir.

Ahiret gayesinde maksada ulaşmak için yola çıkmış ama henüz yeteri kadar değerlerini pekiştirememiş mâna yolcularına dostluk ve ihtilat tavsiye edilmez, onlar için gereken (uzletle ünsiyet,) yani yalnızlık potasında değerlerini yoğurup maya kıvamına gelinceye kadar olgunlaşmaktır. Zira ihtilat, kalabılık içinde erimeye ve giderek değerlerini yitirmeye neden olur. Kendi değerleriyle et ve kemik gibi bütünleşememiş, başkalarından etkilenmeyecek, en azından zarar görmeyecek kadar güçlenmemiş, bu manada şahsiyetini bulamamış olanların, sayir insanlarla ihtilat etmeleri helak sebebi olabilir.

Allah için insanları uyaracak ve bunun sonucuna katlanamayacak kadar zayıf şahsiyetli olanların insanlarla dostlukta bulunmaları onlar için tam bir afettir. Böyle dostluklar “Allah için” olmaktan uzak, kişi için manevi facialara yol açacak kadar tehlikelidir. Zira kendi şahsiyetini ve değerlerini koruyamayan kimsenin insanlara karışması, onlara benzemesine; onların cahili değerleriyle aynileşmesine ve silinip gitmesine neden olur.

Gerçek dostluk; Allah için sevmek, Allah için nasihat etmek, gerektiğinde Allah için kızıp yüz çevirmektir. Dostluk, aynı zamanda kendi nefsinden feragat ve dostu için fedakarlıkta bulunmaktır. Ama mesele Allah’ın hukukuna geldiği zaman, feragat, fedakarlık ve taviz, kişiyi dininden bile edebilir! Allah için dostlukta; Allah’ın hakkına riayet, Allah’a davet, Allah’ın dinine hizmet, Allah için yardım ve ünsiyet vardır.

Yani kişi, Allah için dostluk ettiği kimseyle, hayra çağırmada, Hakka yönelmede ve kötülüklerden sakınmada yardımlaşmalı, dostluklar; “İyilik ve takva üzere yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın! Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın cezası şiddetlidir!” (Maide/2) hükmüne mebni olmalıdır.

Allah için dostluk, Allah’a doğru ve Allah’a yaklaştırıcı olmalı; iyilikleri artırıp, günahlardan sakındırmalı, imtihan vadilerinden geçerken dostlar birbirinin elinden tutmalı, takvaya doğru yardımlaşmalıdır. Her halukarda dostluk, takvaya çağrı, nasihat ve uyarı olmalı; birine musibet isabet ettiğinde, derhal diğerini yanında bulmalıdır. Halk arasında kara günler diye tabir edilen, zorluk, sıkıntı, darlık ve ızdırap günleri, dostlukların sınama ve beraberliklerin teraziye vurulma zamanıdır!

Tekellüfsüz dostluğuyla tanınan “Zûnnun’a birisi, (kiminle dost olayım?) diye sormuş; Zunnûn da ona, “hastalandığın zaman ziyaretine gelen ve günah işlediğinde senin için istiğfar eden kimselerle... O kimselerle dost ol ki, Allahu Teala’nın sende mevcud olduğunu bildiği şeyi, kendilerinden gizlemeye ihtiyaç duymayasın...” demiş.

Cenabı Hak, kulunda olan her türlü noksan, kusur ve ayıbı bilir de yine de ondan yüz çevirmez. Eğer tövbe istiğfar ederse kulunun günahlarını örter ve onları başkalarının gözünden gizler. Kul, yüz çevirip gitmedikçe kulunu sebeblere terketmez. Kul vefasızlık ettiği halde, Rabbi onun rızkını kesmez!

Yani öyle kimseyle dost olmalısın ki, senin her türlü, kusur, ayıp ve noksanını, yalnızca seninle Rabbin arasında kalan hallerini ve günahlarını günün birinde öğrense bile, onları başkalarına ifşa etmesin; senin sırrını muhafaza etmede toprak gibi ketum, kayalar gibi çetin olsun! Sende bulunan, insanların hoşlanmayacağı özel bir haline vakıf olduğunda senden yüz çevirip düşmanlık etmesin!

İnsan, “ya göründüğü gibi olmalı; veya olduğu gibi görünmeli...” Taşımadığı bir sıfatla anılmaktan, olmadığı bir makama konulmaktan, bilmediği bir şeyle sorumlu tutulmaktan şiddetle sakınmalı! Hiçbir zaman yalan üzerine dostluk, aldatma üzerine beraberlik ve entrika üzerine yakınlık kurulmaz. Yalan üzerine kurulan hiçbir dostluk sürekli olamaz! Suyun üzerine yazılan yazı gibi, yalan üzerine inşaa edilen dostluklar da asla payidar olamaz!

İnsan nasıl olursa olsun, yeterki olduğu gibi görünsün, olduğundan farklı bir kişiliğe, gerçekliği olmayan yapay bir kimliğe bürünmesin! Zira “olduğu gibi görünen kişiden”, kolay kolay bir zarar gelmez; dostluğunda sadık, sohbetinde riyasız ve tavırlarında tekellüfsüz olur.

Dostlukta sırların deşilmesi, ayıp, kusur ve noksanlıkların teker teker keşfedilmesi kaçınılmazdır! İnsanlar birbirine yaklaşıp, arada ünsiyet ve ülfet arttıkça, sırlar dermeyan olur, duvarlar kalkar, her türlü haller bir bir ortaya çıkar! Zaman gelir, dostun seni senden daha çok tanımaya, senin unuttuğun şeyleri sana hatırlatmaya başlar. Öyle ki senin söyleyip de unutup gittiğin nice şeyler, bir zaman gelir, umulmadık yerde karşına çıkar.

Hele sevgiler nefrete, yakınlıklar uzaklığa, beraberlikler ayrılığa ve dostluklar düşmanlığa dönüştüğü zaman, sırların paçavra gibi ortaya atılması, sevgilerin ihanet pazarına çıkarılması çoğu kez vukuu bulur. Dostluğunu bitirdiği halde, sırrını ifşa etmeyen çok az bulunur!

Sır, insan için taşınması en zor yüklerden biridir; o halde sırrını tevdi edeceğin, ayrıca sırrını taşıyacağın dostunu çok iyi tanımalı, yarın ahiret günü pişmanlığa neden olacak veya seni Rabbinden alıkoyacak dostlarla birlikte olmamalısın!

Dost olmak; bir anlamda insan yükü taşımak, bütün zaaf ve kusurlarıyla insanla birlikte olmak, ondan gelebilecek her türlü maddi ve manevi tehlikeleri peşinen göze almaktır. Takvaya olduğu kadar fucura da meyilli bir nefis taşıyan insanla dostluk nereden bakılırsa bakılsın, tehlike ve risklerle içiçe, insan olmanın bütün imtihanlarıyla birliktedir!

Fucur duygularından uzak olmayan, çoğu zaman kendine bile hayrı dokunmayan insanla dostluk elbette zordur. Zira insanlar ekseriyetle haris ve vefasız; dostlukta sadakatsiz ve devamsızdır. Samanlıkta yitik bir iğneyi bulmak, dostlukta vefa göstereni bulmaktan belki daha kolaydır. Doğrusu saymaktan aciz olduğumuz şu kadar nimetlerine rağmen Rabbine karşı vefada kusur eden insan, kendisi gibi bir insana ne kadar vefa gösterebilir?!

İnsanın vefasızlığı fucurundan, olumsuz alışkanlık ve nefsi tutkularına olan bağımlılığındandır. Vicdanından uzak, nefsi arzularının boyunduruğunda yaşayan hiçbir insandan vefa beklenemez. Çünkü vefa, tutkularından feragat, istek ve arzularından fedakarlıkta bulunmaktır. Olumsuz duygularla mülevves, nefsi hevasıyla yaşayan bir kimse, ne kendisine ne başkalarına dost olabilir; kendini beğenmiş, takva, vera ve muhabbetten yüz çevirmiştir!

Allah için dostluk, Allah için birbirini sevmek, Allah için ünsiyet etmek ve dostluğu Allah yolunda cihada, sabır ve sebata vesile etmektir. İmam Kuşeyri, Ebu Bekr Temestani’nin şu sözünü nakleder; “Allah ile dostluk ediniz. Eğer buna gücünüz yetmezse, Allah ile dostluk eden velilerle dostluk ediniz ki, onların sohbetindeki feyz ve bereket sizi Aziz ve Celil olan Allah ile dostluk mertebesine yükseltsin.”

Doğrusu Allah için olmayan her dostluk seni Allah’tan uzaklaştıracak, kalbine masiva sevgilerini dolduracak, sonra da Allah Teala, o dostunu senin başına bela kılacaktır! Çünkü kalbler Allah’ın elindedir. Kalblere sevgi ve ünsiyeti yerleştiren Cenab-ı Haktır. Allah için olmayan her dostluk, gizli öfke ve nefsani isteklerle içiçe, acı, ızdırap ve pişmanlıklarla yüzyüzedir!

Esasen nefsin hiçbir arzusu yoktur ki, içinde gizli bir nefret ve hased tohumu saklı olmasın! Haddi aşan ve ifrata varan her türlü faydalanma, ruhta derin sıkıntı ve ızdıraplara, dolayısıyla nefret ve öfkelere yol açar. Kaldı ki, insan kendi nefsinin ihtiyacı aşan arzularından bile ruhen rahatsızlık duyarken, kendi dışında kalanların tutkularına olan bağımlılığından nasıl hoşlansın!

Nefsi arzulara doğru her türlü hırs ve tamah, gizli öfkelerle içiçe, çekişme, didişme ve bencilliklerle birliktedir. Bu yüzden arzuların istikametinde şekillenen her dostlukta peşinen nefret tohumları, hased ve bencillik tutkuları saklıdır! Ne ki, ortak paylaşım zorunluluğu bunları örtmekte, yapay sevgi gösterileriyle öfkeler nefsin kabuğunda gizlenmekte, ama şartlar değişip ortaklık bozulduğu an dostluklar parçalanıp süratle düşmanlığa dönüşmektedir!

Ancak nefsin mülevves arzularından arınmış dostluklarda ünsiyet ve ülfet vardır; Allah’a doğru giden yolda daimi bir sıcaklık ve içten gelen bir fedakarlık vardır. Allah’a doğru olan her dostlukta kalbleri kuşatan bir sevgi, muhabbet ve ilgi vardır. Her halukarda kalblere sevgi bahşeden Cenab-ı Hak’dır. Allah-u Teala, kalblere sevgi bahşetmezse, bütün dünyayı dostun için feda etsen bile, kendini ona sevdiremezsin. Belki yüzüne karşı sevgi sözleri söyler, arkandan seni çekiştirir, bilemezsin! Kalbinde olmayanı söyleyerek seni aldatır, senin iyi niyetlerini suistimal ederek, kendisine çıkar sağlamaya çalışır.

Nefsi arzuların yolunu tutanlar, günah ve fısk-u fucurda dostluk edenler, çok kısa bir zaman sonra birbirlerine düşerler, asla birbirlerini sevemez, başarılarını çekemezler! İhtirasları kin ve öfkeye, menfaatleri çekişme ve didişmeye neden olur! Birbirini fıska teşvik edenlerin dostluğunda ne sevgi vardır, ne saygı; ne yakınlık vardır ve fedakarlık! Ülfetten uzak, kalbler birbirinden kopuk, duygular karmakarışık, yürekler bölük pörçüktür! Zaten takva üzere olmayan dostluklarda Allah-u Teala, kalblerden sevgiyi söküp alır, fıskta ortak olanları düşmanlık ve hasedleriyle başbaşa bırakır!

Dünyalık geçici maslahatlara ve nefsi menfaatlere dayalı dostluklar, köksüz ağaçlar gibidir; hayatın en küçük rüzgarlarında bil kolayca yıkılır gider! Geride ne dostluk kalır ne eser! İçinde nefsi arzuların, dünyalık tutkuların olduğu bir dostluk olsun da ihtiraslar, hasedler, gizli nefret ve öfkeler olmasın, bu ne mümkün! Zira nefis, kendinden başkasını sevemez, her şeyi kendisi için ister; içine nefsi arzuların karıştığı bir dostluktan asla hayır gelmez!

Nefsi arzulardan arınmış ve Allah’a adanmış dostlukların dışında hiçbir dostlukta hayır yoktur; böyle dostluklar dar anlarda ve ortak menfaatlerin bittiği zamanlarda hemen düşmanlığa dönüşür; sırlar ortalığa dökülür ve iftiralar bile görülür.

O halde dostluğun ölçüsü; “Allah için olmak” kaydını taşımalı, “Allah’a ulaştırıcı veya Allah’ı hatırlatıcı” olmalıdır! Öyle kimseyle dost olmalısın ki, kendisini gördüğünde, Hakkı hatırlamalı ve Allah’a daha çok bağlanmalısın. Seni günah işlediğinde, engellemeli, sevaba ve hayra teşvik etmeli, her halukarda senin elinden tutup Hakka çekip götürmelidir. Sadıklarla birlikte olmanın en açık anlamı bu olsa gerekir. Sadık dost, kişiyi hakka ve hidayete, kazib dost ise hidayetten alıp, dalalete ve batıla götürür.

Maksadı menfaatlere dayanan dostluklar, gizli düşmanlıklarla birlikte, kalbler bölük pörçük, sevgiler göstermeliktir! Menfaatlerin birleştirdiği dostluklarda, ne şefkat vardır, ne merhamet; ne saygı vardır, ne ülfet! Böyle dostluklar, ortak menfaatlerin bittiği yerde hemen kesilir, kısa bir zamanda düşmanlığa dönüşür.

Gafil ve cahillerin dostluğundan da sakınmak gerekir; zira kendine hayrı olmayanın hiç kimseye hayrı dokunmaz! Cahillerle oturup kalkmaktan sakınmalı, fasıklardan da tamamen uzak durmalıdır! Çünkü sözleri yalan, sevgileri riya, sohbetleri dedikodu, haberleri ya gıybet veya iftira, geri kalan boş laf gürültü ve şamatadan ibarettir. Onlarla oturup kalkarsan, onların kötülüğü sana da bulaşacak, kötü kişilerle düşüp kalkan, sonunda onların huy ve alışkanlıklarından mutlaka bir şeyler kapacaktır.

Samimiyet ve iyi niyetten uzak, sırf nefsi arzular için kurulan bir dostluk, sadece pişmanlık ve nedamet; sonu hüsranlık ve felakettir. Allah’ın hakkına mani olan hiçbir dostluktan Allah razı olmaz, dostluğu aralarında bela sebebi kılar. Allah’tan uzaklaşıp insanlara yaklaşmaya çalışan, ne umduğunu bulabilir, ne de insanlarla dost olabilir! Allah’a rağmen, insanlarla ülfet eden, hiç kimsenin sevgisini kazanamaz, bunun aksine Allah onların kalbine kin ve nefret yerleştirir.

Gerçek şu ki, Allah’ı razı etmekten kaçınan, insanları razı etmek belasına düçar edilir; sonra elinde olan herşeyi verse, yine de insanları razı edemez. Böylece Allah’tan razı olmayan, haris ve vefasız insanları razı etmek için uğraşır, onların geçici hoşnutluğunu kazanmak için, ömür boyu didinir durur! Bütün ömrünü feda etse de, bir tekini bile razı edemez! Ama Allah’ı razı etmişsen, bir tek sözle bile insanların gönlünü kazanabilirsin; çünkü kalbler Allah’ın elinde, daima O’nun dilemesine amadedir!

Herşeyini muhtaç olduğu halde, Rabbinden bile razı olmayan bir insanı, ne ile razı edeceksin? Ne verebilirsin, neyinle onu razı edebilirsin? Rabbinden bile razı olmayan ve verdiği sayısız nimetlere şükretmeyen bir insanı ne vererek razı edeceksin? Bir takım şeylerle sana minnettar kalmasını mı bekleyeceksin...

Allah senden razı olmadıktan sonra, bütün dünya senden razı olsa sana bir faydası olmaz; Allah senden razı olduktan sonra, bütün insanlar sana düşman olsa, bir zararın olmaz.

Allah’a dostlukta vefa göstermeyen bir insan, kullarına dostlukta nasıl vefa gösterecek?! İnsan kendisine bütün nimetleri verene vefasızlık ettiğine göre, bir adım sonra kendisini görmeyecek olan kendisi gibi bir insana karşı ne kadar vefa gösterebilir!? Rabbinden yüz çevirdikten sonra, kendisi gibi olanlara karşı ne kadar sadık olabilir!? Takvaya doğru arınma yolunu tutmayan bir insan doğruluk üzere ne kadar sebat edebilir!?

Sadık ve salih olmayan, fedakarlık ve diğer gamlıktan uzak, gündelik maslahatlara göre rotasını ayarlayan, maddi menfaatini herşeyin üstünde tutan kimselerle nasıl dostluk kurulabilir!? Allah’a dayanmayan bir dostluktan ne hayır gelebilir!? Allah’ın rızasına aykırı ve Allah için olmayan her dostluk sadece menfaat icabıdır; menfaatler ortadan kalktığı zaman dostluk da süratle biter; geriye kin, öfke, nefret ve adavetten başka birşey kalmaz!

Her zaman sözün en tesirlisini söyleyen ve misallerin en güzelini veren Cenab-ı Hak, kendi rızasına aykırı dostlukta bulunanların durumunu evlerin en çürüğü olan örümceğin yuvasına benzetmektedir.

“Allah’tan başka dost edinenlerin durumu, tıpkı örümceğin durumu gibidir. Örümcek bir yuva edinir, halbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır, keşke bilselerdi!”(Ankebut/41)

Dostluk, sadece Allah için olmalı ve yalnız Allah rızasını amaçlamalı, Allah dostluğuna perde olacak her türlü dostluk ve yakınlıktan uzak durulmalı; çünkü gerçek dost sadece Allah’dır. Cenab-ı Hak, kendi rızasını amaçlayan dostların kalbine ülfet ve ünsiyet yerleştirir, onlara lutfu kereminden sevgi bahşeder.

Allah için olmayan dostluklar ise, hayatın acı gerçekliğinde, tıpkı güneşte kalmış buz kalıbı gibi, süratle eriyip biter! Gerçekten Allah’a dayanmayan bütün dostluklar, köksüz ağaçlar gibi, en küçük fırtınalarda bile hemen sökülüp gider. Ama Allah için olan ve Allah’a yakınlaştıran dostluklar, her türlü fırtına, kasırga ve afetlerden daha da kuvvetlenerek çıkar. İmtahan ateşlerinde denenmiş, birlikte göğüslenen acılarla bilenmiş ve çeliğine su verilerek güçlenmiştir.

 

Herkesin dostluğu gönlünün genişlediği, manevi boyutunun zenginliği nisbetinde, dostluğun mayası olan ilgi ve sevgilerde, beraberliğin köprüsü mesabesindedir! Nihayetinde dostluklar, bağlılık ve yakınlıkların derecesine göre kuvvetli veya zayıf, etkili yada etkisiz, derin veya köksüzdür! Neticede sevgi ve ilgiler dostluğun mayası, beraberlikler de geçici dünya hayatının apayrı bir imtahan vasıtasıdır!

 

***

 

fiekil libasına bürünmüş insanı değerli kılan et ve kemikten ibaret beden değil, maverai sırları taşıyan ruh ve muhtevadır! Neticede sözler, insan varlığının anlamı, onun nice sırlarla dolu iç aleminden dışarıya taşan sızmalarıdır.

Dostluğun devamı, kalbin in’ikası ve sözlerle yaşayan anlamı sayılan “sohbet”, esasen dostlukta bulunmak, dostluğu konuşarak, yaşayarak, sürekli birbirini irşad ederek canlı kılmaktır. Sohbet, dostluğu kalblerden gelen sözlerle yaşatmak, hal diliyle halleşmek, gönül diliyle dertleşmektir.

 Elbette dostluk sohbetle gelişip kökleşmekte; kalblerde yaşayan sıcak duygular, ünsiyet ve ülfet meltemleriyle kaynaşıp, giderek daha çok yakınlaşmaya, birbirini daha çok anlayıp, anlaşmaya ve kalbten kalbe yol bulmaya vesile olmaktadır. Hislerin ve manevi sezgilerin tercümanı olan riyasız ve samimi sohbetler, dostluğu mayalandırıp kıvamına ulaştıran sözlü incilerdir.

Tayfun ÜSTÜNKAYA

 


 

BEN VE O

 

Sevgi ve merhametle bizleri kuşatan Allah’a hamdolsun salat ve selam, sevmeyi ve sevilmeyi bizlere öğreten öğretmenimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e ve ona tabi olanlara olsun.

Alemleri yaratan onlara şekil veren, büyüme ve gelişmelerini sağlayan rızıklandıran, mülkünde yer veren, hükmüyle donatan, kudretiyle ayakta tutan, ilmi ve iradesiyle yönlendiren ve onlara değer veren, seven, güvenen...

Kimdir dersiniz? Elbette Allah...

En güzel isimler O’nundur...

Allah yarattığı insanı seviyor, ona değer veriyor. Ona halife diyor. Her insan bir halifedir yeryüzünde. Her insanı özel olarak yaratmış. Ona kendi iradesini  taşımasını, hayatını yönlendirmesini, seçme kabiliyetini ve kalbini kendisine vermiş. Herhangi bir çıkmazlık karşısındaki sarsıntısını engellemek içinde yine sevgi ve merhametinden seri olarak canlı ve cansız uyarıcılar (kitaplar ve resuller) gönderiyor. Buna ek günlük hayata binlerce ayetlerle insanoğluna ışık tutuyor. Ve binlerce iyilikler, hikmetle hükümler, hayırlı nimetler, bolca rızıklar, tutunacak dallar, samimi yardımcılar, hoşlanılacak zevkler, arzular.

Peki neden? Neden veriyor? Çünkü O yarattığını seviyor. Peki ne istiyor bunların karşısında?

 

İnsanoğlu Allah’a ne yapabilir, ne verebilir, ne kazanabilir? Ne mülke ne ibadete, ne mevkiye, ne çocuğa, ne eşe vs. hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O samettir. O sübhandır. Peki nedir istediği, neye çağırıyor Rabbin seni. Seni dostluğuna, sevgisine çağırıyor. O veduddur. Sever ve sevilir.

Ey insan sana uzatılan bir sevgi eli var. Sen o eli tutacak mısın!.. Sor kendine. Tutuyorsan ne mutlu sana. Ne bahtiyar adamsın. Ya tutmuyorsan. O zamanda sen en bahtsız adamsın. Bugün insan bu sorunla çalkalanmakta...

Ya dostluk kurduğunu zannediyordur, ya yarı yamalak tutunur o eli, ya da bir türlü kuşkulardan kurtularak tutmaya karar verememiştir ve daha nice sebepler...

Sonuçta O şerefli eli tutamamıştır.

Peki bütün bu sorunların zincirleri nasıl kırılabilir, en önemli engel şudur ki insan sevdiğini zannettiği Rabbini tanımıyor. O’nu sevdiğine yemin bile edebilir. Fakat sevdiği kendisinden ne istiyor bilmez. Onu tanımaz. Sıfatlarını, fiillerini, prensiplerini, neleri destekleyeceğini, neleri geri çevireceğini, neleri sevdiğini, nelerden nefret ettiğini...

İnsan tanımadığı birisiyle nasıl diyaloğa geçebilir. O’na nasıl yakınlaşabilir, nasıl davetine buyurur. O’nu nasıl kendisinden razı edebilir...

Tanımıyor ki duyguları O’na meyletsin! Duyguları şekillenebilsin.

Tanımıyor ki düşünceleri O’nu tasdiklesin! Düşünceleri düzene girsin.

Tanımıyor ki eylemleri ile ispatlasın! Eylemleri şahit olsun.

O’nu tanısa, O’nu bir bilse... Artık O insan fırtına olup uçmaz mı? Deniz olup coşmaz mı? Dağ olup göğsünü germez mi? Alnını yerden kaldırmaz mı? Kalbindeki tüm kuşkularından kurtulmaz mı? Fıtratını parçalayan tüm telkinleri bir kenara atmaz mı? O zatın karşısında buz olup erimez mi? Kendini kuşatan tüm sahte sevgilerden sıyrılmaz mı?

Bilmezmi ki O’ndan daha iyi dost olabilir mi? Bilemez, yazıklar olsun ki bilemez. Çünkü kalbinin ve gözlerinin üzerindeki kalın perdeyi bir türlü kaldıramamıştır. Yaldızlı yalanlar, sonuçsuz telkinler, sahte duygular karmaşık düşünceler onu asıl dostundan ayırmıştır. O da buna izin vermiştir. Halbuki bir dönüp kendine baksa. Bir bakabilmeyi becerebilse...

Çözülecek artık karışık gibi görünenler.

Ayrılacak beyaz ve karanlıklar.

İlahi çağrıda böyle buyurmuyor mu?

“Hala düşünmeyecek misiniz?”

Dost dediğin, yalanlardan uzak dürüst bir alış-veriştir. Allah’tan daha güzel bir dost yok. Lakin sen güzel bir dost musun? Yalandan, riyadan uzak mısın? Dostun için samimi duyguları  taşıyor musun? Bir kere O’nu dost olarak kabullendiğine emin misin? Eminsen O’na güveniyor musun? O’na sadık mısın? O’nun için her türlü fedakarlığı yapar mısın? Dostluğuna bir gölge düşmesinden korkar mısın?

Bunları sor kendine. Bir O’nu tanı. Bir de kendini tanı. İmtahana sok kendini.

Rabbini herkesten daha çok seviyor musun?

Rabbinin senin hakkında ne düşündüğünü umursuyor musun?

O’nun sevgisini kaybetmekten korkuyor musun?

Rabbinin dediklerine itina gösteriyor musun?

 Rabbinin aleyhinde konuşulduğu zaman zoruna gidiyor mu? Savunmaya geçiyor musun?

Rabbin için bedeller ödeyebilir misin?

Rabbine bir an yakınlaşmak için dua ediyor musun?

Yüreğin bu hasret ve özlem içerisinde ölüm vapuruna hazır mısın?

Sevgi güvenmek demektir. O’na herkesten daha çok güveniyor musun? ve kendini bu dostluktan ne kadar yakın ve uzakta olduğunu tesbit edersin. Kendi kendini sorguladıktan sonra dost olmak nasıl olur gör öğretmenlerinden Hz. Muhammed (a.s.) gibi, Hz. İbrahim (a.s.) gibi. Hz. Asiye (r.a.) gibi Hz. Fatıma (r.a.) gibi...

Dostlukta bir veren eli tanımak, iki eli tutan eli tanımak gerekir. Sen kendini tanıyor kabul etsen bile Rabbini tanımasan yine birşey olmayacak Rabbini tanımış gibi düşünsen, kendini tanımamışsan yine birşey olmayacaktır.

İnsan kendini iyi tanırsa, Rabbini bulabilir. Hz. İbrahim (a.s.) gibi.

İnsan Rabbini iyi tanırsa kendini bulabilir. Hz. Muhammed (a.s.) gibi.

Yeter ki bakan gözler olsun. Gören kalpler olsun. İnsana tek kalan, Rabbi Allah’tır. O’ndan başka herşey anlamsızdır, basittir, küçüktür, geçicidir, geçersizdir. Ama O, O her zaman vardır. Dünde, bugünde, yarında O’nun için yaptıkların boşuna gitmez. Verdiğini alırsın. En küçük verdiğine bile memnun olur. Sana ihanet etmez. Çaresizliğine gülmez, alay etmez. Bilakis yardımcı olur. Adildir. Seni harcamaz, seni unutmaz, beklentilerine cevap verir. Umutlarını boşa çıkarmaz. Her zaman yardım eder. Sana senden yakındır, sevdiğini her zaman korur himayesine alır, seni başkasının kararına bırakmaz, seni hediyelere boğar, senden esirgemez, sana karşı cömerttir. Tutarsız, haksız fikir vermez. Yanlış yola iletmez. Seni oyalamaz. Seni ortada bırakmaz. Her zaman hakkı söyler, ikili davranmaz. Sorunlarına cevap verir. İhtiyaçlarını giderir. Sevgisinin yanında şefkat ve merhametle de seni kuşatır. Ve herşeyden önemlisi sonuna kadar seni sever. Söyle  şöyle elini vicdanına koy ve söyle O’ndan daha iyi dost olur mu? Yeter ki adam gibi sevelim. Ve bizlerde  sevgimizi, dostluğumuzu ispatlayalım.

Aysel IfiIK

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

Sevgili Karınca Yayınları, düzenlemiş olduğunuz komposizyon yarışmasından dolayı sizi tebrik ediyorum. Köylerde yaşayan insanların da bu tür konularda bir şeyler yazmaya özendirilmesi çok güzel. Rabbim başarılarınızı daim kılsın.

Konu: Allah ile nasıl dost olunur?

Dost olmak için dostu sevmek gerek, hem de gönülden. Onun tek sözü ile ülkeleri terk etmek hatta sevgili istese canını dahi verip bu diyarı terkedip gitmek.

Sevmek hedefe doğru uzun yolculukta sevgiliye yürümek, dostu ile her dem beraber olmak. Ve yüzleri çizgi çizgi hayat haritası olana kadar hiçbir şeyden ahde vefasızlık etmemek ve devamlı sevginin seyrinde ahdu peymanında sadık kalmak. Sonra aynı toprağa girip eriyip gitmek.

Gerçek sevgiliye dost olmak, onun uğrunda sevdalanmak, ona sevdalanmak, her şeyi onun için yaşamak yada nefsini ruhuna bir binek yapıp o diyara sefer yapmak.

Ona dost olmak için tereddütsüz ateşe atlamak gerek, Allah’ın dostu İbrahim gibi.

Ve sadece ona teslim olmak, onun uğrunda sevdalanmak, ona sevdalanmak, onun birliğini yaşamak ve mecnun gibi. “Dolaştığı günden bir gün... farkedemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini. Leyla’dan başkasını görmeye yasaklı gözleri ile göremez, namaz kılan dervişi. Namaz biter kırk yıllık bekleyiş yükünü bilen derviş kızar Mecnun’a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından paslı vicdanlara bir hançer gibi saplanan sözler dökülür, Leyla kitabı okuyan dudaklardan. Kusura bakma Derviş Baba, ben Leyla’nın aşkından seni göremedim. Ya sen huzurunda bulunduğun Mevla’nın aşkından beni nasıl gördün?...

Ve onunla dost olmak için ondan başkasını sokmamak gerek yüreğine. Ve dostluğun gereği olarak ona sadık kalmak, her şeyi onun için, onun sınırları içinde yapmak. Yaratılanı sevmek, yaratandan ötürü.

Onun için hayrın anahtarı olmak, şerrin kilidi, lakin kendi namına değil.

Onu bilmek bu bilginin gereği ile amel etmek. Onu bilmemizi istediği gibi bilmek, kulluğun idrakına varmak ve kul olarak onu seçmek, dost olarak onu sevmek...

Sevgili Karınca Yayınları, bu konu hakkında çok şeyler yazılır. Ama benden bu kadar. Daha güzel yazmak isterdim. Ama önce o dostluğu bulmam gerek.

Yaradana  Emanet Olun.

Ayfer KARCI

 


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL KURULABİLİR?

 

Herşeyi yoktan vareden Yüce Rabbim! Ey! Her yaprağın düşüşünden, karıncanın yürüyüşünden haberdar olan Rabbim.

Seninle dost olmak, seninle an bean beraber olmak iki cihanın ve herşeyin lezzeti olsa gerek. Rabble dost olmak mutlu olmak demektir.

Rabble dost olmak, çölde suyu kana kana içmektir. Onunla dostluk hastalıkta şifa, ihtiyaçta yardım, kimsesizlikte kimsedir.

Allah ile dost olmak, insana verilen irade doğrultusunda, tercihini Rabbinden yana kullanmaktır. Senin O’nu tercih etmen, O’nun seni dost olarak kabullenişidir. Rabbimiz, yüce kelamında demiyormu ki bana bir adım gelene, ben on adım giderim. Yüce Rab; zaten kullarının doğruya ve güzele yönelmesi için her imkanı ve nimeti veriyor. Bizi bizden iyi bilen Yüce Allah, nimetleri bir sel misali gönderir kullarına. Ne yazık ki, bizler bu selin bir damlasının bile farkında değiliz. fiüphe yoktur ki, onun bizim dostluğumuza ihtiyacı yoktur. Biz ona ve dostluğuna muhtacız. Madem Rabbimiz bize değer veriyor, kullarını seviyor, o halde bize düşen görevi yapmalı, bize verilen iradeyi en güzel şekilde kullanmalıyız.

O’na yakın olmak için, O’na kavuşmak için, O’na dost olmak için, O’nu sevmeliyiz. O’nu sevmek sonu olmayan bir başlangıçtır. Bu başlangıçta süreklilik ancak dua iledir. Dua dostluk vesilesidir. Unutmaki senin ondan istediğin şeylerin en hayırlısı, O’nun senden istediğidir.

O’nunla dostluk, inançta sağlam ve sabit olmayı gerektirir. Niyetlerin saf, olgun ve net olmasına bağlıdır. Bizden doğan kötülüklerin ıslahı O’na yakın olmanın yoludur. Zamanımızı yaratılış nedenimiz olan şeylerde harcamalıyız. Doğru ve güzel olan şeylerde ısrarcı ve sürekliliği ön planda tutmalıyız. Dua ile ilerleyen bu güzel yolda kalplerimizi gözyaşlarımızla yumuşatmalı, tefekkür ve tevekkülden ayrılmamalıyız.

İbadetlerimizi, kendi beğenmişlik içinde yok etmediğimizde O’na yakın oluruz. Allah-u Teala ile dostluk, güzel görmek, güzel düşünmek, güzel konuşmak, kısacası güzellikleri içinde hissetmektir. Yaratılan tüm varlıkları O yarattı diye sevmek O’na olan kulluğun göstergesidir. O’na kolay ulaşmak için ise, aracıları ortadan kaldırmak gerekir. Hz. Allah’ın tecellileri yolumuzu aydınlatan ışıklardır.

O’nun, o güzel isimlerini bilmeli, anlamalı ve hayatımıza yansıtmalıyız.

O güçlüdür, sende güçlü olmalısın.

O merhametlidir, sende merhametli olmalısın.

O adildir, sende adaletli olmalısın.

O affedicidir ve affı sevendir.

Bu şekilde devam eden bu güzel isim ve manaları iyi anlamak hayatımızın manasını oluşturur.

O’nunla dostluk, Habibine sevdalı olmak demektir. O’nunla dostluk, O’nun dostlarıyla dost olmakla gerçekleşir.

An be an tercihimizin tazelenmesi O’nun dostu olmuşluğumuzun kanıtıdır. Ne zaman ki düşmanımla (şeytan) mücadelem kızışır, nefretim artar, işte o an dostluk bağım kuvvetlenir sevgim artar.

Bizler insanların arasında nefsimizin değer ölçülerine göre, değer ifade eden bir mevki, yücelik istemezsek eğer, O yüce yaratana olan değer artar, bu da bu yolda uzunca bir mesafenin katedildiğini gösterir.

İlahi! Bizleri sana dost olanlardan eyle.

                   Esselamu Aleykum.

Zahide KAYAR


 

Ben de kitabınızın konusuyla ilgili olarak acizane bir şeyler aktarmak, ateist fikirli bir çocukluktan bugünlere kadar gelebildiğim için kendimi bu konunun muhatabı olduğuma inanarak yazmak istedim.

Allah (c.c.) ile dostluk kurmaktaki “dostluk” kelimesini iyi algılamak lazım gelir. Mana itibariyle beşeri olarak düşünürsek dostluk, terazinin iki kefesi gibidir, dengelenmediği takdirde dostluk kavramı ortadan kalkar. Hep alamazsınız yada hep veremezsiniz. Mesela samimi bir dostunuzla her hafta bir yerde yemek yiyorsunuz. Her hafta ücreti siz ödeyemezsiniz, arkadaşınızında ödemesini sağlamalısınız ki dostluk devam etsin. Ya da siz devamlı arkadaşınızın imkanlarından beslenemezsiniz, beslenirseniz bu dostluk olmaz, er geç aranızdaki samimiyet sekteye uğrayacaktır. Fakat Allah (c.c.)’la dostluğu beşeri bir sistemdeki gibi algılarsak bu Allah (c.c.)’tan korkmayı bırakıp sevmekle yetinmek gibi birşey olur, bu da insanları çok farklı yönlere götürür. Allah (c.c.)’la dostluktan kasıt ihlaslı yani samimi bir kul olmak anlaşılmalıdır. Buradaki dostlukta terazinin kefesini eşleyemezsiniz(ki bu şirk olur). Allah (c.c.) burada hep veren durumundadır, siz de hep alan durumundasınız. Yapılan dini vecibeler vericilik değil sadece bir teşekkür (şükür) anlamındadır ki bu vermek değildir. Çünkü Yüce Yaratan’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Dünyayı ihya etseniz Allah (c.c.)’ın rahmeti olmadığı sürece cennete giremezsiniz. O yüzden buradaki dostluk terazi kefelerinin taban tabana zıt olduğu bir durumdur yani kayıtsız şartsız teslimiyettir.

Fikri bir olgunluğa ulaşmamış ve kendi iç muhasebesini yapmaya muktedir olamayan Allah(c.c.)’la tam manasıyla dost olamaz. Öncelikle şunu unutmamamız icab eder, bir duvar örülürken iki demir dikilir, bir uçtan bir uca ip bağlanır, duvar buna göre düzgün bir şekilde örülür. O iki demirden biri doğum, ikincisi ise ölüm veya kıyamettir. İp ise yaşanması gereken, Allah (c.c.)’ın gösterdiği yoldur. Fakat asıl sorun bu ip üzerinde oynanan oyunlardır. İpi kimse koparamaz ama ip sağa sola gerilerek piriketin yönü değiştirilebilir. Önüne çeşitli metalar konularak ikinci direğin görülmesi engellenebilir. Biriketi düzgün ören ise yevmiyesini alır, yani dünyaya geliş amacı bilinmelidir. Bu bir ön koşuldur, diğer şeyler bu temelin üzerine kurulur, Cenab-ı Allah’la dostluk bu temel üzerine yükselir. Duyarsız bir insan için doğum biyolojik bir olay, ölüm ise kendisine pek uzak bir şeydir. O yüzden doğum, ölüm ve aradaki düzgün çizgi prensibi ve gayesi iyice bellenmelidir ki daha sonrakiler yıkılmadan yapılabilinsin. Yıkılan şeyler Allah (c.c.)’la olan dostluğu hep zedeler. Mesela bir insan düşünelim. Bu zat bir hafta sonra ev satın alacak ya da oğlu evlenecek ya da seyahate çıkacak. Bundaki o dünyevi sevinçler bu zatın kıblesini değiştirebilir, yanıltabilir, farkında olmadan kendi dünyasına ibadet edebilir. Eğer bu zat, aldığı ev yıkılınca, oğlu boşanınca, seyahati iptal edilince sinirlenip isyan ediyorsa, tevekkül göstermiyorsa maalesef bu kişi dünyaya geliş gayesini tam manasıyla idrak edememiş demektir. Allah (c.c.)’la dostlukta teslimiyet önemlidir.


Allah (c.c.)’la dostluğu zedeleyen bir başka husus da “zaman şartı” denilen kavramdır ve şeytanın en önemli silahlarından birisidir. Çoğumuzun mübtelası olduğu bu hastalık -mazaallah- bırakın dostluğu şirke götürecek kadar tehlikelidir. İslam dışı adetlerin zamanın gerekliliği gibi gösterilip yapılması son derece yanlıştır. Onun için teslimiyet birinci şarttır. Allah’ın emirlerinin alternatifini aramak gaflet olduğu gibi Allah’ın gelecekten habersiz (dini kastederek zamanın şartları değişti demek) olduğunu iddia etmektir. Velhasıl, ipin bir ucu Hz. Adem’in elindeyse diğer bir ucu Hz. Muhammed (s.a.v.)’in elindedir. İkinci bir ip yoktur. Bütün peygamberler bu çizgi üzerine getirilmiştir. Dünyanın yaratılışından kıyamete kadar zaman aynı zaman, şartlar aynı şartlardır. Sadece dekorlar ve oyuncular değişmiştir. Demem o ki, bu ipin dışındakilerin hepsi asılsızdır. Birileri o ipin yanına ikinci bir ip çekmeye çalışıyorsa bilin ki o yalandır, hakikat değildir. Cenab-ı Allah’la dostluğun yolu tek bu kanaldan geçer.

İhlaslı bir hayatın varlığının başlangıcı bazı kireçli kalplerin çözülmesine, incelmesine, hassaslaşmasına vesile olacaktır. İlk etapta biraz acı çekilir ama sonu kurtuluştur.Kalp hassaslaştıkça büyük günahlardan küçüklerine inmeye başlarsınız. Bir böceği incitmemek için binbir yol düşünür hale gelir, kılı kırk yararsınız.Allah(c.c.)’la dostluğun ilk belirtileri bu olsa gerek...

İşte o dostluk öyle birşey ki, bir faniye bile aşık olduğumuz da kelimeler tam manasıyla bu aşkın karşılığını veremez.Bütün dünya dillerini harman etsenizAllah(c.c.)’la dostluğu tam manasıyla anlatamazsınız, yavan kalır.Nasıl ki iki sevgili konuşurken diğerleri dışarı çıkıyorsa, Cenab-ı Allah için yürekten bir damla yaş gelmeye başladığı anda kelimeler terkeder orayı. Dünyanız durdu sanki... Dünyanın ne kadar boş olduğunu, ne kadar lüzumsuz işlerle uğraşıldığını anlarsınız,tabiri caizse kamera arkasını görmeyi bir nebze başarmış sayılırsınız.Bu öyle bir ağlamadır ki, ayak parmağınızdan saç telinize kadar bütün ülke (vücut) telaş içindedir. Cat Stevens canı sıkıldığı için müslüman olmadı, muhakkak Cenab-ı Allah’la bir yerlerde yalnız kaldı o acı ve sızıyı içinde hissetti.

Bu gözyaşı yarım yamalak, körezi bir kavram gibi algıladığımız ahiret yaşamını berraklaştırır, netleştirir.Ahiret bilinci bir nevi pusula gibidir, yanlış yolda mısınız? Koyarsanız pusulayı önünüze o size doğru yolu gösterir, o yolda şüphesiz Allah’la olan dostluğun yoludur.Bu dostluğu kurduğumuz zaman her şey yolunda gidecektir. Tüm canlılara bakış açınız değişecek, dünyadaki herşeyin dinle birebir ilişkisi olduğunu hissedeceksiniz, nasıl ki Hz.Adem uyurken kaburgası alındıysa siz hissetmekle, olan biteni kavramakla, o içinizdeki değişimi anlamakla meşgulken Cenab-ı Allah sizi kendine yaklaştırmış, dostluğunu içinize yerleştirmiştir bile...Ağladıkça Cenab-ı Allah’ın dostluğu içinizde kök salar.

Gözyaşı beraberinde sabrı ve şükrü de getiriyor.Yeter ki en baştaki domino taşını yıkmayı başaralım, bütün güzellikler peşpeşe gelecektir.Bu da Cenab-ı Allah’la dostluğunu kâvileştirecektir.Bu dostluğu kurduğunuz zaman herşey yolunda gidecektir. Hani bazı otobüslerde hostesler“artık konuğumuzsunuz” derler ya, siz artık Cenab-ı Allah’ın dostusunuz. Kendini korumak için karate öğrenenler, etrafında korumalarla yaşayanlar, silahı beline takarak hayatının garantisini madde de bulanlar size çok komik gelmeye başlar.Onlar tedirginlik içinde yaşarken sizler herkese pek nasip olmayan iç huzurla rahatlık bulursunuz.Asgari ücret mi alıyorsunuz, hiç önemli değil, bereket denilen kavram sizi beslediği gibi paranızın üzerini de verecektir.Bir de bunun tersini düşünelim, işler hep kötüye gidiyor ne olacak?

Eskiden belki isyan ederdik, ama şimdi Allah’la dost olduk ya, hani bir gece başbaşa kalıp gözyaşı döktünüz ya, işte o zaan bu sıkıntıların bir imtihan olduğunu bilirsiniz ve dolayısıyla “Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz sabır gösterenleri müjdele” (Bakara Sûresi, 155). sûresinden haberdarsınızdır, çünkü sevgiliye aşık olan O’nun mektubunu da okumadan edemez, satır satır ezberler.Ne kadar yokuş çıkarsanız o kadar çok inişin keyfini yaşarsınız, indikçe şükredersiniz, şükrettikçe ağlarsınız.İşte bu sistem pervane gibi çalışmaya başlar, şeytan da bu pervanenin içine girmeyi cesaret edemez, paramparça olacağını bilir.

Allah’la dostluğun bir başka yolu da kolayı değil, zoru başarmaktır.Birgün köyümün ıssız yollarında yürürken 50 metre önümde lüks bir araba durdu. Önde oturan tesettürlü bayan arabadan inerek arkaya oturdu, ben de adama selam vererek öne oturdum.Allah razı olsun, adam beni köyün içine kadar bıraktı, ama moralim bozulmuştu... Çünkü ben olsam yanımda eşim varken ne idüğü belirsiz bir genci arabama almazdım.Araba boş olsa pek o kadar üzülmeyecektim.Önemli olan zoru yenmektir, içimizdeki o saniyelik savaştan galip gelmektir.Birisinden alınan borcu ödemek pek fazla önem arz etmez çünkü alacaklı alacağının farkındadır bir kontrol mekanizması vardır, önemli olan alacaklının alacağın farkında olmaması durumunda o parayı iade edebilmektir.Hüner, karnımız açken başkasına yemek verebilmektir, bir kızla/erkekle halvet durumun da olduğunuzda nefsinize hakim olmaktır, bir yardımı yaparken yüzünüzü göstermemektir. Sinan’a caminin altına imzanı at demişlerde hüngür hüngür ağlamış. Akif’e marş için para verilmek istenmiş kendisi reddetmiş.İşte o aşk adamı öyle bir yakar ki medreseler camilir yaptırır da yapanı hiç göremezsiniz, kimbilir nerelere gitmiştir başkalarının mutluluğu için...hiçbir şey bulamasa böceği denize atar, onu tekrar kurtararak teselli bulur, para (zekat) vermek için vızıl vızıl adam arar, veremezse Allah (c.c.)’la arasına gölge düşeceğini, dostluğunun zedeleneceğini bilir... Ramazan gelince iftar yemeği verip de kendini boy boy gösterenler var ya, o yemeği vermeseler daha iyi olurdu...

Ve düşünmek, düşünmük... tekrar düşünmek...

Belki de Cenab-ı Allah’la dostluğun lokomotifi, benzini, elektriği, motoru (ne derseniz deyin) bu olsa gerek, düşününce dinamizm sağlıyor insanda her daim içinizdekini canlı tutuyor, yeşertiyor, nasıl yeşertmesin ki?

Cenab-ı Allah biz kullarını cennetine koymak için tabiri caizse bahane arar.İmtihan dünyası diyoruz, imtahana bakın:Cenab-ı Allah hepimizi bir sınıfa (dünya) koymuş, soru kağıtlarını ve cevaplarını da dağıtmış ve bizden bu cevapları soru kağıdına aktarmamızı istemiş. Kopya çekmek (müslümanın müslümandan örnek alması) öğretmenden (peygamberler) yardım istemek serbest, sınavda kitap açmak (Kur’an-ı Kerim) da serbest... 100 üzerinden 1 (la ilahe illallah) alanın bile sınavdan geçeceği müjdelenmiş ve ebedi bir hayat vadedilmiş... Siz hiç böyle bir sınav gördünüz mü?Bizler, sonunda iş garantisi, bile yokken kuru bir diploma için geceyi gündüzümüze katarken... Cenab-ı Allah’ın apaçık dostluk ilanına karşılık kayıtsız kalmamayı düşünmek... alın size bir dostluk bağlantısı daha...

Üst makamda benim gibi etten kemikten yaratılmış bir faniyle görüşmek için günlerce randevu peşinde koşarken biz alemlerin Rabbi olanAllah (c.c.)’la görüşmek (namaz) istediğimiz zaman Yüce Rabbimiz bizi 1 saniye olsun bekletiyor mu? Ama biz O’nu kaza yaparak bekletiyoruz, ya da en acısı “O” bizi bekliyor, biz ise hiç yanına uğramıyoruz “O” rızkımızı verirken bizi hiç ama hiç unutmuyorken bizler fani sevgilimizi 5 dakika beklettiğimiz için yalvar yakar olurken gerçek sevgiliyi hep bekletiyoruz...O gerçek sevgili ki buna rağmen bize hep dostluğunu açık tutuyor...

Düşünmek ve Allah(c.c.)’ın dostu olmak... Azrail’e hareket imkanı bile bırakmaz.Siz Allah(c.c.)’ın dostu musunuz, artık herşey lehinizedir.Her yol ama her yolun Allah(c.c.)’a çıktığını görmüş oluruz.Gaflete düşüp meyhaneye gittiniz.İki yol vardır önünüzde, ya konsomatrisin getirdiği içkiyi içmeyip çekip gideceksiniz ya da içkiyi içip zil zurna matiz olup geleceksiiz.Birinci durumda zaten kârlısınız. İkinci durumda ise meyhaneden dışarı çıktığınızda içinize bir acı çökecektir.Çünkü Cenab-ı Allah’la olan sözleşmenizi bozdunuz.İçinize bir sıkıntı çöktüyse gerisi gelecektir.En sevdiğiniz kişi olan eşiniz bile belki de o halinizle sizi eve almayacaktır.Siz içinizdeki pişmanlıkla teselli ararken hani bir gece başbaşa kaldığınız Dostu’nuz var ya, işte o aklınıza geliverir.O’na ağlarsınız, sizi O yarattı hiç huzurundan kovar mı? Acılı bir kuluna bir tekme de O vurur mu? Tevbe ettiğiniz de Cenab-ı Allah’la dostluğunuz meyhaneye gitmeden önceki durumdan daha katmerli olur ve yine kazanırsınız.Azazil mi? sizin Allah(c.c.)la dostluğunuz onu her iki durumda da kaybettirecektir.

Düşündükçe derinleşirmiş insan, anlarmış herşeyi. Biz de düşündükçe anlarız o muazzam dostluğu ve o dostluktaki inceliği, kul olmanın, teslimiyetin dayanılmaz lezzetini...

Ve böyle sağlam bir temelden sonra İslam’ın 5 şartı olan Kelime-i fiahadeti sadece dille değil kalple getirmeyi, namazı sadece Allah için kılmayı öğrenir, orucun faziletini anlar, zekattaki titizliği kavrar, Hacca gezmiş gelmiş olmaktan kurtulmuş oluruz.

 

Bilal AYDIN


 

DE⁄İfiEN AHVALİMİZ

 

Yollar karanlık ve uzun, dağlar aşılmaz, yokuşlar alabildiğine çıkılmaz, sarp, rüyalarsa rüya değil kabus adeta.Stres kelimesi gelenek olmuş dillerimize.İstikbal  karanlık, şartlar kötü.Hayat ne kadar da zor böyle.

Hepimizin ahvali ortada.Ne kadar sık tekrarlar olduk bu ifadeleri.Aynı şeylerin içerisinde tıkılıp kaldık.Bir kısır döngü bu. Ters giden birşeyler olmalı hayatımızda.Birşeyler eksik, yeri doldurulmamış bir şeyler var.

Gelişen teknolojiye, değişen dünyaya rağmen ruhumuzun sıkıntısı bile aman vermemekte. Kendimize çizdiğimiz yol eğri, büğrü, zikzaklarla dolu.Yürüyüşümüzdeki itidal, bakışlarımızdaki vakar, duruşumuzdaki kararlılığı kaybetmişiz nicedir.Pozitiflikten, olumlu yaşamaktan, mutluluktan bahsetmişiz dostlarımızla.Ama değil mutlu, umutlu bile olamamışız hayata dair.Karanlık bir yerlere açılmış tüm kapılar ve biz kalabalık bir guruhta tek başımıza yürümüş bu karanlık yollarda.İnsanlar olmuş ama dostlarımız olmamış çevremizde, gerçek manada. Gerçek dosta ulaşmadıkça insanın insana dost olması zor.Bunu gözardı etmişiz.

Sahi bizim hiç dostumuz olmuş muydu. Sormuş muyduk bunu kendimize.Eşimizin, iş arkadaşımızın, komşumuzun bile yakın olduğunu hissetsekte, onların bizimle bir yere kadar gelebildikleri sonrasında yanlış kaldığımız anlar olmadı mı?Yaşamadık mı bunu hepimiz terkedilmedik mi zaman zaman, o zaman ki en yanlış olduğumuz zamandı.

Ve sığındığımız sığınacağımız hiçbir yer kalmamıştı.O’ndan başka.O ki bizim Rabbimizdi.Rabbimiz olanAllah’tı. Tektik, zayıftık, yalnızdık ve O’na sığınmıştık.O’da geri çevirmemişti bizim duamızı, icabet etmişti.“Dua edenin duasına icabet edelim” ifadesi gereğince.O duamıza icabet etmişti, bize yardım etmişti, bizi karanlıktan aydınlığa çıkarmıştı.Kurtarmıştı bizi.“Onları dalar misali dalgalar sardığında, dini O’na tahsis eder yalvarırlar.Onları karaya çıkarıp kurtardığı vakit içlerinden bir kısmı orta yolu tutar.Ayetlerimizi nankörler inkar eder.”

Ondan değil miydi şimdi bu halimiz.Ondan değil miydi stresin pençesine düşmemiz.Ne zaman ki Allah’ın dostluk elini (mecazi manada el) geri çevirdi insan, acze düştü hayat karşısında.Yenildi, harap oldu.

Ne mi olacak peki şimdi.Artık çok mu geç.Hayır, yaşıyorsan, nefes alıp veriyorsan hala, asla geç olamaz.Hayatın gayesinin bulunması lazım ilk etapta.“Ben insanları-cinleri bana kulluk etsinler diye yarattım” diyorAllah. Bunu kavramışsak kolları sıvamak lazım.Yeniden doğmak lazım, yeniden yönelmek lazım, yeniden O’nun dostluğunu dilemek lazım.Yalvarmak lazım O’na gecelerce, usanmadan.İz bırakmak lazım alınlarımızda secdeder.Yürümek lazım O’nun istediği “sırat-ı müstakim” den hiç sapmamacasına.Hiçbirşeyi ama hiçbirşeyi O’na eş koşmadan, benzetmeden, yaklaştırmadan, aracı etmeden,O’nun hiçbir vasfını başkasına yaklaştırmadan, onun istediği yoldan yürümek.Sadece O’na yönelmek. O’nun hükmüne alternatif koymadan yaşamak. O’nun istediği amelleri hayatın her köşesine nakşetmek.Her günü O’nun dilediği şekilde yeniden yaşamak, yeniden başlamak, yenilenip başlamak.Dervişin dediği gibi, “dün geçmişti ve artık bugün yeni şeyler söylemek lazımdı.”

Haydi gelin şimdi hepimiz dünü bir kenara bırakıp, bugünümüze bir şans danıyalım.Tüm kalbimizle yönelelim Rabbimize.Söndürmeyelim içimizde yanan iman nurunu.Onu yakmak zor değil, üstelik aksi karanlık olacak.O’na ulaşmak için kapılarda beklemek gerekmiyor.Her an her yerde “Hazır ve Nazır.”

O’na ulaşmak hayatınızı değiştirecek, kendinizi benliğinize ulaşacak, kendinizi tanıyacaksınız, hücrelerine değin.Hayatınız anlam kazanacak.Kendinize bir şans verin dostluk adına.Gerçekten şu alemde ondan daha vefalı bir dost bulma ihtimaliniz yok.O’nun dostluğunu kazanmak için yaşayın, ibadet edin, namaz kılın ve hatta ölün.

“O ne güzel vekildir.”“Dost olarak AllahYeter!”

Necla TÜRKO⁄LU

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR?

 

Cibrilin Kanatlarıyla İnenNur

Yüce Allah kullarına yaklaşmak için sayısız imkanlar sunmuştur.Peygamberler, kitaplar, özel günler, geceler, belirli vakitler..... vs. gibi fırsatları bizler için varetmiştir. Biz kullara da bu fırsatları en iyi şekilde değerlendirerek O’na yaklışmak ve dost olmak yakışır.

O halde amentünün esaslarıyla“Değer bilmeye, Dost olmaya” çalışmakla başlamalı... Evet, çalışmak... çalışmak, çalışmak... Aklı çalıştırarak, fikri besleyerek, elleri kullanarak, kalbi hissiyatla, gözle, kulakla, ayakla .... vs. nasıl çalıştırabiliyorsak...

Öyleyse Cibril’in kanatlarıyla inen nur’u iyi kavramalıyız; Fatiha’dan Nas’a kadar...

Nasıl ki insan sevdiği için her türlü çabaya ve fedakârlığa razı oluyorsa; biz müminlerde emanet olarak telakki ettiğimiz ve önümüze bir sorumluluk olarak yazılan dinimiz için (Maide 3) her türlü bedeli ödemeye razı, hazır olmalıyız.Zira dostluk sevgi ister, emek ister, fedakârlık ister; İbrahim gibi, İsmail gibi, Musa gibi,Harun gibi ....vb. Evet İbrahim gibi tevekkülü, İsmail gibi teslimiyetçi...NİSA 125 “Bütün benliğini Allah’a teslim eden daima iyilik yapan ve her türlü batıldan yüz çeviren, İbrahimin inanç sistemine içtenlikle uyan kimseden, daha iyi din sahibi kim vardır? Allah,İbrahim’i kendisine dost edinmişti.”Evet, Allah (c.c.) İbrahim’i kendisie dost seçmişti. Ancak akıllara şu soru geliyor.Acaba İbrahim bu dostluk için hangi bedelleri ödedi?

Herkes bulunduğu konumu bir bedel ödeyerek elde etmiştir.İşçisi, memuru, doktoru, öğrencisi... vs. hasılı her sıfatın bir bedeli ödenmişti, ödenmeye de devam ediliyordu. O halde müslüman olmanın bir bedeli yok muydu? Müslüman kimliğinin bedeli neydi?Müslümanım diyerek kendini tanımlayanlar bu kimliğe bir bedel ödemişler miydi yoksa sadece kuru bir iddia mıydı? Yoksa insanlar“iman ettik demekle bıra.......... vereceklerini mi sanıyorlar?” “O en güzeline tabi olmayacaklar mıydı?”Ya da İslamım, müslümanım, en çok Allah’ı seviyorum demekle ne derece samimiydiler? Seviyorum diyebilmek bu kadar kolay mıydı? Dost olmak bu kadar basit ve bedelsiz olabiliyor muydu? (Ankebut 10).

Elbette değildi.Çünkü sapan taşlı çocuklar boş yere can vermiyorlardı, analar bağrına taş basıyor, ne için, kim için diye sorgulamalı, düşünmeli... Bir genç üzerindeki bombanın fünyesini neden çeksinde param parça olsun dersiniz. Ramazan aylarında, yazın kavrulan sıcağın da soğuk bir su içip dinlenmek varken kimilerinin yüreklerini yakan aşk ne aşkıydı.Ya da kış soğuğunda sıcak bir çay yudumlamak varken neden aç ve susuz olmayı tercih ediyor bir mümin.ENFAL 2-3-4 “Gerçek müminler o müminlerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; karşılarında ayetleri okunduğu zaman imanlarını artırır ve Rabblerine tevekkül ederler.

O kimseler ki, namazı dürüst kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden başkalarına dağıtırlar.

İşte gerçek müminler onlardır! Onlara Rabblerinin katında dereceler vardır.Mağfiret ve güzel rızık vardır”

Allah (c.c.) “mümin izzet ve onur sahibidir” der.Bu şerefe mümin çalışarak, bedel ödeyerek tevekkülle, teslimiyetle, safvetle kısacası en güzel şekilde itaatle...

İşte dostluğun ölçüsü budur, sevmek ve dost olmak budur.

O ne yaptığımızı, ne hissettiğimizi, bizi bizden daha iyi bilmekte.Biz de Rabbimizin bize sunmuş olduğu fırsatları en iyi şekilde değerlendirerek izzet-i ve onuru yakalamaya çalışmalıyız.

Kur’an-ı ölülere okumaktan vazgeçip, hayatımızı Kur’ana uydurmak, hemen doğrulup tevbe ile yeniden tazelemek ardından çalışmak için yola koyulmaktır bir mümine yakışan.

Sonuç olarak, Allah ile ne kadar dost olduğumuzu öğrenmek istiyorsak o’nun için ne kadar bedel ödediğimize bakalım.Ne kadar dosttuz? Sorusunun cevabını eminim buluruz.

“... Ey Rabbimiz, iman ettik; bizi bağışla, bize acı; sen merhamet edenlerin en hayırlısısın!...” (Mü’minun 109)

Selam ve Dua ile...

Songül KARAASLAN

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULUR

 

Dostsuz insan bunalır, yaşamın tadını bulamaz, hayatımıza anlam kazandıracak, güven verecek bir dost isteriz, bu da Allah ile yapacağımız dostlukla mümkündür.

İnsanlar ile yaptığımız dostluklar da en ufak bir hatada seni harcayabilir, seni bırakabilir.

İşte ucuz dostluk... İşte taklidi dostluk...

Ama Allah ile dostluğumuz öyle mi?

Defalarca günah işlediğimiz olur, ona tevbe ettiğimizde yine bize kapısın açıyor, yine kulunu dinliyor, hemen aklımıza O Gafur’dur, Rahim’dir, geliyor. İşte bunun için kazançlıyız.Bunun için mutluyuz. Tıkandıkça onun büyüklüğünü görüyor, kendi aczimizi anlıyoruz.Böylece ona sevgimiz artıyor.Ona yakın olmaya çalışıyoruz.

O dost ki günahkar halimizle kabul ediyor bizi. Biz mü’minleri kardeş ilan ediyor.İnsanları birbirine saygı göstermesini belirtiyor.

Tek olarak hayatın yükünü kaldırabilir miydik?.. Tıkandığımız an, bunaldığımız an teslim oluyoruz, tevekkül ediyoruz...Gücümüzün yetmediğini bir daha kavrıyor, onun büyüklüğü karşısında amenna diyoruz.

Takva’ya giden yolda, Allah’a yakın olmaya çalışıyoruz.Örneğin gece namazı, nafile oruçlar, fakirlerle yardım etmek ve benzeri örnekleri çoğaltabiliriz.

Bunu sadece maddi bakımdan düşünmeleyim.

Bir insana verdiğin tebessüm, söylemiş olduğun güzel bir söz onu mutlu ediyorsa, bu da geçerli değil midir?

İnsanların gönüllerine girip duasını almak Allah katında takvamızı artırmaz mı?..

İnsanlar arasına karışıp, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmalıyız.Bir hadiste şöyle buyurmaktadır peygamberimiz.

“Ya kemali ciddiyetle iyiliği emir ve kötülükten sıkı sıkı nehy edersiniz.YahutAllah içinizden en şerirlerinizi mutlak tepenize musallat eder ve o zaman en hayırlınız dua da bulunacak lâkin müstecap olmayacaktır.”(Tirmizi)

Bu da gösteriyor ki hiçbir şeye lakayıd davranmamamız, çünkü Allah’a ne kadar dost olursak, o kadar kazançlı çıkarız.Eğer insanlar gereği gibi Allah’a kul olursa, Allah’da o kulların isteğine duasına cevap verecektir.

“Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben(onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm.Öyleyse, Onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler.” (Bakara; 186)

Ahiret hakkında “dostluk” sadece mü’minler için geçerli olacaktır.Diğer topluluklar dünya’da birbirine karşı iyiyken, Ahiret’te düşman kesilecektir. İşçi patronuna, evlat babasına, arkadaş arkadaşına sitem edecektir.“Senin yüzünden bu hale düştüm,” diye birbirinin yüzüne bakmayacaklar.Zor bir gün, zor bir durum, birbirinin yüzüne bakmamak ne acı ve ne zillet’tir.

O halde düşünelim, bizi yoktan var eden Allah, bizden dostluğumuzu sağlam bir kulpa takmasını istiyor... İşte OAllah ki ne güzel dosttur ne güzel sevgilidir...

Dara düştüğümüzde ondan yardım dileriz.Ağladığımızda sıkıldığımızda O’na başvururuz.

Ama insan öyle midir? Dara düştüğünde dönüp bakmaz, ya da yaradığında bulamazsın, ya Rabbimiz’le! İstediğimiz an, istediğimiz saniye bulabiliriz, konuşabiliriz, vakit, zaman tanımıyor.

Ne acaip haldir ki dünyada dost olanlar, ahirette düşman olacaklar, ama mü’minler için geçerli mi?

Dünyada dostken, ahirette bu dostlukları pekişecektir.

İnsanın dar günde bir dostu olmaması ne kötü bir şey...Ve ne sıkıcı birşey...En çok dar günümüzde; dostlarımıza ihtiyaç duyarız, dar günümüzde, dostlarımız bize düşman olmuşsa vay halimize... Üstelik o gün (mahşer günü) dostuna dil uzatacaktır. Sen beni bu yol götürdün, diye birbirini suçlayıp duracaklardır.

Ve bir yakarış ifadesi olan şu ayet’le pişmanlıklarını dile getirecekler:“Vay yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim.” (Furkan; 28).

Evet güzel olurdu dost edinmeseydik, aklını kullansaydım da bu hale gelmeseydim.İyi olurdu ama bir defa vakit geçmiş, artık ne yapsan boş, ne etsen boş.

“Vay yazıklar bana,” ne kadar ürpertiyor insanı, bu ilahi söz...

Ya mü’minler için şu ayet-i kerime yeterli değil midir.

“Ne de candan yakın bir dost” (fiuara; 101) Bakar mısınız ne de insanı mest ediyor, huzur veriyor.

Kafirlerin dostlukları menfaat üzerine oldukları için birbirine sitemleri de pek tabiidir...Ne zorlu bir gün’dür.Ümitsizliğe düşen bir insanın çağrısına kimse bakmayacak.Kaos içinde kıvranacaktır.Mü’minler için gören gözler zevk alır, gönülleri mutlu olur.

Bu konuyu iki şıkta değerlendirebiliriz.

1. Allah ile dostluk.

2.İnsan ile dostluk’ta kim kazançlı çıkar?

Birincisinde izzet ve ulvilik vardır. İkincisinde ise zillet ve yalnız kalmak vardır.Allah ile dost olursan çok eminsin kendinden, çünkü seni sürekli gözeten koruyan Rabbin var.Diğerinde ise şaşkın ve tereddütlüsün, böyle yaşamak azap verici birşeydir.

fiu an yaşıyorsak hâlâ belki de şansımız var demektir.O gün, “Vay yazıklar bana” dememek için Allah ile dost olalım.Bir gün O’na döneceğimizi unutmayalım.

Bizi yaradan Allah, bizi öldüren Allah, tekrar bizi diriltecek, O gün kim kimin dostuysa yerlerine gideceklerdir...Kiminin yüzü ak, kiminin yüzü kara...

Hatice KILIÇ

 

Selâm!

 

Selamın sahibinden selama susayanlara olsun!

“Allah ile dostluk nasıl kurulabilir” isimli kitabımızın içine benim de bir kaç maddeden oluşan özgün fikirlerimi eklemenizi istiyorum.Yanlışlar nefsime ait olup, doğrular Rabb’imizdendir.

Allah’ın, son elçisi Hz.Muhammed’e göndermiş vahiylerin kendisinde toplanılarak meydana getirilmiş olan Kur’anı çok çok okumalıyız.Ölülere ruh üfleyen vahyi sadece okumakla kalmamalıyız.İşte size bir tekira;

Okumak + anlamak + yaşamak = “Ey mutmain olmuş nefis, gir cennetime”

nidalarıyla altından ırmaklar akan mukaddes bahçelere koşmak.

• “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah’ta sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın.”(Ali imran 31. ayet).

Kur’an peygamber içinde tek kaynak idi, ki Rabbi ona vahyediyor ve kalbine yerleştiriyordu.O da onlara uyuyor, insanları da uymaya çağırıyordu.Bunu yaparken de onlar gibi bir insan olduğunu söylüyor fakat yalnızca Rabbinin kendisine vahyettiklerini onlara duyurduğunu söylüyordu.Allah tarafından seçilmiş Mustafa peygamberin hayatını sahih siyer kitaplarından öğrenmeliyiz. Yine biliyoruz ki Resulî Zişan Kur’anı bilfiil yaşayıp biz müminlere güzel bir örnektir.Bu düsturda yaşarsak Rabbi Rahimimize dost olabiliriz.

• Samimi olmak elzem.Yani yaptığımız bütün ibadetleri bir bilinç üzere yapmalıyız.

• Sürekli kendini yenileyen bir mümin olmalıyız.Zira “Kendilerini yenilemeyenler yenilirler.”fiunu da biliyoruz ki bazı zamanlar kendini müstağni görür. Kendisi bu dünyada gereği gibi Rabb’ini razı eden kullardan olmak için okuyarak, insanları okuyarak, kulak ile okuyarak, hayatı okuyarak fikir dünyasını motive etmelidir.

• Gözyaşlarımızı sadece Allah için akıtmalıyız.Nitekim Resûlü Zişan ne güzel buyurmuş;“Gözyaşı merhametten, merhamette imandandır.”

• Namazlarda okumuş olduğumuz sûre ve âyetlerin manalarını bildiğimizde Vedud Rabbimizle olan dostluğumuz pekişecektir.Böylece daha huşulu bir namaz kılmış olacağız.

• ‘Teheccüd Namazı’ kılmalıyız.Riyasız, sadece Rabbimizin rızasını gözeterek kılarsak, yaşam serüvenimizde bir bir karşılaştığımız zorluklar kendini kolaylıklara bırakacaktır. Muhammed 7. ayet yaşamımızda tezahür edecektir.

• Sinelerin özünü bilen Rabbimizi çok çok sevmeliyiz.Unutmayınız ki; “Sevgi, sevgili uğrunda yaşanarak ispatlanır.”

• “fieytan sizin düşmanınızdır.Onun için sizde onu düşman tutun.” (35/6, 12/5).

fieytan ile olan düşmanlığımız nefesimizin son demine dek olmalıdır. Zira, “Kullarının işlerine bakıp, muhtaç oldukları şeyleri onların istifadesine sunan El-Vekil” Rabbimiz bizi şöyle muştuluyor:

“Hakikat şudur ki, iman edenler ve Rabblerine güvenip dayananlar üzerinde o şeytanın hiçbir hakimiyeti yoktur.” (16/99)

“Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (4/76)

Güle rengini verip, sevgiyi gönle nakşeden Rabbe sonsuz hamd ve sena.

Bizleri ve sizleri yoktan var edene emanetolun.

Kadriye GÜLÖZ

 

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

 

ALLAH’A NASIL DOST OLUNABİLİR?

 

Rabbimize şükürler olsun ki; halâ yeryüzünün değişik yerlerinde kendisine dost olmanın yani kul olmanın sıkıntısını çeken insanlar mevcut. Yine Rabbimize şükürler olsun ki; bizler de onların bu düşünce ve gayretleriyle dinimizi duyuyor, öğreniyor, okuyor, yaşamaya çalışmaktayız. Allah (c.c.) tüm inananların kendine dost olmalarına yardım eder inşaallah.Ve bizlere de dostluk bilinç ve şuurunu nasip eylesin.

Allah’a nasıl dost olunabilir? Sorusunun cevabını öğrenmek için bu konuyla alakalı İlâhi mesajın âyetlerinden haberdar olmak, bu mesajın bedene bürünmüş şekli mesaj’dan da; yani Hz.Muhammed (s.a.v.) den de haberdar olup Rasûlullah’ın yaşayış şeklini, ashabın algılayış ve de yaşam biçimlerini de öğrendikten sona; Rabbizime dost olmamız kolay aynı zamanda zor. Zor ama aynı zamanda da kolay olabilecektir.Zorluk ve kolaylık kişilere, olaylara, samimiyete göre değişim gösterecektir. Allah (c.c.) dostluğunu kazananlardan eylesin.

“Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah’tır, Resûl’üdür, İman edenlerdir; onlar ki Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekatı verirler.Kim Allah’ı ve Resûlünü iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.” (Maide 55, 56).

fiunu iyice bilmeliyiz ki; O’nun dostluğunu kazanmak için O’na dost kalmak için O’nun buyruklarına kulak verip, hayatımıza geçirmek lâzımdır. Bu dostluğun olmazsa olmazıdır.O’nu bilmek, tanımak, hissetmek, öğrenmek, sevmek, korkmak, tedirgin olmak, endişe duymak, itaat, ibadet, boyun eğmek, gözetmek vs. gibi eylemler O’na dost olmak için bizi O’na yaklaştıracak amellerdir.

Dost kelimesini tanımamız bilmemiz lazım.Eğer bilemezsek anlayamaz ya da yanlış anlamış oluruz.

Dost: Farsça’da “Seven, sevgili, yâr” anlamlarındadır.İslam literatüründe de; sadâkat, uhuvvet, meveddet, sohbet gibi anlamlarda kullanılmış olmakla beraber; veli ve refik kelimeleri de başka anlamları olmakla beraber, dost anlamında da kullanılmıştır.

Kur’an bizlere dostlukları şöyle tanıtmaktadır:

Allah’ın insanlara dostluğu

İnsanın Allah’a dostluğu

İnsanlarla şeytan (ve yandaşları)ın dostlukları

İyilerle kötüler arasındaki dostluklar.

Konuyla ilgili yazılmış özel eserler olmak üzere veya kaynak eserlerimizde dahil birçok kitaplarda dost-dostluk konulu özel bölümler teferruaatlıca bulunmaktadır.Asıl bizlerin üzerinde durup anlaması gereken olayın teknik boyutundan (bu yönü de önemli) ziyade ameli yönüdür.

Rabbimize dost olmak sevgi ve de korku olan yani takvadan geçer.Önce sahih ve temiz bir iman ilahi olmayan bütün düşünce ve fikirlerden arındırılmış bir beyin, onay makamı olan şeksiz ve şüphesiz kalp. Beynin bilip öğrendiği, kalbin onayladığı emir ve yasakları ilahi mesajları eyleme dönüştürmek; hayata geçirmek, YAfiAMAK.

Asr sûresi bunu bize güzel anlatmakta.İman, salih amel, Hakka tavsiye, sabrı tavsiye; aslında herşey burada gizli.

Bizler değil miyiz ki ailemiz, çevremiz, yaşadığımız her yerde uyumlu olursak olaylar barışık gelişir. İlişki kurduğumuz insanlar arasından kendimize seçtiğimiz, özellikle değer verdiğimiz kişiler yok mu? Var elbette.

Ve bizler onlara karşı biraz daha hassas olmuyor muyuz? Onların dilek istek ve arzularını yerine getirmek için özel çaba gayret sarfetmiyoruz?niçin yapmaktayız bunları? Elbette kaybetmemek için.

Eğer Rabbimizle olan ilişkilerimize bunlardan daha fazla değer verip özen göstermezsek, Rabbimizin emirlerini, yerine getirip, yasaklarından kaçınmazsak, tavsiyelerine uymaz, uyarı ve ikazlarını gözardı edersek düşünmek lazım O’nu dost olmuş olur muyuz. O’nun dostluğunu kazanabilir miyiz.

İşte ölçü: Sizin dostunuz Allah ve Rasûlü’dür.5/55

Bu nasıl olacak sormak lazım.Evlerimizde bulunan Kur’anı güzel süslü kutularda saklayaraktan mı veya tozlu raflarda mı?Kimbilir belki de mevlidlerde cuma ve kandillerde okunan Kur’an’larla mı kazanacağız.Yoksa ne okuduğumuzu bilmeden ve anlamadan ezberlediğimiz, ezberlettiğimiz, hatimler indirimKutsal beldelere kadar hatim duaları yaptırmak için siparişler verdiğimiz Kur’an-î şuur ve bilinçlerimizle mi? Üstelik bütün bunlarla da övünerekten.Kur’anını okuması böyle olan bir ümmetin yaşaması nasıl olur ki?

Okuyuşumuz bile daha O’nun rızasına uygun değil, yaşayışımız nasıl olsun; nasıl dost olsun O’na yanlış okunanlar o okuyuşu yapan bedenler.

Hz.Muhammed (s.a.v.) nasıl algılamış insanlar ondan hep bihaber.Uğrunda mücadele verdiği, tebliğ edip anlattığı dinin mesajlarına düşman yanlış okuyanlar Resûlullah’a olmaz mı? Ne yazık ki bilemiyor bu insanlar bilgisiz ve de cahil bırakılmışlar saklanmış ilim ilim adamlarınca yıllarca.

 

O’nun emirlerine boyun eğerekten namazı kılar, zekatı verirler. 5/55 Kim bunlar dostlar iman edenler.“Kim Allah’ı,Rasûlünü, iman edenleri dost edinirse 5/55

Ölçü bu: Allah’ın bütün emirlerine boyun eğerekten namazı kılmak, zekatı vermek.Fakat bizler değil miyiz imanından dolayı O’nunla dostluğu seçmişliğinden dolayı dimdik duran iman erlerine mücahid ve mücahidelerimize terörist, bölücü damgasını vurup onları eleştiren. Onlardan köşe bucak kaçan.Onlar samimiler bizler? Onlar gayretli bizler? Onlar direniyor bizler? Onlar bedel ödüyor bizler? Onlar dost olmak istiyor bizler?

O’na dost olmak yanlışların, haksızlıkların, adaletsizliklerin dine saldıranların karşısına dimdik ayakta durmaktan geçer.

O’na dost olmka Mekke’den, Taif’ten, Bedir,Hendek, Uhud’dan geçer. O’na dost olmak Ebu Bekir, Ali,Bilal,Hamza olmaktan geçer.Ammar,Yasir,Sümeyye olmaktan geçer. Kimbilir belki de çok yakınımızdan geçer; belki de geçer gider.

“Ey İman Edenler!Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin.Zira onlar birbirlerinin dostudurlar. 5/51

İşte bir uyarı daha.Yahudiler ve Hristiyanların dost olmaması gibi.Onlara sevgi, muhabbet beslememiz gibi. Onlarla beraber gönüldaş sırdaş kardeş olamayız. Müminler asla olamazlar.

fieytanlar:(fieytanın yandaşları)

“Ey Ademoğulları!fieytan, ana-babanızı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın.Çünkü o ve yandaşları, sizin onlara göremeyeceğiniz yerden sizi görürler.fiüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.”(A’raf 27).

“O bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da sapıklık müstehak oldu.Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edindiler.” (A’raf 28)

İşte ayette de apaçık meydan da ki şeytan ve yandaşlarının dostları inananlar haricindekilerin hepsi olmalıdır.Yaşantı olaraktan Allah (c.c)’ın emirlerine boyun eğmeyen hayatını O’na isyan ederekten yaşamış ve itaatini yalnız şeytana yapmış olan her insan şeytanın dostu olmuştur.Böyle yaşayan her insan, her toplum kimliğindeki dinin adı İslam bile olsa; hatta diliyle müslüman olduğunu da söylese de bile ve de öyle olduğunu zannetse yine fark etmez. fieytana dost olmuştur artık. Artık onun hizmeti onun düşüncesi şeytanî ve de gayri İslamî olacaktır.Onun dini atalar dini olacaktır. Kaynağı İlahi olmayan bir dini bir yaşantısı olacaktır.İşte sorunumuz, sorunlarımız belki de burada başlamaktadır.Müslüman olduğunu zanneden bizler tekrardan düşüncelerimizi, eylemlerimizi gözden geçirmeli değil miyiz. O’na dost olmaksa amaç; O’nun ölçüsünde yaşamalı değil miyiz? Nefsimizin değil, Rabbimizin istediği kadar. Ancak böyle dost kalınabilir.Allah’a dost olmak belirli bazı kimse ve şahısların tekelinde değildir.Kur’anın da olmadığı gibi.İsteyen herkes ama herkes, Rabbine dost olur, dost kalır.

Zaten müslüman Allah’a düşman olamaz ki!Düşman olmayanın dost olması lazımdır.Fakat herkesin dostluğu da mutlaka derece derece olacaktır.

Rasûlullah’ın dostluğu ile ashabının ki aynı olabilir mi? Ya da bir Ebu Bekir’in Ali’nin dostluğu Rasûlullah’a karşı besledikleri sevgi, teslimiyet aynı mıdır.Mutlaka değildir.Bu iki bini kayınpeder, diğeri yeğen ve de damat olan mükemmel  ashab ile diğer sahabelerin sevgi, muhabbet, bağlılık, fedakarlık aynı mıdır? dersiniz.Fazla bir fark olmasa da aynı değildir.Ama sahabenin hepsi (yani ilkler) onun dostu sevgilisi, kardeşi idiler.Bir Bilal, birZeyd, birÖmer,Osman,İbn Mesud,İbn Abbas (Allah hepsinden razı olsun)Rasûlullah’ın etrafında pervaneydiler.

İşte bizler de Allah’a ve Rasûlüne iman edenlere dost olabiliriz.Dost olmakO’na itaatten geçer.O’nun vahyine, ilahi buyruklarına sımsıkı sarılmaktan geçer.Çaba gayretten geçer.Bedelden, ölümden geçer.Sabırdan, tevekkülden, infaktan, sadakadan, zekattan, namazdan geçer.Bilinç, şuur, tefekkürden geçer.İyiliği emredip, kötülüğü menetmekten, tebliğden geçer.Korku, sevgi, heyecan, muhabbetten geçer.Müslüman olup müslümanca yaşayıp ölmekten geçer.

“Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.Onlar, iman edip de takvaya ermiş olanlardır”(Yunus 62, 63).

EyRabbim! Bizlere acı, bizleri bağışla. Bizleri, şu zelil durumdan izzete çıkartacak, bilinç ve şuur ver.Bizleri, dininin neferleri kıl. Ayaklarımızı kaydırma. İmanlarımızı, amellerimizi muhafaza eylemeyi nasip et. Bizleri sana dost eyle. Bizler biliyoruz ve inanıyoruz ki Sen herşeye kâdirsin.

AMİN

Ali ÖKSÜZ

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR?

 

Allah (c.c) irsanı, önce topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir alakadan, sonra da bir mudgadan yaratmış (Hac 5) ve ona, bütün isimleri öğreterek (Bakara 31), mükemmel bir varlık haline getirmiş, daha sonra da onu, halife olarak, yeryüzüne göndermiştir (Bakara 30).

“Gerçekten biz insanı, en güzel bir biçimde yarattık” (Tin 5), ayetinde buyrulduğu gibi, Allah(c.c.) insanı, öyle bir şekilde yaratmıştır ki, melekler bile, onun önünde, secde etmek zorunda kalmıştır.Ve Allah (c.c.) onu, akıl, kalp, ruh, sır, hayal ve daha bunlar gibi, binlerce, hatta milyonlarca his ve azalarla süsleyip, kainatın ve bütün alemlerin anahtarlarını onun eline vermiştir.

Sonra, bütün yeryüzünü ayaklarının altına halı gibi sermiş gökyüzünü başının üstüne bir tavan gibi açmış, bütün hayvanları ve bütün varlıkları, onun emrine amâde kılmıştır.

Bu yüzden insanın, bütün varlıklar üstünde bir makamı vardır.Çünkü o, canlı-cansız bütün varlıkların zikirlerini ve ibadetlerini, bir anda tek başına yapabilir.fiöyle ki;

Melekler ve diğer varlıklar yalnızca kendilerine emredileni yaparlar.Emre karşı gelip isyan edemezler.Günahtan sonra pişmanlık gösterip, tevbe edip, Allah(c.c.) katında yüce bir mertebeye de erişemezler.Çünkü, meleklerde, onları isyana götürecek nefis, diğer varlıklarda da kâinatın durumunu onlara fehmettirecek, akıl yoktur.

İnsan ise, hem onu kötülüklere sürükleyen nefse, hem de bütün kainatı ve Allah (c.c.)’ın hazinelerini açacak bir anahtar olan, akla sahiptir.

Bu sebeple insan, alây-ı illiyyîne (yücelerin yücesine) çıkacak kadar değerli bir varlıktır.Bu haliyle o, Allah (c.c.)’ın şu kâinattaki en kıymetli dostu ve muhatabıdır.

Ancak; insanların tamamı bu güzelliklere mazhar değildir.Çünkü onlar gözlerini, kulaklarını ve kalplerini, hakka karşı kapatmışlar ve Allah (c.c)’ı unutarak adeta nefislerini unutmuşlardır. İşte onlar, şeytanı dost edinmiş, onu, aşağıların aşağısına çevirdik”(Tin 5) ayetinde buyrulduğu gibi, en sefil bir dereceye düşmüşlerdir.

Demek ki, insanın değerini belirleyen bir ölçü, bir yol ve bir yaşam tarzı vardır ki, o da; “Allah (c.c.) iman edenlerin dostudur, onları zulümattan (karanlıkları dar), nura çıkarır.İnkâr edenlerin dostları ise tağuttur, onları nurdan zulümata çıkarır.(Bakara 257) Ayetinde buyrulduğu gibi; İMAN’dır.

İman,Allah (c.c.) ile kul arasında, kopmayan bir bağ, bir rabıtadır.Ve insanın, Allah (c.c.)’a karşı yaptığı ibatedleri ayakta tutan bir ruhtur.Ne zaman o ruh, amellerden çıkarsa, insanın bedeninden ruhun çıkıp da, bedenin, cansız bir kemik yığını olarak kalması gibi, insanın ibadetleri de bir hareketler topluluğu olarak kalacak ve Allah(c.c.)’ın katına yükselemeyecektir.–İman etmeyen hristiyanların ve yahudilerin yaptıkları ibadetlerinin makbul olmaması gibi.–

Ayrıca iman, bir nur ve bir aydınlıktır ki, girdiği kalbi güneş gibi aydınlatır.İnsanın kainata o nur ve aydınlık ile bakmasını sağlar.

İman küfrün başına vurulan bir balyozdur.Onunla küfür yok olur; dolayısıyla, karanlıkları da yok olur.Alem Allah (c.c.)’ın nuruyla aydınlanır. Zira; “Allah (c.c.), göklerin ve yerin nurudur.Allah(c.c.) dilediği kimseyi nuruna hidayet eder.”(Nur 35) buyrulmuştur ki, bir zamanlar şefkatten, merhametten, saygıdan, temizlikten bîhaber olan ve toplum hayatları çöküntüye uğramış bir halde bulunan –öyle ki, kendi çocuklarını bile öldürebilecek kadar acımasız– arapların kalplerine, Rahmet Peygamberinin (a.s.) getirdiği iman nuru girince, yaşadıkları devrin karanlık havası bir anda üzerlerinden çekilmiş ve o devir asr-ı saadet devri olarak tarihe geçmiştir.O insanların her biri, birer şefkât ve merhamet timsali, insan haklarına sonsuz saygı gösteren medeni toplum düzelticileri ve nihayetinde birer Allah (c.c.) dostu olmuşlardır.

Evet, Allah(c.c.)’a ve dostluğuna giden yollar çoktur.Fakat en kısa ve en emin yol, O(c.c.)’a olan sağlam bir imandır. Kâinatta O(c.c.)’ndan başka Rab, malik, hükümdar, yardımcı ve dost tanımamaktır.

İkinci olarak; “Allah (c.c.), İbralim’i (a.s.) dost edindi.” (Nisa 125) ayetinde buyrulduğu gibi, Allah(c.c.)’ın dostu, Allah(c.c.)’ın habibinin atası ve bir ümmetin peygamberi Hz. İbrahim(a.s.) misali yüzleri dosdoğru, Allah (c.c.)ın hak dinine çevirmek ve “Rabbı ona; bana teslim ol! emrini verince o da ‘Alemlerin Rabbına teslim oldum! dedi.”(Bakara 131) ayetinde anlatıldığı gibi, sorgusuz-sualsiz, kayıtsız ve şartsız, Alemlerin Rabbına teslim olmaktır.

Ve Hz. İbrahim gibi, ellerdeki tevhid baltasıyla, küfrün bütün putlarını yıkmak; tabii ki bu yıkıma önce kalplerden başlamaktır.

Hz.İbrahim ateşe atıldığında Cebrail (a.s.) gelip, ona yardım talep etmiş, Hz.İbrahim’in Cebrail (a.s.)’e verdiği cevap ise onu, dostluk makamına çıkarmıştır.Hz.İbrahim’in cevabı; “Allah(c.c.) bana yeter, O ne güzel vekildir, O ne güzel dost,O ne güzel yardımcıdır.”sözleridir.Hz.İbrahim, bizlere de miras bıraktığı bu sözleri söyledikten sonra ateş bile onu yakmamıştır.

Bizler de Hz.İbrahim misali, Allah’a dost olmak istiyorsak, onun gibi çevremizi kuşatan ateşler içinde, bize yardım talep eden, Cebrail (a.s.) bile olsa; “Allah bize yeter.” cevabını vermeliyiz.Yaptığımız her işte ve bulunduğumuz her durumda, Alemlerin Rabbına tevekkül etmeliyiz.

Evet, insanı, Allah’ın dostluğuna götüren bir diğer yol; tevekküldür.

Ateşler içindeki Hz.İbrahim gibi, balığın karnındaki Hz.Yunus gibi, en sevgili oğlunu kaybeden, Hz.Yakub gibi, kimsesiz ve çaresiz Hz. Meryem gibi ve peygamberlerin imamı ve alemlere rahmet olarak gönderilen, Hz.Muhammed(s.a.v.) ve nice peygamberler, salihler ve nice Allah dostları gibi, Allah’ın rahmetine, inayetine, gücüne ve kudretine sınırsız bir şekilde güvenerek her işimizi O’na bırakmalıyız.

Yeni, hayatın ağır yüklerini üzerimizden atıp, yalnız görevlerimizi yapmalı ve iç huzuru içinde bu dünyadan ayrılmalıyız.Gerçek mutluluğa ve hakiki dostluğa, ancak bu yollarla ulaşabiliriz.

İnsanı, Allah(c.c.) katında değerli kılan ve onu, Allah’ın dostluğuna götüren bir vasıta da “DUA”dır.Kur’an’da “Duanız olmasa, Rabbim size ne kıymet verir.” (Furkan 77) ve “Bana dua edin ki, size icabet edeyim”(Mümin 60) buyrulmaktadır.

Dua, insanın, ne derece aciz, ne derece fakir, ne derece zayıf ve ne derece muhtaç olduğunu idrak ederkek, ALLAH’a iltica etmesi ve O’ndan yardım dilemesidir.Çünkü Allah, “Kullarım sana benden sorarlarsa, şüphesiz ben pek yakınım. Bana dua ettiği zaman, dua edenin duasına cevap veririm.”(Bakara 186) buyurur.

Gerçekten de, her şey kendisinden, son derece uzak olduğu halde,Cenab-ı Hak, herşeye herşeyden yakındır.

“Biz, insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf 16)

Evet, insana, bu derece yakın olan Allah’a karşı, insanın da dua vasıtasıyla yaklaşması gerekir.Çünkü dua insanı, sahip olduğu sınırsız acziyetiyle Rabbinin huzuruna çıkarır, onu, Rabbiyle sohbet ettirir ve Allah’a dost yapar.Bu yüzden insanın, her anında, dua ile, dergah-ı İlahi’nin kapısını, çalması gerekir.Fakat, insanın Allah’a karşı istek manası taşıyan, her sözü, dua kabul edilmemelidir.Ya da insanın, duayı, yalnızca çaresiz kaldığı durumlara, mübarek gecelere ve namaz akabine hapsetmemesi gerekir.

Ayrıca, seslendiği varlığın, Rahman,Rahim,Kerim,Aziz, Mucib ve bütün Esma-î Hüsna’ya sahip tek Allah olduğunu bilmesi gerekir.Bu sebeple insan,Allah’a olan imanıyla beraber, onu en güzel biçimde tanımak zorundadır.

“Kulları içinde Allah’tan ancak alimler korkar (Fatır 28) ayetinde bahsedildiği gibi insan, tanımadığı bir varlığı sevemez ve tanımadığı bir varlıktan da korkamaz.

İnsanlar içinde, Allah’ı en iyi tanıyanlar, alimler olduğu için,Allah’tan en fazla onlar korkar ve en fazla (Allah’ı) yine onlar sever.

Bu sebeple insan, tanımadığı biriyle dostluk kuramayacağı için, Allah’ı tanımak yolunda çaba harcamalı ve O’nu herkesten ve herşeyden fazla sevmelidir.

Bunu yaptığı takdirde ruhu hakiki lezzetleri tadacak ve Allah ona bütün kapılarını açacak ve de onu “HALİL” sıfatıyla sıfatlandırıp dostluğuna kabul edecektir.Önemli olan, insanın, haliyle ve kaliyle,Allah’a layık olduğu şekilde seslenmesidir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Allah’a giden yollar çoktur.Fakat bizler, zaman kaybetmemeli ve bu yollardan en kısa ve en selim olanını seçmeliyiz.

En kısa ve en selim yol ise, yukarıda anlatıldığı gibi, İMAN’dır, daha sonra, imanın kalpten fiiliyata yansıması olan TESLİMİYET ve teslimiyetin sonucu TEVEKKÜL ve de bunların ve insan fıtratının özü olan DUA’dır.Fakat bu işleri yaparken de peygamberimize (s.a.v.) ve bütün peygamberlere (a.s.) uyda ihmal etmemeliyiz.

Artık bundan sonra, bu şekilde hareket eden bir insan, ALAY-I İLLİYYİN dediğimiz en yüce dereceye yükselmiş, Allah’ın Kur’anda, “nimet verilenler” diye vasıflandırdığı, peygamberler, sıddîklar, şehitler ve salih kimselerin zümresine dahil olmuştur. Bunların tek dostu ve tek yardımcısı da Allah’tır.

Allah bizleri de muvaffak eylesin!

“Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “Allah bana yeter! O’ndan başka ilah yoktur! Ben O’na tevekkül ettim ve O, büyük arşın Rabbidir.” (Tevbe 129).

GÜLfiENGAZEL

 

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adı İle

 

ALLAH’A NASIL DOST OLUNABİLİR?

 

Vel Asr innel insane lefi husr.İllellezîne amenu ve amilüs salihati ve teva sevbil hakki ve teva sevbis sabr... “Asra yemin olsun andolsun ki insanlık hüsrandadır.İyi amel işleyenler, ameli salih olanlar, hakkı savunanlar ve sabredenler müstensan...”

Evet vel asr sûresi, benim için içerdiği mana ve anlam itibarı ile çok önemlidir.İnsanlık üzerine oynanan oyunların çokça yaşandığı şu günlerde; bir de savaş korkusuyla beyinlerimizin yorgunluğunu düşünürsek; Allah’a el açıp bol bol dua etmemiz düşüncesi ve kanaatindeyim.Suçsuz yere horlanan, ezilen baskı ve zulüm altında bulunan binlerce, onbinlerce, milyonlarca müslüman kardeşimiz varken; “Doğudaki bir müslümanın haksız yere burnu kanatılsa, Batıdaki müslüman Allah’a hesap verecektir.Desturuyla hareket etmemiz gerekir kanaatindeyim.Ne acıdır ki horlanan, ezilen, zulme maruz kalan insanlar hep müslümanlar.

Yüce kitabında “Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin; onları dost edinen onlar gibidir...” diyen Allahû Teâla ile dostluk onların safında yer almakla kurulmaz.Allahû Teâla ile dostluk; emir ve yasaklarına uymakla olur. Sevgili habibi bu dünyayı onun yüzü suyu hürmetine yarattığı; Resulûllah Efendimiz Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v.) mi sevmek ve sünnetine uymakla olur.

Allah ile dostluk Allah’ın indirdiği ile hükmetmekle hayatımızı O’nun emir ve yasaklarıyla idame ettirmekle olur.

Allah Teâla buyuruyor:

“Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, örümceğin durumu gibidir.Örümcek bir yuva edinir.Halbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır.”(Ankebut 41)

Yeryüzünde insanlar; Allah’tan başka dost arayacaklarına; gerçek manada iman edip örümcek durumuna düşmemeliler.Mirac gecesi Rasûlullah Efendimize sana ve ümmetine elli vakit namaz emrediyorum; diyen Allah’u Teâla’ya olan dostluğumuzu O’nun emrine uyup gerçek manada namazını kılıp eda edenlerden olmalıyız. Allah’ın dininden ve nizamından başkasını aramamalıyız.Yine Allah’u Teâla buyuruyor:

“Onlar Allah’ın dininden, nizamından başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde kim varsa hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürüleceklerdir...”(Ali İmran 83).

Allah’ın dininden başka din arayanlar Allah ile dostluk kuramayanlardır.Allah ile dostluk kuranlar; O’na teslim olup sonunda ona kavuşacaklarına inananlardır.

Ne güzel değil mi; Yaratılmışı severiz yaratandan ötürü.

Ne güzel değil mi; Biz onu görmesek de O’nun bizi gördüğünü bilip ibadet etmek.

Ne güzel değil mi; Allah’a yaklaşıp haramlardan uzaklaşmak.

Ne güzel değil mi; Her gün beş vakit secdeye kapanıp O’nunla dostluk kurmak.

Allah’ım sana şükürler olsun;Gören gözüm, duadaki ellerim, af dileyen dilim hep seni zikrediyor.

Söylesene insanoğlu Allah’tan daha güzel dost var mı. Yok...Tabii ki yok...

Yüce Rabbimiz buyuruyor;

“Bir de zulmedenlere meyletmeyin sonra size ateş dukunur.Zaten sizin Allah’dan başka yardımcılarınız da yoktur.Sonra size yardımda olunmaz.”(Hud 113)

Görüldüğü gibi zulmedenlere meyledenler; Allah’la dostluk kuramayanlardır.Allah’la dostluk kuranlar; zalimlerin zulmüne boyun eğmeyip yaşamlarında Allah’ın nizamını tatbik edenlerdir.

Dileğim Allah(c.c.) ümmeti Muhammedi görünen ve de görünmeyen şeytanların şerrinden muhafaza eylesin.Müslüman Türk devletini Amerika’ya  kul köle olmkatan ve de müslüman kanı akıtmaktan beri eylesin.Unutmayalım ki zulme rıza zulum demektir.Allah(c.c.) zalimleri hidayete erdirmez.

Bu vesileyle “Allah İle DostlukNasıl Kurulur” adlı kitabınızın hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Saygılarımla

Allah’a emanet olun.

Yakup CAN


 

ALLAH’A İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR?

 

Bismillahirrahmanirrahim.

Allah’ın aciz kulu Zeynep’ten Allah’ın kullarına selam ve dua ile bu mektubumu göndermek istiyorum.Bu yazı aslında bir özettir, yazılır ise bir kitap değil bin kitap çıkar bu sözlerimden dedikten sonra mektubuna başlamak istiyorum.

Allah ile dostluk kurabilmek için önce Allah’ı tanımamız lazım.

Allah’ın (Kelime manası). Varlığın da zorunlu olan, bütün övgülere layık olan zatın özel ve en kapsamlı ismi şerifidir. Allah’ı dost edinmek isteyen şahıs önce onu tanımaya çalışır.Biriyle dost olabilmemiz için önce onun varlığından haberdar olmamız lazım. Varlığını bilmediğimiz biriyle nasıl dost oluruz.Onun içindir ki önce onun varlığına inanmamız lazım. Varlığını bildiğimiz biriyle dost olmak daha kolay olur.Hele bir de bu bizi yoktan var eden Mevlamız, Rabbimiz,Allah’ımız. Binlerce defa kurban olduğum merhametli Rabbim ise nasıl dost olmayayım.Onunla dost olmak bizim için bir şereftir.Dünya bir yana o bir yana deseler inanın O’nu tutar dünyayı yıkarım.İnşaallah onun dostluğunu kazanan kullardan oluruz.Ona dost olmka dünyanın en mutlu insanı olmak demektir.Ona nasıl dost oluruz. Onu tanıyarak.Mesela bir düşünelim. Bir insan ile arkadaşlık veya dostluk kurarken bile o insanı kendimizce tanıma ihtiyacı duyuyoruz.Çünkü tanımadığımız bir insan ile nasıl dostluk kurarız.Ve de nasıl arkadaş oluruz.Sırrımızı nasıl saklarız.Öncelikle onu tanıma ihtiyacı duyarız.Kendimizi de ona tanıtmayı düşünürüz.Zaten böyle de yapmamız lazım.Ama kendimizi tanıtırken dürüst olmalıyız.Eğer dürüst olmaz isek bu samimiyetlik fazla uzun sürmez, kısa bir zaman içerisinde bozulur.Zaten temeli sağlam olmayan bina çabuk çöker.

Eğer düşünür isek zaten Allah bizi bizden daha çok iyi tanır.Çünük bizi O yaratmıştır.Bizimle beraber bu kâinatı da O yaratmıştır.Bize gereken her şeyi de O yaratmıştır.Neye ihtiyacımız var neye yoksa bize bildirmiştir.Ve bizden istediklerini açık bir şekilde ifade etmiştir.Burada bize düşen görev O’na itaat etmektir.Bir düşün kardeşim.Sana bu kadar nimet veren varlığa dost olunmaz da ne olunur.Size soruyorum?Eğer dost olmaz ise ona büyük bir nankörlük etmişiz demektir.

Bir düşün kardeşim.Kardeşlerim.Beni, seni, ananı, babanı ve bu koskoca alemi düşün, hiç yoktu yarattı. Böyle bir varlığa dost olunmaz da ne olunur? Size soruyorum.Bize bilmediğimizi öğreten bizi bir irinden (nütfe)den yaratan Allah’a ve bu kadar nimet veren varlığa ne yapılır. Onunla dost olunmaz da ne olunur? Asıl dost Allah’tır ve onun olması lazımdır.

Bir düşün kardeşim, kardeşlerim. Bir devlet başkansız, bir köy muhtarsız, bir masa ustasız olmaz iken bu kâinat nasıl da sahipsiz olur.Bunu hiç düşündün mü.Dünya da herşeyin bir sahibi vardır ama asıl sahibimiz bizi yaratan Allah’tır.Bu sorumu Allah’a inanmayan ve koskoca olan bu kâinata doğa diyenlere soruyorum.Sizler kendiniz sahipsiz mi sandınız.Sizler sahipsiz değilsiniz bir gün O’na dönecek ve yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz.O’nu inkâr edenler O’na düşman olanlar, sizler kendinizden başkasını kandıramazsınız.Ve de tanımadığımız birine düşman olursunuz.Tanımadığınız biri hakkında nasıl da ön yargıda konuşabilirsiniz.Unutmayın birgün onun karşısına çıkıp hesap vereceksiniz.Zaten böyle insanlarAllah’ı gayet iyi tanırlar varlığında haberdarlar ama gurur yapıp kendi nefislerini aldatmaktan başka birşey yapmıyorlar.Zaten böyle insanlar kendilerini kandırıyorlar.Gerçekten böyle insanlar ziyandadır.ZatenAllah’a inanmayan insan ona inanmadığı içinde ne onun emirlerini yerine getirir ne de ona karşı bir dostluk hissi duyar.Zaten kişi düşman bildiğini hiç dost edinir mi. Zaten onun için bu kadar sancı çekiliyor ya. Zaten inanmayan insanlar ölümden sonra da dirilmeyede inanmazlar.Öyle insanlar ölümü bir son olarak görürler.Zaten bu halde oluşları da ondan.Eğer Allah’ın emrettikleri gibi yaşansa da dinimiz bugün bu halde olmazlardı.

Bir de inanan ve seven kardeşlerimize bakalım.Böyle bir zatın zaten hiçbir kaygısı yoktur.Çünkü OAllah’a bağlanmıştır.O’nu dost edinmiş ona sevdalanmıştır.O’nun isteklerini yerine getirmek için büyük bir çırpınış içerisindedir. Sevdiğini mutlu etmek istemektedir.Sevdiği mutlu oldu mu o da mutlu olmaktadır.

Böyle bir zat inancının gereği kendisini Yaradana karşı bir şükür hissi ile olup taşar.Çünkü Yaradana karşı sorumluluklarını bilmeye gayret gösterir ve onu sevdiğini elinden geldiğinde göstermeye çalışır.Nefsine ağır gelen şeyleri bile sırf onu memnun etmek için çaba gösterir. Kişi sevdiğinin yolu üzeredir.Nasıl bir insanı seversin ve onun bütün isteklerine boyun eğersin. Onun kalbini kırmamak için elinden geleni yaparsın ve onu memnun etmeye çalışırsın.İşte imanda öyle bir şeydir ki insan sevgisinden daha üstündür.Hiçbir sevgiye benzemez.İnsandan birgün bıkarsın ama inanç yönünde olan bir Sevgi hiç yıkılmaz günden güne artar ve öyle bir hale gelir ki kişi aşkından kendini tanımaz olur.Bizi yaradan Allah’a dost olmayıp kendimiz gibi aciz bir kul olan en küçük darbe bir darbede yıkılan bir insana mı dost olalım.Rabbimiz bizim her yönden dostumuz ve mutluluk kaynağımızdır.

Bir velinin sözlerine kulak verelim.Ne kadar güzel buyurmuş.

      Dost istersen Allah yeter

      Kanaat istersen Kur’an yeter.

      Nasihat istersen ölüm yeter.

Bunun üzerine ne söylenebilir.fiimdi size söylüyorum ve soruyorum? Allah ile dost olabilmemiz için onun bizlere bildirdiği Kur’an-ı Kerime ve Rasûlünün sünnetine sımsıkı sarılmalıyız.O nasıl bir hayat yaşamamızı bizlere kendi kitabında bildirmiştir.Eğer ona uyar isek, hem ona dost hem de bu dünyada ve de ahirette mutlu oluruz.Eğer şeytana ve nefsimize uyar isek hem ona düşman hem de bu dünya ve ahiret hayatında bedbaht oluruz.Çünkü nefis her zaman için kötüyü emir eder.Ve de nefsinin arzu ve heveslerine uyan bir toplum her zaman için helak olmaya mahkûmdur.

Hepimiz Allah’ın bizim için seçtiği İslam dinine sımsıkı sarılmamız lazım ki bu toplum düzelsin.İnsanlar niçin yaşadığının bilincine varsın ve de böylelikle mutlu olsunlar.İnanın inançları kuvvetli olan insanlar hakikaten böyle bir toplumda hiç bir ruhi problem yaşamazlar.Tek sorunları ise inandıkları gibi yaşamak.

Allahû Teâla bizim için din olarak İslamı seçmiştir.Dünya varoldukça sürecek olan bu din bütün insanların mutlu olmasını istemektedir.Eğer bizler hakikaten İslam!’a göre yaşasaydık bugün daha farklı olabilirdi.Zaten İslam yaşanacak bir dindir.İnsan onu kolayca yaşayabilir.Çünkü İslam fıtrat dinidir.Her insan bunu yaşayabilir. Fakat heva ve heveslerinden kişi vazgeçmesi gerekir.Kişinin Allah ile dost olması O’nun emirlerini yerine getirmekle olunur.Allah’a dost olmak Kur’an ve Sünnete sarılmakla mümkündür.Kur’ana ve Sünnet’e sarılmayan insanın hayatta hiç bir amacı yoktur.Mahşer gününde de rezil ve rüsva olmaması olanaksızdır.Kuru kuruya da sevgi olmaz.Sevgi demek fedakar olmak demektir.Her sevginin bir bedeli vardır.Aşık oldum demekle de aşık olunmadığı gibi inanıyorum demekle de bir şey elde edilmez.Aşk demek onunla beraber olmak, O’nu görme arzusuyla yanmak görmediği içinde aşkının ateşi her gün biraz daha fazla olması demektir.Benim düşünceme göre. Dost demek inanmak, güvenmek demektir. Allah ile dost olmamız O’nun sevgisini kazanmamız onun emir ve yasaklarına uymakla olunur. O’nun emirlerini yaparsan hem dost olur ve de rızasını kazanmış olursun.Böylece mahşer gününde onun huzuruna ne kadar güzel bir suretle çıkarsın.Belki de cemalini seyretme imkanını bulursun.Ne kadar güzel değil mi düşüncesi bile rahatlatıyor.Yok eğer tam zıddını yapar isen perişan olursun.

Allah’a dost olan hiçbir zaman mahzun olmaz.Bu iki cihanda da böyledir.Allah güzeldir, güzeli sever.Bütün güzellikler de ondandır.

Allah’a dost olmak kısacası Kur’ana,Sünnete sarılmakla olunur.

Zeynep ÜÇGÜL

 

KALBİNİ VERSEYDİ

 

Çorum ili Oğuzlar ilçesinde kabri bulunan Karadonlu Canbaba’nın kıssasını kitabı okuyanlarla paylaşmak istediğimden bu kıssayı sizlere gönderiyorum.

Karadonlu Canbaba Horasan Erenlerinden olup, Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerinin talebelerindendir.Beldenin Hristiyan hakimiyetinde iken Oğuzlar’a gelen kısa zamanda halkın güven ve itimatını kazanan Canbaba Hazretlerinin çalışması halkın İslama yönelmisi, oradaki keşişleri rahatsız eder.Türlü iftiralarda endülüs mahkemesinde yargılanan Canbabaya o günün idamı olan fırına atma cezası verilir.Hükümden önce Canbaba’ya son sözü sorulur. Cezayı kabul eder, ancak şu keşişle beraber cezalandırılmasını ister.Mahkeme Canbaba’nın son isteğini kabul ederek keşişle beraber fırına atılması kararını verir.

Karar gereği Canbaba ile keşiş fırına girerken Canbaba keşişi İslama davet eder, kalbini ve elini vermesini ister.Keşiş Canbaba’nın elini tutarak beraber fırına girerler.Birkaç gün sonra fırının kapıları açıldığında Canbaba keşişin eliyle kapıya gelir,“Keşiş elini verdi elini kurtardı, kalbini verseydi kendini kurtaracaktı” sözü ile gerçeği özetlemiş olur.

Mustafa DİVARCI

 

ALLAH İLE DOST OLABİLMEK

ZORU BAfiARMAK

 

Hamd; Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Salat; Peygamber efendimizin üzerine olsun...

Selam; Allah’a gerçek manada tabi olanların üzerine olsun!

Öncelikle; “Allah ile dost olmak” ne demektir, neyi ifade eder? Bu soruya cevap vermek için, dostluk kavramının ifade ettiği manayı bilmek yeterlidir.Dost –herkesin bildiği üzere– Birbirinin iyiliğini isteyen, içten seven, iyi geçinen, aralarında dava olmayan kimseler demektir.Buradan yola çıkacak olursak; Allah ile dost olabilmemiz için, sırf ibadetlerimizin Allah rızası için olması, salt manada Allah için ibadet yapmak –ihlas ile– gerekmektedir.Takdir edersiniz ki, ibadette ihlas olmadığı zaman, dostluk bir yana, yapılan ibadetin bile makbul olup olmayacağı meçhuldür.

Yaratıcının emirlerini eksiksiz yerine getirmek, münazaa edip Rabbimizle içten içe çekişmeden, neden niçin soruları sormadan, her zaman samimiyetle ibadet etmek... Bunlar gerçekleştiği zaman zaten Allah ile dostluk başlamış olur.Allah ile dost olmak...İfade edilmesi bile tüyler ürpertici...Kim istemez ki?.. Fakat bunun için birşeyler yapmak, kımıldanmak şart.Yoksa günümüz müslümanlarının hali apaçık ortada...Allah ile dost olmak bir yana!.. İslam Tarihinde Allah ile dost olmuş, bunu başarmış insanlara sık rastlanır.Örneğin; Ashabı Kehf...Bu insanları Allah ile dost olmayı başarmış insanlar diye rahatlıkla ifade edebiliriz.Sabır...Devamlı sabredip, başarıya ulaştılar. 300 yıl bir amaç için uyumak...Dostluklarının dünyadaki karşılığı...Daha binlerce örnekler... En basitinden Allah ile dost olmayı başarabilmek için, bu insanların davranışlarını yakalamak gerekir.Ve tabii uygulamak...Elbette yazıldığı kadar kolay değil.Fakat başarmamız 1. vazifemiz olsa gerek.Normal hayattaki ilişkilerde bile bir dost bizden herşeyi karşılıksız yapmamızı beklemez mi?

Sırf kendisini sevdiğimiz için... Ki Allah ile olan ilişkimiz zaten çok farklı.Bir yaratıcı söz konusu...Ona kulluğumuzu karşılıksız ifa etmek.Sırf yaratıcımız olduğu için... fiükr etmek gerekmez mi? Samimiyet ile, ihlas ile...

Netice olarak, Allah ile dost olmak, elbette kolay değil.Çünkü üstün bir yaratıcı söz konusu. Lakin mutlaka başarmak gerek. Zorundayız.Başarmamız bizim yararımıza. Allah ile dost olmak...Düşünmesi bile güzel. O halde niçin bundan mahrum olalım?..

fiûle BA⁄CI

 


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR?

 

Dostluk = Arkadaşlık = Güven = Saadet(Mutluluk)

Marifetullah = (Allah’ı Tanıma)

diye nitelendirilen bu bilgilerin tümü dostluğu ifade eder.

Dostluk kurmanın, insanın içinden gelmesi gerekir.Dostluk hiçbir menfaat beklemeden yapılmalıdır.Dostluk her zaman normal bir vatandaşla yapılacak, diye bir şey düşünülemez.Örn. Ben hayatta kimseye güvenmem.Güvenmediğim için hiç kimse ile dostluk kurmam.Çünkü gerçek dostluğun varolduğuna inanmam.Ama dostluk olmadan insanlık da olmaz, umut ve barış da olmaz, diye düşünüyorum. Fakat her türlü dostluk bir tutulmamalıdır.

Örneğin, Aşk derken türlü türlü aşk gelir aklımıza.Benim gerçek aşk olarak nitelendirdiğim tek aşk vardı.O’da ilahî aşktır. Buna dayanarak ilahî aşk olduğu gibi, ilahî Rabbimiz ile dostluk kurabilmemiz bizim elimizde olarak, ruhen ve bedenen rahatlayabileceğimiz bir dostluğu kurmak, insanın Rabbine karşı, dürüst ve müslüman bir müminin, Rabbine karşı yapmak zorunda hissettikleri, görevlerini yerine getirerek,Allah ile Dostluk kurabilmesi mümkündür.

Allah ile dostluk kurup Allah’a tefekkür edebiliyorsak ne mutlu bize...

Bunu yapmak çok da zor değil.İmkansız hiçbir şey yoktur, önemli olan imkansızı başarmak, gerçekleştirmektir.

Hilkatin (yaratılışın) en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi (sonucu) “İmam-ı Billah” –(Allah’a iman)’tır. Ve insaniyetin en ali (yüksek)–mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, İman-ı Billah içindeki “Marifetullah” (Allah’ı Tanıma)’tır.

Cin veinsin (insanların) en parlak saadeti (mutluluğu) ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki “Muhabbetullah” (Allah sevgis)tır. Evet bütün hakiki saadet (mutluluk) ve halis süru (safi sevinç) ve şirin nimet ve safi lezzet elbette Marifetullah ve Mahabbetullah’tadır.Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven nihayetsiz (sonsuz) saadete ve nimete mazhardır. O’nu hakîki tanımayan ve sevmeyen nihayetsiz elemlere, evhama (vehimlere, vesveselere) mânen ve maddeten mübtela olur.Cenab-ı Hakk’a iman eden, elbette O’na itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi (istikametlisi) ve en kıssası hiç şüphesiz Habibullah’ın (Allah’ın sevgilisi yani Hz.Muhammed) gösterdiği ve takip ettiği yoldur.

Allah sevgisini, dostluğunu kazanmanın yolu, onun en sevdiği insanı sevmekten ve ona benzemeye çalışmaktan geçtiğini şu ayet-i kelime ifade ediyor.“Resûlüm de ki: Eğer Allah’a sevginiz varsa bana uyun ki,Allah da sizi sevsin.”Bu ayet-i kerimeyi biraz daha açarsak; Allah’a imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz.Modern Allah’ı severseniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız.Ve o sevdiğitarz ise, Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz.Ona benzemek ise O’na itaat, O’na ittiba (uymak) etmektir.Ne vakit ona ittiba etseniz ALLAH da sizi sevecektir.Zaten Allah’ın sevdiği bir kul olmak Allah ile dostluğun durulduğunun ifadesidir.Zaten siz Allah’ı severseniz Ta ki, Allah da sizi sevsin.* Modern dostun dostu dosttur.Allah’ın dostu olan Muhammed (s.a.v.)’in dostluğunu onun sünnetine uyarak kazanan insan, Allah’a da dost olmuş olur.Bu fani dünyada Allah ile dostluk kurmanın yolları çoktur. –Önemli olan onları uygulamaktırr.Allah’a inanıp itaat ederek dostluğu kurabilmektir.Nasip ve Kısmet ola ki; her kula ve her müslümana nasip olsun.

“Dostluk; Arkadaşlık ve Huzurdur.”Ya Ebedi Dostluk – Ya ebedi Eksiklik” olur.

Allah herkese Dostluğunu nasip etsin.Allah herkesten razı olsun.

En iyi DOSTLUK = Yalnızca ortağı olmayan Allah ile yapılması dileği ile;

Dostluk ve Hamd yalnızca ortağı ve eşi olmayan Allah’a, salat ve selam da Rasûlüne,

Teşekkür ve huzurlu bir yaşamda size olması dileği ile...

Sultan ALTINTERİ

 


 

A⁄ACIN İBADETLE İNSANA BENZEMESİ

 

ALLAH= ALLAH’la dostluk kurmak bir kulun elindedir.

İnsan abdestle bedenen ve manen temizlendikten sonra Allah’ın huzuruna çıkar.Bu da ruhun temizliğini sağlamaktadır.Bu da insanın yaratılış gayesi olan Allah’a kulluk ve dostluk böyle bir ibadetle Allah huzuruna çıkmaktadır.İnsa bir ağaca benzer tohumu namaz, toprağı ibadet, toprak olmaza ölür. İnsanda da ibadet olmazsa huzur bulamaz.Dalları ise Kur’an’ıdır. Yaprakları ise başörtüsüdür.Meeyvesi ise Dini Yüce dinidir.Bu ağaçta bunların hiçbiri yok ise ağa ağaç olmaktan çıkar. Ağacı besleyen yaşatan yağmur öncelikle yaratan Allah’tır. Allah’la dostluk öncelikle doğar doğmaz dinini bilmesi namazı ibadeti vb... zira şeytan insanları kandırmaktan uslanmaz bazı insanlarda ona aldanır.“Namazı boşver müziğini dinle” der.O da uygular insanın yüreği bir kıl kadar incedir.Her söylenene kulak verip dinler.Zaten Kur’anı okuyan bilir.Bunları Kur’an boşuna indirilmedi herşeyi Allah’la paylaşmak için mesela benim bu dünyada hiç kimsenin yok ama Allah var, Allah her şeyimi onunla paylaştığım Allah kötü durumumda imdatıma yetişen ALLAH o kadar güzel söyleniliyor ki hiç dilimden ayırmak istemiyorum.

Evet – Allah = Dostluk = Bağlılık bağlılık insan ALLAH ile bağlantıya girdi mi bir daha vazgeçilmez, vazgeçildiği an herşey içinden çıkar. Ezan insanı namaza namaz ise Allah’ın huzuruna çağırır.Bu dünyada yalanda söylerler.İftirada fitnede kötülükte yaparlar hırsızlıkta vb... Ama öbür dünyada Allah’a inkar edemezler.Zaten bu dünyada da karşılıksız kalmaz ya neyse biz Allah’la dostluğun kurulmasına geçelim.Allah insanın her zaman yararı çin bu emirleri vermiştir.Örneğin namaz insanın vücuduna sağlık ve huzur verir.Abdestte Kur’an dünyanın kötülüğünü anlatıyor yaşanacak ve yaşananları anlatır. (Namazın tersi zaman, zaman namaz ister)...

 

Songül ALINTERİ

 

ALLAH’LA DOSTLUKNASIL KURULUR?..

 

Dost... Söylerken dudağımı kadar yüreğimi de kavuran kelime.

‘Allah (c.c.)’la dost olmak”... hayali cihan değer...

... Dostlarım kubbemin altındadır der o.Sever dostluk kurmayı ve kitabında da teyid eder bunu. “Allah (c.c.) İbrahim’i (a.s.) dost edinmiştir.” Nisa 145

Kimdi o?..

– İbrahim.Hani şu arayışın imana imanın sabır ve vefaya onda dönüştüğü kadim örnek...Taşlardan cehaletin putlaştığı cemiyetin içinden çıkmıştır bir adam.Yalnızdır.

Küfrün yüreğini imanın sıcak buharlarıyla büyütüp, dostluğun kucağına salan adam. Serüvenini bizzat Allahın anlattığı, Allah’la insan arasındaki dostluğun en kadim ve en sade örneğidir de bu adam.“Allah ibrahimi dost edindi.” Bu aynı zamanda Allah’ın tüm alemlere yinelediği bir çağrıydı. “Ey çağın İbrahimleri neredesiniz?.. Zamanınızda küfrü temsil eden nemrutlardan geçilmiyor.Ya nerede benim imanımı ve dostluğumu temsil eden İbrahimler?” serzenişini de içinde besleyen bir ayet... bir çağrı...

Bu dostluğa aşina bir kapıdan girmişti İbrahim.

Tüm müminlerin de içeri süzüldüğü bir kapıydı o... İman...

 

İman, dostu yaratan ve dostluğu seven zâtı tanımaktı.Rabb olarak onu bilmenin Mevla (Veli-Dost) olarak onu seçmenin öbür adıydı iman...

Bu yüzden olacak vahiy, kafirlerin imanı olmadığı gibi “Onların dostu da (Mevla) yoktur” (Kıtal-11) hakikatini dile getiriyordu.

Bu gerçeği hayatın her karesine yansıtamayanlar yani; gül zamanında sınanırken geçtiğinde ateş zamanında sınanırken sınıfta kalanla bu dostluk yolculuğunda tökezliyorlardı. Oysa İbrahim dostluk için gerekli olan iman kapısından (Gül zamanı) geçtikten sonra imtihan kapısnıdan da (Ateş zamanı) alın akı bir vefayla çıkıyordu.

O, baltayı putun boynuna asarken taşıdığı dirayetin ateşin kucağına inerken de kaybedilmemesi gerektiğini biliyordu.

...Bağrında çöreklenmiş ateşi taşımak zorunda kalan arz.Hala şahittir onu bu dirayetli tavrına... Sema nasıl unutsun bu “tek başına bir ümmet sayılan” yalnız adamın o halini?.. İsterseniz arşa sorun... Alevler içinde iman kahramanını görünce dayanamayıp sarsılan ve titreyen arş’a... Melekler manzaranın vehametinden secdeye kapanmışlardı. Teklifler yağmıştı üst üstüne.

Nefreti simgeleyen kertenkelelerin acı üfürüklerinde can çekişse de karıncalar, su taşımaya devam ettiler.Bülbülün gözyaşlarının sesi kısıldığı, artık gülün ağıt yaktığı bir andı...

... Mahlukatta bu iman sınavında safını belirlemişti...Sema da meleklerin ateşi sabırsız ve korku dolu nazarlarla süzdüğü, yerde yüreklerin ağza dayandığı, bütün kainatın heyecan ve endişeyle kaynadığı dakikalarda bir ateşin koynundaki İbrahim sakindi bir de sessizce olanları seyreden zât...Teklifleri redetmişti İbrahim.

Her kıyamda “Ancak senden yardım isterim”(Fatiha 4) sözünü bu fiili kıyamıyla da perçinlemişti.Sahibi ve dostundan başka gelen yardımı kabul etmiyordu...

O imanının gereğini yapıyordu...Ahde, vefa lazımdı.

Peki neler olacaktı?.. Bir ses duyuldu birden o andan taa bu zamana kadar uzanan bir ses... “Selam olsun İbrahime...” (Saffat 109).Kainat selama durdu.Ateş güle döndü.Selama durdu zaman. Bizden de selam olsun bu dostluğun nasıl yaşanacağını bize gösteren adama... Bu gün bizler İbrahimi bir dinin (Hanif) mensubu fakat, İbrahimi bir dostluğun yabancısıyız...Oysa imanla dostluk iç içedir.Dostluk imanla başladı İbrahimin hayatında... İman, sabır ve vefa ile zirvelere taşındı...Bugün çağın nemrutlarının cevelan ettiği bir dönemde tıpkı İbrahimin içinden çıktığı cemiyet gibi cehaletten ve ataletten kararmış yürek zindanlarımız İbrahimî bir imanın yıldızlarıyla kuşatma zamanı gelmiştir artık....Sahibi olmakla iftihar ettiğimiz imanın orta yerinde bir adımlık daha yer aşmamız lazım İbrahimi bir tevhid anlayışı için.

Kabenin mimarı kıyamın öğretmeni İbrahim.

Bir görsen halimizi... ise pasa bulandı gönül kabemiz... Hacerlerimiz hicrete değil sürgüne düştü...İçimizdeki zemzemler kurudu...İsmaillerin boynu bükük...Oysa sen öğretmiştin bize tevhidi nasıl bulacağımızı. Putların nasıl kırılacağını en önemlisi de nemrutlara nasıl kıyam edileceğini...Ama tüm bunlara rağmen buzlandı yüreğimiz...

Bir bilsen...

İçinde bulunduğumuz cemiyet ‘neme lazımcılıktan’ yana senin cemiyetini fersah fersah geride bırakır. Zamanımızın nemrutlarına besmele çektirir.

Zamanın köhneleşmiş çarkında bize katarılanda bunlar oldu.Kim bilir?..Belki de biz hakettik tüm bunları. Senin gibi kıyam etmeyi beceremedik.Ateşi imanımızla güle çevirmeyi başaramadık... Düşlerimizde kirlendi.Senin rüyaların gibi hakkı göstermiyor...Çöle döndü ömrümüz. Mekkenin benzi yanık çölüne değil Lokaydiliğin ve vurdum duymazlığın çölüne. Nifakın soğuk rüzgarları kırıyor belimizi. Dönüp de saramıyoruz titrek kalpleri... bir de ısıtamıyoruz memleketin soğuk nefesini...

Ama tüm bunlara rağmen bizde umut besliyoruz İbrahim.

Gün gelir bizimde hüznü misafir eder yüreklerimiz...Gün gelir biz de gönül kabemizin temellerini yükselterek (te kab’bel minna) deriz...

Gün gelir bize de dostluğu muştular seherde esen sabi rüzgarı. Gün gelir biz de indiririz balyozu önce lâ-kaydi imanın sonra küfrün tepesine.Gün gelir biz de yumruğumuzu kaldırırız zulme karşı... Gün gelir biz de tekbir getiririz nemrutun yüzüne karşı...

Bu düşlerimiz gerçekleşir mi dersin... Kimbilir?.. Belki...Ondan umut kesilmezdi değil mi İbrahim?...Burada sözümü İbrahimden alıp Allah’la dost olmaya ve çağın İbrahimi olmaya namzed olanlara sesleniyorum.Allah’la dostluk kurmak isteyenler İbrahimin hayatını örnek almak zorundalar.Bu bizzat vahyin Hz. Peygambere talimatıdır.“Sonra biz senin İbrahimin milletine uymanı işaret ettik (vahy ettik)” Nahl 123.

Çağrım bu dostluğu kurmak isteyenlere:

Haydi!.. Ne duruyorsunuz?..İman yüreğinizde pusula önünüzde geriye ne kaldı?.. Kâinatın selama durduğu, zamanın nabız tuttuğu, ateşin yakamadığı bir dostta siz olmak istemez miydiniz?

Büşra TORUK

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR?

 

“Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim” (Bakara 30) diyen Allah (c.c.)’a hamdü senalar olsun.Bizler her türlü işimizde hatta aldığımız her nefes, attığımız her adımımızda Allah (c.c)’ın rızasını gözeterek; Kur’an’ı ve Rasûlullah’ı (s.a.v.) kendimize bir yaşam biçimi, karşılaştığımız engelleri aşmada düstur edinirsek Allah(c.c.)’ın izni ile dünyada ve ahirette kanananlardan oluruz.Buradan hareketle Allah(c.c.) ile dostluk kurmanın hareket noktası da Kur’an ve Sünnettir.Allah dostları Kur’anda muhtelif yer ve şekillerde zikredilmektedir.

1. “Allah (c.c.) inananların dostudur...”(Bakara 257). “Allah (c.c.) mü’minlerin dostudur” (Âli İmran 68). Allah (c.c.)’ın dostluğunu kazanmanın ilk şartı bu iki ayette geçmektedir.İnanmak ve mü’min olmak.Böyle olanların vasıfları, dini ve ahlaki özellikleri Kur’an-ı Kerim’in her sayfasında bildirilmektedir.Kim tarafından? Herşeyi bilenAllah (c.c) tarafından...

2. “Sizin dostunuz ancak Allah (c.c.)tır, Rasûlüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah (c.c.)’ın emirlerine boyun eğer, namazı kılar, zekatı verirler.” (Maide 55).

Bu ayetin ilk kelimesindeki “siz”den maksat bir önceki ayette, yani Maide 54’te geçen imap edip,Allah (c.c.) yolunda cihat edip, kınayıcının kınamasından korkmayanlardır.Kimler kınar?Nasıl kınar? Bir örneği günümüzden şöyle verebiliriz.Mesela dokunmanızın haram olduğu “çağdaş!” bir boyanın elini geri çevirip; –Allah ve Rasûlü buna izin vermiyor derseniz “yobaz” diye kınanabilirsiniz.Kınayan Mü’minûn sûresi 70. ayete binaen Hak’tan hoşlanmayandır.Sizde Mü’miûn 71’e bakarak onların kötü arzu ve isteklerine uymayın, uymayanlardan olun.

3. “Bilesiniz ki, Allah(c.c.)’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyeceklerde.Onlar iman edip, takvaya ermiş olanlardır”(Yunus 62, 63).Bu ayeti kerimede Allah dostlarının iki özelliği bildirilmiştir. İman, Takva. İmanı bir gülü koklamaya benzetirsek, takva da o gülü dikenlerini eline batırmadan koklamaktır. İnsanların birbirlerine üstünlüğünde ancak takva iledir (Veda Hutbesi).

Ayrıca Halilullah olarak sıfatlandırılan Hz.İbrahim(a.s.)’ın hayatını öğrenmekte bize Allah (c.c.) ile dostluk kurmamızda rehberdir ki; Nisa Sûresi 125’te “İşlerinde dosdoğru olarak kendini Allah (c.c.)’a teslim eden ve İbrahim’in Allah’ı bir tanıyan dinine tabi olan kimseden dince daha güzel kim vardır? Allah (c.c.) İbrahim’i dost edinmiştir.”buyurulmuştur.Sadece Hz.İbrahim değil, diğer peygamberlerde Allah (c.c.)’a dost olmada mü’minlerin hayat önderleridir. Bunlarla beraber raşit halifeler, sahabeler ve diğer evliyaullah bizlere örnektir.İnananlara örnek olarak Kur’anda Hz.Muhammed (s.a.v.)’den şöyle bahsedilir. “Andolsun ki Rasûlullâh sizin için Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”(Ahzab 21)

Bir hadisi şerifte Ebu Hureyre (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullâh (s.a.v.) Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur dedi: “Her kim benim dostum olan kuluma düşmanlık ederse bende ona harb açarım. Kulum bana kendisine farz kıldığım ibadetlerden daha sevimli bir şeyle yakınlık sağlayamaz. Kulum bana farzlarla birlikte işlediği nafile ibadetlerle durmadan yaklaşır.Nihayet ben onu severim.Kulumu sevincede adeta onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum.Benden her ne isterse onu mutlaka veririm.Bana sığınırsa da onu korurum (Buhari, Rikak 38)

Bir hadisi kudsiye göre Allah(c.c.) ile dostluk kurmak için O’nun dostlarını seveceksin, düşmanlık etmeyeceksin.Farz ibadetlere devam edip, elinden geldiğince de nafile ibadetlerle Allah(c.c.)’a yaklaşacaksın ve Allah Teâla’dan “Benden her ne isterse onu mutlaka veririm.” vaadine istinaden O’na dost olmayı dileyeceksin.

Mehmet ANILIR


 

Bismillahirrahmanirrahim

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR?

 

Sonsuz kudret, rahmet, merhamet ve bütün eksik sıfatlardan beri olan Rabbimize sonsuz Hamdlar olsun.Bütün hamdler ve övgüler herşeyi örneksiz yaratan Allah (c.c.)’a aittir.Rabbimiz öylesine sonsuz merhamete sahiptir ki bunu anlatmaya kelimeler yetersiz kalır.İnsan ancak Rabbimizi, bizi muhatap olarak sunduğu nimetlerin ne kadar alternatiflerle dolu görmek bunları tespit ve tahlil etmeye üzerinde düşünerek özümsemeye çalışarak azda olsa anlayabilir.

Hiç düşündünüz mü bilmem yaşadığımız hayatta herşey, bir sebepler zincirine bağlıdır.Güncel hayatta bu durum çoğu olayları gayet normalmiş gibi algılamamıza neden olur.Fakat bir doğum olayından örnekle bizim normalde bildiğimiz haliyle değilde bütün insanlığın İsa (a.s.) gibi babasız dünyaya gelseydi bu hali insanlar birbirlerine nasıl açıklayacak bunu muhayyileler nasıl alacaktı? Ancak Rabbimiz insanlığın dünyadaki yaşantısının tamamını sebeplere bağlamakla ne kadar Rahmet, Merhamet ve Kudret sahibi olduğunu kullarına göstermiştir.

Allah ile dost olabilmek için önce dostluğu ve aşkı bilmek gerekir.Dünya hayatında yaşanan dostluklar ve aşklar Rahman’a duyulacak dostluk ve aşk adına yalnızca bir sebepten ibarettir.Dünya hayatında dost edinmek aşık olmak Rahman’a duyulacak aşk ve muhabbete hazırlık birinci basamak gibidir.Bir dostu olmayana dostluğu hiç aşık olmamış birisine aşkı anlatamazsınız.

Hani bilirsiniz insan aşık olunca bütün düşüncelerine eylem ve fiillerine aşkı hakim olur.İnsan iştahtan kesilir biri görmek için sayısız zorluklara katlanılır.Ne garip ve ne güçlü duygudur aşk.Ancak dünyalık aşkların efsunu ona kavuşulduğunda kaybolur.İşte bu noktada düşüncelere sevk olmak Rahman ile başlayacak dostluk, muhabbet ve aşkın başlangıcı olabilir.

Delikanlılık yıllarımda ilanı aşk etmek için şu cümleleri kullanırdım.Sana öylesine aşığım ki sende erimek kaybolmak istiyorum.fiimdi o günleri düşünüyorum da benim gibi bir fanide kaybolmak fikri. Düşüncesi arzusu ne kadar saçma ve imkansız bir şeymiş.fiimdi Allah ile dostl olmak evvela iman etmiş bir mü’min olmayı gerektirir.İmanın altı maddesinin bilgisini edinmek bu altı maddeyi dil ile söyleyip kalp ile tasdik etmek.Kısacası İslamın şartlarını Rasûlullah’ın sünnetini onun ahlakı olan Kur’an ahlakını hayatımıza tatbik etmek.Allah’ın habibim dediği, sevgilim dediği MUHAMMED MUSTAFA’nın anladığı gibi DİNİ MÜBİNİ İSLAMI anlamaya ve yaşamaya çalışmak suretiyle Rabbimizin sevgi muhabbetine kavuşmayı ummak.Bütün düşünce eylem ve fiillerimize Rabbimizi katmak onun her an bizimle olduğunu hiç unutmamak devamlı Rahman’ın zikri ile iştigal olmak onun dostluğuna vakıf olmaya sebep teşkil eder inşallah.Düşünün bütün düşünce eylem ve fiillerinde yalnızca Allah’ı ve onun rızasını düşünen insanın halini, yanmak de dağları delmek de, çöllerde dolanmak de, pervane misali dönmek de, deli de.Ne dersen de; Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmak bu aşk şevk ve gayretle hayatı tamamlamak sonra vuslat anı ebedi sonsuz bir kavuşma bütün sıkıntıların sona erdiği sonsuz mutluluk yurdu...

Son olarak dünya hayatında Allah’ın dostlarıyla olmak onların halleriyle hallenmeye gayret etmek.Zikir meclislerinde bulunmaya çalışmak.

Kitabınızda yer almaya değer satırlar mıdır? Bilemiyorum.Allah’ın selamı üzerinize ve bütün mü’minlerin üzerine olsun...

 

Kaptan

Melih AKSOY


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KAZANILIR?

 

İnsan önce kendini tanımalıdır.Kendi varlığının oluş sebeplerini düşünmeli ve üzerine düşen görevler ve ölçüler niteliğinde hayatını yaşamalıdır.Allah’ı anarak ve bizlere bildirdiği emir ve yasakları yerine getirerek Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmalıyız.

O’nun rızasını kazandığımız an dostluğunu da kazanmış olacağız.

Gerçekten düşünsek Rabbimizin bize sunduğu sayısız nimetleri ve nice güzellikleri inanıyorum ki Allah’ın bizlere verdiği nimetleri hakkıyla verebilsek onun bizden istediği emir ve yasakları yerine getirsek.O’nun dostluğuna tabiî olacağızdır belki de.Bir diğer husus da Peygamberimiz (s.a.v.) efendimizin bize bildirdikleri, Kur’an’a ve Sünnete yönelik yaşam tarzı ile de kazanma fırsatı olacaktır. Ayette belirtildiği üzere “(Ey Rasûlum) onlara de ki Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın (Âl-i imran 31).

Allah’ın dostluğunu kazanmak için çaba göstermeliyiz. Yürekten istemeliyiz ki Allah’ın dostluğunu tam anlamıyla kazanmış olalım. O’nun dostluğunu kazanmak kolaydır.Ama yapması zor gelir insana. Önce bu zorluğu aşmalıyız. Severek ve her şeyden yüce tutarak ve en sevdiğimiz kişileri onun yarattığını unutmayarak tüm gönül samimiyetiyle ona bağlanmalıyız.Rabbimizi tanımalıyız.

Onun Dostluğunu ona her secdeye baş koyduğu ona karşı acizliğimizi ve çaresizliğimizi göstererek ve teslimiyetle kazanacağız.Allah’ın Dostluğunu her Kur’an’a yöneldiğimizde onu okuyup da bize neler dediğini anlayıp ve hayatımıza geçirdiğimiz müddetçe kazanmış olacağız.

O’na yönelerek ve bir tek O’na dayanarak kazanmış olacağız.

Pınar CAFRİ

 

RABB İLE DOSTLUK

 

Cenab-ı Hakkın Rahmeti ve Bereketi Üzerinize olsun.

Bilindiği üzere Cenab-ı Hakk’ın yaratılanların en üstünü olan insanı yaratmasının sebebi, kendisini bilmesi ve ona ibadet etmesidir.Bu nedenle insana kimi vazifeler vermesi ve kimi yasaklar koyması, insanları bir imtihandan geçirdiğini ispatlayan en büyük delildir.

Hiç şüphesiz ki bu imtihanı da başarıyla vermenin tek yolu İslam dinini açık bir şekilde anlatan Kur’an-ı Kerîm’in bize anlattığı yolda gitmek Serveri Alem efendimizin yaşayış tarzını kedimize prensip etmemizdir.

Yine hiç şüphesiz ki bu yolda gitmek ve yaşayış tarzını prensip edinmek bizi dönüşü olmayan hak yola götürecektir.

Peki biz yapamaz mıyız?

Belki onlar kadar olmaz ama onların geçtiği yolda gitmek, Cenab-ı Hakk’ın büyüklüğünü hatırdan çıkarmamak, isyana dalmamak, Rahmet ve Bereketinden ümit kesmemek onun dostluğunu kazanmamıza neden olmaz mı?

Farzları yerine getirmek, haramlardan sakınmak, iyilikte bulunmak, herkese hoşgörülü davranmak, takva sahibi insan olmak bizi Hakk’a yaklaştırmaz mı?

fiu an yeryüzünde yaşayan insanların çoğu isyana dalmakta, kimisi başka bir ilah tanımakta ve bu nedenle Cenab-ı Hakk’ın azabına uğramaktadır.Bu ve bunun gibi insanların Cenab-ı Hakk’ın dostluğunu kazanması mümkün müdür? Yarın mahşerde nasıl hesap vereceğim diye düşünmeyen, zalim olan, farzları yapsa da Allah rızası için değil, gösteriş için yapanın, Rabb ile dostluk kurması mümkün müdür?

Bize bir görev verilmiş doğru yolda gidenin Allah’ın dostu olacağı açıkça bildirilmiş.Bence bunun daha açık bir anlatımı olamaz.

Nefsimize bir kere de “Dur” demek, Allah rızası için hayır yapmak, kadın ise, “Allah bana örtünmemi emretti.O halde örtüneyim demek vb. davanışlarda bulunmak. Allah’ın dostluğunu kazanmamıza neden olmaz mı?

Yaptığımız bir hata sonrası tevbe etmek ve O’nun affından ümit kesmeden affedilmeyi beklemek, onun bizden rızalı olmasına sebep değil midir?

Cenab-ı Hak zaten kimseye yapamayacağı iş yüklememiştir ki.İşlerimizi biraz dikkatle yaparsak, Cenab-ı Hakk’a gönülden bağlanırsak, Cenab-ı Allah bizi cennette yüksek derecelere yükseltmez mi?

Bana göre insanın “Dünya’ya ne için geldim, ama ne yapıyorum sorusunu kendisine sorması ve ona göre hareket etmesi, Allah’ın dostluğunu kazanmasında en etkili yoldur.

Ne dersiniz Allah’ın dostluğunu kazabildik mi?

Recep YATKIN

 

İYİ DOSTLUK ALLAHİLEOLANDIR

 

Esselâmû Aleykûm ve Rahmetûllâhî ve Berakâtûh,

ALLAHİLE DOSTLUK NASIL KURULABİLİR = İYİ DOSTLUK ALLAH İLE OLANDIR.

“Allah (c.c.) bize öyle büyük nimetler vermiş ki biz bunların farkında değiliz. İki insan tartışıyor, kavga büyüyor, birbirlerine saydıkları kötü sözlerden sonra arad büyük bir nefret başlıyor. Araya yıllar giriyor onlar birbirlerini affetmiyorlar.Düşünelim; Allah (c.c). bizim cennet nimetlerine erişebilmemiz için bize o kadar yol gösteriyor ki bunu anlayamıyoruz. Büyük bir günah işleyen bir insan tövbe istiğfar ediyor iyi olarak birçok ibadet yapıyor ve kitaptakine göre Allah (c.c.) affediyor onu. Allah (c.c.) ile dostluk kurmak isteyen bir insan herşeyden önce inancının tam olması gerekiyor. “İnancın yüreğindeyse damarlarında yürür” diyor bir yazarımız.

Allah (c.c.) ile dostluk kurmak; her insanın yapabileceğini düşünüyorum.Dilimizde Allah (c.c.), kalbimizde, beynimizle bu sözü söylemek bambaşkadır.Bizim ona ihtiyacımız vardır.Nasıl ki bir çiçek için bahar kıymetliyse cennete gitmek için Rabbimizin emrettiği her şeyi yapmak bizim içinde kıymetlidir. Ahireti düşünüp yaşantısını ona göre yaşayan bir insanın Allah’la (c.c.) zaten büyük bir dostluğu vardır.

Allah (c.c.) ile dostluk kurmak; insanı maddi manevi olarak rahatlatan, verdiği acılara sabırla nasıl bakılacağını, kısacası güzel olan herşeyi içine alır.Hiç kimseye anlatamayacağımız düşüncelerimizi onunla paylaşırız, ona güvenimiz sonsuzdur.O’na ne söylesek de asla başkalarına söyler korkusu içimizde yoktur. Allah (c.c.) ile dostluk kurmak zor değildir.Çünkü insanlarla dostluk, onunla kurduğumuz dostluk arasında anlatılamayacak derecede büyük bir fark vardır.İnsanlara güvenip birşeyler anlatıyorsun.Ama hep bir düşüncen var; acaba yanlış mı yaptım ona anlattım diye. Allah (c.c.)ile ne konuşursan konuş içini kemiren başkasına söyler mi düşüncesi bulunmaz.Allah’a karşı en büyük güveni duyarsın.Doğruları doğru yerde aradığın için, hiç bir zaman Allah ile konuştuğun zaman başını eğmezsin.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in dostu, herşeyi Allah (c.c.)’dır. Peygamberimizin Allah’la arasında o kadar büyük güzel bir dostluğu olmuş ki var olan güzel herşeyin en büyüğü dostluklarıdır.Yüce Rabbimizin bize verdiği nimetleri düşünürsek, güzel dostluğunu o zaman anlamamız gerekir.

Sariye ÖZTÜRK

 

SÖZÜN ÖZÜDÜR DOST,

ÖZÜN SÖZÜDÜR

 

Size bu satırları yazarken ve yazmadan önce cevabı hem çok zor, hem de kolay olan bu soruyu kendime hep sordum. Temizlik yaparken, otururken, yatarken...

Aslında bulacağım cevapları, yolları bu satırlara yazmak çok kolay olacaktır.Ama düşündükçe yazacağım şeylerin bana tekrar soru haline gelip ya sen ne yapıyorsun dedikçe kelimeler boğazımda düğümlenmeye başladı.Çünkü en çok üzüldüğüm ve ağırlığını hissettiğim şey, kitaplar okuyup, mübarek hocalarımızın sohbetini dinleyip ve aslında kalbimiz olan Kur’anımı okuyup, üstünden biraz zaman geçince tekrar eski yanlışlara az da olsa dönmemdi. fiu var ki bu soru ile karşılaşınca da, yüreğimin yandığını hissettim.

Siz bu soruyu neden bize sordunuz? Sırf yarışmaya katılıp birşeyler kazandırmak için mi? Yoksa bizi silkindirmek, kendine bak, uyan Allah’la dost musun,O’nu ne kadar tanıyorsun, ne kadar yakınsın diye soruları kendimize sormamız için mi?Eminim ki bu yarışma bizim Allah’a yakınlaşmamıza vesile olacaktır.

Dostluk çok güzel, çok sıcak ve insanı yaşama bağlayandır. Dostluk o kadar büyük ki sevgiyi, mutluluğu, huzuru içine alan ve gerçekten dostluk olan yerde, bütün bunların olması mutlaktır.Bütün bunları çok içten söylüyorum.Çünkü dostluğu yaşadım.Ama bu dost insandı. Allah bana güzel, temiz kalbli bir insanı dost olarak verdi.Onunla beraber büyüdük. Birgün geldi ki, yollarımız ayrıldı.O başka şehre gitti.Aslında gönül bağımız halen kopmuş değil.Tabii ki ilk başta dostumuz, sevdiğimiz olarak Allah geliyordu.Ama düşününce dostluğu ne kadar içleştirmiştim ki.

Allah’ seviyorum, yakın hissediyorum, ama doğrusu O’nunla dostluğum, gerçek anlamıyla dostluğum var olduğunu zannetmiyorum.Hem var desem bile bu nasıl bir dostluk olabilir ki.Herşeyi yarımyamalak yapmakla Allah’la dost olunabilir miydi ki.

Yalnız kalınca ve yanında kimseyi bulamayınca, daha da bir hissediyor insan gerçekten kimin daha dost olduğunu. Çünkü gerçek kelimesi bir tek Allah’a yakışıyor.

Bir yol var ki, upuzun ve sizi sonunda çok güzel birşey bekliyor.Siz o yolun sonundakinin kim veya ne olduğunu tam olarak bilmiyorsunuz.Ve onu bilmediğiniz içinde nasıl yol olmak gerektiğini, yanımıza neler almamız gerektiğini, O’na nasıl daha çabuk ulaşacağınızı bilmiyoruz. Onu tanıtacak, bilgi verecek bir kılavuz lazım değil mi.İşte bu klavuz, Kur’an-ı Kerîm’dir.Kur’ân’ımızı ne kadar iyi anlarsak O’na o kadar yakın olacağız demektir. Aslında insan için, bakmayı bilirse herşey bir klavuzdur.

Dostlukta ben yoktur.Çünkü hep kendini düşünürsen, başka biri olamaz zaten ve böylece dostlukta olmaz.İnsan yaptığı her işte Rabbini düşünse, O’nun rızasını düşünse, kendi benliğinden sıyrılmış ve Yaratıcısına kavuşmuş olur.Dediğim dünyayı terketmek değil, tersi yaşamın içinde, insanların içinde olup Allah’a dost olabilmektir.Ahlarımızda, vahlarımızda dikkat edilirse hep Allah’a. Başımıza bir felaket gelse, felaketi bırak, birazcık canımız yansa ağzımızdan ilk çıkan söz Allah’tır. Aslında Allah’la sevincimizi de, üzüntümüzü de gerçek anlamıyla paylaşmalıyız.

 

Çocuklar her ne olsa anne der. Çünkü annesi ona yakın olan yediren, içirendir.Çünkü çocuğun sığınağı annesidir.Çocuk bile bunun farkındadır.Oysaki insanoğluna Allah herşeyi vermiş, aklımıza, hayalimize gelmeyecek şeyler yaratmıştır.O zaman Allah’ı her an, her adımımızda anıp, her işte onu hatırlamalıyız.İlle de yükselme ve inişler olmak zorunda mıdır?

İnsan bazen kendisine soruyor.Annemi, babamı, kardeşlerimi, arkadaşlarımı ve daha bir çok kişiyi seviyorum.Kalpte bir sevgi olabileceğine göre hem Allah’ı, hem de beşeriyeti aynı anda nasıl sevebilirim diye. Ki bu soru kafama hep takılırdı.Sonra iyice düşündüm ve okudum ki zaten Allah’ı sevmek,O’nu dost bilmek, O’nun yarattıklarını da, O’nun sevdiklerini de sevmektir. Çünkü insan sevdiğinin, sevdiği şeyleri de sever.

Allah insana öyle bir yapı oluşturmuş ki, her an Allah’ı hissetmek mümkün. Onun için Allah’ıma bana göz ve bu hisleri verdiği için çok şükretmeliyim.Bazen insan öyle bir hal alıyor ki her nereye baksa Allah’ın sanatını görüyor, insanın kalbi titriyor.Her yerin her canlının Allah dediğini duyabiliyor.En önemlisi de, bu duyarlılığı ölene dek devam ettirebilmektir.

Öyle birşey ki Yüce Allah’ımıza biraz yaklaşsak, O bize bizim ona yaklaştığımızdan daha fazla yaklaşacakken nasıl Allah’ımızdan uzaklaşabiliriz.O bizi böyle severken bize bizden daha yakınken hala aynı hizada durmamız mümkün mü?

Hayattaki acılar, mutsuzluklar insana bir bir herşeyi öğretiyor.Bir bakıyorsun mutlusun, bir bakıyorsun mutsuzsun, bir bakmışsın zaman geçmiş, herşey değişmiş.İnsan o zaman anlıyor ki bu kadar çabuk geçen zaman içinde birşey yapmak gerektiğini.İnsan beşer olan şeylere, insana, mala, şöhrete dayıyor sırtını, sonra hüsranlar, üzüntüler, hiç bitmeyecek sandığımız sıkıntılar başlıyor.Oysaki sırtını Allah’a dayadığımızda farklı farklı durumlarda bile başka türlü bakabiliyorsun hayata.Gözyaşımızda, üzüntülerimizde bir anlam kazanıyor.Ölümü bile seviyor insan.Çünkü ebedi olana dayandığımızdan ebedi olmamanın hiçbir yükü kalmıyor üzerimizde.

Ben sıralayamıyorum, şunu şunu yaparsan Allah’la dost olursun diye. Bu öyle birşey ki her varlık kendi kişiliğinde farklı yaşar bu durumu.

Dosta dost olabilmek için O’nu tanımak, bilmek, sevmek, istemek gerekir.Aslında O bize zaten dost, peki biz O’nun dostluğuna layık olabilmek için hep uğraş vermeliyiz.

Nice peygamberler, evliyalar ve güzel insanlar Allah’la dost oldular.Öyle dostlardı ki kâinat bile sevmişti onları.Çünkü onlarda sevmişti başta herşeyi.Cenneti düşünerek birşey yapmazdı.Onlar, sadece Allah rızası vardı: Bizim içinde saedce Allah olmalı. Sadece Allah demek bile o kadar sarsıyor ki insanı. Ne zaman, ne de mekân kalıyor O’nu düşününe.Hele de insan ellerini açınca Allah’ı daha iyi hissediyor,Allah’a ne kadar yakınlaşabileceğimizi.

Bence, sevmekle başlayacak ve gönül ipini bağlamakla sürecek bu dostluk.

Özümüzle verdiğim sözü tutmak dileğiyle...

Yasemin ZOR

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR?

 

İnsanın en iyi dostu Kur’an’dır.Bir hadiste “Allah’ı görmek isteyen Kur’an-ı Kerim okusun.” diye buyurulmuştur. Allah direkt olarak kullarıyla iletişim kurmaz.Kur’an Allah ile kulları arasındaki iletişim aracıdır.Allah, kulları için her zaman en iyiyi ister.İnsan Kur’an’da bulunan kurallara uyar ve olaylardan ibret alırsa hem bu dünyada mutlu olur hem de ahirette.Bir insan Kur’an’a itaat etmezse Allah’ı inkâra kalkmış olur. İnsan inanmazsa kimseye birşey yapamaz, sadece kendine yapar.Dünya ve ahirette azab içinde olur.Allah ile kulun birbirine en yakın olduğu yer secdedir.Bu yüzden insan namaz kılar.Allah bütün kullarını sever, her kulunun itaat edeceğini bilir.Bu dünyada kurtuluş kapısını bulamayan için diğer dünyada bir çıkar yolu yoktur.Bu insanın ayağı kaymış ve sonu olmayan bir uçuruma yuvarlanmış olur.İnsanlar diğer dünyada zaten gerçekleri görüp iman edecekler önemli olan denemeye geldiğimiz bu dünyada kurtuluşu bulmaktır.Bu dünya ahiretin tarlasıdır, insan ne ekerse onu biçer.Bu dünyada yaptıklarının karşılığını diğer dünyada alır.

Bu dünyada şeytanı ve nefsini yenen insan bir bakıma Allah’a dost olmuş olur.Nefis kâfirdir ve Allah’ın emrettiklerinin aksine hareket eder, insan nefsini yenerse Allah bu kulundan hoşnut olur.Allah insanı denemek için insana nefsini vermiştir.fieytan ise insana musallat olur ve nefsi azdırır, insan her şeyden Allah’a sığınmalı ve nefsinin istediklerinden kaçınmalıdır.

Allah’ın dostu olmak hiç de zor değildir.Kur’an’da emredilenleri yapmak, farzları yerine getirmek, helali, haramı iyi bilmek, Allah’a sonsuz iman ve itaat etmek... vb. görevleri yerine getirmek bir bakıma Allah’a dost olmak demektir.Yalnız bunları yapan insan dil ile söylüyor ve yapıyorsa fakat kalp ile tasdik etmiyorsa bunların hiçbir anlamı olmaz.Bu konuda şöyle bir ayet vardır: “Namaz kılar, oruç tutar, fakat inancı yoktur.” Allah’a dost olan bir insan müslüman olan diğer insanlara da dost olmalıdır.Bu konuda Ravi şöyle buyurmuştur:

“Kim Müslümanla olan ahdini bozarsa ona Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti olur.”

Bu cümlede geçen müslümanlar Allah’ın dostlarıdır.Bir hatasından dolayı Allah’ın dostlarından ayrılanlara Allah ve diğer varlıklar lanet etmiştir.Her insanın hatası olabilir.Allah affedicidir, kullarının da affedici olmasını ister.Yalnız Allah’ın affı insanların affından çok büyüktür, kıyaslanamaz. Allah kullarının büyük günahlarını affetme büyüklüğünü gösteriyorsa, kullarda birbirlerine karşı olan küçük hatalarını affetmelidirler.

Emine MALKOÇ

 

EN YÜCE DOST

 

Karanlıkların içinde kaybolduğunu, umutsuzluk tohumlarının etrafını sardığı, kendimi yapayalnız hissettiğim günlerimde bana benden yakın olan herşeye kadir Yüce Yaratıcım olmasaydı, şu anda bu satırları yazabilecek bir ben olur muydu bilmiyorum.Hayatın dolambaçlı yollarında bana yol gösterecek içimde varlığını hissedebildiğim bir ışık olduğu için çok şanslıydım.Bu ışık beni huzura taşıyan inancımın ışığıydı.İnancımın dayanağı bütün kainatı yoktan var eden, her şeyi en kuytulardakini bilen ve gören, kullarını affedilmekle müjdeleyen Yüce Allah’a (c.c.) karşı duyduğum minneti anlatmakta kelimelerin aciz kalacağını düşünüyorum.Ölüm acısını bütün şiddetiyle hissettiğim, anne özleminin doruk noktasına ulaştığı ağlamaklı zamanlarımda üzülme diyorum kendime senin yanında bütün annelerin yaratıcısı herşeyin sahibi bir dost var.Öyle bir dost ki sen onu yalnızca başın dara düştüğünde arasan, ardı arkası kesilmeyen günahlarına bir yenisini ekleyip pişman olsan ve ardından kalbinin kapılarını sonuna kadar açıp bütün samimiyetinle Rabbim bağışla ve yardım et dediğin an sana yardım elini uzatan, eşi benzeri olmayan En Yüce Dost Burada bir soru geliyor aklıma.Kuluna bu denli yakın olan, yüce sıfatının bile onu anlatmakta yetersiz kaldığı, birşeylerin gerçekleşmesi için sadece ol demesi gereken Yaratıcımıza layık mıyız? acaba. Bu soruya evet demeyi gerçekten çok isterdim.Ama Allah’a (c.c.) layık bir kul olmak için çok fazla yol katetmem gerektiğini düşünüyorum.Ondan dileğim beni ona ulaştıracak şu kısacık hayat yolunda ışığını üzerimden olmaması ve son nefeste şehadet getiren kullarından eylemesidir.Bu dileğimi bütün din kardeşlerim adına da istiyorum.İnşaallah hiç birimiz doğru olan iman yolundan ayrılmayız ve bu dünyadaki görevlerimizi iyi bir şekilde yerine getirip Azraille barışık bir biçimde bu dünyaya veda ederiz.

Son olarak sonsuz hikmet sahibi Yüce Allah’a (c.c.) herşey için teşekkür etmek istiyorum.Ayrıca böyle güzel ve önemli bir konu hakkında görüşlerimizi almak isteyen sizlere de şükran borçluyum.Gönlünüzden en yüce dost’un sevgisi eksik olmasın.

Huzurla Kalın.

Fatma YANDAK

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULUR

 

Hamd Allah’a Selam’da O’nun Seçtiği Kullarının Üzerine Olsun.

Bu soruyu cevaplamak için yola çıktığımızda bize yol gösterecek olan işaretlerden bir tanesi de Hz.İbrahim (a.s.)dır.

Zira Kur’an-ı Kerim’de “Allah İbrahim’i DostEdinmiştir.” şeklinde buyurmaktadır. (4/25) ve Hz. İbrahim de bir Peygamber olması nedeniyle Allah’ın bize örnek olarak gösterdiği kimseler içerisindedir.(60-4)

Bundan dolayı Hz.İbrahim’in hayatını bir gözden geçirelim. İlk olarak,Allah’ın emirlerini, gelirini, götürüsünü düşünmeden yani pazarlık yapmadan teslim olduğunu görüyoruz.(2/131). 2. olarak, İbrahim (a.s.)min babasına yapmış olduğu tebligat neticesinde babasının “Ey İbrahim sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun, eğer bu tutumuna bir son vermezsen Andolsunki Seni taşa tutarım.Uzun bir süre benden uzaklaş (bir yerlere) git.”

Demesi neticesinde Hz.İbrahim’in, babamı karşıma almayayım, rahat evimden, sıcak aşımdan olmayayım, yaşım daha genç, zaman ilerleyip kendime ait bir evim ve ekonomik özgürlüğüm olduğu zaman tevhidin tebliğini yaparım. fieklinde bir mantığa kapılmayıp, babasına “SELAM SANA” diyerek evinden ayrıldığını görüyoruz. (19/42-47).

3. olarak. fiirkin sembolleri olarak ve yaşadığı dönemdeki yönetimin dayandığı, putlara fiili bir müdahale bulunması neticesinde O günün yöteminin kendisini (Hz. İbrahim’i) ateşe atma kararlarına rağmen İslamın onurunu ayaklar altına aldırmayıp onurlu bir dava adamının duruşu gibi zalimlerin ve zulmun karşısında durduğunu görüyoruz. (21/57-70).

4. olarak. Hz. İbrahim evlendikten sonra karısının kısır olması neticesinde çocukları olmuyor fakat Allah onlara biyolojik kanunlarının üzerinde olduğunu gösteren bir ayet olarak İncildeki kayıta göre 90 yaşına kadar evlatsız özlemiyle yanan Hz.İbrahim’e evlat veriyor ve bu evlat koşma çağına erişince Allah onu kurban etmesini istiyor.Hz.İbrahim’de göz kırpmadan oğlunu bıçak altına alıyor. (37/102-107)

fiimdi buraya kadari Hz.İbrahim’in Allah ile dostluk kurabilmek için yakmış olduğu sinyalleri gördük.Allah’ın ise Hz.İbrahim’e karşı yakmış olduğu sinyallere baktığımızda bir, iki ve üçüncü maddelerde Hz.İbrahim’in Allah’a karşı kayıtsız şartsız teslim olması, İslamı herşeyin üstünde tutması, zalimlere ve zulme karşı onurlu bir duruş ile durmasının karşılığında, normalde fiziksel kurallara göre yakması gereken bir ateşin Hz.İbrahim’i yakmaması Allah’ın birinci sinyali iken, 4. madde de oğlunu bıçak altına alan Hz.İbrahim’in bir fidye olarak kurban gönderilmesi ise 2. sinyalidir.

Buraya kadar yazdıklarımızdan anladığımız kadarıyla demek ki Allah ile dost olabilmek Allah’ın gndermiş olduğu kitaba kayıtsız şartsız uymak demektir.

Allah ile dost olabilmek Peygamber’e tabi olmaktır. (3/31)

Allah ile dost olabilmek inandığımız değerler ile mevkimiz, kamamımız, kariyerimiz, rahatımız ve sevdiklerimiz arasında bir tercih yapmamız gerektiğinde bu terihimizi İslam yönünde yapmak demektir.

Allah ile dost olabilmek İbrahim (a.s.)’min ciğer paresini bıçak altına alması gibi bizimde yeri geldiğinde en değerli varlıklarımızı, en sevdiklerimizi, hayatımızda en önemlileri bıçak altına almak yani Allah uğrunda göz kırpmadan feda etmek demektir.

Hülasa, Allah ile dost olabilmek hayatı, ölümü Allah’a tahsis etmek demektir.

Sözümüzün Sonu

Alemlerin Rabbine Hamd Olsun.

Selda PEKTAfi

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULUR

 

İnsanoğlunun bir yaratıcısı vardır ve bu yaratıcı Allahû Teâla’dır.

Her yaratığın dünyaya geliş sebebi vardır.Bu da Allah’a kulluk ve itaattir.Allah’a kulluk yapabilmemiz için önce İslamın şartlarını öğrenmemiz gerekir.Daha sonra inandığımız dini tafsilatlandırmalıyız. Yani hak olan bir imanı arttırmalıyız.Böylece kişi yaptığı işten feyz alır. İslamiyete karşı bakış açısı yoğunlaşır.Her yaptığı işin kendine yarar mı veya zarar mı? getireceğini düşünerek hareketlerden uzak durur.Yapacağı her işi Allah rızası için yapar, herşey için ona sığınır, herşeyin ondan geleceğine inanır. Peygamberimiz (s.a.v.)’e Cebrail aracılığıyla Allah’tan gelen tüm emir ve yasaklara tereddütsüz inanır ve hiçbirini inkâr etmez.

Yaptığı eylemlerin arkasında daima bir ahiret düşüncesi vardır.Bu ahiret düşüncesiyle kişinin Allah ile dostluğu bir kat daha yükselir. Kendine geçmişte yaşayan sahabeleri örnek alır.Başkalarına karşı her an dikkatli davranır.

Yolda tanımadığımız kişiyle dostluk kuramayız. Çünkü onun ne gibi niteliklere sahip olduğunu bilmiyoruz.Fakat tanıdığımız kişiyle de hemen birden dostluk kurulamaz, bunun için zaman gerekir. Allah ile dostluk kurabilmemiz için, Allah’ı tanımamız icab eder.Ve onu tanıdıkça aramızdaki bağ kuvvetlenir.

Kısacası yaptığımız her işi Allah rızası için yaparız.Yapacağımız hareketleri Allah’ın hududunu geçmemek suretiyle yapar ve böylece içimiz müthiş bir huzur bulur.Bu fani dünya da mutlu bir şekilde yaşarız.Onun (Allah) sevgisi sayesinde aramızda bir dostluk meydana gelir.Bu dostluk sayesinde de kendimize olan güvenimiz artar.

“Cenab-ı Hak’tan Allah’ın dostu olmayı niyaz ederiz.”

Cemile DO⁄U

 

ALLAH İLE DOSTLUK...

 

      Besmele ile başlayalım konuya!

      Allah adı, en iyi bir sığınaktır.

      Nimetleri sığmaz ölçü, hisâbâ,

      Çok acıyan affı seven birRabb’dır.

 

“Allah ile dostluk nasıl kurulabilir?” Konu altındaki yazımıza “Besmele” ile başlamak istiyoruz.Niçin? Çünkü Allah’u Teâla dünyada bütün insanlara acıyor; faydalı şeyleri yaratıp herkese gönderiyor.Ahirette Cehenneme gitmesi gereken müminlerden dilediğini ihsan ederek af edecek ve Cennete kavuşturacaktır.Her canlıyı yaratan her varı her an varlıkta durduran, hepsini korku ve dehşetten koruyan yalnız ve tek ulu Allah’tır.

Bizler de bu güzel sıfatlarıyla muttasıf olan Hâlıkımızın adıyla yani önce besmele ile başlayalım.

 

      Her abidin mabûdu, her zakirin mezkuru,

      Her şakirin meşkuru, her kasıtın maksudu,

      Her tabibin matlubu, her aşığın mâşuku,

      Her vaslın mevsûlü olan

 

Sadece rahmet sıfatıyla asilerin günah işleyerek simsiyah hale getirmiş oldukları kapkara defterlerini temizleyen, bir zerre lütfu ile yüzbinlerce günahı mahveden, bir damla gözyaşı ile koca rahmet deryasını coşturan, gazap ateşini söndüren Rabbül alemine hamd olsun.Çünkü O’na adilen hamd bakidir...Seven sevdiğine teşekkür eder; oysa Rabbine hem hamd hem de teşekkür eder; zaten bir nevi ikisi de aynı manaya gelmektedir.

Ayrıca zikreden, şükreden, sabreden ve fikreden, aynı zamanda güzel olan şeyleri kendilerine vird edinen mümin ve müminelerin üzerine olsun.Çünkü bunların hepsini yapan güzide insanlar, ilmi ele alarak yola çıkıyor; iman ve amelle vuslat yoluna o kutlu kervana katılıyor...

Bunun içindir ki ilim okyanusunda dolaşmak güzeldir.Fakat yönümüzü belli edecek manevi pusula lazım ve öyle ibadet gemisine binmeliyiz ki, günah dalgaları bizi batırmasın; dağıtmasın!..

Vel hasıl ilim okyanusunda boğulmayan insan, ancak amel yelkenleriyle iman sahiline çıkabilir.İman sahiline çıkan da dostunun dostluğuna çabuk erişebilir.

Belki de insanın imanı ele alarak yola çıkması kolay olabilir.Fakat yolu bitirmek ve vuslata ermek, her yiğidin harcı değildir.Çünkü şu anda sadece gayri Müslimler değil,Müslüman olduğu halde hak olmayan dinleri seçenler de vardır ki, bunlar bizleri fazlasıyla üzmektedir.Aslında ilmi öğrenirken bile, çeşitli imtihanlara tabi tutuluyoruz sevdiğimiz tarafından.Ama her ne konumda olursa olsun seven sevdiğine katlanır.İşte her türlü sabır, bu imtihanları kazanmak için gereklidir.

Hem neden ve niye sabretmeyecekmişiz ki?

–   Biz (haşa) Hz.Muhammed (s.a.v.) gibi, namaz kılarken boynumuza sarık sarılıp da boğulmaya mı kalkışıldık?

–   Biz Zekeriyya (a.s.) gibi testere ile biçilmekle karşı karşıya mıyız?

–   Biz, (rahat savaşamıyorum) diyerek -savaşa mani olan- kolunu yere yatırıp sonra da ayağını basıp koparan Hz.Muaz (r.a.) gibi bir durumda mıyız?

–   Yoksa İbrahim (a.s.) gibi -alevleri ayyuka çıkan bir- ateşe mi atıldık?

–   Yoksa Hz.Hanzala (r.a.) gibi Allah davası uğruna sevdiğimizden mi ayrıldık?

–   Yoksa Hz.Mus’ab (r.a.) gibi kefensiz mi kaldık?

Onlar gerçek manada Rablerini sevdiler ve sabrettiler; sonuçta da imtihanı kazandılar...

Ya bizler?!..

İnşaallah biz de sabredeceğiz ki, hem imtihanı kazanmış hem de vuslata erişmiş olalım.

Unutmayalım ki, her zorluğun ardından bir kolaylık vardır...

Düşünelim; Çünkü Mevlamız bize Kur’an’da tekrar tekrar düşünmemizi hatırlatıyor.

` ` `

Ağır gelen sıkıntı ve üzüntü anında büyükleri hatırlamak, çok önemli bir teselli kaynağıdır.Peygamberleri, evliyayı, hayatı tertemiz geçmiş Allah dostlarını, çektikleriyle, çileleriyle, ızdıraplarıyla bilmek ve anlamak mühim bir üzüntü ilacıdır.

O güzel insanların yaşadığı acılar karşısındaki bizim çektiklerimizin çok basit ve küçük kaldığını görmek, derdimizi hemen azaltacak ve bizi şikayet etmekten vazgeçirecektir.Allah’ın en seçkin kulları olan peygamberler içinde öyleleri var ki, bir kısmı kendi milletleri tarafından hem de en ağır işkencelere maruz bırakılmış ve öldürülmüşlerdir.

Bilindiği gibi Zekeriyya (a.s.) testereyle ortadan ikiye biçilmiştir.

Yahya (a.s.) ise, başı kesilerek şehit edilmiştir.

İsa (a.s.) ise zalimlerin ellerinden kurtarılarak göklere yükseltilmiştir.

Efendiler efendisi, Allah’ın son Rasûlu Hz.Muhammed (s.a.v.) ise en ağır işkencelere, saldırılara, hakaretlere uğramıştır.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi onlar ve onlar gibi bir çoğu, sevdiler ve sevdiklerine kavuşmak için her şeye göğüs gerdiler... Çünkü onlar, sevginin ne olduğunu bildiler ve Marifetullah’a erme iştiyakıyla hayat sürdüler.

Aynı zamanda onlar -bizim sandığımız şekliyle bir- hüzün yaşamadılar.

Onların tek hüzünleri ise, Mevla’ya bir an evvel kavuşmanın hüznü idi.

Elbette bu mutsuzluğun adı hüzün değildi.Sevgililerine yani Mevla’ya kavuşacakları mutluluk hüznü idi...

Bu demek oluyor ki, onlara acı olan, mutsuzluk tattıran hüznü yaşamadılar. Çünkü hüznü gideren sevgi onları iç dünyalarını kaplamıştı...

Evet... onların hüzünleri mutluluğa döndü. İnsanın içinde, ekmek kadar, su kadar, hava kadar, muhtaç olduğu bir duygu var...

İşte ruhumuzun temel ihtiyacı olan bu duygunun adı sevgidir. Sebebi bilinsin bilinmesin, bütün hüzünlerin ilacı, bütün dertlerin davası işte bu sevgidir.

Allah’ın Rasûlu (s.a.v.) kendisine olan sevgimizi belli etmemizi istiyor.Eğer gerçekten seviyorsak bu sevgi hayatımıza tam olarak yansımalıdır.İşte bu sevgi yüreğimizdeki hüznü, üzüntüyü, sıkıntıyı sürüp çıkarmalıdır.

Unutmayalım ki, sevginin coşturduğunu sevinçlerle yürekler sıkıntıdan arınır.

Ama asıl sevilmesi gereken, hissettiğimiz sevgiyi bize yaşatan o gülün eşsiz mimarı olan, en güzel sıfatlarla muttasıf olan o yüce MEVLÂ’yı sevmektir.

O’nu sevmek ise onun buyruğundan geçer.Onun buyruğu ise neticede cemalullaha kavuşturur.Sevdiğimiz insanlara olan sevgi her zaman sınırlı ve seviyelidir.Oysa güzelliğini sayamadığımız sonsuz güzelliğe sahip olan Mevla’nın sevgisi ne sınırlı ne de seviyelidir.Ebedi ve ezelidir; daimidir.Evet; Rabbimizle iletişim kuralım ve tüm üzüntülerden kurtulalım.

Rabbimizle iletişim kurmanın dindeki adı duadır.

Ekmek kadar, su kadar, hava kadar herkes ona

muhtaçtır.

Eğer kendi yapımızı tam olarak bilirsek Rabbimizi o nispette biliriz.Aczimizi, zayıflığımızı, fakirliğimizi idrak edersek, güvenip dayanacağımız el açıp ağlayacağımız bir Rabb ararız.Ve ciddi bir arayışla da O’nu hakiki isim ve sıfatlarıyla buluruz. İnsan yapısı ve yaradılışı hiç şüphesiz bize yaratıcıyı gösteriyor.Böyle bir varlık, ancak öyle bir yaratıcının eseri ve sanatı olabilir.Bu bakımdandır ki bazı batılı düşünürler,

“Eğer yaratıcı olmasaydı bile onu var etmek gerekirdi” demişlerdir.

Onun varlığının zaruri oluşunu böyle tersinden de olsa itiraf etmişlerdir.Onun varlığını bize kimse söylemese bile, içimizdeki bin bir duygu onu bize fısıldayacaktır.İçimizdeki bu duygular, özellikle de bazı zamanlarda çok açık ve net olarak bize seslenirler.Bir musibet anında, beklenmeyen bir tehlike sırasında, çaresiz bir hastalık kapıyı çaldığında gayri ihtiyari eller ona açılıverir.

Bir ömür boyu hatırlamayanlar bile -böyle zamanlarda- birdenbire kulluğunu hatırlar...

Kalplerin üzerini kaplamış olan manevi kirler, paslar, toz ve topraklar atılır ve temizlenirse,

O zamana kadar hissedilmeyen bir inanç, sahibini de şaşırtan bir biçimde varlığını hissettirir.İlk defa karşılaşılan bu duyguya hiç de yabancılık duymaz; tam tersine biriktirilmiş bir hasretle sığınılır, gönül açılır, eller açılır.Yaratıcının varlığı bütün güzelliklerini hissettire hissettire içinizi sımsıcak doldurur.

 

` ` `

 

Batılı, doğulu, Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Ateist hiç fark etmez...Bunu yaşamak için insan olmak kafidir.İnancı sağlam ve güçlü olanlar, zaten Rabbi ile irtibatsız yaşayamaz.İrtibat kesilmesi, içinin yani ışığının sönmesi demektir ki, kendini az çok bilen kimse, buna kolay kolay katlanamaz.

Ne yazık ki, günümüzün insanı bu içkararmasını çok sık yaşamaktadır.Bu da haddizatında çekilen sıkıntıların temel sebebidir.Gerçekten Allah’tan uzaklık, insan ruhunun katlanamayacağı bir azaptır.Manevi gücünü yitirmiş, ümidi söndürülmüş, yaşama sevincini bitirmiş bir insan, yeniden kendine gelebilmek için önce Cenab-ı Hakk’ın huzuruna gelmelidir; gelmesini bilmelidir.Huzura gelmek, huzurda huzur bulmak, kaybettiği maneviyatı yeniden kazanmak ne kadar önemlidir.Bu, aslında önemli olduğu kadar da kolay, sade ve külfetsizdir.Sakin bir köşede elini ve gönlünü Rabbine açmak, rahmetine sığınmak, büyüklüğüne dayamak, -idrak edebilenler için- ne büyük bir huzur vesilesidir.Dua alışkanlığı olmayanlar, böyle bir teselliden kendilerini mahrum etmektedirler.Ne mutlu bize ki, gücü, eşsiz yaratıcılığı ve merhameti sonsuz bir sahibimiz, bir yaratıcımız var. O bizi bizden fazla sevmektedir.Daha da güzeli bize çok yakındır.

Hem de şah damarından daha yakın olduğunu kendisi bize açıklıyor. Böylece bizim de kendisine yaklaşmamızı istiyor.

      İşte bu yakınlaşmanın en güzel yolu duadır.

      Dua bütün ibadetlerinde özüdür.

      Dua kendimize yakın bulduğumuz

                     Rabbimizi anmak demektir.

Dua o güzel dostla, Rabbimizle konuşmak demektir.Cenab-ı Hakk’ı tanımamın, O’nu bilmenin, bulmanın, sevmenin ve sığınmanın yolu duadır.Gözyaşı da böyle bir duanın samimi arkadışıdır.İşte böyle sınırsız bir saltanatla iletişim kurmak, aciz ve fakir bir kul için ne büyük şereftir.Böyle muhteşem bir teselli ile hem beden, hem de ruhsal rahatsızlıklarımız sükûnet bulmaz mı?

Bizim insanî özelliklerimiz yalvarmayı, O’nun ilahi vasıfları da yalvarmaya -mukabele etmeyi- gerektiriyor.Biz yalvarabilirsek yaradılışımıza uygun davranmış, kişiliğimizin bir ihtiyacını ifa etmiş oluruz.Ama O’na ellerimizi açamazsak onun hiçbir kaybı söz konusu değildir.Zarar ve mahrumiyet bizedir.Yüce yaratıcıya dua için hiçbir formaliteye, şekle ihtiyacımız yoktur.Her yerde her an her duygu yoğunluğunda O’na dua edebiliriz.

Öyleyse neden bu imkanı gereği gibi kullanamıyoruz?!..

Ellerimizi fanilerin faniliğine açmaktansa, baki olan Mevla’nın bakiliğine el açalım ki, öteler aleminde baki meyveler bizim olsun.

Her fırsatta hatırlatmaya çalıştığımız tek şey şudur: O’nun bize tek dost olduğu ve baki olduğu Mevlamız, zaten ‘benden isteyin’ buyuruyor. Çünkü huzurunda tek diz çökülecek, önünde tek ruku edilecek, ancak önünde -secdelere- kapanacak Allah, Allah, Allah’tır (c.c.).

Öyleyse bir an evvel Mevla’yla dostluğumuzu kurmaya, onu yoğunlaştırmaya ve samimi olmaya çalışalım ki, O’nunla aramızda bir dostluk gerçek köprüsü kurulsun...

Ve yine;

Gecenin son üçte birine randevumuzu ayarlayalım, ellerimizi semaya açalım, boynumuzu Mevlamıza bükelim.

Ve yine;

 

O kutlu saatte bizleri randevuya kabul ettiği için mutluluk gözyaşları akıtalım.Çünkü Mevlamız “Bana bir adım gelene ben yürüyerek gelirim” buyuruyor.Bu, bizim için O’nun huzurunda kabul edilişimizin bir işaretidir.

Öyleyse geç kalmayalım, tüm güzellikler için gözyaşlarıyla gecenin son üçte birindeki randevuya evet geç kalmayalım.Ama bu randevunun da bir takım yolları var.Sıcacık yatağından kalkacaksın, hem de öyle bir vakitte uykunun en tatlı ve en koyu olduğu vakittir.Hele bir de kış ayıysa kalkacaksın, seni donduracak suyla abdest alacaksın...

Ama bu, bilene, düşünene, sevene zorluk değil şereflerin şerefi.Çünkü seven sevdiği için her şeye katlanır ve her şeyi göze alır.

Çünkü O’nu seviyor, ne isterse ona Mevla verecek.Kullak sadece O’nadır. “Allah’ım yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.”(Fatiha 5). Başka kimden yardım dileyebiliriz ki?

“Ey Rasûlum!Kullarım sana beni sorunca (haber ver k) işte ben muhakkak yakınımdır.Bana dua edince, Ben dua edene icabet ederim.O halde onlarda benim davetime (itaatle) icabet ve bana iman (da devam) etsinler.” (Bakara 186).

 

` ` `

 

Allah (c.c.) kullarına yakındır.Yeter ki kullar yaklaşsın, Hakk’a dönsünler. Hem öyle yakındır ki; “Biz ona şah damarından daha yakınız.”(Kaf/16). “Nerede olursanız O sizinle beraberdir.”

Evet... Her şeyin evveli O, ahiri O, zahiri O, batını O, Ve her şeyi bilen yine O (c.c.)

      Ömür kısa, dönüp gidilecek yine Allah’tır.

          Başka yer başka kapı yok ki.

fiair ne güzel söylemiş:

      Her şey geçer kalır hak,

      Sen hak ile beraber olmaya bak!

 

İnanç sahibi her insan Allah (c.c.) ile olmak, Allah’a (c.c.) yakın olmak ister.Özellikle Peygamberlerden, sıddıklardan, mü’minlerden hep bu arzu duyulur, bu dua yükselirdi.

Nitekim Kur’an’ı Kerim’de bu konuda pek çok dua örneği vardır.

“Zekeriyya’yı da (an); Hani o Rabbine şöyle niyaz etmişti.Rabbim! Beni yalnız bırakma!Sen varislerin en hayırlısısın. Her şey sonunda senindir.” (Enbiya/89).

Yunus Emre de hep Hakka yakınlığı aradı.

      Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlam seni

      Seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlam seni

      Sular dibinde mahiyle (balık) sahralarda ahu ile

      Abdal olup “ya hu” ile çağırayım Mevlam seni

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle yalvarırdı:

“Allah’ım beni bir an nefsime bırakma.Bana verdiğin iyi şeyleri geri alma.Göz açap kapayıncaya kadar bile nefsimle bırakma!”

Allah (c.c.) ile beraber olmalı, yalnız kalmamak için... tutunacak en iyi merci... her türlü kötülükten uzaklaşmanın yolu işte budur.Kabirde, mahşerde mahzun olmamanın yolu, Hakk’a yakın olmaktır. Allah (c.c.) kullarına yakın, kulların yakınlığından daha da fazla yakındır.

Hadis-i Kutside beyan buyuruyor; “Kulum bana bir karış yaklaşırsa Ben bir arşın yaklaşırım. Kulum bana yürüyerek gelecek olursa ben ona koşarak gelirim.”(Ramuz-ül Hadis: 328).

Yüce Mevlamız kendisine yaklaşmanın, yakın olmanın yolunu da gösteriyor:

– “Secde et yaklaş...”(Alak/19) buyuruyor.

– Hakk’a yakın olmanın yollarından birisi, belki de önemlisi namaz...

– Allah’a (c.c.) giden yol, secdeden geçiyor.

Allah Rasûlu bildirdiler:

“Kulun, Allah’u Teâla’ya (c.c.) en yakın olduğu an secde halidir.” (Ramuz-ül Hadis: 79). Hakka yakın kullar hep secdelerde görünmüştür.Gözyaşları ile seccadeleri ıslatmıştır.Bu hallerini de, insanların uyuduğu saatlerde gecenin karanlığında devam etmişlerdir.

Fudalyl bin İyad;

– “Güneş batarken Allah ile baş başa kalacağım diye sevinirim.Güneş doğarken de insanlar ile uğraşacağım diye üzülürüm.”diyor.

AliB. Bekkar;

– “Kırk senedir beni üzen tek şey sabahın olmasıdır.” diyor.

 

` ` `

 

Hakk dostları, geceyi Hakk’a yakın olmak için beklerlerdi.Miracın gece olmasındaki hikmeti sezer gibi... Hakka yakın olanlar hiçbir şeyden korkmazlar.Allah (c.c.) kendisine itaat edenleri korur.

“Dikkat edin, şüphesiz Allah dostları için korku yoktur.Onlar mahsun da olmazlar.”

Biri gelip İbni fiirin Hazretlerine şöyle demiş:

“Ben geceleri korkulu rüyalar görüyorum.Kötülüğe işaret gibi görünen bu rüyaların bana bir zararı olabilir mi?”

– “Sen gündüzleri Rabbinin emrine uygun hareket et, geceleri gördüğün rüyalardan korkma.Uyanıkken Rabbine itaat edene uykuda iken gördüğü zarar vermez.”

Seven sevdiğine kıyar mı?Kulu Rabbine itaat ve ibadet edince, Rabb’i onu sevmez mi? Muhabbetini esirger mi? Sevgisini esirger mi?

İslam alimleri Allah ve Rasûlune muhabbetin farzı ayın olduğunu bildirmişlerdir.Mü’minler Allah’u Teâla’yı (c.c.) kafirlerin putları sevmelerinden daha çok severler.Kulun Rabbini tam olarak sevmesi, ancak Rasûlullah’a tabi olmakla mümkündür.Allah sevgisinin girdiği bir gönül sahibi, ne kadar da bahtiyardır.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyurulur:

“Padişahlar bir memlekete girdikleri zaman o memleketi ifsat (harap) ederler ve o memleketin azizlerini zelil kılarlar. (Neml/34).

Tasavvuf ehli bu ayeti celilenin Hakk Teâla’nın (c.c.) muhabbeti ile alakalı olduğunu beyan etmiştir.Burada padişahlardan maksat Allah (c.c.) muhabbeti, memleketten maksat ise KALP’tir; gönüldür... Allah’u Teâla’ya (c.c.) muhabbeti iddia edip günah işlemeye devam edenin bu iddiası ise yalandır.Çünkü muhip (seven) mutlaka mahbubuna (sevgilisine) itaatkar olmalıdır.Hem onu sevdiğini iddia ediyor hem de ona isyan mı ediyorsun?

Her gün Allah’u teâla (c.c.) şöyle nida eder:

“Her gün seni çağırıyor, huzuruma davet ediyorum.Sen ise, beni bırakıp başka tarafa gidiyorsun.Verilen dünya nimetleriyle meşgul olup nimet veren Beni unutuyorsun. Halbuki bu dünyalıkları sana beni zikretmen ve kulluk etmen için verdim.”

İnsanlar muhabbet (Allah sevgisi) hususunda 3 kısımdır:

1.Avam

2.Havas

3.Havas’ül Havas

Avam: Bunlar kendilerine bol bol ihsan ettiği için Allah’u Teâla’yı (c.c.) severler.

Havas: Bunların Allah’u Teâla’ya muhabbeti her türlü noksan ve lekelerden beridir.

Havas’ül Havas: Bunların Allah’u Teâla’ya (c.c.) olan muhabbetleri, sevdiğinin nurunu görünce ona eğilen aşığın aşkından ibarettir.Sevilen, sevenin gerçek muhabbetine muttali olduğu zaman aralarındaki perdeyi kaldırıp onu yüksek ve kapalı ilim ve sırlara muttali kılar. (Tenvirül Kulûp s. 4)

İmam Ahmet bin Hanbel (r.a.)fieyban-i Rai’ye giderek ondan fiems Suresi 9. ayetin manasını sorar. “Nefsini ayıplardan temizleyene, melekütten öyle hediyeler gelir ki, bunları ne göz görmüş ne de kulak işitmiştir.” cevabını alır.

 

` ` `

 

Hz. İbrahim (a.s.), ruhu şeriflerini almak üzere Azrail geldiğinde;

“Halil’in, Halil’inin (dostun, dostunun) ruhunu aldığını gördün mü?” der.

Bu sırada Allah’tan şöyle nida gelir. “Hiç dostun dostuna kavuşmak istemediğini gördün mü?” Bunun üzerine İbrahim (a.s.),

“Çabuk gel dostu dosta kavuştur” der.

 

` ` `

 

Abdul Bari anlatıyor:

Kardeşim Zinnun-i Mısri ile beraberdik.Çocukların bir fakiri taşladıklarını gördük. “Kardeşim zinnun bundan ne istiyorsunuz?” diye sordu bu deli bir adamdır.Allah Teâla’yı gördüğünü iddia ediyor dediler. Adama yaklaştık o da güzel simalı bir genç olup ariflerin simasını yüzünde aksetmiş olduğunu gördük.Selam verip “çocuklar Allah’ı gördüğünü iddia ettiğini söylüyorlar,” dedik.

Bunun üzerine “Benden vazgeç ey terabel eğer Allah’ı göz kırpmaktan daha az bir zaman görmesem der derhal ölürüm,” dedi ve muhabbet üzerine bir şiir söyledi.Ona ‘sen deli misin?’ diye sorduk. “Yer ehlinin yanında evet ama gök ehlinin yanında hayır” dedi.Allah’la halin nasıldır? diye sorduk. “Tanıdığımdan beri ondan ayrılmadım” dedi. “Onu ne zamandan beri tanıdın.”“Benim ismimi deli kıldığından beri” dedi.

Allah’u Teâla Davut (a.s.) şöyle vahy eder:

“İnsanlara tebliğ et; bildir bana muhip olanın habibiyim, sevgilisiyim, zikrimle ferahlananın ferahlatıcısıyım, sohbetimi gerekli kılana sohbet ediciyim, bana itaat edenin mutiiyim.Nitekim yine hadisi kutside buyuruldu ki; “Kulum bana kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili olan bir şeyle yaklaşamaz; kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder.Nihayet ben onu severim.Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” (Sahihi Buhari tercemesi cilt 14 s. 6424).

Rivayet edilir ki; Basra ehlinden biri gözleri beyazlayıncaya kadar ağladı. Ve dedi ki:

“İlahi seni ne zamana kadar göremeyeceğim.İzzetine kasem (yemin) ederim ki, eğer aramızda yanan ateş de olsa inayetin ve tevfikinle sana vasıl oluncaya kadar senden başka hiçbir şeye razı olmam.”

İbrahim bin Edhem (r.a.) buyurdu ki; Lübnan dağlarında bir gencin ayakta dikilerek şöyle dediğini duydum:

“Ey kalbim ona muhip nefsim (bedenim) ona köle ve şevkim ona şedid olan, seni ne zamana kadar göremeyeceğim?”

Ona dedim ki: Allah sana rahmet etsin.Allah’ı sevmenin alameti nedir?

– “Allah’ı zikretmeyi sevmektir,” dedi.

– “Özleyenlerin alameti nedir?” dedim.

– “Hiç bir halde onu unutmamaktır” dedi.

Evet... muhabbetten daha üstün bir şey yoktur.Çünkü hadisi şerifte bu muhabbet sevilene mutabaat, yani ona uymak, ona tabii olmakla belli olur.Evet, mutabaat olmadan, tabii olmadan muhabbet olmaz.Hristiyanlar sözde Hz. İsa’yı sevdiklerini iddia ederler.Fakat bu iddia doğru değildir.Çünkü onun yolundan gitmiyorlar.

Ayeti kerimede mealen buyurulur ki;

“Hepiniz Allah’ın ipine tutunun...”

Rabbimden tüm kulların kendi ipine sımsıkı sarılması niyazıyla sözlerime son veriyorum.Bu sözleri ben aciz ve fakir kuluna yazdıran ve bunları bana yazma imkanı lütfeden, izin veren yüce Rabbime sonsuz hamd ve sena ile şükürlerimi O’na arz ve takdim ediyorum. Bu vesile ile bizleri bu güzel konuyu hazırlamaya teşvik eden saygıdeğer FeyzullahBirışık’a teşekkür ediyorum.

Ayrıca bu konu hakkında gerek kitaplarından, gerek fikirlerinden faydalandığım insanları da Rabbim kendisine hakiki dost edinsin inşaallah.

Ve sözleri yine gülün eşsiz mimarı olan tek dayanak ve sığınağım Rabbime emanet ediyor ve hakkımızı helal etmenizi diliyorum.

Semiha GÜMÜfi


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR?

 

Konunun ana hatlarının oluşturulması açısından konuya şöyle başlyabiliriz: Allah(c.c.)’ın düşmanlarını düşman, dostlarını da dost bilmemiz başka bir deyişle Allah(c.c.)’ın düşmanlarını dost edinmememiz ve dostlarını da düşman edinmememiz lâzım gelir.

Allah (c.c.) korusun, bunların aksini yapacak olursak sonumuz hüsran olur, cehennem azabına mahkûm olur ve ebedi olan cennet nimetlerinden mahrum kalırız.Nitekim bir ayet-i kerime’de:

“Ey iman etmiş olanlar benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin.Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken onlara sevgi gösteriyorsunuz.Halbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı sizi ve peygamberi yurdunuzdan çıkarıyorlar.Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve kazanmak için çıkmışsanız onlara nasıl sevgi gösterirsiniz?Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden kim bunu yaparsa şüphesiz ki doğru yoldan sapmış olur.”

fiüphesiz ki İslam; sevgi, barış, kardeşlik, hoşgörü dinidir, bundan dolayı insanları İslâm çatısı altında toplamayı amaçlar.İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık etmeyenlere saldırmayı Allah (c.c.) yasaklamıştır.İslâm; müslümanlara saldırmayı, İslâm hakimiyetini ortadan kaldırmayı şiar edinenler ile müslümanları İslâm’dan ve yurtlarından edenleri dost edinmemelerini ve bunlarla mücadele etmeyi emreder. Bazı ayetlerde Allah(c.c.) şöyle buyuruyor:

“Sizinle din uğrunda savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayanlara iyilik yapmanız ve adil davranmanızı Allah yasaklamaz.Doğrusu Allah adil olanlara sever.” (Mümtahine, 8)

“Allah yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar.Kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”(Mümtahine, 9)

Başka ayetlere baktığımızda:

“Göklerin ve yerin mülkü hakikaten Allah’ın olduğunu ve sizin için Allah’tan başka bir yar ve yardımcı olmadığını bilmez misin? (Bakara, 107). Bu ayet Allah (c.c.)’tan başka dost tanınmamasını ve Allah (c.c.)’tan başka yar ve yardımcısının olmadığını hatırlatır.

“Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler.Kim böyle yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur.Ancak onlardan sakınma haliniz müstesnadır.” (Al-i İmran, 28)

Bu ayet mü’minin mü’minden başka kimseyi dost edinmemesini emreder. Hangi koşulda olursa olsun sadece ve sadece onlardan gelecek kötülüklerden ve tehlikelerden sakınması hariç.

Yine bir ayet-i kerimede:

“Ey iman edenler!Sizden olmayanı dost edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan geri kalmazlar.Sıkıntıya düşmenizi isterler.Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır.Sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür.Size ayetlerimizi açıkladık eğer düşünürseniz.”(Al-i İmran, 118).

 

Bu ayet de dostlarımızın sadece inananlardan olmasını emreder.İnanmayanlarla dost olmamızı men eder.Onların göstermelik sevgi ve saygılarına aldanmayalım, ellerinden gelirse bizleri bir karış suda boğacaklarını da unutmayalım. Malumunuzdur ki günümüze baktığımızda ABD’nin başını çektiği medeniyet harikası (!) birkaç ülkenin ve ABD’nin her tarafı kana buladığı, dünyanın dört bir yanında terör estirdiğine şahid oluyoruz.

Bir de Bush’a –Medeniyet abidesine(!)– bakın, genelde müslümanların kutsal günlerinde İslâm âlemine mesaj göndererek: “Amacımız müslümanlara saldırmak değil, terörü yok etmek, dünyayı terörden kurtarmaktır” gibi laflar eder olduğuna çokça şahid oluyoruz. Dünyadaki en büyük terörün kendisi olduğunu bilmiyor mu dersiniz.Bilakis müslümanların en büyük düşmanı ve dünyanın en büyük terörüdür. Biz müslümanlar da kalkmış ABD’yi destekliyoruz (Hem müttefiki olarak hem de ürünlerini satın alarak: Sizi –müslümanları– ABD müttefiki olmamaya ve ABD ürünlerini almamaya davet ediyorum.Unutmayalım ki verdiğimiz paraların kurşun olarak müslüman kardeşlerimizin ölümüne sebep olduğunu) Bizim en büyük düşmanımız olduğu halde...

Bunca İslâm ülkesi varken niçin Avrupa, niçin ABD?

Niçin Yahudiler, niçin Hristiyanlar?

Müslümanlar dururken...

Bir ayette Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Sen onların dinine uymadıkça ne Yahudiler ne de Hristiyanlar senden razı olurlar. De ki: ‘Allah’ın hidayeti asıl hidayetin ta kendisidir.’ fiayet sana gelen ilimden sonra sen onların heva ve heveslerine uyacak olursan and olsun ki senin için Allah tarafından ne bir yar ne de bir yardımcı bulunur.”

Yani, Yahudilerin ya da Hristiyanların dinine uyarsan senden razı olurlar.Heva ve heveslerine de uyarsan da Allah tarafından sana bir yardımın olması söz konusu değil; aksine tehdit, azap, sonu hüsran bir çıkmaz söz konusudur.

Biz müslümanlar imanın şartlarına kalpten inandıktan, İslâmın şartlarını uyguladıktan, salih amel, güzel ahlâk işler davranışlarda bulunmakla ve içki, kumar, faiz, zina, hırsızlık vb. gibi haramlardan kaçınmakla; Allah(c.c)’ın bizi yapmakla mükellef tuttuğu davranışlarda bulunmak ve bizi yapmakla yasakladığı davranışlarda bulunmamakla ancak Allah(c.c.) ile dost olabiliriz.

Kur’ân ve Sünnet yolundan ayrılmamalıyız.Hayatımızın her safhasında Kur’ân ve Sünnet ışığı ile yol almalıyız.Çevremize bir bakalım, Kur’ân ve Sünneti kaynak olarak hayatına tatbik eden insanların azlığından şikâyet edeceğiz.Ama hiç düşündük mü, ülkemizde neden zina, hırsızlık, içki, kumar, faiz vb. gibi haramların arttığını? Çünkü Kur’ân, Allah (c.c.)’ın kelâmıdır. Kur’ân Allah (c.c.)’a şirk koşmayın, haksız yere adam öldürmeyin, içki içmeyin, zina etmeyin, faiz yemeyin, hırsızlık yapmayın, namuslu olun, helal lokma yiyin, hakka hukuka riayet edin, haram servet yığmayın demekte, Kur’ân bize sevgiyi, saygıyı, şefkati, merhameti, fazileti, hikmeti, medeniyeti öğretmekte; ana-babaya itaat etmeyi, misafire hürmet etmeyi, fakir-fukaraya yardım etmeyi, yetimi gözetmeyi, fakir-fukaraya hor bakmamayı, küçük görmemeyi, mazlumlara zulmetmemeyi, hiç kimseyle alay etmemeyi, hiç kimseye kötü lakap takmamayı emreder.

Bunlar Kur’ân-ı Kerîm’de geçen ve ben müslümanım diyenlerin iyi davranışlarda bulunmakla ve iyi davranışları teşvik etmekle; kötü davranışlarda bulunmamak ve kötü davranışlardan sakındırmakla ilgili sadece birkaç emirdir, yasaktır.Daha bunlar gibi nice emir ve yasaklar, hikmetler, öğütler, kıssalar... Kur’ân-ı Kerim’de mevcuttur.Çünkü Kur’ân müslümanın hayatının yaşanması için vazgeçilmez bir hikmet, Peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.v.)’in en büyük mucizesidir.Peygamberimizin ahlâkıyla ahlâklanmalıyız.Peygamberimiz’in ahlâkı ise Kur’ân ahlâkı üzerine kurulmuştur.Yani Hz.Muhammed (s.a.v.), Kur’ân’a göre yaşamını sürdürmüştür. Ümmetinin de Kur’ân ile ahlâklanmasını istemiştir.Nitekim, Veda Hutbesinde de Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Ey mü’minler!Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız.O emanetler: Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamberinin sünnetidir.”

Sünnet ise Peygamberimizin hal ve hareketleridir.Peygamberimizin hal ve hareketini Kur’ân ahlâkı ve Kur’ân’ın hayata uygulanış biçimi oluşturur. Hayatımızın her safhasında Kur’ân ve sünneti tatbik etmeliyiz.Ufak da olsa hiçbir işimizde taviz vermemeliyiz.Versek bile hemen tevbe ve istiğfar etmeli,Allah (c.c.)’a sığınmalıyız.Unutulmamalıdır ki ufak tavizler büyük tavizlere sebebiyet verir.Nitekim, Veda hutbesinde de Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:“... Ufak tefek işlerinizde ona (şeytana) uyarsanız, bu da onu memnun edecektir.Dinimizi korumak için bunlardan da sakınınız.”

İnsanlarla dünya için dost olmamalı, Allah (c.c.) rızası için dost olmalıyız ve bundan dolayı da korunanlardan / müttakilerden olduğumuz için dostluğumuz ahirette de devam edecektir, inşallah. Müslüman olan bir kimse her işinde Allah (c.c.) rızasını gözeterek herhangi bir iş yaparsa yaptığı her işi (oturuşu, kalkışı, yatışı, yiyişi, içişi, alış-verişi...) ibadet niteliği kazanır.

Allah(c.c.) katında dünyadaki mevkii, makam, statü, zenginlik, fakirlik, güzellik, çirkinlik, önemli değil yani bir değer ifade etmez.Asıl önemli olan ‘Takva’dır.Yani kulun Allah (c.c.) katındaki mevkisi, Allah (c.c.)’tan korkma derecesidir.Allah (c.c.)’tan korkarak O’nun emrettiklerini yapmak, yasaklarından kaçınmaktır.Ancak takva sahibi (muttaki/korunan) olarak Allah (c.c.) ile dostluk kurabiliriz.

Nitekim aşağıdaki ayetlerde bunu rahatlıkla görebiliyoruz ve bu kimselere korku olmadığını rahatlıkla teşhis edebiliyoruz:

O gün müttakilerin dışında dostlar birbirine düşman olurlar.”(Zuhruf, 67)

“Ey kullarım, bugün size korku yoktur.Ve siz üzülecek de değilsiniz.” (Zuhruf, 68)

“Onlar ki ayetlerimize iman etmiş ve müslüman olmuştur.” (Zuhruf, 69)

“Siz ve eşleriniz ağırlanmış olarak cennete giriniz. (Zuhruf, 70)

Bu okuduğunuz ayetler konu ile ilgili sadece birkaç ayetti, bunun gibi daha nice ayetler mevcuttur.

fiüphesiz, korunanların, takva sahiplerinin Allah (c.c.)’ın dostu olabileceğini ve takva sahibi olunarak Allah (c.c.)’ın dostu olabileceğimizin fakında olalım, ona göre hareket edelim az da olsa ya da küçük de olsa günah işlemeyelim ya da günah işlemeye sebebiyet verecek hareketlerden ve yerlerden kaçınalım.

fiüphesiz, korunmayanların Allah (c.c.)’ın emirlerinden kaçanın, yasaklarından sakınmayanın, günah işlemeye devam edenin, şeytanı dost edinenin, Allah (c.c.)’ı inkâr edenin, Allah (c.c.)’a şirk koşanın yerinin de cehennemin kızgın ateşi alacağını ve bunun gibi daha nice azapların çekileceği yer olacağını aklımızdan çıkarmayalım.

Selam ve Dua İle

Fiemanillah

Halim MAVİ


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULUR?

 

Allahû Teâla bize can damarımızdan daha yakındır.Allah her zaman bizimledir.Onunla şimdiden dostluk kurmazsak ileride çok acı çekeriz.Zaten Allah bizim onunla dostluk kurmamızı ister.

Allah ile dostluk kurmak bana göre şöyledir; “Önce Allah’tan korkmalı, O’nun emir ve yasaklarına uymalı, sürekli ibadet içinde olmalı, dünya işlerinden uzaklaşıp Allah’a sürekli dua etmeli, gece gündüz onu düşünmeli ve O’na gerçekten sevgi göstermeliyiz.”

Mehmet ARIKAN

 

Allah’tan korkarak Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak hayır ve şerin Allah’tan olduğuna inanarak sabretmek tevekkül olmakla bol ibadetle dua ederek Allah ile dostluğun kurulacağına inanıyorum.

Nazende ARIKAN

 

Allah’tan korkmalıyız, ibadet etmeliyiz, dua etmeliyiz, namaz öğrenmeliyiz.

Faruk ARIKAN

 

KURTÇUK

 

Ağır bir depresyondayım. Ah vah etmiyorum. Bilâkis, binlerce teşekkür ediyorum bu derdi verene.Böyle hasta olmaya devam edersem, şifa bulacağım, zannediyorum. Sağlıklı olsam, şımarabilir, O’ndan uzak yaşayabilirdim.O’na eğilmeden, O’nu kıpırdamadan, aptalca, küstahça, nankörce. Gözünü seveyim hastalığın! İnsanı nasıl da olduğu yerden düşürüyor, melâki ediyor?..

Doktora gittim.Elime kalın bir reçete tutuşturdu.Ha, bu arada... Sizde hasta olmalısınız.Hasta olmasanız da, hasta olmaya çalışmalısınız. Hayır, sandığınız gibi değil, delirmedim.Hatta daha akıllıyım şimdi.Siz benim gerçekten hasta olduğuma mı inandınız şu anda?Yoo yoo...

 

Ahşap ruhumun âhen kurtları siz selâm

fierefler getirdiniz bedeninden Eyyub’u

Merhume kulağıma ettiğiniz bir kelâm

N’olur beni gözlerinde diriltsin Mahbub’un...

 

İstiyorum ki çiselenen rahmet, sağanağa dönüşsün.Ben de bu akıntıya kapılayım. Gide gide Nur!’uyla birleşeyim.Ona döküleyim. Sizce;

 

Neden nurlu kalayım, nuranur olmak varken

Yardım edin kurtlarım, benden Ben’i kovarken

 

Perâkende çarpamazsın yüreğim, “O” varken

Beni içine toplayın Biricik Mektub’un...

 

Olay bu... Düşündükçe, kurtçuklara ne kadar ihtiyacım olduğunu anlıyorum.Ne de güzel temizlerler insanı kimbilir?.. Ne o? Mideniz mi bulanıyor? Yapmayın... Eyyup (a.s.) bile kurtulmak istemedi onlardan.fiifa vermeyi Rabbi istedi.Öyleyse bana “Afiyet olsun!” demek düşer:

 

Ahşap ruhumun öhen kurtları buyrun, buyrun!

O’na aç kalmam için karnınızı doyurun

Gül kokan libasını giydiğim anda durun!

Muhammed’in, Mustafa’nın, Ahmed’in,

Mahmud’un...

 

İşte bu!.. Elimdeki reçeteye bir baktım ki, 6666 tane ilâç...Kurtuluşum, bu haplardaymış. Bakın anlatayım. İlk yapacağım, her gün 40 ölçek “Fâtiha” içmek... Aman Ya Rabbim!Size bir şey söyleyeyim mi?Bunun tadı hiç bir şeyde yok.Rabbimle karşılıklı konuşuyorum, O bana, ben O’na... Müthiş bir şey!.. Sonra, ciğerlerime temiz havayı doldurmak için, Bakara sırtlarına doğru yürüyorum.Ellerimi açıp, karınca kararınca, dua’ya dolanıyorum: “Rabbimiz! Unuttuk ve yanıldıysak, bizi mes’ul tutma. Rabbimiz!Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yük yükleme. Rabbimiz!Bize gücümüzün yetmeyeceğini taşıtma.Affet bizi.Bağışla bizi. Sen Mevlâmızsın bizim...Kâfirler gûruhuna karşı bize yardım et!” Üzerimden bütün yüklerin alındığını hissediyorum.Kuş gibi hafiflemenin bir yolu da bu duadan geçiyor olmalı...

Âl-i İmran ovalarını şaşkın ve sabit bakışlarla seyrederken düşünüyorum.“Buraların sahibi ne kadar da zengin.”“De ki; Mülkün sahibi Allah’tır.Mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır.Dilediğini aziz eder, dilediğini zelil.”(Âl-i İmran 26) Demek ki her an zenginleşebilir, birden fakirleşebilirim.Bu gerçek karşısında kendimi çok küçük görüyorum.Kınıyorum, azarlıyorum “Sen bir hiçsin!” diyorum.Fersiz bacaklarım beni “Nisa” konağına doğru sürüklüyor.Bir kaç gün konaklıyorum burada. Dehşet içindeyim! “Nisâ” sanki dev bir ayna...Ne yana baksam kendimi görüyorum.Vaayy...Ben ne kadar değerliymişim meğer... Bu konağın her şeyi, benim için, bana özel hazırlanmış.fiimdi erkek olmadığıma bir kere daha seviniyorum. “Cennet, benim ayaklarımın altındaymış...” Ben ne kadar kıymetli olduğuma sevinedurayım, önüme, üzerinde envai çeşit yiyecek bulunan “Maide” kuruluyor. Helâller daha temiz, daha tatlı görünüyorlar...Helâl helâl doyuruyorum karnımı... Haramlara dokunmuyorum bile...Sanki, boğazımı sıkan düğümler açılıyor birer birer... Dualarım daha çabuk kabul oluyor...Çünkü “A’raf”tan korkuyorum ben.Dostum! Koru beni oradan...Ne cennette, ne cehennem de...Ortada bir yerde beklemek istemiyorum. Aha!fiu gelen “Yunus” olmalı...Selâm veriyorum.Bana, “Allah’ın azabı üstüne gelmeden önce iman etmelisin...” der demez, “Hûd” düşüveriyor saçlarıma!Bu kadar erken ha? Kendimi otuzdört yaşında değil de, doksan yaşında hissederken, yola revan oluyorum tekrar.Ayağımın dibindeki kuyuyu görememişim, “Yusuf”un başına düşmüşüm.Hayır, ben o bildiğiniz itiraza kullardan değilim. Rabbimden ne gelirse, aldım, kabul ettim. Rabbimden gelen herşey başım, gözüm üstüne... Uzun zannettiğim imtihan, ne kadar kısa aslında. Biraz sonra teneffüs zilinin çalmayacağı, öğretmenin “Kalemleri bırakın!” demeyeceği ne malûm.Zor soruların cevabı olarak “a” şıkkını işaretliyorum.Yâni “sabır”ı...

fiiddetli bir “Ra’d” ile ufalıyor bedenim...Ufalıyor, ufalıyor...Gök, hem içimde hem dışımda gürlüyor.Ey koca gök! Sen benden daha güçlü zikrediyorsun O’nu.Oysa benim senden daha güçlü olmam gerekir.Çünkü sen, benim için yaratıldın.Fakat, beni utandırıyorsun.Zikrin, benimkini geçmemeli. Az sonra, zikrine zikir katmak için, yağmur olup taşarsın yeryüzünde. Dostum “İbrahim”in evine sığınmalıyım. Çünkü onun çok yakın bir Dost’u var.Dost, dostu himaye eder değil mi? “İbrahim”in evinde öğrendiğime göre, bana ikram edilen nimetlerin değerini bilmediğimde, elimden kayıp gidecekmiş hepsi.Ne yazık ki ben “Nahl” kadar olamadığımı anlıyorum günbe gün.Arıcığım... Sevgili Arıcığım... O küçük ama manâsı büyük olan sarışın varlık, Bal’ın üzerine “Allah benim Dostumdur” yazmayı beceriyor, en şerefli mahluk olan ben, insanoğlu, beceriksizliğimle Arı’ya rezil oluyorum. Bu kadar da olmaz.Bu ne cahillik!Bu ne umursamazlık!Bu ne Dost’suzluk!.. “Vedûd” ismi O’ndan başka kime yakışabilir oysa?Ashab-ı Kehf’in sekizincisi olsaydım,Rabbim beni de korur, mağırada saklardı.Herşeye rağmen “Rahmetini seziyorum ya, işte buna hayret ediyorum. “Meryem”in beşiğindeki çocuğa hayret ediyorum.“Ben Allah’ın kuluyum!” diye konuşan bebeğe... Ah Allah’ım, yüreğime bir “Mü’minun” serp de ferahlayayım... “Mü’minler, gerçekten felâh bulmuşlardır” şeklinde bir not düşüyor içime bu anda. fiimdi gözlerimi o notu gören gözlerden eyle. Ne yana gideceğimi gösteren bir ok saplanıyor eşinden kalbime...Onu da gören gözler yarat bana.

Kâinata, hiç böyle alıcı gözlerle bakmamıştım şimdiye kadar.Her yer, beyaza boyanmış... Herşey...Kış değil...Kar yağmıyor...Bu işte bir sır olmalı...“Yerin ve göğün nuru Benim!”Bu sesle “Nur”a boğuluyorum hemen.Sıra sıra Furkan” kapıları... Ardına kadar açılıyor Tevbe kapıları...Bu müjdeyi “Neml”e veriyorum.Neml!Neml! Ey karınca! Sen konuşuyorsun!?.. Öyleyse dediğimi anlarsın.Tevbe kapısı daima açık tutulurmuş, bu Rabbimin bana müjdesi, ne kadar muhteşem değilm i?Elimdeki süpürge ne mi?Evimdeki “Ankebut” için...Örümceklerin tümünü temizleyeceğim.“Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin misâlidir.Evlerin en çürüğü, muhakkak ki örümcek yuvasıdır.Keşke bilselerdi.” (Ankebut 41) Ben de senin kadar küçük olmalıyım. “Neml” Gururlanmayacağım.Başımı “Secde”ye koymaktan utanmayacağım.Ben küçüldükçe Rabbim beni büyütür.Eğildikçe, kaldırır.Kalbim küt küt atıyor heyecandan. “Yâsin” krizi geçiriyorum galiba. İyi...Çok iyi...Böylelikle kalbime can gelecek, kan gelecek.Sakın “Yâsin”im durmasın!Onsuz nefes alamayacağım, belli...Sıklaşıyor “Saffât” ...Çatlıyor toprak...Filizleniyor fidan...Patlıyor tohum... “Sââd”a batırılmış pamuklarla ıslanıyor kurumuş, ölü dudaklar... Terkedeceğim “Zuhruf”u bu gidişle, yaşasın!Boynuma dolanmasından korktuğum şu dünya zinetlerinden kurtulacağım gibi.“Duhân” çökmeden üzerime bir gün...” “Fetih” rüyalarım gerçek olmalı.. O’nu ve Dostluğunu fethetme günü, gelmeli artık...Ne İstanbul’a benzer, ne de Fatih’e bu fetih...

“Hucurât”a düştüm düşeli, ruhumda “Zâriyat” ... esiyor, esiyor,  bulutları ekinlerin üstüne, düşünceleri beynime savuruyor... Taa “Tur” Dağına itiyor beni gizli bir güç. Ağaçların birinden “on” tane yaprak doluyor gönlüme, her biri buhar kokusu salan... “Necm” “Necm” parlayan kara gözleriyle, peygamberim dikiliyor karşıma.Ötelere, çook ötelere götürüyorlar Peygamberimi. Zavallı Filiz’in mirâcı ne âlemde acaba? Seccadesini sererken Kâbe’ye doğru serebildi mi?Tek ümidim, “Selâmûn Aleykûm Ya Rasûlullah” ile dost olmak... Olmaya çalışmak...“Kamer”i ikiye ayıranın tırnağına sevdalanamamak, tek ızdırabım...Başındaki “Rahmân” çiğleri, tek tesellim... “Vakıâ”ya kefenlenmedikçe, ölüm’ü anlamam mümkün olmayacak. Koşmadıkça “Cuma”ya akın akın, bereketlenmeyecek safralar... Dükkânlar kilitlenmedikçe, kilitlenecek rızık... Toplanmadıkça insanlık, toz olacak kardeşlik, bu böyle biline... Başıma sanki keser vuruluyor...Belli ki, “Münafıkun”a çarptı.Acı acı zonkluyor...“Muhakkak münafıklar yalancıdır.” (Münafıkun 1) Hayır olamaz! Bu çok korkunç...Fakat oldu...Bu arada “Mülk” hızla ölüm çantamı hazırlıyor.“O’dur ölümü ve hayatı yaratan, hanginizin daha iyi iş işleyeceğini denemek için (imtihan için)” (Mülk 2).İşte “Kalem” elimde!Ve yazmanın ve bilmenin mutluluğu tarifsiz bir şekilde.Dünya, avucumun içinde...İlimle diz dizeyim...

“İnsan”ın tüyleri “Neb’e”de dikenleşiyor...Vallahi “Nâziat” tüy müy dinlemiyor. Canına okuyor adamın vakti gelince. “Tekvir” olmadan Güneş, “Tekvir” olmalısın nefsim...Heey, sana söylüyorum, uyuma kız!.. Rabbimin sırlarından “Târık” boyunca ürperiyorum.“Fecr” yaklaşana kadar cennetle ısınıyor, cehennemle donuyorum felâket.Donacaksın tabi!..

Tahmin ediyorum “inşirah” yakın...Az sonra doğum olabilir... Sana odası Eminelerle, Hayriyelerle, Safiyelerle, Mehmetlerle dolu...Yanlış duymadınız,Mehmetlerle...Hasanlarla... “Kadir” bilir kulların göbekleri kesiliyor, kesilecek, artık kesilmeli...

İşte böyle...Zülcelâli vel ikram, “Asr”a göre yaşamak kaydıyla bizi dostları arasına alabilir. O zaman, şeytanlarımız,Ebâbil kuşlarına mümkünü yok dayanamaz.

Ben, “Nasr” tebessümüyle “İhlas” üzerinde içtenlikle kanatlanmaya devam edeceğim, siz de benliğimi oymaya...fiaşırmanıza gerek yok.Ben size ne dedim?

“Gül kokan libasını giydiğim anda durun

Muhammed’in, Mustafa’nın, Ahmed’in, Mahmud’un...”

Beni acılarımla, yalnızlığımla başbaşa bırak ey Ademoğlu.Sen yanımdayken, Rabbime varamıyorum. Dikkatimi dağıtıyorsun...Ta ki“Eyyub”un sabrına kadar... İmanına dek...

Beni reçetemle ve kurtçuklarımla, başbaşa bırak...

Ne demek istediğimi anlamak için... (Bakınız; Kur’an).

Filiz BAfiKUT

 

PEMBE UÇURTMALAR

GÖNDERDİ⁄İNDEN BERİ AVAREYİM,

ASUDEYİM.

 

Pembe uçurtamaların kanadında geldi DOSTUN İLK MEKTUBU. Bütün zarflara aykırı, bütün zarflara rağmen, ille de sağ köşede: GÖNDEREN, Alemlerin Rabbi olanAllah, Muhatabı: İNSAN.

“Rahman ve Rahim olanAllah’ın adıyla.”

Oku! Seni bir kan pıhtısından yaratan Rabb’inin adıyla oku.Oku! Kalemle yazmayı öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabb’in en büyük kerem sahibidir.”

 

` ` `

 

Kutlu mektubun ilk cümleleriydi, bunlar.Aceleyle kapattı, “İNSAN” zarfı, yıllarca açmamak üzere.Vefalıların en hası dostların en güzeliydi, “Unutkan” dostlarına mektup üstüne mektup gönderen.İnsan işte... Unuttu.Bezm-i elestte verdiği sözü de, dostluğu, allı pullu turnaların kanadında gelen mektupları... da...

Önce oku, dedi.Sonra düşün!“fiüphesiz bu Kur’ân bir öğüttür.Dinleyen kimse öğüt alır.” Sonra, dinle! “Rabbinin adını sabah akşam an.”Beni an, dedi.

Lalelerle, zambaklarla, ıtırlarla geldi, mektuplar.Kokularla geldi.Ötelerden... Kelebeklerin sırtında geldi.İnsan...Zambakları da unuttu, kelebekleri de. Rabbi, unutmadı herşeyi unutan insanı ve pembe uçurtmalar göndermeyi.“İlle de mektup” dedi.Yaradan... “İlle de insan” dedi.

Üstüne alınmadı insan.Mektuplara hürmeti de elden bırakmadı. Altın yaldızlarla süsledi sayfaları.Okumadığı sayfaları...Gönül yurdunun kapılarını sürgülediyse de sonuna kadar, evinin baş köşesine; yükseğe, en yükseğe koydu mektupları.“Amman” dedi: Dost mektubudur.Öyle belden aşağı tutulmaz.Sürgüler, isyan ediyordu kapılara, yükseğe ve insana. Sürgüler, barışacağı günü bekliyordu kelebeklerin kanadında gelen mektuplarla.

Gel zaman, git zaman mektup dile geldi: “Ötelerden geldim.Uzaklardan, ta bezm-i elesten geldim.Irağı yakın eylemeye geldim.Yüreğine... Yüreğinde bir ayetlik yer yok mu bana? Ey insanoğlu. Rabbimin arza, arşa, hiçbir yere sığamadım da insanın yüreğine sığdım dediğine geldim.Dostu görmeye geldim.Benimle sohbet de yok mu?”

İnsan “Var var!” dedi.Amma neylersin işlerim pek çoktur.Hele sen yüksekleri göstererek, şurada bir soluklan.Söylediği yalandan pek memnun. Mektupların üstüne, zambakların üstüne, kelebeklerin üstüne. ÜSTÜN de üstüne kapıları kapayınca derin bir oh çekti.Saymaya başladı:Bilgi, uuuu, yenilik... Sayıklamaya dönüşen sesinden kendi de ürkerek...

Üç gün geçti, beş gün geçti insana.Zambakların hasretine konur mu hiç vade?

Rebb’den bir mektup daha geldi, mektupları küstüren insana.Turnaların dansıyla geldi yine...Amma sitemli.Dedi “fiimdi kalpleriniz taş gibidir.Hatta taştan daha katıdır.Çünkü öyle taşlar vardır ki içinden ırmaklar fışkırır.Öylesi vardır ki çatlar da bağrından, bağrından su kaynar, öylesi de vardır ki Allah korkusundan yukarıdan yere düşer.Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.”

Gel zaman git zaman “değişiklik” olsun diye okudu mektupları insan.Okudu, irkildi.“Taş” dedi.“Su” dedi.Devam etti. “Doğrusu yeryüzünde olan bütün şeyler ve onların bir katı daha kâfirlerin olsa da kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye verseler kabul edilmez.Onlara elem verici bir azap vardır.”“Fİdye”, dedi. “Elem”, dedi.“Mektup” dedi.Yükseklere koştu.Yükselmeye koştu.Ötelere...Koştu.İlk mektupla başladı okumaya.“Oku” diyordu.“Dinle” diyordu.“Düşün” diyordu.İnsanoğlu!Rabbin seni yüceltti. Kendisine muhatap kabul etti.Sen de onu yücelt.Onu an! diyordu.İnsan, okudu ağladı.Ağlayarak okudu.Ağladıkçaü tatlandı, pembe uçurtmaların gölgesi, tatlandıkça okudu.

“Gözyaşı, bağışlama fermanının dünyaya dökülen mürekkebidir.” Ferman çıktı SULTAN’dan: “Rabbiniz, sizden kim bilmeyerek fenalık işler de arkasından tövbe eder ve nefsini düzeltirse, ona rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır.O bağışlar, merhamet eder.”

“Andım! Andım, yandım.” dedi.“Kandım” dedi, dostuna yazdığı ilk mektubunda İNSAN...

Suzan ÜSTÜNDA⁄

 

Rahman ve Rahim OlanAllah’ın Adıyla

 

Ankara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdim.Yüksek lisans yapıyorum.“İslamla” tanışmam 15 yaşımın kışına rastlar. Aileden gelme bir bilgilendirme olmayınca aldım mataramı düştüm yollara.Önce Hakka âşık oldum. Sonra aşka âşık oldum.O gün bugündür arıyorum, aranıyorum.Önce ne yapayım? diye düşündüm.“Kiminle yapayım” hemen peşinden geldi.O “kimler” gelmeyince kırıldım incindim. Çocuk kalbim en ince yerinden kırıldı.Dedim ya -aldırmayıp kırılan parçalara, incinmişliğime- mataramı aldım, çıktım AfiK YOLUNA. Hani dermiş ya Allah: Her kim YAALLAH derse, ben kuluma “Buyur, isteğin nedir?” derim.Ona sığındım.Ona güvendim. YA ALLAH dedim! Buyur dedi. YAALLAH dedim. Buyur, dedi. “Ey Allahım ben yaralı bir âşığım. Sana gelen yolları aç bana.” Dua dedi Rabbim. Kur’an dedi.Oku dedi.Sev dedi.Sevdim, dua ettim, okudum. Adını bilmediğim dostlar edindim.Yüzünü görmediğim dostlar edindim.Sahabeler ve peygamberler geldi imdada!

Gün geldi yoruldum, yalnız kaldım.Mataramdaki son damlayı içtiğimi sandım.İçemedim.Bitmedi.Gizli eller her gün tatlı damlalar akıttı matarama.Tüm sevdiklerimi kaybettim bazen.Gözlerim matarama takıldı.Sevindim, aşka geldim.Yürü! dedim. Yalnızlık düşse de payına. 22 yaşımın kışı oldu. Hâlâ yürüyorum yalınayak çıktığım hakikat yolunda. DOSTA, DOSTLARIN HASINA giden yolda ne de çok dost edindim.Bu dostlardan biri olan size, Feyzullah BİRIfiIK’a gönül dolusu SELAM gönderiyorum.

Yazımı -siz beğenseniz de beğenmeseniz de- ALLAH dostluğu hatırına size ve şehitlerin hası SEYYİD KUTUB’un ruhuna armağan ediyorum.

Sizden dua istiyorum.Yalnız olmayı, müslüman kardeşlerimden ayrı olmayı sevmeyen ve her fırsatta çok duygusalsın, o zamanlar geçti damgasını vuran insanlarla karşılaşan ama ısrarla “onları” arayan ve şucu ve bucu olmadığı için hiçbir grup tarafından kabul edilmeyen ya da hiçbir grubu kabul etmeyen Suzan kardeşinize dua edin.

Artık -hayatımın en güzel çağında, gençlikte- malımla, canımla, sözümle, başarımla Allah yoluna hicret etmeyi düşünüyorum. Benim için en hayırlı olan insanlarla yan yana olmam için dua eder misiniz? Galiba yıllardır oynamaya çalıştığım tek kişilik dramdan sıkıldım.İncindim.

Suzan ÜSTÜNDA⁄

 

“Ömrünün ikindi vaktini yaşayan ihtiyar dünya, matarasındaki tuzlu suyu kendisine, heybesindeki mutluluğu başkalarına sunan ayağı uğurlu, aklı nurlu gönlü huzurlu, gözü sürurlu yolculara nicedir hasret.Bu hasreti dindirecek erkek ve kadınlar, ağaç kavuğundan çıkmayacak, mantar gibi yoldan bitmeyecek, yağmur gibi gökten düşmeyecektir.

Onlar neyi, niçin, nasıl ve kiminle yapacağını bilen kimseler arasından çıkacaktır.

Onlar, yürek yangınlarını söndürmek için hayatını kucağına alıp insanlık kulesinde nöbet bekleyen gönüllüler arasından çıkacaktır.

Onlar, seven ve sevilen, ilişki kuran ve ilişki kurulan, dost olan ve dost olunanlar arasından çıkacaktır.”

Mustafa İSLAMO⁄LU

 

Allah’ın hayatımın en güzel çağında beni ve sizleri; “ONLAR”dan etmesi dileğiyle...

 

GÜNAHKÂR BİR DOST

 

Ben bir günahkârım.Günahlar içinde kayboldum.Her yanım günah; gök kubbe kararmış, duyulmuyor ezan sesleri, sakiler dönüyor etrafımda, kıblem kaybolmuş, şeytan yoldaş olmuş kanıma, hırs var, şehvet var aklımda.Her seferin de kayboluyorum günahlar içinde; boğuluyorum, battıkça batıyorum günahkâr zemheriye.

Günahkârım ama Allah’ı hissedebiliyorum; en azından bir Allah’ım olduğunu biliyorum.Bu bile yeter günahkâr, sarhoş bedenime.

Bir günahkârdan Allah’a dost olur mu? Günahkar dünya ya gark olmuş bir vücut Allah’a yaklaşabilir mi? Abı hayatlarda yıkanabilir mi, aşkı hissedebilir mi?Gülü bulabilir mi? Allah’ın büyüklüğünü arıyoruz göklerde ama Allah’ın büyüklüğü burada bu satırlarda; bu sorulara verilen cevaplarda.Bedenin günahkâr olabilir ama Allah her zaman yanında, kalbin varsa eğer, hissedebliyorsan, korkuyorsan, ağlıyorsan, damarlarında gezen kanın sahibini biliyorsan günahkarda olsan Allah seni dostu kabul eder.

Hissetmek lâzım; hislerinle tanımalısın Allah’ın şefkatini, hislerin götürmeli seni Allah’ın büyüklüğüne. Aslında Allah’ın büyüklüğü her yerde; belki bir damla gözyaşında, belki söylediğin sözlerde, belki de günahkâr kalbinde.Her yerde Allah var, her şey Allah’ın; günahkârda olsam ben de Allah’a aittim.Ait olduğum yeri biliyorum, sadece Allah’a aittim, sahibim Allah, günahımla sevabımla.

Düşünüyorum da ait olduğum yer çok yüce.Peki ben bu yüce yere ait olmaya lâyık mıyım? Değilim tabii ki; sorumluluklarım var ama yerine getirmiyorum.Bir boş vermişlik var üstümde; arabest bir dermansızlık yaşıyorum kalbimde.Sadece hissedebiliyorum ama anlıyorum ki bu kadar kolay değil.Somut bir şeyler yapmak lâzım.Günahkârsan tövbe üstüne tövbe et, milyonlarca tövbe etki belki bir af kapısı doğsun ahir zamanda.Bu bir oyun değil.Her şey gerçek, yapılması gereken işler var önümde.

Tövbe ettim, artık kendimi günahkâr gibi hissetmiyorum, yeni doğmuş gibiyim, bir de yanında Allah’ı hissedebiliyorum onu görüyorum, her yerde o var.Gök kubbe aydınlık, ezanlar su serpiyor yüreğime, kıblem ve seccadem; işte benAllah dostuyum. Günahkâr bir Allah dostu!

Çağlar O⁄UZ

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR?

 

Bu sorunun cevabına geçmeden önce dostluk kuracağımız zatı çok iyi tanımamız gerekiyor.

Farzedelim ki: Görgüsü, bilgisi geniş, serveti bol, hatır ve nüfuzu geçerli aynı zamanda cömert, kibar, zarif, merhametli bir zat vardır ki herkes onun sohbetine girmek iltifatına nail olmak ister.Onun yanında onun dostu olmaktan büyük zevk ve iftihar duyar, onun dostluğunu kazanmak için büyük fedakârlıklara katlanmayı göze alır.Pekala böyle bir insanla dostluk kurduğumuzu zannedelim. Peki bundan sonra başka dost aramak ihtiyacından kurtulabilecek miyiz?

Tabii ki hayır.İnsanın kalbine, ruhuna, bedenine ait o kadar çeşitli hacetleri vardır ki bunlar zaman ile beraber mütemadiyen değişiyor ve ardı arkası kesilmeden devam edip gidiyor.Dostluk kavramı o kadar geniştir ki insan bazen kendi cinsiyle dostluk kurar, bazen karşı cinsi ile bazen hayvanlarla, bazen çocuklarla, bazen kitaplarla ama ne olursa olsun insan dostluk kuracağı şahsiyeti tanımak zorundadır.Tanımadan kurulan bir dostluğun ömrüde kısa olur.Tanımadan bilinçsizce ve yanlış kurulan dostluklar insanı hüsrana sürükleyebilir.Birilerini kendine dost edinmek her insanın fıtratında olan bir ihtiyaç bir gereksinimdir.Öncelikle bir müslüman dost edinme konusunda çok seçici olmalıdır.

 

Gelelim Allah’u Teâla ile dostluk kurabilmek için Allah (c.c.) tanımalıyız. Allah bilgisi kazanmalıyız. Allah bilgisi Allah sevgisinin tohumudur. Burada Allah bilgisi edinmek derken onun zatını bu zayıf gözlerle görmeyi kastetmiyoruz.Bizler Allah’u Teâla’yı görmeden de tanıyıp dostluk kurabiliriz. Çünkü Allah’u Teâla bizleri yaratırken kendisini tanıyabilme kapasitesinde yaratmıştır.Bu yaratıştan sonra bizi kendi halimize terk edip başıboş bırakmamış kendini bize göndermiş olduğu kitapları ile ve aramızdan seçtiği seçkin kulları (Rasûlullah) ile kendini bize tanıtmaktadır.Ve O öyle bir Allah’tır ki ne doğmuş ne doğurmuştur. Her şeye gücü yetendir.Samed’dir.Ondan başka ilah yetki sahibi yoktur.O vardır ve birdir.Hiç birşey ona eş ya da denk değildir. O herşeyin sahibi Malikûl-Mül’tür.O yaratan yokken hiçbir şeyken var eden yarattıklarını terbiye eden, eğiten, yetiştiren, rızık veren, hayat veren, şifa veren en önemlisi akıl, irade, sevgi ve konuşma yeteneği verendir.Vs. vs. vs... İşte her insan muhakkak ki böyle mükemmel olağan üstü eksiksiz, kusursuz, güçlü, merhametli, sürekli yardım eden ihtiyaçları karşılayan yegane varlık olan Allah’u Teâla ile dostluk kurmak ister.O halde bizim asıl öğrenecek, dostluğunu kazanacağımız zat ancak Allah’u Teâla (c.c.)dır. Onun dostluğunu kazanmak her şeyi kazanmak demektir.Fakat Allah’u Teâla’dan başka her şeyi her dostluğu kazanmak aslında hiç bir şeyi kazanamamaktır.

Fakat biz burada demiyoruz ki Allah (c.c.) başka kimseyle dostluk kurmayalım, ilgilenmeyelim demiyoruz.Bilakis bizler iman etmiş insanlar olarak bütün mü’minleri kendimize dost olarak bilmeli ve onlarla ilgilenmeliyiz. Nitekim bir ayeti kerimede şöyle buyurulmuştur. ‘“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar bir kısmı bir kısmının velileridir, dostlarıdır ve yardımcılarıdır. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkoyar, namazı dosdoğru kılarlar.Zekâtı verirler.Allah ve Rasûlüne itaat ederler.İşte onlara Allah rahmet edecektir. Çünkü Allah azizdir, hikmet sahibidir.” (Tevbe 71) İşte ayeti kerimede olduğu gibi bir mü’min kendisi gibi diğer mü’minleri kendine dost etmeli ve bunun yanı sıra daha önce de belirttiğimiz gibi dostluk kurduğu insanları çok iyi tanımalıdır.

Yukarıda geçen ayeti kerimeye baktığımız zaman bir mü’minin dostluk kurduğu kişi kendini Allah (c.c.)’dan uzaklaştıran niteliklere sahip olmamalı ve ayetin devamında dediği gibi. O dostlar mü’minler ki her safhada birbirinin yardımcısı olmalı, iyiliği emredip kötülükten sakındırmalı ve en önemlisi Allah ve Rasûlune itaat eder olması gerekmektedir.Zaten Allah (c.c.)’a inanmayan birisi ile bir mü’minin dostluk kurması kesinlikle yasaklanmıştır.

Tevbe sûresi 23. ayeti kerime buna delalet etmektedir.

“Ey iman edenler eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi, veliler, dostlar edinmeyin, sizden kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”

Bu ayeti kerimeninde delalet ettiği gibi mü’minler ancak Allah’u Teâla ile dost olan insanları kendine dost edinmelidir.Biz asıl konumuza dönelim. Pekâla Allah’u Teâla’nın kendini bize Kur’ân’ı Kerim’inde tanıttığı şekilde tanıdığımızı var sayalım.fiimdi Allah’u Teâla’yı tanıdıktan sonra onunla nasıl dostluk kurmamız ve bu dostluğu nasıl ilerletmemiz gerekir? Allah (c.c.) ile dostluk şu 3 ana temel üzere kurulur.Bunlar 1. Allah’a iman, 2. Sevgi’de samimiyet. 3. Teslimiyet.

1. İman: Öncelikle ona iman etmekle yani Lailahe illallah kelimesini söyleyip buna kesin, samimi ve doğru bir şekilde iman etmekle onunla dostluk kurmak için ilk adımı atmış oluruz.Bu şehadet kelimesi Allah (c.c.) ile bizleri birbirine bağlayan bir anlaşma bir sözleşmedir.Bir insan Lâilâhe illâllah kelimesini söylerken şunları ikrar ediyor.Allah’tan başka ilah yoktur.Allah’ım ben senin varlığına ve birliğine iman ettim,Seni kendime vekil bildim, senin dostluğunu kazanmak, senin rızana ermek istiyorum.Bir insan Lâilâhe illâllah kelimesini söyleyip buna samimi bir şekilde inanırsa mü’minler sınıfına girer.Ve Allah’u Teâla’nın dostluğunu kazanmış olur.Nitekim Al-i İmran sûresi 68. ayeti kerimede şöyle buyurulmuştur. “Allah mü’minlerin dostudur.” Bu imandan sonra 2. madde olan sevgide samimiyet gerekir.

2. Sevgide Samimiyet: Bir insan iman ettikten sonra sevgisinde samimi olmalı ve bütün sevgilerini dengede tutmalı.Ancak Allah sevgisi tüm sevgilerin üzerinde olmalı tıpkı sahabe-i kiramın sevgisi gibi. Onlar Allah(c.c.) her şeyden canından, malından, ana-babasından ve ev halkından daha çok seviyorlardı. Hatta onlardan biri şöyle diyordu.Allah’ım ben seni çölde susuz kaldığım zaman su’dan bile çok seviyorum.İşte her insanın sevgisinde samimi olmalı çünkü sevgide samimiyet imanın ölçüsüdür.Ama bu sevgi öyle bir sevgi olmalı ki saf ve temiz hiç şirk bulaştırmadan, karşılık beklemeden, kibir duymadan ve hiç bir çıkar gözetmeksizin tüm benliğinle O’na bağlanmak ve O’nu sevmekten hiçbir şeklide vazgeçmemekle bir mü’min Allah’a olan sevgisini hayatının her safhasında yaşar ve bu sevgiye sadakat gösterirse Allah (c.c.) ile olan dostluğunu sevgisini arttırır ve hiç bitmeyecek şekilde devam ettirir.İnsana sevmek duygusu veren Allah(c.c.) Hamdû-sena olsun bu sevgi, sevgiyi insana veren Allah (c.c.) daha layıktır.Ve sevgilerin en güzeli Allah (c.c.) sevmektir.

3. Teslimiyet: Allah (c.c.)’a olan teslimiyetin en güzel örnekleri bizim için Allah’ın peygamberleri ve veli kullarıdır.Onlar Allah (c.c.) iman etmiş, sevmiş ve hayatlarının her safhasında O’na teslim olmuşlardır.İşte Allah’ın peygamberi Haz.İbrahim’in Allah (c.c.)’a öyle bir imanı, öyle bir sevgisi, öyle bir teslimiyeti vardı ki onu Allah düşmanı Nemrut ateşe atarken Allah(c.c.), Hz. İbrahim’e, Cebrail(a.s.) Rabbim beni sana gönderdi.Ya İbrahim bana istediğini söyle de hemen yapayım deyince bakın Hz. İbrahim’in teslimiyetine Rabbim bana yeter. Neden Rabbim beni görmüyor mu ki O ne güzel dost, ne güzel vekildir dedi ve Rabbine olan teslimiyetini, bağlılığını ispatlamış oldu. Ve yine Hz.Musa O’da Rabbine öyle bir teslimiyet göstermişti ki Allah(c.c.) ona Firavun’a git ve ona dini anlat dediğinde Musa (a.s.) da yanına alarak Firavun’a Allah’ın emirlerini anlatmaya gitmişti.Ve yineAllah(c.c.) mü’min kulları sahabe-i Kiram (r.a.) onlar Rabblerine öyle teslimiyet göstermişlerdi ki Allah (c.c.)’dan inen her emri hemen yaşamaya çalışıyorlardı.İçki ayeti indiğinde içkiyi bırakıyorlardı, örtü ayeti indiğinde örtülerini takıyorlardı. Cihad ayeti indiğinde hemen cihada koşuyorlardı. Hatta Rabblerine olan teslimiyetlerinden dolayı cihad meydanında iman etmeyen babalarını bile gözlerini kırpmadan öldürüyorlardı. İşte onlarAllah (c.c.)’a olan imanları ile sevgilerindeki samimiyetleri ile ve Allah’a olan teslimiyetleri ile Allah (c.c.)’a dost olmuşlardı.Allah (c.c.)’da onlara dost olmuştu.

Ve Allah (c.c.) ile dostluğun insana kazandırdıkları şunlardır.Aslında bu dostluk insana çok şey kazandırır. Allah (c.c.) bir kudsi hadiste şöyle buyurmaktadır.

“Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi, artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı, aklettiği kalbi, konuştuğu dili olurum.Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu korurum”

İşte Allah (c.c.)’ın dostluğunu kazanan bir insan mahlukat içinde çok şerefli ve mertebesi yüce olur.Allah(c.c.)ın sevgisine eren O insan ki baktığı her şeyde sanki Allah(c.c.) görür.İşittiği her şeyde sanki Allah kelamını duyar.Eli Allah için verir. Ayağı daima hak yolunda yürür.Aklını ve kalbini Allah (c.c.)’ın emirleri doğrultusunda çalıştırır ve konuştuğu zaman Hakkı söyler bunlarO insanın sadece dünyadaki mertebesi ve yüceliğidir. Asıl bunların mislini kat kat fazlasını ise Allah(c.c.) O insana ahirette verecektir.

Hatice KESER

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULUR?

 

“Dost olarak Allah kafidir.Yardımcı olarak da Allah yeter.” (Nisa)

Dostluğun temelinde sevgi yatar.Karşındakine beslediğin bu sevgi O’nu ve O’nun sevdiklerini kapsar.Hz. Allah (c.c.) ile dostluk kurmak için O’nu hakiki bir sevgiyle sevmeli ve sevdiklerini sevmeliyiz.Dost’a ulaşmak için sevdiklerini sevmekle başlamalıyız.Hz.Allah (c.c.) İsa (a.s.) “Eğer göklerde ve yerlerde bulunan bütün mahlukların ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarımdan uzaklaşmadıkça hiç faydası olmaz.” buyurmuştur.

Burada karşımıza ilk çıkan zatı için Hadis-i Kudsi’de “Sen olmasaydın cihanı yaratmazdım” ve “Ya muhammed!Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”(Enbiya)buyurulan Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir.O’na ulaşmak için O’nun ahlâkıyla ahlâklanmak ve şeriatına uymak gerekir.“Ya Muhammed! De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın”(Al-i İmran).

Allah sevgisi insanda ibadetleri ifa etme arzusuna çoğaltır.Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki “Allah sevgisinin yeri gönüllerdedir.Bu sevgi çoğaldıkça kişi Allah’a yaklaşır. O’ndan kendisini uzaklaştıracak her şeyden sakınır”. Kişi sevdiğini çok anarmış.Bir ayeti kerimede “Allah’ı çok zikrediniz ki kurtulasınız” buyurulmaktadır.

Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i fieriflerde bildirildiği üzere iman etmeliyiz.“Kulum üzerine farz kıldığım ibadetlerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşmış olamaz.Kulum bana nafile ibadetlerle yakınlık kazanmaya devam eder. Nihayet ben onu severim.(Tecrid-i Sarih,Hadis Nu. 2042)

Örneğin; Namaz mü’minin miracıdır.Namaz sayesinde Hz.Allah (c.c.)’ın manevi huzurunda yükselir, dereceler alır ve O’nunla konuşuruz. Mü’min bir gün içinde kıldığı beş vakit namazda Hz.Allah(c.c.) 1056 defa zikretmektedir.

İmanımızı sağlam temeller üzerine yaptığımız ibadet ve davranışlarımızı aynı sağlamlıkta güzelleştirmeliyiz.Unutmamalıyız ki bütün güzellikler Hz.Allah (c.c.)’dandır.fiükrümüzü eda etmeli, O’nun emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınmalı ve hiç durmadan rızasının peşinden koşmalıyız.Hz. Allah (c.c.) kavuşmayı O’nunla dostluk kurmayı ve ilahi huzura varmayı istiyorsak, inancımız ve sevgimiz dudaklarda kalmayıp kalbe inmeli ve gözlerimizde iman nuru gündüzleri güneş, geceleri yıldızlar gibi parlamalıdır. Maneviyatımız kainat kadar geniş, her daim taze ve ebedi olmalıdır.

Her ALLAH dediğinizde gözleriniz doluyor mu?

Her ALLAH dediğinizde kalbinize inen darbeyle sarsılıyor musunuz?

Her ALLAH dediğinizde benliğinizde kopan fırtınaları hissederek artık o eski ben olmadığınızı farkedebiliyor musunuz?

Bunları başardıysanız geriye söylenecek tek bir şey kalıyor. “Ne mutlu onlara!İyi akıbet onlar içindir.”(Bakara)

Allah yar ve yardımcımız olsun.

fierife SÖYÜK


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR?

 

Dostluk Yüceltmektir

 

Allah ile dostluk nasıl kurulabilir sorusuna cevap bulabilmek için ilk önce insanların sahip olduğu özellikleri bilmeniz gerekir.Ki, insanların bu özelliklere sahip olması, Allah’ın istemesi neticesinde gerçekleşir.Yani yaradılan, yaradanın kendisine verdiği vasıflar sayesinde varlık içinde varolabilme şansına sahiptir.Yaratılan varlıkların içerisinde -eşrefi mahlukât (yaratılanların en şereflisi)- konumunda yaratılmış olan insan çok boyutlu bir varlıktır.Yaradılışı gereği kompleks bir yapıya sahiptir.İnsana düşünme, kavrama, tahlil etme ve iradesini belirli sınırlar çerçevesinde kullanabilme özelliği verilmiştir.İnsan, kendisini diğer varlıklardan ayıran ve şerefli bir konuma sahip olmasını sağlayan büyük bir potansiyele sahiptir.Çünkü Allah, insanı bu kapasitede yaratmıştır.Bu da, Allah’ın insana büyük değer verdiğinin göstergesidir. Allah’ın insana büyük değer verdiğini, insanı diğer varlıklardan daha üstün bir konumda yarattığını Hicr Sûresi 29. ayette görmekteyiz. “Onu düzenleyip insan şekline koyduğum ve ona ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secdeye kapanın.”

İnsanların Allah ile dostluk kurabilmesi için; Allah’ı gereğince tanımaları gerekir.Allah’ın insanlara göndermiş olduğu kaynaklar (vahiy, Kur’an, peygamber) ve insanların sahip olduğu akıl, Allah’ı gereğince tanıyabilmemiz için bize verilen nimetlerdendir.Fakat insanların sahip olduğu akıl hakikati görüp kavrayabilecek nitelikte olmalıdır.Bu durumda insanlar da Allah’ın verdiği akıl vahiy ilkelerine uygun olarak işlemeli, denetlemeli ve yönlendirmelidirler.Allah’ı gereğince tanıyabilmemiz için bize gönderilen kaynakları kısaca açıklayacak olursak;

Vahiy: Vahiy, Allah’ın insanlara kendi ilke ve prensiblerini bildirmesidir.Yani Allah insanı başıboş bırakmamıştır.İnsanın kendisine ulaşabilmesi için gerekli olan tüm imkanları önüne sermiş, izlemesi gereken yolun sınırlarını belirlemiş ve bu sınırlar içerisinde yolculuk eden tüm yolcuya “kul” olabilme nimetini bahşetmiştir.Vahiy bu bakımdan bir usul, bir metoddur.İnsanlar, evren üzerindeki her dönüşümün ardındaki tek hakikatin Allah olduğunu kavrayabilecek bir şuura sahip olmalıdırlar.Bu durumda yeryüzündeki her oluşumun Allah’ın varlığına, birliğine ve kudretinin sınırsız olduğuna bir delil olduğunu söyleyebiliriz.Allah’ın vahiy göndermesinin temelinde varlığının ve birliğinin kavranılması mevcuttur.Bunun kavranılması sonucunda -kul- sıfatına sahip olmamızı gerektiren ilkelerin hayatımızda önemli bir yer teşkil etmesi beklenir.

Kul bilincine ulaşabilmek Allah ile kurulacak dostluk için en önemli şarttır.

Kur’ân-ı Kerîm: Allah insanlara ilke ve prensiblerini Kur’ân-ıKerim ile bildirmiştir. “İşte o kitap kendisinde hiç şüphe olmayan muttakiler için yol göstericidir.” (Bakara 2) ayetinde de anlaşıldığı gibi Kur’ân, insanlara yol gösteren bir araçtır.

Peygamber; Kur’ân-ı Kerim, vahiy ve peygamber kavramları misyon olarak insanları aynı hedefe ulaştırmayı amaç edinmişlerdir.Peygamberlik misyonunun en önemli özelliği peygamberlerin insanlara bir model olabilmeleridir. Bu durumda insanlarda peygamberleri misyonlarının dışında bir fert olarak çok iyi tanımalı, bir olay karşısında nasıl bir tepki gösterecekleri konusunda bilgi sahibi olmalıdırlar.Çünkü peygamberlik misyonu, büyük sorumluluk içermektedir ve seçilen kimselerde bu sorumlulukları taşıyabilecek özelliktedir.

Bütün bunlar, Allah’ın insanlara yön göstermek amacıyla gönderdiği vasıtalardır.Amaç, insanların kul bilincine ulaşmasını sağlamaktır.Ancak kul bilincine ulaşmış olan bir zihniyetin Allah ile dostluk kurabilmesi mümkün olur.Biz ise, bu konuma ulaşabilmek için bazı faaliyetlerde bulunarak gayret sarfetmeliyiz. Allah’ın ilke ve prensiblerini okumalı, araştırmalı ve gerçek mahiyetlerini kavramaya çalışmalıyız.Anladığımız ilkler üzerinde düşünmeli, sebep-sonuç ilişkisini takip etmeli, vahiy yardımıyla doğru olduğuna inandığımız ilkeleri ise “eşrefi mahlukât” konumu gereğince yaşamalıyız.

Allah ile dostluk kurabilmek için; tüm davranışlarımızda kendimizi denetlemeli, sorgulamalı, başladığımız her işte Allah’ın ilkelerini gözönünde bulundurmalı ve bu doğrultuda ilerlemeyi hayat felsefesi edinmeliyiz. Sahip olduğumuz tüm nimetler için Allah’a şükretmeyi sorumluluk olarak kabul etmeli, karşılaştığımız sorunları da bizi Allah’a ulaştıracak vasıtalar haline getirip hamd etmeyi öğrenmeliyiz.Allah’ın her zaman bizimle beraber olduğunu unutmamalı, davranışlarımızı mantık ve vicdanımız arasında denge kurarak sergilemeliyiz.Karşılaştığımız problemleri Allah’a arzetmeliyiz ki, ilkeli çözümlere ulaşabilelim. O’nun yüceliğine ve hikmetine ihtiyacımız olduğunu unutmamalı, acziyetimizin bir ifadesi olarak Allah’a dua etmeliyiz. Sahip olduğumuz nimetlere, ihtiyacımızı karşılayabileceğimiz derecede değer vermeli, onları Allah’a ulaşmak için araç olarak kullanmalıyız. Allah’ın canlı-cansız tüm varlıklar üzerindeki hakimiyetini, tecellisini idrak edebilmemiz için daima tefekkür içinde olmalı, bu sayede Allah’ın yüceliğine birkez daha şahit olup,O’nun büyük bir sanatkâr olduğunu, herşeyi ölçülü bir şekilde tanzim ettiğini görmemiz Allah’a karşı büyük bir imanla yaklaşmamıza vesile olacaktır.fiüphesiz rahmeti gazabını geçmiş olan Allah, halis bir niyetle sergilediğimiz her davranış karşılığında bize rahmetiyle lütufta bulunacaktır.Biz ise bu durumda şer olarak nitelendirdiğimiz durumlardan hayırlı bir sonuç çıkarabilecek bir bilince sahip olmalıyız ki; bizim Allah’a attığımız her adım Allah’ın bize bir arşın gelmesine vesile olalım.

Allah ile dostluk kurabilmek için yapmamız gerekenleri kısaca şu şekilde sıralayabiliriz;

Okumak (duyu organları)

Amaç; Allah’ın ilke ve prensiblerini öğrenmek

Ø

Anlamak, kavramak (Bilinç, şuur)

Öğrendiğimiz ilke ve prensiblerin gerçek mahiyetlerini kavramalıyız.

Ø

Düşünmek (Akıl)

Amaç; Kavradığımız ilke ve prensiblerin özüne ulaşmak

Ø

Yaşamak (Akıl + kalp + bütün uzuvlarımız)

             yöneticiler         yönetilenler

       Özüne ulaştığımız ilke   “eşref-i mahlukat” konumu

         ve prensibleri gereğince

         yaşamalıyız.

Dostluk, sevmek ve sevilmektir.Dostluk O’nu kendimizde aramak, kendimizi O’nda bulmaktır.O’nun varlığında yok olarak, varolmaktır aslında... O’nunla beraber gülüp, O’nunla beraber ağlayabilmektir.Sadık olmayı başarabilmektir dostluk...

Dilek IfiIK

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULUR?

 

Bismillahirrahmanirrahim

Dostluk, bu kelime çoğu insanın çevresinde gördüğü ve tanımlayabiliyorum zannettiği bir kavramdır.

İnsan yapı bakımından zayıf varlıklardır.Bunun içinde yardım isteyecek kötü gününde ruhunu karmaşık meseleler yönleriyle yanında olacak bir dayanağa ihtiyaç duyar.Bu dayanağın buna karşılık çok güçlü ve irade sahibi olması gerekir.Hiç şüphesiz Allah bu konuda fazlasıyla bize yetmektedir.Güçlü ve irade sahibi derken sadece yaradanın, Rabbimizin bu sıfatlar içerisinde olması bizim onu yakın dost olarak görmemize sebeptir.Tabii ki tek sebeple kalmayacağız.Çünkü tek sebep yoktur onu anlatmaya; bazen içimiz daralır çok bunalırız bir namazla onun huzuruna çıkmak içimize hemen serinlik getirir.Bazı kararsız kaldığımız zamanlarda hemen Rabbimizin faydalanmamız üzere göndermiş olduğu en büyük kaynak, yüce kitabı okur bir şekilde belirli kararlara varırız.Allah her zaman bizi iyiye yöneltir.Dostluk zaten bir şekilde iyilik yumağıdır.Bir yanlışa sapmak üzere olduğumuz zaman bize bir çok uyarı ve ikazlar gelir.Bir günah işlesek bizi sürekli affeden yine O’dur. Kısmetimizi, rızkımızı sağlığımız ve hayatımız onun kontrolü altındadır. Bizim insan olarak aklımızın ermediği işleri yapan bizim için herşeyi yaratan ve ne kadar büyük günahlar yapsakta bir açık kapı bırakan bize dost olarak yaklaşan Rabbimize o büyük Rahmana ne derece yakın ve dostuz?

Allah’la dostluk onunla yakınlık tabii ki istediğimiz birşeydir.Bu genellikle onun rızasını kazanmak her an Allah’ı düşünmek her işimize onun adıyla başlamak bizi ona yaklaştıran dostluğumuzu sağlayan önemli objelerdendir.Daha önemlisi ise onun yasak koymuş olduğu herşeyden kendimizi sıyırmaktır.

Bu söylemiş olduğumuz objeleri de ele alacak olursak ilk olarak o büyük yaratıcının rızasını kazanmak, bu şu şekilde az çok faydalı olur.Yaratmış olduğu insanlara yardım ederek, onları kollayıp gözeterek ailemize, ana ve babamıza iyi, saygılı davranarak gerçekleşir.Bir de bize belirlemiş olduğu ibadetleri yaparak olur.

Her an onu düşünmek bu olay eminim hepimiz tarafından fazlaca yapılan birşeydir.Zaten yaratmış olduğu her bir varlıkta kendisinden bir güzellik ve hayranlık uyandıran esintiler var.Bizim bunlara bakarken Hak Teâla’yı düşünmememiz nasıl mümkün olur ki.Kuşların uçması, ağaçların büyümesi meyve vermesi bebeklerin doğması hepsi kendisinin hikmetindendir.

Bütün işlerimize onun adıyla başlamak, günümüzde vaktimizi harcayan bizi meşgul eden o kadar çok önemli ya da önemsiz bir sürü iş vardır.Bu işleri eda ederken onun adını kullanmak daha doğrusu yaptığımız işin çeşidine göre en güzel isimlerinden olan Esma-ul Hüsna’dan birini zikretmemiz yapılacak olan işi kolay, güzel ve en iyi şekilde olmasını sağlayacaktır.Rabbimizin, onun doksandokuz isminin herbirinin teker teker anlamları bize onun yüceliğini yansıtmaktadır.

Bir de yasak koyduğu şeylerden yani nefsimize yenik düştüğümüz her işten kendimizi soyutlamaktır.Örneğin namaz vakti gelmiş ve şeytan kılma diye vesvese veriyor.O an birden şeytana uyma evresine tam geçerken kendimi toparlıyorum ve kendime “Yahu sen Allah’tan birşeyler istiyorsun, hatta çok şeyler istiyorsun peki birşeyler istemek için birşeyler yapman gerektiğini bilmiyor musun” diyerek “irkilirim ve namazı kılar rahat rahat duamı da ederim.Ayrıca birşeyler isteme yüzümde kalmış olur.Bu her zaman böyledir.Biz insanlar vermeden almaya alışmışız.

İşte tüm bu objeler Rabbimizin bize yapmış olduğu herşeye karşılık bizim ona bunları bir nebzede olsa sunmamız onun eminim hoşuna gidecektir.Böylece Allah ile yakınlığımızı arttırmış olacağız.Ona karşı kulluk vazifemizi yapmanın dışında onun hoşuna gidecek şeyleri yapmamız bizim ruhumuza selamet verecektir.İşte dostluk böyle olur birşeyler yapasın ki, gücünü kuvvetini veresin ki bazı şeyleri hak edesin.

Allah ile dostluk bunların aksini yapmak, bunları ezip geçmek sonucunda yıkılır biter.Biz yüreğimizle gönlümüzle en küçük parçamızla bile Allah’ı anmalıyız.Ona adamalıyız kendimizi, gerekirse canımızı vermeliyiz O Rahman ve Rahim için, O’na sımsıkı bağlanırsak ve O’nun büyüklüğüne sığınırsak hiçbir şeyden korkmamıza çekinmemize gerek yok.İşte o zaman korkular, kötülükler bizden ürksün eğer böyle olursa yani anlattığımız şekilde yaşarsak Allah ile dostluk bağlarımızı kurmuş oluruz.Allah hepimizi dostluğuna kabul etsin.

Amin

Selametle

Nimet KÖRO⁄LU

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR?

 

Evvela samimi olmak elzem.Kunut ile (gönülden boyun eğerek), inabe ile (boyun eğip tevbe ederek), ihbat ile (tevazu ile yalvararak), tazim ile (ululuyarak), dua ile (yücelterek), tevazu ile (alçak gönüllü olarak), tazarru ile (yalvararak), teevvüh ile (iç çekip dua ederek) ve tenadüm ile (pişmanlık duyarak işlediğimiz günahlara)El-Vedud olan Allah’a sığınmalıyız.

“Gözyaşı merhamettendir, merhamet imandandır.” sözünü unutmamak elzem ve akan gözyaşlarımızın Allah için olmasına özen göstermeliyiz.

 

Not: Bu çalışmanızdan dolayı Allah razı olur inşaallah. Ve sizin sayenizde veya vesilenizle dostluk kurarız daha bir dikkatle ve samimiyetle.

Kadriye GÜLÖZ

 

RABB’İMİZLE DOSTLUK NASIL

KURULUR?

 

Bismillahirrahmanirrahim.

Allah(c.c.)’a hamd olsun, yalnızO’na sığınır, yalnız O’ndan yardım dileriz.

Selât-u Selâm’da önce Peygamber efendimiz (s.a.v.)-’e, ehl-i beytine, al-i’ne, ashabına ve kıyamete kadar izlerinden gidenlere olsun.

Feyzullah Bey Selâmun Aleykûm

Ağbi aslında sana geç ve yetersiz bir çalışma göndereceğim, çok çok özür dilerim.Bunun bazı sebepleri var, izah etmeye çalışayım.

Bir ara bize gelen etsiz yemek, kesildi sandık, heyecanlı bir kaç gün geçirdik bu yüzden.Ama galiba kesilmemiş.Ayrıca şu sıralar koğuş değiştirmeye çalışıyorum, yanımdaki arkadaşımla anlaşamıyoruz.Sebebi ise sigara.İçmemeye söz verdiği halde yine sigaraya başladı, ben ise sigarayı caiz görmüyorum.En düşük ihtimalle tahrimen mekruh.Bir derdimde ziyaret meselesiydi.Ziyaretimin gelip, gelmeyeceği şu sıralar çok önemliydi.Geldi ama sadece annem gelmiş.Ben ablam bekliyordum.O yeni içerden çıktı aynı davadan yatıyorduk, 2. çocuğunu (Muhammed Emin) içerde doğurdu.Yeni doğan yeğenimi sadece bir defa gördüm, daha göremedim.

Bir problemde kitap meselesi. İçeri gönlümüzden geçtiği gibi kitap alamıyoruz, bu yüzden hadis ve ayetler alıma gelmiyor.Artık aklıma geldiğince yazmak zorunda kaldım o da çok az oldu.

1. Bakara 153, 155- Al-i İmran: 146 - Enfal: 46

Allah(c.c.) ile dostluk, önce Allah’a itaat, Rasûlune itaat, korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksilmeye sabırla kurulur.Eyüb (a.s.)’ın sabrı, “Halilullah” İbrahim (a.s.)’ın sabrı, ateşe atılırken gösterdiği metanet en güzel örnekleridir.

2. “Namaz mü’minin miracıdır.H.fi. Allah (c.c.) ile en güzel dostluk namazla kurulur çünkü kulun Allah(c.c.)’e en yakın olduğu an namazda, namazın içinde de secde anındadır.

3. “Kul farzlarla Allah’a yaklaşır, mafilelerle daha da yaklaşır en son öyle olur ki Allah onun giden ayağı, gören gözü olur.” (Bu hadisi tam hatırlamıyorum, çok meşhur bir hadis)

Demek ki Allah’a ibadetlerle dostluk kurulur.Farzlardan sonraki nafile ibadetler bizi Allah(c.c.)’e yaklaştırır artık öyle olur ki o kişi Allah (c.c.)’ı düşünmeden adım dahi atmaz.

4. Bakara: 257 “Allah (c.c.) ile dostluk önce imanla mümkündür.Bütün müslümanlar Allah(c.c.) ile dost olurlar.Bütün kafirlerde Tağut’un dostudurlar.

5.Bir kalpte hem Allah(c.c.) sevgisi, hem de kafirlerin sevgisi barınamaz. Buna mücadele 22. ayet delildir.Allah (c.c.)’a yakınlaşmak isteyen önce kafirlerle -velevki babaları, kardeşleri, kavimleri dahi olsa- dostluk ve yakınlaşmayı kesecek.


6. Allah(c.c.)’a yakınlığın dereceleri vardır.Bazı insan sadece vazifelerini yapar yani farzları yapıp azap görmemeye çalışır, bazısı yaptığı farz ve nafileleri -bir nevi- sayarak kazandığı sevabın hesabını yapmaya çalışır, sanki sadece bu ibadetler kendisini kurtarırmış gibi (bizi ancak Allah (c.c.)’ın rahmeti kurtarır) bazısı ise sadece Allah (c.c.) rızasını güderek ibadet ederler.İşte Allah (c.c.) dostları bu insanlardır.

Üveys el Karani meselesi:

Allah (c.c.)’ın “duasını kabul edeceğini” söylemişti Rasûlullah (s.a.v.) O adamın (Üveys el Karani’nin) yaptığı yapılarak da Allah (c.c.) ile dostluk kurulabilir.Yani Allah (c.c.) rızası için anaya itaat (tabii sadece anaya olmayabilir) ederek de insan “dost” olabilir.

Gece namazlarına dikkat ederek de Allah(c.c.) ile dostluk kurulabilir.

Mallar, kadın, çocuk ise fitne (imtihan)dir. Genelde Allah (c.c.)’ın rızası bu yollarla elde edilirse (Mal, çocuk, kadın)çok sevaptır.

Allah (c.c.) infak edenleri övmüştür, Rasûlu’de övmüştür.

“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” Rad 28 Kim dostuyla konuşurda huzursuz olur değil mi?

Bu benim en sevdiğim ve amel etmeye çalıştığım ayettir.

Selamlar

M.Ertuğrul ZEVKLİLER

(Ömer)


 

RABBİMİZLE DOSTLUK NASIL

KURULUR?

 

Rabbimizle dostluk kurmak isteyenlere benim de söyleyeceklerim var.Lütfen bana da zaman ayırır mısınız?

Bence Allah’ın dostluğunu kazanmak istiyorsanız Kur’ân’la dost, peygamberle dost ve salih insanlarla dost olunuz.

Kur’ân’la dost olduğunuz takdirde, Rabbinizi gereği gibi tanıyacak hayatınıza O’nun istekleri doğrultusunda yön vereceksiniz. Yap dediklerini yaparak, yapma dediklerini yapmayarak dostunuz olan Allah’ın rızasını kazanmış olacaksınız.

Peygamberle dost olduğunuz zaman, imtihanı çok iyi kavrayacak, hayatın ne anlama geldiğini öğrenmiş olacaksınız.Peygamberlerin imtihan soruları karşısındaki takınmış oldukları tavrı görerek Allah’ı razı etmenin yollarını öğreneceksiniz.Sabrı, şükrü, tevekkülü, tedbiri, ihlası, dünya, ahiret dengesini öğrenerek itidalli bir kul olarak yaşamayı kendinize ilke edineceksiniz. Zira Rasûl’de hepimiz için güzel örnekler vardır.Ve Allah’la kurulacak dostluk için önce peygambere dost olmak gerekir.Zira siz birini seviyorsanız onun sevdiklerini sevmeli nefret ettiklerinden nefret etmelisiniz.

Gelelim Allah’ın salih kulları ile dostluk kurmaya.O güzel insanlarla dostluk kurmazsanız haşır neşir olmuşsanız onlar daima size Allah’ı hatırlayacaklardır.Ayna vazifesi göreceklerdir.Sizlerde gördükleri hataları düzeltmek isteyeceklerdir.Eğrildiğiniz yerde sizi doğrultacaklardır.OnlarAllah için sever, Allah için buğz ederler.Onların hayatta tek arzuları vardır.Allah’ın rızasını kazanmaktır.Rabbim böylesi salih ve salihalardan razı olsun. Rabbim hepimize gördüğümüzde kendini hatırlatacak, bizi Allah’a yaklaştıracak, hayırlarda yarıştıracak dostlar nasip etsin.

O yüce Rabb’imin dostluğunu kazanabilmek ve dostluğuna lâyık olmak duasıyla Allah’tan razı olalım ki O’da bizden razı olsun diyerek sizleri “O’na ithafen” yazımla başbaşa bırakıyorum. Bu yazımla dostum olan Rabbime olan sevgimi ifade etmeye çalıştım.Biliyorum kelimeler kifayetsiz kaldı, zira O’na olan sevgimi anlatmakta aciz kalıyorum.Ama ben yine de bu ifadeleri BiricikRabbime ithaf ediyorum ve O’nu kâinattaki her şeyden çok daha fazla seviyorum...

O’na İthafen!...

Düşünüyorum da Rabbim! Sen olmasan, Sana olan iman ve inancımız olmasa, bu dünya hayatı nasıl çekilirdi? Bu kadar imtihanlara, denemelere nasıl göğüs gerilirdi? Senin rızan değilmi ki bizi ayakta tutan? Ve yine Sen’in hoşnutluğunu kazanmak değil mi ki bizi her daim hamd ve sabra götüren.

O çok sıkıldığımız, dünyanın bize dar geldiği anlarda imdadımıza koşan bir tek sen varsın Allah’ım.Biliyoruz ki Sen El-Fettah’sın.Kimselere uçamadığımız derdimizi yalnız Sana açıyoruz.Ve biliyoruz ki bize en güzel şifayı verecek olan Sen’sin. “Kullarım beni sana soracak olurlarsa bilsinler ki ben onlara pek yakınım.Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına icabet ederim.Öyleyse onlarda bana kulluk etsinler ki doğru yolu bulalar.” (21 186) Buyuran Rabbim! Sana kul olmak ne güzel... fiu İslamdan bi -haber yaşayan insanlar bizi bu hayattan iterken yalnız huzurunda huzur buluyoruz. Allah’ım.El Vedud Rabbim en sevdiklerimiz bile bizi üzerken yalnız Sen’in sevgindir bizi mutlu ve mutmain kılan.- Hüzünlediğimiz de secde de gözyaşı dökmek bizi öylesine rahatlatıyor ki, biliyoruz ki Sen şah damarımızdan daha yakınsın (50/16) Ve Sen Erhamür Rahim’insin.Dünya ve Ahiret saadeti Sen’de Rabbim.

Öyle olaylarla karşılaşıyoruz ki Allah’ım Sen olmasan işin içinden çıkamıyoruz.Sana teslim olmak, tevekkül etmek, Kur’ân-ı Kerîm’le doğru yolu bulmak ne güzel Mevlam...

Bizi kendine muhatap kıldığın ve tanıttığın için yeryüzünde zerreler adedince şükürler olsun Eş-fiükür Rabbim.En büyük korkumuz Seni gereği gibi takdir edememek Allah’ım. Her elimize geçen nimette ve dualarımıza icabet ettiğin de büyüklüğünü bir kez daha anlıyor acziyetimizi bir kere daha idrak ediyoruz.

Hoşlandığımız şeyleri bazen nasip etmiyorsun.“Hoşlandığınız şeyler ola ki hakkınız da hayırsızdır.”(2/216) İlahi düsturunu yaşayarak.. öğretiyorsun.Sana olan muhabbetimiz bir kez daha artıyor.Bazen şefkat tokatın üzerimize iniyor ve bize kulluğumuzu hatırlatıyorsun.Ne olur Rabbim! Bizi bize bırakma ve bize kendimizi, kulluğumuzu unutturma.Yeryüzündeki bunalan insanların hep Sen’den mahrum olduklarını görüyorum Rabbim.Sen’in zikrinden yüz çevirenler için dünya dar gelirken, Sen’i ananlar için zindan bile cennet...

Rabbim! Bize Sen’in sevgini Sen’i sevenlerin sevgisini ve Sen’in rızanı kazanacak ibadet sevgisini ver.Bize rızana gidecek yolları kolaylaştır. Razı olacağın işleri yapmamızı gönlümüze getir.Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl, kâfirler, cahiller gûruhuna karşı bize yardım et.Allah’ım bize dünyada da ahirette de iyilik ver ve bizi salihler topluluğuyla birlikte haşreyle. (Amin).

Dünya ve ukbada sana muhtaç kulun

Asuman ÖZDEMİR

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR?

 

Dost, kelimesini duyduğumuzda bir dostumuzla görüştüğümüzde ne kadar mutlu oluyoruz.O, Dostları yaratanla dost olmak tarifsiz bir duygudur herhalde.

Allah’u Teâla’yla dost olabilmemiz için önce onu anlamaya ve öğrenmeye çalışmalıyız.Bunu nasıl yaparız? Kur’ân’ı Kerimi okuyup anlayarak Kur’ân’ı Kerim’de Allah (c.c.) bize neleri yapmamız, neleri yapmamamız gerektiğini bize açıklıyor.Hayatımızı bu emirlere uyarak geçirmeliyiz.Yaptğımız herşeyi Allah(c.c.) rızası için yapmalıyız.Birşeyi yapmadan önce düşünmeliyiz.Ben bunu yapıyorum ama Allah(c.c.) hoşuna gider mi? Eğer yanıtımız evet ise yapmalı hayır ise vazgeçmeliyiz.Başımıza kötü bir musibet geldiğinde hemen isyan etmemeliyiz.Büyüklerimizin başına bir musibet gelmediğinde acaba Rabbim beni unuttu mu derlermiş.

Yüce Allah(c.c.) bir ayeti kerimede “Çaresiz sizleri biraz korku, biraz açlık, biraz maldan, candan ve hasılattan eksiklik ile imtihan edeceğiz.Müjdele o sabırlıları ki başlarına bir musibet geldiğinde ‘İnna lillahi ve inna ileyhi raciun’ “Biz Allah’ımız ve nihayet O’na döneceğiz” derler. (Bakara 155, 156) İyi şeylerinde şükrünü yapmalıyız, bir sofraya oturduğumuzda sofradaki o nimetlerin şükrünü yapmalıyız, bir sofraya oturduğumuzda sofradaki o nimetlerin şükrünü, elimizin, ayağımızın, gözümüzün şükrünü yapmalıyız, düşününce şükretmemiz gereken çok şeyimiz var.Elimizden geldiğince insanlara maddi, manevi yardım etmeliyiz. Peygamber efendimizin bir hadisi şerifinde“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”buyuruyor.O halde mahallemizden çevremizden başlayarak yardıma muhtaç insanlara Allah rızası için yardım etmeliyiz. Bazen bir tebessümümüz insanları çok mutlu edebilir.Ben diyorum ki eğer istersek herşey kolaylaşır.Böyle hareket ederek (Allah (c.c.) dost olabiliriz.

Rabbim hepimizi O’na dost olabilmek için çalışanlardan eylesin. Eğer istersek başarırız, bir deneyelim.

Hafsa METE

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULUR?

 

Yeri, göğü, kâinatı, bütün evreni bu kadar güzel düzen ve intizam içerisinde kusursuz olarak yaratan Allah’ımıza binlerce kez şükür olsun.

Gündüzden geceye, mevsimlerden, ateşten, sudan, damarlarımızda akan kana kadar bir an olsun düşünürsek bu kadar muhteşem bir sistemi kurup devamını sağlayan yüce Rabbimize inanmayanlara şaşıyorum.Bu sistemi insanoğlu kursaydı, acaba ne kadarını başarabilirdi? Başarsa bile bunu başaran insanoğluna bu aklı, başarma gücünü veren kimdi? Bunlar sadece aklımızın erdiğince verebildiğimiz deliller.

Bizler alemin sanki kendi kendine varolduğunu, dünyanın rastgele döndüğünü zannederek o kadar sorumsuz o kadar boş yaşamaya kendimizi alıştırmışız ki, bu alemin tek efendisi bizim tek sahibimiz yüce Rabbimizi ne kadar tanıyoruz? Tanımadığımız, hiç bilmediğimiz bir insana her türlü derdimizi, sırrımızı açabilir miyiz? Bunun için önce o kişiyi tanımamız gerekir.İyi mi, kötü mü, güvenilir bir insan mı bütün bunları öğrendiğimiz zaman onunla dost olabiliriz.Allahû Teâla ile dostluğun yolu da onu tanımaktan geçer.Tanımak için de düşünmek gerekir.Bu düşünmeyi kısa basit örneklerle açıklayalım:

İnsan vücudu gibi mükemmel bir mekanizmayı yaratan hiçbir azayı unutmadan, eksiksiz, bu mekanizmanın kusursuz olarak çalışmasını sağlayan, küçücük bir tohumun toprak parçası içinde nasıl hayat bulup, o tohumdan bir fidan o fidandan sayısız lezzetli meyveler aldığımız bir ağaca dönüştüğünü düşünmek bize Rabbimizi tanıtmaz mı?

Bir kardeşimizden hediye aldığımız zaman karşılığında ben ona ne alabilirim diye hemen düşünmeye başlarız.Çünkü hediyenin karşılığını verdiğimiz zaman onunla dostluğumuzu pekiştirmiş ve ona karşı mahçup olmayız.İnsanoğlunun emrine sunulan sayısız nimetler bize Rabbimizin bir hediyesi değil midir? Bu hediyelerin karşılığında biz ona ne veriyoruz?.. Yeterince verebiliyor muyuz? Muhakkak ki Rabbimizin bizlerden alacağı hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.Bizlere bahşettiği hediyelere şükür amacı ile bazı vazifeler yüklemiştir.Bu vazifeler bir yerde Allah’a kulluk ve yaratılış gayemizdir.Bu görevlerimizi bize kutsal Kitabımız Kur’ân-ı Kerîm ve sevgili PeygamberimizHz.Muhammed (s.a.v.) aracılığı ile bildirilmiştir.Görevlerimizi yerine getirdiğimiz sürece ona daha yakın oluruz.Bu yakınlığın dostluğa dönüşebilmesi için ne yapabiliriz?

Yukarıdaki örnekte belirtmiştik nasıl ki bize verilen bir hediyenin karşılığın vermeyi kendimize borç biliyoruz.Ama karşılığını verirken o kişinin nelerden hoşlandığını, neye ihtiyacı olduğunu, neyin onu mutlu edeceğini araştırıp ona göre bir hediye alırsak hem onu mutlu etmiş, hem de onunla bir arkadaş bir dost olma yolunda bir adım atmış oluruz.

Rabbimizle aramızdaki ilişkide bunun gibidir.Kulluk vazifemizi yerine getirirken bize farz olan yani hediyenin karşılığı borcumuzu ödemek zorunda olduğumuz görevlerimiz vardır.Bu görevlerimizi yerine getirmek mutlaka ki Rabbimize bizi biraz olsun yaklaştırır.

Fakat Rabbimizle dost olmak için görevimizi yani bize farz kıldığı şeylere ömrümüzün sonuna kadar riayet edeceğiz.Daha sonra Allah’ın elçisi, sevgilisi, bütün alemi yüzü suyu hürmetine yarattığı sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetlerine gücümüzün yettiğince uymaya çalışacağız. Yaptığımız her işte önce Rabbimizin rızasını gözeteceğiz.

Yüce Allah (c.c.) hepimizi razı olduğu kullarından eylesin (Amin).Ebedi dostumuz olsun...

Birsel DERİN


 

RABBİMİZLE DOSTLUK NASIL

KURULUR?

 

Güneşle bakışmak

Ayla okuşmak

Dağlarla buluşmak

Rabb’le konuşmak isterim

 

Konuşurken yükselmek

Miraçta kıyam etmek

Secde de Rabbi görmek

Ömrümü sana vermek isterim

 

Sessizliği dinlemek

Gözyaşlarıyla inlemek

Varlığını bilmek

Bilmek isterim

 

Künhüne vakıf olmak

Rasûl’ünde kendimi bulmak

Güzelliğinden paye almak

Sensiz olmamak

Sensiz doğmamak

Sensiz görmemek isterim

Göklerin ardını bilmek

Kuyunun dibine inmek

Yakî’nin sırrına ermek

Sevmek sevmek isterim

 

Aşk ile el açan

İhlas ile ulaşan

Gönlü hep uçan

Bir kul olmak isterim

 

Sevgiyi senden alıp

Gündüzü sende görüp

Rahmeti sende bilip

Sevmek sevmek isterim.

                      İlker ÜNAL

 

ALLAHİLE DOSTLUK

 

Selamünaleykûm,

Öncelikle yeni çıkarmış olacağınız “Allah İle Dostluk” adlı kitabı Tüm İslam Âlemine hayırlı olmasını dilerim. Böyle bir kitaba yer ayırıp ele aldığınız için sizi gerçekten tebrik ederim.Her müslüman kardeşimize böyle bir kitaba ihtiyacı olacağından eminim.

Rabbim bu dünyada ve ahirette sizden razı olsun.

“Allah ile Dostluk” kitabında benimde bir nebze katkı payım olursa ne mutlu bana. Olmasa da yine de kedi fikirlerimi aktarmak istedim.

“Allah ile Dostluk” başlığında da anlaşıldığı gibi, Allah ile Dostluk kurulur.Ama onun emirlerini yerine getirmek, ibadet etmek canı gönülden dua etmek, Rabbimin o güzel dostluğunu kurabiliriz.Kötülüklerden uzak, sadece ona itaat ve huzuruna secde etmek, Rabbimin ahiretini kazanmak dostluğunu kurmak her insanoğlunun isteği ve dileğidir.

En önemlisi En iyi dost Allah ve Rasûlüdür;Ne mutlu o kişiye ki bu güzel dostluğu kazanana, onu dost edinen doğru yoldan gider.

Allah ile Dost olan kendine ahirete hazırlamış olur,Allah ile Dostluk kurmak çok güzel birşey, tabii kalbinde zerre kadar iman olmayan kişi bunu anlamaz. Mevlam her zaman dostlarıyla beraberdir.Yüce Rabbimi dost edinen arkasında her zaman bir Rahman’ın olduğunu düşünerek hareket eder, bu yüzden günah işleyemez.

Yüce Rabbim inşaallah hepimizi dost olarak kabul etmiştir.Bizler her zaman Rabbimi dost edindik ve edineceğiz.Mevlâm bizi yolundan ayırmasın inşaallah!..

fiimdilik düşüncelerim bu kadar,Rabbime olan sevgimizi sayfalar dolusu yazsak bile yine de doymayız ve bitirmeyiz.

Size bir istekte bulunmak istiyorum, eğer bir gün gelir de yine kitap çıkarmayı düşünürseniz, sizden ricam başörtü sorunu için bir roman veya kitap çıkarırsanız çok sevinirim.En azından başörtülü bacılarımız bundan gurur duyacağından eminim, düşünmesenizde canınız sağolsun.

Neyse Rabbimin selatı selamı, şefaatı üzerinize olsun.Yeni çalışmalarınızda başarılar, bol kazançlar ve bereketler getirmesini Rabbim’den Dilerim!.. Yeni Kitabınızı bana da ayırmanızı isterim.

Rabbim yardımcınız olsun,Allah’a emanet olun.

İnşallahûteâla

Gülşen ALTUNDAL

 

DOSTLU⁄A ÇA⁄RI

 

İnanç kaynağından beslenmeyen, beslenemeyen dostluklar her an sona ermeye, zeminden iştirmeye mahkûmdur.Günümüzde dostluklar genellikle kaygan zeminlerde, menfaat ilişkilerine dayanan bir görüntü arzetmektedir.

Dostluklarında olmazsa olmazları vardır.Sevgi, güven, dürüstlük ve sadakat olmazsa dostluktan söz etmek hayalden öteye geçmez, geçemez.Maddeci bir eğitime maruz kalan toplumlarda başta ahlâk olmak üzere pek çok değer yozlaşmaya başlar, insanlar kendilerini insan yapan değerlerden hergün biraz daha uzaklaşarak gayri insani bir yaşam sürecine girerler.İşte bu ortamlarda, bu şartların istikametinde kurulan dostluklar ömürsüz, daima üzüntü veren bir hal alırlar ki bu kaçınılmaz sondur.

Dostlukların en çabuk ve kolay kurulanı ALLAH ile kurulan dostluktur.Yaratıcı yarattığını en iyi bilen, tanıyandır.Yarattığına karşı sevgisi, şefkati, merhameti en üst seviyededir.Ancak kul yaradılış sebebini bilmeli ve yaratıcısının kendisinden ne istediğini en ince teferruatına kadar öğrenmelidir, işte dostluk bu aşamadan sonra kendiliğinden başlamış olur.

Tarih sürecinde, insanoğlunun yaratılışından itibaren ALLAH(c.c.) kavimlere sürekli Peygamberler, kitaplar göndermiş, sapkın toplulukları doğruya, iyiye, güzele davet etmiştir.Bu davete icabet eden kavimler veya bir kısmı kurtuluşa ermiş,ALLAH’ın dostluğuna ulaşabilmişlerdir.

Bugün maalesef ALLAH ile dost olabilmek için her türlü imkana sahip olan Müslümanlar ne yazıkki kâfirlerin mezalimi altında inim inim inlemektedirler.Zilleti izzete tercih ettiklerinin henüz farkına varamamış olan Müslüman topluluklar hala kurtuluşlarını batılın tuzaklarla dolu sistemlerinde arama gafletindedirler. Müslümanlar uyanamadıkları, İslam’ı hayat nizamları olarak benimsedikleri ve de yaşamadıkları sürece münafık zalimler, zavallı mazlumları üretmeye devam edeceklerdir.

Günümüzde haçlı ittifakı tarafından çember içine alınan müslümanların yegane kurtuluşları, ne kadar batıl sistem varsa alıp keferenin başına çalmaları, ALLAH’ın dostluk sözleşmesi olan KUR’ÂN-I KERÎM’i kendilerine rehber olarak, kurtarıcı olarak almalarıdır.Bunlar harici yol ve sistem müslümanları her geçen gün biraz daha bakatlığın içine çekmekten başka bir işe yaramaz.

Eğer Müslümansak, eğer inanıyorsak ALLAH’la dost olmaktan başka çaremiz yok.

VESSELAM.

Mustafa Hüdaverdi U⁄UR

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR

 

“Dost olarak Allah kâfidir. Yardımcı olarak da Allah kâfidir.” (Nisa 45)

Dost, söylenirken bile yüreği titreten, nefese bir içtenlik katan kelime.

Dostluk; karşılıklı sevgi ve duyguların paylaşıldığı, hayata tad ve huzur veren iki veya birkaç kişinin kalplerinin ve varlıklarının birleşmesiyle oluşan bir kavramdır.

Bizim bu konuda ele alacağımız nokta ise kul ile Rab arasında oluşan dostluk, kulun dost olarak Allah’ı seçmesi. Kul,

Bu dostluğu başlangıcıyla ele alacak olursak, dostluğun ilk anahtarı, ilk adımı, ilk kıvılcımı onunla tanışmaktır.İşte kulun Rabbı ile dostluğunu başlatabilmesi, O’nunla konuşması, O’nu tanıma girişimine adım atmayla olur.O’nu tanımak,O’nu hissetmek,O’nun derinliklerine inmek, işte dostluğun başlamasını sağlayan en önemli unsurlardır bunlar.

Pekâla, bunları nasıl yapabiliriz. Cevabı gayet açık ve ortada, Rabb ile konuşarak. O’nunla konuşmak ise Rabbin afla seslendiği ona kapılarını açtığı, ona sırlarını açıkladığı kitabı Kur’an ile olur.Rabbı tanımak onu okumak, onu anlamak ve onu yaşamakla başlar.Tıpkı insanı dostla dostluğa başlar gibi.

Kitabı okumak, tanışmaya, dostluğa ilk adım olduğunu söyledik, ancak bu okumak öyle sıradan kitap okumak gibi olmamalı her ayette, her satırda, her kelimede manaya ulaşmak ve bunları derinliklerinde hissetmek. Yüce Rabbın anlattıklarıyla.Rabbı anlamaya çalışmak.Anladıkça anlatılanı hayata geçirmek, hayatı Kur’ân’la bütünleştirmek, hayatın çizgisini Kur’ân’la çizmekte olur.Açıkçası hayatı Kur’ân yapmakla, Rabb ile dostluğun temelleri atılır.

Kişinin Allah ile dost olabilmesi için ilk aşamanın onunla tanışmak ve bunun için onunla konuşmak gerektiğini ele aldık.İkinci aşamada ise önünüze önemli bir nokta daha çıkıyor.Bu aşamayı da insanlar arasında oluşan dostluğun başlangıcına indirgeyecek olursak, nasıl ki bir insanla dost olmak için onun en yakınlarına ya da dostlarına başvurarak bilgi edinir ve bu bilgiler doğrultusunda dostluk kurmak için hareket edersek, Rabb ile dostluk kurmak içinde böyle bir yol izlememiz gerekir.Pekâla bu konuda ne yapmalıyız, tabii ki bu yolda olduğu gibi Allah’ın dostlarına başvurur, Onlardan bu konuda bilgi ediniriz. Allah’ın dostlarına baktığımız zaman ise bizim karşımıza ilk önce O’nun Rasûlleri gelmektedir.Bizim ölçü alacağımız öncü Rasûl ise Allah’ın habibi, dostu Muhammed (s.a.v.)’dir.

Allah ile dost olmak istiyorsak Rasûlu Muhammed (s.a.v.)’ini tanımalı, onun hayat çizgisini örnek almalı, onun nasıl davranıp da Allah’la dost olduğunu öğrenmeliyiz.Onun sünnetlerini en iyi sûrette incelemeli ve bunları Kur’an emirleriyle bütünleştirip, hayatımıza geçirmeliyiz.

Bir kul bunları yapabilmeye başladıysa, artık her âyette Rabbi okumaya başlar.(Arapça’da ayet işaret anlamına gelir) Doğada, yerde, gökte, her alanda Rabbı hissetmeye başlar.İşte Rabbı tanımaya, O’nun inceliklerini anlamaya başlamanın işaretleridir bunlar.

Bu aşamalardan sonra artık sıra kişinin kendisini Rabbine tanıtmasına gelmiştir.Ancak kişi kendini tanıyorsa, o zaman kendini tanıtabilir. Kişi Rabbini ve Rasûlünü tanıma aşamasını en iyi şekilde başardığı zaman, kendini de tanımaya, kendinin derinliklerine inmeye başlar.Rabbının her seslenişinde yüreğine bir darbe iner ve kendini, benliğini tanıdığı sandığı varlığı dahi tanımadığının farkına varır.Böylece Rabbının istediği benliği anlamaya ve onu kazanmaya, böylece O’nunla dostluk kapısını araladığını hisseder.Rabb ile dostluk kurmak istiyorsak, O’nu tanıyın. O’na kendinizi tanıtın.

Açıkçası Rabbinizle tanışın.

Tülay BARAN

 

ALLAHA DOST OLMAK

 

Allahû Teâla’ya dostluk bütün makamların üstünde bir makamdır.Allahû Teâla’ya dost olmak içinde onu tanımak, bilmek, anlamak ve O’na yakın olmak gerekir.Nasıl ki tanımadığın kimse hakkında bir yorum yapabilmeniz tamamen suizan olursa Allah (c.c.)’ı tanımadan da yorum yapmak, O’nu sevmek, O’na dost olmak mümkün değildir.

Yüce Rabbimiz kendisini, bize göndermiş olduğu son mucize kitap Kur’ân’ı Azimuşanla bildiriyor ve tanıtıyor, Kur’ân’ında Levlâke LevlâkLemâ Halaqtül Eflaq (Sen olmasaydın hiçbir olmayacaktı) sırrının mazharı, yol gösterici ve kurtarıcı olan Hz.Muhammed Mustafa’yı bize sunuyor ve “Ey habibim de ki; Beni sevin ve bana tabi olunki, Allah’ta sizi sevsin” ayeti kerimesiyle kendisine dostluğun sırrını açıklıyor.Evet Rabbimize dostluk tüm hikmet ve kerametin başıdır.Rabbimizi sıfatlarıyla, eserleriyle, tecellileriyle bilmek, ona dost olmak için bol Kur’ân-ı Kerim okumalıyız.Hayat anayasamız olan, tüm dertlerin dermanını bulduğumuz bu kitaptan bir an bile ayrılmamalıyız.

Ben Allah’ı çok seviyorum.O’na dost olmak, O’nun dini uğrunda canım dahil, herşeyimi vermek istiyorum.O’nun hatır ve emirleri üzerine hiçbir hatırı gözetmeyi uygun bulmuyorum.Çünkü O beni mahlukatın şereflisi, Ahseni takvim ve halife yarattı.O kadar kıymet verdi ki melekleri bile secde ettirerek onlardan üstün kıldı.Bir gün Hz.Aişe annemiz “Ya Rasûlullah; Dünya kadınlarımı yoksa Cennet hurilerimi üstündür” diye sorunca gül dudaklarından muştular sunan, Havzu Kevser’in tek sahibi, rahmet menba’ı, kılıcının ucundan şefkat damlayan, habibi Kibriya tebessümle cevap veriyordu.“Ya Aişe: Huriler Dünya kadınlarına hizmetçilik yapacaklar, yeter ki Dünya kadınları Allah’ın emir ve yasaklarını tutsun ve Allah’ı hakkıyla sevebilsinler” Demek ki Yüce Rabbim insana bu kadar kıymet verdi, Dünya’yı ve Ukba’yı onun için yarattı, sır ve tecellilerine insanı ortak eyledi.Toprağı, suyu, güneşi, ayı, hayvanatı, nebatatı insana kul eyledi de ondan yalnızca kendisine kulluk bekledi.Tüm yaratılan mahlukat Allahû Teâla’yı zikredip dururken şerefli yaratılan insan nasıl olur da Rabbini tanımaz, onunla dostluk yollarını aramaz.

Yüce Mevla’mıza dost olmanın ilk adımlarından birisi onun dostlarını dost edinmektir.“Hubbun fillah, buğzun fillah. (Allah için se, Allah için buğzet)” hadisi şerifi bize bu gerçeği hatırlatır.Saadet kapılarını bize açan, iki cihan huzurunu bize sunan, dostlar dostu sevgili Peygamberimize, sahabe-i kirama, Evliya’ullaha ve din alimlerine muhabbet duymamız, onlarla hemhal olmamız Rabbimize dostlukta ilk adımımız olacaktır.Rabbimizin katındaki kabul gören tek din,İslam’ı iyi öğrenmeli, tam yaşamalı, tüm hayatımızda yaşanılır kılmalıyız.Emirleri öğrenip eksiksiz yapmalı, yasakları öğrenip onlardan kaçmalıyız.Güzel ahlâkla donanıp hakkın rızası için halka faydalı olmalıyız.Sayısız nimetlere şükretmeli, imtihanları dostluk göstergesi olarak bilmeliyiz.

Kâinatı kalp gözü ile seyredip, bir gülün güzelliğinde, bir bebeğin masumiyetinde, bir annenin şefkatinde, sekiz cennetin var oluşunda Rabbimizin eşsizliğini görmeliyiz.

Ey Rabbimiz; Bizi sevdiğine, bizi dost kabul ettiğine tüm yüreğimizle inanıyor, bu dostluğun ebedi olması için gönülden niyaz ediyoruz.

 

      Sev bizi Ya Rabbi!..

          Sevdir bizi Ya Rabbi!..

          Cennette Cemalinle,

          Sevindir bizi Ya Rabbi!..

                      Leyla ERDAL

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR

 

Ben 50 yaşındayım, 40 yaşına kadar bazen Cuma’lara giderdim.Emekli mühendisim. Bir gün işyrinden izin alıp çarşıdaki bir takım işlerimi takip için ayrıldım.Çarşıda dolaşırken on yıl kadar önce o zaman ithal otolar memlekete girmeye başlamıştı gözüm hep yeni ve farklı orabalara takılıyor, birinin diğerine üstünlüklerini düşünüyordum.Bu şekilde saate bakmadım ama 1 saate aşkın gönlümü meşgul etti. Tam daireye dönerkenRabbımın bir lutfu aklıma geldi.

İlahi bir saati aşkın dünya ve içindeki mahluklarınla meşgul oldum.Sen bir kez aklıma gelmedin beni bağışla diye çok içten olma dua ettim. Daha sonra dini eksiklerimi değişik kitaplar alarak gidermeye çalışırken her yeni bilgi ile amel etmeye, namazımı kaçırmamaya çalışıyordum. Sonra bir güzel(benden bir an genç) arkaşla tanıştım... Ondan çoook şeyler öğrendim.O’ndan Allah razı olsun.

“Cenab-ı Allah bildiğinizle amel ederseniz bilmediğinizi Ben Azimüşan size öğretirim diyor.”

Bizim sıkıntımız bir çoğumuz Allah’ın emirlerini, yasaklarını biliyoruz da amel etmiyoruz. Bir kısmı ile amel ediyoruz, bir kısmıyla (ilim sahibi olduğunu söyleyen bir çok kimse) amel etmiyoruz.Kin,riya,kibir, hasret’ten kurtulmuyoruz.

Bir kere kendi nefsi arzularımızdan vazgeçip Allah’ın arzu ve isteklerini istek ve arzu edinmeliyiz ki, ... Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmalıyız ki kul olabilelim.Biz televizyonun, paranın, nefsin, şeytanın kulu olmuşuz, Allah’a kul olamamışız.

Allah çok şey istemiyor, emirlerini tut, yarattıklarına merhamet et...

Cenab-ı Hakk her maksada bir kapı tayin etmiş. Portakal almak için berbere gidilmez, elbise diktirmek içinde manava gidilmez...

İşte kulum vereyim diyor, önce derdi kazanıp sonra gel derman ara. Dertten imana önce Allah’tan gelmişiz, Allah’a bir özlemimiz olmalı, arzumuz, iştiyakımız olmalı...

Nasrettin Hoca’ya biri gelmiş, hocam şu kadar salavat, şu kadar duâ ediyorum. Rüyamda Rasûlullah (s.a.v.) göreyim diye bir türlü göremiyorum.Nasıl duâ edeyim de görebileyim demiş; Hoca mübarek demişki akşam tuzlu bir kavurma ye su içmeden yat görürsün.Adam hocanın dediğini yapmış ama yine görememiş gelmiş hocaya, hocam göremedim demiş. Peki rüyanda ne gördün demiş.Çağlıyanlar, pınarlar... vs. gördüm. Demiş için yanınca nasıl suyu gördün, ciğerin yansa Peygamber (s.a.v.)’imizi de  o zaman görürsün.

Küçük noksanlar diye işlediğimiz, umursamadığımız noksanları büyük olan Allah’a karşı işlediğimizi unutuyoruz...

Allah diyor ki; Bana bir adım gelene ben 9 adım yaklaşırım (Haşa Allah gitmekten gelmekten münenzeh O her yerde herşeyle) yürüyerek gelene ben koşarak yaklaşırım... Peki bir an şöyle düşünsek; kulun adımı diyelim 1 metre Allah’ın adımı ne kadar olur. O halde Allah kuluma doğru gidiyor...

Kulum bana farz ibadetlerle yaklaşır, nafile (fazladan yapılan ibadet) ibadetlerle öyle yaklaşır, öyle yaklaşır ki biz onun gören gözü, konuşan dili, tutan eli, yürüyen ayağı oluruz.

Kulun kula dost olması çok zor, birbirinin huyunu, suyunu vs. öğrenecek, güvenilir olduğuna inanacak dost olacak.Bu da çok zaman alır...Allah’a dost olmak çok kolay ve hiç zaman almaz. Seni senden iyi tanıyor, peki Allah’ın Allah ki nasıl mert, cömert, merhametli... vs. kula düşen samimi bilerek bilmeyerek yaptığı noksanlara samimi tövbe edecek bir daha yapmamak için gayret edecek.

Ademi ara ademi bul. Adem ile Adem ol... Allah’a gerçekten ilmi ile, ameli ile kul olmuş güzel insanları arayıp bulmak onları örnek almalıyız, onlardan öğrenmeliyiz.

Allah her yerde diyarlarda herşeyle demiyorlar...

Allah herşeyi insan için yaratmış, insanı kendi için yaratmış, ama büyük olan insan hangi insan kendinde bulunan güzel ahlâkı hangi kulunda bulursa o insanı dost edinir...Arşa sığmam mümin kulumun gönlüne sığarım diyor.

Adem manaya derler el ayakla baş değil.

Yunus Emre

Ete kemiğe büründüm Yunus diye, göründüm...

Yunus Emre

İnsanda Allah’ın sıfatları varda cüzisi, insan organize edip kullanamıyor eksiği o kızmaması gerekirken kızıyor, ayıpları yüze vurmaması gerekirken vuruyor, cömert olması gereken yerde cömert olmuyor, sırları aşikâr etmemesi gerekirken ediyor.. Allah her sıfatını yerli yerince kullanıyor.Sıfatlarını kim yerli yerince kullanırsa, kendine kim çok benzerse onu dost ediniyor.

Adem’i yeryüzüne halife yaratmış, melekler dahil secde edin demiş, bütün mahlukuna, ama Ademe yani adama adam olana Adem olabilme, suretle adama benzeyene değil...

Burada dünyada Allah’ı bilen bulan ahirette de onunla olacak...Dünya ahiretin tarlası demiş Rasûlullah(s.a.v.)...

Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi murat ettiğim için insi, cinsi yarattım diyor.

Cenneti istemek, cehennemden korkmak ve bunun için ibadet etmek haktır, doğrudur ama hepsinden evla Allah’ın rızasını istemek lazım.Çünkü cennette mahluk cehennemde...

Kimse Allah’ın şanına yakışır amel işleyemez kişi kulluğunu acizliğini bilip aman Yarabı dilinden düşürmemeli.

Hayrihi ve şerrihi diyoruz ama herşeyi sebeplerden biliyoruz, Allah’tan bilmiyoruz. Halbuki dinimiz tevhit dini...

İlminin olduğunu söylüyor fakat Allah’ı bilmiyoruz. Allah, Allah’ın zatının ismi... Allah’ın zatının ismini bilmekle Allah’ı bilmiyoruz ki...

Bir kaç sma bilmekle Hakkı bildim sanma sen’ diyor büyükler...

Vatandaş benim ilmim var, amelim var, hayırlarım var, hasametim var diyor ve kendinde varlık oluyor...Varlıkla Allah’a gidilmezki...Peki Allah deseki kulum ben sana iman vermese idim, yukarıda sayılan fırsatları vermese idim sen nasıl onları yapacaktın derse...

İbadet insanı Cennete yaklaştırır, ibadetteki edep’te Allah’a yaklaştırır...

Büyüklere (kitaplarda) günah nedir, sevap ndir diye sormuşlar, demişler ki

“Allah’ı unutmak günah, hatırlamak sevap” demişler.

Hayır nedir, şer nedir diye yine sormuşlar.

“Seni Allah’a yaklaştıran herşey hayır, uzaklaştıran şerdir.” demişler...

 

“Sevilen sevdirmedikten sonra seven sevemez” demişler.

“Ehli aşkın sözlerini alıp satan aşık mıdır.” demişler.

Allah bu ümmü kulunu noksanlarından dolayı affetsin

fiabettin GÜLTEKİN

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR

 

Bismillahirrahmanirrahim.

“Allah ile dostluk nasıl kurulabilir” deyince, ilk önce aklımıza gelen; Allahû Teâla bize bu kadar nimet vermiş, bize akıl vermiş, bu kadar nimete karşılık bizden fazla birşey de istemiyor.Bize bu kadar nimeti vermiş, buna karşılık bizim de ona sadece ibadet edip emirlerine uymamızı istiyor.Sizce bu kadar nimete karşılık bu isteği çok mudur?fiimdi Allah ile dostluk nasıl kurulur deyince tabii ki Allah ile dostluk kurabilmemiz için ilk önce müslüman olamamız lazımdır.Daha sonra her müslümanın Allah ile dostluk kurabilmesi için onun emirlerini yerine getirmelidir.Allahû Teâla bir ayetinde şöyle buyuruyor:

“İyi bilinki Allah’ın dostlarına (veli kullarına) korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler de.” (Yunus: 62-63)

Ayet-i Kerime’nin anlamı: “Ağah olun ve uyanık bulunun ki Allah’ın dostları üzerine korku olmadığı gibi hüzün ve keder dahi yoktur. Zira; onlar şu kimseler ki, iman ettiler ve imanlarının icabâtından olan emre imtisâl ve nebiyden içtinab etmekle daima ittikaa üzere bulunurlar.”Allahû Teâla kendine iman edip emirlerine uyanlara bu müjdeyi iletmiştir. O müslümanlar öyle kişilerdi ki, Allahû Teâla’ya ibadet ve Rasûlüne itaat etmekten başka birşey bilmezler.O müslümanlar öyle kişilerdir ki, şu üç şey onlarda muhakkak ve muhakkak bulunur.Bunlar şunlardır:

1. fieksiz ve şüphesiz iman: Allah’ın dostlar öyle kişilerdi ki Allah’a imanları şüphesizdir.Onların imanları öyle güçlüdür ki onların o imanları ne paraya ne mal ile karşılaştırılabilir. Onlar Allah’ın emirlerine öyle bağlanmışlardır ki, o emirleri yerine getirmek için ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırlar.

2. Salih Amel: O müslümanların salih amelleri çok iyidir.Onların en büyük salih amelleri vaktinde kıldıkları 5 vakit namazdır.

3. Sevdiklerini Allah için sevmek, sevmediklerini de Allah için sevmemek: Allah bir çok kişiyi sever bizimde onu sevmemiz lazımdır çünkü Allahû Teâla sevmiş bizde sevmeliyiz.Örneğin; Allahû Teâla hocaları, alimleri seviyor; niçin çünkü onlar Allah dostlarıdır bu yüzden bizimde onları sevip saymamız lazımdır.Alalhû Teâla insanlar onun emirlerine uymazsa onları cezalandırır.Allahû Teâla şeytanı sevmiyor bizim de ona uymamızı istemiyor çünkü şeytan onun emirlerini yerine getirmemiştir. İşte bu sıfatlar kendisinde bulunan kimse Allah’ın velisidir.

Musab GÜRLER

 

MÜCADELE ve ZAFER ÜZERİNE

 

Euzubillâhimineşşaytanırracim.

Bismillahirrahmanirrahim.

Hamd alemlerin Rabbı, hesap gününün sahibi, herşeyin yaratıcısı, rızık veren, korayan, öldüren ve dirilten Yüce Allah (c.c.)’a, Salât ve Selam risaleti tebliğ eden, emaneti hakkıyla yerine getiren, ümmetine öğüt veren, hilkatın fâtihası, nübüvvetin hâtimesi, ins-ü cinninPeygamberi, mahkeme-i Kûbrâ’nın şefâat tâcı, Ceddü-l Haseneyn ve Hüseyn Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in, onun ehl-i beytinin, ashabının ve kıyamete kadar ona tabii olanların üzerine olsun.

Redle başlar bu din.Birilerini, birilerine biçilen konumları reddederek girilir bu dine.Lâ denilecek, lâilâhe denilerek başlar müslümanlık serüvenimiz.Sonra bu red Kur’ân’da daha da pratize edilerek müslüman, reddetmekte emrolunduğu odaklara karşı bu defa itaatsizlikle emredilir.İtaatsizlik “lâ”nın, yani reddin bizzad uygulamaya konulmasıdır.Sonra itaat edilmemesi, hem de asla itaat edilmemesi gereken bu odaklar bir bir müslümanın önüne konulur.Çünkü Allah(c.c.) ile diyalog kurmanın temelinde bu yatar.

“... O halde kâfirlere itaat etme, bununla (bu Kur’ân’la) onlara karşı cihad et, büyük cihad!” (Furkan 52). “Ey Nebi! Allah’tan kork ve kâfirlere, münafıklara itaat etme!Muhakkak ki Allah, alim, hakim olandır.Rabbinden sana ne vahyolunuyorsa onun ardınca onun ardına git! fiüphesiz ki Allah ne yapıyorsanız ondan haberdardır.”’(Ahbaz 1,2) “Kâfirlere ve münafıklara itaat etme, onların eziyetlerine aldırma da Allah’a tevekkül et!Allah vekil olunca hepsine yeter!” (Ahzab 48)...

Evet, bu iş itaatsizlikle başlamaktadır.İtaat edilecek tek merci Yüce Yaratıcı Rabbimizdir.Hz. Ali (r.a) buyuruyor ki: “Ey Rabbim! Kendi yüce zatının hürmetine beni de sana itaat edenlerin mahalline ve razı olduklarının menziline kavuştur.Çünkü ben nefsimi savunmaya kadir değilim, ona bir yarar vermeye de gücüm yetmez.Ey Rabbim!Ey aldanan da uzak olmaya yakın!Ey mükafatını ümit edenden esirgemeyen cömert!Kendisini çağırdığında sana icabet eden ve yardımınla amele sevkettiğinde sana itaat eden kimseye baktığın gibi bana bak.”

Yeryüzü gerçekten büyük bir bunalım içerisindedir. Allah’ın son dini olan İslam, bütün bu felâketlerin karşısında yegâne kurtuluş çaresi olarak durmaktadır.Dün olduğu gibi bugünde insanoğlunu karanlıklarda aydınlığa Allahû Teâla çıkaracaktır.O’nun Kur’ân’ı çıkaracaktır.O’nun Kur’ân’ına sarılan basiretli mü’minler çıkaracaktır.Müslüman olduğunu iddia ettiği halde hayata ve olaylara Allah’ın nuruyla bakmayanlar, olup bitenleri vahiy açısından değerlendiremeyenler, küfrün ve iblisin oyuncağı olmaktan kurtulamayacak, Allah’tan ilişkisini kesmiş olacaktır.

Madem ki insanoğlu zayıf yaratılmıştır, madem ki muhtaç yaratılmıştır, madem ki birilerine dayamak durumundadır ve kendi kendine yeterli değildir, madem ki müstağni değildir, o halde mutlaka kuldur ve kul olmak zorundadır.Değil mi ki insanoğlunun bükülen bir boynu vardır, değil mi ki eğilen bir beli vardır, değil mi ki yere konan bir alnı, bir yüzü vardır.O halde bu boyun mutlaka birilerinin karşısında eğilecektir, bu bel mutlaka birilerin karşısında bükülecektir, bu alın ve yüz mutlaka birilerinin karşısında yerlere sürülecek ve kapacaktır, bu diller mutlaka birilerine yalvaracaktır, bu eller mutlaka birilerine açılacaktır, bu kalp mutlaka birilerine uzatılacaktır.Öyleyse en iyisi geliniz Allah’a uzatalım, Allah’a kul olalım! Çünkü Allah’a bükülmeyen bel, Allah’ın huzurunda eğilmeyen boyun mutlaka ya bir zalimin önünde, ya bir diktatörün önünde, ya bir Firavun’un önünde, ya bir Nemrud’un önünde, ya bir makamın ve koltuğun önünde, ya toplumun ve çevrenin baskısı karşısında ya paranın ve pulun önünde, ya nefsin ve şehevi arzuların önünde yerlere sürülecektir, Allah’a yalvarmayan diller mutlaka birilerine yalvaracaktır, Allah’!a açılmayan eller mutlaka birilerine açılacaktır ve Allah’a uzatılmayan kollar mutlaka birilerine uzatılacaktır.Ve o kişi de fieytan’dan başkası olmayacaktır.

Sonrasına gelince; “Allah’ım!Biz ne büyük bir günaha düştük ki,Kur’ân’ı bırakıp Rasûl’ünden uzak kaldık!Bir sopa korkusuna, bir makam sevdasına, bir dolar hesabına, Muhammed Mustafa (s.a.v.)’yı yalnız bıraktık; mazlumların çığlıkları yürek yakarken, kapadık kulaklarımızı dünyaya daldık!Ey kahbe dünya, bizi aldattın sen!Cilvelerinle, zevklerinle kandırdın bizi sen! Korkularla, evhamlarla, makamlarla, tutkularla; Muhammed’e sadakatten saptırdın bizi sen.İhtiras verdin, benlik verdin, kibir verdin; aldın ihlas, cihad ve takvayı; koltuk verdin, para verdin, şehvet verdin!Bırakmadın ne bir gayret, ne bir mertlik, ne de bir vefâ; izzetli alıp zilleti verdin; oynamak için oyuncak verdin; yıktın bir kıyan ahidlerini; globolleşen dünyada değişim verdin ve bizi nihayet Rabbimizle küstürdün, kopardın.”

Böyle bir sonla olmasın hiçbirimizin sonu.Lâkin müslümana yakışmaz böyle ucuz yenilgiler.Direniş vakti şimdi, ne demeli şimdi? “Lânet olsun sana ey dünya, uzaklaş benden!Ne verdiysen al hepsini; Muhammed’in ayağına toprak olayım ben!Firavunlar sanmasın sahipsizdir o; yerim ister toprağın altı olsun, ister zindan odası; yeter ki Mustafa’ya ümmet olayım ben! Kur’ân yolunda fedâ olayım ben! Her zaman direniş olsun şiarımız; bu davaya nefer olayım ben!Varsın her yanımız kana bulansın; yeter ki Rabbime bir dost olayım.”diyebilmeliyiz.

Allah’a ve O’nun ilkelerine sadakat,O’na itaat, O’nun Rasûlü Hz.Muhammed (s.a.v.)’in sünnetine ittiba bütün zaman dilimlerinde hayatımız için vazgeçilmez bir gerekliliktir.Bakın Rabbimiz yüce Kur’an’ında ne diyor: “De ki: Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?De ki: Allah’tır.‘O halde de ki “O’nu bırakıp da kendilerine faydaya da zarar verme gücüne sahip olmayan dostlar mı edindiniz?’“De ki: ‘Körle gören bir olur mu hiç?Ya da karanlıkla aydınlık eşit olur mu?’ Yoksa O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma onlarca birbirine benzer mi göründü? De ki:“Allah her şeyi yaratandır.Ve O, birdir, karşı durulamaz güç sahibidir.”(13/15)

Allah karşışında, O’nun gücü karşısında acziyetini idrak eden insanın yapacağı en mühim şey Alemlerin Rabbine teslim olmak ve O’na teslimiyeti, sadakati şeref bilmektir.Bu nedenler Rabbimize dostluk kurmanız çok kolay.Kur’ân’da ve Sünnet’e dayalı metod bizi Rabbimiz kavuşturur.Çünkü hem Rabbimiz hem de Rasûlullah(s.a.v.) bu yöntemi bize tarif tmiştir.Bize düşen yönteme bağlı kalıp harfiyyen uygulamaktır.

Nitekim; Kur’ân-ı Kerim’deki “Ey iman edenler!eğer siz Allah’ a yardım ederseniz; (Allah da) size yardım eder; ayaklarınızı sağlam tutar.”(Muhammed 7) ve “Biz Allah’ın yardımcılarıyız; Allah’a inandık” (Al-i İmran 52) mealindeki ayetlerde buna delalet etmektedir.

Sonuç daima güzel ve mükemmel olacaktır.“Allah: ‘Elbette ben ve peygamberlerim galip geleceğiz!’ diye yazmıştır.”(Mücadele 21) “Gönderilen (peygamber) kullarımıza şu sözümüz geçmişti: “Mutlaka zafere ulaştıranlar, kendileri olacaktır; ve gâlip gelenler mutlaka bizim ordumuz olacaktır!” (Sâffât 171-173) “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz.”(Al-i İmran 139) Son olarak, Rahmetli İmam’ın öğrettiği şu hakikat bizlere ebedi bir ışık meselesindedir: “Direnin, direnin ki güçlenesiniz!Önce güçlenelim de, sonra direniriz diye düşünmeyesiniz....!”

Dostlar gelin hakikate gidelim, aşka gidelim. Kıralım realizmin zincir ve prangalarnı; zihin ve gönüllerimizi ‘reel’in esaretinden azad edelim! Birbirimizle gerçekten dost olup, gönül gönüle yüreklice devrime gidelim!

Ferhat HAMİDİ

 

HAYATIMIZIN ANLAMI

 

Euzubillâhimineşşaytanırracim.

Bismillahirrahmanirrahim.

Bütün alemleri yokdan var eden, varlığından bizleri haberdar eden Rabbimize hamd olsun ki, O birdir, eşi ve benzeri yoktur.O, kullarına acıyan, düşüncelerin elinden tutan, kapısına gelenleri boş çevirmeyen yüce bir hükümdardır.İmamû’l-Haremyn, Rasûllerin en şereflisi efendimiz Muhammed (s.a.v.) ve O’nun ehl-i beytinin üzerine salât ve salam olsun.

Yaşam, zamanların okyanusudur.Dünyaya gelmek, dünyadan göçmek birer yolculuk serüvenidir. Yolun doğruluğu ve iyi bir yolculuk insanı mükemmel menzile ulaştır.Allahû Teâla’nın yolunda olan,O’nun razısından başkasını gaye edinmez.Işıktan uzak duranlar, tevhidin atmosferinde buluşmayanlardır.Bu hususta Abdulkadir es-Sufi der ki: “Eğer Allah’ın Cemalini arayarak yola koyulduysanız, o zaman bilin ki Allah dualarınızın cevaplayıcısıdır.”

Kur’an ve Sünnet çizgisinde ilerleyen müslüman daima yanında Allah’ı ve O’nun yardımını bulur.Bu davayı sürenler Allah’la hep beraberdir. Aziz İslam davası, bir zamanlar için değil, her zaman için ‘devrimci’ olabilecek mert, kararlı ve yürekli insanların omuzlarında yükselecektir.Çünkü biz önderlerimizden ‘devrim’i öğrendik; çocuklarımıza da devrimi öğreteceğiz!Devrimi emanet aldık, miras olarak da devrimi bırakacağız!..

Bizler mü’min vasfını taşıdığımız vakit o zaman Maide 55 ve 56. ayetlerin kime hitap ettiğini daha iyi kavramış olacak ve kendimizi ona göre bir sınıfa bırakmış olacağız. Mü’min; ağlayan göz, hislenen gönül, ızdırap duyan kalp, çağlayan merhamettir.Toplum menfaatlerini ferdi çıkarları üstünde tutan kişi Mü’mindir.O halde bakalım şimdi ayet-i kerimeye; “Sizin dostunuz, yardımcınız ancak Allah’dır.Onun peygamberidir.Allah’ın emirlerine boyun eğici olarak namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren mü’minlerdir.”(Maide 55-56) Kur’ân-ı Azimuşşan mü’minlerin ancak ve ancak gerçek müslümanlarla kader birliği yapmalarını emretmektedir.

Aşkımızın umudumuzla yaşıt olduğunu biliyoruz.İşte bunun için umudumuz da değişmedi.Sövüldük, dövüldük; itilip kakıldık, mağdur, mahkûm ve mazlum olduk; fakat hiç umutsuz olmadık.Hâlâ namaz kılıyorsak, ümit var olduğumuz için kılıyoruz; hâlâ kurban ediyor, kurban oluyorsak; umudumuz sürdüğü içindir.Çünkü, iyi biliyoruz ki, umudumuz, iman kandilimizin yağıdır; biliyoruz ki imanımız en büyük imkânımızdır: “İmkânım yok” diyemiyoruz onun için, bunun “imanım yok” anlamına gelmesinden korkuyoruz.Bu “bilinç” olduğu sürece, dik ve diri duracağımızı biliyoruz.Bu bilinçle Rabbimizle gerçek bir dost olacağımızı biliyoruz.fiuna da bildik ve inandık ki, “kulun gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımı başlardı.”Onun için, yürek tarlasına acı ektik.

İmanın en büyük imkân olduğunu, kalbimiz kederden kaburgalarımızı zorladığında, gece yarılarında doğum sancısından beter sancılara durduğunda bir kez daha anlıyoruz. Biliyoruz ki, davete icabet edenin davetine icabet edilir:Biz de O’nu davet ettik. O’da bize dost olarak gelecektir. Kimimiz zarfına adresi doğru yazdı fakat içini doldurmadan boş zarf attı, kimimiz içini doldurup pulunu unuttu, kimimiz verdiği adreste bulamadı, kimimiz hiç adres vermedi ve kimimiz de yalan ve yanlış adres verdi. Davetiyesinde hiç eksiği bulunmayanlarımızın ise bir kusuru vardı:Konuğuna sunacak som ve bütün bir yürek bulamamak.Korku putlarına, umut putlarına, sevgi putlarına ardiyelik yapan, antik Atina’nın tanrılar mahzenine dönüşmüş Panteon’undan beter bir yüreğe sahip olmak. İşte bunun için davet edemedik.Ettikse, davetimiz kabul görmedi.Gücümüzün müntehasına dayanmadan, elden geleni yapmadan ettik; bitmeden “bittik!” dedik.Eğer gerçekten bitseydik ve “bittik!” deseydik, “Dayan, yettim!” diyen mutlaka olacaktı. Rabbimiz dost olarak hemen yetişecekti.Hz.Peygamber’in Taif dönüşü gerçekten bittiği ve “bittim!” dediği gün, tarihin bahtı değişmiş, davetiyesi adresine ulaşmış ve “Yettim!” cevabı gelmişti.Madem ki Rasûlullah (s.a.v.) bizim için bir örnekti, o zaman Allah (c.c.) bize de yetişirdi, bize de dost elini uzatırdı, yeter ki önce biz O’nun davetine icabet edip ona layık bir kul olmaya çalışalım.

Ümit olmasaydı, hayat da olmazdı...Çiftçi, nice ümitle tahıl, sebze diker tarlaya... Fidan diker... Gözü gibi korur...Bir çocuk gibi bakar ona... Ümittir aslında ekilen...Her tohum, her fidan bir ümittir...çapayla, suyla, toprakla beslenen ümitler... Ümitler de canlıdır...Doğarlar...Büyürler...Yaşarlar... Ölürler... Hayat demek, ümit demektir...Allah’tan yardım dilemek, O’nu dost edinmek ve O’na bağlanmak ümit demektir... Gözler, ufukta belirecek beklentilere kilitli...Düşerken,“Kalkma ümidi” yetişiyor imdadımıza...“İnsan, güzel (şeyler)i isteyip aramaktan asla bıkmaz.”(Kur’ân 41/49) buyuran Yaratıcı, bu gerçeğe işaret ediyor.Ümitlerden ümit, kesmeye hakkımızda yok zaten... Nimetleri bol, rahmeti geniştir Yaratan’ın... (Kur’an 6/12; 15/56; 39/53).Bir bakıma cehennem, ümitlerini yitirenlerin yeridir... (Kur’ân 43/75) Dünyaları da cehennemden farklı değil onların... Kuşkusuz, insan her istediğini de elde edemez. Böyle bir hakkı bahşetmiyor Yaratan bize...“İnsan, her istediğini elde etme hakkına sahip olduğunu mu sanır.”(Kur’an 53/24) buyuruyor. Ve ümit; asıl güç ve iktidar sahibi Allah’a bağlanmalıdır. O’ndan beklenmeyen ümit kapılarını başka kim açabilir?.. “Umut rüzgarlarını estiren O’dur.”(Kur’an 30/48,49).O zaman ümitliyiz cennetten...Çünkü biz inanıyoruz!..Çünkü dost ve yardımcı olarak Allah’ı seçmek istiyoruz.Tek dost ve yardımcı O’dur.

İslâm, bütün insanları “Allah (c.c.)’a kulluk” potasında erimeye, Allah’a ve Rasûlüne itaat ve bağlılığa, ahirete imana davet etmektedir.Müslüman, hayat karşısındaki duruşunu yaparken, çıkış noktası olarak vahyi temel alır.Allah ve Rasûlünün, Kur’an ve sünnetle ortaya koyduğu hakikatler zinciri, bu duruşun yönü ve merkez noktasını belirler.Her konuda Allah (c.c.)’ın tekliflerine muhatap olan bizlerin, imtihan bilinci içerisinde, fedakârlıklarla yaşama zorunluluğumuzu kavramalıyız. Müslüman; siyasetini, ticaretini, evlenmesini, yeme ve içmesini, yatma ve kalkmasını, hatta tuvalet ihtiyacını bile imtihan ve kulluk bilinciyle yapmak zorundadır.Allah (c.c.)’ın teklifleriyle mükellefiyet makamında bulunduğumuzu, her an ve her şeyle imtihan olunduğumuzu, her amelin kulluk defterimizde artı, ya da eksi hanesine kaydedildiğini unutmamalıyız.

O, Rabb’ların Rabb’ıdır.Bütün terbiye edicilerin terbiyecisi O’dur.Her şeyin dizgini O’nun elindedir.Ve biz Kelime-i fiehadet’in başındaki “lâ” ile Rabbimizin bütün sıfatlarını tasdik edip, O’nun dışındakileri reddediyoruz.Ve O’na dost olmanın ilk adımını atıyoruz.Ve en başta da, din bir imtihan olduunda, inanan-inanmayan, sabreden-etmeyen, cihad eden ile etmeyenlerin ayrılması ve Allah’a dost olanlarla-olmayanlar seçilmesi gerçekleşiyor.Hülasa Allah’tan başka hükmedecek yoktur.O ne güzel vekildir.

Allahım, Bize “doğudaki bir müslümanın ayağına bir diken batsa batıdaki müslüman ıstırap duymalıdır” ahlâk ve duyarlılığını nasip et!Su üzerinde yüzen saman çöpleri gibi güçsüz ve dağınık İslâm ümmetini kurşunla kaynatılmış surlar gibi yekpâre bir vûcuda dönüştür. Bizi kâfirlere, fasıklara ve münafıklara karşı yalçın bir kale gibi; mü’minlere karşı ise munis bir kuzu gibi kıl. Gönüllerimizi İslâm davasının rütbesiz erleri olmaya razı kıl.Bize merhamet et, günahlarımızı bağışla!

Aziz dava arkadaşlarım!

Hepinizi Allah’ın selamı ile selamlıyorum.İslami mücadele ve çalışmanızı tebrik ederim.Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun!..

Ferhat HAMİDİ

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR

 

Sözlüklerde insanlar arasındaki samimiyet ve sevgiye dayalı bağlılık hali olarak geçer.Kur’ân-ı Kerim’de şöyle tanımlanır. “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirinin dostudurlar (Tevbe 9/71). Görüldüğü üzere dostluk ancak ALLAH içindir.İslâm dışı bir gaye için dostluk kurulmaz.ALLAH Kur’ân-ı Kerim’de şöyle açıklar:“Mü’minler mü’minleri bırakıp da kafirleri dost edinmesinler.Kim böyle yaparsa ALLAH’tan ilişiği kesilmiş olur, ancak onlardan sakınma haliniz müstesnadır. ALLAH size kendisinden korkmanızı emrediyor.Nihayet dönüş ALLAH’adır.”(Al-i İmran 3/28)

ALLAH düşmanlarını sevmek, mü’minlere yakışmaz.Zaten kafirlerde mü’minleri sevmezler.“Ey iman edenler sizden olmayanları dost edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan geri kalmazlar.Sıkıntıya düşmenizi isterler.Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır.Sinelelerinin gizlediği ise daha büyüktür.Size ayetlerimizi açıkladık.Eğer düşünürseniz.”(Al-i İmran 3/118) Buyruğunda ve “Kafirler birbirinin dostudurlar.”(Enfal 8/73) Buyruğunda mü’minlere bu gerçekler hatırlatılmıştır.Mü’minler birbirlerine kızıp da kafirlere yönelemezler. “Ey iman edenler mü’minleri bırakıp da kafirleri dost edinmeyin.” (Nisa 4/144).Hz.Muhammed şöyle buyurmuştur. “İnsan dostunun dinindedir.Bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat etsin. (Riyazüs Salihin 1/398).

“İnsan sevdiğiyle beraberdir”(Müslim 1/161) Mü’minler birbirleriyle dostluk yapmazlarsa ne olur.İnkâr edenler birbirlerinin dostlarıdırlar.Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşalık fitne ve büyük bozgun çıkar.”(Enfal 8/73) Dünya hayatında her insanın onunla samimi olacağı duygularını paylaşacağı, seveceği, sevileceği, görüş birliğinde bulunacağı dostlara ihtiyacı vardır.Dostluklar Allah rızası için ve çıkarsız olursa sürekli olur.Bir mü’minin genel olarak bütün mü’minlere dostluk göstermeleri sünnettir.Ayrıca fert olarak her mü’minin en çok sevdiği bağlandığı dostları ve arkadaşları da bulunur.Hz.Muhammed, Hz.Ebu Bekir arasında olduğu gibi.İslami dostluk kavramı batılı hayat tarzındaki dostluk kavramından apayrıdır.Çünkü bu dostluk yüzeysel bir dostluk olmayıp sorumluluk, ahde vefa, kendisi için istediğini kardeşi için de istemek gibi derin manalara sahiptir.Kur’ân-ı Kerim velayet kelimesiyle dostluğu tek kelimede zikreder. Dostluk velayetin izahıdır ve müslümanlar velayeti müslümanlara verirler.Bunun manası dostluğun getirdiği bütün maddi manevi sorumluluktur birlikteliktir, yardımdır, sevgidir, kardeşliktir.

Dostluğun itikadi, ameli ve ahlâkı yönleri vardır.Dostluğun itikadi yönlerinin yukardaki ayetlerde açıklandığı gibi müslümanların tevhid anlayışı belirler.Amel olarak müslümanların birbirini sevmesi ve bir birliktelik oluşturmaları zorunludur.Cemaat ALLAH’ın rahmetine, rızasına af ve mağfiretine dünya ve ahiret mutluluğuna sebep olur.Ayrılık ise yüzleri karartır.Rasûlullah şöyle buyurur.“Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyanet etmez. Amellerde ihlas, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama” (İbn-i Mace, mukaddime 18, Ebu Davut,İlim 10Tirmizi ilim 7 Ahmed b. Hanbel 111.225) Müslümanın sorumluluk hakları ikidir.Allah hakları, kul hakları. Bunlar birbirleriyle içiçedir.Dostluğun temeli sevgiye dayanır.Hiç kimse Allah’tan başka birşeyi sevemez ve ondan başkasını dost ve mevla edinemez.Dost olarak Allah yeter.Mü’minler birbirini Allah rızası için severler.Kul Allah’tan başkasına güvenirse sonunda zararlı çıkar. Kim bir insanı bir üstünlüğünden, mevkiinden, güzelliğinden, asaletinden veya zenginliğinden dolayı seviyorsa bu sevgi çıkar amaçlıdır ve bu insanı kötülüğe sevkeder.

Hz.Peygamber “zengine zenginliği için saygı duyan kimsenin dininin üçte biri gider.” buyurmuştur.O halde mü’minler en güzel ahlâk üzeri olan Rasûlullah’ı her insandan daha çok sevmedikçe tam mü’min olamazlar.Başkalarına bel bağlayanlar zarardadır.ALLAH’ın hoşuna gitmeyeceğini bildiği halde insanlara şirin gözükmeye çalışmak imanın zayıflığındandır.ALLAH salih kullarını dost edinir.Her kim insanların kızması pahasına ALLAH’ı dost edinmekle onu razı ederse ALLAHo kimseyi insanların nazarında yüceltir.Kim de ALLAH’ın gazabına rağmen insanları razı ederse artık onu ALLAH’ın azabından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olamaz. Demek ki dostluğun itikadi temeli budur. Bazen insanlar birbirlerine karşı haksız ve zalim olurlar. “Ancak bu şeytan dostlarını korkulu gösteriyor.” (Ali İmran 3/175) fieytana uyanlar düşmanla dostluk kurar ve münafık olur.Oysa dostluk için ölmekte vardır. “Nice Peygamberler var ki, beraberlerinde bir çok rabbaniler savaş yaptılar da başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, güçsüzlük göstermediler, boyun eğmediler.”(Al-i İmran 3/146) Cemaat dostluğu konusunda önemli bir konuda isim sorunudur.Müslümanın İslamdan başka bir adı yoktur.İsimlendirmeler sonucuyla dostluk göstermek veya düşmanlık yapmak müslümanlara yakışmaz.Öncelikle üstünlük takva ile olduğu gibi ALLAHKur’ân’da müslüman mü’min ALLAH’ın kulları diye ad koymuştur.Bir başka deyişle müslümanların cehaletleri yüzünden meydana getirdikleri ad sorunu, mezhebe, tabi olunan imama, ırka, öndere, ideolojilere göre insanları dost-düşman diye ayırma sonudur.Adı müslüman olmayan hiçbir inanç ve düşünce akımıyla dostluk kurulmaz dostluk ancak akide ve inanç birliğinde söz konusudur.

Mü’minlerin içinde nefsine uyan öyle kimseler vardır ki az bir menfaat karşılığında müşriklere meylederler.Müşrikler Hz.Muhammed ile böyle cazip dünyevi tekliflerle dostluk kurmak istemişlerdi de ALLAH onu kurmuştur. “Onlar seni sana vahy ettiğimizden çevirip başkasını uydurmayı ve bize atfetmeyi istediler ki, o zaman seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık sen belki onlara meyledecektin.”(İsra 17/73-74).

Müşriklerin bu metodu her zaman İslam davetçilerine uygulanmaktadır.Her zaman İslam davetçilerini nüfuz edip yolundan saptırmaya, davanın kuvvetini bozmaya çalışırlar.fieytan bir çok mü’mini bu yolla avlar ve bazıları rahatça kendilerini aldatarak müşriklerin dostluğuna yanaşır.Ne yazık ki tevhidde çok uzaklarda bulunan çağdaş müslümanları kafirler tek tek avlayarak İslam ümmetini iyiden iyiye parçalamışlardır.Müslüman kiminle dostluk edecektir? Dostum diye hakikaten gösterebileceği kim veya kimler olabilir? Kur’ân-ı Kerim’in hakiki dostun ALLAH olduğunu belirtmesi bu dostluğun çevresini kesin olarak belirtmiştir.Bu dostluk aslında bir alışveriştir ve bu alışverişin en kârlı tarafı biz kullar olabiliriz.Eğer istersek ve söylenenleri yaparsak en azından yapmaya çalışırsak karşılığında sonsuz nimetler bizim kazanç hanemizde yer alacak şekilde yazılır bu dost bize.Ey iman edenler diye sesleniyor. Yani Kırklareliler, İngilizler, beyazlar, kızıllar, kadınlar, çocuklar diye bir tasnifle değil, iman etmiş olmakla ölçülü bir tanımla bizleri ayrıştırıyor. Bu alışverişin ilk anahtarı iman etmek, şeksiz şekilsiz itaattır. Çünkü onun bizim iman etmemizi realitede ihtiyacı yoktur.Bu tamamen bizim kendi kurtuşumuza yarayacak bir reçete ve anahtar yani bizimle dost olmak isteyen Allah sonuçta bizi dünya ve ahirette kurtuluşumuzu istiyor.Dostluk olarak ortaya sürdüğü şartlar ise sonuçta bizim içinde iyi olan ve bizim adımıza düşünen olduğu biraz düşününce ortaya çıkar.Örneğin alkol kullanmayın diyor.Alkol tıbbende zararlı, kişiyi ve toplumu tehdit eden bir olgu olduğu günümüzde kesinlik kazanmış bir gerçek dolayısıyla bu yasaklama dostlukta bizim için karlı bir alışveriş olacaktır.Bizimle dostluğunu pekiştirmek için bu kadar olumlu yaklaşan yüce yaratıcıya biz ne kadar çaba sarfediyoruz ve ne kadar yaklaşıyoruz.Bu dosttun dostluğuna ulaşabilmek için cevabını bulmak zorunda olduğumuz soruların olduğunu düşünüyorum, bu soruların cevabını verirsek bu dostluğun daha verimli olması kaçınılmazdır.Önce dostumuzu tanıyor muyuz, tanımak için ne yapıyoruz, dostumuz bizimle hangi seviyede muhatap, dostluğumuzun kalıcı olmasını istiyor muyuz, dostumuzun bize bakış açısı nasıl, biz bunun için hangi konumdayız ve Allah ile dost olunur mu, sınır nedir?

Bu soruların yanıtını bulduğumuzda eminim hayata bakış açınız değişecek ve iki cihanda mutluluğun anahtarını kazanmış olacağız. “Dost olarak Allah kafidir.Yardımcı olarak da Allah yeter.”(Nisa 4/45).Bu noktada ele alınması gereken nokta kul ile Rabb arasında oluşan dostluk, kulun dost olarak ALLAH’ı seçmesi kul ALLAH’la nasıl dostluk kurabilir.Dostluk kavramını insanlar arası dostluk başlangıcı ile ele alırsak dostluğun ilk anahtarı ilk adımı, ilk kıvılcımı onunla tanışmaktır.İşte kulunRabbı ile dostluğunu başlatabilmesi onunla konuşması onu tanıma girişimine adım atmasıyla olur.Onu tanımak, onu hissetmek, onu derinliklerine inmek, işte dostluğun başlamasını sağlayan en önemli unsurlarıdır bunlar.

Pekala bunları nasıl yapabiliriz? Cevabı gayet basit ve ortada.Rabb ile konuşarak, onunla konuşmak ise Rabbın kula seslendiği ona kapılarını açtığı, ona sırlarını açıkladığı kitabı Kur’ân ile olur.Rabbı tanımak, onu okumak, onu anlamak ve onu yaşamakla başlar.Tıpkı insanî dostla dostluğa başlar gibi.

Kitabı okumak tanışmaya, dostluğa ilk adım olduğunu söyledik.Ancak bu okumak öyle sıradan bir kitabı okur gibi okumamalı. Her ayette, her satırda, her kelimede manaya ulaşmak ve bunları derinlerde hissetmek yani; Rabbın anlattıklarıyla Rabbı anlamaya çalışmak, anladıkça anlatılanları hayata geçirmek, hayatı kuranlar bütünleştirmek hayatın çizgisini Kur’ân’la çizmekle olur.Açıkçası hayatı Kur’ân yapmakla Rabb ile dostluğun temelleri atılır.

Kişinin ALLAH ile dost olmasının ilk aşamasının onunla tanışmak olduğunu ve bunun için onunla konuşmak gerektiğini ele aldık.İkinci aşamada karşımıza bir önemli nokta daha çıkıyor.Bu aşamada insanlar arasındaki dostluğu indirgeyecek olursak, nasıl ki bir insanla dost olmak için onun en yakınlarına başvurarak bilgi edinir ve bu bilgiler doğrultusunda dostluk kurmak için hareket edersek Rabb ile dostluk kurmak içinde böyle bir yol izlememiz gerekir.Peki bu konuda ne yapmalıyız.Tabii ki bu yolda olduğu gibi ALLAH’ın dostlarını başvurur onlardan bu konuda bilgi ediniriz.

ALLAH’ın dostlarına baktığımız zaman ise bizim karşımıza ilk evvela onun Rasûlleri gelmektedir.Bizim ölçü alabileceğimiz öncü Resûl ise ALLAH’ın habibi dostu Muhammed’dir.Allah ile dost olmak istiyorsak, Rasûlü Muhammed’ini tanımalı, onun hayat çizgisini örnek almalı, onun nasıl davranıp da ALLAH ile dost olduğunu öğrenmeliyiz.Onun sünnetlerini en iyi şekilde incelemeli ve bunları Kur’ân emirleriyle bütünleştirip hayatımıza geçirmeliyiz.

Bir kul bunları yapabilmeyi başladıysa artık her ayette Rabbı okumaya başlar (Arapça’da ayet işaret anlamı taşır).Doğada, yerde, gökte, her alanda Rabbı hissetmeye başlar.İşte Rabbık tanımaya onun inceliklerini anlamaya başlamanın işaretleridir bunlar.Bu aşamalardan sonra artık sıra kişinin kendisini Rabbına tanıtmasına gelmiştir.Ancak kişi kendini tanıyorsa, o zaman kendini tanıtabilir. Kişi Rabbını ve Rasûlünü tanıma aşamasını en iyi şekilde başardığı vakit kendini de tanımaya kendinin derinliklerine inmeye başlar.Rabb’ının her seslenişinde yüreğine bir darbe iner ve kendini, benliğini tanıdığını sandığı varlığı dahi tanımadığının farkına varır.Böylece Rabbının istediği benliği anlamaya ve onu kazanmaya böylece onun dostluk kapısını araladığını hisseder.Rabb ile dostluk kurmak istiyorsak, onu tanıyın, ona kendinizi tanıtın açıkçası Rabbınızla tanışın.

Mesut ÇAKIRO⁄LU

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR

 

BirdirOBir

 

Sessizlerin sesini duyan

Görünür görünmezi gören

Ahmed Muhammed’e aşık olan

Birdir O bir benim Rabbim

 

Yedi kat yeri göğü yaratan

Arşı kürsü nur dolduran

İnsanı ahseni takvim yaratan

Birdir O bir benim Rabbim

 

Gafurur Rahim olan

Merhametlilerin yücesi olan

Kullarını pek çok seven

Birdir O bir benim Rabbim

 

Onsekiz alemin sahibi

Mahkemetül Kübranın hakimi

Dünya fani Ahiret baki

Birdir O bir benim Rabbim

Aşkınla yarattın alemi

Aşkına kabul et bu bedeni

Sevdim senin sevdiklerini

Birdir O bir benim Rabbim

 

Bismillahirrahmanirrahim.

Allah’ın selamı önce Peygamber Efendimizin üzerine ve ashabına, ehli beytinin üzerine olsun, sonra bu çığırı açan kişi Feyzullah kulunun ve cümle Muhammed ümmetinin olsun.Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berakatüh.

Rabbim nasıl anlatılır bilmiyorum, gücümüz yetmez ki “ya baki entel baki” önce O sonra O Malikül Mülk Mülkün sahibi celle celalühü.

Allah ile dostluk nasıl kurabilir. Rabbim yazıya baktıkça içim kalktı herşeyi anlatıyor.Allah ve dost dostluğu kurman için önce dostu bulmak gerek.Adresi bilmeden birisine yolu sormadan, rehber olmadan yola gidilir mi.Bir yorulmadan zahmetsiz kısa yoldan gitmek var bir de zahmetli düşe kalka, ya gidersin ya gitmezsin.Nefis şeytan yer bitirir seni.Heleki bizlerin nefsi azmış bu vaziyet ile Rabbın ile dost olabilir misin. Daha Rabbinin sevdiklerinden haberin yok.Kimi seviyorsun sen dahi farkında değilsin.Seni nereye götürecek Cennete mi Cehenneme mi.Cemalullah mı yoksa hüsran mı. Kan damarlarımız dolmuş.Vücudumuzda dal budak salmış nefsimiz.Boynumuzda bir tasma ipi şeytanın elinde gid diyor gidiyoruz, gel diyor geliyoruz.Sakın bunları okuyup da bunalıma girmeyin yolu var hakiki dostu bulmak.Rabbimiz bize açık kapı bırakmış, tövbe kapısı.Yaradana kurban olayım bizi ne kadar çok seviyor ah bir bilsek.Yüce yaratan bize sesleniyor. “Tövbe yapanları kabirlerinden güle oynaya kaldıracağız.Arkalarında, önlerinde, altlarında, üstlerinde biz varız, kabirlerinde nur olur.”

 

Tövbeyi Nasuh

 

Rabbin hakiki kulu

Günahları durdurur

Kalbi iman doldurur

Tövbeyi nasuh eden

 

              fieytanın yuvası yıkılır

              Nefsin başına vurulur

              Bedenin nurla dolar

              Tövbeyi nasuh eden

 

Cehennemi kapatır

Cenneti açtırır

Allah’a, Rasûl’e kavuşturur

Tövbeyi nasuh eden

 

              Kimliğini geri verir,

              Kendine seni tanıtır

              Unuttuğun yaratılışı hatırlatır,

              Tövbeyi nasuh eden

 

Açıktır tövbe kapısı

Ahirete kadar vardır izni

Sıratı geçirir gizli

Tövbeyi nasuh eden

 

              Döndürür mevlaya yüzün

              İstiğfar çektirir dilin

              Allah der bütün bedenin

              Tövbeyi nasuh eden

Dünya olur gözünde yalan

Ahiret yurdu gerçek vatan

Kararan kalpler döner beyaza

Tövbeyi nasuh eden

 

              Allah’ı ananlarla olursun

              Cennet bahçelerinde oturursun

              Hatmelerde şifayı bulursun

              Tövbeyi nasuh eden.

 

Güzel kardeşlerim, yeryüzündeki inşaatlara yeterince sermaye akıtıyoruz, biraz da yerin altındaki kaba inşaata sermaye yollayın.Kaba inşaat ya, ne kapısı, ne bacası, ne penceresi,ne de ışığı, bunları yapmak ise bu dünyada orada yok.İlle de buradan gidecek Mevlanın kanunu, insan kanunu değil bu.Allah ile dostluk kurabilmen için önce kendini tanıman şart.Nefsinin çirkin sıfatlarından kurtulman gerek, nefsinin başına ezmen lazım.1400 yıl önce Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet hala geçerli, hiç değişiklik olmadan da devam edecek kıyamete kadar.Mevlanın sözü var.Sakın o zaman başka bu zaman başka diye çirkin sözlere aldanmayın. “Sonra düşersin nefsin peşine, yanarsın sonra ateşine.”

Bir arkadaşımızla dost oldu mu onu korur, ne isteği varsa yapmaya çalışırız. Onu seviyoruz ya, peki bizi yaratan, yoktan var eden yüce yaratıcının sözlerini neden dinlemiyoruz.Arkadaşımız kırılsa, üzülse aklımız çıkar ne yapacağımızı bilemeyiz, özür dileriz, gönlünü yapmaya çalışırız. Peki Rahman ve rahim olan Allah’tan neden özür dilemeyip tövbe etmiyoruz.Dost olmaya çalışmıyoruz. Hiç okudun mu Kur’ân-ı Kerim’i, eline aldın mı, Rabbinin mektubunu hiç merak ettin mi, acaba bize ne yazmış, bizden neler istiyor.Hep biz istiyoruz.İlim öğrenmek kadına da erkeğe farzdır.Hiç düşündün mü acaba. Allahın emirlerini, yasaklarını bilmeden, yetişmeden evlenenlerin hali ortada, neslin de hali ortada, ancak bu kadar olur. Bir insan evlenmeden önce kadın ve erkek Rabbimin emir ve yasaklarını bilmek zorundadır.Yoksa cahiliye devrine geri dönüyoruz.

Ey Kardeşlerim!Biz 5 yaşındayız.Beş senedir yaşıyorum.Eski yaşantımı hatırlamak değil, aklıma bile getirmek istemiyorum, çünkü midem bulanıyor.Rabbimi tanımıyordum.Dostluk bağları yoktu.Elhamdülillah başımı 24 saat secdeden kaldırmasam az ne kadar şükür etsem az.Dostunu yakaladım, buldum.Kiminle beraber olursan onun şerbetine boyanırsın.Dedik ya tövbe kapısı açık bekliyor.Rabbim diyor gel gel.İnsanlar kendi başlarına müslüman olsalardı bunca peygamberler, kitaplar gönderilmezdi.Peki diyeceksin şimdi peygamber mi var tabii Rasûlullah’ın vekilleri, varisleri, Allahın dostları kıyamete kadar da olacak devam edecek. Alimleri izlemek, onlara tabii olmak vardır.Rasûlullaha tabi olduğumuz gibi. Ehli sünnet alimlerin topluluğunda bulunmamız gerekir. Çünkü İslam dini ehli sünnet vel cemaat üzerine kurulmuştur.Tek hiçbir şey olmaz.Kendimize şekil vermemiz lazım.Allah’a ulaşmanın, dost olmanın yolu nefsi terbiyeden geçer.Söyleyeceğin söz çok az, dil ile kalp ile içten söylemek lazım, bütün bedeninle.

Zikir çekmezsen kalbin uyanmaz.Birgün bir cenaze olmuş, namaz kıldıracak hoca Allahû ekber diyor arkada biri gülüyor.Kalp gözü açık ya.Hoca tekrar Allahû ekber diyor, bu efendi tekrar gülüyor.Tekrar üçüncü defa yine oluyor, bu sefer soruyorlar.Niye gülüyorsun. Efendi: Ölü kalp diri kalbe telkin veriyor onun için gülüyorum.Zikir eden kalp ölmez. Zikir etmeyen kalp ölür.Allah’ı zikreden beden çürümez.Sen tesbihi eline almadan, kalbine koymadan, kalp çalışmaz, görüş açısı dar olur.

Adam hacca gidip geliyor.Yine aynı, yine aynı, hiç değişiklik yok kalp çalışmıyor.Rehberi yok, çobanı yok, sahip çıksın, sonunda uçurumdan aşağıya yuvarlanır.Rabbim bizi muhafaza etsin.

Allah ile dost olman için aşkı, sevdayı, muahbbeti hissetmen lazım, yaşaman lazım.Bizler öncede mevlamızı biliyorduk, sohbetlere gidiyorduk.Ama içimizde Aşk yoktu, sevgi, muhabbet yoktu.Yanmıyorduk.Yanmak gerek, yanmadan pişilmez, pişmeden kor olunmaz. Kül olunmaz. Daha başındayız Rabbim son nefesimize kadar imanımızı kurtarmayı nasib etsin.Merhametine, rahmetine sığınıyoruz başka kimimiz var.Allah razı olmazsa hiçbir şey olmaz.Rabbim razı ol, Rabbim razı ol, Rabbim razı ol.Amin.

Sevdiğin toplulukla bizi bir arada tut, ayırma, içlerinden, işte o zaman Allah ile dost oluruz.Çünkü dostlarıyla beraberiz.

“Allah deyip istikâmet üzerinde yürüyenler var ya, Dünyada dostuz, Kabirde melekleri indireceğiz, Ahirette yanında, Kabirde de dostunuz.”

– Sağlam iman, güzel amel, salih amel, takva olur.

Allah tarafından melekler tarafından sevilir.Ömrünü bitirdiğin de ruhunu kabz olundu mu Allahû Teâla meleklerini gönderir.Allah senden razı oldu gideceği yeri görür, ebedi huzur başlar.Sevdiği Allahû Teâla’yı cemalini görür.

Güzel kardeşim: Allah ile dost, ah dost, işte böyle olur, önce Dünyada dost, sonra Ahirette.

                   Amin

Allah’ın sonsuz rahmeti, mağrifeti, sevgisi hepimizin üzerine olsun.

Mekanınız cennet, cemallullah olsun.

Nuray NOYAN

 

SABIR ve HİZMET

 

Değerli kardeşlerim, sabır ve hizmet bir arada olunca ne olur, veya olmazsa ne olur diye hiç düşündünüz mü.

Sen bu Dünyanın en zengini, en güzeli, yani her şeyin en güzeline, en iyisine sahip olsan, herkes sana hizmette etse, eğer sen başkalarına faydalı olamıyorsan, sıkıntılarına karınca kararınca ortak olamıyorsan, yapılan haksızlıklara sabırla en iyi, en güzel karşılıkla mücadele yapamıyorsan, ne Dünyada ne de ahirette, mutlu olabilirsin.

İnsan önce kendi nefsine karşı sabırla mücadele edip onu bütün yanlış isteklerine karşı koyup heva, heves, bencillik, kibir, gurur, gösteriş gibi çirkin davranışlardan kurtulmak için mücadele edip kendini iyi yönetmeli. Allah’ın verdiği aklı iyi kullanmalı kendi sağlığı için, kendi hizmetine dikkat etmeli, hem ruhu hem bedeni hasta insan ne Allah’a kulluk hizmetini yapabilir ne de bir başkasına bir iyiliği hizmeti olur.Yani sabır ve hizmet dedik ya o olmazsa insan mutlu olamaz, çünkü bunun örneklerini çevremizde görüyoruz çoğu alemde cahilde bu mutsuzluk içinde sabır ve hizmet fedakarlık ister ve insanların çoğunda bu öz yok olmaya başlamış aynayı hep başkasına tutuyorlar hep başkasından sabır ve hizmet bekliyorlar kendi özlerinden harcamak zor geliyor her konuda ve bunun ızdırabını hem kendileri hem de başkalarına çektiriyorlar önce iyiliklere teşekkür etmesini bilmeyen insan ufak hatalar karşısında herşeyi tepe üstü edenler, hiç söylenmeyecek lafı en başta söyleyen bin tane iyilik görür bir kerede dediği olmayınca hemen insanı terkeden benciller yani hep bana Rabbına diyen, keseri hep kendine yönten kendilerince kendini haklı kârlı zanneden zavallılar, aslında Dünya’nın en mutsuz insafsız iflas etmiş kişilerdir ama aynayı kendine tutmadığı için kendi acizliğinin farkında değil, İlla sabır, illa hizmet mutluluğun anahtarı aslında.Çok zor ama çok da güzel şey, zaten zorlukla elde edilen, zahmetle kavuşulan eşsiz güzellikler, mutluluklar vardır hem bu Dünyada hem de Ahirette.

Dedik ya zordur ama inanan düşünen insan için mecbur olduğu şeydir, çünkü eğer siz her şeyi yaratan yöneten Allah’a inanıyorsanız o da sizden sabır şükür, hizmet etmenizi istiyor, sizin yaptığınız fedakarlığı karşılığını kat kat vereceğini söylüyor,Rabbimiz bizi yapacağımız sabır ve hizmet karşılığı bizim ve çevremizdeki insanların mutlu olacağını biliyor ve bizden bunları istiyor.Eğer sabır ve hizmet olmazsa ne kadar da her şeye mükemmel sahip olsanız sizin yani davranışınız sabretmeniz gereken yerde zehir zenbelek olmanız, size hiç bir faydası yok çünkü sert sirke küpüne zarar verir ve çok şey kaybettirir, sabırlı olmak çok şey kazandırır, sabır ve hizmet çok şey kazandırır ama biz bunun farkında değiliz.Bize bunlar unutturuldu, kendi istek ve çıkarlarımız ön planda olduğu için mutsuzuz.

Siz size düşen bir görev olursa size başkaları nasıl davranmasını istiyorsanız sizde başkalarına aynı davranın, başkalarından karşılık beklemek için karşılığını almak için iyilik yaparsanız, sizi hiç kimse sizi yaratan kadar mutlu edemez, derler ya iyilik yap ta denize at, balık bilmezse Halık bilir, iğneyi batırdığı yerden çuvaldız çıkaranlar, başkalarından bir kıl koparınca kendine kâr sayanlar, kibirlenip kendini bir şeyler sananlar, burnu havalarda olanlar ve bunlar gibi bir çok yanlışta olanlar, acırım size vah zavallılar hallerine ağlanacak kimseler.

 

Sorarım onlara sizin cürmünüz ne ki, kime ne yaparsanız, yanınıza mı kalır, her şeyi yaratan yöneten Allahım sizin ektiğiniz rüzgarı fırtına olarak yine size biçtirmez mi, ahirete bile kalmaz, alırsanız mazlumun ahını çekersiniz aheste aheste.İnsan Rabbine sığınsın yeter, onun gücü her şeye yeter veya hırsta yığdığımız mallarınız sizinle mi gelir, yoksa kefeninize cep mi diktirdiniz, malınızı mezara mı götüreceksiniz, sözün kısası, anlayan alır kısadan hisse anlamayan anlamaz, atsanızda sille.İnsan kendisi ile barışık olacak, kendine saygısı olmayanın, kime olacak, yani kendi inandığı değer ölçülerine, mesela insan kendi ideal ölçüsünü aştığı zaman doktorlar perhiz veriyor sıhhati bozulmasın diye, yani inanan insanlarnıda inandığı dinde uyulması gereken ölçüleri vardır, o ölçülere uymazsa, perhiizi bozan hasta gibi o da bedenen olmasa manevi yönü hastadır.Aslında hasta olmamak çok kolay, neden zor geliyor ki, kendimize ve çevremize karşı sabır ve hizmet görevini yapsak hepsi bu kadar, Sabır ve Hizmet olursa, Rabbimiz karşılığını verirse,Dünyanında, ahiretinde en zengini en mutlu insanı olursun, nasıl?

Onu da sabır ve hizmet karşılığında bulunda görün önce.Allaha teşekkür borcunuzu sonrada insanlara iyilikleri karşısında olsun da, varsın başkaları sizin iyilikleriniz karşısında sizi sevmesin, bilmesin.Rabbin seni tanısında herşey fani Allah baki değil mi.

Biz her şeyi Allah için yaparsak, karşılık beklemezsek mutlaka, mutlaka mutlu biz oluruz, çünkü karşılığını Allah verir.O canlar canı seni bilsinde, O sevgililer sevgilisi seni sevsinde, O rahmetiyle sırılsıklam rahmetine koysunda, O nağmeleriyle savurup yüreğini senden alsında, mutluluk deryasına salsında, hayalinde, gönlünde, özünde, sözünde O olsun da varsın geresi olmasın ne çıkar herşey fani dğil mi.

Yalnız O canda can olan,Dünyanın ahiretin hakimi olan baki değil mi, sen özünü O’na yöneltte, özünü O’na harcada, O’nda ol, O’nda kal,her şey Allah için olsun, sabır ve hizmet O’nun için.O bize bizden yakın olan Allah için her şey feda olsun öyle değil mi.

 

Pervanen olayım Allahım sana

Yandıkça koşarım senin yanına

Bütün mutluluklar senin yanında

Senden gayrısını koyma özüme

Sen varsın ya yeter Dünya ahirette

Seni bilmeyenler kalmış zulmette

 

Yarabbi yine seninle dertleşmek için kalemi elime aldım, çünkü seni düşününce gönül söz dinlemiyor ki, seni istiyor, seni özlüyor, o anda sana kavuşmak tek isteğim.fiu koskaca evrenin sahibini, her şeyin sahibini, yalnız seni, yalnız seni görmek tek arzum.Ama yine düşünüyorum Rabbim... Ben seni görmeye istemeye layık mıyım, ama Allahım gönül bu işte söz dinlemiyor ki, yalnız sevdiğim, yalnız sevdiğim diyor.

Yarabbi biliyorum  bu cesareti bana veren sensin yoksa misafirim olmazsan, senden haberim olur mu, bu kalp senin evin başkasına yer veremem sahibinden başkasına yalnız sen layıksın oraya biliyorum çünkü hem Dünyada hem ahirette tek mutluluk sende.

Neden Allahım neden diyorum kulların neden senden haberi yok, neden senin aşk iline uğramaz ki yolları, hep kaçarlar o zindanlara, gönüllerini açmazlar o bahar güllerine, içlerini karatıp basit Dünya sıkıntılarıyla hayatlarını karartıp, hep üzgün, bitkin, stres içinde oluyorlar, aslında çare sende.

Yarabbim geldim deseler geldim, her şeyi sıfırlayıp yalnız sana geldim, artık beni bir şey üzemez seni buldum bir deseler, biliyorum herkes mutlu olur, bir diyebilseler, emret Allah’ım emret kanun senin, nizam senin, ben de senin, kölenim, hizmetçinim, emrin başım üstüne ah, ah bir diyebilsek, işte demeyenler, acı çekenler bunun acısını çekiyorlar, çünkü Rabbim kimseyi üzmez o ancak kullarının mutlu olmasını ister, seveni daha çok sevgi ile karşılar, yeter ki biz ona yönelip yürüyelim, o bize koşar, çünkü öyle diyor Rabbimiz bize, ama bilmeyenler hep o yaradandan uzak olmanın acısı ile mutsuzdur, Dünyayı ona verseniz yine mutlu olamaz yani Allahın aşkı kadar hiç bir şey mutlu edemez, zindanda da yaşasanız siz onunlasınız ya yeter, zindan sana cennet olur, olur ya, bu şiirdeki gibi.

 

Bir çiçeğin yaprağında tutuşup da yandın mı

Alevlenip tek vucutla, yaraları sardın mı

Yoksa küllenip de buz dağları oldun mu

Yazık yazık çok yazık, yaşamadan öldün mü.

 

Arzu Halim Mevlaya

 

Kalbimin sahibi, ruhumun sahibi, sensiz herşey boş yalan, seninle her yer oluyor gülistan, Cennete bile koysan sensiz yaşıyamam inan, Sevdiğim sen, aradığım sen, sensiz yaşayamam ki ben, Allahım seni düşününce tefekkür edince, selamını alınca, yeter bana yeter. Dünyada, ahirette. Sensiz her yer zindan, yıkık sanki perişan yalvarırım alma aşkını alma sevgini benden, sensiz neye yarar ki insan, olamaz sokaktaki bir hayvan.

Bırakma ellerimi, bırakma karanlıklar içinde, uçurumlar ucunda, koştursana koştur Mevlam bırakma bu zalim, insafsız Dünya’da.

Zikrin kalpler ilacı, emrin başımın tacı. Yarab sensiz olmuyor, hayatın kahrı çekilmiyor, ruhum huzur bulmuyor.

Seninle olunca, coşar coşar taşarım, kanatlanıp uçarım, zehir sunsalar bana şerbet diy içerim, yeter ki sen ol yeter bana, arzu halimi yazdım Mevlama yalvarırım Yarab beni bana koyup da hasretinle inletme.

Benim şu kalbim Rabbime hasta

Adını duyunca durmaz kafeste

Deli olmuş döner başım hep yasta

Bu ne tatlı dertmiş canım Allahım

 

Sol yanımda tüter ince bir sızı

Bacasız dumansız yanar çırası

Bu tatlı yaranın sensin sırdaşı

Bu ne tatlı dertmiş canım Allahım.

 

Dünya dertlerini silip atıyor

Mutluluk deryasında güller açıyor

Sevgilimin derdi canım yakıyor

Bu ne tatlı dertmiş canım Allahım

 

Anlatamam derdimi, anlayan azdır

Benim gül bahçemde, ömrüm bahardır

İçimdeki nağmeler derttir nyazdır

Bu ne tatlı dertmiş canım Allahım

 

                   ` ` `

 

Bu Dünya’da cennet varmış, arayanlar bulurmuş

Cennet cennette neymiş, rahat bir mekan imiş

Benim cennetim bende, aramam başka yerde

Hak cenneti insanın yüreğinde yaratmış

 

Yüreğin cennet olsun, varsın Dünya’n olmasın

Dünyalık bir kaç sıfır isteyenlerin olsun

Kalbin aşka dolsun sevgiliye mekân olsun

Senin şan ve şöhretin, sıfırlardan birisin

Bu derin uykulardan, ne zaman uyanırsın

Hakkın rahmet deryasına, sen ne zaman dalarsın

Zaman geldi geçiyor, sonra pişman olursun

O dostu bulamadan, kabirde uyanırsın.

 

İşte canım kardeşlerim biz Rabbimizin sevgisini, aşkını yüreğimizde konuk edersek,Dünya’nın en mutlu insanı biz oluruz, eğer Rabbimizi seviyoruz derken, dil ile diyorsak hiçbir şey ifade etmez, bunu yüreğimiz söylemeli, yoksa kendimizi kandırıp dururuz.

 

Nefsin isterse namaz kılarsın

Eğer istemezse zevke koşarsın

Allahın emri böyle mi dersin

Yazık kendini boşa harcarsın

 

Allahın askeri böyle olur mu

Uyuşuk miskin zaman geçer mi

Mü’minin aşkı zikir ve fikir

Tefekkürsüz hayat boşa geçmez mi

 

Dünyan dört dörtlük, olsun istersin

Ahireti sözde çok düşünürsün

Mücahitlik böyle olmaz kardeşim

Korkarım sonra çok üzülürsün

 

İsterim herkes dosdoğru olsun

Allaha verdiği sözleri tutsun

Ey benim değerli canım kardeşim

Sonra hakkın huzurunda rezil olursun

 

Gel etme inat, nefsini bırak

Gönül ustalarına gel elin uzat

Bakarsın toz tutan, o cevher inan

İsteyip altın eder, Hak dostu bir zat.

 

İşte dedik ya, Dünyalık başka sevgiler gönülde ise, Rabbimizi seviyoruz kelimesini, yürek değil dil söylerse biz nasıl mutlu oluruz ki, Rabbimizin bizden istediği vazifeleri seve seve yerine kusursuz getirmeye çalışmıyorsak, onun sevgisine nasıl kavuşuruz ki.

fiöyle etrafımıza, düşünerek bir bakarsak, şu eksik diyebilir miyiz, Allah her şeyi bir nizam içinde yaratmış ve yönetiyor, eğer aklımız biraz varsa, kendi yaratılışımıza bakar düşünür, ibret alırız, bir damla sudan bir insan ve sonra toprak olursun, yoktur ve yine yoksun soruyorum.Daha niye bu hırçınlık, niye bu kibir, gurur,Dünya’yı sevmek niye. Allah en büyük ni’met olan aklı bize verdi istediğimiz her şeye aklımız eriyor, ama hala yaradanı tanımıyor ve bulamıyoruz, nasıl bulalım ki, onu aklımıza getirmiyoruz, ihtiyacımız olduğu zaman belki ve ev sahibine evinde isyan ediyoruz.Aslında çoğumuz, bile bile kendimize zalimlik yapıp, ebedi hayatımızı mahvediyoruz, oraya varınca buradaki gibi istediğimiz yerde rahat bir yer seçme hakkını da kaybediyoruz.

Eğer ev sahibimiz yani Rabbimiz bizden memnunsa makamlarım sizin istediğiniz yerde oturun demez mi, biz bunu biliyoruz ama şu zalim nefsimize, bir sus yeter yeter artık demiyor, Dünya’mızı da ahiretimizi de karartıyoruz. Ne diyelim ki Rabbim bizi bu gafletten kurtarsın, nefsimizi bilmeyi Rabbimizi bulmayı nasip etsin.

 

Kul yönünü çevir Rabbine doğru

Kov yoluna çıkan nefis şeytanı

Yoksa bulamazsın Hakkın aşkını

Yarab bizi senden gafil eyleme

YalanDünya kime kaldı sen söyle

Malın mülkün gelir mi senin ile

Gururlanıp kendini bir şeyler sanma

Yarab n’olur bizi gaflette koyma

 

Hakka boyun eğip affını dile

Hakkın dostlarını gel yoldaş eyle

Bulamazsın hakkı sen bu gidişle

Yarab n’olur bizi gaflette koyma

 

Sevda çiçekleri açı verirse

Gönül bağlarına rahmet inerse

Kuruyan dalların meyve verirse

Yarab n’olur bizi senden ayırma.

 

Yalvarırım Rabbime herkesi kavuştursun, Dünya’dayken yürekteki cennete, yani yüreğin sahibine, Rabbimin sevgisine bilmeyenlere yazık çok büyük zararda hem Dünya, hem ahirette inşaallah kavuşturur isteyeni rahmete, Yarabbi seni ne kadar yazsam az, buna gücüm yetmez.

Ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep yine yetmez, Sevgin her yeri sarmış ve her şeyi sevgiyle yaratmış.

Yarabbi bu fakir kulun, bir deryada belki bir zerre, o sevinçle çırpınan bir serçe, yalvarırım Allahım sen bir dur de bu günahkar gidişe.

 

Bilemedim bilemedim

Hakkı ile sevemedim

Sana layık olamadım

Beni af eyle Allahım

 

              Biliyorum günahkârım   

              Utanmadım isyankârım

              Pişmanım kapına geldim

              Beni af eyle Allahım

 

Senin rızan her şey imiş

Gönül Dünya’ya aldanmış

Ruhlar Allaha aşıkmış

Beni affeyle Allahım

 

              Gaflet almış bizi bizden

              Nefis çalmış Rabbimizden

              fieytan yolumuzda diken

           Bizi affeyle Allahım

 

Göz yaşlarım seller olsun

Aka aka Hakka varsın

Tövbekârım kulum desin

Beni affeyle Allahım

 

              Ömrüm geçti hep nafile

              İflaskarım yok sermaye

              Merhamet et bu fakire

           Bizi affeyle Allahım

 

Tefekkür et Hakkı düşün

O’nadır bir gün dönüşün

Gafletten uyan kardeşim

Bizi affeyle Allahım

 

              Elimi açtım semaya

              Boynumu büktüm Mevlaya

              Rahmeyle bu günahkâra

           Bizi affeyle Allahım

 

                   ` ` `

 

Buldum buldum seni buldum

Doldum aşkın ile doldum

Derdi kederimi kovdum

Sen canımsın cananısın

Sen aşkımın sultanısın

 

              Sensiz olamam olamam

              Gaflete dalıp yanamam

              Sensiz gülemem gülemem

              Sensiz canımın cananı

              Sensin gönlümün sultanı

 

Sen bendesin ben de sende

Olamam hiç başka yerde

Bu fakirin sana köle

Sensin canımın cananı

Sensin gönlümün sultanı.

 

Nurdan BELKIRAN

 


 

ALLAH’I DOST EDİNMEK

 

Hamd alemlerin Rabbi ,Rahman, Rahim ve her şeyin sahibi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam O’nun Rasulüne, Aline, Ashabına, Ahbabına ve O’nun yolunda mücadele eden, onun izi sıra giden, onu önder edinen tüm müminlere, müslimlere, muttakilere, muhlislere, muhsinlere olsun..Bizleri de bu zümrelerin arasına ilhak eylesin...

Öncelikle bu güzel çalışmasından dolayı değerli  Feyzullah BİRİfiİK ağabeyime teşekkür ederim.. Allah, kendisinden razı olsun.. Özellikle bize de böyle hassas bir konuda söz hakkı tanıdığı için kendisine ayrıca teşekkür ederim ve başarılarının devamını Yüce Allah tan niyaz ederim. Rabbim muvaffak kılsın...

Değerli ağabeyim çok temel bir konuya, aynı zamanda temel bir probleme değinmektedir.. Çünkü ana gayesi bunda saklıdır.. Yani Allah’ı dost edinmekte.. Aslında bu insanın yaratılış amacının ta kendisidir..

Nitekim insan sorumlu bir varlık olarak dünyaya gelir. Bu manada insanın bir takım sorumlulukları vardır..Buna ilerde geleceğiz fakat kısaca değinmekte fayda var..

Varlığı bir piramide benzetecek olursak, insan bu piramidin zirvesinde yer alan tek varlıktır. Çünkü insan dışındaki bütün varlıklar sadece insan için insana hizmet için var edilmişlerdir.. Her birinin ayrı bir görevi vardır. Her biri hayatı dengede tutan kaçınılmaz birer unsurdur. Bu anlamda Allah hiçbir şeyi anlamsız boş yere yaratmamıştır. Hepsine belli bir kader çizilmiştir. Oda insana hizmettir..

Peki sebepsiz hiçbir zerreyi dahi yaratmayan Allah, insanı niçin yarattı?.

İşte bu, her iradeli varlığın kendisine sorması gereken varlık sorusudur.. Eğer insan bu soruya doğru bir şekilde cevap verirse mutlu sona erecektir..

Fakat insan bu cevabı nerden nasıl bulacaktır?

Bu sorunun cevabını ancak, yarattığını yarattığından daha iyi bilen Allah verebilir.. Nitekim bu Kur’an da şöyle ifade edilmiştir: “Ben(Allah) insanları ve cinleri, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (zariyat:56)     

Demek ki insanın yaratılış amacı yalnızca Allah’a kulluk yapmaktır. Yani yalnızca Allah’a yönelmesi, Allah’a dayanması, Allah ta istemesidir. Kısacası yalnızca Allah’ı dost edinmesidir..

Fakat her şeyin bir bedeli olduğu gibi, bunun da bir bedeli vardır. Bu bedel ne kadar büyük olursa mükafatta o kadar büyük olacaktır.. 

 Allah’ı dost edinmek O na dost olmakla olur. Bunun bedeli budur. O na layık bir dost olabilme kaygısı. Bu öyle bir dostluktur ki, kazanılması zor, muhafazası daha da zor olan bir iştir.. Tıpkı ateşten bir kor tutmak gibi.. Büyük fedakarlıklar isteyen bir haldir.. İnsanın, gerektiğinde malından,mülkünden, şanından şöhretinden, makamından mevkiinden ve canından geçmesidir..

 Bu insanın, yaratıcısıyla olan bir ilişki biçimidir.. Yeter ki insan Ona bir adım gitsin O bin adım gelecektir, insan Ona yürüyerek gitsin O insana koşarak gelecektir..

Bu haktır, Allah’ın değişmez vadidir.. Fakat ilk hamlenin insandan gelmesi şartıyla.. O halde bize durmak düşmez derhal yola koyulmak zorundayız...

Bu yol Allah’a dost olma yoludur.. O zaman Rabbimizin sesine kulak verelim:

“Allah müminlerin dostudur.” (Al-i imran:68)

“Allah muhsinlerin dostudur.” (Enam: 127)

“Allah muttakilerin dostudur.” (casiye:19)

“Allah Muhlislerin dostudur.” ( Zümer: 11-14)

 Allah müminlerin dostu, muhlislerin dostu, muttakilerin dostu, muhsinlerin dostudur..O zaman insana düşen, hiç zaman kaybetmeden bu özelliklere sahip olmasıdır.. Bu özelliklere sahip olmak ancak bunları bilmekle olur.. Bu Allah’ın dostluğunun nasıl işlediğini bilmektir..Bunlar hakkıyla bilinmediği taktirde allah ile dostluk kurulamaz...

Dört bölümden oluşan bu yazımızın amacı da Allah ile dost olmanın asgari şartlarını öğrenmektir...

Çaba bizden Başarı Allah tandır.... 

 

Birinci bölüm:                        

ALLAH MÜ’MİNLERİN DOSTUDUR

 

“Allah inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (Bakara.257)

“Allah müminlerin dostudur” (Al-i imran:68)

“Sizin dostunuz ancak Allah tır, Rasuldür ve iman edenlerdir.” (Maide:55)

“Biliniz ki Allah’ın dostları için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzunda olmayacaklardır.(Allah’ın) Dostları o kimselerdir ki Allah’a iman edip emirlerine aykırı hareket etmekten sakınırlar. Onlar için dünya hayatında da ahiret hayatında da müjdeler vardır. Allah’ın kelimelerinde asla bir değişme olmaz. İşte en büyük kurtuluş budur.” (Yunus :62-63)   

Hiç şüphesiz ki Allah müminlerin dostudur. Elhamdülillah bu müjdeyi Allah veriyor. Bunun için Rabbimize ne kadar hamt ve şükretsek azdır..

Bu öyle bir müjde ki insanın ebedi saadeti, ebedi kurtuluşu, ebedi mutluluğudur.

Fakat her şeyde olduğu gibi burada da karşılıklı bir ilişkiden bahsedilmektedir..

Yani önce insan iman edecek Allah’ın dostu olacak, ondan sonrada Allah o kişiye dost olacak... Aksi taktirde bu dostluk ilişkisi gerçekleşmeyecektir. Çünkü “Allah müminlerin dostudur.”

O halde yapmamız gereken öncelikle Allah’a yaraşır bir şekilde iman etmektir..

 İMAN

İman; Her türlü korku ve şüpheden uzak olmak.. kalben itminan içinde olmak demektir..

İman; İnsan ile yaratıcısı arasındaki en şerefli bağı teşkil eder... Zira yeryüzünde en şerefli varlık insandır, insanın e şerefli yeri kalbidir, kalbin de en şerefli şeyi imandır.

İman; Nimetlerin en üstünü ve yüce Allah’ın en büyük lutfudur...

İman; Allah tan başka ilah olmadığına inanmaktır...

İman; Bütün boyaları bırakıp sadece Allah’ın boyasıyla boyanmaktır...

İman; Yalnızca Allah’a yönelmek.. Allah tan istemek.. Allah’a tevekkül etmektir...

İman; Allah’ı bilmek-tanımak, emir ve yasaklarını öğrenerek buna göre yaşamaktır...

İman; Allah yolunda ki her türlü sıkıntılara, belalara, zorluklara karşı tahammül etmektir...

İman; Bilmek, inanmak, söylemek ve yapmaktır.. tevhid ilmiyle ifade edecek olursak; Marifet, Tasdik, İkrar ve Ameldir.. Bu dört boyut insanın insanlığını sergilediği dört alandır..Çünkü insan bilen,inanan,konuşan ve yapan bir varlıktır.

Onun bilmesi,inanması,konuşması ve yapması birbirinden bağımsız şeyler değildir. Aksine birbirleriyle doğrudan irtibatları olan durumlardır...

İmanın Dört Boyutu:

Marifet, Tasdik, İkrar ve Amel imanın dört boyutudur. Bu boyutların ortaya çıktığı merkezler ise üçtür: Akıl, Kalb ve Beden...

Marifet akılda, Tasdik kalbte, İkrar ve Amel bedende ortaya çıkar...

Marifet, aklın iman etmesidir.. Tasdik, kalbin iman etmesidir.. İkrar ve Amel ise bedenin iman etmesidir...

Marifet ve Tasdik, imanın akıl ve kalbte yansımasıdır.. Yani insanın iç güvenliğini sağlamasıdır.. İkrar ve Amel, imanın bütün bedende yansımasıdır.. Yani insanın dış güvenliğini sağlamasıdır.. Bu imanın  güzel ahlak olarak yansımasıdır...

Tarihin hiçbir döneminde iman konusunda günümüzde yaşanan kargaşa yaşanmamıştır.. Bu sorun müminlerden ve de kafirlerden kaynaklanmıyor.. Asıl sorun iman ile inkarı, islam ile küfrü, hak ile batılı, gündüz ile geceyi, beyaz ile karayı bir birine karıştıranlardan kaynaklanıyor...

Karıştırmak (iltibas), imanları ve vicdanları olabildiğince kurtlandıran bu çağın insanının tabiatı haline geldi...

Birileri her şeyde (içkide,yemekte,müzikte,yapıda vs.)karışık sevebilir...

Fakat ‘Ben müminim ve öyle kalmak istiyorum’diyen hakkı batıla karıştırmamak zorundadır, Kur’an uyarınca...

“Hakkı batıl ile karıştırmayın ve Hakkı gizlemeyin, (Kadı ki) siz (gerçeği) biliyorsunuz.” (Bakara : 42)  

Eğer bir kişi, ben Kabe’ye de giderim vatikana da, camiye de giderim diskoya da, namazımı da kılarım içkimi de içerim, müslüman da olurum kafir de, yada mü’min gibi inanır mülhid gibi yaşarım mantığıyla hareket ederse kendisine, yeni bir din, yeni bir kitap, yeni bir peygamber araması gerekecektir...

Marifet; İlim demektir.. Bilmek demektir.. öğrenmek demektir...

Marifet; İmanın konu olduğu her şeyi bilmek demektir...

İnsan bir beşer olarak doğar.. Büyüdükçe bünyesinde bulunan insanlık cevherini geliştirir.. O oranda insanlaşır..

Ruh gibi Akıl da insanı insan eden unsurlar dan biridir.. Hayvanların aklı yoktur  onun için onlardan iman etmeleri beklenmez. Hayvanların iradesi yoktur onun için ahlaklı olmaları da beklenmez...Çünkü ideal ve gaye akıllı insan içindir...

İnsan aklını bilgi için kullanır, bilgi ise imana götürüyorsa faydalıdır...

Marifet; imanla, et ve tırnak gibidir. Marifetsiz iman, insanlığın başına büyük felaketler açar.. Nitekim insanlık bunu müşahade etmektedir..Sonuç itibarıyla ilimsiz iman, imansız ilmin insanlığın başına açtığı belanın milyonda birini açmamıştır...

İmansız kalan ilim, sahibinin elinde hem kendisin hem de insanlığı felakete sürükleyen bir silaha dönüşür.. Batı uygarlığı bunun apaçık örneğidir...

Marifet; İmanın olmazsa olmaz ilk şartıdır. Çünkü ilim olmadan iman olmaz...

Kişi bilmediği bir şeye nasıl inanacak? Bu nedenledir ki Allah, peygamber göndermediği kavme azab etmemiştir:

“... Biz elçi gönderinceye kadar (hiçbir topluluğa) azab edecek değiliz.” (İsra:15)

Ayette apaçık bellidir ki, Peygamberler imanın bilgisini insanlığa ulaştırmışlardır, Yani Allah’ı tanıtmışlardı. Ondan sonradır ki insanlar sorumlu tutuluyor, öğrendikleri Allah’a kulluk yapıp yapmadıklarından dolayı hesaba çekiliyorlardı..

Bu durumda iman edilecek şey bilinmeden imanın mümkün olmadığı kesindir..

Marifet; Allah’ı bilerek, tanıyarak iman etmektir. Ancak o zaman Allah la dostluk kurulabilir.. Aksi halde bilinmeyen bir kimse nasıl dost edinile bilinir ki.

Peki sadece marifet iman için yeterlimidir?.. Asla yeterli olamaz. Eğer sadece bilmek yeterli olmuş olsaydı şeytan ve bütün müşrik, kafir, münafık, kısacası bütün dostlarını da kapsaması icap ederdi. Çünkü kur’an ,onların peygamberi öz oğulları gibi bildiklerini haber vermektedir:

“Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (peygamberi) çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü, bildikleri halde gerçeği gizlerler.” (Bakara :146)

Ayette de açıkça ifade edildiği gibi, İman yalnız bilgiyle mümkün değildir. Eğer bu mümkün olabilseydi, Kur’an yüklenmiş tüm bilgisayarlar mümin olurdu...

 

TASDİK

Tasdik: Bir şeyin hak ve gerçek olduğunu  kalbin doğrulaması, o şey hakkında zerrece şüphe duymamasıdır..

Tasdik: Hak bilginin, Kalpte pekişmesidir..Çünkü tasdikin merkezi kalptir.. Kalp ise vücudun merkezidir. O iyi olursa bütün vücut iyi olur O kötü olursa bütün vücut kötü olur..

Bu anlamda Tasdikin olabilmesi için bilgi/marifet şarttır. Çünkü kişi bilmediğini tasdik edemez. Yokun yok olduğunu varında var olduğunu bilecektir..

Tasdik: Kalbte yakin bir kabulün  sağlanmasıdır..

Tasdik : Aklın, vahiy yoluyla aldığı imana konu olan ilahi bilgilerin kalb aynasında yansımasıdır.. Burada, birincisi yansıtıcı olan aklın, ikincisi ise alıcı olan kalbin saf ve berrak olması, yani selim olması gerekmektedir. Aksi halde vahiy akla oradan da kalbe sağlam ve güçlü olarak yansımaz. Bunun sonucunda da iman hayata yansımaz.. İmanın hayata yansımadığı bir yerde, adalet ve haktan bahsedilemez.. Adalet ve hakkın olmadığı yerde ise huzur ve mutluluk olmaz.. Huzur ve mutluluğun olmadığı bir yerde ise hayat olmaz.. Hayatın olmadığı bir yerde dostluktan bahsedilemez... Bu anlamda;

Tasdik: Vahyin, hiçbir kayba uğramadan akla, akıldan kalbe, kalptende, duyguya,düşünceye,imana,bilgiye,ahlaka ve eyleme dönüşmesidir.. Nitekim Peygamber bunun en güzel numunesidir...

Tasdik: Allah’a peşinen inanıp, Ona güvenmek, Ona yönelmek, Ona dayanmak Ondan istemektir.. Ki ancak bu şekilde insan Onun sevgisine mazhar olur.. Buda Onun dostluğunu beraberinde getiren tek amildir.. 

 

İKRAR

İkrar: Dilin amelidir..

İkrar: Lailahe illallah Muhammedu’r-Rasulullah’tan müteşekkil iki şehadeti dil ile söylemektir..Ki bunlar, Birincisi ‘Tevhidin’ İkincisi ‘Nübüvvetin’ kabulüdür.

İkrar: Sözün gücünün onayıdır..

İkrar: Kişinin inandıklarının altını imzalamasıdır..

İkrar: Sadece sözle sınırlı olmayan bir ameldir. Eğer ikrar yalnızca dil ile söylemekten müteşekkil olsaydı, konuşma özürlü olan insanların iman etmemiş sayılması gerekirdi.. Bu anlamda, ‘Söz dilin ikrarı, Amel ise bedenin ikrarıdır’..

İkrar: Allah’ı birlemek, teklemektir..

İkrar: Dilin, sevgi, korku ve umut bağlarının yalnızca Allah’a bağlı olacağının itirafıdır..Allah’ı sever gibi hiçbir varlığı sevmeyeceğine, Allah tan korkar gibi hiçbir varlıktan korkmayacağına ve umudu, yalnız ve yalnız Allah’a bağlayacağına dair dilin bir itirafıdır..

İkrar: Vahyin, hiçbir kayba uğramadan akla, akıldan kalbe, kalbten ise dile yansımasıdır...

İkrar: Yüce dostun diliyle, Yüce dost ile dostça konuşmaktır...

İkrar: İspatı ‘salih amel’ olan bir olgudur..

“İnsanlar yalnız ‘iman ettik’ demekle hiç sınan madan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebut :2)

 

AMEL

Amel: iman ağacının meyvesidir..

Amel: Müminlik iddiasının ispatı, vahyin hayata dönüşmesidir...

Amel: İmanın beden ülkesinde şeytanın ve nefsin iktidarını yıkarak, iktidara geçtiğinin göstergesidir...

Amel: İmanın, İnsanın dış güvenliğini sağlayan islamdır..Yani imana tam teslimiyettir...

Amel: Bedenin iman etmesidir..

Amel: İslamın bir hayat biçimine dönüşmesidir..Dinin Hayatın bütün alanlarına müdahale eden bir nizama dönüşmesidir.. 

Amel: Dilin iddia ettiği şeyin ispatıdır..

Amel: Kişinin, Allah karşısında esas duruşunu bozmamasıdır...

Amel: Kişinin, Varoluşu itibarıyla, sorumluluğunun bilincinde hareke etmesidir.. 1.kendisine karşı, 2.insanlığa karşı, 3.tabiata karşı 4.Allah’a karşı sorumluluğunun bilinciyle hareket etme halidir...

 

SONUÇ

İman, hem marifettir hem tasdiktir hem ikrardır hem de ameldir..Bu dört boyut bir birini tamamlayan bir bütündür..Bir birinin tamamlayıcısıdırlar..her biri diğerinin sebebidir..Mesela, tasdikin sebebi marifet, sonucu ikrar; ikrarın sebebi tasdik, sonucu ameldir..Marifet fikrin ameli, tasdik kalbin ameli, ikrar dilin ameli, amelde bedenin imanıdır..

Kısacası; Bunların her biri farklı ağırlıklarla imanı oluşturan boyutlardır.. Bunlardan her hangi birini kaybeden kimse imani dengesini kaybeder.. Dengesini kaybeden iman ise işlevini kaybetmiş demektir ki böyle bir imana sahip olan kimse müminliğini yitirir..

Ancak bu kayıptan zarar gören yalnızca müminler değil tüm insanlık görecektir.. Çünkü imanın hakim olmadığı bir toplumda, ahlak,adalet,fazilet,muhabbet ve iffet gibi evrensel değerlerin yerini,rezalet,nefret, sefalet, atalet, sefahat, ihanet, bencillik ve her türlü dalavere alacaktır.. Ki bu durum da Allah’ın gazabı o toplum üzerine hak olacaktır.. O ne kötü bir akıbettir..

Yüce Allah insanlığın böyle bir sona uğramaması için insanlığın üstüne rahmetini yağdırarak, toptan Allah’ın dinine girmelerini, yalnızca Allah’ın ipine sarılmalarını emretmiştir.. İnsanlığın mutlak kurtuluş yolu ancak bu yoldur, gayrisi boş iştir...

Ancak, el-ayak, dil-dudak, bel-bacak ile yani varlığının bütünüyle Hak dine teslim olursa kurtuluşa erer..

Her şeyin bir bedeli olduğu gibi, bunun da bir bedeli olmalıdır ki oda yukarda değindiğimiz gibi tam teslimiyettir..

Aksi halde hiç kimse Allah’ın dostluğunu beklemesin...      

 

İkinci Bölüm:            

ALLAH MUHLİSLERİN DOSTUDUR

 

İHLAS NEDİR?

İhlas, islamın en güzel ve en temel kavramlarından biridir...

İçtenlik,samimiyet,saflık,temizlik,duruluk,sadakat,bir işi sırf Allah için yapmak,anlamlarını ifade eder.Bir bakıma “Müslüman oluşun” özü,kalite standardı demektir...

Aslında “ihlas”bir yönü ile tanımlanması zor bir kavram.Çünkü ihlas bir yaşam halidir.Yazı dilinden ziyade hal dilinin konusudur.Fakat yinede bir nebzede olsa esasa ulaşmaya çalışacağız..

İhlas: temizlik,saflık,katışıksızlıktır..

İhlas: Allah ile daha fazla beraber olma hali..Kişinin kendini Rabbine adaması..kalbi zararlı unsurlardan arıtma çabası..Hücrelerimizi riya mikrobundan arınma gayreti..

İhlas: korku,kuşku,ve kaygıdan kurtuluştur..

İhlas: Arınmaktır;şirkten,küfürden,nifaktan,şekten,riyadan,kibirde,gururdan, hasetten,cehaletten,bidat ve kasvetten..

İhlas: yüreğin eşyaya galebesi..islamın çıkarlarını,kişisel beklentilerin üstünde tutma seviyesidir..

 

İhlas: Başka boyalara ihtiyaç duymadan yalnız Allah’ın boyası ile boyanmaktır..Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmaktır..Allah’ın izzeti ile izzetlenmektir..

imam Gazalinin ihyasında konuya getirdiği özlü tanım şöyledir:

“insanlar görsün diye ameli terk etmek Riya dır.

İnsanlar görsün diye amel etmek fiirk tir.

İhlas ise Allah’ın seni bunlardan korumasıdır...”Kişinin hal ve hareketi yalnız Allah rızası olacak..

İhlas: çıkarcı,fırsatçı muhterislerin bencil dünyasından özgür ve özgün fıtrata hicrettir..

İhlas: Allah yolunda başa gelen musibetler karşısında acze düşmemek ye’se yenilmemektir..

İhlas: Kimi zaman birkaç damla göz yaşı..Kimi zaman Allah yolunda ayağa bulaşan bir toz..Kimi zaman satırlara dökülen mürekkep..Kimi zaman birkaç damla kan veya ter..Bazen bir tebessüm veya güzel bir söz olabilir..Aslında samimiyet/ihlas hal dilinin dile gelmesidir..

İhlas: Allah’ın sevdiği kullarına bir ikramıdır.elbette hak edenlere.. ihlas kimsenin tekel ve tasarrufunda değildir.

MUHLİS VE VASIFLARI:

İhlasın anlamı kavranılınca, muhlisin de kim olduğu anlaşılır..

Muhlis: Kesin ihlas sahibi..samimiyet ve ihlasında kendini kanıtlayan. Sınavını verebilen.ihlas yolunda sebat eden.Başkalaş mayan.Son saate kadar kararlığını sürdürebilendir.fiovmenlikten rol yapmaktan gösterişten uzak,gerçekçi bir duruşu olandır..

muhlis, ömür sermayesini “samimiyet” ile bereketlendirendir..

 

muhlis, sahteliklerin ihanetlerin menfaatlerin rant kavgası ortamında ciddiyet ve gayret ile ihlas iklimine kanatlanandır..

muhlis, ihlasına tanık tutabilendir..

insan, zaman,mekan, eşya ve evren muhlisin ihlasına tanıktır.Kalemi,kitabı,seccadesi,terazisi,sermayesi, lehinde belge ve bulgu olarak “mizan”a yansımıştır..

muhlisin, ihlasını hayatının her alanında okuya bilirsiniz.Çünkü onun  yoluna yordamına ihlası renk verir...

 

Kur’an Işığında Muhlislerin Bazı Özellikleri:

– Kalpleri Allah’ın zikri ile titrer:

“Onlar öyle kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer..”(hac:35)

havf ve haşyet ile erirler.Allah’ın zikri ile hem hal olurlar.

– Onlar şirkten sakınan muvahhidlerdir:

“Onlar Rablerine şirk koşmazlar.” (mü’minun:59)

“Onlar Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarmazlar.”(furkan:68)

Tevhid bilincine ererek ihlas ile fıtratının derisini davul derisi gibi gererek, gece karanlığındaki kara bir taşın  üstünde yürüyen  kara karıncanın ayak seslerini dahi işitebilmektir.

– Onlar Allah dostu, ittika sahibidirler:

“Bilesiniz ki Allah dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar iman edip takvaya ermiş olanlardır.” (Yunus:62-63)

Kendilerine karşı, insanlığa karşı, tabiata karşı ve Allah’a karşı sorumluluğunun bilinci ile yaşayarak Allah’ın dostluğunu kazananlardır..

– Dünya meşgalesi onları Allah’ın zikrinden alıkoymaz:

“Onlar, ne ticaret nede alışverişin kendilerini Allah’ın zikrinden, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyamadığı kimselerdir.Onlar kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.”(Nur:37)

– Onların Rahmanın ayetlerine yöneliktirler:

“Onlar kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.”(furkan:73)

Onlar gündemlerini Kur’an ile meşgul eden kimselerdir..

– Onlar yanları yataklarından uzaktırlar:

“Onlar korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere, yanları yataklarından uzak kalır...” (secde:16)

Onlar “gündüzün yiğitliği, gecenin abidliğinden geçer”prensibiyle hareket ederek bütün gecelerini uykuyla geçirmekten haşyet duyarlar..

– Onların alınlarında secde izi vardır:

“onların nişaneleri yüzlerinde secde izidir...” (fetih:29)

onlar her yönüyle bütünüyle Allah’a teslim olmuş kimselerdir..

– Onlar kardeşlerini kendilerine tercih edeler:

“...onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir sıkıntı hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (haşr:9)

-Onlar mütevazidirler:

“Rahmanın has kulları onlardır ki, yer yüzünde tevazu ile yürürler.” (furkan:63)

onlar kibirlenmek ten Allah’a sığınırlar. Çünkü bilirler ki ne boyca dağları aşabilirler nede ayaklarını yere vurarak yerleri delebilirler..

– Onlar ciddidirler:

“onlar, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” (mü’minun:3)

– Onlar sabır yüklüdürler:

“onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabredenlerdir...” (Rad:22)

onlar sabrı kendilerine bir ilke bilip peşinen Allah’tan başka ilahlara  başka rızalara direnirler. fieytan ve dostlarının vesvese ve sataşmaları karşısında inadına hak yolunda yürümeye devam ederler. ‘Onların zengini şakirin, fakiri sabirindir.’

– Onlar namazlarında huşu içindedirler:

“onlar ki, namazlarında huşu içindedirler.” (mü’minun:2)

onlar  Allah’a karşı esas duruşlarını bozmayarak bütün kötülüklerden uzak dururlar.Esas duruşları onları kötülükten alıkoyar..

– Onlar ahirete imanda “yakin” sahibidirler:

“onlar ahirete kesinkes iman ederler.” (Bakara:5)

onlar için ahirete iman gaybi olmaktan çıkmış yakine dönüşmüştür. Kıyameti görür gibi mahşeri yaşarcasına yaşarlar. Ahiret bilinci ile donanarak yarın hesaba çekilmeden kendilerini bugün hesaba çekerler.

İşte Kur’an ayetleri ile karşımıza çıkan “halis kişilik”. “muhlis kimlik”

Halisler Allah’ın koruması altındadırlar..Allah onları mahzun etmez.. mahcup etmez..Mahrum etmez.. Kur’an  bunun kanıt ve örnekleri ile  gözleri kamaştırır ve yaşartır..

“Bilesiniz ki Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.” (Yunus:62)

Allah, en hayırlı koruyucu.. Yeter ki ihlas sahibi olunsun!..

Hz. Yakub!un Yusuf’unu, kardeşlerinin ihanetinden..

İbrahim’i, Nemrut’un ateşinden..

Musa’yı, Firavunun soykırımından..

Yunus’u, balığın karnından aydınlığa çıkarıp kurtarmadımı?..

Sevr’deki ikiliyi emniyete erdirmedimi?..

Ashab’ı Kehf’in güvencesi kimden idi?..

Allah’ın muhlislerle birlikte olduğundan kimsenin kuşkusu olmasın.Zaman ve mekan değişmiş olsa bile.. Yeter ki “samimiyet”olsun...........

 

İHLASIN İNSAN ÜZERİNDEKİ KUVVETİ

 

İnsan tabiatı itibarı ile zayıftır. Emaneti taşımakta zorlanır. Bu gerçeği Allah şöyle ifade ediyor: “Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (Nisa:28)

İnsanların çoğu bu zaafının bilincinde değildir. Büyüklenir,şımarır ve Hak’tan saparlar. Hevalarının esaretinde küçüldükçe küçülürler. İşte bu noktada Allah’ın uyarısı insana ulaşıyor. “Kulluk sınavında” insan oğlu nasıl başarılı olacak? Zaafını nasıl telafi edecek? Hangi dinamiklere tutunmak gerekir? Bu soruların cevabını Allah’tan alalım:

“(iblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları)söyleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlaslı kulların müstesna. (Allah) şöyle buyurdu: “işte bana varan dosdoğru yol budur. fiüphesiz senin kullarım üzerinde hakimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna.” (Hicr:39-42)

– ihlas, Her türlü şeytani ve nefsani tuzakları bozma gücüdür..İhlas kuvvetler üstü kuvvetle temasa geçmektir..Cüz’i iradeyi, Külli iradenin işaret ettiği hedefe kilitlemektir.. Buna göre programlamaktır..

Allah kullarını savunmasız bırakmamıştır.. İman kalesinde ihlas silahı ile konuşlanmamızı istiyor.. Bizi tehdit eden her türlü korku,evham ve şüphe illetlerine karşı ihlas zırhını öneriyor:

“Deki: Ben dinimde ihlas ile ancak Allah’a ibadet ederim.” (Zümer:14)

“Deki: Bana, dini Allah’a halis kılarak, (ihlasla)  O’na kulluk etmem emrolundu.” (Zümer:11)

Allah kullarından ihlas ve ittika sahibi olmalarını itiyor.. Samimiyet ve sadakatlerini sergileyen kullarını ise korumasız,çaresiz ve çözümsüz bırakmıyor. Çünkü O koruyandır..

“Allah en hayırlı koruyucudur. O merhamet edenleri en merhametlisidir.” (yusuf:64)

fiimdide Allah’ın muhlis ve muttaki kullarını nasıl koruduğunu Ayetler ışığında inceleyelim..

– Allah samimi kullarına “BURHAN” veriyor:

“Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer rabbinin Burhanını görmeseydi o da kadına meyletmişti. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için (delilimizi gösterdik).. fiüphesiz o ihlaslı kullarımızdandı.” (yusuf:24)

– Allah samimi kullarına “FURKAN” veriyor:

“Ey iman edenler ! Eğer Allah tan korkarsanız O size Furkan (iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış) verir, günahlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir.” (Enfal:29)

– Allah samimi kullarına “ÇIKIfi YOLU” veriyor:

 

“Kim Allah tan ittika ederse, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona beklemediği yerden bir rızık verir..” (talak:2-3)

O Allah ki muhlis kullarını çaresiz bırakmaz. Hesaplar üstü hesap yapan, hesapsız rızık verendir. Bu muhlislere Allah’ın bir ihsanıdır...

– Allah samimi kullarını “YOLLARINA” eriştirir:

“Ama bizim uğurda cihad edenleri elbette kendi Yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphesiz Allah muhsinlerle beraberdir.” (Ankebut:69)

Allah için samimi bir çaba varsa, mutlaka çözüm yolları da yanında belirecektir..

– Allah samimi kullarına “SEKİNET” veriyor:

“Sonra Allah, Rasulü ve mü’minler üzerine Sekinetini (sukunet ve huzur duygusu) indirdi sizin görmediğiniz ordular indirdi de kafirlere azap etti. İşte bu o kafirlerin cezasıdır.” (Tevbe:26)         

Allah yolunda ciddiyet, tıkanma,daralma,sıkıntı anlarında Allah’ın sekinetini devreye koyuyor..  

– Allah samimi kullarına “HİKMET” veriri:

“Allah Hikmeti dilediğine verir. Kime Hikmet verirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.” (Bakara:269)

– Allah samimi kullarına “BASİRET” verir:

“De ki: işte bu benim yolumdur. Ben Allah’a davet ediyorum ,ben,bana uyanlar bir Basiret üzerindeyiz. Allah’ı (ortaklardan) tenzih ederim! Ve ben müşriklerden değilim.” (yusuf:108)

Allah Resulü de samimi müminlerin bu özelliğini şöyle dile getiriyor:

 

“Müminlerin ferasetinden sakının! Çünkü o, Allah’ın nuru ile bakar ve görür.” (Tirmizi)

Yani sadıklar meçhule yürümüyorlar, önlerini göre biliyorlar.. onlar Basiret, Feraset ve Hikmetle donanmış yolculardır.. Yola sadakatin Menzile varmakla olduğunun bilinciyle yol alırlar ve bu yolda Allah da onların önünü açar...

İhlasın koruyucu gücünü küçümsememek gerekir.. Zor geçitlerde, çetin yokuşlarda, keskin virajlarda ,badireli yollarda ihlasın gücü kendini gösterir..

– İhlas, tehlikeli yolların bariyeri.. Fırtınalı havaların paratöneri..

Samimi insan güçlüdür.. Kişiliği erozyona uğramamıştır, kendinden emindir..

Samimiyet bizi ayakta tutan direncimizdir. Samimiyet gidince rüzgarımız gider, rüzgarımız giderse, direncimiz kırılır, direncimiz kırılırsa, irademiz çöker, irademiz çökerse, bilincimiz körelir. Bilincimiz körelirse, Aşkımız, heyecanımız yok olmaya mahkum olur... Kısacası ihlastan kopunca izzetten, şereften koparız. fiimdi kendimizi muhasebeye çekelim.. İhlaslımıyız? Ne kadar samimiyiz?.....

Kendimizi bir sınava tabi tutalım.. Bunun adı samimiyet sınavı olsun... Sahip olduğumuz ‘göz-kulak, dil-dudak, el-ayak, bel-bacak, mal-mülk, şan-şöhret, makam-mevki, güç-kuvvet vb. gibi sahip olduğumuz her şeyi Allah yolunda kullanıyor muyuz?. Kullanıyorsak gerçekten Allah için ‘samimi’miyiz?... Eğer Allah için samimi isek sorun yoktur yola devam..Yok eğer tam tersi ise sonumuz hüsran ve mahzundur..O zaman bizi kurtaracak hiç kimsede olamaz.. O halde yapmamız gereken hiç zaman kaybetmeden Allah’ın dinine toptan her şeyimizle girip ihlasla kuşanmaktır.. Allah bizi samimi kulları arasına kabul buyursun.....

 

Üçüncü Bölüm:

ALLAH MUTTAKİLERİN DOSTUDUR

 

“Allah muttakilerin dostudur” (casiye :19)

“Ey iman edenler, Allah tan hakkıyla ittika(takva ehli olun) edin ve yalnızca müslüman olarak ölün” (Al-i İmran: 102)

Madem amacımız Allah’ın dostluğunu kazanmaktır, o halde takvaya sahip olmak, imandan sonra derhal yapmamız gereken iştir.. Çünkü Allah ile dostluk yalnızca ona inanmak ile elde edilecek bir durum değildir.. Aslında Rabbimiz bize hayat standardı belirliyor, böylece imanı, yaşamın her zaman ve zeminine yerleştiriyor.. Bu hayat nizamının ilk adımı hiç şüphesiz ki İmandır. İşte takvada bundan sonra gelen devredir.. Çünkü takva müminlerin vazgeçilmez özelliğidir..

O halde iman eden her kimsenin bu olguyu bilmesi, bilincine vakıf olması ve onunla donanması şarttır.. Çünkü Allah ‘Takvalı müminlerin’ dostudur...

 

TAKVA

Takva: insanın yapmakta zorlanacağı, fakat yapması gereken en önemli görev..

Takva: Kuvvetli bir imandan sonra derin bir şuur. Uyanık bir anlayış ve Allah’a karşı ciddi bir sorumluluk bilincidir..

Takva: Allah’a karşı duyulan sevginin ve tazimin zirvesidir..

Takva: İmanın  gücünü aldığı tek özelliktir..

Takva: İnsanın zayıf taraflarını kuvvetlendiren tek özelliktir..

Takva: Müslümana Kur’an kişiliğini kazandıran.. İslamı hakkıyla yaşama aşkını kazandıran özelliktir..

Takva: Allah’ı sevmenin ispatı, Onun sevgisini kaybetme endişesidir..

Takva: Sevgi, korku ve umutta Allah’a ortak koşmamaktır..

Takva: Müslümanın her iki dünyada da bahtiyar olmasının anahtarıdır..

Takva: İman da titizlik, amelde dikkatli olma halidir.. İnsanın hayatıda bir kimlik ve kişilik haline gelmesidir..

Takva: Allah’ı razı ve hoşnut etmenin en yüce makamıdır...

Takva: Amellerin salih olmasını ve ibadetin, hayatın yaratılış amacına uygun olarak yaşanmasını sağlayan temel bir özelliktir...

Takva: Allah’ın azabından korkmaktan öte, sevgisin kaybetmekten korkmaktır.

Takva: İhlaslı bir kulun günah işlemekten alı koyan bir korku halidir..

Takva: Allah’ın ayetlerinin okunduğu kimsede uyandırdığı bir ürperme ve bu ürperme ile imanda artışın ve gücün meydana geldiği bir haldir..

Takva: Öyle bir korkudur ki marifet ile beraber ortaya çıkan bir korku.. Çünkü “Allah tan en çok hakkıyla bilenler korkar”...

Takva: Gelebilecek zararı, görülebilecek bir tehlikeyi, duyabilecek bir acıyı güçlü bir korumaya (Allah’ın korumasına) girerek önlemesidir..

Takva: Dikenli yolda yürüyen bir kişinin,dikenlerden korunması,sakınmasıdır.. fieytan ve dostlarının dikenlerinden korunmak için mükemmel bir kalkandır..

Takva: Ruhsatlardan Azimete sarılmaktır...

Takva: Sorumluluk bilincidir.. Bunun temelinde  insanın Allah’ı,verdiği nimetler, ettiği iyilikler ve sevilmeye layık olduğu için sevmek anlayışı vardır.. O’nu seven O’na karşı mesuliyet duygusu taşımak zorundadır. Çünkü sevmek sorumluluk ister. Zaten sevgi başlı başına bir sorumluluk değilmidir..

Takvanın sorumluluk bilinci olmasını, kendi içinde dört bölüme ayırmak mümkündür.. Bunlar: 1.insanın kendisine karşı olan sorumluluk bilinci, 2.insanın insanlığa karşı olan sorumluluk bilinci, 3.insanın eşyaya karşı olan sorumluluk bilinci, 4.insanın Allah’a karşı olan sorumluluk bilincidir..Ki diğer sorumlulukların temelinde, İnsanın Allah’a karşı olan mesuliyeti yatar...

 

– İnsanın Kendisine karşı Sorumluluğu:

fiu hiç unutulmamalıdır ki insan dünyaya gözlerini sorumlu bir varlık olarak açar. Yani sorumlu olarak doğar. Başta kendisine karşı sorumludur. Bu sorumluluğunu ancak kendisini yaratan Yüce yaratıcının emir ve yasaklarını dikkate alarak yerine getirebilir.. İnsan bunu, kendisini sorumlu varlık yapan iradesiyle yapabilir.. Başta kendisine verilen bu büyük emanete(irade) ihanet etmemesi gerekir. İrade emanetine ihanet yanın da birçok büyük ihanetleri getirecektir ki bu insanın helaki olur.. İnsan şunu hiç unutmamalıdır ki kendisine verilen bütün her şey bir emanet olarak verilmiştir. Ve görevi emanetlere ihanet etmeden mutlak sahibine(Allah) götürmektir..Başlıca bütün uzuvları, kendisi yani.. Bu bilinç ile hareket eden insan diğer emanetlere de ihanet edemeyecektir.

Bu anlamda takvalı kişi, kendisine fayda vermeyen her türlü boş işlerden uzak durmalıdır.. Müsriflikten kaçınmalı..Kendisine fayda vermeyen şeylerin kendisine bir zarar, belki bin zarar verdiğinin bilinciyle hareket ederek bunlardan uzak durmalıdır..Aksi halde ateşin dokunacağını bilmelidir..

– İnsanın İnsanlığa karşı sorumluluğu:

İnsan kendisine karşı sorumlu olduğu gibi, insanlığa karşıda sorumlu bir varlıktır. Nitekim Allah Kur’an da şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi (sorumluluğunuzun altında olan herkesi) yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun...” (tahrim :6)

Yine başka ayetlerde, Ana-Babaya, yakına, yoksula, yolda kalmışa, zayıflara, muhtaçlara yardım etmeyi müslümanın başlıca görevleri arasında saymıştır..

Bunun ötesinde Allah insana, kul hakkı yememeyi, zulmetmemeyi, tartıda hile yapmamayı, çalmamayı, haksız kazanç elde etmemeyi -ki bu başkalarına zulümdür-, yalanı,iftirayı,dedikoduyu,zinayı ve buna benzer bir çok toplumsal huzuru kaçıracak kötü hasletleri yasaklayarak insanlığa toplumsal bir sorumluluk yüklemiştir..Aslında insan yapısı gereği sosyal bir varlıktır bu anlamda bu kurallara uyması kendi iyiliğine olacaktır..Bu kurallara uymak zorundadır çünkü insan muhtaç bir varlıktır; Ana-babaya, akrabaya, yardıma, şefkate, merhamete, yemeye, içmeye kısacası her şeye. Bunlardan öte Allah’a muhtaçtır.. O halde insan bu bilinç ile hareket ederek, ‘yaratılışa uygun bir şekilde hayatı inşa etmelidir..’ Muttaki olmak bunları gerektirmektedir...

 

– İnsanın Eşyaya karşı sorumluluğu:

Mal-mülk,makam-mevki,şan-şöhret, güç-kuvvet,iktidar, güzellik, sağlık-sıhhat vs. her şey insana birer emanet olarak verilmiştir.. İnsan şu üç günlük dünyada bir emanetçidir. Hiçbir zaman insan, mutlak sahip değildir. Adı üstünde üç günlük dünya..Aksi halde dünkü sahipler nerede?. Bu anlamda insana düşen görev bu emanetlere ihanet etmeden sahibine teslim etmesidir.. Aslında insana verilen bütün bu nimetler, insanın Allah’a ulaşabilmesi için Allah’ın insanlığa sunmuş olduğu bir ikramıdır, nimetidir..Yani bütün bunlar insanı Allah’a götüren birer araçtır, amaç değil.. Bu bilinç ile hareket eden, böbürlenmez, kibirlenmez, gururlanmaz.. Dolayısıyla adalet timsali olur, hakkı söyler hakikati konuşur. Tabiatı tahrif etmez. Hatta onları korumayı bir ibadet bilir.. Çünkü ibadetin; ‘sadece Allah rızasını kazanmak için Allah yolunda  yapılan her şey’ olduğunu bilir.. İşte bu kimseler Allah ile dost olmayı hak kazanmışlardır...

 

– İnsanın Allah’a karşı sorumluluğu:

Aslında bu bütün sorumlulukların temelini teşkil eden bir sorumluluktur. Çünkü insan diğer bütün mükellefiyetleri sadece Allah rızasını kazanmak için yapar.. Yani sorumluluğun illeti ve gayesidir Allah.. Nitekim Allah kur’an da insanın yaratılış amacını açıklarken şöyle der: “ Ben (Allah) insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (zariyat: 56)

Allah’a gereği gibi kulluk yapmak, O’nu iyi bilmek-tanımak ile mümkündür.. Kişi bilmediği tanımadığı bir varlığa ne kadar kulluk yapa bilir ki.. Allah bilgisi ancak Allah’ın bildirdiği kadarıyla elde edilebilir.. O na hakkıyla iman unu yeterince tanımakla olur ki bu O nun sıfatlarında gizlidir.Her sıfatta her ne kadar da Allah’ın nitelikleri açıklansa da, bu nitelikler muhatabına ayrı ayrı   sorumluluklar yüklemektedir.. Allah’a iman bütün sıfatlarına iman demektir. Bu anlamda kişi Allah’ın sıfatlarından yararlanmak, onların kendi üzerinde tecellisini görmek istiyorsa, öncelikle buna yaraşır bir şekilde hareket etmelidir. Aksi halde Allah’ın rahmet sıfatları yerine gazap sıfatları tecelli eder..     

 Allah’a karşı sorumluluk şu şekilde gerçekleştirilebilir:

1. Allah bilgisi, 2. Allah bilgisini sağlam kaynaktan öğrenmek, 3. İbadetlere itina göstermek, 4. İyi veya kötü hasletleri üzerinde murakebe(gözetleyici) ve muhasebe sahibi olmak.. Bunlar, İnsanın Allah ile dostluluğunun asgari şartlarını teşkil eder..

Özet olarak; Allah’ı bilmek, O na yakinen inanmak ve bu imanın tecellisi ve ispatı olarak da O’nun hükümlerine peşinen, tereddüde mahal vermeden, tam bir teslimiyet ile teslim olmak, insanın Allah’a karşı olan sorumluluğunun ifadesidir...      

   Bu bilince sahip olan kimselere ise muttaki denir..

Muttaki: Allah karşısında esas duruşunu bozmayan kişidir..

Muttaki: İman edilmesi gereken bütün esaslara iman eden ve tam bir teslimiyet ile Allah’ın dinine teslim olan kişidir..

Muttaki: Sadece Allah rızasını isteyip ve yalnızca Allah tan korkup çekinen kimsedir..

Muttaki: Kendisine verilen bütün nimetlerin bir emanet olduğunun bilinciyle hareket edip yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak için onun yolunda infak eden kişidir.. Çünkü muttakiler bilirlerki, infak; sahip oldukları şeyleri, gerektiği kadar, gerektiği yerde Allah yolunda feda etmektir.. “Muttakiler, gayba inanırlar namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler” (Bakakra : 4)

Muttaki: Allah’a ve insanlara karşı sözünde duran emin kişilerdir..

Muttaki: Dikenli, meşakkatli yollarda sabır ve azim ile yol alan kimsedir..

Muttaki: öfkesini yenen, bağışlayıcı olan ve günah da ısrar etmeyen kişidir.. Çünkü o bilir ki hatada ısrar şeytanlaşmaktır..Ki şeytanı şeytan eden de buydu..

Muttaki: Allah’a ve Rasulüne itaat eden ve en ufak bir hatada tevbeye sarılandır..Pişmanlığını itiraf ederek o hataya bir daha dönmeyen kişidir..

Muttaki: Allah, Rasulü ve müminlerden başkasına dost olmayan kimsedir..

Muttaki: Samimiyetle Allah’a yönelen, huzurunda saygıyla eğilen tam bir teslimiyetle Allah’a teslim olan kişidir..

Muttaki: Orta yolu tutan, ifrat ve tefrite bulaşmayan,bunu hayatının her halinde zaman ve zemininde uygulayan kimsedir..

Muttaki: Geceleri abid, gündüzleri mücahid olan kimsedir..

Muttaki: Menzile varmak için yola sadakat gösteren ve yolcu olduğunun bilinciyle iman ve takva  yolunda yol almaya devam eden kimsedir...

Kısacası Takva; Hayatını Allah yolunda Allah’a şahit kılmaktır..Bu en karlı en kazançlı alışveriştir.. Bu öyle bir alışveriştir ki, hem yakın zamanda hem de uzak zaman içinde insana hesap edilemeyecek derecede büyük karlar vermektedir... İhlas gibi.. Bunun için ihlas bölümünü okuyunuz!..

 

Dördüncü Bölüm:

 ALLAH MUHSİNLERİN DOSTUDUR

 

“Kim, din yönünden iyilik edici (ihsan sahibi) olarak yüzünü Allah’a teslim edip dosdoğru ibrahim dinine tabi olan kimseden daha güzel kim olabilir? Allah, İbrahimi dost edinmişti.” (Nisa :125)

“Rableri katında onlara esenlik yurdu vardır. Ve yapmakta oldukları güzel işler sebebiyle Allah onların dostudur.”(Enam :127)

“Biliniz ki Allah’ın dostları için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzunda olmayacaklardır. Veliler o kimselerdir ki Allah’a iman edip emirlerine aykırı hareket etmekten sakınırlar. Onlar için dünya hayatında da ahiret hayatında da müjdeler vardır. Allah’ın kelimelerinde asla bir değişme olmaz. İşte bu en büyük kurtuluştur.” (Yunus : 62-63)

 

İHSAN

İhsan: Bütün güzellikleri, rağbet edilen şeyleri ifade eder..

İhsan: Güzellik, uygunluk, güzel olan şeyi en güzel şekilde yapmak demektir..

İhsan: Her şeyde her işte Allah’ın rızasını aramaktır..

İhsan: Adalet ile davranmanın ötesinde fazlasıyla vermek,fedakar olmaktır..

İhsan: “Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmektir..Her ne kadar sen onu görmesen de O seni görüyor.” (Buhari-müslim)

İhsan: Yalnızca Allah için yaşama bilincidir..

İhsan: Kur’an ahlakının zirvesidir.. Heşeyde iyilik aramak müminin görevidir..

İhsan ahlakının iki boyutu vardır:

1. Başkasına iyilik etmek, ni’met kazandırmak, yardımcı olmak ve bütün bunları güzellikle yapmak.. Yani yapılan iyiliğin başa kak madan yapılamasıdır ki, Kur’an Ana-babaya, akrabaya, komşuya, yolda kalmışa, muhtaçlara,yetimlere, yoksullara, yardımı bu kavramla belirtir..

2. Amelde ihsan, Yani bir şeyi güzel bir bilgi ile bilmek (mesela Allah’ı) veya bir şeyi güzel bir amel ile yapmak..

Her şeyi güzel yarattığı gibi insanı da güzel yaratan Allah insandan da güzel bir şekilde güzel ameller ortaya koymasını istiyor.. Allah’ın bu isteğini yerine getirene Muhsin, yani ihsan sahibi denir..Ve Allah ancak Muhsinlerin velisidir.. Onları bu şekilde karanlıklardan aydınlığa çıkarır..Muhsin olmayanların dostu ise şeytandır, onları aydınlıktan karanlığa sürükler..Ne kötü bir yerdir orası...

İhsan: Allah’ı görür gibi yaşama bilincinde olan kimsedir..

İhsan: Allah’ın sevdiği koruyup kolladığı kimsedir..(3:134-148, 4:195)

Muhsin: Güzellik sergileyen, güzel işleri layık oldukları bir şekilde yapan, bol bol ihsanda bulunan demektir..Müminler daima Muhsin olmaya çalışırlar... (Nahl:127, Bakara: 112, Nisa: 125)

Muhsin: Allah’ı görüyormuş gibi yaşama bilincinde olan kimseye denir... Bu bilincin insana kazandırdıkları;

1. Allah’ı dost bilmek dediklerini yapmak, O na dayanmak, O na yönelmek, O ndan istemek, umudu Yalnızca O na bağlamak..

2. fieytan ve dostlarını düşman bilmek ve dediklerinden sakınmak, onunla mücadele etmek..Bu bilinç ile hareket eden Allah’ın izniyle kurtuluşa erecektir..

 

Sonuç:

İhsan, insanın Allah ile dost olmasının olmazsa olmaz bir parçasıdır..İhsansız bir iman, amelsiz bir iman demektir ki, bu makbul değildir..

Allah’ın, Rahmetine,Merhametine, fiefkatine,İzzetine,fierefine, İhsanına layık olmak, ancak kişinin önce kendisine, daha sonrada başta yakınları olmak suretiyle bütün insanlığa ve eşyaya, Merhametli, şefkatli, izzetli, şerefli,dürüst, ihsan ile muamele etmekle mümkündür..Çünkü ihsan eden ihsan bulur, isyan eden isyan bulur, adil olan, adalet bulur, zulmeden zulüm bulur.. Kısacası kim ne yaparsa onu bulur. Hem bu dünyada hem de öbür dünyada..Herkes ancak yaptığının karşılığını alacaktır. Muhakkak ki Allah Adildir.. Hakimdir..

 

SONSÖZ

 

Mutlak kurtuluş ancak Allah’ı dost edinmek ile mümkündür.. Her şeyin bir bedeli olduğu gibi Allah ile dost olmanın da insana yüklediği bir bedel vardır.. Bu bedel insanın yaratılış gayesidir. İnsan Allah tan tertemiz olarak geldi ve tertemiz olarak yine Yaratıcıya dönmek ile emrolundu. “Ey iman edenler, Allah tan nasıl korkup sakınılması gerekiyorsa o şekilde korkup sakının ve yalnızca müslümanlar olarak ölün.”

“Rabbiniz tarafından size indirilen mesaja uyunuz. O nun dışında başka dostlar edinip peşlerinden gitmeyiniz. Ne kadarda kıt düşünüyorsunuz.” (Araf:3)

İnsan gurbetçidir..Ruh gurbettedir..

Ruhun asıl sılası Allah’ın yanıdır. Dünya değil.. Bir gariptir ruh..

Nitekim bütün Peygamberlerin gönderiliş amacı durumu hatırlatmaktı.. Buna rağmen asıl sılayı dünya bilenler, dünyaya sarıldılar ve sonları hüsran oldu. Helak olan kavimlerin, helaklerinin altında yatan temel sebep budur..Yani ‘dünyevileşmek’. Bütün peygamberlerin görevi ise bu belaya mani olmaktı..İnsanlara emanetçi şuurunu vermektir.. Bir garip yolcu olduklarını anlatmaktı..Çünkü insanın asıl mekanı dünya değil, kovulduğu cennettir. Bunun için çalışmalı, bunun için koşmalıdır.Nitekim son peygamberin ölüm anındaki son nefesinde sarf ettiği söz bu konunun önemini belirtmek için yeterlidir:  

“Fefirru ilallah” “Yüce dosta gidiyorum.”    

-Rabbim bizi de bir dost gibi yaşayan ve sana bir dost gibi göç edenlerden eyle...

 

Dostluğu Çağrı:

Ey insanlar!.

Sizler yalnızca Allah’ın kulusunuz. Bunu unut mayınız. Ebedi kurtuluşun anahtarı O’nun yanındadır. O halde zaman kaybetmeden O’na yakın lmanız gerekmez mi?. Hadi o zaman hiç zaman kaybetmeden hayatınızı Allah yolunda Allah rızası için Allah’a şahit kılınız..Mutlak kurtuluşun yolu budur...  

Ey Anne-Baba!.

Sizler toplumun çekirdeği olan ‘aile’ yi oluşturmanızdan dolayı, sorumluluğunuz büyüktür.. Sizler sağlıklı yeni nesiller doğuran kurum olmalısınız.. fiunu hiç unutmayınız ki sağlıklı bir toplu oluşturabilmeniz için öncelikle sizin sağlıklı olmanız şarttır. Bu sağlığı ancak Allah’a yakınlıktan alabilirsiniz.. Öyleyse önce kendinizden başlayınız, arınmaya, korunmaya ki sizden doğacak nesil arınan, korunan ve sakınan bir nesi olabilsin..

fiunu hiç unutmayınız ki; eğer siz çürük olursanız, aileniz de çürük olacaktır, toplumu oluşturan ailenin çürük olması toplumunda çürümeye mahkum olması demektir ki, bu toplumun ebedi helaki demektir.. Bundan derhal sakınınız..

Ey Zenginler!.

fiunu hiç unutmayınız ki sahip olduğunuz zenginliklerin hepsi Allah tarafında sizlere verilmiş olan birer emanetlerdir.. Sizlere düşen emanete ihanet etmeden asıl sahibine teslim etmektir.. Sahip olduğunuz her şey, Allah’a ulaşmanız için verilmiş olan birer araçtır.. Sakın ola ki onları amaç etmeyesiniz..

Onlar sizleri Allah’a yakınlaştıran bir binek olmalı.. Onlara bininiz..

Sakın ola ki onların size binmelerine fırsat vermeyiniz.. Bunu ancak bir emanetçi şuuruyla elde edebilirsiniz..

Farz edin ki dünya bir deniz, sizde bu denizde yol alan bir gemisiniz.. Bu durumda yapmanız gereken, gemiye su aldırmadan yolu bitirmeniz, menzile varmanızdır.. Sakın ola ki dünya sevgisi içinize girmesin, yoksa Allah korusun batarsınız da bu sizin helakiniz olur..

Her şeyiniz olsun, ama sizin olsun.. Sakın siz malın olmayın..O sizin köleniz olsun siz onun değil.. Aksi taktirde köle efendisini veremez..

Allah için malını veremeyenler aslında malın sahibi değil, mal onun sahibi olmuş kimselerdir ki bu durumda köle efendisini satamaz.. Bundan sakınmak vazifen olmalı.. ‘Kim kimin sırtına biniyor’ bunu iyi bil.. Çünkü dünya ile insan arasındaki ilişki ‘binen ve binek’ ilişkisidir. Bunu unutma. Ve malını Allah’a şahit kılman için hemen harekete geç..

fiunu da unutma ki dünyada sana verilen her şeyin tek tek hesabı sorulacaktır.. Hesaba çekilmeden sen kendini hesaba çek...

Ey Tüccarlar!.

Sizde unut mayın ki Allah her türlü hile karlığı kınamış ve lanetlemiştir..

Ticaretinize hile karıştırmayınız.. Tartıda hile yaparak kul hakkına girmeyiniz.. Ticaretinizi Allah’ın meşru gördüğü yollardan yapmanız sizin harınıza olacaktır.. Helal lokma kazanınız.. fiunu hiç unut mayınız ki sağlıklı bir neslin oluşması biraz da sizin ellerinizdedir.. Ailenize helal ekmek götürün ki Allah size merhamet etsin..

Ticaretiniz Allah’ın rızası çerçevesinde yürüsün.. fiunu unut mayınız ki  Allah ve Rasılü size ticaretinizden daha sevimli gelmiyorsa iman etmiş sayılmazsınız.. iman etmediğiniz müddetçe de cennete giremezsiniz.. Sizde ticaretinizin sahibi olun, onun efendisi olun, onun kölesi değil...

Ey Gençler!.

Daha zaman var deyip de gençliğinizi dünyanın geçici zevkleriyle öldürmeyiniz.

Bu şeytanın kuruntularındandır.. Unutmayınız ki ölüm sadece yaşlılara gelmez.. Bakmaz mısınız etrafınıza yediden yetmişe, ölüm her kese gelmektedir.. Kedimizi kandırmayalım.. Unutmayın gençken yapılan hayırların mükafatı daha çok büyüktür.. O zaman hiç beklemeden Kur’ana sadık kalınız.. fieytan ve dostlarının vesveselerine karşı vahyin kulpuna yapışınız.. O kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulptur...

Gençlik günlerinin yükümlülük ve sorumluluklarını erteletme gafletine düşmeyiniz..

Gençler! Gençliğiniz üzerinde rant hesapları yapan samimiyetsizleri tanıyınız ve deşifre ediniz.. Riyakar ve hilekarların kurduğu düzeni ancak siz boza bilirsiniz.. Çünkü siz güçlüsünüz, siz çeviksiniz, siz aktifsiniz.. Bunu da iman, takva ve ihlas ile yapabilirsiniz...

Yüzsüzlerin, iki yüzlülerin, çok yüzlülerin kuşatmasında, yüzümüzü ağırtacak güldürecek olan sizlersiniz.. O halde gençlikte kemali arayınız.. Tevhidi bilinç ile çağa tanıklık ediniz.. Kur’ani öğretiye ve Muhammedi disipline örtüşmeyen her türlü sloganik, yüzeysel söylem ve eylemden uzak kalınız...

Takva ile güçlenin, Cihad ile arının, Zikir ile bilenin, Dua ile silahlanın... Namaz ile rahatlayın..

Gençler! Tağutu(Allah ile aranıza giren her şey) reddedin... fieytanı recmedin... Nefsinizi raptedin.. Ki Allah’a dostluk sınavını verebilesiniz...

VE Ey Bütün insanlık!..

Sahip olduğunuz her şeyin kıymetini biliniz.. onlar birer emenettir ve sizde bir emanetçisiniz.. Sizler sahip olduğunuz her şeyin üzerinde olan bir çobansınız..

O halde çobanlığınızı gereği gibi yapınız.. Bunu de ancak çobanı olduğunuz her şeyi Allah yolunda Allah için Allah’a şahit tutarak yapabilirsiniz.. Bir şehit gibi yaşamaya çalışınız.. Allahlı olunuz.. Kaygınız Allah olursa zikrinizde O olur...

BilalAKVERDİ

 


 

Yitik iklimde...

 

KUTLULAR VE BAHAR

 

Feyz-i ekber’in dalga dalga indiği, aşk-ı ilahi’nin gönülleri serinlettiği asr-ı saad’in o nurlu iklimini soluklayan, çalılar tarlasında “gül”, viran bağlarında “sevda salkımı” yetiştirmeye azmetmiş KUTLULAR...

Ve...

Vakitsiz solgunluğa bırakılmaması gerektiği halde sahipsizliğe terk edilen, emanet olarak devranıldığı halde, sadakat gösterilmeyen kutlu bir BAHAR...

Kutlular ve Bahar...

Onlar ki, bu müstakbel için feda edilmemiş bir mazide kaldılar.

Onlar ki, diriliş muştusuyla hayat bulacakları anın özlemini duymaktalar.

Onlar ki, ne yıkılmaya mahkum hayaller ve saniyelik düşlerle avunmaya çalışanlarınki gibi malayani birer ütopya, ne boş birer kuruntu, ne de gerçek üstü masallar. Bilakis, yaşamış ve yaşanılmıştır.

Kutlular...

O’na sevdalı

O’na kul

O’na dosttular.

...ve aynı arzuyu taşıyanlar için mükemmel birer emsal oldular. Onları en iyi onlar gibi olanlar ve olma sevdası taşıyanlar anlar. Kimbilir, belkide onlar bunun için varlar. Yol gösteren birer yıldız, birer kılavuzlar. Sinelerini kendilerine açanlara herdem ayrı bir tat ile nur ikliminden rayıhalar sunup, asırlar ötesi bir devrin huzur veren esintisini duymakta, gönül celb edip göz kamaştırmaktalar... Onlar ki, aşk şarabın içmede ne mahareti ne büyük ustalar...

Kutlular...

O’na dosttular O’nun kelamını okuyup buyruklarına uydular. Yeni baştan bir ruh inşaatının mimarlığına soyundular. Nakkaş olup “nurdan heykeller” yonttular.

Kutlular...

Onlar da birer “kul”dular. Kulluklarında doruğa ulaştılar. Ubudiyet sırrına maruftular. Hikmet zırhıyla donanıp imanlarını şeytani duygulara kalkan kıldılar. Cihadın büyüğünü nefislerine karşı yaptılar. Velhasıl muhasebeye önce kendilerinden başladılar.

Kutlular...

Onlar ki, garip doğdular ve hep “guraba”dan, mazlumdan yana oldular. Ezildiler ezmediler, yerildiler yermediler. Zulme boyun eğmedi, zalimi sevmediler. “Menfaatperest”lik etmediler. Edene, elleriyle, dilleriyle karşı geldiler. Güçler yetmediğinde kalpleriyle “bugz” ettiler. Boşvermedi, “bana ne” demediler. Herdem şuurlu, herdem tepkiliydiler. İncitmeden eleştirdiler. Kendilerine yöneltilen eleştirileri kulak ardı etmediler.

Kutlular...

Kendi aralarında da “dost”tular. Kardeşlik bağı ile birbirlerine bağlıydılar. Ayrılıkları, gayrılıkları yoktu. “Nifak”tı onlar için en büyük korku. Onlar ki, emsali bulunmaz bir topluluktular. Renklerini “vahy”in ışığından aldılar. Herbiri ayrı bir tondayken ahengin zirvesini bulduğu bir tabloyu oluşturdular...

Kutlular...

Kimsesizdiler. Velakin kimsesizlerinde bir kimsesi olacağının bilincindeydiler. O’nu “kimse’leri edindiler. O’ndan gayrısına “kimsem” demediler. O varken başka bir “kimse” gereksinmediler.

Kutlular...

Duadan beri durmadılar. Nice kapıyı dua anahtarıyla açtılar. Dua ettiler, dua aldılar. “Ye’s”e kapılıp karamsar olmadılar. O’na, O’nun dergahına “tevekkül” ile sığındılar. Hep “umutvar”dılar, umut aşıladılar. Modelini “Kur’an” ve “Sünnet”ten aldıkları bir kilimi ilmek ilmek şevkle dokudular.

Kutlular...

Hatasız değildiler. Cürmleriyle yükseldiler. Aynı hataya tekerrüren düşmediler. “Nasuhi bir tövbe” ile günahlarını sildiler, arındılar. Gözyaşlarını günah lekelerini paklamada yegane unsur kıldılar. Ağladılar ve her devir ağlatan oldular...

Kutlular...

“Maskesiz” ve “harbi” idiler. Yolları belliydi; sırat-ı müstakim üzereydiler. Asla yan çizmediler. Çok sebatkardılar, çark etmediler. İmtihan edildiler, çetin bir sınavları vardı başarıyla geçtiler. Eza, cefa... vs. “çile” namına ne varsa çektiler. Onlar ki, sabrettiler “sabrı”, tavsiye ettiler. Mert, cesur ve yiğittiler. Her biri ayrı bir fedal, her biri korkusuz bir iman eriydiler.

Kaldıramayacakları yük üzerlerine yüklenmedi. Yüklerini ise sıradan insanlar göğüsleyemezdi. Yeri geldi “hicret” ettiler; şahlanışın startını yurtlarını terkederek verdiler. Onlar ki, davaları uğruna “yar”dan da, “ser”den de geçmesini bildiler. Üşenmediler, miskinlik etmediler. Her daim atiktiler...

Kutlular...

Onlar vahyin nüzulüne an be an tanıktılar. “İlk muhatap”tılar. “Kutsanmış” değil “kutlu” bir topluluktular. Uyarıldılar, ikaz karşısında itaatkardılar. Her merhalede biraz daha yol aldılar. Asi ve isyankar olmayıp “terdici” bir çıkış yaşadılar.

Kutlular

Onun resulüne ve dosttular. Resulün kutlu doğumuyla aydınlığa, risaletin başlamasıyla huzura kavuştular. Resulün sünnetine uydular, ümmetinin ön safında durdular. “Ashabın” hitabına muhatap oldular. Onun etrafında bir sevgi çemberi kurdular. Kopmadı, bozulmadı, dağılmadı, savrulmadılar. “Çember”e dahil olacak yeni halkalar kazanma yarışına koyuldular. Resul ile “nar”a değil “nur”a yol aldırır.

Kutlular ve yaşayanları mutlu kılan bir bahar...

Onlar ki, “yitik iklimin” hasretle aranan mevsimi oldular...

Onlar ki, aldanışta olanlardan ikinci bir dirilişi ummaktalar...

Zira, sonrakiler bir kış ayazına tutuldular. Kutlular kadar sebatkar olup “bahar”ı koruyamadılar. Hüsran dolu bir “hazan” içinde kaldılar. “Kor” gibi sevdalar “kül” gibi toz duman oldu, kök salmayı bekleyen nice fidan daha açmadan soldu.

Sonrakiler...

“Masiva”nın cazibedarlığına kapılmanın bedelini çok ağır ödediler. Gönüllerini gerçek sahibine teslim etmek yerine nefsin elinde tutsak bırakıp şeytanın galibiyet edasıyla sahipleneceği birer “oyuncak” haline getirdiler. Zerre bilip önemsemedikleri günahlarının bir gün deryaya dönüşebileceğini kestiremediler. Böylesi bir basireti ne acıdır ki gösteremediler. Kurtuluş sandıkları her hamlenin “batışlarını” kolaylaştırdığındansa bi haberdiler...

Sonrakiler...

Yazık ettiler...

“İlk”lerin ilikleri donduran hayat hikayeleri ile irkilmeliler. Kendilerine gelmeli, özlerine dönmeli, hallerine çeki düzen vermeliler. Gün olup devran dönmeden son ahın fayda vermeyeceği an gelmeden akıllarını başlarına devşirmeliler. “inandık” diyorlarsa, inancın gereğini yerine getirmeliler.

Gözlerinde çok durdu acziyet perdesi, indirmeliler. Enaniyet engelini gözyaşlarıyla delmeli, katılaşmış kalplerini eritmeliler.

Sonrakiler;

O’na sevdalı

O’na kul

O’na dost olma yolunda yitik iklimin kutlu baharını keşfetmeliler.

Ümit Süleyman TURAN

 


 

.................

 

Ey müslüman kardeşlerim

Kalblerdeki sevgi deyerleri gibi olsa

Kalblerdeki en üstün sevgi Allah olsun

Çünkü Allah yokluğu var edendir

Varlığı yok edendir Yühyil mevtadır

Allah azabı çetindir şididil ikabtır.

Allah alemi rızıklandırandır Rahimdir.

Kalblerdeki sevgi deyerleri gibi olsun

Kalblerdeki en büyük sevgi Allah olsun

Dünyanın sevgisi garatisi kadar olsun

Evlatların sevgisi Allah yolunda oldukları için olsun

Kalblerdeki sevgi deyerleri gibi olsun

Kalblerdeki en büyük sevgi Allah olsun.

 

Allah yolunda sabredenler Allaha cc. dost olurlar.

“fiüphesiz Allah Teâlâ sabır edenlerle beraberdir” (el-Bakara, 2-153,155).

Sabrın sonu selamettir, başarıdır. Sabır acıdır, fakat sonucu tatlıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.); “Sabreden başarıya ulaşır”: “Sabır başarının anahtarıdır;” “Sabır bir ışıktır.” “Sabır cennet hazinelerinde bir hazinedir;” “Sana sıkıntı veren şeylere karşı sabretmenden bir çok hayır vardır” buyurarak sabrın fazileti anlatılmıştır. Sabır acıya katlanmak, sıkıntı ve meşakkatlere karşı soğukkanlılıkla hareket etme, aklın ve dilinin gösterdiği yolda sebat etme.

Sabır ruhun bir melekesidir, güzel bir huydur. Tahammülü zor ve nefse ağır gelen şeylere katlanmak ancak sabır ile olur. Bir hakkı müdafaa ve muhafaza etmek için gösterilen sebat, sabretmekle mümkündür.

Allahın emirlerini yerine getirmek aklın ve dinin hoş görmediğini ve nefsin meşru olmayan istek ve arzularına mukavemet edebilmek, hayatta elde olmayan başa gelen ve insana büyük elem ve keder veren bela ve musibetlere karşı koyabilmek ve bunların üstesinden gelebilmek için sabırlı olmak ve sabretmeye alışmak lazımdır. Bütün faziletlerin anası, hayatta muvaffak olmanın ve kemale ermenin sırrı bu güzel özelliktir. Her türlü rezaletin sebebi sabırsızlık veya gerektiği kadar sabır gösterememektir. Sabır her faziletin üstünde bir değer taşır.

Hz. Peygamber s.a.v.; Sabır, acı bir olayın yaptığı sarsıntıya karşı ilk anda gösterilen tahammüldür. Buhari cenaiz 32, sözüyle bir felaketle ilk karşılaştığı zamandaki sabrın önce önemini vurgulamıştır. Sabır etmek, mahkümiyete, meskenete ve zilete razı olmak, haksız tecavüzlere, insan haysiyetine gölge düşürecek saldırılara katlanmak ve bunlara ses çıkarmamak anlamına gelmez. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sabretmek caiz değildir. Bunlara karşı içten elem duymak ve bunlarla mücadele etmek gerekir. İnsanın gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabır değildir, acizlik ve tembelliktir. Resulullah (s.a.v.); Ya Rabbi! Acizlikten ve tembellikten sana sığınırım.” (buhari, cihad 25) diye dua etmiştir. Bazı sıkıntılar var ki, kulun irade ve gücünü aşar. Böyle felaketler başa geldiği zaman heyecana kapılmadan ve şikayet etmeden takdir-i ilahiye razı olmak müminlerin özellikleridir. Nitekim Cenabı Allah Kur’an-ı Kerim’de sabrı cemili (güzel sabır) emretmektedir. (Yusuf 12/18) Resulullah (s.a.v.) sabr-ı cemil şikayet edilmeden sabırdır” buyurmuştur. Aslında elden bir şey geldiği zamanlarda sabırsızlık gelmediği zamanlarda sabırsızlık göstermenin bir faydası yoktur ve lüzumsuz bir harekettir.

Kur’an-ı Kerim’in 70’ten fazla ayetinde zikredilen sabır, insan tabiatına aykırı olan zorunlu hallere uymak ve güçlüklere karşı koymak demektir. Sabrın gayesi, beklenmedik olaylar, içine düşülen güçlükler karşısında tedirgin olmamak, paniğe kapılmamak ve tahammül göstermektir. Allah Teala sabredenlere mükafatını hesapsızca vereceğini müjdelemiş ve onları övmüştür.

Müminler çoğu zaman sırf inandıkları için Allah düşmanlarının zulüm ve kötülüklerine hedef olurlar. Çeşitli işkencelere uğrar, onlarla savaşmak zorunda kalırlar. İşte bu durumda sabır, müminin güç kaynağı, imanının koruyucusudur. Hz. Musa’ya inananlar Firavun eziyet etmek isteyince onlar: “Ey Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.” El-Araf 7/126. diye dua etmişlerdir. Sevgili peygamberimiz ve ilk müslümanların, yapılan işkence ve eziyetlere nasıl sabır ve tahammül gösterdikleri bilinen bir husustur. İbadetlerin nefsimize ağır gelen yönleri de sabırla hafifler. Böylece huzur içinde günde beş vakit namaz kılar, sıcak yaz günlerinde hiçbir sıkıntı duymadan oruç tutarız. Diğer ibadetler ve ahlaki davranışlarda böyledir. Aşağıdaki ayetler bunu göstermektedir.

“Her kim sabreder ve suç bağışlarsa, bu hareket arzu edilen en iyi işlerdendir.” Eş-şura, 42/43-; “İçinizde mücahitleri ve sabredenleri diye sizlere mutlaka imtihan ederiz. Haberlerinizi de denetleriz” (Muhamet, 47/31). Çoğu zaman insan nefsine uyar; Allah Teala’nın emrine uyup yasaklarından kaçınmak ona zor gelir, nefse hoş gelen fena arzularını tatmin etmek ister, iyilik ve faziletlerden kaçınır. Mesela; cebindeki parasını eğlence ve zevkleri için harcamak, bir yoksula vermekten daha hoş gelir. Bir çocuk için oyun oynamak, ders çalışmaktan daha ilgi çekici görünür. Gezip tozmak, çalışıp kazanmaya tercih edilir. İşte insanın, kendisine zor gelse bile, iyi olanı, faydalı olanı seçmesi, sabır ve tahammülle onu yerine getirmeye çalışması çok güzel bir davranıştır. Ayrıca insanlar hayat boyunca, bolluk veya yokluk içinde kalabilir, sağlıklı iken hastalanır, sel deprem, yangın gibi felaketlerle karşılaşabilir; bütün bu durumlarda insanın en büyük dayanağı sabırdır. Aksine davranış, insanı Allah Tealaya isyana ve nankörlüğe sürükler. Cenabı Hak bu konuda şöyle buyurmuştur; “Doğrusu kim Allah’tan korkar ve düştüğü felakete sabrederse, muhakkakki Allahın iyilik edenlerin mükafatı boşa, çıkarmaz” (Yusuf, 12/90).

Peygamberler sabrın en büyük örnekleridir. Çünkü onlar bütün güçlükleri sabırla karşılamışlardır. Dileğimiz Allah (cc.) ın bizi, “belalarına çok sabreden ve nimetlerine çok şükreden” kullarından eylemesi olmalıdır (İbrahim-14/5). Sabrın sonu selamettir. Sabır, iman ve ibadetin, ilim ve hikmetin, kısaca bütün faziletlerin başıdır. Sabırlı insan iyi insandır. İyi işler yapıp birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin kurtuluşa ereceklerini Allah Teala haber vermiştir. Sabır zafere giden yoldur (el-Asır-103/1-3).

Peygamber Efendimiz,

“Sabır ve tahammül gösteren kimseyi cenabı hak sabırlı kılar. Sabırdan daha hayırlı ve geniş bir nimet verilmemiştir” (Tirmizi, Bir 76).

“Hoşlandığın şeye sabretmende büyük fayda vardır.” (Ahmed b. Hambel, Müsned, 1, 307), buyurmuştur. Ayrıca Cenabı Hak şöyle buyuruyor:

“Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan canlardan ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz; sabredenleri müjdele” (el Bakara, 2/155). Bu ve benzeri ayetlerden, Allah Teala’nın, insanları çeşitli sıkıntılara uğratarak imtihan ettiğini ve bu imtihanı sabredenlerin kazandığını öğreniyorum. Sabırla bütün zorluklar hal edilmekte, her türlü engel aşılmaktadır onun için atalarımız; sabırla koruk, helva olur.” demişlerdir.

Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Müminin işi hayrete şayandır. Zira işinin hepsi onun için hayırlıdır. Bu özellik yalnız mümine özgüdür. Zira sevinirse şükreder. Bu ise onun için hayırlıdır. Başına bela gelirse sabreder. Bu da onun için hayırlıdır” (Rüyazu Salihin, 1,54). Bizim için mutlaka hayırlı olduğuna inandığımız sabır bütün peygamberlerin ortak sıfatıdır. Allahın dinini ederken hepsi çeşitli sıkıntılara uğramış, kendilerine eziyet edilmiş, yurtlarından çıkarılmış hükümdarlar tarafından zindana atılmış. Ama onlar daima sabretmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin sabrını dile getiren pek çok ayeti kerime vardır. Resulullahın hayatı ise baştan sona en güzel sabır örnekleri ile doludur. Bu sebeple her müslümana düşen görev kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek, Allah’tan sabır dilemek ve sabırlı olmaktır.

Dostluk:

Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklar: “Müminler müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesinler. Kim Böyle yaparsa Allah’tan ilişiğini kesmiş olur. Ancak onlardan sakınma haliniz müstesnadır. Allah size kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihayet dönüş Allaha’dır. Ali İmran, (3/28), Allah düşmanlarını sevmek mümine yakışmaz; zaten kafirler de müminleri sevmezler:

“Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost edinmeyin onlar sizi şaşırtmaktan geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından; sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz “(Ali imran 3/118), buyruğunda ve” Kafirler birbirlerinin dostudurlar.” (el Enfal, 8/73), buyruğunda müminlere bu gerçekler hatırlatılmıştır. Müminler birbirlerine kızıp da kafirlere yönelemezler. “Müminleri bıkarıpta kafirleri dost edinmeyin.” (en Nisa 4/144), şöyle buyurmuştur: “İnsan, dostunun dinindedir bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat etsin. (Riyazussalihin, 1, 398)” İnsan sevdiği ile beraberdir.” (Mülim Bir, 161). Müminler birbiriyle dostluk yapmasa ne olur? “İnkar edenler birbirinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yer yüzünde kargaşalık ve fitne, büyük bozgun çıkar.” (el-Enfal, 8/73).

Dünya hayatında her insanın onunla samimi olacağı, duygularını paylaşacağı, seveceği ve sevileceği görüş birliğinde bulunacağı dostlara ihtiyacı vardır.

Dostluklar Allah rızası için ve çıkarsız olursa sürekli olursa sürekli olur: Bir müminin genel olarak bütün müminin genel olarak bütün müminlere dostluk getirmesi sünnettir. Ayrıca fert olarak her müminin en çok sevdiği, bağlandığı dostları, arkadaşları da bulunur. Hz. Muhammed (s.a.v.) ile Hz. Ebu Bekir arasındaki dostluk gibi...

Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Hiç kimse Allah’tan başka bir şeyi sevemez ve ondan başkasını mevla ve dost edinemez. Dost olarak Allah yeter. Müminler birbirini Allah rızası için severler. Kul, Allah’tan başkasına güvenirse, sonunda zararlı çıkar. Kim bir insanın bir üstünlüğünden mevkiinden, güzelliğinden, asaletinden veya zenginliğinden dolayı seviyorsa bu sevgi çıkar amaçlıdır. Yapılanlar Allah rızası için olmayınca mutlaka bir çıkar içindir ve bu, insanı kötülüklere sürükler. Hz. (s.a.s) “Zengine zenginliği için saygı duyan kimsenin dininin üçte biri gider. buyurmuştur. O halde müminler, en güzel ahlak üzere olan Resulullahı her insandan daha çok sevmedikçe tam mümin olamazlar. Başkalarına bel bağlayan zarardadır. Allah’ın hoşuna gitmeyeceğini bildiği halde insanlara şirin gözükmeye çalışmak imanın zayıflığındandır.

Allah, salih kullarını dost edinir. Her kim, insanların kızması pahasına Allahı dost edinmekle onu razı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kimde Allahın azabından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olamaz. (Tirmizi, Zühd 64). Demek ki, dostluğun itikadı temeli budur. Bazan insanlar birbirine karşı haksız ve zalim olurlar. “Ancak bu şeytan dostlarını korkulu gösteriyor.” (Ali-imran, 3/175). fieytana uyanlar düşmanla dostluk kurar ve münafık olur. Oysa, dostluk için ölmekte vardır. “Nice peygamberler var ki beraberlerinde bir çok Rabbaniler savaş yaptılar da başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, güçsüzlük gösteremediler, boyun eğmediler” (Âli imran, 3/146). “Ey iman edenler! Babalarınız, kardeşleriniz, eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, onlar zalimlerin ta kendileridir (Tevbe, 23), “Sizin dostunuz ancak Allah’tır. Resülüdür ve Allahın emirlerine boyun eğerek namaz kılan, zekat veren müminlerdir.” (Maide-55) “Allahtan başka veliler (Dostlar) edinenlerin durumu, kendilerine ağdan örülmüş yuva yapan örümceğin durumuna benzer. Muhakkak yuvaların en gevşek, en dayanıksız olanları örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi” (Ankebal-41).

Mümin erkekler mümin kadınlar birbirinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dost doğru kılanlar, zekat verirler Allaha ve Resulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Muhakkak ki Allah azizdir hikmet sahibidir” (Tevbe-71) “Münafık erkekler ve münafık kadınlar (sizden değil) birbirlerindendir. Çünkü onlar kötülüğü emrederler, iyilikten alı koyarlar ve onlar ellerini sıkı tutarlar. (Allah için harcamak hususunda cimrilik gösterirler). Allahı unuttular. Allah ta onları unuttu. Çünkü münafıklar fasıkların ta kendileridir.” (Tevbe-67).

Hz. ibrahim (a.s) da Allah cc. nun dostudur.

Kur’an-ı Kerim’de Allahu Teala’nın “Halil” dost diye nitelediği ulul-azm mertebesinde olan peygamber.

“İbrahim” kelimesinin manası “cemaatbabası” demektir. Nitekim kendisinden sonra gelen peygamberlerin babası Hz. İbrahim’dir. Cemaatının “Allahın dostu” anlamına gelen “Halilullah” ünvanına sahip İbrahim (a.s.) “Ulül-azm” denilen büyük peygamberlerden biridir. “Ulül-azm” gayesine erişen diğer peygamberler ise Nuh (a.s.), Musa (a.s.). İsa (a.s.) ve Muhammet (a.s.) dir. Hz. ibrahim “Halilullah” lakabını alması Allaha olan sevgi ve bağlılığındandır. Bir rivayete göre Hz. İbrahim insanlara karşı çok cömert olduğu ve onlardan hiçbir şey istemediği için “halilullah” diye nitelendirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’de Hz. İbrahim (a.s.) mın faziletini anlatırken şöyle der. “Kıyamet günü ilk elbise giydirilen kişi, İbrahim’dir.” (Buhari, Enbiya, 8). “Bir gece bana rüyamda her zaman gelen iki melek (cibril ile Mikail) geldi. Bunlarla beraber gittik nihayet uzun boylu birinin yanına vardık, (Semaya doğru yücelen) boyunun uzunluğu başı neredeyse göremeyecektim. O İbrahim (a.s.) idi (Buhari Enbiya 8). İbrahim (a.s.) Babil halkına uzun süre hak dini, dünyayı, ahireti, ölümü ve hayatı ve yeniden dirilişi anlatmış, en yakını olan babasına ise bu meseleyi inceden inceye izah etmişti. Ancak başta babası Azer olmak üzere halk İbrahim (a.s.) ma inanmayıp inkar etmişti. İbrahim (a.s.), babasının bu hakaretine kızmamış ve darılmamıştı. Makta onun için Allahtan rahmet dileyerek babasına karşı şöyle dedi. “Sana selam olsun! Senin için rabbımdan mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı lütüfkardır” (Meryem Suresi 19/47).

Bundan sonra ibrahim (a.s.) baba ocağını terk ederek oradan ayrıldı.

Milletine hiçbir fayda sağlayamayacağını pek çok kere söyleyen ve ancak Yüce Allah’ı üstün niteliklere sahip olduğunu bildiren İbrahim (a.s.), milletinin kendisine inanmadığını görünce hemen Nemrut’a gitti. Kur’an-ı Kerim’de ismi geçmeyen ve o sıralarda milletinin başında bulunan Nemrut, sahip olduğu servet ve saltanatıyla kendini ilah sanmaktaydı.

İbrahim (a.s.), Nemrut’a Allah inancından bahsetti. Fakat o reddetti ve İbrahim (a.s.), ile Rabbi hakkında münakaşaya girişti. İbrahim (a.s.), Allah Teala’nın hem dirilttiğini hem de öldürdüğünü söyleyince Nemrut kendisinin de bunu yapmaya gücü yettiğini ifade eder. Nemrut, bunu ispat için iki adamı getirmiş, birini öldürmüş, diğerini bırakmış; böylece öldürmeye ve diriltmeye kadir olduğunu göstermiştir.

Bu defa (a.s.) Allah Güneşi doğudan getiriyor, sen de batıdan getir sana (el Bakara 2/258), deyince Nemrut şaşırıp kalmıştı. Bir ara Allah cc inancını kabule yanaşmayan halk, bu bayram günü adetleri üzere puthaneye yemek getirmiş, butlarının önüne koymuş, daha sonra eğlenme yerlerine gitmişler. İbrahim (a.s.) mı de götürmek istemişler. O, rahatsız olduğu gerekçesiyle gitmemişti. Onlar eğlence yerlerine gidince, puthaneye girip putların hepsini param parça etmiş içlerin en büyüğünü, ona baş vursunlar diye sağlam bırakmıştı. Bayram eğlenceleri biten halk yine adetleri üzere yemekleri almak için puthaneye gelmişler ancak puthane harabeye dönmüş. Bu durumda görünce, putları bu hale getirenin İbrahim (a.s.) olabileceğini düşünmüşler İbrahim (a.s.) çağırıp şu şekilde sorguya çekilmişlerdi. “Ey İbrahim! Tanrılarımıza bu hareketi sen mi yaptın?” Hz. İbrahim bu soruya “Belki onu, şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorsa onlara sorun!” şeklinde cevap verdi (el-Enbiya, 21/62-63), Halk putların cansız ve konuşamaz olduklarını itiraf edince İbrahim (a.s.) tevhid inancını haykırırcasına şöyle dedi “O halde Allahı bırakıp putlara ne diye taparsınız? Allahı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun!  Hala aklanmayacak mısınız? (el-Enbiya 21/66-67). İbrahim (a.s.) mın bu savunması, sapıklar tarafından onu suçlu durumuna yetmişti. Sapıkların lideri Nemrud İbharim (s.a.) ın öldürülerek veya akılarak cezalandırılmasını teklif etmiş ve nihayet ateşte yakılmasına karar verilmişti. Hazırlanan ateşi alevi en şiddetli ve alevi en şiddetli ve hararetli durumuna geldiğinde İbrahim (a.s.) mı Mancınıkla fırlatıp ateşe attılar. Ancak ateşin ve herşeyin sahibi olan Allah ateşe şöyle emir verdi. “Ey ateş İbrahim’e karşı serin ve zararsız ol!” (el-Enbiya 21-69) Böylece İbrahim (a.s.) ateşten kurtulmuş oldu. Demek şudur ki müslümanların dostu ancak Allah ve Allah’ın yolunda gidenlerdir.

Sayın arkadaşlar bizim bu konuları ele aldığımızın nedeni Allaha nasıl dost olunur eserinin içine alınacağı için biz de birkaç konuya dayanarak çabalarımızı kaleme aldık.

1. si Sabır ile ilgili

2. side Sorumuzun cevabı olan Allah’a nasıl dost olunur ve Allahın dostları kimlerdir.

3. İbrahim (a.s.) Halil Allahın dostunu ve İbrahim (a.s.) Allah’a dost olmanın büyük bir örnek olduğu için İbrahim (a.s.) mın hayatının bir kısmını yazmaya çalıştık. Allah bize de kendisine dost olmayı nasib etsin.

 

Korkmayın ey müslüman kardeşlerim

Korkmak acil firen gibi tutuklanır el ayakları

Bir korkunuz varsa oda Allah olsun

Cesaretli olun ashabı kehfler gibi

Hiç durmadan Allahın ipine sarılın müminler gibi

Başını al çık bu yola sabır ile sebat ile

Gerçek bil ki pişman olmazsın Allahın izni ile

Korkman acil firen gibi tutuklanır el ayakları

Bir korkun varsa o da Allah olsun

Sabır ve sebattan cenneti umman gerek

Küfre fahşaya karşı cehennemden korkman gerek

Boş şeylerle uğraşma Azraili görünce

Diyeceksin eyvah felek

Bir bakarsın başında ruhunu almaya gelmiş melek

Korkmak acil firen gibi tutuklanır el ayakları

Bir korkun varsa o da Allaha olsun

Bir dostun varsa o da Allah olsun

 

Allahın rahmeti ve bereketi bizim ve tüm müslümanların üzerine olsun.  Selam ve dua ile

Sadreddin ALP

 

ALLAHLA NASIL DOST OLUNUR

 

Yaşamak desem tarif edebilir misiniz bana yaşamı. Ömür deyince hayat deyince neler gelir aklınıza. Neler söyleyebilirsiniz ömre dair. Nefes alıp vermek, yemek, içmek, çalışmak, uyumak, para kazanmak, sevmek, sevilmek, okul, iş... Okul okumak, 5 yıl, 10 yıl, 15 yıl bir iş için, iyi bir gelecek için tahsil. Belki de ömrün yarısı. Sahi sizin kafanızdaki iyi yaşam nasıl olmalı?

Yakın bir dostunuzu kaybetseniz ne geçirirdiniz aklınızdan? Bütün yakınlarını kaybedenlerin yaptığından farklı şeyler yapmadınız herhalde. Mesela sıkı bir dostunuzu, ya da candan bir parçanızı. Yavrunuzu yani, yahut annenizi. Acı değil mi?Düşünmesi bile dayanılmaz bir acı. Böyle düşünmek bile acıtıyor insanın canını. Sus diyor karşındaki ben ölüm denilen gerçeğim. Kitleniyorsunuz değil mi?Sevdiğinizi, dostunuzu artık görememek o artık yaratıldığı gibi rabbı ile baş başa. Sevdiğinizi tabutta görmek bir başına. Titreyin evet titreyin.! Yaşamak nedir sizce? Sahi en yakın dostunuz nerede? Nereye gidiyor şimdi?Kim alıyor onu sizden? Neden engel olamıyorsunuz?

Hayalleriniz yarım mı kaldı?Sahi mühendis mi olacağım demiştiniz? Nefes alıp vermek. Ya nefes aldığımda veremesem. Ya da nefes verdiğimde alamasam. Ne kadar kısa değil mi? Nefes alamamak ya da verememek. Hayat bu iki çizginin arası. Çağırsanız bütün dostlarınızı acaba hangisi kendi aldığı nefesi size ödünç verebilir? Ya da sizin için hangisi duadan başka bir şey yapabilir. Gördünüz mü ölüm size dönüverdi. Hayalleriniz vardı yaşama dair değil mi? Ölümle burun buruna geldiniz farkında olmadan. Ürperdiniz, korktunuz, düşünmek bile istemiyorsunuz. Canınızı sıktımsa kusura bakmayın demiyorum, kulağınızı değil yüreğinizi açın, candan dinleyin istiyorum. Dostlarınızın dua etmekten başka yapacağı bir şey yok demiştiniz değil mi?

Kime dua, niye dua, ne için dua? Kimden istenecek, ne istenecek, nasıl istenecek. Sizi yoktan var edene. Size hayat hakkı verene, ölmenizi ve yaşamanızı takdir eden yegane dosta, tek otoriteye, tek rabbe değil mi? Hiç kimsenin dost kalmadığı bir anda tek dost kalana tek yönelinene, tek istenilene, dostlarında muhtaç olduğu dosta.

Başımızı ellerimizin arasına alalım. Ya da kapatalım perdeleri sıyrılalım dünyanın bin bir müşakkatinden ve düşünelim bu gidiş nereye, istikamet neresi. Bize biz mi yön veriyoruz yoksa içimizdeki fırtına mı?

“Doğrusu biz insanı imtihan etmek için karışık bir nutfeden yarattık. Onu işitici ve görücü yaptık.” 7 insan/2 dünyaya geliş amacımızı ve hedefi tarif eden ilahi levha. Dünyaya geliş amacımız imtihan olmak. Adeta sınav salonu bir dünya. Sınavın sonucu size bağlı. Salonda gösterdiğiniz başarı, döktüğünüz ter, size neticelerin açıklanacağı gün tek tek haber verilip nereyi kazandığınız söylenecek. Aklınızı kullanmaz mısınız?

Düşünmek... Doğru düşünmek. Hayatta en zor iştir doğru düşünmek. Doğru düşünmek için ihtiyacınızın ne olduğunu iyi tesbit etmeli ve o istikamette düşünmelisiniz.

İşsizseniz iş bulmayı, açsanız yemeği, uykusuzsanız uyumayı düşünürsünüz değil mi?

Ruhunuzdaki derin boşluğu hissedin. Kapatın gözlerinizi Allah’a olan ihtiyacınızı düşünün. Gözünüzü alsa size göz verecek kim? Kalbinizi durdursa onu kim çalıştırır? Geceyi üzerinize çekse size gündüzü getirecek kim?

Hiç tanımadığınız birisi size en ihtiyacınız olduğu anda yardım etse yıllarca unutamıyorsunuz. Oysa bizi hiç yalnız bırakmayan ve sayamayacağımız kadar çokça nimetlerle donatan yüce Allah hayatımızın neresinde? Sahi Allah’a nasıl teşekkür ediyoruz. Günde kaç kez aklımıza geliyor.

Doğru söyleyin Allah yaşantınızın neresinde?

Çıkış yolları kapalı her yol bizi O’na götürüyor. Her şey O diyor. Her şeyde O’nun kudreti var.

Haydi hissedin taaa yüreğinizin en derin yerinden hissedin Allah’a olan ihtiyacınızı. Gidecek başka yön olmadığını ve herşeyin O’nun rızası ile yol aldığını.

İslamda buna tefekkür derler. Haydin en derin tefekkürlere dalın. Çalın yaratanın kapısını aczinizi ifade edin, en samimi en içten, en kalpten duygularla. En susuz kaldığınızda suyu nasıl isterseniz, en dar kaldığınızda, sade ve yalın nasıl yalvarırsanız öylece yalvarın rabbinize sizi doğru yola iletmesi için. Sizi dostluğa kabul etmesi için. Pekala Allah nasıl dost edinilir, gerçekten dostmuyuz Allah’a. Cevaplayın kendi iç dünyanızda, yüzleşin yaşantınızla. Allah’ın dostluğunu kazanmak ve O’na dost olmak için iyi tanımalıyız rabbimizi. Rahbanlığını, kahharlığını, azametini, kudretini... iyi bilmeliyiz mevlamızın sıfatlarını.

Örneğin bir arkadaşınızı diğer insanlara oranla daha çok seviyor ve ona önem veriyorsunuz. Onun en hoşlandığı şekilde davranırsınız değil mi? Onun üzüleceği, size kırılacağı hoşuna getmeyen işler yapmazsınız. Ona verdiğiniz değeri onun sevgisini kazanmak için hoşnut olacağı işleri yaparak, gönlünü kazanarak ifade etmeye çalışırsınız. Eğer hem ona seni çok seviyorum diyor fakat ona karşı onun sevmediği şeyleri yapıyor ve söylüyorsak hiçbir zaman o dostun gözünde değerimiz olmaz. Sizin seni seviyorum sözü havada kalır. Hatta o dostunuz size senin dilinle kalbin farklı konuşuyor iki yüzlülük yapma dese ne dersiniz?

İşte dostlar bizimde yüce Allah’ın sevgisini kazanabilmemiz için, O’nun sevdiği işlerin peşinden gitmemiz ve O’na sevgimizi ifade etmek için hiçbir fırsatı kaçırmamamız gerekir.

Kavram olarak dost; Evliya, veli, mevla ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Yakınlık gösterme, muhabbet besleme, sırdaş edinme gibi anlamları içerir.

fiimdi işe nereden başlamak gerekir?

Kur’an-ı çok iyi okuyup, iyi anlamak değil mi? Her aklı selimin varacağı sonuç. Allah’ı razı etmek için önce O’nun gönderdiği kitabı iyi tanımak ve iyi anlamanın gerekliliği.

Kur’an-ı nasıl ele almalıyız? Kur’an’a nasıl yaklaşmalıyız ki Allah’ı iyi anlayalım.

Resulullah s.a.v. Nasıl yaklaşmışsa Kur’an’a, ashab nasıl anlamışsa Kur’an’ı öyle anlamak ve öylece hayata aktarmak. Maalesef günümüzde Kur’an yalnızca mezarlıklarda ölüyü kurtarmak için okunan, ramazanlarda hatmedip sevap kazanmak için okunan, mevlütlerde, ölünün yedisinde, kırkında okunan bir kitap olmuş.

Sanki gönderiliş amacı buymuş gibi. Hayatımıza karıştırmadan, güzel işlemeli kılıflarda evimizin baş köşelerinde yer vermişiz Kur’an’a. Yıllarca arapça okumuşuz da, bu okuduklarım ne anlama gelir diye Allah rızası için düşünmemişiz. Günümüzde insanımızın ezbere bildiği sadece Kur’an’ın son bölümünde yer alan namaz sureleri diye bilinen kısa sureler. Sanki öbürleri namazda okurmazmış gibi. Bunları toplasanız hemen hemen elli ayet. Koskoca Kur’an’da elli ayet ezbere ve bunlardan da bir ayetinin bile ne dediğini bilmemek. Acı değil mi? İçler acısı bir durum. Bu ne demektir. Ne anlama gelir. Ciddiyetsizliğin samimiyetsizliğin ve yüzeyselliğin anlamı bu değilse ya nedir? Oysa Allah önce ciddiyet ister, samimiyet ister, dürüstlük ister değil mi?

Yemeğinizin içine sinek düşse, kıl gitse koskoca tencereyi dökersiniz içiniz almaz. Tuzu eksik olsa iyi pişmemişse yemez, hatta size o yemeği hazırlamaya fırça bile atarsınız. Öyle ya önce içinize sinmesi gerek, önce ön kabul gerek. Haydi en basit yemeğe olan ciddiyetinizi, Allah’a ve O’nun dinine olan samimiyetinizle karşılaştırın. Aslında kendinizle yüzleşin. Maalesef ciddiyetimizi kaybettik. Samimiyetimizi kaybettik. Özümüzden uzaklaştık dostlar.

Kur’an hayatları değiştirmek, insanlara güzel ahlak vermek için Allah tarafından gönderilmişti. Tevhid dinine uymayan hayatları vahye uygun hale getirmek. Allah nelerden hoşlandığını ve bizlerden nasıl bir kullak istediğini bildiriyordu aziz Kur’an’da. Biz Kur’an’a yaklaşırken ey Kur’an hayde adam et beni. Ben sana teslim olmaya geldim, ayet ayet işle beni. Kütük olmaktan çıkart yont beni deyip kendimizi ona bırakmalıyız. Kur’an’ı hayatımızın hareket mekanizmasına yerleştirip, hayatımızın her alanında ondan referans alarak, Kur’an’ın kulluk kitabımız olduğunu bilmeliyiz.

Yüreğinizi açarak okuyun Kur’an’ı öğüt almak, yola gelmek için.

İşte şimdi başlıyor dine olan ilgimiz, Allah’a olan samimiyetimiz.

“Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var” 47 Muhammed 24

Hey haat ne dehşet bir ayet değil mi? Oysa ben şimdiye kadar hiç düşünmemiştim Kur’an’ı. Hem neyini düşünecektim nasıl düşünecektim, ne düşünecektim. Kur’an’ı düşünüp öğüt almamak, kalbin Kur’an’a karşı kilitli olduğu anlamına gelmez mi dostlar?

Kur’an’ı seviyorum, ama hiç düşünmek istemedim.

Kur’an’a iman ediyorum ama hiç anlayarak okumadım.

Kur’an’a saygılıyım ama onu hiç hayatıma karıştırmadım.

Allah’ı çok seviyorum ama kitabıyla hiç tanışmadım.

İşte durumumuz böyle dostlar. Allah’ı çok seviyoruz ama hayatımıza karıştırmadan!

Haydi yüreğinizi açın Kur’an’a Kur’an sizden onu istiyor. Kalplerin üzerindeki kilitleri kırın, yerleştirin Kur’an’ı oraya Kur’an sizden oradan yer istiyor. En derin, en içten, en üst yerine yerleştirin.

“Andolsun biz Kur’an’ı öğüt almak için dolaylaştırdık öğüt alan yok mudur?” 54 Kamer 17

Öğüt almaya başlayın, aydınlatsın hayatınızı. Işık olsun nuruyla önünüzde.

Kur’an’ın “öğüt alan yok mu?” çağrısına ben varım, ben varım çığlıklarıyla koşalım. Ey Kur’an ben sana öğüt almaya geldim açtım yüreğimi haydi öğüt ver bana diyelim. Sana olan açlığımı gider.

Batılı bir insana müslümanlığı seçtiğinde nasıl müslüman olduğunu soruyorlar. O kişi de Kur’an’ı okuyup doğruluğunu kabul ettiğini ve sonra kendini ona teslim ettiğini söylüyor. Biz şimdi kendimize soralım bu soruyu. Ben nasıl müslüman oldum. Kur’an okuyarak mı? Değil. Peygamberin s.a.v. hayatını inceleyerek mi? Hiç değil.

Sen müslümansın demişler hem bizim buralarda en çok müslümanlar var. Atadan öyle görümüşüz. Babam öyle diyor. Seni gidi hazırcı seni, seni gidi taklitçi seni. Babam öyle diyor ha.

Komik mi?. Acı mı?.

Hiç vakit kaybetmeden kendimize ve rabbımıza söz verelim. Peygamber s.a.v. nasıl anlamışsa bende öylece anlayarak onun sünnetini yol edinerek sarılacağım Kur’an’a.

Allahın dostluğuna doğru yola koyulurken Kur’an ağzımız, peygamber s.a.v. rehberimiz olacak.

“Lailaheillallah”

Allah’ı dost edinmenin giriş kapısı. Rabbe verilen ilk söz. Hayatları değiştiren ilk anlaşma. “Lailaheillallah” Allahtan başka ilah, rab, yargıda, hükümde ortak olmadığına, nefsimi, şeytanı ve yeryüzünün ilahlığına yeltenen tüm tağutları tanımayacağıma, her yerde ancak Allah’ı tanıyacağıma, fikrimle, zikrimle ve bütün bedenimle şahitlik eder, resulunu s.a.v. tek rehber tanırım.

İman, evet yüce Allah’a kuvvetle sımsıkı bağlayan bir iman.

Dilden kalbe, kalpten bedene, hayatı kuşatan bir iman.

Bugünü ile yarını arasında köprü olan bir iman. Hayata islam penceresinden baktıran iman.

Peşinden salih ameli getiren bir iman.

Ruhları ulvileştiren, olgunluğa ulaştıran, kalpteki bütün kirleri yıkayan bir iman.

Allah’ı dost edinmek için rabbımızın sevmediği şeylerden mutlaka kaçınmak gerekir.

Bunun ilk ve en önemli olanı şirktir. Yüce Allah şöyle buyuruyor “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz” 4 nisa 48

İslamın yeryüzündeki mücadelesi; genel manada şirke ve müşrik toplumlara karşı olmuştur. Hiçbir peygamber geneli ateist ve Allah yoktur diyen bir ülke halkıyla karşılaşmamıştır. Peygamberlerin muhatap olduklarının arasında ateistler çıkmışlarsa da bunlar çok azınlıktadır.

Peygamberlerin gönderildiği toplumların en belirgin özelliği; Allah’ın sıfatlarını eksik tanımaları ve kendilerine özgü bir Allah inançlarının olmasıdır. Bu toplumlar kafalarında oluşturdukları Allah’ı Peygamberlerin anlattığı, rabbimizin vahiyle belirlediği inanç dışında, Allah’ı her hangi bir vasfına ilaveler ya da eksiltmeler yaparak şirk koşmuşlardır. İşte rabbimizin en sevmediği ve en gazaplandığı şey kendisine ait olan her hangi bir vasfın başkalarına atfedilerek şirk koşulmasıdır. Rabbimiz bizim bu konuyu iyice anlamamız için şöyle misal veriyor. “Allah size kendi yaşantınızdan bir misal veriyor. Hiç size verdiğimiz rızkı kölelerinizle paylaşarak onları kendinizle eşit hale getirmek ister ve birbirinizden korktuğunuz gibi onlardan korkar mısınız? Aklını kullanan kimseler için ayetleri böyle açıklıyoruz. “30 rum 28 fiirki yani ortaklığı insan düzlemine indirerek, rabbimiz nasılki siz bir köle ile eşit konumda bulunmaktan hoşlanmadınız. Benim vasıflarımı da başkalarına verdiğiniz zaman nasıl olurda ben size gazaplanmam, nasıl olur da bu zulmünüzü size haber vermem olacak şeymi dercesine aklınızı kullanın ve bana benim sevmediğim şeylerle gelmeyin diyor.

O halde rabbimizle dost olmak, onun rızasını kazanmak istiyorsak, inancımızı sağlam temeller üzerine bina etmek zorundayız. Lokman aleyhisselamın oğluna tavsiyesinde, “Lokman oğluna, yavrucuğum sakın Allah’a ortak koşma çünkü şirk en büyük zulümdür. Diye öğüt vermişti.” 31 lokman 13 dediği gibi imanımıza şirk denilen zulmü bulaştırmayacağız. Allah’ın tasarrufunda bulunan bir şeyi başkasında aramayacağız.

“Onların çoğu şirk koşmadan iman etmezler” 12 yusuf 106.

fiirkin günümüzde belli başlı özelliği;

Rablıkta yani hüküm koymada ortaklık

Allah’la kul arasında aracı kabul etmek.

Korkuda ilah edinmek. Yani Allah’tan korkar gibi hatta daha fazla başkalarından korkmak.

Sevgide ilah edinmek. Yani Allah’ı sever gibi hatta daha çok başka şeyleri sevmek.

Hz. Peygamber s.a.v. in ifadesiyle Siyah bir gecede siyah bir taşın üzerinde yürüyen siyah bir karıncanın izinden daha gizlidir. Bütün amelleri boşa çıkartan Allah’ın en sevmediği Hz. Peygamberin ifade ettiği gibi gizlice insana bulaşan şirki iyice tanımalı hayatımızda var ise hemen temizleyip tövbe edip halis dine teslim olmalıyız. Allah’ın dostluğunu kazanmadaki temel taş O’nu her türlü eksiklikten tenzih edip, şirkin her türlüsünden kaçınmak.

Allah’ın dostluğunu kazanmaya giden yolda bir başka konu tağutları tanıyıp hayatımızdan çıkartmak. Nedir tağut. Belki ilk defa duydunuz. Belki kulağınıza böyle bir kavram gelmişti. “Dinde zorlama yoktur. Hak ile batıl kesin olarak ayrılmıştır. Kim TA⁄UTU tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa yapışmış olur”... “2 bakara 256)

Yüce Allah iman ederken önce inanın demiyor. İmanı hemen kalbinize yerleştirin istemiyor. Önce kalbinizde olan marazları giderin. Tüm tağutları oradan çıkartın tertemiz olsun kalbiniz istiyor. İşte o saf, arı tertemiz olan kalbe, yani sağlam bir kalbe yerleştirin imanı. Temeller sağlam atılırsa herhangi bir sarsıntıda kavak yaprağı gibi esmezsiniz oradan oraya. Ne kadar sert eserse essin rüzgarlar temel sağlamsa korkmayın size zarar veremezler.

TA⁄UT; Lugat noktai nazarında haddi tecavüz eyleyen, haddini aşan, aşırı giden, herhangi bir şahsa denir. Kur’an ıstılahı olarak tağut; kulluk haddini aşan, kulluk hakkını tecavüz eden, kendini efendi, patron yerine koyan, Allah’ın kullarını kendine kul yapmak isteyen kimsedir. Bir kul malikine karşı gelir, haddini aşar, malikinin mülküne sahip çıkmaya kalkışır, tebasına hükmetmeye kalkışır, işte bu tağuttur.

Haddi zatında herhangi bir kimse tağutu bıraksada inkar etmedikçe iman etmiş sayılmaz ve mü’min durumunda da değildir. (Mevdudi islamda hükümet.ter.Ali Gencel sh: 244-245)

Arzuları ilahlaştıran nefis tağuttur.

Allah’ın emir ve yasaklarını tanımayan islam nizamı ile çatışan düzen ve düsturlara çağıran her fert ve önder tağuttur.

Allah’ın gayrı zatında güç görülen eşya, insan ve putlar tağuttur.

Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenek, esas alınan bütün rejimler tağuttur.

Bu ifadelerden hareketle hayatımızdaki tüm tağutları çıkartmak, onları kalbimizde var ise silmek ve tağutları inkar ile başlayan bir imanla yeniden düşünceden amele doğru yeni bir diriliş operasyonu yapmak gereklidir. İşte o zaman rabbimizi kalbimizin ve hayatımızın en yüksek yerine yerleştirmiş oluruz.

İşte o zaman Allah’ın dostluğuna doğru yolculuğumuz başlamış olur.

Kul eğer Allah’ın çizdiği yolu yol edinmemişse, yani kulluğu rabbine has kılmamışsa o kişinin kulluğu ya tağutlaradır, ya nefsinedir, ya şeytana.

Allah’ın dostluğuna giden yolda temel taşlardan biri de tağutları inkar ile başlayan bir iman anlayışı ve kopmak bilmeyen sapa sağlam bir kulpa yani Kur’an’a sımsıkı sarılmakla, düşünceden kalbe, kalpten bedene, yeniden fikrin, zikrin, bedenin inşaasıdır. “Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var. Müjdele kullarımı. “39 zümer 17

“Biz ona yolu gösterdik. Ya şükredici, ya nankör olur.” 76 insan 3

Rabbimiz ile dost olmanın basamakları, gösterilen iki yoldan birini tercih etmektir.

Biri hakka götürür, biri şeytana.

Biri cennete uçurur, biri cehenneme.

Biri Allah’ı dost edinmek olur, diğeri şeytanı evliya.

“... Deki: yol gösterme Allah’ın yol göstermesidir. Bize alemlerin Rabbine teslim olmamız emredildi. “6 en’am 71 Yol bellidir. Elimizde ilahi kılavuz, önümüzde rehber Resulullah s.a.v. Kaçamak yok. Ben bilmiyordum, hay Allah hiç duymamıştım yok. Allah yolu gösterdi kaçamak yollarını kapattı. Yol alın şimdi rahmana doğru. Çevirin rotanızı ilahi beyinlere. fiükredenlerden olun. Gönülden şükredenlerden. Dilinden kalbine kalbinden bedenine şükredenlerden. Diliyle kalbi bir. Kalbiyle bedeni bir konuşanlardan olun.

Dili rabbine hamd ederken, kalbinde rabbine yer vermeyenler; Esasında şeytanın dostudurlardır da farkında değiller.

Dili Allah derken, bedeninde tesettüre yer vermeyenlere,

Bismillah deyipte şans oyunları oynayıp, piyango biletleri çekenler,

Dükkanını açarken bismillah deyip kazancını faize yatıranlar,

Söyler misiniz Allah sizinle nasıl dost olsun.

Söyler misiniz şayet dostunuz şeytan değil ise neden onun tekliflerine evet diyor, şeytanın amelini işliyorsunuz.

Haydin şimdi söylediklerimizde dürüst olalım ve geçmişe tövbe edip hakkı ile şükredenlerin safında yerimizi alalım.

Rahmanı dost edinmek için vakit kaybetmeden safımıza geçelim.

Ya şükredenlerden olup, kurtuluşa gitmek.

Ya nankörlerden olup ateşi kucaklamak.

Sorarım size aklınızı kullanmaz mısınız? Allah’ın size dost olmasını istemez misiniz?

Kul eğer ilahi olanı tercih eder ve gereği gibi rabbını tanır gereği gibi ondan korkarsa işte o zaman Allah ona iyi ile kötüyü ayırt eden anlayışı verir. Kavrama kabiliyetini, keskin zekayı verir.

“Ey iman edenler; Eğer Allah’tan korkarsanız o size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin günahlarınızı örter. Sizi bağışlar. Allah son derece lütuf sahibidir. “8 enfal 29

İyi bilmemiz gereken bir mesele de; Doğru yolu bulmak ve o yolda yaşamak şerefine ulaşmak için Rabbimizden gereği gibi korkmamız, bu işte samimi olduğumuzu ispat etmemiz gerekmektedir.

Yoksa yüce Allah durduk yerde bu dini kendisine ihtiyaç olarak görmeyen ve özveriyle yaşamayı düşünmeyen insanları o kutlu kervana katacak değildir. “Allah’ı layıkıyla takdir edemediler. Allah kuvvetlidir üstündür.” 22 hac 74

Allah’ın dostluğunu kazanmada bir merhalede; Allah’ı gereği gibi takdir edip, sakınmaktır.

Adım adım rabbimizin dostluğuna doğru yol alırken “deki; benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hep alemlerin rabbı olan Allah içindir.”6 en’am 162 Pusulası ile Allah’a adanan bir hayat, ancak Allah için atan bir kalp ve Allah’a olan sonsuz muhabbetle gönülden boyun eğerek yol alacağız.

İşte mü’minin hayatını çizen rabbine sadakat sözleşmesi, bu sözleşmeye bağlı kaldıkça rabbiyle dostluğu sürecek rabbide onu dost edinecektir.

Allah yolunda işlenen amellerin salih amel olabilmesi için kişide samimiyet, ihlas, takva, doğru yol üzere istikamet ve sebat mutlaka bulunması gereklidir. Yoksa gelişi güzel işlenen bir amel salih amel sınıfına girmeyecektir. Dolayısıyla o ameller bizi Allah’ın dostluğuna da götürmez.

Allah’ın aziz dinini yaşarken başımıza gelen musibetlere de sabretmek.

Sabır; İslami yaşantıyı ortaya koyarken başımıza gelen imtihanlara direnmek, dayanıklılık gösterip doğru yolda takatimizin kaldığı ana kadar sabit kalmaktır.

Dini yaşarken başımıza bir takım imtihanlar gelecektir. “Andolsun sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmek gibi şeylerle deneriz. Sabredenleri müjdele.” 2 bakara 155 bu ayetlerde rabbimiz bize bunu haber vermektedir. Biz imtihandan başarıyla geçmek ve Allah’ı razı etmek istiyorsak başımıza gelen bir tıkm olaylarda Allah’ın emrini yerine getirmek, gerekirse makamımız gitse de, gerekirse malımız gitse de, taaki canımız gitsede sebat etmeliyiz Allah yolunda. Bilmeliyiz ki Allah ancak bu yolda sebat gösterenlere, başlarına bir musibet geldiğinde dimdik ayakta kalanlara dosttur.

Müslüman Allah’ın dininin yeryüzündeki temsilcisidir. Müslüman Allah’ın izzetine yakışır dini yaşamak zorundadır. Başlarına gelen en basit imtihanda yerlerinde duramayıp kaypaklık gösterenler, herhalde rablerinin kudretini çok uzaklarda görmektedirler.

Allah’ı dost edinmenin yolu; çilelidir, meşakkatlidir. Bu meşakkatler aşıldıkça Allah’ın dostluğuna doğru yol alınır. Dünyalık menfaatler uğruna dinlerinden olmadık tavizleri verenler bu dinin izzetli temsilcileri olma hakkını kaybetmişlerdir. “Nice peygamberler var ki kendileriyle beraber birçok rabbaniler Allah yolunda çarpıştılar, başlarına gelenlerden yılmadılar, zayıflık göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever. Sadece şöyle derlerdi; Rabbimiz bizim günahlarımızı ve işimizde taşkınlığımızı bağışla, ayaklarımızı sabit tut. Kafir topluma karşı bize yardım eyle.” 3 Al-i imran 146-147

Allah’ın bu ayette de ortaya koyduğu gibi çileyi yudumlayabilmek, Allah için başa gelene direnebilmek, bizi rahmanın kurtuluş yoluna götürecektir.

Allah’la dost olmanın ve dost kalmanın yolu başa gelen musibette direnip sabretmekle olur.

UFAK BİR HATIRLATMA

EN SON NE ZAMAN KUR’AN OKUDUNUZ?

EN SON ANLADI⁄INIZ AYET HANGİSİ?

SAHİ KUR’AN-I; ANLAMAK VE YAfiAMAK İÇİN Mİ OKUDUNUZ?

KUR’AN SİZE NE KADAR YAKIN, SİZ KUR’AN’A NE KADAR UZAKSINIZ?

BANA BİR İNSAN ANLAT DESEM PEYGAMBERDEN (S.A.V.) BAfiLAYABİLİR MİSİNİZ?

BANA BİR KİTAP ANLAT DESEM KUR’AN’I ANLATABİLİR MİSİNİZ?

ÇOCU⁄UNUZ fiARKICILARI TANIDI⁄I KADAR KUR’AN’I ANLATABİLİR MİSİNİZ?

ONLARI TAKLİT ETTİ⁄İ GİBİ PEYGAMBERİ DE (S.A.V.) TAKLİT EDİYOR MU?

SİZ İfiİNİZDE USTA OLDU⁄UNUZ GİBİ, DİNİ YAfiAMAKTA DA USTA MISINIZ? YOKSA ÇIRAKTA MI OLAMADINIZ?

NE ZAMAN ALNINIZI SECDEDEN KALDIRMAYARAK DOYA DOYA fiÜKRÜNÜZÜ İFADE ETTİNİZ?

SAHİ ALLAH’LA ARANIZ NASIL?

HİÇ DÜfiÜNDÜNÜZ MÜ YÜZDEYE VURDU⁄UNUZDA KAÇTA KAÇ MÜSLÜMANSINIZ. ?%2, %15, %80 HANGİSİ?

ÖLÜMÜ HİÇ DÜfiÜNDÜNÜZ MÜ? AKLA GELMESİ BİLE ÇOK ACI DE⁄İL Mİ?

GÜN GEÇTİKÇE ÖLÜME GİTTİ⁄İNİZ HALDE, ÖLÜM SONRASINA AZI⁄INIZ VAR MI?

HAYDİ CESUR OLUN VE YÜZLEfiİN KUR’AN’LA BİR BİR SORGULAYIN KENDİNİZİ YETER Kİ ALLAH’A KARfiI SAMİMİ OLUN, DİNİNİZE KARfiI CİDDİ OLUN.

HAYDİ YÜRE⁄İNİZİ AÇIN İSLAMA. SÖKÜN ATIN BENLİKLERİ VE SIYRILIN ÖN YARGILARINIZDAN.

HAYDİ RABBE KUL OLMANIN ANLATILAMAZ TADINA VARIN.

“Size azap gelip çatmadan rabbinize dönün, ona teslim olun sonra size yardım edilmez.” 39 zümer 54

Hayat bir yoldur ve rabbimizin izin verdiği sürece bu yolculuk sürecektir. Kur’an’ın ayetleri hayatın trafik kurallarıdır. Eğer sizin önünüzde viraj işareti varsa ona uymak zorundasınız. Dikkat edin heyelan bölgesi diyorsa dikkat etmek zorundasınız. fiayet bu işaret levhalarını dikkate almazsanız o virajlardan biri sizin sonunuz olur. Sizi ateşe yuvarlar. Allah’la dost olmak için şeytanın girebileceği tüm giriş kapılarını kapatmalısınız. Düşman insanın en zayıf olduğu anı gözetler. fieytana karşı zayıf olan yerlerinizi kuvvetlendirin. Siz eğer paraya çok önem veriyorsanız şeytan oradan size gelir. Siz eğer namaza öşengeçseniz şeytan oradan yanaşır size, Bir bir suratına çarpın kapıları ve bir daha gelmeye cesaret edemesin.

Rabbimizin ayetleri hayatımızın her alanında yer bulmalı ve hayata dair planarımız bunun üzerine inşa edilmeli.

Siz çocuğunuzu diri diri gömmek ister misiniz?

Siz evladınızın ateşler içinde kalmasını seyredebilir misiniz?

Çocuğu yere düştüğünde metrelerce öteden koşup gelen analar, evlatlarına en iyi gelecek hazırlamak isteyen babalar. Evlatlarınızı büyük hesap gününe hazırlıyor musunuz? Kendisi pardesü ile dolaşırken yavrusunda dış görünüş olarak en ufak bir islami ize rastlanmayan aileler. Ne kadar hazırsınız rabbinize hesap vermeye.

Hz. Peygamberin dediği gibi “ölmeden önce ölünüz, hesap günü gelmeden kendinizi hesaba çekiniz.”

“Haberiniz olsun ki Allah’ın dostlarına korku yoktur. Onlar üzülmezler de” 10 yusuf 62

Sıralayın şimdi değer verdiğiniz dostlarınızı. Bir bir düşünün en kıymetli dostunuz kim? Allah ve Resulü sıralamanın neresinde. Allah’a ve resulüne duyduğunuz muhabbeti ve hayatınızdaki yerlerini yeniden belirleyin.

Haydin vakit daha varken fırsat elimizdeyken hatalarımıza tövbe edelim. Allah’a dost olmak için gönülden boyun eğerek onun yoluna girelim. Unutmayalım ki dünya hayatının saltanatı geçicidir. Ne dünyanın serveti, ne şan, ne makam bizi kurtaracak olan güzel ahlak ve iman. Bırakın kendinizi rabbinizin emirlerine ve yücelin. Allah’a dost olmada yolunuz açık olsun.

Mutlu TÜFEKÇİO⁄LU/ANKARA

 

DOSTLUK

 

Dostluk kavramı, değerini bilirsen, doğru zamanlama yaparsan ve ona sadık kalabilirsen gerçek anlamını o zaman kazanır.

Yıl 1994-95.Lise son sınıftayım. Bütün sınıfta bir hazırlık; o gözümüzde büyüttüğümüz o olmazsa olmaz deyip geleceğimizi onun varlığı ile yön çizdiğimiz gençliğin tek hayali (putu) haline gelmiş üniversite. Sınıftaki o hummalı hazırlığın dışında gibiydim.O yıl tevafuk ya işte başörtüsü sınavında ilk yılları gibiydi bizim lisede de.Ben iki yıllık kapalıyım.Fazla bilinçli olmadan, okulda açılmak şartıyla bir kapalılık.Okulumuzda artık o yıl başörtüsü raporu almak zorlaşmış, hastahanelerden o raporu almak çok zor.Okulda sayılan 10’u geçmeyen raporlu kızlar.Bizim sınıfta 2 tane vardı raporlu arkadaş.Onlara öyle özenirdim ki düşündüklerini yaşamak için verdikleri azimlere. Ben rapor alamamıştım. Belki de fazla çaba harcamamıştım.Anne ve babamın bunda katkıları olmamış değildi. Bana “kızım şurada bir yıl kalmış mezun olmana öğretmenlerinle zıtlaşmana gerek yok, biraz daha dayan” diyorlardı.Neye dayanacaktım hâlâ anlamıyorum.fiu an dayanılacak olarak tek düşündüğüm zulüm karşısında elinden geleni yaptıktan sonra bu bir imtihandır deyip sabretmektir diye düşünüyorum.Dediğim gibi bilinçli bir inanışa sahip olmayışımdı bu konu karşısında suskun kalmam. Arkadaşlarımı gördükçe kendimden utanırdım, ben niye böyle değilim diye. O yıl o arkadaşlar belki de benim için çok ağır olan bir imtihandan geçtiler, ben kaybettim iye düşünürken, şu an öyle düşünmüyorum.

O yıl üniversite hayali benim ve o kapalı arkadaşlar için gerçekleşmedi. Ertesi yıl bir daha hazırlanacaktık.Arası bir yıl bile geçmeden benim üniversite hayalim kötü bir hayal olarak kaldı. Lise sonda dönem ödevimiz için İnönü Üniversitesine gittik.Lisede bizler için hayasızlık diye gördüğümüz çirkin olaylar orada başını almış gidiyordu. O manzaralara bir de Ankara’da duyan teyzemin anlattıkları eklenince bende tiksinti haline geldi o ortam.Dershaneye başlamıştım ama hiç istekli değildim ve ailemde bana karşı tepkilerini göstermekte geri kalmıyorlardı.Oyıl sınav sonuçları geldi. Ailem başka illere izin vermediği için puanım tutmasına rağmen sınıf öğretmenliğine kayıt yaptırdım adımı.Allah’ın yardımıyla bu olay eğer Malatya olsaydı ne olursa olsun kayıt yapmak zorunda kalırdım.Çünkü annem ile çok tartışıyorduk bu konuda.Hiç unutmam bir gün akrabalardan misafirlerimiz vardı. Her iki bayanda günlük hayatlarında kapalı idiler ama öğretmen oldukları için okulda açılıyorlardı.Yine üniversite sohbeti açılınca annem bana eğer kazanmazsam ve kayıt yaptırmazsam hakkını helal etmeyeceğini ve beni evlatlıktan reddedeceğini söyledi.Ben ilk defa anneme karşı o hırsla: “Anne sen benim bir kaç dakika sonra ölmeyeceğime dair bir garanti ver; hem sen beni evlatlıktan reddedersen et bende seni annelikten reddederim” diye bağırmışım ki misafirlerimiz duymuş ve beni ilk defa böyle gördüklerini söylemişlerdi.O haykırışımı ve söylediklerimi annem şu an benim gibi olanlara dert olsun diye hep anlatır.

Üniversitenin benim için hiçbir değeri kalmamıştı.O yıldan sonra sınıftaki özendiğim arkadaşlardan biriyle yolda karşılaştım. Bana ilk sorusu üniversiteye gidiyor musun? oldu.Hayır cevabını verdikten sonra kendilerinin ne yaptığını sordum.Kendisi bu yıl bir daha hazırlanacağını diğer arkadaşında tıbbı kazandığını ve açıldığını söyleyince birden o lisedeki direniş yılları aklıma geldi. Kendi adıma o an Rabbime öyle şükrettim ki, hani derler ya ne oldum değil ne olacağım diyeceksin.Birden aklıma Nisa Sûresi’nin 140. ayeti geldi.

“O, size kitabında şunu da indirmiştir: ‘Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla eğlenildiğini işittiğiniz vakit başka bir koruşmaya dalmalarına kadar onların yanlarında oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz. fiüphesiz ki Allah, münafıklarla, kafirlerle, topu birlikte cehennemde bir arada toplayacaktır.”

Geleceğimizi onun varlığı ile yönlendirdiğimiz üniversite ortamı bizlerden neler alıp götürüyor da farkında değiliz.Onun havasını tenefüs ettikçe olaylara tanık oldukça her ne kadar da desek ki ‘bende o yöne meyil olmazsa bana birşey olmaz’ yine de o ortamın bir ferdi olmak herhalde yeterli diye düşünüyorum. Bir çok arkadaşında bu olaylar karşısındaki söyledikleri “Artık bu olaylar orada olağan bir ey her zaman gördüğümüz durumlar.”Bu sözleri tepkisiz kalmanın  ya da o imanın en düşük kademesi olan kalpten buğz etmekle kalınılmıyor mu?Artık birer müslüman olarak neyin doğru neyin yanlış, kimin dost kimin düşman olduğunu görmenin zamanı ki Allah bizlere bunları apaçık olarak gönderdiği, anlamamız için kolaylaştırdığı kitabında anlatıyor.Bize düşen o kitabın hakkını vererek okumak ve öğüt almak ki:Allah: “Temiz akıl sahipleri öğüt alırlar diyor.Haydi bizlerde Vedud olan Rabbimizin öğütlerine kulak verelim.

1994-2003 bu zaman dilimi bana öyle faydalı şeyler kazandırdı ki belki de üniversite ortamında kaybedeceğim değerlerin fazlasını Allah’ın izniyle kavuştum.Değerli insanlarla karşılaştım, bazı insanların hidayetlerine Allah’ın izniyle vesile olabildim ve sizin Allah ile nasıl dostluk kurulur çağrınıza iştirak etmek istedim.Dostluk kurmak gerçekten çok zor.Aklıma ilk gelen ve Allah’ın bize örnek olarak bildirdiği İbrahim (a.s.)’in dostluğudur diye düşünüyorum.İbrahim (a.s.) dostluğun kanıtı olarak Rabbine bağlılığını en çok sevdiği İsmail (a.s.)’ın kurban etmek pahasına kanıtlamış oldu.Allah’da buna karşılık olarak İbrahim (a.s.)’ın dostluğuna mükâfat olarak oğlunu ona tekrar bağışladı.Böylece dostluğun ona sadık kalarak gerçekleşeceğini kanıtladı. Yaşamının sonuna kadar dostluğuna sadık oldu hem dünyada, hem âhirette iyilerden olmayı Allah’ın izniyle garantiledi.

Sözümü şuraya getirmek istiyorum. Bizler Hz.İbrahim (a.s.) kadar olamasak da bizim için değerli olan en büyüğünden en küçüğüne kadar her türlü değer verdiğimiz şeyleri eğer biz müslümanız diyorsak ve sonuç olarak cenneti arzuluyorsak dostluğumuza sadık olalım. Bizi bu uğurda alıkoyan her şeyden vazgeçmeli ve unutmamalıyız ki bu fani olan dünya karşılığında ebedi olan güzel bir hayatı satın alıyoruz ve bize bunları satan Yaradan’ın sevgisini ve dostluğunu kazanıyoruz.fiunu da hiç unutmayalım ki bunu bizzat yaşamış biri olarak feda ettiğimiz o değer yargılarımızdan daha güzellerini hem dünyada, hem de âhirette bizlere Allah bahşedecektir.

O zaman ne bekliyoruz hadi cennet karşılığı, yüce bir dostluk karşılığı kurbanları sunmanın vaktidir bu vakit. Tek dostumuz Allah olsun onun dostluğu bize yeter.

Allah’a emanet olun.

Neslihan TOPALO⁄LU
 

 

ALLAH İLE DOSTLUK KURMAK:

NİÇİN’DEN NASIL’A BİR YOLCULUK

 

İnsan yarıtılış itibariyle sosyal bir varlıktır. Yalnız yaşamak onun tabii hayat koşullarından değildir. Bir insanın sevinç ve kederlerini paylaşacak sıkıntılarında elini tutacak, işlerinde fikir danışacak, karakterine seviyesine ve mizacına uygun insanlarla irtibat kurması onun için bir zorunluluktur.                                                    

Sevme hissi, herhangi bir şeye yakın ilgi ve alaka kurmaya yönelmeye duygusudur. İlginin odağında ‘güzel’ ve ‘güzellik’ vardır. İnsan ruhunu uzaktan kendisine çeken güzelliğin çekicilik ruhu insan var olalı vardır/varlığını sürdürmüştür. İnsanın yaradılışındaki yapısı da buna uygun bir yapıda yaratılmıştır. İnsan varolduğu müddetçe de güzel ve güzelliklere ilgi yolculuğu sürecektir.

Herhangi bir şeyi sevip bu sevme duygusunu ileri bir dereceye götürmek için o şeyle diyaloğa geçmek zorunludur. Bu zorunluğun beraberinde getirdiği bir sorumluluk da vardır. İnsan ne ile diyaloğa geçerse, kimi sorumlulukları peşinen kabul etmiş olarak işe başlar.

Kainatta yaratılmış her şeyi kendisine özgü bazı özellikleri içinde barındırdığından o şeyi ile diyalog biçimi, şekli, kokusu ve sorumlulukları ayrı ayrıdır.

İnsanın toprakla diyaloğunu farzedelim. İnsan-toprak diyaloğunda toprağın insandan lisan-ı halle istedikleri, kendisine hiçbir şekilde zarar verilmemesi, boş yere onu haba etmemesi, kendisine her an bastığının, verdiği nimetlerinin farkında olunmasını istemektedir. Nasıl boğulmayla yüz yüze gelince ayağının toprağa sağlam bastığının değerini suda bizzat yaşayarak farketmişse/ediyorsa, tehlikeye düçar olmadan da o toprağın kendisine kazandırdıkları sayısız nimetleri anlamasını istemektedir. Her şeyden önce insan topraktan yaratılmıştır. Toprakla olan diyalog bu eksende olunca toprak insan için bambaşka anlam kazandırıyor. Toprağa zarar verilmediği müddetçe toprak kendisini ve nimetlerini insanın istifadesine sunuyor/sunar.

İnsanın bitkiyle diyaloğuna kısaca bakalım. İnsanın bitkiyle diyaloğundaki özel sorumluluk biraz daha artıyor. O bitkinin gerektirdiği bakımını noksansız verilmesi, sürekli onu koruyup kollaması, yabani otlardan temizlemesi, suyunu eksiksiz, zamanında ve ölçülü vermesi hava ve güneşten faydalanması için çevre şartlarının ayarlanması vs. gibi bir çok sorumlulukların yerine getirilmesi gerekmektedir. Bitki de özünde taşıdığını insanın istifadesine sunuyor.

İnsanın hayvanlarla olan diyaloğuna bakarsak sorumluluğun bir kademe daha arttığını şahid oluyoruz. İnsanın diyaloğa geçeceği hayvanın seviyesine inip onunla ‘ortak bir dil’ de anlaşabilmesi için kimi garip sesler çıkarmak zorunda kalıyor. Hayvanı bazı durumlara alıştırması için onu şartlandırma ihtiyacı bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor. Hayvanla olan diyaloğa açık kapıları kullanıp bir biçimde onunla dostluk kurulur/kurulabiliyor. Hayvan da -türüne göre- özünde taşıdığı nimeti dostuna sunuyor.

İnsanın insanla diyaloğundaki sorumlulukla sınır tanımaz bir sorumluluk gerektiriyor. İnsanın bir yönüyle en karmaşık bir yönüyle de en kolay diyalog kurabileceği bir kainat canlısıdır. Genel hatlarıyla bir insan tanımı var. Ancak insanın ruhi boyutunun gizleri hala tam çözümlenmiş değil. Karmaşıklık da buradan geliyor. Her insan bir diğer insana göre farklı bir insandır. Dünyada iki aynı insan bulunmaz. Bir insan kendi mizacında bir insanı bulup anlaşabilmesi zor değil. Birbirlerine uyum ne kadar çoksa ortak paydalar da o kadar çoğalıp anlaş(ıl)ma kolaylaşıyor. Bunun aksi durumu da aksini doğuruyor. Yaradılış itibariyle aynı özü tüşıyan, konuşma, duyma, tatma, görme, dokunma, sezme duyularında büyük oranda ortak paydası olan insanların diyaloğu daha sıkı ve uzun vadeli olduğu kadar anlıkta olabiliyor.

Tüm yukarıda saydıklarımızın ortak paydaları; insanın gerek cansız varlıklarla gerek canlı varlıklarla olan diyaloğunda somut bir biçimde elde ettiği bilgi ve tecrübe sayesinde birebir tüm duyularıyla irtibata geçmesi kolaylığıdır. Bunların üzerinde, bunları yaratan, koruyan, kollayan ve gözle görülmeyen, elle tutulmayan, kokusu alınmayan, sesi duyulmayan, tadılamayan, hiçbir yerde olmayan aynı zamanda her yerde olan, her şeyi ona muhtaçken kimseye muhtaç olmayan tek hakikat olan, kendine özgü TEK BİR olan, eksiklerden münezzeh olan, her şeyden üstün olan her şeyin üstünde olan BİRisiyle karşı karşıyayız!

Böyle yüce hasletleri kendinde barındıran BİR’isiyle nasıl dostluk kurulur veyahut nasıl dost olunur? Bu soruların cevaplarına geçmeden önce dost olacağımızı hedeflediğimizi, ayrıntılarıyla aklımızın idrak edebileceği kadar O’nu tanımamız şarttır. Vasıflarını, hüküm gücünü, kimleri sevdiğini, kimleri sevmediğini... vs. bilmeden nasıl dostluk kurulur O’nunla.? Kurulmaya çalışılsa bile eksik bilgi eksik diyaloğa, eksik diyalog da yanlış yola sevkeder sahibini. Bu sebeple insan idrak edebileceği ölçüde Yaradan’ını tanımak ve sonra yakinen teslim olma yolunda dostluk kapısını aralaması gerekmektedir. Peki O’nu nasıl tanıyacağız? Bu sorunun tek cevabı var. Kendisini en güzel isimleriyle en üstün sıfatlarıyla anlattığı Kelam’ından. Ve yanısıra Kelam’ını insanlara söz, fiil ve eylemleriyle mükemmel tercümanlığını yapan Hz. Muhammed’in hadislerinden. Onları takip eden, onların evliyalarında tanımları bizler için rehber hükmündedir.

Allah’ı tanımak için ‘kesin bilgi’ alacağımız üç kaynağımız var. Bu kaynaklarımıza kesin soru sormayı bilirsek kesin cevaplarımızı alırız. Veyahut nasıl soru sorarsak öyle cevap alırız. Canlı soru, canlı cevap aldırır; cansız soru cansız/ruhsuz cevap... Korkunç soru da korkunç cevap verir bize. Bizi hakikata götürecek soruların tutarlı ve kaliteli sorular olması gerekir. Hayat akışımızda kendimize sorular sormadığımız zamanda kendimizi birçok şeyi öğrenmekten yoksun bıraktığımızın bilincinde olmalıyız. Bir yerde hayat kaderimize biçim veren kendimize sorduğumuz sorulardır.

Soracağımız sorunun mahiyeti cevabın da mahiyetini oluşturur. O zaman ilk sorumuz olan: “Allah ile nasıl dostluk kurabilirim?” den önce: “Allah ile niçin dostluk kuruyorum”un cevabını bulmamız gerekiyor kanatimce. “Niçin”in cevabında  kalbi bir mutmainlik oluştuğunda “Nasıl”ın yolları kendi kendisini bulmaya kamçılar insanı.

İnsan fıtratı gereği kainatta yalnız başına yaşayacak yeterli donanıma sahip değildir. Her zaman kendisinden büyük, güçlü bir varlığa sığınma ihtiyacını hissetmiş ve bi hissediş, onu olağanüstü bir varlığa sığınmaya itmiştir. Kimi zaman bu varlık Allah, olmuş kimi zaman güneş, ay, yıldız vs. olmuştur. İnsanın bu halet-ı ruhiyesini Kur’an şöyle bir örnekle veriyor: “Karada ve denizde sizi gezdiren O’dur. Öyle ki siz gemi de bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalara) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O’na “gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)” olarak Allah’a dua etmeye başlarlar: “Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak sana şükredenlerden oluruz.” (10/22 ayrıca bkz. 10/12, 30/33, 31/32, 39/8 v.s) Bu zaaf insanı özüne döndürüp asıl sahibi’ne sığınmaya itiyor. “O’ndan başka sığınılacak bir kimse bulamazsın”(18/27) ayetin kesin ifadesi Asıl Sahib’inin adresini gösteriyor. Yüce Allah insanı kendisinden uzak düşecek bir yapıdan çok, kendisine yakın duracak bir yapıda yaratmıştır. Her bela ve musibet, onu özüne döndürecek bir şanstır. Allah, insana, kainatta birçok yönden tasarruf sahibi kıldığı halde tamamen özgür bir alan bahşetmemiştir. Allah kendi iradesinin bir kısmını sınırlamış, bunu “eşref-i mahlukat” olarak yarattığı insana bırakmıştır. Bu da insana verilen değer çerçevesinde değerlendirilmesi gereken ‘özel’ bir durumdur.

“Allah ile niçin dostluk kuruyorum?”un cevabını özlü bir ifade ile söylersek eğer, şunu söyleyebiliriz: Allah bunu fazlasıyla hakediyor. İnsan ne yapıp etse Allah’ın borcunu hiçbir şekilde ödeyemez. Değil sayısız nimetleri sadece ve sadece bir nimetin hakkını hakkıyla ödeyemez. Hakim, Halik, Rahman, Rahim, Azim, Aziz, Basir, Berr, Gafur, Gani, Halim, Kavi, Kebir Kerim, Latif, Muğni, Rezzak ve İkram sahibi olan Yüce Allah’ın nimetleri sayısız ve sonsuzdur. (14/34 - 16/18) İnsana ulaşan her nimet O’ndandır.” (16/33 - 42/48)

Yüce Allah’ı biraz daha ayrıntılarıyla tanımak için Kelam’ından bir tablo verelim: “En güzel isimler” (7/180 - 17/110) “Bütün üstün sıfatlar ‘(16/60 - 20/114)’ Allah’ındır.” “Allah’ın adı yücedir” (55/78) “Allah (şirk hariç) bütün günahları bağışlar” (39/53 - 46/31) “Allah çok merhametlidir” (78/37) “Allah emniyet ve güven verendir” (59/23) “Allah doğruların Rabbidir.”(37/5) “Allah evveldir, ahirdir, zahirdir, batındır. O her şeyi bilir.” (57/3) “Allah gerçeği söyler ve O, doğru yola iletir.” (33/4) “Allah  dereceleri yükseltir.” (40/15) “Allah göğüslerde olanı bilir.” (48/18 - 64/4) “Allah güçlük dilemez, insana çekemeyeceği yükü yüklemez.” (23/62, 2/185) “Allah hakkın ta kendisidir” (22/6) “Allah haktır hakkı söyler.” (38/84) “Allah, insanların koruyucusu yardımcısıdır.” 2/107,120,257,286) “Allah nankörlerin şükrüne muhtaç değildir.” (13/8,27,40) “Allah olmasını dilediği şeye ‘ol’ der ve o da oluverir.” (3/47,59 - 16/40) “Allah şükrün karşılığını verendir.” (4/147) “Allah yardımcıların en iyisidir.” (3/130) “Allah ‘tan başka dost ve şef    aatçi yoktur.” (6/51 - 32/4) “Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız.” (8/60) “Allah katında üstün olan takvası yüksek olandır.” (49/13) “Allah kendi (dini)ine yardım edenlere elbette yardım eder.” (3/52 - 22/40) “Allah kendinden korkanlara hak ile batılı ayırabilecek bir anlayış verir.” (8/29) “Allah kendisine dua edenlerin duasını kabul edeceğine dair söz vermiştir.” (40/60) “Allah insanları günahlarından dolayı hemen cezalandırsaydı yeryüzünde canlı kalmazdı.” (16/61 - 35/45) “Allah gizliyi de açığı da (16/19 - 20/17) ve gizlinin gizlisini de bilir.” (40/11) “Allah yola gelenlerin hidayetini arttırır.” (19/75,76) “Allah’tan başka veli (dost) yoktur.” (8/17 - 33/17) “Bir veli olarak Allah yeter.” (4/45 - 11/120) “Allah’ın dostlarına korku yoktur.” (10/62 - 11/113) “Yaratıcıların en güzeli O’dur.” (23/14) “Rızkın en güzeli O’ndan gelir. O rızık verme bakımından da en güzeldir.” (65/11 - 11/88) “Hüküm verme bakımından en güzel olan O’dur.” (5/50) “Yarattığı her şeyi en güzel yapandır.” (32/7) Dahası “O, hakimlerin (hükmedenlerin) en güzeli değil midir?” (95/8 - 10/109)

Bir ayetin sadece bir bölümü bizim “NİÇİN”imize en mükemmel cevabı veriyor. Kalb boşluğunu doldurup, mutmainliğin en zirvesine damgayı vuruyor. Teslim olan ve teslim olmaya aday olan kullar için sayısız delilleri (hidaye vesileleri) içinde barındıran mucizevi bir kitap olan Kur’an-ı Kerim insanı sarsıyor. Allah’ın hükmüne, rahmetine, muhasamasına akıl şaşıp kalıyor. İnsanı teslim alan ayetlerin verdiği ortak mesaj: Bu üstün meziyetlere sahip olan O’ndan başka hiç kimse bunu hakedemez. Yüce Allah’ın Allah’lık vasıfları insan hayalinin/idrakinin sınırlarını aşıyor. Yaradılanlar içerisinde hiçbir şey O’nun deneyi olamaz. Ve hiçbir zaman yaratılan Yaradan’ını geçemez. O’nun rahmeti ve ilmi her şeyi kuşatmış” (7/156 - 6/59) taki sırra/hikmete akıl erdirmek mümkün değildir. “Hikmetinden sual olunmaz.” atasözünün derin anlamını insan daha iyi anlıyor. O’ndan gelene halis bir imanla teslim olmak, selim kalpli kula en yakışıdır.

İnsan tamamıyla da Rabbinin azametini, hükmünü anlamayacak durumda değildir. İnsanın eşyayı bilme kabiliyeti vardır. Bu yaratılıştan verilmiştir kendisine. Ancak, “Allah’tan başkasının bilgisi sınırlıdır.” (2/30,33,255) İnsanoğlunun fıtratı muazzam imkanlar ve bilinmeyen potansiyelle donatılmıştır. İnsanın ilmi Yüce Allah’ın ilmi karşısında sınırlıdır. Yoksa insanoğlunun sahip olduğu ilim az değildir. Bu ilmin kaynağı da hiç şüphesiz kanidir.

Yüce Allah’a gereği gibi ibadet etmek için/kulluğunun hakkıyla ifası için O’nu iyi tanımamız gerekir. Tanıyarak ibadetin ruhu ile tanımadan ibadetin ruhu kıyaslanamaz. Biri kuru ibadet iken diğeri canlı, biri kör iken diğeri görendir. Yüce Allah’ın azametinin büyüklüğünü tanıdıkça ondan sakınırız. Rahmetinin genişliğini tanıdıkça günah bataklığından kaçar ümitkar oluruz. Zenginliğini tanıdıkça fakirliğimizi anlarız. Rahmetini tanıdıkça cimriliğimizi, ihsanını tanıdıkça nankörlüğümüzü vs. anlarız. “Yüce Allah’tan en çok sakınanların O’nu en çok “tanıyanlar olduğu”nun sırrı burada yatmaktadır. Allah’ı tanımak O’nu her şeyden müstağni görmek O’nu BİR’lemekle başlar. Allah’a iman, islam’ın mü’minlerde inşaa etmek istediği karakterin en önemlisidir. Allah’ın varlığına birliğine ve hesap gününe inanan bir insan Yaradan’ına ve O’nun yarattıklarına karşı sahip olduğu sorumlulukların tamamen farkında olur.

Hakk’ın sıfatlarını bizlere tanıtan Hz. Peygamber bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Allah-u Teala her zaman bizim Rabbimizdir. Hiçbir malum olmadan ilmi onun zatıdır. Hiçbir duyulan olmadan duyması onun zatıdır. Hiçbir makdur (kudret yetirilen) olmadan kudreti zatının aynısıdır. Eşyayı yarattıktan ve malum ortaya çıktıktan sonra maluma ilmi vaki oldu. Duyulana duyması vaki oldu. Görülene de görmesi vaki oldu. Ve makdura da kudreti vaki oldu.” O’nu tanıma yolculuğunda dört halifenin vecizleriyle devam edelim: Hz. Ebu Bekr:“Hiçbir şey görmüş değilim ki ondan önce Allah’ı görmüş olmayayım.” Hz. Ömer: “Hiçbir şey görmüş değilim ki onunla beraber Allah’ı görmüş olmayayım.” Hz. Osman: “Hiçbir şeyi görmüş değilim ki ondan sonra Allah’ı da görmüş olmayayım” Hz. Ali: “Hamd Allah’a ki, ölenler O’nu gereği gibi övemez, sayanlar nimetlerini geregi gibi sayıp dökemez; çalışıp çabalayanlar hakkını yerine getiremez, derin düşünceler, O’nun yüceliğine eremez, anlayış okyanuslarına dalanlar da ulaşamaz. Hiçbir tanım sınır koyamaz O’na, hiçbir övgü niteliğine eremez O’nun; yoktur O’nun için hiçbir sayılı zaman ve uzatılmış bir an. Yaratılmışları kudretiyle baştan yarattı O, rahmetiyle rüzgarları yaydı Ove yeryüzünü kayalarla perçinledi, pekiştirdi O.”

“Dinin evveli O’nu tanımaktır, tanımanın kemali, onu tasdik etmektir; tasdikin kemali, O’nu birlemektir; birlemenin kemali O’na herşey halis kılmaktır. O’nu ikileyen O’na parçalar biçmiş olur, O’na parçalar biçen O’nu ‘tanımamış’ olur. O’nu tanımayan O’na yön tayin etmiştir, yön tayin eden O’nu sınırlamıştır; sınırlayan O’nu sagıya koymuştur. Kim “şurdadır” derse orayı O’ndan boş sanır. Vardır, var olmadan; mevcuttur yok olmadan; her şeyle bilendir beraber değil, her şeyden gayrıdır ayrı değil. Yapandır, aletler ve hareketler çağrıştırmadan; Görendir yarattıklarından görülecek yokken de; birdir, yakınlık duyacağı ve yokluğunda garipseyeceği kimse olmadan...” (Nehc’ül Belaga. Hutbe: I)

Allah ile dost olmak için Allah’ı tanımanın gerekliliğinden söz ettik daha önce. Bu gerekliliği bir Hadis-i şerifte daha bir pekiştirmek, konumuzun önemini bir kat daha önem arzettirir. Hz. Peygamber, dostluk kuracağımız kimseyi iyi tanımamızın gerektirdiği hususunda şunu buyurmuşlar: “Kişi dostunun yolundadır. O halde sizden herbiriniz dost edineceğiniz kimseyi iyi dikkat etsin.”
Sağlıklı dostluk için dost, dostun eğilimlerini bilmesi gerekir. Kimleri sevdiğini kimleri sevmediğini, neyden hoşlandığını neyden nefret ettiğini bilmek bir dost adayı için önemli kilometre taşlarındandır. Dostluk kuracağımız şanı Yüce Allah (c.c.)ysa O’nun eğilimlerini bilmek gerekir. Allah kimleri seviyor acaba ve hangi vasıtalara haiz kullarına değer veriyor? sorumuzun cevabını yine O’nun kelamından alalım: “Doğrusu Allah kendi yolunda (malzemeleri) birbirlerine kaynatılmış binalar gibi saf bağlayarak çarpışanlar sever” (61/4) “Allah güzel davrananları” (3/134) “İyilikte bulunanları” (5/135) “İnfak ederken sevdiğinden infak edenleri” (3/92) “Sabredenleri” (3/146) “Tevbe edenleri, temizlikte titiz davrananları” (2/222) “Günahlardan korunanları” (9/4) “(fiirkten ve pislikten) arınanları” (9/108) “Allah’a tevekkül edenleri ve Allah’ı vekil olarak yeter görenleri (4/81 - 33/3 - 3/159) “Muttakileri (takvalıları) (3/76 - 9/47) SEVER. “Allah mü’minleri sevdirir.” (19/96) “Allah mü’minleri, mü’minlerde Allah’ı severler.” (5/54, 119) “Allah muttakilerin dostudur.” (45/19)

Yüce Allah kimleri sevmez? “Allah kafirleri” (3/32 - 30/43) “Zalimleri” (3/57,140) “Günahkarları” (2/276) “İsraf edenleri” (4/141 - 7/31) “Bozguncuları (fasidleri)” (28/77) “(Grurlanıp) şımaranları” (28/76) “Kendini beğenip böbürlenenleri” (4/36,37) “Sınırı (haddi) aşanları” (5/87 - 7/55) “İhanet edenleri” (8/58) SEVMEZ.

Allah, islam düşmanlarına sevgi beslemeyi yasaklamış (60/1)tır kendi dostlarına. Allah’ın dost bildiklerini dost, düşman bildiklerini düşman bilmek mü’minlerin asıl görevleri arasındadır. (3/118) İsterse bu düşmanlar aile fertleri de olsalar. “Mü’minler islam düşmanlarını sev(e)mezler.” (58/22 - 9/23)

Rahman ve Rahim olan Yüce Allah yarattıklarının rızıklarını üzerine almıştır. (6/12) O, yarattıklarına karşı son derece acıyan şefkatli davranan, rikkat sahibidir. Bu rahmeti kainatta sürekli tecelli ediyor (55/29) Bir bakıma her oluş rahmetinin eseridir. Sürekli yağış halinde olan rahmeti tüm varlıkları, ins, cin, melek, şeytan, hayvan, bitki vs.’ini kapsamaktadır. Rahman sıfatı O’na özel olmasının sırrı da budur. Kainat sofrasını insana sunan Yüce Allah mü’min kafir ayrımını yapmıyor. Kafirler de rızıklandırılır mü’minler de... Herkes dünyada yaptıklarının karşılığını alıyor. (53/39,42) O’nun tarafsız rahmeti Adil olduğunun güzel nişanesidir. Adaleti rahmettir, çünkü hiçbir kula zulmetmez. (3/117) Rahmeti de adalettir. Yeryüzünde her nesnenin adilce dağılımı yapılmış. Her nesne kendi yerinin boşluğunu doldurarak kainatta bir ahenk oluşturuyor. Yarattıklarını en güzel yaratan O’dur.

Ahiret yurdunda ise Yüce Allah kendi dostlarına rahmetinden fazla pay vermektedir. (7/56) Kendi salih kullarına rahmetini yakın tutar onları da rahmetine yakın...

Rahman ve Rahim’in temelinde sevgi vardır. Hayatın içinden dışa yansıyan manzaraların özünde de sevgi vardır. Dost-düşman demeden sürekli ve karşılıksız bir verme eyleminde bulunmanın ilk temelinde sevgi olduğu gibi varış noktasında da sevgi vardır. fiirkin dışında ‘dilediğini’ affedecek, Allah’ın bu sonsuz bağışı bunu çok güzel tescilliyor. Ancak bu mutlaka ‘affedecek’ anlamı çıkmıyor. ‘Layık olanlar’ bu kapsamdandır, velev ki büyük günahlar işlemişlerse de... O’nun bir sıfatı da “El Veli”dir. Bu sıfatının bir gereği olarak sonsuz fedakarlıklar da bulunuyor kendi dilediği kullarına.

Allah, kulunu muhabbete, dostluğa, çekici bir diyaloğa davet ediyor. Oluş (kurul)an ilişki, amir-memur, efendi-köle diyaloğundan uzak, ilgi ve alakayı her safhada yenileyen, sıcak, samimi ve her dem diyalog kapısını açık bırakmakla da kalmayıp onu içeriye çeken bir davet vardır. Bu daveti her yeni nesille ‘Canlı Kelam’ı ile yenilemektedir. Bu da Kur’an-ın mucizevi yönlerinden bir yöndür. Güzel Mevla ve güzel yardımcı olduğunu sık sık yenilemektedir bizlere. (8/40 - 42/9 - 8/17 - 33/17 - 42/9,31,46) Sadece İnsan-Allah diyaloğu ile kalmayıp salih kulların kendi aralarındaki dostluğunun üzerinde de çok duruyor (8/72 - 9/71) Mü’minlerin dünya hayatında kimlerle dostluk kurabileceklerinin sınırını çiziyor. Kimlerle dost olup kimlere düşman olmalarının ayrıntılarıyla bizleri aydınlatıyor. Mü’minlerin velileri mü’minlerdir, kafirlerin velileri de kafirlerdir. Mü’minlerin velisi Allah, inkar edenlerin velisi şeytandır. Allah’ın veli kullarına korku yoktur. (10/62 - 11/113) Ve onlar mahzun da olmayacaklardır. fieytanı dost tutanlar açık bir ziyana uğrayacaklardır. (4/119)

Allah’ın veli kullarının bazı özelliklerine Kur’an penceresinden baktığımızda önümüze şu tablo çıkıyor: “Rablerine gönülden boyun eğenler” (11/23) “İman edip salih amel işleyenler” (3/134) “Her konuda Allah’a ve Rasulüne itaat edenler.” (3/132 - 4/13 - 48/17) “fiirkten arınıp Rablerine karşı gelmekten sakınan, tevhidi yaşayan takva sahipleri” (3/15 - 3/133 - 16/32) “İslam uğruna yoksulluk ve sıkıntı çekenler” (2/214) “Günahlarına tevbe ve istiğfar edenler ve işledikleri kötülüklerde ısrar etmeyenler” (3/135) “Allah yolunda cihad eden ve sabredenler” (3/142) “Hakkı ve sabrı tavsiye edenler” (103/3,4) “Allah’a iman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden ve cihad da canlarını cennet karşılığında satanlar” (3/195 - 9/20,21) “Allah’ın dinini gereği gibi yaşayanlar” (11/108) “Tevbe edip iman edenler ve ardından salih amellerde bulunanlar.” (19/60,61,63) “Hayırda yarışanlar” (35/32,33) “Allah’ın halis kulları”(37/42 - 98/8) Her hal ve şartta Allah’a yönelen, görmediği halde Rahman’a derin saygı gösteren bir kalp ile gelenler (50/32,33) Hesap gününe iman edenler, Rablerinin azabından korkanlar, (Rablerinin azabından güvende olmayanlar) namazlarında devamlı olanlar ve onu koruyanlar, mallarından mahrumlara verenler, ırzlarını koruyanlar, emanetlerine ve sözlerine sadık olanlar, şahidliklerini dosdoğru yapanlar” (70/22’den 35’e kadar) “Nefsinin kötü arzularına muhalefet edenler” (79/40) “Allah’ın rızasını kazanmak için gayret sarfedenler” (88/8,9,10) “Allah’tan içi titreyerek saygı gösterenler” (70/27,88 - 98/8) Allah’ı tesbih edenler” (24/36) “Ayetlere kör ve sağır olmayanlar” (25/73) Boş şeylerden yüz çevirenler (13/20) “En çok Allah’ı severler” (2/165,177) “Kötülüğü iyilikle savanlar” (13/22) Bu güzel hasletlere sahip olanlar Allah, hem onların velisidir hem de Mevlası’dır.

Mükemmelliğin şuuruna erme makamının en zirvesi güzelliktir. Hz. Peygamber Yüce Allah’ı şöyle tanıtıyor ümmetine: “Allah güzedir; güzeli ve güzelliği sever” Tüm güzel hasletlerin kaynağı Yüce Allah’tır. En güzel isimler, sıfatlar O’nundur. (7/180) Sözlerin ‘en güzeli’ni Hz. Peygamber vasıtasıyla gelecek tüm insanlara indirdi. (39/23) Buna karşılık O’na yükselecek söz de en güzel olanıdır. (35/10) Yüce Allah kendi katında güzeli indiren ve güzeli kabul edendir. İnsanları yaratılanlar içerisinde en güzel bir şekilde yaratandır. (95/4,6) Güzel sahip, güzel yardımcı vasıflarıyla muvassıt olan (3/150) kendi yolunda çalışanların ecrini (en) güzelle öven (3/136) O’na tabii olanlara sözlerin en güzeline uymalarını dileyen (39/8) Ve insanları Hakk’a çağırıda en güzel söz ile bulunmasını arzulayan (17/53 - 33/70) hikmete, güzel öğütle, hakk’a, çağırıp mücadele uslubunu da en güzel bir şekilde olmasını emreden yaratılanların ‘en güzeli’ olan Allah’ın şanı ne yücedir. (23/14)

Sonsuz lutuf ve cömert sahibi olan Yüce Allah kulundan iyiliğin karşılığı iyilikle verilmesini isterken-ki bu adalettir- nimetlerine karşı nankörlükle kötülükle cevap veren kullarına bile iyilikle cevap vermektedir. Muhsin kullarına karşılık verirken ise bire on veya daha fazla vermektedir. (6/160 - 10/26 - 27/89) Güzel ödünç Allah’ın muhsin kullarına özgüdür.

Tüm güzelliklerin menbaı olan Yüce Allah kendi seçtiği yeryüzü halifesinden de güzel davranmasını, kendi taşıdığı üstün sıfatlarını kamil kulunda görmeyi istemektedir. (16/90 - 28/77)

Güzellikler sahibi’yle dost olma niyetinde olanlar şunu iyi bilmelidirler ki, kainattaki her bir zerrenin O’nsuz varolmadağı, kendisinin varlığı bile O’nun ‘ol’ emriyle varolduğu, varolmasıyla hayat bulduğunu ve bunların bir ‘ayet’ olduğuna kalben iman etmelidir. İmanı, onu Yüce Allah’ı akılla tefekkür, dille zikr ve bedeniyle ibadet ederek O’na yakınlaştırır. O’na yaklaştıkça da O’nu daha iyi tanımaya şahid olur. Bu tanım(a)dan kendisinin O’nun karşısında bir ‘hiç’ olduğunu (ama hiç olmayacağı!) ancak ve ancak O’na kul olma şuurunu gerçekleştirince varlığının bir değer kazanacağını bütün benliğiyle anlar. Kulu yücelten marifet; hakkıyla kulluğunu bilmek ve Yüce Allah’ın sınırlarına müdahale etmemekle olur. Kul kulluğunu bildiği sürece problem yoktur. Ne zamanki Yaradan’ın sınırlarına müdahaleye kalkışınca problem oluyr, insanlık da çıkmazlara giriyor, kul özbenliğinden uzak düşerek değil, özüne hicret ederek yücelir. Bir diğer ifadeyle, kul Rabbine eğilerek, Allah’ı hamd ile tesbih ederek yücelir.

İnsanın bütün varlığıyla yaratıcısına muhtaç olduğunu bilen bir kul, acziyetini gizleyip kendisini mustağni görmez. Bilakis her şey(in) de ne kadar da Yaradan’ına muhtaç olduğunu, O’nsuz dünyanın azap ve anlamsız olduğunu, her zalimin yaptığının ona kâr kalacağı, zayıfların ezileceği, güçsüzlerin sömürüleceği, güçlülerin keyif sürdürecekleri karmaşa bir alem olacağını teslim eder. Bu teslimiyet kulu, gerçek anlamda ‘bir kul’ eder. Gerçek kuldan kasıt, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanan, sıfatlarıyla sıfatlanan, boyası ile boyanan (2/138) kendi cüz’i iradesini O’nun mutlak iradesinde eriten adeta bütünüyle edilgen duruma geçerek sıkı bir disiplinle kendisini O’na ‘vesilesiz’ (39/3 - 50/6) yaklaştırandır. Sonsuz lutuf ve cömert sahibi olan Allah da bu muhsin kulunun içten teslimiyetine karşılığını kat kat üstünde ihsan eder. Kulunu sınırsız merhametinin kapsamına alır. Dünyada ve ahirette onu “felah olanlar”ın zümresine katar.

Allah kudret ve kuvvet sahibidir. Hiç kimsenin yardımına muhtaç değildir. Acz ve zayıflıktan uzaktır. Allah’ın dinine sahip çıkmakla aslında insanlar kendilerine yardım etmiş ve Allah’ın yardımına mazhar olmuş olurlar. “Allah’ın kendi (dini)ne yardım edenlere yardım edeceğini va’d etmiştir.” (40/51 - 37/171,173) Allah mü’minlerin dostudur onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır (2/257) Allah dostlarını korur ve kayırır.

Allah-insan ilişkisinde ortak bir sıfat olan ‘dostluk’ta bir noktada bütünlüğü ve beraberliği getiriyor. Kamil insanların bir sıfatı dost/velidir. Yüce Allah insanlar içerisinde kendisine dostlar edinmek istiyor. Buna ihtiyacı olduğu için değil insana verdiği üstün değer içindir. Yüce Allah bütün insanların kurtuluşunu arzu etmektedir. (3/31 - 5/54) O kullarını seviyor ve onun için kendi katında aydınlatıcı yol gösterici, insanları uyarıcı vahyi göndermiştir. İnsanı, pekala verdiği aklıyla da sorumlu tutabilirdi. Ama O, insanlara rahmetiyle lutfedip (6/157) insanların sırat-ı mustakim de kalmaları için birçok kolaylıklar sağlamıştır. Buna rağmen insanların çoğu dalaleti seçti/seçiyor. (40/60) Bu safhadan sonra yine de Allah (c.c.)’un mağfiret kapısı insana daima açık olup teşebbüste bulunmak ve onu talep etmek insanın elindedir. “fiüphesiz Rabbin(in) affı geniştir. Allah şefkatli ve merhametlidir.” (2/143 - 9/117) Acıyanların en hayırlısıdır. (23/118)

İlahi vahy, insanlar arasında adaleti yaygınlaştırarak yeryüzünde barışı ve huzuru tesis etmek için gönderilmiştir. Dost, akraba, düşman demeden bütün insanlar arasında hakkaniyeti ve tarafsızlığı öğretmek için indirilmiştir. İlahi vahye tutunanlarsa, sadece insanların hak taleplerini korumak için değil, aynı zamanda Rablerine karşı sorumluluğu yerine getirmek için gayret sarfederler. Bu sorumluluk bilinciyle Allah’ın dostu, Dostu’nun tüm yasaklarından koru(n)mak hatta yasaklarına ‘yaklaşmama’yı kendine huy edinir. Zira kötülüğe meyilleştiği vakit cazibeye kapılma/yasağı delme ihtimalini doğuruyor. Bundan şiddetle korunmak için “takva elbisesi”ni üzerine almanın onun için daha hayırlı olduğunu bilir. Çünkü takva kalb için kötülüklerden uzak durmanın şeytanın vesveselerine kapılmanın, hevanın işlemeyeceği tesirini gösteremeyeceği güçlü bir zırhtır. Dünyada bu zırha bürünenlere ahirette ateş de işlemez. Çünkü bu zırhta iman dopdolu ve küfre açılan tüm kapılar tamamen kapalıdırlar. “Bu zırhı giyerek günahlardan kaçınmanın mükafatı cennettir.” (3/14,15) “Dostu’nun katında üstün-değerli olan takvaca yüksek/zırhı kalın olandır.” (49/13) “ Dünyada en iyi azık takvadır.” (2/197)

Dostu’na içten bir bağlılıkla bağlanan kul, takva elbisesi içerisinde huşu anını her an korumaya büyük özen gösterir. Huşudaki anlam kulluk tavrını -her ne durumda olursa olsun- ümitle ve severek koru(n)masıdır. Rabbine karşı olan samimiyetini, sevgisini, halis teslimiyetini ve özgür iradesini ona severek ve isteyerek bağlamasıdır. “Allah katında değer açısından insanların en değerlisi en fazla huşu sahibi olanlardır” anlamındaki Hadis-i şerif’te de görüldüğü gibi kulun her anını Allah’a ait kılması en yüksek mertebeye ulaşarak Yüce Allah’ı fazlasıyla hoşnut etmektedir ki en çok değer’e layık görüyor. Yüce Allah çağrısını kullarına yapmaktadır!: “Beni anın ki, ben de sizi anayım” (29/45) “Gerçek anlamda kalblerin tatmini Allah’ı anmaktan geçer.” (13/28) fiekilsel ibadetlerin Allah katındaki değeri huşu içerisinde yapılanıdır. Namaz kılarken, zekat verirken vs. ki halin en makbulu huşu ile olmasıdır.” (24/37) Allah velilerinin vasıflarını bizlere şöyle bildiriyor: “Ki onlar namazlarında huşu içindedirler.” (23/2) “Hayırlı işlerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak Allah’a yalvarıyorlar ve Allah’a karşı sürekli huşu içindedirler.” (21/90) “Allah’tan razı Allah da onlardan razı, hayırlı kullardırlar.” (98/8) “Allah’tan kalpleri titreyerek sakınırlar her zaman Allah’ın huzurunda bulunduklarının bilinci içerisindedirler. Bunlar öğüt dinlerler” (37/11) “Allah’ın elçisini ve mü’minleri evliyalar edinenler galip gelecekler ve asıl dostlar (evliyalar) bunlardır.” (5/55) “Allah’tan korkan kötülükten men eden ve temizlenip arınanlar felah bulmuşlardır.” (3/200 - 7/65 - 87/14) “Allah’ın dostu hayatını korku ve ümit arasında idame eder.” (31/16 - 39/9) “Dualarını da korkarak ve umarak yapar.” (32/16) “Allah’ın rahmetinden hiçbir zaman ümidini kesmez.” (39/53,56) “Allah’a iman ederek teslim olanlar en güzel kulpa yapışanlardır.” (31/12) “Allah’a ve Rasulüne çağırdıkları zaman inananların sözü “işittik ve itaat ettik” demeleridir.” (24/51) “Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.” (48/10) “Allah’ın sınırlarını koruyanlara cennet müjdelidir.” (9/112) “Allah’ın dostu, “Allahı’ın yoluna (insanları) hikmetle güzel öğütle davet eder.” (16/125)

Allah’ın muhsin ve salih kulunun başına ister bela ve musibet gelsin, isterse nimetlere garkolsun o her iki durumda da şekur duruşunu bozmaz. İki durumun da imtahan vesilesi olduğunun şuurundadır. Onun için isyan etmez, itaatini/bağlılığını bırakmaz. Belalara sabr, nimetlere şükreder. Darlıkta isyan eden bollukta azanlardan olmaz. Her iki halin de Allah’tan geldiğini, şükreder mi yoksa küfreder mi tercihi ile karşı karşıya olduğunu bilir. Hz. Eyub ile Hz. Süleyman, onun için teslimiyetin timsalidirler. Bu durumlarda imtahanını açık alınla sınıfı/dünyayı geçenlere Allah kendi katında fazlasıyla ihsanından, fazlından, kereminden verir. (14/7 - 4/47 - 64/17) “Bela ve musibetlere dayanıklılık gösterenleri yakinen iman edenleri Yüce Allah onları ‘kurtuluş’la müjdeliyor.” (2/155,156)

İnsan yaratılıştan günah işlemeye meyilli bir varlıktır. Günahı, inkar edenler işlediği gibi iman edenler de işleyebilirler. Aradaki fark; inkar eden bataklığa saplandığı için sınırlarda onun için söz konusu değildir. Dünyada sorumsuzca bir müddet sefasını sürdürür. Ancak mü’minin durumu bundan çok farklıdır. Her şeyden önce mü’min Allah’ın birliğine inanan ortak koşmaktan uzak durur. O’nun yasaklarına boyun eğeceğine verdiği sözünün arkasında mümkün olduğunca --imani derecelerine göre- durur. Buna rağmen günahlardan beri değiller. Günah işledikleri vakit “Allah’ın sevap ve cezasını hatırlarlar, hemen (gerçeği) görürler.” (7/201) Bir pişmanlıkla Allah’tan af dileyerek eski temiz haline dönmeye gayret ederler. Adem’in kıssasında da açıkça bu durum cereyan etmiştir. Adem, hatasını anlayıp Allah’tan özrünü dilerken, şeytan gerçeğe yanaşmayıp kibirlenmiştir. Burada mü’min işlediği günah için kendisini Allah’ın kapısına atıyor! Yakarıp yalvarıyor kendi affı için. Bundan emindir ki Yüce Allah tevbeleri kabul edendir. Tevbe kapısının da sürekli açık olduğunu bilir. “Eğer Allah kendisine varacak kapıyı kapatmış olsaydı yeryüzünde canlı kalmayacaktı.” (16/61)

Yüce Allah’ın kendi kullarıyla diyaloğunun sürekliliği için tevbe kapısını her durumda açık bıraktığının hikmeti, günah işlemeye meyilli olduğu kadar dönüş yapmaya, hata da diretmemeye de meyilli insan unsuruna defalarca şans tanımasıdır. Tevbe kapısı her zaman ve herkes için açıktır. Allah; “durumlarını düzeltmeleri için, Allah’a yalvaranları affedeceğini vaad ediyor.” (2/160) “Tevbe edenleri ve temizlenenleri seviyor” (2/222) Hiçbir duanın karşılıksız kalmayacağı (2/186) yeterki tövbe edenler tövbelerinde samimi olsunlar ve “kesin tövbe” ile tövbe etsinler.

Halis kul bir biçimde havasına uyup işlediği günahtan “nasuh bir tövbe” ile kalbini karartılardan kurtarır, Rabbine döner, günah yarasına tövbe merhemini sürer ve o husustaki açıklarını böylece kapatır. Samimi tövbenin dışa yansıması olarak daha önce işlediği günah(lar)ın bırakılması ve yerini salih amelle doldurmasıdır. Bu durumda Rabbine makbul bir kul olarak   döner.” (6/54 - 25/71) Tövbenin kalbten ve kesin olmasını, bu konuda samimi olmasını ister Yüce Allah.” (66/8 - 11/90) Bu teslimiyetin yanında tövbenin kabulü içinde ayrıca dua kaçınılmaz bir başvurudur. (2/128,199 283, 286)

Bir müslümanın tövbesi, her zaman bir günah işlediğinin sonucu değildir. Aynı zamanda tövbe ve dua etmek, Allah’la olan açık kapıların işlerlik sağla(n)ması, canlı tutulması, buluşmanın tazelenmesi gibi önemli bir boşluğu dolduruyor. Ümmetinin masum önderi Hz. Muhammed; “günde yetmiş kez tövbe eden” bir peygamberdi. Günahları mı vardı onun? kesinlikle. Allah’ın sevgilisi, mahbubu O’nun koruması altında olan Hz. Peygamber’in tek hedefi: “Allah’a şükreden bir kul olmak”tı.

Allah-insan diyaloğunda çıkan sonuç şudur kanaatimce: Kul ‘vesilesiz’ Rabbi’ne sığınmak iken, Rabbin de kulunu merhameti ve bağışı alanına almasıdır. Başka bir ifadeyle; kula düşen acz içinde dua, Rabbe yaraşansa kabul ve icabettir. (2/186 - 40/60) Aslında ibadetlerin tümü bir dua mahiyetindedir. Dualar da tamamıyla ibadettir. Hz. Peygamber duayı “ibadetin özü” olarak nitelendirmiştir.

Bir mü’minin dünya hayatı, kendisini ne tam güvende hissedip Allah’ın emir ve nehiylerini hafife alacak ne de tamamıyla umudunu kesip günah bataklığına saplanarak boş verecektir. Umud ile korku arasında hayatını idame etmelidir. Yüce Allah kendi dostlarının dualarını bizlere şöyle bildiriyor: “Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden infak ederler” (32/16) Yüce Allah kendi salih kullarının ağırbaşlı, vakur, sabırlı ve her şartta Allah’ın kendilerinden istediğine göre (hikmetle) hareket etmelerini diliyor. Yüce Allah’ın bir sıfatı ‘muhsin’dir. (Kamil) kullarının da muhsin olmalarını istiyor. Bu üst makamı Hz. Peygamber şöyle tanımlıyor: “İhsan, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir, her ne kadar siz O’nu görmeseniz de O sizi görüyor.” Bu şuur, İslam’da ahlakın temelidir. Aslolan kalplerin Allah’a yönelmesidir, bir bakıma manevi eğitimdir. Hz. Peygamber ümmetinin bir örneği olarak böyle yüce bir ahlaka sahiptir. (33/21 - 68/4) “Alemlere rahmet olarak gönderilen” (21/107) Hz. Peygamber, “gönderiliş amacını”, “güzel ahlakı tamamlamak” olarak bildiriyor bizlere. Makamların en yükseği olan “makam-ı mahmud (övülmüş makam)” (17/79)’a yükselmiştir. Allah’ı dost edinmek Allah rasulüne itaat etmekle gerçekleşir. (4/80 - 3/31) itaatin de amelde kendisini izhar etmesi ile olur.

Dost ve dostluk, varoluş amacının tutunduğu önemli unsurlardan birisidir. Bu unsuru hayat serüvenimizde gerçekleştirirken dinin her alanında ‘vasatı yakalamak’la mükellefiz. İslam dinine mensup olmak önemli olduğu kadar ‘gerekli amel’de ifrat ve tefrite kaçmamak da o kadar önemlidir. ‘Allah, kendi katında geçerli saydığı din olan İslam’ı, vasat bir dindir.’ Mensuplarını da insanlara şahid (örnek) olmaları için vasat bir ümmet kıldı. (2/143) Bir müslümanın gerek tabiatla, gerek insanlarla ve gerekse insanı en güzel bir şekilde yaratan, onu yeryüzünde halife kılan, irade, konuşma ve bilgi bahşeden Yüce Allah’la girişeceği diyalogda vasatı yakalaması şarttır. Allah ile insan arasındaki bağa ne bütünüyle kendi alemine dalıp dünyadan el etek çekmesi ve ne de çok akılcı davranıp ibadetlerini şeklin ötesine taşımadan sürdürmesidir. Burada vasat yolun, Allah’ın kendi kulunu sevmesi demek ona büyük ikram ve lutufta bulunması (Bela ve musibetlerde kimi zaman lutuf olabiliyor. İnsan bunu bilemez) iken; kulun Allah’ı sevmesi ise Allah’a bütün benliğiyle yakınlaşma arzusundan huşu ile gerçekleştireceği ibadetleridir. Bunun karşılığında Allah’ın vereceği mukafat hiç şüphesiz ihsandır. (55/60)

Allah kullarını kendisine yaklaştırmak için imandan sonra yeryüzünde yapacakları her iyi ameli bir vesile kılmıştır. Kulundan ise kendisine yakınlaşması için bu vesileleri arayıp bulmasını istiyor. (5/35) Cihad, salih amel, kurban vermek gibi eylemler Allah’a yakınlaşmak için birer vesile kartlarıdır. Bu kartları elde etmek ve kullanmak dost adayının önce tercihine sonra gayretine kalmıştır. Allah, iman eden kullarını kendisine nazik bir davetiye ile icabet edilmesini istiyor: “İman edenlerin, Allah’ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalblerinin ‘saygı ve korku ile yumuşaması’ zamanı gelmedi mi?” Allah’ın davetine -kalbleri katılaşmadan- koşa koşa icabet etmek her mü’mine düşüyor.

“Allah ile dostluk nasıl kurulur?” sorusunun cevabını en mükemmelini Kur’an veriyor özlü bir ifadeyle: “Allah’ı hamd ile gece ve gündüz tesbih ederek” (3/41 - 15/98 - 56/96) Dost ile birlikte olmanın en etkili ve kolay yolu ZİKRULLAH’tır.

Samimi bir teslimiyetten sonra kul Dostu tarafından ne ile deneniyorsa denensin dilinden ve kalbin düşürmeyeceği şu iki mısranın muhtevasıdır.

“Gelse Celalinden cefâ, yahut Cemalinden vefâ;

İkisi de cana safa, lutfun da hoş kahrında hoş”

Selam ve Dua ile...

          Kardeşiniz

Vahdettin EDEBALİ

 


 

DOST İSTERSEN ALLAH YETER

 

Dost, denince inasın derinden etkileyen, gönlüne hoşnutluk veren kavramdır. Dostunuza hafif bir tebessümünüzü bile ona yansıtmak insanı manidar eder. Dostluklarınızı bu şekilde sağlam temeller üzere inşa edersiniz.

Nasıl ki kalıcı dostluklar Allah rızası için ve çıkarsız olunca süreklilik gösterir. İşte bu surette cereyan eden dostluk fani alemde devam ettiği gibi bu dostluk mezara kadar dahi insanı bulur.

Dost, insanın hoşlandığı samimi olacağı...

Dost, duyguların paylaşılacağı...

Dost, seveceği ve sevileceği görüşte bir insandır. Gerçek dostluk kalıcı dostluklarda var olandır. Dost kazanılır, kaybedilmez. Dostluk yaşanılır, unutulmaz.

Başlangıç itibariyle anlatmak istediklerim bundan ibaret değildir. Çünkü asıl mevzuu yazmış olduğum başlıkta gizlidir. Ama bir üst satırda ki yazdıklarım ise kaale alınmayacak derecede yalan ve yanlış olduğuda bilinen şüphesiz gerçektir.

Kul ile Allah arasındaki pekişen dostluk nedir? ve Beni Yaratana ne kadar yakınım? Ben burada ikinci soruyu bir nevi kendime soruyorum. İsterseniz bu yazacaklarımı okuyacak okurlar inşaallah sizlerde kendi kendinize sorarak cevabınızı zihninizde tutun ya da bir yere not ediniz. Bakalım benim fikirlerimle sizlerin fikirleri hangi doğrultuda yol alacak?..

Öncelikle hiç kimse Allah’tan başka bir şeyi sevemez ve ondan başkasını mevla ve dost edinemez. Dost olarak Allah yeter. Kısacası dostluğun ilk başlangıcı tanımakla başlar. İşte o zaman kulun en tatmin olduğu durum budur. Yani O’na ilk adımı tanımasıyla hisseder. O’nunla konuşabilmesi, O’nu tanıması ve O’nun derinliklerine inebilmesi dostluğun bu noktada pekişmesiyle kul Rabb’ine yakınlık duyar. Peki biz bu yakınlığı nasıl yapabiliriz? Tabii ki çok açık ve net şekilde ortada. Bizleri refahaa, kurtuluşa ve en önemlisi de asr-ı saadete kavuşturacak olan Kur’an-ı Kerim’i okumak onu yaşamakla olur. Rabbi tanımamız, O’nu okumamız ve O’nu anlamamız ancak onu yaşamımıza aktarmakla olur. Aynen insanı dostla dostluğa başlangıçta ki gibi...

Unutmayınız ki bizler beşer olarak Rabbin yanında çok aciziz. Çünkü Allah’ın lutfu ihsanı o kadar geniş ki insanoğluna binbir çeşit nimetler sunmuştur. Eğer beşer olarak yaptıklarımızla hesaba çekileceğimizi düşünüyorsanız bir adım daha atarak Rabbimize yakın olmaya çalışalım. O’nu daha iyi anlamak için Kur’an-ı Kerim’i sadece okumakla yetinmeyip, içindeki bize anlatmak istediklerini mealen düşünmemiz gerekiyor. Hatta yaşamımızla bütünleştirerek kendimizi huzuru mahşerde alnı ak olarak bulunmuş olacağız.

O halde kul ile Allah arasındaki dostluğu bu şekilde gerçekleştirmemiz muhakkak ki mümkündür. Eğer bu dostluğu Rabbimiz’den (haşa) esirgeyip bu kulluk görevimizi O’ndan men edersek, O’nun karşısına ne yüzle çıkacağız. Soruyorum ne yüzle?..

İnşaallah Rabbim bizleri O’nun yolunda olan, kulluk görevini esirgemeyen ve de O’na daha yakın olan insanlardan eyler. (Amin)

Beni yaradana ne kadar yakınım? Öncelikle bu duyuru Anadolu’da Vakit Gazetesi’nde yayınlandıktan sonra hep düşünüp durdum. Ve ben hep kendimde bu soruyu kendime sorma yargısına vardım. Doğrusu beni yaratana ne kadar yakın olduğumu veya uzak olduğumu bende bilmiyorum. Çünkü O’nun karşısında ben kendimi o kadar aciz hissediyorum ki bu kelimelerle ifade etmek çok zor. Her zaman karmaşık duygular arasına gizleniyorum. Kendime yaptığım her işten acaba diyorum. O’nun rızasına nail olabilmek için yaptıklarımda bir eksiklik var mı? diye... Yine de bur yargılar içerisinde bocalayıp kalmış olsam da ben yine her zaman O’nun için en iyisini yapıyorum ve ölene dek de yapacağım. Özellikle de O’na her yakarışta, dualarımda O’nun rızasını gözeterek ümitle ve sabırla bekliyorum. Kısacası gerçekler hiçbir zaman gözardı edilemez. Çünkü o gerçeklik sadece bizi Yaratan’da mevcuttur. O’nu dilimizden düşürmediğimizde, O’nun için yüreğimiz çarptığında, O’nun için eller semaya açıldığında ve gerçeklik O’nda var olduğu müddetçe şüphesiz zafer Allah’a inananlar da sürekli olacaktır.

Sözün özü tektir ve bizleri yaratandır. O’da bize en yakındır. O halde bize bir tek dost var O’da ALLAH’tır.

Allah yar ve yardımcınız olsun.

Halise CAN

 


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR

 

Biz, Allah’ı ne kadar tanıyorsak onu o kadar seviyoruz demektir. Sevgimiz kadarda Allah ile bir dostluğumuz vardır. Çünkü biriyle dost olmanın ilk koşulu; tanımak ve sevmektir. Sadece tanımak yetmez. fieytanı tanımamıza rağmen, onunla dost değiliz. Çünkü aramızda sevgi bağı yoktur. Huyunu suyunu bilmediğimiz birisinin ne şerrinden emin olabilir ne de ondan bir yardım bekleyebiliriz.

Aynen öyle de önce Allah’ı tanımamız gerekir. O’nu tanıdıkça O’na olan sevgimiz artacak ve aramızdaki dostlukta gelişecektir. Aramızdaki dostluk diyoruz; çünkü dostluk tek taraflı olmaz. Biz birisini kendimize dost edindiğimizde eğer o, bu dostluğu kabul etmiyorsa dostluk gerçekleşmemiş olur. Çünkü dostlar birbirlerinin koruyucularıdır. Eğer bizi zor zamanda yüzüstü bırakacaksa biz, ona nasıl “dostum” diyebiliriz?

Allah’ın 99 ismini bilmeyen, onun ne kadar merhametli olduğunu, bizi ne kadar sevdiğini, tabiri caizse bizi cennete koymak için bahane aradığını, kullarının tövbe etmesine, çölde devesini kaybettikten sonra umutsuzca bir ağacın altına girip ölümü beklerken birden devesini karşısında bulan ve sevinçten, yanılarak ey Allah’ım sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim” diyen adamın sevinmesinden daha çok sevindiğini, insanların hizmetine tüm evreni amade ettiğini bilmeyen birisinin Allah’a olan sevgisi ne kadar olacaktır? Elbette çok az olacaktır.

Bediüzzaman Said Nursi bu gerçeğe şöyle işaret eder: “O’nu tanıyan zindanda dahi olsa bahtiyar, O’nu tanımayan sarayda dahi bedbahtır.” Kul, Rabbini ne kadar tanırsa onu o kadar sevecektir. Sevginin getirisi de ancak dostluk olabilir. Peki Allah’ı nasıl tanırız?

Allah’ı tanımak öyle zor birşey değildir. Gözümüzü gönlümüzle birlikte açtığımızda karşımızda göreceğimiz herşey bize Allah’ı tanıtacaktır. Bu uçsuz bucaksız kainat bize ‘yoktan Vareden’i göstermektedir. Çünkü bu kadar büyük bir varı ancak çok güçlü, kuvvetli, kudretli bir var’ın varetmesi gerekir. Güneş sistemi, galaksiler, gezegenler, uydular kısacası evren her varıyla bize büyük bir varı işaret etmektedir. O var da Allah’tan başka kim olabilir ki?

Kainatta öylesine güzel bir düzen var ki, eğer gözlerimiz yuvasına bağlanmayıp hapsedilmeseydi bu düzen ve ince sanat karşısında dayanamaz, yuvasından fırlardı. Çünkü bu düzen ancak ve ancak bu kadar düzene girebilir! Kainattaki herşey görevlerini öylesine titizlikle yerine getiriyorlar ki, rablerine karşı öylesine itaatkarlar ki, bizi görevlerimizi yerine getirmediğimiz için utandırmaktadırlar.

İki var için -Adem ve Havva-  milyarlarca varlık varedilecek ve bu var, kendisini varedeni tanımaycak, var saymayacak! Bu ne garip bir şeydir? fiu kainattaki herşey bizim için varedilmedi mi? fiu güneş, ay, yıldızlar, bitkiler, hayvanlar ve şu cansız taşlar, hepsi biz insanoğlu için yaratılmadı mı?

Kendi bedenimiz Allah’ı tanımamız için en büyük ve bize en yakın delildir. Biz bir zamanlar neydik, ne olduk, ne olacağız? Niçin yer, niçin içeriz? Bu havayı nasıl, niçin teneffüs ederiz? Hayal alemi, ruh, düşünce, fikir, akıl, sevgi nedir? Kan dolaşımını sağlayan, bizi düşünmeye çeken güç nedir? Uyuduğumuz zaman şu ölen bedenimizi kim bir daha diriltiyor?.. Bu soruları cevapladığımız zaman göreceğiz ki her cevap Allah’a çıkmaktadır.

Görüldüğü gibi Allah’ı tanımak öyle zor birşey değildir. Çünkü her varlık Allah’a giden bir yoldur. Allah’ı tanıdıkçada O’na olan sevgimiz artacak, sevgimiz arttıkça da dostluğumuzda artacaktır.

?

Dikkat edin! Allah dostlarının üzerine ne bir korku ne de bir üzüntü vardır.

 

Murat PATAK


 

DOSTLUK

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adı ile

Hamd, sena ve övgülerin en güzeli, ezelde ve ebedde var olan, lutfuyla kainatı ve bizleri ve yaratıp var eden, sayısız nimetlerle yaşatan ve rahmetiyle doğru yolu gösteren Allah(c.c.)’a mahsustur.

Salat ve selam da, alemlerin Rabbi tarafından sevilen, insanların ise tanıyıp, idrak edebilme nisbetince sevebildikleri efendimiz, önderimiz, rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya, aline, ashabına ve onun yolunu izlemey çalışan ümmeti üzerine olsun...

Dostluk, samimiyet ve sevgiye dayalı bağlılık demektir. Dostluk kavramı düşüncelere göre çeşitli görevler üstlenir. Örneğin bir zalimle dost olabilmen için o zalimin zulmüne destek olmalısın veya sessiz kalmalısın ki zalimle dostluğun bozulmasın. İnsanlarla dostluk kurulabileceği gibi şeytanla da dostluk kurulabiliyor. Maalesef günümüz insanların çoğunluğu ilahi hükümlere sırt çevirip şeytanın sevdiği ameller işleye durmaktadır, bu da fieytan’la dostluk demektir.

Dostluk kavramı İslam’i çerçevede büyük önem taşıyan bir kavramdır. Öyle ki dostluk olmadan ne kardeşliğin kabul edildiği, ne cemaatin oluşabileceği, ne vahdetin olabileceği, ne devletin olabileceği ve ne de imanın sahih olabileceği bilinmektedir.

Müslümanın müslümana dostluğu, Allah-u Teala ile dostluğun bir parçası olmasından dolayı konuyu ortak olarak almak gerekmektedir. Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır. “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirinin dostudurlar.”(Tevbe 91) Mü’minler, mü’minleri bırakıp kafirleri dost edinmesinler, kim böyle yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur. Ancak onlardan sakınma haliniz müstesna, Allah size kendisinden korkmanızı emreder. Nihayet dönüş Allah’adır. (A. İmran-28) Allah düşmanlarını sevmek mü’minlere yakışmaz, zaten kafirlerde mü’minleri sevmezler; “Ey iman edenler sizden olmayanı dost edinmeyin, onlar sizi şaşırtmaktan geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler, öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür, size ayetlerimizi açıkladık eğer düşünürseniz. (A. İmran-118)

“Kafirlerde birbirinin dostudurlar.”(Enfal-73) buyruğunda mü’minlere bu haberler hatırlatılmıştır.

Bir başka ayeti kerime de “Ey iman edenler, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin.”(Nisa-44) Peygamberimiz ise konu ile ilgili şöyle buyurmaktadır. “İnsan dostunun dinindendir. Bundan dolayı dost edineceği kimseye dikkat etsin.” (Riyazus-salihin) “İnsan sevdiği ile beraberdir.” (Müslim birr-161) fiayet mü’minler birbirleriyle dostluk kurmazsa ne olurdu. Allah-u Teala şöyle buyuruyor bununla ilgili olarak: “İnkar edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dostluk kurmazsanız, yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgunculuk çıkar.”(Enfal-73) Günümüz durumuna baktığımız zaman mü’minlerin dağınıklık ve dostsuzluğundan dolayı kafir ve zalimlerin dünyayı nasıl talan edip fitne fesat çıkardıkları gözümün önündedir.

Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Dost olarak Allah yeter. Dostluklar Allah rızası için ve çıkarsız olursa sürekli olur. Bir mü’minin genel olarak bütün mü’minlere dostluk göstermesi sünnettir. Ayrıca fert olarak her mü’minin en çok sevdiği, bağlandığı dostları, arkadaşları da bulunur. Hz. Muhammed (s.a.v.) ile Hz. Ebu Bekr (r.a.) arasındaki dostluk gibi...

Konuyu geniş bir şekilde ele alacak olursak Allah-u Teala ile dostluğun kurulabilmesi çeşitli kurallara uymak gerekmektedir.

Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Nefsi günahlardan korumak

2. Allah’ın korkusuyla günahlardan korunmak

3. Günahta ısrar etmemek

4. Kulun Allah’ın emirlerine sımsıkı sarılması ve yasaklardan şiddetle kaçınması

5. Bütün dini ve ahlaki ödevleri yerine getirmen din ve ahlakın sakıncalı bulduğu tutum ve davranışlardan korunmaktır.

6. Allah’ın sevgisini kaybedecek işlerden sakınmak ve uzaklaşmak

7. Büyük günahlardan sakınmak, uzaklaşmak, küçük günahlarda ısrar etmemek, farzları eda etmektir.

Ayeti Kerimede Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Mü’minler o kimselerdir ki Allah zikredildiği zaman kalpleri ürperir. Allah’ın ayetleri okunduğu zaman imanlarını kat kat artırır ve sadece Rablerine güvenirler, onlar namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar. İşte gerçek mü’minler onlardır. Onlar için Rableri katında dereceler, mağfiret ve güzel rızık vardır. (Enfal 2-3-4)

8. fiüpheli şeylerden sakınırlar. Rasulullah (s.a.v.) bununla ilgili şöyle buyurmaktadır: “Helal belli, haram bellidir. Fakat bu ikisinin arasında şüpheli şeyler vardır. fiüpheli şeylerden korunan, dinini ve ırzını temiz tutmuş olur. fiüphelere düşen, harama da düşer. Nasıl koruluğun kenarında koyun otlatan çobanın koyunlarının her an koruluğa düşme ihtimali varsa şüpheli şeylerden korunmayanın harama düşme ihtimali de böylece büyür. Haberiniz olsun ki her hükümdarın koruluğu vardır. Allah’ın korusu da haramlardır. (Kütüb-i Sitte)

9. Onlar gaybe inanırlar, Ahireti görmedikleri halde peygamberimizin ahiretle ilgili verdiği bütün bilgilere inanırlar.

10. Namazı dosdoğru eksiksiz ve huşu içinde kılarlar

11. Malları olduğu zaman zekatını ve sadakasını verirler.

12. Peygamberlere ve daha önce gelen peygamberlere ve indirilen kitaplara iman ederler.

13. Verdikleri sözlerine sadık kalırlar ve sözlerini yerine getirirler.

Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.” (Mü’minun-9) Peygarberimiz (s.a.v.) “Söz verip sözünde durmamayı münafıklık” alametlerinden saymıştır.

14. Allah’ın dostları sabırlı olurlar. Hayatın her alanında sabırlı olurlar. Sabır ise yapılması gerekeni tam zamanında yapmak, ne geri ne ileri gitmek şeklinde anlayabiliriz. Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de sabırla ilgili şöyle buyurmaktadır:“Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Yoksa başarısızlığa düşersizin. Gücünüz gider. Sabredin. fiüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal-46) Bir başka ayatte ise şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman eden kullarım, Rabbinizden korkun. Bu dünya hayatında iyilik yapanlar için ahirette iyilik vardır. Allah’ın arzı geniştir. fiüphesiz sabredenlere mükafatları hesapsız olarak ödenecektir.” (Zümer-10)

Müslüman hasta olduğu zaman sabırlı olur. Günahlarına kefaret olduğuna inanır. Rasulullah Efendimiz:“Bir Müslümana eziyet veren herşey onun için bir sevabın yazılmasına bir günahın af edilmesine vesile olur. Hatta ayağına batan bir dikende bile. İmam Malik şöyle bir hadis rivayet eder: Rasulullah Efendimiz şöyle buyurmuştur: Bir kul hastalandığı zaman Yüce Allah ona bir melek gönderir. Kendisine gelen ziyaretçilerine neler söylediğini dinlemelerini buyurur. Eğer hasta hastalığından dolayı Allah’a şükrederse ve hamd-u senada bulunursa o melek bunu Yüce Allah’a bildirir. Yüce Allah her şeyi daha çok bilendir. Kuluma söyle, onun günahlarını affettim. Eğer onu vefat ettirirsem cennetime koyarım, eğer onu şifaya kavuşturursam etinden daha iyi et, kanından daha iyi kan veririm.”

15. Allah Dostu olmanın bir başka vasfı da öfkemizi tutmaktır. Bir kişinin Allah’a dost olabilmesi için öfkesine hakim olması gerekir. Ancak öfkelerine hakim olanlar Allah’a dost olabilirler. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: İntikamını almaya kadir olduğu halde öfkesine hakim olan kimseyi Cenab-ı Allah kıyamet günü bütün mahlukatın huzurunda çağırır ve dilediği huriyi almakta serbest bırakır. (Tirmizi) Bir başka hadis-i şerifte ise Efendimiz şöyle buyurmaktadır:“İntikam almaya gücü yettiği halde öfkesini tutan kimsenin kalbini Yüce Allah emniyet hissi ve iman ile doldurur. (Ebu Davud) “Sizden biri öfkelendiği zaman, ayakta ise otursun, oturuyor ise yatsın” buyurarak öfke anında nasıl hareket etmemizi tavsiye etmektedir. Yine başka bir sözünde “Öfke şeytandandır. fieytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateşi ise su söndürür. Sizden biri öfkelenince abdest alsın.” (Ebu Davud) gibi tavsiyeler buyurmuştur.

16. Allah’a dost olabileceklerin diğer bir vasfı da “günahlardan hemen vazgeçme ve Rablerinden af dilemeleridir. Allah’a dost olan kul Rabbinin devamlı kendisini gördüğünü bilir. Bu ihsan derecesidir. İhsan ise Allah’ı görüyormuşcasına ibadet etmektir. Bu sebeple Allah’u Teala’dan bağışlanmaktan başka çaremiz yoktur.

 

Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Ey Rabbimiz, biz iman ettik, bizim günahlarımızı affet ve bizi o (cehennem) ateşinin azabından koru”, diyenler sabredenler, sadıklar (Allah’a) boyun eğenler, mallarını Allah yolunda harcayanlar ve seher vakitlerinde Allah’tan af dileyenlerdir.”(Al-i İmran-16,17) Ayetten şu anlaşılıyor, Allah’a dost olan kul günah işlemeyen kul değil, günahta ısrar etmeyen ve hemen hatasını anlayıp af ve mağfiret isteyendir.

17. Adil olmak, Adaletle hükmetmek, kendi yakınlarının aleyhinde bile olsa adaletten uzaklaşmamak”Allah’a dost olanların en belirgin özelliklerindendir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler, Allah için adaleti ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir kavme olan kininiz sizi adaletli olmaktan alıkoymasın. Adaletli olun. Çünkü o takvaya en yakın olandır. Allah’tan korkun. fiüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

18 Allah’a dost olanların bir diğer vasfıda ALlah yolunda cihad etmektir. Cihad ise amellerin en sevaplısıdır.

Allah dostlarının vasıfları bununla sınırlı değildir. Bu yazımızda sadece yukarıda yazdıklarımızla yetindik. Yazımıza son verirken Allah’ın bizi yukarıda anlattığımız vasıflarla vasıflandırıp ve o vasıfları hayatımıza yerleştirerek, peygamberler, zahidler, alimler ve şehidler gibi yaşamayı niyaz ederek konuyu bitiriyorum. Allah’ın rahmeti bereketi üzerimize olsun. (Amin)

Mehmet ALPTURAN


 

EN ZİRVE DOSTLUK

 

Allah ile dostluk kurmak üzerine yazarken, malzeme olarak hayatta payıma düşen yaşanmışlıklarımdan faydalanmaya çalışacağım, mümükn olduğunca. Genel kabulleri ya da kitabi yargıları kullanarak yazmak daha kolaydır ve şüphesiz daha gösterişli cümleler serecektir ortalığa, lakin muhatapta oluşturacağımız kuru bir beğeninin ötesine geçmeye talip isek en güzeli yaşayarak tescillediğimiz ve kendi dünyamızın gerçekleri olmaya hak kazanmış materyallerden yola çıkarak yazmaktır.

Allah ile kurulan dostluk, insan kendi hatalarını kabullendiği ve olumsuzlukları Allah’a yükleme kolaycılığına kaçmadığı sürece bozulması mümkün olmayan bir dostluktur. Allah ile dostluk kurmak zor olmasa gerek, lakin bu dostluğu yaralamadan idame ettirebilmek sanırım işin püf noktası. Bu dostluğa atılan adım bazen hayranlıkla dudaklarımıza götürdüğümüz bir çiçeğin çanak yapraklarıdır. Yalnızken söyleşme arzusunu biriyle, ta yüreğimizde hissettiğimizde, yanı başımızda O’nu buluruz ve bu diyalog dostluğumuzun çatısını çatar. Lakin büyük bir hayranlıkla dokunduğumuz çiçek solduğunda, bu soluşun O’nunla olan dostluğumuzu bitirici bir yer edinmesine izin vermemeliyiz bu süreçte. Çiçek örneği hafif gibi algılanabilse de ilk bakışta, hayatımızdaki olumlu olayları takip eden olumsuzlukları resmetmesi açısından ilk aklıma gelen bu oldu. Hayat omzumuza taşınması güç ağırlıklarla bastırdığında bu dostluğu bozup faturayı yada suçu Yaradan’a yüklemek hayatta düşülen hataların en berbatı belki de. İnsanlar karşısında da düşülür bu hataya ve bu mazur görülür bir yan bulmak mümkündür, lakin yaratıcıyla ilişki söz konusu ise bu hata azımsanamaz ve faturası da bu eşsiz dostluğun yaralanması yahut bozulması olur. İnsan kendini, geçmişini ve hatalarını gözönünde bulundurabiliyorsa sorumlu ortadadır ve her halukarda insan başına gelenleri kendi eliyle hazırlamıştır, sonuç olarak hiçbir dünyalık kayıp -maddi ya da manevi- Allah’la dostluğumuzu bozacak kadar cüretkar olmamalıdır.

Allah’la dostluk kurabilmek için en güzel fırsatlar, en önemsemediğimiz dünyalıkların kaybından doğan boşluklarda aranmalıdır. Yüce Yaradan ile dostluğun zirvesinin yakalanabildiği en güzel zamanlar, O’ndan gayrı her şeyin hayatımızdan çekip gittiği, O’ndan gayrı tutunduğumuz herkesin bizi terkettiği anlardır. Etrafımızdaki her şeyin bizi yüzüstü bırakma eğilimini bünyelerinde taşıdıklarını görüp, uzandığımız her dal kırıldığında kırılma ihtimali olmayan gövdeye sarılma anıdır. İşte tam o zaman, yapılan iyiliklerin karşılığını görmediğimizde ve yüz döndüğünde sevdiklerimiz, işte o an bir dostluğun, en yüce dostluğun doğumunu müjdeleyen müthiş sancılarıyla gülümseriz eşyaya. Ve acının en katmerli anında içimize doğumu gerçekleşen kutsal dostluğu sarıp sarmalarız imanla ve yatırırız yürek beşiğine, sabır ve aşk ve ümit Allah ile dostluğumuzu çabucak büyütecek besinlerdir. Gerçek kaybedişleri yaşamadan en büyük kazanımlardan biri olan Allah’ın dostluğunu kazanmak çok da mümkün görünmüyor. Sabır bu dostluğun yorganı olup, kışlara karşı korur onu.

İnsan zaman zaman geleceğe dair bir takım hayaller kurar ve dileklerde bulunur, artısını eksisini tartamaz, istediği o an. Ve gün gelir tahayyüllerimiz bizi bulur ve o zaman, o dilediğimiz zaman, bu dileklerin peşine düşüp getireceği olumsuzlukları göremeyişimize hayıflanırız. Kendimizde suç bulduğumuzda bizdeki eksiklik duygusunu tamamlayan dost’a yöneliriz. Ve dostluk kurulur, kurulmuş ise perçinleşir. Bu dostluk sizi öyle bir hale getirir ki, başkaları sizin kaybedişlerinize ağıtlar yakarken siz bu kaybedişleri kutsarsınız. Çünkü bu kaybedişler sizi kaybolmayacak Dost’a sunmuştur. Bazen acıların koynunda ODost’la güllük gülistanlık yaşarken, size şüphe oklarını gönderir dışardakiler ve aklınızı hedef alırlar. Bu diğerleri, ile kastettiklerim genel kabuller, müeller, olması gerekenlerdir -belki gül bahçenize kastederler, bir gece yarısı Allah’la kurduğunuz, gözyaşıyla suladığınız bu dostluğa edilen kasdın ayırdına varıp, akla saplanan şüphe okların bir secdede bırakırsınız. Ve kendini dünyanın genel geçer işleyişine kaptıran insanlardan etkileniş, kendinizi yiyip bitirmelerinizi tövbe suyuyla yıkar ve yeniden yaratılırsınız bu dostluk sayesinde. Allah’la dostluğu diri tutmak, her gecede, her seherde dahası her secdede yeniden yaratılmaktır, geçmişten azade olarak hem de. İşte bu müthiştir. Günahlardan azad olmaktır, geçmişten azade kılınmak. Ve bunu anlamamakta ısrar edenlere dudak kenarlarınızdan ufak gülümseyişler yollarsınız. O’nun dostluğuyla kışın yağmur yersiniz, hastalık ihtimalini akla getirmeden. İşte özgürlük budur. Uykuları terk edersiniz. Ve felaketin en koyusunda Allah’ın dostluğuyla gülümsemelerin en sahicisi yollanır eşyaya. Herşey fani, O baki o dem anlaşılır, hissedilir zira. Bu dostluğu büyütmektir. Allah’la dost olabilmek için hataların gerçek fatura adresinin kendi benliğimiz olduğu iyice öğretilmelidir kendimize.

Not:Eleştirilerinizi ve önerilerinizi bekliyorum.

Işıl YANDAK

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULUR?

 

Dostluk; bir veya birkaç kişiyle karşılıklı, sevgi, saygı, duygu, düşünce, heyecan ve ruhunda gelişen diğer tüm sarsıntıların paylaşılmasıdır.

Dost; söylendiğinde insanın içini rahatlatan, hayatı daha kolay kılan kelime.

Bazen gerçekt dostu bulmak zordur. Belki de bazen değil çoğu zaman zordur gerçek dostu bulmak. Birçok insan yalnızlıktan, dostu olmadığından yakınır. Koca dünyada birçok insan kendini yalnız hisseder. Aslında gerçek dost her zaman yanımızdadır, bizimle her yerdedir.

Evet, büyük yaratıcıdan, Allah-u Teala’dan bahsediyorum. Gerçek budur: “Dost istersen Allah yeter!”

İnsanlar dostluk kurabilmek için, önce O’nu tanımalı, O’nun fikirlerini kavramalı, O’nunla konuşmalıdır.

Peki Allah ile tanışmak, konuşmak, fikirlerini bilmek mümkün müdür? Tabii ki mümkündür. Bu mümkünlük Allah’ın kuluna seslendiği, fikirlerini kullarına açıkladığı, yüce kitabı Kur’an-ı Kerim ile olur. Kur’an-ı yalnız okumak değil, anlamak, her kelimesini düşünmek, anladığımızı hayata geçirmek, Kur’an-ı Kerim’i yaşamak Allah ile dostluğun başlangıcıdır. Nasıl ki hayatımızda dostlarımızla ilişkilerimizi daha iyi yapmak için dostlarımızın dostlarıyla da yakın ilişkiler kurup, onları da tanırız, işte Allah’ın yakın dostlarını tanımalı, Allah ile dostluğumuzu pekiştirmeliyiz.

Allah’ın en yakın dostu olan Allah Rasulünü yani Hz. Muhammed’i tanımalı, yaşantısını öğrenmeli, Allah ile nasıl dost olduğunu görmeliyiz. Rasulün sünnetlerini bilmeli, sözlerini idrak etmeliyiz.

Sonrasında ise Allah’a kendimizi tanıtmalı, kendi dostluğumuzu, sadakatimizi göstermeliyiz.

Allah’a belki de en yakın olduğumuz anlardan biridir “SECDE”. Yalnız Allah ile konuşmak içindir. Allah’a kendimizi daha yakından tanıtmak, göstermek içindir. Secde Allah-u Teala ile yüzyüze geliş gibidir. Secde, dosta özlemini gidermektir.

Artık insan gerçek dostunu bulmuş, yaşamak için bir gayesi olmuştur. Hem iyi, gerçek bir dost kazanmış, hem hayatını kazanmış hem de en önemlisi olan kulluk görevini, yaratılış gayesini gerçekleştirmiş olur.

Kübra AKSU


 

ALLAH

AfiK VE DOSTLUK

 

Allah! Varlığımızın ve sahip olduğumuzu sandığımız her şeyin var olan tek sahibi... Mutlak hakimiyeti elinde tutan, en merhametli gönüllerden, analardan kat kat daha fazla merhamet sahibi olan yaratıcımız. “O bir şeyin olmasını istediği vakit, ana sadece ‘ol’ der ve o hemen oluverir.” En büyük kudret sahibi. Bunu hemen hepimiz biliyoruz. Onun sıfatlarını saydığımız zaman, oturup varolan tek varlığı, Rabbimizi düşündüğümüz zaman bir çok özelliğini bulup tereddütsüz ortaya çıkarıyoruz. Çoğu zaman dua ediyoruz. Aczimizin en büyük göstergesi olarak ellerimizi semaya çevirip ona yalvarıyoruz. Peyi ya o... Sonuna hayal gücümüzün dahi erişemediği evreni, o evrende sayısını tahmin bile edemeyeceğimiz galaksileri, bu galaksiler -den sadece birinin- içinde var olan milyarlarca güneş sistemini, güneş sistemlerindeki gezegenleri ve nihayet bu gezegenlerden biri olan dünya üzerinde bizi yaratan bu muazzam kudrete karşı biz kimiz? Biz kimiz ki O bizi muhatab kabul ederek bir kitap gönderiyor? Biz kimiz ki günde beş defa bizi huzuruna çağırıyor? Hayır biz onun yanında kıyaslanacak bir değere dahi sahip değiliz. Biz varlığımızı çözmekten dahi aciz insan topluluğundan başka bir şey değiliz. Ama o çok büyük, öylesine mütevazi ki o bizi böyle seviyor, o bize yaratılanların en şereflisi olma lutfunda bulunmuş. Bize dilediğimiz vakit O’nunla dost olabilme, O’nu bu karanlık hayat yolunda yoldaş edinebilme şansını vermiş. O bize en büyük varlığını göstermiş...

Dostluk! Ademoğlu varlığını dünyaya taşıdığından bu yana öyle devirler görmüş, öyle evreler yaşamış ki! O günden bugüne değişmeyen ve fıtratlarından asla atamadıkları “Bu evrenin bir yaratıcısı var.” inancını ve onun ne gibi özelliklere sahip olduğunu kendilerine inen çeşitli kitaplardan öğrenmişler. Ve insanoğlu yaratıldığı andan bugüne varlığını yalnız sürdürmekten korkmuş hep bir dosta ihtiyaç duymuştur. Kendisini anlayacak, tüm problemlerini giderecek ve hissettiklerini hissedecek bir dost ihtiyacı... Yazık ki hiçbir insan bu özelliklere sahip değil. Her insan sadece kendi yaşadığını bilir, imkanı doğrultusunda, zaman zaman yanında olabilir ve ancak Allah’ın izin verdiğince problemlere çözüm getirebilir, bunun ötesinde o da aciz bir kuldur ve onun, bizim hayatımıza endeksleyemeyeceği bir hayatı vardır.

Aşk! Bir çok insanın nice tanımlar yüklediği, herkesin farklı yaşadığını söylediği, oysa aslını kimsenin bilmediği... Kimi tutkusunun ismini aşk koydu, o zaman aşk istemek oldu. Kimisi mutsuzluğunun ismini aşk koydu, o zaman aşk ızdırab oldu. Kimi insan sorumsuzluğuna aşk dedi, aşk bu kez bulutlarda uçmaya dendi. Peki aşk neydi? İsmini çeşitli duygularımıza yakıştırdığımız fakat duygularımızı hiçbir zaman kendine yöneltemediğimiz aşk neydi? Ne olduğunu bilmeden nasıl duygularımızı kendisine yöneltebiliriz ki? Herkes konuştu bir şeyler söyledi. Tutkun olan, aşık olduğunu söylediği kişiyi kendine esir etmek istedi, yalnız kendi isteklerine değer vererek karşısındakini kukla olarak görmeye başladı. Bu yüzden kaybetti ve bunun suçunu aşkın üzerine attı. Oysa bilmediği, aşk nefse esir olmaz ve nefsin olduğu yerde aşk bulunmazdı. Mutsuz olan güzelliklerden yüz çevirdi, sanki hep gözyaşı dökmeliydi ve bunun da sorumluluğu aşka yüklendi. Oysa, aşk doğan gönüle huzurdan başka bir şeyin yerleşmesine imkan yoktu. Hiç aşkı tam manası ile yaşayan Rabbimize yönelip, “Sen aşkı nasıl yaşadın?” diye soran oldu mu? Habibine bakıp da “Senin yüreğindeki ateş nasıldı?” dedik mi? Hep kendi kısır duygularımıza o kutsal ismi vererek insanların beynindeki aşk anlayışını da kısırlaştırdık. Eminim gerçek aşk ahirette bize hesap soracaktır. Evet o kutsaldı. İnsandan, dünyadan, zamandan ve hatta cennetten bile daha kutsaldı. Çünkü yaratılan herşey Rabbimizin, habibine duyduğu aşk hatırına yaratılmıştı. O halde aşk evrenin çözülmeden yaşanmaya değer tek sırrıydı.

“Allah kuluna kafi değil mi?” Kimse bilmez ki “Bize şah damarımızdan daha yakın” olan O yüce varlıktan, Rabbimizden ve ona dost olandan başka dost tutan ziyana uğrayanlardandır. O öyle sıcak bir dosttur ki kendisine yöneldiğinde tüm merhameti ve sevgisiyle günahkarlara dahi kucak açar, yol gösterir ve genişlik verir. Öyleyse dostluğu bir başka varlıkta aramanın anlamı nedir?

Biz Rabbimizi hep kendimizden uzak tuttuk. Namazımızda dahi asla onunla ahdi verilmiş bir randevuda olduğumuzu, onunla selamlaşıp, onunla dertleştiğimizi hatırlamadık. Sadece borcumuzu kestik o kadar. Sandık ki Rabbimiz bize dostluğunu vermez, sandık ki Rabbimiz bizden yüz çevirir ve sandık ki onunla dost olmanın şartları çok ağırdır! Hep bunu beceremeyeceğimizi, bizim yapamayacağımızı düşündük. Ve sonunda yanılgıya uğrayanlardan olduk. Oysa Rabbimiz “Buyur, bir dileğin mi var?” demek için bizim “Allah’ım” dememizi bekliyor. “İçimi gör, hissettiklerimi hisset, beni anla”dememize gerek yok. O zaten bizi bizden iyi biliyor. Hem bu dostluk karşılığında bizden de birşey istemiyor. Yalnızca aşk! Onunla dost olabilmek için onu anlayıp, kudretini ve merhametini düşünüp, ona aşık olabilmek yeterli. O zaman ne gözümüz ondan başkasını görür, ne de bir an olsun yalnız kalırız. O hep bizimle, yanımızda istersek damarlarımızda dolaştığını, istersek yüreğimizin içinde olduğunu istersek karşımızda bizi dinlemeye hazır bir dost olarak bulunduğunu görürüz. Onu bulanın başka ne gibi bir ihtiyacı olur ki! Onu bulan aşkı bulmuş demektir. Hasreti ve vuslatı bir arada yaşar. Onu bulan mutluluğu bulmuş demektir, gözyaşı ve kahkahayı birlikte tadar. Başka kime ihtiyaç duyulur ki! Kim ondan kuvvetli dayanak olabilir? Kim ondan sıcak dost olabilir? Aşk, yalnızca aşkı yakalamak yeterli onun dostluğunu kazanmak için... V bu da zor değil, Allah aşkı her isteyene tüm cömertliği ile verir. Yeter ki gerçeğini istesin. Herşey yalan, denizler yalan, nehirler yalan, ormanlar, yağmurlar, topraklar yalan, zaman yalan... Gerçek olan, bitmeyecek, ahirette bile sürecek ve itibar görecek olan aşktan daha gerçek ne var ki şu evrende. Ne dünyanın bütün hazineleri, ne de cennet ondan daha kutsal. İşte Rahman olan Rabbimize ulaşmanın onun -hani şu an nefsimize ağır gelen- emirlerini eksiksiz yapmanın ve onu yüreğimizin içinde, beynimizin merkezinde hissetmenin bir yolu. Damarlarımızda dolaşanda, bazen bir çakıl taşında, bazen bir böceğin kanadında, bazen esen bir kasırgada ve bazen durgun enginlerde buluruz onu. İstersek hiç kaybetmeden nerede olursak olalım ciğerlerimize giren oksijen ile içimize girer ve bir daha asla bırakmayız onu. Ne dostluğu bulan, ne de aşkı bulan bir daha yitirmek ister... Hele bu dostluk aşktan doğan Allah dostluğu ise...

Aslıhan AK/BAYRAK

 


 

ALLAH’LA DOST OLMAK

AHLAKLI

OLMAYI GEREKTİRİR

 

Ahlaklı olmak belki de artık unutulmaya yüz tutmuş bir meziyet. Deforme olmuş bir toplumda rastlanılması da gittikçe güçleşiyor. Kendisinde bulunması gereken yüce değerleri yitirmiş, kişliğini ve kimliğini kaybetmiş insan yığınları arasında ahlaklı kalabilmek ve bunu koruyabilmek gerçekten büyük bir gayret ister.

Ahlak veya ahlak adına bünyesinde zerre miktarı bir şeyler kalmamış gayesiz kıblesiz başıboş zavallılar zümresi. Oysa ufacık bir parçada olsa ahlak taşıyabilmek dipsiz kuyular misali yığınlar arasından kurtarabilir insanı.

İnsan olmanın bir yoluda ahlaklı olmaktan geçiyor. Çünkü insan fıtratı yaratılışta bir ahlak üzerinedir ve islamda güzel bir ahlaka dayanır. İşte ben bu noktada düşünüyorum ki ahlaklı olabilmek, ahlaklı kalabilmek Allah’la kurulabilecek bir dostlukta en güzel imkandır.

fiüphesiz ki Allah bütün kullarını iyi bir ahlak üzerine yaratmıştır ve seçtiği bütün peygamberleride en güzel ahlak üzere olanlardır. Zaten aksi olsaydı seçilmeleride mümkün olmazdı.

Aslında ahlak veya ahlaksızlık insan bir tek yönünü (yani şehevi arzular) ifade etmez. İnsanın hayatında varolan herşeyde ahlak gereklidir. Lût kavminin yapmış oldukları şeyler veya fiuayb (a.s.) kavminin tartılarını doğru tutmamaları. Hz. Aişe’ye reva görülen iftira kampanyasında tempo tutanlar. Hz. Yusuf’a karşı düşünce ve muamelesinde Zeliha’nın tutumu işte bütün bunlar ahlaktan uzak kalmanın neticesinde gelişen olaylardır.

Günümüz dünyasında ahlaksızlığın iyice yozlaştığı bu zamanlarda o günkü yaşananlardan daha kötü bir durumdayız. Belki daha çabuk düzeltiyorlardı veya azaba düçar olanlara bakarak ibret alabiliyorlardı. Fakat maalesef bugün birçok şey ahlaksızlık değil “modern yaşam” felsefesiyle avutuluyor. Yaptığı necis şeylerin bir miktarda olsa cezasını bu dünyada görenlerse şanssızlıkla nitelendiriliyor. Her köşe başında gül maskesiyle diken sunulurken, ihtiyaç adı altında gereksizlikler cazip hale getirilip beyinler, ruhlar afyonlanırken, ahlaklı olabilmek bizi Allah’a yaklaştırır ve onunla olan dostluğumuzu perçinler. O’nunla her an birlikte olduğumuz bilinciyle nasıl görünüyorsak aynaya da aynı şekilde yansıdığımızı bilerek her türlü ahlaksızlıktan uzak dururuz. Ahlaklı olmak Allah’ın sevdiği güzel bir davranıştır.

Aynı zamanda insanlar tarafından da hatta, ahlaksız kimseler tarafından da tasvip edilen bir durumdur. Ahlaksızlar bile sosyal ilişkilerini ahlak değeri taşıyan insanlarla birlikte yaşamak isterler. Çünkü her halukarda ahlaklı kimselerin zararının olmayacağını, dürüst davranacaklarını bilirler.

Bizler Allah’la iyi bir dostluk kurmak istiyorsak ahlaklı olmayı kendimize şiar edinerek, büyük dosta layık olmaya çalışmalıyız. Toplum içinde yapmaktan haya duyduğumuz şeyleri Rabbimizle yalnız kaldığımız zamanlarda bile yapmamalıyız. Belki beşer olmamız sebebiyle bir takım zaaf ve hatalarımız olabilir, bunları hemen asgariye indirip tamamıyla kurtulmaya çalışmalıyız.

İyi bir kul, iyi bir dost, iyi bir mü’min olmak istiyorsak, o halde iyi bir ahlak sahibi olmalıyız. Bizi en güzel şekilde Yaratan Rabbimize karşı dürüst olmalı bu üstün konumdan aşağıların aşağısı durumuna düşmemek için, ahlak duygusunu yitirmeden bu büyük dosttun rızasını kazanma gayreti içinde olmalıyız.

Rabb’imiz seninle dostluk kurup bu dostluğumuzun devam etmesi için bize tayin ettiğin ömür boyunca ahlaklı olmamız ve kalmamız için bize yardım et. Amin.

Ayşe EKEMEN

 


 

ALLAH’LA

DOST VE SIRDAfi OLABİLMEK

 

Hepimizin hayatında sıkıntı ve sevinçlerimizi paylaştığımız, kendimize göre bir takım dost ve sırdaşlarımız vardır. Bunlarla konuşup dertleşip rahatlamaya ve sıkıntılarımıza çözüm bulmaya çalışırız. Bazen konuştuktan sonra şöyle bir sıkıntıya da düşeriz, “acaba söylemeseydim mi?” Paylaşacak bir sırdaş ararken ve bulduğumuzu düşünmüşken böyle bir şüphenin bizi yakalaması canımızı iyice sıkar.

Halk arasında ağzıdan ağıza dolaşan bazı sözler vardır.

“Sırrını söyleme dostuna, dostununda dostu vardır o da söyler dostuna.”

“Ağzın dolu zehir olsa yut ama başkasının yanında aktarma” bu ve benzeri sözler insanı iyice bunaltıp yalnız kalmaya itiyor. Ve sürekli kendine saklama yalnızlık bir müddet sonra kişiyi patlama noktasına getirir. Bu gibi durumları nadiren olsa da zaman zaman yaşamak, bazen de bunalım kıskacındaki toplumdan daha fazla duymak bana gerçek dost ve gerçek sırdaşın sadece Allah olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Bütün hayatımızı ve sırlarımızı bilen Allah’ın, bizim bütün hata, günah ve nankörlüğümüze rağmen bizi ifşa etmemesi onun ne kadar, çok iyi bir dost yeniden hatırlatıyor. Günahlarımız defterimize değilde alnımıza yazılmış olsaydı halimiz nasıl olurdu.

İşte sadece bunu düşünmek bile o yüce dost karşısında acze düşmemize yetiyor.

Hayatımızın her anında bizi gören, gözeten bir Rabb’imiz var. Her halimizden haberdar.

Bizim gerek yaşadığımız gerekse henüz yaşamamış olduğumuz her hadiseyi bilen bir Rab, o zaman neden dostluğumuzu onunla kurup onu kendimize dost, sırdaş edinmiyoruz. Hiç kimseyle paylaşamadığımızı ona anlatmak dile getirmek çaresiz kaldığımız anlarda çareyi çözümü onda aramak. Etrafımızdaki her şeyin karanlığa büründüğü zamanlarda ona sığınmak, onun nuruyla yol bulmak.

Başkalarından tek kelimesini sakındırdığım şeylerin tamamını ona anlatmak, onunla konuşmak, gecenin yarı vaktinde kalkıp en çok güvendiğimiz tek dostla buluşmak, dostumuza sırdaşımıza yönelmek.

Sadece sıkıntılarımızı değil sevinçlerimizi de onunla paylaşmak, gerekir.

“Sıkıntımı durumumu tek bilen sensin bana bir yol bir çıkış” diye sığınıp yakardığımız zamanlar gibi “Allah’ım çok mutluyum, mutluluğumu huzurumu devamlı kıl. Allah’ım sana sonsuz şükürler sonsuz teşekkürler”de diyebilmeliyiz.

Sıkıntılarımızı da, sevinçlerimizi de ilk onunla paylaşmalıyız.

“Ser verir de sır vermez” diye bilinen bazı kimseler kendi menfaatleri için bu durumu bir zaman korusalar bile menfaatlerinin bittiği yerde, değişip farklı bir tavır alabiliyorlar. Yani dostlukta sırdaşlıkta bir yere kadar, devam ediyor.

Tabii bu durum bütün mü’minler ve dostlar için geçerli değildir. İslam ahlakıyla beslenmiş kimseler gerçek dost ve sırdaş olmanın anlamını önemini iyi kavradıkları için bu konularda daha titiz davranırlar.

Fakat her şeye rağmen bize şahdamarımızdan daha yakın olan Allah’la yakınlığımızı pekiştirmek için onu kendimize hayatımız boyunca ve burada noktalanacak hayattan sonra ki baki olan hayatımızda da, tek dost ve sırdaş edinmeliyiz.

Allah’ım bizi seninle kurmak istediğimiz dostlukta ebedi, samimi ve sadık kıl ve dostlukta bizden razı kal.

Kullarınla aramızdaki dostluklarda da dürüst kalabilmeyi bize nasib et.

          Amin.

Ayşe EKEMEN

 


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR

 

Rahman (ve) Rahim olan Allah’ın adıyla.

Rabbimizin öz geçmişe bakmıyor olmasına dikkat etmek.

“Allah ile dost olmak istiyorum fakat çok günahkar bir kulum.” demek çok yanlış bir ön yargı. Bu tıpkı; “Okula gitmek istiyorum ama daha önce çok uzaklaştırma cezası aldım” demek gibidir. Oysa ki Allah ile Milli Eğitim kıyaslanamaz. Samimi bir tövbe ile eskiye sünger çekilir ve hayata en güzel dost ile devam edilir. Unutmayalım ki özgeçmiş okul’a kayıt’ta, bir işe girişte, evlilikte vs. lerde kullarca önemli sayılmaktadır.

Bu Allah için hiçbir şey ifade etmemektedir.

Allah’ın ebedi ve en sadık dost olduğuna kesinkes iman etmek.

Sadık olup olmayacağını bilmeden birçok eş, dost, arkadaş edinir, edinmek için didinir ve en azından dünyalık beraberliğimiz için onlardan gelen, gelecek olan eza ve cefalara katlanırız. Bunlar olmasın demiyoruz. Fakat biz iman ettikçe, bizi terketmeyecek olan ve salih amelin ölümümüzden sonra da yine O dostun engin rahmeti ile cennette de ebediyyen dost kalacağımızı bildiğimiz halde ondan başka Rabb Dost edinmeyi hiçte akıllıca bir hareket olarak kabul edemeyiz.

İnsan iç güdüsünde ebediyyet gizlidir. Hiçbir insan psikolojikman yok olmayı kabul edemiyor. Ve inanın tek ebediyyet, Allah ile dost olmak, olabilmekten geçer. Kötü-Ceza ile geçecek olan bir ebediyyet zillettir zaten.

Allah’ı kendimizin ki bilmek “Rabb diyor ki”, gibi ifadelerden kesinlikle kaçınarak, “Rabbim” - “Allah’ım” diye bahsetmek çağırmak.

Özellikle son günlerde “Rabb bunu sevmiyor” vb. ifadeler kullanılıyor. “Rabb” derken herkesin ki ya da başkasının ki gibi bir mana çıkar ki, kimse emanet edildiği, anne, babasını takdim ederken “anne” “baba” demez, “annem” “babam” sondak ibir harf onun kendimize ait olduğunu bildirir. Üvey anne için başka hitaplar değil de “anne” sözcüğü kullanıldığı takdirde nasıl ki daha yakın ve içimizden biri olarak algılanılıyorsa yani buna alışılıyor ve kabul görülüyorsa; Daha önceden bizim velimiz olduğunu söyleyen “Rabb” neden Rabbimiz, velimiz, dostumuz olmasın. “Gözden uzak olan gönülden ırak olur.” Dilde kendimizden uzak tuttuğumuz da bize uzak ve bizim değildir.

Emanet olduğumuz ve emanet aldığımızı unutmadan yaşamak.

Bizler dünyada misafir, anne-babamıza emanet, çoluk-çocuğumuzunda emanetçileriyiz. Buna gerçekten iman ediliyorsa Rabbimiz, bunlardan herhangi birini yanına alır veya bizi mallardan, canlardan, ürünlerden yana eksiltecek olursa, bu bizim isyanımızı değil imanımızı arttıracaktır.

Vicdanı rafa kaldırmayıp, aksine yaratılana merhamet etmek.

Rabbim bu konuda bana kulak verin diyor bakalım neler söyleyecek.

“Sonra bunun arkasından kalpleriniz katılaştı. fiimdi onlar taşlar gibi, hatta daha duygusuz; Çünkü taşların öylesi var ki içinden nehirler kaynıyor, öylesi var ki çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor ve öylesi de var ki Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor. Sizlerin neler yaptığından Allah gafil değildir.”(Bakara-74)

Bu ayetten sonra ne diyebiliriz ki? Rabbimiz taşları dahi överken, taş olamıyorsak sorun bizdedir.

Kendi suçlarımızı “Kaderdir” diyerek Allah’a mal etmemek.

İnsanlar kendilerine dokunan musibete bu kaderdir yani Allah’tandır derler, bir iyilik dokunduğunda ise bunu kendileri yapmış, haketmiş gibi davranırlar. Karşı taraf ne kadar suçlu görülür ve suçlanırsa o nisbette uzaklaşma meydana gelir. Hatta kalbte katılaşma kin oluşur. Bunu şöyle bir şemada görelim.

İnsan islam fıtratı üzere doğduğundan kendi başına artıdır yani şanslıdır.

Yarış atı olmadığımızı bilerek az, öz ve devamlı ibadet etmek.

Çok okumak, çok bilmek, kuvvetli hitabet ve kalem sahibi olmak, iyi bir mü’min olmak demek değildir.

Her şeyde, her yerde ve her anda Allah’ın varlığına inanarak hareket etmek, sadece ona yönelmek ve bütün hayatını ona sorarak yaşamak iyi bir mü’minin yaptığı yapması gerekendir.

Allah’ın ibadetimize ihtiyacı yoktur, O yorulmaz biz yoruluruz.

Yaptıklarımızın tamamının tedbir olduğunu ve takdirin kesinlikle Allah’a mahsus olduğuna iman etmek.

Sonucun kendi elimizde olmadığını bilerek; olaylara, iş ve oluşlara girişilerek; zenginliğin, mutluluğun, şifanın vs. Allah’ın elinde olduğuna kesinlikle inanarak yaşanmalıdır. İçinde bulunduğumuz evrenin dünya olduğunu unutmadan ve Allah’ın evirip çevirmekte olduğu bu dünyanın iş taksimi Allah’a ait ise, biz hayal ettiğimizi değil, bize biçilen hayatı yaşarız. Ama tedbir bizim görevimiz yoksa... Burada Allah’a kulak verelim.

“Eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa bil ki, onu ondan başka giderecek yoktur. Ama sana bir hayır dilerse, onun ihsanını geri çevirecek de yoktur. Onu kullarından dilediğine nasib eder. O çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” (Yunus-107)

Başka hafız, ya da okuyuculardan Kur’an-ı Kerim dinlemek.

Kur’an-ı Kerim bilen her mü’min günlük, haftalık kendi çapında Kur’an-ı Kerim okuyor. Fakat, dinlemek okumaktan daha etkileyici, dinlendirici oluyor. Kişi kendisi okuduğunda, yanlışlık yapmamak, daha çok düzeltme yoluna gidiyor ve ayetlerin etkilemesine giremiyor. Özellikle arapça bilen hafızlarda; ayetlerin müjdeleyici mi? korkutucu mu? olduğu yani, cennet ve cehennem ayetleri hemen seçilmekle beraber, insanı mağfiret dilemeye, bir daha bir daha o yüce kapıya gönderiyor. İnsanı heyecanlandırıyor, hafifletiyor, rahatlatıyor. İnsan kalbini incelten bu ilahi ayetler,inilenin ağzından değişik makamlarda dinlenerek, kalb inceldiğinden aslında yaratılana merhameti de getirir. Yaratılan fıtratına zulmediyor ve şamar istiyorsa; bu ayetlerin sahibi rahmet silleleri de gönderir (görene). Bu insan vesilesiyle de gerçekleşe biliyor. Ama dedik ya görene. Okunan ayetleri yakinen görüp, ibret alana.

Kainata cebinizden değil; Kur’an’dan kalbinizden bakın.

Bir tabloya “fiyatı ne kadardır” diye bakılırsa; o resimden hiçbir şey anlaşılmaz. Çünkü, resime değil fiyatına bakılmıştır. Günlük aldığımız sütün kilo ve fiyatına bakılmıştır. Günlük aldığımız sütün kilo ve fiyatına bakılıyorsa, bu sütün tadına varılmaz. Bu sütün kan ve işkembe arasında nasıl dupduru süzüldüğü hiçbir zaman görülmez. Biz sadece cebimizle görüyor ve cebimizle yaşıyorsak, kalbimiz bizim için sadece vücuda kan pompalayan bir organ ise onun çarpıntılarını duyamıyorsak problem bizdedir. Acil bir tedaviye ihtiyaç var demektir.

İlaçlar

1. Kur’an’ın kainatı anlatan ayetlerine baş vurulur.

2. Bu ayetler ve kainat üzerine düşünülür, tefekkür edilir.

Unutmayalım ki, bu iki ilaç hastalığımıza çare olacaktır. Ve herkes kendinin doktorudur.

İlaçların yanında alınacak vitaminler

1. Gözlemlerinize bebeklik dönemindeki çocukların hayvanlarla ilişkisine dikkat edin.

2. Okuduğunuz romanların giriş kısmı ve içinde bulunulan kainat durumlarına da dikkat edilirse faydası icabıdır.

Sadece Allah’a ümit bağlanmalı, ümitvar olmalı.

Yaratılmış ve yok olmaya mahkum olan şeylere, şahıslara ümit bağlanıyorsa, bu ümit yok olmaya mahkumdur. İnsan nerede ve ne halde olursa olsun Allah’tan ümit ederek yaşamak hem sağlam bir dayanağa dayanmış olmaktır. Hem de hayatımıza anlam kazandırmış oluruz. “Hayat bir masala benzer; uzunluğu değil güzel olup olmadığı önemlidir.”

Ki uzunluğu kendi elimizde değil, kalitesi elimizdedir. Her hayat Allah’a bağlanmış ümitle kalite kazanır.

Bedeninizden önce ruhunuza bir ev bulun.

İnsan bedeni bir ağaç altı, bir bank, park, köprü altı gibi yerlerde yaşayabildiği halde, ruh alelade kenarda köşede kalmışı bir türlü kabul etmeyip, huzur bulamamıştır. Yani, beden “illa ki villada yaşamalıyım” demiyor ama ruh “illa ki bana uygun olanı bulmalıyım, benim yaratıcım benim velimdir ve ben ona sığınmadan yaşayamam. Ona sığınmadan yaşıyorum; dışarıdayım, yalnızım. Fakirim, hastayım, bi dermanım; bana benim evim lazım” der. Sahip bunu bedeni ile karıştırdığı takdirde, fıtrat da karışır. Ruhun ve bedenin istekleri -evleri karıştırılmasın lütfen. Ruh fakirlikten anlamaz; tıpkı yokluktan anlamayan sabii gibi. O halde, bedeni zengin yere oturtmak için tekrar bedeni hırpalamayın. Ruhunuzu zenginleştirmek için fıtratınız gereği yaşayın. O zaman ne kadar zengin olduğunuzu göreceksiniz.

Sıralamaya çalıştığım maddeler kendi ruh evimin bir-iki anahtarı idi. Sizin bunlarla gerçek evinizi hatırlayıp, bulup; yaşayacağınızı ümit etmekteyim.

Selam ve Dua ile.

Fatma KILINÇ

 


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR?

 

Allah’ın bizi her daim görüp gözettiğini ve ahireti de düşünerek kulluktaki amacımızı farzlarla gerçekleştirmeye çalışırız. İnsanı Allah’a yakınlaştıran, bizim O’na sevimli gözükmemizi sağlayan şey ise ibadetlerimizin “takva” boyutudur. Yani insan farzlarla görevini yerine getirir, takvayla Allah’a yakınlaşmış olur.

Allah-u Teala kullarını kendine muhatab alması, kainatı kullarının hizmetine sunması, kul hakkına çok önem vermesi biz insanlara verdiği değeri göstermez mi? Evet gösterin ve biz bize verilen bu değeri düşürmemeliyiz. Ne kadar aciz ve fakir olduğumuzu unutup kainata meydan okumaya çalışıyoruz. Evet hakiki imana sahip olan kimse kainata meydan okuyacabilir ama biz?

Acz ve fakrı hakkal-yakın derecesinde yaşayan Yunus (a.s.)’un o sebeplerin sükut ettiği bir anda nasıl salihi selamete çıktığını biliyoruz. Evet bizler de Yunus (a.s.) misali sonsuz acz ve fakr içinde her şeyi Allah’tan bilip O’na dayanmalı, O’ndan medet ummalı, O’na duada bulunmalıyız ki; bizler de salihi selamete çıkalım yani cennete Allah ile dostluğun nasıl kurulduğunu; marifetullahın muhabbetullaha nasıl dönüştüğünü fahri kainat efendimizden, O’nun o günah bilmez yaşantısına bakıp görebiliriz. O Allah’a öyle dosttu ki; Habibim dediği ve O’nu yanına alıp kalmasını davet ettiği, kainatı yüzü suyu hürmetine yarattığı, beşerin çok ötesinde kutsi nebiydi. Onun çektiklerini bilme, yaşantısını örnek alma, yolunu takip etme, ümmeti için döktüğü gözyaşını düşünme Allah ile dostluk kurmada duyumlarımızın ve kalp ayarlarımızın O’nun için atmasında, frekanslarımızı O’na göre ayarlamada en kestirme yoldur.

Peygamber Efendimizi örnek alabileceğimiz gibi, Onun ashabını, tabiini, tebei tabiini yani diğer Allah dostlarının da yaşantısına bakıp nasibimizi alabiliriz.

Bir hadis-i şeriflerinde de efendimiz bunu müjdelemiyor mu?

“Ashabım yıldızlar gibidir hangisine uysanız kurtulursunuz!?

O Allah dostları ki; kapkaranlık cahiliyyeyi nurlarıyla aydınlattı. Onlarda efendimizin yolunu takip etmiş efendimiz gibi bu kutlu yolda görmedikleri cefa kalmamıştır. Onlarda arkalarından gelecek olan nuranilerin tohumlarını atmışlardır. Bilali Habeşi’nin kızgın güneş altında, göğsündeki kocaman kaya parçasını taşımaya çalışırken döktüğü terler idi. Zübeyr Bin Avvam’ın sırtına hasırlar bağlanıp yakılırken ateşini söndüren kemik suyudur, Hz. Hamza’nın Uhud savaşında canice şehid edilirken döktüğü kanıdır. O tuhumu sulayan, Efendimizin dualarıdır, ümmeti ümmeti deyişidir sulanan tohumu filizlendirip yeşerten, yine Sümeyye’nin ayağına bağlanan develerden dolayı attığı çığlıklardır o sulanan ve yeşeren filizde kasırga havası yaratıp filize rüzgar karşısında bükülmeyi, rüzgara yer vermesi gerektiğini öğreten.

Neydi?.. Efendimizin ve ashabının yaptığıydı ki; onlara bu işkenceler yapıldı. Neydi biliyor musunuz canlarının ortaya koyarak yaptıkları şey cihaddı, tebliğdi yani emri bil maruf nehyi anil münkerdi. Evet bu vazifeydi yaradılışımızın amacı onlar da bunu yapmaktaydı.

Yaptılar ve göçtüler alemin en güzel ve hep düşledikleri yerlere.

Eğer dostluksa işte böyle kurulur dostluk, Onların o atıp yeşerttikleri filizleri kurutmamak hakkın rızasını kazanmak için çalışmak, yaradılış amacımızı unutmamak, yani efendimizin ashabının ve Allah dostlarının yaptığı gibi Emri bil mar’uf nehyi anil münker yapmak!

Acizane

Aysel GENÇ

 


 

DİRİLİfi

 

Tükeniyorum Rabbim! Yalnız kaldığımı düşünüp, varlığının her an, her noktada tezahür ettiğini, beni devamlı koruyup gözettiğini, gönlümden geçenlere dahi cevap verdiğini unuttuğum an! “Rabbim” demeyi unuttuğumda tükeniyorum.

Diriliyorum Rabbim! Sana yaslandığım, Sana güvendiğim, Seninle başlayıp, Seninle devam ettiğim, tüm işlerimi Sana havale ettiğim an! “Ne güzel dostsun” dediğimde diriliyorum.

Tükeniyorum Rabbim! Tüm sevdiklerimden; anne babamdan, canandan, ten kafesindeki candan yakın olduğunu bilerek, ellerimi Sana açmayı, Senden çözüm, Senden çare beklemeyi unuttuğum an! “Bu dertler neden bana?” dediğimde tükeniyorum.

Diriliyorum Rabbim! Havayı soluyup Seninle dolduğum, gözümü açtığımda Seni bulduğum, en sağlıklı irtibatı Seninle kurduğum, tüm dünya bana küsse de Seni umduğum an! “Kahrın da hoş, lütfun da hoş” dediğimde diriliyorum.

Tükeniyorum Rabbim! Hayat enkazı altında kaldığımda, çekiç misali zaman beynime vurduğunda... Hayal, ideal diye, küçük hedefler peşinde koştuğumda... Dünya meşgalesine dalıp, bir cenneti, bir azabı, bir de ölümü unuttuğumda.. “Beni affet” demeyi azalttığımda tükeniyorum.

Diriliyorum Rabbim! Yandığımda Seninle söndüğüm, Seni anıp ruhumu güldürdüğüm, O sirli gücünden kuvvet aldığım, Seninle yürüdüğüm, dua ederek Seninle konuştuğumda... İçimdeki tüm ırmaklar sana kavuştuğunda... Ruhum kitabın ve secdenle buluştuğunda.. “Ya Rabb, bırakma ellerimi” dediğimde diriliyorum. Yeniden canlanıyor, canıma can katıyorum! Canımda Sen buluyorum! Seninle huzur doluyorum!

Dirilişlerim dostluğunun tercümesidir. Seni yar bilişimin, yoluna serdar oluşumun, sözlerinle hemhal oluşumun işaretidir. Dirilişlerim, anahtarıdır sana açılan tüm kapıların... O kapılar önde gösterebileceğim en güzel beraattir. Dirilişlerim, tüm yangınlardan firar edişimdir. Sonu olmayan bir tebessüm! Ruhumun ebedi dosta, yegane vuslata ilerleyişidir. “La ilahe illallah”, Senden başka yok ilah diyerek, kendimi Sana emanet edişimdir. Engelle tükenişimi. Kabul buyur dostluğuna. Dirilt beni Rabbim!..

fierife ÖZDEMİR

 


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL OLUR?

 

Yaşayan canlı varlıklar içinde en üstün yaratılan insanın, eşref-i mahluk, ahsen-i takvim’ini koruyabilmesi ancak müstakil aklını koruyabilmesi ile gerçekleşebilir. Müstakil akıl veya aklı selim doğru düşünen aklın hitabıdır ki, onun da görevi yaratıcının emir ve yasaklarını onaylaması, kabullenmesi ve iman etmesidir.

Bu iman çerçevesinde hayatı yaşayan kimsenin adı müslümandır. Mü’min tevhid çizgisinde yaşarken imtahan gereği zorluklarla karşılaşacaktır. İşte bu zorluklarla karşılaşınca mü’minin elindeki bitmeyen sermayesi duadır. Çünkü sıkıntı insanı arayışa yöneltir. Her arayış teselli vermez. Dua ise en güçlü tesellidir. Dua ederken mü’min, aslında onu karşısında dinleyen, teselli eden, ne herhangi bir şahıs, psikolog değildir. Ona o an için  seslenen de yok. Bilakis o seslenmekte, yardım beklemektedir. Ama seslendiği varlığın gücüne ve de bir gün ona dönüleceğine inanmaktadır.

Mü’min zorluklarla yaşayabilir. Aslında yaşadığı her zorluk imtahan gereği olsa da -ki öyle, o onun yüküdür. Yani taşıyabileceği yüküdür. Zaten insan şu fani alemden baki aleme bir şeyler taşır durur. Ama taşıyamayacağından fazlasını ne o yüklenir, ne de taşıtıcı yükler. Velev ki o bilmeden, gücünü hesaba katmadan yüklense bile o yük omuzlarından alınır. Ve ona yollar gösterilir. Zaman zaman boyumuzdan büyük laflar edebildiğimiz gibi boyumuzdan büyük işlere, yüklere de girişebiliyoruz. Rahim olan Rabbimiz bizi bu unutarak ve yanılarak yaptığımız hatalardan ötürü bağışlıyor. Ve dahası bununla ilgili dua bile öğretiyor. (Bakara-286)

Hem gücümüzü bileceğiz. Yani kendimizi tanıyacağız. Hem de yüklendiğimize bakacağız. Sakın yüklendiğimiz aleyhimize olmasın. Biz bunlarla ilgili tedbirlerimizi aldıktan sonra kastımız olmaksızın çıkan hatalar ve unutulanlar ise bağışlanır.

Denilebilir ki Allah ile dostluk nasıl olmalıdır konusunda bu yazdıklarının ne ilgisi var. Çok ilgisi var. Neden? Zira Allah ile dostluk nasıl olmalıdır? Bu bağlamda verilen maddelerden biri “tanımaktan geçer, sevgiye giden, dostluğa giden yol” idi. İşte bütün bunlar tanınmayınca ve de sevilmeyince dostluk oluşamaz. Dost iyi tanınmalı ve bizler için öngördükleri de. İşte güç tanınmayınca yükte tanınmaz. Takdir edersiniz ki tanınmayan yük taşınmaz da sevilmez de. Ama tanınırsa hem yük hem de yükleten sevilir.

Evet hakikaten bu madde önemli ve hem de madde olma özelliğine sahip. Kişinin Rabbiyle beraber kendini de tanıması gerekir. Kendisini tanımadan, gücünü hesaba katmadan, tesbit etmeden yapacağı her iş başarı ile sonuçlanmayacaktır. Dolayısıyla güç tesbit edilmeden yapılacak yükleme felç de edebilir, gayeyi de yok edebilir, çökertebilir de. Nitekim zaman zaman elektrik akımına fazla yüklenildiğinden örü kontak attığını, yangın çıktığını duyuyoruz. Gücün üstündekileri yüklenmenin temelinde gücü tanımak var.

Madem güç demişken Allah ile dostluğun 2. maddesine yani esma-ul hüsna’nın tecellisi ve gücünü görmek kısmına değinelim. Bu madde duayla birlikte ele alınması gereken bir konu. Zira biz dualarımızda Allah’ın isimlerine sıkça başvururuz. Onların (isimlerin) hayattaki tecellilerini görünce dostluk için bunlara başvurmamak mümkün olmaz. Ve (Feyzullah Birışık) Allah ile dostluklardan biri olarak bu maddeyi seçmesi hem dikkate hem de takdire değer. İşte Allah’ın isimlerinden birinin tecellisi Rahman, kafir, mü’min ayırdetmeksizin tüm kullarına rahmetiyle muamele eder. Sahi yaratıcıdan başka kim bunu yapabilir. Mü’minler olarak bile birbirimize tahammülümüzün kalmadığı anlar oluyor. Düşünün, bu anlarda neler düşündüğünüzü. Ama Rahman olan Allah kafirlerin onca taşkınlıklarına rağmen bile onlara rahmetiyle mumale ediyor ve ben öyle düşünüyorum ki Allah’ın her isminde Rahman’dan bir esinti var, bir tecelli var.

Rahim’in tecellisi ve gücü sizi bu dünyada katlanacağınız en zor şeylere bile tahammülü kılıyor. Çünkü Rahim ismiyle sizi yani mü’minleri bağışlayacak. Bağışlanacak ne çok şeyimiz var. Üstelik bu bağış sahibi sizi töhmet altında da bırakmıyor.

Kuddüs. Eksiklerimiz insan olmamız sebebiyle olacaktır. Ama ya hiç bitmeyen türden bir eksiklik ve ayıp ise. İşte insan kendini en çok eleştirdiğinde eksik ve ayıplarını o vakit görüyor. O zamanda “Kuddüs” diye yalvarıyor. Zira o vakit kuddüs’ün tecellisi ve gücü devrededir. Aslında Allah’ın isimleri bana şunu da düşündürüyor ki, kişi kendinde neyin eksikliğini hissediyorsa o yönde Allah’a o ismiyle dua ediyor.

Eksiklikleri, kusurları örten Settar Eminin gücü kavranılsaydı birbirlerinin yüzüne bunca kusurlar vurulmazdı. Oysa ki Allah kusurların araştırılmasını istemiyor. İşte bu ismin tecellisi olmalıdır. Hangimiz bir diğerimizin kusurlarını sürekli örter. Eğer Allah’a karşı işlediğimiz kusurlar yüzümüze vurulsaydı hiç kimseye karşı bakacak yüz bulamazdık.

Ama işte bu ismin tecellisidir ki Allah örtmek için bize vesileler veriyor. Bir başkası ona karşı yaptığınız kusurlar için size kaç defa şans tanır. Düşünün ki kusurlarınız örtülmeseydi de sizden önce o yürüse idi. Bir gölge gibi. Hayali bile korkutucu.

Ve tecellisini çok en çok yaşadığımız Adl. Adalet sahibi. Bir anket yapılsa ve “bu dünyada eksikliği hissedilen en belirgin şey nedir” diye sorulsa cevap “adalet” olacaktır. İşte bunun için bu ismiyle en çok dua ediyorduk. Herkesi kendinize haksızlıkla suçlayabilirken, Allah’ın ise adaletine karşı en ufak bir şüphe taşımazsınız. O tüm hayatınızda size haksızlık, adaletsizlik yapmamıştı ve siz bunun gücünü de, tecellisine de güveniyorsunuz.

Sizce, dağlaşan sorunlar yaşarsınız ve hiç kimse ona çözüm sunamaz. Her sorun öylesine büyük ki geçitsiz dağlar gibi. Ama bir isim ki devreye girince o sorunlar zerreleşiyor, hatta kalkıyor ortadan. Fettah.

Tecellisini gördüğümüz bir ismi daha var. Vedud. Hayatta Vedud isminin tecellisi şeyler yaşayınca biliyorum ki, Allah seviyor. Ama sevilecek olanı. Ve bize sevdiğini de hatırlatıyor, hayat içinde defaatle.

Elbette isimler bunlarla, tecelliler ve güçleri bunlarla sınırlı değil. Daha bilmediğimiz nice güçleri ve tecellileri var isimlerinin.

Allah ile dostlukta önemli olan fakat çok ihmal edilen meselelerden biri dua’dır. Dostluğu diri ve taze tutan dua iken, ihmal edilen yine odur. Ben dua üzerine çok düşünülmesi gerektiğine inanıyorum. Zira dua samimiyetin adıdır. Fakat ne yazık ki, dua’nın tanımları böyle değildir. Dua çağırmak, seslenmek diye tarif edilir. Ve eklenir sıkıntılı, acz ve ümitsizlik zamanlarında yapılan seslenme, isteme. Ama dua deyince aklıma bir muhabbet, sohbet, diyalog, iletişim geliyor. Eğer dua’ya olan yaklaşımımızı değiştirirsek, dostluğumuzda değişecektir. Bu gerçekten önemli bir noktadır. Zira her zaman istekte bulunmak değildir dua, madem dost Allah, öyle ise neden onunla konuşmuyorsunuz, yani ona isteklerinizi sıralamaktan öte, sıkıntı ve sevinçlerinizi, endişe ve korkularınızı anlatmıyorsunuz? Biz duya’yı muhabbet olarak anlar ve de yaşarsak ileride çocuklarımız sadece bir şeyleri istemek için dua etmeyecektir. Onlar dost olarak Allah’ın yeteceğini bilerek onunla muhabbet ve iletişimlerini daha da güçlendirecekler. Zaten ben dua ile dostluğu hiç birbirinden ayırmıyorum. Çünkü dua bana dostluğu hatırlatıyor, dahası anlatıyor.

Dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum ama benim dikkatimi çekiyor. Gözyaşı duayla beraber ortaya çıkıyor. Dualarımız her zaman gözyaşıyla beraber değil iken -çok istememize rağmen- gözyaşımızda genelde, belki de hep duayla beraberdir. Dua ederken gözyaşımızın olması arzu edilse de gözün yaşından ziyade gönül yaşının olması gerekir. Yüreğin titrek ve hisli olması yeter. Neden gözyaşında dua. Çünkü ikisi de acizliğin ifadesi.

Dua hep sıkıntılı zamanlarda ortaya çıktığından bahsettik. İşte beni veya bir çoğumuzu rahatsız ettiğine inandığım bir nokta daha. Bu insanın bir zaafıdır. Biz hep sıkıntılı zamanlarda dua’nın ferahlatan rahatlığını arzularız. Ancak insanlar geniş zamanlarda da bu rahatlığı yakalayabilselerdi geniş anlarda hem de geniş geniş dua etme imkanını yakalarlardı. Fakat ben bunun için de şöyle düşünüyorum. Sıkıntılı zamanlarda beni kendisine yaklaştırıp o zamanlarla sınırlı olsa bile o güzelliği tattırdığı için Allah’a hamd olsun. Sıkıntım geçişte, genişlik zamanımda o sıkıntıyı veripte bana sıkıntılı günlerimde o güzelliği tattırdığı için hamdolsun.

Hasan Basri Hilye’sinde: “Ve Allah’a ona dua etmemize imkan verdiği için (bunlar sıkıntılı zamanlarda bile olsa) hamdedelim” diyor. Ve devamla diyor ki: “Dualarımızın kabul edilmeyeceğinden korkmayalım. Bizi asıl korkutan dua etmemizin imkansız hale gelmesi ihtimali olsun. Bizi dua’ya çağıran iç ses, dua’yı kabul edecek olanın işaretinden başka ne olabilir ki?”

Dua’yı unutan kimse için şu denilebilir ki onların ümidi de yok, hüznü de. Veya yalvaracağı varlığın kendisine yardım edeceği hususunda şüphesi var. Herhalukarda dostluk zayıf veya yok. Çoğu zamanlar yolda, çarşıda, evde, v.s. her yerde karşılaştığım insanlar için bunlar dua ediyorlar mı acaba diyorum. Ediyorlarsa ne diyorlar, ne istiyorlar?

Dua ile ilgili bir başka nokta tevekkül. Biz buna fiili duada diyebiliriz. Fakat çoğu kez -belki de her zaman- hiçbir tedbirimize güvenemeyiz. Veya tedbirin söz konusu olmadığı zaman hepimiz dua’ya başvururuz. Zaten tevekkül işi yaptıktan sonra sonucu için Allah’a dua etmekse biz yaptığımız iş için rahatlayıp duasızlık yapamayız. Çünkü biz tedbirimize güvenemeyiz. Fakat Allah’ın takdirine güveniriz. Takdirin, tedbir üstünde olduğunu bilmenizden kaynaklanıyor bu.

İnsanlar dua’yı ve tevekkülü teskin edici bir ilaç veya uyuşturucu olarak algılıyorlar. Dua teskin edici bir ilaçtan daha etkili ve rahatlatıcı. Hangi zaman dua edipte rahatlık sağlamadınız? Kabul olmazsa bile bize bir rahatlık ve güç sağladığı muhakkaktır.

Dua aynı zamanda insanın kendine dönüşüdür. Hayatına tuttuğu bir aynadır. Ve bu aynadan yansıyan görüntü net ve parlaksa sizin için ve duanıza dair bir bilgi elde edebiliriz. Fakat görüntü bulanık ve net değilse aynı şeyleri söyleyemeyiz. Parlak sözler dua değildir. Duanızın sizin kelimelerinizle olması gerekir. Zaten başkalarının duası sizi anlatamaz. Siz sizi değil başkalarını anlatıyorsunuz. Siz size ait olanı ortaya koyduğunuzda o yapmacıklıktan uzak kalmış olursunuz. Bu samimiyeti de artırır duada. Ama peygamber duaları böyle değil. Onlar evrensel ve her insan ihtiyacını anlatan örneklerdir.

Dua için belirlenmiş bir vakit yoktur. İşte sokakta yürüyorsunuz, siz ve Allah yalnızsınız. Yani siz Allah’la yalnız başınasınız. O sizi yürütüyor ve düşündüklerinizi biliyor. Bu bir vakit olamaz mı dua için. Ruhun dua’ya hazır olduğu an dua vaktidir, kabulü de öyle.

Ama insanı dua’ya muhtaç kılan şeyin çoğu kez yalnızlık olduğuna inanıyorum. Çünkü yalnızlık dostun arandığı en yoğun anlardır. İnsan hep yalnızdır ve kişi bu yalnızlığı koyu bir biçimde hissettiği an, duası daha çoktur. Zira dostluk sıklaşmıştır ve kişi Allah’tan başka diğerlerine karşı bir yalnızlık duymaktadır. Herşey yabancı ama tanıdık ve dost yalnız yaratıcı. Yalnız zamanlarımda duamın çokluğunu hatırlıyorum.

Dua illa dille de olmalı değil. Zira kelimelere dökülemeyen, döküldüğü zaman aksaklıklar ve eksiklikler ve kopukluklar olabiliyor. Ve o huzurda yakalanamıyor kelimelerde. Hani kifayetsiz kalır anlatmakta sizi. Dile getiremezsekte Allah içimizden geçenleri de biliyor.

Dua bazen cesaret ister. İstediklerini yapabilme cesareti. Olmasını arzu ettiğiniz şey üzerinde verilirse (olursa) cesaretlisiniz demektir. Onu yaşamak hususunda istenilen hal üzere kalmak için dua cesaret ister. Dua bu bağlamda içimizdeki boşluktan aşağıya yani yüreğimize bakabilme cesaretidir. Muhakkak ki başımız dönecektir. Sendeleyecektir ayaklarımız. İşte dua ayaklarımızın sağlamlaşması için gösterilen çabadır.

Allah ile dostluk maddelerinden biri güvenmektir. Zira güven dosta duyulur. Eğer duamızın kabul edileceğine dair bir güven yoksa ve bu içimizde bir ümitsizliğin azda olsa, oluşmasına sebep oluyorsa, ya duamıza, ya dua’nın merciine güvenmiyoruz. Neden, hep bir endişe yaşarız, dua’nın kabulü yönünde. Kimedir güvensizliğimiz, dosta mı, yoksa duamıza mı?

Dua tek taraflı konuşmadır. Zira siz konuşuyorsunuz. Size seslenen yok, konuşmanıza o an sesle karşılık veren yok. Çünkü dost dinliyor sizi. Arkadaşlarınızla sohbetlerinizi düşünün, sizi sonuna kadar dinlerler mi hiç bölmeden?

Bir de şu var dua’da, onunla yıkanmak! Evet, gözyaşı ile değil, su ile değil, dua ile yıkanmak! Dua ile yıkanmak asli temizlik yapar insanda. Dua ile ferahlamak, aydınlanmak, hatta yeniden doğmak! Sığınmak onun rahatlatan hoşluğuna. Ama çok az dualarımız, hep ısmarlama. Ve hep başkalarından bekledik “bizim için dua edin” dedik ve başkaları da bize söyledi bunu. Ama ne başkası için ne de kendimiz için yatık. Çünkü duamız ya yoktu, ya boştu.

Dua varsa dostluk var, dua varsa kıymetlenen bir şeyler var. İşte dostluğun kıymetlenebilmesi için dua’ya ihtiyaç var. Dua’dan, dostluktan kıymetli ne var? Bir ömür var hayat adına tükenen. O hayatta bir yürek ve o yürekte Allah’a ısmarlanan dualar var. Silahımız, ümidimiz ve ardında cephaneliğimiz var. Silahımızdan çıkan mermilerden oluşan çiçek bahçemiz var. Çok şeyimiz, tek şeyimiz var. Dularımız.

Eğer ihmal edilmezde yapılırsa bizim tutacak dularımızda, ahlarımızda var. Bu varlardan korkmayanlar içinde beddualarımız var.

Hani denir ya şiir tadında, biz de dua tadında bir ömür için dua’ya muhtaç olduğumuzu unutmadan ve ihmal etmeden yaşamalıyız.

Zira dost nezdinde kıymetlenmek dua’dan geçer. Öyle ise dua’nızla kıymetlenin.

Allah ile dostluk maddelerinden biri sevmektir. Niçin sevmem gerekir ve ne yapmam lazımdır. İşte sevmenin en güzel adresi dua ve ne yapmam gerekir sorusunun cevabı dua. Ki hayatta en zor şeylerden biri karşılık bulamama. Hele bu sevginin karşılıksız kalmasıysa bu kıymet görmediğimizin ifadesidir. Ama Allah’ı gereği gibi sevdiğinizde, hissettirir ki, o’da sizi seviyor. Sevmek, teslim olmanın adıdır. Allah’ı sevmek ve problem görmemek. “Allah var, problem yok”(İmam-Alim Sultan).

Not: Ben Allah ile dostluk nasıl olmalıdır konusunu daha çok dua yönünden ele aldım. Ve bir kaç maddesine düşüncelerim ölçüsünde yer verdim. Bunları madde ismiyle de belirttim. İnşaallah faydalı olmuştur. Ve bu çalışmada fikir ve düşünceler bana aittir. Bu çalışmaya bizleri de ortak ettiğiniz için teşekkür ediyor ve sizi Allah’a emanet ediyorum.

          Dualarınızı bekliyoruz.

Halise EKEMEN

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULUR?

 

1. Allah ile dostluk, insanın kendisini keşfetmesinden geçer. Çünkü kendini tanımayan, kendine dost olamayan Allah ile de dost olamaz.

2. Allah ile dostluk, maddi veya manevi yardıma muhtaç olanlara yardım etmekten geçer.

3. Allah ile dostluk, şeytan ve dostlarını iyi tanımaktan geçer.

4. Allah ile dostluk, sevdiğiniz şeylerden feda etmekten geçer.

5. Allah ile dostluk, Allah’ın sevdiği ve sevmediği şeyleri çok iyi bilmekten geçer.

5. Allah ile dostluk, verilen nimetleri veriliş gayesine göre harcamaktan geçer. Öyleyse verilen nimetlerin veriliş gayelerini bilmek gerekir.

7. Allah ile dostluk, tüm teşekkürlerin en büyüğü olanını ona etmenizden geçer ki; en büyük teşekkür ise Allah’ın size verdiği nimetleri veriliş gayesine göre harcamanızdır.

8. Allah ile dostluk şu üç yaşı akıtmaktan geçer; 1. Kan, 2. Ter, 3. Gözyaşı.

9. Allah ile dostluk, sevinçli veya üzüntülü günlerinizde bir müddet yalnız kalıp, Rabbinizle bu halet-i ruhiyenizi paylaşmanızdan geçer.

10. Allah ile dostluk, öfkelenildiği zaman hemen Allah’ı hatırlayıp öfkeyi yutmaktan geçer.

11. Allah ile dostluk, kulun kula tahakkümünü reddedip sadece Allah’a kul olmaktan geçer.

12. Allah ile dostluk, ilimde derinleşmiş kişileri sık sık ziyaret ederek onların Allah ile dostluklarını nasıl oluşturduklarını öğrenmenizden geçer.

13. En az ayda bir defa mezarlığı gezmeniz Allah ile dostluğunuzu sağlamlaştırabilir.

Emine SEVİM

 


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR

 

Bizler önce kendimizi bir tanıyalım ve bir düşünelim şu ana kadar hani bir söz vardır ya bugün Allah içinm ne yaptın diye sanırım verebileceğimiz cevapların öyle uzun uzadıya olacağını sanmıyorum çünkü şeytan için yaptıklarımızın kaçta kaçını Allah için yapıyoruz? Cevaplarınızı az çok tahmin edebiliyorum. Namaz, oruç, zekat v.s. dediğinizi duyuyor gibiyim ama sizce bunlar dostluk için yeterli mi, bence hayır çünkü Allah ile dostluk ayrıntılarda gizlidir az önce saydıklarımız zaten her müslümanın yapması gereken farzlardır yani Allah’ın bize verdiklerine karşılık (nimetlerine) bir nevi ödemedir. O halde burada dostluğunuzu ifade edebilecek bir özelliğiniz de yoktur. Bizler önce kendimize ailemize sonra çevremize daha sonra Allah’a dost olabiliriz. Zaten Allah’a giden dostlukta bu yoldan gitmek zorunda. Biz bedenimize dost olacağız çünkü o bize Allah’ın emanetidir, biz çevremize dost olmalıyız çünkü onlar bizim ailemiz, yakınlarımız, komşularımız. Ebeveyne karşı gelmenin Allah’a karşı gelmekle eşdeğer olduğunu ya da kul hakkının kuldan başka kimseyle çözülemeyeceğini düşünürsek ne kadar doğru bir tespit olduğunu sizlerde anlayacaksınız. Bu sebepledir ki Allah’a dost olmak önce kendine ailene ve çevrene dost olmakla sağlanabilir. fiimdi bunları başardığımızı ve Allah’a dost olduğumuzu farzedelim peki bu dostluğu nasıl koruyabilir nasıl geliştirebiliriz? Bu da artık kendi kişiliğinize iradenize kalmıştır ki burası bence en zorudur demiştik ya hani dostluk küçük ayrıntılarda gizlidir diye işte tam bu noktada yani ayrıntı diyerek kendimizi kandırdığımız küçük günahlardan başlamak gerekir ve buna başlarken de içimizdeki şeytanı iyi tanımak nelerden hoşlandığını bilmek ve Allah’ın bize yasakladıklarıyla karşılaştırmamız gerekir. Daha sonra da irademizin ve dualarımızında yardımıyla içimizdeki şeytanın ve nefsimizin yaptığı barış anlaşmasını yırtıp bir kenara atmak gerekir ve Allah’la dostluk yolundaki ilk adımda budur bence ama unutulmaması gereken bir hususta bu savaşın bir ömür boyu sürmesidir ama bu yola çıktığınız ve attığınız ilk adımla zaten şeytanı eritmeye başlamışsınızdır ve bu demektir ki Allah’a da yaklaşıyorsunuz. Bu durumda yapacağınız en doğru şey olaylar karşısında sabretmek bir şeyi söylemeden önce iki kere düşünmek nefsimize ve irademize sahip çıkmak, iyiyi ve kötüyü ayırdetmek şeytanı memnun edecek olaylardan kaçınmak ve en önemlisi Allah’la aramızda köprü görevi yapan dualarımızı asla ve asla terketmemektir. Bizler bunları yaptığımız taktirde hatta yapmaya çalıştığımız taktirde zaten Allah’la dost olmuşuzdur. Biz dostluğumuzu yola çıktığımız zaman kurmuştuk ve biz artık bu yoldan ayrılmayız ayrılamayız; çünkü Allah öyle bir dosttur ki biz ona bir adım yaklaşırız o bize on adım yaklaşır, biz ona yürürsek o bize koşar o esirgeyendir, o bağışlayandır, o acıyandır, yardır, o bizim en büyük dostumuzdur.

 

Ellerimiz semada dualarımız arşı alada

Sen çevirmezsin bekletmezsin kapında

Yardımın olmadan bilinmez çıkarmıyız yarına

Bize en yakın olduğun secde anında

Ürperir bu vücudum misafirim dünyada

Bizi bize bırakma  Ya Rabbi

Sen hakimsin, sen evvelsin, sen baki

 

Sen olmadan direnebilir miyiz şeytana sanki

Bizi senden uzaklaştırıyor sinsi sinsi

Dostluğuna muhtacız bırakma  Ya Rabbi

 

Sevgili Feyzullah Birışık inşaallah yazımı beğenirsiniz. İsmim kapakta çıkmasa da bu düşüncelerimi veya şiirimi yayınlayacağınız kitapta görmek benim için büyük bir onurdur. Kitaplarınızı okudum bu yüzden sizden bir dosta yakışır şekilde yani karşılıksız olarak yayınlamanız beni daha çok memnun eder. Sizin de bu dostluğa karşılık vermeniz dileğiyle teşekkür ederim. Allah yar ve yardımcınız olsun.

Hoşçakalın

Nurhan KARTAL

 


 

EN fiEREFLİ DOSTLUK

 

Cenab-ı Hak’la dostluk, varlıkların en şereflisi olan insanoğlundan tüm canlılara kadar hatta bizim gözümüzle cansız görünen şeylerde de Cenab-ı Allah’ın dostluğu hakimdir. Bu dostluk hakimiyeti şurdan anlıyoruz. Yüce Allah’ın sevgisi izni olmadan kainatta hiçbir şey, bu kadar bir düzen ve ahenk içinde sürüp gidemez.

Cansız varlıklardan örneğin Güneş, Ay ve sayıları bilemediğimiz çok sayıda yıldız ve gezegenlerin mükemmel bir şekilde muazzam yörüngeler içinde ne bir saniye geri ne de bir saniye ileri gitmeyecek şekilde, düşmeyecek şekilde bulunduğumuz evrenin içinde Yüce Kudretiyle koruyan ve devam ettiren Yüce Mevlanın bir sevgisi, bir hikmeti olması gerek, yoksa Hz. Allah’tan başka bir kuvvet varmı ki böyle hiçbir varlığın yapamayacağı, hiçbir varlığın gücü yetmeyeceği şeyi yapsın. Haşa Allah’tan başka hiçbir güç yok ki yapsın, böyle hakimiyet ve kudret ancak ve ancak Yüce Allah’a mahsustur. Yukarıda belirttiğim “bulunduğumuz evrenin içinde” demekle anlatmak istediğim bu evrenden başka nice evrenlerde olabileceğini düşünüyorum bunu da ancak Allah bilir. Cansız varlıklardan bir örnekle ifade ettikten sonra şimdi de canlı varlıklara geçelim.

 Canlı varlıklardan biraz hayvanlardan bahsettikten sonra Yüce Mevlamın çok şerefli yarattığı ve her şeyi emrine verdiği insanoğlundan bahsedeceğiz.

Hayvanlar Yüce Allah’ın insanoğlundan önce yarattığı ve insanoğlu dünyaya geldiği zamanda insanoğluna bazılarını helal kıldığı bazılarını da haram kıldığını ve bununda bir çok hikmeti olduğunu biliyoruz. İnsanoğlunun faydalanması için birçok nimetinden şifalar ve vitaminler vermiştir. Kısacası böyle de diyebiliriz: Cenab-ı Allah insanoğlundan faydalanması için helal ettiği hayvanların insan için faydalı, insan için haram ettiği hayvanların ise insana zarar verdiği şeylerin olduğunu Yüce Allah’ımız yüce kitabında belirtmiştir. Bizimde hayvanlardan gördüğümüz muazzam hareketler ve insanları hayretler içinde bırakacak ibretlerle dolu durumlar vardır. Bu da Yüce Allah’ın hayvanların içine soktuğu şefkat ve merhametle hayvanlar sanki kendi kendini yönetir gibi oluyor. Halbuki Yüce Allah’ın hayvanlara verdiği içgüdülerle kendi yavrularına yardımcı olurlar, yavrularını korurlar, emzirirler. Kendi ağızlarıyla yiyecek getirirler ta ki o yavruları büyüyünceye kadar. Yüce Allah’ın verdiği sevgiyle, merhametle, dostlukla o hayvanlar kimsenin ihtiyacı olmadan yaşamlarını sürdürürler. Yüce Mevlamız kitabı mübininde de belirttiği gibi “... düşünenler için birçok hikmetler ve nimetler vardır.” Burdan da anlıyoruz ki Yüce Allah’ın biz kullarına bir emri, bizim ibret alacağımız birçok dersler vardır. Eğer biz kainatta her türlü canlı varlıkların durumlarını gözönünde bulundurarak, biraz onların hayatlarını araştırma zahmetinde bulunsak, onların hal ve hareketlerinden ders çıkararak, bu ders alınacak durumları kendi hayatımızdaki birçok sorunların yararına kullanabiliriz. Bize zor görünen fakat düşündüğümüz zamanda bu kadar zor değilmiş dedirten durumların zorlukların üstesinden gelebiliriz, hatta onlara bakarak sevebilir. Nasıl mı? Birçok insanın Yüce Yaradanını haşa unutarak, Yüce Allah’ın ona verdiği sevgiyi, dostluğu unutarak kendi yavrusunu sokağa bırakabiliyor oysa ki hayvanlar bile bunu yapamaz. Hayvan yavrusuyla dostluk kurabiliyor, istese de içindeki sevginin, içindeki şefkatinin etkisiyle yavrusunu bırakamaz.

fiimdi de varlıkların en şereflisi olan insanoğlundan bahsedeceğiz. Zaten bizi en çok ilgilendiren tarafıda bu olması gerek. Çünkü insanoğlu her şeyden önce Hz. Allah’ın sevgisini bilecek ki diğer canlılara da göstere. Cenab-ı Allah’ın da Kur’an-ı Kerim’de de belirttiği gibi kainatta bulunan her şeyin insanoğlunun menfaati için yarattığını, her şeyin insanoğlunun emrine verdiğin ve insana da verdiği cüz’i iradeyle insanoğlu bu seçme hakkını kullanarak Hz. Allah’ın emri doğrultusunda tüm bu canlı ve cansız varlıklara sahip çıkar, onları korur, onları yönetir ve daha nice nimetlerinden faydalanır. İşte bu sayısız nimetleri insanoğluna bahşeden Yüce Allah’a şükretmek lazım onun insanoğluna verdiği bu öneme karşı insanda Yüce Allah’ın emrine bağlı olması lazım ki Hz. Allah’ın sevgisinden mahrum kalmaya. Yüce Allah insanoğluna çok önem verdiği için biz de insanoğlu ile Cenab-ı Allah arasındaki dostluğu elimizden geldiği kadar başka bir deyimle karınca kararınca açıklamaya çalışacağım.

İnsanoğlunun Allah ile dostluğu hepimizin doğumla başlayan hayatımızla ölümle son bulan hayatımız ilgilendiren sevgilerin başından gelir. fiöyle ki Yüce Allah’ımızın izni olmadan anne ve babamız biz küçükken kendiliğinden bize bakamazlar, bizi sevemez, bizi büyütme zahmetine katlanamaz, bizim büyümemiz için zorluklara katlanamaz. Böyle oluncada bizde yaşayamayız. İşte bu zorluklara insanı sevkeden Yüce Rabbimiz anne ve babalarımıza şefkat ve merhamet sevgisini vererek, anne ve babalarda Yüce Mevlamızın verdiği bu muazzam sevgi ve şefkati ister istemez çocuklarına gösterirler ve bu şefkat ve merhametin etkisiyle zorlukların üstesinden gelirler ve onların büyümelerine yardımcı olurlar.

İşte Yüce Allah’ın insanoğluna verdiği bu içgüdülerle anne ve babalar çocuklarına bakarlar. Yüce Allah’ın insanoğluna verdiği şefkat, merhamet diğer bir tabirle içgüdü (kendiliğinden gelen sevgi annelik sevgisi, baba şefkati gibi...) hep Cenab-ı Allah’ın kullarına verdiği nimetlerdir. Cenab-ı Allah’ın kullarına gösterdiği bir dostluk belirtisidir.

Cenab-ı Hakk bir de kullarının çoğalması ve hak hukuk gününe kadar hayatını sürdürebilmesi için insanoğlunun çoğalmasını ister. Bu nedenle de insanoğluna verdiği çok mükemmel içgüdülerle çirkin olsun, güzel olsun bir anne ve bir baba mecbur kalarak çocuğunu büyütür, sever hep onun mutlu olmasını ister. Yani bu durum bir insanın doğumla başlayan hayatla birlikte insanoğlu Yüce Mevla’nın yardımına muhtaçtır. Bu dostluk Yüce Allah’ın bir annenin çocuğunu 9 ay karnında barındırması sonra da emzirmesi, küçükken çocuğunun altını tiksinmeden temizlemesi, gece uykusunu hep çocuğunla ilgilenerek geçirmesi ve daha nice eziyetlere katlanarak, o çocuğunu büyütmek için annelerin sabır göstermesi, şefkatli davranması, annelik sevgisini göstermesi ve kendiliğinden meydana gelen daha nice durum ve hikmetlerin tesadüf değildir. Yüce Allah’ın kullarına verdiği içgüdüler sayesindedir. Yüce Allah bu içgüdülerin insanoğluna bahşetmesi insanoğluna dostluğun en şereflisidir, en güzelidir. Hz. Allah dostluğunu hiç kimseder alıkoymasın, dostluğundan hiç kimseyi mahrum etmesin.

Yüce Mevla’nın kudretiyle insanoğluna sayısız nimetler vermiş ve bunlardan yararlanmalarını istemiştir. Bu verilen nimetlere karşı insanoğlunun gücünün yetmeyeceği birşey istememiştir. Sadece insanoğlundan O’nu tanımasını ve ona ibadet etmesini emretmiştir. İnsanoğluda bu verilen nimetlere karşı eğer Hz. Allah’ın emrini yerine getirirse onun emrettiği şekilde yaşarsa, yani yaşamını Yüce Mevla’nın isteğine göre sürdürürse severek, kalpten inanarak yaratanını tanırsa, Yüce Allah’la dostluk kurmuş demektir.

İnsanoğlu da Hz. Allah’la dostluk kurmak ister. fiöyle ki: İnsanoğlu Yüce Allah’a sevgisini farkına varmadan birçok şeyleri sevebiliyor insanlara aşık olabiliyor, ağlayabiliyor, tabiata aşık olabiliyor, tabiattaki sayısız varlıkları sevebiliyor bu gibi farkına varmadan meydana gelen hisler hep bir sevginin bir dostluğun ihtiyacıdır. Bu sevme ihtiyacını ararken birçok güzelliklerle beraber yaşama şansı bulur. Bazen de sevme ihtiyacını gidermek için mücadele ederken de kötülüklerle karşılaşır ama bu duruma üzülür. Neden mi: işte isbatı; Örneğin bazen bir çiçeği seversin, bazen bir çocuğu, bazen bir hayvanı, bazen bir bitkiyi, bir ağacı, akan bir şelalenin sesini, bazen bir nehirin akışını ve daha nice güzellikleri kendiliğinden sevme ihtiyacını karşılamak için seversin. Böyle insanın hoşuna giden ve insanın mutlu olmasına engel olmayan güzel şeylerle dostluk kurmak ister. İşte bu gibi ve buna benzer tüm güzellikler Cenab-ı Hak’la dostluktur. Yani Cenab-ı Allah sevgisini insanlarla yüz yüze gelerek haşa belirtmezde bu sevgisini insanları güzel şeylerle karşılaştırır, güzel şeyleri sevdirir, güzel şeylerle dostluk kurmasını istemeye sevkeder. Bunlar Yüce Allah’ın gerçek sevgisinin ve onun yüce cemalinin tabiri caiz ise birer gölgesi ve birer örneğidir. Yani Cenab-ı Hakk güzelliklerini direk insanoğluna göstermez, çünkü insanoğlu bu kadar muhteşem ve dilimizle ifade edemeyeceğimiz güzellikler karşısında tahammül edemez, eriyip gider. Bunun içindir ki Cenab-ı Hakk güzelliklerinin çok az bir misalinin gölgesini, güzellikler, iyilikler ve sayılmayacak kadar çok güzel şeylerle, sevgilerle insanoğluna hissettirir, gösterir ve asıl cemalini sevgisini, merhametini ahirete bırakır. İnsanları imtahan etmek için hakedenleri ile haketmeyenleri birbirinden ayırması için zaman tanır. Bu zaman içinde emrine sadık olanlarına verileceği mükafatı bildirir insana, emrine sadık olmayanları emrine karşı gelenlerin cezasınıda verileceğini insana bildirir. İnsanoğlu bu iki seçeneği birini yapmakla serbest bırakmış Yüce Allah. İşte Yüce Allah’ın emrine sadık olanlara verileceği mükafatlardan biri de ahirette Cemalini insanlara hak edenlere gösterecek, hak edenlere dostluğum. Cenab-ı Allah’ın dostluğundan biraz açıkladıktan sonra biraz da Cenab-ı Allah’la düşmanlık nasıl olur açıklamaya çalışacağım: Bazen bir insana bakarsın günah işlediği zaman ister istemez pişmanlık duyar, sevap işlediği zaman sevinir. Yani iyilik yapan Yüce Allah’ın rızasını kazandığı için sevinir, kötülük yapan ise Hz. Allah’ın hoşuna gitmeyen hareketi yaptığı için Allah’ın sevgisinden, dostluğundan mahrum kaldığı için üzülür. Buradan da anlıyoruz ki biz Hz. Allah’ı bu geçici dünyada görmüyoruz. Fakat hal ve hareketimizde hissediyoruz. Hz. Allah hiçbir insanın haşa düşmanı değil ya insanoğlu kendi istediğini kendi seçer Hz. Allah ise verir. Fakat Hz. Allah insan hayatına yararlı olan şeyleri insana helal, insan hayatına zararlı olan şeyleri insana haram kılmış ki insan hep mutlu olsun diye. Fakat şeytan ve nefis yani Hz. Allah’ın iyilik ve merhametini insandan uzaklaştırırlar, insanın mutlu olmasını istemeyen bu Allah düşmanları şeytan ve nefis hep insanın perişan olmasını istedikleri için hiç durmadan insanın aklına ve kanına girerek insanın yararlı şeyleri yapmaması için çalışırlar. Bu iki Allah düşmanı şeytan ve nefis insanı hep perişan halde görmesini istedikleri için insanın perişan olması için ellerinden geldiği kadar çalışırlar. Elinden gelmeyen insanları bırakırlar ya da cinleri.

fieytanlaşmış demekle şeytanın sevdiği şeyleri yapan, bunu yaparken de perişan olmuş ve herkesinde perişan olması için çalışan insan ya da cinler olabilir. Bazen de bu şeytanlaşmış kimseler bizzat işi yapmazlar başkalarını kullanarak amacına ulaşırlar. Yüce Allah kimseyi böyle şeytanlaşmış insanlarına ve cinlerin eline düşürmesin. Amin.

 

 Allah’a Dost Olmak

 

En iyi dost Cenab-ı Allah’la dosttur

Bunun misali kıssalardan çoktur

En güzel dostu Hz. Muhammed

Allah’ın dostuyla düşman olan gider mürted

 

Kur’an-ı mübininden habibim dedi

Bir dostuna Halilullahım dedi

Bir dostuna Nebiyullahım dedi

İşte gerçek dost hatırlanır ey seyidi

 

Bazı Allah dostları mevlasını gizli sevdi

Bazıları bu dostluğu şehadet şerbetiyle ödedi

Bazıları bu dostluğu ağlayarak ödedi

Bazıları ise kalemini kılıç yaparak ödedi

 

Gerçek dost her yerde belli olur

Gerçek dostun, dostunun bir tanesi elli olur

Seven bir de sevenlerin seveni ise

Bu diyardan da sonsuz diyardan da alır hisse

Sevdin mi güzel olur hayat

fieytani oyunlara gelmeyin, artık onlar bayat

Sen Allah’ın rızası için yaparsan bir kat

Malik olan Allah sana verir kat kat

 

Bunlar tecrübeyle sabittir

Ölenlerin birini bile diriltmedik ayıptır

Gelin gerçekleri sevelim, diğerleri hiçtir

Kur’an-ı Kerim’den herşey sabittir.

Dost ararsan eğer Allah sana yeter

Allah’ın dostuna düşmanlık eden, hali olur beter

İsterse dünya kadar malın olsun, Allah için olmazsa

Bu dünyadaki gibi Hakk mahkemede sökmez

torpilli yasa

 

Yüce Allah’la dostluk nasıl kurulabilir: Nasıl ki bir insan karşı cinsten bir başka insana ya da bir insan başka bir insana sevgisini göstermek için uğraşıyorsa ve gittikçe o kişiye veya o şeye aşık oluyorsa, ne kadar çok görüşürse veya görürse o kadar aşkı, sevgisi artıyorsa ve bunun sonucunda onu elde etmek için, ona kavuşmak için her şeyi göze alıyorsa ve yapabilirse tabii ki mutlu sona eriyorsa tabiri caiz ise Yüce Allah’ın dostluğunda belli bazı çabaların yapmasıyla olur ancak şöyle ki: Bir insan Yüce Allah’ını tanır ona kavuşmak için, onun rızasını kazanmak için bir amacı varsa önce Yüce Allah’a ibadet eder ibadetlerini ve Yüce Allah’ın istediğini yerine getirdikse de ibadetin farkına vararak ihlaslı bir şekilde Yüce Allah’a olan ibadet aşkı da artar. Çünkü Hz. Allah kulunu bana yürüyerek yaklaşırsa ben ona koşarak yaklaşırım buyurmaktadır.

Bu nedenledir ki insan Cenab-ı Allah’a ne kadar ibadet ederse o kadar aşkı ve sevgisi de artar. Ve bu aşk eğer insan şeytanın oyununa gelmezse hakk yolu terketmezse ahirette Cenab-ı Hakkın rızasıyla mutlu sona erecektir.

Bu ibadetler hepimizin bilindiği gibi İslam’ın şartlarını yerine getirmek ve başta Yüce Kur’an-ı Kerim’in hükmettiği şekilde davranmak sonra da sünnet, icmai ümmet, kıyası fukaha gibi İslam’ın temel kaynaklarındaki hükümlere riayet etmekle olur. Bu ibadetlerden insanların daha doğrusu Kur’an-a inananların sürekli kıldığı ve ahirete kadar tüm müslümanların üzerinde farz olan namazdan bahsetmeye çalışalım bakalım ne gibi faydaları vardır;

Bir müslüman beş vakit namazını kılarsa zaten otomatikmen günah işlemekten sakınır. Namaz kılacak kadar durumu musait ise demek ki iyilik yapan biridir, demek ki Allah’tan korkan biridir, demek ki üstü başı temizdir, kin beslemeyendir ve daha nice prensipleri yerine getirmiş ki namaza müsait duruma gelmiş. Böyle olunca da günde beş defa Cenab-ı Allah’ın huzuruna çıkar. Düşünsene sabah namazı kılan bir insan henüz dünyalık işine gitmeden Allah huzuruna çıkmış sonra işe gitmiş hal böyle olunca da işi sağlam yapar, israf etmez ve iş verene kâr sağlar, kendine de faydalı olur. Sabah namazının etkisi daha geçmeden öğle namazının vakti gelir. Öğle namazından yaptığı ibadetin etkisi geçmeden ikindi namazı, ikindi namazının etkisi geçmeden akşam namazı, akşam namazının etkisi geçmeden yatsı namazı ve en sonunda da bir günlük namazların mührü sayılan vitr namazını eda ettikten sonra yatar ve böylece bir gün boyunca bu ibadetler sayesinde korunur ve yüce mevlasının dostluğunu kazanmış olur. Her gün böyle olunca da 365 günde böyle olur ve derken hayat hep huzurlu olur. Yani Cenab-ı Allah’ın dostluğu sonsuza kadar vardır yeter ki insanoğlu mevlasını bilsin.

İslama hizmet eden ve yararlı insan olarak tarihe geçen din alimlerine ve Allah’tan korkan devlet adamlarına niçin Allah dostu demişler? Demek ki bu gibi insanlar Allah’a şükretmesini bilerek Cenab-ı Hakka ibadet etmişler, onun emriyle hareket etmişler ki Cenab-ı Hakta biz insanlara onlara Allah dostu diye söz etmeye rıza buyurmuştur. Çünkü Allah dostu olmak tüm varlıkların, tüm yerin ve göğün sahibi olan Allah’a dost olmak demektir ki bu da en büyük olana dost olmak yani Allah’a dost olmaktır. Allah’a dost olan da hem dünya da hem de ahirette kimsenin ona gücü yetmez. Çünkü onun dostu en büyüklerin en büyüğüdür. Örneğin; Bir kişinin dostu ne kadar kuvvetli ise o kişi o kadar değerli olur. Tabiri caiz ise Allah dostu olan kişi ne kadar değerli olur bir düşünmek lazım. Zaten görüyoruz ki Allah dostları hep insanlara örnek olmuşlar, hep önderlik yapmışlar, hep hatırlanmış kişiler olmuşlar, hâlâ da hatırlanırlar ve hatırlanacaklardır. Çünkü böyle kişilerin dostu Yüce Allah’tır. Cenab-ı Hakk bir ayet-i kerimesinde buyuruyor ki: “Eğer siz Allah’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok affedicidir.” (Ali İmran-31) Cenab-ı Allah bu ayeti kerimesinde peygamberine ve biz kullarına buyuruyor ki: Kullarım beni severse ben de kullarımı severim. Günahları olsa bile Yüce Allah’a uyarsa Yüce Allah onu affeder.

Tarihte çok rastlanır Cenab-ı Hakka hakkıyla ibadet eden kişiler gündüz ibadeti onlara az gelerek geceleri de nafile ibadetlere devam ederek hiç bıkmadan ibadet etmişler, ibadet yaptıkça da ibadete karşı daha da sevgileri artmış hatta kendinden geçenlber bile olmuşlar. İşte Allah dostu olmak Cenab-ı Allah’ın emir ve yasaklarına uymaktır. Cenab-ı Allah’ın hoşlandığı şeyleri severek, hoşlanmadığı şeylere ise buğzetmekle Allah’a dost olunur.

Yüce Allah daima iyiliği emreder ve insanların ancak iyilik yapmakla dostluğunu kazanacaklarını beyan eder. “Hem iyilikle kötülük bir olmaz, sen kötülüğü en güzel hareketle önle! O vakit göreceksin ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse yakın bir dost gibi olacaktır. O rütbeye ise ancak sabredenler kavuşturulur. O rütbeye ancak büyük nasib sahibi kavuşturulur.”(Fussilet-34,35) Cenab-ı Hakk bir ayeti kerimesinde de sözüne sadık dinini bilen, dinine uyanları dost edineceklerini beyan eder. “İyilik eden bir kimse olarak kendini Allah’a teslim eden ve İbrahim’in doğru olan tevhid dinine uyan kimseden daha güzel din sahibi kim olabilir? Allah İbrahim’i dost edinmiştir.” (Nisa-125) Cenab-ı Allah bu ayetinde Hz. İbrahim’in dini hak din olduğunu ve Hz. İbrahim’in dini ve tevhid dinlerine uyanların hepsini dost edindiklerini insanların Yüce Allah’a dost olabilmesi için neler yapacağını beyan eder.

İşte dostlukların en şereflisi yani Yüce Allah’la dostluk nasıl olur? Yüce kitabımızda Yüce Mevlam bize bildirmiştir. Biz de Yüce Mevlamıza dost olmak için gece-gündüz çalışmalıyız ve dostlukların en şereflisine nail olmalıyız. Yüce Allah’la dost olmak demek tüm güzel şeyleri en güzel şekilde yapmaktır. İnsanları ve Yüce Allah’ın yarattığı her şeyi Mevlamın emrettiği şekilde yapmaktır. Yüce Allah’ın sevdiği şeyleri sevmek sevmediğini sevmemektir.

Mehmet Sıddık SARIBO⁄A


 

“ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR?”

 

DOSTLUK ANAHTARI

 

Dostluk kavramı çok geniş, hatta uçsuz bucaksız bir kavramdır. İçini gereği gibi dolduran, bu işin tam anlamıyla hakkını veren birini bulduğunda ise o kadar büyür o kadar büyür ki, alır başını gider, genişledikçe genişler. Bugüne kadar birçok söylemler, birçok hikayeler yine birçok şiirler, türküler, ağıtlar oluşturulmuş bu kavram adına. Bütün bunlara konu olan bazen dostun vefası, bazen sevgisi, bazen yiğitliği, bazen de ihaneti, gidişi ile, terki ile geride kalan hasreti olmuştur anlatılan. Bana kalırsa, ne söylendiyse, ne yazılıp ne çizildiyse yaşanılanlara karşı, bir türlü hakettiği değeri verilememiş dostluk kavramının. Bununda sebebi, onu üstlenende gizli.

Fıtratında birine, bir şeye dayanıp güvenmek, sevmek, ona ihtiyaç duymak gibi duygular taşıyan her insanoğlunun bu ihtiyaçlarına cevap verecek bir dosta ihtiyaç vardır. Peki bu dost kim?

– Bizim dostumuz (velimiz) kim?

(Her merak edilenin cevabını oradan bulduğumuz gibi bu sorunun cevabını da bulmaya çalışalım. Nereden mi? Tabii ki her zaman doğruya yönelten pusulamız Kur’an-ı Kerim’den)

– “Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O’nun elçisi, rükû ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü’minlerdir.”(Maide-55)

– Gelelim şimdi dostluk denen o sarsılmaması gereken bağı, yapıyı nasıl kuracağımıza:

• Her sağlam yapıda olduğu gibi bu dostluk yapısına da bir temel lazım. Öyle bir temel ki her türlü zelzeleye dayanıklı bir temel. İşte bu temel o yüce dostluğun o yüce sevginin kurulacağı inancı. Hz. Adem’den günümüze ve kıyamete kadar ihtiyaçlarımızın tümünün Allah tarafından karşılanmış olması, O’nun bizi ne kadar çok sevdiğini gösterir. Bu bağlamda sevgi mihenk taşıdır, evrenin yaratılış hikmetidir. Buna inanmak gerekir.

• Sonra, bu sağlam yapıya dışarıdan gelecek ve gelmesi muhtemel tehlikelere, tüm zararlara karşı oluşturulması gereken koruma duvarı. İşte bu kararlılık sınırı sonsuz güvendir.

* Tabii her işe nasıl tertemiz başlanması gerekli ise, bunda da temiz olmak şart. Bu da nasuh bir tövbe ile mümkün.

• Gerisi mi? Artık o da bütün tuğlaları yani vazifeleri ihlas dolu bir niyet, iman ve salih amelin birlikte karılmış harcı ile işinin ve vazifesinin bilincinde olan müteahhidin yani mü’min kulun o maharetli ellerine bırakılır.

– Yapı tamam, fakat asıl önemli olan onu muhafaza edebilmek. Bu nasıl sağlanabilir?

– Hani hepiniz bilirsiniz. Eskiden (eskiden diyorum, çünkü gördüğüm anne-babalar daha bilinçli, istisnalar olmakla birlikte) çocuklara veya kendi çocukluğum için söyleyeyim. Bir yaramazlık yaptığımızda “Allah seni yakacak”, “cehennemine atacak”, “Allah’tan kork” gibisinden aslında hiç de hoş olmayan tehditlerle karşı karşıya kalırdık. Belki bu sözler o yaramazlığı bir daha tekrarlamamamızı sağlardı, fakat zihnimizde oluşturduğumuz Allah sevgisi hiç de sevimli değildi. Tıpkı yaramazlığımız sonunda elinde iğne ile koruttukları teyzelerden her gördüğümüzde nasıl kaçacak delik arıyorsak, nasıl ondan korkuyorsak, işte öyle bir korku olmuştu Allah korkusu. Ama biraz daha büyüyüp bilinçlenince ve bu bilinci içinde hiçbir şüphe göremeyeceğimiz K. Kerim’den aldığımda gördüm ki; ben Rabbimi hiç tanımıyormuşum. Aslında “Allah Korkusu” denilen şey “Öcü Korkusu” değil de O’nun sevgisini kaybetme korkusuymuş. Kalbinde içten riyasız bir sevgi taşıyan kuluna, Rabbimiz Yüce Allah dostluk anahtarını uzatıyormuş. Bu bilinci yakalayan her insan, daha fazla zaman kaybetmeden direkt Rabbi ile diyaloğa girdimi ve bütün sıkıntısını, ihtiyaçlarını, derdini, isteğini hatta ve hatta mutluluğunu bile ona götürüp onunla paylaştımı en sağlam dostluk kurulmuş demektir.

Sağlam kurulan dostluklar da öyle kolay kolay yıkılmaz. Burada söz konusu olan dostluk Allah ile kurulan dostluk oldumu olay daha da bir ehemmiyet taşımakta. O Allah ki; senin bir adımında O on adım gelen, O öyle bir dost ki, dostlarını (velilerini) tüm korkulardan ve tehlikelerden emin kılan, O öyle bir dost ki, sen unutmadıkça asla unutmayan, koruyan, gözeten. En merhametli anneden daha merhametli, her ev sahibinden daha hürmetli, tek adaletli, tek güzel, tek büyük, tek eşsiz, tek sevgili...

Dost dediğin dostunu iyi tanımalı, neyi sever, neyi sevmez bilmeli, aklından, kalbinden, dilinden bir an bile O’nu düşürmemeli, herkese O’ndan bahsetmeli. Sevdiği için dostunu istemeli ki; herkes O’nu sevsin, herkes O’ndan sözetsin, O’nu ansın, O’na saygı duysun, O’nu yüceltsin. Ne sözde ne fiiliyatta O’na hata yapmasın. Gerektiğinde bütün her şeyi A’dan Z’ye O’nun için terkedebilmeli, hem de gözünü kırpmadan. Tercih söz konusu oldumu hep O’nu tercih edebilmeli. (Bk. Tevbe-23,24) Çok ama çok korkmalı O’nun sevgisini kaybetmekten. Koşmalı, sürekli koşmalı nefessiz kalana kadar O’nun rızasını kazanmalı. Hasret duymalı, O’na kavuşma arzusuyla tutuşmalı. Ve sabretmeli, ta ki son nefesini verinceye dek.

Okumayı çok fazla arzulayan birinin okulunu sırf onun emri (Nisa-140) gereği terketmesini hangi sevgi, hangi dostluk sağlayabilir? Çünkü o kişi çok sevdiği okulunu bırakmayı göze alır da, Rabbinin sevgisini dostluğunu kaybetmeyi asla göze alamaz.

Bütün bu güzelliklere ulaşmak yürek ister. Fakat erişilmez de değildir. Aksine çok kolay. Her kapıyı aralayan biri olduğu gibi bu yüce dostluğun kapısını açan anahtar bir değil, belki bin anahtar var. Nerede mi?

– Bir yetimin başını okşadığında, aç olanı veya yoksulu doyurduğunda, namaza yönelip ellerini O’na açtığında, bir iftar anında, O’nu düşünmekten uykusuz kaldığın gecelerde, bir kardeşini mutlu edip tam oradan uzaklaştığında, insanları O’nun emirlerine çağırdığında, O’nun için sevdiğin her şeyi terketmeye hazır olduğun anda, O’nun için sevip, O’nun için buğzettiğinde ve daha sayamayacağımız birçok güzellikte. Tıpkı bize bahşettiği nimetleri sayamadığımız gibi.

fiunu asla unutmamak gerekiyor ki; Allah ve O’nun yarattığı insanın en bariz, en görünen ve kaçınılmaz ilişkisi yaratıcı-yaratılan veya daha açık bir ifadeyle sahip-kul ilişkisidir. Fakat merhametlilerin en merhametlisi VEDUD olan Allah zorakilikten ziyade bu karşılıklı olan ilişkiyi kişinin yani kulunun kendi isteği ile olmasını istiyor. “Gel dost olalım” diyor. “Ben senin dostunum, bana samimi yaklaş” tarzında bir daveti var. Bu ayrıcalık yalnızca insana yapılıyor. Bir ayeti kerimede Yüce Allah göğe, bulutlara seslenerek “isteyerek veya istemeyerek gelin” diyor. Fakat bu tercih insanın kendi iradesine, istemesine bırakılıyor. Bu yüzden hamdetmeli ve bizlere verilen değere layık olmaya çalışmalıyız.

Evet; eminim dostluk anahtarı günde kaç defa karşımıza çıkıyor. Yeter ki onu almayı ve bu kapıyı aralamayı, açmayı isteyelim. Ee hadi, daha ne duruyoruz...

Nesligül TOPALO⁄LU

 

Bismillahirrahmanirrahim

“Hamd Allah’a mahsustur. Salatu ve’s-Selam O’nun Peygamberine, âline ve ashabına olsun. Nefsimizin şerrinden ve kötü amellerimizden Allah’a sığınırız.”

 

İBRAHİMİ DOSTLUK

 

“İbrahim (a.s.) gibi güzel bir tevhide sahip olup Hakk’a boyun eğme yolunda olanlara selam olsun.”

“De ki: Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olarak İbrahim’in dinine uyunuz. O, müşriklerden değildi.” (Ali İmran-95)

“Gerçekten İbrahim, Hakk’a yönelen, Allah’a itaat eden bir önder idi. Allah’a ortak koşanlardan değildi.” (Nahl-120)

“Allah’ın nimetlerine şükrediciydi. Çünkü Allah, onu seçmiş ve doğru yola iletmişti. Ona dünyada güzellik verdik. Muhakkak ki o, ahirette de salihlerdendir. Sonra da sana, ‘doğru yola yönelerek İbrahim’in dinine uy, zira o müşriklerden değildi’ diye vahyettik.” (Nahl-121,123)

Bu ayetler çerçevesinde konuşmadan önce, gelin hep birlikte İbrahim’in (a.s.) hayatına bir gözatalım: O, tek başına kavmine karşı bir önderdi. Öncelikle kendisini yaratanı çok iyi bir şekilde tanımış. Daha sonra çevresindeki putlara ve kavmine karşı düşmanlığını büyük bir yüreklilikle haykırmış, tek başına Allah’a teslim olanlardan olmuştu. İbrahim (a.s.)’i bu mücadelesinden, ne ateşe atılmak korkusu ne de babası ve çevresindekilerin, baskısı alıkoymuştu. “İşte bunlar, bizim huccetimizdir. Biz onu, kavminin karşı koymasına rağmen İbrahim’e verdik. Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. fiüphesiz ki, Rabbin hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.” (En’am-83)

Bunları yazmamdaki maksad; Allah ile dostluk kurmamız için öncelikle İbrahim’i (a.s.) örnek almamız gerekir inancındayım.

Bizler de öncelikle İbrahim (a.s.) gibi dini yalnızca Allah’a has kılıp, sadece Allah’a yönelip ve O’na teslim olmalıyız. İşte o zaman Rabbimiz ile gereği gibi dostluk kurabiliriz inş.

“İyilik yapan olarak kendisini Allah’a teslim eden, İbrahim’in Allah’ı bir tanıyıcı dinine tabi olan kimseden daha güzel dinli kimdir? Allah, İbrahim’i bir dost edinmiştir.” (Nisa-125)

Bu ayetin tefsirinde: “Allah İbrahim’i dost edinmiştir.” buyuruyor ki; bu, ona tabi’ olmaya teşvik kabilindendir. Zira o, kulların Allah’a yaklaşabilecekleri en üst dereceye ulaşmış olmakla, kendisine uyulan bir imam, bir önder olmuştur. Muhakkak ki o, sevgi derecelerinin en üstünü olan dostluk derecesine ulaşmıştır. Bu da Allah-u Teala’nın: “Ve sözünü yerine getiren İbrahim’inkinde de... (Necm-37) ayetinde nitelediği gibi, Rabbine ibadetinin fazlalığı ile olmuştur. Seleften bir çokları da derler ki: İbrahim, kendisine emredilenlerin tamamını yapmış, kulluk makamlarından her bir makamın hakkını tam olarak vermiştir.” (İbn Kesir’in Muhtasar’ı I.Cilt, sy.-472)

Bu ayet o kadar açık ve net her şeyi ortaya koyuyor ki, biz insanoğlu keşke ibret alabilsek. fiu günümüz şartları itibarıyla konuya biraz giriş yapmak istiyorum. Çevremizde o kadar farklı türden şirkler mevcut ki, hangisine karşı savaş açacağımızı bazen kestiremiyoruz, şu da var ki en büyük şirk Allah’a eş koşmak yani hüküm koyma ve yönetme konusunda beşeri yasalara bağlanma. fiu an sözüm ona üzerine islam kılıfı giydirilmiş bir demokrasi belasına müslümanların mübtela olduklarını görüyoruz. Yani Hakk ile batıl o kadar birbirine karışmış ki, günümüz tevhidi düşünen çevrelerdeki bir takım şahıslar partici, şucu, bucu oluvermiş çıkmışlar. Yazık bizlere, bu konuda örnek alınacak fazla kimse kalmamış, o kadar vahim bir konu ki, aslında sayfalarca şeyler yazılır bu konuda ama inş. mesaj yerine ulaşmıştır. Tevhid akidesine sahip olan insan, ancak gereği gibi Rabbi ile dostluk kurabilir. (Bunun örneğini İbrahim (a.s.)’de görmek mümkün). fiu da var ki; Rabbimiz şirkin dışındaki günahları dilediği kişi için affedeceğini söylüyor. (Nisa-48)

“İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar (var ya) işte güver onlarındır. Ve doğru yolda olanlar da onlardır.” (En’am-82)

Bu ayeti açıklayan bir hadis de aktarmak istiyorum:

Abdullah İbni Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir:“İman edenler, bununla beraber imanlarına haksızlık da bulaştırmayanlar, işte ancak onlardır ki, korkudan emin olmak hakkı kendilerinindir. Onlar doğru yolu bulmuş kimselerdir” ayeti indiği zaman bizler; Ya Rasulallah, hangimiz nefsine zulmetmez ki? dedik.

Rasulullah (s.a.v.); İs, sizin der olduğunuz gibi değildir: “İmanlarına zulüm (haksızlık) karıştırmayanlar” demek, şirk karıştırmayanlar demektir. Sizler Lokman’ın kendi oğluna söylediği şu sözü işitmediniz mi?“... Oğulcağızım, Allah’a ortak koşma. Çünkü şirk elbette büyük bir zulümdür.” (Lokman-13)

(Sahih-i Buhari, Kitab’ul Enbiya: c-7/3+54)

 

İşte bizler şu soruları öncelikle kendi kendimize soralım: “İman ettik, acaba imanımıza şirki bulaştırdık mı? İbrahim (a.s.) gibi önce putları kırıp (reddedib) daha sonra da Hakk’a boyun eğip teslimiyet gösterdik mi?”

Günümüz şartlarında müslümanların dünyada tek amacı sanki rahat bir hayat yaşayalım, zengin olalım, baskılar olmasın, huzurlu yaşayalım, kimseye karışmayalım havası estiriliyor. Rabbimiz şöyle buyuruyor:“Sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi zannediyorsunuz?” Yani daha başlarına ne sıkıntılar geldi ki, hemen batılın karşısında pısırıklaşıp kaldılar. Onların hükümleriyle yönetilmeye v.s. başladılar. En azından oy vermemek bile tağuta karşı gelmenin, sadece Rabbimizin kanunlarına boyun eğmemiz gerektiğinin bir göstergesi olacaktır. Demokrasi ile islam kesinlikle birbirine zıt olan şeylerdir. Demokrasi de ‘hakimiyet milletindir’ denirken; İslam’da sadece ve sadece ‘Hakimiyet Allah’ındır.’Hüküm koyma ve yasa koyma Allah’ındır, demokraside kula geçirilmiştir. Daha bunun gibi birçok zıtlıklar mevcuttur. Tabii bilen için, Hakk’ı gören için!

Sizlere birkaç ayet daha hatırlatmak istiyorum:

“Kim tağutu inkar eder ve Allah’a iman ederse, en sağlam kulpa sarılmış demektir; onun kopması yoktur.” (Bakara-256)

(Yani La ilahe illallah’ın manasını gereği gibi yaşamak.)

“Kendilerinin güzel işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatındaki çabaları boşa gidenler...” (Kehf-104)

(Özgürlük adına, ekonomik gelişme adına, herşey insanlık için sloganını yaşatma adına. Bunun neresinde Allah için birşeyler var?)

“Onların, Allah’ın izin verdiği şeyi Din’de kendilerine şeriat kılan ortakları mı vardır?” (fiûra-21)

(Kendi kafalarına göre yasaları çıkaranlar, Allah’tan bir delil ile mi yapıyor?)

“Onlar hahamlarını ve rahiplerin Allah’tan başka Rabler edindiler.” (Tevbe-31)

(Allah’ın haram kıldığı şeyler helal, helal kıldıkları haram oluyor, sakın bu tuzağa düşmeyelim!)

“Tağuttan hüküm almak isterler...” (Nisa-60)

(Allah’ın hükmünden başka hüküm koyucuları reddediyoruz inş.)

“İbrahim, ne yahudi ne de hristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir müslüman idi; müşriklerden de değildi.” (Ali İmran-67)

“İnsanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar, şu peygamber (Muhammed) ve ona iman edenlerdir. Allah, mü’minlerin dostudur.” (Ali İmran-68)

Biz, Rabbimizle dostluk kurmaya çalışsak bile acaba Rabbimiz bizimle dostluk kurmayı hangi şarta bağlıyor? Biliyoruz ki, dostluk tek taraflı kurulmaz.

Rabbimizin o kadar güzel ayetleri var ki; işte bir tane daha: “Allah uğrunda, O’na yaraşacak şekilde cihad edin. Sizi O seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim’in dininde (olduğu gibi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek bundan önce (ki kitaplarda), gerekse bu (Kur’an-da) size “müslüman” adını verdi. Öyle ise namazı kılan; zekatı verin ve Allah’a sarılın.

Ne güzel mevladır (dosttur) O ve ne güzel yardımcıdır! (Hacc-78)

Ayrıca şu hadisle bu konuyu bitirmek istiyorum:

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Faizle alış-veriş yaptığınız zaman, öküzlerin peşine düşüp, ekip biçmekle yetindiğiniz ve cihadı terkettiğiniz zaman Allah size öyle bir zillet verir ki; dininize dönene dek o zilleti üzerinizden kaldırmaz.” (Hadis-i Ahmed ve Ebu Davud İbn Ömer’den hasen bir isnad ile rivayet etmişlerdir.)

İtikad ile ilgili bu açıklamadan sonra ameli konularla ilgili çıkarmış olduğum notları da sunmak istiyorum:

 

ALLAH İLE DOSTLUK;

 

1.   O’na Tevekkül ederek: “Eğer kul Allah’a bir dağı yerinden söküp atma hususunda hakiki anlamda tevekkül etse ve dağı yerinden söküp atmakla da emredilmiş olsa, şüphesiz o dağı yerinden söküp atar.

      Eğer sen tevekkül ve istiânenin manası nedir? dersen, derim ki; tevekkül ve istiâne kalbin Allah’ı bilmesinden doğan bir haldir. Allah’ın yaratıklarından ayrı olduğuna, yaratıkları idare ve tanzim ettiğine, fayda ve zararın, verme ve yasaklamanın Allah’ın izni ile olduğuna, insanlar istemese bile Allah’ın istediğinin olduğuna, insanlar istese bile, Allah’ın istemediği şeyin olmadığına inanmaktan dolayı kalpte meydana gelen bir haldir. Bu durum kalbin Allah’a itimad etmesini, işlerini O’na tevfiz etmesini, Allah ile mutmain olup O’na güvenmesini, tevekkül ettiği şey hususunda Allah’ın kâfi geldiğini yakînen bilmesini, her zaman Allah’ın onunla olduğunu başkaları istesin veya istemesin Allah dilemedikçe birşey olamayacağını yakînen bilmesini gerektirir.

      Bu mütevekkilin hali anne-babasının gözetiminde büyüyen çocuğun haline benzer, anne-babası çocuğu iyi ve kötü şeylere karşı kollar. Çocuğa karşı merhametlidir. Anne-babasından başka yere yönelmeyen ve anne-babasının yanında başına gelecek şeyleri düşünmeyen çocuğun kalbine bak. Mütevekkilin hali işte budur.

      Ki bu şekilde Allah’la beraber olursa Allah O’na yeter. Başka birşey gerekmez. Allah-u Teala da “Kim Allah’a tevekkül ederse Allah O’na yeter”(Talak-3) buyurur. Yani Allah onun için kâfidir. Eğer insan bu tevekkül hali yanında bir de takva ehlinden ise en güzel ve övülen akıbet onundur.”

      İbn Kayyım el-Cevziyye–>(Medâricu’s-Sâlikin: Cilt:I, sy.:74)

2.   Nefis muhasebesini sürekli açarak,

3.     Bid’atlere karşı savaş açarak,

4.   Boş şeylerden yüz çevirerek,

5.     Allah’ın veli kullarını dost edinerek,

6.   Sünnete sıkı sıkıya (azı dişlerimizle) sarılarak

7.   Her an Allah’ı zikrederek, hatırımızdan çıkarmayarak,

8.     Sürekli iyilik yaparak, kötülükten sakınarak,

9.   Güzel bir ahlaka sahip olmak için çaba göstererek,

10. Emr-i bil-maruf ve nehy-i ani-l münkeri terketmeyerek, devamlı yaparak.

11.    Tefekkür ederek, sabrederek, şükrederek,

12.    Mutlaka sadaka vererek, veya malımızın zekatını vererek,

13. Hacc’a giderek (imkan bulan için).

14.    Sürekli olan ibadetler yaparak yani nafileleri çoğaltarak; “Kulum bana kendisine farz kıldığım ibadetlerle yaklaştığı gibi hiçbir şeyle yaklaşamaz. Ne var ki kulum bana nafilelerle de yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu sevinceye kadar. Ben onu sevdiğim zaman ise onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Artık o, benimle işitir, benimle görür, benimle tutar ve benimle yürür.” (Sahih-i Buhari, Zikak:38).

15.    Öfkelendiğimizde onu yenerek,

16.    Çok tövbe ederek, (Allah çokça tövbe edenleri sever).

17 Haram ve helaller konusunda çok fazlaca titizlik göstererek,

18.    Dilimizi boş ve faydasız konuşmalardan yani daha çok gıybetten temizleyerek,

19.     Seher vakitlerinde bol bol istiğfar ederek,

20.     Gece namazına devam ederek; “Kulun Allah’a en yakın olduğu zaman gecenin son yarısıdır.” (Tirmizi, Davut,119)

21.    Her pazartesi-perşembe günleri oruç tutmak,

22.     Cihada gidip, gidilemezse de en azından çokça istek duyarak; (cihadı nefsinde düşünmeden ölen münafık ölümü gibi öleceğini sevgili Peygamberimizden öğreniyoruz).

23.     Allah’ın sevdiklerini severek, sevmediklerine de buğzederek,

24.     Allah’ın hükmü ile hükmetmeyenleri şiddetli bir şekilde reddederek (la ilahe), sadece Allah’ı ilah olarak bilerek (illallah).

25.    Yalnızca dönüşümüzün O’na olacağını aklımızdan çıkarmayarak

26.    Mücahidlere ve onların geride bıraktıkları yakınlarına yardımda bulunarak,

27.    Sürekli Allah’tan yardım isteyerek, (iyyake na’budu ve iyyake nestain).

28.    Yoksullara sürekli yemek yedirerek, (“Biz sadece sizi Allah’ın rızasını kazanmak için yediriyoruz, sizden hiçbir karşılık beklemiyoruz, derler.”)(Ayet)

29. Zulme uğrayanı destekleyerek, zulüm yapanın da zulmünü engelleyerek,

30. Allah’ı tanıyarak: Mesela; dost edineceğimiz kişiyi öncelikle tam olarak tanımaya çalışırız. Ancak tanıdıktan sonra o kişiyle dostluk ilişkileri içine girebiliriz. Aynı şekilde Yüce Rabbimizi de gereği gibi tanımaya çalışırsak, işte o zaman güzel bir dostluk kurma aşamasına gelmiş oluruz.

      Rabbimizi tanıma yollarından biri, O’nun en güzel isimlerini ezberlemek, manasını bilmek ve yaşantımıza geçirmekle olacaktır.

      Artık bu sağlandıktan sonra gerisi çok kolay bir şekilde gelecektir inş.

      Kur’an-ı Kerim’i meal ve tefsirinden bol bol okuyarak Rabbimizi yine kolayca tanıma fırsatı bulabiliriz inş.

      İlim ile amel paraleldir, diye boşuna söylenmiyor bu sözler. Gerçekten de bunu bizler tecrübe etmişiz inş. İlim olmadan amel de olmuyor. İlim olmadan Rabbimizi tanımak olmuyor, tabii ki, ilim nedir denilecektir?:

      Hadis öğrenmek, fıkıh öğrenmek, tefsirden Kur’an-ın açıklamalarını öğrenmek, siyeri yani Peygamberimizin hayatını bilip örnek almaya çalışmak, v.s. daha sayamayacağımız pek çok şeyler ilmin içerisine girer. Rabbimiz:“Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? diye buyuruyor. Ya da; hiç görenle görmeyen bir olur mu? cennetliklerle cehennemlikler bir olur mu? küfredenlerle iman edenler bir olur mu? diye buyuruyor Rabbimiz.

31.     Kıskançlıktan, cimrilikten, riyadan, kibirden, yalancılıktan, hırsızlıktan, koğuculuktan (laf getirip götürmek), gıybet etmekten ve daha birçok çirkinliklerden nefsimizi arındırarak ya da arındırmaya çaba sarfederek Rabbimizle dostluk aşamalarını zirveye çıkarmak için büyük gayretler sarfederek,

32.     Komşularımız, akrabalarımız ve arkadaşlarımızla güzel bir şekilde geçinerek,

33.    Her işimizde Allah’ın (c.c.) rızasını gözeterek,

34.    Ana ve babalarımıza hürmet ederek, sevgi ve saygı gösterip, merhamet ederek, itaat ederek.

35.     Eşlerimizle güzel geçinerek,

36.    Her an ölümü hatırlayarak,

37.     Dünyaya hiç değer vermeden yaşamaya çalışarak, mesela; evimize binbir türlü eşyalar alacağımıza, daha çok kendi faydamıza olan kitapları almaya özen göstersek, fazla dünyaya bağlanmadan bir yaşam sürdürebiliriz inş.

38. Çeyiz için gereğinden fazla sayıda yani her bir parça için 5-10 takım alıp bir kenarda biriktirmek yerine kendi ihtiyacımız kadar alıp, fazla harcamalar için ayrılan paradan sadaka versek ya! (‘Her nimetten sorulacağız’). Müslüman bayanlara duyurulur!

Kısaca söylemek gerekirse; Kur’an-ı Kerim’i okuyan her kişi şu bir kaçını yazdığımız maddelerin orada olduğunu bileceklerdir.

(Hakkınızı helal edin. Çok uzattığımın farkındayım ama bu fırsatı değerlendirmek istedim. Böyle hayırlı bir işi bizlere nasib eden Allah’a hamdolsun. Ve olduğunuz için de Rabbim sizden razı olsun inş. Uğraşılarınız daimi olsun, Rabbim size dünya ve ahiret saadeti nasib etsin. (Amin).

Ves-Selam.

Kardeşiniz

Fatma ALİfiARLI

 


 

ALLAHA ULAfiMANIN REÇETESİ

 

Allah ile dostluk, O’nunla dostluk kuranları (salihleri) örnek almakla kurulan Allahın yolundan; hiç tereddütsüz engellere takılmadan, O’na yönelerek dua ile gitmekle kurulur.

Musa gibi deniz yaracaksın

Nuh gibi gemi yapacaksın

Ateşler seni yakmayacak İbrahim gibi

Hacer gibi say edeceksin.

Musa (as.), karada bir çıkış yolu bulamayınca, Allah onun için denizi yarmıştır.Yani Rabbe ulaşmada karada tüm çabalara rağmen bir yol bulunamıyorsa, Allah için denize -hicret- yönelmek gereklidir.

Nuh (a.s.), insanlara uzun ve yorucu tebliğinden bir sonuç alamayınca, tüm kapılar yüzüne kapanmıştır.Fakat Nuh (a.s.) Rabbe ulaşan yolda bir adım bile geri atmadan insanların kurtuluşu ve helak olmamaları için Allahın emriyle gemi yapmıştır.

Hak yolunda gösterdiği mücadelede bir mavahhid olan put kırma Hz. İbrahim (a.s.) gibi iman sahibi, tüm enerjisini Rabbe ulaşmada harcayan, putların hakimiyetini kabul etmeyen ve Rabbine yol bulan kimseyi ateşin yakması haddine mi?

Hacerin (a.s.), say’ı Rabbe ulaşmanın yoludur. O ıssız, korkunç ve hiçbir şeyin olmadığı çölde yalnız başınaydı.Hz.İbrahim (a.s.) Allahın emriyle Anne Hacer ve çocuk İsmail’i yalnız başına bırakmıştı.Allah’a güveni tam olanHacer (a.s.) emre tabi olmuş ve bir an bile bir tereddüt geçirip isyan etmemişti.Ve açlıktan ağlayan çocuk için Safa ve Merve arasında say’a başladı. Rabbine güvenen Hacer say sonucunda rızık buldu. Hacerin güveni (tüm müminlerde olması gerek) Rabbe ulaşmanın şartıdır.

İşte bir güven timsali daha; Hz.Meryem (a.s.)

Hz.Meryem (a.s.), güven timsali, sadece Rabbinden isteyen ve Rabbinin ikramda bulunduğu kimse... Hz. Zekeriyya ona rızıkların nereden geldiğini sorunca, O: “Sonsuz rızık verici Rabbinden indirilme” olduğu söyledi. Yine dağda: zor bir zamanda, zor bir durumda, tek başına aç bir halde iken, Allah, kendisine: “Dalı kendine doğru salla, üzerine taze hurma dökülsün” demişti. Evet...Hz. Meryemin ufak bir gayretine -gayret şart- Allahın büyük bir lütfu... İşte Rabbin, O’na ulaşmak için yol arayanlara, gayret gösterenlere mükafatı budur.Eğer bir müslüman Allaha ulaşmak için bir gayret gösterir, çaba içerisinde olursa, mutlaka Allah da o insana mukabelede bulunur.

Allah ile dost olmak için insanların bazı zorluk ve sıkıntılara göğüs germesi gereklidir.Bir insan zorluklardan geçmeden kolaylığa ulaşamayacağını bilmelidir.Taif’te taşlanmadan, ateşe atılmadan, işkence ve boykotlara sabır göstermeden, toplum tarafından hor ve hakir görülmeden Rabbe ulaşmak mümkün olmaz.

Kanaatime göre dost olmanın dört unsuru vardır. Bunlar:

 

1.    Yunusa      dua

2.    Meryemce    gayret

                   Dostluğun manifestosu

3.    Hacerce        güven

4.    Eyyubce        sabır   

Bir insan bu dörtlü reçeteye uyarsa Rabbe ulaşmanın yolunu tutmuş demektir.

İnsani ilişkilerde bile, insanın kalbine nüfuz etmek, onun gönlünde taht kurmak için, önce karşı tarafı önemsemek ve onun kendi nazarımızda bir anlam ifade ettiğini bildirmek gereklidir.Allah ile olan ilişkide de; insanın Allah’ı önemsemesi ve bununla birlikte O’nu sevmesi gereklidir. FakatAllah sevgisinde bir şart vardır ki bu, Allah’ı herşeyden çok sevmektir.O’nun emirlerini ifa etmede hiçbir engel tanımamaktır.O’nu razı etmek için tüm insanların gazabını üzerine çekmeye hazır olmaktır.

Allah Rasulü (s.a.v.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurur:

“Her kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle Onu razı ederse, AllahO kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de, Allah’ın gazabına rağmen insanları razı ederse, artık onu Allah’ın gazabından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.” (Tirmizi,Zühd, 64).

Allah(c.c.) ile dostluk için 14 kural:

1.   Nefsin -en tahrik edici bir zaman ve ortamda- hoşuna giden bir şeyi sırf Allah rızası için terketmek.

2.   Anne, baba, eş vs... bütün insanlardan çok Allah’ın rızasını yeğlemek.

3.   Büyük günahlardan kaçınmak.

4.   Küçük günahları sürekli hale getirmemek.

5.   Tevbe etmeyi geciktirmemek.

6.    Yapılan işlerin hepsinde Allah rızasını gözetmek.

7.   Salih insanlarla beraber olmak.

8.    Allah’ın isminin anıldığı mekanlarda çokça bulunmak.

9.    Allah’ın razı etmemizi istediği insanları razı etmek için tüm enerjimizi kullanmak.

10.    Maneviyatı, maddiyatın önüne geçirmek.

11.    Müslümanların kalplerini kırmaktan sakınmak.

12. Tüm vaktimizi Allah rızası bilinci içerisinde harcamak.

13. Secde ederken münecatta bulunmak.

14.    Dualarımızın samimi ve içten olmasına dikkat etmek.

 

İlker ÜNAL


 

Allah’a hamd, Rasûlüne, aile ve ashabına

salât ve selam olsun

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULUR

 

Allah ile dostluk kurmanın en önemli şartı marifetüllahtır. Yani Allah-ı en iyi bir şekilde ve onun istediği gibi isim, sıfat ve fiilleriyle tanımak, bilmektir.

Allah-ı en iyi bir şekilde bilmek için, insanın kendisini en iyi bir şekilde bilmesi, tanıması gerekir.Zira,“kendini bilenAllah-ı bilir” buyrulmuştur.

İnsanın bu dünyaya geliş sebebi nedir? Ölüm nedir? Ölümden sonra nereye gidecektir?İnsanın bu dünyada mutlu olabilmesi için bu sorulara cevap vermesi gerekir. Cenab-ı Allah bir ayetinde: “Ben, cinleri ve insanları, beni bilmeleri ve bana ibadet etmeleri için yarattım” buyurmaktadır. Bu ayetten de anlaşıldığı gibi dünyaya geliş gayemiz, Allah’ı gereği gibi tanımak ve O’na ibadet etmektir.

Allah’a, kulaktan duyma olarak taklidi bir insanla değil, ilim, mantık ve tefekkürle, araştırarak tahkikî bir imanla inanmamız gerekir. Hiçbirşeyi ortak koşmadan ihlasla ibadet etmemiz lazımdır.

Cenab-ı Allah; tüm noksan ve kötü sıfatlardan münezzeh, kemâl ve iyi sıfatlarla muttasıftır.

Allah’ın gönderdiği Kur’an ve rasûlüllah (s.a.v.)’in sünnetine dayanan İslamDini ve fieriatı da, tüm noksanlıklardan uzak, üstün ve kemal sıfatlarla muttasıf üstün bir nizam-ı ilahidir. Allahın şeriatı ikiye ayrılır.Birincisi, kudret sıfatından gelen eşyayı ve kainatı düzenleyen, yanlış olarak“Tabiat Kanunu” denilen, adetüllah, sünnetüllah dediğimiz“fieriatı Fıtrıyedir.”

Eşyayı ve tüm kainatı yaratırken Cenabı-ı Allah; bir nizama, bir kanuna bağlamıştır ki; fizik, kimya, biyoloji, aritmetik, geometri, astronomi vs. gibi ilimler, bu kanunlara dayanır.

Bu kanunları; Cenab-ı Allah, imtihan gereği; yaratırken eşyaya bir perde, bir sebep kılmıştır.Bunun da hikmetleri vardır. Zahiren kötü gibi görülen, kazalarla ölüm, deprem, sel, yangın, vs. gibi durumlarda insanların şikayetlerinin , Allaha değil de bu sebeblere gitmesi içindir.Mesela Allah; Azraile ruhları kabzetme görevi verdiği zaman, kulların bana kızarlar diye Hirarda bulunduğunda Cenab-ı Allahı “Ben seninle kullarım arasına bazı hastalık ve musibetleri koyarım, onların şikayetleri onlara gider” buyurmuştur.

Allah’ın bu şeriatında, yani insanı, bitkileri, hayvanları, dünyayı, güneşi ve yıldızları yaratmasında en ufak bir kusur ve noksanlık olmayıp, insan aklını aciz bırakan bir nizam, bir kanun vardır.İşte insan, önce kendisinden başlayarak kainattaki baş döndürücü nizamı tefekkür ederek tahkiki bir imana sahip olması gerekir.Allah’ın insanlara verdiği aklın gereği de budur.

Bu sebeblerin yaratmada hiçbir tesiri yoktur.Yaratma konusunda Allah, şirkten, yardımcıdan uzaktır. Bizim de Allah’a bu şekilde şirkten uzak olarak inanmamız gerekir.

Asmanın üzerindeki üzümde, sonsuz bir ilim, irade ve kudrete dayanan bir nizam, intizam görülmektedir.Üzümün yaratılması kuru asma çubuğuna ve toprağa verilemez. Gerek asmada, gerek toprakta; ilim, irade ve kudret yoktur.Demek ki bu sıfatlara sahip perde arkasında birisi bu işleri yapmaktadır ki O’da Allah’tır.Meselâ, bir asker, bir şehit ahalisini zorla şehir dışına çıkarsa o birilerce kişiyi yatırıp, kaldırsa, istediği bir işte zorla çalıştırsa; bu işleri kendi gücüyle değil de bir devlet, bir ordu kuvvetine dayanarak yaptığını herkes bilir. Burada işleri yapan esasen bu asker değil bir ordu, bir devlet gücüdür. İşte sebeblerin rolü yaratma hususunda bu askerin rolü gibidir.Yani yaratmada sebeblerin rolü yoktur.

İşte dostluk kuracağımız Allah’a ortaktan ve yardımcıdan uzak olarak inanmamız gerekir. Allah’ın, halık, bari, mübdi ve samed gibi isimleri gerektirir.

fieriatın ikincisi ise bildiğimiz şeriat olup Cenab-ı Allah’ın kelam sıfatından gelmektedir.Bu şeriat ise; insanın kendisiyle, ailesiyle, toplumla ve devletle olan iktisadi, içtimai, siyasi ve kültürül ilişkileri tanzim eden ilahi bir kanundur.

Bu iki şeriat ve kanun arasında herhangi bir tezat, çelişki yoktur.Çünkü her iki kanunun da koyucusu Cenab-ı Allah’tır.Çelişki varmış gibi gösteriliyorsa, bu tezat, bu kanunların iyi bilinmemesindendir.

İslam şeriatı; insan aklının mahsûlü olan, kominizm, kapitalizm, faşizm v.s. gibi her türlü izimlerden üstündür. Beşer aklının mahsûlü olan bu sistemler, insan gibi eksik kusurlu, ihtiyarlayan, eskiyen, kemal sıfatlardan uzak, eksik sıfatları üzerinde toplayan, ölüp gidecek sistemlerdir.Faşizm ve kominizm ölmüş olup, kapitalizm de can çekişmekte olup her an ölümü beklemektedir.

Çünkü beşerî sistemler, beşer gibi olup; doğarlar, gelişirler, büyürler, ihtiyarlarlar ve sonunda ölürler. En olgun oldukları zaman dahi hatadan, bozukluktan, kusurdan uzak değildirler. Çünkü sistemleri yapan insanlar eksi ve kusurla sıfatları üzerinde toplamışlardır.

Zira, fieriatı vazeden Allah; noksan uzak olup her türlü kemal sıfatlarla muttasıftır.

Allah’ın nizamı; kıyamete kadar insanlığın tüm ihtiyaçlarını karşılayacak hükümleri ihtiva etmektedir.İnsanların ilmi sınırlı, Allahın ilmi ise sınırsızdır.Ezelden ebede kadar olacak olan herşeyi bir anda kuşatmıştır.Yüksekten bir şehre bakanın şehrin başından sonuna kadar her tarafını bir anda görüp tanıdığı gibi. Allah ezelden, ebede kadar olacak herşeyi sonsuz olan ilmiyle bitmiş, olacak herşeyi de Levh-i Mahfuz denilen korunan bir kitaba kader programı olarak yazmıştır.

İşte biz Allah’a dost olmamız için onu böyle tanımamız, ona ve her iki şeriatına hiçbir şeyi ortak koşmadan, şeriatının da tüm beşeri sistemlerden mükayese dahi kabul etmeyecek kadar üstün olduğuna inanmamız gerekir.Tevhid inancının, aklın ve mantığın gereği budur.

Konuyu bir misalle açıklayalım.Meselâ, acentadan yeni bir araba aldığımızda, arabanın projesini yapan makina mühendisi ve fabrika yetkililerince hazırlanan kullanma klavuzunu da bize verirler. Arabayı yapmadığı halde yüzeysel olarak kulaktan duyma bazı eksik bilgilere sahip olan bazı kişiler de; arabanın nasıl kullanılacağına dair biz de birer kullanma kılavuzu hazırladık deseler, bu kişiler, akıldan, mantıktan ve ilimden uzak olan bu görüşleriyle ne kadar gülünç duruma düşerler.

Aklı selim sahibi, kafası biraz çalışan hiçbir kimse arabasını bu cahil beyinsizlilerin hazırladığı kılavuza göre kullanmaz.Eğer kafası çalışmayan ahmaklardan biri bu cahil kişilerin görüşüne kanarak, bunların hazırladığı kılavuza göre arabasını kullanırsa ne olur? Gerekli olan bakımları zamanında ve tam olarak yapmadığı, hatta yanlış yaptığı için, arabayı ya şarampola yuvarlar, ya yolda başka arabalara çarparak kaza yapar, ya ölür, ya sakat kalır. Can ve mal kaybı gibi maddi ve manevi birçok zarara uğrar. 20-30 sene kullanacağı arabayı miadından önce 5-10 senede eskitir ve hurdaya çıkarır. Amma, fabrika yetkililerin hazırladığı kılavuza göre arabını kullananlarda bu olumsuz durumlar ve kötü sonuçlar ortaya çıkmaz.

Bu misalle; Allah’ın nizamı ile beşeri sistemlerin farkı, bariz olarak ortaya çıkmıştır.

Allahla dost olmak için onun dinine ve şeriatına, pazarlıksız ve tam olarak iman etmemiz gerekir. Allahın dininin, kitabının bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmamak; şirktir, küfürdür. Onun için şirkten uzak halis bir imana sahip olmamız lazımdır.Allahın bizden ilk istediği şey de budur.

Meselâ bir kimse; “Ben Allah’ın; iman, ibadet ve ahlakla ilgili hükümlerine inanırım, amma, sosyal, ekonomi ve hukuk gibi dünya ve devletle ilgili hükümlerine inanmam” dese bu şirk değilde nedir? Bu sözün manası; “İman, ibadet ve ahlakla ilgili hükümleri iyi bilir, bu hükümler doğrudur, amma ekonomi ve hukuk gibi dünyayla ilgili konuları, haşa bilemez” demektir ki bu da bir şirktir.Cenab-ı Allah Bakara sûresinin 85-86. ayetlerinde: “Yoksa, siz, Kur’an’ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkar mı ediyorsunuz” buyurmuşlardır. Netice olarak şirkten uzak, tevhidi bir imana sahip olmamız en önemli bir konudur. Cenab-ı Allah da bizden şirkten uzak halis bir iman istemektedir.fiirkin dışındaki günahları affedeceğini amma şirki asla affetmeyeceğini bildirmektedir.Yani Allahla dostluk kurmanın birinci ve vazgeçilmez şartı; şirksiz bir imandır.

Allaha dost olmamızın diğer bir şartı, muhabbetüllahtır.Yani Allah’ı sevmektir.Allah’ı sevmemizin ise sebebleri şunlardır:

Birinci Sebep: Sevme sebebleri; menfaat, lezzet, yemek, içmek, nikah ve beş duyu organımızın duyduğu lezzettir.Hir insan ilk önce kendisini sever, daha sonra, annesini, babasını, çocuklarını, akrabasını, malı, mevkiyi, şöhreti ve dünyayı sever, ve bunların da başında kendisi olmak üzere hepsinin devamlı olmasını ister.Bunlar devamlı olmazlarsa insana elem ve keder verir.Fakat bu sevdikleri şeylerin hepsi, fanidir ve bunların hepsinden insan ayrılacaktır.İnsanoğlu bir sevdiği şeyleri baki kılacak bir yol var mı onu arar ve böyle bir yolu bularsa mutlu olabilmek için o yolda yürümek bütün herşeyini verir. Bunu bir temsili hikayeyle anlatalım.

Bir zamanlar, bir padişah bir hizmetkarına emaneten bir çiftlik veriyor.İçinde şırıl şırıl akan ırmaklar, her türlü sebze ve meyveler, villalar, saraylar, at, makine v.s. gibi insan için luzumlu olan ve insanı mutlu kılan herşey var.Amma aynı zamanda şiddetli bir savaş başlamış ve devam ediyor. Çiftlik ve içindekilerin tamamının savaş sebebiyle harap olup yok olacağı da kesin bir gerçek.Padişah emaneten verdiği çiftliği ve içindekileri makinayla beraber değerinin çok üzerinde bir fayatla satın alacağını, savaş bittikten sonra da çiftliği içindekilerle birlikte hizmetkarına ebedi kullanmak üzere parasız olarak geri vereceğini vaad ediyor. Hizmetkarın bu duruma ne kadar sevinecğini ve padişaha da ne kadar teşekkür edeceğini ve onu ne kadar seveceğini sizin takdirinize bırakıyorum.Bu hizmetçi padişahının tüm istek ve arzularının tamamını gücünün yettiği nisbette yerine getirmeye çalışır. Tüm yasaklarından kaçınmaya çalışır. Yine de padişahın yaptığı bu iyilik ve nimetlerinin karşılığını, şükrünü edemediğinden dolayı bir eziklik duyar ve padişaha karşı kendisini borçlu hisseder.Çünkü padişah; emaneten verdiği kendi malını sanki hizmetçisinin gerçek malıymış gibi geri satın almıştır ve değerinin çok üstünde bir fiyatla satın almıştır.Böyle bir padişahın yeryüzünde insanlar içinde bulunması çok zor, hatta mümkün değildir.

İşte böyle bir padişah ancak; noksan sıfatlardan münezzeh ve kemal sıfatlarla muttasıf Allahtır. Çiftlik; dünya ve içindeki dünya nimetleridir. Makine ise insandır.Cenab-ı Allah bu temsili hikayeyi bir ayetiyle ne güzel açıklıyor: “Cenab-ı Allah; müminlerin canlarını ve mallarını (Allah’ın yaratıp verdiği) cennet karşılığı satın aldı.” Ne büyük bir lutuf, ikram ve müjde.Bu kadar lutuf ve ikramda bulunan birine dost olmak insaniyetin gereğidir.Böyle birisine dost olmamak insan fıtratına da tersdir.

Burada Allah’ın bize verdiği nimetleri hatırlama ve düşünmeye çalışalım. Cenab-ı Allah: “Verdiğim nimetleri saymaya çalışsanız, sayamazsınız” buyuruyor.

Allah’ın yanında yokluğumuz ve var olmamız eşit iken; iradesini var olmamız yönünde kullanarak bizi yoktan var etmiştir.Bizi; aklı olmayan donuk, cansız madenler, taş toprak yaratabilirdi, yaratmadı. Bu bir nimettir. Milyonlarca çeşidi bulunan herhangi bir bitki, ağaç yaratabilirdi, yaratmadı. Bu da bir nimettir.Yine milyonlarca çeşidi bulunan akılsız hayvanlardan (Kedi, köpek, akrep, yılan, pislik böceği vs.) nimetler, madenler, milyonlarca çeşidi bulunan bitki ve hayvanlar adedince ve insanın dışındaki tüm ihtimaller adedince sayılmayacak kadar çoktur.İnsan olarak yaratılmamız, müslüman bir beldede yaratılmamız ayrı ayrı nimetlerdir.

Vücudumuzun azalarının sağlam, ahenkli, ölçülü, intizamlı ve hikmetli olarak yaratılması, sayısız ihtimallerin içinde en uygun ve en güzel olan şu vücudumuzun yaratılmasında da sayısız nimetler vardır.Netice olarak Allah’ın insanlara verdiği, nimetler sayılmayacak kadar çoktur. İşte bizde bu verilen sayısız nimetlere sayısız teşekkür etmemiz gerekir.Bu da ancak şirkten uzak, nihayetsiz bir niyetle, arzın halifesi olarak tüm mahlukatın yaptıkları ibadetleri vekaleten, kendi ibadetimizi de asaleten Allah’a takdim etmekle belki olabilir. Aslında bütün bu ibadetlerin hepsi Cenab-ı Allahın bize verdiği bir tek göz nimetinin karşılığı değildir.Cenab-ı Allah; Cennetini müminlere, amellerinin karşılığı olarak değil, kendi lutuf ve keremiyle verecektir.

Sadi-i fiirazî: “Her nefeste iki nimet vardır” demiştir.Evet; aldığımız oksijenle vücudumuza aldığımız besinler, yanarak parçalanır ve vücuda yarayışlı hale gelir ve yaşamamız için lazım olan enerji açığa çıkar.Bu enerjinin kaynağı da güneştir ve güneşte bizim için yaratılmıştır.Oksijen çıkarken de; karbondioksidi ve diğer zararlı maddeleri dışarı atarak kanı temizler ve konuşmamız için gerekli olan ses meyvelerini hasıl eder.

O halde her nefeste en aşağı iki defa Allah’ın adını zikrederek Allah’a teşekkür etmemiz gerekir.İbadetlerin ruhu ihlas olduğu gibi damarlarındaki kanda zikrullahtır.

Aklın gıdası, ilim ve tefekkür olduğu gibi, kalbin gıdası da; zikirdir.Bize bu kadar sayısız nimetleri veren Allah’a karşı kalbimizi çalıştırarak, yatarken, kalkarken, gezerken, çarşıda, pazarda, işyerinde, tarlada, gece-gündüz, her zaman ve her yerde, Allah,Allah, Allah diyerek kalbimizden onu bir an dahi çıkarmayarak ona karşı dostluk kurmaya çalışmalıyız.

İkinci Sebep: İyi işitir.İnsan bizzat iyiliği, güzelliği ve kemali sever.Peygamberimiz (s.a.v.)“İnsan iyiliğin kölesidir” ve yine “Yarabbi, hiçbir faciri bana iyilikte bulundurma.Çünkü biri bana iyilik yaparsa kalbim onu sever” buyurmuşlardır.

Seyyid fierif Cürcani: “Muhabbete sebeb; lezzet, menfaat veya evlenmedir veya kemaldir” demiştir.

İyilik, kemal ve cemal sahibi kişileri herkes karşılıksız olarak sever, Kemal ve Cemal bizatıhı karşılıksız olarak sevilmeye layıktırlar.Onun için herkes Hz.Ebubekiri, Hz.Ömeri, İmam-ı Gazaliyi (r.a.), İmam-ı Rabbaniyi (r.a.), Mevlanayı (r.a.), Yunusu (r.a.) vs. gibi Cemal ve Kemal sahibi kişileri sever.İnsanlarda bulunan cemal ve kemal sıfatları Cenab-ı Allah’ın sıfatlarının bir tezahürü, bir yansıması olup, bu sıfatların gerçek sahibi Allah olup, bu sıfatlardan kullarına çok az miktarda ve sınırlı olarak vermiştir. O halde en çok sevilmesi ve dostluk kurulması gereken bu sıfatların gerçek sahibi olan Allahtır.Sonra Rasûlü Hz. Muhammed(s.a.v.)dir.Daha sonra Rasûlünün yolundan giden müslümanlardır.

Her insan mutlu olmak için herkes tarafından sevilmek ister.Bunun yolu da Allah’ın bizi sevmesini sağlamaktır. Eğer Allah bizi severse bizi herkese sevdirir.

Peygamberimiz (s.a.v.) “Allah bir kulu severse, yer ve gökte bulunan bütün mahlukat onu sever” buyurmuşlardır.İşte mutluluğun altın anahtarı bu hadiste verilmiştir.Yine Peygamberimiz (s.a.v.) “Ya Enes, kalbinde hiçbir kimseye kin ve buğz bağlamadan, akşamlamaya ve sabahlamaya çalış” buyurmuşlardır.Mutluluğun ve Allahla dost olmanın ikinci anahtarı da budur.ÇünküYunus: “Elif okuduk ötürü, ticaret yaptık, götürü; hoşgör yaratılanı yaratandan ötürü” demiştir.

Binlerce, milyonlarca insanın sevgisini kazanmak için; dünyalarca malımız ve bir o kadar da gücümüz olsa ve bunları kullansak bu insanların sevgisini kazanamayız. Amma Allah’ın sevgisini ve dostluğu kazanırsak; yer, gök ve bu ikisi arasında olan tüm mahlukatın sevgisini kazanabiliriz. Çünkü bunların hepsi Allah’ın elindedir.Yani maddi ve manevi hiçbirşey harcamadan Allah’ın dostluğunu kazanırsak, yani dostluğun, şartlarını ifa edersek; herkesin dostluğunu kazanırız.Ne kadar güzel bir olay ve bir duygu bir mutluluk değil mi?

Cenab-ı Allah; hepimizi Allah’a dost olmayı, kendisinin bize dost olmasını nasip etsin.Amin.

Bu dünya ahiretin tarlası olup, imtihan yeridir.Dünya nimetleri olan, yemek, içmek, lezzet almak, evlenme lezzeti, kendimizi, çocuklarımızı, akrabamızı, dünya ve içindeki tüm nimetleri hepsi geçicidir, tatmak için verilmiş olup doymak için değildir.Dünya bir vitrin olup, herbiri nimetin bir numunesinin sergilendiği yerdir.Esas bizim ihtiyacımızı karşılayacak, bizi doyuracak kadar bol ve daimi olan vitrinin arkasındaki dükkan ve depolardır ki o dükkan ve depoda ahirettir.Çünkü dünyada ölüm vardır, tüm bu sevdiğimiz nimetlerden ayrılacağız.

Kainatın mayası ve yaratılış sebebi sevgidir, muhabbettir.Bu sevgi bize dünyadakileri sevmek için değil, asıl bu nimetlerin yaratıcısı olan Allah’ı sevmek için verilmiştir.Bu sevginin de ileri şekli aşk olup; aşk da aşk-ı mecazi ve aşk-ı hakikî olmak üzere ikiye ayrılır.

Bu dünya nimetleri fani olduğundan mecazi aşk karşılığını bulamayıp tatmin olamayınca, aşk-ı hakikiye ınkılap eder.Aşk yönünü fani mahlukattan, baki olan Allah’a çevirir.

Onun içinAllah’ın bize verdiği bu muhabbet duygusunu su-i istimal edip, kötüye kullanırsak, yani Allah için sarfedeceğimiz muhabbeti mahlukat için kullanırsak mutsuz oluruz.

Allah’a dost olursak her istek ve ihtiyacımıza cevap verecektir.

Bu dünyada her insan gayret, âciz, fakir olup, ihtiyaç ve düşmanları çoktur.Düşmanlarının şerrinden ve korkusundan ancak Allah’a dost olarak emin olabilir.Ve mutlu olur. Nihayetsiz aciz ve fakir olduğu için karşılayamadığı sayısız arzu ve isteklerini ancak Allah’a dost olmakla Allah karşılar ve mesut olur.Bu dünyada insanların büyük çoğunluğu birçok haksızlık ve zulme maruz kalmışlardır.Haklarını alamadıkları için de çok acı, elem ve ızdırap çekmektedirler.Bu dünyadan zalim; zalim olarak, mazlum da mazlum olarak hakkını alamadan göç etmektedir. Bu durum Allah’ın adil sıfatına tersdir. Demek ki bir Mahkeme-i Kübra vardır, ki mazlum, zalimden hakkını orada alacaktır. Cenab-ı Allah bunu vaad etmiştir.Bu vaad, zalimlere karşı kin ve gayz besleyenlerin kin ve gayz’larını ancak teskin edip, teselli eder. Zulmeden mazlumun hakkını alma vaadi dahi tek başına mazlumları mutlu etmeye ve Allah’a dost etmeye yeter.

Zalimlerden haklarının alınacağına ümit ve inancı olmayanlar; o kadar elem, acı ve ızdırap çekerler ki kuvve-i maneviyeleri buna tahammül edemez ve ruh sağlıkları bozulur. Bunalım ve intiharların artmasının en önemli sebebi budur.

Allah dostu için ölüm; aşığın maşuğa kavuşma düğünüdür.Misafirin aslî memleketine dönmesidir.Bir askerin askerliğini bitirip terhis olup, ailesine ve asli vatanına dönmesi gibidir.Ölüm; dünya hapishanesinden, ruhun cesedin hapsinden kurtulup, türlü türlü meyveler, ırmaklar akan, sularla, kasırlarla ve hunilerle süslü insanın tüm duygularını tatmin edecek cennet bağına gidiştir.

Allah’ın dostları için ölüm; şeb-i aruz.Düğün günüdür. Mevlanada olduğu gibi. Bir Hadiste:“Azrail (a.s.) Hz. İbrahim (a.s.)’ın ruhunu almaya geldi. İbrahim (a.s.); dostun, dostunun canını aldığını hiç gördün mü? dedi. Vahiy glip Azrail (a.s.): Dostun dosta kavuşmak istemediğini hiç gördün mü? dedi. İbrahim (a.s.); bunu duyunca; şimdi canımı al razıyım” dedi.

Allah’a dost olmanın önemli bir şartı marifetullahtır. Yani Allah’ı gereği gibi bilmek ve tanımaktır.Allah’ı en iyi tanımanın yolu da onu görmektir. Çünkü görmek bilmekten üstündür.Allah’ı görmek; yemek, içmek, mesken ve nikah gibi tüm dünya nimetlerinden daha lezzetlidir.Hz Ali:“Ben görmediğim Allah’a iman ve ibadet etmem” diyerek,Allah’ı gördüğünü söylemiştir.Peygamberimiz (s.a.v.) de miraçta Allah’ı görmüştür.

Cennet nimetlerinin de en güzeli ve lezzetlisinin Allah’ı görmek olduğu bildirilmiştir.

Allah’ı, güzel isimlerini ve sıfatlarını görmek öyle bir nimettir ki bunu tatmayan bilmez.Bunun için de çok büyük bir mücadele, gayret ve çalışma gerekir ki; ceht ve gayrete göre bu nimet kula derecesine göre verilir.

Meselâ; sıradan bir kişi ilçeyi idare eden Kaymakamı ve İlçeyi nasıl idare ettiğini görüp öğrendiği zaman bundan bir lezzet alır.İli idare eden Valiyi ve onun İli nasıl idare ettiği görüp bildiğinde daha çok bir lezzet alır. Bir devleti idare eden Devlet Başkanını ve onun devleti nasıl idar ettiğini görüp anladığı zaman en büyük lezzeti alır.

Fakat hiçbir Devlet Başkanının devleti idaresi; gökleri ve yerin melkütünü ve bunlar arasındaki milyarlarcayı yıldızı sema boşluğunda idaresi gibi değildir.Çünkü devlet başkanının binlerce yardımcısı ve saltanatında ortakları vardır. Cenab-ı Allah’ın ise kainatın düzenini sağlamada ve idaresinde, icraatında ve saltanatında hiçbir yardımcı ve ortağı yoktur.DevletBaşkanının hiçbirşeyi yaratma gücü olmayıp, kendisini, devleti idarede kullandığı akıl ve ilmini de Allah vermiştir.Devlet Başkanı bir zerreyi, bir sineğin kanadığı dahi yaratmaktan acizdir.Hatta bir sineğin tasallutdan dahi kendini kurtaramaz. Firavunun ölümüne bir sinek sebeb olmuştur.

15 yaşına kadar yani buluğ çağına erişinceye kadar çocuk için en lezzetli şey; yemek içmektir.Buluğ çağında 20-25 yaşına kadar en lezzetli şey; cinsel birleşmedir.

20-25 yaşlarından sonra makam ve mevki sevgisi başlar. Önce ilçede Kaymakam olur, Kaymakamlık lezzetini alır, sonra Valilik lezzetini alır. Fakat tüm bu makamlardan aldığı lezzetler onu tatmin etmez, tüm dünyayı idare etmek, dünyanın sultanı olmak ister.İnsan tüm dünyanın sultanı olsa dahi beşeri lezzetlerin en zirvesine çıkar fakat yine tatmin olmaz, çünkü sonunda ölüm vardır, tüm bu mevkiler geçicidir.Cihan Padişahı Sultan Süleymanı dahi dünya saltanatı tatmin etmemiştir.Dünyadaki sultanlar; Allahın kendilerine verdikleri ilim, irade ve kudretle, binlerce yardımcı ve ortakla insanları idare etmişlerdir.

İnsanları ve kainatı sonsuz bir ilim, irade ve kudretle yaratıp hiçbir yardımcı olmadan sevk ve idare eden Allah’ı görmek, kainatı nasıl idare ettiğini bilmek ve tanımak dünyadaki zevk ve lezzetlerin en büyüğüdür. Cenab-ı Allah; bu zevk ve lezzeti hepimize nasip etsin.Amin.

Allah’a dostluk makamına ulaşan kimselerde birtakım meziyet ve faziletler bulunur ki şunlardır:

1. Bu kişiler ölümü kötü görmezler ve ölümden korkmazlar. Sevdikleri Allah ve Rasûlü yolunda mallarını ve canlarını seve seve feda ederler, Bedirde,Uhutta, Hendekte, Emeviler,Abbasiler ve Osmanlılarda milyonlarca Allah dostu İlay-ı kelimetullah için şehit olmuşlardır.

2. Bu Allah dostları Allah ve Rasûlünün sevdiklerini de severler.Allahla dost olduklarından, Allah’ın mahlukatındaki herşey ve herkes bunlarla dost olur.

3. Allahtan başka kimseden korkmadıklarından mahlukatın şer ve zararından emin olurlar.Herşeyin Allah’ın kader programına göre yürüdüğüne inandıklarından başlarına gelen, kaza, bela ve sıkıntılara tam bir sabır ile, tevekkül ve rıza ile teslim olurlar.Narında hoş, nurun dahoş derler. Elanda hayır vardır hadisi gereğince olan herşeyde hayır ararlar ve dünyada bir nevi cennet hayatı yaşarlar.

4.Dost oldukları Allah ve Rasûlünün ahlakıyla ahlaklanırlar.Allah ve Rasûlünün emirlerini yaparlar yasaklarından kaçınırlar, sünnet-i seniyyeye ittiba ederler.

5. Bir sıkıntıya düştüklerinde, mahlukattan değil, yalnız Allah’tan dua ve inyaz ile yardım talep ederler. Çünkü Dost dostu kırmaz, isteklerini geri çevirmez.Allah dostlarımın istek ve dualarının genellikle Allah tarafından cevap verilir.Milyonlarca sebeblerini ve insanların karşısında el etek öpüp baş eğmezler.Tüm insanları ve sebebleri yaratan Allahtan istekte bulunurlar.Zira Peygamberimiz (s.a.v.) “Allahın kulları içinde derecesi yüksek öyle dostlar vardır ki; dua etseler, dağlaryerinden oynar” Allah bizi böyle kullarından eylesin.Amin.

6. Allah ve Rasûlüne dost olanlar; gece, gündüz, her zaman ve her yerde Allah ve Rasûlünü zikrederler. Çünkü gerçek dost; dostunu devamlı anar ve dilinden düşürmez.Allah ve Rasûlünü devamlı zikreden Allah dostları yaptıkları bu zikir neticesinde huzur ve sukuna kavuşurlar.Çünkü Cenab-ı Allah: “Dikkat edin, kalbler Allah’ı zikirde tatmin olup huzur bulurlar.” buyurmuştur.

Allah’a hamd,Rasûlüne, ailesine ve ashabına salat ve selam olsun.Bu yazıyı bana yazmaya sebep olanlardan Allah razı olsun.Allah hepimizi kendisine dert olan kulların zümresine ilhak eylesin.Amin.

H.HüseyinAKIN

 

EN YÜCE DOST’UN DOSTLU⁄U

 

“Dost” kelimesinin sözlük anlamı: “Sevilen, güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş, bir şeye düşkün olan” demektir.

Bir dost için neler yapılabilir diye düşündüm.Dosttan dosta farkedeceği, kanaatine vardım.Güvenilir olmalı dost, her söylediğin, her sıkıntın onunla senin aranda kalmalı, vakitli vakitsiz senin sorunlarını dinlemeli, gecenin bir yarısında bile seni, uflayıp puflamadan yarı uykulu gözlerle değil de, büyük bir memnuniyetle dinlemeli. Ve hatta kalkıp o saatte derteşmen, konuşman sonucu derdine, sıkıntına çare bulma sözü vermeli.O’na açıldığın, O’ndan istediğin için minnet etmeyen bir dost bulmalı insan.

Sonra dostluklar nasıl kurulur, nasıl başlar diye düşündüm.Sanırım bir gülümsemeyle başlar ilkin.Sonra hiçbir karşılık istemeden verilenlerle perçinleşir.Böyle bir komşunuzun olduğunu hayal edin mesela. Onu gördüğünüzde sürekli gülümseyen, hep pozitif bir enerjiyle sizin karşınıza çıkan; ihtiyaç duyduğunuz, sıkıntıda olduğunuz her an yanıbaşınızda bulduğunuz; ve sürekli sizi dert bataklığından çekip çıkardığını düşünün. Böyle bir komşu için, bir arkadaş için insan ne yapsa azdır değil mi? Onu gördüğünüzde saygıda kusur etmezsiniz.O bir şey istese de siz onun isteklerini yerine getirseniz diye içiniz içinizi yer.Hep ondan bahseder, iyiliklerini sağda solda anlatır, onu sevdiğinizi söylersiniz.Öyle ya kişi sevdiğiyle beraberdir.Ondan ayrı olsa  da sözlü olarak anar, o yanıbaşındaymış gibi hareket eder.

Peki, bu yazıyı bir-iki dakikalığına okumayı bırakıp düşünün.Böyle bir dostunuz, bir arkadaşımız oldu mu bugüne dek? Ya hiç olmadı ya da bu kadar iyisine hiç rastlamadınız değil mi? Peki, size bir öneri, sizi yoktan var eden; size, çevrenizde olan biteni izleyecek iki güzel, hatta rengarenk, kamera görevi gören gözler veren; ağlayan çocuğunuzu duyabilmeniz, için radar görevi yapan kulaklar veren; acıkan karnınızı doyurabilmeniz, acıyı, tatlıyı, ekşiyi, tuzluyu ayırtedebilmeniz için size bir ağız veren; etrafınızdaki eşyaları, ilaçlarımızı alabilmemiz, insanlara birşeyler verebilmeniz veya onlardan birşeyler alabilmeniz için beşer kolcuktan oluşan ellerinizi veren ve yine beşer kısa parmaktan oluşan, yürürken dengeli adım atışlarınızı sağlayan ayaklarınızı veren; yumuşak yataklarınızda uyurken vücudunuzda biriken zararlı maddeleri ayıştıran ve rafineri görevi yüklenen böbreklerinizi veren bir dostu tanımak, Onunla dostluğunuzu pekiştimek ister misiniz? Cevabınız “evet” ise, bu yazının devamını okumanızı tavsiye ediyorum.Eğer “hayır” ise, bu satırlara kadar yazdıklarımızı okduğunuz için teşekkür ediyor, size mutlu yarınlar diliyorum.

fiimdi dostluğumuzu arttırmanın yollarını birlikte inceleyelim. Unutmadan, yazılacakları tatbik ettiğiniz takdirde, en yüce dostun dostluğunda çevrenizde binlerce dostunuz olacak.Garanti veriyorum. Ve yapılması önerilen her şeyi Yüceler Yücesi Dostumuz’un hatırına yapalım.

Evet, “En son ne zaman”la başlayan bir dizi soru soralım kendimize.En yakınımdaki dostlarımızdan, hatta en küçüklerinden başlayalım, çocuklarımızdan, yeğenlerimizden, komşu çocuklarından.

a)    En son ne zaman, çocuğunuza şöyle içtenlikle sarıldınız? Başını dizinizde okşayarak uyuttunuz?

b)    En son ne zaman, yeğenlerinizie ellerinizle birer çikolata veya birer paket bisküvi, vs. ile gittiniz?

c)    En son ne zaman, evinize giderken bahçede oynayan komşu çocuklarına selam verdiniz; ayağınıza gelen topu çalımlayarak aralarına girdiniz?

d)    En son ne zaman komşunuza, pişirdiğiniz yemekten bir tabak verdiniz?

e)    En son ne zaman evinize her gün düzenli olarak gazetenizi getiren gazeteci çocuğa hatırını sordunuz ve aylık gazete ücretini verirken avucuna birkaç kuruş da fazladan bıraktınız?

f)    En son ne zaman pencerenizin kenarına, sadaka niyetine, ıslatılmış ekmek parçaları koydunuz aç kuşlar için.

g) En son ne zaman bindiğiniz taşıtta bir yaşlıya yer verdiniz?

h)En son ne zaman annenizi veya kayınvalidenizi aradınız; veya ziyaretine gittiniz?

ı)En son ne zaman babanıza veya kayınbabanıza bir çift çorap aldınız? veya rahmete gitmişlerse onlar için af ve mağfiret dilediniz Rabbimizden?

i) En son ne zaman eşinize,“Allah seni başımızdan eksik etmesin.Sen olmazsan ne yaparız?” dediniz?

j) En son ne zaman arkadaşınızı arayıp onu özlediğinizi, görmek istediğinizi söylediniz?

k)En son ne zaman geliri hayır yolunda harcanacağını bildiğiniz bir kermese satılması için bir parça hediye ettiniz veya oradan bir şeyler satın aldınız?

l)En son ne zaman bir taziyede bulundunuz? İnsanların acılarını paylaştınız?

m) En son ne zaman hasta olan bir dostunuzu ziyarete gittiniz?

n)En son ne zaman sizi kınayan bir arkadaşınıza Allah rızası için gülümseyerek selam verdiniz ve onu belki de uzun bir süredir görmediğiniz için özlediğinizi söylediniz?

o) En son ne zaman üst katınızda oturan ve sizi bir komşu olarak rahatsız eden insanları çaya davet ettiniz veya onlarla ilgili olumsuz bir olay için geçmiş olsuna gittiniz ve olay karşısında gerçekten üzüldüğünüzü belli ettiniz ve yardım önerdiniz?

ö) En son ne zaman bir arkadaşınızın derdiyle dertlendiniz ve çözümü için onunla ortak hareket edip, gecenin belli bir yarısında uyanıp, çözüm sahibinin dergahında el açtınız?

p) En son ne zaman eşinizin veya sizin, uzakta oturan halanızı, teyzenizi, amcanızı veya dayınızı; veya onunla aynı okuldan mezun olduğunuz sınıf arkadaşınızı telefonla aradınız ve onların aslında sürekli aklınızda olduğunu ve onları özlediğinizi, sevdiğinizi söylediniz?

Bu tip soruları sizler arttırabilirsiniz. Hatta önereceğimiz ikinci yolla ilgili olarak bunu aile bireyleriyle birlikte bir liste haline getirebilir ve listenin aslında ne kadar da uzun olduğuun görebilir ve vakit geçirmeden çözümler için adımlar atabilirsiniz.

İlk kandilin ışığı sizin olsun istemez misiniz? Haydi en yakınlarınızdan başlayarak oynamaya başlayan bu oyunu ve herkesin eline birer kandil tutuşturun. Yaptıklarınız çevrenizden büyük destek alacaktır.Çünkü bu yapılacak olanlar GerçekDost’un desteğiyle desteklenmiştir.Haydi daha aydınlık bir hayat için...

Geçek Dost’un hatırı için....

ZeynepÖzlem SEVİM

 


 

ALLAH’IM!

DOSTLU⁄UMU KABUL ET

 

Ya Rabbi, seninle dost nasıl olunur diye bir soru okudum gazetemde.Seninle dost olmak... Ne büyük bir lütuf, ne büyük bir şeref! Sen yetersin dost olarak.Bu dostluğu kazanabilene müjdeler olsun! Hem zor hem kolay aslında. Biraz değil çokça düşündüm bu konu üzerinde. Yaşadığım sıkıntılardan dolayı zayıflamış olan hafızamı yokladım durdum günler boyu. Başörtüm yüzünden bana çektirilen onca ezadan sonra konuşmayı unutmuş olan dilimle yalvardım beynime,“ne olur hatırla”, “nasıl Hak aşığı oldun?” “Pek çok insana zor gelen ama senin hiçbir şikayette bulunmadan çektiğin bu zorluklar ne zaman başladı, nasıl ve niçin kaldırabiliyorsun bunları?”,“ne olur hatırla!”

Ama kesin bir tarihi yok bu işin.Yani yıllardır, hatta kendimi bildim bileli vardı bu dostluk aslında. Sanırım kal-u-u belada verdiğimiz sözle başlamıştı.Beni sevdiğini anamdan ve babamdan öğrenmiştim.Ve dediklerini yaparsam daha da seveceğini...

Büyüdükçe değişen sevgi ve dostluk kavramı yaşantımı öyle değiştirdi ki. Küçüklüğümde hayal ettiğim dost, bana cennetinde oyuncaklar, çikolatalar, horoz şekerleri ikram ederken büyüdükçe bunların yerini altından envai çeşit içeceklerin aktığı sırça köşkler; hayal bile edemediğim renklerden oluşmuş ve yine burnumun şu ana kadar almadığı kokuda çiçekler, bahçeler aldı.

Küçkken annem için yaptığım küçücük bir yardımın yerini tüm insanlığı kapsayan kocaman hedefler aldı.fiu an yaşadığımız ortamda Senin dostluğunu kazanabilmek için çok çok çalışmak lazım geldiğini anladım.Sen, “bana bir adım yaklaşana ben on adım yaklaşırım” diyorsun.Kendimce planlar yaptım, küçük de olsa adımlar tasarladım beynimde.Aslında Sen her yerdesin ama kendine mekan olarak gökyüzünü seçmişsin. Gökyüzüne kadar uzanan bir merdiven hayal etmiştim bir zaman.Ve yapacağım her iyilik, bir adım veya basamak olarak çıkaracaktı beni Sana.Ve kararımı uygulamaya başladım.Neler mi yaptım?Komşumun istediği bir şeyi Senin rızan için verdim; kapıma gelip birşeyler satmak isteyen satıcıya gülümseyerek ihtiyacım olmadığını söyledim ve kapımı onun yüzüne çarpmadan yumuşakça kapadım Senin rızan için; çocuklarıma Sen’i anlattım en güzel şekilde; eşimin, çocuklarımın kıyafetlerini “temizlik imandandır” sözüne dayanarak yıkadım, ütüledim; dul olan komşumu ziyarete gittim, yetimlerine sevdikleri pastalardan götürdüm; hasta olan yakınlarımı, arkadaşlarımı ziyaret ettim; Senin rızan için dostların dost oldum, düşmanlarına buğz ettim; penceremin kenarına ıslak ekmekler koydum kuşlar yesinler diye; suizan edecekken bir durum karşısında, nefsime inat hüsnü zanda bulundum; ve daha hatırlayamadığım pek çok basamak tırmandım hayalimde. fiu an nerelere kadar gelebildim bilemiyorum. Ama içimde bir huzursuzluk yiyip bitirdi beni. Hala aşamadığım bir şeyler var biliyorum.Başörtüme uzanan kirli ellerle mücadele etmek yerine koydum örtülü kafamı avuçlarımın arasına. Geceleri uyurken avuç avuç dualar gönderdim yıldızlar arasından, her biri inci değerindeki gözyaşlarımla başörtüm usul usul süzülüp ılık ılık uçuştular basamaklardan.Her biri kainatı sarsacak ahlar çıktı şu yüreciğimden.Tüm İslam alemi, zalimlerin yüzünden acılar içinde kıvranırken, hiç bir şey yapamamanın verdiği en büyük acıları ben çektim dört duvar arasında.Ve izledikçe olan biteni TV kanallarından gözlerimde yaş, boğazımda beni boğan bir yumru, lanetler ettim saatler boyu. Ama yetmedi. Basamaklardan birine eteğim takılmış da yukarıya çıkamıyormuşum gibi bir his oluştu içimde.Kurtulmaya çalıştıkça debelendim, kollarımda derman kalmadı.Çaresizliğime bir Sen şahitsin bir de varlıklarını hissedebildiğim çevremdeki sayısız melekler.

Sen“kün” dersen o iş oluverir, Ya Dost.Kurtar beni bu sıkıntıdan.En azından nerede hata yaptığımı içime ilham et, elimden geleni yaparak tevekkül edeyim.Seni içime sığdıramıyorum; öyle seviyor öyle seviyorum ki seni içimde hissettiğimde tüm kainatın sarsıldığını duyar gibi oluyorum.

 

Zeynep Özlem SEVİM

 


 

GİZLİ AfiK

 

İnsan farkına vardığında herşeyin, güzelliklere olan temâşa zevki ile seyrine doyamayacak, lezzetlere meftun ruh dünyasıyla hareket ederek, çevresindeki bütün canlı- cansız varlığa muhabbet duyduğu an hayatının anlam ve gayesine kavuşacaktır.

İnsanın herşeyin farkına varması dediğimiz olay nedir? diye sorduğumuzda ilk aklımıza gelen Yunus’un ifadesiyle:“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.”Evet işte kâinatın tılsımını çözecek olay; kişinin kendisini bilmesi, tanıması yani sanatını okuyarak sanatkara ulaşması...

Bir eser düşünün... Siz bu eseri merak ederek, inceleyecek ve esere olan muhabbetinizden dolayı O’nun sanatkârını da tanımak isteyeceksinizdir. İşte böylelikle sevgi bağı kurularak bilme, tanıma faslından sonra dostluğun ilk adımı atılacaktır.İnsan eserdir ve insanın kendini merak ettiğinde, bir takım soruları beyninde tarumar ederek yaratıcının varlığının şuhudlarını görecek ve hayran olmuş şu küçücük dünyası O’nu tanımakla genişleyecektir.

Allah (c.c.) bize her zaman dost.O bizi yaratırken zaten dostumuzdu. Bu gerçeği anladığımız anda bir çok şeyi anlarız. Öyleyse soruyu Allah’ın dostluğunun hakkını nasıl verebiliriz? şeklinde değiştirmek istiyorum.

Bununda bir çok yönü var tabi. Öncelikle birinin dostluğunun hakkını verebilmek için dost olmayı bilmemiz gerekir.Yani vefadan bahsediyorum. Bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu bildiğimiz Rabbimize vefalı olmamız gerekiyor.Kainatta vefayı ondan daha çok hakeden bir varlık yoktur elbette. Vefalı olmanın 1. şartı ihlaslı olmak, yani her zaman O’nun için yaşamak, O görüyor,O duyuyor her halimize nigahdan, buna göre davranmak.İhlaslı olabilmemiz için onu çok sevmemiz gerekiyor.

Bilindiği üzere insan, muhabbet duyduğu şeye karşı O’na benzeme, O’na daha yakın olmak için isteğe uygun hareket etme gibi bir eğilim içerisindedir. İşte kişininde, yaratana karşı: O’nun emirlerine uyarak, itaat etme, ibadetü taâtte bulunma; pamuk halinde olan ipleri ilişkilerinde bir urgan şekline dönüştürme, kalbi münasebetlerinde tabiri caizse her zaman telefonu açık bırakarak görüşmeleri bir an olsun kesmeme hali... O’nun dost bildiklerini dost bilmeli ve onların yaptıklarını yapmalıyız. Başta kainatı, Kur’an-ı Kerim-i Rasûlullahı ve vicdanımızı tanımalıyız.

Özetle, insanın önce kalbindeki deruni hislerin etkisi, vicdani sesin tesiriyle ruhundaki ilahi nefesi duyacak, varlığın potasında eriyerek gerçek sevgilinin bilincine vardığında, artık son aşama olarak gezdiği ve gördüğü her yerde sevgilinin izini görecek, O’nda fani olmak isteyecektir.

Tıpkı Mecnun’un Leyla’ya olan aşkı gibi!

Tülay Zişan TARHAN

 

DOST OLMAK

 

Yaratan dost olmak. Yaratanın yarattığına dost olmak. Nadir bu dostluk? Veya yakınaşmak, sevmek, doyasıya yaşamak.Dolu dolu yaşamak.Belki de hiç yaşayamamak.

Rabbimiz bizi hiç sesepsiz yaşatır mı? Elbette hayır.O halde beşer olarak o sebebe ulaşmak için yollara koyulmak.O yollar kimbilir belki bir dosta çıkar, belki de bir çıkmaza gider.Ne yapmalıyız diye kendimize sual soralım. Ben neyim.Niçin geldim. Ve ne yapıyorum.Ve nereye gidiyorum.

O an bir dost sesi duyulur. Derki kendine dön.Ve sen bi kan pıhtısıydın. Sen Cenindin. Sen hiçbir şeydin.Ama şimdi eşrefi mahluksun.Bakarsın o tarafa görünürlerde kimseler yoktur.Ama o ses seni uyandırmıştır.

Bazen İbrahim gibi düşünür,İsmail gibi teslim olursun.Bazen de şeytanlaşır gerçeği ter yüz edersin.İşte o şeytan sana çirkefi dost gösterir aldanırsın imtihanı kaybedersin. Akıbeti harap olmuş inkarcılardan olursun “İnkar edenlere deki siz mağlup olacak haşredilip toplanacak Ve Cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne fena bir yataktır”. Ali İmran/12

Bu uyarıları dikkate almasan ve gerçekleri tekfir eder,kendini ulaşılmaz hissedersin.Hiç bitmeyecekmiş gibi sana görünen o kısacık zaman bitmiş Azrail senin başucuna konuvermiş.

Eyvah dersin ama o sahte dostların seni terketmişler ve kimselerden artık imdat (yardım) isteyecek halde değilsin.İstesen bile dost olarak bildiklerin çok ıraklara gitmişlerdir.

“İnsanlardan kimi Allah hakkında bilgi olmaksızın tartışıp durur.Ve her azgın kaypak hayasız şeytanın peşine takılır.O şeytanki alnına adeta öyle yazılmış. Kim onu veli (dost) edinirse şüphesiz o şeytan onu şaşırtıp saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir.” Sure 22 / 3-4.

Bazende seni uyandıran İbrahim gibi hanif bir mümin olursun. Yaratanın gönderdiği ışık saçan kandiller gibi parlayan nebiler, resûller, dost oluvermiş sana.O dostlara yönelmiş tağutların çirkefliğini görmüş gerçekleri örten sahte perdeleri kaldırmış, yalnız hakaniyeti haykıran yaşayan o kandilleri takip etmişsin.

O kandillerden sonra şöyle nida edilir;

“Ey iman edenler samimi ve kesin bir dönüşle Allaha tevbe ediniz. Böyle yaparsanız Rabbinizin sizin günahlarınızı affedeceğini sizi içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğini umabilirsiniz. O gün Allahn Peygamberini Ve onun beraberindeki müminleri utandırmaz.

Onların nuru önlerinde ve sağ taraflarında suratle ilerler. fiöyle derler onlar;

Ey Kerim olan Rabbimiz nurumuzu daha da artır.Tamamına erdir. Kusurlarımızı affet.Çünkü Sen her şeye kadirsin.”Tahrim / 8

Ve kazananlardan olmuşsun.Beşer dünyasının çok kıssalığını hissedersin. Zaman güneşin doğumu ve batımı gibi bir gün misali akıp gidecek.Ve sana biçilen zamana nokta koyulacak.O esnada Dostların yanıbaşında olacaklar.Kimler bilir misin. İşte onlar gerçek dostlarını Allah için sevenler, onlar bir ensar olurlar, sen de bir muhacir. Ve sen hiç yalnız kalmazsın.Çünkü sen kendi nefsine öncelik tanımasın.Hani susuz kalan müminlerin bir bardak suyu hiç içmeden birbirlerine ikramları gibi.

Hiçbir uzuvun işlev göremeyeceği o hesap gününde sana yarenlik eden kimlerdir bilir misin.Allah için dost oldukların ve yaşadığın amelin dünya mezraında ektiğin karşına dikilecek ve kurtulanlardan olursun.

O halde ey insan. Düşün seni veveylere (ateşlere) götürmekte olan teknolojik şeytanlara göz kamaştıran karunların servetleri gibi dünya ziynetlerine aldanmadan senin için çizilen sınırları çiğnemeden sana ayrılan vasıtanla garip de olsa mütevazi bir yaşam sürmeli yoksa eyvah ve pişmanlıkların artık fayda vermeyecek.

Dört tekbirle uğurlanacağın son halinle hiçkimseden bir yardım göremeyeceksin.

Dünyada mevki ve saltanat sahibi de olsan.

De ki: Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm şüphesin sizinle karşılaşıp buluşacaktır.Sonra gaybı da müşahede edilebileni de bilen Allah gönderileceksiniz.O size yaptıklarınızı haber verecektir. Sure 62/8

O zaman geldiğinde hiç bir değeri olmayan dünyadaki varlıklar senin için bir anlam taşımayacak.Dünyada yaşadığın hiç bitmeyecek gibi görünen o kısacık ömrünün bedelini ödemek üzere yola koyulacaksın.

O Nihsi son gelmeden şu ilahi mesaja kulak ver.

“Deki Ben gerçekten yalnızca Rabbime dua ediyorum.Ve Ona hiç kimseyi ve hiçbir şeyi ortak koşmuyosun. Sure 72/20

Mehmet ER

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

Hamd Alemlerin Rabbi Olan ALLAH (cc)a Mahsustur.   

Salat ve Selam ise Alemlere Rahmet olarak gönderilmiş Muhammed (SAV) ve onun ailesi, akrabaları, sahabeleri üzerine olsun.

Ve yine selam şehitlere, mücahitlere, alimlere, dünden bugüne ve bugünden kıyamete kadar gelmiş ve gelecek tüm Müslümanların üzerine olsun.

Kovulmuş, lanetlenmiş şeytanın vesvesesinden

Aklımın ve nefsimin şerrinden,

Sığınılacak tek kapıya Rahman ve Rahim olan ALLAH (cc)a sığınıyor

Sözlerimin hayra vesile olması

Anlatmak istediklerimin doğru bir şekilde anlaşılması temennisi ile Rabbimden Musa (a.s)‘ın dilindeki düğümü çözdüğü gibi benimde dilimdeki(kalemimdeki)düğümü çözmesi için dua ediyor;

Sizlerinde hidayetine vesile olmasını ve idrak gücünüzü açmasını Mucip Olan Rabbimden diliyorum (AMİN)

Biraz kendimden bahsetmek istiyorum;

Ne kadar şükretsem azdır, Yüce Mevlam beni Müslüman bir aile ve yine Müslüman bir sülale içerisinde imtihan dünyasına yollamış ve aslında (bence)işimi çok kolaylaştırmıştı. Çünkü etrafımdaki insanlar Rabbimin sorularına benden önce cevap vermiş yada veriyor; ben ise genelde hazır soru ve cevaplara konuyor idim. Bu miras yedici anlayışım tabi ki tamamen taklitçi değil idi. Etrafımdaki insanların tek bir ALLAH (cc)’a iman etmeleri ve hepsinin kendisine Müslüman demesine rağmen aralarındaki bunca uçurumlar beni hep düşündürüyor ve okumaya ,araştırmaya teşvik ediyordu. Araştırmalarımı genelde Kur’an-ı Kerim üzerinde yapıyor ve sorulara asıl kaynağından bakmaya çalışıyordum.

Kişilerin, cemaatlerin, tarikatların arasındaki bunca ihtilaflar,dindeki bidatler bizleri çepeçevre kuşatmış aramıza buzdağları örmüştü. Her nefis, her grup aklınca dini yaşıyor ve bir diğerini onu yaşamamakla suçluyordu .Kimileri hadisleri ön plana çıkarıyor, kimileri hadislerin tartışmalı olduğunu sahte hadislerin çokluğunu ve yalnızca Kur’an-ı Kerim’in korunmuş olduğunu söylüyor ve onlarda Kur’an’ı ön plana çıkarıyorlardı. Kimilerinin ise ne Kur’an dan nede sünnetten haberi yoktu. Onlar büyüklerinin dinine tabi olmuşlardı.

Bu çatışmalar beni tüm cemaatlerden uzaklaştırmıştı. Kuran okuyor ve hadislerden kendimce doğrularını seçiyor, bana doğru gelenleri alıyor, gelmeyenleri terk hatta reddediyor ve böylelikle akletmiş olduğumu düşünüyordum. İnsanların neden böyle yapmayıp taassuplar içerisinde dinlerini kısım kısım parçaladıklarını anlayamıyordum. Oysa her şey çok basitti! Tartışmalara son noktaya koyuyor ve herkesi susturuyordum. Örneğin; Kabir azabı var mı yok mu tartışmalarına ben rahatça içtihat ediyor ve diyordum ki Kuranı kerimde kabir azabı ile hatta bırakın azabı kabirden bile bahsedilmemiştir. Hz Muhammed (SAV) Kuranı kerimi açıklayıcı olarak gönderildiğine göre kitapta olmayan bir şeyi açıklayamaz deyip kabir azabını ve bu konu ile ilgili tüm hadisleri reddediyordum.(Haşa)Sakal vardır yoktur Sünnettir değildir tartışmalarına şekli sünneti önemsemediğimi bunların küçük meseleler olduğunu, böyle bir çağ da artık bizlerin daha büyük meselelerle uğraşmamız gerektiğini söylüyor ve o şekilde de yaşıyordum. Aslında tıpkı diğerlerinin yaptığı gibi bende aynı hataya düşüyor nefsimi ve aklımı ilah ediniyor ve dinimi cemaatimi parçalıyor idim.

Yani Kuran ve sünnete dayadığım inancımı aslında farkına bile varmadan şeytana yani aklıma teslim etmiştim

Akıl bana ;önce cesur olmamı söylüyordu. Ben hayatımdan bidatleri temizleyeceğim derken bidatlerin arasında dinimi de temizlemeye başlamıştım. Yani tıraş olurken kıllarla birlikte derimi de kazıyordum.

Akıl bana ;büyük işlerle uğraşmamı söylüyordu. Boğulursan büyük denizde boğul. Oysa İslam ın ince bir din olduğu, dinin ayrıntılarda gizli olduğu gerçeği benden çok uzaktı.

Akıl bana; gerçekten ilgilenmem gereken büyük meselelerle karşılaştığımda, beni öylesine küçük işlere yönlendiriyordu ki…!

Kimi zaman ise Akıl Gerçek önümde ayan beyan durmasına rağmen onu görmemi engelliyordu. Tıpkı temel ile Dursun un hikayesi gibi Dursun Temel’e

-şu koca ormanı görüyor musun ? demiş

Temel den ses yok, Dursun

-temel demiş şu koca ormanı görmüyor musun ?

Dursun’un ısrarlı sorusuna Temel

- Vallahi buradan bakınca ağaçlardan bir şey görünmüyor da demiş.

      Bizim ki de bazen böyle oluyordu. Ağaçlardan oluşan ormanı yine ağaçlardan göremiyorduk

Kalbimizle bakmayı öğrenememiştik.İmanımız aklımızın arkasında bazen netleşiyor, bazen silinip gidiyordu. Bütün bunlar benim Rabbime olan inancımı belki sarsmıyordu ondan şüpheye düşmek bir yana belki de daha da kuvvetlenmesine neden oluyordu. Çünkü aklım Rabbimin varlığı, birliği ve gücü hakkında bana hep binlerce geçerli toplamama yardımcı oluyordu. Oysa Allah hakkında bir tane şüphem yoktu ki bin tane delil toplayayım. Zaman benim için işte böylece acı sona doğru sessiz ve hızlıca akıp gidiyordu.

Ve bir gün……

Bir ramazan gecesi;

Yüce Mevlam bana hidayetini nasip etmiş,İdrakimi açmış ve bana merhamet etmişti. Rahmet melekleri gökten sıra sıra iniyordu sanki. Bana bilmediğimi öğretiyor, görmediğimi gösteriyorlardı. O gün benim Rabbimle gerçek tanışma günümdü. Rabbim bana kendisini tanıtıyordu Resulünü işaret ederek.

O geceye kadar çalışan aklım kalbime yenik düşmüş, Onun emrine boyun eğmişti.Ne mi olmuştu?

Gece sahur için kalkmıştık. Televizyon açık yemeklerimizi yerken bana rahmet eden bizlere rahmetinin vesilesi olarak yolladığı rahmet peygamberinin veda hutbesini hoş bir müzik eşliğinde yayınlıyorlardı. Her zamanki kayıtsız ve akılcı bakışlarla okuyordum. Tam bu anda bir söze takıldım.Sanki peygamber bana sesleniyor ve Ahmed diyordu;

-fieytan sana büyük günahları ve açık şirk i işletmekten artık ümidini kesmiştir.

(evet ben büyük günahlardan sakınırım ve Allah u alem kimse bana işletemezde)

-Ancak sevgili Ahmed şeytan senin önemsemediğin küçük şeylerden de mutlu olur.

Aman Allah ım ya resulullah sen ne diyorsun?fieytanı memnun etmek ha…!. yani küçücük küçücük şeylerle öylemi? Ama nasıl olur? Ben ayetlere aynen uyar kayıtsız şartsız itaat ederim. Ayrıca sünnete de sağlam olanlarına sahip çıkarım ama!……. ama doğrusu pek fazla önemsediğimde söylenemez!………. söylenemez ve şeytan da bundan yani benim önemsemediğim şeylerden mutlu olur ha……. Subhanallah…., Estağfirullah…..

Sonra yerimden fırlamışım. Sevgili Peygamberimin bu sözlerine Rabbim devam etti;

Kim peygambere itaat ederse muhakkak Allah a itaat etmiş olur (Nisa 80)

Yüce Rabbim bana şöyle diyordu; Ey Ahmed kulum;

Kim Allah ave peygamberine itaat ederse onu ağaçları altından ırmaklar akan cennetlere koyarım (Nisa 13) diyordu.

Müminler o kimselerdir ki Allah a ve peygamberine iman etmişlerdir ve sonra şüpheye düşmemiş ve Allah yolunda mallarıyla,canlarıyla savaşmışlardır .İşte böyle kimseler imanlarında sadık olanlardır. (Hucurat 15)

Peygambere itaat edin ki Rahmete kavuşturulasınız. (Nur 56)

Peygambere itaat edin amellerinizi boşa çıkarmayın. (Muhammed 33)

Allah ve resulü size neyi veriyorsa onu alın diyordu Alemlerin rabbi ve ben titriyordum. Affedici olan Rabbim beni uyarıyor. Sevgisini ve rızasını kazanabilmem için gönderdiği resule itaat etmemi O neyi veriyor ise onu almamı yani tam teslimiyet istiyordu benden Bu küçük bu büyük, bu önemli, bu önemsiz, bu mantıklı, bu mantıksız(haşa) diyerek düşünmemi değil Rabbimin ve resulünün bana verdiklerini tam teslimiyetle yaşamamı istiyordu benden.

O an feyzullah Birışık ağabeyimin anlattığı bir çeçen mücahidinin sözleri geldi aklıma. fiehide bir hadisten sormuşlar onun fikrini almak istemişlerdi onun cevabı;

Gale resullullah (Peygamber öyle dedi) öyle ise bize laf düşmez olmuştu.

Bir alim diyor ki;Darıyı alın verin tavuk makinesine size yumurta olsun, otu alın verin inek makinesine size süt olsun, Kur anı alın, verin peygambere size hayat olsun .Sünnetsiz yani peygambersiz kur an nasıl hayat olabilir. Sünnetsiz ayet nasıl insanda yaşayabilir. Tavuk olmadan darı nasıl yumurta olmuyorsa ,inek olmadan ot nasıl süte dönüşmüyorsa ayetlerde peygamberden geçmeden ,sünnetlerle yaşantımızın her anına yansıtılmadan hayat olamıyor.İşte bu sebepten dinimiz ve yaşantımız donuk ve manasız ve bir o kadar da lezzetsiz.Ve bu yüzden bu günkü gibi paramparça bir ümmet oluyoruz.Bizler ayetleri Peygamberin hayatı ile birleştirip hem şekilde hem manada yaşamadıkça kesinlikle yaşayan Kur an, iki ayaklı Kur an yani hayatın ta kendisi olamayacağız ve Rabbimizin bizlerden istediğini anlayamayacak onu razı edemeyeceğiz .Daha doğrusu Yine rabbimin dediği gibi kendi nefsimize zulmetmeye devam edeceğiz.

fiimdi anladım ki Ayetler tohum, Peygamber su, Benim yaşantım ise Toprak. Bedenimdeki bu toprağa ayet tohumlarını atmadıkça, bu tohumları Peygamber suyu ile sulamadıkça, Bu İslam bende hayat bulamaz. Anladım ki İslam Bedenlerde Yaşamadıkça Beldelerde Yaşanamaz.

Aman Allah ım Af Allah’ım, Merhamet ,mağfiret,Rahmet et Allah ım .

İşte O an hayatım değişti.Bir konuda peygamber bir şey söyledi ise benim aklıma değil Resule uymam gerek. Derhal dedimki

-Ya Rab işittim ve iman ettim.Sen benim imanımı kabul eyle .imanımı kabul eyle ve beni şehadet edenlerle birlikte yaz (AMİN)

O andan sonra neler mi oldu hayatımda?Bakın size söyleyeyim…;

Resulü tanıdıkça ve onun gibi yaşamaya çalıştıkça iman ettiğim yüce Yaratana karşı kalbimdeki muhabbet bir başka arttı sanki.Varlığını bildiğim,birliğine ve gücüne emin olduğum rabbimi artık görüyor gibi oluyordum .

Sanki Rabbim benimle her an konuşuyor ve

Sanki beni eskisinden daha çok seviyordu.

Nedeni ise onun resulünü sevdikçe ve tanıdıkça ,elçiye bakarak göndereni daha çok tanıyor ve daha çok sevmeye başlıyorsun.Anlıyorum ki elçisini bana gönderen beni sevmese onu bana yollamazdı diyorum.

fiimdi resulullah gibi yaşamaya ve onun gibi düşünmeye çalışıyorum.Yani teslim oluyorum Rabbime ve Resulüne.

İşitiyor ve iman ediyorum.

Arada ne fark olacak derseniz;

Eskiden cennete gitmek istiyor ancak hiç ölmek istemiyordum. fiimdi ise tek isteğim Rabbime kavuşabilmek için onu razı edeceğimden emin olduğum bir yer ve ortamda ölmek belki de defalarca ölmek ……

Unutmayın…! Bir gemi küçücük ve önemsenmeyen bir delik yüzünden batar.

Hayat gemimiz in de önemsemediğimiz o küçücük ama şeytanı mutlu eden hareket ve söylemlerden batmasına izin vermeyelim.

Anladım ki elçiye hürmet onu gönderene hürmettir. Elçinin sevgisi onu göndereninde sevgisini kazandırıyor.Artık rabbime kendimi daha yakın hissediyorum.

Ben diyorum ki…;

Sünnetle barışmak, ayetlerle yoğrulmak Allah ile dostluğun tek yoludur.

      Sakal için dün bana yine sordular. Bende cevap verdim….;

Peygamber dedi ki; Kafirlere muhalefet edin.Bıyıkları kısaltın, sakalları bırakın

      EL CEVAP fiehidin dediği gibi

      Gale Resulullah (peygamber öyle dedi) 

Ahmed Nurettin ÇELİK

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR

 

Gerçek dostu bulmak ve gerçek bir dost olmak için evvelâ gerçek dostu bilmek ve tanımak gerek. ‘Kusursuz dost arayan dostsuz kalır’ düsturundan hareket edersek, gerçek dostun ancak Allah (c.c.) olduğunu görürüz.

Dostluklar genelde çıkar ilişkisine dayanmaktadır. İnsan ya kendini seveni sever, ya kendisine bir faydası olanı sever, ya da Allah rızası için sever. Allah rızası için sevenler bile aslında bir fayda beklemektedirler. Allah (c.c.) onların iyiliği karşısında cenneti vaat ederek bir nevi onları (cüzî iradeleriyle) iyilik yapmaya mecbur bırakmıştır. Burada fayda dokunulan kişinin bedelini gerçek Dost (Allah c.c.) ödemiştir.

İslam büyüklerinden birisi diyor ki:

‘Bir gün İsa Peygamber (A.S.) yolda yürürken, benizleri solgun, perişan üç kişiyle karşılaştı. Onların dertlerini sorduğunda, o üç kişi dertlerinin, perişan durumunun sebebinin cehennem korkusu olduğunu söylediler.

Bunun üzerine İsa Peygamber (A.S.) onlara:

‘Korkunuz yersiz, Hz. Allah (c.c.) korkanları cehennem ateşinde yakmayacağına dair söz verdi, dedikten sonra yoluna devam etti. Sonra İsa Peygamber (A.S.) öncekilerden daha perişan ve acıklı bir durumda olan üç kişiyle daha karşılaştı. Bunlara da dertlerinin ne olduğunu sordu. Onlar da dertlerinin, perişan hallerinin tek sebebinin cennet aşkı olduğunu söylediler.

Bunun üzerine İsa Peygamber (A.S.) onlara:

‘Umut ettiğinize kavuşacaksınız. Çünkü Hz. Allah (c.c.) umut ettiğinizi size vereceğine dair vaatte bulunmuştur.’ dedikten sonra oradan ayrıldı.

Biraz ileride durumları diğerlerinden daha da acıklı ve perişan, yüzleri adeta nur kesilmiş olan bir başka üç kişiyle karşılaştı. Bunlara da dertlerini sorduğunda:

‘Bizim derdimiz cehennem korkusu veya cennet arzusu değildir. Bizim derdimiz Allah aşkıdır. Biz Allah’a olan sevimizden dolayı bu hale geldik’ dediler.

Bunun üzerine İsa Peygamber (A.S.) onlara üç defa:

‘İşte Allah’ın yakın kulları, gerçek dostları…’ dedi.

İhyada da geçen bu kıssaya baktığımızda dostluğu üçe ayırabiliriz.

1- Karşılık bekleyen dostlar: Aslında bunlara dost denilmez. Çünkü bu tür insanlar ‘Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez’  atasözünü, kendilerine düstur edinmiştirler ki, bu zaten konumuzun dışındadır.

 2- Karşılık bekle(me)yen dostlar: Cennete ve cehenneme kul olanlar.

3- Karşılık beklemeyen dostlar: İşte hakiki dostlar bunlardır.

Hasılı gerçek dost olmak için, içimizde ne cennet arzusu ne de cehennem korkusu olmalıdır. (cehennem korkusu Allah (c.c.) korkusu ile karıştırılmamalıdır.) Sanata bakıp sanatkârı görüyorsak, şu kâinât kitabını okudukça müellifini düşünebiliyorsak ve amelimizde sadece rıza-ı ilâhîyi güdüyorsak Dost’a (Allah’a) dost olmuşuz demektir.

Selâm ve dua ile…

Ali Akdemir.

 

"HAKK’A KUL OLMA ÇABASI"

 

"Duvara yaslanma yıkılır, ağaca dayanma kurur, insana güvenme ölür. Allah`a dayan; O ne yıkılır, ne kurur nede ölür."

İnsan sırat-ı mustakimi diger yollar arasindan secip yürümeye başladığında ilerledikçe yaratılış amacını hisseder ve daha bir heyecanla Rabb’e yakınlaşma isteği ile coşar. Ancak varlık sahnesinde yer alan tüm varlıkların olgunluğa giden yolda değişmez, şaşmaz bir tedriciliğe uğrayacağını ve buna boyun eğeceğini bilemez.

İnsanın İlahi huzura olan yolculuğu başı ve sonu ile bir idrak yolculuğudur. Önemli olan bu yolculuğun mertebelerinin, çabuk geçilmesi değil idrak,temkin ve hilm ile hazmedilerek geçilmesidir.

Bir Allah dostu "Hamdım, piştim, oldum"diyerek olgunlaşma aşamalarını bizlerin önüne serer. Bize düşen menzile yürürken süreci iyi değerlendirip "anın" hakkını verebilmektir. Yaratılışımız gereği biz insanoğulları hata yapmaya meyyal varlıklar olduğumuzdan alemi ve içinde bizleri yaratan Allah’u teala bizi bizden daha tanımakta bunun içinde haram işlemeyin dememekte, haramlardan uzak durum sakının demektedir ve düşülen her hatanın ardından hissedilen pişmanlığı ve gönülden yapılan tevbeyi  merhametiyle kabul etmektedir. Üzerinde yürümeye çalıştığımız sırat-ı mustakim güllük gülüstanlık bir bahçe olmayıp birçok engellerle doludur. Kimbilir bazan ayakkabılarımız çamura batacak, ayaklarımızdaki ağırlık gönlümüzede yansıyacak içmizdeki sorumluluk bilinci sebebiyle her ağır hareketimiz hakkıyla kul olabilme çabasının kıymetini artıracaktır. Allah rasulünün "Allahım tek maksadım senin rızanı kazanmaktır." niyetiyle her düşüşte tekrar hayat bulup yeşerir insan.Allah ile dost olmak isteyen her can bilirki karşılaştığı her acı Allah`a giden yolu yakınlaştırır, dostluğunu pekiştirir.

İnsan dua etmek için bile O`nun vereceği soluğa muhtaçken Allah’u tealanın dostluğuna ulaşmak isteği yine O`nun yardımı ile olur. Mucib sıfatıyla dualara icabet eden Rabbım tüm benliği ile dost olmak isteyen bir kulu geri çevirmez,hele ki kul duasını iki ayak üzerine kaldırıp hareketleriylede çaba gösteriyorsa, hayatına bir yol gösterici kılavuz olan vahyi ayna tutmuşsa emeğinin gayretinin karşılığını fazlasıya alır. Allah teala dan daima tali yollara sapmadan sırat-ı mustakim üzerinde kalmak için Vekil ve Veli sıfatlarıyla yardım istemek gereklidir.

Alemlerin yaratıcısı Esma-ül hüsnasında kendini tanıtırken dostluğu ve sevgisi kazanılmaya biricik layık olan Vedud diyor. Biz bunu hayatımızda bir çok tecrübeyle yaşıyor, O`ndan gayrı aradığımız her sevginin boş,dostluğun anlamsız ve hayal kırıklığı ile sonuçlandığını görüyoruz. Yine Allah teala Kur’an`da birçok ayeti kerimede yalnız Allah`a güvenmek gerektiğini defalarca vurguluyor. Bizlerin kendisinden faide gelmeyecek aciz varlıklardan ayırıp komik durmlara düşmememizi engelliyor. Kendisine güvenilerek girişilen her işin kulun yapabileceğinden daha iyi bir sonuçla biteceğini haber veriyor. Bizlere düşen sanırım tam bir teslimiyet ve "hasbinallahu venimel vekil" zikrini fikir edinmek ve en önemlisi dost ararken Allah`tan aşağısana razı olmamak.

Alemleri ve bu alemler içinde sayısız can yaratan Allah teala bunca varlık içinde bizi aradan teyid geçmeden "biricik" görüp varlığın göz bebeği kılmış, her hal ve tavrımızı adilane gözetmiştir. Herşeyi elinde bulunduran Rab`bin "biriciği" olmak bunu hissetmek küçük dahi olsa isteklerin değer görüp kabul olması dosta olan yakınlığı, sevgiyi, şükrü katmerleştirir. Kula düşen kendisine verilen potansiyeli Hak için kullanmak,Hak için yaşamak Hak için ölmek.

Allah dostluğunun iki türlü olduğu söylenir, biri dost olarak Allah`ı seçmek diğeri ise Allah tarafından dost seçilmektir.Allah tealanın seçtiği dostarın, nebilerin dönemi kapandı ama dost olarak Allah`ı seçenlerin dönemi kıyamete kadar açık

İnsanın Allah`a yakinlaşıp "hassül has" derecesine ulaşmasının üç aşamalı olduğu söylenir;

Birincisi Allah teala yı rastgele zikretmek ikincisi insanın kendi zikriyle birlikte diğer varlıkların zikrinide farkedip kainatla birlikte zikretmesi,üçüncüsü ise Allah ile zikir. "Beni zikredinki bende sizi zikredeyim"(Bakara 152) sırrı cem-ül cem denilen manevi makamda tecelli etmesidir.

Bilginin tasavura aktarılması burada yer etmesi ve her haline yansır bir duruma gelmesi çok uzun ve zor bir süre olduğu doğru belki bunun için milyarlarca insan içinden ancak bazı insanların bu aşamarı geçip kemali olgunluğa eriştiği anlaşılabilir.

Kişi Allah dostluğunun ne kadarına talipse okadarına ulaşır. Vermeyi dilemeseydi dilemeyi vermezdi,dileyelimki dostluğunu versin.Kainattan daha büyük olan Allah`u zül celali daha küçük yüreğimize sığdırabilelim.

 

NOT-Bunları yazmış olmam Allah dostluğuna ulaştığım manasına geldiğini söylemek istemem yalnızca bildiklerimi paylaşmak istedim. Rabbim tüm çabalarınızın karşılığını fazlasıyla vermesi duasıyla...

      AYSENUR OZTURK

 

ALLAH’LA DOSTLUK

 

"İlahi ente maksude ve rızake matlube" Allahım tek masadım senin rızanı kazanmaktır. Allah`la dostluk nefsi geçme cesaretini göstermekle olur, nefsi geçme cesaretini gösteremeyenler Allah`ın dostu olamazlar. Allah`la dost olmak O`ndan başka ilahlara baş kaldırmak demektir. Nefsin ilahlaştıdığı şeylerin içinde: Nefis, eş, ana, baba, çocuk bazan arkadaş makam veya para olabilir.Tüm bu putları reddederek, Allah`ı birlemek ilahi emre boyun eğmekle ulaşabiliriz. Allah`tan korkmaktan ziyade sevmek Allah dostluğunun birinci merhalesidir. "Allahtan hakkıyla alimler korkar" ayeti Rabbimzin bize çok güzel bir uyarısı Ona ram olmuşlara müjdesidir.Allah`ı tanıdıkca insan ondan daha cok korkar ve Ona sevgiyle bağlanır,ahseni takvim üzere yaşamaya başlar. Allah insanı en güzel bir biçimde yaratmıştır. Allah kulunun kendisine ihlasını teslimiyetini güzel ahlakını sever.Allah halimdir yumuşak huylu kullarını sever.

Allah`ın kulunu sevme güzelliğini muhteşemliğini Duha suresinin ayetlerini okuyunca Rasulüne seslenişinde buluruz. Mealen: "Habibim Rabbin seni ne terketti nede darıldı, senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır,şüphesiz Rabbin sana verecek ve sende hoşnut olacaksın" 3-4-5. ayetleri beni çok derinden etkileyen bu ayetlerde kuluna Rasulüne seslenişinde buluruz. O Rabbi katında çok değerli bir dost idi. Allaha dost olabilmek ve Allah tarafından sevilmek; tüylerim diken diken olmuş kalbim ürpermişti. Bizlerde yeryüzündeki halifeleri olduğumuza göre banada bir sesleniş olarak üzerime aldım.Ruhları okşayan insanın içindeki tüm cahili duyguları süpüren kul olmaya çağıran bir  sesleniş, dostlarına doğrudan bir hitaptı. Allah`ı bulan bir kalp diğer putlarını kırıp Allah`a dost olmak ve Allah dostu olmak için kulluğunun şurunda yaşamaya başlıyacaktır ve hayatını Onun rızası için düzene sokacak sevdklerini sevecek sevmediklerini sevmeyecektir. Allah dostu Allah’la beraber olmayı tüm dünyevi zevklerin üzerinde tutacak ibadetlerinden lezzet alıp O’na yaklaşmayı rızası doğrultusunda yaşamayı arzulayacaktır. Kul kusursuz değildir ama Rabbinden umudunu kesmez.Tevvab sıfatıyla tevbe kapısını açarken sabur sıfatıyla başına gelecek musibete, her türlü eza ve cefaya zabredecektir. Bilirki kul sıkıntı onun sabrı ile beraber ibadete dönüşecek mükafatını yine Allahtan umacaktır. Allah dostuna acı baldan tatlıdır. O bilirki hayır sandığında şer, şer sandığında hayır vardır. O Rabb ile kuran yolu ve sünneti rehber edinerek dost olmak için yaşar. "Ayakkabımın bağı kaybolsa Allah tan isterim" diyen hz Ömer (ra) gibi dünyevi ve uhrevi ihtiyaçlarını Allah’dan ister.

Allah dostunun miracı secdesidir, o zaman insan boyun eğerek acziyetinin idrakinde olarak tevazu ile  Allah’a teslim olur. Allah’a kul olan herşeyden hür, O’ndan bağımsız olan herşeye köledir. Allah a kul olmak dışındaki tüm kullukları ve zincirleri kırmaya haydi mümin kardeşlerim! Hürlüğe selam ve dua ile...    

                                   FİLİZ KABLAN

 


 

EN BÜYÜK DOST ALLAH’TIR

 

İnsana dost ve yardımcı olarak Allah (c.c.) yeter. Allah (c.c.) inananların dostudur. İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Elbette benim dostum Kitab’ı indiren Allah’tır. Eğer Rabbim doğru yolu bulmam için Kitab’ı indirmemiş ve o kitabı doğru yaşayan bir örnek olarak peygamber göndermemiş olsaydı,biz doğru yolu bulamazdık. Oysa Rabbimiz bize Kitabı’nda doğru yolu göstermiştir. Bu Allah’ın rahmetidir,bizim için de en büyük nimettir. Peygamberler ise bize doğru yolun kılavuzluğunu yapmış seçilmiş insanlardır. Bütün bir Kuran bize, bizi yaratan yüce Rabbimize nasıl kul olmamız gerektiğini öğretir. Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda ilk önce Fatiha Süresiyle karşılaşırız. "(Ya Rabbi), ancak sana kulluk eder,ancak senden yardım isteriz!"(1/4) diye Rabbimize söz veririz. Kuran’ın sonlarına geldiğimizde de Felak ve Nas Sürelerinde Rabbimiz yine insanların ve şeytanın şerrinden sadece O’na sığınmamız gerektiğini, sığınılacak tek merciin Allah(c.c.) olduğunu öğretiyor.

"Allah yardım ederse kuluna,her işi girer yoluna."

  Dostun en büyüğü insanı yaratan Rabb’idir. Peki Allah(c.c.) ile dostluk nasıl kurulur? Tabii ki O’nun sevdiklerini severek,sevmediklerini sevmeyerek.

Allah’ın sevdiği insanlar; Allah (c.c.) ve Resulüne itaat edenler, insanlara karşı merhametli olanlar, Rablerine şükredenler ve şükürlerinin karşılığını verenler,namazlarını dosdoğru kılıp zekatlarını verenler, bollukta ve darlıkta infak edenler,dinlerini yaşarken sebat edenler,başlarına gelen zorluklara karşı sabredenler,iyiliği emredip,kötülükten sakındıranlar,kötülüğü iyilikle savanlar, tövbe edenler, Allah’ı çokça ananlardır. Biz inananların da Allah’la dostluk kurabilmemiz için, Allah’ın sevdiklerini sevmemiz ve onlarla dost olmamız gerekir.

Allah’ın sevmediği insanlar, yine O’nun kitabından öğreniyoruz ki; Allah’a ve elçisine karşı gelip emirlerine icabet etmeyenler, peygamberler arasında ayırım yapanlar, Allah’a şirk koşanlar, Müslümanları yurtlarından çıkaranlar, Allah’ın düşmanlarını dost ve sırdaş edinenler, Allah’ın ayetlerini yalanlayanlar veya ayetlere karşı kör ve sağır olanlar, Allah’a karşı yalan uyduran ve boş söz konuşanlar, hakka karşı duranlar ve insanları Allah yolundan men edenler, şeytana kul olanlar ve imana karşı küfrü sevenlerdir. Allah’ın sevmediklerini yakınlarımız bile olsa biz de sevmemeliyiz. Allah’ı dost edinenler,Allah’ın sevmediklerini dost edinemezler. Dostun düşmanı dost olmaz. "Gerçek şu ki,yardımcınız ve koruyucunuz Allah’tır,yardımcıların en iyisi O’dur." (3/150)

İnsanları tevhide çağıranlar,hak dinin ve doğruluğun ikame etmesi için çaba sarf edenler,Allah’tan yardım görüp,O’nun dostluğunu kazanacaklardır.

Yüce Allah Bedir Savaşı’nda inananlara yardım etmiştir. Onları üç bin melekle desteklemiştir. (3/125-127) Eğer inanalar Allah’tan sakınır ve haşyet duyarlarsa O’nun yardımı gelecektir. Ancak Yüce Yaratıcının dostluğunu kazananlar,O’nun yardımını bulacaklardır. Bütün tedbirler alınıp,Allah’ın kuralları uygulandıktan sonra Allah’ın yardımı beklenebilir.

Allah’ın dostluğunu kazanmak,yapılanları Allah rızası için yapmakla orantılıdır. Allah (c.c.) ile dostluğundan dolayı hayır yapan, yaptığı şey ne kadar az olursa olsun onu Allah için, Allah adına yapar. Allah adına yapılan iyilikte nefis aradan çıkar, iyilik gören minnet altında kalmaz. Yapılan iyiliğin de karşılığı Allah’tan beklenir. Çünkü mümin bilir ki;Rabb’i yaptığının karşılığını zerre kadar da olsa verecektir. (99/7-8)

Allah’la dostluk beraberinde sorumluluk bilincini de getirir. Mü’mine sorumluluğunu hatırlatır. Hiçbir iyiliği küçük görmez. Hayat sınavında, bir gün vereceği hesabın bilincinde olarak sorumluluklarını bilir. Sorumluluk bilinciyle bir başka insanın hidayetine vesile olmak için çalışır da çalışır. Kötülükten sabırla iyiliği çıkarır. Yaptıklarında başarısız olsa bile bilir ki; Rabbine karşı bir özür beyanında bulunacaktır. "Rabbim başarılı olamadıysam da, ben görevimi yaptım." diyecektir. Belki de büyük başarılar sağlayacaktır. Çünkü her mümin,bir kişinin kurtuluşuna vesile olsa dünya düzelir. Dünyanın düzelmesi,insanlığın düzelmesiyle gerçekleşecektir.

Rabb’imizle dostluğumuzu güçlendiren bir ibadette duadır. Dua Allah’tan bir şey isteme, O’na olan sevgiyi belirtme tezahürüdür. Her derdimizi paylaştığımız,her sıkıştığımızda yakardığımız,bize herkesten daha yakın,hatta şah damarımızdan bile yakın olduğunu bildiren Rabb’imizdir. "Bana dua edin, dua edenin duasına mutlaka icabet ederim." diyen rabbimize nasıl yalvarmayalım? Sırlarımızı nasıl paylaşmayalım? Ümitsiz olduğumuz durumlarda bile Rabb’imizin yardımıyla kurtulduğumuzu nasıl olurda unuturuz? En büyük dost en zor günde yanında olandır. Bütün kullarının en zor günlerinde sadece ve sadece yanlarında yaratan-yaşatan Rableri vardır. Zor durumlarda O’ndan başka ne bir yardımcı ne bir dost akla gelir. O zaman müşrikler bile dini Allah’a has kılarlar,yardımı ondan beklerler ve kurtulduklarında sadece O’na yöneleceklerine söz verirler. Tek yardım Allah’tandır.

Rabb’imizle Karz-ı Hasen’le dostluk kurabiliriz. Hepimiz çok sevdiğimiz, değer verdiğimiz ve karşılığını mutlaka fazlasıyla vereceğini bildiğimiz bir insana,bizden borç istediğinde nasıl güvenerek borç veririz. İşte Rabb’imizin bizden istediği borçtur, Karz-ı Hasen. Rabbimiz bizden, ihtiyacı olan bir insana, yalnızca kendisinin rızasını umarak yapılan yardımın,kendisine borç verilmiş gibi olacağını ve bize bunun karşılığını kat kat fazlasıyla vereceğini bildiriyor. (2/245)

Allah’la olan dostluğumuzu nasıl kaybedebiliriz? Zulme sapanlara eğilim göstermek,zalimin yanında olmak veya zalime karşı susmak, mazlumu korumamak Allah’ın dostluğunu kaybetmemize sebep olabilir. Allah (c.c.) insanı her an koruyup kollamaktadır. Fakat insan kendini değiştirip bozunca, günah işler, fitne çıkarırsa,Allah’ta korumasını kaldırır. Onlar için başka bir koruyucu da yoktur. Hiç kimse suçluyu Allah’a karşı savunamaz ve temize çıkaramaz. Rahmanın karşısında kimse buna cüret edemez. Çünkü o gün sesler kısılmıştır, insan gerçeklerden başka bir şey konuşamaz.

Dinlerini oyun ve eğlenceye alanlar da Allah ile olan dostluklarını kaybedeceklerdir. İnsan ister Allah’a ortak koşsun,ister başka birine kulluk etsin, isterse başka birinin hüküm ve kanunlarını kabullensin dinini oyun ve eğlenceye almış olur. Müminlerin onlarla dostluğunu kesmesi gerekir. Allah’ta, o dinlerini oyun ve eğlenceye alanlarla dostluğunu kesmiştir. (6/70)

Kainatın yaratıcısı Allah’tır. Allah(c.c.) dışındaki her şey yaratılmıştır. İnsan nasıl olur da akılsızlık edip Allah’tan başkasını en büyük dost ve yardımcı edinebilir? Allah’la dostluğunu nasıl tehlikeye atabilir?

"Allah kendisine inananların dostu ve koruyucusudur. Kafirlerin dostları ise tağuttur." (2/257)

"Düşmanın en büyüğü düşmanlığını saklayandır."

  Dostun en büyüğü insanı yaratan Rabb’idir.

Müminler kafir toplumuna,zalimlere ve Müslümanlar hakkında fitne çıkaranlara karşı Rablerinden yardım istemelidirler. Rabbimiz en büyük dost ve yardımcı olarak bizi zalim ve kafirlere karşı koruyacaktır.

"... Dost ve yardımcı olarak Allah yeter." (4/45) Ümitlerin yittiği,çarelerin bittiği anda Allah’a güvenmenin adı olan tevekkül dostluk ve yardımı Allah’tan beklemektir.

Allah dostları olan peygamberler,Allah’a tevekküllerini bakın nasıl göstermişlerdir... Hz. Muhammed (s.a.v.) düşmanların vereceği zarara karşı tedbirini alıp hicret ederken, Sevr Mağarasında endişeye kapılan Hz. Ebubekir’e "Üzülme ya Ebubekir,Allah bizimle beraberdir." deyip en büyük dosta güvenmiştir. Onun bu tevekkülü üzerine Allah’ın izniyle mağaranın ağzında örümcek ağı oluşmuş ve bir güvercin yuva yapmıştır.

Hz. İbrahim mancınığın ucundayken bütün ümitler tükenmişti. Fakat O,Allah’la dosttu. Allah’ın dilerse kendisini kurtaracağına olan inancı O’nu kurtarmış ve ateş gül bahçesine dönüşmüştü.

Ya Hz. İsmail,Rabbine öylesine bağlıydı ki; O’nun kendisinden kötü bir şey istemeyeceğinin bilinciyle, babası,kendisini rüyasında boğazlarken gördüğünü söylediğinde hiç tereddüt etmeden; "Rabbim istiyorsa yap,beni sabredenlerden bulacaksın." diyerek Rabbine dostluğunu göstermişti. Bıçak kemiğe dayandığında Allah’ın rahmetiyle buluşmuştu. (37/102)

Firavun’un karısı Asiye,Firavun’un zulüm yönetiminden sıkılmış fakat Allah’la dostluğu O’na hayatı yaşanır kılmış,Rabbine yönelip isteklerini O’na  arz etmişti. (66/11)

Ashab-ı Kehf’deki gençler yine Allah’a güvenmişler,kurtuluşu Allah’tan beklemişlerdir. En büyük dost olarak Allah’ın kendileriyle olacağına inanmışlardır. (18/10)

Allah dostu Hz. Yusuf, Rabb’inin bir yasağını çiğneyip Rabbiyle dostlunu bozmaktan, O’na ihanet etmektense zindanı tercih etmiş ve; "Rabbim bana göre zindan,bunların beni davet ettiği şeyden iyidir." diyerek Allah’la dostluğuna zarar getirmemiştir. (12/33)

İnsan Allah’la öyle dost olmalı ki kıyamet günü Rabb’ine karşı yüzü kararmasın,yaptıklarından pişmanlık duymasın veya "Keşke daha çok hayırlarda yarışsaydım, daha çok uğraşsaydım." diye hayıflanmasın. Çünkü; Rabb’imizi razı etmek için yapacağımız her hayır sadece dünyadadır. "Rabb’e canım kurban" deyip de O’na karşı utanacağı davranışlarda bulunmuş olmasın. Son pişmanlık fayda vermez. Allah’a karşı yüzümüzün ak olmasını istiyorsak hesabımızın pak olması gerekir.

Allah dostlarına korku yoktur. Allah(c.c.) kıyamette dostlarının yüzünü kara çıkartmayacak, günahlarını affedecek, hatalarını örtecek, kötülüklerini iyiliklerle kapatacaktır. Allah (c.c.), günahlarından dönüp, samimi olarak tevbe edenlerin tevbeleri kabul edip,bağışlayandır. Öyleyse tevbemizin kabul olması için kendimizi düzeltip, bir daha günah işlememeye azmetmeliyiz.

İnsanlar yaptıklarının hesabını bir gün Allah önünde vereceklerinin bilincinde olsalar, dünyaya dalıp rahat günah işlemezler. İnsanlardan bir çoğu kendilerini birilerinin kurtaracağına inanır ve uyarılara aldırmaz, böylece günah kendilerini kuşatır. Oysa o gün Allah’tan başka ne bir dost, ne bir şefaatçi bulamayacaklardır. Keşke insanlar bunları bilebilselerdi. (6/51,9/116)

Allah’tan başkalarından yardım bekleyenlerin yada kendilerini kurtaracağını umanların durumlarını Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle bildiriyor; "Allah’tan başkasını dost(veli) edinenlerin durumu, kendisine bir yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Evlerin en çürüğü örümcek evidir." (29/41) İnsanlar keşke bilselerdi ve kendilerine en büyük dost olarak Rablerini seçerlerdi,yardımı Rablerinden bekleselerdi. İsteyeceklerini Rablerinden isteselerdi. Her türlü vesvese ve şerlerden Rablerine sığınsalardı, keşke bilselerdi... 

  Gönül ÖZTEMİZ

 

ALLAH’A YAKINLAfiMA

 

Dost kelimesinin kapısını araladığımızda içinde bir çok anlam taşıdığını görürüz. Bu anlamlardan birisi ise yakın olma kelimesidir. Yakın olmak kelimesinden somut olarak bir örnek verecek olursak; bir varlıkla başka bir varlığın arasında kısa bir mesafe olmasıdır.

Peki biz Allah’a nasıl yakın olabiliriz? Bunu somut anlamda değil de soyut anlamda düşünelim. Tabi ki bunun için öncelikle tefekkür etmeliyiz. Allah’ı düşündükçe Allah’ın büyüklüğünü ve yaratıcılığını anlarız. Böylece Allah sevgisi kalbimize yerleşir. Allah’a olan inancımız kalbimizde tam şekillendiği zaman ibadetlerimizde artacak. Bugün bir ibadet yapıyorsak yarın ise daha başka ibadetlere yöneliriz. Bu ibadetlerde bizi Allah’a yakınlaştırır.

Üzerinde durulacak asıl meselemizde ibadet. İnsan ibadet ettikçe Allah’a yaklaşır. Allah kuranı kerimde bir ayette şöyle belirtiyor. "siz bana bir adım gelin ben size on adım geleyim, siz bana yürüyerek gelin ben size koşarak gelirim." Demek biz Allah yolunda ilerledikçe her adımımız Allah’a yaklaşıyor. Bizim her adımımız ibadet olmalı, her nefesimiz Allah’ı zikretmeli. Biz Allah’ın kapısına geldiğimizde, Allah ta dostuna kapıyı sonuna kadar açmış olacak. Tefekkür ibadeti getirir, ibadet ise dostluğu getirir.

Birde Allah’a dost olmayı başka şekilde ele alalım. Nasıl ki iki dost birbirleri için canlarını feda edebiliyorlarsa bizde kendi canımızı Allah için feda edebilmeliyiz. Peki Allah için canımızı nasıl feda edebiliriz? Bunu bir benzetmeyle anlatalım;

İki arkadaş düşünelim. İkisi de birbirleri için canlarını seve seve veririler. Ve bir gün bu iki arkadaş savaşa gidiyorlar. İkisi savaşın ortasındayken ansızın birine kurşun isabet edecekken diğeri kendini arkadaşının önüne atıyor ve kurşun ona isabet ediyor. Sonra vurulan kişiyi hastaneye yatırıyorlar ve acil kan lazım. Diğer arkadaş ise kendi kanından veriyor.ve bir iki ay sonra hasta olan iyileşiyor.

İşte Allah’a dost olabilmemiz için bizde Allah için seve seve canımızı feda etmeliyiz. kurşunun önüne geçen şahıs biz olalım. Diğeri ise Allah’ın bize gönderdiği İslam dini olsun. Bazı kişiler Allah’ın dinini yok etmek istiyorlar. Biz de o kişilere karşı Savaşırken savaş meydanında şehit oluyoruz. İşte dostumuz için şehit olduk. Ve öbür dünyada da Allah bizim hayatımızı kurtarır ve bizi cehennemin ateşinden uzak tutar. Bunun içindir ki bu dünyada Allah’a dost olmalıyız ki zor zamanlarımızda dost olduğumuz Allah ta bize yardım etsin.

İsmail SELVİTOPU

 


 

ALLAH DOSLARI

İLE

ALLAH DOSTLU⁄U

 

Dostun en yücesi, güzeli, mükemmeline hamd olsun. Allah’ın en samimi dostu Peygamber efendimiz (S.A.V)’e ve ölüm gerçeğinin sıcak yüzlü dostlarına selam olsun.

Kuran ve sünnet akidesinin saptırmadan dostdoğru yaşayarak, yani; bidatsız bir namaz, fitneden uzak bir oruç, infağın kemal noktası olan sevdiklerimizden vererek, Allah dostlarının yaşantısını örnek alarak ve yaşayarak vb şeylerle, O’na yaklaşmaya çalışırken, O’nun rızasına göre hareket etmek Allah’a karşı dostluk adına atılacak en güzel köprülerdir. Bu amellerin herbiri insanı cennete ve cennetteki güzel nimetlere ulaştırır. Bu nimetlere ulaşırken elbette ki birtakım zorluklar çekilir. Ama bu zorluklar ne kadar meşakkatli olursa ve o yolda ne kadar şükrederek ilerlerseniz, Allah’a en yakın siz olursunuz.

Bir Allah dostunun dediği gibi; "Cennet yolu dikenlerle dolu... Ayağa batan her diken Rabbi’nin rızasını kazanmak için iyi bir referans olabilir."

Vedud olan Allah buyuruyorki; "Sizin dostunuz önce Allah, sonra peygamber, sonra namaza devam eden ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek zekat veren müminlerdir.

Ve herkim, Allah’a, peygamberine ve iman edenlerle dost olursa, şüphe yok ki ancak Allah’tan yana olanlar üstün gelecektir.

Ey! İman edenler, ne sizden önce kitap verilenlerden dininizi eğlenceye alıp oyuncak yerine koyanları ne de kafirleri dost tutmayın; Allah’tan korkun! Eğer inananlar iseniz? (Maide 55-57)

Bu ayetlerden de anlaşıldığı gibi peygamberimizle ve Allah dostları ile dost olmak ve Allah’ın dost edinmediği kişilerden uzak durmak, Allah ile kurulacak en güzel dostluktur.

Abdullah İbn-i Ömer şöyle diyor; "Allah için sev, Allah için buğuz et, Allah için dostluk kur, Allah için düşmanlık yap. Çünkü Allah’ın dostluğu bu sayede kazanılır. Bir adamın orucu ve namazı nedenli çok olursa olsun böyle olmadıkça imanın tadını alamaz. İnsanlarla olan kardeşliğe hep dünyevi menfaatlere dayanır."

Bu rivayetden de anlıyoruzki; "Her şey ALLAH içindir." ve yine yaptığımız her şey ve attığımız her adım "Allah’ın rızasını kazanmak içindir."

"Din bakımından o kimseden iyi kimsedir ki özü iyi olarak yüzünü İslam ve Allah’a tutmuş ve muvahhid olarak İbrahim dinine uymuştur. Allah ki İbrahim’i dost edinmişti." (Nisa 125)

Allah ve peygamberden sonra dostluğunu kazanmaya çalışmamız gereken bir peygamber, İBRAHİM PEYGAMBER... Allah bizleri İbrahim peygambere, tüm peygamberlere, sahabeye, tabiin, teba-tabiin’e dost olmayı nasip eylesin.

Ve hemen bir kıssa ile son vereceğim yazıma.

"Zamanın birinde bir köyde bir alim varmış ve köy halkı bu alimi çok sever ve o ne derse yaparmış. Bu köy halkının tam tersine alime çok soru soran, çok eleştiren ve karşı çıkan bir İshak varmış. Köy halkı İshak böyle yaptığı için ondan pek fazla hoşlanmazmış. Ve bir gün İshak vefat etmiş. İshak’ın cenazesinde en çok üzülen kişi ise alimmiş. Ve köy halkı alime sormuş: "Niye bu kadar üzülüyorsun? O seni çok eleştirirdi, çok soru sorardı." Alim de şöyle söylemiş: "Ben İshak’a üzülmüyorum, kendime üzülüyorum." Cemaat: "Neden?" demiş. "Çünkü İshak, bunları yaptığı zaman ben ilerleyebiliyordum, araştırıyordum, doğrumu-yanlışmı görebiliyordum. Ama şu anda bunların birer birer yok olma kaygısını yaşıyorum." diye cevap vermiş.

İşte Allah dostluğu böyle olmalıdır. Yani; senin yaptığın yanlışı Allah için söyleyip doğruya götürmelidir. Ve bizler, bidatlarla kirletilmeye çalışılan hayatımızda, birbirimize şu hadisi hatırlatmalıyız: "Her bidat bir sapıklık ve her sapıklık bir ateştir." deyip uyarmalıyız. İşte o zaman Allah dostları ile birlikte Allah dostluğunun güzel temelleri atılır. Allah’ın izniyle yaşıyorum ve insanların yaşamasına vesile oluyorum gerçeğinin mutmainliğini hissedersiniz.

Dostlarımız öyle kimseler olmalı ki; bizi, Allah’a yaklaştıracak amellere yaklaşmamızda ve bizi Allah’tan uzaklaştıracak hareketlerden uzaklaşmamızda vesile yardımcı olmalı. Namazın vakti daraldığı halde sana vaktinde kılınan namaz daha makbuldür diye hatırlatmıyorsa ordaki dostluktan şüphe etmeniz gerekir. Abdullah İbn-i Ömer’in dediği gibi: " O dostluğu adı dünyevi menfaatlerdir." Peygamber döneminde Allah dostları birbirlerini gördükleri zaman, "hadi gel, seninle Allah’a bir saat iman edelim." derlermiş. Bizler de Allah’la dostluk kurmak için bunu yaşayalım ve yaşatmaya çalışalım.

Allah dostlarının herbiri İslam’ın mihenk taşıdır. Sizler de bu mihenk taşından biri olmak istemezmisiniz? İslamiyeti yaşamak ve yaşamalara vesile olmak temennisiyle

Selam ve dua ile

SANA GELİRKEN

Sana gelirken, berrak, mühürsüz, katıksız bir kalple gelmek istedim.

Sana gelirken, dokunulmamış bir gül sunmak istedim.

Sana gelirken, senin beni benden daha çok tanıdığını bilerek gelmek istedim.

Sana gelirken, rahmetini uman kocaman bir kanatlı kuş olarak gelmek istedim.

Sana gelirken, bir daha dönmeyi istememek üzere gelmek istedim.

Ve senden gelecek olan emri beklemekteyim.

Nihal GÜRBÜZ


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR?

 

Aslı Farsça olan "dost" kelimesi, "sevilen, güvenilen, iyi görüşülen kimse, gönüldaş" anlamlarına gelir.1 Dostluk, arkadaşlıktan daha ileridir. Dost denilince diğerlerinden farklı olarak, daha fazla sevilen, düşkün olunan, güven duyulan, fikir ve gönül birliği bulunan kişi veya kişiler akla gelir. Kişi dostuna düşkün olur, öyle ki, onunla sık sık görüşür, onun yokluğu sıkıntı verir. Dostlukta seçicilik vardır, dost az olur. Dostlukta karşılıklı anlaşma vardır. Sevgi de karşılıklıdır, güven de.

İnsan, Allah ile de dostluk kurabilir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var ki, o da, dostluk kurmaya çalışılan varlığın, herhangi bir yaratılmış değil, "tek ve mutlak yaratıcı" olmasıdır. O hiçbir şeye muhtaç değildir ve eşi-benzeri yoktur. Yaratılmışların tümü ona kulluk (ibadet) etmekle mükelleftir. Bu meyanda onun bizim dostluğumuza da ihtiyacı yoktur. Tam tersi, bizim onun dostluğuna ihtiyacımız vardır.

Allah ile dostluk kurmak isteyene en güzel örnek "Kur’an, Sünnet ve Allah Dostları"dır. Buralardan alınacak ışıkla "Allah ile dostluk nasıl kurulabilir?" sorusuna cevap bulunabilir.

Kur’an-ı Kerim’de Allah İle Dostluk ve Allah Sevgisi:

Kur’anın bir çok yerinde dostluk ve sevgi işlenmiştir. Onlardan birkaçı şunlardır:

 

"İyilik yaparak kendisini Allah’a teslim edip hakka yönelen İbrahim’in dinine uyandan, din bakımından daha iyi olan kim olabilir. Allah, İbrahim’i dost edinmiştir. (Nisa, 125)"

"Doğrusu İbrahim’e en yakın olanlar ona uyanlar, bu peygamber Muhammed ve inananlardır. Allah inananların dostudur. (Al-i İmran, 68)"

"Kim Allah’ı, peygamberini ve inananları dost edinirse bilsin ki, şüphesiz Allah’tan yana olanlar üstün gelirler. (Maide, 56)"

"İyi bilin ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar, Allah’a inanmış ve ona karşı gelmekten sakınmışlardır. Dünya hayatında da, ahirette de müjde onlaradır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. Bu büyük başarıdır. (Yunus, 62-64)"

"Ey inananlar, benim de düşmanım sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar, size gelen gerçeği inkar etmişken onlara sevgi gösteriyorsunuz. Oysa onlar, Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan ötürü sizi ve peygamberi yurdunuzdan çıkarıyor. Eğer sizler benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz. Ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden onlara sevgi gösteren kimse, şüphesiz doğru yoldan sapmıştır. (Mümtehine, 1)"

"Ey Muhammed de ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder. De ki: Allah’a ve peygambere itaat edin. Yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah, inkar edenleri sevmez. (Al-i İmran, 31-32)"

Hadislerde Allah İle Dostluk ve Allah Sevgisi:

Birçok hadis-i şerifte dostluk ve sevgi kavramlarına yer verilmiştir. Onlardan birkaçı şunlardır:

"Peygamber efendimiz şöyle dedi: Yüce Allah buyurdu ki, kullarım içindeki dostlarım ve yarattıklarım arasında sevdiğim kimseler var ya, işte onlar beni gereği gibi anarlar, ben de onları anarım.2"

"Peygamber efendimiz şöyle dedi: Yüce Allah şöyle buyurdu: Kim benim dostuma eziyet ederse, ben ona mutlaka harp ilan ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım ibadeti yapmaktan daha iyi bir hasletle yaklaşamaz. Kulum bana yaklaşmasını nafilelerle sürdürür. Öyle bir safhaya gelir ki onu çok severim. Onu sevdiğim zaman da işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Kulum benden bir istekte bulunursa, hemen veririm. Bir şeyin şerrinden bana sığınırsa, onu korurum3"

"Rasulullah şöyle buyurdu: Sizden o kimseler en hayırlıdır ki, onları görenler Aziz ve Celil olan Allah’ı hatırlarlar.4"

"Rasulullah şöyle buyurdu: Amellerin en faziletlisi, Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.5"

"Rasulullah şöyle buyurdu: Kim benim bir dostuma eziyet ederse, onunla savaşmam caiz olur.6"

Ayetler, hadisler ve örnek Allah dostları ışığında "Allah ile nasıl dostluk kurulabileceği" maddeler halinde şöyle sıralanabilir:

1) Allah’ı gereği gibi bilmek ve anlamak:

Allah ile dostluk kurmak isteyen bir kişi, öncelikle, onu gereği gibi tanımalıdır. Allah nedir, ne değildir, özellikleri nelerdir, ne istemektedir gibi soruların cevabı bulunmalıdır. Allah’ı bize tanıtan, elbette ki, onun yüce kelamı Kur’an ve yüce peygamberi Hz. Muhammed’dir. Kur’anı ve peygamberi anlamak, Allah’ı anlamaktır.

2) Allah’ı sevmek:

Dostluğun gereklerinden biri sevgidir ve bu bir gönül işidir. Bu bakımdan Allah’ı can-ı gönülden sevmek gerekir. Allah sevilmeye en layık olandır. Her ne yapılıyorsa, Allah’ın gazabından öte, ona duyulan sevgiden ve onun rızasını kazanma arzusundan dolayı yapılmalıdır. İbadetlerin karşılığı olan sevap ve cennet, bir amaç olarak değil, ancak bir hediye olarak görülmelidir.

3) Allah için sevmek ve onun için düşman olmak:

Peygamber efendimiz şöyle buyurdu: "Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.7" Kişinin gönlü, fikri ve amelleri "Allah rızasını" temel aldığında, yansımaları da onun rızasına göre şekillenecektir. Bu hareket noktası Allah’a yakınlık vesilesi olacağından, "dost" ile olan bağları kuvvetlendirecektir. Dostun sevmediği, istemediği bir şeyi yapmak veya böyle insanlara muhabbet beslemek, dostluğa zarar verecektir. Kaldı ki, Kur’an birçok kere bu konuda inananları uyarmıştır.

4) Allah’a güvenmek ve tam teslimiyet:

Allah’a karşı duyulacak en ufak bir şüphe ve onun taktirine karşı gösterilecek ufak bir sitem dostluğu zedeleyecektir. Kişi dostuna güvenir ve ondan emin olur. Allah güvenilmeye en layık olandır. Allah dostu olan Hz. İbrahim’in en büyük özelliklerinden biri de budur. "Rabbi ona, teslim ol, buyurduğunda, alemlerin Rabbine teslim oldum, demişti. (Bakara, 131)" O ateşe atılacağı zaman da, oğlu Hz. İsmail’i kurban edeceği zaman da Allah’a tam teslimiyet ve sonsuz güven duymuştu.

5) Allah’a gereği gibi kulluk yapmak:

Allah’ın öncelikle insanlardan istediği şey, ona kulluk (ibadet) yapmalarıdır. "Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. (Zariyat, 56)" Allah’ın emirlerini yapmayan, yasaklarından kaçınmayan ve bunlar için titizlik göstermeyen Allah ile nasıl dostluk kurabilir?

6) Allah’a düşkün olmak:

Kişi, sevdiği ve dost bildiğiyle sık sık görüşmek, birlikte olmak ister. Kulun dünyada Allah ile görüşmesi de ibadetlerle ve özellikle de namazla mümkündür. Dostla daha çok görüşmek için de farzların dışında nafilelere devam etmek gerekir. Allah’ı hatırlatacak her amel ve her varlık kişiye Allah ile birlikte olma imkanı verecektir. Öte yandan, dost, gerçek buluşma için yanıp kavrulacak, kavuşmanın vesilesi olan ölüm ona güzel görünecektir.

7) Peygamberin sünnetine sarılmak:

fiüphesiz ki, Hz. Muhammed, Allah’ın en sevdiği kullarındandır ve dostudur. Peygambere duyulan sevgi ve ona bağlılık, Allah ile dostluk kurmak için bir vesiledir. "Ey Muhammed de ki, Allah’ı seviyorsanız bana (Muhammed’e) uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder. (Al-i İmran, 31)

Bugün Allah dostu olarak bilinen tüm zatların hayatlarına bakıldığında, her ne yapılmışsa üstte belirtilen bu yedi madde kapsamında yapıldığı görülmektedir. Unutulmamalıdır ki, bunları yapmak nefse zor gelmektedir. Bu yüzden dostluk için öncelikle "nefis terbiyesi" gerekmektedir. Bu da dünyadan tamamıyla vazgeçmek demek değildir. Bizlere en iyi örnek olan Hz. Muhammed ve ashabı dünya nimetlerinden de faydalanmasını bilmişlerdir. Yeter ki, ne yapılırsa yapılsın, gaye "dostun rızasını kazanmak" olsun. Allah, her mümini ve bizleri kendisine dost olarak kabul buyursun. Amin.

Kaynaklar

1. "dost", Türkçe Sözlük, C.1, TDK, Ankara, 1988, s.399

2. Sahabeden Günümüze Allah Dostları, C.1, fiule Yay, İstanbuk, 1996, s.57

3. Riyazü’s-Salihin ve Tercemesi, C.1, DİB Yay, Ankara, 9. Basım, s.417

4. Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, C.17, Akçağ Yay, Ankara, 1995, s.566

5. Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, C.10, Akçağ Yay, Ankara, 1995, s.140

6. Sahabeden Günümüze Allah Dostları, C.1, fiule Yay, İstanbuk, 1996, s.57

7. Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, C.10, Akçağ Yay, Ankara, 1995, s.140

FADİME KELEfi

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile...

 

"Allah’a güven,vekil olarak Allah yeter" (Azhap Süresi-3)

"Allah ile dostluk nasıl kurulabilir?" sorusunu ilk duyduğumda ve bu yazı için aklıma gelen fikirler, düşünceler bana çok şey kazandırdı.Bu konu ile ilgili bilgiler bulabilmek için kitaplar karıştırdım. Başa bir ayet (müjde ayeti) ile başlamak amacıyla tefsirlere yöneldim. Çevremdeki birçok insanla konunun derin sohbetini yaptık. Değişik konulara girip bilmediklerimi öğrendim. Daha sonra, belki ilginç gelecek, kim bilir belki tebessüm edeceksiniz, namazlarımın sonunda, yakarış ve dualarımda "ey dost seninle ilgili bir yazı var: Yardımcı ol, sen yüzümü kara çıkarma" diye yalvardım.

Ne ilginç dosttan onunla ilgili konu hakkında yardım istiyordum. Düşünün; okulda öğretmeniniz sorduğu sorunun cevabını hiç söyledi mi? Ama yaradan "Bildiklerinizle amel ediniz. Bilmediklerinizi ben öğretirim" derken. Defalarca günahlara girip, yüz kızartarak huzurunda tövbeler ve dualarla kaç kez affedilmişizdir kim bilir.

O zaman istenilenleri yapmak lazım gelmektedir. Yapılması gerekenleri; cehennem ateşinden korkarak ya da cennette altından ırmaklar akan yerlerde bulunma amacıyla değil de karşılık beklemeden yapmak. Sırf dostun rızası için bu amelleri gerçekleştirmek... Günde beş vakit huzura yönelmek, dostun adını her an zikretmek. Kalbinizin atışını bile, saat nasıl "tik tak" sesi çıkarırsa bunun gibi onun ismine ayarlamak.Kalbimizde "dost sevgili Allah" zikri ile atmalı...

Hayatımızın herhangi bir döneminde karşımıza çıkan yaşam filminizde, sizin karşınızda rol alıp size iyilikler yapanları unutmazsınız.Örneğin;herhangi bir borcu,senedi gününde ödemek için acele ederken, günlük borcumuz namazlarda aksama olması nedendir. Bir sabah vakti çağrıya icabet etmemek... Misalleri çoğaltabiliriz aslında. Faturaları tanıdık sayesinde sıra beklemeden halletmişsinizdir, o tanıdığa artık bir düşünce ile borçlu hissettiğiniz olur. Nefsimizi bize bağışlayan yüce yaradana kendinizi borçlu hissetmez misiniz. Borcu erteleyip; bir vakit namazını kaçırmak, şükür anlamı taşıyan ibadetleri aksatmak, erteleyip sakatlanmasına neden olmak. Dünyaya dalıp dost’a olan bağın zayıflaması mıdır. Ki o kadar nimet varken o nimetleri kullanıp sonra da şükretmemek nedendir?

"fiimdi rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz" der defalarca Rahman süresinde.

Düşünün dostlar bu kadar nimet var: Sonsuz ışık kaynağı güneş, hava her şey emrimizde. Biz şükrü azaltıp sapkınlığa göz yumuyoruz. Sonra yüce Allah’tan daha çok ihsan istiyoruz. Söyleyin hangi dostunuz yada kim sizi bunlara karşı cezalandırmaz: Bir işyerinde patronunuz aksama sonucunda işten atmaz mı?

Bir çoğunuz yaşamıştır; hani karanlık bir gecenin bir anlık aydınlanması ve ardından beşik misali sallayarak uyandırmasını. Aradan yıllar geçti ama hala çoğumuz unutmadık.Bir çoğumuz o deprem anını yaşayıp ruhumuzun faylarını sağlamlaştırıp imanımıza şekil verdik. Dostluğu pekiştirdik. Yaradanı bu kadar nimete daha önemlisi nefes veren dost,tüm bunlara karşı bizi hiç sınamayacak mıydı?

"İnsanlar inandık deyince denenmeden bırakılacaklarını mı sanırlar? Allah elbette doğruları ortaya koyacak ve elbette yalancıları da ortaya çıkaracaktır. (Ankebut süresi 2/3)

Tüm bu güzelliklere,iyiliklere her şeye karşı artık şükretmek zamanıdır.Artık dostun her dediğini yapmak her emrini ifa etmek zamanıdır.

“Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz.İyiliği emreder,fenalıktan alı konursunuz ve Allah’a imanınızda devam edersiniz.” (Ali İmran 110)

 

 Ahmet MAİL

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULUR

 

Günümüzde birçok dostluk fedakarlıklar üzerine kurulmuş vede kurulmaktadır.Yani kişilerle dostluklar kurmak için fedakar ve gerçekçi olunmalıdır.Nasıl ki insanlarla dostluklar bu ve buna benzer kurallar üzerine kuruluyorsa bu tür bir dostluk insanlarla Allahu teala arasındada kurulmalıdır Bu dostluğun başlangıcı özveri ve birçok şeyden vazgeçme ile başlar. Ve yine sonunda mutluluğa ulaşan insanoğludur.Bunun nedeni ise bu dostluğun gerçek bir dostluk olmasıdır.

Fakat hala günümüzde insanoğlunun bu dostluktan haberi bile yoktur.Yani sadece sıkıntıya düşüp zor durumda kaldığı için Allaha sığınır ve ondan yardım bekler en sonunda bu durumdan kurtulduğunda ise sanki o olayı hiç yaşamamış gibi tekrar dünyalık işlerine döner. Ama böyle olduğu zaman hep zararlı çıkan yine insanoğlu olacaktır. Allah ile dostluğun en güzel olanıda bir anlık değilde sürekli olmasıdır. Allah ile dostluk kurabilmenin temelinde onun emir ve yasaklarına uymak vardır. Zaten bu emir ve yasaklar hep insanların iyiliği için konulmuştur.Bunları bilipte yapmamak bana göre akıl karı olmayan bir iştir. 50-60 senelik bir dünya hayatında kurduğumuz bir dostluğu kaybetmemek için herşeyi yapan bizler sonsuz mutluluğu bulabileceğimiz Allah katındada çoğu zevk ve arzularımızdan vazgeçerek hem bu dünyanın hemde diğer dünyanın mutluluk basamaklarını yavaş yavaş çıkmaya başlarız. Her ne kadar gerçek dost olarak Allahu Teala'yı görsekte çoğu zaman onu bilerek veya bilmeyerek kaybetmeye çalışırız.İşte bu yüzden Allahu teala bir ayeti kerimesindede şöyle buyurmuştur:İnsanoğlu nankördür.

Sonuç olarak Allah ile dostluk kurmanın temelinde bana göre bu dünyadaki birçok yalancı güzelliklerden vazgeçip yanlızca diğer dünya için çalışmak vardır. Bunun en güzel örneğipeygamberimizin bir hadisi şerifindede vardır. Bu hadiste: Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışmak en doğrusudur denilmektedir. Bence bu dünyadaki güzelliklerden vazgeçmek o kadarda zor değildir.Çünkü gerçek müslümanların yaşayacağı yercennetir ve ancak onun için çalışmak bir insanın yapabileceği en doğru iştir. Allah ile dostluk sahte ve gelip geçici güzelliklerden vazgeçip yanlızca biz kullarından istediği şeyleri yerine getirmeyle mümkündür...

GÜVEN DEMİR


 

''ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR''

 

Dost olabilmek için önce dosluğun temellerinin atılması gerekir. Atılan her temel,dostluk inşaatının bir eksiğini tamamlayarak İman-ı kemale erdirip dosluk kapısını açar.

Dostluk,insanlar arasındaki menfaat ilişkisinden dolayı kalın bir çizgide seyrederken, inanç bağlamında Halık ile Mahlü arasında oldukça ince çizgilerde seyreder.

Dosluktan bahsederken kelime dilinden yansıyan dost sözcükleri eğer, gönül dilinden besleniyorsa işte o zaman dost kapısı aralanıyor demektir.

Allah'a dost olmak, onun sevdiğine dost olmaktan geçer. Her bir hareketliliğin başlangıcı, ilerleyişi ve sonucu vardır. Hakiki dostlukta da dosta, başlangıçta ve ilerleyişte erişilemeye bilinir. Fakat sonuç itibariyle mutlak bir erişimden sonra, kalıcı bir beraberlik sağlanır. Buna engüzel örneklerden birisi:

      '' Hakkın habibinin sevgili dostu,

      Yemen illlerinde veysel karani...''

dizelerinin içerisindeki dostluk öyküsüdür.

Allah (c.c) herkes için en iyi dosttur, fakat herkes o dosta dost olabiliyormu?

İnsanlar sosyal yaşantıları içerisinde ''Dost acı söyler'' atasösünü sıkça kullanırlar. Bu atasözünün söylenişi insanlar arasındaki dostluk ilişkisinden kaynaklanırken, ''Emr-i bi'l-ma'ruf Nehy-i ani'l-münker'' kaideside, gerçek dost olan Allah(c.c)'ın en güzel dost oluşundan dolayı insanlara bir ihsanıdır. Bir ferdin dostluk kervanına katılıp gerçek dosta ulaşması için, bu ihsanı madde aleminde bi hakkın yaşayıp, mane aleminde de onun ağır sorumlulukları altında iki büklüm olup, onu da gecenin engin saatlerinde birkaç damla göz yaşıyla dile getirebiliyorsa işte o zaman, dostluk kervanında yol alıyor demektir.

Allah(c.c) ibrahim (a.s)'a neden Halilullah demişti? İşte Halılık-ı zülcelal-in dost kapısından girmenin sırrı buradadır.

Gerçek dosta hamd, onun habibine salatüselam ve dost arayanada Allah yeter.

Serdal KAYGUSUZ


 

ALLAH İLE İRTİBAT

 

İnsan, evrenin tek başına var olamayacağını ve bu mükemmel dengenin sağlanamayacağını düşünürse bunun; ancak bir yaratıcıyla mümkün olabileceğini anlar. Ayrıca insanın kim olduğunu ya da ne olduğunu bilmesi ve düşünmesi gerekir. Dünyada gerçekleşen bütün hadiselerin insan eksenli olduğunu düşünürse insanın ne kadar değerli olduğunun farkına varır.Ona bu değeri verenin kim olduğunu bulma arayış içerisine girer.İnsanın yaratılış bakımından yerlerin ve göklerin kendisinden daha büyük olduğunu, kendisinin yaratılmasının daha kolay olduğunu düşünmelidir. Bunun sonucu olarak da bütün kapıların Allahu Teala'ya açıldığını görür.İnsan yanlız Allah'ın hak ve gerçek olduğunu bilmelidir.

Bir kişiyi sevmek için o kişiyi tanımak,bilmek gerekir.Allah'a karşı sevginin oluşması ve artması için de O'nu yakından tanımak gerekir. Bu da ancak O'nu en güzel anlatan Kur'an'ı Kerim'i, sonra da din hususunda ki diğer kitapları okuyarak mümkündür.

Kurtuluşumuz Kur'an'la bütünleşmemize bağlıdır.Kur'an gönül işidir. Biz ne kadar Allah ile beraber olursak ve O'nu düşünürsek O'nun rahmetide o kadar bizimle beraber demektir. Hayatımızı Kur'an ve Peygamberimizin sünnetlerinin ışığında yürütürsek kendimizi Allah'a O kadar yakın hissederiz. Böylece hayatımızı da düzenli bir biçimde yaşamış oluruz. Kur'an'da belirtilen insan davranışlarıyla bizim yaşantımızın uyuşması gerekir. Bu da imanın ne kadar derin olduğunu gösterir. Allah'ın sunmuş olduğu güzel nimetlere karşı biz de görevimizi yerine getirmeli, dinimizin emir ve yasaklarına uymalıyız. Unutmayalım ki ne kadar Allah yolunda çaba sarf edersek kendimizi o kadar yakın yakın hissederiz. Ayrıca din belirli bir kesimin değil, herkesindir. Dinimize sahip çıktığımız ölçüde bu din bizim olacaktır.

Ölümü düşünmek insanı daima bu dünyada temkinli davranmaya yöneltir. Ölümden sonra bir hayatın varlığına inanılması insanı manevi huzura kavuşturur. Çünkü ölümü bir yok oluş olarak görmez. Bu dünyada yaptıklarının karşılığını görmezse bile er geç mükafatını alacağını bilir. Ayrıca yaptığımız işlerde ifrat ve tefritten kaçmalı,orta yeri bulmalıyız. Mesela Peygamberimiz döneminde sahabeler hayatının neredeyse her anını ibadet yaparak geçiriyor ve günlük işlerini aksatıyordu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz sahabeleri uyarmışlardır.

Ağlamanın insanlara faydası çok fazladır.Başta kalpleri yumuşatır ve kişiye merhamet duygusu kazandırır. Özellikle de Allah için ağlamak bambaşkadır. Sadece O'nu düşünürek ağlamak, Allah'ın rahmetinin büyüklüğünün farkına varmak itina ister. Aslında Allah'tan çok korkmak gerekir. O, isterse bütün evreni yok edecek güçtedir ve bütün evren O'nun elindedir. Unutmayalım ki tüm kainatın yaratılmasının sebebi olan Peygamber Efendimiz bile Allah yolunda çok gözyaşı dökmüştür. Aynı zamanda Allahu Teala tam bir şevkat abidesidir. O bir annenin merhametinden bile daha merhametlidir.

Bizim üzerimize düşen görevlerden biri de Allah'ın emrettiklerini yerine getirmektir. Tabii bunları yaparken itina ile davranılmalı ve Allah'a layık bir biçimde yapmalıyız.İbadetlerde Allah ile vasıtasız ilişki kurduğumuz için, ibadetleri huşu içerisinde yapılması gerekir.Allah'ın karşısında olduğumuzun bilincinde olarak bu görevleri yerine getirirsek o ölçüde Allah ile bağlantı kurmuş oluruz. Ayrıca farzın yanında sünnetleri de yerine getirerek hayatımıza renk katmalıyız. Herkesin bildiği gibi sünnet;alemlerin sultanı Peygamberimizin yaptıkları ve yapılmasını istediği şeylerdir. Ve biz bunu ne kadar hayatımıza uygularsak Allah'ın ne demek istediğini o ölçüde anlarız.Aynı zamanda devamlı dua etmeliyiz. Unutmayalım ki Allah kullarının çok dua etmelerinden memnun olur ve kulları da Allah ile direk irtibata geçip istediklerini söyledikleri için rahatlar.

Bir müslümanın yapmakla yükümlü olduğu vazifeleri en önemlilerinden biri de şüphesiz tebliğdir. Tebliğ yapalım ki insanlar bilinçlensin ve doğru yolu bulsun. İbadet yapmak tabii ki önemli ama bunları insanlara iletmezsek bencillik yaparız ve yaptığımız ibadetlerin pek fazla anlamı da kalmaz.Örneğin Hz. Lut'un kavminde sapıklık çoktu;ama aynı zamanda ibadete özen gösteren, gecelerce ibadet yapanlar da vardı.Allah meleklerine 'gidin o kavmi helak edin'buyurmuşlardır.Melekler de' ey Allah'ım; ama o kavmin içinde sana ibadet ednler de vardı' deyince Allah 'Onlar sadece kendileri yaptı,kimseye öğretmedi 'buyurmuştur.

Tebliğ yapan kişi yaşadığını anlatmak,anlattığını da yaşamalıdır. Öğrendiği şeyleri ilk kendi uygulamalı ve yaptıklarıyla örnek olmalıdır. Kişi şefkatli, fedakar olmalı; kalbe, akla, ruha seslenmelidir. Her asra hitap farklıdır. Kişiye göre de farklıdır. Mesela Musab B. Ümeyr tam öğretici niteliğindeydi.Kendisine hışımla gelenlere karşı'dur, ilk önce, sonra istersen beni öldür!' demiştir. Musab ilk önce muhatabını yumuşatmış,sonra da dini tebliğ etmiştir.

Tabii tebliğ kolay değildir.Bu faaliyetlerin hem zorlukları çoktur hem de sonucu hiç belli değildir. Kişi tebliği karşı konulmaz bir tutkuyla ister ve gerçekleştirmeye çalışırsa, sonra da sonucu Allah'a bırakıp tevekkül ederse sonunda feraha ve davasına ulaşacaktır. Bu davaya Allah yolunda ne kadar hizmet edilirse ve Allah'ın emir ve yasakları güzel bir biçimde uygulanırsa Allah ile bağlarımız kuvvetlenecek ve Allah katında mertebemiz artacaktır. Bunun yanında Yaratanımıza şükretmeyi unutmamalı ve önümüze çıkan her türlü engelleri sabırla O'na sığınarak aşmaya çalışmalıyız.

Allah hepimizin mertebesini ve sabrın yükseltir inşallah...

TEfiEKKÜR EDERİM..

Tuba SA⁄LAM

 


 

SİZ DOSTUNUZU BULDUNUZ MU?

 

Bizi yoktan var eden Allah'a sonsuz hamdü senalar ederiz. O ne güzel dost, O ne güel vekildir.

Herkes bir dostunun olmasını ister. Ama bazıları dostsuzdur. Çünkü nasıl bir dost aradıklarını bile bilmezler.Peki ya siz? Biliyor musunuz nasıl bir dost aradığınızı?

Dostun özellikleri olmalı değil mi? Yoksa dost olduğunu nereden anlayabiliriz? Dost dediğiniz affedicidir. Dost dediğiniz kara gününüzde yanınızda olur. Vefakardır. Her zaman sizin iyiliğinizi ister. Nasıl anlatayım bilmiyorum? Anlayın. Dost işte... En susadığınız anınızda su, en karanlık anınızda bir ışık, en üşüdüğünüz anınızda bir kıvılcım... Susuzluğunuzu giderir, aydınlatır ve ısıtır sizi. Her an O'nu soluklarsınız. Her an O'nunla yaşarsınız.

Bir dost biliyorum ben. O en affedicidir.Küçük büyük tüm günahları affeder. Üzüntülü anınızda hep sizin yanınızda olur, sizi ferahlatır. Başınız sıkıştığında O'na dua edersiniz. Her zaman iyiliğinizi ister ve sizin için yalnızca hayır olanları diler. Biz dostumuzdan isteriz de O'nun bizden isteği yok mudur? Elbette vardır. "Kullarım Beni sana soracak olurlarsa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar (Bakara 186)." O'nu tanıdınız herhalde. O Güzeller Güzeli Allah (c.c.)'dır. "Benim çağrıma cevap versinler..."diyor. Nereden öğreneceğiz O'nunçağrısını.Bir örnek verelim.

Bir zamanlar çok iyi iki arkadaş varmış. Gün gelmiş bazı sebeplerden dolayı arkadaşın birisi yurt dışına gitmek zorunda kalmış. Aradan on beş yıl geçer. Yurt dışındaki arkadaş, memleketteki arkadaşına bir mektup yazar, ama gittiği ülkenin diliyle. Çünkü ana dilini unutmuştur. Mektubu alan arkadaş çok merak eder. "Acaba ne yazmış? Neler anlatıyor?" diye gözüne uyku girmez. Ertesi gün hemen bir tercüman aramaya başlar.

Peki ya bizler? Dostumuzdan gelen mektubu hiçmerak etmez bir şekilde yıllardır yatıp kalkıyoruz. O'nun gönderdiği Kur'an'ı hiç merak ettik mi acaba ne diyor diye? Bu O'nun mektubu. Tercüman aramaya gerek de yok. Her evde bir meal vardır. O'nun çağrısına cevap verebilmek için mektubunu okuyup anlamalıyız.

fiöyle diyelim ya da.Evinizdeki çamaşır makinesinin,telefonun, televizyonun vs. hepsinin bir kullanma kılavuzu var. Bunca aletin kullanma kılavuzu olur da insanın olmaz mı? Elbette ki var.Bizi bizden daha iyi bilen Mevla'mız bize bir de Kullanma Kılavuzu göndermiş. O kılavuz bize nasıl yürümemiz gerektiğini, nasıl konuşmamız gerektiğini, nasıl yemek yememiz gerektiğini, kısacası nasıl yaşamamız gerektiğini bize en ince ayrıntısıyla anlatmış.Bize düşen onu okuyup uygulamak.

Buraya kadar Dostumuzun bizden istediklerininasıl ve nereden öğrenebileceğimizi gördük. Peki nasıl isteyeceğiz? Dost vermek ister. Siz Dosttan değil de başka birisinden(anne,baba,arkadaş...) isterseniz Dost kırılmaz mı size? İsterseniz Kullanma Kılavuzumuza bir göz atalım."...Yalnızca Senden yardım dileriz” (Fatiha 4). Demek ki sadece O'ndan isteyeceğiz. Yaptığımız salih amellerle, hayır-hasenatla ve ibadetleri vesile kılarak isteyeceğiz. Yoksa "şeyhimin yüzü suyu hürmetine, falanca kişinin hatırına..." diye dua etmek yanlış olur.

O'nunla Dost olmak istiyorsanız O'nu çok sevin, habibi Hz. Muhammedd (s.a.v.)'i sevin, O'nun sevdiklerini sevin. O'nu tanıyın ve ikinci basamak olarak kendinizi O'na tanıtın. Ama önce kendinizi tanımalısınız.

O'nu arayın.Mutlaka bulacaksınız. Mecnun "Leyla! Leyla!"diye diye Mevla'yı buldu.

En güzel dostu bulmanız dileğiyle...

Muhammed İSMAİLO⁄LU

 


 

ALLAH (c.c.) İLE DOSTLUK NASIL

KURULUR

 

Bir varlıkla dostluk kurmak için gerekli olan şey sevgi ve muhabbettir. Allah ile dostluk için; O’na sevgi ve muhabbetle yönelenlerin hayatına bakmak gerekir.

Muhabbetten Muhammed oldu hasıl

Muhammedsiz muhabbetten ne hasıl

Sevmek benzemektir. Seven, sevdiğine benzemek için gayret sarfeder. Kişi sevdiğinin hali ile hallenir. Söylediklerini yapmaya başlar. Allah ile dostluk için sevdiği hallerle hallenmemiz gerekir. Muhabbetini celbedici ameller dostluk yolundaki önemli yapı taşlarıdır. Mesele bir dosttan bahsedersek, Bişr-i Hafi hazretleri, sarhoş olduğu halde yürürken yolda çamur içinde gördüğü Allah lafzının bulunduğu kağıt parçasını alıp evine getirmiştir. Güzelce temizleyip yüksek bir yere asmıştır. Rivayet edilir ki bu hareketinden sonra içkiyi bırakıp Allah’ın dostu olma şerefine ermiştir. Bir diğer misalde Allah (c.c.) Hz. İbrahim’i dost edinince, melekler:

"Ey Rabbimiz! İbrahim sana nasıl dost olabilir? Nefsi, malı ve evladı var. Kalbi bunlara meyyaldir…" dediler. Müteakiben şu ibretli manzaralara ve Hz. İbrahim’in ağır imtihanlarına şahid oldular:

İbrahim (a.s.) mancınıkla ateşe atılacağı zaman, melekler heyecanlandı. Bir kısmı Allahu Teala’dan Hz. İbrahim’e yardım etmek için izin istediler. Melekler, Hz. İbrahim’e bir isteği olup olmadığını sorunca, İbrahim (a.s.):

"Dostla dostun arasına girmeyin! Buyurdu. İşte size muhabbetin en üst hali. Girdiği dostluk imtihanını en güzel şekilde veren bir dost. İbrahim’in (a.s.) Halilullah (Allah’ın dostu) oluşu.

Kişi sevdiğiyle beraberdir. Allah ile dost olmak isteyen insan; zikriyle, fikriyle yüreğiyle O’nla beraber olmalıdır.

Vedüd ism-i celilinin tecelligahı olma yoluyla da Allah ile dostluk kurabiliriz. Yarattıkları arasında sevgi ve muhabbeti tesis eden Allahu Teala yarattıklarını sevmemizi istemektedir. O herşeyi sevgi üzerine bina etmiştir. Sevdiği (sav) için alemleri yaratmıştır.

Allah korkusu dediğimiz olgu da, O’nu hakkıyla bilen kulları için sadece bir korkudan ibaret değildir. Onların Allah korkusu; Allahu Teala’nın kendilerini sevmemesi veya sevgisinin azalması korkusudur. Ne yaparız da Allah’ın bize karşı olan sevgisini azaltmayız diye düşünürler.

Netice itibariyle Hadis-i fierif’te "Yere ve semalara sığmam, bir mü’min kulumun kalbine sığarım." diyor Allahu Teala Habibi aracılığıyla.

Mesnevi’de Hz. Mevlana şöyle diyor:

"Eğer senin gönlün varsa gönül Kabesini tavaf et. Topraktan yapılmış sandığın Kabe’nin manası gönüldür."

Cenab-ı Hak görünen, bilinen suret Kabe’sini tavaf etmeyi, kirliliklerden temizlenmiş, arınmış bir gönül Kabesi elde edesin diye sana farz kılmıştır."

Gönüllerinizin büyüklüğünü, yüceliğini ve kıymetini bilin. Allahu Teala’nın girdiği gönülleri nefret, hased gibi kötü düşüncelerle doldurmayın. Gönüller almaya çalışın. Öyle açın ki sinenizi uzanmadığınız, el atmadığınız tek mahzun gönül kalmasın. Dost olmak istiyorsanız siz bir adım atın Allah’a. O size koşarak gelecektir.

Allah dost olarak yeter. Allah iki cihanda da yar ve dostunuz olsun.

Mücahit KOCABAfi

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULUR?

 

Dostluğu anlatabilmek için dost olmak, onu yaşamak lazım! Bu yolları araştıralım ki dost olamasak da dost olma sevdasına düşeriz belki, karınca misali o yolda ölürüz. İşe kendimizden başlayalım. Kendimizi ne kadar tanıyoruz, bu iş için hazır mıyız? Bir hadisi şerifte "Kim nefsini tanırsa muhakkak Rabbini de tanır." buyruluyor. Biz neden dost olamıyoruz? Bizi engelleyen ne? Biz istedik de Rabbimiz bize dost olmadı mı? Tabii ki hayır. İsteseydik mutlaka kabul ederdi. Çünkü O kulunu çok seviyor. Sevmeseydi yaratır mıydı? O kuluna şahdamarından daha yakın. Ama biz kendimizi uzaklaştırmışız. Gaflet içindeyiz. Dünyanın süsüne aldanıp, faniliğini unutup, günahlara dalmışız. Hakikatlere karşı kulağımızı tıkayıp, gözümüze sürme çekmişiz. O buyurmuyor mu: "Kulum bana bir adım gelirse ben ona on adım gelirim, kulum bana bir kulaç yaklaşırsa ben ona on kulaç yaklaşırım. Kulum bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak gelirim." Demek ki biz adımları atmaya başlamamışız. O her zaman hazır, biz kendimizi hazırlamamışız. Peki ne yapmak gerekir? Bütün engelleri aradan kaldırıp dostluk için ne gerekiyorsa onu yapmalıyız. Yalnız bu dostluk kapısını bir Allah dostu ile çalarsak daha kolay açılır. Dostumuzu iyi seçelim ki bizi Allah’a sevdirsin ve onun dostluğuna ulaştırsın. Dosttur insanı elinden tutup umuda götüren, dosttur insanı teselli eden, dosttur insanı Allah’a sevdiren...

Dostluk kapısını çalmadan bir de bizimkilere sorayım da bu konuda ne düşünüyorlar... Önce şeytana sordum: "Ey mel’un! Ben Rabb’imle dost olmak istiyorum, bana yardım eder misin?" fieytan öfkesinden kabardı, kabardı, sonra şöyle cevap verdi: " Sen aklını mı oynattın? Bunu benden nasıl istersin? Ben seni O’ndan uzaklaştırmaya çalışırken sen O’na dost olmak için benden yardım istiyorsun. Katiyyen olmaz. Ne kadar çalışırsan çalış O’ndan uzaklaşman için her çareye başvururum." "Tamam mel’un tamam, bu cevabı alacağımı biliyordum, seni kızdırmak için sordum. Allah da senin bütün çalışmalarını boşa çıkarsın.(amin) diyerek rüzgar hızıyla şeytandan uzaklaşıp nefsime geldim: "Ey nefsim, ben Rabb’imle dost olmak istiyorum. Bana yardım eder misin?" Nefis şaşkın bir şekilde: "fiimdi sen benden yardım mı istiyorsun? (nefis şeytandan aldığı taktiği uygular): "Hayır, hayır, kabul edemem!" "Neden?" "Antrenörüm öyle diyor.(şeytan nefsin antrenörüdür.)" "Ama öyle deme, ben Allah’ a dost olamazsam, O’na hakiki kulluk yapamazsam, benimle beraber sen de azap göreceksin. Fakat emmarelikten kurtulup levvame, mulhime, mutmainne derecesine çıkarsan neler göreceksin neler..." "Evet, biliyorum,ama sözümden çıkamam.(nefsin kulağı yok ki nasihati dinlesin. O ancak açlıkla usanır.)" "anlaşılan sözünde sadıksın. Allah’ın izniyle inşaalllah mutmain olursun)"

fieytan ve nefsin kapısından eli boş dönünce bu sefer ruhumun kapısını çaldım: "Ey ruhum! Ben Rabb’imle dost olmak istiyorum. fieytan ve nefis bana düşmanlıklarına devam ediyorlar, ban yardım eder misin?" bu sualden hoşlanan ruhumdan şöyle cevap gelir: "Emrine amadeyim. Allah için sev de seveyim, öl de öleyim. Fakat caymak da yok durmak da... gerilememek üzere ilerleyelim." "Sana sonsuz şükürler olsun Allah’ım, bir yardımcı buldum. Ya içimizdeki ruhu yaratmasaydın... Ruhumun sesini dinlemeyi nasib et. Başka yardımcılar da gönder.(amin)Ruhuma teşekkür ederek Kiramen Katibin meleklerine uğradım: "Ey melekler, ben Rabb’imle dost olmak istiyorum. Sizler de bana yardımcı olur musunuz? Sevaplar için acele ettirip günahlar karşısında beni uyarır mısınız?" "önce bakıştılar, sonra inşallah dediler." Rabb’im bu yolda hepimizi muvaffak eylesin mü’min kardeşlerim...

fiimdi yola çıkma zamanı, biraz susup sözü büyüklere bırakalım. Onların ve ayetlerin ışığında ilerleyelim.

Ebu Osman Hiri Hz. Buyuruyor: "Allahû Teala ile dostluk; edeb ve devamlı murakabe yani her an kendini ilahi müşahede altında hissetmekle, Rasülullah(sav) ile dostluk; sünnetine tabi olmak ve muhabbet dolu bir itaat ve teslimiyete bürünmekle, evliya ile dostluk; hürmet ve hizmet ile, ahbap ile dostluk; günahta olmamaları şartıyla devamlı güleryüz göstermekle, aile ile dostluk; güzel huy ile, cahiller ile dostluk; kendilerine duada bulunmak ve kendilerine Allah’ın rahmetini dilemekle olur."

Her dostluk ve sohbetin kendine mahsus bir hali ve üslubu vardır ki, ancak bunlara riayet edildiği takdirde o dostluk ve sohbet devam eder ve gönüllerdeki muhabbet sarayı sarsılmaz. Ancak dostluk ve sohbetin adabına riayet edilmezse her türlü sevgi bağı bir düşmanlık düğümüne dönüşür.

"Siz yerli yersiz korkulardan ve anlamsız üzüntülerden kurtulmuş bir Allah dostu mu olmak istiyorsunuz. Öyleyse bilin ki Allah dostu olmanın yolu O’na imandan, O’nun emirlerine aykırı hareket etme duyarlılığı olan takvadan geçer."

Bir ayet-i kerimede: "Takva sahipleri Allah’ın dostudur"(Enfal 34) buyurulurken başka bir ayette "Allah’tan takva üzere olun ki Allah size öğretsin" (Bakara 282) buyuruluyor. Yani Allah’tan korkun, emirlerini yerine getirip nehyettiklerinden sakının ki Allah da size bilmediklerinizi öğretsin.

Bunları Allah’ın sevgili- dost sıfatlarını taşıyanların hayatlarında görmek mümkün. Halil- dost- sevgili deyince ilk olarak aklımıza Hz. İbrahim (a.s.) ve onun soyundan gelen Hz. Muhammed(s.a.v.) geliyor. Bir Allah dostu İbrahim (a.s.)’ın vefakarlığını ve imtihan karşısında ki halini şöyle anlatıyor:

"İbrahim (a.s.) nefsini Nirana kalbini Rahman’a oğlunu kurbana malını ihvana bezletmekle ahdine vefakarlığını göstermiştir. Nasıl mı?

Yüreğindeki putları birer birer kırıp sırasıyla yıldız, ay ve güneşi ilah edinip onların battığını görünce batmayan bir Rabb’i yerlerin ve göklerin sahibini seçerek kalbini mutmain etmiştir. Ateşe atılırken "Allah bana yeter" diyerek kendini Allah’a emanet etmiş Allah da dostunu yakmamıştır. Evladını bıçak altına yatırırken nefsi ile şeytanı da ayaklarının altına alarak kurbiyyetini sağlamıştır. Ateşe ‘yakma’ emrini veren Allah bıçağa da ‘kesme emrini vererek kabul etmiş onun bu kurbiyyetini.

Ya peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hayatı... O doğumundan ölümüne kadar ömrünü ümmetinin kurtuluşu için adamış ve her haliyle dostluk adına müslümanlara örnek olmuştur. Eyüp (a.s.) başta olmak üzere birçok peygamberin hayatında dostluk izlerini görmek mümkün. Bütün imtihanlarda olduğu gibi dostluk imtihanında da vefa-sabır ön planda oluyor. Sabretmedikçe asıl mükafata erilmiyor. Belki de hepimiz bu imtihanlara tabi tutuluyoruz, ama farkında değiliz. Bunu anlamak için kalb gözüyle bakmamız gerek. Hangimiz mal ile, evlat ile ana- baba ile ya da canımızla imtihan olmuyoruz ki? Belaya sabır, kazaya sabır, musibete sabır, hastalığa sabır, nefsani arzulara sabır, fakirliğe sabır... Bunları daha da çoğaltabiliriz. Yani sabır tünelinden geçmeden dostluk kapıları açılmıyor.

Yine Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın sevmediği kullar bildiriliyor. Bu ayetlerde de dostluk şifreleri bulabiliriz. Allah-ü Teala zalimleri, böbürlenenleri, haddi aşanları, israf edenleri, fesatçıları, inkarcıları, emanete ihanet edenleri, hainleri sevmiyor. Allah ile peygamberlerine düşmanlık gösterenlere yakınlık göstermemeyi, (Mücadele 22) sıdk, sadakat ehli olmayı (Maide 119) Allah yolunda duruşta tıpkı muhacir ve ensar gibi öne geçmeyi (Tevbe 100) karşılıklı rızanın temel unsurları sayarken ‘Allah anıldığında kalpleri titrer’ ihlasında "Namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm, eşi ve benzeri olmayan Allah içindir." teslimiyetinde "Biz Allah’ a aitiz ve O’na döneceğiz." adanışında bulabiliriz.

Zünnun-i Mısri, Allah dostlarını anlatırken: "Onların etlerine ve kanlarına Kur’an işlemiştir. Onunla gamları dağılmış, gayrete gelmişlerdir. Kur’anı manevi karanlıkları için aydınlatıcı, uykuları için beşik, yollarına rehber, delillerine kaynak yapmışlardır. Kur’an’ın nuru ile aydınlatırlar. İsteklerine Kur’an ile ulaşırlar. Onlar kötü sözler için dilsiz, haramlar için kördürler.

Bir Hadis-i kudside Allah:" Kulum kendine farz kıldıklarımdan daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim, ben onu sevince de onun görmesi, duyması, tutması, yürümesi, benimle olur. Benden bir şey isteyince dileği kabul edilir. Bana sığındığında onu korurum" buyuruyor.

Ah Rabb’im sana yaklaşmak ne güzel bir duygudur. O duyguyu tatmak için Eyüp (a.s) gibi malımızı, evladımızı, sağlığımızı feda etmek mi gerekir, yoksa Hz. Yusuf gibi Züleyha karşısında nefsine hakim olmak mı? Ya da peygamber efendimiz gibi fakirliği seçerek "fakirlik benim öğündüğüm şeydir" deyip sabretmek mi? Veya seherlerde "ey yatak ne kadar yumuşaksın, fakat Cennet’in yatağı senden daha yumuşaktır" diyerek yataklarımızı terk edip ayaklarımız şişinceye kadar geceyi ibadetle geçirerek mi? Yoksa Allah için gözyaşı akıtarak kalplerimizin yumuşayacağı an daha gelmedi mi?

Büyükler Allah dostunun özelliklerini şöyle sıralıyor:

1- İlahi davete icabetle imanı seçmiş,

2- Allah’tan her durumda razı olmuş,

3- Farzları yerine getirip yasaklardan kaçınan,

4- Dünyada üstünlük ve riyaset sevdası gibi davası olmayan,

5- Dünya kaygısıyla mal toplamaya ve biriktirmeye yönelmeyen,

6- Dünya malının azlığına kanaatle sabreden, çokluğuna tasadduk ve infak ile şükreden

7- Övülmekle yerilmeyi eşit gören,

8- Allah’ın verdiği güzel hasletlerle kibre kapılmayan,

9- Güzel ahlak sahibi,

10- Arkadaşlık ve dostluğunda kerem sahibi,

11- İnsani ilişkilerinde hilm sahibi ve yük kaldıran,

12- Allah’ın teşvik ettiği güzel amellerle meşgul kimsedir.

Bu sıfatlarla muttasıf, yani Allah ile ilişkilerinde müstakim, insanlarla ilişkilerinde sağlam, dünyaya karşı zahid kimseler gerçek Allah dostu denilmeye layıktır. Bu sıfatlardan bir kısmına sahip olanlarda da velayet sırrı vardır, ama tam değildir. Buradan şu anlaşılıyor. Her Allah dostu velidir ama her veli Allah dostu değildir. Bu şuna benziyor: Her mü’min müslümandır ama her müslüman mü’min değildir.

Yine Kur’an’da "Allah mü’minlerin dostudur ve onları karanlıktan aydınlığa çıkarır."(Bakara 257) ayetinde genel anlamda mü’minler Allah’ın dostu olarak görülmüştür. İnşaallah biz de bu mü’minler arasına katılarak "O senden razı, sen de O’ndan razı olarak Rabb’ine dön, seçkin kullarımın arasına katıl ve gir cennetime"(Fecr 28, 29, 30) hitabına muhatab oluruz.

İstediğin hazinenin anahtarını verdim sana,

Belki sen ulaşırsın biz ulaşamasak da,

Sözün sonu başını unutturmasın.

DOSTUMUZ ALLAH OLSUN , VESSELAM...

Ayşe ERİfi

 

KURBANLIK BİLKURAN'DIR

 

Kurbanlık yani kurbiyet, bilkurandır yani Kuran ile. Öyleyse; bil! -Kurandır. Ve ilk nüzul, ilk varlık sancısına yanıt, cahiliyeye hayır'a ilk evet. Ortada okunacak ama -OKUNACAK- Kuran yokken dahi 'IKRA!' öyle böyle degil anladıgımız,anlamaya calıştıgımız,anlayamadıgımız gibi hic degil.Öyle ki "Bismirabbikellezi halak".

Yaratan Rabbin adıyla!

Neymişize nasılmışıza dair agrısına resulun analjezik. Yaratılmışız, edilgeniz. Nasıl? Yaratan Rab ile ve akabinde "Halak'al insane min alak". Neyden-alak-tan ki alak "sülük" manasıyla tıp literatüründe penetrasyonu, implantasyonu fevkalade simgelerken "aşılanmış yumurta" (zigot) manasıyla yanıtını henuz -insanda zigot- 1800’lülerde bulmuş sorunun 1400 yıl öncesinde bildirisi. Vahy-i ilahi değil de nedir? Yazık ki "Ikra" nüzulu, nüzule ugramış dumura biçare dimaglarımıza nüzul edememiş ki marazlı kalbe yolu daha çok. M. Islamoglu muvahhid olmadan "Kulu La ilahe illallah, tuflihu" cağrısına resulun vakıf olamayacağımızı ifade ediyor ve diyor ki önce -yürek devleti-ni kuralım. (YUREK DEVLETİ)-’nde.' La ilahe' ile gönlündeki mevcut düzeni yık, ispatı olan 'illallah' ile düzenini kur. Akıl, gönül, uzuv birlikteligi ile kesrette yakala vahdeti. Biz mi napıyoruz? Bize birsey diyemem muhasebesi ferdi. Lakin mevcut iman kırıntılarıyla cüz i hal üzere ama ala külli hal idare ediyoruz hem de yetinmek babından bir idare. Yetinmek yetiyor, belki varsanı. İrademizi hükmullahla idare etmeliyiz ki 5 duyuya ve duyamadıklarımıza da hapsedilmiş zaaflarımızın(nefis) idaresine girmeyelim.Irade idare edilmeli yoksa idare ediliriz de mevcut halimiz bizi idare eder mi vadedilen -ki tek 'sadık ul vaad' O- hak günde, Hakk'ın gününde bilinmez işte öyle. Bu baglamda C. Meric'in günümüz tahsilli cahiliyyesine ait degerlendirmeleri 'La ilahe'ile yıkmamız gereken varolan düzene dair yerinde bir ihtar. Der ki; -Bu Ülke-de aydınların dini: izmler ve tüm izmler icinse 'idrakimize giydirilen deli gömlekleri itibarları menşeinden dolayı: Avrupalı. Öyle de düzeni yıkmaya idraktense başlama,deli gömleklerinden sıyrıl. Sinsice ve fevri.Ve yeni düzen daha kamil,kutsi beşeriyeti maddeye kul etmeyen ki kuralı Allah koymuştur;madde eşref-i mahlukatındır,ilallah. Yeni (her) düzen Allah'ındır yani islamın. İslam; sırat-ı mustakim, teceddüt, Allah'tan gayrısına muhakim ve magrur ama O'na müteslim ve mütevazu. İmanla başlayan ameli salihinle taclanan bir mefhum. Bu nazarla Feyzi Hindi'nin insana atfı; Gökten yücesin, topraktan bayagı Yokluk zulmetiyle baglıysan, toprak Ilahi nurun tecelligahı isen, arş. Ve insan nisyandan gelse de nisyana gitmemeli, ahdi var galu beladan, ruhlar aleminden. "Elestü bi rabbikum"e yanıtı kabullenişti Rabbi. Ya şimdi nisyan ve sümme üzerine isyan sadece -AHDİ BOZMAK MI ADICE!!!-. fiayet insan uluhiyete yolcu ise, kurbiyetini Kuranla kurmak, hayatını Kuran üzere idame ettirmek durumunda çünkü Rab der ki "...vallahu veliyyul muminin",ve o Kuran Kelamullah ki müminlerin dostu'nun dostum dediği müminlere eşsiz rahmeti, en büyük lütfu 'muallakat-ı seba'yı secdeye kapandıran mucizesi... Rabbim!Idrakimizin fevkinde olmandır, idraksizlerin atiligi. Ve sözünü idrakimize nakşettirecek de sensin ve sen nakşeyle herşeyi ile herşeyimize. Öyleyse kurbiyet bilkurandır. IKRA. -Bil! -Kurandır.

Müşerref AYAZ


 

Bismillâhirrahmânirrahim

 

El-Kayyûm: Bizatihi kaim ve başka tüm varlıkları ayakta tutan, onları yönetip gözeten, demektir. Allah'ın bu ismi O'nun hiç kimseye muhtaç olmaması ve en mükemmel kudret sahibi olması anlamlarını da kapsar. O, hiçbir zaman hiçbir şekilde başkasına muhtaç değildir. O'ndan başka tüm varlıklar ise O'na muhtaçtır.*

İnsanlar fıtraten muhtaç olarak yaratılır. Her zaman yardıma ihtiyaçları vardır. Bu muhtaçlık; sıkıntıya düştüklerinde, keder, üzüntü ve umutsuzluğa kapıldıklarında, yalnız kaldıklarında, korktuklarında vs. daha da belirleşir. Yardım dilemek, korunmak, korkmamak için birilerine sığınma ihtiyacı duyarlar. İşte bu his, onları, güvenebilecekleri bir dost arayışına sokar. Kendilerini teselli edebilecekleri ilk varlıklar çevresinde ki insanlardır. Bununla ilgili günümüzden bir örnek verelim:

"Genç delikanlı veya genç kız bir sıkıntıya düşmüştür.İlk olarak annenin yanına varır ve sıkıntısını anlatır. Çoluk-çocuk, ev işleri, aile arası problemlerden iyice dolmuş annenin cevabı genci sarsar:

-- Git yavrum başımdan,kocaman oldun, kendi sorunlarını, kedin hallet. Zaten işim başımdan aşkın.

Genç koşar adımlarla babasının yanına gider:

-- Baba, seninle birşey konuşabilirmiyiz?

-- Tabi yavrum, haberler bitsinde konuşuruz.

Genç umutsuzca babanın yanından da ayrılır.Onun sorunlarını dinleyecek, sıkıntılarını giderecek bir dost olmalıdır.Aklına en yakın arkadaşı gelir,doğruca arkadaşının evine gider:

--İyiki evdesin,seninle konuşmam gerek!

-- .......... 'ın son kasetini aldım. Hadi içeri gel de dinleyelim.

Genç kendini iyice yalnız hissetmeye başlamıştır. Kendisinden her zaman yardım isteyebileceği, her zaman onun yanında olabilecek, onu herzaman duyabilecek,güvenip sığınabileceği bir dost olmalıdır.

İşte bunlar insan yaşamında oluşan bu fıtri duygulardır. Bu duyguların tatmin edilebilmesi için ilk önce aile, sonra iyi bir arkadaşa ihtiyaç duyulur. Bunların dışında öyle bir DOST,öyle bir DOSTLUK vardır ki, insanın hem dünya,hem de ahiret hayatın-da sıkıntılarını giderir. İhtiyaçlarına cevap verir. İşte burada arayış başlar.

İnsanları herzaman ve her yerde,görecek,duyacak,yardımcı olabilecek, güvenilip sığınılan,koruyan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan bir tek Zat vardır; O da Allahu Teala'dır. (c.c) Bundan dolayı insanlar sadece Allah u Teala'ya (c.c) sığınmalı, O ndan yardım beklemeli,O nunla konuşmalıdırlar.

O halde; aklımıza şöyle bir soru gelebilir.‘Allah u Teala(c.c)'yla nasıl konu- şulabilir?’

“Allah'la konuşmak isteyen Kur'an-ı Kerim okusun.” hadisi cevap veriyor bizim bu sorumuza.Yani insanlar O nunla konuşabilmek için, aralarındaki dostluğu geliştirebilmek için Kur'an okumalıdırlar.

O halde; şimdi günümüzde yaşayabilen insanlar Kur'an-ı Kerim'i niçin yalnız senenin bir ayında veya O, ölülere indirilmiş gibi mezarlıklarda okuyorlar? Neden süslü kaplar işleyip, evlerinin en yüksek yerlerine asma ihtiyacı duyuyorlar? Niçin Onu Allahu Teala'yla konuşmak için kullanmıyorlar, niçin arada bir dostluk kurmuyorlar?

İşter bu büyük dostluğa atılan ilk adımdır Kur'an. Çok basit bir örnekle; tanışmak dost olmak istediğimiz birine en başta selam veririz, konuşarak onu tanımaya çalışırız. Sonra onun hoşlandığı şekilde konuşmaya başlarız, onun sevdiği yerlere gider, sevdiği kişilerle arkadaş oluruz. Daha sonra yürüyüşümüz,oturuşumuz, kalkışımız, yemek yeyişimiz... kısacası fiillerimiz, hep onun beğendiği şekilde olur. Bütün bu yaptıklarımız, bir gün bizi bırakıp gidecek olan bir fanî ile dost olabilmek içindir. Peki Bakî olan, bizi herzaman gören, duyan ve bizimle olan Allahu Teala ile dost olabilmek için ne yapmalıyız? İlk adım Kur'an dedik, yani selamı Kur'an kabul etmeliyiz,girişi bununla yapmalıyız. Kur'an-ı Kerim sayesinde dostumuzla konuşur, O’nu ancak bu şekilde tanıyabiliriz. Sonra O’nun hoşlandığı şekilde konuşmak, yani duâ gelir. O’nun hoşlandığı yerler;yani mescidler,camiîler,ilim yuvaları gelir. O’nun sevdiği kişilerle;yani alimlerle,sıddıklarla,salih ve salihalarla... arkadaşlık gelir. Daha sonra O’nun hoşlandığı şekilde yürür,yemek yer, kalkar, otururuz. Yani yürüyüşü- müzde, yemek yeyişimizde, oturuşumuzda, kalkışımızda sünnete uymak vardır, her an O’nu anmak, zikrettmek vardır. Kısacası bütün bu fiilerimiz O’nun beğendiği şekilde olur.Birde bu fillerin en büyüğü,en güzeli vardır ki;o da namazdır. DOST'una Dostluğunu ispatlayacak en büyük delildir namaz.Sevgini, aşkını O’na anlatabilmenin anayoludur namaz.

Sonuç olarak; Allahın Kur'an-ı Kerim’de bildirdiği emir ve yasaklarına uymak bizi Allah'a dost kılar. O ne güzel Dost, O ne güzel yardımcıdır.

*”İmanın fiartları ve Onu Bozan fieyler” fieyh Seyfuddin el-Muvahhid

Allah'ın Selamı ve Rahmeti üzerinize olsun,

Hatice YILDIZ

 

Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?

 

KALPTEN RABB’E GİDEN YOL

 

Yaratılışındaki hikmet gereği insan, hedefe ulaşma gayretiyle istediklerini elde edebilir. Allah (c.c.) ile dostluk kurmak isteyen bir insanın sahip olması gereken vicdanında mayalayacağı ‘hakikat aşkı’ dır. Hakikat aşkıyla ruhunu kanatlandıran insan, Mutlak hakikat olan Allah’a ulaşma sürecine girmiş demektir. Fakat bunun için Allah’ı buldurucu aklıyla birlikte bu yolda söz sahibi rehber ve vasıtalardan yararlanmalıdır. Bu rehber ve vasıta kalbe inen bir ilham, arkasında yürünen bir insan, aydınlatıcı tayflarıyla gözlerimize fer, gönlümüze ferahlık veren bir kitap olabilir. Sahip olduğu rehber ve vasıtalarla Allah’ı bulan bir insan O’nunla yaknlık kurmak, konuşmak ister. "Kişi, tanıdığını sever, tanımadığına düşman olur." sözüyle anlatılmak istenen sır gereği, O’nu bilme ve tanıma yollarında dolaşır-durur. O’nun bilgisiyle dolar. O’na dair herşeyi öğrenme arzusuyla Kur’an okur. Bu okuyuşlar O’na olan sevgisini bir kat daha arttıracaktır. Çünkü bu şekilde kişi O’nunla konuşmuş, sevgisini O’nu anarak ortaya koymuş olur.

Yaradılana bakarak Yaradan’ı düşünen, O’nunla dostluk kurmak, O’na dost olma makamına ermek isteyen insan, samimiyetini ibadetle; huzuruna varıp alnını yere koymakla, el açıp dua dua yalvarmakla gösterebilir. Allah’ı seven insan, sevdiğinin yolunda isbat-ı vücud etmekle O’na yakınlaşabilir. Duyurduklarıyla coşarak, buyurduklarıyla koşarak, vicdanında ürperti hasıl eden dalgalanmaları aşarak sevgisini, dostluğunu ifade edebilir. Bu süreçte, Allah’tan ve O’ndan gelenlere razı olması şarttır. Yani imanının iki güçlü kalesi olan sabır ve şükür davalarından ödün vermeden, hakikat aşkıyla başlayan yolculukta, Allah’ı bulma, tanıma, sevme, dostluk kurmaya kadar sabır ve şükür dengesini iyi ayarlamalıdır. Ancak bu dengenin sağlanmasıyla Allah’la dostluk kurulabilir.

Emre EROL

 


 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR

 

Öncelikle Allah rızası için yazılmış tüm kitapları, yazan ve okuyan insanlarında “Allah ile dostluk” kurma gayretinde olduğunu bildiğimiz gibi, birde okumakta olduğunuz kitapta emeği geçen arkadaşlarla birlikte bizlerde kaleme almak istedik. Bizim göremediğimiz bir hatamız varsa eğer, baştan affınızı istiyorum.

 

Allah ile dostluk için gereken hususlar aslında bize çok yakındır.Nasıl mı?

Hemen, hemen her evde bir Kur’ân-ı Kerim bulunur. İçten gelerek Kur’ân’ı okuyup hayatımıza yansıtmaya (elimizden geldiği kadar) çalışırsak, Allah ile dostluğun inşaatına inşaallah başlamış oluruz.Tabi her işte veya akla gelen her şeyde olduğu gibi devamlılıkta burada ön plana çıkar.

İsterseniz bir örnekle bu konuyu biraz açalım.

Mesela bir iş yerinde çalışıyorsunuz ve türlü bahanelerle bir ayın yedi ya da on günü işinizi sürekli aksatıyorsunuz.Kendinizi iş verenin yerine koyarsanız bakış açınız daha farklı olacaktır.Verim alamadığınız bir işçiyi kaç ay veya kaç yıl idare edebilirsiniz ki? Günün birinde o işçiyi mutlaka işten çıkarırsınız ve işşiz kalması da, sizin için önemli değildir artık.Devamlılık dinimizde de onun için çok önemlidir. Zaruriyet haricinde, ibadetimizi aksatmamız yani görevimizi aksatmamız bir işyeri patronunun hoşuna gitmeyip kızdığı gibi, yaratıcımızın da tabi olarak hoşuna gitmez.

Kur’ân’ın yanı sıra, bir başak rehber vardır ki, o da Allah ile dostluk kurmakta iki şıktan biri olanPeygamber Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v.)’dır. O da bizler için bir rehber, kılavuz ve Allah ile dostluk kurmakta bir vesiledir. Çünkü Rabbimiz ile dostluk Rasûlünü ve yarattıklarını Allah için sevmekten geçer.Her şeyin bir kılavuzu olduğu gibi, bizlerin de hata ve yanlış yapıp zarar görmememiz için bir kılavuzumuz, Peygamberimiz vardır.Bizlere hep doğru yolu gösterip, bıkıp usanmadan anlatmış ve herkesin anlayacağı dilden, kırmadan konuşmuştur.Bunları da hiçbir çıkar gözetmeden yapmıştır ve hiçbir zaman kendi yapmadığı ibadeti bir başkasına emretmemiş hepsini yapmıştır.

Birçok kez sıkıntıya düşmüş, taşlanmış, yoluna dikenler konmuş, birçok akrabaları tarafından dışlanmıştır.Fakat bir kez of bile dememiştir.İşte bunun içinAllah ile dostluk Hz.Muhammed’i sevmekten, yarattığı güzel şeyleri sevmekten, bütün bela ve musibetlere sabır etmekten, emrettiklerini yapıp, yasakladıklarını yapmamaktan, Allah’ı hem çok sevip, hem de dostluğum bozulur endişesiyle yaşamaktan geçer.

Demek oluyor ki Allah ile dostluk bütünüyle Allah’a teslim olmaktan geçer.

Allah’a yakın olup yapmamız gereken ibadetler nelerdir. Düşünün ki bir insan, tek kollu, tek bacaklı, tek böbrek veya tek bir gözle hatta bunların ikisi olmadan bile yaşayabilir. Fakat bir kâlp veya vücudun bir başı olmadan bu mümkün değildir.İşte Allah ile dostluk kurma yolundaki ibadetlerin, (eğer insan vücudundan dem vurursak) başı veya kalbi namazdır. Namazı emreden namazın kılınışını ve faziletini anlatan binlerce hadis-i şerif bulunmaktadır.Efendimizin (s.a.v.)’in namaz ile ilgili birkaç hadisi şerifini buraya aldım.

“Hz. Ali (r.a.) anlatıyor:

– Resûlullah (s.a.v.) bana şu tembihte bulundu:

“Ey Ali, üç şey vardır, sakın onları geciktirme:

“Vakti girince namaz, (hemen kıl). Hazır olunca cenaze, (hemen defnet). Kendisine denk birini bulduğun bekar kadın,(hemen evlendir).” (Tirmizi)

 

Namazı Terk Edene Dünya ve Ahirette Verilecek

Manevi Cezalar

Kim namazı hafif alır ve terk ederse, Cenab-ı Allah, o kimseyi onbeş ceza cezalandırır.

Altısı dünyada,

Üçü ölüm anında,

Üçü kabirde,

Üçü kabirden kalktığında olur.

 

Dünyada Göreceği Altı Ceza

1. Yüzündeki Salihlerin siması silinir.

2. Hayatının bereketi gider.

3. Rızkının bereketi kalkar.

4. Allah diğer iyiliklerini kabul etmez.

5. Duası kabul edilmez.

6. Salihlerin duasından pay alamaz. (Seyyid Abdülkadir Geylâni, Günyetü’t-Tâlibîn, c. 2, s. 411)

 

Ölüm Anında Göreceği Cezalar

1. Zelil, hakir ve kötü kişi olarak ölür.

2. Aç olarak can verir.

3. Susuz olarak vefat eder.

 

Kabirde Göreceği Cezalar

1.Cenab-ı Allah ona kemikleri birbirine geçinceye kadar kabri daraltır.

2.Kabri ateşle doldurur.

3. Kabrinde fiucâtü’l-Akrâ denilen büyük bir ejderha ona musallat edilir.

 

Kıyamet Günü Göreceği Cezalar

1. Hesap vaktinde Allah ona gazap eder.

2.Hesabı çok şiddetli olur.

3. Yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılır. (Ebu Leys Smerkandi,Tembihü’l-Gafiliyn, s. 132)

Dolayısıyla şunu anlayabiliriz (yahu benim kalbim temiz) demekle olmuyor. Namaz şart.Namaz olmadan bu gemi yürümez de diyebiliriz.

Peki, Cenab-ı Hakk’ın ne ihtiyacı var ki bizden ibadet etmemimizi istiyor, Kur’ân’da pek çok yerde ısrarla ibadeti emrediyor? Örneğin:

“Siz namazı hakkıyla kılmaya bakın ve zekatı verin! Kendi nefsiniz için her ne hayır yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Bakara/110)

“Ey iman edenler!Sabır ve namaz ile yardım isteyin. fiüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara/153)

(De ki Bize:) “Namazı dosdoğru kılın, Allah’a karşı gelmekten sakının” (diye emredildi), toplanacağınız yer O’nun huzurudur. (El-En’am/72)

Cenab-ı Hakk’ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı gibi, bizim ibadetimize de ihtiyacı yoktur. İbadete asıl muhtaç olan biziz ibadet bizim manevi yaralarımıza devadır. Ruhumuzun gıdası, kalbimizdeki hastalıkların ilacı ve şifasıdır. Bu bakımdan Cenab-ı Hakk’ın bize ibadeti emretmesi, yine bizim fayda ve istifademiz içindir.

Allah ile dostluk inşaatının temelini attığımız an, şeytan ve nefis ön plana çıkar ve kurtuluş yolundaki mücadelemizi engellemeye çalışarak türlü türlü vesvese verirler.

İşte o an kendi nefsimizi karşımıza alalım ve şu üç soruyu soralım ister misiniz?

– Ey nefsim, ömrün ebedi midir veya yarına çıkmaya senedin mi var ki, gelecek yıl kalacağın namaz sana usanç veriyor?

– Ey tembel nefsim, faydasız birçok yerde zamanını heba edersinde, karşılığı az mıdır ki namaz sana ağır geliyor?

– Ey nankör nefsim, Allah’ın verdiği nimetler sana az mı geliyor da, bu nimetlerin tefekkürünü ve şükrünü eda etmek ve alemlerin sahibine dost olma gayreti içinde olmak, sana zor geliyor?

Sevgili okuyucular, gelin içinde bulunduğumuz bu anlamsız gafletten uyanıp, yıllar öncesini daha dün gibi hatırladığımız şu kısa dünya hayatından ebedi aleme geçerken, ister misiniz zamanımızın bir kısmını ahiretimiz için ayırıp ibadetle geçirelim.

Sizi bilmem ama dostlarım ben cennet makamına çok düşkünüm.

Cumali SEYMEN

 


 

İKİNDİ YA⁄MURLARI

 

“Vakti kuşanmayı unutmuştu insan

Harcadığı para değil, kendisi...

Arzu haline not düşüyor nisyan

Aldattığı hayat değil kendisi...

Aynanın üstünde bir siyah örtü

Gizlediği meçhul değil, kendisi

Kahrediyor insandaki nisyanlar

Tüketiyor teffekkürü isyanlar,

Baksa solan her yaprakla birlikte

Aldattığı kimmiş, aynadan anlar...”

 

Sahi aldattığı kimmiş insanın? Aynaya bakınca anlar diyor ya şair, aynalara bakacak yürek ister be Yasemin, koca bir yürek!Vakit makası ikinci elbisesini biçiyor zamana. Hava da yazdan kalma firari bir güneş... hani tepebağın o dar, o loş ve rutubet kokan sokakların insanına düşüyor şimdi yokuş aşağı inen ayaklara, Yokuşta duran adımlara... Güneş düştüğü tende soluyor...

Atatürk evleri denilen bu binalarla hatırlıyor musun Yasemin? Eski tahta binalar, koca tokmaklı kapı üzerinde bir iki anlayamadığımız arapça yazılar... Toprak sıvalarına, çatılarında yeşeren otlarına inat, hala canlı, diri ve ayakta durmaktayım demekte o cumalı yalım evler...

Hani bir gün o evlerin resmini çekerken” .... kızım aklın mı yok senin? Kapıdan çatıdan resim mi olurmuş hiç? çekeceksen beni çek. Bak, artist gibi kızım vesselam demiştin de; gülüşmüştük dakikalarca... şimdi o kapının önünden geçiyorum.Tepebağın çıkmaz sokaklarına prangalanmış eski kümbetli kısa minarelerden ikindi ezanı dökülmekte etrafa...

Hızlı adımlarla, hani hep toplandığımız Seyhan Nehri kenarına doğru, sizlerle buluşmak adına ilerliyorum. İnsan sesleri araba kornalarına karışıyor.

İkindi ezanının davetine kulak verip namaza gitmeliydi insan!..

Gülendam BOZKURT

 

YA ALLAH

DOST OLMAK İSTİYORSA...

 

Allah’ın rahmeti, bereketi sizlerin ve bizlerin üzerine olsun.Allah, tüm mücahit kardeşlerimizi sizleri ve bizleri Allah adına gidilen tüm yollarda muvaffak eylesin.

Uzun bir süre önce yaşanmış, bana kısa bir süre önce anlatılmış ki olayın bende uyandırmış olduğu duyguları ve yankıları sizlerle acizane olarak paylaşmak istedim.Bu anlatılan olaylar bana bir çok çağrıyı yapıyordu. YA ALLAH DOST OLMAK İSTİYORSA... Ve bu çağrı ile birlikte şunu anladım ki; kimi zaman öyle küçük olaylar yaşıyoruz ki, fakat o küçük olaylarda büyük gerçekleri göreceğimzi yerde, o küçük olaylarda, ya takılıp kalıyoruz ya da boğulup gidiyoruz.

Yıl 1998. Üniversitenin o yıllarında yeni yeni İslamiyetle başlamıştı.O döneme kadar açık, blue-jean giyen birisiydi. Fakat o sene az da olsa o zamana kadar yaşadığı hayatın biraz anlamsızlık içerisinde ilerlediğini fark etmişti (Rabbim farkettirmişti). Ve tam vizelerin olduğu dönemde İslamiyet adına olan duyguları daha bir doruğa ulaşmıştı. Vize, mize demedi ve çalışmadı. Ve o esnada şöyle bir dua etti: “Rabbim eğer ki sınavlarım iyi geçerse oruç tutacağım.”Ve öyle de oldu.Ders çalışacağı yerde dersi bırakıp İslami kitaplar okuyan bu kardeşimiz tüm sınavlarda 80-90 aldı. Allah’ın hikmetini görüyorsunuz ya; çalışmadığın halde 80-90, oh ne ala...Rabbim nasıl da bir adıma karşı on adım geliyor, değil mi? Evet bu kardeşimiz Allah’a söz verdiği oruçların tutmaya başladı. Ve oruçlarını tuttuğu o dönemde; hocası bu kardeşimize bir ödev veriyor ve verdiği bu ödevi koskoca 300 tane iktisat-işletme öğrencisinin ve hocasının karşısında anlatacaktı. Ve o ödevi anlatacağı gün geldiğinde de, o; Allah’a söz vermiş olduğu oruçlarından birisini tutuyordu.Ve sabah kalkıp aynaya baktığında, bu ne hal dedi kendi kendine... Yüzü çok solgun hani derler ya “beti benzi kaçmış” kendini öyle hissetti.fieytan bu ya, yeni yeni İslamiyetle tanışan bu kardeşimizin saf dünyasına girip onun ruhunu allak bullak etmek istiyordu.Fısıltılar başladı.Sen 300 kişinin karşısında ders anlatacaksın.Bu şekilde mi?Yüzünün hali ne?Kendine biraz çeki düzen ver, hortlak gibi olmuşsun diye fısıldayıp bu insana, girdi onun tertemiz dünyasına.Hemen fısıltılar sıralandı... Bir nescafe, güzel bir kahvaltı, hafif bir makyaj ile herşey tamam. Dinç, dinamik, enerjik bir şekilde çıkacaktı öğrencilerin karşısına. Bu fısıltılar aklının bir köşesinde, lavaboya yaklaşırken yavaş yavaş, orucumu bozayım-bozmayayım kargaşasını yaşarken, bir anda suyu içtiğini hissetti.Ve işte o anda keşke içmeseydim dedi.Ama; ne fayda iş işten geçmişti.Ve şeytanın vermiş olduğu fısıltıları tek tek yerine getirdi.Ve okulun yoluna koyuldu. Okula da biraz geç kalmıştı.Ve okula gittiğinde arkadaşlarının sınıfta değil de dışarda olduğunu gördü. Buna pek şaşırdı.Arkadaşlarına  durumu sordu.Arkadaşları da gülerek, bu gün LES sınavı varmış, ders ertelendi, dediler. Ve almış olduğu cevapla Allah’ın rahmet tokatını hissetti.

Ve bu kardeşimizin yine sınav dönemlerinden birinde başından geçen bir olay. Sınavın olduğu o günlerde sabah namazına kalkmak için saati kuruyor ve namaz için kurmuş olduğu saat vaktinin girmesine 1-2 saat kala kalkıyor.Ve kalktığında şeytan yine (hiç boş durmuyor) kardeşimize hemen bir şeyler fısıldıyor. “Yarın senin sınavın var eğer 2 saat sonra tekrar kalkarsan uykun allak-bullak olur.Ve bu şekilde sınava girersen sınavın berbat geçer.” deyip vesvese veriyor.böylece kardeşimiz saatinin namaz vaktinde kurulu düğmesini kapatıyor ve kafayı vurup yatıyor.

Yine Allah’ın hikmeti bu kardeşimizi bırakmıyor.Tam namaz vaktinin bitmesine yarım saat kala büyük bir sesle uyanıyor.Ve duymuş olduğu ses yine ona Rabbinin rahmet tokatını hissettiriyor.Saat çalmamıştı ama (kendi kapattığı için) Rabbim saati bulunmuş olduğu yüksek yerden düşürülmesini buyurmuştu.Ve bir kez daha sordu kendine “NEDEN?”ama evet...” dedi. “Sen, Allah’ım gerçek ve büyük güç ve kudret sahibisin.”

Unutmayın; Ya Rabbim Dost olmak istiyorsa ve yine unutmayın ki; O’nun dostluğu o kadar güzel ve daimi ki...

Eğer Allah sana bir keder, dokunduracak olursa, onu O’ndan başka açacak yoktur;Ve eğer O, sana bir hayır dilerse o zamanda O’nun lütfunu reddedecek yoktur.O, lütfunu kullarından dilediğine nasip eder. O çok bağışlayan, çok merhamet edendir (Yunus 10)

Vesselam

Seval GÜRBÜZ

 

BİLGİ.... YÜREK....

VE HAL RENGİ

 

Kimi zaman yağmur yağar yüreğime, kimi zaman kar... Kimi zaman güneş açar yüreğimde, kimi zaman batar...Kimi zaman bir şelale gibi çağlar yüreğim, kimi zaman durgun bir akarsu gibi dinginleşir... Kimi zaman canlı ve parlak renklere boyanır yüreğim, kimi zaman gri ve siyaha... Kimi zaman sonbaharın hüznünü, kışın yasını... Kimi zaman da, ilkbaharın umudunu, yazın zaferini yaşar yüreğim... Ama çoğu zaman; ruhumu diyardan diyara gezindiren ilkbahar umudu filizlenir içimde Ben olma, İnsan olma mücadelesini verirken... Tarih boyunca yapılan tanımlar bir yana; Ben; O’nu bildiğim, O’nu tanıdığım; O’nunla sohbet ettiğim ve O’nun istediği halin rengine boyandığım ölçüde Ben’im ve o ölçüde insanınm ve o ölçüde O’na yakınım ve o ölçüde O’nunla dostum...

Günler... birbiri ardına, birbirine benzer şekilde sıralanan günler... sorgulanmayı, düşünmeyi bıraktığınız, “iki günü birbirine denk olan ziyandadır” ikazını unuttuğunuz ve sırf öylesine, tüketmek için yaşadığımız günler... Dışarıda, bizi bizden her gün biraz daha uzaklaştırmak, değerlerimizden olabildiğince koparmak için çalışan bir dünya var. Ve bizler, her gün bu dünyanın çarkında farkında olarak veya olmayarak eziliyoruz. ... Her doğan yeni gün biraz daha uzaklaştırıyor insanı kendine .... insanı benliğine..., insanı gerçek anlamda insan olma haline...

Günden güne yalnızlaştırılmaya çalışıldığımız dünyada; üzerimize gelen sorunları kolayca aşabilmek ve yalnızlık duygusuna kapılmamak için belki ... Belki de; paylaşıldıkça azalan dertlerimizi ve paylaşıldıkça çoğalan sevinçlerimizi paylaşmak için dost kelimesinin içini gerçek anlamda dolduracağına inandığımız birilerini arar dururuz... Dost... Kimdir dost? ve gerçek dostluk nasıl kurulabilir? ve nasıl gerçek dost olunabilir? diye soruyorum kendime.Ve cevaben; dostlukta samimiyet olmalı, yüreğini açabilmelisin tüm içtenlikle dostuna ve dostun da dinlemeli seni can kulağıyla diyorum...Biliyorum ki; insanın bir dostunun olduğunu bilmesi insana huzur veriyor, mutluluk veriyor, güven veriyor... Konuştuğumda beni dinleyecek, sıkıntılı ve huzurlu anlarımda yanımda olacak.Ve her istediğime mukabelede bulunacak olan bir dost... -Biliyorum ki- “vermeyi istemeseydi istemeyi vermezdi.” Yüreğimi tüm çıplaklığıyla açabileceğim, beynimin ve yüreğimin en mahrem yerlerini O’na arz edebileceğim, en zayıf noktalarımın telafisi için yalnız ve yalnız O’ndan yardım dileyeceğim bir dost her halimi gören ve neyi niçin yaptığımı bilen bir dost... Soruyorum sizlere, yüreği iletişim engellerine takılan topluluk;Kim O’nun kadar kerem ve ikramsahibi olabilir?..

O’nunla dostluk kurmanın temeli açık yüreklilikten geçiyor. O’nunla sohbet etmke, her halini yalnızca O’na açmak tüm eksikliklerini ve acziyetini sadece ve sadece O’na ifade etmek ve yalnızca O’ndan yardım dilemek ve tüm isteklerini yalnızca O’ndan istemek O’nunla dostluğun bağlarını kuvvetlendiren unsurlar...O’nunla sohbet etmek, kalbi huzura erdiriyor, insanın içini ferahlatıyor, yürek mutmain oluyor...Ve öyle zamanlar geliyor ki insan artık insanlara sıkıntısını, derdini anlatma ihtiyacı hissetmiyor... Çünkü biliyor ki; Onu en yüce makam her zaman dinliyor... Sağlam bir dostluk için; O’nu bilmeli ve O’nu tanımalıyız... Çünkü insan “sevdiğini bildiği ölçüde severken bilmediğine hep düşman olagelmiştir.” O’nu bildikçe insan görüyor ki yaşanan bütün insani dostluklar O’nunla olan dostluğun gölgesinde kalıyor.

Bir yanımızda yüreğimiz, ruhumuz, zihnimizden oluşan iç dünyamız, bir yanımızda hayatımızı idame ettirmek için yaşadığımız; bizi bizle, yüreğimizle, ruhumuzla, zihnimizle iletişim kurmanızı zorlaştıran dış dünyamız ... ve bu iki dünya arasında denge kurmak o kadar da kolay olmuyor... Hayatımızın parçası haline gelmiş ve bizi topluluklar içinde yalnız bırakan teknoloji ...medya... bizi bizden uzaklaştırmak için adeta üzerimize görsel ve işitsel olarak bilgi yağdırıyor... ve bu bilgi bombardımanı içersinde Dostla iletişim kurmamızı sağlayan yüreğimiz yalnızlaşıyor... zihinimiz sorgulanıyor ve gün geliyor yüreğimiz acınıyor bile... ve tüm benliğimizi katılaşma hastalığı kaplıyor... bu katılaşan hastalığı dış dünyadaki etmenlerin bizi yönlendirmeye başladığı an. ... İşte o an Dostla, dostluk kurma eğiliminde bulunan kişiler için tehlike çanları çalıyor demektir... Bu hasatlıktan kurtulmanın ilacı; ruhu diri tutmaktır... Dost’u yüreğimize koymaktır... Sürekli, her işimizde, O’nunla sohbet etmek; O’na danışmaktır...Ve her işte O’nun istediği halin rengine bürünmektir...

Ve günahlar ... yaşadığımız debdebeli hayatın kirli yüzü olan günahlar... O’nunla dostluk frekansını bozan parazitler ...Ve kalbimize kara leke düşüren eylemler... Ve yüreğimizi katılaştıran, bir başladı mı ardı arkası kesilmeyen O’nunla aramıza giren kara perdeler... Günahlar... Bizi; başı güzel sonu hüsranla biten arkası yarınlara sürükleyen albenili davranışlar... Ama ben biliyorum ki... Evet bilmek... bilmek ama nasıl bilmek?“Bilmek” gerçek anlamda bilmek. Beynimizin en ücra köşesindeki hücrelere, kalbimizin en mahrem yerlerine yön verircesine bilmek ... Evet ben biliyorum ki “Rahmetin gazabını geçti” diyen bir varlıkla dostluk bu... Böyle bir dostlukta gözyaşıyla ıslanmış bir tevbe makbul görmez mi?.. Pişmanlıkla ezilen bir yürek O’na yaklaşmaz mı?..

Hani söyleriz ya hep “Allah her şeye kadirdir.Merhameti en yüce olandır. Her şeyi görür bilir, işitir...” bu ifadenin içini doldurup yaşantılarımıza aktardığımızda; bu ifadeyi gerçek anlamda hayatımıza geçirdiğimizde yani, ruhsal ve beyinsel olarak bu ifadeyi hazmettiğimizde inanıyorum ki eylemlerimiz düzelecektir... Önce Rabbimi bilmek, tanımak, sonra O’nunla sürekli sohbet etmekle mutmain olacak yüreği eğitmek ve O’nun istediği halin rengine boyanmak... İşte, Dost’la dostluk kurmamızı sağlayan dostane davranışlar...

Ve nasıl gerçek dost olunabilir? sorusunu kendimize sorup aldığımız cevap doğrultusunda da yaşamımıza yön verirsek inanıyorum ki dostluğun sırrını yakalamış oluruz... ne yapar insan dostu için ... Onu incitmek istemez ... Onun istediği davranışları yapmaya çalışıp, istemediği davranışlardan uzaklaşır.Ona sevgisini en güzel nasıl ifade edeceğini düşünür ... bunun için kafa yorar, enerjisini harcar. ... Onun haliyle hallenir ... Biz ancakRabbimizin bizden istediği davranışları sergilediğimizde ve istemediklerini yapmadığımızda dostluğumuzun kemal noktasını yakalamaya doğru yol alırız... O’nunla dostluk kurma çabası, bilgiyle başlayan, sohbetle devam eden ve O’nun istediği halin rengine boyanmakla kemal noktasına ulaşan renkli ve anlamlı bir serüven... Rabbimden dilediğim herkesin bu anlamlı serüveni yaşaması...

Hatice Suleha ÖNER

 

DOSTLAR ÖLESİ DE⁄İL!

 

Tüm hayatı boyunca Allah’a yabancı olmuş ve O’nu tanımamış birine sevgisini O’na yöneltmes ve O’nunla dost olması uzak bir kavram olsa gerek. Sevmek için bilmek, tanımak gerekir. Bilmek içinse akıl.Ancak akıl sahipleri şöyle bir geniş çerçeveyle etrafına bakındığında muazzam kurulu düzenin bir sahibi, düzenleyicisi ve yaşatanı olduğuna ve zamanı gelince de kendi tasarrufuyla yarattığı ve alemlere rahmet olarak gönderilen habibi yüzü suyu hürmetine sergilediği ihtişamını bir sayfa misali dürüp kaldıracaktır. Tabi iman edenler içni asıl yaşam orada başlayacaktır.

Sevenin sevgiliye kavuşma vaktidir.Vuslata erildiği gündür.Teşbihte hata olmaz, seven, sevgiliden ümitvar bir şekilde korkar.Ne fark vardır ki? Bir sevgiliye olan bağlılıkla Allah’a olan aşk arasında. Aşk’ın mayası birdir. O’nunla dost olmak için Allah dostlarını dost edinmek gerekir. O’nun rızasını kazanmak üzere kurulu bir hayatta her şeye ve her mahlukata O’nun gözüyle bakar insan.Dünyada en yüce dost ve habibi olarak kendine Hz.Muhammed (s.a.v.)’i muhatap seçmiştir Rab. Bu yüzdendir ki tüm müslümanlarMediney’yi kendilerine menzil seçmiş, yüce habibin şefaatini ummaktır. O yüce dosta götürendir. O’na varmakta bir vesiledir, en sevdiğidir. Yaratılmışların övülmüşü, seçilmişi, örnek teşkil edenidir. Bir insan modelidir.Bir mü’min modelidir.İki cihan sevleri, Dost’un habibidir. Allah’la dostluk kurmak isteyen ona yakaracağı dualarda O’nunla hasbıhal edeceğinde önce hamd eder, sonra salat ederek en sevdiğini duasının öncesine ve sonrasına vesile kılar.Sonra diğer peygamberler, evliyalar ve enbiyalar, alimler gelir sırasıyla.Bunlar ermiş insanlar ve Allah dostlarıdır. Öyle ki ahir zamanda anne babaların kendilerine arkalarından hayır dua edecek evlatları yokken; Allah onlara vefatlarının üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen tanıdık, tanımadık uzak diyarlardan, yakınlardan, erkek, kadın, çoluk, çocuk binlerce kişiyi vesile kılarak hayırla yad edilmelerine ve bu vesileyle de duanın hikmetini bilenlerce hem ettikleri şahsa hem de kendilerine büyük faydalar ihsan edilmesine sebep olmaktadır. Yerler ve gökler duayla ayakta durur.Allahû Teâlâ “duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var” der.Dua kulu Allah’a yakınlaştırır. Kendine Rabbını muhatap alan iki cihanda gerçek serveti yakalamıştır. Gerçek iman sahipleri için, bu dünyanın geçici zevkleri, kadın, mal, mülk, çocuk, servet, iktidar, şan, şöhret boştur.Bunlara tevessül etmez, çünkü bunların gerçek sahibini bilir, gerçek sahibi de vermesini bildiği gibi almasını da bilir.Bu kendi tasarrufundadır.Siz bir şey sahibine zaman bildiremezsiniz, ancak kendi dilediğine dilediği zaman da ve dilediği kadar verir.Bu hayır için de böyle şer için de böyledir.Zaman zaman vurduğu şefkat tokadından akıl sahipleri kendi çıkarımını yapar, yaşamının varoluşunun ve tüm varoluşun gerçek sahibine sitmde bulunmaz, bilir ki o yarattıklarına zulüm etmez ve taşıyamayacağı yükü yüklemez. fiefkat nazarıyla bakar, bizlerin hayır bildikleri şeyler ardında nice şerler ve şer zannettiğimiz nice şeyler ardında ne hayırlar gizlidir. O’nu dost belleyen kahrında hoş, lütfunda hoş olduğunu bilir.

Koca Yunus “Biz gelmedik dava için bizim işimiz sevgi için,

Dost’un evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldik” der.

Yaratanın yerinin yarattıklarının gönüllerinde olduğunu bilir.Bu sebeple ihtimamla davranır, yaratılanı sever yaratandan ötürü. O’nun her gün üzerimize güneşi doğdurup rızıkla rızıklandırdığı gibi tüm mahkukata cömertçe ve şefkat nazarıyla bakmak gerekir...

O’nunla dostluk, yap dediklerini yaparak, yapma dediklerinden kaçarak olur.Yine teşbihte hata olmaz, bir yaratılmış olan bizlerde dahi sevdiğimiz bir arkadaşımızı kırmak istemeyiz.O’nun dostluğunun ebedi olmasını isteriz. Sıcaklığını, güvenini, sevgisini, yardımını, sürekli bir paylaşımı isteriz.Sevdiklerini yapmaya gayret eder, özel günlerini hatırlar, kötü günlerinde yanımızda olmasını isteriz. Neden? Çünkü bütün bunlar bize güç verir, yalnız olmadığımızı hissetmek isteriz, insan sosyal bir varlıktır ve yaşamak için pozitif bir enerjiye ihtiyaç duyar.Biz O’nu kırmaktan imtina ettikçe O’da bize daha bir başka önem verir, yanında sevgimiz ve değerimiz artar.Tüm bunlar ALLAH ile yaşadığımız dostluk için de geçerlidir. O size dost ise herkes dosttur.O sizden uzak ise herkes size uzaktır.Çünkü Allah kullarını kullarının aracılığıyla sever.Vedud ismiyle tecelli etmese dünyada hiç kimse kimseye karşı sevgi besleyemez.

O bir kulu vasıtasıyla seni seveceği zaman nasıl geri çevirebilirsin? Nasıl kapını kilitleyip yüz çevirebilirsin? O ol demeden kainatta nasıl bir nokta bir yere hareket edebilir?Muhammed (s.a.v.) O’nun duasıydı.Muhammed’in duası bizleriz, bununla ne kadar şerefli ne kadar şanslı bir ümmetiz. Seven hiç sevdiğinin duasını, isteğini geri çevirir mi?Elinden geliyorsa yapmaya çalışır, esirgemez değil mi? Hele de saltanat sahibi bir sultan düşünün, hakir zavallı bir dilenciyi kapısından boş çevirir mi?

Bir arkadaş düşünün. Her gün onunlasınız, yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmiyor, günden gün onu daha iyi tanır, onunla geçirdiğiniz zaman süresi arttıkça onun nelerden hoşnut nelerden keyif almadığını ve onu nelerin üzüp kırdığını daha yakından anlarsınız. Bilerek ve kasıtlı olarak ona hoşlanmadığı şeyi yapar mısınız? Yapmazsınız.Onu kaybetmekten korkarsınız, bu ister bir arkadaş ister sevgili olsun.Kılı kırk yarar, özen gösterirsiniz veyahut kendinize yapılmasını istemediğiniz bir davranışı bir başkasına sergilemezsiniz. Allahû Teâlâ yarattığı mahlukat için en iyisini bilir. İman sahiplerinde buna tam bir tevekkül vardır.Onun yapma dediklerinde bir hayır vardır.Çünkü yine uygun görülürse bir sanatkarın ortaya çıkardığı üründe en çok söz sahibi olma hakkı vardır. Bir alıcıya satarken kullanımı hakkında bilgi verir, şöyle yaparsanız zararınıza böyle yaparsınız yararınıza olur der.Eğer malı edinen kişi yok ben kafama göre kendi bildiğim gibi yaparım, adam sende böyle kullansam da olur derse sonra malın satımından sonra mal sahibi buna karışmaz.Kendin ettin kendin buldun demez mi? Sana önceden olabilecekleri kullanma talimatıyla verdim sen neden akıl edip okumadan başına buyruk hareket ediyorsun? Bu dünya başı boş mu ki?Sen kendi kendine hareket edebileceğini düşünüyorsun demez mi? Hem bir dostunuzdan yardım isteyip hem ona sırtınızı dönebilir misiniz? Bu hangi ahlaka? hangi insanlığa yakışır? Hangi bilince uygun düşer? O dost ki bazen başkasının eliyle sizeihsanda bulunur, siz kimden nerden, nasıl geldiğini tahayyül bile edemezsiniz. Örneğin her gün güneş evinize camdan, pencereden yansıyarak gelir. Siz cam kırılsa yine güneşin içeri girdiğini görürsünüz.Sadece pencere burada yansıtıcı görevi taşır, yani bazı insanlar da aracı olur hayır şeylerde. Siz bunun gerçek sahibini göremeyip ondan bilirseniz ağaca dayanma kurur, duvara dayanma çürür sözünü göz ardı etmiş olursunuz.Hakikatlerin ardındaki sır perdesini aralayanlar madde gözünden sıyrılıp mana gözüyle görmey başlamışlar demektir. Dostu çok yakinen tanımaya başladığınızda bazen konuşmaya gerek kalmaz, onun bir nazarından anlarsınız n demek istediğini... Aranızda bir rabıta oluşmuştur... size dıştan bakanlar halinize bir anlam veremezler, oysa siz gönülden gönüle bir bağ kurmuşsunuzdur.Artık her yere onunla gider, onunle gelirsiniz.O her daim aklınızın bir köşesindedir. Bu aşk ilişkilerinde de böyledir.

Bırakın dostuğu sevdiğiniz olur O. Zamandan ve mekandan çalar O’nunla olmak istersiniz. Yalnız O’nun sizi düşünüp sizi anladığını bilirsiniz.Onunla hasbıhal etmek rahatlatır.Onunla geçen bir dakika bir ömre bedeldir.Kimsenin anlam veremediği bir tat alırsınız, haz duyarsınız onunla olmaktan.Yalnız kalp gözü açık olanlar sizi anlayabilirler, ya da aynı yolun aynı taşlarından daha evvel geçenler o merdivenleri daha önce çıkanlar...  Muhabbet şarabından daha evvel içenler. Ebedi dost, öte alemlerin ruhundan üfler size.Bir farklısınızdır artık, dünyevi şeylere meyliniz azalmıştır.O’nu bulmuşsunuzdur ya artık, gerisi ne gam? Mana zenginliğini, kendinle ve çevrenle barışıklığı, iç huzuru bulmuşsundur artık.Ne kadar yakınlaşmak isterseniz O size daha yakınlaşır, siz bir adım atarsınız O, koşarak gelir.Siz bir istersiniz o iki misli verir, siz O’nun dostunu sevindirirsiniz, O sizi sevindirir. Verdiğiniz de eksilmemiş kat be kat kat size geri dönmüştür. Ebedi dost sonsuz derecede adil, lüftu bol, ihsanı geniştir.Çağırdığınızda her an her yerde sizinledir.Gelmemek için ya da ertelemek için türlü bahaneler bulmaz.Bazen ondan bir şey istedim bu dünya için fakat gerçekleşmedi dersin?Oysa O senin sesini daha fazla duymak istemiştir, senin sesini duymak onu mutlu etmiştir, bazen sesini duymak istemediği kişilere hemen verir, onlarda sevinirler, çünkü onların dünyası bu dünya endekslidir. Ancak bazen şükrünü eda etmeyi hatırlamazlar bile. Sürekli isterler, birini aldıkça bir diğerini... daha iyisini... daha fazlasını... dahasını... dahasını... istekleri hiç bitmez. Sende isterken sınırlı olarak isteme yüce dosttan.Çünkü onda sınır yoktur.Ne kadar istersen o kadar fazlası var.Gözünü sonsuz ufka dik.Ondan ahiret aleminde en güzel en yüce makamı iste.Yanına aldığında seni o kat kat makamlardan en güzeline cemalini seyredebileceğin en yakınına alsın. Çünkü O’nun cemalinin görülemeyecek kadar nur olduğunu söylerler.

En büyük makamı istemez misin?fiayet dostunla günden güne ilerleyen artarak çoğalan sıkı bir birliktelik hissediyorsan ve O’nu, O’nun sevdiklerini seviyor ve onların sevgilerini kazanıyorsan neden olmasın? Ve O’ndan ümitvar olup hiç yılmadan usanmadan sürekli bir şekilde O’nu yanına çağırıyor, O çağırdığında gidiyor ve yahut bazı sizin için özel, kutsal mekanlarda huzuruna çıkıyorsan neden olmasın? Biliyorsun O’nunla zaman içerisinde öyle yakın bir ilişki kurdun ki, şah damarından sana daha yakın artık.Yüce ve ebedi dostunuz zengin, cömert, merhametlilerin merhametlisi, şefkat timsali, ancak hep biz isteyip, onu isteklerini arkaya mı attık yoksa? O bizim isteklerimiz yerine getirdiğinde iyi, hoş, ala ama malımızın bekçisi ve nefsimizin kölesi değil ki?Bunu unutmadık mı?Bazen yüzümüz olmadığını bile bile yüce dostun kapısına bir kere tövbemizi bozmuş olsak da gitmedik mi? Bu yol ümitsizlik dergahı değil demedik mi?O’nu kırdığımızda veyahut çok üzdüğümüzde O’na layık bir dost olamayıp, yaratılmışların en üstününü, yerlerde sürünen bir dereceye düşürdüğümüzde sevdiklerini araya koyup, O’nun sevdiği yerlere gidip af dilenmedik mi? Bazen çok çok sinirlenip azametiyle arz’ı titrettiğini, öfkesiyle beldeleri kasıp kavurduğunu, bir emriyle bölgelerin haritadan silinip kavimlerin yok olduğunu müşahede etmedik mi?

Onu sevmeyi ilke edindik, seven insan sevdiğini kızdırır mı? Yüce dostun düşmanını düşman belleyip, şeytan ve uşaklarından uzak durmak gerekmez mi?Belli ki kibirli, hasis, sinsi düşman hiç uyumuyor ve son dakikaya değin de tuzaklarıyla düşman olarak dostlarını saptırmaya çalışacağını apaçık ifade ediyor. Yanına gelenlerin huzur bulduğu gerçek zenginliğe, sağlığa, refaha, mutluluğa, rızka kavuştuğu böylesi bir dostun varken daha başkasına nasıl olur de meyledersin? Bugününe şükredip, şükrünü artırdıkça O’nun da ihsanını artıracağını bile bile nasıl düşünmez ve O’ndan uzak kalmayı seçersin? Oysa her akıl sahibi Ebedi dostun, emanet edilenlerin yanında hiç kaybolmadığı emanet edilenlerin en güzeli olduğunu bilir. Niçin kalbini ve ruhunu O’na teslim etmiyorsun?Biliyorsun ki kalpler ancak O’nu anmakla mutmain olur.Niçin bir kulun kalbine girmiyorsun?Yunus, hepsinden eyice bir gönüle girmektir diyor. Bir gönül kırdıysan o kıldığın namaz değil diyor.O güzeldir ve güzeli sever. Gözlerde, bakışlarda, konuşmanda, yaşayışta, hal ve tavırda, düşüncelerde ve yüreklerde hep güzeli sever.Biz de ondan hiçbir şey değil yalnız O’nun sevgisini istiyoruz. O’nun gözüyle görmek, O’nun diliyle konuşmak istiyoruz. O’nun rızasını kazanmak istiyoruz.O’nunla hayatlarınıza anlam kazandırmak istiyoruz. Onunla sırdaş, yoldaş olmak istiyoruz, istiyoruz ki tek sığınağımız dayanağımız olsun.Kalbimiz sırf onun olsun.Huyumuz onun huyu, ahlakımız O’nun ahlakı olsun.Kalbimizi sevgiye, aşka satalım. Çünkü varlığı sevmek O’nu sevmektir... çünkü O her tür sevginin sığacağı kocaman bir yürek vrmiştir insanoğluna. Yine koca Yunus bunun farkına varanlardan... Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun diyor. Böyle bir dostu tanıyabilme şerefine kısa ömürde nail olmuş olanlara,O’nu daha fazlasıyla tanıştıranlara da helal olsun ve Allah muhabbetlerini artırsın.Ölürse hayvan (ten) ölür, canlar (dostlar) ölesi değil...

Havva DEMİRBACAK

 

ALLAH KORKUSU

 

Ey iman edenler, Allah’tan korkun.Herkes, yarın için önden ne göndermiş olduğuna baksın.Allah’tan korkun.Çünkü Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır. (Hasr 18).

Rivayet edildiğine göre bir ara Hz.Davud (a.s.) mescidinde oturmuş Zebur okuyordu.O arada, yerde kızıl bir kurt gördü ve kendi kendine içinden şöyle söylendi:

– Allah, bu kurtu yaratmakla ne murad etmiş ola ki!..

Hz.Davud (a.s.)’ın bu küçümsemesi üzerine Allah, kudretiyle kurtu konuşturdu.fiöyle dedi:

– Ey Allah’ın Peygamberi!Allah bana öyle bir ilham verdi ki, gündüzleri her gün bin defa, ‘Allah’ı tesbih ve tenzih ederim, her türlü övgü O’na mahsustur. Kainatta tek tasarruf sahibi O’dur. O, yücelerin yücesidir!’ derim. Geceleri de, her gün bin defa, ‘Allah’ım Peygamberlerin güneşi Hz.Muhammed (s.a.v.)’e ve O’na tabi olanlara selamet ver!’ derim.De bakalım, ya sen neler söylersin ki senden istifade edeyim!

Bu sözler üzerine Hz. Davud (a.s.), içinden kurtu hakir gördüğüne pişman oldu.Allah’tan korktu.Hatasından döndü ve tevekkül etti...

İmam Ebulleys der ki:

– Yedinci kat Gök’te, Allah kendilerini yaratalıberi secde eden öyle melekler vardır ki; Allah korkusundan damarları titrer.Kıyamet günü olunca başlarını secdeden kaldırarak şöyle derler:

– Ey Rabbimiz, seni tenzih ederiz.Kulluk vazifemizi hakkıyla yapamadık...

Allah’ın şu ayeti bu gerçeğe işaret eder:

“Kendilerine her surette hakim olanRablerinden korkarak, ne emrolunulursa onu yaparlar” (Nahl 50).

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de buyurur ki:

– Allah korkusundan kişinin vücudu ürperdiği zaman -ağaçtan yaprakların dökülmesi gibi- günahları dökülür.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle dua ederdi:

– Allah’ım, bana, ölmeden önce senin korkundan ağlayan iki göz ver!

Günahıma ağlamaz mı gözlerim

Bilmem, gitti elimden ömrüm...

Gene Peygamber Efendimiz (s.a.v.)den nakledilen bir haber şu şekildedir:

– Hiçbir imanlı kişi yoktur ki; sırf Allah korkusu sebebiyle gözünden sinek başı kadar yaş çıksın ve bu yaş sıcak yanağını ıslasın da o kimseye cehennem ateşi değsin!

ZEHEHÜR-RİYAZ’da şöyle bir haber vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)den nakledilir:

– Cennetlik kişiler cennete girdikleri zaman melekler onları çeşit çeşit yemekler, rengarenk meyveler, güzel oturaklar ve yataklar, hülasa akla gelebilecek her türlü nimetlerle karşılarlar.Bununla beraber, bu cennetlik kişilerin halinde bir durgunluk, yüzlerinde bir hayret emaresi hissedilir.Bunun üzerine Alah buyurur ki:

–Ey kullarım bu durgunluk ve hayret niye? Burası böyle şey yeri mi ki?Cennetlik kullar derler ki:

– Bize bir vaad vardı. Onun vakti geldi!

Allah (c.c.) meleklere emreder:

– Yüzlerden perdeleri kaldırın!

Fakat melekler derler ki:

– Ey Rabbimiz, onlar senin cemalini nasıl görebilirler! Onlar dünyada sana isyan etmişlerdi.

Allah buyurur:

– Kaldırın perdeleri! Onlar dünyada benim gösterdiğim ahlak esaslarına uydular, secdeler ettiler, bana kavuşmak arzusu ile gözyaşı döktüler.

Bunun üzerine pardeler kaldırılır. Cennetlik kişiler Cemal-i İlahi’yi görünce secdeye kapanırlar.

Allah buyurur ki:

– Ey kullarım!Başınızı secdeden kaldırın!Burası ibadet yeri değil, izzet-ü ikram yeridir.

Sonra, keyfiyetsiz olarak onlara tecelli eder ve sevince gark olmaları için:

– Selam size ey kullarım; Ben sizden razıyım.Siz de benden razı mısınız? der.

Onlar da:

– Ey Rabbimiz, biz senden niye razı olmayalım ki...Sen bize, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hatırına gelmeyen nimetler verdin! derler.

İşte Allah’ın şu iki ayeti bu gerçeğe delalet eder:

“Onların Rableri yanında mükafatları, altlarında ırmaklar akan ADN CENNETLERİ’dir. Hepsi de orada ebedi, devamlı kalacaklardır.Allan bunlardan razı olmuştur.Bunlar da Allah’tan razı olmuşlardır.İşte bu mutluluk Rabbinden korkanlara mahsustur. (Beyyine 8).

“Bu da çok merhametli Rablerinden bir selamdır. (Yasin 58).

Fazlı fiAHİN

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULABİLİR

 

Allah (c.c.), insanları ruhlar aleminde yaratırken, insana şekil verirken melekler:

“Ya Rab!, dünyada günah işleyecek kul mu yaratıyorsun?” diye Allahû Teâlâ’ya ifadelerini sunmuşlardı.Allahû Teâlâ’da:

“Ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim” demişti.

İnsan hiç şüphesiz ki en mükemmel varlıktır.Allah (c.c.) buyuruyor:

“Biz insanı en güzel biçimde yarıttık”(Tin 4).

O halde insan, eşref-i mahluk (yaratılmışların en şereflisi) olarak Allah ile arasındaki perdeleri kaldırıp,Allah’ın en samimi dostları arasında yer almalıdır.

Bu nasıl olmalıdır diyorsanız, ben kendimce fakirhane düşüncelerimi sunayım;

“Yeryüzünde Allah’ın en samimi dostları, elbette onun evliya ve veli kullarıdır.Bu manada, onların nasıl bu mertebeye eriştiklerini öğrenmek lazım.Onlar, takvada, yarışanlardır.Nitekim ayet-i celile’de şöyle buyurulmaktadır:

“Onlar Allah katında derece derecedirler.”

Biz takva’nın büyük derecelerini keşfedebilirsek elbette Allah bize bu manada yardım eder.

Çünkü Allah ziyadesiyle yardım edendir. Kul Allah’a yürüyerek gelirse, Allah ona koşarak gelir.Lütuf ve kereminden nasipler dağıtır.Yerde ve semadaki melekler o kimseye imrenir, dua ederler.Sonuç ise; takva’nın yolunu tutmak, kendimizi ve nefsimizi terbiye altına almak...”

Mustafa GÜL

 

ALLAH İLE DOSTLUK NASIL

KURULUR

 

Her oyunun bir kuralı her işin bir yolu yordamı vardır.Her oyunun kurallarını oyunun kurucusu koyar.Her hükmü hakim olan koyar.“Konumuz Allah ile dostluk nasıl kurulur?” olunca hükmü Allah’a bırakmamak ne mümkün? fiüphesiz hüküm yalnız Allah’a mahsustur.İnsanlar ancak Allah’ın bildirdiği kadarını bilebilir. Bildikleri kadarıyla hükmedebilir. Bizler Allah’la dostluk nasıl kurulacağını yine Allah’tan öğrenebiliriz.

1. “Allah inananların dostudur.” (2/257)

Allah’la dostluğun ilk şartı ona iman etmektir.O’nun varlığına, birliğine ve yaratıcılığına iman etmektir.O’nun Rab olduğunun idrakine varmaktır.Bütün güzellikler Allah’a iman üzerine bina edilebilir. Allah’a iman olmayan ameller asla salih olamazlar.Çünkü Allah için değil şahsi menfaat gözeterek yapılan amellerdir.İnsanların menfaatlerini istemeleri fıtratta olan bir duygudur.

“İnsanlara kadınlar, evlatlar, yığın yığın altınlar gümüşler, salmanlar (binekler) büyük ve küçük baş hayvanlar, ekinler süslü (güzel) gösterilmiştir.Bunlar dünya hayatının metalarıdır (geçimlikleridir) (3/14)

İnsanlara süslenip hoş görünen cümlesinden anlaşılıyor ki bu gibi şeylerin süslü ve hoş görünmesi insanoğlunun fıtrat ve yaradılış icabıdır.İnsanoğlunun bu arzuları, onun aslını teşkil eden hususiyetlerden bir parçadır. Aslında birtakım ihtiyaçların karşılanması için beşer hayatında bu mevcudiyetler şarttır.

“.... Oysa varılacak güzel yer Allah’ın katındadır.... Takva sahipleri için Rableri katında altından ırmaklar akan içlerinde sürekli kalacakları cennetler, temiz eşler ve Allah’tan hoşnutluk vardır (3/14, 15)

İşte bu ayeti kerimede fıtratın ikinci cephesinin Allah’ın rızasını kazanarak ahretle ilgili yüceliklere ulaşmak olduğunu anlıyoruz. Mümin haddi aşmadan dünya metasından faydalanarak, kendisini altından ırmaklar akan cennete ulaştıracak ufuklara doğru yükselir.Ayetin sonunda cennetten de öte güzellikten söz ediyor ki, o da Allah’tan hoşnutluktur.Mümin için dünya metası Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için elimizdeki sermayedir. Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amaç, dünya metası ise sadece bir araçtır. Amaca ulaşmak için elbette araç ve gereçlere ihtiyacımız vardır.Her ikisi birbirini tamamlayıcıdır. Ayette dikkatleri üzerine çeken konu; amaç ve araca hak ettiği değeri vermektir.Aracı kullanarak amaca ulaşmaz, aracı amaç edinirsek; asıl olanı, amacımızı harcarız.

İnsanı yaratılışı gereği menfaatini gözetler demiştik.Ancak gayr-i Müslim (3/14 gib) sadece dünya metasını elde etmek için menfaatini düşünürken; mümin (3/14, 15 gibi) cenneti ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı da düşünür.Bundan dolayı müminin hakka inanarak güzel hasletlerde bulunması salih amel olurken, hakka iman olmadan yapılan güzel hasletler salih emel olurken, hakka iman olmadan yapılan güzel hasletler salih emel olmaz.

2. “Allah takva sahiplerinin (muttakilerin, korunanların) dostudur (45/19).

Takva; korunmak kendine zararlı ve eziyet veren şeylerden sakınma demektir.

Takva bir sığınağa sığınmak, her türlü tehlikeden korunmak için bir elbise giymek anlamına geldiği gibi, bu sığınak ve elbiseyi korumak, onun üzerine titremek ve dıştan gelebilecek her türlü tehlikeler karşısında uyanık bulunma anlamına da gelir.

Hükümdar halkını, çıkardığı kanunlarla, ülkesinin sınırlarını askerlerle, surlarla vs. korur.Anne çocuğunun yanından ayrılmayarak onu korur. Kainatın hükmünü elinde bulunduran Allah ise helal ve haramlarla kullarını koruması altına alır. Helal ve haramlar müminin hareket alanını belirler. İnsana zarar verecek notaya geldiğinde; sınır koyar ve oraya bir set çeker. Kişi Allah’ın koyduğu sınırı tanımaz, aşarsa kendisine gelebilecek bütün zararlara açık olur. Kabuğu soyulmuş bir meyve gibi çürümeye, kokuşmaya yüz tutar. Derinin vücudu koruması gibidir helal ve haramlar. Derisiz bir vücut nasıl dışarıdan gelebilecek her türlü mikroba açıktır; helal ve haram sınırını tanımayan kişide şeytandan ve şeytana kul olmuş insanlardan gelecek her türlü zarara açıktır. Zira şeytanın hiçbir yaptırıcı gücü yoktur. O ancak helal ve haram sınırı ile korunmayanlara zarar verebilir.Çelikten bir zırh gibidir helal ve haramlar. Onunla korunanlar zırhını giyinmiş kılıcını kuşanmış gibi kendini güvencede hisseder.

Ancak Allah’a iman edenler; Allah’ın koyduğu helal ve haram sınırına uyabilirler.fiu da bir gerçektir ki her Allah’a iman eden, Allah’ın koyduğu sınırlara uymaz.Dolayısıyla her Allah’a iman eden Allah’ın koruması altına girmez.Bununla beraber Allah’ın koruması, yani rahmet kapısı bütün insanlara açıktır. Tüm insanlığı sinesinde barındıracak kadar büyük bir sığınaktır.Ve bu sığınağa girmek ya da girmemek kişinin hür iradesine sunulmuştur.Allah’a iman edip, hür iradesiyle O’na teslim olan,O’nun koruması altına gireni Allah dost edinir.Bu dostluk dünya ve ahreti kapsayan bir dostluktur.Allah dostlarının yar ve yardımcısıdır.

 

“Eğer o memleketlerin halkı iman etmiş ve bize karşı gelmekten sakınmış (takva sahibi) olsalardı, onlara gökten ve yerden bereketler yağdırırdık.Fakat onlar (hakkı) inkar ettiler, bizde onlara, yapıp kazandıklarının karşılığını (cezasını) verdik (7/96).

Evet; Allah dostlarının yardımcısıdır. Bu yardım ki insanlardan gelen yardıma iyiliğe hiç benzemez. Bu yardım ki gökten ve yerden, ardı ardına (yağmur gibi) gelen bir yardımdır... Çünkü yerde ve gökte ne varsa, hepsi hakkı haykırıyor. “Haydi kurtuluşa!” diye haykıran ezan sesleri gibi. Canlı-cansız bütün yaratılanlar sanki bize Allah’ın hoşnutluğuna ulaştıran birer merdiven basamağı... “Bütün yaratılanlar” derken uzun uzun düşündüm.Müslüman olarak yaşamamam engel olan bana zarar veren her bir şeyi ya da kişiyi de Allah yarattı... ancak bunlar imtihanım gereğidir. Sınavdaki zorlu sorulardır.Bu zor sorulara Allah’ın istediği gibi cevap vermek; Allah’ın hoşnutluğunu kazandırır.

“Müminin hali taaccübe şayandır.Zira başına iyi bir şey gelse şükrederek ecir alır; kötü bir şey gelse sabredecek ecir alır.Bu hal yalnız mümine özgüdür.”

Hadisi şerifte olduğu gibi, mümin için bereketli olmayan hiçbir şey söz konusu değildir. N.F. Kısakürek’te:

“Ey düşmanım sen benim

İfadem ve hızımsın

Gündüz geceye muhtaç

Bana da sen lazımsın.”

sözleriyle sanırım aynı gerçeği ifade ediyor.

fiüphesiz Allah’tan sadece hayır gelir.Hz.İbrahim (a.s.)’ın ateş çukuruna atılırken gelen yardım gibi... Hz. Musa (a.s.)’ın Firavundan kaçarken yolunun açılması gibi...Hz.Muhammed’e Bedir’de yapılan yardım gibi... bu örnekleri sıralamakla bitiremeyiz.

İnanıyorum ki; Allah’tan gelecek dostluk ve yardım, müminin takvasıyla doğru orantılıdır. Takvamızı, dolayısıyla Allah ile dostluğumuzu kuvvetlendirmek içinKur’an-ı Kerim’e sıkı sıkı bağlanmalıyız. Çünkü Kur’an-ı Kerim başlı başına koruyucu ve korunanları müjdeleyici özelliği sahiptir.Ayrıca takva sahibi olmayanların dünya ahret durumunu açıkça sergileyerek müminleri uyarır.

İnsanlarla dostluğumuz, dostlarımızın sayısının artması bizleri ne çok mutlu eder. Dahası dostlarımız kişilik sahibi güçlü insanlar ise bu bize mutluluktan öte güç verir. Dostumuzun alemleri yaratan Allah olması ise tarifi imkansız bir güzellikter. O’nun korunması altına girip O’na teslim olmak... her şeyin en doğrusunu bilen Yüce Allah4ın gösterdiği yolda yürümek, tarifi imkansız bir güvencedir.

Gayr-i Müslimler için dünya olanca genişliğine rağmen daracıktır.İnsanların olanca kalabalıklarına rağmen, onlar yapayalnızdır.Polisle, askerle her ne kadar korumalar edinseler de asla kendilerini güvencede hissetmezler, değillerdir de... Alemlerin yaratıcısıyla dostlaşma, kesinlikle başka dostluklara benzemez. Bizler rahmet kapısını açan, helal ve haram sınırlarıyla koruyan, lütfedip dost edinen Allah’tan nasıl hoşnut olunmaz?.. Yarattıktan sonra bizi dünyada yapayalnız bırakmayan, kitapla ve peygamberle destekleyen, gösterdiği dost doğru yolda giderken, sendeledikçe bize güç veren, hata yaptıkça bizi bağışlayan Allah’tan nasıl razı olunmaz?..

Elbette ki hamd yalnız Alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Kur’an-ı Kerim bu ayetle hamda Allah’ın layık olduğu ayetiyle başlayor.Yan Kur’an-ı Kerim Allah’a dostluğa davet ile başlıyor.Ve hemen arkasından davetin sahibinin özelliklerini anlatıyor.Yalnız O’na hamd edeceğimiz Allah; sadece bize değil alemlere Rab’lık ediyor. Kur’an-ı Kerim’de bize doğruyla yanlışı, hakla batılı öğreten, rotamızı belirleyen Allah; aslında bütün yarattıklarına bunu yapıyor. O Allah ki; Rahman sıfatıyla dünyada kendisine teslim olan kuluna da diğer insanlara da nimet veriyor. O Allah ki; ahirette yalnız kendisine teslim olanları nimetlendiriyor. O Allah ki; kıyamet gününün ve hesap gününün tek sahibidir. Sizin hamd edeceğiniz Allah işte budur.Hamd delile dayalı haklı bir ümidin neşesidir. Hamd; verdi verecek gibi geçmişle gelecek arasında gelme, bir şevk durumudur. Hamd etmek Allah ile dostluğun nişanesidir. Hamd geçmişin geleceğin ve o anın idrakinde olmaktır.Hamd kulun sahip olduğu, Allah’tan gelen nimetlerden ziyade, nimetlerin niteliğinden Allah’ın yüceliğini idrak etmektir. İşte Allah’la dostlaşmanın doruk noktası budur. İnanıyorum ki dostluğun bu doruk noktası müminin miracıdır. Miraca çıkan her mümin gücünü Allah’tan alır. Hz.Muhammed’in yirmi üç yıl gibi çok kısa bir sürede onca büyük işler başarması bundan dolayıdır. ORabbiyle barışıktı... O Rabbinden razıydı.... O Rabbinin gönderdiği her ayeti yaşadı ve insanların yaşamaları için tebliğde bulundu. ORabbiyle dostlaştı da Allah’ın kelimeleri ile takdir edildi...

Allah ile dostluk kulun dünyada bütün zorlukların üstesinden gelmesini temin ederken, ahirette cennet nimetlerinin sevincinden daha büyük bir sevinç veriyor.

“(müminlerin cennette)...... Dualarının sonunda geçerken hamd alemlerin Rabbi olanAllah’a olsundur.” (10/10) ayeti bu gerçeği teyit ediyor.

Allah ile dost olmak,“o balıklar ki, derya içinde deryayı bilmezler.”Cinsinden olmamaktır.Nimetin kıymetini bilip nimetlendireni görmektir.Onun hakkını, şanını ve büyüklüğünü bütün zevki ile duymaktır.

Allah ile dost olan, yani barışık olan, kendisiyle de çevresiyle de barışık olur. İşte bu Müslüman’ın durumudur. Allah’la dost olmak Müslüman olmaktır. “elhamdülillah Müslümanım sözünü her nefeste hissetmektir.İşte o zaman alınan her nefes coşkuyla, şevkle alınan nefestir.

 

Ey insanlık elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin; bu şekilde soluyan bir insanda stres olur mu? Stres çağın hastalığı deniyor...Korkarım çağın hastalığı stres değil “İslamsızlık”tır... Stres Allah’ın ayetlerine sırt dönmekten oluşan Allah’a küskünlüktür.Allah’ta razı olmamaktır.fiu iyi bilinmelidir ki Allah ile kavgalı olan kendisiyle ve çevresiyle de kavgalıdır. Yani gayr-i müslimdir.Gayr-i Müslim olmaktan da, stresten kurtulmanın da tek yolu Allah’a tövbe edip, kurban keserek O’na yaklaşmaktır.

Rabbim biz sana iman ettik... dost doğru yolunda giderken, yoldan çıkmaktan, yavaşlamaktan, sendelemekten sana sığınırız. Sen bizim Mevlamızsın bizi koru, bizi bağışla, bizi seninle dost olan kullarının yanına kat...

Seval SARIO⁄LU

 

İÇİNDEKİLER

 

Ahmet Nureddin Çelik              637

Ahmet Mail                668

Ali Akdemir                    644

Ali Öksüz             273

Aliye Duran             221

Aslıhan Akbayrak                   548

Aslıhan Bayar              207

Asuman Özdemir                    382

Ayfer Karcı              249

Aysel Genç              564

Aysel Işık                 245

Ayşe Ekeman                    552-555

Ayşe Eriş                684

Ayşe Gülbahar                   209

AyşenurÖztürk                   646

Bilal Akverdi                   443

Bilal Aydın             254

Birsel Derin              387

Büşra Toruk             301

Cemile Doğu              328

Cumali Seymen                    697

Çağlar Oğuz              362

Dilek Delikaya                   199

Dilek Işık                 371

Emine Malkoç                      321

Emine Sevim             577

Emre Erol                695

Fadime Keleş              663

Faruk Arıkan            350

Fatma Alisarlı                      597

Fatma Kılıç               558

Fatma Yandak                    323

Fazlı fiahin              718

Ferdi Olur               223

Ferhat Hamidi                      409-414

Filiz Başkut            351

Filiz Kablan            649

Gökhan Arslan            229

Gönül Öztemiz                     651

Gülendam Bozkurt                     702

Gülşen Altundal                    392

Gülşen Gazel              279

Güven Demir             671

Hafsa Mete               385

Halim Mavi               344

Halise Can                531

Halise Ekemen                    569

Hatice Keser              364

Hatice Kılıç               267

Hatice Süleha Öner               707

Hatice Yıldız             692

Havva Demirbacak             711

Hüseyin Akın            611

Işıl Yandak                    543

İlker Ünal               390-607

İsmail Selvitopu                  657

Kadriye Gülöz             271-378     

Kübra Aksu              546

Leyla Erdal              399

Mehmet Alpturan                   537

Mehmet Arıkan            350

Mehmet Anılır            305

Melih Aksoy            308

Mehmet Er                 634

M. Ertuğrul Zevkliler                   379

Mesut Çakıroğlu                  419

Muhammed İsmailoğlu                  679

Murat Patak              534

Musab Gürler            407

Mutlu Tüfekçioğlu               491

Mustafa Divancı                     293

Mustafa Gül              721

Mustafa Hüdaverdi Uğur               394

Mustafa İslamoğlu                  361

M. Sıddık Sarıboğa                   582

Mücahid Kocabaş                   682

Müşerref Ayaz               690

Nazende Arıkan            350

Necla Türkoğlu                   261

Neslihan Topaloğlu                  507

Nesligül Topaloğlu                  593

Neşe Mutlu             218

Nihal Gürbüz                      659

Nimet Kocaaslan                  212

Nimet Köroğlu                    375

Nuray Noyan            426

Nurdan Balkıran                    432

Nurhan Kartal             579

Pınar Cafri               311

Rahmi Dayan             226

Recep Yatkın            313

Sadrettin Alp             481

Sariye Öztürk            315

Selda Pektaş            325

Semiha Gümüş                      330

Serdal Kaygusuz                   673

Seval Gürbüz                      704

Songül Alınteri                     300

Songül Karaaslan                   264

Sultan Alınteri                     296

Suzan Üstündağ                   357

fiahabettin Gültekin                    402

fierife Özdemir                    567

fierife Söyük            369

fiule Bağcı              294

Tayfun Üstünkaya                 231

Temel Kılıç               217

Tuba Sağlam                      675

Tülay Baran             396

Tülay Zişan Tarhan            632

Ümit Süleyman Turan             476

Ümmühan Önal               205

Vahdettin Edebali                      511

Yakup Can                285

Yasemin Zor              317

Zahide Kayar             251

Zeynep Özlem Sevim             625-629

Zeynep Üçgül             288


 

ÖNSÖZ

 

Dostluğun en güzeli, en anlamlısı ve insan çıkarına en uygun olanı... O’na dost olmaya çalışmak ve büyük şeref...

‘Her bilenin üstünde bir bilen vardır’ ilkesinden yola çıkarak; Allah ile dostluk nasıl kurulabilir?’ isimli bir kompozisyon yarışmayı düzenlemeye karar verdim.

Katılımcıların yazılarının tamamını kitabımın 2. bölümüne, adlarını da kapağa alacağımı, vakit gazetesine okuyuculara duyurdum. Allaha hamd olsun, umduğumdan daha fazla katılım oldu...

Türkiye’nin dört bucağında mektuplar ve meil’ler geldi... Gelen yazıların tamamını okuyup Akideye ters düşen cümleleri çıkardım.

Gelen yazılarda ortak cümle;

‘Amacımız yarışmada dereceye girip adımızın kapağa alınması değil. Sadece çorbada bir nebze tuzumuz olsun.Belki yazımızla bir takım insanlara faydamız dokunur.’ idi.

İnşallah bu çalışmalar Gerçek Dost’un beğenisini kazanır da dostluğuna adaylığımızı kabul eder...

Tüm okuyucular huzurunda katılımcılara teşekkürlerimi sunuyorum ve sizleri önce benim sonra da diğer okuyucuların yazılarıyla başbaşa bırakıyorum.

İlk üçe girenler:

1. Filiz BAfiKUT          

2. Semiha GÜMÜfi

3.    Zeynep ÖZLEM SEVİM