Kulliyatlar - 30. Sayfa - Ekonomibanka
I. Geri Kalmış Toplumların Kalkınmasında İktisadi Problemler
"Yeryüzünü sizin için kullanılır hâle getiren odur, yollarında yürüyün ve
rızkından yeyin, dönüş yalnız O'nadır."
Kur'ân-ı Kerîm
Bu geceki konferansımızın mevzûu, kalkınmakta olan veya geri kalmış ülkelerin
problemleri etrafında dönüp dolaşacaktır. Gerçi bu, üzerinde çok konuşulmuş bir
mevzûdur. Çünkü bütün geri kalmış ülkelerde ıslâhatçı, idareci ve sorumluların
seslerinin kalkınma sloganları çınlattığını görüyoruz. Bilhâssa uzun bir müddet,
bu ülkelerin milletleri üzerinde çöreklenen sömürgecilikten kurtulma
hareketlerinden sonra, bu sesleniş ve dâvetlerin hedefi: " Sanâyîleşmek ve maddî
refah kervanına katılmak, devamlı ve dinamik ilerleme fitilini ateşlemek,
iktisadî gelişmenin serî arabasını harekete geçirmektir." Bir yandan bu böyle
iken öte yandan bilhâssa son yirmi yıl içinde, iktisatçıların ve diğerlerinin bu
mevzûdaki yazı ve kitaplarının büyük bir yekûne ulaştığını görüyoruz; öyle ki bu
problemler etrafındaki yazılara artık önem verilmez oldu; çünkü bunlar -
öncekilere- yeni bir şey eklemiyor. Bilhâssa kalkınmakta olan ülkelerin
problemleriyle meşgul milletlerarası ve yerli birçok müessese vücûda
getirildikten sonra, geri kalmışlıktan söz etmek de alışılmış bir durum hâline
geldi.
Bütün bunlara rağmen; iktisadî problemlerden ve Avrupa iktisadî kalkınma
seviyesine ulaşmak için yapılması gereken seri sıçramaların engellerinden
kurtulma yolu hâlâ aydınlanmış değildir. Âlimler ve mütehassısların
gösterdikleri, parçacı tedâvî çârelerinin çokluğu, ufkumuzu biraz daha
karartıyor. Bugünün dünyasında yer alan kalkınmaktaki ülkelerde gördüğümüz
durumlar, ufkumuzdaki karanlığı, bu durumların tahlilindeki güçlüğü daha da
katmerleştiyor. Bundan daha güç olanı da onları tadîl etmek veya değiştirmektir.
Finansman, yeterli sermâye, yatırım imkânları, iktisâdî ve mâlî siyâset ile para
siyâseti gibi iktisatçıların aydınlattığı ve üzerinde söz edilmesi mutâd hâle
gelmiş problemleri tekrarlamaktan mümkün olduğu kadar uzak duracağım. Bize göre
iktisâdî problemlerin sebeplerini, gördüğümüz ve geri kalmış toplumlar arasında
uzun, amelî ve güç tecrübelerden sonra inandığımız şekliyle açıklamaya
çalışacağım. Bugün huzurunuza getireceğim düşünce ve görüşler, ilimde ihtisasa
bağlı bazı zevâta göre; iktisad sâhasından uzak telâkki edilebilir. Fakat ben de
Sawyer'e katılarak derim ki: İktisad ilminin çerçevesi dışında görülen bu sâha
ve mevzûlara, her an artan yoğunluk ve titizlik ile önem verip yönelmedikçe,
iktisâdî kalkınmaya mahsus zorlu problemlerin halline hiçbir halde muvaffak
olamayız 1
Son asırlarda dünyamız, iktisâdî ve teknolojik gelişmede büyük mesafeler
katetmiş, bu da maddî hayatın seviyesini yükseltmiştir. Ancak teknolojik ve
iktisadî gelişme ve buna bağlı bulunan dinamik sosyal gelişmenin tesiri, daha
ziyâde orta ve kuzey-batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da görülmektedir. Yâni bu
gelişmenin maddî netice ve semeresi, Japonya ve Rusya istisna edilirse dünya
nüfusunun %16 sını teşkil eden bu milletlerin tekelinde kalmıştır. Buna mukâbil
diğer bölgelerde, potansiyel üretim vâsıtalarının devamlı ve muntazam artışı ile
faâl üretim gücünün azlığı arasında açık bir çelişki göze çarpmaktadır.
Kalkınmakta olan ülkeleri, tarih, coğrafya ve millet esaslarına göre
sınırlandırmanın kolay olmadığını zikretmeliyiz. İleri ülkeler yeryüzünün
çeşitli bölgelerine yayılmıştır; buralarda farklı milletler oturmakta ve çeşitli
medeniyetlerin karışımını temsil etmektedirler. Bunlar arasında Çinliler,
Hindliler ve Araplar gibi bazıları eski medeniyetlere dayanıyorlar. Bazıları
sömürge tesiri altında bulunuyorlar. Aralarında bölge ve coğrafî özellikler,
nüfus yoğunluğu, tabiî zenginlikler bakımından farklar mevcût; ancak bize göre
bunların birleştiği dört nokta vardır:
1. Aralarında farklılık bulunmakla beraber iktisadî, içtimaî ve teknolojik
sâhalardaki kalkınma seviyelerinin düşüklüğü ve zayıflığı.
2. Tıbbın ve tedâvî imkânlarının gelişmesi sebebiyle doğum nisbeti yüksek
seviyede dururken, ölüm nisbetinin düşmesi neticesinde, sınaî kalkınmasını
yapmış ülkelere nisbetle bu ülkelerde nüfus artışının daha fazla olması.
3. Bütün bu ülkelerde, kalkınmış ülkelere karşı çelişik durum ve tutumların
hâkim olması. Bir taraftan muayyen ölçüde iktisâdî, siyasî ve fikrî bağlılık,
başkasına güven ve taklit ihtiyacı, diğer taraftan karşı oluş, hürriyet ve
bağımsızlık eğilimi..
4. Bu cemiyetlerin, "yaygın ve hâkim bir statik durumdan dinamik bir sosyal
duruma geçiş aşamasında bulunmalarının" mümeyyiz vasıfları olması. Bu değişme
merhalesinin husûsîyeti de çelişme, çekişme ve çarpışmalarla dolu olan
dengesizliktir.
Bu dört noktadan ve bu dört çerçeve içinde - aralarında büyük farklar
bulunmasına rağmen- kalkınmakta olan ülkeleri, başkalarından farklı bir birlik
içinde ele alabiliriz.
Kalkınmanın tabiî problemlerine geçmeden önce, bu devletlerin geri kalmışlığının
ortak manzarasını teşkil eden birkaç noktaya daha temas edebiliriz:
1. Üretim seviyesinin düşüklüğü ve buna bağlı olarak ferd başına düşen milli
gelirin azlığı. 1969 yılında, yıllık millî gelirden ferd başına düşen payın,
Amerika Birleşik Devletlerinde; meselâ Mısır, Pakistan, Burma ve Hindistan gibi
ülkelerdeki ferd başına ortalama millî gelirin 25 katı olduğunu görüyoruz.
2. Sağlık şartlarının düzelmesi, bulaşıcı hastalıklara karşı müessir savaş
sâhalarındaki ilmî gelişme sebebiyle, nüfusun artışı ile mukâyese edildiği
zaman, millî gelirdeki artışın düşük olması. Millî gelirdeki artışın büyük bir
kısmını, sayısı artan nüfusun yiyerek tüketmesi, bu artışın tesirini büyük
ölçüde azaltmaktadır.
3. Nüfusun çoğunun en basit üretim âlet ve vâsıtalarını kullanarak ilkel üretim
ile yâni zirâat, hayvancılık, orman ve balıkçılık ile veya ham ihraç
maddeleriyle meşgul olmaları.
4. Mûtad olarak mülkiyet yapısının, iktisadî bakımdan faydalı olmayan
şekillerden - birbirine zıt - ikisini ihtivâ etmesi:
a) Sermaye, sevk ve idare gibi imkânlar çerçevesinde en yüksek verimin
gerçekleşmesi mümkün olmayacak ölçüde büyük topraklar ve buna ilâve olarak büyük
toprak sahiplerinin, modern ziraî vâsıtalar karşısındaki menfî tutumları; bu
aynı zamanda zirâat sektöründe çalışan işçilerin üretime katkılarının artmasına
da mâni olmaktadır.
b) Toprak sahibinin aile geçimine kâfi gelecek veya bunu zorla karşılayacak
ölçüde küçük topraklar.
Büyük mülk topraklarda tam olarak işletilemeyen toprak parçalarına rastlarken,
küçük toprakların istihsal için lüzumundan fazla zorlandığına şâhid oluyoruz.
Bunların her ikisi de toprağın veriminin devamlı eksilmesine sebep oluyor.
5. Bunun tabiî neticesi olarak toprağın veriminin düşük olması. Meselâ İkinci
Dünya Savaşı'ndan sonraki devrede Amerika'da ferd başına ortalama verim 2,5 ton,
Avrupa'da bir ton olurken, Latin Amerika'da 0,58, Asya'da 0,22, Afrika'da 0,12
ton olmuştur.2
6. İstihsalde, sermâyeye dâhil malzemenin kullanılmasındaki sınırlılık veya
yetersizlik (Taşıma ve enerji kesimi de buraya dâhil.) Bunun da sebebi sermâye
oluşturmada yetersizlik, sermâye ellerinde bulunan kimselerin kapitalist
olmamaları, fabrika ve işyerlerinin sahiplerinin de gerçek mânâda organizatör iş
adamı hüviyetinden uzak bulunmalarıdır.
Bunlar, kompüter mânâsında 3 iyi bir iş adamının ve müteşebbisin mümeyyiz vasfı
olan yeterliliğe, üretim ve unsurlarını en verimli bir şekilde birleştirip
kullanma gücüne; atılganlık, teşebbüs ve cesâret rûhuna muhtaç kimselerdir.
Kalkınmakta olan ülkelerdeki servet sahipleri, zirâî veya başka kaynaklardan
kazandıkları gelirlerini lüks, gösteriş ve israf yolunda, zînet ve mücevherât
uğrunda, eğer bunları saklamaya cesâret edemezlerse, yabancılara ait senet ve
tahviller edinme yönünde harcamayı tercih ediyorlar. Bu servetleri, ülkelerinin
iktisâdî hayatını destekleme yerine böyle yerlerde harcıyorlar. Buna şunları da
ilâve etmek gerekiyor: Bilhâssa küçük tasarruf ve istihsal sahipleri için banka
ve kredi kuruluşlarına ihtiyaç vardır. Siyâsî istikrarın bulunmaması, çeşitli
tehlikeler, para değerinin ve karşılığının oynaklığı, iktisâdî faâliyetlere
hükümetlerin âni müdahaleleri de yabancı sermâyeyi ürkütmektedir.
7. Sağlık şartlarının bozuk, ortalama ömrün kısa ve beslenmenin yetersiz olması.
8. Genel öğrenim oranının düşük, okuma yazma bilmeyenler nisbetinin yüksek
oluşu. Bunun eseri ve neticesi posta, telefon, telgraf, gazete ve radyo gibi
haberleşme faâliyet ve vâsıtalarının zayıf ve meslekî öğretim ve eğitimin
yetersiz olmasında görülüyor.
9. Yukarıda geçen sebepler neticesinde çalışanların üreticiliklerinin düşük
olması.
10. Bu şartlar altında üretim giderlerinin daima düşük olmaması. Faâl (üretici)
güçlerin düşük olan nominal masrafları (ücret vb.) düşük üreticilikle atbaşı
beraber yürümektedir. Fakat buna -ister zaman kaybı, ister eşyanın telefi olarak
yansısın- yüksek nakil masrafları eklenmektedir.
11. Çeşitli üretim âmillerinin (unsurlarının) nisbetleri arasındaki ilişkinin
bozukluğu. Toprak, tabiî kaynaklar ve emeğe nisbetle - işçilerin çoğu da işinin
ehli değildir- sermâye ve müteşebbis daha azdır. Bu durumda, üretimin potansiyel
vâsıtalarından tam mânâsıyla istifade edilememekte, yüksek istihsal
potansiyeline zayıf istihsal gücü eşlik etmekte, böylece ferd başına yıllık
millî gelir düşük olmaktadır.
12. Müesseselerin azlığı, uzmanların yokluğu, mâhir işçi ellerinin eksikliği ve
âdil karşılık (gelir) ile sermâye temininin güçlüğü, kalkınmakta olan ülkeleri
bazı ham ve ilkel maddeler ile bir veya daha fazla ziraî mahsûl ihracına ve buna
mukâbil bütün üretim malzemesi ile büyük ölçüde tüketim maddesi ithâline
sevketmektedir. Bu dış pazarlara sıkı sıkıya bağlılık, bilhâssa ham madde alan
devletlerdeki iktisâdî durgunluk vakitlerinde ve devletler arası anlaşmazlıklar,
savaşlar sebebiyle sınâî devletlerde fiatların yükselmesi, ithal ve ihraç
şartlarının ağırlaşması hallerinde, kalkınmakta olan ülkelerin birçok problemine
en önemli sebebi teşkil etmektedir. Devlet bütçesinin gümrük gelirlerine
dayandığı gözönüne alınırsa, ihraç mallarındaki her düşüş veya umûmî olarak dış
ticaretteki her değişiklik karşısında, kalkınan devlet ekonomisinin çok hassas
olacağı tabiîdir.
Bu on iki nokta - bazıları bunların bir kısmına veya hepsine birden sebep olarak
bakıyorlarsa da- bize göre geri kalmışlığın işâret ve manzarası olmaktan öteye
geçmez. Ancak bunlar, mezkûr cemiyetlerin kalkınma çabalarının karşısındaki
problem ve engellerin hacmi ve uzantıları hakkında bize bir fikir verebilir.
Hemen her zaman iktisatçılar, iktisâdî ile içtimaî, siyasî ve psikolojik
âmilleri birbirinden kesin bir çizgi ile ayırmaya çalışmışlardır. Bunun sonunda,
kalkınma çabasının karşılaştığı esas problemler ve engeller; hep iktisâdî açıdan
değerlendirilmiş, problem yalnızca iktisâdî gelişmenin iki kutbu sayılan
tasarruf ve üretimin gelişme hızının artmasına bağlanmış; sanâyîleşmeye önem
vermek, yatırım hacmini arttırmaya ve istihsal programını genişletmeye dâvet, bu
ülkelerde slogan hâline gelmiştir. Bugüne kadar geri kalmışlığın üstesinden
gelme hedefine yöneltilen maddî, teknik vâsıtaların büyüklüğüne rağmen,
kalkınmakta olan devletlerin çoğunda alınan neticeler ümit kırıcı olmuş, bu
ülkelerin bir çıkmaza girdikleri, yegâne kurtuluş yolunun da yabancı sermâyeden
faydalanmak olduğuna inanç hâkim hale gelmiştir; çünkü iktisâdî problemleri
kendi başına yenmelerinin imkânsızlığına inanılmaktadır.
Aşağıdaki satırlarda iki nazariyeyi tenkit edeceğiz. Bu nazariyeler, mezkûr
devletlerin problemleri ile, içinde bulundukları durumun meşrûiyet ve tabiîliği
mevzûnda muâsır iktisatçıların görüşleri arasında baş köşeyi tutmuş ve bütün
güçlüklerin, problemlerin kaynağı olduğuna inanılmıştır:
1. Fakirlik çıkmazı.
2. Sınâî kalkınmasını yapmış devletler ile kültürel ve medenî ilişkilerin
doğurduğu sonuçlar.
1. I. Sawyer, Social Structure and Economic's Progress, A.B.R. Vol 4 may 1951,
P. 321. E.
2. J. Schhumpeter, Theorier der Wirtschal Hichen Entwcklung, Leipzig 1926.
3. U. N. Dep. Of Economic Afaairs, Land Reform, New York, 1951, p.4.
İslami Okul Okulların En Önemlisi